“Tüm o kadınlar için…”

Sorunların çözümü için tespiti şart. Ancak söz konusu kadına yönelik erkek şiddeti olduğunda bu çabadan uzak, hatta tersine onu görünmezleştirme, fazlasıyla göz önündeyse normalleştirme ve her iki durumda da erkek şiddetine maruz kalan kadını itibarsızlaştırma gayretiyle karşı karşıyayız.

Üstelik bunu kadına yönelik şiddetle mücadele kisvesi altında yapmaktan da hiç gocunmuyorlar.

Diyanet’e bağlı aile ve dini rehberlik büroları tarafından kadınlara verilen tavsiyeler bu durumu yeniden yakıcı bir şekilde ortaya koydu. Burcu Karakaş’ın araştırması sonucu kamuoyuna yansıyan bu tavsiyeler; ne kadına yönelik şiddeti önleme, ne de kadını güçlendirme amacı taşıyor.

“Şiddet gördüğümde ne yapmam gerekir” diye soran kadına “Vurursa tepki vermeyin, oradan uzaklaşın. Odanıza çekilin. ‘Nasıl istiyorsan öyle yapayım’ diye olayı örtmeye çalışın, ama uygun zamanda açın. Suçlayıcı dille konuşmayın. ‘Nasıl istiyorsun, bilemedim. Bilsem öyle yapardım’ gibi konuşun” yönünde tavsiyede bulunan rehberlik büroları şiddeti kabullenmeyi, hatayı kendinde aramayı ve meseleleri aile içinde çözmeyi telkin ediyor.

Oysa 2019’daki kayıplarımızın acısı ve öfkesi daha biraz olsun dinmeden, 2020 yılının ilk ayında Türkiye’de 27 kadın öldürüldü. 7 kadının ölümü ise şüpheli. Öldürülen, şiddete uğrayan kadınların birçoğu “büyütme, kocandır, sevgilindir, çocuğunun babasıdır, erkektir, gururdur” vb. sözlere maruz kaldığı erkek şiddeti karşısında daha en başında yalnız ve savunmasız bırakıldı.

Kadına yönelik şiddetle mücadelede destek olması açısından Diyanet’e bağlı oluşturulan bu rehberlik kurumlarının da bu anlayışı nasıl pekiştirdiği bu araştırmayla açıkça görülüyor. Aynı zamanda, kadınların şiddet karşısındaki en önemli kazanımlarından biri olan İstanbul Sözleşmesi’ni şiddetin sebebi göstermeye çalışan saldırılar da bu madalyonun diğer yüzü olarak karşımızda duruyor.

Bu araştırmanın kamuoyuna yansıdığı aynı günlerde ise bir kadının sesi tüm dünyada yankılanıyor: “Artık yetti. Her şeyi yakıp yıkmaya hakkım var benim. Kimseden de izin istemiyorum… Çünkü kızımı öldürmeden önce başka kadınları öldürüyorlardı. Peki, biz ne yapıyorduk? Evlerimizde oturup ağlayarak dikiş dikiyorduk. Artık bitti… Kendim için, ailem için, kızım için ve tüm o isimsiz kadınlar için adalet istiyorum. Çünkü her gün birimizi öldürüyorlar, sonra birimizi daha, birimizi daha. Hâlâ kızımın davası çözülmedi ve bugüne kadar 10, 100, 1000 tane yeni dava gördüm…”

Geçtiğimiz yıl resmi rakamlara göre üç binin üzerinde kadının katledildiği, kadın cinayetlerinde davaların çoğunun çözümsüz ve faillerin cezasız kaldığı Meksika’dan yükseldi bu ses. 2016 yılında öldürülen 19 yaşındaki María de Jesús Jaime Zamudio’nun annesiydi. 14 Şubat’ta Ingrid Escamilla’nın birlikte yaşadığı erkek tarafından öldürülmesine ve medyanın olayı magazinleştirmesine yönelik başlayan protestoların sembolü oldu. Ardından eylemler 7 yaşındaki Fatima’nın cinsel saldırı sonucu öldürülmesiyle daha da yaygınlaştı ve hükümetin kadın cinayetleri karşısındaki politika ve uygulamalarının yetersizliğini hedef almayı sürdürüyor.

Hükümetler kadına yönelik erkek şiddetine karşı etkin önlemlerden yoksunlar, tersine erkek egemen sistemi pekiştiren politikalara yaslanıyorlar. Bu nedenle kadın cinayetleri tüm dünyada kadınların en önemli sorunu ve mücadele ekseni olmayı sürdürüyor.

Arjantinli kadınlar “Bir kişi daha eksilmeyeceğiz” diyerek artan kadın cinayetleri karşısında dayanışmayı öne çıkardılar, Şili’de kadınlar “Yolumdaki tecavüzcü” diyerek sorumluları işaret ettiler ve bugün Meksika’da kadınlar “Artık yetti, artık bitti!” diyor. Ve bir kez duyanlar için Emine Bulut hiç susmuyor: “Ölmek istemiyorum!”

Sloganlarımız birleşip yaygınlaşırken, taleplerimiz de tüm dünyada ortaklaşıyor. Şimdi sıra, bu mücadeleyi de ortaklaştırmakta!

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.