Ekonomide dipten dönüş mü?

Mart ayı ortası itibarıyla Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) döviz rezervlerinin -zorunlu karşılık olarak tuttuğu döviz dışında- sıfırlandığı görüldü. Dolayısıyla, pandemiye sadece hazırlıksız değil aynı zamanda parasız yakalandık. Bankaların kredi dağıtabilmesi için para basan TCMB döviz açığı için de diğer merkez bankalarıyla takas anlaşması yapmak üzere harekete geçti. Bir buçuk aydır takas yoluyla TL karşısında döviz alabileceği bir ülke ararken Katar ile 15 milyar dolarlık anlaşma yapıldığı duyuruldu. Doların 7’nin altında tutulması için böyle bir takas haberinin gelmesi gerekiyordu. Fakat algıdan öteye geçmeyecek, sadece bilançoda sanal bir şişkinlik yaratma pahasına alınan parayı (54 milyar Katar riyali) dolar cinsinden dillendirdiler. Oysaki TCMB’nin ihtiyacı dolar, avro ya da sterlin gibi rezerv para birimleri. Ancak bu şekilde ihtiyacı olduğu döviz rezervlerine kavuşabilir. Böylelikle 169 milyar dolarlık kısa vadeli dış borcun ödenmesi için güven verebilir ve ancak bu şekilde TL’nin önlenemez değersizleşmesini durdurabilir.

Sermaye kontrolleri

Dalgalı döviz kuru politikası uygulayan Türkiye, özellikle kriz ortamında her şeyin dolara çevrilmesiyle iyice güvensiz liman haline gelen TL’nin, neredeyse tüm para birimleri karşısında değersizleşmesinin önüne geçmek için yapabileceği tüm para politikalarını tüketti. Elde başka silah kalmadığından dolayı son üç aydır uyguladığı çeşitli sermaye kontrollerini yoğunlaştırdı. Bu kapsamda 4000’den fazla ithal ürüne ilave gümrük vergisi getirildi. Dövizde kambiyo vergisi 2/1000’den 1/100’e çıkarıldı. Bunların yanında Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurumu (BBDK) tarafından mayıs başında üç yabancı bankaya TL yükümlülüklerini yerine getirmediği gerekçesiyle döviz-TL takas yasağı getirdi. Bunun üzerine Avrupa’nın en büyük menkul değer saklama clearing* kuruluşu Euroclear ve Clearstream, TL ile yapılan takas işlemlerini durduklarını açıkladı. Tüm bu yaşanan sürtüşmeler Hazine Bakanlığı’nca “Londra’dan ekonomimize saldırı var” şeklinde lanse edildi. (Ayrıntılar için gazetenisan.net adresi üzerinden “Londra Saldırısı” yazısına bakabilirsiniz.) BDDK önce üç bankaya koyduğu yasağı kaldırdı. Ardından utangaç bir yazıyla Euroclear ve Clearstream kuruluşlarını TL yasağından muaf tuttuğunu açıkladı.

Sermaye kontrolü için atılan adımlardan hızlıca geri dönmek dünya finans kapitaline ne kadar bağımlı olduğumuzun güzel bir göstergesi oldu. İlave gümrük ve döviz kambiyo vergileri de geçici süreler için getirildi. Tüm bu önlemler, dövize kaçışın önünü kesmek için alınıyor. Fakat unutulan bir şey var, sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir ülkede hem faiz hem de döviz aynı anda kontrol edilemez. Dolayısıyla günü kurtarma adına yapılan sermaye kontrolleri arttıkça paranın yastık altına kaçışı hızlanıyor. Dış kaynaklı bir ekonomik kriz her zaman rejimin işine gelse de dövizin yükselmesi uygulanan ekonomik politikaların bir sonucu olarak karşımızda duruyor. Emperyalizmden kopmayarak onun çizdiği sınırlar içinde kalındığı müddetçe krizler ülkenin peşini bırakmayacak.

İthalat cenneti Türkiye

TL’nin dolar karşısındaki değerinin bu denli düşük olduğu bir ortamda turizmin ve ihracatın patlama yapması gerekirken pandeminin gelmesi iki sektörü de vurdu. Zaten değersizleşen TL karşısında ithalat yapmamız zorlaşırken bir de binlerce ürüne gümrük vergisinin getirilmesinden sonra Hazine Bakanı Albayrak’ın “Birileri ülkemizi ithalat cenneti yapmaya çalıştı” söylemini “dış saldırı” retoriğinin bir devamı olarak okumak gerek. Bu söylemin içinin boş olduğu o kadar açık ki; Türkiye 1947’den beri dış ticaret açığı veren bir ülke. Bu durum kader değil, dış kredi finansmanına bağlı büyüme modelinin bir sonucu. Yani sermaye birikimi yetersiz bir ülkenin emperyalizme bağlı ekonomi politikalarının sonucu, ithalat cenneti olmaktır zaten. Sadece bugün değil ithal ikameci dönemde bile (60’lar ve 70’ler) ithalatımız ihracatımızdan fazlaydı. Özellikle AKP hükümetleri döneminde dış ticaret açıklarının rekor kırdığı istatistiklerden görülebilir. “Bize saldırıyorlar” dedikleri bankalara en ufak taviz vermeden dış borcu faiziyle kuruşuna kadar ödeyip ülkenin ithalat cenneti haline getirilmesi ve sanayisinin bile ithalata bağlanması AKP ve öncesi hükümetlerinin bilinçli uyguladıkları politikaların sonucudur.

2008 krizi nasıl ki teğet geçmediyse, 2008 krizinin yeni bir aşaması içindeyken gelen pandeminin etkileri de teğet geçmedi ve geçmeyecek. Dipten dönüş yerine birden fazla dip yapacağımız kaotik bir süreç bu. Dış borç, döviz ihtiyacı, işsizlik ve bütçe açığı gibi çözülmesi gereken acil sorunlar pandemi sonrasına sarkacak kadar büyük. Bu süreç içinde küçük, utangaç sermaye kontrolcükleri yerine bankaların kamulaştırılmasıyla beraber, dış borç ödemeleri iptal edilerek elde edilecek kaynak iç sanayinin geliştirilmesinde kullanılmalı ve böylece tam sermaye kontrolü sağlanarak planlı bir ekonomiye geçmek gerekmektedir. Yoksa bugün olduğu gibi yarının faturasını da işçi ve emekçilere kesecekler.

*Menkul kıymetlerin ihraç edilip hak sahibi bazında hesaplarda tutulduğu ve el değiştirdiği, bunlara ilişkin hakların tesis edilerek sermaye piyasası araçlarının kaydedildiği, kayıtlarına hukuki sonuçlar bağlandığı kanunla bu görevi üstlenmiş finansal yapılardır. Türkiye’deki muadili Takas Bank’tır.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.