Türkiye Çevre Ajansı: Yeni bir kâr kapısı mı?

282

TBMM Çevre Komisyonu, Türkiye Çevre Ajansı’nın kurulmasıyla ilgili kanun teklifinin 12 maddesini aralık ayının başında kabul etti. Teklife göre Ajans, sıfır atık projesi kapsamında atık kaynaklı çevre kirliliğini önlemek, kaynak verimliliğini artırmak ve depozito yönetim sistemi kurup işletmek amaçlarıyla kurulacak. Kanun ayrıca Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın bazı denetim yetkilerini Türkiye Çevre Ajansı’na devrediyor. Ancak bu yetki devriyle ve Ajans’a ayrılacak bütçeyle ilgili belirsizlikler söz konusu. Dolayısıyla Ajans “paralel bakanlık” işlevi göreceği, yeni rant ve rüşvet kapıları açacağı ve çevre politikaları üzerindeki kamu denetimini ortadan kaldıracağı gibi kaygıları da beraberinde getiriyor. Konuyla ilgili olarak TMMOB Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) Genel Başkanı Ahmet Dursun Kahraman ile yaptığımız söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Söyleşi: Merve Şanlıdağ

İlk olarak Türkiye’de çevre politikalarının gelişiminden ve sermayeyle ilişkisinden kısaca bahsedebilir misiniz?

70’li yılların başlarında çevre sorunlarının fark edilirliğinin artması, iktidarları çevre konusunu gündeme almaya itmiş; bu konuda kurumsal, yasal ilk düzenlemeleri yapmaya zorlamıştır. Bu ilk kıpırdanışın ardından 80’li yıllarda ise, iktidarları bu yönde zorlayan bir diğer unsur olarak AB kriterleri ağırlık kazanmıştır. Bu yeni ve ağırlıklı etken, iktidarları bu konuda daha uzun adımlar atmaya itmiş ve sonuçta çevre politikalarının yönetimi bakanlık düzeyine çıkarılmıştır.

Fakat nispeten olumlu bu gelişmeler, sermaye çevreleri tarafından daha hızlı üretim, daha hızlı kaynak kullanımı, daha hızlı sermaye birikimi açısından sürece dair gizliden gizliye bir endişeyle izlenmiştir. Bu endişelerini “biyo”, “eko”, “çevre dostu” gibi aslında ticari kavramlarla maskeleseler de, endişeleri çevre konusundaki düzenlemelerin kapsamının genişlemesi ile orantılı olarak hoşnutsuzluğa tırmanmıştır.

Sermayenin bu hoşnutsuzluktan kaynaklanan baskıları, iktidarlarca uygulanan çevre politikalarının içinde bir fren mekanizmasını hep var kılmıştır. Dolayısıyla hep cılız kalan bu politikalar sürekli müdahaleye açık olmuştur. İktidar, devletin temel görevlerinden biri olan çevreyi korumayı yerine getiriyor gibi görünmek ve sermayenin hoşnutsuzlukları doğrultusunda çevre politikalarını etkinleştirmemek arasında bir denge kurmaya çalışmıştır.

Elbette ki iktidarın, çevre “yatırım”larının bu süreçte toplumda gelişen çevre bilincinden beslenen bir prestij kaynağı olduğunu fark etmesi, kurmaya çalıştığı bu dengeye yeni bir anlam kazandırmıştır. Ayrıca, 90’lı yıllarda çevre politikalarının bir pazar yarattığının, hem de bu pazarın büyük olduğunun farkına varılması, sermayenin – ve tabii ki, paralelinde iktidarın – bu politikalara bakışını değiştirmiştir. Aslında denetim kamu tarafından yapıldığı için de sermaye onca gayretine rağmen bu konuda tamamen özgür hissedememiştir.

Bu noktadan devam edecek olursak, sizce hükümet bu kanun teklifiyle neyi amaçlıyor?

Sermayenin hoşnutsuzlukları, iktidarın prestij arayışı ve bu yeni rant kapısı mevcut kararsız denge yerine yeni denge arayışlarını gündeme taşımıştır. Tam da bu dönemeçte var olan sisteme müdahale yerine, sermayenin “özgürlüğü” adına doğrudan yönetimin başına geçme ve hatta oluşan pazarı kontrol etme noktasına gelinmiş; yeni “çözüm”, çevre politikalarının kamu denetiminden yoksun bırakılarak özelleştirilmesi adına bir “denge” olarak Çevre Ajansı olmuştur.

Zaten bakanlığı ve personelini kamu yararına güçlendirmek, yetkilerini kamu yararına artırmak AKP iktidarının politikalarıyla da uyumlu değildir. Bu denge ile planlanan Ajans; özel sektöre denetim yetkisi vermek ve bağış sisteminin, süper maaşlı yeni kadroların, birçok kanundan muafiyetin ve tek yerden karar verebilme prosedürünün devreye sokulması anlamına gelmektedir.

Sonuç olarak, Ajans’la çevre politikalarının kamu denetiminden uzaklaştırılması ve bakanlığın pasifize edilmesi, belki de ortadan kaldırılmasıyla çevre denetim süreçlerinin özelleştirilmesinin önünü açacak yeni bir politikanın oluşturulması istenmektedir.

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası olarak yayımladığınız değerlendirmede Ajans’a verilen bağış toplama yetkisine dikkat çekiliyor. Bu yetki ne anlama geliyor?

Ajans’a göre kamu denetiminin nispeten var olduğunu varsaydığımız bakanlığa dair Sayıştay raporlarına baktığımızda “bağışın amacına uygun kullanılmaması” konulu usulsüzlük tespitlerini görüyor ve okuyoruz. Hal böyleyken, kamu denetiminden uzak, muafiyetlerle donatılmış, tek merkezden yönetilen, özel sektörün idareye katılımı söz konusu bir Ajans’ta bağış kullanımı nasıl olacaktır? Ben sorayım, bunu tahmin etmek zor mu?

Ajans’ın, kurulacak depozito yönetim sistemiyle sıfır atık yaklaşımı doğrultusunda kaynak verimliliğini artıracağı iddia ediliyor. Depozito uygulamasının, geri ödemeden dolayı poşetin fiyatlandırılması gibi halka yük getiren bir uygulama olmaması gerekir. Peki kanun teklifindeki depozito uygulamasının hayata geçmesi kaynak yönetimi verimliliğini artırırken halka bir yük getirmeyecek mi?

Sıfır atık kapsamı dar bir konudur. Burada atık olarak geri dönüşüm pazarının olduğu; toplanması, taşınması, ayrılması kolay olan, kısaca ticari kıymeti yüksek olan atıklar kastedilmiştir. Sözgelimi atıksular, evsel atıklar bu kapsamın içinde ele alınmamıştır. Aslında kaynak kullanımı adına akılcı bir çözüm olan depozito konusunun getireceği yüklerin kimin sırtına bineceğini uygulamada göreceğiz. Ama geçmiş uygulamaların tümüne baktığımızda öngörümüz yükün halka taşıtılacağı yönündedir.

Ekoloji örgütleri ve doğadan yana olan tüm kesimler Türkiye Çevre Ajansı’na karşı. Peki Ankara Sanayi Odası, TÜSİAD gibi patron temsilcilerinin bile Türkiye Çevre Ajansı ile ilgili soru işaretlerinin olmasının nedeni ne?

Sermaye tarafı da bu pazarda kendi içerisinde bir haksız rekabet kaygısı taşımaktadır. Kamu İhale Kanunu’na tabi işlerde bile artık açıkça görülen yandaş kayırmada gelinen bu fütursuzca uygulamalar sermayenin bazı kesimlerinde bile paylaşım konusunda endişe yaratmıştır. Kaygıları bu eksendedir.

AKP iktidarının bugüne kadarki çevre politikalarına baktığımızda sonucun yıkım ve talan getirdiğini görüyoruz. Sizce ekoloji dostu ve aynı zamanda işçiden, emekçiden yana çözümler nasıl olmalı?

En başta şu tespiti yapmak gerekiyor: Çevre sorunları sınıfsal bir sorundur. “İnsan faaliyetleri sonucu oluşan çevre sorunları” söylemi bir nevi yanıltmacadır ve sorunun kökenini görmezden gelerek konuyu hafife almaktır. Sorunun kökenini doğru tespit edersek doğru sonuçlara ulaşabiliriz. Aksi halde bu politikalar şimdiye kadar olduğu gibi kamu yararına odaklı olmaktan uzak, sermaye adına yürütülecektir. Bu yolun sonunda ise, asıl sonucu görmek hiçbir zaman mümkün olmayacaktır.

Yorumlar kapalıdır.