Emperyalist güçler, Filistin ve Lübnan’dan besleniyor
2 Mart 2026’dan bu yana İsrail güçleri Lübnan genelinde geniş çaplı askeri operasyonları yeniden başlattı; 2.100’den fazla kişiyi öldürdü, bir milyondan fazla insanı, yani nüfusun yaklaşık yüzde 20’sini yerinden etti ve Beyrut’un yoksul güney mahallelerinden Bekaa Vadisi’ne kadar sivil altyapıyı sistematik biçimde tahrip etti. Eşzamanlı olarak, işgal altındaki Batı Şeria’da yalnızca 2026 yılında 580’den fazla yerleşimci saldırısı oldu, Cenin ve Tulkarim’de askeri operasyonlar yoğunlaştı ve Gazze, insani yardım çalışanlarının kalıcı bir insani felaket olarak tanımladığı koşullara maruz kalmaya devam etmekte. Bu paralel krizler ortak bir temele sahip. Bu temel, emperyalist gücün yapısal mantığı ve onun bölgesel planlarıdır.
Lübnan’daki durumun tırmanışının doğrudan tetikleyicisi, 28 Şubat 2026’da başlatılan ABD-İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş oldu. Bu, dünyanın en güçlü kapitalist hükümetlerinin ofislerinde alınmış bir devlet kararıdır ve Washington’ın dış politika aygıtı ile Tel Aviv’in askeri komutası arasında koordine edilmiştir. Hedefler; enerjiye erişim, silah piyasaları ve mevcut düzene meydan okuyabilecek herhangi bir bölgesel gücün sınırlandırılmasıyla bağlantılı jeopolitik hesaplara göre seçildi.
Amerikan sermayesinin Ortadoğu’da kendi koşullarıyla tanımlanan istikrar üzerinde doğrudan maddi bir çıkarı bulunmakta. Tırmanıştan bu yana Hürmüz Boğazı’ndan gemi geçişlerinin şubat ayında günde 129 gemiden neredeyse durma noktasına gerilemesi, küresel tedarik zincirleri boyunca yakıt maliyetlerinin artmasına yol açtı. Finans kurumları, silah üreticileri ve enerji şirketleri kazanç elde ederken, Lübnanlı ve Filistinli ailelerin hanesine ölüm yazılıyor.
Batı Şeria’da 1967’den bu yana Filistinlilerin en yoğun şekilde yerinden edildiği bir süreç yaşanmakta. 2025’ten bu yana 33 binden fazla insan mülteci kamplarından, köylerden ve kasabalardan sürüldü. İsrail devleti tarafından desteklenen ve kısmen ABD ile Avrupa’dan vergi muafiyetli bağışlarla finanse edilen yerleşimci şiddeti, koordineli bir toprak gaspı olarak ilerliyor. Bu sürecin açık bir sınıfsal karakteri var. Toprak ve kaynaklar, dünyanın en güçlü devletleri tarafından desteklenen bir yerleşimci-sömürgeci projenin elinde yoğunlaşırken, yerli Filistinli nüfus giderek daha küçük ve ekonomik olarak daha marjinal alanlara dağıtılmakta.
Ekim 2025’te ilan edilen Gazze ateşkesi gerçek bir güvenlik sağlamadı. Yardımlara konan ablukalar, çöken sağlık altyapısı ve bombardımanların yeniden başlayacağına dair sürekli tehdit, günlük yaşamı belirliyor. Bu krizi çevreleyen insani yardım mekanizması çağrılar, finansman açıkları ve lojistik müzakereler yoluyla acıyı yönetirken sorunun kaynağını ele almıyor. Filistinli işçiler, çiftçiler ve aileler bu mekanizmanın öznesi değil. Onlar bu mekanizmanın nesneleri.
Lübnan’da da Filistin’de de emekçi sınıflar; üzerinde anlamlı bir söz haklarının bulunmadığı devletler, sermaye ve silahlı örgütler tarafından alınan kararların tüm yükünü taşımaktalar. Washington’ın arabuluculuğunda ilan edilen ve diplomasi olarak sunulan 17 Nisan 2026 ateşkesi, 2.196 ölüm ve bir milyondan fazla yerinden edilmenin ardından gelmişti. Ateşkesin yürürlüğe girdiği sabah, İsrail güçleri Güney Lübnan’daki Kunin’de bir ambulansa ateş açtı.
Filistin ve Lübnan üzerine yapılacak her ciddi analiz şu noktadan başlamalıdır: orduları olmayanların ve kaderlerini belirleyen müzakerelerde söz hakkı olmayanların maddi koşullarıyla. Bölgede gerçek güvenliğe giden yol, bu yıkım döngülerini üreten emperyalist planları yönetmekten değil, bunları ortadan kaldırmakta çıkarı bulunan sınıfların siyasal örgütlenmesinden geçmektedir.
Yorumlar kapalıdır.