2024 yazında Kenyalı gençlerin meclis binasını basarken ellerinde tuttukları pankartlarda yer alan “Lidersiz, Kabilesiz, Korkusuz” yazısı, aslında sadece Nairobi’nin değil Dakka’dan Lima’ya, Rabat’tan Katmandu’ya kadar uzanan küresel bir öfkenin sesiydi. Yaşanan seferberlikler, neoliberalizmin hâlâ üstesinden gelemediği 2008 dünya ekonomik krizi sonrası yarattığı güvencesizliğe, demokrasiye yapılan saldırılara ve devletlerin çürümüşlüğüne karşı patlak veren küresel bir sınıf isyanıydı.
Bangladeş’te devlet memuru kontenjanının yüzde 30’unun gazi ailelerine ayrılması kararı ile gençlerin ekonomik zorluklar içerisinde sayılı umutlarından biri olan memurluk şanslarının da ellerinden alınması, Kenya’da ekmekten yumurtaya birçok üründe vergileri artıran ve insanları hayat pahalılığına mahkûm eden yasa tasarısı, Endonezya’da kamu bütçesine yapılan devasa kesintiler, Fas’ta eğitim, sağlık ve altyapı için verilen bütçeler yetersiz iken Dünya Kupası ve Afrika Uluslar Kupası stadyumlarının inşası ve renovasyonu için harcanan milyonlar… Bunların hepsi kitleleri sokağa döken kırılma noktalarıydı. Ancak kitleleri bu noktaya getiren asıl etken, üniversite mezunu olmasına rağmen iş bulamayan, ebeveynlerinden daha yoksul bir hayata mahkûm edilen ve insanca yaşama ihtimali ellerinden alınmış gençliğin on yıllarca birikmiş öfkesiydi. Dikey hareketlilik efsanesi çökmüş, diplomalar değersizleşmiş ve hayatın her alanı piyasa koşullarının acımasızlığına terk edilmişti.
Gençliğin sistemin bütününe duyduğu bu güvensizlik, seferberliklerin sokağa yansıma biçimini de doğrudan etkiledi. Geleceksizliğin sorumlusu sadece iktidar değil, kurulu düzenin tamamıydı. Meydanlarda muhalefet partilerinin bayrakları veya sözcüleri yoktu. Çünkü gençler, mevcut siyasi partilerin de bu sistemin bir parçası olduğunu, yalnızca aynı krizin farklı yöneticileri olmak istediklerini biliyordu. Geleneksel siyasete olan mesafeleri nedeniyle gençler dijital ortamlarda, belirli liderleri olmadan yatay bir şekilde örgütlendi. Bu şekilde örgütlenmek, devletin liderleri tutuklayarak seferberliği zayıflatmasını engelliyordu. Ancak bu seferberlikler, hükümetleri sarsmayı başarsa da kalıcı dönüşümler yaratma noktasında kendi sınırlarına çarparak yapısal sorunlar yaşadı.
Bu şekilde örgütlenmek seferberliklerin başlarında devleti hedef bulmasını zorlaştırarak şaşırtsa da seferberliğin büyümesi, uzun soluklu bir direnişe dönüşmesi ve kalıcı kazanımlar elde etmesi aşamasında felce uğrattı. Meydanlardaki öfke somut ve kurucu bir politik programa dönüşemedi. İktidarlar, ilk şoku atlattıktan sonra oyalama, sembolik tavizler verme veya eylemcileri marjinalize etme ve kitlesel kriminalizasyon taktikleriyle bu enerjiyi soğurmayı genellikle başardı.
Sermaye ve devlet iktidarını gerçekten tehdit eden şey, sadece meydanların dolması değil; fabrikaların, limanların ve lojistik ağlarının durması, yani sınıfın üretimden gelen gücünü devreye sokmasıdır. Gençlerin sokaktaki isyanı ile fabrikadaki şalterin eşzamanlı hareketi, devletin hem güvenlik aygıtını hem de ekonomik temelini aynı anda işlemez hale getirir. Bangladeş’teki kotalara karşı başlayan eylemlerin ancak tekstil işçilerinin geniş çaplı katılımıyla, şalterlerin inmesiyle gerçek bir kırılma yaratması ve hükümetin devrilmesi, bunun en somut örneğidir.
Geleceksizliğe karşı yükselen isyan dalgasının bir sistem eleştirisine ve yeni bir kurucu iradeye dönüşmesi, ancak gençlik hareketlerinin sınıf hareketi ile bütünleşmesiyle mümkündür. Bu bütünleşme sağlandığı zaman, dünyanın dört bir yanında tanık olduğumuz bu görkemli seferberlikler sadece hükümetleri deviren değil, eskiyi yıkıp yeniyi inşa eden durdurulamaz bir iradeye dönüşecektir.
