“Çerçeve yasa” 10 Ağustos’ta Meclisten geçti, 18 Ağustos’ta Resmi Gazete’de yayımlandı. Öngörüler doğrulandı: Af yok, “kontrollü infaz” var. On beş yıla kadar cezalarda beş, üzerindekilerde on yıl erteleme uygulanacak. Bu süre içinde yeni bir “terör suçu” işlenmezse ceza infaz edilmiş sayılacak. Fakat o suçu tanımlayacak olan da işlendiğine karar verecek olan da rejimin yargısı. Yani yasadan faydalanacakların başında Demokles’in kılıcı sallanması çok muhtemel.
Dahası, yasa kendiliğinden işlemiyor. Silah tesliminin rejimin güvenlik kurumlarınca tespiti ve bunun MGK kararıyla teyidi gerekiyor. Yani musluğun vanası Tek Adam rejiminin elinde, takvim de iktidarın ihtiyacına göre ayarlanabilir durumda.
DEM Parti yöneticilerine göre yasa 4 bine yakın siyasi tutsağın önünü açabilir. Bu elbette mutluluk duyacağımız bir kazanım olur. Fakat temmuzdaki soru duruyor: Demirtaş bugün de Edirne Cezaevi’nde ve hakkındaki AİHM kararları uygulanmıyor. Ne onun tahliyesi ne de kayyum atanan belediyelerin iadesi için yeni bir yasaya ihtiyaç vardı. Anlaşılan rejimin ilgilendiği tek şey silahların bırakılmasını garanti altına almak. Nitekim Demirtaş için kulislerde eylül ayı telaffuz ediliyor. Yani bir hak değil, uygun görülen zamanda açılacak bir jest.
Rejime eleştirilerin sesi kısık
Kürt siyasi hareketi ise son bir yılda rejim eleştirisini “yapıcı olmak” adına arka plana attı. Yasayı yetersiz bulan, kayyumlardan ve muhalefete yönelik operasyonlardan rahatsız olan sesler kulislere yansıdı. Tülay Hatimoğulları sürecin tuzak olup olmadığı sorulduğunda “olabilir” diyor. Yani ihtimal görülüyor fakat bu bir tutuma dönüştürülmüyor.
Bunu işbirliği olarak okumak yanlış olur; hareket rejimin antidemokratik saldırılarını onaylamış değil. Mutlak butlanla CHP’den koparılan Özgür Özel’in kurduğu Yeni Parti’yi DEM Parti tebrik etti, mağduriyetini her yerde dile getirdiğini söyledi. TELE1’e atanan kayyum kınandı, bütçeye karşı “Ekmek-Barış” programı ilan edildi. Fakat bunlar sürecin ana hattını belirlemedi, hiçbiri meydanda karşılığa dönüşmedi. Askıya alınan sözün kendisi değil, arkasındaki basınç.
Üçüncü yoldan tek yola
Kürt hareketi yıllardır “üçüncü yol” dediği çizgiyi terk edeceğe benziyor. DEM Parti’nin kongresi ve önümüzdeki süreç bu açıdan önemli olacak. Biz o çizgiyi zaten gerçek bir üçüncü yol olarak görmediğimizi ifade etmiştik. Üçüncü yol sınıfsal değil üstyapısal bir ayraçtı, sistemden kopuşu değil sistem içi iyileştirmeyi öneriyordu, ana yolun sol şeridinde bir pozisyondan ibaretti. Bugün olan da bağımsız bir çizginin çöküşü değil, zaten bağımsız olmayan bir çizginin kendi menziline varması olarak görülmeli.
Menzildeki tek yol ise demokratik cumhuriyet ve demokratik entegrasyon. Öcalan’ın aktarılan sözlerinde “Birinci aşama bitmiştir, ikincisinde demokratik entegrasyonu konuşacağız” deniyor. DEM Parti sözcülerinin şeması da aynı: önce çerçeve yasa, sonra müzakere, ardından entegrasyon ve yeni bir anayasa. Öngörülen sürecin hiçbir aşamasında bağımsız bir kutup inşası yok. Öznesi ise İmralı-heyet-kurul hattı olarak tarif ediliyor. Muhataplık da Saray’da cisimleşince o kanalı riske atan eleştiri “sürece zarar veren” bir maliyete dönüşüyor. Üstelik bu hattın ilk durağı yeni anayasa olacak ve rejimin oradaki tek gündemi Erdoğan’ın yeniden aday olabilmesidir.
Nereye güvenmeli?
Kürt meselesinde silahlar başından bu yana sebep değil sonuçtu. Sorunun kaynağı Kürt halkının ulusal ve demokratik haklarının tanınmamasıydı ve yasa bu kaynağa dokunmuyor. Adında dahi “haklar” değil “bütünleşme” yazıyor. Bütün bu sebeplerle de bu rejimden demokratikleşme beklenemez, demeye devam ediyoruz. Dolayısıyla demokratik entegrasyonu değil, rejimden kopuşu hedefliyoruz.
Cezaevi kapılarını açan bir yasa iyi bir haberdir fakat o kapıları bir daha gözlettirmeyecek güç bu yasadan/süreçten değil, emekçilerin ortak mücadelesinden geçiyor. Kayyumlara karşı Diyarbakır’la Şişli’yi, zamlara karşı Cizre’yle Gebze’yi buluşturmadan demokrasinin ve barışın inşası mümkün olamaz.
