2026 yılı Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) yerleştirme sonuçları açıklandı. YÖK Başkanı Erol Özvar kontenjanların “tarihi doluluğu”nu kutlasa da gerçekler bambaşka. 657 bin 764 kişilik örgün yükseköğretim kontenjanının yüzde 94,2’si dolmuş olsa da bu sayının 2024’te 800 bin 481, 2025’te 713 bin 21 kişilik olduğunu görüyoruz. Yani son iki yılda kontenjanlar yaklaşık 150 bin kişi daraltıldı. Puanı hesaplanan 2 milyon 187 bin 747 kişinin yalnızca 1 milyon 279 bin 439’u başvuru yaparken bunların 730 bin 854’ü bir üniversiteye yerleşti.
Veriler bunlarla sınırlı değil. Tercih yapma oranları yüzde 58 ile dibi gördü. Lise son sınıf öğrencilerinde bu oran yüzde 45,7’ye kadar düşüyor, bir bölüme yerleşenlerin oranı ise yüzde 28,5. Yani, neredeyse her dört lise son sınıf öğrencisinden yalnızca biri üniversiteye gidebiliyor. Özel liselerle Anadolu liseleri arasındaki yerleşme oranı farkı da yüzde 11 ile zirveyi gördü. Meslek liselerinde durum daha vahim. 472 bin 931 kişiden 279 bin 8’i başvuru yaparken bunların yalnızca 108 bin 510’u kayıt hakkı kazandı. Tercih yapanların yüzde 84,5’i ön lisans ya da açık öğretim programlarına yerleşirken bir lisans programına yerleşenlerin oranı yalnızca yüzde 15.
Peki, bir girenin bir daha girmek zorunda kaldığı bu sınava hazırlanmanın, adayların ruh sağlığı dışında maliyeti ne? Yayıncılar Telif Hakları ve Lisanslama Meslek Birliği’nin paylaştığı bandrol verilerine göre 2025’te 199 milyon 496 bin 658 eğitim yayını basılmış. Bu sayı her geçen yıl artıyor. Geçen yıl 300 TL’ye satılan ortalama bir soru bankasının fiyatı ise bugün 600 lira. Deneme sınavı paketi, konu anlatımı kitabı derken sınava hazırlanmak için bu kaynaklara başvuran bir öğrenci on binlerce lira harcamak zorunda. İstanbul’da bir saatlik matematik özel dersinin ücreti ise ortalama 1500-2000 lira. Dershaneye gitmek için yılda 200-300 bin lirayı gözden çıkarmak gerek. TÜİK’e göre 2025’te Türkiye’de yıllık ortalama hanehalkı kullanılabilir geliri 662 bin 414 lira. Ortalamalara aldanmayalım, en yüksek gelire sahip yüzde 20’lik kesim toplam gelirin yüzde 48’ini alırken en düşük gelire sahip yüzde 20’lik kesim yalnızca 6,4’ünü alıyor.
Milli Eğitim Bakanlığı sınava hazırlık için ders kitaplarını işaret etse de gerçekte sınava hazırlık endüstrisi her geçen yıl kendine müdavim müşteriler yaratan bu eğitim sistemi sayesinde kârına kâr katmaya devam ediyor. İşçi sınıfının en yoksul kesimleri ise her geçen yıl bu diploma yarışının daha da dışına itiliyor. Peki, bütün bu zorlukları aşıp üniversiteyi kazanınca ne oluyor? Öğrenciler bir devlet üniversitesi kazansalar bile barınma sorunuyla, fahiş fiyatlı ve niteliksiz yemekhanelerle karşılaşıyor. Okurken çalışmak artık bir istisna değil zorunluluk haline gelmiş durumda. Bu zorlukları da aşıp diplomaya kavuşunca da pek çok öğrenciyi uzun süreli işsizlik ve asgari ücret bekliyor.
Bunların hiçbiri böyle olmak zorunda değil. Bizi yoksulluğa ve geleceksizliğe mahkûm etmeye çalışan, sesimizi çıkardıkça bizi susturmak için her yola başvuran bu sisteme ve rejime mahkûm değiliz. En yakıcı ihtiyacımız bizi bir program çerçevesinde bu ortak taleplerimiz için seferber edecek, kendi içimizde tartışıp kararlar alabileceğimiz ve ihtiyaçlarımız doğrultusunda mücadeleler örebileceğimiz bir özörgütlenme aracı. Bunun bir örneği olan ve pek çok okulda inşası süren ÖTK’ların inşası için bulunduğumuz her okulda çalışmaya devam etmemiz gerekiyor.
