İşsiz sayısı arttıkça patronlar gerçek yüzünü gösteriyor

Date:

Share post:

Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde yeni girdiğim işyeri orta segment bir fabrika desem yalan olur; üçüncü sınıf diyebileceğimiz bir fabrikaydı. İşe başlamadan önce maaşım için, ama üç aşağı ama beş yukarı, belli bir ortalama ücret üzerinden anlaşmıştım.

İşe başladığımda ilk izlenimlerim şunlardı: Fabrikanın çalışan sayısı çok fazla olmasa da Manisa’nın birçok ilçesinden, hatta İzmir’den bile gelenler vardı. Bu bence bir tesadüf olamazdı. Aksine, bilinçli yapılan bir hamle gibi geldi. Çünkü mesafeler ne kadar fazla olursa işçiler arasındaki iletişim de yalnızca fabrika içinde kalır. Böylelikle işçiler arasında güvene dayalı bir bağ oluşmaz. Bu da örgütlenmenin ya da toplu eylemliliklerin önüne geçer.

Durum sadece örgütlenmenin önüne geçmekle de kalmıyordu. İlk günlerde işyerinde sadece bir makineye bakıyordum. Adaptasyon sürecidir herhalde, diye düşünüyordum. Makineden çıkan parça adedine bakılmıyordu. Hatta içeride buna uygun son teknolojik araçlar bulunmasına rağmen… Bu teknolojik araçlar, bir parçanın makineden kaç saniyede ya da kaç dakikada çıkacağını gösteren programlardı. Buna rağmen kimse çevrim sürelerine dikkat etmiyordu.

Yemek molası dışında başka bir mola olmadığından çalışanlar fabrika dışında bir yerlere çıkıp sigara içiyor ya da bir palete yaslanıp oturuyorlardı. İşveren ve yöneticiler biz çalışanları fazla zorlamıyordu. Mesaiye de sen talep etmezsen kalınmıyordu. Yöneticiler ise benim gibi yeni başlayan birine fazla sorumluluk yüklemiyor, hatta birçok konuda yardım ediyorlardı. İşi biten ürünün paletini çekmek, malzemenin devamı varsa onu depodan sipariş etmek, hatta bizzat gidip kendileri alıp getirmek gibi işleri bile üstleniyorlardı.

“Tam çalışılacak bir yer,” diyordum.

Ama gerçekler yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı.

Fabrikada emekli tayfası çok olsa da bazı bölümlerde daha askere gitmemiş çok genç çalışma arkadaşları da vardı. Bu genç arkadaşlar, askerlik görevleri geldiğinde, birer birer işi bırakmaya başladılar. Açılan her bir pozisyona o kadar çok talep vardı ki, artık işe girişlerde maaş pazarlığı yapılmıyor, insanlar doğrudan asgari ücretle işe başlatılıyordu. Hatta birkaç bölümde de duyduklarım bu yöndeydi.

İşveren kendi inisiyatifiyle her yıl haziran ayında maaşlara zam yaparmış. Ama bu yıl yapmadı. Sadece bununla da yetinmeyip artık üretim sayılarına dikkat edilmesi yönünde talimat verdi.

İçerisi tam bir kaosa döndü. İki ya da üç eksik malzeme yaptın mı tutanaklar havada uçuşmaya başladı. WhatsApp gruplarında tezgâhların isimleri verilerek üretim adetleri paylaşılıyor, çalışanların isimleri tek tek yazılıyor, ertesi gün kimin tutanak tutacağını ya da kime tutanak tutulacağını daha bir gün önceden biliyor ve bunun tedirginliğini yaşamaya başlıyorduk.

İşte sermayenin gerçek yüzünü böyle gördüm. Bir pozisyona müracaat eden kişi sayısı arttıkça sermayenin ne kadar acımasız ve fırsatçı bir hale gelebildiğine tanık oldum.

Bir pozisyona bu kadar çok insanın başvurmasının temel nedeni ise ülkeyi yönetenlerin güvencesiz çalışma düzenini desteklemesi ve bunun sürmesi için çaba göstermesidir. Bu tablonun ortaya çıkması tesadüf değil. Yıllardır uygulanan ekonomi ve istihdam politikaları, işsizliği kalıcı bir baskı aracına dönüştürdü. İş arayan insan sayısı arttıkça patronlar ücretleri aşağı çekebiliyor, çalışanlar ise “yerine gelecek çok kişi var” tehdidiyle karşı karşıya bırakılıyor. Böyle bir düzende emeğin pazarlık gücü zayıflarken sermayenin eli her geçen gün daha da güçleniyor.

Bugün yaşadığımız tablo ne tek bir fabrikanın ne de tek bir patronun tercihidir. İşsizliği yüksek tutan, güvencesiz çalışmayı normalleştiren ve emeği sürekli ucuzlatan politikalar bu düzeni besliyor. İşveren de bu ortamdan faydalanıyor. Çünkü biliyor ki kapının önünde bekleyen onlarca işsiz var. Bu düzen değişmedikçe aynı hikâyeyi farklı fabrikalarda yaşamaya devam edeceğiz.

Bakalım… İşyerinde huzursuzluk artmaya başladı. Fabrikadan çıkarken aklımda tek bir soru vardı: Talep arttığında neden işçinin ücreti değil de patronun cesareti artıyor? Sanırım cevabı çok açık. İşçinin emeğini koruyacak güçlü bir örgütlülük olmadığı sürece sermaye her fırsatı kendi lehine çevirmeye devam edecek. Gerçek değişim ise ancak işçilerin birbirine güvenmesi ve ortak mücadeleyi büyütmesiyle mümkün olacaktır. İşçilerin sabrı bir gün taşarsa, işte o zaman örgütlenmenin önü açılabilir. Bu kızgınlığı bir sendika altında toplayıp mücadele hattımızı oluşturabiliriz.

Manisa’dan bir metal işçisi

Son Yazılarımız