Demokratikleşme değil, rejimin tahkimi

Date:

Share post:

Merkezinde Tek Adam rejimi ile Öcalan arasında yürütülen görüşmelerin bulunduğu sürecin Türkiye’nin daha demokratik hale gelmesine uzanacak bir yolun başlangıcı olduğuna inanabilir miyiz?

Öcalan, mevcut sürecin kendi başına demokratikleşme anlamına geldiğini veya demokratikleşmeyi otomatik olarak sağlayacağını söylemiyor ve bu anlamda toplumsal örgütlülüğün ve mücadelenin gereğine işaret ediyor. Ancak onun ve temsilcisi olduğu siyasal-örgütsel alanın bu dönemdeki tüm politik tutumlarının yönünü ve sınırını belirleyen okuma, kendisinin sarf ettiği şu sözlerde özetleniyor diyebiliriz: “En az Cumhuriyet’in kuruluşu kadar önemli olacak bir demokratikleşme sürecinin başlangıcındayız.”

Başta sorduğumuz soruya geri dönelim ve uzak ihtimalleri bir yana bırakarak güncel ve gerçekçi bir cevap bulmak için sürecin ikinci yılına girmekte olduğu şu günlerde emekçi halkın örgütlenme ve kendi geleceğini belirleme olanaklarında bir artış olup olmadığına bakalım.

Gözlerimizi nereye çevirsek şunu görüyoruz: Rejim, bir yandan süreci yürütürken öte yandan kendisinden bağımsız davranmaya çalışan herkesi baskı altına almaya devam ediyor.

Burjuva muhalefetin merkez üssü Yeni Parti’nin üzerindeki baskılar sürerken, Üsküdar’ın ardından Adalar Belediyesi de bir oldubittiyle AKP’nin eline geçti. Seçilmiş başkanların tutuklanmasını izleyen başkanvekilliği seçimleri ve “muhalefet” saflarından devşirilen oylarla seçmen iradesi tersine çevrildi. Sandıkta yenemediğini sopa ve hile ile tasfiye etme pratiği vites artırarak ilerletiliyor, sırada İBB var gibi.

Lgbti+ hak örgütlerine yönelik operasyonlar ve tutuklamalar da baskıcı siyasetin katmerlendiğinin bir diğer göstergesi. “Aileyi koruma” bahanesiyle uzun süredir şeytanlaştırılan lgbti+ların kimlikleri, örgütleri ve kamusal alandaki varlıkları hedef alınıyor, en temel demokratik hakları yok sayılıyor. Halbuki haklar herkes içindir, iktidarın “uygun” gördüklerine ulufe dağıtır gibi bahşedeceği ayrıcalıklar değildir.

Üniversitelere yönelik sözde güvenlik genelgesinde ise baskı politikaları doğrudan “Terörsüz Türkiye” süreciyle gerekçelendiriliyor. Öğrenci grupları ve etkinlikleri istihbaratın konusu yapılırken, “marjinal” denilerek örgütlenme hakları hedef alınıyor. “Süreç”, öğrencilerin kendi talepleriyle siyaset yapmasını engellemenin aracına dönüştürülüyor.

Başta X olmak üzere sosyal medya mecralarında hak örgütlerinin, gazetecilerin, ekonomistlerin hesaplarına Türkiye’den gitgide artan şekilde erişim engelleri getirilmesi de bu tabloyu tamamlıyor. Lgbti+ haklarına ilişkin içeriklerden borsadaki fon vurgununu konu alan haberlere dek sansürün alanı gün gün genişliyor. Halkın haber alma hakkı hiçe sayılırken, rejime muhalif her çıkış görünmez kılınmak isteniyor.

Silahların susmasını, siyasi tutsakların özgürlüğüne kavuşmasını ve Kürt halkının ulusal demokratik taleplerini desteklemek gerekir. Ancak kapsamı ve ritmi emekçi ve ezilen kitlelerin basıncıyla değil rejimin inisiyatifiyle belirlenmekte olan sürecin bu haliyle kısmi de olsa bir özgürlük alanının açılmasına imkân tanımaktan ziyade rejimin kendini tahkim etme araçlarından biri olarak iş gördüğü de ortadadır.

Son Yazılarımız