Ana Sayfa Blog

İşsiz sayısı arttıkça patronlar gerçek yüzünü gösteriyor

0

Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde yeni girdiğim işyeri orta segment bir fabrika desem yalan olur; üçüncü sınıf diyebileceğimiz bir fabrikaydı. İşe başlamadan önce maaşım için, ama üç aşağı ama beş yukarı, belli bir ortalama ücret üzerinden anlaşmıştım.

İşe başladığımda ilk izlenimlerim şunlardı: Fabrikanın çalışan sayısı çok fazla olmasa da Manisa’nın birçok ilçesinden, hatta İzmir’den bile gelenler vardı. Bu bence bir tesadüf olamazdı. Aksine, bilinçli yapılan bir hamle gibi geldi. Çünkü mesafeler ne kadar fazla olursa işçiler arasındaki iletişim de yalnızca fabrika içinde kalır. Böylelikle işçiler arasında güvene dayalı bir bağ oluşmaz. Bu da örgütlenmenin ya da toplu eylemliliklerin önüne geçer.

Durum sadece örgütlenmenin önüne geçmekle de kalmıyordu. İlk günlerde işyerinde sadece bir makineye bakıyordum. Adaptasyon sürecidir herhalde, diye düşünüyordum. Makineden çıkan parça adedine bakılmıyordu. Hatta içeride buna uygun son teknolojik araçlar bulunmasına rağmen… Bu teknolojik araçlar, bir parçanın makineden kaç saniyede ya da kaç dakikada çıkacağını gösteren programlardı. Buna rağmen kimse çevrim sürelerine dikkat etmiyordu.

Yemek molası dışında başka bir mola olmadığından çalışanlar fabrika dışında bir yerlere çıkıp sigara içiyor ya da bir palete yaslanıp oturuyorlardı. İşveren ve yöneticiler biz çalışanları fazla zorlamıyordu. Mesaiye de sen talep etmezsen kalınmıyordu. Yöneticiler ise benim gibi yeni başlayan birine fazla sorumluluk yüklemiyor, hatta birçok konuda yardım ediyorlardı. İşi biten ürünün paletini çekmek, malzemenin devamı varsa onu depodan sipariş etmek, hatta bizzat gidip kendileri alıp getirmek gibi işleri bile üstleniyorlardı.

“Tam çalışılacak bir yer,” diyordum.

Ama gerçekler yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı.

Fabrikada emekli tayfası çok olsa da bazı bölümlerde daha askere gitmemiş çok genç çalışma arkadaşları da vardı. Bu genç arkadaşlar, askerlik görevleri geldiğinde, birer birer işi bırakmaya başladılar. Açılan her bir pozisyona o kadar çok talep vardı ki, artık işe girişlerde maaş pazarlığı yapılmıyor, insanlar doğrudan asgari ücretle işe başlatılıyordu. Hatta birkaç bölümde de duyduklarım bu yöndeydi.

İşveren kendi inisiyatifiyle her yıl haziran ayında maaşlara zam yaparmış. Ama bu yıl yapmadı. Sadece bununla da yetinmeyip artık üretim sayılarına dikkat edilmesi yönünde talimat verdi.

İçerisi tam bir kaosa döndü. İki ya da üç eksik malzeme yaptın mı tutanaklar havada uçuşmaya başladı. WhatsApp gruplarında tezgâhların isimleri verilerek üretim adetleri paylaşılıyor, çalışanların isimleri tek tek yazılıyor, ertesi gün kimin tutanak tutacağını ya da kime tutanak tutulacağını daha bir gün önceden biliyor ve bunun tedirginliğini yaşamaya başlıyorduk.

İşte sermayenin gerçek yüzünü böyle gördüm. Bir pozisyona müracaat eden kişi sayısı arttıkça sermayenin ne kadar acımasız ve fırsatçı bir hale gelebildiğine tanık oldum.

Bir pozisyona bu kadar çok insanın başvurmasının temel nedeni ise ülkeyi yönetenlerin güvencesiz çalışma düzenini desteklemesi ve bunun sürmesi için çaba göstermesidir. Bu tablonun ortaya çıkması tesadüf değil. Yıllardır uygulanan ekonomi ve istihdam politikaları, işsizliği kalıcı bir baskı aracına dönüştürdü. İş arayan insan sayısı arttıkça patronlar ücretleri aşağı çekebiliyor, çalışanlar ise “yerine gelecek çok kişi var” tehdidiyle karşı karşıya bırakılıyor. Böyle bir düzende emeğin pazarlık gücü zayıflarken sermayenin eli her geçen gün daha da güçleniyor.

Bugün yaşadığımız tablo ne tek bir fabrikanın ne de tek bir patronun tercihidir. İşsizliği yüksek tutan, güvencesiz çalışmayı normalleştiren ve emeği sürekli ucuzlatan politikalar bu düzeni besliyor. İşveren de bu ortamdan faydalanıyor. Çünkü biliyor ki kapının önünde bekleyen onlarca işsiz var. Bu düzen değişmedikçe aynı hikâyeyi farklı fabrikalarda yaşamaya devam edeceğiz.

Bakalım… İşyerinde huzursuzluk artmaya başladı. Fabrikadan çıkarken aklımda tek bir soru vardı: Talep arttığında neden işçinin ücreti değil de patronun cesareti artıyor? Sanırım cevabı çok açık. İşçinin emeğini koruyacak güçlü bir örgütlülük olmadığı sürece sermaye her fırsatı kendi lehine çevirmeye devam edecek. Gerçek değişim ise ancak işçilerin birbirine güvenmesi ve ortak mücadeleyi büyütmesiyle mümkün olacaktır. İşçilerin sabrı bir gün taşarsa, işte o zaman örgütlenmenin önü açılabilir. Bu kızgınlığı bir sendika altında toplayıp mücadele hattımızı oluşturabiliriz.

Manisa’dan bir metal işçisi

Bir kez daha: Kadın cinayetleri politiktir!

0
Fotoğraf: Hülya Çetinkaya / csgorselarsiv.org

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu verilerine göre, 2026 yılının ilk altı ayında Türkiye’de 150 kadın cinayeti işlendi ve 151 şüpheli kadın ölümü kayda geçti. Failler kadınların kocaları, akrabaları, sevgilileri; yani en yakınlarındaki erkeklerdi. Gerekçeler ise tanıdık: kadınların kendi hayatları hakkında karar vermek istemeleri, boşanmak ya da ayrılmak istemeleri; yani erkeklerin kadınların üzerinde hak iddia ettikleri denetimi kaybetmeleri…

Kadınlar için en tehlikeli yer olarak “dışarısı” işaretlenirken, öldürülen kadınların yüzde 61’i evlerinde öldürüldü. Cinayetlerin yüzde 52’si ateşli silahlarla işlendi. Bu silahlara erişimin nasıl mümkün olduğu ise başlı başına tartışılması gereken bir başka konu.

Fakat zaten en temelde şu soruyu sormak gerekiyor: Erkek şiddetini önlemek için gerekli tedbirlerin alınmadığı, kadınları şiddetten koruyacak mekanizmaların etkili biçimde işletilmediği, yeni sığınakların açılması bir yana mevcut sığınakların dahi kapatılabildiği ve kadınları güçlendirecek politikalar yerine ailenin muhafazasını önceleyen bir siyasal iktidarın olduğu bir yerde, daha farklı bir tablo bekleyebilir miydik?

Ayşe Tokyaz cinayeti

İstanbul’da üniversite öğrencisi olan Ayşe Tokyaz’ın cansız bedeni 13 Temmuz 2025’te bir valiz içerisinde, yol kenarında bulundu. Soruşturma kapsamında meslekten ihraç edilmiş eski polis memuru Cemil Koç ve ona yardım eden 9 erkek tutuklandı.  Bir yıldır süren soruşturma ve yargılama sürecinde 2 Temmuz günü mütalaa verildi, Cemil Koç hakkında üst sınırdan ceza talep edildi.

Fakat Ayşe Tokyaz’ın öldürülmesinden önce yaşananlar, cinayetin kendisi kadar önemli.

Ayşe’nin kardeşi Esra Tokyaz, kardeşinin şiddet gördüğünü ve alıkonulduğunu anlatmak için cinayetten önce karakol karakol dolaştı. Polis merkezindeki polisler ona inanmadı, “Cemil burada çalıştı, öyle şey yapmaz” dedi; yeri geldiğinde “başın belaya girer” diye tehdit etti. Hatta Cemil Koç, Esra Tokyaz’ın emniyet ifadesine ulaşarak onu tehdit edebildi.

Esra meselenin peşini bırakmış olsaydı, Ayşe Tokyaz’ın kayıtlara “şüpheli ölüm” olarak geçmesi işten bile değildi.

Kadınların ölümü ne kadar “şüpheli”?

Ejegül Özova 2023 yılında Diyarbakır’da bir sitenin sekizinci katından düşerek hayatını kaybetti. Evin içindeki deliller, tırnaklarında bulunan DNA dikkate alınmadı; Ejegül kayıtlara şüpheli ölüm olarak geçti. Yıllardır sürüncemede bırakılan iddianame geçtiğimiz aylarda yazıldı. Neden mi? Sekizinci kattaki o evin içinde bir kişi daha vardı, o da Cemil Koç’tu. Cemil Koç ancak işlediği ikinci kadın cinayetinden sonra yargının radarına girebildi. Oysa vaktiyle Ejegül Özova soruşturması etkin yürütülmüş olsa, Ayşe Tokyaz bugün hayatta olabilirdi.

Kadın cinayetleri politiktir

Bir kadın öldürüldüğünde çoğu zaman önce cinayetin kişisel hikâyesine bakılır. “Kıskançlık yüzünden öldürdü”, “ayrılığı kabullenemedi”, “adam psikopatmış” denir. Böylece kadın cinayetleri, iki insan arasındaki özel bir ilişkinin trajik sonucu gibi anlatılır. Oysa kadın cinayetleri politiktir. Yani kadınların öldürülmesine yol açan ilişkiler, toplumsal düzenin bir parçasıdır.

Karakolda kendisini kollayan polisler, delil karartan suç ortağı erkekler, cinayetlerin üstünü örten, dosyaları sürüncemede bırakan yargı pratiği olmasa; Cemil Koç bu cinayeti yine de işleyebilir miydi? Yargının, emniyetin, siyasal iktidarın pratiği farklı olsa, kaç kadının hayatı kurtulurdu? Sorun yalnızca birkaç cani olsaydı, onları cezalandırmak yeterli olurdu. Oysa kadınların yaşam hakkını güvence altına almak için erkek şiddetini ortaya çıkmadan önce önlemek, şiddete karşı kurulan mekanizmaları etkin işletmek, kadınların ekonomik ve toplumsal bağımsızlığını güçlendirmek gerekir.

Hukuk köşesi: işçinin izin hakları

0

Geçtiğimiz sayıda yıllık izin hakkı ve ücretsiz izin uygulamasına yer vermiştik. Bu yazıda, mevzuatta düzenlenen diğer izin türlerine değineceğiz.

  • İş Kanunu’nda “mazeret izni” olarak düzenlenen izin türünde işçiye evlenmesi, evlat edinmesi, anne, baba, eş, kardeş veya çocuğunun vefat etmesi halinde 3 gün; erkek işçiye eşinin doğum yapması halinde ise 10 gün ücretli izin verilir. İşçilerin en az yüzde 70 oranında engelli veya süreğen hastalığı olan çocuğunun tedavisinde, hastalık raporuna dayalı olarak ve çalışan ebeveynden sadece biri tarafından kullanılması kaydıyla, bir yıl içinde toptan veya bölümler halinde 10 güne kadar ücretli izin verilir.
  • Kanunda “analık hali izni” olarak bir diğer izin türü düzenlenmiştir. Kadın işçilerin doğumdan önce 8 ve doğumdan sonra 16 olmak üzere toplam 24 haftalık süre için çalıştırılmamaları esastır. Çoğul gebelik halinde doğumdan önce çalıştırılmayacak 8 haftalık süreye 2 hafta süre eklenir. Ancak, sağlık durumu uygun olduğu takdirde, doktorun onayı ile kadın işçi isterse doğumdan önceki iki haftaya kadar işyerinde çalışabilir. Bu durumda, kadın işçinin çalıştığı süreler doğum sonrası sürelere eklenir. Kadın işçinin erken doğum yapması halinde ise doğumdan önce kullanamadığı çalıştırılmayacak süreler, doğum sonrası sürelere eklenmek suretiyle kullandırılır.

Kullanılan doğum sonrası analık hali izninin bitiminden itibaren çocuğunun bakımı ve yetiştirilmesi amacıyla ve çocuğun hayatta olması kaydıyla kadın işçiye talebi halinde birinci doğumda 60 gün, ikinci doğumda 120 gün, sonraki doğumlarda ise 180 gün süreyle haftalık çalışma süresinin yarısı kadar ücretsiz izin verilir. Çoğul doğum hâlinde bu sürelere otuzar gün eklenir. Çocuğun engelli doğması hâlinde bu süre 360 gün olarak uygulanır. Çalışılmayan döneme ilişkin işçiye gerekli koşulları sağlaması ve başvuru yapması halinde İŞKUR tarafından yarım çalışma ödeneği bağlanır.

Diğer yandan yine talebi halinde kadın işçiye, 24 haftalık sürenin tamamlanmasından veya çoğul gebelik halinde 26 haftalık süreden sonra 6 aya kadar ücretsiz izin verilir. Hekim raporu ile gerekli görüldüğü takdirde, hamile kadın işçi sağlığına uygun daha hafif işlerde çalıştırılır. Bu halde işçinin ücretinde bir indirim yapılmaz.

  • İş Kanunu’nda düzenlenen diğer bir izin türü ise “süt izni”dir. Kadın işçilere bir yaşından küçük çocuklarını emzirmeleri için günde toplam 1,5 saat süt izni verilir. Bu sürenin hangi saatler arasında ve kaça bölünerek kullanılacağını işçi kendisi belirler ve günlük çalışma süresinden sayılır. Yani ücrette kesinti yapılamaz.
  • İhbar süreleri içinde işverenin, işçiye yeni bir iş bulması için vermesi zorunlu olan izin türüne “iş arama izni” denir. Bu iznin mesai saatleri içinde ve ücret kesintisi yapmadan verilmesi zorunludur. İş arama izninin süresi günde iki saatten az olamaz ve işçi isterse iş arama izin saatlerini birleştirerek toplu kullanabilir.
  • Son izin türü olan “zorlayıcı nedenlerle izin”, işçinin çalıştığı işyerinde bir haftadan fazla süre ile işin durmasını gerektirecek zorlayıcı sebepler ortaya çıkması veya işçiyi işyerinde bir haftadan fazla süre ile çalışmaktan alıkoyan zorlayıcı bir sebebin ortaya çıkması halinde kullanılır. Çalışamayan veya çalıştırılmayan işçiye bu bekleme süresi içinde bir haftaya kadar her gün için yarım ücret ödenir.

Mercedes de Mendieta ile Arjantin’de Milei hükümeti, toplumsal mücadeleler ve Sol Cephe üzerine

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Arjantin seksiyonu Sosyalist Sol (Izquierda Socialista) önderlerinden olan ve aynı zamanda Sol Cephe (FIT-U) milletvekilliği görevini sürdüren Mercedes de Mendieta ile Arjantin’deki güncel siyasi tabloyu, Milei hükümetini ve Sol Cephe’nin bu süreçteki rolünü konuştuğumuz söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Bugün Arjantin’de Milei’yi iktidara getiren koşulları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bunu anlamak için önce dünyaya bakmak gerekiyor. Arjantin’deki gelişmeleri yalnızca ülke içi dinamiklerle değil, dünya siyasetindeki genel eğilimler çerçevesinde değerlendirmek gerekiyor. Bugün küresel ölçekte ciddi bir siyasal düzensizlik ve istikrarsızlık döneminden geçiyoruz. Bu dönemin en önemli özelliklerinden biri aşırı sağ hareketlerin yükselişi. Trump bunun en görünür örneklerinden biri olsa da, Javier Milei de aynı uluslararası dalganın bir parçası. Bu hareketlerin ortak özelliklerinden biri kadın haklarına yönelik saldırılar, demokratik hakların sınırlandırılması ve emek karşıtı politikaları birlikte savunmalarıdır. Milei hükümeti de tam olarak bu programı temsil ediyor.

Önemli noktalardan biri de Milei’nin seçimler yoluyla iktidara gelmiş olması. Yani Mussolini örneğinde olduğu gibi bir darbeyle değil, demokratik seçimler aracılığıyla iktidara geldi. Ancak buna rağmen programı son derece tehlikeli. Demokratik hakların daraltılması, kadın haklarının geriletilmesi ve emekçilerin kazanımlarına yönelik saldırılar bu programın temel başlıklarını oluşturuyor.

Arjantin açısından bunun tarihsel bir anlamı da var. Ülke, 1976-1983 askeri diktatörlüğünün ardından demokrasiye geçti ve o tarihten itibaren ağırlıklı olarak merkez sağ ya da Peronist merkez sol hükümetler tarafından yönetildi. Milei ise 2023 seçimleriyle birlikte Arjantin tarihinde ilk kez açık biçimde aşırı sağ bir hükümet olarak iktidara geldi.

Bu durum özellikle insan hakları mücadelesi açısından önem taşıyor. Çünkü Arjantin, diktatörlüğe karşı yürütülen mücadele sayesinde demokratik haklar ve insan hakları alanında önemli kazanımlar elde etmiş bir ülke. Bugün bu kazanımlar ciddi bir tehdit altında bulunuyor. Peki Arjantin gibi güçlü demokratik mücadele geleneğine sahip bir ülkede Milei gibi aşırı sağ bir aday nasıl iktidara gelebildi? Bunun tek bir nedeni yok.

İlk olarak, Milei’nin yükselişi dünyadaki genel aşırı sağ yükselişinin bir parçası olarak görülmeli.

İkinci olarak, pandeminin yarattığı ekonomik ve toplumsal yıkım Arjantin’de de önemli sonuçlar doğurdu. Üçüncü ve belki de en önemli neden ise Peronizmin yaşadığı derin kriz. Peronizm, demokrasiye geçişten bu yana ülkeyi en uzun süre yöneten siyasal akım oldu. Özellikle son dönemde merkez sol Kirchnerci çizginin temsil ettiği Peronist hükümet, ekonomik açıdan son derecede başarısız bir performans sergiledi. 2019 seçimlerinden sonra kurulan hükümet ülkeyi ağır bir ekonomik kriz içinde bıraktı. Görev süresinin sonunda enflasyon yüzde 211’e ulaşmıştı. Bu tablo, geniş toplum kesimlerinde büyük bir hoşnutsuzluk yarattı. Biz ise daha 2023 seçimlerinden önce, birçok kişinin Milei’yi yeterince ciddiye almadığı dönemde onun gerçek bir siyasal alternatif haline geldiğini ve ciddi tehlikeler taşıdığını söylüyorduk. Bu nedenle seçim sürecinde de Milei’ye karşı güçlü bir mücadele yürütülmesi gerektiğini savunduk. Ne yazık ki toplumun önemli bir bölümü eski hükümetleri cezalandırmak ve mevcut düzenden kurtulmak amacıyla Milei’ye oy verdi.

Milei iktidarının iki buçuk yılının bilançosu ne oldu?

Öncelikle şunu söylemek gerekir: Hükümet henüz programının tamamını hayata geçirebilmiş değil. Planladığı saldırıları bütünüyle gerçekleştiremedi. Bunun en önemli nedeni ise toplumdan yükselen direniştir. Buna rağmen önemli gerilemeler yaşandı. Arjantin uzun yıllardır protesto hakkının güçlü biçimde kullanıldığı bir ülkeydi. Bugün ise ilk kez gösteri hakkı sınırlandırılıyor. Eylemlere katılan insanlar gözaltına alınıyor, tutuklanıyor ve ciddi bir baskı ortamı oluşturuluyor.

Hükümet özellikle “anti-piquete” adı verilen düzenlemelerle sokak hareketini engellemeye çalışıyor. (ed.n. Arjantin’de 2001 isyanı sırasında işsiz emekçilerin gerçekleştirdiği yol kesme eylemleri büyük önem taşımıştı. Bu eylemleri gerçekleştirenlere “piquetero” adı veriliyordu.) Milei hükümeti bugün bu mücadele biçimini fiilen suç haline getirecek düzenlemeler hazırlıyor. Belirli sayının üzerindeki gösterileri yasadışı sayabilecek ve güvenlik güçlerine doğrudan müdahale yetkisi verecek uygulamaları hayata geçirmeye çalışıyor. Dolayısıyla bugün eylemlere yönelik baskılar geçmiş dönemlere göre çok daha ağır. Ancak aynı zamanda buna karşı sokakta gelişen ciddi bir direniş de söz konusu.

Milei, siyasi baskıların yanında elektrikli testere ile özdeşleşen ekonomi politikalarıyla da öne çıktı…

Evet. Milei seçim kampanyasını “elektrikli testere” simgesi üzerinden yürüttü. Bu, aslında neoliberal kemer sıkma politikalarının çok daha sert ve kapsamlı bir versiyonunu temsil ediyordu. Devlet harcamalarının radikal biçimde azaltılması, kamusal hizmetlerin tasfiye edilmesi ve sosyal devlet anlayışının ortadan kaldırılması hükümet programının temel eksenini oluşturdu. Bu doğrultuda eğitim, sağlık, sosyal yardımlar ve kamu hizmetleri başta olmak üzere hemen her alanda tarihte benzeri görülmemiş bütçe kesintileri uygulanmaya başlandı. Aynı zamanda emek piyasasına yönelik kapsamlı saldırılar gündeme getirildi. İş güvencesini zayıflatan düzenlemeler, çalışma saatlerinin uzatılmasına yönelik girişimler ve işçi haklarını gerileten reformlar bunların başında geliyor.

Ekonomik göstergeler de toplum açısından ağır sonuçlar doğurdu. Hükümet enflasyonla mücadeleyi temel hedef olarak ilan etti. Ancak uygulanan programın faturası emekçilere kesildi. Ücretler neredeyse yerinde sayarken temel tüketim ürünleri ve yaşam maliyetleri hızla artmaya devam etti. Sonuç olarak halkın satın alma gücü ciddi biçimde geriledi. İşsizlik de önemli ölçüde arttı. İki buçuk yıllık Milei döneminde yaklaşık 25 bin şirket kapandı. Düzenli ve güvenceli istihdam gerilerken geçici, güvencesiz ve düşük ücretli işler yaygınlaştı.

Öte yandan, bu ekonomik program yalnızca kemer sıkma politikalarından ibaret değil. Aynı zamanda Arjantin’in başta ABD olmak üzere uluslararası sermayeye ve IMF’ye bağımlılığını daha da artıran bir yeniden yapılanma süreci yaşanıyor. Ekonominin temel önceliği dış borçların ödenmesi haline getirildi. Bunun bedeli ise doğal kaynakların uluslararası sermayeye açılması oluyor.

Tüm bu saldırılara toplumsal muhalefetin cevabı ne oldu?

Son iki buçuk yılda Arjantin’de çok önemli toplumsal direnişler yaşandı. Kamusal üniversitelerin savunulması için kitlesel seferberlikler örgütlendi. Gençlik hareketi önemli bir mücadele yürüttü. Kadın hareketi hak gasplarına karşı güçlü eylemler gerçekleştirdi. Bunların yanı sıra ülkede birkaç genel grev yapıldı. Bu grevler sendika bürokrasisinin isteksizliğine ve zaman zaman açık engellemelerine rağmen gerçekleşti. Dolayısıyla mücadele büyük ölçüde tabandan yükselen dinamiklerle gelişti.

Bugün geldiğimiz noktada Milei hâlâ belirli bir toplumsal desteğe sahip olsa da, iktidarının ilk dönemine kıyasla önemli ölçüde yıpranmış durumda. Toplum içinde ciddi çelişkiler birikiyor ve hükümet giderek daha fazla destek kaybediyor.

Burada altı çizilmesi gereken önemli noktalardan biri de Milei’nin bu programı tek başına hayata geçirmemiş olmasıdır. Milei devlet başkanlığı seçimini kazandı; ancak parlamentoda hiçbir zaman çoğunluğa sahip olmadı. Yeni kurulmuş bir hareket olduğu için mecliste oldukça sınırlı sayıda milletvekili bulunuyordu. Bu nedenle hükümet, bütün temel yasaları diğer sağ ve merkez partilerle kurduğu ittifaklar sayesinde geçirebildi. Emek karşıtı reformlar, madencilik şirketlerine tanınan ayrıcalıklar, doğal kaynakların uluslararası sermayeye açılması gibi kritik düzenlemelerin tamamı bu parlamenter işbirlikleri sayesinde kabul edildi. Üstelik bu desteğin bir bölümü Peronist milletvekillerinden de geldi. Bu nedenle Peronizmin bugünkü rolü oldukça çelişkili. Bir yandan parlamentoda Milei hükümetini eleştiriyor. Diğer yandan ise kritik oylamalarda birçok Peronist milletvekili hükümetin yasa tekliflerine destek veriyor.

Benzer bir durum sendikal alanda da yaşanıyor. Arjantin Genel İşçi Konfederasyonu (CGT), tarihsel olarak Peronizmin etkisi altında bulunuyor. Sendika yönetimleri zaman zaman hükümeti eleştirse de, mücadeleyi büyütmek konusunda ciddi sınırlamalar getiriyor ve toplumsal muhalefetin önünü açmak yerine onu denetim altında tutmaya çalışıyor. Bu nedenle bugün Arjantin’deki emek mücadelesinin önemli tartışmalarından biri, sendikal bürokrasinin aşılması ve mücadeleci bir işçi hareketinin nasıl güçlendirileceğidir.

Biraz da sizin de içinde yer Sol Cephe’den bahsedelim… Sol Cephe (FIT-U) ne amaçla oluşturuldu?

Sol Cephe, 2011 yılında üç Troçkist partinin oluşturduğu seçim ittifakı olarak kuruldu. 2019 yılında dördüncü bir partinin katılmasıyla bugünkü yapısına kavuştu ve bugün dört sosyalist partiden oluşan kalıcı bir siyasal ittifak niteliği taşıyor. Yaklaşık 15 yıldır varlığını sürdüren bu birliktelik, dünya ölçeğinde de dikkat çekici bir deneyim olarak değerlendiriliyor. Çünkü farklı devrimci örgütlerin uzun yıllar boyunca ortak bir seçim cephesini sürdürebilmesi oldukça istisnai bir örnek. Bugün Sol Cephe artık Arjantin siyasetinin kalıcı aktörlerinden biri haline gelmiş durumda.

Son dönemde Sol Cephe’ye desteğin arttığını düşünüyor musun?

Sol Cephe’nin toplumsal desteği geçmiş dönemlere kıyasla belirgin biçimde arttı. Kamuoyu araştırmalarında, Sol Cephe’nin önde gelen isimlerinden Myriam Bregman’a yönelik tarihsel olarak daha önce görülmemiş düzeyde bir ilgi olduğu gözleniyor. Bu yalnızca seçimlere ilişkin bir veri değil; aynı zamanda ülkede radikal sola yönelik algının değişmeye başladığını gösteren önemli bir siyasal gösterge.

Sokaktaki mücadeleler niteliksel olarak güçlenirken, Arjantin’de ilk kez şu sorular geniş ölçekte tartışılmaya başlandı: Radikal sol ülkeyi yönetebilir mi? Eğer yönetirse bunu nasıl yapar? Bu tartışmanın ortaya çıkmasının temel nedenlerinden biri, hiç kuşkusuz Peronizmin yaşadığı tarihsel krizdir. Uzun yıllar boyunca merkez solun temsilcisi olarak görülen Peronizm artık geniş kesimler açısından inandırıcılığını büyük ölçüde yitirmiş durumda. Böyle olunca, iktidarda aşırı sağın bulunduğu bir dönemde insanlar ilk kez bu ölçüde radikal sola yönelmeye başladı.

Ancak bu gelişmeyi yalnızca Peronizmin çöküşüyle açıklamak eksik olur. Sol Cephe’nin yükselişinin en önemli nedenlerinden biri, yaklaşık 15 yıldır tutarlı ve kesintisiz bir mücadele hattı izlemesi. Bugün Milei hükümetinin saldırdığı bütün temel haklar konusunda Sol Cephe en başından itibaren net bir muhalefet yürüttü. Parlamentodaki milletvekillerini de bu mücadeleyi güçlendirecek şekilde kullandı ve aynı zamanda sokaktaki direnişlerin aktif bir parçası oldu. Dolayısıyla bugün toplumun önemli bir kesimi Sol Cephe’yi yalnızca seçim dönemlerinde ortaya çıkan bir yapı olarak değil, mücadele içinde kendini kanıtlamış bir siyasal alternatif olarak görmeye başlıyor.

Bu nedenle Arjantin’de bugün yalnızca seçim sonuçları değil, solun nasıl bir ülke yönetimi önereceği de ciddi biçimde tartışılıyor. İçinden geçtiğimiz dönem gerçekten tarihsel bir moment oluşturuyor. İlk kez bu kadar geniş toplumsal kesimler yüzünü sola dönüyor. Bunun doğal sonucu olarak Sol Cephe içinde de önemli stratejik tartışmalar yürütülüyor.

Bizim, yani Sosyalist Sol’un yaklaşımı oldukça açık: Her şeyden önce Sol Cephe büyütülmeli ve işçiler, gençler ve kadınlar için gerçek bir siyasal alternatif haline gelmelidir. Bu alternatif yalnızca seçim odaklı değil; IMF ile ilişkilerin koparılmasını, dış borç ödemelerinin reddedilmesini, emekçilerin çıkarlarını temel alan devrimci bir programı savunan güçlü bir toplumsal hareket olmalıdır. Bu nedenle bugün bütün siyasal faaliyetimizi şu temel slogan etrafında örmeye çalışıyoruz: “Arjantin’i sol yönetebilir ve yönetmelidir.”

Sosyalist Sol’un bugün güncel çalışmaları neler?

Son dönemde ülkenin birçok eyaletinde toplantılar düzenliyor, “Arjantin’i sol yönetebilir ve yönetmelidir” perspektifi doğrultusunda geniş siyasal tartışmalar yürütüyoruz.

Uluslararası alanda da aktif bir çalışma yürütüyoruz. Özellikle Küresel Sumud Filosu kampanyasına katılımımız kamuoyunda önemli bir karşılık yarattı. Bu kampanyada öncü bir rol üstlenmemiz, partimizin yalnızca Arjantin siyasetiyle sınırlı olmayan, enternasyonalist bir perspektifle hareket ettiğini somut biçimde gösterdi. Geçtiğimiz yıl Gazze’ye destek amacıyla düzenlenen uluslararası girişime milletvekilimizin katılması da bu yaklaşımın önemli bir örneğiydi. Biz parlamentodaki temsilimizi yalnızca yasama faaliyeti olarak değil, dünya ölçeğinde süren sınıf mücadeleleriyle dayanışmanın bir aracı olarak görüyoruz. Eğer bugün dünya siyasetinin en önemli mücadele başlıklarından biri Filistin ise, sosyalist milletvekillerinin de bu mücadelenin yanında yer alması gerektiğini düşünüyoruz.

Aynı dönemde partimiz özellikle gençlik içinde önemli ölçüde büyüdü. Kadın hareketi ve lgbti+ hareketi içindeki etkimiz de giderek güçleniyor. Milei hükümetinin kadınlara ve lgbti+ haklarına yönelik saldırıları düşünüldüğünde, bu alanlarda güç kazanmak yalnızca örgütsel değil, aynı zamanda politik açıdan da büyük önem taşıyor.

Bugün Milei hükümeti ciddi bir siyasal kriz yaşıyor. İktidara gelirken temel vaadi, sert kemer sıkma politikaları sayesinde enflasyonu düşürmek ve ekonomiyi istikrara kavuşturmaktı. Ancak aradan geçen süre içerisinde bu vaatlerin önemli bir kısmı gerçekleşmedi. Toplumun geniş kesimlerinde belirgin bir hayal kırıklığı oluşmuş durumda. Bununla birlikte Peronizmin yaşadığı kriz de devam ediyor. Bu nedenle, hükümetten memnun olmayan bazı seçmenler bile “Peronizm geri dönmesin” düşüncesiyle yeniden Milei’ye oy verebileceklerini ifade ediyor. Dolayısıyla bugün Arjantin’de çelişkili bir tablo söz konusu. Bir yandan Peronizmin krizi Sol Cephe’nin güç kazanmasının önünü açıyor; diğer yandan aynı kriz, aşırı sağın belirli bir toplumsal desteği korumasına da neden oluyor.

Filistin’e verdiğiniz destek, Milei’nin Siyonizmle ilişkisi düşünüldüğünde oldukça kritik…

Arjantin’de tarihsel olarak önemli bir Yahudi nüfusu bulunuyor. Ancak Milei kadar açık biçimde Siyonizmi destekleyen bir devlet başkanına daha önce pek rastlanmadı. Bunun tek istisnası olarak zaman zaman Carlos Menem dönemi gösterilebilir.

7 Ekim sonrasında ise bu tutum daha görünür hale geldi. Seçimlerin hemen ardından parlamentoda yapılan tartışmalarda neredeyse bütün siyasi partiler İsrail’e destek veren bir çizgide konumlandı. Bu atmosferde açık biçimde karşı tutum alan tek siyasal güç Sol Cephe oldu. Bu nedenle üzerimizde ciddi bir siyasal baskı oluştu.

Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, Filistin’le dayanışma bizim açımızdan 7 Ekim sonrasında başlayan bir politika değildi. 7 Ekim öncesinde de Arjantin’de Filistin direnişini en istikrarlı biçimde savunan yapı Sol Cephe’ydi. Bunun içinde de özellikle Sosyalist Sol uzun yıllardır parlamentoda ve sokakta Filistin halkıyla dayanışmayı sürekli gündemde tutuyordu. 7 Ekim sonrasında dünya çapında Filistin’le dayanışma eylemlerinin büyümesiyle birlikte biz de bu süreci daha ileri taşımaya çalıştık. Milei’nin Netanyahu hükümetiyle kurduğu yakın ilişkiye karşı “Milei beni temsil etmiyor” sloganıyla geniş bir kampanya örgütledik. Bu kampanya, Arjantin’de Filistin’le dayanışma hareketinin büyümesine önemli katkılar sundu.

Geçtiğimiz yıl Arjantin’de Filistin’le dayanışma hareketi tarihsel olarak görülmemiş ölçüde büyüdü. Bu süreçte feminist hareket önemli bir rol oynadı. Feminist örgütler hem Filistin’le dayanışmada hem de hükümet karşıtı toplumsal mücadelelerde en dinamik güçlerden biri haline geldi. Eylemlerde sürekli yer aldılar ve uluslararası dayanışmanın örgütlenmesinde önemli sorumluluklar üstlendiler. Biz de etkili olduğumuz sendikalarda Filistin’le dayanışmayı büyütmeye yönelik kampanyalar yürüttük.

Aktardığın tablo, Arjantin’de bir yandan krizleri bir yandan da sosyalist siyaset açısından fırsatları işaret ediyor…

Kesinlikle. Bir tarafta Javier Milei’nin neoliberal ve otoriter programı, diğer tarafta toplumsal meşruiyetini önemli ölçüde yitirmiş Peronizm bulunuyor. Bu tablo, Sol Cephe açısından hem ciddi sorumluluklar hem de yeni olanaklar yaratıyor. Toplumsal mücadelelerin büyümesi önemli ama tek başına yeterli değil. Bu mücadelelerin ortak bir siyasal programa bağlanması ve işçi sınıfı, kadınlar, gençler ve ezilenler adına gerçek bir alternatifin inşa edilmesi gerekiyor.

Bu nedenle Sosyalist Sol olarak, içinde bulunduğumuz dönemi yalnızca bir kriz dönemi olarak değil; aynı zamanda devrimci sol açısından tarihsel bir fırsat olarak değerlendiriyoruz.

Milliyetçilik kisvesi altında sömürü ve yağma sınır tanımıyor!

0

Kapitalist sistem altındaki Türkiye’nin milliyetçilik ve muhafazakârlık yalanı içinde, iktidarın ve yancılarının bu toprakları ve halkı nasıl sömürü düzeninde yok etmeye çalıştığını görüyoruz.

24 yıllık iktidarın acı tablosuna bakarken nereden başlayacağını bilemiyor insan. Kazdağları’na çöken Alamos Gold şirketinden mi başlasak? Evet, milliyetçilik bunu gerektirir, ormanları yabancı şirketlere talan ettirmezsen kimse sana milliyetçi demez…

Şimdilerde ise Alamos Gold, Kazdağları’ndaki hisselerini Nurol Holding’e bağlı Tümad Madencilik’e sattı. Kanadalı sömürgeci gitti, yandaş sömürgeci geldi. Eldorado Gold, SSR Mining (Anagold), Centerra Gold, Cengiz Holding… Bütün bu maden şirketlerinin yağmasıyla ülkemiz toprak egemenliğini iktidar eli ile kaybetmiştir. Toprağını ve ağacını korumaya çalışan halk ise hainlikle, bölücülükle suçlanmıştır. Satanlar milliyetçi, direnenler hain. Büyük bir ironi; sanki ütopya içinde yaşıyoruz.

İktidarın sarsılmaz hukuk bilgisi çerçevesinde hak ve adalet isteyen halk her zaman kinden daha fazla ayrımcılığa uğramakta, en küçük bir hak arayışına giren insanlara adaletin keskin kılıcı ile baskı kurulurken; taciz, tecavüz, yaralama, haneye tecavüz, dolandırıcılık gibi benzer suçlardan onlarca suç kaydı olan insan müsveddeleri dışarıda rahatça dolaşmaktadır. İktidarın ve yancılarının eliyle içinde bulunduğumuz topluma suçun cezasız kalacağını empoze etmeye çalışmaktalar.

Bizler emekçi halk olarak her türlü değerlerimizi korumak için sosyalizm çatısı altında toplanmalıyız. İçinde yaşadığımız bu ülke, toprak ve insan tümüyle yitip gitmektedir. Topraklarımız iktidarın eli ile şirketlere peşkeş çekilirken, insanımız her an ölüm tehdidi, hapis gibi tehditlerle abluka altındadır.

İzmir’den bir metal işçisi

Kadın yoksulluğu tesadüf değil politik bir tercihtir

0

Türkiye’de yoksulluk her geçen gün derinleşirken, bu yoksulluğun herkesi aynı biçimde etkilemediğini görmek gerekiyor. Açlık sınırı 38.216 TL’ye, yoksulluk sınırı ise 117.336 TL’ye ulaşmış durumda. Buna karşın ara zam yapılmayarak asgari ücret 28.075 TL olarak bırakıldı. Bir başka ifadeyle milyonlarca emekçi, açlık sınırının dahi altında bir ücretle yaşamaya mahkûm ediliyor. Ancak bu tablonun kadınlar açısından çok daha ağır sonuçlar doğurduğunu söylemek gerekiyor. Çünkü kadın yoksulluğu yalnızca gelir eksikliğinden değil, patriyarkal kapitalizmin kadınlara biçtiği toplumsal rolden besleniyor.

Bugün Türkiye’de kadınların işgücüne katılım oranı yüzde 35, istihdam oranı ise yüzde 31. Genç kadın işsizliği erkeklerinkinin oldukça üzerinde. Bu veriler yalnızca kadınların çalışma yaşamına daha az katıldığını göstermiyor; aynı zamanda aileye, babaya, eşe olan ekonomik bağımlılıklarını kırmanın da sistematik olarak engellendiğini ortaya koyuyor. Kendi geliri olmayan kadınlar sağlık güvencesi başta olmak üzere birçok sosyal hakka da eş ya da baba üzerinden erişebiliyor. Bu ekonomik bağımlılık, kadınların yaşamları üzerindeki söz hakkını da zayıflatıyor. Diğer yandan, kadın yoksulluğunun yalnızca bordrolarla açıklanamayacağını da biliyoruz. Aynı hanede yaşayan kadın ve erkek eşit gelire sahip görünse bile hane içindeki kaynaklar eşit paylaşılmıyor.

İktidar bir yandan kadınları daha fazla çocuk doğurmaya çağırırken, diğer yandan bakım hizmetlerini kamusallaştırmıyor. Kreşler yetersiz, yaşlı ve engelli bakım hizmetleri erişilebilir değil. Sonuç olarak çocukların, yaşlıların ve hastaların bakımı kadınların üzerine bırakılıyor. Ev içindeki görünmeyen emek, kadınların ücretli çalışma hayatına katılımını zorlaştırıyor; çalışan kadınlar ise iki tam zamanlı mesai arasında sıkışıp kalıyor.

İş bulabilen kadınların da önemli bir bölümü güvencesiz ve esnek çalışma biçimlerine yönelmek zorunda bırakılıyor. Yarı zamanlı, kayıtdışı ya da düşük ücretli hizmet sektörü işleri kadınlara “esneklik” adı altında sunuluyor. Oysa bu “esneklik” kadınlara özgürlük değil sosyal güvencesizlik, düşük ücret ve örgütsüzlük getiriyor. Sendikalaşmanın önündeki engeller büyürken, kadın emekçiler haklarını savunabilecekleri mekanizmalardan da uzaklaştırılıyor.

Bu nedenle işsizlik, kadınlar için yalnızca gelir kaybı anlamına gelmiyor. İşsiz kalmak; kurulan hayatı sürdürememe kaygısı, gelecek planlarını erteleme ve şiddet gördüğü bir ilişkiden ayrılamama anlamına da gelebiliyor. Barınma maliyetlerinin giderek arttığı, kiraların ücretleri aştığı bir düzende birçok kadın istemediği yaşamların içine ekonomik nedenlerle sıkışıyor. Şiddet uygulayan bir erkekten ayrılmanın önündeki en büyük engellerden biri hâlâ ekonomik güvencesizlik olmaya devam ediyor.

Kadınların yaşadığı yoksulluk çok katmanlı. Kadınlar daha az istihdam ediliyor, daha düşük ücret alıyor, ücretsiz bakım emeği onların üzerlerine yıkılıyor, sosyal haklara erişimde daha bağımlı hale getiriliyorlar ve kriz dönemlerinde ilk vazgeçilen emek gücü yine kadınlar oluyor. Ekonomik kriz derinleştikçe bu eşitsizlikler de büyüyor.

Dolayısıyla kadın yoksulluğunu bireysel başarısızlıklarla, çalışmama tercihiyle ya da tesadüflerle açıklamak mümkün değil. Bu tablo kadınları eve, bakım emeğine ve ekonomik bağımlılığa mahkûm eden politik tercihlerin sonucu. Kadınların özgürleşmesi yalnızca istihdam oranlarının artmasıyla değil; güvenceli çalışma hakkının sağlanması, eşdeğer işe eşit ücret verilmesi, bakım hizmetlerinin kamusallaştırılması, sosyal hakların güvence altına alınması ve kadınların sendikalarda örgütlenmesinin yaygınlaştırılmasıyla mümkün olacaktır.

Mekke Anlaşması’nın hedefi ne?

0

Ankara’da gerçekleşen NATO zirvesinden tam bir ay sonra (7 Ağustos günü) Mekke’deki Safa Sarayı’nda Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”nı imzaladı. Anlaşmanın en kritik maddesi, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesindeki meşru müdafaa hakkına dayanıyor: imzacı üç devletten herhangi birine yönelik silahlı saldırı, tümüne yönelik saldırı sayılacak (NATO’nun 5. maddesine benzer bir kolektif savunma maddesi). Resmî açıklamalarda anlaşmanın savunma odaklı olduğu, herhangi bir ülkeyi hedef almadığı ve mevcut diyalog kanallarını açık tuttuğu, askeri operasyonel işbirliğinin yanı sıra savunma sanayiinde de derin bir entegrasyon öngördüğü vurgulanıyor. İran savaşının nihai olarak sonlanmadığı ve NATO’nun bir zirveyle yeni düşman çerçeveleri çizdiği bir dönemde üç “Sünni” ülkenin bir araya savunma amacıyla gelmiş olması elbette tesadüf değil.

Anlaşma birdenbire doğmadı. Suudi Arabistan ile Pakistan’ın Eylül 2025’te imzaladığı ikili karşılıklı savunma anlaşması zaten bir ön adımdı. Bu ön anlaşma kapsamında Pakistan, Nisan 2026’da İran saldırılarına karşı Suudi Arabistan’ı savunmak için bir savaş uçağı filosu, personel ve Çin yapımı hava savunma sistemini Arabistan’a konuşlandırmıştı.

İran savaşında ABD’nin yenilgisi, Avrupa NATO’sunun ABD’nin yanında yer almaması gibi sonuçlar ABD’yi güvenlik şemsiyesinin tüm maliyetini üzerine almaktansa dağıtmayı hedeflemeye itti. Çünkü savaşın maliyeti kongre seçimleri öncesi ABD için fazlasıyla artmış durumda. NATO zirvesinde yeniden başlayan İran bombardımanının bıçak gibi kesilmesi bunu doğruluyor. Yemen’deki milislerin Babülmendep boğazının kapatılması yönünde adımlar atmasıyla İran direnişinin asıl gücü, savaşı ABD’ye kaldıramayacağı derecede maliyetli hale getirmesinde yatıyor. Hürmüz dışında bu boğaz da kapatılırsa büyük bir petrol arzı şoku yaşanabilir. ABD’nin bir türlü meşrulaştıramadığı bu savaşın bedelini tüm dünya ödedikçe ABD daha fazla köşeye sıkışıyor.

Dolayısıyla bu anlaşma “Şii eksen”e karşı “Sünni eksen” yaratmayı amaçlayarak maaliyeti dağıtmak ve savaşa meşru kılıflar uydurabilmesi açısından kullanışlıdır. Ve anlaşmanın ana hedefi de doğrudan İran’dır, İran’ın kıskaca alınmasıdır.

Anlaşma bu haliyle İran’ı caydırır, deniz yollarının güvenliğini güçlendirir, enerji altyapısını korursa ABD tarafından desteklenecektir. Şu an olduğu gibi… Ama üç ülkenin de bölge üzerinde etkili ve kendi ajandaları olan yönetimlere sahip olduğunu unutmayalım. Ayrıca üç ülkenin de farklı önceliklere sahip dış politikaları (Pakistan’ın Hindistan, Türkiye’nin Yunanistan, Suudi Arabistan’ın BAE ile sürtüşmeleri neticesinde) ve çıkarları bulunuyor. Çeşitli sebeplerle, anlaşma Çin ile savunma işbirliğini genişletir veya İsrail üzerinde yeni bir baskı oluşturursa ABD’nin bakışı elbette değişecektir.

Mevcut çerçeve, anlaşmanın İsrail karşıtı bir ittifak olduğunu elbette göstermiyor. Bununla birlikte, saydığımız bu belirsizlikler ve bölgedeki güncel sürtüşmeler, çatışmalar sonucunda İsrail’den anlaşmayı son derece tehlikeli ve endişe verici olarak nitelendiren açıklamalar geliyor. İktidar basını da bu anlaşmanın İran’a yönelik değil İsrail’e yönelik olduğu yönünde propaganda yapıyor. Anlaşmanın kağıt üzerinde kalıp kalmayacağını, ne yönde evrileceğini zamanla daha net göreceğiz. Fakat, bölgede bir süredir Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Katar arasındaki politik ve askeri yakınlaşmayı göz önünde bulundurursak, bu anlaşmanın Siyonist devletin BAE, Hindistan, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’la ilişkilerini derinleştirmek yönünde bir itki vereceğini söyleyebiliriz.

Türkiye açısından bu anlaşmaya imza atmak ne kadar mantıklı? Türkiye zaten NATO üyesi ve güvenlik ihtiyaçları doğrultusunda kendisine saldırıldığında Pakistan’ın ya da Suudi Arabistan’ın askeri desteğine ihtiyacı mı var? Elbette hayır. Anlaşmayı son NATO zirvesiyle ete kemiğe bürünen NATO 3.0 içinde Türkiye’ye biçilen roller üzerinden düşünmek gerekiyor.

ABD doğrudan asker taahhüdü olmadan bölgesel aktörler üzerinden güvenlik mimarisi inşa etmeyi tarihsel olarak daha önce de tercih etmişti. 1950’lerde Sovyetlere karşı Türkiye, Irak, İran ve Pakistan’ı kapsayan bir Kuzey Kuşağı savunma düzenlemesi bunun bir örneğiydi. Ama süreç içinde o ülkelerdeki sınıf mücadelesi, devrimci durum ve politika değişiklikleri nedeniyle bu tür planların her zaman ABD’nin çıkarıyla sonuçlanmayacağını da yine tarihten biliyoruz. Dolayısıyla anlaşma kendi dinamiklerini içinde barındırmaktadır.

Mekke Anlaşması NATO zirvesinde alınan kararların kâğıt üstünde kalmayacağını, bölge ülkelerin dış politikalarını ABD çıkarlarının bir aparatı haline getirebileceğinin somut bir göstergesidir. Bu kolektif savunma taahhüdü Türkiye emekçi halkının hiçbir çıkarının bulunmadığı bir Körfez-İran krizinin içine çekebilir. Emperyalizmin çıkarları doğrultusunda bölgede fiili bir güç yarışı İran ve Türkiye’yi ister istemez karşı karşıya getirecektir. NATO’da varlık sürdürdükçe Türkiye bağımsız bir dış politikaya sahip olmak şöyle dursun tarihsel komşularıyla sonu belirsiz karanlık bir geleceğe sürüklenme riski taşımaktadır.

Kayyumlara sırtını dönen gençlik yüzünü nereye çevirmeli?

0

Tek Adam rejiminin eğitim kurumlarına yönelik kuşatması her geçen gün derinleşiyor. Ancak üniversitelerde ve liselerde yaratılmaya çalışılan bu korku rejiminin başarılı olmadığını görüyoruz. Boğaziçi Üniversitesi’nde bir öğrencinin diploma töreni sırasında usulsüz bir şekilde göreve atanmış bir akademisyenle fotoğraf çekilmeyi reddetmesi toplumda geniş bir yankı bulmuştu. ODTÜ’nün 70. mezuniyet töreninde kayyum rektör Ahmet Yozgatlıgil kürsüye çıktığında öğrenciler kürsüye sırtlarını döndü, ıslık ve yuhalamalar konuşmanın sonuna kadar kesilmedi. İstanbul’un en köklü liselerinden biri olan İstanbul Erkek Lisesi’nde öğrenciler okul müdürünü benzer bir şekilde protesto edince okul idaresi töreni yarıda kesmek zorunda kalmıştı. 19 Mart 2025’te yükselen öğrenci seferberliği bugün sönümlenmiş olsa da mücadele bitmiş, öğrenciler sindirilmiş değil. Örnekler bize rejimin yürüttüğü kayyum siyasetinin öğrenciler nezdinde meşru olmadığını, okullarda ve kampüslerde istediği rızayı inşa etmekte başarılı olamadığını gösteriyor.

Bütün bu tepkilerin üç ortak talepte birleştiğini söylemek mümkün: kayyumlara ve atanmışlara karşı mücadele, kampüslerde sermayeye ve ortak alan gaspına karşı mücadele, kampüslerde polis ablukasına ve diğer güvenlikçi politikalara karşı mücadele. Talepler ortak olsa da mücadeleler tekil ve yalıtık ilerliyor. Elbette öğrenci dayanışması yadsınamaz fakat bütün bu yerel mücadele dinamiklerinin asıl müsebbibi olan Tek Adam rejimi ve kapitalizme yöneltildiği de söylenemez. Kayyumlara duyulan öfke, sermayeye duyulan öfke ve rejime duyulan öfke ne yazık ki henüz ortak bir potada eritilebilmiş değil. Rejimin gençliği sindirebilmekte başarılı olamadığı doğru ancak öğrenci hareketi ortak talepleri etrafında bütünlüklü bir programı olan bir mücadele aracından yoksun.

Bize düşen görev, öğrencilerin okullarda yaşadığı sorunlarla sınırlı kalan bu mücadele dinamiklerini rejimden ve kapitalizmden kopuşu hedefleyen bir sınıf hattına yönlendirmektir. Bir mücadele programı, tam da böylesi aciliyet taşıyan sorunlarımızın içinden doğabilir. Geçmiş seferberliklerin deneyimi bizlere şunu gösterdi: Böyle bir program yalnızca okul sınırları içindeki meselelere cevap vermekle yetinemez çünkü ekonomik, demokratik ve toplumsal sorunların kaynağına inilmeden bu sorunlar da çözülemeyecektir. Tam da bu yüzden işçi sınıfının, ezilenlerin, emekçilerin sorunlarıyla kendi sorunlarımız arasında bir köprü kurmak zorundayız.

Bu mücadelenin örgütü, kitlelerin mücadelesi içinde şekillenecektir. Bize düşen, henüz birer nüve olan bu mücadele araçlarının inşasına katkıda bulunmaktır. Geçtiğimiz seferberlikler ÖTK’ların bu amaç doğrultusunda önemli araçlara dönüşebileceklerini gösterdi. Öğrencilerin en geniş kesimlerini tek bir çatı altında toplayacak ve mücadeleyi merkezileştirecek bu tür deneyimleri bulunduğumuz her kampüste, her okulda inşa etmeye, büyütmeye çalışmalıyız.

ABD emperyalizminin krizi ve Trump’ın iç çıkmazları

0

Geçtiğimiz aylarda ABD emperyalizminin tüm saldırganlığı ile uluslararası düzlemde gerçekleştirdiği hamlelere hep beraber tanık olduk. Trump yönetiminin üye ülkelere gözdağı verdiği ve savaş bütçelerini GSYH’nin yüzde 5’ine çıkarmaya zorladığı NATO Zirvesi, uyguladığı ambargo sonucu Küba’da serbest piyasa “reformlarının” yürürlüğe girmesine sebep olması, ilan edilen ateşkesi bozarak İran’ı bombalamaya devam etmesi, 66 ülkenin katılımıyla gerçekleştirdiği “Sol Karşıtı Zirve” ve daha niceleri. Bu yazıda, ABD emperyalizminin güncel vaziyeti açısından tüm bu gelişmeleri değerlendirirken genelde atlanan bir noktaya değineceğiz: ABD iç siyaseti.

ABD’de sınıf mücadelesi devam ediyor

Temmuz ayında Massachusetts eyaleti, tarihinin en büyük sağlık grevine tanıklık etti. Toplamda 4500’ü aşkın hemşire ve sağlık emekçisi ücretlerin ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi için çıktıkları grevde hastane yönetiminin lokavt saldırısına göğüs gerdiler ve işlerine geri dönmeyi başardılar.

Trump yönetiminin göçmen işçilere karşı sürdürdüğü saldırılar ise tüm vahşetiyle devam ediyor. 7 ve 13 Temmuz tarihlerinde sırasıyla Teksas ve Maine eyaletlerinde iki göçmen işçi, ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Teşkilatı (ICE) tarafından katledildi. Bu cinayetlerin ardından iki eyalette de gerçekleşen kitlesel eylemler, her ne kadar önceki eylem dalgaları gibi ulusal çapta meydana gelmemiş olsa da, Trump yönetiminin göçmen karşıtı politikalarının yumuşak karnını gözler önüne serdi.

Ara seçimler: Trump’ın çıkmazı ve DSA’nın yükselişi

“Sol Karşıtı Zirve”nin ve akabinde gerek ülke içinde gerek dışında Filistin destekçilerinin ve solcuların Küba rejiminin sözde ajanları olarak nitelendirilmesinin temmuz ayında gerçekleşmesi tesadüf değil. ABD emperyalizminin Filistin ve İran’da aldığı yenilgilerin ülke içinde dönütü artan hayat pahalılığına karşı eylemler ve ülke çapında gerçekleşen kitlesel No Kings (Krallara Hayır) protestoları oldu. Trump yönetimi an itibarıyla belki de tarihinin en az destek gördüğü döneminde. Üstelik tüm bunlar ABD’de ara seçimlerin arifesinde gerçekleşti.

3 Kasım tarihinde gerçekleşecek ara seçimlerde Temsilciler Meclisi’nin tamamı ve Kongre’nin üçte biri yeniden belirlenecek. Bu durum, Trump’ın ülke içindeki etkisini önemli ölçüde azaltma potansiyeli barındırıyor.

Trump’tan memnun olmayan kitleler ara seçimlerde yüzlerini Demokrat Parti’nin sol kanadı olarak tanımlayabileceğimiz Amerika Demokratik Sosyalistleri’nin (DSA) adaylarına çevirmiş durumdalar. Ön seçimlerde DSA adaylarının elde ettikleri zaferler hem Demokrat Parti içerisinde hem de Trump yanlıları arasında korkuyla karşılandı. Her iki kanat da “komünizm tehdidi” söylemleriyle DSA adaylarının önünü kesmenin peşinde.

DSA dertlere derman olabilir mi?

Kitleler arasında doğurdukları tüm umutlara rağmen DSA adaylarının gerek ABD emperyalizmini “alt edebileceğini” gerekse de ABD işçi sınıfının dertlerine derman edebileceğini söylemek bir hayli güç. Burjuva bir parti olan Demokrat Parti içerisinde siyaset yürüten DSA’nın, sırf bu yapısal engel yüzünden tüm bunları gerçekleştiremeyeceğini biliyoruz. Bunun en yeni örneği, DSA’nın “gülen yüzü” New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’nin soykırımcı Netanyahu’yu yasal olarak tutuklayamayacağını açıklaması oldu. Filistin yanlılığıyla bilinen ve Netanyahu’nun tutuklanmasını seçim kampanyasının odaklarından biri haline getiren Mamdani’nin bu açıklaması politik yanlışlığı bir yana; kendi siyasi kariyeri açısından ciddi bir tehlike barındırıyor: Mamdani öne sürdüğü temel bir devrimci talepten vazgeçti ve bu durum Syriza, Podemos ve daha nicelerinde gördüğümüz gibi kitlelerin ona (ve genel anlamda DSA’ya) güvenini kaybetmelerine ve kazandığı toplumsal desteği yitirmesine sebep olabilir.

Dünya sınıflar mücadelesi açısından en yakıcı gündemlerden biri ABD’de antiemperyalist, işçi sınıfının bağımsız politikasını yürüten devrimci bir partinin inşası olmayı sürdürüyor.

Avrupa’da aşırı sıcaklar: iklim kriziyle mücadele değil, krize uyum

0

En hızlı ısınan kıta olan Avrupa’nın birçok ülkesinde daha şimdiden sıcaklık rekorları kırıldı. Sadece mayıs ve haziran aylarında en az 10 bin kişi aşırı sıcaklarla bağlantılı olarak hayatını kaybetti. Yüksek sıcaklıklar bir yandan su kıtlığını, bir yandan da orman yangınlarını beraberinde getiriyor. İtalya, İspanya ve Fransa’da şiddetli yangınlar çıkarken kıta genelinde kuraklığın şiddeti de artıyor. Aşırı sıcakların bu yıl bu kadar erken yaşanması ve kırılan yeni rekorlar, iklim krizinin ciddiyetini bir kez daha gözler önüne seriyor.

2020 yılında Avrupa Yeşil Mutabakatı onaylandığında Avrupa Birliği; en yeşil, en çevreci olacağı iddiasıyla 2050 yılına kadar sera gazı emisyonlarını net sıfıra indirme, doğal kaynakları tüketmeden ve çevreye zarar vermeden ekonomik büyüme sağlama ve yeşil dönüşümü adil bir geçişle yapma hedefi koymuştu. Sonraki yıllarda bu önceliklerin yerini Avrupa sanayisinin korunması, Çin’le rekabet ve Rusya’ya enerji bağımlılığını azaltmak aldı. Bugünse artık esas konulardan biri iklim krizinin nasıl durdurulacağı değil, krize nasıl uyum sağlanacağı.

Hollanda merkezli finans şirketi ING Grubu’nun Küresel Makro Araştırma Başkanı ve Almanya Başekonomisti Carsten Brzeski, bu durumu destekler şekilde, sıcak hava dalgalarının artık geçici iklim olayları değil yapısal makroekonomik risk olduğundan bahsediyor. Almanya merkezli sigorta şirketi Allianz’ın İklim Ekonomisti Hazem Krichene, iklim krizinin ekonomik etkisinin bu kadar büyük olmasını beklemediklerini söylüyor ve acil uyum ihtiyacına işaret ediyor. Bahsi geçen iklim uyumu, enerji altyapısından ulaşıma, kent yaşamından tarımsal faaliyete kadar yatırım demek. Peki bu uyum maliyetinin faturası kime kesilecek? Aşırı sıcaklardan en çok etkilenen emekçilere, çiftçilere, köylülere mi yoksa şirketlere, zenginlere, en kirletici sanayilere mi?

Aşırı sıcaklar bir yandan da bir işçi sağlığı ve güvenliği meselesine dönüşmüş durumda. Özellikle inşaat, tarım, taşımacılık, turizm gibi sektörlerdeki işçiler, aşırı sıcaklarda en fazla riski taşıyanlar arasında. AB sendikaları, mevcut İSG tedbirleri aşırı sıcaklar karşısında yetersiz olduğu için maksimum çalışma sıcaklığı belirlenmesi, aşırı sıcakta çalışma saatlerinin düzenlenmesi, işyerlerinde tedbirler alınması gibi başlıkları gündeme getirse de AB hükümetlerinin çoğu çeşitli bahanelerle bu konuda bağlayıcı bir AB direktifi olmamasından yana.

Hükümetleri, kurumları ve burjuva iktisatçılarıyla kapitalizm, çözüm olarak önüne iklim değişikliğine uyumu koyarken, iklim krizinin bizzat sorumlusu olduğu gerçeğinin üstünden tüm ikiyüzlülüğüyle atlıyor. Krizi durdurmak yerine krize uyum tercih edildikçe aşırı iklim olayları daha sık ve kaçınılmaz hale geliyor. Kapitalist hükümetlerin iklim politikaları doğaya da insanlığa da asla daha iyi bir gelecek sunmayacak.

Emekçilere disiplin cezası

0

Temmuz ayında asgari ücrete yine ara zam yapılmadı. En düşük emekli aylığına yapılan yüzde 17,76’lık artış da hayat pahalılığı karşısında bir anlam ifade etmiyor. Orta Vadeli Program’ın “bütçe disiplini” diyerek ücretlerine zam yapmadığı, kemer sıkmasını istediği insanlar zaten kira ve market giderini bile karşılamak için borç içinde yaşayan emekçiler. Hanehalkı kredi ve kredi kartı borcu 7 trilyon liraya dayanmış durumda. Bu rakam son beş yılda yaklaşık yedi kat artmış.

Peki diğer kalemlerde durum nasıl? 2026 bütçesinde faize ayrılan kaynak 2 trilyon 742 milyar lira. Bu tutar, eğitim veya sağlığa ayrılan ödeneğin üzerinde. Toplanan her 5 liralık verginin yaklaşık 1 lirası faiz ödemelerine gidiyor. Faiz ödemeleri bütçenin dokunulamayan kalemlerinden biriyken ücretler ve aylıklar enflasyon karşısında bilinçli olarak baskılanıyor. Disiplin burada yok.

Bu bütçeyi onaylayan milletvekillerinin maaşı bugün 273 bin 196 lira, yani asgari ücretin yaklaşık 10 katı. Emekli milletvekili aylığı ise 177 bin 658 lira, o da ortalama bir emekli aylığının katbekat üzerinde. Milyonlarca emekçiye “mali disiplin”, “dezenflasyon programı” ve “fiyat istikrarı” gerekçesiyle ücret artışlarının sınırlandırılması gerektiği anlatılıyor. Milletvekili maaşlarının bir tasarruf kalemi olması gündemde bile değil, disiplin burada da yok.

Aynı kararlılık sermaye söz konusu olduğunda da ortadan kayboluyor. Ücretler baskılanırken büyük şirketlere vergi istisnaları, muafiyetler ve aflar sağlanıyor. Mecliste haziran ayında kabul edilen düzenleme ile şirketlerin kamu borçlarını ödeme süresi 36 aydan 72 aya çıkarıldı, 1 milyon liraya kadar olan borçlar için ise teminat gösterme zorunluluğu kaldırıldı. Sermayeye de disiplin yok.

Emekçiler ücretlerini zamanında alamazsa geçinemiyor, kredi kartı borcunu ya da faturasını geciktirdiğinde banka emekçinin kapısına dayanıyor, hesaplarına haciz ve bloke işlemleri kısa sürede başlayabiliyor. Büyük şirketler ise hem vergi borçlarının hem de işçilerin alacaklarının ödemesini yıllarca erteleyebiliyor. Bu yıl Yıldızlar SSS Holding bünyesindeki Doruk Madencilik’te çalışan işçilerin aylarca ödenmeyen ücret ve tazminatlarını alabilmek için Ankara’ya yürümek, holding önünde günlerce direniş yapmak zorunda kalması bunun en somut örneklerinden biriydi. 

İktidarın beceriksizliği yüzünden yoksullaşmıyoruz. Sermayeyi koruyan ve sadece emekçileri disipline gönderen bilinçli ve becerikli bir ekonomi programının sonucu yoksullaşıyoruz. Bu saldırıya karşı emekçilerin acil talepleri zenginlerden artan oranlı servet vergisi alınması, sermayeye tanınan vergi istisna ve muafiyetlerinin kaldırılması, borca ve faize yapılan ödemelerin durdurulması ve bu şekilde yaratılacak kaynakların insanca yaşayacak ücretler ile kamusal hizmetler için kullanılması olmalıdır.

Trans işçilerin hakları tüm işçilerin haklarıdır!

0

Yaşamaktan bıktık ancak söylemekten bıkmayacağız. Tek Adam rejimi bir avuç patronun kesesini doldurmak üzere ülkeyi ucuz ve güvencesiz bir emek cennetine, yani emekçilerin cehennemine çevirdi. Ucuz işgücü için ihtiyaç duyduğu nüfusu da hesap ederek “Aile On Yılı” ilan eden rejim, aşamadığı politik ve sosyal krizin faturasını lgbti+lara kesmek istiyor. Büyük salonlarda düzenledikleri buluşmalarda sözde ahlaki kaidelerden bahseden bu güruhun ahlak anlayışına milyonların açlığı ve yoksulluğu ters düşmüyor. Tüm işlerini çözmeye yemin ettikleri patronlar sınıfının patriyarkaya yaslanan gerici ideolojik belirlenimleri hükümetin sinesinde ifadesini buluyor.

İki örnek: Zoe Lila ve Merve Yılmazelli

İstanbul’da özel bir ortaokulda İngilizce öğretmeni olarak çalışan trans kadın Zoe Lila, cinsiyet uyum süreci sırasında medyada hedef gösterildi. MEB okula soruşturma başlattı ve Zoe, 24 Haziran’da gerekçe gösterilmeksizin işten çıkarıldı. Zoe Lila ile dayanışmayı sürdüren rehberlik öğretmeninin de işine son verildi.

Bundan yaklaşık iki hafta sonra Fiyuu’da kurye olarak çalışan 40 yaşındaki trans kadın Merve Yılmazelli, E-5 karayolu üzerinde bir aracın ona çarpması sonucu hayatını kaybetti. Cinsiyet kimliğini gerekçe göstererek kendisiyle görüşmeyen ailesi cenazesini almayı reddediyordu!

Lgbti+ların emek piyasasında yer almalarının önü halihazırda oldukça tıkalı. İş bulabilen lubunyaların çoğu da işyerinde kimliğini gizlemek zorunda kalıyor. Bu durumu belki de en ağır şekilde trans emekçiler yaşıyor. Translar güvenceli sektörlerde iş bulamıyor ve kayıtdışı, güvencesiz ve esnek koşullarda çalışmaya mahkûm ediliyor. Zoe Lila örneğinde gördüğümüz gibi “kurumsal” bir iş bulabilenlerin güvencesizleşmesi ise ana akım medyanın nefret dolu bir yayınına bakıyor. Sözün özü, trans işçiler tüm işçilerin yaşadıkları sorunları birkaç kat daha ağır yaşıyor.

Çözüm nereden geçer?

Yukarıdaki örnekler özelinde çeşitli işçi derneklerinin ve sendikaların aldığı yerinde tutuma da değinmek gerekir. Zoe Lila işten atıldığında, yaptıkları açıklamalarla dayanışmalarını ifade eden Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası ve Eğitim-Sen gibi kurumlar birlik ve mücadele için en temel görevlerini yerine getirdi. Merve’nin ailesi tarafından reddedilen cenazesi ise motokuryeler tarafından sahiplenildi. Mezarlıkta yapılan anmaya Kurye Hakları Derneği, Motorlu Kurye İşçileri Derneği, KASK-DER, Kask Meclisi, TEHİS gibi kurumlarla birlikte çok sayıda motokurye konvoyla katıldı. Sözün özü, işçilere yine işçiler sahip çıktı. Asla unutmamalıyız: Bir kısım işçinin ve emekçinin sistematik olarak ezildiği ve dışlandığı bir yerde diğer işçiler özgür olamaz. Tam da bu yüzden birbirimize sahip çıkmalı, transların emek piyasasından dışlanmasının karşısında durmalıyız. Toplumsal cinsiyete ve cinsel yönelime dayalı ayrımlara karşı anayasal güvence için, İş Kanunu’nda bu doğrultuda düzenlemeler yapılması için meslek örgütlerimizde, sendikalarda ve yaşamın her alanında bir arada olmalı ve dayanışmayı büyütmeliyiz.

Türkiye’de ücretler neden çok düşük ve eşitsiz? Çözüm için ne yapmalı?

0

Eurostat 2026 verilerine göre 29 Avrupa ülkesi içinde Türkiye asgari ücrette 25. sırada bulunuyor. Bu verilere göre Türkiye; Macaristan, Romanya, Sırbistan, Karadağ gibi ülkelerin dahi gerisinde. Üstelik asgari ücret bahsi geçen ülkelerde ortalama ücreti ifade etmiyor. Bir kısmında zaten resmi bir asgari ücret bulunmuyor. Türkiye’de ise asgari ücret özel sektörde neredeyse ortalama bir ücret haline gelmiş durumda. Çalışanların yarıdan fazlası asgari ücret ve civarı bir ücret alıyor. Haziran 2026 verilerine göre dört kişilik bir aile için yoksulluk sınırı 116 bin lira, açlık sınırı 36 bin lira. Buna mukabil asgari ücret 28 bin 75 lira. Nitekim satın alma gücü paritesine göre Türkiye yine listenin sonlarında yer alıyor. Kısacası Eurostat’ın gösterdiği düşük ve eşitsiz ücret tablosu kısmi değil, Türkiye’de tüm bir çalışma rejimini karakterize ediyor.

Üstelik tablo bu olmasına rağmen temmuz ayında asgari ücrete zam yapılmadı. Dolayısıyla özel sektör çalışanlarının hiçbiri ara zam alamamış oldu. Oysa altı aylık enflasyon yüzde 17’yi geçmiş durumda. Yıl sonunda yüzde 30’u aşması bekleniyor. 2026 sonuna dek asgari ücret 28 bin 75 lira olarak kalacak. Buna mukabil en düşük memur maaşı temmuz ayındaki yüzde 13,5 zamla birlikte 70 bin 224 lira oldu. Bir bakıma memurlar için asgari ücret 70 bin 224 lira denebilir. 

Kuşkusuz hayat pahalılığı ve 116 bin lirayı geçen yoksulluk sınırı hesaba katıldığında 70 bin liranın da insan onuruna uygun bir yaşam için yetersiz olduğu ortada. Bu noktada sorun iktidarın özel sektör çalışanları için 28 bin lirayı asgari geçim ücreti olarak reva görürken, ki bu sermaye için altın tepside sunulmuş bir yoğun sömürü imkânı, memurlar için bu sınırın 70 bin lira olması. Eğer geçim için asgari sınır 70 bin lira ise özel sektör çalışanları niçin 28 bin liraya mahkûm ediliyor? Yok eğer iktidar, “28 bin lira insani ölçüde asgari yaşam için yeterlidir” diyorsa 70 bin lira memur başlangıç maaşı ne anlama geliyor? Öyle ya işçi de memur da aynı çarşı pazardan alışveriş yapıyor!

Çok açık ki en düşük ev kirasının 35-40 bin liraları geçtiği günümüzde 70 bin lira memur maaşı yetersiz. Bunun tartışılacak bir yanı yok. 28 bin liralık asgari ücret ise tam anlamıyla bir sefalet ücreti. 23 bin liralık en düşük emekli aylığının ise, emek düşmanlığı dışında, izahı yok. İşçi, memur, emekli, hiçbir emekçinin geliri yoksulluk sınırının altında kalmamalı. 

Ücretlerin bu derece düşük ve eşitsiz olmasının temel nedeni emeğin örgütlü ve birleşik bir güce sahip olmaması. Emeğin üretimden gelen gücünü etkin şekilde kullanamaması. Bunun sağlanabilmesinin temel koşulu; her çalışanın ve emeklinin sendikalı olması, toplu iş sözleşmesi yapabilmesi, sendikasında söz ve yetki sahibi olması, iş güvencesinin her çalışan için sağlanması, işten atmaların yasaklanması, ücretlerde kesinti olmaksızın çalışma saatlerinin kısaltılarak işlerin tüm çalışanlara paylaştırılması, işçi denetiminin kurulması, kaynakların emekçiler ve toplum için kullanılmasıdır.

Belirleyici olan Saray’ın gücü değil kırılganlıkları

0

Tek Adam rejimi ihtişamlı törenler ve eylemlerle halen güçlü ve ayakta olduğunu kanıtlama çabası içerisinde. NATO Zirvesi tam da bu çerçevede Erdoğan yönetiminin içerideki ve dışarıdaki itibarının ve “meşruiyetinin” bir göstergesi olarak yansıtıldı. Başta ana muhalefet olmak üzere, rejimin medyadaki muhafızlarından ünlülere kadar pek çok kesimi hedef alan şaşaalı yargı operasyonları ise bu güç gösterisinin bir diğer önemli bileşeni. Bu operasyonlarla Saray, bir yandan iktidarı yitirmemek için elindeki hiçbir aracı kullanmaktan çekinmediğini ortaya koyarken, diğer yandan “inisiyatif hâlâ benim elimde” mesajını vermeye çabalıyor.

Peki bütün bu halkla ilişkiler çalışmaları ve baskı politikaları rejimin yüzleştiği devasa sorunların üstünü kapatabiliyor mu? Bu hamleler günü kurtarmaya yarasa da rejimin kırılganlıkları olduğu yerde durmaya devam ediyor.

Emperyalizme bağımlılık derinleşiyor

Dış politikadan başlayalım. İktidar basınının büyük bir başarı olarak pazarladığı NATO Zirvesi, rejimin ABD emperyalizmine bağımlılığının ulaştığı zirveyi göstermesi açısından çarpıcıydı. Kendisine Erdoğan’a “meşruiyet verme” misyonu biçen Trump, İran’a dönük yeni saldırganlığını Ankara’dan dünyaya ilan etti. İran’ı gözetleyen Kürecik Radar Üssü’ne de ev sahipliği yapan rejim, komşu ülkeye dönük kendi topraklarından duyurulan bu yeni saldırganlık karşısında tek söz söyleyemedi.

Daha geniş ölçekte ise Saray’ın izlediği temel politika, NATO’yu yeniden yapılandıran ABD ve Avrupa emperyalizmlerinin güdümüne daha fazla girmek. Bu şekilde, içinde bulunduğu politik ve ekonomik açmazlara bir çözüm arıyor. Trump’ın direktifleri doğrultusunda, enerji alanından başlayarak Rusya’yla ilişkiler asgari düzeye çekilmeye çalışılıyor. Başta Doğu Avrupa ülkeleri olmak üzere, NATO ülkelerine silah ticaretinin katlanarak artması hedefleniyor. Türkiye NATO misyonlarında daha aktif görevler almaya başlıyor. Bütün bunlar, Saray’ın ve kanatları altındaki patronların çıkarları uğruna ülkenin dış tehditlere daha açık hale gelmesi anlamına geliyor. NATO üyeliği, Saray’ın pompaladığı gibi ülke güvenliğini sağlamıyor, tam tersine ülkeyi emperyalist saldırganlıkların taşeronu haline getirerek en büyük güvenlik riskine dönüşüyor.

Ekonomik çıkmaz

Ekonomi, Tek Adam rejiminin yumuşak karnı olmaya devam ediyor. İktidara yakın patronlar ve zenginler kazançlarını katlıyor, onlar için her şey yolunda gidiyor, diye düşünülebilir. Bu kısmen doğru olmakla birlikte, iktidarın içinde bulunduğu ekonomik açmazları ve toplumun geniş kesimlerinde biriken öfkeyi küçümsemeye yol açmamalı.

Şimşek memurluğunda izlenen “IMF’siz IMF politikası”nın emekçi halk üzerindeki yıkıcı sonuçları giderek daha belirgin hale geliyor. Üç yıldır süren yüksek faiz politikası sonucunda kapanan işyerlerinin sayısı kabarıyor ve işsizlik her gün daha yakıcı bir soruna dönüşüyor. Sefalet ücretleri borç sarmalıyla telafi edilmeye çalışılıyor ve hanehalkı borçluluğu tarihi zirvesinde bulunuyor. Resmi enflasyon oranı ise yüzde 30’un üzerinde seyretmeye devam ediyor.

Enflasyonu düşürmekte tarihi başarısızlığa imza atan rejim büyük bir açmaza doğru ilerliyor. Rejimin ekonomik canlanma için dövizi baskılamayı bırakıp faizleri düşürmesi gerekiyor. Fakat bunu yapması enflasyonda yeni bir patlama anlamına geleceğinden, bu adımları sürekli ertelemek zorunda kalıyor. 23 yıllık iktidarı sonucunda ülkeyi borç ve faiz batağına sokmasının sonucu olarak, seçim takvimi yaklaştıkça Saray yönetimi, kreditörlerin “mali disiplin” basıncı ile “seçim ekonomisi” basıncı altında yön bulmaya çalışacak.

Yargı operasyonlarının sınırları

Ekonomik yıkım ve baskı politikaları sonucu bir azınlık iktidarına dönüşen Cumhur İttifakı, yargı operasyonları ve muhalefeti felçleştirme politikalarıyla hamle üstünlüğünü elinde tutmaya çalışıyor. Bu politikalarıyla yerel seçim hezimetinin ruh halini dağıtabilmiş olmakla birlikte, baskı politikalarının sınırlarıyla da yüzleşiyor.

Mutlak butlan sonrası yaşananlar Erdoğan’ı epey keyiflendirmiş olsa da, Yeni Parti’nin Saray’ın beklentilerinden hızlı ve bütünleşik bir şekilde kurulmuş olması, CHP’ye kayyum atanmasından beklenen sonucun şimdilik alınamamış olduğunu gösteriyor.

Öcalan’la yürütülen çözüm süreci ise ilk büyük sınavından geçiyor. Bu ay Meclise getirilmesi beklenen “çerçeve yasa”nın, kapalı kapılar ardında yoğun bir pazarlıktan geçtiği anlaşılıyor. Hükümet sözcüleri bir siyasi affın yasada kesinlikle yer almayacağını vurgularken, siyasi tutsakların özgürlüğü, silah bırakanların ülkeye dönüşü gibi başlıkların “denetimli serbestliği” çağrıştıran bir “kontrollü infaz” formülüyle çözülmesinin hedeflendiği dillendiriliyor. Bu bağlamda, bu kısmi adımların Kürt halkının haklı taleplerini ve beklentilerini ne ölçüde karşıladığı belirleyici olacak. Her durumda, Kürt meselesini silahların bırakılmasına indirgeyen Cumhur İttifakı, Kürt halkının demokratik haklarının garanti altına alınması zorunluluğuyla yüzleşecek.

Solun ve emek hareketinin alanı

Tek Adam rejiminin baskı politikaları, muhalefetin geniş kesimlerinde hızla karamsarlık ruh halini yayabiliyor. Öte yandan yakın zaman içinde, bu karamsarlık hallerinin hızla değişebildiğini de gördük. Buradaki asıl sorun, iktidarın ve burjuva muhalefetin siyasi hamleleri arasında, sosyalist solun bağımsız bir siyasi eksen haline gelememesi olmaya devam ediyor. Rejim düzen muhalefetini kriminalize edip seçimlere endeksli siyasetin altını oyarken, bir yandan da çelişkili biçimde, sosyalistlerin mevcut düzenden kitle seferberlikleriyle kalıcı bir kopuş çağrısına da alan açmış oluyor. Bu noktada, yakın geçmişten gerekli dersler çıkarılarak “önce Erdoğan gitsin”, “bir oy sola, bir oy Yeni Parti’nin adayına” türünden hatalara yeniden düşülmemesi büyük önem taşıyor. Emek eksenli, düzen partilerinden bağımsız bir sol ittifakın inşası görevi stratejik önemini sürdürüyor.

Gazze’de enkaz altından çıkarılan 120 Filistinli için kitlesel cenaze töreni

0

Filistin halkı, 2 Ağustos Salı günü Gazze’de düzenlenen kitlesel bir cenaze töreniyle 120 kişiyi uğurladı. Bu 120 kişinin naaşı, Siyonist devletin Ebu Şeria ve El Hasayna ailelerinden 308 kişiyi katlettiği şiddetli bombardımanın üzerinden üç yıldan fazla bir süre geçtikten sonra enkaz altından çıkarıldı. Aynı aileye mensup naaşlar arasında onlarca çocuk ve kadın bulunuyor. Bu, İsrail’in soykırımcı suçlarının bir göstergesidir.

Tören, birçok Filistinli lider tarafından Filistin tarihinin en büyük cenaze töreni olarak nitelendirildi. Naaşların Filistin bayraklarına sarıldığı törende, binlerce kişi mücadele sloganları ve marşları eşliğinde bombardımanların gerçekleştiği Sabra Mahallesi’nin sokaklarında yürüdü. Ardından naaşlar, yerle bir edilmiş Gazze kentinin merkezindeki Şeyh Şaban Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Toplu cenaze töreninin yol açtığı kitlesel seferberlik dünya halklarını derinden etkiledi. Aynı zamanda, yaşadığı bütün vahşete rağmen Filistin halkının hâlâ yüksek bir morale, direnme gücüne ve devam eden katliamlara rağmen, enkazın ortasında yaşamını sürdürme kararlılığına sahip olduğunu gösterdi.

Yalnızca geçtiğimiz 31 Temmuz Cuma günü Siyonist devlet, Gazze’de aralarında çocukların ve kadınların da bulunduğu 18 kişiyi katletti. Ekim 2025’te sahte barış anlaşmasının ilan edilmesinden bu yana Siyonizm 1230 kişiyi katletti, 4000’den fazla kişiyi ise yaraladı. İsrail, Gazze topraklarının yüzde 70’indeki askerî işgalini sürdürürken, 8000 kişinin naaşı hâlâ enkaz altında bulunuyor.

Dünyanın farklı kentlerinde Filistin’e destek amacıyla gerçekleştirilen gösteriler ile kültürel, sanatsal ve sportif etkinliklerde ortaya konulan çeşitli uluslararası dayanışma biçimleri, Netanyahu’nun ve İsrail’in giderek artan siyasal ve küresel tecridini ortaya koyuyor.

Cenaze töreni ve gösteriler, Siyonist ve soykırımcı birliklerin Gazze’den çıkarılması mücadelesinin ve nehirden denize özgür bir Filistin için yürütülen dünya çapındaki mücadelenin hâlâ devam ettiğini ve zafere ulaşmayı hedeflediğini gösteriyor.

Savaş uzarken Rusya’nın krizi belirginleşiyor

0

Putin rejiminin dört yılı aşkındır süren Ukrayna’yı işgal girişimi, yarattığı tüm acıların ve kayıpların yanı sıra derin bir sosyal krize de neden oluyor.

CSIS’in (Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi) yayınladığı araştırmaya göre Rusya’nın Ukrayna’nın tümünü işgal girişimine başlamasından beri yaralı, kayıp ve ölülerden oluşan toplam zayiatı 1,4 milyona ulaştı. Ukrayna için de bu sayının 500-600 bin dolaylarında olduğu söyleniyor. Büyüklüğün anlaşılması için bu sayıların 2. Dünya Savaşı’ndan beri Avrupa’da yaşanan en büyük zayiat olduğunu ve Rusya’nın yalnızca bu savaşta verdiği askeri kaybın ABD’nin 1945’ten bu yana verdiği toplam askeri kayıptan 4,5 kat fazla olduğunu söyleyebiliriz.

Rusya’nın Donbas bölgesinde cephedeki ilerleyişi Putin’in arzu ettiğinden oldukça yavaş, ancak alabildiğine ağır kayıplar bedeli ile sürüyor. Öte yandan, Ukrayna’nın Rusya’nın iç kısımlarına yönelik başlattığı dron saldırıları, Rusya’da Putin rejimi ile Rus halkı arasındaki popüler dilde “Siz siyasete karışmayın, devlet de size karışmasın” şeklinde ifade edilen sessiz anlaşmanın ilk kez sarsıldığını gösteriyor.

Ukrayna’nın rafinerilere yönelik dron saldırılarının sonucunda Rusya’da petrol arzı ciddi bir şekilde sekteye uğradı. Benzin alımına günlük limitler belirlendi ve yakıt istasyonlarının önünde kuyruklar oluştu. Rusya’da benzin üretiminin temmuz ayı içerisinde potansiyelinin yüzde 65’ine düştüğü ifade ediliyor. 31 Temmuz’a kadarki benzine ihracat yasağı ise yıl sonuna dek uzatıldı. Mevcut petrol krizinin sonuçlarının nereye varacağını ifade etmek için hâlâ erken olsa da, Rusya’nın yayılmacı politikalarının Rusya’nın geniş kitlelerinin yanı sıra Rus emekçilerinin de çıkarına olmadığı gündelik hayatta da görünür hale geldi. Putin savaş için şu ana değin paralı askerler, mahkûmlar ve gönüllülerden oluşan bir orduyu kullanarak Rus halkını en genel biçimi ile savaşın dışında tutabilmişti. Öte yandan -her ne kadar Kremlin reddetse de- genel askeri seferberlik tartışmalarının gündeme gelişi de rejim ile halk arasındaki gerilimi artırma dinamiği taşıyor.

Ukrayna 2022 yılından beri yaşanan en büyük protestolara sahne oluyor

Öte yandan Ukrayna’da askeri modernizasyon yanlısı Savunma Bakanı Mihaylo Fedorov ile Silahlı Kuvvetler Başkomutanı Oleksandr Sırski’nin Sovyet ekolünden gelenekselci, hiyerarşiye dayalı askeri stratejisi arasındaki anlaşmazlık ve Fedorov’un artan popülaritesi, 16 Temmuz’da Zelenski’nin Fedorov’u görevden almasına kadar uzandı. Gerekçesi halen açıklanmamış olan bu görevden alma, Ukrayna genelinde protestolara sebep oldu. Protestoların ardından Zelenski, Sırski’yi de görevden alarak durumu dengeleme çabasına girişti.

Protestolar, içerdiği tüm çelişkilere rağmen Ukrayna halkının savaşın gidişatına dair söz söyleme eğilimini gösteriyor. Ukrayna halkı açısından sorunun burjuva Zelenski yönetimi ile Putin arasındaki bir çatışma değil, yayılmacı Putin rejiminin işgaline karşı topraklarını korumak olduğunu bir kez daha görebiliyoruz.

Fedorov’un diğer düzen alternatiflerine karşı beyaz atlı bir prens olarak lanse edilmesinin tüm olumsuzluklarını unutmaksızın protestoların bir yönünü daha göz önünde bulundurmak gerekiyor. Savaş ekonomisinin etrafında ayyuka çıkan yolsuzlukla mücadele talebi böylelikle Ukrayna halkının temel taleplerinden biri olarak meydanlara taşındı.

Bugün Rusya ve Ukrayna halklarının barışa ulaşması her şeyden önce Putin rejiminin işgal fantezilerinin sonlandırılması ile mümkün. Ancak bunu takiben, kapitalist Putin rejimine karşı Rusya işçi sınıfının haklı talepleri ile sahneye çıkması ve Ukrayna’daki protestoların kapitalist yeniden inşa yanlılarına karşı emek merkezli bir birlik oluşturması, onurlu ve kalıcı bir barışın yegâne anahtarı olacaktır.

Sermayenin kâr hırsı torba değil ki büzesin

0

Yeni torba kanun teklifi temmuz ayı içerisinde TBMM Genel Kurulu’nda görüşüldü ve kabul edildi. Ancak sermayenin kâr hırsı torba değil ki büzesin; teklifin içeriği yine emekçilere yönelik saldırılarla dolu.

İlk saldırı maddesi İşsizlik Sigortası Fonu ile ilgili. Kanun maddesine göre imalat sektöründe istihdamın korunması için fondan sağlanan teşvik ve destekler 31 Aralık 2026’dan 2028’e kadar uzatıldı. Ayrıca, Kültür ve Turizm Bakanlığı belgeli işletmeler mayıs-aralık dönemi için fondan SGK prim desteği alacak. Hatırlarsak, geçen sene TBMM’de kabul edilen düzenleme ile turizm işçilerinin haftalık izinleri gasp edilmiş ve turizm işçileri 10 gün üst üste çalışmaya zorlanmışlardı.

Eşyaya ismiyle hitap etmek gerekirse bu fon bir işsizlik fonu değil, bir teşvik fonu. Fondan işsizlere ayrılan kısmın her geçen yıl azalması bu durumu teyit ediyor. Geçtiğimiz günlerde İşsizlik Sigortası Fonu ile ilgili bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi de yayımlandı. Kararnameye göre, fondan işsizler için değil, “istihdamı korumak ve yeni iş alanları” için ayrılan kısım yüzde 30’dan yüzde 50’ye çıktı. Bu değişikliğin neyin kılıfı olduğunu yukarıdaki örnekler gösteriyor.

Torba yasanın gündeme getirdiği bir diğer mesele emekli aylıkları. Temmuz ayı itibarıyla en düşük emekli aylığı 20 bin TL değil, 23.552 TL olacak! Bu sefalet zammı tabii ki emeklilerin sosyal ve ekonomik şartlarında bir iyileşme sağlamayacak. Geçen ay bu sayfalarda Tüm Emeklilerin Sendikası Genel Sekreteri Nuran Kesiktaş ile yapılan söyleşiyi hatırlarsak; her üç emekliden biri kirada yaşarken 2 milyon 100 binin üzerinde emekli kayıtlı olarak, binlercesi de kayıtsız olarak çalışmak zorunda. DİSK-AR’ın raporlarına göre bu sayı her üç emekliden ikisine tekabül ediyor.

Saldırı torbasının diğer bir maddesi PTT çalışanlarını ilgilendiriyor. Yasanın öngördüğü şey, PTT’de kalan görece güvenceli son istihdam rejimini ortadan kaldırmak ve tüm çalışanları İdari Hizmet Sözleşmeli (İHS) statüsüne geçirmek. PTT’de çalışanların bir kısmı, 399 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri’nin (KİT) çalışma rejimini düzenleyen KHK kapsamında çalışmaktaydı. Şimdi yapılmak istenen, 399 sayılı KHK’ye tabi olan çalışanları ya başka kamu kurumlarına göndermek ya da kalmak isteyenleri iş güvencesini idarenin yetkisine bırakan İHS ile çalışmaya zorlamak.

Uzun lafın kısası, milyonlarca emekçi torbasını dolduramazken, Tek Adam rejimi tüm bu saldırı tekliflerini tek torbaya doldurmaya çalışıyor. Turizm emekçilerinden emeklilere kadar işçi sınıfının tüm kesimlerine yönelen bu büyük saldırı karşısında bizlerin de mücadeleleri birleştirmemiz gerektiği ortada. İşsizlik Sigortası Fonu’nun yağmalanışı kaynakların emekçilere ayrılmadığını gösteren örneklerden yalnızca biri. Bu örnek ışığında “tüm kaynaklar emekçilere ayrılsın” demek için, bizim de en acil taleplerimizi “tek torbada” bir araya getirdiğimiz bir eylem programına ihtiyacımız var. “Emekli aylıklarına ve maaşlara üç ayda bir enflasyon oranında zam”, “vergide adalet” ve “sendikal örgütlenme önündeki engellere son” talepleri bizim torbamızın en acil talepleri.

Grev ve direnişlerden yansıyanlar

0

İşçilerin haklarını almasının yolu mücadeleden geçiyor. Bu nedenle Türkiye’nin her köşesinde işçiler haklı talepleri için yollarda ve alanlarda olmaya devam ediyor.

6 Temmuz’da başlayan AFP grevi, toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde resmi enflasyon oranının altında kalan zam teklifinde uzlaşılmaması nedeniyle başlamıştı. TGS’de örgütlü AFP basın emekçilerinin mücadelesi sayesinde grev 12. gününde kazanımla sonuçlandı.

Yunus Emre Termik Santrali işçileri üç aydır maaşlarını alamadıkları için yollardaydı. Beypazarı’ndan Ankara’ya yürürken polis saldırısıyla karşılaşan işçiler vazgeçmedi. Bu sırada Enerji-Sen Genel Başkanı ve Genel Sekreteri de gözaltına alındı. Direniş sonuç vermeye de başladı: Sendika, işçilerden gasp edilen 7 milyon TL’nin 5 milyonunun hesaplara yatırıldığını, kalanıyla ilgili mutabakata varıldığını açıkladı.

Temmuz ayında işten çıkarılan ve DİSK Gıda-İş’te örgütlü Çapa Tıp Fakültesi yemekhane işçileri, taşerona ve hak gasplarına karşı 10 Temmuz’da dekanlık önünde direnişe başladı. Özgüneş Lojistik’te sendikaya üye oldukları gerekçesiyle işten çıkarılan 185 Mersin Limanı işçisinin direnişi ise altı aydan uzun bir süredir devam ediyor. İşçiler işlerine geri dönmek, taşeronda değil güvenceli ve sendikalı çalışmak istiyor. Her iki direnişte de taşerona ve güvencesizliğe karşı talepler öne çıkıyor.

Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’nın mülakat mağduriyetine karşı ve taban maaş hakkı talebiyle başlattığı eylemler de devam ediyor. Ankara’daki açlık grevi sırasında yoğun polis şiddetine maruz kalan öğretmenler 21 Temmuz’da MEB önünde basın açıklaması yaptı. Öğretmenler, açıklamalarında yüzlerine “haklısınız” dense de somut adım atılmadığının altını çizerken yetkilileri özel öğretmenler için taban maaşı yasalaştırmaya ve mülakat mağduriyetini gidermeye çağırdılar.

Saraçhane’deki İstanbul Büyükşehir Belediyesi önünde ise hukuksuz işten atılmalar sonrası 150 işçi iade edilmeyi bekliyor. İBB iştiraki olan Ağaç A.Ş’de çalışırken güvenlik soruşturması bahane edilerek işsiz bırakıldıklarını söyleyen işçiler 80 günü aşan direnişlerinde geri adım atmamakta kararlı.

Direnişler farklı sektörlerde ve şehirlerde olsa da işçilerin talepleri ortak: insan onuruna yakışır koşullarda ve bunu talep ettiği için veya gerekçesiz işsiz bırakılma tehlikesiyle karşılaşmadan çalışmak. İşçi mücadeleleri şu an parçalı ilerlese de karşılarında gerekli yasaları çıkarmayan, sorunlara kayıtsız kalan ve yeri geldiğinde polis şiddetini kullanan bir iktidar bloku görüyoruz. İşçi ve emekçilerin de yola mücadelelerini birleştirerek devam etmeleri şart.

Venezuela: Emperyalist yağmaya son! Tüm kaynaklar depremzedelere! 

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Venezuela seksiyonu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi’nin (Partido Socialismo y Libertad) ülkede geçtiğimiz ay yaşanan deprem felaketinin ardından mevcut duruma ilişkin açıklaması.

Ülkemizi yerle bir eden 24 Haziran’daki çifte depremin üzerinden bir ayı aşkın zaman geçti. Bugüne kadar 5 binden fazla kişinin yaşamını yitirmesine, 17 bin kişinin yaralanmasına, yaklaşık 20 bin kişinin afetzede durumuna düşmesine ve 190 binanın çökmesine yol açan bu toplumsal-doğal felaket, Venezuela emekçi halkının on yılı aşkın süredir maruz kaldığı toplumsal felaketle iç içe geçmektedir. 

Her şeylerini kaybeden binlerce depremzede ailenin durumu, açlık sınırındaki ücretler, kamu hizmetlerinin çökertilmesi ve hükümet tarafından uygulanan sert kapitalist kemer sıkma politikaları nedeniyle daha da ağırlaşmakta. Bu politikaların sonuçları ise yolsuzluk ve emperyalist yaptırımlar tarafından daha da derinleştiriliyor.  

Bu çifte felaketin ortasında, hükümetin tüm ekonomik kaynakları afetzedelerin ihtiyaçlarının karşılanmasına ve La Guaira ile ülkenin ağır biçimde etkilenen diğer bölgelerinin yeniden inşasına tahsis etmesi acil bir zorunluluk.

Bugün her zamankinden daha fazla, hükümetin emekçilerin ve halk kesimlerinin karşı karşıya bulunduğu ağır acil durum karşısında ücretler ve emekli aylıkları için genel bir artış kararı alması zorunludur. Çünkü bu tür felaketlerden her zaman en fazla etkilenenler bizleriz. Aynı şekilde, tüm kamu ve özel sektör işletmelerinde toplu iş sözleşmelerinin müzakere edilmeli ve emekçilerin tüm talepleri yerine getirilmelidir.

ABD’nin petrolümüz üzerindeki denetimine son

Ancak bugün petrol gelirlerinin nasıl kullanılacağına karar veren, yaptırımları sürdüren ve Dışişleri Bakanlığı tarafından yönlendirilen bir seçim sürecini dayatmaya çalışan ABD emperyalizminin müdahalesine karşı birleşik biçimde mücadele etmezsek bunların hiçbiri mümkün olmayacaktır. Bununla birlikte, burjuva muhalefet partilerinin tamamı ile kendisini solcu olarak tanımlayan bazı kesimler ABD emperyalizmine boyun eğerek bu süreci desteklemektedir.

Bu nedenle, Sosyalizm ve Özgürlük Partisi olarak, ABD’nin uluslararası bankalarda bloke ettiği 25 milyar dolardan fazla kaynağı, İngiltere Merkez Bankası’nda bulunan altın rezervleri de dahil olmak üzere, derhal serbest bırakmasını talep ediyoruz.

Uluslararası finans oligarşisinin gazetelerinden Financial Times, kısa süre önce bu yılın başından itibaren ABD’nin Venezuela petrolünün satışından 13 milyar dolar elde etmiş olduğunu kamuoyuna açıkladı. Emperyalist gazetenin kendisi bile şu soruyu soruyor: Bu para nerede? Aynı soruyu Venezuela halkının da sorması gerekiyor.

ABD, petrolümüzü denetimi altında tutarken, ülkemize yönelik hukuka aykırı ve utanç verici yaptırımları sürdürürken ve ücretlerin artırılması, kamu hizmetlerinin yeniden ayağa kaldırılması ile deprem mağdurlarının ihtiyaçlarının karşılanması için kullanılabilecek büyük miktardaki kaynaklara erişimi engellerken, 300 milyon dolarlık bir “bağış” yaparak kendisini son derece hayırsever ve insani göstermeye çalışıyor.

Chavizm Trump’a boyun eğdi

Yukarıda belirtilenlerin tümü, Delcy ve Jorge Rodríguez ile Diosdado Cabello’nun başını çektiği Chavezci hükümetin onayıyla gerçekleşmekte. Bu isimler, 3 Ocak’tan sonra iktidarda kalabilmek amacıyla ülkenin ABD’ye teslim edilmesi konusunda Trump ile anlaşma yapmayı tercih ettiler.

Chavizmin sözcüleri bu teslimiyeti, bunun sözde bir “taktiksel geri çekilme” olduğunu öne sürerek meşrulaştırmaya çalışmakta. Bolívar’ın da bir dönem İspanyol İmparatorluğu ile geçici bir anlaşma yaptığı iddiasını ileri sürerek tarihi çarpıtmaktadırlar. Oysa bu iddia tamamen gerçek dışıdır.

Gerçekte ise söz konusu olan, Chavizmin diğer burjuva milliyetçi hareketlerin yaşadığına benzer biçimde bütünüyle teslim olmasıdır.

Finansal akbabalar ülkemizin üzerine çullanıyor

Hükümet, 240 milyar dolara ulaşan dış borcunu yeniden yapılandırma hazırlığında. Çifte depremin yol açtığı trajediye rağmen dış borcu ödemeyi hedefliyor.

Şimdiden çeşitli alacaklı grupları oluşturuldu. Son günlerde 15 yeni fon, Venezuela Alacaklılar Komitesi’ne katıldı. Bu fonlar, tıpkı yırtıcı kuşlar gibi ülkemizin kaynaklarına el koymaya çalışmakta.

Delcy Rodríguez hükümetinden, dış borcu ödememesini, içinde bulunduğumuz ağır insani acil durum nedeniyle borcun silinmesini talep etmesini ve bu kaynakların tamamını ücretlerin ve emekli aylıklarının artırılmasına, ayrıca deprem mağdurlarının ihtiyaçlarının karşılanmasına tahsis etmesini talep ediyoruz.

María Corina Machado ve ortakları emperyalist müdahaleye onay veriyor

Patron yanlısı muhalefetin lideri María Corina Machado, burjuva partileri ve onlarla bağlantılı sendika bürokratları ise, aşırı sağcı Donald Trump ile Marco Rubio’nun üç aşamalı müdahale planını destekleyerek emperyalist saldırganlığı meşrulaştırmakta.

Yaptırımların uygulanmasını ve Ocak ayındaki 100 kişinin yaşamını yitirdiği askerî saldırıyı sahiplenmeleri, ayrıca Karayipler’de onlarca kişinin öldüğü bombardımanları desteklemeleri yetmemiş gibi, şimdi de Trump’ın dayattığı hükümetle diyalog sürecine boyun eğerek, halktan gizli biçimde kendi çıkarlarına göre hazırlanmış seçimlerin yapılmasına da razı olmaktadırlar.

Acil durum programı için

Sosyalizm ve Özgürlük Partisi olarak, önceliğin depremlerden etkilenen binlerce afetzede ve mağdurun ihtiyaçlarının karşılanması olduğunu söylüyoruz. Devletin tüm kaynakları; ücretlerin ve emekli aylıklarının artırılması, kamu hizmetlerinin yeniden ayağa kaldırılması ve afetten etkilenen topluluklarla birlikte tartışılarak hazırlanacak bir yeniden inşa planı için oluşturulacak bir acil durum fonuna aktarılmalıdır. Bu plan, Filistin’de soykırım gerçekleştiren Siyonist orduyla ya da Trump’ın dostlarına ait büyük gayrimenkul şirketleriyle değil, depremden doğrudan etkilenen topluluklarla birlikte hazırlanmalıdır.

Bu planların hayata geçirilebilmesi için ABD emperyalizminden yaptırımları kaldırmasını ve petrol gelirleri üzerindeki denetimine son vermesini talep ediyoruz.

Delcy Rodríguez hükümetinin Trump ile yaptığı teslimiyetçi anlaşmaya hayır!

Dış borcun ödenmesine hayır!

Trump ve Siyonizm Venezuela’dan ve Latin Amerika’dan defol!

Kırılgan anlaşmadan emperyalist saldırganlığa

0

ABD ve Siyonizm, 28 Şubat tarihinde İran’a yönelik olarak başlattığı ortak saldırıda “hedeflerine” ulaşamamış ve aldığı yenilginin ardından 17 Haziran tarihinde Trump ile İran arasında kırılgan bir ateşkes imzalanmıştı.

ABD emperyalizmi için bir yenilgi anlamına gelen bu kırılgan ateşkesin imzalanmasının arka planında İran’ın beklenmedik sert direnişi, Hürmüz Boğazı’nın kapatılmış olmasının dünya kapitalizminin krizindeki derinleştirici etkisi ve ABD içerisinde savaşa karşı oluşan kitlesel halk tepkisi etkili olmuştu. ABD ve İran arasında imzalanan 14 maddelik anlaşma, Lübnan dahil olmak üzere savaşın tüm cephelerde durdurulmasını da içerse de kısa sürede kırılganlığını gözler önüne serdi.

Trump, aldığı yenilgi sonrası geri adım atmak zorunda kalsa da bölgedeki en büyük ortağı soykırımcı Netanyahu, Filistin’deki “sahte ateşkese” uymadığı gibi ABD-İran anlaşmasına da uymayarak Lübnan’daki işgal ve saldırılarına devam etti. Keza hem Siyonizmin varlığının bölgedeki herhangi bir mutabakatın kalıcılığını mümkün kılmayışı hem de Trump’ın emperyalist kapitalizmin hiçbir sorununa merhem olamayan saldırgan politikasının bir sonucu olarak, 8 Temmuz tarihinde ateşkes Trump tarafından sonlandırıldı.

ABD’nin İran’a yönelik saldırılarını yeniden başlatmasına İran, Körfez ülkelerindeki ABD üslerini yeniden vurarak karşı yanıt verdi. Gelinen noktada ABD geniş çaplı bombardımanlar yerine deniz ablukasını şu an için ön plana çıkarmış olsa da ve diplomatik temasların yeniden gündeme gelme olasılığından söz edilse de hem Trump’ın emperyalizmin hegemonya krizini saldırgan politikalarla çözme girişimi hem de soykırımcı Netanyahu’nun savaşı sürekli olarak yayma girişiminin yeni askeri saldırıların önünü açma olasılığı da mevcut. Keza Trump ve Netanyahu’nun Oval Ofis’te yapacağı görüşmenin gündemlerinden bir tanesi de İran’a yönelik yeni bir ortak saldırı planı ihtimali olacak.

Tam da bu nedenle, İran’a yönelik emperyalist saldırganlığın nihai olarak sona ermesini mümkün kılacak olan, dünya halklarının birleşik seferberliği olmayı sürdürüyor. İran halkının haklı davasının yanında olmaya devam edip, ancak bununla birlikte İran’daki kapitalist, diktatoryal ve teokratik rejime siyasi destek vermeksizin ve ona güven aşılamaksızın. Yine Siyonizmin Filistin’de sürdürmekte olduğu soykırım ve işgal ile Lübnan’da devam ettirmekte olduğu işgale karşı dayanışmayı da bölgedeki emperyalist saldırganlığa karşı seferberliğin bir parçası haline getirmek en acil görevlerden biri olmayı sürdürüyor.

Çerçeve yasa: Kime güven, neye güvence? 

0

Haziran ayının sonunda Erdoğan’ın açıklamasından beri gündemde olan “çerçeve yasa”nın Meclise gelip gelmeyeceği, içeriği ve kapsamı uzunca süredir tartışma konusuydu. 20 Temmuz’da DEM Parti İmralı heyetinin adaya ziyaretine müsaade edilmesi en azından Meclise bir taslak geleceğini teyit etti. Bu ziyarete ilişkin yapılan açıklamada devlet yetkililerinin Abdullah Öcalan ile “çerçeve yasa”ya dair görüşmeleri sürdürdüğü anlaşılıyor. Oysaki 50 gün boyunca İmralı heyetinin Öcalan ile görüşmesi Tek Adam rejimi tarafından engellenmişti. 

Normalde 31 Temmuz’da tatile girmesi beklenen Meclisi 14 Ağustos’a kadar açık tutarak “çerçeve yasa”nın Meclisten geçmesi hedefleniyor. AKP Sözcüsü Ömer Çelik’in deyimiyle “süreçte ince işçilikteyiz” söylemi, iktidarın metni son ana kadar kapalı kapılar ardında şekillendirdiğinin de itirafı gibi. Nitekim DEM Parti çevrelerinden yansıyan bilgilere göre metnin içeriği çoğu AKP’liye bile tam olarak açıklanmış değil. 

Temmuz ayı boyunca süren hazırlıklar sonunda ortaya çıkan tablo şu: Yaklaşık on maddeden oluşması planlanan yasada af kesinlikle yer almayacak, bunun yerine “kontrollü infaz” uygulaması devreye girecek. Bunun anlamı, yasadan faydalanacak Kürt siyasetçilerin başında rejimin yargısının Demokles’in kılıcı gibi sürekli bir şekilde sallanacak olması. Yani yasa kalıcı değil süreli, genel af niteliği taşımayan, istisnai nitelikte bir çerçevede olacak. 

Kandil’e giderek PKK yöneticisi Duran Kalkan ile röportaj yapan gazeteci Ruşen Çakır’ın “çerçeve yasa”nın kapsamına dair iddiası Avrupa’da, cezaevlerinde ve Kandil’de bulunan çok sayıda kişinin yasadan yararlanacağı yönünde. Bütün sınırlılıklarına rağmen sürgündeki Kürt siyasetçilerin memlekete dönüşü ve tutsakların serbest bırakılması elbette sahipleneceğimiz bir kazanım olur. Fakat Selahattin Demirtaş vb. çok sayıda siyasetçinin serbest bırakılması için yeni bir yasaya dahi gerek yok. Türkiye’nin de tarafı olduğu AİHM kararlarının uygulanması yeterli. Ya da kayyum atanan belediyelerin seçilmişlere iade edilmesi için de herhangi bir yasal düzenlemeye ihtiyaç yok. 

Anlaşılan Tek Adam rejiminin ilgilendiği tek şey silahların bırakılmasını garanti altına almak. Oysaki Kürt meselesinde başından bu yana silahlar sebep değil sonuçtu. Sorunun kaynağı da Kürt halkının ulusal ve demokratik haklarının tanınmaması, aksine yoğun ve düzenli bir devlet baskısı uygulanmasıydı. Bugün devletle bütünleşen Tek Adam rejimi Kürt meselesinde farklı taktikler uygulasa da ona ve baskı mekanizmasına güven duymamız için herhangi bir sebep yok. Güven duymamız gereken tek gerçek ise Kürt ve Türk emekçilerin inşa edilmeyi bekleyen ittifakı olmayı sürdürüyor. İnşa etmesi zahmetli olsa da Kürt halkının ulusal ve demokratik haklarının yegâne garantisi emekçilerin birleşik mücadelesi olabilir.

Bize kahraman değil örgütlülük lazım

0

Geçtiğimiz haftalarda ünlülerin merkezinde yer aldığı sansasyonel adli operasyonlara bir yenisi eklendi. Üstelik bu kez suçlamaların hedefinde, toplumun çoğunluğunca güvenilir olduğu düşünülen bir isim vardı.

Ünlü şarkıcı Haluk Levent, kurucusu olduğu Ahbap Derneği’ne yönelik soruşturma kapsamında gözaltına alındı ve “suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama” ve “örgüt üyeliği” gibi iddialarla tutuklandı.

Bu iddiaların doğru mu yanlış mı olduğunu bilmesek de bildiğimiz şeyler var, onları konuşalım.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir. Anayasasında “sosyal” olma niteliği taşıdığı belirtilse de Türkiye Cumhuriyeti devleti 1980 Askeri Darbesi ve sonrasındaki tüm hükümetler tarafından neoliberal politikalar çerçevesinde şekillendirilmiş ve zaten yetersiz olan tüm sosyal hakların günümüze dek kademe kademe budanmasıyla emekçiler güvencesiz, sosyal koruma imkânlarından yoksun, yardıma muhtaç hale getirilmiştir.

İkinci olarak, faaliyete başladıktan sonra mütevazı ölçekli “yardım”lara soyunan Ahbap gibi bir derneğin 6 Şubat depremi sonrasında milyarlarca lira bağış toplayabilecek güce ulaşmasını mümkün kılan bir diğer faktör de halkın büyük kesimleri nezdinde mevcut rejimin tüm kurumlarıyla güvenilmez bulunmasıdır. AKP-MHP iktidarının kamu kaynaklarını yağmalamak için hiçbir fırsatı kaçırmayacağına ilişkin meşru kanı, insanları birbirleriyle dayanışmaya en çok ihtiyaç duydukları kara günlerinde faaliyetleri şeffaf olmayan “yardımseverlere” yöneltmiştir. Ahbap veya herhangi başka bir kuruluşun bulaştığı olası suçlar, AKP-MHP’nin deprem sonrasında milyonlarca insanı günlerce çaresiz bıraktığı gerçeğini unutturamaz ve iktidarın bu gibi hadiseleri depremdeki yıkımın siyasi sorumluluğunu temize çekme fırsatı olarak kullanma girişimlerine geçit vermemek gerekir.

Üçüncü olarak, bu hayatı emekleriyle var eden işçilerin, emekçilerin tüm yaşamsal ihtiyaçlarını güven içinde karşılayabilmesinin yegâne yolu sosyal hakların genişletilmesini talep eden bir mücadeleyi yükseltmelerinden ve bizzat kendilerinin işyeri ve mahalle komitelerinde, sendikalarda, meslek örgütlerinde yaygın ve kitlesel ölçekte örgütlü olmasından geçer. Hayatın her alanında işçilerin, emekçilerin denetimini mümkün ve hatta kaçınılmaz kılacak bu örgütlenmelerin inşa edilmesi için atacakları her adım, emekçilerin onları uydurma kahramanlara sarılmaya iten çaresizliğini biraz daha azaltacaktır. Emekçilerin insanca koşullarda, güvenceli işlerde, güvenli konutlarda yaşayabilmesi için hayatın her alanını bizzat o emekçilerin denetlemesi ve nihayetinde bizzat emekçilerin yönetmesi dışında hiçbir çözüm önerisi gerçekçi değildir.

Öyleyse bize “kahraman” değil güçlü bir örgütlülük lazım. Çünkü biz emekçilere bu kıssadan düşen hisse; bir kahraman adayının daha “defolu” çıkmış olması değil sınıf mücadelesinin dışından sökün edecek bir çare beklemenin beyhude olduğudur.

NATO Zirvesi’nin ardından

0

Temmuz ayında Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi; ittifakın çerçevesinin yeniden çizildiği, düşmanların yeniden tanımlandığı kritik bir zirveydi. 2019’da Macron’un “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” sözünün üzerinden çok zaman geçti. Rusya ve Çin’in merkeze alındığı “risklerin” ve operasyonel alanların yeniden tanımlanarak belirlendiği bu zirve, NATO 3.0’ın başlangıcı olarak nitelendiriliyor.

Bu yazı, bir emperyalist savaş örgütü olarak NATO’nun kendi jeopolitik krizlerine değil Türkiye’nin yeni dönem NATO’nun içinde ne gibi rolleri sahiplendiğine, bunun Türkiye iç siyasetine ve bölgesel dış politikaya etkisine değinecek.

Türkiye, kendi iç meşruiyet krizini emperyalist ittifakın şemsiyesi altında yönetmeye çalışırken, bunun karşılığında bu ittifakın somut bir parçası olarak hizmet sunacağını ilan ediyor. 1950’lerden beri süregelen SSCB’yi güneyden çevreleyen en kritik ileri karakol konumunu artık askeri-sınai kapasitesiyle güncel ihtiyaçlara uygun olarak hem Karadeniz’de hem de Ortadoğu’da yedek ordu işlevine dönüştürme sürecine girdi.

Zirve sırasında hem iç politikada hem de dış politikada iki önemli olay gerçekleşti. İçeride Ekrem İmamoğlu’nun yargılandığı üç davada (casusluk, İBB davası ve diploma) aynı gün savunma yapması istendi. Tepki üzerine savunma hakkı elinden fiili olarak alındı. Bununla paralel olarak, zirveden hemen önce sol, sosyalist parti ve örgütlere yönelik “önleyici” operasyonlar, gazetelerine dönük susturma operasyonları gerçekleşti. Bunlar, zirve bahanesiyle ama NATO’nun verdiği desteğin gücüyle toplumsal muhalefeti kriminalize etmeye ve siyasal demokrasiyi biraz daha tasfiye etmeye dönük hamlelerdi.

Zirve sırasında dış politikada da kritik bir hamle gerçekleşti. “İran ile savaşta NATO’yu yanımızda göremedik” diyen ABD, tam da NATO’nun sınırlarının ve düşmanlarının yeniden belirlendiği bu zirve sırasında İran ile ateşkese son vererek savaşı yeniden başlattı. Türkiye ise müzakereler devam ederken komşusuna yapılan saldırı ile ilgili hiçbir açıklama yapmadı.

İçeride toplumsal muhalefete dönük baskılara sessiz kalan ABD’ye karşı Türkiye de, kendi ekonomisine darbe vuracak İran savaşı ve diğer bölgesel konularda yer yer sessiz, yer yer destekleyici bir politik hat izliyor. İthal edilen meşruiyetle var olmaya çalışan bir rejimle yönetilen Türkiye, kendini önemli bir müttefik kılmaya çalışarak ABD’nin güvenlik şemsiyesi altında bölgesel güç olma hedefine ilerlemekte. Ama tek amacı politik güç değil elbette. Finans kapitalin fon ve yatırım desteği olmadan içerideki ekonomik krizi hafifletemiyor. İmzalanan anlaşmalar çerçevesinde savunma sanayinin alacağı yatırım ve üretim kapasitesi artışı ve ardından gelecek siparişlerle bazı şirketlerin bu pastadan büyük paylar kapacağını söyleyebiliriz.

İleri karakoldan yedek orduya

Türkiye, kendi güvenlik ihtiyaçlarından bağımsız biçimde, başka bir merkezin stratejik haritasında bir konumlandırma noktası olarak tarif edilmeye devam ediyor. NATO 3.0 tartışmalarında Türkiye’ye biçilen rol de coğrafi konumu üzerinden tanımlanıyor. Kuzeyinde, güneyinde ve doğusunda bir NATO ülkesi bulunmayan Türkiye, NATO’nun Asya’ya uzanmış mızrak ucu gibi duruyor.

Zirve kapsamında bir Savunma Sanayii Forumu da düzenlendi ve Türkiye savunma sanayii, NATO’nun kendi üretim açığını kapatacak bir yedek kapasite olarak sunuldu. Avrupa’nın askeri ihtiyaçlarını çok hızlı bir şekilde tamamlayacak bir tedarik merkezi olarak Türkiye’nin konumlandığı yere baktığımızda şunu söyleyebiliriz: Emperyalizme daha fazla bağımlı bir askeri-sınai üretim modelinin altına imza atıldı. Bu konumlandırma, 70 yıldır olduğu gibi TSK’nın NATO ekosisteminin bir parçası ve onun ihtiyaçları üzerinden dizayn edildiğinin ve bu durumun pekişerek süreceğinin bir göstergesi.

Türkiye savunma sanayii ihracatı 11 milyar dolara ulaştı. Bunun yüzde 56’sı NATO ülkelerine, özellikle Rusya endişesiyle alımları büyüten Doğu Avrupa ülkelerine yapılıyor. 2030’a kadar bu ihracatın katlanarak büyüyeceği bu zirve ile netleşti. Rusya’nın sıkıştırılmasında yedek ordu ve Ortadoğu operasyonlarının lojistik merkezi olmanın elbette ekonomik ve politik bedelleri olacak.

Bu politika, daha fazla bağımlılık ilişkisinin yanı sıra ülkenin doğrudan bir kampın tarafında yer almasının yaratacağı askeri riskleri barındırıyor. Çağrıldığında cepheye asker gönderen tabi feodal bey olmanın ülkeye hiçbir faydası olmayacak. Tüm üsler kapatılıp NATO’dan tavizsiz şekilde çıkılmadığı sürece bağımsız dış politikadan bahsedilemez.

Tez-Koop-İş: Özel İtalyan Lisesi Müdürü Giuseppe Finocchiaro “persona non grata” ilan edildi

0

Özel İtalyan Lisesi öğretmenlerinin grevinin kazanımla sonuçlanmasının ardından okul yönetimi toplam 10 öğretmenin görevine son vermişti. Öğretmenlerin örgütlü olduğu Tez-Koop-İş’in ve öğretmenlerin dikkat çektiği usulsüzlükler ve ayrımcı uygulamalar yakın zamanda Milli Eğitim Bakanlığı Teftiş Kurulu’nun soruşturma raporuyla da doğrulanmış; Okul Müdürü Giuseppe Finocchiaro ile Müdür Yardımcısı Nida İntiba’nın görevlerine Milli Eğitim Bakanlığı tarafından son verilmişti. Tez-Koop-İş, Giuseppe Finocchiaro’nun Dışişleri Bakanlığı tarafından “persona non grata” (istenmeyen kişi) ilan edildiğini duyurdu.

Yaptığı açıklamada bu gelişmenin mobbing, intikam ve tasfiye operasyonuna karşı yürüttükleri mücadelede tarihi bir eşik olduğunu ifade eden sendika, “Kamuoyuna bu kararın ciddiyetini net olarak açıklamak istiyoruz. ‘Persona Non Grata’ kararı, Diplomatik İlişkiler Hakkında Viyana Sözleşmesi kapsamında bir devletin, kendi ülkesinde görev yapan yabancı bir temsilciye veya idareciye uygulayabileceği en sert diplomatik yaptırımlardan biridir. Bu karar doğrultusunda ilgili kişinin diplomatik ve idari statüsü tanınmaz, derhal görevine son verilir ve ülkeyi terk etmesi istenir. İşte Özel İtalyan Lisesi Müdürü Giuseppe Finocchiaro’nun sürecin başından bu yana sürdürdüğü ayrımcı, sendika karşıtı ve emekçi düşmanı tutumu, uluslararası hukukta karşılığı en ağır yaptırımlardan biri olan bu radikal kararın alınmasına yol açmıştır!” sözlerine yer verdi.

“Haksız ve asılsız gerekçelerle işten çıkarılan 10 öğretmen derhal işe iade edilmeli, yeni fesihlerden derhal vazgeçilmelidir!”

Açıklamada meselenin kişilerin uyruğu veya kimliği değil; emeğe, emekçilere, sendikal haklara, anayasaya ve iç hukuka karşı takınılan saldırgan ve kibirli tutum olduğunun altını çizen sendika; tasfiye operasyonunun sonuçlarının ortadan kaldırılması ve anayasal örgütlenme hakkı gasp edilen ve imzaladıkları resmi mutabakat yok sayılan öğretmenlerin derhal işe iade edilmesi gerektiğine dikkat çekti.

Ayrıca Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı arabuluculuğunda imzalanan emsal niteliğindeki mutabakat metnine uyulması; öğretmenlerin ekonomik, sosyal ve sendikal haklarının güvence altına alınması; sendikalı öğretmenler üzerindeki psikolojik baskı, ayrımcılık ve tecrit politikalarına derhal son verilmesi gerektiğini de ifade etti.

“Özel İtalyan Lisesi öğretmenlerinin bu şanlı direnişi, Türkiye’deki tüm özel sektör öğretmenlerinin direnişidir!”

“Direnen tüm öğretmenlerimizin, öğretmenlik mesleğinin onurunun yanında durmaya devam edecek; tüm taleplerimiz karşılık buluncaya kadar mücadelemizi sürdüreceğiz!” diyen sendika, Özel İtalyan Lisesi öğretmenlerinin direnişinin tüm özel sektör öğretmenlerinin direnişi olduğunu vurguladı.

CHP ve Yeni Parti: Zor oyunu bozacak mı?

0

İktidar blokunun demir yumrukla yönetme kanadının Saray’daki hesabı çarşıda tutmamış görünüyor. Muhtemelen iktidarın planı CHP’nin kayyum yönetimi altında uzun süre yönsüz ve seçeneksiz kalarak örgütsel açıdan felç olması ve siyaseten etkisizleşmesiydi. Özgür Özel kanadı mutlak butlan kararının ardından iki ay içinde güçlü reaksiyon vererek yeni partiyi kurdu. Yeni Parti kurulduğu anda ana muhalefet partisi oldu. Şu anki görüntü Yeni Parti’nin iktidarın yargısal kuşatmasını aşarak toplumsal rüzgârı arkasına almaya devam ettiği yönünde. 

Kuşkusuz bu durum iktidarı vazgeçirmeyecek. Aksine iktidar, devletin tüm imkânlarını ve rejimin tüm bileşenlerini kullanarak muhalefeti bastırma siyasetini daha da yoğunlaştıracak. Yeni Parti de iktidarın siyasi ve yargısal taarruzlarına misliyle maruz kalmaya ve baskıdan aslan payını almaya devam edecek. Yeni Parti’nin siyasi ve örgütsel olarak bu baskıya ne oranda direnebileceği yaşanarak görülecek. Bu süreç son ana dek, her alanda sürecek bir yıldırma ve taktik savaşına sahne olacak.

Yargı müdahalesiyle siyaset

Tam da bu nedenle iktidarda son ve bitirici vuruşu yargının yapması üzerine bir oyun kurgusu var. İktidarda tüm paslar uzun süredir bakanlarda ya da iktidar milletvekillerinde değil yargıda toplanıyor. Gol oradan bekleniyor. Nitekim mutlak butlan kararı da o şekilde geldi. Diploma iptalinden belediyelere kayyum atamaya, cumhurbaşkanı adaylarından belediye başkanlarını tutuklamaya dek diğer kararlar gibi. Belli ki rejim güçleri bu düsturla CHP’ye tekme tokat dalabildi. 

CHP’nin bölünmesi ve Yeni Parti’nin ortaya çıkışı doğrudan iktidarın siyasi amaçlı bu yargı müdahalesiyle gerçekleşti. Bu müdahalenin arka planında iktidarın tarihi yerel seçim yenilgileri var. İktidar gidişata müdahale etmezse yenilgilerin çorap söküğü gibi geleceğini gördü. Siyaseten yapamadığını elindeki devlet gücünü kullanarak yapmaya çalışıyor. Yine bu amaçla Saray sözcüleri ve basını kayyum CHP yönetimine desteğini sunuyor. İktidar 2023 seçimlerinde baş terör destekçisi ilan ettiği kayyum CHP başkanını şimdi yerli ve milli ilan etmekte bir beis görmüyor.

Bunca çabaya rağmen kayyum yönetimi altında CHP hızla bir karikatür parti görünümü kazandı. Mutlak butlan kararı sonrası, kayyum yönetimini temsilen bindirilmiş kıtaların CHP genel merkezi önündeki nümayişinden figüranlarla kalabalık gösterilmeye çalışılan parti toplantılarına dek kayyum yönetiminde her şey bir müsamereyi andırıyor. İktidar CHP’yi bölmeyi başardı ama istediği bu muydu? Yargı sopasıyla siyasetin de bir sınırı var. 

Yeni Parti’nin imkân ve sınırları

Yeni Parti’nin toplum nezdindeki cazibesi programından ya da parlak siyasi kadrolara sahip olmasından kaynaklanmıyor. Temel neden toplumun iktidardan bıkmış olması, halkın rejimi değiştirme arzusu. Yeni Parti’nin esas siyasi potansiyeli bu bıkkınlık ve değişim arzusundan besleniyor. Bu aynı zamanda burjuva muhalefetin en zayıf yanını oluşturuyor. Sınıfsal netlik ortadan kalktıkça, siyasi çizgiler önemsizleştikçe tek amaç iktidar değişimi oluyor. İlke ve programın ikinci plana atılması yozlaşmış ittifaklara kapı açıyor. Mayıs 2023 seçimlerinin ikinci turunda yaşanan ittifak girişimleri hatırlanmalı.

Yozlaşmış iktidar ve baskıcı rejim karşısında işçi sınıfının ve emekçi halkın değişim arzusu çok kıymetli. Sol/sosyalist güçler bu değişim arzusunun ana taşıyıcısı ve adresi olma mücadelesini ertelememeli, terk etmemeli. Bağımsız sınıf ekseninde ısrar, siyasetin yeniden yapılanmasında hayati önemde olacak.

Temmuz ayı sendikal istatistikleri üzerine

0

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, işkollarındaki işçi sayıları ve sendikalara dair 2026 Temmuz istatistiklerini kamuoyu ile paylaştı.[1]

Bu verileri toplayıp sunan patronların hükümeti. Bilgileri toplama ve düzenleme gücü onların elinde. Bu sebeple her türden manipülasyona açık bir ortam var. Şirketlerin işkolu tespiti, işkolu değişikliği, üyeliklerin doğru bir şekilde kayda geçirilmesi gibi Bakanlık tasarrufundaki işlemler bu verileri bozabilir. Yine de -ve sonuç olarak- bu veriler sendikaların yetki durumlarını belirleyecek. Daha önemlisi bu veriler işçi sınıfının kısa dönemli örgütlenme eğilimlerini bize gösteriyor.

Verilere göre Türkiye’de çalışan sayısı 17 milyon 600 binden biraz fazla. Bu sayı ocak ayında 16 milyon 700 bin civarında idi. Bu artışın önemli bir kısmı mevsimsel istihdama bağlı. Sendikalı işçi sayısı ise 2025 Temmuz ve 2026 Ocak verileri ile oldukça yakın: 2 milyon 400 bin civarında. Yani istihdama katılan kesimlerde sendikalaşma yönünde güçlü bir eğilim yok. Sendikalılık oranı 6 ayda yüzde 14,45’ten yüzde 13,80’e gerilemiş durumda.

İstatistiklerde ilk bakışta gözümüze çarpmayan iki önemli olguya burada değinmek gerekiyor. Birincisi, sendikalılığın esasen birkaç işkolunda yoğunlaşması ve çoğu sektörde örgütsüz ve güvencesiz çalışmanın bir norm halini almasıdır. Örneğin yaklaşık 2 milyon işçinin çalıştığı inşaat, yüzde 2,76 ile en örgütsüz işkolu olmayı sürdürüyor. Benzer şekilde, çalışan nüfusun 4’te birinin istihdam edildiği 10 No’lu Ticaret, Büro, Eğitim ve Güzel Sanatlar işkolunda sendikalılık oranı yüzde 7’nin altında. Öte yandan güdümlü sendikal ilişkilerin ve belediye imkânlarının rant ağları oluşturabildiği 20 No’lu Genel İşler işkolunda sendikalılık yüzde 53,63. Yine örgütlülüğün görece yüksek olduğu bankacılık, enerji ve sağlık gibi işkollarında ise grev yapmak yasal olarak sınırlandırılmış ya da yasaklanmış durumda. Başka bir ifade ile sendikalı işçilerin çoğunluğu yasal düzeyde sendikal hakları etkin olarak kullanamıyor.

Bir diğer mesele en temel sendikal hak olan toplu sözleşmeden yararlanabilmeyle ilgilidir. İşkolunda yüzde 1’in üzerinde örgütlülük sağlayabilen sendikalar, ilgili işyerinde yüzde 50, işletmede ise yüzde 40’tan fazla örgütlenme yaparsa toplu pazarlık yapma hakkı kazanır. Bu işçi düşmanı antidemokratik barajlar sebebiyle sendikalı işçilerin önemli bir kısmı toplu pazarlık hakkından faydalanamıyor. Toplu pazarlık süreci aynı zamanda yasal grev yapabilmenin tek koşulu. Böyle olunca sendikalı işçilerin bile önemli bir kısmının toplu sözleşme ve yasal grev gibi temel hakları fiilen yok edilmiş oluyor. Bu da işçi sınıfının bazı bölüklerinin hukuken yasadışı addedilen ancak fiilen meşru olan bir mücadele hattına geçmelerine yol açıyor.

İstatistiklere geri dönersek, işkolu düzeyinde de örgütlenme açısından önceki döneme nazaran göze çarpan belirgin bir değişim olmadığı söylenebilir. Yaz mevsiminde turizm, inşaat gibi sektörlerde istihdam büyüyor, ancak mevsimlik çalışma örgütsüzlüğün ve güvencesizliğin en yoğun olduğu alanlar. Geçici, parçalı ve esnek olarak görülen bu sektördeki işler sendikalaşmanın önünde yapısal engeller de yaratıyor. Sonuç olarak buralarda dönemsel istihdam edilen işçiler sendikalaşmıyor. Hemen hemen bütün işkollarında -doğal olarak- örgütlülüğün düşme eğilimi göze çarpıyor.

DİSK’e bağlı Tekstil, Güvenlik-Sen ve DİSK Basın-İş ile Bağımsız Maden İş gibi sendikalar birkaç üyelik eksiği ile işkolu barajının altında kaldı. Bu durum, yukarıda da ifade edilen, verilere dönük güvensizliği perçinliyor. Zira geçen dönem Dev Sağlık-İş’in baraj altı bırakıldığı usulsüz bir durum kamuoyuna yansımıştı. Özellikle mücadeleci ve muhalif sendikaların ülke barajını aşmalarına rağmen hükümetin fiili müdahalelerine maruz kaldığını söylemek mümkün.

Verilere bakınca, işçi sınıfının sendikal örgütlülüğündeki zayıflığın sürdüğü görülebilir. Veriler bize işçi sınıfının sendikal düzeyde büyük bir hareketlilik içinde olmadığını gösteriyor. Öte yandan sendikalı işçi sayısının azalmaması da sınıfın savunma pozisyonunu koruduğuna işaret ediyor.

İrili ufaklı pek çok direniş ve mücadele var. Bunlar, azımsanmayacak kazanımlar da elde edebiliyor ancak bu, sınıfın geniş kesimlerini kapsayan bir eğilim halini alamıyor, mevcut hak ve kazanımları savunma çizgisi sürüyor.

Sendikalara dair olumsuz görünen bu tablonun yanında önemli bir gerçeği es geçmemek gerek. İşçi sınıfının öncü kesimlerinin sendikalar dışında bir araya gelip hareket edebildiği örgütlülüklerden bugün için söz etmek güç. Öyle ise sendikalı işçilerin aynı zamanda işçi sınıfının öncü kesimlerini teşkil ettiğini ifade edebiliriz. Sayıca az, yasal haklar açısından zayıf bırakılmış bu kesimler önemli bir mücadele deneyimini ve dinamiğini bağrında taşıyor. Bu öncü kesimlerin ve işçi sınıfından yana olan herkesin önündeki mücadele hattı sınıfın bağımsızlığı ve birliği olmalı. Somut olarak ise sendikal barajların kaldırılması, işkollarındaki keyfi düzenlemeler eliyle sendika kırıcılığa son verilmesi ve sendikalar üzerindeki her türden baskının ortadan kalkması talebiyle seferber olmalı. Mevcut sınıf seferberlikleri içinde de bu ekseni gözden çıkarmadan mücadele etmeli.


[1] İstatistiklere dair daha ayrıntılı bilgi almak için sendikal verileri kapsamlı bir şekilde derleyip toparlayan bu siteyi inceleyebilirsiniz: https://sendikadata.com

ILO 193, esnaf kurye ve platform işçilerine ne vaat ediyor?

0

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) 12 Haziran’da Cenevre Konferansı’nda “Platform Ekonomisinde İnsana Yakışır İş Sözleşmesi (193 No’lu Sözleşme)” kabul edildi.

Sözleşme, dijital platformlarda (dijital uygulamalar üzerinden hizmet alınan temizlikçiler, ustalar, çevirmenler, taksi alternatifi platformlar, paket ve yemek teslimatı yapan kuryeler…) çalışan emekçilerin bir iş sözleşmesine bağlı çalışıp çalışmadığına bakmaksızın sendikalaşma ve toplu sözleşme hakkı gibi kimi haklardan faydalanmasını öngörüyor. Bunun dışında asgari ücret altında ücret alınmaması, gerekli ekipmanların, yakıtın ve kaza giderlerinin platform tarafından karşılanması vb. hakları da işaret ediyor.

Türk-İş Başkanı Ergun Atalay; 406 kabul, 8 ret ve 36 çekimser oy ile kabul edilen bu oylamada Türkiye’den toplantıya katılan hükümet, patron ve sendika temsilcilerin tamamının öneriye olumlu oy kullandığını ifade etti.

Peki ama bayram değil seyran değil, burjuvazi kuralsız bir çalışma düzenine karşı ücretli kölelik düzenini yaşatmak için kurduğu ILO üzerinden niçin harekete geçti?

Platform ekonomileri bir yandan dünya genelinde milyonlarca emekçinin kuralsızca sömürülmesinin önünü açarken, öte yandan bu adaletsizliğe cevap olarak küresel ölçekte sayısız mücadele açığa çıktı. Türkiye’deki kitlesel esnaf kurye eylemleri de dünyadaki bu büyük seferberliğin bir parçası idi. Latin Amerika ülkelerindeki platform işçilerinin sayısız seferberlikleri ve kısmi kazanımlarının yanı sıra, İtalya’daki platform kuryelerinin alt işveren değil, hukuken işçi statüsünde kabul edilmesi, benzer şekilde Fransa’da da büyük bir seferberliğin ardından kuryelerin hukuken işçi statüsünde kavuşması, ABD’de dünyanın en büyük platformlarına karşı verilen mücadeleler, Kanadalı kuryelerin 2020’de kazandıkları toplu sözleşme hakkı ve Güney Kore, Hindistan ve Avusturalya gibi ülkelerde bu ve benzer kapsamdaki işçilerin sendikalaşma ve toplu sözleşme hakkı kazanması gibi pek pek çok mücadele ve kazanım söz konusu oldu.

Dünya genelinde savaşlar, kıyımlar, baskıcı rejimler ve daha pek çok trajik olaydan bahsedilirken emek-sermaye çelişkisinin geri planda kaldığına dair yanıltıcı bir fikre inanmamız için büyük bir çaba sarf ediliyor. Oysa ki burjuvazi her şeyden çok emekçilerin hakları için kitlesel şekilde mücadele edip bilinçlenmesinden korkuyor. Türkiye üzerinden bakacak olursak, esnaf kurye modelinde olduğu gibi bir şahıs şirketi kurarak platformlarda çalışan, hukuken işveren statüsünde olan emekçilerin dünyanın dört bir yanında mücadeleye girişerek önemli kazanımlar elde etmeleri burjuvaziyi titretti ve kendinden yana bir düzenleme arayışına soktu.

ILO sözleşmesinin sayısız dert sahibi platform çalışanlarının dertlerine tek başına derman olacağını söylemek bir hayli güç. ILO’nun yapısı gereği sözleşmenin bir dilek ve temenni çerçevesinde kaldığını ve kazanımların garanti altına alınmasının yine sınıf mücadelesinin sorunu olduğunu elbette ki biliyoruz.

Peki o zaman ne yapmalı?

Sözleşmeye olumlu oy kullanan konfederasyonlar başta olmak üzere, ayrım yapmaksızın tüm konfederasyonların ve bağımsız sendikaların sözleşmenin hayata geçirilmesi için bir eylem programı yayınlaması oldukça elzem. Halihazırda başta sayısının bir milyonu aştığı tahmin edilen esnaf kuryeler olmak üzere platform emekçilerinin seferber olabileceği bir zeminin oluşması gerekiyor. Platform çalışanlarının sendikalaşma ve toplu sözleşme hakkı gibi temel işçi haklarından faydalanabilmeleri için sendikaların Türkiye’nin ILO 193’ü gecikmeksizin onaylaması, ILO 193’ün ulusal mevzuata aktarılması (ulusal mevzuata aktarılmaması halinde sözleşmeyi imzalamanın bir anlamı olmayacaktır) ve düzenlemenin -platform ekonomisi olsun olmasın- benzer koşullarda çalışan tüm esnaf kuryeleri kapsaması için harekete geçmesi gerekmektedir.

Bu doğrultuda, Türkiye’de taşımacılık sektöründe örgütlenen TÜMTİS, ILO 193 hakkında hazırladığı görüşte, sözleşmenin onaylanıp yasal mevzuata aktarılmasının ötesinde “Hükümetin atacağı adımlar yalnızca platform işçileriyle sınırlı kalmamalı; fiilen bağımlı çalışma ilişkisi içerisinde bulunan esnaf kuryeleri de kapsayacak şekilde genişletilmelidir” uyarısında bulunuyor. Zira Türkiye’deki esnaf kuryelerin ciddi bir kısmı dijital platformlar haricinde kargo şirketlerinde çalışmakta.

Trump’ın sol karşıtı zirvesi: yanıtımız örgütlenme ve seferberlik olmalı

0

16 Temmuz Perşembe günü Washington D.C.’deki Dışişleri Bakanlığı binasında, 66 ülkeden hükümet ve siyasi örgüt temsilcilerini bir araya getiren “Sol Karşıtı Zirve” gerçekleştirildi. Zirveyi düzenleyenlere göre amaç, uluslararası istihbarat işbirliği ve polis teşkilatları arasında koordinasyon sağlamak, ayrıca ABD hükümetinin terör faaliyetlerine karıştığını düşündüğü sol örgütlerin finansmanını kesmeye yönelik eylemler gerçekleştirmekti.

Zirvenin çağrısını yapanların ve zirveyi yönetenlerin başında Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Trump’ın başdanışmanı Stephen Miller ve Hazine Bakanı Scott Bessent’in de aralarında bulunduğu üst düzey ABD hükümeti yetkilileri yer alıyordu. Bu durum, Trump’ın söz konusu buluşmaya verdiği büyük önemi ortaya koyuyordu.

Dışişleri bakanlıklarının temsilcileri, büyükelçiler ve operasyonel ve teknik düzeyde üst düzey yetkililerden oluşan katılımcılar Avrupa, Asya ve Amerika’dan ülkeleri temsil ediyorlardı. İsrail, Ortadoğu’dan zirveye katılan tek ülkeydi. Katılımcı ülkeler arasında İspanya, Kanada, Almanya, Arjantin, İtalya, Şili ve Uruguay da bulunuyordu.

ABD hükümetinin belirlediği hedefler

Genel olarak antifaşizme atıfta bulunmak için kullanılan bir ifade olan Antifa’nın Eylül 2025’te “terör örgütü” ilan edilmesinin ardından düzenlenen bu zirve, Trump’ın baskı politikasının bir parçasını oluşturuyor. Trump kısa süre önce, sol örgütlere karşı mücadelede ABD devletinin kaynaklarının kullanılmasına izin vermek amacıyla solu ve anarşist hareketi hedef alan, Ulusal Güvenlik Yürütme Emri No. 7 adlı başkanlık genelgesini imzaladı ve bu örgütleri terörist ilan etti.

Washington son aylarda dört Avrupalı grubu yabancı terör örgütü olarak tanımladı: Antifa Ost, Informal Anarchist Federation/International Revolutionary Front, Armed Proletarian Justice ve Revolutionary Class Self-Defense. Bu örgütlerin FTO (Yabancı Terör Örgütü) ve SDGT (Özel Olarak Belirlenmiş Küresel Terörist) listelerine alınması; mal varlıklarının dondurulmasını, maddi destek sağlanmasının yasaklanmasını ve vize verilmemesini içeren küresel bir takibat protokolünü devreye sokmaktadır.

Trump, ABD içinde bu çizgide ilerleyerek, Charlie Kirk’ün öldürülmesi vesilesiyle kendi sosyal medya ağı Truth Social’da antifaşizmi suç sayacağını duyurdu: “Çok sayıdaki Amerikalı vatanseverimize, hasta, tehlikeli ve radikal solcu bir felaket olan Antifa’yı büyük bir terör örgütü olarak tanımladığımı bildirmekten memnuniyet duyuyorum.”

Zirvenin ana konuşmacısı Marco Rubio şu açıklamayı yaptı: “Kendilerine antikapitalist ya da antiemperyalist, komünist, anarşist veya Marksist diyebilirler, fakat temel karakterleri her zaman aynıdır.” Trump’ın kriminal göçmen karşıtı politikasının arkasındaki aşırı sağcı danışmanı Stephen Miller ise “medeniyetin ölümcül kanseri” ile mücadele edilmesi gerektiğini söyledi ve “Karşı karşıya olduğumuz en büyük risk, kurumlarımızın ölümcül bir tehdide karşı kendilerini savunamayacak kadar yumuşak ve korkak hâle gelmiş olmasıdır” dedi.

Buna ek olarak Dışişleri Bakanlığı, 20 Temmuz’da “Küba: 21. Yüzyılda Komünizmin Başkenti” başlıklı bir rapor yayımladı. Raporda Küba hükümeti, ABD’de solcu “yıkıcılığı” teşvik eden bir güç olarak sunuluyor; Filistin’le dayanışma aktivistleri, insan hakları savunucuları ve sol aktivistler Küba rejiminin sözde ajanları olarak listeleniyor. Böylece bu kişilerin kriminalize edilmesi ve bu yılın ocak ayında Venezuela’ya karşı gerçekleştirilen saldırıya benzer bir askerî saldırının Küba’ya karşı düzenlenmesi için siyasi koşulların yaratılması hedefleniyor.

Trump’a ve aşırı sağa karşı direnişi bastırmak için McCarthycilik 2.0

ABD emperyalizmi, Marksizme ve diğer sendikal ve sol kesimlere karşı mücadelede tarihsel bir geleneğe sahip. ABD hükümetinin gerçekleştirdiği bu buluşma, onun geleneksel emperyalist siyasetinde yeni bir olgu değil. FBI gibi birçok kurum, Cointelpro türü karşı istihbarat programları aracılığıyla kirli savaş yürütmek ve siyasi ve sendikal muhalefeti, medeni haklar mücadelesi veren örgütleri, siyah güç hareketini, barış yanlılarını, yerli halkların örgütlerini ve sosyalistleri takip etmek ve bu hareketlerin içine sızmak üzere kuruldu. ABD’nin kendi sınırları içindeki aktivizme karşı yargısal ve medyatik kumpasların, yargısız infazların ve diğer önlemlerin uzun bir tarihi bulunuyor. “Sol Karşıtı Zirve”nin hedefleri, eski ABD Başkanı Harry Truman’ın izlediği politikayı hatırlatıyor. Truman, 1950 ile 1954 yılları arasındaki başkanlığı sırasında, Soğuk Savaş’ın ortasında, Senatör Joseph Raymond McCarthy’nin yönettiği Amerikan Karşıtı Faaliyetler Komitesi aracılığıyla muhaliflerine yönelik yoğun bir takibat yürüttü. Onları eski SSCB’nin ajanları olmakla suçladı ve Komünist Parti sempatizanlarının ve solcuları ihbar etmeyi reddedenlerin Hollywood gibi sektörlerde çalışmalarını engellemek amacıyla kara listeler hazırladı.

ABD emperyalizmi, kendi sınırlarının dışında ise CIA ile kendi çıkarlarına bağlı partiler ve hükümetler tarafından gerçekleştirilen darbelerin, işgallerin, hükümetleri istikrarsızlaştırma girişimlerinin, muhalif siyasi liderlerin öldürülmesinin ve kaçırılmasının ve diğer suçların başlıca yöneticisi ve finansörü oldu. Bugün Donald Trump’ın emperyalizmi İran’ı canice bombalıyor, İsrail’in Filistin’deki soykırımını destekliyor, Venezuela’ya müdahale ediyor ve Küba’yı işgalle tehdit ediyor. Sol karşıtı politikanın ve Amerikan emperyalist egemenliğine karşı çıkanlara yönelik saldırıların kurbanlarının sayısı, farklı siyasi eğilimlerden milyonlarca kişiye ulaşmaktadır.

ABD’de Trump yönetimine karşı tepki büyüyor. İran’daki başarısızlığıyla bağlantılı olarak yakıt fiyatlarının artması, ICE’a karşı kitlesel seferberlikler ve No Kings hareketinin gerçekleştirdikleri gibi doğrudan hükümetini hedef alan eylemler sonucunda hoşnutsuzluk anketlerde ve sokaklarda kendisini göstermeye başlıyor, Trump’ın olumlu imajı geriliyor.

Siyasi durum, Trump’ın muhafazakâr ve aşırı sağcı siyasi tabanını oluşturan MAGA hareketi içinde kırılmalar yarattı. Gençliğin bazı kesimleri Trump’a ve aşırı sağa karşı antikapitalizme, hatta sosyalist görüşlere yeniden ilgi gösteriyor. Bu eğilim seçimlerde, Demokrat Partinin sosyal demokrat kanadı olan DSA’ya verilen oylarda ifadesini buluyor. Ancak aynı zamanda bu kapitalist ve emperyalist partinin sınırlarını aşarak çok daha derin bir kutuplaşma sürecinin varlığını ortaya koyuyor.

Siyasi kriz ve 3 Kasım 2026’da gerçekleştirilecek seçimlerin yarattığı tehlike, Donald Trump’ı ve MAGA’cı suç ortaklarını en yüksek alarm durumuna geçirdi. Son dönemde çeşitli eyaletlerde gerçekleştirilen parlamento seçimleri, Trump ve Cumhuriyetçiler açısından ağır yenilgilerle sonuçlandı. Bu nedenle Trump, yenilgiyi önlemek amacıyla burjuva demokrasisinin haklarını sınırlandırmaya yönelik çeşitli manevralara girişiyor. Siyasi kriz, büyüyen seferberlikler ve seçimlerde olası bir yenilgi, bu aşırı gerici zirvenin savunmacı bir anlayışla gerçekleştirildiğini ortaya koyuyor.

Trump’ın başını çektiği aşırı sağ seçim başarıları kazanmış olsa da uluslararası düzeyde bu hükümetlerin yıprandığına ilişkin açık işaretler bulunuyor. Arjantin’de Milei’nin durumu, Macaristan’da Orbán’ın seçim yenilgisi ve Filistin’le küresel dayanışma hareketi karşısında Netanyahu’ya ve Siyonizme yönelik büyüyen tepki ve bunların artan yalnızlığı bu örnekler arasında yer alıyor. Aşırı sağ, gezegeni kutuplaştıran siyasi krizden yararlanma kapasitesinin sınırlarını gösteriyor. Trump ise aşırı sağ oluşumlara, özellikle Avrupa’dakilere doğrudan finansman sağlayarak uluslararası aşırı sağı yeniden bir araya getirmeye çalışıyor ve Latin Amerika’da yaşandığı gibi müttefiklerini desteklemek amacıyla diğer ülkelerin seçimlerine müdahale etmeyi hedefliyor.

Trump bu çerçevede, eski bir faşist reçeteyi kullanarak ulusal ve uluslararası siyasi tabanını yeniden örgütlemeye çalışıyor: Takip edilecek hayalî bir iç düşman yaratmak ve onu vahşi ve tehlikeli teröristler olarak göstermek; herkese “aileyi ve vatanı” savunma yönünde hamasi çağrılarda bulunmak. Böylece kendisine karşı gelişen seferberlikleri yenilgiye uğratmanın ve ABD’nin siyasi aygıtını kontrol etmenin yegâne araçları olarak şiddeti ve otoriterliği meşrulaştırmaya çalışıyor. Dün Latin Amerika diktatörlüklerinin yaptığını devralarak Trump, Marksist ve anarşist solu büyük terörist düşman olarak ilan ediyor.

Trump’a ve dünya aşırı sağına karşı birleşik seferberlik için

Sol grupların terörist ilan edilmesi, emperyalist, kemer sıkmacı ve otoriter politikalara karşı harekete geçen bütün kişileri, aktivistleri ve örgütleri uluslararası düzeyde kriminalize etmeyi ve takip etmeyi amaçlayan Trump’ın karşı saldırı planının devamıdır.

Apaçık otoriter ve antidemokratik hedefleri nedeniyle bu zirveye ve ileri sürdüğü görüşlere karşı çıkılması ve mümkün olan en geniş seferberliğin gerçekleştirilmesi acil bir gerekliliktir. Zirvenin şiddet dili ve ortaya koyduğu ortak görevler, eski kapitalist diktatörlüklere yönelik nostaljik bir çağrışımdan ibaret değil. Bunlar, söz konusu diktatörlüklerin dünyadaki siyasi muhalefete karşı gerçekleştirdiği kanlı operasyonları günümüzde yeniden hayata geçirme ve meşrulaştırma niyetinin ifadesi. Bugün işçilerin ve halkların mücadelesi ve direnişi sayesinde bu niyetlerini hayata geçirememektedirler.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, Trump’ın ve uluslararası aşırı sağın öncülüğünde gerçekleştirilen Antifa Zirvesi’ni reddediyor, takibata uğrayan örgütler ve aktivistlerle dayanışmamızı ilan ediyoruz. Demokratik siyasi örgütlere, sendikalara ve öğrenci örgütlerine, toplumsal örgütlere, feminist örgütlere, lgbti+ örgütlerine, çevrecilere, insan hakları ve yerli halkların örgütlerine ve Filistin’i destekleyen küresel harekete çağrıda bulunuyoruz. ABD’de ve bütün ülkelerde emperyalizmin kemer sıkma, yağma ve baskı politikalarına sokaklarda karşı koymak için Trump’a ve onun kepaze “Sol Karşıtı Zirvesi”ne karşı küresel bir hareketi hayata geçirelim.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

23 Temmuz 2026

Öğretmenlere yönelik tasfiye sürerken MEB raporu Özel İtalyan Lisesi yönetiminin hukuksuzluklarını ortaya koydu

0

123 günlük grevlerini Haziran ayında kazanımla sonuçlandırarak özel okul öğretmenlerinin mücadelesinde önemli bir eşiği aşan İstanbul Özel İtalyan Lisesi öğretmenleri işverenin sendikalı öğretmenleri tasfiye girişimiyle karşı karşıya.

İlk işten çıkarma 17 Haziran’da iki öğretmenin görevine son verilmesiyle başladı. Sonraki haftalarda okul yönetimi, çeşitli gerekçeler öne sürerek toplam 10 eğitim emekçisini işten çıkardı.

Tez-Koop-İş: Grevin ardından hedef sendikalı öğretmenler oldu

Öğretmenlerin örgütlü olduğu Tez-Koop-İş Sendikası 24 Temmuz’da yaptığı açıklamada, grevin kazanımla sonuçlanmasının ardından okul yönetiminin mutabakatı fiilen tanımadığını ve sendikalı öğretmenleri işten çıkararak mücadeleyi cezalandırmaya yöneldiğini belirtti. Sendika, işten çıkarmalara karşı işe iade ve sendikal tazminat davalarının açıldığını, ilgili bakanlıklar ile uluslararası kurumlar nezdindeki girişimlerin de sürdüğünü açıkladı.

Açıklamada, “Türkiye’deki antidemokratik ortamı fırsat bilen lise yönetimi, imzalanan anlaşmayı tanımadı ve işten çıkarmalarla emekçilerden intikam alma yolunu seçti. Ancak bu mücadele henüz bitmedi” denildi.

MEB müfettişleri çok sayıda usulsüzlük tespit etti

Öğretmenler aylardır okul yönetiminin ayrımcı ve hukuksuz uygulamalarına dikkat çekiyordu. Bu iddialar, Millî Eğitim Bakanlığı Teftiş Kurulu’nun hazırladığı soruşturma raporuyla önemli ölçüde doğrulandı. Müfettiş raporunda okul yönetiminin İtalyan olmayan öğretmenlere yönelik ayrımcı uygulamalar yaptığı, ders programlarını adil biçimde düzenlemediği, resmi eğitim günlerinde dersleri keyfi olarak sonlandırdığı, kayıt dışı ve resmi izinleri bulunmayan personel çalıştırdığı tespit edildi. Raporda ayrıca LGS’ye girmeyen bazı öğrencilerin mevzuata aykırı biçimde okula kaydedildiği de belirtildi. Rapor doğrultusunda Okul Müdürü Giuseppe Finocchiaro ile Müdür Yardımcısı Nida İntiba’nın yöneticilik görevleri sona erdirildi ve imza yetkileri iptal edildi.

Özel İtalyan Lisesi öğretmenlerinin mücadelesi, özel öğretim kurumlarında sendikal örgütlenmenin önündeki engellere karşı verilen mücadelenin en önemli örneklerinden biri olmayı sürdürüyor. Öğretmenler grevle önemli haklar kazanmış olsa da, işverenin bu kazanımları işten çıkarmalar yoluyla etkisizleştirme ve hakları için mücadele eden öğretmenleri cezalandırma girişimi sürüyor. MEB’in soruşturması ise öğretmenlerin aylardır dile getirdiği hukuksuzlukların kamu otoritesi tarafından da tespit edilmesi adına büyük önem taşıyor. Ancak işten çıkarılan öğretmenlerin işe dönüşüne ilişkin süreç hâlâ sonuçlanmış değil. Öğretmenlerin işe iadesinin ivedilikle sağlanması için bu mücadelede öğretmenlerle ve sendikayla dayanışmayı güçlendirmek gerekiyor.

Özel İtalyan Lisesi’nde ne olmuştu?

İstanbul Özel İtalyan Lisesi öğretmenleri, insan onuruna yaraşır ücret, insanca çalışma koşulları ve sendikal haklarının tanınması talebiyle 2 Şubat 2026’da greve çıktı. 123 gün süren grev, 1969’dan bu yana Türkiye’de gerçekleştirilen ilk okul grevi olarak tarihe geçti.

Tez-Koop-İş Sendikası ile okul yönetimi arasında 4 Haziran’da imzalanan toplu iş sözleşmesi niteliğindeki mutabakatla öğretmenler önemli kazanımlar elde etti. Sözleşmeyle ücretlerde artış sağlanırken haftalık ders yükü 40 saatten 20 saate düşürüldü, fazla mesai ve nöbet görevleri ücret kapsamına alındı, yemek kartı ve haksız feshe karşı ek tazminat güvencesi gibi haklar kazanıldı.

Ancak grevin sona ermesinin ardından okul yönetimi, mutabakata rağmen sendikalı öğretmenleri işten çıkarmaya başladı. Bugüne kadar 10 öğretmenin iş akdi feshedilirken, Tez-Koop-İş bu uygulamaların sendikal örgütlenmeye yönelik bir tasfiye girişimi olduğunu belirterek hukuki mücadelesini sürdürüyor.

Hindistan: Modi Hükümeti “Hamamböceği” hareketine saldırıyor

0

Temmuz ayı ortalarından bu yana öğrenci hareketi, işçi sınıfı gençliğiyle birlikte, Başbakan Narendra Modi hükümetinin üniversite politikasına karşı çıkmak ve tıp fakültesi giriş sınavlarındaki manipülasyonu reddetmek amacıyla sokaklara çıktı. Talepler üniversiteye kabul süreçlerinde eşitlik ve şeffaflığı güvence altına almayı hedeflerken, ülkenin Başyargıcı Surya Kant, iş arayan ancak bulamayan gençleri “hamamböcekleri” olarak nitelendirdi. Bu sözlere dönük tepki, hükümete karşı öfkeyi artıran dalgayı tetikledi ve öğrencileri, Başyargıç’ın sözleri ile iktidar partisinin adı arasında bir kelime oyunu kurarak “Hamamböceği Halk Partisi” (Cockroach Janta Party – CJP) adını verdikleri kitlesel bir hareket başlatmaya yöneltti. Hareketi sosyal medyada “Peki ya biz hamamböcekleri bir araya gelirsek ne olur?” fikriyle başlatan kişi otuz yaşındaki Abhijeet Dipke oldu. Bu çağrı kısa sürede binlerce gencin örgütlenmesini sağlayarak gençliğin öfkesini ve hayal kırıklıklarını sosyal ağlardan sokaklara taşıdı.

3 Mayıs’ta üst düzey hükümet yetkililerinin tıp fakültesi giriş sınavı cevaplarını önceden sızdırdığının ortaya çıkmasından bu yana eylemler büyümeye devam ediyor. Soruşturmalar bu şüpheleri doğruladı. Bir grup seçkin dershanenin ayrıcalıklı küçük bir öğrenci grubuna kabul garantisi verebilmesi için cevaplar para karşılığında önceden dağıtıldı. Giriş sınavları acımasız ve dışlayıcı: iki milyondan fazla öğrenci yalnızca 130 bin kontenjan için yarışıyor. Hindistan’da özel derslere harcanan miktar, yükseköğretim için ayrılan tüm devlet bütçesinden fazla; aileler hazırlık masraflarını karşılamak için birikimlerini harcıyor ve mülklerini ipotek ettiriyor.

Mesele yalnızca eğitim hakkı talebi ve bu hakkın savunulmasından ibaret değil. 1,4 milyarlık nüfusuyla Hindistan’da halkın yarısı otuz yaşın altında ve üniversite, istihdamı güvence altına almanın, yaygın güvencesizlikten ve yoksulluktan kurtulmanın temel aracı. Bu nedenle binlerce genç sokaklara çıktı ve öğrenci protestosu, yolsuzluğa, seçkinlerin ayrıcalıklarına ve baskıya karşı bir harekete dönüştü.

18 Temmuz Cumartesi günü hükümetin, açlık grevindeki eylemci Sonam Wangchuk’u zorla hastaneye kaldırmasının ardından eylemler daha da radikalleşti. Wangchuk, hükümetin politikalarını protesto etmek ve eğitim bakanının istifasını sağlamak amacıyla açlık grevi başlatmış ve yüzlerce öğrenci Wangchuk’un açlık grevi eylemine dahil olmuştu. 20 Temmuz’dan itibaren başkentin sokaklarındaki eylemler büyümeye devam etti ve Yeni Delhi başta olmak üzere birçok şehirde binlerce kişi sokaklara döküldü. Parlamentoya doğru düzenlenmek istenen gösteri, yetkililerin eylemleri “millî değerlere aykırı” olarak nitelendirmesinin ardından yasadışı ilan edildi ve polis tarafından göz yaşartıcı gaz ve coplarla bastırıldı. Bu müdahale sırasında yüz elliyi aşkın kişi hastaneye kaldırıldı. Tüm baskılara rağmen yeniden toparlanan eylemciler, yüzlerce kişinin kamp kurduğu ve Parlamento yakınında bulunan Jantar Mantar alanında protestolarını sürdürdü.

Artan baskılar öfkeyi daha da körükledi ve 21 Temmuz Salı günü için yapılan yeni eylem çağrısı hükümet tarafından bir kez daha engellendi. Aynı gün bir grup gösterici, istifa talebiyle Başbakan Modi”nin konutuna doğru yürüyüşe geçti. Yürüyüş esnasında polis, muhalefet lideri Rahul Gandhi”yi gözaltına aldı ancak Gandhi, oluşan yoğun kamuoyu baskısı nedeniyle kısa süre sonra serbest bırakıldı.

Eylemlerin sürmesi bir diyalog kapısı araladı; sağlık bakanı, protestoları yatıştırmak amacıyla Hamamböceği Halk Partisi temsilcilerini kabul etti. Ancak herhangi bir çözüm sözü vermedi. Sonuç olarak eylemciler, giriş sınavı skandalının başlıca sorumlusu olarak görülen Eğitim Bakanı Dharmendra Pradhan için istifa çağrısı yapıyor.

Eyleme geçen bu hareket, işsiz emekçi gençliğin gerçekliğini ve artan güvencesiz yaşam koşulları karşısında bir çıkış yolu arayan öğrenci hareketini ifade ediyor. Üniversite mezunlarının işsiz kalan yüzde 40’ını temsil eden, işi ve hakları olmayan, yoksullaştırılmış, hükümetin yolsuzluğu ve kayırmacılığı nedeniyle mağdur olan, geleceği olmayan ve intihar oranları salgın düzeyine tırmanan “hamamböcekleri”, bugün ayaklar altına alınan taleplerini ve haklarını eylemler yoluyla geri kazanmaya çalışıyor. Gençler bir kez daha, dünyanın farklı yerlerindeki önceki eylemlerde Z Kuşağı gençlerinin yaptığı gibi kendini ifade ediyor; baskılara göğüs geriyor ve eğitimi, sağlığı ile halkın haklarını bir ticarete dönüştürerek toplumun çoğunluğunu sefalete sürükleyen kapitalist hükümetlere karşı mücadele ediyor.

Gurbet değil, hayatta kalma mecburiyeti

0

Antakyalı dört işçi, ekmek parası için gittiği Suudi Arabistan’da işçi cinayetinin kurbanı oldu.

Haberi okuduğumdan beri aklımdan şu çıkmıyor: O dört gençten biri benim abim de olabilirdi. Benim dört abim var. Dördü de yıllarca Bahreyn’de, Suudi Arabistan’da çalıştı. Bu yüzden Körfez ülkelerindeki işçilerin hayatını çok yakından biliyor, tanıyorum. Biz o hayatı evimizin içinde yaşadık. Her vedada annemin gözyaşını, her telefon sesinde içimize düşen korkuyu biliyorum.

İnsanlar bunu bir gurbet hikâyesi sanıyor. Oysa bu, düpedüz emek sömürüsünün hikâyesidir.

Kimse doğduğu toprağı, ailesini, çocuklarını isteyerek bırakmaz. İnsanlar gitmiyor; yoksulluk gönderiyor, işsizlik gönderiyor, kendi ülkesinde insanca yaşayabileceği bir hayat kurmasına izin vermeyen düzen gönderiyor.

Körfez ülkelerinde binlerce göçmen işçi en ağır koşullarda çalıştırılıyor. Dünyanın en gösterişli gökdelenlerini, yollarını ve şehirlerini inşa edenler, koğuş gibi odalarda dört-beş kişi bir arada yaşamaya mahkûm ediliyor. Kavurucu sıcağın altında saatlerce çalışıyorlar. Çoğu zaman en temel haklardan, gerçek bir iş güvencesinden ve insanca yaşam koşullarından yoksun bırakılıyorlar.

Benim abilerim bazen üç yılda bir Türkiye’ye gelebiliyordu. Üç koca yıl. Bir annenin evladına sarılamadığı, bir çocuğun büyürken babasını göremediği, kardeşlerin birbirine hasret kaldığı üç yıl. Bunun adına gurbet değil, mecburiyet denir.

Bugün yine “kader” diyecekler.

Hayır.

Kader, bir odada dört kişinin yangından ölmesi değildir. Bugün yaşanan düpedüz ihmalkârlıktır.

Kader, insanların kendi ülkesinde iş bulamayıp binlerce kilometre uzağa gitmek zorunda kalması değildir.

Kader, işçilerin kölece çalışma koşullarına mahkûm edilmesi değildir.

Kader, insan hayatının patronların kârından daha değersiz görülmesi değildir.

Eğer bu ölümler önlenebilir ihmallerin sonucuysa bunun adı kader değil “işçi cinayetidir”. İşçilerin yaşamını hiçe sayan çalışma koşulları yeni işçi cinayetlerinin zeminini hazırlıyor.

Bu düzen hem burada hem orada aynı şekilde işliyor. Burada insanları yoksullaştırıyor, işsiz bırakıyor; orada ucuz ve güvencesiz yaşam koşullarında tüketiyor. Sermaye sınır tanımıyor; sömürü de tanımıyor.

Bugün yaşamını yitiren dört Antakyalı gencin ardından sadece yas tutmak yetmez. Bu ölümleri “kader” diyerek sıradanlaştıran anlayışa da, işçileri güvencesizliğe ve ölüme mahkûm eden sömürü düzenine de itiraz etmek zorundayız.

Çünkü hiçbir insan, ekmek parası uğruna ailesinden yıllarca ayrı kalmak zorunda bırakılmamalı. Hiçbir işçi, bir odada dört kişi yaşamaya ve aynı odada ölmeye mahkûm edilmemeli.

Bu kader değil. Bu, ihmalkârlığın ve emeği değersizleştiren sömürü düzeninin sonucudur.

Mizah hizaya getirilemez

0

Sosyal medyada yayılan hedef gösterme dalgalarının sonucunda açılan soruşturmalardan bir diğeri de komedyen Deniz Göktaş’ın başına geldi. YouTube’a yüklenen son stand-up gösterisi “Ölü Deniz”, bu yazının yazıldığı an itibarıyla 14 milyona yakın görüntülenmeye ulaştı. Göktaş, bu gösterideki bazı ifadeleri gerekçe gösterilerek “halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” ve “cumhurbaşkanına hakaret” suçlamalarıyla tutuklandı. Deniz Göktaş ile birçokları bu gösteri vasıtasıyla tanışmış olsa da “Ölü Deniz”in politik hicvi ve güncel sosyolojik meseleleri kaşıyan tavrı, onca yıldır sahnede bu işi yapan komedyenin tarzına işlemiş durumda.

Kendisinin de ifadesinde söylediği gibi bu gösterideki şakaları sahnede ilk kez yapmıyor. İnanıyoruz ki ne de son yapışı olacak. Politik bir eylem olarak gösteriyi yaygınlaştırma kararı, onun ifade özgürlüğüne dair mevcut baskıyı faş etmesini sağladı. Dar alanda siyasi mizah yapmanın anlamsız kalacağını gayet iyi biliyordu ki sözünü olabildiğince kitleselleştirmeyi seçti. Deniz Göktaş, sergilediği toplumsal muhalefet örneğinde mevcut sistemin anlatılarının nasıl tepetaklak edilebileceğini gösterdi. Kamusal alanın her köşesinde karşılaştığımız sinikliğe karşı cesareti paylaşmaya iten bir tutum takındı.

Göktaş’ın gösterisine yedirdiği bazı şakalar, kendini gerçekleştiren kehanetler gibi yorumlanmış olsa da aslında sistemin doğasını açık eden öngörüler. Hatta bunlar öyle öngörüler ki işaret ettikleri tehditlerin varlığını bize bir an için bile olsun unutturmuyor. Nitekim sahnede Deniz’le birlikte olan “ölü Deniz” de sürekli bizi bu rahatsızlıkla yüzleştirmek adına orada. Şimdi “tutuklu Deniz”in varlığı da gösterinin başında aynı onun gibi dikilerek günümüz rejiminin politik gerçekliğini izleyicilerinin yüzüne vuruyor.

Yargıyı bir baskı aracı haline getiren iktidarın, sosyal medyadaki hedef göstermeler sonucu geçmişte de mizahı kontrol etme girişimleri olmuştu. 2020 yılında kendisi de Alevi bir komedyen olan Pınar Fidan’a, Alevilerle ilgili yaptığı şaka sebebiyle sosyal medyada büyüyen bir linç dalgası sonucu soruşturma açılmıştı. Benzer bir şekilde geçtiğimiz aylarda Tuba Ulu’ya da Kanuni Sultan Süleyman şakası sebebiyle “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla dava açıldı ve 5 ay hapis cezası verildi.

Mizahın, sözün engellenmesini kabul edilemez. Deniz Göktaş derhal serbest bırakılmalıdır.

Akademide işten çıkarma ve güvenlik soruşturması tehdidi

0

Son dönemde, vakıf üniversitelerinde sözleşme süresinin dolması, bölüm kapatma ve norm kadro gibi bahanelerle birçok öğretim elemanının hukuksuz bir şekilde işten çıkarılmasına şahit olduk. İstanbul Aydın Üniversitesi, Beykent Üniversitesi ve Arel Üniversitesi başta olmak üzere, sadece İstanbul’da yaz aylarına girerken 150’den fazla akademisyenin işine son verildi. Son 2-3 yılda 500’e yakın işten çıkarılan öğretim elemanı olduğunu hesaba kattığımızda, üniversite emekçilerine yönelik sistematik saldırının boyutlarını görebiliriz.

Üniversite emekçilerine yönelen işten çıkarma saldırılarının, ekonomik krizin bütün faturasını emekçilere kesen Mehmet Şimşek yönetimindeki Orta Vadeli Program’dan bağımsız düşünülemeyeceğini de hatırlayalım. Ekonomi yönetimi nasıl kemer sıkma politikalarını, kaynakları emekçiler yararına harcamak yerine sermayeye teşvik ve vergi afları için araçsallaştırıyorsa, üniversite yönetimleri de bütçe kısma politikalarını bahane edip, tüm faturayı üniversite emekçilerinin üstüne yıkmaya çalışıyor. Ayrıca son dönemdeki işten çıkarmaların nedenleri arasında açıkça söylenmese de sendikal faaliyetler yer alıyor. Bu da, sendikal örgütlenme özgürlüğü karşısındaki saldırıların üniversitelerdeki açık bir örneğidir.

Geçtiğimiz günlerde akademisyenlere saldırının yeni bir boyutu gündem oldu. 2 Temmuz 2026 tarihinde TBMM Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu’na sunulan “Yükseköğretim Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”, 14 Temmuz 2026 tarihinde ilgili komisyonda görüşülerek kabul edildi. Öğrenci affı düzenlemesinden üniversite-sermaye işbirliği ile ilgili düzenlemelere kadar kanunda birçok madde var. Ancak her torba kanunda olduğu gibi araya sıkıştırılan, diğer “şirin” ve “zararsız” kanun maddelerinin yanında tartışılmayacağı umulan bir kanun maddesi de var. Bu maddeye göre yükseköğretim kurumlarında çalışacak öğretim elemanları, 7315 sayılı Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanunu’nun öngördüğü güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yapılacaklar listesine ekleniyor.

Tek adam rejimi bu kanun maddesiyle açıkça politik olarak fişlediği öğretim elemanlarını üniversitelerden uzaklaştırmaya çalışıyor. Hatırlarsak, güvenlik soruşturması uygulamaları 2016’da OHAL rejimi altında Kanun Hükmünde Kararnameler ile hız kazanmıştı. Tek adam rejiminin antidemokratik uygulamalarının yoğunlaştığı bu dönemde, güvenlik soruşturmalarıyla üniversitelerde keyfi ve hukuksuz işten çıkarmalar ve hak ihlalleri yaşanmıştı. 2019’da Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararına rağmen, 2021’de güvenlik soruşturması uygulamaları, öğretmenleri de kapsayacak şekilde 7315 sayılı kanunla yeniden yasalaştırılmıştı. Bu anlamda, son kanun maddesi rejimin antidemokratik saldırılarının bir devamı niteliğinde.

Diğer yandan, bu kanun maddesi yukarıda değindiğimiz üzere, tek adam rejiminin emekçilere yönelen ekonomik saldırılarının üniversitelerdeki yansımasıdır. İşten çıkarma saldırılarını da düşünürsek, üniversitelerde güvencesizliğin arttığı böyle bir dönemde, güvenlik soruşturmalarıyla binlerce öğretim elemanının çalışma hakkı ihlal edilmek ve ülkedeki diğer tüm emekçiler gibi sefalete mahkûm edilmek isteniyor. Oysa aynı kanun teklifinde üniversite-sermaye işbirliklerini teşvik eden ve bu işbirliklerine ayrılacak kaynakları düzenleyen maddeler de yer alıyor. Yani bu kanun maddesi antidemokratik saldırıların bir devamı olduğu kadar, rejimin ekonomik krizin faturasını emekçilere ödetmeye çalışan politikasının da bir devamı ve üniversitelerdeki yansımasıdır. Sermayeye bütçe ve teşvik var ama emekçiye ara zam bile yok!

Hal böyle olunca üniversitelere yönelik saldırıları münferit değil, sermayenin emekçilere yönelik politik programının ve onun uygulayıcılarının saldırılarının bir parçası olarak görmek gerekir. Tek adam rejiminin emekçilere yönelik ekonomik ve demokratik saldırılarının topyekûn ve programlı karakteri karşısında, bizlerin de birleşik bir mücadele hattı örmesi gerektiği ortada. Eğitim-Sen, Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası Vakıf Üniversiteleri Birimi, Vakıf Üniversiteleri Dayanışma Meclisi gibi sendikalar ve meslek örgütleri işten çıkarmalara ve güvenlik soruşturması maddesine tepkilerini ortaya koydu, işten çıkarılan hocaların işlerine iadesini ve güvenlik soruşturması olan 26. maddenin derhal geri çekilmesi talebini öne sürdü. Ayrıca, Eğitim-Sen güvenlik soruşturmalarının çalışma hakkını ihlal edeceğini söyledi. Bizim yapmamız gereken ise bu yasa teklifine karşı mücadeleyi ulusal düzeyde işten çıkarmaların yasaklanması, çalışma hakkının garanti altına alınması ve sendikal örgütlenme önündeki engellerin kaldırılması talebiyle emekçilerin acil eylem programının bir parçası haline getirmek. Ancak bu sayede güvenlik soruşturması kanunlarını geri çektirebilir ve hem ülke genelinde hem de üniversitelerde işten çıkarmaların önüne geçebiliriz.

TÜMTİS Gebze Şubesi Genel Kurulu: “Örgütlenme kararlılığımızı kanıtladık. TÜMTİS, DHL E-Commerce başta olmak üzere yeni işyerlerine de girecek!”

0

TÜMTİS Gebze Şubesi 4. Olağan Genel Kurulu, 19 Temmuz 2026 Pazar günü Gebze Evlendirme Dairesi’nde gerçekleşti. Salonda “Yaşasın Sınıf Dayanışması, Yaşasın Enternasyonal Dayanışma” ve “DHL Supply Chain’de, UPS’te, DHL Express’te, Aras Kargo’da, Kuehne+Nagel’de Kazandık; DHL E-Commerce’de Kazanacağız” yazılı pankartlar asılıydı. Genel Kurul “Yaşasın örgütlü mücadelemiz” sloganları eşliğinde coşkulu bir şekilde başladı.

Açılışı Şube Sekreteri Özgen Turan yaptı. Divan heyeti belirlendikten sonra Gebze Şube Başkanı Ali Rıza Atik’in konuşması gerçekleşti. Atik, konuşmasında örgütlenme önündeki engellere ve taşeron ile güvencesiz çalışma modellerine vurgu yaparak, geçtiğimiz dönemde UPS gibi zorlu örgütlenme süreçlerinden geçtiklerini, önümüzdeki dönemde de örgütlenme çalışmalarına tüm güçleriyle devam edeceklerini belirtti.

“Emperyalist savaş politikaları işçi sınıfına açlık ve sefaletten başka bir şey sunmuyor”

Kurul, TÜMTİS Genel Başkanı Kenan Öztürk’ün konuşmasıyla devam etti. Öztürk, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarını ve Filistin halkı üzerinde uygulanan soykırımı hatırlatarak, emperyalist savaş politikalarının ve NATO’nun bu saldırılardaki varlığının işçiler ve emekçi halk için sefaletten başka bir şey getirmediğini vurguladı. İtalya’da liman işçilerinin Filistin halkıyla dayanışmak için gerçekleştirdiği genel grevi hatırlatarak, işçi sınıfının bu saldırılar karşısında seferber olması gerektiğini söyledi.

Sendikal örgütlenme önündeki engellerin kaldırılması için mücadele etmeye çağıran Öztürk, ülkedeki demokratik alan daraldıkça işçi sınıfına yönelik saldırıların artacağını vurguladı. İşkolu barajı uygulamasının dünyada örneğinin olmadığını söyleyen Öztürk, bu uygulamanın örgütlenme önünde büyük engeller barındırdığını, ancak yetki itirazı davalarının da örgütlenme önünde çok daha ciddi sorunlar yarattığını hatırlattı. Kocaeli Taşıt Muayene İstasyonu’nda yetkiyi almalarına rağmen, yetkiye itiraz davasının ardından TİS imzalanana kadar sürecin 8 yıl sürmesini örnek olarak verdi.

“İşçi daha üçüncü ayda vergi dilimine giriyor”

Öztürk konuşmasına işçi sınıfının vergide yaşadığı kayıpları hatırlatarak devam etti. Son dönemde Meclis’ten geçen yasalara vurgu yaparak, sermaye için getirilen teşvikleri ve vergi aflarını hatırlatan Öztürk, işçilerin ise daha üçüncü ayda vergi dilimine girdiğini söyledi. 2024’te vergide adalet talebiyle 300 bin işçinin bir araya geldiği Ankara mitingini hatırlatıp, bunun yetmeyeceğini ifade etti. Türk-İş Başkanlar Kurulu’nda asgari ücret ve vergide adalet kampanyaları için karar alındığını ifade eden Öztürk, bütçe görüşmeleri sırasında vergi adaleti talepleri karşılanana kadar Türk-İş’in tüm işyeri temsilcilerinin Maliye Bakanlığı önünde oturma eylemi yapmasını önerdiklerini belirtti. Bundan sonraki süreçte de Başkanlar Kurulu’nda alınan kararların uygulanması için gerekli kararlılığı sürdüreceklerini ve bu uğurda seferberliğin önemli bir parçası olacaklarını belirtti.

“Konfederasyon ayrımı gözetmeden birleşik mücadeleye”

Öztürk, işçi sınıfının en acil gündemlerinden olan örgütlenme özgürlüğü önündeki engeller ve vergide adalet meselesini tekrar vurgulayarak, bu taleplerin gerçekleştirilmesi için konfederasyon ayrımı gözetmeden birleşik bir mücadele verilmesi gerektiğini söyledi.

Öztürk, konuşmasını genç delegelere seslenerek bitirdi. Sendikanın sermaye karşısında en önemli silahları olduğunu söyleyen Öztürk, genç delegeleri sendikal mücadeleye daha fazla sahip çıkmaya çağırdı.

Ardından DHL ve Aras Kargo gibi işyerlerinde çalışan delegeler söz aldı. DHL işçisi Cengiz, işyerine sendika gelmeden önceki şartların zorluğunu hatırlattı. Sendikadan önce fazla mesai dayatmaları, servis engellemeleri bile olduğunu hatırlatan Cengiz, sendikanın gelmesiyle “insani bir yapıya” kavuştuklarını söyledi. DHL Express işçisi Eren ise önceleri sendikaya gerek olmadığını düşündüğünü, ancak sendikanın gelmesiyle hem işyerinde hem de kendi hayatında yaşadığı dönüşümü anlattı.

Genel kurul, delegelerin oy kullanmasının ardından son buldu. Yeni dönemde Gebze Şube Başkanı olarak Ali Rıza Atik, Genel Sekreter olarak Özgen Turan ve Mali Sekreter olarak Yusuf Kenan Kaygısız seçildi.

Hukuk köşesi: yıllık izin – ücretsiz izin uygulamaları

0

Yıllık izin; işçinin bir ayrıcalığı değil, Anayasa ve 4857 sayılı İş Kanunu ile güvence altına alınmış temel bir dinlenme hakkıdır. Bu nedenle yıllık izin hakkından vazgeçilmesi veya bu hakkın ücret karşılığında kullandırılmaması kural olarak mümkün değildir.

Kanuna göre aynı işverene bağlı olarak en az bir yıl çalışmış olan işçiler yıllık ücretli izin hakkı kazanırlar. Bir yıllık sürenin hesabında deneme süresi de dikkate alınır. Alt işveren (taşeron) işçilerinden, alt işvereni değiştiği halde aynı işyerinde çalışmaya devam edenlerin yıllık ücretli izin süresi, aynı işyerinde çalıştıkları süreler dikkate alınarak hesaplanır.

İşçinin kıdemine göre asgari izin süreleri 1 yıldan 5 yıla kadar (5 yıl dahil) çalışanlar için en az 14 gün; 5 yıldan fazla, 15 yıldan az çalışanlar için en az 20 gün; 15 yıl ve üzeri çalışanlar için en az 26 gündür. 18 yaşından küçük veya 50 yaşından büyük işçiler için ise yıllık izin süresi en az 20 gündür. Bu süreler asgari sürelerdir. İş sözleşmeleri veya toplu iş sözleşmeleri ile daha uzun izin süreleri düzenlenebilir.

İşçinin yıllık izinde olduğu tarihlere hafta sonu çalışmasının, ulusal bayram ve genel tatil günlerinin denk gelmesi halinde bu günler izin süresine dahil edilemez. İşveren tarafından verilen başkaca ücretli veya ücretsiz izinler ile dinlenme ve hastalık izinleri de yıllık izin süresinden mahsup edilemez.

Çalışma süresine göre hak edilen yıllık izin işveren tarafından bölünemez. Ancak tarafların anlaşması ile bir bölümü 10 günden aşağı olmamak üzere kullandırılabilir. İşveren yönetim hakkı kapsamında, işçinin kullanacağı yıllık izne zamansal olarak müdahale edebilir. Ancak bu müdahalenin işçinin yıllık izin taleplerinin sürekli reddedilmesi ve izin kullanmasının engellenmesi haline gelmesi durumunda hukuka aykırılık oluşturur.

İş Kanunu, yıllık izne ayrılmadan önce yıllık izne denk gelen ücret ödemesinin işçiye yapılması gerektiğini işverene emreder. Yani bitirilen ayın ücreti (maaşı) ödenmişse dahi sonraki ay işçi, yıllık izne çıkmadan önce yıllık izin dönemine denk gelen ücretini talep edebilir. Bu ödemenin yapılmaması işçiye haklı fesih hakkı verir.

Olası bir davada yıllık izinlerin kullandırıldığını ispat yükü işverene aittir. İşveren, yalnızca işçinin imzasını haiz formlar ile yıllık izin kullandırdığını ispat edebilir. Uygulamada çoğunlukla işçilere toplu olarak yıllık izin formlarının imzalatılması ile karşılaşıyoruz. Bu nedenle yıllık izin formları imzalanırken gerçeğe uygun olup olmadığı denetlenmelidir.

Ücretsiz izin ise işçinin belirli bir süre çalışmaması ve bu süre boyunca ücret almaması anlamına gelir. Bu dönemde iş sözleşmesi sona ermez; sadece tarafların temel borçları geçici olarak askıya alınır. Temel kural, ücretsiz iznin tarafların karşılıklı anlaşmasıyla uygulanmasıdır. İşverenin işçiyi tek taraflı olarak ücretsiz izne çıkarması, çalışma koşullarında esaslı değişiklik niteliğinde kabul edilir. Bu nedenle işçinin onayı olmaksızın işveren tarafından ücretsiz izin konusunda tek taraflı uygulamaya gidilmesi işçiye haklı fesih hakkı verir. Uygulamada işverenlerin işçiyi istifaya zorlamak için tek taraflı ücretsiz izne zorladığı durumlarla sıkça karşılaşıyoruz.

Ücretsiz izin süreleri kıdem hesabına dahil edilmez. Ücretsiz izin süresince işçiye ücret ödenmez, iş sözleşmesi askıdadır.

Kanunda doğum izni ve gebelik izni düzenlemelerinde özel olarak ücretsiz izin verilebileceği de ayrıca düzenlenmiştir. Diğer izin türlerine dair ayrıntılı bilgi için bir sonraki sayının Hukuk Köşesi’nde buluşalım.

Gençlik seferberlikleri ve sınıfla bütünleşme

0

2024 yazında Kenyalı gençlerin meclis binasını basarken ellerinde tuttukları pankartlarda yer alan “Lidersiz, Kabilesiz, Korkusuz” yazısı, aslında sadece Nairobi’nin değil Dakka’dan Lima’ya, Rabat’tan Katmandu’ya kadar uzanan küresel bir öfkenin sesiydi. Yaşanan seferberlikler, neoliberalizmin hâlâ üstesinden gelemediği 2008 dünya ekonomik krizi sonrası yarattığı güvencesizliğe, demokrasiye yapılan saldırılara ve devletlerin çürümüşlüğüne karşı patlak veren küresel bir sınıf isyanıydı.

Bangladeş’te devlet memuru kontenjanının yüzde 30’unun gazi ailelerine ayrılması kararı ile gençlerin ekonomik zorluklar içerisinde sayılı umutlarından biri olan memurluk şanslarının da ellerinden alınması, Kenya’da ekmekten yumurtaya birçok üründe vergileri artıran ve insanları hayat pahalılığına mahkûm eden yasa tasarısı, Endonezya’da kamu bütçesine yapılan devasa kesintiler, Fas’ta eğitim, sağlık ve altyapı için verilen bütçeler yetersiz iken Dünya Kupası ve Afrika Uluslar Kupası stadyumlarının inşası ve renovasyonu için harcanan milyonlar… Bunların hepsi kitleleri sokağa döken kırılma noktalarıydı. Ancak kitleleri bu noktaya getiren asıl etken, üniversite mezunu olmasına rağmen iş bulamayan, ebeveynlerinden daha yoksul bir hayata mahkûm edilen ve insanca yaşama ihtimali ellerinden alınmış gençliğin on yıllarca birikmiş öfkesiydi. Dikey hareketlilik efsanesi çökmüş, diplomalar değersizleşmiş ve hayatın her alanı piyasa koşullarının acımasızlığına terk edilmişti.

Gençliğin sistemin bütününe duyduğu bu güvensizlik, seferberliklerin sokağa yansıma biçimini de doğrudan etkiledi. Geleceksizliğin sorumlusu sadece iktidar değil, kurulu düzenin tamamıydı. Meydanlarda muhalefet partilerinin bayrakları veya sözcüleri yoktu. Çünkü gençler, mevcut siyasi partilerin de bu sistemin bir parçası olduğunu, yalnızca aynı krizin farklı yöneticileri olmak istediklerini biliyordu. Geleneksel siyasete olan mesafeleri nedeniyle gençler dijital ortamlarda, belirli liderleri olmadan yatay bir şekilde örgütlendi. Bu şekilde örgütlenmek, devletin liderleri tutuklayarak seferberliği zayıflatmasını engelliyordu. Ancak bu seferberlikler, hükümetleri sarsmayı başarsa da kalıcı dönüşümler yaratma noktasında kendi sınırlarına çarparak yapısal sorunlar yaşadı.

Bu şekilde örgütlenmek seferberliklerin başlarında devleti hedef bulmasını zorlaştırarak şaşırtsa da seferberliğin büyümesi, uzun soluklu bir direnişe dönüşmesi ve kalıcı kazanımlar elde etmesi aşamasında felce uğrattı. Meydanlardaki öfke somut ve kurucu bir politik programa dönüşemedi. İktidarlar, ilk şoku atlattıktan sonra oyalama, sembolik tavizler verme veya eylemcileri marjinalize etme ve kitlesel kriminalizasyon taktikleriyle bu enerjiyi soğurmayı genellikle başardı.

Sermaye ve devlet iktidarını gerçekten tehdit eden şey, sadece meydanların dolması değil; fabrikaların, limanların ve lojistik ağlarının durması, yani sınıfın üretimden gelen gücünü devreye sokmasıdır. Gençlerin sokaktaki isyanı ile fabrikadaki şalterin eşzamanlı hareketi, devletin hem güvenlik aygıtını hem de ekonomik temelini aynı anda işlemez hale getirir. Bangladeş’teki kotalara karşı başlayan eylemlerin ancak tekstil işçilerinin geniş çaplı katılımıyla, şalterlerin inmesiyle gerçek bir kırılma yaratması ve hükümetin devrilmesi, bunun en somut örneğidir.

Geleceksizliğe karşı yükselen isyan dalgasının bir sistem eleştirisine ve yeni bir kurucu iradeye dönüşmesi, ancak gençlik hareketlerinin sınıf hareketi ile bütünleşmesiyle mümkündür. Bu bütünleşme sağlandığı zaman, dünyanın dört bir yanında tanık olduğumuz bu görkemli seferberlikler sadece hükümetleri deviren değil, eskiyi yıkıp yeniyi inşa eden durdurulamaz bir iradeye dönüşecektir.

Tarihte bu ay: İspanyol Devrimi’nin 90. yılı

0

18 Temmuz 1936’da, aynı yılın şubat ayında seçimle iktidara gelen sol partilerin oluşturduğu Halk Cephesi’ne karşı İspanyol ordusunun bir kısmı darbe girişiminde bulundu. Darbe girişiminin başlıca önderi Francisco Franco’ydu.

1936’dan altı yıl önce, 1923’te yaptığı darbe ile başa gelen askeri diktatör Rivera, 1929 ekonomik buhranının ardından 1930 yılında istifa ederek Fransa’ya gitmişti. Bu askeri diktatörlüğü desteklemiş olan Kral 13. Alfonso, 1931 yılında yapılan belediye seçimlerinde Madrid, Barselona gibi büyük şehirlerde işçi sınıfının cumhuriyetçilere destek vermesiyle aynı yıl ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştı. Böylece ikinci İspanya Cumhuriyeti sosyalistlerin ve cumhuriyetçilerin katılımıyla kurulmuş oldu. Cumhuriyet kilise ve devlet işlerini ayırdı, kadınlara oy hakkı tanıdı, toprak reformu yaptı, orduyu küçülttü, Katalonya’ya özerlik verdi ve bunun üzerine toprak sahiplerinin, Katolik Kilisesinin, monarşistlerin ve ordunun düşmanlığını kazandı.

1930-1936 yılları arasında İspanya’da sınıf mücadelesi ivmelendi. 1933-1935 arasında Katolik muhafazakârların iktidarı ile önceki reformlar geri alınmaya başlandı; toprak reformu yavaşlatıldı, kiliseye ayrıcalıklar tanındı, solcu belediye yönetimleri görevden alındı ve grevlere karşı sert önlemler alındı. 1934 Ekim ayında sosyalist partiler genel grev çağrısında bulundu ve bu, Asturias bölgesindeki madenciler arasında hükümete karşı silahlı bir ayaklanmaya döndü. Kendi yerel yönetimlerini kuran devrimci işçiler ordu tarafından kanlı bir şekilde bastırıldı. Bu dönemin ardından sol partiler sağın tekrar kazanmasını engellemek için ortak liste oluşturarak Halk Cephesi’ni kurdular.

Şubat 1936’da Halk Cephesi Mecliste çoğunluğu sağladı. Temmuz ayında ise darbe girişimi ile iç savaş başlamış oldu. Ordunun darbe girişimine karşı yine temmuz ayında ülke çapında işçiler silahlandı. Barselona’da anarşist ağırlıklı sendikal konfederasyon CNT altında örgütlenen işçiler ordu birliklerini yenerek şehrin kontrolünü ele geçirdi. Avrupa ve Amerika’dan proleter devrimciler cumhuriyetçi saflarında devrim için savaşmak üzere İspanya’ya akın etti.

Bu esnada farklı eğilimlerden Antistalinist komünistler 1935 yılında POUM’u kurdular. Stalinist bürokrasi aşamalı devrim stratejisi ve Halk Cephesi politikasıyla, burjuvazi ile siyasal cephe kurulmasını öneriyor, dolayısıyla kamulaştırmalara sıcak bakmıyordu. Troçkistler ise toplumsal devrim ile faşizme karşı savaşın bir arada yürütülmesi gerektiğini, zaferin ancak bu şekilde elde edilebileceğini savunuyordu. Bu tartışma 1937’de silahlı çatışmaya döndü ve hükümet Stalinist olmayan grupları bastırıp yasakladı. POUM’un lideri Andreu Nin, Sovyet gizli servisi tarafından kaçırılıp öldürüldü. Stalinist bürokrasinin Halk Cephesi politikası 1939’da Franco’nun zaferi ile hezimete uğradı. Bu ihanetin sonunda Franco 1975’teki ölümüne dek iktidarda kaldı.

2026 konserlerinin işaret ettiği kültürel tablo

0

Kapitalist işgal politikaları üzerine kurulu olmayan konser mekânı yok gibi. Ancak bunu kabullenmek zorunda değiliz. Daha iyi bir kültürel alan, süren ekonomik ve kültürel baskılara karşı sürekli mücadele etmeyi ve söz söylemeyi sürdürmekten geçiyor.

Yaz döneminde İstanbul’da kalan, şehirde kalmaktan başka şansı olmayan pek çok insan için kültürel alanlar biraz olsun günün ritminden uzaklaşmak için bir araç oluyor. Bu dönemde yoğunlaşan konser trafiğinin bir kısmını dahi olsun daha erişilebilir kılmak bu sebeple bir anlam ifade ediyor. Bundandır ki bu alanların kim için ve hangi saiklerle açıldığını sormaya devam etmek gerek. Senenin ses getiren konserlerine bu soruların etrafında bakalım.

İlk olarak yerli bir örnekle başlamak gerekirse yılın belki de en konuşulan konseri Şebnem Ferah’ın dönüşü oldu. Biletlerin anında tükendiği etkinlikte aracı bilet satış kurumları krizi de tekrardan gündeme taşındı. Dinleyiciler, botlarla yarıştıkları bilet alma ekranında geçirdikleri her saniye para kaybettiler. Anında tükenen ve sınırları nerede çizildiği belli olmayan “erken dönem” kategorilerinin ardından sürüklenilen her yeni kategori, binerli farklarla açıldı. Bu yeni bir durum değil ve belli ki güçlü bir itiraza kadar bilet şirketlerinin favori stratejisi olarak karşımıza çıkmaya devam edecek.

Sosyal medyada ise bir “Sırrıcı” tartışması sürüyordu. Şebnem Ferah’a dair yapılan herhangi bir paylaşımın altında “Sırrıcı” ifadesini bulmak mümkündü. Milliyetçi gruplar arasında, Sırrı Süreyya Önder’in cenazesinden bu yana çetelesi tutulan ünlü boykot listeleri mevcut. Şebnem Ferah’ın okları üzerine çekmesinin sebebi ise Teoman’ın Sırrı Süreyya Önder’i anan paylaşımını beğenmesi olmuş. Oldukça genç ve hararetli bir kitlenin “Sırrıcı” ithamıyla hedef göstermelerine internetin her yerinde rastlayabilirsiniz. Şovenist duyguların kültürel alana sirayetini uzakta aramaya gerek yok.

Bir tarafıyla da bir kez daha “nostalji”nin suyu sıkılarak şifa niyetine satıldı. Bununla ne demek istiyorum? Ufkumuza bu seneki benzer konserleri alırsak daha iyi anlaşılacaktır. Model, Vega ve Çilekeş gibi 2000’ler rock sahnesiyle özdeşleşmiş ekipler de bu sene “geri dönüş”lerini paylaştılar. Yeni grupları zar zor görebildiğimiz festival duyuruları da birden bu tür isimlerle tekrar dolmaya başlayınca da şunu düşünmemek güç oldu: 2000’lere geri mi dönüyoruz? Kültürel üretimde kaseti geri sarmalar genelde pek iyiye işaret değildir. Nostaljinin sıcak kollarında bugünün gerçekliğiyle yüzleşmeye enerjisi kalmayanlar pışpışlanmak ister. Konserler, o müziği ilk dinlediğimiz ruh halimize döndürür bizi nihayetinde. Bu durumda belki daha tasasız bir halimize. Geçti, bak o günlere geri uyandın. Dudak uçuklatıcı fiyatlara bakmazsan tabii…

Senenin bir diğer müzik olayı ise çeşitli şehirlerde ve konser mekânlarında verilen tıklım tıklım Manifest konserleri oldu. Manifest, bu sefer Kore’den ithal edilen formüllerle yeniden canlandırılan “kız grupları” furyasının Türkiye’de ilk tutmuş formülü. Arkasının hız kesmeden gelmesine ve her yeri çeşitli kız ve erkek gruplarının doldurmasına da şaşırmamalı. Bu sanatçılar, imajlarından arka planlarına oldukça hesaplı bir pazarlama mantığıyla piyasaya sürülüyor. Şirketlerin genç kadın ve kuir pazarı için özenle tasarladığı projelerin bir uzantısı olarak hayran grupları da dikkatle yönetiliyor. Demin bahsi geçen “nostalji” burada da belli bir kitleyi 2000’lerin kız grubu dünyasına ışınlıyor. Ancak nostaljiyle birlikte burada pazarlanan bir diğer şey ise “kız olma” deneyimi. Kız olmanın ne demek olduğu meselesinin altını dolduracak pek çok şey var elbet. Ancak bunlardan en güvenli ve kâr edilebilir opsiyonları ayıklayınca elinizde kılçıksız bir ürün kalıyor. 

Bu sene Türkiye’ye yolu düşen yabancı isimlerden en çok konuşulanı ise şüphesiz Kanye West oldu. Aslında ülkemizin Avrupa ve Amerika’da “istenmeyen” sanatçıları ilk ağırlayışı da değil. Bu konuda pek deneyimliyiz. Taciz ve cinsel saldırı suçlamaları nedeniyle turneleri sekteye uğrayan Marilyn Manson, Mohsen Namjoo, Chris Brown gibi isimler burayı es geçmedi. Ancak Nazi sempatizanlığına kadar giden aşırı açıklamaları hayranları tarafından “Biliyorsunuz, onun özel bir durumu var” denilerek geçiştirilen Kanye West ayrı bir örnek teşkil ediyor. 118 bin kişiyle Atatürk Olimpiyat Stadı’nı dolduran rapçi, 2018’de Trump’ı Beyaz Saray’da MAGA (Amerika’yı Yeniden Büyük Yap) şapkasıyla da ziyaret etmişti. Bu konser, “Sanatı sanatçıdan ayırabilir miyiz?” gibi sanat felsefesi 101 sorularının havada uçuştuğu bir tartışmayı alevlendirdi. Hâlâ kafası karışık olanlar varsa kime sahne açmayı seçtiğimizin politik olduğunu hatırlayalım. Sanata dair tartışmaları politik zeminden ayırarak konuşmanın da anlamı yok ne yazık ki.

Bu yazının yazıldığı sıralarda ise Suriyeli müzisyen Ömer Süleyman’ın senenin bir diğer büyük konseri olan Gorillaz konseri öncesi vize sürecinde yaşadığı sıkıntılar sebebiyle ülkeye alınmadığı duyuruldu. Her ne kadar konumuz konserler olsa da benzer vize krizlerinin FIFA Dünya Kupası’nda da gündeme taşındığını eklemeli. İran futbol takımı, ABD ile yaşadığı vize sorunları sebebiyle son dakika vize alabilirken idari ve teknik kadroya ret çıktı. Iraklı bir oyuncu, Somalili bir hakem ve başka isimler de benzer sıkıntılar yaşadı. Bir ayağı ABD’de gerçekleşen etkinlik böylelikle tarihi bir fiyasko olarak akıllarda kaldı.

Konser biletlerinin alım zorluğunun giderek artmasının yanında günümüz müzik piyasasına dair yeni pazarlama hamlelerini de tartıştık. Bir yandan da konsere çıkan isimlerin etrafında şekillenen güncel kültürel tartışmaları inceledik. Politik bir diğer alan olarak konserlerin bugününe dair konuşmak amacıyla bu yazıyı hazırladım. “Bir konserimiz var” diyebilirsiniz. Ancak bu gibi ifadelerle eğlencenin, etrafında şekillenen endüstrinin küresel ve yerel durumdan ayrışmasının sağlıklı olduğunu düşünmüyorum. 

Geriye haklı olarak o zaman elimizde ne kaldığı sorulabilir. Çünkü Paribu Art ve Zorlu PSM gibi örneklerde gördüğümüz üzere kamusal alanlardan devşirilen mekânların hakimiyetinde bir kültürel alan söz konusu. Benzer bir şekilde İstanbul’da festivallerin büyük çoğunluğuna ev sahipliği yapan Lifepark ve Parkorman da orman arazilerinin betonlaştırılmasıyla hayat buldu. Ayrıca buralarda gerçekleştirilen etkinliklerde alanın bir milimini bile boş bırakmayan sponsor yerleştirmelerini de unutmamalı. Endüstrinin bir başka tekeli olan Pozitif (Babylon, Volkswagen Arena…) ise medya devi Doğuş Yayın Grubu bünyesinde yer alıyor. 

Sözün kısası, kapitalist işgal politikaları üzerine kurulu olmayan konser mekânı yok gibi. Alternatif konumlar ise kapanma riskiyle sürekli yüzleşiyor ve böylelikle nefes alanımız daralıyor. Ancak bunu kabullenmek zorunda değiliz. Daha iyi bir kültürel alan, süren ekonomik ve kültürel baskılara karşı sürekli mücadele etmeyi ve söz söylemeyi sürdürmekten geçiyor. 

Fişi çeken de takan da aynı el

0

Bir sabah uyanıyorsun ve dünyanın en güçlü diye pazarlanan yapay zekâ modeli çalışmıyor. Ne senin bir hatan var ne de ortada bir arıza. Bir cuma akşamı Beyaz Saray emir vermiş, milyonlarca insanın kullandığı bir teknoloji bir gecede kapatılmış. Anthropic’in Fable 5 ve Mythos 5 modelleri işte tam olarak böyle, 13 Haziran’da fişten çekildi ve iki hafta sonra da pazarlıkların ardından yeniden açıldı. Bu açma kapama hikâyesi kulağa teknik bir ayrıntı gibi gelebilir, oysa bize teknolojinin gerçekte kimin elinde, hangi sınıfın çıkarına işlediğini gösteriyor.

Ne oldu?

Anthropic yeni modelini 9 Haziran’da “şimdiye kadar geniş kullanıma sunduğumuz en güçlü model” diye tanıttı. Aradan bir hafta geçmeden, 13 Haziran’da bir ihracat kontrolü direktifiyle erişim tümüyle kapatıldı. Üstelik yalnızca yabancı uyruklulara değil, şirketin çoğu yabancı doğumlu kendi çalışanları bile kendi ürünlerine erişemez oldu. Bu durumun nedeni olarak Çin bağlantılı bir grubun modele sızması veya güvenlik açığı olarak söyleniyor. Anthropic’in kendisi bile somut gerekçenin yalnızca sözlü iletildiğini belirtti. Sonuç olarak erişim kademe kademe geri geldi ama asıl soru ortada duruyor, milyonların kullandığı bir teknolojinin fişi, nasıl oluyor da bir akşam vakti tek bir emirle çekilebiliyor?

Kimin zekâsı, kimin makinesi?

Marx, Grundrisse‘de insanlığın binlerce yıllık ortak bilgi birikimini genel zekâ olarak adlandırır ve makinenin bu birikimin cisimleşmiş hali olduğunu anlatır. Makinenin kendisi düşman değildir, sermayenin mülküne dönüştüğünde düşmanlaşır, çünkü artık tek bir amaca hizmet eder, o da kâr. İşte o zaman “ölü emek” canlı emeği yutmaya başlar. Bugün yapay zekâ diye pazarlanan şey de aslında budur. Hepimizin ürettiği metinler, kodlar, görseller, yani insanlığın ortak yaratımı, izinsiz ve karşılıksız gasp edilip bir avuç tekelin rantına çevriliyor. Başka bir düzende bizi angarya işlerden kurtarabilecek bu teknoloji, sermayenin elinde bize karşı bir silaha dönüşüyor.

Tarafsız teknoloji yalanı

Bu tablo, “teknoloji tarafsızdır” masalını bir kez daha çökertiyor. Bir modelin açık mı kapalı mı olacağına, buna kimin erişeceğine tek bir devlet ve bir avuç şirket karar veriyor. Sadece 2026’da bu dört-beş dev şirketin veri merkezlerine ayırdığı bütçe 650 milyar dolar. Ülkelerin yıllık bütçelerini aşan bu servet, halkın ortak emeğinden süzülüp bir avuç milyarderin kasasında toplanıyor. Ve ortada basit bir hizmet de yok, özelleştirilmiş bir dış politika ve tek elde yoğunlaşan bir sınıf gücü var, yani bu tüm dünya için bu düpedüz bir egemenlik sorunudur. 

Ne yapmalı?

Çözüm elbette teknoloji düşmanlığı ya da makine kırıcılığı değil! Sorun modellerde değil, genel zekâmızı gasp eden tekellerin ve tek bir devletin egemenliğinde. İnsanlığın ortak birikimi olan bu teknoloji, yine insanlığın ortak malı olmalıdır. İhtiyacımız olan; kamusal, şeffaf ve demokratik denetime açık bir dijital düzen ile madenciden mühendise, değer zincirinin her halkasını birleştiren enternasyonal bir mücadeledir. Unutmayalım, tarihi yapan makineler değil insanlardır; yani üreten, eğiten ve yaşatan bizleriz ve anahtarın gerçekte kimde olduğunu onlara hatırlatacak olan da örgütlü mücadelemizdir.

Teknoloji ilerliyor, maaşlar düşüyor

0

Dünya savaşlarının ardından sermaye sınıfı, işçi sınıfıyla olan mücadelesini farklı bir boyuta taşıdı. İşçi sınıfını bölerek, yalnızlaştırarak amaçlarına ulaşmayı hedefledi.

İlk olarak işçi sınıfı içerisinde bir ayrıcalıklı katman yarattı: işçi aristokrasisi. Peki bunlar kimlerdi? Genellikle kalifiye emekçilerden oluşan bu kesim, diğer işçilere göre daha yüksek ücretlerle ve çeşitli ayrıcalıklarla ödüllendirildi. Böylece kalifiye işçiler, sıradan emekçilerden uzaklaştırıldı. Örgütlenmelere mesafeli durmaya başladılar; kendi aldıkları ücret düzeyinde başka işçilerin çalışmasını istemediler. Sermayenin amacı da işçilerin ortak çıkarlar etrafında birleşmesini engellemekti.

Ancak zamanla sermaye için bu kesim de bir maliyet unsuru haline geldi. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte kalifiye işçilerin sahip olduğu bilgi ve becerileri makineler devralmaya başladı. Eskiden büyük ölçüde el emeğiyle yapılan işleri artık robotlar yapıyor. Metal işleme sektöründe ise bilgisayar kontrollü makineler, yılların ustalığını birkaç tuşla yerine getirebiliyor.

Böylece işçilerin önemli bir bölümü vasıfsız hale geldi. İşçiler birbirine yakın ücretlerle çalışmaya zorlandı. CNC torna tezgâhlarında yıllarını eskitmiş bir metal işçisi olarak bu sürecin tanıklarından biri de benim. Ne kadar tecrübeli olursan ol, ne kadar çok bilgi ve beceriye sahip olursan ol, çoğu zaman değişen bir şey olmuyor. Adeta bütün işverenler kendi aralarında anlaşmış gibi, alacağın ücretin sınırları önceden belirlenmiş durumda.

Bugün gelinen noktada artık “sıradan işçi” ya da “kalifiye eleman” ayrımının eski anlamını büyük ölçüde yitirdiğini görüyoruz. Yani teknolojik gelişmelerin meyvelerini emekçiler değil, sermaye sahipleri topluyor. Üretimi gerçekleştiren milyonlarca insan giderek daha düşük ücretlere, daha fazla çalışma saatlerine ve daha güvencesiz koşullara mahkûm ediliyor.

Fakat bu durum aynı zamanda yeni bir olanak da yaratıyor. Ücretlerde yaşanan eşitlenme aşağıya doğru gerçekleşse de, işçilerin ortak sorunlarını ve ortak çıkarlarını daha görünür hale getiriyor. Bizi birbirimizden ayıran duvarlar yıkıldıkça, örgütlenmenin zemini de genişliyor.

Yapmamız gereken birbirleriyle rekabet eden bireyler olmaktan çıkıp aynı sömürü düzenine karşı yan yana duran emekçiler olmaktır. Çünkü haklarımızı tek başımıza değil, birlikte mücadele ederek kazanabiliriz. Ücretlerde, çalışma koşullarında ve alım gücümüzde yaşanan gerilemenin karşısında durmanın yolu; dayanışmadan, örgütlenmeden ve ortak mücadeleden geçiyor.

Teknoloji ilerlerken maaşların düşmesi kader değildir. Bu, sermayenin tercihidir. Ve her tercih gibi, örgütlü bir emek mücadelesiyle değiştirilebilir.

Belediyelerde örgütlenme: 2026 TİS’leri

0

Gazete Nisan’ın 89. sayısındaki (2025 Kasım) yazıda, belediyelerde sendikalaşma süreci ve beraberinde gelen kazanımların ekonomik anlamda, ülke koşullarıyla birlikte düşünüldüğünde bir yere oturduğundan, politik kazanımların ise sınırlarının olduğundan bahsetmiştim. Ekonomik kazanımlardan temel kasıt, belediye işçilerinin asgari ücrete mahkûm kalmamasının kısmi bir başarı olarak görülebilecek olması. Değineceğim iki husus var. Birincisi, kısaca bu başarının temel sebeplerinden bir tanesi ne kadar yoksullaştırıldığımızla doğrudan ilişkili. 2026 için belirlenen asgari ücret açlık sınırının altında. Enflasyonun tavan yaptığı, dövizin/altının katlandığı geçtiğimiz yıllarda bile asgari ücrete yılda iki zam yapılırken; yüksek enflasyonun etkilerini daha yoğun hissettiğimiz takip eden yıllarda, son iki yıldır asgari ücrete yılda bir zam yapılıyor. Ki bu göreceli başarı, mesela bir seçim zamanı, asgari ücrete yapılabilecek yüksek oranlı zam ile bir anda başarısızlığa dönüşebilir ve belediye işçilerini bir tür kısırdöngüye sürükleyebilir.

İkinci ve bu yazıda değinmek istediğim mesele ise şu. Göreceli ekonomik başarıyı sürekli hale getirebilecek olan politik kazanımların elde edilmesi, işçi sınıfının tabandan örgütlenmesi, birleşik mücadele inşa edilmesinin gerekliliği üzerine. Ancak ve ancak bu sayede gerek biz belediye işçileri olarak sözümüzün daha fazla geçtiği toplu sözleşmelere imza atabiliriz gerekse de toplumu açlık sınırının altına mahkûm edenlere karşı dövüşebiliriz. Ortak sorunlarımıza ortak çözümler bulmamız gerekiyor. Sınıfın tüm işkollarında, toplumun her kesiminde ezilenler olarak birleşik mücadele etmemizin yolu, aynı işkollarında örgütlenen işçilerin de birliğinden geçiyor. En azından aynı sendikada örgütlenen işçiler olarak bir araya gelmenin yollarını daha fazla aramalı ve bulmalıyız. Belediye işçilerinin bu bağlamdaki avantajı, pek çok farklı meslekten olmakla birlikte, aynı işkolunda olmamız ve aynı sendikada örgütlenebilmemiz. Bizler bugün tabandan örgütlenen, birleşik, devrimci bir işçi siyasetinin inşasının gereğini görmezden geldikçe kaybediyoruz. Bu arada kamuda işkollarının ayrılmasının da her zaman bir ihtimal olduğunu not edelim. Bu ihtimalin gerçekleşmesi durumunda biz işçileri bir arada tutacak olan tutkal birleşik mücadeleden geçiyor. Bu mücadelenin nüveleri belediye işçileri arasında mevcut. Elde ettiğimiz tüm haklarımız, bir arada okunduğunda bir kazanımı ifade eden, toplu sözleşmelerimizdeki her bir maddenin kelimeleri, mücadeleler ile yazıldı.

Yine de bugün kabul etmeliyiz ki bu nüveyi büyütecek taban örgütlenmesinin uzağındayız. Ve 2026, belediye şirketlerinde toplu sözleşmelerin yenileneceği yıl (bazı belediyelerde yenilendi). Sendikalarımız bizlerin doğal örgütleri. Bizler işçi olduğumuz için sendikalarımıza üyeyiz. Bu bağlamda sendikalar bizler için engel değiller, olmamalılar. Birliğimiz için, saatlik-güvencesiz çalışmayı tamamen bitirmek için, kadro mücadelemiz ve toplu sözleşmelerimizi özgürleştirmek için işçi komitelerinin, işçi eğitimlerinin/buluşmalarının, bizi bizle bir araya getirecek yolların taşlarını döşemeye başlamalıyız.

Süresiz nafaka yok, ödenmeyen nafaka var!

0
Fotoğraf: Serra Akcan / csgorselarsiv.org

Son yıllarda nafaka tartışmaları kamuoyunda çoğu zaman “erkeklerin ömür boyu nafaka ödemek zorunda olması” algısı etrafında yürütülüyor. Oysa bu tartışma, nafakanın gerçek işlevini ve Türkiye’de kadınların nafaka hakkına fiilen erişirken karşılaştıkları sorunları büyük ölçüde görünmez kılıyor.

Patriyarkal sistem ve iktidar, yarattığı “süresiz nafaka” tartışması ile kadınların yoksullaşması ve çocukların bakım yükünün erkeklerle eşit paylaşılmaması gibi yapısal sorunların göz ardı edilmesine neden oluyor. Türk Medeni Kanunu’nda dört temel nafaka türü mevcut. Tedbir nafakası, dava süresince boşanma süreci nedeniyle ekonomik durumu güçsüzleşen taraf lehine hükmedilirken; iştirak nafakası velayeti kendisine bırakılmayan ebeveynin çocuğun bakım ve eğitim giderlerine katılmasını sağlar. Ancak erkeklerin en çok huzurunu kaçıran yoksulluk nafakası. Yoksulluk nafakası, boşanma nedeniyle yoksulluğa düşecek ve boşanmada daha ağır kusurlu olmayan eş lehine hükmedilir; yani tanımdan da anlaşılacağı üzere nafaka sadece kadın lehine hükmedilmez. Ekonomik açıdan güçsüz durumda olan erkek lehine de hükmedilebilir.

Yasaların varlığı nafaka taleplerinin hakkaniyetli bir şekilde uygulandığı anlamına gelmesin. En önemli nokta, mahkemelerce hükmedilen nafaka miktarlarının bugün aylık 500 TL, 2 bin TL, 5 bin TL civarında seyretmesi. Yani magazine konu olduğu şekliyle uçuk nafaka tutarlarına kesinlikle hükmedilmiyor. Nafaka karşıtı erkek gruplarının “maaşlarımızın dörtte biri kadar nafaka veriyoruz” söylemleri tamamen yalan. Belirlenen nafakalar ise düzenli ödenmiyor. Yani nafaka alacaklısı kadın, bu cüzi nafakaya erişmek için yeniden bir hukuki süreç başlatmak zorunda kalabiliyor. Bugün bir dava masrafı 4 bin TL civarında, yani sistemin dava açarken talep ettiği masrafı bile karşılayamayacak tutarlarda nafakaya hükmediliyor. Pek çok kadın, sırf bu zorluklardan ötürü yıllardır nafaka alacağına erişemiyor.

Asıl mesele nafakanın gerçekten ödenmesini sağlayacak etkin icra mekanizmalarının oluşturulması, nafaka alacaklarının kamu güvencesi altına alınması ve bakım yükünün toplumsal olarak paylaşılmasını sağlayacak sosyal politikaların geliştirilmesi. AYM’nin Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesindeki yoksulluk nafakası düzenlemesinde geçen “süresiz olarak” ibaresini iptal etmesi de bu çerçevede değerlendirilmek zorunda. Karar henüz yayınlanmadığı için henüz gerekçeye dair bilgi sahibi değiliz. Nafaka, andığımız sorunlarla birlikte zaten süresiz olarak uygulanabilen bir mekanizma değil, her zaman nafaka yükümlüsü nafakanın kaldırılmasını/azaltılmasını talep edebilir. Aynı zamanda nafaka, kişinin evlenmesi veya ölümü halinde de kendiliğinden kalkar. Yani kamuoyuna yansıyan “erkeklerin ömür boyu nafaka ödeme çilesi” algısının içi tamamen boş, kadın mücadelesinin bu konudaki taleplerini görünmez kılmaya çalışan bir çaba.

Gerçek çözüm, nafaka hakkını zayıflatmak ve sorunları görmezden gelmek değil; nafaka kararlarının etkin biçimde uygulanmasını sağlamak, tahsil edilemeyen nafakalar için kamu güvencesi oluşturmak, kadınların güvenceli istihdama erişimini artırmak ve bakım emeğini toplumsallaştıracak sosyal politikaları hayata geçirmek.

İşsizliğe emekçilerin gözünden bakmak

0

Her sene aşağı yukarı şu cümleleri okuyoruz: İşsizlik yüzde 8 oldu, 0,1 puan düştü, genç işsizliği geriledi, istihdam politikaları sonuç veriyor… Bakanlar da bu rakamların arkasına geçip “işsizlik tek haneli seyrediyor” diye övünüyorlar. Çevresinde onlarca işsiz varken insan sormadan edemiyor: Bu rakamlar bize gerçekten ne anlatıyor?

İşsizlik oranı bize yalnızca kimlerin resmi olarak “işsiz” sayıldığını gösteriyor. İş aramaktan vazgeçmiş, umudunu kaybetmiş, geçici işlerle geçinen, piyasaya giremeyen milyonlar bu oranın içinde görünmüyor. Oysa etrafımız iş arayan ama bulamayan, onlarca başvuru yapıp tek bir geri dönüş alamayan, görüşmeye çağrıldığında şaka gibi ücretler teklif edilen insanlarla dolu. İşi olanlar da çoğu zaman yalnızca çalışarak değil borçla, kredi kartlarını çevirerek, ailesinden destek alarak yaşıyor.

İşsizlik sorununu sermaye “beceri uyumsuzluğu” veya “iş beğenmeme” diye yeniden adlandırıyor. “Bizim istediğimiz işleri, bizim koyduğumuz koşullarda, bizim belirlediğimiz ücretlere yapacak yeterince insan yok” demiyorlar da; “İş var, gençler piyasanın ihtiyaç duyduğu becerilere sahip değil” diyorlar. Uyumsuz olan insanlar değil halbuki. Bu iş piyasası insan onuruna uygun değil. 150 yıl önce kazanılmış 8 saatlik işgünü bile ortadan kalkmış, cumartesi çalışmak olağanlaşmış. Yarım saatlik öğle arasına, iki-üç kişinin işinin tek kişiye yıkılmasına, sendikalaşmaya kalkışıldığında kapının gösterilmesine, güvencesizliğe elbette itiraz edeceğiz.

Devlet de sorunu sermayenin ihtiyaçlarına göre tarif ediyor. “Gençleri piyasanın ihtiyaçlarıyla uyumlu hale getirmek”, “işverenlerin nitelikli insan kaynağına daha erken erişmesini sağlamak” gibi süslü cümlelerin arkasındaki hedef sermayeye ucuz işgücü sunmak.

“İşe İlk Adım Programı” bunu açıkça gösteriyor. 18-25 yaş arası gençlerin ilk işe girişlerinde ücret ve sigorta primlerinin bir kısmı İşsizlik Sigortası Fonu’ndan karşılanıyor. Yani emekçilerin ücretlerinden kesilerek biriken fonla sermayenin yükü hafifletiliyor, buna da “istihdamı desteklemek” deniyor. MESEM de benzer şekilde, mesleki eğitim adı altında yoksul çocukların erken yaşta işyerlerine sokulmasına, çocuk işçiliğinin normalleşmesine yol açıyor.

Bu yüzden işsizliği de piyasanın diliyle değil, işçilerin diliyle konuşmak zorundayız. “İşsizlik yüzde kaç?” diye değil, “Kaç kişi insanca yaşayabileceği bir işe sahip?” diye sormalıyız. “Emekçiler geçinebiliyor mu, dinlenebiliyor mu, güvende mi?” diye sormalıyız. “Gençler piyasaya uyum sağlıyor mu?” diye değil, “Bu düzen gençlere ne sunuyor?” diye sormalıyız.

Suriye’nin kentlerinde ve kırsalında eylemler yaygınlaşıyor

0

Suriye son dönemde birçok bölgede işçilerin ve köylülerin protesto eylemlerine sahne oldu. Bu eylemlerin ortak noktası, emekçilerin sefaletini derinleştiren Şara yönetiminin ekonomi politikalarına dönük artan tepkiydi.

Bu eylem dalgası İdlib ve Halep’te gerçekleşen öğretmen grevleriyle başladı. 2025 sonunda başlayan eylemler 2026’nın ilk ayları boyunca devam etti. Şubat ayında “Onur İçin Grev” adıyla düzenlen eylemler sırasında binden fazla okulda öğretmenler iş durdurdu. Öğretmenlerin talepleri çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve 100 dolar civarındaki ücretlerine acilen zam yapılmasıydı.

Öğretmen eylemlerini mayıs ayında başlayan çiftçi protestoları takip etti. Hükümetin buğday alım fiyatını açıklamasının ardından, ülkenin güneyindeki Dera’dan doğusunda Rakka ve Deyr ez Zor ve kuzeydoğusundaki Haseke’ye kadar çiftçiler sokakları ve meydanları doldurdu. Hükümetin ton başına 350 dolar civarındaki alım fiyatı karşılığında ürünlerini teslim etmeyi reddettiler. Protestoların büyümesinin ardından Şara yönetimi, alım fiyatını 400 dolar civarına yükselterek öfkeyi yatıştırmaya çalıştı.

Son eylem dalgasıysa Şam kırsalındaki özel sektöre ait fabrikalarda gerçekleşti. Zenobya şirketinde başlayan ve Madar ve Hafız fabrikalarına da yayılan grevlerde işçiler artan enflasyon ve hayat pahalılığı karşısında ücretlerine acilen zam yapılmasını ve çalışma koşullarının iyileştirilmesini talep ettiler. Grevler, patronların kısmi ücret artışları gibi çeşitli tavizler vermek zorunda kalmasıyla sonuçlandı.

Şara yönetiminin ekonomi politikası, emperyalizm ve bölge ülkeleriyle işbirliği içerisinde, emekçilerin alım gücünü daha da zayıflatmaya ve özelleştirmeler yoluyla talana dayanıyor. Bu politikalara karşı gerçekleşen eylemler, Suriye’de emekçi halkın yeni bir genelleşmiş seferberlik dalgasının kapıda olduğunu gösteriyor.

*****

Suriye’de Özgürlük ve Onur Hareketi kuruldu!

Suriye’de Esad diktatörlüğünün yıkılmasının ardından oluşan yeni politik durumda, emekçilerin, ezilen halkların ve kesimlerin sosyalist seçeneğini yükseltmek adına ülkenin genç devrimcileri ve aktivistleri Özgürlük ve Onur Hareketi’nin kurulduğunu ilan etti. 2011’de başlayan devrimin özgürlük ve onur talepleri, Şara önderliğindeki geçiş hükümeti altında da tüm yakıcılığıyla güncelliğini koruyor. Bu doğrultuda, emekçilerin ve ezilenlerin ekonomik, demokratik ve ulusal egemenlik taleplerini birleştirerek mücadeleyi yükseltecek devrimci bir siyasi partinin inşası hayati önemde. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) de desteklediği bu yeni hareket, tam da bu çerçevede, kopuşçu bir siyasal eylem programı etrafında ülkedeki ve bölgedeki devrimcilerin birliğini hedefliyor.

Bir kavram: endüstriyel futbol

0

Yeşil sahalar; güçlünün gücünün kurallarla sınırlandırılabildiği, görece daha adil bir rekabetin sağlanabildiği, yürekli oyuncuların bir çanta dolusu paraya karşı galip gelebildiği bir yer olagelmiştir bugüne kadar. Futbol; halkların eğlencesi, tutkusu, büyük kitlelerin ortak duygusu, hayatın acısını bazen unutturan bazen de son derece irrasyonel bir şekilde daha çok acı katan bir oyun olmuştur. Bir oyun… Bugüne kadar…

Aslında futbolun endüstriyelleşmesi bugün tamamlanan veya daha dün başlamış bir şey değil. Neoliberalizmin insana dair tüm duyguları metalaştırması, bu oyunun da bir pazar malı haline getirilmesiyle sonuçlandı yıllar içinde. Popüler bir tabirle şöyle diyebiliriz: Endüstriyel futbol; futbolun arsada değil borsada oynanan halidir.

Bu kavram ilk kez 1980’lerin sonu, 1990’ların başında ortaya çıktı. Yani neoliberalizmin önünde hiçbir engel kalmayıp tüm dünyada rahatça at koşturabildiği yıllar. İngiltere liginin Premier Lig adı altında markalaşması, Şampiyon Kulüpler Kupası’nın Şampiyonlar Ligi’ne dönüşmesi bu piyasalaşmanın ilk adımları oldu. Artık maç yayınları paralı hale gelecek, devasa bahis sektörü devreye girecek ve taraftar yavaş yavaş müşteri haline gelecekti.

Brezilya’nın Dünya Kupası için stat yapma bahanesiyle on binlerce insanı evinden etmesi, Katar’ın kupa organizasyonu için 220 milyar dolar harcarken binlerce işçiyi katletmesi, bugün maçların ortasına su molası adı altında reklam araları yerleştirerek futbolun Amerikanlaşması süreci endüstriyel futbolun ne kadar ileri gittiğinin bir göstergesi.

Yakın geçmişte bir taraftarın maça gitmesi ucuz bir eğlenceyken bugün özellikle büyük takımların maçlarına bilet almak oldukça pahalı. Endüstriyel futbol, para harcamayan taraftar istemiyor. Bu yeni taraftar anlayışı; takımının lisanslı ürününü almak, kombinelere yüksek fiyatlar ödemek, pahalı transferler talep etmek ve sürekli başarı istemek zorunda.

“Yenilsen de yensen de” anlayışı endüstriyel futbolun kabul ettiği bir şey değil. Nihayetinde taraftarlık karşılıksız sevgiyi içeren bir şey ama günümüzde bu sevgi karşılıklı olmalı ve muhakkak dolarlar ve avrolar ile ifade edilmeli. Takımların yaptığı astronomik transfer harcamaları futbol müşterilerini “paketi yeni açılmış bir ürün” hazzına sürüklüyor ve bu müşteriler canları sıkıldıkça yeni paketlerin açılmasını talep ediyor. Güzel futbol, aidiyet, takım ruhu, eğlence gibi şeyler neoliberalizmin dev karnını doyurmuyor. Artık tek bir beklenti var; daha çok harca ve ne yolla olursa olsun kazan.

Endüstriyel futbol piyasasında Maradona, Cantona, Livornolu Lucarelli gibi karakterlerin çıkması imkânsız. Çünkü taraftarlar ne kadar müşteriyse futbolcular da o kadar ürün. Dev reklam anlaşmaları sporcu değil influencer üretiyor.

Dünya genelinde az sayıda taraftar grubu bu piyasalaşmayla mücadele etmeye çalışsa da endüstriyel futbol, halkların eğlencesini yutan dev bir canavar olarak yoluna devam ediyor.

Her şey sermaye için

0

Türkiye kapitalizmi içinde bulunduğu cendereden kendi olanaklarıyla çıkabilecek yeterli sermaye birikimine ve sosyoekonomik olanaklara sahip değil. Bunun temelinde ise kapitalizmin küresel ölçekte bir dünya sistemi olması ve uluslararası işbölümüne dayanması yatıyor. Bu aynı zamanda tüm ülkelerin belli bir düzeyde birbirlerine bağımlı oldukları ve sadece kendi olanaklarıyla kendi krizlerini çözemeyecekleri anlamına gelir. Buradan şu sonuca varabiliriz:

Tekil olarak Türkiye’de önümüze sürülen her türlü ekonomik program, sanayi hamlesi ya da düzenleyici hukuksal adımlar son tahlilde nihai problemleri çözmek yerine sermaye için günü kurtarmak, sorunları hasır altı etmek ve düşen kârlılıkları geçici olsa da artırmaya dönük sığ, gerçek çözümden yoksun ve geçici hamlelerdir.

Sıcak paraya bağımlı, dış ticarette sürekli cari açık vererek büyüyebilen, kronik enflasyon sorunu olan, dış politikada cereyan eden her türlü gerilimden sonuna kadar etkilenen Türkiye kapitalizmi, küresel kapitalizmin kendi yapısal sermaye birikimi krizini aşamadığı bir ortamda, yukarıda bahsettiğim geçici önlemleri sürekli olarak önümüze “çözüm” diye koyuyor.

Bu giriş, haziran başında yürürlüğe giren yeni vergi ve sermaye teşvik paketinin altında yatan nedenleri anlamlandırmak içindi. Sermayenin düşen kârlılıklarını artırmak, vergi yükünü biraz daha emekçilerin sırtına yüklemek için daha önce defalarca muadillerini gördüğümüz bu yeni düzenleme, yurtdışı kaynaklı gelirler için uzun süreli vergi istisnaları getirirken, ihracatçı şirketler ve teknoloji girişimleri için yeni teşvikler öngörüyor.

Yurtdışından getirilecek sermayenin vergilendirilmemesiyle sıcak paranın akmasına yol veriliyor. Yurtdışında bulunan veya kanuni defter kayıtlarında yer almayan para, döviz, altın, pay senedi, tahvil ve diğer menkul kıymetlerin Türkiye’ye getirilerek ekonomiye kazandırılması, her türlü kara paranın da ülkeye girişinin önünü açacak bir hamledir.

Bunu dışında “Nitelikli Hizmet Merkezi” olarak faaliyette bulunan kurumların, faaliyetleri kapsamında yurtdışından elde ettikleri kazançların yüzde 95’i kurumlar vergisinden düşebilecek. Nitelikli Hizmet Merkezi nedir diye baktığımızda ise, en az üç farklı ülkede faaliyet gösteren ve gelirlerinin en az yüzde 80’ini yurtdışındaki ilişkili şirketlerden elde eden sermaye şirketleri olarak tanımlandığını görüyoruz. Hatta bu merkezlerde çalışan nitelikli hizmet personeline, brüt asgari ücretin üç katına kadar gelir vergisi istisnası sağlanacağını görüyoruz.

Devlet, vergilendirilebilir hem iç hem dış sermayeyi, ülkeye girişlerini ve kârlılıklarını artırma pahasına vergilendirmeyerek ödüllendiriyor. Ama market alışverişinde, kahve içerken, benzin alırken, sinemaya giderken günde dolaylı olarak defalarca vergi ödeyen, hayat pahalılığını her an hisseden milyonlarca emekçi için bırakın vergi düzenlemesini temmuzda ücret zammını bile programına almıyor. İşçilerin acil talepleriyle neden bağımsız ve birleşik bir mücadele hattı örmeleri gerektiği başta anlattığım yapısal durumla birleştiğinde anlam kazanıyor.

Göçmenler, Türkiye ve Türkiyeli emekçiler açısından AB Göç ve İltica Paktı

0

Avrupa Birliği (AB), göçmen düşmanı ikiyüzlü politikalarına bir yenisini ekledi: 12 Haziran’da yürürlüğe giren yeni AB Göç ve İltica Paktı. Avrupa Komisyonu, paktın prosedürleri hızlandıracağını, adil sığınmacılık uygulamaları getireceğini, daha güçlü dış sınır koruması sağlayacağını ve dayanışma ile sorumluluk arasında bir denge kuracağını iddia ediyor. Ancak esas hedef, göçmenlerin hayatlarını yine devletler arası bir pazarlık konusu haline getirmek. Pakt ile getirilen yeni kurallar; “prosedürleri hızlandırma” adı altında göçmenlerin mağduriyetine, mülteci ve sığınmacı haklarının gasp edilmesine zemin hazırlıyor. Kısacası, yeni paktla beraber göçmenlerin durumu iyiye gitmeyecek.

Uluslararası Göç Örgütü’nün (IOM) 2025 Küresel Göç Raporu’na göre 2014’ten beri en az 82 bin kişi göç yollarında hayatını kaybetmiş. En ölümcül rota, Avrupa’ya uzanan göç yolları. Belli ki karnesi sınırlarında işlediği göçmen cinayetleriyle dolu olan AB, sınırlarını daha da güçlendirerek kendini temize çıkarmak istiyor.

AB Göç ve İltica Paktı, Türkiye için ne anlama geliyor?

Türkiye’nin zaten yıllardır AB için sınır bekçiliği yaptığı hesaba katıldığında, yeni paktla beraber AB’nin tampon bölge ve geri gönderme merkezi olarak kullanacağı “güvenli üçüncü ülke”lerden biri olması beklenebilir. Bununla birlikte, AB kadar Tek Adam rejiminin de ikiyüzlü ve göçmen karşıtı bir politika yürütmekte olduğuna dikkat çekmek gerekir. Türkiye Cumhuriyeti, Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Cenevre Sözleşmesi’ne imzacı olduğu halde sözleşmeye koyduğu coğrafi şerhi koruyor. Bu şerhe dayanarak, Avrupa dışından gelen göçmenlerin mültecilik statüsünü tanımıyor. Bu, Türkiye’deki başta Suriyeliler olmak üzere milyonlarca göçmenin uluslararası olarak tanınmış mültecilik haklarından faydalanamaması demek.

Türkiye’nin, AB ülkeleri dışında da operasyon yürüten Avrupa Sınır ve Sahil Güvenlik Ajansı Frontex ile anlaşmaları mevcut. Dolayısıyla Frontex kuvvetlerinin ülkede cirit atması da gündeme gelebilir ve Türkiye’ye gelen/gönderilen göçmenlerin hayatlarının daha büyük bir belirsizliğe sıkışması beklenebilir. Halihazırda Türkiye’deki göçmenlerin sefalet koşullarına mahkûm olduğu, en güvencesiz işgücünü sağladığı ve sadece iktidar değil düzen muhalefetinin de çabalarıyla göçmenlerin daima düşmanlaştırıldığı bir ortam çok uzun zamandır söz konusu. Hal böyleyken, yeni pakt ile birlikte Türkiye’deki göçmenlerin durumunun daha da kötüleşeceğini beklemek şaşırtıcı olmayacak.

Bu noktada soruyu bir de şöyle soralım: AB Göç ve İltica Paktı, Türkiyeli emekçiler için ne anlama geliyor? Göçmenlerin sınıf kardeşimiz olduğu ve kimsenin sebepsiz yere göçmediği gerçeği ile başlayabiliriz yanıta. Göçmen haklarını savunmak yalnızca bir insan hakları meselesi değildir. Göçmen haklarını savunmak; başta Avrupa Birliği olmak üzere emperyalist ülkelerle ve işbirlikçileriyle, yani sayısız insanın göç etmek zorunda kalmasının, yerinden edilmesinin ve göç yollarında hayatını kaybetmesinin bizzat müsebbibi olanlarla mücadele etmek anlamına da gelir. Dolayısıyla göçmen ve mülteci haklarının savunusu, emekçilerin daima gündeminde yer almak ve mücadele programının bir parçası olmak zorunda.

Mücadeleler çetin geçiyor, kazanımlar yolu açıyor

0

Yılın ilk yarısı geride kalırken emekçilerin ülke genelindeki irili ufaklı mücadeleleri sürüyor. İşçi sınıfı mücadelesinin uzunca zamandır ısrarlı fakat dağınık bir karakterde ilerlediğini gözlemliyoruz. Alım gücünün düşmesi, sendikalaşmanın engellenmesi, ödenmeyen ücretler ve yaşanan hak kayıpları ekseninde farklı sektörlerde açığa çıkan mücadeleler bu gözlemimizi doğruluyor.

Son dönemin işçi eylemlerinde iki sektör dinamizmiyle göze çarpıyor. Birisi özel sektördeki eğitim emekçilerinin mücadelesi. Kuşkusuz geçtiğimiz aylarda Tez-Koop-İş’te örgütlü Özel İtalyan Lisesi öğretmenlerinin grev kazanımı bu mücadeleleri olumlu yönde etkiledi. Bilgi Üniversitesi’nin rejim tarafından kapatılması ve yeniden açılması da Eğitim-Sen ve Öğretmen Sendikası’nın (Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası) aktif katıldığı mücadelenin bir sonucuydu. Son haftalarda ise Öğretmen Sendikası’nın öncülüğünde öğretmenler alanlarındaki mülakat mağduriyetine karşı harekete geçti ve açlık grevi dahil olmak üzere bir dizi eylem gerçekleştirdi. Mülakat mağduru öğretmenler atanma süreçlerinde yaşanan mağduriyetlerinin giderilmesini istiyor. Özel sektör öğretmenlerinin güvencesizlik, çalışma hayatında adaletsizlik, düşük maaşlar ve mobbingle karşı karşıya oluşu bugün yaşanmakta olan mücadeleleri ortaya çıkarıyor. Ancak yine de sektördeki çalışanların geniş kesimlerinin nasıl seferber olacağı sorusu henüz ortada duruyor.

Bu dönemin mücadeleleri içinde öne çıkan bir diğer sektör ise maden. Malum, madencilik işçi sağlığının her zaman ağır şekilde ihmal edildiği, tehlikeli ve emek yoğun bir sektör. Son dönemde eylemlerin arttığı bu sektörde öne çıkan temel meseleler ise ücretlerin ve tazminatların ödenmemesi ve artan sömürü koşulları. Bağımsız Maden İşçileri Sendikası’nın öncülük ettiği pek çok eylemde madenciler yol kapama, Ankara’ya yürüyüş, açlık grevi gibi eylemlere başvurdu. Sektörün çetin yapısı mücadeleleri de militan bir yere eviriyor. Rejimin baskıcı sınıf politikaları işçilerin fiili eylemlere yönelmesine yol açıyor.

Öne çıkan bu mücadelelerde not etmemiz gereken iki konu var. İlki, en ufak bir hak talebi için -hatta mevcut hakların korunması için bile- sert mücadelelerin zorunlu olması. Bu yeni bir durum değil, ancak önemli. Ödenmeyen ücretlerin alınması, ücret artışı talebi ya da sendikalaşma hakkı… Bütün talepler ancak ısrarcı ve militan bir mücadele ile kazanılabiliyor. İkinci husus ise en ufak bir kazanımın büyük bir moral yaratabilmesi ve yeni kazanımlara dönük basınçlar oluşturması. Örneğin, Bağımsız Maden-İş öncülüğünde yapılan eylemler, maden sektöründeki diğer sendikalar üzerinde basınç oluşturabiliyor, işçiler sendikaları harekete zorlayabiliyor. Bu yüzden en ufak bir kazanımın hayati olduğu unutulmamalı.

Sınıfın farklı mücadeleleri birbirine dersler ve deneyimler bırakıyor. Bu deneyimleri sentezleyip birleşik bir mücadeleyi örebilmek ise sınıfın öncülerinin görevi olarak duruyor.

Tüm Emeklilerin Sendikası Genel Sekreteri Nuran Kesiktaş ile söyleşi: “Emeklilerin ekonomik ve sosyal açıdan iyileşmesi için birleşik mücadeleyi büyüteceğiz”

0

Açlık sınırının altında kalan emekli aylıkları, artan yaşam maliyetleri ve güvencesizlik… Türkiye’de milyonlarca emekli, yıllarca verdiği emeğin karşılığını alamadan yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Emekliler ise bunun yalnızca ekonomik krizin değil, yıllardır uygulanan sosyal güvenlik politikalarının bir sonucu olduğunu vurguluyor. Tüm Emeklilerin Sendikası Genel Sekreteri Nuran Kesiktaş ile emeklilerin yaşadığı ekonomik sorunları, hak kayıplarını ve çözüm önerilerini konuştuğumuz söyleşiyi paylaşıyoruz.

Milyonlarca emekli bugün açlık ve yoksulluk sınırının altında bir gelirle yaşamaya çalışıyor. Temmuz ayında yapılacak maaş artışları da emeklilerin talepleri bir yana temel ihtiyaçlarını bile karşılamaktan oldukça uzak. Bu tablonun temel sorumlusu sizce nedir? 

Temel sorun AKP döneminde çıkarılan 5510 sayılı yasadır. Bu yasayla emekli aylık güncelleme katsayıları düşürülmüştür. Gayrisafi yıllık hasıladan emeklilere ve sosyal güvenlik kurumuna ayrılan pay OECD ülkelerinin neredeyse yarısıdır.

Ayrıca ülkemizde açıklanan resmi enflasyon, yaşanan enflasyonun çok altında açıklandığı için, 6 ayda bir aylıklarda yapılan düzenlenme çok düşük kalmaktadır. Bunların toplamı emeklilere düşük aylık olarak dönüyor.

Sorunun çözümü 5510 sayılı yasanın emekliler lehine değiştirilmesinden geçiyor. Bizim önerimiz en düşük emekli aylığını en düşük memur maaşına eşitleyip, taban aylığın böyle belirlenmesidir. Ayrıca emeklilerin sendika hakkı tanınarak, toplu sözleşme masasına oturulması sağlanmalıdır.

Emeklilerin yaşadığı yoksulluk sadece ekonomi politikalarıyla değil, yıllardır uygulanan sosyal güvenlik politikalarıyla da doğrudan ilişkili. Siz bu politikaları ve emeklilik sisteminde yaşanan hak kayıplarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Emeklilik sisteminde değişmesi gereken temel noktalar sizce neler?

Sosyal güvenlik sistemine yeterince kaynak aktarılmıyor. Üstüne üstlük, çeşitli adlar altında çok sayıda destek primi de bu kurumdan işverenlere aktarılıyor.

Sorunun çözümü 5510 sayılı yasanın emekliler lehine değiştirilmesinden geçiyor. Bizim önerimiz en düşük emekli aylığını en düşük memur maaşına eşitleyip, taban aylığın böyle belirlenmesidir. Ayrıca emeklilerin sendika hakkı tanınarak, toplu sözleşme masasına oturulması sağlanmalıdır.

Ülkemizde 2 milyon 100 binin üstünde kayıtlı, bir o kadar da kayıt dışı çalışan emekli var. Kalan kısmın nerdeyse hepsi iş bulsa çalışacaktır. Emeklilerin dinlenme dönemi diye bir şey kalmadı. Dönem stres yaşama dönemine döndü.

Bugün birçok emekli geçinebilmek için yeniden çalışmak zorunda kalıyor; üstelik çoğu zaman güvencesiz ve düşük ücretli işlerde. Emekliliğin bir dinlenme ve insanca yaşam dönemi olmaktan çıkmasının toplumsal sonuçları sizce neler?

Sorun daha çok ekonomik. Ortalama emekli aylığı 23.500 lira. Çoğu emekli 20.000 lira alıyor. Bu aylıklarla geçinmek mümkün değil. Her üç emekliden birinin evi kira. Aldığı aylık kiraya yetmiyor. Zorunlu olarak emekliler iş arıyor. Geniş tanımlı işsizliğin yüzde 30’ları bulduğu ülkemizde emeklilere düşük ücretli, güvencesiz ve tabiri caizse kapı altı işler veriliyor. Ülkemizde 2 milyon 100 binin üstünde kayıtlı, bir o kadar da kayıtdışı çalışan emekli var. Kalan kısmın nerdeyse hepsi iş bulsa çalışacaktır. Emeklilerin dinlenme dönemi diye bir şey kalmadı. Dönem stres yaşama dönemine döndü.

Emekliler uzun yıllardır sendikal örgütlenme hakkı için mücadele ediyor. Tüm Emeklilerin Sendikası olarak emeklilerin örgütlenmesi konusunda yaşadığınız zorluk ve/veya sorunlardan bahsedebilir misiniz?

Emekli sendikaları sürekli kapatılmayla karşı karşıya kalıyor. Anayasa Madde 90’a uyulmamaktadır. Hem ulusal mahkemeler hem de Anayasa Mahkemesinin kapatma kararlarını hukuki değil siyasi buluyoruz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa’da emekli sorunu bizdeki gibi derin olmadığından, örgütlenmeyi dernekle tarif ediyor. Oysa Avrupa’da birçok ülkede emekliler sendikalarda örgütlüdür. Emperyalizmin ipine sarılmıyoruz. Fiili ve meşru mücadeleyi esas alarak sendikal örgütlenmeyi sürdürüyoruz. Yeni başvurularla süreci zorlayacağız.

Tüm emeklilerin, emek cephesinin ve toplumun tüm kesimlerinin birleşik bir muhalefette buluşması tek çıkar yoldur. Biz emekliler olarak kendi cephemizde bunu sağlamaya çalışıyoruz.

Geçtiğimiz günlerde Tüm Emeklilerin Sendikası, DİSK/Devrimci Emekliler Sendikası ve Emekli Meclisleri Sendikası olarak “Emeklilerin Ortak Geleceği Çalıştayı”nı düzenlediniz. Sonuç bildirgesinde emeklilerin mücadelesinin işçilerin, kamu emekçilerinin, kadınların ve gençlerin mücadelesinden ayrı düşünülemeyeceğini vurguluyorsunuz. Peki sizce emekli hareketi ile diğer toplumsal mücadeleler arasındaki ilişki nasıl, hangi yöntemlerle güçlendirilebilir?

Ülkemiz Trump ve Tom Barrack kliğinin monarşi anlayışına teslim olamaz. Aksi, bir bütün olarak tüm halkımızın açık faşizmin pençesine girmesi demektir. Buna karşı tüm emeklilerin, emek cephesinin ve toplumun tüm kesimlerinin birleşik bir muhalefette buluşması tek çıkar yoldur. Biz emekliler olarak kendi cephemizde bunu sağlamaya çalışıyoruz. Hem insanca yaşam hem de demokratik Türkiye için birlikte mücadele zorunludur.

Tüm Emeklilerin Sendikası olarak önümüzdeki dönemde hangi talepler etrafında mücadeleyi büyütmeyi hedefliyorsunuz? Önünüzde nasıl bir mücadele programı var?

Tüm Emeklilerin Sendikası önümüzdeki dönemde barışçıl ve demokratik mücadele araçlarını kullanarak, emeklilerin ekonomik ve sosyal açıdan daha iyi konuma gelmesi için birleşik mücadeleyi büyütecektir. Sahada olmaya devam edeceğiz. Bütün emekli örgütlerini oluşturduğumuz güç birliğine davet ediyoruz.

Kadınlar ve lgbti+lar neden hedefte?

0

Rejimin bir süredir kadın ve lgbti+lara dönük saldırılarını yoğunlaştırdığı malum. Yine bir süredir yargı paketleriyle ısıtılıp ısıtılıp önümüze konulan maddeler var. Nafaka hakkını, suça sürüklenen çocukları hedefe koyan; transların cinsiyet uyum süreçlerini zorlaştıran, “hayasızlık” suçunu genişletmeye çalışan düzenlemelerden bahsediyoruz. Ha geldi ha gelecek diye tetikte beklediğimiz bu maddelerin bizler için ne ifade ettiğini biliyoruz ve hayatlarımızın, bedenlerimizin ipotek altına alınmaması için canla başla mücadele ediyoruz. Peki ya iktidar için ne ifade ediyor bu düzenlemeler? Neden ısıtılıp ısıtılıp önümüze getiriliyor? Safi kadın düşmanı, lgbti+ düşmanı oldukları için mi? Kadın ve lgbti+ mücadelesi aileyi gerçekten tehdit ettiği için mi? İktidarlarını sürdürmek için düşmana mı ihtiyaçları var? Yoksa bunların hepsi birden tüm bu saldırıların sebebi olabilir mi?

Biraz daha genişten alalım. AKP ile de Tek Adam rejimi ile de sınırlı olmayan temel şey, aile kurumunu muhafaza etme çabası. Fakat bu zaten patriyarkanın ortadan kalkmadığı, yani kadınlar ve erkeklerin eşit-özgür yaşamı kurulamadığı sürece sabit olan şey. Biliyoruz ki patriyarkal kapitalizmin devamı kadınların aile içindeki ücretsiz emeğine, ücretli emeğinin ise istihdamdaki ikincil rolüne bağlı. İktidar da aileyi güçlendirmekten söz ederken aslında ev içi emeği güvence altına alan, kadınların istihdam dışına ya da esnek çalışma biçimlerine itilerek ekonomik bağımlılığını artıran ve farklı yaşam biçimlerini meşruiyet alanının dışına iten bir toplumsal düzenden bahsediyor.

Peki ama iktidar için tam da şu an aileyi bu kadar önemli yapan şey ne? AKP iktidarında feministlerle, kadın örgütleriyle yasa yazılan günlerden bugünlere nasıl gelindi? AKP’nin demokratik gericilik döneminden -Gezi, 7 Haziran ve en son başkanlık rejimi uğraklarının ardından- toplumsal, siyasal, ekonomik bir çoklu kriz dönemine geçmiş olmamız, durumun büyük bir bölümünü açıklar herhalde. Rejim bu koşullarda aileci politikalara her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyor ve kazanılmış haklarımızı tırpanlamak için fırsat kolluyor. Çünkü yoksulluk aile içinde yönetilmeye çalışılıyor, bakım yükü tümüyle aileye devrediliyor, kadınların ücretsiz emeği daha kritik hale geliyor. Patriyarkayı bu iktidar icat etmedi ama mevcut patriyarkal ilişkiler iktidarın kendi krizini yönetmenin araçlarından biri.

Baskı ve sindirme politikaları yalnızca bu alana dönük değil. Sopasız ayakta kalamayan Tek Adam rejimi tüm demokratik alana saldırıyor; aynı zamanda kendi tabanını konsolide etmek için “iç düşman”lar yaratıyor. Kadın mücadelesinin meşruiyeti kendimize yarık açmamızı sağlasa da toplumsal-siyasal alanın daraltıldığı bu iklimden azade kalamıyoruz. Feminist hareketin, kadın hareketinin kendi taleplerini gündemleştirebildiği günlerden savunma hattına savrulmuş durumdayız. Lgbti+ hareketi ise kadın hareketine kıyasla çok daha yeni ve daha toplumsal meşruiyetini kurma aşamasında ağır saldırılarla karşılaştı, karşılaşıyor; ayrıca “iç düşman” siyaseti için en zayıf halka olarak görülüyor. Nitekim iktidar, kadın mücadelesini ehlileştirmeye çalışırken lgbti+ mücadelesini doğrudan yok etmeye çalışıyor. Fakat krizlerinin devası olarak gördüğü bu saldırılar başarıya ulaşabilecek gibi görünmüyor. Toplumun yarısı kadın, lgbti+lar yaşamın her alanında. AKP’yi destekleyenleri de dahil. Bu kesimler doğrudan feminist hareketin bileşeni olmasalar dahi feminizm toplumun kılcallarında. Yani pek çok kadın ve lgbti+nın kendi yaşamında verdiği mücadele de siyasal alanın dışında değil. Ve hiçbirimizin haklarımızdan, özgürlüklerimizden vazgeçmeye niyeti yok.

Bugün yaşananları “kadın düşmanlığı” ya da “lgbti+ karşıtlığı” olarak tanımlamak doğru ama tek başına yeterli değil. Bu düşmanlıklar çoklu kriz döneminin ve patriyarkal kapitalizmin kesişiminde, daha geniş bir siyasal projenin içinde anlam kazanıyor. Çünkü hedef yalnızca kadınlar ve lgbti+lar değil. Hedef, herkesin nasıl yaşayacağını, nasıl çalışacağını kendilerinin belirlediği bir toplumsal düzen. Bu yüzden kadın ve lgbti+ mücadelesi ile diğer mücadeleler birbirinden ayrı düşünülemez. Bu yüzden çözümün de kestirme yolu yok. Demokratik alana dönük planlı programlı bu saldırılara karşı bizim de bütünlüklü bir mücadele programına ve tüm mücadelelerin Tek Adam rejiminden kopuş çizgisinde birleşmesine ihtiyacımız var.