Ana Sayfa Blog

Tarihte bu ay: Susurluk Kazası

0

3 Kasım 1996 akşamı Susurluk yakınlarında siyah bir Mercedes bir kamyona çarptı. Araçtaki dört kişiden üçü öldü: eski emniyet yöneticisi Hüseyin Kocadağ, 1978 Bahçelievler Katliamı nedeniyle aranan ülkücü Abdullah Çatlı ve Gonca Us. Yaralı kurtulan ise DYP Şanlıurfa milletvekili ve aşiret reisi Sedat Bucak’tı. Araçta silahlar, Çatlı’nın cebinde ise “Mehmet Özbay” adına düzenlenmiş resmi kimlik ve silah taşıma belgesi bulundu.

Susurluk; 1990’lı yıllarda Kürt halkına karşı yürütülen kirli savaşın, faili meçhul cinayetlerin, zorla kaybetmelerin ve köy yakmaların arkasındaki ilişkiler ağını görünür kıldı. Devlet adına şiddet uygulayanlar ile uyuşturucu ve kumarhane gelirleriyle anılan suç dünyası arasındaki bağlar tartışmaya açıldı. İçişleri Bakanı Mehmet Ağar istifa etti; Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller ise “Devlet için kurşun atan da yiyen de bizim için şereflidir” dedi. Milyonlarca insan her akşam ışıklarını söndürerek protestoya katıldı. Ancak sokaklara taşan öfke, bu ilişkilerin bütünlüklü biçimde açığa çıkarılmasını ve sorumluların hesap vermesini sağlayamadı. Mehmet Ağar yıllar sonra mahkûm edildi; fakat Susurluk’un açığa çıkardığı devlet-siyaset-suç ilişkileri, birkaç kişinin cezalandırılmasıyla ortadan kalkmadı.

Aradan 30 yıl geçti. Susurluk artık bir kaza değil, rejimin olağan işleyişi. Ülkücü mafya lideri Alaattin Çakıcı, MHP’nin ısrarla savunduğu 2020 infaz düzenlemesiyle serbest kaldı. Sedat Peker’in 2021 videoları bakanlara, uyuşturucu rotalarına ve ihalelere uzanan iddialarla doluydu; ne ciddi bir soruşturma açıldı ne hesap verildi. Varlık barışları kaynağı sorulmayan paraya kapı açtı, Türkiye kara para nedeniyle yıllarca gri listede kaldı. Doksanlarda failleri koruyan yargı bugün yürütmenin aracı: Mafya babaları tahliye edilirken seçilmiş belediye başkanları ve gazeteciler cezaevine gönderiliyor.

Bugün bu sorunun başka bir yüzü fon vurgunu meselesinde karşımıza çıkıyor. Mehmet Şimşek’in 2025’te bazı fonlardaki manipülasyonlara ilişkin açıklamaları bu tablonun önceden bilindiğini ve hangi önlemlerin alındığı sorusunu gündeme getiriyor. Susurluk Kazası ile fon krizi arasındaki siyasal bağ; kamu gücünün, denetimin ve hesap verebilirliğin nasıl işlediği sorusunda yatıyor. Her iki durumda da asıl mesele, tek tek sorumluların ötesinde, bu ilişkilerin kurulmasına ve sürdürülmesine olanak tanıyan kurumsal ve siyasal zemindir. Bu zeminin toplumsal bedelini de en geniş kesimler ödüyor.

Mafyalaşma bir sapma değil; kriz, yoksullaşma ve otoriterleşmeyle birlikte işleyen bir yönetme biçimi. Susurluk’un hesabı yalnızca mahkeme salonlarında, fon krizinin hesabı yalnızca soruşturma dosyalarında sorulamaz. Çünkü mesele birkaç suçlunun cezalandırılmasından ibaret değil; bu ilişkileri mümkün kılan düzenin kendisi. 

Fransa genel greve gidiyor

0

Fransa’da ulusal çapta süren seferberlik, kolayca sönümlenmeyeceğini 24 Ekim Cumartesi günü gösterdi. Valiliklerden gelen ve şehir merkezlerini bağlayan eylem yasaklarına ve bazı yerlerdeki olumsuz hava koşullarına rağmen kitleler Fransa’da sokağa akın etmeyi sürdürdü. Polis şiddetiyle beraber bu sefer hükümet binalarının korunması için jandarma ve askeri birliklerin kent merkezlerinde boy gösterdiğini de gördük.

Aslında pek çok yerde son ana kadar meydanlara girilip girilemeyeceği bile belli değildi. Valiliklerin şehir merkezlerine eylem yasağı koyması ve polislerin bu bölgeleri erken saatlerden itibaren kontrol altına alması, alternatif eylem güzergâhları ya da daha erken saatlerden başlayacak çatışma ve gözaltı olasılıklarını doğuruyor; bu da seferberliğin önceki haftadan daha sönük olması riskini gündeme getiriyordu. Ancak sendikalar bu kararları mahkemeye taşıyarak son ana kadar yasakların kaldırılması için mücadele etti. Kısmen bunun da etkisiyle bazı kentlerde sendikalar ve eylemci kitleler yine ana eylem güzergâhlarını doldurdu. Yasaklanan yürüyüş güzergâhlarında yürümekte ısrar edildi. Sert polis müdahaleleriyle karşılaşıldı. Kimi yerlerde 17 Ekim’den daha da kalabalık yürüyüşler düzenlendi. Bu haliyle seferberliğin ve kitlelerin bir sınavı başarıyla verdiğini söyleyebiliriz. Üstelik tüm bunlar üniversite ve liselerin tatil olduğu bir haftada gerçekleşti.

Ancak hareketin politik ve daha ziyade ekonomik taleplerine ulaşabilmekteki başarısı en önce Fransa işçi sınıfının harekete dahliyle ve bunun yanında hem işçiler hem de diğer kesimler için hareketin devamlılığını sağlayacak araçların inşasıyla mümkün olabilir. Omurgasını şimdiye dek liselilerin oluşturduğu ancak 17 Ekim itibarıyla emek örgütlerinin, partilerin ve sarı yelekli ağlarının da katılımıyla genişleyen seferberlik en geniş anlamda ümitvar bir tablo çiziyor. Ancak bu bağlamda asıl can alıcı olan, CGT başta olmak üzere CFDT, FO, UNSA, FSU ve SUD gibi sendikal konfederasyonların, hükümetin bütçe politikasından geri adım atmaması üzerine 5 Kasım için tüm sektörlerdeki tüm çalışanlara grev çağrısı yapması. Şimdiye dek seferberliğe yerel ve sektörel grevler eşlik ediyorken şimdi ilk defa bir genel grev çağrısıyla karşı karşıyayız. Sendikaların kendi bürokratik önderlikleri burada da her zaman devrimci bir tutum sergilemekten uzak olmakla birlikte şu an için hükümete karşı seferberliği büyütmekten yana hareket ediyorlar. Şüphesiz bunda tabanın taleplerinin de etkisi büyük.

Öte yandan, başta da değindiğimiz gibi devlet de müdahalelerini sertleştiriyor. 24 Ekim için valiliklerin koydukları yasak kitleler tarafından öyle ya da böyle delindi. Buna yanıt tabii ki polis şiddeti oldu. “Demokratik Dünya”nın tüm liderleri gibi Macron’un da bizzat despotik ve otoriter olarak tanımladıkları yönetimlerden pek çok şey öğrendiğini görüyoruz. Fransa ve Avrupa’nın geri kalanı için sınıf mücadelesi derinleşirken insancıl devlet miti de pek çok diğer liberal mitle birlikte ortadan kalkıyor.

Filistin dostları “Tezkereye Hayır” demek için Üsküdar’da toplandı

0

Siyonizme ve Suudi saldırganlığına karşı direnen Yemen’e karşı, Türkiye’nin askeri personel göndermesini protesto etmek ve “Tezkereye hayır” demek için Filistin Eylem Komitesi’nin çağrısıyla dün (31 Ekim) 17.00’de İstanbul Üsküdar’da bir eylem gerçekleştirildi.

Geçtiğimiz ağustos ayında Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında Mekke Ortak Savunma Anlaşması imzalanmıştı. Anlaşmanın onaylanmasına ilişkin kanun teklifi TBMM Dışişleri Komisyonu’nda kabul edildi. Yakın zamanda yasallaşması için meclis genel kuruluna sunulacak. Anlaşmanın Meclis’te onaylanmasının hemen ardından Suudi Arabistan’a askeri personel sevk edilmesine dönük bir tezkerenin gündeme gelmesi bekleniyor.

Üsküdar Mihrimah Sultan Camii önünde yapılan açıklamada, anlaşmanın gerekçesi olarak gösterilenlerin yalnızca ittifaka meşruluk kazandırmak için kullanıldığı, esasen ABD’nin bölgede doğrudan hayata geçiremediği planların ABD güdümlü bölge politikaları izleyen ülkeler eliyle gerçekleştirilmesinin amaçlandığı vurgulandı. Suudi Arabistan’ın Yemen’e karşı yürüttüğü savaşın doğrudan bir parçası olmak anlamına gelen bu anlaşma ve tezkerenin, emperyalizme ve Siyonizm’e hizmet ettiği dile getirildi. Siyonist devletin ve Suudi Arabistan’ın saldırılarına rağmen Filistin mücadelesine desteğinde kararlı olan Yemen’e karşı kurulan bir ittifakta yer almanın, Türkiye’nin Siyonist rejime karşı hamasi söylemleriyle çeliştiğine dikkat çekildi.

Eylem boyunca “Tezkereye hayır de”, “Nehirden denize özgür Filistin”, “Siyonizme değil direnişe destek ver!”, “Yaşasın küresel intifada!”. “Yaşasın Yemen direnişi”, “İsrail/ABD/Suudi askeri olmayacağız” sloganları atıldı. Basın açıklamasının Türkçe, Arapça ve İngilizce olarak okunmasının ardından tüm siyasi örgütler ve toplumsal hareketler anlaşmaya ve tezkereye hayır demeye çağrıldı ve eylem sonlandırıldı.

Smart Solar’dan yükselen ortak ses

0

Ekim boyunca yükselen işçi eylemleri aynı gerçeği gösterdi: Patronlar sendika seçme hakkını; yetki itirazı, işten çıkarma ve ücret gaspıyla engelliyor. Ortak talep ise işe iade, sendikanın tanınması, toplu sözleşme ve gaspedilen hakların ödenmesi.

Bu tablonun en önemli halkası İzmir Aliağa’daki Smart Solar direnişi. Toplu sözleşmeden doğan ücret alacakları ödenmeyen işçiler Tes-İş’ten ayrılarak DİSK/Enerji-Sen’de örgütlendi. Yedi öncü işçinin çıkarılmasına işçiler üretimi durdurarak yanıt verdiler. Dört günlük eylem sonunda sendika seçme özgürlüğü, ücret alacakları ve işten atılanlar için mutabakat sağlandı; fakat patron sözünü tutmadı. Ardından 78 işçi daha çıkarıldı; işten atılanların sayısı 32’si kadın 85’e ulaştı. İşçiler DİSK/Enerji-Sen ve Birleşik Metal-İş öncülüğünde yeniden direnişe geçti; mücadeleyi Aliağa’dan Ankara ve Karşıyaka sokaklarına taşıdı.

Smart Solar’ı önemli kılan yalnızca direnişin büyüklüğü değil. İşçiler kendileri adına kimin söz söyleyeceğine karar verdi, üretimden gelen gücünü kullandı ve saldırıya rağmen birliğini korudu. Enerji ve metal işkollarındaki iki sendikanın ortak hareketi, tek fabrikanın sınırlarını aşan sınıf dayanışmasına dönüştü. “Yeşil teknoloji” üreten bir şirkette sendika ve ücret hakkının gaspedilmesi, sermayenin yeşil söyleminin işçiye adalet getirmediğini de gösterdi.

Aynı zamanda, Panelsan ve BBCA Storex’te Birleşik Metal-İş’te örgütlü işçiler işe iade, sendikanın tanınması ve toplu sözleşme için direniyor. Tuzla’daki Volvac’ta yetki belgesinin ardından beş işçinin çıkarılmasıyla yeni bir direniş başladı. Ulusoy Bakır’da iki işçinin işe iadesi ve toplu sözleşme masası talebi karşılanmazsa işçiler 12 Kasım’da greve çıkacak.

İzmir Ege Serbest Bölge’de TEKSİF üyesi Digel işçilerinin sendika ve toplu sözleşme mücadelesi 600 günü aştı. Patronun masaya yüzde 0 zam koyması ve “küçülme” gerekçesiyle 100 işçiyi çıkaracağını açıklaması üzerine işçiler fabrikadan Serbest Bölge girişine yürüdü. Kapanma ve işsizlik tehdidiyle sendikadan istifaya zorlama, Smart Solar’daki saldırının tekstildeki karşılığıdır.

Ücret gaspına karşı mücadele de büyüyor. Soma’da Türkiye Maden-İş üyesi İmbat işçileri ücret, ikramiye, prim ve toplu sözleşme alacakları için Ankara’ya yürürken polis müdahalesine rağmen geri adım atmadı. İnşaat-İş öncülüğündeki 70’e yakın Berluna Vista işçisi, dört aylık ücret, fazla mesai ve tazminat alacakları için 15 Ekim’de Silivri’de başlattıkları direnişi 14. gününde Aydoğanlar Şirket Grubu’nun Zeytinburnu’ndaki merkezine taşıdı. Tüm bu mücadeleler ayrı işyerlerinde ama benzer saldırılara karşı doğdu ve talepleri de büyük ölçüde ortak.

Fon vurgunu ve gösterdikleri

0

Türkiye kapitalizminin pandemi sonrasında girdiği yüksek enflasyon sarmalı, ekonominin üretimden koparak hızla finansallaşmasını beraberinde getirdi. Kronik enflasyon ve sıcak paraya bağımlı büyüme modeli içinde, uygulanan para politikaları hem geniş kitleleri birikimlerini korumak adına borsa ve türevlerine yönlendirdi hem de şirketleri sermaye piyasalarında borç çevirmeye itti. Eylül ayında ortaya çıkan fon vurgununun ardından SPK’nın birçok yatırım fonunu doğrudan tasfiye sürecine alması, denetimsiz finansallaşma ile rejimin işleyişinin birlikte yarattığı yıkımı gözler önüne serdi.

Tasfiye edilen fonların toplam büyüklüğü 826 milyar liraya, yani yaklaşık 17 milyar dolara ulaşıyor. Ortada basit bir piyasa kazası olmadığı, yüzbinlerce insanı etkileyen ciddi bir yolsuzluk olayı olduğu açık. Görünen o ki, denetim kurumlarının gözü önünde, yasal kılıfla işleyen devasa bir servet transferi sistemi oluşturulmuş. Kaldıraçlı işlemler ve fiktif (itibari) fiyatlamalarla şişirilen bu yapı, eli kolu uzun bir avuç finans yöneticisi ve onların önünü açan bürokratlara milyarlarca lira aktarırken tüm riski tabana yaymış.

Yaşanan yıkımın bilançosu, sadece bu fonlarda parası kilitlenen 500 binden fazla yatırımcıyla sınırlı değil. Fon krizinin borsayı düşüş yönlü tetiklemesiyle birlikte, hisse senetlerinde buharlaşan servet üzerinden etkilenen insan sayısı çok daha fazla. Daha da kritik olanı, yüksek kredi maliyetleri nedeniyle nakit akışını ve işletme sermayesini bu fonlarda tutan birçok KOBİ’nin parasının buharlaşmış olmasıdır. Özellikle AKP’nin Anadolu’daki taban ağını oluşturan KOBİ’lerin kızgın ve hayal kırıklığı içinde olduğu ortaya çıktı.

Bu tablo, salt bir finansal kriz olarak görülemez. Yaşanan sarsıntı, rejim içindeki çatlakları ve sermaye grupları arasındaki kavgayı daha da görünür kılmıştır. Ekonomi bürokrasisindeki sarsıntılar, karşılıklı şikâyetler ve karar alma mekanizmalarındaki panik, içerideki güç savaşının dışarıya yansımalarıdır. Bir gerçek var ki AKP kendi tabanını dahi ikna edemiyor, yaşananları açıklayamıyor ve suçlularla ilgili nitelikli adımlar atamıyor. Yasal kılıfla kurulan bu transfer mekanizmasının ucu bizzat iktidar koridorlarına ve imtiyazlı sermaye çevrelerine uzandığı için gerçek sorumlulara dokunulamıyor. Altı ay veya daha uzun bir tasfiye süreciyle kriz zamana yayılarak soğutulmaya çalışılıyor.

Açıklanan bilançoya göre şu ana kadar 404 kişi hakkında adli işlem yapıldı. 88 şüpheli tutuklandı, 351 gerçek kişi ile 102 tüzel kişinin banka hesapları donduruldu. Ama elle tutulur bir dava dosyası hâlâ yok. Yargılananlar manipülasyon yapmaktan yargılanıyor. Onun da üst cezası belli. Vurgun yapanların bir kısmından da “gönüllü” olarak kazandıklarının iadesi isteniyor.

Tüm bu servet aktarımı yaşanırken emeklilerin harçlık seviyesine inmiş maaşlarla hayata tutunmaya çalıştığı, net sefalet ücreti olan asgari ücretin ise 28 bin lirada tutulduğu bir tablo içindeyiz. Asgari ücret görüşmelerinde beklenen enflasyon oranında zam vermek isteyecek patronlara karşı “kaynak var” dememiz gerekiyor. İstediklerinde kendilerine yasal kılıfla nasıl servet kaynağı yarattıklarını da tüm işçiler, emekçiler görmüş oldu. Bu patlayan foseptik saklanamaz ve geçiştirilemez boyutta. Türkiye kapitalizminin içine girdiği bu tıkanma, günü kurtaran sığ adımlarla aşılamaz. Bu servet transferi düzenine karşı atılması gereken en temel adımlar bellidir. Krizin faturasının tabana yıkılmasını engellemek için, fon vurgununda doğrudan ya da dolaylı rolü olan herkesin ve şirketlerin tüm malvarlıklarına süresiz el konulmalıdır. Finansal rant çarkına karşı sermayeden artan oranlı servet vergisi alınarak hayat pahalılığına karşı kaynak yaratılmalıdır. Yıl sonuna doğru ilerledikçe erimeye devam eden asgari ücretin iyileştirilmesi için ücretler her üç ayda bir gerçek enflasyon oranında artırılmalıdır.

Brezilya’da aşırı sağın seçim yenilgisi

0

Brezilya’da başkanlık seçimlerini Lula kazandı. Bu zafer, Trump’ın etkisi altındaki Latin Amerika aşırı sağı açısından da önemli bir yenilgi. Ancak Brezilya’da aşırı sağın pek çok eyalette seçimi önde tamamlaması ve Flávio Bolsonaro’nun başkan adayı olarak oyların neredeyse yarısını alması önemli bir mesele olarak duruyor.

Lula’nın İşçi Partisi (PT) askeri diktatörlük karşıtı mücadeleler içerisinden doğmuş olmasına rağmen 1990’lar boyunca sınıf perspektifinden uzaklaştı. 2002’de iktidara geldikten sonra programı tamamen burjuva reformist bir çizgiye oturdu; kendisine oy veren ve umut besleyen milyonlarca emekçinin taleplerinin aksine neoliberal bir program izledi. İlk döneminden itibaren hükümetinde burjuvazinin temsilcilerine yer verdi. Lula’nın son başkanlık dönemindeki yardımcısı olan Alckmin merkez sağ bir akımdan gelen bir burjuva politikacı. Lula ve PT hükümetleri burjuvazinin farklı kesimleriyle ittifak kurdu; özelleştirme ve kemer sıkma politikalarını sürdürdü. Yoksulluk ve gelir eşitsizliği gibi sorunlar kalıcı biçimde çözülemedi. Amazon başta olmak üzere ülkenin kaynaklarının yağmalanması ve sömürü azalmadı.

PT’nin burjuva reformist bir çizgiye sahip olması aşırı sağın yarattığı daha büyük tehditleri ortadan kaldırmıyor. Daha önce Brezilya devlet başkanlığı yapan aşırı sağcı Jair Bolsonaro’nun oğlu olan Flávio Bolsonaro emek düşmanı, Trump’ın önemli bir müttefiki ve Siyonizm yanlısı bir politikacı. Kıtada yükselen aşırı sağ dalganın da önemli bir parçası. Brezilya’da aşırı sağın yükselişi bugüne has değil, son on yıla damga vuran bir fenomen. Bu yükselişte kuşkusuz Lula’nın kitleler nezdinde yarattığı hayal kırıklığı oldukça etkili.

Reformist sol hükümetlerin neoliberal politikaları ve emekçilerde yarattığı hayal kırıklığı, aşırı sağın yükselişini besleyen önemli etkenlerden biri. Aşırı sağ; kapitalist kriz, yoksullaşma ve toplumsal sorunların sorumluluğunu kadınlara, göçmenlere ve yerli halklara yükleyerek emekçilerin öfkesini başka kesimlere yöneltiyor. Aynı zamanda başarısız sol hükümetleri hedef alarak bu hayal kırıklığından yararlanıyor. Emekten yana bir program sunmayan reformist sol ise aşırı sağın güçlenebileceği toplumsal zeminin genişlemesine katkıda bulunuyor.

Reformist solun sınırlılıkları ve kitleler nezdinde yarattığı bütün hayal kırıklığına rağmen Lula’nın seçilmesi, kitlelerin ona duyduğu güvenden ziyade Flávio Bolsonaro’nun iktidarını engelleme çabası olarak okunmalı. Bunun yanında kitlelere dayatılan ehvenişer politikasının sınırları da iyi görülmeli.

Lula’nın zaferi aşırı sağın bu seçimde iktidara gelmesini engelledi, ancak onun toplumsal dayanağını ortadan kaldırmadı. Bu yüzden temel mesele seçim sonuçlarını da belirleyecek düzeyde emekten yana bir politik hat inşa edebilmek. Reformist solun yarattığı hayal kırıklığı ve ardından aşırı sağın yükselmesi şeklinde ortaya çıkan kısırdöngüyü kırmanın yolu buradan geçiyor. Lula ya da muadillerinin burjuva reformist çizgisinden ve emperyalizmden bağımsız, emekçilerin kendi talepleri ve siyaseti ile var olduğu odaklar yaratmak hem Brezilya’da hem Türkiye’de bugün için birincil görevimiz.

İspanya’da derinleşen barınma krizine karşı halk sokaklarda

0

Tüm dünyada barınma krizi emekçi halkın boğazına dayanmışken İspanya’da on binler, bu birikmişliğin hesabını sormak için sokaklara döküldü. Hükümetin barınma hakkını savunan Maricarmen’i evinden tahliye etmesi, rejimin apaçık emlak piyasasının çıkarlarına çalıştığını gözler önüne seriyor. Maricarmen’in Madrid’de 70 yıldan uzun süredir yaşadığı evinin kirasına yüzde 430 zam yapıldı. İspanya’da yalnızca 2026’nın ilk çeyreğinde 4005 tahliyenin gerçekleşmesi de tablonun ne kadar vahim olduğunu gösteriyor.

İspanya’da barınma hakkını savunmak için kitlesel bir tepki verilebilmesi, bu krize karşı taleplerin öne çıkarılabilmesini sağladı. Yükseltilen talepler arasında tahliyelerin derhal durdurulması, turistik dairelerin kapatılması, kira fiyatlarının maaşların yüzde 20’sini aşmaması için fiyatlara müdahale edilmesi, büyük mülk sahiplerinin, akbaba fonlarının ve bankaların tazminatsız kamulaştırılması ve yüzde 100 kamu yönetimi altında kamusal sosyal kiralık konut stokunun oluşturulması yer alıyor. Ayrıca eylemler sonucunda Maricarmen’in evine dönmesini sağlayan sekiz yıllık bir sözleşme imzalandı, ancak ne yazık ki geçtiğimiz günlerde kendisini kaybettik.

Barınma hakkı hareketinin yükselmesi sonucunda halk baskısının bir sonucu olarak “Maricarmen” Kararnamesi imzalandı. Kararname, sosyal yardım alanında, kırılgan durumdaki kişilerin tahliyelerini 2030 yılına kadar durduruyor, oda kiralamalarını ve geçici kiralamaları düzenlemeye alıyor. En önemlisi ise yatırım fonlarının 2028 yılına kadar daireleri piyasa fiyatının yüzde 70’inden daha düşük bir fiyata satın almasını yasaklıyor. Ancak yatırım fonlarına herhangi bir fiyattan daire satışının tamamen yasaklanması talebi halen geçerli kalıyor.

İspanya’da yaşanan kriz tekil bir örnek olmadığı gibi mücadele de yalnız değil. Portekiz’de de on binlerce kişi geçim pahalılığı ve konut krizine karşı 17 Ekim’de birlikte yürüdü. Kira reformu yasasının yürürlükten kaldırılması, mülk fonlarının daire satın almasının yasaklanması, kira tavanı, daha fazla kamusal konut inşası, alternatif konut sunulmadan tahliyelerin yasaklanması ve boş duran devlet konutlarının yenilenmesi gibi talepler öne çıkarıldı. Yakın dönemde Berlin ve New York’ta seçim gündemini belirleyici başlık da barınma sorunu olmuş, bu anlamda kampanyaların örülmesiyle Mamdani ve Eralp öne çıkmıştı. Bu tür mücadelelerin eşzamanlılığı, ekonomik krizin aşılması adına kamuya ayrılan bütçe kesintilerinin yoğunlaştırılmasına yönelik politikalara karşı büyüyen isyanlardan doğuyor.

Türkiye, bu krize karşı sınavını verebilmiş değil. Ev fiyatları ve son on yılda yüzde 1462 artan kiralar birçok emekçinin boyunu aşıp kredi borçlarına mahkûm ediyor. Seçim öncesi öne çıkarılan “sosyal konut projesi” gibi sözde çözümler ve kentsel dönüşüm projeleri, inşaat sektörünün karnını doyuruyor. Bu iktidar politikaları, konut sorununu çözmekten ziyade katmerlendiriyor.

Barınma gibi temel bir ihtiyacın; konutların kâr etmek için kullanıldığı üretim ilişkileriyle belirlenmesi, dünyadaki konut krizinin sürmesine sebep veriyor. İşçi sınıfının alım gücü, rantçıların bu politikalarıyla günbegün eriyor. Gençlerin ve düşük gelirli kesimin ev sahibi olmasının imkânsıza yakın bir boyuta varmasıyla eşitsizlik pekişiyor. Yedi milyonu aşkın daire boşta ancak bunlar finans sermayenin elinde. Konut sorununun çözümü, bir avuç inşaat şirketi ve bankanın çıkarı için göz ardı ediliyor. Barınmanın bir piyasa malı olmasına izin verildiği sürece, bu hakkı güvence altına alma mücadelesi sürecektir.

COP31, iklim krizi ve gerçek çözüm

0

Gezegeni yok oluşa sürükleyen ikiyüzlü kapitalist devletlerin bir araya gelip yeni iklim politikalarını ve hedeflerini belirleyecekleri COP31 Zirvesi’ne (Birleşmiş Millet İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferansı) bu yıl Türkiye ev sahipliği yapıyor.

Son yıllarda zirvelerin yapıldığı ülkeler baskıcı rejimleriyle meşhur. Bu zirvelere ev sahipliği yapan ülkelerin iklim karnelerine bakmak ise çarpıcı. Örneğin COP30’un düzenlendiği Brezilya’yı Amazon ormanlarının yok edilmesinden; COP29’un düzenlendiği Azerbaycan’ı en büyük petrol satıcılarından biri olmasından; COP28’e ev sahipliği yapan Birleşik Arap Emirlikleri’ni lüks yapılaşmanın ekolojik sonuçlarından ayrı düşünemeyiz. Peki “çevrecilik”te en iyi örnek olmakla övünenlerin karnesi çok mu temiz? Mesela COP’un iki kez düzenlendiği Almanya’nın ekolojik yıkımı başka ülkelere ihraç etmesini görmezden gelemeyiz. Almanya 2025’te yurtdışına plastik ihracı sıralamasında 810 bin ton plastikle birinci sıraya yerleşmişti. Hemen arkasından COP3’ün ev sahibi Japonya ve COP26’nın ev sahibi Birleşik Krallık geliyordu.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Türkiye’nin Belém’deki (Brezilya, COP30) tarihi diplomasi başarısı sayesinde zirvenin Türkiye’de gerçekleşeceğini söylüyor. Bu diplomatik “başarı” bir yana dursun, Türkiye’nin iklim karnesi nasıl? Bu sorunun gerçek yanıtı sıfır atık projelerinde, millet bahçelerinde değil; İliç’te, Kanal İstanbul’da, Kuzey Ormanları’nda, Kazdağları’nda, Akbelen’de, Aliağa’da, Cerattepe’de. Cengiz’inden Limak’ına neredeyse tüm ekolojik yıkım suçlularının da zirvede ortak, paydaş veya destekçi olarak yer alması, suç ortaklığının adeta kanıtı niteliğinde.

9-20 Kasım’da Antalya’da gerçekleşecek zirvenin başkanı ise Bakan Murat Kurum olacak. Mısır’da düzenlenen COP27’de Türkiye’nin COP31 adaylığını duyuran Kurum, zirvede “Pakistan’da sel oldu, suyun akacak yeri yok” demişti. Daha 14 Ekim’de Kocaeli ve İstanbul’da yaşanan selde, suyun akacağı yer bırakmadıkları için en az 10 insanımızı kaybetmiş; binlerce ev, işyeri, tarım arazisi zarar görmüş; sokak hayvanlarının akıbeti ve barınak koşulları tekrar gündeme gelmişken bu sözleri hatırlamak manidar.

Önceki COP zirveleri gibi COP31’in de koca bir gösteriden ibaret olacağı sıralarda yüzümüzü dönmemiz gereken paralel bir etkinlik gerçekleşecek. 14-18 Kasım’da 32 ülkeden katılımla düzenlenecek olan Halkların İklim Zirvesi (HİZ), iklim adaleti için toplanacak. 14 Kasım’da Küresel Eylem Günü Yürüyüşü ve Mitingi ile başlayacak olan zirve, sonraki günlerde ekolojik yıkımlara karşı doğanın hakları, fosil yakıtlardan çıkış, enerji demokrasisi, antimilitarizm, gıda egemenliği gibi başlıklar altında çeşitli oturum, forum ve söyleşilerle devam edecek. Zirvede “işgal altında iklim adaleti olmaz” denilerek Filistin’e de özel bir yer ayrılacak.

HİZ öncesinde ise Enerji Demokrasisi İçin Sendikalar’ın (TUED) 12-14 Kasım’da bölgeler arası sendika toplantısı gerçekleşecek. TUED’in enerji demokrasisinde “kamusal yol” diyerek işaret ettiği kamulaştırma talebi, emekten yana tutumu ve sendikalara yaptığı harekete geçme çağrısı önem taşıyor. Doğadan ve emekten yana bir çözüm. İklim zirveleriyle geçireceğimiz önümüzdeki günlerde, karşı karşıya olduğumuz iklim krizinden tek gerçekçi çıkış olarak bahsetmemiz gereken çözüm bu.

İsrail seçimleri: Sandık, sömürgeciliği ortadan kaldıramaz

0

Sömürgeciler 27 Ekim Salı günü sandık başına gitti. Filistin halkının mülksüzleştirilmesini kimin yöneteceğine karar vermek için beş yıl içinde dördüncü kez oy kullandılar. Seçime katılım oranı yüzde 77,7’ye ulaşarak 1999’dan bu yana en yüksek seviyeyi gördü. Yerleşimci seçmen kitlesi, aynı sömürgeci projenin iki farklı yöneticisi arasında tercih yapmak üzere rekor düzeyde sandığa gitti.

Oyların yarısından fazlası sayılmışken Netanyahu’nun bloku, çoğunluk için gereken 61 sandalyenin altında kalarak Knesset’te 55 ila 56 sandalye kazanırken muhalefet 64 ila 65 sandalyeye ulaştı. Sandık çıkış anketleri Likud’un yaklaşık 27 sandalyeyle en büyük parti olduğunu, Gadi Eisenkot’un Yaşar Partisi’nin ise 21 sandalyede kaldığını gösterdi. Nihai sayımın cuma günü tamamlanması, resmi sonuçların ise 4 Kasım’da açıklanması bekleniyor. Oy sayımı biter bitmez koalisyon pazarlıkları başlayacak. Cumhurbaşkanı Herzog’un hükümeti kurmakla görevlendireceği adayın önünde 42 günlük bir süre olacak.

Ancak seçim yarışının kendisinden çok, hangi siyasal zeminde yürütüldüğü önem taşıyor. Eisenkot, Gazze’yi yerle bir eden ordunun eski genelkurmay başkanı. Aynı blokun önemli isimlerinden Naftali Bennett ise siyasi kariyerini yerleşimlerin genişletilmesi üzerine inşa etti. Muhalefetin vaat ettiği “değişim”, yönetici kadroların değişmesinden ibaret. Hangi blok iktidara gelirse gelsin savaş, abluka, yerleşimler ve apartheid hukuk düzeni varlığını sürdürecek.

Netanyahu, seçim kampanyasını 1948 topraklarında yaşayan Filistinlileri hedef alarak tamamladı. Arap seçmenleri “Müslüman Kardeşler destekçileri” olarak nitelendirdi; onları sandık merkezlerini basmak ve seçimleri çalmakla suçladı. Sömürgeci düzen, Filistinlilerin varlığını her zaman bir tehdit olarak gördü. Sandık da bu yaklaşımın dışında değil. Filistinli yurttaşlar ise buna kendi rekor katılımlarıyla karşılık verdi. Haaretz, Arap seçmenlerin katılımının daha önce görülmemiş bir düzeye ulaştığını, Arap partilerinin toplamda 19 sandalye kazanmasının beklendiğini bildirdi.

Bu, halk iradesinin gerçek bir ifadesi olmakla birlikte ciddi bir siyasal sınırla karşı karşıya. Filistinli bir blok, kısa süreli bir istisna hariç, bugüne kadar işgal altındaki toprakları yöneten bir hükümette yer almadı ve sandalye sayısındaki hiçbir değişim bu gerçeği ortadan kaldırmıyor. Yerleşimci-sömürgeci bir rejimin parlamentosu, sömürgecinin siyasal iktidar araçlarından biridir. Filistinliler ise bu alanı kazanımlarını korumak ve haklarını savunmak için kullanıyor.

Gazze’de 10 Ekim 2025’te ilan edilen ateşkes, katliamları durdurmadı. Yüzden fazla insani yardım ve insan hakları örgütü, İsrail güçlerinin her gün Filistinlileri öldürmeye ve yaralamaya devam ettiğini belirterek ateşkesin yalnızca kâğıt üzerinde var olduğunu açıkladı. Gazze Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre ateşkesten bu yana 1.493 kişi öldürüldü; 12 Ekim itibarıyla toplam can kaybı 74.382’ye ulaştı. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Ofisi ise ateşkesin ilanından Temmuz 2026 sonuna kadar, 268’i çocuk olmak üzere çatışmayla bağlantılı 1.076 ölümü doğruladı.

Sözde “sarı hat”, Gazze Şeridi’ni fiilen parçalara ayırıyor. Islamic Relief’in verilerine göre bu hat, Gazze’nin yaklaşık yüzde 65’ini İsrail’in kontrolüne bırakırken yaklaşık 2,1 milyon insanı geriye kalan yüzde 35’lik alana sıkıştırıyor. Physicians for Human Rights’ın tespitlerine göre Gazze’deki 36 hastanenin hiçbiri tam kapasiteyle çalışamıyor. Entegre Gıda Güvenliği Aşama Sınıflandırması (IPC), temmuz ayında nüfusun yüzde 59’unu oluşturan 1,2 milyondan fazla insanın kriz düzeyinde veya daha ağır gıda güvensizliğiyle karşı karşıya olduğunu bildirdi ve yeni bir kıtlık riskinin devam ettiği uyarısında bulundu.

Birleşmiş Milletler Soruşturma Komisyonu, Eylül 2025 ve Haziran 2026’da yayımladığı iki ayrı değerlendirmede İsrail’in soykırım işlediği sonucuna vardı. Ateşkes kapsamında vaat edilen yeniden inşa süreci başlamadı, yönetimin devrine ilişkin süreç ise çıkmaza girdi. İnsani yardımın giriş miktarı işgalcinin keyfi kararlarına bağlı kalmaya devam ediyor. Ekim ayının ilk haftasında Gazze’ye 829 yardım tırı girdi. Bu sayı bir önceki haftaya göre yüzde 43’lük bir düşüş anlamına geliyor. Refah Sınır Kapısı ise yolcu geçişlerine kapalı kaldı.

Sömürgeci proje, ağırlık merkezini Batı Şeria’ya kaydırmış durumda. Burada ilhak, buldozerler ve silahlar aracılığıyla ilerliyor. Washington Post, hükümet destekli onlarca yerleşim ve ileri karakolun coğrafyayı yeniden şekillendirdiği, son yılların en yoğun yerleşimci şiddeti ve sindirme kampanyalarından birini aktardı. 26 Ekim’de, ordunun geniş çaplı askeri operasyonlarını yoğunlaştırması sonucunda El Halil’de 3 binden fazla Filistinli evlerinden zorla çıkarıldı. El Halil Belediye Başkanı, Netanyahu’yu bu operasyonu yerleşimci oylarını kazanmak amacıyla kullanmakla suçladı. Filistin köy yaşamının hem ekonomik hem de kültürel temelini oluşturan zeytin hasadı artık bir çatışma alanına dönüşmüş durumda. 17 Ekim’de yerleşimciler, Taybeh yakınlarında aralarında Fransız bir belediye başkanının da bulunduğu Avrupalı diplomatlara saldırdı. Fransız belediye başkanı, bu saldırının İsrail hükümetinin yerleşimci şiddetine gösterdiği hoşgörüyü ortaya koyduğunu belirtti. İnsan hakları örgütü B’Tselem’e göre, üst düzey yetkililerin kullandığı dil, çocuklar da dahil olmak üzere Filistinlilere yönelik şiddeti körüklüyor ve onları insan olarak görmeyen anlayışı normalleştiriyor.

Birleşmiş Milletler’in belgeleri, bu saldırıların sistematik niteliğini ortaya koyuyor. BM İnsan Hakları Ofisi’ne göre yerleşimci şiddeti, İsrail güvenlik güçlerinin desteği ve doğrudan katılımıyla C Bölgesi, Ürdün Vadisi ve B Bölgesi’nin bazı kesimlerinde geniş alanların Filistinli nüfustan arındırılmasına yol açıyor. Zorla nüfus transferi bir savaş suçudur ve insanlığa karşı suç da teşkil edebilir.

Yerleşim inşaatları da bu şiddetle aynı doğrultuda ilerliyor. Fransa, Almanya, İtalya ve Birleşik Krallık, Batı Şeria’yı parçalayacak E1 projesinin Ağustos 2025’te onaylanmasının ardından bir yıldan kısa sürede 28 bin konut biriminin onaylandığını ve bunun tarihsel bir rekor olduğunu açıkladı. Aynı hükümetler, Ekim 2025’te 264 yerleşimci saldırısı kaydedildiğini, bunun BM’nin 2006’da kayıt tutmaya başlamasından bu yana en yüksek aylık sayı olduğunu belirtti.

Plan International’ın verilerine göre Ekim 2023 ile Eylül 2026 ortası arasında Batı Şeria’da en az 250’si çocuk olmak üzere 1.136 Filistinli öldürüldü. Uluslararası Adalet Divanı, işgalin sona erdirilmesi ve İsrail’in işgal altındaki bütün Filistin topraklarından çekilmesi gerektiğine hükmetti. Sömürgeci rejimin bu karara yanıtı ise daha fazla yerleşim, daha fazla yıkım ve daha fazla askeri baskın oldu.

Savaş bölgenin genelinde hüküm sürüyor. 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a yönelik savaşı başladı ve 8 Nisan’daki ateşkese kadar 40 gün sürdü. Lübnan’da zeytin üreticileri, insansız hava araçları ve savaş uçaklarının gölgesinde hasat yapıyor. Sürekli savaşa bağımlı bir sömürgeci proje, varlığını sürdürebilmek için sürekli düşmanlara ihtiyaç duyuyor ve bu düşmanları yeniden üretmeye devam ediyor.

Yerleşimci-sömürgeci bir rejim toprağa el koyar, insanları kökenlerine göre hiyerarşik biçimde sınıflandıran bir hukuk düzeni kurar ve bu düzeni dışarıdan sağlanan silahlarla, emperyalist güçlerin siyasal ve askeri himayesi altında korur. ABD bu rejimi silahlandırıyor. Avrupa hükümetleri kınama açıklamaları yayımlarken ticari ilişkiler devam ediyor. Silah tekelleri ise kârlarını büyütüyor. Bütün bunların bedelini bölgenin emekçi halkları evleriyle, zeytin ağaçlarıyla ve yaşamlarıyla ödüyor.

Gerçek değişim, sömürgeci egemenliği sona erdirecek örgütlü siyasal ve toplumsal baskıyla mümkündür. Sürekli ve örgütlü boykot, yatırımların geri çekilmesi ve yaptırımlar, silah ambargoları, liman işçilerinin ve sendikaların silah sevkiyatlarını reddetmesi bu mücadelenin somut araçlarıdır. Bu değişimin temelinde, Filistin halkının kitlesel direnişi ve dünyanın dört bir yanındaki işçilerin enternasyonalist dayanışması bulunuyor.

Başbakanın değişmesi bunların hiçbirini sağlamaz. Eisenkot, Bennett ve Netanyahu taktikler konusunda ayrışırken Ürdün Vadisi, El Halil ve sarı hat konusunda aynı sömürgeci siyasette birleşiyor. Filistin halkının talepleri ise değişmedi: işgalin sona ermesi ve mültecilerin geri dönüş hakkının hayata geçirilmesi. 27 Ekim seçimleri bu taleplerin hiçbirine yanıt vermiyor.

Hukuk köşesi: işçinin haklı veya geçerli nedenle fesih hakkı

0

Bir önceki Hukuk Köşemizde İş Kanunu Madde 24’te düzenlendiği üzere işçinin iş sözleşmesini haklı nedenle sona erdirebileceği sebeplere yer vermiştik. Bu sayımızda da işçinin iş sözleşmesini haklı veya geçerli nedenle, yani kıdem tazminatına hak kazanacak şekilde sona erdirmesi konusuna devam ediyoruz. 

  • Kadın işçi evlendiği tarihten itibaren 1 yıl içinde evlilik nedeniyle ve başka hiçbir neden göstermeden, bu durumu işverene bildirerek kıdem tazminatına hak kazanacak şekilde iş sözleşmesini sona erdirebilir.
  • Sigortalılık süresi ve prim gün şartını sağlayarak emekliliği gelen işçi, SGK’dan bu şartları sağladığına dair alacağı yazı ile kıdem tazminatına hak kazanacak şekilde iş sözleşmesini sona erdirebilir. 
  • Askerlik yapacak olan işçi, bedelli askerlik de dahil olmak üzere, bu durumu sebep göstererek kıdem tazminatına hak kazanacak şekilde iş sözleşmesini sona erdirebilir. 
  • Bazen işverenler, asgari ücretin üzerinde ücret alan işçilerin gerçek ücretlerini SGK’ya bildirmek yerine, daha az prim ödemek amacıyla işçinin ücretini yalnızca asgari ücret olarak bildirirler. Bu durumda işçi, sigorta primlerinin eksik ödenmesi nedeniyle iş sözleşmesini kıdem tazminatına hak kazanacak şekilde sona erdirebilir. Ayrıca eksik bildirilen sigorta primlerinin tamamlanması için de dava açabilir. Özellikle ücretin asgari ücretin üzerinde kalan kısmının işçiye elden ödenmesi halinde, bu durumun ispatında tanık anlatımları önem taşır. Örneğin aynı işyerinde çalışan ve işçinin gerçek ücretini ve ücretin bir kısmının elden ödendiğini bilen kişilerin mahkemede tanık olarak dinlenmesi, gerçek ücretin ortaya konulması açısından önemlidir.
  • İşçinin çalışma şartları işçi sağlığı ve iş güvenliği kurallarına uygun olmadığında, işveren tarafından sağlıklı ve güvenli çalışma koşulları sağlanmadığında da işçi, kıdem tazminatına hak kazanacak şekilde iş sözleşmesini sona erdirebilir. Örneğin, kömür işlenen bir maden ocağında kullanılan oksijen maskeleri eskimesine rağmen işveren tarafından yenilenmiyorsa bu durum işçiye haklı fesih hakkı verir.
  • İşçinin ölümü halinde de işçinin mirasçıları, vefat eden işçinin çalışmasına karşılık gelen kıdem tazminatını işverenden talep edebilir.

Önemle belirtmek gerekir ki, İş Kanunu kapsamında işçi sayılanlar, 1 yıllık çalışma süresini doldurmuş olmak şartıyla ve yukarıdaki haklı/geçerli nedenlerin varlığı halinde iş sözleşmelerini kıdem tazminatına hak kazanacak şekilde sona erdirebilirler. İşverene yapılacak fesih bildiriminin yazılı olması olası bir dava sürecinde ispat açısından çok önemlidir. Fesih bildirim yazısında “istifa” ifadesinin kullanılmaması, bunun yerine fesih sebebinin belirtilmesi de ispat açısından oldukça önemlidir. Ayrıca yukarıda sayılan hallerin varlığı durumunda işçi iş sözleşmesini kendi sona erdirdiği için ihbar tazminatı talep edemez.

Elbette işçilerin kıdem tazminatına hak kazanacak şekilde iş sözleşmelerini sona erdirmesi işverenin doğrudan tam ve eksiksiz şekilde -kıdem tazminatı başta olmak üzere- işçiye hak ettiği işçilik alacaklarını ödeyeceği anlamına gelmiyor. Bu ihtimalde yargı yoluna başvuru yapma zorunluluğu doğuyor. Kıdem tazminatı dahil, işçilik alacaklarını dava yoluyla mahkemeden talep etmeden önce zorunlu olarak arabuluculuk yoluna başvurulması gerekir. Arabuluculuk başvurusu yapılmadan dava açılması halinde, işçi haklı dahi olsa dava usulen eksiklik nedeniyle reddedilir.

Trump, Ukrayna halkına karşı Putin’le anlaşma yaptı

0

Donald Trump, 9 Ekim’de beklenmedik bir şekilde, ABD ve dünya piyasalarına dizel yakıt arzını artırmak için Rusya Devlet Başkanı Putin’le anlaşmaya vardığını ve bunun Rusya-Ukrayna savaşında “enerji ateşkesi” anlaşmasının bir parçası olduğunu duyurdu. Putin’le 90 dakikalık bir görüşmenin ardından Trump, Truth Social’da şunu yazdı: “Rusya’nın ABD ve dünya piyasasına derhal en az 300 bin ton, kasım ayı boyunca 500 bin ton daha ve hemen ardından 1 milyon ton dizel yakıt tedarik etmesi kararlaştırıldı.”

Aşırı sağcı Trump’ın bu açıklaması yeni bir uluslararası politik skandala yol açtı. Rusya’nın emperyalist işgali nedeniyle dört yılı aşkın süredir devam eden Ukrayna savaşının ortasında Putin’le yapılan bu anlaşma, saldırgana doğrudan destek anlamına geliyor. Rusya bu yakıt satışından milyarlarca dolar elde edecek. İşin daha vahim yanı şu: Trump, Zelenski’yi bırakın bu görüşmeden haberdar etmeyi, anlaşmadan bile haberdar etmedi. Zelenski durumu sosyal medyadan öğrenince “Putin’e doğum günü hediyesi” açıklaması yaptı.

Trump böylece Rusya’ya uygulanan tüm ekonomik yaptırımları tek taraflı olarak hiçe sayıyor. Bu durum, Amerikan emperyalizminin liderinin, Ocak 2025’te göreve başladığından beri Putin’le açıkça bir pakt aradığını bir kez daha gözler önüne seriyor. Bu da Ukrayna’nın teslim olması için Putin’i desteklemek anlamına geliyor. Böylece Ukrayna, tarihi topraklarının parçası olan, zorla ele geçirilmiş ve halihazırda Putin’in askeri kontrolü altındaki Donbas’ı ve Kırım’ı teslim etmeye zorlanıyor.

Trump, Biden başkanken, Şubat 2022’deki işgal sırasında örtülü biçimde yaptığını artık açıkça yapıyor. O dönem Biden, Zelenski’ye Ukrayna’dan çıkıp sürgüne gitmesi için bir uçak teklif etmişti. 2022’de CNN şu haberi yapmıştı: “Zelenski, ABD’nin kendisini başkent Kiev’den tahliye etme teklifini reddetti (…) ‘Savaş burada; bana cephane lazım, araç değil,’ dedi” (CNN, 26 Şubat 2022). Yani Biden, Kiev’i iki hafta içinde alacağını duyuran Putin’e Ukrayna’yı teslim etmekten yanaydı. Bunun gerçekleşmesini engelleyen, geniş çaplı bir askeri ve halk direnişi oldu.

Savaş dört buçuk yılı geride bıraktı ve görünürde bir çözüm yok. ABD, Avrupa emperyalizmleri ve Vatikan hiçbir zaman Putin’in yenilmesinden yana olmadı. Örneğin Papa Francis 2024’te “Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’yi ‘beyaz bayrak’ çekme ‘cesaretini’ göstermeye ve Rusya ile savaşı sona erdirmek için müzakere etmeye” çağırmıştı (Infobae, 9 Mart 2024). Bu da Papa’nın Ukrayna’da haklı bir halk tepkisiyle karşılaşmasına yol açtı.

Tonlarca Rus dizelinin satın alınması anlaşması ve Trump’ın Ukrayna’ya Rus topraklarındaki petrol rafinerilerine yönelik etkili dron saldırılarını durdurması için yaptığı baskı, Rusya’nın işine yarıyor. Savaş tıkanmış durumda ve Rusya cephede ilerleyemiyor. Rus ekonomisi, savaş harcamaları nedeniyle yıpranmış durumda. Petrol ve petrol ürünleri üretimine indirilen darbelerle petrol rezervleri azalıyor. ABD’nin dizel alımı Rusya’ya milyarlarca dolarlık bir gelir sağlayarak nefes aldırıyor. Rusya ayrıca Ukrayna’nın rafinerilerini bombalamayı bırakmasına da ihtiyaç duyuyor. Trump’ın “enerji ateşkesi” talebi de bu yüzden. Ancak şimdilik ne Rusya ne de Ukrayna bunu kabul ediyor.

Oysa Trump’ın asıl hedefi Putin’le kapsamlı bir anlaşma yapmak. Bunun için Ukrayna’nın teslim olmasına oynuyor. Trump’ın açıkça Zelenski’yi sorgulamaya girişmesinin nedeni de bu. Çünkü Zelenski şimdilik “müzakere etmeyi”, yani açıkça teslim olmayı ve Rusya’nın Ukrayna’nın bir kısmını elinde tutmasını kabul etmiyor. Zelenski, her burjuva lider gibi, böyle bir teslimiyeti kabul etmenin hükümetinin kesin sonu olacağını biliyor. Öte yandan Zelenski’nin kapitalist hükümetinin ekonomi politikası, büyük oligarkların hizmetinde ve ciddi yolsuzluk unsurları taşıyor; bu da fiilen halk direnişini zayıflatıyor.

Trump, tabiri caizse, Putin adına, Zelenski’yi görevden uzaklaştırmak için seçim talep edecek kadar ileri gitti. Zelenski’yi “müzakere etmek istememekle suçladı ve Kremlin’in, çatışmanın gerginliğini azaltacak bir çözüme ulaşmakla ilgilendiğini belirtti (…) Devlet başkanının değişme zamanının geldiğini ileri sürdü ve Ukraynalılardan ‘anlaşma yapabilecek yeni bir lider bulmalarını’ istedi” (Clarín, Arjantin, 13 Ekim 2026).

Trump birkaç nedenle hiç çekinmeden Putin lehine hareket ediyor: 1) ABD emperyalizminin Trump’ın saldırgan ve sömürgeci politikalarıyla körüklenen siyasi, ekonomik ve askeri krizi büyüyor. Trump, Ukrayna savaşını bitirmeye çalıştığını göstermek zorunda; 2) Trump İran’a karşı yürüttüğü saldırı savaşında yenildi. Bunun sonuçlarından biri petrol fiyatlarındaki artış oldu; bu da özellikle ABD’de kapitalist ekonomik krizi derinleştirdi. Akaryakıt fiyatlarındaki artışın yol açtığı enflasyon, Amerikalıların yaşam standardını düşürdü; 3) Popülaritesi düştükçe, 3 Kasım’daki ara seçimlerde Kongre’deki çoğunluğu kaybetme tehlikesi artıyor. Akaryakıt fiyatlarını düşürmek için “önlemler” alıyor gibi görünmesi gerekiyor: Putin’den tonlarca dizel yakıt satın alma anlaşması bunun bir örneği.

Trump’ın Putin’le uzlaşarak yürüttüğü tüm bu faaliyetleri iki şeyi açığa çıkarıyor: 1) Kapitalist dünyanın egemen gücü olan ABD emperyalizmi, saldırgan ülke Rus emperyalizmi karşısında Ukrayna’nın ve Ukrayna halkının yenilgisini istiyor; 2) Birçok sol kesimin yaptığı gibi bu savaşı emperyalistler arası bir savaş olarak tanımlamanın yanlış olduğunu gösteriyor. Bu durum antiemperyalist ve sol öncü kesimlerde büyük bir kafa karışıklığı yaratmakta.

Dünya genelinde var olan bu kafa karışıklığı nedeniyle bunlar elbette zor tartışmalar. Üstelik birçok reformist sol önderlik, Putin’i ve Rusya’yı “antiemperyalist”miş gibi gösteriyor. Rusya emperyalist kapitalist bir ülkedir, Putin ise aşırı sağcı bir diktatördür. SSCB artık yok. Öte yandan Ukrayna, Avrupa burjuvazisinin yarısömürgesi. Tıpkı ABD’nin İran’ı işgal etmesi ya da ona saldırması gibi Rusya da Ukrayna’yı sömürgeleştirmeye çalışmak için işgal ediyor. Birbirleriyle savaşan iki emperyalist ülke söz konusu değil. Trump’ın Putin’le uzlaşmacı politikası da bunu gösteriyor: Bunlar savaşın eşiğindeki iki emperyalizm değil, Ukrayna’yı aralarında paylaşmak için anlaşma arayan iki ülke.

Trump, Ukrayna’yı emperyalistler arasında bir pazarlık kozu olarak gördüğünü açıkça gösteriyor. Ukrayna topraklarının büyük bir kısmını, ABD’nin başka bölgelerdeki çok sayıdaki saldırı operasyonunu engellememesi karşılığında Rusya’ya teslim etmeye hazır. Putin’in, Trump’ın Gazze planı karşısında çekimser kalması ve müttefiki Venezuela’ya yönelik ABD saldırısı ile Devlet Başkanı Maduro’nun kaçırılması karşısında hareketsiz kalması da buradan kaynaklanıyor. Trump, Ukrayna’yı, sağladığı askeri malzemenin bedeli olarak nadir toprak elementi kaynaklarının bir kısmını devretmeye zaten zorladı.

Elbette Avrupa Birliği’nin çeşitli güçleri ile Rusya arasında farklılıklar ve emperyalistler arası çatışmalar mevcut. Ama bunlar ABD ile AB arasında da var; öyle ki Trump, Danimarka’ya ait olan Grönland’ı ele geçirmeye bile kalkıştı.

Pek çok kişi “Ama Zelenski’nin arkasında Putin’in askeri yenilgisini destekleyen NATO var” diyor. Ancak bu doğru değil. 2022 işgalinden beri belirttiğimiz gibi ne ABD ne AB ne de NATO Putin’in askeri yenilgisini istiyor; aksine Ukrayna’yı paylaşmak için bir müzakere arıyorlar. Bu yüzden Ukrayna’ya ihtiyaç duyduğu miktarda modern silahı hiçbir zaman vermediler. Örneğin Avrupa ülkeleri ve ABD, Ukrayna’ya birkaç tank göndermek için 1,5 yıldan fazla bekledi ve bunların çoğu eskimiş modellerdi. Almanya yaklaşık 100 adet Leopard 1A5 gönderdi. Bu model “o kadar eski ki Alman eğitmenler, modelin en uzun süre kullanıldığı Hollanda ve Danimarka ordularının askerlerine ve 1980’ler ile 1990’larda yetişmiş eski Alman tankçılara başvurmak zorunda kaldı” (Clarín, Arjantin, 31 Ağustos 2023).

Ukrayna’nın askeri sanayisindeki güçlü yanı dron üretimi. Bu dronlar bir yıldır Rus topraklarında büyük tahribat yaratıyor. Bu da Ukraynalı teknisyenlerin, bilim insanlarının ve işçilerin dehası ve becerisi sayesinde oldu. Ama Ukrayna’nın en büyük askeri zaafı, Kiev’e ve diğer şehirlere her gün isabet eden modern Rus füzelerini durdurabilecek hava savunma sistemlerinin eksikliği. Bunları durdurabilecek olan şey, ABD yapımı Patriot önleyicileri. Ancak Ukrayna’nın elindeki önleyiciler tükeniyor ve yerine yenileri konmuyor. Birçok kişinin bilmediği gerçek bu. “Bir Patriot fırlatıcısı, tüpleri boş halde bir mısır tarlasının ortasında duruyor. Haftalardır ateş etmedi. Sistem çalışmadığı için değil, Kiev’in önleyicileri tükenmek üzere olduğu için” (El Nacional, Barselona, 18 Ağustos 2026). Trump eylül ayında Ukrayna’nın Patriot’ları üretebilmesi için lisans verme “olasılığını” açıkladı. Ancak bu, karmaşık bir sanayi zinciri ve son derece uzmanlaşmış bir teknoloji kurmayı gerektirdiği için yıllar sürebilir.

İki tarafın eşit derecede kötü olduğunu söylemenin hatalı olduğunu düşünüyoruz. İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) üyesi devrimci sosyalistleri olarak ne NATO’nun yanındayız ne de Zelenski’nin burjuva hükümetini destekliyoruz. Biz, dört yılı aşkın süredir topraklarını işgal eden Rus emperyalizmine karşı koyan Ukrayna halkının direnişini destekliyoruz. Aynı şekilde Trump’ın saldırganlığına karşı İran’ı destekliyoruz; ama bu, Ayetullahların diktatörlük rejimini desteklediğimiz anlamına gelmiyor. Marksizmin ustalarını izleyerek şu tespitte bulunuyoruz: Bu savaşta söz konusu olan, ezilen bir ulusun, Ukrayna topraklarının büyük bir kısmını ele geçirmek isteyen işgalci güç Rus emperyalizmine karşı direndiği haklı davasıdır.

Karşıdevrimci bir önderliğe sahip haklı bir savaş tarihte ilk kez yaşanmıyor. 1937’de Troçki, yarısömürge ve kapitalist Çin’i emperyalist işgalci Japonya’ya karşı savaşında desteklemişti. Üstelik Çin’i o dönem, 1920’lerin ayaklanma ve isyanlarında binlerce işçi ve köylüyü katleden, faşist ve katil bir diktatör olan Çan Kay Şek yönetiyordu. Çin önce Hitler Almanya’sından, ardından ABD emperyalizminden, daha sonra da SSCB’den silah aldı. Biz tarihten çıkarılan dersleri izliyoruz. İzlemeseydik, Troçki’nin yanıldığını söylememiz gerekirdi.

Aynı şekilde 1982’de Nahuel Moreno ve Sosyalist İşçi Partisi (PST) ile birlikte, soykırımcı bir diktatörlüğün yürüttüğü Malvinas (Falkland) Savaşı’nda Büyük Britanya’ya karşı Arjantin’i destekledik. O dönemin mücadele sloganı bugün hâlâ geçerli: “Malvinas Arjantin’indir.”

Suriye’de Siyonist İsrail’in işgaline ve katliamlarına karşı eylemler

0

Siyonist devletin Suriye’nin güneyindeki saldırganlığı ve katliamları hız kesmeden sürüyor. Son olarak engelli bir Suriye vatandaşı olan Muaz Selame el Buayra’nın Siyonist işgalciler tarafından katledilmesi ülkenin birçok kentinde işgali reddeden protestoların gerçekleşmesini tetikledi. Suriye’den Özgürlük ve Onur Hareketi, yayımladığı açıklamada hem işgali hem de Suriye geçici hükümetinin Siyonist işgalcilerle kapalı kapılar ardından yürüttüğü pazarlık sürecini kınadı. Açıklamanın tamamı şu şekilde:

Suriye’nin güneyi yalnız değil: İşgale ve egemenlik üzerinde pazarlığa hayır!

İsrail’in Suriye’nin güneyine yönelik saldırıları, Kuneytra’dan Dera kırsalına kadar askeri baskınlar, gözaltılar, kaçırmalar ve sivillerin hedef alınması yoluyla sürüyor. Son olarak, engelli bir yurttaş olan Muaz Selame el Buayra, işgal güçlerinin Dera’nın batı kırsalındaki Cemle köyüne düzenlediği baskın sırasında açtığı ateş sonucu şehit oldu. Böylece bir hafta içindeki ikinci kurban oldu.

Beşar Esad rejiminin düşüşünden bu yana İsrail, Suriye’nin güneyinde askeri alanda yeni fiili durumlar yaratmaya ve silah zoruyla bir tampon bölgeyi kalıcılaştırmaya çalışıyor. Bu, devletlerin egemenliğini ve halkların haklarını hiçe sayan yayılmacı bir projenin devamıdır. Söz konusu yayılma, yalnızca geçici bir güvenlik politikası değil; topraklarını genişletmeye, tahakküm kurmaya, bölgenin yerli toplumlarını zayıflatmaya ve kendi kaderlerini belirleme kapasitelerini baltalamaya dayanan Siyonist projenin özünü yansıtıyor. İsrail’in Gazze ve Lübnan’da gerçekleştirmeye çalıştıkları da bunu ortaya koyuyor. Netanyahu, işgal altındaki Golan’a yaptığı son ziyarette İsrail’in bölgenin geniş kesimleri üzerindeki kontrolüyle övündü. Bu, yalnızca siyasal bir gövde gösterisi değil; savaşı tahakküm kurmanın, sınırları ve güç dengelerini yeniden çizmenin bir aracı olarak gören yaklaşımın ifadesidir.

Suriye’nin güneyindeki Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması’nın, Gazze ve Lübnan’daki ateşkes mutabakatlarının ihlaliyle eş zamanlı olarak çiğnenmesi, açık bir siyasal soruyu gündeme getiriyor: İşgalini genişletmeyi ve koşullarını zorla dayatmayı sürdüren bir hükümetle müzakereye nasıl bel bağlanabilir? Diplomasi, fiili durumu kalıcılaştırmanın örtüsü olamaz. Gerilimin durdurulmasının bedeli de halklara egemenliklerinden ve haklarından ödettirilemez.

Şehit Muaz’ın Cemle köyündeki cenaze töreni, halkın açık tutumunu somutlaştırdı: Güney halkı bölgesel bir denklemde tali bir unsur değildir; toprakları da askeri projelerin serbestçe uygulanabileceği bir alan değildir. Topraklarına bağlılıkları ve işgali reddetmeleri, asli bir hak olan kendi kaderini tayin hakkının ve doğrudan çıkarı olanların dışında yapılan mutabakatlarla göz ardı edilemeyecek bir iradenin ifadesidir.

Buna karşılık Suriye geçici yönetimi, ABD ve Körfez ülkelerinin himayesinde İsrail’le bir anlaşmaya bel bağlamayı sürdürüyor. Dışişleri Bakanı Şeybani’nin çok sayıdaki görüşmesi ve Ahmed Şara ile Tom Barrack arasındaki son görüşme de dâhil olmak üzere temasları ve siyasal görüşmeleri ise belirsizlik kuşatıyor. Buradaki sorun yalnızca şeffaflık meselesi sınırlı değil; siyasal kararın özüyle ilgili: Suriye’nin güneyinin geleceğini belirleme hakkı kime aittir ve müzakere koşulları hangi temelde belirlenmektedir?

Güneyde yaşayanlar askeri baskınların, öldürmelerin ve olası yerinden edilmelerin bedelini taşırken halk denetimi ve siyasal hesap verebilirlik olmadan yürütülen herhangi bir müzakere süreci, onların acılarını bir pazarlık kozuna dönüştürme tehlikesi taşır. Uluslararası güvence vaatleri; saldırıların durdurulması, işgal altındaki topraklardan çekilme, Suriye’nin egemenliğinin korunması ve halkın güvenlik ve kendi kaderini tayin haklarının güvence altına alınmasıyla birlikte gerçekleşmedikçe yeterli değildir. Yalnızca güç dengelerinin dayattığı bir uzlaşma adil bir barış değildir. Böylesi bir uzlaşma yalnızca işgalin siyasal bir biçim altında kalıcılaştırılmasıyla sonuçlanır.

Bu nedenle Suriye kentlerinde “Dera ve Kuneytra yalnız değil, Suriye’nin güneyi hepimizi birleştiren ulusal bir meseledir” sloganıyla yapılan protesto eylemi çağrıları, sembolik dayanışmanın ötesinde bir önem taşıyor. Bu çağrılar, işgalin reddinin bütün Suriyelileri birleştiren bir mesele olduğunu ve egemenliğin savunulmasının, insanların topraklarını ve geleceklerini ilgilendiren kararlara katılma hakkından ayrı tutulamayacağını vurguluyor.

Suriye’nin güneyinde yaşayan halkla tam dayanışmamızı ilan ediyor, seçtikleri yöntemlerle işgale direnme ve dış dayatmalardan ve kapalı kapılar ardındaki pazarlıklardan bağımsız biçimde kendi kaderlerini belirleme haklarını savunuyoruz. Suriye’nin özgürlüğü işgal altında tamamlanamaz. Egemenlik de halkın karar süreçlerinden dışlanmasıyla korunamaz.

Şehit Muaz Selame el Buayra’ya rahmet, ailesine ve köyünün halkına dayanışma dileklerimizi iletiyoruz.

İşgale hayır, yayılmacılığa hayır, egemenlik üzerinde pazarlığa hayır!

Filistin’e, Suriye’ye ve Lübnan’a özgürlük!

MESEM’ler, çocuk işçiliği ve yoksulluk

0

Çocuk işçi ölümlerinin artmasının; çocuğun eğitim ve yaşam hakkının elinden alınmasının en temel sebebi ekonomik krizle birlikte artan derin yoksulluktur. Yoksulluğu derinleştirense çocuk emeğini ucuz işgücü olarak gören ve çocukların geleceğini piyasanın ihtiyaçlarına göre şekillendiren, yaşadığımız kapitalist sistemin kendisidir. Çocukların eğitim, oyun ve güvenli yaşam hakları sistem tarafından giderek daha fazla ellerinden alınıyor.

Çocuk işçi ölümleri her geçen gün daha da yaygın bir hale gelmekte. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi’nin verileri, Türkiye’de çocukların çalışma hayatına küçük yaşlarda itildiğini ve ağır çalışma koşullarına maruz bırakıldığını ortaya koyuyor. İSİG Meclisi’nin raporlarına göre 1 Eylül 2025 ile 31 Ağustos 2026 yılları arasında en az 95 çocuk yaşamını kaybetti. Bu sayı işyerlerinde çocukların ne kadar güvencesiz ortamlarda çalıştığını açıkça gösteriyor. Bu sayıları yalnızca istatiksel bir değerlendirme olarak görmemek gerekiyor. Çocukların yaşam haklarının korunamamasının, en temel eğitim haklarının elinden alınmasının ve akranlarıyla birlikte zaman geçirememesinin en temel nedeni, var olan mevcut siyasal iktidar ve kapitalist sistemdir.

Çocuk işçiliğini sadece ailelerin ekonomik koşullarıyla açıklamak, sorunun asıl nedenini görmezden gelmektir. Her geçen gün geçim sıkıntısının artması, zam üzerine zamların gelmesi ve düşen alım gücü çocukların çalışma hayatına katılmasını iten belli başlı nedenlerdir.

Derinleşen ekonomik kriz, güvencesiz çalışma ve eğitimdeki yetersizlikler; çocukları çalışmaya iten koşullar arasında yer alıyor. Ailenin evi geçindirememesi, çocuğun emeğini bir hak ihlali olmaktan çıkarıp normal bir çözüm yoluymuş gibi sunulmasına yol açıyor. Çocuklar için çalışmak bir tercih olmaktan daha çok, derinleşen yoksulluğun dayattığı bir zorunluluğa dönüşüyor.

Çocukların geleceğini belirleyen yoksulluk, çocukları ucuz işgücü olarak görürken bir taraftan da geçinemeyen ailelerin çocuklarını çalışma hayatının içine itmesine neden oluyor. Kriz derinleşiyor, yoksulluk artıyor, aileler ne yapacağını bilmez bir hale getiriliyor.

Çocuk işçiliğini eğitim adı altında resmi hale getiren MESEM, çocukları ucuz, güvencesiz ve ağır koşullar altında çalışmaya itiyor. Mesleki eğitim adı altında çocuk emeğinin kitleselleştirilmesi ve sömürünün meşru olarak gösterilmesi çocukları, işyerlerinde uzun saatlerde çalışmaya ve iş cinayetlerinde hayatlarını kaybetmelerine neden oluyor.

Çocuk işçiliğinin devlet politikaları aracılığıyla büyütülmesi olan MESEM’lerde; İSİG Meclisi raporlarında, yüz binlerce çocuğun eğitim adı altında haftanın bir günü okulda, dört günü işyerlerinde bulunduğuna dikkat çekiliyor. Çalışma süresinin haftada 50-60 saate kadar çıkabildiği ve öğrencilere ödenen ücretlerin işsizlik sigortası fonundan karşılandığı belirtiliyor.

Çocuğun emeğini ekonomik bir kaynağa dönüştüren sistem, çocuğun günlerinin önemli bir bölümünü işyerinde geçirmesine neden olurken, çocuğu da çalışma yaşamının riskleriyle karşı karşıya getiriyor.

Çocuk işçiliğinin eğitim sistemi içinde normalleştirilmesine zemin hazırlayan MESEM, çocuk işçi çalıştırmayı meslek öğretmek olarak sunuyor; ucuz emek kullanımını ise eğitim fırsatı sağlamak olarak anlatıyor.

İSİG Meclisi’nin verileri, çocuk işçi ölümlerinin yalnızca belirli bir sektöre ya da bölgeye özgü olmadığını gösteriyor. 2025-2026 eğitim-öğretim yılında yaşamını yitiren 95 çocuğun 37’si tarımda, 27’si sanayide, 18’i inşaatta, 13’ü ise hizmet sektöründe hayatını kaybetti. Tarlalarda, atölyelerde, fabrikalarda, inşaatlarda, dükkânlarda ve sokaklarda çalışan çocuklar aynı temel sorunla karşı karşıya: Yaşlarına uygun olmayan çalışma koşulları, yetersiz koruma ve eğitimden uzaklaşma riski.

Çocuk işçiliği meselesi yalnızca emek sömürüsüyle ilgili değildir; aynı zamanda bir çocuk hakları meselesidir. Çocuğun eğitim, sağlık, dinlenme, oyun, korunma ve gelişim hakları birbirinden ayrı düşünülemez. Çocuk emeğini ucuz işgücü olarak kullanan, çalışma risklerini çocukların üzerine yıkan ve yoksulluğu eğitim politikalarının bir parçası haline getiren düzenlemeler kabul edilemez.

Bunun için çocuk emeğini normalleştiren anlayışa karşı çıkmak, MESEM adı altında meşrulaştırılan çocuk işçiliğini sorgulamak ve her çocuğun yaşam hakkını ekonomik çıkarların üzerinde tutmak zorundayız.

Çocukların geleceği, sermayenin ihtiyaçlarına göre belirlenemez. Çocukların işyerlerinde ölmediği, okullarından koparılmadığı, yoksulluk nedeniyle geleceksizleştirilmediği bir ülke için tek alternatif örgütlenmektir. Ve hiçbir çocuğun ölümü, bu düzenin olağan bir sonucu olarak kabul edilemez. Her çocuğun ücretsiz ve nitelikli eğitime erişebildiği, okulda en az bir öğün sağlıklı yemek yiyebildiği, güvenli barınma ve ulaşım olanaklarına sahip olduğu bir sistem mümkün ve onun için mücadele ediyoruz.

Diyarbakır’dan bir eğitim emekçisi

Belçika’da kemer sıkmaya karşı grevler ve öğrenci eylemleri

0

Belçika’da federal hükümetin bütçe ve sosyal güvenlik politikalarına karşı sendikalar grev ve gösteriler düzenlerken, Fransızca konuşulan topluluk hükümetinin (Fédération Wallonie-Bruxelles) eğitim reformlarına ve kesintilerine karşı lise öğrencileri sokağa çıktı. Kamu hizmetlerinin daraltılması, emeklilik hakları ve çalışma koşullarına yönelik saldırılar sendikaların; eğitim masrafları ve okullardaki koşullar ise öğrenci hareketinin başlıca gündemlerini oluşturuyor.

Sendikaların hedefinde Başbakan Bart De Wever liderliğindeki federal Arizona hükümetinin bütçe ve sosyal güvenlik politikaları bulunuyor. Sosyalist Sendika Konfederasyonu (FGTB/ABVV) ve ona bağlı Kamu Hizmetleri Genel Sendikası (CGSP/ACOD) öncülüğünde, Hristiyan Sendikalar Konfederasyonu’nun (CSC/ACV) da katılımıyla kitlesel grevler örgütleniyor. Emekçilerin talepleri arasında bütçe kesintilerinin durdurulması, personel açığının kapatılması, ağırlaşan iş yükünün hafifletilmesi, ücretleri enflasyona karşı koruyan endeksleme sisteminin sürdürülmesi ve emeklilik haklarının güvence altına alınması yer alıyor.

Öğrenci hareketinin temel hedefi ise Fransızca konuşulan topluluğun hükümetince yürütülen eğitim reformları. Eğitim Bakanı Valérie Glatigny’nin sorumluluğundaki bütçe kararnamesi (décret-programme) kapsamında 2029 yılına kadar öngörülen 500 milyon avroluk tasarruf paketi, yükseköğretim harçlarının bazı öğrenci grupları için 1194 avroya kadar çıkarılması ve kalabalık sınıflar tepkilerin merkezinde yer alıyor. Nitelikli ve erişilebilir eğitim, eğitim materyallerine ulaşım ve öğrencilerin yaşam maliyetlerinin düşürülmesi öne çıkan talepler arasında. Öğrencilerin okul blokajları ve yürüyüşlerle reformlara karşı çıktığı Belçika’da haziran ayında da benzer protestolar yaşanmıştı.

Eylemlerin kronolojisi

1-5 Ekim: Lise öğrencilerinin eylemleri

Fransa’daki öğrenci seferberliğinden da ilham alan lise öğrencileri, Belçika’nın Fransızca konuşulan topluluğunda eğitim reformlarına ve bütçe kesintilerine karşı okul blokajları ve ders boykotları düzenlemeye başladı. Liège’de başlayan eylemler Charleroi ve Brüksel’deki okullara da yayıldı. Öğrencilerin itirazları, eğitim masraflarındaki artışın yanı sıra okul koşulları, ders yükleri ve eğitim hizmetlerinin niteliği etrafında şekilleniyor.

9 Ekim: On binlerce kişinin katıldığı yürüyüş

Sendikaların çağrısıyla on binlerce işçi, federal hükümetin politikalarına ve bütçe kesintilerine karşı Brüksel’de yürüdü. Katılımcı sayısı polis tarafından yaklaşık 30 bin, sendikalar tarafından ise yaklaşık 50 bin olarak açıklandı.

Eylem ulaşımda ciddi aksamalara yol açtı. Brussels Airlines uçuşlarının yaklaşık yüzde 40’ı iptal edildi. Başkentte toplu taşıma hizmetleri de aksadı.

12 Ekim: Ulusal kamu sektörü grevi

Kamu Hizmetleri Genel Sendikası CGSP/ACOD’un çağrısıyla ülke çapında kamu sektörü grevi gerçekleştirildi. Ulusal demiryolu şirketi SNCB/NMBS seferlerini azaltırken, Brüksel’de metro, tramvay ve otobüs seferlerinde ciddi aksamalar yaşandı.

Kamu hizmetlerindeki grevler ulaşımın yanı sıra temizlik, posta, eğitim ve yayıncılık gibi alanları da etkiledi. Eylemler kamu hizmetlerinde tasarruf politikalarına, personel yetersizliğine ve çalışma koşullarının ağırlaşmasına karşı düzenlendi.

17 Ekim: Öğrenci eylemleri ve polis müdahaleleri

17 Ekim’de Brüksel’de öğrencilerin ağırlıkta olduğu bir gösteride polisle çatışmalar yaşandı, polis göz yaşartıcı gaz ve tazyikli su kullandı. Liège’de de gösteriler düzenlendi. Polis açıklamalarına göre Brüksel’de 150 ve Liège’de 45 kişi olmak üzere iki kentte toplam 195 kişi gözaltına alındı. Eylemlerin ardından İçişleri Bakanı Bernard Quintin, Liège’de “Antifa tarzı bir hareketin” gençleri manipüle ettiğini ileri sürdü.

19–21 Ekim: Daha sert müdahale önerileri gündemde

Eylemler sürerken güvenlik politikalarının sertleştirilmesine yönelik öneriler de gündeme geldi. Savunma Bakanı Theo Francken’in, İçişleri Bakanlığı’na bağlı olarak görev yapacak, eski jandarma modelini hatırlatan ve askeri tarzda eğitilmiş mobil bir güvenlik gücü oluşturulmasını savunduğu bildirildi. Söz konusu öneri muhalefet partilerinin tepkisini çekti.

İşçi ve öğrenci hareketlerinin ortak mücadele zemini

Belçika’daki seferberlik, kamu harcamalarındaki kısıtlamalara ve sosyal hakların daraltılmasına yönelik itirazların farklı toplumsal kesimlerde karşılık bulduğunu gösteriyor. Sendikalar grevler ve kitlesel gösteriler üzerinden mücadeleyi sürdürürken, öğrenci eylemleri okul blokajları ve yerel inisiyatiflerle gelişen daha dağınık bir örgütlenme biçimiyle ilerliyor. İki hareketin talepleri kamu hizmetlerinin niteliği, yaşam maliyetleri ve toplumsal haklara erişim gibi başlıklarda birleşiyor.

Önümüzdeki dönemde sendikalarda yeni eylemler hazırlığı var. Kamu sendikası CGSP 9 Kasım için yeni bir eylem kararı alırken, Sosyalist Sendika Konfederasyonu (FGTB) hükümetin geri adım atmaması halinde 23 Kasım haftasında genel greve gitme uyarısında bulundu.

Okur mektubu: “Yıkımın ortasında yalnız bırakmadınız”

0

Sevgili Gazete Nisan,

Bazı günleri insan hiç unutmuyor. Benim için depremin üçüncü günü de öyle bir gündü.

Depremin üzerinden üç gün geçmişti. Evimiz yıkılmış, eşim abisini ve yeğenini kaybetmişti. Antakya’da her yer ama her yer koca bir enkazdı. Biz ise bir yandan ne olduğunu anlamaya çalışıyor bir yandan da elimize geçen malzemelerden kendimize bir yaşam alanı kurmaya çalışıyorduk. Eşim ve ben her şeye rağmen güçlü durmak zorundaydık. Ben kayıplarımızı, bundan sonra nasıl yaşayacağımızı düşünüyordum. Kendi acımızı yaşamaya bile fırsatımız yoktu.

Dünyayla iletişimimiz kesilmişti. Henüz hiçbir yardım bize ulaşmamışken depremin 3. gününde kardeşim İpek ve yoldaşları, İDP ve Gazete Nisan ekibinden dört kişi olarak yanımıza geldiler. Bizi buldular, yanımıza oturdular, yanlarında getirdikleri yardım malzemelerini verdiler. O gün onların orada olması benim için çok kıymetliydi. Onca yolu bizim için gelmişlerdi. Yıkımın ortasında kendimizi terk edilmiş hissederken kardeşimin ve yoldaşlarının, bizim yaşadığımız bu büyük yıkımın içinde yanımızda olmaları kelimelerle anlatılamayacak kadar kıymetli.

Sonra zaman geçti. İDP ve Gazete Nisan ekibi Antakya’ya her gelişlerinde yine bizi aradılar, ziyaret ettiler. Beni ve eşimi hep sordular. Bu benim için çok değerliydi. Çünkü depremden sonra hayat devam ediyor ama bazı acılar hiç geçmiyor. Bizi hatırlayan, destek olmaya çalışan insanların olması insana güç veriyor.

Benim için Gazete Nisan biraz da bu demek: Zor zamanda yanında olmak, sonra da unutmayıp tekrar kapını çalmak.

100. sayıya ulaşmanız beni çok mutlu ediyor. Emekçilerin, kadınların ve ezilenlerin sesini duyurmaya çalışan bir gazetenin 100. sayısını görmesi kolay değil. Dilerim daha nice sayılara ulaşırsınız ve insanların yaşadıklarını anlatmaya, dayanışmayı büyütmeye devam edersiniz.

Biz depremde çok şey kaybettik. Ama o günlerde yanımızda olanları acımızı paylaşanları hiç unutmadık.

Gazete Nisan da benim için onlardan biri. O gün yaptıklarınızı unutamayız.

100. sayınız kutlu olsun.

İyi ki geldiniz, iyi ki bizi unutmadınız. Depremde bizi yalnız bırakmadığınız için Antakya adına teşekkür ederiz.

Antakya’dan Serap

Almanya nereye gidiyor?

0

Bu yazı devrimci bir metal işçisi olan Patrick König tarafından yazılmış ve ilk kez 12 Ekim’de İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in sitesinde yayımlanmıştır.

Merz hükümetini ve kemer sıkma planını yenilgiye uğratana kadar seferberliği büyütelim

Siyasette bazen zaman durmuş da hiçbir şey hareket etmiyormuş izlenimine kapılırız. Fakat öyle anlar da vardır ki politik olaylar peşi sıra birbirini izler. Almanya’da şu an olmaya başlayan şey tam olarak bu. Merz hükümetinin politikalarının yarattığı hoşnutsuzluk, Avrupa’da çalınan savaş davulları, geleceğin daha çok belirsizleşmesi ve sosyal devletin ortadan kalkmaya yüz tutması, edilgenlik halinin ya da salt bir tartışma ortamının, farklı biçimlerde de olsa somut tepkilere dönüşmesine sebep oluyor. Bu tepki bazen seçim sandığında, bazen de öğrencilerde ve otomotiv işçilerinde gördüğümüz gibi, sektörel eylemlerde kendini gösteriyor. Ya da geçtiğimiz 26 Eylül’de Alman Sendikalar Birliği’nin (DGB) çağrısıyla toplanan birçok sendika, siyasi parti ve kitle örgütünün kesintilere, sanayide işten çıkarma planlarına, silahlanmaya, Filistin’deki soykırıma ve adaletsiz bölüşüme karşı gerçekleştirdiği gösteride olduğu gibi.

Emekçi kitlelerin ve gençliğin önemli bir kesiminin ruh hâlindeki bu değişim, kendimize bazı sorular sorma ve bunları yanıtlama gerekliliğini ortaya koyuyor. Örneğin, hükümete karşı direniş ve seferberlik süreçlerinde gerçekten bir değişim var mı? Bu değişim neden yaşanıyor? Bu yeni durum kendini nasıl ortaya koyuyor? Bu yazıda, bu soruları irdelememiz için başlangıç noktası sunan bazı unsurları ele almaya çalışacağız.

Uluslararası durum ve Avrupa Birliği’nin (AB) durumu

Kapitalist sistemin içinden geçmekte olduğu derin kriz, sözde “sosyal devlet”in ve yıllardır süregelen istikrarın altını oyan temel etmen. Bu bağlamda, Almanya dünya pastasının paylaşımı için verilen emperyalistler arası mücadeleye katılabilmek için mümkün olan en iyi koşulları aramak zorunda kalıyor. Uluslararası alandaki bu mücadele, onu ulusal alanda ekonomisini yeniden düzenlemeye zorluyor. Bunun için sosyal harcamalarda kesintiler, borçlanma gibi araçlara başvuruyor ve sanayiyi kurtarmak için çıkış yolu olarak savaşa oynama gibi yöntemleri seçiyor. Kendi işçi sınıfını disipline etmek ve sömürü oranlarını artırmak da en önemli önceliklerinden biri. Bunun için Merz hükümeti ve işverenler bütçe kesintilerinin ve VW, Mercedes-Benz, Audi, BMW, ZF, Bosch, Varta ve daha nicelerinde olduğu gibi fabrika kapatma kararlarının arkasındalar. 

Seferberlik ve mücadele alanında ise Fransa’da öğrencilerin kamusal eğitimin kötüleşmesine karşı gerçekleştirdiği protestolar, İspanya’da barınma hakkı için kurulan çadır kampları, sonrasında ilan edilen erken seçim ve başlıca sendikal konfederasyonların 11 Kasım’da gerçekleştirileceğini söylediği genel grev çağrıları ile art arda yaşanan gelişmeler aktivizmi cesaretlendiren ve seferberlikleri güçlendiren olaylar olarak karşımıza çıkıyor. Bütün bunlar birçok AB ülkesinde “sıcak bir sonbahara”[1] doğru gittiğimizi gösteriyor; Almanya da bu sürecin dışında değil.

Öyleyse görevimiz hem seçimlerde hem de seferberliklerde art arda ortaya çıkmakta olan bu yeni olguları iyi analiz etmeye çalışmaktır. Böylece Almanya’da sınıf mücadelesinin nereye gittiğini, bu yeni duruma müdahale etmek, onu büyütmek ve derinleştirmek, işçi sınıfından yana sosyalist bir çıkışa yönelmesini sağlamak için nasıl bir hazırlık yapmamız gerektiğini görebiliriz. Şimdi sırayla ilerleyelim. 

Eyalet seçimleri 

Son üç eyalet seçiminin (Saksonya-Anhalt, Berlin ve Mecklenburg-Batı Pomeranya) sonuçları sadece Almanya’da değil, dünya çapında da oldukça tartışıldı. Seçimlerin çoğu zaman gerçekliği çarpık bir biçimde yansıttığını akılda tutarak, yüzdelerin ötesine geçip bazı genel sonuçlar çıkarabiliriz.

İlki, belki en çok tartışılan olmasa da, üç seçimde de seçime katılım oranı artarken, iki ana kapitalist parti olan Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) ve Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) çok büyük bir düşüş yaşamış olmasıdır. Bu partiler ve koalisyonları onlarca yıldır dönüşümlü olarak iktidardalar. Emekçi halkın ve geleceğe dair hiçbir umudu olmayan gençliğin yaşam standartlarındaki düşüşün ve toplumsal çöküşün sorumluları onlar.

Açık olan bir diğer unsur da en çok büyüyenin aşırı sağ olmasıdır. Ne yazık ki seçimlerde milyonlarca kişi yanılgı içinde bir ceza oyu olarak Almanya için Alternatif’e (AfD) yöneldi. Sahte vaatler ve bolca popülizmle AfD, eski kapitalist partilere duyulan güvensizliğe yaslanarak kendini bir “alternatif” olarak gösteriyor. Biliyoruz ki iktidara gelirlerse kemer sıkma politikalarını derinleştirecekler ve mücadeleyle kazanılmış demokratik hakları budayacaklar. Diğerlerinin yanı sıra, Macaristan’da Viktor Orbán, ABD’de Donald Trump ve Arjantin’de Javier Milei’nin deneyimleri bunu kanıtlıyor. Bunlar, Benjamin Netanyahu’yu ve Filistin soykırımını, savaşları ve halklara yönelik saldırganlığı destekleyenlerle aynı kişiler. Sol için açık olan bu durum, bunu kendi deneyimleriyle öğrenmek zorunda kalacak olan çok sayıda seçmen için açık değil. Geçtiğimiz günlerde AfD, Saksonya-Anhalt’ta hükümet kurmayı başardı. Her ne kadar oylama gizli olsa da bunun CDU’nun ve eski solcu Sahra Wagenknecht’in partisi BSW’nin oylarıyla gerçekleştiği herkesin bildiği bir sır. AfD artık popülist retorikten hükümet programını uygulamaya geçmek zorunda. AfD seçmen tabanını genişletip birleştirebilecek mi, yoksa bir süre sonra tabanının bir kesimi kendini yeniden aldatılmış hissetmeye başlayacak mı? Devrimci sol bu olguya çok dikkat etmek ve kendini bir alternatif olarak ortaya koymak zorunda kalacak.

Üçüncü olarak, meselenin aşırı sağın yükselişinden ibaret olmadığını, sola doğru bir alternatif arayan milyonların da var olduğunu söyleyebiliriz. Die Linke’nin Berlin’deki seçim zaferi, üye sayısındaki artış ve eylemlere katılımı da bunu gösteriyor.

Son olarak, savaş sonrasından günümüze Almanya’yı yöneten iki partili sistemin sonuna geldiğimizi söylemek bugün için aceleci bir yorum olsa da, bu sonuçların hükümetteki koalisyona, özellikle de Merz’e ağır bir darbe olduğunu söyleyebiliriz. Meşruiyet krizi öyle bir boyutta ki, birçok kişi kısa bir sürede yeni bir seçim çağrısı yapmak zorunda kalacak ölü bir hükümetten söz ediyor. Ayrıca bu patron partilerinin mutlak parlamento çoğunluğuna ve açık bir toplumsal desteğe sahip istikrarlı hükümetler kurması giderek zorlaşıyor.

Seferberlikler ve metal toplu iş sözleşmesi

Metnin başında ve son aylarda sitemizde yayımladığımız diğer yazılarda da belirttiğimiz gibi, sokak eylemlerinin sayısında bir artış yaşanıyor. Otomotiv sektörünün ve öğrencilerin başını çektiği eylemler ile DGB’nin çağrı yaptığı gösteriler bunun örnekleri. Henüz katılımcı sayısı ve güç bakımından durumun gerektirdiği düzeyde eylemler olmadığını söylemek gerekiyor. Ama yeni bir dinamiğin içinde olduğumuzu kesinlikle söyleyebiliriz. Her şey hoşnutsuzluğun da eylemlerin de azalmayacağını, aksine artacağını gösteriyor. Şimdilik en hareketli kesim lise öğrencileri ve gençler. 20 Kasım için Avrupa çapında yeni bir eylem günü hazırlıyorlar.

Otomotiv ve genel olarak metal sektörü ise, sektördeki kemer sıkma ve işten çıkarma planlarıyla uğraşırken yeni toplu iş sözleşmesini de müzakere ediyor. Şimdilik taraflar arasında bir yakınlaşma yok. Bu da IG Metall’in Kasım’ın ilk günlerinde 24 saatlik bir greve çağrı yapmak zorunda kalması ihtimalini gündeme getiriyor IG Metall’den ve sendika yönetimlerinden, şirketlerin kendi krizlerinin faturasını üstlenmesini talep eden bir mücadele planını sürdürmelerini istemeliyiz. Bunlar, Almanya’da ve dünyada milyonluk kârlar elde eden büyük çok uluslu şirketler. Hiçbir işten çıkarmanın, fabrika kapatmanın ve kazanımlarda geri adımın kabul edilmemesini talep etmeliyiz. Haftalık çalışma süresinin 35 saatten 40 saate çıkarılması yerine, aynı ücretle günde 6 saatlik çalışma ile işin bölüşülmesini talep etmeliyiz. Kapanan her şirket, işçi denetimi altında kamulaştırılmalı. Tıpkı Bremen şehrinin zamanında eski Klöckner’le, yani bugünkü ArcelorMittal’le yaptığı gibi.

Mücadelelerde Die Linke’nin rolü ve yeni bir siyasi alternatif yolunda

Yazı boyunca durumu açıklamak ve anlamak için birtakım unsurlar ve argümanlar ortaya koymaya çalıştık. Bunları sorgulayabilir veya önemlerini azımsayabiliriz. Gerçeklik üzerindeki etkilerine daha fazla ya da daha az ağırlık atfedebiliriz. Sınıf mücadelesinde hiçbir şeyin tek yönlü olmadığını ve henüz yeni bir durumun başlangıcında bulunduğumuzu biliyoruz. Kesin öngörülerde ya da zafer havasında nitelendirmelerde bulunmak da hata olur. Fakat emin olabileceğimiz şey, eğer hiçbir şeyin değişmediğini, bu gelişmelerin aynı şeyin bir devamı olduğunu ya da aşırı sağ seçimlerde iyi sonuçlar alıyor diye yenilgiye doğru ya da faşizmin bir varyantının zaferine doğru gittiğimizi düşünürsek, yanılmış olacağımızdır. Devrimci sol, diğer toplumsal örgütlerle, sendikal ve genç aktivistlerle birlikte bu sürece şimdiden müdahale etmelidir. Hükümete ve kesintilerin sonuçlarına nasıl karşı koyacağımızı tartışmalı, program ve örgütlenme biçimleri üzerine de kafa yormalıyız. Sendikal aktivistler, önderliklerden, hükümetle el altından pazarlık yapmayı bırakmalarını ve mücadele planı çağrısı yapmalarını talep etmelidir. Gençliğin eğitim için verdiği, zorunlu askerliğin geri getirilmesine karşı verdiği, insanca bir barınma hakkı ve kiraların dondurulması için verdiği mücadeleyi desteklemek ve bu talepleri işçilerin talepleriyle birleştirmek zorundayız.

Ancak böyle bir müdahale ve mücadele ile Merz hükümetini ve onun kemer sıkma politikasını yenilgiye uğratacak yeni sendikal ve politik araçlar inşa edebiliriz.

Die Linke, yalnızca seçimlerdeki yükselişi nedeniyle değil, aynı zamanda siyasete yeni katılan pek çok yoldaşımız için bir referans noktası haline geliyor olması nedeniyle de mücadeleleri destekleme ve birleştirme görevinde öncü bir rol oynamak zorunda.

Die Linke, eski kapitalist partilerden ve geleneksel reformistlerden bağımsız bir solun siyasi alternatifi olarak güçlenmeye devam etmeli, buradan hareketle AfD’nin aşırı sağ projesine karşı koymalı ve onu yenilgiye uğratmalıdır. Köklü bir değişime ancak bağımsız bir sol üzerinden ilerleyebiliriz. Bu değişim de bir işçi-emekçi hükümetinin kurulmasından geçecektir.


[1] 1969 yılının sonbaharında alevlenen Kuzey İtalya’da gerçekleşen grev dalgasına referans veriliyor.

Bir kavram: Siyonizm

0

Bir siyasi akım olarak Siyonizm, 19. yüzyılın sonlarında Avrupa’da ortaya çıktı. Maddi kökleri Avrupa’daki Yahudi sorununa ve antisemitizme dayanan bu akım, genel olarak Avrupa burjuvazisinin ve özel olarak Yahudi büyük burjuvazisinin Yahudi sorununa verdiği yanıttı: Yahudilerin Avrupa’dan gitmesi gerekiyordu. Bu “gidişin” metodu ise, politik Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl’in gösterdiği gibi, yerleşimci sömürgecilikti.

Herzl, siyasi kariyeri boyunca olası bir Yahudi devletinin kurulması adına bilhassa İngiliz emperyalizmi içerisinde yoğun lobicilik faaliyetleri sürdürdü, Yahudi devletinin inşasının sömürgeci bir olgu olduğunu yazdı ve İngiliz sömürgesi Rodezya’nın sömürge valisi Cecil Rhodes’u bu sömürgeci faaliyeti desteklemeye davet etti. Herzl’in aklında bu Yahudi devleti için Arjantin’den Doğu Afrika’ya kadar pek çok seçenek olsa da sonunda, dini gerekçelerle Filistin’de karar kılındı.

“Topraksız bir halk için halksız bir toprak” şiarıyla yerleşimciliğe başlayan ilk Siyonistler, Filistin topraklarının hiç de “halksız” olmadığını gördüler. Çoğunluğu Müslüman olmakla birlikte farklı dinlerden Arap toplulukları halihazırda Filistin’de yaşamaktaydı. Siyonizm açısından bu, kabul edilemez bir durumdu.

1917 yılına gelindiğinde Balfour Deklarasyonu ile Siyonistler, yıllardır peşinde koştukları İngiliz emperyalizminin desteğine sonunda sahip olmuşlardı. Bu deklarasyonla birlikte Britanya Hükümeti, Siyonistlerin Filistin’deki yerleşimciliklerini ve Yahudi halkı için bir “yuva” kurma girişimlerini resmi olarak destekledi. 1920’de Filistin topraklarının İngiliz mandası altına girmesinin ardından Siyonistlerin yerleşimcilik faaliyetleri hız kazandı. Filistin halkının İngiliz sömürgeciliğine ve Yahudi yerleşimciliğine karşı başlattığı 1936-39 ayaklanmasının yenilmesinin ardından 1947’de Birleşmiş Milletler’in Filistin’i bölme planıyla Filistin topraklarında resmen bir Yahudi etno-devletinin kurulmasının önü açıldı.

“İsrail” devletinin kuruluşu barışçıl yollarla olmadı. Arapça “Büyük Felaket” anlamına gelen Nakba esnasında 1 milyona yakın Filistinli Siyonistler tarafından topraklarından sürüldü ve Deir Yassin Köyü’nde olduğu gibi acımasızca katledildi. Soykırımcılığın Siyonizmin doğal bir parçası olduğu gerçeği, 1948’de bile kendisini tüm netliğiyle göstermişti.

Kuruluşundan itibaren ABD emperyalizminin Ortadoğu’daki uçak gemisi görevini üstlenen Siyonist korsan devlet, BM’nin sözde iki devletli çözümüne hiçbir zaman riayet etmedi. Siyonizmin yayılmacı, soykırımcı doğası buna izin vermedi. Yıllar içerisinde Filistin topraklarını işgalini kademe kademe artıran Siyonist devlet, arkasına aldığı ABD emperyalizminin desteğiyle 2023’te Filistinlilere yönelik yeni bir soykırımcı saldırıya girişti. O günden bugüne başta Filistin halkı olmak üzere İran, Lübnan, Yemen ve daha nice Ortadoğu halkına kan kusturmaya devam ediyor. Siyonizm işte bu demek: yerleşimcilik, işgal ve soykırım.

İstanbul Üniversitesi’nde sendika düşmanı DHL eCommerce protesto edildi

0

İstanbul Üniversitesi öğrencileri üniversitenin işçi ve sendika düşmanı DHL eCommerce ile işbirliğini teşhir etmek ve TÜMTİS’te sendikalaşma mücadelesi veren DHL eCommerce işçileriyle dayanışmak için bir araya gelerek bir basın açıklaması düzenledi.

Ne olmuştu?

İstanbul Üniversitesi kayyum yönetimi ve şirketin CEO’larının bir araya gelerek imzaladığı protokolle birlikte yeni eğitim-öğretim döneminde tüm üniversite öğrencilerinin katılımına açık 72 saatlik bir sertifika programı ve Ulaştırma ve Lojistik Fakültesinde şirket yöneticileri tarafından verilecek “DHL eCommerce: E-ticaretin Geleceği” isimli bir ders açılacağı duyurulmuştu. DHL eCommerce CEO’su Pablo Ciano “nitelikli insan kaynağı”na olan ihtiyacın arttığını belirtirken DHL eCommerce Türkiye CEO’su Kağan Gündüz programın katılımcılara “sektörün ihtiyaç duyduğu becerileri” kazandıracağını; İstanbul Üniversitesi Rektör Yardımcısı Mehmet Adak da işbirliğinin akademik bilgi ile sektör deneyimini buluşturarak öğrencilere ve sektöre önemli katkılar sağlayacağını iddia etmişti.

Öğrencilerden tepki

Öğrencilerin geleceğine dönük bütün bu vaatlere rağmen, DHL eCommerce’ün işçi ve sendika düşmanı uygulamaları öğrencilerin tepkisini çekti. Dağıttıkları bildirilerle kayyum yönetimi ve sendika düşmanı şirketin işbirliğini sıra arkadaşlarına teşhir eden öğrenciler bahsi geçen dersin amfisine “İşçi düşmanı DHL 145 işçiyi sendikalaştığı için işten çıkardı” yazarak DHL eCommerce’nin sendika düşmanı tutumuna tepki gösterdi.

Öğrenciler 21 Ekim günü üniversitesinin Beyazıt’taki ana kapısı önünde basın açıklaması gerçekleştirdi. Bu açıklamada, İstanbul Üniversitesi yönetiminin “sektörde uzmanlaşmak” gibi vaatlerle öğrencileri sektörün ihtiyaç duyduğu derin sömürü koşularına hazırladığını vurgulayan öğrenciler, “Bu okulun öğrencileri olarak kayyumların karşısında olduğumuz gibi işçi düşmanı şirketlerin de karşısındayız. Bizim kaderimiz ve geleceğimiz şirketlerin CEOlarından değil, sendikalaşmaya çalışan, hakkını arayan, mücadele eden işçilerden yana” sözleriyle sınıf dayanışmalarını dile getirdi.

“Üniversitelerin kapısı işçilere kapalı”

İstanbul Üniversitesi yönetimine seslenen öğrenciler “Soruyoruz, neden dersleri sektördeki işçiler değil de hep patronlar veriyor? Neden üniversiteler kapısını emekçilere değil patronlara ve onların fikirlerine açıyor? Çünkü biliyoruz ki DHL eCommerce’ün istihdam etmekle çok övündüğü genç işçiler buraya gelip konuşurlarsa şirket yöneticilerinin anlattıklarından farklı bir gerçeklik açığa çıkacak. Genç işçiler, ödenmeyen fazla mesai ücretlerinden, eksik molaların üstünün zorla imzalanan kağıtlarla kapatıldığından ve bu sömürü koşullarına karşı anayasal haklarını kullanıp sendikalaşmak istediklerinde gördükleri baskılardan, henüz yeni adım attıkları bu sektörden nasıl bıktırıldıklarını anlatacaklar. İyi biliyoruz ki sermayenin denetiminde ve kayyumların yönetiminde olduğu için üniversitelerin kapısı işçilerin bilgisine kapalı, sendikalaşmaya kapalı, örgütlenmeye kapalı” ifadelerini kullanarak üniversitelerde kayyum rejiminin ve onun sermaye ile yaptığı işbirliğinin öğrencilere geleceksizlikten başka bir vadetmediğini vurguladı ve okul yönetiminin DHL eCommerce’teki işçi düşmanı uygulamalar son bulmadığı sürece bu işbirliğini feshetmesini talep etti.

Sesimi duyan var mı?

0

Yeni uyanmışız, güne başlarken yataktan kalkmadan yaptığımız ilk iş nerdeyse hemen telefona bakmak oluyor. Mesajlar, haberler derken, X’te kim ne yazmış diye hızlıca aşağı doğru kaydırıyoruz. Son zamanlarda bunu Türkiye’de yaparken başka bir şeye daha alışmaya başladık: dün takip ettiğimiz bir gazetecinin, ekonomistin, sendikanın ya da haber sitesinin hesabının bugün artık karşımıza çıkmamasına. İlk zamanlarda tek tük yaşandığında yine bir erişim engeli deyip geçiyorduk, fakat artık ortada bundan çok daha büyük bir sorun var. Önce haberler ve internet siteleri engelleniyordu, şimdi ise doğrudan hesabın kendisi, yıllardır biriktirdiği arşiv ve ağındaki yüz binlerce insanla birlikte Türkiye’de görünmez hale getiriliyor. Görünen o ki iktidar, yönetmekte zorlandığı her yeni krizde onu toplum yararına çözmek yerine sansürü, baskılamayı daha az maliyetli buluyor.

Dijital sansür giderek yaygınlaşıyor

İfade Özgürlüğü Derneği’nin (İFÖD) EngelliWeb 2025 raporuna göre Türkiye’de 2025 sonu itibarıyla 1,5 milyondan fazla site ve alan adı erişime engellendi. Fakat asıl dikkat çekici değişim, engelin tek bir içeriğe değil hesabın tamamına yönelmesi. Geçen yıl 19 Mart’ta bunun bir provasını yaşadık. İmamoğlu’nun gözaltına alınmasının ardından sosyal medya ve mesajlaşma platformları yaklaşık 42 saat yavaşlatıldı, birkaç gün içinde yaklaşık 25,8 milyon takipçiye ulaşan 985 Twitter hesabı görünmez hale getirildi. 2026’da da bu uygulamalara ara verilmedi. Kadın, lgbti+ örgütleri, muhalif haber siteleri yine hedefteydi. İletişim Başkanlığı’nın 27 Temmuz’da açıkladığı “son yedi ayda 6 bin 644 sosyal medya hesabına erişim engeli” rakamı bile bunun artık istisna olmadığının net bir kanıtı.

Ağustosta sansür altyapıya da yayıldı. EngelliWeb’e göre Siber Güvenlik Başkanlığı 7 Ağustos’ta tek günde en az 1.048 alan adını engelledi. Eylülde ise dalga yeniden kitleselleşti. Geçtiğimiz ayın 22’sinde spekülasyon gerekçesiyle 194 X hesabı engellendi, sonraki günlerde ise bu sayı giderek katlandı ve Kısa Dalga, Evrensel ve MLSA engellenenler listesine eklendi. Bu sansürü yıllardır belgeleyen Yaman Akdeniz’in hesabının da engellenmesi gelinen noktanın trajikomikliğini gösteriyor.

Gerekçe değişiyor, yöntem değişmiyor

Bir gün milli güvenlik, başka bir gün kamu düzeni, spekülasyon ya da müstehcenlik. Nedenler değişiyor ama yöntem aynı: iktidarın hoşuna gitmeyen bilginin dolaşımını daraltmak, görünmez kılmak. Platformlar da bunun dışında değil kesinlikle, Saray tarafından verilen emirleri uygulamak için birbirleriyle yarışıyorlar. Yani bunları yalnızca ifade özgürlüğü başlığı altında değerlendirmek yeterli olmaz, çünkü görünmez kılınan sadece 140 harf değil! Bu tür platformlar ile şirketin işçiyi hangi koşullarda çalıştırdığı, iş cinayetinin sorumluları, yeni başlayan mücadeleler, yağmalanan bir orman, madene açılan bir dağ, sermayeye verilen teşvikler, kamu ihaleleri ya da milyonların parasının nereye gittiği herkes tarafından görülüyordu. Ayrıca iktidar kadar sermayenin de işine geliyor bu sessizlik. Doğa talanı görünmesin, işçi ölümü birkaç gün içinde unutulsun, şirketin kârı konuşulsun ama o kârın nasıl yaratıldığı sorulmasın. Sansür bu yüzden yalnızca konuşanı değil, tüm toplumu hedef alıyor.

Ne yapmalı?

Sansürü yalnızca ifade özgürlüğü başlığına sıkıştırmak eksik kalır. Bu kapatılan hesaplar çoğu zaman vatandaşın doğrudan hayatına değen bilgiyi taşıyordu; hangi fonun battığı, nerede direniş olduğu veya bu sefer nerede doğayı talan ettikleri gibi. Asıl sorun, bunun sıradanlaşması ve bilginin, ağların ve arşivin durmadan yok edilmeye çalışılması. Tamamen ticarileşmiş platformlar buna çanak tutarken, olanları ifşa etmeliyiz. Kendi platformlarımızı kurmak, finanse etmek ve bunun yaygınlaşması için mücadele etmeliyiz. Çünkü çarkların döndüğü bu yapı bizi her gün biraz daha sansür baskısı altında sindirmeye ve görünmez kılmaya çalışacak.

Türkiye’de zamlarda roket-tüy etkisi

0

Akaryakıt fiyatlarına gelen ve gelmesi beklenen zamlar özel bir önem taşıyor. Çünkü yakıt fiyatları, hayat pahalılığını doğrudan etkileyen temel kalemlerden biri.

Uluslararası piyasalarda Brent petrol fiyatları; krizler, savaşlar ve jeopolitik gerilimler nedeniyle sürekli dalgalanıyor. Bu dalgalanmalar kimi zaman fiyatları yukarı taşırken kimi zaman da aşağı çekiyor. Dolayısıyla belirli bir dönemin sonunda fiyatlar yeniden başlangıç seviyelerine dönebiliyor.

Türkiye’ye baktığımızda ise farklı bir tablo ortaya çıkıyor. Fiyatlar çoğu zaman yalnızca yükseliyor. Dünyada fiyatlar “iki ileri, bir geri” hareket ederken Türkiye’de çoğu zaman sadece “iki ileri” gidiyor. Uluslararası literatürde bu durum “roket ve tüy etkisi” olarak adlandırılıyor. Buna göre fiyatlar yükselirken roket gibi hızla artıyor, düşmesi gerektiğinde ise tüy gibi yavaş hareket ediyor.

Dünya piyasalarında petrol fiyatları ağustos ayı başında yaklaşık 91 dolar seviyesindeyken bugünlerde 100 dolar civarında seyrediyor. Bu, yaklaşık yüzde 10’luk bir artış anlamına geliyor. Aynı dönemde Türkiye’de mazot ve benzin fiyatlarının yaklaşık yüzde 20 oranında arttığı görülüyor. İktidar ise küresel petrol fiyatlarındaki yükselişi gerekçe göstererek, farklı kalemlerdeki maliyet artışlarını da bu zamların içine dahil ediyor.

Peki bu durumun bize etkileri neler olacak?

•Şehir içi ve şehirlerarası ulaşımda bilet fiyatları artacak.

•Taksi, otobüs ve dolmuş ücretlerine yeni zamlar gelecek.

•Özel araç kullanmak her geçen gün daha maliyetli hale gelecek.

•Yol ve köprü geçiş ücretlerinde yeni zamlar gündeme gelecek.

•Tarlasını traktörle işleyen çiftçi daha fazla yakıt masrafı yapmak zorunda kalacak ve ürünlerin taşınma maliyetleri yükselecek. Bu artışlar doğrudan soframıza yansıyacak.

Kısacası, zincirin her halkasında fiyatlar yükselecek. Üretici petrole gelen zamları maliyetine ekleyecek, toptancı fiyat artıracak, nakliyeci fiyat artıracak, halci fiyat artıracak, pazarcı fiyat artıracak. Sonuçta ise bütün bu maliyetin yükü emekçilerin omuzlarına binecek. Gıdaya, ulaşıma ve temel ihtiyaçlara erişmek için her zamankinden daha fazla ödeme yapmak zorunda kalacağız.

Peki biz ne yapabiliriz?

Gıda, barınma ve diğer temel ihtiyaçlara gelen zamlar karşısında ücretlerimizin gerçek enflasyon oranında düzenli olarak artırılmasını talep edebiliriz. Asgari ücretin yoksulluk sınırının üzerine çıkarılmasını isteyebiliriz. Çalışanların maaşları üzerindeki vergi yükünün azaltılmasını, büyük şirketlerin vergi borçlarının silinmemesini ve vergi adaletinin sağlanmasını talep edebiliriz. Hayat pahalılığına karşı mücadele etmek, ancak emeğin haklarını savunan ortak talepler etrafında bir araya gelmekle mümkün olacaktır.

Mozambik’te ev işçileri daha güçlü yasal güvenceler kazandı

0

Uluslararası Ev İşçileri Federasyonu’nun (IDWFED) web sitesinde yayımlanan, Mozambik’teki ev işçilerinin kazandığı yasal güvence hakkında haberin çevirisini paylaşıyoruz.

Mozambik Ulusal Ev İşçileri Sendikası’nın (SINED) yaklaşık 20 yıldır sürdürdüğü örgütlenme ve hak mücadelesi sonucunda Mozambik, 52/2026 sayılı Kararname’yi kabul etti. Bu kararnameyle yeni bir Ev İşçiliği Yönetmeliği oluşturulurken, 2008 yılından bu yana ev işçiliğini düzenleyen 40/2008 sayılı Kararname yürürlükten kaldırıldı. 2 Mart 2027’de yürürlüğe girecek yeni yönetmelik, Mozambik İş Kanunu ve ülkenin henüz onaylamadığı Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) 189 sayılı Sözleşmesi’nin ilkeleri doğrultusunda ev işçilerinin yasal güvencelerini güçlendiriyor.

SINED, Mozambik İşçileri Örgütü (OTM-CS) adlı sendika konfederasyonu ve Mozambik Hukukçu Kadınlar Derneği’nin teknik desteği ve yardımıyla, sendikanın örgütlü olduğu 10 ilin tamamında Çalışma Bakanlığınca yürütülen ulusal istişare sürecinde belirleyici bir rol oynadı. SINED Genel Sekreter Vekili ve OTM-CS Yürütme Kurulu üyesi Cecília Mucambe, “SINED, yalnızca işçilerin sorunlarını tespit etmekle kalmadı; yönetmeliğin tartışılması ve gözden geçirilmesi sürecinin tamamında bu sorunları dile getirmekte ve işçilerin taleplerini savunmakta da önemli bir rol oynadı” diyor.

Yeni yönetmeliğin getirdiği en önemli değişikliklerden biri, ev işçileri için sosyal güvenlik kapsamına alınmanın zorunlu hale getirilmesi. İşverenler, çalıştırdıkları ev işçilerini Ulusal Sosyal Güvenlik Enstitüsü’ne (INSS) kaydettirmekten ve gerekli aylık primleri ödemekten sorumlu olacak. Önceki düzenlemeye göre ev işçileri, INSS’ye kendi hesabına çalışan kişiler olarak kaydolabiliyor ve sosyal güvenlik primlerini kendileri ödemek zorunda kalıyordu.

Yönetmelik ayrıca işverenin ve işçinin kimlik bilgilerini, işyerini, işçinin görevlerini, ücretini, iş ilişkisinin süresini ve sosyal güvenlik kaydını gösteren belgeyi içeren yazılı iş sözleşmelerini zorunlu kılıyor. Yazılı sözleşmenin bulunmaması iş ilişkisini geçersiz kılmıyor; aksine, bu eksikliğin işverenin sorumluluğundan kaynaklandığı kabul ediliyor.

Bir diğer önemli düzenleme ise ev işçileri için asgari ücret uygulamasının getirilmesi. Asgari ücret, hükümet tarafından, SINED’in bağlı bulunduğu sendikalar konfederasyonu OTM-CS aracılığıyla temsil edildiği üçlü bir organ olan Çalışma Danışma Komisyonu’na (CCT) danışılarak belirlenecek. Mucambe şöyle açıklıyor: “Asgari ücret; insana yakışır iş koşullarını geliştirmek, ev işçiliğine bir meslek olarak değer kazandırmak ve binlerce ev işçisinin ailelere ve ekonomiye yaptığı katkıyı tanımak için bir araçtır. Ev işçilerinin büyük çoğunluğunu, uzun yıllardır son derece güvencesiz koşullarda ve çok az korumayla çalışan kadınlar oluşturuyor.”

Yeni yönetmelikle çalışma süresi günde sekiz, haftada 48 saatle sınırlandırılıyor. İşçilere haftada bir gün dinlenme hakkı ve ulusal resmi tatillerde izin hakkı tanınıyor. İşverenin evinde yatılı olarak çalışan ev işçilerinin ise geceleri kesintisiz en az sekiz saat dinlenmesi gerekiyor. Ev işçileri ayrıca çalıştıkları ilk yıl 12 gün, ikinci yıldan itibaren ise 30 gün ücretli yıllık izin hakkına sahip olacak. Bunun yanı sıra 90 gün doğum izni ve yedi gün babalık izni hakkı tanınıyor. Deneme süresi 90 günden 60 güne düşürülürken, işverenin haklı bir neden olmaksızın işçiyi işten çıkarması veya işçinin haklı nedenle iş sözleşmesini feshetmesi durumunda ödenecek tazminat, çalışılan her yıl için 10 günlük ücretten 30 günlük ücrete yükseltiliyor.

Yeni yasal düzenleme, ev işçilerini işyerinde toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve tacizden korumaya yönelik özel hükümler de içeriyor. İşçilere fiziksel, psikolojik, cinsel veya ekonomik zarar verebilecek davranışlar açıkça tanımlanıyor. Şiddet veya tacizin işveren, işveren temsilcisi ya da bir amir tarafından gerçekleştirilmesi durumunda işçi, yararlanabileceği diğer yasal haklara ek olarak 20 aylık ücretine eşdeğer tazminat alma hakkına sahip oluyor. Çocuk işçiliğiyle mücadele amacıyla yönetmelik, ev işçiliğinde asgari çalışma yaşını 18 olarak belirliyor. Bununla birlikte, istisnai durumlarda yasal temsilcisinin izniyle 15 yaşından itibaren çalışmaya olanak tanınıyor. Yönetmelik ayrıca işçileri kötüye kullanılan disiplin cezalarına karşı koruyan hükümler getiriyor, iş sağlığı ve güvenliği önlemlerini güçlendiriyor ve iş uyuşmazlıklarının çözümü için başvurulabilecek yolları belirliyor.

Mozambik’te ev işçiliği hâlâ büyük ölçüde değersizleştirilen ve yeterince tanınmayan bir çalışma alanı olmaya devam ediyor. Bu durum, insana yakışır iş koşulları bakımından ciddi eksikliklere yol açıyor. Ülkede ücretli çalışanların yaklaşık yüzde 12’sini oluşturan, sayıları yarım milyona yaklaşan ev işçilerinin tahminen yüzde 1’inden daha azı sosyal güvenlik sistemine kayıtlı. Diğer ücretli çalışanların haftalık ortalama çalışma süresi 45,9 saatken, ev işçileri haftada ortalama 54,4 saat çalışıyor. Ev işçilerinin aylık ortalama kazancı, diğer ücretli çalışanların kazancının üçte birinden bile az. Ayrıca ev işçilerinin yaklaşık üçte ikisi asgari ücretin altında ücret alıyor.

Bu veriler, ev işçiliğine hak ettiği değerin verilmesinin ve bu işi yapanlara insana yakışır çalışma koşulları sağlanmasının acil bir ihtiyaç olduğunu açıkça ortaya koysa da yeni düzenlemeler internette hararetli bir tartışma başlattı. Bazıları, getirilen yeni yükümlülüklerin birçok hane açısından ekonomik olarak karşılanabilir olmadığını ve sonuçta kayıtdışı istihdamın artmasına ve iş kayıplarına yol açabileceğini savunuyor. Mucambe ise bu görüşe katılmıyor: “Asgari ücretin olması, iş olanaklarının mutlaka azalacağı anlamına gelmez. Tam zamanlı bir ev işçisi çalıştırmaya maddi gücü yetmeyen işverenler, yasayla belirlenen haklara ve çalışma koşullarına saygı göstermeye devam ederek yalnızca belirli günlerde çalışacak birini istihdam etmek gibi daha esnek düzenlemelere başvurabilir.”

Bu tartışma, bakım hizmetlerinin bugün nasıl örgütlendiği ve desteklendiği, devletin bu yapıyı dönüştürmedeki rolünün ne olması gerektiği konusunda daha geniş bir tartışmayı da gündeme getiriyor. Pek çok ailenin ciddi ekonomik güçlüklerle karşı karşıya olduğu doğru. Ancak bu sorunlar, maliyetleri ülkenin en az korunan işçi gruplarından birinin sırtına yükleyerek çözülemez. Bakım hizmetleri, bu hizmetleri sağlayanların pahasına sürdürülemez. Devlet, bakım sorumluluklarının daha adil biçimde paylaşılmasını teşvik etmeli; evrensel sosyal korumayı, herkesin erişebileceği nitelikli kamusal bakım hizmetlerini ve Mozambik toplumunun bakımını üstlenenler için insana yakışır çalışma koşullarını güvence altına almalıdır.

SINED açısından mücadele artık yeni bir aşamaya giriyor: Kazanılan yasal güvenceleri gerçek hayatta uygulanır hale getirmek. Sendika, yeni yönetmeliğin etkin biçimde uygulanmasını sağlamak amacıyla kamuoyunu, işverenleri, ev işçilerini ve devlet kurumlarını hedefleyen geniş çaplı farkındalık ve eğitim kampanyaları yürütmeye başladı. SINED ayrıca yönetmeliğin uygulanmasını izlemek, ortaya çıkabilecek sorunları tespit etmek ve ev işçilerinin haklarının eksiksiz biçimde korunmasını sağlamak için hükümetle ve birlikte mücadele ettiği örgütlerle çalışmayı sürdürecek.

Üniversitelerde lgbti+ların mücadelesini yükseltelim!

0

Eylül ayında üniversiteler açıldı. Üniversiteler açılırken bir yandan da Aile ve Nüfus On Yılı kapsamında “Ailem Güvende” operasyonlarıyla 15 ilde lgbti+lara yönelik saldırılar gerçekleşti. Bu saldırılar, kapitalizme ve erkek egemen sisteme kökten bağlı Tek Adam rejiminin kendi çıkarları için uyguladığı aile politikaları doğrultusunda yapılan sistematik saldırıların bir parçası.

Ülke genelindeki saldırıların elbette üniversitelerde de tezahürü var. “Ailem Güvende” operasyonlarıyla lgbti+ların ve onların örgütlenmelerinin birçok sosyal medya hesabına erişim engeli getirildi. Bunların arasında İTÜ, YTÜ, Boğaziçi, Hacettepe gibi üniversitelerdeki lgbti+ topluluklarının sosyal medya hesapları da vardı.

Bu saldırılar yeni değil. Lgbti+ örgütlenmelerinin sosyal medya hesapları uzun süredir linç kampanyalarıyla hedef gösteriliyordu. Üstelik baskılar yalnızca sosyal medyayla sınırlı kalmıyor, hayatın her alanına yayılıyor.

Üniversitelerde kayyumlar yoluyla lgbti+ öğrencilerin görünürlüğü silinmeye çalışılıyor; kendilerini ifade edebilecekleri kulüpler ve topluluklar kapatılıyor, örgütlenme alanları daraltılıyor. Kampüslerde kendilerini ifade etmeye çalışan lgbti+ öğrenciler ise üniversite yönetimleri, güvenlik birimleri ya da diğer öğrenciler tarafından baskı ve aşağılamaya maruz kalıyor.

Lgbti+ öğrencilerin başını çektiği eylemler de bu baskıdan nasibini alıyor. Birçok okulda sembolik bir Onur Ayı yürüyüşü yapmak bile imkânsız halde. Yapılmaya çalışıldığında ise kampüslerin içine polis yığılarak öğrenciler sert müdahalelerle karşılaşıyor.

Lgbti+ öğrencilerin yaşadığı bu baskılar, üniversitelerde örgütlenme ve kendini ifade etme hakkına yönelik daha genel saldırılardan ayrı düşünülemez. Lgbti+ kulüp ve topluluklarının kapatılması da öğrencilerin örgütlenme alanlarının, yani gündelik siyaset kanallarının daraltılmasının bir parçası olarak da ele alınmalı.

Tüm saldırıların merkezi olan Tek Adam rejimine ve rejimin atadığı kayyumlara karşı kurtuluş için yine lgbti+ların örgütlenip mücadele etmesi şart. Üniversitelerde lgbti+ların bir araya gelerek oluşturduğu topluluklar; lgbti+ öğrencilerin dayanışma ağları kurabilmesi, yaşadıkları sorunların görünürlüğü ve baskıların sona ermesi gibi talepler çerçevesinde mücadelenin önemli araçlarından biri.

Bu noktada lgbti+ öğrencilerin mücadelesi oldukça önemli ancak tek başlarına oldukları sürece baskıların sona ermesi için yeterli değil. Rejime karşı mücadele etmenin yolu, rejimin baskılarından ve kayyum politikalarından etkilenen herkesin ortak talepler etrafında mücadele etmesinden geçiyor. Bu sebeple üniversitelerdeki lgbti+ların mücadelesi ve bu mücadelenin gündeme getirdiği zorunluluklar, öğrencilerin geneliyle ortak talepler etrafında örülen bir mücadele hattına işaret ediyor.

Fred Bailhau ile Fransa’daki seferberlik üzerine söyleşi – 2: Sendikal hareket, ücretler ve grev komiteleri

0

Gazete Nisan olarak, Fransa’daki 29 Eylül grev gününün ertesinde Gironde bölgesinden NPA Jeunes Revolutionaires (Yeni Antikapitalist Parti – Devrimci) Gençlik Kolları Yürütme Komitesi üyesi Fred Bailhau ile yaptığımız söyleşinin ikinci bölümünü okurlarımızla paylaşıyoruz. İlk bölümde itfaiyecilerin çağrısıyla başlayan grev gününü, bütçe kesintilerini ve liselilerin beklenmedik seferberliğini konuşmuştuk. Bu bölümde sendikaların 29 Eylül’deki tutumunu, ücret mücadelesini, grev komitelerini ve aşırı sağa karşı sınıf mücadelesi perspektifini ele alıyoruz.

Nisan: Bütçe kesintileri en çok kamu sektörünü etkiliyor. Sendikalar da mücadeleyi esas olarak kamu sektörü üzerinden mi kuruyor?

Bailhau: Sendikaların, özellikle bürokratik sendikaların, bu konuda çok ısrarcı olduğunu düşünüyorum. Ama bütçe sorunu özel sektör işçilerini de doğrudan ilgilendiriyor. Çünkü okullardan ya da hastanelerden kesilen para, patronlara işçi çıkarmaları ve üretimi yeniden örgütlemeleri için veriliyor. Örneğin otomobil fabrikaları son yıllarda çok sayıda işçiyi işten çıkardı ve aynı zamanda devletten çok büyük paralar alıyorlar.

Dün bazı özel sektör işçilerinin greve çıkmasının nedeni ücretlerdi. Ücretler gerçekten çok düşük. Sekiz yıl önce benzinin litresi 1 avro 20 sentti, şimdi 2 avro 40 sent civarında. Fiyat iki katına çıktı ama ücretler iki katına çıkmadı. Eskiden işçilerin parası ayın 25’inde biterdi, şimdi ayın 18’inde bitiyor.

Devlet demiryollarında çalışan yoldaşlarımız var. Bu nitelikli işçiler eskiden bir tür işçi aristokrasisi sayılırdı. Şimdi aralarında, geçimini sağlamak ve ailesinin masraflarını karşılayabilmek için seks işçiliği yapmak zorunda kalan bir meslektaşları var. Yani durum birçok işçi için gerçekten vahim. Bu yaz tatile çıkabilen işçi sayısı da çok düştü. Bence toplumdaki öfkenin nedenlerinden biri bu.

Nisan: Daha önce bazı sendikaların başka bir tarih istediğini, 29 Eylül’ün ortaklaşa belirlenmiş bir tarih olmadığını söylemiştin. Sendikalar bugüne nasıl hazırlandı?

Bailhau: CGT (Genel Emek Konfederasyonu) 29 Eylül için grev çağrısı yaptı ama gerçekten çok geç kaldı. CGT’nin en büyük kollarından biri olan metal federasyonu ise grev çağrısını greve yalnızca üç gün kala, cuma günü yaptı.

Örneğin, Bordeaux yakınlarındaki Martignas’ta savaş uçağı parçaları üreten Dassault fabrikasında çalışan bir yoldaşımız var. Eyleme ancak iki üç iş arkadaşıyla katılabildi, çünkü fabrikada hiçbir hazırlık yapılamadı. Demiryollarında ise federasyona yakın birçok yerel sendika, grevin yalnızca demiryolu işçileri için yapılması gerektiğini söyleyerek genel çağrıya karşı çıktı. Otobüs şirketinde çalışan bir yoldaşımız da var; orada durum daha da kötüydü, CGT’li sendikacılar 29 Eylül’de grev yapılması fikrine açıkça karşıydı.

Birçok konfederasyon “29 Eylül kamu sektörü için” diyordu. İnternette bakarsanız bütün sendikaların 29 Eylül’de grev çağrısı yaptığını görürsünüz. Ama gerçekte fabrikalarda grev çağrısı yapan sendika sayısı oldukça azdı. Bunu göz önünde bulundurunca greve çıkanların sayısı iyiydi. Bir de bazı işçiler tek günlük grev yapmak istemiyor, bunun faydasız olduğunu söylüyor. Bu görüş giderek daha yaygınlaştı.

Nisan: Peki işçiler, sendikalar ve dünkü eyleme katılanlar, kesintilerin askeri harcamalara ve şirketlere aktarılan kaynaklarla bağlantısının farkında mı?

Bailhau: Askeri bütçeye karşı çıkan ve lise ile hastane bütçelerindeki kesintilerin hem kapitalistlere hem de orduya para vermek için yapıldığını söyleyen sendikalar var. CGT de bunu söylüyor. Ama şimdilik önemli bir sınır var: Birçok sendika ve militan işçi savaşı kötü bir şey olarak görüyor ama orduyu kötü bir şey olarak görmüyor. “Fransız ordusu savaşmamalı, ama barışı korumak için büyük bir orduya ihtiyacımız var” deniyor.

Solun büyük bir kısmı da Amerikan emperyalizminden bağımsız olmak için Fransa’nın daha güçlü bir orduya ihtiyacı olduğunu söylüyor. Yani hem Amerikan karşıtı hem de Fransız emperyalizmini destekleyen bir tutum. Oysa düşmanımız başka bir ülkenin ordusu değil, Fransız ordusu. İnsanlar askeri bütçeyi eleştirmeye meyilli ama sonunda “askeri bütçeyi daha iyi yönetecek birine ihtiyacımız var” diyorlar. Durumun çelişkilerinden biri de bu.

“İşçilerden iki kez çalıyorlar”

Nisan: NPA-R olarak tüm bu ekonomik duruma ve buna karşı gelişen grevlere, liselilerin direnişine nasıl bakıyorsunuz? Nasıl bir perspektif öneriyorsunuz?

Bailhau: Söylemeye çalıştığımız şeylerden biri, durumun sorumlusunun yalnızca hükümet değil, burjuvazinin, kapitalistlerin genel politikası olduğu. Ücretleri düşük tutan da mallarının fiyatlarını yükselten de kapitalistler. Bütçe kesintileri de kapitalistlerin çıkarına. Çünkü borcun geri ödenmesi, aslında kapitalistlerin kendi kârları için yarattığı borçların ödenmesi. İlk aşamada kapitalistler devletten para alıyor, devlet bunun için borçlanıyor. İkinci aşamada devlet borcu geri öderken yine kapitalistler kazanıyor. Yani işçilerden iki kez çalıyorlar.

İşçi sınıfında Macron’a ve tüm bunlara karşı büyük bir öfke var. Ancak bu öfke şimdilik fabrikalarda somut bir mücadeleye dönüşmüyor. Sendikaların asıl görevi bu öfkenin somutlaşmasına yardımcı olmak olmalı.

Ücretler konusunda eşel mobil sistemini savunuyoruz, yani ücretlerin hayat pahalılığına göre otomatik olarak artmasını. Ama bu endeks, işçilerin kendilerinin belirlediği bir ölçüye dayanmalı, çünkü yanlış bir rakamla kandırılabiliriz. Hiçbir aylık ücretin 2 bin avronun altında olmaması gerektiğini söylüyoruz. Bu, işçilerin en temel talebinden yola çıkıyor: Bugün kimse ayda 2 bin avronun altında bir gelirle insanca yaşayamaz. Aynı zamanda tüm işçilere ayda 500 avro zam talep ediyoruz, çünkü bu işçi sınıfının her kademesini, her kesimini birlikte harekete geçirebilecek bir talep.

Sendikalar ise genellikle yüzde 3 ya da yüzde 5 gibi oransal zamlar istiyor. Sorun şu ki oransal zamda en çok yüksek ücretliler kazanıyor, düşük ücretliler ise daha az alıyor. Biz gerçekten işçilerin temel taleplerinden yola çıkmak istiyoruz. Bulunduğumuz fabrikalarda anketler yapıyoruz: İyi bir yaşam sürdürmek için her ay ne kadar paraya ihtiyacınız var? Grevin etkili olabileceğini düşünüyor musunuz? Kaç gün grev yapmayı göze alabilirsiniz? Sonra sonuçları yayımlıyoruz. Bu, işçilerin taleplerini anlamaya ve görünür kılmaya çalıştığımız yollardan biri.

Nisan: Peki grevlerin örgütlenmesinde nasıl bir yöntem savunuyorsunuz?

Bailhau: Bu yalnızca bize özgü bir şey değil ama biz bunu diğer aşırı sol örgütlerden oldukça farklı kavrıyoruz. Bizce sadece sendikaları ileriye itmek yeterli değil. İşçiler mücadele ederken kendi mücadele yapılarını oluşturmalı. Fabrikada yalnızca tüm sendikaların birleşmesini sağlamakla ya da sendikaları greve teşvik etmekle yetinmiyoruz. İşçileri seçilmiş bir grev komitesinde örgütlemeye çalışıyoruz.

İşçiler genel kurulda kendi aralarından grev komitesini seçiyor. Komitede farklı sendikaların üyesi olan işçiler de sendikasız işçiler de yer alıyor. Amacınız sendikaları ileriye taşımak olsa bile bunun en iyi yolu, sendikaların işçilerin kendileri tarafından aşılmaktan korkmasıdır. İşçiler kendi kendilerini örgütlediğinde sendikalar çoğu zaman hareketten yana tutum almak zorunda kalıyor. Diğer sol gruplar ise ya sendikaları öne çıkarmakta ya da işçi sınıfının bilinç düzeyinin düşüklüğü nedeniyle hiçbir şeyin mümkün olmadığında ısrar ediyor. Biz böyle düşünmüyoruz.

Nisan: Ama sendikaların sürece katılımına karşı değilsiniz, değil mi? Grev komitelerinin sendikaları daha mücadeleci ve işçilerden yana tutum almaya zorlayabileceğini mi düşünüyorsun?

Bailhau: Elbette sendikalara karşı değiliz. İşçilerin sendikalarda olması gerektiğini söylüyoruz. Ama sendikalara güvenemeyeceğimizi de söylüyoruz. Sendika her an hareketi satabilir, sözde radikal bir sendika bile. Dolayısıyla grevin işçilerin denetiminde kalmasının tek güvencesi bir grev komitesi kurmak ve mümkünse farklı grev komitelerini koordine etmek.

İşçilerin kendi grev komiteleri yoksa, örneğin CGT grevi durdurmaya karar verdiğinde greve devam edip etmeme kararını verecek bir araçları da olmaz. Elbette devrimcilerin ve militanların yönettiği sendikalar bu komiteleri kurmak için bir avantaj olabilir. Ama sendikalar grevin doğal önderi değildir. Grevin doğal önderi işçilerin kendisidir.

Ana odağımız işçi sınıfı ama üniversitelerde de çok sayıda militanımız var. 29 Eylül grevini üniversitelerde de örgütlemeye çalıştık. Daha önce bütçe kesintilerine karşı kendi öncülüğümüzle hareketler de başlattık. Hatta İstanbul’da Erdoğan’a karşı gösterilerin yapıldığı günlerde, Bordeaux Montaigne Üniversitesi’nde bütçe kesintilerine karşı 1500 kişinin katıldığı genel kurullar düzenliyorduk. Emeklilik reformuna karşı mücadele gibi daha büyük grevlerde ise politikamız ulusal bir koordinasyon örgütlemekti: Her yerel genel kurul, grevin önderliğinin büyük sendikaların eline geçmemesi için ulusal koordinasyona katılacak delegelerini seçiyordu.

“Aşırı sağla mücadele etmek istiyorsak bunu sınıf mücadelesiyle yapmalıyız”

Nisan: Bu öfke ortamında aşırı sağ nasıl bir rol oynuyor?

Bailhau: Aşırı sağ kendisini güvencesizlik ve hükümet karşıtlığı üzerinden inşa etmeye çalışıyor. Bence herkes Macron’dan nefret ediyor ve birçok işçi aşırı sağı Macron’a karşı çıkmanın bir yolu olarak görüyor. Aşırı sağ akaryakıt fiyatlarındaki artışa karşı olduğunu söylüyor, ama önerdiği tek çözüm, fiyatları düşürsün diye devletin Total gibi petrol şirketlerine para vermesi. Sol ise ücretler için grevlerin birleştirilmesi ve paranın patronlardan geri alınması gerektiğinden pek söz etmiyor.

Birçok işçinin ve belki solcu aktivistin aşırı sağın basıncını hissettiğini düşünüyoruz. NPA-R olarak tutumumuz şu: Eğer gerçekten aşırı sağla mücadele etmek istiyorsak, bunu sınıf mücadelesiyle yapmalıyız. Burjuvazinin giderek saldırganlaştıkça sağcılaşması oldukça doğal. Ancak işçi sınıfında aşırı sağcı fikirlerin olması doğal değil. Dolayısıyla amacımız, aşırı sağcı fikirlerin işçi sınıfı içinde yayılmasını engellemek. Büyük işçi hareketlerinin olduğu dönemlerde aşırı sağın fikirleri bu kadar kolay yer bulamaz.

Aşırı sağa karşı mücadelede klasik solun sorumluluğunu da küçümsememek gerektiğini söylüyoruz. Aşırı sağa karşı bazı eylemlerde kullandığımız bir slogan bunu anlatıyor: Ulusal Cephe’nin[i] aldığı yüzde 40’lık oyun nedeni, solun ve sağın 40 yıldır sürdürdüğü halk düşmanı saldırılardır. Solun ve sağın 40 yıllık saldırılarına karşı yanıt aşırı sağ değil, sınıf mücadelesi olmalı. Çünkü birçok işçi, kendilerine ihanet eden klasik solu sevmedikleri için aşırı sağa oy veriyor.


[i] Ulusal Cephe (Front National): Marine Le Pen’in önderliğindeki aşırı sağ parti; 2018’den bu yana Ulusal Birlik (Rassemblement National, RN) adını taşıyor. (ed.n.)

Aile, kadınlar, güvenlik

0
Fotoğraf: Hülya Çetinkaya / csgorselarsiv.org

Geçtiğimiz günlerde “Ailem Güvende” adı verilen operasyonlarla lgbti+ hak savunuculuğu yapan dernekler, lgbti+ların sosyalleştiği kimi işletmeler ve trans seks işçileri hedef alındı. 160 küsur kişi hakkında işlem yapılırken en az 80 kişi de tutuklandı. Operasyonu protesto etmek isteyenler 36 saate varan gözaltı süreleriyle karşılaştı. Adalet Bakanı Akın Gürlek operasyonu kişisel hesabından duyururken açıkça “Aile ve Nüfus On Yılı”nı işaret etti.

Peki nereden çıktı bu Aile ve Nüfus On Yılı? Doğurganlık hızı tüm dünyada uzun zamandır düşüşte. Türkiye’de kadın başına düşen çocuk sayısı 1,42. Aynı zamanda evlilikler azalıyor, boşanmalar artıyor. Bu tablo, Türkiye’de ve başka ülkelerde aileyi ve doğurganlığı merkeze alan politikaların güç kazanmasının tek sebebi olmasa da en önemli zemini. Nüfusun yaşlanması kapitalizm için ucuz iş gücünün tehdit altında olması ve bakım krizi demek. Aşılamayan dünya ekonomik kriziyle birlikte sosyal politikalar rafa kalkarken aileci politikalar yükselişe geçti. Kadın, erkek ve çocuktan oluşan, bakımın büyük ölçüde aile içinde örgütlendiği bu çekirdeğin dışında kalan insan sayısı arttıkça sistem alarm veriyor. Kadınlar makbullük sınırlarına çekilmeye çalışılırken lgbti+lar doğrudan yok sayılıyor, aileyi ve çocukları koruma iddiasıyla hedef alınıyor. Oysa biliyoruz ki lgbti+lar tüm bu “olumsuzlukların” nedeni değil, olsa olsa günah keçisi.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun verilerine göre 2026 yılının ilk 6 ayında öldürülen 150 kadının 64’ü evli olduğu erkek tarafından öldürüldü. 10 kadın akrabası, 9 kadın babası, 6 kadın oğlu, 2 kadın ise kardeşi tarafından öldürüldü. Soruyoruz: Kadınların aile içinde şiddete uğradığı, öldürüldüğü, ücretsiz emeğine el konulmasının yanı sıra bir de ekonomik olarak bağımlı bırakıldığı; lgbti+ların doğrudan aile üyeleri tarafından şiddet görebildiği ve hatta öldürülebildiği, çocukların ise en yakınlarındaki yetişkinler tarafından istismara uğrayabildiği bir denklemde “aileyi korumak” ne anlama geliyor? Aileyi “dışarıdan” gelecek tehditlere karşı korumaktan söz ederken, ailenin kendisinin kadınlar, lgbti+lar ve çocuklar için taşıdığı riskler neden ele alınmıyor?

Tek Adam rejimi altında güvende miyiz?

Lgbti+lara dönük saldırıların Tek Adam rejimine geçiş ile katmerlendiğini hatırlamak gerek. 2013-2014 yıllarında İstiklal Caddesi’nde yapılan kitlesel onur yürüyüşlerinden bugüne bir gecede gelinmedi, bu operasyonlar yıllardır süren baskı politikalarının devamı. Rejim toplumda lgbti+lar üzerinden ahlaki bir panik üretmeye ve bu paniği kendi lehine kullanmaya çalışıyor.

Aslında bugün Türkiye’de Tek Adam rejimi altında kimse güvende değil. Açlık sınırının altında bir ücretle yaşamaya çalışmak, barınma sorunuyla karşı karşıya olmak, kadınsan en yakınındaki erkek tarafından şiddete uğrama ihtimaliyle yaşamak… Bunlar bu ülkede yaşayan insanların “sıradan” dertleri. Rejim gerçek sorunları görünmez kılmak ve kendi gerek koşulu olan sopa siyasetini devam ettirmek için düşmana ihtiyaç duyuyor. Bu baskı politikaları hem rejimin kolluk-yargı vasıtasıyla kendini tahkim etmesini, hem seçmen tabanının konsolidasyonunu hem de kendisine muhalif olanların devleti sürekli ensesinde hissetmesini sağlıyor. Bir çeşit “dosta güven düşmana korku” siyaseti.

Çıkış nerede?

Siyasal alanı da aşarak tüm toplumsal alanı kontrol etmek/denetim altında tutmak isteyen bu rejimden kurtulmadıkça her geçen gün varoluşumuza, kazanılmış haklarımıza daha fazla saldırılacağını söylemek abartılı olmaz. Kurtuluş içinse lgbti+ların, kadınların ya da başka toplumsal kesimlerin tek başına yürüteceği mücadelelerle sınırlı kalmayan, emek hareketinin de örgütlendiği bir karşı koyuşa ihtiyaç var.

100. sayısında Gazete Nisan’ı işçiler, kadınlar, öğrenciler anlatıyor

0

Sevgili Gazete Nisan Okurları,

Gazetenin 100. sayısında bu satırları yazarken içimde hafif bir gurur, heyecan ve umut oluşmadı değil… Bu umudun nereden geldiğini sizlerle paylaşmak anlamlı olacak. Yıl 2019, Kadıköy Belediyesi işçi kadınları olarak sendikalarda kadınların adının olmamasına karşılık “Mor Liste” çalışması ile tarihe not düştük. Üyesi olduğumuz sendikanın bile bu önemli kadın çalışmasına sessiz kaldığı süreçte Kadın Dayanışması’ndan gelen bir telefon kadınlara umut oldu. İşçi mücadelesindeki kadın işçilerin bu çabasını erkenden fark edip gazetenin sayfalarını bize açan, meramımızı anlatmamıza yardımcı olan Kadın Dayanışması’nın tüm kadınlarına selam ederiz. O tarihten bu yana belediye işçilerinin tüm süreçlerinde desteğini, dayanışmasını esirgemeyen bütün Gazete Nisan ekibine teşekkür ederiz. İşçilerin mücadelesinin görmezden gelindiği, kendimizi anlatacak alanların sınırlı olduğu böyle bir dönemde işçilerin mücadelesinin yanında olan Gazete Nisan’ın 100. sayısı kutlu olsun…

Dayanışma ile…

Kadıköy Belediyesi işçisi Nazan Gevher Çam

***

Selamlar dostlar,
Maalesef emekçi halk olarak tamamen köleleştirme siyasetinin uygulandığı çok zor zamanlardan geçiyoruz. Artık işçiler olarak daha iyi çalışma şartları için mücadele değil, var olan haklarımızı patronlardan alabilme mücadelesine kadar geriledik. Bunun sebebi maalesef örgütsüzlüğümüz ve birlikte hareket edebilme kabiliyetimizi kaybetmemiz. Ülkeyi yöneten siyasette ve alternatif olarak sunulan siyasi partilerin söylemlerinde emek, işçi geçmemesine rağmen bu siyasete destek vermek sadece bizim köleliğimizi perçinlemekle kalmıyor. Maalesef ileride çocuklarımızın da birer köle olmasının yolunu açmaktadır. İşte bu sebeple biz işçiler birlik olmalıyız. Siyasetimizi söyleminde işçi olan, emek olan, eşitlik olan yapıların içerisinde yürütmeli; bunları da denetleyerek desteğimizi vermeliyiz. Bu vesile ile yıllardır verdiğimiz tüm mücadelelerde yanımızda olan İşçi Demokrasisi Partisi’ne ve bizlerin sesi olan Gazete Nisan’a teşekkür ediyorum. Biz bir olursak, beraber olursak kazanılmayacak bir mücadele olamaz. Bu sebeple, işçi olduğumuzun bilinciyle tüm dostları örgütlü mücadeleye davet ediyorum.

Suat Karlıkaya

***

Sevgili Gazete Nisan okurları,

Ben eski bir Termokar direnişçisiyim. Ben ve direnişteki diğer işçi arkadaşlarım zorlu bir süreçten geçmekteydik. Sesimizi duyurmak için büyük bir mücadele içerisindeydik. O süreç içerisinde İDP ve Gazete Nisan ekibi bizimle iletişime geçerek haykırışlarımızı duyan nadir ekiplerden oldu. Haykırışlarımızı duyup geçmediler; mücadelemizin sesi oldular. Bizim için bu yalnızca birer haber değil; mücadelemizin görünür olması, işçilerin yalnız olmadığını hissetmeleri anlamına geliyordu. Termokar direnişindeki arkadaşlarımın ve benim bugün geriye dönüp baktığımızda o zorlu günlerde yanımızda olan ekibin bizler ve mücadelemiz için yaptıklarını unutmamız mümkün değildir. 100. sayısına ulaşan Gazete Nisan’a ben ve direnişteki arkadaşlarım en içten tebriklerimizi iletir, başarılarının devamını dileriz.

Eski bir Termokar direnişçisi

***

Sevgili Gazete Nisan,

Gazete Nisan’ı okudukça aslında hayatın içinde normal sandığım birçok şeye başka türlü bakmaya başladım. Kadın dayanışmasının ne demek olduğunu, kadınların birbirinin sesini duymasının ve birbirine güç vermesinin ne kadar önemli olduğunu burada daha iyi anladım. Aile içinde, ilişkilerimizde, işte ya da günlük hayatın içinde bazen fark etmeden kabullendiğimiz şeylerin aslında erkek egemen düzenin kadınlar üzerindeki görünmeyen baskısının bir parçası olduğunu fark ettim. Daha önce hissettiğim ama belki de adını koyamadığım birçok şeyin adını Gazete Nisan’ı okurken koyabildim.

Bir taraftan da içinde yaşadığımız kapitalist düzenin hayatımızı, ilişkilerimizi, çalışma biçimimizi, hatta bazen neye değer verip vermediğimizi bile nasıl etkilediğini daha çok düşünmeye başladım. Ama bütün bunların arasında Gazete Nisan’ın bana kattığı en önemli şey sanırım şu oldu: yalnız olmadığımı fark etmek. Benim gibi düşünen, sorgulayan, bazen öfkelenen, bazen yorulan ama yine de dayanışmaya inanan insanların olduğunu bilmek insana gerçekten güç veriyor. 100. sayınız kutlu olsun.

Özel Öğretmen Şeyma

***

Bütün emekçilere ve mücadeleci gençliğe selamlar,

Ben 19 Mart seferberliği sürecinde İDP ve Gazete Nisan ile tanışmış bir İstanbul Üniversitesi öğrencisiyim. Daha üniversiteye başlayalı ve İstanbul’a geleli birkaç ay olmuşken seferberlik içerisinde ne yapacağını bilemeyen ve hayatı yeni yeni keşfeden bir haldeydim. Ben bu halde iken Gazete Nisan hem mücadelemizin sesini duyurdu hem de mücadelemizi ne yönde nasıl ilerletebileceğimize dair bizi politikalarıyla besledi. Üniversitelerde alınan kararlarda biz öğrencilerin de söz sahibi olabileceğini, sadece edilgen değil etken bir özne olmamız gerektiğini bize hatırlattı. Ama belki de öğrendiğimiz en önemli şey, gençlik olarak ancak aynı kaderi paylaştığımız emekçilerle omuz omuza verdiğimiz zaman zafere ulaşabileceğimizdir. Her zaman gençliğin, ezilenlerin ve emekçilerin yanında olan Gazete Nisan’ın 100. sayısı kutlu olsun!

İstanbul Üniversitesi Öğrencisi Çağrı Doğan

***

Yıllardır gerçeğin, emeğin ve halkın sesini büyüten Gazete Nisan’ın 100. sayısını kutluyorum.

Bilimin, aydınlanmanın ve özgür basının yanında; doğanın, emeğin ve yaşamın savunulduğu bir haberciliğin her zamankinden daha değerli olduğuna inanıyorum.

Emek, bilim ve doğa mücadelesinde şubemize ve Çevre Mühendislerine verdiği destekle, mücadelenin parçası ve sesi olan Gazete Nisan hep yanımızdaydı ve yanımızda olmaya da devam edecek.

Emeği geçen tüm Gazete Nisan emekçilerine selam olsun. Nice 100. sayılara, nice mücadelelere.

TMMOB ÇMO İstanbul Şube Başkanı Ömür Yaşayan

***

Taşımacılık işçisi olarak; işçiden, kadınlardan, çevreden, ezilenlerden yana yayın yapan Gazete Nisan’ın 100. sayısını tebrik eder, önümüzdeki sayılarında daha da güçlü olmasını dilerim.

DHL işçisi Gülda

Fred Bailhau ile Fransa’daki seferberlik üzerine söyleşi – 1: 29 Eylül grevi ve liselilerin hareketi

0

Fransa’da 29 Eylül’de itfaiyecilerin başını çektiği, kamu emekçilerinin bütçe kesintilerine karşı yürüttüğü grev ve eylem günü, hükümetin 2027 bütçe taslağını açıklamasından iki gün önce gerçekleşti. Ülke genelinde yüz binlerce kişinin yürüdüğü eylemlere, iki hafta önce kimsenin beklemediği bir güç de katıldı: Okullarını blokajla kapatan ve sokağa çıkan liseliler. Polis yalnızca bir günde 400’ü aşkın liseliyi gözaltına aldı.

Gazete Nisan olarak, 29 Eylül grev gününün ertesinde Gironde bölgesinden NPA Jeunes Revolutionaires (Yeni Antikapitalist Parti – Devrimci) Gençlik Kolları Yürütme Komitesi üyesi Fred Bailhau ile Fransa’daki seferberliği, bütçe kesintilerini, liselilerin hareketini, sendikal hareketi ve Fransız solunu konuştuk. Söyleşiyi bölümler halinde okurlarımızla paylaşıyoruz. İlk bölümde 29 Eylül’e giden süreci ve liselilerin seferberliğini ele alıyoruz. Söyleşimiz, sendikal hareket, ücret mücadelesi ve grev komitelerine ilişkin ikinci bölümüyle devam edecek.

Söyleşi: Baran Mihaliç

Nisan: Geçtiğimiz gün Bordeaux’da kalabalık bir grev ve yürüyüşe tanık olduk. Özellikle liselilerin yoğun katılımı dikkat çekiciydi. Bu eylem gününe giden süreci ve liselilerin katılımını özetleyebilir misin?

Bailhau: 29 Eylül seferberliği ilk olarak itfaiyecilerin çağrısıyla başladı. Hareketin temel direklerinden birini itfaiyeciler oluştururken pek çok kamu emekçisi, hatta bazı özel sektör çalışanları da katıldı. Biz de 29 Eylül’e giden süreçte üniversiteleri örgütlemek için çalıştık. Ancak asıl şaşırtıcı olan liselilerin yoğun katılımıydı.

Liselerdeki hareket tamamen öngörülemez bir şekilde gelişti. İki hafta önce kimse böyle bir şeyin olacağını beklemiyordu. 29 Eylül bir gençlik ya da öğrenci seferberliği olarak planlanmamıştı. Ama süreç bizi liselilerin seferberliğinin grevle birleştiği bir noktaya getirdi.

Nisan: İtfaiyecileri greve iten nedenler ve talepler nelerdi? Son orman yangınlarında hayatını kaybeden itfaiyeciler olduğunu duyduk. Bunun da bir etkisi oldu mu?

Bailhau: İtfaiyeciler son yıllarda çok büyük bütçe kesintilerine maruz kaldı. Hükümet iki yıl önce kamu bütçesinden milyarlarca avroluk kesinti yaptı ve yangınla mücadele bütçesi de bundan payını aldı. İtfaiyeciler hem malzeme hem de personel açısından ciddi biçimde yoksun bırakıldı.

Özellikle kıdemli itfaiyecileri öfkelendiren bir örnek var. Orman yangınlarında, Kanadalı bir şirketin ürettiği ve bizim “Canadair” dediğimiz yangın söndürme uçakları kullanılıyor. Fransız devletinin 12 Canadair’i olması gerekiyordu ama bunların yalnızca dördü kullanılabildi. Yani devletin yangınlarla mücadele etmek için sadece dört Canadair’i vardı. Uçaklar eski, belki 30 yaşındalar; çalışmıyorlar ve sürekli bakıma ihtiyaç duyuyorlar.[i]

Öte yandan, tarihsel olarak Fransız devletine çok yakın olan Dassault adlı şirket savaş uçağı üretiyor. Fransız devleti Dassault’nun ürettiği Rafale savaş uçaklarından yüzlercesine sahip ve bu uçaklar Suudi Arabistan, Hindistan ve pek çok diktatörlüğe de satılıyor. Dassault her ay yeni Rafale’ler üretirken devlet yeterli sayıda Canadair’i bulunduramıyor.[ii]Yani bütçe kesintileri, orduya ve büyük şirketlere verilen parayla yapılıyor.

Senato soruşturma komisyonunun raporuna göre Fransız devleti şirketlere yılda 211 milyar avro kamu desteği sağlıyor.[iii] Elbette biz solcular olarak orduya verilen paraya çok önem veriyoruz, ancak devletin büyük şirketlere verdiği para bundan da büyük.

Üçüncü bir unsur da borç. Politikacılar devletin borcunu geri ödememiz gerektiğini söylüyor. Fransa’nın borcu devasa boyutta[iv] ve bunu sosyal harcamalarda yapılan kesintilerle ödemek istiyorlar. Devlet borç ödemesine çok büyük paralar ayırıyor.

Nisan: Bütçe meselesi aynı zamanda Fransa’daki siyasi krizin de merkezinde yer alıyor diyebilir miyiz?

Bailhau: Evet. Kesintilerin ilk adımı iki yıl önce atıldı. Geçen yıl hükümet, parlamentoda azınlıkta olduğu için bütçesini geçiremedi. Aylar süren tartışmaların ve birbiri ardına görevden alınan başbakanların ardından -bir yılda dört başbakan gördük diyebiliriz- hükümet sonunda Sosyalist Parti’nin ve aşırı sağın desteğiyle bütçesini geçirebildi.

Bu yılki bütçe de yaklaşık 50 milyar avroluk bir kesinti öngörüyor ve kesilen şey sosyal harcamalar: hastaneler, üniversiteler, okullar, yangınla mücadele… Bu, devletin büyük şirketlere verdiği 200 milyarı aşkın paranın yanında küçük bir rakam gibi görünebilir, ama emekçilerin hayatında karşılığı çok büyük. 29 Eylül seferberlik günü de tam olarak bu kesintilere karşıydı: itfaiyeciler için, öğretmenler için, tüm kamu hizmetleri için yapılan kesintilere…

“Liselilerin hareketi, toplumun onlara dayattıklarını reddedişle bağlantılı”

Nisan: Hareketin en dikkat çekici yanı liseliler oldu. Liselilerin bu güçlü katılımının arkasında yatan temel neden ve talepleri neler?

Bailhau: Bütçe kesintilerine ve hayat pahalılığına karşı bir öfke vardı ve son anda lise hareketi patlak verdi. Bu yüzden hareketin net taleplerini tarif etmek zor. Bence bu, toplumun bugün liselilere dayattıklarını reddetmeleriyle bağlantılı. Harekete geçenlerin önemli bir kısmı işçi sınıfı ailelerinden gelen liseliler. Mücadeleye katılan küçük burjuva kökenli liseliler de var ve bu da iyi bir şey.

Duyduğumuz taleplerden biri, sabah 8’den akşam 6’ya uzanan okul gününe karşı çıkmak. Bu çok uzun bir gün ve dersler arasında büyük boşluklar oluyor. Ayrıca giderek daha otoriter kurallar getiriliyor. Cep telefonu yasağı bunlardan biri: Artık sınıfa girerken telefonunuzu teslim etmeniz gerekiyor, öğretmen sizi telefonla görürse elinizden alabiliyor. Ama en çok duyduğumuz şey, işçi sınıfı mahallelerindeki liselerde masa ve sandalyelerin bile yetmemesi. Sınıflar çok kalabalık.

Nisan: Bütçe kesintilerinin etkisini liseliler okullarında doğrudan hissediyor mu? Bazı şeylerin yokluğunu yaşıyorlar mı?

Bailhau: Kesinlikle. Yer darlığının yanı sıra personel eksikliği çok büyük. 2 bin öğrencili bir lisede tek bir hemşire oluyor, o da her zaman orada değil. Psikolog yok, öğretmen eksik.

Maaşlar çok düşük olduğu için öğretmenlik giderek daha az tercih edilen bir meslek haline geliyor. Hükümet geçen yıl öğretmen sayısını artırmak adına öğretmen olmak için gereken eğitim süresini beş yıldan üç yıla indirmek zorunda kaldı. Buna rağmen ücretler o kadar düşük ki öğretmenler neredeyse güvencesiz bir işçi kesimi haline geldi. Öğretmen sayısı azaldıkça öğretmenlik daha da zorlaşıyor, bu da insanları meslekten daha da uzaklaştırıyor.

Bir de şu var: Birçok liseli, özellikle işçi sınıfından gelenler, eylemlerde “Özgür Filistin” diye slogan atıyor, Netanyahu’dan nefret ettiklerini söylüyor.

Nisan: Bunu sloganları ve pankartları biz de gözlemledik. Liseliler bütçe kesintilerinin geri alınmasını ve sosyal harcamaların artırılmasını istiyor. Öte yandan bu kesintiler, artan askeri harcamalarla ve savaş politikalarıyla doğrudan bağlantılı. Sence işçilerin ve liselilerin büyük çoğunluğu, kendilerinden kesilen paranın askeri harcamalara ve şirketlere aktarıldığının farkında mı?

Bailhau: Hayır, öyle düşünmüyorum. Örneğin Almanya’da liseliler arasında askerlik hizmetine karşı bir hareket var, Fransa’da ise yok. “Özgür Filistin” diyen liselilerin askeri bütçeye karşı olduğunu sanmıyorum. Birçok işçi ve bazı liseliler askeri bütçenin artırılmasını kötü bir şey olarak görmüyor. Orduya karşı çıkmak Fransız toplumunda oldukça azınlıkta kalan bir tutum.

Yine de örnekler var. Geçen yıl Marsilya’da liseliler bir araya gelip askeri bütçeye karşı bir gösteri düzenledi. Fransızcada “canon” kelimesi argoda “çok güzel” anlamına geliyor ama aynı zamanda “top” demek. Marsilyalı liseliler “Öğretmenlerimiz çok güzel, ama devletin topları öğretmen değil” diye bir slogan kullandılar.

Toplumda genel olarak hükümetin kötü olduğu, çünkü bütçeyi kötü yönettiği söyleniyor. Ben bunun bir yönetim meselesi olduğunu düşünmüyorum. Parayı kapitalistlere ve orduya vermek siyasi ve toplumsal bir tercih. Bütçe kapitalistler için gayet iyi yönetiliyor! Ama birçok insan Macron’un kötü bir yönetici olduğunu düşünüyor ve bu belki aşırı sağı da güçlendiriyor. Aşırı sağ “Bütçe kesintilerini iyi yöneteceğiz” diyor ki bu elbette bir yalan.

Bunun yanında liseliler askeri disipline karşı olma eğiliminde. Biz de liselilerle konuşurken bu noktayı öne çıkarmaya çalışıyoruz. Bazı liseliler “Kendimizi savunmamız gerekiyor” diyebiliyor ama askeri disiplinden nefret ediyorlar ki bu iyi bir şey. Biz de onlara kendimizi savunmak istiyorsak bunun orduyla olmayacağını söylüyoruz. Fransız ordusu esas olarak ülke dışında kapitalist çıkarları savunuyor.

“Durumu değiştiren asıl sürpriz liselilerin seferberliği oldu”

Nisan: 29 Eylül nasıl geçti, etkili bir grev oldu mu? Bordeaux’da ve diğer şehirlerde durum nasıldı? 

Bailhau: Bence büyük bir gündü. Bordeaux’da yaklaşık 8 bin kişi vardı, bunların belki 800’ü liseliydi. Bordeaux gibi bir şehir için bu hem iyi hem değil. Greve katılmak isteyen itfaiyecilerin büyük kısmı Paris’teki eyleme gitti, bu yüzden Bordeaux’daki itfaiyeci sayısı çok azdı. Diğer şehirlerde de tablo benzerdi.

Çoğu sendikanın greve gerçek bir hazırlık yapmadığını düşünürsek, greve çıkanların sayısı oldukça iyiydi. Gösterilerde çok sayıda genç vardı. Durumu değiştiren asıl sürpriz liselilerin seferberliği oldu. Biz üniversitelerde aynı ölçüde insanı seferber etmeyi başaramıyoruz.

Nisan: Polisin liselilere oldukça sert müdahale ettiğini, bazı öğrencilerin hastaneye kaldırıldığını duyduk. Bunun da mücadeleyi etkilediğini düşünüyor musun?

Bailhau: Bence bu liselileri caydırma girişimiydi ama kesinlikle başarısız oldu.


[i] Fransa Sivil Güvenlik filosundaki 12 Canadair CL-415’in yaş ortalaması 30’a yaklaşıyor. 2026 yazındaki yangınların en yoğun döneminde, 24 Temmuz’da filodan yalnızca 5 uçak kullanılabilir durumdaydı. (ed.n.)

[ii] Dassault Aviation 2026’da yaklaşık 28 Rafale, yani ayda ortalama üç uçak teslim etmeyi hedefliyor; üretimi 2030’a kadar ayda beş uçağa çıkarmayı planlıyor. (ed.n.)

[iii] Fransız Senatosu’nun kamu desteklerine ilişkin soruşturma komisyonunun 8 Temmuz 2025’te yayımladığı raporu, 2 bini aşkın destek mekanizması üzerinden şirketlere aktarılan kamu kaynağının yıllık tutarını 211 milyar avro olarak hesapladı. (ed.n.)

[iv] Fransa’nın kamu borcu 2025 itibarıyla 3,3 trilyon avroyu aşmış durumda. (ed.n.)

İspanya: Genel grev için mücadele programı! Emekçilerin sol cephesi için!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) İspanya devleti seksiyonu Enternasyonalist Mücadele’nin (Lucha Internacionalista) konut seferberliği ve müstakbel seçimlere dair açıklamasını okurlarımızla paylaşıyoruz.

Sánchez, 29 Kasım’da seçimlere gidileceğini duyurdu. Sağı suçlayarak konut hareketinin rüzgârını arkasına almayı umduğu bu girişimin işe yaraması ise konut sorununun derinleştiği sekiz yıllık bir hükümet döneminin ardından olası değil. Bunu görmek için benzer politikalar izlemiş Lula’nın Brezilya’daki seçimlerin ilk turunda Bolsonaro karşısındaki hezimetine bakmak yeterlidir.

Hareket genel grev çağrısı yapılmasını talep ediyor, mücadeleci sendikalar da hemfikir. CCOO ve UGT (İspanya Devleti’nin en büyük işçi konfederasyonları), yükselen dalga kendilerini de süpürmesin diye bu gemiye biniyor ve aynı zamanda PSOE’nin (İspanyol Sosyalist İşçi Partisi) ve Frente Amplio’nun (Sumar) [Geniş Cephe, bir seçim ittifakı] seçim kampanyasına hizmet ediyor. Böylece konut hareketinin genel grev talebi ile mücadeleye hiçbir çözüm sunmayan erken seçim kararı arasında açılan makası kapatmaya çalışıyorlar.

Ancak odağı, konut hakkı talebi etrafında ortaya çıkan harekete yöneltmek gerekiyor. Bardağı taşıran son damla olan Maricarmen’in tahliyesi ile başlayan ve İspanya Devleti’nin her yerine yayılan kitlesel seferberlikler işlerin ne noktaya vardığını gösteriyor. İspanya’da yalnızca 2026’nın ilk çeyreğinde 4.005 tahliye gerçekleşti (günde 44,5, dörtte biri Katalonya’da). Geçen yıl bu sayı 25 bini aşmıştı. Olga ve Javier’in [2026 yılında evlerinden tahliye edildikleri için yaşamlarına son veren iki kişi] yaşamları, bu durumun sonuçlarının trajik bir örneğidir.

CCOO ve UGT’nin oportünist önderliklerinin aşılması ve grevin süreklilik kazanabilmesi için hedef grevin tabandan örgütlenerek azami kitleselliğe ulaşması olmalıdır. İşin kilit noktası budur. Çünkü CCOO ve UGT’nin grev çağrısı yapması bile mücadelenin bir zaferidir. Genel grevin başarısını ve sürekliliğini güvence altına alacak bir mücadele planı hazırlamak şarttır. Mücadeleyi tabandan örgütlemek gerekmektedir: bu da ancak fabrikalarda, liselerde ve üniversitelerde, mahallelerde ve iş yerlerinde meclisler ve grev komiteleri kurarak olabilir. Mücadeleyi sürekli görünür kılan kitlesel seferberlikleri ve çadır kamplarını terk etmemek gerekmektedir. Kamusal eğitim, sosyal hizmetler ya da sağlık sektörü gibi mücadele içindeki diğer kesimlerle buluşmak ve birleşmek gerekmektedir…

Erken seçime gidilmesinin sağın ve aşırı sağın iktidara gelişini hızlandırması mümkündür. “Sağ geliyor ve her şey daha kötü olacak” bahanesine dayanan ve Sánchez’in sekiz yıldır iktidarda kalmasını sağlayan ehvenişer mantığı tükenmektedir. Hükümet ne kadar poz keserse kessin, gerçeklik kendini dayatmaktadır: Bankalara ve IBEX 35’teki büyük şirketlere rekor kârlar sağlanırken alım gücünü kaybeden işçi sınıfı, halk kesimleri ve emekliler ise ay sonunu getiremez hale gelmiştir. Bu hükümet (daha önce Podemos ile olduğu gibi) silah alımlarında rekor bir artışa yol açmış bir PSOE-Sumar hükümetidir. PP’nin (sağcı Halk Partisi) İş Reformu’nu da Susturma Yasası’nı da yürürlükten kaldırmamış bir hükümettir. Seferberliğin zorlamasıyla göçmenlerin olağanüstü yasallaştırılmasını onaylamak zorunda kalmış, ancak Yabancılar Yasası’nı ve güney sınırında suç niteliğinde bir politikayı sürdürmüş bir hükümettir. Eylül ayına kadar Akdeniz’de 879 ölüm, Temmuz’da sömürge enklavı Ceuta’da ise 144 ölüm olmuştur. Kiralara yasayla tavan getirmeyi, turistik konutları ve akbaba fonlarının spekülatif satın alımlarını yasaklamayı reddetmiş ve tahliyelerin fırlamasına tanık olmuş bir hükümettir… İşçi sınıfının ve gençliğin bir kısmının neden bu hükümete sırtını dönebileceğini açıklayan gerçeklik budur. Aşırı sağın önünü açan politikalar da bunlardır.

PP-Vox gericiliğini, Junts’u ya da Aliança Catalana’yı (sağcı partiler) durdurmanın seferberlikten ve sürekli örgütlenmeden başka yolu yoktur. Birbirini izleyen ilerici hükümetlerin (PSOE, Podemos, Sumar), yani işçi sınıfını aldatanların solunda bir siyasi alternatif inşa etmek gerekmektedir. Şu iki taahhüdü üstlenen bir cephe kurmak gerekmektedir: Bir yandan, monarşik devletten kopuşu, halkların kendi kaderini tayin hakkını ve kilise ile devletin tümüyle ayrılmasını öngören bir politika. Öte yandan, kapitalizmden devrimci bir kopuş politikası; yani işe konut sorununa yanıt vermekten başlayan, tahliyelerin derhal sona ermesini, kira fiyatlarına müdahale edilerek kiraların maaşların yüzde 20’sini aşmamasını ve kimsenin evsiz kalmamasını güvence altına alan, ayrıca büyük mülk sahiplerinin, akbaba fonlarının ve bankaların tazminatsız kamulaştırılması ile yüzde 100 kamunun yönetiminde ve kullanıcıların denetiminde sosyal kiralık bir kamu konut stoku gibi köklü çözümler de öneren acil bir işçi programı. Maaşları ve emekli aylıklarını derhal TÜFE oranında artıracak ve yüzde 100 kamusal eğitimi, sağlığı ve sosyal hizmetleri savunacak acil bir plan. Bankaların ve stratejik şirketlerin işçi denetimi altında kamulaştırılmasını teşvik edecek bir politika. Filistin halkıyla, emperyalizme ve baskılara karşı mücadele eden tüm halklarla dayanışma içinde bir cephe.

Bu nedenle mücadeleyi ilerletmek ve önümüzdeki genel seçimler için, seferberliğe hizmet edecek, aktivistlere ve toplumsal hareketlere açık birleşik bir aday listesi belirlemek üzere Katalonya’daki CUP’a, Anticapitalistas’a, Corriente Roja’ya, Izquierda Revolucionaria’ya, Moviemento Socialista’ya, CRT’ye ve IZAR’a sesleniyoruz. Seferberliği ve mücadeleyi merkezine alan, gerçek bir değişimin yegâne aracı olarak devrimci bir perspektifle bir işçi hükümetini hedefleyen bir sınıf cephesi.

Okur mektubu: Türkiye’de ilk özel okul grevi ve basın

0

1969’daki 4 günlük eğitim grevinden sonra ilk defa bir eğitim kurumunda, bir özel okulda 2026 yılında dünya mücadele tarihine geçen 123 günlük bir grev gerçekleşti. Bu grevin hem bu kadar uzun sürmesi hem de eğitimde olması çok önemliydi. Ben de bu grevde bir grevci öğretmen olarak Türkiye aydınına ve gazeteciliğine dair birçok şeyi de öğrenmiş oldum.

Ülkemizde basının artık kitlelerin önünden değil ardından gittiği bir dönemi yaşıyoruz. Gazeteci olmak; görülen bir olayı duyurmak ve olayı hiç görmemiş bir gazetecinin kendi ofisinde olayları kendi ideolojisine göre ya da “benim gazeteciliğimi ne kadar parlatır, bizim kanala ne kadar reklam geliri sağlar” mantığı ile yapılan bir işe dönüştü. “Bir haberi ne kadar sansasyonel duyurursan o kadar görünürsün” mantığı ön planda.

Aydınla, gazeteciyle emekçiler arasındaki bağ uzun süredir kopuk durumda. Basınının çok uzun zamandır emekçilerin ve ezilenlerin sesi olup, emekçilerle ile organik bağ kurup onlarla birlikte mücadele ettiği bir basın görmekten çok uzağız. Buna rağmen umut vaat eden bir durum var. Gazete Nisan ve ekibi bu emekçilerden koparılmış, patronun sesi olan gazeteciliğin çok dışında bir gazetecilik örneği olarak karşımıza çıktı.

Grev sürecinde gördüğüm en ilginç şey bir gazetecinin bizi telefonla arayıp sorular sorması, yüzümüzü görmeden, yaşadıklarımızı hissetmeden bizim anlatmak istediklerimizi yarım yamalak kesip kanalına koymasıydı. Sonra o haberi saniyesinde 15 gazetenin kopyalayıp sayfasına eklemesi. Türkiye’de böyle bir gazetecilik varmış, böyle halkın gözünde aydın görünen popüler gazeteciler varmış. Gazete Nisan ise tüm ekibi ile bizle grev yaptı, hatta bizden daha çok grevi yaşadı. Tüm süreçte yaşadıklarımızın en yakın tanığıydılar, diğer grevlerden öğrendikleri deneyimleri bizlerle paylaşarak bizi ileriye taşımaya çalıştılar. “Aydın nasıl olmalıdır?” sorusu bir edebiyat öğretmeni olarak hep gündemimde. Gazete Nisan bunun bana cevabını grevimizde verdi.

Özel İtalyan Lisesi Eski Edebiyat Öğretmeni

Belediyelere bakarken tekrarlayalım: İşçinin sorununu işçi çözer!

0

31 Mart 2024 seçimlerinin ardından kayyumlar, operasyonlar vb. ile İstanbul’da “değişen” ilçe belediyesi sayısı on. Yani İstanbul ilçelerinin dörtte birinden fazlası şu anda sandıktan çıkmayan ya da sandıktan çıktığı partiyi değiştirenler tarafından yönetiliyor. Gazetecilerin verilerine göre Türkiye genelinde 100’ün üzerinde belediye bir biçimde AKP’ye geçmiş durumda.

Tüm bu gelişmelerin ne anlama geldiğini bilmeyen yok. Normal yollarla yapılacak bir seçimi kazanma ihtimali kalmayan iktidar, elindeki tüm imkânlarla muhalefeti bölme ve seçimlerle kaybettiklerini geri alma peşinde. Böylelikle hem muhalefeti seçim sürecinde belediye imkânlarından ediyor hem de bu imkânları kendisi ele geçirmiş oluyor. Öte yandan da “kaybetseler dahi gitmezler” imajının güçlenmesi ile muhalefeti tam bir moralsizlik, panik ve dağınıklığa hapsediyor.

Pek çok kişi artık demokrasinin kalmadığını, seçimlerin dahi anlamsızlaştığını söylüyor. 31 Mart seçimlerinde, kurulduğu günden beri ilk kez ikinci parti konumuna düşen AKP, bugün belediyelerde en güçlü parti haline geldi. Erdoğan’a karşı kesin olarak kazandığı düşünülen İmamoğlu’nun adaylığının imkân dahilinde olduğunu söyleyen kalmazken, muhalefetin parçalanması açısından atılan adımların da amaçlanan etkiyi yarattığı görünüyor.

Peki durum umutsuz mu? Sorunun yanıtı nereden baktığımıza göre değişir. Burjuvazinin dünyanın dört bir yanında işçi sınıfına yönelik son derecede sert saldırılar yaptığı bir zaman diliminde, İmamoğlu’nun bir şekilde “her şeyi çok güzel” yapacağına inananlar için durum pek de umutlu görünmüyor. Ama mücadelenin bir avuç ultra zengine karşı daha da yoksulluğa itilen devasa işçi kitlelerinin arasında olduğunu görenler için elbette ki umut var.

İmamoğlu’nun etrafında kümelenen düzen muhalefeti, geçmişte AKP ile iş yapan, şimdi ise “itirafçı” olan şirketlerle iş yapmadı mı? Peki bu hata mı idi? Bir düzen partisi temsilcisi olarak İmamoğlu Türkiye’nin tüm zenginlerine (AKP’liler hariç değil) beraber çalışabilecekleri vaadinde bulunuyordu. Bir yandan Kanal İstanbul’a karşı çıkıp oradaki mücadeleyi kendine destek olarak almaya çalışırken öte yandan Anadolu yakasındaki Ömerli Havzası’nın imara açılması sonucunu doğuracak olan Teknokent inşası için arayışlara girip müteahhitlere “İnşaatı sadece AKP değil ben de biliyorum. Kazanmaya devam edeceksiniz,” diyordu. Oyunu bozan iktidar oldu. Hazır Trump ve AB dahil emperyalizmin desteği de üzerlerindeyken, elindeki tüm zor gücünü açıkça gösterip yerli burjuvaziye “Ancak benimleyken kazanmaya devam edersiniz” demiş oldu. Seçim ekonomisi adına belediye kaynaklarını ele geçirirken, köprü ve otoyolların özelleştirilmesinden tutun, İstanbul’a yeni bir demiryolu projesi ile işçi emekçiler ve yoksullar dışındaki herkese (bir avuç zenginin her birine) kazanma fırsatı sundu. Sadece acımasız olduğu ve zor kullandığı için değil, sistemi işletebildiği için inisiyatifi yeniden üstlendi.

Peki biz ne yapmalıyız? Erdoğan’ı yenmek için Türkiye’de bir şey hariç her şey denendi. Ekmeleddin İhsanoğlu’lar, 6’lı masalar, İBB Başkanları… Ama denenmeyen tek şey işçilerin ve tüm ezilenlerin bağımsızca bir araya gelmesi oldu.

Biz seçim döneminde “Emekçiler Yönetmeli” ve “İşçinin Sorununu İşçi Çözer” diyorduk. Demokrasinin aldığı darbelerden yoksulluğumuza kadar bunca sorunumuz varsa, bunun sebebi işçi ve emekçiler olarak patronlardan bağımsız bir politikayı ortaya koyamamış olmaktır. Hayal kırıklıklarına uğramamak ve gerçekçi bir umudu yeşertmek için yapılması gereken böylesi bir işçi kutbu inşa etmektir.

Sosyal-İş Sendikası Genel Sekreteri Deniz Gülşen: “Tek başına herhangi bir sendikanın kazanma şansı yok”

0

DİSK’e bağlı Sosyal-İş Sendikası Genel Sekreteri Deniz Gülşen ile Sosyal-İş’in son dönemdeki örgütlenme çalışmaları, 10 no’lu işkolunda örgütlenme ve Sosyal-İş’in sendikacılık anlayışı üzerine konuştuk.

Söyleşi: İlteber Uçar

Sosyal-İş son dönemde özellikle mağaza ve market işçilerinin örgütlenmesine dönük çalışmasıyla öne çıkıyor. Su, yemek ve oturarak çalışma hakkı gibi en temel taleplerin bile mücadele konusu olduğu bir dönemde, geçtiğimiz hafta A101 Genel Merkezi önündeydiniz. Bu çalışmanın arkasındaki perspektifi ve hedeflerinizi anlatır mısınız?

Şu an tamamen market işçileri çalışmasına odaklıyız. Beklediğimizin çok çok üstünde bir ilgi var. Bu ilginin çok büyük kısmı bir dönem marketlerde çalışmış insanlardan geliyor. Bir diğer kısmı ise şöyle: Hepimizin tanıdığı, her gün gördüğü bir market işçisi kesin var. Raf indiriyorlar; bir kısmı emekli, bir kısmı çok genç, aralarında kadınlar da ağırlıkta ve o yükü her gün taşıyorlar. Halk bunun farkında. Burada insanlık dışı bir çalışma koşulu var. Yani market işçilerinin dışında, genel olarak sınıfın bütünü de burada bir sorun olduğunun farkında. Biz bunu yaptığımız faaliyette gördük. Daha hiçbir şey yapmış da değiliz; sadece bir ses çıkardık ve çok fazla geri dönüş oldu. “Bundan sonra ne yapacaksınız?” diye soruyorlar.

Ben o basın açıklamasında da söylemeye çalışmıştım: Bu iş sadece market işçileriyle çözülmez. Aslında burada yeni emek rejimine dair bir hikâye var. Market işçisi bunun bir kısmı, mağaza çalışanı bir kısmı, yeme-içme sektörü bir kısmı. Güvencesiz, parçalı, 11 ay çalışan, üç kişi, beş kişi çalışan; klasik sendikacılığın kapsayamayacağı, toplu iş sözleşmesi hukukunun içine sokamayacağımız milyonlarca insan var çevremizde. Bunların eylemini bulmamız lazım. Bunların nasıl hak kazanacağını bulmamız lazım.

Herkesin aklına boykot geliyor. Ama bu yetersiz. Herkes tüketimden gelen gücü düşünüyor ama şimdi A101, Türkiye’nin bir tarafıyla en büyük kooperatifi sayılır. Tabii sermayenin, hükümetin falan beslediği, güçlendirdiği bir alan. Çok ucuza bir şey satıyor. Çok aldığı için böyle bir gücü var. Bazı günler orada indirim var, bazı günler burada indirim var. İnsanlar dolayısıyla gidiyor ve alıyor. O yüzden boykot dışında bir işçi dayanışması örgütlememiz gerekiyor.

“Klasik sendikacılığın kapsayamayacağı, toplu iş sözleşmesi hukukunun içine sokamayacağımız milyonlarca insan var çevremizde. Bunların eylemini bulmamız lazım. Nasıl hak kazanacaklarını bulmamız lazım.”

10 No’lu işkolu çok geniş ve farklı çalışma alanlarını kapsıyor. Sosyal-İş de mağaza-market işçilerinin yanı sıra STK’lar, vakıf üniversiteleri gibi farklı alanlarda komisyonlar üzerinden çalışmalar yürütüyor. Bu kadar parçalı bir alanda örgütlenmenin handikapları neler?

Evet, burada 200 tane meslek var. Akla gelen şu oluyor: “Burası bölünsün.” Evet, bölünsün. Mesela Özel Öğretmenler Sendikası’nın temel talebi aslında 21. işkolu. Ya da set emekçileri, kültür-sanat emekçileri bölünmek istiyor. Benzeri şekilde market-mağaza da bölünebilir. Ama bu işkolunun temel sorunu böyle bir torba olması falan değil bence. Bu bir ezber. Bu işkolunda 998 bin tane şirket var. 1 milyon denebilir. Birçoğunda sıfır kişi çalışıyor. Kurmuş, sıfır kişi, bizi ilgilendirmez. Ama çoğu 3-5 kişinin çalıştığı yerler… İnanamazsınız, yarısı 20 ve altı… Klasik sendikacılık anlamında bence şu olmalı: 30 ve altı. Yani işe iade davası açılmayan yerlerin istatistikten çıkarılması, toplu iş sözleşmesi meselesine dair bizi rahatlatır.

Buradaki bir başka sorun da şu: Kamu üniversitelerinden çok fazla telefon geliyor. Ve sadece Munzur, Dicle, Boğaziçi değil Afyon, Konya, Kayseri… Buradaki üniversitelerde DİSK’in örgütlenmesinin, Sosyal-İş’in, özelde DİSK’in çok büyük anlamı var. Afyon’da 500 tane DİSK’li işçi olmasının çok büyük bir anlamı var. Ben bu arkadaşlara diyorum ki, “Hayır, ne yazık ki olmaz.” Çünkü kanun imzalatmıyor; çünkü yetkisiziz. Bu bir paket.

Benim aklıma gelen 30 ve altı dışında başka formüller de bulunabilir ama buradaki mesele diğer kısım. Mesela eczaneler olarak baktığında toplamda 80 bin kişi çalışıyor. Ama bir işyerinde çalışan ortalaması dört. Market-mağaza da aslında böyle. Mali müşavirler, ofisler, emlakçıların yanında çalışanlar… Burada çok büyük bir havuz var. Peki bu insanların hakkını, hukukunu kim savunacak? Sendikalar tabii şöyle bakıyor: “Bana bir faydası yok”, “Burada toplu iş sözleşmesi var mı, yok mu? Aidat getirir mi, götürür mü?” Böyle bakıyor. Ama burada işçi var. Milyonlarca işçi var. Bütün işkollarında böyle işçiler var. En çoğu bizde. Biz bu işçinin derdine de çözüm bulmalıyız.

Bizim işkolumuzun temel sorunu, yeni işçi kitlesinin, yeni proleterleşen hizmetler sektörünün örgütlenme biçiminin olmaması, sürekli meslek değiştirmesi, üretimden kopuk olması. Biz de hem bu işçilere, bu alanlara ulaşmaya çalışıp hem toplu iş sözleşmesi yapmaya çalışıyoruz. Örgütlü olduğumuz yerler var. Bir taraftan barajı gözetiyoruz. Baraj şu an 43.500, bizim 6 bin üyemiz var. İnanılmaz bir uçurum. Ama bir yandan sadece A101’de 70 bin çalışan var. Yani bir işletme, bir işkolu kadar aslında bizde. Örgütlenebilir çoğu yer ise çeşitli statükocu, sarı sendikalar tarafından tutulmuş durumda. Değiştirilmesinin önü kesiliyor.

Belirttiğiniz gibi işkolu barajı, sendikaların örgütlenmesi ve toplu iş sözleşmesi hakkının kullanılması önünde önemli bir engel. Sizce bu sorun nasıl aşılabilir?

40 bin kişi, kolay değil… Türkiye’nin en büyük sözleşmesi Migros sözleşmesi 47 bin kişi oldu, en son depoların da geçmesiyle. Bu sözleşmeyi tabii ki bize vermek istemezler. İnsanlar sözleşme diye bakıyor ama ben şöyle düşünüyorum: 47 bin market işçisinin örgütlü olduğu, yani mahalle mahalle bir sendikanın örgütlendiği; orada, o mahallede kim yoksul, kim fakir, kim ne iş yapıyor, bunu bildiği; bayağı mahalle örgütü kurduğu, bir işçi mahalle örgütü kurduğu bir yapı… Bir tarafıyla 47 bin kişi. Türkiye’nin her yerine yayılmış çok büyük bir güç bu. Böyle düşündüğünüzde anlamı çok daha büyük.

Ya da mesela bizim işkolumuzda Türk-İş’te örgütlü iki sendikada toplam 250 bin işçi var. 250 bin işçiyle yasa değişir. 250 bin işçiyle sadece o işkolu değil, o meslek değil, bayağı sınıfın bütününe dair talepler kazanılabilir. O yüzden bu baraj meselesiyle müthiş bir hikâye yapılmış. Şimdi bizim sözleşmemiz yok diye işçi örgütlenmiyor, işçi örgütlenmeyince barajı aşacak sayıya ulaşamıyoruz. Bence burada yapılacak şey bölmek. Bilişim Sendikası kuruldu. Bilişim Sendikası bizim komisyonumuz aslında. Meslekçiliğe temelde karşıyız. Yani sınıfın her türlü bölünmesine karşıyız biz. Ama baktık ki insanlar kendini 10. işkolu çalışanı olarak görmüyor da market işçisi, bilişim emekçisi, özel öğretmen olarak tanımlıyor. O zaman bunu yapabiliyorsak ayrı sendikalarla yapalım dedik. Bunlar büyüsün, sonra birleştirip baraja yürüyelim. Şu an bizim işkolumuzda olan başka sendikalarla da yarın yan yana geleceğimize eminim.

Ama yine söylüyorum: Baraj diye değil de burada on binlerce, yüz binlerce işçi var diye bakmak gerekiyor… Bunları nasıl örgütlü hale getireceğiz, bunu tartışmak lazım. Diğeri çok kolay değil. Biz sürekli üye yapıyoruz. Yönetime geleli 2,5 yıl oldu, 3 bin üye yaptık ama sayı artmıyor. Çıktı bir market işçisi, bir günlüğüne gitti kafeye girdi, geri geldi. Bizim onu geri bulmamız, yeniden örgütlememiz gerekiyor. Başka işkoluna geçtiği anda üyeliği düşüyor.

DİSK’in toplamda, Genel-İş’i çıkarırsak, 100 bin üyesi yok. Bizim 50 bine yakın üye yapmamız gerekiyor. Bu sadece Sosyal-İş’in yapabileceği bir şey değil. Bizim tek başına uzmanlarla yapabileceğimiz bir iş değil. Bu yüzden de bizim özneyi artırmamız, yüzlerce hatta binlerce işçiyle birlikte böyle bir hedef koymamız gerekiyor. Market çalışmasını da aslında biraz buraya doğru ittireceğiz. İl il, belki ilçe ilçe oralarda meclisler kuracağız, işçi meclisleri. Bu arkadaşlarla birlikte belki bu sayıya yürümek daha ihtimal dahilinde olur.

Sosyal-İş kendisini “sınıf ve kitle sendikacılığı” anlayışıyla tanımlıyor ve katılımcı-demokratik bir sendikal anlayışı savunuyor. İşçilerin sendikayı gerçekten kendi mücadele örgütü olarak görmesi açısından nasıl bir sendikacılık anlayışına ihtiyaç var? Sosyal-İş kendi pratiğini bu açıdan nasıl değerlendiriyor?

Şimdi bir kere, bize tek bir sendika değil, tek bir konfederasyon değil; birleşik mücadeleci bir merkez lazım. Katılımcı, şeffaf, mücadeleci bir anlayışta olan bir yapı lazım. Birçok konfederasyonda mücadeleci arkadaşlarımız var; sendikaların şubeleri var, bağımsız sendikalar var, bunlar da bizim arkadaşlarımız. Ya da bizim bağlı olduğumuz konfederasyonda eleştirdiğimiz çok fazla durum var tabii ki. O yüzden şu an bu dağınıklıkla sermaye sınıfıyla mücadele etmek kolay değil. Bu yasayla tek tek patronlarla mücadele etmek mümkün değil. Bize çok daha güçlü bir mücadele merkezi lazım.

En son Smart Solar mücadelesinde Birleşik Metal’in Enerji-Sen’e verdiği destek çok iyi bir örnekti. Ya da Bağımsız Maden-İş’e gösterilen destek iyiydi ama bunlar çok tekil örnekler. Bunların hepsini koordine edecek, destekleyecek, besleyecek, büyütecek kuvvetlere ihtiyacımız var bizim. Bunu yaratmak çok zor değil.

“Sendikalar kendi içine kapandığı anda bürokrasi üretiyor. Bizim işçi komiteleri, işçi meclisleri, işçi konseyleri kurmamız lazım. Bu tabandan aşılır, başka türlü aşılmaz.”

Bize gelirsek: Şimdi çok büyük bir işkolu olduğu için, mesela Türkiye’nin en büyük sözleşmesini imzalarsanız, imzaladığınız sözleşme sizi belirliyor. O sendikayı da belirliyor, iç yapısını da belirliyor, kültürünü de belirliyor. Sosyal-İş’in geçen dönemlerinde de böyle sorunlar olduğunu biliyoruz, o derece büyük sözleşmeler olmasa da. Biz daha şeffaf bir hikâye kurmaya çalıştık, daha katılımcı bir iş yapmaya çalıştık. Daha mücadeleci bir görüntü verdiğimizi düşünüyorum ama tabii ki yetmez. Öznel eksiklerimiz de var. Bunları sürekli aşmaya çalışıyoruz ama bunlar işçi denetimiyle aşılır. Bunlar niyetle falan aşılmaz. Yapının değişmesiyle aşılır, bunun farkındayız.

Türkiye’de en sendika dediğimiz, mücadeleci dediğimiz yapılarda dahi çok uzun yıllar arkadaşlar yöneticilik yapıyor. Bu doğru değil. Bu denetimle aşılır, bu niyetle aşılmaz. Merkez inanılmaz güçlenmiş, şubeleri güçsüz kılmış. Delege sistemi çok problemli seçimlerde; delegeler atanıyor, atanmış delegeler seçim yapıyor. Hepimiz biliyoruz o delegelerin atandığını. Tabii kimi seçiyor, zaten sen kendi insanını atıyorsun oralara. Yapı böyle kurulduğu için, niyetle gerçekten aşılmaz.

Bizim işçi komiteleri, işçi meclisleri, işçi konseyleri kurmamız lazım. Bunları sadece toplu iş sözleşmeli işçilerden kurmamamız lazım, kurduğumuz meclislerin mücadele ediyor olması lazım. Sendikalar kendi içine kapandığı anda bürokrasi üretiyor. Bu tabandan aşılır, başka türlü aşılmaz.

Farklı sektörlerde ve işyerlerinde çeşitli işçi mücadeleleri ortaya çıkıyor; ancak bunların ortak ve kalıcı bir mücadele hattında buluşması hâlâ önemli bir sorun. Farklı işkollarının, sendikaların ve sendikasız işçilerin ortak bir mücadele hattında buluşması sizce nasıl mümkün olabilir?

Umutsuz bir şey söyleyeceğim: Ne yazık ki pasta büyüyünce işçi sınıfı da o pastadan daha büyük pay almaya çalışıyor. Ama işsizlik artınca, paylaşım krizi bu kadar derinleştiğinde, tabii ki korkuyor sınıf. Arkadaşlarımız çalışıyor; çalıştığında bile borç birikiyor. Çoluğu çocuğu olanlar şimdi 3-5 ay işsiz kalsa barınma sorunları var, beslenme sorunları var. O yüzden direnişlere bakarsanız, 8 ay maaş alamamış öyle direniyor. Bu, sınıf açısından hiç ileri, heyecan verici bir durum değil. O kadar geriye gitmiş ki, son dönem direnişlerin çok büyük kısmı buralardan; yeni sendikalaşma mücadelesi çok az. Böyle bir sorun var. İkincisi, tek başına herhangi bir sendikanın kazanma şansı yok. O yüzden sendikalı-sendikasız, bir mücadele merkezi lazım, koordinasyon lazım.

“Bize tek bir sendika değil, tek bir konfederasyon değil; birleşik bir merkez lazım. Mücadeleci, katılımcı ve şeffaf bir yapı lazım.”

Zaten klasik hikâyede bile sana işkolu barajı koymuş, işyeri barajı koymuş, yetki itirazı diye inanılmaz saçma sapan bir şey koymuş. Bunların hepsini aşarsanız da bu sefer karşınıza grev yasağı geliyor. İki yıl önce Serkan Öngel çok iyi bir çalışma yapmıştı: Metalde, Birleşik Metal’in toplu iş sözleşmesi yetkisi aldığı yerlerin sadece yüzde 28’inde sözleşme yapılabilmiş. Aslında klasik sendikacılık yasaklanmış. Hadi bunların hepsini aştınız, bir de yeni bir işçi kitlesi var. O yüzden bizim bunların hepsini birleştirecek, sınıfın topyekûn sorunlarını, siyasi boyutlarını da gözetecek bir şeye ihtiyacımız var. Sadece ekonomik mücadeleyle aşılmayacak dertler bunlar.

Bu merkezin kurulamamasında ise tabii ki mevcut konfederasyonların hepsinin, mevcut sendikaların hepsinin sorumluluğu var. Hızlıca bu sorumluluğu gözetip bir şey kurmamız gerekiyor, mücadele odağı oluşturmamız gerekiyor. Ancak böyle aşılır: kalıcı, sürekli denetlenebilir ve yine söylüyorum, işin siyasi boyutunu da gözeten bir odak. Yani DİSK’in bütün alameti farikası buradan geliyordu. Şimdiyse bütün yapılarımız kendi bulunduğu alana çekilmiş, “Tutunabilir miyim?” diyor. Tutunamaz. Kimse tek başına burada tutunamaz.

Trump emperyalizmin krizini derinleştiriyor

0

ABD emperyalizminin Siyonizmle ortak bir şekilde, İran’ın koşulsuz olarak teslim olması amacıyla başlattığı “destansı öfke operasyonu” adı verilen askeri saldırı sekizinci ayına girmek üzere. Başlangıçta Trump birkaç gün içerisinde saldırının kesin sonuç vereceğini söylerken, gelinen nokta ABD emperyalizminin askeri başarısızlığının, savaşın nihai bir şekilde sona erdirilemeyişinin, aksine bölgedeki askeri gerilimi daha da tırmandırdığının ve yine tüm bunlara paralel olarak dünya kapitalizminin krizini çok daha derinleştirdiğinin açık birer göstergesi konumunda.

Emperyalist saldırganlığın dünya ekonomisindeki krizi derinleştirmesinin en yakın örneği, eylül sonunda petrolün varil fiyatının 107 doların üzerine çıkması. Bunun İran’a yönelik saldırılarla doğrudan ve dolaylı ilişkisi olan birkaç nedeni mevcut. Geçtiğimiz haftalarda gerçekleşen Birleşmiş Milletler Genel Kurul’u toplantısında İran, enerji krizini hafifletmek ve Hürmüz Boğazı’nın yeniden trafiğe açılması için çatışmaların durdurulmasına dönük bir plan sunmuştu. Ancak İran’a yönelik hedeflerine ulaşamayan ve fakat geri adım atmaya da yanaşmayan Trump’ın bu teklifi reddetmesi bunun en taze nedeni.

Öte yandan Yemen’de İran’ın müttefiki Ensarullah güçlerinin son dönemdeki ilerleyişi ve Kızıldeniz’e çıkışın anahtarı olan Babülmendep Boğazı’nı ele geçirmeleri, Hürmüz’ün ardından dünya ticaretine ve enerji sevkiyatına ikinci büyük darbeyi vurdu. Babülmendep’in Ensarullah güçleri tarafından kontrol altına alınmasının doğal bir sonucu, Süveyş Kanalı’nın da istikrarsızlaşması anlamına geliyor. Keza Süveyş Kanalı’nın gelirleri yüzde 60’tan fazla düşmüş durumda. Yine Suudi Arabistan’ın en kritik petrol boru hattı olan, Doğu-Batı Petrol Boru Hattı’nın Ensarullah güçleri tarafından bombalanması da küresel petrol arzına yeni bir darbe niteliğinde.

Kriz çözen mi? Kriz derinleştiren mi?

Trump’ın, ABD emperyalizminin bölgedeki askeri, politik, ekonomik hegemonya krizine çözüm bulmak için giriştiği bu maceracı saldırgan politikalarının sonucu şu an için tam bir başarısızlık. İran ve Yemen’in sergilediği direniş ABD emperyalizminin açmazlarını derinleştiriyor. Kasım ayında gerçekleşecek olan ABD ara seçimleri öncesinde Trump’ın bu saldırgan politikasının toplumsal desteğinin altı iyice oyulmuş vaziyette. Dünya ticaret yollarına ve enerji fiyatlarına vurulan darbeler ve bunların gıda, enflasyon vb. gibi çarpanları kapitalist ekonominin krizini daha da artırıyor. Trump, ABD emperyalizminin hem kendi içsel krizini hem de uluslararası krizini çözmek yerine ilerletiyor.

Bunun bir yansıması da ittifaklar sisteminde karşımıza çıkıyor. İran savaşındaki yenilgi ve Avrupa NATO’sundan beklediği desteği alamaması, Trump’ın hem Avrupa NATO’suyla gerilimlerini tırmandırdı hem de savaş nedeniyle artan güvenlik maliyetlerini “paylaşabileceği” ittifaklar arayışını hızlandırdı. Bölgedeki en büyük ortaklarından Suudi Arabistan, Ensarullah güçlerinin ilerleyişi karşısında Yemen’e ABD müdahalesi talebinde bulunsa da Trump, NATO zirvesi sonrasında maliyetleri “ortaklaştırmak” adına Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın katılımıyla imzalanan “Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın” taraflarını “kurumsallaşmaya” davet ediyor. Dış politikalarında farklı öncelikleri ve bölgesel olarak farklı hedefleri olan bu üç ülke arasındaki anlaşmanın ilerleyip ilerlemeyeceği izlenmeye muhtaç.

Trump, bölgedeki müttefiklerini kendi çıkarları etrafında bir araya getirmeye çalışıyor ancak bölgede yarattığı politik düzlem her geçen gün daha da kırılganlaşıyor.

Birleşen işçiler asla yenilmezler

0

Geçtiğimiz ay, haksız gerekçelerle işten çıkarılan Ağaç A.Ş. işçilerinin İBB binası önündeki direnişleri 126. gününde kazanımla sonuçlanmıştı. Yetkililer tarafından oyalanmak istenen işçiler direnişlerinin 103. gününde açlık grevine başlamış, ilerleyen günlerde İBB yetkilileri ile yapılan görüşmeler sebebiyle bu eylemlerine ara vermişlerdi. Yapılan ikinci görüşme ile taleplerinin karşılanmadığını gören işçiler eylemlerini sürdürme kararı almıştı. İşten atılan işçiler ve sendikaları BTO-SEN, direnişin 126. gününde taleplerinin kabul edildiğini duyurarak eylemlerini sonlandırdı.

BBCA Storex’te devam eden direnişte de sendika düşmanı bir patron görüyoruz. İşçilerin sorunları arasında zorunlu mesai ve düşük ücretin yanında mola vakitlerinde üzerlerinde hissettikleri baskı da var. Tuvaletlerdeki hapishane tipi turnikelerin içeridekiler hızlı çıksın diye tekmelenmesi, işçilere çay molasında bir çayın çok görülmesi gibi insan onuruna yakışmayan çalışma koşulları söz konusu. Birleşik Metal-İş’te örgütlenen işçilerin işyerinde sendikal yetki almak için gerekli çoğunluğu sağlamasını engellemek isteyen patron fabrika dışından 30 kişinin SGK girişlerini yaptı. Sendikalaşan işçilerden bir kısmı ise işten atılmıştı. Buna rağmen fabrika içinde ve dışında direniş sürüyor.

Birkaç hafta süren Özdağlı Lojistik direnişinde işçiler düşük ücretler, günde 12-13 saate varan çalışma saatleri, kötü işçi sağlığı ve iş güvenliği koşulları karşısında TÜMTİS’te örgütlenmeye yönelmişti. Patronlar ve şirket yöneticileri çalışanların e-devlet şifrelerini alıp sendika üyeliklerini kontrol etmekten, “kimin ne kadar kredi borcu olduğunu biliyoruz” diyerek işten atmakla tehdit etmeye kadar hukuksuz yollarla işçilerin örgütlenme hakkının önüne geçmiş, sendika üyeliğinden vazgeçmeyen işçileri işten çıkarmıştı. İşçilerin limandaki farklı şirketlerde işe başlamaları teklifinin kabul edilmesi üzerine direniş sonlandı.

İkinci ayını doldurmak üzere olan Panelsan direnişi de sendikalaşan işçilerin işten atılmasıyla patlak vermişti. Birleşik Metal-İş’te örgütlenen işçilerin ikisi işten atılmıştı. İşçiler işe geri alınma talebiyle direnmeye devam ediyorlar. Patronların her yerde sözleşmiş gibi işçilerin örgütlenme hakkına saldırması tesadüf değil. Hakları, onurları, ekmekleri için mücadele eden işçiler mücadelelerini birleştirmeli çünkü işçilerin örgütlü mücadelesi kazanım elde etmenin yegâne yolu ve sermaye sınıfı da bunun farkında.

Rejim lgbti+lara neden saldırıyor?

0

Lgbti+lara yönelik gittikçe yoğunlaşan saldırılar, 12 Eylül’de lgbti+ derneklerine ve hak savunucularına yönelik operasyonlarla yeni bir boyuta ulaştı. Bu saldırıları ahlak, muhafazakârlık veya gericilik gibi kavramlar yerine maddi ve siyasi temelleri üzerinden tartışmanın faydalı olacağına inanıyorum.

Kapitalist düzen, 2008’den bu yana süren ekonomik krizini aşamadığı gibi aynı zamanda derinleşen bir toplumsal yeniden üretim krizi içinde. Doğum oranları düşüyor, nüfus azalıyor ve yaşlanıyor, boşanmalar artıyor, kadınlar geleneksel aile rolünü giderek daha fazla reddediyor. Tüm dünyada gerici ve sağcı rejimlerin bu krize karşı tepkisi aile kurumunu ve geleneksel cinsiyet rollerini güçlendirmek oluyor. Çünkü sömürünün sürebilmesi, bunun için gereken bakım emeğinin veya ev içi emeğin kadınlar tarafından ücretsiz, karşılıksız ve itirazsız verilmesine bağlı. Bu sömürü düzeni “ailenin güvenliği” kılıfıyla örtülmeye çalışılıyor.

Türkiye de bu krizden muaf değil, hatta krizi en yoğun yaşayacak ülkelerden biri. Avrupa’daki emperyalist ülkeler bu krizle daha erken karşılaşsalar da çevreden merkeze akan sermaye birikimiyle beslenen sosyal devlet mekanizmaları ve göçmen emeğiyle bu krizi bir süre daha idare edebildiler. Türkiye’de ise Tek Adam rejimi bu krizi de zor yoluyla yönetmeye çalışıyor. Kadının ücretsiz ev içi emeğine dayanan üretim modeli hem ekonomik kriz hem de bu modelin artık reddedilmesiyle çatırdıyor. Rejimin buna karşı çözümü ise bu geleneksel görevleri reddeden aktörleri hizaya getirmek adına kadınları ve lgbti+ları düşmanlaştırmak.

Bu saldırılar siyasal bir araç olarak da kullanılıyor. Dünyada örneklerini gördüğümüz muhafazakâr sağcı akımlar tabanlarını ailenin korunması gibi söylemlerle konsolide etmeye çalışıyor. Türkiye’de de saldırıların özellikle seçim yaklaşırken yoğunlaşması, taban konsolidasyonu çabasının bir tesadüf olmadığına işaret ediyor.

Son saldırı dalgasıyla rejim bir adım öteye geçerek lgbti+ları daha da sınırlandıran, örgütlenme zeminini bizzat hedef alan bir baskı politikası izledi. Bunu da toplumda bir ahlaki panik yaratarak, meseleyi bir “iç güvenlik” meselesine çevirerek yaptı. Yandaş gazetelerin attığı “Bunlar sadece ahlaksızlık yapmıyor, iç karışıklık çıkarmaya çalışıyor” manşetlerinde bunu görebiliriz.

Kadın ve lgbti+ hareketinin bugün maruz kaldığı baskı, rejimin baskı politikalarına karşı yürütülen demokratik hak ve özgürlükler mücadelesinin bir cephesine uygulanmaktadır. Yıllardır var olan derneklerin kriminalize edilmesi, bu alandaki örgütlü mücadeleyi mücadele zemininin dışına itme çabasının da bir parçası. Bu şekilde hem devletin “olağanüstü” güçlerini kullanmasını meşrulaştırmaya hem de toplumsal muhalefetin dayanışmasını sindirmeye çalışıyorlar. Bu yüzden rejimin karşısında duran tüm muhalefet gözaltına alınanların ve tutuklananların serbest bırakılması, lgbti+ların örgütlenme hakkına ve kurumlarına yönelik saldırıların durdurulması talepleri etrafında dayanışmayı büyüterek sürdürmeli.

Yoksulluk, enflasyon ve ücret artışı talebi

0

Sene sonuna doğru gelirken emekçilerin durumu senenin başındakinden daha parlak değil. Siyasette rejim, muhaliflerini kendi kurallarıyla tasfiye ederken otoriter uygulamaları sürdürüyor. Demokratik haklar, rejim destekçileri dışında kimse tarafından kullanılamıyor.

Ekonomideki tablo siyasete paralel. Bir avuç sermayedar için işler tıkırında iken emekçilerin alım gücü günden güne azalmaya devam ediyor. Yoksullaşma; emeklileri, gençleri ve kadınları daha derinden etkilemek suretiyle tüm ülkede sıradan bir olgu halini aldı. Yoksullaşmayı derinleştiren alım gücü kaybının, yani tırmanan enflasyonun pek çok nedeni bulunuyor. İçeride ve dışarıda yaşanan gelişmeler ve rejimin politikaları kuşkusuz buradaki temel belirleyen.

Rejimin politikalarında temel sorun enflasyonun dizginlenmesi bahanesiyle ücretlerin baskılanması. Ücretlerin baskılanması öyle bir düzeyde ki, asgari ücret henüz sene başında açlık sınırının altında kalmıştı bile. Geçtiğimiz senelerde seçim ekonomisi vesilesiyle kesenin ağzını açan rejim asgari ücrete temmuz ayında da zam yapmıştı. Temmuz zammı doğal olarak tüm ücretleri olumlu yönde etkilemişti. Rejim son üç yıldır bu politikadan vazgeçti ve Mehmet Şimşek öncülüğünde yeni bir faza geçti.

Şimşek programının işçi sınıfına dönük bir yoksullaştırma saldırısı olduğu aşikâr. Bu politikaya karşı tüm ücretlerin üç ayda bir gerçek enflasyon oranında artırılması talebi gazetemizde sıkça dillendiriliyor. Bu talep güncelliğini ve aciliyetini koruyor. Önümüzdeki süreçte de sınıfın temel savunma hattı olmaya devam edecektir.

Hayat pahalılığındaki artışın bir diğer sebebi ise dışsal gelişmeler. ABD ve İsrail’in İran’a saldırması ile Körfez’de tetiklenen çatışma ve Hürmüz’ün kapatılması geçtiğimiz dönemde petrol fiyatlarını artırmıştı. Bu artış küresel çapta enflasyonu yükseltiyor. Enflasyonu küresel ölçekte tetikleyen unsur bir emperyalist saldırı, fakat bunun bedeli de emekçi halklar tarafından ödeniyor. Yani enflasyonun içsel ya da dışsal sebepleri emekçilerin değil emperyalistlerin ve kapitalist burjuva hükümetlerin politikalarının sonucu.

Bunların yanında Türkiye’de önümüzdeki aylarda sıcaklığı artacak olan bir seçim gündemi var. Seçime doğru giderken ücretlerde alım gücünü koruyacak düzeyde bir artış yapılacak mı bilmiyoruz. Zira rejimin ekonomik programı kırılgan ve belki de hiç olmadığı kadar dışarıdaki gelişmelere bağlı. Emekçiler açısından ise ciddi bir sıkışma var. Geçtiğimiz günlerde emekli dernekleri ve emekli memurlar zam talebi ile sokaklara çıktı. Bir protesto esnasında Ali Şekeroğlu adlı emekli geçinemediği için intihar etti. Bu sarsıcı olay, yoksullaşmanın boyutlarını ve sosyal krizi göz önüne seriyor.

Yoksullaşma karşısında mücadele konusunda yukarıda da işaret edilen taleplerimiz kritik; fakat bu talepler kâğıt üzerinde değil sokakta, emekçi kitleler tarafından savunulduğunda bir anlam ifade ediyor. Bu yüzden işçilerin, emeklilerin bu talepler etrafında seferber olmaları, sendikaları bu yönde harekete geçirmeleri şart.

Okur mektubu: “Gazete Nisan işçilerin hikâyelerini birbirine ulaştırıyor, direnişleri hafızaya bırakıyor”

0

Sevgili Gazete Nisan,

Bu mektubu sana bir başka nöbetimden yazıyorum. 100. sayına bir mektup yazarken ister istemez geçmişe dönüp bakıyorum. Kimlerin sesini taşıdın, kimlerin hikâyesine tanıklık ettin, kimlerin direnişini yarınlara bıraktın… Geçmişte ve gelecekte çok uzakta değil; bugün yaşadıklarımızda, yarın kuracağımız mücadelelerde ve birbirimize uzattığımız ellerde buluşuyoruz.

Ben de kendi hikâyemden, Özel Okmeydanı Hastanesi’nde 51 gün direnmiş ve sonunda kazanmış bir işçi olarak yazıyorum.

51 gün boyunca hastanenin önünde beklerken çok şey öğrendim. Direnmenin yalnızca slogan atmak, pankart taşımak olmadığını; bazen soğuğa, yorgunluğa ve belirsizliğe rağmen ertesi sabah yeniden orada olabilmek olduğunu öğrendim. Yorulduğumuzda birbirimize yaslanmayı, umudumuz azaldığında birbirimizin umudu olmayı öğrendim.

Ama en çok da dayanışmayı öğrendim.

Hiç tanımadığımız insanların yanımıza gelip “Yanınızdayız” demesini; başka işçilerin kendi mücadelelerinden çıkıp bizim sesimize ses olmasını; bir tas çorbanın, bir telefonun, bir selamın en zor günümüzde nasıl kocaman bir güce dönüştüğünü hiç unutmayacağım.

Bu vesileyle; 51 gün boyunca yanımızda olan, sesimizi duyuran, bizimle omuz omuza duran herkese yürekten teşekkür etmek istiyorum. Bizi yalnız bırakmayan her insanın, her işçinin, her dostun bu direnişte bir izi var.

Ve Gazete Nisan, sen de o izlerden birisin.

Çünkü sen yalnızca haber taşımıyorsun. İşçilerin hikâyelerini birbirine ulaştırıyor, direnişleri hafızaya bırakıyor, bir yerde yanan ateşi başka bir yere taşıyorsun. Bize “Sen yalnız değilsin” diyorsun.

Biz Özel Okmeydanı Hastanesi işçileri olarak direndik ve kazandık. Ama geriye dönüp baktığımda en büyük kazanımımızın yalnızca haklarımızı almak olmadığını düşünüyorum. Birlik olduğumuzda ne kadar güçlü olduğumuzu, birbirimize tutunduğumuzda en zor günlerin bile aşılabileceğini gördük.

Dilerim Gazete Nisan bundan sonraki sayılarında da işçilerin, emekçilerin ve direnenlerin sesini taşımaya devam eder. Çünkü anlatılan her direniş başka bir işçiye umut, paylaşılan her kazanım başka bir mücadeleye güç oluyor.

100. sayın kutlu olsun. Bizi birbirimize hatırlattığın, sesimizi çoğalttığın ve mücadelemizi unutturmamak için verdiğin emek için teşekkür ederim.

Nice sayılara, nice dayanışmalara ve emeğimiz, onurumuz için kazanacağımız nice mücadelelere…

Sevgi ve dayanışmayla,

Sema Arslantürk

Özel Okmeydanı Hastanesi Direnişi Sözcüsü

Brezilya: Flávio Bolsonaro ve Trump’ın yenilgisi için! İkinci turda oylar Lula’ya!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Brezilya seksiyonu olan Sosyalist İşçi Akımı’nın (CST) Brezilya’daki genel seçimlerin ilk turundan sonra yayımladığı bildiriyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Brezilya’daki seçimlerin ilk turunun sonucu, önümüzdeki mücadelenin boyutunu gözler önüne serdi. Kıtaya ve Brezilya’ya sürekli müdahalelerde bulunan Donald Trump yönetimindeki ABD emperyalizminin desteklediği aşırı sağ, toplumsal karşılığını ispatladı ve seçimlerde büyük bir ilerleme kaydetti.

Flávio Bolsonaro’nun (Liberal Parti-PL) ilk turda Lula’yı (İşçi Partisi-PT) geride bırakmasının yanı sıra Minas Gerais’te Nikolas Ferreira (tarihin en çok oy alan federal milletvekili oldu), São Paulo’da ise Lucas Pavanato gibi Bolsonaracu isimlerin yüksek oy alması, ikinci tura giden önümüzdeki haftalarda Brezilya için şüphesiz zorlu bir dönemin filizlenmesine işaret ediyor.

Flávio’nun programının açıkça gerici olduğunu belirtmek gerekir. Sermayedar Daniel Vorcaro’dan fon alan tek cumhurbaşkanı adayı olan Flávio’nun hakkında çok sayıda yolsuzluk soruşturması bulunmakta. Ayrıca kendisinin Rio de Janeiro paramiliter örgütleriyle de bağları bulunuyor. 8 Ocak darbe girişimini planlayanlar arasında olan Flávio, cezai ehliyet yaşının düşürülmesini savunuyor ve kadın haklarına yönelik saldırılarıyla biliniyor. Hak gasplarını ve özelleştirmeleri savunurken 6×1 çalışma düzeninin (ç.n. haftanın 6 günü çalışmayı öngören çalışma sistemi) kaldırılmasına karşı çıkıyor. Flávio, Milei’nin Arjantin halkını sefalete sürükleyen ekonomik modelini Brezilya’da uygulamak istediğini de belirtti. Dahası, Trump’ın bir müttefiki olarak Jair Bolsonaro’yu ve darbecileri affetmek gibi antidemokratik hedefleri var ve tüm ulusal zenginliklerimizi emperyalizme teslim etmeyi amaçlıyor.

Buraya nasıl geldik?

Lula’nın iktidara geldiğinden beri burjuvaziyle uzlaşma içinde bir yönetim sergilediği doğrudur. Yaşananlar bununla da sınırlı değil. Darbecilere karşı hoşgörülü tutumuyla bilinen Savunma Bakanı José Múcio gibi bakanları görevde tuttu ve görev süresi boyunca büyük tarım işletmelerine kredi ve finansman desteği sağlayan Plano Safra’ya (tarım destek planı) toplam bir trilyon realin üzerinde rekor kaynak ayırdı. Böylece, 8 Ocak darbe girişimiyle bağlantılı olan ve Bolsonaro ailesinin yandaşlığını yapıp aşırı sağın kampanyalarını finanse eden tarım firmaları daha da zenginleşti.

Çevrenin korunması açısından da tablo vahim. Hükümet madencilik faaliyetinin genişlemesini teşvik etti, nadir toprak kaynaklarının teslimi için pazarlık yaptı. Ülkenin kuzeyindeki nehirleri özelleştirmeye çalışması sonucu yerli halklar karşısında yenilgiye uğrasa da Amazon’un denize döküldüğü bölgede petrol çıkarılmasını onayladı.

Lula yönetimi ayrıca posta hizmeti ve diğer devlet işletmelerinin tasfiyesinden de sorumludur. Eğitime, sağlığa ve sosyal programlara ayrılan kaynakları sistematik olarak kesti. 6×1 çalışma düzeninin sona erdirilmesini başaramayarak bunun yerine merkez partiler ve senato başkanı Davi Alcolumbre ile pazarlık etmeyi yeğledi.

PT hükümetinin tüm bu uzlaşmacılığın sonucu, Flávio karşısında iki milyondan fazla oyla yenilgi oldu. İkinci turu kazanmak için bu tabloyu tersine çevirmek gerekiyor. Aşırı sağı yenilgiye uğratmak daimi bir görevimiz olduğu için biz de bu doğrultuda şimdiden harekete geçmiş bulunuyoruz.

CST, Flávio Bolsonaro ve Trump’a karşı Lula’ya (13) oy vermeye çağırıyor!

CST olarak, ilk turda PSTU’nun (Birleşik Sosyalist İşçi Partisi) bir işçi sınıfı programını ve Lula hükümetinden sınıf bağımsızlığını savunan adayı Hertz Dias’ı destekledik. Şimdi de aşırı sağın seçimlerde yenilgiye uğratılması için büyük bir güçle harekete geçmek ve örgütlenmek gerektiği kanısındayız. Hükümetle tüm farklılıklarımıza rağmen kampanyamızı Flávio Bolsonaro ve Trump’ı yenilgiye uğratmak için Lula’ya (13) (ç.n. PT’nin seçimlerdeki resmi numarası olan 13, Lula ve PT ile özdeşleşen bir sembol haline gelmiştir) eleştirel oy verilmesi çağrısı ile yürütüyoruz.

FBP ve FPSM, UNE, UBES, CUT ve CTB yeni bir Ele Não hareketi için bir araya gelmeli!

Şu ana dek aşırı sağa karşı birçok miting ve gösteri çağrısı yapıldı. Bütün gücümüzle bu girişimlere katılmak gerektiğine inanıyoruz. Aşırı sağı kesin olarak sahneden silmek için mücadeleyi örgütlemek zorundayız. Yeni bir Ele Não hareketinin (ç.n. “O Değil, Onu Seçme” anlamlarına gelen ifade, 2018 yılında Brezilya’da kadınların başını çektiği Jair Bolsonaro karşıtı kampanyanın adıydı) inşasını savunuyoruz. CUT (Brezilya Birleşik İşçi Konfederasyonu), CTB (Brezilya İşçi Konfederasyonu), UNE (Ulusal Öğrenci Birliği), UBES (Brezilya Lise Öğrencileri Birliği), FBP (Brezilya Halk Cephesi) ve FPSM (Korkusuz Halk Cephesi) kitleleri sokağa çağırmalıdır. İspanya, Şili ve Fransa gençliği Brezilyalılara önemli bir mesaj ve ders vermiştir: Gerici aşırı sağı ancak sokaklarda işçilerin ve gençliğin birlikte mücadelesi yenilgiye uğratabilir.

7 Ekim 2026

Hindistan’da 130 milyon seçmenin silinmesi, protestolara ve “Hamamböcekleri”nin geri dönüşüne yol açtı

0

Hindistan yeniden güçlü kitlesel hareketlere sahne oluyor. Haziran ayında hileli üniversite giriş sınavlarını protesto etmek amacıyla üç hafta süren eylemlerle hükümeti yenilgiye uğratıp eğitim bakanının istifa etmesini sağlayan ve kendine “Hamamböceği Halk Partisi” adını veren grup, yeniden kitlesel eylem çağrıları yapıyor ve sokağa çıkıyor. Bu kez sebep, Narendra Modi ve partisini kayırmak amacıyla milyonlarca seçmenin seçmen kütüklerinden silinmesi.

Giderek büyüyen ve yeniden canlanan bu mücadele süreci, 2 Ekim’de Mumbai’de düzenlenen bir miting ve oturma eylemiyle başladı; Yeni Delhi’de ise çatışmalar yaşandı. Eylemler başka bölgelere de yayıldı ve 6 Ekim günü yeniden başkente ulaştı. Polis, eylemleri bastırdı ve öğrencileri, gazetecileri ve Hindistan Ulusal Kalkınma Kapsamlı İttifakı (INDIA) çatısı altında bir araya gelerek taleplere destek veren burjuva muhalefetinden çeşitli milletvekillerini tutukladı.

Bu yeni seferberlik dalgasında halkın öfkesi, geçen yıl başlayan ve güncel nüfus sayımları, ikametgâh bilgileri, coğrafi dağılım ve ölümler baz alınarak kütüklerin ayıklanmasını amaçlayan Özel Yoğun Revizyon (SIR) adı verilen sürecin ardından, 130 milyon seçmenin seçmen kütüklerinden toplu olarak çıkarılmasına karşı duyulan tepkiyle yansıtıldı.

Dünyanın en kalabalık ve en eşitsiz ülkesinde, seçimlerin haftalarca sürdüğü bu karmaşık ve hileli süreç 2003 yılından beri devam ediyor. “Özel” nitelikteki bu gözden geçirme süreci; kötü niyetli, tasfiye edici ve yasadışı olduğu gerekçesiyle teşhir ediliyor. Skandal, yerel Indian Express gazetesinin 25 Eylül’de, iki komisyon üyesinin bu manevraların yasadışı olduğunu açıklayarak suç duyurusunda bulunduğunu ve denetimden sorumlu komisyon başkanlığından suçlamalara yanıt talep ettiğini duyurmasıyla kamuoyuna yansıdı; ancak hükümet bu konuda herhangi bir yanıt vermedi.

Modi’nin iktidarda olduğu Hindistan’da, soruların cevapsız bırakılması ve tekrarlanan seçim hileleri sıradan bir durum. Birkaç ay önce Batı Bengal’de yapılan seçimlerde, Müslüman nüfus ve diğer azınlıklar, açıkça antidemokratik bir saldırı sonucunda seçmen kütüklerinden çıkarılmıştı.

Seçmen kütüklerinin ayıklanması çalışması, Seçim Komisyonu Başkanı Gyanesh Kumar tarafından yürütülüyor. Bugün, “Hamamböceği Hareketi”, Kumar’ın seçimler sırasında Başbakan Modi’nin Hindistan Halk Partisi’ni (BJP) kayırmak amacıyla süreci manipüle ettiği gerekçesiyle istifasını talep ediyor.

Mumbai’deki protesto eylemini takip eden basına göre, genç göstericiler “oy vermek her vatandaşın en temel hakkıdır, ancak Kumar ve seçim komisyonunun uygulamaları nedeniyle bu hak saldırı altındadır” dediler. 22 yaşındaki öğrenci aktivist Deesha şöyle konuştu: “Milyonlarca insan oy kullanma hakkını kaybetti ve artık Hindistan vatandaşı olarak bile tanınmıyorlar. Demokrasimize yönelik bu saldırı sona ermelidir. İlk önemli adım, Gyanesh Kumar’ın istifasını sağlamaktır; ardından da SIR kararı iptal edilmelidir.” 18 yaşındaki Janvi Upadhyay ise Hamamböceği Hareketi’nin Hindistan’ın gençliğini uyandırdığını belirterek “Eğer gelip oyları çalabileceklerini ve seçimlerde hile yapabileceklerini sanıyorlarsa, ne kadar yanıldıklarını onlara göstereceğiz,” dedi.

Hamamböceği Halk Partisi’nin sözcüsü ve önde gelen ismi Abhijeet Dipke, mevcut protesto sürecinde çeşitli taleplerin karşılanmasını hedeflediklerini açıkladı: Gyanesh Kumar’ın derhal istifası ve hakkında cezai işlem başlatılması, yaklaşan tüm seçimlerin derhal askıya alınması, SIR sürecinin tamamen durdurulması ve Ocak 2025 seçmen listelerine geri dönülmesi. Son olarak, seçim komisyonu üyelerinin atanmasını düzenleyen 2023 tarihli yasanın tamamen yürürlükten kaldırılmasını ve bunun yerine sivil toplumun ve bağımsız kurumların geniş katılımına olanak tanıyan yeni bir yasal çerçevenin getirilmesini talep ediyorlar.

Ortaya konulan meşru talepler, eğitim bakanına zorla kabul ettirilen istifayla kazanılan son zafer, protestoların ve eylemlerin giderek büyümesi ve baskıya meydan okuyan öğrenci ve işçi gençliğin katılımı, Hindistan’da hareketli bir ekim ayının habercisi. Milyonlarca insanın Modi’nin baskıcı ve halkı yoksullaştıran totaliter hükümetine karşı duyduğu bıkkınlık ve öfkeyi yansıtan bu süreç kapsamında 10 Ekim için yeni, birleşik ve ulusal eylemler örülüyor.

Sosyal politikalarda rekabet: Kime fayda, kime zarar?

0

AKP iktidarı, “dar gelirliye destek” söylemiyle yeni sosyal politika vaatlerini öne çıkarırken belli belediyelerde halihazırda var olan ve işleyen sosyal hizmetlerin önünü mali ve idari araçlarla kesiyor. Sosyal politikalarda toplumsal faydadan çok uygulayıcı aktörün kim olduğunun önceliklendirildiğini görüyoruz. Bu tutum, bir siyasi rekabet aracı olarak sosyal politikaların yerini irdelememizi gerektiriyor.

Akla ilk gelen örneklerden biri, yakın dönemde AKP’ye geçtikten sonra tedarik sorunu gibi gerekçelerle kapatılan kent lokantaları olacaktır. CHP’li belediyeler tarafından yaygınlaştırılan kent lokantalarından ikisi Şişli Belediyesi’ne kayyum atanmasının ardından kapatılmıştı. Benzer şekilde Menderes Belediyesi AKP’ye geçtikten sonra faaliyetine son verilen kent lokantasının “aşevi projesi” ile başka bir kurumsal çatı altında sürdürüleceği ifade edilmişti. Belediyelerin el değiştirmesiyle AKP projeleri şemsiyesine alınan bir diğer örnek ise kreşler oldu. Gaziosmanpaşa’nın CHP’li belediye başkanının tutuklanması sonrası Mevlana Mahallesi’ndeki Çocuk Etkinlik Merkezi, “Özel Çocuk Kulübü”ne dönüştürülmüştü. Bu da tam gün bakım hizmetinin sona ermesine ve çalışan ailelerin çocuklarını sınırlı bütçeyle başka kreşlere göndermek zorunda kalmalarına sebep oldu.

Peki mevcut iktidarın sosyal politikalara ayırdığı bütçelere ne demeli? Kamu sosyal koruma harcamalarının GSYH’ye oranının gerilemesiyle Türkiye, OECD sıralamasında sondan 2. sıraya düştü. Bu tablo, kamu hizmetlerine ayrılan payın giderek küçüldüğünü gözler önüne seriyor. Bu tablonun aksini sunmak adına iktidar, seçim dönemi yaklaşırken çeşitli sosyal projelerle karşımıza çıkıyor. Böylelikle sosyal politikaları bir iletişim stratejisine indirgendiklerini de söylemek mümkün. İktidarın son dönemde öne çıkardığı Kiralık Sosyal Konut Projesi, güncel hamlelerinden biri. Bu proje kapsamında Ekim 2026’da 1071 konutun teslim edileceği ve 15 bin konutun kiralanacağı duyuruldu. TÜİK verilerine göre kiracı sayısının düşük gelir grubundaki oranı 10 yıl içerisinde yüzde 24,5’ten yüzde 36,7’ye yükselmiş. Yani konut krizi dar gelirlide yoğunlaşırken oldukça düşük bir kesim bu projeden faydalanabilecek.

Mevcut rejim, sistemin yarattığı eşitsizlikleri gidermeksizin sosyal yardımlarla da açığını kapatmaya çalışıyor. Bu yardımların nasıl, hangi şartlarla ve kim tarafından dağıtılacağının sınırlarını belirliyor. Bunun sonucunda yoksulluk sınırının altında yaşayan kesimi kontrolü altında tutuyor. Bu destekler de maalesef toplumsal refahı sağlamaktan çok, seçmen bağlılığı yaratmak için bir siyasi araç görevi görüyor.

Hükümetin muhalefetteki belediyelere yönelik yakın dönemde yoğunlaşan mali kesintileri, kreş gibi devletin boş bıraktığı alanlardaki temel hizmetlere erişimi kesintiye uğratıyor. Bu da “dar gelirlinin yanındayız” söylemleriyle hayli çelişiyor. Aynı iktidarın kiralık sosyal konut ya da ev hanımlarına emeklilik gibi vaatleri öne çıkarırken yerel düzeyde kent lokantası gibi doğrudan yoksulun sofrasına dokunan hizmet alanlarını daraltması, siyasi rakibini zayıflatmasına yarıyor.

Sosyal politikaların araçsallaştırılmasını ifşa etmekten geri durmamalı, yoksulluğu pekiştiren ekonomi politikalarına karşı durmalıyız. Nitekim bu alandaki rekabet, toplumun yararına sonuç vermektense iktidarın vitrinini süslediği sembolik çözümlere çıkıyor. Toplumun her kesimine bedelsiz ve eşit hizmet sunan güçlü bir kamusal örgütlenme için mücadelemizi sürdürmeliyiz.

Filistin’de emperyalizmin iki yüzü: Avrupa’dan yaptırımlar, Washington’dan bombalar

0

Birleşik Krallık, Fransa, Kanada, Danimarka, Finlandiya, İzlanda, İrlanda, Norveç, Polonya, Portekiz, İspanya ve İsveç olmak üzere 12 hükümet, 8 Eylül’de, işgal altındaki Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerinden gelen malların ticaretini yasaklayacaklarını ve yerleşimlerle bağlantılı kişi ve şirketlere yaptırım uygulayacaklarını açıkladı. Hükümetler, İsrail’in Batı Şeria’daki uygulamalarının “iki devletli çözüm” ihtimalini zayıflattığını savundu. Bu adım, Fransa ve İsveç’in daha önce AB çapında yaptırım uygulanması yönündeki girişiminin Almanya ve İtalya tarafından engellenmesinin ardından, Brüksel dışında oluşturulan “gönüllü” bir koalisyon tarafından atıldı. Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Ed Miliband bunu bir “reset” olarak nitelendirerek, yerleşimlerle yapılan ticaretin ve bu yerleşimlerde inşaat yapan şirketlerle iş ilişkilerinin yasaklanacağını açıkladı. Britanya’nın İsrail’e yıllık ihracatı yaklaşık 1,5 milyar dolar; yerleşimlerle yapılan ticaret ise bunun küçük bir bölümünü oluşturuyor. Washington ise bu adımı açıkça reddetti. Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD’nin bu girişime katılmayacağını ve söz konusu önlemlerin Batı Şeria’yı istikrarsızlaştırabileceğini söyledi. İsrail’in tepkisi de gecikmedi: İngiltere’nin işgal altındaki Doğu Kudüs’teki konsolosluğunu kapattı. ABD Büyükelçisi ise yaptırımlar nedeniyle Miliband’ı “Yahudi düşmanlığı” ile suçladı; bu suçlama, Washington’ın diplomatik aygıtının yerleşimci sağ ile ne ölçüde iç içe geçtiğini gösteriyor.

Bu olanların adını açıkça koyalım. Bu yaptırımlar yerleşimci mallarıyla ilgili; İsrail’in silah sanayisine, bankacılık sistemine, işgali sürdüren askeri tedarik zincirine ve Gazze’deki soykırımı besleyen mekanizmalara ise dokunmuyor. Hiçbir hükümet bir savunma sözleşmesini iptal etmedi, silah ihracatını dondurmadı veya diplomatik tanımayı askıya almadı. 

Washington’da ise böyle bir ayrışma görülmüyor. Trump yönetimi göreve geldiğinden bu yana İsrail’e yaklaşık 12 milyar dolarlık büyük ölçekli dış askeri satış onayladı; 2025’te acil durum yetkisini kullanarak yaklaşık 4 milyar dolarlık askeri yardımı hızlandırdı. Ocak ayında 6,67 milyar dolarlık yeni bir silah paketini onayladı. Eylül ayında ise 40 bin bomba, 20 bin Mk84 ve 20 bin BLU-117 içeren 2,8 milyar dolarlık bir anlaşmayı duyurdu. Bunlar, 2028’e kadar yürürlükte olan 38 milyar dolarlık mevcut on yıllık mutabakatın üzerine geliyor. Tüm bunlar İsrail’in Gazze, Lübnan ve İran savaşlarında tükenen silah stoklarını yenilediği bir dönemde gerçekleşiyor.

İsrail, 27 Ekim’de yapılacak seçimlere bu koşullar altında gidiyor. Bu, 1988’den bu yana Knesset’in (İsrail parlamentosu) erken feshedilmeden tam görev süresini tamamladığı ilk seçim olacak. Netanyahu’nun Likud, ultra Ortodoks partiler ve Ben-Gvir’in aşırı sağından oluşan koalisyonu, 120 sandalyenin 64’ünü elinde tutuyor. Anketler ise bu çoğunluğun kaybedilebileceğine işaret ediyor. Harediler için asker zorunluluğuyla ilgili çözülmemiş krizin ve bitmeyen savaşın siyasi maliyetleri seçim üzerinde etkili oluyor. Hiçbir muhalefet bloğu işgal, ilhak veya savaş ekonomisinden kopuş önermiyor. Tartışma, hedefler üzerinden değil, aynı yerleşimci-sömürgeci devlet içindeki farklı fraksiyonların yöntemleri üzerinden ilerliyor: ordudaki yıpranmanın nasıl yönetileceği, Washington’la ilişkilerin nasıl sürdürüleceği ve ilhakçı talepler üzerine kurulu bir koalisyonun nasıl ayakta tutulacağı üzerinden.

Birçok kentte ortak açıklama: “Özgürlük İstiyoruz!”

0

12 Eylül 2026’da lgbti+ları ve lgbti+ kurumlarını hedef alan polis operasyonları ve ardından gelen tutuklamalar üzerine bir araya gelen Özgürlük İstiyoruz Kampanyası bileşenleri, dün (8 Ekim) Ankara, İstanbul, Mersin, Çanakkale, İzmir ve Diyarbakır’da basın toplantıları gerçekleştirdi. İstanbul’daki basın toplantısı da İHD İstanbul Şubesi’nde düzenlendi. Toplantıya SPoD, Lambdaistanbul, LİSTAG, HEVİ LGBTİ+ Derneği ve İstanbul’daki çok sayıda lgbti+ topluluğu, kadın örgütü ve siyasi parti de katıldı. Tüm kentlerde okunan ortak basın metnini paylaşıyoruz:

“HER YER ZİNDAN, ÖZGÜRLÜK İSTİYORUZ!

Bizler, “Özgürlük İstiyoruz” kampanyası olarak, bugün ülkenin dört bir yanındaki LGBTİ+’lar ve hak savunucuları olarak bir araya geldik. Sokaklarda, meydanlarda ve kampüslerde eş zamanlı olarak sesimizi duyurmak için bir aradayız. Eşitlik, adalet ve özgürlüğün hepimizin ortak mücadelesi olduğunu biliyor; nefretin ve ayrımcılığın karşısında, herkese yer olan eşit ve özgür bir yaşamı savunuyoruz. Bizi yok saymak, silmek ve yalnızlaştırmak isteyenlere inat, varoluşumuzu kutluyor ve hep bir ağızdan haykırıyoruz: Vardık, varız, var olacağız!

İçine hapsedilmeye çalışıldığımız bu karanlığa, artan sansüre ve baskılara her gün yenileri ekleniyor. 12 Eylül’ün karanlık yıldönümünde sahnelenen “Ailem Güvende” operasyonu, LGBTİ+’lara yönelik devlet şiddeti ve düşmanlaştırma politikalarının en açık göstergesi oldu.. Bu operasyon sonucu yaşanan ağır hak ihlalleri, hedef göstermeler ve hukuksuz tutuklamalarla en temel insan haklarımız ayaklar altına alınıyor. Topluma dayatılan asılsız korkuların aksine bir kez daha hatırlatıyoruz: LGBTİ+’lar ne toplum için ne de ailelerimiz için bir tehdit; LGBTİ+’lar hayatın ve toplumun bir parçasıdır. Asıl tehdit; LGBTİ+’ları ötekileştiren, hapse atan, yaşamdan koparan ve intihara sürükleyen, siyasi çıkarları uğruna insan hayatını hiçe sayan bu faşist zihniyettir. Nitekim LGBTİ+’lara yönelik saldırıya gelen tepkiler de aileyi tehdit edenin kadın cinayetleri, MESEM’ler, çocuk istismarı, yoksulluk olduğunu ortaya koymuş, iktidarın hedef şaşırtma amaçlı söylem ve operasyonlarının başarıya ulaşmadığını göstermiştir. Önceki aile bakanının halkın cebinden sıfırını sayamadığımız kadar çok çaldığı Türkiye’de aileye tehdit oluşturanın LGBTİ+’lar olduğu iddiası iktidarın LGBTİ+’lara karşı açtığı savaştan beklentisinin ne olduğunu ifşa etmektedir. 

Bugün sırf varoluşları ve eşitlik mücadeleleri yüzünden haksız yere alıkonulan, özgürlükleri ellerinden alınan tüm tutsak LGBTİ+’lar için de sesimizi yükseltiyoruz. Hayatlarımızı kriminalize etmeye çalışan, yaşam alanlarımızı daraltan bu siyasi baskılar ve nefret operasyonları derhal son bulmalıdır. Adaletsizce esir edilen, hukuksuzca yargılanan, işkence ve hak ihlalleriyle tutsaklıkları devam eden tüm arkadaşlarımız için derhal, kayıtsız şartsız özgürlük istiyoruz!

Bugün sözümüz sadece meydanlarda değil; pencerelerden balkonlara yaşadığımız evlerin her köşesinden, iş yerlerimizden  sosyal medyaya kadar hayatın her alanından taşıyor. LGBTİ+ kurumları ve bu haklı mücadeleye omuz veren tüm dost kurumlarımızla beraber bayraklarımızı dalgalandırıyor, renklerimizi gururla sergiliyoruz. 

LGBTİ+’ların güvenli, eşit ve şiddetsiz bir hayat sürme hakkı tartışılamaz. Neşemize, arzularımıza, birbirimize ve renklerimize sarılarak; tereddütsüz, amasız ve fakatsız bir şekilde herkes için temel haklarımızı talep ediyoruz. Bizleri hapse atarak susturmaya çalışanlara inat, nefes aldığımız her yerde kendi hikayemizi yazmaya, gökkuşağının tüm renkleriyle dayanışmayı ilmek ilmek örmeye devam edeceğiz.

Buradan eşit ve özgür bir dünya hayali kuran herkese sesleniyoruz: Bizi görün, sesimizi duyun. Gökkuşağının altında hep birlikte, yan yana, özgürce yaşayacağımız günler gelene dek hayatlarımızdan ve haklarımızdan asla vazgeçmeyeceğiz. Çünkü çok iyi biliyoruz; yalnız değiliz, yanlış değiliz, kalabalığız! Bütün LGBTİ+’lar için, her alanda #Özgürlükİstiyoruz ve unutmayın, #HerYerdeyizAşkım!”

16 sendikadan ortak açıklama: “Mücadeleye çağırıyoruz!”

0

DİSK üyesi 16 sendika ortak bir açıklama yayınlayarak sendikaları, demokratik kitle örgütlerini ve siyasi partileri birleşik mücadeleye çağırdı. Yapılan açıklamada rejimin emek düşmanı politikalarına, fon krizine, vergide adalet talebine değinildi. Öte yandan örgütlenmenin önündeki engeller ve rejimin otoriter uygulamalarına karşı mücadele çağrısı yapıldı.

DİSK/Bank-Sen, DİSK/Basın-İş, Birleşik Metal-İş, BTO-Sen, Cam Keramik-İş, Dev Yapı-İş, Dev Turizm-İş, Enerji-Sen, Gıda-İş, Güvenlik-Sen, İletişim-İş, Limter-İş, Nakliyat-İş, Sine-Sen, Sosyal-İş ve Tümka-İş’in imzacı olduğu ortak açıklamanın tamamı şu şekilde:

İşçi sınıfını ve dostlarını mücadeleye çağırıyoruz!

TBMM, 1 Ekim’de yeni yasama yılına başladı. Önümüzdeki günlerde 2027 Bütçe Kanunu Teklifi görüşülecek. Bütçe sadece bir rakamlar tablosu değildir. Kimin sofrasından alınıp kimin kasasına konacağının karar altına alınmasıdır. Biz bu kararın her yıl, yaşamını alın teriyle kazananların aleyhine verildiğini çok iyi biliyoruz.

Ücretler eriyor, emekli maaşları buharlaşıyor!

2027-2029 Orta Vadeli Programı, emekçiler ve işçi sınıfı için yıkıcı sonuçlar doğuran bir yoksullaştırma programıdır. Reçete yıllardır değişmedi. Ücretler baskılanıyor, emekçilerden alınan vergiler yüksek faizle yerli ve yabancı sermaye baronlarına aktarılıyor. Tutmayan her enflasyon hedefinin bedeli, işçinin ve emeklinin cebinden çıkartılıyor. İşçi ücretleri ve emekli maaşları sürekli enflasyonun altında kalıyor. Alım gücü düşüyor, ücretler reel olarak geriliyor. 2026 yılında asgari ücretin açlık sınırının altında belirlenmiş olması, siyasal iktidarın işçilere bakışını dolaysızca ortaya koymaktadır. Açlık ve yoksulluk sınırını dikkate almayan ücret ve maaş politikası bizim için kabul edilemezdir. İki senedir üst üste enflasyonun altında artırılan asgari ücret, yüksek seyretmeye devam eden enflasyona rağmen Temmuz’da güncellenmedi. Kira, mutfak ve yaşam her ay zamlanıyor. Emekçinin eline geçen para erirken, eşit işe eşit ücret verilmiyor. Buna da “mali disiplin” deniyor. Açık söyleyelim: Bu, emeğin yarattığı tüm zenginliğin sermayeye peşkeş çekilmesidir!

Fon krizi skandalı: Hesap sorulacak, fatura halktan çıkarılamaz!

Eylül ayında patlak veren fon skandalının sorumlusu, denetleyici kurulların içini boşaltan hükümettir. Bu olayın kapsamlı, bağımsız ve adil biçimde soruşturulmasını istiyoruz. Açığa çıkmıştır ki bu fon yağmasına siyasiler de karışmıştır. Yetkili kurullar göz göre göre gelen soyguna, bile isteye göz yummuştur. Tüm sorumlular yargılanmalıdır, kimse yargı önünde hesap vermekten kaçamamalıdır. Skandalın bütün yükünü zam, vergi ve kesinti yoluyla halka ödetmeye çalışanlara açıkça söylüyoruz: Buna karşı dimdik duracağız. Başkalarının yaptığı yolsuzluğun, ihmalin ve hortumun faturasını işçi ödemeyecek!

Vergide ve gelirde adalet!

Vergi yükünün tüm ağırlığı bugün doğrudan ve dolaylı olarak ücretlilerin sırtında. Sermayedar ve rantiyer sınıfı ise af, teşvik ve muafiyetlerle korunuyor. Kazanandan değil, çalışandan vergi alan bir sistem adil olamaz. Servetten, ranttan ve büyük sermayeden gelire göre alınan adil bir vergi düzeni kurulmalı, yoksulluk sınırı altında kalan ücretler vergiden muaf tutulmalı ve ücretlilerin vergi yükü hafifletilmelidir.

Örgütlenmenin önündeki engeller kalkmalı!

Çalışanların en temel hakkı örgütlenmedir. Barajlar, grev yasakları ve ertelemeleri, işten atma tehditleri ve yetki itirazları, sendikasızlaştırma politikaları örgütlenme özgürlüğünün önünde duruyor. Sendikal örgütlenmenin önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır. İş cinayetleri durmak bilmiyor. İşçiler madenlerde, atölyelerde, depolarda, traktör kasalarında, işe giderken ya da çalışırken can veriyor. İşçilerin can güvenliği, sermaye sınıfının kârı başta olmak üzere, her şeyin üstünde olmalıdır.

Otoriter Saray Rejimi baskıyı artırıyor!

Ekonomik yıkımın yanında hak ihlalleri de her geçen gün artıyor. Ağır yoksulluk ve işsizlik bir yandan sürerken; ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, toplanma ve gösteri hakkı, sendikal haklar, gençlerin, kadınların ve çevre savunucularının sesi her alanda baskı altında. Halkın iradesiyle seçilmiş belediyelere birer birer el konuluyor. Seçme ve seçilme hakkı yok sayılıyor, halkın iradesi gasp ediliyor. Halk iradesine yönelik siyasi amaçlı operasyonlara son verilmeli, kayyım uygulamaları sonlandırılarak seçilmiş belediye başkanları görevlerine iade edilmelidir. Türkiye’de uzun yıllardır sürdürülen antidemokratik uygulamalarla birlikte, işçi sınıfının kazanımlarına yönelik saldırılar da devam ediyor. Susmayacağız. Korkmayacağız. Geri adım atmayacağız. Ortadoğu’da emperyalist saldırganlığa karşı yaşamı ve ülkemizde halkların kardeşliği için barışı savunmaya devam edeceğiz. Özgür ve demokratik bir Türkiye talebimizden vazgeçmeyeceğiz. Bu ortak bildiride imzası bulunan sendikalar olarak açık çağrı yapıyoruz. Başta DİSK, TÜRK-İŞ ve HAK-İŞ olmak üzere tüm işçi konfederasyonlarını; kamu çalışanı konfederasyonlarını; meslek örgütlerini; gençlik, çevre ve kadın hakları savunucularını; demokrasiden ve emekten yana tüm demokratik kitle örgütlerini ve siyasi partileri:

  • vergide ve gelirde adalet,
  • hakça emekli maaşı,
  • insanca yaşanabilir asgari ücret,
  • işçilerin örgütlenme özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılması,
  • kişi hak ve özgürlüklerine, konut dokunulmazlığına yönelik saldırıların son bulması,
  • muhalif kesimlere yönelik siyasi operasyonların durdurulması

taleplerini yükseltmek ve milyonlarca emekçinin ortak çıkarları için ivedilikle bir araya gelerek oluşturulacak bir program etrafında samimi ve ilkeli bir mücadeleye çağırıyoruz. Önümüzdeki günler içerisinde yüz binlerce emekçiyi harekete geçirecek bölgesel ve merkezi kitlesel mitingler; takiben, işyerlerinde üretimden gelen gücümüzü de gerektiğinde kullanacağımız eylemler; sonrasında, birkaç bölgeden etkili bir Ankara yürüyüşü; TBMM’yi, muhalif parti ve milletvekillerini de taleplerimiz doğrultusunda yasal düzenlemeler için göreve dahil eden çok yönlü, kapsamlı bir mücadele hattı izlenmelidir. Bu mitingler, yürüyüş ve mücadele süreci sadece işçilerin değil; adalet, demokrasi, eşitlik ve özgürlük adına ayağa kalkan tüm toplumsal kesimlerin yürüyüşü ve mücadelesi olacaktır.

Yaşasın işçi sınıfının birliği!
Yaşasın örgütlü mücadelemiz!

İktidarın seçim hesapları karşısında cevap “emek ittifakı” olabilecek mi?

0

Erdoğan’ın 10 Eylül’de Rize’de yaptığı konuşmada “Yaklaşan seçimleri başarıyla atlatacağımıza inancımı yeniliyorum” sözleri, ardından Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum’un 16 Nisan 2028 tarihini işaret etmesi ve AKP Genel Başkan Yardımcısı Ali İhsan Yavuz’un Meclis’in seçimleri yenilemesi halinde Erdoğan’ın yeniden aday olabileceğini söylemesi, seçim gündemine ilişkin beklenti ve planların iktidar açısından da artık daha açık biçimde ifade edilmeye başlandığını gösterdi. Seçim hesabının ise uzun zamandır siyasetin temel belirleyeni haline geldiğini biliyoruz.

AKP-MHP iktidar bloku, belediye seçimlerinde aldığı yenilgilerinin ardından, devletin sahip olduğu idari, hukuki ve siyasal araçları kendi iktidar sürekliliğini sağlama doğrultusunda kullandı, kullanıyor. Kayyumlar, CHP’ye dönük mutlak butlan kararı, belediyelere yönelik operasyonlar, tutuklamalar ve muhalefetin örgütsel kapasitesini sınırlandıran müdahaleler, siyasal rekabet alanının giderek daraldığını gösteriyor. Son dönemde Süleymancılara yönelik operasyon gibi örnekler ise iktidarın yalnızca düzen muhalefetini değil, kendi dışında kalan farklı güç odaklarını da yeniden hizaya getirmeye çalıştığını gösteriyor. Bu tablo, iktidarın önemli bir avantajına işaret ediyor: Seçim öncesindeki siyasal ve hukuki alan iktidarın elindeki araçlarla zor ve rıza yolu ile şekillendirilmeye çalışılıyor.

Ancak yine de en kırılgan ve zayıf noktası olan ekonomi, seçim hesaplarının da en zor denklemi olmayı sürdürüyor. Hayat pahalılığı, alım gücünün düşmesi, borçluluk ve işsizlik ile emekçilerin gündelik hayatındaki tablo ağırlaşıyor. Uygulanan ekonomi programının emekçiler ve emekliler açısından maliyeti günden güne büyüyor. Diğer yandan, son olarak fon krizinde açığa çıktığı gibi spekülasyon, yolsuzluk ve yağma politikaları kitleler açısından her an patlamaya hazır riskler taşıyor.

Ancak burada önemli bir soru var: Bu ekonomik hoşnutsuzluk bir siyasal güce dönüşebilecek mi? 2024 yerel seçimleri, ekonomik ve siyasal hoşnutsuzluğun seçim sonuçlarına yansıyabileceğini gösterdi; fakat aynı zamanda ekonomik krizden kendiliğinden bir siyasal değişim sonucu çıkmayacağını da… İktidarın, elindeki imkânlar ve toplumsal ittifaklar üzerinden kendi zayıflıklarını telafi etme kapasitesi hâlâ önemli.

Bu tabloda gidişatı değiştirebilecek en önemli belirleyenin emekçilerin birleşik ve örgütlü mücadele kapasitesi olacağını biliyoruz. Türkiye’de emekçilerin ücret gaspına, işten atmalara, sendikasızlaştırmaya ve güvencesizliğe karşı farklı sektörlerde mücadeleleri sürüyor. Fakat bu mücadeleler hâlâ büyük ölçüde dağınık ve parçalı. Sorun değişim isteğinin yokluğu değil; bu mücadelelerin ortak bir siyasal ve toplumsal güce dönüşmesini sağlayacak zeminin zayıflığı. Bu eksiklik, düzen muhalefeti açısından kendini önderliğin ve programın reformist niteliğinde zaten açık ediyor. Sol/sosyalist hareket içindeyse kendini düzen muhalefetinin peşine takılma ve/veya kendini sınıf seferberliklerinin yerine koyma (ikameci) biçiminde iki eğilim şeklinde gösterebiliyor. Bu durum, seçim gündeminin bir kez daha sandığa ve düzen partileri arasındaki rekabete ve/veya ittifaklara sıkışması riski taşıyor. Ancak bizler açısından önümüzdeki dönemin temel meselesi ve seçimlerin ana belirleyeni emekçilerin acil ekonomik ve demokratik talepleri, mücadeleleri ve örgütlülüğü ile bunları birleştirecek bir emek ittifakı çabası olmak durumunda; bir kez daha…

Tarihte bu ay: Gazze soykırımı ve Filistin’den dünyaya yayılan direniş

0

2023 yılından beri dünyanın pek çok yerinde ekim denilince akla ilk gelen, 7 Ekim’de başlayan Gazze soykırımı ve ona karşı yürütülen onurlu direniş. O tarihe kadar uzun süredir Ortadoğu’nun kalbinde yanan Filistin davası sumen altı edilmeye yüz tutmuştu. İşgalci Siyonist varlığın propaganda makinesi ve bölgedeki işbirlikçi yönetimlerin normalleşme çabalarıyla, 1947’den beri baskı altında yaşayan, duvarlar ve kontrol noktaları arasında açık hava hapishanelerine sıkıştırılan, öldürülen, tutuklanan, işkence gören, toprakları çalınan Filistin halkı yokmuşçasına normalleşmeler, ticari ilişkiler sürüp gidiyordu.

Türkiye’den de Zorlu ve benzeri pek çok şirket İsrail ile iş yapıyor, gemiler Avrupa ve Türk limanlarından İsrail’e ilerliyor, Azerbaycan’dan akan petrol Siyonist varlığı besliyor, bunlar sürdükçe Filistinlilerin etrafındaki duvarlar daha da yükseliyordu. Tüm hukuku ihlal eden, toprak gasp eden, işkence ve infazlara devam eden Siyonizm kendisini hem Ortadoğu’daki tek “demokratik” ve “medeni” ulus hem de yenilmez bir devlet olarak pazarlıyordu. Derken işler değişti…

7 Ekim 2023’te Hamas öncülüğünde bir araya gelen Filistinli silahlı direniş grupları, İsrail’in hapsetme ve kontrol mekanizmalarını havadan, karadan ve denizden aşarak Gazze’den dışarı, işgal altındaki topraklara taarruz başlattı. Bu, Siyonizmin teknolojik ve askeri üstünlük mitinin iflası oldu. Devamında dünya adeta canlı yayında Siyonist varlığın tüm hukuku, demokrasi ve medeniyet söylemlerini vahşice çiğneyerek bir soykırıma nasıl giriştiğini, küçük bir alana sıkıştırılmış 2 milyonun üzerinde insanı nasıl bombaladığını izledi.

Peki bu süreçte nelere tanık olduk? İsrail’le iş tutma heveslisi ülkelerin yönetici sınıflarının işbirlikçiliğine, şirketlerin soykırıma nasıl petrol, çelik taşıdığına, “insan hakları” ile övünen emperyalist Batı demokrasilerinin ikiyüzlülüğüne ve sığındıkları kavramların ne kadar boş olduğuna şahit olduk. Bu, bütün bir propaganda makinesinin çöküşü oldu. İngiltere ve Almanya’nın eylem meydanlarından Gazze’deki çadır kentlere, çöken propaganda makinesinin altından çıkan aynıydı: soykırım, işbirliği ve saf şiddet.

Öte yandan dünya çapında işçilerin, öğrencilerin ve ezilen halkların mücadelesine ve dayanışmasına şahit olduk. İsrail’e silah taşıyan gemiler için çalışmayı reddeden İtalyan, Hollandalı, İspanyol liman işçilerinin grevlerine; dünyanın dört bir yanından aktivistlerin oluşturduğu, ablukayı delmek için defalarca yola koyulan Sumud filosuna; binlerce miting ve gösteriye; silah fabrikalarında sabotajlara, genel grevlere, şanlı bir ulusal direnişe ve tarihte eşi nadir görülür enternasyonal dayanışmalara şahit olduk.

Bu üç yılda Siyonist rejim Gazze’de en az 73.400 Filistinliyi öldürdü; anlaşma ve ateşkese rağmen bu sayı hâlâ artıyor. Filistin halkı henüz bir sömürge yönetiminden başka kazanım elde edebilmiş değil. Mücadele sürüyor ve tanık olduğumuz her şeyle sürmeye devam etmeli.

İspanya: barınma hakkı için toplumsal isyan

0

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) İspanya Devleti seksiyonu Enternasyonalist Mücadele’nin (LI) Madrid’de 87 yaşındaki Maricarmen Abascal’ın evinden tahliye edilmesiyle başlayan halk isyanı üzerine 2 Ekim’de yayımladığı açıklamasını okurlarımızla paylaşıyoruz.

Madrid’de Maricarmen’in evinden tahliye edilmesi bardağı taşıran son damla oldu. Bu olay, Madrid’deki Puerta del Sol meydanında başlayan çadır eylemini ateşledi ve barınma haykırışı tüm ülkeye yayıldı. Sağın ve neoliberalizmin gerici söylemlerinden ve parlamenter solun utanç verici tutumundan usandık. Spekülasyonu ve rantçıların emeğimiz üzerinden kâr elde etmesini meşrulaştırmayı asla kabul etmiyoruz. Barınmanın, emlak piyasasının vahşi dinamiklerine tabi bir meta haline getirilmesini reddediyoruz. Meritokrasi söylemini ve adil koşullarda bir kiralık eve veya konut kredisine erişemeyenlerin kriminalize edilmesini kabul etmiyoruz.

Yargı Genel Konseyi (CGJP) verilerine göre, 10 yıl önce tahliyelerin yüzde 50’si kiralık konutlarda yaşanırken, 2025 yılında bu oran yüzde 75’e çıktı. Bu veriler, işçi sınıfının alım gücünün emlak piyasası karşısında erimesiyle doğrudan bağlantılıdır. Gerçek şu ki, 2000 yılında belirsiz süreli iş sözleşmesi olan ve ortalama maaş alan bir kişi, 31 yaşında konut kredisine erişebiliyor ve bunu 20 yılda ödeyebiliyordu. 2025 yılında ise aynı çalışma koşullarına sahip bir kişi ancak 42 yaşında bir mülk satın alabiliyor ve ödemesi 25 yıl sürüyor. Meritokrasi söylemi kendiliğinden yerle bir oluyor. Ve 2025 yılında konutların yüzde 35’inin peşin olarak satın alındığı gerçeği ortaya çıktığında, bu çöküş daha sert bir hal alıyor. Ne kadar çok çalışırsa çalışsın, ne kadar tasarruf ederse etsin, kaç kişi bir daireyi peşin satın alabilir? Ödemesi peşin yapılan bu daireler, “tarihin en ilerici hükümeti”nin suç ortaklığıyla işçi sınıfını boğan büyük mülk sahipleri ve yatırım fonları tarafından satın alınmaktadır.

Devlet, sermayenin hizmetinde çalışarak işçi sınıfı üzerinde kurumsal ve yapısal bir şiddet uygulamaktadır ve “tarihin en ilerici” hükümeti de bunun suç ortağıdır. Madrid’de Maricarmen’in evinden tahliye edilmesi olayında olduğu gibi, barınma hakkını savunanları polis güçleri aracılığıyla bastırmaktadır. Hatta intihar önleme protokolleri yürürlükteyken bile tahliyeleri uygulayan yargı sistemine arka çıkmaktadır; bu durum, L’Hospitalet’te yaşayan Olga ve Javier’in intiharlarında olduğu gibi ölümcül sonuçlara yol açmaktadır. Ayrıca, yedi yıldır bir azınlığın servet birikimini bizim sırtımızdan koruyan yasama organını da ayakta tutmaktadır.

Pedro Sánchez hükümeti ne Sumar ne de Podemos ile işçi sınıfının güvencesizleştirilmesine dur diyebildi. Gençlik kira yardımı veya rantçılara sağlanan gelir vergisi (IRPF) indirimi gibi uygulamalar, kamu kaynaklarının pervasızca özel sermayenin ellerine aktarılmasıdır. İspanyol Sosyalist İşçi Partisi’nin (PSOE) iki hafta önce, akbaba fonlarının konut satın almasını yasaklayan yasa tasarısında çekimser kalması, konut birikiminin spekülatörlerin elinde toplanmaya devam etmesine yol açmaktadır. Dahası, sezonluk kiralamaların veya oda kiralamalarının 2019 Konut Yasası (LAU 2019) kapsamı dışında bırakılması, aynı rantçı ellerin her alanı son metrekaresine kadar vahşice ranta çevirmesine olanak sağlamaktadır.

Bir başka açık örnek ise, varlık yönetim şirketi SAREB’e ait 40 bin konutun, Devlet Konut ve Arsa Kurumu’nun (SEPES) yerini alan Casa 47 isimli yeni kamu şirketine devredilmesidir. Bu model, uygun fiyatlı konut sunmayı amaçlasa da geliri yıllık asgari gelir ortalamasının (IPREM) iki katından az olan kişileri dışlamakta, daireleri kura yoluyla dağıtmakta ve yönetimini taşeron şirketlere ve yatırım fonlarına taşere etmektedir. Ayrıca, bu devir süreci boyunca, barınma hakkı hareketinin talep ettiği gibi halihazırda orada yaşayan ailelerin durumunu yasal güvenceye kavuşturmak yerine, tahliyeler ve emlak tacizi devam etmektedir.

Şimdi hükümet, “Maricarmen” Kararnamesi’nin onaylandığını gururla duyuruyor, ancak gerçekte bu kararname yalnızca halk baskısının bir ürünüdür. Bu kararname, Bask Milliyetçi Partisi (PNV) ve Katalonya İçin Birlik partisinin (Junts) metni reddetmesini garantilemek amacıyla, süresiz kira sözleşmelerini diğer önlemlerden ayırarak ikiye bölmüştür; bu, 1985 yılında Felipe González liderliğindeki PSOE tarafından Boyer Kararnamesi’nde de kullanılan bir manevradır. Kararname, çeşitli önlemlerle taleplerin çoğunu içeriyor. Sosyal yardım alanında, kırılgan durumdaki kişilerin tahliyelerini 2030 yılına kadar durduruyor; ancak bu önlem, 2026 yılının başlarında mecliste düşürülen moratoryumda zaten yer alıyordu. Ayrıca, oda kiralamalarını ve geçici kiralamaları 2019 tarihli Konut Yasası (LAU 2019) kapsamında düzenlemeye alarak hiç var olmaması gereken bir yasal boşluğu kapatıyor. Spekülasyonla mücadele etmek amacıyla, yatırım fonlarının 2028 yılına kadar daireleri piyasa fiyatının yüzde 70’inden daha düşük bir fiyata satın almasını yasaklıyor; bu önlem doğru yönde atılmış bir adım olmakla birlikte çok yetersizdir. Biz, yatırım fonlarına herhangi bir fiyattan daire satışının tamamen yasaklanmasını talep ediyoruz. Aynı şekilde, kira bedeli halihazırda referans üst sınırının üzerindeyse, büyük mülk sahiplerinin fiyat artırmasını engelliyor; ancak bu üst sınırlar piyasa fiyatlarına göre utanç verici seviyelerde sabitlenmiş durumda. Bu doğrultuda, rantçılara kira bedellerini artırmamaları veya yüzde 5 oranında düşürmeleri karşılığında gelir vergisinde (IRPF) yüzde 100’e varan indirimler sunuyor. Bu bir nevi tazminat ödemek değil midir? Bu durum, barınma hakkı pahasına kâr devşirmeyi meşrulaştırmak değil midir?

Enternasyonalist Mücadele, bu neoliberal ve geçici önlemlere cepheden karşı çıkmaktadır. Sistemin bir grup asalağını kamu kaynaklarıyla beslemek ve barınmanın kapitalist dinamiklere tabi sıradan bir meta olmaya devam etmesine izin vermek utanç vericidir. PSOE, özel sermayenin elinde biriken konut stokundan arta kalan kırıntıları yönetmek için yasalar çıkarıyor. İşçi sınıfına pansuman çözümler sunarak ve büyük emlak sermayesini memnun ederek sahte bir toplumsal barış dayatmaya çalışıyor. Ancak gerçek şu ki, bu durum sürdürülemez: Rantçılık var olduğu ve barınmanın bir piyasa malı olmasına izin verildiği sürece, barınma asla güvence altına alınmış bir hak olmayacaktır.

Hükümet de bunun farkında ancak sorunun üzerine gitmiyor. Biz de onları tatlı sözlerle ya da parlamenter uzlaşmalarla ikna etmeye çalışmayacağız. Halk seferberliğiyle ve işçi sınıfının en güçlü araçlarından biri olan genel grev yoluyla onları buna zorlamalıyız. “Ens costa la vida” (Hayatımıza mal oluyor) platformu, Katalonya’nın tamamında bir anket gerçekleştirdi ve işçi sınıfının çoğunluğunun barınma hakkı için greve gitmeye hazır olduğunu ortaya koydu. Ve genel grev bugün hayata geçmiyorsa, bunun nedeni yıllardır “henüz değil” diyen CCOO veya UGT gibi sendikaların suç ortaklığıdır. Genel grev hazırlıklarını ilerletmek için mahallelerde, işyerlerinde ve okullarda acilen örgütlenmemiz gerekiyor; sosyal hareketlerin, taban sendikacılığının ve kiracı sendikalarının güçlerini birleştirmesi gerekiyor. Bu birleşik güç, CCOO ve UGT sendika bürokrasisinden, spekülatörler ve yatırım fonlarıyla olan “toplumsal barışı” bozmasını talep etmeli ve tahliyelere karşı, kamusal konut stoku için yükselen halk haykırışına katılmalıdır.

Enternasyonalist Mücadele olarak; barınma hakkı hareketinin yanında yer alıyoruz ve tahliyelerin derhal durdurulmasını, turistik dairelerin kapatılmasını, kira fiyatlarının maaşların yüzde 20’sini aşmaması için fiyatlara müdahale edilmesini, büyük mülk sahiplerinin akbaba fonlarının ve bankaların tazminatsız kamulaştırılmasını ve yüzde 100 kamu yönetimi altında kamusal sosyal kiralık konut stokunun oluşturulmasını talep ediyoruz.

Evrensel barınma hakkı mücadelesi, kapitalist sisteme karşı mücadelenin bir parçasıdır ve tüm işçi kesimlerini birleştirerek genel greve doğru ilerlemekle başlar.

Enternasyonalist Mücadele

Gazete Nisan: sınıfın gözü

0

İşçi sınıfının, emekçi yoksul halkların, ezilen ve sömürülen tüm kesimlerin gözü, sözü ve tarafı olarak Mart 2018 tarihinde yayın hayatına merhaba demiştik. Aradan tam 8,5 yıl geçti ve Gazete Nisan 100. sayısına ulaştı. Bu 100 sayıda sadece sorunu değil çözümü de işçi sınıfının ve emekçilerin gözünden görme çabasının bir ürünü oldu Gazete Nisan. Eğip bükmeden, bahaneler üretmeden, dostlar alışverişte görsün demeden, kestirme ve kolaycı cevaplara gönül indirmeden daima sınıf mücadelesi gerçeğine ev sahipliği yapmaya çalıştık. Bu nedenle sınıfımızın gözü, sözü, tarafı olma çabasının haklı gururunu yaşıyoruz.

Gazete Nisan’ın ete kemiğe büründüğü, gelişip olgunlaştığı bu son dokuz yıl aynı zamanda Türkiye’nin bir asırlık siyasi tarihinin varoluşsal bir kriz ve arayış sürecine denk gelmiş durumda. Türkiye, Tek Adam rejimi altında sonucu hayati derecede önemli politik-toplumsal bir imtihan süreci yaşıyor. Bu imtihan süreci dünya ile eşzamanlı olarak emperyalist kapitalist sistemlerin çözülme ve çürüme süreçlerinin ayrılmaz bir parçası olarak gerçekleşiyor. 

İşçi ve emekçilerin kamusal hak ve hizmetlerden giderek artan oranda dışlandığı; emeğin toplumsal üretimden aldığı payın sürekli küçüldüğü; yoksul, güvencesiz, esnek ve örgütsüz çalışmanın mutlak hale getirilmeye çalışıldığı topyekûn bir karşıdevrimci saldırı içinde bulunuyoruz. 

Bu karşıdevrimci saldırı küresel ölçekte soykırımdan açık askeri işgallere, ırkçılık ve şovenizmden, göçmen, kadın ve lgbti+ nefretinden beslenerek büyüyen faşizan aşırı sağa dek kendini açığa vuruyor. Başta iklim yıkımı olmak üzere küresel su, gıda ve sağlık krizlerini inkâr eden, fosil yakıt tüketiminden vazgeçmeyen, üretici güçlerin geri dönüşsüz yıkımını derinleştiren mevcut gerici faşizan dünya liderleri gerçeği, dünyayı küresel bir yok oluş tablosuyla karşı karşıya bırakıyor.

Gazete Nisan tüm bu yıkım tablosu karşısında antikapitalist ve antiemperyalist bir devrimci enternasyonalist tutumdan yanadır. Daha insani bir kapitalizm mümkün değildir. Burjuva liberal çözüm önerileri beyhudedir. Emperyalist kapitalist sistem içeriden ıslah edilemez. Toplumsal ihtiyaçları temel alan merkezi ve planlı bir üretim ve bölüşüm dışında dünya kriz ve yıkımdan çıkamaz. Böylesi bir yönelimi ise ancak işçi-emekçi hükümetleri sağlayabilir. Bu anlamıyla sosyalizm hiç olmadığı kadar güncel ve gereklidir. 

Gazete Nisan bugüne kadar olduğu gibi bundan sonrasında da tam bu noktada sınıfın gözü, sözü, tarafı olarak durmaya devam edecektir. Gazete Nisan işçi sınıfından, emekçi yoksul halklardan yanadır. Gazete Nisan Kürt halkının ve tüm ezilen halkların kendi kaderini tayin hakkından yanadır. Gazete Nisan Filistin halkından yanadır. Gazete Nisan kadınların erkek egemen sistemden kurtuluşundan, özgürleşmesinden yanadır. Gazete Nisan lgbti+ların tüm hak ve özgürlüklerinin tanınmasından yanadır. Gazete Nisan gençlerin güvenceli ve onurlu geleceğinden yanadır. Gazete Nisan doğanın korunmasından, tüm canlıların yaşam hakkından yanadır. Sınıfın gözü olarak tüm ezilen ve sömürülen kesimlerin sözü ve tarafı olmaya devam…

Taksim’den Dolmabahçe’ye Filistin yürüyüşü: İsrail’e tam ambargo çağrısı

0

Filistin Eylem Komitesi’nin çağrısıyla İstanbul’da Filistin halkıyla dayanışmak ve İsrail’e tam ambargo talebini yükseltmek için Taksim’den Dolmabahçe’ye yüründü. AKM önünden başlayan kitlesel eylemde Türkiye’nin İsrail’le ticari, diplomatik ve askeri ilişkilerinin tamamen kesilmesi, NATO’dan çıkılması ve Kürecik ile İncirlik başta olmak üzere emperyalist askeri üslerin kapatılması istendi.

Filistin Eylem Komitesi’nin çağrısıyla 4 Ekim Pazar günü Taksim AKM önünde Filistin dostları bir araya geldi. 7 Ekim Aksa Tufanı operasyonunun ve sonrasında İsrail’in başlattığı soykırım saldırısının üçüncü yılı dolayısıyla gerçekleştirilen yürüyüş boyunca “Nehirden denize özgür Filistin”, “Filistin’e özgürlük, İsrail’e boykot”, “Hamaseti bırak, ilişkiyi kes!”, “Ceyhan’dan akan petrol değil kan”, “Limanları kapat, ticareti kes”, “Kınamak yetmez, direnişe destek ol!”, “Emperyalizm yenilecek, direnen halklar kazanacak!”, “Kürecik radarı İsrail’in kalkanı”, “Soykırımı izleme, tam ambargo uygula!”, “Yıkılsın Siyonist İsrail devleti!” sloganları atıldı.

Yürüyüş sırasında Gümüşsuyu’nda bulunan Almanya Başkonsolosluğu önünde de bir müddet durularak Almanya’nın soykırımcı işgal gücüne verdiği siyasi ve askeri destek protesto edildi. Yürüyüş Dolmabahçe’de sona ererken, burada Filistin Eylem Komitesi adına Naz Şakar basın açıklamasını okudu.

“Kâğıt üzerindeki yasaklar İsrail’le ilişkileri durdurmadı”

Açıklamada Gazze’de üç yıldır devam eden yıkıma dikkat çekilirken Türkiye hükümetinin İsrail’e karşı izlediği ikiyüzlü politika eleştirildi. Açıklanan sözde ticaret yasağına rağmen üçüncü ülkeler ve Filistin üzerinden yapılan sevkiyatlarla soykırımcılarla ticaretin sürdüğü, Azerbaycan petrolünün Türkiye üzerinden İsrail’e ulaştırılmaya devam ettiği hatırlatıldı. Kürecik ve İncirlik üslerinin de İsrail’in bölgedeki askeri çıkarlarına hizmet ettiğine dikkat çekildi.

Komite, Filistin’le dayanışmanın yalnızca açıklamalar ve mitinglerle sınırlı tutulamayacağını vurgulayarak İsrail’e yönelik kapsamlı ekonomik ve siyasi yaptırımlar uygulanmasını istedi. İsrail’le tüm ticari ve diplomatik bağların koparılması, Türkiye’nin NATO’dan ayrılması ve ülkedeki emperyalist askeri üslerin kapatılması eylemin başlıca talepleri arasında yer aldı.

Açıklamada ayrıca Gazze’deki sözde ateşkes düzenlemelerine rağmen İsrail saldırılarının sürdüğü, Batı Şeria’da yerleşimci saldırıları ile Filistinlilerin zorla yerlerinden edilmesinin devam ettiği belirtildi. Komite, Filistin direnişinin silahsızlandırılmasına yönelik girişimlere karşı çıkılması ve baskının İsrail üzerinde kurulması gerektiğini ifade etti.

Eylem, Filistin halkıyla dayanışmanın sürdürüleceğinin ve İsrail’e tam ambargo talebinin yükseltilmeye devam edileceğinin ilanıyla sona erdi.

Suriye: “Kurbanlar için adalet… Görmezden gelmeye ve inkâra hayır!”

0

Geçtiğimiz Çarşamba günü (30 Eylül 2026) Suriye’nin Misyaf kenti kırsalında Alevi işçilerin olduğu bir minibüs, kimliği belirsiz kişilerce tarandı ve bu saldırıda 7 kişi hayatını kaybetti. Ülke kamuoyunda büyük bir tepki yaratan bu mezhepçi nefret saldırısına ilişkin olarak, Suriye’den Özgürlük ve Onur Hareketi’nin yayımladığı açıklamayı paylaşıyoruz.

Kurbanlar için adalet… Görmezden gelmeye ve inkâra hayır!

Mezhepçi nitelikte şiddet olaylarının ve silahlı saldırıların yaşanmadığı neredeyse tek bir hafta geçmiyor. Bunların sonuncusu çarşamba akşamı yaşandı. Kimliği belirsiz silahlı kişiler, Humus–Hafil hattında ilerleyen bir sivil otobüse ateş açtı. Humus’un batı kırsalındaki evlerine dönen El Metin şirketi işçilerini taşıyan otobüse düzenlenen saldırıda yedi kişi öldü, dört kişi de yaralandı.

Kurbanlar, Fahil, Şeniyye ve Mahfura adlı üç Alevi köyündendi. Fahil köyünde kurbanlar için halkın katıldığı bir cenaze töreni düzenlendi.

Bu, türünün ilk örneği olan bir silahlı saldırı değil. Esad rejiminin düşüşünden bugüne kadar, çoğunlukla Alevi mezhebinden kişileri hedef alan onlarca benzer olay yaşandı. Buna rağmen geçiş hükümetinin İçişleri Bakanlığı aracılığıyla sunduğu açıklama, her güvenlik olayında birbirine benziyor: Güvenliği ve istikrarı sarsmaya çalışan faillerden söz ediliyor. Oysa saldırıların mezhepçi niteliği, kurbanların ve faillerin kimlikleri ve bu kişilerin hedef alınmasının ne anlama geldiği üzerinde durulmuyor.

Bu olayların toplumsal ve mezhepsel arka planları göz ardı edilerek birbirinden ayrı, münferit güvenlik vakaları olarak ele alınması, geçiş hükümetinin soruna yaklaşımı hakkında ciddi sorular doğuruyor. Suriye toplumunda büyüyen toplumsal ve mezhepsel gerilimleri görmezden gelen bir politikayla mı karşı karşıyayız? Bu saldırıların “münferit olaylar” çerçevesine yerleştirilmesi, en önemli sorunun üstünü mü örtüyor: Yetkililer saldırıları kınamak ve soruşturmaya sevk etmekle yetinirken, gerçek ve şeffaf bir hesap sorma sürecine ulaşılmadan Suriye toplumunun belirli bir bileşenini hedef alan yapısal bir şiddetle mi karşı karşıyayız?

Daha da acı olan, bu politikaların ve tekrarlanan şiddetin bedelini çoğu zaman, ağır bir ekonomik kriz ve geçim sıkıntısı içinde her gün ekmeğini kazanmak için mücadele eden işçi sınıfından insanların ödemesidir.

Bugünkü suç, bir mezhebe ya da Suriye toplumunun bir bileşenine mensup kişilere veya tek suçu evine dönüyor olmak olan bir işçiye karşı işlenen son suç olmayabilir. Suriye’de adalet süreci hâlâ çarpıtılmış, seçici ve intikamcı bir nitelik taşırken şu soru herkesin önünde duruyor:

Suriye halkının bir zamanlar sloganlarında haykırdığı gibi, mezhebi ya da aidiyeti ne olursa olsun Suriyelilerin kanı gerçekten bir midir? Yoksa adalet bütün Suriyeliler için eşit bir hakka dönüşmedikçe bu slogan yalnızca bir haykırış olarak mı kalacak?

Kurbanların ailelerine ve dostlarına başsağlığı diliyoruz.

Kurbanlar için adalet.

Demokratikleşme değil, rejimin tahkimi

0

Merkezinde Tek Adam rejimi ile Öcalan arasında yürütülen görüşmelerin bulunduğu sürecin Türkiye’nin daha demokratik hale gelmesine uzanacak bir yolun başlangıcı olduğuna inanabilir miyiz?

Öcalan, mevcut sürecin kendi başına demokratikleşme anlamına geldiğini veya demokratikleşmeyi otomatik olarak sağlayacağını söylemiyor ve bu anlamda toplumsal örgütlülüğün ve mücadelenin gereğine işaret ediyor. Ancak onun ve temsilcisi olduğu siyasal-örgütsel alanın bu dönemdeki tüm politik tutumlarının yönünü ve sınırını belirleyen okuma, kendisinin sarf ettiği şu sözlerde özetleniyor diyebiliriz: “En az Cumhuriyet’in kuruluşu kadar önemli olacak bir demokratikleşme sürecinin başlangıcındayız.”

Başta sorduğumuz soruya geri dönelim ve uzak ihtimalleri bir yana bırakarak güncel ve gerçekçi bir cevap bulmak için sürecin ikinci yılına girmekte olduğu şu günlerde emekçi halkın örgütlenme ve kendi geleceğini belirleme olanaklarında bir artış olup olmadığına bakalım.

Gözlerimizi nereye çevirsek şunu görüyoruz: Rejim, bir yandan süreci yürütürken öte yandan kendisinden bağımsız davranmaya çalışan herkesi baskı altına almaya devam ediyor.

Burjuva muhalefetin merkez üssü Yeni Parti’nin üzerindeki baskılar sürerken, Üsküdar’ın ardından Adalar Belediyesi de bir oldubittiyle AKP’nin eline geçti. Seçilmiş başkanların tutuklanmasını izleyen başkanvekilliği seçimleri ve “muhalefet” saflarından devşirilen oylarla seçmen iradesi tersine çevrildi. Sandıkta yenemediğini sopa ve hile ile tasfiye etme pratiği vites artırarak ilerletiliyor, sırada İBB var gibi.

Lgbti+ hak örgütlerine yönelik operasyonlar ve tutuklamalar da baskıcı siyasetin katmerlendiğinin bir diğer göstergesi. “Aileyi koruma” bahanesiyle uzun süredir şeytanlaştırılan lgbti+ların kimlikleri, örgütleri ve kamusal alandaki varlıkları hedef alınıyor, en temel demokratik hakları yok sayılıyor. Halbuki haklar herkes içindir, iktidarın “uygun” gördüklerine ulufe dağıtır gibi bahşedeceği ayrıcalıklar değildir.

Üniversitelere yönelik sözde güvenlik genelgesinde ise baskı politikaları doğrudan “Terörsüz Türkiye” süreciyle gerekçelendiriliyor. Öğrenci grupları ve etkinlikleri istihbaratın konusu yapılırken, “marjinal” denilerek örgütlenme hakları hedef alınıyor. “Süreç”, öğrencilerin kendi talepleriyle siyaset yapmasını engellemenin aracına dönüştürülüyor.

Başta X olmak üzere sosyal medya mecralarında hak örgütlerinin, gazetecilerin, ekonomistlerin hesaplarına Türkiye’den gitgide artan şekilde erişim engelleri getirilmesi de bu tabloyu tamamlıyor. Lgbti+ haklarına ilişkin içeriklerden borsadaki fon vurgununu konu alan haberlere dek sansürün alanı gün gün genişliyor. Halkın haber alma hakkı hiçe sayılırken, rejime muhalif her çıkış görünmez kılınmak isteniyor.

Silahların susmasını, siyasi tutsakların özgürlüğüne kavuşmasını ve Kürt halkının ulusal demokratik taleplerini desteklemek gerekir. Ancak kapsamı ve ritmi emekçi ve ezilen kitlelerin basıncıyla değil rejimin inisiyatifiyle belirlenmekte olan sürecin bu haliyle kısmi de olsa bir özgürlük alanının açılmasına imkân tanımaktan ziyade rejimin kendini tahkim etme araçlarından biri olarak iş gördüğü de ortadadır.

Patlayan fonlar rejimin temellerini sarsıyor

0

Tek Adam rejimi belediyelerden hak örgütlerine ve sosyal medyaya muhalefet kesimlerine dönük tedhişini büyük bir iştahla sürdürürken yeni bir skandalla iliklerine kadar sarsıldı. Skandalın adresi bu kez borsaydı. Saray’a yakın isimlerin başında olduğu yatırım fonları milyarlarca doları buharlaştırarak patladı. Birikimlerinin bir anda kâğıt parçasına dönüşmesini seyreden küçük yatırımcıdan kâğıtları taban yapan büyük holding patronlarına dek geniş bir kesim bu patlamanın şiddetini ağır bir sarsıntıyla hissetti.

Etkisi itibarıyla bu “fon krizi” sadece borsada olanları değil tüm ekonomiyi, dolayısıyla emekçi halkı da doğrudan etkiliyor. Öncelikle, buharlaşan milyar dolarların faturasını da “zararların toplumsallaştırılması” yoluyla Saray yönetimi emekçilerin üzerine yıkmaya çalışacak. Dahası, zaten oldukça kırılgan durumda olan ülke ekonomisi bu skandalla yeni bir altüst oluş yaşıyor. Fonların çöküşüyle başlayan kriz, ekonominin tüm alanlarına yayılacak çok daha güçlü bir krize giden kapıyı aralıyor. Ve en önemlisi, Tek Adam rejiminin boğazına kadar içine battığı bu skandal, rejimin çürümüşlüğünün vardığı boyutu bir kez daha gözler önüne seriyor.

Saray’ın haberi yok muydu?

Fonların patlamasının ardından oluşan panik ortamında, Kabine Toplantısı’nın ardından Erdoğan, “duygusal” olduğu iddia edilen konuşmasında “Devletin, milletin malına el uzatanlarla bizim işimiz olmaz, olamaz” diyerek “yanlış yapanlarla vedalaşacaklarını” açıkladı. Peki bu skandal Saray’ın dahli, haberi olmadan mı patlak verdi?

Mehmet Şimşek, daha bir yıl öncesinde borsa manipülasyonlarının yapıldığını bildiklerini açıklamıştı. Gerçekten de reel hayatta karşılığı olmayan şirketlerin değerlerinin bir anda bazı örneklerde 40 kat artması, manipülasyondan başka bir biçimde açıklanamazdı. Yine de bu süreçte, nitelikli dolandırıcılık ve suç örgütü kurma kapsamına girecek bu eylemlere ilişkin bir adım atılmadı. Tam tersine, Şimşek’in bu açıklamasının hemen ardından, örneğin, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Fecir Alptekin Tera Yatırım’da yönetim kurulu üyeliğine atandı. Ağustos 2026’da eski MİT yöneticisi Hüseyin Emre Sezer Tera Yatırım’ın genel müdürü oldu. Patlayan bir diğer önemli fon olan Pusula Yatırım’ın sahibi Serdar Turhan’ın, birlikte fotoğraflar vermiş olduğu Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz ve Bilal Erdoğan’la aralarında yakın ilişkiler olduğu iddia ediliyor. Adalet Bakanı Akın Gürlek’in eşi ise tüm bu süreçte Sermaye Piyasası Kurulu’nda (SPK) görev yapıyor.

Vurgunu açığa çıkaran gelişmeler, içeriden çok dışarıdan gelen baskılarla tetiklenmiş görünüyor. Uluslararası finans kapitalin yatırımlara ilişkin referans kuruluşlarının yaptıkları açıklamalar ve uyarılar “saadet döneminin” sonunu getirecek fitili ateşliyor. Haziran-eylül ayları arasında MSCI, S&P Dow Jones ve FTSE Russell gibi küresel mali sermayeye endeks sunan mali kuruluşların Türkiye borsasında dönmekte olan vurgunlara ilişkin açıklamaları ve Türkiye’nin konumunun düşürülebileceğine dair uyarılarıyla nihayet ağustos sonunda, bu fonların manipülatif işlemlerine sınırlama getiren birtakım düzenlemeler hayata geçiriliyor. Bu düzenlemelerin “saadet zincirine” vurduğu darbeyle fonların hisselerinden “büyük kaçış” başlıyor ve fonların iflası gerçekleşiyor.

“Hiç kimse kendi davasında yargıç olamaz”

Eski Roma döneminde bir hukuk ilkesi olarak belirlenmiş bu söz, içinde bulunduğumuz trajikomik durumu açık bir biçimde özetliyor. Skandalla ilişkilendirilen bazı Saray mensuplarının isimlerini yukarıda anmıştık. Bu isimler şimdi bu skandalın araştırılması ve yönetilmesiyle sorumlular. Oluşturulan Fon Koordinasyon Kurulu’nun başına Cevdet Yılmaz getirilirken, skandalı araştırmakla sorumlu kılınan Devlet Denetleme Kurulu başkanı ise, bu süreç boyunca aynı zamanda Borsa İstanbul’un başkanvekilliğini yapmış kişi.

Son dönemde rejime ilişkin ortaya çıkan her skandalda bir şekilde adı gündeme gelen Akın Gürlek ise, bu skandalın üzerine kararlılıkla gidileceğine ilişkin gösterişli açıklamalar yapıyor. Oysa, eşinin SPK yönetim kurulu üyesi olmasının ardından, skandalın patlamasından aylar önce, kendisinin ilgili fonlarla borsada işlem yaptığı iddiaları basında gündeme gelmişti. MASAK’ın bu skandala ilişkin soruşturmalara başladığı sırada ise Gürlek, manidar bir şekilde, FETÖ bağlantısı ve casusluk iddiasıyla kurumun eski yöneticilerine yönelik bir operasyon başladığını açıklıyor. Pusula Yatırım’daki skandalla ilişkili olarak Bilal Çalışkan hakkında yakalama kararı çıkarılırken, o esnada kendisiyle fotoğraf çektirdiği ortaya çıkması ise bir “talihsizlik” olarak kayıtlara geçiyor.

Bütün bu tablo Saray rejiminin çürümüşlüğünün geldiği noktayı özetliyor. Şimdi panik halinde günah keçileri sunarak, “yavuz hırsız” taktiklerine başvurarak suçlarını ve sorumluluklarını örtme çabasına girişiyorlar. Eğer gerekli siyasal ve toplumsal basınç olmazsa, bazı göstermelik yargılamalar ve tasfiyelerle konunun kapatılacağı, asıl vurguncuların ortaya çıkmayacağı çok açık.

Saray’ın açmazları derinleşiyor

Seçim gündemini de dillendirmeye başladığı bir dönemde Tek Adam rejimi siyasal muhalefeti etkisizleştirerek, umutsuzluğu yayarak siyasi ömrünü uzatma planları yapıyordu. Pazarlıktan baskıya elindeki tüm araçları bu doğrultuda kullanıyordu ve kullanmayı da sürdürecek. Öte yandan, rıza üretmede, azınlık iktidarı konumunu değiştirmede, rakiplerini tasfiye konusundaki başarısını göstermekten bir hayli uzak kaldığının da farkındaydı.

Fon skandalının ekonomide derin açmazlar yaşandığı sırada gündeme gelmesi, Saray’ın yaşadığı paniğin temel kaynağını oluşturuyor. Enflasyonu ve faizleri düşüremediği, işsizliğin artışını engelleyemediği koşullarda, içeride ve dışarıda yaşanan şoklar ekonominin ve dolayısıyla rejimin kırılganlığını daha da artırıyor. İran’a dönük saldırganlıkla petrol fiyatlarındaki yükseliş hayat pahalılığını içinden çıkılmaz bir hale getiriyor. Merkez emperyalist ülkelerde faiz artışıyla ucuz borçlanma hayalinin belirsiz bir geleceğe ertelenmesi Saray’ın yeni bir kabusuna dönüşüyor.

Mevcut tablo, düzen muhalefetinin tahayyül sınırlarında bulunmayan radikal bir mücadeleyi zorunlu kılıyor. Saray’ın tüm hücrelerine dek çürümüş düzeni, ekonomik taleplerle demokratik talepleri iç içe geçiren, baskı ve sömürü düzeninden köklü bir kopuşu tek gerçek çözüm olarak gündeme getiriyor. Bu dönüşümün öznesi olacak emek örgütlerinin ve solun burjuva muhalefetten bağımsız, birleşik bir siyasal ittifakı bu nedenle en acil ihtiyacımız olmayı sürdürüyor.

Fransa’da kesintilere karşı seferberlik

0

Fransa, 29 Eylül Salı günü pek çok kamu ve özel sektör sendikası tarafından çağrısı yapılan bir grev dalgasına ve eylemlere sahne oldu. Paris, Marsilya, Lyon, Toulouse, Bordeaux, Nice, Rouen ve Lille gibi büyük şehirlerde ve pek çok başka yerelde grev kapsamında önceden planlanmış olan yürüyüşler yapıldı.

​Geçtiğimiz bir haftalık süreç içinde beklenmedik bir şekilde gelişen liseli öğrencilerin eylemleri de meydanlarda işçilerin seferberliğiyle birleşti. Okullarında blokajlar ve ders boykotları örgütleyen binlerce liseli, oldukça yüksek sayılarla meydanlarda sendikaların düzenlediği yürüyüşe katıldı.

​Grev için ilk çağrıyı yapanlar itfaiye çalışanları olmuştu. Geçtiğimiz yaz oldukça geniş bir alanı tahrip eden orman yangınlarıyla mücadele etmeye çalışan itfaiyeciler, Macron hükümetinin yaptığı bütçe kesintilerinin etkilerini en vahşi hisseden iş kolları arasında yer aldı. Bu süreçte bazı iş arkadaşlarının ölümlerine de şahit olan itfaiye işçileri bu çağrının öncülüğünü yaptı. Bu çağrıya pek çok kamu çalışanı sendikası ve bazı özel sektör sendikaları da dahil oldu.

​2027 bütçe görüşmeleri yaklaşırken yapılması öngörülen yeni kamu harcaması kesintileri, yetersiz maaş artışları ve enflasyon karşısında eriyen alım gücü işçilerin slogan ve taleplerinin merkezindeydi.

​Öte yandan geçtiğimiz hafta kötü eğitim koşulları ve uzun ders saatlerine isyan eden lise öğrencileri de direnişlerini işçilerle birleştirdi. Onların gündeminde de bütçe kesintileri sebebiyle okullardaki imkanların yetersiz olması vardı. Eğitim için yeterli alan bulunmadığından aşırı kalabalık sınıflarda okumak zorunda kalmak; yeterli öğretmen, hemşire ve okul çalışanı bulunmaması; günlük 10 saati bulan eğitim süresi ve bu konulardaki şikayetlere Macron hükümetinin okullardaki otoriter önlemleri artırarak yanıt vermesi liselilerin gündemindeydi. Liseliler aynı zamanda eylemlerde yükselen aşırı sağa ve İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırıma karşı da sloganlar attılar.

​Macron hükümeti büyük şirketlere 210 milyar avronun üzerinde teşvik verirken kamu harcamaları için ayırdığı bütçe 50 milyar avro. İki yıl önce öne sürülen ve pek çok başbakanın değiştiği krizlere sebep olan bütçe, geçen yıl mecliste aşırı sağın ve Sosyalist Parti’nin desteğiyle onaylanmıştı. Bu kesintilerin etkileri günden güne yıkıcı bir şekilde belirginleşirken mücadele de yükseliyor. Üstelik yalnızca seçmenler ya da emek örgütleri değil; liseliler dahi bu kesintilerin temelinde yatan sebeplerden sokaklara dökülebiliyor. Buna karşı Macron hükümetinin yaptığıysa reşit olmayan çocukların üzerine polis gönderip medyada muhalefeti bu hareketi körüklemekle suçlamanın ötesine geçemiyor. Emek gündemi gitgide yoğunlaşırken merkez siyaseti temsil eden Macron, popülerlik kaybetme konusunda XVI. Louis ile yarışıyor.