Ana Sayfa Blog

Süresiz nafaka yok, ödenmeyen nafaka var!

0
Fotoğraf: Serra Akcan / csgorselarsiv.org

Son yıllarda nafaka tartışmaları kamuoyunda çoğu zaman “erkeklerin ömür boyu nafaka ödemek zorunda olması” algısı etrafında yürütülüyor. Oysa bu tartışma, nafakanın gerçek işlevini ve Türkiye’de kadınların nafaka hakkına fiilen erişirken karşılaştıkları sorunları büyük ölçüde görünmez kılıyor.

Patriyarkal sistem ve iktidar, yarattığı “süresiz nafaka” tartışması ile kadınların yoksullaşması ve çocukların bakım yükünün erkeklerle eşit paylaşılmaması gibi yapısal sorunların göz ardı edilmesine neden oluyor. Türk Medeni Kanunu’nda dört temel nafaka türü mevcut. Tedbir nafakası, dava süresince boşanma süreci nedeniyle ekonomik durumu güçsüzleşen taraf lehine hükmedilirken; iştirak nafakası velayeti kendisine bırakılmayan ebeveynin çocuğun bakım ve eğitim giderlerine katılmasını sağlar. Ancak erkeklerin en çok huzurunu kaçıran yoksulluk nafakası. Yoksulluk nafakası, boşanma nedeniyle yoksulluğa düşecek ve boşanmada daha ağır kusurlu olmayan eş lehine hükmedilir; yani tanımdan da anlaşılacağı üzere nafaka sadece kadın lehine hükmedilmez. Ekonomik açıdan güçsüz durumda olan erkek lehine de hükmedilebilir.

Yasaların varlığı nafaka taleplerinin hakkaniyetli bir şekilde uygulandığı anlamına gelmesin. En önemli nokta, mahkemelerce hükmedilen nafaka miktarlarının bugün aylık 500 TL, 2 bin TL, 5 bin TL civarında seyretmesi. Yani magazine konu olduğu şekliyle uçuk nafaka tutarlarına kesinlikle hükmedilmiyor. Nafaka karşıtı erkek gruplarının “maaşlarımızın dörtte biri kadar nafaka veriyoruz” söylemleri tamamen yalan. Belirlenen nafakalar ise düzenli ödenmiyor. Yani nafaka alacaklısı kadın, bu cüzi nafakaya erişmek için yeniden bir hukuki süreç başlatmak zorunda kalabiliyor. Bugün bir dava masrafı 4 bin TL civarında, yani sistemin dava açarken talep ettiği masrafı bile karşılayamayacak tutarlarda nafakaya hükmediliyor. Pek çok kadın, sırf bu zorluklardan ötürü yıllardır nafaka alacağına erişemiyor.

Asıl mesele nafakanın gerçekten ödenmesini sağlayacak etkin icra mekanizmalarının oluşturulması, nafaka alacaklarının kamu güvencesi altına alınması ve bakım yükünün toplumsal olarak paylaşılmasını sağlayacak sosyal politikaların geliştirilmesi. AYM’nin Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesindeki yoksulluk nafakası düzenlemesinde geçen “süresiz olarak” ibaresini iptal etmesi de bu çerçevede değerlendirilmek zorunda. Karar henüz yayınlanmadığı için henüz gerekçeye dair bilgi sahibi değiliz. Nafaka, andığımız sorunlarla birlikte zaten süresiz olarak uygulanabilen bir mekanizma değil, her zaman nafaka yükümlüsü nafakanın kaldırılmasını/azaltılmasını talep edebilir. Aynı zamanda nafaka, kişinin evlenmesi veya ölümü halinde de kendiliğinden kalkar. Yani kamuoyuna yansıyan “erkeklerin ömür boyu nafaka ödeme çilesi” algısının içi tamamen boş, kadın mücadelesinin bu konudaki taleplerini görünmez kılmaya çalışan bir çaba.

Gerçek çözüm, nafaka hakkını zayıflatmak ve sorunları görmezden gelmek değil; nafaka kararlarının etkin biçimde uygulanmasını sağlamak, tahsil edilemeyen nafakalar için kamu güvencesi oluşturmak, kadınların güvenceli istihdama erişimini artırmak ve bakım emeğini toplumsallaştıracak sosyal politikaları hayata geçirmek.

İşsizliğe emekçilerin gözünden bakmak

0

Her sene aşağı yukarı şu cümleleri okuyoruz: İşsizlik yüzde 8 oldu, 0,1 puan düştü, genç işsizliği geriledi, istihdam politikaları sonuç veriyor… Bakanlar da bu rakamların arkasına geçip “işsizlik tek haneli seyrediyor” diye övünüyorlar. Çevresinde onlarca işsiz varken insan sormadan edemiyor: Bu rakamlar bize gerçekten ne anlatıyor?

İşsizlik oranı bize yalnızca kimlerin resmi olarak “işsiz” sayıldığını gösteriyor. İş aramaktan vazgeçmiş, umudunu kaybetmiş, geçici işlerle geçinen, piyasaya giremeyen milyonlar bu oranın içinde görünmüyor. Oysa etrafımız iş arayan ama bulamayan, onlarca başvuru yapıp tek bir geri dönüş alamayan, görüşmeye çağrıldığında şaka gibi ücretler teklif edilen insanlarla dolu. İşi olanlar da çoğu zaman yalnızca çalışarak değil borçla, kredi kartlarını çevirerek, ailesinden destek alarak yaşıyor.

İşsizlik sorununu sermaye “beceri uyumsuzluğu” veya “iş beğenmeme” diye yeniden adlandırıyor. “Bizim istediğimiz işleri, bizim koyduğumuz koşullarda, bizim belirlediğimiz ücretlere yapacak yeterince insan yok” demiyorlar da; “İş var, gençler piyasanın ihtiyaç duyduğu becerilere sahip değil” diyorlar. Uyumsuz olan insanlar değil halbuki. Bu iş piyasası insan onuruna uygun değil. 150 yıl önce kazanılmış 8 saatlik işgünü bile ortadan kalkmış, cumartesi çalışmak olağanlaşmış. Yarım saatlik öğle arasına, iki-üç kişinin işinin tek kişiye yıkılmasına, sendikalaşmaya kalkışıldığında kapının gösterilmesine, güvencesizliğe elbette itiraz edeceğiz.

Devlet de sorunu sermayenin ihtiyaçlarına göre tarif ediyor. “Gençleri piyasanın ihtiyaçlarıyla uyumlu hale getirmek”, “işverenlerin nitelikli insan kaynağına daha erken erişmesini sağlamak” gibi süslü cümlelerin arkasındaki hedef sermayeye ucuz işgücü sunmak.

“İşe İlk Adım Programı” bunu açıkça gösteriyor. 18-25 yaş arası gençlerin ilk işe girişlerinde ücret ve sigorta primlerinin bir kısmı İşsizlik Sigortası Fonu’ndan karşılanıyor. Yani emekçilerin ücretlerinden kesilerek biriken fonla sermayenin yükü hafifletiliyor, buna da “istihdamı desteklemek” deniyor. MESEM de benzer şekilde, mesleki eğitim adı altında yoksul çocukların erken yaşta işyerlerine sokulmasına, çocuk işçiliğinin normalleşmesine yol açıyor.

Bu yüzden işsizliği de piyasanın diliyle değil, işçilerin diliyle konuşmak zorundayız. “İşsizlik yüzde kaç?” diye değil, “Kaç kişi insanca yaşayabileceği bir işe sahip?” diye sormalıyız. “Emekçiler geçinebiliyor mu, dinlenebiliyor mu, güvende mi?” diye sormalıyız. “Gençler piyasaya uyum sağlıyor mu?” diye değil, “Bu düzen gençlere ne sunuyor?” diye sormalıyız.

Suriye’nin kentlerinde ve kırsalında eylemler yaygınlaşıyor

0

Suriye son dönemde birçok bölgede işçilerin ve köylülerin protesto eylemlerine sahne oldu. Bu eylemlerin ortak noktası, emekçilerin sefaletini derinleştiren Şara yönetiminin ekonomi politikalarına dönük artan tepkiydi.

Bu eylem dalgası İdlib ve Halep’te gerçekleşen öğretmen grevleriyle başladı. 2025 sonunda başlayan eylemler 2026’nın ilk ayları boyunca devam etti. Şubat ayında “Onur İçin Grev” adıyla düzenlen eylemler sırasında binden fazla okulda öğretmenler iş durdurdu. Öğretmenlerin talepleri çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve 100 dolar civarındaki ücretlerine acilen zam yapılmasıydı.

Öğretmen eylemlerini mayıs ayında başlayan çiftçi protestoları takip etti. Hükümetin buğday alım fiyatını açıklamasının ardından, ülkenin güneyindeki Dera’dan doğusunda Rakka ve Deyr ez Zor ve kuzeydoğusundaki Haseke’ye kadar çiftçiler sokakları ve meydanları doldurdu. Hükümetin ton başına 350 dolar civarındaki alım fiyatı karşılığında ürünlerini teslim etmeyi reddettiler. Protestoların büyümesinin ardından Şara yönetimi, alım fiyatını 400 dolar civarına yükselterek öfkeyi yatıştırmaya çalıştı.

Son eylem dalgasıysa Şam kırsalındaki özel sektöre ait fabrikalarda gerçekleşti. Zenobya şirketinde başlayan ve Madar ve Hafız fabrikalarına da yayılan grevlerde işçiler artan enflasyon ve hayat pahalılığı karşısında ücretlerine acilen zam yapılmasını ve çalışma koşullarının iyileştirilmesini talep ettiler. Grevler, patronların kısmi ücret artışları gibi çeşitli tavizler vermek zorunda kalmasıyla sonuçlandı.

Şara yönetiminin ekonomi politikası, emperyalizm ve bölge ülkeleriyle işbirliği içerisinde, emekçilerin alım gücünü daha da zayıflatmaya ve özelleştirmeler yoluyla talana dayanıyor. Bu politikalara karşı gerçekleşen eylemler, Suriye’de emekçi halkın yeni bir genelleşmiş seferberlik dalgasının kapıda olduğunu gösteriyor.

*****

Suriye’de Özgürlük ve Onur Hareketi kuruldu!

Suriye’de Esad diktatörlüğünün yıkılmasının ardından oluşan yeni politik durumda, emekçilerin, ezilen halkların ve kesimlerin sosyalist seçeneğini yükseltmek adına ülkenin genç devrimcileri ve aktivistleri Özgürlük ve Onur Hareketi’nin kurulduğunu ilan etti. 2011’de başlayan devrimin özgürlük ve onur talepleri, Şara önderliğindeki geçiş hükümeti altında da tüm yakıcılığıyla güncelliğini koruyor. Bu doğrultuda, emekçilerin ve ezilenlerin ekonomik, demokratik ve ulusal egemenlik taleplerini birleştirerek mücadeleyi yükseltecek devrimci bir siyasi partinin inşası hayati önemde. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) de desteklediği bu yeni hareket, tam da bu çerçevede, kopuşçu bir siyasal eylem programı etrafında ülkedeki ve bölgedeki devrimcilerin birliğini hedefliyor.

Bir kavram: endüstriyel futbol

0

Yeşil sahalar; güçlünün gücünün kurallarla sınırlandırılabildiği, görece daha adil bir rekabetin sağlanabildiği, yürekli oyuncuların bir çanta dolusu paraya karşı galip gelebildiği bir yer olagelmiştir bugüne kadar. Futbol; halkların eğlencesi, tutkusu, büyük kitlelerin ortak duygusu, hayatın acısını bazen unutturan bazen de son derece irrasyonel bir şekilde daha çok acı katan bir oyun olmuştur. Bir oyun… Bugüne kadar…

Aslında futbolun endüstriyelleşmesi bugün tamamlanan veya daha dün başlamış bir şey değil. Neoliberalizmin insana dair tüm duyguları metalaştırması, bu oyunun da bir pazar malı haline getirilmesiyle sonuçlandı yıllar içinde. Popüler bir tabirle şöyle diyebiliriz: Endüstriyel futbol; futbolun arsada değil borsada oynanan halidir.

Bu kavram ilk kez 1980’lerin sonu, 1990’ların başında ortaya çıktı. Yani neoliberalizmin önünde hiçbir engel kalmayıp tüm dünyada rahatça at koşturabildiği yıllar. İngiltere liginin Premier Lig adı altında markalaşması, Şampiyon Kulüpler Kupası’nın Şampiyonlar Ligi’ne dönüşmesi bu piyasalaşmanın ilk adımları oldu. Artık maç yayınları paralı hale gelecek, devasa bahis sektörü devreye girecek ve taraftar yavaş yavaş müşteri haline gelecekti.

Brezilya’nın Dünya Kupası için stat yapma bahanesiyle on binlerce insanı evinden etmesi, Katar’ın kupa organizasyonu için 220 milyar dolar harcarken binlerce işçiyi katletmesi, bugün maçların ortasına su molası adı altında reklam araları yerleştirerek futbolun Amerikanlaşması süreci endüstriyel futbolun ne kadar ileri gittiğinin bir göstergesi.

Yakın geçmişte bir taraftarın maça gitmesi ucuz bir eğlenceyken bugün özellikle büyük takımların maçlarına bilet almak oldukça pahalı. Endüstriyel futbol, para harcamayan taraftar istemiyor. Bu yeni taraftar anlayışı; takımının lisanslı ürününü almak, kombinelere yüksek fiyatlar ödemek, pahalı transferler talep etmek ve sürekli başarı istemek zorunda.

“Yenilsen de yensen de” anlayışı endüstriyel futbolun kabul ettiği bir şey değil. Nihayetinde taraftarlık karşılıksız sevgiyi içeren bir şey ama günümüzde bu sevgi karşılıklı olmalı ve muhakkak dolarlar ve avrolar ile ifade edilmeli. Takımların yaptığı astronomik transfer harcamaları futbol müşterilerini “paketi yeni açılmış bir ürün” hazzına sürüklüyor ve bu müşteriler canları sıkıldıkça yeni paketlerin açılmasını talep ediyor. Güzel futbol, aidiyet, takım ruhu, eğlence gibi şeyler neoliberalizmin dev karnını doyurmuyor. Artık tek bir beklenti var; daha çok harca ve ne yolla olursa olsun kazan.

Endüstriyel futbol piyasasında Maradona, Cantona, Livornolu Lucarelli gibi karakterlerin çıkması imkânsız. Çünkü taraftarlar ne kadar müşteriyse futbolcular da o kadar ürün. Dev reklam anlaşmaları sporcu değil influencer üretiyor.

Dünya genelinde az sayıda taraftar grubu bu piyasalaşmayla mücadele etmeye çalışsa da endüstriyel futbol, halkların eğlencesini yutan dev bir canavar olarak yoluna devam ediyor.

Her şey sermaye için

0

Türkiye kapitalizmi içinde bulunduğu cendereden kendi olanaklarıyla çıkabilecek yeterli sermaye birikimine ve sosyoekonomik olanaklara sahip değil. Bunun temelinde ise kapitalizmin küresel ölçekte bir dünya sistemi olması ve uluslararası işbölümüne dayanması yatıyor. Bu aynı zamanda tüm ülkelerin belli bir düzeyde birbirlerine bağımlı oldukları ve sadece kendi olanaklarıyla kendi krizlerini çözemeyecekleri anlamına gelir. Buradan şu sonuca varabiliriz:

Tekil olarak Türkiye’de önümüze sürülen her türlü ekonomik program, sanayi hamlesi ya da düzenleyici hukuksal adımlar son tahlilde nihai problemleri çözmek yerine sermaye için günü kurtarmak, sorunları hasır altı etmek ve düşen kârlılıkları geçici olsa da artırmaya dönük sığ, gerçek çözümden yoksun ve geçici hamlelerdir.

Sıcak paraya bağımlı, dış ticarette sürekli cari açık vererek büyüyebilen, kronik enflasyon sorunu olan, dış politikada cereyan eden her türlü gerilimden sonuna kadar etkilenen Türkiye kapitalizmi, küresel kapitalizmin kendi yapısal sermaye birikimi krizini aşamadığı bir ortamda, yukarıda bahsettiğim geçici önlemleri sürekli olarak önümüze “çözüm” diye koyuyor.

Bu giriş, haziran başında yürürlüğe giren yeni vergi ve sermaye teşvik paketinin altında yatan nedenleri anlamlandırmak içindi. Sermayenin düşen kârlılıklarını artırmak, vergi yükünü biraz daha emekçilerin sırtına yüklemek için daha önce defalarca muadillerini gördüğümüz bu yeni düzenleme, yurtdışı kaynaklı gelirler için uzun süreli vergi istisnaları getirirken, ihracatçı şirketler ve teknoloji girişimleri için yeni teşvikler öngörüyor.

Yurtdışından getirilecek sermayenin vergilendirilmemesiyle sıcak paranın akmasına yol veriliyor. Yurtdışında bulunan veya kanuni defter kayıtlarında yer almayan para, döviz, altın, pay senedi, tahvil ve diğer menkul kıymetlerin Türkiye’ye getirilerek ekonomiye kazandırılması, her türlü kara paranın da ülkeye girişinin önünü açacak bir hamledir.

Bunu dışında “Nitelikli Hizmet Merkezi” olarak faaliyette bulunan kurumların, faaliyetleri kapsamında yurtdışından elde ettikleri kazançların yüzde 95’i kurumlar vergisinden düşebilecek. Nitelikli Hizmet Merkezi nedir diye baktığımızda ise, en az üç farklı ülkede faaliyet gösteren ve gelirlerinin en az yüzde 80’ini yurtdışındaki ilişkili şirketlerden elde eden sermaye şirketleri olarak tanımlandığını görüyoruz. Hatta bu merkezlerde çalışan nitelikli hizmet personeline, brüt asgari ücretin üç katına kadar gelir vergisi istisnası sağlanacağını görüyoruz.

Devlet, vergilendirilebilir hem iç hem dış sermayeyi, ülkeye girişlerini ve kârlılıklarını artırma pahasına vergilendirmeyerek ödüllendiriyor. Ama market alışverişinde, kahve içerken, benzin alırken, sinemaya giderken günde dolaylı olarak defalarca vergi ödeyen, hayat pahalılığını her an hisseden milyonlarca emekçi için bırakın vergi düzenlemesini temmuzda ücret zammını bile programına almıyor. İşçilerin acil talepleriyle neden bağımsız ve birleşik bir mücadele hattı örmeleri gerektiği başta anlattığım yapısal durumla birleştiğinde anlam kazanıyor.

Göçmenler, Türkiye ve Türkiyeli emekçiler açısından AB Göç ve İltica Paktı

0

Avrupa Birliği (AB), göçmen düşmanı ikiyüzlü politikalarına bir yenisini ekledi: 12 Haziran’da yürürlüğe giren yeni AB Göç ve İltica Paktı. Avrupa Komisyonu, paktın prosedürleri hızlandıracağını, adil sığınmacılık uygulamaları getireceğini, daha güçlü dış sınır koruması sağlayacağını ve dayanışma ile sorumluluk arasında bir denge kuracağını iddia ediyor. Ancak esas hedef, göçmenlerin hayatlarını yine devletler arası bir pazarlık konusu haline getirmek. Pakt ile getirilen yeni kurallar; “prosedürleri hızlandırma” adı altında göçmenlerin mağduriyetine, mülteci ve sığınmacı haklarının gasp edilmesine zemin hazırlıyor. Kısacası, yeni paktla beraber göçmenlerin durumu iyiye gitmeyecek.

Uluslararası Göç Örgütü’nün (IOM) 2025 Küresel Göç Raporu’na göre 2014’ten beri en az 82 bin kişi göç yollarında hayatını kaybetmiş. En ölümcül rota, Avrupa’ya uzanan göç yolları. Belli ki karnesi sınırlarında işlediği göçmen cinayetleriyle dolu olan AB, sınırlarını daha da güçlendirerek kendini temize çıkarmak istiyor.

AB Göç ve İltica Paktı, Türkiye için ne anlama geliyor?

Türkiye’nin zaten yıllardır AB için sınır bekçiliği yaptığı hesaba katıldığında, yeni paktla beraber AB’nin tampon bölge ve geri gönderme merkezi olarak kullanacağı “güvenli üçüncü ülke”lerden biri olması beklenebilir. Bununla birlikte, AB kadar Tek Adam rejiminin de ikiyüzlü ve göçmen karşıtı bir politika yürütmekte olduğuna dikkat çekmek gerekir. Türkiye Cumhuriyeti, Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Cenevre Sözleşmesi’ne imzacı olduğu halde sözleşmeye koyduğu coğrafi şerhi koruyor. Bu şerhe dayanarak, Avrupa dışından gelen göçmenlerin mültecilik statüsünü tanımıyor. Bu, Türkiye’deki başta Suriyeliler olmak üzere milyonlarca göçmenin uluslararası olarak tanınmış mültecilik haklarından faydalanamaması demek.

Türkiye’nin, AB ülkeleri dışında da operasyon yürüten Avrupa Sınır ve Sahil Güvenlik Ajansı Frontex ile anlaşmaları mevcut. Dolayısıyla Frontex kuvvetlerinin ülkede cirit atması da gündeme gelebilir ve Türkiye’ye gelen/gönderilen göçmenlerin hayatlarının daha büyük bir belirsizliğe sıkışması beklenebilir. Halihazırda Türkiye’deki göçmenlerin sefalet koşullarına mahkûm olduğu, en güvencesiz işgücünü sağladığı ve sadece iktidar değil düzen muhalefetinin de çabalarıyla göçmenlerin daima düşmanlaştırıldığı bir ortam çok uzun zamandır söz konusu. Hal böyleyken, yeni pakt ile birlikte Türkiye’deki göçmenlerin durumunun daha da kötüleşeceğini beklemek şaşırtıcı olmayacak.

Bu noktada soruyu bir de şöyle soralım: AB Göç ve İltica Paktı, Türkiyeli emekçiler için ne anlama geliyor? Göçmenlerin sınıf kardeşimiz olduğu ve kimsenin sebepsiz yere göçmediği gerçeği ile başlayabiliriz yanıta. Göçmen haklarını savunmak yalnızca bir insan hakları meselesi değildir. Göçmen haklarını savunmak; başta Avrupa Birliği olmak üzere emperyalist ülkelerle ve işbirlikçileriyle, yani sayısız insanın göç etmek zorunda kalmasının, yerinden edilmesinin ve göç yollarında hayatını kaybetmesinin bizzat müsebbibi olanlarla mücadele etmek anlamına da gelir. Dolayısıyla göçmen ve mülteci haklarının savunusu, emekçilerin daima gündeminde yer almak ve mücadele programının bir parçası olmak zorunda.

Mücadeleler çetin geçiyor, kazanımlar yolu açıyor

0

Yılın ilk yarısı geride kalırken emekçilerin ülke genelindeki irili ufaklı mücadeleleri sürüyor. İşçi sınıfı mücadelesinin uzunca zamandır ısrarlı fakat dağınık bir karakterde ilerlediğini gözlemliyoruz. Alım gücünün düşmesi, sendikalaşmanın engellenmesi, ödenmeyen ücretler ve yaşanan hak kayıpları ekseninde farklı sektörlerde açığa çıkan mücadeleler bu gözlemimizi doğruluyor.

Son dönemin işçi eylemlerinde iki sektör dinamizmiyle göze çarpıyor. Birisi özel sektördeki eğitim emekçilerinin mücadelesi. Kuşkusuz geçtiğimiz aylarda Tez-Koop-İş’te örgütlü Özel İtalyan Lisesi öğretmenlerinin grev kazanımı bu mücadeleleri olumlu yönde etkiledi. Bilgi Üniversitesi’nin rejim tarafından kapatılması ve yeniden açılması da Eğitim-Sen ve Öğretmen Sendikası’nın (Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası) aktif katıldığı mücadelenin bir sonucuydu. Son haftalarda ise Öğretmen Sendikası’nın öncülüğünde öğretmenler alanlarındaki mülakat mağduriyetine karşı harekete geçti ve açlık grevi dahil olmak üzere bir dizi eylem gerçekleştirdi. Mülakat mağduru öğretmenler atanma süreçlerinde yaşanan mağduriyetlerinin giderilmesini istiyor. Özel sektör öğretmenlerinin güvencesizlik, çalışma hayatında adaletsizlik, düşük maaşlar ve mobbingle karşı karşıya oluşu bugün yaşanmakta olan mücadeleleri ortaya çıkarıyor. Ancak yine de sektördeki çalışanların geniş kesimlerinin nasıl seferber olacağı sorusu henüz ortada duruyor.

Bu dönemin mücadeleleri içinde öne çıkan bir diğer sektör ise maden. Malum, madencilik işçi sağlığının her zaman ağır şekilde ihmal edildiği, tehlikeli ve emek yoğun bir sektör. Son dönemde eylemlerin arttığı bu sektörde öne çıkan temel meseleler ise ücretlerin ve tazminatların ödenmemesi ve artan sömürü koşulları. Bağımsız Maden İşçileri Sendikası’nın öncülük ettiği pek çok eylemde madenciler yol kapama, Ankara’ya yürüyüş, açlık grevi gibi eylemlere başvurdu. Sektörün çetin yapısı mücadeleleri de militan bir yere eviriyor. Rejimin baskıcı sınıf politikaları işçilerin fiili eylemlere yönelmesine yol açıyor.

Öne çıkan bu mücadelelerde not etmemiz gereken iki konu var. İlki, en ufak bir hak talebi için -hatta mevcut hakların korunması için bile- sert mücadelelerin zorunlu olması. Bu yeni bir durum değil, ancak önemli. Ödenmeyen ücretlerin alınması, ücret artışı talebi ya da sendikalaşma hakkı… Bütün talepler ancak ısrarcı ve militan bir mücadele ile kazanılabiliyor. İkinci husus ise en ufak bir kazanımın büyük bir moral yaratabilmesi ve yeni kazanımlara dönük basınçlar oluşturması. Örneğin, Bağımsız Maden-İş öncülüğünde yapılan eylemler, maden sektöründeki diğer sendikalar üzerinde basınç oluşturabiliyor, işçiler sendikaları harekete zorlayabiliyor. Bu yüzden en ufak bir kazanımın hayati olduğu unutulmamalı.

Sınıfın farklı mücadeleleri birbirine dersler ve deneyimler bırakıyor. Bu deneyimleri sentezleyip birleşik bir mücadeleyi örebilmek ise sınıfın öncülerinin görevi olarak duruyor.

Tüm Emeklilerin Sendikası Genel Sekreteri Nuran Kesiktaş ile söyleşi: “Emeklilerin ekonomik ve sosyal açıdan iyileşmesi için birleşik mücadeleyi büyüteceğiz”

0

Açlık sınırının altında kalan emekli aylıkları, artan yaşam maliyetleri ve güvencesizlik… Türkiye’de milyonlarca emekli, yıllarca verdiği emeğin karşılığını alamadan yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Emekliler ise bunun yalnızca ekonomik krizin değil, yıllardır uygulanan sosyal güvenlik politikalarının bir sonucu olduğunu vurguluyor. Tüm Emeklilerin Sendikası Genel Sekreteri Nuran Kesiktaş ile emeklilerin yaşadığı ekonomik sorunları, hak kayıplarını ve çözüm önerilerini konuştuğumuz söyleşiyi paylaşıyoruz.

Milyonlarca emekli bugün açlık ve yoksulluk sınırının altında bir gelirle yaşamaya çalışıyor. Temmuz ayında yapılacak maaş artışları da emeklilerin talepleri bir yana temel ihtiyaçlarını bile karşılamaktan oldukça uzak. Bu tablonun temel sorumlusu sizce nedir? 

Temel sorun AKP döneminde çıkarılan 5510 sayılı yasadır. Bu yasayla emekli aylık güncelleme katsayıları düşürülmüştür. Gayrisafi yıllık hasıladan emeklilere ve sosyal güvenlik kurumuna ayrılan pay OECD ülkelerinin neredeyse yarısıdır.

Ayrıca ülkemizde açıklanan resmi enflasyon, yaşanan enflasyonun çok altında açıklandığı için, 6 ayda bir aylıklarda yapılan düzenlenme çok düşük kalmaktadır. Bunların toplamı emeklilere düşük aylık olarak dönüyor.

Sorunun çözümü 5510 sayılı yasanın emekliler lehine değiştirilmesinden geçiyor. Bizim önerimiz en düşük emekli aylığını en düşük memur maaşına eşitleyip, taban aylığın böyle belirlenmesidir. Ayrıca emeklilerin sendika hakkı tanınarak, toplu sözleşme masasına oturulması sağlanmalıdır.

Emeklilerin yaşadığı yoksulluk sadece ekonomi politikalarıyla değil, yıllardır uygulanan sosyal güvenlik politikalarıyla da doğrudan ilişkili. Siz bu politikaları ve emeklilik sisteminde yaşanan hak kayıplarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Emeklilik sisteminde değişmesi gereken temel noktalar sizce neler?

Sosyal güvenlik sistemine yeterince kaynak aktarılmıyor. Üstüne üstlük, çeşitli adlar altında çok sayıda destek primi de bu kurumdan işverenlere aktarılıyor.

Sorunun çözümü 5510 sayılı yasanın emekliler lehine değiştirilmesinden geçiyor. Bizim önerimiz en düşük emekli aylığını en düşük memur maaşına eşitleyip, taban aylığın böyle belirlenmesidir. Ayrıca emeklilerin sendika hakkı tanınarak, toplu sözleşme masasına oturulması sağlanmalıdır.

Ülkemizde 2 milyon 100 binin üstünde kayıtlı, bir o kadar da kayıt dışı çalışan emekli var. Kalan kısmın nerdeyse hepsi iş bulsa çalışacaktır. Emeklilerin dinlenme dönemi diye bir şey kalmadı. Dönem stres yaşama dönemine döndü.

Bugün birçok emekli geçinebilmek için yeniden çalışmak zorunda kalıyor; üstelik çoğu zaman güvencesiz ve düşük ücretli işlerde. Emekliliğin bir dinlenme ve insanca yaşam dönemi olmaktan çıkmasının toplumsal sonuçları sizce neler?

Sorun daha çok ekonomik. Ortalama emekli aylığı 23.500 lira. Çoğu emekli 20.000 lira alıyor. Bu aylıklarla geçinmek mümkün değil. Her üç emekliden birinin evi kira. Aldığı aylık kiraya yetmiyor. Zorunlu olarak emekliler iş arıyor. Geniş tanımlı işsizliğin yüzde 30’ları bulduğu ülkemizde emeklilere düşük ücretli, güvencesiz ve tabiri caizse kapı altı işler veriliyor. Ülkemizde 2 milyon 100 binin üstünde kayıtlı, bir o kadar da kayıtdışı çalışan emekli var. Kalan kısmın nerdeyse hepsi iş bulsa çalışacaktır. Emeklilerin dinlenme dönemi diye bir şey kalmadı. Dönem stres yaşama dönemine döndü.

Emekliler uzun yıllardır sendikal örgütlenme hakkı için mücadele ediyor. Tüm Emeklilerin Sendikası olarak emeklilerin örgütlenmesi konusunda yaşadığınız zorluk ve/veya sorunlardan bahsedebilir misiniz?

Emekli sendikaları sürekli kapatılmayla karşı karşıya kalıyor. Anayasa Madde 90’a uyulmamaktadır. Hem ulusal mahkemeler hem de Anayasa Mahkemesinin kapatma kararlarını hukuki değil siyasi buluyoruz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa’da emekli sorunu bizdeki gibi derin olmadığından, örgütlenmeyi dernekle tarif ediyor. Oysa Avrupa’da birçok ülkede emekliler sendikalarda örgütlüdür. Emperyalizmin ipine sarılmıyoruz. Fiili ve meşru mücadeleyi esas alarak sendikal örgütlenmeyi sürdürüyoruz. Yeni başvurularla süreci zorlayacağız.

Tüm emeklilerin, emek cephesinin ve toplumun tüm kesimlerinin birleşik bir muhalefette buluşması tek çıkar yoldur. Biz emekliler olarak kendi cephemizde bunu sağlamaya çalışıyoruz.

Geçtiğimiz günlerde Tüm Emeklilerin Sendikası, DİSK/Devrimci Emekliler Sendikası ve Emekli Meclisleri Sendikası olarak “Emeklilerin Ortak Geleceği Çalıştayı”nı düzenlediniz. Sonuç bildirgesinde emeklilerin mücadelesinin işçilerin, kamu emekçilerinin, kadınların ve gençlerin mücadelesinden ayrı düşünülemeyeceğini vurguluyorsunuz. Peki sizce emekli hareketi ile diğer toplumsal mücadeleler arasındaki ilişki nasıl, hangi yöntemlerle güçlendirilebilir?

Ülkemiz Trump ve Tom Barrack kliğinin monarşi anlayışına teslim olamaz. Aksi, bir bütün olarak tüm halkımızın açık faşizmin pençesine girmesi demektir. Buna karşı tüm emeklilerin, emek cephesinin ve toplumun tüm kesimlerinin birleşik bir muhalefette buluşması tek çıkar yoldur. Biz emekliler olarak kendi cephemizde bunu sağlamaya çalışıyoruz. Hem insanca yaşam hem de demokratik Türkiye için birlikte mücadele zorunludur.

Tüm Emeklilerin Sendikası olarak önümüzdeki dönemde hangi talepler etrafında mücadeleyi büyütmeyi hedefliyorsunuz? Önünüzde nasıl bir mücadele programı var?

Tüm Emeklilerin Sendikası önümüzdeki dönemde barışçıl ve demokratik mücadele araçlarını kullanarak, emeklilerin ekonomik ve sosyal açıdan daha iyi konuma gelmesi için birleşik mücadeleyi büyütecektir. Sahada olmaya devam edeceğiz. Bütün emekli örgütlerini oluşturduğumuz güç birliğine davet ediyoruz.

Kadınlar ve lgbti+lar neden hedefte?

0

Rejimin bir süredir kadın ve lgbti+lara dönük saldırılarını yoğunlaştırdığı malum. Yine bir süredir yargı paketleriyle ısıtılıp ısıtılıp önümüze konulan maddeler var. Nafaka hakkını, suça sürüklenen çocukları hedefe koyan; transların cinsiyet uyum süreçlerini zorlaştıran, “hayasızlık” suçunu genişletmeye çalışan düzenlemelerden bahsediyoruz. Ha geldi ha gelecek diye tetikte beklediğimiz bu maddelerin bizler için ne ifade ettiğini biliyoruz ve hayatlarımızın, bedenlerimizin ipotek altına alınmaması için canla başla mücadele ediyoruz. Peki ya iktidar için ne ifade ediyor bu düzenlemeler? Neden ısıtılıp ısıtılıp önümüze getiriliyor? Safi kadın düşmanı, lgbti+ düşmanı oldukları için mi? Kadın ve lgbti+ mücadelesi aileyi gerçekten tehdit ettiği için mi? İktidarlarını sürdürmek için düşmana mı ihtiyaçları var? Yoksa bunların hepsi birden tüm bu saldırıların sebebi olabilir mi?

Biraz daha genişten alalım. AKP ile de Tek Adam rejimi ile de sınırlı olmayan temel şey, aile kurumunu muhafaza etme çabası. Fakat bu zaten patriyarkanın ortadan kalkmadığı, yani kadınlar ve erkeklerin eşit-özgür yaşamı kurulamadığı sürece sabit olan şey. Biliyoruz ki patriyarkal kapitalizmin devamı kadınların aile içindeki ücretsiz emeğine, ücretli emeğinin ise istihdamdaki ikincil rolüne bağlı. İktidar da aileyi güçlendirmekten söz ederken aslında ev içi emeği güvence altına alan, kadınların istihdam dışına ya da esnek çalışma biçimlerine itilerek ekonomik bağımlılığını artıran ve farklı yaşam biçimlerini meşruiyet alanının dışına iten bir toplumsal düzenden bahsediyor.

Peki ama iktidar için tam da şu an aileyi bu kadar önemli yapan şey ne? AKP iktidarında feministlerle, kadın örgütleriyle yasa yazılan günlerden bugünlere nasıl gelindi? AKP’nin demokratik gericilik döneminden -Gezi, 7 Haziran ve en son başkanlık rejimi uğraklarının ardından- toplumsal, siyasal, ekonomik bir çoklu kriz dönemine geçmiş olmamız, durumun büyük bir bölümünü açıklar herhalde. Rejim bu koşullarda aileci politikalara her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyor ve kazanılmış haklarımızı tırpanlamak için fırsat kolluyor. Çünkü yoksulluk aile içinde yönetilmeye çalışılıyor, bakım yükü tümüyle aileye devrediliyor, kadınların ücretsiz emeği daha kritik hale geliyor. Patriyarkayı bu iktidar icat etmedi ama mevcut patriyarkal ilişkiler iktidarın kendi krizini yönetmenin araçlarından biri.

Baskı ve sindirme politikaları yalnızca bu alana dönük değil. Sopasız ayakta kalamayan Tek Adam rejimi tüm demokratik alana saldırıyor; aynı zamanda kendi tabanını konsolide etmek için “iç düşman”lar yaratıyor. Kadın mücadelesinin meşruiyeti kendimize yarık açmamızı sağlasa da toplumsal-siyasal alanın daraltıldığı bu iklimden azade kalamıyoruz. Feminist hareketin, kadın hareketinin kendi taleplerini gündemleştirebildiği günlerden savunma hattına savrulmuş durumdayız. Lgbti+ hareketi ise kadın hareketine kıyasla çok daha yeni ve daha toplumsal meşruiyetini kurma aşamasında ağır saldırılarla karşılaştı, karşılaşıyor; ayrıca “iç düşman” siyaseti için en zayıf halka olarak görülüyor. Nitekim iktidar, kadın mücadelesini ehlileştirmeye çalışırken lgbti+ mücadelesini doğrudan yok etmeye çalışıyor. Fakat krizlerinin devası olarak gördüğü bu saldırılar başarıya ulaşabilecek gibi görünmüyor. Toplumun yarısı kadın, lgbti+lar yaşamın her alanında. AKP’yi destekleyenleri de dahil. Bu kesimler doğrudan feminist hareketin bileşeni olmasalar dahi feminizm toplumun kılcallarında. Yani pek çok kadın ve lgbti+nın kendi yaşamında verdiği mücadele de siyasal alanın dışında değil. Ve hiçbirimizin haklarımızdan, özgürlüklerimizden vazgeçmeye niyeti yok.

Bugün yaşananları “kadın düşmanlığı” ya da “lgbti+ karşıtlığı” olarak tanımlamak doğru ama tek başına yeterli değil. Bu düşmanlıklar çoklu kriz döneminin ve patriyarkal kapitalizmin kesişiminde, daha geniş bir siyasal projenin içinde anlam kazanıyor. Çünkü hedef yalnızca kadınlar ve lgbti+lar değil. Hedef, herkesin nasıl yaşayacağını, nasıl çalışacağını kendilerinin belirlediği bir toplumsal düzen. Bu yüzden kadın ve lgbti+ mücadelesi ile diğer mücadeleler birbirinden ayrı düşünülemez. Bu yüzden çözümün de kestirme yolu yok. Demokratik alana dönük planlı programlı bu saldırılara karşı bizim de bütünlüklü bir mücadele programına ve tüm mücadelelerin Tek Adam rejiminden kopuş çizgisinde birleşmesine ihtiyacımız var.

İşçi sınıfının mücadeleleri sürüyor

0

Temmuz ayına girerken sıcak havalar ülkeyi kasıp kavuruyor, işçi sınıfı ise ülkenin dört bir yanında mücadelesini kararlılıkla sürdürüyor.

Mersin Uluslararası Liman İşletmeciliği’nin (MİP) taşeronu olan Özgüneş Taşımacılık tarafından 31 Aralık’ta işten çıkarılan 185 liman işçisinin direnişi, bu satırlar kaleme alınırken 180 güne dayandı. TÜMTİS önderliğinde ve aileleriyle beraber eylemlerini sürdüren işçilerin ana talebi sendikalı olarak işlerine geri dönebilmek.

Gebze OSB’de faaliyet gösteren Amerikan menşeli Procter & Gamble (P&G) işçilerinin grevleri 52. günde kazanımla sonuçlandı. Resmi enflasyonun çok altında bir ücrete mahkûm edilmek istenen 85 P&G işçisi, sendikaları Lastik-İş ile birlikte insan onuruna yaraşır bir ücret için mücadele ettiler. Bu mücadele esnasında P&G işçileri, firmanın yurtdışından mal ithal ederek gerçekleştirdiği grev kırıcılığın da karşısında durdu.

Ankara’da mülakat mağduru öğretmenler ve özel sektör öğretmenleri; başta mülakat mağdurlarının atanması ve özel sektörde öğretmenler için taban maaş uygulamasının hayata geçirilmesi olmak üzere çeşitli taleplerini dile getirmek için 14 Haziran’da Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’nın çağrısıyla Güvenpark’ta toplanmışlardı. Yoğun polis şiddeti ve aralarında Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası Genel Başkanı Eren Edebali’nin de bulunduğu birçok öğretmenin gözaltına alınmasının ardından öğretmenler, direnişlerini açlık grevi formunda sürdürseler de Ankara’yı bir açık hava hapishanesine çeviren Nato zirvesi yasaklamaları sebebiyle mücadelelerini bulundukları tüm illerde sürdürmek üzere Ankara’daki eylemlerini sonlandırdılar.

Bursa’da Aksa Doğalgaz’a bağlı Bursagaz’da 13 işçi, DİSK Enerji-Sen’de örgütlendikleri için işten çıkarıldılar. Bursagaz işçileri, yaklaşık 20 gündür işe iadelerinin sağlanması ve sendikal haklarına saygı duyulması talepleriyle Aksa Doğalgaz Bursa Bölge Müdürlüğü önünde direnişlerini sürdürürken içeride kadrodan çıkarma baskıları da yükseliyor. Tüm baskılara rağmen Bursagaz işçileri, sendikaları Enerji-Sen önderliğinde mücadelelerinden vazgeçmiyor.

24 Haziran tarihinde Ankara’nın Altındağ, Mamak, Yenimahalle, Sincan, Keçiören ve Etimesgut dağıtım ve toplama merkezlerinde çalışan yaklaşık 5 bin PTT taşeron işçisi iş bıraktı. PTT işçileri ödenmeyen mesai ücretlerine, düşük ücretlere, ağır ve güvencesiz çalışma koşullarına karşı mücadele ediyorlar.

İzmir Kemaplaşa’da faaliyet gösteren Temel Conta işçilerinin grevi 570 günü aştı. Petrol-İş’in örgütlendiği işyerinde kadın işçilerin başını çektiği grevde işçiler, 570 gün boyunca grev kırıcılıktan jandarma saldırısına pek çok baskıya göğüs gerdiler. Tüm bu zorluklara rağmen Temel Conta işçileri sendikal haklarına ve grevlerine sahip çıkıyor.

AFP Türkiye çalışanları greve başladı

0

Türk-İş’e bağlı Türkiye Gazeteciler Sendikası’nda (TGS) örgütlü olan AFP (Agence France-Presse) Türkiye bürosu çalışanları, 6 Temmuz sabahı greve başladı. Toplu sözleşme kapsamındaki tüm çalışanların katılımıyla başlayan grev sırasında işyerinde ve freelance çalışan emekçiler de grevle dayanışma içinde davranıyor.

Greve uzanan süreç, mart ayında imzalanması gereken toplu iş sözleşmesi üzerinde bir uzlaşmaya varılamaması ile gelişti. Gazeteciler, bu uzlaşmazlığın temel sebebi olarak işverenin masaya enflasyon oranının altında bir ücret artış teklifiyle gelmesini gösteriyorlar. Reel enflasyonun hayli altında kalan resmi enflasyon oranını dahi dikkate almayan işverenin bu tutumuyla emekçilerin yaşam maliyetindeki artışı görmezden geldiği ifade ediliyor.

Ajansın mevzubahis teklifini meşrulaştırabilmek için, diğer ülke bürolarında da benzer yüzdelerle ücret artışı yaptığını öne sürdüğünü dile getiren AFP emekçileri, Türkiye’deki enflasyonist ortamın ve bu ortamı perdeleme maksadıyla resmi enflasyon oranlarının düşük açıklanmasının görmezden gelinmesi halinde yaşam koşullarının hızla kötüleşmesinin kaçınılmaz olacağını vurguluyor.

Çalışanların 2021’den beri sendikal örgütlülüğe sahip olduğu işyerinde 2023 yılında da greve çıkılmıştı. AFP emekçileri, o süreçte de ajans yönetiminin emekçilerin taleplerinin temelini görmezden gelen yaklaşımı nedeniyle greve çıktıklarına dikkat çekiyor.

Geçen dönem boyunca yürürlükte olan toplu iş sözleşmesinin de bir grev sonucunda imzalanmış olduğu AFP’de işverenin emekçilerin ihtiyaç ve taleplerine kulak tıkayan tavrını halen sürdürdüğü görülüyor.

AFP emekçileri, işverenin kendilerine yeni bir artış teklifi sunmadığı için NATO zirvesi gibi önemli bir gündemi takip etmelerinin de mümkün olmadığına dikkat çekerek, masaya insanca yaşamalarına imkân verecek bir ücret teklifiyle gelinmesini ve bu şekilde yeniden işbaşı yapmayı beklediklerini dile getiriyorlar.

Ara zam yine yok: Enflasyon değil, alım gücümüz düşüyor!

0

Uzunca süredir, Türkiye’de iktidarın Mehmet Şimşek eliyle uyguladığı ekonomi programının enflasyonla mücadeleden çok, emekçiden alıp sermayeye aktaran bir bölüşüm programı olduğunu yazıyoruz. Beklenen yıllık enflasyonun aşılacağı altıncı ayda ortaya çıkmış olmasına rağmen asgari ücrete bu yıl da ara zam yapılmaması, iktidarın bu programda ısrarını bir kez daha ortaya koyuyor.

1 Temmuz olur olmaz, otoyollara, köprülere zam geldi. Hastane muayene katılım paylarına yüzde 246’ya varan zam yapıldı. Ancak aynı anda asgari ücrete “zam yok” denildi! İğneden ipliğe her şey zamlanırken, milyonlarca işçi yıl sonuna kadar sıfır zamla, 28 bin 75 lira asgari ücretle yaşamaya mahkûm edildi. Yaklaşık 6 milyon memur ve memur emeklisi yüzde 13 civarında -yani resmi enflasyonun dahi altında- bir ücret artışıyla karşı karşıya. Zaten sefaletle baş başa bırakılan işçi ve Bağ-Kur emeklileri ise TÜİK’in açıkladığı enflasyon oranında (yüzde 17,76) yani gerçek enflasyonun çok altında zam alacak.

Asgari ücret Türkiye’de fiili olarak yaygın ücret haline gelmiş durumda. Bu nedenle ara zam yapılmaması yalnızca asgari ücretlileri etkilemiyor, bütün ücret skalasını aşağıya çeken bir mekanizma işlevi görüyor. Sosyal yardım alanları, işsizlik maaşından yararlananları, birçok kesimi daha aynı anda etkiliyor. Ayrıca bugün ücretlerin baskılanması, yarının toplu sözleşmelerini, kıdem tazminatlarını ve emekli aylıklarını da daha aşağı çekiyor.

Bu tablonun planlı bir politik tercih olduğunu ısrarla belirtiyoruz. Orta Vadeli Program’ın (OVP) temel hedeflerinden biri ücretlerin milli gelir içindeki payını azaltmaktı. İç talebi baskılamak ve enflasyonu emekçilerin alım gücünü düşürerek kontrol altına almak istediler ve bugün tam da bunu uyguluyorlar. Kemer sıkılıyor; ama kemeri sıkılanlar hep işçiler oluyor. Markette fiyatlar düşmüyor. Kiralar düşmüyor. Elektrik, doğalgaz, ulaşım zamları durmuyor. Düşen tek şey alım gücümüz oluyor. Enflasyonun bedeli sermayeye değil, emeğe ödetiliyor. İşçilerden fedakârlık istenirken şirket kârları korunuyor, kamu kaynakları sermayeye aktarılmaya devam ediyor.

Emekçilerin ödediği bedel günden güne ağırlaşıyor. Buna karşın işçi örgütlerinin verdiği cevap oldukça zayıf kalıyor. Açlık sınırının altında ücretlerle yaşam bugün emekçilerin en hayati sorunu olmasına rağmen, ara zam talebi sınıf örgütleri tarafından güçlü bir şekilde dillendirilmedi; kitlelerin hoşnutsuzluğu ve ihtiyaçları insanca yaşayacak bir ücret acil talebi etrafında örgütlenerek iktidar üzerinde bir basınç şu ana kadar yaratılamadı. Ama bu ihtiyaç ortadan kalkmış değil, tersine yoksullaşma ile birlikte o da büyüyor! Eğer biz “buna mahkûm değiliz” demeyi başaramazsak, iktidar tutmayan enflasyon beklentilerinin, işlemeyen OVP’lerin bedelini de yine bizlere misliyle ödetmeye devam edecek.

Bu yüzden, ücretlerin gerçek enflasyon oranında üç ayda bir otomatik olarak artırılması, tüm ücret ve aylıkların insanca yaşam düzeyine çıkarılması ve krizin maliyetinin emekçilere değil sermayeye ödetilmesinde ısrar eden bir politik mücadele hattı ihtiyacı belirleyici olmayı sürdürüyor.

Farkında mıyız? Türkiye’yi CHP/muhalefet değil Erdoğan/AKP yönetiyor!

0

Erdoğan/AKP’nin keyfi yerinde! Mutlak butlan kararıyla CHP yönetiminin fiilen ikiye bölünmesi, tarafların birbirlerine yönelik ağır suçlamaları ana muhalefet partisini kaçınılmaz bir parçalanmanın eşiğine sürükledi. Erdoğan/AKP’nin keyfinin nedeni bu gelişme. Nitekim Erdoğan CHP’deki bu tabloyu AKP dışında Türkiye’yi yönetecek bir başka güç olmadığının delaleti saymakta.

Gerçekten öyle mi? Gerçekten Erdoğan/AKP ülkeyi çok güzel bir şekilde yönetiyor mu? Kime göre, neye göre? Örneğin bizzat TÜİK verileri AKP’nin iktidar olduğu 2002 yılında asgari ücretin (184 TL) yoksulluk sınırına (310 TL) yakınsadığını (1,6 kat) gösteriyor. Türkçesi, 2002 yılında iki asgari ücret tutarı dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırının üzerinde bir alım gücüne sahipti. Haziran 2026 itibarıyla asgari ücret 28 bin 75 lira. Türk-İş Haziran 2026 yılı verilerine göre yoksulluk sınırı 118 bin lira. Açlık sınırı dahi 36 bin lira. Kısacası 2002 alım gücü korunabiliyor olsa bugün asgari ücret 74 bin lira civarında olmalıydı. Tam Türkçe meali; Erdoğan/AKP yönetiminde çeyrek asırda dört asgari ücret dahi dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırına erişemez hale gelmiş. Bırakalım yoksulluk sınırını, asgari ücret dahi açlık sınırının neredeyse 10 bin lira gerisine düşmüş. Kısacası Erdoğan/AKP yönetiminde emekçi halk kaybetmiş, sermaye kazanmış. Ama CHP şöyle böyle imiş! Ama AKP aslan kaplanmış! CHP öyle olsa ne olur, böyle olsa ne olur? Erdoğan/AKP, CHP’ye bakıp keyiflenebilir. Yargı müdahalesiyle CHP’nin saf dışı kalması iktidar çevrelerinde kutlanabilir. İyi de bunun işçiye, emekçiye, 20 bin lirayla hayatta kalmaya çalışan emekliye, milyonlarca geleceksiz gence, sayısı 10 milyonu geçen işsizlere, traktörünün mazotunu dahi ödeyemeyen yüz binlerce çiftçiye, elindeki bulgurdan dahi olmuş milyonlarca yoksula faydası ne? Zararı ortada!

Ülkeyi CHP/muhalefet yönetiyor olsaydı

Eğer çeyrek asırdır ülkeyi Erdoğan/AKP değil de CHP ve benzeri partiler yönetiyor olsaydı, bu çok iyi haber olabilirdi. CHP’nin mutlak butlan kararıyla içine düştüğü tabloya hep birlikte zil takıp oynayabilirdik. İlk seçimlerde de CHP’ye oy vermez, çeyrek asırdır iktidar olmak için sıra bekleyen Erdoğan/AKP’ye oy verir, bütün ülkeye bir nefes aldırırdık. Ama 24 yıldır Türkiye’yi CHP yönetmiyor, Erdoğan/AKP yönetiyor! 28 bin liralık asgari ücretin de, 20 bin liralık emekli aylıklarının da, milyonların işsiz, yoksul, geleceksiz, umutsuz olmasının da nedeni CHP iktidarı değil Erdoğan/AKP iktidarı.

CHP’nin durumu ne olursa olsun bu, Erdoğan/AKP’yi haklı ve başarılı yapmıyor. Bu tabloya rağmen başdanışmana göre ülkenin Erdoğan’a ihtiyacı varmış. Bir dönem daha!!! Erdoğan/AKP’yi başdanışmanın, rejimin, bürokrasinin, sermaye gruplarının niye istediği, desteklediği anlaşılır. Erdoğan/AKP sayesinde hepsi güç ve iktidar sahibi oldular. Peki, alım gücü yerlerde sürünen, yoksulluğu katmerlenmiş bu ülkenin işçileri, emekçileri Erdoğan/AKP’yi neden desteklemeye devam etsin? Çalışan her iki kişiden biri asgari ücret ve civarında bir ücret alırken, emeklilerin yüzde 80’inin aylığı asgari ücreti dahi bulmazken başdanışman nasıl ve kimin ihtiyacından bahsediyor olabilir? CHP bugün kapansa, ülkedeki bütün muhalefet partileri kapılarına kilit vursa bu kendi başına Erdoğan/AKP’yi ne haklı ne başarılı ne de vazgeçilmez yapar. Yapmıyor da zaten. Başkalarının günahlarıyla vazgeçilmez olunmaz!

Sorun da, sorumlu da, çözüm de belli

Bu ülkenin insanları en az 10 yıldır iktidardan sürekli bahane, sabır ve sürekli geleceğe ertelenen vaatler dinliyor. Hiçbir gün bir önceki günden daha iyi olmuyor. Bizimkiler dizisinde sürekli camdan dışarıyı seyreden Cemil karakterinin “koş Sevim, kavga var” seslenişine nazire yaparcasına Erdoğan/AKP’nin dört bir yanı sarmış gazete ve televizyonlarında 7/24 sürekli “koş Türkiye, CHP’de kavga var” denmesinin hangi yaraya merhem olması bekleniyor? Bunun kime ne faydası var? Emekçi halkın “Allah başımızdan bu iktidarı eksik etmesin, gelen gideni aratır” demesi mi bekleniyor? Bu ülkenin sömürü ve eşitsizlik sorunu var. Bu ülkenin adalet ve özgürlük sorunu var. Bu ülkenin egemenlik ve bağımsızlık sorunu var. Bu ülkenin refah, güvenlik ve istikrar sorunu var. Peki, bütün bunların sorumlusu CHP ve muhalefet olabilir mi? Kimse kimseyi aldatmasın. Bu ülkeyi çeyrek asırdır kim yönetiyor ise, tüm kararları kim alıyor, tüm kaynakları/bütçeyi kim yönetiyor ise kuşkusuz tüm sorunların sorumlusu odur. Körlerin fili tarifine gerek yok…

Bolivya işçi sınıfının gösterdikleri

0

Bolivya’da Rodrigo Paz önderliğindeki sağcı hükümet iktidara geleli altı ay geçti geçmedi; madenciler, öğretmenler, köylüler ve yerli halk öncülüğünde büyük bir seferberlik patlak verdi. Bolivya İşçi Merkezi’nin (COB) öncülük ettiği kitlesel seferberlikler ülke geneline yayıldı. Seferberliğin fitilini ateşleyen olay, Rodrigo Paz hükümetinin 1720 No’lu yasa teklifini Meclisten geçirmeye çalışması oldu. Yasa teklifi, küçük üretici köylülerin topraklarını kredi teminatı olarak gösterip borçlanmasının önünü açıyordu. Küçük üretici köylüler ve yerli halk, bu yasa tasarısının tarım oligarşisine mülkiyet transferi için kullanılacağının farkındaydı. Nitekim aynı oligarşi 10.000 hektarlık, yani ülke yüzölçümünün yüzde 10’una denk gelen ve iklim krizine sebep olan ormanlık alanın yanmasından sorumluydu. Seferberlik üzerine sağcı Paz hükümeti 13 Mayıs’ta yasa tasarısını geri çekmek zorunda kaldı.

Bolivya’da son seferberliğin fitilini ateşleyen olay bu olsa da mesele bununla sınırlı değil. Rodrigo Paz, hükümete geldiğinden beri büyük bir kemer sıkma politikası ve ülkenin yağmalanmasının önünü açan politikalar uyguluyor. Yakıt ve temel tüketim malzemelerinin fiyatını artıran politikalar izliyor, ücretleri baskılıyor, çokuluslu şirketlere vergi afları getiriyor; ülkeyi antidemokratik seçim yasası ve kararlarla yönetiyor, ABD ile değerli maden transferi için anlaşmalar imzalıyor.

İşte böyle bir arka planda, Bolivya işçi sınıfı ve emekçi halkının seferberliğine şahit oluyoruz. Ülkenin başkenti La Paz başta olmak üzere birçok noktada, özellikle sağcı Rodrigo Paz’ın istifası talebi dahil ücretlerin enflasyon oranında artırılması, köylü ve yerli halkın topraklarının gasp edilmesinin önlenmesi, ülkenin doğal kaynaklarının yağmalanmasının son bulması, büyük toprak sahiplerinin mülksüzleştirilmesi, çokuluslu şirketlerin kamulaştırılması ve tüm bu kaynakların Bolivya halkının ihtiyaçları doğrultusunda kullanılması talepleriyle yollar kapatılıyor, fiili genel grevler ve kitlesel seferberlikler düzenleniyor.

Son günlerde ise Bolivya İşçi Merkezi (COB) önderliğinin Rodrigo Paz hükümeti ile bir anlaşma imzaladığına şahit olduk. Bu anlaşmaya güvenen Rodrigo Paz, seferberliği bastırmak için olağanüstü hal ilan etti. COB önderliğinin bu ihanetçi anlaşmasına rağmen işçiler, kitle örgütleri, köylüler ve yerli halk seferberliği büyütmek için mücadele etmeye, Rodrigo Paz rejimine ve kemer sıkma politikalarına karşı çıkmaya, özgür bir seçimle geçiş hükümeti kurulsun demeye devam ediyor.

Kolombiya: Latin Amerika’da merkez solun bir başka yenilgi örneği

0

Venezuela Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL) ve İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) liderlerinden Miguel Angel Hernández yazdı.

21 Haziran Pazar günü, Kolombiya cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turu gerçekleştirildi. Ön sayımın tamamlanmasının ardından açıklanan sonuçlara göre, aşırı sağcı aday Abelardo de la Espriella 12.959.542 (%49,66) oy alarak, Devlet Başkanı Gustavo Petro ile aynı partiden, Tarihsel Pakt’ın adayı Iván Cepeda’nın 12.708.712 (%48,70) oyuna karşı seçimi kazandı.

Latin Amerika’da bir kez daha aşırı sağcı bir adayın zaferi somutlaşıyor. De la Espriella, Alvaro Uribe ve onun partisi Demokratik Merkez’in bile sağında yer alıyor. ABD’li aşırı sağcı Donald Trump’ın ve Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei’nin fanatik bir hayranı olan bir patron. Soykırımcı Netanyahu’nun dostu. Şiddet yanlısı ve paramiliter yapılarla bağlantılı biri.

Kolombiya’da ortaya çıkan bu sonuç, son dönemde Latin Amerika genelinde görülen diğer örnekler gibi, “ilericilik” ya da merkez sol olarak adlandırılan Gustavo Petro ve Tarihsel Pakt hükümetinin yenilgisinin ifadesidir. Bu hükümet, büyük beklentilerle ve 2021 yılında yaşanan kitlesel bir işçi ve halk isyanının ardından başkanlık konutu olan Nariño Sarayı’na gelmişti.

Son yıllarda bu hareketlerin birçoğu, halklara karşı ağır kemer sıkma politikaları uygulayan ve kimi zaman Şili’de Piñera’ya, Kolombiya’da Iván Duque’ye, Peru’da Dina Boluarte’ye karşı olduğu gibi büyük halk isyanlarına yol açan liberal ve sağcı hükümetlerin yenilgisi sonucunda iktidara geldi. Brezilya örneğinde ise bu durum, aşırı sağcı Bolsonaro hükümetine karşı sandıkta kendini gösterdi.

Bu süreçlerin sonucunda Şili’de Gabriel Boric, Peru’da Pedro Castillo, Kolombiya’da Gustavo Petro ve Honduras’ta Xiomara Castro gibi merkez sol hükümetler ortaya çıktı. Daha önce, 2020 yılında Bolivya’da Evo Morales liderliğindeki MAS, Luis Arce aracılığıyla yeniden hükümete gelmişti.

Bunların hepsi burjuvazi, emperyalizm ve patronlarla uzlaşan, işçilerin ve halk kesimlerinin yaşadığı ağır sorunların hiçbirini çözmeyen hükümetlerdi. Sol ya da sözde ilerici söylemler kullanırken işverenlerle ve emperyalizmle anlaşan, krizin faturasını işçilere ve halka ödetmek için kesintiler uygulayan ikiyüzlü kapitalist hükümetlerdi. Kendi ülkelerinin emekçi halkına bu kesintileri dayatabilmek için baskı yöntemlerine sarıldılar ve çoğu durumda yolsuzluk batağına saplandılar.

Latin Amerika’da, merkez sol hareketlerin ve liderlerin, bölgemizdeki işçilerin ve halk kesimlerinin yaşamını belirleyen yoksulluk ve eşitsizlik gibi ağır yapısal sorunlara tatmin edici bir yanıt verememesi nedeniyle, seçmen eğiliminin sağa kaydığına tanık oluyoruz.

Ne yazık ki merkez solun iflası ve devrimci sosyalist alternatiflerin zayıflığı karşısında halklar, geleneksel liberal sağ partilere ya da aşırı sağcı partilere oy veriyor: Arjantin’de açıkça Siyonist bir faşist olan Milei, Şili’de Pinochetçi Kast, Honduras’ta Donald Trump’ın açıkça desteklediği Nasry Asfura, Ekvador’un en zengin adamı Alvaro Noboa’nın oğlu Daniel Noboa gibi. Hatta Peru’da, diktatör Alberto Fujimori’nin kızı Keiko Fujimori’nin seçimi kazanma tehlikesi bile var. Ve şimdi de Kolombiya’da Abelardo de la Espriella vakası yaşanıyor.

Bununla birlikte halklar, ne “ilerici” hükümetlere, ne de bu yeni merkez sağ ve aşırı sağ hükümetlere açık çek veriyor. Bunun bir örneği, Bolivya’da henüz altı ay önce göreve gelen Rodrigo Paz hükümetine karşı gelişen büyük işçi ve halk isyanıdır.

Bugün küresel emperyalist kapitalizm çok derin bir kriz içerisinde. Bu yeni hükümetler, dünyanın birçok başka ülkesinde de yaşanan siyasi krizler ve halk isyanları ortamında iktidara geliyorlar. Kuşkusuz emekçi halka yönelik kemer sıkma politikalarını derinleştirecek; kadınların, lgbti+’ların ve yerli halkların haklarına yönelik saldırılarını genişletecek; kesintileri hiçbir engelle karşılaşmadan uygulayabilmek için baskıcı önlemlerini sertleştirmeye çalışacaklardır. Ve hiç şüphesiz halkların direnişiyle karşılaşacaklardır.

Kolombiya’da, seçimlerin ilk turunun ardından, aşırı sağa karşı büyük bir halk hareketinin yükselişini şimdiden gördük. Bu hareket en net ifadesini, olası bir “de la Espriella” hükümetinin taşıdığı tehlikenin bilincinde olan üniversite gençliğinde buldu.

Bu bağlamda, Kolombiya’da ve diğer ülkelerde, kitle hareketine ve gençliğe yönelik baskılara ve saldırılara karşı hazırlıklı olmalıyız. Bu hükümetlerin haklarımızı tasfiye etme girişimlerine karşı seferber olmalıyız.

Ancak sağ ya da aşırı sağ hükümetler ile sözde sosyalist hükümetler arasındaki bu kısır döngünün sürmemesi için devrimci sosyalist alternatifler inşa etmenin zorunlu olduğu kuşku götürmez.

Yeni sağcı hükümetlerin uygulamaya çalışacağı işçi ve halk düşmanı politikalar, mücadele ve direnişleri şiddetlendirecektir. Bolivya örneğine bakmak bile yeterlidir. Toplumsal kutuplaşma daha da derinleşecektir. Yeni çatışmaların, seferberliklerin ve isyanların gelmesi muhtemeldir. İUB-DE olarak bizler, bu mücadelelerin ateşinde ortaya çıkacak yeni önderleri ve aktivistleri, ihtiyacımız olan devrimci alternatifleri inşa etmek için bir araya getirmemiz gerektiğini savunuyoruz.

24 Haziran 2026

NATO zirvesinin gölgesinde: Gençlik neden NATO’ya karşı olmalı?

0

Emperyalist savaş örgütü NATO, 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da toplanacak. Rejim bu toplantının olabildiğince sorunsuz geçmesi, herhangi bir kitlesel seferberliğin ortaya çıkmaması için olağanüstü hal ilan etti, zirvenin gerçekleşeceği tarihlerde Ankara’da şehrin bütün ana arterlerini kapatıp 60 bine yakın kolluk kuvvetiyle hayatı durdurma kararı aldı. Bu süreçte çoğu sosyalist örgütlerin, gençlik örgütlerinin, demokratik kitle örgütlerinin üyesi olan yüzlerce kişi NATO’yu protesto ettiği için gözaltına alındı, yine onlarcası “silahlı terör örgütüne üyelik” gibi suçlamalarla tutuklandı. Soruyoruz: NATO’dan büyük silahlı terör örgütü var mıdır?

Kurulduğu günden bu yana NATO, dünyanın her bir yanında, Vietnam’da, Afganistan’da, Yugoslavya’da, Libya’da, Ortadoğu’da ve saymakla bitmeyecek birçok yerde Batı emperyalizminin çıkarları için ülkeleri yıkıma sürüklemiş, halkların üzerine bombalar yağdırmış, müttefikleri dahil pek çok ülkede özel harp taktikleriyle sosyalistlere karşı korkunç katliamlar uygulamıştır. Peki, bütün bunlar NATO üyesi Türkiye’de yaşayan bizleri neden ilgilendiriyor? Neden gençler olarak NATO’dan ve emperyalizmden kopuşu savunmak zorundayız? NATO bizi düşmanlarımızdan koruyan bir savunma ittifakı değil midir?

Yalnızca 2026 yılında bile NATO’nun başını çeken ABD ve himayesindeki Siyonist İsrail devletinin saldırganlıkları saymakla bitmez ancak bunların en tazesi olan İran’a yönelik saldırganlığı hatırlayalım. ABD, soykırımcı İsrail’in güvenliğini bahane ederek başlattığı bu savaşın daha ilk günü olan 28 Şubat’ta bir ilkokulu bombalayıp 120’si çocuk 156 sivili katletmişti. Henüz nihai bir noktaya ermemiş (ancak ABD’nin kaybettiği su götürmez bir gerçek olan) bu savaşta binlerce İranlı ABD ve İsrail bombalarıyla katledilirken Türkiye’nin Kürecik radar üssünden İsrail’e istihbarat sağladığı ise bir sır değil. Yanı başımızdaki halkları katleden bu savaş makinesinin suçlarına ortak olmamak için Türkiye’deki bütün ABD ve NATO üsleri kapatılmalıdır.

İşin bir de içerideki boyutu var. Türkiye gibi emperyalizme bağımlı ülkelerde gençliğin yakıcı sorunları benzerdir. Her geçen gün artan yoksulluk, işsizlik, geleceksizlik, artan baskılar bizleri umutsuzluğa sürüklüyor. Peki, bütün bunlar başımızdakiler beceriksiz yöneticiler oldukları için mi? İşçilerin, emekçilerin, gençlerin, kadınların hayatlarını kolaylaştırmak açısından gerçekten beceriksizdirler ancak bu tam olarak burjuva hükümetler kendilerine emperyalist işbölümünde atanan görevi yerine getirdikleri içindir. Ülkenin tüm kaynakları emperyalizme peşkeş çekilirken, dış borç ödemeleriyle ülke ekonomisi her gün daha fazla dışa bağımlı hale gelirken, yerli burjuvazi emperyalizmin bu işbölümüyle ceplerini doldururken; emekçiler ve gençler her gün artan baskılar, güvencesiz işler, uzun çalışma saatleriyle yüzleşiyor. Emperyalizmden tam bir kopuş için dış borç ödemelerinin durdurulmasını ve kaynakların emekçi halk için kullanılmasını talep etmek zorundayız.

NATO’nun bir savunma ittifakı olduğu yalanı ise ABD’nin giderek artan saldırganlık politikalarıyla faş olmaya devam ediyor. Gazze’de 2023’ten beri süren soykırım, Venezuela devlet başkanı Maduro’nun uzun yıllardır benzeri görülmemiş bir haydutlukla kaçırılması ve elbette İran’a yönelik saldırganlık savaşı… Bütün bunlar, gerilemekte olan ABD emperyalizminin egemenlik krizini aşma umuduyla dünyayı kaosa sürüklemekten kaçınmadığını gösteriyor.

Ankara’da yapılması planlanan toplantıda yeni saldırganlık ve yağma planlarından başka bir şey konuşulmayacağını biliyoruz. Bu toplantının yapılmasını engellemek gençlerin, işçilerin, emekçilerin elinde. NATO’dan çıkılması ve üslerin kapatılması, dış borç ödemelerinin durdurulması, NATO’nun ve himayesindeki Siyonist İsrail’in insanlığa karşı suçlarının durdurulması için seferber olmak zorundayız. Bunun yolu ise Rus ya da Çin emperyalizmlerinin kuyruğuna takılmaktan değil, dünya işçi sınıfının enternasyonal mücadelesini inşa etmekten, büyütmekten geçiyor.

NATO Zirvesi’nden mutlak butlana: Saray’ın “meşruiyet” çırpınışları

0

Tek Adam rejimi büyük bir gurur, özen ve baskı dalgasıyla Ankara’da gerçekleşecek NATO Zirvesi hazırlıklarını sürdürüyor. İktidar basını bu zirvenin Türkiye’de gerçekleşiyor olmasını Erdoğan yönetiminin küresel ölçekteki itibarının bir kanıtı olarak sunuyor. İçeride bir azınlık iktidarına dönüşen Cumhur İttifakı’na “meşruiyet vermeyi” kendisine görev edinen Trump ise Zirve’nin assolisti olarak ağırlanıyor. Filistin’deki soykırımın hamisi, İran’dan Venezuela’ya halkların düşmanı Trump için özel havalimanı inşa ederek, başkentte adeta sıkıyönetim ilan edip yüzlerce kişiyi keyfi bir şekilde tutuklayarak Erdoğan yönetimi, bahşettiği “meşruiyet” için Trump’a şükranlarını sunuyor.

Emek düşmanı ve baskıcı siyasetiyle toplumsal desteği giderek eriyen Cumhur İttifakı açısından, aradığı “meşruiyeti” emperyalist güçlerin desteğinde bulması hayati önem taşıyor. Bu destek, dış borçların çevrilmesinden içeride baskı araçlarını “özgürce” kullanabilmesine dek pek çok başlıkta Saray yönetimine geniş bir manevra alanı açıyor.

Tek Adam rejiminin ayakta kalma stratejisinin üzerinde yükseldiği birinci sütun dışarıdan devşirilen meşruiyet ise, ikincisi içeride muhalefetin paralize edilmesi. Bu doğrultuda Saray yönetimi bir yandan yargı manipülasyonlarıyla CHP’yi felçleştirme, diğer yandan Öcalan açılımıyla DEM’i tarafsızlaştırma, pasifize etme planlarını eşzamanlı olarak uygulamaya çalışıyor. Bu bağlamda CHP’ye dönük “mutlak butlan” hamlesi önemli bir eşik olurken, Kürt siyasi hareketine yönelik “çerçeve yasa” tartışması belirleyici hale geliyor.

Esenyurt Belediyesi’ne kayyum atanmasıyla başlayan CHP’yi kriminalize etme süreci, İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından, Kılıçdaroğlu’nun kayyum olarak atanmasıyla yeni bir zirveye ulaştı. Saray yönetimi bu hamleyle şimdilik istediğini almış görünüyor. Özel yönetimi bu müdahaleyi kabul etmemekle birlikte, ağır çekimde “geliyorum” diyen bu saldırıyı püskürtebilecek bir seferberliğe öncülük etmekten kaçındı. Öte yandan, Erdoğan yönetimi, iktidarını tehdit etmeye devam ettiği sürece, Özel-İmamoğlu önderliğine dönük yeni baskı önlemlerini hazırda bekletiyor. Düzmece davalarla Özel’in dokunulmazlığının kaldırılması ve ardından tutuklanması, kurulması planlanan yeni partiye dönük çeşitli engeller çıkartılarak paralize edilmesi iktidar medyasında şimdiden dillendiriliyor.

Tek Adam rejiminin stratejisi oldukça net. Elindeki tüm baskı aygıtlarını kullanıp muhalefeti etkisizleştirerek, kitlelerde umutsuzluk yaratarak, tükenmiş ömrünü uzatmaya çabalıyor. Özel-İmamoğlu önderliği ise mevcut iktidar koalisyonuna karşı mücadelenin gereklerinden ısrarla kaçınıyor. “Yarım muhalefet” olarak adlandırdığımız bu politika, rejimin muhalefeti felçleştiren müdahaleleri karşısında kitleleri seferber etmekten imtina ederken, siyaseti seçimlere endekslemeye devam ediyor. Saray CHP’yi “mutlak biat ya da mutlak butlan” denklemine sıkıştırmaya çalışırken, Özel-İmamoğlu önderliğinin yalpalamaları ve yitirdikleri mevziler, muhalefetin genişleyen seçmen kitlesinde umutsuzluğun ve hayal kırıklığının başlıca kaynaklarına dönüşüyor.

Muhalefetin bir diğer önemli kutbu olan DEM ise Öcalan açılımıyla tarafsızlaştırılmış ve pasifize edilmiş durumda. Rejimin bu alandaki stratejisi de oldukça net. Müzakere masasında Kürt siyasi hareketini mümkün olan en uzun süre boyunca oyalayıp pasif bir konumda tutarken, verebileceği en az tavizle, önümüzdeki seçim sürecinde DEM’in aktif bir muhalefet aktörü olmamasını sağlamak. Kürt halkının demokratik haklarının tanınmasını bir “taviz” olarak gören Saray koalisyonu, bu nedenle siyasi tutsakların serbest bırakılmasından seçilmişlerin görevlerine dönmelerine ve “çerçeve yasa”ya dek tüm başlıklarda, tüm çabasını zaman kazanmaya harcıyor. Silah bırakma çağrısından Suriye’de merkezi hükümetle anlaşmaya varılmasına dek tüm başlıklarda Kürt siyasi hareketinin attığı önemli adımlara rağmen, Saray’dan şu ana dek hiçbir somut adımın gelmemiş olmamasının arkasında bu gerçeklik yatıyor. Bu sırada ise, Kürt halkı belirsizlik ve tedirginlik içerisinde, kapalı kapılar ardında liderlerin yürüttüğü müzakereleri edilgen bir şekilde takip etmeye zorlanıyor. Bir önceki çözüm sürecinde başarısızlığı görülmüş bu politikadan, yine aynı aktörlerin aynı senaryoyu aynı şekilde oynamasıyla bu kez olumlu bir sonuç elde edilmesi umuluyor.

İktidarın parlamenter muhalefeti bu şekilde paralize etme politikası ironik bir şekilde, mevcut düzenden köklü bir kopuşu öne çıkaran sosyalist muhalefete de yeni bir politik alan açıyor. Sosyalist hareket de Saray’ın baskı politikalarından payına düşeni alıyor. Bununla birlikte, iktidarın düzen muhalefetini kriminalize etmesi, emekçi ve ezilen kitlelerin düzenden kalıcı bir kopuş çağrısına daha açık hale geldiği bir düzlem yaratıyor. Buradaki temel problemimiz ise solun geniş kesimlerinin bağımsız bir siyasi hat yerine “önce Erdoğan gitsin” politikasını sürdürerek, CHP ve DEM önderliklerine bakarak siyaset yapmaya devam etmesi. Saray, mutlak butlan hamlesiyle bir mevzi kazanmış olabilir. Bununla birlikte içinde bulunduğu devasa çelişkileri, kırılganlıkları aşmış olmaktan fazlasıyla uzak. Yarattığı sefaletin ve baskı politikalarının oluşturduğu öfke yerli yerinde durmaya devam ediyor. Bu nedenle ekonomik, demokratik ve antiemperyalist talepleri birleştirerek kitlelerin seferberliği ile rejimden ve kapitalizmden kopuş temelinde bir siyasi alternatif inşa etmek sosyalist solun başlıca görevi olmayı sürdürüyor. Düzen muhalefetinin çıkmazları, kestirme formüller yerine kitlelerin iradesine, eyleme kapasitesine güvenmenin, bir Emek İttifakı yolunda ilerlemenin, tek gerçekçi ve sahici çözüm olduğunu bir kez daha gösteriyor.

Yasal çerçeve

0

Erdoğan AKP’nin grup toplantısında “terörü sonlandıracak bir yasal çerçeve” üzerine çalışıldığını ifade etti. AKP’ye yakın gazetelerde buradaki kastın TSK ve MİT’in silah bırakıldığına dair tespit yapma şartına bağlı bir af olduğu yazıldı.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Özgürlük Mitingi’nde yaptığı konuşmada çerçevenin açık, net, cesur ve güvenilir olması gerektiğini vurguladı.

Tüm bunların öncesinde Selahattin Demirtaş ise Az Kaldı başlıklı yazısında: “Sayın Cumhurbaşkanı eğer ilkeli, ahlaki, adil uzlaşmaların kapısını aralayacaksa (…) yeni başlangıçlara fırsat sunabilmelidir,” demişti.

Kürt halkının tüm demokratik haklarının amasız fakatsız tanınması onların en doğal hakkı olduğu gibi, Türkiye’deki tüm işçi ve emekçilerin de çıkarınadır. Bugün Kürt halkına anadilinde konuşma ve geleceğini belirleme hakkı tanımayan yasalar, işçi sınıfının ekmek mücadelesini de tanıyamaz.

Elbette ki en küçük kazanımı bile sahipleneceğiz. Ancak bunların büyük yıkımlara engel olmadığını bir önceki çözüm sürecine bakarak hep hatırlayacağız. Sonuç olarak bu “çerçeve”de sorunlu olan esas etmenler doğal hakların koşullara bağlanması ve aktörlerin inisiyatifinde olması olunca herkesin aklındaki ortak soru şu olmaya devam ediyor: Bahçeli ve Erdoğan gibi süreci iktidarlarının devamı için isteyen figürlerle güvenilir bir barış inşa edilebilir mi?

Peki ne yapmalı?

Her şeyden önce, temel demokratik haklar adı üzerinde temel haklardır ve konjonktüre, iç siyaset dengesine ve muhatabına göre değişmezler. Nasıl ki CHP’li belediyelere kayyum atanan bir atmosferde işçi sınıfının örgütlenme hakkı önündeki engellere karşı çıkıyor, sınırsız örgütlenme hakkını istiyorsak aynı şekilde Kürt halkının tüm demokratik haklarının anayasal garanti altına alınmasından yanayız ve bunu söylemekten geri durmuyoruz.

Barışın her şeyden önce geldiğini, her talepten üstün olduğunu söylüyor bazı Kürt kardeşlerimiz. Elbette ki haklılar. Ancak tarih bize -yenilgileri saymazsak- yavaş yavaş ulaşılan bir barış hiç göstermedi. Katalonya’dan İrlanda’ya, Bask halkına… bakarsak temel demokratik hakların anayasal güvenceye alınmadığı takdirde, tankların şehirlerde dolaşabildiğini görürüz.

Elbette ki kimsenin Kürt halkına “öyle değil, böyle mücadele et”, “onu değil, esas bu hakkı iste” diye buyurma hakkı yok. Ancak Türkiye’de işçi sınıfının ekmek ve Kürt halkının özgürlük mücadelesinin ayrı ele alınamayacak kardeşler olduğunu söylemek herkesin harcı.

Tam da bu noktada “Tamam da nerede bu bahsettiğin emekçiler?” diyor hevallerimiz. Doğru, işçi sınıfı içerisinde Kürt halkına yönelik ayrımcı, dışlayıcı bir yanlış bilincin varlığı inkâr edilemez. Ama siyasetin, hele hele devrimci siyasetin olanı kabullenerek değil, nasıl değiştirilebileceğini düşünerek, kendi programını bunun üzerine inşa ederek yapıldığı inancındayız.

Baskıcı rejimin hiçbir türü Kürt halkının özgür olması halinde yaşayamaz ancak, Kürt halkının özgürleşmesi bilinci ne olursa olsun tüm emekçilerin çıkarına olur.

Demokratik hakları ve ekmeği için arayışta olan kitleleri, asla bu haklardan yana olamayacak düzen partilerinden bağımsızlaştırarak, Kürt halkının temel demokratik haklarını, işçi sınıfının sınırsız örgütlenme hakkını ve az kazanandan az, çok kazanandan çok verginin alındığı bir düzeni garanti eden bir anayasanın hazırlanması için kurucu meclis çağrısında bulunup bunun mücadelesine soyunmak, kalıcı ve güvenilir bir barış ve temel demokratik haklar için emin bir adım olacaktır.

Emperyalizme karşı emekçilerin seçeneğini yaratalım

0

1949’da kurulan NATO’yu var eden nesnelliğin merkezinde, bürokratikleşmiş de olsa bir işçi devleti olan Sovyetler Birliği’nin güçlü varlığı ve dünya işçi sınıfının bürokratik frenlerle dizginlense de yok edilemeyen devrimci potansiyeli bulunuyordu.

Son birkaç on yıldır ise emperyalist kurum ve politikaların yeni hallerini şekillendirecek olan koşulların gitgide daha belirgin hale geldiğine şahitlik ettik. Bu yeni nesnellik, emperyalist kapitalizmin içinden çıkamadığı çoklu kriz halidir. 2008’de su yüzüne çıkan ve hâlâ aşılamayan küresel ekonomik kriz, ABD’nin gerilemesi ve Çin’in agresif yükselişiyle belirlenen hegemonya bunalımı, derinleşen iklim krizi ve büyüyen göç krizi bu tablonun temel bileşenleridir. Ekonomik ve siyasi krizlerin keskinleştirdiği rekabet ve yaygınlaştırdığı savaşlar, bu krizleri birbirine bağlayan bir sarmal yaratmakta; bu sarmal da NATO’yu bugün yeniden örgütlenmeye mecbur bırakmaktadır.

Bilindiği üzere ABD, NATO üyelerinin “savunma” harcamalarını gayrisafi yurtiçi hasılalarının (GSYH) yüzde 5’ine tekabül edecek şekilde artırmalarını istedi ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu tüm üyeler 2035’e kadar bu hedefe varma taahhüdünde bulundular. 2024 itibarıyla “savunma” için GSYH’den yüzde 2,1 pay ayırmış olan Türkiye’de birkaç yılda böylesine devasa bir bütçe değişikliğinin hayata geçmesinin tek yolu var, o da zaten sefalet koşullarında yaşam savaşı vermekte olan işçi sınıfını şiddetli açlığın kucağına itmek. Peki ne uğruna? Kapitalist tekellerin daha çok semirmesi için girişilen ve en ağır bedeli her ulustan işçilerin, emekçilerin, gençlerin, kadınların ödeyeceği kesin olan emperyalist savaşların yürütülmesine hazırlık uğruna. Filistin’de kelimenin gerçek anlamıyla bir soykırıma imza atan emperyalist-Siyonist haydutluğun işlediği tüm suçların ve emekçi halklara karşı işlenecek benzer yeni suçların da ortağı olmak pahasına…

Tek Adam rejimi, emekçilerin sofrasından çalarak yapacağı bu “bonkörlüğün” karşılığında Avrupa’nın yeni savunma mimarisine eklemlenmeyi ve yerli savaş tekellerinin palazlanması için kendisine pazar sunulmasını istiyor. Avrupa emperyalizmi ise güney kanadını başta göç olmak üzere her türlü sınır ötesi etkiden korumak üzere Türkiye’nin bekçiliğe soyunmasını bekliyor. Masaya konan hayatlar emekçilerin olunca, egemenler arasındaki bu pazarlıkta alan da veren de halinden memnun görünüyor.

Şunu da not etmek gerek, Türkiye’nin emperyalist bağımlılık ilişkileri içerisindeki konumunu perçinlemeye yönelen ve emekçilerin yoksulluğunu daha da derinleştirmesi kaçınılmaz olan bu uzlaşılara ne CHP’nin ne DEM’in esastan itirazı var. Bu apaçık gerçek, “en geniş muhalefet” söyleminin arkasına gizlenip herhangi bir burjuva partisine yedeklenerek yapılan sözde sol siyasetin sınırlarına da işaret ediyor.

Emperyalizmin sadece o veya bu temsilcisine değil tüm emperyalistlere açıkça cephe almadan, NATO başta olmak üzere tüm emperyalist savaş örgütlerinden derhal ayrılmayı ve burada bulunan tüm üsleriyle, teçhizatlarıyla, temsilcileriyle defolup gitmelerini tartışmasız bir hedef olarak sahiplenmeden Tek Adam rejiminden ve kapitalizmden kopuş eksenli bir mücadelenin yürütülemeyeceği açık.

7-8 Temmuz’da Ankara’da gerçekleştirilmesi hedeflenen NATO Zirvesi’ne tüm gücümüzle karşı çıkmalı ancak bu güncel görevle yetinmenin ötesine geçerek, antiemperyalist karakteri belirgin bir emek ittifakının inşası için de mücadele etmeliyiz.

İstanbul Onur Yürüyüşü’nün ardından

0

24. İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü bu yıl Açık S’açık temasıyla gerçekleştirildi. Ben de uzun yıllardan sonra Onur Yürüyüşü’ne katılma fırsatı bulmuş bir lubunya olarak duygu ve düşüncelerimi sıcağı sıcağına yazmak istedim.

Öncelikle temaya da yansıdığı üzere yürüyüşün yapılacağı yer ve günün önceden açıkça duyurulmuş olmasını çok kıymetli bulduğumu belirtmek isterim. Tek Adam rejimi cinsiyet kimliklerimizi ve cinsel yönelimlerimizi kamusal alanda görünmez kılmak için tüm devlet gücünü seferber ederek bizi sokaklardan sökmeye uğraşırken, bizim varoluşumuzun tartışılmaz meşruiyeti ile davranmaktan vazgeçmememiz hayati önemde.

Birkaç ayrı toplanma noktasında birden başlattığımız yürüyüşümüzün benim de içinde bulunduğum noktada daha pankartın açıldığı anda sivil polislerin saldırısı ile engellenmesi, beni ve beraber gözaltına alındığım arkadaşlarımı üzmüş olsa da farklı noktalarda daha uzun süren eylemlerin yapılabilmiş olması, tüm engellemelere rağmen renklerimizin görünür kılınabilmesi son derece mutluluk vericiydi.

Yürüyüşümüzün görece cılız halini açıklamaksa zor değil. Ne de olsa tüm demokratik hakları ve temel özgürlükleri ayaklar altına alan bir baskı rejimi altında yaşıyoruz. NATO Zirvesi bahanesiyle sosyalistleri hukuksuzca hedef alırken, konuyla hiçbir alakası olmayan TEMA Vakfı üyelerini dahi tutuklayabilecek kadar da pervasızca işleyen bu baskı aygıtının hemen her kesimden insanı tedirgin ettiği ortada. Üstelik lgbti+lar yıllardır tek adamdan bakanlarına, ekran yüzlerinden sosyal medya trollerine varana dek rejimin her kademeden mensubu tarafından şeytanlaştırılıp, hedef haline getirilmişken kalbi orada atan birçoğumuzun sokağa çıkmaktan endişe etmesi gayet anlaşılır.

Fakat rejimin sayısız hamlesine karşılık günden güne yoksulluğun acısını daha derinden yaşamakta olan emekçi halkın homofobik panik siyasetini gündemine almadığını, rejimin varoluşumuzun meşruiyetini kalabalıklar nezdinde bir tehdit olarak algılatmayı başaramadığını da unutmamalıyız. Bu yüzden önümüzdeki yıl tüm onur haftası etkinliklerine ama en çok da bize tamamen yasaklanmak istenen yere, yani sokağa, yani yürüyüşe daha kitlesel bir katılımla çıkmayı nasıl mümkün kılabileceğimiz meselesi, şu anda üzerinde en çok düşünmemiz gereken şey olsa gerek. Ben de bu düşüncelerle önümüzdeki yıl Pride sürecinin örgütlenmesine doğrudan katılarak, halihazırda sarf edilmekte olan kolektif emeğe ve akla biraz olsun katkı sunmak için kendime söz verdim. Seneye hem açık olalım hem daha kalabalık!

Çobanın gönlü olsa tekeden süt çıkarırmış!

0

Yılın altı ayı geride kaldı. 3 Temmuz Cuma günü enflasyon oranı açıklanacak. Muhtemel altı aylık resmi enflasyon oranı yüzde 18 civarında olacak. 2026 yılı başlarken Merkez Bankası’nın hedefi yüzde 16’ydı! Mayıs ayında bu hedef yüzde 24’e çıkarıldı! 2026 yılının yüzde 30’un altında tamamlanması ise beklenmiyor. Olsun! Önemli olan hedeflerin tutması değil zaten. Ekonomi yönetiminin hedefleri bir tek işçinin ücretini, emeklinin aylığını baskılamak, emekçilerin alım gücünü yerlerde süründürmek için kullanılıyor. Tabii bir de göz boyamak için. Öyle ya “kim öle, kime kala!”

Bahane her zaman hazır! Hedefler tutmadı çünkü ABD ve İsrail İran’a saldırdı, savaş çıktı. Hürmüz kapandı. Enerji fiyatları yükseldi. Maliyet arttı. Evdeki hesap çarşıya uymadı vs… Peki, geçen yıl niye enflasyon hedefi tutmadı? Savaş mı vardı? Ya önceki yıl? Ya daha da önceki yıl! Aslında hedefin son 20 yılda sadece iki kez tutmuş olması dahi her şeyi anlatıyor! Mesele dış faktörler değil. Zaten tüm faktörler hesaba katılmıyorsa ortada hedef değil sadece boş niyet vardır.

Üstelik son 20 yılda iki kez tutmuş enflasyon hedefi gerçeğine rağmen ücretlere Orta Vadeli Program doğrultusunda beklenen enflasyon oranına göre zam yapılmaya başlandı. Zaten resmi enflasyon oranları hiçbir zaman işçinin, emekçinin gerçek harcama giderlerine denk gelmiyordu. Yetmezmiş gibi bir de üstüne tutmayan hedeflere göre artış yapma gaspı başladı. Zaten düşük ücretlerle yıllardır alım gücü gerileyen, yoksullaşan emekçiler tam anlamıyla yoksulluğa mahkûm hale getirildi.

Çobanın gönlü olsa tekeden süt çıkarır derler. Nerede! Bırakalım olmayanı oldurmayı, en zor hedefleri tutturmayı bir yana; emek düşmanı iktidar pratiğinde çeyrek asırdır tam tersi bir süreç yaşanıyor. Bir yandan asgari ücret ortalama ücret haline getirilirken diğer yandan bütün emeklileri en düşük emekli aylığına sıkıştıran acımasız bir sömürü düzeni inşa ediliyor. Bal tutan parmağını yalarmış. Kuşkusuz sermaye sever iktidar bu emek düşmanı politikalardan ricat etmeyecek. Tok açın, zengin yoksulun, sermaye emeğin halinden anlamaz, anlamayacak ama emekçi halk isterse tekeden de süt çıkarmasını bilir… 

Venezuela: Depremden etkilenen emekçi halkla tam dayanışma içindeyiz

0

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Venezuela seksiyonu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi’nin 26 Haziran’da yayımlanan açıklamasını paylaşıyoruz. Açıklamanın çevirisi yayımlandığı sırada resmi rakamlara göre depremde hayatını kaybeden kişi bin 700’ü aşmışken, deprem sonrası 45 bin kişi ise kayıp.

ABD’nin kontrolündeki petrol kaynakları depremzedelerin hizmetine sunulmalıdır

24 Haziran Çarşamba günü saat 18.04’te, Richter ölçeğine göre 7,2 ve 7,5 büyüklüğünde, neredeyse eşzamanlı iki deprem meydana geldi. Depremlerin merkez üsleri, başkentten yaklaşık 168 km uzaklıkta, ülkenin orta-batısındaki Yaracuy eyaletindeydi. Bu, “sismik ikili” olarak bilinen, olağandışı ve son derece tehlikeli bir olaydı. Deprem, ülkenin orta kesimini ve özellikle La Guaira eyaletini ve Caracas’ı etkiledi; Miranda, Aragua, Carabobo, Falcón, Zulia, Yaracuy, Lara gibi eyaletlerde de ciddi hasara yol açtı.

Hükümetin son açıklamasına göre ölü sayısının 589, yaralı sayısının ise 2.980 olduğu belirtiliyor. Bu sayıların ilerleyen saatlerde ne yazık ki artması bekleniyor. Çöken çok sayıda binanın enkazı altında halen mahsur kalan birçok kişi bulunuyor.

Sosyalizm ve Özgürlük Partisi olarak, sayısız insan hayatının yitirilmesi ve özellikle konutlarda meydana gelen büyük maddi kayıplar ile şu ana kadar 27 binden fazla kişinin mağdur olmasına neden olan bu felaket karşısında Venezuela’nın emekçi halkına en derin üzüntülerimizi ifade ediyoruz. Depremlerden etkilenen halk kesimlerine ve işçilere dayanışma duygularımızı iletiyor, bugün bu trajediyi derinden yaşayan her emekçi ailesinin acısını paylaşıyoruz.

Büyük bir toplumsal felaketin ortasında yaşanan bir doğal afet

Bu felaket ülkemiz için en kötü zamanda meydana geldi. Yıllarca süren yolsuzlukların, petrol gelirlerinin yağmalanmasının, sosyal harcamaların kısılması sonucu kamu hizmetlerinin tahrip edilmesinin ve krizin yükünü emekçilerin sırtına yükleyen acımasız bir kemer sıkma politikasının ardından yaşandı. Hükümet bir yandan Trump ile yaptığı anlaşma çerçevesinde doğal kaynaklarımızı teslim ederken, diğer yandan kamu yönetiminde işten çıkarmalara hazırlanıyor ve iş kanununu patronların çıkarları doğrultusunda yeniden düzenlemeye çalışıyor.

Böyle büyük bir felaketle baş edebilecek durumda olmayan ülke; son derece kırılgan koşullar ve ciddi zorluklar içerisinde. Su yok, kronik elektrik kesintileri var, ulaşım yetersiz, gaz yok, benzin kıtlığı var. Milyonlarca sağlık çalışanı açlık sınırındaki maaşlar yüzünden ülkeyi terk etti ve sağlık sistemi, yıllarca süren yatırım eksikliği ve ABD tarafından uygulanan ağır emperyalist yaptırımlar sonucu çökmüş durumda. Üstelik bu, altı ay önce bizi bombalayan ve şimdi ikiyüzlüce bize “yardım” teklif eden ülkenin ta kendisi.

Ulusal Hastane Anketi’nin yakın tarihli bir raporuna göre, 2024 yılında cerrahi kapasitede yaklaşık yüzde 60’lık bir açık vardı; fiziki kapasite olarak hastane başına ortalama on ameliyathane olması gerekirken, sadece dört ameliyathane faaliyette bulunuyordu. Ayrıca hastanelerin yüzde 91’inde hastaların ameliyat için kendi malzemelerini getirmesi gerekiyor, acil durum malzemelerindeki tedarik yetersizliği oranı ise yüzde 36’ya ulaşıyor. Böylesi kıtlık koşullarına rağmen hayat kurtarmak için büyük bir özveriyle çalışan sağlık personelinin emeğini selamlıyoruz.

Bu büyüklükte ve kapsamı bu denli yaygın bir deprem, toplumun tüm kesimlerini ayrım yapmadan etkiler; ancak yaşadıkları zorlu toplumsal koşullar nedeniyle en yoksul mahallelerde yaşayan halk kesimleri ile emekçiler, bunun en ağır sonuçlarına katlanmak zorunda kalıyor.

Devletin bütün imkânları depremzedeler için kullanılmalıdır

Tüm sendikaları, yerel halk konseylerini ve diğer taban örgütlerini, yardım toplama merkezleri açarak ve devlet bürokrasisinin yardımları kendi çıkarları için suistimal etmesini önlemek amacıyla yardım dağıtımını denetleyerek, etkilenen ailelere tam dayanışma göstermeye çağırıyoruz.

Delcy Rodríguez liderliğindeki geçici hükümetten ve tüm kurumlardan, devletin tüm kaynaklarının derhal depremzedelere ve enkaz altında kalan kişilerin kurtarılması çalışmalarına yönlendirilmesini talep ediyoruz. Venezuela Merkez Bankası (BCV), sadece beş ayda sermaye sahiplerini desteklemek amacıyla özel bankacılık sektörüne 5,5 milyar dolardan fazla kaynak aktardı. Özel sektöre ve bankalara yapılan bu kaynak aktarımının durdurulmasını ve bu kaynakların, depremzedelere yardım edilmesi ve evsiz kalan kişilerin konutlarının yeniden inşası için bir acil durum fonuna yönlendirilmesini talep ediyoruz! Depremzedeler için acil yardım ve konutların yeniden inşası sağlanmalıdır!

Hükümet, büyük ulusal ve çokuluslu şirketlerden ekonomik destek talep etmeli; özel inşaat şirketleri ise ağır makinelerini ve ekipmanlarını enkaz kaldırma çalışmaları için hükümetin hizmetine sunmalı, böylece çökmüş binalarda halen mahsur kalan yüzlerce kişinin hayatı kurtarılmalıdır.

Depremlerden saatler önce, Venezuela hükümetinin dış borcunun 240 milyar dolar olduğunu açıklayacağı ve bu borcu ödemek için alacaklılarla bir anlaşmaya varmayı hedeflediği öğrenilmişti. Felaketin yarattığı durumun ağırlığı karşısında, hükümetin bu girişimden vazgeçmesini ve borçların iptal edilmesini talep ediyoruz.

Dünyadaki birçok hükümet maddi ve insani yardım gönderme niyetini açıkladı. Bu doğrultuda, henüz açıklama yapmamış hükümetlerden de bunu yapmalarını ve zor durumla karşı karşıya olan Venezuela halkına yardım göndermelerini talep ediyoruz. Bu arada, Gazze’de ve tüm Filistin’de soykırım uygularken, ikiyüzlü bir şekilde, bize “yardım” göndereceğini açıklayan “ülkelerden” birisi de İsrail oldu.

ABD’nin ekonomimiz üzerindeki yaptırımları, özellikle de finans ve petrol alanındaki yaptırımları derhal ve kalıcı olarak kaldırmasını talep ediyoruz. OFAC’ın (ABD Yabancı Varlıkları Kontrol Ofisi) yayınladığı, insani yardım amacıyla fon transferlerini ve işlemlerini geçici olarak ve sadece ekim ayına kadar kolaylaştıran 60 No’lu Lisansı reddediyoruz. Bunun geçici değil kalıcı hale getirilmesini talep ediyoruz.

Aynı şekilde, ABD emperyalizminin petrol ve maden satışından elde edilen ve Hazine Bakanlığı’nda bloke tutulan tüm parayı Venezuela’ya teslim etmesini ve bu kaynakların afetin yaralarının sarılması için özel bir acil durum fonuna yönlendirilmesini talep ediyoruz.

Sosyalizm ve Özgürlük Partisi

26 Haziran 2026

P&G işçisi: “Grev çadırı, hak aramayı öğreten sınıfsız ve ücretsiz bir okul”

0

DİSK’e bağlı Lastik-İş Sendikası Gebze Şubesi’nin örgütlü olduğu Procter and Gamble’de 12 Mayıs 2026’da başlayan grevimiz 50. güne yaklaşıyor. Bu grev ve mücadele, 87 işçi yanı sıra tüm işçi sınıfı açısından da emeğin ve sendikal hakların korunması adına büyük anlam taşımakta.

Greve dair sürecimiz şu şekilde ilerledi. P&G’nin üyesi olduğu işveren sendikası KİPLAS ile Lastik-İş arasında 9 Aralık 2025’te başlayan toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde anlaşma sağlanamaması üzerine arabulucu süreci başlatıldı. 30 Mart 2026’da Lastik-İş’e Resmi Arabulucu Raporu ulaştırıldı. Uyuşmazlığın sürmesinden ötürü 6 Nisan 2026’da grev kararı alındı. 11 Mayıs 2026’daki son görüşmede anlaşmazlık giderilmeyince 12 Mayıs 2026’da grev başladı.

Ariel, Fairy ve Alo gibi markalar için üretim yapan fabrikada 87 işçi, ücretlerine enflasyon artı 2-3 puan oranında zam talep ediyor. KİPLAS’ın son teklifi ise ilk 6 ay için yüzde 5. Sonraki dönemlere dair işçiler TÜİK verilerine göre açıklanan enflasyon oranında zam isterken işveren teklifi enflasyonun yüzde 40’ı oranında artış öngören bir teklifti. Gerçeği yansıtmayan TÜİK enflasyon verilerinin bile altında kalan, işçi sınıfına dayatılan bu yoksulluk düzeni kabul edilemez. İşverenlerin doymak bilmez kâr hırsının, ülkedeki ekonomik istikrarsızlığın ve yanlış politikaların faturasının biz emekçilere kesilmesine asla müsaade etmeyeceğiz. Bizler P&G işçileri olarak; enflasyon canavarının altında ezilmemek, çoluk çocuğumuzun rızkını korumak için başlattığımız bu haklı mücadeleden bir adım bile geri atmayacağız.

Grevin 27. gününde işveren tarafından sendikamızla ilk temas kuruldu ve bugüne kadar yapılan görüşmelerde enflasyonun yüzde 78’i oranında artışa kadar bir noktaya gelindi. Öte yandan işveren, grevin ilk gününden itibaren işçilerin fabrika lavabo-tuvaletlerini kullanması engelleyerek çalışanların üzerinde ilk günden baskı kurmaya çalıştı. Ayrıca çalışanları ve ailelerini kapsayan özel sağlık sigortalarını grevin ilk gününde iptal etti. Sanki bir toplu sözleşme sürecinde değil de savaşta olduğumuzun izlenimini vermeye çalışarak insan onuruna yakışmayan davranışlarda bulundu. Aynı zamanda Çek Cumhuriyeti’nde bulunan P&G Rakona fabrikasından ürün sevk edip ithalat adı altında Türkiye pazarına sokarak grev kırıcılığı hareketini gerçekleştirdi. Ülkemizde kanunların hep sermayenin tarafında olması nedeniyle işçinin, emekçinin grev hakkını ne denli zor mücadelelerle sürdürdüğünü bu tür grev kırıcılığı hareketleri gözler önüne seriyor ne yazık ki.

Bizler sadaka değil, fabrikaları var eden emeğimizin, gece gündüz demeden akıttığımız alın terimizin gerçek karşılığını istiyoruz. Haklı taleplerimiz karşılanana, masada hakkımız olanı alana kadar üretimden gelen gücümüzü sonuna kadar kullanarak, grev önlüklerimizi çıkarmayacağız! Tüm halkımızı, emek dostlarını ve sınıf kardeşlerimizi bu onurlu direnişimizde bizlerle omuz omuza olmaya çağırıyoruz.

Son olarak şunu da belirtmek isterim ki grev çadırlarının bir okul olduğunu bu süreçte tüm emekçi işçi arkadaşlarım çok güzel bir şekilde öğrendiler. Grev çadırı bizim sınıf bilinci ve hak arama eğitimi, dayanışma ve kolektif yaşam deneyimi, kültürel ve politik gelişim, hayatın gerçekleriyle yüzleşme gibi birçok şeyi deneyimlememize önayak oldu ve öğretti. Grev çadırından çıkan bir işçinin, çadıra giren işçiyle aynı kişi olmadığı anlatılır. Çadır; insanı dönüştüren, eğiten, farkındalık kazandıran ve ona hak aramayı öğreten sınıfsız ve ücretsiz bir okuldur.

Direne direne kazanacağız…

Yaşasın sınıf dayanışması…

Saygılarımla,

P&G grevcisi Serdar Erdoğan

Bolivya: OHAL’e son!

0

Ülke çapında oldukça cesur ve kitlesel seferberlik, 19 Haziran’da 50. gününü doldurdu. Köylülerin, işçilerin ve halkın başını çektiği bu seferberlik, yolları kapatarak ülkenin üretim araçlarını büyük oranda durdurmayı başardı ve böylelikle sağcı Rodrigo Paz hükümetini köşeye sıkıştırdı. Mücadele halen devam ediyor.

COB yönetiminin ihaneti

Bu tarihte, Bolivya İşçi Merkezi’nin (COB) liderliği, seferber olan tabanına danışmaksızın hükümetle bir anlaşmaya vararak mücadeleye ihanet etti. Anlaşmada yalnızca Paz’ın halihazırda uymadığı taahhütlerle birlikte, hükümet tarafından hukuksuzca tutuklanan tüm işçilerin serbest bırakılmasını dahi garantiye almadan müzakere masaları kurulması şart koşuldu. COB’nin baş lideri Argollo, olağanüstü halin ve kan dökülmesinin önlenmesi için bu anlaşmaya vardıklarını iddia etti. Fakat anlaşma, yolları bloke eden köylü ve taban örgütlerinin çoğunluğu tarafından hızla reddedildi ve kınandı.

Olağanüstü hal

Nitekim, COB liderliğimim koşullu teslimiyeti ile anlaşmanın imzalanmasından yalnız birkaç saat sonra, Rodrigo Paz ve kabinesi en alçak ve hain tutumu takınarak olağanüstü hal ilan etti. Böylece COB ile anlaşmasını hiçe sayarak, seferberliği sürdüren işçi sınıfını acımasız bir şekilde baskı altına almayı hedefledi. Bu, patronların hükümetine güven olmayacağını bir kez daha göstermektedir.

Altı ayı bulan halk karşıtı kemer sıkma politikası

Rodrigo Paz’ın sürekli düzenbaz ve yalancı tutumu, Bolivya işçi halkının, Paz’ın yalnızca altı aylık görevi sonrası ayaklanarak istifasını istemesinin sebeplerinden biri. Ekonomik durumu iyileştirme, ikramiye ve kredi gibi yalan vaatlerde bulunan Paz, gerçekte halk karşıtı kemer sıkma politikaları uyguladı. Bu politikalar kapsamında benzin fiyatlarında keskin bir yükseliş sonrası düşük kaliteli benzinlerin satışını yaygınlaşması, keyfi fiyat artışları, rekor düzeyde borçlanma ve ücretlerin dondurulmasının yanı sıra baskıcı kararnameler ve yasalar uygulandı. Paz; köylü ve yerli toplulukların topraklarını gasp eden bir yasa çıkardı; güvencesiz çalışmayı yaygınlaştıran bir yasa tasarısı hazırladı ve başka uygulamaların yanı sıra özelleştirme ve doğal kaynakların teslim edilmesini hedefleyen bir politika izledi. Bir yandan da devlet görevlilerinin maaşlarını artırdı, servet vergisini kaldırdı ve genel olarak ülkede faaliyet gösteren çokuluslu şirketlere ve büyük ticari kurumlara bir dizi ayrıcalık tanıdı.

Ne yapmalı?

Tupac Katari Federasyonu, Bartolina Sisa Konfederasyonu, Kızıl Pançolular gibi başlıca köylü örgütlerinin yanı sıra El Alto’nun 8. bölgesini bloke eden köylü ve taban örgütlerinin COB ile hükümet arasında yapılan anlaşmayı reddetmesi ve Rodrigo Paz rejimine karşı taleplerini savunmak için seferberliğin ve ablukanın süreceğini beyan etmesi esas önem taşımakta.

Mevcut koşullar altında, kemer sıkma planlarını tamamen defetme ve mücadelenin asli talebi olan hükümetin düşmesi adına mücadelenin sürdürülüp güçlendirmesi kritik önem taşıyor. Olağanüstü hal, halk seferberliğinin kitlesel şekilde genişletilmesiyle defedilmelidir.

Bu doğrultuda, mücadele içindeki örgütlerin de kendilerini alternatif bir güç olarak konumlandırarak, muzaffer bir seferberliğin içinden doğan bir köylü, işçi ve halk hükümeti kurmaya önderlik etmek için hazırlanmaları gerekmektedir. Bu, Rodrigo Paz’ın ardından neyin geleceğinden endişe duyanlar başta olmak üzere tüm ülke için bir net yol da çizecektir.

Bu sebeple; devlet baskısının son bulması için taktikler, stratejiler ve lojistik hazırlıkların yanı sıra ulusal düzeyde mücadelenin farklı noktaları için birleşik bir koordinasyonun kurulması gerekmektedir. Sendikalar, toplumsal hareketler ve seferberlik komiteleri ulusal bir koordinasyon inşa etmelidir. Ulusal Seferberlik Komitesi ya da Halk Meclisi gibi bir ada sahip olabilecek bu koordinasyonun işlevi, mücadelede yer alan tüm örgütleri birleştirmek ve yönetimleri tarafından ihanete uğrayan tabanı bir araya getirmek olmalıdır. Bu; henüz kendilerini mücadeleye tam anlamda dahil etmemiş başka sektörleri de onların ihtiyaçlarını ve başlıca taleplerini ulusal bir platforma, programa veya ajandaya katarak içermelidir. Tüm önemli kararların geniş katılımlı toplantılar, meclisler ve buluşmalar yoluyla taban örgütlenmelerine danışarak alınması da son derece mühimdir.

Mücadelenin ulusal ajandası

Belirli sektörlerin taleplerinin yanı sıra ulusal ajanda, çokuluslu şirketlerin ülkenin zenginliklerini yağmalanmasına son vermeyi ve toprak sahibi oligarşiyi mülksüzleştirerek bir tarım devriminin önünü açmayı hedeflemelidir. Bir yandan da dövizin kontrolü sağlanarak sermayenin muazzam kaçışı önlenmeli; kaliteli yakıt tedariki garanti altına alınmalı; yangınlar, kirletici madencilik ve ekstraksiyon projeleri ile çevrenin talanına son verilmelidir. Başka hedeflerin de yanı sıra devasa bir istihdam yaratma planı oluşturulmalı, maaşlar artırılmalı, sağlık ve eğitim bütçeleri artırılmalıdır.

Mücadeleye dair enternasyonal perspektif

Tupac Karari Federasyonu ve mücadeleci diğer örgütlerin halkların enternasyonal dayanışması çağrısını sürdürmesi oldukça önem taşımaktadır. Bunun yanında, bölgede emperyalizmin ve çokuluslu şirketlerin hizmetinde korkunç kemer sıkma ve yoksullaştırma politikaları uygulayan aşırı sağ hükümetlere karşı mücadele veren yoldaşlarımızla bir koordinasyon da kurulmalıdır. Ekvador’daki kardeşlerimiz de şu anda olağanüstü hal altında baskı görmekte. Peru’da işçi sınıfı Fujimori’nin seçim hilesine karşı seferber olmaya başladı bile. Şili’de gençlik, Kast’ın kemer sıkma uygulamalarına karşı kitlesel bir şekilde seferber olmuş durumda. Ve Bolivya halkını desteklemek için önemli eylemlerin düzenlendiği Arjantin’de Milei karşıtı seferberlikler sürüyor.

Dahası, Paz’ı destekleyen Amerikan emperyalizmi İran karşısında askeri bir yenilgiyle karşılaştı. Bu da onun, Bolivya halkına yönelik kışkırtıcı açıklamalarına karşın, dünyadaki ve bölgedeki müdahale kapasitesi zayıfladı.

Mücadeleci örgütlerin önderliğindeki bir hükümet!

COB’nin hain anlaşmasına rağmen mücadeleyi sürdüren örgütler toplumun, halkın, işçilerin ve köylülerin talepleri adına seferberliği ve ablukayı sürdürmeye karar verdi. Bolivya emekçi halkının hükümetine dair berrak bir perspektifle, ve nihai olarak olağanüstü hale ve Rodrigo Paz rejiminin tamamına son vermek için daha çok sektörde taban örgütlenmelerine katılarak ve bunları birleştirerek mücadele sürdürülebilir, genişletilebilir ve kazanabilir.

Olağanüstü hale son!

Köylülerin, işçilerin ve kitlelerin seferberliğini sürdürelim ve büyütelim!

Rodrigo Paz, defol!

Mücadeleci örgütlerin önderliğinde bir hükümet için!

Bolivya İşçi Partisi

20 Haziran 2026

Muhittin Karkın mezarı başında anıldı

0

Türkiye Troçkizminin kurucu önderlerinden, Türkiye’de Morenist akımın, İşçi Cephesi’nin ve İşçi Demokrasisi Partisi’nin kurucularından, İDP merkez komite üyesi ve Gazete Nisan yazarı Muhittin Karkın, 24 Haziran Çarşamba günü yoldaşları tarafından Karacaahmet Mezarlığı’nda bulunan mezarı başında anıldı.

Muhittin Karkın’ı aramızdan ayrılışının üçüncü yıl dönümünde anmak için saat 18.00 sularında bir araya gelen İDP üyeleri ve dostlarının mezarlık içinde yaptığı sessiz yürüyüşte “Muhittin yoldaş, sosyalizme dek daima!” pankartı açılırken, Karkın’ın ömrünü inşasına adadığı IV. Enternasyonal’in ve İşçi Demokrasisi Partisi’nin bayrakları dalgalandırıldı.

Mezar başında bir konuşma gerçekleştiren İDP Genel Başkanı Oktay Çelik, kendisinin de henüz genç bir işçiyken tanıştığı Muhittin Karkın’ın tüm işçilere ama bilhassa da genç işçilere karşı her daim özel bir ilgisinin olduğunu, onların örgütlenmesi ve devrimci Marksizm saflarına kazanılması konusundaki hassasiyetini mücadele hayatı boyunca koruduğunu hatırlattı. Son dönemde İşçi Demokrasisi Partisi saflarındaki genç yoldaşların artışına şahitlik edebilseydi bunun Karkın’ı son derece mutlu edeceğini dile getirdi.

Çelik’in ardından sözü alan Samim Karkın da babasını aniden yitirmiş olmanın kendisi ve ailesi için yeri doldurulması imkânsız bir kayba yol açtığını ancak Muhittin Karkın’ın mücadelesinin yoldaşları tarafından sürdürüldüğünü ve anısının da bu şekilde yaşatılmaya devam edildiğini görmenin kendileri için de en büyük teselli olduğunu ifade etti.

Anma, mezar başında Enternasyonal Marşı’nın hep bir ağızdan okunmasıyla sona erdi.

Ardında kapsamlı bir külliyat da bırakmış olan Muhittin Karkın’ın vefatından sonra seçme eserleri Enternasyonal Yayıncılık tarafından derlenerek basılmaya başlanmış ve bu kapsamda hazırlanan ilk iki cilt bir süre önce okuyucuyla buluşmuştu: Muhittin Karkın Seçme Eserleri I: Türkiye’de Devrimci Partinin İnşası ve Muhittin Karkın Seçme Eserleri II: Türkiye’de Devlet ve Devrim. Seçme eserler dizisinin hazırlanmakta olan yeni ciltleri ise önümüzdeki aylarda raflardaki yerini alacak.

ABD-İran Anlaşması ya da emperyalizmin sınırları

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in İspanya devleti seksiyonu Enternasyonalist Mücadele’nin aynı isimli yayın organı için 18 Haziran’da kaleme alınmış editoryalini okurlarımızla paylaşıyoruz.

ABD ile İran arasında imzalanan anlaşmanın ardından, Trump’ın İran’a yönelik tüm kıyametvari tehditleri bir zayıflık olarak yankılanıyor. Anlaşma, Trump’ın ilan ettiği hedefler açısından bir yenilgidir. Anlaşma sadece ABD’nin İslam Cumhuriyeti rejimini tanımasını değil, aynı zamanda İran petrolünün Hazine Bakanlığı muafiyetleriyle ihraç edilmesini ve bloke edilmiş hesapların yeniden erişime açılmasını da içeriyor. Ayrıca bir tür tazminat olarak yaklaşık 300 milyar dolarlık yatırımlar öngörülüyor. Lübnan’daki saldırıların derhal durdurulması da anlaşmaya dahil. Buna karşılık İran ve ABD, Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmayı ve genel bir anlaşmaya ulaşmak için müzakereleri sürdürmeyi taahhüt etmekte.

Trump’ın büyük başarısızlığı tüm yorumcular tarafından kabul ediliyor; İsrail’de Netanyahu’ya ve Trump’ın kendisine yöneltilen öfkeye de dikkat çekiliyor. İran’ın füzeleri ve insansız hava araçları, ABD ve İsrail’in neredeyse hiç direnişle karşılaşmadan çok sayıda askeri ve sivil hedefi bombaladığı asimetrik savaşa, yalnızca İsrail’i değil aynı zamanda ABD’nin üslerinin bulunduğu tüm Körfez ülkelerini de hedef alarak karşılık verdi. Nükleer tehditten çok, Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ve bunun küresel ekonomik etkileri, dengeyi sağlamaya ve emperyalist saldırının çıkmaza girmesine yol açtı. Trump’ın hedeflerinin hiçbiri gerçekleşmediği gibi, Netanyahu da ne Gazze’de ne de Lübnan’da kendi hedeflerine ulaşabildi.

Bunlar emperyalizmin sınırlarıdır; muazzam gücüne rağmen onun yenilmez olmadığının göstergesidir. Vietnam, Afganistan ve Irak sendromu, halklar direndiğinde emperyalizmin silah zoruyla kendi iradesini dayatma kapasitesi üzerinde ağır bir baskı oluşturmaya devam ediyor.

Anlaşmanın başlıca kaybedeni Netanyahu ve Siyonist rejimdir. Netanyahu, Lübnan’da işgali sürdüren birliklerini çekmeyeceğini söylemişti. Ateşkes ilanının ilk saatlerinde İsrail, Lübnan’ı bombalamaya devam ederek, cuma günü imzalanması beklenen anlaşmanın güvenilirliğini sorgulattı. Trump’ın Netanyahu hakkındaki açıklamalarının tonu da sertleşti. Bu arada İsrail’de başbakana karşı muhalefet hem hükümet içinde hem de muhalefet saflarında büyümekte. Avrupa hükümetlerinin açıklamaları da Lübnan ve Batı Şeria’daki işgal ve katliamları eleştiriyor. Siyonist rejimin Gazze için ortaya atılan sahte barış planıyla yatıştırmayı başardığı uluslararası tecrit yeniden büyüyor.

Filistin ve Lübnan halklarının direnişiyle dayanışmayı, filoda yeniden denendiği gibi, daha da güçlendirmeliyiz. Siyonist planları yenilgiye uğratmak mümkün; bir an bile gevşememek gerekir. Siyonist soykırım karşısında Batı’nın suç ortaklığını teşhir eden ve askeri, siyasi, ticari, akademik, kültürel ve sportif ilişkilerin tamamen kesilmesini talep eden aynı çizgide yeni girişimleri ilerletmeliyiz. Aynı zamanda, Filistin’deki Bağımsız İşçi Komiteleri Birliği ile yürütülen ve şimdiye kadar 25 sevkiyata ulaşmış olan dayanışma kampanyasını da sürdürmeliyiz.

Emperyalist müdahale aynı zamanda baskıcı molla rejimini güçlendirdi. Savaş tamtamlarından yararlanılarak aktivistlerin idamları hızlandırıldı; bunların çoğu “Jin, Jiyan, Azadi” ayaklanmasından, bir kısmı da birkaç ay önceki büyük kitlesel gösterilerden beri hapisteydi. İran halkının ve aktivistlerin bir kesimi ise emperyalist saldırıyı ve emperyalist söylemleri nefret ettikleri rejimden kurtuluşun bir yolu olarak gördü; yüzlerce sivilin öldüğü bombardımanların daha küçük bir kötülük olabileceğini düşündü. Emperyalist Siyonist saldırıya karşı mücadeleyi neden ilk sıraya koyduğumuzu anlayamadılar. Sanki ya rejimin ya da emperyalizmin yanında olmak gerekiyormuş gibi görünüyordu; ancak bu, sahte bir ikilemdi. Rejimi teşhir etmeyi sürdürürken emperyalist saldırıya karşı olmak mümkündü; çünkü saldırı bu rejimi besliyordu. Bu, sınıf mücadelesinin gerçek diyalektiğidir.

Emperyalizmin yenilgisi, bölgedeki başlıca aygıtı olan İsrail devletinin krizini derinleştiriyor. Bu kriz, Filistin ve Lübnan direnişini güçlendiriyor. Bu nedenle ve yarattığı yeni güç dengesi nedeniyle, mollaların teokratik rejiminin güçlenmesi geçicidir. Enternasyonalist dayanışma, özellikle Ortadoğu halkları arasında, yeniden önemli olacaktır.

Venezuela’da da benzer bir durum yaşanmakta. Venezuelalı işçi sınıfının ve göçmenlerin bir kesimi, ücretlerdeki büyük yoksullaşma ve baskılar karşısında Trump’ın Maduro’ya yönelik müdahalesini yanlış biçimde alkışladı ve bunun, nasıl olursa olsun, ücretlerde iyileşme sağlayacağını, fiyatları düşüreceğini ve bir miktar özgürlük getireceğini umdu. Ancak birkaç ay sonra şimdi her şey daha kötü durumda. Delcy Rodríguez aracılığıyla Chavizm ile ABD arasındaki ittifak, ülkenin (madenler, hidrokarbonlar vb.) çokuluslu şirketler tarafından yağmalanmasına olanak tanıdı fakat Venezuelalıların yaşam koşullarını iyileştirmedi. Yine bu nedenle Trump Küba’ya emekçi halkı vahşice vuran bir abluka dayattı. Çünkü Trump yönetimi kapitalizmin başlıca düşmanının hükümetler değil halklar olduğunun farkında.

Tarih bir kez daha şunu doğruluyor: Emperyalizmin silahlarından ne halkların özgürlüğü ne de işçilerin yaşam koşullarında bir iyileşme doğmuştur. Bu nedenle tüm desteğimiz emperyalizmlere ve gerici hükümetlere karşı işçi sınıfının ve halkların mücadelesinedir.

Enternasyonalist Mücadele (Lucha Internacionalista-LI), İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) İspanya devleti seksiyonu

AB Göç ve İltica Paktı Çalıştayı: AB yolunda göçmenleri ne bekliyor?

0

Göçmen Mülteci Dayanışma Ağı, 20 Haziran Cumartesi günü İstanbul Barosu Galata Kültür Merkezi’nde bir çalıştay gerçekleştirdi. AB Göç ve İltica Paktı: Türkiye-AB Göç Rejiminde Yeni Dönem başlıklı çalıştayda iki oturuma ve bir forum kısmına yer verildi.

Birinci oturumun moderatörlüğünü de üstlenen Tuğba Yılmaz açılışı yaparken çalıştayın çerçevesini özetledi ve 12 Haziran’da yürürlüğe giren AB Göç ve İltica Paktı ekseninde; şekillenen yeni sınır politikalarını, göçmen emeğinin tabi kılınmak istendiği emek rejimini, Frontex’in (Avrupa Sınır ve Sahil Güvenlik Ajansı) değişen yapısı ile işlevini ve sahadaki hak mücadelelerinden edinilen deneyimlerin aktarımını içeren çalıştay programını aktardı.

Saki: “Göçün kaynağında kapitalizm var”

Birinci oturumun ilk sözünü alan Dem Parti İstanbul Milletvekili ve AGİTPA (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı Parlamenter Asamblesi) Göç Komitesi üyesi Özgül Saki, dünyadaki kitlesel göç olgusuna dikkat çekerek bu göçlerin çok büyük kısmının kapitalizmin ve kapitalist devletlerin yarattığı savaşların, iklim krizinin, doğal yaşam ve geçim alanlarının şirketler tarafından tahrip edilmesinin sonucu olduğunu belirterek aynı sırada gerek ABD’de gerek AB’de gitgide sertleştirilen göçmen karşıtı sınır politikalarının görünür kıldığı ikiyüzlülüğe işaret etti.

Saki, çok yoğun bir göç almış olsa da Türkiye devletinin de göçmenlerin mültecilik statüsünü tanımadığını ve bu yüzden burada bulunan yaklaşık 4 milyon mültecinin Cenevre Sözleşmesi’nin kendilerine tanıdığı haklardan faydalanamadığını hatırlattı.

AB’nin 12 Haziran’da yürürlüğe giren yeni göç ve iltica paktına değinen Saki; “dosyaları hızlı sonuçlandırma”, “göçün güvenli yönetimi” gibi kavramsallaştırmalarla olumlu gelişmeler olarak lanse edilmek istenen yeni uygulamaların sınırda yapılan başvuruların 7 gün içinde aceleyle sonuçlandırılması ve bu süre içerisinde gerekli evrak, belge, bilgi temini yapma imkânı olmayacak mültecilerin mağduriyetiyle sonuçlanabileceğini ve pakt kapsamında tüm Avrupa ülkeleri için ortak bir veritabanının devreye alınmasıyla herhangi bir ülkeden iltica başvurusuna ret kararı alan mültecilerin diğer ülkelere başvurmasının önünün kapatılacağını belirtti.

Göçmenler insandışılaştırılıyor

Saki; Avrupa devletlerinin topraklarına kabul etmedikleri mültecileri Türkiye, Arnavutluk, Tunus gibi “üçüncü güvenli ülke” olarak adlandırılan ülkelere göndermeyi planladığını, yine benzer biçimde İngiltere’nin Ruanda, İtalya’nın ise Arnavutluk ile bu gibi anlaşmalar yaptığını ve göçmenlerin kendi irade ve istekleri tamamen hiçe sayılarak kendilerini bir anda hakkında hiçbir bilgilerinin olmadığı bir ülkede bulmalarına yol açacak bir işleyişin kendilerine dayatılmak istendiğini ifade etti. Ayrıca Emperyalist Avrupa devletlerinin bir çekirdek Avrupa tanımlayarak eşitlik, özgürlük, kardeşlik gibi tarihsel referansları buraya atfettiğini ancak dışarıda bıraktıkları herkesi insandışılaştırarak bu değerlerin kapsama alanı dışında bıraktıklarını dile getirdi.

Dünyanın içinde bulunduğu çalkantılı politik döneme dikkat çeken Saki, önümüzdeki dönemde de savaşların devam edeceğinin görüldüğünü ve emperyalist kapitalist ülkelerin de bu gidişata paralel olarak göç politikalarını şekillendirdiğini ve söz konusu pakt ile ABD’de ICE’ın üstlendiği görevin benzerini şimdi AB’de de Frontex’in üstleneceğini belirtti. Frontex’in önceden Avrupa’daki sınır ülkeleri destek istediğinde devreye girebildiğini ancak şimdi bütçesi 6 katına çıkarılarak, silahlanması artırılarak ve teknik yardımla sınırlı olan görev tanımının genişletilerek sınırları korumaktan sorumlu haline getirilmekte olduğuna ve izleme, takip gibi yeni görevler de üstlendiğine değinen Saki, Türkiye ile Frontex arasında da geçmişten beri imzalanan anlaşmalar olduğuna ve bunların uluslararası anlaşma mahiyetinde olup mecliste onaylanmasının gerektiğini ancak hepsinin Dışişleri Bakanlığı bünyesinde kotarıldığını hatırlattı. Bundan sonra yapılması muhtemel anlaşmaların kamuoyunda ve mecliste tartışılmasının son derece önemli olduğunu dile getirdi.

AB ve AKP göçmenler karşısında ortaklaşıyor

Saki, başta ortak veritabanı olmak üzere yeni pakt ile hayata geçecek birçok uygulamanın bir köle pazarı oluşturmaya hizmet edeceğini ve kapitalist Avrupa ülkelerinin göçmenleri üzerlerindeki “geçicilik” baskısını sürekli olarak koruyarak sermayenin ihtiyaç duyduğu sektörlerde ve ihtiyaç duyduğu sınırlı süre ile istihdam edecek şekilde topraklarına almayı ve güvenceden yoksun koşullarda çalıştırmayı hedeflediğini ifade etti. 500 bin göçmen alacağını duyurduğu için kamuoyunda olumlu bir örnek olarak sunulan İspanya’nın da işçilere güvenceden tamamen yoksun koşullar dayattığını belirten Saki, sözlerini tamamlarken AB’nin Türkiye’ye dönük kâğıt üstündeki kimi eleştirilerinin ötesinde şu süreçte “Türkiye AB ülkesi değil ama bizim için çok önemli bir ülke” gibi ikiyüzlü söylemlerle Türkiye’yi bu paktın aktif bir katılımcısı olarak konumlandırmak istediğini ve AKP’nin de buna dünden razı olduğunu, ayrıca önümüzdeki dönemde AB ve AKP iktidarı arasında göçmenler konusunda süregelen işbirliğinin daha da derinleştirilmek istediğini belirtti.

Akdeniz: “Emperyalizmin savaş ve göç politikaları paralel ilerliyor”

Çalıştaydaki ikinci sunumu gerçekleştiren gazeteci yazar Ercüment Akdeniz, 2015’te Avrupa merkezli başlayan ve BM’nin de dahil olduğu bir çalışma haline gelen Ajanda 2030 adlı belgeye değinerek bu strateji belgesinin NATO’nun 2030’a kadar dünyada soğuk savaşın ağırlığını korumasını, sonrası için ise sıcak çatışmanın yükselişini öngören projeksiyonuyla uyumlu şekillendirildiğini ve göç politikalarının küresel savaş beklentisiyle beraber yapılandırıldığını ifade etti.

Bu yöneliş kapsamında göçün yönetilmesi gereken bir mesele olarak ele alındığını ve her devletin bu meseleye paydaş olması gerektiğinin vurgulandığını aktaran Akdeniz, paydaşlar arasında bir nevi işbölümü de yapıldığını ve göçü yönetecek politikaları belirleyecek ve kalifiye göçmen emeğini sömürecek merkez kapitalist ülkelerin de Türkiye, Arnavutluk gibi sürecin insani, lojistik yükünü üstlenecek ancak mali olarak fonlanacak ülkelerin de paydaşlar olarak tanımlandığını belirtti.

Akdeniz, söz konusu konsept dahilinde “düzenli göç” ve “düzensiz göç” gibi kavramların kullanılmasıyla esasen bir “makul göçmen” / “kriminal göçmen” ayrımı inşa edildiğini ve emperyalist kapitalist ülkelerin kendi yarattıkları savaşlar yüzünden yer değiştirmek zorunda kalan göçmenleri “suçlu” ilan edebildiğini ifade etti.

AB’de söz konusu “paydaşlık sistemi”ne girip mültecileri pay edenlerin; devletler, şirketler, STK’lar, finans sektörü, patron örgütleri, işçi sendikaları olduğunu dile getiren Akdeniz, Avrupa Entegrasyon Ortaklığı adıyla kurulmakta olan bu sistemin şimdi Türkiye’ye de yayılmakta olduğuna ve buradaki kurum ve kuruluşları da kapsamaya başladığına dikkat çekti.

Türkiye kalifiye göçmen işçi istasyonu oluyor

Geri kabul anlaşması ile Türkiye ve benzeri ülkelerin göçmen deposu haline getirilmiş olduğunu belirten Akdeniz, nüfusu yaşlanan ve kalifiye emek açığı bulunan Avrupa’nın güncel ihtiyaçları doğrultusunda Türkiye’nin göçmen işçilerin kalifiye hale getirilerek Avrupa’ya aktarılacağı bir istasyon olarak yapılandırılmak istendiğini, böylece ihtiyaç duyulan işçilerin şirketler üzerinden geçici olarak kısa süreli sözleşmelerle Avrupa’da çalıştırılmasının hedeflendiğini anlattı.

Halihazırda ILO, BM ve Milli Eğitim Müdürlükleri işbirliğiyle, AB kalkınma ajanslarının eğitmen ve fon desteğiyle Türkiye’deki bazı mesleki/teknik okulların yetişkin göçmenleri kalifiye hale getirme amacıyla kullanıldığına sahadaki gazetecilik deneyimi ile de şahit olduğunu aktaran Akdeniz, mobilize ve güvencesiz bir işgücü oluşturmanın hedeflendiğini ve bunun özel şirketler aracılığı ile örneğin bir iş/proje süresince bir Avrupa ülkesinde sonrasında ise bir başkasında çalıştırılan, dolayısıyla gittiği yerdeki işçilerle bağ kurması ve örgütlenmesi de tamamen engellenmiş bir işçi profilinin şekillenmesine hizmet edebileceğine dikkat çekti.

Bu gelişmeler ışığında uluslararası göçmen hakları ile uluslararası işçi haklarının iç içe geçmiş olduğunu belirten Akdeniz, alanda göçmen hakkı savunusu ile sendikal mücadelenin ayrı kanallardan ilerlemeye çalışması durumunda aşırı sağın güçlenebileceğini, yerli işçilerin göçmen işçilere karşı kışkırtılmasının gündeme gelebileceğini belirtti.

Dalkıran: “Cenevre Sözleşmesi’nin içi oyuluyor”

İlk oturumun son sözünü alan Koç Üniversitesi Göç Araştırmaları Merkezi’nden Dr. Müge Dalkıran, yaptığı sunumla AB Göç ve İltica Paktı’nın öne çıkan yönlerini aktardı.

Paktın hukuki mimarisi incelendiğinde; kendi vatandaşları için tüm dataların titizlikle korunmasını öngören AB ülkelerinin, söz konusu mülteciler olduğunda tüm kimlik bilgilerini, biyometrik verileri vd. dataları ülkeler arasında büyük ölçekli paylaşıma açmakta olduğunun görüldüğünü belirten Dalkıran göçmenlere tabi tutulmak istendikleri tarama uygulamalarını reddetme hakkı tanınmadığını söyledi.

Sınır politikalarındaki değişikliklerin, İtalya ve Yunanistan’da bulunan ve “ilk varış adaları” olarak tanımlanan adaların birer laboratuvar olarak değerlendirilmesi ile ilk olarak burada hayata geçirilen sert pratiklerin genele yayılmasına dayandığını belirten Dalkıran, “yavaş prosedürleri hızlandırma” kisvesi altında mültecilerin kendilerinden istenen kanıtları, evrakları, belgeleri toparlamasının mümkün olmayacağı kadar kısa 7 günlük sürelerde iltica başvurularına toplu retler yapılmasının önünün açıldığını dile getirdi.

Pakt içerisindeki “kriz tüzüğü” düzenlemesiyle 1951 Cenevre Sözleşmesi’nin içinin oyulduğunu ve “yoğun göç baskısı” gibi muğlak kavramlara dayanarak mülteci haklarının askıya alınmasının, tüm başvuruların dondurulabilmesinin öngörüldüğünü söyleyen Dalkıran, böylece halihazırda Polonya tarafından de facto olarak uygulanan göçmen düşmanı sınır uygulamalarının Avrupa’da resmiyet kazanmakta olduğuna işaret etti.

Sınırlarda hak gaspları yaygınlaşacak

Paktın kurgusal olarak insanları henüz varış aşamasında iade edilemez/mülteci ve ihraç edilebilir/düzensiz göçmen olarak ikiye ayırdığına ve olası sonuçları iltica veya iade olarak mutlaklaştırdığına, bireysel durumların hızlı ve yüzeysel değerlendirmeler sırasında ihmal edilebilir hale geleceğine dikkat çeken Dalkıran, üçüncü ülkeye gönderilme durumunda hukuki belirsizliklerin de var olduğuna ve üçüncü ülkelerle yapılan anlaşmaların bu ülkelerin parlamentolarında onaylanmamış olduğu durumda mültecilerin oradaki varlığının yasal temelinin de tartışmalı hale gelebileceğine işaret etti.

Pakt ile birlikte sınırlarda hukuken başvurulacak son tedbir olması gereken “gözetim altında tutma”nın ilk uygulama haline getirildiğini ve 30 aya kadar uzatılabilecek bir gözetim altında tutma prosedürünün oluşturulduğunu belirten Dalkıran, çocukların da gözetim altında tutulmasının söz konusu olduğunu ve bunun çocuk haklarının ihlali anlamına geldiğini, zaten halihazırda da sınırlarda çocuklar özellikle yaşlarının tespiti hususunda keyfi uygulamalara maruz bırakılırken, bu uygulamaların pakt ile daha da yaygınlaşabileceğine değindi.

AB Göç ve İltica Paktı’nın yürürlüğe girmesinin Türkiyeli göçmenlere dönük beklenen etkilerine de değinen Dalkıran, önümüzdeki dönemde Türkiye’den AB ülkelerine siyasi iltica için başvuru yapanlara dönük toplu ret cevaplarıyla karşılaşılmasının olası olduğunu ve halihazırda Avrupa’ya göçmüş bulunan Türkiyelilerin geri gönderilme oranlarında da artış yaşanabileceğini belirtti.

Çalıştayın kısa bir aradan sonra başlayan ikinci oturumunda moderatörlüğü Göçmen Mülteci Dayanışma Ağı’ndan Gülyeter Aktepe üstlenirken, Almanya’dan gazeteci Matthias Monroy ve Göçmen Mülteci Dayanışma Ağı’ndan Özgün Özata sunumlarını gerçekleştirdi.

Monroy: “Frontex, AB’nin kolluk gücüne dönüşüyor.”

Almanya’da faaliyet gösteren Bürgerrechte & Polizei/CILIP ve nd.DerTag yayınlarının editörlüğünü sürdürmekte olan Matthias Monroy, çevrimiçi katıldığı çalıştayda yaptığı Frontex Komutayı Devralıyor başlıklı sunumuile Frontex’in geçirmekte olduğu dönüşüme odaklandı.

Doğrudan AB Parlamentosuna bağlı bir kurum olan Frontex’in sınır koruma ve savaş teknolojilerinin geliştirilmesi ve sınır dışı uygulamaları ile ilgili operasyonlar yürüttüğünü belirten Monroy, tüm ekipmanı AB üyesi devletler tarafından sağlanan bu yapının AB ülkeleri dışında Arnavutluk, Karadağ, Sırbistan, Moldova ve Bosna-Hersek’te de operasyonlar yürüttüğünü ve hatta Afrika’da da faaliyet yürütmeyi hedeflediğini ancak Afrika hükümetlerinin bunu reddettiğini aktardı.

Ağırlıklı olarak kara ve denizde operasyon yürüten Frontex’in son yıllarda yeniden yapılanma içine girdiğini ve gitgide daha özerk bir statü kazanmaya başladığını belirten Monroy kurumun bütçesinin de buna paralel olarak artmakta olduğunu, 2027 yılında bünyesinde 2500’ü silahlı olmak üzere 10 bin görevli çalıştırıyor olacağını ve bu haliyle AB’nin ilk kolluk gücü denilebilecek bir yapılanmaya dönüşmekte olduğunu vurguladı.

Özata: “Kadın ve lgbti+ göçmenler büyük sorunlarla yüz yüze”

İkinci oturumun ve çalıştayın son sunumunu gerçekleştiren Özgün Özata göçmen kadınların ve lgbti+ların yaşadıkları zorlukları ele aldığı sunumunda, göçmenler için varmak uğruna yola çıktıkları Avrupa’ya gidememenin, “güvenli bölge” olarak adlandırılan Türkiye’de kalmanın ne anlama geldiği sorusuna verilebilecek yanıtları paylaştı.

Göçmenlerin birçok ekonomik güçlükle mücadele etmek zorunda kaldığına dikkat çeken Özata, çeşitli ırkçı önyargıların bu mücadeleyi daha da katmerli hale getirdiğini belirtti. İstanbul’un bir ilçesinde yürüttüğü akademik saha çalışması sırasında karşılaştığı kimi olgu ve olaylardan da örnekler veren Özata; ev kiralamak isteyen göçmenlerden normal kira tutarının birkaç kat fazlasının istendiği ve fahiş fiyatlarla barınmaya uygun olmayan meskenlerde kalmak zorunda oldukları, tüm bu göçmenlerin sigortasız, günübirlik yevmiyeli işlerde çalışmak durumunda olduğu ve sıklıkla maaşlarının keyfi olarak verilmemesi ile yüz yüze kaldıkları ve meslek sahibi olan göçmenlerin kendi mesleklerini yapamaz halde olduklarına ilişkin gözlemlerini aktardı.

Esad rejiminin devrilmesinden sonra bilhassa Suriyeli göçmenlerin üzerindeki baskının arttığını dile getiren Özata, göçmenlerin şehirlerarası hareketlerinin zaten kısıtlanmış olduğunu ancak artık bir mahalleden diğerine taşınmalarının dahi zorlaştırıldığını belirtti. Tüm göçmenlerin çok yoğun bir sınır dışı edilme korkusuyla yaşadıklarını, geçici kimlik belgesi olmayan göçmenlerin en temel sağlık hizmetlerinden dahi yoksun kaldıklarını ve bir kısım mensubu Avrupa’ya geçmişken diğerleri geçemeyen ailelerin parçalanmakta olduğunu aktaran Özata, kadın ve lgbti+ göçmenlerin diğer göçmenlerin yaşadığı zorluğu dahi katbekat fazlasıyla yaşadıklarını vurguladı.

İkinci oturumun ardından gerçekleştirilen forumda salondaki dinleyicilerin hem konuşmacılara sorular yöneltmesi hem de kendi katkılarını diğer katılımcılarla paylaşmasıyla önümüzdeki dönemde göçmen ve mülteci hakları alanında yürütülmesi gereken mücadelelere ilişkin bir tartışma yürütülerek çalıştay sonlandırıldı.

Bolivya: siyasi kriz ve hükümete karşı halk isyanı

0

Rodrigo Paz hükümetinin istifasını talep eden köylüler ve yerliler tarafından örgütlenen onlarca yol kapatma eylemi tüm ülkeye yayılmakta. Hayata geçmemiş bir genel grev ilan etmiş olan Bolivya İşçi Konfederasyonu (COB) da aynı talebi dile getiriyor. Bununla birlikte farklı şehirlerde hükümete karşı önemli grevler ve kitlesel seferberlikler yaşandı ve bu süreçte öğretmenler öne çıktı.

Rodrigo Paz hükümeti Bolivya nüfusunun büyük çoğunluğu tarafından reddediliyor. Bununla birlikte hükümet, Kongre’de “olağanüstü hal” ilan etme yetkisini kendisine tanıyan sağ partilerin desteğiyle iktidarda kalmayı başarmakta ve böylece daha geniş kapsamlı bir baskı uygulamak için gerekli serbestliğe sahip. Hükümet, sokaklardan gelecek tepkiden çekinerek bu önlemleri tam ve kapsamlı biçimde uygulamaya koymaya henüz cesaret edememekle birlikte seçici ve sürekli bir biçimde uygulamaya devam ediyor. Yakın zamanda El Alto Havalimanı’nda Arjantin’den gelen sendikal ve politik önderlerden oluşan dayanışma heyetini gözaltına almış ve derhal sınır dışı etmişti.

Rodrigo Paz hükümeti, işçi kesimleri karşısında zayıflamış olmasına karşın, gitmesini talep eden halk isyanını savuşturabiliyor. Zira henüz mücadeleleri tutarlı biçimde birleştirebilecek ulusal bir önderlik oluşturulamadı; yoksul ve emekçi halkın önüne bu toplumsal felakete son vermek adına alternatif ulusal programatik öneriler ve yeni bir hükümet perspektifi de sunulamadı.

Bolivya’daki halk mücadelesinin ilerleyişini frenleyen bir diğer etken, fabrika işçileri ile kentlerdeki ve kırsaldaki öğretmen sendikalarının bazı önderliklerinin, temel taleplerini elde edemeden hükümetle birlikte protestoları askıya alma kararı almasıdır. Yine de öğretmenler söz konusu olduğunda taban kesimleri hükümete karşı tavizler veren bu üst düzey pazarlıkları reddetti ve La Paz ile Bolivya’nın çeşitli bölgelerinde güçlü yürüyüşler düzenlendi.

Hükümeti ayakta tutan bir diğer olgu ise Trump önderliğinde ABD emperyalizminin, Milei’nin ve Latin Amerika’nın aşırı sağcı hükümetleriyle ABD Başkanı arasında mart ayında imzalanan “Amerika Kalkanı” adlı anlaşmanın parçası olan diğer hükümetlerin kesintisiz uluslararası desteğidir. Bu anlaşma, ABD emperyalizminin bölgedeki egemenliğini güvence altına almayı hedefliyor ve “uyuşturucu kartelleriyle mücadele” bahanesiyle askeri müdahale olasılığını ortaya koyuyor. Trump’ın Venezuela’ya müdahalesini Maduro’nun tutuklanmasını ve şimdilerde ülkede üretilen petrolü ABD’ye teslim etmesi için Maduro’nun eski yardımcısı olan mevcut cumhurbaşkanına boyun eğdirilmesini başlatan bahane de bu olmuştu.

Aynı şeyin Bolivya’da da yapılması hedefleniyor. Hükümetin projesi, yeraltı zenginliklerini ve toprakları ABD çokuluslu şirketlerine teslim etmektir. Her ne kadar Bolivya zenginliklerinin yağmalanması yeni bir olgu olmayıp çok eski tarihlere uzansa ve MAS hükümetlerinin sahte ve çifte standartlı “emperyalizm karşıtı” söylemi döneminde de yaklaşık 20 yıl boyunca sürmüş olsa da, Rodrigo Paz hükümeti çok daha kapsamlı bir teslimiyet projesini hayata geçirmek istiyor.

Kriz ve ülkenin yağmalanması

Mevcut uluslararası ekonomik kriz, ulusal duruma açıkça yansıyor. Bu kriz son derece keskinleşmekte ve tüm emekçi halk üzerinde ağır bir sıkıntıya yol açmakta. Temel tüketim maddelerinin fiyatları artıyor, ücretler donduruluyor ve küçük mülk sahibi olan köylülerin topraklarına el konularak büyük tarım-ticaret oligarklarına devredilmeye çalışılıyor.

Hükümet büyük toprak sahiplerinin vergilerini kaldırdı ve yabancı oligarklar da dahil olmak üzere Brezilyalı ve Arjantinli büyük toprak sahiplerinin giderek daha geniş arazi parçalarını denetim altına almasına olanak tanıyor. Şimdi ise bu kesimlerin tüm ürünleri vergi ödemeksizin ihraç etmelerine ve elde ettikleri dolarları ülke dışına çıkarmalarına izin veriliyor. Bu büyük oligarklar, MAS’ın iktidarda olduğu dönemde göz yummasıyla, 2019’da 10 milyon hektar ormanın yanmasına yol açan yangınların baş sorumlularıydı. Bu yangınlar daha fazla toprak ele geçirmek amacıyla çıkarılmış, ülkenin pek çok bölgesinde uzun süreli kuraklıklara neden olan bir ulusal iklim değişikliğine zemin hazırlamıştı.

Özel madencilikle de ciddi bir yağma yaşanmakta. Her şeyden önce altın çıkarmada altını tortulardan ayırmak için kullanılan son derece toksik ağır bir metal olan cıvayla nehirler zehirleniyor. Bu şirketler de neredeyse hiç vergi ödemiyor. Bunlar sözde “kooperatifler” (ki esasen şirketler) bünyesinde faaliyet gösteren çokuluslu şirketler. Yıllardır süregelen tüm bu durumlar mevcut hükümet tarafından da sürdürülmekte ve söz konusu ihracatın ABD sermayesine devredilmesine çalışılmakta.

COB ve halk örgütlerinin hükümeti için

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Bolivya seksiyonu Emekçi Halkın Devrimci Alternatifi (ARPT) üyelerinin de bir parçası olduğu PT (İşçi Partisi) olarak, bu ağır koşullar karşısında, Rodrigo Paz’ın gitmesi ve ülke zenginliklerinin gasp edilmesinin önlenmesi için örgütlerin birliği çağrısında bulunuyoruz.

Ancak, mevcut hileli seçim yasasıyla yürütülecek seçimler de çözüm olmayacaktır. Son kongresinde bu talebi ortaya koyan COB başta olmak üzere emekçi halkın örgütlerini siyasi açıdan yasallaştıracak bir seçim yasasında ısrar etmemiz gerekmekte.

PT olarak COB’un ve emekçi halk örgütlerinin geçici hükümetini kurmak, bu hükümetin demokratik halk meclisleriyle yönetmesi ve şu acil devrimci ekonomik ve toplumsal önlemleri alması için mücadeleyi sürdürme zorunluluğunu dile getiriyoruz: enflasyon doğrultusunda ücret artışları; köylü ve yerli halkların topraklarının gasp edilmesinin önlenmesi; altının, gazın ve diğer madenler ile tarımsal ürünlerin ve oligarkların elde ettiği dolarların yurtdışına taşınmasının durdurulması; Bolivya halkının ihtiyaçları doğrultusunda üretim yapılması amacıyla büyük toprak sahiplerinin mülksüzleştirilmesi; çokuluslu şirketlerin kamulaştırılması ve sınır dışı edilmesi.

G7: Trump ve müttefiklerine karşı kitlesel gösteriler

0

15-17 Haziran tarihleri arasında Fransa’nın turistik kenti Évian-les-Bains’de G7 Zirvesi’nin 52. toplantısı gerçekleşti. Yedi büyük ekonomik gücün devlet başkanları kritik küresel durumu ele almak üzere bir araya geldi. Zirve, Trump’ın İran ile mutabakatı imzaladığı zemin olurken mutabakat, Trump’ın 28 Şubat’ta İsrail ile birlikte başlattığı savaşı resmen bitirmiş oldu.

Toplantıların arka planını, ev sahibi kente yalnızca 60 kilometre uzaklıktaki Cenevre’de gerçekleşen gösteriler oluşturdu. Yerel parlamentonun bu gösterileri yasaklamaya çalışmasına ve kentte 13 bin polisi konuşlandırarak eylemleri bastırmaya çalışmasına karşın kitlesel gösteriler on binlerce insanı öfkelerini haykırmak üzere bir araya getirdi.

Cenevre’yi sarsan büyük seferberlik

14 Haziran Pazar günü İsviçre’nin Cenevre kentinde “G7’ye Hayır” koalisyonunun da aralarında bulunduğu çeşitli örgütlerin öncülüğünde önemli bir kitlesel gösteri düzenlendi. 50 binden fazla kişi, çok renkli ve çeşitli bir küresel talepler gündeminin etrafında bir araya geldi. Dile getirilen talepler arasında İran’a yönelik başlatılan savaşın reddi, Filistin ile dayanışma ve demokratik hakları tasfiye etmeye çalışan Trump önderliğindeki aşırı sağın yükselişinin kınanması yer aldı. Bunların yanı sıra göçmen nüfusun kriminalize edilmesi de reddedildi. Bu kriminalizasyon, Avrupa Parlamentosu’nun üçüncü ülkelerde sınır dışı etme merkezleri kurulmasına ilişkin yeni bir düzenlemeyi kabul etmesiyle günler önce somut bir biçim almıştı. Diğer taleplerin konusu arasında düşük ücretler, emeklilik haklarının ortadan kaldırılması, artan kiralar, çevrenin korunması ve kadın ve lgbti+ hakları öne çıktı.

Cenevre’deki seferberlik, İsrail’in Gazze ve Filistin’de sürdürdüğü soykırımı açıkça kınadı ve G7’de bir araya gelen devlet başkanlarını, İsrail’in 75 binden fazla kişiyi katlettiği cezasızlık ve suç ortaklığı düzeneğini ayakta tutan kişiler olarak sorumlu tuttu. Bu suç ortaklığı, İsrail’in işgali 2023’ten bu yana Gazze, Lübnan ve Suriye’de 1000 kilometrekareden fazla genişletmesine neden oldu. Bu çerçevede, o günkü eylemlere etkin biçimde katılan Küresel Sumud Filosu, ev sahibi kent Évian-les-Bains’in kıyısında yer aldığı Cenevre Gölü’nde onlarca tekne ve yüzden fazla aktivist ile bir deniz eylemi gerçekleştirerek, zirvede toplanan güçlerden İsrail ile yapılan anlaşmaların sona erdirilmesini, silah ambargosu uygulanmasını ve askeri işbirliğine son verilmesini talep etti.

G7’de bir araya gelen yetkililer, toplumsal krizin sorumluları olarak tanımlanmakta. Uluslararası sivil toplum kuruluşu OXFAM, ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaşın başlangıcından bu yana G7’nin enerji sektörü milyarderleri ceplerine günde 300 milyon dolar atarken aynı dönemde tarihlerinin en büyük resmi kalkınma yardımı kesintisini uygulamaya koydukları gerçeğini gündeme taşıdı. G7, 2024-2025 yılları arasında dünyanın en yoksul ülkelerine sağladığı yardımı 48 milyar dolar azalttı. Bu rakam, G7 milyarderlerinin yalnızca 11 günde biriktirdiği servet artışına eşdeğer.

Çevrenin tahrip edilmesine ilişkin talepler de protestolarda kendine yer buldu. Nisan ayı sonunda gerçekleştirilen G7 toplantısında kararlaştırıldığı üzere iklim gündemi, Donald Trump’ın inkarcı tutumlarıyla çatışmayı önlemek amacıyla resmi gündemin dışına çıkarıldı.

Trump ve müttefiklerine karşı mücadele büyüyor

Cenevre ve Fransa’daki seferberlikler yalnız başına duran bir olgu değildir. Bu protestolar milyonlarca insanın Donald Trump’ın politikalarına ve suç ortağı hükümetlerine ilişkin büyüyen reddini, Filistin halkıyla dayanışmasını ve Avrupa Birliği’nin baskı ve savaş makinesini güçlendirmek amacıyla sosyal hakları kısan kemer sıkma politikalarına karşı bir duruşunu yansıtmaktadır.

Avrupa’da işçi ve halk mücadelelerinde bir yükseliş yaşanmakta, çeşitli ülkelerde grevler hayata geçmekte. Raporlara göre 2025 yılı, AB genelinde 1991’den bu yana en fazla grevin gerçekleştiği yıl olacak. Yalnızca 2026’nın ilk çeyreğinde Portekiz’de 234, İtalya’da 190, İspanya’da 108 ve Fransa’da 105 grev düzenlendi. ABD’de Krallara Hayır hareketi Trump’a karşı mücadele yürütüyor ve tarihin en kalabalık ve yaygın eylemlerini örgütlüyor. Filistin ile dayanışma hareketi İsrail’den güçlü kitlesel kopuşlara yol açtı ve Netanyahu’nun emsalsiz bir yalnızlığa sürüklenmesini beraberinde getirdi. Arnavutluk’taki kitlesel gösteriler, hükümetin toprakları Trump ailesinin gayrimenkul çıkarlarına teslim etmesini reddederek hükümete karşı çıkıyor. Şili’deki büyük öğrenci seferberlikleri José Antonio Kast hükümetine karşı mücadele ediyor. Bolivya’daki işçi ve köylü isyanı, Cumhurbaşkanı Rodrigo Paz’ın istifasını talep ediyor.

G7’ye karşı düzenlenen seferberlikler; kitlesel eylemler, grevler ve mücadeleler aracılığıyla kemer sıkma planlarına karşı çıkan ve Trump ile müttefiki kapitalist hükümetlerin dayatmaya çalıştığı açlık, eşitsizlik, baskı ve çevre yıkımı karşısında bir alternatif arayan küresel yükselişin parçasıdır.

Trump savaşı kaybetti, İran’la anlaşmayı imzaladı

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) ve onun Arjantin partisi Sosyalist Sol’un liderlerinden Miguel Sorans yazdı.

Trump, 28 Şubat’ta başlatılan savaşı sona erdirmek amacıyla İran’la varılan “mutabakat zaptının” nihayet imzalandığını dünyaya duyurdu. Daha önce 39 kez gerçekleşmeden duyurduğu bu anlaşma, 17 Haziran Çarşamba günü sonunda hayata geçti.

Fransa’daki Versailles Sarayı’nda düzenlenen ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un da katıldığı sembolik törende, anlaşmayı ABD adına Trump imzaladı. İran adına ise Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, elektronik imza yoluyla anlaşmayı onayladı.

14 maddelik anlaşma, “Lübnan da dahil olmak üzere tüm cephelerde savaşın derhal ve kalıcı olarak durdurulmasını” öngörüyor. Ayrıca, İran’a ait ve dondurulmuş durumda bulunan milyarlarca dolarlık varlığın 60 gün içinde serbest bırakılmasını da içeriyor. Aynı zamanda müzakerelerin bir sonraki aşaması başlayacak. Bu tutarın yarısının görüşmeler başlamadan önce serbest bırakılması gerekiyor.

Mutabakat, İran petrolü, petrokimya ürünleri ve türevlerinin satışına yönelik yaptırımların askıya alınmasını ve ABD tarafından uygulanan deniz ablukasının kaldırılmasını içeriyor. İran ise Hürmüz Boğazı’nı açmakla yükümlü olacak, ancak boğazın İran’ın kontrolünde kalacağı bilgisi de kamuoyuna yansıdı. Nükleer mesele ise görüşülmeye devam edecek.

Anlaşma, ABD açısından siyasi ve askerî bir yenilgi

Trump bu “barış” anlaşmasını kişisel ve ABD adına bir zafer olarak sunmak istemiş olsa da durum tam tersi.

Trump, soykırımcı devlet İsrail’le birlikte bu saldırı savaşını 28 Şubat’ta başlattı ve birkaç hafta içinde İran rejiminin son bulacağını, İran silahlı kuvvetlerinin, füzelerinin ve nükleer enerjisinin yok edileceğini ilan etti. Trump, İran teslim olmaz ve artık meşhur hale gelen Hürmüz Boğazı’nı açmazsa “uygarlığının sonunun geleceği” ve “Taş Devri’ne geri döneceği” tehdidinde bile bulundu. Son tarih olarak da 7 Nisan’ı belirledi. İran kararlı kaldı ve ABD başkanının tehditlerinin hiçbiri gerçekleşmedi. Hürmüz Boğazı hiçbir zaman açılmadı ve o tarihten bu yana ABD başkanı İran topraklarına tek bir top atışı yapmaya bile cesaret edemedi. İki aydan fazla bir süre sonra ise aynı Trump, görünen o ki lehine olmayan bir anlaşmayı İran’la imzalamak zorunda kaldı.

Bu siyasi ve askerî yenilgi değerlendirmesini yalnızca biz, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) ve Troçkist sol olarak yapmıyoruz. Bunu, ABD’nin en önemli kapitalist gazetelerinden, hatta belki de en önemlisi, The New York Times da dile getirdi. Gazete, 16 Haziran 2026 tarihli sayısında yayın kurulunun imzasını taşıyan bir yazıyı şu başlıkla yayımladı: “Başkan Trump bu savaşı kaybetti.” Trump’ın yenilgisinin anlamını açıklayan şu değerlendirmeyi aktarmaya değer:

“Amerika Birleşik Devletleri bu savaştan askerî, diplomatik ve ekonomik olarak zayıflamış biçimde çıkıyor ve önümüzdeki yıllarda ağır bir stratejik bedel ödeyecek (…) Bu, hem Trump hem de yönettiği ülke için aşağılayıcı bir itibar kaybıdır. Savaş başladığından beri ABD’nin ‘tam ve eksiksiz bir zafer’ kazanacağını ve İran’ın ‘koşulsuz teslimiyeti’ kabul etmek zorunda kalacağını söyledi. Rejim değişikliği olacağını ima etti. İran’ın uranyum zenginleştirmesine ‘hiçbir şekilde izin verilmeyeceğini’ ve ‘ABD’nin İran’la işbirliği içinde, yer altında bulunan ve neredeyse askerî nitelikteki tüm nükleer malzemeyi çıkarıp ortadan kaldıracağını’ söyledi. Bunların hiçbirinin doğru olmadığı görülüyor. İran’daki şahin kanadın hükümeti hâlâ iktidarda.”

ABD emperyalizminin bu yeni yenilgisini açıklayan üç neden var: 1) İran’ın beklenmedik derecede sert direnişi, 2) Hürmüz Boğazı’nın kapanması nedeniyle saldırı savaşının dünya kapitalist ekonomisinin krizini daha da derinleştirmesi ve 3) ABD’de, Cumhuriyetçi taban da dahil olmak üzere savaşa karşı kitlesel bir halk tepkisinin ortaya çıkması. Kamuoyu yoklamalarında savaşa karşı çıkanların oranı yüzde 60’ın üzerine çıktı. Savaşı destekleyenlerin oranı ise yalnızca yüzde 27 idi. Mart ayında ABD’nin 3 binden fazla kentinde yürüyüşler düzenlendi; “No Kings” (Krallara Hayır) ve “Savaşa Hayır” sloganlarıyla 8 milyon kişi sokaklara çıktı. Buna yeni bir siyasi ve askerî yenilgi diyoruz, çünkü bundan önceki yenilgi, 20 yıllık başarısız işgalin ardından 2022’de Afganistan’dan çekilmek olmuştu.

İsrail’e yönelik tepki ve Siyonizmin krizi her şeyi belirsizleştiriyor

Trump ve ABD’nin yenilgisinin bir diğer göstergesi, Netanyahu ve İsrail’le aralarına koymak zorunda kaldıkları siyasi mesafedir; bu mesafe şimdilik yalnızca söylem düzeyinde olsa bile.

Siyonist İsrail devleti, Lübnan, İran ve Filistin’de işlediği insanlığa karşı suçların ötesinde, bu süreçten yenilmiş olarak çıkmaktadır. Öyle ki müzakerelerin parçası bile değildi ve Trump, Netanyahu’nun Lübnan’daki tutumunu kamuoyu önünde eleştirmek zorunda kaldı. Bunu hem İran’ın talepleri nedeniyle hem de siyasi ve askerî çıkmazından mümkün olan en kısa sürede çıkabilmek için anlaşmayı imzalamaya ihtiyaç duyduğu için yapmak zorundaydı. Bu yolla Kasım ayında yapılacak ve kaybetme ihtimali bulunan ABD ara seçimleri öncesinde biraz siyasi nefes almaya çalışıyor.

Trump ve Netanyahu’nun yenilgisinin boyutu, ABD emperyalizmi ile İsrail arasında daha önce görülmemiş bir sürtüşmenin ortaya çıkmasında görülmektedir. İran’daki başarısızlıkları, Siyonizmin iç krizini daha da derinleştiriyor ve İsrail’in dünya çapında giderek artan siyasi tecridini gözler önüne seriyor.

Netanyahu ve Ben Gvir ile Katz gibi aşırı sağcı Siyonist müttefikleri, Lübnan işgalinin ve İsrail’in Filistin ile Ortadoğu’daki sömürgeleştirme politikasının sorgulanmasını kabul edemezler. Lübnan’da kalmaya devam etmek istediklerini zaten ilan ettiler. Ancak anlaşmanın açıklanması ve İran’ın açık biçimde güçlenmiş olması, Siyonizm içindeki bölünmeyi daha da derinleştiriyor. Anlaşma, Siyonist kitle tabanının önemli bir kesiminin ve hükümete muhalif siyasi liderlerin Netanyahu’yu kınamasına ve reddetmesine yol açıyor. Bu bölünme ve eleştiriler, İsrail’de Ekim ayında yapılacak seçimlerde de kendini gösterecektir.

Bu çerçevede, eski başbakan Ehud Barak şunları söyledi:

“İsrail, Netanyahu’nun kibri ve körlüğünün bedelini ödüyor. İran güçlenmiş, İsrail ise zayıflamıştır. Bunun stratejik sorumluluğu Netanyahu’ya aittir. Başarısız oldu.” (Clarín, Arjantin, 16/6/2026)

Krizin zirve noktası ise Trump’ın Netanyahu’ya yönelik açıklamaları oldu:

“Tamamen delirmiş durumdasın. Ben olmasaydım hapiste olurdun. Herkes bu yüzden İsrail’den nefret ediyor.” (Clarín, Arjantin, 2/06/2026)

Anlaşmanın kesinleşmesinden sonra ise şu ifadeleri kullandı:

“Biz olmadan, ABD olmadan İsrail var olmazdı.” (…) “Şimdi Bibi’nin (Netanyahu) Lübnan konusunda daha sorumlu davranması gerekiyor.” (aynı kaynak, 17/6/2026)

Anlaşmanın imzalanması uygulanacağını garanti etmiyor ve kriz sürecek

ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat sağlam temellere dayanmadan doğdu. Bu, yalnızca Trump’ın başarısız emperyalist saldırısından çıkma girişimidir. İsrail faktörü ve Lübnan’daki canice işgalini sürdürme çabası, ilk ve en önemli engel olabilir. İmzalanan anlaşmanın kırılganlığı, Trump ve ABD’nin İran’a ve Ortadoğu’ya yönelik yeni askerî saldırılar başlatmasına yol açabilir. İUB-DE olarak İran’a yönelik yeni saldırganlık girişimlerine karşı dünya halklarının birleşik seferberliğinin bir parçası olacağız. İran halkının haklı davasının yanında olmaya devam edeceğiz; ancak bununla birlikte İran’daki kapitalist, diktatoryal ve teokratik rejime siyasi destek vermeyecek ve ona güven aşılamayacağız.

İUB-DE olarak, Trump ve İsrail’in İran’da uğradığı siyasi ve askeri yenilgiyi dünya çapındaki kitle hareketi açısından bir zafer olarak değerlendiriyoruz. Bu durum, emperyalizmin yenilmez olmadığını göstermektedir. Emperyalizmin askeri ve ekonomik gücünün halkları yenilgiye uğratmaya yetmediğini ortaya koymaktadır. Trump’ın bu geri adımı, aynı zamanda dünya aşırı sağı için de bir yenilgidir. Özellikle Arjantin’deki Milei, El Salvador’daki Bukele ve Şili’deki Kast gibi Trump’ın ve İsrail’in suçlarını destekleyen liderler açısından böyledir.

Bu gelişme, emperyalist karşı saldırıyı, aşırı sağı ve kemer sıkma ile sosyal kesinti politikalarını uygulayan hükümetleri yenilgiye uğratma mücadelesini güçlendirmektedir. Aynı zamanda Filistin ve Lübnan halklarıyla dayanışma mücadelesinin sürmesini, Siyonist devletin yürüttüğü soykırımın sona erdirilmesini ve nehirden denize özgür bir Filistin hedefini de güçlendirmektedir. Bolivya’da da işçi sınıfı ile köylüler, yalnızca altı ay önce göreve gelmiş olan sağcı Rodrigo Paz hükümetine karşı mücadeleye atıldılar. Trump’ı ve ABD emperyalizminin tahakküm planlarını yenilgiye uğratmanın yolu budur: kitlelerin seferberliği yolu.

P&G işçilerinin grevi devam ediyor

0

Gebze Organize Sanayi Bölgesi’nde bulunan, DİSK Lastik-İş’te örgütlü Procter & Gamble (P&G) işçilerinin sefalet dayatmasına karşı çıktığı grev 12 Mayıs’tan beri devam ediyor. İlk 6 ay için yüzde 5 zam, sonraki dönemler içinse enflasyonun yüzde 40’ı oranında zam teklif eden işverenle yapılan görüşmelerden henüz sonuç alınabilmiş değil.

Greve çıktıklarının ertesi gününde işçilerin özel sağlık sigortası iptal edilmiş ve grevdeki işçilerin fabrika tuvaletlerini kullanması engellenmişti. Grevden önce küçülmeye giden fabrikada işten çıkarmalarla işyükü artan işçiler, açıklanan enflasyon oranın altında belirlenen zamla yoksullaşmaya mahkûm edilirken fazladan işyükünün de altında kaldılar. Bu nedenle işçilerin gerçek enflasyon oranında zam talebi grevde ön plana çıkıyor.

İşçi Demokrasisi Partisi’nin grevin 37. gününde ziyaret ettiği işçiler enflasyonun altında ezilmeyecekleri, insan onuruna yaraşır bir ücret alana kadar grevi sürdüreceklerini dile getirdiler.

Yine 37. günde Lastik-İş İzmir şubesi de “P&G işçisi yalnız değildir” diyerek grev çadırını ziyaret etti. Ziyarette işçiler yoksulluğa boyun eğmeyeceklerini bir kere daha vurguladılar. Sendika temsilcileri ise işçilerin grev kararlılığını sonuç alınana kadar destekleyeceklerini ifade ettiler.

Hukuk köşesi: fazla çalışma/fazla sürelerle çalışma

0

İş Hukuku’nda fazla çalışma (mesai) kavramı ile fazla sürelerle çalışma kavramı ayrı anlamlara gelir.

4857 sayılı İş Kanunu’na göre haftalık çalışma süresi kural olarak en fazla 45 saattir. Maden işçileri için ise haftalık çalışma süresi en fazla 37,5 saattir. İşçinin haftalık 45 saatin üzerinde çalıştırılması “fazla çalışma” olarak kabul edilir. Örneğin haftada 55 saat çalışan bir işçinin 10 saatlik çalışması fazla çalışma niteliğindedir. Kanun, fazla çalışmanın her bir saati için işçiye normal saatlik ücretinin yüzde 50 artırılmış halinin ödenmesini zorunlu kılar. Maden işçileri için bu oran yüzde 100’dür.

İşyerinde haftalık çalışma süresi sözleşmeyle 45 saatin altında belirlenmiş olabilir. Örneğin taraflar haftalık çalışma süresini 40 saat olarak kararlaştırmışsa, 40 ile 45 saat arasındaki çalışmalar “fazla sürelerle çalışma” sayılır. Bu durumda işçiye ödenecek ücret, normal ücretin yüzde 25 artırılmış halidir.

İşveren, işçiyi sınırsız şekilde fazla çalıştırma hakkına sahip değildir. Kanun bazı sınırlamalar getirmiştir. Fazla çalışma için işçinin onayının alınması gerekir. Uygulamada bu onay çoğu zaman iş sözleşmesi imzalanırken alınmaktadır. Ancak işçinin rızası olsa dahi yıllık fazla çalışma süresi 270 saati aşamaz.

İşveren, fazla çalışma ücreti ödeme yükümlülüğünden kaçmak için iş sözleşmelerine “yılda 270 saate kadar yapılan fazla mesailer aylık ücrete dahildir” düzenlemesi ekler. İşçi, bu maddeyi kabul ettiği noktada 1 yıl içinde 270 saate kadar olan fazla çalışmalarının karşılığı ücreti talep edemez. Yani sözleşmelerdeki bu düzenleme işçinin kanun ile belirlenen fazla çalışma ücretini kısıtlamaktadır.

Fazla çalışma ücreti talep hakkı 5 yıl içinde zamanaşımına uğrar. Yani bugün için 2020 yılında yaptığınız ve ödenmeyen fazla çalışma ücretlerinizi talep ettiğiniz noktada işverenin zamanaşımı itirazı olursa talep tarihinden geriye doğru 5 yıldan önceki fazla çalışma ücretleriniz hesaplanmaz.

Fazla çalışma yapıldığının, işçi tarafından ispat edilmesi gerekir. Tanık delili, işe giriş-çıkış kayıtları, kamera kayıtları gibi deliller ile fazla çalışma yapıldığı ispat edilebilir. Ancak işçi her ay bordro imzalıyor ve bordronun karşılığı ücret de bankadan ödeniyor ise bordroda belirtilen fazla çalışma saatinden daha fazla çalışma yaptığı iddiası tanık ile ispat edilemez. Bu nedenle işçinin bordroyu imzalamadan önce bordroda belirtilen fazla çalışma saat sayısını kontrol etmesi önemlidir.

Fazla çalışma veya fazla sürelerle çalışma yapan işçi isterse, bu çalışmalar karşılığı zamlı ücret yerine, fazla çalıştığı her saat karşılığında 1 saat 30 dakikayı, fazla sürelerle çalıştığı her saat karşılığında 1 saat 15 dakikayı serbest zaman olarak kullanabilir. İşçi hak ettiği serbest zamanı, 6 ay zarfında işverene önceden yazılı olarak bildirmesi koşuluyla işgünleri içerisinde aralıksız ve ücretinde bir kesinti olmadan kullanır.

Maden işçileri, kanalizasyon, tünel inşaatı gibi yeraltında veya sualtında çalışan işçiler ile gece çalışması (20.00-06.00) yapan işçilere fazla çalışma yaptırılması kanunen yasaktır. 18 yaşından küçük işçilere, gebe, yeni doğum yapmış veya emziren işçilere, kısmi süreli sözleşmeler ile çalıştırılan işçilere, sağlık durumunun elvermediği hekim raporu ile sabit olan işçilere de fazla çalışma yaptırılması kanunen yasaktır.

Eğitim dönemini bitirirken bir değerlendirme

0

Bir eğitim dönemini daha geride bırakıyoruz. Bu eğitim döneminde de hem liselerde hem de üniversitelerde mevcut politik iklimin izdüşümleri kendini belki de hiç olmadığı kadar yansıttı.

Bir noktadan başlamak gerekirse faturası emekçilere kesilen ekonomik krizden öğrencilerin de payına düşeni almasından, burslarının enflasyon karşısında kum gibi un ufak olmasından, Gençlik ve Spor Bakanlığı ile Milli Eğitim Bakanlığı’na ayrılan bütçenin gençliğin temel ihtiyaçlarını karşılamaktan hayli uzak olmasından başlayabiliriz. Henüz dönemin başlarında bir sıra arkadaşımız yurdunda sıcak su bulunmadığı için kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti. Edirne’de yurtta kalan öğrenciler yine sıcak su bulunmadığı için bu durumu protesto ettiler. Sene içerisinde birçok kentte kız yurtları güvenlik tehdidi ile karşı karşıya kaldı. Hacettepe’de yemekhanelerinin fiyatı ve niteliği gitgide kötüleşen öğrenciler dönem içerisinde uzun soluklu eylemler gerçekleştirdi. Bunun sonucunda rejimden aldıkları karşılık, açılan soruşturmalar ve polis şiddeti oldu.

Dönemi değerlendirirken üzerinden atlayamayacağımız bir diğer nokta rejimin 19 Mart’ın ardından katmerlenerek artan saldırıları oldu. Okullar açılır açılmaz İçişleri Bakanlığı aracılığıyla üniversitelere gönderilen mesajla rejim, üniversitelerdeki öğrenci örgütlülüğüne karşı adeta rektörlerin kulağını çekti. Ardından sene içerisinde Yıldız Teknik, Boğaziçi ve Türk-Alman gibi üniversitelerde öğrenci kulüplerinin karşı karşıya kaldığı saldırılar ise üniversite yönetimlerinin kayyum rejimine “Mesajını aldık başkanım,” demesiydi. Bahar döneminde Erdoğan’ın Boğaziçi ve İstanbul Üniversitesi’ne yaptığı ziyaretler ve bu ziyaretler boyunca kampüs ve çevrelerinde yaşanan OHAL durumu, rejimin okullarımızdaki bir diğer yansımasıydı. Son olarak geçtiğimiz günlerde Bilgi Üniversitesi’nin Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile bir gecede kapatılıp öğrencilerin üç gün süren direnişlerinin ardından yine kararname ile bir gecede açılmasıysa rejimin karakterini apaçık ortaya seren bir hadise.

Mücadeleci öğrencileri soruşturma ve gözaltılarla sindirmeye çalışan rejim bir yandan da kampüslerde katledilen kadınlar, geleceksizliğe ve şiddete sürüklenen çocuklar ve çalışmak zorunda kaldıkları işyerlerinde katledilen MESEM’liler için tek bir önlem dahi almakla uğraşmıyor. Güz döneminin başlarında Hilal Özdemir, Boğaziçi Üniversitesi’nde kayyum yönetim tarafından sermayeye kiralanan kampüste kaçak bir çocuk işçi olarak çalıştırılırken bir erkek tarafından katledildi. Birkaç ay sonra Meliha Keskin, okuduğu Erciyes Üniversitesi’nde pompalı tüfek ile katledildi. Bir yandan da failleri hiçbir yaptırımla ve cezayla karşılaşmayan diğer ölümler var: MESEM ölümleri. Her yıl onlarca çocuk, bizzat rejim tarafından sermayeye ucuz işgücü olarak teslim edildiği işyerlerinde işçi sağlığı ve iş güvenliği tedbirleri alınmadığı için can verdi.

2025-2026 eğitim dönemini ardımızda bırakırken rejimin bize sundukları yoksulluk, geleceksizlik, güvencesizlik, şiddet ve baskıdan başka bir şey değil. Bütün bunlara rağmen gençlik olarak Tek Adam rejimine karşı emekten yana bir mücadeleyi bulunduğumuz her alanda sürdürmeli, taleplerimizi gür bir sesle haykırabileceğimiz özörgütlülüklerimizin inşası için canla başla çalışmalıyız.

السلطة الانتقالية في سوريا: كيف تحوّل تكتيك «القضم» إلى استراتيجية للسيطرة الشاملة

0

منذ أن فرضت هيئة تحرير الشام هيمنتها على الفصائل الأخرى في شمال سوريا، يمكن الحديث اليوم عن استراتيجية حكم تتبعها السلطة الانتقالية يمكن وصفها بـ«القضم التدريجي». ويقوم هذا الأسلوب لا على تحقيق انتصار مفاجئ ومباشر على الخصوم، بل على هزيمتهم بصورة تدريجية ومتراكمة.

تعتمد هذه المقاربة على صبر استراتيجي طويل الأمد، يقوم على تفكيك بنى الخصوم تدريجيًا من دون اللجوء إلى مواجهة عسكرية شاملة أو صدامات حاسمة، مع انتظار اللحظة المناسبة، داخليًا أو خارجيًا، لإضعاف الطرف المقابل أو احتوائه، بما يجعل فرض الشروط وترسيخ السيطرة الكاملة أكثر سهولة.

وتسير هذه الاستراتيجية وفق تسلسل واضح يبدأ بنزع الشرعية عن الخصم، ثم استثمار أخطائه، وتشويه صورته عبر حملات إعلامية وشعبية منظمة، وصولًا إلى التحرك ضده بعد تهيئة الأرضية السياسية اللازمة لذلك.

ومن خلال هذا التكتيك، تمكنت هيئة تحرير الشام من فرض سيطرتها السياسية والعسكرية على شمال سوريا في إدلب قبل سنوات من عملية «ردع العدوان». وعندما حان وقت التوجه نحو دمشق، استطاعت، بفضل قوتها التنظيمية، توحيد الفصائل تحت رايتها ضمن معركة «التحرير»، مع تقديم وعود للقوى المشاركة بمنحها مواقع محدودة داخل بنية السلطة، بما عزز هيمنتها السياسية من دون التخلي عن نفوذها الفعلي المطلق.

واليوم، بعد وصول الهيئة إلى السلطة وسيطرتها على معظم الوزارات السيادية و المفاصل الرئيسية للدولة، لم يعد هذا النهج مجرد تكتيك مرحلي، بل تحول إلى استراتيجية شاملة للحكم والتعامل مع الخصوم، تتجاوز الاختلافات القومية والدينية والأيديولوجية.

وفي المقابل، أدى هذا الأسلوب إلى أزمات كبيرة في لحظات مفصلية، وكانت المجازر التي شهدها الساحل والسويداء مثالًا على ذلك. كما أن هذه السياسة لم تنجح في توفير الشرعية والاستقرار اللذين تسعى إليهما السلطة الانتقالية. فنهج «احتواء الآخر تدريجيًا مع منحه فتاتًا من السلطة» يخلق توترات دائمة ويجعل التعددية السياسية شكلية إلى حد كبير، كما يظهر في تعيين عدد محدود من النساء أو الوزراء المنتمين إلى طوائف مختلفة. أما العلاقة مع قوات سوريا الديمقراطية فتمثل المثال الأوضح على طبيعة تقاسم النفوذ القائم؛ إذ لم تكن حقوق الشعب الكردي هي العامل الحاسم في هذه العلاقة بقدر ما كانت مصالح الأجهزة ومراكز النفوذ.

ومن جهة أخرى، لا يمكن فهم هذه المعادلة من دون التوقف عند أزمة المعارضة اليسارية السورية. فمواجهة السلطة الحالية تتطلب، أولًا، تحليلًا علميًا لبنية السلطة وأساليب عملها ونقاط ضعفها، وثانيًا، صياغة برنامج سياسي واضح يربط بين الاستراتيجية العامة والتكتيكات اليومية، مع امتلاك المرونة الكافية لتعديل هذه التكتيكات وفق تطورات الواقع.

وتكمن أبرز نقاط ضعف المعارضة اليسارية في غياب برنامج شامل قادر على توحيد المطالب الاقتصادية والاجتماعية والديمقراطية ضمن رؤية متكاملة. ويضاف إلى ذلك التشتت التنظيمي ورفض بعض نشطاء المنظمات غير الحكومية بناء تنسيق سياسي يتجاوز الهويات والانقسامات الضيقة، بما يعزز النزعة الفردية والمبادرات المتفرقة.

كما لا يمكن تجاهل محاولات فلول النظام السابق استغلال المطالب المشروعة، كما حدث خلال احتجاجات 17 نيسان/أبريل ضد الغلاء المعيشي. فقد عمد أنصار النظام السابق إلى تصوير هذه الاحتجاجات العفوية على وسائل التواصل الاجتماعي وكأنها مبادرة خاصة بهم. واستغلت السلطة الانتقالية ذلك بمهارة لتجريم الحراك بأكمله، فبدلًا من اللجوء المباشر إلى أدوات القمع، مهدت الطريق للاعتداء على المتظاهرين عبر اتهامهم بالارتباط بنظام الأسد.

ومن هنا، تصبح حماية المعارضة تنظيميًا وسياسيًا ضرورة أساسية للحفاظ على شرعية المطالب الاجتماعية والاقتصادية وضمان استقلاليتها عن أي سلطة برجوازية قائمة.

في الواقع، ما نواجهه اليوم هو حكومة انتقالية تفتقر إلى شرعية اجتماعية راسخة. فبعد مرور عام ونصف على وصولها إلى السلطة، فشلت الحكومة في تقديم حلول جدية أو مستدامة للمطالب الأساسية التي رفعتها الثورة، وفي مقدمتها المعاناة الاقتصادية والاجتماعية الحادة التي يعيشها العمال والفقراء.

فعلى سبيل المثال، بعد سيطرة الحكومة على منطقة الجزيرة الغنية بالموارد في شمال شرق سوريا، لم ينعكس ذلك بأي تحسن على المستوى المعيشي للناس. بل على العكس، ازدادت الأوضاع سوءًا مع ارتفاع أسعار الوقود وفواتير الكهرباء، ما جعل الانتقادات الشعبية الموجهة إلى السلطة أكثر وضوحًا واتساعًا.

وقد تجلّى ذلك في الاحتجاجات التي نظمها مئات المزارعين في الرقة ودير الزور ودرعا عقب إعلان الحكومة سعر شراء القمح. فقد اعتبر المزارعون أن السعر غير عادل وغير كافٍ في ظل الارتفاع الكبير في تكاليف الإنتاج، مؤكدين أنه لا يلبي تطلعاتهم ولا يستجيب لمطالبهم الرامية إلى تحسين ظروفهم المعيشية وتوفير دعم أكبر للقطاع الزراعي.

كما كان من أبرز التحركات العمالية خلال الأسابيع الأخيرة الإضراب الذي نفذه مئات العمال في شركة زنوبيا، وهي منشأة صناعية تقع في ريف دمشق الجنوبي. وقد طالب العمال بزيادة الأجور وتحسين ظروف العمل وتوفير بيئة عمل أكثر أمانًا. ويعكس هذا الإضراب حجم التدهور الذي تشهده الأوضاع المعيشية للطبقة العاملة في ظل اتساع الفجوة بين الأجور وتكاليف المعيشة، كما يشير إلى تنامي استعداد العمال للتنظيم والاحتجاج دفاعًا عن مطالبهم الاقتصادية والاجتماعية المباشرة.

وفي جوهر الأمر، فإن الوعود الحكومية بتحقيق التنمية عبر الاستثمارات الأجنبية والخصخصة ليست سوى أوهام فارغة. فالمشكلات الملحّة، مثل الفقر المدقع والبطالة وأزمة السكن وتدني الأجور، لا يمكن معالجتها إلا من خلال إجراءات جذرية وحقيقية تبدأ بتأميم ثروات أوليغارشية الأسد، ورفض ديون النظام السابق، وتوجيه ثروات البلاد لتلبية حاجات الطبقات العاملة والفئات الشعبية.

أما فيما يتعلق بالعدالة الانتقالية وحقوق القوميات والطوائف المختلفة، فإن سياسة الحكومة تقوم أساسًا على المماطلة ومحاولة تفتيت المعارضة أو احتوائها. وينطبق الأمر ذاته على قضايا السيادة الوطنية ومواجهة الاحتلالات والتصدي للمشروع الصهيوني.

وانطلاقًا من ذلك، تبرز الحاجة إلى خطة سياسية تطرح المطالب الاقتصادية والديمقراطية العاجلة للعمال والفئات المضطهدة وتسعى إلى تعبئة الجماهير حولها. ومن هذا المنطلق، ندعو جميع النشطاء الذين ما زالوا متمسكين بشعارات الثورة في الحرية والكرامة إلى التوحد حول برنامج نضالي مشترك.

ندرك أن هذا الطريق ليس الأسهل ولا الأقصر، لكننا نعتقد أن بناء بديل حقيقي وجدي للطبقات العاملة، مستقل عن القوى البرجوازية والإمبريالية، لا يمكن أن يتحقق إلا عبر هذا المسار.

Özel İtalyan Lisesi’nde sözleşme intikamı: Öğretmenler işten çıkarılıyor!

0

Özel İtalyan Lisesi öğretmenlerinin insan onuruna yaraşır ücret ve adil çalışma koşulları için 2 Şubat’ta başlattığı grev, 4 Haziran’da 123 günün ardından kazanımla sonuçlanmıştı. Ancak grevin ardından okula dönen 14 öğretmen, okul yönetiminin baskı ve mobbingine maruz kaldı. Bu kapsamda 17 Haziran’da iki öğretmenin görevine son veren okul yönetimi, zaferle sonuçlanan grevden intikam alma girişimini gözler önüne sermiş oldu. Tez-Koop-İş’te örgütlü öğretmenlerin işten atmalar üzerine yaptığı açıklamayı paylaşıyoruz:

“İTALYAN LİSESİ’NDE SÖZLEŞME İNTİKAMI: 123 GÜNLÜK GREVİ KAZANAN ÖĞRETMENLER İŞTEN ÇIKARILIYOR!

İstanbul Özel İtalyan Lisesi’nde haklarını korumak, ayrımcılığa ve sömürüye son vermek adına 2 Şubat 2026 tarihinde greve çıkan ve tam 123 günlük tarihi bir direnişin ardından 4 Haziran 2026’da büyük bir hukuk zaferiyle görevlerine geri dönen 14 Türk öğretmen, okul yönetiminin açık intikam politikasıyla karşı karşıya kaldı. Hakları imzalanan resmi tutanakla güvence altına alınarak okullarına dönen öğretmenlerden ikisinin iş akdi bugün asılsız gerekçelerle feshedildi. Sendika kaynakları, okul yönetiminin işten çıkarma dalgasına diğer öğretmenlerle devam edeceğini öngörüyor.

Bakanlık Arabuluculuğu ve Konsolosluk Taahhüdü Çiğnendi!

Kamuoyunun yakından takip ettiği ve Türk hukuk sisteminin egemenliği adına emsal teşkil eden bu mücadele, T.C. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın arabuluculuğu ve İstanbul İtalya Başkonsolosluğu’nun resmi taahhütleri neticesinde tarafların grevi sonlandıran resmi tutanağı imzalamasıyla sonuçlanmıştı. Ancak okulun İtalyan müdürü, devlet organlarının güvencesinde imza altına alınan uluslararası ve yerel taahhütleri açıkça çiğneyerek hukuku bir kez daha hiçe saydı.

Bir Haftadır Sistemli Baskı ve Mobbing Uygulanıyordu

Grev sonrasında okula dönen öğretmenlerin, bir haftadır okul idaresi ve bazı çalışanlar tarafından sistemli bir psikolojik baskıya, tecrit ve yıldırma politikasına maruz bırakıldığı öğrenildi. Bu baskı zincirinin son halkası olarak 17 Haziran’da iki öğretmenin görevine son verilmesi, haklı ve kamuoyuna mal olmuş bir mücadele yürüten eğitimcilere karşı açık bir tasfiye operasyonu başlatıldığını gözler önüne serdi.

Diplomatik ve Hukuki Skandal

Tez-Koop-İş Sendikası çatısı altında örgütlenen ve haklarını ucu açık “niyet mektuplarına” bırakmayarak direnen öğretmenlerin maruz kaldığı bu haksızlık, eğitim dünyasında da ses getirdi. Kendi ülkelerinde sendikal hakları en üst düzeyde savunan İtalyan yetkililerin, Türkiye Cumhuriyeti topraklarında Türk kanunlarını ve resmi taahhütlerini yok sayarak intikamcı bir tutum sergilemesi diplomatik bir skandal olarak değerlendiriliyor.

Sendika Alarmda: Hukuki Süreç Başlatılacak

Tez-Koop-İş Sendikası, yapılan bu haksız fesihlere karşı “sendikal tazminat” ve “işe iade” davaları başta olmak üzere tüm hukuki süreçlerin vakit kaybetmeden başlatılacağını bildirdi. Sendika ve öğretmenler; tüm kamuoyunu, siyasi partileri, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nı, Milli Eğitim Bakanlığı’nı, bu açık hukuk tanımazlığa karşı durmaya ve kendi toprağında yine haksızlığa uğrayan Türk öğretmenlere sahip çıkmaya davet ediyor.

Sendikal haklarına saygı duyulmayan öğretmenler okulun İtalyan yönetimine “Sizin işten çıkarma hakkınız varsa bizim de direnme hakkımız var, sonuna kadar direneceğiz!” diye sesleniyor.

TEZ-KOOP-İŞ SENDİKASI” 

Bir kavram: enflasyon

0

Türkiye’de yaşayan ve emeğiyle geçinmek zorunda olan herkesin aşina olduğu bir kavram “enflasyon”. Sebeplerinden ve onu işleten mekanizmalardan bağımsız, yalnızca bir olgu olarak ele alınırsa fiyat artışı olarak özetlenebilecek bir kavram. Ancak mesele tam da bunlarla beraber ele almak.

“Yandaş” ya da “muhalif” pek çok mecrada farklı unvanlara sahip “uzman” ve “bilim insanı” enflasyonun sebepleri arasında ürünlere yönelik talepte artışı, insanların fazla harcama yapmasını ve bu harcamaları yapabilecek imkânlara sahip olmasını gösteriyor. Türkiye’de ülkenin ekonomik durumundan görece bağımsız harcama yapabilen bir kesimin varlığı doğrudur. Ancak bu kesim, bu tezleri ileri sürenlerin sunduğu çözüm olan “çalışan ücretlerinin düşük tutulması” ya da “kamu harcamalarının azaltılması” gibi kemer sıkma politikalarından en son etkilenecek kesimdir. Bu kesim zaten enflasyondan ve yoksulluktan etkilenmeyen patronlardır. Oysa talebin kısılması, kemer sıkma politikaları… Tüm bunların gerçek anlamı milyonların yoksulluk ve hatta açlık sınırının altında kalmasıdır. Piyasa rahiplerinin bu argümanları milyonları, içinde bulundukları yoksulluktan kendilerini sorumlu tutmaya ve daha da yoksullaşmaya ikna etmeye odaklanır.

Enflasyon altında ezilmemeleri için çalışanlara ödenecek ücretlerin artırılması talep edildiğinde, bunun o çalışanların ürettiği ürünlerin fiyatlarını artırarak enflasyona katkıda bulunacağı söylenir. Ancak burada gizlenen bir öğe vardır: patronlar ve şirketleri. Herhangi bir maliyeti üstlenmekten sonuna kadar kaçınan ve tüm sorunu diğer öğeler arasındaki dengeye indirgeyen bu zümre, bu tür kriz durumlarından kârlarını koruyarak ya da artırarak çıkabilir.

Enflasyonun işçi sınıfı üzerindeki eziciliğinin sebebi kapitalistlerin bu durumda da kârdan taviz vermemesidir. Enflasyonun gerçek karakteri işte burada yatar. Enflasyon kapitalist ekonomilerde çeşitli iç ya da dış etkilerle zaman zaman tetiklenen, sistemin genel krizleri ve kaosunun yarattığı bir semptomdur. Kapitalist bir ekonomide herhangi bir krizle karşılaşıldığında emekçilerin ücretleri doğrudan düşürülemez. Ancak burjuvazinin en güçlü kesimleri, fiyatları ücretlerden daha fazla artırarak ve siyasetçilerin uyguladığı kemer sıkma politikaları sayesinde tüm faturayı çalışan kesime (yalnız kendi çalışanlarına değil, ürünlerini satın alacak olan diğer çalışanlara da) yıkabilirler ve böylece kârlarını korumaya devam ederler. Aslında olan, emekçilerin kazandığı paranın gerçek değerinin azalmasıdır. Böylece çalışan kesimden patronlara doğru servet aktarımı daha vahşi bir forma bürünür. Üstelik bu durumdan tek etkilenen işçi sınıfı da olmaz. Burjuvazinin daha güçlü kesimi, bu şartlarda aynı manevra kabiliyetini gösteremeyecek daha zayıf kesimini de saf dışı bırakabilir. Yani servet aktarımı burjuvazi içinden de dışından da belirli merkezlere doğru akışını yoğunlaştırır ve tekelleşmeye ivme kazandırır.

Tarihte bu ay: kamu emekçileri seferberliği

0

Coğrafyamızda 1990’lı yıllar genelde kaos ve korku yılları olarak anılır. Ekonomik krizler, kurulup dağılan hükümetler, bu hükümetlerin arkasında ipleri elinde tutan “Susurluk devleti”, DGM’ler, kaybedilmeler, faili meçhuller ve daha nicesi… Bunların hepsi doğru olsa da hikâyenin tamamını anlatmıyor. Gerçek şu ki; 1990’lı yıllar, korku ve baskı kadar çetin mücadele ve kazanımların da dönemiydi. 1995 yılının Haziran ayında yaşanan kamu emekçileri seferberliği bunun en önemli örneklerinden birini teşkil ediyor.

Türkiye işçi sınıfı, 12 Eylül Darbesi’nin üzerine giydirdiği deli gömleğini 1989 Bahar Eylemleri ile yırtıp atmıştı. 1991 Büyük Madenci Yürüyüşü ile de o gömleği bir daha giymeyeceğini tescillemiş oldu. Bir yanda Kürt halkının özgürlük mücadelesi sürüyor, diğer tarafta 12 Eylül’ün tutsak ettiği devrimcilerin tahliyesi devam ediyordu. Tüm bu mücadeleler sürerken kamuda örgütlenme yoğun baskı altında yürümek zorundaydı. 70’li yılların TÜM-DER ve TÖB-DER gibi kitlesel kamu emekçi örgütlerini darbe silip süpürmüştü. Zaten yasal olmayan sendikalarında öncü kamu emekçileri DGM’lere, gözaltılara ve sürgünlere rağmen mücadele ediyorlardı. Bu baskılar kamu emekçisini alt edemedi: Kitlesel bir emekçi hareketi ilmek ilmek örülüyor, işyerlerinin bodrum katlarında ve kazan dairelerinde örgütlü bir hareket inşa ediliyordu.

İşçi sınıfı mücadelesini sürdürürken burjuvazi de kendi hesabını yapıyordu. Dönemin DYP önderliğindeki koalisyon hükümeti, anayasa değişikliği için kolları sıvamıştı. Bu yeni anayasa tasarısının en önemli kalemlerinden biri büyüyen kamu emekçi dalgasının önünü kesmeye yönelikti. Mevzubahis tasarıda kamu emekçilerinin grevli ve toplu sözleşmeli sendika hakkı yer almıyordu. Bin bir zorluğa göğüs gererek örgütlenmiş kamu emekçisinin böyle bir tasarıyı kabul etmesi mümkün değildi. Dönemin fiili kamu emekçisi konfederasyonu Kamu Çalışanları Sendikaları Konfederasyonlaşma Kurulu, 1 Haziran tarihinde talepleriyle beraber eylem programını açıkladı. Bu taleplerin en önemlileri baskı ve sürgünlerin durdurulması, yargı üzerindeki baskının kaldırılması, anayasa değişikliği maddesinin geri çekilmesi ve grevli ve toplu sözleşmeli sendika hakkının anayasaya girmesiydi.

Eylem programı uyarınca 16 Haziran tarihinde Kızılay, 150 bin kamu emekçisi ile dolup taştı. Kızılay’da iki gün oturma eylemi gerçekleştiren emekçiler akabinde 19-20 Haziran’da ülke genelinde kitlesel olarak iş bıraktılar. Bu olağanüstü mücadele sonucu anayasa değişikliği geri çekildi, kamu sendikaları yasallaştı ve Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu resmen kurulmuş oldu.

2026’ya geldiğimizde mücadele hâlâ sürüyor. Kamu emekçisi hareketi hiç olmadığı kadar parçalı. Sendikaların ücret için toplu görüşme hakkı olsa da grev hakkı kamu emekçisinin ana talebi olmayı sürdürüyor. Kamu emekçisinin özlem duyduğu grev hakkını nasıl elde edebileceğini tarih bize gösteriyor: fiili, kitlesel, birleşik mücadele.

İstanbul Lgbti+ Onur Haftası’nın bu seneki teması: AÇIK S’AÇIK

0

İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası Komitesi, bu yıl 22-28 Haziran tarihleri arasında 34.sü gerçekleştirilecek olan Onur Haftası’nın temasını “AÇIK S’AÇIK” olarak açıkladı. Yaptığı açıklamada “Açığız, çünkü saklanmayı reddediyoruz. Saçığız, çünkü düzeninizin ahlakına sığmıyoruz. Açık saçığız, çünkü varoluşumuz sizin sınırlarınızı aşıyor, sizin sınırlarınızdan taşıyor,” diyen komite, iktidarın Aile Yılı politikalarına, genel ahlak ve ailenin korunması bahaneleriyle lgbti+ları hedef almasına tepki gösterdi ve lgbti+ların taleplerinin pazarlık konusu olmadığını vurguladı. Komitenin 34. Onur Haftası teması ile ilgili açıklamasında şu ifadelere yer verildi:

“Hayatlarımızı sömürgeleştiren, istismar eden, kontrol eden; bizleri disipline etmeye ve yok saymaya çalışan tüm sistemlere ve iktidarlara karşı açıkça örgütleniyoruz. Bu düzenin bize biçtiği sınırları reddediyor; korkuyu değil cesareti, dayanışmayı ve direnişi büyütüyoruz. Bizler, Onur Haftası’nı ve Yürüyüşü’nü örgütlerken sokakları terk etmemek için çabalayan, her yıl Onur Yürüyüşü’nü varlığımıza dair bir kutlama olmakla birlikte açık bir mücadele hattına dönüştürmeyi de kendisine görev biçen İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası olarak, bu yılın temasını ilan ediyoruz: AÇIK S’AÇIK.

Açığız, çünkü saklanmayı reddediyoruz. Saçığız, çünkü düzeninizin ahlakına sığmıyoruz. Açık saçığız, çünkü varoluşumuz sizin sınırlarınızı aşıyor, sizin sınırlarınızdan taşıyor.

Her zaman bir yolunu bulan, çatlaklardan sızan biz lubunyalar size boyun eğmedik, eğmeyeceğiz. Açılıp saçılacağız. Cinselliklerin, cinsiyet ifadelerinin ve kimliklerin; devletten, kurumlardan, 12. Cumhurbaşkanı’ndan aldığımız izinlerle değil, mücadeleyle korunacağını biliyoruz. Bu yüzden sesleniyoruz: Korkmadan, saklanmadan, boyun eğmeden yaşayan herkes bu mücadelenin bir parçasıdır.

Buradan herkese sesleniyoruz: LGBTİ+ mücadelesi sadece biz LGBTİ+’ların değil; kadınların, işçi sınıfının, Alevilerin, Ermenilerin, Kürtlerin ve tüm ezilen halkların mücadelesidir. LGBTİ+ mücadelesi her mücadelenin ortak savunma hatlarından biri ve bu toprakların en direngen mücadelelerinden biridir. Bu sene herkesi bu direnişin bir parçası olmaya, mücadelemizi sahiplenmeye davet ediyoruz ve bir kez daha duyuruyoruz: Birleşik mücadeleden geri durmayacağız.

Ne 8 Mart’a gitmekten, ne Suruç Katliamı anmasına gitmekten, ne Cumartesi Anneleri’nin yanında olmaktan, ne Newroz’a gitmekten, ne Madımak Katliamı’nı anmaktan, ne işçi sınıfının mücadelesine omuz vermekten, ne Hrant için adalet istemekten, ne Filistin’deki soykırımı haykırmaktan, ne Roboski’yi hatırlatmaktan ne de hayvanlar için adalet istemekten geri duracağız.

Savaşın, soykırımın, nefretin ve inkârın yükseldiği bu çağda susmuyoruz. Faşizmin karşısında hayatta kalmakla yetinmiyoruz; boyun eğmemekte ısrar ediyoruz. AÇILIYOR, SAÇILIYORUZ.

Bize yaşatılan hiçbir şeyi unutmadık, unutmayacağız. Açıkça söylüyoruz: Hayatlarımız biricik ve eşittir; bunu alana kadar durmayacağız. Yaralarımızı öfkeyle ve mücadeleyle sarmaya; yer yer korksak da birbirimizle dayanışmaya devam edeceğiz.

Taleplerimiz pazarlık konusu değildir. LGBTİ+’ların —özellikle engelli, interseks ve transların— sağlık, barınma, ruh sağlığı ve hukuki destek hizmetlerine koşulsuz erişimi haktır. Uyum süreçlerine getirilmeye çalışılan tıbbi ve bürokratik engellere; karşımıza çıkarılan “genel ahlak” ve “müstehcenlik” bahaneli cezalara; gözaltı ve baskı mekanizmalarına rağmen biz LGBTİ+’lar, hayatlarımız ve bedenlerimiz üzerindeki tahakkümü kabul etmeyececeğiz. Görünürlüğümüz; en küçük kişisel ifademizden yaşama sevincimize, haksızlıklara karşı dindirilemeyecek öfkemizden sarsılmaz direnişimize kadar, her halimizle var olduğumuzun açık bir beyanıdır.

Hayatta kalmanın ayrıcalık olmadığı, kimin hayatının değerli ve yaşanılabilir olduğuna devletlerin ve patriyarkanın karar vermediği, yaşam süresinin kimlikle belirlenmediği bir dünya istiyoruz. Seks işçiliğinin kriminalize edilmediği, emeğin sömürülmediği, LGBTİ+’ların özgürce yaşayacağı ve yaşlanacağı, yas tutma hakkımızın dahi kontrol edilmeye çalışılmadığı bir dünya istiyoruz.

Bazıları buna ütopya diyor. Biz kaçınılmaz diyoruz. İzin istemiyoruz. Uyum sağlamıyoruz. Geri çekilmiyoruz. Kaybettiğimiz mücadele arkadaşlarımızı bir kez daha saygıyla anıyor; bu coğrafyayı terk etmek durumunda kalan, sebepsiz gitmediklerini bildiğimiz ve gözleri kulakları bizde olan tüm lubunya dostlarımızı özlemle selamlıyoruz. Elbet bir gün buluşacağız!”

Diplomayla kurtuluş: Gerçekti, hayal oldu!

0

“Oku evladım, oku da baban gibi eşek olma!” Bu hülyalı sözü zannediyorum ki duymayan genç yoktur. Eğitim sistemi ne kadar bozuk, şartlar ne kadar adaletsiz olursa olsun her emekçi çocuğunun ve ebeveynin aklında dönüp dolaşan bir hayal vardır: üniversite mezunu olup sınıf atlamak. Bir zamanlar gerçekliği olan bu hayalin bakalım günümüzdeki vaziyeti nedir?

Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırma Merkezi’nin (BETAM) geçtiğimiz ay yayınladığı İstanbul Genç İşgücü Piyasası raporu, durumun pek de parlak olmadığını ortaya koyuyor. Rapora göre üniversite veya yüksekokul mezunu 25-31 yaş arası gençlerin yüzde 28’i iş aramaktan vazgeçmiş durumda. Diplomalarıyla girdikleri işlerde insan onuruna yaraşır bir ücret almayı uman gençler iş bile bulamıyor! Diyelim ki iş buldular, bu gençlerin yüzde 40’ı mezun oldukları alanla ilgili bir işte çalışmıyorlar. Bin bir emekle alınan o diplomalar günün sonunda çöp olup gidiyor. Ya işsizsin ya da aldığın diploma bir kâğıt parçasından ibaret. Dönüp dolaşıp aile evine dönüyorsun: 30-39 yaş grubundaki her üç gençten biri anne babasıyla yaşıyor. Sınıf atlamaktan bahsetmiştik, daha aile evimizin dışına atlayamıyoruz…

Gençlik patriyarkadan azade değil

Gençliğin kendisini bulduğu bu ekonomik cenderede kısa çöpü her zaman olduğu gibi kadınlar çekiyor. BETAM raporuna göre genç kadınların yüzde 34,1’i ne eğitimde ne de istihdamda. Bırakın işsiz olmayı, kadınlar işgücüne bile dahil olamıyor. Yeniden üretim ve bakım emeği yükünün tamamı sırtlarına yüklenen kadınlar eve hapsediliyor. Patronların bu “kadın istihdamı” sorununa çözümleri ise dahiyane: Ücretsiz ve nitelikli kreşler, bakımhaneler, çamaşırhaneler, lokantalar değil; kadınların “hem çalışıp hem çocuk bakabilecekleri” uzaktan ve yarı zamanlı “esnek” çalışma modellerini öneriyorlar. Çifte sömürüye devam; kadınlar hem güvencesizleştirilsin hem de ev içinde sömürülmeye devam etsin!

Ne yapmalı?

Yazı boyunca sıraladığımız tüm bu sorunlar “gençlik” adlı soyut bir kategorinin sorunları değil, görece “kalifiye” bir genç işçi kuşağının sorunları. Dolayısıyla bu sorunların çözümü de aynı ekonomik saldırı programının hedefindeki diğer işçilerden farklı değil. Genç işçiler olarak ortak sorunlarımız etrafında, en acil taleplerimizi gündeme alan bir mücadele programı ekseninde işçi sınıfının tamamıyla birleşik bir mücadele hattı inşa etmek zorundayız. Ancak böyle bir mücadele hattı yoluyla burjuvazinin ekonomik saldırı programına ve rejimin baskı politikalarına göğüs gerebiliriz.

Suriye’de geçici hükümet: “parça parça ele geçirme”nin bir iktidar stratejisine dönüşümü

0

Heyet Tahrir el-Şam’ın (HTŞ) Kuzey Suriye’de diğer fraksiyonlar üzerinde hakimiyetini tesis etmesinin ardından, artık geçici hükümetin “parça parça ele geçirme” olarak tanımlayabileceğimiz bir yönetim stratejisinden bahsedebiliriz. Bu yöntem, rakipler üzerinde ani ve doğrudan bir zafer yerine, onları kademeli olarak yenilgiye uğratmayı esas almaktadır.

Bu yaklaşım uzun vadeli stratejik sabra dayanır. Rakip tarafı zayıflatmak ya da kuşatmak için uygun anı, ister iç ister dış koşullardan kaynaklansın, beklerken; kapsamlı bir askeri çatışmaya ya da doğrudan belirleyici bir hesaplaşmaya başvurmadan, rakiplerin yapılarını aşamalı biçimde çözmeyi hedefler. Böylece koşulların dayatılması ve tam kontrolün pekiştirilmesi daha kolay hale gelir.

Bu strateji, rakibin meşruiyetini ortadan kaldırmakla başlayan, ardından onun hatalarından yararlanan, örgütlü medya ve halk kampanyaları yoluyla imajını bozan ve nihayetinde üzerine yürüyen açık bir sıra izler.

HTŞ bu taktik sayesinde, “Saldırıyı Caydırma” operasyonundan yıllar önce İdlib’de siyasi ve askeri kontrolünü kurmayı başardı. Şam’a yönelme zamanı geldiğinde ise örgütsel gücü sayesinde fraksiyonları “kurtuluş” savaşı içinde kendi bayrağı altında birleştirebildi. Aynı zamanda katılan güçlere iktidar içinde sınırlı mevkiiler vaat ederek, fiili ve mutlak nüfuzundan vazgeçmeden siyasi hakimiyetini güçlendirdi.

Bugün ise HTŞ iktidara ulaşıp bakanlıkların çoğunu ve devletin temel kurumlarını kontrol altına aldıktan sonra, bu yöntem artık geçici bir taktik olmaktan çıkmıştır. Ulusal, dini ve ideolojik farklılıkları aşan, iktidarın yönetimi ve rakiplerle ilişkilerin düzenlenmesinde kullanılan kapsamlı bir stratejiye dönüşmüştür.

Öte yandan, bu yöntem kritik anlarda büyük krizlere yol açtı. Sahil bölgesinde ve Süveyda’da yaşanan katliamlar bunun örnekleridir. Dahası, bu politika, geçiş hükümetinin aradığı meşruiyet ve istikrarı sağlamayı da başaramadı. Çünkü “ötekini aşamalı biçimde içerip ona iktidardan kırıntılar vermek” yaklaşımı sürekli gerilim yaratmakta ve iddia ettiği siyasi çoğulculuğu büyük ölçüde biçimsel hale getirmektedir. Farklı mezheplerden bazı bakanların ya da bazı kadınların görevlendirilmesi bunun örnekleridir. Buna karşılık, Suriye Demokratik Güçleri ile kurulan ilişki mevcut nüfuz paylaşımının doğasını en açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu ilişkide öncelikli olan Kürt halkının hakları değil aygıtların çıkarları oldu.

Öte yandan bu denklemi, Suriye sol muhalefetinin krizine değinmeden anlamak mümkün değil. Mevcut hükümetle mücadele etmek için öncelikle iktidarın yapısının, işleyiş yöntemlerinin ve zayıf noktalarının bilimsel biçimde analiz edilmesi gerekir. İkinci olarak ise genel strateji ile günlük taktikleri birbirine bağlayan açık bir siyasi program oluşturulmalı ve bu taktikleri gerçekliğin gelişimine göre değiştirebilecek yeterli esneklik korunmalıdır.

Sol muhalefetin en önemli zayıflıkları, ekonomik, toplumsal ve demokratik talepleri bütünlüklü bir vizyon içinde birleştirebilecek kapsamlı bir programın yokluğunda yatmaktadır. Buna ek olarak örgütsel dağınıklık ve bazı sivil toplum örgütlenmelerinin kimlikleri ve dar bölünmeleri aşan bir siyasi koordinasyon kurmayı reddetmesi, bireysel çalışmayı ve dağınık girişimleri pekiştirmektedir.

Ayrıca eski rejim kalıntılarının meşru talepleri istismar etme girişimleri de göz ardı edilemez. Nitekim hayat pahalılığına karşı 17 Nisan protestolarında bu durum açıkça görüldü. Kendiliğinden başlayan bu protestoları eski rejim yanlıları sosyal medyada kendi girişimleri gibi sundu. Geçici hükümet, bunu tüm hareketi kriminalize etmek için ustaca kullandı. Doğrudan baskı aygıtlarına başvurmadan, protestocuların eski rejimle bağlantılı olduğu iddiasıyla onlara yönelik saldırıların önünü açtı.

Bu nedenle muhalefetin örgütsel ve siyasi olarak korunması, toplumsal ve ekonomik taleplerin meşruiyetini muhafaza etmek ve bunların mevcut herhangi bir burjuva iktidardan bağımsızlığını güvence altına almak için temel bir zorunluluk haline gelmektedir.

Gerçekte bugün karşı karşıya olduğumuz şey, sağlam bir toplumsal meşruiyetten yoksun bir geçiş hükümetidir. İktidara gelişinin üzerinden bir buçuk yıl geçmesine rağmen hükümet, devrimin yükselttiği temel taleplere, özellikle de işçilerin ve yoksulların yaşadığı ağır geçim krizine ilişkin ciddi ya da kalıcı çözümler sunamadı.

Örneğin hükümet, kaynaklar bakımından zengin olan Cezire bölgesinin kontrolünü ele geçirdikten sonra bile bu durum kitlelerin yaşam koşullarında herhangi bir iyileşmeye yol açmadı. Tam tersine, yakıt fiyatları ve elektrik faturalarındaki artışlarla birlikte koşullar daha da kötüleşti, bu da hükümete yönelik halk eleştirilerinin daha görünür ve yaygın hale gelmesine neden oldu.

Bu durum, hükümetin buğday alım fiyatını açıklamasının ardından Rakka, Deyr El Zor ve Dera’da yüzlerce çiftçinin düzenlediği protestolarda açıkça görüldü. Çiftçiler, hızla artan üretim maliyetleri karşısında açıklanan fiyatı adaletsiz ve yetersiz buldu. Bu fiyatın ne beklentilerini karşıladığını ne de yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve tarım sektörüne daha fazla destek sağlanması yönündeki taleplerine yanıt verdiğini ifade ettiler.

Son aylardaki en dikkat çekici işçi seferberliklerinden biri ise Şam’ın güney kırsalında bulunan bir sanayi tesisi olan Zenobia Şirketi’nde yüzlerce işçinin gerçekleştirdiği grev oldu. İşçiler daha yüksek ücretler, daha iyi çalışma koşulları ve daha güvenli bir iş ortamı talep ettiler. Bu grev, ücretler ile yaşam maliyeti arasındaki uçurumun derinleştiği koşullarda işçi sınıfının yaşam koşullarındaki ağır gerilemeyi yansıtıyor. Aynı zamanda, işçilerin günlük yaşamlarını doğrudan etkileyen acil ekonomik ve toplumsal talepler etrafında örgütlenme ve eyleme geçme yönündeki eğilimin güçlendiğine de işaret ediyor.

Sonuç olarak, hükümetin yabancı yatırımlar ve özelleştirmeler yoluyla kalkınma sağlama vaatleri boş hayallerden ibarettir. Derin yoksulluk, işsizlik, barınma krizi ve düşük ücretler gibi acil sorunlar ancak gerçek ve köklü önlemlerle çözülebilir. Bu önlemler, Esad oligarşisinin servetlerinin kamulaştırılmasıyla, eski rejimin borçlarının reddedilmesiyle ve ülkenin zenginliklerinin işçi sınıflarının ve yoksul halk kesimlerinin ihtiyaçlarını karşılamak için seferber edilmesiyle başlamalıdır.

Geçiş adaleti ve farklı ulusal ve dini toplulukların hakları konusunda da hükümet politikası esas olarak oyalamaya ve muhalefeti bölmeye ya da denetim altına almaya dayanmaktadır. Aynı durum işgallere, yabancı askeri güçlerin varlığına karşı ulusal egemenliğin tesisi ve Siyonizme karşı mücadele başlıkları için de geçerlidir.

Bu nedenle işçilerin ve ezilen kesimlerin acil ekonomik ve demokratik taleplerini ortaya koyan ve kitleleri bu talepler etrafında seferber etmeyi hedefleyen bir siyasi plana ihtiyacımız var. Bu temelde, özgürlük ve onur sloganlarına bağlı kalmaya devam eden tüm mücadele öncülerini ve aktivistleri ortak bir mücadele programı etrafında birleşmeye çağırıyoruz.

Bu yolun ne en kolay ne de en kısa yol olduğunun farkındayız. Ancak emekçiler için burjuva ve emperyalist güçlerden bağımsız, gerçek ve ciddi bir alternatifin ancak bu yolla inşa edilebileceğine inanıyoruz.

SpaceX: uzayın özelleştirilmesi ve teknokapitalizmin yeni evresi

0

Uzay uzun süre insanlığın ortak kaderi ve ortak vizyonu gibi öğretildi. Bugün ise milyarderlerin yatırım portföyüne, askeri sözleşmelere ve borsaların trilyon dolarlık masalına dönüşmüş durumda. Merkezde ise yine vizyoner(!) Elon Musk var ve Musk, oyuncaklarından SpaceX’i serbest piyasa mucizesi gibi pazarlamaya çalışıyor. Musk’ın şirketleri yıllardır milyarlarca dolarlık kamu desteğiyle büyürken, bugün SpaceX’in halka arzla 75 milyar dolar toplaması ve 2 trilyon dolara yakın değerlemeye ulaşması bekleniyor. Halkın vergileriyle büyüyen şirketin borsada servete dönüşmesi ise bize başarı diye anlatılıyor.

Uzay yarışından uzay talanına

Soğuk Savaş dönemindeki uzay yarışı artık yerini “Yeni Uzay” adı verilen ticari maceraya bıraktı. Evet, SpaceX’in fırlatma maliyetlerini düşürmesi teknik başarıdır; ama mesele teknolojinin kimin çıkarına kullanıldığıdır. Binlerce Starlink uydusu ve on binleri bulan uydu planı, alçak dünya yörüngesini özel şirketlerin işgal sahasına çeviriyor. Astronomi gözlemleri zorlaşıyor, kaza riski ve uzay çöpü sorunu büyüyor. Kapitalizm okyanusları plastiğe boğduğu, madenler için ormanları yok ettiği gibi şimdi de aynı hırs gökyüzüne taşınıyor.

Bu süreç insanlık için ilerleme diye pazarlanırken, finans piyasalarına çalışıyor. Önümüzdeki günlerde SpaceX’in trilyon dolarlık değerlemelerle halka açılması, Musk’ı ilk dolar trilyonerlerinden biri yapabilecek yeni bir servet aktarımı. Bir yanda milyonlarca insan temiz suya erişemezken, diğer yanda uzay yapay zekâ veri merkezleri ve askeri ağlar için sermayenin oyun sahasına çevriliyor.

Egemenliğin işgali

Mesele yalnızca uzayın kirletilmesi değil, yeni bir özel egemenlik biçiminin kurulmasıdır. Eskiden kamusal ya da devlet denetiminde olan haberleşme ve güvenlik altyapıları, artık tek bir oligarkın şirketlerine bağımlı hale geliyor. Starlink’in savaş alanlarındaki rolü bunu gösterdi. Uydu interneti artık sadece bağlantı hizmeti değil; askeri operasyonların, istihbaratın ve siyasi hesapların parçası.

Bu tablo, teknolojinin tarafsız olduğu masalını da çökertiyor. Bir şirket savaş alanındaki iletişim altyapısını kontrol edebiliyorsa, erişimin nerede açılıp kapanacağı şirket politikasıyla belirlenebiliyorsa ortada basit bir hizmet yoktur. Ortada özelleştirilmiş dış politika, savaş altyapısı ve teknokapitalist güç yoğunlaşması vardır.

Ne yapmalı?

Kapitalizm, ekolojik yıkımı ve yoksulluğu çözmek yerine, kârı uzaya taşıyarak yeni sömürü alanları yaratıyor. Ancak çözüm teknoloji düşmanlığı değil! Sorun roketlerde ya da uydularda da değil; bunların bir avuç patronun kârı, serveti ve siyasal gücü için kullanılmasında.

Uzay, şirketlerin tapulu malı değil insanlığın ortak mirasıdır. Uzay taşımacılığından uydu internete, veri altyapısından askeri sistemlere kadar kritik teknolojiler kamulaştırılmalıdır. Dünyayı talan edenlerin gökyüzünü de elimizden almasına izin vermemek; teknolojinin kâr için değil insanlığın ihtiyaçları doğrultusunda kullanıldığı bir düzen için mücadele etmeliyiz.

Yedek işçi ordusu büyüyor

0

TÜİK’in 2026 yılının ilk çeyreğindeki verilerine göre işsizlik oranı 0,1 puan azalarak yüzde 8,2 oldu. Ancak aynı zamanda işgücüne katılım oranı 0,7 puan azalıp yüzde 52,6’ya düştü. 301 bin kişi işini kaybetti. Sektör dağılımına göre hizmet sektöründe 189 bin, inşaatta 48 bin, tarımda 44 bin, sanayide ise 20 bin kişi işini kaybetti. Geniş tanımlı işsizlik yani atıl işgücü oranı 0,6 puan artarak yüzde 30,4’e yükseldi.

Bu tanımlar arasındaki fark nedir? TÜİK’e göre işsiz sayılmanız için son dört hafta içinde aktif olarak iş aramış olmanız gerekiyor. Yani artık iş aramaktan ümidini kesenler, günlük veya dönemlik işlerle hayatta kalmaya çalışanlar veya üzerine yüklenen bakım emeğinin altında iş arayamayanlar atıl işgücü olarak tanımlanıyor.

Artan işsizlik ve düşen alım gücü uzun vadede ekonomik krizin aşılması için katlanmamız gereken bir “acı reçete” gibi sunuluyor. Orta vadeli program enflasyonu düşürmek için iç talebi kısma yolunu seçti. Hem vergiler tabana yayıldı hem de kamusal hizmetler kesildi. Bu politikalar sonucunda alım gücümüz eritildi, ucuz emek kaynağı haline getirildik. Yüksek işsizlik de bu tablonun önemli bir parçası. Kaynaklar emekçiler için harcanmıyor, nitelikli istihdam imkânları yaratılmıyor, emekçiler sefalet ücretlerine mahkûm ediliyor. O sırada sermayenin kâr hırsı asla dizginlenemiyor, patronlar hiçbir engelle karşılaşmadan topluca işten çıkarma yapabiliyor. İşsizlik, sermaye sınıfının elinde bir silah olmuş durumda. Birden fazla işçinin yapması gereken işler bir işçinin üzerine yıkılıyor. Türkiye’de bir işçi, dünya ortalamasının oldukça üzerinde, haftada ortalama 42 saat çalışıyor. Patronlar işten çıkarma sopasını gösterip işçiyi düşük ücretlere ve kötü çalışma koşullarına mahkûm ediyor.

İşsizlik maaşı asgari ücretin bile çok altında, bir işten çıkınca diğerini bulmak da hiç kolay değil. Bu hayat pahalılığı içinde işsiz kalmak hem maddi hem de manevi açıdan oldukça yıpratıcı. Bu düşük ücretlerle çalışırken geçinmek oldukça zorken asgari ücretin bile altında bir işsizlik maaşının kirayı, faturayı, beslenmeyi karşılamaya yeteceğini söylemek mümkün değil. Bize acı reçete yazanlar ise büyümeye, servetlerini artırmaya devam ediyor. Sermaye sahiplerinin vergi borçları affedilirken, Türkiye’de gelir vergisinin büyük çoğunluğunu ücretli çalışanlar ödüyor.

Bu ekonomi politikaları işsizliği ve eşitsizliği tırmandırırken biz ne talep edebiliriz? “İşten çıkarmalara son!” demekle başlayabiliriz. Patronların kâr oranlarını artırmak için işçi çıkarıp sömürüyü artırmasına izin verilmemeli. Ancak bu da yeterli değil. Çalışma saatleri azaltılarak işler tüm çalışanlar arasında pay edilmelidir. İşyerindeki emek düşmanı uygulamaların bahanesi olan ticari sırlar kaldırılmalı! İşletme defterleri ve banka hesapları işçilerin denetimine açılmalıdır.

Filistin’i savunuyorsan vanaları kapatacaksın!

0

AKP-MHP iktidarı 2 Mayıs 2024’te Gazze’ye “kesintisiz ve yeterli miktarda insani yardım akışına izin verinceye kadar” İsrail ile ihracat ve ithalatın durdurulduğunu açıklamıştı. Hükümetin verilerine bakacak olursak Haziran 2024’ten bu yana Türkiye ve İsrail arasında gerçekten de bir ticaret kaydı görünmüyor. Kurnazlık da tam burada başlıyor. Sözde ambargo ilan edildiği günden bu yana yayınlanan birçok raporda Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı üzerinden ham petrol akışının durmak bir yana katlanarak çoğaldığını görüyoruz. Kpler (küresel hammadde, enerji piyasaları ve denizcilik lojistiği için veri sağlayan bir platform) verileri, İsrail’e ulaşan Azerbaycan ham petrolü ithalatının 2025 yılında günlük 94 bin varile ulaştığını gösteriyor. Ceyhan Limanı’ndan geçen bu petrol, soykırımcı İsrail’in petrol ithalatının neredeyse yarısını oluşturuyor!

20 Ocak’ta yayımlanan “Soykırım Vanaları Hala Açık” başlıklı rapora bakarsak 2 Mayıs 2024 ile 1 Aralık 2025 tarihleri arasında Ceyhan Limanı’ndan ayrılan ancak belirtilen varış limanlarına ulaşmamış 57 ham petrol sevkiyatı var. Uydu görüntüleri takip edildiğinde yolculuk sırasında takip sinyallerini kapatan bu gemilerin Aşkelon Limanı’na vardığını görüyoruz. Defalarca belgelenen bu gizli ticaretten Türkiye devletinin haberdar olmadığına inanmak için en iyi ihtimalle saf olmamız gerekir. Tek Adam rejiminin yetkilileri ise taşınan petrolün nihai varış noktasına devletin karar vermediği, ihracatçı şirketlerin Ceyhan’dan kalkarken varış noktası olarak İsrail’i göstermediği gibi aklımızla alay eden açıklamalarla, soykırımı besleyen petrolün bu topraklardan aktığı gerçeğini örtbas etmeye çalışıyor.

Erdoğan’ın Filistin ile ilgili yaptığı her konuşmasında vurguladığı ümmet kardeşliği, “mazlum” Filistin halkının yanında oldukları gibi sözlerinin ikiyüzlülüğü Ceyhan’dan kalkıp İsrail’e ulaşan her petrol variliyle katmerleniyor. Soykırıma karşı gerçek yaptırımlar, Tek Adam rejiminin de ayrılmaz bir parçası olduğu küresel kapitalist ticaret ağının mide bulandırıcı ilişkilerine toslayıp kuru hamasetle sınırlı kalıyor.

Rejimin ve temsilcilerinin kirli ilişkileri bir yana dursun, Türkiye’de emekçiler, hükümetlerinin ikiyüzlülüklerinin aksine, İsrail denen soykırımcı projeye hiçbir zaman sempati duymamıştır. Bugün biz emekçilere düşen görev de Filistin halkına uygulanan soykırımı besleyen bütün ticari ilişkilerin kesilmesi için bulunduğumuz her yerde seferber olmaktan, İsrail ordusunun tanklarını ve otomobillerini dolduran o petrollerin akışını engellemek için “Filistin’i savunuyorsan vanaları kapatacaksın” demekten geçiyor.

Procter & Gamble (P&G) işçileri grevde!

0

Gebze Organize Sanayi Bölgesi’nde, DİSK’e bağlı Lastik-İş Sendikası’nda örgütlü olan Procter & Gamble (P&G) işçileri, patronun yüzde 5’lik sefalet zammını kabul etmedikleri için 12 Mayıs’tan bu yana grevde. Tüm işçilerin sendikalı olduğu işyerinde üretim tamamen durdu. İşçi Demokrasisi Partisi’nin grevin otuzuncu gününde ziyaret ettiği işçiler, enflasyon karşısında eriyen ücretlerini korumak için insanca yaşayacak zam talep ediyor.

İşçiler, greve çıktıkları ilk günden itibaren tuvaletleri dahi kullanmalarının yasaklandığını ifade ediyor. Özel sağlık sigortaları da iptal edilen işçiler ve ailelerinde tedavisi devam eden hastalar sağlık haklarına erişmekte güçlük yaşıyor.

Grevden önceki süreçte, üç vardiyadan iki vardiyaya düşen, işten çıkarmalarla küçülmeye giden fabrikada iş yükü zaten artmış durumda. Ziyaret esnasında bir işçi durumu şöyle ifade etti: “Bu fabrikanın bakım yapanı da biziz, üreteni de paketleyeni de iş güvenliği de. Normal şartlarda 200 kişiye yaptıracağı işi burada 85 işçiye yaptırıyor.”

Ariel, Fairy, Alo gibi ürünleri üreten ABD merkezli P&G, grevi kırmak için Çekya’daki fabrikasından ithalat yoluyla ürün alıp iç piyasaya sürmeyi de deniyor. Grevden ancak yirmi yedi gün sonra işverenle yapılan ilk görüşmeden bir sonuç alınabilmiş değil. Görüşmeler devam ediyor.

Arnavutluk: Trump ailesine karşı “Flamingo Devrimi”

0

Arnavutluk’ta 31 Mayıs’tan itibaren günlerce süren protestolarda binlerce kişi, ABD Başkanı Trump’ın kızı Ivanka Trump ile eşi Jared Kushner’ın inşa etmek istediği tatil köyüne karşı sokaklara döküldü.

Binlerce protestocu, başta ABD Başkanının damadı Jared Kushner olmak üzere Trump ailesiyle bağlantılı iki dev gayrimenkul projesine karşı çıkıyor ve bu projeleri çevreye yönelik bir tehdit olarak görüyor. Arnavutluk direnişinin sembolü pembe flamingolarla özdeşleştiği için protestolar “Flamingo Devrimi” olarak anılmakta. “Arnavutluk satılık değildir!” sloganıyla Tiran’da dört gün üst üste gösteriler düzenleyen binlerce Arnavut, Jared Kushner’ın yatırım şirketi Affinity Partners tarafından yürütülen turizm projesine karşı sesini yükseltti.

Protestocular, söz konusu kompleksin çevreye vereceği zararlar gerekçesiyle inşaat projesini reddediyor. Bazı pankartlarda sosyal demokrat Başbakan Edi Rama’nın istifası talep edilirken bazılarında Rama’nın Ivanka Trump’a anahtar teslim ettiğini gösteren çizimler yer aldı.

Arnavutluk, Güneydoğu Avrupa’da yaklaşık 2.770.000 nüfuslu bir ülke ve Akdeniz’in iç denizleri olan Adriyatik ve İyon denizi kıyılarında bulunuyor. 1991’de kapitalizmin restore edildiği ülkede o tarihten bu yana yabancı yatırımlar sürekli arttı. Nüfusun yaklaşık yüzde 20’si yoksulluk koşullarında yaşıyor.

İki yıl önce kamuoyuyla paylaşılan plana göre proje, eski bir gizli komünist askeri üs olan Sazan Adası’nı lüks bir turistik yere dönüştürmeyi öngörüyor. Yaklaşık 1,2 milyar dolar değerindeki bu operasyon kapsamında, güney kesimindeki Zvernec topluluğunda yer alan ve koruma altındaki kıyı bölgesi Vjosa-Narta’ya da lüks oteller inşa edilmesi planlanıyor. Söz konusu bölgeler deniz kaplumbağaları, Akdeniz foku ve protestolara adını veren flamingolar başta olmak üzere pek çok endemik türün yaşadığı sulak alanları barındıran koruma altındaki bir kıyı bölgesiyle sınır komşusu.

Protestocular “Arnavutluk satılık değildir” ve “Projeyi iptal edin” sloganlarını atarken “Ivanka, evine dön” ve “Vjosa-Narta’dan elinizi çekin” gibi bazı sloganlar da dış aktörleri hedef alıyor. Arnavutluk gençliği, yaşam kalitelerini ve söz konusu bölgenin fauna ve florasını savunan bu protestoların öncülüğünü üstleniyor.

Arnavutluk’taki gösteriler pembe rengiyle dikkat çekiyor; prostestocular ya pembe giysiler giyiyor ya da bölgede yaşayan flamingolara benzer nesneler taşıyorlar. Flamingonun bu merkezi önemi, protestolarda ülke bayrağında bile yapılan değişikliklerde kendini gösterdi. Arnavutluk bayrağındaki çift başlı kartalın çift başlı pembe bir flamingo figürüyle değiştirildiği örnekler görüldü.

Arnavutluk’taki çatışma yalnızca Trump ailesini hedef almıyor, aynı zamanda talepler bazı yerel politikacılara da yönelmiş durumda. Çevre yürüyüşleri, hem ülkeyi yöneten sosyal demokrat Başbakan Edi Rama’yı hem de 1990’lardan bu yana etkinliğini koruyan köklü muhalefet lideri Sali Berisha’yı sorgulamakta. “Rama hapse, Berisha hapse” sloganı protestolarda öne çıkan taleplerden biri. Hem Tiran’daki hem de Zvernec’teki protestocular, Rama ve Berisha’nın “tükenmiş bir sistemin iki yüzü” olduklarını ve yalnızca yerli ve uluslararası seçkinlere hizmet ettiklerini düşünüyor.

OVP hedefleri tutmuyor, sorun konjonktür mü?

0

Geçtiğimiz günlerde Erdoğan bir konuşmasında ekonomideki gidişatı değerlendirirken “Her şeyin güllük gülistanlık olmadığının farkındayız” diyerek olumsuzlukları işaret etti. Ancak elbette sorumluluğu üzerine almadan… Ekonomideki -özellikle hayat pahalılığındaki- sorunların kaynağının küresel ve bölgesel gelişmeler olduğunu ve geçici bir şey olduğunu söyledi.

Erdoğan belki de haklıdır, bu dönemde küresel ve bölgesel gelişmeler fiyat artışlarını tetiklemiştir. Peki önceki dönemler? Eğer her dönem ve her küresel gelişme her seferinde fiyat artışlarını tetikliyorsa problem dışarıda değil, içeridedir. Problem rejimin ekonomi yönetimindedir.

Rejimin ekonomi yönetimi Orta Vadeli Program’da (OVP) cisimleşiyor. OVP büyüme, istihdam, istikrar ve enflasyon gibi temel ekonomik gündemlere dair rejimin yol haritası. Burada emekçileri en fazla etkileyen unsurlardan birisi kuşkusuz enflasyon konusu. Zira bu çerçevede hükümetin öngördüğü hedef enflasyon, asgari ücret başta olmak üzere tüm ücretlere yapılacak zamları belirliyor. Şimşek’in başını çektiği programın temel hedeflerinden birisi de enflasyonu dizginlemekti. Bunun için kredi faizleri yükselirken vergi yükü emekçilerin sırtına daha da bindirildi, kamusal hizmetler daraltıldı. Her ne kadar krediye erişimdeki sınırlamalar sermayenin belli kesimlerini rahatsız etse de başta finans sermayesi ve Saray etrafında yuvalanan rantçılar için durum oldukça parlak görünüyor.

OVP’de 2026 yılı için hedeflenen enflasyon yüzde 16’ydı. Yılın ortası gelmeden bu hedef geride bırakıldı bile. Erdoğan bu pürüzlerin sebebinin dışarıdaki gelişmeler olduğunu söylüyor, ancak mesele içeride. Enflasyonun sebeplerinden birisi rejimin zenginlik transferi yapmasıdır. Aylık ücretinden başka geliri olmayan emekçi için TL erirken finansal kaynaklara erişimi olan kesimlerin, yatırımcıların ve sermayedarların böyle bir kaybı bulunmuyor. Bir diğer sebep ise zenginlerin tüketimi. Ülkenin en yüksek gelire sahip yüzde 20’si, toplam tüketimin neredeyse yarısını yapıyor. Yoksullaşan emekçinin ekonomiye büyük etkide bulunacak bir geliri yok ki! Yani çalışan nüfus enflasyonun sebebi olmadığı gibi, mağduru kılınıyor.

OVP’de hedeflenen enflasyon ve gerçek arasındaki uçurum konjonktürden değil, rejimin tercihlerinden kaynaklanıyor. Rejim sermayeye servet transferi yapmak, ücretlerin alım gücünü düşürmek ve dışarıdan yatırım çekebilmek için bu politikayı izliyor. Çözüm bu politikayı yerle yeksan etmekte, bunun için seferber olmakta. Şimşek’in sermaye programı da rejimin ekonomi politikaları da çöpe atılmalı. Kaynakların emekçiler lehine kullanılması için, temmuzda ara zam talebini savunmalıyız. Ancak bu da yetmez, emekçiler olarak “tüm ücretlere üç ayda bir gerçek enflasyon oranında zam” talebini de savunmak ve bu doğrultuda seferber olmak zorundayız.

Ekonomik krizin faturasını kim ödüyor?

0

Hayat pahalılığı ve vergi soygunu emekçilerin en büyük problemleri arasında olmaya devam ediyor. Her geçen gün aynı parayla marketten aldığımız ürün miktarı düşüyor; maaşımıza ne kadar zam gelecek diye düşünüyor, sağlık harcamalarını karşılayamıyor ve barınmakta daha çok zorlanıyoruz. Tüm bu olgulara da ekonomik kriz diyoruz. Diğer taraftan her geçen gün yeni bir milyarder peyda oluyor, daha çok lüks tüketim malı alınıp satılıyor ve ulusal servetin daha büyük bir kısmı küçük bir azınlığın elinde toplanıyor. İroniktir ki serveti gün geçtikçe katlanan sermaye sınıfı da bir ekonomik kriz olduğunu iddia ediyor. Bir ekonomik kriz olduğu doğru ama faturasını patronlar ödemiyor. Nasıl mı?

Geçtiğimiz günlerde Mecliste yeni vergi kanunu kabul edildi. Bu kanuna göre büyük sermaye gruplarına yeni vergi istisnaları ve ucu açık süreli muafiyetler getirilecek. Mesela İstanbul Finans Merkezi’ne katılan şirketlerin transit ticaret faaliyetlerinden kazandığı gelirlere uygulanacak kurumlar vergisi indirim oranı yüzde 50’den yüzde 100’e çıkarılacak. Ya da yabancı sermayedarlar kazançlarını yurtdışından Türkiye’ye taşırsa 20 yıl boyunca bir kuruş vergi ödemeyecek. Dahası, eğer bu milyarderlerin vârisleri de Türkiye’de yaşarsa vergilendirme sembolik düzeyde devam edecek. Yani milyarderlere nesiller boyu cennet garanti, işçi sınıfının çocuklarına ise MESEM işyerlerinde kırım…

Ücretli çalışan milyonların dolaylı dolaysız ödediği vergilere baktığımızda ise tam tersi bir tablo ile karşı karşıyayız. 2025 vergi dilimi düzeylerine yüzde 20,25’lik bir artış uygulandı. Yani geçen sene ilk vergi dilimi başlangıcı 158 bin TL iken şimdi bu rakam 190 bin TL. Bu artışlar yıllardır yeniden değerleme oranlarının çok altında kalıyor. DİSK-AR’ın 2026 raporunda vurguladığı gibi eğer 2000 yılından beri yeniden değerleme oranları birebir uygulansaydı ilk vergi diliminin 190 bin TL değil 521 bin TL olması gerekirdi. Bunun emekçiler için anlamı şu: yılın daha erken aylarında ikinci vergi dilimine girmek ve üzerindeki vergi yükünün artması.

Gelir DilimiVergi Oranı
190.000 TL’ye kadar%15
400.000 TL’nin 190.000 TL’si için 28.500 TL, fazlası%20
1.000.000 TL’nin 400.000 TL’si için 70.500 TL, fazlası%27
5.300.000 TL’nin 1.000.000 TL’si için 232.500 TL, fazlası%35
5.300.000 TL’den fazlasının 5.300.000 TL’si için 1.737.500 TL, fazlası%40

Bu tablo şunu gösteriyor: Bir ekonomik kriz var ve patronlar istedikleri düzeyde kâr elde edemiyorlar. Bundan çıkış yolu olarak da krizin bütün faturasını emekçilere ödetmeye çalışıyorlar. Vergi muafiyetleri ve teşvikler bunun bir yüzü. Emekçilerin üzerindeki artan vergi yükü ve hayat pahalılığı da madalyonun diğer yüzü. Patronlar, Orta Vadeli Programa (OVP) yaslanarak krizin faturasını emekçilerin omuzlarına yükleyip kâr etmeye devam ediyor. Bunu yaparken de “kaynak yok” yalanının arkasına saklanıyorlar. Kaynak bal gibi var ama ultra zenginlerin kârlılıkları düşmesin diye kullanılıyor. Kaynakların emekçilerin ihtiyaçları doğrultusunda kullanılması için kurumlar vergisi artan oranlı uygulanmalı, köprü ve otoyollar tazminatsız kamulaştırılmalı, dış borç ödemeleri reddedilmeli. Kaynak var! Önümüzdeki görev ise emekçiler lehine kullanılması için seferber olmak!

Ekonomik kriz dünya çapında derinleşirken mücadeleler çeşitlenerek sürüyor

0

2008’den beri dalgalanarak süren, burjuva hükümetlerin üstesinden gelemediği, sermayenin ekonomik bunalımı 2019 yılında yoğunlaşmış, o yıllarda Çin’den gelen ucuz emek ile üretilmiş araçların Avrupa pazarına girmesi ile özellikle binek ve ticari araç sanayisini vurmuştu. Hemen ardından gelen Covid bahane edilerek, 2014’ten beri eksilerde olan Avrupa Merkez Bankası düşük faiz oranı uygulaması sürdürülerek enflasyonu tetiklemek pahasına patronlara para aktarımı yapılmış, üzerine bir de şirketlere borç afları ve ertelemeleri çıkarılmıştı. Buna rağmen Almanya’nın devasa araç üreticisi Volkswagen 2030 yılına kadar 35 bin işçiyi işten çıkarma kararı almış, kâr oranlarının daha da düşmesi üzerine bu sayıyı 50 bine çıkarmıştı. İşçinin ve toplumun topyekûn fakirleşmesi sermayeyi beslemeye yetmemiş olacak ki kriz derinleşerek sürüyor. Dünya çapında bugün yapay zekânın kullanıma girmesini bahane ederek işten çıkarmalara başlayan Amerikalı ve Avrupalı teknoloji şirketlerine, ABD-İsrail’in İran’a saldırısını bahane ederek fiyatları yükselten sermayedarlar eşlik ediyor.

İşte bu koşullar altında, dünya çapında güçlü bir devrimci önderlik oluşturulamamış olsa da işçi sınıfı tarih boyunca kazandığı mevzileri korumak için mücadele ediyor. Geçtiğimiz nisan ve mayıs aylarında araç sanayisinde önemli bir parça tedarikçisi olan ABD’li Nexteer Otomotiv Fabrikasında Birleşik Otomotiv İşçileri (UAW) sendikasının bürokrasisinin patron yanlısı bir toplu iş sözleşmesini imzalama çabasına karşı işçiler sırasıyla yüzde 96 ve yüzde 73 oy çoğunluğu ile sözleşmeyi geri çevirmiş, daha sonrasında ise sendikayı grev oylaması yapmaya zorlayarak bu oylamayı yüzde 86 ile grev kararına çevirmişlerdi. Sendikanın hâlâ süregelen şirket yanlısı sözleşme imzalama hevesine karşı işçiler şu sıralar tepkilerini dile getiriyorlar. 2024’te bu sendika bir ilke imza atmış ve Tennessee’deki Volkswagen fabrikasını örgütleyerek, ABD’nin güneyindeki ilk yabancı otomotiv fabrikası sendikalaşmasını sağlamıştı. Bundan önce hem Volkswagen yönetimi hem de yerel siyasetçiler 2014 ve 2019 yıllarındaki sendikalaşma girişimlerini sert bir şekilde engellemişlerdi. 2019 yılında Tennessee valisi fabrikaya gelerek işçilere sendikalaşmanın neden kötü bir fikir olduğuna dair nasihat bile vermişti. Derinleşen kriz, bu büyük sendika içinde bürokrasinin yıkılması ve işçi demokrasisinin tesisi için fırsatlar barındırıyor.

Türkiye’de 2024’te net satışlarını yüzde 25 oranında artıran Alman markası Bosch’un, Bursa’daki otomotiv yan sanayi fabrikasından 2027 yılına kadar 1400 işçiyi işten çıkarma kararı aldığı öğrenildi. Bosch CEO’su nisan ayında işten çıkarmaların rekabet gücünü artırmak için zorunlu olduğunu belirtti. Bu, hem kapitalizmin içinden çıkamadığı krizin hem de uluslararası kapitalist rekabetin bir sonucu. Emperyalist ülkelerdeki nüfus artışının yavaşlaması, var olan nüfusun halihazırda araç satın alımına doymuş olması nedeni ile talep sıkıntısı çeken ve fakat kâr üretmek için üretime ara vermeksizin devam etmek zorunda olan, devam ederken de toplumu ve doğayı yıkıma sürükleyen bu şirketler bugünlerde daha az satış yapabildikleri için daha fazla kâr payı elde etmek adına, daha az işçiye daha çok iş yaptırmadan yaşayamıyorlar.

İtalya’da Stellantis şirketinin araç üretimini sert bir şekilde yarıya düşürmesi üzerine 20 yılın ardından 2024’te ilk kez greve giden otomotiv sanayisi işçileri, ülke çapında gerçekleşen grev ile Roma’da tekrar sokaklara döküldüler. Greve katılan sendikaların talepleri arasında hükümetin otomotiv sektörünün istikrarını sağlaması, Stellantis şirketinin artan rekabet karşısında üretim planlarını kesinleştirmesi ve montaj fabrikalarını düşük asgari ücretli ülkelere taşımasının engellenmesi var.

Nisan ayında taşımacılık ve tarım işçileri Dublin’in merkezinde yolları kapamış ve İrlanda’nın Cork yakınlarında bulunan tek petrol rafinerisinin araç giriş çıkışını beş gün boyunca engellemişlerdi. Savaşı bahane ederek fiyatları fahiş şekilde yükselten petrol dağıtım şirketi Whitegate rafinerisinin sahibi Irving Oil, yüzsüz bir açıklama ile eylemlerin kendilerine hiçbir zararı olmadığını, eylem bitince dağıtıma devam edeceklerini söylemişti. Eylemciler hükümetin petrole tavan fiyat koymasını veya vergi indirimi yapmasını talep etmişlerdi. Eylemcilerin kararlılığı karşısında hükümet 505 milyon avroluk destek paketi ve temmuz ayına kadar vergi indirimi açıklamak zorunda kaldı. Eylemcilerin kararlılığı aslında gerçek bir zorunluluktan geliyordu; zira fahiş şekilde yükselen petrol fiyatı ile İrlanda çapında tarım ve sanayi birkaç gün içinde durma noktasına gelmiş, üretim ve taşıma giderleri karşılanamaz olmuştu. Bu durum, petrol dağıtımı gibi temel bir sanayinin özel şirketler elinde bulunmasının getirdiği ulusal yükü ve riski bir kez daha göstermiş oldu. Dolayısıyla bu sanayilerin derhal işçi denetiminde kamulaştırılması, bütün ülkelerin işçi sınıfları için acil bir görev olmayı sürdürüyor.

Hindistan’da geçtiğimiz şubat ayında hükümetin işçi düşmanı politikalarına ve sendikalarla iletişime geçmeyi reddetmesine karşı 600’den fazla bölgede, madencilikten kamu çalışanlarına kadar yüzlerce işkolundan 300 milyon kadar işçi ülke çapında genel greve gitmişti. Hindistan Çelik, Metal ve Mühendislik İşçileri Federasyonu Genel Sekreteri Sanjay Vadhavkar, genel grevin taleplerini şöyle özetlemişti: “Hükümet, çalışan nüfusun kolektif sesini görmezden gelmeye devam edemez. Onur, iş güvencesi ve sağlık, iş güvenliği ile sosyal güvencenin temel haklar olarak tanınmasını talep ediyoruz. İşçilerin refahını göz ardı eden bir kalkınma modeli ne sürdürülebilir ne de adildir. İşçi düşmanı emek reformlarının derhal geri çekilmesi ve sendikalar ile işçilerle anlamlı bir diyalog kurulması da dahil olmak üzere taleplerimiz karşılanana kadar mücadelemizi sürdüreceğiz.” Bu durumla ilgili olarak, yakın zamanda Pencap bölgesi çapında düzenlenecek toplu taşıma grevi hükümetin son anda görüşmeyi kabul etmesi ile şimdilik ertelendi.

Google’ın İngiltere’deki yapay zekâ şirketi DeepMind işçilerinin sendikalaşma mücadelesi devam ediyor. Çalışma koşullarının yanı sıra işçilerin öne çıkardığı temel talep, çalışmalarının ABD ve İsrail ordusu için silah geliştirmede kullanılmaması. Google, sendikalaşan işçilerle görüşmeyi kabul etmek zorunda kaldı. İşçilerin sendikalaşması durumunda DeepMind, Google’ın İngiltere’de sendikalaşan ilk yapay zekâ laboratuvarı olacak.

NATO bizi neye karşı korur?

0

Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü ya da bilinen adıyla NATO’nun 2026 zirvesinin 7-8 Temmuz’da Ankara’da düzenlenecek olması ve bölgemizdeki savaşlar bu askeri ittifaka dair tartışmaların yeniden gündeme gelmesine yol açtı. NATO, kurulduğu tarihten bu yana kendisini bir “savunma” örgütü olarak sunageldi. Yani NATO üyesi ülkelere yönelik herhangi bir saldırı durumunda diğer üye ülkeler saldırıya uğrayan ülkenin yanında yer almak durumunda. Fakat NATO’nun varlık sebebi, örgütün kendisini sunduğu kadar masum değil.

1949 yılında kurulan NATO’nun amacı 2. Dünya Savaşı sonrası sayısı giderek artan işçi devletlerine (öncelikle Sovyetler Birliği) ve yükselen emek hareketine karşı bir set çekmekti. Bir başka deyişle, bu askeri ittifakın temel hedefi ABD ve Avrupa sermayesinin çıkarlarının “savunulmasıydı”. Bu hedef doğrultusunda NATO’ya katılan Türkiye’nin bu karşıdevrim örgütüne katılmasının ilk bedeli, Kore’ye gönderilen 15 bin asker ve ölen 700’den fazla vatandaşımız olmuştu. Soğuk Savaş döneminde ise Türkiye toprakları ABD emperyalizminin Sovyetler Birliği’ne karşı adeta bir füze rampası işlevini gördü. Bu süreçlerde Türkiyeli emekçilerin fikirlerinin sorulması bir yana emekçilerden her şey gizleniyordu. Örneğin Türkiyeli emekçiler İncirlik NATO üssünde Jüpiter nükleer füzesinin yer aldığından 1962 Küba krizinden yaklaşık 40 yıl sonra haberdar oldu. Devam eden yıllarda Türkiye Körfez Savaşı’nda, Afganistan’ın ABD tarafından işgalinde ve Suriye’ye emperyalist müdahale vb. hadiselerde İncirlik ve Kürecik gibi üsler aracılığıyla bu karşıdevrim örgütünün parçası olmayı sürdürdü.

NATO, Sovyetler Birliği dağılana kadar bir soğuk savaş ittifakı görevini üstlenmişti. Bu örgütün günümüzdeki işlevi ise Rusya ve Çin’e karşı ABD ve AB emperyalizmlerinin çıkarlarını “savunmak” olarak tarif edilebilir. Bunun yanında Gazze’de devam eden soykırım doğrudan bir NATO operasyonu olmasa da İsrail’e en çok silah satan ABD, Almanya vb. ülkeler NATO’nun da başını çekiyor. ABD’nin İran’a yönelik başlattığı emperyalist saldırının istediği gibi devam etmemesi üzerine yine NATO’yu desteğe çağırması bu örgütün varlık sebebini ortaya koyan bir gelişmeydi. Trump’ın aldığı yanıt ise NATO üyesi ülkelerin burjuvazilerinin farklı ihtiyaçlarından kaynaklanan çelişkileri gözler önüne serdi.

Bütün bunlar NATO’nun karakterini açık bir şekilde ortaya koyuyor. Bu askeri ittifak bir emniyet sigortası değil sürekli atan, hatta atması üzere tasarlanan şaltere benzetilebilir. Bu örgüt güvenliğimizi sağlamak için değil, bölgemize ve dünyaya ateş saçmak üzere kuruldu. Dolayısıyla emniyetimiz için NATO’nun tamamen dağıtılması ve ülkemizdeki emperyalist üslerin kapatılması için mücadele etmeliyiz. Fakat bu başlı başına büyük bir görev olsa da NATO’nun dağıtılması için verilen mücadele başka emperyalist veya kapitalist devletlere dayanmamalı. NATO düşmanımızdır ama Çin ve Rusya egemen sınıfları da dostumuz değildir. Türkiye ve bölge halklarının güven ve barış içerisinde yaşamasının yolu NATO vb. karşıdevrim örgütlerinden kurtulmaktan ve emekçilerin iktidarını inşadan geçiyor.

Saray’ın umutsuz hamleleri, “yarım” muhalefetin çıkmazları

0

Saray’ın yargı operasyonuyla CHP yönetimine el koyma hamlesi siyasi gündeme damgasını vuran yeni bir gelişme oldu. Bu operasyon, CHP’ye dönük olarak Ekim 2024’te Esenyurt Belediyesi’ne kayyum atanmasıyla başlayan müdahalenin son büyük halkası. Muhtemelen sonuncusu da olmayacak. Bu müdahaleyle anayasayı, yasaları, yargı kararlarını bir kez daha ayaklar altına alarak Tek Adam rejimi, bir sonraki seçimleri kazanmak adına her türlü yöntemi devreye sokmakta kararlı olduğunu bir kez daha ortaya koydu.

Bu adım aynı zamanda Erdoğan yönetiminin, mevcut rejim şartlarında dahi bir seçim kazanmaya dönük umutsuzluğunun itirafı oldu. Rıza üretemeyen iktidar muhalefeti bölüp parçalayarak, kitlelerde umutsuzluk ve hayal kırıklığı yaratarak ömrünü uzatmaya çabalıyor. Bu baskı hamleleri kısa vadede işe yarar görünmekle birlikte rejimin önlenemeyen yozlaşma ve çürüme süreçlerini hızlandırıyor.

Düzen muhalefetinin çıkmazları

Bu tablo aynı zamanda düzen muhalefetinin çıkmazlarını da bir kez daha ayyuka çıkarıyor. Düzen muhalefetinin bir kesimi Saray’a tamamen biat eder halde. Bu çerçevede Kılıçdaroğlu ve ekibi yeni bir zirveyi temsil ediyor. Bir diğer kesim ise, Zafer Partisi gibi iktidara muhalif görünmekle birlikte, kritik anlarda daima Saray’ın tarafında yer alanlardan oluşuyor. Sonuncu ve toplumsal ağırlığı açısından en önemli kesim ise İmamoğlu-Özel önderliği gibi Saray’a karşı “yarım” muhalefet yapanlar. Bu kesim Cumhur İttifakı’na karşı bir siyasi alternatif olmaya çalışırken, Saray’a karşı meydan okumanın gerektirdiği mantıki sonuçlardan ısrarla kaçınıyor. Burjuva doğası gereği siyaseti seçimlere endekslerken, rejimin kendilerini de paralize eden baskı uygulamaları karşısında kitleleri seferber etmekten özellikle imtina ediyor.

Fransız Devrimi’nin genç önderlerinden Saint-Just’ün “Yarım devrim yapanlar kendi mezarlarını kazarlar” sözü her siyasi altüst oluş döneminde bir hayalet gibi geri döner. Mutlak butlan kararının ardından 24 Mayıs günü CHP genel merkezinin boşaltılma sahneleri de, “yarım” muhalefet politikasının sonuçlarını göstermesi açısından ibretlikti. Özel yönetimi; hukuksuz olduğunu, tanımadıklarını ilan ettikleri yargı kararı karşısında, CHP tabanını seferber etmeden, kitlesel bir eylem çağrısında bulunmadan, sembolik bir “direnişle” genel merkezi kayyum yönetimine teslim etti.

Bu sahneler aynı zamanda, kaçınılmaz olarak, 19 Mart seferberliğini de yeniden akıllara getirdi. İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından CHP yönetimi, tıpkı mutlak butlan kararı sonrasındaki gibi pasif ve paralize bir haldeyken, öğrencilerin öncülüğünde kendiliğinden başlayan kitle seferberliği oyunu bozan temel etken olmuştu. Özel yönetimi ise, bu kitle seferberliğini sönümlendirip onu CHP mitinglerine dönüştürerek Tek Adam rejimine yeni bir nefes alma imkânı tanıdı. “Normalleşme” girişiminin sonucu “yüzyılın yolsuzluk operasyonu” olurken, bu jestin karşılığı ise mutlak butlan oldu.

Saray’ın çıkmazları

Tıpkı İmamoğlu’nun tutuklanması gibi mutlak butlan kararı da beklenmedik bir gelişme değildi. Aylardır gündemde olan ve Saray’ın CHP üzerinde sallandırdığı bir kılıç işlevi gören bir karttı. Saray’ın maliyeti yüksek bu kartı şimdi kullanmış olması ise içinde bulunduğu sıkışmışlığın boyutlarını göstermesi açısından manidar.

Bu sıkışmışlığın arkasındaki temel faktör iktidarın ekonomi politikalarının, daha somut ifadeyle Orta Vadeli Program’ın (OVP) çökmüş olması. Erdoğan yönetiminin hedefi, 2026 sonuna dek enflasyonu tek haneli sayılara çekmek, 2027’de faizleri düşürüp seçmenlere ekonomik tavizler vererek seçimleri yeniden kazanmaktı. Oysa, Şimşek gözetimindeki yüksek faiz ve düşük kur politikasıyla iktidarın kendi yarattığı enflasyonu düşürme planı tamamen iflas etmiş durumda. Sene sonu hedefi olan yüzde 16 enflasyon şimdiden aşıldı. Bu tablo, resmi enflasyonun yıl sonunda yüzde 30 düzeylerinde olacağını gösteriyor. Bu durum, emekçi ve yoksul kitlelerin sefaletini derinleştirirken, Saray’ın manevra alanını önemli ölçüde daraltıyor.

Ekonomik çıkmazın çok somut güncel göstergeleri bulunuyor. Emperyalizmin ve Siyonizmin İran’a yönelik askeri müdahalesinin ardından, TL’nin değer kaybını önleyebilmek için Merkez Bankası rezervlerinin yaklaşık dörtte birini, yani 55 milyar doları eritti. Mutlak butlan kararının ardından ise şimdilik yaklaşık 9 milyar dolarlık döviz yakıldığı tahmin ediliyor.

Umutsuzca döviz girişine ihtiyaç duyan iktidar, geçtiğimiz günlerde sermayeye teşvik ve tavizlerden oluşan yeni bir torba kanun çıkardı. 18 yılda 8. kez çıkarılan varlık barışıyla zenginlere, şirketlere, Saray’ın kanatları altında beslenen oligarşik ve mafyatik kesimlere bir kez daha yıllarca sürecek vergi muafiyetleri tanınıyor. İstanbul Finans Merkezi üzerinden ülke mali oligarşi için vergi cenneti haline getiriliyor. Sınai ve tarımsal üretimdeki patronlar için ise kurumlar vergisi yüzde 25’ten yüzde 12,5’a indiriliyor.

Patronlara ve zenginlere dönük bu cömert adımlar yüz milyarlarca liralık yeni vergi afları anlamına gelirken, benzeri görülmemiş bir sefalete sürüklenen emeklilerin bayram ikramiyelerinin artırılması “bütçe disiplini” ve “OVP’ye uyum” gerekçeleriyle reddediliyor. Yıla ilk kez açlık sınırının altında başlayıp her geçen gün daha fazla eriyen asgari ücrete ara zam için ufukta herhangi bir belirti görünmüyor.

Emekten yana bir çıkış mümkün!

Seçmen çoğunluğunun desteğini yitiren, emekçi halk açısından ülkeyi ekonomik felakete sürükleyen iktidar koalisyonu aynı zamanda taht kavgalarıyla boğuşuyor. Yargı operasyonları ve başta Akın Gürlek’in malvarlığına ilişkin olmak üzere çeşitli türden ifşalar üzerinden gerçekleşen Saray entrikaları, yakın zamana dek siyasi gündemin başlıca konuları arasındaydı.

Tek Adam rejimi tüm bu çelişkilerini CHP’yi parçalamaya, Öcalan açılımı üzerinden DEM Parti’yi tarafsızlaştırmaya çalışarak, Trump yönetimine biat ederek aşabilecek mi? Bütün bu çıkmazların çözümü, işçi sınıfının öncülüğünde ezilen ve sömürülen tüm kesimlerin siyaset sahnesinde var olabildiği, ekonomik ve demokratik talepleri bir arada yükseltebilen bir emek ittifakının inşasıyla mümkün.