NATO Zirvesi’nden mutlak butlana: Saray’ın “meşruiyet” çırpınışları
Saray'ın yarattığı sefaletin ve baskı politikalarının oluşturduğu öfke yerli yerinde durmaya devam ediyor. Bu nedenle ekonomik, demokratik ve antiemperyalist talepleri birleştirerek kitlelerin seferberliği ile rejimden ve kapitalizmden kopuş temelinde bir siyasi alternatif inşa etmek sosyalist solun başlıca görevi olmayı sürdürüyor.
Tek Adam rejimi büyük bir gurur, özen ve baskı dalgasıyla Ankara’da gerçekleşecek NATO Zirvesi hazırlıklarını sürdürüyor. İktidar basını bu zirvenin Türkiye’de gerçekleşiyor olmasını Erdoğan yönetiminin küresel ölçekteki itibarının bir kanıtı olarak sunuyor. İçeride bir azınlık iktidarına dönüşen Cumhur İttifakı’na “meşruiyet vermeyi” kendisine görev edinen Trump ise Zirve’nin assolisti olarak ağırlanıyor. Filistin’deki soykırımın hamisi, İran’dan Venezuela’ya halkların düşmanı Trump için özel havalimanı inşa ederek, başkentte adeta sıkıyönetim ilan edip yüzlerce kişiyi keyfi bir şekilde tutuklayarak Erdoğan yönetimi, bahşettiği “meşruiyet” için Trump’a şükranlarını sunuyor.
Emek düşmanı ve baskıcı siyasetiyle toplumsal desteği giderek eriyen Cumhur İttifakı açısından, aradığı “meşruiyeti” emperyalist güçlerin desteğinde bulması hayati önem taşıyor. Bu destek, dış borçların çevrilmesinden içeride baskı araçlarını “özgürce” kullanabilmesine dek pek çok başlıkta Saray yönetimine geniş bir manevra alanı açıyor.
Tek Adam rejiminin ayakta kalma stratejisinin üzerinde yükseldiği birinci sütun dışarıdan devşirilen meşruiyet ise, ikincisi içeride muhalefetin paralize edilmesi. Bu doğrultuda Saray yönetimi bir yandan yargı manipülasyonlarıyla CHP’yi felçleştirme, diğer yandan Öcalan açılımıyla DEM’i tarafsızlaştırma, pasifize etme planlarını eşzamanlı olarak uygulamaya çalışıyor. Bu bağlamda CHP’ye dönük “mutlak butlan” hamlesi önemli bir eşik olurken, Kürt siyasi hareketine yönelik “çerçeve yasa” tartışması belirleyici hale geliyor.
Esenyurt Belediyesi’ne kayyum atanmasıyla başlayan CHP’yi kriminalize etme süreci, İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından, Kılıçdaroğlu’nun kayyum olarak atanmasıyla yeni bir zirveye ulaştı. Saray yönetimi bu hamleyle şimdilik istediğini almış görünüyor. Özel yönetimi bu müdahaleyi kabul etmemekle birlikte, ağır çekimde “geliyorum” diyen bu saldırıyı püskürtebilecek bir seferberliğe öncülük etmekten kaçındı. Öte yandan, Erdoğan yönetimi, iktidarını tehdit etmeye devam ettiği sürece, Özel-İmamoğlu önderliğine dönük yeni baskı önlemlerini hazırda bekletiyor. Düzmece davalarla Özel’in dokunulmazlığının kaldırılması ve ardından tutuklanması, kurulması planlanan yeni partiye dönük çeşitli engeller çıkartılarak paralize edilmesi iktidar medyasında şimdiden dillendiriliyor.
Tek Adam rejiminin stratejisi oldukça net. Elindeki tüm baskı aygıtlarını kullanıp muhalefeti etkisizleştirerek, kitlelerde umutsuzluk yaratarak, tükenmiş ömrünü uzatmaya çabalıyor. Özel-İmamoğlu önderliği ise mevcut iktidar koalisyonuna karşı mücadelenin gereklerinden ısrarla kaçınıyor. “Yarım muhalefet” olarak adlandırdığımız bu politika, rejimin muhalefeti felçleştiren müdahaleleri karşısında kitleleri seferber etmekten imtina ederken, siyaseti seçimlere endekslemeye devam ediyor. Saray CHP’yi “mutlak biat ya da mutlak butlan” denklemine sıkıştırmaya çalışırken, Özel-İmamoğlu önderliğinin yalpalamaları ve yitirdikleri mevziler, muhalefetin genişleyen seçmen kitlesinde umutsuzluğun ve hayal kırıklığının başlıca kaynaklarına dönüşüyor.
Muhalefetin bir diğer önemli kutbu olan DEM ise Öcalan açılımıyla tarafsızlaştırılmış ve pasifize edilmiş durumda. Rejimin bu alandaki stratejisi de oldukça net. Müzakere masasında Kürt siyasi hareketini mümkün olan en uzun süre boyunca oyalayıp pasif bir konumda tutarken, verebileceği en az tavizle, önümüzdeki seçim sürecinde DEM’in aktif bir muhalefet aktörü olmamasını sağlamak. Kürt halkının demokratik haklarının tanınmasını bir “taviz” olarak gören Saray koalisyonu, bu nedenle siyasi tutsakların serbest bırakılmasından seçilmişlerin görevlerine dönmelerine ve “çerçeve yasa”ya dek tüm başlıklarda, tüm çabasını zaman kazanmaya harcıyor. Silah bırakma çağrısından Suriye’de merkezi hükümetle anlaşmaya varılmasına dek tüm başlıklarda Kürt siyasi hareketinin attığı önemli adımlara rağmen, Saray’dan şu ana dek hiçbir somut adımın gelmemiş olmamasının arkasında bu gerçeklik yatıyor. Bu sırada ise, Kürt halkı belirsizlik ve tedirginlik içerisinde, kapalı kapılar ardında liderlerin yürüttüğü müzakereleri edilgen bir şekilde takip etmeye zorlanıyor. Bir önceki çözüm sürecinde başarısızlığı görülmüş bu politikadan, yine aynı aktörlerin aynı senaryoyu aynı şekilde oynamasıyla bu kez olumlu bir sonuç elde edilmesi umuluyor.
İktidarın parlamenter muhalefeti bu şekilde paralize etme politikası ironik bir şekilde, mevcut düzenden köklü bir kopuşu öne çıkaran sosyalist muhalefete de yeni bir politik alan açıyor. Sosyalist hareket de Saray’ın baskı politikalarından payına düşeni alıyor. Bununla birlikte, iktidarın düzen muhalefetini kriminalize etmesi, emekçi ve ezilen kitlelerin düzenden kalıcı bir kopuş çağrısına daha açık hale geldiği bir düzlem yaratıyor. Buradaki temel problemimiz ise solun geniş kesimlerinin bağımsız bir siyasi hat yerine “önce Erdoğan gitsin” politikasını sürdürerek, CHP ve DEM önderliklerine bakarak siyaset yapmaya devam etmesi. Saray, mutlak butlan hamlesiyle bir mevzi kazanmış olabilir. Bununla birlikte içinde bulunduğu devasa çelişkileri, kırılganlıkları aşmış olmaktan fazlasıyla uzak. Yarattığı sefaletin ve baskı politikalarının oluşturduğu öfke yerli yerinde durmaya devam ediyor. Bu nedenle ekonomik, demokratik ve antiemperyalist talepleri birleştirerek kitlelerin seferberliği ile rejimden ve kapitalizmden kopuş temelinde bir siyasi alternatif inşa etmek sosyalist solun başlıca görevi olmayı sürdürüyor. Düzen muhalefetinin çıkmazları, kestirme formüller yerine kitlelerin iradesine, eyleme kapasitesine güvenmenin, bir Emek İttifakı yolunda ilerlemenin, tek gerçekçi ve sahici çözüm olduğunu bir kez daha gösteriyor.
Yorumlar kapalıdır.