Ana Sayfa Blog Sayfa 2

Acil! Sosyalist Sol’un (Izquierda Socialista) Rosario’daki önderlerinden Mariano Soria’ya Filistin davasını savunduğu için uygulanan siyasi baskıyı kınıyoruz

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Arjantin partisi Sosyalist Sol’un açıklaması

Dün (30 Eylül 2026), Arjantin Federal Polisi tarafından, Sol Cephe (Frente de Izquierda) içinde yer alan Sosyalist Sol’un (Izquierda Socialista) Rosario’daki önderlerinden Mariano Soria’nın ve bir başka yoldaşımızın konutlarına baskın düzenlendi. Bu baskınlar yoldaşlarımızın üzerine “antisemitizm” suçlamaları yıkmak için “delil toplamak” (broşürler, dergiler, bilgisayar, cep telefonları) amacıyla yapılmıştır. Oysa partimizin tarihsel olarak Filistin davasını desteklediği ve Gazze’deki soykırımı kınadığı herkesçe bilinmektedir. Partimiz bu tutumunu günümüzde, örneğin 2026 ve 2025 yıllarında Gazze’ye insani yardım taşıyan Küresel Sumud Filosu’nun bir parçası olarak ortaya koymuştur. Siyonizmi kınamak antisemitizm değildir.

Partimizin de dahil olduğu Rosario Filistin İçin Eylem Meclisi, ulusal milletvekili Myriam Bregman ve Sol Cephe’nin diğer önde gelen isimleri kınamalarını dile getirdi. APDH (Daimi İnsan Hakları Meclisi) de konuyla ilgilenmektedir.

Bu saldırıları durdurmak ve Filistin davası savunucularına -somut olarak da Sosyalist Sol üyesi iki yoldaşımıza- yönelik siyasi baskıları kınamak için en geniş birliğe çağrı yapıyoruz. Bizi susturamayacaklar, yıldıramayacaklar.

Dilekçeyi imzalayın!

Tarafsız başkan, tarafsızlaştırılan muhalefet

0

Mansur Yavaş 9 Eylül’de Beştepe’de Erdoğan’la görüştü. Açıklamalara göre gündem Ankara’nın metro kredileriydi. Yavaş “Bu ülkeyi yönetenlerle görüşmeyeceksek nasıl hizmet edeceğiz?” dedi, CHP ile Yeni Parti arasındaki tercih sorusunu ise “Ayrılıkta azap, birlikte rahmet vardır” diyerek geçiştirdi. Yani ortada bir saf değiştirme yok, fakat bir saf tutmama hali var. Bunu kişisel bir tercih ya da belediyecilik pratiği olarak okumak meselenin özünü ıskalamak olur.

Butlanın ikinci perdesi

21 Mayıs’taki mutlak butlan kararı, sandıkta kazanma imkânını yitiren iktidarın yargıyı bir baskı aracına çevirerek ana muhalefeti diskalifiye etme girişimiydi. Hesap, kayyum yönetimi altındaki CHP’nin felç olmasıydı. Fakat Yeni Parti’nin kurulmasıyla hesap tutmadı: Parti bölündü ama muhalefetin direnci kırılamadı. Çünkü muhalefetin gücü parti aygıtında değil, sefaletten ve baskıdan bıkmış kitlelerin değişim arzusundaydı. Butlan bir tabelayı ele geçirebildi, o arzuyu değil.

Rejimin açmazı da burada. Türk-İş verilerine göre haziranda 28 bin liralık asgari ücret 36 bin liralık açlık sınırının altında kaldı. Böyle bir tabloyla seçimi siyaseten kazanmak zor, sandığı ortadan kaldırmak ise şimdilik mümkün değil. Geriye kalan yol ise yarışı daraltmak. İmamoğlu Silivri’de, yani yarışın dışında. DEM Parti “süreç” adına rejim eleştirisini büyük ölçüde geri plana itti. Bu şekilde rejim tarafından tarafsızlaştırılmaya çalışılıyor. Yavaş’a önerilen ise “hizmet” karşılığında tarafsızlık. Metro kredilerinin vanası Hazine’de, yani Tek Adam rejiminin elinde ve musluğun açık kalmasının bedeli siyasetin kısılması.

Bir başka deyişle, Saray’ın CHP’ye dayattığı “mutlak biat ya da mutlak butlan” denklemi artık aktörlere tek tek uygulanıyor: ya yargı sopası ya Beştepe’de bir fotoğraf. Bu, seçimi ortadan kaldırmadan içini boşaltmanın yöntemi. Sandık yerinde durur fakat sandıkta seçenek kalmaz.

Yarım muhalefetin sınırı

Özel, görüşmeden önceden haberdar olduğunu ve bir sorun görmediğini söyledi. Butlana karşı kitleleri seferber etmekten imtina eden “yarım muhalefet”, adaylarından birinin Saray’la “hizmet” masasına oturmasını da olağan buluyor. Bu bir tesadüf değil, sınıfsal bir tercih. Burjuva muhalefet hukuku ve seçme-seçilme hakkını savunuyor fakat bunları emekçilerin yaşadığı ekonomik yıkımla bağlamıyor, çünkü kendi programı da sermayenin programı. Rejimle kavgası düzenin kendisi üzerine değil, düzenin nasıl yönetileceği üzerine kurulu. Bu yüzden belediyeyi yönetmek için Saray’la uzlaşmayı, iktidarı almak için seçimi beklemeyi doğal görüyor. Oysa rejimin bütün stratejisi tam da bu bekleme süresini kullanmak. Yeni Parti’nin gücü programından değil, toplumdaki bıkkınlıktan geliyor. Bu arzu seçim takvimine hapsedildikçe Beştepe koridorlarında eritilmeye de açık hale geliyor.

Nereye güvenmeli?

“Önce Erdoğan gitsin” ya da “bir oy sola, bir oy Yeni Parti’nin adayına” formülleri umudu yarın tarafsızlaştırılabilecek adaylara bağlıyor. Oysa rejimin bölemeyeceği ve tarafsızlaştıramayacağı tek güç, çıkarını düzenin hiçbir kanadında bulamayan emekçilerin örgütlü gücü.

Emek İttifakı tam da bu gücün siyasi ifadesi olmalı. Düzen partilerinden bağımsız; sendikaları, direnişteki işçileri, sosyalist solu, Kürt ve Türk emekçileri ortak bir programda buluşturan bir seçenek. Bu programda butlanın ve kayyumların iptali, siyasi tutsaklara özgürlük gibi demokratik talepler ile insanca yaşanacak ücret ve güvenceli iş gibi ekonomik talepler ayrı ayrı değil, birlikte savunulmalı. Asgari ücretin açlık sınırının altında kaldığı bir ülkede demokrasi talebi ekmek talebinden ayrılamaz. Dahası bu ittifak seçime endeksli bir masa değil; işyerlerinde, mahallelerde ve kampüslerde seferberliğe dayanan, adayını da programını da tabandan belirleyen bir yapı olmalı. Saray sandıkta seçenek bırakmamaya çalışıyorsa, cevap onun tarafsızlaştıramayacağı bir seçenek kurmaktır. Bu yüzden Emek İttifakı bir tercih değil, zorunluluk.

BM’de Netanyahu’yu kınayan kitlesel protestolar

0

Benjamin Netanyahu’nun 24 Eylül’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na katılması, toplantı salonundakiler ve dışındaki kitleler tarafından kınandı. Soykırım faili, hakkında Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından çıkarılan tutuklama kararına rağmen New York’ta boy gösterse de kürsüye çıktığında delegelerin çoğu konferans salonunu terk etti. Netanyahu’nun tam bir acizlik gösterisi içinde ilk sözleri “Henüz salonu terk etmemiş bir korkak varsa şimdi terk etsin” oldu. Ardından Avrupa’daki tarihsel müttefikleri Fransa ve Birleşik Krallık’a yönelik sert bir söylev geldi.

Netanyahu Gazze’de yürüttüğü soykırımı savunurken ve Lübnan, İran ve Suriye’deki eylemlerini meşrulaştırmaya çalışırken dışarıdaki protestolar kamuoyunun öfkesini dile getirdi. Bu sırada Filistin Ulusal Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas, Donald Trump’ın kendisine ABD’ye giriş izni vermemesi nedeniyle genel kurula sanal olarak hitap etmek zorunda kaldı. Jewish Voice for Peace (Barış İçin Yahudi Sesi) örgütü “İsrail’i silahlandırmaya son verin”, “Bombalara değil, halka kaynak ayırın” ve “Soykırımı durdurun” yazılı dövizler taşıyan onlarca aktivistle oturma eylemi gerçekleştirdi. Eyleme katılanlar arasında Susan Sarandon ve Hannah Einbinder gibi oyuncuların yanı sıra, seçilmesi halinde New York Eyaleti Yasama Meclisi’nin ilk Filistinli kadın üyesi olacak olan, Amerika Demokratik Sosyalistleri (DSA) adayı Aber Kawas gibi ABD sanat ve politika dünyasının tanınmış isimleri de vardı. New York polisi barışçıl protestoyu dağıttı ve iki oyuncuyla beraber 100 kişiyi daha gözaltına aldı.

Baskıya rağmen oturma eyleminden sonra başka protestolar da devam etti. Polis oturma eylemini dağıttıktan sonra kitlesel bir protesto ve bir dizi eylem başladı. Yüzlerce kişi şehrin sokaklarında yürüdü. Yürüyüşlerde çeşitli aktivist örgütleri soykırımı kınadı ve ABD’nin suç ortaklığını teşhir etti. Kamuoyunun tüm tepkilerine rağmen ABD, İsrail’e 2,8 milyar dolar değerinde yüksek tonajlı ve son derece yıkıcı 40 bin bombadan oluşan yeni bir sevkiyat göndermeye hazırlanıyor.

ABD’deki bu seferberlikler Netanyahu’ya ve İsrail’e yönelik dünya çapındaki kınamayı, ayrıca Gazze’deki soykırım ve Batı Şeria’nın işgali nedeniyle bu ikilinin giderek artan yalıtılmışlığını yansıtıyor. ABD içinde bu muhalefet, özellikle Yahudi nüfus arasında yoğunlaşarak soykırımı kınayan ve Filistin’e destek mücadelesini Trump yönetimi için bir politik kriz kaynağına dönüştüren güçlü bir Siyonizm karşıtı hareketin doğmasına yol açtı.

81. BM Genel Kurulu, BM’nin soykırımı durdurmadaki yetersizliğini bir kez daha gösterdi. BM daha önce İsrail’in Gazze’de soykırım suçları işlediği ve sistematik politikalarının 20 bini çocuk olmak üzere 72 binden fazla insanın ölümüne yol açtığı sonucuna varmış olsa da, soykırım failinin genel kurula katılmasına ve konuşma yapmasına izin verdi. Emperyalist güçler arasında salonu terk edenler bir avuç yaptırım hedefi uygulamak ve sert tonlu açıklamalar yapmaktan öteye gitmedi. Bu adımlar İsrail’in tecridini büyütse de soykırımı durdurmakta yetersizdir. Filistin yanlısı söylemlerine rağmen Çin, Hindistan, Rusya, Brezilya ve Güney Afrika gibi BRICS ülkeleri İsrail ile kapsamlı ekonomik bağlarını sürdürüyor ve ticari ilişkilerini genişleterek işgali derinleştiren askeri aygıtı besliyor.

İsrail’in giderek büyüyen yalıtılmışlığı ve küresel çapta kınanması, dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca insanın kendi ülkelerindeki hükümetlerin ve diplomatik kurumların suç ortaklığına ve soykırıma karşı mücadele etmek için örgütlenmeye hazır olduğunu gösteriyor. Suç ortakları ise Gazze’de öldürülen çocuklar için timsah gözyaşı dökmekle yetiniyor. 7 Ekim’in 3. yıl dönümü için büyük küresel protestoların çağrısı yapılırken, Gazze’yi ve Filistin’i desteklemek için seferberlikler sürmeye devam edecek.

28 Eylül: Kürtaj Hakkı İçin Küresel Eylem Günü

0

Aşırı sağa karşı, karar verme hakkımızı savunuyoruz!

Feminist hareket, patriyarkal gericiliği temsil eden ve seferberliklerle kazanılmış haklara saldırarak ilerlemeye çalışan ve Donald Trump’ın başını çektiği dünya çapındaki aşırı sağın saldırılarıyla mücadele ediyor. Aşırı sağın “kültür savaşı”, özellikle yasal kürtajı ve kapsamlı cinsel eğitimi saldırı programının temel eksenlerinden biri haline getiriyor; çünkü siyasi projesi eşitsizlikleri derinleştirmeyi, bedenlerimizi ve yaşamlarımızı kontrol altına almayı amaçlıyor. Kadınların ve hamile kişilerin yalnızca bakım işlerinin ve anneliğin yükünü değil, aynı zamanda özerkliğimizi inkâr eden ve küçük bir kesimin ayrıcalıklarını savunan kapitalist patriyarkal sistemin yükünü de tek başımıza taşımamızı istiyorlar. Ancak tek bir adım bile geri atmayacağız.

Seferberlikler sayesinde kürtajın suç olmaktan çıkarılması ve yasallaştırılması konusunda ilerlemeler kaydettik. Arjantin’de 2020’de kürtaj yasallaştırıldı; Meksika’da 2023’te kürtaj yasağının federal toprakların tamamında anayasaya aykırı olduğu ilan edildi. Şubat 2022’de Kolombiya’da kürtaj suç olmaktan çıkarıldı. Geri adım atmayacağız ve kazanımlarımızı nerede elde ettiysek orada, sokaklarda savunacağız. Dünyanın her yerinde kadınların ve gebelerin yasal kürtaja erişebilmesini sağlama göreviyle karşı karşıyayız. Brezilya, Nikaragua, El Salvador, Dominik Cumhuriyeti, Haiti, Malta, Andorra, Polonya, Fas, Venezuela gibi ülkelerde kürtaj hâlâ suç. Türkiye gibi bazı ülkelerde ise kürtaj yasal olsa bile kadınlar uygulamada çeşitli engellerle karşılaşıyor. Üreme çağındaki 700 milyon kadının hâlâ güvenli olmayan ve gizli kürtaj uygulamalarına mahkum olmasından söz ediyoruz. Bu nedenle, doğurup doğurmamaya karar verme hakkını kazanma mücadelesi, feminist hareketin temel görevlerinden biri olmaya devam ediyor.

28 Eylül’ün kökeni ve kürtaj hakkı mücadelesi

1990 yılında Arjantin’in San Bernardo kentinde gerçekleştirilen 5. Latin Amerika ve Karayipler Feminist Buluşması’nda (EFLAC), Latin Amerika ve Karayipler’de kürtajın suç olmaktan çıkarılması için eylemlerde ortaklaşmak üzere 28 Eylül tarihinin seçilmesine ilişkin bir bildiri kabul edildi. Tarih, Brezilyalı katılımcılar tarafından önerilmişti.

1990’daki bu bildiriden bu yana pek çok şey değişti. Örneğin Latin Amerika ve Karayip ülkelerinin çoğunda kürtajın suç olmaktan çıkarılmasını ve yasallaştırılmasını (tamamen ya da belirli koşullarda) başardık. Ancak seferberlik yoluyla elde edilen kazanımlara yaslanmak bir yana; tetikte olmaya ve haklarımızı elimizden almaya çalışan sağ hükümetlerin, burjuva ve erkek egemen yargının ve kilise gibi dini kurumların saldırılarına karşı, zorluklarla kazanılmış bu haklarımızı savunmaya devam etmeliyiz.

Haklarımız konusunda tek bir adım bile geri atmayacağız

Arjantin’de Milei feminizmi ve yasal kürtajı yeniden hedef alıyor. Patronların karşısında konuşurken doğum oranındaki düşüşten “yeşil fularlıları” sorumlu tuttu ve hatta ülkenin yasal kürtajın bedelini ağır ödediğini ileri sürdü. Milei’nin söylemi, bu saldırının arkasında ne olduğunu açıkça ortaya koyuyor: Aşırı sağ için bedenlerimiz ve üreme kapasitemiz, kapitalizmin çıkarlarının hizmetinde olmalıdır. Oysa biz kadınlar üreme makineleri değiliz; dayatılan bir annelik yerine arzulanan bir annelik hakkına sahibiz. Doğum oranındaki düşüş kürtajla açıklanamaz; bunun güvencesiz çalışma, barınma sorunu, düşük ücretler ve aşırı bakım yükü gibi ekonomik ve toplumsal nedenleri vardır.

Filistin halkına yönelik soykırım, kadınların cinsel ve üreme haklarını da etkiliyor. Sağlık altyapısının kasıtlı ve yaygın biçimde tahrip edilmesi, ilaç ve tıbbi malzeme eksikliği, zorla yerinden edilme ve jinekolojik ve obstetrik sağlık hizmetlerine erişememe, gebeliği ve doğumu son derece riskli durumlara dönüştürüyor. Filistinli kadınlar ve kız çocukları, kendi bedenlerine dair temel haklarını kullanmalarını engelleyen koşullarla karşı karşıya kalırken şiddet ve yerinden edilme, erkek şiddetini daha da derinleştiriyor. Sosyalist feminist bir perspektiften, soykırımcı şiddetin kadınların ve gebelerin bedenleri ve üreme kapasiteleri üzerinde de ifade bulmasını kınıyoruz. Şiddetin sona ermesini, cinsel sağlığa ve üreme sağlığına sınırsız erişimi talep ediyoruz. Ve “nehirden denize özgür Filistin” demeye devam ediyoruz!

ABD’de ise birçok kadının kürtaj olabilmek için başvurduğu “Roe v. Wade” kararının 2022’de iptal edildiğinden de bahsetmeliyiz. Bugün ABD eyaletlerinin yarısında, kürtaj yapmakla suçlanan kadınların ve onlara yardım eden kişilerin hapsedilmesinden kürtajı fiilen imkânsız hale getirecek kadar kısıtlayıcı uygulamalara kadar uzanan gerici yasalar geçerli. Kürtaj tartışması, Donald Trump’ın kürtajın tamamen yasaklanması için propaganda yürüttüğü ABD seçim kampanyasının da bir parçasını oluşturdu.

Venezuela’da da devletin protestoları kriminalize eden ve demokratik özgürlükleri kısıtlayan hukuki düzeni hâlâ yürürlükte. Kürtajın yasallaşması ve suç olmaktan çıkarılması mücadelesini gerileten bu durum, kadın düşmanı Donald Trump’ın temsil ettiği ABD emperyalizmi ile Delcy Rodríguez hükümeti arasındaki anlaşmayla daha da ağırlaştı. Bugün, toprakların ve kaynakların teslim edilmesine karşı mücadele, bedenlerimizin özerkliği mücadelesiyle her zamankinden daha fazla birleşiyor. Cezaevinde kürtaja zorlanan siyasi tutsakların ve kürtaj yaptırdığı için cinayetle suçlanarak özgürlüklerinden mahrum bırakılan en yoksul kadınların sesini yükseltiyoruz! Bu suçlamaların gerçek amacı, gebeliği sonlandıran kişilere yönelik zulmün gizlenmesidir.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak kürtajı yasallaştırmak ve sokaklardaki mücadeleyle kazanılmış bu hakkı elimizden almak isteyen hükümetlerle mücadele etmek için birleşik ve sürekli bir seferberliğe çağırmaya devam ediyoruz. Bu 28 Eylül’de dünyanın her yerinde yasal, güvenli ve ücretsiz kürtaj hakkı için sokaklarda olalım.

Kadınların gizli kürtaj yüzünden ölmesine veya kürtaj yaptırdığı için hapsedilmesine son! Yasal, güvenli ve ücretsiz kürtaj hakkı!

Kiliseler ve dini kurumlar devletten ayrılsın!

Laik, bilimsel ve toplumsal cinsiyet perspektifine sahip cinsellik eğitimi!

Tarihte bu ay: Novamed Kadın Grevi başladı

0

26 Eylül 2006’da Antalya Serbest Bölge’de bulunan Novamed işçileri, 15 ay sürecek bir greve çıktı. Tarihimize kadın grevi olarak geçen Novamed Grevi 20. yılını doldururken hem kadın hem de emek hareketi açısından hâlâ önemli çıkarımlar barındırıyor.

Almanya merkezli, tıbbi malzeme üreten Novamed fabrikasının işçileri düşük ücretler, sağlıksız ve ağır çalışma koşulları, mola ve tuvalet kısıtlaması ve mobbing nedeniyle sendikalaşmaya karar vermişlerdi. İki yıl süren örgütlenme çalışması sonucunda Petrol-İş Sendikası işyerinde yetki aldı. İşverenin uzlaşmaması ve Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmelerinin tıkanması nedeniyle 26 Eylül’de grev başladı. Grevden önce işçileri sendikadan istifa etmeye zorlayan patron, grev kararından sonra da fabrikaya yeni işçi almak gibi grev kırıcılığı yöntemleriyle sendika düşmanlığını sürdürdü.

448 günün ardından grev kazanımla sonuçlandı. İşveren sendikayı tanımak zorunda kaldı, 3 yıllık TİS imzalandı ve ücretler artırıldı. Ancak kadın işçilerin özgül taleplerinin çoğu sözleşmede yer alamadı. Grevi başından beri takip eden ve örgütlenmesine katkı sunan Petrol-İş Kadın Dergisi toplu sözleşme sürecinin dışında bırakıldı. Sonraki süreçte, işverenin baskılarının devam etmesi ve fabrika içinde sendikal örgütlülüğün korunamaması nedeniyle 3 yılın sonunda sendikanın yetkisi düştü.

Neden kadın greviydi?

Novamed Grevi’nin bir kadın grevi olarak anılmasının sebebi greve çıkan işçilerin neredeyse tamamının kadın olması değil; kadın işçilerin kadın olmaktan kaynaklanan sorunlarına dair taleplerin grevde ön planda olmasıydı. Kadın işçilerin erkek yöneticiler tarafından aşağılanmaları, iş saatleri dışında birbirleriyle görüşmelerinin yasaklanması, evlenirken işyerinden izin almalarının gerekmesi, hamilelik için sıraya sokulmaları gibi uygulamalar söz konusuydu. Kadınlar, grev boyunca bu patriyarkal kapitalist baskıyı gözler önüne serdiler.

Ayrıca hem grevci işçiler arasında hem de kadın hareketi ile işçiler arasında kadın dayanışması da örülmüştü. Grev başladıktan yaklaşık 1 yıl sonra İstanbul’da feministlerin çağrısıyla Novamed Greviyle Dayanışma Kadın Platformu kuruldu. İstanbul’la sınırlı kalmayan platform başka şehirlerden de kadın örgütleri, sendika şubeleri, siyasi partiler ve STK’lar gibi bileşenlerden oluşuyordu. İlk eylemini 15 Eylül 2007’de şirketin Maslak’taki Türkiye temsilciğinin önünde yapan platform, kampanyalar ve eylemler yoluyla kadın işçilerin mücadelesini ve taleplerini görünür kıldı, grevi destekledi ve grevin kazanılmasında önemli bir rol oynadı.

Novamed Grevi; kadın hareketi ve emek hareketi arasında bağ kurmanın, hem sınıf hem de kadın dayanışmasının mümkün olduğunu gösteren bir deneyimdi. Aradan geçen 20 yıl sonra sadece kapitalizme ve patriyarkaya değil, aynı zamanda sendika bürokrasisine ve erkek egemen sendikal yapılara karşı mücadele ihtiyacı geçerliliğini koruyor. Bahsi geçen bağın ve örgütlülüğün önemi de işte burada yatıyor.

Küresel yangın büyüyor, Türkiye’de fonlar patlıyor

0

Tüm dünyada petrol arzı daralıyor. Akaryakıt fiyatları rekor kırıyor. Türkiye’de motorinin litre fiyatı 100 TL sınırını aşarken, Almanya’da benzin 2,30 avroya, ABD’de de ise dizelin galonu 6 doların üzerine çıktı. Bu sayılar bir ilk. Bu durumun zorunlu sonucu olarak elbette lojistiğin maliyetinin artmasıyla küresel enflasyonda hızlı bir artış kaçınılmaz.

ABD Merkez Bankası’nın (FED) ise bu duruma hemen ön alarak Trump’ın faiz indirim baskısına rağmen faizleri 25 baz puan artırdı. FED’in tam üç yıllık bir aranın ardından politika faizini yeniden artırma kararı alması, uluslararası piyasalarda ucuz para döneminin geldiğine ilişkin söylemlerin dillendirildiği bir dönemde oldu. Bu kararın Türkiye’ye de elbette bir etkisi olacak.

Tam seçim ekonomisine giriyoruz derken yaşanan bu faiz artışının Türkiye’de olası bir faiz indiriminin maliyetinin daha fazla olmasına yol açacağını söyleyebiliriz. Bunun yanında uzun süredir daraltılan ekonomiyle iyice finansallaşan spekülatif sektörlerde şişen serbest fonların patladığını ve milyarlarca liralık zararın ortaya çıktığını görüyoruz. Bu iki durum seçim için gaza basmaya niyetli iktidarın vites artıramadığı bir tablo ortaya koyuyor.

Tüm dünya ölçeğinde ekonomik durgunluk içinde artan enflasyonun (stagflasyon) en büyük sebebi enerji maliyetlerinin artışı. Jeopolitik açıdan petro-dolar sistemin çatırdıyor. Trump, kendi yaktığı ateşin içine düşmüş durumda.

Rusya-Ukrayna savaşında ağır darbeler alan Rusya’nın petrol ihracını durdurmasının etkisi sıcaklığını korurken, Yemen’deki Ensarullah güçlerinin Kızıldeniz’in giriş kapısı olan Babülmendep Boğazı’nı tam kontrol altına alması, dünya ticaretine ve enerji akışına Hürmüz’den sonra ikinci darbeyi vurdu. Süveyş kanalının da fiilen işlevsizleştirilmesi anlamına gelen bu kontrol dünya deniz lojistiğini topyekûn etkiliyor. İran ve Yemen’in direnişiyle ABD emperyalizminin ödediği fatura her geçen gün artıyor.

Bunun yanında Suudi Arabistan’ın Basra Körfezi’ni baypas ederek Kızıldeniz’e petrol taşıyan yegâne alternatifi olan Doğu-Batı Petrol Boru Hattı’nın ağır bir bombardımanla hem Yemen hem de Irak’tan atılan bombalarla vurulması, küresel petrol arzına son günlerdeki darbeyi indirdi. Milyonlarca varillik petrolün anında piyasadan çekilmesi nedeniyle petrolün varil fiyatlarında yaşadığı sıçrama rafineri maliyetlerinin, sanayide kullanılan enerjinin, tarladaki traktörün mazotunun ve amonyak hammaddeli kimyasal gübrenin fiyatlarının artması demektir. Bir önceki yazımda “İktidarın her seçim öncesi başvurduğu seçim ekonomisi, yani kredi musluklarını açmak, piyasaya karşılıksız likidite pompalamak ve geçici bir tüketim illüzyonu yaratmak bu kez geçmişteki gibi kolayca uygulanabilecek bir manevra alanı sunmuyor. Bunun nedeni, küresel krizin bu tür bir iç gevşemeye pek izin vermeyecek bir sertlikte seyretmesidir.” demiştim. Gidişat da bu durumu doğruluyor.

Patlayan fonlar

Dışarıda fırtına böylesine sertleşirken, Türkiye’nin iç finansal mimarisi de yıllardır biriktirdiği sahte zenginlik ve spekülasyon balonlarının patlamasıyla sarsılıyor. Mehmet Şimşek bir yıl önce serbest fonlardaki manipülatif hareketlere dikkat çekmiş ama her nedense geçtiğimiz aya kadar bir önlem alınmamıştı. Hazine ve Maliye Bakanlığı ile Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) yeni hayata geçirdiği fon düzenlemelerinin ardından, piyasada yüksek getiri vaadiyle trilyonluk hacimlere ulaşan, kaldıraçlı işlemlerle ve karşılıksız borçlanma araçlarıyla şişirilen Tera fonlarının temerrüde düşmesi, finans sektöründe deprem etkisi yarattı.

Bu temerrüt zincirinin piyasayı kilitlemesi üzerine SPK, aralarında Tera Portföy’ün ve benzer fon yönetim şirketlerinin bulunduğu kurumlara ait tam 131 yatırım fonunu birden apar topar tasfiye etme ve Türkiye Elektronik Fon Alım Satım Platformu (TEFAS) işlemlerine kapatma kararı aldı. Yüz binlerce küçük tasarruf sahibinin “enflasyondan korunma” umuduyla yönlendirildiği, ancak arka planda holdinglerin ve rantiye çevrelerinin spekülatif borç çevirme mekanizması olarak kullanılan yüz milyarlarca liralık fon havuzları kilitlendi. SPK’nın 131 fonu tasfiye etmesi, bankacılık ve finans sisteminin altındaki çürük kolonların çatladığının, yerli sermaye birikim modelinin kendi yarattığı borç batağında boğulmaya başladığını gösteriyor.

Finansal araçlara yöneliş kendiliğinden ortaya çıkmadı. Sanayi uzun süredir reel anlamda yeterince büyümüyor. 2020-2025 döneminde Türkiye ekonomisi toplamda %35 büyürken sanayideki kümülatif büyüme %29,6’da kaldı. Finansın reel ekonomiden kopuk biçimde şişmesi, burada oluşan rantı enflasyondan korunmak isteyenler için cazip hâle getirdi. Ancak bu düzenin vardığı yer açık: Balinaların küçük balıkları yuttuğu, kazancın dar bir çevrede toplandığı dev bir finansal balon. Bu balonun patlamasıyla ortaya çıkan zararın ise hemen toplumsallaştırılacağını biliyoruz.

Türkiye burjuvazisi ve onun siyasal temsilcileri iki seçenekle baş başadır. Faizi yüksek tutsalar, batık fonlar, kilitlenen şirketler ve derinleşen iç pazar durgunluğu nedeniyle sermaye kesimlerinin çarkları duruyor, SPK’nın 131 fon tasfiyesinde görüldüğü gibi finansal sistem içten içe patlıyor. Faizi indirseler, bu defa kur patlamasıyla ve küresel enerji şokunun da etkide bulunduğu daha yüksek bir enflasyonla karşı karşıya kalacaklar.

Bu çıkmazın tek bir sınıfsal anlamı vardır: Kapitalizmin kendi yasalarıyla bu yangından çıkış yoktur! İktidar ister faiz artırsın ister faiz indirsin, uygulanan her reçetenin faturası işçilere, kamu emekçilerine, asgari ücretlilere kesilmektedir. “Rasyonel program” adı altında halkın boğazı sıkılırken, holdinglere vergi afları dağıtılmakta, Tera fonlarında olduğu gibi batık finansörlerin yükü kamu kaynaklarıyla süpürülmeye çalışılmaktadır.

Ne sermayenin faiz kumarının ne de onların emperyalist efendilerinin savaş faturasının kurbanı olacağız. Bu yıkım tablosuna karşı işçi sınıfının acil programı nettir:

Enflasyonla mücadele için: Tüm ücret ve maaşlara derhal üç ayda bir gerçek enflasyon oranında otomatik zam uygulanmalı, asgari ücret derhal insanca yaşanacak yoksulluk sınırının üzerine çekilmelidir.

Dış şoklardan etkilenmemek için: Enflasyonu harlayan petrol ve enerji tekelleri, rafineriler ve elektrik dağıtım şebekeleri derhal işçi denetiminde tazminatsız kamulaştırılmalıdır.

Finansal balonların önüne geçmek için: Finans oligarkları servetleri katlanırken patlayan fonların faturası emekçi halka kesilmek isteniyor. Tüm finansal zarar ilgili şirketlerin ve bireylerin mal varlıklarından karşılansın. Banka ve finans sistemi kamulaştırılarak devlet denetimine alınmalıdır.

Bağımsız bir ekonomik plan için: Emperyalist finans merkezlerine ve tefecilere yapılan dış borç ve faiz ödemeleri derhal durdurulmalıdır.

Berlin’de seçimi sol kazandı

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Berlin’de gerçekleşen seçimlere dair değerlendirmesi.

Almanya’da 20 Eylül Pazar günü başkent Berlin’de yapılan seçimi sol kazandı. Türk-Alman politikacı Elif Eralp’in başını çektiği Die Linke (Sol) ittifakı Berlin’in belediye başkanlığını aldı. 2022’ye kıyasla oylarını 14 puan artırarak yüzde 25,7’ye ulaşan ve iktidardaki Başbakan Friedrich Merz’in Hristiyan Demokrat Birliği’ni (CDU) mağlup eden parti ezici bir zafer elde etti. CDU yüzde 28,8’den yüzde 18,8’e gerilerken, Yeşiller yüzde 14,3, AfD (aşırı sağ) yüzde 16,3 oy aldı; SPD (sosyal demokrasi) ise yüzde 12,1’e düştü.

Seçim yapılan bir diğer eyalet olan Mecklenburg-Vorpommern’de ise aşırı sağ seçim zaferi elde etti. Neonazi aşırı sağın yükselişi gerçekliğin bir parçası. Gerçekliğin diğer yanı ise Berlin’deki seçimin gösterdiği gibi işçi sınıfının, kadınların ve gençliğin sola yönelen siyasi alternatifler aradığı.

En büyük yenilgiyi Başbakan Friedrich Merz yaşadı

Bizzat Merz, CDU’nun pazar günkü yenilgisini “felaket” olarak nitelendirdi. Parti, Berlin’deki ve kuzeydoğudaki Mecklenburg-Vorpommern eyaletindeki iktidarını kaybetti; ilk kez eyalet parlamentosuna girmek için gerekli yüzde 5’lik barajı aşamadı. Bu, kurulduğu 1945 yılından bu yana bir eyalet seçiminde aldığı en ağır yenilgi oldu.

Aşırı sağcı AfD, Vorpommern’de birinci sırada yer aldı. Oylarını yüzde 21 artırarak yüzde 38,1’e ulaştı. Böylece AfD, bir ay içinde bir eyalet seçiminde ikinci kez ilk sıraya yerleşti. On beş gün önce Saksonya-Anhalt’ta seçimleri kazanmıştı. Ancak bu kez çoğunluğu elde etmeye yaklaşamadı. SPD, yüzde 35,5 ile ikinci oldu ve diğer siyasi güçlerle koalisyon kurarak hükümette kalabilir.

Kamuoyu yoklamalarının öngördüğü şekilde gerçekleşen bu sonuçlar, Alman kapitalizminin ekonomik ve toplumsal krizinin ve CDU hükümetinin giderek artan itibar kaybının ifadesidir. Almanların yalnızca yüzde 13’ü başbakanın performansından memnun; bu, yakın tarihte herhangi bir başbakan için kaydedilen en düşük düzey. Tam anlamıyla kriz içinde olan bu hükümet görev süresini tamamlayamayabilir.

Berlin’de solun ezici zaferi

Aşırı sağın seçimlerdeki yükselişi, iktidara garanti ve hızlı bir yolda gideceği anlamına gelmiyor. Ancak bu durum özellikle Almanya ve Avrupa’daki işçi sınıfı ve gençlik açısından kaygı verici.

Aşırı sağa verilen oyların karşısında Berlin’de solun önemli bir seçim zaferi elde etmesi, Almanya’daki siyasi krizin büyüklüğünü gösteriyor.

Türk-Alman aday Elif Eralp, Die Linke’yi temsilen belediye başkanlığına aday olarak seçimi kazandı. Birkaç ay öncesine kadar tanınmayan Eralp, Türk sendikacı bir ailenin kızı olarak Münih’te doğdu ve hukukçu olarak kariyerini, özellikle göçmenlerin hakları başta olmak üzere insan haklarını savunmaya yöneltti.

45 yaşındaki Elif Eralp, 2021’den beri sol görüşlü bir temsilciler meclisi üyesi. Seçim kampanyasındaki önerileri arasında konutların yatırım fonlarından kamulaştırılması ve Kiezkantinen olarak bilinen sıcak yemek servis eden mahalle yemekhanelerinde üç avroya doyurucu öğle yemekleri sunacak bir kamu yemekhaneleri ağı oluşturulması vardı.

Eralp zaferini öğrendikten sonra konut şirketlerinin kamulaştırılması yönünde ilerlemeye devam edeceğini ve “spekülasyonu Berlin’den kovacağını” vaat etti.

Die Linke; eski Komünist Parti üyeleri, Maocular, Troçkist gruplar ve bağımsızlardan oluşan merkez sol bir ittifak. 2025 Şubat’ında yapılan milletvekili seçimlerinde yüzde 8,5 oy alarak 64 milletvekiliyle önemli bir parlamento grubu elde etmiş ve Berlin’de yüzde 19,9 oy almıştı. Gençler arasında yüzde 25 oy almış olması ve oyların çoğunluğunun, aşırı sağın kendilerinin ve lgbti+ların kazanımlarına yönelik saldırılarını reddeden kadınlardan gelmiş olması dikkat çekicidir. Die Linke, Filistin’i destekledikleri için baskıyla karşı karşıya kalan gençlerin de desteğini aldı. Bu seçimde bu oran yükseldi: Die Linke’nin aldığı oyların yüzde 45’i 16-34 yaş arasındaki gençlerden geldi; bu, bir önceki yıla kıyasla neredeyse iki katına denk geliyor.

Neonazi aşırı sağın yükselişi

Alman aşırı sağının seçimlerdeki yükselişi; Trump, Meloni, Le Pen ya da Latin Amerika’daki Milei, Kats ve de la Espriella örneklerinde olduğu gibi, daha önce iktidarda bulunmuş ve toplumsal krize, milyonlarca insanın yaşam standartlarının düşmesine yol açmış eski geleneksel kapitalist partilerden bıkmış halk kesimlerinin verdiği yanlış yönlendirilmiş bir cezalandırma oyunu ifade ediyor. Almanya örneğinde ise bu, özellikle aşırı sağın neonazi karakterinde ortaya çıkıyor. Aşırı sağ, desteğinin çoğunu Doğu Almanya’da, yani 1945’ten 1989’a kadar Stalinist rejimle yönetilmiş eski Demokratik Alman Cumhuriyeti topraklarını oluşturan ve bugün “yoksul eyaletler” olarak kalan bölgelerdeki seçmenlerden alıyor.

Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından gerçekleşen yeniden birleşme ve Batı Almanya’daki Almanlarla sağlanacağı vaat edilen “toplumsal eşitlik” hiçbir zaman gerçekleşmedi. Milyonlarca insan, Stalinizme duydukları haklı öfkeyle kapitalizmin kendilerine refah getireceğine inandı, ancak tam tersi oldu. Tüm devlet işletmeleri yalnızca dört yıl içinde özelleştirildi ve işlerin yüzde 70’i kaybedildi. Tüm bölgeler ekonomik gerilemenin içine sürüklendi (bkz. Almanya: aşırı sağın ilk zaferinin anlamı).

Siyasi krizin altında yatan Alman kapitalizminin krizi

Almanya’da çeşitli liberal kapitalist veya sosyal demokrat hükümetlerin ekonomik kriz karşısındaki politikası, sosyal harcamalarda kesintilere ve kitlelerin yaşam standartlarının düşmesine yol açan politikalar uygulamak oldu. Geleneksel burjuva partilerine ve liderlerine yönelik giderek artan güvensizliğin derinliğini ve aşırı sağın seçimlerdeki yükselişini açıklayan neden budur.

Almanya ekonomisi gerileme içinde ve 2023’ten bu yana resesyona girmiş durumda. Örneğin Alman kapitalizminin simge şirketi Volkswagen, 2030’a kadar 100 bin işin ortadan kalkabileceğini açıkladı.

Bu durumda işçi sınıfını ve gençliği bekleyen şey; eğitim, sağlık ve emeklilik gibi sosyal alanlarda daha fazla kesinti, daha fazla esnek çalışma ve askeri bütçede artış. Emekçi halk ve gençlik açısından bu kemer sıkma planlarını ve aşırı sağı yenmenin tek yolu ise yeni sendikal ve politik önderlerle birlikte sokaklardaki seferberliği ilerletmek.

Özdağlı Lojistik’te sendika düşmanlığına karşı işçiler beş gündür direnişte

0

Bursa’da yaklaşık 100 işçinin çalıştığı Özdağlı Lojistik’te TÜMTİS’in örgütlenme çalışmasının ardından sendikalı işçilere yönelik baskı ve işten çıkarmalar yaşanması üzerine başlatılan direniş 5. gününde devam ediyor.

TÜMTİS Bursa Şubesi, işten çıkarmaların durdurulması ve işçilerin sendikal haklarının tanınması talebiyle işyeri önünde 15 Eylül Salı günü direniş başlatmıştı. İlk gün yapılan basın açıklamasına Türk-İş 8. Bölge Başkanı Ruhi Biçer, Türk-İş’e bağlı sendikaların yönetici ve temsilcileri ile DİSK Bölge Temsilcisi ve Birleşik Metal-İş Bursa Şube Başkanı Gökhan Aydın da katılmıştı.

TÜMTİS Bursa Şube Başkanı Özdemir Aslan, işyerinde çalışanların 12-13 saate varan çalışma süreleri, düşük ücretler ve olumsuz işçi sağlığı ve güvenliği koşulları nedeniyle sendikaya üye olduklarını belirtti.

Aslan’ın aktardığına göre işveren, sendikaya üye olduğunu düşündüğü işçileri e-Devlet şifrelerini vermeye zorlayarak üyelik durumlarını kontrol etti ve bazı işçileri sendikadan istifaya zorladı. İşçilerin, sendikadan ayrılmamaları veya sendika yöneticileriyle görüşmeleri halinde işten çıkarılmakla tehdit edildiği öne sürüldü.

TÜMTİS üyesi Emre Aracı’nın ise 10 Eylül’de gün boyunca iş verilmeden bekletildiği, ertesi gün sendika üyeliğinden vazgeçmemesi üzerine işten çıkarıldığı belirtildi.

“İşçilere çağrımız sendikaya üye olmaları”

Direnişin 5. gününde Gazete Nisan’a konuşan TÜMTİS Bursa Şube Başkanı Özdemir Aslan, işçilere yönelik baskının halen sürdüğünü söyledi.

Aslan, özellikle Özdağlı Lojistik işçilerine sendikaya üye olma çağrısı yaparak, “Sendikaya üye olmak bütün işçilerin en temel hakkıdır. Çalışma hakkı da sendikaya üye olma hakkı da anayasal haktır. İşçiler bu haklarını kullanırken kimseden izin almak zorunda değildir” dedi.

Özdağlı Lojistik’te çalışma koşullarının ağır olduğunu belirten Aslan, işçilerin uzun saatler boyunca, asgari ücret düzeyindeki ücretlerle çalıştırıldığını ifade etti. İşçilerin ancak birlikte ve örgütlü hareket ederek emeklerinin karşılığını alabileceğini vurguladı.

Aslan, işverene de sendikal örgütlenmeye yönelik baskılardan vazgeçme çağrısında bulunarak, işçilerin anayasal haklarını kullanmalarının önündeki engellerin kaldırılmasını talep etti.

TÜMTİS, sendikaya üye olmanın Anayasa tarafından güvence altına alınmış bir hak olduğunu belirterek işveren hakkında gerekli hukuki başvuruların yapılacağını açıklamıştı. Sendika, Özdağlı Lojistik işçileri sendikal haklarını kullanıp toplu sözleşme hakkı elde edene kadar mücadeleyi sürdüreceğini duyurdu.

Obez olan sistem

0

Son zamanlarda etrafımızda “İlaca başladım, iki ayda on kilo verdim” veya “Çok farklı bir diyete başladım, üç ayda 20 kilo verdim” diyen birilerine mutlaka rastlamışsınızdır. Bahsedilen gerçek ise Ozempic, Mounjaro ve yeni nesil zayıflama ilaçları. İştahı baskılayan, mide boşalmasını yavaşlatan ve beyne yeter komutu gönderen bu moleküller, şimdiden yüz milyarlarca dolarlık pazar haline geldi ve bu açıdan farmakolojinin teknolojik başarısıyla karşı karşıyayız. Ancak ekranlarda çizilen “obezite salgını artık tarihe karışıyor” masalının arkasında hem biyolojik hem de çok somut toplumsal bir sorun var. Gelin beraber bakalım.

Metabolik abonelik sistemi

Bu ilaçlar vücudun doğal tokluk hormonunu taklit ederek iştahı ciddi oranda baskılıyor. Fakat zayıflama iğneleri bir hastalığı iyileştirmiyor, sadece semptomu engelliyor. İlacı bıraktığınız an iştah mekanizmasının eski haline dönme ihtimali var, bu yüzden kilolar hızla geri alınıyor. Üstelik kas dokusu giderken yerine yağ dokusu geliyor. Bu aslında bize bir ömür dayatılan zorunlu abonelik modeli. Yeni kutusuna asgari ücretin yarısından fazlası istenen ilaçla halk sağlığı inşa edilemez.

Avrupa zirvesindeki Türkiye gerçeği

İşin Türkiye boyutuna baktığımızda tablonun vahameti çok daha netleşiyor. Sağlık Bakanlığı ve DSÖ verilerine göre Türkiye, yetişkin nüfusta yüzde 32’yi aşan obezite oranıyla açık ara Avrupa’nın zirvesinde yer alıyor. Kadınlarda bu oran yüzde 40’lara dayanırken, okul çağındaki her dört çocuktan biri fazla kilo ve obezite tehdidi altında. Buna karşın Sağlık Bakanlığı yapısal sorunu görmezden gelirken, meseleyi “tuzu azaltın, merdiven çıkın” sığlığında ve bireysel iradeyi suçlayarak geçiştiriyor.

Ucuz kalori pazarı

Peki, biz neden bu kadar kitlesel ve kontrolsüz biçimde kilo alıyoruz? Mesela iradesizlik ya da boğazını tutamamak mı? Yaşadığımız tablo bireysel zaaf değil, dayatılan hayat şartlarının sonucu aslında. Gıda enflasyonu ve alım gücündeki erime sofraları doğrudan en ucuz, yetersiz gıdaya zorluyor. Kaliteli protein, taze sebze ve gerçek süt ürünleri erişilemez olurken, yerini ucuz şeker, beyaz un ve kalitesiz yağla doldurulmuş paketli gıdalar aldı. Taklit ve tağşişin olağanlaştığı bir piyasada, halkın metabolizması her gün ucuz ama bir o kadar zararlı kalori bombardımanına maruz bırakılıyor.

Betonlaşan hayat

Günde 10-12 saatlik mesai, saatler süren toplu taşıma çilesi, kronik uykusuzluk ve stres. Tüm bunların üzerine nefes alacak ücretsiz yeşil alanı kalmamış, kaldırımları işgal edilmiş, yürünemeyen beton kentleri de ekleyin. Akşam hamur işi ve şekerle rahatlamak zaaf değil, tükenmiş bedenin kendini yenilemesi için tek kaçış yolu oluyor.

Ne yapmalı?

Obeziteyi eczaneden satın alınacak bir enjektörle veya bireye suçluluk yükleyen diyet listeleriyle çözemeyiz. Sorun sadece metabolik değil; çalışma saatlerinden şehir planlamasına, üretimden tüketime kadar zorlandığımız hayat biçiminde. Gerekli protein, taze sebze ve meyveye erişim kamusal güvenceye alınmalı; haftalık çalışma süreleri dinlenmeye, spora ve sağlıklı beslenmeye yönelik planlanmalı; rant yerine yürünebilir ve yeşil kentler inşa edilmeli; koruyucu halk sağlığı hizmetleri ilaç tekellerinden kurtulmalı. Ancak bunları hedeflersek bir çözüm var diyebiliriz. Faturayı metabolizmaya kesip eczaneden mucize beklemek sadece ilaç sermayesini zengin eder. Obez olan bizim irademiz değil, insanı ve doğayı hiçe sayan bu sistemin ta kendisidir!

İUB-DE’nin 9. Dünya Kongresi’ne doğru

0

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE), 9. Dünya Kongresi’ni 14-19 Kasım tarihleri arasında Arjantin, Buenos Aires’te gerçekleştirecek.

Kongre, 14 Kasım Cumartesi günü Sosyalist Sol’un (Izquierda Socialista) düzenleyeceği kitlesel bir enternasyonalist etkinlikle başlayacak. Etkinlikte Trump’ın emperyalist saldırganlıklarına ve dünya çapında aşırı sağa karşı duran, Filistin’le dayanışmayı ifade eden ve sosyalizm mücadelesini öne çıkaran tutum sergilenecek.

Kendisini uluslararası Troçkist hareket içerisinde bir örgüt olarak tanımlayan İUB-DE; Lev Troçki’nin ve İkinci Dünya Savaşı sonrasının önde gelen önderlerinden olup 1987’de yaşamını yitiren Nahuel Moreno’nun politik ve teorik mirasını ileriye taşıyor. İUB-DE; Latin Amerika ve Karayipler, ABD, Avrupa ve Ortadoğu’daki 20’den fazla ülkeden parti, militan ve sempatizanı bünyesinde barındırıyor.

Kasım ayında Buenos Aires’te dünyanın dört bir yanından bir araya gelecek delegasyon ve konuklar, kendi ülkelerindeki mücadelelere katılımlarına ve her bir mücadeleyi zafere taşıma kararlılığına dair deneyimlerini paylaşacak.

Emperyalizmin krizi derinleşirken

Aşırı sağcı Donald Trump, ABD emperyalizminin egemenlik krizini aşmak için emperyalist bir karşı saldırının başını çekmekte; ancak yeni bir dünya düzeni kurmak bir yana, küresel düzensizliği körüklüyor. Ara seçimlere birkaç ay kala patlak veren siyasi kriz ve Trump’ın İran politikalarındaki fiyaskosu, emperyalizmin krizini bir kez daha açığa çıkardı. Emperyalizmin merkezindeki ABD işçi sınıfı, gençliği ve göçmen toplulukları ise Trump’ın Aşil topuğu haline gelen “Krallara Hayır” (No Kings) protestoları gibi kitlesel eylemler gerçekleştiriyor.

Tüm bunlar olurken, soykırıma ve kitlesel katliamlara rağmen ne Trump ne de Netanyahu Filistin halkına boyun eğdirebildi.

Doğu Almanya’nın Saksonya-Anhalt eyaletinde neo-Nazilerin elde ettiği seçim zaferinde görüldüğü gibi, aşırı sağın yükselişi dünya çapında endişe yaratıyor. Bu seçim zaferi, merkez sol veya liberal kapitalist partilere duyulan güvensizliğin ürettiği yanlış bir arayışın ürünü.

Buna karşılık, kapitalist sömürüye karşı halk mücadeleleri de dünya genelinde ilerliyor. 2025’te gençlik ve “Z Kuşağı” isyanları Nepal ve Endonezya’da hükümetleri devirdi. Hindistan’da “Hamam Böcekleri” olarak anılan öğrenci hareketi, üniversite giriş sınavlarındaki usulsüzlüklere karşı kapitalist Modi hükümetine yıllar sonra ilk kez geri adım attırdı. Bolivya’da mayıs-haziran aylarındaki işçi ve köylü isyanı, sağcı Rodrigo Paz hükümetini yol kapatmalar, grevler ve kitlesel seferberliklerle sarstı. Bolivya İşçi Merkezi (COB) bürokrasisinin ihaneti hükümetin devrilmesini şimdilik önlese de, kemer sıkma tedbirlerine karşı mücadelenin yeniden alevleneceği görülüyor. Bu ve diğer mücadeleler, 9. Dünya Kongresi’nin gündemini ve yönelişini biçimlendiriyor.

Devrimcileri birleştirmeye ve mücadeleye yönelik bir kongre

Kongre, süregelen mücadelelerin değişen dinamiklerini ve devrimci örgütlerin karşı karşıya olduğu görevleri masaya yatıracak. Her ülkede devrimci sosyalist partilerin inşasını güçlendirmek üzere devrimcilerin birliğini ileri taşımayı hedefleyecek. Troçki’nin vurguladığı gibi, insanlığın içinde bulunduğu kriz aslında bir önderlik krizidir.

Kongre aynı zamanda emperyalizme karşı durmak ve Filistin’le küresel dayanışmayı derinleştirmek için gereken temel siyasi kampanyaları ileriye taşıyacak, demokratik bir tartışma ve fikir alışverişi zemini olacak. İUB-DE, Gazze ablukasını kırmak ve küresel “Nehirden Denize Özgür Filistin” mücadelesini büyütmek amacıyla, dünyanın dört bir yanından yüzlerce aktivistle birlikte Küresel Sumud Filosu’nun son iki girişiminde yer almıştı.

Buenos Aires’te bir araya gelecek delegasyonlar, işçi ve halk demokrasisine dayalı sosyalizmi inşa etmek ve kapitalist-emperyalist sistemi işçi hükümetleri eliyle tarihe gömmek üzere, dünya çapındaki mücadeleleri sahiplenip onlara güç katacak.

Hukuk köşesi: İş Kanunu uyarınca işçinin haklı nedenle fesih hakları

0

İş Kanunu’nda işçi ve işveren yönünden iş sözleşmesinin haklı nedenle fesih nedenleri düzenlenmiştir. Bu sayıda işçi lehine düzenlenen fesih nedenlerine yer vereceğiz.

İşçi bakımından Madde 24’te 3 ayrı başlık altında olmak üzere fesih sebepleri düzenlenmiştir. İlki sağlık sebepleri: İş sözleşmesinin konusu olan işin yapılması işin niteliğinden doğan bir sebeple işçinin sağlığı veya yaşayışı için tehlikeli olursa veya işçinin sürekli olarak yakından ve doğrudan buluşup görüştüğü işveren yahut başka bir işçi bulaşıcı veya işçinin işi ile bağdaşmayan bir hastalığa tutulursa işçi derhal iş akdini feshedebilir. Örneğin bir temizlik işçisi, yaptığı iş nedeniyle bel fıtığı olmuşsa ve işi yapmaya devam etmesi hayatında ve sağlığında tehlike oluşturacaksa derhal iş akdini feshedebilir.

İkinci başlık, ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller:

a) İşveren iş sözleşmesi yapıldığı sırada bu sözleşmenin esaslı noktalarından biri hakkında yanlış vasıflar veya şartlar göstermek yahut gerçeğe uygun olmayan bilgiler vermek veya sözler söylemek suretiyle işçiyi yanıltırsa işçinin haklı nedenle fesih hakkı vardır. Örneğin, bir işçinin yalnızca gündüz vardiyasında çalışacağı söylenmesine rağmen gece vardiyasında çalıştırılması.

b) İşveren, işçinin veya ailesinin üyelerinden birinin şeref ve namusuna dokunacak şekilde sözler söyler, davranışlarda bulunursa veya işçiye cinsel tacizde bulunursa.

c) İşveren işçiye veya ailesinin üyelerinden birine karşı sataşmada bulunur veya gözdağı verirse, yahut işçiyi veya ailesinin üyelerinden birini kanuna karşı davranışa özendirir, kışkırtır, sürükler, yahut işçiye ve aile üyelerinden birine karşı hapsi gerektiren bir suç işlerse yahut işçi hakkında şeref ve haysiyet kırıcı asılsız ağır isnat veya ithamlarda bulunursa.

d) İşçinin diğer bir işçi veya üçüncü kişiler tarafından işyerinde cinsel tacize uğraması ve bu durumu işverene bildirmesine rağmen gerekli önlemler alınmazsa.

e) İşveren tarafından işçinin ücreti kanun hükümleri veya sözleşme şartlarına uygun olarak hesap edilmez veya ödenmezse işçinin haklı nedenle fesih hakkı vardır. Örneğin, aylık ücretin geç veya eksik ödenmesi.

f) Ücretin parça başına veya iş tutarı üzerinden ödenmesi kararlaştırılıp da işveren tarafından işçiye yapabileceği sayı ve tutardan az iş verildiği hallerde, aradaki ücret farkı zaman esasına göre ödenerek işçinin eksik aldığı ücret karşılanmazsa, yahut çalışma şartları uygulanmazsa işçinin haklı nedenle fesih hakkı vardır. Örneğin, fazla mesai ücretlerinin ödenmemesi, servis hizmetinin kaldırılması, işçinin yazılı onayı alınmadan sözleşme şartlarında değişiklik yapılması.

Üçüncü başlık ise zorlayıcı sebepler: İşçinin çalıştığı işyerinde bir haftadan fazla süre ile işin durmasını gerektirecek zorlayıcı sebepler ortaya çıkarsa işçi iş sözleşmesini haklı nedenle feshedebilir. Örneğin doğal afet, salgın hastalık halleri.

İşçi, sayılan fesih nedenlerinin varlığı halinde iş sözleşmesini derhal sona erdirme hakkına sahiptir. İhbar süresini beklemesine gerek yoktur. Aynı zamanda kıdem tazminatına da hak kazanır. Uygulamada sıklıkla işçilerin “istifa” dilekçesi verdiğini görüyoruz. İstifa beyanı ile iş sözleşmesinin sona erdirilmesi halinde işçi kıdem tazminatına hak kazanamaz. Bu nedenle haklı nedenlerin varlığı halinde işçi, iş sözleşmesini sona erdirirken istifa etmek yerine mevcut haklı nedeni belirterek iş sözleşmesini haklı nedenle sona erdirdiğini beyan etmelidir. Aksi takdirde, yazılı istifa dilekçesinin varlığı halinde, iş sözleşmesinin tazminata hak kazanacak şekilde haklı nedenle sona erdirildiğinin ispatı daha zordur.

Suriye: Akaryakıt zamlarına hayır. Zenginlik halkındır!

0

Özgürlük ve Onur Hareketi’nin Suriye’de yaşanan son eylem dalgasına ilişkin bildirisi.

Cumartesi gecesi Enerji Bakanlığının yayımladığı genelgeyle yeni akaryakıt fiyatları açıklandı. Motorinin litre fiyatı 125 Suriye lirasından 175 liraya, 95 oktan benzinin litre fiyatı 152 liradan 195 liraya, 90 oktan benzinin litre fiyatı ise 142 liradan 185 liraya yükseldi. Bu karar, 80’den fazla noktada eylemlerin kaydedildiği geniş bir protesto dalgasına yol açtı.

Pazar gününden itibaren Haseke, Rakka ve Deyrizor’un çeşitli bölgelerinde eylemler başladı. Eylemler, ulaşım sektöründeki grevlerden yolların kesilmesine ve lastiklerin yakılmasına, bazı bölgelerde akaryakıt tankerlerinin geçişinin engellenmesine kadar çeşitli biçimler aldı. Protestolar kısa sürede yayılarak İdlib, Halep, Hama, Şam, Menbiç ve başka yerleri de kapsadı.

Talepler açık ve doğrudandı: Yeni fiyat tarifesinin geri çekilmesi ve başta Enerji Bakanı Muhammed el-Beşir olmak üzere bu kararın sorumlularından hesap sorulması. Çünkü karar, yalnızca bir litre benzinin ya da motorinin fiyatının yükselmesi anlamına gelmiyor. Ulaşım ücretlerine ve başta un ve ekmek olmak üzere malların ve temel ihtiyaç maddelerinin fiyatlarına doğrudan yansıma tehdidi taşıyor. Böylece halk kesimlerine, taşıma güçlerinin olmadığı yeni yükler bindiriyor.

Çeşitli örgütler, siyasal partiler ve bağımsız aktivistler de bugün, salı günü saat 19.00’da Salamiyah kentinin ana meydanında oturma eylemi çağrısında bulundu.

Protestoların yayılması karşısında geçiş hükümeti, fiyatları yeniden değerlendireceğini açıklamakta gecikmedi. Fiyatların önceki düzeylerine döndürülmesi ya da daha düşük bir artışla yetinilmesi olasılığından söz etti. Halk Meclisi de 59’dan fazla milletvekilinin imzaladığı talep üzerine, kararı görüşmek amacıyla Enerji Bakanının 17 Eylül’de yapılacak bir oturuma çağrılmasını kararlaştırdı.

Ancak bu vaatler şimdiye kadar halkın öfkesini yatıştırmayı başaramadı. Gösteriler ve oturma eylemleri çeşitli noktalarda sürüyor. Hükümetin vaatleri defalarca kâğıt üzerinde kaldıktan sonra, oturma eylemlerine katılanların bu açıklamalara ihtiyatla yaklaşması haklarıdır. Halk, ertelenen vaatler değil, kararın fiilen geri çekilmesini ve onurlu bir yaşam sürme hakkını koruyan bir ekonomi politikası istiyor.

Hükümet, geçtiğimiz yıl boyunca, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile bütünleşme süreci öncesinde, özellikle doğu vilayetlerinde halkın desteğini kazanmaya çalıştı. O dönemde Cezire’nin özgürleştirilmesinin bölgenin zenginliklerini halkına geri vereceği, bölge sakinlerinin SDG’nin yolsuzluklarından ve politikalarından uzak biçimde kendi bölgelerinin kaynaklarından yararlanacağı söyleniyordu.

SDG’nin kontrolü altında benzinin litre fiyatı 80 yeni Suriye lirasını aşmıyordu. Bugün ise, yalnızca bir yıl sonra, Cezire’de fiyat 195 liraya ulaştı.

Peki, zenginliklerin halka geri verilmesi vaatlerine ne oldu?

Zenginliğin kendisi halkın kontrolü dışında kalıyorsa, kaynakları kontrol eden tarafın değişmesi yeterli değildir. Halk, kaynakların nasıl çıkarılacağına, yönetileceğine ve bunlardan elde edilen gelirlerin nasıl dağıtılacağına karar verme hakkından mahrum kalmaya devam ediyorsa, kaynakları bir iktidardan kurtarıp başka bir iktidara devretmenin anlamı yoktur.

Geçiş hükümeti, resmî medya organları aracılığıyla, ürün fiyatlarındaki yükselişin Hürmüz Boğazı’ndaki kriz ile Kızıldeniz ve Babülmendep’teki deniz ulaşımının durumu nedeniyle dünya genelinde artan taşımacılık ve sigorta maliyetleriyle bağlantılı olduğu fikrini pazarlıyor.

Bu etkenlerin ithalat ve taşımacılık maliyetleri üzerinde gerçek etkileri olabilir. Küresel ekonomik dönüşümler de görmezden gelinemez. Ancak bunları, krizin maliyetinin yalnızca halk kesimlerine yüklenmesini meşrulaştırmak için kullanmak çözüm değildir.

Geçiş hükümetinin iktidara gelmesinden bu yana, büyük ölçüde dış ekonomik desteğe ve piyasanın ithalata açılmasına bel bağlanırken yerli üretime, tarım ve sanayi sektörlerine ve ulusal kaynakların korunmasına hak ettikleri öncelik verilmedi.

Suriyeli üreticiler, işçiler ve köylüler fiyatların ve yoksulluğun baskısı altında bırakılırken sermayeye ve ithalata açık bir piyasa üzerinden bağımsız bir ekonomi inşa edilemez.

Suriye’nin zenginlikleri yabancı şirketlere teslim edilecek bir meta değildir. Petrol, doğal gaz, buğday, su ve toprak hükümetin ya da yatırımcıların mülkü değildir. Bunlar, on altı yıllık devrim ve savaş boyunca çok ağır bedeller ödeyen Suriye halkının mülküdür. Bu halk, devrim ve savaştan kendisini daha fazla yoksulluk, pahalılık ve ekonomik güvencesizlikle karşı karşıya bulmak için çıkmadı.

Halk protestolarının yanında duruyor ve şunları talep ediyoruz:

  • Yeni akaryakıt fiyat tarifesinin derhâl geri çekilmesi ve fiyatların karar öncesindeki düzeylerine döndürülmesi.
  • Petrol ve doğal gaz sektörü için, doğal zenginlikleri yabancı şirketler ve özel çıkarlar arasında paylaşılacak bir alan olarak değil, Suriye halkının mülkü olarak kabul eden açık ve kapsamlı bir ulusal plan hazırlanması.
  • Başta petrol ve tarım olmak üzere stratejik kaynakların ve sektörlerin korunması ve kamulaştırılması, kaynakların yatırımcıların kârlarını azami düzeye çıkarmaya değil, toplumun hizmetine yönlendirilmesini güvence altına alacak biçimde üretimin, o üretimde çalışanların denetimi ve kontrolü altına alınması.
  • Buğday, akaryakıt ve temel ihtiyaç maddeleri krizlerinin, bedelini sonunda yoksulların ödediği fiyatlarla birlikte yeniden yaşanmasını önlemek için köylülerin, işçilerin ve yerli üretimin desteklenmesi, tarım ve sanayi için gerekli girdilerin sağlanması.
  • İktidarı tek elde toplama, karar alma yetkisini ve güç kaynaklarını tekelleştirme yaklaşımını açığa vuran bu karara ilişkin soruşturma açılmasını, Enerji Bakanından, hükümetten ve kararın arkasındaki herkesten hesap sorulmasını talep ediyoruz. Halkın zenginlikleri hükümetin mülkü değildir. Ülkenin kaynakları, halkın denetiminden ve halka hesap verme sorumluluğundan bağımsız biçimde yönetilemez.
  • Kararların tepeden dayatılması ve sonuçlarının işçilere, köylülere ve yoksullara yüklenmesi yerine, halkın ve üretim sektörlerinde çalışan emekçilerin ekonomi politikasının oluşturulması ve kaynakların yönetmesi.

Petrol krizi yalnızca bir litre benzin meselesi değildir. Buğday krizi de bir ton buğday meselesi değildir. Ekonomik kriz, fiyat bültenlerindeki rakamlardan ibaret değildir. Bu, piyasayı ve kârı insanın önüne koyan, zenginliği bir azınlığın elinde bırakırken krizlerin bedelini halkın çoğunluğuna ödeten bütün bir ekonomik modelin krizidir.

Petroldeki, tarımdaki ve harap olmuş ekonomideki kriz, daha fazla özelleştirmeyle, dışa bağımlılıkla ve yoksulların ödediği fiyatları artırmakla çözülemez.

Çözüm, halkın kendi kaynakları üzerinde kontrol sahibi olmasıyla, yerli üretimin yeniden inşasıyla, işçilerin ve köylülerin zenginliğini ürettikleri sektörlerin yönetimine katılmasıyla ve kaynakların adil ve sürdürülebilir bir temelde dağıtılmasıyla başlar.

Üç buçuk yılın ardından Antakya nasıl?

0

Antakya’da bir kadın olarak bazen en sıradan şeylerin bile ne kadar zorlaştığını fark ediyorum: bir yere gitmek, işe yetişmek, hastaneye ulaşmak, çocuğu okula göndermek gibi. Eskiden düşünmeden yaptığımız şeyler şimdi başlı başına bir hesaba dönüştü. Üç buçuk yıl geçti diyoruz ama bazı sabahlar sanki depremin üzerinden yalnızca birkaç gün geçmiş gibi geliyor. Açıkçası aynı şeyleri anlatmaktan yoruldum.

Evlerimiz yıkıldı, şimdi yaşamın da yeniden kurulmasını bekliyoruz. Ama üç buçuk yıl az bir zaman değil. Altyapı hâlâ tamamlanmamışsa, bir kadının işe, okula, hastaneye ulaşması hâlâ başlı başına bir mesele oluyorsa, “yeniden hayat” demek bana artık sadece ağır değil, alaycı geliyor. Hayat sadece dört duvardan ibaret değil, ama biz hâlâ o dört duvarı bile tam kuramadık.

Antakya’da bir kadının düzenli, güvenceli bir iş bulması hâlâ kolay değil, hatta bazı yerlerde daha da zorlaştı. Deprem öncesi çalışan kadınların bir kısmı işine bile dönemedi. Kendi paramızı kazanmak, bir başkasına mecbur kalmadan yaşamak istiyoruz ama önümüze çıkan seçenekler o kadar dar ki… Evde yaptığımız görünmeyen işler doğal görevimizmiş gibi görülüyor, dışarıda çalıştığımızda da insan onuruna yaraşır bir ücret almak kolay olmuyor. Bu iyileşme değil, gerileme.

Ulaşım da üç buçuk yıldır çözülmeyen bir dert. İşe gitmek, çocuğu okula götürmek, kurumda işimizi halletmek, hepsi ayrı bir hesap. Güvenli sokaklar yeterli değilse kadın akşam saatlerinde dışarı çıkmamayı seçiyor, arkadaşından ve sosyal hayatından vazgeçiyor. Farkına varmadan kendi hayatının sınırlarını küçültüyor.

Bakım yükü de yine kadının üstünde, hem de eskisinden daha ağır. Evde çocuk, yaşlı, yemek, temizlik; dışarıda iş, geçim, ulaşım. Deprem sonrası travmayla, hastalıkla, yoklukla uğraşan herkesin bakımı da yine kadına düştü. Sanki bunların hepsi kadın olduğumuz için bize düşüyormuş gibi. Oysa mesele bizim daha güçlü olmamız değil, bu yükün neden bu kadar eşitsiz dağıtıldığını görebilmek. Bu eşitsizlik üç buçuk yılda hafiflemek bir yana, katmerlendi.

Bugün bana “Ne değişti?” diye sorulduğunda yalnızca yapılan binaları saymak istemiyorum, çünkü artık öfkeleniyorum bu soruya. İşe gitmek kolaylaştı mı? Hastaneye ulaşmak kolaylaştı mı? Akşam eve dönerken korkmamak mümkün mü? Kendi hayatımız için karar verebiliyor muyuz? Cevap hâlâ hayırsa “Antakya ayağa kalktı” demeyi bırakalım artık.

Bir kentin yeniden kurulması, kadınların hayatının da yeniden kurulması anlamına gelmiyor. Çoğunlukla yeni bir binanın içinde eski eşitsizliklerle, üstelik daha da derinleşmiş halleriyle yaşamaya devam ediyoruz.

Antakya’da kadınların ihtiyacı yalnızca yeniden yapılan bir kent değil. Emeğimizin görünür olduğu, bakım yükünün omzumuzdan alındığı, kendi hayatımız hakkında söz sahibi olabildiğimiz, sokaklarında korkmadan güvende dolaşabildiğimiz bir kent istiyoruz.

Almanya: aşırı sağın ilk zaferinin anlamı

0
JPEGmini

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) ve onun Arjantin partisi Sosyalist Sol’un liderlerinden Miguel Sorans yazdı.

Almanya’nın doğusundaki Saksonya-Anhalt eyaletinde yapılan seçimlerde, Almanya için Alternatif (Alternative für Deutschland, AfD) oyların yüzde 43,8’ini aldı. Bu, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana bir Alman eyaletinde aşırı sağcı bir partinin elde ettiği ilk açık zaferdir.

Anketlerin çoğunda öngörülen bu sonuç, Alman kapitalizminin hızla düşüşe geçmesinin seçim sandığına yansımasıdır. Artık pek çok kişi bunu “Alman mucizesinin sonu” olarak adlandırıyor. Ekonomik ve sosyal krizin diğer yüzü, Angela Merkel’in halefi Şansölye Friedrich Merz’in Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) hükümetinin giderek artan itibar kaybıdır. Almanların yalnızca yüzde 13’ü şansölyenin performansından memnun; bu, yakın tarihte herhangi bir şansölye için kaydedilen en düşük seviye.

Aşırı sağcı AfD oylarını 2021’e göre iki kattan fazla artırırken, CDU yüzde 37,1’den yüzde 17,2’ye geriledi. Sosyal Demokrat Parti (SPD) de gerilemeyi sürdürdü ve yüzde 9,2 oy aldı; Yeşiller yüzde 8,9, Sol Parti (Die Linke) yüzde 8,5 ve Sahra Wagenknecht İttifakı (BSW) yüzde 5,2 oy aldı.

Aşırı sağcı Ulrich Siegmund, Parlamento’daki 83 sandalyenin 39’unu kazandı. Saksonya-Anhalt’ta hükümet kurmak için gereken mutlak çoğunluğa üç sandalye kalmış durumda.

Neonazi aşırı sağın yükselişi ve eski Doğu Almanya

Alman aşırı sağının seçimlerdeki öngörülen yükselişi, tıpkı Trump, Meloni, Le Pen ya da Latin Amerika’daki Milei, Kast ve de la Espriella’da görüldüğü gibi, daha önce iktidara gelmiş ve milyonların yaşam standardını düşürerek toplumsal krize yol açmış geleneksel kapitalist partilerden bıkan bir halk kesiminin yanlış “ceza oyu”dur. Özellikle Almanya’da söz konusu olan, aşırı sağın neonazi bir ifadesidir. Bu akım, 1945-1989 arasında Stalinist bürokrasi tarafından yönetilmiş ve o günden bugüne “yoksul eyaletler” olarak kalmış eski Doğu Almanya (DDR) topraklarında çoğunluk oyu alarak büyüyor.

Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından yeniden birleşme gerçekleşti ama Batı Almanya ile vaat edilen “sosyal eşitlik” hiçbir zaman sağlanmadı.

Unutulmamalıdır ki, 1945’te Nazizmin çöküşünün ardından Almanya iki ülkeye bölündü: Başkenti Bonn olan batıdaki kapitalist Federal Almanya ve başkenti Berlin olan Doğu Almanya. DDR; Polonya, Romanya, Macaristan ve diğerleriyle birlikte, burjuvazinin mülklerine el konulduğu ve SSCB bürokrasisinin kontrolünde bulunan ülkeler arasındaydı. Komünist Partilerin diktatörlük rejimlerine ve sahte bürokratik sosyalizme rağmen, bu sosyalist önlemler kitlelerin güvenceli iş, eğitim, sağlık ve barınma gibi temel ihtiyaçlarını karşıladı. Ancak bu, baskı altında, demokratik haklardan yoksun, muhalefet ve protesto hakkı olmayan, monoton bir yaşam sürmek anlamına geliyordu. 1989’da kitlelerin devrimci hareketi Berlin Duvarı’nı yıktı ve bu diktatörlükleri sona erdirdi. Ancak bürokrasiden arınmış bir sosyalizme geçmek yerine, kapitalizmin yeniden kurulması dayatıldı ve bu eski sosyal kazanımlardan geriye kalanları da silip süpürdü.

Milyonlarca insan, Stalinizm’e duydukları haklı nefret nedeniyle, kapitalizmin kendilerine refah getireceğine inandılar, ancak tam tersi oldu. Tüm devlet işletmeleri sadece dört yıl içinde özelleştirildi ve işlerin yüzde 70’i kaybedildi. Bütün bölgeler ekonomik çöküşe sürüklendi.

Berlin Duvarı’nın yıkılmasından otuz beş yıl sonra, Doğu-Batı arasındaki uçurum hâlâ devam ediyor. Bertelsmann Vakfı’nın yakın zamanda yaptığı bir araştırmaya göre, Doğu’daki çalışanlar Batı’dakilerden neredeyse yüzde 16 daha az kazanıyor. Bununla birlikte, sosyal kriz ve yaşam standardındaki düşüş tüm Almanya’da giderek artıyor.

AfD’li neonaziler, bu sosyal krizi kullanarak ve Nazi yanlısı söylemlerini gizleyerek, Thüringen ve Brandenburg gibi eyaletlerde daha önce de iyi seçim sonuçları elde etmişti. Doğu Almanya’da, sahte Stalinist sosyalizm ile kapitalist restorasyon arasında yaratılan kafa karışıklığının bir parçası olarak, milyonlarca insan “ömür boyu iş güvencesi” gibi eski sosyal kazanımlara özlem duyuyor. Buna karşılık AfD yönetimi, bu kafa karışıklıklarını kullanarak geçmişteki bu “kazanımlardan” “sempatiyle” bahsediyor. Öyle ki, Saksonya-Anhalt’tan aşırı sağcı aday Ulrich Siegmund, seçim kampanyası yürütürken sokaklarda artık üretilmeyen eski bir moped olan Simson ile dolaştı. Bu moped, eski Doğu Almanya’da çok popülerdi ve bir devlet şirketi tarafından üretiliyordu.

Aşırı sağ, 2013’teki kuruluşundan bu yana -henüz Doğu’daki oranlara ulaşmamış olsa da- Almanya genelinde de büyüyor. Şubat 2025’teki genel seçimlerde 2021’e kıyasla iki katına çıkarak yüzde 20,6 oy aldılar ve şu anda anketler yüzde 27’lik bir oy oranı öngörüyor.

Bu zafer, Avrupa’da kamuoyu önünde AfD’yi destekleyen Trump’ın politikasını da güçlendiriyor. Ayrıca Avrupa emperyalizmleriyle yaşanan gerginliklerin ateşine daha fazla odun atıyor. “Almanya Almanlarındır” sloganını savunan AfD’nin göçmen karşıtı mesajı, Donald Trump’ın MAGA (Amerika’yı Yeniden Büyük Yap) sloganıyla büyük benzerlik gösteriyor.

Berlin’de sol kazanabilir ya da iyi bir sonuç alabilir

Aşırı sağın oy oranındaki artış, hükümete giden kesin ve hızlı bir yol anlamına da gelmiyor. Elbette bu artış, özellikle Alman ve Avrupalı işçi sınıfı ve gençlik için endişe vericidir. Ancak Almanya’daki siyasi kriz o kadar büyük ki, aşırı sağın yükselişine karşıt bir biçimde, 20 Eylül’de yapılacak Berlin belediye seçimlerinde Die Linke kazanabilir.

Berlin’de, anketlerde büyük bir yükseliş gösteren Die Linke’nin belediye başkanlığı adayı olarak Elif Eralp öne çıktı. Avukat olan 45 yaşındaki Eralp, Türkiyeli göçmen bir ailenin kızı olarak Münih’te doğdu. 2021’den beri Die Linke milletvekili olarak görev yapıyor. Seçim kampanyasındaki bazı vaatleri arasında konut şirketlerinin kamulaştırılması ve Kiezkantinen adı verilen mahalle yemekhanelerinde üç avroya öğle yemeği sunan bir kamu yemekhaneleri ağı kurulması yer alıyor.

Bu durum, Almanya’nın diğer bölgelerinde de işçi sınıfının bazı kesimleri, kadınlar ve gençler arasında bir kutuplaşma yaşandığını ve solda siyasi alternatifler arandığını gösteriyor. Üstelik bu arayış yeni de değil. Şubat 2025’teki ulusal seçimlerde, Komünist Parti’nin eski üyeleri, Maoistler, Troçkist gruplar ve bağımsızlardan oluşan bir merkez-sol ittifak olan Die Linke, yüzde 8,5 oy alarak meclise 64 milletvekili göndermişti. İlginç olan, gençlerin yüzde 25’inin oyunu almasıydı. Bu oyların çoğunluğu, aşırı sağın kadınların ve lgbti+ların kazanımlarına yönelik saldırılarını kınayan genç kadınlardan geldi. Die Linke, o seçimde sadece Berlin’de yüzde 19,9 gibi yüksek bir oy oranına ulaşmıştı bile.

Siyasi krizin ardında yatan neden: Alman kapitalizminin krizi

Almanya, kapitalist-emperyalist sistemin yaşadığı küresel krizden bağımsız değildir. Avrupa’nın bir numaralı gücü gerilemektedir ve 2023’ten beri resesyona girmiştir.

Alman ekonomisi, savaş sonrası dönemin en uzun süreli durgunluk dönemini yaşıyor. Almanya’daki iflaslar son 20 yılın en yüksek seviyesine ulaştı. Volkswagen, önümüzdeki yıllarda 100.000 işin kaybedilebileceğini tahmin ediyor. Otomobil parçaları tedarikçisi ZF Friedrichshafen, 2028 yılına kadar 14.000 kişiyi işten çıkarmayı öngörüyor. Bosch da 2030’dan önce yalnızca Almanya’da 20.000’den fazla kişiyi işten çıkarmayı planlıyor. Ancak zorluklar sadece otomotiv sektöründe yaşanmıyor gibi görünüyor. Danışmanlık şirketi Horváth’ın bir araştırmasına göre, 2026 yılında hem otomobil üreticileri hem de makine ve inşaat sektörlerinde endüstriyel alanda 100.000 kadar işin daha kaybedileceği tahmin ediliyor.

Örneğin temmuz ayında, binlerce Mercedes-Benz işçisi, otomobil üreticisinin uyguladığı maliyet azaltma planını protesto etmek için Almanya’nın çeşitli şehirlerinde eylem yaptı. IG Metall sendikasının çağrısıyla düzenlenen protestolar, şirketin başlıca fabrikalarının önünde gerçekleştirildi. Yıllık primin ertelenmesi ve işgücü yapısındaki yeni değişiklikler gibi kemer sıkma önlemleri, işçiler arasında giderek artan bir hoşnutsuzluğa yol açmıştı.

Çeşitli liberal kapitalist ya da sosyal demokrat hükümetlerin ekonomik kriz karşısında izledikleri politika, sosyal kesintiler ve kitlelerin yaşam standartlarının düşürülmesi yönünde olmuştur. İşte bu durum, geleneksel burjuva partilerine ve liderlerine karşı giderek artan güvensizliğin derinliğini ve aşırı sağın seçimlerdeki ilerleyişini açıklamaktadır.

İşçi sınıfını ve gençliği bekleyen şey, eğitim, sağlık ve emeklilik gibi sosyal alanlarda daha fazla kesinti yapılması, “Alman şirketlerinin daha rekabetçi olabilmesi için” işgücü esnekliğinin artırılması ve askeri bütçenin yükseltilmesidir. Emekçi halk ve gençlik için bu sosyal kemer sıkma planlarını boşa çıkarmanın ve aşırı sağı yenilgiye uğratmanın tek yolu, yeni sendikal ve siyasi liderliklerle birlikte kitlesel hareketi sokaklarda büyütmektir.

Emekçiler borç sarmalında

0

Türkiye’deki yüksek enflasyon ve ekonomik kriz koşulları altında milyonlarca işçi ve emekçi kredi kartı borcu olmadan yaşayamaz hale geldi. Reel ücretlerin baskılandığı, emekçilerin sefalete mahkûm edildiği bir ekonomi politikası altında market alışverişi bile borçlanarak yapılıyor. Yani milyonlarca emekçi borçlanmadan ertesi gün işe bile gidemez halde.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) yayımladığı haftalık bankacılık sektörü verileri raporunda tüketici kredisi ve bireysel kredi kartı borcunun toplam 6,85 trilyon TL’ye ulaştığını görüyoruz. Bunun 3,4 trilyonu bireysel kredi kartı borcu. Ülkede her iki kişiden biri borçlu. Son aylarda ise 1 milyon 116 bin kişi borcunu ödeyemediği için takibe alındı.

Finansal istikrar raporlarında hanehalkı borçluluğunun milli gelire oranla düşük seyrettiği söylense de bu bir şey ifade etmiyor; bireysel kredi kartı borçlarının hanehalkı borçluluğundaki payı sürekli artıyor. Bu da gösteriyor ki emekçiler, ev/araba almak için kredi çekmeyi geçtik, ertesi güne uyanmak için gereken temel tüketim kalemleri için bile daha çok borçlanıyor. Buna karşılık, yine BDDK’nın yayımladığı çeyreklik raporlar gösteriyor ki bankalar kâr açıklamaya devam ediyor.

Bu durum, kötü bir ekonomi yönetiminin ya da iş bilmez bir ekonomi politikasının sonucu değil; bizzat borçluluğun finans kapital içindeki işlevini gösteriyor: emekçilerin sermayenin sömürü çarkına daha fazla çekilmesi.

Borçlandırma; krizin faturasının emekçilere kesilmesinin farklı bir boyutu, sermayenin düşen kârlılıklarını artırmak için başvurduğu bir sermaye transfer aracıdır. Emekçilerin ödediği faizler bankaların hanesine kâr olarak yazılıyor. Hanehalkı borçluluğu artarken, bankaların yüksek kâr oranları açıklamasının nedenlerinden biri bu. Borç aynı zamanda işçilerin gelecekte satacakları emek gücünün ve ürettikleri artı değerin ipotek altına alınmasıdır. Yani tek tek patronlarla yapılan ücret sözleşmelerinin ötesinde, kapitalist sömürü çarkından çıkamasın diye emekçiler sermayenin boyunduruğuna mahkûm ediliyor. Sürekli bir borç sarmalında olan emekçiler yıllar sonrasının emek gücünü daha şimdiden satmış oluyorlar.

Sosyal kesintiler, artan vergi yükleri ve yüksek enflasyon pratikte işçi sınıfından alınan ve hem ulusal hem de uluslararası sermayeye akan kâr demek. Sefalet koşullarının dayatılmasının ve borç cenderesine sıkışmamızın sebebi bu: emekçiler tarafından yaratılan zenginliğin bir avuç sermayedara aktarılması.

Bu yüzden, bizlerin ödediği faizlerle kârlarına kâr katan bankaların işçi denetiminde kamulaştırılmasını ve buradan yaratılan kaynakların emekçilerin ihtiyaçları doğrultusunda harcanmasını talep etmemiz gerekiyor. Aynı zamanda finans kapital eliyle ve bankalar aracılığıyla emekçilerin daha fazla sömürülmesine sebep olan dış borçların da iptal edilmesini talep etmeliyiz. Böylece emekçiler lehine kullanılacak kaynakları yaratabiliriz.

Kreş hakkı ve babalık müessesesi: Çocuk bakımı yalnızca kadınların sorumluluğu mu?

0

Okullar açılıyor. Malum çocuk bakımı büyük oranda kadınlara zimmetlenmiş durumda. Pek çok kadının kazandığı para kreş ücretlerini dahi karşılamıyor. Öyle ki kadınlar “çalışmamın ne anlamı kaldı, kendi çocuğuma kendim bakarım hiç değilse” diyerek işi bırakabiliyor ya da evden çalışabileceği daha esnek işlere yönelebiliyor, ki yarı zamanlı çalışmanın yüzde 70’ini kadınların oluşturduğunu biliyoruz. Bu sırada erkeklerin hayatında değişen hiçbir şeyin olmadığı da hepimizin malumu. Üç yaşın altında çocuğu olan ve çalışma hayatına devam eden kadınların oranı yüzde 27 iken erkeklerinki yüzde 90. O yüzden işe alımlarda çocuk düşünüp düşünmediği erkeklere değil kadınlara sorulan bir soru…

Bakım alanındaki kamusal hizmetler ise yok denecek kadar az. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın 2025 Faaliyet Raporu’na göre, Bakanlıktan açılış izni alarak faaliyet gösteren 2.405 özel kreş, gündüz bakımevi ve çocuk kulübü bulunuyor. Bakanlığın kendisine ait, yani özel olmayan kreşi var mı yok mu, kaç tane bilmiyoruz, raporda buna dair bir veri yok. Sitesinde ise ancak dar gelirli, ebeveynini kaybetmiş vb. “dezavantajlı” çocuklar için ücretsiz gündüz bakımevi hizmeti sağlandığından söz ediliyor.

Milli Eğitim Bakanlığı ayağında da işler çok parlak görünmüyor. İstanbul’da 6 yaş ve altındaki çocukların gidebileceği MEB’e bağlı okul öncesi eğitim kurumu sayısı ise 1.865’ken bunların yalnızca 233 tanesi devlete ait. Fiyatlar zaten ateş pahası. Devlet okullarında dahi ailelerden kaba tabirle haraç kesildiğini biliyoruz. Özel olsun devlet olsun, tüm bu kurumların nitelikleri ise ayrıca konuşulması gereken bir mesele.

Kreşlerin olmasını beklediğimiz yerlerden biri de işyerleri. Aslında yasaya göre 150’den fazla kadın çalışanı olan işyerlerinin kreş açması zorunlu (Babalık neydi?). Fakat kreş açmamanın cezası, kreş açmanın maliyetinden düşük. Haliyle kârını koruma telaşında olan işveren de kreş açmamayı seçiyor. Bir de kreş yardımı diye bir şey var. Geçtiğimiz günlerde İstanbul’da bilindik bir şirket, çalışanlarına kreş yardımı vermeye başladı. Ama yalnızca kadın çalışanlarına… Öyle ya, çocuk bakımı bizim doğal sorumluluğumuz. Babalık ise zahmetsiz bir müessese. Mevzuat da bu varsayımlarla geliştirilmiş olacak ki, işverenin çalışanları için ödediği kreş yardımındaki gelir vergisi istisnası asıl olarak kadın çalışanlar için geçerli. Bu durum yalnızca çocuğun annesi öldüğünde ya da boşanmadan sonra velayet erkekte kaldığında değişiyor. İşverenlerin kreş yardımı verdiklerinde bile yalnızca kadın çalışanlarına vermeyi tercih etmesinin sebebi bu olsa gerek.

Tüm bu tabloda iktidarın ev ve iş hayatını uyumlulaştırma, aileyi güçlendirme vb. politikalarının en temel gerekçelerinden biri bakım emeği, ev içi emek. Pek çok alanda olduğu gibi bakım alanındaki hizmetlerde de kemer sıkılıyor. Böylece halihazırda kadınlara yüklenen bakım emeği ve ev içi emek katmerleniyor. Kadınlardan hem evde hiçbir karşılık beklemeden çalışması hem de sermayeye ucuz işgücü olması bekleniyor.

Tüm toplumun ve devletin sorumluluğunda olması gereken işler kadınların sırtına yüklenemez! Her mahalleye, her işyerine ücretsiz ve nitelikli kreşler açılmalı. Çocuk, hasta ve yaşlı bakımının kamusal hizmetler yoluyla güvence altına alınması şart. Öte yandan pek çok boyutu olan bakım emeğinin tamamını kurumlara devretmek mümkün değil. Bu sebeple bakım emeğini de ev içi emeği de erkeklerle, toplumun geri kalanıyla paylaşmak zorundayız. Eşit ve onurlu bir yaşam sürmek hepimizin hakkı!

Tek Adam rejimi altında yeni bir eğitim öğretim yılı daha

0

Yeni bir eğitim öğretim dönemine daha sayılı günler kaldı. Bu yıl da geçmiş yıllarda olduğu gibi öğrencileri, velileri ve eğitim emekçilerini kangren haline gelmiş pek çok sorun bekliyor.

Okullardaki hijyen, temizlik sorunlarından güvenlik sorunlarına, yardımcı personel eksikliklerinden ücretli öğretmen istihdamına, eğitim emekçilerinin üst üste yığılan özlük sorunlarından ekonomik sorunlarına pek çok sıkıntı bu eğitim öğretim yılının başında da yine karşımıza dağ gibi dikilmekte. Şüphesiz ki bu sorunların temelinde, ülkeyi uzun yıllardır esaret altında tutan Tek Adam rejimi var.

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, göreve geldiği andan itibaren eğitimin gericileştirilmesi ve piyasalaştırılması için birçok adım attı. Bu eğitim öğretim yılı başlamadan da kamuoyuna yansıyan birtakım genelgelerle görevini layıkıyla (!) yapmaya devam ediyor. Yeni çıkartılan genelgeye göre öğretmenlerin tek tip önlük giymesi zorunlu hale getirilecek.

Alınan bu karara gerekçe olarak “öğretmenin mesleki itibarını artırmak” ifadesi kullanılmakta bakanlık yetkililerince. Maalesef bakanlık yetkilileri öğretmenin mesleki itibarındaki aşınmayı kılık kıyafette görecek kadar eğitimden uzaklar. Nitekim bu gerekçe de oldukça içi boş bir gerekçe. Esas amaç, kurulmuş olan baskı rejiminin, tek tip kıyafet uygulamaları ile eğitim ortamlarına psikolojik olarak sirayet etmesini sağlamaktır. Bu tarz rejimler sadece kaba baskı araçları ile yetinmezler hiçbir zaman; mutlaka toplumun en küçük hücrelerine kadar işleyecek önlemleri de beraberinde uygularlar.

Yine bu genelge ile okulların güvenliğini sağlamak için “bahçe görevlisi” adı altında geçici bir istihdam sürecine gidileceği de söyleniyor. Eğitim öğretim ortamlarına pedagojik formasyonu olmayan bireylerin güvenlik görevlisi olarak sokulması, okullarda güvenlik sorunlarını çözmeyeceği gibi artıracağı da oldukça aşikârdır. Ayrıca bu görevlilerin istihdam biçimleri de oldukça sıkıntılı. İŞKUR üzerinden geçici sözleşmelerle kısa süreli olarak çalıştırılacak bu kişilerin iş güvenceleri bulunmamakta. Oldukça düşük ücretlerle çalıştırılacak bu kişilerin en küçük bir hatada iş akitleri de sonlandırılabilecek. Devlet, sorunları çözmek adına daha büyük sorunlar doğuracak adımlar atmaktan vazgeçmiyor.

Yayımlanan genelgelerde bu ve benzeri pek çok düzenleme bulunmakta. Her sene başında yapılan bu düzenlemeler hiçbir sorunu çözmediği gibi yeni birtakım sorunları beraberinde getiriyor. Nitekim Tek Adam rejiminin ve bu rejimin bakanlarının, bürokratlarının da sorun çözmek gibi bir amacı yok.

Ekonomik krizin çıkışını eğitim alanını sermayeye peşkeş çekmekte gören Tek Adam rejimi diğer yandan da tabanda oluşan öfkeyi bastırmak için ırkçı ve gerici eğitim politikalarını yaygınlaştırıyor. Tıpkı kendisinden önceki diğer burjuva iktidar partileri gibi AKP iktidarı da eğitim kurumlarının sorgulayan, düşünen, hesap soran öğrenciler yetiştirmesini istemiyor. Uygulanan farklı istihdam biçimleri ile eğitim emekçilerini de baskı altına alan iktidar, eğitim emekçilerinin kendisine bağlı sarı sendikaların güdümünden çıkmamasını, her ne olursa olsun kendisine biat eden “memurlar” yaratmayı hedefleyen uygulamalar geliştirmeye de devam ediyor.

Masada bürokrasi, sahada yılgınlık: belediye işçilerinin TİS imtihanı

0

Yerel yönetimlerde çalışan işçilerin, yani kenti yaşanır kılan ve farklı katmanlara bölünmüş işçilerin[1] Toplu İş Sözleşmesi (TİS) zamanı geldi, geçti ya da gelecek. Belediye işçilerinin yüzde 4’ünü oluşturan kadrolu işçilerin TİS’lerini sessiz sedasız, hatta yer yer işçilerden dahi kaçırıp bir oldubittiye getirerek ±enflasyon düzeyinde bitirmeyi başardılar. Bu sessizliğin birçok sebebi bulunuyor. Bunların başında, örgütlülüğü sağlamış işverenlerin -farklı partilerde de olsalar- işveren sendikalarında [SODEMSEN (Sosyal Demokrat Kamu İşverenleri Sendikası), YERELSEN (Yerel Yönetimler Kamu İşverenleri Sendikası), MİKSEN (Mahalli İdareler Kamu İşveren Sendikası) ve MİS (Mahalli İdareler İşverenleri Sendikası)]örgütlenmiş olmaları geliyor. İşçilerin farklı katmanlara bölünmüş olmalarının yanı sıra kadrolu işçilerin sayısının yüzde 4 seviyelerine düşmesi de sürecin oldubittiye getirilebilmesine neden oldu.

İşverenlerin kadrolu işçileri baskı altına alan en büyük silahları, işveren sendikalarında örgütlü olmalarının dışında, işçi sendikası bürokrasisini de ele geçirmekte başarılı olmalarından geliyor. Bu sayede işçi sendikaları üzerinden işçilere çerçeve sözleşme dayatabiliyorlar ve şu ana kadar bunda başarılı da oldular. İşçilerin örgütlü olduğu sendikaların (Hizmet-İş, Genel-İş ve Belediye-İş) bırakın birleşik mücadeleyi, şubeleri arasındaki örgütlülüğü bile bozan genel merkez politikaları yüzünden işçiler, örgütlü oldukları sendikalarına işverenden de daha az güvenmektedir.

Belediye İktisadi Teşekkülleri (BİT) bünyesinde ve belediye şirketlerinde çalışan 700 bin işçiyi, yani belediye işçilerinin yüzde 95’ini[2] kapsayan TİS sürecindeyiz. Ancak sendika bürokrasisi, işçileri sürecin dışında tutarak edilgenleştirme çabasında. İşçilerin haberleri bile olmadan sendika genel merkezlerince gecenin bir yarısı imzalanan sözleşmeler, “1 dakikalık grev” deneyimleri, emekçileri yılgınlığa sürüklüyor. Bu tablo ise ne yazık ki hem işveren hem de sendika bürokrasisinin ekmeğine yağ sürmektedir.

Yarattığı ekonomik krizi çözemeyen kapitalist sistem, azgınlaştıkça işçilerin kazanımlarına daha çok saldırmaktadır. Özel sektörde işçilere açlık sınırının altındaki ücretlerle sendikasız ve güvencesiz çalışma koşullarını dayatırken; kamu işçilerinin de iradelerini kırarak bütçedeki paylarını küçültmekte ve işçileri güvencesiz[3] çalışmaya doğru itmektedir. Özetlemeye çalıştığım bu süreci tersine çevirmek için hem biz işçilere hem de devrimci örgütlere tarihsel görevler düşmektedir. İşçiler sadece işyerlerinde ve sendikada örgütlenen ve üreten değil, yönetimde de söz sahibi olacakları bir güç olmak için mücadele etmelidir.


[1] Belediyede farklı özlük haklarla çalışan işçi grupları: 

Kadrolu kamu işçileri, tam kamu işçisi statüsünde çalışır. Yılda 52 günlük devlet ikramiyesi (tediye) alma hakları kanun garantisindedir. Örgütlü oldukları sendika ile belediye arasında yapılan TİS ile kazandıkları taban ücret, ikramiye ve sosyal yardımlar diğer işçi gruplarına göre fazladır.

BİT işçileri, sermayesinin yarısından fazlası belediyeye ait olan Belediye İktisadi Teşekkülleri (BİT) ya da belediye şirketlerinde çalışan işçilerdir (696 sayılı KHK ile taşerondan bu şirketlere geçirilen işçiler bu gruptadır). Belediyelerde çalışan işçilerin ezici çoğunluğunu bu grupta çalışan işçiler oluşturur. Kadrolu işçilerin yararlandığı 52 günlük kanuni ilave tediyeden yararlanamazlar. Maaş ve ek ödemeleri, çalıştıkları belediye şirketi ile sendika arasında imzalanan TİS’le belirlenir veya bireysel sözleşmelerine göre mali hakları belirlenir. İş kanunu kapsamında kıdem, ihbar, işe iade davası gibi temel hakları olsa da kamu personeli güvencesine sahip değildirler.

Geçici/mevsimlik işçiler, belediyelerde yılın belirli dönemleri için ve yılın 12 ayından az süreyle çalıştırılan işçilerdir. Sözleşmeleri belirli sürelidir veya askıya alınabilir özlük hakları vardır. Çalışma süreleri kesintili olduğu için yıllık ücretli izinleri ve kıdem tazminatları parça parça veya birikerek yürütülür.

[2] Belediyede çalışan işçi grup sayıları ve yüzdelik değerleri:

Belediye şirket işçilerinin (BİT) ortalama sayısı 700 bin, oranı yüzde 95

Kadrolu (sürekli) belediye işçilerinin ortalama sayısı 25 bin, oranı yüzde 4

Geçici/güvencesiz işçilerin ortalama sayısı 7 bin, oranı yüzde 1

[3] Belediye işçilerinin sendikalaşma oranları:

Belediye şirket işçilerinin (BİT) yüzde 55’i sendikaya üye

Kadrolu (sürekli) belediye işçilerinin yüzde 90’ı sendikaya üye

Geçici/güvencesiz işçilerin yüzde 10’undan azı sendikaya üye

İDP 2026 Yaz Okulu başarıyla tamamlandı

0

İşçi Demokrasisi Partisi (İDP), 2026 yılı yaz okulunu “Emperyalizm” ana temasıyla gerçekleştirdi. Dört oturumdan oluşan yaz okulunda emperyalizmin tarihsel ve teorik temellerinden antiemperyalist mücadelelere ve Türkiye’nin emperyalizmle ilişkisine uzanan başlıkların yanı sıra toplumsal cinsiyet politikaları da ele alındı. Ağustos ayında hayatını kaybeden İDP üyesi ve Termokar fabrikası direnişçisi Eyüp Şen’e adanan yaz okuluna İDP’nin İspanya Devleti kardeş partisi Enternasyonalist Mücadele’den (Lucha Internacionalista) de katılım gerçekleşti.

Yaz okulunun “Emperyalizm Teorileri” başlıklı ilk oturumunda çeşitli emperyalizm teorileri ele alındı. Emperyalizmin kapitalizmin belirli bir tarihsel aşaması olarak ortaya çıkışı, farklı Marksist emperyalizm teorileri ve bu teorilerin günümüz kapitalizmini açıklamadaki olanakları tartışıldı. Sermayenin uluslararasılaşması, tekellerin ve finans kapitalin gelişimi ile emperyalist güçler arasındaki rekabetin kapitalist sistem içerisindeki yeri değerlendirildi.

İkinci oturumun konusu antiemperyalist mücadeleydi. Emperyalizme karşı mücadelenin kapsamı, ulusal kurtuluş mücadeleleri ile sınıf mücadelesinin ilişkisi ve antiemperyalizmin devrimci politika açısından anlamı üzerinde duruldu. Rusya-Ukrayna savaşı üzerine farklı tutumlar, dış borç ödemelerine ilişkin çeşitli yaklaşımlar ve uluslararası sınıf mücadelesi bağlamında sendikalar gibi tartışmalara yer verildi.

Üçüncü oturum olan toplumsal cinsiyet atölyesindeki emperyalizm tartışmasında İran ve Filistin örnekleri üzerinden işgal, emperyalist müdahale ve Siyonizm toplumsal cinsiyet bağlamında değerlendirildi. Emperyalist müdahalelerin ve savaşların kadınlar ve lgbti+lar üzerindeki sonuçları tartışılırken, kadın hareketinin/feminist hareketin antiemperyalist mücadeleyle ilişkisi üzerinde duruldu. Ayrıca Türkiye’de rejimin medeni haklara yönelik saldırıları, kadınların kazanılmış haklarının geriletilmesi ve lgbti+lara yönelik nefret politikaları gibi güncel konular da ele alındı. Bununla birlikte bakım emeğinin kapitalist üretim ve yeniden üretim ilişkileri içerisindeki yeri ve sermaye açısından taşıdığı anlam tartışıldı.

Son oturumda ise “Emperyalizm ve Türkiye” başlığı altında Türkiye’nin emperyalist sistem içerisindeki konumu tartışıldı. Türkiye’nin emperyalist güçlerle ilişkileri, bölgesel politikaları ve kapitalist dünya sistemi içerisindeki konumu ele alınırken, Türkiye’deki güncel politik gelişmelerin emperyalizmle ilişkisi değerlendirildi.

İDP 2026 Yaz Okulu, emperyalizm teorisinin tarihsel ve güncel boyutlarının yanı sıra emperyalizme karşı mücadele perspektiflerinin tartışıldığı dört oturumun ardından başarıyla sona erdi.

Yoksulluk kader değil, sermayenin dayattığı bir tercihtir

0

2023’ten beri izlenen IMF’siz IMF programı, Türkiye işçi sınıfı için kesintisiz bir mülksüzleştirme ve sefalet programına dönüşeli çok oldu. “Dezenflasyon süreci”, “fiyat istikrarı”, “piyasa dengesi” gibi kavramların ardına gizlenen gerçeklik; emekçinin ekmeğinin adım adım küçültülmesi, üretilen tüm zenginliğin ise bir avuç sermayedara ve rantiye kesimine aktarılması oldu.

Bugün Türkiye kapitalizminin içinde debelendiği açmaz, gevşek/sıkı para politikalarıyla ya da faiz oranlarıyla oynayarak çözülebilecek teknik bir meselenin çok ötesindedir. İçinde bulunduğumuz durum dünya kapitalist krizinin gidişatına göbekten bağlı, kronik hale gelmiş, “seçim ekonomisinin” dahi kökten düzeltemeyeceği yapısal bir durumdur.

2026 yılına girerken net 28 bin lira olarak belirlenen asgari ücret, daha cebe girmeden açlık sınırının altında kalarak (tarihte ilk kez) sefalet ücreti olarak geçmişti. Bugün gelinen noktada aradaki makas iyice açıldı ve açlık sınırı 37 bin liraya dayanırken, yoksulluk sınırı ise 120 bin liralık eşiği aştı. Bekâr bir çalışanın aylık yaşama maliyetinin 46 bin lirayı geçtiği bir ülkede milyonlarca işçi, emekçi ve emekli açlık sınırının fersah fersah altında yaşamaya mahkûm edildi. Defaatle söylediğimiz gibi bu tablo bir yol kazası değil, bilinç bir programın sonucu oluştu.

Enflasyonun sorumlusu olarak işçinin aldığı üç kuruşluk ücreti görenler, temmuz ayında ara zammı bilinçli bir şekilde gasp ettiler. “Ücret artışları enflasyonu körüklüyor” yalanına sığınanlar halkın alım gücünü planlı olarak düşürdüler, üstelik enflasyonu da indiremediler. Toplam tüketimin yarısını en zengin yüzde 20’lik rantiye kesimi yaparken, pazar filesini dolduramayan emekçinin gıda harcamasını kısmak enflasyonu düşürmez, sadece toplumsal sefaleti derinleştirir. Soruyoruz, bu tüketim daralmasına rağmen neden hâlâ yıllık enflasyon yüzde 31,75 ve beklenen yıl sonu 2026 enflasyonu yüzde 28 seviyelerinde? Bu sadece jeopolitik risklerle açıklanamaz. En varlıklı küçük bir katmanın tüketimi rekor kırarken, sermayeye servet vergisi bile getirmeyenler enflasyon artar korkusuyla temmuz zammını bir kere daha es geçtiler!

Türkiye ekonomisi kronikleşen cari açık, eksiye düşen doğrudan yabancı yatırımlar, bütçeyi yutan devasa faiz ödemeleri ve dövize göbekten bağımlılıkla yapısal bir tıkanma içindedir. İktidarın her seçim öncesi başvurduğu seçim ekonomisi, yani kredi musluklarını açmak, piyasaya karşılıksız likidite pompalamak ve geçici bir tüketim illüzyonu yaratmak bu kez geçmişteki gibi kolayca uygulanabilecek bir manevra alanı sunmuyor.

Bunun nedeni, küresel krizin bu tür bir iç gevşemeye pek izin vermeyecek bir sertlikte seyretmesidir. Hürmüz Boğazı ve Ortadoğu ekseninde tırmanan çatışmaların tetiklediği enerji maliyetleri ile küresel gıda ve gübre tedarik zincirlerindeki kırılmalar, enerjide ve tarımda dışa bağımlı kılınmış Türkiye ekonomisi üzerinde kalıcı bir ithal enflasyon basıncı yaratmaktadır. Böylesi bir ortamında iktidarın günü kurtarmak adına popülist bir kredi genişlemesine ve seçim ekonomisine yönelmesi, Türk lirasında yeni bir çöküşü tetikleyerek mevcut yüksek enflasyonu doğrudan bir hiperenflasyon sarmalına fırlatacaktır. Ama sermaye şimdilik şirketler ile hane halkları arasında ayrı faiz sistemi kurgulama peşinde, şu an kaynakların şirketlere nasıl aktarılacağı OVP tartışmalarının ana eksenini oluşturuyor.

Kaynak var ancak o kaynak, Merkez Bankası’nın faiz çarklarıyla bankaların kasalarına, vergi aflarıyla holdinglerin bilançolarına akmaktadır.
İşçi sınıfının bu organize saldırı karşısında kaybedecek bir günü bile yok. Sefalet düzenine karşı taleplerimiz nettir:

  • Ücretlere ve aylıklara derhal üç ayda bir gerçek enflasyon oranında otomatik zam uygulanmalıdır.
  • Zorunlu temel gıda ürünlerine fiyat kontrolü getirilsin.
  • Zenginlerden, devasa holdinglerden ve rantiyeden artan oranlı servet vergisi alınsın.
  • Faiz ödemeleri ve dış borç transferleri durdurulmalı, satılması planlanan tüm kamu varlıkları ve yap-işlet-devret projeleri tazminatsız kamulaştırılmalıdır.

Bu ülkenin zenginliğini yaratan biz işçilerin, soframızdan elini çekmeyen sermaye düzenine karşı birleşik sınıf mücadelesini büyütmekten başka yolu yoktur.

Demokrasinin yolu işçi sınıfından geçer!

0

Emperyalist kapitalist sistem tıkandı. Yirmi yıla yaklaşan bir süredir sermaye krizden çıkamıyor. Savaş, işgal, soykırım, darbe, katliam, iç savaş, her türden baskı ve diktatörlük girişimi bu dönemin alametifarikası durumunda. Doğanın geri dönüşsüz yıkımı bu dehşet tablosunun mütemmim cüzü. Bu çoklu kriz hali, yangına körükle gitme misali, en ufak bir ibret alınmaksızın dünyayı bir felakete sürüklüyor. Türkiye’nin sistem krizi bu büyük çöküşün ayrılmaz bir parçası ve tezahürüdür.

Eski temel üzerine yeni bina inşa edilmez. Bozuk çarıkta düz ayak olmaz. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de iktidar sahiplerinin yaptığı budur. Çözüm diye eskinin katmerli bir versiyonunu dayatmak sadece yıkımı hızlandırır. Nitekim çare diye sunulan cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin sonucu ortadadır. Sanki eskinin sorunu her kafadan bir ses çıkmasıymış gibi her şeyi tek adama bağlamak, olduğu kadarıyla katılımı da şeffaflığı da eleştiri ve katkıyı da öldürmüştür.

Aksi mümkün olabilir miydi? Toplumun bir bütün olarak siyasetsizleştirilmesi, edilgen ve itaatkâr bir onay merciine indirgenmesi yönetenlerin elini kolaylaştırsa da yeni rejim hiçbir temel sorunu çözememiş, kalıcı refah ve iyileşmeye vesile olamamıştır. Mevcut buyurgan siyasetle gidilecek hayırlı bir yol da mümkün görünmüyor. Çeyrek asırdır iktidarda olan bir yapının halen sabır ve fedakârlık talep ediyor olması tek başına bir karinedir. Öyle ya, bu halk ne istediniz de size vermedi?

Ezcümle, demokrasinin yolu toplumsal zenginliğin adil ve eşit paylaşımından geçer. Demokrasinin yolu halkın itibarından tasarruf edilmemesinden geçer. Demokrasinin yolu üretenlerin yönetmesinden geçer. Demokrasinin yolu işçinin emekçinin katılımından, denetiminden geçer. Demokrasinin yolu örgütlü ve konuşan bir toplumdan geçer. Demokrasinin yolu demokratik kurumlardan geçer. Demokrasinin yolu itirazın ve eleştirinin temel hak olmasından geçer. Demokrasinin yolu siyasal demokrasiden geçer. Demokrasinin yolu sınıf mücadelesinden geçer. Demokrasinin yolu işçi sınıfından geçer. 

Brezilya seçimleri: Ne Lula-Alckmin ne de Bolsonaro emekçi halk için çözüm olabilir

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) ve Arjantin partisi Sosyalist Sol (Izquierda Socialista) önderlerinden Adolfo Santos Brezilya’daki seçim sürecini değerlendirdi.

4 Ekim’de Brezilya’da seçimler yapılacak. Cumhurbaşkanlığı ve yardımcılığının yanı sıra valilikler, senatörlükler ve federal milletvekillikleri için de sandığa gidilecek.

Yarış, iki büyük siyasi güç arasında yoğunlaşıyor: Luiz Inácio Lula da Silva’nın işadamı Geraldo Alckmin’le kurduğu ittifak ve Donald Trump’ın desteklediği Bolsonarocu blok. Anketlerin çoğu, Lula’ya hafif bir üstünlük tanısa da oldukça sıkı bir yarış öngörülüyor.

Brezilya, Amerika kıtasının en kalabalık ikinci ülkesi ve en büyük ikinci ekonomisi. Sahip olduğu bu stratejik önem, seçimlere gösterilen ilginin büyüklüğünü de açıklıyor. Bölgedeki diğer ülkelerde olduğu gibi, emekçi kitlelerin yararına köklü adımlar atmayan reformist sol hükümetlerin sorunları çözümsüz bırakmasına ve ikiyüzlü söylemlerine duyulan bıkkınlık, aşırı sağın mesihçi çıkışlarını güçlendirdi. Venezuela’da Chavizm iktidarında, Bolivya’da Evo Morales döneminde, Şili’de Gabriel Boric, Kolombiya’da Gustavo Petro ve hatta kendi ülkemizde Kirchnerci Peronizm yönetiminde tanık olduğumuz tablo da tam olarak buydu. Aşırı sağı Latin Amerika sahnesine taşıyan asıl etken, sınıf işbirlikçisi bu kapitalist hükümetlerin yaşadığı başarısızlıklar oldu.

Brezilya’da da durum farklı değildi. Lula ve İşçi Partisi (PT), seçimleri kazanmak ve iktidara tutunabilmek uğruna işçi sınıfı hükümeti kurmayı hedefleyen tarihsel programlarını bir kenara iterek Brezilya burjuvazisinin belli kesimleriyle ittifaklara girdi. Nitekim Lula’nın ilk döneminde, Minas Gerais’li büyük tekstil sanayicisi José Alencar’ın başkan yardımcılığına getirilmesi kesinlikle bir tesadüf değildi. Alencar o dönem Liberal Parti (PL) üyesiydi ve bugün aynı parti Bolsonaro ailesine ev sahipliği yapıyor. Üstelik Lula, Merkez Bankası’nın başına da BankBoston’ın küresel CEO’su Henrique Meirelles’i getirmişti. Bugün ise Lula’nın başkan yardımcısı adayı olan Geraldo Alckmin, PSDB’den (merkez sağ Brezilya Sosyal Demokrat Partisi) eski bir São Paulo valisi olmasının yanı sıra tarihsel olarak Opus Dei tarikatı ile bağlantılı, eğitim ve sağlık alanlarında sert kemer sıkma politikaları ile baskıcı uygulamalara imza atmış oldukça muhafazakar bir isimdir.

PT’nin tarihsel programından vazgeçmesi, önemli bir önder kadrosunun ve militan kesimin partiden koparak 2004’te PSOL’ü (Sosyalizm ve Özgürlük Partisi) kurmasına yol açtı. Kurulan bu yeni örgüt; sınıf odaklı, emperyalizm karşıtı ve enternasyonalist bir programı savundu. Ne var ki, yönetimi elinde bulunduran çoğunluğun sergilediği seçim fırsatçılığı yüzünden PSOL yeniden PT ile ittifak kurdu. Siyasi makamlara ve bakanlıklara ortak olarak, işçi sınıfı açısından büyük önem taşıyan bir projeyi akamete uğrattı. Yaşanan bu oportünist dönüş, İUB-DE’nin seksiyonu Sosyalist İşçi Akımı’nın (CST) 2023’te PSOL’den kopmasına neden oldu. Buna karşın, Luciana Genro önderliğindeki MES (Sosyalist Sol Hareket) gibi kendini Troçkist olarak tanımlayan akımlar, işçi sınıfını yeni bir hayal kırıklığına sürükleyecek olan bu sınıf işbirliği cephesinin parçası olmayı sürdürüyor.

PT’nin ittifakları, ona yalnızca ziyafetin kırıntılarını dağıtma imkânı tanıyor

Jair Bolsonaro’nun tek dönemiyle kesintiye uğrayan dört dönemin ardından Lula ve PT, işçi sınıfının ağır sorunlarını çözemedi; uluslararası finans sistemine karşı durmadı ve kapitalist ekonomiden kopuş anlamına gelecek yapısal bir dönüşüm de yaratmadı. İUB-DE seksiyonu CST bu tabloyu şöyle özetliyor:

“ABD’nin ağır müdahaleciliğinin hüküm sürdüğü bir ortamda Lula gereken yanıtı vermiyor. Nutuklar atıp asgari düzeyde önlemler alsa da Beyaz Saray’a, Trump’a, büyük teknoloji şirketlerine ve İsrail’in nazi-siyonistlerine karşı durmuyor […] Bir yandan da çokuluslu şirketlerin ve patronların hizmetinde bir ekonomi politikası yürütüyor, ücretlere saldırıyor ve kamu yatırımlarını kısıyor.” (Combate Socialista, Sayı 218).

Burjuvazinin belli kesimleriyle kurulan seçim ittifakları ve verilen ekonomik taahhütler, Lula’yı ve PT’yi halk yararına politikalar uygulamaktan alıkoyarak onları sadece ziyafetin kırıntılarını dağıtmakla sınırlandırıyor. Lula ve PT, tarım sermayesine ve finans sistemine tavizler veriyor, nadir toprak elementlerini ise Trump hükümetiyle bağlantılı şirketlere teslim ediyor. Eğitim ve sağlıkta son derecede sert kemer sıkma politikaları yürüttüler. Arjantin’de de olduğu gibi halkın borçluluk krizi çok vahim boyutlara ulaştı ve 80 milyonu aşkın yetişkini pençesine aldı. Özelleştirmelere hız verdikleri yetmezmiş gibi, önümüzdeki süreç için yeni bir emeklilik reformunu gündeme getirerek tehdit savuruyorlar. Atılan tüm bu adımlar, yalnızca finans sisteminin dayattığı “sağlıklı fazlayı” korumak uğruna hayata geçiriliyor.

Mevcut tablo aşırı sağın yükselişini açıklıyor. Donald Trump ve Benjamin Netanyahu’nun doğrudan temsilcisi olan, diktatörlüğü savunan, kadın düşmanı ve işçi sınıfının haklarını tehdit eden Bolsonarizmin, PT önderliğindeki cepheyle başa baş gitmesinin sorumlusu bizzat Lula hükümetidir. Kırk yıllık burjuva demokrasisi boyunca ne patron partileri ne de reformist sol partiler derin toplumsal dışlanma sorununa çare olabildi. Latin Amerika’nın en büyük gayrisafi yurt içi hasılasına sahip olmasına rağmen Brezilya, kişi başına düşen gelir dağılımında ancak sekizinci sırada yer alıyor ve bu eşitsizlik 15 yıllık PT iktidarlarına rağmen giderek derinleşiyor.

Lula ile Bolsonaro’nun aynı kefeye konulamayacağı aşikar. Biri diktatörlüğe karşı gelişen işçi grevlerinin içinden bir önder olarak sivrilirken, diğeri bizzat o diktatörlüğün bağrından koptu. Ancak her ikisi de toplumsal eşitsizliği ortadan kaldırmayı amaçlamıyor. Zira böyle bir amaç, büyük ekonomik çıkarları karşılarına almalarını gerektirirdi ve iktidarda kaldıkları yıllar boyunca buna hiç yeltenmediler. Bolsonaro ailesi doğrudan Trumpçılığın elçiliğini yapıyor. ABD hükümeti Brezilya’ya ekonomik yaptırımlar uyguladığında bunu alkışlıyorlar. Hatta bu işbirlikçilikte Javier Milei ile adeta kardeş olmuş durumdalar. Dahası, resmi verilere göre Brezilya’da 716 bin kişinin ölümüne yol açan ve ülkeyi dünyada en çok ölümün yaşandığı ikinci ülke konumuna getiren Covid-19 pandemisinin yıkıcı etkilerini de inkar ettiler. İşte bu yüzden, 2018 yılında kadın hareketinin kitlelere mal ettiği o sloganı kesin bir dille tekrarlıyoruz: #EleNão yani O Değil.

Başlıca adaylar olan Luiz Inácio Lula da Silva ile Flávio Bolsonaro arasındaki söylem farklılıkları ortadaki şu gerçeği gizlemeye yetmiyor: Her iki taraf da emekçi kitlelerin sorunlarına merhem olmak için değil, devasa ekonomik grupların çıkarlarını korumak için yönetti ve aynı yoldan ilerlemeye devam ediyor. Buradaki tek çıkış yolu, sınıf bağımsızlığına dayanan ve işçi sınıfının çıkarlarına hizmet eden bir program etrafında emekçilerin kendi hükümeti için mücadele edecek bir alternatif inşa etmektir.

Sadece bu seçim süreci için değil, aynı zamanda sınıf mücadelelerine müdahale edebilecek ve köklü değişimlere öncülük edecek yeni bir siyasi önderliğin doğmasına katkı sunmak adına da farklı bir alternatifin inşası zorunludur. İşçilerin ve tüm emekçi kesimlerin kendi hükümetleri için mücadele edecekleri bir alternatiften bahsediyoruz. Kadın cinayetlerine son verilmesi ve kadın düşmanlığının suç sayılması için direnen kadınların mücadelesi nasıl örnek alınıyorsa, ücret ve emeklilik haklarındaki kayıpları telafi etmek için de aynı kararlılık sergilenmelidir. Zam furyalarına karşı durulmalı, çevre felaketleriyle ve Trumpçılığın siyasi ve ekonomik saldırılarıyla sonuna kadar mücadele edilmelidir. Kaynaklar finans lobilerine değil sağlığa ve eğitime aktarılmalı, siyah halka ve gecekondu mahallelerine yönelik polis baskısı derhal son bulmalı, yolsuzluğa bulaşanlar cezalandırılmalıdır.

Ulusal egemenliği tavizsiz savunan, işçi sınıfının kazanılmış haklarını güvence altına alan ve egemenlerin ekonomik çıkarlarına karşı dimdik duran bir siyasete ihtiyacımız var. Sosyalist Sol’un Brezilya’daki kardeş akımı CST, sınıf mücadelelerinde birliği savunan, gerçek bir sol programı temel alan ve burjuva kesimlerden tamamen bağımsız bir sol kutbun inşası için mücadele ediyor.

Bu doğrultuda CST kadın hareketini, gençliği ve emekçi kesimleri bu seçimlerde mücadeleye çağırıyor. PSTU’nun (Emekçilerin Birleşik Sosyalist Partisi) cumhurbaşkanı ve başkan yardımcısı adayları Hertz Dias ile Vanessa Portugal’ın yanı sıra, eyalet valilikleri, milletvekillikleri ve senatörlükler için çıkardığı diğer tüm adayları desteklemeye davet ediyor. Siyasi bağımsızlık alternatifinin ve sol bir program savunusunun bir ifadesi olarak CST, kendi eyaletlerinde federal milletvekilliği için yarışacak olan Rio de Janeiro’dan Bárbara Sinedino, São Paulo’dan Lorena Fernandes ve Pará’dan Mariza Santos’un sosyalist, devrimci ve feminist adaylıklarını PSTU listelerinden öne çıkarıyor.

Rusya’nın krizi derinleşip yayılıyor

0

“Savaş uzarken Rusya’nın krizi belirginleşiyor” başlıklı bir önceki yazıda, savaşın içerisine girdiği yeni evrede Ukrayna’nın Rusya içlerine gerçekleştirdiği saldırıların ardından Rusya’da sosyal krizin belirginleşip derinleştiğini ifade etmiştik.

Geçtiğimiz bir ay, bu tespiti ana hatlarıyla doğrulayıp derinleştirdi.

Ukrayna’ya yönelik topyekûn işgalini bir çırpıda bitireceğini iddia ederken; Ukrayna halkının var olmadığını iddia etmekten ve NATO yayılmacılığına karşı mücadeleden (ironiktir ki, tam da Putin’in bu tercihi, suni teneffüs ile hayatta tutulduğu iddia edilen NATO’yu daha da güçlü bir hale getirdi) Lenin’e karşı Stalin referanslarına kadar onlarca kirli ideolojiyi boca etmekten geri durmayan Putin’in krizi zaman geçtikçe daha da derinleşiyor.

Ukrayna’nın Rusya’nın içlerinde gerçekleştirdiği dron saldırıları bir yandan petrol rafinelerinin üretimini sekteye uğratırken öte yandan da geçen bir ay içerisinde Rusya’nın Karadeniz’deki hakimiyetinde de Rusya’dan yana olan dengeleri sorgular hale getirdi.

Putin Ukrayna’nın saldırılarından kendisini koruyamayan şirketlere kayyum atanacağını bildiren bir kararnameyi imzalayarak kapitalist Rus ekonomisinin uzayan savaşa karşı olağanüstü bir hal yaşadığını kabullenmiş oldu. Rusya’nın akaryakıt ithalatına başlamasına dair adımlar dahi konuşulurken, Rusya’nın iç talebini karşılama maksadı ile ihracatta başlattığı kısıtlamalar uzatılmış durumda.

Ukrayna’nın Karadeniz’deki Rus donanmasına ve petrol sevkiyatına yönelik dron saldırıları da Rusya’nın Karadeniz’deki askeri baskınlığının sınırlarını işaret ediyor olabilir. Her şeye rağmen Odessa, Çornomorsk ve Mikolayiv’deki Ukrayna limanları bu süreçte Rusya tarafından bombalanmaya devam etti.

İşgal girişiminin bu boyutu Rus ve Ukrayna ticaretinin ötesinde iklim krizi ile beraber ele alındığında yaşanan küresel gıda krizine de ciddi bir etkide bulunacak gibi görünüyor. Avrupa’nın yaşadığı aşırı sıcak hava dalgaları Avrupa tarımına ciddi bir darbe vururken Karadeniz’de artan ticaret yolu bombardımanları tabloyu daha da kötüleştirebilir. Görünen o ki Putin’in yayılmacı planları yalnızca Ukrayna halkına acılar çektirip, kendi halkını savaşın acımasız sonuçları ile yüzleştirmenin ötesinde küresel gıda krizi ile tüm dünyayı olumsuz etkilemeyi sürdürecek.

Marksizm okulunun en nitelikli hocaları bundan yüz yıl kadar önce savaşlar ve devrimlerle oyun olmayacağını takipçilerine söylemişlerdi. Putin, birincisiyle başlattığı oyunun ağır bedellerini ödemeye başlayalı çok oldu. Öte yandan ABD ve Avrupa emperyalizmlerinin tam muzaffer bir Ukrayna istemediği gibi, tarumar olmuş bir Rusya’yı da arzulamadığını, öncelikli olarak zayıflatılmış bir Putin rejimi ve kendisine tamamen bağımlı bir Ukrayna devletini istediğini de akılda tutmak gerekir.

Vaat edilenle gerçekleşen arasındaki devasa farkı dört yılı aşan bir sürenin sonunda hepimiz gözlemliyoruz. Dile getirilenle gerçekleşen arasındaki derin fark bize şunu söyletmeli: Putin’in savaşla oyun oynayarak yarattığı bu büyük krizi niçin bir proleter devrim sonlandırmasın?

Yeni parti, eski siyaset

0

Tek Adam rejimi, iki kişiden birinin oyunu aldığı şaşaalı günlerinin uzağında. Bir zamanlar AKP’nin siyasi muarızlarına karşı başat avantajı olan seçmen desteği, ekonomik ve siyasi buhran uzadıkça onun zayıf karnına dönüştü. İktidar bu açığını devletin baskı kapasitesini seferber ederek ve muhalif seçmen blokunu bölmeye yönelerek aşmaya çalışıyor.

Baskı başarılı oldu mu? Şimdiye kadar olmuş gibi görünmüyor. Uydurma suç örgütleri bahane edilerek ana muhalefet partisinin cumhurbaşkanı adayını ve sayısız belediyesini hedef alan siyasi operasyonlar esas hedefine ulaşamadı. Önce İmamoğlu’nu, sonrasında ise Özel’i önüne katıp ilerleten yaygın sosyal ve siyasal huzursuzluk dinmedi, kitleler iktidarı değiştirme hedefini terk etmedi.

Seçmen blokunu bölmeye dönük hamlelerin başarılı olup olamayacağını şimdiden kestirmek ise güç. Yürütülmekte olan barış sürecinin dolaysız bir sonucu genel olarak Kürt hareketinin, özel olarak DEM Parti’nin siyasal muhalefet pratiğini fiilen askıya alması oldu.

Bu askıda muhaliflik halinin, CHP’nin tarihinde benzerini yaşamadığı bir baskı dalgası ile eşzamanlı yaşanmakta oluşunun bu partinin tabanındaki bir kısım ulusalcıda yarattığı haksız öfke şimdiye dek İmamoğlu ve Özel tarafından az çok başarıyla dengelenmişti.

Fakat çerçeve yasa oylaması sırasında Yeni Parti’nin kurucu kadroları arasında hayli yer kapladığını gördüğümüz şoven statükoculukla, “silahlar susmasın” deme pozisyonuna düşmek istemeyen parti liderliği arasındaki uyumsuzluk açığa çıkmış oldu. Kimi temel meselelerde birbirinden farklı, hatta karşıt siyasi eğilimleri aynı partide tutma mecburiyeti CHP’den devralınan müzmin bir hastalık.

Tek Adam rejimine karşı yaygın sosyal ve siyasal huzursuzluğun dinmediği veyahut bastırılamadığı meselesine dönelim. Bu hal, AKP-MHP iktidarından kurtulmak isteyenlerin şansı ise şanssızlığı da bu yaygın muhalefeti iktidara taşımaya aday olarak öne çıkanın bahsi geçen güdük burjuva partisi oluşu. Çerçeve Yasa tartışması gibi hayati bir meselenin kayıtsız kalınamayacak bir uğrağında “ne şiş yansın ne kebap” denilebilecek bir siyasetsizliğin içine savrulmak, bu güdüklüğün “yeni” partideki ilk tescillenişi oldu.

Peki bu sarsıntı, tek sefere mahsus istisnai bir yalpalama sayılabilir mi? Tek Adam rejiminden kurtulmak isteyen emekçiler ve ezilenler bu hususta Yeni Parti’ye güvenebilir mi?

İsmi yeni olsa da programında yeni bir şey sunmayan bu düzen partisinin birikmiş sorunlarımızın hiçbiri için kökten ve kalıcı çözümler sunmasının mümkün olmadığı açıktır. Emperyalizmle bağımlılık ilişkisini sürdürmeye, ekonomide sermayenin programını uygulayarak emekçileri bankalara ve patronlara ezdirmeye yönelmesi; Kürt sorunu başta olmak üzere demokratikleşme gerektiren meselelerde cesur ve kararlı bir politik duruş sergilemekten kaçınması alınyazısı olmasa da sınıf karakterinin kaçınılmaz sonucu değil midir?

Peki tüm bunlar içerisinde denenmemiş olan ne var?

Hem Tek Adam rejiminin hem önceki dönemlerin yükünü kuşaklardır en ağır haliyle omuzlarında taşıyan biz işçi ve emekçilerin, ezilenlerin; isimlerin, tabelaların, binaların değişmesi ile karşılanamayacak bir yeniliğe ihtiyaç duyduğumuz açık. O yenilik siyaset alanında yaşanmalıdır. Şu veya bu düzen partisinin emekçilerin dikkatini kendi ihtiyaç ve özlemlerinden uzaklaştırmayı hedefleyen köhne siyasetlerinin yerini sınıf siyasetinin duru ve ferahlatıcı rüzgârı almalıdır. Bitmek bilmeyen siyasi ve sosyal krizin bunaltısını aşmak için bizim ihtiyaç duyduğumuz yenilik tastamam budur.

Siyonizm ve hiç var olmayan ateşkes

0
None

Siyonizmin bölge halklarına dönük savaşının mevcut aşamasını iki ateşkes şekillendiriyor ve her ikisi de devam eden katliamın araçları olarak işlev görüyor. Ekim 2025’te imzalanan Gazze anlaşması, savaşın en yoğun bombardıman dönemini sona erdirirken kuşatma mekanizmasını tamamen olduğu gibi bıraktı. İsrail güçleri hâlâ Gazze topraklarının yaklaşık yarısını kontrol ediyor. Anklavın içinde silah sesleri ve saldırılar her gün devam ediyor. Gazze Sağlık Bakanlığı yalnızca temmuz ayında 150’den fazla ölüm kaydetti. Bu, ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana kaydedilen en yüksek aylık can kaybı. Gazze’nin 2,1 milyonluk nüfusunun yüzde 94’ü hâlâ barınmaya ihtiyaç duyuyor. Böyle bir ölüm oranına yol açan bir “ateşkes”, savaşın sona ermesi anlamına değil, yıkım yöntemlerinden birine verilen ara anlamına gelir.

Lübnan da farklı silahlarla aynı hikâyeyi anlatıyor. Washington arabuluculuğunda Haziran 2026’da ilan edilen ateşkes, İsrail’in geri çekilmesini Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına bağladı ve buna karşılık İsrail’den hiçbir talepte bulunmadı. O tarihten bu yana İsrail uçakları, örneğin tek bir hafta sonunda, Lübnan hava sahasını yüzden fazla kez ihlal etti. Ağustos ortası, ateşkesin yenilenmesinden bu yana saldırıların en ölümcül gününe sahne oldu: Tek bir saldırı dalgasında 11 kişi öldürüldü; Ensar’daki evlerinde aynı aileden yedi kişi hayatını kaybetti ve kıdemli bir Hizbullah komutanı güneyde suikast sonucu öldürüldü.

Batı Şeria ise yerleşimci sömürgeci projeyi, herhangi bir ateşkesin diplomatik kılıfı olmadan gözler önüne seriyor. Temmuz ayı, 2023’ten bu yana yerleşimci şiddeti nedeniyle Filistinliler açısından en ölümcül ay olma bakımından mart ayıyla aynı seviyeye ulaştı. İşgalin desteğiyle yeni yasadışı ileri karakollar ortaya çıkmaya devam ediyor. Bu sırada İsrail’in Ulusal Güvenlik Bakanı, BM insan hakları yetkililerinin vahşet suçlarına teşvik olarak nitelendirdiği ifadeler kullandı.

ABD’nin silah sevkiyatı, finansmanı ve diplomatik koruması, yukarıda sıralanan her saldırının gerçekleşmesini mümkün kılan temel koşul olmaya devam ediyor. Trump yönetiminin şubat ayında düzenlediği “Barış Kurulu” töreni sonucunda bir belge imzalandı ancak üç bölgenin hiçbirinde İsrail’in askeri operasyonlarında herhangi bir azalma olmadı. Bu tür girişimlerin işlevi tam da budur: katliamlar devam ederken diplomatik bir çözüm kaydı oluşturmak. Böylece Siyonizmin müttefiki hükümetlerin karşılaşacağı baskıya siyasi kılıf sağlamak.

Buna karşı durabilecek güç, aşağıdan örgütlenen muhalefettir: silah sevkiyatına karşı işçi eylemleri, Siyonizme devam eden desteğin siyasi maliyetini yükseltecek kitle seferberlikleri ve ateşkeslere aracılık eden devletlerden bağımsız olarak kurulan enternasyonal dayanışma. Geçtiğimiz yılın tablosu, işgali sona erdirmek yerine onu resmileştiren anlaşmaların tablosudur. Farklı bir sonucu şimdiye kadar zorlayabilen tek güç, bu çerçevenin dışında oluşturulan toplumsal baskı olmaya devam ediyor.

Bir kavram: Dördüncü Enternasyonal

0

Çağdaş işçi sınıfı hareketinin en önemli özelliklerinden biri uluslararası olmasıdır. Kapitalizm oluşmaya başladığı günden beri dünyanın her köşesini sermaye-ücretli emek-emek sömürüsü düzeninin içine doğru çekmiş, günümüzde kapitalizm dışında kalan hiçbir kayda değer büyüklükte insan topluluğu bırakmamıştır. Kapitalizmin bu eğilimi aynı zamanda tüm ülkelerde modern işçi sınıfının oluşumuna yol açmış ve sınıflar arası çelişkileri dünyanın her köşesinde keskinleştirmiştir. İşte bu yüzden sosyalizm tek ülkede inşa edilemez ve bu yüzden işçi sınıfının politik partisi enternasyonal olmalıdır.

19. yüzyılda bu gerçek Marx ve Engels tarafından anlaşılmış ve Birinci Enternasyonal “Uluslararası İşçi Birliği” adıyla kurulmuştu. Paris Komünü’nün yenilgisi ve içindeki farklı siyasi akımların anlaşamaması sonucu 1876’da dağılmıştı. İkinci Enternasyonal (Sosyalist Enternasyonal) 1889’da Paris’te kuruldu. Kuruluşunu Marx görememiş olsa da Engels bizzat destekledi ve takip etti. İkinci Enternasyonal Avrupa’da yükselen işçi aristokrasisinden etkilendi, pek çok önderi işçi devrimi yerine kapitalist reformları tercih etmeye başladı ve 1914’te dünya savaşının arifesinde işçi sınıflarına kendi kapitalist hükümetlerinin savaş emellerini desteklemesini buyruk verdi. Bunun üzerine Rusya’dan Lenin ve Troçki’nin, Almanya’dan da Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in önderliğinde emperyalist savaşa karşı Üçüncü Enternasyonal (Komünist Enternasyonal) kuruldu. Üçüncü Enternasyonal emperyalist savaşın yarattığı devasa yıkımdan Rusya’da bir işçi devleti ve Avrupa çapında güçlü bir işçi hareketi yaratmayı başardı.

Dünya üzerindeki tek işçi devleti olarak Sovyetler Birliği Üçüncü Enternasyonal içinde büyük ağırlığa sahipti. Rusya’da kapitalist ve emperyalistlerin ordusu olan Beyaz Ordu’ya karşı verdiği savaşta işçi sınıfının en mücadeleci kesimlerini yitirmesinin ardından işçi devleti bürokratikleşti. Kaçınılmaz şekilde Üçüncü Enternasyonal de aynı kadere mahkûm oldu. Stalinist bürokrasinin tek ülkede sosyalizm dayatması ile tüm dünya işçi hareketi Sovyet bürokrasisinin çıkarlarına kurban edildi. Üçüncü Enternasyonal, İkinci Dünya Savaşı ortasında, Stalin’in, Avrupa ve ABD işçi sınıfı yerine bu ülkelerin kapitalist hükümetleri ile yakınlaşmak istemesiyle, çok kritik bir anda feshedildi.

Bu ihanet Nazilerle imzalanan saldırmazlık anlaşmasından, İspanyol Devrimi‘nin faşistlere teslim edilişinden ve burada sayamayacağımız sayısız olaydan dolayı yıllar öncesinden fark edilmişti. Bu sayede Dördüncü Enternasyonal, Troçki önderliğinde 3 Eylül 1938’de kuruldu. Dördüncü Enternasyonal diğer Enternasyonallerden özü itibarıyla farklı değildir. Dördüncü Enternasyonal, işçi sınıfının uluslararası partisidir ve kapitalizmin yarattığı yıkıma ve küresel yok oluşa karşı insanlığın tek umut ışığıdır.

Örgütlü ve güvenceli çalışma mücadelesi her yerde

0

İşçiler örgütlenme yolunda önlerine konulan engelleri aşmaya çalışıyor. İşverenler ise örgütlenmiş işçilerden, onlarla pazarlık masasına oturmaktan kaçmaya devam ediyor.

Ankara Polatlı’da 3 Ağustos’tan bu yana devam eden Panelsan direnişinde işçiler üstlerine tır sürüldüğünü, alanın araçlarla kapatılmaya çalışıldığını dile getirdi. Tüm bunlara rağmen direniş, Birleşik Metal-İş’in yetki kazanmasından sonra işten atılan iki işçinin işe iadesi talebiyle sürüyor.

Aynı manzara Çorlu’da BBCA Storex önündeki direnişte de görülüyor. 20 Temmuz’da Birleşik Metal-İş’in yetki kazanmasından sonra işten atılan 14 işçinin işe iadesi için işçiler direnişe başladı. İşverenin baskı ve hakaretlerinin onları sendikada örgütlenmeye ittiğini belirten işçiler anayasal haklarına saygı duyulmasını istiyor.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi binası önünde işlerine geri dönmek için aylardır direnen Ağaç A.Ş. işçileri, direnişlerinin 104. gününde açlık grevine başvurmak zorunda kaldı. Haksız gerekçelerle işten çıkarılan işçiler muhatap bulamıyor ve yetkililer tarafından oyalanıyor, belediye bürokrasisi içindeki farklı grupların güç mücadelesine kurban gittiklerini söylüyorlar. İBB yetkililerinin görüşme masasına oturması nedeniyle 117 gün sonra eylemlerine ara veren Ağaç A.Ş işçileri, görüşmede talepleri karşılanmadığı için direnişe devam ediyor.

Bodrum’da Xuma Beach’te OTİS üyesi işçiler 22 Ağustos günü iş durdurdu, işverense işçileri polise ihbar etti. Polis zoruyla direnişi durdurulmaya çalışılan ve işyerinden uzaklaştırılan işçiler mesai ücretlerine, mola haklarına ve hatta bahşişlerine el konulmasından şikâyetçi. İşletme sahibi bazen 18 saate varan çalışma bekleyip istendiğinde maaş bordrosunu vermezken ekipmanların dahi yetersiz olduğunu belirten işçiler, işin bu sebeple aksadığı durumlarda hem fiziksel hem duygusal olarak yorulduklarının altını çiziyor.

Benzer şikâyetlere sahip işçileri her sektörde görmek mümkün. Patronların da “şikâyeti” aslında tek. İşletmelerin büyüğünde de küçüğünde de en büyük korkularının örgütlü bir işçi sınıfı olduğunu, bunu engellemek için ellerindeki her kozu kullanarak kanıtlıyorlar. İşçilerin haklarını istemeye çoğu zaman önce örgütlenme hakkıyla başlaması bu yüzden.

Türkiye ve İsrail savaşacak mı?

0

İktidar sözcülerinin ve basınının İsrail karşıtı söylemlerinde artan dozaja uzunca bir süredir tanıklık ediyoruz. Rejim sözcüleri özellikle son dönemde İran’a dönük saldırganlığı üzerinden İsrail’e dönük söylemlerini iyice sertleştirmişti. Öyle ki, sadece iktidar basınını takip eden birisi İran’a dönük askeri saldırıların yalnızca Siyonist devlet tarafından gerçekleştirildiğini sanabilirdi. Çünkü rejim sözcüleri ABD ve Trump’a dönük olumsuz tek bir cümle kurmadan bu zorlu sınavdan geçmeyi başarmışlardı!

Siyonizmin ultra faşist koalisyon hükümeti de, benzer şekilde, son dönemde Türkiye karşıtı açıklamalarını ve tutumlarını çoğalttı. Siyonizmin farklı kanatlarının temsilcileri, İran’dan sonra en büyük tehdidin Erdoğan yönetimindeki Türkiye olduğunu, “İran’dan sonra sırada Türkiye var” söylemlerini yaygınlaştırmaya başladılar. Bu gerilimin zirvesi ise, Siyonist devletin 18 Ağustos’ta, İdlib’deki Ebu Zuhur Askeri Havaalanı’nı vurması oldu. 

Türkiye sınırına 70 km uzaklıktaki bu alanın vurulmasının ardından Netanyahu, Türkiye’nin güneye doğru askeri genişlemesine asla izin vermeyeceklerini belirtip “Görünüşe göre bunu duymamışlar, dolayısıyla bunu daha net anlamalarını sağladık.” açıklamasında bulundu. Trump’ın bölge valisi konumundaki Tom Barrack ise, İsrail’in bu saldırısını eleştirip Türkiye ile İsrail arasında bir çatışma riski yarattığını belirtti. Bir çatışma ihtimalini bizzat Barrack’ın dile getirmiş olmasıyla bu konu uluslararası basında da tartışılan bir başlık haline geldi. 

Özellikle Tek Adam rejimi altında, burjuva siyasette söylemler ve gerçeklik arasında giderek genişleyen uçuruma uzunca bir süredir aşinayız. Hem Erdoğan hem de Netanyahu hükümetlerinin bu kutuplaşma üzerinden seçmen tabanlarını konsolide etmeye çabaladıkları apaçık ortada duruyor. Öte yandan, bu düşmanca söylemler sürerken, arka planda ticari ve diplomatik ilişkilerin nasıl devam ettiğini çok iyi biliyoruz. İran karşısında İsrail’e kalkan olan Kürecik Radar Üssü ve her gün on binlerce varil Azerbaycan petrolünü Siyonist devlete taşıyan Ceyhan, bu ikiyüzlülüğün en açık göstergeleri olmaya devam ediyor.

Bununla birlikte, ABD emperyalizminin himayesinde, bölgesel güç olma çabasındaki her iki yönetimin politik sürtüşmeler yaşadığı oldukça açık. Bu ihtilafların somutlaştığı alan ise, her iki ülkenin de belirleyici güç olmaya çabaladığı Suriye. Siyonist devlet, işgal ve soykırım politikalarını sürdürebilmek ve garanti altına almak için bölgede zayıf merkezi hükümetlerden oluşan devletler istiyor. Bu bağlamda, Suriye’de Şara yönetimine karşı azınlıkların hamisi pozuna bürünmeye çalışarak, ülkeye dönük askeri ve politik müdahalelerini sürdürüyor. Erdoğan yönetimi ise, merkezi devlet aygıtını inşa etmesi için Şara hükümetine yoğun bir destek veriyor. Erdoğan yönetiminin bu politikası Trump’ın bölgede devlet dışı aktörlerin tasfiye edilmesi ve egemenliğini tahsis etmiş merkezi hükümetlerle çalışma politikasıyla da örtüşüyor. Barrack bu politikayı, yine fazlasıyla aşina olduğumuz “tek ordu, tek hükümet, tek devlet” sloganıyla özetliyor. 

Peki bu tablo, ABD tarihinin en Siyonist hükümeti sayılabilecek Trump yönetiminin İsrail hükümeti karşısında Erdoğan’ı tercih ettiği anlamına mı geliyor? Kapitalist emperyalizmin içinde bulunduğu kronik ve çoklu kriz, burjuva hükümetler arasında konjonktürel sürtüşmeleri, çatışmaları kışkırtan bir dinamiğe sahip. Bununla birlikte, yaşanan bu konjonktürel gerilimlere rağmen ABD emperyalizmi açısından Siyonist devletin varlığı ve güvenliği stratejik ve tarihsel bir nitelik taşımayı sürdürüyor. Öte yandan, Saray’ın mevcut dış politikası, borazanlarının iddia ettiğinin aksine Türkiye’yi daha güçlü bir uluslararası aktör değil, ABD emperyalizmine daha da bağımlı kılan bir yönde ilerliyor. Bunun sonucu ise, Türkiye’nin Trump yönetiminin saldırgan, soykırımcı politikalarına daha fazla ortak olması ve böylece ülkenin dış politikada daha kırılgan, maceracı bir hatta sürüklenmesi oluyor.

Bütün bu gelişmeler ise, dünya politikasını belirleyen üç savaşın gölgesinde şekilleniyor: Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Siyonizmin Gazze soykırımı ve ABD’nin Siyonizm ortaklığında İran’a dönük saldırganlığı. Her üç savaşta da, saldırıya uğrayan ülkelerin halkları farklı boyutlarda büyük bedellerle yüzleşmiş olsa da, tayin edici olan, saldırganların başlangıçtaki hedeflerini gerçekleştirmekten fazlasıyla uzak olmaları ve hatta bu hedefler bakımından değerlendirildiğinde, yenilmiş olmaları. Bu mağlubiyetler dünya kapitalizminin krizini körükleyen temel dinamiklere dönüşüyor ve dünya emekçilerinin ve ezilen halklarının kurtuluş mücadelesinin nesnel zeminini güçlendiriyor. 

“Süngülerle her şeyi yapabilirsiniz, ama üzerlerine oturamazsınız”

Napolyon Bonaparte’ın dışişleri bakanı Talleyrand’a ait bu söz, saldırganların içerisinde bulunduğu durumu tarif etmek için halen fazlasıyla kullanışlı. Üstün askeri, teknolojik kapasitelerine rağmen, emperyalist saldırganlar, egemenliklerini konsolide etmek için giriştikleri gayrımeşru, haksız savaşlarda hedeflerine ulaşamıyor; bu durum ülke içindeki meşruiyet krizlerini de derinleştiren faktörler haline geliyor.

Yukarıdaki söz, Tek Adam rejiminin azınlık iktidarı için de fazlasıyla açıklayıcı. Muhalefeti bastırmak, sindirebilmek için 25 yıllık deneyimin getirdiği ustalıkla, elindeki baskı aygıtlarını en hünerli bir şekilde kullanabilmek için müthiş bir çaba içerisinde. Ne var ki, bütün profesyonelliğine rağmen, baskı ve dehşet politikası, ekonomik yıkımın ve politik çürümüşlüğün üzerini örtemiyor, Saray’ın istediği sonuçları üretemiyor.

Tek Adam rejiminin meşruiyet bunalımı, bir hükümet krizinin çok ötesinde, kapitalist emperyalizmin yapısal krizleriyle iç içe geçmiş durumda. Bu sistemi yeniden üretecek üstyapısal değişimler ise, emekçilerin ve ezilen halkların taleplerine asla bir çözüm üretemez. Tam da bu nedenle, sol ve emek hareketi kendi siyasi alternatifini bu temel gerçeklik üzerinden, baskı rejiminden ve kapitalizmden kopuş ekseninde inşa etmek zorunda.

AKP’nin 25 yılı bize ne anlatıyor?

0

Geçtiğimiz ay AKP’nin 25. kuruluş yıldönümü kutlamalarına tanık olduk. 14 Ağustos 2001’de kurulan AKP, 3 Kasım 2002 seçimlerinde yüzde 34,3 oy alarak iktidara gelmişti. Erdoğan, AKP’nin iktidarını “Türkiye’nin önünde açılan ak sayfa” olarak müjdelemişti. Aradan 25 yıl geçti; bunun 24 yılı AKP iktidarı altında geçti. Türkiye’nin politik, ekonomik ve sosyal dinamiklerini bu belirledi. Peki ortaya çıkan bilanço, emekçiler açısından ne anlama geliyor?

Neoliberal dönüşüm Türkiye’ye AKP ile gelmedi; tersine 1980’lerden itibaren uygulanmaya çalışılan neoliberal dönüşümün, 2001 krizi ve IMF programıyla birlikte AKP’nin iktidara geldiği zemini hazırladığını söyleyebiliriz. AKP’nin tarihsel başarısı ise bu dönüşümü durdurmak değil, derinleştirmek ve uzun süreli bir siyasal istikrar altında sürdürebilmek oldu.

Özelleştirmeler, kamu kaynaklarının sermaye birikimine aktarılması, büyük altyapı ve inşaat projeleri, kamu-özel işbirlikleri, enerji ve maden yatırımları bu dönemin temel dinamikleri haline geldi. AKP’nin çevresinde güçlenen yeni sermaye grupları ile geleneksel sermaye kesimleri arasındaki rekabet, ortak sınıfsal çıkarları ortadan kaldırmadı. AKP, farklı sermaye kesimlerini, iktidarının sunduğu birikim olanakları etrafında eklemleyen bir burjuva iktidarı olarak güç kazandı.

Bu sermaye politikalarının parlamenter mekanizmalarla sürdürülmesinin giderek zorlaştığı, demokratik gericilik politikalarının yetmediği koşullarda ise rejimin kendisi dönüşmeye başladı. Gezi ayaklanması, 2015’teki siyasal kırılmalar ve OHAL süreci bu dönüşümü hızlandırdı. 2018’de kurumsallaşan başkanlık rejimi yalnızca Erdoğan’ın kişisel iktidar arzusunun sonucu değildi. Neticede siyasal rejimler sınıflar arasındaki güç ilişkileri ve kapitalizmin ihtiyaçları üzerinden “Nasıl yönetmeli?” sorusuna cevap verir. O dönem cevap, yürütmenin güçlendirilmesi, sermaye birikiminin ve devlet politikalarının daha az siyasal ve kurumsal engelle karşılaşmasına olanak tanıyan yeni bir yönetim biçimine duyulan ihtiyacı işaret ediyordu.

Böylece AKP iktidarı, Erdoğan’ın siyasal nüfuzunda cisimleşen bir Tek Adam rejimine dönüştü. Ancak çelişki şu ki Tek Adam rejimi bir iktidar ortağını gerekli kılıyordu; bu, AKP-MHP ittifakının zeminini oluşturdu. Ancak toplumsal destek yıldan yıla aşınmaya devam etti. 2023 Genel ve 2024 Yerel Seçim sonuçları, Tek Adam rejiminin yaşadığı oy kayıplarının iktidar kaybına gidebilecek niteliksel sonuçları olabileceğine işaret etti. Bu sonuç karşısında, sandıkta kaybettiğini masada kazanmak isteyen AKP, yeni yöntemleri olağan hale getirdi: Belediye operasyonları, tutuklamalar, butlan, transferler vb. yoluyla muhalefetin siyasal rekabet alanını sınırlandırmaya çalışıyor.

Emekçiler için kara bir sayfa

Sermayeye yaratılan bu olanakların emekçiler için karşılığı artan güvencesizlik, yoksullaşma, örgütsüzleşme ve siyasal demokrasi alanının sistematik olarak daralması oldu. Asgari ücret açlık sınırının altında kalırken bir yandan da ortalama ücret haline geldi; gelir ve servet dağılımındaki eşitsizlik derinleşti. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği derinleşti, kadın işsizliği ve yoksulluğu arttı. Aile politikaları altında bakım yükünün maliyeti hanelere, haneler içinde de kadınlara aktarılmaya devam etti. Sendikal örgütlülük, özellikle özel sektörde son derece düşük seviyelerde kalırken grev hakkı defalarca engellendi. Böylece yalnızca emeğin aldığı pay değil, emeğin sermaye karşısındaki pazarlık ve mücadele gücü de geriledi. AKP döneminin emek politikalarının bilançosu bu nedenle yalnızca düşük ücretlerin değil, işçilerin birleşik güçlerini kullanabilecekleri araçların zayıflatılmasının da bilançosudur.

Bu açılardan bakıldığında bu tablo bir yandan da tüm sol muhalefetin ve sınıf hareketinin bilançosudur. AKP’nin başarıyla sürdürdüğü neoliberal karşı devrim karşısında emek hareketi güçlü ve ortak bir pozisyon alamadı. İşçi sınıfının parçalı ve sendikal bürokrasiler tarafından sınırlandırılmış mücadeleleri burjuvaziden bağımsız bir siyasal mücadele alternatifi yaratamadı. Sonuç olarak gidişatı belirleyenlerden biri de sınıfın örgütlülük ve mücadele kapasitesi oldu ve olmaya devam edecek.

Tüm bu çelişkili gelişmeler, sınıf mücadelesinin önündeki yeni bir dönemin kapısını da aralayabilir; fakat bu kapıdan kimin geçeceğini belirleyecek olan, yine emekçi kitlelerin ve tüm ezilenlerin emekten yana kendi bağımsız siyasal gücünü oluşturup oluşturamayacağı olacak.

Kontrollü infaz, kontrollü siyaset

0

“Çerçeve yasa” 10 Ağustos’ta Meclisten geçti, 18 Ağustos’ta Resmi Gazete’de yayımlandı. Öngörüler doğrulandı: Af yok, “kontrollü infaz” var. On beş yıla kadar cezalarda beş, üzerindekilerde on yıl erteleme uygulanacak. Bu süre içinde yeni bir “terör suçu” işlenmezse ceza infaz edilmiş sayılacak. Fakat o suçu tanımlayacak olan da işlendiğine karar verecek olan da rejimin yargısı. Yani yasadan faydalanacakların başında Demokles’in kılıcı sallanması çok muhtemel.

Dahası, yasa kendiliğinden işlemiyor. Silah tesliminin rejimin güvenlik kurumlarınca tespiti ve bunun MGK kararıyla teyidi gerekiyor. Yani musluğun vanası Tek Adam rejiminin elinde, takvim de iktidarın ihtiyacına göre ayarlanabilir durumda.

DEM Parti yöneticilerine göre yasa 4 bine yakın siyasi tutsağın önünü açabilir. Bu elbette mutluluk duyacağımız bir kazanım olur. Fakat temmuzdaki soru duruyor: Demirtaş bugün de Edirne Cezaevi’nde ve hakkındaki AİHM kararları uygulanmıyor. Ne onun tahliyesi ne de kayyum atanan belediyelerin iadesi için yeni bir yasaya ihtiyaç vardı. Anlaşılan rejimin ilgilendiği tek şey silahların bırakılmasını garanti altına almak. Nitekim Demirtaş için kulislerde eylül ayı telaffuz ediliyor. Yani bir hak değil, uygun görülen zamanda açılacak bir jest.

Rejime eleştirilerin sesi kısık

Kürt siyasi hareketi ise son bir yılda rejim eleştirisini “yapıcı olmak” adına arka plana attı. Yasayı yetersiz bulan, kayyumlardan ve muhalefete yönelik operasyonlardan rahatsız olan sesler kulislere yansıdı. Tülay Hatimoğulları sürecin tuzak olup olmadığı sorulduğunda “olabilir” diyor. Yani ihtimal görülüyor fakat bu bir tutuma dönüştürülmüyor.

Bunu işbirliği olarak okumak yanlış olur; hareket rejimin antidemokratik saldırılarını onaylamış değil. Mutlak butlanla CHP’den koparılan Özgür Özel’in kurduğu Yeni Parti’yi DEM Parti tebrik etti, mağduriyetini her yerde dile getirdiğini söyledi. TELE1’e atanan kayyum kınandı, bütçeye karşı “Ekmek-Barış” programı ilan edildi. Fakat bunlar sürecin ana hattını belirlemedi, hiçbiri meydanda karşılığa dönüşmedi. Askıya alınan sözün kendisi değil, arkasındaki basınç.

Üçüncü yoldan tek yola

Kürt hareketi yıllardır “üçüncü yol” dediği çizgiyi terk edeceğe benziyor. DEM Parti’nin kongresi ve önümüzdeki süreç bu açıdan önemli olacak. Biz o çizgiyi zaten gerçek bir üçüncü yol olarak görmediğimizi ifade etmiştik. Üçüncü yol sınıfsal değil üstyapısal bir ayraçtı, sistemden kopuşu değil sistem içi iyileştirmeyi öneriyordu, ana yolun sol şeridinde bir pozisyondan ibaretti. Bugün olan da bağımsız bir çizginin çöküşü değil, zaten bağımsız olmayan bir çizginin kendi menziline varması olarak görülmeli.

Menzildeki tek yol ise demokratik cumhuriyet ve demokratik entegrasyon. Öcalan’ın aktarılan sözlerinde “Birinci aşama bitmiştir, ikincisinde demokratik entegrasyonu konuşacağız” deniyor. DEM Parti sözcülerinin şeması da aynı: önce çerçeve yasa, sonra müzakere, ardından entegrasyon ve yeni bir anayasa. Öngörülen sürecin hiçbir aşamasında bağımsız bir kutup inşası yok. Öznesi ise İmralı-heyet-kurul hattı olarak tarif ediliyor. Muhataplık da Saray’da cisimleşince o kanalı riske atan eleştiri “sürece zarar veren” bir maliyete dönüşüyor. Üstelik bu hattın ilk durağı yeni anayasa olacak ve rejimin oradaki tek gündemi Erdoğan’ın yeniden aday olabilmesidir.

Nereye güvenmeli?

Kürt meselesinde silahlar başından bu yana sebep değil sonuçtu. Sorunun kaynağı Kürt halkının ulusal ve demokratik haklarının tanınmamasıydı ve yasa bu kaynağa dokunmuyor. Adında dahi “haklar” değil “bütünleşme” yazıyor. Bütün bu sebeplerle de bu rejimden demokratikleşme beklenemez, demeye devam ediyoruz. Dolayısıyla demokratik entegrasyonu değil, rejimden kopuşu hedefliyoruz.

Cezaevi kapılarını açan bir yasa iyi bir haberdir fakat o kapıları bir daha gözlettirmeyecek güç bu yasadan/süreçten değil, emekçilerin ortak mücadelesinden geçiyor. Kayyumlara karşı Diyarbakır’la Şişli’yi, zamlara karşı Cizre’yle Gebze’yi buluşturmadan demokrasinin ve barışın inşası mümkün olamaz.

Garantör mü suç ortağı mı?

0

Yıldızlar SSS Holding’e bağlı Doruk Madencilik ve Eti Gümüş işçileri ödenmemiş maaşlarını, kıdem ve ihbar tazminatlarını alabilmek için günlerdir Ankara’da mücadele ediyor. Doruk Madencilik işçileri ilk olarak nisan ayında Ankara’ya yürümüştü. Polisin engellemelerine ve gözaltılara rağmen geri adım atmayan işçiler Enerji, Çalışma ve İçişleri bakanlıklarının garantörlüğünde ödeme sözü alınca eylemlerine ara vermişti. Ancak verilen sözlerin tutulmaması üzerine işçiler tekrar direnişe geçti. Holding ödemeleri yapmadığı için, işçiler bu kez Eti Gümüş madencilerinin de katılımıyla Ankara’da, Bağımsız Maden İş Sendikası ile birlikte Enerji Bakanlığı önünde direnirken Türkiye Maden-İş Sendikası ise holding binası önünde eylemine devam ediyor.

Üç bakanlığın ödemeler için garantör olduklarını ilan etmesine rağmen işçilerin ödemelerini alamamasının, bakanlıkların aczinden veya bürokratik bir tıkanıklıktan olmadığı herkesin malumu. Karşımızda işçi haklarına çökmeyi alışkanlık haline getirmiş bir holding ve bu durumu gayet iyi bilen bir kamu idaresi var. Şirket, kurumlar vergisi ödemezken TEİAŞ’tan milyonlarca liralık kapasite ödemesi alıyor, teşviklerle destekleniyor.

Öyle ki basına yansıdığına göre Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar da “Şirket fırıncıyla bile problemli, ben bunlara bir daha ruhsat vermem” diye bir açıklama yapmış. Madem öyle bir imkân ve gücünüz var, işçilerin önüne polis yığıp eylemlerini yasaklayacağınıza, “Bir daha ruhsat vermem” diye demeç vereceğinize; usulsüzlüğü tescilli şirketin devlet teşviklerini kesip ruhsatını iptal etsenize, işçinin birikmiş alacaklarına el koysanıza? Ama bunu yapmıyorlar. Çünkü patronun geri adım attığı ve işçilerin hakkını söke söke aldığı bir emsalin, hakkı gasp edilen tüm emekçilere cesaret vermesi ihtimali dahi tehlikeli.

Bu yüzden bakanlıkların görev bilinciyle değil, işçilerin kararlı direnişi ve kamuoyu desteği karşısında sıkıştıkları için devreye girdiğini söyleyebiliriz. “Garantörlük” adımı işçilerin hakkını korumak için değil aksine eylemi sönümlendirmek, gündemden düşürmek ve patrona zaman kazandırmak için kullanıldı.

Devlet, sermaye ile işçilerin karşı karşıya geldiği her durumda olduğu gibi safını yeniden belli etti. Madencilerin eylemleri hakların vaatlerle değil ancak direnerek alınacağını gösteriyor. Fakat direnişler yalnız kaldığında, mücadeleler parçalı yürütüldüğünde ne kadar büyük bir irade olursa olsun sonuç almak zorlaşıyor. Emekçiler kazanmak için sektör ve sendika fark etmeksizin tüm mücadeleleri birleştirmek ve dayanışmayı büyütmek zorunda.

Süleymancılara operasyon: Seçim sath-ı mailinde itaat ve biat arayışı!

0

12 Eylül askeri darbesinin ana hedefi sermayenin önünü açmaktı. Bu amaçla örgütlü tüm toplumsal muhalefet güçleri hedef alındı. Emek hareketi tepeden tırnağa atomize edildi. Mücadeleci emek örgütleri en diri unsurlarından arındırıldı. Sınıf, öncüsünden koparıldı. Emek örgütlerinde bürokratik tahakküm için altyapı hazırlandı. Sol/sosyalist güçler paramparça edildi. Kürt siyasi hareketi temsilcileri olağanüstü bir siyasi baskıya maruz kaldı. Bizzat darbeciler eliyle boşalan toplumsal alanda dinci yapıların önü açıldı. Her türlü tarikatın, siyasal İslamcı oluşumun gelişimine yol verildi. Devrimci demokratik mücadele geleneği toplumun hafızasından silinirken yerine Türk-İslam sentezli ideolojik politik yeni bir anlayış empoze edildi.

Sıkıyönetim döneminde politik mücadele imkânları tamamen askıya alındı. Örgütlenme fiilen imkânsız hale getirildi. Buna mukabil dinci yapılanmalar bu kısıtlamalardan muaf tutuldu. Üç kişinin yan yana durması dahi sorun olabilirken çay ocaklarında, evlerde, çeşitli mekânlarda onlarca kişiden oluşan cemaat toplulukları gece yarılarına kadar dini sohbetler adı altında örgütlenme imkânı bulabildi. Camiler namaz vakti aralarında tarikatlar için korunaklı toplanma alanlarıydı. 1980 öncesi Akıncılar gibi çeşitli siyasal İslamcı örgütlerin mensupları askeri darbe sonrası yeni dönemde geniş hareket imkânına kavuştu. Bunların bir kısmı sonraki yıllarda Hizbullah gibi örgütlere evrilirken bir kısmı İBDA-C gibi oluşumlara dönüştü. Daha geniş bir kısmıysa kurumsal siyasetin bileşenleri haline geldi. Özal (ANAP) Nakşibendi (Adıyaman-Menzil) tarikatının ve Gülen hareketinin siyasi desteğine mazhar olurken Demirel (AP-DYP) Nur Cemaati’nin ve Süleymancıların desteğini almaktaydı. İslami tarikat ve cemaatlerin kurumsal siyasetle bu ilişki ve bütünleşmeleri 1990’larda da kesintisiz devam etti. AKP’nin 2002’de iktidar olmasıyla birlikteyse günümüze dek devam eden devasa dini-siyasi-ekonomik yapılara dönüşmeleri süreci yaşandı.

Darbe döneminde burjuva siyasi partiler de kapatılmış, liderleri gözetim altına alınmış, meclisin kapısına kilit vurulmuş olsa da bunlar geçici müdahaleler olarak kaldı. Birkaç yıl içinde hepsi 12 Eylül Anayasası’nın neoliberal karşı devrimci ruhuna uygun olarak yeniden arzı endam ettiler. Sermayenin 24 Ocak kararları imzalı çıkarları doğrultusunda toplumun Türk-İslam sentezli yeniden inşasının böylece önü açılmış oldu. İslamcı ve milliyetçi siyasi oluşumların giderek güç kazanması bu şekilde mümkün olabildi. Toplum çoğunluğu yine de üzerine giydirilmek istenen bu deli gömleğini darbenin üzerinden yarım asra yakın bir süre geçmiş olmasına rağmen kabullenmedi. Bununla birlikte özellikle AKP hükümetleri döneminde askeri darbe tüm fikri ve zikriyle devlet aygıtına egemen oldu, rejimin karakterini oluşturdu. Tarikatlar ve cemaatler de bu oluşum sürecinin ayrılmaz birer parçası oldular.

Bu etle tırnak gibi iç içe geçmiş hal geçici, kısmi, tali bir durumu değil bütünüyle yapısal bir sürekliliği ve sistemi ifade etmektedir. Bütün tarihsel sürecin, politik tercih ve gelişmelerin işaret ettiği üzere tarikatlar ve cemaatler rejimin yok etmek istediği unsurlar olmadı. Aksine “barış içinde bir arada yaşama” prensibiyle daima simbiyotik bir ilişki içinde birlikte var oldular. Bugün de bu prensip bozulmuş değildir. Süleymancılara yönelik operasyonun bu cemaati yok etmeye yönelik olmadığı ortadır. Operasyonun amacı, iktidarın çıkarlarına uygun davranmayan lider kadronun tasfiyesiyle sınırlıdır. Amaç itaat ve biat garantisidir. İktidarla uyumlu hareket edecek yeni lider kadro zaten hazır durumdadır. Dolayısıyla Süleymancılara yönelik operasyon seçim sath-ı mailine girmiş Türkiye’de iktidarın siyaset alanını kendisi için en elverişli hale getirme müdahalesinden ibarettir. Herkese de bir uyarı mahiyetindedir. Tarikatlar, cemaatler AKP döneminde ne kadar serpilmiş olursa olsunlar onunla var olmadılar, onunla da sona ermeyecekleri açıktır. Burjuva siyasetin hiçbir aktörü de bunu yapamaz. Bu ancak işçi sınıfının ve emekçi halkın önderliğinde sınıf siyasetiyle mümkün olabilir…

Zaman daralıyor, Trump Ortadoğu’da köşeye sıkışıyor

0

28 Şubat tarihinde ABD’nin ve Siyonist devletin İran’a yönelik emperyalist saldırıları sonucu Ortadoğu’da savaş yeniden bir gerçeklik haline gelmişti. Aradan geçen altı ay boyunca, ilan edilen çeşitli ateşkesler ve bu ateşkeslerin her seferinde emperyalist cephe tarafından bozulmasıyla şekillenen gerilimli bir sürece tanıklık ettik. Bu bağlamda ağustos ayı boyunca yaşananlara tekrar göz atmak, savaşın geleceğini anlamak için büyük önem taşıyor.

Bilindiği üzere 8 Temmuz’da NATO zirvesi esnasında Trump, süregelen saldırganlık karşısında İran’ın Hürmüz Boğazı’nda üç tankeri hedef almasının ardından Pakistan arabuluculuğunda gerçekleştirilen İslamabad Mutabakatı’nı sonlandırdıklarını açıklamıştı. Bu açıklamanın ardından temmuz ayı boyunca İran’a yönelik bombardımanlar devam ederken bir yandan da savaş Yemen cephesine sıçradı. Yemen’de İran destekli Husiler ile ABD’nin sadık müttefiki Suudi Arabistan arasında gerilimler yükselirken, Husilerin Suudi Arabistan’a karşı deniz ablukası ilan etmesi ve karşılıklı saldırılarla birlikte temmuz ayının sonlarında petrol varili fiyatları 105 doları buldu. ABD-İsrail-Suudi Arabistan ve İran-Husiler cepheleri arası gerilimlerin giderek tırmandığı, savaşın artık Hürmüz Boğazı’nı aşıp Kızıldeniz’e dayandığı bir konjonktürde ağustos ayına girdik.

Ağustos ayının başında ise bir yandan Suudi Arabistan Husilerin saldırılarına misilleme olarak Irak’ta İran yanlısı milis güçlerini hedef alırken, bir yandan ABD’nin İran’da stratejik noktaları hedef alan saldırıları 2 yaşında bir çocuğun katledilmesine sebep oldu. Siyonist devletin İran’daki enerji altyapısının vurulması talebi ve Trump’ın İran “artık dayanamıyoruz diyene” kadar saldırıları devam ettirme tehditleri ise hızla boşa düştü. Başta petrol olmak üzere dünya enerji piyasasında yeni bir krizin baş vermesinden korkan emperyalist cephe, 2 Ağustos’ta “hızlı bir anlaşma” şartıyla planlanan yoğun saldırıları askıya aldığını açıkladı. Sıcak savaşın geçici olarak durulmasını ise ABD’nin Hürmüz’de yeniden deniz ablukası ilan etmesi ve geniş çaplı bir ekonomik yaptırım stratejisi izledi. İran cephesinde her ne kadar savaş durmuş gibi gözükse de Yemen’de iç savaş yeniden alevleniyordu. Yemen hükümeti aylar sonra ilk defa Husilere karşı taarruza geçti ve ağustos ayı boyunca Yemen hükümeti, Suudi Arabistan ve Husiler arasında karşılıklı saldırılar devam ederken 2022’de Birleşmiş Milletler aracılığıyla ilan edilen ateşkesten beri en sert çatışmalar yaşanıyor.

ABD’nin İran’a yönelik ekonomik yaptırım stratejisi ise 17 Ağustos’ta İslamabad Mutabakatı’nda tarif edilen 60 günlük sürenin sona ermesinin ardından yeni bir aşamaya geçti. 19 Ağustos’ta gerek Trump’ın gerek ABD Hazine Bakanı Bessent’in işaret ettiği “eşi benzeri görülmemiş ekonomik yaptırımlar” 24 Ağustos’ta kesinlik kazandı. Bessent’in “ekonomik boğma” olarak adlandırdığı bu yaptırımlarda İran’ın motor gücü olarak tarif edilen beş sektör (dijital varlıklar, teknoloji, altın, havacılık ve gemicilik) ve bu sektörlerde faaliyet gösteren 60 uluslararası şirket-yapılanma hedef alınıyor. ABD, bu yaptırımlarla birlikte İran ile aktif ticarette bulunan (başta en büyük üç ticaret ortağı Çin, Birleşik Arap Emirlikleri ve Türkiye olmak üzere) ülkelere de gözdağı verirken İran, ABD yaptırımlarına katılan devletlerin “düşman” sayılacağını açıkladı.

Tüm bu gelişmeler, ABD emperyalizminin ve bölge müttefiklerinin askeri alanda aldıkları yenilgiyi ekonomik olarak aşma girişimlerine işaret ediyor. Bu stratejinin ne kadar başarılı olacağı ise muallak: Hürmüz Boğazı henüz açılmış değil ve petrol varil fiyatları hâlâ 90 dolar etrafında seyrediyor. Trump’ın çıkmazı işte tam olarak burada: Ne ABD toplumunun ağırlığının desteklemediği bu savaşı askeri olarak kazanabiliyor ne de ekonomik alanda dünya kapitalizminin krizini derinleştirmeyecek bir çözüm üretebiliyor. Kasım ayındaki ABD ara seçimlerine kadar bu krizin altından kalkamazsa iktidarı büyük bir darbe alabilir. Zaman daralıyor, Trump ise gittikçe köşeye sıkışıyor. Bu köşeye sıkışma halinin nasıl gelişmelere gebe olduğunu ve sıcak savaşın tekrar gündem olup olmayacağını hep birlikte göreceğiz.

YKS 2026 sonuçları açıklandı: Gençlik mücadeleyi tercih etmek zorunda

0

2026 yılı Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) yerleştirme sonuçları açıklandı. YÖK Başkanı Erol Özvar kontenjanların “tarihi doluluğu”nu kutlasa da gerçekler bambaşka. 657 bin 764 kişilik örgün yükseköğretim kontenjanının yüzde 94,2’si dolmuş olsa da bu sayının 2024’te 800 bin 481, 2025’te 713 bin 21 kişilik olduğunu görüyoruz. Yani son iki yılda kontenjanlar yaklaşık 150 bin kişi daraltıldı. Puanı hesaplanan 2 milyon 187 bin 747 kişinin yalnızca 1 milyon 279 bin 439’u başvuru yaparken bunların 730 bin 854’ü bir üniversiteye yerleşti.

Veriler bunlarla sınırlı değil. Tercih yapma oranları yüzde 58 ile dibi gördü. Lise son sınıf öğrencilerinde bu oran yüzde 45,7’ye kadar düşüyor, bir bölüme yerleşenlerin oranı ise yüzde 28,5. Yani, neredeyse her dört lise son sınıf öğrencisinden yalnızca biri üniversiteye gidebiliyor. Özel liselerle Anadolu liseleri arasındaki yerleşme oranı farkı da yüzde 11 ile zirveyi gördü. Meslek liselerinde durum daha vahim. 472 bin 931 kişiden 279 bin 8’i başvuru yaparken bunların yalnızca 108 bin 510’u kayıt hakkı kazandı. Tercih yapanların yüzde 84,5’i ön lisans ya da açık öğretim programlarına yerleşirken bir lisans programına yerleşenlerin oranı yalnızca yüzde 15.

Peki, bir girenin bir daha girmek zorunda kaldığı bu sınava hazırlanmanın, adayların ruh sağlığı dışında maliyeti ne? Yayıncılar Telif Hakları ve Lisanslama Meslek Birliği’nin paylaştığı bandrol verilerine göre 2025’te 199 milyon 496 bin 658 eğitim yayını basılmış. Bu sayı her geçen yıl artıyor. Geçen yıl 300 TL’ye satılan ortalama bir soru bankasının fiyatı ise bugün 600 lira. Deneme sınavı paketi, konu anlatımı kitabı derken sınava hazırlanmak için bu kaynaklara başvuran bir öğrenci on binlerce lira harcamak zorunda. İstanbul’da bir saatlik matematik özel dersinin ücreti ise ortalama 1500-2000 lira. Dershaneye gitmek için yılda 200-300 bin lirayı gözden çıkarmak gerek. TÜİK’e göre 2025’te Türkiye’de yıllık ortalama hanehalkı kullanılabilir geliri 662 bin 414 lira. Ortalamalara aldanmayalım, en yüksek gelire sahip yüzde 20’lik kesim toplam gelirin yüzde 48’ini alırken en düşük gelire sahip yüzde 20’lik kesim yalnızca 6,4’ünü alıyor.

Milli Eğitim Bakanlığı sınava hazırlık için ders kitaplarını işaret etse de gerçekte sınava hazırlık endüstrisi her geçen yıl kendine müdavim müşteriler yaratan bu eğitim sistemi sayesinde kârına kâr katmaya devam ediyor. İşçi sınıfının en yoksul kesimleri ise her geçen yıl bu diploma yarışının daha da dışına itiliyor. Peki, bütün bu zorlukları aşıp üniversiteyi kazanınca ne oluyor? Öğrenciler bir devlet üniversitesi kazansalar bile barınma sorunuyla, fahiş fiyatlı ve niteliksiz yemekhanelerle karşılaşıyor. Okurken çalışmak artık bir istisna değil zorunluluk haline gelmiş durumda. Bu zorlukları da aşıp diplomaya kavuşunca da pek çok öğrenciyi uzun süreli işsizlik ve asgari ücret bekliyor.

Bunların hiçbiri böyle olmak zorunda değil. Bizi yoksulluğa ve geleceksizliğe mahkûm etmeye çalışan, sesimizi çıkardıkça bizi susturmak için her yola başvuran bu sisteme ve rejime mahkûm değiliz. En yakıcı ihtiyacımız bizi bir program çerçevesinde bu ortak taleplerimiz için seferber edecek, kendi içimizde tartışıp kararlar alabileceğimiz ve ihtiyaçlarımız doğrultusunda mücadeleler örebileceğimiz bir özörgütlenme aracı. Bunun bir örneği olan ve pek çok okulda inşası süren ÖTK’ların inşası için bulunduğumuz her okulda çalışmaya devam etmemiz gerekiyor.

Eylemdeki Ağaç A.Ş. işçilerinden Kezban Karlık: “Sonuna kadar direneceğiz çünkü biz haklıyız”

0

İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraki olan Ağaç A.Ş’de çalışırken güvenlik soruşturması bahanesiyle işten çıkarılan işçiler yaklaşık dört aydır işlerine geri dönmek için Saraçhane’deki eylemlerini sürdürüyor. Taleplerinin sonuçsuz kalması üzerine açlık grevine de başlayan işçilerden Birleşik Tarım Orman İşçileri Sendikası (BTO-SEN) üyesi Kezban Karlık ile öncülerinden olduğu bu mücadele üzerine 22 Ağustos tarihinde gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi paylaşıyoruz.

Sizi kısaca tanıyabilir miyiz ve direnişiniz hakkında bilgi alabilir miyiz?

Tabii ki, ben Kezban Karlık. Beş yılı aşkın bir süredir Ağaç A.Ş. personeliydim. İşe 2021’de girdim.

Ağaç A.Ş’ye girerken sicillerimiz araştırıldı. 2022’de de Süleyman Soylu’nun kamuoyuna yansıyan söylemleri üzerine hakkımızda bir kez daha arşiv araştırması yapıldı. Yıl 2026 olmuşken Ağaç A.Ş’den bir telefon geldi ve Genel Müdür Yardımcısı’nın bizimle görüşmek istediği söylendi. Konunun ne olduğu hakkında hiçbir bilgi verilmedi. Randevu günü ve saatinde orada olduğumuzda ise önümüze fesih bildirimini koydular. Neden olduğunu sorduğumuzda “valilik kararı” dediler.

İtiraz ettik. Böyle bir uygulamanın olamayacağını, yeni personel olmadığımızı, bunun keyfiyete dayalı bir işlem olduğunu söyledik. Biliyorsunuz kamuda çalışmaya engel olan iki tane suç tipi var: Yüz kızartıcı suçlar ve terör suçları. Bu kapsama giren bir suçumuz olmadığını dile getirmemize rağmen ne yazık ki tazminatlarımızı yatıracaklarını söyleyip bizi oradan gönderdiler.

Bunun üzerine 30 Nisan’da direnişe başlama kararı aldık ve 115 gündür Saraçhane’de eylemlerimize devam ediyoruz. Bu süre içerisinde bize somut bir geri dönüş yapılmadığı ve taleplerimiz karşılık bulmadığı için açlık grevine başlamaya karar verdik. Bugün açlık grevimizin 12. günündeyiz. 10 gün kadar süreyle açlık grevimizi İBB binasının tam karşısındaki parkta yaptık. Yine bizi görmediler. Bunun üzerine de açlık grevimizin 10. gününde, eylemimizi İBB başkanlık binası girişine taşımaya karar verdik. Arkadaşlarımızla oraya geçtik. Çünkü hiçbir şekilde sesimizi duymadılar, bizleri görmediler, görmek istemediler daha doğrusu.

Bunun akabinde de dün, yani açlık grevimizin 11. gününde, eylemimizin 114. gününde İBB Başkan Danışmanı Yiğit Oğuz Duman sendikamızdan bir görüşme talebinde bulundu. Pazartesi (24 Ağustos) bir görüşme olacak. Umarız bizler için olumlu olur. Biz de onlara bir iyi niyet göstergesi olarak tekrar eylem yerimizi karşıya aldık.

Sizinle beraber toplamda kaç işçiyi bu şekilde işten çıkardılar?

Çıkarılan 103 arkadaşımız var ama o dönemde bu sayıyı bilmiyorduk. Görüşme taleplerimiz karşılık bulmadığı için biz başkanın nereye gittiğini araştıra araştıra, ancak 17 Haziran’da Nuri Aslan’a (İBB Başkan Vekili) Ümraniye’de bir spor salonunun açılışında ulaşma fırsatı bulduk.

O zamana kadar devam eden bu işten çıkarmalar gayet planlı, programlı bir şekilde yapılmıştı. Günün belirli saatleri belirli işçilerle görüşme için ayrılmış ve haftada ortalama on işçinin çıkartılma planı yapılmıştı galiba. 17 Haziran’a kadar yaşanan süreçte bu programın haftalık yapıldığı, örneğin pazartesi günü beş tane işçi çıkarılacak; işte saat 13’te bir işçi, 14’te bir işçi, 15’te bir işçi gibi, çıkarılan işçilerin hiçbir şekilde birbirinden haberi olmasın gibi bir senaryo yazıldığı çıktı ortaya.

Çünkü Ağaç A.Ş. normal bir kurum gibi değil. Anadolu ve Avrupa Yakası olmak üzere 21 tane şantiyesi var. Ve örneğin Sarıyer şantiyesinin bir ucu Beşiktaş’a uzanırken, diğer ucu ise Sarıyer’in en uzak kısmında. Yani işçilerin çoğunluğu birbirini tanıma olasılığı bile olmuyor. Aynı şantiyeye bağlı olanların dahi görev yerleri çok farklı. Dolayısıyla birçok işçinin işten çıkarıldığını kendi şantiyesindeki arkadaşları bile bilmiyorlar.

Yıllardır Ağaç A.Ş’de çalışıyordunuz ve daha önce de güvenlik soruşturmasından geçmiştiniz. Şimdi güvenlik soruşturması bahane edilerek toplu işten çıkarmalar yapılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu işten çıkarmaların arkasında başka bir neden var mı?

Aslında bu sorunun muhatabı tam olarak yönetimdir. Çünkü ne planladılar ne istediler ne yapmaya çalıştılar bilemiyoruz ama benim açımdan önemli bir şeyi söyleyebilirim. Burada örgütlü olan sendika BTO-SEN’di. 2200-2300 civarında çalışanı olan bu iştirakte 1930 tane üyesi olan, örgütlü olan sendika BTO-SEN’di. Bizim işten çıkarılmamız sonrasında ne yazık ki Ağaç A.Ş’de toplu iş sözleşmesi imzalama yetkisini Türk-İş’e bağlı sendikaya verdiler. Yönetime hizmet eden ve beş yıldır birbirleriyle davalık olan iki sendikadan Hak-İş davasını geri çekti ve BTO-SEN’in üç senedir barajı aştığı, Türk-İş’e bağlı sendikanın üç senedir barajın altında kaldığı bir ortamda ilk yetki başvurusunu Türk-İş’in yaptığı bahanesiyle yetkiyi verdiler. Aslında işçilerin sendikal iradesine müdahale edilmiş oldu. Burada işten çıkarılan işçilerin çoğu da BTO-SEN sendikasının üyeleri.

İBB, uzun süredir AKP iktidarının antidemokratik saldırılarının hedefinde oluşuyla gündemde iken sizler de bu belediyenin iştiraki tarafından haksızca işten çıkarılmış işçiler olarak aylardır İBB önünde direniyorsunuz. Bu çelişik görüntüyü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu konuda söyleyebileceğim tek şey, insanlara adaletten, hukuktan, haktan bahseden, işçi dostuyum diye geçinen, işte sol partiyiz, demokrasiyi getireceğiz diyen, ne yazık ki bizim de yıllardır desteklediğimiz, bizim partimiz olarak görmüş olduğumuz parti tarafından işten çıkarıldık. İnsanlar biz burada direnirken bizi kayyumun çıkardığını düşündü. Herhalde bir kayyum geldi ve kayyum tarafından bu işçiler çıkartıldı diye düşündü. Yanımıza geldiklerinde biz utanarak ve çekinerek bizleri CHP yönetiminin çıkardığını söylemek durumunda kaldık. Biz bu durumdan aslında çok fazla utanç duyduk. Ama ne yazık ki bu konuda onlar aylardır bizi görmediler, duymadılar. Ve ne yazık ki biz bu sürecin sonunda öğrendik ki yine tabii ki birtakım İBB bürokratları bu işin arkasında. Ama yine bizim seçtiğimiz, seçilmiş başkanlarımızın atadığı bürokratlar bunlar.

Dört aya yaklaşan işsizlik ve sürdürdüğünüz direniş hayatlarınızı nasıl etkiledi?

Burada 20 arkadaşımızla direnişteyiz. Çıkarılan 103 arkadaşımız var. Biz o bir ay içerisinde aslında arkadaşlarımızla da irtibat halinde olmaya çalıştık. Ama ne yazık ki direnişe katılan 20 arkadaş oldu. Biz isterdik ki aslında bütün arkadaşlarımızla direnelim.

Dediğim gibi biz çıkartılırken bize tazminatlarımız verildi. Bir süre tazminatlarımızla da idare ettik. Ama ne yazık ki biliyorsunuz ülke koşullarını. İstanbul gibi bir metropolde hayatta kalmanın çok daha zor olduğu bir dönemdeyiz. Kiralar vesaire. Bunların hepsi çok zor ve gerçekten insanı bu anlamda çok yoruyor.

Biz burada direnirken ne yazık ki bu bizi çok fazla etkiledi. İlk iki aylık süreçte tazminatlar, evet, bizi bir yere kadar götürdü. Ama sonrasında işte insanların buraya güvenerek, yani çalıştığı işe güvenerek yapmış olduğu borçlar vesaire…

Bu iki aylık dayanma gücü dahi hepimiz için geçerli değildi tabii bu arada. Bazı insanların tazminatı ertesi gün bitti. Çünkü işten çıkıyorsunuz ve yapacağınız ilk şey zaten borçlarınızı ödemek oluyor. Çünkü artık güvencesiziz. Sağ olsunlar birtakım yapıların, sendikaların destekleri oldu çünkü bazen direniş alanına gelebilmek bile birtakım destekler gerektirdi.

Bu süreçteki en çok mağdur olansa benim. Çünkü ben bu direniş alanının tek kadın işçisiyim. Bu süreç beni anneliğimden mahrum bıraktı. Ve gerçekten çok zordu. İnanılmaz zordu. Bir anne modeli düşünün. Evde iki tane çocuğu var. Evde yapması gereken, onların hayatını idame ettirebilmesi için bir sürü şeyi yapamıyor. Sağ olsun komşularım, ailem bana bu konuda çok fazla destek oldu ama süreç çok zordu. Eğer pazartesi günü bir olumlu gelişme olmazsa daha da zor olacak ama her şeye rağmen direnmeye devam edeceğiz. Çünkü biz haklı olduğumuzu biliyoruz.

Sendikalardan, emek örgütlerinden, sosyalistlerden, emekten yana herkesten beklentiniz nedir? Onlara bir çağrınız var mı?

Tabii ki de buradaki mücadele biter ya da devam eder. Ama bu saydığımız tüm örgütlerden, sendikalarımızdan, aydınlarımızdan, sanatçılarımızdan… Dünyanın dört bir tarafında biliyorsunuz direnen insanlar var. Hakları için, emekleri için, onurları için direnen tüm arkadaşlarımız için dayanışma gerçekten yaşatıyor. Direnişte olan, hakkı için, ekmeği, onuru için direnen tüm direnişçilerin en büyük gücü, kuvveti dayanışmadan geliyor. O yüzden hep dayanışmayla direnişler büyüyor ve görünür hale geliyor.

Bu anlamda biz şanslıyız, kendimizi şanslı hissediyoruz. Çünkü gerçekten sendikalarımız, emek örgütleri, emek dostları bizi hiç yalnız bırakmadılar. Burası bitsin ya da devam etsin, dayanışma içerisinde kalmak umuduyla diyoruz bizler. Ve bunu bütün dayanışmalar için de bütün direnişler için de umut ediyoruz ve bekliyoruz.

Taleplerinizi açık biçimde sıralayabilir misiniz?

Evet, tabii ki işlerimize geri dönmek istiyoruz. Bizim en büyük talebimiz bu. Yine de eğer değerlendirme yapmak istiyorlarsa bizim de söz hakkımızın olacağı, avukatlarımızın bize eşlik edeceği şekilde birlikte değerlendirelim istiyoruz. Demokratik bir ortamda değerlendirilmek istiyoruz çünkü biliyorsunuz 1 Mayıs’ta bir arkadaşımız işçi bayramına katıldığı için, yani en doğal hakkını kullandığı için, ertesi gün terör damgasıyla evinden gözaltına alındı. Yani 1 Mayıs’ta bir işçi, eğer işçi bayramına katılamayacaksa, bunu terör kapsamında sayacaklarsa, bu olmaz. Biz bunu kabul edemeyiz yani.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Emekten yana olan basın mensuplarımıza teşekkür etmek istiyorum. Özgür basın susturulmamalı. Çünkü basın susarsa halk susar, herkes susar. Sizler bizler için çok değerlisiniz. İyi ki varsınız, teşekkür ediyorum.

Biz bu değerli aktarımlarınız için teşekkür ederiz.

Tarihte bu ay: Troçki, katlinin 86. yılında her zamankinden daha güncel

0

“Dördüncü Enternasyonal; bu savaşı ve taraflarını nasıl gördüğünü, çeşitli işçi örgütlerinin savaş politikalarını nasıl değerlendirdiğini ve en önemlisi de barışa, özgürlüğe ve bolluğa nasıl ulaşılabileceğini açık ve berrak biçimde söylemenin zamanının bugün olduğunu düşünüyor. Dördüncü Enternasyonal yüzünü halkları katliamlara sürükleyen hükümetlere, bu hükümetlerin yaptıklarının sorumluluğunu taşıyan burjuva politikacılarına ve savaşan burjuvaziye destek veren işçi bürokrasisine dönmüyor. Dördüncü Enternasyonal yüzünü erkek ve kadın işçilere, askerlere ve denizcilere, yoksullaşmış köylülere ve sömürge ülkelerin köleleştirilmiş halklarına dönüyor. Dördüncü Enternasyonal’in ezenlerle, sömürücülerle ve emperyalistlerle herhangi bir bağı yoktur. O; emekçilerin, ezilenlerin ve sömürülenlerin dünya partisidir,” diye yazıyordu Troçki Dördüncü Enternasyonal’in Mayıs 1940 tarihli olağanüstü kongresinde sunduğu Emperyalist Savaş Üzerine Manifesto’sunda.

Sürekli Devrim teorisini sistematik hale getirerek dünya üzerindeki ilk başarılı işçi devriminin mimarlarından biri haline gelen, Petrograd Sovyeti ilk başkanı, ilk Dışişleri Halk Komiseri ve Kızıl Ordu’nun kurucusu Leon Troçki, bu sırada, İkinci Emperyalist Savaş’ın arifesinde, iç savaşın ardından yıkılan işçi demokrasisinin yarattığı boşluğu dolduran Stalin’in kişiliğinde cisimleşmiş bürokrasiye karşı verdiği savaşta yenik düşmüş, halk nezdindeki etkisinden korkularak son durağı Meksika olan sürgününe gönderileli 12 yıl kadar olmuştu. Geçen 12 yıl içerisinde Stalin bürokrasisi ilk olarak sosyal demokrasiyi “sosyal faşizm” ilan eden ve sekter, maceracı politikalarıyla Alman işçi sınıfını Nazilere teslim eden bir politika izlemişti. Ardından İspanya Devrimi sırasında olağanüstü bir örgütlenme ile hem Franco’ya hem de burjuvaziye karşı savaşan İspanyol ve Katalan işçileri ve onlara destek için dünyanın dört bir yanından gelen devrimcileri faşizme karşı “halk cephesi” kurulması gerektiğini ilan ederek burjuva partilerle cephe kurmaya zorlamıştı. Bir yandan da Moskova duruşmalarında devrimin mimarı Bolşeviklerin neredeyse tamamını katletmişti. İşte Troçki, Dördüncü Enternasyonal’in kuruluşuna bu şartlar altında, yaklaşan emperyalist savaşa karşı uluslararası işçi sınıfı direnişini hazırlayabilmek ve emperyalist savaşları işçi devrimlerine dönüştürebilmek adına önderlik etti.

Dördüncü Enternasyonal’in bu olağanüstü kongresi sırasında 24 Mayıs’ta Troçki’nin Meksika’daki evine ilk silahlı saldırı düzenlendi. Hem burjuvazi hem de Stalinist bürokrasi, Troçki’den ve temsil ettiği gelenekten ölümüne korkuyordu. Politikalarının işçi sınıfının dünya çapında yenilgisine yol açması bir yana Stalin, ünlü Sovyet casusu Leopold Trepper’in 1940-41 yılları boyunca Nazilerin Sovyetlere saldıracağını bildirmesine rağmen tüm raporları İngiliz provokasyonu olarak nitelendirerek Kızıl Ordu’yu savaşın başında yenilgiye sürüklemişti. Burjuvazi ise iyi biliyordu ki ancak savaş ve üretici güçlerin yok edilmesi yolu ile içinden çıkılabilen kapitalist ekonomik kriz aynı zamanda işçi devrimlerini tetikliyordu. Bu koşullar altında, Stalin’in emri ile Troçki, 20 Ağustos’ta evinde uğradığı bir saldırının ardından 21 Ağustos’ta hayatını kaybetti. “En büyük eserim” olarak nitelendirdiği Dördüncü Enternasyonal ise sosyalist dünya devrimi doğrultusunda yaşamaya ve mücadeleye devam etti.

İşsiz sayısı arttıkça patronlar gerçek yüzünü gösteriyor

0

Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde yeni girdiğim işyeri orta segment bir fabrika desem yalan olur; üçüncü sınıf diyebileceğimiz bir fabrikaydı. İşe başlamadan önce maaşım için, ama üç aşağı ama beş yukarı, belli bir ortalama ücret üzerinden anlaşmıştım.

İşe başladığımda ilk izlenimlerim şunlardı: Fabrikanın çalışan sayısı çok fazla olmasa da Manisa’nın birçok ilçesinden, hatta İzmir’den bile gelenler vardı. Bu bence bir tesadüf olamazdı. Aksine, bilinçli yapılan bir hamle gibi geldi. Çünkü mesafeler ne kadar fazla olursa işçiler arasındaki iletişim de yalnızca fabrika içinde kalır. Böylelikle işçiler arasında güvene dayalı bir bağ oluşmaz. Bu da örgütlenmenin ya da toplu eylemliliklerin önüne geçer.

Durum sadece örgütlenmenin önüne geçmekle de kalmıyordu. İlk günlerde işyerinde sadece bir makineye bakıyordum. Adaptasyon sürecidir herhalde, diye düşünüyordum. Makineden çıkan parça adedine bakılmıyordu. Hatta içeride buna uygun son teknolojik araçlar bulunmasına rağmen… Bu teknolojik araçlar, bir parçanın makineden kaç saniyede ya da kaç dakikada çıkacağını gösteren programlardı. Buna rağmen kimse çevrim sürelerine dikkat etmiyordu.

Yemek molası dışında başka bir mola olmadığından çalışanlar fabrika dışında bir yerlere çıkıp sigara içiyor ya da bir palete yaslanıp oturuyorlardı. İşveren ve yöneticiler biz çalışanları fazla zorlamıyordu. Mesaiye de sen talep etmezsen kalınmıyordu. Yöneticiler ise benim gibi yeni başlayan birine fazla sorumluluk yüklemiyor, hatta birçok konuda yardım ediyorlardı. İşi biten ürünün paletini çekmek, malzemenin devamı varsa onu depodan sipariş etmek, hatta bizzat gidip kendileri alıp getirmek gibi işleri bile üstleniyorlardı.

“Tam çalışılacak bir yer,” diyordum.

Ama gerçekler yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı.

Fabrikada emekli tayfası çok olsa da bazı bölümlerde daha askere gitmemiş çok genç çalışma arkadaşları da vardı. Bu genç arkadaşlar, askerlik görevleri geldiğinde, birer birer işi bırakmaya başladılar. Açılan her bir pozisyona o kadar çok talep vardı ki, artık işe girişlerde maaş pazarlığı yapılmıyor, insanlar doğrudan asgari ücretle işe başlatılıyordu. Hatta birkaç bölümde de duyduklarım bu yöndeydi.

İşveren kendi inisiyatifiyle her yıl haziran ayında maaşlara zam yaparmış. Ama bu yıl yapmadı. Sadece bununla da yetinmeyip artık üretim sayılarına dikkat edilmesi yönünde talimat verdi.

İçerisi tam bir kaosa döndü. İki ya da üç eksik malzeme yaptın mı tutanaklar havada uçuşmaya başladı. WhatsApp gruplarında tezgâhların isimleri verilerek üretim adetleri paylaşılıyor, çalışanların isimleri tek tek yazılıyor, ertesi gün kimin tutanak tutacağını ya da kime tutanak tutulacağını daha bir gün önceden biliyor ve bunun tedirginliğini yaşamaya başlıyorduk.

İşte sermayenin gerçek yüzünü böyle gördüm. Bir pozisyona müracaat eden kişi sayısı arttıkça sermayenin ne kadar acımasız ve fırsatçı bir hale gelebildiğine tanık oldum.

Bir pozisyona bu kadar çok insanın başvurmasının temel nedeni ise ülkeyi yönetenlerin güvencesiz çalışma düzenini desteklemesi ve bunun sürmesi için çaba göstermesidir. Bu tablonun ortaya çıkması tesadüf değil. Yıllardır uygulanan ekonomi ve istihdam politikaları, işsizliği kalıcı bir baskı aracına dönüştürdü. İş arayan insan sayısı arttıkça patronlar ücretleri aşağı çekebiliyor, çalışanlar ise “yerine gelecek çok kişi var” tehdidiyle karşı karşıya bırakılıyor. Böyle bir düzende emeğin pazarlık gücü zayıflarken sermayenin eli her geçen gün daha da güçleniyor.

Bugün yaşadığımız tablo ne tek bir fabrikanın ne de tek bir patronun tercihidir. İşsizliği yüksek tutan, güvencesiz çalışmayı normalleştiren ve emeği sürekli ucuzlatan politikalar bu düzeni besliyor. İşveren de bu ortamdan faydalanıyor. Çünkü biliyor ki kapının önünde bekleyen onlarca işsiz var. Bu düzen değişmedikçe aynı hikâyeyi farklı fabrikalarda yaşamaya devam edeceğiz.

Bakalım… İşyerinde huzursuzluk artmaya başladı. Fabrikadan çıkarken aklımda tek bir soru vardı: Talep arttığında neden işçinin ücreti değil de patronun cesareti artıyor? Sanırım cevabı çok açık. İşçinin emeğini koruyacak güçlü bir örgütlülük olmadığı sürece sermaye her fırsatı kendi lehine çevirmeye devam edecek. Gerçek değişim ise ancak işçilerin birbirine güvenmesi ve ortak mücadeleyi büyütmesiyle mümkün olacaktır. İşçilerin sabrı bir gün taşarsa, işte o zaman örgütlenmenin önü açılabilir. Bu kızgınlığı bir sendika altında toplayıp mücadele hattımızı oluşturabiliriz.

Manisa’dan bir metal işçisi

Bir kez daha: Kadın cinayetleri politiktir!

0
Fotoğraf: Hülya Çetinkaya / csgorselarsiv.org

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu verilerine göre, 2026 yılının ilk altı ayında Türkiye’de 150 kadın cinayeti işlendi ve 151 şüpheli kadın ölümü kayda geçti. Failler kadınların kocaları, akrabaları, sevgilileri; yani en yakınlarındaki erkeklerdi. Gerekçeler ise tanıdık: kadınların kendi hayatları hakkında karar vermek istemeleri, boşanmak ya da ayrılmak istemeleri; yani erkeklerin kadınların üzerinde hak iddia ettikleri denetimi kaybetmeleri…

Kadınlar için en tehlikeli yer olarak “dışarısı” işaretlenirken, öldürülen kadınların yüzde 61’i evlerinde öldürüldü. Cinayetlerin yüzde 52’si ateşli silahlarla işlendi. Bu silahlara erişimin nasıl mümkün olduğu ise başlı başına tartışılması gereken bir başka konu.

Fakat zaten en temelde şu soruyu sormak gerekiyor: Erkek şiddetini önlemek için gerekli tedbirlerin alınmadığı, kadınları şiddetten koruyacak mekanizmaların etkili biçimde işletilmediği, yeni sığınakların açılması bir yana mevcut sığınakların dahi kapatılabildiği ve kadınları güçlendirecek politikalar yerine ailenin muhafazasını önceleyen bir siyasal iktidarın olduğu bir yerde, daha farklı bir tablo bekleyebilir miydik?

Ayşe Tokyaz cinayeti

İstanbul’da üniversite öğrencisi olan Ayşe Tokyaz’ın cansız bedeni 13 Temmuz 2025’te bir valiz içerisinde, yol kenarında bulundu. Soruşturma kapsamında meslekten ihraç edilmiş eski polis memuru Cemil Koç ve ona yardım eden 9 erkek tutuklandı.  Bir yıldır süren soruşturma ve yargılama sürecinde 2 Temmuz günü mütalaa verildi, Cemil Koç hakkında üst sınırdan ceza talep edildi.

Fakat Ayşe Tokyaz’ın öldürülmesinden önce yaşananlar, cinayetin kendisi kadar önemli.

Ayşe’nin kardeşi Esra Tokyaz, kardeşinin şiddet gördüğünü ve alıkonulduğunu anlatmak için cinayetten önce karakol karakol dolaştı. Polis merkezindeki polisler ona inanmadı, “Cemil burada çalıştı, öyle şey yapmaz” dedi; yeri geldiğinde “başın belaya girer” diye tehdit etti. Hatta Cemil Koç, Esra Tokyaz’ın emniyet ifadesine ulaşarak onu tehdit edebildi.

Esra meselenin peşini bırakmış olsaydı, Ayşe Tokyaz’ın kayıtlara “şüpheli ölüm” olarak geçmesi işten bile değildi.

Kadınların ölümü ne kadar “şüpheli”?

Ejegül Özova 2023 yılında Diyarbakır’da bir sitenin sekizinci katından düşerek hayatını kaybetti. Evin içindeki deliller, tırnaklarında bulunan DNA dikkate alınmadı; Ejegül kayıtlara şüpheli ölüm olarak geçti. Yıllardır sürüncemede bırakılan iddianame geçtiğimiz aylarda yazıldı. Neden mi? Sekizinci kattaki o evin içinde bir kişi daha vardı, o da Cemil Koç’tu. Cemil Koç ancak işlediği ikinci kadın cinayetinden sonra yargının radarına girebildi. Oysa vaktiyle Ejegül Özova soruşturması etkin yürütülmüş olsa, Ayşe Tokyaz bugün hayatta olabilirdi.

Kadın cinayetleri politiktir

Bir kadın öldürüldüğünde çoğu zaman önce cinayetin kişisel hikâyesine bakılır. “Kıskançlık yüzünden öldürdü”, “ayrılığı kabullenemedi”, “adam psikopatmış” denir. Böylece kadın cinayetleri, iki insan arasındaki özel bir ilişkinin trajik sonucu gibi anlatılır. Oysa kadın cinayetleri politiktir. Yani kadınların öldürülmesine yol açan ilişkiler, toplumsal düzenin bir parçasıdır.

Karakolda kendisini kollayan polisler, delil karartan suç ortağı erkekler, cinayetlerin üstünü örten, dosyaları sürüncemede bırakan yargı pratiği olmasa; Cemil Koç bu cinayeti yine de işleyebilir miydi? Yargının, emniyetin, siyasal iktidarın pratiği farklı olsa, kaç kadının hayatı kurtulurdu? Sorun yalnızca birkaç cani olsaydı, onları cezalandırmak yeterli olurdu. Oysa kadınların yaşam hakkını güvence altına almak için erkek şiddetini ortaya çıkmadan önce önlemek, şiddete karşı kurulan mekanizmaları etkin işletmek, kadınların ekonomik ve toplumsal bağımsızlığını güçlendirmek gerekir.

Hukuk köşesi: işçinin izin hakları

0

Geçtiğimiz sayıda yıllık izin hakkı ve ücretsiz izin uygulamasına yer vermiştik. Bu yazıda, mevzuatta düzenlenen diğer izin türlerine değineceğiz.

  • İş Kanunu’nda “mazeret izni” olarak düzenlenen izin türünde işçiye evlenmesi, evlat edinmesi, anne, baba, eş, kardeş veya çocuğunun vefat etmesi halinde 3 gün; erkek işçiye eşinin doğum yapması halinde ise 10 gün ücretli izin verilir. İşçilerin en az yüzde 70 oranında engelli veya süreğen hastalığı olan çocuğunun tedavisinde, hastalık raporuna dayalı olarak ve çalışan ebeveynden sadece biri tarafından kullanılması kaydıyla, bir yıl içinde toptan veya bölümler halinde 10 güne kadar ücretli izin verilir.
  • Kanunda “analık hali izni” olarak bir diğer izin türü düzenlenmiştir. Kadın işçilerin doğumdan önce 8 ve doğumdan sonra 16 olmak üzere toplam 24 haftalık süre için çalıştırılmamaları esastır. Çoğul gebelik halinde doğumdan önce çalıştırılmayacak 8 haftalık süreye 2 hafta süre eklenir. Ancak, sağlık durumu uygun olduğu takdirde, doktorun onayı ile kadın işçi isterse doğumdan önceki iki haftaya kadar işyerinde çalışabilir. Bu durumda, kadın işçinin çalıştığı süreler doğum sonrası sürelere eklenir. Kadın işçinin erken doğum yapması halinde ise doğumdan önce kullanamadığı çalıştırılmayacak süreler, doğum sonrası sürelere eklenmek suretiyle kullandırılır.

Kullanılan doğum sonrası analık hali izninin bitiminden itibaren çocuğunun bakımı ve yetiştirilmesi amacıyla ve çocuğun hayatta olması kaydıyla kadın işçiye talebi halinde birinci doğumda 60 gün, ikinci doğumda 120 gün, sonraki doğumlarda ise 180 gün süreyle haftalık çalışma süresinin yarısı kadar ücretsiz izin verilir. Çoğul doğum hâlinde bu sürelere otuzar gün eklenir. Çocuğun engelli doğması hâlinde bu süre 360 gün olarak uygulanır. Çalışılmayan döneme ilişkin işçiye gerekli koşulları sağlaması ve başvuru yapması halinde İŞKUR tarafından yarım çalışma ödeneği bağlanır.

Diğer yandan yine talebi halinde kadın işçiye, 24 haftalık sürenin tamamlanmasından veya çoğul gebelik halinde 26 haftalık süreden sonra 6 aya kadar ücretsiz izin verilir. Hekim raporu ile gerekli görüldüğü takdirde, hamile kadın işçi sağlığına uygun daha hafif işlerde çalıştırılır. Bu halde işçinin ücretinde bir indirim yapılmaz.

  • İş Kanunu’nda düzenlenen diğer bir izin türü ise “süt izni”dir. Kadın işçilere bir yaşından küçük çocuklarını emzirmeleri için günde toplam 1,5 saat süt izni verilir. Bu sürenin hangi saatler arasında ve kaça bölünerek kullanılacağını işçi kendisi belirler ve günlük çalışma süresinden sayılır. Yani ücrette kesinti yapılamaz.
  • İhbar süreleri içinde işverenin, işçiye yeni bir iş bulması için vermesi zorunlu olan izin türüne “iş arama izni” denir. Bu iznin mesai saatleri içinde ve ücret kesintisi yapmadan verilmesi zorunludur. İş arama izninin süresi günde iki saatten az olamaz ve işçi isterse iş arama izin saatlerini birleştirerek toplu kullanabilir.
  • Son izin türü olan “zorlayıcı nedenlerle izin”, işçinin çalıştığı işyerinde bir haftadan fazla süre ile işin durmasını gerektirecek zorlayıcı sebepler ortaya çıkması veya işçiyi işyerinde bir haftadan fazla süre ile çalışmaktan alıkoyan zorlayıcı bir sebebin ortaya çıkması halinde kullanılır. Çalışamayan veya çalıştırılmayan işçiye bu bekleme süresi içinde bir haftaya kadar her gün için yarım ücret ödenir.

Mercedes de Mendieta ile Arjantin’de Milei hükümeti, toplumsal mücadeleler ve Sol Cephe üzerine

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Arjantin seksiyonu Sosyalist Sol (Izquierda Socialista) önderlerinden olan ve aynı zamanda Sol Cephe (FIT-U) milletvekilliği görevini sürdüren Mercedes de Mendieta ile Arjantin’deki güncel siyasi tabloyu, Milei hükümetini ve Sol Cephe’nin bu süreçteki rolünü konuştuğumuz söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Bugün Arjantin’de Milei’yi iktidara getiren koşulları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bunu anlamak için önce dünyaya bakmak gerekiyor. Arjantin’deki gelişmeleri yalnızca ülke içi dinamiklerle değil, dünya siyasetindeki genel eğilimler çerçevesinde değerlendirmek gerekiyor. Bugün küresel ölçekte ciddi bir siyasal düzensizlik ve istikrarsızlık döneminden geçiyoruz. Bu dönemin en önemli özelliklerinden biri aşırı sağ hareketlerin yükselişi. Trump bunun en görünür örneklerinden biri olsa da, Javier Milei de aynı uluslararası dalganın bir parçası. Bu hareketlerin ortak özelliklerinden biri kadın haklarına yönelik saldırılar, demokratik hakların sınırlandırılması ve emek karşıtı politikaları birlikte savunmalarıdır. Milei hükümeti de tam olarak bu programı temsil ediyor.

Önemli noktalardan biri de Milei’nin seçimler yoluyla iktidara gelmiş olması. Yani Mussolini örneğinde olduğu gibi bir darbeyle değil, demokratik seçimler aracılığıyla iktidara geldi. Ancak buna rağmen programı son derece tehlikeli. Demokratik hakların daraltılması, kadın haklarının geriletilmesi ve emekçilerin kazanımlarına yönelik saldırılar bu programın temel başlıklarını oluşturuyor.

Arjantin açısından bunun tarihsel bir anlamı da var. Ülke, 1976-1983 askeri diktatörlüğünün ardından demokrasiye geçti ve o tarihten itibaren ağırlıklı olarak merkez sağ ya da Peronist merkez sol hükümetler tarafından yönetildi. Milei ise 2023 seçimleriyle birlikte Arjantin tarihinde ilk kez açık biçimde aşırı sağ bir hükümet olarak iktidara geldi.

Bu durum özellikle insan hakları mücadelesi açısından önem taşıyor. Çünkü Arjantin, diktatörlüğe karşı yürütülen mücadele sayesinde demokratik haklar ve insan hakları alanında önemli kazanımlar elde etmiş bir ülke. Bugün bu kazanımlar ciddi bir tehdit altında bulunuyor. Peki Arjantin gibi güçlü demokratik mücadele geleneğine sahip bir ülkede Milei gibi aşırı sağ bir aday nasıl iktidara gelebildi? Bunun tek bir nedeni yok.

İlk olarak, Milei’nin yükselişi dünyadaki genel aşırı sağ yükselişinin bir parçası olarak görülmeli.

İkinci olarak, pandeminin yarattığı ekonomik ve toplumsal yıkım Arjantin’de de önemli sonuçlar doğurdu. Üçüncü ve belki de en önemli neden ise Peronizmin yaşadığı derin kriz. Peronizm, demokrasiye geçişten bu yana ülkeyi en uzun süre yöneten siyasal akım oldu. Özellikle son dönemde merkez sol Kirchnerci çizginin temsil ettiği Peronist hükümet, ekonomik açıdan son derecede başarısız bir performans sergiledi. 2019 seçimlerinden sonra kurulan hükümet ülkeyi ağır bir ekonomik kriz içinde bıraktı. Görev süresinin sonunda enflasyon yüzde 211’e ulaşmıştı. Bu tablo, geniş toplum kesimlerinde büyük bir hoşnutsuzluk yarattı. Biz ise daha 2023 seçimlerinden önce, birçok kişinin Milei’yi yeterince ciddiye almadığı dönemde onun gerçek bir siyasal alternatif haline geldiğini ve ciddi tehlikeler taşıdığını söylüyorduk. Bu nedenle seçim sürecinde de Milei’ye karşı güçlü bir mücadele yürütülmesi gerektiğini savunduk. Ne yazık ki toplumun önemli bir bölümü eski hükümetleri cezalandırmak ve mevcut düzenden kurtulmak amacıyla Milei’ye oy verdi.

Milei iktidarının iki buçuk yılının bilançosu ne oldu?

Öncelikle şunu söylemek gerekir: Hükümet henüz programının tamamını hayata geçirebilmiş değil. Planladığı saldırıları bütünüyle gerçekleştiremedi. Bunun en önemli nedeni ise toplumdan yükselen direniştir. Buna rağmen önemli gerilemeler yaşandı. Arjantin uzun yıllardır protesto hakkının güçlü biçimde kullanıldığı bir ülkeydi. Bugün ise ilk kez gösteri hakkı sınırlandırılıyor. Eylemlere katılan insanlar gözaltına alınıyor, tutuklanıyor ve ciddi bir baskı ortamı oluşturuluyor.

Hükümet özellikle “anti-piquete” adı verilen düzenlemelerle sokak hareketini engellemeye çalışıyor. (ed.n. Arjantin’de 2001 isyanı sırasında işsiz emekçilerin gerçekleştirdiği yol kesme eylemleri büyük önem taşımıştı. Bu eylemleri gerçekleştirenlere “piquetero” adı veriliyordu.) Milei hükümeti bugün bu mücadele biçimini fiilen suç haline getirecek düzenlemeler hazırlıyor. Belirli sayının üzerindeki gösterileri yasadışı sayabilecek ve güvenlik güçlerine doğrudan müdahale yetkisi verecek uygulamaları hayata geçirmeye çalışıyor. Dolayısıyla bugün eylemlere yönelik baskılar geçmiş dönemlere göre çok daha ağır. Ancak aynı zamanda buna karşı sokakta gelişen ciddi bir direniş de söz konusu.

Milei, siyasi baskıların yanında elektrikli testere ile özdeşleşen ekonomi politikalarıyla da öne çıktı…

Evet. Milei seçim kampanyasını “elektrikli testere” simgesi üzerinden yürüttü. Bu, aslında neoliberal kemer sıkma politikalarının çok daha sert ve kapsamlı bir versiyonunu temsil ediyordu. Devlet harcamalarının radikal biçimde azaltılması, kamusal hizmetlerin tasfiye edilmesi ve sosyal devlet anlayışının ortadan kaldırılması hükümet programının temel eksenini oluşturdu. Bu doğrultuda eğitim, sağlık, sosyal yardımlar ve kamu hizmetleri başta olmak üzere hemen her alanda tarihte benzeri görülmemiş bütçe kesintileri uygulanmaya başlandı. Aynı zamanda emek piyasasına yönelik kapsamlı saldırılar gündeme getirildi. İş güvencesini zayıflatan düzenlemeler, çalışma saatlerinin uzatılmasına yönelik girişimler ve işçi haklarını gerileten reformlar bunların başında geliyor.

Ekonomik göstergeler de toplum açısından ağır sonuçlar doğurdu. Hükümet enflasyonla mücadeleyi temel hedef olarak ilan etti. Ancak uygulanan programın faturası emekçilere kesildi. Ücretler neredeyse yerinde sayarken temel tüketim ürünleri ve yaşam maliyetleri hızla artmaya devam etti. Sonuç olarak halkın satın alma gücü ciddi biçimde geriledi. İşsizlik de önemli ölçüde arttı. İki buçuk yıllık Milei döneminde yaklaşık 25 bin şirket kapandı. Düzenli ve güvenceli istihdam gerilerken geçici, güvencesiz ve düşük ücretli işler yaygınlaştı.

Öte yandan, bu ekonomik program yalnızca kemer sıkma politikalarından ibaret değil. Aynı zamanda Arjantin’in başta ABD olmak üzere uluslararası sermayeye ve IMF’ye bağımlılığını daha da artıran bir yeniden yapılanma süreci yaşanıyor. Ekonominin temel önceliği dış borçların ödenmesi haline getirildi. Bunun bedeli ise doğal kaynakların uluslararası sermayeye açılması oluyor.

Tüm bu saldırılara toplumsal muhalefetin cevabı ne oldu?

Son iki buçuk yılda Arjantin’de çok önemli toplumsal direnişler yaşandı. Kamusal üniversitelerin savunulması için kitlesel seferberlikler örgütlendi. Gençlik hareketi önemli bir mücadele yürüttü. Kadın hareketi hak gasplarına karşı güçlü eylemler gerçekleştirdi. Bunların yanı sıra ülkede birkaç genel grev yapıldı. Bu grevler sendika bürokrasisinin isteksizliğine ve zaman zaman açık engellemelerine rağmen gerçekleşti. Dolayısıyla mücadele büyük ölçüde tabandan yükselen dinamiklerle gelişti.

Bugün geldiğimiz noktada Milei hâlâ belirli bir toplumsal desteğe sahip olsa da, iktidarının ilk dönemine kıyasla önemli ölçüde yıpranmış durumda. Toplum içinde ciddi çelişkiler birikiyor ve hükümet giderek daha fazla destek kaybediyor.

Burada altı çizilmesi gereken önemli noktalardan biri de Milei’nin bu programı tek başına hayata geçirmemiş olmasıdır. Milei devlet başkanlığı seçimini kazandı; ancak parlamentoda hiçbir zaman çoğunluğa sahip olmadı. Yeni kurulmuş bir hareket olduğu için mecliste oldukça sınırlı sayıda milletvekili bulunuyordu. Bu nedenle hükümet, bütün temel yasaları diğer sağ ve merkez partilerle kurduğu ittifaklar sayesinde geçirebildi. Emek karşıtı reformlar, madencilik şirketlerine tanınan ayrıcalıklar, doğal kaynakların uluslararası sermayeye açılması gibi kritik düzenlemelerin tamamı bu parlamenter işbirlikleri sayesinde kabul edildi. Üstelik bu desteğin bir bölümü Peronist milletvekillerinden de geldi. Bu nedenle Peronizmin bugünkü rolü oldukça çelişkili. Bir yandan parlamentoda Milei hükümetini eleştiriyor. Diğer yandan ise kritik oylamalarda birçok Peronist milletvekili hükümetin yasa tekliflerine destek veriyor.

Benzer bir durum sendikal alanda da yaşanıyor. Arjantin Genel İşçi Konfederasyonu (CGT), tarihsel olarak Peronizmin etkisi altında bulunuyor. Sendika yönetimleri zaman zaman hükümeti eleştirse de, mücadeleyi büyütmek konusunda ciddi sınırlamalar getiriyor ve toplumsal muhalefetin önünü açmak yerine onu denetim altında tutmaya çalışıyor. Bu nedenle bugün Arjantin’deki emek mücadelesinin önemli tartışmalarından biri, sendikal bürokrasinin aşılması ve mücadeleci bir işçi hareketinin nasıl güçlendirileceğidir.

Biraz da sizin de içinde yer Sol Cephe’den bahsedelim… Sol Cephe (FIT-U) ne amaçla oluşturuldu?

Sol Cephe, 2011 yılında üç Troçkist partinin oluşturduğu seçim ittifakı olarak kuruldu. 2019 yılında dördüncü bir partinin katılmasıyla bugünkü yapısına kavuştu ve bugün dört sosyalist partiden oluşan kalıcı bir siyasal ittifak niteliği taşıyor. Yaklaşık 15 yıldır varlığını sürdüren bu birliktelik, dünya ölçeğinde de dikkat çekici bir deneyim olarak değerlendiriliyor. Çünkü farklı devrimci örgütlerin uzun yıllar boyunca ortak bir seçim cephesini sürdürebilmesi oldukça istisnai bir örnek. Bugün Sol Cephe artık Arjantin siyasetinin kalıcı aktörlerinden biri haline gelmiş durumda.

Son dönemde Sol Cephe’ye desteğin arttığını düşünüyor musun?

Sol Cephe’nin toplumsal desteği geçmiş dönemlere kıyasla belirgin biçimde arttı. Kamuoyu araştırmalarında, Sol Cephe’nin önde gelen isimlerinden Myriam Bregman’a yönelik tarihsel olarak daha önce görülmemiş düzeyde bir ilgi olduğu gözleniyor. Bu yalnızca seçimlere ilişkin bir veri değil; aynı zamanda ülkede radikal sola yönelik algının değişmeye başladığını gösteren önemli bir siyasal gösterge.

Sokaktaki mücadeleler niteliksel olarak güçlenirken, Arjantin’de ilk kez şu sorular geniş ölçekte tartışılmaya başlandı: Radikal sol ülkeyi yönetebilir mi? Eğer yönetirse bunu nasıl yapar? Bu tartışmanın ortaya çıkmasının temel nedenlerinden biri, hiç kuşkusuz Peronizmin yaşadığı tarihsel krizdir. Uzun yıllar boyunca merkez solun temsilcisi olarak görülen Peronizm artık geniş kesimler açısından inandırıcılığını büyük ölçüde yitirmiş durumda. Böyle olunca, iktidarda aşırı sağın bulunduğu bir dönemde insanlar ilk kez bu ölçüde radikal sola yönelmeye başladı.

Ancak bu gelişmeyi yalnızca Peronizmin çöküşüyle açıklamak eksik olur. Sol Cephe’nin yükselişinin en önemli nedenlerinden biri, yaklaşık 15 yıldır tutarlı ve kesintisiz bir mücadele hattı izlemesi. Bugün Milei hükümetinin saldırdığı bütün temel haklar konusunda Sol Cephe en başından itibaren net bir muhalefet yürüttü. Parlamentodaki milletvekillerini de bu mücadeleyi güçlendirecek şekilde kullandı ve aynı zamanda sokaktaki direnişlerin aktif bir parçası oldu. Dolayısıyla bugün toplumun önemli bir kesimi Sol Cephe’yi yalnızca seçim dönemlerinde ortaya çıkan bir yapı olarak değil, mücadele içinde kendini kanıtlamış bir siyasal alternatif olarak görmeye başlıyor.

Bu nedenle Arjantin’de bugün yalnızca seçim sonuçları değil, solun nasıl bir ülke yönetimi önereceği de ciddi biçimde tartışılıyor. İçinden geçtiğimiz dönem gerçekten tarihsel bir moment oluşturuyor. İlk kez bu kadar geniş toplumsal kesimler yüzünü sola dönüyor. Bunun doğal sonucu olarak Sol Cephe içinde de önemli stratejik tartışmalar yürütülüyor.

Bizim, yani Sosyalist Sol’un yaklaşımı oldukça açık: Her şeyden önce Sol Cephe büyütülmeli ve işçiler, gençler ve kadınlar için gerçek bir siyasal alternatif haline gelmelidir. Bu alternatif yalnızca seçim odaklı değil; IMF ile ilişkilerin koparılmasını, dış borç ödemelerinin reddedilmesini, emekçilerin çıkarlarını temel alan devrimci bir programı savunan güçlü bir toplumsal hareket olmalıdır. Bu nedenle bugün bütün siyasal faaliyetimizi şu temel slogan etrafında örmeye çalışıyoruz: “Arjantin’i sol yönetebilir ve yönetmelidir.”

Sosyalist Sol’un bugün güncel çalışmaları neler?

Son dönemde ülkenin birçok eyaletinde toplantılar düzenliyor, “Arjantin’i sol yönetebilir ve yönetmelidir” perspektifi doğrultusunda geniş siyasal tartışmalar yürütüyoruz.

Uluslararası alanda da aktif bir çalışma yürütüyoruz. Özellikle Küresel Sumud Filosu kampanyasına katılımımız kamuoyunda önemli bir karşılık yarattı. Bu kampanyada öncü bir rol üstlenmemiz, partimizin yalnızca Arjantin siyasetiyle sınırlı olmayan, enternasyonalist bir perspektifle hareket ettiğini somut biçimde gösterdi. Geçtiğimiz yıl Gazze’ye destek amacıyla düzenlenen uluslararası girişime milletvekilimizin katılması da bu yaklaşımın önemli bir örneğiydi. Biz parlamentodaki temsilimizi yalnızca yasama faaliyeti olarak değil, dünya ölçeğinde süren sınıf mücadeleleriyle dayanışmanın bir aracı olarak görüyoruz. Eğer bugün dünya siyasetinin en önemli mücadele başlıklarından biri Filistin ise, sosyalist milletvekillerinin de bu mücadelenin yanında yer alması gerektiğini düşünüyoruz.

Aynı dönemde partimiz özellikle gençlik içinde önemli ölçüde büyüdü. Kadın hareketi ve lgbti+ hareketi içindeki etkimiz de giderek güçleniyor. Milei hükümetinin kadınlara ve lgbti+ haklarına yönelik saldırıları düşünüldüğünde, bu alanlarda güç kazanmak yalnızca örgütsel değil, aynı zamanda politik açıdan da büyük önem taşıyor.

Bugün Milei hükümeti ciddi bir siyasal kriz yaşıyor. İktidara gelirken temel vaadi, sert kemer sıkma politikaları sayesinde enflasyonu düşürmek ve ekonomiyi istikrara kavuşturmaktı. Ancak aradan geçen süre içerisinde bu vaatlerin önemli bir kısmı gerçekleşmedi. Toplumun geniş kesimlerinde belirgin bir hayal kırıklığı oluşmuş durumda. Bununla birlikte Peronizmin yaşadığı kriz de devam ediyor. Bu nedenle, hükümetten memnun olmayan bazı seçmenler bile “Peronizm geri dönmesin” düşüncesiyle yeniden Milei’ye oy verebileceklerini ifade ediyor. Dolayısıyla bugün Arjantin’de çelişkili bir tablo söz konusu. Bir yandan Peronizmin krizi Sol Cephe’nin güç kazanmasının önünü açıyor; diğer yandan aynı kriz, aşırı sağın belirli bir toplumsal desteği korumasına da neden oluyor.

Filistin’e verdiğiniz destek, Milei’nin Siyonizmle ilişkisi düşünüldüğünde oldukça kritik…

Arjantin’de tarihsel olarak önemli bir Yahudi nüfusu bulunuyor. Ancak Milei kadar açık biçimde Siyonizmi destekleyen bir devlet başkanına daha önce pek rastlanmadı. Bunun tek istisnası olarak zaman zaman Carlos Menem dönemi gösterilebilir.

7 Ekim sonrasında ise bu tutum daha görünür hale geldi. Seçimlerin hemen ardından parlamentoda yapılan tartışmalarda neredeyse bütün siyasi partiler İsrail’e destek veren bir çizgide konumlandı. Bu atmosferde açık biçimde karşı tutum alan tek siyasal güç Sol Cephe oldu. Bu nedenle üzerimizde ciddi bir siyasal baskı oluştu.

Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, Filistin’le dayanışma bizim açımızdan 7 Ekim sonrasında başlayan bir politika değildi. 7 Ekim öncesinde de Arjantin’de Filistin direnişini en istikrarlı biçimde savunan yapı Sol Cephe’ydi. Bunun içinde de özellikle Sosyalist Sol uzun yıllardır parlamentoda ve sokakta Filistin halkıyla dayanışmayı sürekli gündemde tutuyordu. 7 Ekim sonrasında dünya çapında Filistin’le dayanışma eylemlerinin büyümesiyle birlikte biz de bu süreci daha ileri taşımaya çalıştık. Milei’nin Netanyahu hükümetiyle kurduğu yakın ilişkiye karşı “Milei beni temsil etmiyor” sloganıyla geniş bir kampanya örgütledik. Bu kampanya, Arjantin’de Filistin’le dayanışma hareketinin büyümesine önemli katkılar sundu.

Geçtiğimiz yıl Arjantin’de Filistin’le dayanışma hareketi tarihsel olarak görülmemiş ölçüde büyüdü. Bu süreçte feminist hareket önemli bir rol oynadı. Feminist örgütler hem Filistin’le dayanışmada hem de hükümet karşıtı toplumsal mücadelelerde en dinamik güçlerden biri haline geldi. Eylemlerde sürekli yer aldılar ve uluslararası dayanışmanın örgütlenmesinde önemli sorumluluklar üstlendiler. Biz de etkili olduğumuz sendikalarda Filistin’le dayanışmayı büyütmeye yönelik kampanyalar yürüttük.

Aktardığın tablo, Arjantin’de bir yandan krizleri bir yandan da sosyalist siyaset açısından fırsatları işaret ediyor…

Kesinlikle. Bir tarafta Javier Milei’nin neoliberal ve otoriter programı, diğer tarafta toplumsal meşruiyetini önemli ölçüde yitirmiş Peronizm bulunuyor. Bu tablo, Sol Cephe açısından hem ciddi sorumluluklar hem de yeni olanaklar yaratıyor. Toplumsal mücadelelerin büyümesi önemli ama tek başına yeterli değil. Bu mücadelelerin ortak bir siyasal programa bağlanması ve işçi sınıfı, kadınlar, gençler ve ezilenler adına gerçek bir alternatifin inşa edilmesi gerekiyor.

Bu nedenle Sosyalist Sol olarak, içinde bulunduğumuz dönemi yalnızca bir kriz dönemi olarak değil; aynı zamanda devrimci sol açısından tarihsel bir fırsat olarak değerlendiriyoruz.

Milliyetçilik kisvesi altında sömürü ve yağma sınır tanımıyor!

0

Kapitalist sistem altındaki Türkiye’nin milliyetçilik ve muhafazakârlık yalanı içinde, iktidarın ve yancılarının bu toprakları ve halkı nasıl sömürü düzeninde yok etmeye çalıştığını görüyoruz.

24 yıllık iktidarın acı tablosuna bakarken nereden başlayacağını bilemiyor insan. Kazdağları’na çöken Alamos Gold şirketinden mi başlasak? Evet, milliyetçilik bunu gerektirir, ormanları yabancı şirketlere talan ettirmezsen kimse sana milliyetçi demez…

Şimdilerde ise Alamos Gold, Kazdağları’ndaki hisselerini Nurol Holding’e bağlı Tümad Madencilik’e sattı. Kanadalı sömürgeci gitti, yandaş sömürgeci geldi. Eldorado Gold, SSR Mining (Anagold), Centerra Gold, Cengiz Holding… Bütün bu maden şirketlerinin yağmasıyla ülkemiz toprak egemenliğini iktidar eli ile kaybetmiştir. Toprağını ve ağacını korumaya çalışan halk ise hainlikle, bölücülükle suçlanmıştır. Satanlar milliyetçi, direnenler hain. Büyük bir ironi; sanki ütopya içinde yaşıyoruz.

İktidarın sarsılmaz hukuk bilgisi çerçevesinde hak ve adalet isteyen halk her zaman kinden daha fazla ayrımcılığa uğramakta, en küçük bir hak arayışına giren insanlara adaletin keskin kılıcı ile baskı kurulurken; taciz, tecavüz, yaralama, haneye tecavüz, dolandırıcılık gibi benzer suçlardan onlarca suç kaydı olan insan müsveddeleri dışarıda rahatça dolaşmaktadır. İktidarın ve yancılarının eliyle içinde bulunduğumuz topluma suçun cezasız kalacağını empoze etmeye çalışmaktalar.

Bizler emekçi halk olarak her türlü değerlerimizi korumak için sosyalizm çatısı altında toplanmalıyız. İçinde yaşadığımız bu ülke, toprak ve insan tümüyle yitip gitmektedir. Topraklarımız iktidarın eli ile şirketlere peşkeş çekilirken, insanımız her an ölüm tehdidi, hapis gibi tehditlerle abluka altındadır.

İzmir’den bir metal işçisi

Kadın yoksulluğu tesadüf değil politik bir tercihtir

0

Türkiye’de yoksulluk her geçen gün derinleşirken, bu yoksulluğun herkesi aynı biçimde etkilemediğini görmek gerekiyor. Açlık sınırı 38.216 TL’ye, yoksulluk sınırı ise 117.336 TL’ye ulaşmış durumda. Buna karşın ara zam yapılmayarak asgari ücret 28.075 TL olarak bırakıldı. Bir başka ifadeyle milyonlarca emekçi, açlık sınırının dahi altında bir ücretle yaşamaya mahkûm ediliyor. Ancak bu tablonun kadınlar açısından çok daha ağır sonuçlar doğurduğunu söylemek gerekiyor. Çünkü kadın yoksulluğu yalnızca gelir eksikliğinden değil, patriyarkal kapitalizmin kadınlara biçtiği toplumsal rolden besleniyor.

Bugün Türkiye’de kadınların işgücüne katılım oranı yüzde 35, istihdam oranı ise yüzde 31. Genç kadın işsizliği erkeklerinkinin oldukça üzerinde. Bu veriler yalnızca kadınların çalışma yaşamına daha az katıldığını göstermiyor; aynı zamanda aileye, babaya, eşe olan ekonomik bağımlılıklarını kırmanın da sistematik olarak engellendiğini ortaya koyuyor. Kendi geliri olmayan kadınlar sağlık güvencesi başta olmak üzere birçok sosyal hakka da eş ya da baba üzerinden erişebiliyor. Bu ekonomik bağımlılık, kadınların yaşamları üzerindeki söz hakkını da zayıflatıyor. Diğer yandan, kadın yoksulluğunun yalnızca bordrolarla açıklanamayacağını da biliyoruz. Aynı hanede yaşayan kadın ve erkek eşit gelire sahip görünse bile hane içindeki kaynaklar eşit paylaşılmıyor.

İktidar bir yandan kadınları daha fazla çocuk doğurmaya çağırırken, diğer yandan bakım hizmetlerini kamusallaştırmıyor. Kreşler yetersiz, yaşlı ve engelli bakım hizmetleri erişilebilir değil. Sonuç olarak çocukların, yaşlıların ve hastaların bakımı kadınların üzerine bırakılıyor. Ev içindeki görünmeyen emek, kadınların ücretli çalışma hayatına katılımını zorlaştırıyor; çalışan kadınlar ise iki tam zamanlı mesai arasında sıkışıp kalıyor.

İş bulabilen kadınların da önemli bir bölümü güvencesiz ve esnek çalışma biçimlerine yönelmek zorunda bırakılıyor. Yarı zamanlı, kayıtdışı ya da düşük ücretli hizmet sektörü işleri kadınlara “esneklik” adı altında sunuluyor. Oysa bu “esneklik” kadınlara özgürlük değil sosyal güvencesizlik, düşük ücret ve örgütsüzlük getiriyor. Sendikalaşmanın önündeki engeller büyürken, kadın emekçiler haklarını savunabilecekleri mekanizmalardan da uzaklaştırılıyor.

Bu nedenle işsizlik, kadınlar için yalnızca gelir kaybı anlamına gelmiyor. İşsiz kalmak; kurulan hayatı sürdürememe kaygısı, gelecek planlarını erteleme ve şiddet gördüğü bir ilişkiden ayrılamama anlamına da gelebiliyor. Barınma maliyetlerinin giderek arttığı, kiraların ücretleri aştığı bir düzende birçok kadın istemediği yaşamların içine ekonomik nedenlerle sıkışıyor. Şiddet uygulayan bir erkekten ayrılmanın önündeki en büyük engellerden biri hâlâ ekonomik güvencesizlik olmaya devam ediyor.

Kadınların yaşadığı yoksulluk çok katmanlı. Kadınlar daha az istihdam ediliyor, daha düşük ücret alıyor, ücretsiz bakım emeği onların üzerlerine yıkılıyor, sosyal haklara erişimde daha bağımlı hale getiriliyorlar ve kriz dönemlerinde ilk vazgeçilen emek gücü yine kadınlar oluyor. Ekonomik kriz derinleştikçe bu eşitsizlikler de büyüyor.

Dolayısıyla kadın yoksulluğunu bireysel başarısızlıklarla, çalışmama tercihiyle ya da tesadüflerle açıklamak mümkün değil. Bu tablo kadınları eve, bakım emeğine ve ekonomik bağımlılığa mahkûm eden politik tercihlerin sonucu. Kadınların özgürleşmesi yalnızca istihdam oranlarının artmasıyla değil; güvenceli çalışma hakkının sağlanması, eşdeğer işe eşit ücret verilmesi, bakım hizmetlerinin kamusallaştırılması, sosyal hakların güvence altına alınması ve kadınların sendikalarda örgütlenmesinin yaygınlaştırılmasıyla mümkün olacaktır.

Mekke Anlaşması’nın hedefi ne?

0

Ankara’da gerçekleşen NATO zirvesinden tam bir ay sonra (7 Ağustos günü) Mekke’deki Safa Sarayı’nda Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”nı imzaladı. Anlaşmanın en kritik maddesi, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesindeki meşru müdafaa hakkına dayanıyor: imzacı üç devletten herhangi birine yönelik silahlı saldırı, tümüne yönelik saldırı sayılacak (NATO’nun 5. maddesine benzer bir kolektif savunma maddesi). Resmî açıklamalarda anlaşmanın savunma odaklı olduğu, herhangi bir ülkeyi hedef almadığı ve mevcut diyalog kanallarını açık tuttuğu, askeri operasyonel işbirliğinin yanı sıra savunma sanayiinde de derin bir entegrasyon öngördüğü vurgulanıyor. İran savaşının nihai olarak sonlanmadığı ve NATO’nun bir zirveyle yeni düşman çerçeveleri çizdiği bir dönemde üç “Sünni” ülkenin bir araya savunma amacıyla gelmiş olması elbette tesadüf değil.

Anlaşma birdenbire doğmadı. Suudi Arabistan ile Pakistan’ın Eylül 2025’te imzaladığı ikili karşılıklı savunma anlaşması zaten bir ön adımdı. Bu ön anlaşma kapsamında Pakistan, Nisan 2026’da İran saldırılarına karşı Suudi Arabistan’ı savunmak için bir savaş uçağı filosu, personel ve Çin yapımı hava savunma sistemini Arabistan’a konuşlandırmıştı.

İran savaşında ABD’nin yenilgisi, Avrupa NATO’sunun ABD’nin yanında yer almaması gibi sonuçlar ABD’yi güvenlik şemsiyesinin tüm maliyetini üzerine almaktansa dağıtmayı hedeflemeye itti. Çünkü savaşın maliyeti kongre seçimleri öncesi ABD için fazlasıyla artmış durumda. NATO zirvesinde yeniden başlayan İran bombardımanının bıçak gibi kesilmesi bunu doğruluyor. Yemen’deki milislerin Babülmendep boğazının kapatılması yönünde adımlar atmasıyla İran direnişinin asıl gücü, savaşı ABD’ye kaldıramayacağı derecede maliyetli hale getirmesinde yatıyor. Hürmüz dışında bu boğaz da kapatılırsa büyük bir petrol arzı şoku yaşanabilir. ABD’nin bir türlü meşrulaştıramadığı bu savaşın bedelini tüm dünya ödedikçe ABD daha fazla köşeye sıkışıyor.

Dolayısıyla bu anlaşma “Şii eksen”e karşı “Sünni eksen” yaratmayı amaçlayarak maaliyeti dağıtmak ve savaşa meşru kılıflar uydurabilmesi açısından kullanışlıdır. Ve anlaşmanın ana hedefi de doğrudan İran’dır, İran’ın kıskaca alınmasıdır.

Anlaşma bu haliyle İran’ı caydırır, deniz yollarının güvenliğini güçlendirir, enerji altyapısını korursa ABD tarafından desteklenecektir. Şu an olduğu gibi… Ama üç ülkenin de bölge üzerinde etkili ve kendi ajandaları olan yönetimlere sahip olduğunu unutmayalım. Ayrıca üç ülkenin de farklı önceliklere sahip dış politikaları (Pakistan’ın Hindistan, Türkiye’nin Yunanistan, Suudi Arabistan’ın BAE ile sürtüşmeleri neticesinde) ve çıkarları bulunuyor. Çeşitli sebeplerle, anlaşma Çin ile savunma işbirliğini genişletir veya İsrail üzerinde yeni bir baskı oluşturursa ABD’nin bakışı elbette değişecektir.

Mevcut çerçeve, anlaşmanın İsrail karşıtı bir ittifak olduğunu elbette göstermiyor. Bununla birlikte, saydığımız bu belirsizlikler ve bölgedeki güncel sürtüşmeler, çatışmalar sonucunda İsrail’den anlaşmayı son derece tehlikeli ve endişe verici olarak nitelendiren açıklamalar geliyor. İktidar basını da bu anlaşmanın İran’a yönelik değil İsrail’e yönelik olduğu yönünde propaganda yapıyor. Anlaşmanın kağıt üzerinde kalıp kalmayacağını, ne yönde evrileceğini zamanla daha net göreceğiz. Fakat, bölgede bir süredir Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Katar arasındaki politik ve askeri yakınlaşmayı göz önünde bulundurursak, bu anlaşmanın Siyonist devletin BAE, Hindistan, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’la ilişkilerini derinleştirmek yönünde bir itki vereceğini söyleyebiliriz.

Türkiye açısından bu anlaşmaya imza atmak ne kadar mantıklı? Türkiye zaten NATO üyesi ve güvenlik ihtiyaçları doğrultusunda kendisine saldırıldığında Pakistan’ın ya da Suudi Arabistan’ın askeri desteğine ihtiyacı mı var? Elbette hayır. Anlaşmayı son NATO zirvesiyle ete kemiğe bürünen NATO 3.0 içinde Türkiye’ye biçilen roller üzerinden düşünmek gerekiyor.

ABD doğrudan asker taahhüdü olmadan bölgesel aktörler üzerinden güvenlik mimarisi inşa etmeyi tarihsel olarak daha önce de tercih etmişti. 1950’lerde Sovyetlere karşı Türkiye, Irak, İran ve Pakistan’ı kapsayan bir Kuzey Kuşağı savunma düzenlemesi bunun bir örneğiydi. Ama süreç içinde o ülkelerdeki sınıf mücadelesi, devrimci durum ve politika değişiklikleri nedeniyle bu tür planların her zaman ABD’nin çıkarıyla sonuçlanmayacağını da yine tarihten biliyoruz. Dolayısıyla anlaşma kendi dinamiklerini içinde barındırmaktadır.

Mekke Anlaşması NATO zirvesinde alınan kararların kâğıt üstünde kalmayacağını, bölge ülkelerin dış politikalarını ABD çıkarlarının bir aparatı haline getirebileceğinin somut bir göstergesidir. Bu kolektif savunma taahhüdü Türkiye emekçi halkının hiçbir çıkarının bulunmadığı bir Körfez-İran krizinin içine çekebilir. Emperyalizmin çıkarları doğrultusunda bölgede fiili bir güç yarışı İran ve Türkiye’yi ister istemez karşı karşıya getirecektir. NATO’da varlık sürdürdükçe Türkiye bağımsız bir dış politikaya sahip olmak şöyle dursun tarihsel komşularıyla sonu belirsiz karanlık bir geleceğe sürüklenme riski taşımaktadır.

Kayyumlara sırtını dönen gençlik yüzünü nereye çevirmeli?

0

Tek Adam rejiminin eğitim kurumlarına yönelik kuşatması her geçen gün derinleşiyor. Ancak üniversitelerde ve liselerde yaratılmaya çalışılan bu korku rejiminin başarılı olmadığını görüyoruz. Boğaziçi Üniversitesi’nde bir öğrencinin diploma töreni sırasında usulsüz bir şekilde göreve atanmış bir akademisyenle fotoğraf çekilmeyi reddetmesi toplumda geniş bir yankı bulmuştu. ODTÜ’nün 70. mezuniyet töreninde kayyum rektör Ahmet Yozgatlıgil kürsüye çıktığında öğrenciler kürsüye sırtlarını döndü, ıslık ve yuhalamalar konuşmanın sonuna kadar kesilmedi. İstanbul’un en köklü liselerinden biri olan İstanbul Erkek Lisesi’nde öğrenciler okul müdürünü benzer bir şekilde protesto edince okul idaresi töreni yarıda kesmek zorunda kalmıştı. 19 Mart 2025’te yükselen öğrenci seferberliği bugün sönümlenmiş olsa da mücadele bitmiş, öğrenciler sindirilmiş değil. Örnekler bize rejimin yürüttüğü kayyum siyasetinin öğrenciler nezdinde meşru olmadığını, okullarda ve kampüslerde istediği rızayı inşa etmekte başarılı olamadığını gösteriyor.

Bütün bu tepkilerin üç ortak talepte birleştiğini söylemek mümkün: kayyumlara ve atanmışlara karşı mücadele, kampüslerde sermayeye ve ortak alan gaspına karşı mücadele, kampüslerde polis ablukasına ve diğer güvenlikçi politikalara karşı mücadele. Talepler ortak olsa da mücadeleler tekil ve yalıtık ilerliyor. Elbette öğrenci dayanışması yadsınamaz fakat bütün bu yerel mücadele dinamiklerinin asıl müsebbibi olan Tek Adam rejimi ve kapitalizme yöneltildiği de söylenemez. Kayyumlara duyulan öfke, sermayeye duyulan öfke ve rejime duyulan öfke ne yazık ki henüz ortak bir potada eritilebilmiş değil. Rejimin gençliği sindirebilmekte başarılı olamadığı doğru ancak öğrenci hareketi ortak talepleri etrafında bütünlüklü bir programı olan bir mücadele aracından yoksun.

Bize düşen görev, öğrencilerin okullarda yaşadığı sorunlarla sınırlı kalan bu mücadele dinamiklerini rejimden ve kapitalizmden kopuşu hedefleyen bir sınıf hattına yönlendirmektir. Bir mücadele programı, tam da böylesi aciliyet taşıyan sorunlarımızın içinden doğabilir. Geçmiş seferberliklerin deneyimi bizlere şunu gösterdi: Böyle bir program yalnızca okul sınırları içindeki meselelere cevap vermekle yetinemez çünkü ekonomik, demokratik ve toplumsal sorunların kaynağına inilmeden bu sorunlar da çözülemeyecektir. Tam da bu yüzden işçi sınıfının, ezilenlerin, emekçilerin sorunlarıyla kendi sorunlarımız arasında bir köprü kurmak zorundayız.

Bu mücadelenin örgütü, kitlelerin mücadelesi içinde şekillenecektir. Bize düşen, henüz birer nüve olan bu mücadele araçlarının inşasına katkıda bulunmaktır. Geçtiğimiz seferberlikler ÖTK’ların bu amaç doğrultusunda önemli araçlara dönüşebileceklerini gösterdi. Öğrencilerin en geniş kesimlerini tek bir çatı altında toplayacak ve mücadeleyi merkezileştirecek bu tür deneyimleri bulunduğumuz her kampüste, her okulda inşa etmeye, büyütmeye çalışmalıyız.

ABD emperyalizminin krizi ve Trump’ın iç çıkmazları

0

Geçtiğimiz aylarda ABD emperyalizminin tüm saldırganlığı ile uluslararası düzlemde gerçekleştirdiği hamlelere hep beraber tanık olduk. Trump yönetiminin üye ülkelere gözdağı verdiği ve savaş bütçelerini GSYH’nin yüzde 5’ine çıkarmaya zorladığı NATO Zirvesi, uyguladığı ambargo sonucu Küba’da serbest piyasa “reformlarının” yürürlüğe girmesine sebep olması, ilan edilen ateşkesi bozarak İran’ı bombalamaya devam etmesi, 66 ülkenin katılımıyla gerçekleştirdiği “Sol Karşıtı Zirve” ve daha niceleri. Bu yazıda, ABD emperyalizminin güncel vaziyeti açısından tüm bu gelişmeleri değerlendirirken genelde atlanan bir noktaya değineceğiz: ABD iç siyaseti.

ABD’de sınıf mücadelesi devam ediyor

Temmuz ayında Massachusetts eyaleti, tarihinin en büyük sağlık grevine tanıklık etti. Toplamda 4500’ü aşkın hemşire ve sağlık emekçisi ücretlerin ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi için çıktıkları grevde hastane yönetiminin lokavt saldırısına göğüs gerdiler ve işlerine geri dönmeyi başardılar.

Trump yönetiminin göçmen işçilere karşı sürdürdüğü saldırılar ise tüm vahşetiyle devam ediyor. 7 ve 13 Temmuz tarihlerinde sırasıyla Teksas ve Maine eyaletlerinde iki göçmen işçi, ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Teşkilatı (ICE) tarafından katledildi. Bu cinayetlerin ardından iki eyalette de gerçekleşen kitlesel eylemler, her ne kadar önceki eylem dalgaları gibi ulusal çapta meydana gelmemiş olsa da, Trump yönetiminin göçmen karşıtı politikalarının yumuşak karnını gözler önüne serdi.

Ara seçimler: Trump’ın çıkmazı ve DSA’nın yükselişi

“Sol Karşıtı Zirve”nin ve akabinde gerek ülke içinde gerek dışında Filistin destekçilerinin ve solcuların Küba rejiminin sözde ajanları olarak nitelendirilmesinin temmuz ayında gerçekleşmesi tesadüf değil. ABD emperyalizminin Filistin ve İran’da aldığı yenilgilerin ülke içinde dönütü artan hayat pahalılığına karşı eylemler ve ülke çapında gerçekleşen kitlesel No Kings (Krallara Hayır) protestoları oldu. Trump yönetimi an itibarıyla belki de tarihinin en az destek gördüğü döneminde. Üstelik tüm bunlar ABD’de ara seçimlerin arifesinde gerçekleşti.

3 Kasım tarihinde gerçekleşecek ara seçimlerde Temsilciler Meclisi’nin tamamı ve Kongre’nin üçte biri yeniden belirlenecek. Bu durum, Trump’ın ülke içindeki etkisini önemli ölçüde azaltma potansiyeli barındırıyor.

Trump’tan memnun olmayan kitleler ara seçimlerde yüzlerini Demokrat Parti’nin sol kanadı olarak tanımlayabileceğimiz Amerika Demokratik Sosyalistleri’nin (DSA) adaylarına çevirmiş durumdalar. Ön seçimlerde DSA adaylarının elde ettikleri zaferler hem Demokrat Parti içerisinde hem de Trump yanlıları arasında korkuyla karşılandı. Her iki kanat da “komünizm tehdidi” söylemleriyle DSA adaylarının önünü kesmenin peşinde.

DSA dertlere derman olabilir mi?

Kitleler arasında doğurdukları tüm umutlara rağmen DSA adaylarının gerek ABD emperyalizmini “alt edebileceğini” gerekse de ABD işçi sınıfının dertlerine derman edebileceğini söylemek bir hayli güç. Burjuva bir parti olan Demokrat Parti içerisinde siyaset yürüten DSA’nın, sırf bu yapısal engel yüzünden tüm bunları gerçekleştiremeyeceğini biliyoruz. Bunun en yeni örneği, DSA’nın “gülen yüzü” New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’nin soykırımcı Netanyahu’yu yasal olarak tutuklayamayacağını açıklaması oldu. Filistin yanlılığıyla bilinen ve Netanyahu’nun tutuklanmasını seçim kampanyasının odaklarından biri haline getiren Mamdani’nin bu açıklaması politik yanlışlığı bir yana; kendi siyasi kariyeri açısından ciddi bir tehlike barındırıyor: Mamdani öne sürdüğü temel bir devrimci talepten vazgeçti ve bu durum Syriza, Podemos ve daha nicelerinde gördüğümüz gibi kitlelerin ona (ve genel anlamda DSA’ya) güvenini kaybetmelerine ve kazandığı toplumsal desteği yitirmesine sebep olabilir.

Dünya sınıflar mücadelesi açısından en yakıcı gündemlerden biri ABD’de antiemperyalist, işçi sınıfının bağımsız politikasını yürüten devrimci bir partinin inşası olmayı sürdürüyor.

Avrupa’da aşırı sıcaklar: iklim kriziyle mücadele değil, krize uyum

0

En hızlı ısınan kıta olan Avrupa’nın birçok ülkesinde daha şimdiden sıcaklık rekorları kırıldı. Sadece mayıs ve haziran aylarında en az 10 bin kişi aşırı sıcaklarla bağlantılı olarak hayatını kaybetti. Yüksek sıcaklıklar bir yandan su kıtlığını, bir yandan da orman yangınlarını beraberinde getiriyor. İtalya, İspanya ve Fransa’da şiddetli yangınlar çıkarken kıta genelinde kuraklığın şiddeti de artıyor. Aşırı sıcakların bu yıl bu kadar erken yaşanması ve kırılan yeni rekorlar, iklim krizinin ciddiyetini bir kez daha gözler önüne seriyor.

2020 yılında Avrupa Yeşil Mutabakatı onaylandığında Avrupa Birliği; en yeşil, en çevreci olacağı iddiasıyla 2050 yılına kadar sera gazı emisyonlarını net sıfıra indirme, doğal kaynakları tüketmeden ve çevreye zarar vermeden ekonomik büyüme sağlama ve yeşil dönüşümü adil bir geçişle yapma hedefi koymuştu. Sonraki yıllarda bu önceliklerin yerini Avrupa sanayisinin korunması, Çin’le rekabet ve Rusya’ya enerji bağımlılığını azaltmak aldı. Bugünse artık esas konulardan biri iklim krizinin nasıl durdurulacağı değil, krize nasıl uyum sağlanacağı.

Hollanda merkezli finans şirketi ING Grubu’nun Küresel Makro Araştırma Başkanı ve Almanya Başekonomisti Carsten Brzeski, bu durumu destekler şekilde, sıcak hava dalgalarının artık geçici iklim olayları değil yapısal makroekonomik risk olduğundan bahsediyor. Almanya merkezli sigorta şirketi Allianz’ın İklim Ekonomisti Hazem Krichene, iklim krizinin ekonomik etkisinin bu kadar büyük olmasını beklemediklerini söylüyor ve acil uyum ihtiyacına işaret ediyor. Bahsi geçen iklim uyumu, enerji altyapısından ulaşıma, kent yaşamından tarımsal faaliyete kadar yatırım demek. Peki bu uyum maliyetinin faturası kime kesilecek? Aşırı sıcaklardan en çok etkilenen emekçilere, çiftçilere, köylülere mi yoksa şirketlere, zenginlere, en kirletici sanayilere mi?

Aşırı sıcaklar bir yandan da bir işçi sağlığı ve güvenliği meselesine dönüşmüş durumda. Özellikle inşaat, tarım, taşımacılık, turizm gibi sektörlerdeki işçiler, aşırı sıcaklarda en fazla riski taşıyanlar arasında. AB sendikaları, mevcut İSG tedbirleri aşırı sıcaklar karşısında yetersiz olduğu için maksimum çalışma sıcaklığı belirlenmesi, aşırı sıcakta çalışma saatlerinin düzenlenmesi, işyerlerinde tedbirler alınması gibi başlıkları gündeme getirse de AB hükümetlerinin çoğu çeşitli bahanelerle bu konuda bağlayıcı bir AB direktifi olmamasından yana.

Hükümetleri, kurumları ve burjuva iktisatçılarıyla kapitalizm, çözüm olarak önüne iklim değişikliğine uyumu koyarken, iklim krizinin bizzat sorumlusu olduğu gerçeğinin üstünden tüm ikiyüzlülüğüyle atlıyor. Krizi durdurmak yerine krize uyum tercih edildikçe aşırı iklim olayları daha sık ve kaçınılmaz hale geliyor. Kapitalist hükümetlerin iklim politikaları doğaya da insanlığa da asla daha iyi bir gelecek sunmayacak.

Emekçilere disiplin cezası

0

Temmuz ayında asgari ücrete yine ara zam yapılmadı. En düşük emekli aylığına yapılan yüzde 17,76’lık artış da hayat pahalılığı karşısında bir anlam ifade etmiyor. Orta Vadeli Program’ın “bütçe disiplini” diyerek ücretlerine zam yapmadığı, kemer sıkmasını istediği insanlar zaten kira ve market giderini bile karşılamak için borç içinde yaşayan emekçiler. Hanehalkı kredi ve kredi kartı borcu 7 trilyon liraya dayanmış durumda. Bu rakam son beş yılda yaklaşık yedi kat artmış.

Peki diğer kalemlerde durum nasıl? 2026 bütçesinde faize ayrılan kaynak 2 trilyon 742 milyar lira. Bu tutar, eğitim veya sağlığa ayrılan ödeneğin üzerinde. Toplanan her 5 liralık verginin yaklaşık 1 lirası faiz ödemelerine gidiyor. Faiz ödemeleri bütçenin dokunulamayan kalemlerinden biriyken ücretler ve aylıklar enflasyon karşısında bilinçli olarak baskılanıyor. Disiplin burada yok.

Bu bütçeyi onaylayan milletvekillerinin maaşı bugün 273 bin 196 lira, yani asgari ücretin yaklaşık 10 katı. Emekli milletvekili aylığı ise 177 bin 658 lira, o da ortalama bir emekli aylığının katbekat üzerinde. Milyonlarca emekçiye “mali disiplin”, “dezenflasyon programı” ve “fiyat istikrarı” gerekçesiyle ücret artışlarının sınırlandırılması gerektiği anlatılıyor. Milletvekili maaşlarının bir tasarruf kalemi olması gündemde bile değil, disiplin burada da yok.

Aynı kararlılık sermaye söz konusu olduğunda da ortadan kayboluyor. Ücretler baskılanırken büyük şirketlere vergi istisnaları, muafiyetler ve aflar sağlanıyor. Mecliste haziran ayında kabul edilen düzenleme ile şirketlerin kamu borçlarını ödeme süresi 36 aydan 72 aya çıkarıldı, 1 milyon liraya kadar olan borçlar için ise teminat gösterme zorunluluğu kaldırıldı. Sermayeye de disiplin yok.

Emekçiler ücretlerini zamanında alamazsa geçinemiyor, kredi kartı borcunu ya da faturasını geciktirdiğinde banka emekçinin kapısına dayanıyor, hesaplarına haciz ve bloke işlemleri kısa sürede başlayabiliyor. Büyük şirketler ise hem vergi borçlarının hem de işçilerin alacaklarının ödemesini yıllarca erteleyebiliyor. Bu yıl Yıldızlar SSS Holding bünyesindeki Doruk Madencilik’te çalışan işçilerin aylarca ödenmeyen ücret ve tazminatlarını alabilmek için Ankara’ya yürümek, holding önünde günlerce direniş yapmak zorunda kalması bunun en somut örneklerinden biriydi. 

İktidarın beceriksizliği yüzünden yoksullaşmıyoruz. Sermayeyi koruyan ve sadece emekçileri disipline gönderen bilinçli ve becerikli bir ekonomi programının sonucu yoksullaşıyoruz. Bu saldırıya karşı emekçilerin acil talepleri zenginlerden artan oranlı servet vergisi alınması, sermayeye tanınan vergi istisna ve muafiyetlerinin kaldırılması, borca ve faize yapılan ödemelerin durdurulması ve bu şekilde yaratılacak kaynakların insanca yaşayacak ücretler ile kamusal hizmetler için kullanılması olmalıdır.

Trans işçilerin hakları tüm işçilerin haklarıdır!

0

Yaşamaktan bıktık ancak söylemekten bıkmayacağız. Tek Adam rejimi bir avuç patronun kesesini doldurmak üzere ülkeyi ucuz ve güvencesiz bir emek cennetine, yani emekçilerin cehennemine çevirdi. Ucuz işgücü için ihtiyaç duyduğu nüfusu da hesap ederek “Aile On Yılı” ilan eden rejim, aşamadığı politik ve sosyal krizin faturasını lgbti+lara kesmek istiyor. Büyük salonlarda düzenledikleri buluşmalarda sözde ahlaki kaidelerden bahseden bu güruhun ahlak anlayışına milyonların açlığı ve yoksulluğu ters düşmüyor. Tüm işlerini çözmeye yemin ettikleri patronlar sınıfının patriyarkaya yaslanan gerici ideolojik belirlenimleri hükümetin sinesinde ifadesini buluyor.

İki örnek: Zoe Lila ve Merve Yılmazelli

İstanbul’da özel bir ortaokulda İngilizce öğretmeni olarak çalışan trans kadın Zoe Lila, cinsiyet uyum süreci sırasında medyada hedef gösterildi. MEB okula soruşturma başlattı ve Zoe, 24 Haziran’da gerekçe gösterilmeksizin işten çıkarıldı. Zoe Lila ile dayanışmayı sürdüren rehberlik öğretmeninin de işine son verildi.

Bundan yaklaşık iki hafta sonra Fiyuu’da kurye olarak çalışan 40 yaşındaki trans kadın Merve Yılmazelli, E-5 karayolu üzerinde bir aracın ona çarpması sonucu hayatını kaybetti. Cinsiyet kimliğini gerekçe göstererek kendisiyle görüşmeyen ailesi cenazesini almayı reddediyordu!

Lgbti+ların emek piyasasında yer almalarının önü halihazırda oldukça tıkalı. İş bulabilen lubunyaların çoğu da işyerinde kimliğini gizlemek zorunda kalıyor. Bu durumu belki de en ağır şekilde trans emekçiler yaşıyor. Translar güvenceli sektörlerde iş bulamıyor ve kayıtdışı, güvencesiz ve esnek koşullarda çalışmaya mahkûm ediliyor. Zoe Lila örneğinde gördüğümüz gibi “kurumsal” bir iş bulabilenlerin güvencesizleşmesi ise ana akım medyanın nefret dolu bir yayınına bakıyor. Sözün özü, trans işçiler tüm işçilerin yaşadıkları sorunları birkaç kat daha ağır yaşıyor.

Çözüm nereden geçer?

Yukarıdaki örnekler özelinde çeşitli işçi derneklerinin ve sendikaların aldığı yerinde tutuma da değinmek gerekir. Zoe Lila işten atıldığında, yaptıkları açıklamalarla dayanışmalarını ifade eden Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası ve Eğitim-Sen gibi kurumlar birlik ve mücadele için en temel görevlerini yerine getirdi. Merve’nin ailesi tarafından reddedilen cenazesi ise motokuryeler tarafından sahiplenildi. Mezarlıkta yapılan anmaya Kurye Hakları Derneği, Motorlu Kurye İşçileri Derneği, KASK-DER, Kask Meclisi, TEHİS gibi kurumlarla birlikte çok sayıda motokurye konvoyla katıldı. Sözün özü, işçilere yine işçiler sahip çıktı. Asla unutmamalıyız: Bir kısım işçinin ve emekçinin sistematik olarak ezildiği ve dışlandığı bir yerde diğer işçiler özgür olamaz. Tam da bu yüzden birbirimize sahip çıkmalı, transların emek piyasasından dışlanmasının karşısında durmalıyız. Toplumsal cinsiyete ve cinsel yönelime dayalı ayrımlara karşı anayasal güvence için, İş Kanunu’nda bu doğrultuda düzenlemeler yapılması için meslek örgütlerimizde, sendikalarda ve yaşamın her alanında bir arada olmalı ve dayanışmayı büyütmeliyiz.

Türkiye’de ücretler neden çok düşük ve eşitsiz? Çözüm için ne yapmalı?

0

Eurostat 2026 verilerine göre 29 Avrupa ülkesi içinde Türkiye asgari ücrette 25. sırada bulunuyor. Bu verilere göre Türkiye; Macaristan, Romanya, Sırbistan, Karadağ gibi ülkelerin dahi gerisinde. Üstelik asgari ücret bahsi geçen ülkelerde ortalama ücreti ifade etmiyor. Bir kısmında zaten resmi bir asgari ücret bulunmuyor. Türkiye’de ise asgari ücret özel sektörde neredeyse ortalama bir ücret haline gelmiş durumda. Çalışanların yarıdan fazlası asgari ücret ve civarı bir ücret alıyor. Haziran 2026 verilerine göre dört kişilik bir aile için yoksulluk sınırı 116 bin lira, açlık sınırı 36 bin lira. Buna mukabil asgari ücret 28 bin 75 lira. Nitekim satın alma gücü paritesine göre Türkiye yine listenin sonlarında yer alıyor. Kısacası Eurostat’ın gösterdiği düşük ve eşitsiz ücret tablosu kısmi değil, Türkiye’de tüm bir çalışma rejimini karakterize ediyor.

Üstelik tablo bu olmasına rağmen temmuz ayında asgari ücrete zam yapılmadı. Dolayısıyla özel sektör çalışanlarının hiçbiri ara zam alamamış oldu. Oysa altı aylık enflasyon yüzde 17’yi geçmiş durumda. Yıl sonunda yüzde 30’u aşması bekleniyor. 2026 sonuna dek asgari ücret 28 bin 75 lira olarak kalacak. Buna mukabil en düşük memur maaşı temmuz ayındaki yüzde 13,5 zamla birlikte 70 bin 224 lira oldu. Bir bakıma memurlar için asgari ücret 70 bin 224 lira denebilir. 

Kuşkusuz hayat pahalılığı ve 116 bin lirayı geçen yoksulluk sınırı hesaba katıldığında 70 bin liranın da insan onuruna uygun bir yaşam için yetersiz olduğu ortada. Bu noktada sorun iktidarın özel sektör çalışanları için 28 bin lirayı asgari geçim ücreti olarak reva görürken, ki bu sermaye için altın tepside sunulmuş bir yoğun sömürü imkânı, memurlar için bu sınırın 70 bin lira olması. Eğer geçim için asgari sınır 70 bin lira ise özel sektör çalışanları niçin 28 bin liraya mahkûm ediliyor? Yok eğer iktidar, “28 bin lira insani ölçüde asgari yaşam için yeterlidir” diyorsa 70 bin lira memur başlangıç maaşı ne anlama geliyor? Öyle ya işçi de memur da aynı çarşı pazardan alışveriş yapıyor!

Çok açık ki en düşük ev kirasının 35-40 bin liraları geçtiği günümüzde 70 bin lira memur maaşı yetersiz. Bunun tartışılacak bir yanı yok. 28 bin liralık asgari ücret ise tam anlamıyla bir sefalet ücreti. 23 bin liralık en düşük emekli aylığının ise, emek düşmanlığı dışında, izahı yok. İşçi, memur, emekli, hiçbir emekçinin geliri yoksulluk sınırının altında kalmamalı. 

Ücretlerin bu derece düşük ve eşitsiz olmasının temel nedeni emeğin örgütlü ve birleşik bir güce sahip olmaması. Emeğin üretimden gelen gücünü etkin şekilde kullanamaması. Bunun sağlanabilmesinin temel koşulu; her çalışanın ve emeklinin sendikalı olması, toplu iş sözleşmesi yapabilmesi, sendikasında söz ve yetki sahibi olması, iş güvencesinin her çalışan için sağlanması, işten atmaların yasaklanması, ücretlerde kesinti olmaksızın çalışma saatlerinin kısaltılarak işlerin tüm çalışanlara paylaştırılması, işçi denetiminin kurulması, kaynakların emekçiler ve toplum için kullanılmasıdır.

Belirleyici olan Saray’ın gücü değil kırılganlıkları

0

Tek Adam rejimi ihtişamlı törenler ve eylemlerle halen güçlü ve ayakta olduğunu kanıtlama çabası içerisinde. NATO Zirvesi tam da bu çerçevede Erdoğan yönetiminin içerideki ve dışarıdaki itibarının ve “meşruiyetinin” bir göstergesi olarak yansıtıldı. Başta ana muhalefet olmak üzere, rejimin medyadaki muhafızlarından ünlülere kadar pek çok kesimi hedef alan şaşaalı yargı operasyonları ise bu güç gösterisinin bir diğer önemli bileşeni. Bu operasyonlarla Saray, bir yandan iktidarı yitirmemek için elindeki hiçbir aracı kullanmaktan çekinmediğini ortaya koyarken, diğer yandan “inisiyatif hâlâ benim elimde” mesajını vermeye çabalıyor.

Peki bütün bu halkla ilişkiler çalışmaları ve baskı politikaları rejimin yüzleştiği devasa sorunların üstünü kapatabiliyor mu? Bu hamleler günü kurtarmaya yarasa da rejimin kırılganlıkları olduğu yerde durmaya devam ediyor.

Emperyalizme bağımlılık derinleşiyor

Dış politikadan başlayalım. İktidar basınının büyük bir başarı olarak pazarladığı NATO Zirvesi, rejimin ABD emperyalizmine bağımlılığının ulaştığı zirveyi göstermesi açısından çarpıcıydı. Kendisine Erdoğan’a “meşruiyet verme” misyonu biçen Trump, İran’a dönük yeni saldırganlığını Ankara’dan dünyaya ilan etti. İran’ı gözetleyen Kürecik Radar Üssü’ne de ev sahipliği yapan rejim, komşu ülkeye dönük kendi topraklarından duyurulan bu yeni saldırganlık karşısında tek söz söyleyemedi.

Daha geniş ölçekte ise Saray’ın izlediği temel politika, NATO’yu yeniden yapılandıran ABD ve Avrupa emperyalizmlerinin güdümüne daha fazla girmek. Bu şekilde, içinde bulunduğu politik ve ekonomik açmazlara bir çözüm arıyor. Trump’ın direktifleri doğrultusunda, enerji alanından başlayarak Rusya’yla ilişkiler asgari düzeye çekilmeye çalışılıyor. Başta Doğu Avrupa ülkeleri olmak üzere, NATO ülkelerine silah ticaretinin katlanarak artması hedefleniyor. Türkiye NATO misyonlarında daha aktif görevler almaya başlıyor. Bütün bunlar, Saray’ın ve kanatları altındaki patronların çıkarları uğruna ülkenin dış tehditlere daha açık hale gelmesi anlamına geliyor. NATO üyeliği, Saray’ın pompaladığı gibi ülke güvenliğini sağlamıyor, tam tersine ülkeyi emperyalist saldırganlıkların taşeronu haline getirerek en büyük güvenlik riskine dönüşüyor.

Ekonomik çıkmaz

Ekonomi, Tek Adam rejiminin yumuşak karnı olmaya devam ediyor. İktidara yakın patronlar ve zenginler kazançlarını katlıyor, onlar için her şey yolunda gidiyor, diye düşünülebilir. Bu kısmen doğru olmakla birlikte, iktidarın içinde bulunduğu ekonomik açmazları ve toplumun geniş kesimlerinde biriken öfkeyi küçümsemeye yol açmamalı.

Şimşek memurluğunda izlenen “IMF’siz IMF politikası”nın emekçi halk üzerindeki yıkıcı sonuçları giderek daha belirgin hale geliyor. Üç yıldır süren yüksek faiz politikası sonucunda kapanan işyerlerinin sayısı kabarıyor ve işsizlik her gün daha yakıcı bir soruna dönüşüyor. Sefalet ücretleri borç sarmalıyla telafi edilmeye çalışılıyor ve hanehalkı borçluluğu tarihi zirvesinde bulunuyor. Resmi enflasyon oranı ise yüzde 30’un üzerinde seyretmeye devam ediyor.

Enflasyonu düşürmekte tarihi başarısızlığa imza atan rejim büyük bir açmaza doğru ilerliyor. Rejimin ekonomik canlanma için dövizi baskılamayı bırakıp faizleri düşürmesi gerekiyor. Fakat bunu yapması enflasyonda yeni bir patlama anlamına geleceğinden, bu adımları sürekli ertelemek zorunda kalıyor. 23 yıllık iktidarı sonucunda ülkeyi borç ve faiz batağına sokmasının sonucu olarak, seçim takvimi yaklaştıkça Saray yönetimi, kreditörlerin “mali disiplin” basıncı ile “seçim ekonomisi” basıncı altında yön bulmaya çalışacak.

Yargı operasyonlarının sınırları

Ekonomik yıkım ve baskı politikaları sonucu bir azınlık iktidarına dönüşen Cumhur İttifakı, yargı operasyonları ve muhalefeti felçleştirme politikalarıyla hamle üstünlüğünü elinde tutmaya çalışıyor. Bu politikalarıyla yerel seçim hezimetinin ruh halini dağıtabilmiş olmakla birlikte, baskı politikalarının sınırlarıyla da yüzleşiyor.

Mutlak butlan sonrası yaşananlar Erdoğan’ı epey keyiflendirmiş olsa da, Yeni Parti’nin Saray’ın beklentilerinden hızlı ve bütünleşik bir şekilde kurulmuş olması, CHP’ye kayyum atanmasından beklenen sonucun şimdilik alınamamış olduğunu gösteriyor.

Öcalan’la yürütülen çözüm süreci ise ilk büyük sınavından geçiyor. Bu ay Meclise getirilmesi beklenen “çerçeve yasa”nın, kapalı kapılar ardında yoğun bir pazarlıktan geçtiği anlaşılıyor. Hükümet sözcüleri bir siyasi affın yasada kesinlikle yer almayacağını vurgularken, siyasi tutsakların özgürlüğü, silah bırakanların ülkeye dönüşü gibi başlıkların “denetimli serbestliği” çağrıştıran bir “kontrollü infaz” formülüyle çözülmesinin hedeflendiği dillendiriliyor. Bu bağlamda, bu kısmi adımların Kürt halkının haklı taleplerini ve beklentilerini ne ölçüde karşıladığı belirleyici olacak. Her durumda, Kürt meselesini silahların bırakılmasına indirgeyen Cumhur İttifakı, Kürt halkının demokratik haklarının garanti altına alınması zorunluluğuyla yüzleşecek.

Solun ve emek hareketinin alanı

Tek Adam rejiminin baskı politikaları, muhalefetin geniş kesimlerinde hızla karamsarlık ruh halini yayabiliyor. Öte yandan yakın zaman içinde, bu karamsarlık hallerinin hızla değişebildiğini de gördük. Buradaki asıl sorun, iktidarın ve burjuva muhalefetin siyasi hamleleri arasında, sosyalist solun bağımsız bir siyasi eksen haline gelememesi olmaya devam ediyor. Rejim düzen muhalefetini kriminalize edip seçimlere endeksli siyasetin altını oyarken, bir yandan da çelişkili biçimde, sosyalistlerin mevcut düzenden kitle seferberlikleriyle kalıcı bir kopuş çağrısına da alan açmış oluyor. Bu noktada, yakın geçmişten gerekli dersler çıkarılarak “önce Erdoğan gitsin”, “bir oy sola, bir oy Yeni Parti’nin adayına” türünden hatalara yeniden düşülmemesi büyük önem taşıyor. Emek eksenli, düzen partilerinden bağımsız bir sol ittifakın inşası görevi stratejik önemini sürdürüyor.