Ana Sayfa Blog Sayfa 2

Ravive Kozmetik davası: “Kapı ve cam olsaydı herkes kurtulurdu”

0

Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde 8 Kasım 2025 tarihinde Ravive Kozmetik isimli parfüm üretim tesisinde çıkan yangında altı kadın ve kız çocuğu yaşamını yitirmiş, yaşanan iş cinayetinin ardından düzenlenen iddianame ile patronların kasten öldürme suçundan, işçi sağlığı ve iş güvenliği uzmanlarınınsa taksirle öldürme suçundan cezalandırılmaları talebiyle dava açılmıştı. Yargılamanın 2. duruşması 20-21 Mayıs tarihlerinde Kandıra Cezaevi’nde görüldü. Toplam 16 sanığın yargılandığı davada mahkeme heyeti üç sanığın tahliyesine karar verdi.

Hayatını kaybeden işçilerin aileleri, üç sanığın tahliyesine karar verilmesinin ardından yaptıkları basın açıklamasında “Bir defa daha gördük ki sermayenin yargısının bu katliamı yaratan koşullarla bir derdi yok, toplumun öfkesinin önünü almak için göstermelik yargılamadan başka bir şey yapmaya niyeti de yok,” ifadelerine yer vererek iş cinayetleri dosyalarında yargının sermaye ile ilişkisini gözler önüne serdi.

Tahliye edilenler arasında, yangının yaşandığı kaçak yapının sahibi ve işyerine kiralayan kişi olan Güven Demirbaş yer alıyor. Fabrika binasının daha önce “imar kirliliği” nedeniyle cezaya konu olduğu, hakkında yıkım kararı bulunmasına rağmen işyeri olarak kullanılmaya devam ettiği, Demirbaş’ın binadaki risklerden haberdar olduğu halde gerekli girişimlerde bulunmamış olmasına rağmen tahliye edilmesi tepki çekti.

Tahliye edilen bir diğer isim, işyerinin işçi sağlığı ve iş güvenliği hizmetlerini yürüten Küresel OSGB’nin mesul müdürü Ünal Aslan oldu. OSGB firmasının işyerindeki ağır riskleri ilgili kurumlara bildirmesi halinde facianın önlenebileceği belirtilerek, denetim sorumluluğunun yerine getirilmediği öne sürüldü. Nitekim facianın ardından kıyafetleri yanmış bir şekilde yaralı kurtulan işçi Ayten Aras’ın şu sözleri işçinin güvenliği için gereken kapı ve pencerenin dahi patronlar tarafından maliyet olarak görüldüğünü, daha fazla üretim yapabilmek ve kâr elde edebilmek için işçinin insanca yaşamasının, güvenliğinin hiçbir şekilde önemsenmediğini en net şekilde anlatıyor: “Yangın merdiveni ya da acil çıkış kapısı olsaydı kendimizi kurtarırdık. Kimseye de bir şey olmazdı. Kapı ve cam olsaydı herkes kendini atardı, kendini çıkarırdı ama yoktu… Sabah sekizden akşam sekize kadar, yani on iki saat çalışıyorduk. Dışarıdan gelen Suriyeli ve Afgan işçiler de vardı… Dört yıldır çalışıyorum, günlük 800 lira alıyordum. Kimisi 600-700 lira alıyordu. Ne ayakkabı ne önlük vardı. Yemek için yerimiz yoktu, evden getirdiğimiz yemeği masada yiyorduk. Çoğumuzun sigortası yoktu, sadece dört kişinin sigortası yapılmıştı.”

Aileler ve destek grupları, tahliye kararlarının yalnızca sanıkları değil, kamu denetimi boyutunu da etkilediğini belirterek, kaçak yapılaşma ve denetimsizlik zincirinin üzerinin örtülmeye çalışıldığını ifade ediyor. Facianın sonrasında bilgilerine başvurulan fabrika işçilerinin denetime gelen zabıtaların yalnızca parfüm alıp gittiğini söylemesi ise gerçekliği çıplak bir şekilde gözler önüne seriyor.

Kadın işçiler, özellikle emeğin yoğun ve denetimin zayıf olduğu sektörlerde, kayıtdışı ve düşük ücretle çalıştırılıyor. Bu durum sadece sosyal güvence eksikliği yaratmıyor; aynı zamanda iş kazaları ve iş cinayetlerinde riskin görünmez biçimde kadınların üzerine yıkılmasına neden oluyor. İş güvenliği eğitimlerinin formaliteye dönüşmesi, denetim mekanizmalarının zayıflığı da kadın emeğinin iş hayatında daha güvencesiz hale gelmesine sebep oluyor. Ravive’de de olan buydu; en güvencesiz, en düşük ücretlerle çalıştırılanlar, göçmenlerle birlikte kadınlar ve kız çocuklarıydı.

Her yaşanan iş cinayetinde olduğu gibi Ravive’de de aynı zamanda kamu görevlilerinin sorumluluğunun soruşturulması, patriyarkal kapitalist sistemin yargısının benimsediği cezasızlık politikalarına son verilmesi zorunludur!

Doğa talanının “sürdürülebilirliği”

0

Dört bir yanda ekolojik yağma sürerken çevre mücadeleleri de devam ediyor. Son birkaç ekolojik saldırıyı hatırlamak gerekirse: Ocak 2026’da Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü (MAPEG), toplam 54.746 hektarlık 182 “maden sahası”nı ihaleye açmıştı. Maden sahası dedikleri köylerimiz, yaşam alanlarımız, ormanlarımız, zeytinliklerimiz. Bu yıl 44 ilde belirli orman alanları Cumhurbaşkanı Kararı ile orman statüsünden çıkarıldı. Dönem dönem verilen bu ormansızlaştırma kararları daha fazla madene, daha fazla inşaata, daha fazla JES’e, HES’e alan açmak için veriliyor. Tek Adam rejimi ekolojik yağmayı sürdürülebilir kılmak istiyor.

Peki bunca maden, HES, JES niye? Neden bunların adını bile duyar duymaz karşı çıkıyoruz, tüylerimiz diken diken oluyor? Çünkü söz konusu olan doğanın öncelenmesi, kamu yararı ve ihtiyaç değil; daima şirketlerin kârı, sermayenin yararı. Sadece ekolojik yıkım pahasına değil; bazen de madenlerde, inşaatlarda çalışan işçilerin hayatı pahasına. Hızla kâr elde etmek isteyen şirketler hükümetin yaptığı kanun değişiklikleriyle, sağladığı prosedür kolaylıklarıyla bir bölgeye girip oranın altını üstüne getiriyor, tesisler denetimsizce işletilip bulunduğu bölgenin canına okuyor, bütün risk kamuya ve bölge halkına bırakılıyor. Çevre mücadelelerinin sebebi tam da bu.

Son dönemdeki çevre mücadelelerinden biri Muş’un Varto ilçesindeki JES karşıtı nöbet. ABD merkezli IGNIS H2 Energy şirketinin yapmak istediği JES’in sondaj çalışmalarına köylüler karşı çıkıyor çünkü proje 16 köyü ve tarım arazilerini etkileyecek. Çadır nöbeti 3 Mayıs’tan beri devam ediyor. Tokat Erbaa’da Maksan Madencilik’in işlettiği taş ocağına karşı 2023 yılından beri mücadele veriliyordu. Çünkü taş ocağı su kaynaklarını, tarihi yapıları ve tarım arazilerini etkiliyor. Erbaa halkının MAPEG’e açtığı ruhsat iptali davası devam ediyor. Ağrı, Diyadin’de ise Güneş Enerjisi Santraline (GES) karşı bir mücadele sürüyor. GES’in verimli meralara ve tarım alanlarına kurulmak istenmesi, köylülerin temel geçim kaynaklarının yok edilmesi anlamına gelecek. Artvin, Ordu, Bingöl, İzmir, Dersim ve daha pek çok yerde gerek hukuki yollarla gerek ormanda, köyde, sokakta nöbetlerle, eylemlerle irili ufaklı direnişler devam ediyor.

Bu yılın başlarında Limak-IC İçtaş ortaklığındaki YK Enerji’nin maden sahasının genişletilmesi amacıyla Milas’ta Akbelen Ormanı ve çevresini kapsayan 679 parsel tarım arazisi ve zeytinlik için Cumhurbaşkanı imzasıyla acele kamulaştırma kararı verilmişti. Akbelen mücadelesinde bir kazanım elde edildi ve Danıştay, Akbelen’de acele kamulaştırma kararının yürütmesini durdurmaya karar verdi. Ancak bu kazanımın korunması ve Akbelen gibi tüm çevre mücadelelerinin savunulması gerekiyor. YK Enerji Genel Müdür Yardımcısının MAPEG’i “sürdürülebilir” madenciliğin teminatı olarak görmesi, bu gerekliliğin göstergelerinden bir tanesi. Çünkü asıl teminatı rejim ve kapitalizm, yağmacı maden ve enerji şirketlerinin sürdürülebilir kılınması için veriyor.

Özel İtalyan Lisesi’nde grev kazanımla sonuçlandı

0

Özel İtalyan Lisesi’nde insan onuruna yaraşır bir ücret ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi talebiyle 123 gündür grevde olan öğretmenler grevlerini kazanımla sonuçlandırdı. Öğretmenlerin örgütlü olduğu Tez-Koop-İş Sendikası ile okul yönetimi arasında imzalanan sözleşme ile öğretmenlerin grevi başarıyla tamamlandı. 2 Şubat’ta başlayan Özel İtalyan Lisesi grevi, 1969 sonrası yapılan ilk okul grevi olmuştu.

Dün (4 Haziran) saat 11.00’de okul önünde basın açıklaması için bir araya gelen öğretmenlere sendikalar, siyasi partiler ve veliler de destek verdi. Öğretmenlerin zaferi halaylarla kutlandı. “Yaşasın örgütlü mücadelemiz”, “Sendika hakkımız engellenemez”, “Yaşasın onurlu mücadelemiz” ve “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz” sloganları atıldı.

“Çaresiz değiliz, örgütlü olunca güçlüyüz”

Basın açıklamasında öğretmenler adına söz alan Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni Fırat Aydın, örgütlü mücadelenin gücünü vurgulayarak özel okul ve kurslarda güvencesizlik, düşük ücret ve ağır işyükü altında çalışmak zorunda olan tüm öğretmenlere seslendi ve sendikalaşmaya çağırdı. Aydın, “Çaresiz değiliz, bir araya gelince güçlüyüz. Örgütlü olunca güçlüyüz. Birlikte olmak ve sesimizi yükseltmek için vakit kaybetmeden sendikaya üye olmalıyız,” dedi. Aydın, “Nerede olursak olalım, yüreğimiz direnen işçilerle birlikte atacak,” diyerek direnmekte olan Temel Conta, Doruk Madencilik, Özşen Madencilik, Şık Makas, Özgüneş Taşımacılık, Ağaç AŞ, P&G fabrikası ve Sedef Tersanesi işçilerine dayanışma mesajı gönderdi.

“Dayanan kazanır demiştik, dayandık ve kazandık”

Okul önünde mikrofon uzattığımız grevci öğretmenlerden Başak Baysallı, bu zaferin sadece kendilerine ait olmadığını ifade etti. “Grevin ilk gününde örgütlenme uzmanlarından, direnişe emek veren insanlardan öğrendiğim ilk cümleydi ‘Kim dayanırsa kazanır’ cümlesi. Direndik, dayandık. Çok zordu, dört ay güçlüklerle mücadele ederek geçti. Ama çok mutluyuz, çünkü bu sadece bizim zaferimiz değil. Türkiye’nin dört bir yanında emeklerinin karşılığını alamayan özel sektörde çalışan tüm öğretmen arkadaşlarımız için bir adım olsun istiyoruz bu mücadele,” dedi.

“Bireysel mücadelelerle hiçbir şey kazanılamaz”

123 gündür grevde olan öğretmenlerden Sabri Ergül de kazanımlarını sıraladı ve örgütlü mücadelenin önemine vurgu yaptı. Ergül; ders yükünün yarıya indiğini, nöbetler için artık ek ücret alacaklarını ve maaşlarının yüzde 30’un üzerinde arttığını belirterek “Sabrederek, birlikte mücadele ederek ve vazgeçmeyerek bir şeylerin kazanılabileceğini gösterdik,” dedi. Tekil ve bireysel mücadelelerle hiçbir şey elde edilemeyeceğini vurgulayan Ergül, “Toplumun daha iyi bir yere gelmesini istiyorsak, daha adil olmasını istiyorsak, daha onurlu yaşamak istiyorsak bu mücadeleyi birlikte yürütmek zorundayız,” diye konuştu.

“Örgütlü mücadeleden korkmayın, sendikalaşmamız gerekiyor”

Bir diğer grevci öğretmen Hamise Aydurmuş da özel sektör öğretmenlerini sendikalaşmaya çağırdı. Örgütlü mücadelenin önemine dikkat çeken Aydurmuş Gazete Nisan’a ve destek veren tüm basın ve kurumlara teşekkürlerini iletti.

123 günlük grevin somut kazanımları neler?

Sendika ile okul yönetimi arasında imzalanan sözleşme kapsamında avro bazlı maaşlara 2026 için yüzde 25, 2027 ve 2028 için yüzde 5 zam yapılacak. Haftalık ders yükü 40’tan 20 saate düşürülürken fazla mesai ek ücretle karşılanacak ve nöbet görevi için haftalık 4 saate kadar ek ders ücreti ödenecek. Öğretmenler yemek kartı hakkı kazanırken haksız feshe karşı ek tazminat güvencesi de sözleşmeye eklendi.

Suç rejiminin meyveleri

0

Birkaç aydır kamuoyunda kafa karışıklığı yaratan operasyonlara şahitlik ediyoruz. Tek Adam rejimiyle yakın ilişki içinde olan kişilerin de yargılananlar arasında yer alışı bu dosyaların niteliği üzerine birçok spekülasyon yapılmasına sebep oluyor. Mehmet Akif Ersoy ve Rasim Ozan Kütahyalı’nın isimleriyle anılan davalar da bu kapsamdadır.

Düne kadar rejimin medyadaki has elemanlarından olan Habertürk TV Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Akif Ersoy hakkında açılan davanın iddianamesi hazırlandı. Suç örgütü lideri olmakla suçlanan Ersoy’un yıllar boyu kapısını beklediği güç odakları tarafından gözden çıkarıldığı açık.

Ersoy’a yöneltilen suçlamalar basında çoğu kez “bir şahsın veya dar bir çevrenin yozlaşması, güç sarhoşluğuna kapılması” gibi sebebe değil sonuca odaklanan yavan kalıplarla işlendi.

Halbuki Tek Adam rejiminin karakteristik özelliklerinden biri de her düzeyde organize suç ile iç içe geçmiş oluşu. Rejimin çekirdeğinden köklenen bu özellik rejimin her kademesine sarmaşık gibi yayılıyor ve ondan nemalanmak için çeperinde konumlananları dahi sarmalıyor.

Rejimin asli mensupları zaten uzun zamandır dokunulmaz konumda ve kendileriyle ilgili herhangi bir tasarrufun mahkemelere değil Tek Adamın iki dudağı arasından çıkacak söze endeksli olduğu herkesin malumu. Hal böyle olunca rejimin o veya bu temsilcisiyle görece yakın ilişkiler içine giren her kesimden birçok insan kendisine dokunulmayacağı güvencesiyle kendi illegal düzenini kurmaya ve para, itibar, güç devşirmeye girişmiş durumda.

Yargıyı hem rejimin siyasi muhaliflerine hem iktidar bloku içindeki rakiplerine karşı kullanan egemenler, bu silahı akçeli işlerin organize edilmesinde, payların güç dengeleri uyarınca yeniden bölüşümünde de devreye sokabiliyor. Rasim Ozan Kütahyalı’nın çamur birikintisini andıran kariyerinin gölgesinde kalmış olsa da onun da aralarında bulunduğu 135 kişinin tutuklanmasına sebep olan operasyonun yasadışı bahis ve kara para alanını yok etmeyi değil yeniden yapılandırmayı hedeflediği şüphesiz.

Sonuç olarak, rejim güçleri kendileri ile bir düzeyde ilişkili kimseler aleyhinde hukukun olağan biçimde işlemesine müsaade ettiklerinde bunu adalet sağlamak amacıyla yapmıyor. Dolayısıyla “bu bakan mücadele ediyor”, “şu savcı cesurmuş”, “reis bahisçilere düşman” kabilinden naif değerlendirmeler yaşananları anlamaya yardım etmez. Ayrıca her operasyonun ardından kimin kime hangi amaçla hamle yaptığını anlamak için komplo teorilerine gömülmenin gereği de yoktur. Bu operasyonların rejim içi kliklerin birbirini yıpratma mücadelesinde başvurdukları birer saldırı olarak ya da çeşitli illegal ve legal sektörlerdeki rantın yeniden bölüştürülmesini hedefleyen müdahaleler olarak teşhis edilmesi; tüm bunların biz işçi ve emekçilere faydası dokunmayan, hak ve adaletle alakası olmayan bir itiş kakışın parçaları olarak görülmesi için yeter de artar.

Global Sumud Flotilla participant Görkem Duru: “We reject normalization under the guise of a fake peace plan”

0

We spoke with Görkem Duru, Central Committee Member of the Workers’ Democracy Party (IDP) and member of the International Executive Committee of the International Workers’ Unity–Fourth International (IWU-FI), about his participation in the Global Sumud Flotilla and the significance of this organization for the Palestinian struggle.

You have been involved in the Global Sumud Flotilla organization for the last two years. How do you assess its significance and contribution to the Palestinian struggle? What factors led IWU-FI and IDP to politically support this organization and motivated your decision to join the flotilla?

In fact, flotilla initiatives have been organized repeatedly since 2007, when the Zionist entity’s illegal blockade of Gaza began, with the aim of breaking this blockade and ensuring the delivery of humanitarian aid to the region. Since October 7, 2023, with the transition of the Zionist entity’s genocide and occupation into a new phase, the flotilla organization has also assumed a much broader international character. The clearest indication of this is that the Global Sumud Flotilla has, for two consecutive years, succeeded in organizing itself as the largest civilian flotilla in world history.

As you mentioned, I have also been involved in the organization for the past two years. Although I was unable to board the ships that set sail for Gaza during the 2025 mission, I actively participated in the on-the-ground preparation process in Tunisia. This year, I was involved both as a member of the Campaign Coordination Group of the Global Sumud Flotilla Turkey Committee during the preparation phase and as an organizer aboard the ships that set out to break the blockade.

This is because I believe that the Global Sumud Flotilla carries multiple meanings and contributions for the Palestinian struggle. One of these is that, since October 7, 2023, it has become the largest international campaign organized around the demands of solidarity with the Palestinian struggle, breaking the blockade, delivering humanitarian aid to Gaza, and ending the occupation and genocide. Think about it: these four demands are capable of bringing together more than 500 participants from over 50 countries and from diverse political tendencies—not only those on board the ships, but also those involved in the preparation process and those who continue to support the initiative from land after the ships have departed—as part of a united action. “Building the broadest possible unity around immediate demands.” This formula is frequently invoked in revolutionary Marxist and internationalist politics. The flotilla is, in fact, one of the most concrete examples of this formula being put into practice.

“We believe that the Palestinian resistance constitutes one of the main arteries of the world’s peoples’ struggle to break free from the imperialist and capitalist system of exploitation. We therefore consider it critically important to participate in the broadest possible united action organized for this cause, to expose the policies of hypocritical capitalist governments that are complicit in these crimes, and to sustain mass mobilization.”

For me, another important aspect of the organization in relation to the Palestinian struggle is that: For more than two and a half years, we have been witnessing a genocide in real time. The primary factor enabling the Zionist entity to continue genocide and occupation is the hypocritical policies and complicity of our governments. The continuation of every kind of diplomatic, military, economic, and academic relationship with the Zionist entity and its Nazi regime inevitably results in the continuation of genocide in Palestine. It is precisely in this sense that the flotilla’s role in exposing governments’ complicity and hypocrisy, while calling on the peoples of the world to mobilize against them, is extremely important. Yes, the humanitarian and emotional dimensions of the Palestinian struggle are highly significant, but I want to emphasize this: The ongoing genocide and occupation are the result of political choices made by our capitalist governments, and for that very reason, political struggle is indispensable.

The perspective I have outlined above also constitutes the main reason why the International Workers’ Unity–Fourth International participates in the Global Sumud Flotilla. For the past two years, comrades from our Turkish section, the Workers’ Democracy Party—of which I am a member—as well as comrades from our Argentine section, Socialist Left, have actively taken part in the flotilla. Likewise, comrades from our fellow party in the State of Spain, Internationalist Struggle, and from our Brazilian fellow party, Socialist Workers’ Current, are active components of the Global Sumud Flotilla committees in their respective countries.

This is because we believe that the Palestinian resistance is at one of the central positions in the global class struggle and constitutes one of the main arteries of the world’s peoples’ struggle to break away from the imperialist and capitalist system of exploitation. We therefore consider it critically important to participate in the broadest possible united action for this cause, to expose the policies of hypocritical capitalist governments that are complicit in these crimes, and to build the instruments necessary to sustain and expand mass mobilization.

After setting sail, you were detained aboard the Zionist entity’s torture ship in international waters. Just as governments have stood by and watched the genocide for years, they also stood by and watched this happen. How do you assess this process?

To be honest, I did not personally expect governments that have remained silent for years in the face of genocide and the torture inflicted upon the Palestinian people to react seriously to the torture that we were subjected to—which, compared to what the Palestinian people are enduring, is insignificant.

When it comes to the Zionist entity, I can begin by saying that international law—which has proven ineffective in many areas—also proved ineffective in international waters. On the night of April 29, when 180 people, including myself, were abducted and 22 of our vessels were seized, the Zionist entity intervened while we were still 650 nautical miles away from Gaza, meaning that we had not yet even reached Greek territorial waters. The last intervention, which began on the night of May 18, likewise took place 350 nautical miles away from Gaza. The conclusion is clear: Zionism is once again declaring that it can engage in piracy anywhere in the Mediterranean without regard for international law. Naturally, the first question that comes to mind is this: How could the states, particularly the ones bordering the Mediterranean, not have been aware of such military activity on April 29 and May 18–19? Let me share what I personally witnessed. Approximately half an hour before our vessel, Idna (Ghea), was seized by the Zionist entity on the night of April 29, a Greek coast guard vessel passed very close to us. When we were dropped off at the NATO port in Crete on the morning of May 1, we asked the authorities there what they had been doing on the night of April 29. Their response was: “We were observing.” Observing human trafficking! This is perhaps one of the most striking examples of our governments’ complicity.

Another example of this complicity and hypocrisy occurred on the night of April 29, when all 22 vessels of the flotilla were being seized while a cargo ship carrying ammunition and supplies to sustain Zionism’s genocide passed right beside us.

There is another point I would like to emphasize. The Zionist entity fears the Global Sumud Flotilla participants more than it fears our governments. The fact that they have built a floating prison where they can torture us, the silence of governments in response to the torture inflicted on flotilla participants abducted on April 29, and the even more severe torture imposed on the comrades abducted on May 18–19… By significantly escalating the level of violence directed at flotilla participants compared to previous years, Zionism was clearly attempting to send a warning. While governments continue their relations with Zionism by remaining silent about the genocide in Palestine, what the other side fears most is the mobilization of the peoples of the world for Palestine.

“Within the framework of Trump’s fake peace plan, yet another fake ceasefire was introduced. Its purpose was to throw a lifeline to the Zionist entity at the moment of its greatest historical isolation. In a sense, the goal was to normalize genocide and occupation. Throughout this period, we in the Global Sumud Flotilla repeatedly emphasized this: we reject normalization under the guise of a fake peace plan.”

The Global Sumud Flotilla was unable to break the blockade, but it generated significant awareness. Do you believe the flotilla achieved its objectives?

Yes, perhaps we were unable to break the blockade and deliver humanitarian aid to Gaza, but I believe we had a significant impact in terms of raising awareness and helping place the Palestinian struggle back on the agenda of the peoples of the world.

Of course, when assessing this, one must not overlook changes in the political conjuncture. Before last year’s mission set sail, there was already a very powerful wave of mobilizations around the world in solidarity with Palestine. The flotilla emerged on the basis of those mobilizations and was able to give additional momentum to them. As you may recall, the working classes of Italy and the Spanish State carried out general strikes centered on Palestine, which in itself pointed to a qualitative leap in the struggle. It was precisely this escalation in mass mobilization that alarmed imperialism and the capitalist governments. After all, the masses taking to the streets in solidarity with Palestine were increasingly beginning to target their own hypocritical and complicit governments as well. As a result, they adopted a tactical shift. In order to reduce popular pressure, many capitalist governments began recognizing the State of Palestine one after another—but, of course, without severing their relations with the Zionist entity. Through a democratically reactionary tactic, they created the illusion that they were doing something for Palestine and thereby succeeded in restraining the mobilizations. Subsequently, as part of the same tactic, within the framework of Trump’s fake peace plan, yet another fake ceasefire was introduced. Its purpose was to throw a lifeline to the Zionist entity at the moment of its greatest historical isolation and to allow it to continue the genocide and occupation in a more diluted form than before the ceasefire. In a sense, the goal was to normalize genocide and occupation. Throughout this period, we in the Global Sumud Flotilla repeatedly emphasized this: “We reject normalization under the guise of a fake peace plan.”

Unfortunately, the retreat of the mobilizations and the introduction of the fake ceasefire pushed the Palestinian struggle further down the global agenda this year. In addition, the recent escalation of imperialist aggression generated a number of issues that overshadowed Palestine. These included U.S. imperialism’s intervention in Venezuela, the war launched by U.S. imperialism and Zionism against Iran, and Zionism’s occupation of Lebanon. In an effort to overcome their impasse, imperialism and Zionism attempted to paralyze the mass movement by opening new fronts in the “war”. Perhaps they achieved a certain degree of success. However, I do not believe that this escalation of aggressive policies has enabled imperialism to overcome its crisis of hegemony. That is, of course, a broader discussion for another time. Nevertheless, I believe that the 2026 mission of the Global Sumud Flotilla succeeded in bringing together public opposition to this imperialist aggression while keeping Palestine at its center. When you look at the international actions organized in solidarity with us while we were sailing toward Gaza or after we had been abducted by the Zionist entity, you can see that not only Zionism but also the policies of the United States, imperialism and capitalist governments were being exposed. Even today, Zionism continues to bomb Gaza under the label of a “ceasefire” and continues its occupation of Lebanon.

“What is even more important from our perspective is that international public opinion has increasingly begun to ask itself what Zionism is doing to the Palestinian people if it is capable of inflicting this level of torture on the participants of the Global Sumud Flotilla.”

Another factor that contributed to raising awareness was the fact that Zionism dramatically increased the level of violence directed at Global Sumud Flotilla participants compared to previous years. Videos personally shared by the genocidal Ben-Gvir, as well as the testimonies given by participants after their release, made it possible to grasp the extent of the torture. What is even more important from our perspective is that international public opinion has increasingly begun to ask itself what Zionism is doing to the Palestinian people if it is capable of inflicting this level of torture on the participants of the Global Sumud Flotilla.

Finally, I would like to add the following. One of our goals in setting sail was to expose the complicity and hypocrisy of our governments. One of the most effective ways of doing this is by revealing the economic relations that continue with the Zionist entity, and encouraging people to take action against their own governments. In this regard, while our vessels that departed from the Port of Barcelona were on their way to Italy, they exposed and staged an action near a cargo ship carrying ammunition to Zionism. Similarly, on the night before we planned to expose and protest another vessel, our flotilla was targeted by the Zionist intervention of April 29. These examples are important because one of the most effective ways of stopping the genocide and occupation and supporting the Palestinian struggle from abroad is to mobilize in our own countries for the complete severance of all relations with the Zionist entity. For example, the flotilla’s action had a positive impact, particularly among militant sectors of the working class. In Livorno, dockworkers attempted to block a ship carrying fuel to Zionism, and on May 18 the Italian working class once again went on strike with Palestine at the center of its agenda. The real challenge, however, is to expand and sustain such examples.

“The Global Sumud Flotilla is a united action that brings together participants from many different political tendencies who are concerned with the Palestinian struggle and who have agreed to act collectively around a series of immediate demands including ending the genocide and occupation, breaking the blockade and delivering humanitarian aid to Gaza.”

Sumud brought together people from different political tendencies across the world who acted together around the common goal of breaking the blockade of Gaza. Do you think the socialist movement in Turkey has made a sufficient contribution to this process? What more could be done?

As I tried to explain earlier, the Global Sumud Flotilla is a very broad unity of action. It is a united action that brings together participants from many different political tendencies who are concerned with the Palestinian struggle, actively involved in it, and who have agreed to act collectively around a series of immediate demands including ending the genocide and occupation, breaking the blockade and delivering humanitarian aid to Gaza. Participants come from trade unions, socialist parties, the feminist movement, the ecological movement, groups that embrace Islamic perspectives, advocates of liberalism, and many other sectors that I may be overlooking. All of these participants are involved in the process by making considerable personal sacrifices.

As a revolutionary Marxist from Turkey who has participated in the initiative for two consecutive years, I can say that the socialist movement and the militant trade unions have unfortunately not contributed to the process adequately. Compared to last year, more socialist groups included this year’s mission on their political agenda, which I think was a very important step forward. Likewise, comrades from other socialist parties applied to participate in this year’s flotilla. Had Zionism not intervened much earlier than we anticipated on the night of April 29—an intervention that resulted in the loss of 22 of our vessels—some of these comrades would most likely have been able to join the ships that later departed again from Marmaris. I believe this is important for enabling participation from other socialist organizations in Turkey in future possible flotilla initiatives.

“I believe that the socialist movement and the militant trade union forces in Turkey need both to keep the Palestinian struggle more prominently on the agenda and to be more attentive to the largest international united action organized for Palestine over the past two years.”

In general, however, my assessment of the place the flotilla within the agenda of the socialist movement and militant trade unions is a negative one. This is, of course, the subject of a broader political discussion, but I will try to keep my remarks brief.

From my observation, there is a political perception—which I believe is deeply mistaken—within a section of the socialist movement that participating in or supporting the flotilla somehow benefits AKP. The Global Sumud Flotilla is, in fact, an initiative that maintains its independence from all governments. For example, the fact that a particular government opens its ports to the flotilla does not make invisible that government’s ongoing diplomatic, military, economic or academic relations with the Zionist entity. Moreover, governments that open their ports generally do so under pressure from below. But even if AKP were to attempt to use the flotilla for its own benefit, that would simply become another arena of political struggle that must be pursued. After all, it is obvious that 30 percent of the Zionist entity’s energy needs pass through Turkey and that the Kürecik and İncirlik bases function as shields for Zionism.

There is another point that should be considered. The flotilla sets sail in order to break the blockade, and its most fundamental political objective is to weaken the Zionist entity. Weakening the Zionist entity is, in a direct sense, also synonymous with weakening imperialism, its accomplices and hypocritical governments.

Finally, I believe that one of the areas in which the socialist movement and militant trade union forces in Turkey are weakest is the unity of action. The flotilla is itself an example of this. The answers given to questions such as what united action is, why it should be built and how it should be organized differ so greatly that even amid the multiple crises currently affecting Turkey, a genuine unity of action cannot be built properly.

Returning to the flotilla itself, as long as the blockade of Gaza continues and as long as the genocide and occupation persist, new initiatives will undoubtedly be considered. I believe that the socialist movement and militant trade union forces in Turkey need both to keep the Palestinian struggle more prominently on the agenda and to be more attentive to the largest international united action organized for Palestine over the past two years.

“Increasing role of the international working class within this struggle is of crucial importance. Italian dockworkers have played a pioneering role in this regard. By making the Palestinian struggle their central issue, they were able to organize two general strikes last year and one this year.”

By what other means and methods should the Palestinian struggle be supported today? How can examples such as those of the Italian dockworkers become more widespread?

The most important task is to explore and discuss ways of sustaining the struggle until our complicit and hypocritical governments sever all relations with the Zionist entity and impose a full embargo upon it. Increasing the role of the international working class within this struggle is of crucial importance. As you noted, Italian dockworkers have played a pioneering role in this regard. By making the Palestinian their central issue, they were able to organize two general strikes last year and one this year. We need to understand that this was the result of the Italian Rank-and-File Trade Union Confederation consistently keeping the Palestinian question on the agenda, attempting to block ships carrying supplies to the Zionist entity in Italian ports and creating pressure on the bureaucratic trade unions. The issue is not to carry out a single action and then retreat, nor to appear only on symbolic dates related to the Palestinian struggle and disappear afterward. The issue is to make the struggle permanent.

Yes, unfortunately, the trade union movement in Turkey is not yet at this level. But it is important to remember that it is possible to start somewhere. Especially when 30 percent of the Zionist entity’s energy requirements pass through this country.

As everyone knows, this year’s flotilla included participants from Turkey at the leadership level from both Hak-İş and Memur-Sen (Union of Civil Servants) confederations, and I believe this was a very important step forward. However, every step only acquires real value if it makes the next step possible. The needs of the Palestinian struggle require broadening this mobilization at the grassroots level and, in particular, mobilizing those sectors that can play a decisive role in weakening the Zionist entity. We also know that many trade unions currently maintain active Palestine commissions. The first possible starting point that comes to mind is creating conditions under which all trade unions and professional associations that keep Palestine on their agenda and maintain such commissions can come together, regardless of confederation affiliation. Perhaps, if I reflected on it further, I might become convinced that another proposal would be even more effective. But that is precisely my point: we need to devote more thought and effort to these questions.

“The issue is not to carry out a single action and then retreat, nor to appear only on symbolic dates related to the Palestinian struggle and disappear afterward. The issue is to make the struggle permanent.”

Likewise, campus occupations at universities once served as a major driving force behind international solidarity with the Palestinian struggle. While these occupation experiences succeeded in creating lasting university coordination structures in some countries, they unfortunately faded away in many others. Nevertheless, they remain critically important examples because they demonstrated the necessity of giving the upsurge in mobilization a permanent organizational foundation.

Let me conclude by summarizing my views as follows. Until a free Palestine is achieved from the river to the sea, the tools, tactics and forms of united action may—and indeed should—change. However, the construction of a single, secular, democratic and non-racist Palestine depends upon the dismantling of the Zionist entity. And the dismantling of the Zionist entity depends upon our ability to sustain mobilization in our own countries until capitalist governments sever all ties with Zionism and impose a full embargo on Israel.

Thank you for sharing your experiences and assessments of the process.

Ücretlerimiz her gün eriyor! Temmuzda ve her 3 ayda bir ücretlere ara zam!

0

2026 başında yapılan ücret artışının yaklaşık yüzde 15’i enflasyon karşısında buharlaştı; asgari ücretin satın alma gücü dört ay içinde 4 bin 110 TL eridi. Bugün dört kişilik bir ailenin asgari gıda harcamasına karşılık gelen açlık sınırı 34 bin TL’ye dayanmış durumda. Yani asgari ücret, açlık sınırının yaklaşık 5 bin TL altında kaldı. Yılbaşında zaten bu sınırın bin TL gerisinde belirlenmişti. Geçen beş ay içinde emekçilerin lehine hiçbir gelişme yaşanmadığı gibi ücretlerle yaşam maliyetleri arasındaki bu uçurum daha da büyüdü. Çünkü ücretler dışında hemen her şeye zam geldi. Ulaşım, elektrik, su, kira, gıda… hepsi arttı. Yıllık gıda enflasyonu yüzde 35’e yaklaştı.

Yani bugün iki temel sorunla karşı karşıyayız. Birincisi, ücretler çok düşük ve bir işçinin temel yaşam maliyetini bile karşılayamıyor. İkincisi, zaten çok düşük olan ücretler her geçen gün daha da değer kaybediyor. Yani aslında her gün bir öncekinden daha ucuza çalıştırılıyoruz, her gün bir öncekinden daha yoksuluz!

Çünkü şimdi “enflasyona karşı mücadele”, geçmişte “hepimiz aynı gemideyiz”, “acı reçete” vb. söylemlerle sunulan sermayeden yana ekonomi programlarının faturası bizler için hep aynı. İktidarın yarattığı ekonomik yıkımın enkazı altında kalanlar hep emekçiler!

Önümüz temmuz… Yılın ilk altı ayı son bulurken, asgari ücrete ara zam tartışması bu tablo içinde şekilleniyor. Bir tarafta, ücret artışını enflasyon riski olarak gören, 2024 ve 2025 yıllarında emekçilerin alım gücündeki yüksek kayba rağmen ara zamdan kaçınmış iktidar var. Ancak iktidar ekonomik yıkımın yarattığı hoşnutsuzluğun da farkında ve bu süreci geçmişte (2022-23) olduğu gibi olası bir baskın/erken seçim yatırımına dönüştürme ihtimalini her zaman gündeminde tutuyor. Diğer tarafta ise bu ekonomik ve toplumsal yıkımın bedelini ödeyen emekçiler var. Ücretler meselesi bizler için seçim menfaatlerine indirgenemeyecek kadar zorunlu ve acil bir hayat mücadelesi halini almış durumda. Ancak emek örgütleri ve sosyalist sol tarafından halen güçlü bir birleşik mücadele gündemi haline getirilebilmiş değil. Bu nedenle iktidarın üzerindeki basınç hâlâ doğrudan emek hareketinin gücünden değil, daha çok toplumsal hoşnutsuzluğun seçim sonuçlarına etkisine dair “beka” hesaplarından kaynaklanıyor. 

Bu açıdan, emek örgütlerinin öncülüğünde birleşik bir mücadele programı ve hattı örme ihtiyacı acil ve ertelenemez bir görev olarak duruyor. Temmuzda ücretlere derhal ara zam yapılması; asgari ücretin ve emekli aylıklarının insanca yaşayabilecek düzeye çıkarılması ve ücretlerin gerçek enflasyon oranında üç ayda bir otomatik olarak artırılması acil talepleri etrafında ortak mücadeleyi büyütmeliyiz. Böylesi bir eylem birliği; iktidarın ekonomik, politik, toplumsal tüm yıkım politikaları karşısında, emekçiden yana bir politik seçeneğin, emek ittifakının, üzerinde yükselebileceği bir zeminin de temelini oluşturabilir.

Küresel Sumud Filosu katılımcısı Görkem Duru: “Sahte barış planı adı altındaki normalleşmeyi kabul etmiyoruz”

0

İşçi Demokrasisi Partisi Merkez Komite Üyesi ve İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Uluslararası Yürütme Kurulu Üyesi Görkem Duru ile Küresel Sumud Filosu katılımını ve bu organizasyonun Filistin mücadelesi açısından önemini konuştuk.

Son iki yıldır Küresel Sumud Filosu organizasyonunun içinde yer aldınız. Bu organizasyonun Filistin mücadelesi açısından anlamını ve katkısını nasıl değerlendiriyorsunuz? İUB-DE ve İDP’nin bu organizasyona politik desteğini ve filoya katılım kararınızı belirleyen faktörler neler oldu?

Aslında filo organizasyonları, Siyonist varlığın Gazze’ye dönük illegal ablukasının başladığı 2007 yılından bu yana, bu ablukayı yıkarak insani yardım malzemelerinin bölgeye girişini sağlamak adına defalarca kez düzenlendi. 7 Ekim 2023’ten beri, Siyonist varlığın uyguladığı soykırım ve işgalin yeni bir aşamaya geçişiyle birlikte filo organizasyonu da uluslararası anlamda çok daha kapsamlı bir karaktere büründü. Özellikle Küresel Sumud Filosu’nun üst üste iki yıl, dünya tarihinin en büyük sivil filosu olarak örgütlenebilmiş olması bunun en açık göstergesi.

Dediğiniz gibi, ben de son iki yıldır organizasyonun içerisinde yer aldım. 2025 misyonunda Gazze’ye doğru yola çıkan gemilerde yer alamasam da Tunus’ta karadaki hazırlık sürecine aktif olarak katıldım. Bu yıl ise hem Küresel Sumud Filosu Türkiye Komitesi Kampanya Koordinasyon Grubu üyesi olarak filonun hazırlık sürecine dahil oldum hem de ablukayı yıkmak için yola çıkan gemilerde organizatör olarak yer aldım.

Çünkü Küresel Sumud Filosu organizasyonunun Filistin mücadelesi açısından birçok anlamı ve katkısı olduğunu düşünüyorum. Bunlardan bir tanesi, filonun, 7 Ekim 2023’ten bu yana, Filistin mücadelesiyle dayanışmak, ablukayı yıkmak, insani yardım malzemelerini Gazze’ye ulaştırmak, işgal ve soykırımı sona erdirmek talepleri etrafında örgütlenen en büyük enternasyonal kampanya oluşu. Şöyle düşünün: Bu dört talep, 50’yi aşkın ülkeden farklı siyasi eğilimlere sahip 500’den fazla katılımcıyı -sadece gemilerde yer alanları düşünmeyin, işin bir de hazırlık sürecinde yer alanları ya da gemiler yola çıktıktan sonra sürece karadan destek olmayı sürdürenleri var- bir eylem birliğinin parçası kılabiliyor. “Acil talepler etrafında en geniş birlikteliği yaratmak.” Devrimci Marksist, enternasyonalist siyasette bu formül çokça zikredilir. Filo aslında bu formülün fiiliyata geçen en temel örneklerinden bir tanesi.

Filistin direnişinin, dünya halklarının emperyalist, kapitalist sömürü düzeninden kopuş mücadelesinin atardamarlarından biri olduğuna inanıyoruz. Ve bu uğurda gerçekleştirilen en geniş eylem birliğinin içerisinde yer almanın, suç ortaklığı yapan ikiyüzlü kapitalist hükümetlerin politikalarının teşhirinin ve seferberliğin sürekli kılınabilmesinin kritik önemde olduğunu düşünüyoruz.

Benim adıma organizasyonun Filistin mücadelesi bakımından bir diğer önemi de şu. İki buçuk yılı aşkındır canlı canlı bir soykırıma tanıklık ediyoruz. Ve Siyonist varlığın soykırım ve işgali sürdürmesinin en temel dayanağını hükümetlerimizin ikiyüzlü politikaları ve suç ortaklığı oluşturuyor. Siyonist varlıkla, onun Nazi rejimiyle devam eden diplomatik, askeri, ekonomik, akademik her türlü ilişkinin doğal sonucu Filistin’de soykırımın sürmesi oluyor. Tam da bu anlamda filonun, hükümetlerin suç ortaklığını ve ikiyüzlü politikalarını teşhiri ve dünya halklarını buna karşı da seferber olmaya davet ediyor oluşu oldukça kritik. Evet, Filistin mücadelesinin insani ve duygusal bağlamı oldukça önemli ama şunun altını çizmek istiyorum. Soykırımın ve işgalin sürüyor oluşu kapitalist hükümetlerimizin politik tercihlerinin sonucu ve tam da bu nedenle politik mücadeleyi de zorunlu kılıyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal olarak Küresel Sumud Filosu’nun içerisinde yer alışımızın temel faktörlerini de yukarıda sıraladığım perspektif oluşturuyor. Enternasyonalimizin Türkiye partisi, benim de üyesi olduğum İşçi Demokrasisi Partisi ve Arjantin seksiyonumuz Sosyalist Sol’dan yoldaşlarımız iki yıldır filoda aktif olarak bulunuyoruz. Yine İspanya Devleti kardeş partimiz Enternasyonalist Mücadele ve Brezilya kardeş partimiz Sosyalist İşçi Akımı’ndan yoldaşlarımız da ülkelerindeki Küresel Sumud Filosu komitelerinin aktif bileşenleri.

Çünkü Filistin direnişinin, dünya sınıflar mücadelesinin merkezi noktalarının başında yer aldığına ve dünya halklarının emperyalist, kapitalist sömürü düzeninden kopuş mücadelesinin atardamarlarından biri olduğuna inanıyoruz. Ve bu uğurda gerçekleştirilen en geniş eylem birliğinin içerisinde yer almanın, suç ortaklığı yapan ikiyüzlü kapitalist hükümetlerin politikalarının teşhirinin ve seferberliğin sürekli kılınabilmesinin araçlarının inşa edilebilmesinin kritik önemde olduğunu düşünüyoruz.

Yola çıktıktan sonra uluslararası sularda Siyonist varlığın işkence gemisinde alıkoyuldunuz. Hükümetler yıllardır soykırıma seyirci kaldıkları gibi buna da seyirci kaldılar. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Açıkçası yıllardır soykırıma, Filistin halkının gördüğü işkenceye karşın sessizliğini koruyan hükümetlerden bizlerin maruz kaldığı işkenceye -ki bu, Filistin halkının yaşadığının yanında hiçbir şey kalıyor- ciddi bir tepki vermelerini ben bireysel olarak beklemiyordum.

Keza mevzu Siyonist varlık olduğunda birçok alanda işlevi olmayan uluslararası hukukun, uluslararası sularda da işlevsiz kaldığını söyleyerek başlayabilirim. Benim de aralarında yer aldığım, 180 kişinin kaçırıldığı ve 22 gemimizin alıkonulduğu 29 Nisan gecesi, Siyonist varlık bizlere Gazze’den 650 deniz mili uzaklıktayken, yani henüz Yunanistan karasularına dahi varmamışken müdahale etti. 18 Mayıs gecesi başlayan son müdahale ise yine Gazze’den 350 deniz mili uzaklıkta gerçekleşti. Buradan şu sonuç çıkıyor: Siyonizm, Akdeniz’in herhangi bir noktasında uluslararası hukuku umursamaksızın korsanlık yapabileceğini bir kez daha deklare ediyor. Doğal olarak insanın aklına ilk şu soru geliyor: “Akdeniz’de 29 Nisan gecesi ve 18-19 Mayıs günleri böylesi bir askeri hareketlilikten özellikle Akdeniz’e kıyısı olan devletler nasıl haberdar olmaz?” Ben bireysel olarak tanık olduğum şeyi aktarayım. 29 Nisan gecesi, benim de içerisinde bulunduğum İdna (Ghea) gemimiz Siyonist varlık tarafından alıkonulmadan yaklaşık yarım saat önce Yunanistan sahil güvenliğine ait bir gemi yakınlarımızdan geçti. 1 Mayıs sabahı Girit’teki NATO limanına bırakıldığımızda, oradaki yetkililere 29 Nisan gecesi ne yaptıklarını sorduk. Cevapları “gözlem yapıyorduk” oldu. İnsan kaçakçılığını gözlemlemek! Bu, hükümetlerimizin suç ortaklığının çarpıcı örneklerinden bir tanesi herhalde.

Yine bu suç ortaklığının ve ikiyüzlülüğün bir başka örneği, 29 Nisan gecesi filonun 22 gemisi alıkonurken, soykırımı sürdürebilmesi için Siyonizme kaynak sağlayan, mühimmat taşıyan bir yük gemisinin yanımızdan geçişi idi.

Belirtmek istediğim bir diğer husus da şu. Siyonist varlık, Küresel Sumud Filosu katılımcılarından, hükümetlerimizden korktuğundan daha fazla korkuyor. Bizlere işkence uygulayabilecekleri bir gemi hapishanesi inşa etmiş olmaları, 29 Nisan’da kaçırdıkları filo katılımcılarına yaptıkları işkenceye karşı hükümetlerin sessiz kalmış olması ve devamında 18-19 Mayıs günleri kaçırdıkları arkadaşlarımıza çok daha yoğun bir işkence uygulamış olmaları… Siyonizm, filo katılımcılarına uyguladığı şiddetin boyutunu geçtiğimiz yıllara kıyasla bir hayli artırarak adeta bir gözdağı vermeye çalıştı. Çünkü hükümetler halihazırda Filistin’deki soykırıma sessiz kalarak Siyonizmle ilişkilerini sürdürürken, karşı tarafın en çok çekindiği şey dünya halklarının Filistin için seferber olması.

Trump’ın sahte barış planı çerçevesinde yine sahte bir ateşkes devreye sokuldu. Hedefiyse tarihinin en izole dönemini geçirmekte olan Siyonist varlığa can simidi uzatmak. Bir nevi soykırımın ve işgalin normalleşmesiydi hedef. Küresel Sumud Filosu olarak bu süreçte sürekli olarak vurgulamaya çalıştık: Sahte barış planı adı altındaki normalleşmeyi kabul etmiyoruz.

Küresel Sumud Filosu organizasyonu ablukayı kırmayı başaramadı ancak önemli bir farkındalık yarattı. Siz filonun amacına ulaştığını düşünüyor musunuz?

Evet, ablukayı kırıp insani yardım malzemelerini Gazze’ye ulaştıramadık belki ama farkındalık yaratmak, Filistin mücadelesinin yeniden dünya halklarının gündemi haline gelmesini mümkün kılmak bakımlarından önemli bir etki yarattığımızı düşünüyorum.

Tabii bunu değerlendirirken, politik konjonktürdeki değişiklikleri de gözardı etmemek gerekiyor. Geçtiğimiz yılki misyon yola çıkmadan evvel dünya halklarının Filistin ile dayanışmak adına çok ciddi seferberlikleri mevcuttu. Filo bu seferberliklerin üzerine yola çıkmış ve bu eylemlere bir itilim de kazandırabilmişti. Hatırlarsanız İtalya ve İspanya Devleti işçi sınıfları Filistin temasını merkeze alarak genel greve gitmişti ki aslında bu, mücadelelerde niteliksel bir sıçramaya işaret ediyordu. Ve tam da seferberliklerdeki bu sıçrayış emperyalizmi ve kapitalist hükümetleri ürküttüğünden -sonuçta Filistin ile dayanışmak için sokağa dökülen kitleler bir noktada suç ortağı ikiyüzlü hükümetlerini de hedef alıyordu- bir taktik değişikliğine gittiler. Kitlelerin tepkisini azaltabilmek için kapitalist hükümetlerin birçoğu peşi sıra Filistin Devleti’ni tanımaya başladı. Ama tabii ki Siyonist varlıkla ilişkilerini kesmeksizin! Demokratik gerici bir taktikle, kitlelerde Filistin için bir şey yapıyorlarmış yanılgısını oluşturup seferberlikleri dizginleyebildiler. Devamındaysa, yine aynı taktiğin bir parçası olarak Trump’ın sahte barış planı çerçevesinde yine sahte bir ateşkes devreye sokuldu. Hedefiyse tarihinin en izole dönemini geçirmekte olan Siyonist varlığa can simidi uzatmak; Siyonist varlığın soykırımı ve işgali “ateşkes” öncesine göre daha seyreltilmiş şekilde sürdürmesine olanak sağlamaktı. Yani bir nevi soykırımın ve işgalin normalleşmesiydi hedef. Keza biz de Küresel Sumud Filosu olarak bu süreçte sürekli olarak vurgulamaya çalıştık: “Sahte barış planı adı altındaki normalleşmeyi kabul etmiyoruz” dedik.

Seferberliklerin geri çekilmesi ve sahte ateşkesin devreye sokulması maalesef Filistin mücadelesini bu yıl gündemin arka sıralarına itmişti. Ki buna son dönemde emperyalist saldırganlığın tırmanışı da eklendiğinde Filistin’in önüne geçen birçok konu başlığı ortaya çıktı. ABD emperyalizminin Venezuela’ya müdahalesi, yine ABD emperyalizminin Siyonizm ile birlikte İran’a karşı başlattığı savaş ve Siyonizmin Lübnan’ı işgali gibi. Emperyalizm ve Siyonizm sıkışmışlığını aşabilmek adına “savaşa” yeni cepheler ekleyerek kitle hareketini paralize etmeye çalıştı. Bunda belki bir nebze başarılı da oldular. Ama ben son kertede bu saldırgan politikanın tırmanışının emperyalizmin hegemonya krizini aşmasını mümkün kılmadığı kanaatindeyim. Tabii bu daha uzun ve başka bir tartışmanın gündemi ama Küresel Sumud Filosu’nun 2026 misyonunun Filistin’i merkezine alarak bu emperyalist saldırganlığa karşı kitlelerdeki tepkiyi ortaklaştırabildiğini de düşünüyorum. Bizler Gazze yolundayken ya da Siyonist varlık tarafından kaçırılmışken bizlerle dayanışmak adına uluslararası alanda gerçekleştirilen eylemlere baktığınızda sadece Siyonizmin değil, ABD’nin, emperyalizmin ve kapitalist hükümetlerin politikalarının da teşhir edildiğini görüyorsunuz. Keza bugün Siyonizm halen “ateşkes” adı altında Gazze’yi bombalıyor, Lübnan’ı işgal etmeyi sürdürüyor.

Bizim açımızdan daha önemlisi, uluslararası kamuoyunun, Küresel Sumud Filosu katılımcılarına bu şekilde işkence edebilen Siyonizmin Filistin halkına neler yapmakta olduğu sorusunu kendisine daha fazla sorar hale gelmesi!

Yine farkındalık yaratılmasına vesile olan bir başka konu, Siyonizmin geçtiğimiz yıllara kıyasla Küresel Sumud Filosu katılımcılarına uyguladığı şiddetin dozunu bir hayli artırmış olmasıydı. Soykırımcı Ben-Gvir’in kendi eliyle paylaştığı videolar ve katılımcıların özgürlüklerine kavuşmalarının ardından verdiği demeçler işkencenin boyutunun anlaşılmasını sağladı. Ama bizim açımızdan daha önemlisi, uluslararası kamuoyunun, Küresel Sumud Filosu katılımcılarına bu şekilde işkence edebilen Siyonizmin Filistin halkına neler yapmakta olduğu sorusunu kendisine daha fazla sorar hale gelmesi!

Son olarak da şunu belirteyim. Filo olarak yola çıkarken hedeflerimizden biri de hükümetlerimizin suç ortaklığını ve ikiyüzlülüğünü teşhir edebilmekti. Bunun da en iyi yollarından bir tanesi Siyonist varlıkla sürmekte olan ekonomik ilişkilerin ifşa edilmesi ve kitlelerin hükümetlerine karşı harekete geçebilmeleri. Bu anlamda Barselona limanından yola çıkan gemilerimiz İtalya yolundayken karşılaştıkları, Siyonizme mühimmat taşımakta olan bir kargo gemisini teşhir edip yakınında eylem yaptılar. Benzer şekilde başka bir gemiyi teşhir edip eylem düzenlemeyi kararlaştırdığımız günün bir önceki gecesiyse Siyonizmin 29 Nisan müdahalesiyle karşılaştı filomuz. Bu örnekler şu açıdan önemli bence. Soykırımı, işgali durdurmanın, Filistin mücadelesini dışarıdan desteklemenin en önemli yollarından bir tanesi Siyonist varlıkla tüm ilişkilerin kesilmesi adına kendi ülkelerimizde seferber olabilmemiz. Örneğin filonun bu eylemi gerçekleştirmiş olması özellikle işçi sınıfının mücadeleci sektörleri üzerinde olumlu bir etki yarattı. Livorno’da liman işçileri Siyonizme yakıt taşıyan bir gemiyi engellemeye çalıştı, yine İtalya işçi sınıfı 18 Mayıs günü Filistin gündemini merkezine alarak greve gitti. Ama tabii asıl mesele bu örnekleri yaygınlaştırıp sürekli kılabilmek.

Küresel Sumud Filosu, Filistin mücadelesini dert edinen, soykırımı, işgali sonlandırmak, ablukayı yıkıp insani yardım malzemelerini Gazze’ye ulaştırmak gibi aciliyet barındıran bir dizi talep listesini kabul edip ortak hareket etme iradesi gösteren birçok farklı siyasi eğilimden katılımcıyı barındıran bir eylem birliği.

Tüm dünyadan farklı siyasi eğilimleri barındıran ama Gazze’deki ablukayı kırma ortak hedefi noktasında birlikte hareket edilen bir organizasyondu Sumud. Türkiye’de sosyalist hareketin bu sürece yeterli katkıyı sunduğunu düşünüyor musunuz? Daha fazla neler yapılabilir?

Yukarıda aktarmaya çalıştığım gibi Küresel Sumud Filosu oldukça geniş bir eylem birliği. Filistin mücadelesini dert edinen, bu mücadelenin içerisinde yer almakta olan ve soykırımı, işgali sonlandırmak, ablukayı yıkıp insani yardım malzemelerini Gazze’ye ulaştırma talepleri gibi aciliyet barındıran bir talep listesini kabul edip, ortak hareket etme iradesi gösteren birçok farklı siyasi eğilimden katılımcıyı barındıran bir eylem birliği. Sendikalardan, sosyalist partilerden, feminist hareketten, ekoloji hareketinden, İslami görüşü benimseyen gruplardan, liberalizm savunucularından ve saymayı atlamış olabileceğim birçok kesimden katılımcı mevcut. Ve bu katılımcıların tamamı oldukça önemli fedakârlıklarla bu sürecin içerisinde yer alıyor.

Ben Türkiye’den iki senedir üst üste organizasyonun içerisinde yer alan bir devrimci Marksist olarak şunu söyleyebilirim ki, sosyalist hareket ve mücadeleci sendikalar maalesef sürece yeterli katkıyı sunmuyor. Geçtiğimiz yıl ile kıyaslarsak bu seneki misyonu daha fazla sosyalist grup gündemine aldı ki bu oldukça önemli bir adım bence. Keza bu yıl filoda yer almak için başka sosyalist partilerden mücadele dostlarım da başvuru yaptı. Ve eğer ki Siyonizmin 29 Nisan gecesi gerçekleşen, 22 gemimizi yitirmemizle sonuçlanan, beklediğimizden çok erken müdahalesi olmasaydı, bu dostların bir kısmı Marmaris’ten yeniden hareket eden gemilerde de yer alabileceklerdi yüksek olasılıkla. Bunlar önümüzdeki süreçte planlanabilecek yeni filo organizasyonlarında Türkiye’den başka sosyalist partilerden de katılımın örgütlenebilmesi açısından önemli diye düşünüyorum.

Türkiye’de sosyalist hareketin ve mücadeleci sendikal güçlerin hem Filistin mücadelesini daha fazla gündemde tutması hem de son iki yıldır Filistin için gerçekleştirilen en büyük uluslararası eylem birliğine daha duyarlı olması gerektiğini düşünüyorum.

Ama genel anlamıyla filonun, sosyalist hareketin ve mücadeleci sendikaların gündeminde tuttuğu yer itibarıyla değerlendirmemin olumsuz olduğunu söyleyebilirim. Bu tabii ki uzun bir politik tartışmanın konusu ama kısa tutmaya çalışarak şunları söyleyebilirim.

Benim gözlemime göre, sosyalist hareketin bir kesiminde filonun içerisinde yer almanın ya da filoya destek vermenin AKP’ye yarayacağı yönünde ve bence oldukça yanlış olan bir politik algı mevcut. Küresel Sumud Filosu organizasyonu halihazırda kendisini tüm hükümetlerden bağımsız tutan bir organizasyon. Örneğin, hiçbir ülkenin hükümetinin, filoya limanını açmış olması nedeniyle, Siyonist varlıkla sürdürmekte olduğu diplomatik, askeri, ekonomik, akademik ilişkileri görünmez kılınmıyor. Keza limanlarını açan hükümetler aslında tam da tabandan gelen basıncın etkisiyle böyle bir tutum alıyor. Ama diyelim ki AKP filoyu kendi yararına kullanmaya çalıştı; açıkçası bu da sürdürülmesi gereken bir başka politik mücadelenin konusu. Sonuçta Siyonist varlığın enerji ihtiyacının yüzde 30’unun Türkiye’den gittiği ve Kürecik ile İncirlik üslerinin Siyonizme kalkan vazifesi gördüğü aşikâr.

Bir de şunu düşünmek gerekiyor bence. Sonuçta filo ablukayı yıkmak için yola çıkıyor ve özünde en temel politik hedefi Siyonist varlığın zayıflatılabilmesi. Ve Siyonist varlığın zayıflatılması doğrudan bir şekilde emperyalizmin, suç ortaklarının ve ikiyüzlü hükümetlerin zayıflatılmasıyla da eşanlamlı.

Son olarak, Türkiye’de sosyalist hareket ve mücadeleci sendikal alanda en zayıf olduğumuz konu eylem birliği bence. Filo konusu da bunun bir örneği. Eylem birliği nedir, neden ve nasıl yapılır sorularına verilen cevaplar o denli farklılık gösteriyor ki Türkiye’nin içerisinden geçmekte olduğu çoklu kriz ortamında dahi tam anlamıyla bir eylem birliği inşa edilemiyor.

Filo meselesine geri dönecek olursak, Gazze’de abluka sürdükçe, soykırım ve işgal devam ettikçe yeni planlamaların düşünüleceğini söyleyebiliriz. Türkiye’de sosyalist hareketin ve mücadeleci sendikal güçlerin hem Filistin mücadelesini daha fazla gündemde tutması hem de son iki yıldır Filistin için gerçekleştirilen en büyük uluslararası eylem birliğine daha duyarlı olması gerektiğini düşünüyorum.

Bu mücadelede dünya işçi sınıfının rolünün artması ise kilit önemde. İtalya liman işçileri bu anlamda öncü bir role sahip. Filistin mücadelesini ana gündem maddesi haline getirerek geçtiğimiz yıl iki, bu yıl ise bir genel grev örgütleyebildiler.

Filistin mücadelesi bugün başka hangi araç ve yöntemlerle desteklenmeli? İtalyan liman işçilerindeki gibi örnekler nasıl daha fazla yaygınlaşabilir?

Bu konuda en önemli mesele, suç ortağı ve ikiyüzlü hükümetlerimiz Siyonist varlıkla tüm ilişkilerini kesene ve Siyonist varlığa tam ambargo uygulayana dek mücadeleyi sürekli kılmanın olanaklarını araştırmaktan, tartışmaktan geçiyor. Bu mücadelede özellikle dünya işçi sınıfının rolünün artması ise kilit önemde. Dediğiniz gibi İtalya liman işçileri bu anlamda öncü bir role sahip. Filistin mücadelesini ana gündem maddesi haline getirerek geçtiğimiz yıl iki, bu yıl ise bir genel grev örgütleyebildiler. Bunun İtalya’daki Taban Sendikaları Konfederasyonu’nun Filistin meselesini sürekli gündemde tutması, limanlarda Siyonist varlığa malzeme taşıyan gemileri engelleme girişimleri ve tüm bu mücadelenin bürokratik sendikalarda da yarattığı basıncın bir sonucu olduğunu görmemiz gerekiyor. Yani mesele bir eylem yapıp geri çekilmek ya da Filistin mücadelesinin belirli tarihsel günlerinde görünüp sonra kaybolmak değil; mücadelenin sürekliliğini kılmak.

Evet, belki Türkiye’de sendikal hareket olarak maalesef bu düzeyde değiliz. Ama bir yerinden başlanabileceğini akılda tutmak gerek. Hele ki Siyonist varlığın enerji ihtiyacının yüzde 30’u bu ülkeden geçiyorsa!

Hepinizin bildiği üzere, bu yılki filoya Türkiye’den Hak-İş ve Memur-Sen konfederasyonlarından yönetici düzeyinde katılımcılar oldu ve bu oldukça önemli bir adım bence. Ama tabii ki her adım, ilerletilmek zorunda olan bir sonraki adım mümkün kılınırsa kıymetli. Çünkü Filistin mücadelesinin ihtiyaçları, bu seferberliği tabana yayabilmekten, özellikle Siyonist varlığı zayıflatmak adına kilit rolü olan sektörleri seferber edebilmekten geçiyor. Ve halihazırda birçok sendikanın bünyesinde faal olan Filistin komisyonlarının da olduğunu biliyoruz. Aklıma gelen ilk başlangıç noktası olabilecek mesele, konfederasyon ayrımı yapmaksızın, Filistin meselesini gündeminde tutan, komisyonu olan tüm sendikaların ve meslek odalarının bir araya gelebilmesini mümkün kılmak. Belki ben de üzerine daha etraflıca düşünsem daha başka bir önerinin daha işlevsel olabileceğine ikna olurum. Ama demeye çalıştığım şey tam da bu, üzerine daha fazla kafa yormak.

Mesele bir eylem yapıp geri çekilmek ya da Filistin mücadelesinin belirli tarihsel günlerinde görünüp sonra kaybolmak değil; mücadelenin sürekliliğini kılmak.

Keza bir dönem üniversitelerde kampüs işgalleri de Filistin mücadelesiyle uluslararası dayanışmanın itici güçlerinden olmuştu. Bu işgal deneyimleri bazı ülkelerde kalıcı üniversite koordinasyonlarının yaratılmasını mümkün kılsa da birçok ülkede sönümlendi maalesef. Ancak seferberliklerin yükseliş dönemini kalıcı bir zemine oturtmanın önemini göstermeleri bakımından bu örnekler de oldukça kritik.

Son sözlerimi şöyle toparlamaya çalışayım. Nehirden denize özgür bir Filistin sağlanana dek araçlar da taktikler de eylem birlikleri de değişkenlik gösterebilir, göstermelidir de. Ama laik, demokratik ve ırkçı olmayan tek bir Filistin’in inşası, Siyonist varlığın yıkılmasından, onun yıkılması ise kapitalist hükümetler Siyonizm ile tüm ilişkilerini kesene ve İsrail’e tam ambargo uygulayana dek bizlerin kendi ülkelerimizde seferberliği sürekli kılmamızdan geçiyor. 

Sürece ilişkin aktarım ve değerlendirmeleriniz için teşekkür ederiz.

Mutlak butlan: organize işler ve muhalif siyasete büyük gözaltı

0

Beklendiği gibi iktidar, CHP’yi içeriden çökertmeye yönelik operasyonun sorumluluğunu reddetti. İktidar sözcüsü tam da planladığı ve tertip edildiği üzere CHP’lilerin birbirini yediğini iddia etti. Muhtemelen seçimlere dek iktidar bu kararı iğdiş etmeye, ekmeğini yemeye devam etmek isteyecek. Şimdiden iktidar medyasında “Ne olacak bu CHP’nin hali?” köpürtmeleri başladı. Yüksek sesle ifade edilmeli: Mutlak butlan iktidarın bir siyasi operasyonudur. Anayasaya ve siyasi partiler kanununa aykırıdır. Siyasi ve hukuki meşruiyeti yoktur. Olduğu ve kaldığı kadarıyla demokratik tüm hak ve özgürlükleri daha da daraltma amacı taşımaktadır. Amaç CHP’den başlayarak muhalefeti dağıtmak, etkisizleştirmek ve günün sonunda seçimleri kazanarak Tek Adam rejimini konsolide etmektir. Hukuksuz işlem ve kararların normalleşmesine bu nedenle kesinlikle müsaade edilmemelidir.

İktidar tavşana kaç, tazıya tut diyerek hep yaptığı gibi sorumluluklarından ve yarattığı yıkımdan kaçmak istemektedir. Türkiye’nin muhalefet değil iktidar sorunu vardır! Mutlak butlan kararının da gösterdiği üzere muhalefetin hali pür melalinin nedeni bizatihi iktidarın hak ve özgürlükleri ayaklar altına alan antidemokratik uygulamalarıdır. İktidarın muhalefet olmasa Türkiye’nin güllük gülistanlık olacağı propagandası büyük bir aldatmacadır. Türkiye gündem ve dert fakiri İskandinav ülkesi değildir! Türkiye’nin enflasyondan hayat pahalılığına, işsizlikten yoksulluğa, doğa tahribatından gıda/tarım sorununa, uyuşturucudan mafya çetelerine, okullarda şiddetten kadın cinayetlerine, hak ve özgürlük ihlallerinden deprem ve konut sorununa dek her biri iktidar eliyle üretilmiş ya da büyütülmüş sayısız acil ve temel sorunu mevcuttur. İşçi sınıfı, emekçi halk, ezilen ve sömürülen milyonlar bu sorunlar altında inim inim inlemektedir. Sorunlara çare olacağı söylenen, başkanlık sistemine geçişle yapılan rejim değişikliği işçi ve emekçileri evindeki bulgurdan da etmiştir. Bir avuç vurguncu sermaye ve iktidar yandaşı yağmacı dışında Türkiye’de yüzü gülen kimse kalmamıştır.

Siyasete giydirilmek istenen deli gömleğinin nedeni işte bu yıkım tablosudur. İstenmektedir ki bu adaletsiz kara düzen sorgusuz sualsiz devam etsin. Mesele bundan ibarettir. İşçinin, emekçinin, ezilen ve sömürülen milyonların bu adaletsiz kara düzenin devamından hiçbir çıkarı yoktur. Safımız emekten, özgür ve eşit yarınlardan yanadır…

HMS Makina’da anlaşma sağlandı

0

Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde Birleşik Metal-İş’in örgütlü olduğu HMS Makina’da toplu iş sözleşmesi (TİS) görüşmelerinde anlaşma sağlandı. Sene başında başlayan TİS görüşmelerinde uzlaşmaya varılamaması sonucu sendika 10 Haziran günü için grev kararı almıştı. Greve çıkılmadan, bayram tatilinin hemen öncesinde, 22 Mayıs günü anlaşmanın imzalandığı duyuruldu.

Sendikanın taslağında ilk 6 ay için ücretlere yüzde 27 zam ve saatlik ücretlere seyyanen 22,5 TL zam yapılması talep ediliyordu. Patron ise yüzde 10 zam teklifiyle masaya oturdu. İmzalanan sözleşmeye göre ilk 6 ay yüzde 15,5 zam ve saatlik ücretlere seyyanen 10 TL zam yapılacak. Böylece ilk 6 ay için yaklaşık olarak yüzde 19 ile yüzde 23 arasında bir artış elde edildi.

Patron, işçilerin grev iradesini kırmak için Kurban Bayramı öncesi anlaşmaya varılması durumunda işçilerin önden ödeme alacağı söylentisini yaymaya başladı. Grev kararı asılmış olmasına rağmen, bayramdan önceki hafta işveren tarafından işçilere grev isteyip istemediğini soran kâğıtlar dolaştırıldı. Patron işçilerin ekonomik sıkışmışlığından faydalanmaya çalışırken sendika yönetimi bu oyunu boşa çıkarmak ve işçiler arasında kenetlenmeyi sağlamak için gereken hazırlığı ve kararlılığı ortaya koymadı. Sonuç olarak, MESS sözleşmesinin gerisinde bir anlaşmaya imza atılırken bayram öncesi vaat edilen ödemelerin de yapılmaması işçilerde hayal kırıklığı yarattı. Bu süreç bir kez daha işçilerin TİS sürecine işyeri komiteleriyle, tabandan örgütlü bir şekilde girmesinin önemini ortaya koydu.

Aralarında Baykar ve Boeing gibi firmaların olduğu havacılık ve silah sanayi sektörlerindeki firmalara üretim yapan HMS Makina’da 800’den fazla işçi ve 150 civarında çırak çalışıyor.

Batıya kayyum, Kürtlere çözüm mümkün mü?

0

İktidarın “Terörsüz Türkiye” adı ile yürüttüğü süreç, CHP’li belediyelere yönelik kayyumların ardından mutlak butlan kararıyla CHP yönetimine kayyum atanan bir atmosferde devam ediyor.

Kürt halkının haklı demokratik talepleri net. Elbette Kürt halkının tüm demokratik haklarının amasız fakatsız tanınması ve her türden çatışmanın sonlanması Türkiye’deki tüm emekçilerin çıkarınadır.

Peki bu kardeşliğe nasıl ulaşılır? Meseleye sorunun temelinden yaklaşmak anlamlı olur. Türkiye’de kapitalist düzeni bir vücuda benzetseydik bu vücudun bir ayağıyla işçi emekçileri ezip, diğer ayağıyla da Kürt halkını ezerek dik durabildiğini söylerdik. İşçi sınıfının örgütlenme hakkı ile Kürt halkının demokratik talepleri ayrılmaz iki kardeştir. Türkiye’de Kürtler özgür olmadan emekçiler, emekçiler özgür olmadan da Kürtler özgür olamıyor.

Buna rağmen rejim içi aktörler bundan birkaç yıl önce hayal dahi edemeyeceğimiz şeyler söylüyor. Bahçeli, Öcalan’a koordinatör statüsü verilmesini isterken AKP sözcüsü Ömer Çelik de “Cumhurbaşkanımızın talimatlarını, sayın Bahçeli’nin açıklamalarını ele alarak (…) yol haritamızı güncelleyerek devam edeceğiz” diyen “olgun” açıklamalarda bulunuyor.

Peki somut olarak ne oluyor? Kürt halkının demokratik haklarına dair anayasal güvence tartışılmazken, alınan tek mesafe, kayyum atanmış DEM’li belediyeler sahiplerine iade edilmeksizin yeni belediyelere kayyumlar atanmaması oldu.

Bu tabloda “CHP’ye yönelen kayyumlarla işçi sınıfı ve Kürtlerin ne ilişkisi var?” diye soran bile yok. Çünkü bir burjuva muhalefete dahi tahammülü olmayan rejimin ne işçiler ne de Kürtler için özgürlükle ilişkili bir tasavvuru olduğunu artık herkes biliyor.

Baskıcı rejim her şeye rağmen sandık meşruiyetine ihtiyaç duyuyor ve bunu elde edebilmek için burjuva muhalefeti ezip Kürt halkını oyalamaya çalışıyor. Yani dört bir yanından sıkışan, meşruiyetini yitiren, halkın hiçbir sorununa deva olamayan rejim, ancak muhalefeti sindirip, Kürt halkına yapay umutlar vererek ayakta kalmayı hedefliyor.

Şu aşamada rejim kendi en geniş hak ve özgürlük sınırlarını zorlasa dahi Kürt sorununa çözüm üretemez. Özgür Özel’in İzmir mitingine tahammülü olmayan rejimin Kürt halkına özgürlük vaat etmesi mümkün değil ve Kürt halkı herkesten önce bu gerçeğin ayırdındadır.

Peki ne yapmalı? Başta Kürt halkının temel demokratik hakları olmak üzere, işçi sınıfının eksiksiz örgütlenme hakkını, yoksulluk batağından çıkmak için ihtiyaç duyduğu güvenceleri, ekolojik yıkımların engellenmesini ve daha nice tartışılmaz demokratik hakkını içerecek yeni bir anayasa için Kurucu Meclis istemeli ve bunun için mücadele etmeliyiz.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak bizler saydığımız tüm demokratik hakları tanıyacak bir işçi emekçi hükümetinden yanayız. Öte yandan, demokratik haklar mücadelesi veren muhalefet kesimleri ve sonuna kadar hak ettiği hakları için mücadele eden Kürt halkıyla beraber bağımsız ve egemen bir kurucu meclis çağrısında bulunmanın bugünkü baskıdan kurtulmaya yarayan bir geçiş olacağına inanıyoruz.

Kalıcı, güvenilir ve gerçekçi bir çözüm kapalı kapılar ardında ve güvenilmez vaatlerle değil, bu şekilde yaratılabilir.

Sivil toplumda sendikalaşmak neden önemli?

0

Geçtiğimiz günlerde Toplum Gönüllüleri Vakfı’nda (TOG) altısı Sosyal-İş Sendikası’na üye yedi kişi “küçülme” bahanesiyle apar topar işten çıkarıldı. Vakıf yönetimi “işten çıkarmaların sendikalaşmayla ilgisi yok” dese de tüm emareler tersini söylüyor. Zaten şimdiye dek bu “ilgiyi” itiraf eden işverenle karşılaşmış da değiliz.

Sendikal örgütlenme her işyerinde olduğu gibi sivil toplum alanındaki çalışanlar için de elzem. Üstelik anayasal bir hak. Hak savunuculuğu alanında faaliyet yürüten kurumların kendi çalışanlarının haklarına da saygı göstermesini bekliyoruz doğal olarak. Fakat ne yazık ki STK’ler kendilerini piyasadan ve şirket mantığından ayrı alanlar olarak sunsa da, emek ilişkileri söz konusu olduğunda patronaj ortadan kalkmıyor. Yalnızca “dava”, “dayanışma”, “hak mücadelesi”, “gönüllülük” gibi kutsallarla örtülüyor. Üstelik itiraf edelim: Sivil toplumda karşılaştığımız bu yaklaşım, herhangi bir şirket yöneticisinin “biz bir aileyiz” söyleminden daha ikna edici. Pek çoğumuz ulvi gördüğümüz amaçlar uğruna kendimizden feragat etmeye dünden hazırız.

Sivil toplum; proje bazlı, süreli işlerin çoğunlukta olduğu, dolayısıyla iş garantisinin akacak fona bağlı hale geldiği güvencesiz bir alan. Sosyal-İş Sendikası’nın 2025 tarihli raporuna göre derneklerde çalışanların yüzde 61,7’si belirli süreli sözleşmeyle çalışıyor. Vakıflarda bile bu oran yüzde 40,7. Sivil toplum alanına ilişkin başka raporlarda da gördüğümüz üzere çalışanlar güvencesizlikten, gönüllülük baskısından, esnek çalışma saatlerinden, süreçlerin şeffaf ilerlememesinden ve mobbingden mustarip. Aynı zamanda yaş hiyerarşisinden ve “yatay ilişki” iddiaları ile görünmez kılınan iktidar ilişkilerinden de şikâyetçi. Görünmeyenle mücadele etmek, görünmeyenle muhatap olmak, görünmeyeni sorumlu tutmaksa hep daha zor. Üstelik “yataylık” söylemiyle çalışma ilişkilerine, örgütlenmeye, iç işleyişe dair normlar da ya belirsizleşiyor ya da hiç oluşamıyor. Sendika, işçi ve işveren ayrımını netleştirdiği ve görünmeyeni görünür kıldığı için tehlike olarak algılanıyor. Bazı vakıfların, sivil toplum örgütlerinin sendika karşıtlığı, başka sektörlerdeki patron-yönetici reflekslerine ek olarak kaynağını biraz da buradan alıyor.

Oysa Toplum Gönüllüleri Vakfı’nda daha önce altı dönem toplu iş sözleşmesi imzalandığını biliyoruz. Çalışanlar geçmişte pek çok hakkın bireysel iş sözleşmelerine eklenmesiyle birlikte sendikalı olma haklarından feragat etmiş. Ardından yönetimin değişmesiyle sözleşmeler de değişmeye başlamış ve kazanılan haklar bir bir geri alınmıştı. Sivil toplum alanındaki temel sorunlardan biri de bu. Bir kurumsallık inşa olamamışsa, yönetimlerin değişmesi ile birlikte çalışan hakları dahil pek çok şey değişiyor, zira her gelen kendi düzenini tesis etmek istiyor. Bugün Toplum Gönüllüleri Vakfı’nda yaşananlar tüm bu süreçlerin çıktısı. Sendikalı olmak bu sebeple de çok mühim. Çünkü bu alanda ve aslında her alanda emekçilerin haklarının korunmasının ve koşullarının iyileştirilmesinin tek garantisi emekçilerin kendi özörgütleri.

Tüm bu sebeplerle sivil toplum alanında sendika karşıtlığı son bulmalı, bu alanda emek veren insanlar sendikal haklarına sahip çıkmalı, Toplum Gönüllüleri Vakfı ise apar topar işten çıkardığı 7 çalışanı işe geri almalı. Sendika karşıtı tutumlar sivil toplum alanında yapılan kıymetli işlere de gölge düşürür. Zira kendi çalışanına haksızlık edenin hak savunuculuğuna kimse inanmaz.

Tekil ama ısrarlı: İşçiler mücadeleyi sürdürüyor

0

2026 yılı ülkemizde ve dünyada emek mücadelesi açısından oldukça yoğun başladı. Yılın ilk beş ayını geride bırakırken pek çok greve ve direnişe tanıklık ettik. Kimi grevler zaferle sonuçlanırken kimileri hız kesmeden devam ediyor. Bu direnişlere kısaca göz atacağız.

İlk durağımız Belçika sermayeli Bekaert şirketi. 2022 yılında da şirkete ait iki fabrikada yaşanan grevlerden tanıdığımız Bekaert işçileri; TİS, ücret zammı ve geriye yönelik haklarının verilmesi için Özçelik-İş Sendikası ile greve gittiler ve patronları masaya oturtmayı başardılar. Ancak grevin 29. gününde, saatlik 430 TL ücretle talebin oldukça altında bir anlaşmanın yapılması işçiler arasında itirazların ve tepkilerin yükselmesine sebep oldu.

Bir diğer grev ise Lastik-İş Sendikasının örgütlü oluğu Procter & Gamble firmasının Gebze OSB’deki fabrikasında yaşandı. Beş buçuk ay süren toplu sözleşme görüşmelerinden sonuç çıkmaması üzerine 85 işçi 12 Mayıs’ta iş bıraktı. Henüz herhangi bir anlaşma sağlanamaması sebebiyle işçiler Kurban Bayramı’na aileleriyle birlikte grev çadırında girdiklerini ve kararlılıklarının sürdüğünü belirttiler.

Özel İtalyan Lisesi’nin Türk öğretmenleri, okul yönetiminin uygulamakta ısrar ettiği düşük ücret politikasına ve ayrımcı tavırlara karşı Tez-Koop-İş Sendikasında örgütlenerek greve gitme kararı almıştı. Okul yönetiminin TİS imzalamaya ayak diremesi sebebiyle öğretmenler grevlerini 2 Şubat’tan beri sürdürüyor.

Yıldızlar SSS Holding’e ait Doruk Madencilik’te aylarca ücretleri ödenmeyen işçilerin başlattığı grev çeşitli eylemler ve açlık grevi ile sürdü. Bu eylemler sonucunda işçilerin ücretleri ödendi ancak diğer alacakların söz verilmesine rağmen ödenmemesi üzerine işçilerin sendikası Bağımsız Maden-İş yeniden eylemlere başlayacaklarını duyurdu.

Tüm bu örnekler ve daha başkaları üzerinden emekçilerin hayat pahalılığı ve hak gasplarıyla köşeye sıkıştırıldıklarında şu veya bu sendika ile birlikte harekete geçebildiğini ve uzun soluklu mücadelelere atılabildiklerini görüyoruz. Bu mücadeleler bazen kazanımlarla bazense yenilgiyle sonuçlanabiliyor. Ancak emek sömürüsünün bu kadar yoğunlaştığı bir iklimde bu durumun yeterli olduğundan bahsedemeyiz. En nihayetinde tüm bu mücadeleler tekil alanlarda, kısıtlı imkânlarla sürdürülüyor. Çalışanlar için söz konusu olan genellikle yeni kazanımlardan ziyade eski hakların korunması oluyor. Herhangi bir alanda patronlara karşı savunma hattını aşabilecek birleştirici bir mücadeleden söz etmek mümkün değil. Tüm çalışanları ilgilendiren asgari ücret görüşmelerinden ya da emekli maaşlarına yönelik zamlardan beklenilen asla alınamasa da bunu değiştirmeye yönelik etkili bir irade ortaya konulamıyor. Elbette bunu söylemek, var olan direnişlerin altında yatan çaba ve emeği küçümsemek olarak algılanmamalı. Aksine tüm bu çabaları daha anlamlı hale getirmek için bu eleştirinin yapılması şart.

“Soykırıma Sahne Yok”: İsrail’e kültürel boykotu büyütelim

0

Bu sene de İsrail’in kültür alanında varlığını dayatmasına karşı kültürel boykot çağrılarının yükseldiğine şahit olduk. Gazze’de yıkım sürerken Eurovision, Berlinale ve Venedik Bienali gibi etkinliklerin eylemlilikler tarafından gölgelenmesi önem taşıyor. Nitekim “Soykırıma Sahne Yok” sloganında vücut bulan söylemi yükselterek bu korsan devletin eylemlerine sanat diliyle meşruiyet kazandırılmasını ifşa edebiliriz.

Eurovision bu anlamda yarışma tarihinin en büyük kriziyle bir örnek teşkil etti. İspanya, Slovenya, Hollanda, İzlanda ve İrlanda, soykırım uygulayan bir devletle aynı sahneyi paylaşmayı reddederek yarışmadan çekildi. Ukrayna işgali sebebiyle Rusya’yı yarışmadan men eden Avrupa Yayın Birliği’nin (EBU) soykırım sürerken İsrail’i yarışmada tutma konusundaki ısrarı çifte standardını açıkça sergiledi.

Üstelik paylaşılan raporlar, İsrail hükümetinin Eurovision oylamasını etkilemeye yönelik kapsamlı ve yıllara yayılan bir kampanya yürüttüğünü ortaya koymuştu. Netanyahu’nun oy çağrısı, diplomatik lobicilik, devlet başkanı Herzog’un sahne arkasında Avrupalı yayıncıları ikna çabası bu kampanyanın parçasıydı. Son iki senedir İsrail yarışmada ikinciliği alırken örülen bu çalışmanın payı büyük. Bunun yanında yarışma, İsrail’in pembe yıkama stratejisinin bir aracına dönüştüğü konusunda da sık eleştiri aldı.

Kültürel alandaki gerilim Eurovision’la sınırlı kalmadı. Venedik Bienali’nde 200’den fazla katılımcı İsrail’in dışlanmasını talep etti. Jüri, İsrail temsilcilerini değerlendirmeyeceğini açıkladı, ancak İsrail temsilcilerinin hukuki baskısının ardından jüri istifa etti. Bienal yeni bir “ziyaretçi ödülü” ile yeniden İsrail’e kapı araladı. 

Film festivalleri de bu hesaplaşmanın sahnesine dönüştü. Almanya’nın ev sahipliği yaptığı Berlinale örneği en çarpıcısıydı. Javier Bardem ve Tilda Swinton gibi isimlerin imzaladığı açık mektup, festivalin “Filistin karşıtı ırkçılığını” ve Rusya ile İran meselelerinde sergilediği tutarlılıktan İsrail söz konusu olduğunda nasıl vazgeçtiğini yüzüne vurdu. Gazze’deki katliama karşı çıktığı için kara listeye alınan isimler, Hollywood’un sansür mekanizmasını ifşa etti.

Öte yandan “Soykırıma Müzik Yok” kampanyasıyla Björk, Lorde ve Massive Attack dahil binden fazla müzisyen, müziklerini İsrail’de coğrafi olarak engellemeye çağırdı. Sinema cephesinde ise Olivia Colman ve Ken Loach’un da aralarında bulunduğu 1.300’den fazla isim “Suç Ortaklığına Karşı Bir Taahhüt” bildirisini imzalayarak İsrail’in kültürel kurumlarıyla işbirliği yapmayacaklarını duyurdu. 

Soykırım sürerken kültür endüstrisi tarafsızlık kisvesine bürünemez. İsrail’i ayakta tutan her ağ, Siyonizmin kendine alan açtığı her mecra kültürel boykotun hedefi olmaya devam edecek. 

Soykırıma sahne yok, İsrail’e tam ambargo!

Hatay’da sel: Yaşanan yıkımlar doğal afet değil ihmaldir!

0

Bazen bir şeyleri yazmaya nereden başlayacağımı bilemiyorum. Çünkü üç yıldan beri memleketimin başına gelmeyen felaket kalmadı. Antakya’da yaşananlar karşısında kelimeler yetmiyor, içinde bulunduğumuz durumu yansıtacak cümle bulamıyoruz. Ama yine de bize ve şehrimize yaşatılanları bıkmadan, usanmadan, yorulmadan yazmak, anlatmak gerekiyor. Çünkü bazı acılar konuşulmadıkça büyüyor, bazı gerçekler görmezden gelindikçe normalleşiyor.

Hatay’da yaşananlara hâlâ “doğal afet” denmesini kabullenemiyorum. Çünkü ortada yalnızca doğanın değil, yıllardır süren ihmallerin, rant uğruna yok edilen şehrin ve bilimi yok sayan politikaların yarattığı bir yıkım var. Doğa durup dururken insanları hedef almıyor. Doğanın intikam aldığına dair anlatılan o romantik hikâyelere de inanmıyorum. Gerçek çok daha açık: Biz doğanın midesine neyi tıkıştırdıysak, doğa bugün onları bize geri kusuyor.

Betonla boğulan toprakları, kurutulan dereleri, yok edilen ağaçları, altyapısız bırakılan şehirleri, denetimsizliği, plansızlığı… Hepsi bize deprem olarak, sel olarak, yangın olarak, yıkım olarak geri dönüyor. Ve bunun bedelini sadece biz insanlar ödemiyoruz. Hayvanlar, kuşlar, ağaçlar, toprağın kendisi, yani bütün yaşam bu yıkımın içinde yok oluyor. İnsanlık artık yalnızca kendine zarar vermiyor; kendi hırsıyla birlikte bütün doğayı da acımasızca felaketin içine sürüklüyor.

Bu noktada özellikle Asi Nehri’nin durumu da Hatay’daki tablonun en çarpıcı örneklerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Asi Nehri yalnızca bölgenin değil, Antakya’nın da hafızasını taşıyan çok önemli bir su hattıyken, yıllardır süregelen plansız ve kontrolsüz yapılaşma bu hassas havzayı ciddi biçimde baskı altına almış durumda. Nehir yatağına ve çevresine yapılan müdahaleler doğal akışı bozarken, deprem sonrası süreçte hızlanan ve çoğu zaman denetimsiz yapılaşma baskısı bu tabloyu daha da ağırlaştırdı. “Yeniden inşa” adı altında yapılan bazı müdahalelerin doğanın taşıma kapasitesi gözetilmeden yürütülmesi ise, aslında Hatay’daki kentleşme ve planlama sorunlarının ne kadar derinleştiğini açıkça gösteriyor.

Birçok hayvan selde hayatını kaybetti. İnsanlar depremden kalan yaralarını daha yeni yeni sarmaya çalışırken bir kez daha yıkımın içinde kaldılar. Evler, yıllarca emek verilerek kurulan hayatlar, bir gecede yeniden yıkıldı. Esnaf kendini yeni yeni toparlıyorken bu kez sel vurdu; yeniden başlamak zorunda kaldılar, hem de kaçıncı kez olduğu bile sayılmadan. Orada yaşamak artık “devam etmek” değil, sürekli sıfırdan başlamaya zorlanmak gibi. Ve en ağır olanı da bu: İnsanlar yalnızca kayıplarını değil, tutunmaya çalıştıkları her şeyi tekrar ve tekrar kaybediyor.

Hatay’daki sel felaketinde şu ana kadar en az 5 kişi hayatını kaybetti. Ama sayıların arkasında hayatlar var. Yarım kalan hayatlar, bir gecede değişen ömürler var. Yaşanan olayda bir annenin hikâyesi canımı çok acıttı. Yağmurdan dolayı damı akıtıyor, evde çocukları üşümesin diye onları kızının evine gönderiyor. Çünkü çocuklarının kuru, sıcak ve güvenli bir yerde barınmasını istiyor. Ama o gece sel geliyor, kızının evi yıkılıyor ve iki oğlu sele kapılıyor. Biri hayatını kaybediyor, diğeri komada yaşam savaşı veriyor. İnsan bunu okuyunca susamıyor. Çünkü burada yalnızca doğanın sertliği yok; insanları yoksulluğa, güvencesiz yaşam koşullarına mahkûm eden bir düzen var.

Bir halkın yıllardır felaketten felakete sürüklenmesi normal değil. Bu kadar acının ardından hiçbir şey olmamış gibi devam edilmesi hiç normal değil. Çünkü bir şehir sürekli yıkıma uğruyorsa orada sorun yalnızca doğa değildir. Sorun, insan hayatını ve doğayı sermayenin gerisine atan düzendir.

Sonra tüm bu yaşananlara “kader” deniyor. Hayır. Bilimin susturulduğu, şehir planlamasının rant uğruna yok edildiği, doğanın sistematik biçimde talan edilip kapitalizme feda edildiği yerde yaşanan hiçbir şey yalnızca afet değildir. Önlem alınmayan her felaket zamanla katliama dönüşür.

Antakya bugün önümüzde çok somut bir gerçek olarak duruyor. Doğayla savaşarak, bilimi yok sayarak, şehirleri betonla boğarak hiçbir toplum ayakta kalamaz. Buradan ders çıkaramazsak ilerleyemeyiz. Nefes alamayız. Çünkü acılarımız bireysel değil, toplumsal. Bir çocuk sele kapıldığında, bir şehir göz göre göre yıkıldığında bu hepimizin ortak yarasına dönüşüyor. Ve bu yarayı ancak birlikte, akılla, bilimle, dayanışmayla ve en önemlisi de doğayı koruyarak, yaşamı gerçekten savunarak iyileştirebiliriz.

CHP’ye mutlak butlan kelepçesi: Nasıl ve neden? Sonuçlar ve olasılıklar

0

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçilmesinin temel nedenlerinden biri Erdoğan’ın normal koşullarda kendi öz gücüyle seçim kazanma ve iktidarda kalma imkanlarının daralmasıydı. Nitekim 7 Haziran 2015 seçimleri bunun ilk işaretini sundu. AKP meclis çoğunluğunu yitirerek tek başına iktidar olma imkanını yitirdi. Bu yenilginin üç nedeni vardı: Birinci olarak AKP’nin Fethullah Gülen hareketiyle uzun yıllara yayılan rejim içi işbirliğinin dağılması ve bu ittifakın bir askeri darbe girişimine gidecek oranda bir devlet içi savaşa sahne olmasıydı. Bir diğer neden iktidarın giderek yoğunlaşan antidemokratik uygulamalarına ve ekonomik krize karşı Gezi Parkı ile açığa çıkan demokratik halk hareketleriydi. Bunlar AKP için 7 Haziran seçim yenilgisinin altyapısını hazırlayan ekonomik, politik ve toplumsal faktörlerdi. Çözüm sürecinin çökmesi, 2007-8 dünya ekonomik krizinin birikimli şekilde tetiklediği Arap isyanlarının geniş Ortadoğu coğrafyasında ortaya çıkardığı yeni denge ve gelişmeler iç siyasete eklenen dış dinamikler olarak AKP’nin yenilgisinin temelini oluşturdu.

Tek adam rejimi nasıl kuruldu?

AKP içinden ve çeşitli büyük sermaye kesimlerinden 7 Haziran yenilgisinin ardından bir AKP-CHP koalisyon hükümeti önerisi dahi yükseldi. Dönemin AKP’li başbakanı Davutoğlu bu talebi sahiplendiğini açık olarak gösterdi. Bahçeli’nin önerisiyse AKP’nin yüzde 13,1 oy oranına ulaşan HDP ile hükümeti kurmasıydı. Kuşkusuz bu öneri çözüm sürecine ve Kürt siyasi hareketine cepheden karşı duran Devlet Bahçeli’nin Erdoğan’a yönelik eleştirisinin bir ifadesiydi. O yıllarda Erdoğan-AKP ve Demirtaş-HDP Bahçeli için en önemli siyasi hasım durumundaydı. Buna mukabil Bahçeli, Kılıçdaroğlu’nun, başbakanın Bahçeli olacağı bir CHP-MHP ittifakı teklifine de yanaşmadı. Sonuç olarak Erdoğan’ın 7 Haziran yenilgisine verdiği yanıt MHP ile yeni bir siyasi ittifak kurarak ülkeyi bir demir yumrukla yönetmeye yönelmek oldu. Erdoğan-Bahçeli ittifakı ilk meyvesini 1 Kasım 2015 seçimlerinde verdi. Haziran-Kasım 2015 arası beş ayda Kürt siyasi hareketi ve toplumsal muhalefet baskı ve şiddetle ezildi. Sonraki on yılı belirleyecek Cumhur İttifakı iktidar dönemi bu şekilde başladı. Tek adam rejimi çözüm sürecinin bitirilmesi ve Kürt siyasi hareketinin ezilmesi üzerine inşa olmuştu. Bugün Tek Adam rejimi ömrünü uzatabilmek için Öcalan açılımıyla, Kürt siyasi hareketinin “meşruiyetinin” devletçe tanınmasıyla ve yeni bir çözüm süreciyle yol almaya çalışıyor. Amaç ittifakı genişleterek iktidarda kalmak. Bu tablo rejim içi ve karşıtı kesimlerin, ittifakların nasıl sürekli yer değiştirdiğini ve değiştirebileceğini de göstermekte. Mutlak butlan kararı da bunun bir yansıması olarak görülmeli.

Devlet gücüne rağmen önlenemeyen yenilgiler

AKP-MHP ittifakına rağmen, Erdoğan için her bir seçim bütün devlet gücünü arkasına almasına ve muhalefet aleyhine tüm eşitsizliklere rağmen ancak bıçak sırtı sonuçlar üzerinden kazanılabildi. Tek adam rejimine geçiş referandumunun ancak mühürsüz 2,5 milyon oy pusulasının geçerli sayılmasıyla kazanılması da toplum çoğunluğunun Erdoğan’ı ve Cumhur İttifakını siyaseten reddettiğinin, AKP’nin sosyolojik destek tabanının partiyi ve lideri giderek terk ettiğinin bir göstergesiydi. Tek adam rejimine geçiş bu değişim talebinin sandıkta tecelli etmesini engellemeye yönelik bir hamleydi. Rejimin yüzde 50 başkanlık seçimine bağlanması görece küçük partileri Cumhur İttifakı içinde erimek zorunda bırakan bir siyasi kapana dönüştürüldü. Yeni rejim yutulamayan kimi küçük partilerin etkisinin iyice sınırlanmasına yol açtı. Bütün bu sistem mühendisliğine ve güce rağmen 2019 yerel seçimlerinde iktidar İstanbul ve Ankara büyükşehir belediyelerini en büyük rakibi CHP adaylarına karşı kaybetti. Tek Adam rejimi açısından bu seçim yenilgisi önemli bir milat oldu. Mutlak butlan kararına yönelik süreç de böylece şekillenmeye başladı. 2024 yerel seçimlerinde iktidarın neredeyse tüm büyük ve önemli belediyeleri üstelik tarihi farklarla kaybetmesi mutlak butlan kararını Cumhur İttifakı için köprüden önce son çıkış haline getirdi.

Özellikle Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ın İstanbul ve Ankara’yı ikinci kez ve tarihi farklarla kazanması, her ikisinin de olası bir cumhurbaşkanlığı seçiminde Erdoğan’ın önünde gözükmesi iktidar için alarm zillerini çaldırdı. Nitekim 21 Mayıs mutlak butlan kararı öncesi ilk hamle İmamoğlu’nun olası bir cumhurbaşkanlığı adaylığını kesecek şekilde diplomasının iptali ve ardından 19 Mart 2025 tarihinde yolsuzluk, rüşvet, casusluk gibi çok sayıda konuda suçlanarak tutuklanmasıyla gelmişti. İmamoğlu’yla birlikte çok sayıda CHP’li belediyeye kayyum atandı, belediye başkanları ve yöneticileri tutuklandı. Mansur Yavaş ve Ankara Büyükşehir Belediyesi için de benzer şekilde soruşturma ve iddianameler gündeme getirildi. İmamoğlu’nun başına gelenlerin Yavaş’ın da başına gelmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Bununla birlikte dört bin sayfaya yaklaşan İBB iddianamesine rağmen Silivri’de ikinci ayına yaklaşan duruşmalarda iktidarın aradığını bulamadığı, gizli tanıkların ve itirafçıların birer ikişer tersi ifadeler vermesiyle davanın şimdiden çöktüğü ortada. Tam da bu nedenle mutlak butlan kararı iktidar için kaçınılmaz bir ileri hamle olarak gündeme geldi.

Mutlak butlan kararı: Beştepe’nin çıkış arayışı

Son on yılın siyasi gelişmelerinin de gösterdiği üzere CHP’ye yönelik mutlak butlan kararı esasında Cumhur İttifakı’nın sandık yoluyla ve halk iradesiyle iktidarda kalamayacaklarını, iktidar olmak için gerekli seçmen desteğini yitirdiklerini ilan etmek anlamına gelmekte. Bu anlamıyla mutlak butlan kararı iktidarın, en azından şu aşamada, sandığı ve seçimleri ortadan kaldıramadığı için İmamoğlu örneğinde olduğu gibi, müstakbel yeni iktidar adaylarını ve CHP örneğinde olduğu gibi artık birinci parti haline gelmiş siyasi oluşumları, anayasayı ve yasaları tanımayarak, yargıyı siyasi müdahaleleri için bir araç haline getirerek, diskalifiye etme girişimidir. İktidar istediği sonucu alana dek durmayacak, sonuna kadar gidecektir. İktidarın beklentisi mutlak butlan kararıyla CHP’nin iç parçalanma yaşaması, genel muhalefetin dağılması, muhalefette genel bir umutsuzluk ve moral yıkımın egemen olmasıdır. Mutlak butlan kararı bunu sağlamazsa CHP’nin kapatılmasının, başta Özgür Özel olmak üzere siyasi yasakların hatta yeni tutuklamaların gündeme geleceği kesindir. Olayların akışı iktidar tarafında bu adımların atılmasını ve sonuç alınamadıkça elin yükseltileceğini göstermektedir. Bu noktada bu siyasal ve yargısal müdahalelerin sadece CHP ve yönetimiyle sınırlı kalmayacağını, ortaya çıkacak olası büyük muhalefet boşluğunu doldurabilecek diğer bütün aday ve partilere de yöneleceğini öngörmek gerekir.

Kapitalist emperyalist sistemin yeni normali, Bonapartizmler…

Bu noktada burjuva demokrasisindeki bu aşınmanın, Bonapartizme ve faşizan yönetimlere yönelimin doğrudan kapitalist emperyalist sistemin neredeyse 20 yıldır aşamadığı derin ekonomik ve siyasi krizin bir çıktısı olduğu unutulmamalıdır. Trump ve Erdoğan’ı yaratan ve büyük bir uyum ve işbirliği içinde hareket ettiren de kapitalist emperyalist sistemin çürümesine finans kapitalin ürettiği bir yanıttır. Kapitalist sistemi kurtarma adına dünyanın benzeri her ülkesinde işçi sınıfı ve emekçi halklar hem ekonomik hem politik hem de sosyal açıdan tamamen iktidarsız kılınmak istenmekte, krizin tüm faturası emekçilere ve ezilenlere ödetilmek istenmektedir. Mutlak butlan kararı büyük sermayenin bir kesimi adına Türkiye kapitalizminin siyasi ve ekonomik krizinin çözümünün bir parçasıdır. Savunma ve enerji sanayinden finans kapitale uzanan bu ortaklık zemininin temel amacı işçi sınıfını, emekçi halkı ve ezilenleri baskı ve şiddetle kontrol eden Tek Adam rejimini bir arada tutmak ve yaşatmaktır.

Yozlaşmış burjuva siyasetin kurtarıcılığına soyunmak: CHP’nin çıkmazı

Bu nokta aynı zamanda CHP’nin sınıfsal zayıf yanıdır. CHP yasama, yürütme ve yargı temelli güçler ayrılığı, seçme ve seçilme hakkı, denge ve denetim, anayasa ve yasaların bağlayıcılığı gibi burjuva demokrasisinin kural ve kurumlarını savunurken kapitalizmin yarattığı ağır ekonomik ve sosyal eşitsizliklerin siyasal demokratik haklarla olan ayrılmaz bağını kendi burjuva sınıfsal niteliği gereği krizin emekçiler lehine çözümü yönünde kurmamakta. Dolayısıyla AKP ile CHP arasındaki fark emekçiler ve ezilenler gözünde inançlar, ideolojik ve kültürel fark tercihleri sınırlarına hapsolmaktadır. Ülke muhalefetinin en geniş kesimlerinin karşı olmasına rağmen Tek Adam rejiminin varlığını sürdürebilmesi, AKP’nin bunca ekonomik ve demokratik yıkıma rağmen halen ilk iki partiden biri görünebilmesi, sorunların çözümünde toplumun halen hatırı sayılır bir kesiminin iktidara paye verebilmesi siyasal demokrasi mücadelesiyle ekonomik hakların ayrılmaz bir şekilde aynı program ve mücadele içinde bir arada verilememesinden kaynaklanıyor. Yozlaşmış burjuva siyasetin eski “görkemli” günlerine dönme ihtimali yok.

Rejimin güçlendirilmiş parlamenter bir sistemle kurtulacağını sanmak artık ayyuka çıkmış çoklu kriz koşullarında aynı Yukarı Bakma (Don’t Look Up) filminde olduğu gibi dünyayı yok edecek bir kuyruklu yıldız yeryüzüne yaklaşırken onu yok saymak kadar biçare bir tutum olabilir. İki çözüm yok: Çözüm ya sermaye adına ya emek adına olacak! Çıkış ya sermayenin öncelik ve çıkarlarına göre ya en geniş halk kesimlerinin, toplumun çoğunluğunun en acil ve temel ekonomik ve demokratik ihtiyaçları yönünde olacak. Arası numarası yapanlar ya da böyle bir seçeneğin gerçekten olduğunu sananlar hem kendilerine hem topluma kaybettirecekler.

Sola ve emek hareketine düşen görev ve sorumluluk

Butlan kararı sonrası siyasi sürecin kendi iç mantığı gereği baskın bir seçimle devam etmesi ihtimal dahilinde. Eğer iktidar seçimler için iki yıl beklerse -yeni adımlarla CHP’yi kapatmak, olası yeni parti kuruluşunu engellemek, diğer muhalefet odaklarının yeniden yapılanma içine girmesini engellemek, Mansur Yavaş dahil diğer adayları da seçime sokmamak gibi planları yoksa- butlan kararının siyasi getirisi eriyebilir. Bu senaryoda Kılıçdaroğlu ve destekçisi milletvekilleri erken seçim için gereken oyu tamamlayabilir ya da seçim öncesi mecliste Erdoğan’ın önünü açacak ve tek adam rejimini tahkim edecek 400 milletvekiliyle yeni bir anayasa süreci gündeme getirilebilir. Lakin mevcut ekonomik koşullarda bu hamleler çok riskli ve hepsi geri de tepebilir. Bu durumda CHP’ye kayyum adımıyla birlikte iktidarın hızla Öcalan açılımında adımlar atması, bir demokratik gericilik parantezi açması, eldeki tüm kaynakları yakmak pahasına seçim musluğunu açarak ekonomiyi ve toplumu manipüle edecek şekilde görece bir rahatlık oluşturması gerekir. Ya da zamanın kendi lehine sonuçlar üretmesini bekleyerek, Erdoğan’ın adaylığını garanti alacak şekilde, seçimler için son tarihe kadar devam edebilir.

Hangi yol izlenecek? Kilit nasıl açılacak? Kuşkusuz iktidarın ne yapacağından önce ve esas olarak cevap CHP yönetiminin ortaya koyacağı dirence ve toplumsal muhalefetin seferberlik düzeyine bağlı olarak şekillenecek.

En önemli belirleyen ise sol/sosyalist ve emek hareketinin izleyeceği çizgi olacaktır. Mayıs 2023 seçimlerinde olduğu gibi sınıf bağımsızlığını ve programını askıya alan ve erteleyen tutumlar tekrarlanmamalıdır. “AKP gitsin de nasıl giderse gitsin” bir politika değildir. Siyasi demokrasi hattının savunusu ancak emekçilerin seferberliğiyle korunabilir. Ama emekçiler boşlukta seferber olamaz. Kendi sınıfsal çıkarlarıyla bütünlük içermeyen, sınıfsal içeriğinden boşaltılmış bir genel demokrasi söylemiyle hareket edemez. Seferberliğin bir ittifak zeminine ve acil talepler programına ihtiyaç vardır. Bu ittifak zemini emek ittifakıdır. Emek ittifakı rejimin sadece siyasi değil ekonomi politikalarını da reddeden, sermaye adına rejimde konsolidasyona karşı olduğu kadar rejimde sermaye adına düzeltmelerle de (güçlendirilmiş parlamenter rejim, yarı başkanlık vb.) yetinmeyen emek ve özgürlük eksenli bir politik hattın savunusunu rehber edinmelidir.

Emek ittifakında iki temel acil talep öne çıkarılmalıdır: 

Bir; tüm hak ve özgürlükleri teminat altına alacak şekilde siyasi demokrasinin tesis edilmesi talebidir: Demokrasi için emekçilerin seferberliği! Bu talebin başlangıç noktası mutlak butlanın reddedilmesi, kayyum siyasetine son verilmesi, belediye başkanlarını görevine iadesi ve politik tutsakların ayrımsız özgürlüğüne kavuşmasıdır.

İki; kapitalist burjuva yozlaşmaya karşı emekçilerin öncülüğünde düzenin yeniden inşası: Eşitlik ve hakça paylaşım için Emekçiler Yönetmeli! Bu talebin başlangıç noktası kaynakların emekçiler için harcanması, hayat pahalılığına son verilmesi için tüm ücretlerin yoksulluk sınırı üzerine çıkarılması, bir soygun düzenine dönen faiz ve yap işlet devret modelinin sona erdirilerek tümünün kamulaştırılması, işçi yönetimi ve denetiminin tüm işyerlerinde, okullarda, sendikalarda iş ve emek örgütlerinde ve hayatın tüm alanlarına uygulanmasıdır.

Bolivya halkının mücadelesini destekleyelim!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, ülkenin içinde bulunduğu yağmaya, ekonomik ve toplumsal felakete karşı Bolivya halkının büyük mücadelesine uluslararası destek verilmesi gerekliliğini ifade ediyoruz.

Halk seferberliği Bolivya’nın başkentini kuşatmış durumda. Bolivya İşçi Merkezi (COB), köylü sendikaları, yerli halkların örgütleri, mahalle sakinleri ve çeşitli sektörlerden emekçilerin yol blokajı başkent La Paz kuşatma altında tutuyor. Bu mücadele eylemi, bugün başkanın istifasını talep ediyor, Rodrigo Paz’ın sağcı hükümetini ve ülkenin toprak sahibi oligarşisi ile çokuluslu şirketlerin hizmetindeki rejimini köşeye sıkıştırıyor.

Hükümet, blokajları kırmak ve seferberliği ezmek amacıyla polis ve ordunun birlikte yürüttüğü vahşi bir baskı dalgası başlattı. Şimdiden 4 ölü, 100’den fazla yaralı ve onlarca tutuklu var. Ayrıca COB’un başlıca önderi Mario Argollo hakkında yakalama emri çıkarıldı. Buna rağmen seferberlik sürüyor, çünkü yol blokajı hükümet merkezinde derinleşiyor ve ulusal düzeye yayılıyor.

Rodrigo Paz’ın sağcı hükümeti, emekçi halkın ekonomisini yıkıyor ve onu aşırı yoksulluğa sürüklüyor. Temel tüketim sepetindeki ürünlerde yüzde 60’ın üzerinde büyük bir enflasyon yaşanmasına rağmen hükümet ücret artışlarını iptal etti; köylülerin ve yerlilerin topraklarını ellerinden alıp, ülkenin bütün topraklarına el koymak isteyen tarım oligarklarına teslim etmeyi amaçlayan bir yasa çıkarmak istiyor.

Bu oligarklar, ülke yüzölçümünün yüzde 10’ununa karşılık gelen 10 milyon hektar ormanın iki yıl önce yanmasına yol açmışlardı. Amaçları bu topraklara el koymaktı ve bu durum ülkenin tamamında daha az yağışla birlikte bir iklim felaketine neden oluyor. Üstelik hem toprak sahibi oligarşi hem de çokuluslu şirketler başlıca zenginliklerin tümünü, ürünlerin büyük bir bölümünü, altını ve diğer madenleri, ayrıca ihracattan kazandıkları dolarları ülke dışına götürüyor. Paz hükümeti ise bu kesimlerin zaten sınırlı düzeyde ödediği vergilerin bir kısmını dahi kaldırdı.

Söz konusu olan, Bolivya’nın bütünüyle yağmalanmasıdır. Bu yağma daha önce başlamış ve Evo Morales liderliğindeki MAS hükümetleri döneminde de yaşanmış olsa da, Rodrigo Paz’ın mevcut hükümeti bunu derinleştiriyor.

Rodrigo Paz, kendini her türden yalanla haklı göstermeye çalışıyor. Bunlardan biri de bütün protestoların Evo Morales tarafından kışkırtıldığı iddiası.

Seferberlikler başladıktan sonra Evo Morales de gösteri çağrısı yaptı ve kendini Paz hükümetine alternatif olarak sunmaya çalışıyor. Oysa kendisi, yıllar önce tarım olgiarkları ve çokuluslu şirketlerle anlaşmalar yapmaya başlamıştı. Hükümete karşı gösteri yapanların büyük bölümü ise Evo’nun adını bile anmıyor.

Bolivya İşçi Merkezi ve diğer örgütlerin öncülük ettiği kahramanca halk direnişi, şimdi Rodrigo Paz hükümetinin gitmesini gündeme getiriyor.

İUB-DE olarak, İUB-DE’nin Bolivya seksiyonu Emekçi Halkın Alternatifi’nin de parçası olduğu İşçi Partisi’nin (PT) önerisini destekleme çağrısı yapıyoruz: Rodrigo Paz gitmeli; COB ve mücadele hâlindeki örgütlerden oluşan ve ülkeyi bu felaketten kurtaracak bir geçiş hükümeti kurulmalı; halk örgütlerinin özgür katılımıyla serbest seçimler yapılmalıdır.

Rodrigo Paz hükümeti şu anda Trump’ın ve Latin Amerika’da ona en çok boyun eğmiş sağcı hükümetlerin uluslararası desteğine sahip. Bunlar arasında Arjantin’de Milei, Şili’de Kast ve Ekvador’da Noboa hükümetleri bulunuyor. Hatta doğrulanmamış iddialara göre Trump, Rodrigo Paz’a destek için asker ve silah gönderebilir.

Bütün bunlar nedeniyle Bolivya emekçi halkıyla uluslararası dayanışma göstermek ve baskıyı teşhir etmek büyük önem taşıyor. İUB-DE olarak, her ülkede sokaklarda, büyükelçiliklerin ya da konsoloslukların önünde, Bolivya emekçi halkının ve yoksul kesimlerin mücadelesini destekleyen birleşik eylemler gerçekleştirme çağrısı yapıyoruz. Rodrigo Paz defol, baskıya son, COB ve mücadele hâlindeki örgütler hükümeti için.

22 Mayıs 2026

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Güney Kore’de taşımacılık işçilerinin büyük zaferi

0

Nisan ayında Güney Kore’de KPTU-Trucksol sendikası üyesi kamyon şoförleri bir işçinin polis müdahalesi sırasında kamyon altında kalarak ölmesine varan militan bir grevin ve ulusal bir seferberliğin ardından platform ekonomileri ve kendi hesabına çalışma modeline karşı büyük bir zafer kazandı.

Güney Kore’nin en büyük mağaza zincirlerinden biri olan CU BGF’nin ürün taşımacılığını yapan KPTU-Trucksol üyesi kamyon şoförleri dört katmanlı bir taşeron zincirinin en alt katmanında çalışmaktaydılar. Bu güvencesiz model gereği tüm operasyon maliyetlerini kendileri karşılıyor, geçinebilmek için günde iki sefer yapıyor, 13 saati aşan sürelerle çalışıp ve sonuç olarak da ayda ancak 3 milyon Kore wonu (yaklaşık 2.000 ABD doları) kazanıyorlardı. İnsanca bir çalışma koşulu olan tek seferlik işgünü ise zarar etmeleri anlamına geliyordu. Buna ek olarak şoförler gece çalışmasında herhangi bir ek ücret almamakta; ayda 25-26 gün, neredeyse hiç dinlenmeden çalışmaktaydı. Aşırı hava koşullarına maruz kalırken, yükleme ve boşaltma işlerini de yapmaktaydılar. Kamyon şoförlerinin KPTU-Trucksol sendikasında bir araya gelmelerinin ardından, CU BGF’nin işçi ve sendika düşmanı tavrı ile toplu sözleşme talebini reddetmesi üzerine sendika 5 Nisan tarihinde greve başladı.

“Kendi hesabına çalışan işçiler” modeli

Taşeron işçilik başta çokuluslu emperyalist şirketler olmak üzere, dünya genelinde burjuvazinin sömürüyü artırmak ve işçi sınıfını örgütsüz bırakmak adına dört elle sarıldığı bir model oldu. Dünya genelinde sendikalar ve işçi sınıfı taşerona karşı verdiği mücadelelerde kimi kazanımlar elde etmiş olsa da burjuvazi bu taşeron modeline paralel olarak “kendi hesabına çalışan işçiler” modeliyle canavarca baskısını bir üst aşamaya çıkardı.

Türkiye’de “esnaf kurye” olarak bilinen bu modelde kuryeler ve şoförler hukuken kendi hesaplarına çalışan kişiler olurken şirketler de iş güvencesi, sigorta vb. yükü taşımaksızın sözleşmeler yapıyorlar. Genellikle bu işçiler kendi adlarına bir şirket kurdukları için hukuken işveren olarak görünüyor ve sendika üyesi olma hakları ellerinden alınmış oluyor.

KPTU-Trucksol üyeleri Ocak ayından beri bağlı bulundukları taşeron zincirinin halkalarından biri olan BGF Retail ile toplu sözleşme yapılmasını isterken taşeron zincirinden bir diğeri olan BGF Retail, şoförlerin seferini teke düşürerek BGF Logis aracılığıyla üyelere karşı tazminat davaları açtı.

Seo Gwang-seok’un öldürülmesi ve yasal engeller

Dünyanın her yerinde alışkın olduğumuz üzere bu stratejik greve de polisin ve hükümetin işçi ve sendika düşmanı müdahalesi gecikmedi. Nisan ayının ortalarında polisle çatışmalar başlarken, 20 Nisan tarihinde grevlerini güçlü bir şekilde sürdüren işçilere polis saldırdı. Müdahale sırasında, sabah saat 11:45’te Seo Gwang-seok adlı bir işçi kamyon altında kalarak öldürüldü. Bu trajik kaybın hemen ardından İstihdam ve Çalışma Bakanlığı, KPTU-TruckSol’un protestosu sırasında meydana gelen can kayıplarının “Sendikalar ve Çalışma İlişkileri Düzenleme Yasası’nın 2. Maddesi kapsamındaki asıl işveren-alt işveren toplu pazarlık meselesinin ötesine geçen” bir durum oluşturduğunu belirtti ve KPTU-TruckSol üyelerini “küçük işletme sahipleri” ya da “kendi hesabına çalışanlar” olarak nitelendirdi. Bu açıklama ile beraber Seo Gwang-seok’un öldürülmesinden doğrudan doğruya şirket, hükümet ve polis teşkilatının sorumlu olduğu açıkça ortaya çıktı. KPTU-Trucksol’un grevine yapılan saldırı aslında Güney Kore genelinde kendi hesabına çalışanların, işçi olarak değerlendirilmeyerek toplu sözleşme haklarını gasp etmek için yapılmıştı.

Aslında, serbest çalışan işçiler ile platform ekonomisi kapsamında çalışan işçiler, Güney Kore’de iş hukuku kapsamının genişletilmesine yönelik stratejik davalar ve kampanyalar yoluyla sendikalaşma ve toplu pazarlık yapma hakkını giderek artan biçimde kazanmışlardı. Hükümet ve sermaye, KPTU-TruckSol’u geleneksel olarak “yasal olmayan bir sendika” olarak nitelendirmiş olsa da bu yapı aslında yasal olarak kayıtlı bir sendika olan KPTU’ya (Kore Kamu Hizmeti ve Ulaştırma İşçileri Sendikası) bağlı bir yapı idi.

Sendika üyeliği ve toplu pazarlık kapsamını genişleten son içtihatlar ve yasal değişiklikler, bu tür iddiaları geçersiz kılmıştı; Nitekim Çalışma ve İstihdam Bakanı da grev süreci sırasında bu yaklaşımı sonunda kabul etti.

Grev ayrıca “Güvenli Ücretler” (Safe Rates)[1] sisteminin genişletilmesi gerekliliğini de ortaya koydu. Bu sistem bazı serbest çalışan kamyon şoförleri için asgari ücret standartlarını güvence altına almakla birlikte, henüz perakende sektörüne uygulanmamaktaydı. CU şoförleri Güvenli Ücretler kapsamına dahil edilmiş olsaydı, büyük olasılıkla greve gitmek zorunda kalmayacaklardı.

Grevle uluslararası dayanışma

Seo Gwang-seok’un öldürülmesinin ardından grev ulusal çapta bir seferberliğe döndü ve uluslararası ölçekte 20’den fazla sendikanın desteği ile sürdü. Sendikanın düzenlediği mitinge 10 bin kadar işçi katılırken, bu mitingde ve sonrasında, cenaze töreninde kurulan platformdan yayınlanmak üzere dünyanın çeşitli yerlerinden görüntülü mesajlar da yayınlandı. Bu mesajların içerisinde Türkiye’den Tüm Taşıma İşçileri Sendikası (TÜMTİS) adına Sedat Durel’in okuduğu mesajının yanı sıra İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) adına Arjantin’den İşçilerin Sol Cephesi-Birlik (FIT-U) milletvekili Juan Carlos Giordano’nun ve mücadeleci demiryolu işçileri sendikası liderlerinden Ruben Pollo Sobrero’nun mesajları da iletildi.

KPTU-TruckSol’ün tüm bu saldırılara yanıtı oldukça güçlü ve etkili oldu: Jinju, Jincheon ve Wonju’daki (sonuncusu 28 Nisan’da) CU BGF lojistik merkezleri bloke edildi. 26 ve 27 Nisan’da KPTU basın açıklamaları, 28 Nisan’da ise Seul ve Jinju’da KPTU’nun da bağlı olduğu Kore Sendikalar Federasyonu (KCTU) kitlesel mitingler gerçekleştirdi. 28 ve 29 Nisan tarihlerinde yemek dağıtım kuryeleri ile beraber Çalışma Bakanlığı’ndan Kara, Altyapı ve Ulaştırma Bakanlığı’na, oradan Jincheon’daki CU BGF direniş alanına ve ardından Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na uzanan iki günlük bir konvoy düzenledi.

Tüm bu eylemlerin temel vurgusu, CU BGF grevinin taleplerini aşarak ulusal çapta Şehit Seo adına platform işçilerinin ve özel istihdamlı işçilerin temel çalışma haklarının tanınması ve Güvenli Ücret Sistemi’nin genişletilmesi oldu.

Grev kazandı, sendika tanındı

Bu güçlü mücadelenin ardından kazanımlar birbirini izledi. 30 Nisan’da CU BGF şoförlerinin ücret ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi için anlaşmaya varıldı. Şehit Seo Gwang-seok için özür ve tazminat kazanıldı. Bu onurlu kazanımları bir başka saldırının nihai olarak geri püskürtülmesi izledi: BGF’nin TruckSol’ün yasal bir sendika olmadığı yönündeki diğer şirketlerin de elini güçlendirecek iddiasına karşı Seul Çalışma İlişkileri Komisyonu, diğer dağıtım şirketlerine karşı açılan davada, TruckSol’un yasal olarak kayıtlı bir sendikanın (KPTU) bağlı birimi olarak meşruiyetini fiilen tanıyan bir karar verdi.

Sendika, kendisine uluslararası dayanışma gönderen sendika ve federasyonlara zaferini şu cümlelerle ifade etti: “Trajik koşullar altında doğmuş olsa da bu zafer hepimizin ortak zaferidir ve istihdam statüsü ne olursa olsun tüm işçiler için haklar ve standartlar mücadelesini büyütmek adına bir temel oluşturmalıdır.”

Güney Kore’deki bu mücadele dünya sınıflar mücadelesi adına çok önemli bir gerçeği yeniden ortaya çıkarıyor. Güney Kore işçi sınıfı yakın zamanda olağanüstü hale karşı direnip kazanmışken, şimdi de çokuluslu şirketlerin en saldırgan iş modellerinden biri olan “kendi hesabına çalışma” modeline dair de önemli bir mücadele pratiği sundu.


[1] Türkçeye “Güvenli Ücretler” sistemi olarak çevrilebilecek olan “Safe Rates” kampanyası Uluslararası Taşımacılık İşçileri Federasyonu’nun (ITF), taşeron, kendi hesabına çalışan ve platform çalışanlarını hedefleyen uluslararası kampanyanın adıdır. Bu kampanyanın amacı, kendi hesabına çalışan, taşeron olan ya da platform ekonomisine bağlı olan işçilerin asıl işvereni bağlayıcı kılacak şekilde TİS’ten faydalanmasını sağlamaktır. Kampanya şu ana dek Avusturalya ve Güney Kore’de olmak üzere yönetmeliklerde değişiklik yapılıp tanınarak kimi başarılar elde etmiş durumda.

Hukuk köşesi: işe iade davası

0

İşe iade davası, 4857 sayılı İş Kanunu kapsamında, iş sözleşmesi geçersiz bir sebeple feshedilen işçinin işine geri dönmesini sağlayan bir dava türüdür. Bu dava, işverenin fesih yetkisini kısıtlayan en güçlü “iş güvencesi” mekanizmalarından biridir. Bir işçinin işe iade davası açabilmesi için işyerinde en az 30 işçi çalışıyor olması, işçinin o işyerinde en az 6 aylık kıdeminin bulunması ve iş sözleşmesinin belirsiz süreli olması gerekir. Bu şartların varlığı ve işverence yapılan geçersiz bir feshin varlığı halinde işverene karşı işe iade talepli dava açılabilir.

İşe iade davasında, dava açılmadan önce zorunlu olarak tüketilmesi gereken arabuluculuk yolu mevcuttur. İşçinin öncelikle işverene karşı işe iade talebiyle arabuluculuk yoluna başvurması gerekir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken en önemli husus, arabulucuya başvuru süresidir. İşçi, fesihten itibaren 1 ay içinde arabuluculuğa başvurmak zorundadır. Aksi halde işe iade talebinde bulunamaz. Arabuluculuk sürecinde anlaşma sağlanamaması halinde, arabulucu tarafından düzenlenen son tutanak tarihinden itibaren iki haftalık süre içinde iş mahkemelerinde dava açma hakkına sahiptir.

İşçi işe iade talebiyle açtığı davada aynı zamanda boşta geçen süre ücreti ve işe başlatmama tazminatı talep edebilir. Gazetemizin bir önceki sayısının Hukuk Köşesi’nde yer alan Sendikal Tazminat başlıklı yazıda detaylı yer verdiğimiz üzere, feshin sendikal sebeple yapılması halinde işçi, işe iade talepli açacağı davada sendikal tazminat talebinde de bulunabilir.

Mahkeme tarafından işe iade kararının verilmesi ve bu kararın kesinleşmesi ile birlikte, işveren tarafından yapılan fesih yapılmamış/geçersiz sayılır. İşe iade kararının kesinleşmesinden itibaren 10 iş günü içinde işverene işe başlamak üzere başvuru yapılması zorunludur. Başvurunun ileride ispat sıkıntısı yaşanmaması adına noterden gönderilecek ihtarname ile yapılması önerilir. Yapılan başvurunun ardından işveren 1 ay içinde işçiyi işe davet etmekle yükümlüdür. İşveren, bu süre içinde işçiyi işe davet etmez ise, işe başlatmama tazminatını ödemekle yükümlü olur. Bu halde işçi ek olarak, yapılan yeni fesih ile birlikte feshe bağlı alacaklarını da (kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, yıllık izin ücreti) işverenden talep edebilir.

İşverenin işçiyi belirtilen süre içinde işe davet etmesi halinde işçi işe dönmek zorundadır. Aksi halde işçinin yaptığı başvuru samimi olmayacağından işçi, dava ile hak kazandığı işe başlatmama tazminatını talep edemez. İşverenin daveti üzerine işe başlayan işçi, fesihten önce sahip olduğu koşulda işe iade edilmek zorundadır. İşçiye aynı çalışma şartlarının ve özlük haklarının sunulması gerekir. Aksi takdirde işveren tarafından yapılan işe davet de samimi kabul edilmez. Gerekli şartların varlığı halinde işçi bu kez haklı veya geçerli nedenle iş akdini sona erdirebilir. Diğer işçilik alacaklarının yanı sıra işveren tarafından yapılan işe davet de samimi olmadığından işe başlatmama tazminatını da talep edebilir.

İşe davet prosedüründen bağımsız olarak işveren boşta geçen süre ücretini işçiye ödemekle yükümlüdür. Boşta geçen süre ücreti, işçinin işsiz kaldığı süreye karşılık 4 aylık giydirilmiş brüt ücret olarak hükmedilir.

ÇEVBİR anketi, çevirmenlerin güvencesiz koşullarını ortaya koydu

0

Çevirmenler Meslek Birliği (ÇEVBİR), kitap ve altyazı/seslendirme çevirmenlerinin çalışma koşullarını tespit etmek için üyeleriyle yaptığı 2026 Yılı Çalışma Koşulları Anketi’nin sonuçlarını paylaştı. Ankette aylık kazanç, sağlık ve emeklilik durumu, telif ve ödeme koşulları gibi başlıklarda sorular yer aldı.

Anketin en çarpıcı sonuçları arasında düşük gelir seviyesi yer alıyor. Sonuçlara göre serbest çevirmenlerin yüzde 31’i asgari ücret altında kazanırken, yüzde 51’i 35 bin TL altında kazanarak açlık sınırı bandında kalıyor. Ayda 55 bin TL üstü kazananların oranı sadece yüzde 8,6. Katılımcıların yarısından fazlası, yayınevlerinden ödemesini zamanında ve düzenli olarak alamıyor.

Düşük gelir seviyesiyle bağlantılı olarak, katılımcılarının yalnızca yüzde 37,4’ü sadece kitap çevirisiyle geçinebildiğini ifade ediyor. Kalan yüzdelik dilimse ek iş zorunluluğunu gösteriyor. Katılımcıların çoğunluğu kitap çevirisiyle beraber tam zamanlı iş yapması veya başka alanlarda da çeviri yapması gerektiğini belirtiyor.

Sosyal güvence ve emeklilik hayal

Anket sonuçlarına göre serbest çevirmenlerin yüzde 74,1’i emeklilik için hiçbir şekilde birikim yapamıyor. Katılımcıların yüzde 31’inin genel sağlık sigortası eşi veya ailesi üzerinden karşılanırken yüzde 17,2’sinin hiçbir sosyal güvencesi yok. Bu genel tablo sonucunda katılımcıların neredeyse yarısı çeviri mesleğini tam zamanlı sürdüremeyeceğini ya da bırakmayı düşündüğünü belirtiyor.

Altyazı ve seslendirme çevirmenleri açısından da benzer bir tablo mevcut. Katılımcıların yüzde 87,5’inin serbest çalışıyor olması, bu alanda da güvensizliğin boyutunu gösteriyor. Yüzde 50’si asgari ücret bandında kazanırken hiçbiri emeğinin ücret karşılığını alabildiğini ifade etmiyor.

ÇEVBİR’in anketi, çevirmenlerin sosyal güvenceden yoksun ve belirsiz çalışma koşullarına dair önemli veriler ortaya koyuyor.

Mutlak butlan kabul edilemez! Siyasi demokrasi için emekçilerin seferberliği!

0

İşçi Demokrasisi Partisi’nin CHP’ye yönelik “mutlak butlan” kararına ilişkin açıklaması.

Mutlak Butlan iktidarın seçimleri kazanamayacağının, sandıktan çıkamayacağının kesin ilanıdır! İktidar sandıktan ölesiye korkmakta, halk iradesinden kaçmaktadır!

Mutlak Butlan kararının çıkma nedeni Cumhur İttifakı’nın olası ilk seçimleri kaybedeceğinin kesinleşmiş olmasıdır.

İktidarın Mart 2024 yerel seçimleriyle resmileşen gerileme ve yenilgi süreci son iki yılda derinleşen siyasi ve ekonomik krizlerle birlikte geri döndürülemez bir nitelik kazanmıştır.

İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesi, ardından yolsuzluk ve casuslukla suçlanıp belediye başkanlığının da düşürülerek tutuklanmasına neden olan 19 Mart yargı operasyonu iktidarın sandıktaki yenilgiyi bertaraf etme girişimidir.

Mutlak Butlan kararı muhalefete dönük bu yargı müdahalesinin bir devamı niteliğindedir. İktidar sandıktan ölesiye korkmakta, halk iradesinden kaçmaktadır!

Konu Ekrem İmamoğlu, Özgür Özel ya da CHP değildir. İktidar rakiplerini isim isim belirleme, içerme ya da yok etme hedefiyle bir majestelerinin muhalefeti yaratma siyaseti gütmektedir. İktidarın amacı halk iradesini yok ederek seçme ve seçilme hakkını yok etmektir.

Tek adam rejimi bir azınlık iktidarı durumuna düşmüştür. İktidar siyasal demokrasiyi ayaklar altına alarak ömrünü uzatma gayretindedir.

Muhalefet tüm renkleriyle ve kesimleriyle iktidarın siyasi demokrasiyi ayaklar altına almasını besleyecek her tür meşrulaştırma ilişkisinden uzak durmalı, iktidarın antidemokratik siyasetini teşhir etmeli, siyasi demokrasi temelinde hak ve özgürlükler için bir arada durarak mücadele etmelidir.

Çözüm seçimleri pasif bir şekilde beklemekten değil, Tek Adam rejimine karşı toplumsal seferberliği yükseltmekten geçmektedir. Siyasi demokrasi emekçilerin seferberliği üzerinde yükselecektir!

Mutlak Butlan kararı hukuksuzdur, derhal geri alınsın!

Kayyum siyasetine son! Belediye başkanları göreve! Politik tutsaklara özgürlük!

21 Mayıs 2026

İşçi Demokrasisi Partisi

Bir kavram: eşel mobil

0

Emperyalist savaşın etkisinin Türkiye’deki akaryakıt fiyatları üzerindeki kaçınılmaz etkisiyle hükümet, geçici olarak “eşel mobil” sistemine geçildiğini duyurdu. Bu terim Fransızcadan geliyor; échelle ölçek anlamına gelirken, mobile de hareketli anlamına geliyor. Türkiye’de güncel olarak kullanıldığı anlamıyla, akaryakıt fiyatları belirli bir seviyenin üzerine çıktıkça, akaryakıttan alınan ÖTV’nin indirilmesiyle artışın tüketici tarafındaki etkisinin hafifletilmesi kastediliyor.

Ancak bir kavram olarak eşel mobil yalnızca bu tür uygulamalarda değil, Troçki’nin Geçiş Programı’nda da karşımıza çıkıyor. Devam eden kısımda bu metinde bahsedildiği anlamıyla “eşel mobil” ya da daha önce Türkçeleştirildiği haliyle “oynak merdiven” kavramını inceleyeceğiz.

Troçki, Geçiş Programı’nda ücretler ve çalışma saatleri için birbiriyle bağlantılı iki ayrı oynak merdivenden bahseder. Özellikle çözülme koşulları altında, hatta güncel duruma benzer şekilde savaşın yaklaşmakta olduğu dönemlerde artan ve kapitalist sistemin abesliğini özetleyen iki temel ekonomik kötülüğe; yani işsizlik ve yüksek fiyatlara karşı genel mücadele sloganları ve yöntemlerine ihtiyaç olduğunu söyler.

Kapitalistlerin ya da reformistlerin enflasyon ya da istikrar politikalarını aynı kazığın iki ucu olarak niteler. Bunlar emekçiler için bir çözüm sunamaz. Hayat pahalılığıyla gerçek anlamda mücadele etmek için kullanılabilecek tek slogan, ücretlerin oynak merdiven sistemine göre ayarlanmasıdır. Bununla ifade edilen; ücretlerin tüketim mallarındaki fiyat artışı oranında otomatik ve sürekli olarak artırılmasının toplu sözleşmelerle güvence altına alınmasıdır.

İki büyük ekonomik beladan hayat pahalılığına karşı kullanılacak olan slogan budur. Bir diğer belanın da işsizlik olduğunu söylemiştik. Geçiş Programı’ndaki ilgili bölümde Troçki, sömürü toplumunda işçilerin elinde kalan yegâne ciddi hakkın çalışma hakkı olduğuna değinir. Bu hakkın gerçek anlamda güvence altına alınabilmesi için, dönemsel ya da yapısal işsizliğe karşı da işgücünün oynak merdiven sistemine göre ayarlanması ve kamu hizmetlerinin genişletilmesi sloganı kullanılmalıdır.

Bundan kasıt, bütün işlerin bütün mevcut işçiler arasında paylaştırılmasıdır. İşçilerin aldıkları eski ücretler değişmeksizin, iş süresi bu yeni işbölümüne göre kısaltılmalıdır. Tabii ki bu sisteme ücretlerin de enflasyon oranında artması eşlik etmelidir.

Troçki, kapitalistlerin elbette bunun gerçekçi olmayışı üzerinde duracaklarını, hatta bazı şirketlerin bu sistemle batabileceklerini söyler. Ancak burada sorunun bir maddi gerçekçilik sorunu olmadığının altını çizer. Sorun bu taleplerin karşılanmasının gerçekçi olmaması değildir. Sorun, kapitalizmin bu talepleri karşılayabilecek güce sahip olmamasıdır. Dolayısıyla sloganın işaret ettiği yer açıktır: Kapitalizm bu kabiliyete sahip değilse emekçilerin hayatları değil, kapitalizmin kendisi yıkılmalıdır.

Zamlar geri alınsın!

0

Türkiye’de emekçiler için hayat her geçen gün daha da pahalılaşıyor. Ücretler erirken, elektrikten doğalgaza, gıdadan barınmaya kadar her kalemde zamlar peş peşe geliyor. En temel tüketim maddesi olan ekmeğe gelen zamlar emekçinin sofradaki dilimin küçüldüğünün en açık göstergesi. Nisan ayında elektrik ve doğalgaza yapılan yüzde 25’lik zam ise zaten ağır olan yaşam koşullarını daha da kötüleştirmiş durumda. Enerjiye gelen bu artışlar yalnızca faturaları şişirmekle kalmıyor; iğneden ipliğe her şeye yeni zamlar olarak geri dönüyor.

Resmi veriler bile tabloyu gizleyemiyor. TÜİK’in açıkladığı verilere göre tüketici fiyatlarındaki artış yılbaşından bu yana yüzde 14,64’e, yıllık artış ise yüzde 32,37’ye ulaştı. ENAG verilerine göre ise yıllık enflasyon yüzde 55,38. Bu tablo, ücretlerdeki erimeyi de açıkça gösteriyor. Çalışma ekonomisi uzmanı Aziz Çelik’in hesaplamasına göre asgari ücret daha yılın ilk dört ayında 4 bin 110 lira eridi. Maaşlar daha cebe girmeden buharlaşıyor, milyonlarca emekçi açlık sınırının altında ücretlerle hayatta kalma mücadelesi veriyor. İktidarın 2026 yılı için açıkladığı yüzde 16’lık enflasyon hedefi ise daha yılın ortası gelmeden fiilen çökmüş durumda.

Şu çok açık: Enerji maliyetleri, döviz artışı ya da küresel gelişmeler bahane edilerek yapılan zamların faturası doğrudan emekçilere kesiliyor. Emekçinin yaşamını sürdürebilmesi için gerekli olan her şey daha erişilmez hale geliyor. Oysa aynı dönemde şirketler teşviklerle, vergi indirimleriyle desteklenmeye devam ediyor. Bunun son örneği, kurumlar vergisinde yapılan indirim oldu. Üretici kurumlar ile zirai üretim yapan kurumların ödeyeceği kurumlar vergisi oranının yüzde 25’ten yüzde 12,5’ye düşürülmesi kabul edildi. Bir diğer düzenleme de yurt dışındaki ve yurt içindeki kayıt dışı varlıkları ekonomiye “kazandıracağı” öne sürülen “Varlık Barışı” oldu. İktidar, ekonomide yaşadığı sıkışmayı kaynağı belirsiz paraların da aklanmasına sebep olacak bu tip yollarla aşmaya ve vergi indirim ve muafiyetleri ile yine sermayeyi memnun etmeye devam ediyor.

Bu karşın bugün milyonlarca işçi, emekçi, kadın ve genç sermayeden yana bu sistemin kendisine kestiği faturayla yüzleşmek, baş etmek zorunda. Bizler bir ekonomik-siyasal tercihin bedelini ödüyoruz! Maliyetleri bahane ederek her şeye zam gelmesini meşrulaştıran; ama söz konusu ücretler olduğunda onu da maliyet gördüğü için zam yapmayan bir ekonomi-politiğin sonuçlarını yaşıyoruz. Oysa onların maliyet gördüğü bizim hayatta kalma mücadelemiz; ücretlerimizle birlikte günden güne eriyen sofradaki ekmeğimiz, sağlığımız, geleceğimiz…

Bunun farkında olmak, öfkemizin de mücadelemizin de bugün sadece hayat pahalılığına karşı değil; bize bunu dayatan, sermaye çıkarına faturayı bize ödetenlere karşı olduğunu da ifade etmek çok kritik. Başka bir seçenek olduğunu, buna mahkûm olmadığımızı biliyoruz! Faturayı emekçiye değil, sermayeye ödetecek bir ekonomik program ve politik hat mümkün! Ancak bunun için acil taleplerimiz etrafında emekten, işçiden yana bir mücadeleyi örgütlemek gerekiyor.

  • Temel gıda ve tüketim maddelerine, elektrik, su, doğalgaz, akaryakıt ve ulaşıma yapılan zamlar geri alınsın! Enerji, barınma ve gıda gibi temel ihtiyaçlar sübvanse edilsin; bu yük sermayeye ödetilsin. Kaynak ihtiyacı için zenginlerden artan oranlı servet vergisi alınsın!
  • Ücretler insanca yaşayacak düzeye çıkarılsın; gerçek enflasyon oranında otomatik artırılsın. Bugün ara zam ihtiyacı bir tercih değil, zorunluluktur!
  • Enerji üretimi, iletimi ve dağıtımı başta olmak üzere stratejik sektörler tazminatsız kamulaştırılsın; kâr amacı gütmeden, halkın ihtiyaçları doğrultusunda organize edilsin.

Saif AbuKeshek ile söyleşi: “Filistin’in her türden seferberliğe ihtiyacı var”

0

Bu söyleşi, Siyonist İsrail’in 29 Nisan’da Küresel Sumud Filosu’na yasadışı bir şekilde müdahale etmesinden 24 saat önce gerçekleştirilmişti. Arjantin’de Sosyalist Sol (IS) ve FIT-U (Sol Cephe-Birlik) milletvekili olan Mónica Schlotthauer, filonun Batolo (Amqa) gemisindeydi. Mónica, Katalan-Filistinli aktivist Saif AbuKeshek ile bu söyleşiyi, Saif başka bir gemiye transfer edilmeden önce Batolo’da gerçekleştirmişti.

Arjantin’de demiryolu işçisi olan Mónica Schlotthauer, İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) bir üyesi. Mónica Yunanistan’ın Girit Adası yakınlarındaki uluslararası sularda Siyonizmin ordusu tarafından kaçırılan ve daha sonra serbest bırakılarak İstanbul’a getirilen filo katılımcıları arasındaydı.

Saif ise soykırımcı İsrail devleti tarafından kaçırılıp gözaltına alınmış ve Brezilyalı Thiago Avila ile birlikte 9 Mayıs’a kadar tutsak edilmişti. Saif’in söyleşideki açıklamaları, onun Filistin halkını ve tüm dünya halklarını savunmadaki tutarlılığının yanı sıra demokratik ve insani açıdan mücadeleci karakterini ortaya koymaktadır.

Mónica: Saif, Arjantin’de ve diğer ülkelerde seni tanımak isteyen insanlar için biraz kendinden, nereli olduğundan ve hikâyenden bahseder misin?

Saif: Benim adım Saif. Batı Şeria’nın kuzeyindeki Askar adlı mülteci kampında doğdum. Burası Nablus şehrinin yakınında. Ailem, babamın 1948’de doğduğu Yafa[1] yakınlarındaki bir kasabadan geliyor. Tam adım biraz uzun: Saif Ashfem Camel Yavergsev Mahmud AbuKeshek. Ben hariç tüm ailem orada doğdu; çünkü ben mülteci kampında doğdum. Birinci İntifada sırasında büyüdüm. Hem annem hem babam siyasi tutukluydu ve benim de Batı Şeria’da kendi deneyimlerim oldu. Birkaç kez tutuklandım, protestolar sırasında birkaç kez üzerime ateş açıldı. Filistin’de olağan olduğu üzere, her Filistinli ailenin işgalden zarar görmüş en az bir üyesi vardır. Sanırım aile fertlerini kaybeden diğer ailelerle karşılaştırıldığında biz oldukça şanslıydık. Barselona’da yaşıyorum, iki kızım ve bir oğlum var. Yaptığım her şeyi öncelikle onlar ve hepimizin geleceği için yapıyorum.

Mónica: Küresel Sumud Filosu’ndan bahseder misin? Nasıl ortaya çıktı ve amacı nedir?

Saif: Filoların ilk kez 2008’de, Gazze ablukası başladığında ortaya çıktığını biliyoruz ve o zamandan beri çeşitli girişimler organize edildi. Geçen yıl, uluslararası kampanyaların düzenlenmediği uzun bir aradan sonra, aynı anda üç kampanya yapıldı: ablukayı kırmak üzere yola çıkan Madleen gemisi, Kuzey Afrika’dan Sumud Konvoyu ve 80 ülkeden 4 bin kişinin Kahire’ye giderek Refah’a yürümeye ve ablukayı kırmaya çalıştığı Küresel Gazze Yürüyüşü.

Bu üç hareketi bir araya getirip durumun nasıl ilerlediğini görmek ve iletişimi ortak şekilde organize etmek istedik. Üç girişim de baskıyla karşılaşınca “Güçlerimizi birleştirelim, konuşalım ve tek bir kampanya koordine edelim,” dedik. Böylece Küresel Sumud Filosu doğdu.

Birlikte çalışmaya başladıktan kısa süre sonra Güneydoğu Asya’dan Sumud Santara da bize katıldı. O zamandan beri bu dört koalisyon birlikte çalışıyor. Filo geçen yıl organize edildi ve soykırım sırasında ablukayı kırmaya çalışan en büyük filo oldu. Şimdi ise çok daha büyük bir filoyla geri döndük; üstelik çok daha karmaşık bir siyasi ortamda. Ancak son altı aydır süren tam bir sessizliğin ardından, İsrail’in 740’tan fazla Filistinliyi öldürdüğü ve ateşkes anlaşmalarını en az 2073 kez ihlal ettiği sözde bir “ateşkes” ortaya çıktı. Daha iki gün önce sözde geçici olması gereken Sarı Hat’ı genişleteceklerini açıkladılar. Ancak sahadaki gerçeklik değişmedi; soykırım durmadı. İsrail geri çekilmedi ve sınırlarını genişletti. Yani daha fazla toprağı sömürgeleştirdi. Batı Şeria’da daha fazla toprağa el koymak ve daha fazla Filistinliyi yerinden etmek için yeni yasalar çıkardılar. Yalnızca Filistinli mahkûmlara uygulanacak ölüm cezasını onayladılar. Dahası, mahkûmlara yönelik fiziksel ve cinsel işkenceler de sürüyor.

Sözde barış süreci ve ateşkes konuşulurken geçen bu altı ay boyunca İsrail saldırganlığını yalnızca artırdı. Filistinlilere daha fazla saldırdı ve uluslararası alanda hiçbir yaptırıma maruz kalmadan, hükümetlerin ve Avrupa Birliği’nin suç ortaklığıyla onları bombaladı. Avrupa Birliği ise daha iki gün önce İsrail ile ortaklık anlaşmasının süresini uzatma kararı aldı.

Bu girişimi gerçekten çok zor ama gerekli bir ortamda başlatıyoruz. Altı ay öncesinden çok farklı bir durum var. 31 Ağustos’ta Barselona’dan yola çıktığımız zamandan çok farklı. Ama yine de gerekli.

Mónica: Temel farkları özetleyebilir misin?

Saif: Öncelikle seferberlik düzeyi farklı. Geçen yıl soykırım sırasında dünyanın birçok yerinde çok sayıda eylem vardı; son altı aydır ise çok az hareketlilik oldu. Medyanın odağı da değişti. Geçen yıl Filistin ve Gazze hakkında çok konuşuluyordu, ama son altı aydır Gazze’den neredeyse hiç söz edilmiyor. Siyasi durum da farklı. Sokak basıncı vardı; birçok hükümet açıklamalar yapıyor ve adımlar atıyordu. Ancak son altı ayda Filistin konusundaki tüm siyasi süreç yön değiştirdi. İran’la savaş ve Lübnan’a saldırılar nedeniyle oluşan istikrarsız ortamdan dolayı risk seviyesi de daha yüksek.

Bütün bunlar geçen yıla göre çok farklı. Ama yine de daha fazla insanı ve daha fazla gemiyi harekete geçirmeyi başardık. Filonun daha ilk haftasında bile insanların yeniden Gazze hakkında konuşmasını başardık. Sosyal medyada paylaştığımız içeriklerle 244 milyon etkileşim aldık. Yani temel hedeflerimizden biri olan Filistin ve Gazze konusunda farkındalık yaratmayı başarıyoruz.

Ayrıca siyasi çerçevede farklı bir yaklaşım benimsedik. Geçen yıldan farklı bir siyasi etki yaratmaya çalıştık. Brüksel’de, dünyanın dört bir yanından 300’den fazla politikacının katıldığı bir kongre düzenledik ve Filistin halkının deniz haklarına ilişkin Brüksel Bildirgesi’ni başlattık. Bu bildirge kendi kaderini tayin hakkını, insan hakları ihlallerini ve mahkûmlara verilen ölüm cezalarını ele alıyor. Böylece filoyu destekleyen siyasi bir temel oluşturduk. Şimdiden çeşitli milletvekillerinden destek açıklamaları almaya başladık. Kolombiya’dan 25 milletvekili filoya destek bildirisi yayımladı. Başka milletvekilleri de bizimle iletişime geçerek bir sonraki aşamada bize katılmak ve gemilerde yer almak istediklerini söylüyorlar.

Yani siyasi etki yaratma hedeflerimizden biri şimdiden gerçekleşiyor. İlk kez sivil bir filo, soykırıma ortak olan uluslararası büyük bir yük gemisinin rotasını değiştirmeye çalıştı. Bu gemi, İsrail’de topçu silahlarının üretiminde kullanılan malzemeleri taşıyordu; bu silahlar daha sonra Filistinlileri bombalamak ve soykırımı sürdürmek için kullanılıyor.

Gerçekte İsrail Filistin’de suç işlese de bu suçlar Avrupa’da ve dünyada başka hükümetler tarafından destekleniyor ve kolaylaştırılıyor. İsrail’e silah gönderenler; malzeme sağlayanlar; siyasi, medya ve mali açıdan koruma sunanlar yalnızca sessiz suç ortakları değil; aktif olarak soykırımın ortaklarıdır.

Mónica: Brüksel’de Francesca Albanese’nin[2] gündeme getirdiği tartışma hakkında ne düşünüyorsun?

Saif: Açıkçası bir kişinin yaptığı açıklamalar üzerine kamuoyu önünde tartışmalara girmekle ilgilenmiyoruz. Filistin’in her türden seferberliğe ihtiyacı var. Sürekli bir harekete geçme çağrısına ihtiyaç var ki karada, denizde, limanlarda, okullarda, üniversitelerde ve diğer siyasi alanlarda çalışmalar yürütülebilsin. Bizim yaptığımız da bu. Karadaki kampanyaları öğrenciler ve işçilerle koordine eden bir çalışma grubumuz var. (…) Bu, Brüksel Bildirgesi aracılığıyla yürüttüğümüz siyasi çalışmanın bir parçası ve gelecekteki siyasi ağın inşasına hizmet ediyor. Bu çalışma filoyla bitmiyor; filo sonrasında da devam ediyor.

Filistin’in görünürlüğünü ve iletişimi sürdürmek için çalışıyoruz. Başka eylemler için çağrı yapan herkese davetim şudur: yapın. Limanların bloke edilmesi gerektiğini söyleyenlere katılıyorum; evet, limanları bloke etmeliyiz. Ama bir şeyi örgütlemek için başka bir şeyi itibarsızlaştırmaya gerek yok. İhtiyacımız olan şey birliktir. İnsanları örgütlenmeye ve seferberliğe çağıran seslere ihtiyacımız var. Altı ay boyunca sessizlik vardı, seferberlik yoktu ve hiçbir seferberlik çağrısı duymadık. Şimdi filo denizdeyken onu desteklemeliyiz.

Burada sembolizmle ilgili çok önemli bir nokta var. Bu terimleri nasıl kullandığımıza dikkat etmeliyiz çünkü yalnızca filodaki yüzlerce insanın doğrudan eylemini değil, şiddet içermeyen doğrudan eylem tarihlerini de itibarsızlaştırıyoruz. Filistinlilerden başlayarak: 1936’daki üç yıllık grev, Birinci İntifada, Gazze’deki Büyük Dönüş Yürüyüşü… Tüm bunlar, Mahatma Gandhi’nin Tuz Yürüyüşü ya da mahkûmların açlık grevleri gibi hepsi seferberlik örnekleridir. Eğer doğrudan eylem siyasete meydan okuyorsa, hükümetleri de değişime zorluyordur. Birlik yaratmanın yollarını bulmalı, farklı seferberlik alanları oluşturmalı ve tüm girişimleri desteklemeliyiz. Enerjimizi nereye odaklayabiliyorsak oraya yönlendirmeliyiz.

Mónica: Peki kara konvoyu hakkında ne düşünüyorsun?

Saif: Konvoy yola çıkacak, hazırlıklarının son aşamasında. Önümüzdeki günlerde Moritanya’dan yola çıkacak ve ardından Libya’ya geçecek. Orada uluslararası düzeyde 400 kişi daha katılacak. 30 ya da 40’tan fazla ülke katılıyor. 40’tan fazla insani yardım kamyonu olacak ve konvoyun Gazze’ye ulaşmasının bizim deniz yoluyla Gazze’ye varışımızla aynı zamana denk gelmesini umuyoruz. Denizden ve karadan ablukayı kıracağız.

Mónica: İsrail’in bölgede “polis” rolü oynadığı bir ortamda Filistinliler için Ortadoğu’da barışın mümkün olabileceğini düşünüyor musun?

Saif: Bir barış sürecinden söz ederken, Filistin devleti için gerekli koşulların oluşturulması gerekirken sistematik biçimde topraklara el koyuluyorsa, daha fazla Filistinli yerinden ediliyorsa, Filistin köyleri yalıtılıyor ve Filistinlilerin kullanamayacağı yollar açılıyorsa bunlar barış işareti değildir. Ayrıca tüm bunlar olurken Filistinli tutsak sayısı artıyor, serbest bırakmaları şöyle dursun daha fazla Filistinli hapse atılıyor. Yani İsrail’in hiçbir zaman gerçek bir barış süreci niyetinde olduğunu görmedik.

İsrail hep aynı hikâyeyi anlatıyor; dünyadaki birçok insan da Hamas hakkında bunu tekrar ediyor… Hamas 1980’lerin sonunda kuruldu. Hamas kurulmadan önce İsrail zaten 40 yıldır Filistin’i işgal ediyordu. Şimdi soykırımdan söz ediyoruz ve birçok kişi bunun 7 Ekim’de başladığını düşünüyor. Oysa soykırım 80 yıldır sürüyor. İsrail’in son üç yıldan önce de işlediği pek çok suç, etnik temizlik ve saldırı vardı. Dahası, sadece Gazze’de 2008, 2010, 2014, 2018, 2020 ve 2022’de de saldırılar oldu ve binlerce insan öldürüldü.

Şunu anlamalıyız: Bir hükümet Filistin diye bir yer olmadığını, Filistinlilerin var olmadığını söyleyerek başlıyorsa; liderleri Filistinlileri hayvan olarak tanımlayıp hepsini öldüreceklerini, çocukların suçlu ve terörist olduğunu söylüyorsa, ister Filistin içinde ister dışında olsun, o zaman herhangi bir barış çözümünden söz edebilmek için önce Siyonist hareketin sona ermesi gerekir. Siyonist hareket ırkçı, ayrımcı ve faşist bir harekettir; başka bir halkın varlığını kabul etmemektedir. Bu toprağın yerli halkını tamamen yerinden etmek ve ortadan kaldırmak istiyorlar. Tek devlet mi iki devlet mi tartışmasına odaklanırken, barışı engelleyen mekanizmaların ayrıntılarını gözden kaçırıyoruz. Bu açıdan öncelikle uluslararası hukukun uygulanması, uluslararası kararların hayata geçirilmesi ve Siyonist hareketin sona ermesi gerekiyor.

Mónica: Dinleyenlere başka bir mesajın var mı?

Saif: Buradayız; kararlılıkla ve halkların her zaman kazandığına olan inançla Gazze’ye doğru yelken açıyoruz. Ablukayı kırma girişimimiz, karadaki eylemler olmadan başarıya ulaşamaz.

Dünyanın her yerinde insanları ayağa kalkmaya çağırıyoruz. Bugün mesele yalnızca Filistin değil; mesele insanlığımızdır. İsrail’in yaptıkları ve ABD’nin yaptıkları… Venezuela devlet başkanının kaçırılmasını gördük, Kolombiya’ya yönelik tehditleri gördük, Küba’ya yönelik ablukayı gördük. İran’daki savaşı, Sudan ve Somali’nin bölünmesini nasıl başlattıklarını, Kongo’da ve dünyanın başka birçok yerinde işlenen suçları gördük.

İşte bu, bizi bastırmak, haklarımızı elimizden almak için kusursuz bir şekilde işleyen bir siyasi sistem. Haklarımız için, insanlığımız için, toplumsal kurtuluşumuz için ayağa kalkın.

Bugün Filistin için savunduğumuz şey, aslında insanlığımızın uluslararası savunusudur. Kimsenin bir sabah aynaya bakıp “Soykırımı durdurmak için ne yaptık?” diye sormasını istemiyorum. Ya da çocuklarının ve torunlarının bir gün onlara aynı soruyu sormasını. Çünkü bugün Filistin’de yaşanan yalnızca Filistin’in değil, eğer harekete geçmezsek insanlığımızın soykırımıdır. Eğer bugün harekete geçmezsek, bize dayatılmak istenen bu karanlık yolu değiştirmezsek geleceğimizin ne olacağını bilmiyorum. Bu yüzden yelken açıyoruz, bu yüzden insanların ayağa kalkmasını, silah fabrikalarını bloke etmesini, suç ortaklığı yollarını kesmesini ve kendi adlarına hareket eden suç ortağı hükümetleri durdurmasını istiyoruz. Çünkü bu hükümetler kendi çıkarları için hareket ediyor, çoğunluktan alıp, haklarımızdan ve kaynaklarımızdan kâr etmek isteyen azınlığa veriyorlar. “Bir daha asla” dediğimizde bu herkes için geçerli olmalı, yalnızca belirli bir grup için değil. Herkes için, bir daha asla.


[1]Yafa, 1948 öncesinde Filistin’in en önemli ekonomik, kültürel ve kentsel merkeziydi ve narenciye sanayisi ile ünlüydü. 1948’deki Nakba’da Siyonist güçler, 80 binden fazla Filistinliden oluşan nüfusun yüzde 95’ini yerinden etti.

[2]  Francesca Albanese, BM İşgal Altındaki Filistin Toprakları Özel Raportörü. 22 Nisan 2026 tarihinde Belçika’nın Brüksel kentinde düzenlenen konferansta Filo’ya destek vermiş olmasına rağmen, 2026 eylemiyle arasına mesafe koydu; eylemin önemini sorgulayarak onu “sembolik” olarak nitelendirdi ve liman ablukaları gibi eylemlerle karşılaştırdı. Açıklaması, içsel risklerine rağmen halihazırda devam etmekte olan Filo içinde kafa karışıklığına ve eleştirilere yol açtı.

Sorunların çözümü ortak mücadeleye dayalı siyasal dönüşümde

0

Kamuoyu araştırma şirketleri düzenli olarak toplumsal eğilim yoklamaları yapıyor. Bu eğilim yoklamalarının gerçeği ne oranda yansıttığı ya da belirli bir maksatla yapılıp yapılmadığı kuşkusuz her zaman tartışmaya açık bir konu. Belirli bir sonucu, durumu isabetle ölçebilenler olduğu gibi oldukça uzağında kalanlar da olabiliyor. Bu nedenle belirli bir andaki toplumsal eğilimi görmek, duyguyu anlamak için çok sayıda eğilim yoklamasının ortalamasına ve sürecine bakmak genellikle daha tutarlı bir fikir verebiliyor. Biz de öyle yapalım!

İki soru Türkiye’nin hali pür melalini anlamak açısından önemli bir veri sunuyor. Birinci soru: “Hayatınızdan memnun musunuz?” İkinci soru: “Hayatınız iyiye mi, kötüye mi gidiyor?” Cevaplar çoğunluğun hayatından memnun olmadığına işaret ediyor. Çoğunluğa göre gidişat da iyiye değil kötüye doğru gidiyor. Kabaca toplumun üçte ikisi bu duygu ve düşüncede. Tartışmasız ekonomi bu olumsuz nitelemenin baş sorumlusu durumunda. Yüksek enflasyon, hayat pahalılığı, gelirlerin yetersizliği hemen herkesin baş şikâyet konusu. Kısacası toplumda tam manasıyla “bir dokun bin ah işit” tablosu söz konusu.

Sorunların varlığı konusunda hemen herkes hemfikir. Konu sorunların nedenlerine ve çözüme geldiğindeyse tablo netliğini kaybetmeye başlıyor. Yüksek enflasyondan, hayat pahalılığından, ücretinin düşüklüğünden şikâyet eden bir asgari ücretli ya da emekli, sorunun nedeni olarak iktidarı görmeyebiliyor. Çeyrek asırdır ülkeyi aynı iktidar yönetmesine rağmen sorunun muhalefette olduğuna inanabiliyor. “Bütün dünya benzer durumda” açıklamasıyla kendini avutabiliyor. Kamu kaynakları sermayeye akarken “kaynak yok” masalını doğru kabul edebiliyor. Böyle olabiliyor olmasının en önemli nedeni ekonominin siyaset ve tabii siyasetin de ekonomi tarafından belirlendiği gerçeğinin ideolojik-politik olarak çarpıtılmış olması. 

O yüzden toplumun çoğunluğu yaşadığı hayattan fazlasıyla şikâyetçi olmasına rağmen çözümün siyasal dönüşümde olduğunu görmüyor, göremiyor. Yüksek enflasyonun, hayat pahalılığının, düşük ücretlerin, düşük emekli aylıklarının siyasi iktidarın sermaye yanlısı bilinçli politik tercihlerinin bir sonucu olduğuna inanmıyor. Halkın ekonomiyle siyaset arasındaki bu bağı kendiliğinden görmesi, çözmesi beklenemez. Böylesi bir politik bilinç ancak emekçi halka sunulacak güvenilir, somut, emek eksenli bir sosyalist program ve mücadele aracılığıyla sağlanabilir. Emek ittifakı çağrımızı ve emekçiler yönetmeli talebimizi tam da bu siyasal dönüşüm ihtiyacına karşılık olarak dile getiriyoruz.

Şantajı kabul etmek ya da etmemek, işte bütün mesele bu

0

Sürecin bir parçası olarak mecliste kurulan komisyonun faaliyeti sona erdiğinden beri iktidar ayak sürüyor. Beklenen yasal düzenlemeler yapılmadığı gibi siyasi tutsakların serbest bırakılması, kayyum uygulamalarına son verilmesi gibi hayati adımlar da atılmıyor. Hedefin Kürt sorununu çözmek olmadığı, rejimin de böyle bir iddia öne sürmediği ortada. Gel gelelim iktidar kendi sunduğu haliyle “terörsüz Türkiye” projesinde dahi samimi davranmıyor.

Münfesih örgüt PKK’nin yetkilileri sürecin iktidar tarafından dondurulduğunu ifade ederken bir gerçeğe işaret ediyor: Binlerce kişilik silahlı bir gücün mensupları sadece hayatta kalmak istiyorlarsa dahi kendilerine herhangi bir hukuki güvence verilmeden silahlarını tamamen bırakamaz.

Kürt siyasi hareketi bugün kendi tarihsel-politik evriminin sonucu olarak silahlı mücadeleyi sonlandırmak istiyor ve bunu yapabilmek için ulusal-demokratik taleplerini büyük ölçüde ilerideki yasal mücadelesinin konuları olarak formüle etmeye hazır. Siyasi-hukuki güvence altında gerçekleşecek topyekûn yasallaşmayı bu yeni dönemin temeli olarak kabul etmeye razı. Ancak siyasi şantaj ile karşı karşıya. Rejim, silahlara veda etmek isteyen Kürt hareketinin bu isteğini esasen kanın durması için değil ondan rejimin ömrünü uzatacak ödünler koparmak için fırsat olarak görüyor.

Peki bizi ne bekliyor?

Kamuoyunda dolaşıma giren “devletin demokratik kanadı olmak” gibi tasavvurlar ham hayalden ibarettir. Rejim, bu süreci beraber örmekte olduğu Öcalan’ı yer yer bilhassa Bahçeli’nin ağzından onore etse de onu bir muhatap olarak kabul etmektense memur olarak görevlendirmek ve Kürt halkını kolektif haklarını tanıdığı bir kurucu unsur olarak tanımaktansa “bonkörce” gönlünden kopanları bahşettiği edilgen tebaası olarak konumlandırmak istiyor.

Kürt siyasi hareketinin Öcalan’a statü talebi anlaşılırdır fakat bu statünün çerçevesinin iyi çizilmesi ve rejimle siyaseten ortaklaşmak anlamına gelmeyecek şekilde deyim yerindeyse sökülüp alınması gerekir. Çünkü rejimle siyaseten ortaklaşmak ve onun kendini kalıcılaştırma hesaplarının parçası haline gelmek kısmen de olsa demokratikleştirmeye bir katkı sağlamaz ancak rejimin madenciye atılan tekmeden, Varto’da kurulmak istenen santralin doğaya vereceği zarara dek tüm suçlarının sorumluluğuna ortak haline gelinmesine sebep olur.

İyi ama Tek Adam rejimi kendi devamlılığını garanti altına alacak sonuçlar üretmeyeceğine ikna olursa süreci ikinci kez rafa kaldırır mı? Muhtemelen. Böylesi bir durumda Kürtleri sürecin bitişinden sorumlu tutacak bir bahane bulmakta, gerekiyorsa imal etmekte zorlanır mı? Hayır. Seküler, ırkçı milliyetçilere ek olarak AKP-MHP’nin geleneksel seçmen tabanı da sürecin bitişini onaylar mı? Onaylar. Tüm bunlar biraz da sürecin baştan beri en dar zeminde, Öcalan-devlet yetkilileri arasında kurulmasının ve sürdürülmesinin, gerçekleşmesini kolaylaştırdığı sonuçlar olur.

Peki Kürt siyasi hareketi CHP’ye güvenerek ve onun müstakbel iktidar partisi oluşuna bel bağlayarak, sürecin tamamına ermesi için onunla yol yürümeyi tercih edebilir mi? Bu da birçok sebepten olumlu cevap vermenin imkânsız olduğu bir soru. Birincisi Özgür Özel’in yer yer sergilediği ılımlı-demokrat tutumları, CHP’de kökleşmiş, partinin bütününce içselleştirilmiş politikaların uzantısı olarak görmek zor. CHP, Kürtlerin gönül rahatlığıyla “bu sorunu çözerler” diyebileceği bir yapı değil. İkincisi, bir ehven-i şer mantığı ile “en azından AKP’den daha iyisini yapabilirler” denilse dahi tabiri caizse bu ata oynamak akıl kârı değil çünkü CHP, AKP-MHP iktidarının tüm yıpranmışlığına rağmen onun sona erdirilmesine öncülük edebileceği konusunda topluma ve müttefiklerine güven veremiyor.

Kürtler çözümsüz mü? Elbette hayır. Ancak kısa vadede ve mevcut rejim sınırları içerisinde kayda değer bir çözüm elde edilebileceğini söylemek de mümkün değil. Emek ve özgürlüğe ilişkin taleplerin bir arada ele alındığı birleşik bir mücadelenin büyütülmesi Kürt halkı için de kalıcı kazanımların elde edilmesine uzanabilecek yegâne seçenek olarak görünüyor.

İrlanda’da on binler Nakba’nın yıldönümünde sokakları doldurdu

0

Filistin halkının yetmiş sekiz yıldır süren sürgününe ve İsrail’in son üç yılda artan soykırım uygulamalarına karşı 16 Mayıs günü İrlanda’da on binlerce kişinin katıldığı bir gösteri yürüyüşü düzenlendi. İrlanda Filistin Dayanışma Girişimi’nin çağrısını yaptığı yürüyüşe, sendikalar, sivil toplum kuruluşları, siyasî partilerin yanı sıra pek çok farklı milletten göçmen ve yerli emekçi katılım gösterdi. On binlerce insanın katıldığı yürüyüş İrlanda bağımsızlık mücadelesinde hayatını kaybedenlere adanmış Dublin’deki Hatıra Bahçesinden (An Gairdín Cuimhneacháin) başlayıp İrlanda Meclisine kadar devam etti. Meclis binası önünde kurulan sahnede konuşmalar yapıldı.

Filistin için düzenli olarak eylemler gerçekleştirilse de Nakba günü yapılan yürüyüşler İrlanda’daki en kalabalık Filistin destek eylemi oluyor. Geçen seneki Nakba günü yürüyüşünün ana konusu İrlanda Merkez Bankasının İsrail devlet tahvillerini tüm Avrupa Birliği’ne (AB) satmasıydı. Bu yıl yürüyüşteki talepler ise İsrail ile İrlanda millî takımlarının oynayacakları futbol maçının iptal edilmesi, İsrail’in ligden menedilmesi, eğer edilmiyorsa İrlanda millî takımının karşılaşmaya çıkmaması oldu. Bir hafta kadar önce mücadeleci sendika SIPTU İrlanda-İsrail karşılaşmasının hazırlıkları sırasında ve maç esnasında çalışmayı reddeden tüm üyelerine sonuna kadar destek vereceğini açıklamıştı. SIPTU üyesi havacılık, yayıncılık, taşımacılık ve otelcilik işçileri soykırımcı İsrail ordusunda görev yapmış İsrail millî takımı üyelerini taşımanın ve onlara hizmet vermenin hem ahlaken hem yasal olarak yanlış olacağı görüşlerini açıkça bildirmişlerdi.

Bu yılki yürüyüşün bir diğer konusu ise 14 Mayıs günü İrlanda Meclisinde tartışılan ve 20 Mayıs günü milletvekilleri tarafından oylanacak olan “İsrail’e Karşı Yaptırımlar Tasarısı” idi. Bu yasa ile İrlanda’nın İsrail ile tüm özel ve devlet menşeli ticareti kesmesi, bütün yatırımların geri çekilmesi ve yasaklanması ve İrlanda’nın 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesine tam uyumu hedefleniyor. İrlandalı emekçiler 20 Mayıs Çarşamba günü yasanın kabul edilmesi için yine meclis önünde eylemde olacaklar.

Yürüyüşte öne çıkan diğer kampanyalardan biri, süregelen soykırıma rağmen AB’nin 42,6 milyar avro ile İsrail’in en büyük ticaret ortağı olduğunu vurgulayan ve AB-İsrail Ortaklık Anlaşması’nın tamamen durdurulmasını talep eden Avrupa Sol Birliğinin imza kampanyasıydı. Diğeri ise İrlanda askerî birliklerinin ancak Birleşmiş Milletler barış görevleri kapsamında, İrlanda Senatosu ve İrlanda Meclisinin onayıyla ülke dışında görevlendirilebileceğini öngören ‘üçlü kilit’ yasasının savunulması ve İrlanda’nın tarafsızlığının korunması için yürütülen kampanyaydı.

Nakba’nın 78. yılında Filistin dostları eylemdeydi

0

14 Mayıs 1948 tarihinde, Ortadoğu’da, tarihsel Filistin topraklarında, İngiliz emperyalizminin politik, askeri ve diplomatik destekleri eşliğinde bir işgal devleti kurulmuştu. Filistinliler yerleşimci sömürgeci bir proje olan İsrail’in kurulduğu bugüne, “felaket” anlamına gelen El Nakba dediler.

1949 yılından beri uluslararası bir mücadele gününe dönüşen Nakba, 78. yılında Filistin Eylem Komitesi’nin (FEK) çağrısıyla İstanbul’da büyük bir eylemle anıldı. FEK’in çağrısıyla bir araya gelen çeşitli Filistin dostu kurumlar 16 Mayıs Cumartesi günü saat 17.00’de Sirkeci Büyük Postane önünde toplandı. “İşgalciler Yenilecek Direnen Filistin Kazanacak” şiarıyla örgütlenen eylemde, FEK’in “Nakba Soykırımla sürüyor, Filistin Halkı Direniyor” pankartının arkasında toplanan Filistin dostları Eminönü’ne bir yürüyüş gerçekleştirdi.

Soykırımcı Siyonist rejimle tüm ilişkilerin kesilmesi gerektiğinin vurgulandığı yürüyüş sırasında “Hamaseti bırak, ilişkiyi kes!”, “Trump’a değil direnişe destek ol!”, “Siyonizme geçit yok, İsrail’e ambargo!” ve “Sumud Filosu onurumuzdur!” sloganları atıldı. Yürüyüş boyunca yapılan konuşmalarda Tek Adam rejiminin Siyonist İsrail ile kurduğu askeri ve ticari ilişkilerle Gazze’de gerçekleştirilen soykırıma işbirliğini kesmesi gerektiğinin altı çizildi.

29 Nisan günü Siyonist devletin korsanlık saldırısına uğrayan Küresel Sumud Filosunun yeniden Gazze yoluna çıkışının selamlandığı konuşmalarda Marmaris’te Filonun yeniden yola çıkışı organize ettiği limanın Filistin dostlarının süreğen seferberliği sayesinde açıldığı ifade edildi.

İşgal ordusuna askeri hizmet veren Kürecik ve İncirlik üslerinin kapatılması ve NATO’dan çıkılması talebinin de öne çıktığı yürüyüş, Eminönü Meydanı’nda kitlenin toplanmasının ardından yapılan basın açıklamasıyla sona erdi. Meydanda sloganlar eşliğinde toplanan kitle, Filistin Eylem Komitesi tarafından hazırlanan basın açıklamasına kulak verdi. Açıklamanın tam metnini aşağıda paylaşıyoruz.

NAKBA SOYKIRIMLA SÜRÜYOR, FİLİSTİN HALKI DİRENİYOR!

Filistin halkının kolektif hafızasında bir kırılma noktası olan ve Büyük Felaket olarak anılan Nakba’nın üzerinden 78 yıl geçti. 1948 yılında siyonist yerleşimcilerin silahlı çeteleri, işgal ettikleri toprakların sahibi olan Filistinlileri sürgüne zorlayıp gayrimeşru bir devlet kurabilme hedefiyle birçok katliama girişti. Emperyalistlerden alınan icazet ve aleni destekle başlatılan bu saldırı silsilesinde 800 bini aşkın Filistinli toprağından koparıldı, en az 15 bin Filistinli katledildi, 400’den fazla Filistin köyü haritadan silindi. Nakba’nın ardından işgal devletinin ilanıyla birlikte Filistin halkının topraklarına ve evlerine el konuldu, siyonist yerleşimciler sürgüne zorlanan Filistinli nüfusun yaşam alanlarına yerleştirildi, köylerin, kasabaların, şehirlerin isimleri değiştirildi ve işgal altındaki topraklarda yaşayan Filistinli Arap nüfus, hakları ellerinden alınarak ırk ayrımcı apartheid rejimine tabi kılındı.

Bugün bu meydanda andığımız Nakba, 1948’de başlayıp biten bir tarihsel kesitten ibaret değil. Siyonist işgal rejimi her sabah Gazze’de, Batı Şeria’da, Doğu Kudüs’te soykırım, etnik temizlik, abluka ve işgal saldırılarıyla Filistin halkını sürgüne zorluyor ve Nakba devam ediyor. 7 Ekim 2023’te bir direniş hamlesi olarak gerçekleştirilen Aksa Tufanı’nın ardından işgal rejiminin Gazze’yi hedef alan soykırım saldırılarında binlerce Filistinli katledildi, binlercesi yaralandı ve yaşam alanları yok edildi. İşgale karşı direnişin kazanımla sonuçlanması ve küresel intifada sesinin tüm dünyayı sarmasıyla birlikte ateşkes ilan edilse de işgal rejimi saldırılarını sürdürüyor. Ateşkes defalarca ihlal edildi, işgalciler sınırların ötesine geçip askeri inşaatlarını sürdürüyor, temel ihtiyaç malzemelerinin Gazze’ye geçişi sınırlanıyor ve soykırım saldırıları devam ediyor.

Siyonist işgal rejiminin kesintisiz saldırılarına karşı Filistin halkı yüz yılı aşkın süredir direnişini ve geri dönüş başta olmak üzere tüm tarihsel haklarına kavuşmak için özgürlük mücadelesini sürdürüyor. Mülksüzleştirme, sistematik işgal, tehcir ve katliamla inşa edilen yerleşimci sömürgeci apartheid rejimi, bugün sadece Filistin’i değil; Lübnan’ı, Yemen’i, Suriye’yi ve İran’ı hedef alıyor. ABD başta olmak üzere emperyalist suç ortaklarının desteğiyle beslenen siyonist saldırganlık tüm bölgeyi savaşa sürüklüyor.

Soykırımcı apartheid rejimi, işgal hapishanelerinde tutulan Filistinli esirler için yakın zamanda ilan ettiği insanlık dışı “idam yasası” ile hiçbir hukuki kaideyi tanımadığını bir kez daha tescilledi. Netanyahu başta olmak üzere soykırım suçluları dokunulmazlık zırhıyla dolaşırken tüm dünya halkları uluslararası hukukun iflasına tekrar tanıklık etti. Hiçbir somut yaptırım uygulanmayan koşullarda işgal rejimi her geçen gün suçlarına bir yenisini ekledi. Gazze’deki ablukayı kırmak için yola çıkan Sumud Filosu gönüllülerini uluslararası sularda rehin alacak kadar ileri giden bu haydutluk, bütün cesareti hesap sorulmamasından almaktadır. Siyonist saldırganlığın kağıt üzerindeki kınama mesajlarıyla durdurulamayacağı açıktır. Soykırım ateşkesle bitmemiştir ve Trump’ın planıyla kurulan “barış meclisi” Filistin halkına yerleşimci sömürgeciliğin devamını dayatmaktadır. Barış; direnişi silahsızlandırmaya çalışanların diplomasisiyle değil, emperyalizmin bölgedeki ileri karakolunu kuşatanların mücadelesiyle tesis edilecektir.

Türkiye’de siyasal iktidar, soykırım süreci boyunca kürsülerde işlevsiz hamaseti sürdürürken imzacısı olduğu Bogota Bildirisi’ni hayata geçirmemiş ve yaptırım uygulamamıştır. Siyonist işgal rejimini 1949’da ilk tanıyan bölge ülkelerinden biri olmanın tarihsel utancıyla yüzleşilmemiştir. İsrail’i bir “devlet” olarak tanımaya devam etmek, Nakba’yı, etnik temizlik ve mülksüzleştirme saldırılarını meşru görmektir. Hükümet bu tanıma kararını geri alıp tam ambargo uygulamadıkça, petrol sevkiyatını kesip vanaları kapatmadıkça, stratejik hammadde akışı sürdükçe, işgal ordusunun çeliği ve mühimmatı bu limanlardan gönderildikçe, SAHA EXPO ve IDEF gibi savunma sanayii fuarlarında soykırımı besleyen silah şirketleri ağırlandıkça, askeri istihbarat protokolleri feshedilmedikçe ve tüm ilişkiler kesilmedikçe kürsülerdeki sahte öfke nöbetlerinin ve dökülen timsah gözyaşlarının hiçbir hükmü yoktur.

●Soykırımcı İsrail’e tam ambargo uygulanmalı, tanıma kararı geri alınmalı, her türlü siyasi, ticari, askeri ve akademik ilişki derhal kesilmelidir!

●Limanlar soykırımı besleyen gemilere kapatılmalı, Bakü-Ceyhan hattından soykırımcılara giden petrol akışı durdurulmalıdır!

●Kürecik ve İncirlik başta olmak üzere, siyonizme güvenlik kalkanı olan tüm emperyalist üsler kapatılmalıdır!

Bu ülkenin işçilerine, liman emekçilerine, sendikalarına, meslek örgütlerine, üniversitelerine, gençliğine ve tüm emekçi halkına çağrımızdır: Soykırımı besleyen hiçbir gemiye, hiçbir şirkete, hiçbir askerî anlaşmaya, hiçbir akademik işbirliğine geçit vermeyelim. Filistin halkıyla dayanışmayı meydanlardan işyerlerine, kampüslere ve limanlara taşıyalım.

Filistin Eylem Komitesi olarak, Nakba’nın 78. yılını anmak için toplandığımız bu meydanda bir kez daha küresel intifadanın sesini yükselteceğimizi, ablukaya, işgale ve soykırıma direnen Filistin halkının onurlu mücadelesine omuz vereceğimizi ilan ediyoruz. 1948’de gasp edilen her bir karış toprak özgürleşene, sökülen zeytin ağaçları yeniden yeşerene, sürgünde anahtarına tutunan son Filistinli evine geri dönene ve “nehirden denize” özgür bir Filistin kurulana kadar bu kavgayı büyüteceğiz.

Siyonizm yenilecek, direnen Filistin kazanacak!

Nehirden denize özgür Filistin!

Yaşasın küresel intifada!

Yaşasın işçilerin, emekçilerin ve dünya halklarının Filistin’le enternasyonalist dayanışması!

Filistin Eylem Komitesi

16 Mayıs 2026

Tarihte bu ay: Metal Fırtına

0

2015 yılının Nisan ayında Bursa Renault fabrikası işçileri, Türkiye tarihinin en önemli işçi mücadelelerinden birinin fitilini ateşledi. Türkiye’nin en militan sınıf kesimi olan metal işçileri, başta Bursa’nın sanayi havzaları olmak üzere ülkenin dört bir yanında on binler halinde mücadeleye atıldı. Adına “Metal Fırtına” denilen bu tarihsel mücadelenin hedefinde patronlardan ziyade sendikal bürokrasi vardı.

Direnişin emareleri, 2014 sonbaharına dayanıyordu. Bu dönemde on binlerce metal işçisini kapsayan MESS grup toplu iş sözleşmesi görüşmeleri MESS ile Türk Metal, Birleşik Metal-İş ve Çelik-İş arasında tüm hararetiyle devam ediyordu. İşçilerin tüm taleplerine kulak tıkayan Türk Metal, MESS’in şartlarına boyun eğerek metal işçilerini 3 yıllık bir sefalet sözleşmesine mahkûm etti. Sözleşmenin imzalanmasının ardından Birleşik Metal-İş’in örgütlü olduğu fabrikalarda ilan edilen grevler ivedilikle “milli güvenlik” gerekçesiyle yasaklandı. MESS ve rejim açısından asıl tehlike atlatılmış gibi gözükse de işçilerin öfkesi gitgide büyüyordu.

Biriken öfke ve sendikal bürokrasiye karşı büyüyen tepkinin üzerine, bardağı taşıran son damla bir başka sözleşme oldu. Bursa Bosch fabrikasında Türk Metal, gerek Birleşik Metal-İş ile girdiği rekabetten ötürü gerek işçilerin basıncına yenik düşmesinin sonucu MESS’ten daha ileri haklara sahip bir sözleşme imzalamak zorunda kaldı. Halihazırda MESS üyesi olan bir işyerinde MESS sözleşmesinden daha iyi bir sözleşmenin imzalanmış olması Renault işçilerinin mücadele fitilini ateşledi. Renault işçilerinin Türk Metal’e karşı başlattıkları mücadele çok kısa sürede hemen tüm havzaya yayıldı: Artık mücadele Renault’nun yanında Tofaş, Coşkunöz, Mako, Delphi ve daha pek çok fabrikada büyüyordu…

Fabrikada işyeri komiteleri etrafında birleşen işçiler, fabrika sınırlarının ötesine geçen birlikteliklerini Bursa Kent Meydanı’nda büyük bir buluşma ile ilan ettiler. Farklı fabrikalardan meydanı dolduran işçilerin etrafında kenetlendikleri üç talep vardı: mevcut sözleşmenin Bosch sözleşmesi düzeyine çekilmesi, eylemlere katılan hiçbir işçinin işten atılmaması ve Türk Metal bürokratları yerine işçilerin seçtiği temsilcilerin muhatap alınması. Mücadele büyürken bir yandan Bursa’dan taşıp Gebze, Eskişehir, Ankara ve İstanbul gibi sanayi kentlerine sıçrıyor, bir yandan da fiili grev ve fabrika işgali haline dönüşüyordu. Mayıs ayına gelindiğinde mücadele yeni bir faza geçti; metal işçileri on binler halinde Türk Metal’den istifa etti.

Bu kendiliğinden, kitlesel ve kudretli fırtına tüm bu mücadeleye rağmen sönümlendi. Rejimin ve Türk Metal’in oyunları, Birleşik Metal-İş’in işçilerin güvenini kazanamaması ve işçilerin mücadelelerini sürekli bir örgütlülüğe dönüştürememesi fabrikalardaki direnişlerin yalıtılmasına, teker teker çözülmesine sebep oldu. Bu geri çekilmeye rağmen Metal Fırtına, Türkiye yakın tarihinde işçi sınıfının mücadele potansiyelinin en berrak biçimde açığa çıktığı alan olarak adını tarihe yazdı.

Okul saldırıları sisteme dair ne söylüyor?

0

Türkiye geçtiğimiz ay iki okul saldırısıyla sarsıldı. Bu iki elim saldırının birbirinin ardı ardına gerçekleşmiş olması, bu saldırıların münferit olmadığını kanıtlar niteliktedir. Bu yazıda bir çocuktan katil yaratan bu karanlığın maddi kökenlerini irdelemeye çalışacağız.

Ana akım medya, saldırılardan sonraki süreçte saldırıların arkasında yatan sistemik sorunların konuşulmasını engellemek için, benzer olaylarda her zaman yaptığı gibi saldırganların kimliklerine odaklanıp hedef şaşırtmaya çalıştı. Ancak yapılması gereken yegâne şey, birer çocuk olan saldırganları bu eylemlere iten mekanizmaları soruşturmak, değiştirmektir.

Okul saldırılarının en sık yaşandığı ABD’deki veriler ortaya koyuyor ki bu saldırılar genelde yüksek yoksulluk oranlarına sahip kentlerde yaşanıyor. Örneğin 2022’de 22 kişinin katledildiği Robb İlkokulu saldırısı, yoksulluk oranlarının yüzde 30’a yaklaştığı Uvalde kentinde yaşanmıştı.

Kapitalizmin krizleri derinleştikçe sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda okullar bugün MESEM gibi uygulamalarla çocuk işçiliğinin kurumsallaştığı yerler haline geldi. İSİG Meclisi’nin verilerine göre Türkiye’de 15-17 yaş arasındaki çocukların yüzde 25,5’i, yani yaklaşık 981 bin çocuk ücretli olarak çalışmakta ya da iş arıyor. Yaz aylarındaysa bu sayı 3 milyona ulaşıyor. Yine İSİG Meclisi verilerine göre 2013-2026 yılları arasında 852 çocuk işçi iş cinayetinde hayatını kaybetti. Şanlıurfa, Türkiye’nin en yüksek çocuk nüfus oranına sahip ili olmakla birlikte çocuk işçi ölümlerinin en fazla yaşandığı il. Saldırıların ilkinin Siverek’te yaşanması da bu veriler doğrultusunda tesadüfi görünmüyor.

Bu tablonun devlet eliyle nasıl örgütlendiğini görmek için MESEM verilerine bakalım. Mesleki eğitim adı altında 500 bin civarında çocuk, haftanın dört ya da beş günü, asgari ücretin üçte biri ile yarısı arasında bir ücretle çalıştırılmakta. Günlük fiili çalışma süreleriyse çoğunlukla sekiz saatin üzerinde. Bu ücretlerse patronların cebinden değil, İşsizlik Fonu’ndan karşılanıyor. Son üç yılda bu kaynaktan patronlara aktarılan miktar 80 milyar liraya yakın. 2025’ten beriyse bu uygulamanın ortaokul düzeyine, 10-11 yaşa kadar indirilmesi için adımlar atılıyor.

Bunların yanı sıra, çocuk gelişiminde en örseleyici şeylerden biri olan, okulda ve evde fiziksel şiddeti de konuşmamız gerekir. 2010 yılında 988 üniversite öğrencisiyle yapılan bir araştırma, katılımcıların yüzde 53’ünün çocuklukta tekme, yumruk, yanık ya da kemik kırığı gibi ağır fiziksel şiddete maruz kaldığını ortaya koydu. Bu oran erkeklerde yüzde 64’e, kadınlarda yüzde 41’e ulaşıyor.

Hem evde hem okulda şiddete maruz kalan çocuklar özneleşemezken, bir yandan devlet ve aile eliyle çocuklar işçiliğe sürükleniyor ya da akranlarının çocuk işçiliğe sürüklenişine tanık oluyorlar. Tabloya çocuk işçi ölümleri de eklenince, kapitalizm ve patriyarkanın boyunduruğundaki dünyanın vaat ettiklerinin bunlar olduğunu gören çocuk için yabancılaşma kaçınılmazdır.

Ruh sağlığı anlatısı bu yapısal tabloyu örtmekte. Patolojiyi bireye indirgemek, onu üreten toplumsal ilişkileri görünmez kılıyor. Her saldırıdan münferit bir vaka, her failden “ruhsal sorunlu” bir birey olarak bahsediliyor. Oysa bu saldırılar yalnızca hayatın her alanına sirayet etmiş gündelik şiddetin en uç örnekleri. Toplumsal ve sınıfsal olan, bireysel trajedilerin arkasına gizleniyor.

Rejimse bu saldırıları güvenlik politikalarını derinleştirmek için bir fırsat olarak görüyor. Üst aramaları, X-ray cihazları, sınıflarda polislerle okulu bir güvenlik aygıtını dönüştürmeyi hedefliyor. Çocuğu potansiyel tehdit olarak konumlandıran bir güvenlik rejiminin tahsisi, tam da sistemin üretmeye çalıştığı şiddeti besleyen koşulları pekiştiriyor. Yapısal sorunlar gündemden düşürülürken meşru toplumsal öfke yönetilebilir bir güvenlik sorununa indirgeniyor ve daha derin güvenlik politikalarının rızası inşa ediliyor.

Bu sorunların kaynağına, yani kapitalizm ve patriyarkayı yıkmaya yönelik olmayan her çözüm önerisi ya onlara hizmet etmeye ya da boşa düşmeye mahkûmdur. Çocuklara işçilikten, şiddetten ve ölümlerden başka bir şey vadetmeyen bu sistemi alaşağı etmek için mücadeleyi büyütelim!

Gazeteciliğe yönelik saldırıların muhatabı emekçilerdir

0

Tek Adam rejimi işçi sınıfının, ezilenlerin, kadınların ve gençlerin yükselen öfkesini bastırmak için en temel silahlarından birine yöneliyor: Basına sansür! 2026 yılı itibarıyla Türkiye, burjuva demokrasisinin asgari standartlarından dahi koparak basın özgürlüğü endeksinde 180 ülke arasında 163. sıraya demir atmış durumda. Elbette bu tablo yalnızca bir “demokrasi” veya “ifade özgürlüğü” sorunu değil, bu tablonun oluşmasında sınıflar mücadelesinin keskinleşmesinin, emek sömürüsünün günbegün derinleşmesinin önemli bir etkisi var. Elbette emperyalistlerin gemi azıya almasının da. Öyle olmasaydı iktidar partisi, Mecliste sansür yasasını çıkarırken “Biz Amerikan Büyükelçiliği Başmüşaviri ile görüştük” diye Amerikancı muhaliflerine ve bölgedeki partnerlerine göz kırpar mıydı? Bu birileri için göz kırpma olsa da biz emekçilere bir gözdağı anlamına geliyordu.

Nitekim bugün onlarca gazeteci yaptıkları haberler, işçi direnişlerini kamuoyuna taşımaları ve sömürü çarkının kirli yüzünü teşhir etmeleri nedeniyle tutsaklar. Ülkenin dört bir yanındaki zindanlarda Nadiye Gürbüz, Pınar Gayıp, Elif Bayburt, İsmail Arı, Alican Uludağ gibi basın emekçileri baskılara karşı direnişi sürdürüyor. Onların yegâne “suçu” yolsuzlukları ve hukuksuzlukları halkın gözleri önüne sermek, grev çadırlarındaki işçilerin sesini dalga dalga yaymak, ezilenlerden taraf olmak. Kısaca gazetecilik.

İktidar, medya organlarının yüzde 95’ini tekelleştirip birer “bilgi notu” bültenine çevirirken geriye kalan o bir avuç gazeteciyi de RTÜK cezaları, erişim engelleri ve 2022’de yürürlüğe sokulan sansür yasası ile boğmak istiyor. Haber yapmak, soru sormak, gerçeği araştırmak terörize ediliyor; sokaklarda polis şiddeti, adliyelerde ise yargı sopası basın emekçilerinin tepesinde sallandırılıyor.

KRT TV direnişinden matbaa işçilerinin hak mücadelelerine kadar her alanda güvencesizlik, açlık sınırındaki ücretler ve sendikasızlaştırma dayatılıyor.

Basın emekçilerinin cezaevine atılması, iş güvencelerinin yok edilmesi, örgütsüzleştirilmesi, ezilenlerin çığlığının duyulmaz hale getirilmesi anlamına geliyor. Yani gazetecilerin ellerinden kameraları alınıyorsa işçilerin ve ezilenlerin gözleri oyulmak istendiği için; mikrofonlarına el konuluyorsa ezilenlerin ümüğü sıkılmak istendiği için; televizyonları, radyoları, sanal medya hesapları kapatılıyorsa onların kulakları sağır edilmek istendiği için.

Dolayısıyla tutuklu gazetecilerle dayanışmak işçilerin ve ezilenlerin kendi haber alma hakkını, kendi mücadelesini savunması anlamına geliyor. İşte bu tam da sınıf mücadelesidir ve mücadele işçi sınıfına ve sendikalara yaslandığı oranda sansürü kaldırmak ve basını güçlü bir mücadele aygıtı haline getirmek söz konusu olabilir.

Son söz olarak: Gazetecilik suç değildir ve gerçeğin sesi zindanlara sığmaz!

Emperyalist güçler, Filistin ve Lübnan’dan besleniyor

0

2 Mart 2026’dan bu yana İsrail güçleri Lübnan genelinde geniş çaplı askeri operasyonları yeniden başlattı; 2.100’den fazla kişiyi öldürdü, bir milyondan fazla insanı, yani nüfusun yaklaşık yüzde 20’sini yerinden etti ve Beyrut’un yoksul güney mahallelerinden Bekaa Vadisi’ne kadar sivil altyapıyı sistematik biçimde tahrip etti. Eşzamanlı olarak, işgal altındaki Batı Şeria’da yalnızca 2026 yılında 580’den fazla yerleşimci saldırısı oldu, Cenin ve Tulkarim’de askeri operasyonlar yoğunlaştı ve Gazze, insani yardım çalışanlarının kalıcı bir insani felaket olarak tanımladığı koşullara maruz kalmaya devam etmekte. Bu paralel krizler ortak bir temele sahip. Bu temel, emperyalist gücün yapısal mantığı ve onun bölgesel planlarıdır.

Lübnan’daki durumun tırmanışının doğrudan tetikleyicisi, 28 Şubat 2026’da başlatılan ABD-İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş oldu. Bu, dünyanın en güçlü kapitalist hükümetlerinin ofislerinde alınmış bir devlet kararıdır ve Washington’ın dış politika aygıtı ile Tel Aviv’in askeri komutası arasında koordine edilmiştir. Hedefler; enerjiye erişim, silah piyasaları ve mevcut düzene meydan okuyabilecek herhangi bir bölgesel gücün sınırlandırılmasıyla bağlantılı jeopolitik hesaplara göre seçildi.

Amerikan sermayesinin Ortadoğu’da kendi koşullarıyla tanımlanan istikrar üzerinde doğrudan maddi bir çıkarı bulunmakta. Tırmanıştan bu yana Hürmüz Boğazı’ndan gemi geçişlerinin şubat ayında günde 129 gemiden neredeyse durma noktasına gerilemesi, küresel tedarik zincirleri boyunca yakıt maliyetlerinin artmasına yol açtı. Finans kurumları, silah üreticileri ve enerji şirketleri kazanç elde ederken, Lübnanlı ve Filistinli ailelerin hanesine ölüm yazılıyor.

Batı Şeria’da 1967’den bu yana Filistinlilerin en yoğun şekilde yerinden edildiği bir süreç yaşanmakta. 2025’ten bu yana 33 binden fazla insan mülteci kamplarından, köylerden ve kasabalardan sürüldü. İsrail devleti tarafından desteklenen ve kısmen ABD ile Avrupa’dan vergi muafiyetli bağışlarla finanse edilen yerleşimci şiddeti, koordineli bir toprak gaspı olarak ilerliyor. Bu sürecin açık bir sınıfsal karakteri var. Toprak ve kaynaklar, dünyanın en güçlü devletleri tarafından desteklenen bir yerleşimci-sömürgeci projenin elinde yoğunlaşırken, yerli Filistinli nüfus giderek daha küçük ve ekonomik olarak daha marjinal alanlara dağıtılmakta.

Ekim 2025’te ilan edilen Gazze ateşkesi gerçek bir güvenlik sağlamadı. Yardımlara konan ablukalar, çöken sağlık altyapısı ve bombardımanların yeniden başlayacağına dair sürekli tehdit, günlük yaşamı belirliyor. Bu krizi çevreleyen insani yardım mekanizması çağrılar, finansman açıkları ve lojistik müzakereler yoluyla acıyı yönetirken sorunun kaynağını ele almıyor. Filistinli işçiler, çiftçiler ve aileler bu mekanizmanın öznesi değil. Onlar bu mekanizmanın nesneleri.

Lübnan’da da Filistin’de de emekçi sınıflar; üzerinde anlamlı bir söz haklarının bulunmadığı devletler, sermaye ve silahlı örgütler tarafından alınan kararların tüm yükünü taşımaktalar. Washington’ın arabuluculuğunda ilan edilen ve diplomasi olarak sunulan 17 Nisan 2026 ateşkesi, 2.196 ölüm ve bir milyondan fazla yerinden edilmenin ardından gelmişti. Ateşkesin yürürlüğe girdiği sabah, İsrail güçleri Güney Lübnan’daki Kunin’de bir ambulansa ateş açtı.

Filistin ve Lübnan üzerine yapılacak her ciddi analiz şu noktadan başlamalıdır: orduları olmayanların ve kaderlerini belirleyen müzakerelerde söz hakkı olmayanların maddi koşullarıyla. Bölgede gerçek güvenliğe giden yol, bu yıkım döngülerini üreten emperyalist planları yönetmekten değil, bunları ortadan kaldırmakta çıkarı bulunan sınıfların siyasal örgütlenmesinden geçmektedir.

Enflasyona karşı tüm ücretlere ara zam!

0

Yılın ortasına gelmek üzereyiz. Ufukta temmuz zammı görünmüyor. Çalışanların ücretleri yılbaşına nazaran eriyip gitti. Bu erime karşısında hükümetin emekçiden yana kalıcı bir önlem almasını beklemiyoruz. Geriye kalan tek seçenek, emekçilerin bu durum karşısında seferber olması.

2026 yılının ilk çeyreği için yılbaşına referansla resmi enflasyon yüzde 10’un üzerinde açıklandı. Nisan ayı itibarıyla 4 aylık kümülatif oran yüzde 14’ü geçiyor. Yıl bazında enflasyon yüzde 30 bandında seyrediyor. Beklentilerin üzerinde kalan bu oranlar TÜİK’in açıkladığı verilere dayanıyor. ENAG gibi kuruluşlar ise yıllık enflasyonun yüzde 55’in üzerinde olduğunu ifade ediyor. Bu veriler soyut rakamlar olarak görülebilir. Gerçekler ise sokakta çok daha yakıcı bir hal alıyor. Emekçinin alım gücündeki erime başat gündem olmaya devam ediyor. Konut kiraları, beslenme ve giyinme gibi temel harcamalar emekçinin geliri ile orantısız olarak artmayı sürdürüyor.

Bu durumun mimarı şüphesiz rejim, sebep ise rejimin ekonomi politikaları. Gidişat karşısında rejim taraftarı farklı kesimlerden bu durumun başat aktörü olan Şimşek programına dair eleştiriler geliyor. Rejimin kalemşörleri enflasyonun, emekçilerin yoksullaşmasının, kaynakların ayan beyan sermayeden yana kullanıldığının zaten farkında. Ancak onların da önerdiği program elbette emekçinin bütçesinden yana değil. Onların kaygısı bu yoksullaşmanın rejimin temellerini sarsacak bir patlamaya dönmesi. Öyle ya, rejim “terör” sorununu bitirip CHP’lileri de “yolsuzluk” sebebiyle içeri attığına göre sahada başka sorumlu mu var?

Şimşek’in önderlik ettiği programa seçim sathı mailine girilirken veda edilmesi bir ihtimal olarak duruyor. Erdoğan’ın son seçimlerde sıklıkla başvurduğu yöntem tekrarlanabilir. Seçimlere doğru kesenin ağzının açılması, sosyal yardımlara hız verilmesi, vergi afları, ücretlerde dönemsel artış beklenebilir. Şimşek bir anda günah keçisi ilan edilip gönderilebilir. Türkiye’de bu türden hamlelere alışkınız. Bunlar rejimin günü kurtarması için yeterli olacak mı göreceğiz. Ancak emekçilerin bunu bekleme lüksü bulunmuyor. Zira bu gündem oldukça acil ve hayati.

Acil sorunlara acil yanıtlar üretmek zorundayız. Meselenin kaynağı da, sebebi de çözümü de bizce açık. Hükümete ve patronlara karşı, onların sebep olduğu ekonomik yıkım politikalarına karşı emekçilerin kendi politikalarını üretmesi gerek. Buradaki bağlamda bu politika ücretlere derhal zam talebinde cisimleşmektedir. Daha net bir biçimde ise enflasyon karşısında emekçilerin alım gücünün korunması, kaynakların emekçiler lehine kullanılması için “Ücretlere ve emekli aylıklarına üç ayda bir gerçek enflasyon oranında otomatik zam!” talebini yinelemeliyiz. Hükümetin seçim ekonomisi ile keseyi açmasını beklemeden, emekçilerin hakkı olduğu için bu talepleri savunmalı ve bunlar için mücadele etmeliyiz.

Küresel Sumud Filosu yeniden yola çıkıyor!

0

29 Nisan günü Siyonist devletin korsanlık saldırısına uğrayan Küresel Sumud Filosu yeniden yola çıkmaya hazırlanıyor. Saldırıdan kurtulan gemilerin Marmaris limanına yanaşmasıyla ve buradaki yeni katılımlarla Filo, Gazze’ye doğru seferine kaldığı yerden devam edecek. Deniz filosuna aynı zamanda Kuzey Afrika’dan yola çıkan kara konvoyu eşlik ediyor. Filo’nun duyurusuna göre, Moritanya’dan yola çıkan konvoy Cezayir, Libya ve Mısır hattı üzerinden Refah Sınır Kapısı’na ulaşmayı hedefliyor. 35’ten fazla ülkeden 1500’den fazla kişinin katılımıyla bugüne kadarki en büyük kara konvoyu girişiminde 10 ambulans, 50 yardım kamyonu ve 20 mobil ev bulunuyor.

15 Nisan’da Barselona’dan yola çıkan filo, 26 Nisan’da İtalya’nın Augusta limanından 53 gemiyle, bugüne kadarki en büyük uluslararası girişim olarak yoluna devam etmişti. 29 Nisan günü Girit açıklarındaki uluslararası sularda Siyonist korsanlık 22 gemiye müdahale ederken, 31 gemi bu saldırıdan kurtularak Yunanistan karasularında Girit açıklarında demirlemişti.

Siyonist varlık, işgal altındaki topraklardan 1000 km ötedeki bu saldırıyı başta Yunanistan olmak üzere AB hükümetlerinin ve ABD’nin desteğiyle gerçekleştirebildi. ABD emperyalizmi ve Trump yönetimi Siyonizmin en azılı hamisiyken, AB ve hükümetleri de Siyonizmin ve soykırımın bir diğer asli finansörü ve destekçisi konumunda. AB-İsrail Ortaklık Anlaşması çerçevesinde AB, 43 milyar dolarlık dış ticaret hacmiyle İsrail’in en büyük ekonomik partneri. Siyonizme karşı eleştirel sesler yükselten hükümetlerin ülkeleri de bu tablodan azade değil. Örneğin, hem İsrail’e hem de İran’a dönük savaşa ilişkin eleştirilerde bulunan Pedro Sanchez yönetimi altında İspanya’nın İsrail’le ticaret hacmi 3 milyar dolar düzeyinde seyrediyor. Sanchez hükümetinin askeri yaptırım kararları da pek çok istisnaya tabi ve Airbus gibi stratejik firmalar İsrail’den askeri teknoloji transfer etmeye devam ediyor.

Bu süreçte Türkiye hükümetinin Siyonizmin alıkoyduğu filo katılımcılarına ev sahipliği yapması ve Marmaris limanının filoya açılması kendi başlarına olumlu gelişmeler olmakla birlikte, bu durum Erdoğan yönetiminin İsrail karşıtlığının değil üzerindeki toplumsal basıncın bir sonucudur. Erdoğan yönetimi bir yandan İsrail karşıtı bir söylem kullanarak Filistin davasını bir iç politika malzemesine ve halkla ilişkiler operasyonuna dönüştürmeye çalışırken, diğer yandan Siyonizmle olan ilişkilerini sürdürmektedir.

Bunlar arasında en önemlisi, günlük ortalama 100 bin varil Azerbaycan ham petrolünün Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı üzerinden Siyonizme can damarı olmasıdır. Öte yandan, 2024’te ilan edilen resmi ticaret kısıtlamasına dek iki ülke arasındaki ticaret hacmi yaklaşık 7 milyar dolardı. Bu kısıtlamanın ardından ise resmi rakamlar üçüncü ülkeler aracılığıyla ve diğer gayriresmi yöntemlerle iki ülke arasındaki ticaretin devam ettiğine ilişkin çok fazla iddia bulunuyor. Örneğin, Siyonizmin kendi kurumları 2025’te Türkiye’den 1 milyar dolar civarında ithalat yapıldığını açıkladı. Kürecik Radar Üssü ise, Siyonizmin bölgedeki gözü olmaya devam ediyor. Bu bağlamda “Hamaseti bırak, ilişkileri kes!”, “Ceyhan’dan akan petrol değil kan!” sloganları hayati önemini koruyor. Türkiye de dahil olmak üzere tüm bölge hükümetlerinden Siyonist korsanlığa karşı tutum almasını, insani yardım filosunu ve vatandaşlarını korumak üzere deniz kuvvetlerini bu korsanlığa karşı harekete geçirmesini talep etmeliyiz.

Tüm dünya hükümetlerinin Siyonizmle ilişkilerini tümüyle kesmesi, soykırımın ve ablukanın sona ermesi, 9000’den fazla Filistinli tutsağın özgürlüğü ve nihai olarak Siyonizmin yıkılmasıyla nehirden denize özgür bir Filistin, Türkiye’de ve dünyada seferberliklerin yeniden büyümesiyle mümkün olabilir. Küresel Sumud Filosu tam da bu hedefler doğrultusunda yeniden yola çıkıyor. Eylemlerle, kampanyalarla, grevlerle bu yolculuğa eşlik edelim.

Okullarda şiddet: rejimin eğitim politikalarının ürettiği bir toplumsal yıkım

0

Son dönemde okullarda yaşanan şiddet olayları art arda gündeme geldi. Öğrenciler arası saldırılar, öğretmenlere yönelen şiddet, okul çevrelerinde büyüyen çeteleşme… Ancak bu tabloyu “münferit” ya da sadece “psikolojik” diyerek açıklayanlar gerçeğin üzerini örtüyor. Çünkü yaşananlar tesadüf değil. AKP iktidarının yıllardır uyguladığı neoliberal ve muhafazakâr eğitim politikalarının, toplumsal çözülmenin ve derinleşen sınıfsal eşitsizliklerin doğrudan sonucu. Bu düzen şiddeti yalnızca görmezden gelmiyor; kendi politikalarıyla yeniden üretiyor.

Sınıfsal eşitsizlik ve biriken öfke

Bugün gençlik derinleşen yoksulluk ve güvencesizlik içinde yaşamaya zorlanıyor. Eğitim hakkı giderek sınıfsal bir ayrıcalığa dönüşürken, işçi sınıfının çocukları ya eğitimden kopuyor ya da ucuz işgücü haline getiriliyor. Bu yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal bir gerçeklik.

Hukukun keyfileştiği, cezasızlığın sıradanlaştığı bir düzende gençler açık bir tabloyla karşı karşıya: kurallar herkese eşit işlemiyor. Adalet artık ulaşılabilir bir hak olmaktan çıkmış durumda. Bu da yön bulamayan bir öfke biriktiriyor. Örgütlü bir çıkış bulamayan bu öfke kimi zaman şiddet olarak dışavuruluyor. Okullarda yaşananlar da tam olarak bu toplumsal gerilimin yansıması.

Yeni kâr alanı ve ideolojik araç

AKP döneminde eğitim hem ekonomik hem ideolojik olarak yeniden şekillendirildi. Kamusal eğitim sistemli biçimde zayıflatıldı, özel okullar teşvik edildi. Eğitim bir hak olmaktan çıkarılıp kâr eden bir hizmete dönüştürüldü. Böylece eğitim, hem sermaye için yeni bir kâr alanına hem de rejimin ideolojik aygıtlarından birine dönüştü.

MESEM uygulamaları bunun en açık örneklerinden biri. “Mesleki eğitim” adı altında çocuklar üretime sürülüyor, ucuz işgücü olarak kullanılıyor. Bu alanlarda yaşanan iş cinayetleri artık istisna değil. Çocuklar eğitim adı altında çalıştırılıyor, yaşamlarını kaybediyor. Bu tablo bir ihmal değil, doğrudan politik bir tercih.

“Aile yılı” ilan edilen bir dönemde yoksulluk büyüyor, çocuklar eğitimden kopuyor, çocuk işçiliği yaygınlaşıyor. Buna rağmen “kutsal aile” söyleminin sürekli öne çıkarılması tesadüf değil. Bu söylem, yaşanan toplumsal çöküşü gizlemeye yarayan ideolojik bir perde işlevi görüyor. Aynı yaklaşım, eğitim üzerinden toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini yeniden üretiyor ve mevcut düzeni güçlendiriyor.

Okullarda şiddetin toplumsal zemini

Okullarda artan şiddet ve çeteleşme sadece “denetim eksikliği” ile açıklanamaz. Bunlar, sınıfsal eşitsizliklerin derinleşmesinin ve kamusal alanın tasfiye edilmesinin sonuçlarıdır.

Okul saldırılarının en yoğun yaşandığı ülkelerden biri ABD. Ama orada da çözüm diye sunulan şey değişmiyor: daha fazla güvenlik, daha fazla silah, daha fazla baskı. Bu yaklaşım şiddeti ortadan kaldırmıyor, tam tersine yeniden üretiyor. Çünkü şiddet, onu doğuran toplumsal koşullar değişmeden ortadan kalkmaz.

Okulları gerçekten ne güvenli hale getirir?

Okulları güvenli hale getirmenin yolu onları daha fazla denetim altına almak değil; eşit, özgür ve demokratik bir eğitim ortamı kurmaktan geçiyor. Parasız, eşit, demokratik ve anadilinde eğitim; kamusal eğitimin güçlendirilmesi ve çocuk emeğini sömüren uygulamaların kaldırılması bu yüzden temel bir zorunluluk.

Bugün eğitim alanında yaşananların sorumluları ortadadır. Bu politikaların hesabı sorulmadan, bu düzen değişmeden kalıcı bir çözüm mümkün değildir. Okullarda şiddeti ortadan kaldırmanın yolu yalnızca sonuçlara müdahale etmekten değil, bu sonuçları üreten düzeni değiştirmekten geçiyor. Çünkü çocukların güvenliği, ancak sermayenin değil toplumun ihtiyaçlarını esas alan bir eğitim sistemiyle mümkün olabilir.

Gülistan Doku: 6 sene sonra ne oldu?

0

Munzur Üniversitesi’nde öğrenci olan Gülistan Doku, 5 Ocak 2020’de Tunceli’de kaybolmuş ve kendisinden bir daha haber alınamamıştı. Bir yıl önce göreve gelen yeni savcı ise ilk iş Gülistan Doku dosyasını raftan indirdiğini söylemişti. Geçtiğimiz günlerde Gülistan Doku soruşturmasında yeni bir safhaya geçildi. Aralarında dönemin Tunceli Valisi ve başka kamu görevlilerinin de olduğu 10’u aşkın kişi gözaltına alındı ve ardından tutuklandı.

Altı sene sonra yaşanan gelişmeler haliyle “Neden şimdi?” sorularına kapı araladı. Öyle ya, önce aileyi ve kamuoyunu oyalamak üzere aylarca süren bir baraj araması yapılmış, sonra “Gülistan intihar etti” iddiaları ile mesele hasıraltı edilmeye çalışılmıştı. Şimdilerde magazinel biçimde saat başı dosya ile ilgili detay veren, siyasal iktidara yakınlığı ile bilinen ana akım medya, pek çok şüpheli kadın ölümünde yaptığı gibi o dönem de Gülistan’ın intihar ettiğine dair iddiaları haberleştirmekle meşguldü.

“Neden 6 sene sonra?” sorusuna verilen bazı cevaplar var elbette. Devlet içi hesaplaşma, Akın Gürlek’in imaj çalışması, kadın savcı farkı gibi değerlendirmeler bunlardan bazıları. Oysa bu cevaplar doğru olsa dahi gözden kaçan bir şey var ki, bizce meselenin esasını oluşturuyor: Gülistan’ı ve benzer şüpheli kadın ölümlerini yıllarca gündemde tutan kadın örgütleri olmasa, kızlarının izini sürmekten asla vazgeçmeyen bir aileden söz etmiyor olsak ne bu mesele üzerinden bir hesaplaşma görülürdü ne de yeni İçişleri Bakanı bu mesele üzerinden bir imaj çalışmasına girişirdi. Yani bu dosya durup dururken tekrar açılmadı. Tüm bu gelişmeler, erkek şiddetinin yakıcılığını ve kadın mücadelesinin meşruiyetini ve gücünü bir kez daha kanıtlar nitelikte.

Öyle ya, 6 sene sonra tüm bu deliller, şüpheliler gökten zembille inmedi. Devlet 6 sene önce de Gülistan Doku soruşturmasını bu şekliyle yürütebilecek imkânlara sahipti. Şimdilerde öğrendiğimiz detaylarla birlikte bir kere daha görüyoruz ki cinayetin faili olan erkekler, devletin şüpheli kadın ölümleri için seferber etmediği imkânlarından sonuna kadar istifade etmiş. Baş şüphelilerden biri valinin oğlu, bir diğerinin üvey babası polis memuru. Yeni soruşturma dalgası ile birlikte gözaltına alınanlar arasında yer alan başka bir polis memuru ise Gülistan’a ait kamera kayıtlarını silmesi için kendisine 10 bin dolar verildiğini itiraf etti. Dönemin Tunceli Valisi’nin delil karartarak, kamuoyunu yanlış bilgilendirerek meselenin üstünü örttüğü, oğlunu kurtarmaya çalıştığı herkesin malumu. Üniversite çalışanından hastane başhekimine uzanan dahiliyet patriyarkal sistemin tıkır tıkır işleyişini de gözler önüne seriyor. Peki tüm bunlar birden mi ayan oldu devletin bakanına, savcısına?

Şüpheli kadın ölümleri aydınlatılsın!

İntihar denilerek, kaza denilerek kadın cinayetlerinin üstünün nasıl örtüldüğünü ne yazık ki dün öğrenmedik. Gülistan Doku ilk ve son şüpheli kadın ölümü değil. Fakat cinayetlerin üstünü örten patriyarkal işbirliği hiç bu denli deşifre olmamıştı. Rojin Kabaiş, Nadira Kadirova, Yeldana Kaharman ve adını sayamadığımız yüzlerce kadın… Bu dosyalardaki kuvvetli şüphelerin soruşturulması, birilerinin siyasal hesaplarına bağlı olmamalı. Her birinin akıbetini sormaya, bir kişi daha eksilmemek için mücadele etmeye devam edeceğiz.

Gülistan Doku davasında etkin soruşturma!

Tüm sorumlular yargı önüne!

Ara seçim anayasal zorunluluk, erken seçim siyasi gereklilik, ama yeterli mi?

0
Fotoğraf: Ömer Taha Çetin/AA

CHP uzun süredir iktidara erken seçim çağrısı yapıyor. Özgür Özel her fırsatta erken seçim çağrısıyla iktidara meydan okuyor. Sayısı yüzü geçen CHP mitinglerinin hemen hepsinde de bu erken seçim çağrısı dile getirildi. Erken seçim çağrılarına bugünlerde ara seçim talebi de eklenmiş durumda. İktidar bu çağrılara “erken/ara seçim yok” cevabı veriyor. 

İktidarın “erken seçim yok” açıklaması bir politik manevra. Erdoğan aday olmak istiyorsa mutlaka erken seçim olmak zorunda. Bir bakıma CHP’nin erken seçim çağrısı Erdoğan’a üçüncü kez aday olabilme imkânı vermek anlamına geliyor. Çünkü erken seçim için meclisin en az üçte iki çoğunluğunun kararı gerekli. Cumhur İttifakı’nın böylesi bir çoğunluğu yok. Erdoğan’ın aday olmasını sağlayacak bir erken seçim kararı için bu yüzden CHP ya da DEM partiden birinin desteği gerekli.

CHP zamanından birkaç ay önce yapılacak bir erken seçim kararına destek vermeyeceğini açıkladı. Bu durumda iktidarın gönlüne göre bir zamanda yapılacak bir erken seçim kararı için DEM Parti’nin mutlak desteği gerekiyor. Diğer iki seçenekten biri iktidarın yeter sayı için başka partilerden milletvekili transferi yapması. AKP bunu uzun süredir yapıyor. Ama yeterli sayıya ulaşılamazsa ne olacak? Diğer bir seçenek anayasal değişiklikle cumhurbaşkanlığı görev süresini Erdoğan lehine düzenlemek. Bu seçenek ihtimal dışı değil ama diğer seçenekler içinde en zoru.

Koşullara ve eldeki verilere göre bir sıralama yapılırsa: 1) Seçimler zamanında yapılacak ve Erdoğan aday olamayacak. 2) Cumhur İttifakı CHP’nin önerdiği bir tarihte yapılacak bir erken seçim çağrısına onay vermek zorunda kalacak. 3) DEM Parti bütün bu denklemde kilit konumda olacak. Bu olası tablo iktidarın “Terörsüz Türkiye” diye adlandırdığı, Öcalan’ın “barış ve demokratik toplum projesi” olarak tarif ettiği süreçle seçimlerin iç içe geçtiği anlamına geliyor. 

Öcalan’ın silahlı mücadeleye son verme çağrısına, PKK’nin sembolik silah bırakma ve kendini tasfiye kongresine, Suriye’de Kürt siyasetinin Şam’a entegre olmasına rağmen iktidarın halen beklenen somut adımları atmamış olması bu ihtimali daha da kuvvetlendirmekte. Kayyum politikasına son verilmesi, seçilmiş belediye başkanlarının görevine iadesi ve başta Selahattin Demirtaş olmak üzere politik tutsakların özgürlüğüne kavuşması çoktan gerçekleşmeliydi. Süreç terörle mücadele yasasında demokratik yönde düzenlemelerin yapılması, Kürt siyasetinin kriminalize edilmesine son verilmesi, PKK üyelerinin siyasi-sosyal entegrasyonu ve Öcalan’ın “umut hakkı”yla ilgili somut adımlarla ilerlemeliydi.

Bunların hiçbiri olmadığı gibi CHP’nin kapatılması dahil her seçeneğin masada olduğu, CHP’li belediyeler üzerinden kayyum politikasının genişleyerek devam ettiği, bir bütün olarak olağanüstü hal politikalarının egemen olduğu daha da koyulaşan bir antidemokratik rejim gerçeği söz konusu. Müneccim olmaya gerek yok. İktidar her ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmaya devam etmek istiyor. Ama neredeyse bütün devlet aygıtını kontrol ediyor olmasına rağmen olası bir seçimde başarıyı garanti edemiyor. Bunun için en güçlü iktidar adayı CHP’yi paramparça etmeye çalışıyor. Ama bunu da yeterli görmüyor. Aynı anda “Terörsüz Türkiye” projesiyle Kürt siyasal hareketini kendi iktidarının devamlılığı için politik olarak içermeye yönelik bir taktik izliyor.

İktidar şu ana kadar Kürt siyasetini İmralı parantezine sıkıştırarak ve düşük profilli bir tutuma hapsederek bu taktiğini kendi açısından başarıyla uygulamış görünüyor. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Kürt siyasi hareketi seçimlere giden süreçte iktidar aleyhine bir pozisyon aldığı an “Terörsüz Türkiye” projesi sıkıntıya girer. Tam da bu nedenle bir erken seçim çağrısından önce iktidarın her kesimi birbirinden izole etmeye ve mümkünse kavgalı hale getirmeye dayalı “böl, parçala, yönet” planını işlevsiz kılacak bir politik açılım ortaya koymak gerekiyor. Bunun yolu siyasal demokrasiyi merkeze alarak karşılıklı olarak ortak sorunların sahiplenilmesi ve demokratik temelde çözümü için somut birlik ve dayanışma zemininin sağlanmasıdır. Kuru ve işlevsiz açıklamalarla bu sağlanamaz.

Özel İtalyan Lisesi’nde grev devam ediyor

0

Özel İtalyan Lisesi’nde grev üç ayı geride bıraktı. 2 Şubat 2026’da greve çıkan öğretmenler Türkiye’deki ilk özel okul grevini başlatmıştı. Süreç elbette pürüzsüz ilerlemedi. Bakanlık bizzat müdahale edip grevci öğretmenlerin yerine öğretmen ataması yaparak grev kırıcılığı yaptı. Bu atamalara karşı açılan dava sonucunda Ankara 4. İdare Mahkemesi oybirliği ile yürütmeyi durdurdu. Kararda, yasal bir grev süresince işverenin başka işçi çalıştıramayacağı, bu işlemi işveren değil bakanlık yapmış olsa dahi grev hakkının engellenmesine yol açtığı için hukuka aykırı olduğu vurgulanıyor.

Bu grev, grevdeki 14 öğretmenin ötesinde tüm eğitim emekçileri için önemli bir örnek olmayı sürdürüyor. Bu süreç bize kimlerin çıkarlarının ortak olduğunu, emek-sermaye çatışmasında bakanlıkların nerede durduğunu ve mücadelelerin neden yalnız kalmaması gerektiğini bir kez daha gösterdi.

Grevin arka planını hem daha önceki yazılarımızdan okumak hem de Dersimiz Grev, Konu: Özel İtalyan Lisesi belgeselinde bizzat öğretmenlerden dinlemek mümkün. Yine de kısaca özetleyecek olursak, okul yönetimi toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde 2026 için yüzde 15, 2027 için ise sıfır zam teklif etmişti. Öğretmenlerin talebi ise insan onuruna yaraşır bir ücret, ağır işyükünün giderilmesi ve ayrımcılığın son bulması.

Türkiye’de kamuda çalışan öğretmenlerin yasal grev hakkının olmaması da bu grevi dikkat çekici hale getiren unsurlardan. Özel okul öğretmenlerinin 4857 sayılı İş Kanunu’na tabi oldukları için grev hakları var. Var olmasına var ancak greve çıkmak da grevi sürdürmek de başlı başına bir mücadele.

Grev başladıktan sonra öğretmenler okul yönetimi ve İtalya Konsolosluğu tarafından bir adım atılmasını beklerken karşılarında Milli Eğitim Bakanlığı Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürlüğü’nün grev kırıcı müdahalesini bulmuştu. Bakanlık grevci 14 öğretmenin yerine farklı devlet okullarında görev yapan 26 öğretmeni Özel İtalyan Lisesi’ne kısmi zamanlı görevlendirmişti. Grevdeki öğretmenlerin yerini doldurmak üzere devlet kurumunun harekete geçmesi, grevin fiili etkisini azaltacağı için açıkça bir grev kırıcılıktı. Üstelik bunu işveren değil kamu kurumu yapıyor, yani kamu kaynakları özel bir okul yönetimi lehine kullanılıyor.

26 Mart’ta öğretmenler müzakere sürecinde mutabakata varıldığını açıkladı. Ancak okul yönetimi, üzerinde anlaşılan maddeleri içerse de hukuki bağlayıcılığı olmayan bir belgeyi imzalatarak grevi bitirmek isterken, öğretmenler haklı olarak grevin Türkiye kanunlarına uygun şekilde sonlandırılmasını ve bağlayıcı bir sözleşme imzalanmasını talep ediyor.

Okulda grev olur mu?

Bu grev boyunca sık duyulan itirazlardan biri öğrencilerin eğitim hakkının sekteye uğraması. Bu kaygıyı anlamak mümkün. Ancak eğitimi sekteye uğratan, hakkını talep eden öğretmenler değildir. Aylarca süren müzakerelerde adil bir sözleşme imzalamayı reddeden okul yönetimidir. Bir sektör ne kadar kritikse orada çalışanların hakları da o kadar acilen güvence altına alınmalıdır. Kimsenin yoksulluk sınırının altında ücretle, ayrımcılıkla, mobbingle çalışması beklenemez ve kabul edilemez. Mesleğin veya eğitim hakkının “kutsallığı” adı altında kimsenin haklarından vazgeçmesi beklenemez. O mesleği icra eden insanların hayatları da, aileleri de bir o kadar “kutsal” görülmelidir.

Grev ve direniş insanların bir sabah, keyfi olarak aldığı kararlar değildir. İnsanlar haklarını aldıkları, onurlu koşullarda çalışabildikleri zaman grev yapmak zorunda kalmazlar. Öyleyse grevlerin uzun sürmesinin sorumlusu kimdir?

Mücadeleler yalnız kalmamalı

Bu süreçte öğretmenler yalnız değildi, dayanışma gösteren birçok sendika ve farklı kurumlar mevcut. Ancak daha da ileri gitmek gerekiyor. Bu grevin yalnız kalmaması gerektiği gibi, direnen hiç kimsenin yalnız kalmaması gerekiyor. Türkiye’nin dört bir yanında emekçiler ortak bir saldırı altında. Bu saldırıları aşmak için tüm mücadeleleri birleştirmemiz, grev çadırlarını ve direniş alanlarını doldurmamız gerekiyor. Sendikaları fark etmeksizin direnen işçilerin yanında duralım. Mücadelelerimizi sermayeden bağımsız, emekten yana bir hatta birleştirelim!

Orbán sonrası: çöküş, tepki ve yeni iktidarın sınırları

0

Macaristan’daki seçim sonuçları yalnızca ulusal düzeyde bir iktidar değişimini değil, aynı zamanda uluslararası ölçekte bir siyasal hattın gerilemesini ifade ediyor. Péter Magyar liderliğindeki Tisza hareketinin yaklaşık yüzde 70’e yaklaşan sandalye çoğunluğu elde etmesi ve katılımın yüzde 80’e dayanması, bu kırılmanın toplumsal derinliğini açık biçimde ortaya koydu. 16 yıl boyunca seçim sistemini kendi lehine şekillendiren Viktor Orbán’ın, tam da bu sistem içinde yenilmesi ise tarihsel bir ironi barındırıyor.

Orbán yalnızca ülke içinde değil, küresel ölçekte de sağ popülist bir hattın önemli temsilcilerinden biriydi. Donald Trump, Vladimir Putin ve Benjamin Netanyahu gibi liderlerle kurduğu ilişkiler; Avrupa’da Giorgia Meloni, Marine Le Pen ve Santiago Abascal ile ideolojik yakınlık, onu küresel bir bloğun parçası haline getirmişti. Bu nedenle yenilgisi yalnızca yerel değil, uluslararası bir anlam da taşıyor.

Seçim sonrası özellikle gençlerin öncülüğünde sokaklarda yaşanan kitlesel kutlamalar ve yüksek katılım oranı, bu sonucun güçlü bir toplumsal karşılığı olduğunu gösterdi. Ancak bu tabloyu yalnızca bir “zafer” olarak değil, aynı zamanda bir “cezalandırma oyu” olarak okumak gerekiyor. Birçok seçmen, yeni iktidarın programına duyduğu güçlü bağlılıktan çok, mevcut iktidara duyduğu tepkiyle hareket etti.

Bu noktada Gazete Nisan’da Oktay Benol’un 2022 seçimleri üzerine yaptığı analiz önemli bir referans sunuyor. Benol, o dönemde muhalefetin Orbán’a karşı ideolojik olarak benzer bir aday çıkardığını ve bu nedenle kaybettiğini vurgulamıştı: “Aslı varken taklidi tercih edilmedi.” Bugün ise tablo farklı bir evreye işaret ediyor. Aynı seçmen, birkaç yıl önce desteklediği iktidarı bu kez sandıkta cezalandırıyor. Bu değişimi yalnızca muhalefetin başarısıyla açıklamak yetersiz; belirleyici olan, zaman içinde biriken yıpranma.

Orbán rejimi üç temel sütun üzerinde yükseldi: güçlü propaganda, lider merkezli siyaset ve kimlik temelli kutuplaşma. Ancak zamanla bu yapı aşındı. Sürekli “dış düşman” söylemine dayanan propaganda etkisini yitirdi; liderlik düzeyinde yorgunluk belirginleşti; en önemlisi gündelik hayatın gerçekleri siyasetin merkezine geri döndü. Enflasyon, kamu hizmetlerindeki gerileme ve yaşam maliyeti, kimlik savaşlarının önüne geçti.

Ekonomik politikalar büyük ölçüde sermaye çevrelerini desteklerken, geniş halk kesimleri açısından yaşam koşulları kötüleşti. Yüksek enflasyon, sağlık ve eğitim sistemindeki sorunlar ve yaygın yolsuzluk algısı, iktidarın toplumsal tabanını aşındırdı. Buna ek olarak göçmen karşıtı, lgbti+ karşıtı ve baskıcı politikalar başlangıçta seferberlik sağlasa da zamanla yorgunluk ve tepki yarattı.

Uluslararası pozisyonlar da bu süreci etkiledi. Orbán’ın İsrail’in Gazze politikalarına verdiği destek, Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline karşı tutumu ve Netanyahu ile yakın ilişkisi, içeride de tartışma yarattı. Donald Trump’ın açık desteği ise tepkiyi büyüttü.

Bu koşullarda seçmen, ideolojik olarak en yakın seçeneğe değil, en mümkün görünen alternatife yöneldi. Péter Magyar’ın sistem içinden gelen, muhafazakâr ama değişim vaadi taşıyan profili bu boşluğu doldurdu. Bu durum, seçim sonucunun bir ideolojik kayıştan çok, birikmiş hoşnutsuzluğun dışavurumu olduğunu gösteriyor.

Dolayısıyla ortaya çıkan tabloyu iki düzeyde okumak gerekir: Bu seçim bir yandan açık biçimde bir tepki oyu, diğer yandan da bu tepkiyi mümkün kılan bir iktidar bloğunun çözülmesidir. Bu çözülme, otomatik olarak daha ilerici bir alternatifin iktidara gelmesi anlamına gelmez.

Sonuç olarak Macaristan seçimleri, Benol’un “mesele programdır” tespitini hâlâ geçerli kılıyor. Ortaya çıkan tablo bir ideolojik kopuşu değil, bir iktidar bloğunun çözülmesini ifade ediyor. Tepki oylarının boşluğu dolduran başka bir sağ adaya akması eşitlikçi bir düzenin kendiliğinden kurulacağını vaat etmiyor. Yeni dönemin yönünü belirleyecek olan, siyasal ve toplumsal mücadelenin seyri olacaktır.

Akbelen’de kamu yararı kimin yararı?

0

Akbelen’de tablo net; köylünün toprağı, zeytini ve yaşam alanı kömür için yok ediliyor. Bu yaşananları yalnızca çevre hassasiyeti diye anlatmak eksik kalır. Çünkü mesele birkaç ağacın kesilmesinden çok daha büyük. Devletin yasası, şirketin madeni ve köylünün yaşam hakkı aynı yerde karşı karşıya geliyor. İktidar bunu kamu yararı diye sunarken, şirketler enerji ihtiyacı diyor. Fakat Akbelen’de sorulması gereken soru basit: Bu yarar kimin yararı?

Akbelen’de ne oluyor?

İkizköylülerin Akbelen mücadelesi 2019’dan beri sürüyor. Limak ve IC İçtaş ortaklığındaki YK Enerji’nin kömür madeni sahasını genişletmek istemesiyle başlayan süreçte, 2023’te yoğun ağaç kesimleriyle Akbelen Ormanı fiilen yok edildi. 24 Temmuz 2025’te yürürlüğe giren 7554 sayılı yasanın ardından ise ilk hedef zeytinlikler oldu. Köylülerin deyimiyle bu süreç artık yalnızca orman değil, köylerin tamamını kuşatan bir yok etme meselesine dönüştü.

Son aylarda ise saldırı yeni bir aşamaya taşındı. 10 Ocak 2026’da Cumhurbaşkanı imzasıyla İkizköy dahil yedi köyde toplam 679 parsel için acele kamulaştırma kararı alındı. Ancak köylülerin ve avukatların açtığı davalar sonucunda Danıştay 6. Dairesi, acele kamulaştırmanın uygulanması halinde giderilmesi güç veya imkânsız zararların doğacağı nedeniyle bu acele kamulaştırma kararının yürütmesini durdurdu ve bu sayede Akbelen’de “acelelik” gerekçesiyle köylülerin toprağına el konulmasının hukuki dayanağı şimdilik ortadan kalktı.

Kamu yararı mı, şirket yararı mı?

İktidarın ve şirketlerin dilinde her zamanki gibi tanıdık kavramlar var; onlar da enerji arz güvenliği, ekonomik kalkınma, yerli kömür, kamu yararı şeklinde uzar gider. Fakat sorulması gereken şu: Kamu kim? Eğer kamu köylüyse, üreticiyse, zeytinlikse, ormandaki canlılarsa, su kaynaklarıysa, Akbelen’de alınan kararların kamu yararıyla ne ilgisi var?

Ve bugün Akbelen’de köylünün karşısına muhatap olarak şirket değil çoğu zaman jandarma barikatı çıkıyor. 30 Mart’ta acele kamulaştırma sürecindeki keşif heyetine karşı çıkan Esra Işık gece gözaltına alındı, 31 Mart’ta ise görevi yaptırmamak için direnme suçlamasıyla tutuklandı. 27 Nisan’da ilk kez hâkim karşısına çıktı ve mahkeme tutukluluğunun devamına karar vererek davayı 1 Haziran’a erteledi.

Zeytinlikler taşınmaz, yaşam taşınmaz

Bir zeytin ağacını yerinden söküp başka yere taşımayı çözüm diye anlatmak, köylünün emeğini, toprağın hafızasını ve ekosistemin bütünlüğünü hiç anlamamak demektir. Zeytin ağacı bir dekor ya da saksı bitkisi değildir. Kök saldığı toprakla, çevresindeki canlılarla, suyla, iklimle ve köylünün yıllara yayılan emeğiyle birlikte vardır.

Esra Işık’ın cezaevinden gönderdiği mesajdaki “Ben toprağımı savundum… Milas bir şirketten büyüktür” sözleri, bu mücadelenin özeti gibi. Çünkü Akbelen’de mesele yalnızca birkaç ağacın ya da birkaç parselin meselesi değil, şirketlerin kârı için köylerin, zeytinliklerin ve yaşam alanlarının feda edilip edilmeyeceği meselesi.

Ne yapmalı?

Danıştay’ın acele kamulaştırma kararının yürütmesini durdurması, Akbelen’de köylülerin mücadelesinin haklılığını bir kez daha göstermiştir. Şimdi bu karar eksiksiz uygulanmalı, zeytinlikleri ve tarım alanlarını madenciliğe açan düzenlemeler iptal edilmeli, Esra Işık serbest bırakılmalıdır. Köylülerin rızası olmadan hiçbir maden projesi yürütülmemeli, sözde raporlarla yasalarda boşluklardan yararlanılmamalı, enerji ve maden politikaları şirketlerin kârına değil, toplumun gerçek ihtiyaçlarına ve ekolojik sınırlara göre planlanmalıdır. Bu nedenle Akbelen yalnızca yerel bir direniş değil; toprağın, suyun, zeytinin ve yaşam hakkının şirket kârına karşı savunulduğu bir mücadeledir.

Saif ve Thiago serbest bırakılıyor, seferberliğin zaferi!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, Saif Abukeshek ve Thiago Ávila’nın serbest bırakılacaklarına dair duyuruyu selamlıyoruz. Bu duyuru, hem Siyonist devlet ve hem Filistinli avukatlar Adalah ekibi tarafından yapılmış, İspanya hükümeti tarafından da doğrulanmıştır.

Saif ve Thiago’nun serbest bırakılması, dünyanın dört bir yanında onların özgürlüğü ve Filistin davası için yürütülen seferberliğin, protestoların ve halk baskısının bir zaferidir. Gazze’ye yönelik soykırımcı ablukayı kırmaya çalışan kahramanca yolculuğu sırasında Küresel Sumud Filosu, işgal altındaki Filistin’den 1000 kilometreden fazla uzaklıkta, uluslararası sularda kaçırıldı. İsrail, 170 mürettebat üyesini serbest bırakmak zorunda kaldı, ancak bu iki uluslararası önder İsrail tarafından alıkonuldu ve ağır biçimde mahkûm edilme tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Açlık grevi yapıyorlardı ve şimdi onların derhal serbest bırakılması sonucunu elde etmiş bulunuyoruz.

Bu gelişme, Filistin direniş mücadelesinin ve ona destek veren küresel hareketin bir başka zaferidir. Aynı zamanda bu, ABD ve aşırı sağcı Trump tarafından desteklenen İsrail apartheid devletinin soykırımına yönelik reddiyenin bir zaferidir. Bu zafer, Gazze Şeridi ve Batı Şeria’daki Filistinlilere destek için seferberliği sürdürmeye daha fazla güç vermektedir. Bu kuşatmayı denizden ve karadan kırmaya çalışmak için filonun devam etmesine destek veriyoruz.

İUB-DE olarak, İsrail ablukasının kırılması ve insani yardımın ulaşması için birleşik seferberliği sürdürmeye, ayrıca apartheid devletinin hapishanelerindeki 9 binden fazla Filistinli tutsağın serbest bırakılmasını talep etmeye çağırıyoruz. Bir sonraki buluşma, soykırımın ve Gazze Şeridi’ndeki cani ablukanın sona erdirilmesi, tüm birliklerin Gazze’den çekilmesi ve insani yardımın kitlesel girişinin güvence altına alınması mücadelesini sürdürmek için, Geri Dönüş Yürüyüşü dolayısıyla 15 Mayıs’taki uluslararası seferberliktir. İsrail birlikleri Gazze’den, Batı Şeria’dan ve ayrıca Lübnan’dan derhal çekilmelidir. Apartheid Siyonist devletinin son bulması için Filistin halkının direnişini koşulsuz olarak destekliyoruz. Thiago ve Saif’in özgürlüğünü sevinçle selamlıyoruz, nehirden denize özgür bir Filistin için seferberliği büyütelim.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

9 Mayıs 2026

Soykırımcı Siyonizmin kaçırdığı Saif ve Thiago’ya özgürlük!

0

Siyonist silahlı kuvvetlerin uluslararası sularda Küresel Sumud Filosu’nun teknelerine yönelik cani ve yasadışı saldırısının ortasında, Filo’nun uluslararası koordinatörleri, Katalan-Filistinli Saif Abukeshek ve Brezilyalı Thiago Ávila gözaltına alındı ve İsrail’deki yüksek güvenlikli bir cezaevine götürüldü.

Filoya eşlik eden ve Adalah adı altında örgütlenen Filistinli avukatlardan oluşan ekip, Şikma Cezaevi’ne bir ziyaret gerçekleştirdi. Burada, 30 Nisan Perşembe sabahı erken saatlerde kaçırılmalarından bu yana ilk kez Saif ve Thiago ile görüştüler. Onların yürek burkan tanıklıkları, denizde geçirdikleri son iki gün boyunca İsrail askerî güçleri tarafından fiziksel şiddete maruz bırakıldıklarını ve uzun süreler boyunca stres pozisyonlarında tutulduklarını ortaya koyuyor.

İsrail’in Gazze’den 1000 kilometreden fazla uzaklıkta gerçekleştirdiği bir korsanlık eylemi olan bu insani misyona yönelik saldırıda şiddete uğrayan diğer 170 aktivist ise Yunanistan’ın Girit adasında serbest bırakıldı ve işkence, dayak ve kötü muameleye maruz kaldıklarını açıkladı. Serbest bırakılan bu aktivistler arasında, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Türkiye partisi İşçi Demokrasisi Partisi’nden (İDP) Gorkem Duru ile Arjantin partisi Sosyalist Sol’dan (IS) milletvekili Mónica Schlotthauer ile Ezequiel Peresini de yer alıyor.

Yunanistan, İtalya, Avrupa Birliği ve Trump, İsrail’in Filo’ya yönelik saldırısının suç ortaklarıdır. Özellikle Yunanistan hükümeti ve NATO’nun işbirliği olmadan, yirmiden fazla tekneye ve mürettebatlarına yönelik bu yasadışı kaçırma eylemini gerçekleştiremezlerdi. Akdeniz, göçmenler için bir toplu mezara dönüştürülmek üzere Avrupa’nın en çok gözetlenen denizidir. Şimdi bu teknoloji, İsrail’le suç ortaklığı içinde enternasyonalist dayanışmaya karşı kullanılıyor.

Soykırımcı Netanyahu, hareketin görünür yüzleri olan Saif ve Thiago’yu, Filistin halkıyla uluslararası dayanışmayı suçlu göstermek ve caydırmak için savaş ganimetlerine dönüştürmek istiyor. Siyonist devlet, Saif’i ve aynı şekilde Thiago’yu da “terörist” olmakla ve Hamas’la ilişkili olmakla sahte biçimde suçlamaya çalışıyor. İsrail apartheid sisteminde bu, hiçbir güvencenin bulunmadığı bir yargılama sürecinin ardından kesin bir mahkûmiyet anlamına gelir. Siyonist devletin sömürgeci, ırkçı ve soykırımcı karakteri, birkaç hafta önce çıkarılan yeni idam cezası yasasıyla bir kez daha ortaya çıkmıştır. Bu yasa yalnızca bir İsrailliyi öldürmekle suçlanan Filistinli kadın ve erkeklere uygulanmakta, fakat bunun tersi durumda asla uygulanmamaktadır.

Bu “terörist” suçlamaları sefil bir yalandır. Seferberliklerde söylendiği gibi, tek terörist, tarihsel etnik temizliğiyle yaklaşık 80 yıldır Filistin halkını katleden Siyonist İsrail devletidir. Küresel Sumud Filosu, Siyonist devletin birlikleri tarafından bombalanan ve işgal edilen Gazze Şeridi ile dayanışma içinde olan insani nitelikte bir filodur. Filo, Filistin halkını açlıktan öldüren İsrail’in canice ablukasını kırmaya çalışarak insani yardım, gıda, ilaç ve su taşımaktadır. Bu kampanyayı terörizmle suçlamak küstahlıktır.

Saif, yirmi yıldır Filistin halkının haklarının, işçi haklarının savunusunda çok aktif çalışmış ve uluslararası dayanışmada bir referans hâline gelmiş Katalan-Filistinli bir sendikacıdır. Katalonya Sendikal Alternatifi’nin (IAC) bir çalışanıdır ve Avrupa’da Filistin’le dayanışmanın görünür yüzlerinden biri olmuştur. Eşi ve üç küçük çocuğuyla birlikte İspanya devletinde, Barselona’da yaşamaktadır. Thiago ise Filistin halkının savunusunda öne çıkan Brezilyalı bir mücadele insanıdır; çevre mücadelesinde de uzun yıllara dayanan bir aktivist geçmişe sahip.

Saif ve Thiago’nun yaşamı ve bütünlüğü, Siyonist işgal güçlerinin elinde geçirdikleri her dakika tehlikede altında. İkisi de açlık grevine başladıklarını ilan ettiler. Onların derhâl serbest bırakılmalarını talep ederek tüm dünyada seferber olmak büyük bir aciliyet taşımaktadır. Bu dünya çapındaki kampanya şimdiden kendini göstermektedir. Avrupa’da ve başka ülkelerde ilk yürüyüşler ve sokak protestoları gerçekleşti. En dikkat çekici olanı ise 4 Mayıs’ta İsrail’in Tel Aviv kentinde Barış İçin İttifak tarafından çağrısı yapılan ve Saif ile Thiago Ávila’nın derhâl serbest bırakılmasını talep eden, “öfke gösterisi” olarak adlandırdıkları seferberlik oldu. İspanya devletinde sendikal konfederasyonlar da açıklama yaptı. Uluslararası Af Örgütü, “Abukeshek ve Ávila’nın güvenliği konusunda derin endişesini” ifade ederek, “işkence ve kötü muamele dâhil olmak üzere […] ihlallere ve istismarlara maruz kalma riski altında olduklarını” belirtti. İspanya devleti ve Brezilya hükümetleri, İsrail’le ilişkilerini kesmeseler de Saif ve Thiago’nun özgürlüğünü talep etmek zorunda kaldılar. Tüm hükümetlerden, her ikisinin de özgürlüğünü talep etmeleri ve İsrail’le ilişkileri kesmeleri istenmelidir. Ayrıca Gazze ablukasını kırmaya çalışmak üzere İstanbul’dan ve başka limanlardan misyonuna yeniden başlayan filonun geri kalanı için güvenlik güvenceleri sağlanmalıdır.

İUB-DE olarak, Saif ve Thiago’nun derhâl serbest bırakılması ve fiziksel bütünlüklerinin korunması için dünyanın tüm ülkelerinde en geniş seferberliğe çağırıyoruz. Gazze Şeridi’nde soykırımın ve canice ablukanın sona ermesi, Gazze’den tüm işgal birliklerinin çekilmesi ve kitlesel insani yardım girişinin güvence altına alınması için mücadeleyi sürdürdüğümüz çerçevede bu çağrıyı yapıyoruz. İsrail birlikleri Gazze’den, Batı Şeria’dan ve Lübnan’dan def edilmelidir! Tüm Filistinli tutsaklara özgürlük. Siyonist devletin son bulması için Filistin halkının direnişini koşulsuz olarak destekliyoruz. Nehirden denize özgür Filistin!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

6 Mayıs 2026

Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası Genel Sekreteri Ozan Fındık: “Özel sektör öğretmenleri değersizleştirmeyi, güvencesizleşmeyi en yoğun hisseden yerde”

0

Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası Genel Sekreteri Ozan Fındık ile sektördeki mücadele ve sendikal deneyime dair yaptığımız söyleşiyi paylaşıyoruz. Özel okul öğretmenleri, kayıtlı çalışanların yaklaşık 4’te 1’inin yer aldığı 10 No’lu Ticaret, Büro, Eğitim ve Güzel Sanatlar işkolunda. Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası ise bu işkolundaki yüksek baraj sebebiyle baraj altında kalmış en kalabalık sendika vasfına sahip.

Söyleşi: Enes Kablan

Son dönemde okullarda yaşanan şiddet olayları ile başlayalım. Siz bu saldırıları, bu şiddet ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu durum toplumsal bir çürümenin eseri. Sadece öğretmenler açısından değil, memleketin her alanında insani ilişkilerdeki bozulma, toplumsal olarak bozulma, gençliğin hedeflerini ve amaçlarını kaybetmesi, bunların hepsi birer etken.

Eğitimin herkese eşit sunulan bir hak olmaktan çıkması, kalitesinin düşmesi, öğretmenlik mesleğinin ve eğitimin değersizleştirilmesi en önemli etkenler. Mesleğin geçmişte toplum üstünde bir etkisi vardı. Öğretmen demek Cumhuriyet’in ilk döneminden beri gittiği yere aydınlanmayı götüren, sadece oradaki çocukları değil aileleri geliştiren bir mesleği ifade ediyordu. Ama zamanla bu değişti. Bugün açısından öğretmenlerin değersizleştirilmesi en büyük sorun diyebiliriz.

Sizce bu şiddet ortamına ve saldırılara karşı nasıl bir mücadele örülmeli, neler talep edilmeli?

Sendikaların hep beraber bir ortak tavır alabilmesi çok önemli. Ama ne yazık ki burada bile hâlâ konfederasyonlar arasında ayrımlar, farklı eylem biçimleri, birleşememe, aynı tarihte yapma ama ortaklaşamama gibi sorunlar var. Bu meseleyi konfederasyonların, sendikaların görüşleri açısından değil, gerçekten bir öğretmen meselesi olarak değerlendirip birleşmek için zorunlu bir araç olarak görmek lazım. Tek başına birleştirici bir şey olması gerekiyor ama ne yazık ki bu birleştiricilik henüz yakalanabilmiş değil.

İki sene önce İbrahim öğretmen öldürüldü bir kolejde. Buna benzer şeyleri biz de yaşıyoruz, tehdit ediliyoruz. Patron tehdit ediyor, bazen veli tarafından, bazen idareci tarafından tehdit ediliyoruz. Aslında değersizleşmenin en yoğun ve en güçlü hissedildiği alan ne yazık ki özel sektör öğretmenlerinin yaşadıkları alan. İlk talebimiz mesleğimizi değersizleştiren uygulamaların son bulması.

Değersizleştirme dediğiniz şey aynı zamanda iş güvencesinin de pek olmaması herhalde…

Tabii ki. Özel sektör öğretmenleri çalışma şartları nedeniyle güvenli bir çalışma ortamından her anlamda çok uzakta. Bu nedenle bugün öğretmenler içinde değersizleştirmeyi, güvencesizleşmeyi en yoğun ve en güçlü hisseden yerde ne yazık ki.

Sendikanızın bir dizi mücadelesi var; taban maaş düzenlemesi, süreli sözleşmenin son bulması, fazla mesai, düşük ücretler gibi gündemleriniz var. Hatta sendikanın kuruluş dinamikleri de biraz bunlarla ilgiliydi. Bu mücadele başlıklarına dair nasıl bir eylem programınız var?

Bizim Milli Eğitim’den en temel taleplerimiz şunlar: Birincisi taban maaş kanunu. 2014 yılına kadar var olan bir kanundu bu. Özel sektör öğretmenlerinin maaşı kamudaki meslektaşından aşağı olamazdı. İkincisi, belirli süreli iş sözleşmesinin kaldırılması. Belirli süreli iş sözleşmesi demek patronun iki dudağının arasındasın demek. Bu, sendikal örgütlenmeyi de baltalayan bir şey aynı zamanda. İşe iade hakkın, ihbar tazminatın yok ve her sene öğretmenler için mayıs ve nisan ayları “Acaba atılacak mıyım, yoksa kalacak mıyım? Ne yapacağım, yeni işi nasıl bulacağım?” diye bir korku, bir kabus oluyor. Üçüncüsü ise yasa ihtiyacı. Yasal olarak bugün Özel Öğretim Kurumları Kanunu var ama bu birçok konuda net değil; bizi tamamen bir kuralsızlık ve sömürü çarkının içine bırakıyor. Mevcut kanun yuvarlak şeyler söylemiş; bir yere atıf yapmış ama o atıf başka bir yerde başka bir şekilde olmuş… O yüzden, burada özel sektör öğretmenleri için, gerçekten onları koruyan bir kanun yok.

Biz bunları sadece ekonomik birer talep olarak görmüyoruz. Öğretmenlerin daha özgür şartlarda çalışmasını sağlayacak şeyler bunlar. Öğretmen kendini güvende hissettiği zaman sesini daha çok çıkarabiliyor, konuşabiliyor, tepki gösterebiliyor. Haklarının olduğu bir yerde, daha kolay işten çıkarılamayacağı bir yerde öğretmenin de susmayacağı bir alan açıyoruz aslında.

Biz bunları Bakanlığa her sene sunuyoruz, her sene de bu talepler için alanlarda oluyoruz, birçok kez gözaltına alındık, şiddet gördük. Bakanlık önünde 54 gün süren çok etkili bir nöbet süreci geçirdik. Bakanlıktan sözler de aldık ama bürokrasi duvarını aşamıyoruz; sözler bir ay sonra unutuluyor. Biz profesyonel sendikacılardan oluşmuş bir sendika değiliz. Hepimiz aynı zamanda çalışıyoruz 7/24. Gidip sürekli eylem yapabilecek bir vaktimiz de yok, aynı zamanda işimize gidiyoruz. Hayat mücadelesini hem sendikamızda hem de bu şartlarda ayakta kalmaya çalışarak veriyoruz.

Kendi kendini sönümlendirmek isteyen tek sendika bizizdir herhalde. Biz özel okulların varlığının acil, elzem bir şey olduğunu düşünmüyoruz. Eğitime yapılacak bütün harcamaların kamusal eğitime yapılması gerektiğini düşünüyoruz.

Ama mücadeleniz bu sorunların görünür ve taleplerinizin bilinir olmasını sağladı…

Aslında sendikanın yaptığı en önemli şey şu: Öğretmenler hakları konusunda çok bilinçlendi. Evet, henüz istediğimiz yasalar çıkmış değil. Ama öğretmenler bu taleplerin nasıl olacağı konusunda çok ciddi bilinçlendi. Bugün 10.500 üyesi var sendikamızın. Fiili üyeleriyle beraber 12 bine gidiyor. Yani resmi olarak üye olamayanlarla -mesela kurs merkezinde sigortasız çalışan, rehabilitasyon merkezinde çalışan, başka iş kolunda gözükenlerle- beraber bu sayı. Bu öğretmenler belki ilk defa bir yerde örgütlendiler. İlk defa örgütlü bir tepki gösterdiler. İşyerlerinde, çalıştıkları kurs merkezlerinde, rehabilitasyon merkezlerinde ücret tartışmalarına girdiler. Birçok yerde maaş zammını kazandı öğretmenler. Yine özel öğretim kurumlarında tatillerde öğretmen çalıştırılmasının önüne geçtik. Sendikanın varlığıyla ilk kez ek mesai ücreti almaya başladı öğretmenler. Yani sendika öğretmenlerin sesi, soluğu oldu.

Sendikanın ilk kuruluşunda bizim sözümüz vardı, diyorduk ki bu bir haysiyet mücadelesi. Yani bu sadece öğretmen olmanın, maaşın devlettekiyle aynı olmasının mücadelesi değil; gerçekten bir haysiyet mücadelesi veriyoruz. Özel sektör öğretmenlerinin onuru için veriyoruz bu mücadeleyi. Çünkü özel sektör öğretmeni kamudaki öğretmenden farklı değil. En temel amacımız bu farklılığı kaldırmak. Biz aynı zamanda kamucu bir eğitimi savunuyoruz. Yani kendi kendini sönümlendirmek isteyen tek sendika bizizdir herhalde. Biz özel okulların varlığının acil, elzem, hayati bir şey olduğunu düşünmüyoruz. Biz eğitime yapılacak bütün harcamaların ve hamlelerin kamusal eğitime yapılması gerektiğini düşünüyoruz. Yani bu anlamda isteğimiz “Özel okullar çoğalsın, biz de haklarımızı alalım, biz devam edelim” değil. Keşke bu sendikaya bu anlamda ihtiyaç olmasaydı diye de düşünüyoruz.

Kamucu eğitim demişken, kamuda da örgütlü eğitim sendikaları var. Eğitim-Sen başta olmak üzere bunlarla ortak mücadele pratikleri yaşanıyor. Bu deneyimlere dair görüşleriniz nedir? Sendikalar ve farklı emek örgütleriyle ortak mücadeleler geliştirme konusundaki perspektifiniz nedir?

Biz Eğitim Sen’le de Eğitim-İş’le de çeşitli ortak etkinlikler yaptık. Çünkü eğitime bütçe ayrılmaması, öğretmenin değersizleştirilmesi gibi konular kamu ve özelde ortak sorunlar. Geçen sene çıkan yeni bir yasaya karşı Meclis Parkı’nda başlattığımız nöbete bizden sonra Eğitim Sen, Eğitim-İş ve en son Hürriyetçi Eğitim Sen de katıldı.

Biz aslında burada bir alan açtık. Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası bu anlamda birleştirici bir rol de oynuyor; kamunun yaptığı tartışmaları henüz yapmış değiliz. Kamuda belki farklı görüşlere göre ayrılan insanlar, sendikalar var. Biz öğretmen hakları üstünde bütünleşmiş bir kitleyiz.

Biz fiili meşru mücadele tarzını öne çıkarmak durumundayız. Mesela kamu sendikalarının belli rahatlıkları var. Öğretmen okulda propagandasını yapabilir, sendikasını anlatabilir, duvara afişini asar, aidatı otomatik kesilir. Bizim otomatik kesilen bir aidatımız yok, duvara afiş asmak veya sendika panosu açmak için işten atılan arkadaşlarımız oldu. Yani bunun bedelini ödüyoruz. Ben mesela bir kurumda çalışıyordum, toplandık 60 öğretmen örgütlendik. Ücret zammı talep ettik. Sonra işten çıkarıldım. Yaşadığımız bu süreçler bizi meşru fiili mücadele deneyimlerini geliştirmeye, yasal sınırların dışında bir mücadele çizgisi örmeye itti. Kurum teşhirleri, elimizde kamerayla kurum baskınları… Bunların hepsi aslında biraz da çaresizliğin yarattığı bir yöntem. Bürokratik yasal sınırların dışına çıkma zorunluluğu…

Kendimizi işçi sınıfının, emek hareketinin bir parçası olarak görüyoruz.

Diğer mücadeleci işçi sendikalarıyla da yer yer bir araya geliyoruz. En son BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen tutuklandığı zaman bir araya geldik, tepki gösterdik. Bunlar genelde Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası gibi daha kendi bağımsız çizgisinde ilerlemeye çalışan, daha mücadeleci sendikalardı. Bunlarla ortak işler yapıyoruz. Ama tabii ki farklı işkollarındayız.

Kendimizi işçi sınıfının, emek hareketinin bir parçası olarak görüyoruz. “Öğretmeniz ve diğer sorunlar bizi ilgilendirmiyor” gibi bir tutumumuz yok. Yani emek mücadelesinin bir parçası olarak bu alanda, eğitim alanında mücadele ediyoruz. Önceliğimiz öğretmenlerin sorunları ama aynı zamanda emeğin gündeminde ne varsa ona dair de mümkün olduğunca bir şeyler söylemeye çalışıyoruz.

Bir de 10 No’lu işkolundaki sendikalar var. Biz bunların bir kısmıyla görüştük, bir kısmıyla bir araya geldik. 10 No’lu işkolu ciddi baraj sıkıntısının olduğu bir işkolu. Biz özel sektör öğretmenlerinin yüzde 4’ünü örgütlediğimiz halde yüzde 1 işkolu barajına takıldığımız için toplu sözleşme yapamaz durumdayız. Bununla ilgili de girişimlerimiz oldu. Geçmişte bakanlıkla görüştük. Gene şu anda mesela 10 No’lu işkoluna karşı diğer sendikalarla ortaklaşıp bir şeyler yapmaya çalışıyoruz ama ne yazık ki işkolumuz çok dezavantajlı. Bu soruna dair yeni bir eğitim işkolu kurulması temel taleplerimizden.

Özel İtalyan Lisesi öğretmenleri Türkiye açısından aslında çok önemli bir şey yaptılar. Çok uzun zamandır bir özel okulda grev söz konusu değildi, bu bir mihenk taşı.

Buradan ülke gündemine oturan Özel İtalyan Lisesi grevine geçelim. Orada da eğitim emekçilerinin çalışma koşullarını, okul içi eşitsizlikleri ve 10 No’lu işkolunun problemlerini gördük. Bu tür mücadeleler işçi sınıfının genel mücadelesiyle nasıl birleşir? Buraya dair değerlendirmeniz nedir?

Özel İtalyan Lisesi’nde Tez-Koop-İş Sendikası örgütlenmişti. İtalyan öğretmenlerle çok ciddi bir maaş farkı, sefalet ücretleri ve sömürü koşulları vardı. Öğretmenler de grev haklarını kullandılar. Öğretmen Sendikası olarak asla rekabetçi bir tutum içinde değiliz. Oraya da ilk günden itibaren gittik, arkadaşlarla iletişim kurduk, eylemlerine destek vereceğimizi ilettik. Bizim sendikamızın 5 yıllık bir mücadele deneyimi var, bu noktada yapabileceğimiz ne varsa sunmaya çalıştık. Arkadaşlar da bu anlamda çok olumlu yaklaştılar, yer yer fikir alışverişi yaptık. Biz meseleleri hangi sendika yaptı diye görmüyoruz, bu mücadeleyi de sendikalar arası bir şey olarak görmüyoruz.

Özel İtalyan Lisesi öğretmenleri Türkiye açısından aslında çok önemli bir şey yaptılar. Çok uzun zamandır bir özel okulda grev söz konusu değildi, bu bir mihenk taşı. Sektöre dair bir önizleme sundular.

Bu süreç bize şunu gösterdi: Milli Eğitim ve patronlar doğrudan anayasayı çiğneyerek grev kırıcılık yaptı. Oradaki grevci öğretmenlerin yerine başka öğretmenler göndermeye çalıştı, çok az bir kısmı girdi derslere, bir kısmı girmedi. Bunu da “öğrencilerin eğitim hakkı alınıyor” diye açıkladılar. Öğrencilerin eğitim hakkını alan grevdeki işçiler mi yoksa grevdeki öğretmenlerle asla uzlaşmayan, bütün o sömürü şartlarını zorlayan İtalyan Lisesi yönetimi mi? Aslında Milli Eğitim’in gücü İtalyan Lisesi yönetimine değil, grev yapan öğretmene yetiyor. Burada İtalyan Lisesi’ne gelip bir baskı yapılmalıydı. Milli Eğitim’in yapabileceği buydu. Bu grev bize, Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası olarak toplu sözleşme hakkı kazanıldığında neyle karşılaşacağımızı da göstermiş oldu. Bu açıdan bir önizleme diyorum. Nasıl grev kırıcı uygulamalar yapılıyor, neler oluyor… Eğitimin bu kadar uzun süre durması, velilerin aslında para vererek gönderdikleri bir yerde hizmet alamadığı noktaya düşmesi ve işverenin son çaresizliği ile devlet büyüklerinden yardım istemesi, devlet büyüklerinin de bu desteği patronlara hiç çekinmeden verebilmesi… Aslında bizim sendikamızın neden bir türlü bu 10 No’lu işkolundan çıkarılmadığını da gösterdi bu süreç. Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’nın toplu sözleşme hakkı olduğunda, bu memlekette her tarafta grevler patlayabilir. Bugün özel sektör öğretmenlerine dayatılan ağır çalışma şartları parçalanabilir. Öğretmen sendikasının bunu yapabilecek birikimi var.

Bütün bu konuştuklarımız ışığında sizce birleşik mücadele nasıl mümkün?

Birleşik mücadele nasıl olur? Dediğim gibi, bizim ilk işimiz öğretmenlerin mücadelesi, öğretmenlerin hakları. Birincisi, özel sektör öğretmenlerinin, kendi kitlemizin sorunlarına odaklanıyoruz, oraya dair çözümler arıyoruz. İkincisi sadece bürokratik bir yerde değil, fiili meşru mücadele hattı üstünden devam ediyoruz. Üçüncüsü de şu; memleketin emek sorunları karşısında biz bunların muhatabı değiliz demiyoruz. Memleketteki bütün emek sorunlarını aslında birbirine bağlı sorunlar olarak görüyoruz. Sendikalar ve kitle örgütlerinde bu bakış açısını geliştirebilirsek birleştirici olacaktır.

Siyonizmin tutsak ettiği filo katılımcıları anlattı

0

Gazze’deki ablukayı yıkmak ve Filistin halkına insani yardım ulaştırmak için Gazze’ye doğru yola çıkan Küresel Sumud Filosu, 29 Nisan günü uluslararası sularda Siyonist varlığın saldırısına uğradı. Gemilerine Siyonizmin yıktığı Filistin köylerinin adının verildiği filonun ilk gemileri nisan ortasında Barselona, İspanya’dan yola çıkmıştı. Augusta, İtalya’da diğer gemilerle buluşan filo, 26 Nisan’da 50’den fazla gemiyle, dünya tarihinin en büyük sivil filosu olarak, Akdeniz’in diğer limanlarından çıkacak gemilerle buluşmak üzere Gazze’ye doğru yolculuğuna devam etti. 29 Nisan’da Siyonist varlık 22 gemiye korsan bir saldırıda bulunarak 180 Filistin dostunu kaçırdı. Siyonizmin deniz hapishanesinde esir tutulduktan sonra Girit’te serbest bırakılan filo katılımcılarından 59’u 1 Mayıs günü İstanbul’a getirildi.

İstanbul’a getirilen filo katılımcılarından Görkem Duru (Türkiye), Monica Schlotthauer (Arjantin), Ezequiel Peressini (Arjantin) ve Andriy Movchan (Ukrayna), İşçi Demokrasisi Partisi’nin 3 Mayıs günü düzenlenen “Siyonizmin tutsak ettiği filo katılımcıları konuşuyor: Küresel Sumud Filosu ve Filistin Mücadelesi” adlı etkinliğinde son süreci ve deneyimlerini kamuoyuyla paylaştı.

Etkinlik, Siyonist varlığın işgal topraklarında esir tutmaya devam ettiği filo katılımcıları Saif Abukeshek ve Thiago Ávila için özgürlük sloganlarıyla başladı. İşçi Demokrasisi Partisi Merkez Komite üyesi ve İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Uluslararası Yürütme Kurulu üyesi Görkem Duru, açılış konuşmasında neden filonun bir parçası olduklarından bahsetti ve son durumu aktardı. Filonun Türkiye ayağının organizatörlerinden olan Duru, Trump’ın sahte barış planı altında işgalin ve soykırımın normalleştirilmeye çalışıldığına dikkat çekti.

“Filistin mücadelesi bizle başlamadı, bizle son bulmayacak. Biz sadece Filistin halkının yıllardır yaşamakta olduğu eziyetin, işkencenin, ablukanın, şiddetin sadece kısa bir fragmanını yaşadık”

Duru Siyonist varlığın gemilere nasıl saldırdığını, filo katılımcılarını işkenceyle kaçırıp “toplama kampı” gibi inşa edilen deniz hapishanesine nasıl götürdüğünü ve gemide maruz kaldıkları şiddeti aktardı. Bununla birlikte, karşı karşıya kaldıkları işkencenin Filistin halkının yıllardır yaşamakta olduğu eziyetin, işkencenin, ablukanın, şiddetin sadece kısa bir fragmanı olduğunun altını çizdi. Bu süreçte Yunanistan hükümetinin Siyonist varlıkla işbirliği yaptığını da anlatan Duru; tüm hükümetlerin Siyonist varlıkla ilişkileri sürdürdükçe işgali ve soykırımı meşrulaştırdıklarını, dünya haklarının hükümetlerine İsrail’le askeri, ticari, diplomatik tüm ilişkileri kesmeleri için basınç uygulamaları gerektiğini vurguladı. Filonun Filistin direnişini destekleme bakımından şu anda dünyadaki en büyük enternasyonal kampanya olduğuna da dikkat çeken Duru; önümüzdeki sürece ilişkin olarak 33 geminin Girit açıklarında beklediğini, Marmaris’te ve başka Akdeniz limanlarında hazırlıkların devam ettiğini ve filonun tekrar yola çıkacağını paylaştı.

“Filistin, dünya sınıflar mücadelesinin en önemli başlıklarından biri”

Arjantin’de Sosyalist Sol (IS) ve İUB-DE önderlerinden olan ve aynı zamanda filonun Arjantin ayağının organizasyonunda da yer alan Ezequiel Peressini, geçen yıl da filoya katılan biri olarak filonun önemini ve dinamiklerini geçen yılla birlikte değerlendirdi. Siyonist Nazi varlığın özellikle aşırı sağcı Trump hükümeti olmak üzere dünya hükümetlerinin desteğiyle soykırımı sürdürdüğünü belirten Peressini, İsrail’in Filistin’de uyguladığı ablukanın kırılmasının ve Filistin mücadelesinin yükseltilmesinin dünya sınıflar mücadelesinin en önemli başlıklarından biri olduğunu ifade etti.

Geçen sene Filistin’e destek amacıyla liman işçilerinin grevleri, ABD’de öğrencilerin üniversite işgalleri gibi geniş çapta eylemlerin yükseltilmesi gerektiği söyleyen Peressini; filonun Filistin halkının mücadelesiyle uluslararası çapta dayanışmanın somut bir örneği olduğunu, bu nedenle İUB-DE olarak filoya katıldıklarını ve bu sürecin Trump hükümeti ile Siyonist İsrail’e karşı uluslararası birleşik hareketin bir örneğini teşkil ettiğini söyledi. Seferberliğin odak noktasının sadece Saif Abukeshek ve Thiago Ávila değil, aynı zamanda Siyonist İsrail tarafından mahkûm edilen binlerce Filistinli siyasal tutsağın da özgürlüğü olduğuna dikkat çeken Peressini, düzenlenen etkinliğin Filistin mücadelesine ve Küresel Sumud Filosu’na destek için uluslararası kampanya ve seferberliğin bir parçası olduğunu ifade etti.

“Ukrayna ve Filistin halklarının mücadelesi ortak”

Ukrayna ile Dayanışma İçin Avrupa Ağı (ENSU) üyesi Andriy Movchan, konuşmasında filoda Ukrayna’yı temsil etmenin öneminden bahsetti. Gazze’deki ablukayı kırma ve Filistin halkına yardım götürme amaçlarının yanı sıra Ukrayna’ya dair basmakalıp fikirleri de yıkmak ve işgal altında, ezilen bir başka ulus olarak Filistin’le dayanışma göstermek istediklerinden bahseden Movchan, Putin ve Rusya’nın Siyonizmle işbirliğine ve Rusya’nın soykırımı nasıl beslediğine dair bir arka plan sundu. İşgal, emperyalist saldırganlık ve yayılmacılık karşısında Ukrayna ve Filistin halklarının mücadelesinin ortak olduğunu ifade etti. Filonun Ukrayna delegasyonu olarak sloganlarının “Ukrayna’dan Filistin’e işgal suçtur” olduğunu söyleyen Movchan, Ukrayna solu olarak mücadeleleri birleştirmenin önemini savunduklarından bahsetti.

“Filistin halkını ve Filistinli tutsakları savunmak için mücadeleye”

Arjantin’de Sosyalist Sol (IS) ve Sol Cephe’den (FIT-U) milletvekili olan demiryolu işçisi Mónica Schlotthauer, geçen yılki filonun aksine bu yıl filoya katılan tek milletvekili. Schlotthauer, bir eylem birliği ve birleşik mücadele örneği olarak filonun öneminden bahsederek sözlerine başladı. Emperyalizmin yağması altında olan bir ülkeden gelen işçi ve Troçkist bir milletvekili olarak parlamentoda Filistin mücadelesini dile getirdiklerini, Filistin mücadelesine ilişkin herhangi bir kafa karışıklığına yer olmadığını, Filistin’i savunurken Filistin’in kendi silahlı direniş hakkını da savunmak gerektiğini söyleyerek emperyalizm ve Siyonizm karşısında Filistin halkını ve Filistinli tutsakları savunmak için mücadele çağrısında bulundu.

“Filistin feminist bir perspektifle de desteklenmeli”

Aynı zamanda bir sosyalist feminist olan Schlotthauer, Siyonizm kadınları kendi propagandası doğrultusunda bir araç olarak kullandığı ve faşizm kadınları doğrudan hedef alan bir ideoloji olduğu için filoda kadınların varlığının çok önemli olduğundan da bahsetti. Siyonizmin saldırılarından en fazla etkilenenler arasında Filistinli kadınlar olması, Filistinli kadınların 70 yıldır işgal ordusunun baskısına direnmesi ve işgal koşullarda toplumsal yeniden üretimin tüm yükünü kadınlar omuzladığı için Filistin’in feminist bir perspektifle de desteklenmesi gerektiğine dikkat çekti.

“Türkiye’de sosyalistler ve sendikalar Filistin mücadelesine daha fazla güç vermeli”

Etkinliğin sonunda Görkem Duru tekrar söz alarak dünya hükümetlerinin Filistin konusunda ikiyüzlü söylemlerini eleştirdi ve dünya halklarının İsrail’le tüm ilişkilerin kesilmesi için hükümetleri üzerinde basınç uygulaması gerektiğini bir kez daha belirtti. İsrail’e silah sevkiyatını engellemek için limanları kilitleyen İtalyan liman işçilerini örnek vererek Filistin mücadelesinde örgütlülüğün, sınıf hareketinin ve seferberliğin önemine ve bu doğrultuda Türkiye’de de sosyalistlerin ve sendikaların Filistin mücadelesine daha fazla güç vermesi gerektiğine dikkat çekti.

Etkinlik, “Nehirden denize özgür Filistin!” ve “Saif’e özgürlük! Thiago’ya özgürlük!” sloganlarıyla sona erdi.

2026 1 Mayıs’ı ne anlatıyor?

0

1 Mayıs’a dair bir değerlendirme yaparken sınıf mücadelesinin 1 Mayıs’tan önceki hali ne ise, 1 Mayıs günü ortaya çıkan fotoğrafın da o olduğunu söyleyerek başlayabiliriz.

Türkiye’de işçi ve emekçiler adına sorunlar saymakla bitmezken yaygın kanının aksine işçi sınıfı mücadele veriyor. Uzun yıllardır ihtimal dahi verilemeyen bir şey yakın zamanda gerçekleşti ve okullarda farklı sendikaların ortak uygulamasıyla iki başarılı genel grev yaşandı. Metalde, taşımacılıkta vb. toplu sözleşmeler imzalandı. Özel İtalyan Lisesi örneğinde olduğu üzere Tez-Koop-İş üyesi öğretmenler grev kırıcı uygulamalara rağmen kararlılıkla ve fire vermeksizin grevlerini sürdürdü. Mersin limanında TÜMTİS’te örgütlenen işçiler 100 günü aşkın bir süredir mücadelelerini sürdürüyordu. Maden işçilerinin Ankara direnişi de hak ettiği üzere ülke çapında gündem oldu. Fakat Bağımsız Maden-İş üyesi işçilerin direnişi işçi sınıfı örgütleri içerisindeki kamplaşma ve parçalanmışlığın adeta bir turnusolü oldu. Maden işçilerinin mücadelesi çok az sayıda sendikanın gösterdiği dayanışmanın dışında sendikalar tarafından sessizlikle karşılandı. Sendikal kavrayışlar, yönetimler arası anlaşmazlıklar ne olursa olsun, direnen işçilerin yanında olmak sendikalar için en temel görev olmalıdır. Aksi halde “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz” sloganının gerçekten bir anlamı kalır mı? İşte böyle bir atmosferde 1 Mayıs’a gelindi.

Bu atmosfer, “Birlik, dayanışma ve mücadele günü” olması gereken 1 Mayıs’a da sirayet etti. İzmir ve Ankara’nın yanı sıra, birkaç Türk-İş sendikasının da katıldığı Kadıköy kutlamaları gibi iyi ve nispeten iyi örneklerin dışında 1 Mayıs paramparça geçti. Öte yandan 1 Mayıs’ta işçi sınıfının tek bir acil talebi bile güçlü şekilde dillendirilmedi ve bundan sonraki günlerde ne yapacağımıza dair tek bir söz söylenmedi. İşçiler İstanbul’da Taksim’i zorladı ve Kadıköy’ü doldurdu. Edirne’de Türk-İş’in 1 Mayıs mitingine kitlesel bir katılım oldu. İşçiler başta Ankara ve İzmir olmak üzere Gebze gibi sanayi havzalarında da bir araya geldi. Fakat işçi sınıfına yönelen devasa saldırıların karşısında hiçbir konfederasyon bir mücadele planından bahsetmedi, işçi sınıfının mücadele halindeki sektörlerini dahi görmezden geldiler.

Vergi dilimi, asgari ücretin açlık sınırının altında kalışı ve örgütlenmenin önündeki engeller işçi sınıfının bir numaralı sorunlarıyken buna karşı bir mücadele programı önermekle sorumlu olan konfederasyonlar ise bölünmüşlüğü derinleştirmek için çaba sarf etti.

Türk-İş Edirne’ye kaçırdığı tabanına Yunanistan’ın Türkiye üzerindeki emelleri hakkında vaaz verdi. İşçi sınıfının sorunlarını saymaktan kaçınmasa da çözüme ilişkin tek bir söz söylemedi. İstanbul’da DİSK’in Kadıköy’de kutladığı 1 Mayıs’ında ise kürsü işçi sınıfını birleştirip mücadeleye yönlendirmektense dilek ve temenniler kürsüsü haline geldi.

Bu, madalyonun yalnızca bir yüzü. Diğer yandan kitleler meydanları doldurarak, mücadeleye hazır olduklarını bir kez daha gösterdi. Sürece bir de eğitim emekçileri gibi genel greve çıkmış ama 1 Mayıs’a katılmayan kitleleri de ekleyecek olursak mücadele etmek ve kazanmak için elimizde bir olanak olduğunu yeniden görmüş olduk.

Bugün işçiler kendi işyerlerinde örgütlenip sendikalı olarak iş güvencesi elde edebilir ve koşullarını bir nebze olsun geliştirebilir. Ancak işçi sınıfının geneline yönelik yapılan saldırılara, alım gücünün düşmesi gibi sorunlara ancak birleşik bir mücadele ile yanıt verilebilir. Dediğimiz gibi, işçi sınıfının seferber olmaya hazır olduğunu 1 Mayıs’ta gördük. Bu yüzden hükümetin işçi düşmanı ekonomi politikalarını, ait olduğu yere, çöplüğe göndermek için sendikaları ve konfederasyonları zorlamalıyız.

Egemenlerin özgürlüklerimizden ve soframızdan ellerini çekmeleri için; tüm ücretlerin enflasyon oranında artması, vergi adaleti, kıdem tavanının kaldırılması, köprü ve otoyolların özelleştirilmesi planından vazgeçilmesi ve örgütlenmenin önündeki engellerin kaldırılması adına; birleşik bir mücadele programı yayınlamaları için sendikalarımıza var gücümüzle basınç uygulamalıyız.

Kazanmak için birleşik mücadele şart!

0

1 Mayıs gelip geçerken Türkiye’nin dört bir yanında emekçiler hakları için mücadele etmeye devam ediyorlar.

Eskişehir Mihalıççık’ta faaliyet yürüten Yıldızlar SSS Holding’e bağlı Doruk Madencilik’te yaklaşık 130 işçi, gasp edilen maaşlarını ve tazminatlarını elde edebilmek için Bağımsız Maden-İş öncülüğünde 13 Nisan’da Ankara’ya yürüyüşe başladı. 20 Nisan’da Ankara’ya ulaşan maden işçileri bu tarihten itibaren mücadelelerini Kurtuluş Parkı’nı kalıcı direniş alanına çevirerek devam ettirmişlerdi. Mücadeleleri esnasında gerek işçiler gerek başta Başaran Aksu olmak üzere Bağımsız Maden-İş yetkilileri defalarca polis şiddetiyle ve gözaltı saldırılarıyla karşı karşıya kaldılar. Doruk Madencilik işçileri, ulusal gündemde ses getiren ısrarlı mücadeleleri sonucu 28 Nisan günü devletin garantörlüğünde alacaklarının hesaplarına yatırılacağının sözünü almayı başardılar.

Mersin Uluslararası Liman İşletmeciliği’nin (MİP) taşeronu olan Özgüneş Taşımacılık tarafından 31 Aralık’ta işten çıkartılan 185 liman işçisinin direnişi 120 günü aştı ve işçiler mücadelelerini kararlılıkla sürdürüyorlar. TÜMTİS önderliğinde ve aileleriyle beraber eylemlerini sürdüren işçilerin ana talebi sendikalı olarak işlerine geri dönebilmek.

Özel İtalyan Lisesi öğretmenlerinin toplu iş sözleşmesi sürecinin tıkanması sonucu başlattıkları grev 90 günü aşkın süredir devam ediyor. Tez-Koop-İş Sendikasında örgütlü olan öğretmenler bir yandan okul yönetimiyle, bir yandan MEB’in grev kırma saldırılarıyla, diğer taraftan ise İtalyan devletinin ayrımcı tutumuyla mücadele ediyorlar. Bu mücadelede önemli bir kazanım da elde ettiler. MEB’in grev kırıcı öğretmen atama uygulaması sendikanın açtığı dava sonucu durduruldu.

Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da gerçekleşen okul saldırılarının ardından başta Eğitim-Sen ve Eğitim-İş olmak üzere kamuda örgütlü eğitim sendikaları, 15 Nisan tarihinde üç gün boyunca iş bırakma kararı almıştı. Binlerce eğitim emekçisinin dahil olduğu iş bırakma eyleminde eğitimde şiddete karşı ortak mücadele vurgusu öne çıktı. İş bırakma eylemi boyunca gerçekleştirdikleri “Yaşam Nöbeti” eylemi ile Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) önünden ayrılmayan Eğitim-Sen’li emekçiler MEB Başkanı Yusuf Tekin’in istifasını talep ederken okullarda şiddete karşı mücadelenin güvenlikçi politikalardan değil laik, bilimsel ve anadilinde eğitimi ve psikososyal destek mekanizmalarını tesis etmekten geçtiğinin altını çizdiler.

Gaziantep Başpınar’da faaliyet gösteren Sırma Halı fabrikasında yaklaşık 400 işçi ödenmeyen ücretler, zam ve fazla mesai alacakları için mart ayında 15 günlük bir direniş gerçekleştirmişti. BİRTEK-SEN öncülüğünde gerçekleşen direniş, işyerindeki bölümler arasında bağın kopması sonucu sona ermişti. Direnişin sonra ermesinin en önemli nedenlerinden biri ise 16 Mart tarihinde, Sırma Halı işçilerine destek verdiği bir konuşması sebebiyle BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in tutuklanması olmuştu. Mehmet Türkmen’in bir ayı geçen tutukluluğu, rejimin işçi hareketine karşı uyguladığı baskı politikalarının ve saldırıların en çıplak biçimidir.

Kazanmak için birleşik mücadele şart!

Son dönemde gerçekleşen grevler ve direnişler, mücadelenin seyri hakkında önemli dersler barındırıyor. Bunlardan ilki, ekonomik krizin ve rejimin baskı politikalarının emek mücadelesini savunmacı bir çizgiye çekmiş olması. Emekçiler atıldıkları işlerine geri dönebilmek, hukuki olarak tanınan ücret ve tazminatlarını elde edebilmek gibi en temel hakları için bile hem patronlara hem rejime karşı mücadele etmek zorunda. Bu temel gerçeklik ise çok daha önemli bir derse kapı aralıyor: Bu çetrefilli mücadeleyi tek başımıza veremeyiz! Sermaye ve rejim bu kadar örgütlü iken işçilerin de sektör sınırlarını, konfederasyon sınırlarını aşan bir birlikteliğe ihtiyacı var. Ancak böyle bir mücadele ittifakını inşa edebilirsek karşı karşıya kaldığımız bu saldırılara cevap üretebilir, daha güçlü talepler için daha güçlü bir mücadele verebiliriz.

Münür Rahvancıoğlu ile Kıbrıs’taki güncel durum üzerine söyleşi – 3: antiemperyalist mücadelenin dinamikleri

0
Fotoğraf: Bağımsızlık Yolu

Gazete Nisan olarak Kuzey Kıbrıs’ta faaliyet gösteren Bağımsızlık Yolu’nun Genel Sekreter Yardımcısı Münür Rahvancıoğlu ile yaptığımız söyleşinin üçüncü ve son bölümünü okurlarımızla paylaşıyoruz. 2018’de sosyalist bir parti olarak kurulan Bağımsızlık Yolu, emekten yana politikaları ve antiemperyalist ilkeleri savunmaktadır. Parti, 2022 yılındaki seçimlerde yüzde 2 oy almıştır. Kuzey Kıbrıs’ta yakın dönemde yaşanan genel ve halk seferberliğini konuştuğumuz ilk bölümün ve siyasal kriz ile sınıf mücadelesi dinamiklerini konuştuğumuz ikinci bölümün ardından, söyleşinin bu kısmı Kıbrıs’ta ve bölgedeki antiemperyalist mücadelenin dinamiklerine odaklanıyor.

Nisan: Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’da emperyalist ve Siyonist saldırganlığın yükselişte olduğu bir dönemdeyiz. Gazze’ye dönük gerçekleşen soykırımın ardından, İran ve Lübnan’a dönük askeri müdahaleler gerçekleşti. Bu süreçte emperyalist devletler Kıbrıs’taki varlıklarını daha da güçlendirdi. Yunanistan, Güney Kıbrıs ve İsrail arasında önemli anlaşmalar imzalandı. Türkiye de bu süreçte adadaki askeri varlığını güçlendirdi. Kıbrıslı sosyalistler olarak bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Münür Rahvancıoğlu: Emperyalizm Kıbrıs’ın her zaman iç içe olduğu ve sıkıntısını yaşadığı bir süreç. Her dönem hegemonik emperyalist güç Kıbrıs’ı kontrol altında tutmuştur. İngiliz sömürgesi olduğumuz dönemlerde dünyada İngiliz emperyalizmi egemendi. 1940’lardan itibaren ABD’nin hegemonik bir güç haline gelmesiyle 1960’larda Kıbrıs Cumhuriyeti kurduruldu. EOKA, TMT çatışmaları bile aslında Amerikan ve İngiliz emperyalizmlerinin kendi aralarındaki sürtüşmelerinin bir sonucuydu. Tabii ki iç sebepleri vardır, içeride bir yara yoksa kaşıyamazsınız ulusal ayrılıkları. Ama o süreçler, tek bir halk olmaya doğru ilerleyen Kıbrıs toplumlarını ne yazık ki iki ayrı halk haline dönüştürdü, birbirine kırdırdı. Biz Bağımsızlık Yolu olarak antiemperyalist bir mücadele temelinde yeniden bir Kıbrıslılık inşasının, tek bir halkı inşa etmenin mümkün olduğunu düşünüyoruz. Bunun da sosyalist bir federasyondan geçtiğini düşünüyoruz. Ancak sadece Kıbrıs çerçevesinde oluşturulacak bir federasyonun da dünyanın içine girdiği süreçte ne ekonomik ne askeri anlamda yeterli olmayacağını, bir Ortadoğu Federasyonu’nun, Türkiye’nin ve Yunanistan’ın içinde bulunacağı bir federasyonun çok daha anlamlı ve bölgesel anlamda kritik olduğunu düşünüyoruz. Bu anlamda enternasyonalist mücadeleyle antiemperyalizm mücadelesinin ve antikapitalizmin birbiriyle iç içe olduğunu düşünüyoruz.

“Kıbrıs ikiye bölünmüş değildir. Kıbrıs İngiliz üsleri aracılığıyla üçe bölünmüştür”

NATO içi çatışmalar, Türkiye-Yunanistan sürtüşmeleri ve 1974’ün nasıl yaşandığı ve içinde bulunduğumuz statüko ile ilgili çok uzun şeyler söylenebilir ancak şu anda için Kıbrıs ikiye bölünmüş değildir. Kıbrıs İngiliz üsleri aracılığıyla üçe bölünmüştür. Bu üsler dünyanın herhangi bir coğrafyasındaki üsler gibi değildir. Bunlar Birleşik Krallık toprağıdır. 1960 anlaşmalarıyla, Londra ne kadar İngiltere’ninse Ağrotur ve Dikelya da o kadar İngiltere’nin olacak şekilde tasarlanmıştır. Bağrımıza sokulmuş bir hançer olarak emperyalist İngiltere’nin üsleri, Kıbrıs Cumhuriyeti toprakları ve Kıbrıs’ın kuzeyinde kurdurulmuş bir yapı olarak KKTC arasında üçe bölünmüş durumdadır. O yüzden adamızı birleştirmek sadece Kıbrıs’ın kuzeyi ile güneyini birleştirmek değil, aynı zamanda emperyalist üslerin adamızdan atılması mücadelesidir. Ancak son yıllarda bu emperyalist üsler sadece İngiliz üsleriyle sınırlı kalmayacak şekilde genişledi. Kıbrıs’ın kuzeyinde zaten 40 bin kişiye yakın bir ordu bulunduruyor Türkiye Cumhuriyeti Devleti. Bu orduyu NATO adına bulunduruyor. Kıbrıs’ın kuzeyi, parça parça Amerikan emperyalizminin kullanımına sunuluyor. Amerikan tesisleri, Geçitkale Havaalanı’nın SİHA ve İHA’lara tahsis edilerek operasyon merkezlerine dönüştürülmesi ve İTÜ’ye verilen 3600 dönümlük arazinin aslında gizli bir askeri üs olup olmadığına dair tartışmalar bu durumun göstergeleridir. Üstelik benzer bir süreç adanın güneyinde de yaşanmaktadır.

“Adamız Ortadoğu’ya yönelik bir batmayan uçak gemisi olarak kullanılmaktadır”

Yunanistan ve İsrail’le kurulan askeri bir ortaklığı var Kıbrıs Cumhuriyeti’nin. Bu, göze batan ve en temel emperyalist gelişme. Bunun dışında İtalya ve Fransa’ya tahsis edilmiş olan üsler var son iki yılın içerisinde. Fransız emperyalizmi de İtalyan emperyalizmi de İngiliz emperyalizmi de Kıbrıs’tadır. Bugün Kıbrıs’ın büyük bir parçası AB müktesebatının içerisindedir ve Avrupa Birliği bir emperyalist birlik olarak Kıbrıs’ın çok ciddi bir kısmında hüküm icra etmektedir. Son olarak, Fransa başkanının Kıbrıs’a geldiği, Hristodulidis’le kucaklaşmasının görüntüleri yayımlandı. Bu kucaklaşma Kıbrıs halklarının hayrına bir kucaklaşma değildir. Adamız Ortadoğu’ya yönelik bir batmayan uçak gemisi olarak kullanılmaktadır ve aynı zamanda içeride halklarımız kapitalist sömürünün, emperyalist baskının altında inim inim inlemektedir. O yüzden Kıbrıs sorununun çözümü de antiemperyalist ve antikapitalist bir mücadeleden geçer.

Biz emperyalizmin hüküm icra ettiği bir batmayan uçak gemisinde yaşıyoruz. Bu bizim hem dezavantajımız hem de avantajımız. Eğer emperyalist saldırganlığı burada defedebilirsek Ortadoğu’ya çok ciddi bir enternasyonalist dayanışma göstermiş olacağız. Burası kritik bir bölge, o yüzden bütün tahkimatlarını buraya yapıyorlar. Son dönemde Fransa, Almanya, Belçika ve Hollanda emperyalist bloğu ile ABD arasında sürtüşmeler yaşanmaktadır. Bu sürtüşmeler, emperyalizm derken sadece ABD’yi anladığımız anlayışı ortadan kaldırmamız gerektiğini gösteriyor. Dolayısıyla analizlerimizi, farklı emperyalist blokların da oluşma ihtimalini göz önünde bulunduran bir perspektiften geliştirmemiz gerektiğini düşünüyoruz.

Önümüzdeki sürecin sadece bir federal Kıbrıs mücadelesi değil antiemperyalist, sosyalist bir federal Kıbrıs mücadelesi olması gerektiğini düşünüyoruz. Bu mücadele içerisinde omuz omuza mücadele eden halkların da tek bir Kıbrıs halkı haline dönüşeceğine güvenimiz ve inancımız tamdır.

“Bu mücadeleyi sadece Kıbrıs’ta bizim vermediğimizi, dünyanın her yerinde mücadele eden insanlar olduğunu da biliyoruz”

Kıbrıs’ın kuzeyi bugün Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından fiili ve fiziki olarak işgal edilmiş durumda ve ekonomi politikalarının birçoğu da bize Türkiye üzerinden dayatılıyor. Bir Türkiye Cumhuriyeti elçisi “Türkiye Kıbrıs’ın kuzeyinin IMF’sidir” demişti. Bizce çok doğru bir yaklaşım. Gerçekten Türkiye, Kıbrıs’ın kuzeyinin IMF’sidir. Bize dayatılan neoliberal politikalar, eğitime, sağlığa, ulaşıma, barınmaya dair dayatılan politikalar uluslararası bir neoliberal programdır. Bu program Kıbrıs’ın kuzeyine Türkiye Cumhuriyeti eliyle dayatılmaktadır. Biz askeri işgalin de bundan farklı olduğunu düşünmüyoruz. Bu, emperyalist uluslararası bir programın Türkiye üzerinden bize dayatılması şeklindedir ve bunun da içeride sermaye odakları çerçevesinde işbirlikçileri vardır. Türkiye bunu dışarıdan dayatmıyor. Hem işbirlikçileri vardır, hem de bu politikaları talep eden sadece Türkiye söylediği için değil kendisi talep edip Türkiye aracılığıyla uygulattıran sermaye kesimleri de vardır. O yüzden mücadelenin içeride ve dışarıda neoliberal politikalara ve emperyalist kapitalizme karşı bir mücadele olduğunu düşünüyoruz. Bu mücadeleyi sadece Kıbrıs’ta bizim vermediğimizi, dünyanın her yerinde mücadele eden insanlar olduğunu da biliyoruz. Orada bizden önce yaşanan deneyimlerin ve oralarda nasıl mücadele yürütüldüğünün bilgisinin de çok kıymetli olduğunu düşünüyoruz. Bu anlamda da uluslararası dayanışma ve işbirliğinin ve diyaloğun çok kıymetli olduğunu düşünüyoruz. Sadece bir etik ve ilkesel bir değer değil maddi bir ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz.

Nisan: Sorularımıza verdiğiniz yanıtlar için teşekkür eder, mücadelenizde başarılar dileriz.

28 Şubat Savaşı ve emperyalizmde kırılma

0

Geçtiğimiz aralık ayında binlerce kişinin öldürüldüğü ayaklanmalara sahne olan İran ve ardından gelen Venezuela’daki ABD operasyonu, emperyalizmin nezdinde hızlı bir İran harekâtının toplumsal basıncın etkisiyle rejimde çözülme yaratacağı ve 46 yıllık rejimin kolayca devrileceği yanılsamasına yol açtı.

28 Şubat’ta doğrudan İran Rehberi’nin suikastıyla diplomatik görüşmeler sürecinde başlayan bu “dayatılmış” savaş, “hızlı ve kesin bir zafer” hedefinden uzaklaşarak emperyalizm için stratejik bir batağa dönüştü. Savaş planlandığı gibi birkaç gün içinde sonuçlanmadığı gibi geçen her gün ABD ve küresel kapitalizm için faturası ağırlaşan bir yıpratma savaşı halini aldı. Emperyalist Siyonist ittifakın kibri, bölge halklarının direnişine ve jeopolitik gerçekliğin duvarına çarptı.

Çöken güvenlik şemsiyesi

İran’a yönelik hava bombardımanının ilk gününde 165 kız çocuğunu öldüren ABD ve Siyonizm ittifakı, rejimin birkaç gün içinde düşmediğini gördükçe İran’ın tüm sivil altyapısını vurmakla ve İran’ı taş devrine geri döndürmekle tehdit etti. ABD’nin savaştaki tökezlemesi ve Trump’ın savaş hukukunu tanımaksızın sürekli el yükseltmesi uluslararası destek bulmakta zorlanan ABD’yi yalnızlaştırarak savaşın meşruiyetinin sorgulanmasına yol açtı. ABD, uluslararası diplomatik basınç dışında Hürmüz Boğazı’nın İran tarafından kontrol edilmesinden kaynaklı ekonomik bir basınçla da karşı karşıya kaldı. Boğaz’ın fiili olarak kapanmasının ve enerji akışının kesintiye uğramasının ağır faturasını, başta enerjide Ortadoğu petrolüne bağımlı Asya ülkeleri olmak üzere tüm dünya ödemektedir.

Ortadoğu’da milyarlarca dolarlık askeri üsler vuruldu, askerler otellere çekildi, son teknoloji radar sistemleri tahrip edildi. Bu darbenin sarsıcı sonucu ise, onlarca yıldır ABD’nin “güvenlik şemsiyesi” altında yatan Körfez ülkelerinin (Suudi Arabistan, Kuveyt, BAE vb.) İran karşısında elinin kolunun bağlanmasıydı. Bu rejimler, devasa askeri harcamalarına rağmen ABD korumasının kriz anlarında işe yaramamasını yaşayarak gördüler. Daha da önemlisi, Çin’in İran’a yönelik askeri ve lojistik desteği denklemi değiştirmiş ve yeni balistik füzelerin Çin GPS’ini (BDS-3) kullanarak nokta atışı hedefler vurmasına olanak sağlamıştır.

Darbe alan petro-dolar sistemi

Bu savaş ABD’nin küresel hegemonyasının iktisadi sütununu oluşturan ve doların “rezerv para” özelliğini koruyan petro-dolar mekanizmasına bir darbe vurmuştur. İran’ın petrol satışı yaparken dolar kullanmaması ve dolar kullanmadan satış yapan ülkelerin boğazdan serbest geçişine izin vermesi doğrudan bu mekanizmayı hedef almaktadır.

İran’ın neredeyse tüm petrolünü Çin’e sattığını göz önüne alırsak ABD’nin İran rejimini devirmek istemesinin altında Çin’e karşı petrol ticarinde avantaj kazanmak ve Çin’i tam çevreleme stratejisinde önemli bir mevzi kazanmak da vardır.

Siyonist yapı ve ABD tüm Ortadoğu enerji nakil hatlarının İsrail’den geçmesini ve İsrail’in enerji ihtiyacının garanti altına alınmasını hedeflemektedir. Ortadoğu’daki her müdahalenin, yapılan her anlaşmanın altında bu hedef yatmaktadır.

Bugün Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) kartelinden çıkacağını açıklaması, Suudi Arabistan’ın koyduğu kotalardan bağımsız petrol üretebileceği anlamına geliyor. BAE bu hamleyle ABD ve İsrail güdümüne daha fazla girmeye istekli olduğunu gösterdi. Bu savaştan en fazla darbe yiyerek çıkan BAE, İran rejimiyle baş başa kalmamak için İsrail’in ve ABD’nin güvenlik kalkanına her zamankinden daha fazla muhtaç.

Petro-doları ayakta tutan ülkelerin çıkar çatışmasına başlaması elbette savaşın bir sonucu. Ama dolar ile petrol satışına karşılık ABD tahvillerinin alınmasına dayanan bu mekanizmanın tam olarak parçalanması, emperyalist savaş olmadan kısa vadede olanaklı gözükmüyor.

Ödenecek fatura

Hürmüz’ün tıkalı kalmasının tüm dünyada, özellikle gübre tedariğindeki aksamaların, küresel gıda enflasyonunu tetiklediğini net bir şekilde söyleyebiliriz. Bu durum başta Asya kıtası olmak üzere birçok ülkede gıda kaynaklı seferberlikleri tetikleyebilir.

Türkiye’de ise iktidarının uyguladığı ekonomi politikaları, emekçileri bu savaşın maliyetine karşı tamamen savunmasız bırakmıştır. OVP hedefleri net bir biçimde çökmüştür. Artan enerji/lojistik maliyetleri, zaten gıda enflasyonu altında ezilen Türkiye işçi sınıfının alım gücünü biraz daha eritecektir. İktidarın tarımı ve enerjiyi dışa bağımlı kılan sermaye birikim modeli yüzünden her emperyalist çatışma pazara yansımakta, açlık sınırını daha da yukarı çekmektedir.

Bu süreçte Türkiye’nin dış politikadaki tutumu da iflas etmiştir. İktidar bir yandan “itidal” çağrıları yaparken, diğer yandan emperyalist savaş makinesinin dişlisi olmaya devam etmektedir. NATO’da olmak, herhangi bir savaşta doğrudan taraf olmak demektir. Bağımsız bir diplomasi ve dış politika için derhal NATO’dan çıkılmalıdır!

Direnişin kazandırdığı

Savaş, Siyonist rejim için de yıkıcı olmuştur. İsrail, tarihindeki en ciddi askeri ve psikolojik darbelerden birini almış, yenilmezlik miti bir kez daha çökmüştür. Askeri sahadaki sert karşılık, ABD-İsrail ekseninin planladığı kara harekâtını askıya almasına neden oldu. Sahadaki bu tıkanma, önce 8 Nisan’da bir ateşkesi, ardından 21 Nisan’da bu geçici ateşkesin uzatılmasını zorunlu kıldı.

Uzatılan bu ateşkes, İran ve bölge halkları için “nihai bir zafer” olmadığı gibi, ABD emperyalizmi için de “nihai ve mutlak bir yenilgi” anlamına gelmemektedir. Emperyalizm eriyen stoklarını yenilemek ve yeni hamleler için zaman kazanmak istemektedir. Ancak, ABD’nin Ortadoğu’da silahlı direnişle geri püskürtülmesi, planlarının akamete uğratılması ve masaya oturmaya zorlanması tarihsel bir önem taşımaktadır.

Bugün görev, amasız ve fakatsız bir şekilde emperyalist saldırganlığa karşı İran halkıyla enternasyonal dayanışmayı gerektirmektedir. Savaşın faturasının emekçilere kesilmesini engellemenin tek yolu, savaşı kışkırtan emperyalist-kapitalist mekanizmalara çomak sokmaktır.

Bu kapsamda İncirlik ve Kürecik üsleri derhal kapatılmalı, Ceyhan boru hattından akan petrolün İsrail’e gidişi derhal engellenmelidir. Siyonist saldırganlık ekonomik, askeri ve politik olarak boğulmalıdır.

Münür Rahvancıoğlu ile Kıbrıs’taki güncel durum üzerine söyleşi – 2: Siyasal kriz ve sınıf mücadelesi

0
Fotoğraf: Bağımsızlık Yolu

Gazete Nisan olarak Kuzey Kıbrıs’ta faaliyet gösteren Bağımsızlık Yolu’nun Genel Sekreter Yardımcısı Münür Rahvancıoğlu ile yaptığımız söyleşinin ikinci bölümünü okurlarımızla paylaşıyoruz. 2018’de sosyalist bir parti olarak kurulan Bağımsızlık Yolu, emekten yana politikaları ve antiemperyalist ilkeleri savunmaktadır. Parti, 2022 yılındaki seçimlerde yüzde 2 oy almıştır. Kuzey Kıbrıs’ta yakın dönemde yaşanan halk seferberliği, Kıbrıs politikası ve antiemperyalist mücadele gibi başlıkları konuştuğumuz bu değerli söyleşiyi 3 parça halinde okurlarımızla paylaşıyoruz. Söyleşinin ilk bölümünü buradan okuyabilirsiniz.

Nisan: Daha önce konuştuğumuz mücadelelerin Kuzey Kıbrıs’taki politik kırılgan durum üzerinde de önemli etkileri oldu. Hükümette milliyetçi, sağ bir koalisyon bulunuyor. Cumhurbaşkanlığı ise muhalefetteki Cumhuriyetçi Türk Partisi’nde (CTP). Bir yandan da işçi sınıfının aktif bir şekilde sahneye çıktığı bir durum var. Mevcut tablo içerisinde, Bağımsızlık Yolu olarak Kıbrıslı emekçiler adına nasıl bir siyasi alternatifi, çözümü savunuyorsunuz?

Münür Rahvancıoğlu: Mevcut hükümetin 2022 yılından beri ciddi olumsuzluklar biriktiriyor olduğunu ortaya koymuştuk. Hükümetin toplumda yarattığı iğrenme duygusu o kadar yüksek ki, bu tepki ana muhalefet konumundaki CTP’ye doğru akıyor. Zaten Tufan Erhürman’ın cumhurbaşkanı olarak seçildiği süreçte de böyle bir eğilim söz konusuydu.

Bizim perspektifimiz, sokakta, işyerinde, okulda, yargılanıyorsak mahkemede, sandıkta ve her yerde mücadele etmektir. Parlamentarizm yanılsamasına kapılmadan, sokak fetişizmine de düşmeden sokağın ve parlamentonun buluşmasını hedefleyen bir perspektifimiz var. Buna rağmen, son cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday çıkarmadık. Tufan Erhürman’ın güçlü bir dalgayla geldiğini ve partimizin de toplumda ciddi bir sempatiye sahip olduğunu biliyoruz. Son seçimlerde yüzde 2’ye yakın oy aldık, bir sonraki seçimde bunu artırmayı öngörüyoruz. Ancak Ersin Tatar’ın ve mevcut hükümetin yarattığı iğrenme duygusunun beslediği “bunlar gitsin de kim olursa olsun gelsin” dalgasının karşısına çıkarak partiyi kırdırmamak şeklinde bir yaklaşımımız oldu. Seçim döneminde de “Ersin Tatar’ın karşısında, Tufan Erhürman’ın ensesindeyiz” yaklaşımını geliştirdik. Herhangi bir oy çağrısında bulunmadık. Aksine değerlendirmemiz; Tufan Erhürman’ın, Ersin Tatar’ın yalnızca daha ciddi, saygın ve diplomatik nezaket sahibi bir versiyonu olduğu ancak özünde politikalarının hiçbir farklılık içermediği yönündeydi.

“İç siyaset dedikleri sınıf mücadelesidir”

Bir Kıbrıs sorunu mevzumuz var. Bir de ne yazık ki genel geçer dildeki “iç siyaset” kavramını kullanıyoruz. İç siyaset dedikleri tüm dünyada yürümekte olan sınıf mücadelesidir. Seçim döneminde bir programda yan yana şöyle konuştular: “Bizim iç siyasette bir farkımız yok. Biz Kıbrıs sorunuyla ilgili konularda farklılaşıyoruz.” Bu gerçekten de böyledir. Eğitimde kamucu politikaları, kamunun güçlendirilmesini ve herkesin eşit, ücretsiz, kaliteli ve laik bir eğitime ulaşmasını savunan bir parti yoktur Bağımsızlık Yolu dışında. UBP de, CTP de özel okullara, özel üniversitelere teşvikler verilmesini, onların vergiden muaf tutulmasını, öğretmen istihdamı yapılmamasını, okula aç giden çocuklar olduğu halde sabahları bir kahvaltı dahi verilmemesini savunuyorlar. Verilmesini savunan biri çıktığı zaman “ama”larla bunun karşısına çıkıyorlar. “İyi ki özel okullar var, devletin üstünden öğrenci bakım sorumluluğunu alıyorlar, onlara teşekkür ediyoruz” diyorlar.

Aynısını sağlık politikalarında uyguluyorlar. Kıbrıs’ın kuzeyinde ulaşım yoktur. Toplu taşıma yoktur. Kıbrıs’ın kuzeyinde bir şehirde oturup başka bir şehirde çalışmak istediğiniz zaman bunu yapamazsınız. Bir araba almanız gerekir. En liberal anlayışla konuşuyorum; işgücünün serbest dolaşımı yoktur Kıbrıs’ın kuzeyinde. İşçinin kendine daha uygun koşullarda iş seçebilme imkânı yoktur. Barınma hakkı yoktur. 300-400 sterlinlerden başlayan bir kira skalamız vardı eskiden, bu şimdi 600-700 sterlinlere ulaşmış durumda. Devletin bir kamusal, sosyal konut projesi yoktur. Barınma sorununun çözülmesine yönelik hiçbir icraat yoktur. Kıbrıs’ın kuzeyinde enerji yarı kamusal, yarı özel durumdadır. Çünkü AKSA gibi bir bela vardır sırtımızda. Kamusal enerji üretimi daha ucuz olduğu halde alım garantili sözleşmeler nedeniyle iki katına çıkmaktadır. Enerji politikalarımız bu çerçevede şekillenmektedir, enerji çok pahalıdır. Evet Kıbrıs’ın kuzeyinde kâğıt üzerinde asgari ücret Türkiye’nin iki katından fazla. Ama bu ücretle geçinmek imkânsızdır. Devlet okullarına gittiğiniz zaman sizden kayıt parası isterler, kırtasiye parası isterler. Her devlet okulunun kendi kıyafeti vardır ve o kıyafeti siz para vererek almak zorundasınız. Yani kamuda eğitim ücretsiz değildir.

“CTP ile UBP, ABD’deki Cumhuriyetçilerle Demokratlar gibi”

Emekçiler, yoksullar, emeğiyle geçinen insanlar açısından Kıbrıs’ın kuzeyinde ciddi anlamda bir sömürü söz konusudur. Emekçilerin bu durumu düşünüldüğünde iki partinin iç siyasette “bizim bir farkımız yoktur” diyor olması çok çarpıcı bir göstergedir. Zaten şu anda ceza yasası değişikliğinden tutun da yeni ilahiyat koleji açılmasına, hayat pahalılığı düzenlemesine kadar yaşanan sorunlarda ana muhalefet partisinin söylediği tek şey “Yönetemiyorsunuz, beceremiyorsunuz, çekilin gidin, bu ülke böyle yönetilmez…” gibi beylik ve genel geçer laflar. Ama programatik anlamda bunların neden yaşandığı, kendilerinin nasıl çözeceği, bunu çözerken karşılarına hangi sınıfsal kesimlerin dikileceği, bu mücadeleyi nasıl yürüteceğine dair hiçbir programları yok. Sadece diyorlar ki “Siz gidin, biz gelelim.” CTP ile UBP, ABD’deki Cumhuriyetçilerle Demokratlar gibi. Aynı politik perspektifteler, sadece vitrin düzenlemeleri farklı.

Tufan Erhürman’ın seçilmesinin ardından, farklı bir çizgi izleyeceği iddia edilen konularda toplum ciddi bir bocalama yaşadı. Çünkü Erhürman artık “federasyon” demiyor. Evet, iki devlet demiyor ama federasyon da demiyor. Bu nedenle, Kıbrıs sorununun çözümünde Ersin Tatar’dan veya Türkiye’nin resmi politikasından ne kadar ayrıştığına dair ciddi şüpheler bulunuyor. Erhürman, “Benim üslubum sert değildir. Ben insanları rencide edecek şekilde konuşmam. Kimse benden Türkiye ile kavga etmemi beklemesin,” dese de bu söylemlerin tutarlılığı konusunda sıkıntılar mevcut. Türkiye’deki despot, faşizan ve baskıcı yönetimin bir benzeri Kıbrıs’ın güneyinde de yaşanıyor. Güneyde yükselen bir faşizm var; neonazi örgüt ELAM, yaklaşan seçimlerde üçüncü parti konumuna gelmek üzere. ELAM’ın yükselişi, toplumda bir karşılığı olduğu algısı yaratarak tüm siyasal yelpazeyi sağa kaydırıyor.

Biz bunun tam tersini yapmaya çalışıyoruz Kıbrıs’ın kuzeyinde. Biz ne kadar yükselirsek siyasal yelpazeyi sola doğru çekeriz diye ümit ediyoruz. Mevcut cumhurbaşkanı Hristodulidis de emperyalizme adayı teslim eden bir siyaset izlemektedir. Kıbrıslı Türklere yönelik olarak da hiç de kucaklayıcı bir yaklaşımı yoktur.

Bizim için Türkiye’deki yönetim anlayışıyla, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni yöneten anlayış arasında bir fark yoktur. Ancak Tufan Bey Kıbrıs Cumhuriyeti egemenlerine karşı Türkiye’ye gösterdiği aynı diplomatik nezaketi göstermiyor. Eğer Kıbrıs Cumhuriyeti’ne karşı sert bir üslup kullanabiliyorsa, Türkiye’nin Kıbrıslı Türklerin içişlerine müdahalesine ve halkın iradesini yok sayan tutumlarına karşı da aynı kararlı tavrı sergilemesini bekleriz. Geldiğimiz noktada gördüğümüz tablo; UBP ile CTP’nin yalnızca iç siyasette değil, Kıbrıs sorunu ve Türkiye ile ilişkiler bağlamında da giderek aynılaştığıdır.

Sokakta çok ciddi hareketliliklerin yaşandığı süreçlerden geçiyoruz. Hayat pahalılığı, ceza yasası değişikliği, basın özgürlüğünün ciddi anlamda ortadan kaldırılması gibi konularda hareketlilik var. Burada 3600 dönüm orman arazisinin İstanbul Teknik Üniversitesi’ne verildiği bir yasa geçti. Bunun maddeleri oylanırken CTP de evet dedi. Sonra toplumdan yükselen tepki üzerine hayır oyu vermek durumunda kaldılar. Bu süreçler yaşanırken bizce önemli olan şu: Hükümete gelmeyi önüne koymuş olan ve muhtemelen de bir sonraki seçimde gelecek olan parti hiçbir sorunla ilgili nasıl bir yol izleyeceğine dair bir söz ortaya koymuyor. Bakın “bir söz ortaya koyuyor ve biz onu beğenmiyoruz” demiyorum. Hiçbir şey söylemiyorlar. “Bir ülke böyle yönetilmez. Beceriksizsiniz, liyakatsizsiniz, utanmazsınız, terbiyesizsiniz…” Bunları onlar söylüyor. Ama ne yapılması gerektiğini, yapılanı neden yanlış bulduklarını izah etmiyorlar. İzah ederlerse sınıfsal anlamda pozisyonları netleşecek diye yapamıyorlar. Ondan dolayı da biz bir hükümet değişikliğinin, toplumun yaşayacağı bir yenilenme dalgasının parçası olacağını düşünüyoruz. Parti olarak da hem bunları ifşa eden bir siyaset izleyip, hem ilk seçimlerde oyumuzu artırarak daha iyi bir pozisyonda CTP’nin cumhurbaşkanlığı ve hükümette yaratacağı hayal kırıklığına hazırlanmamız, sabırla çalışmamız gerektiğini düşünüyoruz. Biz önümüzdeki seçimlere değil, bir sonraki seçimlere hazırlanıyoruz.

Söyleşimiz Kıbrıs ve bölgedeki antiemperyalist mücadeleye ilişkin olan üçüncü bölümüyle yarın devam edecek.  

Münür Rahvancıoğlu ile Kıbrıs’taki güncel durum üzerine söyleşi – 1: Genel grev ve sendikal mücadele

0
Fotoğraf: Bağımsızlık Yolu

Gazete Nisan olarak Kuzey Kıbrıs’ta faaliyet gösteren Bağımsızlık Yolu’nun Genel Sekreter Yardımcısı Münür Rahvancıoğlu ile yaptığımız söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz. 2018’de sosyalist bir parti olarak kurulan Bağımsızlık Yolu, emekten yana politikaları ve antiemperyalist ilkeleri savunmaktadır. Parti, 2022 yılındaki seçimlerde yüzde 2 oy almıştır. Kuzey Kıbrıs’ta yakın dönemde yaşanan halk seferberliği, Kıbrıs politikası ve antiemperyalist mücadele gibi başlıkları konuştuğumuz bu değerli söyleşiyi 3 parça halinde okurlarımızla paylaşıyoruz.

Nisan: Kuzey Kıbrıs’ta son dönemde sendikaların öncülüğünde önemli politik mücadeleler yaşandı. Hükümetin “hayat pahalılığına karşı mücadele” adı altında emekçilerin kazanımlarına dönük yeni saldırıları çok önemli bir tepkiyle karşılaştı. Genel grev ve halkın meclise doğrudan müdahalesi gibi Türkiye’de uzun zamandır deneyimlemediğimiz radikal eylemler gerçekleşti. Bu mücadeleler hükümete geri adım attırmayı da başardı. Yasa tasarısı şimdilik komisyona havale edildi.

Öncelikle, bu önemli mücadeleyi nasıl değerlendirdiğinizle başlayalım.

Münür Rahvancıoğlu: 2020 yılında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sivil, bürokratik, muhalefet, iktidar, asker, medya ve bütün gücüyle yüklenerek Cumhurbaşkanlığı seçimine çok ciddi bir müdahalesi oldu. 1960’lardan beri Türkiye bize çeşitli müdahaleler yapmıştı. Son müdahale ile Mustafa Akıncı’ya Cumhurbaşkanlığı seçimi kaybettirildi. Bu müdahalenin temel sebeplerinden biri, Akıncı’nın Türkiye’nin yakın coğrafyalardaki askeri müdahaleleriyle ilgili olumsuz konuşması, yani “akan su değil kandır” sözleridir. Bunun yanında Kıbrıs’ta çözüm sürecinin akamete uğramasından sonra, Türkiye’nin federasyon yerine “iki devlet” söylemini ortaya koyarken Akıncı’nın “benim halkım beni federasyon görüşmem için seçti” şeklinde bir tavır alması da önemli bir etkendir.

2020 seçiminden sonra en büyük sağ parti olan Ulusal Birlik Partisi’nin (UBP) kurultaylarına müdahale edildi. Kurultayda en az oyu alan kişiye daha sonradan mevcut başkan ve başbakan istifa ettirilerek, tek adaylı bir seçimle başbakanlık koltuğu hediye edildi. Çeşitli şaibeler var bununla ilgili; tehditler aldığına, şantaj yapıldığına veya ikna edildiğine yönelik olarak… Ancak seçimi kazanan ve başbakan pozisyonundaki kişi istifa etti. Bir önceki kurultayda en az oyu alan kişi UBP’nin başına oturtuldu, ondan sonra da kendisi başbakan oldu otomatik olarak. O zamandan beri bunun bir darbe hükümeti olduğu, seçilmiş olmayan kişiler tarafından ülkenin yönetildiği kabul edilen bir gerçek.

Bu süreçte aynı zamanda sahte diploma skandalları çıktı. Bürokratların isimlerinin karıştığı, ifadeye çağırıldıkları, kimisinin tutuklandığı ve halen yargılanmaya devam ettiği yolsuzluk davaları var. Düşünün ki Çalışma Bakanlığı’nın müsteşarı, Başbakanlık müsteşarı, Merkezi İhale Komisyonu başkanı şu anda yolsuzluktan yargılanıyor. Bunlar şaibe değil, birilerinin söylediği şeyler değil. Doğrudan polisin, savcılığın devrede olduğu, mahkemelerin devam ettiği süreçler. Bunun dışında sahte reçete skandalları ortaya çıktı. Özellikle yoksul kesimlerin reçete yazdırarak ilaç alma süreçlerinin bir rant kapısına döndürüldüğü ortaya çıktı. Toplum ciddi bir yolsuzluk ve şaibe batağına girerken diğer taraftan cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan Ersin Bey de “Ben Kıbrıs sorununda iki devletten başka hiçbir şey görüşmem, federasyon bir opsiyon değildir” şeklinde bir tutum aldı.

Özel sektörde sendikalar ve ücretler

Kıbrıs’ın kuzeyinde Türkiye’den farklı olarak özel sektörde sendika neredeyse yok durumunda. Özel sektörde sendikalaşma yüzde 0,5 düzeylerinde. Bunun tersine kamuda grevli sendika hakkı var. Bizde kamu görevlilerinin toplu sözleşmesi yoktur, hakları yasayla korunuyor. Bu yasa değiştirilmeye çalışılıyor çeşitli şekillerde, bu hayat pahalılığı konusu da bunlarla ilgili bir meseleydi. Kamu sektöründe yaklaşık yüzde 60 sendikalaşma oranı var. Farklı sendikalara bölünmüş de olsa bunların bazıları ciddi anlamda çok güçlü sendikalar çünkü kendi alanlarını tam anlamıyla örgütlemiş durumdalar.

Bu hayat pahalılığı ile ilgili düzenleme, sanki sadece kamu çalışanlarını etkileyen bir konuymuş gibi görülüyor. Hayat pahalılığı düzenlemesi, altı ayda bir enflasyon oranında artışa ilişkin düzenlemeyi hedef alan bir girişimdir. İlk bakışta özel sektörle bir ilgisi yoktur. Çünkü özel sektörde ücretler asgari ücret üzerinden belirleniyor. Özel sektördeki bütün çalışanların, hatta üniversite profesörlerinin bile asgari ücret aldığını görürsünüz. Gerçekte asgari ücret almasa bile maaşlar asgari ücret üzerinden yatırılır. Ama daha fazla aldığında da asgari ücretten 5-6 bin lira daha fazladır. Asgari ücret de yılda iki kez Asgari Ücret Tespit Komisyonu ismi verilen, Türkiye’de de benzeri bulunan işçi, işveren ve devlet temsilcilerinin bulunduğu bir komisyon tarafından belirlenir. Tek fark şudur ki, işçi temsilcisi olan sendika, özel sektörde örgütlü değildir. Kamuda örgütlü olan işçilerin sendikası, özel sektör işçileri adına görüşmelere girer.

Yıllar içinde özel sektör çalışanları, kamu çalışanlarına karşı kışkırtıldı. Patronlar, medya ve rejim partileri, daha fazla hakka ve örgütlülüğe sahip olan kamu çalışanlarını işaret ederek “onlar sizden daha iyi koşullarda” söylemiyle özel sektör işçilerinde öfke yaratmayı hedefledi. Ne yazık ki bürokratik sendikacılık da, özel sektör çalışanlarını kendilerine bir yük olarak gördükleri için buraya yönelik bir faaliyet yürütmedi geçmiş yıllarda. Son on yıldır bu süreç değişti. Bağımsızlık Yolu, özel sektörde sendikasız işçi çalıştırmanın yasaklanmasını talep etti. Ayrıca asgari ücretin en düşük kamu maaşına eşitlenmesini ve Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun kaldırılmasını savundu. Bu sayede kamu çalışanlarının maaş artış mücadelesi doğrudan özel sektör çalışanlarına yansıyacaktı. Eğitim, sağlık, ulaşım, barınma ve enerjiye dair kamucu talepler hem özel sektör çalışanlarında hem de kamu sendikalarında yankı buldu. Tüm bu gelişmelerin sonucunda kamu sendikaları; iş cinayetleri, güvencesizlik, asgari ücret ve sendikasızlık gibi özel sektör sorunlarına yönelik adımlar atmaya başladı. Kamu çalışanları özel sektörde sendika talebiyle bir günlük grev yaptı. Özel sektördeki asgari ücretin en düşük kamu maaşına eşitlenmesi talebiyle mitingler organize edildi. Bunlar kamu sendikalarının geçmişte yapmadığı şeylerdi. Bu süreçlerde Bağımsızlık Yolu olarak biz de yer aldık ve sendikaların olumlu attığı her adımda yanlarında bulunarak onları teşvik etmeye çalıştık.

Hayat pahalılığı seferberliği

Bu çalışmaların meyvesi, son yaşadığımız hayat pahalılığı ile ilgili süreçte ortaya çıktı. Hükümete yönelik birikmiş bir öfke söz konusuydu ve kamu çalışanlarının hayat pahalılığı artışı hakkının ortadan kaldırılmasına yönelik adım, sadece kamu çalışanlarını değil “bizi de ilgilendiriyor” bilinci yerleştiği için özel sektörde muazzam bir toplum desteği aldı. Bu destek kamu çalışanlarının özgüvenini artırdı. Daha önce eylem ya da grev yaptığında adeta utanan, topluma mahcup olan, toplum tarafından yalıtılan kamu çalışanları, bu kez “biz kendimiz için değil tüm toplum için mücadele ediyoruz” duygusuyla muazzam bir özgüven kazandı. Bu özgüvenle süresiz genel grev ilan edildi, dört fiili grev günü yaşandı. Dört fiili grev gününün dördünde de polis barikatlarının aşıldığı, meclis bahçesine girildiği, özellikle üçüncü günde meclisin kapısını tutan polis barikatının da aşılıp meclis koridorlarına kadar girildiği, meclis koridorlarında trampetlerin çalınıp Çav Bella şarkılarının söylendiği, sloganların atıldığı, Kıbrıslı Türklerin mücadele tarihine yazılacak muazzam sonuçlar verdi.

Bu, kamu sendikaları öncülüğünde yürütülen, özel sektör çalışanlarının sendikalı olmadıkları halde destek verdikleri, katılabilenin izin alıp katıldığı, imkânı olanın işinden kaçıp geldiği, okullardan öğrencilerin kaçıp geldiği muazzam bir halk seferberliğine dönüştü. Ama bunun hem maddi yapısal sebepleri var (özel ve kamu sektörlerinin bir araya gelmesi anlamında) hem de hükümetin artık sıfırı tüketmesinden kaynaklı sebepleri var diyebilirim.

Söyleşimiz Kıbrıs’taki güncel siyasal durum üzerine olan ikinci bölümüyle yarın devam edecek.  

İUB-DE: Global Sumud Filosu’na İsrail’in yasadışı korsan müdahalesini reddediyoruz!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) açıklaması

29 Nisan Çarşamba günü, İsrail siyonist devletinin donanmasına ait gemiler, Akdeniz’de, Filistin halkıyla insani dayanışma misyonu kapsamında Gazze’ye doğru ilerleyen Global Sumud Filosu’na ait yaklaşık 60 gemiye saldırdı.

Bu saldırı, Yunanistan’a bağlı Girit Adası yakınlarındaki uluslararası sularda gerçekleştirilen yeni bir yasa dışı ve korsan müdahaledir. Filo, Filistin’e giderken ikmal yapmak üzere buraya yönelmişti. İsrail deniz kuvvetleri, Gazze’ye ve İsrail’e 1.100 kilometre mesafede hareket ediyordu.

“Bu müdahale, uluslararası deniz hukukunun ve Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin (UNCLOS) olası bir ihlalini teşkil etmektedir. Bu sözleşmeye göre, uluslararası sularda müdahale ancak korsanlık gibi istisnai durumlarda veya bayrak devletinin rızasıyla mümkündür.” (El País, 29/4/2026)

İsrail Dışişleri Bakanlığı, Filoya ait gemilerin yüküne ait olduğu iddia edilen görüntüleri X platformunda yayımlayarak korsanlık eylemini doğruladı.

“Askeri botlar gemilerimize yaklaştı, kendilerini İsrailli olarak tanıttılar, üzerimize lazerler ve yarı otomatik silahlar doğrulttular ve katılımcılara teknelerin ön kısmına gitmeleri ve diz çökmeleri emrini verdiler” ifadelerini Filo, X hesabında paylaştı. Ayrıca gemilerin iletişimlerinin kesildiğini de bildirdi.

Filo, geçen pazar günü İtalya’nın Sicilya adasındaki Augusta limanından hareket etmişti. Filo, dünyanın çeşitli ülkelerinden yüzlerce gönüllü katılımcıdan oluşmaktadır.

Tüm bunlar, İsrail’in soykırımcı eylemlerini cezasızlıkla sürdürebilmesinin bir sonucudur. Yunanistan’ın ya da İtalya’nın kapılarında serbestçe hareket etmekte, Avrupa Birliği’ne (AB) üye hiçbir hükümet buna karşı tek bir adım dahi atmamaktadır. Bu durum, siyonist İsrail devletinin her yerde ve her biçimde askeri müdahalede bulunma hakkına sahip olduğunu düşünmesinin yeni bir göstergesidir. Hedef ister Filistin halkı, ister Lübnan ya da İran olsun. Bu politikalar için ABD’nin ve aşırı sağcı Donald Trump’ın koşulsuz desteğine sahiptir.

Bu açıklamanın kaleme alındığı sırada, mürettebatın ve Filoya katılan yüzlerce mücadeleci aktivistin durumu hakkında hiçbir bilgi bulunmamaktaydı. Filo üyeleri arasında Arjantin’den Sosyalist Sol (IS) ve Sol Cephe (FIT-U) milletvekili demiryolu işçisi Mónica Schlotthauer, IS ve İUB-DE yöneticisi Ezequiel Peressini ve Türkiye’den İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) ve İUB-DE yöneticisi Görkem Duru da yer almaktadır.

İUB-DE olarak, gözaltına alınan filo üyelerinin durumunun ve sağlık koşullarının derhal açıklığa kavuşturulmasını, fiziksel güvenliklerinin garanti altına alınmasını ve kendilerine yönelik hiçbir saldırının gerçekleşmemesini talep ediyoruz. Tüm dünya hükümetlerini, özellikle Filo katılımcılarının vatandaşı olduğu ülkelerin hükümetlerini, Filo katılımcılarının yaşam güvenliği için müdahale etmeye ve derhal serbest bırakılmalarını sağlamaya çağırıyoruz. Aynı şekilde, tüm insani yardımın ve filo gemilerinin iade edilmesini talep ediyoruz.

İUB-DE olarak, Global Sumud Filosu’nun savunulması ve Filistin halkının mücadelesiyle dayanışma amacıyla sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin ve siyasal partilerin en geniş eylem birliğiyle dünyanın dört bir yanında sokaklarda seferber olunması çağrısını yapıyoruz.

Global Sumud Filosu’na derhal özgürlük!
Nehirden denize, Özgür Filistin!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)
30/4/2026