Orbán sonrası: çöküş, tepki ve yeni iktidarın sınırları

Macaristan’daki seçim sonuçları yalnızca ulusal düzeyde bir iktidar değişimini değil, aynı zamanda uluslararası ölçekte bir siyasal hattın gerilemesini ifade ediyor. Péter Magyar liderliğindeki Tisza hareketinin yaklaşık yüzde 70’e yaklaşan sandalye çoğunluğu elde etmesi ve katılımın yüzde 80’e dayanması, bu kırılmanın toplumsal derinliğini açık biçimde ortaya koydu. 16 yıl boyunca seçim sistemini kendi lehine şekillendiren Viktor Orbán’ın, tam da bu sistem içinde yenilmesi ise tarihsel bir ironi barındırıyor.

Orbán yalnızca ülke içinde değil, küresel ölçekte de sağ popülist bir hattın önemli temsilcilerinden biriydi. Donald Trump, Vladimir Putin ve Benjamin Netanyahu gibi liderlerle kurduğu ilişkiler; Avrupa’da Giorgia Meloni, Marine Le Pen ve Santiago Abascal ile ideolojik yakınlık, onu küresel bir bloğun parçası haline getirmişti. Bu nedenle yenilgisi yalnızca yerel değil, uluslararası bir anlam da taşıyor.

Seçim sonrası özellikle gençlerin öncülüğünde sokaklarda yaşanan kitlesel kutlamalar ve yüksek katılım oranı, bu sonucun güçlü bir toplumsal karşılığı olduğunu gösterdi. Ancak bu tabloyu yalnızca bir “zafer” olarak değil, aynı zamanda bir “cezalandırma oyu” olarak okumak gerekiyor. Birçok seçmen, yeni iktidarın programına duyduğu güçlü bağlılıktan çok, mevcut iktidara duyduğu tepkiyle hareket etti.

Bu noktada Gazete Nisan’da Oktay Benol’un 2022 seçimleri üzerine yaptığı analiz önemli bir referans sunuyor. Benol, o dönemde muhalefetin Orbán’a karşı ideolojik olarak benzer bir aday çıkardığını ve bu nedenle kaybettiğini vurgulamıştı: “Aslı varken taklidi tercih edilmedi.” Bugün ise tablo farklı bir evreye işaret ediyor. Aynı seçmen, birkaç yıl önce desteklediği iktidarı bu kez sandıkta cezalandırıyor. Bu değişimi yalnızca muhalefetin başarısıyla açıklamak yetersiz; belirleyici olan, zaman içinde biriken yıpranma.

Orbán rejimi üç temel sütun üzerinde yükseldi: güçlü propaganda, lider merkezli siyaset ve kimlik temelli kutuplaşma. Ancak zamanla bu yapı aşındı. Sürekli “dış düşman” söylemine dayanan propaganda etkisini yitirdi; liderlik düzeyinde yorgunluk belirginleşti; en önemlisi gündelik hayatın gerçekleri siyasetin merkezine geri döndü. Enflasyon, kamu hizmetlerindeki gerileme ve yaşam maliyeti, kimlik savaşlarının önüne geçti.

Ekonomik politikalar büyük ölçüde sermaye çevrelerini desteklerken, geniş halk kesimleri açısından yaşam koşulları kötüleşti. Yüksek enflasyon, sağlık ve eğitim sistemindeki sorunlar ve yaygın yolsuzluk algısı, iktidarın toplumsal tabanını aşındırdı. Buna ek olarak göçmen karşıtı, lgbti+ karşıtı ve baskıcı politikalar başlangıçta seferberlik sağlasa da zamanla yorgunluk ve tepki yarattı.

Uluslararası pozisyonlar da bu süreci etkiledi. Orbán’ın İsrail’in Gazze politikalarına verdiği destek, Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline karşı tutumu ve Netanyahu ile yakın ilişkisi, içeride de tartışma yarattı. Donald Trump’ın açık desteği ise tepkiyi büyüttü.

Bu koşullarda seçmen, ideolojik olarak en yakın seçeneğe değil, en mümkün görünen alternatife yöneldi. Péter Magyar’ın sistem içinden gelen, muhafazakâr ama değişim vaadi taşıyan profili bu boşluğu doldurdu. Bu durum, seçim sonucunun bir ideolojik kayıştan çok, birikmiş hoşnutsuzluğun dışavurumu olduğunu gösteriyor.

Dolayısıyla ortaya çıkan tabloyu iki düzeyde okumak gerekir: Bu seçim bir yandan açık biçimde bir tepki oyu, diğer yandan da bu tepkiyi mümkün kılan bir iktidar bloğunun çözülmesidir. Bu çözülme, otomatik olarak daha ilerici bir alternatifin iktidara gelmesi anlamına gelmez.

Sonuç olarak Macaristan seçimleri, Benol’un “mesele programdır” tespitini hâlâ geçerli kılıyor. Ortaya çıkan tablo bir ideolojik kopuşu değil, bir iktidar bloğunun çözülmesini ifade ediyor. Tepki oylarının boşluğu dolduran başka bir sağ adaya akması eşitlikçi bir düzenin kendiliğinden kurulacağını vaat etmiyor. Yeni dönemin yönünü belirleyecek olan, siyasal ve toplumsal mücadelenin seyri olacaktır.

Yorumlar kapalıdır.