Ana Sayfa Blog Sayfa 3

Gazze’de enkaz altından çıkarılan 120 Filistinli için kitlesel cenaze töreni

0

Filistin halkı, 2 Ağustos Salı günü Gazze’de düzenlenen kitlesel bir cenaze töreniyle 120 kişiyi uğurladı. Bu 120 kişinin naaşı, Siyonist devletin Ebu Şeria ve El Hasayna ailelerinden 308 kişiyi katlettiği şiddetli bombardımanın üzerinden üç yıldan fazla bir süre geçtikten sonra enkaz altından çıkarıldı. Aynı aileye mensup naaşlar arasında onlarca çocuk ve kadın bulunuyor. Bu, İsrail’in soykırımcı suçlarının bir göstergesidir.

Tören, birçok Filistinli lider tarafından Filistin tarihinin en büyük cenaze töreni olarak nitelendirildi. Naaşların Filistin bayraklarına sarıldığı törende, binlerce kişi mücadele sloganları ve marşları eşliğinde bombardımanların gerçekleştiği Sabra Mahallesi’nin sokaklarında yürüdü. Ardından naaşlar, yerle bir edilmiş Gazze kentinin merkezindeki Şeyh Şaban Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Toplu cenaze töreninin yol açtığı kitlesel seferberlik dünya halklarını derinden etkiledi. Aynı zamanda, yaşadığı bütün vahşete rağmen Filistin halkının hâlâ yüksek bir morale, direnme gücüne ve devam eden katliamlara rağmen, enkazın ortasında yaşamını sürdürme kararlılığına sahip olduğunu gösterdi.

Yalnızca geçtiğimiz 31 Temmuz Cuma günü Siyonist devlet, Gazze’de aralarında çocukların ve kadınların da bulunduğu 18 kişiyi katletti. Ekim 2025’te sahte barış anlaşmasının ilan edilmesinden bu yana Siyonizm 1230 kişiyi katletti, 4000’den fazla kişiyi ise yaraladı. İsrail, Gazze topraklarının yüzde 70’indeki askerî işgalini sürdürürken, 8000 kişinin naaşı hâlâ enkaz altında bulunuyor.

Dünyanın farklı kentlerinde Filistin’e destek amacıyla gerçekleştirilen gösteriler ile kültürel, sanatsal ve sportif etkinliklerde ortaya konulan çeşitli uluslararası dayanışma biçimleri, Netanyahu’nun ve İsrail’in giderek artan siyasal ve küresel tecridini ortaya koyuyor.

Cenaze töreni ve gösteriler, Siyonist ve soykırımcı birliklerin Gazze’den çıkarılması mücadelesinin ve nehirden denize özgür bir Filistin için yürütülen dünya çapındaki mücadelenin hâlâ devam ettiğini ve zafere ulaşmayı hedeflediğini gösteriyor.

Savaş uzarken Rusya’nın krizi belirginleşiyor

0

Putin rejiminin dört yılı aşkındır süren Ukrayna’yı işgal girişimi, yarattığı tüm acıların ve kayıpların yanı sıra derin bir sosyal krize de neden oluyor.

CSIS’in (Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi) yayınladığı araştırmaya göre Rusya’nın Ukrayna’nın tümünü işgal girişimine başlamasından beri yaralı, kayıp ve ölülerden oluşan toplam zayiatı 1,4 milyona ulaştı. Ukrayna için de bu sayının 500-600 bin dolaylarında olduğu söyleniyor. Büyüklüğün anlaşılması için bu sayıların 2. Dünya Savaşı’ndan beri Avrupa’da yaşanan en büyük zayiat olduğunu ve Rusya’nın yalnızca bu savaşta verdiği askeri kaybın ABD’nin 1945’ten bu yana verdiği toplam askeri kayıptan 4,5 kat fazla olduğunu söyleyebiliriz.

Rusya’nın Donbas bölgesinde cephedeki ilerleyişi Putin’in arzu ettiğinden oldukça yavaş, ancak alabildiğine ağır kayıplar bedeli ile sürüyor. Öte yandan, Ukrayna’nın Rusya’nın iç kısımlarına yönelik başlattığı dron saldırıları, Rusya’da Putin rejimi ile Rus halkı arasındaki popüler dilde “Siz siyasete karışmayın, devlet de size karışmasın” şeklinde ifade edilen sessiz anlaşmanın ilk kez sarsıldığını gösteriyor.

Ukrayna’nın rafinerilere yönelik dron saldırılarının sonucunda Rusya’da petrol arzı ciddi bir şekilde sekteye uğradı. Benzin alımına günlük limitler belirlendi ve yakıt istasyonlarının önünde kuyruklar oluştu. Rusya’da benzin üretiminin temmuz ayı içerisinde potansiyelinin yüzde 65’ine düştüğü ifade ediliyor. 31 Temmuz’a kadarki benzine ihracat yasağı ise yıl sonuna dek uzatıldı. Mevcut petrol krizinin sonuçlarının nereye varacağını ifade etmek için hâlâ erken olsa da, Rusya’nın yayılmacı politikalarının Rusya’nın geniş kitlelerinin yanı sıra Rus emekçilerinin de çıkarına olmadığı gündelik hayatta da görünür hale geldi. Putin savaş için şu ana değin paralı askerler, mahkûmlar ve gönüllülerden oluşan bir orduyu kullanarak Rus halkını en genel biçimi ile savaşın dışında tutabilmişti. Öte yandan -her ne kadar Kremlin reddetse de- genel askeri seferberlik tartışmalarının gündeme gelişi de rejim ile halk arasındaki gerilimi artırma dinamiği taşıyor.

Ukrayna 2022 yılından beri yaşanan en büyük protestolara sahne oluyor

Öte yandan Ukrayna’da askeri modernizasyon yanlısı Savunma Bakanı Mihaylo Fedorov ile Silahlı Kuvvetler Başkomutanı Oleksandr Sırski’nin Sovyet ekolünden gelenekselci, hiyerarşiye dayalı askeri stratejisi arasındaki anlaşmazlık ve Fedorov’un artan popülaritesi, 16 Temmuz’da Zelenski’nin Fedorov’u görevden almasına kadar uzandı. Gerekçesi halen açıklanmamış olan bu görevden alma, Ukrayna genelinde protestolara sebep oldu. Protestoların ardından Zelenski, Sırski’yi de görevden alarak durumu dengeleme çabasına girişti.

Protestolar, içerdiği tüm çelişkilere rağmen Ukrayna halkının savaşın gidişatına dair söz söyleme eğilimini gösteriyor. Ukrayna halkı açısından sorunun burjuva Zelenski yönetimi ile Putin arasındaki bir çatışma değil, yayılmacı Putin rejiminin işgaline karşı topraklarını korumak olduğunu bir kez daha görebiliyoruz.

Fedorov’un diğer düzen alternatiflerine karşı beyaz atlı bir prens olarak lanse edilmesinin tüm olumsuzluklarını unutmaksızın protestoların bir yönünü daha göz önünde bulundurmak gerekiyor. Savaş ekonomisinin etrafında ayyuka çıkan yolsuzlukla mücadele talebi böylelikle Ukrayna halkının temel taleplerinden biri olarak meydanlara taşındı.

Bugün Rusya ve Ukrayna halklarının barışa ulaşması her şeyden önce Putin rejiminin işgal fantezilerinin sonlandırılması ile mümkün. Ancak bunu takiben, kapitalist Putin rejimine karşı Rusya işçi sınıfının haklı talepleri ile sahneye çıkması ve Ukrayna’daki protestoların kapitalist yeniden inşa yanlılarına karşı emek merkezli bir birlik oluşturması, onurlu ve kalıcı bir barışın yegâne anahtarı olacaktır.

Sermayenin kâr hırsı torba değil ki büzesin

0

Yeni torba kanun teklifi temmuz ayı içerisinde TBMM Genel Kurulu’nda görüşüldü ve kabul edildi. Ancak sermayenin kâr hırsı torba değil ki büzesin; teklifin içeriği yine emekçilere yönelik saldırılarla dolu.

İlk saldırı maddesi İşsizlik Sigortası Fonu ile ilgili. Kanun maddesine göre imalat sektöründe istihdamın korunması için fondan sağlanan teşvik ve destekler 31 Aralık 2026’dan 2028’e kadar uzatıldı. Ayrıca, Kültür ve Turizm Bakanlığı belgeli işletmeler mayıs-aralık dönemi için fondan SGK prim desteği alacak. Hatırlarsak, geçen sene TBMM’de kabul edilen düzenleme ile turizm işçilerinin haftalık izinleri gasp edilmiş ve turizm işçileri 10 gün üst üste çalışmaya zorlanmışlardı.

Eşyaya ismiyle hitap etmek gerekirse bu fon bir işsizlik fonu değil, bir teşvik fonu. Fondan işsizlere ayrılan kısmın her geçen yıl azalması bu durumu teyit ediyor. Geçtiğimiz günlerde İşsizlik Sigortası Fonu ile ilgili bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi de yayımlandı. Kararnameye göre, fondan işsizler için değil, “istihdamı korumak ve yeni iş alanları” için ayrılan kısım yüzde 30’dan yüzde 50’ye çıktı. Bu değişikliğin neyin kılıfı olduğunu yukarıdaki örnekler gösteriyor.

Torba yasanın gündeme getirdiği bir diğer mesele emekli aylıkları. Temmuz ayı itibarıyla en düşük emekli aylığı 20 bin TL değil, 23.552 TL olacak! Bu sefalet zammı tabii ki emeklilerin sosyal ve ekonomik şartlarında bir iyileşme sağlamayacak. Geçen ay bu sayfalarda Tüm Emeklilerin Sendikası Genel Sekreteri Nuran Kesiktaş ile yapılan söyleşiyi hatırlarsak; her üç emekliden biri kirada yaşarken 2 milyon 100 binin üzerinde emekli kayıtlı olarak, binlercesi de kayıtsız olarak çalışmak zorunda. DİSK-AR’ın raporlarına göre bu sayı her üç emekliden ikisine tekabül ediyor.

Saldırı torbasının diğer bir maddesi PTT çalışanlarını ilgilendiriyor. Yasanın öngördüğü şey, PTT’de kalan görece güvenceli son istihdam rejimini ortadan kaldırmak ve tüm çalışanları İdari Hizmet Sözleşmeli (İHS) statüsüne geçirmek. PTT’de çalışanların bir kısmı, 399 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri’nin (KİT) çalışma rejimini düzenleyen KHK kapsamında çalışmaktaydı. Şimdi yapılmak istenen, 399 sayılı KHK’ye tabi olan çalışanları ya başka kamu kurumlarına göndermek ya da kalmak isteyenleri iş güvencesini idarenin yetkisine bırakan İHS ile çalışmaya zorlamak.

Uzun lafın kısası, milyonlarca emekçi torbasını dolduramazken, Tek Adam rejimi tüm bu saldırı tekliflerini tek torbaya doldurmaya çalışıyor. Turizm emekçilerinden emeklilere kadar işçi sınıfının tüm kesimlerine yönelen bu büyük saldırı karşısında bizlerin de mücadeleleri birleştirmemiz gerektiği ortada. İşsizlik Sigortası Fonu’nun yağmalanışı kaynakların emekçilere ayrılmadığını gösteren örneklerden yalnızca biri. Bu örnek ışığında “tüm kaynaklar emekçilere ayrılsın” demek için, bizim de en acil taleplerimizi “tek torbada” bir araya getirdiğimiz bir eylem programına ihtiyacımız var. “Emekli aylıklarına ve maaşlara üç ayda bir enflasyon oranında zam”, “vergide adalet” ve “sendikal örgütlenme önündeki engellere son” talepleri bizim torbamızın en acil talepleri.

Grev ve direnişlerden yansıyanlar

0

İşçilerin haklarını almasının yolu mücadeleden geçiyor. Bu nedenle Türkiye’nin her köşesinde işçiler haklı talepleri için yollarda ve alanlarda olmaya devam ediyor.

6 Temmuz’da başlayan AFP grevi, toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde resmi enflasyon oranının altında kalan zam teklifinde uzlaşılmaması nedeniyle başlamıştı. TGS’de örgütlü AFP basın emekçilerinin mücadelesi sayesinde grev 12. gününde kazanımla sonuçlandı.

Yunus Emre Termik Santrali işçileri üç aydır maaşlarını alamadıkları için yollardaydı. Beypazarı’ndan Ankara’ya yürürken polis saldırısıyla karşılaşan işçiler vazgeçmedi. Bu sırada Enerji-Sen Genel Başkanı ve Genel Sekreteri de gözaltına alındı. Direniş sonuç vermeye de başladı: Sendika, işçilerden gasp edilen 7 milyon TL’nin 5 milyonunun hesaplara yatırıldığını, kalanıyla ilgili mutabakata varıldığını açıkladı.

Temmuz ayında işten çıkarılan ve DİSK Gıda-İş’te örgütlü Çapa Tıp Fakültesi yemekhane işçileri, taşerona ve hak gasplarına karşı 10 Temmuz’da dekanlık önünde direnişe başladı. Özgüneş Lojistik’te sendikaya üye oldukları gerekçesiyle işten çıkarılan 185 Mersin Limanı işçisinin direnişi ise altı aydan uzun bir süredir devam ediyor. İşçiler işlerine geri dönmek, taşeronda değil güvenceli ve sendikalı çalışmak istiyor. Her iki direnişte de taşerona ve güvencesizliğe karşı talepler öne çıkıyor.

Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’nın mülakat mağduriyetine karşı ve taban maaş hakkı talebiyle başlattığı eylemler de devam ediyor. Ankara’daki açlık grevi sırasında yoğun polis şiddetine maruz kalan öğretmenler 21 Temmuz’da MEB önünde basın açıklaması yaptı. Öğretmenler, açıklamalarında yüzlerine “haklısınız” dense de somut adım atılmadığının altını çizerken yetkilileri özel öğretmenler için taban maaşı yasalaştırmaya ve mülakat mağduriyetini gidermeye çağırdılar.

Saraçhane’deki İstanbul Büyükşehir Belediyesi önünde ise hukuksuz işten atılmalar sonrası 150 işçi iade edilmeyi bekliyor. İBB iştiraki olan Ağaç A.Ş’de çalışırken güvenlik soruşturması bahane edilerek işsiz bırakıldıklarını söyleyen işçiler 80 günü aşan direnişlerinde geri adım atmamakta kararlı.

Direnişler farklı sektörlerde ve şehirlerde olsa da işçilerin talepleri ortak: insan onuruna yakışır koşullarda ve bunu talep ettiği için veya gerekçesiz işsiz bırakılma tehlikesiyle karşılaşmadan çalışmak. İşçi mücadeleleri şu an parçalı ilerlese de karşılarında gerekli yasaları çıkarmayan, sorunlara kayıtsız kalan ve yeri geldiğinde polis şiddetini kullanan bir iktidar bloku görüyoruz. İşçi ve emekçilerin de yola mücadelelerini birleştirerek devam etmeleri şart.

Venezuela: Emperyalist yağmaya son! Tüm kaynaklar depremzedelere! 

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Venezuela seksiyonu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi’nin (Partido Socialismo y Libertad) ülkede geçtiğimiz ay yaşanan deprem felaketinin ardından mevcut duruma ilişkin açıklaması.

Ülkemizi yerle bir eden 24 Haziran’daki çifte depremin üzerinden bir ayı aşkın zaman geçti. Bugüne kadar 5 binden fazla kişinin yaşamını yitirmesine, 17 bin kişinin yaralanmasına, yaklaşık 20 bin kişinin afetzede durumuna düşmesine ve 190 binanın çökmesine yol açan bu toplumsal-doğal felaket, Venezuela emekçi halkının on yılı aşkın süredir maruz kaldığı toplumsal felaketle iç içe geçmektedir. 

Her şeylerini kaybeden binlerce depremzede ailenin durumu, açlık sınırındaki ücretler, kamu hizmetlerinin çökertilmesi ve hükümet tarafından uygulanan sert kapitalist kemer sıkma politikaları nedeniyle daha da ağırlaşmakta. Bu politikaların sonuçları ise yolsuzluk ve emperyalist yaptırımlar tarafından daha da derinleştiriliyor.  

Bu çifte felaketin ortasında, hükümetin tüm ekonomik kaynakları afetzedelerin ihtiyaçlarının karşılanmasına ve La Guaira ile ülkenin ağır biçimde etkilenen diğer bölgelerinin yeniden inşasına tahsis etmesi acil bir zorunluluk.

Bugün her zamankinden daha fazla, hükümetin emekçilerin ve halk kesimlerinin karşı karşıya bulunduğu ağır acil durum karşısında ücretler ve emekli aylıkları için genel bir artış kararı alması zorunludur. Çünkü bu tür felaketlerden her zaman en fazla etkilenenler bizleriz. Aynı şekilde, tüm kamu ve özel sektör işletmelerinde toplu iş sözleşmelerinin müzakere edilmeli ve emekçilerin tüm talepleri yerine getirilmelidir.

ABD’nin petrolümüz üzerindeki denetimine son

Ancak bugün petrol gelirlerinin nasıl kullanılacağına karar veren, yaptırımları sürdüren ve Dışişleri Bakanlığı tarafından yönlendirilen bir seçim sürecini dayatmaya çalışan ABD emperyalizminin müdahalesine karşı birleşik biçimde mücadele etmezsek bunların hiçbiri mümkün olmayacaktır. Bununla birlikte, burjuva muhalefet partilerinin tamamı ile kendisini solcu olarak tanımlayan bazı kesimler ABD emperyalizmine boyun eğerek bu süreci desteklemektedir.

Bu nedenle, Sosyalizm ve Özgürlük Partisi olarak, ABD’nin uluslararası bankalarda bloke ettiği 25 milyar dolardan fazla kaynağı, İngiltere Merkez Bankası’nda bulunan altın rezervleri de dahil olmak üzere, derhal serbest bırakmasını talep ediyoruz.

Uluslararası finans oligarşisinin gazetelerinden Financial Times, kısa süre önce bu yılın başından itibaren ABD’nin Venezuela petrolünün satışından 13 milyar dolar elde etmiş olduğunu kamuoyuna açıkladı. Emperyalist gazetenin kendisi bile şu soruyu soruyor: Bu para nerede? Aynı soruyu Venezuela halkının da sorması gerekiyor.

ABD, petrolümüzü denetimi altında tutarken, ülkemize yönelik hukuka aykırı ve utanç verici yaptırımları sürdürürken ve ücretlerin artırılması, kamu hizmetlerinin yeniden ayağa kaldırılması ile deprem mağdurlarının ihtiyaçlarının karşılanması için kullanılabilecek büyük miktardaki kaynaklara erişimi engellerken, 300 milyon dolarlık bir “bağış” yaparak kendisini son derece hayırsever ve insani göstermeye çalışıyor.

Chavizm Trump’a boyun eğdi

Yukarıda belirtilenlerin tümü, Delcy ve Jorge Rodríguez ile Diosdado Cabello’nun başını çektiği Chavezci hükümetin onayıyla gerçekleşmekte. Bu isimler, 3 Ocak’tan sonra iktidarda kalabilmek amacıyla ülkenin ABD’ye teslim edilmesi konusunda Trump ile anlaşma yapmayı tercih ettiler.

Chavizmin sözcüleri bu teslimiyeti, bunun sözde bir “taktiksel geri çekilme” olduğunu öne sürerek meşrulaştırmaya çalışmakta. Bolívar’ın da bir dönem İspanyol İmparatorluğu ile geçici bir anlaşma yaptığı iddiasını ileri sürerek tarihi çarpıtmaktadırlar. Oysa bu iddia tamamen gerçek dışıdır.

Gerçekte ise söz konusu olan, Chavizmin diğer burjuva milliyetçi hareketlerin yaşadığına benzer biçimde bütünüyle teslim olmasıdır.

Finansal akbabalar ülkemizin üzerine çullanıyor

Hükümet, 240 milyar dolara ulaşan dış borcunu yeniden yapılandırma hazırlığında. Çifte depremin yol açtığı trajediye rağmen dış borcu ödemeyi hedefliyor.

Şimdiden çeşitli alacaklı grupları oluşturuldu. Son günlerde 15 yeni fon, Venezuela Alacaklılar Komitesi’ne katıldı. Bu fonlar, tıpkı yırtıcı kuşlar gibi ülkemizin kaynaklarına el koymaya çalışmakta.

Delcy Rodríguez hükümetinden, dış borcu ödememesini, içinde bulunduğumuz ağır insani acil durum nedeniyle borcun silinmesini talep etmesini ve bu kaynakların tamamını ücretlerin ve emekli aylıklarının artırılmasına, ayrıca deprem mağdurlarının ihtiyaçlarının karşılanmasına tahsis etmesini talep ediyoruz.

María Corina Machado ve ortakları emperyalist müdahaleye onay veriyor

Patron yanlısı muhalefetin lideri María Corina Machado, burjuva partileri ve onlarla bağlantılı sendika bürokratları ise, aşırı sağcı Donald Trump ile Marco Rubio’nun üç aşamalı müdahale planını destekleyerek emperyalist saldırganlığı meşrulaştırmakta.

Yaptırımların uygulanmasını ve Ocak ayındaki 100 kişinin yaşamını yitirdiği askerî saldırıyı sahiplenmeleri, ayrıca Karayipler’de onlarca kişinin öldüğü bombardımanları desteklemeleri yetmemiş gibi, şimdi de Trump’ın dayattığı hükümetle diyalog sürecine boyun eğerek, halktan gizli biçimde kendi çıkarlarına göre hazırlanmış seçimlerin yapılmasına da razı olmaktadırlar.

Acil durum programı için

Sosyalizm ve Özgürlük Partisi olarak, önceliğin depremlerden etkilenen binlerce afetzede ve mağdurun ihtiyaçlarının karşılanması olduğunu söylüyoruz. Devletin tüm kaynakları; ücretlerin ve emekli aylıklarının artırılması, kamu hizmetlerinin yeniden ayağa kaldırılması ve afetten etkilenen topluluklarla birlikte tartışılarak hazırlanacak bir yeniden inşa planı için oluşturulacak bir acil durum fonuna aktarılmalıdır. Bu plan, Filistin’de soykırım gerçekleştiren Siyonist orduyla ya da Trump’ın dostlarına ait büyük gayrimenkul şirketleriyle değil, depremden doğrudan etkilenen topluluklarla birlikte hazırlanmalıdır.

Bu planların hayata geçirilebilmesi için ABD emperyalizminden yaptırımları kaldırmasını ve petrol gelirleri üzerindeki denetimine son vermesini talep ediyoruz.

Delcy Rodríguez hükümetinin Trump ile yaptığı teslimiyetçi anlaşmaya hayır!

Dış borcun ödenmesine hayır!

Trump ve Siyonizm Venezuela’dan ve Latin Amerika’dan defol!

Kırılgan anlaşmadan emperyalist saldırganlığa

0

ABD ve Siyonizm, 28 Şubat tarihinde İran’a yönelik olarak başlattığı ortak saldırıda “hedeflerine” ulaşamamış ve aldığı yenilginin ardından 17 Haziran tarihinde Trump ile İran arasında kırılgan bir ateşkes imzalanmıştı.

ABD emperyalizmi için bir yenilgi anlamına gelen bu kırılgan ateşkesin imzalanmasının arka planında İran’ın beklenmedik sert direnişi, Hürmüz Boğazı’nın kapatılmış olmasının dünya kapitalizminin krizindeki derinleştirici etkisi ve ABD içerisinde savaşa karşı oluşan kitlesel halk tepkisi etkili olmuştu. ABD ve İran arasında imzalanan 14 maddelik anlaşma, Lübnan dahil olmak üzere savaşın tüm cephelerde durdurulmasını da içerse de kısa sürede kırılganlığını gözler önüne serdi.

Trump, aldığı yenilgi sonrası geri adım atmak zorunda kalsa da bölgedeki en büyük ortağı soykırımcı Netanyahu, Filistin’deki “sahte ateşkese” uymadığı gibi ABD-İran anlaşmasına da uymayarak Lübnan’daki işgal ve saldırılarına devam etti. Keza hem Siyonizmin varlığının bölgedeki herhangi bir mutabakatın kalıcılığını mümkün kılmayışı hem de Trump’ın emperyalist kapitalizmin hiçbir sorununa merhem olamayan saldırgan politikasının bir sonucu olarak, 8 Temmuz tarihinde ateşkes Trump tarafından sonlandırıldı.

ABD’nin İran’a yönelik saldırılarını yeniden başlatmasına İran, Körfez ülkelerindeki ABD üslerini yeniden vurarak karşı yanıt verdi. Gelinen noktada ABD geniş çaplı bombardımanlar yerine deniz ablukasını şu an için ön plana çıkarmış olsa da ve diplomatik temasların yeniden gündeme gelme olasılığından söz edilse de hem Trump’ın emperyalizmin hegemonya krizini saldırgan politikalarla çözme girişimi hem de soykırımcı Netanyahu’nun savaşı sürekli olarak yayma girişiminin yeni askeri saldırıların önünü açma olasılığı da mevcut. Keza Trump ve Netanyahu’nun Oval Ofis’te yapacağı görüşmenin gündemlerinden bir tanesi de İran’a yönelik yeni bir ortak saldırı planı ihtimali olacak.

Tam da bu nedenle, İran’a yönelik emperyalist saldırganlığın nihai olarak sona ermesini mümkün kılacak olan, dünya halklarının birleşik seferberliği olmayı sürdürüyor. İran halkının haklı davasının yanında olmaya devam edip, ancak bununla birlikte İran’daki kapitalist, diktatoryal ve teokratik rejime siyasi destek vermeksizin ve ona güven aşılamaksızın. Yine Siyonizmin Filistin’de sürdürmekte olduğu soykırım ve işgal ile Lübnan’da devam ettirmekte olduğu işgale karşı dayanışmayı da bölgedeki emperyalist saldırganlığa karşı seferberliğin bir parçası haline getirmek en acil görevlerden biri olmayı sürdürüyor.

Çerçeve yasa: Kime güven, neye güvence? 

0

Haziran ayının sonunda Erdoğan’ın açıklamasından beri gündemde olan “çerçeve yasa”nın Meclise gelip gelmeyeceği, içeriği ve kapsamı uzunca süredir tartışma konusuydu. 20 Temmuz’da DEM Parti İmralı heyetinin adaya ziyaretine müsaade edilmesi en azından Meclise bir taslak geleceğini teyit etti. Bu ziyarete ilişkin yapılan açıklamada devlet yetkililerinin Abdullah Öcalan ile “çerçeve yasa”ya dair görüşmeleri sürdürdüğü anlaşılıyor. Oysaki 50 gün boyunca İmralı heyetinin Öcalan ile görüşmesi Tek Adam rejimi tarafından engellenmişti. 

Normalde 31 Temmuz’da tatile girmesi beklenen Meclisi 14 Ağustos’a kadar açık tutarak “çerçeve yasa”nın Meclisten geçmesi hedefleniyor. AKP Sözcüsü Ömer Çelik’in deyimiyle “süreçte ince işçilikteyiz” söylemi, iktidarın metni son ana kadar kapalı kapılar ardında şekillendirdiğinin de itirafı gibi. Nitekim DEM Parti çevrelerinden yansıyan bilgilere göre metnin içeriği çoğu AKP’liye bile tam olarak açıklanmış değil. 

Temmuz ayı boyunca süren hazırlıklar sonunda ortaya çıkan tablo şu: Yaklaşık on maddeden oluşması planlanan yasada af kesinlikle yer almayacak, bunun yerine “kontrollü infaz” uygulaması devreye girecek. Bunun anlamı, yasadan faydalanacak Kürt siyasetçilerin başında rejimin yargısının Demokles’in kılıcı gibi sürekli bir şekilde sallanacak olması. Yani yasa kalıcı değil süreli, genel af niteliği taşımayan, istisnai nitelikte bir çerçevede olacak. 

Kandil’e giderek PKK yöneticisi Duran Kalkan ile röportaj yapan gazeteci Ruşen Çakır’ın “çerçeve yasa”nın kapsamına dair iddiası Avrupa’da, cezaevlerinde ve Kandil’de bulunan çok sayıda kişinin yasadan yararlanacağı yönünde. Bütün sınırlılıklarına rağmen sürgündeki Kürt siyasetçilerin memlekete dönüşü ve tutsakların serbest bırakılması elbette sahipleneceğimiz bir kazanım olur. Fakat Selahattin Demirtaş vb. çok sayıda siyasetçinin serbest bırakılması için yeni bir yasaya dahi gerek yok. Türkiye’nin de tarafı olduğu AİHM kararlarının uygulanması yeterli. Ya da kayyum atanan belediyelerin seçilmişlere iade edilmesi için de herhangi bir yasal düzenlemeye ihtiyaç yok. 

Anlaşılan Tek Adam rejiminin ilgilendiği tek şey silahların bırakılmasını garanti altına almak. Oysaki Kürt meselesinde başından bu yana silahlar sebep değil sonuçtu. Sorunun kaynağı da Kürt halkının ulusal ve demokratik haklarının tanınmaması, aksine yoğun ve düzenli bir devlet baskısı uygulanmasıydı. Bugün devletle bütünleşen Tek Adam rejimi Kürt meselesinde farklı taktikler uygulasa da ona ve baskı mekanizmasına güven duymamız için herhangi bir sebep yok. Güven duymamız gereken tek gerçek ise Kürt ve Türk emekçilerin inşa edilmeyi bekleyen ittifakı olmayı sürdürüyor. İnşa etmesi zahmetli olsa da Kürt halkının ulusal ve demokratik haklarının yegâne garantisi emekçilerin birleşik mücadelesi olabilir.

Bize kahraman değil örgütlülük lazım

0

Geçtiğimiz haftalarda ünlülerin merkezinde yer aldığı sansasyonel adli operasyonlara bir yenisi eklendi. Üstelik bu kez suçlamaların hedefinde, toplumun çoğunluğunca güvenilir olduğu düşünülen bir isim vardı.

Ünlü şarkıcı Haluk Levent, kurucusu olduğu Ahbap Derneği’ne yönelik soruşturma kapsamında gözaltına alındı ve “suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama” ve “örgüt üyeliği” gibi iddialarla tutuklandı.

Bu iddiaların doğru mu yanlış mı olduğunu bilmesek de bildiğimiz şeyler var, onları konuşalım.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir. Anayasasında “sosyal” olma niteliği taşıdığı belirtilse de Türkiye Cumhuriyeti devleti 1980 Askeri Darbesi ve sonrasındaki tüm hükümetler tarafından neoliberal politikalar çerçevesinde şekillendirilmiş ve zaten yetersiz olan tüm sosyal hakların günümüze dek kademe kademe budanmasıyla emekçiler güvencesiz, sosyal koruma imkânlarından yoksun, yardıma muhtaç hale getirilmiştir.

İkinci olarak, faaliyete başladıktan sonra mütevazı ölçekli “yardım”lara soyunan Ahbap gibi bir derneğin 6 Şubat depremi sonrasında milyarlarca lira bağış toplayabilecek güce ulaşmasını mümkün kılan bir diğer faktör de halkın büyük kesimleri nezdinde mevcut rejimin tüm kurumlarıyla güvenilmez bulunmasıdır. AKP-MHP iktidarının kamu kaynaklarını yağmalamak için hiçbir fırsatı kaçırmayacağına ilişkin meşru kanı, insanları birbirleriyle dayanışmaya en çok ihtiyaç duydukları kara günlerinde faaliyetleri şeffaf olmayan “yardımseverlere” yöneltmiştir. Ahbap veya herhangi başka bir kuruluşun bulaştığı olası suçlar, AKP-MHP’nin deprem sonrasında milyonlarca insanı günlerce çaresiz bıraktığı gerçeğini unutturamaz ve iktidarın bu gibi hadiseleri depremdeki yıkımın siyasi sorumluluğunu temize çekme fırsatı olarak kullanma girişimlerine geçit vermemek gerekir.

Üçüncü olarak, bu hayatı emekleriyle var eden işçilerin, emekçilerin tüm yaşamsal ihtiyaçlarını güven içinde karşılayabilmesinin yegâne yolu sosyal hakların genişletilmesini talep eden bir mücadeleyi yükseltmelerinden ve bizzat kendilerinin işyeri ve mahalle komitelerinde, sendikalarda, meslek örgütlerinde yaygın ve kitlesel ölçekte örgütlü olmasından geçer. Hayatın her alanında işçilerin, emekçilerin denetimini mümkün ve hatta kaçınılmaz kılacak bu örgütlenmelerin inşa edilmesi için atacakları her adım, emekçilerin onları uydurma kahramanlara sarılmaya iten çaresizliğini biraz daha azaltacaktır. Emekçilerin insanca koşullarda, güvenceli işlerde, güvenli konutlarda yaşayabilmesi için hayatın her alanını bizzat o emekçilerin denetlemesi ve nihayetinde bizzat emekçilerin yönetmesi dışında hiçbir çözüm önerisi gerçekçi değildir.

Öyleyse bize “kahraman” değil güçlü bir örgütlülük lazım. Çünkü biz emekçilere bu kıssadan düşen hisse; bir kahraman adayının daha “defolu” çıkmış olması değil sınıf mücadelesinin dışından sökün edecek bir çare beklemenin beyhude olduğudur.

NATO Zirvesi’nin ardından

0

Temmuz ayında Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi; ittifakın çerçevesinin yeniden çizildiği, düşmanların yeniden tanımlandığı kritik bir zirveydi. 2019’da Macron’un “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” sözünün üzerinden çok zaman geçti. Rusya ve Çin’in merkeze alındığı “risklerin” ve operasyonel alanların yeniden tanımlanarak belirlendiği bu zirve, NATO 3.0’ın başlangıcı olarak nitelendiriliyor.

Bu yazı, bir emperyalist savaş örgütü olarak NATO’nun kendi jeopolitik krizlerine değil Türkiye’nin yeni dönem NATO’nun içinde ne gibi rolleri sahiplendiğine, bunun Türkiye iç siyasetine ve bölgesel dış politikaya etkisine değinecek.

Türkiye, kendi iç meşruiyet krizini emperyalist ittifakın şemsiyesi altında yönetmeye çalışırken, bunun karşılığında bu ittifakın somut bir parçası olarak hizmet sunacağını ilan ediyor. 1950’lerden beri süregelen SSCB’yi güneyden çevreleyen en kritik ileri karakol konumunu artık askeri-sınai kapasitesiyle güncel ihtiyaçlara uygun olarak hem Karadeniz’de hem de Ortadoğu’da yedek ordu işlevine dönüştürme sürecine girdi.

Zirve sırasında hem iç politikada hem de dış politikada iki önemli olay gerçekleşti. İçeride Ekrem İmamoğlu’nun yargılandığı üç davada (casusluk, İBB davası ve diploma) aynı gün savunma yapması istendi. Tepki üzerine savunma hakkı elinden fiili olarak alındı. Bununla paralel olarak, zirveden hemen önce sol, sosyalist parti ve örgütlere yönelik “önleyici” operasyonlar, gazetelerine dönük susturma operasyonları gerçekleşti. Bunlar, zirve bahanesiyle ama NATO’nun verdiği desteğin gücüyle toplumsal muhalefeti kriminalize etmeye ve siyasal demokrasiyi biraz daha tasfiye etmeye dönük hamlelerdi.

Zirve sırasında dış politikada da kritik bir hamle gerçekleşti. “İran ile savaşta NATO’yu yanımızda göremedik” diyen ABD, tam da NATO’nun sınırlarının ve düşmanlarının yeniden belirlendiği bu zirve sırasında İran ile ateşkese son vererek savaşı yeniden başlattı. Türkiye ise müzakereler devam ederken komşusuna yapılan saldırı ile ilgili hiçbir açıklama yapmadı.

İçeride toplumsal muhalefete dönük baskılara sessiz kalan ABD’ye karşı Türkiye de, kendi ekonomisine darbe vuracak İran savaşı ve diğer bölgesel konularda yer yer sessiz, yer yer destekleyici bir politik hat izliyor. İthal edilen meşruiyetle var olmaya çalışan bir rejimle yönetilen Türkiye, kendini önemli bir müttefik kılmaya çalışarak ABD’nin güvenlik şemsiyesi altında bölgesel güç olma hedefine ilerlemekte. Ama tek amacı politik güç değil elbette. Finans kapitalin fon ve yatırım desteği olmadan içerideki ekonomik krizi hafifletemiyor. İmzalanan anlaşmalar çerçevesinde savunma sanayinin alacağı yatırım ve üretim kapasitesi artışı ve ardından gelecek siparişlerle bazı şirketlerin bu pastadan büyük paylar kapacağını söyleyebiliriz.

İleri karakoldan yedek orduya

Türkiye, kendi güvenlik ihtiyaçlarından bağımsız biçimde, başka bir merkezin stratejik haritasında bir konumlandırma noktası olarak tarif edilmeye devam ediyor. NATO 3.0 tartışmalarında Türkiye’ye biçilen rol de coğrafi konumu üzerinden tanımlanıyor. Kuzeyinde, güneyinde ve doğusunda bir NATO ülkesi bulunmayan Türkiye, NATO’nun Asya’ya uzanmış mızrak ucu gibi duruyor.

Zirve kapsamında bir Savunma Sanayii Forumu da düzenlendi ve Türkiye savunma sanayii, NATO’nun kendi üretim açığını kapatacak bir yedek kapasite olarak sunuldu. Avrupa’nın askeri ihtiyaçlarını çok hızlı bir şekilde tamamlayacak bir tedarik merkezi olarak Türkiye’nin konumlandığı yere baktığımızda şunu söyleyebiliriz: Emperyalizme daha fazla bağımlı bir askeri-sınai üretim modelinin altına imza atıldı. Bu konumlandırma, 70 yıldır olduğu gibi TSK’nın NATO ekosisteminin bir parçası ve onun ihtiyaçları üzerinden dizayn edildiğinin ve bu durumun pekişerek süreceğinin bir göstergesi.

Türkiye savunma sanayii ihracatı 11 milyar dolara ulaştı. Bunun yüzde 56’sı NATO ülkelerine, özellikle Rusya endişesiyle alımları büyüten Doğu Avrupa ülkelerine yapılıyor. 2030’a kadar bu ihracatın katlanarak büyüyeceği bu zirve ile netleşti. Rusya’nın sıkıştırılmasında yedek ordu ve Ortadoğu operasyonlarının lojistik merkezi olmanın elbette ekonomik ve politik bedelleri olacak.

Bu politika, daha fazla bağımlılık ilişkisinin yanı sıra ülkenin doğrudan bir kampın tarafında yer almasının yaratacağı askeri riskleri barındırıyor. Çağrıldığında cepheye asker gönderen tabi feodal bey olmanın ülkeye hiçbir faydası olmayacak. Tüm üsler kapatılıp NATO’dan tavizsiz şekilde çıkılmadığı sürece bağımsız dış politikadan bahsedilemez.

Tez-Koop-İş: Özel İtalyan Lisesi Müdürü Giuseppe Finocchiaro “persona non grata” ilan edildi

0

Özel İtalyan Lisesi öğretmenlerinin grevinin kazanımla sonuçlanmasının ardından okul yönetimi toplam 10 öğretmenin görevine son vermişti. Öğretmenlerin örgütlü olduğu Tez-Koop-İş’in ve öğretmenlerin dikkat çektiği usulsüzlükler ve ayrımcı uygulamalar yakın zamanda Milli Eğitim Bakanlığı Teftiş Kurulu’nun soruşturma raporuyla da doğrulanmış; Okul Müdürü Giuseppe Finocchiaro ile Müdür Yardımcısı Nida İntiba’nın görevlerine Milli Eğitim Bakanlığı tarafından son verilmişti. Tez-Koop-İş, Giuseppe Finocchiaro’nun Dışişleri Bakanlığı tarafından “persona non grata” (istenmeyen kişi) ilan edildiğini duyurdu.

Yaptığı açıklamada bu gelişmenin mobbing, intikam ve tasfiye operasyonuna karşı yürüttükleri mücadelede tarihi bir eşik olduğunu ifade eden sendika, “Kamuoyuna bu kararın ciddiyetini net olarak açıklamak istiyoruz. ‘Persona Non Grata’ kararı, Diplomatik İlişkiler Hakkında Viyana Sözleşmesi kapsamında bir devletin, kendi ülkesinde görev yapan yabancı bir temsilciye veya idareciye uygulayabileceği en sert diplomatik yaptırımlardan biridir. Bu karar doğrultusunda ilgili kişinin diplomatik ve idari statüsü tanınmaz, derhal görevine son verilir ve ülkeyi terk etmesi istenir. İşte Özel İtalyan Lisesi Müdürü Giuseppe Finocchiaro’nun sürecin başından bu yana sürdürdüğü ayrımcı, sendika karşıtı ve emekçi düşmanı tutumu, uluslararası hukukta karşılığı en ağır yaptırımlardan biri olan bu radikal kararın alınmasına yol açmıştır!” sözlerine yer verdi.

“Haksız ve asılsız gerekçelerle işten çıkarılan 10 öğretmen derhal işe iade edilmeli, yeni fesihlerden derhal vazgeçilmelidir!”

Açıklamada meselenin kişilerin uyruğu veya kimliği değil; emeğe, emekçilere, sendikal haklara, anayasaya ve iç hukuka karşı takınılan saldırgan ve kibirli tutum olduğunun altını çizen sendika; tasfiye operasyonunun sonuçlarının ortadan kaldırılması ve anayasal örgütlenme hakkı gasp edilen ve imzaladıkları resmi mutabakat yok sayılan öğretmenlerin derhal işe iade edilmesi gerektiğine dikkat çekti.

Ayrıca Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı arabuluculuğunda imzalanan emsal niteliğindeki mutabakat metnine uyulması; öğretmenlerin ekonomik, sosyal ve sendikal haklarının güvence altına alınması; sendikalı öğretmenler üzerindeki psikolojik baskı, ayrımcılık ve tecrit politikalarına derhal son verilmesi gerektiğini de ifade etti.

“Özel İtalyan Lisesi öğretmenlerinin bu şanlı direnişi, Türkiye’deki tüm özel sektör öğretmenlerinin direnişidir!”

“Direnen tüm öğretmenlerimizin, öğretmenlik mesleğinin onurunun yanında durmaya devam edecek; tüm taleplerimiz karşılık buluncaya kadar mücadelemizi sürdüreceğiz!” diyen sendika, Özel İtalyan Lisesi öğretmenlerinin direnişinin tüm özel sektör öğretmenlerinin direnişi olduğunu vurguladı.

CHP ve Yeni Parti: Zor oyunu bozacak mı?

0

İktidar blokunun demir yumrukla yönetme kanadının Saray’daki hesabı çarşıda tutmamış görünüyor. Muhtemelen iktidarın planı CHP’nin kayyum yönetimi altında uzun süre yönsüz ve seçeneksiz kalarak örgütsel açıdan felç olması ve siyaseten etkisizleşmesiydi. Özgür Özel kanadı mutlak butlan kararının ardından iki ay içinde güçlü reaksiyon vererek yeni partiyi kurdu. Yeni Parti kurulduğu anda ana muhalefet partisi oldu. Şu anki görüntü Yeni Parti’nin iktidarın yargısal kuşatmasını aşarak toplumsal rüzgârı arkasına almaya devam ettiği yönünde. 

Kuşkusuz bu durum iktidarı vazgeçirmeyecek. Aksine iktidar, devletin tüm imkânlarını ve rejimin tüm bileşenlerini kullanarak muhalefeti bastırma siyasetini daha da yoğunlaştıracak. Yeni Parti de iktidarın siyasi ve yargısal taarruzlarına misliyle maruz kalmaya ve baskıdan aslan payını almaya devam edecek. Yeni Parti’nin siyasi ve örgütsel olarak bu baskıya ne oranda direnebileceği yaşanarak görülecek. Bu süreç son ana dek, her alanda sürecek bir yıldırma ve taktik savaşına sahne olacak.

Yargı müdahalesiyle siyaset

Tam da bu nedenle iktidarda son ve bitirici vuruşu yargının yapması üzerine bir oyun kurgusu var. İktidarda tüm paslar uzun süredir bakanlarda ya da iktidar milletvekillerinde değil yargıda toplanıyor. Gol oradan bekleniyor. Nitekim mutlak butlan kararı da o şekilde geldi. Diploma iptalinden belediyelere kayyum atamaya, cumhurbaşkanı adaylarından belediye başkanlarını tutuklamaya dek diğer kararlar gibi. Belli ki rejim güçleri bu düsturla CHP’ye tekme tokat dalabildi. 

CHP’nin bölünmesi ve Yeni Parti’nin ortaya çıkışı doğrudan iktidarın siyasi amaçlı bu yargı müdahalesiyle gerçekleşti. Bu müdahalenin arka planında iktidarın tarihi yerel seçim yenilgileri var. İktidar gidişata müdahale etmezse yenilgilerin çorap söküğü gibi geleceğini gördü. Siyaseten yapamadığını elindeki devlet gücünü kullanarak yapmaya çalışıyor. Yine bu amaçla Saray sözcüleri ve basını kayyum CHP yönetimine desteğini sunuyor. İktidar 2023 seçimlerinde baş terör destekçisi ilan ettiği kayyum CHP başkanını şimdi yerli ve milli ilan etmekte bir beis görmüyor.

Bunca çabaya rağmen kayyum yönetimi altında CHP hızla bir karikatür parti görünümü kazandı. Mutlak butlan kararı sonrası, kayyum yönetimini temsilen bindirilmiş kıtaların CHP genel merkezi önündeki nümayişinden figüranlarla kalabalık gösterilmeye çalışılan parti toplantılarına dek kayyum yönetiminde her şey bir müsamereyi andırıyor. İktidar CHP’yi bölmeyi başardı ama istediği bu muydu? Yargı sopasıyla siyasetin de bir sınırı var. 

Yeni Parti’nin imkân ve sınırları

Yeni Parti’nin toplum nezdindeki cazibesi programından ya da parlak siyasi kadrolara sahip olmasından kaynaklanmıyor. Temel neden toplumun iktidardan bıkmış olması, halkın rejimi değiştirme arzusu. Yeni Parti’nin esas siyasi potansiyeli bu bıkkınlık ve değişim arzusundan besleniyor. Bu aynı zamanda burjuva muhalefetin en zayıf yanını oluşturuyor. Sınıfsal netlik ortadan kalktıkça, siyasi çizgiler önemsizleştikçe tek amaç iktidar değişimi oluyor. İlke ve programın ikinci plana atılması yozlaşmış ittifaklara kapı açıyor. Mayıs 2023 seçimlerinin ikinci turunda yaşanan ittifak girişimleri hatırlanmalı.

Yozlaşmış iktidar ve baskıcı rejim karşısında işçi sınıfının ve emekçi halkın değişim arzusu çok kıymetli. Sol/sosyalist güçler bu değişim arzusunun ana taşıyıcısı ve adresi olma mücadelesini ertelememeli, terk etmemeli. Bağımsız sınıf ekseninde ısrar, siyasetin yeniden yapılanmasında hayati önemde olacak.

Temmuz ayı sendikal istatistikleri üzerine

0

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, işkollarındaki işçi sayıları ve sendikalara dair 2026 Temmuz istatistiklerini kamuoyu ile paylaştı.[1]

Bu verileri toplayıp sunan patronların hükümeti. Bilgileri toplama ve düzenleme gücü onların elinde. Bu sebeple her türden manipülasyona açık bir ortam var. Şirketlerin işkolu tespiti, işkolu değişikliği, üyeliklerin doğru bir şekilde kayda geçirilmesi gibi Bakanlık tasarrufundaki işlemler bu verileri bozabilir. Yine de -ve sonuç olarak- bu veriler sendikaların yetki durumlarını belirleyecek. Daha önemlisi bu veriler işçi sınıfının kısa dönemli örgütlenme eğilimlerini bize gösteriyor.

Verilere göre Türkiye’de çalışan sayısı 17 milyon 600 binden biraz fazla. Bu sayı ocak ayında 16 milyon 700 bin civarında idi. Bu artışın önemli bir kısmı mevsimsel istihdama bağlı. Sendikalı işçi sayısı ise 2025 Temmuz ve 2026 Ocak verileri ile oldukça yakın: 2 milyon 400 bin civarında. Yani istihdama katılan kesimlerde sendikalaşma yönünde güçlü bir eğilim yok. Sendikalılık oranı 6 ayda yüzde 14,45’ten yüzde 13,80’e gerilemiş durumda.

İstatistiklerde ilk bakışta gözümüze çarpmayan iki önemli olguya burada değinmek gerekiyor. Birincisi, sendikalılığın esasen birkaç işkolunda yoğunlaşması ve çoğu sektörde örgütsüz ve güvencesiz çalışmanın bir norm halini almasıdır. Örneğin yaklaşık 2 milyon işçinin çalıştığı inşaat, yüzde 2,76 ile en örgütsüz işkolu olmayı sürdürüyor. Benzer şekilde, çalışan nüfusun 4’te birinin istihdam edildiği 10 No’lu Ticaret, Büro, Eğitim ve Güzel Sanatlar işkolunda sendikalılık oranı yüzde 7’nin altında. Öte yandan güdümlü sendikal ilişkilerin ve belediye imkânlarının rant ağları oluşturabildiği 20 No’lu Genel İşler işkolunda sendikalılık yüzde 53,63. Yine örgütlülüğün görece yüksek olduğu bankacılık, enerji ve sağlık gibi işkollarında ise grev yapmak yasal olarak sınırlandırılmış ya da yasaklanmış durumda. Başka bir ifade ile sendikalı işçilerin çoğunluğu yasal düzeyde sendikal hakları etkin olarak kullanamıyor.

Bir diğer mesele en temel sendikal hak olan toplu sözleşmeden yararlanabilmeyle ilgilidir. İşkolunda yüzde 1’in üzerinde örgütlülük sağlayabilen sendikalar, ilgili işyerinde yüzde 50, işletmede ise yüzde 40’tan fazla örgütlenme yaparsa toplu pazarlık yapma hakkı kazanır. Bu işçi düşmanı antidemokratik barajlar sebebiyle sendikalı işçilerin önemli bir kısmı toplu pazarlık hakkından faydalanamıyor. Toplu pazarlık süreci aynı zamanda yasal grev yapabilmenin tek koşulu. Böyle olunca sendikalı işçilerin bile önemli bir kısmının toplu sözleşme ve yasal grev gibi temel hakları fiilen yok edilmiş oluyor. Bu da işçi sınıfının bazı bölüklerinin hukuken yasadışı addedilen ancak fiilen meşru olan bir mücadele hattına geçmelerine yol açıyor.

İstatistiklere geri dönersek, işkolu düzeyinde de örgütlenme açısından önceki döneme nazaran göze çarpan belirgin bir değişim olmadığı söylenebilir. Yaz mevsiminde turizm, inşaat gibi sektörlerde istihdam büyüyor, ancak mevsimlik çalışma örgütsüzlüğün ve güvencesizliğin en yoğun olduğu alanlar. Geçici, parçalı ve esnek olarak görülen bu sektördeki işler sendikalaşmanın önünde yapısal engeller de yaratıyor. Sonuç olarak buralarda dönemsel istihdam edilen işçiler sendikalaşmıyor. Hemen hemen bütün işkollarında -doğal olarak- örgütlülüğün düşme eğilimi göze çarpıyor.

DİSK’e bağlı Tekstil, Güvenlik-Sen ve DİSK Basın-İş ile Bağımsız Maden İş gibi sendikalar birkaç üyelik eksiği ile işkolu barajının altında kaldı. Bu durum, yukarıda da ifade edilen, verilere dönük güvensizliği perçinliyor. Zira geçen dönem Dev Sağlık-İş’in baraj altı bırakıldığı usulsüz bir durum kamuoyuna yansımıştı. Özellikle mücadeleci ve muhalif sendikaların ülke barajını aşmalarına rağmen hükümetin fiili müdahalelerine maruz kaldığını söylemek mümkün.

Verilere bakınca, işçi sınıfının sendikal örgütlülüğündeki zayıflığın sürdüğü görülebilir. Veriler bize işçi sınıfının sendikal düzeyde büyük bir hareketlilik içinde olmadığını gösteriyor. Öte yandan sendikalı işçi sayısının azalmaması da sınıfın savunma pozisyonunu koruduğuna işaret ediyor.

İrili ufaklı pek çok direniş ve mücadele var. Bunlar, azımsanmayacak kazanımlar da elde edebiliyor ancak bu, sınıfın geniş kesimlerini kapsayan bir eğilim halini alamıyor, mevcut hak ve kazanımları savunma çizgisi sürüyor.

Sendikalara dair olumsuz görünen bu tablonun yanında önemli bir gerçeği es geçmemek gerek. İşçi sınıfının öncü kesimlerinin sendikalar dışında bir araya gelip hareket edebildiği örgütlülüklerden bugün için söz etmek güç. Öyle ise sendikalı işçilerin aynı zamanda işçi sınıfının öncü kesimlerini teşkil ettiğini ifade edebiliriz. Sayıca az, yasal haklar açısından zayıf bırakılmış bu kesimler önemli bir mücadele deneyimini ve dinamiğini bağrında taşıyor. Bu öncü kesimlerin ve işçi sınıfından yana olan herkesin önündeki mücadele hattı sınıfın bağımsızlığı ve birliği olmalı. Somut olarak ise sendikal barajların kaldırılması, işkollarındaki keyfi düzenlemeler eliyle sendika kırıcılığa son verilmesi ve sendikalar üzerindeki her türden baskının ortadan kalkması talebiyle seferber olmalı. Mevcut sınıf seferberlikleri içinde de bu ekseni gözden çıkarmadan mücadele etmeli.


[1] İstatistiklere dair daha ayrıntılı bilgi almak için sendikal verileri kapsamlı bir şekilde derleyip toparlayan bu siteyi inceleyebilirsiniz: https://sendikadata.com

ILO 193, esnaf kurye ve platform işçilerine ne vaat ediyor?

0

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) 12 Haziran’da Cenevre Konferansı’nda “Platform Ekonomisinde İnsana Yakışır İş Sözleşmesi (193 No’lu Sözleşme)” kabul edildi.

Sözleşme, dijital platformlarda (dijital uygulamalar üzerinden hizmet alınan temizlikçiler, ustalar, çevirmenler, taksi alternatifi platformlar, paket ve yemek teslimatı yapan kuryeler…) çalışan emekçilerin bir iş sözleşmesine bağlı çalışıp çalışmadığına bakmaksızın sendikalaşma ve toplu sözleşme hakkı gibi kimi haklardan faydalanmasını öngörüyor. Bunun dışında asgari ücret altında ücret alınmaması, gerekli ekipmanların, yakıtın ve kaza giderlerinin platform tarafından karşılanması vb. hakları da işaret ediyor.

Türk-İş Başkanı Ergun Atalay; 406 kabul, 8 ret ve 36 çekimser oy ile kabul edilen bu oylamada Türkiye’den toplantıya katılan hükümet, patron ve sendika temsilcilerin tamamının öneriye olumlu oy kullandığını ifade etti.

Peki ama bayram değil seyran değil, burjuvazi kuralsız bir çalışma düzenine karşı ücretli kölelik düzenini yaşatmak için kurduğu ILO üzerinden niçin harekete geçti?

Platform ekonomileri bir yandan dünya genelinde milyonlarca emekçinin kuralsızca sömürülmesinin önünü açarken, öte yandan bu adaletsizliğe cevap olarak küresel ölçekte sayısız mücadele açığa çıktı. Türkiye’deki kitlesel esnaf kurye eylemleri de dünyadaki bu büyük seferberliğin bir parçası idi. Latin Amerika ülkelerindeki platform işçilerinin sayısız seferberlikleri ve kısmi kazanımlarının yanı sıra, İtalya’daki platform kuryelerinin alt işveren değil, hukuken işçi statüsünde kabul edilmesi, benzer şekilde Fransa’da da büyük bir seferberliğin ardından kuryelerin hukuken işçi statüsünde kavuşması, ABD’de dünyanın en büyük platformlarına karşı verilen mücadeleler, Kanadalı kuryelerin 2020’de kazandıkları toplu sözleşme hakkı ve Güney Kore, Hindistan ve Avusturalya gibi ülkelerde bu ve benzer kapsamdaki işçilerin sendikalaşma ve toplu sözleşme hakkı kazanması gibi pek pek çok mücadele ve kazanım söz konusu oldu.

Dünya genelinde savaşlar, kıyımlar, baskıcı rejimler ve daha pek çok trajik olaydan bahsedilirken emek-sermaye çelişkisinin geri planda kaldığına dair yanıltıcı bir fikre inanmamız için büyük bir çaba sarf ediliyor. Oysa ki burjuvazi her şeyden çok emekçilerin hakları için kitlesel şekilde mücadele edip bilinçlenmesinden korkuyor. Türkiye üzerinden bakacak olursak, esnaf kurye modelinde olduğu gibi bir şahıs şirketi kurarak platformlarda çalışan, hukuken işveren statüsünde olan emekçilerin dünyanın dört bir yanında mücadeleye girişerek önemli kazanımlar elde etmeleri burjuvaziyi titretti ve kendinden yana bir düzenleme arayışına soktu.

ILO sözleşmesinin sayısız dert sahibi platform çalışanlarının dertlerine tek başına derman olacağını söylemek bir hayli güç. ILO’nun yapısı gereği sözleşmenin bir dilek ve temenni çerçevesinde kaldığını ve kazanımların garanti altına alınmasının yine sınıf mücadelesinin sorunu olduğunu elbette ki biliyoruz.

Peki o zaman ne yapmalı?

Sözleşmeye olumlu oy kullanan konfederasyonlar başta olmak üzere, ayrım yapmaksızın tüm konfederasyonların ve bağımsız sendikaların sözleşmenin hayata geçirilmesi için bir eylem programı yayınlaması oldukça elzem. Halihazırda başta sayısının bir milyonu aştığı tahmin edilen esnaf kuryeler olmak üzere platform emekçilerinin seferber olabileceği bir zeminin oluşması gerekiyor. Platform çalışanlarının sendikalaşma ve toplu sözleşme hakkı gibi temel işçi haklarından faydalanabilmeleri için sendikaların Türkiye’nin ILO 193’ü gecikmeksizin onaylaması, ILO 193’ün ulusal mevzuata aktarılması (ulusal mevzuata aktarılmaması halinde sözleşmeyi imzalamanın bir anlamı olmayacaktır) ve düzenlemenin -platform ekonomisi olsun olmasın- benzer koşullarda çalışan tüm esnaf kuryeleri kapsaması için harekete geçmesi gerekmektedir.

Bu doğrultuda, Türkiye’de taşımacılık sektöründe örgütlenen TÜMTİS, ILO 193 hakkında hazırladığı görüşte, sözleşmenin onaylanıp yasal mevzuata aktarılmasının ötesinde “Hükümetin atacağı adımlar yalnızca platform işçileriyle sınırlı kalmamalı; fiilen bağımlı çalışma ilişkisi içerisinde bulunan esnaf kuryeleri de kapsayacak şekilde genişletilmelidir” uyarısında bulunuyor. Zira Türkiye’deki esnaf kuryelerin ciddi bir kısmı dijital platformlar haricinde kargo şirketlerinde çalışmakta.

Trump’ın sol karşıtı zirvesi: yanıtımız örgütlenme ve seferberlik olmalı

0

16 Temmuz Perşembe günü Washington D.C.’deki Dışişleri Bakanlığı binasında, 66 ülkeden hükümet ve siyasi örgüt temsilcilerini bir araya getiren “Sol Karşıtı Zirve” gerçekleştirildi. Zirveyi düzenleyenlere göre amaç, uluslararası istihbarat işbirliği ve polis teşkilatları arasında koordinasyon sağlamak, ayrıca ABD hükümetinin terör faaliyetlerine karıştığını düşündüğü sol örgütlerin finansmanını kesmeye yönelik eylemler gerçekleştirmekti.

Zirvenin çağrısını yapanların ve zirveyi yönetenlerin başında Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Trump’ın başdanışmanı Stephen Miller ve Hazine Bakanı Scott Bessent’in de aralarında bulunduğu üst düzey ABD hükümeti yetkilileri yer alıyordu. Bu durum, Trump’ın söz konusu buluşmaya verdiği büyük önemi ortaya koyuyordu.

Dışişleri bakanlıklarının temsilcileri, büyükelçiler ve operasyonel ve teknik düzeyde üst düzey yetkililerden oluşan katılımcılar Avrupa, Asya ve Amerika’dan ülkeleri temsil ediyorlardı. İsrail, Ortadoğu’dan zirveye katılan tek ülkeydi. Katılımcı ülkeler arasında İspanya, Kanada, Almanya, Arjantin, İtalya, Şili ve Uruguay da bulunuyordu.

ABD hükümetinin belirlediği hedefler

Genel olarak antifaşizme atıfta bulunmak için kullanılan bir ifade olan Antifa’nın Eylül 2025’te “terör örgütü” ilan edilmesinin ardından düzenlenen bu zirve, Trump’ın baskı politikasının bir parçasını oluşturuyor. Trump kısa süre önce, sol örgütlere karşı mücadelede ABD devletinin kaynaklarının kullanılmasına izin vermek amacıyla solu ve anarşist hareketi hedef alan, Ulusal Güvenlik Yürütme Emri No. 7 adlı başkanlık genelgesini imzaladı ve bu örgütleri terörist ilan etti.

Washington son aylarda dört Avrupalı grubu yabancı terör örgütü olarak tanımladı: Antifa Ost, Informal Anarchist Federation/International Revolutionary Front, Armed Proletarian Justice ve Revolutionary Class Self-Defense. Bu örgütlerin FTO (Yabancı Terör Örgütü) ve SDGT (Özel Olarak Belirlenmiş Küresel Terörist) listelerine alınması; mal varlıklarının dondurulmasını, maddi destek sağlanmasının yasaklanmasını ve vize verilmemesini içeren küresel bir takibat protokolünü devreye sokmaktadır.

Trump, ABD içinde bu çizgide ilerleyerek, Charlie Kirk’ün öldürülmesi vesilesiyle kendi sosyal medya ağı Truth Social’da antifaşizmi suç sayacağını duyurdu: “Çok sayıdaki Amerikalı vatanseverimize, hasta, tehlikeli ve radikal solcu bir felaket olan Antifa’yı büyük bir terör örgütü olarak tanımladığımı bildirmekten memnuniyet duyuyorum.”

Zirvenin ana konuşmacısı Marco Rubio şu açıklamayı yaptı: “Kendilerine antikapitalist ya da antiemperyalist, komünist, anarşist veya Marksist diyebilirler, fakat temel karakterleri her zaman aynıdır.” Trump’ın kriminal göçmen karşıtı politikasının arkasındaki aşırı sağcı danışmanı Stephen Miller ise “medeniyetin ölümcül kanseri” ile mücadele edilmesi gerektiğini söyledi ve “Karşı karşıya olduğumuz en büyük risk, kurumlarımızın ölümcül bir tehdide karşı kendilerini savunamayacak kadar yumuşak ve korkak hâle gelmiş olmasıdır” dedi.

Buna ek olarak Dışişleri Bakanlığı, 20 Temmuz’da “Küba: 21. Yüzyılda Komünizmin Başkenti” başlıklı bir rapor yayımladı. Raporda Küba hükümeti, ABD’de solcu “yıkıcılığı” teşvik eden bir güç olarak sunuluyor; Filistin’le dayanışma aktivistleri, insan hakları savunucuları ve sol aktivistler Küba rejiminin sözde ajanları olarak listeleniyor. Böylece bu kişilerin kriminalize edilmesi ve bu yılın ocak ayında Venezuela’ya karşı gerçekleştirilen saldırıya benzer bir askerî saldırının Küba’ya karşı düzenlenmesi için siyasi koşulların yaratılması hedefleniyor.

Trump’a ve aşırı sağa karşı direnişi bastırmak için McCarthycilik 2.0

ABD emperyalizmi, Marksizme ve diğer sendikal ve sol kesimlere karşı mücadelede tarihsel bir geleneğe sahip. ABD hükümetinin gerçekleştirdiği bu buluşma, onun geleneksel emperyalist siyasetinde yeni bir olgu değil. FBI gibi birçok kurum, Cointelpro türü karşı istihbarat programları aracılığıyla kirli savaş yürütmek ve siyasi ve sendikal muhalefeti, medeni haklar mücadelesi veren örgütleri, siyah güç hareketini, barış yanlılarını, yerli halkların örgütlerini ve sosyalistleri takip etmek ve bu hareketlerin içine sızmak üzere kuruldu. ABD’nin kendi sınırları içindeki aktivizme karşı yargısal ve medyatik kumpasların, yargısız infazların ve diğer önlemlerin uzun bir tarihi bulunuyor. “Sol Karşıtı Zirve”nin hedefleri, eski ABD Başkanı Harry Truman’ın izlediği politikayı hatırlatıyor. Truman, 1950 ile 1954 yılları arasındaki başkanlığı sırasında, Soğuk Savaş’ın ortasında, Senatör Joseph Raymond McCarthy’nin yönettiği Amerikan Karşıtı Faaliyetler Komitesi aracılığıyla muhaliflerine yönelik yoğun bir takibat yürüttü. Onları eski SSCB’nin ajanları olmakla suçladı ve Komünist Parti sempatizanlarının ve solcuları ihbar etmeyi reddedenlerin Hollywood gibi sektörlerde çalışmalarını engellemek amacıyla kara listeler hazırladı.

ABD emperyalizmi, kendi sınırlarının dışında ise CIA ile kendi çıkarlarına bağlı partiler ve hükümetler tarafından gerçekleştirilen darbelerin, işgallerin, hükümetleri istikrarsızlaştırma girişimlerinin, muhalif siyasi liderlerin öldürülmesinin ve kaçırılmasının ve diğer suçların başlıca yöneticisi ve finansörü oldu. Bugün Donald Trump’ın emperyalizmi İran’ı canice bombalıyor, İsrail’in Filistin’deki soykırımını destekliyor, Venezuela’ya müdahale ediyor ve Küba’yı işgalle tehdit ediyor. Sol karşıtı politikanın ve Amerikan emperyalist egemenliğine karşı çıkanlara yönelik saldırıların kurbanlarının sayısı, farklı siyasi eğilimlerden milyonlarca kişiye ulaşmaktadır.

ABD’de Trump yönetimine karşı tepki büyüyor. İran’daki başarısızlığıyla bağlantılı olarak yakıt fiyatlarının artması, ICE’a karşı kitlesel seferberlikler ve No Kings hareketinin gerçekleştirdikleri gibi doğrudan hükümetini hedef alan eylemler sonucunda hoşnutsuzluk anketlerde ve sokaklarda kendisini göstermeye başlıyor, Trump’ın olumlu imajı geriliyor.

Siyasi durum, Trump’ın muhafazakâr ve aşırı sağcı siyasi tabanını oluşturan MAGA hareketi içinde kırılmalar yarattı. Gençliğin bazı kesimleri Trump’a ve aşırı sağa karşı antikapitalizme, hatta sosyalist görüşlere yeniden ilgi gösteriyor. Bu eğilim seçimlerde, Demokrat Partinin sosyal demokrat kanadı olan DSA’ya verilen oylarda ifadesini buluyor. Ancak aynı zamanda bu kapitalist ve emperyalist partinin sınırlarını aşarak çok daha derin bir kutuplaşma sürecinin varlığını ortaya koyuyor.

Siyasi kriz ve 3 Kasım 2026’da gerçekleştirilecek seçimlerin yarattığı tehlike, Donald Trump’ı ve MAGA’cı suç ortaklarını en yüksek alarm durumuna geçirdi. Son dönemde çeşitli eyaletlerde gerçekleştirilen parlamento seçimleri, Trump ve Cumhuriyetçiler açısından ağır yenilgilerle sonuçlandı. Bu nedenle Trump, yenilgiyi önlemek amacıyla burjuva demokrasisinin haklarını sınırlandırmaya yönelik çeşitli manevralara girişiyor. Siyasi kriz, büyüyen seferberlikler ve seçimlerde olası bir yenilgi, bu aşırı gerici zirvenin savunmacı bir anlayışla gerçekleştirildiğini ortaya koyuyor.

Trump’ın başını çektiği aşırı sağ seçim başarıları kazanmış olsa da uluslararası düzeyde bu hükümetlerin yıprandığına ilişkin açık işaretler bulunuyor. Arjantin’de Milei’nin durumu, Macaristan’da Orbán’ın seçim yenilgisi ve Filistin’le küresel dayanışma hareketi karşısında Netanyahu’ya ve Siyonizme yönelik büyüyen tepki ve bunların artan yalnızlığı bu örnekler arasında yer alıyor. Aşırı sağ, gezegeni kutuplaştıran siyasi krizden yararlanma kapasitesinin sınırlarını gösteriyor. Trump ise aşırı sağ oluşumlara, özellikle Avrupa’dakilere doğrudan finansman sağlayarak uluslararası aşırı sağı yeniden bir araya getirmeye çalışıyor ve Latin Amerika’da yaşandığı gibi müttefiklerini desteklemek amacıyla diğer ülkelerin seçimlerine müdahale etmeyi hedefliyor.

Trump bu çerçevede, eski bir faşist reçeteyi kullanarak ulusal ve uluslararası siyasi tabanını yeniden örgütlemeye çalışıyor: Takip edilecek hayalî bir iç düşman yaratmak ve onu vahşi ve tehlikeli teröristler olarak göstermek; herkese “aileyi ve vatanı” savunma yönünde hamasi çağrılarda bulunmak. Böylece kendisine karşı gelişen seferberlikleri yenilgiye uğratmanın ve ABD’nin siyasi aygıtını kontrol etmenin yegâne araçları olarak şiddeti ve otoriterliği meşrulaştırmaya çalışıyor. Dün Latin Amerika diktatörlüklerinin yaptığını devralarak Trump, Marksist ve anarşist solu büyük terörist düşman olarak ilan ediyor.

Trump’a ve dünya aşırı sağına karşı birleşik seferberlik için

Sol grupların terörist ilan edilmesi, emperyalist, kemer sıkmacı ve otoriter politikalara karşı harekete geçen bütün kişileri, aktivistleri ve örgütleri uluslararası düzeyde kriminalize etmeyi ve takip etmeyi amaçlayan Trump’ın karşı saldırı planının devamıdır.

Apaçık otoriter ve antidemokratik hedefleri nedeniyle bu zirveye ve ileri sürdüğü görüşlere karşı çıkılması ve mümkün olan en geniş seferberliğin gerçekleştirilmesi acil bir gerekliliktir. Zirvenin şiddet dili ve ortaya koyduğu ortak görevler, eski kapitalist diktatörlüklere yönelik nostaljik bir çağrışımdan ibaret değil. Bunlar, söz konusu diktatörlüklerin dünyadaki siyasi muhalefete karşı gerçekleştirdiği kanlı operasyonları günümüzde yeniden hayata geçirme ve meşrulaştırma niyetinin ifadesi. Bugün işçilerin ve halkların mücadelesi ve direnişi sayesinde bu niyetlerini hayata geçirememektedirler.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, Trump’ın ve uluslararası aşırı sağın öncülüğünde gerçekleştirilen Antifa Zirvesi’ni reddediyor, takibata uğrayan örgütler ve aktivistlerle dayanışmamızı ilan ediyoruz. Demokratik siyasi örgütlere, sendikalara ve öğrenci örgütlerine, toplumsal örgütlere, feminist örgütlere, lgbti+ örgütlerine, çevrecilere, insan hakları ve yerli halkların örgütlerine ve Filistin’i destekleyen küresel harekete çağrıda bulunuyoruz. ABD’de ve bütün ülkelerde emperyalizmin kemer sıkma, yağma ve baskı politikalarına sokaklarda karşı koymak için Trump’a ve onun kepaze “Sol Karşıtı Zirvesi”ne karşı küresel bir hareketi hayata geçirelim.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

23 Temmuz 2026

Öğretmenlere yönelik tasfiye sürerken MEB raporu Özel İtalyan Lisesi yönetiminin hukuksuzluklarını ortaya koydu

0

123 günlük grevlerini Haziran ayında kazanımla sonuçlandırarak özel okul öğretmenlerinin mücadelesinde önemli bir eşiği aşan İstanbul Özel İtalyan Lisesi öğretmenleri işverenin sendikalı öğretmenleri tasfiye girişimiyle karşı karşıya.

İlk işten çıkarma 17 Haziran’da iki öğretmenin görevine son verilmesiyle başladı. Sonraki haftalarda okul yönetimi, çeşitli gerekçeler öne sürerek toplam 10 eğitim emekçisini işten çıkardı.

Tez-Koop-İş: Grevin ardından hedef sendikalı öğretmenler oldu

Öğretmenlerin örgütlü olduğu Tez-Koop-İş Sendikası 24 Temmuz’da yaptığı açıklamada, grevin kazanımla sonuçlanmasının ardından okul yönetiminin mutabakatı fiilen tanımadığını ve sendikalı öğretmenleri işten çıkararak mücadeleyi cezalandırmaya yöneldiğini belirtti. Sendika, işten çıkarmalara karşı işe iade ve sendikal tazminat davalarının açıldığını, ilgili bakanlıklar ile uluslararası kurumlar nezdindeki girişimlerin de sürdüğünü açıkladı.

Açıklamada, “Türkiye’deki antidemokratik ortamı fırsat bilen lise yönetimi, imzalanan anlaşmayı tanımadı ve işten çıkarmalarla emekçilerden intikam alma yolunu seçti. Ancak bu mücadele henüz bitmedi” denildi.

MEB müfettişleri çok sayıda usulsüzlük tespit etti

Öğretmenler aylardır okul yönetiminin ayrımcı ve hukuksuz uygulamalarına dikkat çekiyordu. Bu iddialar, Millî Eğitim Bakanlığı Teftiş Kurulu’nun hazırladığı soruşturma raporuyla önemli ölçüde doğrulandı. Müfettiş raporunda okul yönetiminin İtalyan olmayan öğretmenlere yönelik ayrımcı uygulamalar yaptığı, ders programlarını adil biçimde düzenlemediği, resmi eğitim günlerinde dersleri keyfi olarak sonlandırdığı, kayıt dışı ve resmi izinleri bulunmayan personel çalıştırdığı tespit edildi. Raporda ayrıca LGS’ye girmeyen bazı öğrencilerin mevzuata aykırı biçimde okula kaydedildiği de belirtildi. Rapor doğrultusunda Okul Müdürü Giuseppe Finocchiaro ile Müdür Yardımcısı Nida İntiba’nın yöneticilik görevleri sona erdirildi ve imza yetkileri iptal edildi.

Özel İtalyan Lisesi öğretmenlerinin mücadelesi, özel öğretim kurumlarında sendikal örgütlenmenin önündeki engellere karşı verilen mücadelenin en önemli örneklerinden biri olmayı sürdürüyor. Öğretmenler grevle önemli haklar kazanmış olsa da, işverenin bu kazanımları işten çıkarmalar yoluyla etkisizleştirme ve hakları için mücadele eden öğretmenleri cezalandırma girişimi sürüyor. MEB’in soruşturması ise öğretmenlerin aylardır dile getirdiği hukuksuzlukların kamu otoritesi tarafından da tespit edilmesi adına büyük önem taşıyor. Ancak işten çıkarılan öğretmenlerin işe dönüşüne ilişkin süreç hâlâ sonuçlanmış değil. Öğretmenlerin işe iadesinin ivedilikle sağlanması için bu mücadelede öğretmenlerle ve sendikayla dayanışmayı güçlendirmek gerekiyor.

Özel İtalyan Lisesi’nde ne olmuştu?

İstanbul Özel İtalyan Lisesi öğretmenleri, insan onuruna yaraşır ücret, insanca çalışma koşulları ve sendikal haklarının tanınması talebiyle 2 Şubat 2026’da greve çıktı. 123 gün süren grev, 1969’dan bu yana Türkiye’de gerçekleştirilen ilk okul grevi olarak tarihe geçti.

Tez-Koop-İş Sendikası ile okul yönetimi arasında 4 Haziran’da imzalanan toplu iş sözleşmesi niteliğindeki mutabakatla öğretmenler önemli kazanımlar elde etti. Sözleşmeyle ücretlerde artış sağlanırken haftalık ders yükü 40 saatten 20 saate düşürüldü, fazla mesai ve nöbet görevleri ücret kapsamına alındı, yemek kartı ve haksız feshe karşı ek tazminat güvencesi gibi haklar kazanıldı.

Ancak grevin sona ermesinin ardından okul yönetimi, mutabakata rağmen sendikalı öğretmenleri işten çıkarmaya başladı. Bugüne kadar 10 öğretmenin iş akdi feshedilirken, Tez-Koop-İş bu uygulamaların sendikal örgütlenmeye yönelik bir tasfiye girişimi olduğunu belirterek hukuki mücadelesini sürdürüyor.

Hindistan: Modi Hükümeti “Hamamböceği” hareketine saldırıyor

0

Temmuz ayı ortalarından bu yana öğrenci hareketi, işçi sınıfı gençliğiyle birlikte, Başbakan Narendra Modi hükümetinin üniversite politikasına karşı çıkmak ve tıp fakültesi giriş sınavlarındaki manipülasyonu reddetmek amacıyla sokaklara çıktı. Talepler üniversiteye kabul süreçlerinde eşitlik ve şeffaflığı güvence altına almayı hedeflerken, ülkenin Başyargıcı Surya Kant, iş arayan ancak bulamayan gençleri “hamamböcekleri” olarak nitelendirdi. Bu sözlere dönük tepki, hükümete karşı öfkeyi artıran dalgayı tetikledi ve öğrencileri, Başyargıç’ın sözleri ile iktidar partisinin adı arasında bir kelime oyunu kurarak “Hamamböceği Halk Partisi” (Cockroach Janta Party – CJP) adını verdikleri kitlesel bir hareket başlatmaya yöneltti. Hareketi sosyal medyada “Peki ya biz hamamböcekleri bir araya gelirsek ne olur?” fikriyle başlatan kişi otuz yaşındaki Abhijeet Dipke oldu. Bu çağrı kısa sürede binlerce gencin örgütlenmesini sağlayarak gençliğin öfkesini ve hayal kırıklıklarını sosyal ağlardan sokaklara taşıdı.

3 Mayıs’ta üst düzey hükümet yetkililerinin tıp fakültesi giriş sınavı cevaplarını önceden sızdırdığının ortaya çıkmasından bu yana eylemler büyümeye devam ediyor. Soruşturmalar bu şüpheleri doğruladı. Bir grup seçkin dershanenin ayrıcalıklı küçük bir öğrenci grubuna kabul garantisi verebilmesi için cevaplar para karşılığında önceden dağıtıldı. Giriş sınavları acımasız ve dışlayıcı: iki milyondan fazla öğrenci yalnızca 130 bin kontenjan için yarışıyor. Hindistan’da özel derslere harcanan miktar, yükseköğretim için ayrılan tüm devlet bütçesinden fazla; aileler hazırlık masraflarını karşılamak için birikimlerini harcıyor ve mülklerini ipotek ettiriyor.

Mesele yalnızca eğitim hakkı talebi ve bu hakkın savunulmasından ibaret değil. 1,4 milyarlık nüfusuyla Hindistan’da halkın yarısı otuz yaşın altında ve üniversite, istihdamı güvence altına almanın, yaygın güvencesizlikten ve yoksulluktan kurtulmanın temel aracı. Bu nedenle binlerce genç sokaklara çıktı ve öğrenci protestosu, yolsuzluğa, seçkinlerin ayrıcalıklarına ve baskıya karşı bir harekete dönüştü.

18 Temmuz Cumartesi günü hükümetin, açlık grevindeki eylemci Sonam Wangchuk’u zorla hastaneye kaldırmasının ardından eylemler daha da radikalleşti. Wangchuk, hükümetin politikalarını protesto etmek ve eğitim bakanının istifasını sağlamak amacıyla açlık grevi başlatmış ve yüzlerce öğrenci Wangchuk’un açlık grevi eylemine dahil olmuştu. 20 Temmuz’dan itibaren başkentin sokaklarındaki eylemler büyümeye devam etti ve Yeni Delhi başta olmak üzere birçok şehirde binlerce kişi sokaklara döküldü. Parlamentoya doğru düzenlenmek istenen gösteri, yetkililerin eylemleri “millî değerlere aykırı” olarak nitelendirmesinin ardından yasadışı ilan edildi ve polis tarafından göz yaşartıcı gaz ve coplarla bastırıldı. Bu müdahale sırasında yüz elliyi aşkın kişi hastaneye kaldırıldı. Tüm baskılara rağmen yeniden toparlanan eylemciler, yüzlerce kişinin kamp kurduğu ve Parlamento yakınında bulunan Jantar Mantar alanında protestolarını sürdürdü.

Artan baskılar öfkeyi daha da körükledi ve 21 Temmuz Salı günü için yapılan yeni eylem çağrısı hükümet tarafından bir kez daha engellendi. Aynı gün bir grup gösterici, istifa talebiyle Başbakan Modi”nin konutuna doğru yürüyüşe geçti. Yürüyüş esnasında polis, muhalefet lideri Rahul Gandhi”yi gözaltına aldı ancak Gandhi, oluşan yoğun kamuoyu baskısı nedeniyle kısa süre sonra serbest bırakıldı.

Eylemlerin sürmesi bir diyalog kapısı araladı; sağlık bakanı, protestoları yatıştırmak amacıyla Hamamböceği Halk Partisi temsilcilerini kabul etti. Ancak herhangi bir çözüm sözü vermedi. Sonuç olarak eylemciler, giriş sınavı skandalının başlıca sorumlusu olarak görülen Eğitim Bakanı Dharmendra Pradhan için istifa çağrısı yapıyor.

Eyleme geçen bu hareket, işsiz emekçi gençliğin gerçekliğini ve artan güvencesiz yaşam koşulları karşısında bir çıkış yolu arayan öğrenci hareketini ifade ediyor. Üniversite mezunlarının işsiz kalan yüzde 40’ını temsil eden, işi ve hakları olmayan, yoksullaştırılmış, hükümetin yolsuzluğu ve kayırmacılığı nedeniyle mağdur olan, geleceği olmayan ve intihar oranları salgın düzeyine tırmanan “hamamböcekleri”, bugün ayaklar altına alınan taleplerini ve haklarını eylemler yoluyla geri kazanmaya çalışıyor. Gençler bir kez daha, dünyanın farklı yerlerindeki önceki eylemlerde Z Kuşağı gençlerinin yaptığı gibi kendini ifade ediyor; baskılara göğüs geriyor ve eğitimi, sağlığı ile halkın haklarını bir ticarete dönüştürerek toplumun çoğunluğunu sefalete sürükleyen kapitalist hükümetlere karşı mücadele ediyor.

Gurbet değil, hayatta kalma mecburiyeti

0

Antakyalı dört işçi, ekmek parası için gittiği Suudi Arabistan’da işçi cinayetinin kurbanı oldu.

Haberi okuduğumdan beri aklımdan şu çıkmıyor: O dört gençten biri benim abim de olabilirdi. Benim dört abim var. Dördü de yıllarca Bahreyn’de, Suudi Arabistan’da çalıştı. Bu yüzden Körfez ülkelerindeki işçilerin hayatını çok yakından biliyor, tanıyorum. Biz o hayatı evimizin içinde yaşadık. Her vedada annemin gözyaşını, her telefon sesinde içimize düşen korkuyu biliyorum.

İnsanlar bunu bir gurbet hikâyesi sanıyor. Oysa bu, düpedüz emek sömürüsünün hikâyesidir.

Kimse doğduğu toprağı, ailesini, çocuklarını isteyerek bırakmaz. İnsanlar gitmiyor; yoksulluk gönderiyor, işsizlik gönderiyor, kendi ülkesinde insanca yaşayabileceği bir hayat kurmasına izin vermeyen düzen gönderiyor.

Körfez ülkelerinde binlerce göçmen işçi en ağır koşullarda çalıştırılıyor. Dünyanın en gösterişli gökdelenlerini, yollarını ve şehirlerini inşa edenler, koğuş gibi odalarda dört-beş kişi bir arada yaşamaya mahkûm ediliyor. Kavurucu sıcağın altında saatlerce çalışıyorlar. Çoğu zaman en temel haklardan, gerçek bir iş güvencesinden ve insanca yaşam koşullarından yoksun bırakılıyorlar.

Benim abilerim bazen üç yılda bir Türkiye’ye gelebiliyordu. Üç koca yıl. Bir annenin evladına sarılamadığı, bir çocuğun büyürken babasını göremediği, kardeşlerin birbirine hasret kaldığı üç yıl. Bunun adına gurbet değil, mecburiyet denir.

Bugün yine “kader” diyecekler.

Hayır.

Kader, bir odada dört kişinin yangından ölmesi değildir. Bugün yaşanan düpedüz ihmalkârlıktır.

Kader, insanların kendi ülkesinde iş bulamayıp binlerce kilometre uzağa gitmek zorunda kalması değildir.

Kader, işçilerin kölece çalışma koşullarına mahkûm edilmesi değildir.

Kader, insan hayatının patronların kârından daha değersiz görülmesi değildir.

Eğer bu ölümler önlenebilir ihmallerin sonucuysa bunun adı kader değil “işçi cinayetidir”. İşçilerin yaşamını hiçe sayan çalışma koşulları yeni işçi cinayetlerinin zeminini hazırlıyor.

Bu düzen hem burada hem orada aynı şekilde işliyor. Burada insanları yoksullaştırıyor, işsiz bırakıyor; orada ucuz ve güvencesiz yaşam koşullarında tüketiyor. Sermaye sınır tanımıyor; sömürü de tanımıyor.

Bugün yaşamını yitiren dört Antakyalı gencin ardından sadece yas tutmak yetmez. Bu ölümleri “kader” diyerek sıradanlaştıran anlayışa da, işçileri güvencesizliğe ve ölüme mahkûm eden sömürü düzenine de itiraz etmek zorundayız.

Çünkü hiçbir insan, ekmek parası uğruna ailesinden yıllarca ayrı kalmak zorunda bırakılmamalı. Hiçbir işçi, bir odada dört kişi yaşamaya ve aynı odada ölmeye mahkûm edilmemeli.

Bu kader değil. Bu, ihmalkârlığın ve emeği değersizleştiren sömürü düzeninin sonucudur.

Mizah hizaya getirilemez

0

Sosyal medyada yayılan hedef gösterme dalgalarının sonucunda açılan soruşturmalardan bir diğeri de komedyen Deniz Göktaş’ın başına geldi. YouTube’a yüklenen son stand-up gösterisi “Ölü Deniz”, bu yazının yazıldığı an itibarıyla 14 milyona yakın görüntülenmeye ulaştı. Göktaş, bu gösterideki bazı ifadeleri gerekçe gösterilerek “halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” ve “cumhurbaşkanına hakaret” suçlamalarıyla tutuklandı. Deniz Göktaş ile birçokları bu gösteri vasıtasıyla tanışmış olsa da “Ölü Deniz”in politik hicvi ve güncel sosyolojik meseleleri kaşıyan tavrı, onca yıldır sahnede bu işi yapan komedyenin tarzına işlemiş durumda.

Kendisinin de ifadesinde söylediği gibi bu gösterideki şakaları sahnede ilk kez yapmıyor. İnanıyoruz ki ne de son yapışı olacak. Politik bir eylem olarak gösteriyi yaygınlaştırma kararı, onun ifade özgürlüğüne dair mevcut baskıyı faş etmesini sağladı. Dar alanda siyasi mizah yapmanın anlamsız kalacağını gayet iyi biliyordu ki sözünü olabildiğince kitleselleştirmeyi seçti. Deniz Göktaş, sergilediği toplumsal muhalefet örneğinde mevcut sistemin anlatılarının nasıl tepetaklak edilebileceğini gösterdi. Kamusal alanın her köşesinde karşılaştığımız sinikliğe karşı cesareti paylaşmaya iten bir tutum takındı.

Göktaş’ın gösterisine yedirdiği bazı şakalar, kendini gerçekleştiren kehanetler gibi yorumlanmış olsa da aslında sistemin doğasını açık eden öngörüler. Hatta bunlar öyle öngörüler ki işaret ettikleri tehditlerin varlığını bize bir an için bile olsun unutturmuyor. Nitekim sahnede Deniz’le birlikte olan “ölü Deniz” de sürekli bizi bu rahatsızlıkla yüzleştirmek adına orada. Şimdi “tutuklu Deniz”in varlığı da gösterinin başında aynı onun gibi dikilerek günümüz rejiminin politik gerçekliğini izleyicilerinin yüzüne vuruyor.

Yargıyı bir baskı aracı haline getiren iktidarın, sosyal medyadaki hedef göstermeler sonucu geçmişte de mizahı kontrol etme girişimleri olmuştu. 2020 yılında kendisi de Alevi bir komedyen olan Pınar Fidan’a, Alevilerle ilgili yaptığı şaka sebebiyle sosyal medyada büyüyen bir linç dalgası sonucu soruşturma açılmıştı. Benzer bir şekilde geçtiğimiz aylarda Tuba Ulu’ya da Kanuni Sultan Süleyman şakası sebebiyle “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla dava açıldı ve 5 ay hapis cezası verildi.

Mizahın, sözün engellenmesini kabul edilemez. Deniz Göktaş derhal serbest bırakılmalıdır.

Akademide işten çıkarma ve güvenlik soruşturması tehdidi

0

Son dönemde, vakıf üniversitelerinde sözleşme süresinin dolması, bölüm kapatma ve norm kadro gibi bahanelerle birçok öğretim elemanının hukuksuz bir şekilde işten çıkarılmasına şahit olduk. İstanbul Aydın Üniversitesi, Beykent Üniversitesi ve Arel Üniversitesi başta olmak üzere, sadece İstanbul’da yaz aylarına girerken 150’den fazla akademisyenin işine son verildi. Son 2-3 yılda 500’e yakın işten çıkarılan öğretim elemanı olduğunu hesaba kattığımızda, üniversite emekçilerine yönelik sistematik saldırının boyutlarını görebiliriz.

Üniversite emekçilerine yönelen işten çıkarma saldırılarının, ekonomik krizin bütün faturasını emekçilere kesen Mehmet Şimşek yönetimindeki Orta Vadeli Program’dan bağımsız düşünülemeyeceğini de hatırlayalım. Ekonomi yönetimi nasıl kemer sıkma politikalarını, kaynakları emekçiler yararına harcamak yerine sermayeye teşvik ve vergi afları için araçsallaştırıyorsa, üniversite yönetimleri de bütçe kısma politikalarını bahane edip, tüm faturayı üniversite emekçilerinin üstüne yıkmaya çalışıyor. Ayrıca son dönemdeki işten çıkarmaların nedenleri arasında açıkça söylenmese de sendikal faaliyetler yer alıyor. Bu da, sendikal örgütlenme özgürlüğü karşısındaki saldırıların üniversitelerdeki açık bir örneğidir.

Geçtiğimiz günlerde akademisyenlere saldırının yeni bir boyutu gündem oldu. 2 Temmuz 2026 tarihinde TBMM Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu’na sunulan “Yükseköğretim Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”, 14 Temmuz 2026 tarihinde ilgili komisyonda görüşülerek kabul edildi. Öğrenci affı düzenlemesinden üniversite-sermaye işbirliği ile ilgili düzenlemelere kadar kanunda birçok madde var. Ancak her torba kanunda olduğu gibi araya sıkıştırılan, diğer “şirin” ve “zararsız” kanun maddelerinin yanında tartışılmayacağı umulan bir kanun maddesi de var. Bu maddeye göre yükseköğretim kurumlarında çalışacak öğretim elemanları, 7315 sayılı Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanunu’nun öngördüğü güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yapılacaklar listesine ekleniyor.

Tek adam rejimi bu kanun maddesiyle açıkça politik olarak fişlediği öğretim elemanlarını üniversitelerden uzaklaştırmaya çalışıyor. Hatırlarsak, güvenlik soruşturması uygulamaları 2016’da OHAL rejimi altında Kanun Hükmünde Kararnameler ile hız kazanmıştı. Tek adam rejiminin antidemokratik uygulamalarının yoğunlaştığı bu dönemde, güvenlik soruşturmalarıyla üniversitelerde keyfi ve hukuksuz işten çıkarmalar ve hak ihlalleri yaşanmıştı. 2019’da Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararına rağmen, 2021’de güvenlik soruşturması uygulamaları, öğretmenleri de kapsayacak şekilde 7315 sayılı kanunla yeniden yasalaştırılmıştı. Bu anlamda, son kanun maddesi rejimin antidemokratik saldırılarının bir devamı niteliğinde.

Diğer yandan, bu kanun maddesi yukarıda değindiğimiz üzere, tek adam rejiminin emekçilere yönelen ekonomik saldırılarının üniversitelerdeki yansımasıdır. İşten çıkarma saldırılarını da düşünürsek, üniversitelerde güvencesizliğin arttığı böyle bir dönemde, güvenlik soruşturmalarıyla binlerce öğretim elemanının çalışma hakkı ihlal edilmek ve ülkedeki diğer tüm emekçiler gibi sefalete mahkûm edilmek isteniyor. Oysa aynı kanun teklifinde üniversite-sermaye işbirliklerini teşvik eden ve bu işbirliklerine ayrılacak kaynakları düzenleyen maddeler de yer alıyor. Yani bu kanun maddesi antidemokratik saldırıların bir devamı olduğu kadar, rejimin ekonomik krizin faturasını emekçilere ödetmeye çalışan politikasının da bir devamı ve üniversitelerdeki yansımasıdır. Sermayeye bütçe ve teşvik var ama emekçiye ara zam bile yok!

Hal böyle olunca üniversitelere yönelik saldırıları münferit değil, sermayenin emekçilere yönelik politik programının ve onun uygulayıcılarının saldırılarının bir parçası olarak görmek gerekir. Tek adam rejiminin emekçilere yönelik ekonomik ve demokratik saldırılarının topyekûn ve programlı karakteri karşısında, bizlerin de birleşik bir mücadele hattı örmesi gerektiği ortada. Eğitim-Sen, Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası Vakıf Üniversiteleri Birimi, Vakıf Üniversiteleri Dayanışma Meclisi gibi sendikalar ve meslek örgütleri işten çıkarmalara ve güvenlik soruşturması maddesine tepkilerini ortaya koydu, işten çıkarılan hocaların işlerine iadesini ve güvenlik soruşturması olan 26. maddenin derhal geri çekilmesi talebini öne sürdü. Ayrıca, Eğitim-Sen güvenlik soruşturmalarının çalışma hakkını ihlal edeceğini söyledi. Bizim yapmamız gereken ise bu yasa teklifine karşı mücadeleyi ulusal düzeyde işten çıkarmaların yasaklanması, çalışma hakkının garanti altına alınması ve sendikal örgütlenme önündeki engellerin kaldırılması talebiyle emekçilerin acil eylem programının bir parçası haline getirmek. Ancak bu sayede güvenlik soruşturması kanunlarını geri çektirebilir ve hem ülke genelinde hem de üniversitelerde işten çıkarmaların önüne geçebiliriz.

TÜMTİS Gebze Şubesi Genel Kurulu: “Örgütlenme kararlılığımızı kanıtladık. TÜMTİS, DHL E-Commerce başta olmak üzere yeni işyerlerine de girecek!”

0

TÜMTİS Gebze Şubesi 4. Olağan Genel Kurulu, 19 Temmuz 2026 Pazar günü Gebze Evlendirme Dairesi’nde gerçekleşti. Salonda “Yaşasın Sınıf Dayanışması, Yaşasın Enternasyonal Dayanışma” ve “DHL Supply Chain’de, UPS’te, DHL Express’te, Aras Kargo’da, Kuehne+Nagel’de Kazandık; DHL E-Commerce’de Kazanacağız” yazılı pankartlar asılıydı. Genel Kurul “Yaşasın örgütlü mücadelemiz” sloganları eşliğinde coşkulu bir şekilde başladı.

Açılışı Şube Sekreteri Özgen Turan yaptı. Divan heyeti belirlendikten sonra Gebze Şube Başkanı Ali Rıza Atik’in konuşması gerçekleşti. Atik, konuşmasında örgütlenme önündeki engellere ve taşeron ile güvencesiz çalışma modellerine vurgu yaparak, geçtiğimiz dönemde UPS gibi zorlu örgütlenme süreçlerinden geçtiklerini, önümüzdeki dönemde de örgütlenme çalışmalarına tüm güçleriyle devam edeceklerini belirtti.

“Emperyalist savaş politikaları işçi sınıfına açlık ve sefaletten başka bir şey sunmuyor”

Kurul, TÜMTİS Genel Başkanı Kenan Öztürk’ün konuşmasıyla devam etti. Öztürk, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarını ve Filistin halkı üzerinde uygulanan soykırımı hatırlatarak, emperyalist savaş politikalarının ve NATO’nun bu saldırılardaki varlığının işçiler ve emekçi halk için sefaletten başka bir şey getirmediğini vurguladı. İtalya’da liman işçilerinin Filistin halkıyla dayanışmak için gerçekleştirdiği genel grevi hatırlatarak, işçi sınıfının bu saldırılar karşısında seferber olması gerektiğini söyledi.

Sendikal örgütlenme önündeki engellerin kaldırılması için mücadele etmeye çağıran Öztürk, ülkedeki demokratik alan daraldıkça işçi sınıfına yönelik saldırıların artacağını vurguladı. İşkolu barajı uygulamasının dünyada örneğinin olmadığını söyleyen Öztürk, bu uygulamanın örgütlenme önünde büyük engeller barındırdığını, ancak yetki itirazı davalarının da örgütlenme önünde çok daha ciddi sorunlar yarattığını hatırlattı. Kocaeli Taşıt Muayene İstasyonu’nda yetkiyi almalarına rağmen, yetkiye itiraz davasının ardından TİS imzalanana kadar sürecin 8 yıl sürmesini örnek olarak verdi.

“İşçi daha üçüncü ayda vergi dilimine giriyor”

Öztürk konuşmasına işçi sınıfının vergide yaşadığı kayıpları hatırlatarak devam etti. Son dönemde Meclis’ten geçen yasalara vurgu yaparak, sermaye için getirilen teşvikleri ve vergi aflarını hatırlatan Öztürk, işçilerin ise daha üçüncü ayda vergi dilimine girdiğini söyledi. 2024’te vergide adalet talebiyle 300 bin işçinin bir araya geldiği Ankara mitingini hatırlatıp, bunun yetmeyeceğini ifade etti. Türk-İş Başkanlar Kurulu’nda asgari ücret ve vergide adalet kampanyaları için karar alındığını ifade eden Öztürk, bütçe görüşmeleri sırasında vergi adaleti talepleri karşılanana kadar Türk-İş’in tüm işyeri temsilcilerinin Maliye Bakanlığı önünde oturma eylemi yapmasını önerdiklerini belirtti. Bundan sonraki süreçte de Başkanlar Kurulu’nda alınan kararların uygulanması için gerekli kararlılığı sürdüreceklerini ve bu uğurda seferberliğin önemli bir parçası olacaklarını belirtti.

“Konfederasyon ayrımı gözetmeden birleşik mücadeleye”

Öztürk, işçi sınıfının en acil gündemlerinden olan örgütlenme özgürlüğü önündeki engeller ve vergide adalet meselesini tekrar vurgulayarak, bu taleplerin gerçekleştirilmesi için konfederasyon ayrımı gözetmeden birleşik bir mücadele verilmesi gerektiğini söyledi.

Öztürk, konuşmasını genç delegelere seslenerek bitirdi. Sendikanın sermaye karşısında en önemli silahları olduğunu söyleyen Öztürk, genç delegeleri sendikal mücadeleye daha fazla sahip çıkmaya çağırdı.

Ardından DHL ve Aras Kargo gibi işyerlerinde çalışan delegeler söz aldı. DHL işçisi Cengiz, işyerine sendika gelmeden önceki şartların zorluğunu hatırlattı. Sendikadan önce fazla mesai dayatmaları, servis engellemeleri bile olduğunu hatırlatan Cengiz, sendikanın gelmesiyle “insani bir yapıya” kavuştuklarını söyledi. DHL Express işçisi Eren ise önceleri sendikaya gerek olmadığını düşündüğünü, ancak sendikanın gelmesiyle hem işyerinde hem de kendi hayatında yaşadığı dönüşümü anlattı.

Genel kurul, delegelerin oy kullanmasının ardından son buldu. Yeni dönemde Gebze Şube Başkanı olarak Ali Rıza Atik, Genel Sekreter olarak Özgen Turan ve Mali Sekreter olarak Yusuf Kenan Kaygısız seçildi.

Hukuk köşesi: yıllık izin – ücretsiz izin uygulamaları

0

Yıllık izin; işçinin bir ayrıcalığı değil, Anayasa ve 4857 sayılı İş Kanunu ile güvence altına alınmış temel bir dinlenme hakkıdır. Bu nedenle yıllık izin hakkından vazgeçilmesi veya bu hakkın ücret karşılığında kullandırılmaması kural olarak mümkün değildir.

Kanuna göre aynı işverene bağlı olarak en az bir yıl çalışmış olan işçiler yıllık ücretli izin hakkı kazanırlar. Bir yıllık sürenin hesabında deneme süresi de dikkate alınır. Alt işveren (taşeron) işçilerinden, alt işvereni değiştiği halde aynı işyerinde çalışmaya devam edenlerin yıllık ücretli izin süresi, aynı işyerinde çalıştıkları süreler dikkate alınarak hesaplanır.

İşçinin kıdemine göre asgari izin süreleri 1 yıldan 5 yıla kadar (5 yıl dahil) çalışanlar için en az 14 gün; 5 yıldan fazla, 15 yıldan az çalışanlar için en az 20 gün; 15 yıl ve üzeri çalışanlar için en az 26 gündür. 18 yaşından küçük veya 50 yaşından büyük işçiler için ise yıllık izin süresi en az 20 gündür. Bu süreler asgari sürelerdir. İş sözleşmeleri veya toplu iş sözleşmeleri ile daha uzun izin süreleri düzenlenebilir.

İşçinin yıllık izinde olduğu tarihlere hafta sonu çalışmasının, ulusal bayram ve genel tatil günlerinin denk gelmesi halinde bu günler izin süresine dahil edilemez. İşveren tarafından verilen başkaca ücretli veya ücretsiz izinler ile dinlenme ve hastalık izinleri de yıllık izin süresinden mahsup edilemez.

Çalışma süresine göre hak edilen yıllık izin işveren tarafından bölünemez. Ancak tarafların anlaşması ile bir bölümü 10 günden aşağı olmamak üzere kullandırılabilir. İşveren yönetim hakkı kapsamında, işçinin kullanacağı yıllık izne zamansal olarak müdahale edebilir. Ancak bu müdahalenin işçinin yıllık izin taleplerinin sürekli reddedilmesi ve izin kullanmasının engellenmesi haline gelmesi durumunda hukuka aykırılık oluşturur.

İş Kanunu, yıllık izne ayrılmadan önce yıllık izne denk gelen ücret ödemesinin işçiye yapılması gerektiğini işverene emreder. Yani bitirilen ayın ücreti (maaşı) ödenmişse dahi sonraki ay işçi, yıllık izne çıkmadan önce yıllık izin dönemine denk gelen ücretini talep edebilir. Bu ödemenin yapılmaması işçiye haklı fesih hakkı verir.

Olası bir davada yıllık izinlerin kullandırıldığını ispat yükü işverene aittir. İşveren, yalnızca işçinin imzasını haiz formlar ile yıllık izin kullandırdığını ispat edebilir. Uygulamada çoğunlukla işçilere toplu olarak yıllık izin formlarının imzalatılması ile karşılaşıyoruz. Bu nedenle yıllık izin formları imzalanırken gerçeğe uygun olup olmadığı denetlenmelidir.

Ücretsiz izin ise işçinin belirli bir süre çalışmaması ve bu süre boyunca ücret almaması anlamına gelir. Bu dönemde iş sözleşmesi sona ermez; sadece tarafların temel borçları geçici olarak askıya alınır. Temel kural, ücretsiz iznin tarafların karşılıklı anlaşmasıyla uygulanmasıdır. İşverenin işçiyi tek taraflı olarak ücretsiz izne çıkarması, çalışma koşullarında esaslı değişiklik niteliğinde kabul edilir. Bu nedenle işçinin onayı olmaksızın işveren tarafından ücretsiz izin konusunda tek taraflı uygulamaya gidilmesi işçiye haklı fesih hakkı verir. Uygulamada işverenlerin işçiyi istifaya zorlamak için tek taraflı ücretsiz izne zorladığı durumlarla sıkça karşılaşıyoruz.

Ücretsiz izin süreleri kıdem hesabına dahil edilmez. Ücretsiz izin süresince işçiye ücret ödenmez, iş sözleşmesi askıdadır.

Kanunda doğum izni ve gebelik izni düzenlemelerinde özel olarak ücretsiz izin verilebileceği de ayrıca düzenlenmiştir. Diğer izin türlerine dair ayrıntılı bilgi için bir sonraki sayının Hukuk Köşesi’nde buluşalım.

Gençlik seferberlikleri ve sınıfla bütünleşme

0

2024 yazında Kenyalı gençlerin meclis binasını basarken ellerinde tuttukları pankartlarda yer alan “Lidersiz, Kabilesiz, Korkusuz” yazısı, aslında sadece Nairobi’nin değil Dakka’dan Lima’ya, Rabat’tan Katmandu’ya kadar uzanan küresel bir öfkenin sesiydi. Yaşanan seferberlikler, neoliberalizmin hâlâ üstesinden gelemediği 2008 dünya ekonomik krizi sonrası yarattığı güvencesizliğe, demokrasiye yapılan saldırılara ve devletlerin çürümüşlüğüne karşı patlak veren küresel bir sınıf isyanıydı.

Bangladeş’te devlet memuru kontenjanının yüzde 30’unun gazi ailelerine ayrılması kararı ile gençlerin ekonomik zorluklar içerisinde sayılı umutlarından biri olan memurluk şanslarının da ellerinden alınması, Kenya’da ekmekten yumurtaya birçok üründe vergileri artıran ve insanları hayat pahalılığına mahkûm eden yasa tasarısı, Endonezya’da kamu bütçesine yapılan devasa kesintiler, Fas’ta eğitim, sağlık ve altyapı için verilen bütçeler yetersiz iken Dünya Kupası ve Afrika Uluslar Kupası stadyumlarının inşası ve renovasyonu için harcanan milyonlar… Bunların hepsi kitleleri sokağa döken kırılma noktalarıydı. Ancak kitleleri bu noktaya getiren asıl etken, üniversite mezunu olmasına rağmen iş bulamayan, ebeveynlerinden daha yoksul bir hayata mahkûm edilen ve insanca yaşama ihtimali ellerinden alınmış gençliğin on yıllarca birikmiş öfkesiydi. Dikey hareketlilik efsanesi çökmüş, diplomalar değersizleşmiş ve hayatın her alanı piyasa koşullarının acımasızlığına terk edilmişti.

Gençliğin sistemin bütününe duyduğu bu güvensizlik, seferberliklerin sokağa yansıma biçimini de doğrudan etkiledi. Geleceksizliğin sorumlusu sadece iktidar değil, kurulu düzenin tamamıydı. Meydanlarda muhalefet partilerinin bayrakları veya sözcüleri yoktu. Çünkü gençler, mevcut siyasi partilerin de bu sistemin bir parçası olduğunu, yalnızca aynı krizin farklı yöneticileri olmak istediklerini biliyordu. Geleneksel siyasete olan mesafeleri nedeniyle gençler dijital ortamlarda, belirli liderleri olmadan yatay bir şekilde örgütlendi. Bu şekilde örgütlenmek, devletin liderleri tutuklayarak seferberliği zayıflatmasını engelliyordu. Ancak bu seferberlikler, hükümetleri sarsmayı başarsa da kalıcı dönüşümler yaratma noktasında kendi sınırlarına çarparak yapısal sorunlar yaşadı.

Bu şekilde örgütlenmek seferberliklerin başlarında devleti hedef bulmasını zorlaştırarak şaşırtsa da seferberliğin büyümesi, uzun soluklu bir direnişe dönüşmesi ve kalıcı kazanımlar elde etmesi aşamasında felce uğrattı. Meydanlardaki öfke somut ve kurucu bir politik programa dönüşemedi. İktidarlar, ilk şoku atlattıktan sonra oyalama, sembolik tavizler verme veya eylemcileri marjinalize etme ve kitlesel kriminalizasyon taktikleriyle bu enerjiyi soğurmayı genellikle başardı.

Sermaye ve devlet iktidarını gerçekten tehdit eden şey, sadece meydanların dolması değil; fabrikaların, limanların ve lojistik ağlarının durması, yani sınıfın üretimden gelen gücünü devreye sokmasıdır. Gençlerin sokaktaki isyanı ile fabrikadaki şalterin eşzamanlı hareketi, devletin hem güvenlik aygıtını hem de ekonomik temelini aynı anda işlemez hale getirir. Bangladeş’teki kotalara karşı başlayan eylemlerin ancak tekstil işçilerinin geniş çaplı katılımıyla, şalterlerin inmesiyle gerçek bir kırılma yaratması ve hükümetin devrilmesi, bunun en somut örneğidir.

Geleceksizliğe karşı yükselen isyan dalgasının bir sistem eleştirisine ve yeni bir kurucu iradeye dönüşmesi, ancak gençlik hareketlerinin sınıf hareketi ile bütünleşmesiyle mümkündür. Bu bütünleşme sağlandığı zaman, dünyanın dört bir yanında tanık olduğumuz bu görkemli seferberlikler sadece hükümetleri deviren değil, eskiyi yıkıp yeniyi inşa eden durdurulamaz bir iradeye dönüşecektir.

Tarihte bu ay: İspanyol Devrimi’nin 90. yılı

0

18 Temmuz 1936’da, aynı yılın şubat ayında seçimle iktidara gelen sol partilerin oluşturduğu Halk Cephesi’ne karşı İspanyol ordusunun bir kısmı darbe girişiminde bulundu. Darbe girişiminin başlıca önderi Francisco Franco’ydu.

1936’dan altı yıl önce, 1923’te yaptığı darbe ile başa gelen askeri diktatör Rivera, 1929 ekonomik buhranının ardından 1930 yılında istifa ederek Fransa’ya gitmişti. Bu askeri diktatörlüğü desteklemiş olan Kral 13. Alfonso, 1931 yılında yapılan belediye seçimlerinde Madrid, Barselona gibi büyük şehirlerde işçi sınıfının cumhuriyetçilere destek vermesiyle aynı yıl ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştı. Böylece ikinci İspanya Cumhuriyeti sosyalistlerin ve cumhuriyetçilerin katılımıyla kurulmuş oldu. Cumhuriyet kilise ve devlet işlerini ayırdı, kadınlara oy hakkı tanıdı, toprak reformu yaptı, orduyu küçülttü, Katalonya’ya özerlik verdi ve bunun üzerine toprak sahiplerinin, Katolik Kilisesinin, monarşistlerin ve ordunun düşmanlığını kazandı.

1930-1936 yılları arasında İspanya’da sınıf mücadelesi ivmelendi. 1933-1935 arasında Katolik muhafazakârların iktidarı ile önceki reformlar geri alınmaya başlandı; toprak reformu yavaşlatıldı, kiliseye ayrıcalıklar tanındı, solcu belediye yönetimleri görevden alındı ve grevlere karşı sert önlemler alındı. 1934 Ekim ayında sosyalist partiler genel grev çağrısında bulundu ve bu, Asturias bölgesindeki madenciler arasında hükümete karşı silahlı bir ayaklanmaya döndü. Kendi yerel yönetimlerini kuran devrimci işçiler ordu tarafından kanlı bir şekilde bastırıldı. Bu dönemin ardından sol partiler sağın tekrar kazanmasını engellemek için ortak liste oluşturarak Halk Cephesi’ni kurdular.

Şubat 1936’da Halk Cephesi Mecliste çoğunluğu sağladı. Temmuz ayında ise darbe girişimi ile iç savaş başlamış oldu. Ordunun darbe girişimine karşı yine temmuz ayında ülke çapında işçiler silahlandı. Barselona’da anarşist ağırlıklı sendikal konfederasyon CNT altında örgütlenen işçiler ordu birliklerini yenerek şehrin kontrolünü ele geçirdi. Avrupa ve Amerika’dan proleter devrimciler cumhuriyetçi saflarında devrim için savaşmak üzere İspanya’ya akın etti.

Bu esnada farklı eğilimlerden Antistalinist komünistler 1935 yılında POUM’u kurdular. Stalinist bürokrasi aşamalı devrim stratejisi ve Halk Cephesi politikasıyla, burjuvazi ile siyasal cephe kurulmasını öneriyor, dolayısıyla kamulaştırmalara sıcak bakmıyordu. Troçkistler ise toplumsal devrim ile faşizme karşı savaşın bir arada yürütülmesi gerektiğini, zaferin ancak bu şekilde elde edilebileceğini savunuyordu. Bu tartışma 1937’de silahlı çatışmaya döndü ve hükümet Stalinist olmayan grupları bastırıp yasakladı. POUM’un lideri Andreu Nin, Sovyet gizli servisi tarafından kaçırılıp öldürüldü. Stalinist bürokrasinin Halk Cephesi politikası 1939’da Franco’nun zaferi ile hezimete uğradı. Bu ihanetin sonunda Franco 1975’teki ölümüne dek iktidarda kaldı.

2026 konserlerinin işaret ettiği kültürel tablo

0

Kapitalist işgal politikaları üzerine kurulu olmayan konser mekânı yok gibi. Ancak bunu kabullenmek zorunda değiliz. Daha iyi bir kültürel alan, süren ekonomik ve kültürel baskılara karşı sürekli mücadele etmeyi ve söz söylemeyi sürdürmekten geçiyor.

Yaz döneminde İstanbul’da kalan, şehirde kalmaktan başka şansı olmayan pek çok insan için kültürel alanlar biraz olsun günün ritminden uzaklaşmak için bir araç oluyor. Bu dönemde yoğunlaşan konser trafiğinin bir kısmını dahi olsun daha erişilebilir kılmak bu sebeple bir anlam ifade ediyor. Bundandır ki bu alanların kim için ve hangi saiklerle açıldığını sormaya devam etmek gerek. Senenin ses getiren konserlerine bu soruların etrafında bakalım.

İlk olarak yerli bir örnekle başlamak gerekirse yılın belki de en konuşulan konseri Şebnem Ferah’ın dönüşü oldu. Biletlerin anında tükendiği etkinlikte aracı bilet satış kurumları krizi de tekrardan gündeme taşındı. Dinleyiciler, botlarla yarıştıkları bilet alma ekranında geçirdikleri her saniye para kaybettiler. Anında tükenen ve sınırları nerede çizildiği belli olmayan “erken dönem” kategorilerinin ardından sürüklenilen her yeni kategori, binerli farklarla açıldı. Bu yeni bir durum değil ve belli ki güçlü bir itiraza kadar bilet şirketlerinin favori stratejisi olarak karşımıza çıkmaya devam edecek.

Sosyal medyada ise bir “Sırrıcı” tartışması sürüyordu. Şebnem Ferah’a dair yapılan herhangi bir paylaşımın altında “Sırrıcı” ifadesini bulmak mümkündü. Milliyetçi gruplar arasında, Sırrı Süreyya Önder’in cenazesinden bu yana çetelesi tutulan ünlü boykot listeleri mevcut. Şebnem Ferah’ın okları üzerine çekmesinin sebebi ise Teoman’ın Sırrı Süreyya Önder’i anan paylaşımını beğenmesi olmuş. Oldukça genç ve hararetli bir kitlenin “Sırrıcı” ithamıyla hedef göstermelerine internetin her yerinde rastlayabilirsiniz. Şovenist duyguların kültürel alana sirayetini uzakta aramaya gerek yok.

Bir tarafıyla da bir kez daha “nostalji”nin suyu sıkılarak şifa niyetine satıldı. Bununla ne demek istiyorum? Ufkumuza bu seneki benzer konserleri alırsak daha iyi anlaşılacaktır. Model, Vega ve Çilekeş gibi 2000’ler rock sahnesiyle özdeşleşmiş ekipler de bu sene “geri dönüş”lerini paylaştılar. Yeni grupları zar zor görebildiğimiz festival duyuruları da birden bu tür isimlerle tekrar dolmaya başlayınca da şunu düşünmemek güç oldu: 2000’lere geri mi dönüyoruz? Kültürel üretimde kaseti geri sarmalar genelde pek iyiye işaret değildir. Nostaljinin sıcak kollarında bugünün gerçekliğiyle yüzleşmeye enerjisi kalmayanlar pışpışlanmak ister. Konserler, o müziği ilk dinlediğimiz ruh halimize döndürür bizi nihayetinde. Bu durumda belki daha tasasız bir halimize. Geçti, bak o günlere geri uyandın. Dudak uçuklatıcı fiyatlara bakmazsan tabii…

Senenin bir diğer müzik olayı ise çeşitli şehirlerde ve konser mekânlarında verilen tıklım tıklım Manifest konserleri oldu. Manifest, bu sefer Kore’den ithal edilen formüllerle yeniden canlandırılan “kız grupları” furyasının Türkiye’de ilk tutmuş formülü. Arkasının hız kesmeden gelmesine ve her yeri çeşitli kız ve erkek gruplarının doldurmasına da şaşırmamalı. Bu sanatçılar, imajlarından arka planlarına oldukça hesaplı bir pazarlama mantığıyla piyasaya sürülüyor. Şirketlerin genç kadın ve kuir pazarı için özenle tasarladığı projelerin bir uzantısı olarak hayran grupları da dikkatle yönetiliyor. Demin bahsi geçen “nostalji” burada da belli bir kitleyi 2000’lerin kız grubu dünyasına ışınlıyor. Ancak nostaljiyle birlikte burada pazarlanan bir diğer şey ise “kız olma” deneyimi. Kız olmanın ne demek olduğu meselesinin altını dolduracak pek çok şey var elbet. Ancak bunlardan en güvenli ve kâr edilebilir opsiyonları ayıklayınca elinizde kılçıksız bir ürün kalıyor. 

Bu sene Türkiye’ye yolu düşen yabancı isimlerden en çok konuşulanı ise şüphesiz Kanye West oldu. Aslında ülkemizin Avrupa ve Amerika’da “istenmeyen” sanatçıları ilk ağırlayışı da değil. Bu konuda pek deneyimliyiz. Taciz ve cinsel saldırı suçlamaları nedeniyle turneleri sekteye uğrayan Marilyn Manson, Mohsen Namjoo, Chris Brown gibi isimler burayı es geçmedi. Ancak Nazi sempatizanlığına kadar giden aşırı açıklamaları hayranları tarafından “Biliyorsunuz, onun özel bir durumu var” denilerek geçiştirilen Kanye West ayrı bir örnek teşkil ediyor. 118 bin kişiyle Atatürk Olimpiyat Stadı’nı dolduran rapçi, 2018’de Trump’ı Beyaz Saray’da MAGA (Amerika’yı Yeniden Büyük Yap) şapkasıyla da ziyaret etmişti. Bu konser, “Sanatı sanatçıdan ayırabilir miyiz?” gibi sanat felsefesi 101 sorularının havada uçuştuğu bir tartışmayı alevlendirdi. Hâlâ kafası karışık olanlar varsa kime sahne açmayı seçtiğimizin politik olduğunu hatırlayalım. Sanata dair tartışmaları politik zeminden ayırarak konuşmanın da anlamı yok ne yazık ki.

Bu yazının yazıldığı sıralarda ise Suriyeli müzisyen Ömer Süleyman’ın senenin bir diğer büyük konseri olan Gorillaz konseri öncesi vize sürecinde yaşadığı sıkıntılar sebebiyle ülkeye alınmadığı duyuruldu. Her ne kadar konumuz konserler olsa da benzer vize krizlerinin FIFA Dünya Kupası’nda da gündeme taşındığını eklemeli. İran futbol takımı, ABD ile yaşadığı vize sorunları sebebiyle son dakika vize alabilirken idari ve teknik kadroya ret çıktı. Iraklı bir oyuncu, Somalili bir hakem ve başka isimler de benzer sıkıntılar yaşadı. Bir ayağı ABD’de gerçekleşen etkinlik böylelikle tarihi bir fiyasko olarak akıllarda kaldı.

Konser biletlerinin alım zorluğunun giderek artmasının yanında günümüz müzik piyasasına dair yeni pazarlama hamlelerini de tartıştık. Bir yandan da konsere çıkan isimlerin etrafında şekillenen güncel kültürel tartışmaları inceledik. Politik bir diğer alan olarak konserlerin bugününe dair konuşmak amacıyla bu yazıyı hazırladım. “Bir konserimiz var” diyebilirsiniz. Ancak bu gibi ifadelerle eğlencenin, etrafında şekillenen endüstrinin küresel ve yerel durumdan ayrışmasının sağlıklı olduğunu düşünmüyorum. 

Geriye haklı olarak o zaman elimizde ne kaldığı sorulabilir. Çünkü Paribu Art ve Zorlu PSM gibi örneklerde gördüğümüz üzere kamusal alanlardan devşirilen mekânların hakimiyetinde bir kültürel alan söz konusu. Benzer bir şekilde İstanbul’da festivallerin büyük çoğunluğuna ev sahipliği yapan Lifepark ve Parkorman da orman arazilerinin betonlaştırılmasıyla hayat buldu. Ayrıca buralarda gerçekleştirilen etkinliklerde alanın bir milimini bile boş bırakmayan sponsor yerleştirmelerini de unutmamalı. Endüstrinin bir başka tekeli olan Pozitif (Babylon, Volkswagen Arena…) ise medya devi Doğuş Yayın Grubu bünyesinde yer alıyor. 

Sözün kısası, kapitalist işgal politikaları üzerine kurulu olmayan konser mekânı yok gibi. Alternatif konumlar ise kapanma riskiyle sürekli yüzleşiyor ve böylelikle nefes alanımız daralıyor. Ancak bunu kabullenmek zorunda değiliz. Daha iyi bir kültürel alan, süren ekonomik ve kültürel baskılara karşı sürekli mücadele etmeyi ve söz söylemeyi sürdürmekten geçiyor. 

Fişi çeken de takan da aynı el

0

Bir sabah uyanıyorsun ve dünyanın en güçlü diye pazarlanan yapay zekâ modeli çalışmıyor. Ne senin bir hatan var ne de ortada bir arıza. Bir cuma akşamı Beyaz Saray emir vermiş, milyonlarca insanın kullandığı bir teknoloji bir gecede kapatılmış. Anthropic’in Fable 5 ve Mythos 5 modelleri işte tam olarak böyle, 13 Haziran’da fişten çekildi ve iki hafta sonra da pazarlıkların ardından yeniden açıldı. Bu açma kapama hikâyesi kulağa teknik bir ayrıntı gibi gelebilir, oysa bize teknolojinin gerçekte kimin elinde, hangi sınıfın çıkarına işlediğini gösteriyor.

Ne oldu?

Anthropic yeni modelini 9 Haziran’da “şimdiye kadar geniş kullanıma sunduğumuz en güçlü model” diye tanıttı. Aradan bir hafta geçmeden, 13 Haziran’da bir ihracat kontrolü direktifiyle erişim tümüyle kapatıldı. Üstelik yalnızca yabancı uyruklulara değil, şirketin çoğu yabancı doğumlu kendi çalışanları bile kendi ürünlerine erişemez oldu. Bu durumun nedeni olarak Çin bağlantılı bir grubun modele sızması veya güvenlik açığı olarak söyleniyor. Anthropic’in kendisi bile somut gerekçenin yalnızca sözlü iletildiğini belirtti. Sonuç olarak erişim kademe kademe geri geldi ama asıl soru ortada duruyor, milyonların kullandığı bir teknolojinin fişi, nasıl oluyor da bir akşam vakti tek bir emirle çekilebiliyor?

Kimin zekâsı, kimin makinesi?

Marx, Grundrisse‘de insanlığın binlerce yıllık ortak bilgi birikimini genel zekâ olarak adlandırır ve makinenin bu birikimin cisimleşmiş hali olduğunu anlatır. Makinenin kendisi düşman değildir, sermayenin mülküne dönüştüğünde düşmanlaşır, çünkü artık tek bir amaca hizmet eder, o da kâr. İşte o zaman “ölü emek” canlı emeği yutmaya başlar. Bugün yapay zekâ diye pazarlanan şey de aslında budur. Hepimizin ürettiği metinler, kodlar, görseller, yani insanlığın ortak yaratımı, izinsiz ve karşılıksız gasp edilip bir avuç tekelin rantına çevriliyor. Başka bir düzende bizi angarya işlerden kurtarabilecek bu teknoloji, sermayenin elinde bize karşı bir silaha dönüşüyor.

Tarafsız teknoloji yalanı

Bu tablo, “teknoloji tarafsızdır” masalını bir kez daha çökertiyor. Bir modelin açık mı kapalı mı olacağına, buna kimin erişeceğine tek bir devlet ve bir avuç şirket karar veriyor. Sadece 2026’da bu dört-beş dev şirketin veri merkezlerine ayırdığı bütçe 650 milyar dolar. Ülkelerin yıllık bütçelerini aşan bu servet, halkın ortak emeğinden süzülüp bir avuç milyarderin kasasında toplanıyor. Ve ortada basit bir hizmet de yok, özelleştirilmiş bir dış politika ve tek elde yoğunlaşan bir sınıf gücü var, yani bu tüm dünya için bu düpedüz bir egemenlik sorunudur. 

Ne yapmalı?

Çözüm elbette teknoloji düşmanlığı ya da makine kırıcılığı değil! Sorun modellerde değil, genel zekâmızı gasp eden tekellerin ve tek bir devletin egemenliğinde. İnsanlığın ortak birikimi olan bu teknoloji, yine insanlığın ortak malı olmalıdır. İhtiyacımız olan; kamusal, şeffaf ve demokratik denetime açık bir dijital düzen ile madenciden mühendise, değer zincirinin her halkasını birleştiren enternasyonal bir mücadeledir. Unutmayalım, tarihi yapan makineler değil insanlardır; yani üreten, eğiten ve yaşatan bizleriz ve anahtarın gerçekte kimde olduğunu onlara hatırlatacak olan da örgütlü mücadelemizdir.

Teknoloji ilerliyor, maaşlar düşüyor

0

Dünya savaşlarının ardından sermaye sınıfı, işçi sınıfıyla olan mücadelesini farklı bir boyuta taşıdı. İşçi sınıfını bölerek, yalnızlaştırarak amaçlarına ulaşmayı hedefledi.

İlk olarak işçi sınıfı içerisinde bir ayrıcalıklı katman yarattı: işçi aristokrasisi. Peki bunlar kimlerdi? Genellikle kalifiye emekçilerden oluşan bu kesim, diğer işçilere göre daha yüksek ücretlerle ve çeşitli ayrıcalıklarla ödüllendirildi. Böylece kalifiye işçiler, sıradan emekçilerden uzaklaştırıldı. Örgütlenmelere mesafeli durmaya başladılar; kendi aldıkları ücret düzeyinde başka işçilerin çalışmasını istemediler. Sermayenin amacı da işçilerin ortak çıkarlar etrafında birleşmesini engellemekti.

Ancak zamanla sermaye için bu kesim de bir maliyet unsuru haline geldi. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte kalifiye işçilerin sahip olduğu bilgi ve becerileri makineler devralmaya başladı. Eskiden büyük ölçüde el emeğiyle yapılan işleri artık robotlar yapıyor. Metal işleme sektöründe ise bilgisayar kontrollü makineler, yılların ustalığını birkaç tuşla yerine getirebiliyor.

Böylece işçilerin önemli bir bölümü vasıfsız hale geldi. İşçiler birbirine yakın ücretlerle çalışmaya zorlandı. CNC torna tezgâhlarında yıllarını eskitmiş bir metal işçisi olarak bu sürecin tanıklarından biri de benim. Ne kadar tecrübeli olursan ol, ne kadar çok bilgi ve beceriye sahip olursan ol, çoğu zaman değişen bir şey olmuyor. Adeta bütün işverenler kendi aralarında anlaşmış gibi, alacağın ücretin sınırları önceden belirlenmiş durumda.

Bugün gelinen noktada artık “sıradan işçi” ya da “kalifiye eleman” ayrımının eski anlamını büyük ölçüde yitirdiğini görüyoruz. Yani teknolojik gelişmelerin meyvelerini emekçiler değil, sermaye sahipleri topluyor. Üretimi gerçekleştiren milyonlarca insan giderek daha düşük ücretlere, daha fazla çalışma saatlerine ve daha güvencesiz koşullara mahkûm ediliyor.

Fakat bu durum aynı zamanda yeni bir olanak da yaratıyor. Ücretlerde yaşanan eşitlenme aşağıya doğru gerçekleşse de, işçilerin ortak sorunlarını ve ortak çıkarlarını daha görünür hale getiriyor. Bizi birbirimizden ayıran duvarlar yıkıldıkça, örgütlenmenin zemini de genişliyor.

Yapmamız gereken birbirleriyle rekabet eden bireyler olmaktan çıkıp aynı sömürü düzenine karşı yan yana duran emekçiler olmaktır. Çünkü haklarımızı tek başımıza değil, birlikte mücadele ederek kazanabiliriz. Ücretlerde, çalışma koşullarında ve alım gücümüzde yaşanan gerilemenin karşısında durmanın yolu; dayanışmadan, örgütlenmeden ve ortak mücadeleden geçiyor.

Teknoloji ilerlerken maaşların düşmesi kader değildir. Bu, sermayenin tercihidir. Ve her tercih gibi, örgütlü bir emek mücadelesiyle değiştirilebilir.

Belediyelerde örgütlenme: 2026 TİS’leri

0

Gazete Nisan’ın 89. sayısındaki (2025 Kasım) yazıda, belediyelerde sendikalaşma süreci ve beraberinde gelen kazanımların ekonomik anlamda, ülke koşullarıyla birlikte düşünüldüğünde bir yere oturduğundan, politik kazanımların ise sınırlarının olduğundan bahsetmiştim. Ekonomik kazanımlardan temel kasıt, belediye işçilerinin asgari ücrete mahkûm kalmamasının kısmi bir başarı olarak görülebilecek olması. Değineceğim iki husus var. Birincisi, kısaca bu başarının temel sebeplerinden bir tanesi ne kadar yoksullaştırıldığımızla doğrudan ilişkili. 2026 için belirlenen asgari ücret açlık sınırının altında. Enflasyonun tavan yaptığı, dövizin/altının katlandığı geçtiğimiz yıllarda bile asgari ücrete yılda iki zam yapılırken; yüksek enflasyonun etkilerini daha yoğun hissettiğimiz takip eden yıllarda, son iki yıldır asgari ücrete yılda bir zam yapılıyor. Ki bu göreceli başarı, mesela bir seçim zamanı, asgari ücrete yapılabilecek yüksek oranlı zam ile bir anda başarısızlığa dönüşebilir ve belediye işçilerini bir tür kısırdöngüye sürükleyebilir.

İkinci ve bu yazıda değinmek istediğim mesele ise şu. Göreceli ekonomik başarıyı sürekli hale getirebilecek olan politik kazanımların elde edilmesi, işçi sınıfının tabandan örgütlenmesi, birleşik mücadele inşa edilmesinin gerekliliği üzerine. Ancak ve ancak bu sayede gerek biz belediye işçileri olarak sözümüzün daha fazla geçtiği toplu sözleşmelere imza atabiliriz gerekse de toplumu açlık sınırının altına mahkûm edenlere karşı dövüşebiliriz. Ortak sorunlarımıza ortak çözümler bulmamız gerekiyor. Sınıfın tüm işkollarında, toplumun her kesiminde ezilenler olarak birleşik mücadele etmemizin yolu, aynı işkollarında örgütlenen işçilerin de birliğinden geçiyor. En azından aynı sendikada örgütlenen işçiler olarak bir araya gelmenin yollarını daha fazla aramalı ve bulmalıyız. Belediye işçilerinin bu bağlamdaki avantajı, pek çok farklı meslekten olmakla birlikte, aynı işkolunda olmamız ve aynı sendikada örgütlenebilmemiz. Bizler bugün tabandan örgütlenen, birleşik, devrimci bir işçi siyasetinin inşasının gereğini görmezden geldikçe kaybediyoruz. Bu arada kamuda işkollarının ayrılmasının da her zaman bir ihtimal olduğunu not edelim. Bu ihtimalin gerçekleşmesi durumunda biz işçileri bir arada tutacak olan tutkal birleşik mücadeleden geçiyor. Bu mücadelenin nüveleri belediye işçileri arasında mevcut. Elde ettiğimiz tüm haklarımız, bir arada okunduğunda bir kazanımı ifade eden, toplu sözleşmelerimizdeki her bir maddenin kelimeleri, mücadeleler ile yazıldı.

Yine de bugün kabul etmeliyiz ki bu nüveyi büyütecek taban örgütlenmesinin uzağındayız. Ve 2026, belediye şirketlerinde toplu sözleşmelerin yenileneceği yıl (bazı belediyelerde yenilendi). Sendikalarımız bizlerin doğal örgütleri. Bizler işçi olduğumuz için sendikalarımıza üyeyiz. Bu bağlamda sendikalar bizler için engel değiller, olmamalılar. Birliğimiz için, saatlik-güvencesiz çalışmayı tamamen bitirmek için, kadro mücadelemiz ve toplu sözleşmelerimizi özgürleştirmek için işçi komitelerinin, işçi eğitimlerinin/buluşmalarının, bizi bizle bir araya getirecek yolların taşlarını döşemeye başlamalıyız.

Süresiz nafaka yok, ödenmeyen nafaka var!

0
Fotoğraf: Serra Akcan / csgorselarsiv.org

Son yıllarda nafaka tartışmaları kamuoyunda çoğu zaman “erkeklerin ömür boyu nafaka ödemek zorunda olması” algısı etrafında yürütülüyor. Oysa bu tartışma, nafakanın gerçek işlevini ve Türkiye’de kadınların nafaka hakkına fiilen erişirken karşılaştıkları sorunları büyük ölçüde görünmez kılıyor.

Patriyarkal sistem ve iktidar, yarattığı “süresiz nafaka” tartışması ile kadınların yoksullaşması ve çocukların bakım yükünün erkeklerle eşit paylaşılmaması gibi yapısal sorunların göz ardı edilmesine neden oluyor. Türk Medeni Kanunu’nda dört temel nafaka türü mevcut. Tedbir nafakası, dava süresince boşanma süreci nedeniyle ekonomik durumu güçsüzleşen taraf lehine hükmedilirken; iştirak nafakası velayeti kendisine bırakılmayan ebeveynin çocuğun bakım ve eğitim giderlerine katılmasını sağlar. Ancak erkeklerin en çok huzurunu kaçıran yoksulluk nafakası. Yoksulluk nafakası, boşanma nedeniyle yoksulluğa düşecek ve boşanmada daha ağır kusurlu olmayan eş lehine hükmedilir; yani tanımdan da anlaşılacağı üzere nafaka sadece kadın lehine hükmedilmez. Ekonomik açıdan güçsüz durumda olan erkek lehine de hükmedilebilir.

Yasaların varlığı nafaka taleplerinin hakkaniyetli bir şekilde uygulandığı anlamına gelmesin. En önemli nokta, mahkemelerce hükmedilen nafaka miktarlarının bugün aylık 500 TL, 2 bin TL, 5 bin TL civarında seyretmesi. Yani magazine konu olduğu şekliyle uçuk nafaka tutarlarına kesinlikle hükmedilmiyor. Nafaka karşıtı erkek gruplarının “maaşlarımızın dörtte biri kadar nafaka veriyoruz” söylemleri tamamen yalan. Belirlenen nafakalar ise düzenli ödenmiyor. Yani nafaka alacaklısı kadın, bu cüzi nafakaya erişmek için yeniden bir hukuki süreç başlatmak zorunda kalabiliyor. Bugün bir dava masrafı 4 bin TL civarında, yani sistemin dava açarken talep ettiği masrafı bile karşılayamayacak tutarlarda nafakaya hükmediliyor. Pek çok kadın, sırf bu zorluklardan ötürü yıllardır nafaka alacağına erişemiyor.

Asıl mesele nafakanın gerçekten ödenmesini sağlayacak etkin icra mekanizmalarının oluşturulması, nafaka alacaklarının kamu güvencesi altına alınması ve bakım yükünün toplumsal olarak paylaşılmasını sağlayacak sosyal politikaların geliştirilmesi. AYM’nin Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesindeki yoksulluk nafakası düzenlemesinde geçen “süresiz olarak” ibaresini iptal etmesi de bu çerçevede değerlendirilmek zorunda. Karar henüz yayınlanmadığı için henüz gerekçeye dair bilgi sahibi değiliz. Nafaka, andığımız sorunlarla birlikte zaten süresiz olarak uygulanabilen bir mekanizma değil, her zaman nafaka yükümlüsü nafakanın kaldırılmasını/azaltılmasını talep edebilir. Aynı zamanda nafaka, kişinin evlenmesi veya ölümü halinde de kendiliğinden kalkar. Yani kamuoyuna yansıyan “erkeklerin ömür boyu nafaka ödeme çilesi” algısının içi tamamen boş, kadın mücadelesinin bu konudaki taleplerini görünmez kılmaya çalışan bir çaba.

Gerçek çözüm, nafaka hakkını zayıflatmak ve sorunları görmezden gelmek değil; nafaka kararlarının etkin biçimde uygulanmasını sağlamak, tahsil edilemeyen nafakalar için kamu güvencesi oluşturmak, kadınların güvenceli istihdama erişimini artırmak ve bakım emeğini toplumsallaştıracak sosyal politikaları hayata geçirmek.

İşsizliğe emekçilerin gözünden bakmak

0

Her sene aşağı yukarı şu cümleleri okuyoruz: İşsizlik yüzde 8 oldu, 0,1 puan düştü, genç işsizliği geriledi, istihdam politikaları sonuç veriyor… Bakanlar da bu rakamların arkasına geçip “işsizlik tek haneli seyrediyor” diye övünüyorlar. Çevresinde onlarca işsiz varken insan sormadan edemiyor: Bu rakamlar bize gerçekten ne anlatıyor?

İşsizlik oranı bize yalnızca kimlerin resmi olarak “işsiz” sayıldığını gösteriyor. İş aramaktan vazgeçmiş, umudunu kaybetmiş, geçici işlerle geçinen, piyasaya giremeyen milyonlar bu oranın içinde görünmüyor. Oysa etrafımız iş arayan ama bulamayan, onlarca başvuru yapıp tek bir geri dönüş alamayan, görüşmeye çağrıldığında şaka gibi ücretler teklif edilen insanlarla dolu. İşi olanlar da çoğu zaman yalnızca çalışarak değil borçla, kredi kartlarını çevirerek, ailesinden destek alarak yaşıyor.

İşsizlik sorununu sermaye “beceri uyumsuzluğu” veya “iş beğenmeme” diye yeniden adlandırıyor. “Bizim istediğimiz işleri, bizim koyduğumuz koşullarda, bizim belirlediğimiz ücretlere yapacak yeterince insan yok” demiyorlar da; “İş var, gençler piyasanın ihtiyaç duyduğu becerilere sahip değil” diyorlar. Uyumsuz olan insanlar değil halbuki. Bu iş piyasası insan onuruna uygun değil. 150 yıl önce kazanılmış 8 saatlik işgünü bile ortadan kalkmış, cumartesi çalışmak olağanlaşmış. Yarım saatlik öğle arasına, iki-üç kişinin işinin tek kişiye yıkılmasına, sendikalaşmaya kalkışıldığında kapının gösterilmesine, güvencesizliğe elbette itiraz edeceğiz.

Devlet de sorunu sermayenin ihtiyaçlarına göre tarif ediyor. “Gençleri piyasanın ihtiyaçlarıyla uyumlu hale getirmek”, “işverenlerin nitelikli insan kaynağına daha erken erişmesini sağlamak” gibi süslü cümlelerin arkasındaki hedef sermayeye ucuz işgücü sunmak.

“İşe İlk Adım Programı” bunu açıkça gösteriyor. 18-25 yaş arası gençlerin ilk işe girişlerinde ücret ve sigorta primlerinin bir kısmı İşsizlik Sigortası Fonu’ndan karşılanıyor. Yani emekçilerin ücretlerinden kesilerek biriken fonla sermayenin yükü hafifletiliyor, buna da “istihdamı desteklemek” deniyor. MESEM de benzer şekilde, mesleki eğitim adı altında yoksul çocukların erken yaşta işyerlerine sokulmasına, çocuk işçiliğinin normalleşmesine yol açıyor.

Bu yüzden işsizliği de piyasanın diliyle değil, işçilerin diliyle konuşmak zorundayız. “İşsizlik yüzde kaç?” diye değil, “Kaç kişi insanca yaşayabileceği bir işe sahip?” diye sormalıyız. “Emekçiler geçinebiliyor mu, dinlenebiliyor mu, güvende mi?” diye sormalıyız. “Gençler piyasaya uyum sağlıyor mu?” diye değil, “Bu düzen gençlere ne sunuyor?” diye sormalıyız.

Suriye’nin kentlerinde ve kırsalında eylemler yaygınlaşıyor

0

Suriye son dönemde birçok bölgede işçilerin ve köylülerin protesto eylemlerine sahne oldu. Bu eylemlerin ortak noktası, emekçilerin sefaletini derinleştiren Şara yönetiminin ekonomi politikalarına dönük artan tepkiydi.

Bu eylem dalgası İdlib ve Halep’te gerçekleşen öğretmen grevleriyle başladı. 2025 sonunda başlayan eylemler 2026’nın ilk ayları boyunca devam etti. Şubat ayında “Onur İçin Grev” adıyla düzenlen eylemler sırasında binden fazla okulda öğretmenler iş durdurdu. Öğretmenlerin talepleri çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve 100 dolar civarındaki ücretlerine acilen zam yapılmasıydı.

Öğretmen eylemlerini mayıs ayında başlayan çiftçi protestoları takip etti. Hükümetin buğday alım fiyatını açıklamasının ardından, ülkenin güneyindeki Dera’dan doğusunda Rakka ve Deyr ez Zor ve kuzeydoğusundaki Haseke’ye kadar çiftçiler sokakları ve meydanları doldurdu. Hükümetin ton başına 350 dolar civarındaki alım fiyatı karşılığında ürünlerini teslim etmeyi reddettiler. Protestoların büyümesinin ardından Şara yönetimi, alım fiyatını 400 dolar civarına yükselterek öfkeyi yatıştırmaya çalıştı.

Son eylem dalgasıysa Şam kırsalındaki özel sektöre ait fabrikalarda gerçekleşti. Zenobya şirketinde başlayan ve Madar ve Hafız fabrikalarına da yayılan grevlerde işçiler artan enflasyon ve hayat pahalılığı karşısında ücretlerine acilen zam yapılmasını ve çalışma koşullarının iyileştirilmesini talep ettiler. Grevler, patronların kısmi ücret artışları gibi çeşitli tavizler vermek zorunda kalmasıyla sonuçlandı.

Şara yönetiminin ekonomi politikası, emperyalizm ve bölge ülkeleriyle işbirliği içerisinde, emekçilerin alım gücünü daha da zayıflatmaya ve özelleştirmeler yoluyla talana dayanıyor. Bu politikalara karşı gerçekleşen eylemler, Suriye’de emekçi halkın yeni bir genelleşmiş seferberlik dalgasının kapıda olduğunu gösteriyor.

*****

Suriye’de Özgürlük ve Onur Hareketi kuruldu!

Suriye’de Esad diktatörlüğünün yıkılmasının ardından oluşan yeni politik durumda, emekçilerin, ezilen halkların ve kesimlerin sosyalist seçeneğini yükseltmek adına ülkenin genç devrimcileri ve aktivistleri Özgürlük ve Onur Hareketi’nin kurulduğunu ilan etti. 2011’de başlayan devrimin özgürlük ve onur talepleri, Şara önderliğindeki geçiş hükümeti altında da tüm yakıcılığıyla güncelliğini koruyor. Bu doğrultuda, emekçilerin ve ezilenlerin ekonomik, demokratik ve ulusal egemenlik taleplerini birleştirerek mücadeleyi yükseltecek devrimci bir siyasi partinin inşası hayati önemde. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) de desteklediği bu yeni hareket, tam da bu çerçevede, kopuşçu bir siyasal eylem programı etrafında ülkedeki ve bölgedeki devrimcilerin birliğini hedefliyor.

Bir kavram: endüstriyel futbol

0

Yeşil sahalar; güçlünün gücünün kurallarla sınırlandırılabildiği, görece daha adil bir rekabetin sağlanabildiği, yürekli oyuncuların bir çanta dolusu paraya karşı galip gelebildiği bir yer olagelmiştir bugüne kadar. Futbol; halkların eğlencesi, tutkusu, büyük kitlelerin ortak duygusu, hayatın acısını bazen unutturan bazen de son derece irrasyonel bir şekilde daha çok acı katan bir oyun olmuştur. Bir oyun… Bugüne kadar…

Aslında futbolun endüstriyelleşmesi bugün tamamlanan veya daha dün başlamış bir şey değil. Neoliberalizmin insana dair tüm duyguları metalaştırması, bu oyunun da bir pazar malı haline getirilmesiyle sonuçlandı yıllar içinde. Popüler bir tabirle şöyle diyebiliriz: Endüstriyel futbol; futbolun arsada değil borsada oynanan halidir.

Bu kavram ilk kez 1980’lerin sonu, 1990’ların başında ortaya çıktı. Yani neoliberalizmin önünde hiçbir engel kalmayıp tüm dünyada rahatça at koşturabildiği yıllar. İngiltere liginin Premier Lig adı altında markalaşması, Şampiyon Kulüpler Kupası’nın Şampiyonlar Ligi’ne dönüşmesi bu piyasalaşmanın ilk adımları oldu. Artık maç yayınları paralı hale gelecek, devasa bahis sektörü devreye girecek ve taraftar yavaş yavaş müşteri haline gelecekti.

Brezilya’nın Dünya Kupası için stat yapma bahanesiyle on binlerce insanı evinden etmesi, Katar’ın kupa organizasyonu için 220 milyar dolar harcarken binlerce işçiyi katletmesi, bugün maçların ortasına su molası adı altında reklam araları yerleştirerek futbolun Amerikanlaşması süreci endüstriyel futbolun ne kadar ileri gittiğinin bir göstergesi.

Yakın geçmişte bir taraftarın maça gitmesi ucuz bir eğlenceyken bugün özellikle büyük takımların maçlarına bilet almak oldukça pahalı. Endüstriyel futbol, para harcamayan taraftar istemiyor. Bu yeni taraftar anlayışı; takımının lisanslı ürününü almak, kombinelere yüksek fiyatlar ödemek, pahalı transferler talep etmek ve sürekli başarı istemek zorunda.

“Yenilsen de yensen de” anlayışı endüstriyel futbolun kabul ettiği bir şey değil. Nihayetinde taraftarlık karşılıksız sevgiyi içeren bir şey ama günümüzde bu sevgi karşılıklı olmalı ve muhakkak dolarlar ve avrolar ile ifade edilmeli. Takımların yaptığı astronomik transfer harcamaları futbol müşterilerini “paketi yeni açılmış bir ürün” hazzına sürüklüyor ve bu müşteriler canları sıkıldıkça yeni paketlerin açılmasını talep ediyor. Güzel futbol, aidiyet, takım ruhu, eğlence gibi şeyler neoliberalizmin dev karnını doyurmuyor. Artık tek bir beklenti var; daha çok harca ve ne yolla olursa olsun kazan.

Endüstriyel futbol piyasasında Maradona, Cantona, Livornolu Lucarelli gibi karakterlerin çıkması imkânsız. Çünkü taraftarlar ne kadar müşteriyse futbolcular da o kadar ürün. Dev reklam anlaşmaları sporcu değil influencer üretiyor.

Dünya genelinde az sayıda taraftar grubu bu piyasalaşmayla mücadele etmeye çalışsa da endüstriyel futbol, halkların eğlencesini yutan dev bir canavar olarak yoluna devam ediyor.

Her şey sermaye için

0

Türkiye kapitalizmi içinde bulunduğu cendereden kendi olanaklarıyla çıkabilecek yeterli sermaye birikimine ve sosyoekonomik olanaklara sahip değil. Bunun temelinde ise kapitalizmin küresel ölçekte bir dünya sistemi olması ve uluslararası işbölümüne dayanması yatıyor. Bu aynı zamanda tüm ülkelerin belli bir düzeyde birbirlerine bağımlı oldukları ve sadece kendi olanaklarıyla kendi krizlerini çözemeyecekleri anlamına gelir. Buradan şu sonuca varabiliriz:

Tekil olarak Türkiye’de önümüze sürülen her türlü ekonomik program, sanayi hamlesi ya da düzenleyici hukuksal adımlar son tahlilde nihai problemleri çözmek yerine sermaye için günü kurtarmak, sorunları hasır altı etmek ve düşen kârlılıkları geçici olsa da artırmaya dönük sığ, gerçek çözümden yoksun ve geçici hamlelerdir.

Sıcak paraya bağımlı, dış ticarette sürekli cari açık vererek büyüyebilen, kronik enflasyon sorunu olan, dış politikada cereyan eden her türlü gerilimden sonuna kadar etkilenen Türkiye kapitalizmi, küresel kapitalizmin kendi yapısal sermaye birikimi krizini aşamadığı bir ortamda, yukarıda bahsettiğim geçici önlemleri sürekli olarak önümüze “çözüm” diye koyuyor.

Bu giriş, haziran başında yürürlüğe giren yeni vergi ve sermaye teşvik paketinin altında yatan nedenleri anlamlandırmak içindi. Sermayenin düşen kârlılıklarını artırmak, vergi yükünü biraz daha emekçilerin sırtına yüklemek için daha önce defalarca muadillerini gördüğümüz bu yeni düzenleme, yurtdışı kaynaklı gelirler için uzun süreli vergi istisnaları getirirken, ihracatçı şirketler ve teknoloji girişimleri için yeni teşvikler öngörüyor.

Yurtdışından getirilecek sermayenin vergilendirilmemesiyle sıcak paranın akmasına yol veriliyor. Yurtdışında bulunan veya kanuni defter kayıtlarında yer almayan para, döviz, altın, pay senedi, tahvil ve diğer menkul kıymetlerin Türkiye’ye getirilerek ekonomiye kazandırılması, her türlü kara paranın da ülkeye girişinin önünü açacak bir hamledir.

Bunu dışında “Nitelikli Hizmet Merkezi” olarak faaliyette bulunan kurumların, faaliyetleri kapsamında yurtdışından elde ettikleri kazançların yüzde 95’i kurumlar vergisinden düşebilecek. Nitelikli Hizmet Merkezi nedir diye baktığımızda ise, en az üç farklı ülkede faaliyet gösteren ve gelirlerinin en az yüzde 80’ini yurtdışındaki ilişkili şirketlerden elde eden sermaye şirketleri olarak tanımlandığını görüyoruz. Hatta bu merkezlerde çalışan nitelikli hizmet personeline, brüt asgari ücretin üç katına kadar gelir vergisi istisnası sağlanacağını görüyoruz.

Devlet, vergilendirilebilir hem iç hem dış sermayeyi, ülkeye girişlerini ve kârlılıklarını artırma pahasına vergilendirmeyerek ödüllendiriyor. Ama market alışverişinde, kahve içerken, benzin alırken, sinemaya giderken günde dolaylı olarak defalarca vergi ödeyen, hayat pahalılığını her an hisseden milyonlarca emekçi için bırakın vergi düzenlemesini temmuzda ücret zammını bile programına almıyor. İşçilerin acil talepleriyle neden bağımsız ve birleşik bir mücadele hattı örmeleri gerektiği başta anlattığım yapısal durumla birleştiğinde anlam kazanıyor.

Göçmenler, Türkiye ve Türkiyeli emekçiler açısından AB Göç ve İltica Paktı

0

Avrupa Birliği (AB), göçmen düşmanı ikiyüzlü politikalarına bir yenisini ekledi: 12 Haziran’da yürürlüğe giren yeni AB Göç ve İltica Paktı. Avrupa Komisyonu, paktın prosedürleri hızlandıracağını, adil sığınmacılık uygulamaları getireceğini, daha güçlü dış sınır koruması sağlayacağını ve dayanışma ile sorumluluk arasında bir denge kuracağını iddia ediyor. Ancak esas hedef, göçmenlerin hayatlarını yine devletler arası bir pazarlık konusu haline getirmek. Pakt ile getirilen yeni kurallar; “prosedürleri hızlandırma” adı altında göçmenlerin mağduriyetine, mülteci ve sığınmacı haklarının gasp edilmesine zemin hazırlıyor. Kısacası, yeni paktla beraber göçmenlerin durumu iyiye gitmeyecek.

Uluslararası Göç Örgütü’nün (IOM) 2025 Küresel Göç Raporu’na göre 2014’ten beri en az 82 bin kişi göç yollarında hayatını kaybetmiş. En ölümcül rota, Avrupa’ya uzanan göç yolları. Belli ki karnesi sınırlarında işlediği göçmen cinayetleriyle dolu olan AB, sınırlarını daha da güçlendirerek kendini temize çıkarmak istiyor.

AB Göç ve İltica Paktı, Türkiye için ne anlama geliyor?

Türkiye’nin zaten yıllardır AB için sınır bekçiliği yaptığı hesaba katıldığında, yeni paktla beraber AB’nin tampon bölge ve geri gönderme merkezi olarak kullanacağı “güvenli üçüncü ülke”lerden biri olması beklenebilir. Bununla birlikte, AB kadar Tek Adam rejiminin de ikiyüzlü ve göçmen karşıtı bir politika yürütmekte olduğuna dikkat çekmek gerekir. Türkiye Cumhuriyeti, Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Cenevre Sözleşmesi’ne imzacı olduğu halde sözleşmeye koyduğu coğrafi şerhi koruyor. Bu şerhe dayanarak, Avrupa dışından gelen göçmenlerin mültecilik statüsünü tanımıyor. Bu, Türkiye’deki başta Suriyeliler olmak üzere milyonlarca göçmenin uluslararası olarak tanınmış mültecilik haklarından faydalanamaması demek.

Türkiye’nin, AB ülkeleri dışında da operasyon yürüten Avrupa Sınır ve Sahil Güvenlik Ajansı Frontex ile anlaşmaları mevcut. Dolayısıyla Frontex kuvvetlerinin ülkede cirit atması da gündeme gelebilir ve Türkiye’ye gelen/gönderilen göçmenlerin hayatlarının daha büyük bir belirsizliğe sıkışması beklenebilir. Halihazırda Türkiye’deki göçmenlerin sefalet koşullarına mahkûm olduğu, en güvencesiz işgücünü sağladığı ve sadece iktidar değil düzen muhalefetinin de çabalarıyla göçmenlerin daima düşmanlaştırıldığı bir ortam çok uzun zamandır söz konusu. Hal böyleyken, yeni pakt ile birlikte Türkiye’deki göçmenlerin durumunun daha da kötüleşeceğini beklemek şaşırtıcı olmayacak.

Bu noktada soruyu bir de şöyle soralım: AB Göç ve İltica Paktı, Türkiyeli emekçiler için ne anlama geliyor? Göçmenlerin sınıf kardeşimiz olduğu ve kimsenin sebepsiz yere göçmediği gerçeği ile başlayabiliriz yanıta. Göçmen haklarını savunmak yalnızca bir insan hakları meselesi değildir. Göçmen haklarını savunmak; başta Avrupa Birliği olmak üzere emperyalist ülkelerle ve işbirlikçileriyle, yani sayısız insanın göç etmek zorunda kalmasının, yerinden edilmesinin ve göç yollarında hayatını kaybetmesinin bizzat müsebbibi olanlarla mücadele etmek anlamına da gelir. Dolayısıyla göçmen ve mülteci haklarının savunusu, emekçilerin daima gündeminde yer almak ve mücadele programının bir parçası olmak zorunda.

Mücadeleler çetin geçiyor, kazanımlar yolu açıyor

0

Yılın ilk yarısı geride kalırken emekçilerin ülke genelindeki irili ufaklı mücadeleleri sürüyor. İşçi sınıfı mücadelesinin uzunca zamandır ısrarlı fakat dağınık bir karakterde ilerlediğini gözlemliyoruz. Alım gücünün düşmesi, sendikalaşmanın engellenmesi, ödenmeyen ücretler ve yaşanan hak kayıpları ekseninde farklı sektörlerde açığa çıkan mücadeleler bu gözlemimizi doğruluyor.

Son dönemin işçi eylemlerinde iki sektör dinamizmiyle göze çarpıyor. Birisi özel sektördeki eğitim emekçilerinin mücadelesi. Kuşkusuz geçtiğimiz aylarda Tez-Koop-İş’te örgütlü Özel İtalyan Lisesi öğretmenlerinin grev kazanımı bu mücadeleleri olumlu yönde etkiledi. Bilgi Üniversitesi’nin rejim tarafından kapatılması ve yeniden açılması da Eğitim-Sen ve Öğretmen Sendikası’nın (Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası) aktif katıldığı mücadelenin bir sonucuydu. Son haftalarda ise Öğretmen Sendikası’nın öncülüğünde öğretmenler alanlarındaki mülakat mağduriyetine karşı harekete geçti ve açlık grevi dahil olmak üzere bir dizi eylem gerçekleştirdi. Mülakat mağduru öğretmenler atanma süreçlerinde yaşanan mağduriyetlerinin giderilmesini istiyor. Özel sektör öğretmenlerinin güvencesizlik, çalışma hayatında adaletsizlik, düşük maaşlar ve mobbingle karşı karşıya oluşu bugün yaşanmakta olan mücadeleleri ortaya çıkarıyor. Ancak yine de sektördeki çalışanların geniş kesimlerinin nasıl seferber olacağı sorusu henüz ortada duruyor.

Bu dönemin mücadeleleri içinde öne çıkan bir diğer sektör ise maden. Malum, madencilik işçi sağlığının her zaman ağır şekilde ihmal edildiği, tehlikeli ve emek yoğun bir sektör. Son dönemde eylemlerin arttığı bu sektörde öne çıkan temel meseleler ise ücretlerin ve tazminatların ödenmemesi ve artan sömürü koşulları. Bağımsız Maden İşçileri Sendikası’nın öncülük ettiği pek çok eylemde madenciler yol kapama, Ankara’ya yürüyüş, açlık grevi gibi eylemlere başvurdu. Sektörün çetin yapısı mücadeleleri de militan bir yere eviriyor. Rejimin baskıcı sınıf politikaları işçilerin fiili eylemlere yönelmesine yol açıyor.

Öne çıkan bu mücadelelerde not etmemiz gereken iki konu var. İlki, en ufak bir hak talebi için -hatta mevcut hakların korunması için bile- sert mücadelelerin zorunlu olması. Bu yeni bir durum değil, ancak önemli. Ödenmeyen ücretlerin alınması, ücret artışı talebi ya da sendikalaşma hakkı… Bütün talepler ancak ısrarcı ve militan bir mücadele ile kazanılabiliyor. İkinci husus ise en ufak bir kazanımın büyük bir moral yaratabilmesi ve yeni kazanımlara dönük basınçlar oluşturması. Örneğin, Bağımsız Maden-İş öncülüğünde yapılan eylemler, maden sektöründeki diğer sendikalar üzerinde basınç oluşturabiliyor, işçiler sendikaları harekete zorlayabiliyor. Bu yüzden en ufak bir kazanımın hayati olduğu unutulmamalı.

Sınıfın farklı mücadeleleri birbirine dersler ve deneyimler bırakıyor. Bu deneyimleri sentezleyip birleşik bir mücadeleyi örebilmek ise sınıfın öncülerinin görevi olarak duruyor.

Tüm Emeklilerin Sendikası Genel Sekreteri Nuran Kesiktaş ile söyleşi: “Emeklilerin ekonomik ve sosyal açıdan iyileşmesi için birleşik mücadeleyi büyüteceğiz”

0

Açlık sınırının altında kalan emekli aylıkları, artan yaşam maliyetleri ve güvencesizlik… Türkiye’de milyonlarca emekli, yıllarca verdiği emeğin karşılığını alamadan yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Emekliler ise bunun yalnızca ekonomik krizin değil, yıllardır uygulanan sosyal güvenlik politikalarının bir sonucu olduğunu vurguluyor. Tüm Emeklilerin Sendikası Genel Sekreteri Nuran Kesiktaş ile emeklilerin yaşadığı ekonomik sorunları, hak kayıplarını ve çözüm önerilerini konuştuğumuz söyleşiyi paylaşıyoruz.

Milyonlarca emekli bugün açlık ve yoksulluk sınırının altında bir gelirle yaşamaya çalışıyor. Temmuz ayında yapılacak maaş artışları da emeklilerin talepleri bir yana temel ihtiyaçlarını bile karşılamaktan oldukça uzak. Bu tablonun temel sorumlusu sizce nedir? 

Temel sorun AKP döneminde çıkarılan 5510 sayılı yasadır. Bu yasayla emekli aylık güncelleme katsayıları düşürülmüştür. Gayrisafi yıllık hasıladan emeklilere ve sosyal güvenlik kurumuna ayrılan pay OECD ülkelerinin neredeyse yarısıdır.

Ayrıca ülkemizde açıklanan resmi enflasyon, yaşanan enflasyonun çok altında açıklandığı için, 6 ayda bir aylıklarda yapılan düzenlenme çok düşük kalmaktadır. Bunların toplamı emeklilere düşük aylık olarak dönüyor.

Sorunun çözümü 5510 sayılı yasanın emekliler lehine değiştirilmesinden geçiyor. Bizim önerimiz en düşük emekli aylığını en düşük memur maaşına eşitleyip, taban aylığın böyle belirlenmesidir. Ayrıca emeklilerin sendika hakkı tanınarak, toplu sözleşme masasına oturulması sağlanmalıdır.

Emeklilerin yaşadığı yoksulluk sadece ekonomi politikalarıyla değil, yıllardır uygulanan sosyal güvenlik politikalarıyla da doğrudan ilişkili. Siz bu politikaları ve emeklilik sisteminde yaşanan hak kayıplarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Emeklilik sisteminde değişmesi gereken temel noktalar sizce neler?

Sosyal güvenlik sistemine yeterince kaynak aktarılmıyor. Üstüne üstlük, çeşitli adlar altında çok sayıda destek primi de bu kurumdan işverenlere aktarılıyor.

Sorunun çözümü 5510 sayılı yasanın emekliler lehine değiştirilmesinden geçiyor. Bizim önerimiz en düşük emekli aylığını en düşük memur maaşına eşitleyip, taban aylığın böyle belirlenmesidir. Ayrıca emeklilerin sendika hakkı tanınarak, toplu sözleşme masasına oturulması sağlanmalıdır.

Ülkemizde 2 milyon 100 binin üstünde kayıtlı, bir o kadar da kayıt dışı çalışan emekli var. Kalan kısmın nerdeyse hepsi iş bulsa çalışacaktır. Emeklilerin dinlenme dönemi diye bir şey kalmadı. Dönem stres yaşama dönemine döndü.

Bugün birçok emekli geçinebilmek için yeniden çalışmak zorunda kalıyor; üstelik çoğu zaman güvencesiz ve düşük ücretli işlerde. Emekliliğin bir dinlenme ve insanca yaşam dönemi olmaktan çıkmasının toplumsal sonuçları sizce neler?

Sorun daha çok ekonomik. Ortalama emekli aylığı 23.500 lira. Çoğu emekli 20.000 lira alıyor. Bu aylıklarla geçinmek mümkün değil. Her üç emekliden birinin evi kira. Aldığı aylık kiraya yetmiyor. Zorunlu olarak emekliler iş arıyor. Geniş tanımlı işsizliğin yüzde 30’ları bulduğu ülkemizde emeklilere düşük ücretli, güvencesiz ve tabiri caizse kapı altı işler veriliyor. Ülkemizde 2 milyon 100 binin üstünde kayıtlı, bir o kadar da kayıtdışı çalışan emekli var. Kalan kısmın nerdeyse hepsi iş bulsa çalışacaktır. Emeklilerin dinlenme dönemi diye bir şey kalmadı. Dönem stres yaşama dönemine döndü.

Emekliler uzun yıllardır sendikal örgütlenme hakkı için mücadele ediyor. Tüm Emeklilerin Sendikası olarak emeklilerin örgütlenmesi konusunda yaşadığınız zorluk ve/veya sorunlardan bahsedebilir misiniz?

Emekli sendikaları sürekli kapatılmayla karşı karşıya kalıyor. Anayasa Madde 90’a uyulmamaktadır. Hem ulusal mahkemeler hem de Anayasa Mahkemesinin kapatma kararlarını hukuki değil siyasi buluyoruz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa’da emekli sorunu bizdeki gibi derin olmadığından, örgütlenmeyi dernekle tarif ediyor. Oysa Avrupa’da birçok ülkede emekliler sendikalarda örgütlüdür. Emperyalizmin ipine sarılmıyoruz. Fiili ve meşru mücadeleyi esas alarak sendikal örgütlenmeyi sürdürüyoruz. Yeni başvurularla süreci zorlayacağız.

Tüm emeklilerin, emek cephesinin ve toplumun tüm kesimlerinin birleşik bir muhalefette buluşması tek çıkar yoldur. Biz emekliler olarak kendi cephemizde bunu sağlamaya çalışıyoruz.

Geçtiğimiz günlerde Tüm Emeklilerin Sendikası, DİSK/Devrimci Emekliler Sendikası ve Emekli Meclisleri Sendikası olarak “Emeklilerin Ortak Geleceği Çalıştayı”nı düzenlediniz. Sonuç bildirgesinde emeklilerin mücadelesinin işçilerin, kamu emekçilerinin, kadınların ve gençlerin mücadelesinden ayrı düşünülemeyeceğini vurguluyorsunuz. Peki sizce emekli hareketi ile diğer toplumsal mücadeleler arasındaki ilişki nasıl, hangi yöntemlerle güçlendirilebilir?

Ülkemiz Trump ve Tom Barrack kliğinin monarşi anlayışına teslim olamaz. Aksi, bir bütün olarak tüm halkımızın açık faşizmin pençesine girmesi demektir. Buna karşı tüm emeklilerin, emek cephesinin ve toplumun tüm kesimlerinin birleşik bir muhalefette buluşması tek çıkar yoldur. Biz emekliler olarak kendi cephemizde bunu sağlamaya çalışıyoruz. Hem insanca yaşam hem de demokratik Türkiye için birlikte mücadele zorunludur.

Tüm Emeklilerin Sendikası olarak önümüzdeki dönemde hangi talepler etrafında mücadeleyi büyütmeyi hedefliyorsunuz? Önünüzde nasıl bir mücadele programı var?

Tüm Emeklilerin Sendikası önümüzdeki dönemde barışçıl ve demokratik mücadele araçlarını kullanarak, emeklilerin ekonomik ve sosyal açıdan daha iyi konuma gelmesi için birleşik mücadeleyi büyütecektir. Sahada olmaya devam edeceğiz. Bütün emekli örgütlerini oluşturduğumuz güç birliğine davet ediyoruz.

Kadınlar ve lgbti+lar neden hedefte?

0

Rejimin bir süredir kadın ve lgbti+lara dönük saldırılarını yoğunlaştırdığı malum. Yine bir süredir yargı paketleriyle ısıtılıp ısıtılıp önümüze konulan maddeler var. Nafaka hakkını, suça sürüklenen çocukları hedefe koyan; transların cinsiyet uyum süreçlerini zorlaştıran, “hayasızlık” suçunu genişletmeye çalışan düzenlemelerden bahsediyoruz. Ha geldi ha gelecek diye tetikte beklediğimiz bu maddelerin bizler için ne ifade ettiğini biliyoruz ve hayatlarımızın, bedenlerimizin ipotek altına alınmaması için canla başla mücadele ediyoruz. Peki ya iktidar için ne ifade ediyor bu düzenlemeler? Neden ısıtılıp ısıtılıp önümüze getiriliyor? Safi kadın düşmanı, lgbti+ düşmanı oldukları için mi? Kadın ve lgbti+ mücadelesi aileyi gerçekten tehdit ettiği için mi? İktidarlarını sürdürmek için düşmana mı ihtiyaçları var? Yoksa bunların hepsi birden tüm bu saldırıların sebebi olabilir mi?

Biraz daha genişten alalım. AKP ile de Tek Adam rejimi ile de sınırlı olmayan temel şey, aile kurumunu muhafaza etme çabası. Fakat bu zaten patriyarkanın ortadan kalkmadığı, yani kadınlar ve erkeklerin eşit-özgür yaşamı kurulamadığı sürece sabit olan şey. Biliyoruz ki patriyarkal kapitalizmin devamı kadınların aile içindeki ücretsiz emeğine, ücretli emeğinin ise istihdamdaki ikincil rolüne bağlı. İktidar da aileyi güçlendirmekten söz ederken aslında ev içi emeği güvence altına alan, kadınların istihdam dışına ya da esnek çalışma biçimlerine itilerek ekonomik bağımlılığını artıran ve farklı yaşam biçimlerini meşruiyet alanının dışına iten bir toplumsal düzenden bahsediyor.

Peki ama iktidar için tam da şu an aileyi bu kadar önemli yapan şey ne? AKP iktidarında feministlerle, kadın örgütleriyle yasa yazılan günlerden bugünlere nasıl gelindi? AKP’nin demokratik gericilik döneminden -Gezi, 7 Haziran ve en son başkanlık rejimi uğraklarının ardından- toplumsal, siyasal, ekonomik bir çoklu kriz dönemine geçmiş olmamız, durumun büyük bir bölümünü açıklar herhalde. Rejim bu koşullarda aileci politikalara her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyor ve kazanılmış haklarımızı tırpanlamak için fırsat kolluyor. Çünkü yoksulluk aile içinde yönetilmeye çalışılıyor, bakım yükü tümüyle aileye devrediliyor, kadınların ücretsiz emeği daha kritik hale geliyor. Patriyarkayı bu iktidar icat etmedi ama mevcut patriyarkal ilişkiler iktidarın kendi krizini yönetmenin araçlarından biri.

Baskı ve sindirme politikaları yalnızca bu alana dönük değil. Sopasız ayakta kalamayan Tek Adam rejimi tüm demokratik alana saldırıyor; aynı zamanda kendi tabanını konsolide etmek için “iç düşman”lar yaratıyor. Kadın mücadelesinin meşruiyeti kendimize yarık açmamızı sağlasa da toplumsal-siyasal alanın daraltıldığı bu iklimden azade kalamıyoruz. Feminist hareketin, kadın hareketinin kendi taleplerini gündemleştirebildiği günlerden savunma hattına savrulmuş durumdayız. Lgbti+ hareketi ise kadın hareketine kıyasla çok daha yeni ve daha toplumsal meşruiyetini kurma aşamasında ağır saldırılarla karşılaştı, karşılaşıyor; ayrıca “iç düşman” siyaseti için en zayıf halka olarak görülüyor. Nitekim iktidar, kadın mücadelesini ehlileştirmeye çalışırken lgbti+ mücadelesini doğrudan yok etmeye çalışıyor. Fakat krizlerinin devası olarak gördüğü bu saldırılar başarıya ulaşabilecek gibi görünmüyor. Toplumun yarısı kadın, lgbti+lar yaşamın her alanında. AKP’yi destekleyenleri de dahil. Bu kesimler doğrudan feminist hareketin bileşeni olmasalar dahi feminizm toplumun kılcallarında. Yani pek çok kadın ve lgbti+nın kendi yaşamında verdiği mücadele de siyasal alanın dışında değil. Ve hiçbirimizin haklarımızdan, özgürlüklerimizden vazgeçmeye niyeti yok.

Bugün yaşananları “kadın düşmanlığı” ya da “lgbti+ karşıtlığı” olarak tanımlamak doğru ama tek başına yeterli değil. Bu düşmanlıklar çoklu kriz döneminin ve patriyarkal kapitalizmin kesişiminde, daha geniş bir siyasal projenin içinde anlam kazanıyor. Çünkü hedef yalnızca kadınlar ve lgbti+lar değil. Hedef, herkesin nasıl yaşayacağını, nasıl çalışacağını kendilerinin belirlediği bir toplumsal düzen. Bu yüzden kadın ve lgbti+ mücadelesi ile diğer mücadeleler birbirinden ayrı düşünülemez. Bu yüzden çözümün de kestirme yolu yok. Demokratik alana dönük planlı programlı bu saldırılara karşı bizim de bütünlüklü bir mücadele programına ve tüm mücadelelerin Tek Adam rejiminden kopuş çizgisinde birleşmesine ihtiyacımız var.

İşçi sınıfının mücadeleleri sürüyor

0

Temmuz ayına girerken sıcak havalar ülkeyi kasıp kavuruyor, işçi sınıfı ise ülkenin dört bir yanında mücadelesini kararlılıkla sürdürüyor.

Mersin Uluslararası Liman İşletmeciliği’nin (MİP) taşeronu olan Özgüneş Taşımacılık tarafından 31 Aralık’ta işten çıkarılan 185 liman işçisinin direnişi, bu satırlar kaleme alınırken 180 güne dayandı. TÜMTİS önderliğinde ve aileleriyle beraber eylemlerini sürdüren işçilerin ana talebi sendikalı olarak işlerine geri dönebilmek.

Gebze OSB’de faaliyet gösteren Amerikan menşeli Procter & Gamble (P&G) işçilerinin grevleri 52. günde kazanımla sonuçlandı. Resmi enflasyonun çok altında bir ücrete mahkûm edilmek istenen 85 P&G işçisi, sendikaları Lastik-İş ile birlikte insan onuruna yaraşır bir ücret için mücadele ettiler. Bu mücadele esnasında P&G işçileri, firmanın yurtdışından mal ithal ederek gerçekleştirdiği grev kırıcılığın da karşısında durdu.

Ankara’da mülakat mağduru öğretmenler ve özel sektör öğretmenleri; başta mülakat mağdurlarının atanması ve özel sektörde öğretmenler için taban maaş uygulamasının hayata geçirilmesi olmak üzere çeşitli taleplerini dile getirmek için 14 Haziran’da Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’nın çağrısıyla Güvenpark’ta toplanmışlardı. Yoğun polis şiddeti ve aralarında Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası Genel Başkanı Eren Edebali’nin de bulunduğu birçok öğretmenin gözaltına alınmasının ardından öğretmenler, direnişlerini açlık grevi formunda sürdürseler de Ankara’yı bir açık hava hapishanesine çeviren Nato zirvesi yasaklamaları sebebiyle mücadelelerini bulundukları tüm illerde sürdürmek üzere Ankara’daki eylemlerini sonlandırdılar.

Bursa’da Aksa Doğalgaz’a bağlı Bursagaz’da 13 işçi, DİSK Enerji-Sen’de örgütlendikleri için işten çıkarıldılar. Bursagaz işçileri, yaklaşık 20 gündür işe iadelerinin sağlanması ve sendikal haklarına saygı duyulması talepleriyle Aksa Doğalgaz Bursa Bölge Müdürlüğü önünde direnişlerini sürdürürken içeride kadrodan çıkarma baskıları da yükseliyor. Tüm baskılara rağmen Bursagaz işçileri, sendikaları Enerji-Sen önderliğinde mücadelelerinden vazgeçmiyor.

24 Haziran tarihinde Ankara’nın Altındağ, Mamak, Yenimahalle, Sincan, Keçiören ve Etimesgut dağıtım ve toplama merkezlerinde çalışan yaklaşık 5 bin PTT taşeron işçisi iş bıraktı. PTT işçileri ödenmeyen mesai ücretlerine, düşük ücretlere, ağır ve güvencesiz çalışma koşullarına karşı mücadele ediyorlar.

İzmir Kemaplaşa’da faaliyet gösteren Temel Conta işçilerinin grevi 570 günü aştı. Petrol-İş’in örgütlendiği işyerinde kadın işçilerin başını çektiği grevde işçiler, 570 gün boyunca grev kırıcılıktan jandarma saldırısına pek çok baskıya göğüs gerdiler. Tüm bu zorluklara rağmen Temel Conta işçileri sendikal haklarına ve grevlerine sahip çıkıyor.

AFP Türkiye çalışanları greve başladı

0

Türk-İş’e bağlı Türkiye Gazeteciler Sendikası’nda (TGS) örgütlü olan AFP (Agence France-Presse) Türkiye bürosu çalışanları, 6 Temmuz sabahı greve başladı. Toplu sözleşme kapsamındaki tüm çalışanların katılımıyla başlayan grev sırasında işyerinde ve freelance çalışan emekçiler de grevle dayanışma içinde davranıyor.

Greve uzanan süreç, mart ayında imzalanması gereken toplu iş sözleşmesi üzerinde bir uzlaşmaya varılamaması ile gelişti. Gazeteciler, bu uzlaşmazlığın temel sebebi olarak işverenin masaya enflasyon oranının altında bir ücret artış teklifiyle gelmesini gösteriyorlar. Reel enflasyonun hayli altında kalan resmi enflasyon oranını dahi dikkate almayan işverenin bu tutumuyla emekçilerin yaşam maliyetindeki artışı görmezden geldiği ifade ediliyor.

Ajansın mevzubahis teklifini meşrulaştırabilmek için, diğer ülke bürolarında da benzer yüzdelerle ücret artışı yaptığını öne sürdüğünü dile getiren AFP emekçileri, Türkiye’deki enflasyonist ortamın ve bu ortamı perdeleme maksadıyla resmi enflasyon oranlarının düşük açıklanmasının görmezden gelinmesi halinde yaşam koşullarının hızla kötüleşmesinin kaçınılmaz olacağını vurguluyor.

Çalışanların 2021’den beri sendikal örgütlülüğe sahip olduğu işyerinde 2023 yılında da greve çıkılmıştı. AFP emekçileri, o süreçte de ajans yönetiminin emekçilerin taleplerinin temelini görmezden gelen yaklaşımı nedeniyle greve çıktıklarına dikkat çekiyor.

Geçen dönem boyunca yürürlükte olan toplu iş sözleşmesinin de bir grev sonucunda imzalanmış olduğu AFP’de işverenin emekçilerin ihtiyaç ve taleplerine kulak tıkayan tavrını halen sürdürdüğü görülüyor.

AFP emekçileri, işverenin kendilerine yeni bir artış teklifi sunmadığı için NATO zirvesi gibi önemli bir gündemi takip etmelerinin de mümkün olmadığına dikkat çekerek, masaya insanca yaşamalarına imkân verecek bir ücret teklifiyle gelinmesini ve bu şekilde yeniden işbaşı yapmayı beklediklerini dile getiriyorlar.

Ara zam yine yok: Enflasyon değil, alım gücümüz düşüyor!

0

Uzunca süredir, Türkiye’de iktidarın Mehmet Şimşek eliyle uyguladığı ekonomi programının enflasyonla mücadeleden çok, emekçiden alıp sermayeye aktaran bir bölüşüm programı olduğunu yazıyoruz. Beklenen yıllık enflasyonun aşılacağı altıncı ayda ortaya çıkmış olmasına rağmen asgari ücrete bu yıl da ara zam yapılmaması, iktidarın bu programda ısrarını bir kez daha ortaya koyuyor.

1 Temmuz olur olmaz, otoyollara, köprülere zam geldi. Hastane muayene katılım paylarına yüzde 246’ya varan zam yapıldı. Ancak aynı anda asgari ücrete “zam yok” denildi! İğneden ipliğe her şey zamlanırken, milyonlarca işçi yıl sonuna kadar sıfır zamla, 28 bin 75 lira asgari ücretle yaşamaya mahkûm edildi. Yaklaşık 6 milyon memur ve memur emeklisi yüzde 13 civarında -yani resmi enflasyonun dahi altında- bir ücret artışıyla karşı karşıya. Zaten sefaletle baş başa bırakılan işçi ve Bağ-Kur emeklileri ise TÜİK’in açıkladığı enflasyon oranında (yüzde 17,76) yani gerçek enflasyonun çok altında zam alacak.

Asgari ücret Türkiye’de fiili olarak yaygın ücret haline gelmiş durumda. Bu nedenle ara zam yapılmaması yalnızca asgari ücretlileri etkilemiyor, bütün ücret skalasını aşağıya çeken bir mekanizma işlevi görüyor. Sosyal yardım alanları, işsizlik maaşından yararlananları, birçok kesimi daha aynı anda etkiliyor. Ayrıca bugün ücretlerin baskılanması, yarının toplu sözleşmelerini, kıdem tazminatlarını ve emekli aylıklarını da daha aşağı çekiyor.

Bu tablonun planlı bir politik tercih olduğunu ısrarla belirtiyoruz. Orta Vadeli Program’ın (OVP) temel hedeflerinden biri ücretlerin milli gelir içindeki payını azaltmaktı. İç talebi baskılamak ve enflasyonu emekçilerin alım gücünü düşürerek kontrol altına almak istediler ve bugün tam da bunu uyguluyorlar. Kemer sıkılıyor; ama kemeri sıkılanlar hep işçiler oluyor. Markette fiyatlar düşmüyor. Kiralar düşmüyor. Elektrik, doğalgaz, ulaşım zamları durmuyor. Düşen tek şey alım gücümüz oluyor. Enflasyonun bedeli sermayeye değil, emeğe ödetiliyor. İşçilerden fedakârlık istenirken şirket kârları korunuyor, kamu kaynakları sermayeye aktarılmaya devam ediyor.

Emekçilerin ödediği bedel günden güne ağırlaşıyor. Buna karşın işçi örgütlerinin verdiği cevap oldukça zayıf kalıyor. Açlık sınırının altında ücretlerle yaşam bugün emekçilerin en hayati sorunu olmasına rağmen, ara zam talebi sınıf örgütleri tarafından güçlü bir şekilde dillendirilmedi; kitlelerin hoşnutsuzluğu ve ihtiyaçları insanca yaşayacak bir ücret acil talebi etrafında örgütlenerek iktidar üzerinde bir basınç şu ana kadar yaratılamadı. Ama bu ihtiyaç ortadan kalkmış değil, tersine yoksullaşma ile birlikte o da büyüyor! Eğer biz “buna mahkûm değiliz” demeyi başaramazsak, iktidar tutmayan enflasyon beklentilerinin, işlemeyen OVP’lerin bedelini de yine bizlere misliyle ödetmeye devam edecek.

Bu yüzden, ücretlerin gerçek enflasyon oranında üç ayda bir otomatik olarak artırılması, tüm ücret ve aylıkların insanca yaşam düzeyine çıkarılması ve krizin maliyetinin emekçilere değil sermayeye ödetilmesinde ısrar eden bir politik mücadele hattı ihtiyacı belirleyici olmayı sürdürüyor.

Farkında mıyız? Türkiye’yi CHP/muhalefet değil Erdoğan/AKP yönetiyor!

0

Erdoğan/AKP’nin keyfi yerinde! Mutlak butlan kararıyla CHP yönetiminin fiilen ikiye bölünmesi, tarafların birbirlerine yönelik ağır suçlamaları ana muhalefet partisini kaçınılmaz bir parçalanmanın eşiğine sürükledi. Erdoğan/AKP’nin keyfinin nedeni bu gelişme. Nitekim Erdoğan CHP’deki bu tabloyu AKP dışında Türkiye’yi yönetecek bir başka güç olmadığının delaleti saymakta.

Gerçekten öyle mi? Gerçekten Erdoğan/AKP ülkeyi çok güzel bir şekilde yönetiyor mu? Kime göre, neye göre? Örneğin bizzat TÜİK verileri AKP’nin iktidar olduğu 2002 yılında asgari ücretin (184 TL) yoksulluk sınırına (310 TL) yakınsadığını (1,6 kat) gösteriyor. Türkçesi, 2002 yılında iki asgari ücret tutarı dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırının üzerinde bir alım gücüne sahipti. Haziran 2026 itibarıyla asgari ücret 28 bin 75 lira. Türk-İş Haziran 2026 yılı verilerine göre yoksulluk sınırı 118 bin lira. Açlık sınırı dahi 36 bin lira. Kısacası 2002 alım gücü korunabiliyor olsa bugün asgari ücret 74 bin lira civarında olmalıydı. Tam Türkçe meali; Erdoğan/AKP yönetiminde çeyrek asırda dört asgari ücret dahi dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırına erişemez hale gelmiş. Bırakalım yoksulluk sınırını, asgari ücret dahi açlık sınırının neredeyse 10 bin lira gerisine düşmüş. Kısacası Erdoğan/AKP yönetiminde emekçi halk kaybetmiş, sermaye kazanmış. Ama CHP şöyle böyle imiş! Ama AKP aslan kaplanmış! CHP öyle olsa ne olur, böyle olsa ne olur? Erdoğan/AKP, CHP’ye bakıp keyiflenebilir. Yargı müdahalesiyle CHP’nin saf dışı kalması iktidar çevrelerinde kutlanabilir. İyi de bunun işçiye, emekçiye, 20 bin lirayla hayatta kalmaya çalışan emekliye, milyonlarca geleceksiz gence, sayısı 10 milyonu geçen işsizlere, traktörünün mazotunu dahi ödeyemeyen yüz binlerce çiftçiye, elindeki bulgurdan dahi olmuş milyonlarca yoksula faydası ne? Zararı ortada!

Ülkeyi CHP/muhalefet yönetiyor olsaydı

Eğer çeyrek asırdır ülkeyi Erdoğan/AKP değil de CHP ve benzeri partiler yönetiyor olsaydı, bu çok iyi haber olabilirdi. CHP’nin mutlak butlan kararıyla içine düştüğü tabloya hep birlikte zil takıp oynayabilirdik. İlk seçimlerde de CHP’ye oy vermez, çeyrek asırdır iktidar olmak için sıra bekleyen Erdoğan/AKP’ye oy verir, bütün ülkeye bir nefes aldırırdık. Ama 24 yıldır Türkiye’yi CHP yönetmiyor, Erdoğan/AKP yönetiyor! 28 bin liralık asgari ücretin de, 20 bin liralık emekli aylıklarının da, milyonların işsiz, yoksul, geleceksiz, umutsuz olmasının da nedeni CHP iktidarı değil Erdoğan/AKP iktidarı.

CHP’nin durumu ne olursa olsun bu, Erdoğan/AKP’yi haklı ve başarılı yapmıyor. Bu tabloya rağmen başdanışmana göre ülkenin Erdoğan’a ihtiyacı varmış. Bir dönem daha!!! Erdoğan/AKP’yi başdanışmanın, rejimin, bürokrasinin, sermaye gruplarının niye istediği, desteklediği anlaşılır. Erdoğan/AKP sayesinde hepsi güç ve iktidar sahibi oldular. Peki, alım gücü yerlerde sürünen, yoksulluğu katmerlenmiş bu ülkenin işçileri, emekçileri Erdoğan/AKP’yi neden desteklemeye devam etsin? Çalışan her iki kişiden biri asgari ücret ve civarında bir ücret alırken, emeklilerin yüzde 80’inin aylığı asgari ücreti dahi bulmazken başdanışman nasıl ve kimin ihtiyacından bahsediyor olabilir? CHP bugün kapansa, ülkedeki bütün muhalefet partileri kapılarına kilit vursa bu kendi başına Erdoğan/AKP’yi ne haklı ne başarılı ne de vazgeçilmez yapar. Yapmıyor da zaten. Başkalarının günahlarıyla vazgeçilmez olunmaz!

Sorun da, sorumlu da, çözüm de belli

Bu ülkenin insanları en az 10 yıldır iktidardan sürekli bahane, sabır ve sürekli geleceğe ertelenen vaatler dinliyor. Hiçbir gün bir önceki günden daha iyi olmuyor. Bizimkiler dizisinde sürekli camdan dışarıyı seyreden Cemil karakterinin “koş Sevim, kavga var” seslenişine nazire yaparcasına Erdoğan/AKP’nin dört bir yanı sarmış gazete ve televizyonlarında 7/24 sürekli “koş Türkiye, CHP’de kavga var” denmesinin hangi yaraya merhem olması bekleniyor? Bunun kime ne faydası var? Emekçi halkın “Allah başımızdan bu iktidarı eksik etmesin, gelen gideni aratır” demesi mi bekleniyor? Bu ülkenin sömürü ve eşitsizlik sorunu var. Bu ülkenin adalet ve özgürlük sorunu var. Bu ülkenin egemenlik ve bağımsızlık sorunu var. Bu ülkenin refah, güvenlik ve istikrar sorunu var. Peki, bütün bunların sorumlusu CHP ve muhalefet olabilir mi? Kimse kimseyi aldatmasın. Bu ülkeyi çeyrek asırdır kim yönetiyor ise, tüm kararları kim alıyor, tüm kaynakları/bütçeyi kim yönetiyor ise kuşkusuz tüm sorunların sorumlusu odur. Körlerin fili tarifine gerek yok…

Bolivya işçi sınıfının gösterdikleri

0

Bolivya’da Rodrigo Paz önderliğindeki sağcı hükümet iktidara geleli altı ay geçti geçmedi; madenciler, öğretmenler, köylüler ve yerli halk öncülüğünde büyük bir seferberlik patlak verdi. Bolivya İşçi Merkezi’nin (COB) öncülük ettiği kitlesel seferberlikler ülke geneline yayıldı. Seferberliğin fitilini ateşleyen olay, Rodrigo Paz hükümetinin 1720 No’lu yasa teklifini Meclisten geçirmeye çalışması oldu. Yasa teklifi, küçük üretici köylülerin topraklarını kredi teminatı olarak gösterip borçlanmasının önünü açıyordu. Küçük üretici köylüler ve yerli halk, bu yasa tasarısının tarım oligarşisine mülkiyet transferi için kullanılacağının farkındaydı. Nitekim aynı oligarşi 10.000 hektarlık, yani ülke yüzölçümünün yüzde 10’una denk gelen ve iklim krizine sebep olan ormanlık alanın yanmasından sorumluydu. Seferberlik üzerine sağcı Paz hükümeti 13 Mayıs’ta yasa tasarısını geri çekmek zorunda kaldı.

Bolivya’da son seferberliğin fitilini ateşleyen olay bu olsa da mesele bununla sınırlı değil. Rodrigo Paz, hükümete geldiğinden beri büyük bir kemer sıkma politikası ve ülkenin yağmalanmasının önünü açan politikalar uyguluyor. Yakıt ve temel tüketim malzemelerinin fiyatını artıran politikalar izliyor, ücretleri baskılıyor, çokuluslu şirketlere vergi afları getiriyor; ülkeyi antidemokratik seçim yasası ve kararlarla yönetiyor, ABD ile değerli maden transferi için anlaşmalar imzalıyor.

İşte böyle bir arka planda, Bolivya işçi sınıfı ve emekçi halkının seferberliğine şahit oluyoruz. Ülkenin başkenti La Paz başta olmak üzere birçok noktada, özellikle sağcı Rodrigo Paz’ın istifası talebi dahil ücretlerin enflasyon oranında artırılması, köylü ve yerli halkın topraklarının gasp edilmesinin önlenmesi, ülkenin doğal kaynaklarının yağmalanmasının son bulması, büyük toprak sahiplerinin mülksüzleştirilmesi, çokuluslu şirketlerin kamulaştırılması ve tüm bu kaynakların Bolivya halkının ihtiyaçları doğrultusunda kullanılması talepleriyle yollar kapatılıyor, fiili genel grevler ve kitlesel seferberlikler düzenleniyor.

Son günlerde ise Bolivya İşçi Merkezi (COB) önderliğinin Rodrigo Paz hükümeti ile bir anlaşma imzaladığına şahit olduk. Bu anlaşmaya güvenen Rodrigo Paz, seferberliği bastırmak için olağanüstü hal ilan etti. COB önderliğinin bu ihanetçi anlaşmasına rağmen işçiler, kitle örgütleri, köylüler ve yerli halk seferberliği büyütmek için mücadele etmeye, Rodrigo Paz rejimine ve kemer sıkma politikalarına karşı çıkmaya, özgür bir seçimle geçiş hükümeti kurulsun demeye devam ediyor.

Kolombiya: Latin Amerika’da merkez solun bir başka yenilgi örneği

0

Venezuela Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL) ve İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) liderlerinden Miguel Angel Hernández yazdı.

21 Haziran Pazar günü, Kolombiya cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turu gerçekleştirildi. Ön sayımın tamamlanmasının ardından açıklanan sonuçlara göre, aşırı sağcı aday Abelardo de la Espriella 12.959.542 (%49,66) oy alarak, Devlet Başkanı Gustavo Petro ile aynı partiden, Tarihsel Pakt’ın adayı Iván Cepeda’nın 12.708.712 (%48,70) oyuna karşı seçimi kazandı.

Latin Amerika’da bir kez daha aşırı sağcı bir adayın zaferi somutlaşıyor. De la Espriella, Alvaro Uribe ve onun partisi Demokratik Merkez’in bile sağında yer alıyor. ABD’li aşırı sağcı Donald Trump’ın ve Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei’nin fanatik bir hayranı olan bir patron. Soykırımcı Netanyahu’nun dostu. Şiddet yanlısı ve paramiliter yapılarla bağlantılı biri.

Kolombiya’da ortaya çıkan bu sonuç, son dönemde Latin Amerika genelinde görülen diğer örnekler gibi, “ilericilik” ya da merkez sol olarak adlandırılan Gustavo Petro ve Tarihsel Pakt hükümetinin yenilgisinin ifadesidir. Bu hükümet, büyük beklentilerle ve 2021 yılında yaşanan kitlesel bir işçi ve halk isyanının ardından başkanlık konutu olan Nariño Sarayı’na gelmişti.

Son yıllarda bu hareketlerin birçoğu, halklara karşı ağır kemer sıkma politikaları uygulayan ve kimi zaman Şili’de Piñera’ya, Kolombiya’da Iván Duque’ye, Peru’da Dina Boluarte’ye karşı olduğu gibi büyük halk isyanlarına yol açan liberal ve sağcı hükümetlerin yenilgisi sonucunda iktidara geldi. Brezilya örneğinde ise bu durum, aşırı sağcı Bolsonaro hükümetine karşı sandıkta kendini gösterdi.

Bu süreçlerin sonucunda Şili’de Gabriel Boric, Peru’da Pedro Castillo, Kolombiya’da Gustavo Petro ve Honduras’ta Xiomara Castro gibi merkez sol hükümetler ortaya çıktı. Daha önce, 2020 yılında Bolivya’da Evo Morales liderliğindeki MAS, Luis Arce aracılığıyla yeniden hükümete gelmişti.

Bunların hepsi burjuvazi, emperyalizm ve patronlarla uzlaşan, işçilerin ve halk kesimlerinin yaşadığı ağır sorunların hiçbirini çözmeyen hükümetlerdi. Sol ya da sözde ilerici söylemler kullanırken işverenlerle ve emperyalizmle anlaşan, krizin faturasını işçilere ve halka ödetmek için kesintiler uygulayan ikiyüzlü kapitalist hükümetlerdi. Kendi ülkelerinin emekçi halkına bu kesintileri dayatabilmek için baskı yöntemlerine sarıldılar ve çoğu durumda yolsuzluk batağına saplandılar.

Latin Amerika’da, merkez sol hareketlerin ve liderlerin, bölgemizdeki işçilerin ve halk kesimlerinin yaşamını belirleyen yoksulluk ve eşitsizlik gibi ağır yapısal sorunlara tatmin edici bir yanıt verememesi nedeniyle, seçmen eğiliminin sağa kaydığına tanık oluyoruz.

Ne yazık ki merkez solun iflası ve devrimci sosyalist alternatiflerin zayıflığı karşısında halklar, geleneksel liberal sağ partilere ya da aşırı sağcı partilere oy veriyor: Arjantin’de açıkça Siyonist bir faşist olan Milei, Şili’de Pinochetçi Kast, Honduras’ta Donald Trump’ın açıkça desteklediği Nasry Asfura, Ekvador’un en zengin adamı Alvaro Noboa’nın oğlu Daniel Noboa gibi. Hatta Peru’da, diktatör Alberto Fujimori’nin kızı Keiko Fujimori’nin seçimi kazanma tehlikesi bile var. Ve şimdi de Kolombiya’da Abelardo de la Espriella vakası yaşanıyor.

Bununla birlikte halklar, ne “ilerici” hükümetlere, ne de bu yeni merkez sağ ve aşırı sağ hükümetlere açık çek veriyor. Bunun bir örneği, Bolivya’da henüz altı ay önce göreve gelen Rodrigo Paz hükümetine karşı gelişen büyük işçi ve halk isyanıdır.

Bugün küresel emperyalist kapitalizm çok derin bir kriz içerisinde. Bu yeni hükümetler, dünyanın birçok başka ülkesinde de yaşanan siyasi krizler ve halk isyanları ortamında iktidara geliyorlar. Kuşkusuz emekçi halka yönelik kemer sıkma politikalarını derinleştirecek; kadınların, lgbti+’ların ve yerli halkların haklarına yönelik saldırılarını genişletecek; kesintileri hiçbir engelle karşılaşmadan uygulayabilmek için baskıcı önlemlerini sertleştirmeye çalışacaklardır. Ve hiç şüphesiz halkların direnişiyle karşılaşacaklardır.

Kolombiya’da, seçimlerin ilk turunun ardından, aşırı sağa karşı büyük bir halk hareketinin yükselişini şimdiden gördük. Bu hareket en net ifadesini, olası bir “de la Espriella” hükümetinin taşıdığı tehlikenin bilincinde olan üniversite gençliğinde buldu.

Bu bağlamda, Kolombiya’da ve diğer ülkelerde, kitle hareketine ve gençliğe yönelik baskılara ve saldırılara karşı hazırlıklı olmalıyız. Bu hükümetlerin haklarımızı tasfiye etme girişimlerine karşı seferber olmalıyız.

Ancak sağ ya da aşırı sağ hükümetler ile sözde sosyalist hükümetler arasındaki bu kısır döngünün sürmemesi için devrimci sosyalist alternatifler inşa etmenin zorunlu olduğu kuşku götürmez.

Yeni sağcı hükümetlerin uygulamaya çalışacağı işçi ve halk düşmanı politikalar, mücadele ve direnişleri şiddetlendirecektir. Bolivya örneğine bakmak bile yeterlidir. Toplumsal kutuplaşma daha da derinleşecektir. Yeni çatışmaların, seferberliklerin ve isyanların gelmesi muhtemeldir. İUB-DE olarak bizler, bu mücadelelerin ateşinde ortaya çıkacak yeni önderleri ve aktivistleri, ihtiyacımız olan devrimci alternatifleri inşa etmek için bir araya getirmemiz gerektiğini savunuyoruz.

24 Haziran 2026

NATO zirvesinin gölgesinde: Gençlik neden NATO’ya karşı olmalı?

0

Emperyalist savaş örgütü NATO, 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da toplanacak. Rejim bu toplantının olabildiğince sorunsuz geçmesi, herhangi bir kitlesel seferberliğin ortaya çıkmaması için olağanüstü hal ilan etti, zirvenin gerçekleşeceği tarihlerde Ankara’da şehrin bütün ana arterlerini kapatıp 60 bine yakın kolluk kuvvetiyle hayatı durdurma kararı aldı. Bu süreçte çoğu sosyalist örgütlerin, gençlik örgütlerinin, demokratik kitle örgütlerinin üyesi olan yüzlerce kişi NATO’yu protesto ettiği için gözaltına alındı, yine onlarcası “silahlı terör örgütüne üyelik” gibi suçlamalarla tutuklandı. Soruyoruz: NATO’dan büyük silahlı terör örgütü var mıdır?

Kurulduğu günden bu yana NATO, dünyanın her bir yanında, Vietnam’da, Afganistan’da, Yugoslavya’da, Libya’da, Ortadoğu’da ve saymakla bitmeyecek birçok yerde Batı emperyalizminin çıkarları için ülkeleri yıkıma sürüklemiş, halkların üzerine bombalar yağdırmış, müttefikleri dahil pek çok ülkede özel harp taktikleriyle sosyalistlere karşı korkunç katliamlar uygulamıştır. Peki, bütün bunlar NATO üyesi Türkiye’de yaşayan bizleri neden ilgilendiriyor? Neden gençler olarak NATO’dan ve emperyalizmden kopuşu savunmak zorundayız? NATO bizi düşmanlarımızdan koruyan bir savunma ittifakı değil midir?

Yalnızca 2026 yılında bile NATO’nun başını çeken ABD ve himayesindeki Siyonist İsrail devletinin saldırganlıkları saymakla bitmez ancak bunların en tazesi olan İran’a yönelik saldırganlığı hatırlayalım. ABD, soykırımcı İsrail’in güvenliğini bahane ederek başlattığı bu savaşın daha ilk günü olan 28 Şubat’ta bir ilkokulu bombalayıp 120’si çocuk 156 sivili katletmişti. Henüz nihai bir noktaya ermemiş (ancak ABD’nin kaybettiği su götürmez bir gerçek olan) bu savaşta binlerce İranlı ABD ve İsrail bombalarıyla katledilirken Türkiye’nin Kürecik radar üssünden İsrail’e istihbarat sağladığı ise bir sır değil. Yanı başımızdaki halkları katleden bu savaş makinesinin suçlarına ortak olmamak için Türkiye’deki bütün ABD ve NATO üsleri kapatılmalıdır.

İşin bir de içerideki boyutu var. Türkiye gibi emperyalizme bağımlı ülkelerde gençliğin yakıcı sorunları benzerdir. Her geçen gün artan yoksulluk, işsizlik, geleceksizlik, artan baskılar bizleri umutsuzluğa sürüklüyor. Peki, bütün bunlar başımızdakiler beceriksiz yöneticiler oldukları için mi? İşçilerin, emekçilerin, gençlerin, kadınların hayatlarını kolaylaştırmak açısından gerçekten beceriksizdirler ancak bu tam olarak burjuva hükümetler kendilerine emperyalist işbölümünde atanan görevi yerine getirdikleri içindir. Ülkenin tüm kaynakları emperyalizme peşkeş çekilirken, dış borç ödemeleriyle ülke ekonomisi her gün daha fazla dışa bağımlı hale gelirken, yerli burjuvazi emperyalizmin bu işbölümüyle ceplerini doldururken; emekçiler ve gençler her gün artan baskılar, güvencesiz işler, uzun çalışma saatleriyle yüzleşiyor. Emperyalizmden tam bir kopuş için dış borç ödemelerinin durdurulmasını ve kaynakların emekçi halk için kullanılmasını talep etmek zorundayız.

NATO’nun bir savunma ittifakı olduğu yalanı ise ABD’nin giderek artan saldırganlık politikalarıyla faş olmaya devam ediyor. Gazze’de 2023’ten beri süren soykırım, Venezuela devlet başkanı Maduro’nun uzun yıllardır benzeri görülmemiş bir haydutlukla kaçırılması ve elbette İran’a yönelik saldırganlık savaşı… Bütün bunlar, gerilemekte olan ABD emperyalizminin egemenlik krizini aşma umuduyla dünyayı kaosa sürüklemekten kaçınmadığını gösteriyor.

Ankara’da yapılması planlanan toplantıda yeni saldırganlık ve yağma planlarından başka bir şey konuşulmayacağını biliyoruz. Bu toplantının yapılmasını engellemek gençlerin, işçilerin, emekçilerin elinde. NATO’dan çıkılması ve üslerin kapatılması, dış borç ödemelerinin durdurulması, NATO’nun ve himayesindeki Siyonist İsrail’in insanlığa karşı suçlarının durdurulması için seferber olmak zorundayız. Bunun yolu ise Rus ya da Çin emperyalizmlerinin kuyruğuna takılmaktan değil, dünya işçi sınıfının enternasyonal mücadelesini inşa etmekten, büyütmekten geçiyor.

NATO Zirvesi’nden mutlak butlana: Saray’ın “meşruiyet” çırpınışları

0

Tek Adam rejimi büyük bir gurur, özen ve baskı dalgasıyla Ankara’da gerçekleşecek NATO Zirvesi hazırlıklarını sürdürüyor. İktidar basını bu zirvenin Türkiye’de gerçekleşiyor olmasını Erdoğan yönetiminin küresel ölçekteki itibarının bir kanıtı olarak sunuyor. İçeride bir azınlık iktidarına dönüşen Cumhur İttifakı’na “meşruiyet vermeyi” kendisine görev edinen Trump ise Zirve’nin assolisti olarak ağırlanıyor. Filistin’deki soykırımın hamisi, İran’dan Venezuela’ya halkların düşmanı Trump için özel havalimanı inşa ederek, başkentte adeta sıkıyönetim ilan edip yüzlerce kişiyi keyfi bir şekilde tutuklayarak Erdoğan yönetimi, bahşettiği “meşruiyet” için Trump’a şükranlarını sunuyor.

Emek düşmanı ve baskıcı siyasetiyle toplumsal desteği giderek eriyen Cumhur İttifakı açısından, aradığı “meşruiyeti” emperyalist güçlerin desteğinde bulması hayati önem taşıyor. Bu destek, dış borçların çevrilmesinden içeride baskı araçlarını “özgürce” kullanabilmesine dek pek çok başlıkta Saray yönetimine geniş bir manevra alanı açıyor.

Tek Adam rejiminin ayakta kalma stratejisinin üzerinde yükseldiği birinci sütun dışarıdan devşirilen meşruiyet ise, ikincisi içeride muhalefetin paralize edilmesi. Bu doğrultuda Saray yönetimi bir yandan yargı manipülasyonlarıyla CHP’yi felçleştirme, diğer yandan Öcalan açılımıyla DEM’i tarafsızlaştırma, pasifize etme planlarını eşzamanlı olarak uygulamaya çalışıyor. Bu bağlamda CHP’ye dönük “mutlak butlan” hamlesi önemli bir eşik olurken, Kürt siyasi hareketine yönelik “çerçeve yasa” tartışması belirleyici hale geliyor.

Esenyurt Belediyesi’ne kayyum atanmasıyla başlayan CHP’yi kriminalize etme süreci, İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından, Kılıçdaroğlu’nun kayyum olarak atanmasıyla yeni bir zirveye ulaştı. Saray yönetimi bu hamleyle şimdilik istediğini almış görünüyor. Özel yönetimi bu müdahaleyi kabul etmemekle birlikte, ağır çekimde “geliyorum” diyen bu saldırıyı püskürtebilecek bir seferberliğe öncülük etmekten kaçındı. Öte yandan, Erdoğan yönetimi, iktidarını tehdit etmeye devam ettiği sürece, Özel-İmamoğlu önderliğine dönük yeni baskı önlemlerini hazırda bekletiyor. Düzmece davalarla Özel’in dokunulmazlığının kaldırılması ve ardından tutuklanması, kurulması planlanan yeni partiye dönük çeşitli engeller çıkartılarak paralize edilmesi iktidar medyasında şimdiden dillendiriliyor.

Tek Adam rejiminin stratejisi oldukça net. Elindeki tüm baskı aygıtlarını kullanıp muhalefeti etkisizleştirerek, kitlelerde umutsuzluk yaratarak, tükenmiş ömrünü uzatmaya çabalıyor. Özel-İmamoğlu önderliği ise mevcut iktidar koalisyonuna karşı mücadelenin gereklerinden ısrarla kaçınıyor. “Yarım muhalefet” olarak adlandırdığımız bu politika, rejimin muhalefeti felçleştiren müdahaleleri karşısında kitleleri seferber etmekten imtina ederken, siyaseti seçimlere endekslemeye devam ediyor. Saray CHP’yi “mutlak biat ya da mutlak butlan” denklemine sıkıştırmaya çalışırken, Özel-İmamoğlu önderliğinin yalpalamaları ve yitirdikleri mevziler, muhalefetin genişleyen seçmen kitlesinde umutsuzluğun ve hayal kırıklığının başlıca kaynaklarına dönüşüyor.

Muhalefetin bir diğer önemli kutbu olan DEM ise Öcalan açılımıyla tarafsızlaştırılmış ve pasifize edilmiş durumda. Rejimin bu alandaki stratejisi de oldukça net. Müzakere masasında Kürt siyasi hareketini mümkün olan en uzun süre boyunca oyalayıp pasif bir konumda tutarken, verebileceği en az tavizle, önümüzdeki seçim sürecinde DEM’in aktif bir muhalefet aktörü olmamasını sağlamak. Kürt halkının demokratik haklarının tanınmasını bir “taviz” olarak gören Saray koalisyonu, bu nedenle siyasi tutsakların serbest bırakılmasından seçilmişlerin görevlerine dönmelerine ve “çerçeve yasa”ya dek tüm başlıklarda, tüm çabasını zaman kazanmaya harcıyor. Silah bırakma çağrısından Suriye’de merkezi hükümetle anlaşmaya varılmasına dek tüm başlıklarda Kürt siyasi hareketinin attığı önemli adımlara rağmen, Saray’dan şu ana dek hiçbir somut adımın gelmemiş olmamasının arkasında bu gerçeklik yatıyor. Bu sırada ise, Kürt halkı belirsizlik ve tedirginlik içerisinde, kapalı kapılar ardında liderlerin yürüttüğü müzakereleri edilgen bir şekilde takip etmeye zorlanıyor. Bir önceki çözüm sürecinde başarısızlığı görülmüş bu politikadan, yine aynı aktörlerin aynı senaryoyu aynı şekilde oynamasıyla bu kez olumlu bir sonuç elde edilmesi umuluyor.

İktidarın parlamenter muhalefeti bu şekilde paralize etme politikası ironik bir şekilde, mevcut düzenden köklü bir kopuşu öne çıkaran sosyalist muhalefete de yeni bir politik alan açıyor. Sosyalist hareket de Saray’ın baskı politikalarından payına düşeni alıyor. Bununla birlikte, iktidarın düzen muhalefetini kriminalize etmesi, emekçi ve ezilen kitlelerin düzenden kalıcı bir kopuş çağrısına daha açık hale geldiği bir düzlem yaratıyor. Buradaki temel problemimiz ise solun geniş kesimlerinin bağımsız bir siyasi hat yerine “önce Erdoğan gitsin” politikasını sürdürerek, CHP ve DEM önderliklerine bakarak siyaset yapmaya devam etmesi. Saray, mutlak butlan hamlesiyle bir mevzi kazanmış olabilir. Bununla birlikte içinde bulunduğu devasa çelişkileri, kırılganlıkları aşmış olmaktan fazlasıyla uzak. Yarattığı sefaletin ve baskı politikalarının oluşturduğu öfke yerli yerinde durmaya devam ediyor. Bu nedenle ekonomik, demokratik ve antiemperyalist talepleri birleştirerek kitlelerin seferberliği ile rejimden ve kapitalizmden kopuş temelinde bir siyasi alternatif inşa etmek sosyalist solun başlıca görevi olmayı sürdürüyor. Düzen muhalefetinin çıkmazları, kestirme formüller yerine kitlelerin iradesine, eyleme kapasitesine güvenmenin, bir Emek İttifakı yolunda ilerlemenin, tek gerçekçi ve sahici çözüm olduğunu bir kez daha gösteriyor.

Yasal çerçeve

0

Erdoğan AKP’nin grup toplantısında “terörü sonlandıracak bir yasal çerçeve” üzerine çalışıldığını ifade etti. AKP’ye yakın gazetelerde buradaki kastın TSK ve MİT’in silah bırakıldığına dair tespit yapma şartına bağlı bir af olduğu yazıldı.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Özgürlük Mitingi’nde yaptığı konuşmada çerçevenin açık, net, cesur ve güvenilir olması gerektiğini vurguladı.

Tüm bunların öncesinde Selahattin Demirtaş ise “Az Kaldı” başlıklı yazısında: “Sayın Cumhurbaşkanı eğer ilkeli, ahlaki, adil uzlaşmaların kapısını aralayacaksa (…) yeni başlangıçlara fırsat sunabilmelidir,” demişti.

Kürt halkının tüm demokratik haklarının amasız fakatsız tanınması onların en doğal hakkı olduğu gibi, Türkiye’deki tüm işçi ve emekçilerin de çıkarınadır. Bugün Kürt halkına anadilinde konuşma ve geleceğini belirleme hakkı tanımayan yasalar, işçi sınıfının ekmek mücadelesini de tanıyamaz.

Elbette ki en küçük kazanımı bile sahipleneceğiz. Ancak bunların büyük yıkımlara engel olmadığını bir önceki çözüm sürecine bakarak hep hatırlayacağız. Sonuç olarak bu “çerçeve”de sorunlu olan esas etmenler doğal hakların koşullara bağlanması ve aktörlerin inisiyatifinde olması olunca herkesin aklındaki ortak soru şu olmaya devam ediyor: Bahçeli ve Erdoğan gibi süreci iktidarlarının devamı için isteyen figürlerle güvenilir bir barış inşa edilebilir mi?

Peki ne yapmalı?

Her şeyden önce, temel demokratik haklar adı üzerinde temel haklardır ve konjonktüre, iç siyaset dengesine ve muhatabına göre değişmezler. Nasıl ki CHP’li belediyelere kayyum atanan bir atmosferde işçi sınıfının örgütlenme hakkı önündeki engellere karşı çıkıyor, sınırsız örgütlenme hakkını istiyorsak aynı şekilde Kürt halkının tüm demokratik haklarının anayasal garanti altına alınmasından yanayız ve bunu söylemekten geri durmuyoruz.

Barışın her şeyden önce geldiğini, her talepten üstün olduğunu söylüyor bazı Kürt kardeşlerimiz. Elbette ki haklılar. Ancak tarih bize -yenilgileri saymazsak- yavaş yavaş ulaşılan bir barış hiç göstermedi. Katalonya’dan İrlanda’ya, Bask halkına… bakarsak temel demokratik hakların anayasal güvenceye alınmadığı takdirde, tankların şehirlerde dolaşabildiğini görürüz.

Elbette ki kimsenin Kürt halkına “öyle değil, böyle mücadele et”, “onu değil, esas bu hakkı iste” diye buyurma hakkı yok. Ancak Türkiye’de işçi sınıfının ekmek ve Kürt halkının özgürlük mücadelesinin ayrı ele alınamayacak kardeşler olduğunu söylemek herkesin harcı.

Tam da bu noktada “Tamam da nerede bu bahsettiğin emekçiler?” diyor hevallerimiz. Doğru, işçi sınıfı içerisinde Kürt halkına yönelik ayrımcı, dışlayıcı bir yanlış bilincin varlığı inkâr edilemez. Ama siyasetin, hele hele devrimci siyasetin olanı kabullenerek değil, nasıl değiştirilebileceğini düşünerek, kendi programını bunun üzerine inşa ederek yapıldığı inancındayız.

Baskıcı rejimin hiçbir türü Kürt halkının özgür olması halinde yaşayamaz ancak, Kürt halkının özgürleşmesi bilinci ne olursa olsun tüm emekçilerin çıkarına olur.

Demokratik hakları ve ekmeği için arayışta olan kitleleri, asla bu haklardan yana olamayacak düzen partilerinden bağımsızlaştırarak, Kürt halkının temel demokratik haklarını, işçi sınıfının sınırsız örgütlenme hakkını ve az kazanandan az, çok kazanandan çok verginin alındığı bir düzeni garanti eden bir anayasanın hazırlanması için kurucu meclis çağrısında bulunup bunun mücadelesine soyunmak, kalıcı ve güvenilir bir barış ve temel demokratik haklar için emin bir adım olacaktır.

Emperyalizme karşı emekçilerin seçeneğini yaratalım

0

1949’da kurulan NATO’yu var eden nesnelliğin merkezinde, bürokratikleşmiş de olsa bir işçi devleti olan Sovyetler Birliği’nin güçlü varlığı ve dünya işçi sınıfının bürokratik frenlerle dizginlense de yok edilemeyen devrimci potansiyeli bulunuyordu.

Son birkaç on yıldır ise emperyalist kurum ve politikaların yeni hallerini şekillendirecek olan koşulların gitgide daha belirgin hale geldiğine şahitlik ettik. Bu yeni nesnellik, emperyalist kapitalizmin içinden çıkamadığı çoklu kriz halidir. 2008’de su yüzüne çıkan ve hâlâ aşılamayan küresel ekonomik kriz, ABD’nin gerilemesi ve Çin’in agresif yükselişiyle belirlenen hegemonya bunalımı, derinleşen iklim krizi ve büyüyen göç krizi bu tablonun temel bileşenleridir. Ekonomik ve siyasi krizlerin keskinleştirdiği rekabet ve yaygınlaştırdığı savaşlar, bu krizleri birbirine bağlayan bir sarmal yaratmakta; bu sarmal da NATO’yu bugün yeniden örgütlenmeye mecbur bırakmaktadır.

Bilindiği üzere ABD, NATO üyelerinin “savunma” harcamalarını gayrisafi yurtiçi hasılalarının (GSYH) yüzde 5’ine tekabül edecek şekilde artırmalarını istedi ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu tüm üyeler 2035’e kadar bu hedefe varma taahhüdünde bulundular. 2024 itibarıyla “savunma” için GSYH’den yüzde 2,1 pay ayırmış olan Türkiye’de birkaç yılda böylesine devasa bir bütçe değişikliğinin hayata geçmesinin tek yolu var, o da zaten sefalet koşullarında yaşam savaşı vermekte olan işçi sınıfını şiddetli açlığın kucağına itmek. Peki ne uğruna? Kapitalist tekellerin daha çok semirmesi için girişilen ve en ağır bedeli her ulustan işçilerin, emekçilerin, gençlerin, kadınların ödeyeceği kesin olan emperyalist savaşların yürütülmesine hazırlık uğruna. Filistin’de kelimenin gerçek anlamıyla bir soykırıma imza atan emperyalist-Siyonist haydutluğun işlediği tüm suçların ve emekçi halklara karşı işlenecek benzer yeni suçların da ortağı olmak pahasına…

Tek Adam rejimi, emekçilerin sofrasından çalarak yapacağı bu “bonkörlüğün” karşılığında Avrupa’nın yeni savunma mimarisine eklemlenmeyi ve yerli savaş tekellerinin palazlanması için kendisine pazar sunulmasını istiyor. Avrupa emperyalizmi ise güney kanadını başta göç olmak üzere her türlü sınır ötesi etkiden korumak üzere Türkiye’nin bekçiliğe soyunmasını bekliyor. Masaya konan hayatlar emekçilerin olunca, egemenler arasındaki bu pazarlıkta alan da veren de halinden memnun görünüyor.

Şunu da not etmek gerek, Türkiye’nin emperyalist bağımlılık ilişkileri içerisindeki konumunu perçinlemeye yönelen ve emekçilerin yoksulluğunu daha da derinleştirmesi kaçınılmaz olan bu uzlaşılara ne CHP’nin ne DEM’in esastan itirazı var. Bu apaçık gerçek, “en geniş muhalefet” söyleminin arkasına gizlenip herhangi bir burjuva partisine yedeklenerek yapılan sözde sol siyasetin sınırlarına da işaret ediyor.

Emperyalizmin sadece o veya bu temsilcisine değil tüm emperyalistlere açıkça cephe almadan, NATO başta olmak üzere tüm emperyalist savaş örgütlerinden derhal ayrılmayı ve burada bulunan tüm üsleriyle, teçhizatlarıyla, temsilcileriyle defolup gitmelerini tartışmasız bir hedef olarak sahiplenmeden Tek Adam rejiminden ve kapitalizmden kopuş eksenli bir mücadelenin yürütülemeyeceği açık.

7-8 Temmuz’da Ankara’da gerçekleştirilmesi hedeflenen NATO Zirvesi’ne tüm gücümüzle karşı çıkmalı ancak bu güncel görevle yetinmenin ötesine geçerek, antiemperyalist karakteri belirgin bir emek ittifakının inşası için de mücadele etmeliyiz.

İstanbul Onur Yürüyüşü’nün ardından

0

24. İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü bu yıl Açık S’açık temasıyla gerçekleştirildi. Ben de uzun yıllardan sonra Onur Yürüyüşü’ne katılma fırsatı bulmuş bir lubunya olarak duygu ve düşüncelerimi sıcağı sıcağına yazmak istedim.

Öncelikle temaya da yansıdığı üzere yürüyüşün yapılacağı yer ve günün önceden açıkça duyurulmuş olmasını çok kıymetli bulduğumu belirtmek isterim. Tek Adam rejimi cinsiyet kimliklerimizi ve cinsel yönelimlerimizi kamusal alanda görünmez kılmak için tüm devlet gücünü seferber ederek bizi sokaklardan sökmeye uğraşırken, bizim varoluşumuzun tartışılmaz meşruiyeti ile davranmaktan vazgeçmememiz hayati önemde.

Birkaç ayrı toplanma noktasında birden başlattığımız yürüyüşümüzün benim de içinde bulunduğum noktada daha pankartın açıldığı anda sivil polislerin saldırısı ile engellenmesi, beni ve beraber gözaltına alındığım arkadaşlarımı üzmüş olsa da farklı noktalarda daha uzun süren eylemlerin yapılabilmiş olması, tüm engellemelere rağmen renklerimizin görünür kılınabilmesi son derece mutluluk vericiydi.

Yürüyüşümüzün görece cılız halini açıklamaksa zor değil. Ne de olsa tüm demokratik hakları ve temel özgürlükleri ayaklar altına alan bir baskı rejimi altında yaşıyoruz. NATO Zirvesi bahanesiyle sosyalistleri hukuksuzca hedef alırken, konuyla hiçbir alakası olmayan TEMA Vakfı üyelerini dahi tutuklayabilecek kadar da pervasızca işleyen bu baskı aygıtının hemen her kesimden insanı tedirgin ettiği ortada. Üstelik lgbti+lar yıllardır tek adamdan bakanlarına, ekran yüzlerinden sosyal medya trollerine varana dek rejimin her kademeden mensubu tarafından şeytanlaştırılıp, hedef haline getirilmişken kalbi orada atan birçoğumuzun sokağa çıkmaktan endişe etmesi gayet anlaşılır.

Fakat rejimin sayısız hamlesine karşılık günden güne yoksulluğun acısını daha derinden yaşamakta olan emekçi halkın homofobik panik siyasetini gündemine almadığını, rejimin varoluşumuzun meşruiyetini kalabalıklar nezdinde bir tehdit olarak algılatmayı başaramadığını da unutmamalıyız. Bu yüzden önümüzdeki yıl tüm onur haftası etkinliklerine ama en çok da bize tamamen yasaklanmak istenen yere, yani sokağa, yani yürüyüşe daha kitlesel bir katılımla çıkmayı nasıl mümkün kılabileceğimiz meselesi, şu anda üzerinde en çok düşünmemiz gereken şey olsa gerek. Ben de bu düşüncelerle önümüzdeki yıl Pride sürecinin örgütlenmesine doğrudan katılarak, halihazırda sarf edilmekte olan kolektif emeğe ve akla biraz olsun katkı sunmak için kendime söz verdim. Seneye hem açık olalım hem daha kalabalık!

Çobanın gönlü olsa tekeden süt çıkarırmış!

0

Yılın altı ayı geride kaldı. 3 Temmuz Cuma günü enflasyon oranı açıklanacak. Muhtemel altı aylık resmi enflasyon oranı yüzde 18 civarında olacak. 2026 yılı başlarken Merkez Bankası’nın hedefi yüzde 16’ydı! Mayıs ayında bu hedef yüzde 24’e çıkarıldı! 2026 yılının yüzde 30’un altında tamamlanması ise beklenmiyor. Olsun! Önemli olan hedeflerin tutması değil zaten. Ekonomi yönetiminin hedefleri bir tek işçinin ücretini, emeklinin aylığını baskılamak, emekçilerin alım gücünü yerlerde süründürmek için kullanılıyor. Tabii bir de göz boyamak için. Öyle ya “kim öle, kime kala!”

Bahane her zaman hazır! Hedefler tutmadı çünkü ABD ve İsrail İran’a saldırdı, savaş çıktı. Hürmüz kapandı. Enerji fiyatları yükseldi. Maliyet arttı. Evdeki hesap çarşıya uymadı vs… Peki, geçen yıl niye enflasyon hedefi tutmadı? Savaş mı vardı? Ya önceki yıl? Ya daha da önceki yıl! Aslında hedefin son 20 yılda sadece iki kez tutmuş olması dahi her şeyi anlatıyor! Mesele dış faktörler değil. Zaten tüm faktörler hesaba katılmıyorsa ortada hedef değil sadece boş niyet vardır.

Üstelik son 20 yılda iki kez tutmuş enflasyon hedefi gerçeğine rağmen ücretlere Orta Vadeli Program doğrultusunda beklenen enflasyon oranına göre zam yapılmaya başlandı. Zaten resmi enflasyon oranları hiçbir zaman işçinin, emekçinin gerçek harcama giderlerine denk gelmiyordu. Yetmezmiş gibi bir de üstüne tutmayan hedeflere göre artış yapma gaspı başladı. Zaten düşük ücretlerle yıllardır alım gücü gerileyen, yoksullaşan emekçiler tam anlamıyla yoksulluğa mahkûm hale getirildi.

Çobanın gönlü olsa tekeden süt çıkarır derler. Nerede! Bırakalım olmayanı oldurmayı, en zor hedefleri tutturmayı bir yana; emek düşmanı iktidar pratiğinde çeyrek asırdır tam tersi bir süreç yaşanıyor. Bir yandan asgari ücret ortalama ücret haline getirilirken diğer yandan bütün emeklileri en düşük emekli aylığına sıkıştıran acımasız bir sömürü düzeni inşa ediliyor. Bal tutan parmağını yalarmış. Kuşkusuz sermaye sever iktidar bu emek düşmanı politikalardan ricat etmeyecek. Tok açın, zengin yoksulun, sermaye emeğin halinden anlamaz, anlamayacak ama emekçi halk isterse tekeden de süt çıkarmasını bilir… 

Venezuela: Depremden etkilenen emekçi halkla tam dayanışma içindeyiz

0

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Venezuela seksiyonu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi’nin 26 Haziran’da yayımlanan açıklamasını paylaşıyoruz. Açıklamanın çevirisi yayımlandığı sırada resmi rakamlara göre depremde hayatını kaybeden kişi bin 700’ü aşmışken, deprem sonrası 45 bin kişi ise kayıp.

ABD’nin kontrolündeki petrol kaynakları depremzedelerin hizmetine sunulmalıdır

24 Haziran Çarşamba günü saat 18.04’te, Richter ölçeğine göre 7,2 ve 7,5 büyüklüğünde, neredeyse eşzamanlı iki deprem meydana geldi. Depremlerin merkez üsleri, başkentten yaklaşık 168 km uzaklıkta, ülkenin orta-batısındaki Yaracuy eyaletindeydi. Bu, “sismik ikili” olarak bilinen, olağandışı ve son derece tehlikeli bir olaydı. Deprem, ülkenin orta kesimini ve özellikle La Guaira eyaletini ve Caracas’ı etkiledi; Miranda, Aragua, Carabobo, Falcón, Zulia, Yaracuy, Lara gibi eyaletlerde de ciddi hasara yol açtı.

Hükümetin son açıklamasına göre ölü sayısının 589, yaralı sayısının ise 2.980 olduğu belirtiliyor. Bu sayıların ilerleyen saatlerde ne yazık ki artması bekleniyor. Çöken çok sayıda binanın enkazı altında halen mahsur kalan birçok kişi bulunuyor.

Sosyalizm ve Özgürlük Partisi olarak, sayısız insan hayatının yitirilmesi ve özellikle konutlarda meydana gelen büyük maddi kayıplar ile şu ana kadar 27 binden fazla kişinin mağdur olmasına neden olan bu felaket karşısında Venezuela’nın emekçi halkına en derin üzüntülerimizi ifade ediyoruz. Depremlerden etkilenen halk kesimlerine ve işçilere dayanışma duygularımızı iletiyor, bugün bu trajediyi derinden yaşayan her emekçi ailesinin acısını paylaşıyoruz.

Büyük bir toplumsal felaketin ortasında yaşanan bir doğal afet

Bu felaket ülkemiz için en kötü zamanda meydana geldi. Yıllarca süren yolsuzlukların, petrol gelirlerinin yağmalanmasının, sosyal harcamaların kısılması sonucu kamu hizmetlerinin tahrip edilmesinin ve krizin yükünü emekçilerin sırtına yükleyen acımasız bir kemer sıkma politikasının ardından yaşandı. Hükümet bir yandan Trump ile yaptığı anlaşma çerçevesinde doğal kaynaklarımızı teslim ederken, diğer yandan kamu yönetiminde işten çıkarmalara hazırlanıyor ve iş kanununu patronların çıkarları doğrultusunda yeniden düzenlemeye çalışıyor.

Böyle büyük bir felaketle baş edebilecek durumda olmayan ülke; son derece kırılgan koşullar ve ciddi zorluklar içerisinde. Su yok, kronik elektrik kesintileri var, ulaşım yetersiz, gaz yok, benzin kıtlığı var. Milyonlarca sağlık çalışanı açlık sınırındaki maaşlar yüzünden ülkeyi terk etti ve sağlık sistemi, yıllarca süren yatırım eksikliği ve ABD tarafından uygulanan ağır emperyalist yaptırımlar sonucu çökmüş durumda. Üstelik bu, altı ay önce bizi bombalayan ve şimdi ikiyüzlüce bize “yardım” teklif eden ülkenin ta kendisi.

Ulusal Hastane Anketi’nin yakın tarihli bir raporuna göre, 2024 yılında cerrahi kapasitede yaklaşık yüzde 60’lık bir açık vardı; fiziki kapasite olarak hastane başına ortalama on ameliyathane olması gerekirken, sadece dört ameliyathane faaliyette bulunuyordu. Ayrıca hastanelerin yüzde 91’inde hastaların ameliyat için kendi malzemelerini getirmesi gerekiyor, acil durum malzemelerindeki tedarik yetersizliği oranı ise yüzde 36’ya ulaşıyor. Böylesi kıtlık koşullarına rağmen hayat kurtarmak için büyük bir özveriyle çalışan sağlık personelinin emeğini selamlıyoruz.

Bu büyüklükte ve kapsamı bu denli yaygın bir deprem, toplumun tüm kesimlerini ayrım yapmadan etkiler; ancak yaşadıkları zorlu toplumsal koşullar nedeniyle en yoksul mahallelerde yaşayan halk kesimleri ile emekçiler, bunun en ağır sonuçlarına katlanmak zorunda kalıyor.

Devletin bütün imkânları depremzedeler için kullanılmalıdır

Tüm sendikaları, yerel halk konseylerini ve diğer taban örgütlerini, yardım toplama merkezleri açarak ve devlet bürokrasisinin yardımları kendi çıkarları için suistimal etmesini önlemek amacıyla yardım dağıtımını denetleyerek, etkilenen ailelere tam dayanışma göstermeye çağırıyoruz.

Delcy Rodríguez liderliğindeki geçici hükümetten ve tüm kurumlardan, devletin tüm kaynaklarının derhal depremzedelere ve enkaz altında kalan kişilerin kurtarılması çalışmalarına yönlendirilmesini talep ediyoruz. Venezuela Merkez Bankası (BCV), sadece beş ayda sermaye sahiplerini desteklemek amacıyla özel bankacılık sektörüne 5,5 milyar dolardan fazla kaynak aktardı. Özel sektöre ve bankalara yapılan bu kaynak aktarımının durdurulmasını ve bu kaynakların, depremzedelere yardım edilmesi ve evsiz kalan kişilerin konutlarının yeniden inşası için bir acil durum fonuna yönlendirilmesini talep ediyoruz! Depremzedeler için acil yardım ve konutların yeniden inşası sağlanmalıdır!

Hükümet, büyük ulusal ve çokuluslu şirketlerden ekonomik destek talep etmeli; özel inşaat şirketleri ise ağır makinelerini ve ekipmanlarını enkaz kaldırma çalışmaları için hükümetin hizmetine sunmalı, böylece çökmüş binalarda halen mahsur kalan yüzlerce kişinin hayatı kurtarılmalıdır.

Depremlerden saatler önce, Venezuela hükümetinin dış borcunun 240 milyar dolar olduğunu açıklayacağı ve bu borcu ödemek için alacaklılarla bir anlaşmaya varmayı hedeflediği öğrenilmişti. Felaketin yarattığı durumun ağırlığı karşısında, hükümetin bu girişimden vazgeçmesini ve borçların iptal edilmesini talep ediyoruz.

Dünyadaki birçok hükümet maddi ve insani yardım gönderme niyetini açıkladı. Bu doğrultuda, henüz açıklama yapmamış hükümetlerden de bunu yapmalarını ve zor durumla karşı karşıya olan Venezuela halkına yardım göndermelerini talep ediyoruz. Bu arada, Gazze’de ve tüm Filistin’de soykırım uygularken, ikiyüzlü bir şekilde, bize “yardım” göndereceğini açıklayan “ülkelerden” birisi de İsrail oldu.

ABD’nin ekonomimiz üzerindeki yaptırımları, özellikle de finans ve petrol alanındaki yaptırımları derhal ve kalıcı olarak kaldırmasını talep ediyoruz. OFAC’ın (ABD Yabancı Varlıkları Kontrol Ofisi) yayınladığı, insani yardım amacıyla fon transferlerini ve işlemlerini geçici olarak ve sadece ekim ayına kadar kolaylaştıran 60 No’lu Lisansı reddediyoruz. Bunun geçici değil kalıcı hale getirilmesini talep ediyoruz.

Aynı şekilde, ABD emperyalizminin petrol ve maden satışından elde edilen ve Hazine Bakanlığı’nda bloke tutulan tüm parayı Venezuela’ya teslim etmesini ve bu kaynakların afetin yaralarının sarılması için özel bir acil durum fonuna yönlendirilmesini talep ediyoruz.

Sosyalizm ve Özgürlük Partisi

26 Haziran 2026

P&G işçisi: “Grev çadırı, hak aramayı öğreten sınıfsız ve ücretsiz bir okul”

0

DİSK’e bağlı Lastik-İş Sendikası Gebze Şubesi’nin örgütlü olduğu Procter and Gamble’de 12 Mayıs 2026’da başlayan grevimiz 50. güne yaklaşıyor. Bu grev ve mücadele, 87 işçi yanı sıra tüm işçi sınıfı açısından da emeğin ve sendikal hakların korunması adına büyük anlam taşımakta.

Greve dair sürecimiz şu şekilde ilerledi. P&G’nin üyesi olduğu işveren sendikası KİPLAS ile Lastik-İş arasında 9 Aralık 2025’te başlayan toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde anlaşma sağlanamaması üzerine arabulucu süreci başlatıldı. 30 Mart 2026’da Lastik-İş’e Resmi Arabulucu Raporu ulaştırıldı. Uyuşmazlığın sürmesinden ötürü 6 Nisan 2026’da grev kararı alındı. 11 Mayıs 2026’daki son görüşmede anlaşmazlık giderilmeyince 12 Mayıs 2026’da grev başladı.

Ariel, Fairy ve Alo gibi markalar için üretim yapan fabrikada 87 işçi, ücretlerine enflasyon artı 2-3 puan oranında zam talep ediyor. KİPLAS’ın son teklifi ise ilk 6 ay için yüzde 5. Sonraki dönemlere dair işçiler TÜİK verilerine göre açıklanan enflasyon oranında zam isterken işveren teklifi enflasyonun yüzde 40’ı oranında artış öngören bir teklifti. Gerçeği yansıtmayan TÜİK enflasyon verilerinin bile altında kalan, işçi sınıfına dayatılan bu yoksulluk düzeni kabul edilemez. İşverenlerin doymak bilmez kâr hırsının, ülkedeki ekonomik istikrarsızlığın ve yanlış politikaların faturasının biz emekçilere kesilmesine asla müsaade etmeyeceğiz. Bizler P&G işçileri olarak; enflasyon canavarının altında ezilmemek, çoluk çocuğumuzun rızkını korumak için başlattığımız bu haklı mücadeleden bir adım bile geri atmayacağız.

Grevin 27. gününde işveren tarafından sendikamızla ilk temas kuruldu ve bugüne kadar yapılan görüşmelerde enflasyonun yüzde 78’i oranında artışa kadar bir noktaya gelindi. Öte yandan işveren, grevin ilk gününden itibaren işçilerin fabrika lavabo-tuvaletlerini kullanması engelleyerek çalışanların üzerinde ilk günden baskı kurmaya çalıştı. Ayrıca çalışanları ve ailelerini kapsayan özel sağlık sigortalarını grevin ilk gününde iptal etti. Sanki bir toplu sözleşme sürecinde değil de savaşta olduğumuzun izlenimini vermeye çalışarak insan onuruna yakışmayan davranışlarda bulundu. Aynı zamanda Çek Cumhuriyeti’nde bulunan P&G Rakona fabrikasından ürün sevk edip ithalat adı altında Türkiye pazarına sokarak grev kırıcılığı hareketini gerçekleştirdi. Ülkemizde kanunların hep sermayenin tarafında olması nedeniyle işçinin, emekçinin grev hakkını ne denli zor mücadelelerle sürdürdüğünü bu tür grev kırıcılığı hareketleri gözler önüne seriyor ne yazık ki.

Bizler sadaka değil, fabrikaları var eden emeğimizin, gece gündüz demeden akıttığımız alın terimizin gerçek karşılığını istiyoruz. Haklı taleplerimiz karşılanana, masada hakkımız olanı alana kadar üretimden gelen gücümüzü sonuna kadar kullanarak, grev önlüklerimizi çıkarmayacağız! Tüm halkımızı, emek dostlarını ve sınıf kardeşlerimizi bu onurlu direnişimizde bizlerle omuz omuza olmaya çağırıyoruz.

Son olarak şunu da belirtmek isterim ki grev çadırlarının bir okul olduğunu bu süreçte tüm emekçi işçi arkadaşlarım çok güzel bir şekilde öğrendiler. Grev çadırı bizim sınıf bilinci ve hak arama eğitimi, dayanışma ve kolektif yaşam deneyimi, kültürel ve politik gelişim, hayatın gerçekleriyle yüzleşme gibi birçok şeyi deneyimlememize önayak oldu ve öğretti. Grev çadırından çıkan bir işçinin, çadıra giren işçiyle aynı kişi olmadığı anlatılır. Çadır; insanı dönüştüren, eğiten, farkındalık kazandıran ve ona hak aramayı öğreten sınıfsız ve ücretsiz bir okuldur.

Direne direne kazanacağız…

Yaşasın sınıf dayanışması…

Saygılarımla,

P&G grevcisi Serdar Erdoğan