İşçi Demokrasisi Partisi’nin “1 Mayıs’a doğru: ekonomik kriz, işçi sınıfının durumu ve mücadeleler” başlığıyla örgütlediği etkinlik 26 Nisan Pazar günü Taksim Leylek Cafe Sanatevi’nde gerçekleşti. Tek Adam rejimi karşısında işçi sınıfının birliğinin altının çizildiği etkinliğe grevdeki Özel İtalyan Lisesi öğretmenleri, geçtiğimiz yılın sonunda direnişlerini başarıyla sonuçlandıran Özel Okmeydanı Hastanesi işçileri ve çeşitli sektörlerden işçiler konuşmalar yaptı.
İDP Genel Başkanı Oktay Çelik, etkinliğin açılış konuşmasına Doruk Maden işçilerinin direnişi ve süregiden Özel İtalyan Lisesi grevinden öğretmenler nezdinde işçi sınıfını selamlayarak başladı. Çelik, konuşmasında işçi sınıfının 1 Mayıs’a siyasi partiler ve sendika konfederasyonları arasındaki ayrımları gözetmeksizin, birleşik ve kitlesel bir şekilde katılması gerektiğinin altını çizdi.
Çelik’in konuşmasının ardından İDP üyesi Alp Ata Türkoğlu, 2025 yılından bugüne kadar gerçekleşen grevlerin bilançosunu içeren bir sunum gerçekleştirdi. Sunumda, geçmiş ve güncel deneyimler ışığında sınıfın mücadeleler içinde birliğinin kazanımlar elde etmenin tek yolu olduğunu vurgulandı.
Sunumun ardından Gazete Nisan’ın Özel İtalyan Lisesi Grevi’ne destek için hazırladığı belgeselin ilk gösterimi yapıldı. Grevin örgütlenme sürecini ve kazanmak için ihtiyaçların neler olduğunu anlatan belgeselin ardından grevci öğretmenlerden Başak Baysallı ve Hamise Aydurmuş söz aldı. Öğretmenler; grevin kendisinin de bir okul olduğunu, kazanmak için işçi sınıfının “beyaz yaka-mavi yaka” gibi ayrımları aşarak mücadelelerde birleşmesi gerektiğini vurguladı. İtalyan sendikalarının işçilerin uluslararası birliğini desteklemeyen bir tavırla, Türkiyeli grevci öğretmenleri yalnız bırakan tutumu eleştirildi.
Ardından söz alan Özel Okmeydanı Hastanesi direnişçisi Kader Güneşdoğdu, rejimin işçilerin birliğini bölmek için milliyetçi propagandaları kullandığını ifade etti. Konuşmasının sonunda Doruk Maden işçileriyle, Temel Conta işçileriyle ve grevci Özel İtalyan Lisesi öğretmenleriyle dayanışma duygularını iletti. Güçlü bir 1 Mayıs için alanlara işçilerin birliği vurgusuyla katılmanın önemini ifade etti.
Eğitim-Sen 3 No’lu Şube Hukuk Sekreteri Murat Özcan, aldığı sözde sınıf hareketinin en durgun görünen anlarında dahi sürekli örgütlendiğini, eğitim emekçilerinin gerek özel sektörde gerek kamuda olsun mücadelenin keskinleştiği dönemlerde işçi hareketine öncülük edebildiğini ifade etti. İşçi sınıfının bağımsız medya organlarının güçlendirilmesi ve devam eden tüm mücadelelerin kitlelere anlatılması gerektiğini söyledi.
Belediye işçileri sendikal bürokrasiye karşı işçilerin taban örgütlenmesini sağlaması gerektiğini ancak sendikaların bürokrasiye terk edilemeyecek mücadele araçları olduğunu ifade etti. Tekstil ve taşımacılık sektöründen söz alan işçiler mücadeleleri birleştirmeden kazanılamayacağını, sınıfın birliğinin enternasyonal bir anlayışla mümkün olduğunu söyledi. Söz alan işsiz bir genç kadın, gerek gündelik hayatta gerek direniş alanlarında kadınların görünmeyen emeğinin açığa çıkması gerektiğini vurguladı. Filistinli göçmen bir kadın, göçmen işçilerin patronlar ve hükümet karşısında yaşadığı güvencesizliği anlatan deneyimini salonla paylaştı.
Öğrenci hareketi içerisinde örgütlenen Zırhlı Tren üyesi Elif, Tek Adam rejimine karşı öğrenci hareketinin de işçi hareketine benzer nitelikte bağımsız kitle örgütlerini inşa etmesi gerektiğini söyledi. Bu anlayışla üniversitelerde inşa edilmeye çalışılan Öğrenci Temsilciliği Kurullarına (ÖTK) işaret etti. Öğrenci hareketinin sorunlarının işçi sınıfının sorunlarından ayrılamayacağını ve öğrencilerin 1 Mayıs’ta emekçilerle birlikte yürümesi gerektiğini söyledi.
Konuşmaların ardından Küresel Sumud Filosu Türkiye Komitesi Kampanya Koordinasyon Grubu Üyesi ve İDP Merkez Komite üyesi Görkem Duru’nun filodan ilettiği dayanışma videosu gösterildi. Duru; Gazze’deki ablukayı kırmak, insani yardımı ulaştırmak ve soykırıma son vermek için İtalya’nın Augusta kentinden yola çıkan gemilerin demir almasından hemen önce çektiği videoda bölgedeki emperyalist saldırıya, ABD ve İsrail’in Lübnan’a ve İran’a dönük saldırılarına karşı mücadeleyi büyütmenin gerekliliğine işaret ederek, devam eden 1 Mayıs hazırlıkları için başarı dileklerini iletti.
Birçok farklı sektör ve mücadeleden emekçilerin söz aldığı etkinlik, Oktay Çelik’in kapanış konuşmasıyla tamamlandı. Çelik, etkinlik biterken işçi hareketinin kitleselleşmesi için mücadelelerde birleşmek gerektiğinin, sendikaları terk etmeden onları kazanmak için mücadele etmenin önemini vurguladı. Tek Adam rejiminin ekonomik ve siyasal baskı politikalarına karşı tek çıkış yolunun işçilerin bağımsız siyasal hattını örgütlemekten geçtiğini, sendikal bürokrasiye ve sol hareketteki rekabete karşı, ortak amaçlar doğrultusunda ve mücadelelerin içinde bir araya gelmek gerektiğini ifade etti.
Etkinliğin sonunda moderatör Cemre Sava, güçlü bir 1 Mayıs için “Soframızdan ve Özgürlüklerimizden Elinizi Çekin!” pankartıyla Kadıköy’de kurulacak İDP kortejine çağrıda bulundu.
İşçi Demokrasisi Partisi 1 Mayıs etkinliği tamamlandı
26 Nisan günü Leylek Sanatevi'nde gercekleştirdiğimiz "1 Mayıs'a doğru: Ekonomik kriz, işçi sınıfının durumu ve mücadeleler" başlıklı etkinliğimiz yoğun ilgi ve katılımla tamamlandı. pic.twitter.com/HGxmS561Hn
— İşçi Demokrasisi Partisi (@idpgenelmerkezi) April 27, 2026
19 Mart seferberliğinin üzerinden bir yıl geçti. Bir yıl sonra, 1 Mayıs’a giderken şunları sormamız gerekiyor: Seferberliğin ilk günlerinde barikatları aşan, kampüslerden taşan ve meydanları dolduran coşkulu öğrenci hareketinden geriye ne kaldı, aradan geçen aylarda hangi taleplerimizi kazanabildik, ne inşa edebildik?
Öğrenci gençliğin özörgüt arayışı sürüyor. Kimi üniversitelerde ÖTK seçimleri gerçekleşiyor, kimi yerlerde engellendi, kimi yerlerde kazanılan mevziler geri çekildi. Tek Adam rejimi kampüslerdeki siyasi kuşatmasını derinleştiriyor. Polis ve ÖGB hâlâ kampüslerde kol geziyor, öğrenci kulüpleri baskı ve sansüre boğuluyor, CİTÖK’ler işlevsizleştirilmiş durumda, öğrenciler soruşturmalar yoluyla mücadeleden caydırılmaya çalışılıyor.
Kuşatmanın ekonomik ayağı da her geçen gün derinleşiyor. Yetersiz kapasiteli yurtlarda ne öğrenci denetimi var ne de emekçilerin ve öğrencilerin can güvenliği. KYK bursları her geçen ay enflasyonun gerisinde kalıyor. Meslek liseli gençlik ise MESEM Protokolü aracılığıyla sermayenin ucuz emek gücü ihtiyacını karşılamak için sınıflarından koparılıp iş cinayetlerine kurban ediliyor.
Bir sonraki seferberliğe hazırlıklı girmek istiyorsak, her seferberlikte yeni mevziler kazanmak istiyorsak ÖTK’ları yalnızca hareketin doruk noktalarında değil, geri çekildiği dönemlerde de inşa etmeyi sürdürmek zorundayız.
1 Mayıs, öğrenci gençlik için bu inşanın sürekliliğini ilan etme günü olmalıdır. Emekçiler neredeyse 1 Mayıs alanı orasıdır. Sendika bürokratlarını ikna etmeye çalışmak için sendika genel merkezlerinin önüne gitmek yerine emekçilerle yan yana, omuz omuza taleplerimizi yükseltelim:
Öğrenci kulüpleri üzerindeki baskıya son!
Üniversitelerde ÖTK yoluyla öğrenci denetimi!
Etkin CİTÖK!
Polis ve ÖGB, üniversiteden dışarı!
Yurtlarda işçi ve öğrenci denetimi!
KYK burslarına üç ayda bir otomatik zam!
MESEM Protokolü iptal edilsin, çocuk işçiliğine son!
Bu talepler kayyum siyasetiyle belediyelerden üniversitelere her yeri kuşatan, kampüslerimizi kolluk kuvvetlerine açan ve Şimşek programıyla bizi yoksulluğa, geleceksizliğe, okurken çalışmaya, çalışırken ölmeye mahkum eden Tek Adam rejimine karşı emekçilerle omuz omuza cevabımızdır!
Yaklaşık 100 tekne ve 1.000 katılımcıyla tarihin en büyüğü olacak.
Küresel Sumud Filosu, 12 Nisan Pazar günü, İspanya’nın Barselona kentindeki Moll de la Fusta limanından İsrail’in Filistin halkına dayattığı soykırımcı ablukayı kırmak ve insani yardım ulaştırmak amacıyla Gazze’ye doğru yola çıktı.
Aralarında doktorlar, sağlık çalışanları ve eğitimcilerden oluşan önemli bir delegasyonun da bulunduğu, 35’ten fazla ülkeden yaklaşık 300 aktivisti taşıyan 40 tekne Barselona’dan ayrıldı. Akdeniz’in farklı noktalarında yelken açan teknelere, bir kara konvoyu da eşlik edecek. Bu konvoy, İsrail tarafından kapalı tutulmaya devam edilen ve insani yardım girişi engellenen Refah Sınır Kapısı’nı açmak amacıyla Kuzey Afrika boyunca ilerleyecek.
Pazar günü Moll de la Fusta limanından ayrılan tekneler, Gazze’ye yönelik tarihin en büyük insani yardım misyonu olmayı hedefleyen Filo’nun yalnızca ilk dalgası. Hedef, 70 ülkeden toplam 100 tekneyi ve 1.000’den fazla katılımcıyı bir araya getirmek.
Barselona’dan ayrılan teknelerin İtalya, Yunanistan ve Türkiye’den geçmesi; ve bu güzergâhta onlara, 4 Nisan’da Fransa’nın Marsilya limanından yola çıkan Thousand Madleens kolektifine ait yirmi kadar teknenin de aralarında bulunduğu başka gemilerin katılması bekleniyor.
Filo, ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırganlığının bir sonucu olarak Ortadoğu’da büyük bir gerilimin yaşandığı bir anda ve kırılgan bir ateşkesin ortasında Akdeniz sularında seyrediyor. Bu sırada, Netanyahu’nun aşırı sağcı ve suçlu hükümeti, Lübnan’ın güneyindeki geniş alanların işgalini ilerletirken ülkeyi bombalamaya devam ediyor.
Trump’ın Gazze’ye dayattığı sahte barış anlaşması başarısızlıkla sonuçlandı ve İsrail saldırılarını sürdürüyor. Geçtiğimiz yılın Ekim ayında imzalanan ateşkesten bu yana İsrail, Gazze’de 750 kişiyi katletti. İsrail’in gıda, ilaç, gaz ve yakıt girişine getirdiği kısıtlamalar nedeniyle insani kriz her geçen gün kötüleşirken Siyonist ordu, Gazze Şeridi’nin büyük bir kısmını işgal etmeye devam ediyor.
İsrail hem Gazze’de hem de Batı Şeria’nın işgal altındaki topraklarında Filistin halkına yönelik baskıyı yoğunlaştırırken soykırım devam ediyor. 30 Mart’ta İsrail parlamentosu, Filistinli siyasi mahkumlar için idam cezasına ve darağacı uygulamasına izin veren bir yasayı kabul etti. Her ne kadar Filistin direnişi tarafından tutulan rehineler geçen yıl serbest bırakılmış olsa da, 9.600’den fazla Filistinli siyasi mahkum İsrail hapishanelerinde kalmaya devam ediyor; bunlardan 3.500’den fazlası resmi bir suçlama olmaksızın idari tutukluluk kapsamında tutuluyor.
Küresel Sumud yola çıkmadan önce Moll de la Fusta’daki İUB-DE delegasyonu. Görüntüde, İUB-DE mürettebat üyeleri Ezequiel Peressini ve Mónica Schlotthauer’e eşlik eden Lucha Internacionalista yöneticileri yer almaktadır.
İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da Küresel Sumud Filosu’na katılacağız. Bu kez katılımcılarımız arasında Arjantin’in Buenos Aires eyaletinden Izquierda Socialista/FIT-U milletvekili ve demiryolu sendikası delegesi Mónica Schlotthauer; Türkiye’den İşçi Demokrasisi Partisi yöneticisi Görkem Duru; ve geçen yıl heyetin bir parçası olan, teknelerin Siyonist donanma tarafından durdurulmasının ardından Ketziot Hapishanesi’nde hapsedilen ve şu anda Küresel Sumud Filosu’nun Arjantin delegasyonunu organize eden Córdoba’nın eski eyalet milletvekili Ezequiel Peressini Filo’da yer alacak.
İUB-DE Filistin halkıyla dayanışma içindeki küresel hareketin bir parçası olarak, gemilerde doğrudan yer alıyor ve aynı zamanda farklı ülkelerdeki tüm seksiyonları aracılığıyla, Gazze’ye ve Filistin halkına desteği yeniden canlandırmak için en geniş eylem birliğini sağlamak amacıyla çalışıyor. Filo, küresel seferberliği geçen yıl görülen seviyelerde yeniden canlandıran ve İsrail’in dünya çapındaki tecridini derinleştiren bir kıvılcım olabilir.
Dünya halklarını, sendikaları, kitle örgütlerini, öğrenci, çevre, kadın ve lgbti+ hareketleri ve demokrasiyi savunduğunu iddia eden herkesi, dünya halklarının Gazze ve tüm Filistin ile dayanışmasını ifade eden Küresel Sumud Filosu’na tam destek vermeye çağırıyoruz.
Netanyahu ve İsrail’in soykırımına karşı mücadele edelim; siyasi mahkumların özgürlüğü için uluslararası dayanışmayı derinleştirelim, Batı Şeria’daki yeni yerleşim planlarını reddedelim, insani yardımın acilen girişini ve Refah Sınır Kapısı’nın açılmasını sağlayalım.
Tüm İsrail birliklerinin Gazze, Batı Şeria, Suriye ve Lübnan’dan derhal geri çekilmesi için!
İran’a yönelik emperyalist ve Siyonist saldırganlığa son!
Filistin’deki etnik temizliği ve Trump ile Netanyahu’nun Gazze’yi dünya milyonerleri için bir tatil beldesine dönüştürme planlarını reddediyoruz!
Siyonist apartheid’e son!
Laik, demokratik ve ırkçı olmayan tek bir Filistin için!
Nehirden denize özgür Filistin!
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)
Sendikal tazminat hakkı, emekçinin sendika özgürlüğünün güvencesi olarak Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu Madde 25’te düzenlenmiştir. Buna göre işçilerin işe alınmaları; belli bir sendikaya girmeleri veya girmemeleri, belli bir sendikadaki üyeliği sürdürmeleri veya üyelikten çekilmeleri veya herhangi bir sendikaya üye olmaları veya olmamaları şartına bağlı tutulamaz. İşveren, bir sendikaya üye olan işçilerle sendika üyesi olmayan işçiler veya ayrı sendikalara üye olan işçiler arasında, çalışma şartları veya çalıştırmaya son verilmesi bakımından herhangi bir ayrım yapamaz. İşçiler, iş saatleri dışında veya işverenin izni ile iş saatleri içinde işçi kuruluşlarının faaliyetlerine katılmalarından veya sendikal faaliyette bulunmalarından dolayı işten çıkarılamaz veya farklı işleme tabi tutulamaz. İşverenin bu durumlara aykırı hareket etmesi halinde işçi lehine bir yıllık ücret tutarından az olmamak üzere sendikal tazminata hükmedilir. Ayrıca iş sözleşmeleri ve toplu iş sözleşmelerinde bu duruma aykırı düzenlenmeler tamamen geçersizdir.
Peki işçi, sendikal tazminat talebini nasıl ileri sürebilir?
Sendikal nedenle işten çıkarılan işçi, sendikal tazminat talebi ile işverenine karşı dava açabilir. Mahkeme sendikal tazminata 1 yıllık ücrete kadar hükmedebilir. Bu da neredeyse 12 yıl çalışması olan bir işçinin kıdem tazminatına denk düşer, yani oldukça önemlidir.
Diğer yandan İş Kanununa göre işçi, işten çıkarılmasının ardından işverene karşı işe iade davası açma hakkına da sahiptir. İşçi, açacağı işe iade davasında sendikal tazminat talebinde de bulunabilir. İşe iade davasında feshin geçersizliğinin tespiti ile işçinin işe iadesi, boşta geçen süre ücreti ve işe başlatmama tazminatı talep edilir. Feshin sendikal sebeplerle yapıldığının tespiti halinde mahkeme diğer taleplerle birlikte işçi lehine sendikal tazminata hükmeder. Burada belirtilmesi gereken bir husus; işçinin davayı kazanması ve bu kararın kesinleşmesi halinde 10 gün içinde işverene işe alım için başvuru yapması ve bu başvuruya karşılık işverenin 1 ay içinde işçiyi işe alması gerekir. Buna karşılık işveren, kesinleşen mahkeme kararına rağmen işçiyi işe almama yönünde irade gösterirse işçiye işe başlatmama tazminatı ödemekle yükümlüdür.
Sendikal tazminat işçinin başvurusu, işe başlatma ve başlatılmama şartına bağlı olmaksızın işçiye ödenir. İşe başlatmama tazminatı hizmet süresine göre 4-8 haftalık ücret iken sendikal tazminata 1 yıllık ücrete kadar hükmedilir.
Burada önemli nokta, işçi ve işveren uyuşmazlıklarından kaynaklanan davalarda öncelikle arabuluculuk yoluna başvurma zorunluluğu olmasıdır. Bu yolu tüketmeden dava açılması halinde, işçi esasen haklı olsa dahi dava usulden reddedilir.
Sendikal tazminat nasıl hesaplanır?
Sendikal tazminat, işçinin aldığı son brüt ücret üzerinden bir yıl karşılığı olarak hesaplanan tazminat türüdür. İşverence karşılanan yol ve yemek gibi yan haklar bu hesaplamada dikkate alınmaz.
Bu yıl 1 Mayıs’a açlık sınırının altında kalan bir asgari ücretle giriyoruz. Dahası emperyalist ve Siyonist saldırılar sebebiyle başlayan savaşla beraber içerisinde bulunduğumuz ekonomik kriz her geçen gün daha da derinleşiyor. Ekonomik krizin faturası emekçi halka kesilirken kadınlar derin bir yoksullukla, daha da eşitsiz koşullarla karşı karşıya kalıyor.
DİSK Genel-İş Sendikası Araştırma Dairesi’nin hazırladığı Kadın Emeği Raporu’na göre Türkiye’de çalışma çağındaki kadın nüfusunun yüzde 64’ü iş hayatına dahil dahi olamıyor. İktidar “Aile Yılı” adı altında kadınları evlere hapsetmek, azalan doğum oranlarına dair tabloyu değiştirmek, ev ve bakım işlerinin yükünü tamamen kadınların omzuna yüklemek istiyor. İstihdamda olsun veya olmasın kadınlar bir de evlerde şiddet sarmalına sürükleniyor.
Kadın yoksulluğunun tek nedeni ise işsizlik değil. Rapora göre, istihdam edilen her 10 kadından 3’ü kayıtdışı çalışmak zorunda bırakılıyor. İktidarın kadın düşmanı politikalarının bir diğer ayağı olan kadınların esnek ve güvencesiz işlere mecbur bırakılmasının bir sonucu olarak pek çok kadın kayıtdışı çalışıyor. Bu da iş hayatındaki kadınların hak mücadelelerindeki en büyük engeli doğuruyor: örgütlenememek. Rapora göre kadın işçilerin yalnızca yüzde 10’u sendikalı. Bu örgütlenmelerin gerçekleştiği işkolları ise genel işler; banka, finans ve sigorta ile sağlık ve sosyal hizmetler. Tekstil, gıda, taşımacılık ve metal gibi birçok işkolundaki kadın işçiler örgütlenemediği için işyerlerinde gasp edilen hakları için mücadeleye katılamıyor.
Evli veya bekar, genç veya yetişkin, üniversite mezunu veya değil birçok kadın, hayatın her alanında yoksulluk ve eşitsizlik ile karşı karşıya. İstihdama katılması engellenen, katılsa dahi en güvencesiz işlere mecbur bırakılan, iş hayatında yaşadığı bin bir türlü zorluk karşısında sendikalaşamayan, ücretli-ücretsiz emek kıskacındaki kadınların içerisinde bulundukları bu durum karşısında, taleplerimiz etrafında bir mücadele hattı örmeliyiz.
Ev işleri kaderimiz değil. Ev ve bakım işleri toplumsallaştırılmalı. Her mahalleye ve işyerine nitelikli ve ücretsiz kreş zorunluluğu getirilmeli. Ücretsiz ve kamusal bakım hizmetleri yaygınlaştırılmalı.
İşyerlerinde şiddet, taciz ve mobbingi önleyecek mekanizmalar kurulmalı, ILO 190 etkin şekilde uygulanmalı. Toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılığa son verilmeli. 6284 etkin uygulanmalı; şiddete karşı etkili korunma, barınma ve sosyal destek mekanizmaları artırılmalı.
Ucuz işgücü olarak görülüyor, kayıtdışı işlerde canımızı tehlikeye atmak zorunda kalıyoruz. Kayıtdışı çalışmanın önüne geçilmeli; kadınların iş hayatına güvenceli, eşdeğer işe eşit ücret aldığı koşullarda katılabilmesi sağlanmalı. Ücretler insanca yaşayacak düzeye çıkarılmalı, gerçek enflasyon oranında üç ayda bir otomatik olarak artırılmalı. Kadın ve lgbti+ emekçilerin sendikalaşmasının ve örgütlenmesinin önündeki her türlü engelleme ortadan kaldırılmalı.
Servet vergisi, belirli bir dönemdeki kazançlardan alınan gelir vergisinden farklı olarak gayrimenkul, hisse senedi, nakit, lüks tüketim araçları gibi birikmiş varlıkların toplam değeri üzerinden alınan bir doğrudan vergi türüdür. Bu kavram özellikle ekonomik kriz dönemlerinde kaynak tartışmalarının merkezinde yer alır.
Güncel veriler, vergi yükünün sınıfsal dağılımındaki uçurumu gözler önüne seriyor. İstatistiklere göre dünyadaki milyarder sayısı 2026 yılında 3428 iken toplam servetleri 20,1 trilyon dolar. Türkiye’de ise 2026 yılı itibarıyla sayıları 43’e yükselen dolar milyarderlerinin toplam serveti 106 milyar dolara ulaşmış. Verilere göre, 2024’te en zengin yüzde 1’lik kesim ulusal servetin yaklaşık yüzde 35’sine sahipti. Buna karşın Türkiye’de gelir vergisinin büyük çoğunluğu ücretli çalışanlar tarafından ödeniyor. KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergilerle toplanan bütçenin asıl kaynağını oluşturan da yine işçi sınıfı. Lüks araç satışlarının ve konut yatırımlarının artış gösterdiği kriz dönemlerinde sermaye sahiplerinin ödemediği vergiler lüks tüketimin finansman kaynağı haline gelmektedir.
Servet vergisi uygulamaları tarihsel olarak kriz veya savaş sonrası dönemlerde kapitalizmin restorasyonu için geçici bir araç olarak kullanılmıştır. Günümüzde Norveç, İspanya ve İsviçre gibi ülkelerde farklı biçimlerde uygulanmaktadır. Servet vergisi, liberal ekonomistler tarafından “sermaye kaçışına neden olacağı” gerekçesiyle reddedilir. Sosyal demokrat politikalar ise bu vergiyi kaynakları devlet eliyle yeniden dağıtmak için bir “sosyal adalet” mekanizması olarak savunur. Bu yaklaşımlar sermayenin vergi kaçırmak için kullandığı yasal boşlukları ve gizli hesapları kontrol altına alma kapasitesine sahip değildir.
Devrimci Marksistler için servet vergisi bütçe açıklarını kapatacak bir maliye politikası değildir. Aksine, sermayenin egemenliğini daha da görünür kılan ve daha kapsamlı müdahalelere zemin hazırlayan bir geçiş talebidir. Bu yaklaşımın temel özelliği vergi talebinin diğer programatik adımlarla kurduğu bağdır. Lev Troçki, Geçiş Programı’nda servet miktarının hesaplanabilmesi için ilk olarak “ticari sırrın” kaldırılmasının şart olduğunu söyler. Şirketlerin gizlilik zırhının ellerinden alınmasıyla birlikte, işletme defterlerinin ve banka kayıtlarının o işyerinde çalışan işçilerin fiili denetimine açılması mümkün olacaktır. Bu denetim mekanizmasıyla, sermaye sahiplerinin “zarar” veya “kaynak yokluğu” iddiaları denetlenebilir. Bu sayede servet tartışması somut bir hesaplaşma zeminine taşınır. Ticari sırrın iptali ile başlayan bu süreç, kolektif planlanacak bir sosyalist ekonomi hedefinin başlangıç noktasını oluşturur. Vergi kaçırma girişimleri veya ödeme dirençleri mülkiyetin tazminatsız kamulaştırılması tartışmasını bu somut zemin üzerinden yeniden açar.
Sonuç olarak servet vergisi, mali bir düzenlemenin ötesinde, işçi sınıfının yarattığı zenginlik üzerindeki tasarrufu hedef alan bir politik müdahale aracıdır. Bu talebin gerçek anlamda uygulanabilmesi, üretim süreçleri üzerindeki işçi denetiminin tesisi ile mümkündür.
Görme engelli vatandaşlarımızın hayata daha bağımsız ve güvenli bir şekilde katılabilmeleri için tasarlanan sarı kabartmalı yollar (hissedilebilir yüzeyler), ne yazık ki modern şehir hayatının en çok ihlal edilen alanlarından biri haline geldi. Bu çizgiler sadece birer dekorasyon değil, görme engelli bir bireyin dünyayı bastonuyla “okuduğu” birer kılavuz ve navigasyon sistemidir. Ancak Mecidiyeköy-Osmanbey hattı gibi yaya trafiğinin yoğun olduğu yerlerde karşılaştığımız manzaralar, bu hayati hizmetin bir “engel parkuru”na dönüştüğünü acı bir şekilde gösteriyor.
Mecidiyeköy kaldırımlarında gelişigüzel park edilmiş elektrikli scooter’lar (Martı, BinBin vb.), bu yolun en büyük ve en tehlikeli engellerinden biri. Bir görme engelli, bastonuyla sarı çizgiyi takip ederken karşısına aniden çıkan bu metal kütlelerle çarpıştığında sadece vakit kaybetmiyor; ciddi yaralanma riski ve yön duygusunu kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. Duyarsızca bırakılan bu araçlar, engelliler için erişilebilirliğin önündeki barikatlar halini almış durumda.
Sadece scooter’lar değil, özellikle yaz aylarının gelmesiyle birlikte kafelerin ve dükkanların kaldırımlara taşan masaları, sandalyeleri ve teşhir ürünleri de bu ihlalin bir parçası. Yaşlılar, pusetli anneler ve özellikle görme engelliler için ayrılmış bu özel alanların (sarı çizgilerin) ticari kaygılarla işgal edilmesi, toplumsal nezaketin ve vatandaşlık bilincinin ne denli zayıfladığını kanıtlıyor. Kamu binalarında, hastanelerde ve son yıllarda bankalarda görmeye alışık olduğumuz bu rehber çizgilerin bazen de bir ağaca, duvara veya açık bir rögara çıkması ise “yapmış olmak için yapılan” işlerin yarattığı trajikomik bir mühendislik hatası olarak karşımıza çıkıyor.
Erişilebilirlik bir lütuf değil, her vatandaşın en temel hakkıdır. Şehirlerimizi sadece sağlıklı ve genç bireylere göre değil, toplumun her kesimine göre planlamak ve korumak zorundayız. Bir vatandaş olarak bu tür engellerle karşılaştığımızda şikâyet kaydı oluşturmak ve bu konuda farkındalık yaratmak insani bir sorumluluktur. Unutmayalım ki, sarı çizgilerin üzerine bırakılan her nesne, bir başkasının dünyasındaki ışığı biraz daha karartmaktadır.
Son yıllarda derinleşen ekonomik kriz, yalnızca sayılarla ifade edilen bir daralma değil; milyonlarca emekçinin gündelik yaşamında hissedilen çok yönlü bir yıkım anlamına geliyor. Enflasyonun yarattığı tahribat, alım gücünü sistematik biçimde eritti. Buna ek olarak dünya genelinde artan savaşlar ve emperyalist saldırılar, krizin etkisini daha da ağırlaştırdı. Ancak bu tabloyu yalnızca “kaçınılmaz bir ekonomik süreç” olarak görmek, gerçekliği eksik okumak olur. Çünkü kriz, aynı zamanda bir yeniden bölüşüm mekanizmasıdır: yukarıya doğru servet transferinin hızlandığı, aşağıdakilerin ise daha da yoksullaştığı bir süreç.
Bugün ülkede üretim durmuyor. Fabrikalar çalışmaya, emekçiler üretmeye devam ediyor. Fakat ortaya çıkan değerin kimler tarafından paylaşıldığı sorusu, bu düzenin temel çelişkisini açığa çıkarıyor. Kriz koşullarında dahi sermaye sınıfı kârını korumakla kalmıyor, çoğu zaman artırıyor. Buna karşılık işçi sınıfı eriyen ücretler, güvencesiz çalışma koşulları ve işsizlik tehdidi ile baş başa bırakılıyor. Yani kriz, herkes için aynı anlama gelmiyor. Birileri için fırsatken, diğerleri için yıkım demek oluyor.
Bu noktada “ucuz işçilik” olgusu, krizin en belirgin sonuçlarından biri olarak karşımıza çıkmakta. Artan işsizlik, işçiler üzerinde ciddi bir baskı unsuru haline getiriliyor. İşsiz kalan her kişi, halihazırda çalışanlar için “yerine geçebilecek biri” tehdidini oluşturuyor. Bu durum, ücretlerin baskılanmasını ve çalışma koşullarının ağırlaştırılmasını kolaylaştırmakta. Sermaye için bu, maliyetlerin düşmesi ve kâr oranlarının korunması anlamına gelirken; işçiler için daha uzun saatler, daha düşük ücretler ve daha güvencesiz bir yaşam demek.
Kendi deneyimim de bu genel tablonun bir parçası. Enflasyon karşısında eriyen ücretlerimizi yaşanabilir bir seviyeye çekebilmek için verdiğimiz mücadele, işsizlikle sonuçlandı. Bu yalnızca bireysel bir hikâye değil; milyonlarca işçinin ortak gerçeği. Bugün işsiz kalan bir emekçinin en temel soruları şunlar: Faturalar nasıl ödenecek? Aile nasıl geçindirilecek? Ancak bu soruların yanıtı, sermaye açısından bir öncelik değildir. Çünkü mevcut sistemde insan yaşamı değil, kârlılık esastır.
Daha da çarpıcı olan ise, sermayenin bu süreçte sahip olduğu veriler ve olanaklar. İşsizlik oranları, işgücü arzı, bölgesel ücret düzeyleri gibi sayısal veriler, sermaye için stratejik araçlara dönüşmekte. Bu veriler sayesinde, en düşük maliyetle en yüksek verimi sağlayacak çalışma düzenleri kuruluyor. Hukuki sınırlar zorlanıyor, esnek ve güvencesiz çalışma modelleri yaygınlaştırılıyor. Böylece kriz yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda hukuksal ve toplumsal bir gerileme sürecine dönüşmekte.
Bu tablo karşısında çözüm arayışı kaçınılmaz. Sosyalistler olarak, krizin yükünün emekçilerin omuzlarına yıkılmasına karşı kolektif bir mücadele hattı örülmesi gerektiğini savunuyoruz. Öncelikle işten çıkarmaların yasaklanması ve iş güvencesinin sağlanması, temel taleplerimiz arasında olmalı. Ücretler ve alım gücümüzün enflasyon karşısında korunması sağlanmalı. Ücretlere yılda bir kez değil, üç ayda bir gerçek enflasyon oranında zam yapılmalı.
Bu taleplerin hayata geçebilmesi ancak emekçilerin doğrudan söz sahibi olduğu, karar alma süreçlerine katıldığı demokratik yapılarla mümkündür. İşçilerin kendi temsilcileri aracılığıyla ekonomik ve sosyal politikalarda söz sahibi olduğu bir düzen yalnızca bir ideal değil, aynı zamanda bir zorunluluktur.
Sonuç olarak, ekonomik kriz adı altında yaşanan süreç, aslında sınıfsal bir yeniden yapılanmadır. Ucuz işçilik, bu yeniden yapılanmanın temel araçlarından biridir. Bu düzenin değişmesi ise ancak örgütlü bir emek mücadelesiyle mümkündür. Çünkü tarih göstermiştir ki haklar verilmez, mücadele ile kazanılır.
Vahşi Donald Trump yönetimi ve Soykırımcı İsrail ile İran rejimi arasında ateşkes ilan edilir edilmez, Siyonist düşman Lübnan’da herhangi bir tahliye uyarısı yapmadan mobil katliamlar gerçekleştirdi. On dakikadan kısa bir süre içinde ve yaklaşık 100 saldırıyla -kesin olmayan rakamlara göre- 254 şehit ve 1.100’den fazla yaralıyla sonuçlanan acımasız katliamlara tanık olduk. Sivilleri ve güvenli bölgelerdeki insanları hedef alan bu saldırılar, Siyonist düşmanın barbarlığını bir kez daha ortaya koydu. Soykırımcı İsrail’in, iddia ettiği üzere yalnızca Hizbullah üyelerini hedef almadığını, aksine Gazze’de başlattığı imha savaşını sürdürdüğünü, tüm insani değerleri ve Trump’ın Ortadoğu’da öne sürdüğü sahte barış planını hiçe saydığını açıkça görüyoruz.
Ateşkes açıklaması, Trump’ın daha bir gün önce İran’daki tüm bir medeniyeti yok etme tehditleri savurmasının hemen ardından geldi. Bu anlaşma, Hürmüz Boğazı’nın açık tutulmasının yanı sıra uranyum zenginleştirme ve balistik füzeler gibi başlıkları da kapsayan on ana maddeden oluşuyor. Söz konusu maddeler, Cuma günü Pakistan’da başlayacak müzakerelerin temelini oluşturacak. Ancak anlaşmanın Soykırımcı İsrail ile Lübnan arasında bir ateşkes içerip içermediği belirsizliğini koruyordu. Bu belirsizliğe cevap ise çarşamba sabahı Netanyahu ve Savaş Bakanı tarafından net bir şekilde verildi. Daha önce hedef alınmamış bölgeler ve şehirler de dahil olmak üzere Lübnan’ın birçok bölgesi yoğun bir saldırı dalgasıyla vurulurken, ülkeye yönelik askeri operasyonlar kesintisiz şekilde sürdürüldü. İşgalcilerin gerçekleştirdiği bu vahşi saldırılar, 1982 Lübnan işgalinden bu yana görülmemiş bir şiddete ulaştı ve soykırımcı rejimin ateşkesin Lübnan’ı kapsamadığına dair açık bir mesajı niteliğindeydi. Buna karşılık İran rejimi, anlaşmanın Lübnan’ı da kapsadığını duyurmak için acele etti ve saldırıların devam etmesi halinde Hürmüz Boğazı’nı kapatmakla tehdit etti. Trump yönetiminin yanıtı ise açıktı; Lübnan ve Hizbullah bu anlaşmanın tamamen dışında tutuluyordu. Lübnan hükümeti ise ateşkesi memnuniyetle karşıladığını açıkladı, ancak İran’ın müdahalesini kategorik olarak reddetti.
Lübnan Başbakanı Nawaf Salam, İsrail ile yürütülen müzakerelerde tek yetkili tarafın Lübnan devleti olduğunu vurguladı. Ancak 2024 savaşından bu yana halkını koruyamayan ve İsrail saldırganlığına boyun eğen bu hükümet, tek bir mülteci kampını dahi yönetemediği halde, şimdi kendisini çözümün ana aktörü olarak sunmaya çalışmaktadır. Lübnan hükümeti bütün bu süreci İsrail’in bölgedeki saldırganlığına ilişkin anlatısıyla paralel bir şekilde yönetmiştir. Öyle ki son yıllardaki saldırılar yalnızca Hizbullah’a yönelikmiş, güney bölgeleri marjinal unsurlara aitmiş ve Lübnan’ın bir parçası değilmiş gibi bir tutum sergilenmiştir. Saldırı dalgası Beyrut’a ulaştığında ise ancak harekete geçilmiştir. Öte yandan Hizbullah, İsrail ile askeri çatışmasına rağmen, Lübnan halklarına İran rejiminin elindeki bir koz olduklarına ve İslami Rejimin çıkarlarının Lübnan ve İran halklarının yaşamından üstün tutulduğuna işaret eden politikalarını sürdürmektedir. Hizbullah, yetkilileri aracılığıyla kimi zaman iç muhaliflerine saldırmaya, kimi zaman da Filistin’i özgürleştirme söylemini kullanarak milis gücünün etkisiyle iç savaş çıkarma ya da hükümeti ve destekçilerini devirmeyle tehdit etmekte. Aynı şekilde İran Devrim Muhafızları da muhaliflere yönelik misillemelerini sürdürmekte; hapishanelerdeki infazlar ve mahalleler ile sokaklara yayılan saha yargılamaları neredeyse her gün devam etmektedir.
Lübnan ve İran halkları, onların insanlığını hiçbir zaman umursamamış, acılarını ve trajedilerini sömüren Amerikan-İsrail ölüm makinesi altında ezilmektedir. Sahte zafer yanılsamalarından uzak durularak, bu barbar savaşı durdurma çağrısının üzerinde hiçbir ses yükselmemelidir.
Soykırım rejimi ve onun suç ortakları kahrolsun!
Suç niteliğindeki sömürgeci Amerikan saldırısı kahrolsun!
Sömürgeciliğe ve soykırım rejimine karşı Lübnan, Filistin ve İran halklarıyla tam ve koşulsuz dayanışma!
Halklara, rejimlerinin pisliğinden kurtuluş ve özgürlük!
Yaşamak bu kadar pahalı olmamalı. Nefes almak, hasta olmamak için dua etmek, çocuğunu okula gönderebilmek, bir evin kirasını ödeyebilmek, bir akşam sofrasına bir dilim ekmek koyabilmek bu kadar ağır bir maliyette olmamalı. Hayat, yalnızca parası olanların erişebildiği bir ayrıcalığa dönüşmemeli.
Bugün içinden geçtiğimiz dönem, yalnızca bir “ekonomik kriz” başlığıyla açıklanamayacak kadar derin ve çok katmanlı. Bu bir çoklu krizler çağı: ekonomik kriz, barınma krizi, gıda krizi, sağlık krizi, eğitim krizi…
En temel sosyal haklarımız birer birer elimizden alınıyor. Barınma, sağlık, eğitim, temiz suya erişim ve insanca çalışma koşulları birer lütuf değil; en temel haklarımızdır. Bu hakların sermayeye devredilmesi, “paran kadar yaşa” düzeninin normalleştirilmesi demektir. Bugün gelinen noktada sağlık hizmeti neredeyse bütünüyle paralı hale getirilmiş durumda. Devlet hastanelerinde randevu bulamayan insanlar özel hastanelere yönlendiriliyor; katkı payları, ilaç farkları, ek ücretler derken hastalık artık yalnızca bedeni değil, cebi de yıkıma uğratıyor. Sağlık, kamusal bir hak olmaktan çıkarılıp ticari bir sektöre dönüştürülüyor.
Benzer bir tablo eğitimde de karşımızda. Kamusal eğitimin niteliği gerilerken özel okulların ve kursların payı artıyor. Aileler çocuklarını eşit koşullarda yetiştirebilmek için borçlanıyor. Eğitim, toplumsal eşitliği sağlayacak bir araç olmaktan çıkıp eşitsizliği yeniden üreten bir mekanizmaya dönüşüyor.
Barınma hakkı ise neredeyse tamamen patronların insafına bırakılmış durumda. Kira artışları, konut fiyatlarındaki fahiş yükseliş, asgari ücretle çalışan milyonlar için yaşamı sürdürülemez kılıyor. Gençler aile evinden ayrılamıyor, emekliler bir ömür çalıştıkları şehirlerde tutunamıyor.
Yoksulluk ise artık geçici bir durum değil; kalıcılaşan, kuşaktan kuşağa aktarılan bir gerçeklik. Çalışan yoksulların sayısı artıyor. Tam zamanlı bir iş, insanca yaşamaya yetmiyor. Mutfaktaki yangın, pazardaki fiyatlar, faturalar ve ulaşım giderleri her ay daha da ağırlaşıyor. Resmi enflasyon oranları ne söylerse söylesin, halkın hissettiği enflasyon çok daha yüksek.
Bu yaşananlar tesadüf değil. Kamusal kaynakların sermayeye aktarılması, özelleştirme politikaları, emeğin güvencesizleştirilmesi ve sendikal hakların zayıflatılmasıyla örülen bir ekonomik-siyasal tercihlerin sonucudur. Kamusal hizmetlerin daraltılması, yükün emekçilerin omzuna yıkılması kader değil, bir politikadır.
Yaşamak bu kadar pahalı olmamalı çünkü yaşam hakkı patronlar sınıfının koşullarına göre belirlenemez. İnsan onuru, döviz kuru ile ölçülemez.
Çıkış yolu, biz emekçilerin örgütlüğünden geçiyor. Onlar bir avuç, bizler ise milyonlarız. Bizim dağınıklılığımızdan ve örgütsüzlüğümüzden güç alıyorlar. Sağlığın, eğitimin ve barınmanın nitelikli ve erişilebilir hale getirilmesi; emeğin korunması, asgari ücretin gerçek yaşam maliyetine göre belirlenmesi için mücadele etmekten, bir araya gelmekten başka çıkış yolumuz yok.
Yaşamak, hayatta kalma mücadelesine indirgenmemeli. İnsanlar yalnızca ay sonunu getirmeyi değil, daha iyi bir dünya hayalini düşleyebilmeli. Çocuklar yoksulluğun gölgesinde değil, daha eşit ve daha özgür bir yaşam umuduyla büyütülmeli.
Yaşamak bu kadar pahalı olmamalı. Biz gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan bir hayat için mücadele ediyoruz.
Tez-Koop-İş sendikasında örgütlenen Özel İtalyan Lisesi öğretmenleri 2 Şubat’ta greve çıktı ve Türkiye’de bir yabancı okulda ilk kez bir öğretmen grevi gerçekleşti. Toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde 2026 yılı için yüzde 15, 2027 yılı içinse yüzde 0 zam teklif eden okul yönetimine karşı öğretmenlerin temel talepleri insan onuruna yaraşır ücret almak ve ağır iş yükü ile ayrımcılığın son bulmasıydı. Okuldaki çalışma koşullarını öğretmenler “aynı okul, iki farklı dünya” diye özetliyor. Nöbetleri sadece Türk öğretmenlerin tuttuğu, İtalyan öğretmenlerin Türk öğretmenlerin 5-6 katı maaş aldığı, öğretmenlerin müdür tarafından azarlandığı ayrımcılık koşulları mevcut.
Türkiye’de kamu çalışanı olan öğretmenlerin yasal olarak grev hakkı yok. Bu nedenle eğitim emekçileri iş bırakma gibi eylemlerle ancak fiili grev yapabiliyor. Keza başta Eğitim-Sen olmak üzere eğitim sendikalarının temel talepleri arasında, öğretmenlerin grev hakkı var. Kamuda durum böyleyken, söz konusu özel okul öğretmenleri olduğunda iş karmaşıklaşıyor. 4857 sayılı İş Kanununa tabi olup işçi statüsündeki özel okul öğretmenleri, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununa da tabiler ancak “torba işkolu” denen 10 No’lu Ticaret, Büro, Eğitim ve Güzel Sanatlar işkolu kapsamındalar. Özel İtalyan Lisesi öğretmenlerinin grevi, sendikalaşma önündeki kısıtlamaların çarpıcı bir örneğini sunan bu koşullarda cisimleşti.
Bu koşullar altında öğretmenler, iş güvencesi ve pazarlık yapabilme gücü elde etmek için TİS yetkisi olan bir sendikaya yöneldiler, sendikayı bir mücadele aracı olarak kullanabildiler ve harekete geçirmeyi başardılar. Grevi birliklerini bozmadan yöneten öğretmenler Eğitim-Sen gibi başka sendikalarla ve aynı zamanda diğer direnişlerle iletişimini sürdürdü. Okul yönetimi, MEB, Dışişleri Bakanlığı, İtalya Konsolosluğu, İtalya devleti gibi farklı farklı muhataplarla durumun katmerlendiği bir grevde çok yönlü bir mücadele veriyorlar. Maalesef ki bu süreçte öğretmenleri sırf sendikasından dolayı desteklemekten imtina eden, sınıf dayanışmasından uzak tutumlar da gördük. Ve bu tutumlar sendika bürokrasisiyle mücadeleye bir katkıda bulunmadığı gibi, öğretmenlerin grevine de herhangi bir fayda sunmadı.
Öğrencilerin desteğini arkasına alan, greve öğrencilerin alkışlarıyla çıkan öğretmenlere velilerden de destek geldi. Grevin muhataplarından biri olan velilerle de iletişimi sürdürdüler, velilerle basın açıklaması yaptılar. Esas sorumlular olarak okul yönetimini ve grevdeki öğretmenlerin yerine görevlendirmeye yaparak grev kırıcılığı yapmaya çalışan MEB’i işaret etmek yerine öğretmenlerden desteğini esirgeyen veliler içinse okulun edebiyat öğretmeni Sabri Ergül şöyle diyordu: “Okul anlaşmayarak, öğretmenlerin hakkını vermeyerek, ayrımcılık yaparak öğrencilerin eğitim hakkını engelliyor. Veliler bize ‘Biz öğrenciden tarafız,’ diyor. Evet, doğru ama öğrenciden, çocuğundan yana olmak istiyorsa öğretmenden yana olmalı. Öğretmen ayrımcılığa uğrarken, sömürülürken, mutsuz edilirken çocuğunuzun yanında yer alamazsınız.”
Özel İtalyan Lisesi öğretmenlerinin grevi başarıyla taçlanırsa sadece işçi sınıfı tarihine önemli bir kazanım olarak yazılmayacak, aynı zamanda iş güvencesi, sendikalaşma, eşit işe eşit ücret gibi taleplerini savunan özel sektör öğretmenlerinin mücadelesine de katkıda bulunacaktır. Son dönemlerde Smart Solar ve Özel Okmeydanı Hastanesi’nde olduğu gibi başka kazanımlar da yaşadık. Bize düşen bu deneyim ve kazanımları ileriye taşıyacak bir sınıf önderliği inşa etmek, sendika ayrımı yapmaksızın işçinin yanında durmak ve sermayeden bağımsız, emekten yana bir hat oluşturmak için çaba göstermektir.
Ekonomik açıdan işçilerin her günü bundan sonraki günlerinin en iyisi olarak kayda geçiyor. Şimşek’in ekonomi politikaları zaten yoksullaşmış işçi sınıfını sefalet koşullarına gömüyor.
Artık ezberledik. Açlık sınırının altındaki asgari ücret, vergi yükünün tamamının işçilere yüklenmesi, ultra zengin holdinglerden 1 liracık vergilerin alınmaması… Bunların tamamı zengini daha zengin yapıp, yoksulu da daha büyük bir sefalete sürükleyen uygulamalar oldu.
Türkiye’de işçiler hakkından fazlasını istemiyor. Alın terinin karşılığını alabilse geçinebileceğini, insanca koşullara ulaşabileceğini, bu kazanımın da asalak, küçücük bir azınlık hariç kimseye zarar vermeyeceğini biliyorlar.
Daha insanca bir yaşama nasıl ulaşılacağının formülünü de tüm işçiler bilir: birlik olmak. Ancak bu kadar olsun bilince sahip olan işçi endişeyle şunu da sorar: Nasıl birlik olacağız ki?
Sendikaların, üyeleri ile beraber kararlı ve uzun soluklu bir mücadele sonucunda bir işyerinde örgütlenmesi ve burada daha insanca yaşam koşullarına sahip olması hâlâ mümkün ve bu kazanımların yüzlerce örneği olduğu gibi halihazırda bu mücadelenin verilebildiği onlarca işyeri de var. Ancak bu kazanımların hiçbiri az önce saydığımız sorunlara tek başına çare olamıyor. Çünkü en köklü sorunlarımızın çözümü en geniş birlikten geçiyor.
İşte bu noktada işçinin bayramı 1 Mayıs her yıl olduğu gibi büyük bir fırsat olarak karşımızda duruyor. Türkiye’de DİSK, Türk-İş ve Hak-İş dahil olmak üzere konfederasyonların tamamının bir numaralı gündemi adaletsiz vergi dilimleri, eriyen ücretler, işsizlik ve örgütlenmenin önündeki engellerdi. Konfederasyonlar 2024 yılını “geçinemiyoruz” eylemleri ile kapatmıştı. Türkiye genelinde gerçekleşen eylem süreçlerine her üç konfederasyon da dahil olmuştu ve Hak-İş’in dahi sokağa çıktığı, DİSK’in de pek çok ilde kitlesel gösteriler yaptığı bu eylemlerde Türk-İş ülke çapında kitlesel basın açıklamaları gerçekleştirmiş ve son olarak da Ankara da “Zordayız, Geçinemiyoruz” diyerek yüz binleri toplamıştı. Türk-İş bürokrasisi tabanının basıncı ile bu mitingde 1 Mayıs için İstanbul sözü vermek zorunda kalmıştı.
Yukarıda da dediğimiz üzere tüm işçilerin ve istemeseler de konfederasyonların bu en acil gündemleri ancak birleşik ve kitlesel mücadelelerle kazanılabilir. Dünyanın en güçlü 1 Mayıs geleneğine sahip ülkelerden biri olan Türkiye’de de meydanlara bu taleplerle çıkmak, işçi sınıfının en büyük dertlerine derman bulabilmek için eşsiz bir fırsat olabilir.
Durum buyken konfederasyonların 1 Mayıs gündemleri ne? Bu yazı yazılırken konfederasyonların henüz hiçbiri 1 Mayıs programlarını açıklamamış olsalar da, Hak-İş’in herkesten kaçarak olmadık bir meydanı işaret edeceği, Türk-İş’in ise bu kez Hak-İş’ten hallice dahi olamama ihtimalini şimdiden düşünebiliriz. DİSK’e gelecek olursak da 2024’teki gibi Saraçhane Meydanı’nda bir Taksim 1 Mayıs’ı yapıp yapmayacağı dahi şüpheli!
Sosyalist sola dönecek olursak da maalesef ki tartışmanın odağında işçi sınıfının en büyük dertlerinden çok, kendileri için en iyi görünecek açıklamayı yapma yarışı söz konusu.
Hal böyle olunca işçi sınıfının en büyük gündemleri 1 Mayıs tartışmalarında yer bulamamış oluyor.
1 Mayıs’a yaklaştığımız bu günlerde 2024 yılındaki yarım kalmış o büyük eylemleri aklımızda tutup, bu eylemlerin itici gücünün bürokrasinin şov yapma isteği değil, tabanın bürokrasiyi itme gücü olduğunu akıldan çıkarmamalıyız. Sendikalı ve sendikasız işçiler olarak konfederasyonlara 2024’te verdikleri sözleri anımsatarak, 1 Mayıs’ta her şeyden önce işsizlik, eriyen ücretler, vergi adaletsizliği ve örgütlenme önündeki engellerin kaldırılması için başlattıkları mücadeleyi sürdürmeye zorlamalıyız. Alan tartışmasına ise bu sözün en iyi yankılanacağı meydanlarda ama her şeyden önce birleşik bir şekilde çıkarak yapılması için baskı uygulamalıyız.
İşte bu sayede 1 Mayıs günün kurtarıldığı, anmaların gerçekleştiği bir belirli gün ve haftalar çizgisinden çıkıp gerçekten de işçinin bayramı haline gelip emekçilere daha insanca bir yaşam için kapıları açan mücadeleyi başlatabilir.
Şubat sonunda İran’a başlatılan emperyalist-Siyonist saldırı, beklenenden farklı bir direnişle karşılaştı. Hamaney dahil önemli yöneticilerin öldürülmesine rağmen İran rejiminin yıkılacağına dair bir emare henüz yok. İran bu saldırganlığa bölgedeki ABD üslerine saldırarak, Hürmüz Boğazı’nı kapatarak ve İsrail’i vurarak yanıt verdi. Trump’ın birkaç hafta süreceğini öngördüğü operasyon, emperyalizm lehine bir zafer sunmaktan uzak görünüyor. Şu aşamada iki haftalık bir ateşkes ilan edildi. Ateşkes oldukça çelişkili ve kırılgan bir yapıya sahip ve süreç yeni gelişmelere açık.
Bu operasyon kuşkusuz Siyonizmin kriziyle yakından ilgili. ABD’nin amacı, Ortadoğu’daki kontrolünü pekiştirmek ve İsrail’in güvenliğini sağlamaktı. Trump esas hedefin İran’ın nükleer kapasitesi olduğunu söylese de saldırılar, enerji ve üretim altyapısından sivil yerleşimlere kadar geniş bir alana yayıldı.
ABD emperyalizminin ve Siyonizmin saldırgan politikaları bölge halkları için yıkımdan başka bir şey sunmuyor. Fakat Tek Adam rejimi ve bölgedeki diğer gerici rejimler için durum farklı; halklar adına yıkım olan bu tablo, rejimler için fırsata dönüşebilir.
Türkiye’nin savaştaki rolü
NATO’nun en büyük ikinci ordusu ve Ortadoğu’daki kritik üyesi Türkiye’nin bu savaştaki pozisyonu bellidir. Kürecik ve İncirlik kapatılmadığı, Türkiye NATO’dan çıkmadığı sürece Siyonizmin askeri hedefleri ile Türkiye arasında uzlaşmaz bir çelişki yaşanması pek olası değil. Bugün de tablo bu yöndedir.
Erdoğan “Adımızın Ali, Ömer olmasının ne farkı var?” diyerek İsrail’in bir mezhep savaşı kışkırttığını, kendisinin İran halkı ile dost olduğunu ima ediyor. Öte yandan, Türkiye’deki askeri üsler İsrail’in güvenliği için çalışmaya devam ediyor ve İsrail’e giden petrole Türkiye aracılık ediyor. Tek Adam rejimi, ABD’yi ve Siyonizmi istihbarat ve lojistik bağlamında destekliyor. Rejim, kurtla yiyip çobanla yas tutmaya devam ederek kendine alan açmaya, içeride ve dışarıda fırsatlar yaratmaya çalışıyor.
Rejim için fırsatlar ve riskler
Erdoğan rejimi için emperyalizm adına İran’ı dengelemek önemli bir fırsat. İran’ı sınırlamak, üsler ve askeri kapasite vesilesiyle zaten yapılıyor ve bu durum Türkiye’nin bölgedeki önemli güçlerden biri olarak kalmasını garanti altına alıyor. Öte yandan rejim, bu çatışmada arabulucu rolünü yine oynamak istiyor. İslam dünyasının hamisi rolüne bürünen Erdoğan’ın Türkiye’yi bu savaşa girmekten kurtardığına dair bir söylem inşa ediliyor. Bu argüman, “İran’dan sonra sıra Türkiye’de” iddiasından da besleniyor.
Müneccim değiliz ancak iki temel sebeple sıradakinin Türkiye olmadığını biliyoruz: İlki, Türkiye’nin İsrail ile ticaret yapan, -iki sene öncesine kadar- normalleşen ve çeşitli ortaklıklar kuran bir ülke olmasıdır. Yani Türkiye’deki rejim, söylemlerinin aksine İsrail karşıtı değildir. İkincisi ise Türkiye’nin bir NATO ülkesi olmasıdır. Rejim, aslında parçası olduğu bir yapıyı, içeride bir beka sorununa çevirerek kendi suç ortaklığını örtbas ediyor. Bu tabloda fırsatlar, rejimi konsolide etmek için içeride kullanılacak politik bir malzemeye dönüşüyor.
Savaşın barındırdığı riskler ise, sunduğu fırsatlardan fazla. Dışa bağımlı Türkiye savaştan ve petrol bazlı dalgalanmalardan ekonomik olarak ciddi şekilde etkileniyor. Türkiye’nin NATO üslerine ev sahipliği yapması, içeride kurulan meşruiyet açısından risk barındırıyor. Henüz büyük bir savaş karşıtı seferberlik yok ve kamuoyunda bu savaşa mesafeli durma eğilimi göze çarpıyor. Ancak bu sene Türkiye NATO zirvesine ev sahipliği yapacak ve önümüzdeki günlerde Küresel Sumud Filosu tekrar yola çıkıyor. Filistin, bütün çelişkilerle birlikte rejimin hassas noktalarından biri. Bütün bunlar hesaba katıldığında, ABD/Siyonizm karşıtı olası bir kitle seferberliği hükümetin bu arabulucu pozisyonunu zora düşürebilir.
Tek Adam rejimi, bu diplomatik ve askeri sahada kendi meşruiyetini ve hareket alanını genişletmek için elinden geleni yapacaktır. Muhalefeti bastırmak için Türkiye’nin bölgesel gücünü pekiştirme imkânlarını işaret edecek, savaşın risklerini kendisi için fırsata çevirmeye çalışacak. Bu süreçte ne kadar başarılı olacağını ise sadece diplomatik manevralar değil, Türkiye’deki emekçi kitlelerin tavrı belirleyecek.
1 Mayıs’a giderken Türkiye işçi sınıfının karşı karşıya olduğu tablo, bir “enflasyon” sorunundan çok daha fazlasını ifade ediyor: Yaşanan, emekçiden alıp sermayeye aktaran siyasal tercihlerin şekillendirdiği bir ekonomik program sorunu. Kaynaklar sistematik biçimde sermaye lehine seferber ediliyor. Ücretler baskılanıyor. Alım gücü bilinçli olarak düşürülüyor. Mehmet Şimşek eliyle sürdürülen “enflasyonla mücadele” programı, gerçekte emeğin payını küçültmenin aracı haline gelmiş durumda.
Asgari ücretin bu yıl tarihte ilk kez açlık sınırının altında açıklanması bu politikanın en çıplak sonucuydu. Şubat ayında yıllık bazda yüzde 36,44 olarak açıklanan gıda enflasyonu, Türkiye’yi en yüksek 3. ülke sıralamasına taşıdı. Şimdi emekçiler için hayat daha da pahalı! Servet dağılımı verileri, bu bölüşüm ilişkilerinin nasıl kurulduğunu açıkça gösteriyor. Türkiye’de en zengin yüzde 1 toplam servetin yaklaşık yüzde 42’sine, en zengin yüze 10 ise yüzde 70’ine sahip. Bu servet, emekçilerin sömürüsüyle birikiyor, rant ve özelleştirme politikalarıyla büyüyor.
Diğer yandan, emperyalist-Siyonist savaş politikaları bu tabloyu daha da ağırlaştıracak etkiler taşıyor. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik emperyalist-Siyonist saldırısı ve bunun Hürmüz Boğazı başta olmak üzere bölgede yarattığı siyasal ve ekonomik gerilimler önemli ve uzun vadeli bir enerji krizini gündeme getiriyor. Bu kriz tüm dünya emekçilerini olduğu gibi Türkiye işçi sınıfını da doğrudan etkiliyor. Enerji politikalarındaki özelleştirmeler ve dışa bağımlılık, krizin yükünü artan maliyetler yoluyla doğrudan emekçilerin sırtına yüklüyor. Bunun yanı sıra, Türkiye’nin emperyalizme bağımlılığı ve NATO üyeliği, onu Ortadoğu’daki emperyalist savaşın bir parçası yapma potansiyeli taşıyor.
Bu karanlık tablo içerisinde dört acil talep öne çıkıyor ve bir mücadele hattı olarak karşımızda duruyor.
1. Ücretler ve emekli aylıkları derhal artırılsın!
Ekonomik krizin ve emperyalist savaşların faturası emekçilere yıkılamaz. Sermayenin kârlarını korumak adına ücretlerin ve emekli aylıklarının sistematik olarak baskılanmasına son verilmelidir. Tüm gelirler gerçek enflasyon karşısında güvence altına alınmalıdır. Maliyetlere gelen zammı otomatik olarak ürün ve hizmetlere yansıtanların, konu ücretlere geldiğinde “beklenen” enflasyona göre hareket etmesi kabul edilemez. Ücretlere ve aylıklara üç ayda bir gerçek enflasyon oranında otomatik zam!
2. Kaynaklar emekçiler yararına seferber edilsin!
Bugün bir kaynak yetersizliği sorunundan ziyade, kaynakların kimin için kullanıldığı sorunumuz var. Kaynakların büyük kısmı faiz ödemelerine veya kamu-özel işbirliği ve Yap-İşlet-Devret projeleri aracılığıyla sermayeye aktarılıyor. Savaşın ve krizin maliyeti emekçilere yıkılamaz. Enerji ve temel ihtiyaçlarda fiyatlar kamu eliyle sübvanse edilsin; bu yük sermayeye ödetilsin. Zenginlerden artan oranlı servet vergisi alınsın. Enerji ve stratejik sektörler tazminatsız kamulaştırılsın. İşletmelerde işçi denetimleri sağlansın. Dış borç ödemelerine son verilsin!
3. İşten çıkarmalar yasaklansın; güvencesiz ve esnek çalıştırmaya son verilsin!
Mevcut sorunlar, işsizlik sorunuyla da birleşiyor. DİSK-AR’ın son raporuna göre Türkiye’de çalışabilir durumda olan 66,4 milyon kişiden sadece 22,6 milyonu kayıtlı ve tam zamanlı bir işte çalışabiliyor. Bu oran kadınlarda ve gençlerde çok daha yüksek. Bu tabloya, başta sanayi sektöründe olmak üzere istihdamda düşüş eğilimi eşlik ediyor. Biliyoruz ki işsizlik kader değil, sermayenin kriz yönetim biçimlerinden biridir. İşten çıkarmalar yasaklanmalı; ücretler düşürülmeden çalışma saatleri kısaltılarak mevcut işler tüm emekçiler arasında paylaştırılmalıdır. Taşeronluk, geçici sözleşmeler, esnek çalışma gibi modeller kaldırılmalıdır.
Savaş politikaları ve emperyalist bağımlılık, krizin yükünü katlayarak emekçilerin sırtına bindiriyor. Türkiye’nin enerji, savunma ve ekonomi politikalarında dışa bağımlılığı derinleştiren bu ilişkiler ağına son verilmelidir. NATO’dan çıkılmalı, üsler kapatılmalı ve emperyalist savaş politikalarının parçası olunmamalıdır. Ülkenin kaynakları savaş ve rant politikalarına değil, emekçilerin ihtiyaçlarına ayrılmalıdır.
Ve bir kez daha: Emek ittifakı
Bugün sorun yalnızca ekonomik saldırıların büyüklüğü değil, emek mücadelelerinin tekil ve yalıtık oluşudur. Sermaye ve iktidarın sınıf dürtüleriyle yürüttüğü bütünlüklü saldırı programına karşı, emeğin ortak mücadele programını; sermayenin ittifakına karşı emek ittifakını örmek zorundayız. Müdahale etmediğimiz her durumda ekonomik ve siyasi tüm krizlerin maliyetinin bizlere kesildiğini biliyoruz. Onların da en çok korktukları bu! Sendikal örgütlenmemize de demokratik haklarımıza da bu denli saldırmalarının nedeni bu! Bu nedenle 1 Mayıs’ı, işçilerin birlik, dayanışma ve mücadele gününü, acil taleplerimiz ve sermayeden bağımsız politik mücadele hattımız çerçevesinde örme görevimiz var. Birleşik ve kitlesel bir 1 Mayıs’a ihtiyacımız var.
Gazze Şeridi’nde kurulmak istenen emperyalist yönetimi, “Barış Kurulu” adı altında kurumsallaştırma çabaları hız kazanıyor. Bu yapı, ABD-İsrail hegemonyasının icra kolu olarak işlev görmekte ve Filistin ulusal meselesinin nihai çözümünden sorumlu. Bu “barış,” şiddetin sona erdiği anlamına gelmiyor; aksine, soykırımın sonuçlarının uluslararası mali sermayenin çıkarına olacak şekilde istikrarını amaçlıyor.
Barış Kurulu’nun yetki alanına dahil edilen “Gazze’nin Yeniden İnşası Planı,” mülksüzleştirme yoluyla birikimin apaçık bir uygulaması. Önerilen “Gazze Riviera’sı” projeleri ve Gazze Marine doğalgaz sahalarının ticarileştirilmesi, Filistin nüfusunun fiziksel olarak silinmesinin yanı sıra Siyonist ve Amerikan egemen sınıflar için artı değer yaratılmasını temsil etmekte. Gazze’de “Sarı Hat” tampon bölgelerinin güçlendirilmesi, kalan toprakları Uluslararası İstikrar Gücü’nin (ISF) gözetiminde bağlantısız çalışma kamplarına dönüştürdü. Bu bölgeler, kalıcı bir sömürgeci devletin maddi altyapısını oluşturuyor.
Bölgesel Arap burjuvazisi, bu “barış”ın vazgeçilmez bir dayanağı olarak işlev görüyor. Kahire’den Riyad’a kadar bu rejimler, küresel enerji arzını ve bölgesel sermaye piyasalarını tehdit edecek bir devrimci alt üst oluşu önlemek için Filistinli kitleleri denetleyen güvenlik taşeronları gibi hareket ediyor. Sözde “Direniş Ekseni”nin stratejik bir alternatif sunamaması, ulusal burjuvazi ve bürokratik müttefiklerinin kurtuluşu sağlayamayacağını doğrulamakta. Onların sınıfsal çıkarları, işgalcinin askeri aygıtını finanse eden küresel finans sistemine bağlı kalmaya devam ediyor.
Filistin’in kurtuluşu, diplomatik kurulların veya kapitalist anlaşmaların işi değildir. Bu, Ortadoğu’daki her bir gerici rejimi devirmek için bölge proletaryasının bağımsız siyasi seferberliğini gerektirir. Barış Kurulu’nun işçi sınıfını kalıcı şekilde boyunduruk altına alma işlevi gören “barış”ını reddediyoruz.
Bu işgal mekanizmasını ancak bölgedeki işçilerin, mültecilerin ve ezilenlerin bağımsız örgütlenmesiyle inşa edilen devrimci bir kopuş kırabilir. Tahakkümün amaç olduğu yerde hiçbir kurul, anlaşma veya kapitalist “yeniden inşa” programı kurtuluş sağlayamaz. Filistin, imparatorluk yöneticileri tarafından değil; işgali yıkan, işbirlikçi yönetimi reddeden ve bir halkın kendi topraklarında özgürce yaşama hakkını geri kazandıran kitle mücadelesiyle özgürleşecektir.
ILO 2026 İstihdam ve Sosyal Eğilimler Raporu’na göre küresel işsizlik oranı yüzde 4,9 ve dar tanımlı işsiz sayısı 186 milyon. Ancak bu sayılar yalnızca buzdağının görünen kısmı. Geniş tanımlı işsizliğe bakıldığında dünya genelinde iş bulmaktan ümidini kesme veya istihdama erişememe gibi sebeplerle iş aramayan 408 milyon insan var. Bu sayının içinde çocuğunu bırakacak ücretsiz, erişilebilir ve nitelikli kreş hizmeti olmadığı için iş aramayan anneler de var, uzun süredir tüm uğraşları sonuçsuz kaldığı için ümidini yitirenler de.
Dünya genelinde esnek, kayıtdışı ve güvencesiz çalışma artıyor. Dolayısıyla mevzu sadece istihdam değil, istihdamın niteliği de bir o kadar önemli. Erişilebilir ve kaliteli istihdam olanakları yaratılmadığı müddetçe, ekonomik kriz karşısında işçilerin ücretleri eriyor ve geçim sıkıntısı büyüyor. Dünyada 284 milyon işçinin aşırı yoksulluk içinde yaşadığı tahmin edilirken, düşük gelirli ülkelerdeki çalışanların yüzde 68’i ise aşırı ya da orta düzeyde yoksulluk içinde hayatını sürdürüyor. Türkiye’de de emekçiler 2026 yılına zaten açlık sınırının altında bir asgari ücretle girdi; yüksek enflasyonun etkisiyle bu ücretler şimdiden erimiş durumda.
Dolayısıyla Türkiye’deki durum küresel tablodan farklı değil. Büyüme, sanayi yerine hizmet sektöründe yoğunlaşırken, Disk-Ar’ın 2025 yılı İşsizlik ve İstihdamın Görünümü Raporu da dünyadaki trende benzer bir biçimde Türkiye’de işsizliğin arttığını gösteriyor. Her ne kadar TÜİK 2025’te işsizliğin yüzde 0,4 oranında azalarak yüzde 8,3’e gerilediğini belirtse de bu tablo yanıltıcı. Geniş tanımlı işsizliğe göre değerlendirme yapıldığında işsizlik oranı yüzde 29,7’ye ulaşmış durumda.
Bu yüksek işsizlik sarmalından herkes aynı ölçüde etkilenmiyor. Öyle ki her 5 kadından yalnızca 1’i istihdamda yer bulabiliyor. Krizlerde kadınların en güvencesiz işlerde çalışmaya zorlanan ve ilk önce gözden çıkarılan kesim olduğunu biliyoruz. Bakım yükü ve ev içi sorumluluklar gibi pek çok nedenle iş arayamayan kadınlar, istihdam edildiklerinde de böylesi bir eşitsizlikle karşı karşıya. Sadece toplumsal cinsiyet rolleri değil, sermayenin yeni iş bölümü stratejileri de eşitsizlikleri körüklüyor. Türkiye’de tekstil sektörünün çökmesi, binlerce işçinin işsiz kalması ve üretimin daha yoğun sömürü imkânı sunan Mısır gibi bölgelere devredilmesi buna en güncel örneklerden biri.
Bir yanda ekonomik büyüme müjdeleri verilirken, diğer yanda patronlar iflas ya da küçülme gibi bahanelerin arkasına sığınarak toplu işten çıkarma yapıyor. Krizin faturası emekçilere ödetilemez. Bu durumun değişmesi için şirketlerin hesap defterleri işçi denetimine açılmalı ve tam şeffaflık sağlanmalı! Emekçileri korumak adına; işten çıkarmalar derhal yasaklanmalı! Alım gücünü korumak için ücretlere her üç ayda bir enflasyon oranında zam yapılmalı!
Uzun yıllar sendikal alanda mücadele yürüten ve şu an feminist emek haberciliği yapan Kadın İşçi dergisinin editörü Necla Akgökçe ile 1 Mayıs’a doğru giden süreçte kadın emeğinin güncel durumu ve kadın işçiler açısından sendikalar üzerine yaptığımız söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.
Söyleşi: Merve Şanlıdağ
Ücretli-ücretsiz kadın emeği açısından sence bugün öne çıkan başlıca gündemler ve sorunlar ne?
Hem ücretli hem ücretsiz emek bağlamında kadın emeğinin genel görünümüne baktığımızda gerçekten çok uzun süredir aynı görünümün arz ettiğini görüyoruz. Sorunlar değişmiyor, çözüm olanakları gündeme gelmiyor bir türlü. Mesela ücretli çalışma açısından; Türk-İş’in, DİSK’in 50 sene öncesi belgelerini taradığımda görüyorum ki kreş meselesi temel sorunlardan biriydi. Bu sorun bugün de hâlâ devam ediyor. Bir ara kamu kreşleri oluyor, konjonktürel iyileşmeler oluyor ama daha sonra eski haline tekrar dönüyor. Yani kadınların temel problemleri genel olarak değişmiyor. Bir başka sorun, eşdeğerde işe eşit ücret. O konuda da çok ilerleme yok. Sendikalı işyerlerinde ücretler birbirine yakın olmasına rağmen yine erkek ücretleri ile kadın ücretleri arasında ciddi bir fark var. Diğer mesele, işyerinde cinsel taciz meselesi. Hâlâ canlı ve çözümlenmemiş bir sorun olarak devam ediyor. Tüm bunların ötesinde genel görünüme bakıldığında kadın emeğinin geneli hâlâ güvencesiz. En güvencesiz çalışma biçimleri kadınlara sunuluyor. Kadınların güvencesiz alanlarda, sendikasız, taşerona bağlı, çağrıya bağlı işlerde yoğunlaşması hâlâ devam ediyor. Hatta şöyle diyeyim; 19. yüzyılın başındaki dinamikler bugün bile varlığını sürdürüyor.
“Sorunlar değişmiyor, çözüm olanakları gündeme gelmiyor bir türlü. Mesela Türk-İş’in, DİSK’in 50 sene öncesi belgelerini taradığımda görüyorum ki kreş meselesi temel sorunlardan biriydi. Bu sorun bugün de hâlâ devam ediyor.”
Ücretli emek alanında kadın emeğinin bir görünmezliği var. İstihdam rakamlarına bakıyorsun; mesela 8 Mart vesilesiyle kadın raporları yayınlanıyor, TÜİK de yayınlıyor. Hâlâ yüzde 32 civarında bir kadın istihdamı söz konusu. Kadınlar çalışmıyorlar mı? Çalışıyorlar ama hâlâ kayıt dışındalar. Emek güvencesizleştikçe, emek değerini kaybettikçe; taşeronlaşma, değişik çalışma biçimleri gündeme geldikçe en güvencesiz emek alanlarını yine kadınlar dolduruyor. Kadınların düzenli işlerde kayıtlı ve sendikalı çalışması Türkiye’de hâlâ çok zor. Düzenli istihdam içerisinde olmadıkları için de pek çok sorun görünmüyor. Kadınların sendikalardaki güçsüzlüğü de biraz buradan kaynaklanıyor. Mesela tekstil kadın sektörü olarak bilinir ya da gıda da öyledir. Bakıyorsun, kadın üye yok.
“Patriyarka sadece evdeki işleri değil istihdamın niteliğini de belirliyor.”
Ama tüm bunların ötesinde güçlü bir patriyarka var. Kadınların düzenli istihdama girmesini engelleyen temel nedenlerden biri de işgücü piyasalarındaki o hiçbir zaman bitmeyen ciddi cinsiyetçilik ve belli alanların kadınlara kapatılması. Kadınlar “erkek sektörü” denilen yerlere giremiyorlar. Hizmet sektöründe kadınların sayısı bir parça fazlalaştı. O da o kadar akışkan bir sektör ki; birileri geliyor, birileri gidiyor. Mağaza çalışanlarına bak, büyük marketlerde çalışanlara bak. Sirkülasyon çok fazla. Ve patriyarka sadece kadına ev işlerinde artı yükler yüklemekle kalmıyor. Ev işleri, bakım işleri hâlâ kadınların sırtında. Ama patriyarka sadece evdeki işleri belirlemiyor, istihdamın niteliğini de belirliyor. Kadınların ücretli emeğinin biçimleri ve şartları kapitalizmin dinamikleri tarafından belirleniyor sanılıyor. Ama bana kalırsa patriyarkanın etkisi çok büyük, hatta belirleyici bir etkiye sahip olduğunu söyleyebilirim. Ve bu patriyarkada bir türlü ciddi gedikler açamıyoruz. Feministlerin kadın emeğiyle ilgilenme nedeni biraz da bu olmalı. Çünkü orta sınıf feministler de dahil olmak üzere herkes şu veya bu biçimde geçinmeye çalışıyor. Kadın cinayetleri varken buraya pek bakılamıyor ama cinayetlerin katmerli olmasının nedeni de patriyarkanın bu kadar güçlü olması. Bunlar birbirine bağlı şeyler. Karamsar bir tablo çizdim ama genel ücretli ve ücretsiz emek dengesi böyle. Makineleşme ücretsiz emeğe dair sorunları çözer sanıyorsun ama başka kalem işler biniyor hayatına. Ama şu veya bu biçimde gedikler açarak ilerliyoruz, o kadar da karamsar olmamakta yarar var. Tüm bu tabloya rağmen mücadele de var Türkiye’de. Her an kendini yenileyen bir feminist hareket var. Birtakım eksikliklerimiz var ama feminist hareket bir güç oluşturabiliyor.
Rejimin emek politikaları sadece işçi düşmanı değil kadın düşmanı da aynı zamanda. Yeni çıkan paketler, kadınlara müjdeler, ev hanımlarına cep harçlığı gibi uygulamalar kadınları bu bahsettiğin güvencesiz, sendikasız çalışmaya daha da hapsediyormuş gibi görüyorum. Bu hep böyle miydi yoksa bir artış gözlemliyor musun?
Eskiden güvenceli olan birtakım alanlar şimdi güvencesizleşmeye başladı. Tabii bu küresel kapitalizmin Türkiye’ye biçtiği rolle de ilgili bir şey. Bir taraftan kendi kapitalistlerimizi doyururken, diğer taraftan küresel tekelleri de doyurmak zorundayız ve bu yüzden katmerli bir sömürü var. Mesela burada Almanya’dan farklı bir sömürü düzeyi söz konusu hem patriyarka hem de kapitalizmin kendi dinamikleri açısından. Sürekli daha fazla kâr elde edilmesi ve bunun genel olarak bizim gibi ülkeler üzerinden elde edilmesi buradaki işgücünü daha da güvencesizleştiriyor. Ama kapitalist merkezlerde de kısmi çalışma, evden çalışma gibi ciddi bir güvencesizlik var. Özellikle pandemi sonrası kapitalistler bir şey gördü orada, yeni sömürü biçimleri ortaya çıktı. Bu elbette Türkiye’ye de yansımış vaziyette. Durum daha da katmerlenerek kötüleşiyor kadın emeği açısından da. İthal ikameci sanayileşme döneminde de, Cumhuriyetin ilk yıllarında da Türkiye’de kadınlar hiçbir zaman Batı’da olduğu gibi kapitalizme geçişle birlikte fabrikalara yığılmadılar. Ama fabrikaya giren kadınlar özellikle 60’lı, 70’li yıllardan itibaren biraz daha güvenceli çalışıyorlardı ya da işlerde daha süreklilik vardı. Şimdi öyle bir süreklilik yok. Kadınlar bir fabrikaya girip oradan emekli olabiliyordu, şimdi bu artık hayal.
“İşçilerin ciddi bir biçimde yalnız kaldıklarını düşünüyorum. Yoksulluk artıyor, baskılar artıyor, şiddet artıyor. Ama sınıf örgütlü değil.”
Bu karamsar tabloya rağmen mücadele devam ediyor dedin. Keza son yıllarda kadın işçilerin başını çektiği pek çok grev ve direniş de gördük; Digel Tekstil ve Temel Conta gibi hâlâ devam edenler de var. Hem feminist hareket hem de sınıf hareketi açısından nasıl bir mücadele hattı örmek gerekiyor sence? Kadın hareketi, kadın işçilerin başını çektiği direnişlerle nasıl bağ kurabilir?
Benim sol hareketle, devrimci hareketle ya da sosyalistlerle ilgili gözlemlediğim şey, Kürt sorunu gibi çok temel bir mesele ve savaş söz konusu olduğu için genel olarak dinamiklerin Kürt hareketi tarafından belirlendiği. Bu tabloda sınıf hareketinin çok fazla bir ağırlığı olduğunu sanmıyorum. Sınıf odaklı hareketin belirleyici bir rolü ya da etkili bir gücü yok. Sosyalistlerin büyük bir bölümü şunu bıraktı: Mesela 70’li yıllarda kitle çalışması denilen bir şey vardı. Şimdi çok arkaik görünüyor ama birilerini örgütlemek istiyorsan, sosyalizme kazanmak istiyorsan gidip bir fabrikada çalışacaksın mesela. Türkiye’de kendine sosyalist diyen hareketler son dönemlerde sosyalizmi teoriye dair bir şeymiş gibi algılamaya başladı. Ve işçi sınıfının bundan hiçbir biçimde haberi yok. Bu, hayatlarına hiçbir biçimde dokunmuyor ve işçilerin ciddi bir biçimde yalnız kaldıklarını düşünüyorum.
Yoksulluk artıyor, baskılar artıyor, şiddet artıyor. Sadece kadına yönelik şiddetten bahsetmiyorum, fabrikalarda bir endüstri şiddeti var. Ama sınıf örgütlü değil. Sendikaların eline kalıyor, sendikalar da nerede potansiyel varsa orayı toplayıp ehlileştirmeye çalışıyor. Uzun süre sendikada çalışan biri olarak söylüyorum. Niyetten bağımsız olarak, bunu bilinçli yapmasalar da yaptıkları şey bu oluyor. Sendikada verilen eğitimlerden tut yazılan metinlere kadar hepsi sınıfı belli sınırlar içerisinde tutmayı hedefliyor. Onun dışında politik değil sınıf. Ben Petrol-İş’ten geliyorum, işçiler silme AKP üyesi ya da MHP’li. İşçi sınıfı nasıl bu kadar ırkçı olabilir? Sosyalizmde bilinç dışarıdan getirilir. Sosyalistlere dair bu gözlemlerimi söyleyebilirim.
Diğer taraftan çok parlamento odaklılar. Bu da sınıfa dair somut gerçeklikleri gözden kaçırmalarına neden oluyor. Sınıf hareketi açısından örgütlenme alanı işçi havzalarıdır. Böyle bir şey son dönemlerde göremiyorum. Yapanlar da güç oluşturamıyorlar. İşçilerin bilinç düzeyinin yükselmesinde bize dair birtakım nedenler var ama yapısal nedenler de var. İşçilerin zamanı yok. Biz mesela Petrol-İş’te kadınlara eğitim vermek istiyorduk. Kadınlar hafta içi çalışıyorlar, hafta sonu ev işi yapıyorlar. Bir türlü denk getiremiyorduk. Çünkü belli bir rutin var, o rutinin dışına çıktığın anda yorgunluk katlanıyor. Sendikal çalışma kısıtlı dememin nedeni de mesela sendikalarda eğitim için izin alınır, kadınlar için izin alınmaz.
Feminist hareket açısından ise feminizm dışarıdan bilinç götürmek değildir. Ama şöyle bir şey var: Fabrikada veya hizmet sektöründe çalışan kadınlarda kadın oldukları için belli bir karşı çıkış bilinci var. Onun politikleşmesi gerekiyor. Feminist hareketin bu kısımla bağlantısı yok. Sadece grev ziyaretleriyle, dayanışma ziyaretleriyle, dava takibiyle kalıyor. Evet, bunlar bağlantı noktasıdır ama kadın işçiyi içine alabilecek -örgütleyecek demiyorum, içine alabilecek- bir atmosfer oluşturamıyoruz.
Peki bu sence nasıl mümkün olabilir?
Çeşitli kampanyalarla kendimizi örgütlüyoruz ama işçi kadın deneyimini de içine alabilecek şeyler çok yapamıyoruz. Şunu kabul etmemiz lazım: Biz orta sınıf kaldık. Bunun için bir formülüm yok. Herkes ufak ufak bir şeyler yapıyor, kimi mahallesinde, kimi işyerinde… Ama belirli bir alandaki politikleşme diğer alana sirayet edip kadınların feministleşmesinin önünü açıyor. Mesela bu Kürt hareketi açısından böyle oluyor; Kürt hareketi içerisinde politikleşen birtakım kadınlar feminist harekete daha duyarlı hale geldiler. Tabii devlet kadar çok örgütlenme aracımız yok ama bunu kırmanın yolunu da bulabilmeliyiz. Kampanyalardan bir tanesi de mesela kadın işçiyi içine alabilecek temel sorunlar çerçevesinde olabilir. Sürekliliği olmasa da önemli bir adım olabilir.
Hareketin hafızası da var sonuçta, daha sonrası için ön açıcı olabilir bu.
Evet. Bir de mesela kadın işçi açısından belli sektörler var. Şu anda hizmet sektörü feminist çalışmanın en kolay yapılabileceği sektörlerden bir tanesi. Pandemide mesela sağlık alanında, market çalışanlarında bu görüldü. Özellikle market inanılmaz biçimde akışkan, sirkülasyonun olduğu bir yer ama aynı zamanda tacizler, insan yerine konmama, düşük ücretler vs. nedeniyle kadın bilincinin de olduğu yer. Bunlara yönelik birtakım ağlar kurulabilir gibi geliyor bana. Onun dışında, mesela Kadın İşçi’de bizim başından itibaren temel eksenlerimiz ücret, güvencesizlik, işçi sağlığı ve iş güvenliği, işyerinde cinsel taciz ve bunları açığa çıkarabilecek haberler yapmaya çalışıyoruz. Bu aynı zamanda feminist hareket için, feminist kamuoyu için “Bakın burada da böyle sorunlar var. Cinsel tacize karşı bir politika oluşturacaksan işyerlerinde de bakın kadın işçilerin böyle meseleleri var,” demek. Sendikaların yaptığı cılız kadın çalışmalarıyla kalmamalı.
“Sadece kadınların bir araya gelmesi bile başka kapılar açıyor ve oradan bir bilinç doğuyor.”
Editörlüğünü yaptığın Petrol-İş Kadın Dergisi bir sendika tarafından çıkarılan ilk ve tek periyodik kadın dergisiydi. Derginin kadın işçilerin örgütlenmesinde nasıl bir işlevi vardı? Mesela Novamed grevi deneyiminden, Feryal Saygılıgil’in Bir Kadın Grevi kitabından, yine Feryal’in ve Güliz Sağlam’ın Novamed grevi belgeselinden biliyoruz ki sendikanın kadın komisyonu işlevi görmüş dergi. Bir araç olarak kullanılabildi mi?
Evet ama kalıcı olmadı. Novamed sürecinde bir örgütlenme aracı olarak dergiyi bayağı kullandık. Sendikaların örgütlenme biçimi doğrudan doğruya patriyarkal ve hiyerarşik yapıda. Petrol-İş Dergisi genel merkez tarafından ve ona bağlı olarak çıkarılıyor. Şubelerle her zaman sorun olur. O dönemde başkanlar iyiydi, kadın meselelerine o kadar da karşı çıkmıyorlardı. Petrol-İş içerisinde kadın üye sayısı o kadar fazla değildi; o yüzden bir kadın dergisi çıkarmak tehlikeli bir şey gibi görülmedi. O nedenle çıkabildik ve Novamed sırasında gerçekten örgütleyici bir rol oynadı dergi. Sadece Novamed değil, Desa sürecinde de Petrol-İş Kadın Dergisi grevin feministlerin dikkatini çekmesinde önemli bir rol oynadı. Ama şubelerdeki erkeklerin bilinç yapısı o kadar farklı ki. Sen de biliyorsun, bir dergi çıkarmak için ne kadar insan emek sarf ediyor. Şubelere gittiğimde böyle dizili dergiler görüyordum. “Niye dağıtmıyorsunuz?” dediğimde “Gittiğimizde dağıtıyoruz hocam, istiyorsanız alabilirsiniz,” diyorlardı. İlk olarak yani bir dağıtım sorunu vardı. O patriyarkal örgütlenme yapısını kırmak, yeni bir şeylerin yeşermesini sağlamak, çatlaklardan sızmak bayağı zordu. Ama Petrol-İş Dergisi’ni okuyup feminizme yönelen kadınlar şüphesiz vardır, eğitimlerde biraz görülüyordu bu. Toplumsal cinsiyet eğitimleri vermeye başlamıştık. Dergiden ziyade oralarda kadınların değişiminin daha fazla olduğunu düşünüyorum ben. Kadınlar oraya geldiklerinde kadınlık deneyimlerini aktarıyorlardı. Birbirinden öğrenme meselesi… Dergi de bir parça buna vesile olmuş olabilir ama eğitimlerin biraz daha fazla rol oynadığını düşünüyorum. Feminist temelde eğitim vermeye, klasik eğitimin dışına çıkmaya çalışıyorduk. Ama hepsinin ötesinde kadınların bir araya gelmesi bir güç oluşturuyor. Şimdiki aklım olsa eğitimleri daha çok önemserdim. Sadece kadınların bir araya gelmesi bile başka kapılar açıyor ve oradan bir bilinç doğuyor.
Bunu biraz da şundan soruyorum. Baktığımızda neredeyse her sendikanın bir kadın yapısı var; kadın komisyonu, kadın bürosu vs. Ama çoğu zaman bunların göstermelik olduğunu biliyoruz. O yüzden sendikalarda kadınların bağımsız örgütlenmesi çok önemli. Mesela yakın zamanda o çatlaklardan sızmayı başaran Kadıköy Belediyesi’nde Çalışan DİSK’li Kadınlar (Mor Liste) oldu. Bu örgütlenmeleri etkin işleyen yapılar haline nasıl getirebiliriz?
Kadın hareketinin, feminist hareketin burayı görmesi ve desteklemesi gerekiyor. Dışarıda feminist hareket güçlendikçe sendika içerisine de yansıyor. Mesela ILO 190’ın gündeme gelmesi öyle oldu. Ya da İstanbul Sözleşmesi’nin sendikaların gündemine girmesini de feminist hareketin bunu politikleştirmesi sağladı. Kadıköy Belediyesi’nde Ayşecanlar (Ayşecan Ay) ve Nazanlar (Nazan Gevher Çam Ay) şöyle bir şey yaptı: Sendikaların yasal prosedürlerini çok iyi bilerek, sendika yapısını aşındırabilecek maddeleri taslağa koydular. Bu önemli bir şeydi. Çünkü her sendika kadın çalışması yapmaya başladı artık ama bu sendikanın örgütlenme yapısı içinde, yani onun sınırları dahilinde bir şeyler oluyor. Ama onların sürecinde bayağı politikleşmiş, feminist bilince kavuşmuş kadınlar çıktı. Ve sendikadan istedikleri şeyler, sendikanın o örgütsel yapısını da zedeleyecek nitelikte taleplerdi. Mesela bizim Petrol-İş’te yaptığımız tek bir şey vardı; “Kadının beyanı esastır” ilkesini disiplin maddesi olarak koyduk. Bu mesela o sendikanın cinsiyetçi yapısını zedeleyebilecek bir şeydi. Ama ne oldu? Petrol-İş’te bu ilke hiçbir zaman uygulanmadı yönetimde, disiplin kurulunda erkekler olduğu için. O nedenle belli bir siyasi grup üzerinden değil de, feminist hareketin tümü üzerinden bir destek olması gerekiyor. Ama yine de eskiye göre bazı sendikalar daha iyi. Mesela Birleşik Metal’de bir şeyleri değiştirmek için birtakım çalışmalar yapılıyor. En azından düzenli bir kadın eğitimi veriliyor. Bir zamanlar ben de katılıyordum. Bağımsız sendikalarda bir şeyler olacak gibi görünüyordu ama patriyarkal örgütlenme yapısını onlar da üretiyorlar bir taraftan baktığında. Küçükler, etkili değiller; büyük olanlar da kemikleşmiş, sarsılmıyor.
“Kadın işçilerin deneyimleri feminizm tarafından politikleştirildiğinde, görünür kılındığında feminist hareketin zemini de genişleyecek.”
Bugüne kadar gerek Petrol-İş, Tez-Koop-İş kadın dergileriyle gerek Feminist Politika, Pazartesi gibi feminist yayınlarda olsun feminist hareket içinde kadın emeğini daima gündemde tutmuş birisin. Şu anda editörlüğünü yaptığın Kadın İşçi de emek alanına feminist bir bakış açısından çok önemli bir yerde duruyor. Kadın İşçi’nin hangi ihtiyaçlarla, nasıl hedeflerle yola çıktığından bahsedebilir misin?
Kadın işçilerin deneyimleri feminizm tarafından politikleştirildiğinde, görünür kılındığında feminist hareketin zemini de genişleyecek. Tek odaklı bir kadın deneyimi üzerinden değil de daha farklı kadın deneyimlerini de içine alabilecek, kadın işçilerin deneyimlerini de içerek bir yerden bakmak istiyorduk. Bu, sendikalarla çalışıyor olmanın getirdiği bir şeydi. Gerçekten burada bir boşluk var. Orayı pek göremiyoruz. Mesela Gebze’ye gittiğinde bambaşka bir manzarayla karşılaşıyorsun. Bu, o kadınların taleplerini ve sorunlarını da farklı şekilde yaşamalarına neden oluyor. Feminizm burayı biraz es geçiyor gibi geliyordu. İhtiyaç da o nedenle açığa çıktı. Feminist hareket, feminist kamuoyu içinde kadın işçinin görünmeyen deneyimini -bu direniş deneyimleri de olabilir, evin içerisinde ev işleri yapma deneyimi ya da ücretli çalışmanın getirdiği sıkıntıları nasıl aştıkları olabilir- görünür kılmayı hedefliyorduk. Kadın İşçi bir yapı değil, bir tür bir araya geliş değil, bir kampanya çerçevesinde örgütlenmiş bir feminist grup değil; bir haber sitesi. Kadın emek haberciliği yaparak kadınların temel meselelerini kadın işçilerin nasıl deneyimlediğini, yaşadığını feminist kamuoyuna sunmaktı amacımız. Çünkü sendikaların atladığı, uğraşmadığı ya da önemsemediği çok şey var. Bu sorunları politikleştiremez sendikalar, istediği kadar kadın komisyonu olsun, kadın çalışması olsun. O nedenle bunlar feminist hareketin derdi olmalı. Bu deneyimleri bir biçimde aktarabilirsek feminist hareket daha bütünlüklü hale gelir diye düşünüyorduk. Yani bu deneyimleri feminist harekete taşımak. Ve haberler aracılığıyla kadın işçilerin okumasını sağlamak. Ama başlangıçtaki amaç bir de işçi havzalarından kadın haberci koparmaktı. Çünkü oradaki gerçekliği en çok o kadınlar bilir diye düşünüyorduk.
Son olarak, farklı zaman dilimlerinde ücretli ve ücretsiz kadın emeğinin bir dökümünü sunan Kadın Emeği Almanağı’nı çıkardınız. Almanak Türkiye’de kadın emeği tarihine yapılan çok değerli bir katkı oldu. Almanağın hazırlanmasına giden süreçten kısaca bahsedebilir misin?
Ücretli-ücretsiz kadın emeğini her türlü veçhesiyle ve mekânları, üretimde kullanılan araçları, üretim malzemelerini, makinelerden elektrik süpürgesine kadar her şeyi içine alan, kadınların hayatı gibi çok parçalı ve dağınık bir almanak hazırlamaktı hayalim, kafamda öyle bir şey vardı. Açık söylemek gerekirse bu daha büyük bir ekip işiyle ve çok daha uzun sürede yapılması gereken bir şeydi. Feryal’le (Saygılıgil) bir biçimde başladık. Sözlü tarihler yapıldı, dergiler tarandı. O gördüğünüz almanak ortaya çıktı. Kendi adıma en önemli eksikliklerden biri; dönemsel olarak ev içini yeteri kadar inceleyemememiz. Eksiklikleri olan bir çalışma ama gerçekten değişik bir şey yaptığımızı düşünüyorum, genel almanak anlayışını yıkan bir yerden… “Kadınlar yaptığında böyle yapar işte kardeşim, buyurun,” dediğimiz bir çalışma oldu. Mesela büyük olaylarda kadınlar neredeydi sorusunu sorup, kadınların o olaylardaki yerinin anlatıldığı bölümler de var. Ama erkekler tarafından hiç zikredilmeyen, Samsun’da bir kadının başını çektiği bir direnişin, grevin haberi de var. O grevi kimse görmemiş. Mesela Ankara’da opera sanatçısı kadınların grevi var, 24 saatlik bir grev. Orada operada temizlik yapan kadınlar da sanatçıları desteklemiş; ellerinde temizlik malzemeleriyle fotoğrafları var. Bu fotoğraftan hareketle grev tarihine not düştük.
Filistin’de ilan edilen sahte barış ve ateşkes planı devam etse de Siyonist devletin işgal, soykırım ve insani yardımı engelleme politikaları da sürüyor. Ve bu politikalar bugün İran’a yönelik ABD-Siyonizm ortak saldırısıyla daha da önemli bir boyut kazanıyor. Filistin mücadelesinin yanında, tüm bölgede emperyalist saldırganlığın karşısında dünya halklarının seferberliği çok daha önem kazanıyor.
Tam da böylesi bir ortamda Küresel Sumud Filosu 2025 yılındakinden daha da kitlesel bir misyonu örgütlemek için hazırlıklarını sürdürüyor. Şu ana kadar alanda faaliyet gösteren yedi farklı organizasyon; Gazze Özgürlük Filosu, Küresel Sumud Filosu, Özgürlük ve Sumud Filosu, Sumud Nusantra, Halkların Filo Hareketi, Magrib Sumud Filosu, Küresel Gazze Hareketi ve Gazze’ye Bin Madleen, dünyanın en büyük sivil, insani yardım filosunu oluşturmak için bir araya geldi.
Soykırıma son vermek, Trump’ın sahte barış planını teşhir etmek, ablukayı yıkmak ve insani yardım malzemelerini Gazze’ye ulaştırmak için Akdeniz’in birçok limanında yüze yakın gemi hazırlanıyor ve 12 Nisan’da ilk liman olan Barselona’dan yola çıkış planlıyor.
Ancak filo organizasyonunun da söyleyegeldiği üzere dayanışma ve mücadele sadece gemilerde yer almakla sınırlı değil. Daha da önemlisi, dünya halklarının filoyla eşzamanlı olarak seferber olabilmesi. Kapitalist hükümetlerini ikiyüzlü politikalarına son vermeleri, Siyonist devletle tüm ilişkilerini kesmeleri, İsrail’e tam ambargo uygulanana ve nehirden denize özgür bir Filistin inşa olana dek seferberliği ileriye taşımaları hayati önemde.
Biz de İşçi Demokrasisi Partisi ve İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, geçtiğimiz filo organizasyonunda olduğu gibi bu yıl da tam bu saiklerle Küresel Sumud Filosu’nun yanındayız.
Özel İtalyan Lisesi hem devlet okulu hem özel okul özelliği göstermektedir. İtalyan vatandaşları bu okulda bedava eğitim alabilirken Türk vatandaşları liseye giriş sınavlarında yüksek yüzdelik dilime girmelidir ve yıllık 550 bin TL ödeme yapmalıdır. İtalyan öğretmenleri İtalyan devleti göndermektedir. Türk öğretmenlerin maaşlarının 10 katına yakın kazanmaktadırlar. Kira ödemesi, eşleri ve çocukları için birçok sosyal yardım da almaktadırlar. Türk öğretmenlerin ise yoksulluk sınırının yüzde 40 altında bir maaş için İtalyanların iki katına yakın emek zamanı harcamaları gerekmektedir. Bütün nöbetleri Türkler ücretsiz tutarlar ve İtalyanların hastalıkta, izinde boş kalan derslerini de ücretsiz olarak doldururlar. İtalyanlar birinin boş dersini doldurduklarında ek ödeme almaktadırlar. İtalyanların üç tane memur sendikası vardır ve hakları korunmaktadır. Biz Türk öğretmenler ise üç yıldır zamsız çalışmaya zorlandık. Bunların üstüne, İtalyan öğretmenler öğrenciler ile yaşadıkları sorunlarda yüksek iş güvencesine sahipken benzer bir suçlamada Türk öğretmen işini kaybetme riski ile karşı karşıyadır.
Alanlarında iyi denebilecek üniversitelerden mezun, yüksek lisans veya doktora yapmış, birçok çalışma ile kendini ispatlamış Türk öğretmenler yüksek enflasyon nedeniyle her geçen gün daha kötü koşullarda yaşamaktadırlar. Yüksek kaliteli olduğu düşünülen bu okulda, birçok okul velisinin çocuklarına verdikleri harçlık paralarının altında komik paralarla çalışmaya zorlandık. Sorunlarımızı yönetimle konuşmaya çalıştık, dilekçeler yazdık. Her seferinde birçok mobbinge maruz kaldık. Sonunda bireysel çabalarla hak alamayacağımız bilincine ulaştık. Türk-İş’e bağlı Tez-Koop-İş sendikasına üye olduk.
Sendikalaşma ve grev kararı alırken birçok baskı ile karşılaştık. Türk öğretmenler arasında durumlarından sürekli şikâyetçi olanların küçük bir kısmı “Sendikaya inanmıyorum. İtalyan sendikası olursa üye olurum. Türk sendikasına üye olmam,” gibi cevaplar verdiler. Üye olanların bazısı grev süreci yaklaşırken okul yönetimi ile anlaşarak projelerden kendine küçük ve bireysel çıkar sağlamayı tercih etti ve sendikadan ayrıldı. Baskılar karşısında tek çarenin birlik olmak olduğunu düşünen, gücünü birliktelikten alan grubumuz sendikal haklarını kullanmakta ısrar etti. Sendikalaşma sonrası toplu sözleşme sürecinde ilerleme sağlanamayınca, sendikal haklarımızı kaybetmemek için son anda grev kararı almak zorunda kaldık. Türk öğretmenlerin yüzde 70’i greve başladı. Özel İtalyan Lisesi grevi, 1969 sonrası yapılan ilk okul grevi oldu.
Grev alanında tüm gün veliler, birçok başka sendika emekçisi ve siyasi parti biz öğretmenlere yalnız olmadığımızı hissettirdiler. Grev çadırında “Sesini ve yüzünü bilmediğiniz ne kadar dostumuz varmış” duygusunu yoğun bir şekilde hissettik. Bu süreç bizim için bir okul gibiydi. Kendimize dair birçok özelliği keşfettik; dayanışmayı, yardımlaşmayı ve birlik olmanın ruhunu derinden yaşadık. Uzlaşmayan İtalyan okul yönetimine rağmen, eğitim hakkının ihlali gibi bir bahaneyle grevi kırmaya çalışan Milli Eğitim Bakanlığına rağmen, bizimle dayanışmaya girmeyen İtalyan sendikalarına rağmen mücadeleyi sürdürüyoruz.
Özel İtalyan Lisesi Edebiyat Öğretmeni Sabri Ergül
Trump ve muadilleri sayesinde kapitalizmi hücrelerine dek görebilmek mümkün hale geldi. En ileri görüntüleme sistemleriyle dahi kapitalizmin yıkım ve sömürü doğası daha açık anlatılamazdı. Tarihte kapitalizmin yıkıcılığının ve sömürüsünün bugünkü kadar şeffaf hale geldiği zamanlar azdır. Ne demişti Marx: “Kapitalizm, gölgesini satamadığı ağacı keser!” Trump dünyanın ümüğünü sıkarken tam olarak bunu yapıyor. Bana yar olmayanı yaşatmam, diyor. Pay değil bütün dükkânı istiyorum, diyor. Kapitalizm budur…
Mesele sadece savaşla, soykırımla, işgal ve askeri operasyonlarla ilgili ve sınırlı da değil. Emperyalist kapitalist sistem bir bütündür! Kapitalist istila ve yıkım, ekonomiden politikaya tüm alanlarda kanser gibi iş görür. İnsan için kanserle bir arada barış içinde yaşamak nasıl mümkün değilse emperyalist kapitalizmle birlikte de uzun ve sağlıklı bir yaşam mümkün olamaz. Ya emperyalist kapitalist barbarlık kazanacak ya insanlık! Biri yenilmek zorunda!
Tam da bu nedenle Trump’ı bir anomali, geçici bir sistem içi sıkıntı olarak görmek çok büyük bir yanılgı olur. Trump, emperyalist kapitalist sistemin mütemmim cüzüdür. Trump, kapitalizmin en has adamıdır. Trump ve muadilleri kapitalizmin en dolaysız temsilcileridir. Bugün emperyalist kapitalist sistemin direksiyonunda zorunlu olarak onlar var. Görevleri, aşılamayan 2007-2008 dünya ekonomik/siyasi krizini emperyalist kapitalist sistem adına çözüme kavuşturmak. O yüzden ellerinde çekiç, her çözümü çivi olarak görüyorlar.
Trump’ın kaybetmesi dünyanın tüm işçi ve emekçilerinin kazanması demektir. Filistin halkı kazanırsa tüm dünya halkları kazanmış olacak. İran halkı kazanırsa emperyalist/Siyonist ittifak yenilmiş olacak. Küba halkının egemenliği tüm işçi ve emekçilerin zaferi olacak. Tablo çok açık. İşçiler, emekçiler, tüm ezilen ve sömürülen kesimlerin esenliği ve geleceği için Trump/Netanyahu kaybetmeli.
Bunun için NATO savaş örgütü dağıtılmalı, tüm emperyalist üsler ve kurumlar kapatılmalı ve tasfiye edilmelidir. Ama yetmez! Kendimize yeni emperyalist ağalar, merkezler aramıyoruz. Sadece ABD emperyalizmi değil, başta Çin ve AB emperyalizmleri olmak üzere tüm emperyalist odaklar yıkılmalı. Dünya halklarının esenliği ve geleceği için bu bir zorunluluk…
Bundan 77 yıl önce, 4 Nisan 1949’da başını ABD’nin çektiği 12 emperyalist devlet Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü adını verdikleri gerici askeri ittifakları NATO’nun kuruluşunu ilan ettiler. Kökleri savaş sonrası ABD’nin müttefik ülkelerde “otoriter” tehlikelere karşı mücadelesini öngören Truman Doktrini’ne dayanan bu ittifakın görünüşte amacı şuydu: herhangi bir saldırıya karşı üye ülkelerin ortak savunma cephesini kurmak. Tabii ki gerçekte mevzubahis “otoriter” tehlikeler savaş sonrası dünyasında boy gösteren komünist partiler ve halk kitlelerinin mücadelesi, “saldırılar” ise tüm kayıplarına rağmen savaştan etki alanını genişleterek çıkan işçi devleti Sovyetler Birliği idi. NATO’nun kuruluşuyla birlikte zaten inşa edilen yeni dünya düzeni resmiyet kazandı; dünya Batılı NATO cephesi ve Doğu Bloku arasında artık ikiye bölünmüş, Soğuk Savaş resmen başlamıştı.
Dünyadaki bu köklü değişime Türkiye de kayıtsız kalamazdı. Çiçeği burnunda Demokrat Parti (DP) hükümeti, seçimini NATO’dan yana kullanma niyetindeydi. Serbest ticaret yanlısı ve Marshall Yardımı sevdalısı DP; Türk tarım ve ticaret burjuvazisinin ihtiyaçları doğrultusunda NATO’ya girmeye, “komünizm” tehdidini caydırmaya can atıyordu. DP hükümetinin NATO’ya girmek için aradığı fırsat 25 Haziran 1950’de Kore Savaşı’nın resmen başlamasıyla ayağına geldi.
Savaşın başlamasından yalnızca beş, DP’nin iktidar olmasından ise yalnızca 46 gün sonra, 30 Haziran’da Türkiye savaşa girme kararı aldı. DP açısından bu reddedilemez bir fırsattı; öyle ki meclise sormaya bile gerek olmadan Kore’ye asker gönderme kararı Bakanlar Kurulu tarafından alınmış, Adnan Menderes meclisin üzerinden atlama kararını “işin uzamaması” gerekçesiyle meşrulaştırmıştı. Savaşa girilme sebebinin açık bir Sovyetler Birliği tehdidi olmadığı, amacın Türkiye’nin “itibarını yükseltmek” ve NATO’ya girme fırsatı yaratmak olduğu da bizzat Menderes’in açıklamalarından belli oluyordu. İşte böyle bir bağlamda 15 bin Türkiye Cumhuriyeti askeri 17 Eylül’de cepheye yollandı. DP hükümeti sonunda istediğini aldı; Türkiye 18 Şubat 1952’de resmen NATO üyesi oldu ve emperyalizmin ileri karakolu olarak yeni dünya düzeninde yerini kaptı. Bu üyeliğin bedeli ise 700’den fazla askerin ölümü olarak tarihe geçti.
Artık yıl 2026; Sovyetler Birliği dağılalı çok oldu ama NATO hâlâ varlığını sürdürüyor. Sözde “savunma” için kurulan bu şer ittifakı üye ülkeleri korumak bir yana, bölgesel savaşlarda bizzat açık hedef haline getiriyor. Türkiye halklarının NATO üyeliğinden bir çıkarı zaten yoktu, artık bunun da ötesinde halkları yoksulluk ve ölümden başka bir şey vaat etmeyen bir savaşın içine sürüklenme tehlikesiyle karşı karşıya bırakıyor; hem de yanlış cephede! Türkiye’nin NATO ülkesi olması demek emperyalist ABD’nin savaş suçlarına, Siyonist devletin soykırım ve işgal saldırılarına ortak olması demektir. Haksız bir savaşa sürüklenmemek ve tarihin yanlış cephesinde kalmamak için NATO’dan çıkılmalı, Siyonist İsrail’in kalkanı görevi gören Amerikan üsleri Kürecik ve İncirlik derhal kapatılmalıdır.
İsrail ve ABD’nin 28 Şubat’ta İran’a başlattığı emperyalist saldırının üzerinden bir ay geçerken, İran’da 2 bine yakın ölü ve binlerce yaralı var. Üç milyonu aşkın İranlı ise yerinden edildi. Hizbullah’ın işgal ordusuna saldırısını bahane ederek 2 Mart tarihinde Lübnan’ın güneyine havadan ve karadan saldırı başlatan İsrail, Lübnan’da ise 1200’ü aşkın kişiyi katletti. Bir milyon 200 bin Lübnanlıyı da evlerini terk etmek zorunda bıraktı. İsrail işgal ordusu, Lübnan’ın güney kısmı ile bağlantısını sağlayan bütün köprüleri yıkarak adeta Güney Lübnan’ı Lübnan’ın kalanından koparıyor. Siyonist rejim, Beyrut’u Gazze’ye çevirmekle tehdit ediyor. Sınır bölgesindeki köyleri tamamen imha ederek bir tampon bölge oluşturma planını hayata geçirmeye çalışıyor.
İran ve Lübnan halkına yönelik emperyalist-Siyonist saldırının yarattığı ağır bilançoya rağmen ABD ve İsrail’in politik hedeflerine ulaşabildikleri söylenemez. İran’ın savaşı bölgeye yayması ve dünya ham petrolünün yüzde 20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nı kapatma taktiği şu ana kadar başarılı olmuş gözüküyor. İsrail, İran’ı kendisi için bir tehdit olmaktan çıkarmak isterken “vaat edilmiş topraklar”, Siyonist yerleşimci nüfus için güvenli bir toprak parçası olmaktan her geçen gün uzaklaşıyor. Bu durumun üzerine eklenen enerji kaynaklarındaki ve ekonomideki sorunlar, Siyonizmin krizini daha da derinleştiriyor.
ABD tarafında ise Trump bir konuşmasında rejimin değiştiğini söylerken, bir diğer konuşmasında İranlı yetkililerle görüşmelerin olumlu bir şekilde gerçekleştiğini ve anlaşmanın yakın olduğunu söylüyor. İran’a saldırının başladığı günden bu yana ABD her bir gün için yaklaşık 1 milyar dolar askeri harcama yaptı ve Pentagon 200 milyar dolar ek bütçe istemek zorunda kaldı. Bütün bunlar ve Trump yönetimine olan tepkiler “Krallara hayır!” hareketini tekrar canlandırdı ve ülke genelinde yaklaşık 8 milyon kişi sokağa döküldü. Trump destekçisi tabanda dahi ciddi kırılmalar söz konusu ve bu durum bürokraside de ifadesini buluyor. Tüm bunların üzerine Trump, NATO ve AB ülkelerinden de istediği düzeyde destek alamadığını açıkça ifade ediyor.
Trump’ın iddia ettiği, İran’ın ise yalanladığı ateşkes görüşmelerinin ne kadar ciddi olduğunu şu an için bilmek güç. Fakat tarafların savaşa dair yaklaşımını anlamak açısından öne sürdükleri koşullara bakmak faydalı olabilir. ABD’nin Pakistan aracılığıyla sunduğu şartlar, Cenevre görüşmelerindeki koşullar ile hemen hemen aynı: nükleer tesislerin tamamen kapatılması, Hizbullah vb. güçlere desteğin kesilmesi, balistik füzelerin menzilinin sınırlandırılması ve Hürmüz Boğazı’nın açılması. İran bu şartları kabul etmek bir yana, bir daha saldırı olmayacağını garanti altına alan bir anlaşma ve savaş tazminatı talep ediyor.
Savaşın ABD’nin stratejik noktalara piyade çıkarmasıyla mı devam edeceğini, yoksa çelişkileri çözmeyen yeni bir ateşkesle çatışmaların bir başka zamana mı öteleneceğini hep birlikte göreceğiz. Fakat bütün bunlar olurken izlenimci bir şekilde gelişmeleri sadece takip etmekle kalmamalı; emperyalist saldırı altındaki halklarla dayanışmayı büyütmeliyiz. Yani mevcut durumda İran’a ve Lübnan’a yönelen emperyalist-Siyonist saldırganlığı reddetmeli ve bu saldırganlığın yenilgisi için mücadele etmeliyiz. Bu tutum, daha birkaç ay önce kendi halkını katleden molla rejimine veya sözde “direniş ekseni”ne politik bir destek anlamına gelmiyor. Bir başka deyişle, İran’ın ve Hizbullah’ın askeri zaferi, bizim için emperyalizmin ve Siyonizmin yenilgisinden başka bir anlama gelmiyor. Bu yaklaşımla İran ve Lübnan halklarının yanında olmalı ve ülkemizden emperyalist üsleri ve Siyonizmle ilişkileri söküp atmalıyız.
Kapitalizmin ve egemen medyanın yıllardır pazarladığı tarafsız ve hatasız teknolojik ilerleme masalının savaş sahalarında bir kez daha çöktüğünü izlemekteyiz. Teknoloji geçmişte de günümüzde de sınıflar üstü ya da toplumsal ilişkilerden bağımsız olmadı; tersine, çoğunlukla üretim araçlarını elinde tutan sermayenin çıkarlarına ve sömürüsüne hizmet eden bir araç aslında. Bugün “yapay zekâ devrimi” diye sunulan şey de sermayenin krizlerini aşmak için başvurduğu yaratıcı yıkım döngüsünün dijital ve daha yıkıcı bir biçimidir. Bunu nasıl yaptıklarına gelin bakalım.
Bu yıkımın en taze örneklerinden biri, ABD-İsrail ittifakının İran’a yönelik saldırılarında Minab’da yaşandı. Dünyanın en hassas güdümlü silahlarından biri diye sunulan bir Tomahawk seyir füzesi, iddia edildiği gibi askeri bir tesisi değil, Minab’daki bir kız ilkokulunu vurdu ve 175 çocuk katledildi. Trump iktidarı bu saldırıyı askeri gereklilik kılıfına sokmaya çalışsa da, sivil bir okulun vurulması açık bir savaş suçudur. Minab’daki katliam bir sapma değil, insan hayatını istatistiksel veriye indirgeyen emperyalist savaş makinesinin sonucudur. Hesap sorulabilirlik söylemi ise katillerin sorumluluğunu perdeleyen bir tiyatrodur.
Benzer bir ölüm otomasyonu Gazze’de de işlemekte. İsrail ordusunun kullandığı “Lavender” ve “The Gospel” gibi yapay zekâ sistemleri, milyonlarca Filistinliyi kitlesel gözetimden geçirerek onlara hedef puanları veriyor. İnsanları makineleşmiş bir ölüm sürecinin parçasına dönüştüren bu sistemler, sözde hassas vuruşlar yerine düşük maliyetli bombalarla sivil binaları içindekilerle birlikte yok ediyor. Böylece hedefleme kararlarının ahlaki yükü algoritmalara yıkılırken katliam sıradanlaştırılıyor. Pentagon’un Palantir’in Maven sistemini resmi program haline getirmesi ve Anthropic’in Claude modelinin bu askeri yapıya entegre edilmesi, Silikon Vadisi ile militarizm arasındaki ittifakı açıkça göstermekte.
Sermaye bu savaşları yalnızca coğrafyaları yok etmek için değil, kendi krizlerini ertelemek ve yeni sömürü alanları açmak için de kullanıyor. Sürekli büyümek zorunda olan yapay zekâ sistemleri devasa miktarda elektrik ve su tüketirken, doğa talanını da hızlandırıyor. Çipler, nadir toprak elementleri ve veri merkezlerinin soğutulması için gerekli kaynaklar uğruna çıkar savaşları sertleşirken enerji hatları, maden bölgeleri, lojistik ağlar ve dijital altyapı gibi alanları kendine bağlayıp, sömürücü ülke ve tekellere daha bağımlı hale getiriyor.
Ne yapmalı?
Teknoloji bugün emperyalist devletlerin ve teknoloji tekellerinin elinde işçi sınıfına, ezilen halklara ve doğaya çevrilmiş bir silahtır. Ancak çözüm teknoloji düşmanlığı ya da makine kırıcılığı değil. Çözüm, bu sistemleri üretenlerden o çiplere hayat veren maden emekçilerine kadar tüm proleterlerin teknoloji ve üretim araçları üzerinde söz sahibi olmasından geçer. Minab’da katledilen çocukların hesabı “algoritmik hata” denilerek kapatılamaz. Barış ve özgürlük, teknolojinin kâr için değil toplumsal ihtiyaçlar için kullanıldığı uluslararası bir sınıf mücadelesiyle mümkündür.
Tek Adam rejimi çürüme, yolsuzluk ve mafyayla ilişkili yeni skandallarla sarsılıyor. Özgür Özel’in Akın Gürlek’in malvarlığına ilişkin yaptığı açıklamalar, İmamoğlu’nun “Ne pahasına tutuklandı?” sorusunu bir kez daha gündemin merkezine oturttu. 190 yıllık maaşına denk gelen konut alımları için Gürlek ciddiye alınabilir hiçbir açıklamada bulunmadığı gibi, hükümet temsilcileri ve medyası da Gürlek’in arkasında güçlü biçimde durmadı. Dahası, Gürlek’in eşinin bir hakim olarak görev yaparken Sermaye Piyasası Kurulu üyeliğine atanması, ailenin isminin çeşitli borsa manipülasyonları ve mafyatik ilişkilere dair iddialarla gündeme gelmesi, malvarlığı tartışmasının buzdağının görünen yüzü olup olmadığı sorularını da beraberinde getirdi.
Bütün bu tartışmaların CHP’li belediyelere yolsuzluk davalarının görülmeye başladığı bir dönemde yeniden gündeme gelmesi ise ayrıca manidardı. İktidar medyasının “yüzyılın yolsuzluğu” olarak andığı dava sürecine, iddianamedeki yolsuzluk iddialarını reddeden tanık ifadeleri, mahkeme düzenine dahi hakim olamayan heyete ilişkin skandallar damgasını vurdu. Bütün bu “yargısal” gelişmeler, Saray’ın amacının, seçimlere girmesi durumunda Erdoğan’ı yeneceği görünen İmamoğlu’nu siyasetin dışında tutmak olduğunu bir kez daha ortaya koydu.
İktidarın küçük ortağı MHP de benzer tartışmalardan azade değil. Partinin genel başkan yardımcısı İzzet Ulvi Yönter’in sürpriz istifası MHP içerisindeki iktidar savaşlarını, farklı çıkar odaklarını ve mafyatik ilişkileri tekrar gündeme getirdi. Bahçeli sonrası liderliğe aday olduğu dile getirilen Yönter aynı zamanda Sinan Ateş’in ailesi tarafından cinayetin azmettiriciliğiyle suçlanmıştı. Geçtiğimiz günlerde tutuklanan BirGün gazetesi yazarı İsmail Arı, Yönter’in Ayhan Bora Kaplan suç örgütüyle ilişkili olduğu iddiaları haberleştirmişti.
Bütün bu skandallar, rejimin ve iktidar koalisyonunun içinde bulunduğu çürümenin vardığı boyutu ortaya koyuyor. Bu tablonun arka planında ise, rejimin emekçi halka dayattığı ekonomik yıkım ve sefalet politikaları yatıyor. Yeni yıla asgari ücret açlık sınırının altında girerken, geçtiğimiz yıl içinde 43 dolar milyarderinin serveti 25 milyar daha artarak 106 milyar dolara ulaşmış durumda. Bu çelişki, hükümetin düşüremediği enflasyonla “mücadele” programının amacını açıkça ortaya koyuyor: bu sefalet koşullarını “yeni normal” haline getirirken, tarihin gördüğü en büyük servet transferlerinden birisini kalıcılaştırmak.
Emperyalizm ve Siyonizm ortaklığında gerçekleşen İran’a ve Lübnan’a dönük yeni saldırılar karşısında iktidar sözcüleri tam da bu çerçevede bir söylem üretmeye çalışıyor. Erdoğan’ın liderliği sayesinde savaşın dışında kaldığımız, bu iktidar sayesinde Türkiye’nin bölgedeki “istikrar adası” olduğu propagandası boca ediliyor. Aslında bununla söylemek istedikleri şudur: “Hayatta kaldığınız için kendinizi şanslı sayın!” Tepeden tırnağa çürümüş ve taht savaşlarıyla tükenmiş rejim, ekonomik yıkım ve siyasi baskı ortamında ancak bununla övünebiliyor.
Oysa bu söylem bile apaçık gerçekleri örtmek için çıkarılan gürültüden ibaret. Savaşa karşıymış gibi görünen Erdoğan, “sır küpü” bakanı Fidan ve diğer sözcüler Trump ve ABD’ye ilişkin tek bir söz edemiyor. İktidar sözcülerini dinleyen biri savaşı yalnızca İsrail’in yürüttüğünü sanabilir! İsrail’e ilişkin bolca hamaset üreten iktidar, diğer taraftan, Kürecik radar üssüyle Siyonizmin gözü, Ceyhan’dan akan petrolle de Siyonizmin can damarı olmaya devam ediyor.
Savaşla birlikte petrol fiyatlarının fırlaması, hükümetin ekonomi politikalarındaki acziyetini bir kez daha açığa çıkarıyor. Enflasyonla mücadeleyi ücretleri açlık sınırının altına çekmek olarak sunan iktidarın benzin ve mazot fiyat artışları karşısındaki önlemleri de faturayı emekçilere, çiftçilere çıkarmaktan ibaret. Mazot ve gübre fiyatlarındaki yeni tırmanışa karşı hiçbir önlem alınmamasıyla, zaten yüksek olan enflasyonun yeni bir zirveye doğru ilerlemesi kaçınılmaz.
İktidarın çürüme, sefalet, baskı ve bağımlılıkla dolu bu karnesi, geçmiş yılların deneyiminden çok iyi bildiğimiz gibi, iktidarın otomatik olarak el değiştireceği anlamına gelmiyor. İmamoğlu’nun tutukluluğu, Demirtaş’ın halen içeride tutuluyor olması, kendilerinin adaylıkları ötesinde, Erdoğan’ı seçimlerde tehdit edebilecek diğer adaylara da bir gözdağı niteliği taşıyor. Dolayısıyla, Erdoğan yönetiminin bir sonraki seçim zaferi için dişiyle, tırnağıyla mücadele edeceği ortada.
Bu tablo CHP yönetiminin iktidar karşısında sürekli yalpalayan politikalarını bir kez daha gündeme getiriyor. 2024 seçim zaferinin ardından gelen “normalleşme” politikalarının sonucu “yüzyılın yolsuzluk davaları” oldu. Özel’in İmamoğlu için “hiç değilse ev hapsi” açıklaması, arka planda dönen pazarlıkları yeniden sorgulatıyor. Bunun da ötesinde, CHP yönetiminin 19 Mart halk seferberliğini seçim mitinglerine indirgeyen ve tüm politikasını seçimlere endeksleyen politikası, kitlelerde hayal kırıklığı yaratmaktan ve Tek Adam rejimini güçlendirmekten başka sonuç üretmiyor.
Erdoğan yönetimi CHP’yi tutuklama dalgaları ve yolsuzluk davalarıyla paralize etmeye çalışırken, Kürt siyasi hareketini de “Terörsüz Türkiye” süreciyle tarafsızlaştırmaya, pasifleştirmeye çalışıyor. Şu ana dek, kayyumlara son verilmesi, siyasi tutsakların özgürlüğü gibi alanlarda dahi en küçük adımların atılmamış olması, bir önceki “çözüm sürecinde” olduğu gibi, iktidarın tüm hesaplarını seçim pazarlıkları çerçevesinde yürüttüğünü ortaya koyuyor.
Bütün bu tablo Tek Adam rejiminden kopuşun uzlaşmalarla, pazarlıklarla değil; toplumsal mücadelenin, kitlesel seferberliklerin yükseltilmesiyle mümkün olabileceğini gösteriyor. Böylesi bir politika tutarlı biçimde işçi sınıfı öncülüğünde, emek siyasetiyle gerçeklik kazanabilir. Ekonomik yıkımı, baskı siyasetini, emperyalizm ve Siyonizmle işbirliğini ikirciksiz biçimde karşısına alan bir Emek İttifakı, siyasetin en acil ihtiyacı olmaya devam ediyor. Yaklaşmakta olan 1 Mayıs’ı, bu anlayışla, işçi sınıfının kendi talepleriyle sahneye çıktığı birleşik ve kitlesel bir seferberlik günü haline getirmeliyiz.
ABD emperyalizmi ve soykırımcı Siyonist yapının İran halkına yönelik gayri meşru ve pervasız saldırganlığı sadece Ortadoğu’yu kan gölüne çevirmekle kalmadı, küresel kapitalizmin şah damarlarından birini, Hürmüz Boğazı’nı da ateşe attı. Savaşın alevleri içinde Hürmüz’ün fiilen kapanmasının dünya emekçilerine olduğu kadar doğrudan doğruya Türkiye emekçilerinin cebine ve geleceğine etki edebilecek bir potansiyel taşıdığını belirtmeliyiz.
Türkiye, enerjide yapısal olarak dışa bağımlı bir ülkedir. Tükettiğimiz petrolün yüzde 90’ından fazlasını, doğalgazın ise neredeyse tamamını ithal ediyoruz. 2010’lardan sonra yenilenebilir enerji konusunda hız kazanılmış olsa da çeşitli enerji kaynaklarının tüketim paylarını incelediğimizde yüzde 31,6’sının petrol, yüzde 24,5’inin doğalgaz, yüzde 24,04’ünün ise kömür olduğunu görürüz (2024 verileri). Tüketilen enerjinin yüzde 80’i hâlâ fosil kaynaklardan elde ediliyor. Küresel petrol arzının beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nın tıkanmasıyla dışa bağımlılık kendini üretim maliyetlerinde bir artışa, yani var olan enflasyonu daha da harlayan bir duruma yol açacak. Küresel ölçekte fırlayan enerji fiyatları, Türkiye’nin dış ticaret açığını da elbette büyütecektir.
İktidarın, Mehmet Şimşek eliyle sermayeye güven, işçiye ise acı reçete sunmak için hazırladığı Orta Vadeli Program (OVP) zaten bertaraf olmuştu. Şimdi ise tüm hedefleriyle birlikte Hürmüz’ün sularına gömüldü. OVP’nin enflasyon hedefleri, zaten işçi sınıfının ücretlerini baskılamak için uydurulmuş, tutması imkânsız birer masaldı. Şimdi, patlayan enerji fiyatlarıyla birlikte bu hedefler resmen çöp oldu.
Petrol sadece otomobilin deposuna giren yakıt demek değildir. Petrol aynı zamanda tarladaki traktörün mazotudur. Kimyasal gübrenin hammaddesi amonyaktır. İthal doğalgaz ise amonyak üretimi için birincil enerji ve hammaddedir. Hürmüz’ün kapanması küresel gübre tedarik zincirinin yaklaşık yüzde 33’ünü aksatarak kimyasal gübre fiyatlarının yüzde 50’den fazla artmasına neden odu. Türkiye tarımı, iktidarın 20 yılı aşan politikalarıyla çokuluslu tarım tekellerine ve ithalata göbekten bağımlı hale getirilmiştir. Bu artışlardan anında etkilenmektedir.
Bugün gübre ve mazot fiyatlarına gelecek yeni bir küresel şok, gıda tedarik zincirinde ciddi kırılmalara yol açacaktır. Asgari ücretin daha yılın başında açlık sınırının altında olduğu bir denklemde, acil sübvansiyonlar uygulanmaz, gıda sektöründe fiyat sabitlemeleri yapılmaz ise emekçiler için hayat pahalılığı artık bir geçim sıkıntısı değil, doğrudan doğruya bir hayatta kalma mücadelesine dönüşecektir.
Bağımlılık kader değil, sınıfsal bir tercihtir
İktidar, yıllardır kürsülerden yerli ve milli enerji nutukları atmasına rağmen, Türkiye’nin dışa bağımlılığını azaltmak bir yana, ülkeyi küresel kapitalist pazara çok daha derin bağlarla entegre etmiştir. Ülkenin enerji altyapısı, TÜPRAŞ’tan devasa elektrik dağıtım şebekelerine kadar sermayeye peşkeş çekilmiş, yenilenebilir enerji kaynakları bile holdinglerin rant ve talan alanına dönüştürülmüştür. Ülkenin kaderi, emperyalist merkezlerin ve küresel enerji tekellerinin iki dudağı arasına terk edilmiştir. İktidar, dışa bağımlılığı azaltacak kamusal, planlı bir üretim modeli kurmak yerine, kaynakları sermayeye açmıştır. İran’a yönelik emperyalist savaş ve Hürmüz’ün kapanması bize bir kez daha, çok sert bir şekilde gösteriyor ki, kapitalizm sınırları içerisinde kalarak emperyalist krizlerden, savaşlardan ve yoksulluktan korunmak mümkün değildir. Enerjide dışa bağımlılığı yaratan özelleştirme politikalarını derhal tersine çevirmek için tüm enerji şirketlerini ve rafinerilerini işçi denetiminde tazminatsız kamulaştırmak gerekir. Emekçileri açlığa mahkûm eden bu düzenden kurtuluş, Türkiye’yi Ortadoğu’daki emperyalist savaşın bir parçası yapma potansiyeli taşıyan NATO’dan derhal çıkmaktan, emperyalizme hizmet eden İncirlik ve Kürecik üslerini kapatmaktan geçer. Aksi takdirde, emperyalistlerin bölgede ateşlediği her füze, Hürmüz’den geçemeyen her damla petrol, bizim soframızdaki ekmeği gasp etmeye devam edecektir.
İsrail parlamentosu Knesset, 30 Mart 2026’da, “milliyetçi tehditler” olarak tanımladığı Filistinli tutsaklar için idam cezasını yasalaştırarak devletin uzun süredir gizli tutmaya çalıştığı şiddeti resmiyete döktü. Netanyahu–Ben-Gvir koalisyonunun aşırı sağ, dinci-faşist unsurları tarafından başı çekilen bu yasa, yönetimin tamamen askerileştirilmesi yönünde belirleyici bir adım anlamına geliyor ve yargı makamını sistematik bir imha aracına dönüştürüyor. Bakanlar, yasanın geçmesini darağacı rozetleriyle ve şampanyayla kutladı. Bu mide bulandırıcı güç gösterisi, rejimin terörü sınırsız bir şekilde benimsediğini gözler önüne seriyor.
Yasa, hem Filistinlilere zulmetmeye hem de devlet kontrolü sağlamaya yönelik olarak tasarlanmış iki yönlü bir yargı sistemi oluşturuyor. Batı Şeria’da yaşayan Filistinliler, idam cezasının verilmesi için basit bir çoğunluğun yeterli olacağı askeri mahkemelere tabi tutuluyor ve temyiz hakkı bulunmuyor. Devlet aygıtının hukuki engeller olmadan işlemesini sağlayacak olan yasa, iktidarı bir güç tiyatrosuna dönüştürüyor. Her madde, her prosedürel boşluk, devletin ölümcül baskı kapasitesini en üst düzeye çıkarmaya ayarlanmış durumda; bu da Filistinli toplulukları iktidarın keyfi uygulamalarına tamamen açık hale getiriyor.
Arka planda bölgesel kaos ve küresel emperyalist krizlerin olduğu bir durumda bu yasanın zamanlaması kasıtlı. Yasa, finans kapitalin ve askeri-endüstriyel kompleksin gücünü konsolide ediyor ve “birleşik devlet” illüzyonunu sürdürmek için Filistinlilerin hayatını feda ediyor. Artık yasal bir politika haline gelen; onlarca yıldır süren idari gözaltı, toprak gaspı ve haklardan sistematik olarak mahrum bırakma uygulamalarının bir uzantısı bu yasa. Darağacı hem araç hem sembol haline geliyor: mahkemelerin, bürokrasinin ve seçimlerin topyekûn kontrolü sağlayamadığı bir durumda otoritenin nihai ilanı.
Bu yasa; hukuka, diplomasiye veya prosedürlere bağlı olmaksızın terörü politika olarak kullanan emperyalist bir rejimi gözler önüne seriyor. Dış güçler endişe beyanlarını ifade etseler de, baskı aygıtına verdikleri maddi destek bu söylemleri anlamsız kılıyor. Sürekli bir tehdit altında olan Filistinlilerin hayatları, yasalarla onaylanan keyfi güç uygulamalarına tabi tutuluyor. Bu yasanın geçmesi sadece bir cezalandırma aracı değil; devletin zoru infaza, hukuku ise darağacına dönüştürmeye hazır olduğunu ilan ediyor.
İktidar tarafından “yüzyılın davası” olarak tanımlanan, CHP’li belediyelere yönelik çok suçlamalı dava başladı. Dava daha ilk duruşmadan itibaren usul tartışmalarına sahne oldu. Mahkeme heyetinin deneyimsizliğiyle “yüzyılın davası” tanımlaması izaha muhtaç bir çelişki oluşturdu. Herkesin sorusu şu: “Madem ülkenin dört bir yanını ahtapot gibi sarmış bir İmamoğlu suç örgütünden bahsediliyor, neden buna uygun deneyimli bir yargı heyetinin davayı yönetmesi sağlanmadı?” Aksi savunulabilir gibi değil. Çünkü her duruşmada mahkeme salonunun düzeninden kimlerin davayı izleyebileceğine dek bir kaos yaşandı. Birinci ayını doldurmak üzere olan davada şu ana dek kelimenin tam manasıyla dağ fare doğurmuş durumda.
Bir diğer konu, davanın dayandığı deliler. Dava iddianamesi büyük oranda gizli tanık ifadelerine ve HTS kayıtlarına dayanmakta. Gizli tanıkların bir kısmı şimdiden ifadelerini değiştirdi. İfadesini baskı altında verdiğini söyleyen de var, kendisine verilen sözlerin tutulmadığını ifade eden de. İddianameye bakıldığında gizli tanık ifadelerinin çoğunlukla birinci derece tanıklıktan öte söylenti ve duyuma dayandığı görülmekte. Gizli tanıklar dışında bir de etkin pişmanlıktan yararlananlar söz konusu. Etkin pişmanlık davanın başından itibaren en netameli konu oldu. Birçok sanık serbest kalma karşılığında kendisine bu yönde telkin ve teklif yapıldığını açıkladı. Doğru olabilir mi? İki ay öncesine dek davanın başsavcısı olan bugünün adalet bakanı, birkaç gün önce Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek’in itirafçı olacağını zikretti. Nitekim halen başsavcı olduğu Eylül 2025 ayında da “Etkin pişmanlıktan yararlanmak isteyenler sürekli geliyorlar, kapılarda yatıyor” minvalinde açıklama yapmıştı.
Kuşkusuz, sormak gerekiyor. Madem dava iddia edildiği gibi çok sağlam delillere dayanıyor. Madem davada iddia edildiği gibi her şey ortada, her şey çok açık. Madem suç somut belgeler ve ilişkilerle sabit. Neden bunca gizli tanık ve itirafçıya ihtiyaç duyuluyor? Neden terörden yolsuzluğa, casusluktan sahte diplomaya dek çok sayıda suçlama yöneltiliyor? Neden çok güçlü, çok deneyimli bir yargı heyetiyle dava yönetilmiyor? Neden aleme ibret için bir yasal değişiklikle davanın televizyonlardan canlı izlenmesi sağlanmıyor? Neden eldeki somut delillerle bir an önce sonuca gitmek varken davayı yıllarca uzatabilecek dört bin sayfalık bir iddianame hazırlanıyor? Ve herkesin cevabını beklediği bir diğer soru: “Neredeyse bütün CHP’li belediyelerin yolsuzluğa battığı iddia edilirken nasıl oluyor da çeyrek asırdır görev yapan iktidar belediyeleri tertemiz kalmış olabiliyor?”
Soruların bizi götürdüğü nokta, ortada hedefi belli siyasi bir davanın olduğu. CHP’ye yönelik yargısal işlemlerin iktidarın en kuvvetli rakibini zayıflatmak için kullanıldığı. Bütün iktidar imkânlarının bu amaçla seferber edildiği. Tam ifadesiyle, iktidar için bu yargısal süreç bir seçim kampanyası işlevi görmekte. Tek başına davanın başsavcısının adalet bakanı olup iktidar partisi saflarına katılması dahi davanın siyasi niteliğini ortaya koymakta. Amaç net! İktidarda kalmaya devam edebilmek. Belli ki iktidar davanın bu siyasi niteliğini saklamakta bir beis de görmüyor. Aksine alenen görülsün istiyor. Bunu isteyerek de iktidar davanın doğrudan savcısı haline gelmiş oluyor. İktidar için bunca iç içe geçmenin taşıdığı riskler yok değil. Özgür Özel’in gündeme taşıdığı, adalet bakanının mal varlığı iddiası bunun bir örneği. Mal varlığı ifşası doğal olarak sadece bir kişinin servetinin kaynağını değil doğrudan davanın sahiciliğini de tartışmaya açmış oluyor. Bu çok önemli çünkü Türkiye “aya dört şeritli yol” şirinliğini geride bırakalı çok oldu. Hayat pahalılığı ve yapışkan enflasyon koşullarında her sorun ve tartışma hızla toplumsallaşma ve siyasallaşma dinamiği taşıyor. Ve iktidarca vaat edilen tavşanlar şapkadan bir türlü çıkmıyor! Ortada bir davadan çok daha fazlası var. Biri tamam, biri devam diyecek…
2026’da Newroz’a katılım her yerde güçlüydü. Bu etkinliklerin tarihsel referansların belirlediklerinin ötesinde bir de güncellik tarafından belirlenen anlamları var kuşkusuz.
Kürt halkının Öcalan’a ve baş yürütücülerinden olduğu çözüm sürecine verdiği destek meydanlarda bir kez daha görünür oldu. Kürt siyasi hareketi bu süreçte ajandasını neredeyse örgütün ve kadroların ihtiyaçlarına daralmış bir içerikle sınırlıyor olsa da halk desteğini koruduğu ortada.
Bu desteğin harekete ama özellikle de DEM kadrolarına yönelik hoşnutsuzlukları ortadan kaldırmadığı aşikâr. Amed’de kürsüden yapılan kariyerizm vurgusu ile kitlelere eleştirilerinin dikkate alındığı mesajı verildi. Bu tablo, tabandaki rahatsızlığın yabana atılamayacak düzeye geldiğini gösteriyor.
Newroz’a gölge düşüren şey ise kavganın, çatışmanın, çatışmaya çağrının olmadığı, tam da bayram havasında geçen kutlamaların ardından yüzlerce gözaltının, onlarca tutuklamanın yapılmasıdır.
Kâh sloganlar kâh posterler bahane edilerek bir bardak suda fırtına koparılmak istendiği her durumda, rejimin ilk hamlesi, Kürtlere bedel ödeterek ırkçı milliyetçiliğe biraz daha alan açmak oluyor. Sorunun adına “terör” demekte ısrar edenlerin bu tutumları da şaşırtıcı değil.
Şimdiye dek dura kalka ilerleyen çözüm arabası da bu sıralar yine bekleme halinde. Meclis komisyonunun açıkladığı ortak raporun ardından sıranın yasal düzenlemelere gelmesi gerek. Ancak ortada net bir tarih yok. Hükümet ipe un seriyor, şimdilik yaz ayları işaret ediliyor.
Hatırlanacaktır, Suriye’de merkezi hükümet ile SDG arasında anlaşma imzalanana ve hayata geçmeye başlayana kadar hükümet mecliste top çevirmiş ve komisyon faslını uzatmıştı. Şimdi de benzer bir oyalama ile İran-İsrail-ABD arasında kopan ve bölgeye yayılan fırtınanın dinmesi bekleniyor mu demeliyiz?
İyi ama beklenecek ne var? Zaten başta Bahçeli olmak üzere rejimin tüm sözcüleri sürecin temel gerekçesinin “iç cepheyi tahkim etmek” olduğunu, bölgeyi dizayn etmek isteyen güçler karşısında yarım asırlık kavgayı bitirmenin gerektiğini söylemediler mi?
İşte hayatın bu senaryoya yakınsadığı günlerden geçiyoruz. İran, ABD emperyalizmi ve Siyonizm tarafından vuruluyor. ABD ve Siyonistler İran’daki muhalif Kürt örgütlerini savaşa itmek için can atıyor ama beklediği karşılığı bulamıyor. Türk egemenler cephesinden bakınca tam da adım atılacak zamanda değil miyiz?
En azından Demirtaş, Yüksekdağ, Atalay gibi siyasi tutsakları serbest bırakmanın, kayyum atanan belediyeleri halkın seçtiği isimlere teslim etmenin önünde ne engel var? Şu koşullarda barış hasretiyle meydanları dolduran Kürt halkının yüreğine su serpecek en ufak somut adımlar dahi neden atılmaz?
PKK örgütün feshi, silahların sembolik imhası, sınırların dışına çıkılması gibi önemli adımları attı. Suriye’de ise YPG Şam’a entegre olmaya başladı.
Hal böyleyken bu kadar ağırdan alınması hayra alamet olabilir mi? Bilmiyoruz. Bildiğimiz o ki, kimi zaman Bizans’a kimi zaman siyasi usullerini Bizans’tan devralan Osmanlı’ya yakıştırılarak söylenen söz aslında her devrin egemenleri için geçerlidir: Onlarda oyun bitmez.
Özel İtalyan Lisesi’nde okuyan bir grup öğrenci olarak, 2 Şubat’ta başlayan öğretmen grevi hakkındaki düşüncelerimizi paylaşma ihtiyacı duyuyoruz.
Yaklaşık iki aydır okulumuz sadece bir lise olmaktan çıktı; adalet, eşitlik ve dayanışma gibi erdemlerin ön plana çıktığı bir alana dönüştü. Bu süreçte öğretmenlerimizin sergilediği onurlu duruş, bize yıllardır verdikleri dersleri sınıflardan dışarı taşıdı ve hayatımız boyunca kendimizle taşıyacağımız bir kazanıma çevirdi. Hak aramanın, emeğinin karşılığını almanın ve eşitlik için dimdik durmanın ne demek olduğunu öğrendik.
Bilmenizi isteriz ki, biz öğrenciler kendimizi mağdur olarak görmüyoruz. Öğretmenlerimizin hak mücadelesi bizim için herhangi bir kayba yol açmamıştır. Tam aksine, sayelerinde sadece ders kitaplarından asla öğrenemeyeceğimiz farkındalıklar geliştirdik.
İtalyan Lisesi’nde greve çıkan Türk öğretmenlerimizin bu süreçte ortaya koyduğu özveri bizler için yalnızca bir hak arayışı örneği değil, aynı zamanda eğitimin özüne dair güçlü ve unutulmaz, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir hatırlatma görevi gördü.
“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür Ve bir orman gibi kardeşçesine Bu hasret bizim!”
Sevgili öğretmenlerimiz,
Bu süreçte sizi farklı bir perspektiften tanıma şansı elde ettik. Sessizliğin daha kolay olduğu bir yerde siz tüm okulumuzun sesi olmayı seçtiniz. Biz, sizin geri adım atmaya yeltenmeyen duruşunuzu izlerken olgunlaştık. 2 Şubat’tan beri sizi anlatamayacağımız kadar çok özledik. Fakat biliyoruz ki, gelecekte geçmişi yad ettiğimizde aklımızda kalmış olan şey, bize daha bu yaştan öğrettiğiniz haklı doğruluk olacak. Siz bu grevle hem bize yeni bir bakış açısı miras bıraktınız hem de okulumuzun daha adil bir ortam olması için çabaladınız. Daha önce başarılamamış bir şeyi başardınız, alanınızda öncü oldunuz.
Bizim öğretmenlerimiz olduğunuz için minnettarız. Sizlere duyduğumuz saygı ve sevgiyi anlatmak için kelimeler kifayetsiz kalıyor.
İyi ki varsınız. İyi ki bizim öğretmenlerimizsiniz.
Küresel Sumud Filosu Tunus Heyeti’nden bir grup organizasyon sorumlusu 6 Mart tarihinden bu yana gözaltında tutuluyor. Basın açıklamasında belirtildiği üzere Wael Nouar, Jawaher Channa, Nabil Chanoufi, Sana Msahli ve Mohammed Amin Belnour, terörle mücadele birimi tarafından Sidi Bou Said’de bir otelde kaldıkları sırada tutuklandı. Bu tutuklamaların hemen ardından Ghassan Henchiri ve Ghassan Boughediri’nin de gözaltına alınmasıyla tutuklu aktivistlerin toplam sayısı 7’ye çıktı.
Bu tutuklamalar, Tunus polisinin Küresel Sumud Filosu tarafından düzenlenen çeşitli faaliyetleri engellemesinin ardından gerçekleşti.. Polis, 4 Mart’ta, Eylül 2025 döneminde filoyla dayanışma gösteren Sidi Bou Said liman işçileri örgütleri ile yerel ve uluslararası organizasyon arasındaki görüşmeyi engelledi. Bu müdahale sırasında aralarında Brezilya delegasyonu üyesi ve Latin Amerika sorumlusu Thiago Avila’nın da olduğu pek çok isim gözaltına alındı. Hükümet 5 Mart’ta Tunus şehri içerisindeki Cine Theatre Le Rio sinemasında yapılması önceden planlanan bir kamu etkinliğini de iptal etti.
Sidi Bou Said Limanı, Küresel Sumud Filosu birimlerinin 7 Eylül 2025 gecesi ulaştığı liman olmanın yanı sıra; İsrail tarafından insansız hava araçları kullanılarak iki filo gemisine yönelik yangın çıkarıcı patlayıcılarla saldırıların düzenlendiği yer olma özelliği taşıyor.
Çeşitli kuruluşlar tutuklularla dayanışma içinde olduklarını ilan etti. Bunlar arasında Tunus Ekonomik ve Sosyal Haklar Forumu olan FTDES ile Filistin halkına destek amaçlı toplantılara getirilen ve giderek artan kısıtlamalar karşısında endişelerini dile getiren Uluslararası Af Örgütü dahil 17 farklı kuruluş yer alıyor.
Tunus hükümeti ve makamlarının Küresel Sumud Filosu’na yönelik kriminalize etme, baskı ve hapsetme politikalarına karşı büyüyen tepkilere ve tutukluların özgürlüğü için yükselen yaygın talebe rağmen bir Tunuslu hakim 16 Mart Pazartesi günü koordinasyon komitesi üyeleri hakkında ihtiyati tutukluluk kararı verdi. Bu karar sahtecilik, sahte belge bulundurma ve kullanma, dolandırıcılık, güveni kötüye kullanma, kayıtlarda tahrifat ile kara para aklama gibi art niyetli ve asılsız suçlamalara dayandırılıyor.
Filistin halkıyla dayanışma amacıyla kurulan Küresel Sumud Filosu, gözdağı verme çabalarına ve Tunus limanlarını engelleme niyetine rağmen misyonlarının değişmediğini duyurdu. Yapılan açıklamada bu bahar aylarında kuşatmayı kırmak ve Filistin halkını desteklemek amacıyla Akdeniz üzerinden Gazze’ye doğru tarihi bir sivil misyonu yeniden başlatacaklarını vurguladılar. Filistin ile olan dayanışması her zaman güçlü ve görünür olan Tunus halkının bu tarihi çabada bir kez daha hayati bir rol üstleneceğine olan güvenlerini belirttiler.
Filistin halkını destekleyen küresel hareketin bir parçası ve 2025 yılından bu yana Küresel Sumud Filosu ile aktif işbirliği içinde olan İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak filo öncülerinin hapsedilmesini ve yargılanmasını şiddetle kınıyoruz. Bu bağlamda söz konusu kişilerin derhal serbest bırakılması ve haklarındaki davaların düşürülmesi talebinin her alana yayılması için çağrıda bulunuyoruz.
19 Mart 2025 tarihinde Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması kuşkusuz Tek Adam rejiminin otoriter karakterini başka bir kulvarda derinleştirdi. Ardından başlayan kitlesel seferberlikler, rejime karşı demokratik hakları savunan büyük bir itiraz halini aldı.
Şüphesiz bu itiraz en ciddi ifadesini öğrenci hareketinde buldu.Bu seferberlik, İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin polis barikatını aşması ve ODTÜ öğrencilerinin yoğun mücadeleleriyle filizlendi. Binlerce öğrencinin Maçka Parkı’ndan Şişli Belediyesi’ne yürüyüşüyle de zirveye ulaştı. Ancak hareket ilerleyen dönemde maalesef sönümlendi. Bunda rejimin saldırıları, CHP’nin kitleleri dindiren politikaları ve kısmen de örgütlü öğrenci hareketi içerisindeki politik hatalar etkili oldu.Böylesine büyük bir öğrenci seferberliği, geçtiğimiz bir yılın ardından geride oldukça kısıtlı kazanımlar bıraktı. Bu durum, mücadeleci öğrenciler için pek çok ders barındırıyor ve öğrenci hareketinin geleceğine dair yeni görevleri karşımıza çıkarıyor.
Bugüne geldiğimizde okullarda geçen yıla nazaran bir durgunluk olduğunu görebiliriz. Öğrenci eylemlerinin merkezileşmesi için seferberlik esnasında pek çok okulda ortaya çıkan ÖTK girişimleri seferberliğin sönümlenmesiyle etkisini ve örgütlülüğünü yitirdi. 19 Mart’tan önce ve bilhassa 19 Mart esnasında Zırhlı Tren olarak öne çıkardığımız bu mücadele aygıtlarının geri çekilişi, seferberlik aygıtlarının doğasına dair önemli veriler sunuyor. Hareket yükselişteyken bu tür aygıtlar zaten kendiliğinden oluşuyordu ve gelecekte de oluşacaktır. Mücadeleci öğrenciler olarak bizim yapmamız gereken şey ise hareketin zayıfladığı dönemlerde de gündelik mücadelelerin ve gelecek seferberliklere hazırlığın bir aracı olarak ÖTK’ları inşa etmek olmalı. Bir sonraki seferberliğe hazırlıklı girebilirsek 19 Mart’ın başında deneyimlediğimiz yalpalamaları yaşamayabilir ve İstanbul Üniversiteler Koordinasyonu deneyiminde olduğu gibi (İstanbul genelinde pek çok okulda ortak koordinasyonun ve kitlesel eylemliliklerin örgütlenebilmesi bakımından) önemli bir deneyimin yanlış kararlar sonucu heba edilmesine izin vermemiş oluruz.
Geçtiğimiz bir yıl bize öğrenciler açısından çok esaslı bir dizi problemin halen çözülemediğini gösteriyor. Öğrencilerin Tek Adam rejimine karşı bir mücadele programı ve mücadele örgütü yok. Bu program ve örgüt tek başına sosyalist bir grubun kendince keşfedeceği şeyler değil elbette, yine mücadelenin içinden çıkmalı. 19 Mart seferberliği dinmiş olsa da öğrencilerin mücadelesi ortadan kalkmadı. Boğaziçi Üniversitesi başta olmak üzere kayyum rektörlerin öğrenci düşmanı ve sermaye yanlısı politikaları sürüyor. Meslek liseli öğrenciler MESEM kıskacında. Genç yoksulluğu derinleşiyor. Rejimin kadın ve lgbti+ düşmanı politikaları en çok genç kesimleri etkiliyor. Bütün bunlar karşısında irili ufaklı itirazlar ve mücadeleler mevcut. Bunlara öncülük etmek ve büyütmek en acil görevlerimizden.
Mücadele programını ve mücadele örgütünü de buralardan, yani acil ve yakıcı sorunlarımızdan çıkarabiliriz. Diğer yandan 19 Mart seferberliğinin öğrenci hareketine bıraktığı zengin deneyimler gösterdi ki, mücadele programı öğrencilerin okullarla sınırlı sorunlarıyla değil; ekonomik, demokratik, sosyal sorunlara yanıt veren bir anlayışla bina edilmesi gerekiyor, en azından kendi özgün sorunlarıyla rejim sorunu arasında bir bağ kurması gerekiyor. Bu yüzden işçi sınıfının, ezilenlerin, emekçilerin sorunlarıyla kendi sorunlarımız arasındaki köprüyü inşa etmeliyiz. Çünkü bizim sorunlarımızın yanıtı da o köprüden geçiyor. Mücadele örgütü meselesine değinmiştik. Bu da bizim değil, kitlelerin keşfi. Biz ancak nüve halindeki araçların gelişmesi için omuz vermeliyiz. Seferberlik bize, üniversitelerdeki ÖTK’ların bu açıdan önemli araçlar olabileceğini göstermişti. Öğrencilerin geniş mücadele birliğini sağlamak ve onların mücadele aygıtlarını merkezileştirmek üzere bu türden deneyimlerin büyütülmesi için de uğraşmalıyız.
Kıdem tazminatı, genel anlamda işveren nezdinde en az 1 yıllık çalışması olan işçinin kanunda sayılan sebepler ile iş akdinin sona ermesi halinde hak kazanacağı, 30 günlük giydirilmiş brüt ücret karşılığı tazminattır. İşveren için işten çıkarmalar bakımından caydırıcı özelliği olan kıdem tazminatına, günümüzde yargının yavaşlığı ve yüksek enflasyon sebebiyle erişim oldukça zorlaştı.
İşçiler gerek haklı veya geçerli bir sebeple iş akdini sona erdirdiklerinde, gerekse işveren tarafından haklı veya geçerli bir neden olmaksızın işten çıkarıldıklarında hak ettikleri işçilik alacaklarının derhal ödenmeme riski ile karşılaşıyor. İşveren sıcak parayı derhal işçiye ödemek yerine, yargılamaların uzun sürmesini ve paranın kaybettiği değeri fırsat bilerek işçiye ödeme yapmaktan kaçınıyor. İşveren bu durumu fırsat bilip ayrıca yine kendi tarafından “önerilen” ve hukuka aykırı olarak fabrikalara getirilen arabulucularla yürütülen müzakere sürecinde de oldukça düşük meblağlar teklif ederek işçilerin hak ettiği kıdem tazminatı ve sair alacaklardan “tasarruf” etmeye çalışıyor. Arabuluculuk aşamasında anlaşmayan işçiye mahkeme yolu gözüküyor. Dava sonucunda faiziyle birlikte kıdem tazminatına hükmedilse de daha üst mahkeme süreci var. Yargılamalar uzun sürmüyormuş gibi işverenin bu süreçte mal kaçırdığı da oluyor. Sistem şirketlerin başka şirketler üzerinden ticari faaliyetlerine devam etmesine o kadar izin veriyor ki, sözde “batmış” gibi görünen şirketlerin aktif bir şekilde başka şirketler üzerinden faaliyetlerine devam ettiğini sıklıkla görüyoruz. Bu sebeple işçinin kıdem tazminatına ulaşması daha da zorlaşıyor.
İşsizlik maaşı ise son üç yılda en az 600 gün prim ödemiş olmak ve son 120 gün kesintisiz çalışmış olmak kaydıyla işçiye bağlanıyor. Burada da dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, eğer işveren işçinin işten ayrıldığınıza dair SGK’ya bildirim yaparken haksız şekilde işten ayrıldığını ifade eden bir çıkış kodu ile bildirim yapar ise işçi işsizlik maaşı alamıyor. Yani burada da işverenin “iyi niyetine” bağlı tek taraflı bir durum söz konusu. Böyle bir durumda işçi, davasını kazanması ile birlikte veya arabuluculuk sürecinde anlaşma sağlaması ile birlikte İŞKUR’a yeniden başvuru yaparak işsizlik maaşını geriye dönük alabiliyor.
Sistem ne kadar işverene çalışıyor olursa olsun bu karamsar tablo işçilerin yalnız başına verdikleri hukuki mücadele için geçerli. Son dönemde Migros depo emekçilerinin direnişi de, Özel Okmeydanı Hastanesi emekçilerinin mücadelesi de gösterdi ki; işçiler belki de dava açsalar dahi ulaşamayacakları taleplerine (tazminat, kadroya geçiş, işe iade vb.) yan yana geldiklerinde, üretimden gelen güçlerini kullandıklarında ulaşabiliyor. Bu deneyimler, hukuki yolların önemsiz olduğu anlamına gelmese de, mevcut tabloda asıl belirleyici gücün örgütlü mücadele olduğunu gösteriyor. Dağınık ve bireysel başvuruların karşısında sermayenin gücü ağır basarken, birleşen işçilerin iradesi denklemi değiştirebiliyor.
Ekrem İmamoğlu bir yıldır cezaevinde. Çoklu bir suç isnadıyla tutuklandı. Belediye başkanlığı elinden alındı. Otuz beş yıl önce aldığı üniversite diplomasının iptali söz konusu. Casusluk dahil birçok suçtan yargılanıyor. Ailesi dahil birçok CHP’li belediye başkanı ve yönetimi de bu yargılama sürecinin bir parçası durumunda. Ayrıca yine bu süreçle bağlantılı olarak CHP kurultayları yargı kıskacında. İstanbul CHP yönetimine kayyum atandı. Bir ara CHP’nin kapatılması da gündeme geldi. Son olarak mevcut CHP yönetiminin yargı kararıyla azledilip Özgür Özel’in yerine Kemal Kılıçdaroğlu’nun tekrar genel başkan olacağı bir senaryo dillendiriliyor.
İktidar bloku bu sürecin tamamen bağımsız yürüdüğünü, yargının alanı ve tasarrufu olduğunu söylüyor. Bahçeli’nin çok sevdiği ifadeyle; herkes mahkeme kararını beklesin, telaşa kapılmasın, suyu bulandırmasın, masumsa zaten ortaya çıkar! Özeti; konu siyasi değil hukuki! “Kararı beklerken” bu yargı sürecinin başı olan bağımsız başsavcı adalet bakanı olarak atandı. Mecliste yemin etti ve AKP il başkanları toplantısında partisi için çalışma sözü verdi. Bahçeli bu atamaya ve usule sahip çıkmakta da beis görmedi. İktidar ve Bahçeli 2019 İstanbul belediye seçimlerinde seçim zarfının içindeki dört oydan sadece büyükşehir belediye başkanını belirleyen pusulanın çürük olduğunu iddia etmekte de beis görmemişti.
Bir zarf, dört oydan iktidarın beka meselesine…
Bahçeli, 2019 yerel seçimlerinde 25 yıl AKP ve muadili partilerin yönetiminde kalan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığının el değiştirme ihtimalini beka sorunu olarak adlandırmıştı. O vakit söz konusu değişim olmasın diye iktidar bloku Öcalan dahil herkesi defansa çağırmıştı. Selahattin Demirtaş’ın muhalefet adayını destekleyen tutumu Kürt seçmenin iradesine yön verdi. İktidar bloku İstanbul’u kaybetti. Çürük oy peşinde büyükşehir belediye seçimleri yenilendi. Binlerce konut, polis marifetiyle tek tek mükerrer/sahte seçmen bulma umuduyla kontrol edildi. Sonuç: 13 bin oy farkı zoraki tekrar seçimde 800 bini aştı. İmamoğlu üç ay içinde iki kez İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazandı. İktidar blokunu taşıyan ekonomi-politik, sosyopsikolojik kolonlardan en önemlisi darbe almış oldu.
İmamoğlu’nun 19 Mart 2025’te tutuklanması böylesi bir arka planda gerçekleşti. 2024 yerel seçimlerinde iktidar blokunun tarihi bir yenilgi alarak ikinci sıraya düşmesi, başta İstanbul olmak üzere önde gelen tüm kentleri açık ara kaybetmesi, gelmekte olan iktidar değişiminin ayak sesleriydi. İktidar bloku için meselenin özel olarak CHP/İmamoğlu alerjisinin ötesinde olduğu anlaşılmalı. Değişim dinamiğini taşıyan bir başka kişi/parti olsa o da aynı muameleyi görecekti, görecektir. İmamoğlu toplumsal şikâyetin tavan yaptığı, siyasi değişim talebinin yükseldiği bir anın portresi olarak öne çıktı. Değişim arzusunu İmamoğlu üretmedi. Değişim talebi İmamoğlu’nu popülerleştirdi. Küçük bir ilçe dışında hiç tanınmayan bir kişi olarak girdiği seçimlerde değişim arzusuna verdiği karşılık halihazırdaki rolü üstlenmesine imkân tanıdı.
Değişim potansiyeli ve arzusu CHP’yi de, İmamoğlu’nu da aşan bir niteliğe sahip. İktidar bloku bu tablonun farkında. Terörsüz Türkiye açılımı dahil her konu ve alan seçimlerin kazanılabilmesi için bu amaçla araçsallaştırılmakta. Dün olduğu gibi bundan sonra da bu araçsallaştırma adımları atılmaya devam edecek. Muhalefet toplumun siyasi değişim dinamiklerini görmezden gelir, değişim arzusunu kendi ikbaline yorarsa 2023’te olduğu gibi, kazanmakta olduğu seçim bir ay içinde ellerinden kayıp gider.
Toplum, adayların kaşına gözüne meftun olduğu için değil değişim talebine çözüm bulmak umuduyla harekete geçmekte. O yüzden 2023’ün parlayan yıldızı Kılıçdaroğlu bugün ışığını yitirmiş durumda. Keramet kişilerde değil değişim dinamiklerinde. Keramet işçi sınıfında, emekçi halkta! Değişim ancak emekçi halkın kolektif önderliği ve sahiplenmesiyle sağlanabilir. Unutulmasın, umut gibi umutsuzluk da bulaşıcıdır. 19 Mart’ın yıldönümünde sayıklamaları bırakmak; gerçeğe, değişim dinamiklerine yüzünü dönmek gerekiyor. Köklü, kalıcı, adil, eşit ve onurlu bir değişim talebi olan herkes için bu bir zorunluluk.
Coğrafyamızda mart ayı, hafızasında oldukça trajik toplumsal olayları barındıran bir zaman dilimidir. Özellikle yakın tarihe bakıldığında, bu ayın ezilenlere ve emekçilere yönelik katliamların ve saldırıların sıkça yaşandığı bir dönem olduğu görülür.
Elbette emperyalizmin, devlet şiddetinin veya faşist saldırganlığın ezilenler için yarattığı tehdit, yılın belirli bir dönemiyle sınırlı değil. Ancak takvimler marta yaklaştığında, bu şiddet sarmalının tarihsel olarak yoğunlaştığı bir tabloyla karşılaşıyoruz. Tamamen tesadüfi de olsa, yakın tarihimizde mart ayının ortalarında gerçekleşen ve hafızalarımızda canlı tutmamız gereken pek çok olay bulunmakta.
16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önündeki solcu öğrencilere bombalı bir saldırı düzenlendi. Saldırıda yedi solcu öğrenci ölürken 40’tan fazla kişi yaralandı. Bu saldırı 1970’lerde yükselen devrimci öğrenci hareketine karşı gerçekleşti. Saldırıyı ülkücülerin düzenlediği bilinmesine rağmen adil bir yargılanma yapılmadı.
16 Mart 1988’de ise Saddam yönetimi, Halepçe’de Kürt halkının ayaklanmasını bastırmak amacıyla vahşi bir katliama imza attı. Kimyasal silahların da kullanıldığı bu kapsamlı saldırı sonucunda Halepçe kasabasında 5 binden fazla insan katledildi, daha fazlası yaralandı. Bu olay, Kürt halkının taleplerini bastırmak üzere devreye sokulan şiddetin en kanlı örneklerinden biriydi.
12 Mart 1995’te İstanbul Gazi Mahallesi’nde Alevi vatandaşların oturduğu bir kahvehanenin silahlarla taranması sonucu başlayan olaylar üç günlük bir ayaklanmaya yol açtı. Polis şiddetine ve provokasyonlara karşı başlayan büyük seferberlik Ümraniye’ye ve Ankara’ya kadar genişledi. Neticede 20’den fazla insan devlet eliyle katledildi. Katliamın faili olan dönemin emniyet yetkilileri ise sonrasında ödüllendirildi.
Görünürdeki tek benzerliği martta yaşanması olan bu katliamların tek ortak noktası elbette gerçekleştiği mevsim değil. Öğrenciler, işçiler, Kürtler, Aleviler tarih boyunca kapitalist rejimlerin, faşist odakların ya da diktatörlerin saldırısıyla karşılaşmıştır. Meseleye biraz uzaktan bakıldığında, yaşanan tüm bu saldırıların sömürü ve tahakküm ilişkilerinin doğrudan uzantısı olduğu ve birbiriyle derinden bağlantılı olduğu görülür. Tablo net: bir yanda silahsız, ezilen, emekçi kitleler; diğer yanda ise onların isyanlarını, itirazlarını, taleplerini bastırmak üzere harekete geçen egemenlerin şiddet aygıtları…
Her ne kadar bu tarih anlatısı karamsar görünse de burada temel maksadımız yalnızca bu katliamları anmak değil; emekçilerin ve ezilenlerin toplumsal hafızasının her daim diri kalması gerektiğini bir kez daha hatırlatmaktır.
Uzun zamandır gazetemizde ısrarla altını çizdiğimiz bir meseleye bu yazımızda tekrar değineceğiz. Yoksullaşmaya karşı kaynak var ve bu kaynak emekçiler lehine kullanılabilir! Bu vurgumuz ülkedeki gelir eşitsizliğine ve emekçilerin yoksullaşmasına bulunacak çareyi doğrudan işaret ediyor. Şimdi mevcut duruma daha yakından bakalım.
Türkiye ekonomisi, 2025 yılında yüzde 3,6 oranında büyüdü. Öte yandan aynı yılın başından sonuna kadar asgari ücret reel olarak neredeyse üçte bir oranında eridi. Burjuva iktisatçılar asgari ücret artışının enflasyonun temel sebebi olduğu yalanını söyleyedursun; emekçileri bu yıl da çok farklı bir durum beklemiyor. Bu verileri birlikte düşününce, ekonomideki büyüme oranları ile derinleşen hayat pahalılığı arasındaki çelişkinin kaynağı net biçimde anlaşılıyor. Türkiye ekonomisi büyürken emekçilerin cüzdanı küçülüyor. Emeğin milli gelirden aldığı pay düşüyor, en zengin küçük bir kesimle nüfusun kalanı arasında orantısız bir zenginlik bölüşümü ortaya çıkıyor. Herhangi bir kapitalist ekonomide kuralın farklı olmasını elbette beklemeyiz; ancak son yıllarda Türkiye’de yaşanan tablo, olağan sömürünün çok ötesine geçerek emekten sermayeye doğru servet transferinin katmerlenmesi anlamına geliyor.
2026 yılına geldiğimizde, bu yıl için açıklanan asgari ücretin yine açlık sınırının altında bırakılması, uzun süredir devam eden ücretleri baskılama politikasının en dramatik sonucu oldu. Asgari ücrete reva görülen düşük artış, doğal olarak tüm ücretlerin reel olarak aşağı çekilmesini ve genel bir yoksullaşma dalgasını tetiklemeye devam ediyor. Pek çok işyerinde yürüyen irili ufaklı mücadelelerde kazanımlar elde edilse de bu durum ülke genelindeki tabloyu değiştirmeye yetmiyor. Ücret talebiyle yürütülen mücadelelerde mevcut durumun korunması, yani bir savunma hali söz konusu. Hiçbir sektör bu savunma durumundan azade değil, zira her yerde çalışanların gelirleri reel olarak erimeye devam ediyor.
Barınma, ulaşım ve beslenme gibi temel kalemler emekçilerin gündelik harcamalarında en büyük yeri kaplamayı sürdürürken, yalnızca ocak ayında tüketici enflasyonu aylık olarak yüzde 5’e yakın arttı. Bu artışta başı çeken yine bu temel kalemler… Veriler, emekçi kitlelerin en temel ihtiyaçlarını giderirken bile maddi olarak zorlandığını gösteriyor. Özetle, patronlar ve hükümet, elini emekçilerin sofrasından da cebinden de çekmiyor.
Mücadele etmeden bu gidişatın değişmeyeceği açık. Peki, tablo böyle iken emekçiler hangi talepler uğruna mücadele ederek bu gidişatı değiştirebilir? Öncelikle, çalışanların önemli bir kısmının açlık sınırının altında ücret aldığı mevcut düzende asgari hedefimiz, emekli aylıkları dahil olmak üzere bütün ücretlerin acil olarak yoksulluk sınırının üzerine çıkarılması olmalıdır. Bunun yanında, bütün ücretlere üç ayda bir enflasyon oranında zam talebini sahiplenmeliyiz. Herhangi bir dönemde geçerli olabilecek bu talep, enflasyonun bütün ekonomiyi belirlediği bir dönemde daha da hayati. Ülkenin kaynaklarını ve emekçileri sömürerek zenginleşenler yoksullaşmanın başat aktörüdür. Gelir adaletsizliğini derinleştiren vergilendirme sistemi değişmeli, zenginliği elinde biriktirenlerden servet vergisi alınmalıdır.
Bu taleplerimizi gerçekleştirecek kaynak fazlasıyla var. Türkiye’nin en büyük sanayi tekellerinin ve bankalarının her yıl açıkladığı devasa kârlar bu kaynağın bizzat kendisidir. Siyasi iktidar eliyle sermayeye sunulan vergi afları, teşvik paketleri ve hazine garantileriyle sermayeye aktarılan fonlar doğrudan emekçilerin ürettiği değerlerdir. Dolayısıyla ortada bir kaynak yokluğu değil; üretilen toplumsal zenginliğin devlet aygıtı aracılığıyla sermaye sınıfına aktarılması gerçeği vardır. Bu kaynakların emekçilerin lehine kullanılmasını sağlamak için seferber olmaktan başka çaremiz yok. Sermaye sınıfı ve siyasi iktidar bu sömürü düzeninden gayet memnundur; bu tabloyu ancak emekçilerin en geniş birliği ve örgütlü mücadelesi değiştirebilir.
Son zamanlarda Kanal İstanbul güzergâhında yaşanan gelişmeler, tartışmanın artık yalnızca kanalın yapılıp yapılmayacağı meselesini aştığını gösteriyor. Kanal güzergâhında üç ayrı imar değişikliği bakanlık tarafından onaylanıp askıya çıkarıldı. Bu planların ortak adı Yenişehir Rezerv Yapı Alanı. Aynı günlerde 485 maden sahası ihaleye açıldı. Mecliste ise milli parkları ve korunan alanları piyasaya açacak yasa değişiklikleri görüşülüyor. Bu tür “mega projeler” ve madencilik faaliyetleri kalkınma söylemi ile meşrulaştırılıyor. Ancak sormamız gereken şu: Bu kalkınma kimin cebini doldurur, bedelini kim öder?
Kanal İstanbul’un ekosistemler üzerinde uzun vadeli çöküş riski yaratacağı, Marmara Denizi’ndeki kirliliği artıracağı ve Karadeniz-Marmara akıntı dengesini bozacağı çok kez dile getirildi. Güzergâh çevresinde planlanan Yenişehir ise, kanal yapılmasa bile bölgenin mülkleştirilmesi ve sermayeye tahsisi anlamına geliyor. İstanbul’un su güvenliği zaten oldukça kırılgan. Su toplama havzaları tahrip ediliyor, geçirimsiz yüzeyler artıyor, dere yatakları betonla kaplanıyor. Bu koşullarda bu proje ile Sazlıdere gibi bir kaynağın Yenişehir için feda edilmesi su açısından zaten fakir olan İstanbul’un yükünü daha da artıracak. Böyle bir yerleşim başka havzalardan su transferi demektir. İstanbul zaten dış kaynaklara bağımlıyken, yeni bir kent hem kenti hem de su alınan bölgeleri ekolojik baskı altına sokacaktır.
Diğer gelişmeleri de hatırlayalım. Birincisi 485 maden sahasının ihalesi. 548 bin 696 hektar, yani İstanbul’un yüzölçümünden daha büyük bir alandan söz ediyoruz. İkincisi ise milli parklar ve korunan alanların “av kaynaklarının milli ekonomiye kazandırılması”, “doğa turizmi” gibi ifadelerle rant ve kâr üretim sahasına çevrilmesini amaçlayan düzenleme.
Bu süreçlerin hiçbiri birbirinden bağımsız değil. Kapitalist kriz koşullarında sermaye yeni birikim alanları arar. Su, toprak, maden, orman, kamusal varlık olmaktan çıkarılıp sermaye dolaşımına sokulur. Kalkınma söylemi ise bu dönüşümün ideolojik kılıfıdır. Ancak ortaya çıkan sonuç emekçiler için güvence, sağlık ve yaşam kalitesinde bir iyileşme değil. Aksine su ve güvenli gıdaya ulaşmak zorlaşıyor, afet riski büyüyor, iş cinayetleri artıyor, ekosistemler geri dönüşsüz bir biçimde yıkılıyor. Yani ilerleme söyleminin altında gizlenen, toplu yok oluşumuz.
İktidarın ve sermayenin çözümü, krizin faturasını emekçilere ve doğaya kesmek. Bu faturayı reddetmeliyiz. Bu faturayı reddetmek, yalnızca çevre duyarlılığının değil doğrudan sınıf mücadelemizin bir parçası.
Peki biz ne talep etmeliyiz?
İşçi ve doğa düşmanı mega projeler durdurulsun, Yenişehir projesi iptal edilsin!
Çevreye zarar veren işletmeler işçi denetiminde kamulaştırılsın! Üretim, toplumsal ihtiyaç ve ekolojik sınırlar doğrultusunda örgütlensin!
Planlama süreçleri şirketlerin ve bakanlıkların kapalı kapılar ardında yürüttüğü bir mekanizma olmaktan çıkarılsın; sendikaların, meslek odalarının, emekçilerin karar gücü olsun.
İçinde bulunduğumuz ekonomik ve siyasal tabloda işçi sınıfı bir cendereye sıkışmış durumda. Sefalet düzeyindeki ücretler ve artan güvencesizlik emekçilerin yaşam koşullarını her geçen gün ağırlaştırıyor. Bu tablo, sendikalaşmaya dönük fiili engellerle birleşince işçilerin harekete geçme süreçleri de zorlaşıyor. Ancak tüm baskı ve engellere rağmen bugün topyekûn saldırılar karşısında kısmi ama güçlenme potansiyeli taşıyan mücadele dinamikleriyle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Bu mücadelelere baktığımızda üç temel hatta yoğunlaştıklarını görüyoruz: ücret mücadelesi, sendikalaşma mücadelesi ve iş güvencesi mücadelesi.
Şubat ayında sonuçlanan, Birleşik Metal-İş’e üye işçilerin Smart Solargrevi ile Migros depoişçilerinin DGD-Sen’le yürüttükleri direniş önemli örnekler oldu. Bu deneyimler, işçilerin ancak örgütlü mücadele ile kazanım elde edebildiğini bir kez daha gösterdi. Geri adım atmadıklarında işverenlerin düşük zam tekliflerini artırmayı başardılar. Ancak kazanımların, ortaya koyulan mücadele söz konusu olduğunda yine de sınırlı kaldığını görmek gerekiyor. İşçiler zam oranlarını göreli olarak yükseltmeyi başarsa da kabul edilen oranlar çoğu zaman alım gücünü korumaya yetmiyor. Sistematik yoksullaşma eğilimi sürüyor. Özellikle ücretler söz konusu olduğunda kazanımların sınırları o mücadelelerin tek başına kendi dinamikleri içinde belirlenmiyor, işçi sınıfının sermaye karşısındaki toplam gücü ve örgütlülüğü belirleyici oluyor. Bu açıdan Özel İtalyan Lisesiöğretmenlerinin grevli, toplu iş sözleşmeli sendika hakkı ile iç içe geçen ücret mücadeleleri de tüm emekçiler için önemli bir deneyim olmayı sürdürüyor.
Sendikalı olma mücadelelerinde tablo daha çarpıcı. Temel Conta ve Digel Tekstil’de bir yılı aşan direnişler, sendikalaşma hakkının fiilen nasıl engellendiğinin yalnızca iki örneği. İşten atmalar, yetki davaları, TİS masasına oturmayan işverenler artık istisna değil. Yıpratma, yıldırma ve zaman kazanma taktikleri, sermayenin iktidarla işbirliği içinde uyguladığı temel yöntemlere dönüşmüş durumda. Mersin Limanı’nda taşeron firma Özgüneş’te çalışan ve TÜMTİS’e üye olduktan sonra işten çıkarılan 150 işçi, bu durumun en güncel somut örneklerinden biri.
Diğer yandan iş güvencesi ve TİS’lerle kazanılmış haklar dahi giderek kırılganlaşıyor. Soma ve Kınık’ta maden işçilerinin devam eden eylemleri buna bir kez daha işaret ediyor. Ücretlerin ödenmemesi, toplu sözleşme hükümlerinin uygulanmaması, işten çıkarmalar ve özelleştirme politikalarının yarattığı belirsizlik binlerce işçiyi harekete geçirmiş durumda. Kınık’ta Polyak Madencilik’te binin üzerinde işçi usulsüz devir sürecine karşı direniyor. Soma Termik Santraliişçileri hem santralin kapatılmasına hem de ücretsiz izne çıkarılan 87 işçinin durumuna karşı eylemlerini sürdürüyor. Yeni Anadolu Madencilik ve İmbat Madencilikişçileri ise ücretlerin zamanında ödenmesi ve enflasyon farklarının yatırılması için mücadele ediyor.
Bu üç başlık birbirinden kopuk değil; ücretleri baskılayan, sendikalaşmayı engelleyen ve güvencesizliği yaygınlaştıran bütünlüklü bir saldırının parçaları. Sermayenin iktidarla el ele yürüttüğü bu program karşısında işçi sınıfı uzun süredir savunmada. Ancak en büyük sorun, bu savunmanın dahi ortaklaştırılamamasında. Sorunlar ortak ve acil, mücadeleler ise hâlâ büyük ölçüde tekil ve yalıtık.
Belli işyerlerinde kararlı mücadeleler yaşanıyor, bunlar birbirine muhakkak umut ve güç de veriyor; fakat ortak bir hatta birbirine bağlanamıyor. Bu tablo değişmediği sürece her kazanım kendi sınırlarında kalma, her direniş kendi işyerinin duvarlarına çarpma tehlikesi taşıyor.
Daha önce de çeşitli yazılarımızda belirttiğimiz gibi belki küçük ama somut adımlardan başlayarak ortak mücadele zemininin yeniden oluşturulması gerekiyor. Çeşitli işyeri mücadeleleri arasında koordinasyonlar, temel acil talepler etrafında eylem birlikleri gibi somut adımları hayata geçirmemiz, bunu işçi sınıfının ortak mücadele hattının bir ifadesi olacak emek ittifakına doğru genişletmemiz gerekiyor. Bugün birçok farklı sektörde mücadele veren işçilerin deneyimlerini ve seslerini ortaklaştıracak, bu mücadeleleri işçi sınıfının acil talepleri etrafında birleştirecek bir hatta ısrar etmeliyiz.
Siyonist, işgalci İsrail’in Filistin’deki soykırımını durdurmak, Gazze’ye dönük ablukayı yıkmak ve insani yardım malzemelerini bölgeye ulaştırmak amacıyla 31 Ağustos 2025 tarihinde Barselona limanından yola çıkan Küresel Sumud Filosu, 12 Nisan 2026 tarihinde yeniden yola çıkmak için hazırlıklara başladı. 44 ülkeden katılımcının, 50’yi aşkın geminin yer aldığı bir önceki filo dünya tarihinin en büyük sivil dayanışma filosu olmuştu. Filo, Gazze açıklarına vardığında Siyonist devlet tarafından alıkonulsa da yolda olduğu bir ayı aşkın süre zarfında dünya halklarının Filistin destekçisi seferberliklerinde ciddi bir nitel sıçrama yaratmayı başarabilmişti. Ve şimdi hedef daha da büyük bir filoyla hem denizden hem de karadan yola çıkmak.
Neden mi?
En önemlisi, geçtiğimiz filonun hedeflediği talepler halen aciliyetini koruyor. Trump’ın ikiyüzlü “barış planı” ile sözde bir “ateşkes” sağlanmış gibi lanse edilse de Filistin topraklarında işgal ve soykırım devam ediyor. Keza bu planın gerçek amacını tarihinin en izole dönemini geçiren işgal devletinin emperyalist bir karakol olarak bölgedeki varlığını garanti altına almak oluşturuyordu. Aynı zamanda, aşırı sağcı Trump, bu “barış planı” doğrultusunda Afganistan ve Irak işgalleri sonrası ABD emperyalizminin bölgede yitirmiş olduğu hegemonyasını emperyalist saldırganlık politikalarıyla yeniden tesis etme çabası içerisinde. 28 Şubat itibarıyla ABD emperyalizmi ve Siyonist devletin İran’a yönelik başlattığı saldırı tam da bu düzleme oturmakta. Bu nedenle, sahte barış planının ve emperyalist, kapitalist hükümetlerin ikiyüzlü politikalarının teşhiri ve bu politikalara karşı kitlesel seferberliklerin örülmesi yakıcı bir gündem.
Filonun yeniden yola çıkacak olmasının bir diğer haklı gerekçesiyse, sözde bir “ateşkes” varmış gibi lanse edilse de Gazze’ye halen çok sınırlı sayıda insani yardım malzemesi ulaşıyor oluşu ve ablukanın sürüyor olması. Emperyalizm ve ikiyüzlü kapitalist hükümetlerin tamamı sahte “barış planının” arkasına gizlenerek Siyonist devletin işgal ve soykırımını sürdürmesini garanti edip, işgal devletiyle askeri, diplomatik, ticari ilişkilerini sürdürürken Gazze’deki insani krizin üzerini örtmeye çalışıyor.
Tam da bu tablodan ötürü, Filistin’deki soykırımın ve işgalin son bulması, ablukanın yıkılıp insani yardımın Gazze’ye ulaşması ve sahte barış planının teşhiri ve reddi, Filistin için dünya çapında kitlelerin seferberliğini zorunlu kılıyor. Bir önceki filoda da deneyimlediğimiz gibi, Küresel Sumud Filosu’nun Akdeniz’e açılması dünya halklarının seferberliğinde de önemli bir itilim yaratmıştı. Yine bu yolla Filistin için uluslararası dayanışmayı güçlendirebilir, nehirden denize özgür Filistin talebimizin arkasında durabilir, emperyalizmin ve kapitalist hükümetlerin ikiyüzlü politikalarını teşhir ederek hükümetlerimizin Siyonist devletle tüm ilişkilerini kesmesi ve işgal devletine tam ambargo uygulanması adına basıncı artırabiliriz. Çünkü bölgedeki emperyalist saldırganlığa karşı durmanın biricik yolu dünya halklarının mücadelesinden geçiyor. Ve Küresel Sumud Filosu da bu mücadelede önemli bir yere oturuyor.
2025’i Aile Yılı ilan eden rejim, “üç çocuk” politikalarıyla kadınları eve hapsedip iş hayatında kadınlara yalnızca ucuz işgücü için yer açıyor. Bir yandan da lgbti+ları “aileye bir tehdit” oldukları gerekçesiyle kriminalize etmeye ve lgbti+ düşmanı saldırılarını sürdürmeye devam ediyor.
11. Yargı Paketi ile transların cinsiyet uyum süreçlerinin önüne türlü engeller koyulmaya, eşcinsellerin nişan ve merasim töreni düzenlemesi yasaklanmaya çalışılmıştı. Tasarıdaki bu maddeler sonrasında yargı paketinden çıkarılsa da transların hormon ilaçlarına erişimine getirilen zorluklarla yasa fiili olarak uygulamaya geçirildi.
Sincan Kapalı Hapishanesi’nde tutuklu bulunan trans erkek Poyraz hapishanedeki insanlık dışı koşullar yüzünden ölüme sürüklenirken iktidar, hapishanelerdeki işkencelerin son bulması ve uygun koşulların sağlanması için çalışmak bir yana lgbti+ sanatçılara açtığı “müstehcenlik” davalarıyla, lgbti+ fenomenlere yönelik tutuklama kararlarıyla; kriminalize edilerek, toplumdan dışlanarak ölüme sürüklenen her lgbti+nın cinayetinde sorumluluğu olduğunu bir kez daha kanıtlamış oldu. Ne trans kadın Mükremin Gezgin’in erkek koğuşuna sevk edilmesi ne de fenomen Murat Övüç için hazırlanan iddianamede kullanılan “kadınsı hareketler sergileyen ve kendisini gay olarak tanımlayan şüpheli” ifadesi birer tesadüf! Bunlar en az TRT’nin dijital platformunda yayına giren nefret “belgeseli” kadar üzerine düşünülmüş ve hazırlanmış, sistematik nefret suçları. Mevzubahis belgeselde de altı çizildiği gibi “üreyemeyen”, “neslin devamını getiremeyen” ve onların çizdiği aile sınırlarının dışarısında kalan her unsur, devlet tarafından ortadan kaldırılması gereken bir tehdit olarak görülüyor.
Bu ortadan kaldırma politikası için alınan en son aksiyon ise gündemdeki yeni yasa tasarısı. İktidara olan yakınlığı ile bilinen Türkiye Gazetesi’nde yayımlanan habere göre “Türkiye’de aile yapısını hedef alan başta cinsiyetsizleştirme olmak üzere, sapkın akımlara karşı hem Medeni Kanunda hem de Türk Ceza Kanununda değişikliğe gidilmesi planlanıyor.” 11. Yargı Paketi’nden çıkartılan nefret maddelerinin yeniden gündeme getirilmesinin planlandığından bahseden habere göre ayrıca artık cinsiyet uyum sürecine başlamak için mahkemece verilmesi gereken izin yalnızca kişi 25 yaşını doldurmuşsa ve evli değilse verilebilecek. Belirlenen koşullara aykırı bir şekilde sürece giren kişiler ise üçten yedi yıla kadar hapis cezasıyla karşı karşıya kalacak. Ayrıca yasa tasarısına göre doğuştan gelen biyolojik cinsiyete ve genel ahlaka aykırı tutum ve davranışta bulunan ya da bulunmayı alenen teşvik eden, öven veya özendiren kişiler bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacak.
Daha önce torba yasalarla sunduğunuz nefret politikalarına karşı olduğu gibi bu sefer de söylüyoruz: Ne cinsiyetlere atanan rolleri ne genel ahlak ve kutsal aile diyerek dayatılan sınırları kabul ediyoruz. Kamusal alanın dışına iterek veya binbir safsata suçlamayla içeri tıkarak varlığımızı yok edemezsiniz. Buradayız, gitmiyoruz. Ne kimliğimizden, ne bedenimizden ne de hayatlarımızdan vazgeçiyoruz.
AKP satmalı dese de bugün Türkiye’de aklı başında hiç kimse özelleştirmeleri savunamıyor. Bugün Ali Babacan dahi, geçmişte kendi yaptığı özelleştirmelerin arkasında duramıyor.
Özelleştirmelerin yarattığı yıkım saymakla bitmez. Emekçilerin vergisi ile kurulan kuruluşlar üç kuruşa ultra zenginlere peşkeş çekilir, sendikasızlık-güvencesizlik artar, amaç kâr etmek olduğu için bakımı onarımı yapılmaz, sonunda kurumun posasını çıkaran sermaye Türk Telekom örneğinde olduğu gibi kaçıp gidebilir… Yine de “Neden özelleştirmelere hayır diyoruz?” diye daha ayrıntılı düşünen varsa Oktay Benol’ün yıllar önce yazdığı aynı başlıklı yazıya bakabilir.
Gazetemizin sayfalarında uzunca bir zamandır köprü ve otoyolların ülkede kalan son kamu yatırımları olduğunu ve açgözlü burjuvazinin buraya gözünü diktiğini yazıyorduk. Son olarak geçtiğimiz ekim ayında açıklanan Orta Vadeli Planı incelerken bu konuya değinmiştik. Hepimizin işçi düşmanı içeriği ile tanıdığı OVP, 2026 yılı özelleştirme hedefini 30’dan 185 milyar liraya çıkararak gerçek niyetini açığa vurmuştu. Tepkiler sonrasında Şimşek “Özelleştirme yok, işletme devri” var dese de gelişmeleri (5 Şubat’ta) ABD’li yayın kuruluşu Bloomberg’den öğrendik. Ernst & Young (EY) adlı şirketin köprü ve otoyol özelleştirmesi için fizibilite çalışmalarında yetkilendirildiğini duyduk.
Peki kimsenin arkasında duramadığı bu özelleştirmeyi AKP niçin istiyor? Hem de seçim öncesinde? Cevap basit: AKP iktidara geldiğinden beri başarılı olduğu tek şeyde hâlâ işinin ehli olduğunu Mehmet Şimşek mahareti ile göstermek istiyor: işçi emekçiyi yoksullaştırırken ultra zenginleri daha da zengin etmek! İşte AKP’nin orta ve uzun vadedeki tek vaadi bu.
Köprü ve otoyolların özelleşmesi demek, tüm ulaşım masrafının artması ile zaten çoğunluğu açlık ya da yoksulluk sınırının altında yaşayan emekçilerin temel ihtiyaçlarının A’dan Z’ye pahalılaşması demek olacak. Yine bir sendikasızlaşma-daha derin bir taşeronlaşma furyası başlayacak.
Peki başlıktaki sorumuza geri dönelim. Köprü ve otoyolları ne yapmalı?
CHP “sattırmayacağız” diyor. Özelleştirmenin karşısındaki her mücadele elbette ki önemli ve küçümsenmemeli. Hatta başta Yol-İş olmak üzere sendikaların çağrıcısı olduğu eylemlerle özelleştirme karşıtı birleşik bir hareketin yeniden örülmesi acil bir ihtiyaç. Ancak artık yaramız çok derin. Sadece elimizdekini savunmak yetmez, yaralarımızı da sarmak gerekiyor. Önce satış planının durdurulması, sonra köprü ve otoyolların emekçiler tarafından ücretsiz kullanılması için demokratik bir planlama ile yönetilmesi, sonra da bugüne değin özelleştirilen tüm kurumların tazminatsız yeniden kamulaştırılması gerekiyor.
Patronlar AKP’den yeterince fayda sağladı. Bizim yarattığımız kaynakların tamamı patronlara aktarıldı. İçinde bulunduğumuz sefaletten çıkış için eldekinin savunusunun ötesine geçip bizden alınanı geri kazanmak da işçi denetiminde kamulaştırmalarla emekçiler için bir planlama yapmaktan geçiyor.
Hazine ve Maliye Bakanlığının açıkladığı Ocak 2026 bütçe gerçekleşme rakamları ile hemen öncesinde Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı tarafından açıklanan 2026 Yılı Performans Programı, kaynakların birbirini tamamlayacak şekilde sermayeye akışının bir planı niteliğinde. Ortaya konan rakamlar ve alınan kararlar devasa bir servet transferini gözler önüne seriyor. Bütçe açık veriyor ve bu açık, emekçilerin cebinden çıkan vergilerle finanse edilen kamu kaynaklarının sermayeye peşkeş çekilmesinin bir manivelası olarak kullanılıyor.
Vergilerimiz hizmete değil, tefeciye akıyor
2026 Ocak ayında merkezi yönetim bütçe giderleri 1 trilyon 635,8 milyar TL, bütçe gelirleri 1 trilyon 421,2 milyar TL ve bütçe açığı 214,5 milyar TL olarak gerçekleşti. Gider içindeki en büyük kalem olan faiz giderlerinin toplam tutarı ise 456,4 milyar TL. Yani sadece ocak ayında 456,4 milyar TL faiz için harcandı. Tablo, kaynağın nerelere aktığını bize anlatıyor. İşçiye, memura, emekliye gelince kapanan devlet kasaları, yerli ve yabancı tefecilere, finans kapitalin temsilcilerine sonuna kadar açılmakta. Halkın tüketiminden dolaylı, ücretinden ise doğrudan kesilen vergiler, kamu hizmetine veya üretime değil devlet tahvilleri üzerinden finansal sermayeye akmakta. Faiz gideri olmasaydı bütçe fazla verecekti. Vergi toplama konusunda son derece ince eğirip sık dokuyan Maliye Bakanlığı, devasa faiz gideriyle açık vermekten kurtulamadı. Sadece ocak ayı faiz ödemesinin büyüklüğünü şöyle bir örnekle anlaşılır kılabiliriz: 2025 yılının son çeyreğinde (ekim, kasım, aralık ayları) ödenen toplam faiz gideri 394 milyar TL idi.
İşte tam bu noktada, bizzat iktidarın kendi ekonomi politikalarıyla yaratılan bu bütçe açığı, yeni bir yağma dalgasının bahanesi haline getiriliyor. 2026 Yılı Performans Programı ve Orta Vadeli Program (OVP) kapsamında devreye sokulan özelleştirme planları, devletin elinde kalan son kamusal tapuların da masaya sürüldüğünü gösteriyor. Programda “kamuya gelir elde etmek” ve “verimlilik” gibi gerekçelerle ambalajlanan özelleştirmelerin 2026 için toplam hedefi 4,5 milyar dolar. Son on yılda yapılan özelleştirmelerin geliri yıl başına ortalama 1,7 milyar dolar iken tek bir yılda 4,5 milyar dolar hedefi ciddi bir artış anlamına geliyor.
Satılan geleceğimizdir
Özelleştirme tezgâhına sürülenler arasında halkın en temel ihtiyacı olan ucuz enerjinin garantisi olması gereken elektrik üretim tesisleri ve enerji altyapısı (Tekirdağ A ve B Doğalgaz Kombine Çevrim Santralleri, iki HES ve Bozcaada Rüzgâr Enerji Santrali) var. Türkiye Elektrik İletim AŞ’nin (TEİAŞ) halka arzı da plana dahil edilmiş durumda. Ülkenin dışa açılan kapıları ve lojistik damarları olan kârlı limanlar, maden sahaları ve devasa rant potansiyeli taşıyan kupon Hazine arazileri bulunuyor. Bunun dışında devlete ait tüm otoyollar, köprüler, çevre otoyolları ve bağlantı yolları üzerinde bulunan bakım ve işletme tesisleri, hizmet tesisleri ve yük aktarma merkezi gibi diğer mal ve hizmet üretim birimleri ve yedieminlik faaliyetleri…
Enerji sektöründeki tasfiye, emekçinin faturasına yansıyacak daha fazla karanlık ve zam anlamına geleceği gibi, limanların ve lojistik tesislerin yerli-yabancı tekellere satışı, dışa bağımlılığın ve sömürünün tahkimi anlamına gelecektir. Hazine arazilerinin haraç mezat elden çıkarılması ise, kentsel rantın inşaat oligarşisine altın tepside sunulmasıdır.
Bütçe açığını sadece muhasebesel bir eksi bakiye olarak göremeyiz. Yeni vergi artışlarına, kamu kaynaklarının fütursuzca yağmalanmasına zemin hazırlayan bu mekanizma, üretilen zenginliğin emperyalist ülkelere akmasını sağlayan bir çarktır. 2026 bütçesi ve özelleştirme planları, üretenin yoksullaştığı, rantiyenin ise devlet eliyle beslendiği sistemin artarak devamını öngörüyor.
Bu tablo karşısında, “bütçe disiplini” adı altında köprülerin satışına ve kemer sıkma politikalarına karşı çıkmak sadece bir ekonomik talep değil, bir varoluş mücadelesidir. Kaynak vardır; fakat bilinçli olarak sermayeye akmaktadır. Değil özelleştirme yapmak, yap-işlet-devret usulü yapılmış tüm projelerin tazminatsız kamulaştırılmasını talep ediyoruz. Satılan her şey geleceğimizden sermayeye aktarılmış bir parçadır. Emekten yana bir bütçe için sadece faiz ödemeleri değil tüm dış borç ödemeleri durdurulsun diyoruz. Bu ülkenin hiçbir zenginliği dünya finans sermayesine akmamalı.
Dünyanın dört bir yanından kadınlar ve lgbti+lar olarak, tüm hükümetlerin emekçi kadınları ve lgbti+ları daha fazla etkileyen kemer sıkma politikalarını protesto etmek için uluslararası feminist grev kapsamında sokaklardayız.
Toplumsal cinsiyete dayalı şiddete ve nefret suçlarına karşı seferber oluyoruz. Birleşmiş Milletler’in son raporuna göre (2025), bu suçların sayısı yalnızca bir yıl içinde 83.300’e ulaştı. ABD’de ICE’nin ırkçı ve göçmen karşıtı politikalarına karşı örgütleniyoruz. Filistin’deki soykırıma ve Donald Trump’ın Gazze’deki emperyalist sömürgecilik planına (Barış Kurulu) karşı sesimizi yükseltiyoruz. Jeffrey Epstein’in ABD Başkanı Donald Trump, Prens Andrew ve daha birçok kişinin karıştığı pedofili ağlarını teşhir ediyoruz. Çünkü bir avuç süper zengin, kapitalist ve patriyarkal sistemin devamlılığı için cezasızlık talep ediyor.
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik emperyalist saldırganlığını tüm gücümüzle kınıyoruz. Bu saldırganlığı reddediyoruz. Ancak bunu yaparken, hakları için mücadele eden kadınları baskı altına alan diktatoryal ve teokratik molla rejimine karşı siyasi bağımsızlığımızı koruyoruz. Donald Trump’ın Küba halkına dayattığı ablukayı reddediyoruz. Bu abluka, adayı kelimenin tam anlamıyla bir kıtlık ve felç durumuna sürüklemekte.
Her 8 Mart’ta olduğu gibi, 20. yüzyılın başında sekiz saatlik işgünü ve genel oy hakkı için mücadele eden kadın işçilerin mücadelelerini sahipleniyoruz. Onların anısına ve baskıya, sömürüye karşı sürdürdüğümüz tüm mücadeleler adına, 100 yıldan fazla bir süre sonra haklarımız için mücadele etmek üzere yeniden sokaklara çıkıyoruz.
Antiemperyalist feministler olarak NATO’yu ve Avrupa Birliği’nin emperyalist yeniden silahlanma kampanyasını teşhir ediyoruz. Bu kampanya, korku propagandasını ve sözde “güvensizlik” anlatısını kullanarak askeri harcamaları ve baskıyı artırmak için bahane yaratıyor. Bu strateji, 20 yıl önce bankalar için yapıldığı gibi, silah ve metalürji sanayisini kurtarmak amacıyla kamu kaynaklarının devasa şekilde aktarılması anlamına geliyor. Aynı zamanda sağlık hizmetleri, emeklilik hakları ve feminist politikalar gibi temel hizmetlerde kesintiler yapılmakta. Rus işgaline karşı direnen Ukrayna halkının mücadelesinin, onlara çok az fayda sağlayan bir yeniden silahlanma politikasını meşrulaştırmak için araçsallaştırılmasını kınıyoruz. Yalnızca şirketlerin çıkarlarına hizmet eden bu savaş politikalarına karşı, halkların emperyalist saldırılar karşısında kendilerini savunma hakkını savunuyoruz. Emperyalist yeniden silahlanmaya tek bir kuruş yok!
Bu sene 8 Mart’ta Türkiye’de kadınların ana gündemi artan yoksullaşma ve önlenmeyen erkek şiddeti olarak öne çıkıyor. Erdoğan yönetimi, “Aile On Yılı” politikalarıyla kadınların kazanılmış haklarına dönük saldırıları sürekli gündemde tutuyor, bedenimizi ve hayatlarımızı nüfus politikalarının nesnesi haline getiriyor. Kürtaj gibi yasal haklarımıza erişimi fiilen engelliyor. Kadın cinayetleri önlenmezken, cezasızlık politikalarıyla erkek şiddeti faillerini ödüllendiriyor; yargı mekanizmasını bizleri korumak yerine haklarımızı elimizden almak için seferber ediyor. Lgbti+lar düşmanlaştırılıyor, varoluşları yok sayılıyor. Sermayeden yana ekonomi politikalarıyla derinleşen yoksulluk kadın emeğini daha da değersizleştirip güvencesizleştirirken, kamusal bakım hizmetlerinin yokluğu nedeniyle tüm bakım emeği doğrudan kadınların üzerine yıkılıyor. Kadınlar hakları, emekleri ve bedenleri için mücadeleyi büyütüyor.
Portekiz’de toplumsal cinsiyete dayalı şiddet her yıl can almaya devam etmekte. Aile içi şiddet en çok bildirilen suçlardan biri olmayı sürdürüyor. 2025 yılında en az 24 kadın öldürülmesi ve çok sayıda kadın cinayeti girişimi, erkek şiddetimi münferit olmadığını göstermiştir. Aynı zamanda kamusal sağlık sistemindeki kriz, doğum acil servislerinin kapanmasına ve istikrarsız hale gelmesine yol açtı. Bu durum ambulanslarda ve hastane dışında doğumların artmasına neden oldu. Bu, özellikle emekçi kadınları etkileyen bir obstetrik şiddet biçimidir. Ayrıca hükümetin işten çıkarmaların esnekleştirilmesini, güvencesizliğin artırılmasını ve emzirme izni gibi ebeveynlik haklarına saldırıyı içeren çalışma yasası reformu girişimiyle de karşı karşıyayız. Bu nedenle bu 8 Mart’ta erkek şiddetine son verilmesini, kamusal sağlık sisteminin güçlendirilmesini ve emek haklarımızın savunulmasını talep etmek için sokaklara çıkıyoruz.
Arjantin’de Milei’nin kölece çalışma reformu ile karşı karşıyayız. Bu reform; grev hakkı, ücretli izin ve sekiz saatlik işgünü gibi yüz seneyi aşkın süredir kazanılmış olan hakları kısıtlamakta. Bu reform kadınları ve lgbti+ları daha fazla etkiliyor. Çünkü en düşük ücretli işlerde, kayıtdışı istihdamda en çok yer alan; ücretsiz bakım emeğini yüklenen bizleriz. Bu durum toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini daha da derinleştirmekte.
Brezilya’da Aralık 2025’te binlerce kadın ülke genelinde tek bir sloganla sokakları doldurdu: “Kadınlar Yaşasın!” Bu slogan, kadın cinayetleri dalgasına karşı yükseltildi. Günde dört kadın cinayetinin kaydedildiği istatistiklerle, 2025 kadın cinayetleri açısından rekor yıl oldu. Brezilya aynı zamanda dünyada en fazla transın öldürüldüğü ülke. Aşırı sağın, muhafazakâr ve erkek egemen ideolojilerin, red pill gibi akımların faaliyetleri her türlü şiddeti derinleştirmekte. Lula’nın Geniş Cephe hükümeti, Ulusal Kadın Cinayetlerini Önleme Paktı’nın eylem planı için ayrılan bütçenin yalnızca yüzde 15’ini kullandı. Bu nedenle bu 8 Mart’ta Brezilya’daki kadınlar şu taleplerle sokaklara çıkıyor: Toplumsal cinsiyete dayalı şiddete son. Kadın cinayeti failleri, tecavüzcüler ve istismarcılar hapse atılsın. Red pill hareketleri ve kadın düşmanı söylemleri suç sayılsın ve bu hareketlerin liderleri cezalandırılsın. Kadınların ve lgbti+ların korunması için bütçe ayrılsın. Hükümet bize borçlu!
3 Ocak’ta ABD’nin Venezuela’ya yönelik askeri saldırısının ardından kadınların taleplerinin geri plana itilmesi daha da derinleşti. ABD emperyalizminin bu saldırı politikası Venezuela’ya yönelik barbarca, korkakça ve orantısız bir eylem, gerçek bir katliam olduğu gibi Latin Amerika ve Karayipler için de ciddi bir tehdittir. Tüm amacı doğal kaynakları yağmalamak, hakları daha da fazla sömürmek ve şu anda en derin krizini yaşayan kapitalist-emperyalist sistemin sınırlarını zorlayan kitle hareketlerini bastırmaktır. Bu saldırının ciddiyeti, Trump hükümeti ile Venezuela’daki geçici hükümet arasında yapılan anlaşmayla daha da ağırlaştı. Bu anlaşma ulusal ve uluslararası sermaye çevrelerinin onayıyla yapılırken işçi sınıfının ve halk kesimlerinin gerçek ihtiyaçlarının tamamen dışında gerçekleşti. Bu koşullar altında, bedenlerimizin özerkliği için mücadele eden kadınlar olarak emekçi Venezuela halkının kendi kaderini tayin hakkını savunuyoruz. Bu 8 Mart’ta mücadele eden kadınlar ve lgbti+lar olarak, siyasi tutukluların özgürlüğü talebini de yükseltiyoruz. Özellikle yolsuzluğu teşhir ettikleri ve ücret artışı talep ettikleri için hapsedilen kadın işçilere ve kürtaj nedeniyle hapsedilen kadınlara dikkat çekiyoruz.
Panama’da protestoların kriminalize edilmesi, protestoculara yönelik şiddet ve özellikle kadınlara yönelik şiddet şeklinde ortaya çıkan kurumsallaşmış şiddeti reddediyor ve buna karşı mücadele ediyoruz. Mulino’nun sendika aidatlarını alıkoyan, sarı sendikaları teşvik eden ve işyerlerinde işçilere baskı uygulayan işçi düşmanı politikalarına karşı mücadele ediyoruz. SENIAF’a (Ulusal Çocuk, Ergen ve Aile Sekreterliği) bağlı sığınaklarda yaşayan çocukların ve gençlerin maruz kaldığı utanç verici ve kabul edilemez koşullara karşı mücadele ediyoruz. Bu merkezler birer dehşet mekânına dönüşmüştür. Artan kadın cinayetlerine ve zorla kaybetmelere karşı mücadele ediyoruz. Mulino hükümetinin ILO 190’ı uygulamayı reddetmesine karşı mücadele ediyoruz. Grev hakkını kullandığı için görevden uzaklaştırılan, çoğunluğu kadın olan öğretmenlere yönelik baskılara karşı çıkıyoruz. Kadın Bakanlığının kapatılması girişimine karşı örgütleniyor; Eğitim Bakanlığının okullarda “Afro sertifikası” talep etmesiyle ortaya çıkan ırkçılığa karşı çıkıyoruz. Egemenliğimizin ihlal edilmesine karşı mücadele ediyoruz; ABD emperyalizminin dünyanın diğer halklarına karşı saldırılar için topraklarımızı kullanılmasını reddediyoruz. Mulino’nun bu politikalara teslimiyetini teşhir ediyoruz.
Meksika’da ilk kez bir kadın başbakan olarak Claudia Sheinbaum’un görevde olmasına rağmen işçi kadınlar, gençlerin, lgbti+lar ve yerli halkların büyük çoğunluğu eşitsizlik ve şiddetle karşı karşıya kalmaya devam ediyor. Hükümet, 131 binden fazla kişinin kaybolduğu insani krize karşı kayıtsız kaldı. Kaybolan kadınlar ve kız çocukları insan ticareti, cinsel sömürü veya kadın cinayetlerinin kurbanı oldu. Bu nedenle kayıp çocuklarını arayan annelerin kolektifleri onları bulmak için çeşitli eylemler düzenledi. Çünkü hükümet bu suçlar karşısında ihmalkâr davrandı ve hatta suç ortağı oldu. Bu suçların çoğu organize suç örgütleri tarafından işlenmekte. Sheinbaum hükümetinin ilk yılında kayıp çocuğunu arayan 14 anne öldürüldü veya kaybedildi. Bu davalar ise cezasız kaldı. Bu nedenle bu 8 Mart’ta kadın hareketi bağımsız seferberliği savunacak, Ulusal Eğitim Emekçileri Koordinasyonunun sloganını yeniden yükseltecektir: Yöneten kim olursa olsun haklar savunulmalı.
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, dünyanın dört bir yanında kadınlar ve lgbti+lar tarafından yürütülen patriyarka karşıtı mücadelelerin bir parçasıyız. Bu son derece önemli mücadeleler antikapitalist mücadeleyle birleşmelidir. Çünkü derin bir kriz döneminde hiçbir kazanım bu sömürü ve baskı sistemi sona erdirilmeden uzun vadede güvence altına alınamaz. Bu nedenle sosyalist feministler olarak dünyanın her yerinde işçi-emekçi hükümeti hedefi doğrultusunda mücadele ediyoruz.
Bu yıl da 8 Mart’ta sokakları ve meydanları erkek egemen kapitalist sisteme karşı mücadelemizle, tüm yıl biriken öfkemizle ve taleplerimizle doldurmaya hazırız!
Tek Adam rejimi, kadın mücadelesiyle kazanılmış haklarımıza saldırı planlarını gizleme gereği bile duymuyor. Boşanmada arabuluculuk hamleleri, miras ve nafaka haklarına saldırılar kadınları şiddet döngüsü içine hapsederken, kutsal aile kisvesi altında faili ödüllendiriyor. Cezasızlık politikaları öyle bir boyuta ulaştı ki az ya da çok ceza almış failler bile infaz düzenlemeleriyle salıveriliyor. İktidar yargı paketleriyle yalnızca kazanılmış haklarımızı değil, kadınların ve lgbti+ların doğrudan varoluşunu hedef alıyor. Yargı mekanizması, bizleri korumak yerine haklarımızı elimizden almak için adeta seferber olmuş durumda. Haklarımızdan ve bedenlerimizden elinizi çekin!
Aile değil kadınız!Bedenimizin denetim altına alınmasını reddediyoruz!
İktidarın saldırı politikaları 2025 Aile Yılı ilanının ardından, 2026-2036 döneminin Aile ve Nüfus On Yılı ilan edilmesiyle somutlaşıyor. Türkiye’de doğurganlık hızının düşmesi, iktidarı açık bir paniğe sürüklemiş durumda. Kadın bedenini nüfus politikalarının nesnesi haline getirenler, en az üç çocuk dayatmasıyla kadını kamusal alandan uzaklaştıracak her türlü politikayı yürürlüğe koymakta kararlı. Bedenlerimiz üzerinde hak iddia eden Tek Adam rejimi, kürtaj hâlâ yasal bir hak olsa da hastanelerin yarısından fazlasında bu hizmetin sunulmasını fiilen engelliyor. Onlarca ilde kürtaj hizmetine erişim tamamen kesilmiş durumda. Kadınlar özel hastanelere mecbur bırakılırken, oralarda da on haftalık yasal sınır keyfi biçimde aşağı çekiliyor. Güvenli, parasız ve ulaşılabilir kürtaj hizmeti tüm hastanelerde uygulansın!
Aile politikalarının bir diğer yüzü de genel ahlak söyleminin hak ve özgürlüklerimizin baskılanması ve bedenlerimiz üzerinde bir denetim mekanizması olarak kullanılması için araçsallaştırılması oluyor. Nefret söylemi yaygınlaşıyor. Lgbti+lar düşmanlaştırılıyor. Cinsiyet uyum süreçleri zorlaştırılıyor, kriminalize edilmeye çalışılıyor. Bedenimiz üzerindeki her türlü denetime son!
Yoksulluk kaderimiz değil! Ekonomik şiddet düzenine son!
İktidarın ekonomi tercihleri, açlık koşulları altında bir düzeni normalleştirmeye çalışıyor. Bugün yoksulluk her yaştan kadının en büyük sorunlarından biri. Bu sömürü politikaları, bir yandan ücretli kadın emeğini daha da ucuz hale getirirken, bir yandan kadınları daha güvencesiz koşullarda istihdama çekmenin yollarını arıyor. Bu koşulları apaçık ortaya seren Dilovası’ndaki iş cinayetinde ölen kız kardeşlerimizi unutmadık! Düşük ücretli, esnek, güvencesiz işlerde ve sendikal güvenceden yoksun bırakılarak çalışmayı reddediyoruz! Güvenceli iş, insanca yaşayacak ücret istiyoruz! Eşdeğer işe eşit ücret!
Bakım emeği kamulaştırılsın!
Kadınlar için yoksulluk hayatın her aşamasını kuşatan bir döngü. Evi kıt kanaat imkânlarla çekip çevirmek ve hatta bazen evdeki çocukların ya da erkeklerin ihtiyaçlarını önceliklendirerek kendi öğününden feragat etmek… Yoksulluk mücadelesi veren kadınlar işten eve döndüklerinde devam eden ev içi sorumluluklar nedeniyle ağır bir zaman yoksulluğu yaşıyor. Yeri geliyor, sağlık hizmetlerinden ödün vermek zorunda bırakılıyorlar. Güvenceli bir istihdama erişemeyen kadınlar, sağlık sigortası gibi en temel haklarda bile ancak bir erkek üzerinden hizmet alabiliyor. Bu durum kadın yoksulluğunu derinleştirirken, kadınları en temel yaşam hakları için bile bir erkeğe bağımlı hale getiriyor.
Türkiye, yaşlı nüfus oranında 194 ülke arasında 75. sıraya yükselirken, yaklaşık her dört haneden birinde en az bir yaşlı yaşıyor. Bu verinin çarpıcılığının ardında görünmeyen bir başka gerçek daha var: Kamusal bakım hizmetlerinin yokluğunda bakım sorumluluğu doğrudan hane içine hapsediliyor. Bu durum, bakım emeğinin toplumsal cinsiyet rolleri gereği kadının üzerine yıkılmasıyla sonuçlanıyor. Yaşlılık ve bakım meselesi bu sebeple son derece cinsiyetli bir kriz. Bakım emeği kamusallaştırılsın; her mahalleye ücretsiz kreş, yaşlı bakım merkezi ve kadınlara güvenceli istihdam sağlansın!
Kadın cinayetleri önlensin! Bir kişi daha eksilmeyeceğiz!
Erkek egemen sistem ve iktidarın cezasızlık politikaları erkek şiddetini besleyip kurumsallaştırırken hayatlarımız her koldan bir kuşatma altına alınıyor. 2025 yılında erkekler tarafından en az 294 kadın öldürüldü, 297 kadın ise şüpheli şekilde ölü bulundu. Koruyucu ve önleyici uygulamaların yetersiz kaldığı, 6284 sayılı kanunun etkin şekilde uygulanmadığı, faillerin cezasızlıkla ödüllendirildiği bu ortamda kadınlar şiddetten korunmuyor. Şüpheli kadın ölümlerinin araştırılması dahi reddedilebiliyor. Pek çok kadın ise barınma krizi ve hayat pahalılığı kıskacında sığınacak bir yer veya gidecek bir ev bulamadığı için karakoldan şiddet gördüğü eve geri dönmek zorunda kalıyor.
Diğer yandan translara yönelik art arda gelen tutuklamalar, kötü muamele, eylemlerde gökkuşağı bayrağı taşıyan lgbti+ların hedef alınması nefret politikalarını da körüklüyor. Devletin gözetiminde translar öldürülüyor! Poyraz’ı unutmadık! Trans cinayetleri politiktir!
Göçmen kadınlar ise erkek şiddetinin yanı sıra sınır dışı edilme tehdidi ve kayıtdışı çalışma sonucu ağır sömürü koşullarıyla baş başa bırakılıyor. Dil bariyeri ve hukuk sistemindeki belirsizlikler göçmen kadınları şiddet karşısında büsbütün yalnızlaştırırken, en temel hak arama mekanizmaları onlar için birer sınır dışı edilme korkusuna dönüşüyor.
6284 sayılı kanun etkin uygulansın, İstanbul Sözleşmesi yeniden imzalansın! Her il ve ilçede yeterli sayıda sığınak ile kadın dayanışma merkezleri açılsın! Şiddet önleme ve izleme merkezleri (ŞÖNİM) yaygınlaştırılsın! Üniversitelerde ve işyerlerinde şiddet ve tacizi önlemek için kurullar oluşturulsun! Cezasızlık politikalarına son!
Yaşasın kadın dayanışması! Yaşasın feminist mücadelemiz!
8 Mart’a tüm inancımızla ve kadın mücadelesinden aldığımız sarsılmaz güçle gidiyoruz! Hayatlarımız için, eşitlik için, onurlu bir gelecek için en ön safta direniyoruz! Smart Solar’da, Şık Makas’ta, Migros’ta, Özel Okmeydanı Hastanesi’nde ve daha nice direnişte ışık olan kadın işçilerin cesaretiyle; emeğimiz, bedenimiz ve haklarımız için 8 Mart’ta alanlardayız! Dayanışmamız en büyük gücümüz! Bu sene Serap özgür, bu sene öfkemiz çok daha gür! Sesimiz; Filistin’den İran’a, özgürlükleri uğruna bedel ödeyen, boyun eğmeyen kadınların isyanıyla birleşiyor! Sınırları aşan örgütlü mücadelemizin haklı öfkesiyle geliyoruz! Şiddetsiz, sömürüsüz ve eşit bir dünyayı kendi ellerimizle kurana dek geceleri de sokakları da meydanları da terk etmiyoruz!
Görünmeyen emek; ücretlendirilmeyen ve karşılıksız yapılan ev işi, hasta, yaşlı ve çocuk bakımı gibi işler için kullanılan bir kavramdır. Esas olarak 1960’larda özel (kişisel, hane içinde) olanın politik olduğunu öne süren ikinci dalga feminizmle kavramsallaştırılmıştır. Görünmeyen emek denilen bu işler, toplumsal cinsiyet rolleri nedeniyle kadınların “doğal” görevleri olarak kabul görür. Bu erkek egemen yapı, kapitalizm için olmazsa olmazdır. Örneğin kadınlar, hane içinde karşılıksız olarak yaptıkları işlerle her gün emek gücünün yeniden üretimini üstlenirler. Yani yemek, temizlik gibi işleri hallederek işçiyi bir sonraki işgününe hazırlar; yaşamı ve toplumu yeniden üretmiş olurlar. Kadınları aile içinde, denetim altında tutan erkek egemen kapitalist sistemin devamlılığı böylece görünmeyen/karşılıksız emek sayesinde sağlanmış olur. Ayrıca kadınların ev içi emeğinin karşılıksız olması; emeklerine kocalar, babalar, erkek kardeşler, kısacası erkekler tarafından el konduğu anlamına gelir.
Feminist politikada görünmeyen emek kavramının sınırları duygusal emeğin yanı sıra aile işletmelerinde kadınların ücretsiz çalışması ve işyerinde de devam eden toplumsal cinsiyet rolleri nedeniyle hane dışını kapsayacak şekilde genişletilebilir. İşgücü piyasasındaki kadınlar için çifte yük söz konusudur. Ücretli bir işte çalışan kadın, evde ücret olarak karşılığını almadığı işleri yapmaya devam eder. Böylece kadınlar “çifte sömürü” dediğimiz ücretli-ücretsiz emek kıskacına hapsedilmiş olur. Bu erkek egemen sistemin bir diğer sonucu da kadınların işgücü piyasasında daha güvencesiz, ikincil ve istikrarsız bir konuma itilmeleri olur.
Görünmeyen emek, feminist hareketin başlıca mücadele alanlarından biridir. Feminist politika, görünmeyen emeği görünür kırmaya çalışır. Feministler yıllar içinde ev işlerinin ücretlendirilmesi ve/veya kamusallaştırılması, kadınlar ve erkekler arasında eşit işbölümünün toplumsal bir norm haline getirilmesi gibi çeşitli öneriler geliştirmiş ve bu konuda politika üretmiştir. Örneğin 1972’de aralarında Mariarosa Dalla Costa, Silvia Federici ve Selma James’in olduğu feministler “Ev İşine Ücret” kampanyasını başlatarak, politik bir strateji olarak ev işlerinin ücretlendirilmesini talep etmiş ve cinsiyetçi işbölümünü teşhir etmiştir. Türkiye’de 2007 yılında Sosyal Haklar İçin Kadın Platformu, ev içi emeği yok sayan Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası (SSGSS) yasa taslağına itiraz ederek kadınlar için yıpranma payı, ev kadınlarına emeklilik hakkı gibi talepler öne sürmüştür. 2010 yılında Sosyalist Feminist Kolektif, “Erkeklerden Alacaklıyız” kampanyasında “Ev işlerine harcadığımız saatlerimizi, günlerimizi, yıllarımızı geri istiyoruz… Erkeklerin bize borcu var! Karşılığı ödenmemiş emeklerimiz için alacaklıyız!” diyerek cinsiyetçi işbölümünün politik olduğunu vurgulamıştır.
Sosyalist feminist perspektif, görünmeyen emeğe çözüm olarak ev ve bakım işlerinin toplumsallaştırılmasını/kamusallaştırılmasını önerir. Bunun anlamı kreş, yemekhane, çamaşırhane ve bakım merkezi gibi ücretsiz, yaygın ve erişilebilir kolektif çözümlerdir. Bu toplumsallaştırma talebi kadınların iş hayatına eşit şekilde katılmalarına, cinsiyetçi işbölümünün ortadan kalkmasına ve genel olarak kapitalizm ve patriyarka ile mücadeleye yönelik politikalarla desteklenir.
Erkek egemen bir mühendislik alanından mezun bir kadınım. Geçtiğimiz günlerde Kadıköy Belediyesi’nde çalışan kadınların oluşturduğu Mor Liste’nin taleplerini listelediği bir röportaja denk geldim. Bu röportajda “eşit işe eşit ücret” gibi benimsediğim ve bildiğim acil taleplerin yanı sıra “kendi bedenimize uygun iş giysileriyle çalışmak” ve “ayda bir günlük regl izni” gibi o kadar aşina ve alışık olmadığım ifadeler de yer alıyordu. Bu da beni şunu düşünmeye itti: Öylesine temel ihtiyaçlarımız bile görmezden geliniyor ki bu alandaki varlığımıza bir reddiyenin sürmediğini iddia etmek imkânsız. Bu yok sayılma, gündelik yaşamımızın zorunluluklarını bile görünmez kılıyor.
Hele şu “bedenimize uygun” ifadesini gördüm mü ben bile bunları kanıksadığımı fark ettim. En yüksek risk grubuna giren bu alanda, sahada çalışırken beni koruması gereken ama kafama bile oturmayan baretler, üzerimden dökülen iş kıyafetleri… Hepsi erkek vücuduna göreydi. Bunları hatırlamak epey canımı sıktı. Ne zaman sahada çalışılsa karşılaştığım bir diğer soruna, tuvalet sorununa aklım gitti. Büyük sıklıkla, tüm kadın çalışanların kullanabileceği tek bir tuvalet bulunurdu. Erişilmesi oldukça zor ve hele ki bazı durumlarda kapısı (sanki her bölümde erişebilecekleri tuvalet yokmuş gibi) erkek çalışanlar kullanmasın diye kilitlenen bu tuvaletleri unutamıyorum. Sıklıkla bu ihtiyacımı görmezden gelerek günümü geçirmeye çalışırdım. Böylesi temel ihtiyaçların bile yok sayıldığı bir sektörde regl izniymiş vs. konuşulabileceğine dair de inancı kalmıyor insanın.
Sürekli salt varlığınla bile rahatsızlık veriyormuş gibi hissetmeye koşullandığında mağlup rolünü kabul etmek de kolay. Oysa ki bu talepleri, daha iyi bir yarını beklemeden bugünden örmek gerek. Erkek ağırlıklı sektörlerde bu oldukça kritik. Bu örneklerin uygulandığını görmek gerçekten güç veriyor. Sendika içerisindeki kadın-erkek eşitliğini sağlayabilmek amacıyla oluşturulan Mor Liste’nin toplumsal cinsiyet eşitliğine dayalı bir TİS oluşturma hedefiyle sıraladığı gündemler de bende bu hissi yaratan en son örneklerden oldu.
Çalışma koşullarını iyileştirmek için kadın emekçiler olarak özgül sorunlarımızı paylaşmalı, tartışmalı ve yüksek bir sesle talep etmekten sakınmamalıyız. Verdiğimiz her mücadele, diğer kadınlara da emsal olacaktır. Eşit temsile dayalı sözleşmeler istiyoruz. Bedenimize uymayan ekipmanları da, bize uymayan düzeni de reddediyoruz. Dayanışmamız büyüdükçe bu düzen değişmek zorunda kalacak. Eşitliği kuracak olan biziz.
Prof. Dr. Aziz Çelik ile gerçekleştirdiğimiz, Türkiye işçi sınıfının içinden geçtiği mücadele aşaması ve birleşik mücadele önündeki engellere odaklandığımız bu kapsamlı söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.
Söyleşi: Sedat Durel
Aziz Çelik kimdir?
Prof. Dr. Aziz Çelik, 1985-2009 yılları arasında Kristal-İş Sendikası’nda araştırma ve eğitim uzmanı olarak çalıştı. 2016-2026 yılları arasında DİSK-AR’ın koordinatörü oldu ve bu süreçte 3 ciltlik DİSK Tarihi yayınlandı. Resmi istatistiklerdeki düşük işsizlik oranına karşı geniş ve dar tanımlı işsizliğin referans alınarak işsizlik ve istihdam görünümünün değerlendirmesi de bu dönem içerisinde gerçekleşti. TÜİK enflasyonunun sorunlu yanları, sendikal istatistikler ile açlık ve yoksulluk sınırlarının gizlenen boyutları yine bu süre içerisinde derinlemesine ele alındı.
Aziz Çelik, Kocaeli Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü öğretim üyesi olup emek mücadelesi, sosyal güvenlik ve sendikalar hakkındaki analizlerini içeren köşe yazıları her pazartesi günü BirGün gazetesinde yayımlanmaktadır.
Sedat Durel: Sınıf mücadelesi hakkındaki sorulara geçmeden önce size Türkiye’deki yoksullaşma dinamiği hakkında bir soru sormak istiyorum. Üç yıl önce Gazete Nisan’da yayımlanan bir yazı için Türkiye’nin en zengin yüzde 5’i ve en yoksul yüzde 50’sinin toplam gelirden aldığı payı inceleyen bir grafik hazırlamıştım. 2022 yılından itibaren en zengin yüzde 5, en yoksul yüzde 50’nin toplamından daha fazla gelire sahip olmaya başladı. Halen yüzde 5’lik dilimlerle bir veri yayınlanmadı ama bugün TÜİK, yüzde 20’lik dilimlerle bakınca zenginin payının azalıp yoksulun payının arttığını iddia ediyor. Bu iddia gerçekle uyumlu mu?
Aziz Çelik: Bunda biraz da 2023 yılındaki EYT emekliliklerinin payı var. Sonra 2024 yılı sonunda artan emekliliğin de. 2024 yılında aralıkta emekli olmak 2025 yılı ocak ayında emekli olmaktan avantajlı olunca emeklilikte sıçrama oldu. Buradaki maaş avantajı nedeniyle 400-500 bin kişi emekli olup tazminat aldı. Normalde bu sayı 200 bin civarında. Ben bu dönem yaşanan bu gelişmenin bu bölüşüm değişkenlerini biraz değiştirdiği kanaatindeyim. Bunlar biraz köpük gibi geliyor bana yani. Elbette buna ek olarak 2023’te seçimin de etkisiyle asgari ücret ve emekli aylıklarındaki üst üste artışların etkisi olmuştur ama 2025-2026 verileri çıktığında biraz daha bu köpüğün gideceği kanaatindeyim. O zaman bu verilere yeniden bakmak gerekecek.
SD: Bu tablo aslında eşitsizliklerin sebebi değil, sonucu. Hatta içinde bulunduğumuz mücadele düzeyinin bir sonucu. Bu bağlamda sınıf hareketine dair yıllardır değerlendirme yapan kıdemli biri olarak size şunu sormak istiyorum: Sizce bugün Türkiye’de sınıf hareketi nasıl bir dönemden geçiyor?
AÇ: Kısaca örgütsüz, parçalı ve rekabet durumunda diyebilirim. Sınıf hareketinden kastım büyük ölçüde tabii sendikal hareket, ama aynı zamanda siyasal hareketleri de buna katarak söylüyorum. Emek meselesi etrafında bir yandan ekonomik bir yandan da siyasal mücadele veren bütünü birlikte değerlendirerek baktığım zaman, örgütsüz olunduğunu düşünüyorum. Örgütsüzlüğün önemli bir veri olduğunu; örgütlü olanların da çok parçalı olduğunu ve birbirleri ile rekabet içinde olduklarını düşünüyorum. Yani bu üç özellik bence çok öne çıkıyor.
Sendikal hareketin gövdesinin de büyük ölçüde güdümlü olduğunu düşünüyorum. Türk-İş, Hak-İş, Memur-Sen hiç olmadığı kadar siyasal iktidarın güdümünde. Ben onları da sınıf hareketinin bir parçası olarak görüyorum. Bence o kadar büyük yapıları sınıf hareketinin dışında görmek mümkün değil. Buradan hareketle örgütlü kısmının önemli bir bölümünün hükümet güdümünde olduğunu, bunun da sınıf hareketi için ciddi bir zaaf yarattığını düşünüyorum. Bunun dışında kalan bölümü açısından ise yine parçalılığın devam ettiğini ve ciddi bir iç rekabet yaşadıklarını düşünüyorum. Daha sınıf perspektifine, mücadele perspektifine sahip unsurlar ve kesimler için de bunu söyleyebilirim.
Türkiye’de sendikalaşma oranlarında bir artış eğilimi var. Bu da sınıfın sendikaya olan ihtiyacını göstermesi açısından bence önemlidir.
SD: Bu rekabet dediğiniz şeyi çok önemsiyorum ve birazdan derinleştirmek de isterim. Ancak öncesinde halimizi biraz daha anlamak için bir şey daha soracağım. Burada başka yazımda kullanmak üzere hazırladığım sendika üye sayıları ve oranlarını gösteren bir grafik var. Bu konuda sizin de bir sürü yazınız var, tekrarlatmayacağım size. Son olarak 2013 öncesi veriler çöptür diye uzun uzun anlattınız. Ama 2013 sonrası veriler, en azından değerlendirmeye muhtaç bana göre. Burada da diyor ki, sendika üye sayıları ve oranları artmış. Şimdi sizi yormadan ben önden bir iki şey söyleyeyim. Mesela bu artış içerisinde; Hizmet-İş’in üye sayısı 51 binden 276 bine, Öz Sağlık-İş’inki 2 binden 216 bine çıkmış. Bu örneklerin sayısı daha da artar ama baktığımızda bunun dışında büyük mücadelelerle gelen sendikalı işçiler de var bu verilerde. Örnek gerekirse, Birleşik Metal İş’in 26 binden 38 bine çıkmış üye sayısı. Tek Gıda-İş’in TEKEL özelleştirmelerinin ardından düşen üye sayısı 20 binlerden 43 bine çıkmış. Benim yakından bildiğim, TÜMTİS’in 6 binden az üyesi varken yüzlerce gün süren iki direnişin kazanılması ile üye sayısı 15-16 bine çıktı. Yani buradaki sendikalı işçi sayısındaki artış elbette ki problemli şeyleri de içeriyor. Özellikle kamudaki bağımsız olmayan işveren ve hükümetle işbirlikçi büyüme gibi. Ama öte yandan mücadeleyle gelen bir artış da söz konusu diye düşünüyorum. Siz bu tabloyu nasıl yorumlarsınız?
AÇ: Bir artış olduğu çok net zaten. 2013 Ocak’ta 1 milyon civarındaydı sendikalı işçi sayısı. Şimdi 2,5-2,6 milyon civarında. Oransal olarak bakınca da yüzde 9’dan yüzde 14,5-15’e çıkış var. Zaman zaman sendikalaşma oranı geriliyor diye bir analiz yapılıyor. Hayır gerilemiyor, ortada bir artış var fakat bu artışa biraz daha detaylı bakmak gerektiğini düşünüyorum ben.
Şimdi bu artışın ana dinamiği bence kamu sektörü, yani taşeron işçilerin örgütlenmesiyle başladı. Kamudaki taşeron işçilerin örgütlenmesini kolaylaştıran düzenlemelerle bu eğilim başladı. Zaten Hak-İş esas olarak bundan büyük ölçüde yararlandı. 2014-15’te taşeron örgütlenmesi arttı, daha sonra 2017’de taşeronun kadroya alınması sonrasında sendikaya gelmeyenler de sendikaya geldiler. Kadroya geçişlerin ardından üç senelik fiili bir toplu sözleşme yasağı da vardı. Üç yıl boyunca YHK tarafından imzalanan toplu iş sözleşmeleri geçerli oldu. Onların sonrasında ciddi bir artış oldu. Artışın çok önemli bir bölümünün taşeron işçilerin kadroya alınması ve kamu sektörü ağırlıklı olduğunu düşünüyorum. Yani baktığımız zaman zaten en yüksek sendikalaşma belediyelerde sağlık ve sosyal hizmetlerde gözüküyor. Bu sektörlerde yüzde 50’yi aşkın bir sendikalaşma var. Bu sendikalaşmanın önemli bir bölümünün de hükümete yakın konfederasyonlardaki sendikalar üzerinden, mesela Hizmet-İş, Öz Sağlık-İş gibi sendikalar üzerinden gittiğini görürüz.
Ben bunu bir yandan da şöyle yorumluyorum: Kamu işçisi geri döndü! Kamu işçisi özelleştirmeyle birlikte, mesela TEKEL’le birlikte büyük ölçüde örgütsüzleşmişti. Hatta TEKEL kamu işçisinin son direnişiydi gibi bir fikrimiz vardı. Şimdi ben bugün kamu işçilerinin geri döndüğünü düşünüyorum. Hatta bu geri dönüşün dünyanın her yerinde devam ettiğini de görmek lazım. Tabii kamunun rasyonelleri daha farklı, özel sektörün rasyonelleri daha farklı. Kamuda sendikalaşma her zaman yüksektir.
İkincisi, geleneksel imalat sanayi sektörlerinde sendikalaşma hâlâ var. Bu da doğru. Ama öte yandan hizmet sektöründeki oranların hâlâ çok düşük seyrettiğini düşünüyorum. Hizmet sektörü ya da hizmet sektörü etrafındaki işkollarında hâlâ sendikalaşma oranı düşük.
Burada bakılması gereken bir diğer faktör de bu sendikalaşmanın ne kadarının toplu sözleşmeye dönüştü. Bu açıdan Türkiye’de çok şey tuhaf bir şey var. Yani kayıtlı sendikalı işçi sayısından daha az TİS’li işçi var. Son yıllarda biraz daha azaldı bu ama yanlış hatırlamıyorsam 275 bin civarında bir fark var hâlâ.
Ben sendikal mücadelenin esas aksının özel sektör olduğunu düşünüyorum. Özel sektörde sayısal bir artış var ama oransal olarak ciddi bir gelişiminin hâlâ olmadığını düşünüyorum. Toplam olarak, yani tek tek kendini büyüten sendika örnekleri var ama tabii birleşme şart. Pozitif örnekler var tabii ama öbür tarafta da güdümlü ve kontrollü sendika örnekleri de çok yaygın özel sektörde. Örneğin Birleşik Metal’in örgütlenme mücadelesi genellikle Türk Metal’e yarıyor.
SD: Türk Metal’in daha iyi sözleşmeler yapmasına…
AÇ: Ya da Türk Metal’in daha çok üye yapmasına yarıyor. Böyle de bir özel sektör açmazı var.
Bir başka konu, belki detay ama ben e-devletin kolaylaştırıcı bir mekanizma olduğunu düşünüyorum. Yani bazı sorunlar olmakla birlikte önceki sisteme göre daha kolaylaştırıcı bir mekanizma.
SD: Düşününce, geçmişte işgünü içerisinde notere gidip üye olmak vardı.
AÇ: Tabii, notere gitmek vardı. Ödemesini sendika yapıyordu ama zordu tabii. Başka zorluklar da oluyordu ama ben e-devletin bunda sınırlı da olsa bir katkısının olduğunu düşünüyorum.
Geri dönecek olursak ben esas dinamiğin kamu sektörü ve taşeron ağırlıklı olduğunu düşünüyorum. Ama bu başlı başına bir gerçeği yok saymamızı gerektirmez. Türkiye’de sendikalaşma oranlarında bir artış eğilimi var. Bu da sınıfın sendikaya olan ihtiyacını göstermesi açısından bence önemlidir.
SD: Ben bu konuyu şu açıdan da çok önemsiyorum. Uzunca bir süredir, ama biraz da TEKEL ve Gezi süreçlerinde vurgulanan argümanlardan bir tanesi şuydu: “Dünya genelinde sendikalaşma oranı azalıyor, Türkiye’de de azalıyor, sendikalar bitiyor. Bu yüzden yeni tipte örgütlere ihtiyacımız var.” Aslına bakıldığında sendikalı işçilerin azaldığı değil, arttığı gibi bir gerçek de söz konusu.
Sendikaların giderek yeniden güç kazanacağını düşüyorum. Bunun örnekleri de var. Türkiye de bütün zaafına rağmen bunlardan birisi.
AÇ: Bence o tartışma artık… Yani evet bir dibe vurma oldu fakat ondan sonra özellikle Avrupa’da belli bir yerde durdu aslında. Dünya genelinde de öyle. Bir ara, mesela 90’ların sonunda “sendikalar on sene sonra olmayacak ya da kaybolacak” falan deniyordu. Bir yere kadar eridi. Evet, yani bunun da bir dizi nedeni var. Ama bence orada durdu, bazı sektörlerde bazı alanlardaki arayışlarla tekrar güçlenmeye başladı.
Bazı ülkelerde, yani güney ülkelerinde güçlenen örnekler olduğunu düşünüyorum. Bence Türkiye de böyle örneklerden birisi dolayısıyla. O tartışma, yani “sendikalar bitiyor, gereksizdir” meselesini 90’lardaki “sınıf bitiyor, çatışma bitiyor” değerlendirmelerinin bir adım devamı gibiydi. Bu tartışmanın bittiğini düşünüyorum. En azından orta vadede böyle bir şey olmadı ve uzun vadede elbette başka bir gerçeklikle karşılaşabiliriz. Ama dünyada istihdam artıyor, işçileşme artıyor, güney proleterleşiyor… Yani yeni tipte işçi sınıfı artık bağımsız çalışanları da kapsayacak şekilde gelişiyor. O yüzden ben sendikalara olan ihtiyacın devam ettiğini ve artacağını düşünüyorum. Benim sınıfım bunu ne kadar politikleştirir, o ayrı bir tartışma konusu. Ama sınıfın ekonomik mücadele örgütü olarak sendikaların giderek yeniden güç kazanacağını düşünüyorum. Bunun örnekleri de var. Türkiye de bütün zaafına rağmen bunlardan birisi.
SD: Argümanınıza ana hatları ile kesinlikle katılıyorum, çok güçlü. Güneyi referans göstermeniz de kulağa anlamlı geliyor. Başta Çin’de olmak üzere Asya’da, Latin Amerika’da, hatta Afrika’da ciddi bir proleterleşme var. Ama ben klasik örneklere döndüğümüzde de benzer eğilim olduğunu düşünüyorum. Bugün Avrupa işçi sınıfı ve bunların bürokrasisinde bile farklılık var. Bunlar geçmişte “Avrupa birliğiyle müzakere ederiz, sosyal diyalogla sorunlarımızı çözeriz” falan diyordu ama geldiğimiz noktada çatır çatır grev yapmak zorunda kalıyorlar. Klasik yöntemlere dönmek zorunda kalıyorlar. Hem de Hıristiyan sendikalar, tırnak içinde sosyalist sendikalar ve liberal sendikalar beraber hareket etmek durumunda kalıyorlar.
AÇ: Doğru. Özellikle Fransa’da, Belçika’da böyle bir gerçek var.
Zorlukları veri kabul edip neler yapılması gerektiğini konuşmak lazım.
SD: Peki bu genel eğilim üzerinden devam ederken Türkiye’ye dönelim. Size az önce sınıf mücadelesi ne aşamadadır diye sorduğumda üç belirleyenden biri olarak rekabetten bahsetmiştiniz. Bunun konuşmak istiyorum ama onun öncesinde şunu da yanıtlayarak gidelim. Sizce Türkiye’de sendikacılığın, sendikal mücadelenin önündeki en büyük engel nedir?
Tabii ki bu soruya çok kolay yanıtlar verebiliriz. İşte bir kere baraj var, bir kere yetkiye itiraz davası var, bizim yıllarımızı alıyor. Grev yasağı var, esnekleşme, taşeronlaşma vs. Bu yanıtların hepsi çok doğru. Birbirimize dert anlatmaya kalksak fazlasını bile söyleriz. Ama biraz geriye gideceğim. Türkiye’de kimliği olmayan insanların sendikalaştığı dönemler var, inşaat sektöründe ya da DGM’ye karşı mücadele eden işçilerin mevzuatları, ellerindeki araçlar bugünkünden daha mı iyiydi? Bunların üzerinden atlarsak, Türkiye sınıflar mücadelesinin önündeki en büyük zorluk nedir?
AÇ: Ne sorduğunuzu anladım sanıyorum. Ben az önce saydığınız dışsal engellere bağımsız değişkenler demeyi tercih ediyorum. Bunları sayarak çok fazla artırabiliriz ve bunların da kısa vadede iradi bir müdahaleyle değişmesi çok mümkün değil. Bunların kalkması için sistemin değişmesi, yasal düzenlemelerin değişmesi lazım. Mesela baraj sistemi. Türkiye 40 yıldır barajı sisteminde ve bunun değişmesi bayağı zor, güç olacak. Bazı şeyler, kurallar bir süre uygulandıktan sonra normal, ortalama haline geliyor. O yüzden bu dışsal koşulları ya da zorlukları veri kabul edip neler yapılması gerektiğini konuşmak lazım. Ben de benzer bir şey söyleyeyim. Farklı zamanlarda başka zorluklar, çok farklı koşullar vardı. 60’larda, 70’lerde işyeri yetkisi tartışması ya da temsil tartışması yani baraj yoktu. Ama yine de bir sendikanın oradaki örgütlenmesini engelleyen sarı sendikacılığı getiren bir sürü girişim vardı. Bu sorunlar da sendikal inisiyatif alarak aşılabildi. Ben orada biraz şöyle düşünüyorum: Öznel faktörün yani sendikaların, sendikanın politikasıyla örgütün liderliğinin bu meseledeki kararlılığının belirleyici olduğunu. Kendi üyesi ve örgütünü ne kadar mobilize edebiliyor, ne kadar örgütlü, örgütünün kapasitesi ne? Biraz buna bağlı olarak koşulların değiştiğini düşünüyorum.
Somut örnek olarak grev erteleme. Grev erteleme işi Türkiye’nin en büyük sorunlarından birisi. Yani her şeyi geçtiniz. Örgütlendiniz, toplu pazarlığa başladınız… Grev konusunda da işçide büyük bir irade, kararlılık var ama pat diye grevi erteleyebiliyorlar. Sistemi kilitleyebiliyorlar. Bunun karşısında hiç kılını kıpırdatmayanlar var. Buna iyi ki oldu diyen sendikalar da var.
SD: Kasadan para çıkmayacak, iyi ki diyenler var.
AÇ: Yani başımıza dert açmıştı bu işçiler, iyi oldu diyenler de var. Bir de bu yasağı, ertelemeyi tanımayan örnekler var. Birleşik Metal yaptı bunu. Yani örgütsel kapasiteniz, gücünüz varsa, inandırıcılığınız varsa bunlar yapılabilir.
Ben biraz emek hareketinin kendine dönmesinin ve nerede eksik yapıyorsa buna bakmasının gerekli olduğunu düşünüyorum. Bu engeller, benzer engeller devam edecek. Evet, çünkü sınıflı bir toplumdayız. Burada bu kuralların çoğunun bir karşılığı var. Yani niye barajı getiriyor? Emek mücadelesi hiçbir zaman güllük gülistanlık bir yerde olmayacak. Dolayısıyla ben emek hareketinin kendi öznel sorunlarının ve eksiklerinin burada tartışılmasının daha anlamlı olduğunu, buna ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Yani örgütsel kapasite, mücadele kapasitesi, kararlılık, liderlik, adına ne dersek diyelim böyle bir sorunla karşılaşmış olduğumuzu düşünüyorum ben esas olarak.
SD: Sizi doğru anlıyorsam saydığımız dışsal etkenleri bizi durduran değil, aşılması gereken engeller olarak görmemiz gerektiğini söylüyorsunuz.
AÇ: Sonuçta işçilerin sendikaya güvenebileceğini göstermek gerekir. Güvendikleri zaman pekâlâ pek çok engeli aşabiliyoruz da. Sendikal kadroların ya da sendikal örgütlerin zorlukları dikkate alarak ya da göze alarak hareket etmesi gerekir. Mesela konforlu alanlarda, yani kamuda belli büyük şirketlerde o şirketlerin koruması ve kollaması altında yapılanın sınırları var. Onun ötesinde bir şey yapılmazsa olmaz.
Mesela Tek Gıda-İş bunu bir dönem aşmaya çalışıp doğrudan doğruya hayatın, sınıf çatışmasının gerçekleriyle bir şey yapan bir örgütlenme mantığı izledi. Bence bunu yaptı ve orada önemli şeyler de aldı. Sonuçta kazanımlar elde etti ve o sendikayı dinamik hale getirdi.
Bu konuyu dert edenlerin kendilerini yormaları ve biraz sahada olmaları gerekiyor. Fikri pozisyon, ambalaj ne olursa olsun konforlu bir alanda yapıldığı zaman bunun bir kalıcılığı olmuyor.
Ben en önemli sıkıntıyı parçalılıkta görüyorum. Birbiriyle koordinasyonu olmayan çok sayıda mücadele var.
SD: Bence bu çok doğru bir iç eleştiri. Sizce bunu tek tek sendikadan çıkarıp da, nasıl genel bir değerlendirme haline getirebiliriz?
Sorumu bir örnekle açayım. Üzerine hâlâ en çok düşündüğüm direnişlerden biri SEKA. SEKA’da tamamı bir arada olan örgütlü işçiler vardı, sendika da oradaydı, ama nihayetinde SEKA özelleşti. Bana göre oradaki mücadelenin ruhu Türkiye’de özelleştirmelere karşı mücadele olmasındaydı ve ilk seferinde SEKA işçileri özelleştirme karşıtı mücadelenin bir parçası olarak kazanmıştı. Son direnişte ise, böyle bir birleşik mücadele olmadı ve kazanılamadı. Bence birleşik mücadele zemininden yoksunluk bugün de en büyük eksiğimiz.
Bir dönem Emek Platformu diye bir şey var. Sonra Türk-İş içerisinde Sendikal Güç Birliği Platformu gibi arayışlar var. Bu araçların olmayışı da tablonun geneline etki etmiyor mu?
AÇ: Sınıf hareketinin şu anda tek tek çok sayıda mücadelesi var. Hem de büyük mücadele anlamında direnişleri var. Metal sektöründe, tekstilde, lojistikte… pek çok direniş var. Ama bunlar bir dizi tekil direniş. Baktığınız zaman bunlar bütünün, hareketin bir parçası gibi görünmüyor. Yani bir direniş oluyor, falanca konfederasyona o bu direnişi sahiplenmeli diyorsun ama o konfederasyon oradaki sendikayla çelişkisi olabilir, sorun olabilir diyerek uzak duruyor. Direniş de kırılıyor tek başına kaldığı zaman. Çoğu kez sınıf hareketinin bütününe mal olamıyor.
Şu anda en önemli şey bir koordinasyon. Mücadeleler ortak bir kanala akamıyor. Başarılı mücadeleler de var. Metal işçileri var, kuryeler mücadele ediyor, madenciler mücadele ediyor, Migros işçileri mücadele ediyor… Fakat bunlar koordineli ve dayanışma içindeki bir sınıf hareketinin parçaları halinde mi? Herkesin kendi mücadelesini verdiği ve sonuçta kendi başlarına kaldığı bir durum var.
Ben en önemli sıkıntıyı burada görüyorum: parçalılık. Birbiriyle koordinasyonu olmayan çok sayıda mücadele var. Şu sıralar bunu en fazla emeklilerde görüyorum. Yani hepsi tek başına bir şeyler yapmaya çalıştı ama ortaklaşamadıkları, bir araya gelemedikleri için büyümeyen bir şey var. Yaygın bir hoşnutsuzluk var fakat bu hoşnutsuzluk bir güvene ve ortak bir kanala akmıyor. Çok cesur olanlar ya da daha organize olanlar daha görünür hale geliyor. Ama sınıf hareketinin bakacağı bir çoban ateşi ya da kutup yıldızı yok. Şu andaki sıkıntılardan birisi bu. Bunu en fazla DİSK yapabilirdi ama yapmıyor ya da yapamıyor, bilmiyorum.
Güneş çarığı, çarık ayağı sıkıyor.
SD: Halbuki DİSK’in kendisi aslında mücadeleci sendikaların bir araya gelmesiyle, yani aslında işçi sınıfında bölen değil birleştiren bir eğilimle ortaya çıkmıştı. Paşabahçe grevinin arkasında duran sendikaların fitili ateşlediği bir birlik denilebilirdi. Bir dönem “İnadına sendika inadına DİSK” sloganının bir anlamı vardı ise bu mücadeleci sendikaların buluştuğu adres olmak olabilirdi. Ama bugün bu slogan birleşmeyi değil ayrışmayı vurguluyor ve mücadele etmemiz gereken bürokrasinin işini de o kadar kolaylaştırıyor ki… Diğer taraf da rahat rahat “Türk-İş nerede biz oradayız” diyor.
AÇ: Ben az önce söylediğin Emek Platformu deneyiminin en fazla bu kısmını önemsiyorum. Çok farklı yaklaşımlara sahip sendikalar, emeğin temel meseleleri etrafında bir araya gelip yaklaşık bir 10 seneye yakın bir dönemde iyi kötü varlık gösterebildiler. Bu platform gerilimi ve rekabeti azalttığı için de çok önemliydi. Mesela Türk-İş’li işçiyle DİSK’li işçinin ortak bir şey yapmasını kolaylaştırıyordu. Eylemde, mitingde bir araya geliniyordu. Bazı yapay ayrımları da ortadan kaldırıyordu yani. Dolayısıyla bence sonuçta işe de yarıyordu. Uyumlu ve güdümlü sayılabilecek sendikaların tabanında da hareketlenme sağlıyordu. Bence onu gördüler ve sonuç olarak Emek Platformu’nun bu yüzden dağıtıldığını, hükümetin böyle bir odağı istemediğini düşünüyorum.
Bakıldığında TEKEL’e kadar bir ortak hat var, hatta TEKEL’den biraz sonraya kadar yani İstanbul’daki 1 Mayısların bir ikisinde de görüldüğü üzere ortaklık varken sonra dağılıyor her şey. Oradaki örgütlerin bir kısmı işveren örgütleriyle birlikte tutumlar almaya başlıyor. Sonra geriye ne kalıyor? Dörtlü yani DİSK-KESK-TMMOB-TTB kalıyor. Bu iyi bir şey değil. Yani bunların sadece dörtlüye kalması iyi bir şey değil çünkü yalıtılıyorlar o zaman, büyük bir kitleden koparılıyorlar.
Halbuki bir platform olunca onu içinden dönüştürmek mümkün. Ama şimdi, işçilerin bir bölümü “Türk-İş nerede, Hak-İş nerede ben oradayım” diyerek kendini ayrıştırıyor. Bu durum rekabeti körükleyen bir şeye yol açıyor. Sınıfı parçalayan ve odağını dağıtan bir sonuç oluşuyor.
Burada ben bizim, bu işin farkında olanların daha sorumlu davranması gerektiğini düşünmüş, onu önermişimdir. Emek Platformu’nun dağıtılmasına giden yolu engelleyemeyebilirsin ama ondan sonraki işlerde ortak birtakım şeyler yapabilirsin. Mesela ben Hak-İş’in herhangi bir platforma çekilmesi çabasında bir beis görmem. Yani önemli olan nereye çekildiğidir.
Mesela Memur-Sen’e hükümetin güdümünde bir hareket olarak bakıyorum. Ama sonuçta şöyle bir gerçek var: 1 milyon memur üyesi var; onlar talepte bulunuyorlar ve o talebin bir yere akması gerekiyor. Yani güneş çarığı, çarık ayağı sıkıyor. Koşullar memurlara diyor ki “Bir şey yapılabilir mi, yapılamaz mı?” Bunun basıncı ile Memur-Sen ileri adım atmak zorunda kalıyor. Yoksa oradaki memur kalkıp sana gelmeyecek. Dolayısıyla mesela bu yaz genel grev denemelerinde bile aynı şey söz konusu oldu. Sonuçta Memur-Sen grevi uygulamadı ama bir şey demek zorunda kaldı. Tamam, işlemedi ama şimdi bunu nasıl hayata geçireceğiz, bunu nasıl uygulamak gerekiyor? Onu düşünüp, ona bakmamız gerekiyor. Yoksa “bunları yapar, yapamaz” tartışması, “En iyisini biz yaparız” tartışması bence gereksiz bir tartışma.
SD: Kesinlikle katılıyorum. Tabanın derdinde nasıl bir araya geliriz diye düşünmemiz gerekiyor. Bu arada Emek Platformu hakkında dediklerinize bir ek de yapmak istiyorum. Emek Platformu’na bir müdahalede bulundular ancak durmadılar. Türk-İş’teki kalıntılarına da aynı şekilde müdahalelerde bulundular. Sendikal Güç Birliği gibi deneyimleri bile bir daha hiç yaşanmayacak bir hale getirmek için de çaba sarf ettiler.
AÇ: Orada bir işte Petrol-İş, Hava-İş vs. buralara da aslında hükümet güdümünde müdahalelerin olduğunu gördük hep beraber. Yani onu bile parçalamak istediler. Risk gördüler. Bugün Türk-İş içerisinde böyle bir zemine sıcak bakan sendika sayısı zaten çok ciddi biçimde azaldı. Şimdi oradan böyle bir odak çıkması çok zor. Ama ben genelde şunu çok önemsiyorum, şu anda sınıfın emekçilerin yaşadığı gerçek hangi sendikada olurlarsa olsunlar onları talep etmeye zorluyor. Ücretler düşüyor, asgari ücret düşüyor, vergileri bilmem ne hale geliyor, emekliler açısından hayat belli… Dolayısıyla ekonomik hakları savunan bir örgüt için bunlarla mücadele etmeden var olabilmek mümkün değil. Kamu işçileri hadi nispeten daha korunaklı bir alan olarak görülüyor, orada ücret düzeyi biraz daha yüksek ama özel sektöre dönüldüğü zaman özel sektördeki sendikalar ve üyeleri açısından bunlar kaçınılmaz. Sendikanın yönetimi ne olursa olsun bir süre sonra işçi bunu zorluyor. Zaten örnekleri görüyoruz. O yüzden Petrol-İş’in yönetiminde bir sürü değişiklikler oldu ama Petrol-İş’in tabanında hâlâ mücadeleci bir sürü işçi var, şube var. Burada rekabetçi bir tutumdan ziyade sınıfın birleşik tutumunu savunan işlere ihtiyaç var. Yani orada Türk-İş’li, DİSK’li, Hak-İş’li etiketiyle tartışılması bence anlamlı değil.
‘Kahrolsun sarı sendikacılık’ demekle de olmuyor.
SD: Tam şimdi rekabet konusuna geri döndük. Sizin yazılarınız yalnızca titiz verilerle örülmüyor, aynı zamanda emek mücadelesinde karşılığı olan her bir odağı da işaret etmekten kaçınmıyor. Yakın dönemde en çok konuşulan direnişlerden biri Migros işçilerinin direnişi oldu. Siz BirGün’deki köşenizde bu direnişi ele alırken Migros işçilerini desteklemekten, işçilerin yanında olmaktan, DGD-Sen’in hakkını vermekten, övmekten geri durmazken benim çok önemsediğim bir şey yazmıştınız. Doğrudan okumak istiyorum: “Ciddi ve kapsamlı eleştiri ve arınma şarttır. Dikkat edilmesi gereken ise şeytanlaştırmadan kaçınmaktır. Bu, sermayenin ekmeğine yağ sürer. Tez Koop-İş sendikasının sürecin önemli bir bileşeni olduğunu unutmadan hareket etmekte yarar var.”
Sormak istediğim şey şu: Biz bu şeytanlaştırmadan kaçınırken bahsettiğiniz ciddi ve kapsamlı eleştiri ve arınmayı nasıl yaparız?
AÇ: Sendikal hareketin, ana akım sendikal hareketin ciddi bir eleştiriye, arınmaya ihtiyacı var. Hataların üstüne gidilmesi gerekiyor. Fakat bu “kahrolsun olsun sarı sendikacılık” demekle de olmuyor. Ben uzunca bir zamandır şunu söylüyorum; bu sarı sendikacıların üzerinde bir işçi desteği var. O dikkate almaksızın sarı sendikacılık yenilmiyor, o tabanı dikkate almak lazım. Bunlar orada öylesine durmuyorlar.
SD: Sendika bürokrasisinin gücünün dayanağını konuşurken aklıma sık sık Şemsi Denizer geliyor. Bir kongrede Jaguar’ı var diye eleştirildiğinde işçiler “Jaguar yetmez, başkanıma helikopter almak lazım,” gibi bir şey diyorlar.
AÇ: Evet, aslında aynı şey. Jaguar diyerek bitmiyor. Mesela Şemsi Denizer Zonguldak direnişinin sembolüydü, hatta sosyalistler açısından da semboldü o zaman.
SD: “Haydi başkan, kur partini” dahi deniyordu yanlış anımsamıyorsam.
AÇ: Tabii, Sungur Hoca yazmıştı onu. “Parti kursun, başına geçsin” demişti. Doğru. Şimdi gücü nedir onu bilmeden Jaguar olsun, başka meseleler olsun buradan eleştirmenin bir anlamı kalmıyor. Yani Jaguar ona karşı Türk-İş içindeki bir tuzaktı. Evet, yönetimin şuursuzluğu, Genel Maden-İş yönetiminin şuursuzluğuydu. Şemsi Denizler’in de bunları reddetmesi lazımdı, onun zaafı oldu. Esas olarak onu kamuoyuna duyuran o dönemki Demiryol-İş’in başkanıydı. Denizer’le mücadele halindeyken durumu gazetecilere gösteriyor. Yoksa Jaguar’ı patlamayacak, hatta dediğiniz gibi işçiler zaten sahip çıktı ona bence.
Şuraya varmak istiyorum. Bu sarı sendikacılık pratiklerine sahip olan pek çok sendikacı boşlukta durmuyor. Belirli bir taban desteğine sahipler. Olumsuz uygulamalar ve çeşitli skandallar bizim eleştirdiğimiz kadar büyük bir eleştiri almıyor. Alsa zaten orada bugüne kadar duramazlardı. İşçi önce sendika benim hangi sorunumu çözdü, sözleşmede ne yaptı diye düşünüyor, kadrosunu düşünüyor. Böyle gerçekler var. Sınıf bütün bu gerçeklerden bağımsız, soyut ve birtakım ulvi şeylere adanmış olan bir kategori değil. Sınıf yaşayan bir şey. Sorunları olan, günlük dertleri olan bir şey. Akşam eve para götürecek, kira verecek, bunun farkında.
Sınıfın mücadele azmi içinde olduğu ama onu birtakım şeylerin engellediği gibi bir gerçek yok ortada. Bunu iyi okumak gerekiyor.
SD: İşçiler mücadeleye aşık değil, mücadele etmeden önce “Başkanım sorunumu çözer mi?” diye düşünüyor. Seferber edici olmak için bununla da yüzleşmemiz gerekiyor tabii ki.
AÇ: Şimdi mesela kamu sendikacılığını Türkiye’de nasıl hayal ediyoruz? Kamuda pek çok sendika işçilerin sorununu çözüyor. Eskiden Ankara’daki problemlerini çözerdi. Mesela taşrada hastaneye gidemiyor, sendikasının misafirhanesinde kalırdı. Ambulansla hastanede götürülürdü. Bunların bir karşılığı oluyor. Evet, bu Amerikan tipi lobi sendikacılığı vs. Ama bunun bir karşılığı oluyor. Sınıfın mücadele azmi içinde olduğu ama onu birtakım şeylerin engellediği gibi bir gerçek yok ortada. Bunu iyi okumak gerekiyor. O şeytanlaştırma meselesinden bahsetmemin sebebi o. Yoksa evet o davranışlar, çirkin davranışlar, eleştirilmesi gereken davranışlar filan var ama tam şimdi Özel İtalyan Lisesi grevi de var. İtalyan Lisesi için bir dayanışma kampanyası yapmaya çalışılıyor akademisyenlerle. Fakat tıkanıyor, yeterince destek gelmiyor. Neden? Çünkü sendika şeytanlaştırılmış olunca zararı da greve çıkan hocalara da oluyor.
Eleştirdiğimiz yerlerden, biz bu hocaların grevini destekliyoruz diye bir hamle yapılması gerekiyor. Sınıf hareketinin ihtiyacı bu. Biraz böyle kıvraklıklara ihtiyaç var. “Grev zaten sarı sendikanın” duygusu hâkim oluyor. Sanırım sadece sendikanın başkanını değil, yıpratıyorsak örgütü yıpratmış oluyoruz. Öyle bir zorluğu var. Tabii ki çirkin davranışları kınayacağız ama mücadeleyi nereden kurduğumuz önemli. Tabanla nasıl bağ kuracağımız önemli.
Bir yanda koca sendikanın başkanı olmuş hakkıdır diyen de çıkabiliyor. Denilebilir ki, bu algıyı da kırmak, geriletmek için bu tartışmalar çok önemli. Evet ama sadece kavga ederek olmuyor bu. Yapılan işe ve ihtiyaca bakmamız gerekiyor değerlendirmede. Sonuçta, ne kadar işçiyi bu tarafa çekiyorsun? Sorun bence biraz o, ben geçmişten beri bunu düşünüyorum. Mücadeleci sendikalar dediğimiz sendikalar açısından en önemli sorun bence budur.
Son dönemlerdeki mücadelelerin bir yönünden daha bahsetmek istiyorum. Sosyal medya görünürlüğü ile toplum vicdanında bir etki yaratıp popülarite yaratılıyor ve başarı onunla ölçülüyor. Tabii ki bütün araçları kullanacağız, kamuoyu yaratacağız. Bu kampanyaların bir kısmının çok etkili olduğunu da düşünüyorum. Koca koca şirketlerin yöneticileri tek tek bir sürü insanı arayıp izahat vermek zorunda kaldı. Ya böyle değil, şöyle yapıyoruz diyerek kamuoyu korkusuyla kendilerini savundular. Bunlar önemli fakat sadece burada kalınca çok da sonuç gelmiyor. Buna dikkat edilmesi gerekir bence.
DİSK’in taşınmasını zorunlu kılacak sosyal, sınıfsal, finansal bir durum görmüyorum.
SD: Size son bir soru daha sormadan söyleşiyi tamamlamak istemiyorum. Siz DİSK’in üç ciltlik tarihini yazan ekibin başındaydınız. Bugüne baktığınızda bugünü de ele alan bir dördüncü cildin temel vurgusunun ne olacağını düşünürsünüz? Sizce Ankara’ya taşınması ile başlayan süreç bir başlık olarak ele alındığında bir milat olarak mı değerlendirilir, yoksa çoktan başlamış bir şeyin tamamlanışı mı?
AÇ: Öncelikle tarih yazımı konusunda elbette bugünün tarihin de yazılabileceğini düşünüyorum fakat bunun bazı zorlukları var. Özellikle de içerisinden yazmanın zorlukları var. Yalnız DİSK konusunda haklarını teslim edeyim. DİSK yönetimi bu üç cildin yazımına hiç müdahil olmadı. Elbette ben kurumun kültürünü bilerek editörlük yaptım, yazdım ama sonuçta eleştirel de yazdım. Kamuoyunda tartışma yaratacak şeyleri de yazdık, müdahale etmediler. Ama yakın, çok yakın zamana gelindiği zaman çok soğumamış işler var. Zor onları yazmak. O yüzden ben mesela 92 sonrasının en azından bir süre sonra yazılmasının gerektiğini düşünürdüm. Çünkü bu tip şeyler tarih yazımında eleştirel olunmadığı sürece çok anlamlı değil. Bir döküm yapılabilir, ama eleştirel bir tarih yazımı için soğuması gerektiğini ve biraz da dönemin tanıklarının hassasiyetinin azalması gerektiğini biliyorum. Mesela 28 Şubat’ı yazmak zor şu anda. Çünkü 28 Şubat tartışmaları DİSK içinde devam ediyor. Bir özeleştiri sürecinden geçilmedi. Böyle zorluklar var. Bizim DİSK tarihini orada bırakmamızın sebeplerinden birisi.
Oraya kadarki bölüm için çok rahatlıkla söyleyebilirim ki hiçbir müdahale yaşamadık, hatta yönetim kitabı çıktıktan sonra gördü. Müteşekkirim.
Taşınma işi başka bir şey tabii. Ben hukuki bir sorun olarak görmüyorum o işi. Hukuken taşınabilir. Genel kurul kararı var, ben burada bir usul tartışması olduğu kanaatinde değilim. Bazı arkadaşlar böyle düşünüyor. Bir konfederasyonun merkezi elbette başkentte de olabilir. Ama 60 yılı İstanbul’da geçirdikten sonra Ankara’ya taşınmayı zorunlu kılacak sosyal, sınıfsal, finansal bir zorunluluk görmüyorum ben. Örgütsel bir ihtiyaç görmüyorum yani. Dolayısıyla ben tartışmaya buradan bakıyorum. İstanbul’da doğmuş örgütlerin çoğu, İstanbul’da olup burada faaliyeti yürütmüş bir örgüt Ankara’ya gidecekse buna sınıf hareketi açısından çok ciddi bir ihtiyaç olması lazım. O açıdan baktığımda ben örgütsel, finansal, tarihsel, sınıfsal bir ihtiyaç görmüyorum.
Ama hukuksal bir sorun var mı? Bence hukuksuz bir yasal sorun yok. Tartışmayı buradan kurmamak gerektiğini düşünüyorum. Burada hakikaten hangi ihtiyaçla taşındığını tartışmak, daha hakiki bir tartışma olur. DİSK yönetimi bu eleştirilere ne diyor, eleştiren ne diyor? Tartışmanın kamuoyu önünde buradan yürütülmesi gerektiğini düşünüyorum.
SD: Değerlendirmelerinizi bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz.
Donald Trump, 19 Şubat Perşembe günü Barış Kurulu’nu topladı. ABD emperyalizminin aşırı sağcı lideri olarak, dünyanın farklı ülkelerinden 27 devlet başkanıyla birlikte, Gazze’yi sömürgeleştirme hedefi doğrultusunda ilk adımları duyurmak adına bir basın toplantısı düzenledi.
Trump, Gazze’yi lüks bir turizm bölgesine dönüştürmeyi amaçlayan büyük projeleri başlatmak için ABD’nin başlangıç olarak 10 milyar dolar katkıda bulunacağını açıkladı. Bu projeler, emlak sektöründeki büyük çokuluslu şirketlerin hizmetinde, 200 lüks kulenin inşasını ve tarımsal ile endüstriyel yatırımlar için alanların açılmasını içeriyor.
Trump tek başına hareket etmiyor. Emperyalist ve sömürgeci planı, Gazze Şeridi’ni denetim altına almaya çalışan askeri güç ile işbirliği yapmak üzere Arjantin’in Beyaz Kasklılar’ının konuşlandırılmasını teklif eden Javier Milei’nin yanı sıra başka ülkeler ve aşırı sağcı hükümetler tarafından destekleniyor. Macaristan Başbakanı Viktor Orbán ve Paraguay Devlet Başkanı Santiago Peña da toplantıya katılanlar arasındaydı.
Kazakistan, Azerbaycan, Birleşik Arap Emirlikleri, Fas, Bahreyn, Katar, Suudi Arabistan, Özbekistan ve Kuveyt dahil diğer ülkeler, Donald Trump’ın kaprislerini ve Gazze topraklarını büyük yatırımcılar arasında paylaştırma hedefi taşıyan sahte barış sağlama iddialarını sürdürmek için ilave 7 milyar dolar teklif etti. FIFA Başkanı Gianni Infantino’nun varlığı özellikle dikkat çekiciydi. Infantino da yatırım girişimine katılarak, Gazze’de 20 bin koltuklu bir stadyum ve bir futbol akademisi inşa etme gibi sahte bir gerekçeyle Trump’ı desteklemek üzere 75 milyon dolarlık bir katkı açıkladı.
“Kumdan kale” bir proje
Barış Kurulu’nun açılışı, Trump’ın iğrenç üslubuna sadık kalınarak gerçekleştirildi. Müzik eşliğinde dans edip şarkı söyleyen dalkavuklarla çevrili biçimde Trump, yeni emperyalist karşı saldırısında mevcut ve eski ortaklarını hizaya sokmak üzere siyasi inisiyatifi ele geçirmek için abartılı yalan beyanlarda bulundu.
Görünürdeki görkeme rağmen Trump sıkıntıda ve planları kumdan kale niteliğinde. Dünyadaki ülkelerin çoğu bu girişime katılmadı, ABD’de Trump’a karşı protestolar büyüyor ve Filistin’le uluslararası dayanışma yeniden güçleniyor.
Yıpranmış Avrupa Birliği’nin büyüyen ekonomik, toplumsal ve siyasal krizi, başlıca hükümetlerinin şimdiye kadar Barış Kurulu’nu onaylamasını engelledi. Bu hükümetler, Gazze’yi sömürgeleştirmek için 2803 (2025) sayılı Kararı zaten kabul etmiş olan ve giderek zayıflayan BM Güvenlik Konseyi’ni korumaya devam etmeyi tercih ediyor. Meloni yalnızca “gözlemci” olarak kaydoldu. Fransa, İspanya Devleti veya İrlanda gibi çeşitli ülkeler, Avrupa Komisyonu’nun Akdeniz’den Sorumlu Üyesi Dubravka Šuica’nın Barış Kurulu’ndaki varlığını sorguladı. Šuica, varlığını “uluslararası nezaket meselesi” olarak gerekçelendirdi ve “Toplantıya katılmamız, Barış Kurulu’nun üyesi olduğumuz anlamına gelmez,” dedi.
İsrail, kurul toplantısına katılmış olmasına rağmen, mevcut durumun bir yeniden inşa meselesi olmadığını belirtti. Netanyahu “Gazze’nin silahsızlandırılmasından önce Gazze’nin yeniden inşası olmayacak,” diyerek, temel hedefinin -şimdiye kadar gerçekleştiremediği bir hedef olan- Hamas’ın ve direniş örgütlerinin imhası olduğunu savunmaya devam ediyor.
ABD’deki büyük seferberlikler ve Trump ile İngiltere Prensi Andrew gibi diğer güçlü figürlerin reşit olmayanlara yönelik korkunç cinsel suçlara karıştığını gösteren Epstein dosyaları skandalı, büyük kapitalistlerin mide bulandırıcı ahlakını ortaya koyarak, Trump hükümetinin siyasal krizinin başlangıcını tetikledi. Trump’ın anketlerde azalan popülaritesinde kendini gösteren kriz, önümüzdeki kasım ayında yapılacak ara dönem seçimlerinde bir yenilgi ihtimalini gündeme getirdi. ABD tarihinin en büyük seferberlikleri arasında olan kitlesel protestolar, genel grevin ve ülke çapındaki büyük eylemlerin ardından Trump’ı Minneapolis’ten ICE güçlerini geri çekmeye zorladı ve baskıcı politikasına bir yenilgi yaşattı.
Filistin’e destek seferberliği, inisiyatifi yeniden ele alıyor
Tüm dünyada Filistin’e destek seferberlikleri inisiyatifi yeniden ele almaya başlıyor. İsrail saldırılarını yoğunlaştırırken kırılgan ve kısmi ateşkesin Gazze’ye barış getirmediğini gözler önüne seriyor. 75 binden fazla Filistinli katledildi ve İsrail’in öldürülen binlerce Filistinlinin bedenlerini buharlaştırmak için termobarik bombalar kullandığı ortaya kondu. Mülteci kamplarına yönelik bombardımanlar giderek sıklaşıyor ve Ekim 2025’te ateşkes ilan edildiğinden bu yana yaklaşık 600 kişi öldürüldü. İsrail parlamentosu, Batı Şeria’nın ilhakını derinleştirmek ve silahlandırılmış yerleşimcilerle birlikte suç niteliğinde yeni bir saldırı geliştirmek için yasalar geçirdi. Ben Gvir, İsrail’de hâlâ cezaevinde tutulan 9 binden fazla Filistinli siyasi tutsağa ölüm cezasını savunuyor.
Tüm bunlar dünya halklarının reddiyle karşılaştı ve çeşitli ülkelerde eylemler yeniden güç kazanmaya başlamakta. Barselona’da çeşitli sanatçılarla birlikte düzenlenen Filistin’e destek festivaline kitlesel bir katılım gerçekleşti. Sanatçıların ve kültürel figürlerin dayanışma açıklamaları çok sayıda festivale yayıldı. Avustralya’nın çeşitli şehirlerinde gerçekleştirilen büyük seferberlikler, dünya halklarının Filistin direnişine duyduğu sempatiyi gösterirken “intifadayı küreselleştirme” sloganı yeniden yükseliyor. Bu slogan şubat ayının ilk haftasında Sidney’de düzenlenen bir etkinlikte Filistin yanlısı sporcu ve aktivist Grace Tame tarafından, İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un ziyarete gelmişken dile getirildi. 6 Şubat’ta Akdeniz’deki çeşitli limanlarda liman grevi ve abluka eylemleri gerçekleştirildi. Bu eylemlerle CALP kolektifi ve USB sendikası, Filistin halkıyla dayanışmasını bir kez daha gösterdi ve İsrail’in işlediği soykırım karşısında dünyanın tüm hükümetlerinin suç ortaklığını teşhir etti.
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, dünya halklarının soykırımı kınamak için yürüttüğü bu ve diğer eylemleri destekliyoruz. Gazze’yle dayanışma içindeki küresel hareketin bir parçasıyız ve ablukayı kırmak için nisan ortasında yeniden Gazze’ye doğru yola çıkacak yeni Küresel Sumud Filosu’nu desteklemeye ve filoya katılmaya hazırlanıyoruz. Dünya halklarını, sendikaları, taban örgütlerini, öğrenci hareketini, çevre hareketini, kadın ve lgbti+ hareketlerini ve kendisini demokratik olarak tanımlayan tüm kesimleri, Trump’ın Barış Kurulu’nu kınamak ve Gazze’nin işgalini engellemek için küresel seferberliği sürdürmeye çağırıyoruz.
Gazze’de uluslararası askerler konuşlandırmaya dönük her türlü girişime hayır! Netanyahu’nun ve İsrail’in uyguladığı soykırıma karşı uluslararası dayanışmayı derinleştirelim. Siyasi tutsakların özgürlüğü için, Batı Şeria’daki yeni sömürge planlarına karşı çıkmak için, acil insani yardım sağlanması için ve Rafah Kapısı’nın açılması için mücadele edelim.
Gazze, Batı Şeria, Suriye ve Lübnan’daki tüm İsrail birlikleri derhal geri çekilsin! Filistin’de etnik temizliği ve Trump ile Netanyahu’nun Gazze’yi dünyanın milyonerleri için bir tatil bölgesine dönüştürme planlarını reddediyoruz!
Siyonist apartheid’a son! Tek, laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin için! Nehirden denize özgür Filistin!
İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) 20 Şubat 2026
Her kadının işi sabah gözünü açar açmaz başlıyor. Kahvaltı hazırlanıyor, çocuk okula yetiştiriliyor, gün içinde ne pişecek düşünülüyor. Gözümü açtığım anda aklımda bir liste beliriyor. Daha yüz yıkanmadan zihin çalışmaya başlıyor. Ev uyanmadan önce kadın çoktan mesaiye başlamış oluyor.
Ben de tam zamanlı evden çalışan bir anneyim. Günüm iki ayrı iş arasında geçiyor. Biri bilgisayarın başında, diğeri evin içinde. Biri görünür, diğeri çoğu zaman “zaten yapılması gereken” olarak kabul ediliyor.
Evden çalışmak dışarıdan bakıldığında konforlu görünebilir. Trafik yok, ofis stresi ve insanlar yok. Ama evin içindeki mesai hiç bitmiyor. İş bittiğinde ev işleri başlıyor; ev işleri bittiğinde akşam rutini. Çamaşır, yemek, toparlama… Ve bütün bunların arasında çocukla ilgilenmek, onun duygusunu taşımak.
Asıl yorgunluk fiziksel olandan çok zihinsel. Sürekli bölünen dikkat, aynı anda iki sorumluluğu taşıma hali. Toplantıdayken akşam yemeğini düşünmek, çocuğumla oynarken yarım kalan işi hatırlamak. Hangi rolde olursam olayım, diğerinin sesi içimde kalıyor. Çoğunlukla yalnız da hissettiriyor bu durum.
Ev içindeki emek görünmez çoğu zaman. Yemek yapılır, çocukla ilgilenilir, ev düzenli ve temiz olur. Sanki bunlar kendiliğinden gerçekleşiyormuş gibi. Oysa her biri planlama, zaman ve sabır istiyor. Üstelik bunun molası yok. “Bugün izinliyim” deme şansı yok.
Anne olmak zaten başlı başına bir sorumluluk. Sürekli tetikte olmak, çocuğun sağlığını, ruh halini, gelişimini takip etmek. Bir yandan da üretmeye devam etmek, ekonomik olarak ayakta kalmak, işte var olmak. “Evdeyim ama çalışıyorum” cümlesini açıklamak zorunda kalmak bile başlı başına bir yorgunluk.
Bu yazı bir şikâyet metni değil elbette. Sadece görünmeyeni görünür kılmak istiyorum. Çünkü evde tam zamanlı çalışan kadınların (ev hanımları dahil tabii) emeği çoğu zaman “zaten yapması gereken” olarak görülüyor. Ev içi emek ekonominin dışında değil; tam tersine onun temelini oluşturuyor. Çocuk büyütmek, bir evi düzen içinde tutmak, duygusal yükü taşımak… Bunların hepsi üretim. Ama çoğu zaman karşılığı alkış değil, beklenti oluyor. Aman herkes yapıyor ne var bunda… denebiliyor.
Yine de bütün bu yoğunluğun içinde küçük ama güçlü anlar var. Çocuğumun gülümsemesi, birlikte okuduğumuz bir hikâye, işte tamamlanan bir proje… “Yapabiliyorum” hissi. Hem anne hem çalışan olarak var olabilmek. Kendimle, kadın olarak gurur duyabildiğim anlar. Aslında ne kadar da güçlüyüz…
En çok ihtiyacımız olan şey dayanışma. Kadınların birbirini gerçekten anlaması. “Abartıyorsun” demek yerine “Seni anlıyorum” diyebilmek. Çünkü çoğumuz benzer bir yükü taşıyoruz ama bunu yüksek sesle konuşmuyoruz çoğu zaman. En azından şunu yapabiliriz: Ev içindeki emeği küçümsemeden bolca bundan konuşarak ve bunu duyurarak bu emeği görünür kılmak. Kadınların çoklu rollerini romantize etmeden, gerçekten ne kadar yorucu olduğunu kabul etmek. Dayanışmayı sadece bir kelime olarak değil, günlük hayatın pratiği olarak yaşamak.
Şunu açıkça söylemenin zamanı:
Evde verilen emek “yardım” değil, iştir.
Annelik “doğal görev” değil, emektir.
Aynı anda iki dünyayı taşımak “marifet” değil, sistemin kadınlara yüklediği görünmez mesainin sonucudur.
Biz süper kahraman değiliz.
Ama her gün imkânsıza yakın bir dengeyi kuruyoruz.
Belki bu yazı, bir başka kadının “Yalnız değilim” demesine vesile olur. Yalnız değilsin.
Tek Adam rejimi ve İmralı arasında yürütülen sürecin kamuoyuna duyurulması üzerinden bir buçuk yıla yakın zaman geçti. Kaynağını Kürt ulusal sorunundan alan silahlı çatışmanın on yıllardır ülkenin siyasi hayatına damga vurmakta olduğu gerçeğine paralel olarak “süreç”, Bahçeli’nin 22 Ekim 2024’te yaptığı meclis konuşmasından beri gündemin ilk sıralarında kalıcı bir yer edindi.
Geride bıraktığımız haftalar içinde bu kapsamda önemli bir gelişme yaşandı ve TBMM çatısı altında kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu raporunu tamamlayarak 6 aydır süren faaliyetini noktaladı.
Komisyon raporunda ne var?
Komisyon raporunda; ele alınan meselenin “güvenlikle sınırlı bir alan olmanın ötesinde çok katmanlı ve çok yönlü olduğu” ve çözümün “kök sebeplerin ortadan kaldırılmasına bağlı” olduğu ifade edilse de bu sorunun adını koymaktan dahi imtina ediliyor ve hedefin “Terörsüz Türkiye” olduğu ilan edilerek şimdiye dek sorunların kangrenleşmesinden başka sonuç üretmeyen güvenlikçi yaklaşım korunuyor. Keza, raporda “eşitlik” yerine egemenlerin içini her daim kendi çıkarına göre doldurma lüksüne sahip olduğu “kardeşlik” retoriğine başvuruluyor.
Raporun “demokratikleşme ile ilgili öneriler” başlıklı kısmında AİHM ve AYM kararlarına uyumun sağlanması; hasta ve yaşlı tutuklular için infaz ertelemesinin uygulaması; Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununun hak ve özgürlükleri genişletecek şekilde yeniden düzenlenmesi; Türk Ceza Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu ve ilgili mevzuatın ifade özgürlüğünü güçlendirecek şekilde yeniden düzenlenmesi; belediye başkanlarına görevden el çektirilmesi durumunda belediye meclisi tarafından seçim yapılması hususunda mevzuatın düzenlenmesi gibi öneriler yer alıyor.
Siyasal özgürlükler bahsinde her biri atılması gerekli hayati birer adımı işaret eden bu önerilerin bazılarının fiiliyata dökülmesi için hiçbir yasal düzenlemeye dahi ihtiyaç olmaması, aksine mevcut yasalara uyulmasının kâfi oluşu ve rapora imza atan çoğunluğun o yasaları işine geldiğince yok sayan AKP-MHP’ye mensup olduğu ortada. Dolayısıyla raporun bu kısmına, mevcut rejimin antidemokratik karakterini tescilleyen bir belgenin ironik şekilde meclis eliyle tarihe not edilmesi demek yerinde olur.
Gerçekçi olmak gerek
Belli ki rejim, Kürt sorununun varlığını zımni olarak kabul etse de resmiyette onu “terör sorunu” olarak çerçevelemeye devam edecek. İmralı ile uzun süredir pazarlık yürütüyor olmasına rağmen seçmeni nezdinde ortada bir pazarlık yokmuş gibi davranmayı, silah bırakan örgüt üyelerinin sürecin doğasına uygun olarak cezadan muaf tutulması icap ederken “cezasızlık algısı yaratmamak” adına üstenci bir dil kullanmayı sürdürecek. Ola ki gerekirse masayı devirmeyi de daha kolay kılan tüm bu “-mış gibi yapma” oyunu sürdürülürken atılacak ufak tefek ama somut adımların da Kürt halkını tatmin etmesi beklenecek. Elbette o rızayı tesis etme sorumluluğunu üstlenecek olan esasen Öcalan’dır.
Öcalan, başta Kürt halkı olmak üzere tüm kamuoyunun önüne demokratik entegrasyon olarak adlandırdığı bir geçiş süreci ve demokratik toplum olarak adlandırdığı reformist bir siyasi program teklifi ile çıkıyor. Bununla birlikte, Türkiye sınırları içerisinde kısa vadede kendisinin ve örgüt üyelerinin legal siyasi yaşama entegre olmasının önünün açılması dışında bir “kazanım” elde edemeyeceğinin ve ötesinin ancak ilerideki siyasi mücadelenin konusu olabileceğinin farkında ve bunu ölçülü bir dille ifade ediyor. Aylardır olduğu gibi bundan sonra da bir yandan Kürt siyasi hareketinin içindeki çeşitli özneler zaman zaman “demokratikleşme” ihtiyacından dem vuracak, hükümeti eleştirecek. Diğer yandan ise sürecin masada kabul edilmiş sınırlı çerçevesi, bu eleştirilerin “-mış gibi yapma” oyununun Kürt halkını motive etmek için sergilenen kısmından öte anlam kazanmasını imkânsız kılacak.
Sonuç yerine
Çözüm sürecinin başından itibaren şeffaflıktan uzak yürütülüşü ona damgasını vurmuştur. Masanın iki tarafının da başta kendi destekçileri olmak üzere kamuoyunu manipüle etmek için şeyleri olduğu gibi adlandırmaktan kaçınan tutumu barizdir. Açık olan şudur, bu süreçten demokratikleşme veya Kürt sorununun çözümü gibi sonuçlar çıkamaz. Bununla birlikte, devlet ve Kürt siyasi hareketi arasındaki silahlı çatışmalar sona erecek olursa bu, ülkemizdeki tüm işçiler, emekçiler ve başta Kürt halkı olmak üzere tüm halklar için faydalı olacaktır. Ancak bu yolun da dikensiz olmadığı, masanın bir tarafındaki AKP-MHP’nin dayatma ve şantajlarına açık olduğu da herkesin malumudur.
Günümüzde ekonomik zorluklar ve kariyer baskısı nedeniyle birçok kadın genç yaşta, henüz öğrenciyken iş hayatına atılıyor. İlk bakışta “ekonomik özgürlük” olarak sunulan bu süreç, aslında kadınların kariyer yaşamında her yaşta karşılaştığı yapısal sorunları genç kadınlar için çok daha erken ve görünür hale getiriyor.
Kadınlar için işyeri yalnızca emeklerini sattıkları bir alan değil; aynı zamanda sürekli kendilerini kanıtlamak, sınırlarını korumak ve varlıklarını meşrulaştırmak zorunda bırakıldıkları bir mücadele alanı.
Kurumsal ve toplumsal güçle desteklenen erkeklik normları işyerinde kadınlar üzerinde baskı kuruyor ve tacizi meşrulaştırabilecek bir zemin yaratıyor. Feminist perspektifin ve etkili kurumsal mekanizmaların zayıf olması, zamanla suskunluğu ve normalleşmeyi beraberinde getiriyor. Radikalliği törpülenmiş, eşitsizliği sıradanlaştırılmış çalışma kültürlerinde taciz görünmezleşiyor ve olağan kabul edilmeye başlanıyor.
Ekonomik ve kariyer kaygıları taşıyan genç kadınlar ise kimi zaman nasıl tepki vereceklerini, kime başvurabileceklerini ya da destek talep ettiklerinde nasıl karşılanacaklarını bilemiyor. Kadın yönetici sayısının azlığı güvenli başvuru alanlarını sınırlarken, küçük ölçekli işyerlerinde ise insan kaynakları mekanizmalarının yokluğu kadınları tamamen yalnızlaştırıyor. Üstelik taciz yalnızca iş arkadaşlarından ya da yöneticilerden değil, müşteriler dahil farklı aktörlerden de gelebilir. Bu çok katmanlı baskı ortamında kadınlar çoğu zaman sessiz kalmaya zorlanıyor.
İşyerinde kadınların yaşadığı sorunlar her zaman taciz kadar görünür de değil. “Kadınlar daha çalışkandır” anlatısı kadın emeğini daha yoğun sömürmenin ideolojik aracına dönüşüyor; kadının iyi olduğunu kabul etmek, erkekliğin ayrıcalıklı konumunu sorgulatacağı için dirençle karşılanıyor. Bu direnç, kadınlarda sürekli bir yetersizlik hissi üretiyor.
Kapitalizm kadın emeğini maksimum verimle kullanmak isterken, patriyarka kadınları bu emeği sürekli kanıtlama zorunluluğu altında tutar. Böylece sistem, kadınların kendilerini hiçbir zaman tam anlamıyla “yeterli” hissedememesi üzerine kurulur.
Sonuç olarak kadınlar çifte bir baskı altındadır: Hem daha fazla çalışmaları beklenir hem de emekleri değersizleştirilir. Hem bedenleri denetlenir hem de performansları sürekli sorgulanır.