Ana Sayfa Blog Sayfa 4

Emperyalist-Siyonist saldırının karşısında, İran halkının yanındayız

0

Şubat ayının son günü, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve İsrail’in “Epik Öfke” adını verdikleri, İran’a yönelik emperyalist saldırı ile başladı. İran İslam Cumhuriyeti’nin lideri Ali Hamaney ve çok sayıda üst düzey görevlinin de öldürüldüğü saldırıda İran’ın askeri merkezleri, nükleer tesisleri ve diğer stratejik noktaları ile balistik füze rampaları vurulmaya devam ediyor. Pentagon, şu ana kadar binden fazla hedefin vurulduğunu açıkladı. Bu saldırılara karşılık olarak İran da yaklaşık 10 ülkedeki -çoğunluğu Arap ülkesi- ABD üslerini ve donanmasını hedef alarak İsrail işgal devletine misillemede bulundu. İsrail ayrıca Lübnan’a yönelik saldırılarını da sıklaştırdı.

ABD’nin 2003 Irak işgalinden bu yana Ortadoğu’daki en büyük askeri yığınağını gerçekleştirmesi ve bölgedeki ABD konsolosluklarının boşaltılması, saldırının yaklaştığını gösteren işaretler arasındaydı. Dünyanın en büyük savaş gemisi olan USS Gerald Ford’un da parçası olduğu 23 savaş gemisini Akdeniz, Kızıldeniz ve Hürmüz Boğazı yakınlarında konumlandıran ABD, kendi toprakları dışında konuşlandırılabilir hava gücünün yaklaşık olarak yarısını bölgeye göndermişti.

Süregelen saldırılar, ABD ve İsrail’in yoğun emperyalist baskısı altında geçen, haftalar süren müzakerelerin ardından geldi. Saldırının hemen öncesine kadar devam eden Cenevre’deki müzakerelerde ABD-İsrail tarafı, İran’dan nükleer zenginleştirme programını tamamen durdurmasını; Irak, Lübnan ve Yemen gibi bölgelerdeki faaliyetlerine son vermesini ve balistik füzelerle İsrail için bir tehdit olmayı bırakmasını talep etmişti. İran’ın ise yalnızca nükleer programa dair tavizler vermeyi kabul ettiği biliniyordu. Savaşın hızlı bir şekilde sona erip ermeyeceğini ve hem ABD hem de İsrail için kabul edilebilir bir anlaşmaya dönüşüp dönüşmeyeceğini tahmin etmek oldukça güç. İsrail işgal ordusu subaylarına dayandırılan haberlerde, savaşın en az birkaç hafta sürebileceği ve sonunun ufukta görünmediği iddia ediliyor.

Savaşın nasıl devam edeceğini öngörmek pek kolay olmasa da bu savaşın bölge halklarına ve işçi sınıfına herhangi bir fayda getirmeyeceği oldukça açık. ABD Başkanı Trump’ın başlattığı saldırılarla birlikte İran halkına yönelik “ülkenizi geri alın” çağrısının ikiyüzlülüğünü anlamak için çok uzağa gitmeye gerek yok. Halihazırda İsrail’in Gazze’de ABD desteğiyle sürdürdüğü soykırım, emperyalizmin mutlak gerici karakterinin ve bölge halkları için kan ve gözyaşından başka bir şey vaat etmediğinin delilidir. Ayrıca İran’a yönelik saldırıların yalnızca rejime değil, aynı zamanda İran halkına yöneldiği de ortada. Henüz saldırıların başında, İsrail’in hedef aldığı İran’ın Minab kentindeki bir ilkokulda en az 170 çocuk ve öğretmenin katledildiği gelen haberler arasında. Sayısı artırılabilecek bu gibi örneklerden anlaşılacağı üzere, İran’a yönelik saldırıların, ocak ayında molla rejimine karşı haklı bir şekilde gerçekleşen seferberliklerle hiçbir ilişkisi yoktur. Bu saldırının amacı, soykırımcı İsrail’in güvenliğini garanti altına almak ve ABD’nin Ortadoğu üzerindeki kontrolünü pekiştirmekten ibarettir. Dolayısıyla ABD ve İsrail’in, diğer emperyalist ülkelerin ve gerici bölge rejimlerinin de desteklediği ya da en azından göz yumduğu saldırısına amasız fakatsız karşı çıkmak ve İran halkının yanında olmak gerekir.

Emperyalist müdahaleye karşı çıkış, elbette molla rejimine politik destek vermek veya onun kendi halkına ve başka halklara karşı suçlarının üstünü örtmek anlamına gelmiyor. Bu destek, baskıcı ve gerici rejime dair herhangi bir yanılgıya kapılmadan İran’ın emperyalist saldırganlığa karşı direnme hakkını savunmak anlamına geliyor.

Tek Adam rejiminin ikiyüzlü dış politikası

Tek Adam rejiminin mevcut gelişmelere ilişkin yaklaşımı ise ABD emperyalizmi ile bağımlılık ilişkileri bağlamında şekillenmeye devam ediyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD ve İsrail’i kınadığını ifade etse de İran’ın her ne gerekçe ile olursa olsun Körfez ülkelerine yönelik saldırılarını da desteklemediğini ifade etti. Bu açıklama, İran’ın misilleme saldırılarının ABD üslerine yöneldiği gerçeğini örterek iki tarafı adeta eşit bir suç işlemiş gibi göstermektedir. Bununla birlikte Türkiye’nin NATO’nun parçası olması ve en büyük ikinci ordusuna sahip olması, ayrıca Türkiye topraklarında bulunan İncirlik ve Kürecik üslerinin de emperyalizmin hizmetinde olmayı sürdürmesi dikkat çekicidir. Tek Adam rejiminin İran halkının yanında olmadığını, ocak ayındaki ayaklanmada molla rejiminden yana aldığı tutum ortaya koymuştu. Tek Adam rejiminin temel hedefi, “istikrar” ortamının korunması yoluyla Türkiye kapitalizminin ve rejiminin bu gibi süreçleri zararsız atlatmasıdır. Savaşın çıkmasının ardından da bu politikasını, iki taraf arasında kendisini arabulucu olarak konumlandırmaya çalışmak suretiyle hayata geçirmeye çalışıyor.

Ana muhalefetin bu bağlamdaki politikası ise her geçen gün iflas ettiği ortaya çıkan uluslararası hukuka uyma çağrısının ötesine geçmiyor. Tarafları itidale davet eden Özgür Özel, bölgede istikrar vurgusu yaptı. Emperyalist müdahale karşısında pasif bir itidal çağrısı ve emperyalist güçlerin ayakları altına aldıkları uluslararası hukuka uyulması daveti, kitleler tarafından da faydasız olduğu kabul edilen bir politika olarak karşımıza çıkıyor. 

Dem Parti ise üçüncü yol çağrısı yaptı. Bu çağrı da emperyalizmin saldırganlığı karşısında net bir duruş sergilemekten uzak. Emperyalizme karşı net bir duruş almak ile molla rejimini politik olarak desteklemenin birbirinden ayrılması oldukça önemli bir ihtiyaç olsa da bu görevin, emperyalist saldırganlığa karşı çıkarak ve İran halkının yanında durarak başlaması gerektiği atlanmamalıdır. 

Bu çerçevede, Erdoğan yönetiminin ikiyüzlü dış politikasını reddettiğimizi bir kez daha vurguluyoruz. Siyonizmin hizmetinde İran’ı gözetlemek için kurulmuş Kürecik üssü derhal kapatılmalıdır. İncirlik ve ülkedeki tüm yabancı askeri üsler kapatılmalı, Türkiye NATO’dan çıkmalıdır. Siyonist rejime ilişkin hamasete son verilmeli; askeri, ticari, diplomatik tüm ilişkiler kesilmelidir. Bu talepler ekseninde, emek örgütlerinin ve solun en geniş eylem birliğini sağlayarak emperyalist ve Siyonist barbarlığa karşı mücadeleyi büyütmeliyiz.

Ukrayna: emperyalizme karşı dört yıllık direniş

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) İspanya devleti seksiyonu Enternasyonalist Mücadele’nin (Lucha Internacionalista-LI) açıklamasını okurlarımızla paylaşıyoruz.

Rus işgalinin başlamasından dört yıl sonra, Kremlin’e yakın bir rejim kurmak için yıldırım operasyonu olarak planlanan şey, yüz binlerce kişinin hayatına mal olan bir yıpratma savaşına dönüştü. Cephe neredeyse tıkanmış durumda ve Rus ordusu savaş suçları işlemeye devam ediyor. 2025 yılı, 3218 ölü ve 8901 yaralı ile sivil halk için en ölümcül yıl oldu. Bu, 2024 yılına göre yüzde 37’lik bir artışa tekabül ediyor. Şimdi de Moskova, Ukrayna topraklarının işgalciye teslim edilmesini talep eden Trump’ın ve ABD’nin desteğine sahip. Trump, Putin’i cesaretlendirmiş ve Ukrayna’yı boyun eğdirmek için askeri desteği yüzde 90’dan fazla azaltmış durumda. Yorgunluk ortada, ama halk direnmeye devam ediyor.

Kış, öncekilerden daha da sert geçerken Rusya, direnişi kırmak amacıyla sivil altyapılara yönelik saldırılarını yoğunlaştırdı ve Ukrayna topraklarının büyük bir kısmını sürekli olarak elektrik ve ısınmadan mahrum bırakıyor. İşgal altındaki doğu bölgelerinde halk, polis terörüne ve zorla Ruslaştırma politikasına maruz kalıyor. Cephede, mevcut savaş araçlarıyla sınırlar belirsiz hale geldi. İHA’lar yeni terör koşulları ortaya çıkardı ve artık cephe hattından değil, her iki tarafta 20 km’lik bir şeritten bahsedebiliyoruz.

Trump, Putin’in istediği şekilde Zelenski’ye bir barış planı dayatmak istiyor. Anlaşma, mevcut cepheyi dondurma fikriyle işgali meşrulaştırmayı amaçlıyor. Bu, Rusya’nın saldırganlığını ödüllendirmek ve Ukrayna topraklarının yüzde 20’sini (Kırım ve Donbas) teslim etmek anlamına geliyor. Rusya, cephede önemli ilerlemeler olmasını bekleyerek müzakereleri uzatıyor, ancak bu ilerlemeler gerçekleşmiyor. Trump’ın özel elçisi Witkoff, Kremlin’in söylemini tekrarlayarak, savaşın “ana nedeninin” Ukrayna’nın “sahte bir ülke” olması olduğunu iddia etti. Amerikalı iş insanı, Washington’ın diğer stratejik çıkarlarına karşılık vermesini umarak Putin’le çıkar alışverişinde bulunuyor. Putin ise Trump’ın Gazze’yi sömürgeleştirme planlarını BM Güvenlik Konseyi’nde veto hakkını kullanmadan çekimser kalarak onayladı ve ABD’nin Venezuela saldırısına sessiz kaldı. Ukrayna, Trump için sadece bir pazarlık kozu.

Zelenski hükümeti, kaderini halkının bağımsız hareketinden ziyade emperyalizm, NATO, ABD ve AB’nin finansmanı ve silahlanmasına bağlayarak, bu güçlerin politikalarına bağımlı hale geldi ve Washington’daki iktidar değişikliği karşısında daha da zor durumda kaldı. Ukrayna halkı, büyük oligarkların lehine işçi düşmanı yasalar uygulayan borçlu bir hükümetle ve nadir toprak elementlerinin ABD’ye teslim edilmesinin ardından ekonomik bir sömürge olma tehdidiyle karşı karşıya. Bu politikalar, Ukraynalı emekçi halkın Rus işgaline karşı koyma çabasını zayıflatıyor.

Ancak savaşın uzaması Kremlin’e zarar vermeye başlıyor. Cepheye asker bulmak giderek zorlaşıyor. Komutanlar 400 bin asker daha talep ediyor ve paralı askerleri konuşlandırmak zorunda kalıyor. Maaşlar ve ölüm tazminatları hızla artarken, savaşın maliyeti Kremlin’i vergi artışları ve sağlık, eğitim ve sosyal hizmetler alanındaki sosyal harcamalarda kesintiler içeren bir bütçe sunmaya zorladı. Enflasyon arttı ve Putin’e yapılan her türlü eleştiriye yönelik sistematik baskı devam ederken, işgale yönelik ilk destek azaldı.

Trump’ın stratejisi aynı zamanda Avrupa emperyalizmlerini zayıflatmayı hedefliyor. Avrupalı askeri birliklerin devriye gezeceği silahsızlandırılmış bir bölge üzerinden Avrupa’ya bir nevi jandarma rolü biçme önerileri de bunun bir göstergesi. Bu durum, Avrupa emperyalizmlerinin zaaflarının üzerine gitmek ve Trump yönetiminin NATO’daki hizmetlerine karşılık talep ettiği bedeli ödetmek için yeni bir yol anlamına geliyor. Nihayetinde AB’nin içine düştüğü güçlük ve Macaristan’daki Orban gibi Rus saldırganlığını açıkça savunan hükümetlerle yaşadığı bölünme gözler önüne seriliyor.

NATO zirvesinde taahhüt edilen yüzde 5’lik askeri harcama artışları, son üç yılda AB’nin askeri harcamalarındaki artışın yarısını bile oluşturmayan Ukrayna’ya silah tedarikiyle ilgili değildir. Ukrayna’yı desteklediğini söyleyip Rusya’nın işgalini kınayan, Rusya’ya yaptırım ve uluslararası izolasyon politikasını haklı gösteren, ancak Filistin halkına yönelik acımasız soykırıma karşı aynı önlemleri almayı reddeden AB hükümetlerinin çifte standardını reddediyoruz. İsrail’i silah ticareti ve spor müsabakalarında ayrıcalıklı bir ortak olarak tutmaya devam ediyorlar. Sánchez-Díaz hükümeti de aynı şeyi yapıyor; tüm tepki ve açıklamalara rağmen, İsrail’le silah ticaretine ve soykırımda işbirliği yapmaya devam ediyor.

Rusya merkezli “İlhaksız Barış İçin Sol” platformunun çağrısını sahipleniyoruz: “Vicdanlı Ruslar ve savaş karşıtı sol, Rusya’nın Ukrayna’daki insanlık dışı suçlarına dair bilgileri yaymak için mevcut durumu değerlendirmelidir. Rus kapitalizminin Rusya’daki işçileri de sık sık soğukta bıraktığı göz önüne alındığında, yaşanan ısınma kesintileriyle empati kurmak mümkündür. (…) Rus devleti Ukrayna’ya kurtuluş değil; karanlık, soğuk, ölüm ve diktatörlük götürüyor… ve işte bu yüzden direnmemiz gerekiyor.”

Trump’ın Putin’in yanında hizalanması, dünyayı biri ABD ve NATO, diğeri Rusya ve Çin tarafından yönetilen iki uzlaşmaz blok olarak gören sözde solu politikasız bırakmaktadır. Pastanın paylaşımı konusunda ne kadar gerilim yaşasalar da emperyalistler arası işbirliği, Rusya’nın İsrail’e verdiği destekte de görülüyor. İsrail’in Rusya’dan aldığı buğdayda yüzde 70’e, petrol türevlerinde ise yüzde 50’ye varan artış oldu. Rusya, ABD emperyalizminin Venezuela’ya saldırısı veya Küba’ya uyguladığı abluka karşısında sadece jestler yapıyor. Rusya da sömüren ve ezen bir kapitalist emperyalizmdir.

Emperyalizm ve diktatör hükümetler, işçilerin ve halkların uzlaşmaz düşmanlarıdır. Biz her türlü emperyalist baskıya karşıyız. Rus işgali karşısında Ukrayna direnişinin yanındayız. Tıpkı Siyonist emperyalizme karşı Filistin direnişinin yanında olduğumuz gibi. Tek adil barış, Rus işgalinin yenilgisiyle gelecektir. Ukrayna halkının saldırıya karşı kendini savunmak için silahlanma hakkı vardır. Ukrayna halkının mücadelesiyle, onun sendikal ve sol örgütleriyle uluslararası dayanışmayı yeniden yükseltmek gerekmekte. Halk iradesinin arkasından yapılan her türlü anlaşmayı reddediyoruz.

Rus birlikleri Ukrayna’dan dışarı! İşgalciler derhal geri çekilsin!

Trump’ın teslimiyet planına hayır! Halkların egemenliği hakkında karar veren güçler arasındaki her türlü gizli anlaşmayı reddediyoruz.

İşgale karşı olan Rus ve Belaruslu aktivistlere yönelik baskıya karşı dayanışma!

İşçilerin hizmetinde bağımsız bir Ukrayna için!

Ukrayna ve Filistin direnişleriyle dayanışmaya! Mezarlık barışına hayır!

Enternasyonalist Mücadele

26 Şubat 2026

مرور شهر على الإتفاق

0

مرّ شهر على دخول الاتفاق بين قوات سوريا الديمقراطية (قسد) والحكومة الانتقالية حيّز التنفيذ، غير أنّ بعض بنوده المتعلّقة بالتطبيق ما تزال يكتنفها الغموض.

ليس خافيًا أنّ اتفاق 29 يناير الأخير شكّل أرضية لزجة لكلا الطرفين؛ فقد أعلن كلٌّ منهما النصر على حدة، بمشاركة نشطة من أجهزتهما الإعلامية. وبينما ينشغل كل طرف بترديد روايته الخاصة، تبقى أصوات شعوب المنطقة غير مسموعة في هذه المعادلة: العرب والكرد والسريان وغيرهم.

من جهة أخرى، يتقدّم مسار الاندماج العسكري والأمني على قدم وساق. جرى ضمان ثلاثة ألوية كردية في محافظة الحسكة ولواء في كوباني، كما ينصّ الاتفاق على إدخال قوّات الأسايش ضمن جهاز الأمن العام. ودخلت القوات الحكومية بأعداد محدودة إلى الحسكة، ثم إلى القامشلي/قامشلو، وتمركزت في المدن الكبرى والنقاط الحدودية.

ومع كل تعثّر في التنفيذ، يسارع الطرفان إلى التوجّه نحو رعاة الاتفاق، أي الولايات المتحدة وتركيا، لتقديم شكاواهما، ما يكشف مرة أخرى مدى هشاشة هذا الاندماج من الداخل. فهذه العملية لا تتشكّل على أساس احتياجات الشعب والمنطقة، ولا تعطي الأولوية لحقوقهم ومطالبهم ومشكلاتهم الاقتصادية.

على مدى عشر سنوات، سعت قسد إلى إقناع الشعب السوري والمجتمع الدولي بأنها مشروع ديمقراطي يضمن حقوق جميع المكوّنات في شرق الفرات، وقدّمت نفسها بوصفها إدارة تعددية وتقدمية. غير أنّ أول اختبار حقيقي أظهر بوضوح تعارض هذه الخطابات مع الواقع؛ إذ أُخضعت الأهداف بعيدة المدى لمكاسب قصيرة الأجل، ووُضعت الحقوق الاقتصادية والديمقراطية للشعوب في خدمة مصالح استمرارية سلطتها وحكمها.

وفي المقابل، قدّمت حكومة دمشق الجديدة نفسها باعتبارها الضامن الوحيد لجميع مكوّنات الشعب السوري، وبنت خطابها على وحدة الأراضي السورية من المركز باعتبارها نقطة الانطلاق لإعادة بناء مؤسسات الدولة. إلا أنّ الأزمات تتفاقم تباعًا، وفي مقدّمتها ارتفاع الأسعار وتدهور الأوضاع المعيشية، وقلّة فرص العمل، والبطالة المقنّعة. وإلى جانب ذلك، تتزايد التسويات مع فلول نظام الأسد، ولا سيما عناصره البرجوازية، كما تنتشر المحسوبية وتوظيف الأقارب وكل من يدور في فلك هيئة تحرير الشام على وجه التحديد.

وهكذا عادت أوضاع الشعب السوري إلى نقطة البداية من جديد، فما زالت أهمّ الأسباب التي دفعت الملايين إلى الساحات طلبًا للكرامة والحرية قائمة حتى الآن.

إن زوال عصابة الأسد شكّل نقطة تحوّل كبرى في مسار تحقيق الأهداف الثورية للشعب السوري، غير أنّ قيام القوى الإمبريالية والبرجوازية المحلية بإعادة تموضعها والدخول في اصطفافات جديدة للسيطرة الكاملة على العملية السياسية سيعني سرقة المطالب الثورية للشعب. إن الواقع الراهن يجعل من بناء برنامج سياسي ثوري وخيار بديل يمثّل مطالب الشعب السوري في «الحرية والكرامة» مسألةً حيوية و أساسيّة.

ندين بشدة العدوان الذي شنّته الولايات المتحدة وإسرائيل على إيران

0

شنّت الولايات المتحدة وإسرائيل فجر اليوم هجومًا مشتركًا واسع النطاق على إيران، أطلقتا عليه اسم «عملية الغضب الملحمي». وقد استهدفت الغارات التي أمر بها اليميني المتطرف دونالد ترامب والمجرم بنيامين نتنياهو العاصمة طهران ومدنًا مثل أصفهان وتبريز وقم وكرج وكرمانشاه، مستهدفةً منشآت عسكرية ونووية. وقد أفادت تقارير بوقوع ضحايا مدنيين في مدرسة ابتدائية للبنات في مدينة ميناب بمحافظة هرمزغان، مع احتمال مقتل ما بين 24 و51 طالبة.

ادّعى ترامب زورًا أن الهجوم جاء من أجل أمن الولايات المتحدة، متجاهلًا المسافة البالغة 11,900 كيلومتر التي تفصلها عن إيران. كما زعم أن الهجوم يهدف إلى تدمير صناعة الصواريخ والبحرية والمنشآت النووية الإيرانية، رغم أنه كان قد أكد في يونيو الماضي أنهم أنهوا البرنامج النووي الإيراني. وبسخرية، قال للإيرانيين ألّا يغادروا من منازلهم لأن «الكثير من القنابل ستسقط».

يؤكد ترامب مجددًا دوره كشرطي العالم لدعم جرائم إسرائيل ضد فلسطين والشرق الأوسط، وللدفاع عن المصالح النفطية والسياسية للولايات المتحدة.

وردّت إيران بإطلاق صواريخ على قواعد عسكرية أمريكية في قطر والكويت والبحرين والسعودية والإمارات العربية المتحدة، وكذلك على القدس وحيفا وتل أبيب، حيث تشير التقارير إلى سقوط صواريخ بالفعل.

ومنذ أواخر يناير، أطلقت الولايات المتحدة أكبر انتشار عسكري لها في الشرق الأوسط منذ عام 2003، مطوّقةً إيران من البحر الأبيض المتوسط حتى البحر العربي. وقد شمل الانتشار حاملة الطائرات النووية «يو إس إس جيرالد فورد»، الأكبر في العالم، إلى جانب مجموعتها القتالية.

يمثل هذا العدوان استمرارًا لهجوم إسرائيل في يونيو على إيران، وللقصف الأمريكي لمنشآت نووية إيرانية بعد أيام باستخدام قنابل «جي بي يو-57» شديدة التدمير.

للولايات المتحدة تاريخ طويل من الاعتداءات على شعوب الشرق الأوسط: لبنان بين 1981 و1984؛ ليبيا من 1981 إلى 1989؛ إيران من 1987 إلى 1988؛ غزو العراق عام 1991؛ قصف السودان عام 1991 والصومال عام 1998؛ غزو أفغانستان عام 2001؛ غزو جديد للعراق عام 2003؛ واليمن منذ 2009 حتى اليوم. أمّا إسرائيل، فمنذ تأسيسها بالدم والنار عام 1948، فقد هجّرت الشعب الفلسطيني من أرضه، وشنّت حروبًا عديدة ضد جميع الدول المجاورة، وتواصل اليوم مهاجمة سوريا ولبنان في إطار سياستها التوسعية العدوانية الرامية إلى إقامة «إسرائيل الكبرى».

ندين هذا العدوان الجديد من الولايات المتحدة وإسرائيل، ونؤكد حق إيران في الدفاع عن نفسها ضد الهجوم الإجرامي للإمبريالية الأمريكية والصهيونية. ونرفض كل عدوان على شعوب الشرق الأوسط والعالم، وندافع بشكل كامل عن حق إيران في تطوير برنامجها النووي وامتلاك أسلحة نووية.

إن إدانتنا لهذا العدوان تنطلق من موقع الاستقلال السياسي الكامل عن النظام الديكتاتوري والثيوقراطي للملالي، الذي لا نقدّم له أي دعم سياسي. وفي هذا السياق، دعمنا دائمًا احتجاجات النساء والجماهير الإيرانية ضد النظام الرأسمالي والسلطوي الذي يقمع الحركة الجماهيرية والطبقة العاملة والشعب الإيراني، ولا سيما مطالب النساء بحقوقهن.

ومن اتحاد العمال الأممي – الأممية الرابعة (IWU-FI)، ندعو شعوب العالم إلى التعبئة لرفض هذا العدوان العسكري الجديد على إيران، بقيادة المجرمين دونالد ترامب وبنيامين نتنياهو. ونحثّ على أوسع وحدة ممكنة في العمل من أجل هزيمتهما. وبذلك نُسهم أيضًا في النضال البطولي للشعب الفلسطيني من أجل إنهاء التطهير العرقي والإبادة الصهيونية وتحقيق فلسطين حرّة من النهر إلى البحر.

اتحاد العمال الأممي – الأممية الرابعة (IWU-FI)

Suriye’de anlaşmanın bir ayı

0

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile geçiş hükümeti arasındaki anlaşmanın yürürlüğe girmesinin üzerinden bir ay geçti, ancak uygulamaya ilişkin bazı maddeler hâlâ belirsizlikle dolu.

28 Ocak’taki son anlaşmanın her iki taraf için de kaygan bir zemin oluşturduğu gizli değil. Taraflardan her biri, medya aygıtlarının aktif katılımıyla ayrı ayrı zafer ilan etti. Herkes kendi türküsünü söylemekle birlikte bu denklemde sesleri duyulmayan ise bölgenin halkları: Araplar, Kürtler, Süryaniler ve diğerleri.

Öte yandan, askeri ve güvenlik alanındaki entegrasyon süreci ilerliyor. Haseke’de üç Kürt tugayı ve Kobani’de bir tugay güvence altına alındı. Anlaşma ayrıca Asayiş’in genel güvenlik teşkilatına dahil edilmesini de öngörüyor. Hükümet güçleri sınırlı sayıda Haseke’ye, ardından Kamışlı’ya girdi. Büyük şehirlerde ve sınır noktalarında konuşlandılar.

Uygulamada her aksama yaşandığında, iki taraf da anlaşmanın hamilerine, yani ABD ve Türkiye’ye şikâyetlerini sunmak için adeta yarışıyor. Bu durum, bu entegrasyonun içeriden ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Zira bu süreç, halkların ve bölgenin ihtiyaçları temelinde şekillenmiyor; onların haklarını, taleplerini ve ekonomik sorunlarını önceliklendirmiyor.

On yıl boyunca SDG, Fırat’ın doğusunda tüm bileşenlerin haklarını güvence altına alan demokratik bir proje olduğunu Suriye halkına ve uluslararası topluma kabul ettirmeye çalıştı. Kendini çoğulcu ve ilerici bir yönetim olarak sundu. Ancak ilk gerçek sınamada, bu söylemlerin gerçeklikle çeliştiği açık biçimde ortaya çıktı. Uzun vadeli hedefler kısa vadeli kazanımlara, halkların ekonomik ve demokratik hakları aygıtın çıkarları ve sürekliliğine tabi kılındı.

Diğer yandan yeni Şam hükümeti kendisini tüm Suriye halklarının tek güvencesi olarak sundu ve söylemini yeniden inşanın başlangıç noktası olarak Suriye topraklarının merkezden birliği üzerine kurdu. Ancak krizler art arda derinleşiyor. Başta fiyatların yükselmesi ve yaşam koşullarının kötüleşmesi, iş olanaklarının azlığı ve gizli işsizlik geliyor. Buna ek olarak Esad rejiminin kalıntılarıyla, özellikle burjuva unsurlarıyla yapılan uzlaşmalar artıyor. Kayırmacılık ve akraba kayırma yayılıyor. Tüm bunlar Heyet Tahrir el-Şam çevresinde dönüp duruyor.

Böylece Suriye halkının durumu yeniden başlangıç noktasına dönmüş oldu. Milyonları onur ve özgürlük talebiyle meydanlara iten nedenler hâlâ ortada durmaya devam ediyor.

Esad çetesinin ortadan kalkması, Suriye halkının devrimci hedeflerinin gerçekleştirilmesi yolunda büyük bir dönüm noktası oluşturdu. Ancak emperyalist güçlerin ve yerel burjuvazinin yeniden konumlanarak ve yeni saflaşmalarla politik süreci tamamen denetimi altına alması, halkın devrimci taleplerinin çalınması anlamına gelecek. Mevcut durum, Suriye halklarının “özgürlük ve onur” taleplerini temsil eden devrimci bir siyasal programın ve seçeneğin inşasını hayati hale getiriyor.

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırganlığını kınıyor ve reddediyoruz

0

ABD ve İsrail bu sabah İran’a karşı “Epik Öfke Operasyonu” adını verdikleri ortak ve kitlesel bir saldırı başlattı. Aşırı sağcı Donald Trump ve soykırımcı Netanyahu’nun emriyle gerçekleştirilen bombardımanlar, başkent Tahran ve İsfahan, Tebriz, Kum, Kerec ve Kirmanşah gibi şehirleri hedef alarak askeri ve nükleer tesisleri vurdu. Ancak İran hükümeti, Hürmüzgan eyaletine bağlı Minab kentindeki bir kız ilkokulunda sivil kurbanlar olduğunu bildirdi. İlk raporlara göre, 24 ila 51 öğrenci hayatını kaybetmiş olabilir.

Aşırı sağcı Trump, İran ABD’ye 11.900 km uzaklıktayken saldırıyı “Amerikan halkının güvenliği için” olduğu yalanıyla gerekçelendiriyor. Bu nedenle hedeflerinin İran’ın füze sanayisini, donanmasını ve nükleer tesislerini yok etmek olduğunu söylüyor. Oysa geçen yılın haziran ayında İran’ın nükleer programını bitirdiklerini iddia etmişti. İranlılara “çok sayıda bomba düşeceği” için evlerinden çıkmamalarını söyleyerek de küstahça bir açıklama yaptı.

Trump, İsrail’in Filistin ve Ortadoğu’daki katliamlarını sürdürmesi ve ABD’nin petrol ve siyasi çıkarlarını savunmak için dünyanın polisi olduğunu bir kez daha teyit ediyor.

İran ise, Katar, Kuveyt, Bahreyn, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki ABD askeri üslerine; ayrıca Kudüs, Hayfa ve Tel Aviv’e karşı füzelerle karşılık veriyor ve buralarda füze isabetleri bildiriliyor.

Ocak ayının sonundan bu yana ABD, 2003’teki Irak işgalinden beri Ortadoğu’daki en büyük askeri yığınağı başlatıp, Akdeniz’den Umman Denizi’ne kadar İran’ı kuşattı. Bölgeye dünyanın en büyüğü olan nükleer uçak gemisi USS Gerald Ford’u ve gemiler, savaş uçakları, elektronik harp unsurları, gözetleme uçakları ve stratejik bombardıman uçaklarını içeren taarruz grubunu konuşlandırdı.

Bu saldırı, geçen yıl haziran ayında İsrail’in İran’a yönelik saldırısının ve birkaç gün sonra ABD’nin İran nükleer tesislerine dünyanın en güçlü nükleer olmayan silahları olan GBU-57 “sığınak delici” bombalarla vurmasının devamıdır.

ABD’nin Ortadoğu halklarına karşı uzun bir saldırı geçmişi var: 1981 ile 1984 arasında Lübnan; 1981’den 1989’a kadar Libya; 1987’den 1988’e kadar İran; 1991’de Irak’a işgal; 1991’de Sudan’a ve 1998’de Somali’ye bombardıman; 2001’de Afganistan’a işgal; 2003’te Irak’a yeni işgal; 2009’dan günümüze Yemen… İsrail ise 1948’de kan ve ateşle kuruluşundan bu yana Filistin halkını anavatanından sürmüş, tüm komşu ülkelere karşı çok sayıda savaş başlatmış ve bugün “Büyük İsrail”i yaratmaya yönelik saldırgan yayılmacı politikası çerçevesinde Suriye ve Lübnan’a saldırmaya devam etmektedir.

ABD ve İsrail’in bu yeni saldırısını kınıyor; ABD emperyalizmi ve Siyonizmin canice saldırısına karşı İran’ın kendini savunma hakkını destekliyoruz. Ortadoğu ve dünya halklarına yönelik her türlü saldırıyı reddediyor ve İran’ın nükleer programını geliştirme ve nükleer silahlara sahip olabilme hakkını savunuyoruz.

Bu saldırıyı, mollaların diktatörlük ve teokratik rejimine karşı tam bir siyasi bağımsızlık içinde reddediyoruz ve bu rejime hiçbir siyasi destek vermiyoruz. Bu bağlamda, kitle hareketini, işçi sınıfını ve İran halkını; özellikle de kadınların taleplerini bastıran kapitalist ve otoriter rejime karşı İranlı kadınların ve kitlelerin protestolarını her zaman destekledik.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak dünyanın halklarını, Trump ve Netanyahu gibi savaş suçlularının önderlik ettiği İran’a yönelik bu yeni askeri saldırıya karşı harekete geçmeye çağırıyoruz. Onları yenilgiye uğratmak için en geniş eylem birliğini geliştirmeye çağırıyoruz. Bu mücadele, Filistin halkının etnik temizliğe ve Siyonist soykırıma son verme ve nehirden denize özgür bir Filistin elde etme yönündeki kahramanca mücadelesinin de bir parçasıdır.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

28 Şubat 2026

Emekçinin iftar sofrasında Ramazan pidesi yok!

0

Eskiler “teneşir paklar” derdi. Teneşir, ölü kimsenin üzerinde yıkandığı yer oluyor. Günümüzün ar damarı çatlamış servet sahiplerini teneşir paklar mı? Emin değilim! Pidenin kilosu 100 lira. 250 gramlık pide 25, 350 gramlık pide 35 liradan satılıyor. Dar gelirli emekçi insanlar için bu yüksek bir fiyat. Çoğu emekli, asgari ücretli insan geliri yetmediği için pide alamıyor. Tablo buyken birileri sanat eseri diyerek iftar sofrası paylaşıyor. Sofrada yok yok. Emekli bir aylığını verse o sofrayı kuramaz. O derece gönül kırıcı, örseleyici, umarsız bir paylaşım.

Emekçinin sofrasında pide yok. Çünkü dört kişilik bir aile günde 350 gramlık üç pide alsa 105 lira ödeyecek. Sadece Ramazan ayı pide maliyeti 3 bin 150 lira olacak. Bu tutar, emekli aylığının altıda biri demek. Asgari ücretli Ramazan’da pide yemek için maaşının dokuzda birini vermek zorunda. Mümkün mü? Değil!

Bir avuç insandan bahsetmiyoruz. Beş milyondan fazla emeklinin 20 bin lira ve altı aylık aldığını bakan kendi açıkladı. Kayıtlara göre emeklilerin yüzde 80’i asgari ücret altında aylık alıyor. Kayıtlı çalışanların yarısının maaşı 28 bin liralık asgari ücret düzeyinde. Kayıtdışıyla birlikte 11 milyonun üzerinde asgari ücretli çalışan var.

Emekçilerin iftar sofralarını işte bu gerçek belirliyor. Bu tablo iktidarın imzasını taşıyan sınıfsal bir gerçek. Haftalardır emeklilere verilecek bayram ikramiyesi dönüp duruyor. Şu an ikramiye 4 bin lira. 5 bin lira civarına çıkacağı söyleniyor. Bin lira artış olacakmış! Milyonlarca emekliyi düşürdükleri durum bu! Çalışan da emekli de yoksulluk içinde yaşıyor. 12 milyonu bulan işsizin durumuna ne demeli! Emekçiler sofralarına bir pide dahi koyamayacak mı? Emekçiler için pide dahi lüks mü olacak? 

Soframızdan elinizi çekin! Emekçinin iliğini kemiğini kurutan Orta Vadeli Programa son! Asgari ücret yoksulluk sınırının üzerine! En düşük emekli aylığı asgari ücret düzeyine! Tüm ücretlere gerçek enflasyon oranında üçte ayda bir otomatik zam! Kaynaklar emekçi halkın hizmetine! Emeklinin, asgari ücretlinin bir aylık geliriyle iftar yapanlara servet vergisi! Emekten tasarruf olmaz! Tasarrufu itibarınızdan yapın!

Özel okullarda eğitim emekçisi olmak

0

Eğitim emekçilerinin çalışma koşulları, özellikle özel okullarda, çoğu zaman kamuoyunun gözünden uzak kalıyor. Parlak tanıtım broşürleri, yüksek ücretli kayıt politikaları ve “nitelikli eğitim” söylemleri, bu kurumlarda çalışan öğretmenlerin ve diğer eğitim çalışanlarının yaşadığı zorlukları görünmez kılabiliyor.

Oysa özel okullarda çalışan eğitim emekçilerinin deneyimleri, çoğu zaman güvencesizlik, yoğun iş yükü ve mesleki değersizleşme ile şekilleniyor.

Özel okul öğretmenlerinin en temel sorunlarından biri iş güvencesi eksikliği. Birçok eğitim emekçisi, sözleşmelerinin her yıl yenilenip yenilenmeyeceği belirsizliğiyle çalışıyor. Bu durum yalnızca ekonomik değil, psikolojik bir baskı da yaratıyor. Sürekli performans baskısı altında çalışmak, öğretmenleri mesleki gelişime odaklanmaktan çok “işini kaybetmeme” kaygısına sürüklüyor.

Özel okullarda eğitim hizmeti, çoğu zaman “müşteri memnuniyeti” anlayışıyla yürütülüyor. Bu durum öğretmenlerin rolünü yalnızca eğitimci olmaktan çıkarıp, aynı zamanda sürekli erişilebilir bir hizmet sağlayıcıya dönüştürüyor. Ders saatleri dışında yapılan veli görüşmeleri, hafta sonu etkinlikleri, tanıtım günleri, sosyal medya içerikleri ve raporlama süreçleri çoğu zaman resmi çalışma saatlerinin dışında yürütülüyor. Ancak bu emek her zaman karşılık bulmuyor. Fazla mesai çoğu zaman görünmez kalıyor, hatta “kurum kültürü”nün bir parçası olarak normalleştiriliyor.

Özel okullarda öğretmenlerin eğitim süreçlerine dair karar alma yetkisi sınırlı olabiliyor. Hazır programlar, standartlaştırılmış içerikler ve kurumsal beklentiler, öğretmenin sınıf içindeki özgürlüğünü daraltabiliyor. Bu durum yalnızca öğretmenin mesleki tatminini azaltmakla kalmıyor, aynı zamanda eğitimin niteliğini de etkiliyor. Öğrenci başarısı, veli memnuniyeti, kurum imajı…  Özel okulların eğitimden ziyade bir ticarethane gibi yönetilmesi, öğretmeni en çok yıpratan unsurların başında geliyor. Tüm bu başlıklar öğretmenin performansına bağlandığında, eğitim emekçileri sürekli ölçülen ve değerlendirilen bir pozisyonda kalıyor. Bu durum, mesleki tükenmişlik riskini ciddi biçimde artırıyor Öğrencinin “müşteri” olarak görüldüğü bir sistemde öğretmenden not verirken “cömert”, disiplin uygularken “görmezden gelen” olması bekleniyor. Bu durum, öğretmenin mesleki onurunu zedelerken eğitimin niteliğini de içten içe kemiriyor.

Özel okulların sunduğu eğitim hizmetinin kalitesi, doğrudan o kurumda çalışan eğitim emekçilerinin çalışma koşullarıyla bağlantılıdır. Güvencesiz, aşırı yük altında ve değersiz hisseden bir öğretmenin sürdürülebilir biçimde nitelikli eğitim sunması beklenemez.

Eğitim emekçilerinin haklarının korunması, yalnızca çalışanların değil, öğrencilerin ve toplumun da yararınadır. Çünkü eğitim bir hizmet değil, kamusal bir sorumluluktur. Bu sorumluluğun en büyük taşıyıcıları ise öğretmenlerdir.

Eğitim emekçilerinin yaşadığı kriz, sadece öğretmenlerin değil, velilerin ve öğrencilerin de sorunudur. Ekonomik kaygı taşıyan bir öğretmenden, okul aidiyeti ve yüksek performans beklemek çok da doğru olmaz. Özel okulların parlak vitrinlerinin arkasında çalışan eğitim emekçilerinin sesine kulak vermek, yalnızca bir dayanışma meselesi değil, aynı zamanda bir hak alma mücadelesine destek vermektir. Sigortalarımızın eksik yatırılmasına, kıdem tazminatı hakkımızın gasp edilmesine, mobbingin bir yönetim biçimi haline gelmesine artık sessiz kalmamalıyız. Özel okul öğretmenlerinin maaşlarının, kamudaki meslektaşlarının maaşlarından az olmamasını sağlayacak yasal düzenleme derhal hayata geçirilmelidir. Bu mücadeleyi de yürütecek olan tüm eğitim emekçileridir.

Diyarbakır’dan bir eğitim emekçisi

Lgbti+ları hedef alan düzenlemeler yeniden gündemde

0
Fotoğraf: Serra Akcan / csgorselarsiv.org

Adalet Bakanı Akın Gürlek, daha önce kamuoyundan gelen tepkiler üzerine geri çekilen lgbti+ karşıtı düzenlemelerin yeniden gündeme alınabileceğini açıkladı. 12. Yargı Paketi çalışmalarının sürdüğünü belirten Gürlek, “genel ahlak” ve gençlerin korunması gerekçesiyle hazırlık yapıldığını söyledi.

Önceki Yargı Paketi taslağında, transların cinsiyet uyum sürecine erişimini zorlaştıran düzenlemeler, “kanuna aykırı cinsiyet değişikliği” adı altında hapis cezası öngören yeni bir suç tanımı ve “hayasızca hareketler” suçunun kapsamının genişletilmesi yer alıyordu. Aynı cinsiyetteki kişilerin nişan veya evlenme töreni yapmasının suç sayılması da önerilmiş, maddeler kamuoyu tepkisi sonrası geri çekilmişti.

160 kurumdan ortak açıklama: “Lgbti+ haklarını korumaya devam edeceğiz; yan yanayız ve birlikte güçlüyüz!”

Lgbti+ karşıtı yasa girişimlerine karşı ise 160 kitle örgütü ve kurum ortak bir açıklama yayımladı. “Eşitlik İçin Yan Yana” imzasıyla paylaşılan metinde, 10. ve 11. Yargı Paketlerine eklenmek istenen ve lgbti+ları hedef alan düzenlemelerin daha önce dayanışma sonucu geri çekildiği hatırlatıldı. Benzer içerikte yeni bir yasa tasarısının gündeme getirilebileceği yönündeki iddialara dikkat çekilen açıklamada, lgbti+lara ve hak savunucularına hapis cezası öngören hiçbir düzenlemenin kabul edilmemesi çağrısı yapıldı.

Açıklamaya göre basına sızan yasa taslağında “Türk Ceza Kanunu ve Medeni Kanunu’nda kabul edilmeleri halinde, lgbti+ kimliklerinin her türde kamusal görünürlüğünü suç kapsamına alacak, lgbti+ların özel hayatına müdahale edebilecek ve hayati öneme sahip cinsiyet uyum süreçlerine erişimi son derece zorlaştıracak değişiklikler içermektedir. Ayrıca, taslakla önerilen yeni bir madde, bu yasalara aykırı olarak herhangi bir tıbbi süreçten geçen kişilere ve bu tıbbi müdahaleleri gerçekleştiren sağlık uzmanlarına hapis cezaları getirmektedir. Bu yasal değişiklikler, meclise sunulmaları ve genel kurulda kabul edilmeleri halinde, Türkiye’nin uluslararası insan hakları yükümlülüklerinin açık bir ihlali olacak ve lgbti+lara yönelik yaygın ayrımcılığı daha da köklü hale getirecektir. Aynı zamanda, lgbti+ haklarını savunan veya lgbti+ haklarıyla ilgili haber yapan kişileri de kısıtlayacak ve kriminalize edecektir.”

Açıklamada ayrıca son dönemde lgbti+ derneklerine yönelik davalar, kapatma kararları, “müstehcenlik” suçlamalarıyla ifade özgürlüğünün sınırlandırılması ve cinsiyet uyum süreçlerine yönelik fiili engeller örnek gösterilerek, bu girişimlerin uzun süredir devam eden baskı politikalarının parçası olduğu ifade edildi. İmzacı kurumlar, eşit ve güvenli yaşam hakkını savunmaya devam edeceklerini belirtti.

Aile ve Nüfus 10 Yılı’nın ardındaki gerçek: evlenme ve boşanma istatistikleri

0

TÜİK, 2025 yılı evlenme ve boşanma istatistiklerini yayınladı. Önceki yıllara benzer bir şekilde evlilikler azalırken boşanmalar artmaya devam ediyor. Daha geniş aralıkta bir karşılaştırma yaparsak çok daha çarpıcı bir sonuç görüyoruz. 2001 yılında her altı evliliğe karşılık yalnızca bir boşanma gerçekleşirken 2025 yılına gelindiğinde artık her üç evliliğe bir boşanma düşüyor.

Boşanmaların evlilik süresine göre dağılımı incelendiğinde de ilk aşamada göze çarpmayan fakat anlamlı olabilecek bir bilgi daha var. Eskiden boşanmaların yüzde 41 seviyelerindeki çok büyük bir kısmı evliliğin ilk beş yılında yaşanırken, bu oran yüzde 34 seviyelerine kadar gerilemiş durumda. Öte yandan altı ile on yıl arasındaki boşanma oranları hep aynı sabit seviyelerde kalıyor. Peki bu ne demek? Artık evli kalınan süre boşanmaya karşı bir kalkan değil ve boşanma evliliğin ileri yıllarına da nüfuz ediyor. Ortada yapısal bir mesele var, aile kurumu uzun vadeli direncini yitiriyor.

2025 yılı istatistikleri, ortalama ilk evlenme yaşında da önemli bir değişiklik olduğunu gösteriyor. Ortalama ilk evlenme yaşı kadınlar için 2001-2025 arasında 22,7’den 26’ya yükselmiş. Erkeklerde ise bu 26’dan 28’e yükselmiş. Ortalama ilk evlilik yaşı yükselirken kadınların da erkekleri yakaladığı görülüyor. Evliliğe teşvik kampanyaları kapsamında evlenenlere dağıtılan kredilerin evlenme yaşı düştükçe artması da bu bilgiyle düşününce tesadüf değil gibi duruyor. Devlet, 18-25 yaş aralığında evlenenlere 250 bin lira, 26-29 yaş aralığındakilere ise 200 bin lira kredi imkânı sunuyor. Yani ne kadar erken evlenirsen o kadar çok destek alırsın diyor.

Tüm bunlarla birlikte düşününce 2025 yılı neden Aile Yılı ilan edilmiş, sonrasında neden Aile ve Nüfus 10 Yılı olmuş anlamak daha da kolaylaşıyor. Nüfus artış hızı düşüyor, ülke yaşlanıyor. Evlilik sayısı azalırken boşanmalar artıyor. İktidarın aileyi kurtarma ve güçlendirme adına attığı devasa adımlar işte bu yüzden. 2026 yılı bütçesinde Ailenin Korunması ve Güçlendirilmesi Programı için ayrılan kaynak tam 21 milyar 804 milyon lira. Çünkü aileden vazgeçilemez. Devlet sosyal politika alanından uzaklaştıkça, bakım emeği kadınların ev içi ücretsiz emeğine havale ediliyor. Dolayısıyla ailenin güçlü olması demek, devletin el çektiği toplumsal alanların kadınlar tarafından ücretsiz bir şekilde sürdürülmesi demek.

Balıkesir Üniversitesi’nde hukuka aykırı uzaklaştırma kararına karşı basın açıklaması

0

18 Şubat günü Balıkesir Üniversitesi önünde bir araya gelen bir grup avukat, üniversitenin bir öğrencisi hakkında verilen uzaklaştırma kararına karşı basın açıklaması gerçekleştirdi. Yaklaşık dört saat süren protesto yürüyüşünün ardından yapılan açıklamada, bahar yarıyılı itibarıyla bir ay süreyle okuldan uzaklaştırılan öğrenciye destek verildi.

Avukatların açıklamasına göre söz konusu öğrenci, 19 Mart seferberliğinde düzenlenen protesto eylemlerinde taşıdığı bir pankart nedeniyle “cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla yargılandı. Hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet olmamasına rağmen üniversite yönetimi tarafından disiplin soruşturması başlatıldığı ve bir ay süreyle uzaklaştırma kararı verildiği ifade edildi.

Açıklamada, kararın hukuka aykırı olduğu savunularak idare mahkemesinde yürütmeyi durdurma istemli iptal davası açıldığı ve mahkemenin yürütmenin durdurulmasına karar verdiği belirtildi. Bu doğrultuda, herhangi bir aksilik yaşanmaması halinde öğrencinin eğitim hayatına devam edebileceği kaydedildi.

Basın açıklamasında avukatlar, uzaklaştırma kararının dayanağı olarak gösterilen 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanunundaki disiplin hükmünün açık lafzına dikkat çekti. İlgili düzenlemenin yalnızca “yükseköğretim kurumu personeline yönelik, kurum içinde ya da dışında şeref ve haysiyet kırıcı söz ve davranışları” kapsadığını vurgulayan avukatlar, kanunda yer alan “personel” ibaresinin genişletici yorumla farklı kişi ve makamları kapsayacak şekilde uygulanamayacağını ifade etti. Bu çerçevede, eylemin muhatabı olan Recep Tayyip Erdoğan’ın 2547 Sayılı Kanun kapsamında bir “yükseköğretim kurumu personeli” olmadığına dikkat çekildi. Avukatlar, kanun metni bu kadar açıkken söz konusu maddeye dayanılarak uzaklaştırma kararı verilmesinin hukuki dayanaktan yoksun olduğunu savundu.

Ayrıca “pişmanlık göstermediği” gerekçesiyle cezanın üst hadden uygulanmasına da tepki gösterildi. Üst sınırdan yaptırım uygulanabilmesi için somut, denetlenebilir ve objektif kriterlerin ortaya konulması gerektiğini belirten avukatlar, bir öğrencinin iç dünyasına ilişkin sübjektif değerlendirmelerle disiplin cezası tesis edilmesinin hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmadığını dile getirdi.

Avukatlar, üniversite rektörünün aynı zamanda bir idare hukuku akademisyeni olduğuna işaret ederek dikkat çekici bir soru da yöneltti: “Bu disiplin sürecini ve tesis edilen idari işlemi hukuk fakültesi öğrencilerine bir vize ya da final sınavı sorusu olarak sorsaydınız; kanundaki ‘personel’ kavramını bu denli genişleten ve ‘pişmanlık’ gibi sübjektif bir değerlendirmeyle üst hadden ceza veren bir öğrenciye kaç puan verirdiniz?”

Açıklamanın sonunda avukatlar, soruların kamuoyu önünde yanıtlanmaması ve idari işlemin hukuki denetimden geçmemesi halinde süreci hem yargı mercileri hem de kamuoyu nezdinde takip etmeye devam edeceklerini belirterek, “Adalet yerini bulana dek susmayacağız” mesajı verdi.

Filistin dostları Filistin’le Dayanışma Gecesi’nde buluştu

0

Filistin Eylem Komitesi tarafından Beyt Filastin (Filistin Evi) Derneği’nin de desteğiyle 21 Şubat Cumartesi akşamı düzenlenen Filistin’le Dayanışma Gecesi yüzlerce kişinin katılımıyla gerçekleşti. Bakırköy Cem Karaca Kültür Merkezi’nde düzenlenen etkinlik video gösterimleriyle başladı.

Filistin Eylem Komitesi adına Didem Kris tarafından yapılan konuşmada son dönemde gündemde olan ve “istikrar gücü”, “yeniden inşa fonu”, “geçiş yönetimi” gibi kelimelerle sunulan girişimlerin Filistin halkının özgürce yaşamasını değil emperyalizm ve Siyonizmin güvenliğini sağlamayı amaçladığı belirtildi. “Filistin’de soykırımın uzatıldığı, kuşatmanın kalıcılaştırıldığı, Batı Şeria’nın parça parça yutulduğu ve Gazze’nin bir ‘idare problemi’ne indirgenerek halkın siyasi iradesinin boğulmak istendiği bir durumun ‘normal’ olarak kabul ettirilmeye çalışıldığı; ancak Filistin halkının, direniş örgütlerinin ve Filistin dostlarının bu ‘normal’i kabul etmediği” dile getirildi.

Konuşmanın devamında İsrail’e karşı sembolik kınamalar yapılmasına değil; ticaretin, askeri işbirliğinin, enerji ve lojistik akışın kesilmesine ihtiyaç olduğu belirtildi. Limanların, transit hatların, tedarik zincirlerinin, işgal ordusuna bu topraklardan giden petrolün soykırımın maddi altyapısını oluşturduğuna dikkat çekilerek, “İsrail’e tam ambargo” talebinin önemi vurgulandı. Türkiye’deki iktidarın İsrail’e yönelik sözde kınamaları ve fiili desteği sonlanana kadar bu talebin hayata geçmesi için mücadele edileceği belirtildi.

Kris’in ardından kürsüye çıkan Filistin diasporasından gazeteci Hasan Tahravi sözlerine salondakileri ve özgürlük, adalet ve eşitlik için direnen tüm halkları, Filistin’de direnen halkı adına selamlayarak başladı. “Filistin halkı; Siyonist varlık ve Amerikan emperyalizminin yürüttüğü soykırım savaşına karşı eylemleriyle, gösterileriyle yanında duran ve durmaya devam eden sizleri asla unutmayacaktır. Halkımız; limanlarda düzenlenen protestolar, şirket boykotları, askeri tedarik yollarını kesmek gibi Siyonist varlığı izole etmeye dönük eylemleri gerçekleştirenleri unutmayacaktır,” dedi. Filistin ve Gazze üzerinde sahneye konmak istenen emperyalist dayatma planlarına da değinen Tahravi, Filistin halkının karşı karşıya olduğu tüm zorluklara rağmen teslim olmayı kabul etmediğini dile getirdi.

Program Gassan Kanafani Derneği’nden gönderilen video mesajın izlenmesiyle devam etti. Konuşmaların ve gösterimlerin ardından sahne alan Dostlar Korosu İlk Koristleri ve Kardeş Türküler, performanslarıyla geceye destek verdi. Etkinlik hep birlikte çekilen halaylar eşliğinde sona erdi.

Trump’ın Küba’ya dönük petrol ambargosu derhal son bulmalı!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) ABD’nin Küba’ya dönük ambargosuna ilişkin açıklaması.

Donald Trump’ın emriyle Venezuela’ya gerçekleşen askeri saldırıda Nicolas Maduro ve eşi kaçırılmış, 100’den fazla kişinin öldürülmüştü. Şimdi Amerikan emperyalizmi, Küba’ya kriminal bir petrol ablukası dayatarak Latin Amerika üzerindeki emperyalist karşı taarruzunu derinleştiriyor. Mekanizma basit. Delcy Rodríguez’in Chavezci hükümetiyle petrolü çokuluslu şirketlere devretmek üzere Hidrokarbon Yasası’nın reformu konusunda anlaşma yaptıktan sonra Trump, Venezuela üzerindeki kontrolünü kullanarak adaya petrol sevkiyatını durduruyor. Ayrıca Meksika’yı adaya dönük sevkiyatı sonlandırmaması halinde yaptırımlarla tehdit ediyor. Bu politika, Küba’yı enerji kaynaklarından mahrum bırakarak yıllardır Küba halkını vuran krizi ağır biçimde derinleştiriyor.

Küba, en temel sosyal hizmetlerin işleyişini garanti altına almak için gerekli yakıtı ve elektrik enerjisini kaybediyor. Enerji eksikliği, aileleri yemek pişirmek için odun kullanmaya zorluyor. Toplu taşıma felç olmuş durumda, havalimanları kapalı ve hastaneler, okullar ile gıda üretimi ve muhafazası çökebilir, bu da halkı yiyeceksiz bırakabilir. Trump’ın planı ve onun kriminal emperyalist politikası, doğrudan Küba halkına yönelik bir cezalandırmadır.

Adanın enerji krizi yalnızca ABD’nin 1962’den bu yana Küba’ya uyguladığı utanç verici ambargonun ürünü değildir. Abluka ve Trump’ın mevcut önlemleri enerji krizini kalıcı bir çöküşe sürüklese de, enerji yetersizliği aynı zamanda Diaz Canel hükümetinin uyguladığı politikanın ve Küba Komünist Partisi bürokrasisinin teşvik ettiği kapitalist restorasyon sonrasında, 1959 devriminin sosyalist kazanımlarının yıkımının ürünüdür. Bunun sonucu olarak eskimiş enerji üretim sistemin tamamen kaderine terk edilirken, hükümetin çokuluslu şirketlerle karma şirketler üzerinden paylaştığı lüks turizm sektörü önemli enerji kaynaklarını tüketiyor.

İnsanlık dışı abluka, Trump’ın Küba’yı ve diğer Latin Amerika ülkelerini kendi politikalarına ve anlaşmalarına tabi kılmak için kullandığı bir araçtır. Amaç, Monroe Doktrini’ni yeniden canlandırarak Amerikan emperyalizminin ekonomik ve hegemonya krizini tersine çevirmektir. Öte yandan, geçtiğimiz 4 Ocak’ta Diaz Canel ulusal televizyonda konuştu ve Trump ile müzakereye hazır olduğunu kabul etti. Küba’da, Venezuela’da Delcy Rodríguez’in Chavezci hükümetinin yaptığı gibi, tek partili ve sahte sosyalist Komünist Parti hükümetinin, Küba halkının arkasından Trump ile yeni önlemler konusunda anlaşma riski vardır. Bu önlemler, acil toplumsal ihtiyaçları çözmek bir yana, emperyalizme daha fazla bağımlılık yaratarak krizi derinleştirecektir.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak, Donald Trump’ın dayattığı petrol ablukasını kesin biçimde reddediyoruz. Aynı şekilde ABD ablukasının bütünüyle sona erdirilmesi için mücadele ediyoruz. Küba halkının yaşamsal elektrik enerjisine ve yakıta erişebilmesi için petrol ablukasının sona erdirilmesini ve derhal petrol gönderilmesini talep etmek amacıyla dünya halklarının en geniş seferberliğini sürdürmeye çağırıyoruz. Bunu Küba hükümeti ve onun otoriter rejimine politik destek vermeksizin yapıyoruz. Trump’ın petrol sevkiyatını engellemek için diğer ülkelere yönelik şantajlarını ve gümrük baskılarını kınıyoruz. Meksika’da Claudia Sheinbaum hükümetinden ve Brezilya’da Lula ya da Kolombiya’da Petro gibi kendilerini “ilerici” olarak sunan hükümetlerden, Küba halkının acil toplumsal ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için hiçbir bedel talep etmeden derhal dayanışma amaçlı petrol gönderilmesini talep ediyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

18 Şubat 2026

Tarihte bu ay: 2001 Krizi

0

2001 yılının 21 Şubat’ı Türkiye tarihinin belki de en önemli dönüm noktalarından biriydi. Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Başbakan Bülent Ecevit’e anayasa kitapçığı fırlatması ile tetiklenen kriz sonucu 24 banka iflas etti, doların artışını önlemek için 5 milyar dolarlık döviz satışı gerçekleşmesine rağmen dolar neredeyse iki katına çıktı, bir gecede bankalar arası faiz yüzde 6200’ü gördü. Krizin ana sebebi olarak siyasal istikrarsızlık gösterilse de asıl sebepler çok daha köklüydü.

Türkiye ekonomisinin neoliberal dönüşümü Özal dönemi ile başlamış, 1980 ve 1990’lı yıllar boyunca bu dönüşüm gerek irili ufaklı krizler, gerek yapısal sonuçlar olarak Türkiye emekçilerine geri dönmüştü. Bu dönem boyunca ekonomi politikasına yön veren “sermaye hareketlerinin serbestleşmesi” izleğinin gerçek sonuçları kamu borçlarında korkunç artış, hiperenflasyon ve Türkiye ekonomisinin mutlak biçimde sıcak para akışına bağımlı hale gelmesi olmuştu. Emperyalist ülkelerin yatırımlarına bu kadar bağımlı hale gelmiş bir yarısömürge ülke olan Türkiye’de her uluslararası olay ve her iç siyasi kriz sıcak para akışını etkiliyor, dolayısıyla ülkeyi yeni bir krize sürüklüyordu. Ülkeyi kalkındırması beklenen sıcak para ise bankaların ve finans kapitalin elinde adeta yasal dolandırıcılık araçlarına dönüşüyordu.

IMF işte tam burada devreye girdi. 1999 yılında yürürlüğe konulan “Enflasyonu Düşürme Programı” ile beraber Türkiye, hepimizin aşina olduğu IMF’nin “acı reçetesi” ile tanışmış oldu. Devlet harcamalarının kısılması, döviz kurunun sabit tutularak enflasyonun düşürülmeye çalışılması… Tüm bu “önlemler” enflasyonu yeterince hızlı düşüremediği gibi zaten kırılgan olan Türkiye ekonomisini daha da kırılgan hale getirdi. Meşhur anayasa kitapçığı olayı sonrası patlayan kriz, bu kırılganlığın sonucundan başka bir şey değildi. Yabancı sermaye ülkeden kaçtı, insanlar bankalardan paralarını çekti, bankacılık sistemi adeta çöktü.

Bizzat IMF’nin doruğa ulaştırdığı krizin çözümü ise yine IMF’de arandı. Kemal Derviş şahsında somutlaşan “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” ile IMF Türkiye’yi krizden kurtarması karşılığı yoğun özelleştirmeler, serbest piyasa teşvikleri ve döviz kurunun serbest bırakılması gibi Türkiye’yi uluslararası finans kapitalin hizmetine daha da sunacak birçok “yapısal reform” talep ediyordu. Bu reformlar her ne kadar Ecevit yönetimi altında başlamış olsa da reformların en sadık takipçisi, bir sene sonra tek başına iktidara gelen AKP olmuştu.

Türkiye’de 2001 krizi, kamu borcu üzerinden işleyen birikim rejiminin sona erdiği; bunun yerine büyümenin yapısal olarak cari açık ve dış kaynak girişine bağımlı hale geldiği tarihsel bir kırılmadır. Böylece özel sektör önünde sınırsız borçlanma araçları yaratıldı ve Türkiye büyümede ithalata daha da bağımlı hale getirildi. Kriz sonrası kurulan kurumlar ve politikalarla Türkiye’nin emperyalizme bağımlılığı derinleşti.

Aradan geçen 25 yılda Türkiye’de pek çok şey değişti, değişmeyen ise emperyalizme teslim olmuş yarısömürge bir ülkenin yapısal ekonomik krizleri oldu. 2001 krizinin tek sebebini siyasal istikrarsızlık olarak gösteren, Tek Adam rejiminin meşruiyetini “güçlü iktidar” söylemleri ile devşiren AKP, 23 yıllık iktidarına ve dokuz yıllık Tek Adam rejimine sayısız ekonomik kriz sığdırdı. Bugün de Mehmet Şimşek şahsında yeni bir saldırı politikasıyla krizin yükünü emekçilere yüklemeye çalışıyor: Üretim yavaşlıyor, ücretler baskılanıyor; buna rağmen enflasyon yeterince hızlı düşemiyor. Bu IMF’siz IMF programı bir yerden tanıdık geldi mi?

Nairobi’de sağlık emekçileri 1 aydır grevde

0

Aralarında hemşirelerin, laboratuvar teknisyenlerinin ve klinik memurların[1] bulunduğu 7000’den fazla sağlık emekçisi, Kenya’nın başkenti Nairobi’de bir aydır grevlerini sürdürüyorlar.

Nairobi’de süren 1 aylık grevin öncesinde sağlık emekçileri (bazı sektörlerde 22 Aralık, bazı sektörlerde 8 Ocak’ta başlamak üzere) ülke çapında bir grev düzenlemiş ve pek çok eyalette taleplerini elde ederek grevlerini sonlandırmıştı. Nairobi ve Marsabit eyaletlerinde ise emekçilerin talepleri yerine getirilmemişti.

Sağlık emekçilerinin ana talepleri Sağlık Bakanlığı ile 2017 yılında imzalanan toplu iş sözleşmesinin tüm maddeleriyle uygulanması. Bunun yanında geciken maaşlar, yetersiz sağlık sigortası ve kötü çalışma koşulları da işçilerin karşısında mücadele ettiği sorunlar arasında. Kenya Klinik Memurlar Sendikası (KUCO), klinik memurların eyalet seviyesinde ve ülke genelinde talepleri tamamen karşılanmadan grevlerini sürdüreceklerini açıkladı.


[1] Kenya kamu sağlığı sisteminde doktor olmak için gerekli 6 yıllık eğitimin yerine 4 yıllık alternatif bir eğitimi tamamlayan, pratikte neredeyse her konuda doktorlarla aynı görev ve sorumluluğa sahip sağlık emekçileri.

2026 Portekiz cumhurbaşkanlığı seçimleri: Siyasi bilanço ve acil görevler

0

Portekiz’de 8 Şubat 2026’da düzenlenen cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunu Sosyalist Parti adayı António José Seguro kazandı. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Portekiz seksiyonu Trabalhadores Unidos’un (Birleşen İşçiler) sürece dair değerlendirmesini okurlarımızla paylaşıyoruz.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turu, ilk bakışta tartışmasız görünen bir sonuçla sona erdi: António José Seguro oyların yüzde 66,8’ini alarak, yüzde 33,2’de kalan André Ventura karşısında ezici bir zafer kazandı. Ancak bu rakamları ciddiyetle yorumlamak, sadece ortaya çıkan tabloya bakmakla yetinmeyip bu sonuca yol açan oy verme dinamiklerini incelemeyi gerektiriyor.

Her şeyden önce, bu sonucu Ventura1’ya karşı kullanılan oylardan bağımsız düşünmek imkânsız. Seguro2, en cesur hayallerinin bile ötesine geçerek cumhurbaşkanlığı seçimlerinde iki tarihsel rekor kırdı: Ramalho Eanes3’i geride bırakarak şimdiye kadarki en yüksek oy oranına ulaştı ve Mário Soares4’i geçerek en yüksek mutlak oy sayısını elde etti. Ancak bu rekorlar, PS5 adayına yönelik coşkulu bir siyasi destekten çok, aşırı sağ adayın toplum tarafından geniş çapta reddedildiğini gösteriyor.

Bu durum, birinci tura giden sürecin önemli bir bölümünde Seguro’nun ikinci tura kalıp kalamayacağının bile tartışma konusu olduğu hatırlandığında daha da anlam kazanıyor. Birinci turda 1 milyon 740 bin olan oy sayısının ikinci turda 3 milyon 483 bine çıkması, Seguro’nun siyasi projesi etrafında ani bir seferberliğin oluşmasının değil, Ventura’nın seçilmesini engellemek amacıyla oluşan savunmacı ve geniş tabanlı bir ittifakın oluşmasının sonucudur.

Aşırı sağ cephesinde de rakamlar bazı anlatıları boşa çıkarıyor. Ventura, 1 milyon 315 bin oydan 1 milyon 729 bine yükseldi; bu gerçek bir artış, ancak kendi yarattığı zafer söyleminin oldukça gerisinde. Baştan itibaren Ventura’nın temel hedefi, cumhurbaşkanlığı kampanyasını yaklaşan genel seçimler öncesinde siyasi gücünü artırmak için kullanmaktı, Belém6’e gerçekten seçilmek değil. Bu çerçevede, ikinci turda son genel seçimlerde Luís Montenegro7’nun aldığı oya eşit ya da daha yüksek bir sonuç elde etmeyi hedef olarak koymuş, kendisini sağın yeni lideri olarak sunmuştu.

Ne var ki, son derece kutuplaşmış ve yalnızca iki adayın yarıştığı bir senaryoda bile Ventura, seçmen tabanını genişletmekte ciddi zorluklar yaşadı. Birinci turda Cotrim de Figueiredo, Gouveia e Melo ve Marques Mendes gibi diğer sağ adaylar toplamda yaklaşık 2,2 milyon oy almıştı. Ventura, ikinci turda bunların sadece yaklaşık 400 binini çekebildi. ICS-ISCTE/GfK8 çıkış anketine göre Ventura, Cotrim seçmeninin yaklaşık yüzde 31’ini, yani 300 bin civarında oyu kazanabildi; geri kalan artış ise Gouveia e Melo ve Marques Mendes’ten gelen daha sınırlı oylarla tamamlandı.

Chega’nın büyümesindeki bu sınır, oyların coğrafî dağılımında da görülüyor. İkinci tur sonuç haritası tamamen pembe renge büründü ve Seguro ülkenin tüm bölgelerinde birinci oldu. Bu durum özellikle, son genel seçimlerde Chega’nın en çok oy alan parti olduğu Algarve’de dikkat çekici. Faro, André Ventura’nın Seguro’ya en çok yaklaştığı il olsa da sonucu tersine çevirmeye yetmedi. Bu tablo, PS adayına duyulan coşkulu bir bağlılıktan çok, Chega’nın güçlü olduğu bölgeler dahil olmak üzere aşırı sağa yönelik geniş ve kesişen bir reddiyenin varlığını doğruluyor.

Bu veri siyasi açıdan belirleyici. Aşırı sağın bugün yaklaşık 1,5 milyon seçmenden oluşan sağlam bir tabanı olduğu görülüyor, ancak alan iki seçenekle sınırlı olsa bile 2 milyona giden yolun açık bir otoyol olmadığı da anlaşılıyor. Chega’nın büyüme alanı var mı? Evet. Ama özellikle merkezi devlet makamlarına erişim ihtimali gündeme geldiğinde, bu genişlemeyi frenleyen derin toplumsal ve siyasi dirençler de var. Bu dirençler, hem otoriter söyleme duyulan tepkiyle hem de Chega’nın güçlenmesinin yaratacağı sonuçlara dair gerçek korkularla açıklanıyor.

Dolayısıyla bu seçimlerin temel çelişkisi açık: Rejim Belém’deki sonuçla rahat bir nefes alıyor, ancak bu cumhurbaşkanlığı seçimlerinden daha gergin bir şekilde çıkıyor. Bu sonuç, bir bakıma siyasi sahneyi yeniden düzenliyor ve ileride yeni çatışmalara zemin hazırlıyor.

Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrası hükûmet, PS ve Chega

İkinci tur sonuçları, basit bir siyasi istikrar dönemi olarak değerlendirilemez. Rejim, kurallarına ve dengelerine sadık bir cumhurbaşkanının seçilmesiyle rahatlamış olsa da, bu seçimlerin Hükûmet, PS ve Chega üzerindeki etkileri eşitsiz ve çelişkili.

Özünde, bu cumhurbaşkanlığı sonuçları PS ile Chega arasındaki, Hükûmete karşı ana muhalefet gücü olma rekabetini netleştirmiyor. Chega, seçmen tabanını ve siyasi baskı kapasitesini güçlendirirken, PS Cumhurbaşkanlığını tarihsel bir oyla kazanıyor; ancak bu oy, istisnaî bir bağlamın ve önceki başkanlık zaferleriyle kıyaslanamayacak ölçüde savunmacı bir tercihin ürünü.

Bu yolla, iki parti de muhalefet alanında açık bir hegemonyaya ulaşamıyor: Chega, protesto ve istikrarsızlaştırma gücü olarak kendini sağlamlaştırıyor ama belirgin toplumsal sınırlara çarpıyor. PS ise kurumsal açıdan ayrıcalıklı bir konum kazanıyor, fakat bunu henüz toplumsal ya da seçimsel etkisini artırmaya çeviremiyor. Hükûmete karşı muhalefeti kimin etkin bir şekilde sürdüreceği, Belém’de değil, yaklaşan sosyal ve siyasî çatışmaların sahasında belirlenecektir.

PSD: Rejim rahat bir nefes aldı fakat Hükûmet rahat değil

Son yirmi yılda Cumhurbaşkanlığı hep PSD’nin elindeydi; önce Cavaco Silva, ardından Marcelo Rebelo de Sousa. Bu seçimlerde PSD’nin yenilgisi, önemli bir sembolik kopuş anlamına geliyor ve Hükûmeti daha birinci turdan itibaren zayıflatıyor.

AD9’nin resmî adayı Luís Marques Mendes, sadece yüzde 11 oyla aşağılayıcı bir beşincilikte kaldı. Bağımsız olarak sunulsa da PSD ve PS’nin geniş kesimlerinden destek alan Henrique Gouveia e Melo10 ise dördüncü oldu. Bu sonuçlar, Hükûmetin ve PSD’nin Cumhurbaşkanlığı için güçlü bir aday çıkarma konusundaki yetersizliğini ortaya koydu ve birinci turu açık bir siyasî yenilgiye dönüştürdü.

İkinci tur bu bağlamda okunmalı. António José Seguro’nun seçilmesi rejime öngörülebilir ve kurumsal sorumluluk sahibi bir Cumhurbaşkanı kazandırıyor, ancak Hükûmetin kırılganlığını otomatik olarak ortadan kaldırmıyor. Kısa vadede en olası senaryo, yeni bir siyasî kriz değil. Hem Montenegro hem de Seguro, son yıllara damga vuran kesintiye uğramış yasama dönemleri ve ardı ardına gelen fesihlerin sona erdirilmesi gerektiğini özellikle vurguladı.

Buna rağmen Hükûmet yıpranmayı sürdürüyor ve özellikle yangınlar ve fırtınaların yönetiminde ortaya çıkan zaaflar gibi, bakanlar kurulundaki kırılganlıklar daha görünür hale geliyor. İçişleri Bakanı’nın istifasına yol açan bu süreçler, yaşam koşullarının kötüleşme eğilimiyle birleştiğinde, Hükûmetin istikrarsızlığını besleyebilir.

PS: Kurumsal bir zafer, elde yeni bir siyasi araç

PS, Belém’deki zaferini haklı olarak sahipleniyor, ancak bunu temkinli bir biçimde yapıyor. Kampanya boyunca, özellikle birinci turda, parti liderlerinin görünürlüğü sınırlıydı. Mevcut genel sekreter José Luís Carneiro, ikinci turun seçim gecesinde bile oldukça geri planda kaldı ve sonucu abartılı bir parti zaferine dönüştürmekten kaçındı.

Bu tutum bilinen bir gerçeği yansıtıyor. Kimse, Seguro’nun seçilmesinin PS ile AD arasındaki seçim dengelerini tek başına kökten değiştireceğine inanmıyor. Tarihi zaferi getiren oy, büyük ölçüde savunmacı bir tercihti; PS’ye hükûmet alternatifi olarak otomatik bir güven aktarımı değildi.

Yine de Cumhurbaşkanlığının kontrolü PS’ye önemli bir siyasi araç sunuyor. Veto yetkisi, kamuoyuna müdahale ve siyasi gündemi etkileme kapasitesi sayesinde Belém, Hükümete karşı bir ayrışma alanı ve olası erken seçim tartışmalarında bir dayanak noktası olabilir. Bu durum, PS’nin geri dönüşünden ziyade, gizli bir istikrarsızlık ortamında elde edilmiş avantajlı bir kurumsal konumu ifade ediyor.

Chega: Muhalefette sağlamlaşma, sağda hegemonya sınırları

Yenilgiye rağmen André Ventura bu seçimlerden siyasi olarak zayıflamış çıkmıyor. Aksine, bugüne kadarki en iyi seçim sonucunu elde ediyor, görünürlüğünü artırıyor ve parlamenter ve medya düzeyinde Hükûmete karşı ana muhalefet odağı olarak konumunu pekiştiriyor.

Cumhurbaşkanlığı adaylığı, stratejik hedeflerinin çoğunu yerine getirdi. Seçmen tabanını genişletti ve Ventura’yı ulusal siyasetin merkez figürlerinden biri haline getirdi. Bu anlamda Cumhurbaşkanlığı, başlı başına bir amaç değil, yaklaşan genel seçimlere giden yolda bir ara duraktı.

Ancak bu sağlamlaşmanın sınırları da net. Ventura, AD’nin oyuna ulaşma ya da onu geçme hedefinde başarısız oldu ve sağ seçmenin tamamını etrafında toplayamadı. Toplumsal ağırlığı olan ılımlı bir sağ var ve bu kesim, aşırı sağ bir cumhurbaşkanlığına kapı açmaktansa PS adayına oy vermeyi tercih ediyor. Bu durum, en azından şimdilik Ventura’nın kendisini meşru biçimde sağın lideri olarak sunmasını engelliyor.

Buna rağmen, sonuç ona Hükûmet üzerindeki baskıyı artırması, her toplumsal krizi istismar etmesi ve erken seçim ihtimali dahil siyasî istikrarsızlık senaryolarını zorlaması için ona alan açıyor.

Ufuktaki sorunlar: afetlere müdahale ve iş yasası reformu

Cumhurbaşkanlığı seçimleri, Hükûmeti, yeni Cumhurbaşkanını ve rejimin kendisini sınayacak toplumsal ve siyasî gerilimlerle dolu bir dönemin ön odası işlevi gördü. Sandıktan çıkan güç dengelerinin asıl testi, soyut kurumsal düzlemde değil, halkın hayatını doğrudan etkileyen somut çatışmalarda yaşanacak. António José Seguro da önümüzdeki dönemde bunları merkezi meseleler olarak işaret etti.

Fırtına, iklim acil durumu ve devletin iflası

Yakın zamanda yaşanan fırtınanın yol açtığı hasarın yönetimi, seçim sonrası dönemin ilk büyük siyasî sınavı. Bu sadece istisnaî bir doğa olayı değil; ülkenin afet durumları karşısında yapısal olarak ne kadar savunmasız olduğunu ve on yıllardır süren kesintiler, özelleştirmeler ve kamu hizmetlerinin yetersiz finansmanı nedeniyle zayıflamış bir devletin kırılganlığını ortaya koyuyor.

Sivil savunmadaki aksaklıklar, afetten etkilenenlere yönelik desteklerin gecikmesi ve sorumluluğu piyasaya (sigorta, bireysel çözümler, hayır kurumları) yükleme eğilimi, kriz anlarında en savunmasız kesimleri terk eden bir modelin sınırlarını ortaya koymaktadır. Bu tablo iki zıt tepkiye zemin hazırlıyor. Bir yanda terk edilmişlik duygusunu kullanan aşırı sağın güvenlikçi ve otoriter söylemi, diğer yanda ise sorunun yapısal nedenleriyle yüzleşmekten kaçınan merkezci “normalleşme” ve teknik yönetim vaadi.

Bu bağlamda aşırı sağ, devletin her hatasını fırsata çevirmeye ve kendisini “unutulanların” sesi olarak sunmaya çalışıyor. Rejim partileri ise çatışmayı kontrol altına almaya ve krizi idari bir verimlilik meselesine indirgemeye çalışıyor. Oysa mesele siyasî bir tercih: Sosyal devleti ve kamu hizmetlerini mi güçlendireceğiz, yoksa krizi çalışan halkın sırtına yükleyerek mi yönetmeye devam edeceğiz?

İş yasası reformu: asıl mücadele alanı

Seguro’nun öncelikli olarak belirlediği dosyalardan biri de Hükûmetin açıkladığı iş yasası reformu. Bu paket, işçi haklarına doğrudan bir saldırı niteliği taşıyor; güvencesizliği derinleştiriyor, toplu pazarlığı zayıflatıyor ve işverenlerin gücünü artırıyor. Reform paketi, o kadar tepki çekti ki, sendikal konfederasyonları on yılı aşkın süredir ilk genel greve sürükledi.

Kampanya sırasında Seguro, kriterini açıkça ortaya koydu: Sosyal uzlaşma çerçevesinde bir anlaşma sağlanırsa, yani Hükûmet UGT11’nin onayını alırsa reformu onaylayacak. Bu tutum siyasî açıdan öğretici. PS ve PSD ile tarihsel bağları olan kadrolar tarafından yönetilen UGT, son on yılda tam da bu rolü üstlendi. Uzlaşma mekanizması üzerinden işçilere zarar veren politikaları meşrulaştırmak ve Hükûmet ile işveren örgütlerinin tercihlerine toplumsal ve kurumsal bir kılıf sağlamak.

Seguro’nun daha sonra, UGT ile anlaşma olsa bile nihaî metni değerlendirmek zorunda kalacağını söylemesi daha temkinli bir yaklaşıma işaret ediyor, ancak temel gerçeği değiştirmiyor. Burada işçi haklarını savunan bir taahhüt değil, çatışmayı kurumsal kanallar içinde yöneten bir anlayış var ve başlangıç noktası, rejime en entegre sendikal merkezle yapılan bir anlaşma.

Bu nedenle Belém’in iş yasasına yönelik saldırıyı durduracağına güvenmek mümkün değildir. Olası bir veto ya da kamuoyu önünde çekinceler, her zaman güç dengeleri ve uzlaşma mantığıyla sınırlı olacak. Bu çatışmanın sonucu, kapalı kapılar ardında değil; işçilerin seferberlik kapasitesinde, sendikal yanıtın gücünde ve “ehvenişer” mantığını reddeden bir siyasi alternatifin inşasında belirlenecek.

Bu alanda da aşırı sağ, gerçekte işçi haklarına ve emek örgütlerine derinden düşman bir projenin temsilcisiyken, kendisini sahte bir “sistem karşıtı” muhalefet olarak sunmaya çalışacaktır.

Belirleyici mücadele

Cumhurbaşkanlığı seçimleri, Portekiz’deki siyasî durumun temel çelişkilerini çözmedi. André Ventura’nın Belém’deki yenilgisi aşırı sağın yenilgisi anlamına gelmediği gibi, António José Seguro’nun tarihî zaferi de PS’nin sağlam bir biçimde yeniden toparlanması demek olmadı.

Hükûmet zaman kazandı ama kırılganlığını koruyor. PS, toplumsal tabanı yenilenmiş olmasa da yeni bir siyasi araca sahip. Chega ise sağda hegemonya kurma kapasitesi sınırlı olsa da istikrarsızlaştırıcı bir güç olarak pekişiyor. Hükûmete karşı muhalefetin liderliğinin kimde olacağı sorusu açık kalmaya devam ediyor.

Çalışanlar açısından ise yaşam koşullarının kötüleşmesiyle ilgili belirleyici olan, kurumsal düzlemden çok somut mücadele alanları olacak. Önümüzdeki dönemin esas savaşları burada verilecek. Afetlere müdahale, kamu hizmetlerinin savunulması, işçi haklarına ve çoğunluğun yaşam koşullarına yönelik saldırılara direnç bu mücadelenin merkezinde olacak.

Rejim dengelerinden bağımsız, köklü, mücadeleci bir sol yanıt ortaya konmadıkça toplumsal hoşnutsuzluk ya otoriter çözümlere ya da sahte alternatiflere yönelmeye devam edecek. Bizim inşa etmeye çalıştığımız alternatif tam da budur.


  1. André Claro Amaral Ventura, 1983 doğumlu, aşırı sağ Chega (Yeter) partisinin kurucusu Portekizli siyasetçi. ↩︎
  2. António José Martins Seguro, 1962 doğumlu, Sosyalist Parti (PS) üyesi ve 2026 seçimleri sonrası ülkenin Cumhurbaşkanı. ↩︎
  3. Portekizli devlet adamı. 1935 yılında doğdu, orduda yükseldi. 25 Nisan 1974 Darbesinde etkin olarak yer aldı. 1975’te askerî darbeye karşı direnişi örgütledi. 1976 anayasasının ilanından sonra cumhurbaşkanlığına adaylığını koydu ve Haziran 1976’da oyların yüzde 61,5’ini alarak seçildi. ↩︎
  4. Portekizli siyasetçi. 1924 yılında doğdu, Lizbon Üniversitesi’nde tarih, felsefe, ve hukuk eğitimi aldı. 1957 yılında başladığı üniversite eğitim görevlisi işini, diktatör Antonio de Oliveira Salazar’a karşı eylemleri sebebiyle tutuklanarak kaybetti. 1974-75 yılları arasında Dışişleri Bakanı, Nisan 1976 seçimleri ardından da Portekiz Başbakanı oldu. 1983 yılında tekrar başbakanlığa seçildi, 1986-1996 yılları arasında iki dönem Portekiz Cumhurbaşkanlığı yaptı. ↩︎
  5. Sosyalist Parti: Portekiz’deki sosyal demokrat parti. CHP gibi Sosyalist Enternasyonal üyesidir. ↩︎
  6. Başkent Lizbon’da bulunan bölgelerden biri. Portekiz Cumhurbaşkanı’nın ikametgâhı olan Belém Sarayı burada yer almaktadır. ↩︎
  7. Luís Filipe Montenegro Cardoso de Morais Esteves, 1973 doğumlu Portekizli siyasetçi ve avukat. Üçüncü Portekiz Cumhuriyeti’nin 14. Başbakanı olarak görev yapmaktadır.Aynı zamanda Sosyal Demokrat Parti(PSD)’nin başkanıdır. ↩︎
  8. ICS-ISCTE/GfK: Portekiz’de seçimler sırasında sandık çıkış anketleri ve kamuoyu araştırmaları yapan akademik ve profesyonel araştırma ortaklığı. ↩︎
  9. AD (Aliança Democrática): Portekiz’de PSD ve müttefik sağ partilerden oluşan Demokratik İttifak. Ana omurgasını PSD (Sosyal Demokrat Parti) oluşturur. Buna genellikle CDS-PP (Hristiyan Demokratlar) ve bazı dönemlerde küçük sağ partiler eşlik eder. ↩︎
  10. Portekiz Deniz Kuvvetleri kökenli emekli amiral ve bağımsız cumhurbaşkanlığı adayı. ↩︎
  11. UGT (União Geral de Trabalhadores): Portekiz’in en büyük sendikal konfederasyonlarından biri. Tarihsel olarak PS ve PSD’ye yakın bir çizgide konumlanır ve “sosyal uzlaşma” mekanizmaları içinde hükümetlerle iş birliği yapmasıyla bilinir. Bu nedenle iş yasaları ve çalışma reformları konusunda daha ılımlı ve düzen içi bir rol üstlenir. ↩︎

Bir kavram: emeklilik

0

Emekçiler geçimlerini sağlamak için çalışmak; emek gücünü satmak zorunda. Bunun biyolojik, psikolojik, fiziksel bazı sınırları var. Sonsuza kadar çalışmak mümkün değil, insan bedeni ölüyor… Ölene kadar çalışmak da sermaye açısından pek verimli değil. Peki çalışmayan -yaşlı- insan geçimini nasıl sağlayabilir? İşte burada kritik bir kavram karşımıza çıkıyor: emeklilik. Özel olarak ise ücretli çalışanların, işçi sınıfının emeklilik hakkı…

Modern anlamda emeklilik 19. yüzyılda Avrupa’da açığa çıkan bir sistemdir. Emeklilik sistemi kurulmadan önce, yaşlanarak işgücü dışına itilen atıl nüfusun geçimi aile, cemaat gibi dayanışma ağları ile ya da bir hayır işi olarak sağlanmaktaydı. Modern emeklilik, bu enformel ağlar yerine kamusal bir sosyal güvence sunmaktadır. Çünkü kitlesel düzeyde büyüyen işçi sınıfı içerisinde yaşlanan kesimlerin bakımı kapitalist piyasa açısından bir sorundur. Yaşlılıkta yoksulluk ve -iyi kötü- sağlıklı bir yaşam sağlanamazsa sosyal yapı bozulur. Bakım yükü fiziken ev içi ücretsiz kadın emeğine havale edilir ancak yine de geçinmek için bu yetersizdir.

İşçi sınıfının mücadelesi, emeklilik hakkının tarihsel olarak kazanılmasında birincil faktördür. Bunun yanında, işgücünü yeniden üretmek için de verimli bir yöntem olarak görüldüğünden dolayı sermayenin verdiği bir “taviz”dir. Ancak sermaye her fırsatta bu tavizden vazgeçmeye çalışır. Zira 1980’lerden itibaren tüm dünyada egemen olan neoliberal politikalar emeklilik mefhumunu neredeyse yok etmektedir. Türkiye’de de durum çok farklı değil.

Türkiye’de çalışma hayatına dair bütüncül yasal mevzuat ve formel haklar ancak 1945 sonrası gündeme gelmiştir. Emeklilik de bu dönemde yasal bir hak olarak elde edilmiştir. Ancak neoliberal politikaların uygulanması ve işçi sınıfının pazarlık gücünün, örgütlülüğünün ve mücadelesinin zayıflamaya başlaması emeklilik hakkını da etkilemiştir. 1980’lerde başlayan dönüşüm AKP ile asıl hedeflerine ulaşmaya başlamıştır.

AKP iktidarları döneminde, başlangıçta emeklilere dönük refah politikalarında ufak iyileştirmeler olsa da zamanla emekli ücretleri baskılanmıştır. Daha kritiği, emekli olma yaşı kademeli olarak artırılmaktadır. Bu durumda emekliler ek işlerde çalışmak durumunda kalmaktadır. Son on yılda emekli aylıklarında reel olarak ciddi bir düşüş yaşanmakta; emekliler adete açlığa mahkûm edilmektedir.

Sosyal politikaların galebe çaldığı dönemler geçici olabiliyor. Emeklilik hakkının garantisi ve emeklilerin insan onuruna yaraşır bir yaşam sürebilmesinin garantisi ise emeğin iktidarda olduğu bir düzendir.

İstanbul’da ulaşıma zam

0

Yeni yıla girmemizle beraber çalışanlar olarak gelirlere düşük, giderlere yüksek oranda zamlarla karşılaştık. Asgari ücret açıklandığı anda açlık sınırının altında kalarak bir ilke imza atmıştı. Toplumun önemli bir kısmının asgari ücretle çalıştığı gerçeğini ele alırsak açlık sınırı altında yaşayan nüfusun ne kadar yüksek olduğunu da görebiliriz.

Her şeye olduğu gibi ulaşıma da zamlar geldi. İstanbul’da son zammın (yüzde 30) üzerinden henüz dört-beş ay geçmişti. İstanbul Büyükşehir Belediyesi 12 Şubat‘ta yaptığı meclis toplantısında ulaşıma yüzde 20 zam yapılmasını oy çokluğu ile kabul etti. Bu durumda tam bilet 35 TL’den 42 TL’ye ve aylık abonman 2748 TL’den 3298 TL’ye yükselmiş oldu. Milyonlarca insanın kullandığı Marmaray ve metrobüs fahiş fiyatlara yükselmiş oldu. Taksi ücretlerinde de kısa mesafe 175 TL’den 210 TL yükseldi. Bostancı-Adalar vapuru ise 137,48 TL’ye yükseldi.

İstanbul’da asgari ücretle çalışan biri maaşının yüzde 11,8’ini ulaşıma harcıyor. Kalan maaşın büyük bir kısmı da zaten yüksek miktarlarda olan kiraya gidiyor. Elde avuçta bir şey kalmadığı gibi her ay kredi kartı bakiyeleri inceliyor.

İstanbul’da ulaşım hem masraf hem de yüksek konforsuzluk sebebiyle bir eziyet. Toplu ulaşım araçlarının nüfusa oranla çok düşük kalıyor olması sonucu insanlar araçlarda sıkışık ve yorucu bir ulaşıma mecbur kalıyor.

Bu duruma karşı ne yapmalı? Bireysel veya küçük bir grupla hareketçi eylemlerden ziyade, toplumun önemli bir kesimine hitap eden birleştirici ve bütünleştirici eylem tarzlarını benimsememiz gerekiyor. Salt saldırgan eylemlerden ziyade doğru politika ile doğru noktaya baskı işe yarayacaktır.

Sadece ulaşım zamlarını değil bütün zamları kapsayan bir politikayla eylem birliği oluşturulmalı. Sendikaların bu eylem birliğinde rol alması için çalışmalar yapılmalı ve sokakta politikamızı insanlara taşımalıyız.

Avrupa limanlarında Filistin’e destek için grev

0

6 Şubat Cuma günü, limanlarda bugüne kadar en koordineli şekilde yürütülen geniş bir uluslararası seferberlik ve grev gerçekleşti. “Savaş ekonomisi”ne karşı yapılan grev; içlerinde Bilbao, Tanca, Pire, Mersin, Cenova, Livorno, Trieste ve Gioia Tauro’nun yer aldığı 26 Avrupa limanında düzenlendi. İlgili örgütler limanların askerileştirilmesini, İsrail’in Filistin’de sürdürdüğü soykırımı, silah ticaretini ve mevcut silahlanma yarışını protesto etti. Limanların öz denetimine yönelik uluslararası hukukun ihlali ve emperyalizm kınandı. Uluslararası grev çağrısı, İtalya’nın başlıca limanı ve Avrupa ticaretiyle kıtanın silah sanayisi için stratejik bir konumda bulunan Cenova’daki (USB sendikasının bir parçası olan) CALP kolektifi tarafından yapıldı. USB, 2025 süresince dört liman işçisi grevi düzenleyen; İsrail’in Küresel Sumud Filosu katılımcılarını kaçırmasının ardından öğrenci hareketiyle birlikte büyük bir seferberliğe öncülük eden sendika.

Avustralya’da da 8 Şubat Pazar günü, İsrail Devlet Başkanı Isaac Herzog’un ülkeyi ziyareti sebebiyle kitlesel protestolar düzenlendi. Başbakan Anthony Albanese’in desteğiyle gerçekleşen bu ziyaret öncesinde farklı şehirlerde binlerce kişi ziyareti kınamak ve Filistin direnişiyle dayanışmak için sokaklara çıktı.

İsrail, ateşkes imzalanmasından bu yana 500’den fazla insanı katletti. İsrail, 31 Ocak’tan bu yana Gazze’ye ve Han Yunus gibi mülteci kamplarına yönelik çeşitli bombardımanlarla 30’dan fazla kişiyi öldürdü ve saldırılarını yoğunlaştırdı. Bu sırada Refah Sınır Kapısı’nın hâlâ kapalı olması dünya çapında tepki çekiyor.

Küresel Sumud Filosu’nun 29 Mart’ta Gazze’ye doğru yeniden yola çıkacağını duyurmasıyla birlikte bu eylemler, İsrail’in saldırılarına ve uyguladığı soykırıma karşı dünya çapında büyüyen tepkinin, “Nehirden denize özgür Filistin” için verilen mücadeleyi seferber eden güçlü bir faktör olmaya devam ettiğini gösteriyor.

Öğrencilerin rejimle imtihanı

0

Geçtiğimiz ocak ayında üniversite öğrencilerini yakından ilgilendiren gelişmelere şahit olduk. Açıklanan 2026 yılı KYK burs miktarları ve İŞKUR Gençlik Programı ücretleri öğrencilerin gelecek bir senesini şekillendirirken, rejimin genel olarak üniversite eğitimine ilişkin yaptığı planlar üniversite öğrenciliğini kökünden değiştirme potansiyeline sahip.

Üniversite eğitiminin 3 yılda tamamlanmasını amaçlayan yeni bir eğitim sistemi, bizzat YÖK tarafından 2026-2027 yılında uygulamaya sokulmaya hazırlanıyor. Bir senenin 11-12 haftalık üç dönemi kapsayacağı bu sistemin amacı, eğitimin maliyetini düşürerek öğrencileri bir an önce üretim çarklarına fırlatabilmek. Rejimin bu planı doğrultusunda öğrencilerin yoğunlukları katbekat artacak, zaten hem çalışıp hem okumak zorunda kalan öğrencilerin üniversite hayatı adeta bir cehenneme dönüşecek. Yeni eğitimin niteliği ve kampüs yaşamının geçireceği dönüşüm ise hâlâ birer muamma.

2026 ile öğrencilerin hayatında bazı şeyler değişirken bazı şeyler ise hâlâ aynı. KYK burs ve kredilerinin 4000 TL olarak ilan edilmesi ile öğrencilerin bir kez daha sefalete mahkûm edilmesi bu aynılardan biri. Asgari ücretin yedide birine denk gelen bu korkunç miktar, yılın geri kalanında gelecek zamlar göz önünde bulundurulduğunda ne barınmaya ne beslenmeye yetecek. Öğrenciler bu sene de en temel haklarını giderebilmek için çalışmak zorunda kalacaklar. Bu yeni bir şey değil, yalnızca son birkaç yıldır sonuçlarını tüm ağırlığıyla hissettiğimiz ekonomik krizin faturasını emekçilere kesme politikasının bu seneki sonuçları. Her sene olduğu gibi bu sene de faturanın öğrencilere düşen payı altında ezildik, tek fark ezilişimizin her geçen sene daha da katmerlenmesi. Ne bitmeyen krizmiş bu?

Tek Adam rejimi sağ olsun, öğrencilerin karşı karşıya oldukları bu ekonomik çıkmazı ve bursların yetersizliğini daha geçen senenin başında tespit etmişti. Rejim, sorunu tespit ettiği gibi kolları sıvayıp çözüm arayışına düştü: bursları artırmak, KYK yurtlarının yaşam koşullarını insan onuruna yaraşır seviyelere çıkarmak, KYK burs ve yurtlarından sorumlu Gençlik ve Spor Bakanlığının bütçesini artırarak bu önlemlerin alınmasını sağlamak… Rejimin bulduğu parlak çözüm maalesef bunlardan hiçbiri değildi, rejimin çözümü İŞKUR Gençlik Programı adı altında öğrencileri üniversitelerde çalıştırmak oldu. Bu dahiyane çözüm ile rejim bir taşla iki kuş vurmuştu: Bir yandan normal şartlarda üniversite emekçilerinin yapması gereken işleri çok daha ucuza öğrencilere yaptıracak, diğer taraftan ise burs kavramını bitirerek okurken çalışmayı norm haline getirecekti. Şimşek programı kapsamında hem emekçi ücretlerinden hem de burslardan tasarruf anlamına gelen bu dahiyane program 2026 yılında da devam ediyor. İŞKUR’un açıklamasına göre, bu sene program katılımcıları çalıştıkları her gün için 1375 TL “cep harçlığı” alacaklar. Geçen senenin ücretlerine lütfedip yaptıkları yüzde 27’lik bu zam ile beraber öğrencilerin eline geçen miktar hâlâ asgari ücretin çok altında kalıyor. Öğrenciler, rejim eliyle çalıştırılmalarına rağmen rejim eliyle sefalete mahkûm ediliyor.

Rejimin kendi elleriyle çalışmaya ittiği tek öğrenci kesimi maalesef üniversiteliler değil. MESEM projesi kapsamında liseliler, “mesleki ve teknik eğitim” adı altında 2021 yılından beri haftanın 4 günü fabrikalarda ve atölyelerde çalıştırılıyorlar. 400 binden fazla öğrencinin kayıtlı olduğu MESEM’ler kapsamında ağır işlerde çalıştırılan öğrencilere reva görülen para ise 2026 yılında 9, 10 ve 11. sınıf öğrencileri için 8442 TL, 12. sınıf öğrencileri için ise 14.037 TL oldu. Yani çocuk işçilik rejim eliyle yasallaştırılmakla kalmadı, bir de üstüne çocuk işçilere adeta kölelik yevmiyesi dayatıldı. Şu ana kadar en az 17 çocuğun hayatını kaybettiği MESEM’lerin derhal kapatılması gerekirken rejim ne yaptı dersiniz? 2024-2025 eğitim yılında uygulamaya soktuğu mesleki ortaokullar ile çocuk işçiliğin yaşını 11’e kadar düşürdü. Rejimin kendi elleriyle inşa ettiği yasallaşmış çocuk işçiliği rejim bitirmeyecek, bunu ancak mücadele ederek biz başarabiliriz.

Kadın yoksulluğu: patriyarkal kapitalizmin süreklileştirdiği bir eşitsizlik!

0
Fotoğraf: Hülya Çetinkaya / csgorselarsiv.org

Yoksulluk kavramının sözlük anlamına baktığımızda, günlük ihtiyaçların karşılanamaması haliyle tanımlandığını görürüz. Bu tanım ağırlıklı olarak maddi bir yoksulluğa işaret eder. 2026 yılı için açlık sınırı 30.143 TL, yoksulluk sınırı 98.188 TL olarak belirlenmişken; asgari ücret ise net 28.075 TL olarak açıklandı. Böylece ilk kez, asgari ücret açlık sınırının altında kalmış oldu. Ortaya çıkan bu tablo, iktidarın ekonomi politikalarının emekçileri yoksulluğa mahkûm ettiğinin açıkça gösteriyor. Ancak kadın yoksulluğunu ele aldığımızda, meseleyi yalnızca ekonomik eksiklikler üzerinden değerlendirmek yeterli değil.

Kadınları aile içine hapseden ve bakım emeğini görünmez kılan patriyarkal kapitalizm ve toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri, yoksulluğu derinleştiren ve yeniden üreten temel mekanizmalar. Bu nedenle kadın yoksulluğuyla mücadele, patriyarkaya karşı verilen mücadeleden ayrı düşünülemez.

Derinleşen ekonomik kriz dönemlerinde, çeşitli yapısal engeller nedeniyle kadınların ekonomik istihdama katılımının daha da zorlaştığı görülmekte. Kadın işsizliği artarken istihdama katılabilen kadınlar ise çoğunlukla düşük ücretli ve güvencesiz, esnek çalışma biçimlerine yönelmek zorunda bırakılıyor. Bunun temelinde ev içi bakım emeğinin kadınların omzuna yüklenmesi yatıyor. Kadınlar evdeki tüm bakımı üstleniyorlar; yemek yapıyorlar çünkü ev hanesi beslenmek zorunda, temizlik yapıyorlar çünkü evdekiler belli bir hijyen şartlarında yaşamak zorunda. Aile içinde hasta ya da yaşlı birileri varsa onların sorumluluğu da yine kadınlara veriliyor. Çünkü kadınların şefkatli ve duygusal, doğal bakıcılar olduğu düşünülüyor. İşte kadınların üstlenmek zorunda bırakıldığı bu emek biçimi, erkeklerin ücretli emek piyasasına kesintisiz katılımını mümkün kılarken, kadınların ekonomik olarak özgürleşmelerinin önünde bir engel yaratıyor. Ayrıca, kadınlar barınma vs. gibi ekonomik zorluklar dolayısıyla şiddet dahi görse aile-koca evinden ayrılmakta güçlük çekiyor. Bu da yalnızca ekonomik değil psikolojik ve duygusal olarak da yoksullaşmasına neden oluyor. Dolayısıyla bu süreç, aynı zamanda kadınlar üzerinde yoğun bir duygusal yük de yaratıyor.

Öte yandan esnek çalışma modellerinin kadınlara bir “kolaylık” olarak sunulması, bakım yükünün yine kadınların omuzlarında kalmasını normalleştiriyor ve mevcut eşitsizliği derinleştiriyor. Kadınların mevcut sorumluluğunun anne ve eş olarak tanımlanması, kadın yoksulluğunun yapısal karakterini açıkça ortaya koyuyor.

Kadın yoksulluğundan söz ederken, kadınların sağlık gibi en temel haklara erişiminde karşılaştığı ciddi engelleri görmezden gelmek mümkün değil. Özellikle önleyici ve koruyucu sağlık hizmetlerine erişimde yaşanan sorunlar, yoksulluğun kadınlar üzerindeki yıkıcı etkisini daha da derinleştiriyor. Mamografi ve smear testi gibi kanseri erken aşamada tespit etmeye yarayan hayati uygulamalar, randevu engelleri nedeniyle çoğu kadın için fiilen ulaşılamaz durumda. Tek bir test için aylarca beklemek zorunda bırakılıyoruz. Önleyici sağlık hizmetleri denildiğinde akla ilk gelen uygulamalardan biri olan aşılar ise bu eşitsizliğin bir başka boyutunu oluşturuyor. En yaygın kanser türlerinden biri olan rahim ağzı kanserine karşı geliştirilen aşı, Türkiye’de hâlâ ücretsiz ve yaygın biçimde uygulanmıyor. Elbette, fahiş fiyatlardaki aşı ücretini karşılayabiliyorsanız kanserden korunmak mümkün (!) Bu tablo, kadın yoksulluğunun kadın sağlığı üzerindeki doğrudan ve son derece olumsuz etkilerini açıkça ortaya koyuyor.

Yoksulluğu üreten ve derinleştiren mekanizmaların, birbirine eklemlenen bir sarmal ve sistem sorunu olduğunu unutmamak gerekiyor. Tüm bunlara bütünlüklü bir çerçeveden baktığımızda, yoksulluğun neden kadınları erkeklere kıyasla çok daha ağır biçimde etkilediğini daha net görebiliyoruz. Ancak bu eşitsiz tabloyu değiştirmenin de bizim elimizde olduğunun farkında olmalıyız. Mücadelemizi sürdürürken; evde, işte, sokakta, nerede olursak olalım bu sistemi değiştirmek için elimizdeki en büyük kozumuz olan örgütlülüğü ve dayanışmayı kullanmalıyız.

Kıdem tazminatının tavanı işçilerin üzerine çöküyor

0

Çalışanlar için işsiz kalmaları durumunda geçici de olsa bir güvence işlevi gören kıdem tazminatı, 1936’dan bu yana yasal olarak işçilerin en temel haklarından biri olmasına rağmen, tarihsel olarak sürekli budanmıştır.

Tavan tutarı uzun yıllar asgari ücretin katları üzerinden belirlenmiş; 12 Eylül 1980 darbesi ise bu hakkın geriletilmesinde önemli bir kırılma noktası olmuştur. Darbe öncesinde asgari ücretin yaklaşık 7,5 katı olan kıdem tazminatı tavanı, darbe sonrasında 3,7 katına kadar düşürülmüştür. AKP iktidarıyla birlikte bu gerileme kalıcı ve sistematik bir nitelik kazanmıştır.

AKP’nin iktidara geldiği dönemde kıdem tazminatı tavanı asgari ücretin yaklaşık 4,8 katı düzeyindeyken, yıllar içinde düzenli biçimde düşürülmüş ve günümüzde 2 katına kadar geriletilmiştir. 1 Ocak 2026 itibarıyla işten çıkarılan bir işçi için kıdem tazminatı tavanı 64.948 TL olarak belirlenmiştir. Bu tutar yalnızca en yüksek ücretliler için geçerli bir üst sınırdır; asgari ücretle çalışan bir işçi ise fiilen bu rakama yaklaşması bir yana, çok daha düşük bir tazminata mahkûm edilmektedir.

Kıdem tazminatı, iktidar tarafından uzun yıllardır doğrudan ya da dolaylı yollarla ortadan kaldırılmak istenen bir işçi hakkıdır. Bu hak tamamen kaldırılamadığı için tavan tutarları düşürülerek etkisizleştirilmektedir. Her yıl yapılan bu düzenlemelerle kıdem tazminatı fiilen asgari ücret seviyelerine çekilmeye çalışılmaktadır.

İşsizliğin bu denli arttığı bir dönemde kıdem tazminatının düşürülmesi, çalışanları işsiz kaldıklarında doğrudan açlıkla karşı karşıya bırakmaktadır. Çalışanlar yalnızca işsiz kalma korkusuyla değil, aynı zamanda işsiz kaldıklarında tazminatlarını alamama ya da çok düşük tutarlarla geçinememe endişesiyle yaşamaktadır.

Yakın zamanda Okmeydanı’ndaki Özel Okmeydanı Hastanesi’nde işten çıkarılan çalışanların kıdem tazminatları ya hiç ödenmemiş ya da işçiler hak ettiklerinden düşük tutarları almaları için anlaşmaya zorlanmıştır. İşçilerin başlattığı direniş, 51 günün sonunda sonuç vermiş ve haklar mücadeleyle kazanılmıştır.

Patronlar yalnızca ücretler ve çalışma saatleri üzerinden değil, kıdem tazminatı hakkı üzerinden de biz işçilere saldırmaya devam etmektedir. Bizler de bu saldırılar karşısında birlik halinde hareket etmeliyiz. Kıdem tazminatına tavan uygulamasının son bulması; kaynakların sermayeden yana değil işçilerden yana kullanılarak işsiz kalan çalışanlara ek destekler sağlanması ve insanca yaşam koşullarımızın güvence altına alınması için mücadeleyi büyütmeliyiz.

Mücadelenin görünen yüzü: grev hakkı

0

Grev hakkı, işçilerin toplu pazarlık sürecinde taleplerini kabul ettirebilmek için işi topluca ve geçici olarak durdurma yetkisidir. Bu hak yalnızca bir iş bırakma hali değil, emeğin sermaye ve devlet karşısındaki pazarlık gücünü ifade eder. Anayasa ile güvence altına alınan, Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nda tanımlanan bu hak, uluslararası hukukta ILO sözleşmeleri ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamında sendika hakkının uzantısı olarak kabul edilir.

Grev süresince işçilerin iş sözleşmeleri askıya alınır ve ücretleri ödenmez. İşverenin de işçileri işten çıkarma yasağı bulunur. Söz konusu yasal düzenlemelere rağmen pek çok işçi greve katılmaları nedeniyle işten çıkarılıyor veya işverenin aleni işten çıkarma tehdidi ile yüzleşmek zorunda kalıyor. Ayrıca işveren, grev süresince iş sözleşmesi askıya alınan işçiler yerine işe alım yapamaz. Buna rağmen pek çok kez işverenin başka işçiler işe alarak üretime devam ettiğine dair görüntülerle karşılaşıyoruz.

Bununla birlikte grev hakkı, “genel sağlık” veya “milli güvenliği bozucu nitelikte” olduğu gerekçesi ile cumhurbaşkanı tarafından 60 gün süre ile ertelenebilir. Elbette söz konusu kanuni düzenleme ülkemizde grev hakkını suistimal edecek şekilde kullanılıyor. 2025 yılının Temmuz ayında Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü ve üç işletmesinde Türkiye Maden İşçileri Sendikası tarafından alınan grev kararları güvenliği bozucu nitelikte olduğu gerekçesi ile 60 gün süreyle ertelendi. Milli güvenlik ifadesinin hukukumuzda ve sistemimizde kapsamı oldukça geniş, tüm hukuksuz uygulamalar bu gerekçenin arkasına sığınarak gerçekleştiriliyor. “Erteleme” adı altında grevlerin fiilen yasaklanması, Türkiye’de istisna değil kural haline gelmiş durumda. Üstelik Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları, grev ertelemelerinin hak ihlali olduğunu defalarca tespit etmişken, bu kararların uygulamada karşılık bulmadığı da açık. Özetle, her zaman olduğu gibi Anayasa ve kanunlar ile güvence altına alınmış gibi görünen grev hakkının da kâğıt üstünde bir hak olarak kaldığına pek çok örnek verilebilir.

Burada mesele yalnızca hukuk tekniği değildir. Grev hakkına yönelik sistematik müdahaleler, emeğin siyasal alandan dışlanmasının bir sonucudur. İktidar, grevi “ekonomiye zarar”, “istikrar tehdidi” ya da “milli çıkarlar” söylemiyle kriminalize ederken, sermayenin çıkarlarını kamusal çıkar gibi sunar. Grev hakkının daraltılması, doğrudan sınıfsal bir tercihi yansıtır. Rejim, sermaye lehine pozisyon alır.

Ülkemizde grev hakkı uzun süredir hukuki ve siyasi baskı altındadır. Grev ertelemeleri, fiili yasaklar, sendikal örgütlenmenin önündeki engeller bilinen gerçeklerdir. Ancak bu tablo, işçilerin mücadele azmini ortadan kaldıramaz. Aksine, birçok sektörde işçiler haklarını fiili ve meşru mücadelelerle savunmaya devam etmiştir. Metalden madene, belediyelerden sağlığa kadar pek çok alanda işçiler; düşük ücretlere, güvencesiz çalışmaya ve ağır koşullara karşı seslerini yükseltmeye devam ediyor. Grevler yalnızca ekonomik kazanımlar sağlamakla kalmaz, emekçilerin mücadelelerini ve taleplerini görünür kılar. Türkiye’de işçi grevlerinin en dikkat çekici yanı, dayanışma kültürünü yeniden üretmesidir. Grev çadırları, yalnızca bir direniş alanı değil; paylaşmanın, kolektif karar almanın ve birlikte yaşamın mekânlarıdır. Kadın işçilerin öncü rol üstlendiği grevler ise emek mücadelesinin patriyarkal yapılarla da hesaplaştığını gösterir.

Kaynaklar emekçiler yararına seferber edilsin!

0

İktidar, açlık sınırı altına mahkûm ettiği emekçilere ve emeklilere, enflasyonla mücadeleden söz etmeyi sürdürüyor. Oysa sık sık tekrarladığımız gibi bugün yaşadığımız yoksullaşmada enflasyon tek başına bir neden değil, sonuç. Uzun süredir uygulanan ekonomik tercihlerin emekçiler üzerindeki birikmiş etkisiyle karşı karşıyayız.

Emekçinin kaybı derinleşiyor

Güncel veriler bu aşınmanın sistematik olduğunu kanıtlıyor. TÜİK’in Gelir Dağılımları İstatistikleri’ne göre en düşük gelir grubundaki yüzde 20’lik kesim toplam gelirin yalnızca yüzde 6,4’ünü alırken, en yüksek yüzde 20’lik kesim yüzde 48’ine sahip. Emekçilerin reel gelir kaybı yalnızca enflasyonla değil, vergi sistemi aracılığıyla da derinleşiyor. DİSK-AR’ın raporuna göre, 2025 yılı sonunda işçi ücretlerinde enflasyon ve vergi kaynaklı toplam kayıp en az 2 trilyon 501 milyar TL düzeyine ulaştı. Bu devasa kayıp, açık ki iktidar eliyle işçilerden sermayeye doğru gerçekleşen dolaylı bir kaynak transferi.

Günlük yaşam düzeyinde bu tablo daha da somutlaşıyor. BİSAM’ın hesaplamasına göre, eşi çalışmayan ve iki çocuklu bir asgari ücretli, eline geçen ücretle gıdaya günlük yalnızca 267 lira ayırabiliyor. Geçinemeyen emekçiler içinse yaşam mücadelesi daha fazla borçlanma anlamına geliyor. Türkiye Bankalar Birliği’nin verilerine göre Türkiye’de her gün ortalama 12 bin kişi borçlular arasına katılıyor.

Kaynaklar sermayeye

2026 merkezi yönetim bütçesi 18 trilyon TL’yi aşmış durumda. Buna rağmen kamu kaynaklarının önemli bir bölümü ücretleri, sosyal güvenliği ya da kamusal hizmetleri güçlendirmek yerine teşviklere, garanti ödemelerine, yap-işlet-devret projelerine ve faiz giderlerine yönlendiriliyor.

Kaynakların nereye gittiği konusunda İşsizlik Sigortası Fonu yakıcı bir örnek sunuyor. Emekçilerin güvencesi olarak oluşturulan fon, işveren destek mekanizmasına dönüşmüş durumda. DİSK-AR verilerine göre son on yılda fon harcamaları içinde işsizlik ödemelerinin payı azalırken, doğrudan ve dolaylı işveren teşviklerinin payı belirgin biçimde arttı. Son üç yılda fondan işverenlere aktarılan kaynak, işçilere aktarılanın yaklaşık iki katına ulaştı. Buna karşın işsizlerin büyük bölümü fondan yararlanamıyor; 2025 Kasım’ında her 100 işsizden yalnızca 16’sı işsizlik ödeneği alabildi.

Bu tablonun emekçilere sunduğu “fırsat” ise son kullanma tarihi geçmiş ürünlere indirimli erişim imkânı! Oysa açık ki son kullanma tarihi geçen; emekçileri buna mahkûm eden ekonomi politikalarının, bu politikaların uygulayıcısı iktidarın ta kendisi.

Yaşam mücadelesi bir sınıf mücadelesi

Bu sebeple, her alanda verdiğimiz yaşam mücadelesini bir sınıf mücadelesine dönüştürmemiz zaruri. Bu ne demek? Karşı karşıya olduğumuz tablonun Tek Adam rejiminin sınıf karakteriyle doğrudan ilişkili olduğunu ve işçi sınıfını temsil etmeyen hiçbir yeni iktidarın da bu tabloyu kökten değiştiremeyeceğinin farkında olmak. Bu gerçek, emekçilerin yaşam koşullarının iyileşmesi; işçi ücretlerinin ve emekli aylıklarının yoksulluk sınırının üzerine çıkarılması; emekçiler sürekli yoksullaşırken kârına kâr katan şirketlerden, en zenginlerden servet vergisi alınması; mevcut kaynakların emekçiler yararına seferber edilmesi için acil talepler etrafında bir araya gelmeyi gerekli kılıyor. Emek örgütlerimizi birleşik mücadeleye zorlamak, emek eksenli bir politik hat ve bu hat etrafında kurulacak bir emek ittifakı çağrısında ısrar etmek dışında çıkar yol yok!

İspanya’da demiryolu sendikalarının zaferi

0

İspanya’daki demiryolu sendikaları CCOO ve UGT, 9 Şubat Pazartesi günü başlattıkları üç günlük grevin ilk gününde hükümetin önemli bir güvenlik anlaşmasını kabul etmesini sağladı.

Grev çağrısı, ülkede ocak ayında meydana gelen ve onlarca kişinin hayatını kaybettiği iki kazanın ardından yapılmıştı. Kazaların ilkinde 18 Ocak’ta yüksek hızlı trenin raydan çıkıp başka bir trenle çarpışması sonucu 46 kişi hayatını kaybetmiş; iki gün sonra gerçekleşen ikinci kaza ise bir banliyö treninin makinistinin ölümü ve çok sayıda yaralanma ile sonuçlanmıştı.

Hükümet, anlaşma uyarınca gelecek dört yıl için demiryolu ağının iyileştirilmesine yönelik 1,8 milyar avro yatırım yapacağını taahhüt etti. Bu yatırım kapsamında demiryolu hatlarının bakım bütçelerinde önemli artış sağlanacak. Anlaşma kapsamında sektörde 3.650 kişilik yeni iş pozisyonu yaratılacak.

Bir ay içerisinde demiryollarındaki güvenlik faaliyetlerini koordine edecek ve sendikanın da içinde yer alacağı bir güvenlik komitesi kurulacak. Bu sayede çalışanların güvenlik kararlarının alınmasında söz hakkı olacak.

Avrupa Taşımacılık İşçileri Federasyonu’nun aktardığına göre, anlaşmaya imza atan sendikalar, tüm maddelerin uygulanmasını yakından takip edeceklerini ve kazanımların ancak bu önlemlerin fiilen hayata geçirilmesiyle gerçek bir başarıya dönüşebileceğini belirtti.

“Hak için kurban, küp için kavurma!”

0

Beylik laftır. “Kendim için bir şey istiyorsam namerdim!” Menfaatini iyilikle sarmalayıp üstüne bir de fedakârlık fiyongu atma maharetini ifade eder bu söz. AKP zihniyeti bütünüyle bu riyakârlık üzerine kuruludur. AKP, “hak için kurban, küp için kavurma” zihniyetini siyasi bir norm haline getirmiştir. Bu hal bütün toplumsal dokuya sirayet etmiş, zıvanadan çıkmış ve gemi azıya almıştır. Söz konusu olan bütün temel ve ortak değerlerde bir çürüme ve çöküştür. Toplumsal bağlar hiç olmadığı kadar zayıflamış ve zedelenmiş durumdadır.

Siyasi yozlaşma geniş toplum kesimleri için ekonomik çöküşe ve sosyal parçalanmaya yol açmaktadır. Emeklilerin tarihinin en kötü gelir ve yaşam düzeyine gerilemesi bu adaletsiz ve eşitsiz yozlaşmış düzenin bir sonucudur. Bu yozlaşmış sömürü düzeni emeği sermaye karşısında adeta bir paspas haline getirmiştir. Asgari ücret açlık sınırının dahi altına itilmiş, milyonlar bu açlık düzenine mahkûm edilmiştir. Bu yoksunluk ve yoksulluk koşulları altında sokaklar tekinsiz hale gelmiş, suç çocukları dahi içine alarak adeta patlamış ve günlük hayatın sıradan bir parçası haline gelmiştir. 

Bu yaşananlar ne sürpriz ne de istisnadır. Balık baştan kokar. AKP’nin yarattığı mevcut siyasi düzen bütün bir sistemi yozlaştırmış, yozlaşma topluma sirayet etmiş ve nihayetinde bütün sosyal dokuya yayılmıştır. Toplum bindiği dalı keser haldedir. Bu yozlaşmış düzenin devamı topyekûn yıkımdır. Kuşkusuz yaşananlar mecburiyet değildir. Değişim ve yenilenme imkân ve fırsatları vardır. Toplum çoğunluğu yaşananlardan gerekli dersleri almıştır. İhtiyaç gidişatı durduracak ve tersine çevirecek birlik ve beraberliği ve ortak mücadele iradesini ortaya koymaktadır.

Siyasi yozlaşma ve toplumsal çürüme ve çözülüşün ilacı işçi sınıfının önderliğinde tüm ezilen ve sömürülen kesimlerin birlikte hareket etmesidir. Böylesi bir ortak mücadele için en uygun araç ve zemin bir emek ittifakıdır. Toplumsal muhalefetin emek eksenli bir mücadele hattı üzerinde buluşması basit bir iktidar değişiminin ötesine geçme imkânı sağlayacaktır. Tüm bir siyasal ve toplumsal düzenin insan onuruna yaraşır, adalet ve eşitlik temelinde yeniden inşasını mümkün kılacaktır. Emekçiler ve ezilenler için artık bu bir tercih değil bir zorunluluktur. Ya yan yana durup birlikte kazanacağız ya da hep birlikte kaybedeceğiz.

Okur mektubu: kan parası

0
illüstrasyon: Cristina Bernazzani

Geçtiğimiz günlerde mesaideyken bir iş arkadaşımla muhabbet ediyorduk. Bir arkadaşının babasının acil ameliyat olması gerekiyormuş, o gün içinde kan bağışına ihtiyaç varmış. Öyle çok yaygın bir kan grubu da değil, takas da yapmıyorlar. Şans o ki benim kan grubum uyuşuyor. Dayanışma yaşatır, patronla konuştum çıktım gittim Çapa’ya. Kan vermeye.

Kan bağışı merkezinin bankosunda hasta adı, hastane adı doğrularken 50’li yaşlarında bir abi geldi yanıma. Kulak misafiri olmuş, tesadüf o ki o da aynı kişiye kan bağışı yapmaya gelmiş. Onun da formu doldurduk beraber, imzaladık verdik. Sonra sıramızı beklerken başladık muhabbete.

“Akrabası mısın?” diye sordu bana önce. Dedim böyleyken böyle, işten geliyorum. Abinin de hikâyesi farklı değil. Abimiz Yenibosna’da oturuyor. Tekstilde çalışıyor, uluslararası bir firmanın tişört vs. dikimini yapıyorlar. Abi mesaideyken WhatsApp grubuna bir mesaj geliyor: “Bilmemne Bey’in bir akrabasının acil kana ihtiyacı var, verebilecek var mı?” Atölyelerinde 100 küsur kişi çalışıyor, kan grubu tutan insan sayısı beş. Geri kalan dört işçi çeşitli sebeplerden gelemediği için iş abimize kalıyor. Havadan sudan muhabbetten sonra ben kanımı vermeye gidiyorum. Yaklaşık 20 dakika sonra benim iş bitiyor. Abiye “Allahaısmarladık” deyip işe geri dönüyorum.

Çapa’dan Kabataş’a gidene kadar tramvayda düşünüyorum. Demek ki bu patronlarda hepimizin kan grubunun bilgisi var ki, o beş kişinin kim olduğunu bilebiliyorlar. Daha da önemlisi, ameliyat gibi acil bir durumda bir yakınları için bir anda bütün fabrika emirlerine amade olabiliyor, emekçilerin sömürüldükleri yetmiyormuş gibi bir de canlarıyla, kanlarıyla patrona siper olmaları da beklenen bir şey. Yanlış anlaşılmasın, demiyorum ki bir yakınımızın kana ihtiyacı olursa ulaşabildiğimiz herkesten dayanışma beklemek mubah değil. Hasta bu kan bağışları sayesinde ertelenemeyecek derecede önemli bir ameliyatı gün içinde olabildi. Allah şifa versin.

Burada üstünde durmak istediğim şu: Emekçiler ameliyat, kan bağışı gibi konularda yalnızca kendi kısıtlı imkânlarıyla erişebildikleri eş, dost, akrabalarından (en iyi örnekte işyerlerinden, sendikalardan, barolardan) dayanışma bulabilirken patronlar ellerindeki tüm kaynakları isteseler bu uğurda seferber edebiliyorlar. Hayatta kalmamızın temel kaynağı olan kana erişimimiz bile bir noktada parayla ölçülüyor, her ne kadar adı “bağış” olsa da.

Kamulaştırma ve kayyumlaştırma

0

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı CHP’li belediyelere dönük operasyon fırtınasının ardından, “fuhuşturucu” operasyonlarıyla yoğun mesaisini hiç durmadan sürdürüyor. Pek çok boyutu olan bu operasyon dalgalarının önemli unsurlarından birisi de şirket el koymaları ve el konulan şirketlere atanan kayyumlar. Can Holding gibi milyar dolarlık sermaye gruplarından, Papara gibi ödeme kuruluşlarına ve daha küçük çapta onlarca şirket Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) bünyesine alınarak kayyumlarla yönetiliyor. On yıl önce Gülen cemaatiyle bağlantılı şirketlere dönük devasa mülksüzleştirmelerin ardından ilk kez böylesi büyük ve yaygın el koyma operasyonları gerçekleşiyor.

Bu süreçte Saray’ın, başsavcının ve yargılamaların odağındaki isim malum İmamoğlu. Suç örgütü liderliği suçlamasıyla tutuklanan ve mahkeme tarafından yargılama sürecinin 12,5 yıl bulabileceği belirtilen İmamoğlu’nun aile şirketine de bu sırada el konuldu ve kayyum atandı. Bu karara ilişkin İmamoğlu’nun babası geçtiğimiz ay “Komünizm gelmesin diye mücadele ettiğim için çok pişmanım. Çünkü komünizme gerek yok. İstedikleri zaman komünizm ilan ediliyor. Malınıza mülkünüze el konuluyor.” şeklinde bir açıklama yaptı. Bu ifadeler belki de tepkisinin ironik bir şekilde dile getirilmesiydi. Yine de Tek Adam rejiminin “kayyumlaştırma” olarak niteleyebileceğimiz bu politikalarını değerlendirmek ve ayrıca bu uygulamaların komünizm ve bizim kamulaştırma anlayışımızla ilişkisini ele almak açısından bir zemin sunuyor.

TMSF’ye devir kamulaştırma mı?

TMSF ismine Türkiye kamuoyu ilk kez 2001 ekonomik kriziyle aşina olmuştu. O dönemde batan 25 banka TMSF’ye devredilmiş ve TMSF’nin yetkisi altında bu bankalar tasfiye edilmiş veya yeniden yapılandırılarak satılmıştı. 2016’da başarısız darbe girişimi ve ardından ilan edilen OHAL altında, TMSF’nin yetkileri genişletildi ve Cemaatle bağlantılı olduğu iddia edilen şirketlere TMSF tarafından kayyum atandı. TMSF’nin yetkileri, bugün gündemde olan operasyon dalgalarının arifesinde, 2025 Ocak ayında daha da genişletildi. Son düzenlemeyle, mahkeme tarafından şirkete kayyum atanmasına karar verilmesi durumunda, TMSF 5 yıl boyunca şirketi kayyum eliyle yönetebiliyor, şirketin yönetimiyle ilgili geniş yetkilerle donatılıyor, satış veya tasfiye işlemlerine karar verebiliyor.

TMSF eliyle gerçekleştirilen bu mülksüzleştirmeler ekonomide özel sektörün payının gerilemesine, kamunun ağırlığının artmasına neden olmadı. AKP yönetimi bu uygulamaları, içinde bulunduğu krizlere yanıt olarak, sermaye içi kaynak transferi, sermaye kesimlerinin yeniden yapılandırılması amacıyla kullandı. Özellikle OHAL döneminde, en ufak bir denetim mekanizmasından muaf biçimde kayyumlar şirketleri diledikleri gibi yönetti, Saray’ın yönlendirdiği patronlara devasa bir kaynak aktarımı gerçekleşti. Şimdi el konulan şirketlerin de sonunun ne olacağını kestirmek güç değil.

Bu çerçevede, TMSF’nin öne çıkmasıyla şiddetli ekonomik ve politik krizlerin eşzamanlı gerçekleştiklerini görüyoruz. 2001 krizi, Türkiye’nin o döneme dek yaşadığı en büyük mali bunalımdı. 2013-2016 arası, AKP’nin derin bir meşruiyet krizine girdiği ve rejimi otoriterleştirerek hayatta kalmayı başardığı bir dönemdi. Şimdiyse AKP, görece serbest ve adil koşullarda seçimleri kaybedeceği aşikar olan yeni bir bunalımın içinden geçiyor. Yargıyı bir kılıç gibi kullanarak muhalefeti ve sermayeyi kendi çıkarları ve ihtiyaçları çerçevesinde yeniden yapılandırıp yeni bir seçim zaferi için fazla mesai yapıyor.

Kamulaştırma neden zorunlu?

Kapitalizm hiçbir zaman piyasanın “tam rekabet” koşulları altında işlemedi. “Ekonomi dışı yöntemler”, kapitalist devletin ekonomiye müdahaleleri farklı biçimler ve yoğunluklar altında olsa da, kapitalist işleyişin asli unsurlarından birisi oldu. Öte yandan, kapitalizmin içinden geçtiği krizler döneminde, bu müdahalelerin daha görünür ve baskın hale geldiği de bir gerçeklik. Tıpkı, 40 yıllık neoliberal dogmaların egemenler tarafından bir amentü gibi tekrarlandığı bir dönemin ardından, küresel kapitalizmin içinde bulunduğu derin kriz anında olduğu gibi.

“Serbest ticaret”, “uluslararası hukuk”, “demokratik barış” gibi normlar bugün bizzat yaratıcıları tarafından çöpe gönderiliyor. Trump’ın politikaları kişisel çılgınlığı veya tercihlerinden değil küresel kapitalizmin içinde bulunduğu derin bunalımdan kaynaklanıyor. Benzer şekilde, Erdoğan “mülke el koyma” ile komünizm ilan etmiyor. Tam tersine, kendi stratejisi ve öncelikleri doğrultusunda Türkiye kapitalizmini ayakta tutmaya çalışıyor.

“Piyasa ekonomisinin” insanlık tarihindeki en büyük gelir eşitsizliğini yarattığı, üretilen zenginliklerin ve teknik ilerlemelerin ironik biçimde insanlığın büyük çoğunluğunun sefaletini derinleştirdiği bir dönemin içindeyiz. Kapitalizm sadece daha fazla sefalet üretmiyor, aynı zamanda savaşlar ve çevresel yıkımlarla gezegeni bir toplu yok oluşa sürüklüyor. Bu nedenle, ekonominin işleyişinin asli unsurunun sermaye birikimi değil insanlığın ihtiyaçları olması gerektiği hiç olmadığı kadar meşru bir nitelik taşıyor.

Bununla birlikte, Stalinizmin eski ve yeni çeşitleri komünizmi yozlaştırarak onun devletleştirmeyle özdeşleşen bir karikatüre indirgenmesine zemin hazırladılar. Oysaki komünizm, ücretli emek sömürüsünün sona erdiği, insanlığın ulaştığı devasa zenginlik sayesinde sınıfların ve devletin sönümlendiği eşit ve özgür bir toplumun adıdır. Böylesi bir topluma ilerleyebilmek için Türkiye’de de dünyada da fazlasıyla kaynak var. Mesele, bu kaynakların hangi politik tercihlerle nasıl yönetildiğinde düğümleniyor.

Küresel ölçekte olduğu gibi Türkiye’de de, şirketler ve zenginler servetlerini katlarken emekçiler ağır bir sefaletin içine gömülüyor. Bu çıkmazdan kurtuluş ülke zenginliklerinin kamunun ihtiyaçları doğrultusunda yönetilmesi ve denetlenmesinden geçiyor. Bu yönde ilk adım olarak yap-işlet-devret soygunu derhal sona erdirilmeli ve söz konusu projelerin tamamı tazminatsız kamulaştırılmalıdır. Sefaletten ve baskı rejiminden kurtuluş için emekçilerin yönetiminde bankalar, finans, sanayi, enerji, eğitim, sağlık gibi alanlar yüzde yüz kamusal olmalı, insanlığın ihtiyaçları temelinde işleyecek merkezi ve demokratik bir planlı ekonominin parçası olmalıdır.

“İslam Devrimi”nden önce İran

0

İran’da Aralık 2025 sonunda başlayan kitlesel protestolar, tekrardan Şah’ı gündeme getirdi. Devrik Şah’ın oğlu olan, 1980 yılında babasının ölümü üzerine Mısır’da kendini İran Şahı ilan eden Rıza Pehlevi, İslam Cumhuriyeti’nin muhalifi olarak İran diasporasında en çok sesi duyulan figürlerden biri. İran’da “barış” için Trump’tan ve ABD emperyalizminden medet uman, Siyonist İsrail’e desteğini esirgemeyen bu figürün ne vaat ettiği ortada. Peki 1979 İslam Devrimi öncesi nasıldı?

Şubat 1979 Devrimi, işçi sınıfının belirleyici bir rol oynadığı ve çok farklı güçlerin bir araya gelmesiyle oluşan kitlesel bir halk hareketiyle gerçekleşti. Devrimi hazırlayan uzun arka planda 19. yüzyılın sonlarından itibaren yabancı sermayenin ülkeye girişinden duyulan hoşnutsuzluklar, 1920’lerde Şah Rıza’nın işçi mücadelelerine yönelik ağır baskıları ve sendikaların etkisizleştirilmesi, 1940’larda yükselişe geçen sendikal hareketin ve etkili bir muhalefet haline gelmiş olan Tudeh partisinin İngiliz emperyalizmi yardımıyla bastırılması, 1950’lerle birlikte kapitalizmin pekişmesi, Tudeh’in halk cepheci bir anlayışla burjuva Ulusal Cephe ile ittifak yapması gibi kritik dönüm noktaları vardı.

1970’ler, Şah Rıza’nın yarattığı derin ekonomik ve siyasi krize karşı işçi sınıfı ve yoksul halkın büyük tepkilerine sahne oluyordu. 1977’de Şah’ın gecekonduları yıkma girişimine karşı 50 bin gecekondu sakininin direnişi rejime geri adım attırdı. Grev sayısı artıyor, işçiler fabrikaları ateşe veriyordu. Bir yandan da sürgündeki Ayetullah Humeyni liderliğinde, monarşik rejime karşı İslami bir muhalefet de örülmeye başlıyordu. Mollaların çağrısıyla örgütlenen protestolar yaygınlaşıyor, rejimden hoşnutsuz çarşı esnafı, tüccarlar ve kent yoksulları da bu dini muhalefette kendine yer buluyordu.

Eylül 1978’de ABD destekli Şah, sıkıyönetim ilan ederek binlerce göstericiyi katletti. Şah’ın Kara Cuma olarak anılan bu kanlı hamlesi protestoları bastırmak yerine işçi sınıfını daha da harekete geçirdi. Hemen ertesi gün Tahran’da yüzlerce petrol işçisi sıkıyönetimi ve katliamı protesto etmek için greve çıktı. Sonraki günlerde bunu İsfahan, Abadan, Tebriz, Şiraz ve Ahvaz’daki petrol işçilerinin grevi izledi. Ekim ayına gelindiğinde pek çok sektöre yayılan grevler hayatı felç ediyor; ekonomik ve siyasi talepler birleşiyor; işçiler ücret artışı, sosyal yardım ve hizmetlerin iyileştirilmesi, sıkıyönetime son verilmesi, Pehlevi rejiminin gizli polis örgütü SAVAK’ın dağıtılması ve siyasi tutukluların serbest bırakılmasını talep ediyordu. Humeyni de grevleri destekliyor, eylemleri sürdürmeye çağrısı yapıyor ancak bu kitlesel hareketin dini bir muhalefet olduğunu iddia ediyordu. Halbuki hareketin itici gücü yoksul halk ve işçilerdi, bu yüzden Humeyni işçi hareketinin denetimini ele geçirmeye çalıştı. Hareketi devrim olarak adlandırıyor, adaletten ve demokrasiden bahsediyor, geniş halk kitlelerinin taleplerine uyarlanarak Şah’a karşı muhalif konumunu güçlendiriyordu. Humeyni etrafında oluşan dini ağ ve politik faaliyetin camiler aracılığıyla da örgütleniyor olması Humeyni’nin işini kolaylaştırdı. Böylece mollalar sokak hareketi üzerinde egemenlik kurabildi ve grev komitelerinin gelişimi sınırlandı. Ulusal Cephe ve Tudeh’in etkili bir alternatif yaratamadığı, Fedayiin ve Mücahidin gibi fabrikalarda ayaklanmış işçilerden kopuk gerilla örgütlerin başarısız olduğu, dolayısıyla devrimci bir sınıf önderliğinin olmadığı bir durumda Humeyni bu iktidar boşluğunu değerlendirdi.

16 Ocak 1979’da Şah ülkeyi terk ederek Mısır’a gitti, Humeyni 1 Şubat 1979’da İran’a geri döndü. Daha önce grevleri destekleyen Humeyni bu sefer grevleri sona erdirmeye çabaladı, işçi hareketini yıkmaya girişti. Şah’ın kaçmadan önce tavizlerle ayaklanmayı söndürme umuduyla başbakanlığa getirdiği Ulusal Cephe’den Şahpur Bahtiyar hükümeti 11 Şubat’ta düşünce Humeyni, burjuva ve küçük burjuva temsilcilerden oluşan bir geçici hükümet atadı. Humeyni’nin hükümeti artık “Devrim bitti, yeniden inşa dönemi başladı,” diyordu. Kadın örgütlerinin, köylü meclislerinin ve işçi şuralarının gelişip güçlendiği ve yer yer kontrolü elinde tuttuğu, işçi hareketinin yeniden yükselişe geçtiği bir dönemde Tudeh’in Stalinist aşamalı devrim anlayışıyla (Stalinizm İran’da proletaryanın sosyalist devrim yapamayacağını düşünüyordu) Humeyni’nin atadığı geçici hükümete koşulsuz destek vermesi, gerilla örgütlerinin işçi sınıfının çıkarına bir tutum almaması, kısacası İran solunun tarihi bir fırsatı elinden kaçırması mollaların karşıdevrimiyle sonuçlandı.

Böyle bir arka plana dayanan tabloda Pehlevi ehvenişer midir? Molla diktatörlüğü karşısında monarşi mi seçilmeli? Şah dönemini “batı modernizmi” ve sekülerizm nostaljisiyle anmak yerine o dönemin İran işçi sınıfı açısından ağır bilançosunu unutmamalıyız. Mollaları da kralları da seçmek zorunda değiliz. İran’daki protestolarda “ne Şah ne Şeyh” diye yükselen sesler başka bir yolu işaret ediyor.

Dünden bugüne ICE: ABD’nin göçmenlere saldırı aygıtı

0

ICE (ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Teşkilatı), 11 Eylül saldırılarını takiben çıkarılan Ulusal Güvenlik Yasası kapsamında 2002’de kuruldu. Kendisinden önce benzer alanlarda faaliyet gösteren kurumların yerini aldı. Bu açıdan ICE, 11 Eylül saldırılarının ardından ABD genelinde özellikle Müslümanlara karşı ırkçılığı körükleyen toplumsal travmanın kurumsal yansıması olarak görülebilir. Kuruluşundan itibaren eleştirilerin hedefi olsa da Trump’ın ilk döneminden itibaren daha fazla tepki çekmeye başladı.

Şu günlerde ICE uygulamalarındaki sertleşmeler ve hükümetin federal kolluk gücü işlevi almasıyla dünya gündeminde daha görünür biçimde yer alıyor. Ancak Batı medyasında liberal demokrat rüzgârların hâlâ hâkim olduğu 2020 öncesinde de ailelerinden ayrılan çocuklar ve toplama kamplarıyla pek çok protestonun, hatta silahlı eylemlerin hedefi olmuştu. 7 Mayıs 2018’de Trump, göçmenlerin çocuklarının ailelerinden koparılmasına izin veren “sıfır tolerans” politikasını başlattı.

Bu dönem, ailelerinden ayrıldıktan sonra derme çatma toplama merkezlerinde hapsedilen çocukların görüntülerinin getirdiği yankıyla ülke genelinde 700’den fazla şehirde ICE’a karşı protestolar düzenlenmişti. Ardından Trump, tabandan gelen baskıyla ailelerin ayrılması politikasından geri adım attı. Ancak bu geri adım ICE’ın faaliyetlerini genel anlamda durdurmadı. Kurumlar, ailelerin ayrılması vakalarını raporlamaya devam etti. İşyerlerine yönelik baskınlar; onlarca, yüzlerce tutuklamanın yapıldığı kapsamlı operasyonlar ve hastane, okul çevrelerinde yapılan tutuklamalarla ICE göçmen karşıtı faaliyetlerini sürdürdü. Bu dönemde de toplama merkezlerindeki aşırı kalabalık, hijyen eksikliği, tıbbi yetersizlik gibi konular insan hakları kuruluşlarının raporlarının konusu oldu. 2020’de Georgia eyaletinin Irwin kentindeki ICE toplama merkezinde göçmen kadınlara rızaları dışında jinekolojik operasyonlar yapıldığına ve bazı kadınların zorla kısırlaştırıldığına yönelik iddialar ABD Kongresinde soruşturma konusu oldu ve ülke çapında skandal yarattı.

Tüm bu şartlar altında ülke genelinde ICE karşıtı protestolar devam etti. 2018’de “aileler bir arada kalmalı” yürüyüşleri kadar yoğun ve kitlesel olmasa da Portland’da “OCCUPY ICE!” (ICE’ı işgal et) hareketi başladı ve Detroit, New York, Los Angeles, Washington, Chicago gibi kentlere yayıldı. Eylemciler ICE ofislerinin önlerinde barikatlar kurup ICE’ın faaliyetlerini engellemek için uzun süreli protestolar düzenledi. 2019’da Washington eyaletinin Tacoma kentinde Willem van Spronsen, ICE’a ait bir toplama merkezine çeşitli yanıcı silahlarla bireysel bir saldırıda bulundu. Ancak eyleminde başarılı olamadı ve öldürüldü.

2018 “ICE’ı işgal et” protestolarından

Trump’ın ardından gelen Demokrat Biden döneminin başlarındaysa ICE’ın faaliyetleri görece kısıtlandı. İşyeri baskınları sınırlandırıldı, toplama merkezleri kapatıldı ya da düzenlendi. Rıza dışı kısırlaştırmalarıyla ünlü Irwin Toplama Merkezi kapatıldı. ICE’ın tutuklamaları, suç işlemiş ya da ABD güvenlik aygıtı tarafından tehlikeli olarak damgalanmış kişilerle sınırlandırıldı. Ancak bu durum ilerleyen süreçte değişti. Biden yönetimi, ICE’ın göçmen tutuklama kapasitesinde tarihi bir artış yapan bütçeyi onayladı ve ICE’ın tutuklama kapasitesi 41.500 kişi civarına çıktı. Pek çok kurum ve kişi bunu protesto etti. İnsan hakları örgütleri bir açık mektup yayımlayarak Biden’ı bu politikadan dönmeye çağırdı. Biden dönemi sona ererken ICE’ın faaliyetleri ve tutuklamaları Trump’ın ilk döneminin üzerine çıkmıştı. Biden dönemi, Demokratların diğer pek çok konuda olduğu gibi göçmen politikası ve ICE konusunda da Cumhuriyetçilerin en sağ kanadının uygulamalarından geri dönmek söz konusu olduğunda bile oluşturulan utanç tablosuna mavi kurdele takmanın ötesine geçemediğini gösterdi.

Trump’ın 2. dönemi ise durumu çok daha kötü bir hale getirdi. Trump göreve gelir gelmez göçmenlikle ilgili oldukça kapsamlı bir kararnameye imza attı. Bu kararnamenin adı bile yeni dönemin uygulamalarının ardındaki zihniyeti algılamak için yeterliydi: “Amerikan Halkını İşgale Karşı Korumak” Bu kararnameyle yasadışı göç bir “ulusal güvenlik meselesi” olarak tanımlandı. ICE’ın bütçesi, yetkileri ve operasyonel kabiliyetleri artırıldı. ICE’ın faaliyet bölgesi sınırların bir miktar içine kadar sarkarken, bu dönemde ülkenin her köşesinde aktif, silahlı ve anonim birimlerden oluşan bir federal kolluk gücü haline getirildi. Plakasız araçlarla, maskelerin ardında gizlenen yüzleriyle ve federal hükümetin korumasıyla çalışmalarına devam etti. ICE’a personel alımlarına yönelik düzenlemeler değiştirildi. Muhalifler bu değişikliklerle pek çok radikal sağcı Trump yandaşının ICE’a katıldığını ve Trump’ın silahlı polisi olarak faaliyet göstermeye başladıklarını söylüyordu.

ICE’ın operasyonları giderek büyüdü, daha askeri biçimler almaya başladı. Göçmenlerin ICE gibi kurumlara teslim edilmediği ve yerel hizmetlerden faydalanabildiği “sığınak şehir” denen kentler federal yaptırımlarla tehdit edildi. Pek çok muhalif ICE’ı Trump’ın federal kolluk gücü olmakla ve demokrat kentlere karşı bir baskı aygıtı olarak kullanılmakla eleştirdi. ICE, sığınak şehirlerde büyük operasyonlar düzenleyerek adeta fiili bir işgal durumu yarattı. Bu süreçte yerel kurumlarla federal yönetim arasında derin bir ayrışma yaşandı. Demokratların elindeki hedef alınan yerel yönetimler ICE’ın yasadışı uygulamalarını işaret ederek işbirliğini reddettiler.

Şubat 2025’te Los Angeles’ta başlayan büyük tutuklama faaliyetleri kentte bazı protestoları tetiklemişti. Haziran ayında ise tutuklamalar daha büyük bir isyan dalgasını tetikledi. On binlerce kişinin sokaklara döküldüğü bir seferberlik süreci yaşandı. Trump yönetimi isyanı bastırmak için kente ulusal muhafızların konuşlandırılacağını ilan etti ve 2000 asker gönderdi. Takip eden dönemlerde pek çok farklı eyalette ve şehirde Trump yönetimini ve ICE uygulamalarını hedef alan protestolar düzenlenmeye devam etti. Devam eden protestolar, Reddit üzerinden doğan 50501 hareketi gibi ulusal çapta yayılan hareketlere de ev sahipliği yaptı.

2025 Los Angeles Protestoları

2025’in Aralık ayındaysa Trump, Somalileri “çöp insanlar” olarak tanımlayarak onları kovmak istediğini söylediği açıkça ırkçı söylemlerde bulundu. Hedef, 80.000 civarı Somalilinin yaşadığı Minneapolis kentiydi. Çoğu vatandaş ya da yasal göçmen olan bu kitleye yönelik söylemler büyük bir tepki yarattı. Ocak ayı geldiğinde Minneapolis-Saint Paul Metropol bölgesine 2000 ICE ajanı gönderilerek devasa bir operasyon başlatıldı. ICE ajanları uzun bir süre boyunca kentte göçmen avını sürdürdü ve bu süreç boyunca protesto edilmeye devam etti. Yasal bir gözlemci olarak ICE operasyonlarından birinin yakınında bulunan Renee Good, ICE ajanlarının uyarısıyla arabasının içinde uzaklaşmaktayken ICE ajanı Jonathan Ross tarafından vurularak öldürüldü. Videolar ve tanıklıklara karşın Trump yönetimi 37 yaşındaki, üç çocuk annesi Good’u terörist ilan ederek göçmen avcısı federal terör aparatlarını korumaya aldı.

Cinayet ulusal çapta bir protesto dalgasını tetikledi. Ülkede 80 yıl sonra ilk defa bir genel grev düzenlendi. Tehlikeli kabul edilebilecek derecede düşen sıcaklıklar ve fırtınalara karşın Minneapolis başta olmak üzere pek çok kentte kalabalık protestolar düzenlendi. Aradan yalnızca 17 gün geçmişti ki, aynı şehirde ICE ajanlarının şiddet gösterdiği bir kadını korumaya çalışan hemşire Alex Pretti vahşice katledildi. Yine her şey videoya alınmıştı. Altı ajan tarafından dövülerek etkisiz hale getirilip belindeki yasal olarak taşıma ruhsatı bulunan silahı alındıktan sonra üzerine ondan fazla mermi boşaltılarak öldürülmüştü. Tüm kanıtlara rağmen Trump yönetimi ICE ajanlarını savunmaya devam etti. Bu ikinci cinayet tepkileri daha da ivmelendirdi. Kitlesel protestolar ve genel grevin yanında yerel kurumların tepkileri de keskinleşti. Tepkiler Trump’ı sembolik de olsa bir geri adım atmaya ve Minnesota’daki operasyonların kilit ismi Gregory Bovino’yu kentten geri çekmeye zorladı. Bu dönemde yapılan anketler, ABD vatandaşlarının giderek artan bir çoğunluğunun ICE’ın tamamen kaldırılmasından yana olduğunu gösteriyordu. Cumhuriyetçiler içinden bile itirazlar gelmeye başladı. Ancak anketlerin gösterdiği bir diğer şeyse, genele kıyasla azınlık olarak da kalsa Trump’ın göçmen politikalarının tamamen arkasında olan bir Cumhuriyetçi kitlenin varlığıydı.

Minneapolis genel grevi

Bugün ICE, Trump’ın silahlı federal kolluk kuvveti olarak faaliyet göstermeye devam ediyor. İlerleyen süreçte daha fazla ölüm ve devlet şiddetiyle karşılaşma olasılığımız kadar, daha etkili kitlesel direnişlere tanıklık etme olasılığımız da oldukça yüksek. ICE devletin ve Trump hükümetinin imkânlarını tamamen arkasına almış olsa da yerel kurumlar ve sokaklara dökülen kitleler çeşitli biçimlerde direnmeye devam ediyor. İnsanlar ICE ajanlarının kaldığı otellerin önünde gece gündüz ses yaparak dinlenmelerini engelliyor, her hareketlerini kaydediyor, maskelerin ardında gizledikleri kimliklerini ifşa ediyor. Göçmenlerle dayanışma ağları kuruluyor. Demokratlar, taban tarafından bu Nazi özentisi uygulamalara daha açık şekilde karşı çıkmaya zorlanıyor. Trump tarafından şu anda olduğu noktaya getirilen ICE, şüphesiz önümüzdeki birkaç yıl boyunca ABD’nin temel gündemlerinden biri olacak ve siyasetin akışını belirleyecek.

Kıbrıs’ta sendika hakkı için mücadele: Ektam’da grev

0

Gazimağusa – Köprülü’de faaliyet gösteren ve Pepsi’nin de aralarında bulunduğu birçok içeceğin adanın kuzeyindeki distribütörü olan Ektam Kıbrıs Ltd’de 6 Şubat günü grev başladı. Sendikalı olarak işyerinde yetkiyi alan 39 işçi toplu sözleşme ve iş güvencesi talep ediyor.

DEV-İŞ’e (Devrimci İşçi Sendikaları Federasyonu) bağlı Emek-İş Sendikası, eylemin başlangıcında bunu 24 saatlik bir grev olarak duyururken, süreç daha sonra iş güvencesi ve toplu iş sözleşmesi için süren kesintisiz bir eyleme dönüştü.

Sendika, işçilerin uzun süredir temel yasal haklardan tam yararlanamadığını, örgütlenme ve yetki süreci tamamlandıktan sonra işverenle toplu görüşme zemini arandığını; ancak bu aşamada işçilere baskı yapıldığını ve grev sürecinde işten çıkarmaların devreye sokulduğunu belirtiyor.

KKTC Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ise sendikalaşmanın anayasal hak olduğunu, taraflarla görüşmeler yürüttüğünü ve işten çıkarma bildirimlerinin inceleneceğini açıkladı.

Lgbti+ hak savunucuları hedefte: Defne Güzel’e “genel ahlak” davası açıldı

0

17 Mayıs Derneği yönetim kurulu başkanı Defne Güzel, derneğin interseks hakları ile ilgili çalışmaları gerekçe gösterilerek yargılanıyor. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianameyle Güzel hakkında üç yıla kadar hapis ve siyasi yasak talep ediliyor.

Açılan davanın temelinde derneğin yayınladığı iki eser yer alıyor: İnterseks bireylerin kişisel deneyimlerine odaklanan “#BenimİnterseksHikayem” başlıklı kitap ve “Çocuklar, Karacalar, Çiçekler, Ateşler” isimli sanat sergisinin kataloğu. Savcılık bu yayınların “genel ahlaka aykırı” olduğunu öne sürüyor.

Derneğin açıklamasına göre savcılığın atadığı üç kişilik bilirkişi heyeti, Temmuz 2025’te sunduğu raporda derneğin tüm faaliyetlerinin tüzüğe ve hukuka uygun olduğunu ve herhangi bir usulsüzlük bulunmadığını belirtti. Ancak savcılık, bu raporu dikkate almayarak dava açtı. İddianamede, Defne Güzel ile hiçbir organik bağı olmayan üçüncü kişilerin sosyal medyada paylaştığı içerikler de suç unsuru olarak dosyaya eklendi. Hukukçular, başkalarının paylaşımlarından bir dernek başkanının sorumlu tutulmasının temel ceza hukuku prensiplerine aykırı olduğunu vurguluyor.

17 Mayıs Derneği, yaptığı açıklamada süreci hukuk garabeti olarak tanımladı. Dernek davanın hak savunuculuğuna, ifade özgürlüğüne ve interseks görünürlüğüne yönelik olduğunu belirtti. 

Sivil toplum örgütlerinden ortak ses: “Bu bir sansür girişimidir”

14 sivil toplum örgütü, ortak bir açıklama yayımlayarak davanın sadece Defne Güzel’e değil, tüm lgbti+ hareketine ve ifade özgürlüğüne yönelik bir saldırı olduğunu belirtti. Yapılan açıklamada, “ahlak” kavramının bir kılıf olarak kullanılarak hak temelli çalışmaların kriminalize edildiği ve sanatsal üretimin sansürlendiği ifade edildi. Örgütler, bu davanın sivil toplumu susturmaya yönelik bir gözdağı olduğunu savunarak tüm demokratik kamuoyunu dayanışmaya çağırdı. 

Defne Güzel’in 1 yıldan 3 yıla kadar hapis istemiyle yargılanacağı davanın ilk duruşması, 12 Mayıs 2026 tarihinde, saat 09:40’ta Ankara 74. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülecek.

Operasyonlar: sahne ve arkası

0

Türkiye 2026 yılına da ardı arkası kesilmeyen operasyon fırtınalarıyla girdi. İktidarın halka “Temiz Eller” veya “Borsa Operasyonu” gibi süslü isimlerle sunduğu bu süreçler, adaleti sağlamaktan çok sermayenin kendi içindeki kanlı hesaplaşmasını gizleyen bir perdeye dönüştü. Mülkiyetin iktidar eliyle yeniden bölüştürüldüğü bu düzende vitrine ünlüler, futbolcular ve piyonlar konulurken dükkanın arka tarafında trilyonluk bir vurgun çarkı dönmeye devam ediyor. Tüm bunlar yaşanırken toplum üzerindeki baskı ve ayrımcılık de hiç hız kesmiyor.

Bavullar ve pirinç levhalar

Ekonomik krizin faturası halkın 30 avroluk yurtdışı alışverişine kesilerek gümrük duvarları örülürken, rejimin imtiyazlı sahipleri devletin VIP salonlarını birer kaçakçılık otobanına çevirdi. İthalat kotalarıyla yaratılan karaborsa düzeninde; milletvekilleri ve üst düzey bürokratlar, diplomatik ayrıcalıklarını ve nüfuzlarını birer zırh gibi kullanarak bavullar dolusu altını ülkeye sokarken suçüstü yakalandı, ancak bu devasa suç bizzat yargı eliyle örtbas edildi. “Pirinç levha” yalanıyla milyarlarca liralık hayali ihracat yapan sermaye grupları devlet teşvikiyle fonlanırken, valizlerle yakalanan siyasilerin soruşturmalarının sessiz sedasız kapatılması, bu yağma düzeninin münferit değil, tepeden tırnağa organize ve korumalı olduğunu kanıtlamakta. Milyonlarca emekçi açlık sınırında yaşam savaşı verirken, birilerinin kilerinden yüzlerce kilo altın çıkması bu çürümüş düzenin doğal sonucudur.

Sermaye el değiştiriyor

Burada mesele sadece kaçakçılık iddiaları da değil, doğrudan güç ilişkisiyle yürüyen bir mülkiyet operasyonu izliyoruz. Ciner grubunun medya varlıklarının satış süreci 2024 sonunda imzalanıp 2025’te tamamlanmıştı. Bu hattın devamında Can Holding soruşturmasının Ciner ve Park Holding’e uzanması, peşinden gelen yakalama kararları ve kayyum uygulamaları bize sermaye, medya ve devlet üçgenindeki çıplak denetimi gösteriyor.

2026 Ocak ayında mahkeme kararıyla Park Holding’deki yönetim kayyumunun kaldırılıp TMSF’nin denetim kayyumuna dönüştürülmesi, bu el değiştirme rejiminin ne kadar esnek ve merkezi yürüdüğünü kanıtladı. Kimi zaman doğrudan el koyuyorlar, kimi zaman ise gözetim altında tutarak süreci “normalleştiriyorlar.”

Korku iklimi ve toplumsal felç

Operasyonların vitrinindeki bu şovlar aslında toplumu güvenlik parantezine alarak felç etmeyi amaçlayan bir sindirme politikasından ibarettir. Ünlülerin evleri basılarak “her an herkes alınabilir” mesajı verilirken, asıl şiddet sokakta hakkını arayanlara yöneliyor. İşçisinden öğrencisine, Cumartesi Anneleri’nden çevre savunucularına kadar herkese karşı kullanılan orantısız güç ve işkence, artık rutin bir yönetim tekniği haline geldi. Bu fiziki zorbalık, “etki ajanlığı” gibi ucu açık yasalarla ve sivil toplumun casusluk sopasıyla tehdit edilmesiyle destekleniyor. Kayyum atamalarıyla halkın iradesi gasp edilerek hukuki bir korku düzeni inşa ediliyor.

Ne yapmalı?

Karşımızdaki bu tablo sadece münferit adli vakaların toplamı değil, aksine sistemsel bir çöküştür. Bu operasyon fırtınası adaletin terazisini değil, iktidarın tasfiye ve yeniden bölüşüm mekanizmasını çalıştırıyor. İsimler değişiyor, dosyalar büyüyor ve vitrin sürekli yenileniyor ama emekçinin sorunları bir türlü çözülmüyor, kötüleşiyor.

İhtiyacımız olan şey, sermayenin kendi iç kavgasını tribünden izlemek değildir! Bu bataklığı üreten düzene karşı örgütlü, kalıcı ve sınıfsal bir hat kurmamız gerekiyor. Gerçek temizlik ancak emeğin, toplumun ve adaletin kamusal bir zeminde yeniden kurulmasıyla mümkündür. Denetimin vitrinlerdeki şovlarda değil, emekçilerin gerçek söz ve karar gücünde olduğu bir düzeni hep birlikte inşa etmeliyiz.

“Ağır” hesaplar ve emperyalizmin çıkmazı

0

21. yüzyılın ikinci çeyreği fiilen başladı. Bu yeni perde, emperyalizmin yapısal krizinin derinleştiği, hegemonyanın sarsıldığı ve paylaşım gerilimlerinin vites yükselttiği bir döneme açılıyor. ABD’nin Trump’ın suretinde cisimleşen saldırganlığıyla, Monroe Doktrini tozlu raflardan indirilip masaya kondu. ABD, tüm Amerika kıtasını “arka bahçesi” olarak gördüğünü, burada Çin’in ticari ve siyasi varlığına tahammül etmeyeceğini, kıtanın yeraltı ve yerüstü kaynaklarının kayıtsız şartsız ABD holdinglerine açılması gerektiğini ilan etmiş durumda. Grönland da bu kıtaya dahil.

Güney Amerika’nın siyasi haritasına bakıldığında, Arjantin’de, Peru’da ve Şili’de “Trumpist” iktidarların emperyalizmin yerel acenteleri olarak birtakım siyasal mevzileri tuttuğu görülüyor. Bu kuşatma altında gözler, kaçınılmaz olarak dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip Venezuela’ya çevriliyor. 3 Ocak günü narkoterör kılıfıyla Maduro’nun kaçırılması ABD’nin ana hedefi değildi. Venezuela’yı ehlileştirmek için bir başlangıçtı sadece.

ABD, kaya gazı devrimiyle birlikte hafif petrol açısından zenginleşti ve ihracatçı konuma geldi. Ancak bu madalyonun sadece bir yüzüdür. ABD’deki mevcut rafinerilerin teknolojik altyapısı, on yıllar önce “ağır petrol” işlemek üzere kuruldu. Kendi çıkardıkları hafif ve pahalı petrolü ihraç edip rafinerilerini çalıştırmak için Venezuela’nın ağır petrolüne o nedenle hâlâ muhtaçlar. Bu sadece ticari bir tercih değil, ABD sanayisi için teknik bir zorunluluktur. Bir başka hedef de dünyanın en çok petrol ithal eden ve Güney Amerika ülkelerinin en büyük ticaret ortağı olan Çin’in petrole olan ihtiyacında ABD’ye bağımlı olması veya bu ticareti ABD’nin küresel ölçekte kontrol edebilmesi. Unutulmasın ki Çin, ABD’den petrol ithalatını kademe kademe azaltıyor. Venezuela petrolü, bu açıdan ABD’nin Çin’e karşı bir enerji kozu olarak da okunabilir.

İşte tam bu noktada, Venezuela’daki mevcut rejim ile emperyalizm arasındaki “dans”ın ritmi değişiyor. Ana hedef; Chevron başta olmak üzere petrol tekellerine “hukuksal güvence” verilmesi, daha önce kamulaştırılan sahaların kâr transferinin garanti altına alınması ve ülkenin hukuk sisteminin uluslararası sermayenin ihtiyaçlarına göre yeniden dizayn edilmesidir. “Antiemperyalizm” söylemi ardına gizlenen bu yeni uzlaşı arayışları, Venezuela halkının değil, petrol şirketlerinin ve yerel bürokrasinin bekasını öncelemektedir. Emperyalizm, Bolivarcı rejimi kendi yörüngesine, “teslimiyet anlaşmalarıyla” çekmeyi hedeflemektedir.

Ancak ABD emperyalizminin büyük çelişkisi, dışarıda saldırganlaşırken içeride toplumsal yarılma yaşıyor olması. Göçmen polisine (ICE) dönük protestolar; paramiliter dinamikler taşıyan kolluk güçlerine karşı gelişen seferberlikler ve eyaletler ile federal hükümet arasında belirginleşen çatlaklar ABD’nin iç istikrarını tehdit ediyor. Tüm Amerika’yı denetim altına almaya çalışırken, kendi evindeki yangını söndürmekte zorlanan son derece kırılgan bir hegemonya ile karşı karşıyayız.

Bir diğer önemli çelişki ise sınıf mücadelesinin öngörülemez doğasıdır. Kıta genelinde iktidarlar Trump’a biat etse, yerel burjuvaziler ABD ile el sıkışsa bile, Latin Amerika’nın işçi sınıfı ve yoksul halkları, bu sömürü çarkına çomak sokma potansiyelini koruyor. Sınıf mücadelesini denetleyen, durduran bir merci yoktur. Kıtasal ölçekte gelişecek bir direniş, emperyalizmin tüm planlarını altüst edebilir.

Emperyalist kapitalist sistemin bir parçası olup piyasa mekanizmasıyla eklemlenmişken, ABD ile sadece kısmi ve konjonktürel sürtüşmeler yaşayarak “bağımsız” kalınamaz. Kapitalizmden gerçek, köklü ve devrimci bir kopuş yaşanmadan emperyalizmin saldırıları bertaraf edilemez; sadece ertelenir veya pazarlık konusu haline getirilir. Güney Amerika’daki enternasyonal inşanın önüne koyması gereken acil sorunlar ve keskin bir sınıf mücadelesine sahne olacak bir dizi değişim dönemi bizleri bekliyor. Çözüm kıtasal ölçekte, kapitalizmden kopuşu hedefleyen birleşik bir sınıf direnişindedir.

Denizden ve karadan; Küresel Sumud Filosu yeniden Gazze’ye ilerliyor

0

Küresel Sumud Filosu, Gazze’ye ulaşmak için Akdeniz’de yelken açmaya ve Kuzey Afrika’yı karadan katetmeye geri dönüyor. Filistin ile dayanışma için tarihin en büyük misyonunu bir kez daha ayağa kaldırmaya; 29 Mart’ta 100’den fazla gemi ve pek çok ülkede gerçekleşecek seferberliklerle yola çıkacak.

Yeni girişim, Trump’ın sahte barış anlaşması ve emperyalizmin Gazze ve tarihi Filistin’in tamamında sömürgeleştirmeyi derinleştirmeyi amaçladığı Barış Kurulu‘nun duyurusu çerçevesinde gerçekleşiyor. Bu girişim, barış getirmekten uzak, İsrail’in ateşkesi 1500’den fazla kez ihlal etmesine ve 550’den fazla kişiyi öldürmesine izin verdi. Bu bağlamda, Küresel Sumud Filosu’nun temsilcileri, “İsrail’in Gazze’de soykırımı, kuşatmayı, kitlesel açlığı ve sivil yaşamı sistematik olarak yok etmesini durdurmakta hükümetlerin ve uluslararası kurumların feci başarısızlığını” kınadılar.

Bu vesileyle, Filo’ya, “Gazze’nin sağlık sisteminin çöküşüne, travma ve kitlesel açlığa yanıt olarak 1.000’den fazla doktor, hemşire ve sağlık çalışanı” ile Refah sınır kapısı üzerinden Gazze’ye ulaşmaya çalışacak devasa bir paralel kara konvoyu eşlik edecek. Trump 180 lüks gökdelenin inşasını planlarken, Küresel Sumud Filosu, halkın hayatta kalmasını ve toparlanmasını desteklemek amacıyla misyonun bir parçası olacak yüzlerce eğitimci, mühendis ve yeniden inşa grubuyla birlikte Gazze’ye ulaşmayı hedefliyor.

29 Mart’tan itibaren tekneler ve konvoy Gazze’ye yönelecek. Filo’ya, bu girişimi destekleyen büyük seferberlikler eşlik etmelidir; zira Filo koordinatörlerinden ve Nelson Mandela’nın torunu Mandla Mandela’nın belirttiği gibi: “Küresel Sumud Filosu’nda bir araya geliyoruz çünkü dünya çapında bir kolektif olarak İsrail’in apartheid devletini izole edebileceğimizi, onu parçalayabileceğimizi ve Güney Afrika’daki apartheidde yaptığımız gibi diz çöktürebileceğimizi biliyoruz.”

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) denizden ve karadan gerçekleştirilen bu yeni girişimi de aktif bir şekilde destekleyecek. İUB-DE Gazze ile dayanışma içindeki küresel hareketin bir parçası ve yüzlerce örgütle birlikte tüm İsrail birliklerinin Gazze’den ve Filistin’den derhal çekilmesi için mücadele ediyor.

Bombardımanların ve katliamların derhal son bulması ve hala hapiste tutulan tüm Filistinli siyasi tutsakların serbest bırakılması için mücadeleyi büyütmek gerekiyor. Nehirden denize özgür Filistin!

MESS imzalandı, kazanan sermaye

0

Metal sektöründe emek-sermaye ilişkileri uzun süredir asimetrik bir güç dengesi üzerinden şekilleniyor. MESS tarafından temsil edilen büyük sermaye grupları, ekonomik kriz ve belirsizlik söylemlerini öne sürerek ücret baskısını meşrulaştırırken, sendikaların önemli bir bölümü bu söylemi sorgulamak yerine sınırlı kazanımları büyük başarılar olarak sunuyor.

Son imzalanan sözleşme ile yapılan artışın yüksek enflasyon koşullarında işçi sınıfının alım gücünü korumaktan uzak olduğu açıktır. Dahası, büyük holding yöneticilerinin açıkladığı yüksek kârlar, sermayenin kriz söyleminin yalan olduğunu göz önüne sermiştir. Sermaye, bu söylemi ücretlerin baskılanması ve çalışma koşullarının ağırlaştırılması için bir fırsat alanı olarak kullanmaktadır.

Sermayenin temel amacı artı-değerin maksimize edilmesidir. Kriz dönemlerinde dahi kârlarını artırabilen büyük sermaye grupları, bu artı-değeri işçi sınıfının reel ücretlerini baskılayarak ve iş güvencesini zayıflatarak sağlamaktadır.

MESS kapsamındaki işyerlerinde uygulanan ücret politikaları, işçi sınıfını bilinçli ve sistematik bir biçimde bölmeye yöneliktir. Sendikalı işyerlerinde yeni işe giren işçilerin 40–45 bin TL bandında ücret alırken, beş yıl ve üzeri kıdeme sahip işçilerin 55–60 bin TL, on yıl ve üzeri kıdeme sahip işçilerin ise 70–80 bin TL bandında ücretlendirilmesi bu stratejinin somut bir göstergesidir. Bu kademeli ücret yapısı, işçiler arasında dayanışma yerine rekabeti teşvik etmektedir. Görece yüksek ücret alan işçiler, yeni ve düşük ücretli işçilerin taleplerine mesafeli dururken; ücretleri sermaye açısından rahatsız edici düzeye çıkan deneyimli işçiler işten çıkarıldığında, düşük ücretli işçiler bu duruma kolektif bir tepki geliştirmemektedir. Böylece sermaye, işçi sınıfının ortak hareket etme kapasitesini zayıflatmaktadır.

Özellikle on yıl ve üzeri kıdeme sahip işçilerin belirli bir tarihten sonra sistematik olarak işten çıkarılması, “emek gücünün yenilenmesi” adı altında daha ucuz ve güvencesiz iş gücünün ikame edilmesine hizmet etmektedir. Bu pratik, işçi sınıfının tarihsel birikimini ve mücadele deneyimini de ortadan kaldırmayı hedeflemektedir.

Bu tabloyu ağırlaştıran bir diğer unsur ise sendikal bürokrasidir. Tabanın iradesinden kopuk, merkeziyetçi ve uzlaşmacı sendikal yapılar, sermaye karşısında işçi sınıfını savunmasız bırakmaktadır. Sendikaların tek işlevi ücret pazarlığı yapmak değil, işçi sınıfının kolektif bilincini ve örgütlülüğünü geliştirmektir. Bürokratikleşmiş sendikalar bu işlevi yerine getiremediğinde, sermayenin böl ve yönet stratejilerine istemeden de olsa hizmet etmektedir.

Bu koşullar altında işçi sınıfının kendini savunabilmesinin yegâne yolu, taban örgütlenmesine dayalı bir mücadele hattının inşa edilmesidir. İşçilerin kıdem, ücret ve statü farklılıkları üzerinden bölünmesine izin verilmemeli; tüm işçiler için eşit, insanca yaşamaya yetecek bir ücret talebi etrafında birleşilmelidir. İşyeri meclisleri gibi araçlarla işçilerin karar süreçlerine doğrudan katılması, sendikal bürokrasinin sınırlandırılması açısından da hayati önemdedir. Ancak bu şekilde sermayenin sistematik bölme politikaları bertaraf edilebilir ve gerçek bir sınıf dayanışması tesis edilebilir.

MESS ile imzalanan son toplu iş sözleşmesi, işçi sınıfı açısından bir kazanım değil, sermayenin kriz bahanesini fırsata çevirerek hegemonik gücünü pekiştirdiği bir süreç olarak değerlendirilmelidir. Ücret artışları, enflasyon karşısında reel kayıpları telafi edememiş; ücret politikaları işçi sınıfını daha da parçalamıştır.

İşçi sınıfının bu döngüyü kırabilmesi, ancak kendi öz örgütlülüğünü güçlendirmesi ve birleşik bir mücadele hattı örmesiyle mümkün olacaktır.

İşsizliğin cezası, yaşamanın diyeti: GSS borcu

0

Üniversite mezunu genç bir işsizim. 25 yaşını geçtiğim ve üniversiteden mezun olduğum için ailemin sigortasından faydalanamıyorum. Çünkü lisedeki öğrenciler 20 yaşına kadar, üniversite düzeyindeki öğrenciler ise 25 yaşına kadar ailelerinin sigortasından faydalanarak devlet hastanelerine erişebiliyor. Sonrasında ise eğer sigortalı bir işte çalışmıyor ya da işsizseniz Genel Sağlık Sigortası (GSS) primi ödemeniz gerekiyor. İşten çıkarmaların sürekli arttığı ve açlık sınırının altındaki asgari ücretin ortalama ücret haline geldiği koşullarda, sağlık hizmetine erişimin de bir yük haline gelmesi oldukça bunaltıcı.

GSS ödemesi yapmak zorunda olan, çoğunluğu genç işsiz ya da sigortasız işçilerden oluşan kesimin sayısının yaklaşık 10 milyon kişi olduğu düşünülüyor. Benim de dahil olduğum bu kesimin prim oranı, geçtiğimiz dönemde asgari ücretin yüzde 3’ü oranında, yani aylık 780 TL idi. 2025 Kasım ayında Cumhurbaşkanı tarafından bu oran değiştirilerek yüzde 6’ya çıkarıldı. Yani işsiz bir yurttaşın her ay ödemesi gereken GSS primi 1.981 TL’ye çıktı.

Artan prim oranının yanı sıra, 10 milyon kişiyi ilgilendiren GSS borçluları olarak yıl sonunda büyük bir krizle karşı karşıya kaldık. Her öksürükte herhangi bir sağlık güvencesinden yoksun olmanın yarattığı kaygı, geride bıraktığımız yılın sonuna gelirken büyük bir korkuya dönüştü. Çünkü GSS sisteminde borcu olanların 2026 yılı itibarıyla devlet hastanelerinden faydalanamayacağı açıklandı. Neyse ki bu karardan 7 Ocak tarihinde geri dönüldü ve GSS borçlularının devlet hastanelerine erişim kısıtlaması Aralık 2026’ya kadar ertelenmiş oldu. Önceki senelerde muayene hakkı sınırlandırılırken, bu sene ilk kez sağlık hizmetine erişim hakkı tamamen engellenmenin eşiğine geldi. Bu yıl sonuna kadar yapılan düzenleme ile devlet hastanelerinden faydalanabilecek olsak da ilaç ücretleri karşılanmamaya devam ediyor.

Mevcut ekonomik krizin sorumlusu biz emekçiler olmasak da yükü siyasal iktidar tarafından bize yükleniyor. Büyük tekellerin ve genel olarak patronların çıkarları kollanırken, çalışan ya da çalış(a)mayan emekçi ordusu büyük bir sefalet ve güvencesizliğe mahkûm ediliyor. Herkesin sağlık hakkına erişebilmesi için bütün GSS borçları silinmeli ve sağlık alanı piyasanın konusu olmaktan çıkarılmalıdır. Bunun gerçekleşmesi ise işçi ya da işsiz fark etmeksizin bütün emekçilerin mücadelesiyle mümkündür.

Türkiye’de rejim, seçimler ve değişim dinamikleri

0

Türkiye iki yıldan kısa süre içinde sandık başına gidecek. Yeni bir cumhurbaşkanı seçilecek. Yeni bir meclis oluşacak. Seçilecek cumhurbaşkanı ve oluşacak meclis bileşimine göre sadece yeni hükümet değil mevcut rejimin yönü de şekillenecek. Nitekim Türkiye bu doğrultuda adı henüz konmamış bu seçim sürecine dolaylı olarak girmiş durumda. CHP ve İmamoğlu’na yönelik devam eden siyasi/yargısal operasyonlar, çok sayıda ihtimali ve eğilimi içinde barındıran “Terörsüz Türkiye” hamlesi bu minvalde atılmış adımlar. İktidarla iç içe geçmiş sermaye gruplarından medyaya dek süren kara para ve uyuşturucu operasyonları da seçim sathı mailine girilirken iktidar için hem bir iç hesaplaşma ve yeniden bölüşüm hem de safralardan kurtulma girişimi. Milletvekili transferleri ise zamanı geldiğinde olası bir erken seçim kararının alınabilmesi ya da seçimleri doğrudan etkileyecek bir anayasa değişikliğinin yapılabilmesi için zaruri ön hazırlık kapsamında hamleler. Bütün bu süreçler son ana kadar devam edecek ve seçim sonrasını da kapsayacak şekilde çok sancılı olacak. 

İktidar bloku

Rejimle büyük oranda bütünleşen ve devletin hemen bütün imkânlarını sınırsız kullanabilen iktidar bloku önceki seçimlerde olduğu gibi yine çok avantajlı. Seçimlerin en eşitsiz ve adaletsiz koşullarda gerçekleşeceği bir sır değil. Bununla birlikte iktidar blokunun aşması gereken iki kritik eşik var. İlki, Erdoğan’ın artık mevcut yasalarla normal koşullarda aday olamaması. Erdoğan’ın aday olabilmesi için ya meclisin erken seçim kararı alması ya da bu amaçla bir anayasa değişikliği yapılması gerekiyor. Her ikisi için de şu an iktidar blokunun sayısı yetersiz. Milletvekili hamleleri bunun için kritik önemde. İktidar bloku için ikinci kritik sorun, uzun süredir cumhurbaşkanlığını kazanmak için gereken yüzde 50 oyun çok gerisinde görünmesi. İktidar bloku muhtemelen bu sorununu, önceki birçok seçimde yaptığı gibi, 2027 yılında da seçimler öncesi para musluklarını açarak çözmeye çalışacak. Seçim ekonomisi bu kez çalışacak mı, giden seçmen geri dönecek mi, burnundan soluyan başta emekliler ve asgari ücretli çalışanlar olmak üzere emekçiler ikna olacak mı? Göreceğiz! İktidarın işi, elindeki tüm güç ve imkânlara rağmen, hiç olmadığı kadar zor görünüyor. İktidar blokunun bir diğer zorluğu Cumhur İttifakı’nın iki taşıyıcı ana sütunu Erdoğan ve Bahçeli’nin ilerlemiş yaşına karşılık tüm renkleriyle muhalefetin çok daha genç ve dinamik bir adaylar listesine sahip olması. İktidarın çeyrek asırlık aşınma ve yarattığı bıkkınlık da bu tabloya eklenmeli.

Muhalefet

Devlet imkânlarından tamamen azade durumdaki muhalefet için ise zorluklar ve imkânlar bir arada duruyor. Muhalefet için en büyük zorluk rejimle büyük oranda bütünleşmiş, devlet güç ve imkânlarını sonuna dek kullanan bir iktidarın varlığı. Muhalefet için en büyük imkân ise iktidarın ekonomi karnesinin olağanüstü başarısızlığı. İktidar, yarattığı bu ekonomik yıkımın faturasını 2024 yerel seçimlerini kaybederek ödemişti. Diğer yandan iktidar, yerel seçimlerden farklı dinamiklere sahip olan 2023 milletvekili ve cumhurbaşkanlığı seçimlerini zor da olsa kazanmıştı. Dolayısıyla ekonomik yıkımın kendi başına olası 2027 seçimlerinde muhalefete seçim zaferini otomatik olarak getirmesi beklenmemeli. İktidar, elindeki imkân ve güçlerle zaaflarını telafi etmeye çalışacaktır. Bu doğrultuda iktidarın 2023 seçimlerinde olduğu gibi muhalefeti birbirine düşürme, çeşitli cazip vaatlerle kimi muhalif kesimleri yanına çekme ya da tarafsızlaştırma girişimlerinde bulunması sürpriz olmaz. Bu anlamda iktidar blokunun seçim kampanyasını hangi ana eksen üzerinden yürüteceği halen netlik kazanmış değil. Ekonomi alanında para muslukları 2027’de açılacak ve bir seçim ekonomisi uygulanacak. Buna kesin gözüyle bakabiliriz. Ama iktidarın demokratik alanda seçim sürecinde izleyeceği politika CHP ve İmamoğlu davası ve “Terörsüz Türkiye” hamlesinin alacağı biçimlere göre şekillenecektir. İktidar bloku gidişata göre vites değişikliği yapacaktır.

Hangi olasılık söz konusu olursa olsun emekçilerin ve ezilenlerin temel talebi hayat pahalılığının, gelir eşitsizliğinin ve yoksulluğun son bulması, siyasi demokrasi üzerindeki fiili ve yasal baskıcı engellerin kalkması olmaya devam edecektir.

Antakya 6 Şubat’ı andı: Yas, öfke ve dayanışma aynı meydandaydı

0

6 Şubat depremlerinin yıl dönümünde Antakya’da birden fazla noktada anma programları düzenlendi. Uğur Mumcu Bulvarı’nda bulunan Deprem Anıtı önünde bir araya gelen yurttaşlar, hayatını kaybeden binlerce kişi için mumlar yakarak kayıplarını andı. Aynı saatlerde Cumhuriyet Meydanı’nda da depremde yaşamını yitirenler için yapılan anmada, yurttaşlar sessiz bir yürüyüş ve saygı duruşuyla acılarını paylaştı.

Anmaya depremde yakınlarını kaybeden aileler, yurttaşlar ve sivil toplum temsilcileri katıldı. Saatler 04.17’yi gösterdiğinde kalabalık derin bir sessizliğe büründü. Anma sırasında buhur yakıldı; depremde yitirilenlerin anısına reyhanlar ve karanfiller anıtın önüne bırakıldı. Bu sessizlik ve ritüel, yalnızca bir yas değil; aynı zamanda unutulmayan acının, dinmeyen öfkenin ve yarım bırakılmış adaletin ifadesiydi.

Deprem Anıtı önünde yapılan konuşmalarda yalnızca yas değil, açık bir sorumluluk çağrısı da vardı. Konuşmacılar, depremin bir doğa olayı olmasına rağmen yaşanan büyük yıkımın ve on binlerce can kaybının ihmaller zinciriyle derinleştiğine dikkat çekti. Antakya’nın depremin ardından günlerce arama kurtarma, sağlık ve temel ihtiyaç hizmetlerinden yoksun bırakıldığı hatırlatılarak, bu sürecin siyasi ve idari sorumlularının hâlâ hesap vermemiş olması eleştirildi. Yaşananların “kader” ya da “kaçınılmazlık” olarak sunulmasına karşı çıkılırken, kamu otoritelerinin sorumluluklarını yerine getirmediği vurgulandı. Bununla birlikte konuşmalarda, depremin ardından Antakya’da yaraların devlet eliyle değil; halkın kendi kurduğu dayanışma ağlarıyla, komşuluk ilişkileriyle ve gönüllülerin emeğiyle sarıldığına dikkat çekildi. Dayanışmanın bu topraklarda yalnızca bir refleks değil, hayatta kalma biçimi olduğu ifade edilirken, adalet talebinin de bu ortak hafızadan ve birlikte direnme iradesinden güç aldığı vurgulandı. Anma alanında sık sık “Unutmak yok, affetmek yok, helalleşmek yok!” sözleri yükseldi.

Anma, yakılan mumların ve tüten buhurun kokusu eşliğinde son bulurken, Antakya’da yasın hâlâ taze olduğu ve bu acının yalnızca bir tarih değil, dayanışmayla ayakta tutulan bir hafıza ve ömür boyu taşınacak bir yara olduğu bir kez daha hissedildi.

6 Şubat’ın yıldönümünde: Sesimizi duyan var mı?

0
Saray Caddesi-Antakya, 29 Ocak 2026

6 Şubat depreminin üzerinden üç yıl geçti. Takvimler değişti; ancak Antakya’da belirsizlik, güvencesizlik ve yalnızlık hâlâ günlük hayatın parçası. “Enkaz kaldırıldı” deniyor. Oysa bu kentte kaldırılmayan çok şey var. Onarılmayan hayatlar, tamamlanmayan yaralar ve karşılık bulmayan talepler var.

Üçüncü yılda artık “olağanüstü koşullar” gerekçesi kalmadı. Bugün Antakya’da yaşananlar bir afetin değil, alınmayan kararların sonucu. Sorun zaman değil. Sorun, bu kentin ihtiyaçlarının hâlâ bütünlüklü biçimde ele alınmaması. Sorun, Antakya’ya dair kararların bu kentin insanlarıyla birlikte değil, onların yerine ve onlar yok sayılarak alınması!

Barınma meselesi hâlâ en temel sorun olmayı sürdürüyor. Konteyner kentlerde geçici olması gereken yaşam kalıcı hale gelmiş durumda; insanlar üçüncü yılda da “bir süre daha” denilerek bekletiliyor. Yeni konut projeleri güven duygusu yaratmak yerine yerinden edilme korkusunu büyütüyor. Rezerv alan uygulamalarıyla mülkiyet hakkı belirsizleşti, acele kamulaştırma olağan bir yönteme dönüştü. İnsanlar yalnızca evlerinden değil, yaşadıkları yerle kurdukları bağdan da koparıldılar.

Sağlık ve eğitim alanında yaşananlar tabloyu daha da ağırlaştırıyor. Ayakta kalan sağlık kurumları ihtiyacı karşılamaktan uzak. Ruh sağlığı hizmetleri yetersiz. Okulların açıldığı ifade edilse de öğretmen eksikliği, yetersiz taşımalı eğitim uygulamaları ve artan çocuk işçiliği nedeniyle eğitim Antakya’da kesintisiz ve eşit biçimde sürdürülemiyor. Çocuklar depremin etkileriyle, yetişkinler ise bu travmanın yüküyle baş başa bırakıldı.

En acil ve yakıcı sorunlarından biri de neredeyse süreklilik kazanan elektrik kesintileri. Saatlerce süren kesintiler olağanlaştırılmakta, sorumluluk ise halka yüklenmekte. Kesintilerin gerekçesi olarak sıkça “kaçak elektrik” gösteriliyor. Oysa Antakya’da asıl sorun, deprem sonrası elektrik altyapısının ihtiyaç odaklı yenilenmemiş olması. Soğuk havalarda artan ihtiyaca karşılık veremeyen sistemin bedeli yurttaşlara ödetiliyor. Havanın bu denli soğuk olduğu günlerde insanları elektriksiz bırakmak teknik bir aksaklık değil, doğrudan bir yaşam hakkı ihlalidir.

Ulaşım ise Antakya’da başlı başına bir krize dönüştü. Koca bir şehir, üçüncü yılda hâlâ ilkel koşullarda ulaşım sağlamaya çalışıyor. Geçici düzenlemeler kalıcı hale geldi, yollar daraltıldı, trafik güvenliği göz ardı edildi. Bu durum yalnızca bir çile değil, doğrudan can kayıplarına yol açan bir güvenlik sorunu.

Deprem sonrası yaşam kadınlar açısından daha da güvencesiz hale geldi. Artan bakım yükü, işsizlik ve şiddet riski kadınların omzuna yüklendi. Kamusal destek yetersiz. Deprem, var olan eşitsizlikleri derinleştirerek kadınların emeğini bir kez daha görünmez kıldı.

Ancak Antakya’nın meselesi yalnızca bugünü kurtarmak değil. En hayati başlıklardan biri afetlere hazırlık olmak durumunda. Üç yıl geçmesine rağmen kent, yeni bir afete karşı hâlâ güvende değil. Yapı denetimleri yetersiz, denetim süreçleri şeffaf değil. Oysa güvenli yapılaşma bir tercih değil, kamusal bir zorunluluktur. Yapı denetimlerinin bağımsız ve etkin biçimde artırılması, bilimsel ve yerel verilerle kolektif planlamalar doğrultusunda hareket edilmesi hayati önemi sürdürüyor. Afetlere hazırlık, yalnızca deprem olduktan sonra değil, deprem olmadan önce sorumluluk almakla mümkündür.

6 Şubat geride kaldı deniyor. Oysa özellikle Antakya ve diğer deprem bölgeleri için deprem hâlâ sürüyor. Çünkü bu kentlerde kriz, çözümsüzlükle derinleşiyor. Yerinde dönüşüm esas alınmadan, barınma hakkı güvence altına alınmadan bu sürecin ilerlemesi mümkün değil. Kamulaştırmalar aceleyle değil, kamusal yarar gözetilerek ve halkın rızasıyla yürütülmelidir. Elektrik, su, ulaşım ve iletişim altyapısı piyasa koşullarına terk edilmeden, kamusal bir sorumluluk olarak ele alınmalıdır. Ulaşım güvenliği insan hayatını merkeze alan bir planlamayla yeniden kurulmalı; sağlık ve eğitim hizmetleri erişilebilir ve nitelikli hale getirilmelidir. Tüm bu süreçler kapalı kapılar ardında değil; mahallelerin, meslek odalarının ve halkın doğrudan katılımıyla yürütülmelidir. Antakya halkı üçüncü yılda lütuf değil, hakkını talep ediyor. Bu kentin isteği açıktır: kendi toprağında, güvenli, eşit ve insanca bir yaşam.

Ateşkesin ardından: teknokrasi kıskacında Gazze ve yeniden inşanın siyaseti

0

Ateşkesin siyasi doğası gereği, Gazze’de olağanüstü hal bir idari yönetim biçimine dönüştürüldü. “Şiddetin sona ermesi” olarak sunulan bu durum, aslında politik mücadelenin yerini idari kontrole bıraktığı yeni bir yönetim tarzının başlangıcı oldu. Uluslararası arabulucular ve bölgesel güçler; yetkiyi bağışçıların denetimindeki komitelere, uluslararası kurullara ve günlük işleyişten sorumlu bir Filistinli teknokrat yönetimine devreden modeli uygulamaya koydu. Verimlilik, istikrar ve kapasite inşası gibi kavramlar ise bu modelin asıl amacını gizlemeye yaradı: yeniden inşa sürecini siyasetten arındırmak ve halk egemenliğini savaş sonrası gündeminden tamamen çıkarmak.

Ateşkes sonrası kurulan teknokrat hükümetin başına, uluslararası bağışçılar ve bölgesel arabulucularla derin bağları bulunan, El Fetih yanlısı eski Filistin Yönetimi bakanı Ali Şaat atandı. Şaat’ın bu göreve getirilmesi tesadüf değil. Kendisi Batılı ve bölgesel güçler nezdinde güvenilir, çatışmadan uzak, silahlı direnişle bağı olmayan ve siyasetten ziyade idari dile hâkim makul bir isim olarak görülüyor. Amaç Filistin egemenliğini yeniden tesis etmek değil, Gazze’yi idare etmek ve politikasını kontrol altına almak.

Bu kaosun içinde Filistin Yönetimi ve yerel elitler, karar verici olmaktan çıkarılıp yalnızca birer yöneticiye indirgenmiş durumda. Filistin Yönetimi’nin seçimler ve reformlarla ilgili yenilenen söylemleri, dışarıdan dayatılan yönetimi meşrulaştırma işlevi gördü. Elit kesimlerin bir kısmı için teknokrasi, fonlara erişimi ve itibarı geri kazandırdı; daha geniş kesimler içinse iktidardan dışlanmanın devamı anlamına geliyordu.

Bu sırada Batı Şeria’daki mülksüzleştirme süreci kesintisiz bir biçimde sürmekte. Yerleşimci şiddeti, yıkımlar ve arazi gaspları artarak Filistin topraklarını daha da parçaladı. Gazze’deki yeniden inşayı ön plana çıkaran teknokratik uzlaşı, diğer bölgelerdeki hak gasplarının normalleşmesi riskini doğuruyor.

Türkiye’nin bu dönemdeki rolü, insani diplomasinin enerji siyasetiyle nasıl iç içe geçtiğini gözler önüne seriyor. Ankara’nın Mayıs 2024’te İsrail’e ticaret ambargosu ilan etmesinden hemen sonra, Ceyhan limanından en az 57 ham petrol sevkiyatı İsrail limanlarına ulaşmaya devam etti. Bu transferler, gemilerin izleme sistemleri kapatılarak ve varış noktaları gizlenerek gerçekleştirildi ve bu şekilde İsrail ordusunun Gazze operasyonlarında kullandığı yakıta dönüştürülen petrol sağlanmış oldu. Soykırım döneminde İsrail’in petrol ithalatının yaklaşık yüzde 40’ı, ambargoya rağmen Türk altyapısının bu akışı kolaylaştırmasıyla, Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattından gerçekleşti.

Ateşkes sonrası dönem, hümaniteryenizm ve teknokrasi kavramlarının sınırlarını açığa çıkarıyor. Gazze’yi siyasi bir topluluktan ziyade bir proje alanı olarak gören yeniden inşa, tahakkümü yeniden üretiyor. Teknokrasi; direnişi etkisiz hale getirmek, iyileşmeyi metalaştırmak ve sermaye için yeni alanlar açmak gibi hedeflere hizmet eden bir strateji işlevi görüyor. Kurtuluş ise idari vesayeti reddetmeyi ve siyasetin kendisini geri kazanmayı; yeniden inşayı halk egemenliğine dayandırarak işgal, emperyalizm ve kapitalist sömürüye karşı yürütülen daha geniş mücadeleyle birleştirmeyi gerektiriyor.

İflas eden OVP ve dikiş tutmayan enflasyon

0

2026 yılının ilk verileri önümüze düştü. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), ocak ayı enflasyon rakamlarını açıkladı. Ocak ayında aylık enflasyon yüzde 4,84 olarak gerçekleşti. Bu oran sadece basit bir istatistik değil, 28 bin liralık asgari ücretin daha ilk aydan 1.359 TL erimesi demektir. Asgari ücretin daha cebe girmeden buharlaştığının ilanıdır. Bugün 28 bin lira, bırakın yoksulluk sınırını, açlık sınırının dahi altında kalarak bir net sefalet ücreti haline çoktan geldi.

Mehmet Şimşek göreve başladığında yıllık enflasyon yüzde 38,2 seviyesindeydi. “Enflasyonu düşüreceğiz” bahanesiyle iki buçuk yıldır alım gücü eritildi. Krediler kısıldı, vergiler tabana yayıldı, kamusal hizmetler budandı. Peki, sonuç ne? Bugün yıllık enflasyon yüzde 30’un biraz üzerinde seyrediyor. Yani 7,5 puanlık bir düşüş için emekçiler bilinçli bir yoksullaştırma politikasıyla sınandı.

Bu bir başarı hikâyesi değil, planlı bir saldırı. Çünkü enflasyonun gerçek nedenleri kasıtlı olarak görmezden geliniyor. Enflasyonun sebebi işçinin aldığı üç kuruş zam değil, sermayenin dizginlenemeyen kâr hırsı ve ülkedeki devasa gelir adaletsizliğidir.

Bu ülkedeki toplam tüketimin yüzde 50’si, en yüksek gelire sahip yüzde 20’lik kesim tarafından yapılıyor. Mehmet Şimşek’in yüksek faiz politikası, asgari ücretlinin ekmeğini küçültürken, bu rantiye kesimi etkilemiyor. Aksine, ellerindeki devasa finansal kaynakları yüksek faizle katlayan bu azınlık, faiz gelirleriyle tüketimlerine etkilenmeden devam edebiliyor.

Bir IMF’siz IMF programı olarak OVP’nin asıl amacı aslında enflasyonu düşürmek değil. Türkiye’yi “ucuz emek cenneti” yaparak Ortadoğu’da rekabet geliştirmek ve uluslararası sermayeye ülkenin yeraltı, yerüstü ve canlı emek kaynaklarını açmaktır. Bu program bir sermaye kalkanıdır. Öyle ki OVP’nin enflasyon hedefleri bahanesiyle aralık enflasyonu bilinci bir şekilde düşük tutulup tüm yüksek enflasyon oranları ocak ayına atılarak işçilerin zam talepleri de dizginleniyor.

OVP toplumsal anlamda iflas etmiştir. Geriye dönüp baktığımızda gördüğümüz enkaz şudur: Emekliler harçlık seviyesine inmiş maaşlarla hayata tutunmaya çalışıyor, işçiler her ay biraz daha borç batağına sürükleniyor. Bizler bu bilinçli yoksullaştırma programını reddediyoruz. Sermayenin kârlarını korumak için bizim soframızdaki lokmayı sayanlara cevabımız nettir: Soframızdan elinizi çekin! İşçinin alım gücü, TÜİK’in makyajlı rakamlarına ve hükümetin insafına terk edilemez. Ücretler yılda bir kez değil derhal her 3 ayda bir artırılmalıdır. Servet vergisi ile lüks tüketime yönelik vergiler artan oranlı uygulanmalıdır.

Migros depo işçisi yol gösteriyor! 2026 mücadeleyle başladı!

0

Migros depo işçilerinin mücadelesi ocak ayına damga vurdu. DGD-SEN öncülüğündeki Migros depo işçileri işverenin dayattığı sefalet ücretini reddederek günler süren iş bırakma-iş yavaşlatma eylemleri gerçekleştirdi. Binlerce depo işçisinin direnişi Diyarbakır’dan İstanbul’a, İzmir’den Bursa’ya ülkenin dört bir yanına yayıldı. Bu mücadelenin yanında, işçilerin hakkını verene kadar Migros’a dönük boykot çağrıları da söz konusu. Eylemlerin ilk kazanımı Migros’un, taşeron firmalar bünyesinde çalışan depo işçilerinin hepsini kadroya aldığını açıklaması oldu. Patronun bu geri adımı mücadeleyi dindirmedi. İşçilerin talebi maaşlara net yüzde 50 zam, vergi kesintilerini patronun karşılaması ve sendikal özgürlüklerin tanınması. Biz bu yazıyı hazırlarken eylemler tüm hızıyla sürüyor.

Sadece depo işçileri değil, bütün sektörlerde direniş ve mücadele sürüyor. İşçilerin yüzde 50 zam talebine karşılık patronun dayattığı yüzde 6’lık artış sonucu Smart Solar’da greve gidilmişti. Ücret mücadelesi ile başlayan süreç sendikal hak talepleriyle sürerken, Birleşik Metal-İş’te örgütlü işçilerin fabrika önündeki grevi 100 günü devirdi.

Sakarya’da bulunan SAG Hidrolik patronu, sendikanın yetkisine itiraz etmiş ve hemen ardından öncü işçileri işten atmıştı. Birleşik Metal-İş Sendikası’nda örgütlendikleri için işten atılan işçiler, 170 günü aşkın süredir fabrika önündeki direniş çadırında.

Temel Conta grevinin 400 günü geride bıraktığı günlerde patron, grevin olduğu Kemalpaşa fabrikasındaki makineleri polis işbirliği ile Torbalı’daki fabrikasına kaçırdı. Temel Conta işçileri geri adım atmadı, eylemlerini Torbalı’da sürdürüyorlar.

DIGEL Tekstil’deki direniş bir yılı geride bırakırken, işçiler ardı ardına kazanımlar elde etmeye devam ediyor. Olumlu sonuçlanan işe iade davaları ve patronun yetki itirazının reddi gibi gelişmeler, sektördeki tüm işçiler lehine artı yazıyor.

Mersin Limanı’nda Özgüneş Taşımacılık’ta çalışan işçiler, ağır ve güvencesiz çalışma koşullarına karşı TÜMTİS’e üye olmuştu. Taşeron firmanın işsiz bıraktığı 180 işçi, yaklaşık bir aydır kadrolu şekilde işlerine geri dönmek için mücadele ediyor.

Tüm bu direniş ve mücadeleler işçilerin güvencesiz, sendikal haklardan yoksun ve işten atılma tehdidi ile burun buruna olduğu koşullarda filizleniyor; eylem yasaklarına ve grev kırıcılığına rağmen sürüyor. Fakat ne yazık ki hâlâ bütünlüklü bir mücadele hattının uzağındayız. Her biri tek başına çok kıymetli olsa da, işyerlerindeki tekil mücadelelerden söz ediyoruz. Zira işçi ve emekçi konfederasyonları birleşik bir mücadele programına da niyetine de sahip değil. Pek çok grev ve direniş, işçi ve emekçilerin kararlılıkları sayesinde sendikalarını harekete geçirmesi sonucunda gerçekleşiyor. Sınıf, elindeki mücadele araçlarına da insanca ve haysiyetli bir yaşam sürme talebine de sahip çıkıyor. Bütünlüklü bir mücadelenin taşlarını döşeyecek olan da sınıfın kendisi.

Trump’ın “Barış Kurulu” Gazze’yi sömürgeleştirmeyi hedefliyor

0

Donald Trump, 56. Dünya Ekonomik Forumu’nun Davos’taki toplantılarında etrafı müritleriyle çevriliyken, kuşatma altındaki Filistin’e yönelik yeni bir sömürgeci adım olarak Gazze için “Barış Kurulu”nun kurulduğunu ilan etti. Barış Kurulu yeni bir etnik temizlik aşamasını hayata geçirmeyi, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin geçen kasım ayında kabul ettiği 2803 (2025) sayılı kararın uygulanmasını ilerletmeyi ve Donald Trump ile emperyalizm tarafından tekel altına alınmış, yabancı bir kolektif hükümet olarak bir manda yönetimini dayatmayı amaçlıyor. Hedefi Gazze’ye askeri müdahaleyi güvence altına almak, soykırımcı Netanyahu ve İsrail’in cezasızlığını sağlamak ve Gazze’yi “Yeni Gazze” adı altında lüks bir turizm bölgesine dönüştürerek yeniden inşa süreci üzerinden milyarlarca dolar kâr elde etmek.

Bu emperyalist, firavunvari duyurunun arkasındaki hedef “barış” değil; emperyalizmin doğrudan siyasi ve askeri müdahalesiyle bir sömürge yaratmak ve İsrail’in gerçekleştirdiği soykırımı ve tarihsel etnik temizliği yasallaştırarak Netanyahu’yu kurtarmak.

İki buçuk yılı aşkın süredir devam eden soykırıma rağmen Trump ve İsrail, Gazze’deki Filistin halkını yok etme ve iki milyon Filistinliyi yerinden etme hedeflerinde zafer ilan edemediler. Filistin direnişi ve ona verilen büyük uluslararası destek, İsrail ve ABD’nin siyasi ve askeri bir zafer kazanmasını engelledi ve Netanyahu’nun eşi benzeri görülmemiş bir biçimde tecrit edilmesini dayatarak kırılgan ve kısmi bir ateşkesi yapılmasını sağladı. İsrail bu ateşkese uymuyor olsa da kitlesel bombardımanlarını durdurmak zorunda kaldı.

Sahte barış anlaşması, Trump’ın 20 maddelik Gazze planı ve BM Güvenlik Konseyi’nin 2803 (2025) sayılı kararı, ateşkesi güvence altına almaktan çok uzak bir biçimde, İsrail’in Gazze’ye yönelik soykırımcı saldırılarını sürdürmesine olanak tanıdı. Sahte vaatlere rağmen Refah geçişi kapalı tutulmaya devam etti ve gerekli insani yardımın girişi engellendi. Bu durum, sert kış koşulları nedeniyle üç bebeğin ve başka insanların ölümüne yol açtı. Ateşkesin 10 Ekim’de yürürlüğe girmesinden bu yana İsrail 484’ten fazla kişiyi öldürdü, 1.297 kişiyi yaraladı. BM’ye göre bugün hâlâ neredeyse bir milyon kişi yeterli barınmadan yoksun ve 1,6 milyon kişi yüksek düzeyde akut gıda güvensizliğiyle karşı karşıya.

Bu plan hiçbir şekilde barış getirmeyecek. Çünkü Filistin halkının tüm taleplerini ve haklarını tasfiye etmeyi, direnişi silahsızlandırmayı, yerinden edilmiş milyonlarca Filistinlinin geri dönüş hakkını ve tarihsel bir Filistin devleti talebini inkâr etmeyi ve böylece halkın kendi kaderini tayin etme hakkına saldırmayı hedefliyor. Bu nedenle plan başarısızlığa mahkûmdur ve direnişin sürmesi kaçınılmazdır. Filistin ve Ortadoğu’ya barış getirmekten çok uzak olan Donald Trump, İsrail işgalini kullanarak Ortadoğu’yu tahkim etmeyi ve İsrail’i askeri olarak silahlandırmak için harcadığı 21,7 milyar doları geri almayı amaçlıyor. Gazze’yi yıkan bombaları garanti eden ve şimdi kapitalistlerin emlak rantı yoluyla yeniden inşa etmek istedikleri bir yıkımın bedelini tahsil etmeye çalışıyor.

“Yeni Gazze” ve emlak rantı

Trump’ın Barış Kurulu’nun ilk hedefi, Gazze’nin manda yönetimi altında idaresini ve yeniden inşasını güvence altına almak olacak. Bunun için Trump, Barış Kurulu bünyesinde bir Yürütme Kurulu atadı. Bu kurul ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Trump’ın damadı Jared Kushner, Yahudi-Amerikalı milyarder gayrimenkul müteahhidi Steve Witkoff ve eski Birleşik Krallık Başbakanı Tony Blair’in yanı sıra emperyalizmle, Trump’la ve Netanyahu ile bağlantılı başka milyarderlerden oluşuyor. Gazze’nin yönetimi için Donald Trump, eski BM temsilcisi Nikolay Mladenov’u Gazze Valisi olarak atadı. Ayrıca, herhangi bir siyasi gücü olmayan teknokratlardan oluşan ve eski Planlama Bakan Yardımcısı Ali Şaat tarafından yönetilecek Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi’nin (NCAG) kurulduğu açıklandı.

Ek olarak, Jared Kushner tarafından planlar ve maketlerle duyurulan sözde Yeniden İnşa Ana Planı’nı dayatıyorlar. Bu planlarda Filistin nüfusu haritalardan siliniyor. Bu planla Filistin topraklarını çalmayı, sömürgeleştirmeyi ve Gazze’yi çeşitli turizm, konut, sanayi ve tarım bölgelerine bölmeyi amaçlıyorlar. Akdeniz kıyılarında 180 lüks gökdelen, Mısır sınırında yeni bir liman ve havaalanı ve Refah bölgesinde sözde 100 bin konut inşa etmeyi planlıyorlar.

İsrail, ABD tarafından finanse edilen 200 bin tona kadar patlayıcıyı Gazze’ye attı, bu da yaklaşık 3 bin konteyner gemisini doldurmaya yetecek 60 milyondan fazla ton moloz bıraktı. Donald Trump, yeniden inşa süreci üzerinden milyarlarca dolar kazanmayı ve apartheid’ı güçlendirmek için Gazze’yi gelişmiş kontrollerle kuşatılmış, yeni ve modern bir toplama kampına dönüştürmeyi hedefliyor. Bununla birlikte, kapitalistler için, hâlâ enkaz altında gömülü bulunan binlerce Filistinlinin üzerine inşa edilecek bir turizm ve ticaret merkezi yaratmak istiyor.

Trump’ın planına karşı, Filistin halkı için küresel seferberliği sürdürelim

Gazze üzerinde emperyalist denetimi hedefleyen Barış Kurulu, amaçlarını, artan küresel kargaşa ve emperyalist egemenlik krizinin çerçevesinde dünyayı saran diğer toplumsal ve siyasal çatışmalara da yayıyor. Barış Kurulu, Donald Trump ve ABD emperyalizmi tarafından, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan ve köhnemiş olan BM gibi kurumları tek taraflı olarak baypas ederek yaratılmış yeni bir kurumdur. Trump’ın hedefi, yükselen kitle hareketlerine karşı “zor yoluyla kalıcı barış”ı dayatmaktır. Ancak bazı ülkelerin imzasını almasına rağmen Trump, söylemleri eyleme dönüştürecek düzeyde yeterli siyasi desteği sağlayamamış ve planın uygulanmasında ciddi zorluklar ortaya çıkmıştır.

Trump’ın planları hâlâ istikrarsızdır. Netanyahu Barış Kurulu’nun parçası olmayı kabul etti ancak yeniden inşadan önce Hamas’ın tamamen silahsızlandırılmasını dayatıyor. Bu hedef henüz gerçekleştirilemedi ve askeri operasyonlara yeniden dönmeyi savunan Nazi kabinesinde gerilimler yaratmakta. Hamas yeniden inşa planını reddediyor; İsrail’in ateşkesi ihlal ettiğini ve Refah sınır kapısının kapalı tutulmaya devam ettiğini teşhir ediyor. Yeniden inşa planı ve Barış Kurulu; BDS (Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar) hareketi, Küresel Sumud Filosu ve diğer pek çok uluslararası dayanışma örgütü tarafından reddedildi. Filistin halkının mücadelesi ve küresel dayanışma, ABD’nin bu yeni sömürgeci hamlesini durdurmanın belirleyici unsurları olacak.

Emperyalist karşı saldırı yeni biçimler alırken, dünyanın halklarının açlık, sömürü ve yağma planlarına karşı direnişi sürüyor. Trump ve faşist ICE’ın (ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza) işlediği cinayetlere karşı Minneapolis’te yakın zamanda düzenlenen genel grev ve seferberlik gibi ABD’yi kasıp kavuran kitlesel seferberlikler; ABD’de işçi sınıfı ile göçmenlerin ve dünya halklarının, emek düşmanı kesinti ve kemer sıkma planları dayatan kapitalist hükümetlere ve emperyalizme meydan okuduğunu göstermektedir.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, İsrail’in suç niteliğindeki ve ırkçı işgalini ve Trump’ın sömürgeci planını püskürtmek için Filistin halkıyla uluslararası dayanışmayı güçlendirmeye ve seferberlikleri derinleştirmeye çağırıyoruz. Gazze ve Filistin halkı için ve Trump’a karşı kitlesel bir uluslararası hareket inşa etmek, dünyanın her yerinde mücadele edenler için temel görev olmaya devam etmektedir.

Trump ve İsrail askerleri, Gazze’den defolun!

Barış Kurulu’na ve sömürgeci planına hayır!

Siyonist ve soykırımcı apartheid devletine son!

Nehirden denize özgür Filistin!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

26 Ocak 2026

Eğitim-Sen İstanbul 3 No’lu Şube Başkanı Hüseyin Tosu: “Şaşmaz bir hedefimiz var; grevli, toplu sözleşmeli sendika hakkının alınması”

0

Eğitim-Sen İstanbul 3 No’lu Şube Başkanı Hüseyin Tosu ile kamu emekçilerin mücadele gündemlerine ilişkin gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi paylaşıyoruz.

14 Ocak’ta KESK’in çağrısıyla gerçekleşen iş bırakma eylemi, ek zam talebi etrafında şekillendi. Ek zam talebi bu koşullarda neden acil ve zorunlu hale geldi?

Özellikle son 15 yıldır, bu toplu sözleşme sürecinin başladığı günden bu yana yedi toplu iş sözleşmesi gerçekleşti. O günden bu yana yapılan toplu sözleşmeler kamu çalışanlarının hep aleyhine gelişti. Bizim gerçek satın alma gücümüz gün geçtikçe azalan bir seyir izledi. Bu durum 2024’te de böyleydi, 2023’te de. 2025’te yapılan, 2026 ve 2027’yi kapsayan toplu sözleşme görüşmelerinde ise 2026 için yüzde 11+7, 2027 için ise yüzde 5+5 şeklinde zam oranları belirlendi.

Yani TÜİK’in ayarlanmış ve siyasal iktidarın amaçlarına uygun olarak belirlenmiş verileri ışığında, kamu emekçilerini yoksullaştıran ve satın alma gücünü düşüren bir zam oranı ile karşı karşıya kaldık. 2026’da da, 2027’de de benzeri bir süreç yaşanacak. Dolayısıyla biz bu kayıplarımızı nispeten ortadan kaldırmak, yoksulluk sınırı 100 bin TL iken kamu emekçilerinin yoksulluk sınırının çok altında bir maaşa mahkûm edilmesine ve açlık sınırının biraz üzerinde bir maaş artışına tepkimizi göstermek için iş bırakma eylemi yaptık.

14 Ocak, sadece iş bırakmayla da sınırlı değildi. Öncesinde, ağustos ayından bu yana süregelen çeşitli eylem ve etkinliklerimiz vardı. Ankara’da yaptığımız çadır eylemimiz vardı. On gün süren bir çadır eylemi gerçekleştirdik. Yine o süreçte, toplu sözleşme sürecinde yaptığımız kitlesel açıklamalar ve eylemlilikler oldu. Ayrıca dört bölgede yapılan bölge mitingleri vardı.

Bunların temel amacı, kamu emekçilerinin yoksullaşmasına dur demekti. Alması gereken ücreti kazanmasına dönük bir eylemlilikti. Bugün kamu emekçileri, dünya ortalamasına bakıldığında bu ortalamanın çok altında bir maaşa tabidir. OECD verilerine bakıldığında yıllık 35 bin dolar bir ortalama maaş söz konusuyken, bizim maaşlarımız çeşitli kademelere göre 10 ila 15 bin dolar aralığındadır. Bu maaşlar, yaşamımızı idame ettirmemize yetmeyen, mesleki anlamda gelişmemize imkân tanımayan bir ücret olduğu için iş bırakma eylemini gerçekleştirdik.

Kısa ve orta vadede kamu emekçilerinin özlük, ekonomik ve demokratik haklarıyla ilgili mücadelemizi sürdürürken, diğer tarafta da şaşmaz bir hedefimiz var: grevli, toplu sözleşmeli sendika hakkının alınması.

İş bırakma eylemi aynı zamanda kamu emekçilerinin grev hakkının fiilen tanınması talebini de güçlü biçimde gündeme taşıdı. Grev hakkının yasal ve fiili olarak sınırlandırıldığı mevcut durumda, KESK bu mücadeleyi nasıl ele alıyor?

Bizim başlangıçtan itibaren temel hedefimiz grevli, toplu sözleşmeli sendikal haktır. 1990’lı yıllardan beri temel amacımız budur. Ne yazık ki siyasal iktidar, gelişen o mücadeleyi bastırmak ve boşa çıkarmak için 4688 sayılı yasayı 2005 yılında kanunlaştırdı. Bu yasa güdük bir sendika yasasıdır. Esasında kamu emekçilerine hiçbir şey vermeyen bu süreçte bir Hakem Kurulu tanımlanmış. Bu kurul, 11 kişiden oluşuyor ve bu 11 kişinin sekizi siyasal iktidarın doğrudan ya da dolaylı olarak tayin ettiği kişilerden oluşuyor. En yetkili sendika tarafından, siyasal iktidarın çoğunlukta olduğu bir heyetin bulunduğu bir ortamda görüşmeler yapılıyor. O görüşmeler sonucunda uyuşmazlık olması durumunda Hakem Kurulu’na gidiliyor.

Dolayısıyla siyasal iktidarın sunduğu bütçeyi aşmayan, onun bize sunduğu kısıtları aşmayan bir sendika yasası ile karşı karşıyayız. 4688 sayılı yasa, bugünkü temel sorunumuzdur zaten. Yani kamu emekçilerinin yedi toplu sözleşmedir gelirinin reel anlamda gittikçe düşmesinin temel nedeni de bu kadük yasadır. Bu yasa bize, sanki demokrasi varmış gibi, sanki kamu emekçilerinin gerçekten örgütlenme hakkı varmış gibi sunuluyor. Kamu emekçileri gerçekten birtakım şeyler kazanıyormuş izlenimi yaratılıyor; bir sanal demokrasi ortamı yaratılıyor ama sonuçta süreç Hakem Kurulu denen bir kurul ile sonuçlanıyor.

Yani siyasal iktidarın Bakanlar Kurulu gibi işleyen bir kurulundan bahsediyoruz. O kurulun belirlediği çerçeveyi aşmayan bir sendika yasasından söz ediyoruz. Dolayısıyla bizim temel amacımız grevli, toplu sözleşmeli sendika yasasıdır. Yani kısa ve orta vadede biz kamu emekçilerinin özlük, ekonomik ve demokratik haklarıyla ilgili mücadelemizi sürdürürken, diğer tarafta da şaşmaz bir hedefimiz var: grevli, toplu sözleşmeli sendika hakkının alınması.

Gerçekleştirdiğimiz bu iş bırakmalar, fiilen bu hakkı hayata geçirme amacıyla yapılmaktadır. Biz Anayasa’nın 90. maddesi, ILO’nun 87 ve 98 sayılı sözleşmeleri ile iş bırakmalarla ilgili Anayasa Mahkemesi ve Danıştay’ın vermiş olduğu kararlardan hareketle diyoruz ki grev bizim hakkımızdır ve fiilen bu hak mevcuttur. Biz bu hakkı kullanacağız. Var olan 4688 sayılı yasa da buna uygun şekilde düzenlenmelidir. Yani var olan yasa bizim haklarımızı genişleten değil, bizi daraltan, önümüzde bariyerler oluşturan bir yasadır. Bizim temel amaçlarımızdan biri de iş bırakmalarla bu eylemin doğal bir hak olduğunu kamuoyuna ve siyasal iktidara anlatabilmektir.

Mücadeledeki temel amaçlarımızdan biri çalışanın refah düzeyini yükseltecek bir ücret talebiyken, bir diğeri ise iş güvencesini sağlayan bir çalışma sistemidir.

Kamu emekçilerinin çalışma yaşamı bugün yalnızca ücretler üzerinden değil; güvencesizlik, artan iş yükü, performans baskısı vb. ile de yeniden şekilleniyor. Bu tablo, kamu hizmetlerinin niteliğini ve emekçilerin örgütlü mücadelesini nasıl etkiliyor?

Özellikle AKP’yle birlikte çalışma şekilleri, çalışma yöntemleri çok farklılaştırıldı, çok çeşitlendirildi. Sözleşmeli çalışma, ücretli çalışma; bizim kendi işkolumuzda, öğretmenlikte de çeşitli çalışma yöntemleri hayatımıza girmiş oldu. Kadrolu öğretmen var, sözleşmeli öğretmen var, ücretli öğretmen var… Bu işlerde esnek, performansa dayalı çalışma yine AKP’yle birlikte çalışma hayatına girmiş; kamu emekçilerini daraltan, kamu emekçilerini olumsuz etkileyen ve mutsuz eden çalışma yöntemleridir.

Bu çalışma yöntemleri elbette bizim ücret mücadelesiyle hedef aldığımız, değiştirmeyi esas aldığımız yöntemlerdir. Çünkü güvenceli çalışma bizim için hayati ve önemli bir meseledir. Özellikle güvenceli çalışmayla ilgili 2016 darbe süreciyle birlikte, çalışanların hiçbirinin gerçek anlamda bir güvencesinin olmadığını yaşayarak gördük. Yüz binlerce kamu emekçisi uyduruk gerekçelerle, ortada süren herhangi bir dava olmadan, alınmış bir ceza olmadan işinden edildi, açığa alındı.

Dolayısıyla 657 ile o kadar oynandı ki… 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu eskiden çalışanlara -ekonomik olarak iyi olmasa bile- güvence sağlayan bir yasa olarak bilinirdi. Ama bu siyasal iktidarın hukuk tanımazlığı, kafalarına göre geliştirdikleri hukuk sistemiyle ne yazık ki bu güvence kamu emekçilerinde bir bütün olarak, aslında sözleşmeli ve kadrolu olmak üzere, riskli bir durum almış vaziyettedir.

Dolayısıyla bizim mücadeledeki temel amaçlarımızdan biri çalışanın refah düzeyini yükseltecek bir ücret talebiyken, bir diğeri ise iş güvencesini sağlayan bir çalışma sistemidir. Yine performansa dayalı, esnek çalışma sistemi de hayatımıza çok yaygın bir şekilde girmiş vaziyettedir. Öğretmenlerde de böyle, diğer kamu emekçilerinde de böyle. Öğretmenlerde hafta sonları sınavlar oluyor ya da mesai saatleri dışında çeşitli faaliyetler konuluyor ve dolayısıyla aslında net bir çalışma saati tanımı da artık ortadan kalkıyor.

Yani öğretmen, var olan ücretinin yetersiz olması nedeniyle cumartesi pazar zorunluluktan işe gidiyor. Bu esnek çalışma sistemi de çalışanları, öğretmenleri de ciddi anlamda sıkıntıya sokan bir sistem. Mücadele aslında bir bütün olarak bunlarla ilgili. Yani kamu emekçileri gün geçtikçe alınan ücretle yoksullaşırken, diğer taraftan iş yükü de artıyor.

Maarif Modeli’yle birlikte de birçok angarya getirildi. Öğretmenler “değerlendirme formları” adı altında, sınıfta yaptığımız eğitim-öğretim faaliyeti dışında, eve de taşınan, 24 saatimizi alan çeşitli işlerle meşgul oluyor. Bunlar da esnek çalışmanın esasında bir şekilde devamına yol açan unsurlardır.

Mücadele başlıklarımızı şöyle ifade edebiliriz: eğitimin dinselleştirilmesi, eğitimin MESEM’ler aracılığıyla piyasalaştırılması, eğitimde yapılan ödemeler ve bağışlar vs. üzerinden kısmi olarak paralı hale getirilmiş olması ve öğretmenlerin özlük hakları, ekonomik hakları ile öğretmenlere yüklenen angarya.

Bu noktada öğretmenlerin ve eğitim sisteminin sorunlarını biraz daha açalım isteriz. Bugün nasıl bir tabloyla karşı karşıyayız? Eğitim-Sen’in öne çıkardığı mücadele başlıkları neler?

Eğitim işkolu zaten tam bir fecaat. Yaptığımız, ürettiğimiz hizmet itibarıyla yaşadığımız birtakım sıkıntılar var. Eğitim-Sen olarak bilimsel, demokratik ve anadilinde eğitimi savunuyoruz. Ama bugün karşılaştığımız, AKP iktidarının bize dayattığı, dini temellere dayanan bir müfredattır. Ne yazık ki bu, Maarif Modeli’yle birlikte biraz daha kalıcı hale gelmiş oldu. Bizim eğitimle ilgili temel mücadele başlıklarımızdan biri, laik ve seküler eğitimin gittikçe ayaklar altına alınmasıdır. ÇEDES ve benzeri protokollerle çeşitli cemaatlerin eğitim hayatına sokulmuş olması, en önemli mücadele başlıklarımızdan biridir.

Eğitimle ilgili bir başka mücadele başlığımız, eğitimin piyasalaştırılmasıdır. Bundan kastımız, hem eğitim-öğretimin kısmi olarak piyasalaştırılması hem de bağış adı altında okul aile birlikleri tarafından toplanan paralarla ticari hale getirilmesidir. Okulların bulundukları semte göre bağış miktarlarının yükseltilmesi ve çeşitli aidatların alınmasıyla eğitimin kısmi olarak paralı hale getirildiğini biliyoruz. Piyasalaşmanın bir başka boyutu da MESEM’ler aracılığıyla yaşanıyor. Öğrencilerimizin piyasanın ihtiyaçlarına cevap verebilecek şekilde okuldan alınıp haftanın dört günü işyerlerinde istihdam edilmesi, temel mücadele alanlarımızdan biridir. Bu iki başlık da oldukça önemlidir. Tabii ki öğretmenlerin ekonomik özlük hakları ve az önce ifade ettiğimiz angaryaların özellikle Maarif Modeli’yle birlikte yüklenmiş olması da ayrı bir mücadele başlığıdır.

Bütün bunlar elbette önemli sorunlardır ve sadece eğitimcilerin mücadelesiyle aşılabilecek sorunlar da değildir. Çözümün önemli bir ayağı aslında velilerimizdir, demokratik kitle örgütleridir. Toplumun bir bütünüdür esasında. Çünkü eğitim sadece sınırlı bir alanı kapsamıyor. Dolayısıyla bunu aşmak, ancak mücadelenin bütün ayaklarıyla büyütülmesi ve koordineli bir şekilde yürütülmesiyle mümkün olacaktır. Bugün eğitim, fiilen siyasal iktidar tarafından içi boşaltılmış, işlevsiz hale getirilmiştir. Verilen eğitim de kendi siyasal ve ideolojik amaçlarına, ihtiyaçlarına cevap veren bir eğitimdir. Bunu aşmayan bir eğitim sistemi vardır. Yani bilimin olmadığı, pozitif bilimin olmadığı, çocukların yetişmesine hizmet etmeyen bir eğitim yaklaşımı söz konusudur. Eğitime tamamen ideolojik yaklaşılıyor. Bu, imam hatiplerle çok daha gözle görünür bir şekilde yapılıyor; ama imam hatipler dışında diğer okulların büyük bir kısmı da Maarif Modeli’yle birlikte esasında imam hatipleştirilmiş vaziyettedir.

Dolayısıyla bizim eğitim alanındaki mücadele başlıklarımızı şöyle ifade edebiliriz: eğitimin dinselleştirilmesi, eğitimin MESEM’ler aracılığıyla piyasalaştırılması, eğitimde yapılan ödemeler ve bağışlar vs. üzerinden kısmi olarak paralı hale getirilmiş olması ve öğretmenlerin özlük hakları, ekonomik hakları ile öğretmenlere yüklenen angarya.

KESK olarak mücadeleyi olabildiğince genişletmek, tabanını büyütmek ve toplumsallaştırmak için bir arayış içerisindeyiz.

Asgari ücretin açıklanmasının ardından KESK, “Tüm çalışanları, emeğe kölelik dayatanlara karşı birlikte mücadeleye çağırıyoruz” başlıklı bir açıklama yaptı. Sizce böylesi bir ortak mücadele hattının olanakları ve araçları neler olabilir? KESK bu hatta nasıl bir rol üstlenmeyi hedefliyor?

Bugün yaşanan ekonomik koşullara bakıldığında, bu hattın örülebileceği nesnel koşulların en olgunlaştığı dönemden bahsedebiliriz. Yani geniş bir tabana yayılmış bir yoksulluk söz konusu. Emeklilere bakıyorsunuz; emeklilik maaşları, daha önce yüksek maaş alanlar bile yoksulluk sınırının altında maaş alıyor. Asgari ücret açlık sınırının altında. Kamu emekçilerinin büyük çoğunluğu yoksulluk sınırının altında ve açlık sınırının az üzerinde bir maaş almakta.

Yani toplumda sınıfsal anlamda ciddi bir ayrışma söz konusu. Geniş bir taban yoksullaşırken, diğer tarafta medyadan izliyoruz, takip ediyoruz; dünyanın en zengin dolar milyarderlerinin çıktığı bir ülke haline gelmiş vaziyetteyiz. Yani bir yerde sınırlı bir azınlık abartılı bir şekilde zenginleşirken, diğer tarafta geniş toplumsal kesimler yoksullaşmakta, çok korkunç derecede açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm edilmektedir.

Dolayısıyla bu süreç, birlikte mücadelenin de yürütülebileceği, bunun somut koşullarının oluşmasını sağlayan bir süreçtir. Ama tabii ki böyle kendiliğinden “insanlar yoksullaştı, fakirleşti, bu kesimler doğrudan mücadeleye kanalize olur” gibi bir beklentimiz de yok. Bu ancak yürütülecek örgütlü mücadeleyle, sendikal mücadeleyle, toplumun diğer kesimleriyle birlikte yürütülecek mücadeleyle mümkündür. Bunun koşulları mevcuttur.

Biz yürüttüğümüz mücadelede, toplumun farklı kesimlerini de olabildiğince sürece dahil etmenin arayışı içerisinde oluyoruz. Bununla ilgili olarak daha öncesinde, öteden beri sürdürdüğümüz; kamuoyunda “dörtlü” olarak bilinen KESK, DİSK, TMMOB ve TTB olarak zaman zaman yürüttüğümüz çalışmalar olmakta. Bunun dışında, Emek ve Demokrasi Güçleri adı altında toplumun değişik kesimleriyle yürüttüğümüz bir mücadele süreci yaşanmakta.

Halihazırda mesele sadece ekonomik koşullardan ibaret değil. Bugün yaşanan savaş ve Ortadoğu’daki durum, ezilenlerin, yoksulların ve bu savaştan olumsuz etkilenenlerin bir araya gelmesini zorunlu kılan koşullar yaratmaktadır. Dolayısıyla biz, KESK olarak bu mücadeleyi olabildiğince genişletmek, tabanını büyütmek ve toplumsallaştırmak için bir arayış içerisindeyiz. Bunu başarabildiğimiz oranda zaten amaçlarımıza ve hedeflerimize ulaşmamız mümkün olacaktır.

Görüşlerinizi bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz. Gazete Nisan olarak, kamu emekçilerinin ve sendikanızın mücadelesinde yanınızda olmaya devam edeceğiz.

Venezuela: “Petrolü çokuluslu şirketlere teslim eden yasal reformu reddediyoruz”

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Venezuela seksiyonu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi’nin 25 Ocak’ta yayımlanan açıklaması.

Geçtiğimiz 22 Ocak’ta Ulusal Meclis, Hidrokarbonlar Organik Yasası’nda kısmi bir reformu aceleyle kabul etti. Söz konusu reform, patron yanlısı muhalefetin bir kesimine mensup milletvekillerinin olumlu oylarıyla kabul edildi. Bu, Beyaz Saray’da kotarılmış bir yasadır. Kabulünden bir gün önce aşırı sağcı Donald Trump hükümetinin bu yasaya onay vermesi tesadüf değildir.

Bu reform, Venezuela petrol sektörünü yabancı yatırımlara açmayı amaçlamaktadır. Artık karma şirketler aracılığıyla PDVSA ile ortaklık içinde faaliyet yürütme zorunluluğu olmayacaktır. Bu, yeni yasanın en önemli değişikliğidir. Ülkenin PDVSA aracılığıyla ham petrolün işletilmesi ve pazarlanması üzerinde kullandığı denetim ortadan kaldırılmaktadır. Bu şekilde, gerek ulusal gerekse çokuluslu özel ortakların, sözde Üretken Katılım Sözleşmeleri (CPP) yoluyla petrolün aranması ve çıkarılmasına doğrudan katılmalarının önü açılmaktadır. Bu sözleşmeler, petrol işinde PDVSA’nın denetimi olmaksızın, söz konusu ortaklara operasyonel ve yönetsel özerklik tanımaktadır.

Artık karma şirketler aracılığıyla PDVSA ile ortaklık içinde faaliyet yürütme zorunluluğu olmayacak. Bu, yeni yasanın en önemli değişikliği. Ülkenin PDVSA aracılığıyla ham petrolün operasyonları ve ticarileştirilmesi üzerinde uyguladığı denetim ortadan kaldırılmaktadır.

Ayrıca, çokuluslu şirketlerin ve ulusal şirketlerin Venezuela devletine ödemekle yükümlü oldukları telif bedelleri düşürülmektedir. Bu oran yüzde 33,3’ten yüzde 15’e indirilmekte, bazı projelerde ise yüzde 20 olarak uygulanmaktadır. Telif bedelleri, şirketlerin devlete ödemesi gereken bir vergiydi. Bu bedellerin düşürülmesi, petrol şirketleri için daha fazla kâr, ülke için ise daha az kaynak anlamına gelmektedir.

Çokuluslu şirketlerin ve ulusal şirketlerin Venezuela devletine ödemekle yükümlü oldukları telif bedelleri, yüzde 33,3’ten yüzde 15’e, bazı projelerde ise yüzde 20’ye düşürülmektedir.

Öte yandan reform, şirketlerle yaşanacak ihtilaf ve uyuşmazlıkların artık ulusal mahkemelerde çözülmesini zorunlu olmaktan çıkarmakta, bu davaların uluslararası mercilere taşınmasına olanak tanımaktadır.

3 Ocak’ta gerçekleşen ve ABD’nin 200’den fazla insanı katlettiği vahşi emperyalist saldırının ardından, bugün geçici başkan Delcy Rodríguez’in başında bulunduğu sahte sosyalist Chavezci hükümet, saldırıya onurla karşılık verip ABD ile ilişkileri kesmek yerine, Trump’ın ülkemiz üzerindeki vesayet girişimlerine boyun eğmiştir. ABD müdahalesine karşı gerçek bir direniş ya da seferberlik çağrısında bulunmamış, bu ülkenin şirketlerine karşı somut ekonomik önlemler almamıştır.

Ulusal Meclis’te kabul edilen bu yağmacı ve teslimiyetçi reform ile Venezuela hükümeti ve Trump arasındaki anlaşma somutlaşmıştır. Bununla ilgili uyarılarımızı daha önce yapmıştık. Bu anlaşma, petrolün çokuluslu şirketlere ve ulusal özel sermaye gruplarına devrini daha da derinleştirecek ve kaynaklarımızın yeni bir yağmasını pekiştirecektir.

Ulusal Meclis’te kabul edilen bu yağmacı ve teslimiyetçi reform ile, Venezuela hükümeti ve Trump arasındaki anlaşma somutlaşmıştır. Bu konuda daha önce uyarıda bulunmuştuk.

Bir anlaşmanın kotarıldığına dair işaretler açıktı. Venezuela hükümetinin kendisi, Trump’ın kontrol ettiğini övünerek dile getirdiği 30 ya da 50 milyon varil petrolü ABD’nin kullanımına sundu. Bunların bir kısmı ABD tarafından uluslararası piyasada satıldı. Son günlerde ülkeye 300 milyon dolar girdi ve yakında 200 milyon doların daha gelmesi beklenmektedir. Bunlar, Trump’ın Katar’daki bir fona yatırdığı toplam 500 milyon doların parçalarıdır. Tüm bunlar Venezuela hükümetinin onayıyla gerçekleşmiştir. Ayrıca Venezuela ile ABD arasındaki diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edilmesi hızla ilerlemektedir. Kısa süre önce geçici başkan CIA direktörü ile görüşmüş, Beyaz Saray ise Delcy Rodríguez’in Trump ile görüşmeye davet edileceğini açıklamıştır.

Ancak bu skandal niteliğindeki teslimiyet bizi şaşırtmamaktadır. Yirmi yılı aşkın süredir, sözde “21. yüzyıl sosyalizmi”nin büyük bir aldatmaca olduğunu teşhir ediyoruz. Bu, Venezuela’yı kapitalist çerçeve içinde tutmak için kurgulanmış bir sahtekârlıktır ve işçi sınıfının ve halk kesimlerinin yaşam düzeyinde vahşi bir düşüşe yol açmıştır.

Bu skandal teslimiyet bizi şaşırtmamaktadır. Yirmi yılı aşkın süredir, sözde “21. yüzyıl sosyalizmi”nin büyük bir aldatmaca olduğunu teşhir ediyoruz. Bu, Venezuela’yı kapitalist çerçeve içinde tutmak için kurgulanmış bir sahtekârlıktır ve işçi sınıfının ve halk kesimlerinin yaşam düzeyinde vahşi bir düşüşe yol açmıştır.

Yıllardır, önce Chávez’in, ardından Maduro’nun her zaman çokuluslu şirketler ve özel sermaye gruplarıyla anlaşmalar aradığını dile getiriyoruz. Chávez petrolü millileştirmemiştir. Gerçek millileştirme 1975’te gerçekleşmiştir. 2006’da “Tam Petrol Egemenliği” planı ile yapılan, Venezuela’daki çokuluslu şirket sözleşmelerinin “karma şirketler” ile değiştirilmesidir. Bu yapıda çokuluslu şirketler, pay oranları yüzde 51’e yüzde 49 şeklinde düzenlenerek petrol işinde PDVSA’nın ortağı haline getirilmiştir. O dönemde ABD’li ve diğer ülkelerden çokuluslu şirketler bu anlaşmaları imzalamıştır. Exxon Mobil ve ConocoPhillips gibi şirketler hükümet tarafından kovulmamış, sadece bu modeli reddederek ülkeden ayrılmıştır.

2018’den itibaren Ekonomik Toparlanma, Büyüme ve Refah Programı’nın uygulanmasıyla Maduro, patron örgütleri Fedecámaras ve Conindustria ile anlaşarak ücretleri yok eden, şirketlere yönelik vergileri kaldıran, çalışma ilişkilerini kuralsızlaştıran, işçileri yarı köle emek gücüne dönüştüren ve sendikal hakları ortadan kaldıran acımasız bir kapitalist kemer sıkma programı uygulamıştır. Birden fazla kez, ABD’li ve diğer ülkelerden çokuluslu şirketlere ülkenin petrolünü, gazını ve madencilik zenginliklerini adeta altın tepside sunmuştur. 31 Aralık’ta İspanyol gazeteci Ignacio Ramonet ile yaptığı bir röportajda Maduro şu ifadeyi kullanmıştır: “Petrol istiyorlarsa, Venezuela ABD yatırımlarına hazırdır. Chevron örneğinde olduğu gibi, ne zaman isterlerse, nerede isterlerse ve nasıl isterlerse.”

Son 25 yıl boyunca, Chavezci rejime hiçbir zaman destek vermedik. Aynı zamanda patron yanlısı ve emperyalizm yanlısı sağ partileri teşhir ettik ve her iki kutup karşısında da siyasi bağımsızlığımızı koruduk. Tek stratejik çıkışın, işçilerin ve halk kesimlerinin iktidarını kurmak olduğunu savunuyoruz. Karma şirketleri ve çokuluslu şirketleri reddediyoruz. Petrol yüzde 100 devlet mülkiyetinde olmalı ve işçiler, profesyoneller ve teknisyenler tarafından yönetilmelidir. Petrolden elde edilen kaynaklar, ücret ve emekli maaşlarında artışı güvence altına alan, sağlık, eğitim, konut, gıda ve ilaç üretimine yatırım yapan, ayrıca petrol, elektrik ve Guyana’daki temel sanayilerin yeniden inşasını hedefleyen acil bir işçi ve halk planına yönlendirilmelidir.

Son 25 yıl boyunca, Chavezci rejime hiçbir zaman destek vermedik. Patron yanlısı ve emperyalizm yanlısı sağ partileri teşhir ederken, her iki kutup karşısında da siyasi bağımsızlığımızı koruduk.

1999 ile 2014 yılları arasında Venezuela, petrol ihracatından 960 milyar dolardan fazla gelir elde etti. Ancak bu kaynakların çok küçük bir bölümü işçilere ve halk kesimlerine ulaştı. Büyük kısmı karanlık işlerde, yolsuzlukta, silah alımlarında ve büyük çokuluslu şirketler ile ulusal ekonomik grupların zenginleşmesinde heba edildi.

Bu tablo, Chavezciliğin 26 yıllık pratiğinin bir özeti olmakla birlikte, Venezuela parlamentosunda ilk görüşmede kabul edilen Hidrokarbonlar Yasası reformu, petrolümüzün ve doğal kaynaklarımızın devrine giden yolu daha da derinleştirmektedir.

Emekçi halk içinde büyük bir kafa karışıklığının varlığını kabul ediyoruz. Bu durum, Chavezciliğin iki yüzlü söylemi ve sahte sosyalizmi tarafından beslenmektedir. Derin toplumsal kriz karşısında, bazı petrol işçileri ve diğer sektörlerden emekçiler, çokuluslu şirketlerin ve yatırımların gelişinin ücretleri ve yaşam koşullarını iyileştireceğine dair yanlış beklentiler taşımaktadır.

Ancak tarih göstermektedir ki, dünyanın hiçbir yerinde büyük şirket yatırımları halklara refah getirmemiştir. Aksine, yalnızca daha fazla yoksulluk, kaynakların yağmalanması ve işçi sınıfı için daha fazla kayıp getirmiştir. Bu nedenle hem ABD ve Trump’ın ülkemize ve petrolün yönetimine yönelik müdahalesini, hem de Venezuela hükümetiyle yapılan son anlaşmayı reddediyoruz.

PSL olarak, yaşam koşullarımızda gerçek değişimleri yalnızca emekçi halkın mücadelesinin yaratabileceğine inanıyoruz. Hiçbir şey gökten düşmeyecek ve kimse bize bir şey hediye etmeyecek. Bu nedenle, temel ihtiyaçlarımızı karşılamaya yetecek, acil bir maaş artışı için bugünden örgütlenerek mücadele etmemiz gerektiğini söylüyoruz.

Yalnızca emekçi halkın mücadelesi yaşam koşullarımızda gerçek değişimler yaratabilir. Hiçbir şey kendiliğinden olmayacak ve kimse bize bir şey bahşetmeyecektir. Bu nedenle, ücretlerin yoksulluk sınırının üzerine çıkarılması için derhal örgütlenmemiz gerektiğini savunuyoruz.

Petrol satışından 300 milyon dolar yeni geldi. Önümüzdeki günlerde 200 milyon doların daha gelmesi öngörülmekte. Emperyalist ABD ablukası nedeniyle satılamayan petrolden elde edilecek gelirler gelmeye devam edecektir. Bu paranın ücret artışlarına, sağlığın, eğitimin ve kamu hizmetlerinin iyileştirilmesine ayrılmasını talep ediyoruz. Aşağıdaki maddeleri içeren bir eylem planı için seferber olmalıyız.

  • Emekçi halka yönelik kemer sıkma politikalarına son!
  • Ücretlerin prim ve ikramiyelerle ikame edilmesine son verilmelidir.
  • Toplu iş sözleşmesi görüşmelerine yeniden başlanmalıdır.
  • Grev hakkı ve sendikal özgürlükler güvence altına alınmalıdır.
  • Siyasi tutuklulara tam özgürlük!. Özellikle mücadele ettikleri, yolsuzluğu teşhir ettikleri ya da siyasi nedenlerle tutuklanan işçiler derhal serbest bırakılmalıdır.
  • Halen tutuklu bulunan 120’den fazla petrol işçisinin derhal serbest bırakılmasını ve görevlerine iade edilmesini talep ediyoruz.
  • Olağanüstü dış tehdit kararnamesi derhal kaldırılmalıdır.
  • Sol ve demokratik siyasi partilerin yasallaştırılması sağlanmalıdır.

Bu çerçevede, PSL olarak talebimizi yinelemeye devam ediyoruz:

Trump Venezuela’dan ve Latin Amerika’dan defol!

Özel İtalyan Lisesinde eşitsizliğe karşı grev zili çaldı

0

Mevcut eğitim-öğretim yılının ikinci dönemi başlarken Özel İtalyan Lisesi öğretmenleri, Toplu İş Sözleşmesi görüşmelerinde taleplerinin dikkate alınmaması üzerine 2 Şubat’ta greve çıktı. Greve çıkan öğretmenlerini yalnız bırakmayan öğrenciler okul koridoru, merdiven ve sınıfların penceresinden alkışlarla desteklerini gösterdi. Öğrencilerin yanı sıra birçok veli de grevci öğretmenleri desteklemek için okulun önünde toplandı.

Yoksulluk sınırının altında bir ücrete çalışmak zorunda bırakılan Özel İtalyan Lisesi öğretmenleri, bu koşulların değişmesi için Tez Koop-İş Sendikası’na üye olmuş ve sendikal yetkiyi elde etmişti. Yetkinin elde edilmesinin ardından çalışma koşullarında iyileştirme talep eden öğretmenlere okul yönetiminin yanıtı ise 2025 yılı için yüzde 0, 2026 yılı için yüzde 15, 2027 yılı için ise yüzde 0 oranlarında zam teklif etmek olmuştu. Yönetim yerli öğretmenlere sefalet koşullarını dayatırken, İtalya’dan gelen öğretmenlerin maaşları ise altı kat daha yüksek ve çalışma koşulları da yerli öğretmenlerden daha iyi. Örneğin İtalyan öğretmenler okulda nöbet tutma yükümlülüğünden muaf tutuluyor ve 20 saatin üzerinde derse girdiklerinde ek ders ücreti alıyorlar. Son dört yılda okul ücretleri avro bazında yüzde 300 artarken, öğretmenlerin ücretleri ise yalnızca yüzde 30 oranında zamlandı.

Greve çıkan öğretmenlerden İlhan Gülek, gazetemize şunları söyledi: “Efendim, yaklaşık altı aydır okulla görüşmelerde bulunuyoruz. Tez Koop-İş’te örgütlenen Türk öğretmenler, altı aylık görüşme sürecinde onurumuzu ayaklar altına alan uygulamalara karşı bir kazanım elde edememiştir. Aynı derse giriyoruz, aynı sınıflara giriyoruz. İtalyan öğretmenlerden daha fazla derse giriyoruz, nöbet tutuyoruz ama İtalyanların yaklaşık beşte biri, altıda biri kadar ücret alıyoruz. Bütün ders programları ve izinler İtalyan öğretmenlere göre ayarlanıyor. Türk öğretmenler yönetim tarafından horlanıyor, aşağılanıyor, dışlanıyor.

Bütün bu onursuz tavırlara karşı biz, onurumuzu korumak için ve öğrencilerimize onurlu, dik bir duruş dersi verebilmek için bugün greve çıktık, kapıdayız. Ne yazık ki çok sevdiğimiz öğrencilerimizin yanında değiliz; soğukta, yağmurda, kışta kapının önünde, hakkımızı alana kadar, öğrencilerimize örnek olana kadar ve belki de onlara hayatlarının dersini vermek için buradayız. Haklıyız, o nedenle de kazanacağımıza yürekten inanıyoruz.”

https://twitter.com/gazetenisan/status/2018265717833908493

2025 İş Cinayetleri Raporu: Bu bir rapor değil, bir iddianamedir

0

Fabrikaların, şantiyelerin, atölyelerin duvarlarında asılı levhalar, görseller vardır: “Önce iş güvenliği!” İşçiler bazen birbirine sorar: İş güvenliği değil de işçi güvenliği yazması gerekmez miydi?

Cevap acıdır ama nettir. Hayır. Çünkü bu düzende önce patronların işi ve kârı gelir; sonra işçinin canı, sağlığı, geçimi. Hatta sıra ona çoğu zaman hiç gelmez. Bir işçi hayatını kaybetse ölenin yasını tutmazlar. O bölümde üretim durmaz; hemen, o an, onun yerine geçecek birini aramaya başlarlar. Sermaye, işçiyi “hak sahibi bir özne” olarak değil, “yönetilmesi gereken bir risk unsuru” olarak tanımlar. Ölen işçi yoktur; aksayan süreç vardır.

İSİG Meclisi’nin 2025 İş Cinayetleri Raporu tam olarak bu gerçeğin kaydını tutuyor. Bu rapor bir yılın bilançosu değil; bu düzenin süreklileşmiş suçlarını önümüze koyuyor. 2025 yılı boyunca en az 2105 işçi çalışırken hayatını kaybetti. Bu sayı bir istatistik değil; her biri önlenebilir durumlardan oluşan sınıfsal bir çöküş tablosudur.

Rapora göre ölümler en çok inşaat, tarım ve taşımacılık gibi güvencesiz sektörlerde yoğunlaşmakta. Uzun çalışma saatleri, taşeronlaştırma, kayıtdışılık ve sendikasızlık ortak payda. Denetimsizlik ise bilinçli bir tercih. İşçi sağlığı, sermaye açısından bir maliyet kalemi.

2025 raporunun en sarsıcı başlıklarından biri çocuk işçiler. 2025 yılında en az 94 çocuk, çalışırken hayatını kaybetti. Bu, yalnızca yoksulluğun değil; eğitimin, sosyal korumanın ve kamusal sorumluluğun tasfiyesidir. Çocuk emeği, sermayenin en çıplak acımasızlık biçimi: En savunmasız olan, en kolay feda edilendir.

Göçmen işçiler de raporun merkezinde yer almakta. Dil bilmeyen, sigortasız, kayıtdışı çalışan bu işçiler için iş cinayeti riski katlanarak artıyor. Onlar için ölüm çoğu zaman istatistiklere bile tam yansımıyor. Görünmez emek, görünmez ölümle tamamlanıyor.

İş cinayetleri yalnızca işyerinde yaşanmaz. Ölüm eve taşınır; borç olur, yoksulluk olur. Yarım kalan bir hayat, geride kalanlar için yasın ötesinde kalıcı bir yoksullaşma biçimine dönüşür. Bu nedenle iş cinayeti bireysel bir trajedi değil; toplumsal ve sınıfsal bir yıkım olarak hayatları sarsmaya devam eder.

6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu, iş güvenliğini hukuki bir çerçeveye bağlar. Kâğıt üzerinde işyerlerinde uzmanlar vardır, raporlar tutulur, riskler belirlenir. Ancak bu sistemde iş güvenliği uzmanı bağımsız bir denetçi değildir. Maaşını patrondan alır. Raporu patronun sınırlarına çarptığı anda işini kaybeder. Çünkü bu düzende korunması gereken işçi değil, patrondur. Bu nedenle tutulan raporlar da çoğu zaman düzmecedir.

Bu tablo karşısında çözüm, birkaç yönetmelik değişikliğiyle geçiştirilemez. Sorun, üretimin kim için ve kimin denetiminde yapıldığıdır. İşçiler söz ve karar sahibi olmadıkça, bu raporlar her yıl yeniden yazılacak. Bu yüzden İSİG Meclisi’nin 2025 İş Cinayetleri Raporu yalnızca bir rapor değil, bir iddianamedir. Çünkü bu rapor sadece sayıları değil, bir suç zinciri olduğunu da gözler önüne seriyor. Önlenebilir ölümler tekrar ediyorsa bu kader değil, sistemdir. Ortada kaza değil, suç vardır. Fail bellidir.

İş cinayetleri bu düzenin sonucudur. Ve bu sonuç değiştirilebilir. Yaşamak, işçi sınıfı için bir lütuf değil; örgütlü mücadeleyle geri alınması gereken bir haktır.

Suriye-Türkiye: Çözüm değil kriz derinleşiyor!

0
ABD'nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Şara yönetimi ve SDG arasında bir anlaşmaya varılması için her iki tarafla pek çok görüşme gerçekleştirdi.

Geçen sayıdaki yazımızda “Süreç rölantide, gözler Suriye’de” demiştik. Aradan geçen bir aylık süre zarfında Suriye’de uzun zamandır devam eden fırtına öncesi sessizlik, yerini silahların gürültüsüne bıraktı.

Erdoğan ve Şara’nın “emperyalizmle sıfır sorun” politikası izlediği koşullarda ABD, Suriye sahasında kendisine yakın bir denge unsuru olarak gördüğü Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) ihtiyacı kalmadığını alenen deklare etti. Siyonizm ise mevzubahis coğrafyada kurulmaya girişilen yeni denge içerisinde ABD tarafından yalnız bırakılmayacağını gayet iyi bildiği için Kürt halkının ne kazandığı veya kaybettiği ile ilgilenmediğini açık etti.

İşte bu koşullar altında Kürtler zorlu bir sınav ile karşı karşıya kaldı. SDG için bugüne dek belli ölçüde korunmuş olan emperyal güvencelerin hızla buharlaşması ile eşzamanlı olarak sahadaki çatışmaların dozu da yükseldi.

Ortadoğu’ya başarılı bir model olarak sunulan ve özyönetimlere dayandığı iddia edilen organizasyon günler içerisinde dramatik bir başarısızlığa uğradı ve başından beri birer pazarlık unsuru olarak görülen ve o şekilde ilişki kurulduğu açık olan Arap nüfusun yoğun olduğu topraklar hızla Kürt siyasi hareketinin nüfuz alanı dışına çıktı. Pekâlâ kimsenin onurunu zedelemeden devir teslimi yapılabilecek bu bölgelerin bir bozgun havası içerisinde terk edilmek zorunda kalınışı teknik bir basiretsizlik olmaktan öte ciddi bir siyasi öngörüsüzlüğün sonucuydu.

Bu öngörüsüzlüğün açığa çıkışı ve çatışma bölgelerinden yansıyan travmatik görüntülerin üst üste yayınlanması ile Kürt kamuoyunda haklı bir infial meydana geldi. IŞİD tarafından kuşatılan Kobane’nin ancak çok büyük bedeller ödenerek kurtarılabildiği günlerin anısı hafızalarda halen tazeyken, yıllar süren bölgesel iktidardan sonra başlanılan yere dönüleceği endişesi bulundukları her yerde Kürt halkını sokağa döktü.

30 Ocak itibarıyla detayları kamuoyuna yansıyan yeni Şam-SDG anlaşması, Kürt halkının kitlesel seferberliğinin dünya kamuoyunda bir etki yarattığını ve kadim Kürt şehirlerine dönük bir harekâtın kanlı bir iç savaşa dönüşmesinin kendi Ortadoğu planlarını da bozabileceğini düşünen emperyalistlerin yeniden masaya ağırlıklarını koyduğunu gösteriyor. Bu anlaşma öncekiler gibi kadük mü kalacak yoksa hayata mı geçecek henüz net değil. Net olan, Kürt halkının bu darboğazda kendi özgücünden ve diğer halkların kendileriyle dayanışmayı yükseltmesinden başka sağlam bir dayanağı olmadığıdır. 

Suriye haritasındaki renk değişimlerinin Türkiye’deki “sürecin” gidişatını da büyük oranda belirleyeceği ortada. Nitekim Suriye’de SDG’nin askeri gerileyişine paralel olarak Türkiye’de tüm burjuva basın Suriye Kürtlerine küfür korosunda birleşti. İmralı’dan dışarıya yeni bir haber ulaşmazken Öcalan ile komisyon arasındaki görüşmenin tutanağı özenle seçilmiş bir uğrakta ve tahrif edilerek kamuoyuna servis edildi.

Rejimin borazanları Suriye’deki son gelişmeler üzerine zafer çığırtkanlığı yaparken şovenist histeri, Rojava’daki kadınlarla dayanışma göstermek için saçını ören kadınların gözaltına alınmasına kadar uzandı. Fakat Kürtler ile ipleri daha fazla germeye yönelmesi Tek Adam rejimi için işleri içinden çıkılmaz hale getirecektir.

Şayet muktedirler seçimli işleyişin ortadan kalktığı bir eşiği aşma hülyasına kapılmadıysa rejimin devamını güvenceye almak için halen Kürtler ile CHP’nin bir arada hareket etmesini engellemek gibi bir mecburiyetleri var. Rojava’nın tümden tasfiye edilerek tarihe karıştığını görmek isteyen sömürgeci saplantı ile bunun başarılamayacağı ise açık.

Süreç hâlâ rölantide, gözler hâlâ Suriye’de ve ekranlardan savrulan zafer naraları rejimin aşamadığı siyasi krizi aşmasına yetmiyor.

Tarihte bu ay | 1966 Paşabahçe Grevi

0

31 Ocak 1966’da Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası’nda çalışan 2499 işçi, sendikaları Kristal-İş’in öncülüğünde düşük ücretlere karşı greve çıktı. Kavel Direnişi’nin kazanımlarından biri olan grev hakkının yasal olarak güvence altına alınması, Paşabahçe Grevi ile ilk defa ciddi bir biçimde sınanıyordu. Bunun yanında Paşabahçe Grevi DİSK’in kuruluşuna giden yolun taşlarını döşeyecekti.

İstanbul’un en köklü işçi semtlerinden biri olan Paşabahçe, 31 Ocak günü mahallenin grevci işçilerle tam dayanışmasına sahne olmuştu: Mahalle esnafı alacaklarını erteleyerek veresiye satışa devam etmiş, Beykoz Deri Kundura Fabrikası işçileri grevcilerle dayanışma adına yürüyüş düzenlemiş ve grev ziyareti gerçekleştirmiş, mahalle sakinleri gece nöbetçilere yemek getirmiş, Beykoz-Üsküdar hattında çalışan dolmuş şoförleri bir günlük hasılatlarını ve ispirto fabrikası işçileri üçer günlük yevmiyelerini grevcilere bağışlamışlardı. 5 Şubat günü Kristal-İş’in çağrısıyla gerçekleştirilen ve yaklaşık 5 bin kişinin katıldığı miting mahallelinin dayanışmasını perçinlemiş, pek çok dayanışma örneği grevin en zor zamanlarda bile yenilmemesini sağlamıştı.

Bu dayanışmanın yanında başlangıçta Türk-İş de grevi desteklemiş; Petrol-İş başta olmak üzere Lastik-İş, Maden-İş, Basın-İş gibi Türk-İş üyesi pek çok sendika greve yükümlülüklerinin ötesinde destek vermişlerdi. Hatta grevin 27. gününde grevcilerin aileleri ve çocukları Türk-İş 1. Bölge Temsilciğine bağlı sendikaların desteği ile vapurla Taksim’e getirilmiş, yürüyüş ve Taksim Anıtı’na çelenk bırakma eylemi gerçekleştirmişti.

Henüz resmi olarak Türk-İş üyesi olmayan Kristal-İş, 7-14 Mart 1966 tarihli 6. Türk-İş Genel Kurulu’nda konfederasyona dahil olurken bir yandan 3 Mart tarihinde Kristal-İş, toplu sözleşme görüşmelerinde bulunma yetkisini Türk-İş’e devretmişti bile. Başta grevi destekleyen Türk-İş, 20 Mart 1966 tarihinde Türkiye İşverenler Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) ile bir protokol imzaladı. İşçilerin ve Kristal-İş’in protokolü yeterli bulmaması sonucu greve devam etme kararı alındı. Bu karar sonrası Türk-İş grevden desteğini çekerken konfederasyon üyesi 12 sendika greve destek sundu. Akabinde Kristal-İş ve ona destek çıkan sendikalardan Petrol-İş, Maden-İş, Lastik-İş ve İstanbul Basın-İş sendikaları Türk-İş onur kuruluna sevk edilecekti.

Demirel hükümeti grevin 83. gününde grevi erteledi. Bunun üzerine Kristal-İş Danıştay’a başvurarak grevi erteleme kararına karşı yürütmeyi durdurma kararı çıkmasını sağladı. Sendikanın bu kazanımı sonucu işveren masaya oturmaya karar verdi ve Yüksek Uzlaştırma Kurulu’nda görüşen taraflar bir toplu sözleşme imzaladı. Bu toplu sözleşme sendikanın taleplerinden uzak olsa da grevin de getirdiği yorgunlukla bir ara çözüm olarak razı olundu.

Grevin sona ermesinin ardından onur kuruluna sevk edilen 5 sendika Türk-İş’ten (3 aydan 15 aya uzanan farklı süreler boyunca) geçici olarak ihraç edileceklerdi. Kristal-İş ve Petrol-İş, cezalarının sonunda Türk-İş’e dönmeye razı olsa da Maden-İş, Lastik-İş ve İstanbul Basın-İş sendikaları Türk-İş ile yollarını kesin olarak ayırmaya karar verdiler. Bu sendikalar yanlarına Gıda-İş sendikasını da alarak Sendikalar Arası Dayanışma Anlaşması’nı (SADA) imzaladılar ve DİSK’in kuruluşuna giden süreç başlamış oldu.