Ana Sayfa Blog Sayfa 4

Bolivya: OHAL’e son!

0

Ülke çapında oldukça cesur ve kitlesel seferberlik, 19 Haziran’da 50. gününü doldurdu. Köylülerin, işçilerin ve halkın başını çektiği bu seferberlik, yolları kapatarak ülkenin üretim araçlarını büyük oranda durdurmayı başardı ve böylelikle sağcı Rodrigo Paz hükümetini köşeye sıkıştırdı. Mücadele halen devam ediyor.

COB yönetiminin ihaneti

Bu tarihte, Bolivya İşçi Merkezi’nin (COB) liderliği, seferber olan tabanına danışmaksızın hükümetle bir anlaşmaya vararak mücadeleye ihanet etti. Anlaşmada yalnızca Paz’ın halihazırda uymadığı taahhütlerle birlikte, hükümet tarafından hukuksuzca tutuklanan tüm işçilerin serbest bırakılmasını dahi garantiye almadan müzakere masaları kurulması şart koşuldu. COB’nin baş lideri Argollo, olağanüstü halin ve kan dökülmesinin önlenmesi için bu anlaşmaya vardıklarını iddia etti. Fakat anlaşma, yolları bloke eden köylü ve taban örgütlerinin çoğunluğu tarafından hızla reddedildi ve kınandı.

Olağanüstü hal

Nitekim, COB liderliğimim koşullu teslimiyeti ile anlaşmanın imzalanmasından yalnız birkaç saat sonra, Rodrigo Paz ve kabinesi en alçak ve hain tutumu takınarak olağanüstü hal ilan etti. Böylece COB ile anlaşmasını hiçe sayarak, seferberliği sürdüren işçi sınıfını acımasız bir şekilde baskı altına almayı hedefledi. Bu, patronların hükümetine güven olmayacağını bir kez daha göstermektedir.

Altı ayı bulan halk karşıtı kemer sıkma politikası

Rodrigo Paz’ın sürekli düzenbaz ve yalancı tutumu, Bolivya işçi halkının, Paz’ın yalnızca altı aylık görevi sonrası ayaklanarak istifasını istemesinin sebeplerinden biri. Ekonomik durumu iyileştirme, ikramiye ve kredi gibi yalan vaatlerde bulunan Paz, gerçekte halk karşıtı kemer sıkma politikaları uyguladı. Bu politikalar kapsamında benzin fiyatlarında keskin bir yükseliş sonrası düşük kaliteli benzinlerin satışını yaygınlaşması, keyfi fiyat artışları, rekor düzeyde borçlanma ve ücretlerin dondurulmasının yanı sıra baskıcı kararnameler ve yasalar uygulandı. Paz; köylü ve yerli toplulukların topraklarını gasp eden bir yasa çıkardı; güvencesiz çalışmayı yaygınlaştıran bir yasa tasarısı hazırladı ve başka uygulamaların yanı sıra özelleştirme ve doğal kaynakların teslim edilmesini hedefleyen bir politika izledi. Bir yandan da devlet görevlilerinin maaşlarını artırdı, servet vergisini kaldırdı ve genel olarak ülkede faaliyet gösteren çokuluslu şirketlere ve büyük ticari kurumlara bir dizi ayrıcalık tanıdı.

Ne yapmalı?

Tupac Katari Federasyonu, Bartolina Sisa Konfederasyonu, Kızıl Pançolular gibi başlıca köylü örgütlerinin yanı sıra El Alto’nun 8. bölgesini bloke eden köylü ve taban örgütlerinin COB ile hükümet arasında yapılan anlaşmayı reddetmesi ve Rodrigo Paz rejimine karşı taleplerini savunmak için seferberliğin ve ablukanın süreceğini beyan etmesi esas önem taşımakta.

Mevcut koşullar altında, kemer sıkma planlarını tamamen defetme ve mücadelenin asli talebi olan hükümetin düşmesi adına mücadelenin sürdürülüp güçlendirmesi kritik önem taşıyor. Olağanüstü hal, halk seferberliğinin kitlesel şekilde genişletilmesiyle defedilmelidir.

Bu doğrultuda, mücadele içindeki örgütlerin de kendilerini alternatif bir güç olarak konumlandırarak, muzaffer bir seferberliğin içinden doğan bir köylü, işçi ve halk hükümeti kurmaya önderlik etmek için hazırlanmaları gerekmektedir. Bu, Rodrigo Paz’ın ardından neyin geleceğinden endişe duyanlar başta olmak üzere tüm ülke için bir net yol da çizecektir.

Bu sebeple; devlet baskısının son bulması için taktikler, stratejiler ve lojistik hazırlıkların yanı sıra ulusal düzeyde mücadelenin farklı noktaları için birleşik bir koordinasyonun kurulması gerekmektedir. Sendikalar, toplumsal hareketler ve seferberlik komiteleri ulusal bir koordinasyon inşa etmelidir. Ulusal Seferberlik Komitesi ya da Halk Meclisi gibi bir ada sahip olabilecek bu koordinasyonun işlevi, mücadelede yer alan tüm örgütleri birleştirmek ve yönetimleri tarafından ihanete uğrayan tabanı bir araya getirmek olmalıdır. Bu; henüz kendilerini mücadeleye tam anlamda dahil etmemiş başka sektörleri de onların ihtiyaçlarını ve başlıca taleplerini ulusal bir platforma, programa veya ajandaya katarak içermelidir. Tüm önemli kararların geniş katılımlı toplantılar, meclisler ve buluşmalar yoluyla taban örgütlenmelerine danışarak alınması da son derece mühimdir.

Mücadelenin ulusal ajandası

Belirli sektörlerin taleplerinin yanı sıra ulusal ajanda, çokuluslu şirketlerin ülkenin zenginliklerini yağmalanmasına son vermeyi ve toprak sahibi oligarşiyi mülksüzleştirerek bir tarım devriminin önünü açmayı hedeflemelidir. Bir yandan da dövizin kontrolü sağlanarak sermayenin muazzam kaçışı önlenmeli; kaliteli yakıt tedariki garanti altına alınmalı; yangınlar, kirletici madencilik ve ekstraksiyon projeleri ile çevrenin talanına son verilmelidir. Başka hedeflerin de yanı sıra devasa bir istihdam yaratma planı oluşturulmalı, maaşlar artırılmalı, sağlık ve eğitim bütçeleri artırılmalıdır.

Mücadeleye dair enternasyonal perspektif

Tupac Karari Federasyonu ve mücadeleci diğer örgütlerin halkların enternasyonal dayanışması çağrısını sürdürmesi oldukça önem taşımaktadır. Bunun yanında, bölgede emperyalizmin ve çokuluslu şirketlerin hizmetinde korkunç kemer sıkma ve yoksullaştırma politikaları uygulayan aşırı sağ hükümetlere karşı mücadele veren yoldaşlarımızla bir koordinasyon da kurulmalıdır. Ekvador’daki kardeşlerimiz de şu anda olağanüstü hal altında baskı görmekte. Peru’da işçi sınıfı Fujimori’nin seçim hilesine karşı seferber olmaya başladı bile. Şili’de gençlik, Kast’ın kemer sıkma uygulamalarına karşı kitlesel bir şekilde seferber olmuş durumda. Ve Bolivya halkını desteklemek için önemli eylemlerin düzenlendiği Arjantin’de Milei karşıtı seferberlikler sürüyor.

Dahası, Paz’ı destekleyen Amerikan emperyalizmi İran karşısında askeri bir yenilgiyle karşılaştı. Bu da onun, Bolivya halkına yönelik kışkırtıcı açıklamalarına karşın, dünyadaki ve bölgedeki müdahale kapasitesi zayıfladı.

Mücadeleci örgütlerin önderliğindeki bir hükümet!

COB’nin hain anlaşmasına rağmen mücadeleyi sürdüren örgütler toplumun, halkın, işçilerin ve köylülerin talepleri adına seferberliği ve ablukayı sürdürmeye karar verdi. Bolivya emekçi halkının hükümetine dair berrak bir perspektifle, ve nihai olarak olağanüstü hale ve Rodrigo Paz rejiminin tamamına son vermek için daha çok sektörde taban örgütlenmelerine katılarak ve bunları birleştirerek mücadele sürdürülebilir, genişletilebilir ve kazanabilir.

Olağanüstü hale son!

Köylülerin, işçilerin ve kitlelerin seferberliğini sürdürelim ve büyütelim!

Rodrigo Paz, defol!

Mücadeleci örgütlerin önderliğinde bir hükümet için!

Bolivya İşçi Partisi

20 Haziran 2026

Muhittin Karkın mezarı başında anıldı

0

Türkiye Troçkizminin kurucu önderlerinden, Türkiye’de Morenist akımın, İşçi Cephesi’nin ve İşçi Demokrasisi Partisi’nin kurucularından, İDP merkez komite üyesi ve Gazete Nisan yazarı Muhittin Karkın, 24 Haziran Çarşamba günü yoldaşları tarafından Karacaahmet Mezarlığı’nda bulunan mezarı başında anıldı.

Muhittin Karkın’ı aramızdan ayrılışının üçüncü yıl dönümünde anmak için saat 18.00 sularında bir araya gelen İDP üyeleri ve dostlarının mezarlık içinde yaptığı sessiz yürüyüşte “Muhittin yoldaş, sosyalizme dek daima!” pankartı açılırken, Karkın’ın ömrünü inşasına adadığı IV. Enternasyonal’in ve İşçi Demokrasisi Partisi’nin bayrakları dalgalandırıldı.

Mezar başında bir konuşma gerçekleştiren İDP Genel Başkanı Oktay Çelik, kendisinin de henüz genç bir işçiyken tanıştığı Muhittin Karkın’ın tüm işçilere ama bilhassa da genç işçilere karşı her daim özel bir ilgisinin olduğunu, onların örgütlenmesi ve devrimci Marksizm saflarına kazanılması konusundaki hassasiyetini mücadele hayatı boyunca koruduğunu hatırlattı. Son dönemde İşçi Demokrasisi Partisi saflarındaki genç yoldaşların artışına şahitlik edebilseydi bunun Karkın’ı son derece mutlu edeceğini dile getirdi.

Çelik’in ardından sözü alan Samim Karkın da babasını aniden yitirmiş olmanın kendisi ve ailesi için yeri doldurulması imkânsız bir kayba yol açtığını ancak Muhittin Karkın’ın mücadelesinin yoldaşları tarafından sürdürüldüğünü ve anısının da bu şekilde yaşatılmaya devam edildiğini görmenin kendileri için de en büyük teselli olduğunu ifade etti.

Anma, mezar başında Enternasyonal Marşı’nın hep bir ağızdan okunmasıyla sona erdi.

Ardında kapsamlı bir külliyat da bırakmış olan Muhittin Karkın’ın vefatından sonra seçme eserleri Enternasyonal Yayıncılık tarafından derlenerek basılmaya başlanmış ve bu kapsamda hazırlanan ilk iki cilt bir süre önce okuyucuyla buluşmuştu: Muhittin Karkın Seçme Eserleri I: Türkiye’de Devrimci Partinin İnşası ve Muhittin Karkın Seçme Eserleri II: Türkiye’de Devlet ve Devrim. Seçme eserler dizisinin hazırlanmakta olan yeni ciltleri ise önümüzdeki aylarda raflardaki yerini alacak.

برنامج العمل السياسي

0

في 8 كانون الأول 2024، انتهت أخيراً ديكتاتورية الأسد الدمويّة التي استمرت 54 عاماً. يشكّل هذا التاريخ نقطة تحول جديدة لكل من سوريا والمنطقة بأسرها. نرى هذا التحول امتداداً لمسار الثورات في شمال أفريقيا والشرق الأوسط الذي بدأ عام 2010، وأثّر في كامل المنطقة وأطلق أيضاً شرارة الثورة السورية.

في آذار 2011، انطلقت التعبئة الثورية للشعب السوري بمطالب “الحرية والكرامة” وبشعار “الشعب يريد إسقاط النظام”. حاول نظام الأسد، بمساعدة داعميه مثل روسيا وإيران وحزب الله، إغراق هذه التعبئة في الدم.

إن عجز روسيا وإيران وحزب الله عن الاستمرار في دعم النظام بالقوة نفسها التي كانوا عليها سابقاً كشف أن نظام الأسد كان في الواقع نمراً من ورق. إن الانهيار المفاجئ للنظام، الذي أُبقي على قيد الحياة لسنوات عبر التنفس الاصطناعي، بعد أسبوع ونصف فقط من الاشتباكات العسكرية، هو دليل على هذه الحقيقة. لذلك نعتبر إسقاط نظام الأسد انتصاراً مهماً لكل الشعب السوري وشعوب المنطقة.

مع سقوط النظام، بدأت مرحلة سياسية جديدة مليئة بالفرص والمخاطر. إن تحرير مئات الآلاف من المعتقلين السياسيين، وإغلاق أبواب السجون التي كانت تعمل كمراكز للتعذيب والمجازر، وبدء الشعب السوري باستخدام حريته في التعبير والتنظيم، وفتح المجال السياسي لعودة المعارضين وأبناء و بنات الشعب السوري، كلها مكاسب لنضال طويل وشاق ضد النظام. إضافة إلى ذلك، فإن عدم إعادة بناء أجهزة الدولة البرجوازية المنهارة بشكل كامل حتى الآن يمنح الحكومة المؤقتة طابعاً ضعيفاً ويخلق مساحة مفتوحة للتدخل السياسي.

إن الخطر الأهم في المرحلة الجديدة هو أن السلطة، بعد إسقاط النظام، انتقلت إلى حكومة برجوازية مؤقتة لا تمثّل مطالب الثورة. أولوية الحكومة المؤقتة برئاسة أحمد الشرع هي ضمان إعادة بناء الدولة الرأسمالية التي كانت ضامناً للقمع والاستغلال، ولا سيما عبر الجيش والأجهزة الأمنية. وبهذا تسعى إلى تأمين هيمنة دائمة على إدارة هذه الدولة في خدمة الرأسماليين المحليين والأجانب. وفي هذا الإطار، تسعى إلى بناء حكمها الاستبدادي الخاص عبر دفع ما يسمى “العملية الانتقالية” من خلال “حوار وطني” شكلي ومسرحية انتخابية تستبعد الأحزاب السياسية الأخرى في البلاد ولا تعترف بالتنوع القومي والديني. ولتحقيق ذلك، تحاول ترسيخ سلطتها الأمر الواقع بالاعتماد على الانقسامات الطائفية والقومية الموروثة من النظام السابق، مستندة لا إلى دعم شعبي شرعي، بل إلى السلاح الذي تسيطر عليه وإلى الحصول على دعم الدول الأجنبية.

لهذا السبب نقول إنه لا يجوز وضع أي ثقة على الإطلاق في الحكومة المؤقتة لتحقيق مطالب “الحرية والكرامة” التي دفع شعبنا ثمناً باهظاً للغاية من أجلها. لا يمكن تحقيق هذه المطالب إلا عبر تعبئة ونضال الجماهير الكادحة في سوريا في هذا الاتجاه، ولا يمكن أن تصبح مكاسب دائمة وحاسمة إلا في ظل حكم عمّالي وشعبي.

تتطلّب هذه التعبئة الاجتماعية أن تتحرّك الجماهير الكادحة في سوريا من أجل مطالبها، وأن تصبح فاعلاً نشطاً في الساحة السياسية، وأن تتمكن من بناء أدواتها الخاصة للتنظيم الذاتي. ولكي لا يُحدَّد مستقبل سوريا من قبل أقلية منصّبة نفسها بنفسها، بل من قبل جماهير الكادحين/ات السوريين/ات مباشرة، يجب على ثوريّات و ثوريّي سوريا النضال من أجل تعزيز هذه التعبئة، والعمل على بناء حزب سياسي يمثل المطالب الآنيّة والتاريخية للعمال وللشعب المضطهد في البلاد.

في هذا الاتجاه، ندافع عن ضرورة تحقيق أوسع وحدة ممكنة لثوريّات و ثوريّي سوريا حول برنامج عمل سياسي يستند إلى الحاجات والمطالب الملحة لعمال و عاملات البلاد ولكل الفئات المضطهدة والمستغلّة. ستكون هذه الوحدة الخطوة الأولى في بناء الحزب الثوري الذي سيمثل المطالب الحقيقية للثورة ويقود قطيعة حاسمة مع نظام القمع والاستغلال. ندعو ثوريي/ات وناشطي/ات البلاد إلى مناقشة هذا البرنامج، والانضمام إلى حركتنا، والنضال معاً من أجل بناء الحزب الثوري.

الحقوق والحريات الديمقراطية

تحاول الحكومة المؤقتة جعل حكمها دائماً عبر إضفاء شرعية عليه من خلال “مؤتمر نصر” معلن ذاتياً، وبرلمان أُنشئ بالكامل تحت سيطرتها عبر “انتخابات” لم يُسمح فيها بالتصويت إلا لستة آلاف شخص فقط. وانسجاماً مع هذا الهدف، تسعى إلى بناء حكمها الاستبدادي الخاص عبر عملية صياغة دستور تستبعد الأحزاب والتيارات السياسية الأخرى في البلاد ولا تعترف بالتنوع القومي والديني.

إن المستقبل السياسي لشعبنا الذي أسقط الديكتاتور بعد أن دفع ثمناً هائلاً من أجل الحرية لا يمكن رسمه وفق الأهواء التعسّفية والحدود الضيّقة للتسامح لدى قيادة الشرع. يجب إزالة جميع العوائق أمام الحقوق الديمقراطية وحرية التنظيم فوراً، ويجب تحديد الدستور الجديد عبر أوسع مشاركة سياسية للشعب.

إنهاء جميع العوائق أمام حرية التنظيم والتعبير. يجب أن يكون تأسيس الأحزاب السياسية والنقابات العمّالية حراً. يجب الاعتراف فوراً بالحقوق الثقافية والديمقراطية لجميع الأقليات القومية والدينية ووضعها تحت ضمانة دستورية. ولضمان جميع الحقوق والحريات الديمقراطية، يجب النضال من أجل جمعية تأسيسية حرة وذات سيادة.

العدالة الانتقالية الآن

خلفت سياسات القمع والمجازر التي انتهجها نظام الأسد دماراً أدى إلى مقتل نحو مليون شخص، واختفاء مئات الآلاف، وتشريد الملايين من بيوتهم. إن الملاحقة الحقيقية ومعاقبة المسؤولين عن هذه السياسات الإجرامية، وإجراء تحقيقات فعّالة بشأن المختفين، وضمان العدالة لكل ضحايا هذه السياسات، هي من أكثر مطالب شعبنا إلحاحاً.

رغم ذلك، لم تتخذ الحكومة المؤقتة خطوة جدية واحدة في هذا الاتجاه خلال عام و نصف في السلطة. بل على العكس، فإن المجازر التي وقعت في الساحل في آذار وفي السويداء في تموز تحت حكمها جعلت مطلب العدالة أكثر إلحاحاً. إن الغموض المطلق حول ما إذا كانت “العدالة الانتقالية” ستتحقق يوماً ما أصبح أحد العوامل الرئيسية التي تغذّي جرائم القتل الانتقامية. منذ سقوط النظام، شكلت أعمال “العدالة” الانتقامية الحصة العددية الأكبر من أعمال العنف والقتل.

المسؤول الرئيسي عن هذه الدوامة من العنف هو الحكومة المؤقتة، التي لم تتخذ أي خطوة على الإطلاق لتحقيق العدالة الانتقالية. بل إنها امتنعت حتى عن إنشاء نظام قضائي فاعل تحت سلطتها. ولضمان تحقيق العدالة دون تأخير، يجب إنشاء لجان تحقيق مستقلة تتمتع بصلاحيات عقابية، وتتألف من شخصيات ذو كفاءة، وفي مقدمتها محامو وناشطو حقوق الإنسان. ومن خلال التحقيقات الفعّالة والسريعة التي تجريها هذه اللجان وهيئات المحلفين الشعبية، يجب معاقبة مجرمي الحرب، والعثور على المختفين، وفتح مسار لتعويض الأضرار المادية والمعنوية التي لحقت بالضحايا.

الاعتراف غير المشروط بالتنوع القومي والديني في البلاد

طوال تاريخها، كانت سوريا بلداً احتضن ثقافات متعددة وجماعات دينية وقومية متنوعة. إن الواجب الأول لأي تيار سياسي يدّعي حق حكم البلاد يجب أن يكون الاعتراف بهذا التنوع. إلا أن جميع الحكومات التي حكمت سوريا حتى اليوم حاولت ترسيخ سلطتها عبر تأجيج الانقسامات الطائفية والقومية والسعي إلى تأليب الشعب بعضه على بعض.

هذه السياسة، التي بلغت أقصاها في ظل ديكتاتورية الأسد، تتبناها اليوم الحكومة المؤقتة بشكل مختلف. فمن خلال تصوير الأقليات الدينية والقومية في البلاد على أنها تهديد، تسعى إلى خلق وهم مفاده أن المجتمع العربي السني محكوم عليه بالاعتماد عليها. هذه الاستراتيجية السياسية ليست سوى محاولة لترسيخ أنظمة استبدادية عبر وضع الكادحات و الكادحين في مواجهة بعضهم البعض.

إن النضال ضد هذه الاستراتيجية هو اليوم أحد القضايا المركزية في السياسة السورية. وفي هذا الاتجاه، يجب الاعتراف فوراً بالطابع المتعدد القوميات والهويات في البلاد. يجب إنهاء السياسات التمييزية والطائفية التي تستبعد الاختلافات، والتعامل معها كجرائم. يجب الاعتراف بجميع الحقوق الديمقراطية للشعب الكردي، بما في ذلك حقه في تقرير مصيره السياسي بحرية، بوصفه مكوّناً أساسياً في المجتمع السوري، لا عبر إعادة تعويم قيادات «قسد» السابقة أو دمجها في الحكومة المؤقتة.
إضافةً إلى ذلك، يجب الاعتراف بحق أهالي السويداء في اللامركزية الإدارية، كخطوة أولى نحو استعادة القرار لأبناء المنطقة بعيداً عن أي مشاريع خارجية، وضمان حقوقهم الديمقراطية والسياسية.

إعادة الإعمار الاقتصادي

لم يخلّف نظام الأسد في سوريا كارثة إنسانية فحسب، بل أيضاً دماراً اقتصادياً هائلاً. إن ارتفاع تكاليف المعيشة، والبطالة، والأجور المتدنية جعلت من المستحيل على الناس تلبية حتى احتياجاتهم الأساسية.

إن مواجهة هذا الخراب الاقتصادي، إلى جانب إرساء الحقوق الديمقراطية، هي إحدى القضايا المركزية في المرحلة الجديدة في سوريا، وكما يعبّر شعار “الحرية والكرامة”، فإن الأمرين مرتبطان ارتباطاً لا ينفصم.

تَعِد الإدارة المؤقتة بالتعافي الاقتصادي عبر محاولة تقديم نفسها كشريك “معتدل” و”موثوق” للملكيّات والديكتاتوريات الإقليمية، وللدول الإمبريالية، ولأصحاب العمل المحليين. ومن خلال هذه السياسة، تهدف إلى رفع العقوبات الاقتصادية، وجذب رأس المال الأجنبي إلى البلاد، وخلق موارد عبر الخصخصة. غير أن هذه السياسة ليست وهماً فحسب، بل فشلت عملياً في إحداث أي تغيير ملموس.

إذا طُبّقت هذه السياسة، التي بقيت حتى الآن محصورة في محادثات على الورق وبيانات نوايا متبادلة، فإن سوريا ستتحول هذه المرة إلى شبه مستعمرة للإمبريالية الغربية ولدول المنطقة. وبينما تُنهب ثروات البلاد من قبل رأس المال المحلي والدولي، سيُحكم على عمال البلاد بأجور متدنيّة، ولن يطرأ أي تحسن ملموس على ظروف معيشة الكادحين الذين يعيشون في فقر مدقع.

غير أن الاحتياجات الملحة للشعب السوري، الذي دفع ثمناً باهظاً من أجل مطالب “الحرية والكرامة”، تتطلب برنامجاً اقتصادياً مختلفاً تماماً. يجب أن ينطلق هذا البرنامج لا من توازنات القوى الدولية وإملاءات الإمبريالية ورغبات الطبقات الأوليغارشية التي نهبت ثروات البلاد حتى الآن، بل من الاحتياجات الملحة للكادحين و الكادحات. إن الذين يجدون مثل هذه السياسة “غير واقعية” ويصفونها “بـالمغامِرة” لا يستندون إلى الواقع القاسي الذي يعيشه الكادحون و الكادحات، بل إلى “الواقع” الذي تفرضه الإمبريالية ورأس المال.

نرفض هذا الفرض، وندافع عن ضرورة تعبئة ثروات البلاد فوراً لتلبية الاحتياجات الملحة للكادحين. ولتحقيق ذلك، يجب تأميم جميع أصول أوليغارشية الأسد داخل البلاد دون تعويض، وإعادة الثروات التي هُرّبت إلى الخارج. يجب إلغاء الديون لإيران وروسيا، وهما من بين الأطراف الرئيسية المسؤولة عن الدمار في البلاد، ومصادرة أصول الشركات المرتبطة بهاتين الدولتين. يجب رفض الديون العامة التي يتحمل نظام الأسد مسؤوليتها. يجب ألا يكون الفقراء والعمال هم المصدر الرئيسي للضرائب، بل الأغنياء، عبر فرض ضرائب مرتفعة على الثروات الكبرى.

يجب استخدام الموارد العائدة من الضرائب، على أساس تخطيط مركزي وشعبي، لتلبية أكثر احتياجات الناس إلحاحاً، مثل السكن والغذاء والنقل والصحة والتعليم. ومن بين الأولويات المركزية لمثل هذا التخطيط دعم الفلاحات و الفلاحين الفقراء وإعادة تأهيل الزراعة على أساس احتياجات الناس. يجب توزيع الأراضي على الفلاحين المعدمين والفقراء. يجب تشغيل الأراضي الزراعية المملوكة للدولة تحت سيطرة وإدارة المجتمعات الريفية المحلية. يجب تأميم المزارع الرأسمالية الكبرى تحت رقابة العمال. يجب إعلان تعبئة عاجلة ووضع برنامج عام لحل مشكلة السكن للنازحين الذين دُمرت منازلهم. ولكي تُنفذ هذه التعبئة الاقتصادية بفعالية وسرعة، يجب أن يكون النظام المصرفي والمالي عامّاً وأن يكون جزءاً من الخطة الاقتصادية المركزية. يجب أن تكون موارد النفط والغاز الطبيعي عامّة بنسبة مئة في المئة، وأن تُدار لا من أجل الربح بل بما يعود بالنفع على جميع النّاس في البلاد. يجب رفع الأجور فوراً إلى مستوى يضمن حياة كريمة.

النضال ضد الإمبريالية والصهيونية

باستخدام خطاب زائف معادٍ للإمبريالية، حوّل نظام الأسد عملياً البلاد إلى شبه مستعمرة لروسيا وإيران. لم يدخل يوماً في مواجهة جدية مع الولايات المتحدة والإمبريالية الغربية. بل دعم غزو الولايات المتحدة للعراق. وفوق كل ذلك، سلّم الجولان للدولة الصهيونية، التي تشكل قاعدة متقدمة للإمبريالية في المنطقة، وتولى دور حراسة الحدود الشمالية للإحتلال الإسرائيلي.

أما الحكومة المؤقتة، فلم تنتج حتى الآن سوى الأعذار فيما يتعلق باستعادة السيادة الوطنية وانسحاب القوات العسكرية الأجنبية من البلاد. وبذريعة أنّ الشعب منهك من الحرب والضعف العسكري للبلاد، التزمت الصمت إزاء توسع الاحتلال الصهيوني في الجنوب، ولم تتخذ موقفاً ضد السيطرة العسكرية التركية في الشمال، ولا ضد وجود وعمليات الولايات المتحدة، ولا ضد استمرار وجود القواعد العسكرية الروسية في الساحل.

نؤكد أن ضعف البلاد في مواجهة القوى الأجنبية التدخليّة هو مسألة سياسية، وليس مسألة عسكرية أو تقنية. السياسة الخارجية هي الامتداد المتواصل للسياسة الداخلية. إن أي حكومة تحاول حكم البلاد عبر الانقسامات الطائفية والقومية، ولا تستند إلى شرعية الجماهير الواسعة، لا يمكنها أبداً الدفاع عن البلاد في مواجهة القوى التدخليّة. لذلك فإن حكومة وطنية لا تستطيع التصالح مع أهل السويداء ومع الكرد، ولا تستطيع كسب دعمهم، لن تكون قادرة على رفع صوتها ضد الاحتلالات القائمة في البلاد. وبهذا المعنى، فإن المشكلة في مواجهة الاحتلالات العسكرية ليست أنّ الشعب السوري منهك من الحرب أو تخلفه التكنولوجي، بل السياسات المعادية للديمقراطية والطائفية التي تنتهجها الحكومة المؤقتة.

نرفض أي ذريعة أو سياسة استسلام فيما يتعلق بالاحتلالات العسكرية في البلاد واستعادة السيادة الوطنية. يجب على جميع القوات العسكرية الأجنبية مغادرة البلاد فوراً ودون قيد أو شرط، ويجب إغلاق جميع القواعد العسكرية الأجنبية.

ما دامت الدولة الصهيونية الإبادية قائمة، فلا يمكن أن يكون هناك سلام أو أمن لشعوب المنطقة. لن يكون من الممكن أبداً العيش جنباً إلى جنب بسلام مع دولة احتلال أُنشئت كمشروع استعماري إمبريالي لإبقاء شعوب المنطقة في حالة إخضاع. يجب على الدولة الإبادية الانسحاب من جميع الأراضي التي تحتلها، بما في ذلك هضبة الجولان. نقف دون قيد أو شرط إلى جانب الشعب الفلسطيني الذي يقاوم الإبادة بتصميم بطولي. يسقط الكيان الصهيوني الإسرائيلي. فلسطين حرة من النهر إلى البحر.

النضال من أجل حقوق النساء والمساواة الجندرية

تشكّل المساواة الجندرية والاعتراف بحقوق النساء وتطبيقها في جميع مجالات الحياة إحدى الجبهات المركزية للنضال في المرحلة الراهنة. نرفض النظام الذكوري الذي لا يرى في النساء أفراداً متساوين، بل مجرد أعضاء في الأسرة. يجب إلغاء القوانين والممارسات التمييزية الموروثة من نظام الأسد، واتخاذ التدابير اللازمة لضمان مشاركة النساء بحرية في جميع مجالات الحياة الاجتماعية.

في هذا السياق، يجب أولاً تعديل القانون المدني بما يضمن المساواة الكاملة للنساء. يجب الاعتراف بحق الأم في منح جنسيتها لأطفالها دون أي قيد. يجب اعتماد تدابير ملموسة، مثل الكوتا النسائية، لضمان التمثيل الحقيقي للنساء في الحياة السياسية والإدارية.

يجب مكافحة العنف الأسري، والعنف القائم على النوع الاجتماعي، وجميع أشكال النظام الأبوي التي تعيق تحرّر النساء ومشاركتهن في المجتمع. يجب إنشاء لجنة تحقيق مستقلة تتمتع بصلاحيات تنفيذية فعالة للتعامل مع قضايا اختطاف النساء وضمان محاسبة جميع الجناة بشكل حاسم. يجب صياغة القوانين اللازمة لمناهضة العنف والتحرش بمشاركة النساء، وإنشاء آليات شكوى ودعم للنساء.

ولضمان العدالة الاجتماعية، يجب ضمان المساواة الكاملة في الأجور والحقوق في أماكن العمل في الصناعة والزراعة، وتوفير شروط عادلة وفرص متساوية للنساء والرجال في الحياة العملية.

من أجل بناء الحزب الثوري ومن أجل حكومة عمالية وشعبية

تُحشر السياسة في سوريا اليوم ضمن ثنائية زائفة بين النظام القديم والحكومة المؤقتة. هذه الثنائية وهم، والسياسة السورية أوسع بكثير من ذلك. برفض هذه الثنائية المصطنعة، نؤكد أنه من أجل تحقيق مطالب الثورة “بالـحرية والكرامة”، يجب بناء بديل سياسي مستقل عن قيادة الشرع وعن الرأسماليين. يجب بناء حزب يمثل الطموحات الاقتصادية والديمقراطية للكادحين بصورة لا تنفصل، والمضي قدماً بهدف إقامة حكومة عمّالية وشعبية.

إلى جانب خطابه المزعوم المعادي للإمبريالية، حاول نظام الأسد أيضاً إضفاء الشرعية على ديكتاتوريته المعادية للعمال عبر ارتداء قناع يساري واشتراكي. إن الأحزاب اليسارية التي قدمت لهذا النظام دعماً مشروطاً أو غير مشروط، وفي مقدمتها الحزب الشيوعي السوري، خانت الاشتراكية أيضاً عبر تعزيز هذا الوهم. إن الرأسمالية المافيوية لنظام الأسد لا تمت بصلة لا إلى الاشتراكية ولا إلى اليسار. الاشتراكية هي اسم لمجتمع بلا طبقات ولا حدود ولا استغلال، أُلغيت فيه استغلالية العمل المأجور. وهي مسار يُبلغ عبر قطيعة مع نظام القمع والاستغلال، على أساس أجهزة الحكم الذاتي للطبقة العاملة والكادحين/ات، وعبر إقامة حكومات عمّالية وشعبية. نرفض تشويه الاشتراكية واليسار وتحويلهما إلى ديكتاتورية رأسمالية دولاتية كما فعل نظام الأسد وأنصاره، ونؤكد أن الشكل الأصيل للاشتراكية هو ذاك المتجذر في ديمقراطية العاملات و العمال والأممية.

حركة الحرية والكرامة

ABD-İran Anlaşması ya da emperyalizmin sınırları

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in İspanya devleti seksiyonu Enternasyonalist Mücadele’nin aynı isimli yayın organı için 18 Haziran’da kaleme alınmış editoryalini okurlarımızla paylaşıyoruz.

ABD ile İran arasında imzalanan anlaşmanın ardından, Trump’ın İran’a yönelik tüm kıyametvari tehditleri bir zayıflık olarak yankılanıyor. Anlaşma, Trump’ın ilan ettiği hedefler açısından bir yenilgidir. Anlaşma sadece ABD’nin İslam Cumhuriyeti rejimini tanımasını değil, aynı zamanda İran petrolünün Hazine Bakanlığı muafiyetleriyle ihraç edilmesini ve bloke edilmiş hesapların yeniden erişime açılmasını da içeriyor. Ayrıca bir tür tazminat olarak yaklaşık 300 milyar dolarlık yatırımlar öngörülüyor. Lübnan’daki saldırıların derhal durdurulması da anlaşmaya dahil. Buna karşılık İran ve ABD, Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmayı ve genel bir anlaşmaya ulaşmak için müzakereleri sürdürmeyi taahhüt etmekte.

Trump’ın büyük başarısızlığı tüm yorumcular tarafından kabul ediliyor; İsrail’de Netanyahu’ya ve Trump’ın kendisine yöneltilen öfkeye de dikkat çekiliyor. İran’ın füzeleri ve insansız hava araçları, ABD ve İsrail’in neredeyse hiç direnişle karşılaşmadan çok sayıda askeri ve sivil hedefi bombaladığı asimetrik savaşa, yalnızca İsrail’i değil aynı zamanda ABD’nin üslerinin bulunduğu tüm Körfez ülkelerini de hedef alarak karşılık verdi. Nükleer tehditten çok, Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ve bunun küresel ekonomik etkileri, dengeyi sağlamaya ve emperyalist saldırının çıkmaza girmesine yol açtı. Trump’ın hedeflerinin hiçbiri gerçekleşmediği gibi, Netanyahu da ne Gazze’de ne de Lübnan’da kendi hedeflerine ulaşabildi.

Bunlar emperyalizmin sınırlarıdır; muazzam gücüne rağmen onun yenilmez olmadığının göstergesidir. Vietnam, Afganistan ve Irak sendromu, halklar direndiğinde emperyalizmin silah zoruyla kendi iradesini dayatma kapasitesi üzerinde ağır bir baskı oluşturmaya devam ediyor.

Anlaşmanın başlıca kaybedeni Netanyahu ve Siyonist rejimdir. Netanyahu, Lübnan’da işgali sürdüren birliklerini çekmeyeceğini söylemişti. Ateşkes ilanının ilk saatlerinde İsrail, Lübnan’ı bombalamaya devam ederek, cuma günü imzalanması beklenen anlaşmanın güvenilirliğini sorgulattı. Trump’ın Netanyahu hakkındaki açıklamalarının tonu da sertleşti. Bu arada İsrail’de başbakana karşı muhalefet hem hükümet içinde hem de muhalefet saflarında büyümekte. Avrupa hükümetlerinin açıklamaları da Lübnan ve Batı Şeria’daki işgal ve katliamları eleştiriyor. Siyonist rejimin Gazze için ortaya atılan sahte barış planıyla yatıştırmayı başardığı uluslararası tecrit yeniden büyüyor.

Filistin ve Lübnan halklarının direnişiyle dayanışmayı, filoda yeniden denendiği gibi, daha da güçlendirmeliyiz. Siyonist planları yenilgiye uğratmak mümkün; bir an bile gevşememek gerekir. Siyonist soykırım karşısında Batı’nın suç ortaklığını teşhir eden ve askeri, siyasi, ticari, akademik, kültürel ve sportif ilişkilerin tamamen kesilmesini talep eden aynı çizgide yeni girişimleri ilerletmeliyiz. Aynı zamanda, Filistin’deki Bağımsız İşçi Komiteleri Birliği ile yürütülen ve şimdiye kadar 25 sevkiyata ulaşmış olan dayanışma kampanyasını da sürdürmeliyiz.

Emperyalist müdahale aynı zamanda baskıcı molla rejimini güçlendirdi. Savaş tamtamlarından yararlanılarak aktivistlerin idamları hızlandırıldı; bunların çoğu “Jin, Jiyan, Azadi” ayaklanmasından, bir kısmı da birkaç ay önceki büyük kitlesel gösterilerden beri hapisteydi. İran halkının ve aktivistlerin bir kesimi ise emperyalist saldırıyı ve emperyalist söylemleri nefret ettikleri rejimden kurtuluşun bir yolu olarak gördü; yüzlerce sivilin öldüğü bombardımanların daha küçük bir kötülük olabileceğini düşündü. Emperyalist Siyonist saldırıya karşı mücadeleyi neden ilk sıraya koyduğumuzu anlayamadılar. Sanki ya rejimin ya da emperyalizmin yanında olmak gerekiyormuş gibi görünüyordu; ancak bu, sahte bir ikilemdi. Rejimi teşhir etmeyi sürdürürken emperyalist saldırıya karşı olmak mümkündü; çünkü saldırı bu rejimi besliyordu. Bu, sınıf mücadelesinin gerçek diyalektiğidir.

Emperyalizmin yenilgisi, bölgedeki başlıca aygıtı olan İsrail devletinin krizini derinleştiriyor. Bu kriz, Filistin ve Lübnan direnişini güçlendiriyor. Bu nedenle ve yarattığı yeni güç dengesi nedeniyle, mollaların teokratik rejiminin güçlenmesi geçicidir. Enternasyonalist dayanışma, özellikle Ortadoğu halkları arasında, yeniden önemli olacaktır.

Venezuela’da da benzer bir durum yaşanmakta. Venezuelalı işçi sınıfının ve göçmenlerin bir kesimi, ücretlerdeki büyük yoksullaşma ve baskılar karşısında Trump’ın Maduro’ya yönelik müdahalesini yanlış biçimde alkışladı ve bunun, nasıl olursa olsun, ücretlerde iyileşme sağlayacağını, fiyatları düşüreceğini ve bir miktar özgürlük getireceğini umdu. Ancak birkaç ay sonra şimdi her şey daha kötü durumda. Delcy Rodríguez aracılığıyla Chavizm ile ABD arasındaki ittifak, ülkenin (madenler, hidrokarbonlar vb.) çokuluslu şirketler tarafından yağmalanmasına olanak tanıdı fakat Venezuelalıların yaşam koşullarını iyileştirmedi. Yine bu nedenle Trump Küba’ya emekçi halkı vahşice vuran bir abluka dayattı. Çünkü Trump yönetimi kapitalizmin başlıca düşmanının hükümetler değil halklar olduğunun farkında.

Tarih bir kez daha şunu doğruluyor: Emperyalizmin silahlarından ne halkların özgürlüğü ne de işçilerin yaşam koşullarında bir iyileşme doğmuştur. Bu nedenle tüm desteğimiz emperyalizmlere ve gerici hükümetlere karşı işçi sınıfının ve halkların mücadelesinedir.

Enternasyonalist Mücadele (Lucha Internacionalista-LI), İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) İspanya devleti seksiyonu

AB Göç ve İltica Paktı Çalıştayı: AB yolunda göçmenleri ne bekliyor?

0

Göçmen Mülteci Dayanışma Ağı, 20 Haziran Cumartesi günü İstanbul Barosu Galata Kültür Merkezi’nde bir çalıştay gerçekleştirdi. AB Göç ve İltica Paktı: Türkiye-AB Göç Rejiminde Yeni Dönem başlıklı çalıştayda iki oturuma ve bir forum kısmına yer verildi.

Birinci oturumun moderatörlüğünü de üstlenen Tuğba Yılmaz açılışı yaparken çalıştayın çerçevesini özetledi ve 12 Haziran’da yürürlüğe giren AB Göç ve İltica Paktı ekseninde; şekillenen yeni sınır politikalarını, göçmen emeğinin tabi kılınmak istendiği emek rejimini, Frontex’in (Avrupa Sınır ve Sahil Güvenlik Ajansı) değişen yapısı ile işlevini ve sahadaki hak mücadelelerinden edinilen deneyimlerin aktarımını içeren çalıştay programını aktardı.

Saki: “Göçün kaynağında kapitalizm var”

Birinci oturumun ilk sözünü alan Dem Parti İstanbul Milletvekili ve AGİTPA (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı Parlamenter Asamblesi) Göç Komitesi üyesi Özgül Saki, dünyadaki kitlesel göç olgusuna dikkat çekerek bu göçlerin çok büyük kısmının kapitalizmin ve kapitalist devletlerin yarattığı savaşların, iklim krizinin, doğal yaşam ve geçim alanlarının şirketler tarafından tahrip edilmesinin sonucu olduğunu belirterek aynı sırada gerek ABD’de gerek AB’de gitgide sertleştirilen göçmen karşıtı sınır politikalarının görünür kıldığı ikiyüzlülüğe işaret etti.

Saki, çok yoğun bir göç almış olsa da Türkiye devletinin de göçmenlerin mültecilik statüsünü tanımadığını ve bu yüzden burada bulunan yaklaşık 4 milyon mültecinin Cenevre Sözleşmesi’nin kendilerine tanıdığı haklardan faydalanamadığını hatırlattı.

AB’nin 12 Haziran’da yürürlüğe giren yeni göç ve iltica paktına değinen Saki; “dosyaları hızlı sonuçlandırma”, “göçün güvenli yönetimi” gibi kavramsallaştırmalarla olumlu gelişmeler olarak lanse edilmek istenen yeni uygulamaların sınırda yapılan başvuruların 7 gün içinde aceleyle sonuçlandırılması ve bu süre içerisinde gerekli evrak, belge, bilgi temini yapma imkânı olmayacak mültecilerin mağduriyetiyle sonuçlanabileceğini ve pakt kapsamında tüm Avrupa ülkeleri için ortak bir veritabanının devreye alınmasıyla herhangi bir ülkeden iltica başvurusuna ret kararı alan mültecilerin diğer ülkelere başvurmasının önünün kapatılacağını belirtti.

Göçmenler insandışılaştırılıyor

Saki; Avrupa devletlerinin topraklarına kabul etmedikleri mültecileri Türkiye, Arnavutluk, Tunus gibi “üçüncü güvenli ülke” olarak adlandırılan ülkelere göndermeyi planladığını, yine benzer biçimde İngiltere’nin Ruanda, İtalya’nın ise Arnavutluk ile bu gibi anlaşmalar yaptığını ve göçmenlerin kendi irade ve istekleri tamamen hiçe sayılarak kendilerini bir anda hakkında hiçbir bilgilerinin olmadığı bir ülkede bulmalarına yol açacak bir işleyişin kendilerine dayatılmak istendiğini ifade etti. Ayrıca Emperyalist Avrupa devletlerinin bir çekirdek Avrupa tanımlayarak eşitlik, özgürlük, kardeşlik gibi tarihsel referansları buraya atfettiğini ancak dışarıda bıraktıkları herkesi insandışılaştırarak bu değerlerin kapsama alanı dışında bıraktıklarını dile getirdi.

Dünyanın içinde bulunduğu çalkantılı politik döneme dikkat çeken Saki, önümüzdeki dönemde de savaşların devam edeceğinin görüldüğünü ve emperyalist kapitalist ülkelerin de bu gidişata paralel olarak göç politikalarını şekillendirdiğini ve söz konusu pakt ile ABD’de ICE’ın üstlendiği görevin benzerini şimdi AB’de de Frontex’in üstleneceğini belirtti. Frontex’in önceden Avrupa’daki sınır ülkeleri destek istediğinde devreye girebildiğini ancak şimdi bütçesi 6 katına çıkarılarak, silahlanması artırılarak ve teknik yardımla sınırlı olan görev tanımının genişletilerek sınırları korumaktan sorumlu haline getirilmekte olduğuna ve izleme, takip gibi yeni görevler de üstlendiğine değinen Saki, Türkiye ile Frontex arasında da geçmişten beri imzalanan anlaşmalar olduğuna ve bunların uluslararası anlaşma mahiyetinde olup mecliste onaylanmasının gerektiğini ancak hepsinin Dışişleri Bakanlığı bünyesinde kotarıldığını hatırlattı. Bundan sonra yapılması muhtemel anlaşmaların kamuoyunda ve mecliste tartışılmasının son derece önemli olduğunu dile getirdi.

AB ve AKP göçmenler karşısında ortaklaşıyor

Saki, başta ortak veritabanı olmak üzere yeni pakt ile hayata geçecek birçok uygulamanın bir köle pazarı oluşturmaya hizmet edeceğini ve kapitalist Avrupa ülkelerinin göçmenleri üzerlerindeki “geçicilik” baskısını sürekli olarak koruyarak sermayenin ihtiyaç duyduğu sektörlerde ve ihtiyaç duyduğu sınırlı süre ile istihdam edecek şekilde topraklarına almayı ve güvenceden yoksun koşullarda çalıştırmayı hedeflediğini ifade etti. 500 bin göçmen alacağını duyurduğu için kamuoyunda olumlu bir örnek olarak sunulan İspanya’nın da işçilere güvenceden tamamen yoksun koşullar dayattığını belirten Saki, sözlerini tamamlarken AB’nin Türkiye’ye dönük kâğıt üstündeki kimi eleştirilerinin ötesinde şu süreçte “Türkiye AB ülkesi değil ama bizim için çok önemli bir ülke” gibi ikiyüzlü söylemlerle Türkiye’yi bu paktın aktif bir katılımcısı olarak konumlandırmak istediğini ve AKP’nin de buna dünden razı olduğunu, ayrıca önümüzdeki dönemde AB ve AKP iktidarı arasında göçmenler konusunda süregelen işbirliğinin daha da derinleştirilmek istediğini belirtti.

Akdeniz: “Emperyalizmin savaş ve göç politikaları paralel ilerliyor”

Çalıştaydaki ikinci sunumu gerçekleştiren gazeteci yazar Ercüment Akdeniz, 2015’te Avrupa merkezli başlayan ve BM’nin de dahil olduğu bir çalışma haline gelen Ajanda 2030 adlı belgeye değinerek bu strateji belgesinin NATO’nun 2030’a kadar dünyada soğuk savaşın ağırlığını korumasını, sonrası için ise sıcak çatışmanın yükselişini öngören projeksiyonuyla uyumlu şekillendirildiğini ve göç politikalarının küresel savaş beklentisiyle beraber yapılandırıldığını ifade etti.

Bu yöneliş kapsamında göçün yönetilmesi gereken bir mesele olarak ele alındığını ve her devletin bu meseleye paydaş olması gerektiğinin vurgulandığını aktaran Akdeniz, paydaşlar arasında bir nevi işbölümü de yapıldığını ve göçü yönetecek politikaları belirleyecek ve kalifiye göçmen emeğini sömürecek merkez kapitalist ülkelerin de Türkiye, Arnavutluk gibi sürecin insani, lojistik yükünü üstlenecek ancak mali olarak fonlanacak ülkelerin de paydaşlar olarak tanımlandığını belirtti.

Akdeniz, söz konusu konsept dahilinde “düzenli göç” ve “düzensiz göç” gibi kavramların kullanılmasıyla esasen bir “makul göçmen” / “kriminal göçmen” ayrımı inşa edildiğini ve emperyalist kapitalist ülkelerin kendi yarattıkları savaşlar yüzünden yer değiştirmek zorunda kalan göçmenleri “suçlu” ilan edebildiğini ifade etti.

AB’de söz konusu “paydaşlık sistemi”ne girip mültecileri pay edenlerin; devletler, şirketler, STK’lar, finans sektörü, patron örgütleri, işçi sendikaları olduğunu dile getiren Akdeniz, Avrupa Entegrasyon Ortaklığı adıyla kurulmakta olan bu sistemin şimdi Türkiye’ye de yayılmakta olduğuna ve buradaki kurum ve kuruluşları da kapsamaya başladığına dikkat çekti.

Türkiye kalifiye göçmen işçi istasyonu oluyor

Geri kabul anlaşması ile Türkiye ve benzeri ülkelerin göçmen deposu haline getirilmiş olduğunu belirten Akdeniz, nüfusu yaşlanan ve kalifiye emek açığı bulunan Avrupa’nın güncel ihtiyaçları doğrultusunda Türkiye’nin göçmen işçilerin kalifiye hale getirilerek Avrupa’ya aktarılacağı bir istasyon olarak yapılandırılmak istendiğini, böylece ihtiyaç duyulan işçilerin şirketler üzerinden geçici olarak kısa süreli sözleşmelerle Avrupa’da çalıştırılmasının hedeflendiğini anlattı.

Halihazırda ILO, BM ve Milli Eğitim Müdürlükleri işbirliğiyle, AB kalkınma ajanslarının eğitmen ve fon desteğiyle Türkiye’deki bazı mesleki/teknik okulların yetişkin göçmenleri kalifiye hale getirme amacıyla kullanıldığına sahadaki gazetecilik deneyimi ile de şahit olduğunu aktaran Akdeniz, mobilize ve güvencesiz bir işgücü oluşturmanın hedeflendiğini ve bunun özel şirketler aracılığı ile örneğin bir iş/proje süresince bir Avrupa ülkesinde sonrasında ise bir başkasında çalıştırılan, dolayısıyla gittiği yerdeki işçilerle bağ kurması ve örgütlenmesi de tamamen engellenmiş bir işçi profilinin şekillenmesine hizmet edebileceğine dikkat çekti.

Bu gelişmeler ışığında uluslararası göçmen hakları ile uluslararası işçi haklarının iç içe geçmiş olduğunu belirten Akdeniz, alanda göçmen hakkı savunusu ile sendikal mücadelenin ayrı kanallardan ilerlemeye çalışması durumunda aşırı sağın güçlenebileceğini, yerli işçilerin göçmen işçilere karşı kışkırtılmasının gündeme gelebileceğini belirtti.

Dalkıran: “Cenevre Sözleşmesi’nin içi oyuluyor”

İlk oturumun son sözünü alan Koç Üniversitesi Göç Araştırmaları Merkezi’nden Dr. Müge Dalkıran, yaptığı sunumla AB Göç ve İltica Paktı’nın öne çıkan yönlerini aktardı.

Paktın hukuki mimarisi incelendiğinde; kendi vatandaşları için tüm dataların titizlikle korunmasını öngören AB ülkelerinin, söz konusu mülteciler olduğunda tüm kimlik bilgilerini, biyometrik verileri vd. dataları ülkeler arasında büyük ölçekli paylaşıma açmakta olduğunun görüldüğünü belirten Dalkıran göçmenlere tabi tutulmak istendikleri tarama uygulamalarını reddetme hakkı tanınmadığını söyledi.

Sınır politikalarındaki değişikliklerin, İtalya ve Yunanistan’da bulunan ve “ilk varış adaları” olarak tanımlanan adaların birer laboratuvar olarak değerlendirilmesi ile ilk olarak burada hayata geçirilen sert pratiklerin genele yayılmasına dayandığını belirten Dalkıran, “yavaş prosedürleri hızlandırma” kisvesi altında mültecilerin kendilerinden istenen kanıtları, evrakları, belgeleri toparlamasının mümkün olmayacağı kadar kısa 7 günlük sürelerde iltica başvurularına toplu retler yapılmasının önünün açıldığını dile getirdi.

Pakt içerisindeki “kriz tüzüğü” düzenlemesiyle 1951 Cenevre Sözleşmesi’nin içinin oyulduğunu ve “yoğun göç baskısı” gibi muğlak kavramlara dayanarak mülteci haklarının askıya alınmasının, tüm başvuruların dondurulabilmesinin öngörüldüğünü söyleyen Dalkıran, böylece halihazırda Polonya tarafından de facto olarak uygulanan göçmen düşmanı sınır uygulamalarının Avrupa’da resmiyet kazanmakta olduğuna işaret etti.

Sınırlarda hak gaspları yaygınlaşacak

Paktın kurgusal olarak insanları henüz varış aşamasında iade edilemez/mülteci ve ihraç edilebilir/düzensiz göçmen olarak ikiye ayırdığına ve olası sonuçları iltica veya iade olarak mutlaklaştırdığına, bireysel durumların hızlı ve yüzeysel değerlendirmeler sırasında ihmal edilebilir hale geleceğine dikkat çeken Dalkıran, üçüncü ülkeye gönderilme durumunda hukuki belirsizliklerin de var olduğuna ve üçüncü ülkelerle yapılan anlaşmaların bu ülkelerin parlamentolarında onaylanmamış olduğu durumda mültecilerin oradaki varlığının yasal temelinin de tartışmalı hale gelebileceğine işaret etti.

Pakt ile birlikte sınırlarda hukuken başvurulacak son tedbir olması gereken “gözetim altında tutma”nın ilk uygulama haline getirildiğini ve 30 aya kadar uzatılabilecek bir gözetim altında tutma prosedürünün oluşturulduğunu belirten Dalkıran, çocukların da gözetim altında tutulmasının söz konusu olduğunu ve bunun çocuk haklarının ihlali anlamına geldiğini, zaten halihazırda da sınırlarda çocuklar özellikle yaşlarının tespiti hususunda keyfi uygulamalara maruz bırakılırken, bu uygulamaların pakt ile daha da yaygınlaşabileceğine değindi.

AB Göç ve İltica Paktı’nın yürürlüğe girmesinin Türkiyeli göçmenlere dönük beklenen etkilerine de değinen Dalkıran, önümüzdeki dönemde Türkiye’den AB ülkelerine siyasi iltica için başvuru yapanlara dönük toplu ret cevaplarıyla karşılaşılmasının olası olduğunu ve halihazırda Avrupa’ya göçmüş bulunan Türkiyelilerin geri gönderilme oranlarında da artış yaşanabileceğini belirtti.

Çalıştayın kısa bir aradan sonra başlayan ikinci oturumunda moderatörlüğü Göçmen Mülteci Dayanışma Ağı’ndan Gülyeter Aktepe üstlenirken, Almanya’dan gazeteci Matthias Monroy ve Göçmen Mülteci Dayanışma Ağı’ndan Özgün Özata sunumlarını gerçekleştirdi.

Monroy: “Frontex, AB’nin kolluk gücüne dönüşüyor.”

Almanya’da faaliyet gösteren Bürgerrechte & Polizei/CILIP ve nd.DerTag yayınlarının editörlüğünü sürdürmekte olan Matthias Monroy, çevrimiçi katıldığı çalıştayda yaptığı Frontex Komutayı Devralıyor başlıklı sunumuile Frontex’in geçirmekte olduğu dönüşüme odaklandı.

Doğrudan AB Parlamentosuna bağlı bir kurum olan Frontex’in sınır koruma ve savaş teknolojilerinin geliştirilmesi ve sınır dışı uygulamaları ile ilgili operasyonlar yürüttüğünü belirten Monroy, tüm ekipmanı AB üyesi devletler tarafından sağlanan bu yapının AB ülkeleri dışında Arnavutluk, Karadağ, Sırbistan, Moldova ve Bosna-Hersek’te de operasyonlar yürüttüğünü ve hatta Afrika’da da faaliyet yürütmeyi hedeflediğini ancak Afrika hükümetlerinin bunu reddettiğini aktardı.

Ağırlıklı olarak kara ve denizde operasyon yürüten Frontex’in son yıllarda yeniden yapılanma içine girdiğini ve gitgide daha özerk bir statü kazanmaya başladığını belirten Monroy kurumun bütçesinin de buna paralel olarak artmakta olduğunu, 2027 yılında bünyesinde 2500’ü silahlı olmak üzere 10 bin görevli çalıştırıyor olacağını ve bu haliyle AB’nin ilk kolluk gücü denilebilecek bir yapılanmaya dönüşmekte olduğunu vurguladı.

Özata: “Kadın ve lgbti+ göçmenler büyük sorunlarla yüz yüze”

İkinci oturumun ve çalıştayın son sunumunu gerçekleştiren Özgün Özata göçmen kadınların ve lgbti+ların yaşadıkları zorlukları ele aldığı sunumunda, göçmenler için varmak uğruna yola çıktıkları Avrupa’ya gidememenin, “güvenli bölge” olarak adlandırılan Türkiye’de kalmanın ne anlama geldiği sorusuna verilebilecek yanıtları paylaştı.

Göçmenlerin birçok ekonomik güçlükle mücadele etmek zorunda kaldığına dikkat çeken Özata, çeşitli ırkçı önyargıların bu mücadeleyi daha da katmerli hale getirdiğini belirtti. İstanbul’un bir ilçesinde yürüttüğü akademik saha çalışması sırasında karşılaştığı kimi olgu ve olaylardan da örnekler veren Özata; ev kiralamak isteyen göçmenlerden normal kira tutarının birkaç kat fazlasının istendiği ve fahiş fiyatlarla barınmaya uygun olmayan meskenlerde kalmak zorunda oldukları, tüm bu göçmenlerin sigortasız, günübirlik yevmiyeli işlerde çalışmak durumunda olduğu ve sıklıkla maaşlarının keyfi olarak verilmemesi ile yüz yüze kaldıkları ve meslek sahibi olan göçmenlerin kendi mesleklerini yapamaz halde olduklarına ilişkin gözlemlerini aktardı.

Esad rejiminin devrilmesinden sonra bilhassa Suriyeli göçmenlerin üzerindeki baskının arttığını dile getiren Özata, göçmenlerin şehirlerarası hareketlerinin zaten kısıtlanmış olduğunu ancak artık bir mahalleden diğerine taşınmalarının dahi zorlaştırıldığını belirtti. Tüm göçmenlerin çok yoğun bir sınır dışı edilme korkusuyla yaşadıklarını, geçici kimlik belgesi olmayan göçmenlerin en temel sağlık hizmetlerinden dahi yoksun kaldıklarını ve bir kısım mensubu Avrupa’ya geçmişken diğerleri geçemeyen ailelerin parçalanmakta olduğunu aktaran Özata, kadın ve lgbti+ göçmenlerin diğer göçmenlerin yaşadığı zorluğu dahi katbekat fazlasıyla yaşadıklarını vurguladı.

İkinci oturumun ardından gerçekleştirilen forumda salondaki dinleyicilerin hem konuşmacılara sorular yöneltmesi hem de kendi katkılarını diğer katılımcılarla paylaşmasıyla önümüzdeki dönemde göçmen ve mülteci hakları alanında yürütülmesi gereken mücadelelere ilişkin bir tartışma yürütülerek çalıştay sonlandırıldı.

Bolivya: siyasi kriz ve hükümete karşı halk isyanı

0

Rodrigo Paz hükümetinin istifasını talep eden köylüler ve yerliler tarafından örgütlenen onlarca yol kapatma eylemi tüm ülkeye yayılmakta. Hayata geçmemiş bir genel grev ilan etmiş olan Bolivya İşçi Konfederasyonu (COB) da aynı talebi dile getiriyor. Bununla birlikte farklı şehirlerde hükümete karşı önemli grevler ve kitlesel seferberlikler yaşandı ve bu süreçte öğretmenler öne çıktı.

Rodrigo Paz hükümeti Bolivya nüfusunun büyük çoğunluğu tarafından reddediliyor. Bununla birlikte hükümet, Kongre’de “olağanüstü hal” ilan etme yetkisini kendisine tanıyan sağ partilerin desteğiyle iktidarda kalmayı başarmakta ve böylece daha geniş kapsamlı bir baskı uygulamak için gerekli serbestliğe sahip. Hükümet, sokaklardan gelecek tepkiden çekinerek bu önlemleri tam ve kapsamlı biçimde uygulamaya koymaya henüz cesaret edememekle birlikte seçici ve sürekli bir biçimde uygulamaya devam ediyor. Yakın zamanda El Alto Havalimanı’nda Arjantin’den gelen sendikal ve politik önderlerden oluşan dayanışma heyetini gözaltına almış ve derhal sınır dışı etmişti.

Rodrigo Paz hükümeti, işçi kesimleri karşısında zayıflamış olmasına karşın, gitmesini talep eden halk isyanını savuşturabiliyor. Zira henüz mücadeleleri tutarlı biçimde birleştirebilecek ulusal bir önderlik oluşturulamadı; yoksul ve emekçi halkın önüne bu toplumsal felakete son vermek adına alternatif ulusal programatik öneriler ve yeni bir hükümet perspektifi de sunulamadı.

Bolivya’daki halk mücadelesinin ilerleyişini frenleyen bir diğer etken, fabrika işçileri ile kentlerdeki ve kırsaldaki öğretmen sendikalarının bazı önderliklerinin, temel taleplerini elde edemeden hükümetle birlikte protestoları askıya alma kararı almasıdır. Yine de öğretmenler söz konusu olduğunda taban kesimleri hükümete karşı tavizler veren bu üst düzey pazarlıkları reddetti ve La Paz ile Bolivya’nın çeşitli bölgelerinde güçlü yürüyüşler düzenlendi.

Hükümeti ayakta tutan bir diğer olgu ise Trump önderliğinde ABD emperyalizminin, Milei’nin ve Latin Amerika’nın aşırı sağcı hükümetleriyle ABD Başkanı arasında mart ayında imzalanan “Amerika Kalkanı” adlı anlaşmanın parçası olan diğer hükümetlerin kesintisiz uluslararası desteğidir. Bu anlaşma, ABD emperyalizminin bölgedeki egemenliğini güvence altına almayı hedefliyor ve “uyuşturucu kartelleriyle mücadele” bahanesiyle askeri müdahale olasılığını ortaya koyuyor. Trump’ın Venezuela’ya müdahalesini Maduro’nun tutuklanmasını ve şimdilerde ülkede üretilen petrolü ABD’ye teslim etmesi için Maduro’nun eski yardımcısı olan mevcut cumhurbaşkanına boyun eğdirilmesini başlatan bahane de bu olmuştu.

Aynı şeyin Bolivya’da da yapılması hedefleniyor. Hükümetin projesi, yeraltı zenginliklerini ve toprakları ABD çokuluslu şirketlerine teslim etmektir. Her ne kadar Bolivya zenginliklerinin yağmalanması yeni bir olgu olmayıp çok eski tarihlere uzansa ve MAS hükümetlerinin sahte ve çifte standartlı “emperyalizm karşıtı” söylemi döneminde de yaklaşık 20 yıl boyunca sürmüş olsa da, Rodrigo Paz hükümeti çok daha kapsamlı bir teslimiyet projesini hayata geçirmek istiyor.

Kriz ve ülkenin yağmalanması

Mevcut uluslararası ekonomik kriz, ulusal duruma açıkça yansıyor. Bu kriz son derece keskinleşmekte ve tüm emekçi halk üzerinde ağır bir sıkıntıya yol açmakta. Temel tüketim maddelerinin fiyatları artıyor, ücretler donduruluyor ve küçük mülk sahibi olan köylülerin topraklarına el konularak büyük tarım-ticaret oligarklarına devredilmeye çalışılıyor.

Hükümet büyük toprak sahiplerinin vergilerini kaldırdı ve yabancı oligarklar da dahil olmak üzere Brezilyalı ve Arjantinli büyük toprak sahiplerinin giderek daha geniş arazi parçalarını denetim altına almasına olanak tanıyor. Şimdi ise bu kesimlerin tüm ürünleri vergi ödemeksizin ihraç etmelerine ve elde ettikleri dolarları ülke dışına çıkarmalarına izin veriliyor. Bu büyük oligarklar, MAS’ın iktidarda olduğu dönemde göz yummasıyla, 2019’da 10 milyon hektar ormanın yanmasına yol açan yangınların baş sorumlularıydı. Bu yangınlar daha fazla toprak ele geçirmek amacıyla çıkarılmış, ülkenin pek çok bölgesinde uzun süreli kuraklıklara neden olan bir ulusal iklim değişikliğine zemin hazırlamıştı.

Özel madencilikle de ciddi bir yağma yaşanmakta. Her şeyden önce altın çıkarmada altını tortulardan ayırmak için kullanılan son derece toksik ağır bir metal olan cıvayla nehirler zehirleniyor. Bu şirketler de neredeyse hiç vergi ödemiyor. Bunlar sözde “kooperatifler” (ki esasen şirketler) bünyesinde faaliyet gösteren çokuluslu şirketler. Yıllardır süregelen tüm bu durumlar mevcut hükümet tarafından da sürdürülmekte ve söz konusu ihracatın ABD sermayesine devredilmesine çalışılmakta.

COB ve halk örgütlerinin hükümeti için

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Bolivya seksiyonu Emekçi Halkın Devrimci Alternatifi (ARPT) üyelerinin de bir parçası olduğu PT (İşçi Partisi) olarak, bu ağır koşullar karşısında, Rodrigo Paz’ın gitmesi ve ülke zenginliklerinin gasp edilmesinin önlenmesi için örgütlerin birliği çağrısında bulunuyoruz.

Ancak, mevcut hileli seçim yasasıyla yürütülecek seçimler de çözüm olmayacaktır. Son kongresinde bu talebi ortaya koyan COB başta olmak üzere emekçi halkın örgütlerini siyasi açıdan yasallaştıracak bir seçim yasasında ısrar etmemiz gerekmekte.

PT olarak COB’un ve emekçi halk örgütlerinin geçici hükümetini kurmak, bu hükümetin demokratik halk meclisleriyle yönetmesi ve şu acil devrimci ekonomik ve toplumsal önlemleri alması için mücadeleyi sürdürme zorunluluğunu dile getiriyoruz: enflasyon doğrultusunda ücret artışları; köylü ve yerli halkların topraklarının gasp edilmesinin önlenmesi; altının, gazın ve diğer madenler ile tarımsal ürünlerin ve oligarkların elde ettiği dolarların yurtdışına taşınmasının durdurulması; Bolivya halkının ihtiyaçları doğrultusunda üretim yapılması amacıyla büyük toprak sahiplerinin mülksüzleştirilmesi; çokuluslu şirketlerin kamulaştırılması ve sınır dışı edilmesi.

G7: Trump ve müttefiklerine karşı kitlesel gösteriler

0

15-17 Haziran tarihleri arasında Fransa’nın turistik kenti Évian-les-Bains’de G7 Zirvesi’nin 52. toplantısı gerçekleşti. Yedi büyük ekonomik gücün devlet başkanları kritik küresel durumu ele almak üzere bir araya geldi. Zirve, Trump’ın İran ile mutabakatı imzaladığı zemin olurken mutabakat, Trump’ın 28 Şubat’ta İsrail ile birlikte başlattığı savaşı resmen bitirmiş oldu.

Toplantıların arka planını, ev sahibi kente yalnızca 60 kilometre uzaklıktaki Cenevre’de gerçekleşen gösteriler oluşturdu. Yerel parlamentonun bu gösterileri yasaklamaya çalışmasına ve kentte 13 bin polisi konuşlandırarak eylemleri bastırmaya çalışmasına karşın kitlesel gösteriler on binlerce insanı öfkelerini haykırmak üzere bir araya getirdi.

Cenevre’yi sarsan büyük seferberlik

14 Haziran Pazar günü İsviçre’nin Cenevre kentinde “G7’ye Hayır” koalisyonunun da aralarında bulunduğu çeşitli örgütlerin öncülüğünde önemli bir kitlesel gösteri düzenlendi. 50 binden fazla kişi, çok renkli ve çeşitli bir küresel talepler gündeminin etrafında bir araya geldi. Dile getirilen talepler arasında İran’a yönelik başlatılan savaşın reddi, Filistin ile dayanışma ve demokratik hakları tasfiye etmeye çalışan Trump önderliğindeki aşırı sağın yükselişinin kınanması yer aldı. Bunların yanı sıra göçmen nüfusun kriminalize edilmesi de reddedildi. Bu kriminalizasyon, Avrupa Parlamentosu’nun üçüncü ülkelerde sınır dışı etme merkezleri kurulmasına ilişkin yeni bir düzenlemeyi kabul etmesiyle günler önce somut bir biçim almıştı. Diğer taleplerin konusu arasında düşük ücretler, emeklilik haklarının ortadan kaldırılması, artan kiralar, çevrenin korunması ve kadın ve lgbti+ hakları öne çıktı.

Cenevre’deki seferberlik, İsrail’in Gazze ve Filistin’de sürdürdüğü soykırımı açıkça kınadı ve G7’de bir araya gelen devlet başkanlarını, İsrail’in 75 binden fazla kişiyi katlettiği cezasızlık ve suç ortaklığı düzeneğini ayakta tutan kişiler olarak sorumlu tuttu. Bu suç ortaklığı, İsrail’in işgali 2023’ten bu yana Gazze, Lübnan ve Suriye’de 1000 kilometrekareden fazla genişletmesine neden oldu. Bu çerçevede, o günkü eylemlere etkin biçimde katılan Küresel Sumud Filosu, ev sahibi kent Évian-les-Bains’in kıyısında yer aldığı Cenevre Gölü’nde onlarca tekne ve yüzden fazla aktivist ile bir deniz eylemi gerçekleştirerek, zirvede toplanan güçlerden İsrail ile yapılan anlaşmaların sona erdirilmesini, silah ambargosu uygulanmasını ve askeri işbirliğine son verilmesini talep etti.

G7’de bir araya gelen yetkililer, toplumsal krizin sorumluları olarak tanımlanmakta. Uluslararası sivil toplum kuruluşu OXFAM, ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaşın başlangıcından bu yana G7’nin enerji sektörü milyarderleri ceplerine günde 300 milyon dolar atarken aynı dönemde tarihlerinin en büyük resmi kalkınma yardımı kesintisini uygulamaya koydukları gerçeğini gündeme taşıdı. G7, 2024-2025 yılları arasında dünyanın en yoksul ülkelerine sağladığı yardımı 48 milyar dolar azalttı. Bu rakam, G7 milyarderlerinin yalnızca 11 günde biriktirdiği servet artışına eşdeğer.

Çevrenin tahrip edilmesine ilişkin talepler de protestolarda kendine yer buldu. Nisan ayı sonunda gerçekleştirilen G7 toplantısında kararlaştırıldığı üzere iklim gündemi, Donald Trump’ın inkarcı tutumlarıyla çatışmayı önlemek amacıyla resmi gündemin dışına çıkarıldı.

Trump ve müttefiklerine karşı mücadele büyüyor

Cenevre ve Fransa’daki seferberlikler yalnız başına duran bir olgu değildir. Bu protestolar milyonlarca insanın Donald Trump’ın politikalarına ve suç ortağı hükümetlerine ilişkin büyüyen reddini, Filistin halkıyla dayanışmasını ve Avrupa Birliği’nin baskı ve savaş makinesini güçlendirmek amacıyla sosyal hakları kısan kemer sıkma politikalarına karşı bir duruşunu yansıtmaktadır.

Avrupa’da işçi ve halk mücadelelerinde bir yükseliş yaşanmakta, çeşitli ülkelerde grevler hayata geçmekte. Raporlara göre 2025 yılı, AB genelinde 1991’den bu yana en fazla grevin gerçekleştiği yıl olacak. Yalnızca 2026’nın ilk çeyreğinde Portekiz’de 234, İtalya’da 190, İspanya’da 108 ve Fransa’da 105 grev düzenlendi. ABD’de Krallara Hayır hareketi Trump’a karşı mücadele yürütüyor ve tarihin en kalabalık ve yaygın eylemlerini örgütlüyor. Filistin ile dayanışma hareketi İsrail’den güçlü kitlesel kopuşlara yol açtı ve Netanyahu’nun emsalsiz bir yalnızlığa sürüklenmesini beraberinde getirdi. Arnavutluk’taki kitlesel gösteriler, hükümetin toprakları Trump ailesinin gayrimenkul çıkarlarına teslim etmesini reddederek hükümete karşı çıkıyor. Şili’deki büyük öğrenci seferberlikleri José Antonio Kast hükümetine karşı mücadele ediyor. Bolivya’daki işçi ve köylü isyanı, Cumhurbaşkanı Rodrigo Paz’ın istifasını talep ediyor.

G7’ye karşı düzenlenen seferberlikler; kitlesel eylemler, grevler ve mücadeleler aracılığıyla kemer sıkma planlarına karşı çıkan ve Trump ile müttefiki kapitalist hükümetlerin dayatmaya çalıştığı açlık, eşitsizlik, baskı ve çevre yıkımı karşısında bir alternatif arayan küresel yükselişin parçasıdır.

Trump savaşı kaybetti, İran’la anlaşmayı imzaladı

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) ve onun Arjantin partisi Sosyalist Sol’un liderlerinden Miguel Sorans yazdı.

Trump, 28 Şubat’ta başlatılan savaşı sona erdirmek amacıyla İran’la varılan “mutabakat zaptının” nihayet imzalandığını dünyaya duyurdu. Daha önce 39 kez gerçekleşmeden duyurduğu bu anlaşma, 17 Haziran Çarşamba günü sonunda hayata geçti.

Fransa’daki Versailles Sarayı’nda düzenlenen ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un da katıldığı sembolik törende, anlaşmayı ABD adına Trump imzaladı. İran adına ise Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, elektronik imza yoluyla anlaşmayı onayladı.

14 maddelik anlaşma, “Lübnan da dahil olmak üzere tüm cephelerde savaşın derhal ve kalıcı olarak durdurulmasını” öngörüyor. Ayrıca, İran’a ait ve dondurulmuş durumda bulunan milyarlarca dolarlık varlığın 60 gün içinde serbest bırakılmasını da içeriyor. Aynı zamanda müzakerelerin bir sonraki aşaması başlayacak. Bu tutarın yarısının görüşmeler başlamadan önce serbest bırakılması gerekiyor.

Mutabakat, İran petrolü, petrokimya ürünleri ve türevlerinin satışına yönelik yaptırımların askıya alınmasını ve ABD tarafından uygulanan deniz ablukasının kaldırılmasını içeriyor. İran ise Hürmüz Boğazı’nı açmakla yükümlü olacak, ancak boğazın İran’ın kontrolünde kalacağı bilgisi de kamuoyuna yansıdı. Nükleer mesele ise görüşülmeye devam edecek.

Anlaşma, ABD açısından siyasi ve askerî bir yenilgi

Trump bu “barış” anlaşmasını kişisel ve ABD adına bir zafer olarak sunmak istemiş olsa da durum tam tersi.

Trump, soykırımcı devlet İsrail’le birlikte bu saldırı savaşını 28 Şubat’ta başlattı ve birkaç hafta içinde İran rejiminin son bulacağını, İran silahlı kuvvetlerinin, füzelerinin ve nükleer enerjisinin yok edileceğini ilan etti. Trump, İran teslim olmaz ve artık meşhur hale gelen Hürmüz Boğazı’nı açmazsa “uygarlığının sonunun geleceği” ve “Taş Devri’ne geri döneceği” tehdidinde bile bulundu. Son tarih olarak da 7 Nisan’ı belirledi. İran kararlı kaldı ve ABD başkanının tehditlerinin hiçbiri gerçekleşmedi. Hürmüz Boğazı hiçbir zaman açılmadı ve o tarihten bu yana ABD başkanı İran topraklarına tek bir top atışı yapmaya bile cesaret edemedi. İki aydan fazla bir süre sonra ise aynı Trump, görünen o ki lehine olmayan bir anlaşmayı İran’la imzalamak zorunda kaldı.

Bu siyasi ve askerî yenilgi değerlendirmesini yalnızca biz, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) ve Troçkist sol olarak yapmıyoruz. Bunu, ABD’nin en önemli kapitalist gazetelerinden, hatta belki de en önemlisi, The New York Times da dile getirdi. Gazete, 16 Haziran 2026 tarihli sayısında yayın kurulunun imzasını taşıyan bir yazıyı şu başlıkla yayımladı: “Başkan Trump bu savaşı kaybetti.” Trump’ın yenilgisinin anlamını açıklayan şu değerlendirmeyi aktarmaya değer:

“Amerika Birleşik Devletleri bu savaştan askerî, diplomatik ve ekonomik olarak zayıflamış biçimde çıkıyor ve önümüzdeki yıllarda ağır bir stratejik bedel ödeyecek (…) Bu, hem Trump hem de yönettiği ülke için aşağılayıcı bir itibar kaybıdır. Savaş başladığından beri ABD’nin ‘tam ve eksiksiz bir zafer’ kazanacağını ve İran’ın ‘koşulsuz teslimiyeti’ kabul etmek zorunda kalacağını söyledi. Rejim değişikliği olacağını ima etti. İran’ın uranyum zenginleştirmesine ‘hiçbir şekilde izin verilmeyeceğini’ ve ‘ABD’nin İran’la işbirliği içinde, yer altında bulunan ve neredeyse askerî nitelikteki tüm nükleer malzemeyi çıkarıp ortadan kaldıracağını’ söyledi. Bunların hiçbirinin doğru olmadığı görülüyor. İran’daki şahin kanadın hükümeti hâlâ iktidarda.”

ABD emperyalizminin bu yeni yenilgisini açıklayan üç neden var: 1) İran’ın beklenmedik derecede sert direnişi, 2) Hürmüz Boğazı’nın kapanması nedeniyle saldırı savaşının dünya kapitalist ekonomisinin krizini daha da derinleştirmesi ve 3) ABD’de, Cumhuriyetçi taban da dahil olmak üzere savaşa karşı kitlesel bir halk tepkisinin ortaya çıkması. Kamuoyu yoklamalarında savaşa karşı çıkanların oranı yüzde 60’ın üzerine çıktı. Savaşı destekleyenlerin oranı ise yalnızca yüzde 27 idi. Mart ayında ABD’nin 3 binden fazla kentinde yürüyüşler düzenlendi; “No Kings” (Krallara Hayır) ve “Savaşa Hayır” sloganlarıyla 8 milyon kişi sokaklara çıktı. Buna yeni bir siyasi ve askerî yenilgi diyoruz, çünkü bundan önceki yenilgi, 20 yıllık başarısız işgalin ardından 2022’de Afganistan’dan çekilmek olmuştu.

İsrail’e yönelik tepki ve Siyonizmin krizi her şeyi belirsizleştiriyor

Trump ve ABD’nin yenilgisinin bir diğer göstergesi, Netanyahu ve İsrail’le aralarına koymak zorunda kaldıkları siyasi mesafedir; bu mesafe şimdilik yalnızca söylem düzeyinde olsa bile.

Siyonist İsrail devleti, Lübnan, İran ve Filistin’de işlediği insanlığa karşı suçların ötesinde, bu süreçten yenilmiş olarak çıkmaktadır. Öyle ki müzakerelerin parçası bile değildi ve Trump, Netanyahu’nun Lübnan’daki tutumunu kamuoyu önünde eleştirmek zorunda kaldı. Bunu hem İran’ın talepleri nedeniyle hem de siyasi ve askerî çıkmazından mümkün olan en kısa sürede çıkabilmek için anlaşmayı imzalamaya ihtiyaç duyduğu için yapmak zorundaydı. Bu yolla Kasım ayında yapılacak ve kaybetme ihtimali bulunan ABD ara seçimleri öncesinde biraz siyasi nefes almaya çalışıyor.

Trump ve Netanyahu’nun yenilgisinin boyutu, ABD emperyalizmi ile İsrail arasında daha önce görülmemiş bir sürtüşmenin ortaya çıkmasında görülmektedir. İran’daki başarısızlıkları, Siyonizmin iç krizini daha da derinleştiriyor ve İsrail’in dünya çapında giderek artan siyasi tecridini gözler önüne seriyor.

Netanyahu ve Ben Gvir ile Katz gibi aşırı sağcı Siyonist müttefikleri, Lübnan işgalinin ve İsrail’in Filistin ile Ortadoğu’daki sömürgeleştirme politikasının sorgulanmasını kabul edemezler. Lübnan’da kalmaya devam etmek istediklerini zaten ilan ettiler. Ancak anlaşmanın açıklanması ve İran’ın açık biçimde güçlenmiş olması, Siyonizm içindeki bölünmeyi daha da derinleştiriyor. Anlaşma, Siyonist kitle tabanının önemli bir kesiminin ve hükümete muhalif siyasi liderlerin Netanyahu’yu kınamasına ve reddetmesine yol açıyor. Bu bölünme ve eleştiriler, İsrail’de Ekim ayında yapılacak seçimlerde de kendini gösterecektir.

Bu çerçevede, eski başbakan Ehud Barak şunları söyledi:

“İsrail, Netanyahu’nun kibri ve körlüğünün bedelini ödüyor. İran güçlenmiş, İsrail ise zayıflamıştır. Bunun stratejik sorumluluğu Netanyahu’ya aittir. Başarısız oldu.” (Clarín, Arjantin, 16/6/2026)

Krizin zirve noktası ise Trump’ın Netanyahu’ya yönelik açıklamaları oldu:

“Tamamen delirmiş durumdasın. Ben olmasaydım hapiste olurdun. Herkes bu yüzden İsrail’den nefret ediyor.” (Clarín, Arjantin, 2/06/2026)

Anlaşmanın kesinleşmesinden sonra ise şu ifadeleri kullandı:

“Biz olmadan, ABD olmadan İsrail var olmazdı.” (…) “Şimdi Bibi’nin (Netanyahu) Lübnan konusunda daha sorumlu davranması gerekiyor.” (aynı kaynak, 17/6/2026)

Anlaşmanın imzalanması uygulanacağını garanti etmiyor ve kriz sürecek

ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat sağlam temellere dayanmadan doğdu. Bu, yalnızca Trump’ın başarısız emperyalist saldırısından çıkma girişimidir. İsrail faktörü ve Lübnan’daki canice işgalini sürdürme çabası, ilk ve en önemli engel olabilir. İmzalanan anlaşmanın kırılganlığı, Trump ve ABD’nin İran’a ve Ortadoğu’ya yönelik yeni askerî saldırılar başlatmasına yol açabilir. İUB-DE olarak İran’a yönelik yeni saldırganlık girişimlerine karşı dünya halklarının birleşik seferberliğinin bir parçası olacağız. İran halkının haklı davasının yanında olmaya devam edeceğiz; ancak bununla birlikte İran’daki kapitalist, diktatoryal ve teokratik rejime siyasi destek vermeyecek ve ona güven aşılamayacağız.

İUB-DE olarak, Trump ve İsrail’in İran’da uğradığı siyasi ve askeri yenilgiyi dünya çapındaki kitle hareketi açısından bir zafer olarak değerlendiriyoruz. Bu durum, emperyalizmin yenilmez olmadığını göstermektedir. Emperyalizmin askeri ve ekonomik gücünün halkları yenilgiye uğratmaya yetmediğini ortaya koymaktadır. Trump’ın bu geri adımı, aynı zamanda dünya aşırı sağı için de bir yenilgidir. Özellikle Arjantin’deki Milei, El Salvador’daki Bukele ve Şili’deki Kast gibi Trump’ın ve İsrail’in suçlarını destekleyen liderler açısından böyledir.

Bu gelişme, emperyalist karşı saldırıyı, aşırı sağı ve kemer sıkma ile sosyal kesinti politikalarını uygulayan hükümetleri yenilgiye uğratma mücadelesini güçlendirmektedir. Aynı zamanda Filistin ve Lübnan halklarıyla dayanışma mücadelesinin sürmesini, Siyonist devletin yürüttüğü soykırımın sona erdirilmesini ve nehirden denize özgür bir Filistin hedefini de güçlendirmektedir. Bolivya’da da işçi sınıfı ile köylüler, yalnızca altı ay önce göreve gelmiş olan sağcı Rodrigo Paz hükümetine karşı mücadeleye atıldılar. Trump’ı ve ABD emperyalizminin tahakküm planlarını yenilgiye uğratmanın yolu budur: kitlelerin seferberliği yolu.

P&G işçilerinin grevi devam ediyor

0

Gebze Organize Sanayi Bölgesi’nde bulunan, DİSK Lastik-İş’te örgütlü Procter & Gamble (P&G) işçilerinin sefalet dayatmasına karşı çıktığı grev 12 Mayıs’tan beri devam ediyor. İlk 6 ay için yüzde 5 zam, sonraki dönemler içinse enflasyonun yüzde 40’ı oranında zam teklif eden işverenle yapılan görüşmelerden henüz sonuç alınabilmiş değil.

Greve çıktıklarının ertesi gününde işçilerin özel sağlık sigortası iptal edilmiş ve grevdeki işçilerin fabrika tuvaletlerini kullanması engellenmişti. Grevden önce küçülmeye giden fabrikada işten çıkarmalarla işyükü artan işçiler, açıklanan enflasyon oranın altında belirlenen zamla yoksullaşmaya mahkûm edilirken fazladan işyükünün de altında kaldılar. Bu nedenle işçilerin gerçek enflasyon oranında zam talebi grevde ön plana çıkıyor.

İşçi Demokrasisi Partisi’nin grevin 37. gününde ziyaret ettiği işçiler enflasyonun altında ezilmeyecekleri, insan onuruna yaraşır bir ücret alana kadar grevi sürdüreceklerini dile getirdiler.

Yine 37. günde Lastik-İş İzmir şubesi de “P&G işçisi yalnız değildir” diyerek grev çadırını ziyaret etti. Ziyarette işçiler yoksulluğa boyun eğmeyeceklerini bir kere daha vurguladılar. Sendika temsilcileri ise işçilerin grev kararlılığını sonuç alınana kadar destekleyeceklerini ifade ettiler.

Hukuk köşesi: fazla çalışma/fazla sürelerle çalışma

0

İş Hukuku’nda fazla çalışma (mesai) kavramı ile fazla sürelerle çalışma kavramı ayrı anlamlara gelir.

4857 sayılı İş Kanunu’na göre haftalık çalışma süresi kural olarak en fazla 45 saattir. Maden işçileri için ise haftalık çalışma süresi en fazla 37,5 saattir. İşçinin haftalık 45 saatin üzerinde çalıştırılması “fazla çalışma” olarak kabul edilir. Örneğin haftada 55 saat çalışan bir işçinin 10 saatlik çalışması fazla çalışma niteliğindedir. Kanun, fazla çalışmanın her bir saati için işçiye normal saatlik ücretinin yüzde 50 artırılmış halinin ödenmesini zorunlu kılar. Maden işçileri için bu oran yüzde 100’dür.

İşyerinde haftalık çalışma süresi sözleşmeyle 45 saatin altında belirlenmiş olabilir. Örneğin taraflar haftalık çalışma süresini 40 saat olarak kararlaştırmışsa, 40 ile 45 saat arasındaki çalışmalar “fazla sürelerle çalışma” sayılır. Bu durumda işçiye ödenecek ücret, normal ücretin yüzde 25 artırılmış halidir.

İşveren, işçiyi sınırsız şekilde fazla çalıştırma hakkına sahip değildir. Kanun bazı sınırlamalar getirmiştir. Fazla çalışma için işçinin onayının alınması gerekir. Uygulamada bu onay çoğu zaman iş sözleşmesi imzalanırken alınmaktadır. Ancak işçinin rızası olsa dahi yıllık fazla çalışma süresi 270 saati aşamaz.

İşveren, fazla çalışma ücreti ödeme yükümlülüğünden kaçmak için iş sözleşmelerine “yılda 270 saate kadar yapılan fazla mesailer aylık ücrete dahildir” düzenlemesi ekler. İşçi, bu maddeyi kabul ettiği noktada 1 yıl içinde 270 saate kadar olan fazla çalışmalarının karşılığı ücreti talep edemez. Yani sözleşmelerdeki bu düzenleme işçinin kanun ile belirlenen fazla çalışma ücretini kısıtlamaktadır.

Fazla çalışma ücreti talep hakkı 5 yıl içinde zamanaşımına uğrar. Yani bugün için 2020 yılında yaptığınız ve ödenmeyen fazla çalışma ücretlerinizi talep ettiğiniz noktada işverenin zamanaşımı itirazı olursa talep tarihinden geriye doğru 5 yıldan önceki fazla çalışma ücretleriniz hesaplanmaz.

Fazla çalışma yapıldığının, işçi tarafından ispat edilmesi gerekir. Tanık delili, işe giriş-çıkış kayıtları, kamera kayıtları gibi deliller ile fazla çalışma yapıldığı ispat edilebilir. Ancak işçi her ay bordro imzalıyor ve bordronun karşılığı ücret de bankadan ödeniyor ise bordroda belirtilen fazla çalışma saatinden daha fazla çalışma yaptığı iddiası tanık ile ispat edilemez. Bu nedenle işçinin bordroyu imzalamadan önce bordroda belirtilen fazla çalışma saat sayısını kontrol etmesi önemlidir.

Fazla çalışma veya fazla sürelerle çalışma yapan işçi isterse, bu çalışmalar karşılığı zamlı ücret yerine, fazla çalıştığı her saat karşılığında 1 saat 30 dakikayı, fazla sürelerle çalıştığı her saat karşılığında 1 saat 15 dakikayı serbest zaman olarak kullanabilir. İşçi hak ettiği serbest zamanı, 6 ay zarfında işverene önceden yazılı olarak bildirmesi koşuluyla işgünleri içerisinde aralıksız ve ücretinde bir kesinti olmadan kullanır.

Maden işçileri, kanalizasyon, tünel inşaatı gibi yeraltında veya sualtında çalışan işçiler ile gece çalışması (20.00-06.00) yapan işçilere fazla çalışma yaptırılması kanunen yasaktır. 18 yaşından küçük işçilere, gebe, yeni doğum yapmış veya emziren işçilere, kısmi süreli sözleşmeler ile çalıştırılan işçilere, sağlık durumunun elvermediği hekim raporu ile sabit olan işçilere de fazla çalışma yaptırılması kanunen yasaktır.

Eğitim dönemini bitirirken bir değerlendirme

0

Bir eğitim dönemini daha geride bırakıyoruz. Bu eğitim döneminde de hem liselerde hem de üniversitelerde mevcut politik iklimin izdüşümleri kendini belki de hiç olmadığı kadar yansıttı.

Bir noktadan başlamak gerekirse faturası emekçilere kesilen ekonomik krizden öğrencilerin de payına düşeni almasından, burslarının enflasyon karşısında kum gibi un ufak olmasından, Gençlik ve Spor Bakanlığı ile Milli Eğitim Bakanlığı’na ayrılan bütçenin gençliğin temel ihtiyaçlarını karşılamaktan hayli uzak olmasından başlayabiliriz. Henüz dönemin başlarında bir sıra arkadaşımız yurdunda sıcak su bulunmadığı için kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti. Edirne’de yurtta kalan öğrenciler yine sıcak su bulunmadığı için bu durumu protesto ettiler. Sene içerisinde birçok kentte kız yurtları güvenlik tehdidi ile karşı karşıya kaldı. Hacettepe’de yemekhanelerinin fiyatı ve niteliği gitgide kötüleşen öğrenciler dönem içerisinde uzun soluklu eylemler gerçekleştirdi. Bunun sonucunda rejimden aldıkları karşılık, açılan soruşturmalar ve polis şiddeti oldu.

Dönemi değerlendirirken üzerinden atlayamayacağımız bir diğer nokta rejimin 19 Mart’ın ardından katmerlenerek artan saldırıları oldu. Okullar açılır açılmaz İçişleri Bakanlığı aracılığıyla üniversitelere gönderilen mesajla rejim, üniversitelerdeki öğrenci örgütlülüğüne karşı adeta rektörlerin kulağını çekti. Ardından sene içerisinde Yıldız Teknik, Boğaziçi ve Türk-Alman gibi üniversitelerde öğrenci kulüplerinin karşı karşıya kaldığı saldırılar ise üniversite yönetimlerinin kayyum rejimine “Mesajını aldık başkanım,” demesiydi. Bahar döneminde Erdoğan’ın Boğaziçi ve İstanbul Üniversitesi’ne yaptığı ziyaretler ve bu ziyaretler boyunca kampüs ve çevrelerinde yaşanan OHAL durumu, rejimin okullarımızdaki bir diğer yansımasıydı. Son olarak geçtiğimiz günlerde Bilgi Üniversitesi’nin Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile bir gecede kapatılıp öğrencilerin üç gün süren direnişlerinin ardından yine kararname ile bir gecede açılmasıysa rejimin karakterini apaçık ortaya seren bir hadise.

Mücadeleci öğrencileri soruşturma ve gözaltılarla sindirmeye çalışan rejim bir yandan da kampüslerde katledilen kadınlar, geleceksizliğe ve şiddete sürüklenen çocuklar ve çalışmak zorunda kaldıkları işyerlerinde katledilen MESEM’liler için tek bir önlem dahi almakla uğraşmıyor. Güz döneminin başlarında Hilal Özdemir, Boğaziçi Üniversitesi’nde kayyum yönetim tarafından sermayeye kiralanan kampüste kaçak bir çocuk işçi olarak çalıştırılırken bir erkek tarafından katledildi. Birkaç ay sonra Meliha Keskin, okuduğu Erciyes Üniversitesi’nde pompalı tüfek ile katledildi. Bir yandan da failleri hiçbir yaptırımla ve cezayla karşılaşmayan diğer ölümler var: MESEM ölümleri. Her yıl onlarca çocuk, bizzat rejim tarafından sermayeye ucuz işgücü olarak teslim edildiği işyerlerinde işçi sağlığı ve iş güvenliği tedbirleri alınmadığı için can verdi.

2025-2026 eğitim dönemini ardımızda bırakırken rejimin bize sundukları yoksulluk, geleceksizlik, güvencesizlik, şiddet ve baskıdan başka bir şey değil. Bütün bunlara rağmen gençlik olarak Tek Adam rejimine karşı emekten yana bir mücadeleyi bulunduğumuz her alanda sürdürmeli, taleplerimizi gür bir sesle haykırabileceğimiz özörgütlülüklerimizin inşası için canla başla çalışmalıyız.

السلطة الانتقالية في سوريا: كيف تحوّل تكتيك «القضم» إلى استراتيجية للسيطرة الشاملة

0

منذ أن فرضت هيئة تحرير الشام هيمنتها على الفصائل الأخرى في شمال سوريا، يمكن الحديث اليوم عن استراتيجية حكم تتبعها السلطة الانتقالية يمكن وصفها بـ«القضم التدريجي». ويقوم هذا الأسلوب لا على تحقيق انتصار مفاجئ ومباشر على الخصوم، بل على هزيمتهم بصورة تدريجية ومتراكمة.

تعتمد هذه المقاربة على صبر استراتيجي طويل الأمد، يقوم على تفكيك بنى الخصوم تدريجيًا من دون اللجوء إلى مواجهة عسكرية شاملة أو صدامات حاسمة، مع انتظار اللحظة المناسبة، داخليًا أو خارجيًا، لإضعاف الطرف المقابل أو احتوائه، بما يجعل فرض الشروط وترسيخ السيطرة الكاملة أكثر سهولة.

وتسير هذه الاستراتيجية وفق تسلسل واضح يبدأ بنزع الشرعية عن الخصم، ثم استثمار أخطائه، وتشويه صورته عبر حملات إعلامية وشعبية منظمة، وصولًا إلى التحرك ضده بعد تهيئة الأرضية السياسية اللازمة لذلك.

ومن خلال هذا التكتيك، تمكنت هيئة تحرير الشام من فرض سيطرتها السياسية والعسكرية على شمال سوريا في إدلب قبل سنوات من عملية «ردع العدوان». وعندما حان وقت التوجه نحو دمشق، استطاعت، بفضل قوتها التنظيمية، توحيد الفصائل تحت رايتها ضمن معركة «التحرير»، مع تقديم وعود للقوى المشاركة بمنحها مواقع محدودة داخل بنية السلطة، بما عزز هيمنتها السياسية من دون التخلي عن نفوذها الفعلي المطلق.

واليوم، بعد وصول الهيئة إلى السلطة وسيطرتها على معظم الوزارات السيادية و المفاصل الرئيسية للدولة، لم يعد هذا النهج مجرد تكتيك مرحلي، بل تحول إلى استراتيجية شاملة للحكم والتعامل مع الخصوم، تتجاوز الاختلافات القومية والدينية والأيديولوجية.

وفي المقابل، أدى هذا الأسلوب إلى أزمات كبيرة في لحظات مفصلية، وكانت المجازر التي شهدها الساحل والسويداء مثالًا على ذلك. كما أن هذه السياسة لم تنجح في توفير الشرعية والاستقرار اللذين تسعى إليهما السلطة الانتقالية. فنهج «احتواء الآخر تدريجيًا مع منحه فتاتًا من السلطة» يخلق توترات دائمة ويجعل التعددية السياسية شكلية إلى حد كبير، كما يظهر في تعيين عدد محدود من النساء أو الوزراء المنتمين إلى طوائف مختلفة. أما العلاقة مع قوات سوريا الديمقراطية فتمثل المثال الأوضح على طبيعة تقاسم النفوذ القائم؛ إذ لم تكن حقوق الشعب الكردي هي العامل الحاسم في هذه العلاقة بقدر ما كانت مصالح الأجهزة ومراكز النفوذ.

ومن جهة أخرى، لا يمكن فهم هذه المعادلة من دون التوقف عند أزمة المعارضة اليسارية السورية. فمواجهة السلطة الحالية تتطلب، أولًا، تحليلًا علميًا لبنية السلطة وأساليب عملها ونقاط ضعفها، وثانيًا، صياغة برنامج سياسي واضح يربط بين الاستراتيجية العامة والتكتيكات اليومية، مع امتلاك المرونة الكافية لتعديل هذه التكتيكات وفق تطورات الواقع.

وتكمن أبرز نقاط ضعف المعارضة اليسارية في غياب برنامج شامل قادر على توحيد المطالب الاقتصادية والاجتماعية والديمقراطية ضمن رؤية متكاملة. ويضاف إلى ذلك التشتت التنظيمي ورفض بعض نشطاء المنظمات غير الحكومية بناء تنسيق سياسي يتجاوز الهويات والانقسامات الضيقة، بما يعزز النزعة الفردية والمبادرات المتفرقة.

كما لا يمكن تجاهل محاولات فلول النظام السابق استغلال المطالب المشروعة، كما حدث خلال احتجاجات 17 نيسان/أبريل ضد الغلاء المعيشي. فقد عمد أنصار النظام السابق إلى تصوير هذه الاحتجاجات العفوية على وسائل التواصل الاجتماعي وكأنها مبادرة خاصة بهم. واستغلت السلطة الانتقالية ذلك بمهارة لتجريم الحراك بأكمله، فبدلًا من اللجوء المباشر إلى أدوات القمع، مهدت الطريق للاعتداء على المتظاهرين عبر اتهامهم بالارتباط بنظام الأسد.

ومن هنا، تصبح حماية المعارضة تنظيميًا وسياسيًا ضرورة أساسية للحفاظ على شرعية المطالب الاجتماعية والاقتصادية وضمان استقلاليتها عن أي سلطة برجوازية قائمة.

في الواقع، ما نواجهه اليوم هو حكومة انتقالية تفتقر إلى شرعية اجتماعية راسخة. فبعد مرور عام ونصف على وصولها إلى السلطة، فشلت الحكومة في تقديم حلول جدية أو مستدامة للمطالب الأساسية التي رفعتها الثورة، وفي مقدمتها المعاناة الاقتصادية والاجتماعية الحادة التي يعيشها العمال والفقراء.

فعلى سبيل المثال، بعد سيطرة الحكومة على منطقة الجزيرة الغنية بالموارد في شمال شرق سوريا، لم ينعكس ذلك بأي تحسن على المستوى المعيشي للناس. بل على العكس، ازدادت الأوضاع سوءًا مع ارتفاع أسعار الوقود وفواتير الكهرباء، ما جعل الانتقادات الشعبية الموجهة إلى السلطة أكثر وضوحًا واتساعًا.

وقد تجلّى ذلك في الاحتجاجات التي نظمها مئات المزارعين في الرقة ودير الزور ودرعا عقب إعلان الحكومة سعر شراء القمح. فقد اعتبر المزارعون أن السعر غير عادل وغير كافٍ في ظل الارتفاع الكبير في تكاليف الإنتاج، مؤكدين أنه لا يلبي تطلعاتهم ولا يستجيب لمطالبهم الرامية إلى تحسين ظروفهم المعيشية وتوفير دعم أكبر للقطاع الزراعي.

كما كان من أبرز التحركات العمالية خلال الأسابيع الأخيرة الإضراب الذي نفذه مئات العمال في شركة زنوبيا، وهي منشأة صناعية تقع في ريف دمشق الجنوبي. وقد طالب العمال بزيادة الأجور وتحسين ظروف العمل وتوفير بيئة عمل أكثر أمانًا. ويعكس هذا الإضراب حجم التدهور الذي تشهده الأوضاع المعيشية للطبقة العاملة في ظل اتساع الفجوة بين الأجور وتكاليف المعيشة، كما يشير إلى تنامي استعداد العمال للتنظيم والاحتجاج دفاعًا عن مطالبهم الاقتصادية والاجتماعية المباشرة.

وفي جوهر الأمر، فإن الوعود الحكومية بتحقيق التنمية عبر الاستثمارات الأجنبية والخصخصة ليست سوى أوهام فارغة. فالمشكلات الملحّة، مثل الفقر المدقع والبطالة وأزمة السكن وتدني الأجور، لا يمكن معالجتها إلا من خلال إجراءات جذرية وحقيقية تبدأ بتأميم ثروات أوليغارشية الأسد، ورفض ديون النظام السابق، وتوجيه ثروات البلاد لتلبية حاجات الطبقات العاملة والفئات الشعبية.

أما فيما يتعلق بالعدالة الانتقالية وحقوق القوميات والطوائف المختلفة، فإن سياسة الحكومة تقوم أساسًا على المماطلة ومحاولة تفتيت المعارضة أو احتوائها. وينطبق الأمر ذاته على قضايا السيادة الوطنية ومواجهة الاحتلالات والتصدي للمشروع الصهيوني.

وانطلاقًا من ذلك، تبرز الحاجة إلى خطة سياسية تطرح المطالب الاقتصادية والديمقراطية العاجلة للعمال والفئات المضطهدة وتسعى إلى تعبئة الجماهير حولها. ومن هذا المنطلق، ندعو جميع النشطاء الذين ما زالوا متمسكين بشعارات الثورة في الحرية والكرامة إلى التوحد حول برنامج نضالي مشترك.

ندرك أن هذا الطريق ليس الأسهل ولا الأقصر، لكننا نعتقد أن بناء بديل حقيقي وجدي للطبقات العاملة، مستقل عن القوى البرجوازية والإمبريالية، لا يمكن أن يتحقق إلا عبر هذا المسار.

Özel İtalyan Lisesi’nde sözleşme intikamı: Öğretmenler işten çıkarılıyor!

0

Özel İtalyan Lisesi öğretmenlerinin insan onuruna yaraşır ücret ve adil çalışma koşulları için 2 Şubat’ta başlattığı grev, 4 Haziran’da 123 günün ardından kazanımla sonuçlanmıştı. Ancak grevin ardından okula dönen 14 öğretmen, okul yönetiminin baskı ve mobbingine maruz kaldı. Bu kapsamda 17 Haziran’da iki öğretmenin görevine son veren okul yönetimi, zaferle sonuçlanan grevden intikam alma girişimini gözler önüne sermiş oldu. Tez-Koop-İş’te örgütlü öğretmenlerin işten atmalar üzerine yaptığı açıklamayı paylaşıyoruz:

“İTALYAN LİSESİ’NDE SÖZLEŞME İNTİKAMI: 123 GÜNLÜK GREVİ KAZANAN ÖĞRETMENLER İŞTEN ÇIKARILIYOR!

İstanbul Özel İtalyan Lisesi’nde haklarını korumak, ayrımcılığa ve sömürüye son vermek adına 2 Şubat 2026 tarihinde greve çıkan ve tam 123 günlük tarihi bir direnişin ardından 4 Haziran 2026’da büyük bir hukuk zaferiyle görevlerine geri dönen 14 Türk öğretmen, okul yönetiminin açık intikam politikasıyla karşı karşıya kaldı. Hakları imzalanan resmi tutanakla güvence altına alınarak okullarına dönen öğretmenlerden ikisinin iş akdi bugün asılsız gerekçelerle feshedildi. Sendika kaynakları, okul yönetiminin işten çıkarma dalgasına diğer öğretmenlerle devam edeceğini öngörüyor.

Bakanlık Arabuluculuğu ve Konsolosluk Taahhüdü Çiğnendi!

Kamuoyunun yakından takip ettiği ve Türk hukuk sisteminin egemenliği adına emsal teşkil eden bu mücadele, T.C. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın arabuluculuğu ve İstanbul İtalya Başkonsolosluğu’nun resmi taahhütleri neticesinde tarafların grevi sonlandıran resmi tutanağı imzalamasıyla sonuçlanmıştı. Ancak okulun İtalyan müdürü, devlet organlarının güvencesinde imza altına alınan uluslararası ve yerel taahhütleri açıkça çiğneyerek hukuku bir kez daha hiçe saydı.

Bir Haftadır Sistemli Baskı ve Mobbing Uygulanıyordu

Grev sonrasında okula dönen öğretmenlerin, bir haftadır okul idaresi ve bazı çalışanlar tarafından sistemli bir psikolojik baskıya, tecrit ve yıldırma politikasına maruz bırakıldığı öğrenildi. Bu baskı zincirinin son halkası olarak 17 Haziran’da iki öğretmenin görevine son verilmesi, haklı ve kamuoyuna mal olmuş bir mücadele yürüten eğitimcilere karşı açık bir tasfiye operasyonu başlatıldığını gözler önüne serdi.

Diplomatik ve Hukuki Skandal

Tez-Koop-İş Sendikası çatısı altında örgütlenen ve haklarını ucu açık “niyet mektuplarına” bırakmayarak direnen öğretmenlerin maruz kaldığı bu haksızlık, eğitim dünyasında da ses getirdi. Kendi ülkelerinde sendikal hakları en üst düzeyde savunan İtalyan yetkililerin, Türkiye Cumhuriyeti topraklarında Türk kanunlarını ve resmi taahhütlerini yok sayarak intikamcı bir tutum sergilemesi diplomatik bir skandal olarak değerlendiriliyor.

Sendika Alarmda: Hukuki Süreç Başlatılacak

Tez-Koop-İş Sendikası, yapılan bu haksız fesihlere karşı “sendikal tazminat” ve “işe iade” davaları başta olmak üzere tüm hukuki süreçlerin vakit kaybetmeden başlatılacağını bildirdi. Sendika ve öğretmenler; tüm kamuoyunu, siyasi partileri, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nı, Milli Eğitim Bakanlığı’nı, bu açık hukuk tanımazlığa karşı durmaya ve kendi toprağında yine haksızlığa uğrayan Türk öğretmenlere sahip çıkmaya davet ediyor.

Sendikal haklarına saygı duyulmayan öğretmenler okulun İtalyan yönetimine “Sizin işten çıkarma hakkınız varsa bizim de direnme hakkımız var, sonuna kadar direneceğiz!” diye sesleniyor.

TEZ-KOOP-İŞ SENDİKASI” 

Bir kavram: enflasyon

0

Türkiye’de yaşayan ve emeğiyle geçinmek zorunda olan herkesin aşina olduğu bir kavram “enflasyon”. Sebeplerinden ve onu işleten mekanizmalardan bağımsız, yalnızca bir olgu olarak ele alınırsa fiyat artışı olarak özetlenebilecek bir kavram. Ancak mesele tam da bunlarla beraber ele almak.

“Yandaş” ya da “muhalif” pek çok mecrada farklı unvanlara sahip “uzman” ve “bilim insanı” enflasyonun sebepleri arasında ürünlere yönelik talepte artışı, insanların fazla harcama yapmasını ve bu harcamaları yapabilecek imkânlara sahip olmasını gösteriyor. Türkiye’de ülkenin ekonomik durumundan görece bağımsız harcama yapabilen bir kesimin varlığı doğrudur. Ancak bu kesim, bu tezleri ileri sürenlerin sunduğu çözüm olan “çalışan ücretlerinin düşük tutulması” ya da “kamu harcamalarının azaltılması” gibi kemer sıkma politikalarından en son etkilenecek kesimdir. Bu kesim zaten enflasyondan ve yoksulluktan etkilenmeyen patronlardır. Oysa talebin kısılması, kemer sıkma politikaları… Tüm bunların gerçek anlamı milyonların yoksulluk ve hatta açlık sınırının altında kalmasıdır. Piyasa rahiplerinin bu argümanları milyonları, içinde bulundukları yoksulluktan kendilerini sorumlu tutmaya ve daha da yoksullaşmaya ikna etmeye odaklanır.

Enflasyon altında ezilmemeleri için çalışanlara ödenecek ücretlerin artırılması talep edildiğinde, bunun o çalışanların ürettiği ürünlerin fiyatlarını artırarak enflasyona katkıda bulunacağı söylenir. Ancak burada gizlenen bir öğe vardır: patronlar ve şirketleri. Herhangi bir maliyeti üstlenmekten sonuna kadar kaçınan ve tüm sorunu diğer öğeler arasındaki dengeye indirgeyen bu zümre, bu tür kriz durumlarından kârlarını koruyarak ya da artırarak çıkabilir.

Enflasyonun işçi sınıfı üzerindeki eziciliğinin sebebi kapitalistlerin bu durumda da kârdan taviz vermemesidir. Enflasyonun gerçek karakteri işte burada yatar. Enflasyon kapitalist ekonomilerde çeşitli iç ya da dış etkilerle zaman zaman tetiklenen, sistemin genel krizleri ve kaosunun yarattığı bir semptomdur. Kapitalist bir ekonomide herhangi bir krizle karşılaşıldığında emekçilerin ücretleri doğrudan düşürülemez. Ancak burjuvazinin en güçlü kesimleri, fiyatları ücretlerden daha fazla artırarak ve siyasetçilerin uyguladığı kemer sıkma politikaları sayesinde tüm faturayı çalışan kesime (yalnız kendi çalışanlarına değil, ürünlerini satın alacak olan diğer çalışanlara da) yıkabilirler ve böylece kârlarını korumaya devam ederler. Aslında olan, emekçilerin kazandığı paranın gerçek değerinin azalmasıdır. Böylece çalışan kesimden patronlara doğru servet aktarımı daha vahşi bir forma bürünür. Üstelik bu durumdan tek etkilenen işçi sınıfı da olmaz. Burjuvazinin daha güçlü kesimi, bu şartlarda aynı manevra kabiliyetini gösteremeyecek daha zayıf kesimini de saf dışı bırakabilir. Yani servet aktarımı burjuvazi içinden de dışından da belirli merkezlere doğru akışını yoğunlaştırır ve tekelleşmeye ivme kazandırır.

Tarihte bu ay: kamu emekçileri seferberliği

0

Coğrafyamızda 1990’lı yıllar genelde kaos ve korku yılları olarak anılır. Ekonomik krizler, kurulup dağılan hükümetler, bu hükümetlerin arkasında ipleri elinde tutan “Susurluk devleti”, DGM’ler, kaybedilmeler, faili meçhuller ve daha nicesi… Bunların hepsi doğru olsa da hikâyenin tamamını anlatmıyor. Gerçek şu ki; 1990’lı yıllar, korku ve baskı kadar çetin mücadele ve kazanımların da dönemiydi. 1995 yılının Haziran ayında yaşanan kamu emekçileri seferberliği bunun en önemli örneklerinden birini teşkil ediyor.

Türkiye işçi sınıfı, 12 Eylül Darbesi’nin üzerine giydirdiği deli gömleğini 1989 Bahar Eylemleri ile yırtıp atmıştı. 1991 Büyük Madenci Yürüyüşü ile de o gömleği bir daha giymeyeceğini tescillemiş oldu. Bir yanda Kürt halkının özgürlük mücadelesi sürüyor, diğer tarafta 12 Eylül’ün tutsak ettiği devrimcilerin tahliyesi devam ediyordu. Tüm bu mücadeleler sürerken kamuda örgütlenme yoğun baskı altında yürümek zorundaydı. 70’li yılların TÜM-DER ve TÖB-DER gibi kitlesel kamu emekçi örgütlerini darbe silip süpürmüştü. Zaten yasal olmayan sendikalarında öncü kamu emekçileri DGM’lere, gözaltılara ve sürgünlere rağmen mücadele ediyorlardı. Bu baskılar kamu emekçisini alt edemedi: Kitlesel bir emekçi hareketi ilmek ilmek örülüyor, işyerlerinin bodrum katlarında ve kazan dairelerinde örgütlü bir hareket inşa ediliyordu.

İşçi sınıfı mücadelesini sürdürürken burjuvazi de kendi hesabını yapıyordu. Dönemin DYP önderliğindeki koalisyon hükümeti, anayasa değişikliği için kolları sıvamıştı. Bu yeni anayasa tasarısının en önemli kalemlerinden biri büyüyen kamu emekçi dalgasının önünü kesmeye yönelikti. Mevzubahis tasarıda kamu emekçilerinin grevli ve toplu sözleşmeli sendika hakkı yer almıyordu. Bin bir zorluğa göğüs gererek örgütlenmiş kamu emekçisinin böyle bir tasarıyı kabul etmesi mümkün değildi. Dönemin fiili kamu emekçisi konfederasyonu Kamu Çalışanları Sendikaları Konfederasyonlaşma Kurulu, 1 Haziran tarihinde talepleriyle beraber eylem programını açıkladı. Bu taleplerin en önemlileri baskı ve sürgünlerin durdurulması, yargı üzerindeki baskının kaldırılması, anayasa değişikliği maddesinin geri çekilmesi ve grevli ve toplu sözleşmeli sendika hakkının anayasaya girmesiydi.

Eylem programı uyarınca 16 Haziran tarihinde Kızılay, 150 bin kamu emekçisi ile dolup taştı. Kızılay’da iki gün oturma eylemi gerçekleştiren emekçiler akabinde 19-20 Haziran’da ülke genelinde kitlesel olarak iş bıraktılar. Bu olağanüstü mücadele sonucu anayasa değişikliği geri çekildi, kamu sendikaları yasallaştı ve Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu resmen kurulmuş oldu.

2026’ya geldiğimizde mücadele hâlâ sürüyor. Kamu emekçisi hareketi hiç olmadığı kadar parçalı. Sendikaların ücret için toplu görüşme hakkı olsa da grev hakkı kamu emekçisinin ana talebi olmayı sürdürüyor. Kamu emekçisinin özlem duyduğu grev hakkını nasıl elde edebileceğini tarih bize gösteriyor: fiili, kitlesel, birleşik mücadele.

İstanbul Lgbti+ Onur Haftası’nın bu seneki teması: AÇIK S’AÇIK

0

İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası Komitesi, bu yıl 22-28 Haziran tarihleri arasında 34.sü gerçekleştirilecek olan Onur Haftası’nın temasını “AÇIK S’AÇIK” olarak açıkladı. Yaptığı açıklamada “Açığız, çünkü saklanmayı reddediyoruz. Saçığız, çünkü düzeninizin ahlakına sığmıyoruz. Açık saçığız, çünkü varoluşumuz sizin sınırlarınızı aşıyor, sizin sınırlarınızdan taşıyor,” diyen komite, iktidarın Aile Yılı politikalarına, genel ahlak ve ailenin korunması bahaneleriyle lgbti+ları hedef almasına tepki gösterdi ve lgbti+ların taleplerinin pazarlık konusu olmadığını vurguladı. Komitenin 34. Onur Haftası teması ile ilgili açıklamasında şu ifadelere yer verildi:

“Hayatlarımızı sömürgeleştiren, istismar eden, kontrol eden; bizleri disipline etmeye ve yok saymaya çalışan tüm sistemlere ve iktidarlara karşı açıkça örgütleniyoruz. Bu düzenin bize biçtiği sınırları reddediyor; korkuyu değil cesareti, dayanışmayı ve direnişi büyütüyoruz. Bizler, Onur Haftası’nı ve Yürüyüşü’nü örgütlerken sokakları terk etmemek için çabalayan, her yıl Onur Yürüyüşü’nü varlığımıza dair bir kutlama olmakla birlikte açık bir mücadele hattına dönüştürmeyi de kendisine görev biçen İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası olarak, bu yılın temasını ilan ediyoruz: AÇIK S’AÇIK.

Açığız, çünkü saklanmayı reddediyoruz. Saçığız, çünkü düzeninizin ahlakına sığmıyoruz. Açık saçığız, çünkü varoluşumuz sizin sınırlarınızı aşıyor, sizin sınırlarınızdan taşıyor.

Her zaman bir yolunu bulan, çatlaklardan sızan biz lubunyalar size boyun eğmedik, eğmeyeceğiz. Açılıp saçılacağız. Cinselliklerin, cinsiyet ifadelerinin ve kimliklerin; devletten, kurumlardan, 12. Cumhurbaşkanı’ndan aldığımız izinlerle değil, mücadeleyle korunacağını biliyoruz. Bu yüzden sesleniyoruz: Korkmadan, saklanmadan, boyun eğmeden yaşayan herkes bu mücadelenin bir parçasıdır.

Buradan herkese sesleniyoruz: LGBTİ+ mücadelesi sadece biz LGBTİ+’ların değil; kadınların, işçi sınıfının, Alevilerin, Ermenilerin, Kürtlerin ve tüm ezilen halkların mücadelesidir. LGBTİ+ mücadelesi her mücadelenin ortak savunma hatlarından biri ve bu toprakların en direngen mücadelelerinden biridir. Bu sene herkesi bu direnişin bir parçası olmaya, mücadelemizi sahiplenmeye davet ediyoruz ve bir kez daha duyuruyoruz: Birleşik mücadeleden geri durmayacağız.

Ne 8 Mart’a gitmekten, ne Suruç Katliamı anmasına gitmekten, ne Cumartesi Anneleri’nin yanında olmaktan, ne Newroz’a gitmekten, ne Madımak Katliamı’nı anmaktan, ne işçi sınıfının mücadelesine omuz vermekten, ne Hrant için adalet istemekten, ne Filistin’deki soykırımı haykırmaktan, ne Roboski’yi hatırlatmaktan ne de hayvanlar için adalet istemekten geri duracağız.

Savaşın, soykırımın, nefretin ve inkârın yükseldiği bu çağda susmuyoruz. Faşizmin karşısında hayatta kalmakla yetinmiyoruz; boyun eğmemekte ısrar ediyoruz. AÇILIYOR, SAÇILIYORUZ.

Bize yaşatılan hiçbir şeyi unutmadık, unutmayacağız. Açıkça söylüyoruz: Hayatlarımız biricik ve eşittir; bunu alana kadar durmayacağız. Yaralarımızı öfkeyle ve mücadeleyle sarmaya; yer yer korksak da birbirimizle dayanışmaya devam edeceğiz.

Taleplerimiz pazarlık konusu değildir. LGBTİ+’ların —özellikle engelli, interseks ve transların— sağlık, barınma, ruh sağlığı ve hukuki destek hizmetlerine koşulsuz erişimi haktır. Uyum süreçlerine getirilmeye çalışılan tıbbi ve bürokratik engellere; karşımıza çıkarılan “genel ahlak” ve “müstehcenlik” bahaneli cezalara; gözaltı ve baskı mekanizmalarına rağmen biz LGBTİ+’lar, hayatlarımız ve bedenlerimiz üzerindeki tahakkümü kabul etmeyececeğiz. Görünürlüğümüz; en küçük kişisel ifademizden yaşama sevincimize, haksızlıklara karşı dindirilemeyecek öfkemizden sarsılmaz direnişimize kadar, her halimizle var olduğumuzun açık bir beyanıdır.

Hayatta kalmanın ayrıcalık olmadığı, kimin hayatının değerli ve yaşanılabilir olduğuna devletlerin ve patriyarkanın karar vermediği, yaşam süresinin kimlikle belirlenmediği bir dünya istiyoruz. Seks işçiliğinin kriminalize edilmediği, emeğin sömürülmediği, LGBTİ+’ların özgürce yaşayacağı ve yaşlanacağı, yas tutma hakkımızın dahi kontrol edilmeye çalışılmadığı bir dünya istiyoruz.

Bazıları buna ütopya diyor. Biz kaçınılmaz diyoruz. İzin istemiyoruz. Uyum sağlamıyoruz. Geri çekilmiyoruz. Kaybettiğimiz mücadele arkadaşlarımızı bir kez daha saygıyla anıyor; bu coğrafyayı terk etmek durumunda kalan, sebepsiz gitmediklerini bildiğimiz ve gözleri kulakları bizde olan tüm lubunya dostlarımızı özlemle selamlıyoruz. Elbet bir gün buluşacağız!”

Diplomayla kurtuluş: Gerçekti, hayal oldu!

0

“Oku evladım, oku da baban gibi eşek olma!” Bu hülyalı sözü zannediyorum ki duymayan genç yoktur. Eğitim sistemi ne kadar bozuk, şartlar ne kadar adaletsiz olursa olsun her emekçi çocuğunun ve ebeveynin aklında dönüp dolaşan bir hayal vardır: üniversite mezunu olup sınıf atlamak. Bir zamanlar gerçekliği olan bu hayalin bakalım günümüzdeki vaziyeti nedir?

Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırma Merkezi’nin (BETAM) geçtiğimiz ay yayınladığı İstanbul Genç İşgücü Piyasası raporu, durumun pek de parlak olmadığını ortaya koyuyor. Rapora göre üniversite veya yüksekokul mezunu 25-31 yaş arası gençlerin yüzde 28’i iş aramaktan vazgeçmiş durumda. Diplomalarıyla girdikleri işlerde insan onuruna yaraşır bir ücret almayı uman gençler iş bile bulamıyor! Diyelim ki iş buldular, bu gençlerin yüzde 40’ı mezun oldukları alanla ilgili bir işte çalışmıyorlar. Bin bir emekle alınan o diplomalar günün sonunda çöp olup gidiyor. Ya işsizsin ya da aldığın diploma bir kâğıt parçasından ibaret. Dönüp dolaşıp aile evine dönüyorsun: 30-39 yaş grubundaki her üç gençten biri anne babasıyla yaşıyor. Sınıf atlamaktan bahsetmiştik, daha aile evimizin dışına atlayamıyoruz…

Gençlik patriyarkadan azade değil

Gençliğin kendisini bulduğu bu ekonomik cenderede kısa çöpü her zaman olduğu gibi kadınlar çekiyor. BETAM raporuna göre genç kadınların yüzde 34,1’i ne eğitimde ne de istihdamda. Bırakın işsiz olmayı, kadınlar işgücüne bile dahil olamıyor. Yeniden üretim ve bakım emeği yükünün tamamı sırtlarına yüklenen kadınlar eve hapsediliyor. Patronların bu “kadın istihdamı” sorununa çözümleri ise dahiyane: Ücretsiz ve nitelikli kreşler, bakımhaneler, çamaşırhaneler, lokantalar değil; kadınların “hem çalışıp hem çocuk bakabilecekleri” uzaktan ve yarı zamanlı “esnek” çalışma modellerini öneriyorlar. Çifte sömürüye devam; kadınlar hem güvencesizleştirilsin hem de ev içinde sömürülmeye devam etsin!

Ne yapmalı?

Yazı boyunca sıraladığımız tüm bu sorunlar “gençlik” adlı soyut bir kategorinin sorunları değil, görece “kalifiye” bir genç işçi kuşağının sorunları. Dolayısıyla bu sorunların çözümü de aynı ekonomik saldırı programının hedefindeki diğer işçilerden farklı değil. Genç işçiler olarak ortak sorunlarımız etrafında, en acil taleplerimizi gündeme alan bir mücadele programı ekseninde işçi sınıfının tamamıyla birleşik bir mücadele hattı inşa etmek zorundayız. Ancak böyle bir mücadele hattı yoluyla burjuvazinin ekonomik saldırı programına ve rejimin baskı politikalarına göğüs gerebiliriz.

Suriye’de geçici hükümet: “parça parça ele geçirme”nin bir iktidar stratejisine dönüşümü

0

Heyet Tahrir el-Şam’ın (HTŞ) Kuzey Suriye’de diğer fraksiyonlar üzerinde hakimiyetini tesis etmesinin ardından, artık geçici hükümetin “parça parça ele geçirme” olarak tanımlayabileceğimiz bir yönetim stratejisinden bahsedebiliriz. Bu yöntem, rakipler üzerinde ani ve doğrudan bir zafer yerine, onları kademeli olarak yenilgiye uğratmayı esas almaktadır.

Bu yaklaşım uzun vadeli stratejik sabra dayanır. Rakip tarafı zayıflatmak ya da kuşatmak için uygun anı, ister iç ister dış koşullardan kaynaklansın, beklerken; kapsamlı bir askeri çatışmaya ya da doğrudan belirleyici bir hesaplaşmaya başvurmadan, rakiplerin yapılarını aşamalı biçimde çözmeyi hedefler. Böylece koşulların dayatılması ve tam kontrolün pekiştirilmesi daha kolay hale gelir.

Bu strateji, rakibin meşruiyetini ortadan kaldırmakla başlayan, ardından onun hatalarından yararlanan, örgütlü medya ve halk kampanyaları yoluyla imajını bozan ve nihayetinde üzerine yürüyen açık bir sıra izler.

HTŞ bu taktik sayesinde, “Saldırıyı Caydırma” operasyonundan yıllar önce İdlib’de siyasi ve askeri kontrolünü kurmayı başardı. Şam’a yönelme zamanı geldiğinde ise örgütsel gücü sayesinde fraksiyonları “kurtuluş” savaşı içinde kendi bayrağı altında birleştirebildi. Aynı zamanda katılan güçlere iktidar içinde sınırlı mevkiiler vaat ederek, fiili ve mutlak nüfuzundan vazgeçmeden siyasi hakimiyetini güçlendirdi.

Bugün ise HTŞ iktidara ulaşıp bakanlıkların çoğunu ve devletin temel kurumlarını kontrol altına aldıktan sonra, bu yöntem artık geçici bir taktik olmaktan çıkmıştır. Ulusal, dini ve ideolojik farklılıkları aşan, iktidarın yönetimi ve rakiplerle ilişkilerin düzenlenmesinde kullanılan kapsamlı bir stratejiye dönüşmüştür.

Öte yandan, bu yöntem kritik anlarda büyük krizlere yol açtı. Sahil bölgesinde ve Süveyda’da yaşanan katliamlar bunun örnekleridir. Dahası, bu politika, geçiş hükümetinin aradığı meşruiyet ve istikrarı sağlamayı da başaramadı. Çünkü “ötekini aşamalı biçimde içerip ona iktidardan kırıntılar vermek” yaklaşımı sürekli gerilim yaratmakta ve iddia ettiği siyasi çoğulculuğu büyük ölçüde biçimsel hale getirmektedir. Farklı mezheplerden bazı bakanların ya da bazı kadınların görevlendirilmesi bunun örnekleridir. Buna karşılık, Suriye Demokratik Güçleri ile kurulan ilişki mevcut nüfuz paylaşımının doğasını en açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu ilişkide öncelikli olan Kürt halkının hakları değil aygıtların çıkarları oldu.

Öte yandan bu denklemi, Suriye sol muhalefetinin krizine değinmeden anlamak mümkün değil. Mevcut hükümetle mücadele etmek için öncelikle iktidarın yapısının, işleyiş yöntemlerinin ve zayıf noktalarının bilimsel biçimde analiz edilmesi gerekir. İkinci olarak ise genel strateji ile günlük taktikleri birbirine bağlayan açık bir siyasi program oluşturulmalı ve bu taktikleri gerçekliğin gelişimine göre değiştirebilecek yeterli esneklik korunmalıdır.

Sol muhalefetin en önemli zayıflıkları, ekonomik, toplumsal ve demokratik talepleri bütünlüklü bir vizyon içinde birleştirebilecek kapsamlı bir programın yokluğunda yatmaktadır. Buna ek olarak örgütsel dağınıklık ve bazı sivil toplum örgütlenmelerinin kimlikleri ve dar bölünmeleri aşan bir siyasi koordinasyon kurmayı reddetmesi, bireysel çalışmayı ve dağınık girişimleri pekiştirmektedir.

Ayrıca eski rejim kalıntılarının meşru talepleri istismar etme girişimleri de göz ardı edilemez. Nitekim hayat pahalılığına karşı 17 Nisan protestolarında bu durum açıkça görüldü. Kendiliğinden başlayan bu protestoları eski rejim yanlıları sosyal medyada kendi girişimleri gibi sundu. Geçici hükümet, bunu tüm hareketi kriminalize etmek için ustaca kullandı. Doğrudan baskı aygıtlarına başvurmadan, protestocuların eski rejimle bağlantılı olduğu iddiasıyla onlara yönelik saldırıların önünü açtı.

Bu nedenle muhalefetin örgütsel ve siyasi olarak korunması, toplumsal ve ekonomik taleplerin meşruiyetini muhafaza etmek ve bunların mevcut herhangi bir burjuva iktidardan bağımsızlığını güvence altına almak için temel bir zorunluluk haline gelmektedir.

Gerçekte bugün karşı karşıya olduğumuz şey, sağlam bir toplumsal meşruiyetten yoksun bir geçiş hükümetidir. İktidara gelişinin üzerinden bir buçuk yıl geçmesine rağmen hükümet, devrimin yükselttiği temel taleplere, özellikle de işçilerin ve yoksulların yaşadığı ağır geçim krizine ilişkin ciddi ya da kalıcı çözümler sunamadı.

Örneğin hükümet, kaynaklar bakımından zengin olan Cezire bölgesinin kontrolünü ele geçirdikten sonra bile bu durum kitlelerin yaşam koşullarında herhangi bir iyileşmeye yol açmadı. Tam tersine, yakıt fiyatları ve elektrik faturalarındaki artışlarla birlikte koşullar daha da kötüleşti, bu da hükümete yönelik halk eleştirilerinin daha görünür ve yaygın hale gelmesine neden oldu.

Bu durum, hükümetin buğday alım fiyatını açıklamasının ardından Rakka, Deyr El Zor ve Dera’da yüzlerce çiftçinin düzenlediği protestolarda açıkça görüldü. Çiftçiler, hızla artan üretim maliyetleri karşısında açıklanan fiyatı adaletsiz ve yetersiz buldu. Bu fiyatın ne beklentilerini karşıladığını ne de yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve tarım sektörüne daha fazla destek sağlanması yönündeki taleplerine yanıt verdiğini ifade ettiler.

Son aylardaki en dikkat çekici işçi seferberliklerinden biri ise Şam’ın güney kırsalında bulunan bir sanayi tesisi olan Zenobia Şirketi’nde yüzlerce işçinin gerçekleştirdiği grev oldu. İşçiler daha yüksek ücretler, daha iyi çalışma koşulları ve daha güvenli bir iş ortamı talep ettiler. Bu grev, ücretler ile yaşam maliyeti arasındaki uçurumun derinleştiği koşullarda işçi sınıfının yaşam koşullarındaki ağır gerilemeyi yansıtıyor. Aynı zamanda, işçilerin günlük yaşamlarını doğrudan etkileyen acil ekonomik ve toplumsal talepler etrafında örgütlenme ve eyleme geçme yönündeki eğilimin güçlendiğine de işaret ediyor.

Sonuç olarak, hükümetin yabancı yatırımlar ve özelleştirmeler yoluyla kalkınma sağlama vaatleri boş hayallerden ibarettir. Derin yoksulluk, işsizlik, barınma krizi ve düşük ücretler gibi acil sorunlar ancak gerçek ve köklü önlemlerle çözülebilir. Bu önlemler, Esad oligarşisinin servetlerinin kamulaştırılmasıyla, eski rejimin borçlarının reddedilmesiyle ve ülkenin zenginliklerinin işçi sınıflarının ve yoksul halk kesimlerinin ihtiyaçlarını karşılamak için seferber edilmesiyle başlamalıdır.

Geçiş adaleti ve farklı ulusal ve dini toplulukların hakları konusunda da hükümet politikası esas olarak oyalamaya ve muhalefeti bölmeye ya da denetim altına almaya dayanmaktadır. Aynı durum işgallere, yabancı askeri güçlerin varlığına karşı ulusal egemenliğin tesisi ve Siyonizme karşı mücadele başlıkları için de geçerlidir.

Bu nedenle işçilerin ve ezilen kesimlerin acil ekonomik ve demokratik taleplerini ortaya koyan ve kitleleri bu talepler etrafında seferber etmeyi hedefleyen bir siyasi plana ihtiyacımız var. Bu temelde, özgürlük ve onur sloganlarına bağlı kalmaya devam eden tüm mücadele öncülerini ve aktivistleri ortak bir mücadele programı etrafında birleşmeye çağırıyoruz.

Bu yolun ne en kolay ne de en kısa yol olduğunun farkındayız. Ancak emekçiler için burjuva ve emperyalist güçlerden bağımsız, gerçek ve ciddi bir alternatifin ancak bu yolla inşa edilebileceğine inanıyoruz.

SpaceX: uzayın özelleştirilmesi ve teknokapitalizmin yeni evresi

0

Uzay uzun süre insanlığın ortak kaderi ve ortak vizyonu gibi öğretildi. Bugün ise milyarderlerin yatırım portföyüne, askeri sözleşmelere ve borsaların trilyon dolarlık masalına dönüşmüş durumda. Merkezde ise yine vizyoner(!) Elon Musk var ve Musk, oyuncaklarından SpaceX’i serbest piyasa mucizesi gibi pazarlamaya çalışıyor. Musk’ın şirketleri yıllardır milyarlarca dolarlık kamu desteğiyle büyürken, bugün SpaceX’in halka arzla 75 milyar dolar toplaması ve 2 trilyon dolara yakın değerlemeye ulaşması bekleniyor. Halkın vergileriyle büyüyen şirketin borsada servete dönüşmesi ise bize başarı diye anlatılıyor.

Uzay yarışından uzay talanına

Soğuk Savaş dönemindeki uzay yarışı artık yerini “Yeni Uzay” adı verilen ticari maceraya bıraktı. Evet, SpaceX’in fırlatma maliyetlerini düşürmesi teknik başarıdır; ama mesele teknolojinin kimin çıkarına kullanıldığıdır. Binlerce Starlink uydusu ve on binleri bulan uydu planı, alçak dünya yörüngesini özel şirketlerin işgal sahasına çeviriyor. Astronomi gözlemleri zorlaşıyor, kaza riski ve uzay çöpü sorunu büyüyor. Kapitalizm okyanusları plastiğe boğduğu, madenler için ormanları yok ettiği gibi şimdi de aynı hırs gökyüzüne taşınıyor.

Bu süreç insanlık için ilerleme diye pazarlanırken, finans piyasalarına çalışıyor. Önümüzdeki günlerde SpaceX’in trilyon dolarlık değerlemelerle halka açılması, Musk’ı ilk dolar trilyonerlerinden biri yapabilecek yeni bir servet aktarımı. Bir yanda milyonlarca insan temiz suya erişemezken, diğer yanda uzay yapay zekâ veri merkezleri ve askeri ağlar için sermayenin oyun sahasına çevriliyor.

Egemenliğin işgali

Mesele yalnızca uzayın kirletilmesi değil, yeni bir özel egemenlik biçiminin kurulmasıdır. Eskiden kamusal ya da devlet denetiminde olan haberleşme ve güvenlik altyapıları, artık tek bir oligarkın şirketlerine bağımlı hale geliyor. Starlink’in savaş alanlarındaki rolü bunu gösterdi. Uydu interneti artık sadece bağlantı hizmeti değil; askeri operasyonların, istihbaratın ve siyasi hesapların parçası.

Bu tablo, teknolojinin tarafsız olduğu masalını da çökertiyor. Bir şirket savaş alanındaki iletişim altyapısını kontrol edebiliyorsa, erişimin nerede açılıp kapanacağı şirket politikasıyla belirlenebiliyorsa ortada basit bir hizmet yoktur. Ortada özelleştirilmiş dış politika, savaş altyapısı ve teknokapitalist güç yoğunlaşması vardır.

Ne yapmalı?

Kapitalizm, ekolojik yıkımı ve yoksulluğu çözmek yerine, kârı uzaya taşıyarak yeni sömürü alanları yaratıyor. Ancak çözüm teknoloji düşmanlığı değil! Sorun roketlerde ya da uydularda da değil; bunların bir avuç patronun kârı, serveti ve siyasal gücü için kullanılmasında.

Uzay, şirketlerin tapulu malı değil insanlığın ortak mirasıdır. Uzay taşımacılığından uydu internete, veri altyapısından askeri sistemlere kadar kritik teknolojiler kamulaştırılmalıdır. Dünyayı talan edenlerin gökyüzünü de elimizden almasına izin vermemek; teknolojinin kâr için değil insanlığın ihtiyaçları doğrultusunda kullanıldığı bir düzen için mücadele etmeliyiz.

Yedek işçi ordusu büyüyor

0

TÜİK’in 2026 yılının ilk çeyreğindeki verilerine göre işsizlik oranı 0,1 puan azalarak yüzde 8,2 oldu. Ancak aynı zamanda işgücüne katılım oranı 0,7 puan azalıp yüzde 52,6’ya düştü. 301 bin kişi işini kaybetti. Sektör dağılımına göre hizmet sektöründe 189 bin, inşaatta 48 bin, tarımda 44 bin, sanayide ise 20 bin kişi işini kaybetti. Geniş tanımlı işsizlik yani atıl işgücü oranı 0,6 puan artarak yüzde 30,4’e yükseldi.

Bu tanımlar arasındaki fark nedir? TÜİK’e göre işsiz sayılmanız için son dört hafta içinde aktif olarak iş aramış olmanız gerekiyor. Yani artık iş aramaktan ümidini kesenler, günlük veya dönemlik işlerle hayatta kalmaya çalışanlar veya üzerine yüklenen bakım emeğinin altında iş arayamayanlar atıl işgücü olarak tanımlanıyor.

Artan işsizlik ve düşen alım gücü uzun vadede ekonomik krizin aşılması için katlanmamız gereken bir “acı reçete” gibi sunuluyor. Orta vadeli program enflasyonu düşürmek için iç talebi kısma yolunu seçti. Hem vergiler tabana yayıldı hem de kamusal hizmetler kesildi. Bu politikalar sonucunda alım gücümüz eritildi, ucuz emek kaynağı haline getirildik. Yüksek işsizlik de bu tablonun önemli bir parçası. Kaynaklar emekçiler için harcanmıyor, nitelikli istihdam imkânları yaratılmıyor, emekçiler sefalet ücretlerine mahkûm ediliyor. O sırada sermayenin kâr hırsı asla dizginlenemiyor, patronlar hiçbir engelle karşılaşmadan topluca işten çıkarma yapabiliyor. İşsizlik, sermaye sınıfının elinde bir silah olmuş durumda. Birden fazla işçinin yapması gereken işler bir işçinin üzerine yıkılıyor. Türkiye’de bir işçi, dünya ortalamasının oldukça üzerinde, haftada ortalama 42 saat çalışıyor. Patronlar işten çıkarma sopasını gösterip işçiyi düşük ücretlere ve kötü çalışma koşullarına mahkûm ediyor.

İşsizlik maaşı asgari ücretin bile çok altında, bir işten çıkınca diğerini bulmak da hiç kolay değil. Bu hayat pahalılığı içinde işsiz kalmak hem maddi hem de manevi açıdan oldukça yıpratıcı. Bu düşük ücretlerle çalışırken geçinmek oldukça zorken asgari ücretin bile altında bir işsizlik maaşının kirayı, faturayı, beslenmeyi karşılamaya yeteceğini söylemek mümkün değil. Bize acı reçete yazanlar ise büyümeye, servetlerini artırmaya devam ediyor. Sermaye sahiplerinin vergi borçları affedilirken, Türkiye’de gelir vergisinin büyük çoğunluğunu ücretli çalışanlar ödüyor.

Bu ekonomi politikaları işsizliği ve eşitsizliği tırmandırırken biz ne talep edebiliriz? “İşten çıkarmalara son!” demekle başlayabiliriz. Patronların kâr oranlarını artırmak için işçi çıkarıp sömürüyü artırmasına izin verilmemeli. Ancak bu da yeterli değil. Çalışma saatleri azaltılarak işler tüm çalışanlar arasında pay edilmelidir. İşyerindeki emek düşmanı uygulamaların bahanesi olan ticari sırlar kaldırılmalı! İşletme defterleri ve banka hesapları işçilerin denetimine açılmalıdır.

Filistin’i savunuyorsan vanaları kapatacaksın!

0

AKP-MHP iktidarı 2 Mayıs 2024’te Gazze’ye “kesintisiz ve yeterli miktarda insani yardım akışına izin verinceye kadar” İsrail ile ihracat ve ithalatın durdurulduğunu açıklamıştı. Hükümetin verilerine bakacak olursak Haziran 2024’ten bu yana Türkiye ve İsrail arasında gerçekten de bir ticaret kaydı görünmüyor. Kurnazlık da tam burada başlıyor. Sözde ambargo ilan edildiği günden bu yana yayınlanan birçok raporda Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı üzerinden ham petrol akışının durmak bir yana katlanarak çoğaldığını görüyoruz. Kpler (küresel hammadde, enerji piyasaları ve denizcilik lojistiği için veri sağlayan bir platform) verileri, İsrail’e ulaşan Azerbaycan ham petrolü ithalatının 2025 yılında günlük 94 bin varile ulaştığını gösteriyor. Ceyhan Limanı’ndan geçen bu petrol, soykırımcı İsrail’in petrol ithalatının neredeyse yarısını oluşturuyor!

20 Ocak’ta yayımlanan “Soykırım Vanaları Hala Açık” başlıklı rapora bakarsak 2 Mayıs 2024 ile 1 Aralık 2025 tarihleri arasında Ceyhan Limanı’ndan ayrılan ancak belirtilen varış limanlarına ulaşmamış 57 ham petrol sevkiyatı var. Uydu görüntüleri takip edildiğinde yolculuk sırasında takip sinyallerini kapatan bu gemilerin Aşkelon Limanı’na vardığını görüyoruz. Defalarca belgelenen bu gizli ticaretten Türkiye devletinin haberdar olmadığına inanmak için en iyi ihtimalle saf olmamız gerekir. Tek Adam rejiminin yetkilileri ise taşınan petrolün nihai varış noktasına devletin karar vermediği, ihracatçı şirketlerin Ceyhan’dan kalkarken varış noktası olarak İsrail’i göstermediği gibi aklımızla alay eden açıklamalarla, soykırımı besleyen petrolün bu topraklardan aktığı gerçeğini örtbas etmeye çalışıyor.

Erdoğan’ın Filistin ile ilgili yaptığı her konuşmasında vurguladığı ümmet kardeşliği, “mazlum” Filistin halkının yanında oldukları gibi sözlerinin ikiyüzlülüğü Ceyhan’dan kalkıp İsrail’e ulaşan her petrol variliyle katmerleniyor. Soykırıma karşı gerçek yaptırımlar, Tek Adam rejiminin de ayrılmaz bir parçası olduğu küresel kapitalist ticaret ağının mide bulandırıcı ilişkilerine toslayıp kuru hamasetle sınırlı kalıyor.

Rejimin ve temsilcilerinin kirli ilişkileri bir yana dursun, Türkiye’de emekçiler, hükümetlerinin ikiyüzlülüklerinin aksine, İsrail denen soykırımcı projeye hiçbir zaman sempati duymamıştır. Bugün biz emekçilere düşen görev de Filistin halkına uygulanan soykırımı besleyen bütün ticari ilişkilerin kesilmesi için bulunduğumuz her yerde seferber olmaktan, İsrail ordusunun tanklarını ve otomobillerini dolduran o petrollerin akışını engellemek için “Filistin’i savunuyorsan vanaları kapatacaksın” demekten geçiyor.

Procter & Gamble (P&G) işçileri grevde!

0

Gebze Organize Sanayi Bölgesi’nde, DİSK’e bağlı Lastik-İş Sendikası’nda örgütlü olan Procter & Gamble (P&G) işçileri, patronun yüzde 5’lik sefalet zammını kabul etmedikleri için 12 Mayıs’tan bu yana grevde. Tüm işçilerin sendikalı olduğu işyerinde üretim tamamen durdu. İşçi Demokrasisi Partisi’nin grevin otuzuncu gününde ziyaret ettiği işçiler, enflasyon karşısında eriyen ücretlerini korumak için insanca yaşayacak zam talep ediyor.

İşçiler, greve çıktıkları ilk günden itibaren tuvaletleri dahi kullanmalarının yasaklandığını ifade ediyor. Özel sağlık sigortaları da iptal edilen işçiler ve ailelerinde tedavisi devam eden hastalar sağlık haklarına erişmekte güçlük yaşıyor.

Grevden önceki süreçte, üç vardiyadan iki vardiyaya düşen, işten çıkarmalarla küçülmeye giden fabrikada iş yükü zaten artmış durumda. Ziyaret esnasında bir işçi durumu şöyle ifade etti: “Bu fabrikanın bakım yapanı da biziz, üreteni de paketleyeni de iş güvenliği de. Normal şartlarda 200 kişiye yaptıracağı işi burada 85 işçiye yaptırıyor.”

Ariel, Fairy, Alo gibi ürünleri üreten ABD merkezli P&G, grevi kırmak için Çekya’daki fabrikasından ithalat yoluyla ürün alıp iç piyasaya sürmeyi de deniyor. Grevden ancak yirmi yedi gün sonra işverenle yapılan ilk görüşmeden bir sonuç alınabilmiş değil. Görüşmeler devam ediyor.

Arnavutluk: Trump ailesine karşı “Flamingo Devrimi”

0

Arnavutluk’ta 31 Mayıs’tan itibaren günlerce süren protestolarda binlerce kişi, ABD Başkanı Trump’ın kızı Ivanka Trump ile eşi Jared Kushner’ın inşa etmek istediği tatil köyüne karşı sokaklara döküldü.

Binlerce protestocu, başta ABD Başkanının damadı Jared Kushner olmak üzere Trump ailesiyle bağlantılı iki dev gayrimenkul projesine karşı çıkıyor ve bu projeleri çevreye yönelik bir tehdit olarak görüyor. Arnavutluk direnişinin sembolü pembe flamingolarla özdeşleştiği için protestolar “Flamingo Devrimi” olarak anılmakta. “Arnavutluk satılık değildir!” sloganıyla Tiran’da dört gün üst üste gösteriler düzenleyen binlerce Arnavut, Jared Kushner’ın yatırım şirketi Affinity Partners tarafından yürütülen turizm projesine karşı sesini yükseltti.

Protestocular, söz konusu kompleksin çevreye vereceği zararlar gerekçesiyle inşaat projesini reddediyor. Bazı pankartlarda sosyal demokrat Başbakan Edi Rama’nın istifası talep edilirken bazılarında Rama’nın Ivanka Trump’a anahtar teslim ettiğini gösteren çizimler yer aldı.

Arnavutluk, Güneydoğu Avrupa’da yaklaşık 2.770.000 nüfuslu bir ülke ve Akdeniz’in iç denizleri olan Adriyatik ve İyon denizi kıyılarında bulunuyor. 1991’de kapitalizmin restore edildiği ülkede o tarihten bu yana yabancı yatırımlar sürekli arttı. Nüfusun yaklaşık yüzde 20’si yoksulluk koşullarında yaşıyor.

İki yıl önce kamuoyuyla paylaşılan plana göre proje, eski bir gizli komünist askeri üs olan Sazan Adası’nı lüks bir turistik yere dönüştürmeyi öngörüyor. Yaklaşık 1,2 milyar dolar değerindeki bu operasyon kapsamında, güney kesimindeki Zvernec topluluğunda yer alan ve koruma altındaki kıyı bölgesi Vjosa-Narta’ya da lüks oteller inşa edilmesi planlanıyor. Söz konusu bölgeler deniz kaplumbağaları, Akdeniz foku ve protestolara adını veren flamingolar başta olmak üzere pek çok endemik türün yaşadığı sulak alanları barındıran koruma altındaki bir kıyı bölgesiyle sınır komşusu.

Protestocular “Arnavutluk satılık değildir” ve “Projeyi iptal edin” sloganlarını atarken “Ivanka, evine dön” ve “Vjosa-Narta’dan elinizi çekin” gibi bazı sloganlar da dış aktörleri hedef alıyor. Arnavutluk gençliği, yaşam kalitelerini ve söz konusu bölgenin fauna ve florasını savunan bu protestoların öncülüğünü üstleniyor.

Arnavutluk’taki gösteriler pembe rengiyle dikkat çekiyor; prostestocular ya pembe giysiler giyiyor ya da bölgede yaşayan flamingolara benzer nesneler taşıyorlar. Flamingonun bu merkezi önemi, protestolarda ülke bayrağında bile yapılan değişikliklerde kendini gösterdi. Arnavutluk bayrağındaki çift başlı kartalın çift başlı pembe bir flamingo figürüyle değiştirildiği örnekler görüldü.

Arnavutluk’taki çatışma yalnızca Trump ailesini hedef almıyor, aynı zamanda talepler bazı yerel politikacılara da yönelmiş durumda. Çevre yürüyüşleri, hem ülkeyi yöneten sosyal demokrat Başbakan Edi Rama’yı hem de 1990’lardan bu yana etkinliğini koruyan köklü muhalefet lideri Sali Berisha’yı sorgulamakta. “Rama hapse, Berisha hapse” sloganı protestolarda öne çıkan taleplerden biri. Hem Tiran’daki hem de Zvernec’teki protestocular, Rama ve Berisha’nın “tükenmiş bir sistemin iki yüzü” olduklarını ve yalnızca yerli ve uluslararası seçkinlere hizmet ettiklerini düşünüyor.

OVP hedefleri tutmuyor, sorun konjonktür mü?

0

Geçtiğimiz günlerde Erdoğan bir konuşmasında ekonomideki gidişatı değerlendirirken “Her şeyin güllük gülistanlık olmadığının farkındayız” diyerek olumsuzlukları işaret etti. Ancak elbette sorumluluğu üzerine almadan… Ekonomideki -özellikle hayat pahalılığındaki- sorunların kaynağının küresel ve bölgesel gelişmeler olduğunu ve geçici bir şey olduğunu söyledi.

Erdoğan belki de haklıdır, bu dönemde küresel ve bölgesel gelişmeler fiyat artışlarını tetiklemiştir. Peki önceki dönemler? Eğer her dönem ve her küresel gelişme her seferinde fiyat artışlarını tetikliyorsa problem dışarıda değil, içeridedir. Problem rejimin ekonomi yönetimindedir.

Rejimin ekonomi yönetimi Orta Vadeli Program’da (OVP) cisimleşiyor. OVP büyüme, istihdam, istikrar ve enflasyon gibi temel ekonomik gündemlere dair rejimin yol haritası. Burada emekçileri en fazla etkileyen unsurlardan birisi kuşkusuz enflasyon konusu. Zira bu çerçevede hükümetin öngördüğü hedef enflasyon, asgari ücret başta olmak üzere tüm ücretlere yapılacak zamları belirliyor. Şimşek’in başını çektiği programın temel hedeflerinden birisi de enflasyonu dizginlemekti. Bunun için kredi faizleri yükselirken vergi yükü emekçilerin sırtına daha da bindirildi, kamusal hizmetler daraltıldı. Her ne kadar krediye erişimdeki sınırlamalar sermayenin belli kesimlerini rahatsız etse de başta finans sermayesi ve Saray etrafında yuvalanan rantçılar için durum oldukça parlak görünüyor.

OVP’de 2026 yılı için hedeflenen enflasyon yüzde 16’ydı. Yılın ortası gelmeden bu hedef geride bırakıldı bile. Erdoğan bu pürüzlerin sebebinin dışarıdaki gelişmeler olduğunu söylüyor, ancak mesele içeride. Enflasyonun sebeplerinden birisi rejimin zenginlik transferi yapmasıdır. Aylık ücretinden başka geliri olmayan emekçi için TL erirken finansal kaynaklara erişimi olan kesimlerin, yatırımcıların ve sermayedarların böyle bir kaybı bulunmuyor. Bir diğer sebep ise zenginlerin tüketimi. Ülkenin en yüksek gelire sahip yüzde 20’si, toplam tüketimin neredeyse yarısını yapıyor. Yoksullaşan emekçinin ekonomiye büyük etkide bulunacak bir geliri yok ki! Yani çalışan nüfus enflasyonun sebebi olmadığı gibi, mağduru kılınıyor.

OVP’de hedeflenen enflasyon ve gerçek arasındaki uçurum konjonktürden değil, rejimin tercihlerinden kaynaklanıyor. Rejim sermayeye servet transferi yapmak, ücretlerin alım gücünü düşürmek ve dışarıdan yatırım çekebilmek için bu politikayı izliyor. Çözüm bu politikayı yerle yeksan etmekte, bunun için seferber olmakta. Şimşek’in sermaye programı da rejimin ekonomi politikaları da çöpe atılmalı. Kaynakların emekçiler lehine kullanılması için, temmuzda ara zam talebini savunmalıyız. Ancak bu da yetmez, emekçiler olarak “tüm ücretlere üç ayda bir gerçek enflasyon oranında zam” talebini de savunmak ve bu doğrultuda seferber olmak zorundayız.

Ekonomik krizin faturasını kim ödüyor?

0

Hayat pahalılığı ve vergi soygunu emekçilerin en büyük problemleri arasında olmaya devam ediyor. Her geçen gün aynı parayla marketten aldığımız ürün miktarı düşüyor; maaşımıza ne kadar zam gelecek diye düşünüyor, sağlık harcamalarını karşılayamıyor ve barınmakta daha çok zorlanıyoruz. Tüm bu olgulara da ekonomik kriz diyoruz. Diğer taraftan her geçen gün yeni bir milyarder peyda oluyor, daha çok lüks tüketim malı alınıp satılıyor ve ulusal servetin daha büyük bir kısmı küçük bir azınlığın elinde toplanıyor. İroniktir ki serveti gün geçtikçe katlanan sermaye sınıfı da bir ekonomik kriz olduğunu iddia ediyor. Bir ekonomik kriz olduğu doğru ama faturasını patronlar ödemiyor. Nasıl mı?

Geçtiğimiz günlerde Mecliste yeni vergi kanunu kabul edildi. Bu kanuna göre büyük sermaye gruplarına yeni vergi istisnaları ve ucu açık süreli muafiyetler getirilecek. Mesela İstanbul Finans Merkezi’ne katılan şirketlerin transit ticaret faaliyetlerinden kazandığı gelirlere uygulanacak kurumlar vergisi indirim oranı yüzde 50’den yüzde 100’e çıkarılacak. Ya da yabancı sermayedarlar kazançlarını yurtdışından Türkiye’ye taşırsa 20 yıl boyunca bir kuruş vergi ödemeyecek. Dahası, eğer bu milyarderlerin vârisleri de Türkiye’de yaşarsa vergilendirme sembolik düzeyde devam edecek. Yani milyarderlere nesiller boyu cennet garanti, işçi sınıfının çocuklarına ise MESEM işyerlerinde kırım…

Ücretli çalışan milyonların dolaylı dolaysız ödediği vergilere baktığımızda ise tam tersi bir tablo ile karşı karşıyayız. 2025 vergi dilimi düzeylerine yüzde 20,25’lik bir artış uygulandı. Yani geçen sene ilk vergi dilimi başlangıcı 158 bin TL iken şimdi bu rakam 190 bin TL. Bu artışlar yıllardır yeniden değerleme oranlarının çok altında kalıyor. DİSK-AR’ın 2026 raporunda vurguladığı gibi eğer 2000 yılından beri yeniden değerleme oranları birebir uygulansaydı ilk vergi diliminin 190 bin TL değil 521 bin TL olması gerekirdi. Bunun emekçiler için anlamı şu: yılın daha erken aylarında ikinci vergi dilimine girmek ve üzerindeki vergi yükünün artması.

Gelir DilimiVergi Oranı
190.000 TL’ye kadar%15
400.000 TL’nin 190.000 TL’si için 28.500 TL, fazlası%20
1.000.000 TL’nin 400.000 TL’si için 70.500 TL, fazlası%27
5.300.000 TL’nin 1.000.000 TL’si için 232.500 TL, fazlası%35
5.300.000 TL’den fazlasının 5.300.000 TL’si için 1.737.500 TL, fazlası%40

Bu tablo şunu gösteriyor: Bir ekonomik kriz var ve patronlar istedikleri düzeyde kâr elde edemiyorlar. Bundan çıkış yolu olarak da krizin bütün faturasını emekçilere ödetmeye çalışıyorlar. Vergi muafiyetleri ve teşvikler bunun bir yüzü. Emekçilerin üzerindeki artan vergi yükü ve hayat pahalılığı da madalyonun diğer yüzü. Patronlar, Orta Vadeli Programa (OVP) yaslanarak krizin faturasını emekçilerin omuzlarına yükleyip kâr etmeye devam ediyor. Bunu yaparken de “kaynak yok” yalanının arkasına saklanıyorlar. Kaynak bal gibi var ama ultra zenginlerin kârlılıkları düşmesin diye kullanılıyor. Kaynakların emekçilerin ihtiyaçları doğrultusunda kullanılması için kurumlar vergisi artan oranlı uygulanmalı, köprü ve otoyollar tazminatsız kamulaştırılmalı, dış borç ödemeleri reddedilmeli. Kaynak var! Önümüzdeki görev ise emekçiler lehine kullanılması için seferber olmak!

Ekonomik kriz dünya çapında derinleşirken mücadeleler çeşitlenerek sürüyor

0

2008’den beri dalgalanarak süren, burjuva hükümetlerin üstesinden gelemediği, sermayenin ekonomik bunalımı 2019 yılında yoğunlaşmış, o yıllarda Çin’den gelen ucuz emek ile üretilmiş araçların Avrupa pazarına girmesi ile özellikle binek ve ticari araç sanayisini vurmuştu. Hemen ardından gelen Covid bahane edilerek, 2014’ten beri eksilerde olan Avrupa Merkez Bankası düşük faiz oranı uygulaması sürdürülerek enflasyonu tetiklemek pahasına patronlara para aktarımı yapılmış, üzerine bir de şirketlere borç afları ve ertelemeleri çıkarılmıştı. Buna rağmen Almanya’nın devasa araç üreticisi Volkswagen 2030 yılına kadar 35 bin işçiyi işten çıkarma kararı almış, kâr oranlarının daha da düşmesi üzerine bu sayıyı 50 bine çıkarmıştı. İşçinin ve toplumun topyekûn fakirleşmesi sermayeyi beslemeye yetmemiş olacak ki kriz derinleşerek sürüyor. Dünya çapında bugün yapay zekânın kullanıma girmesini bahane ederek işten çıkarmalara başlayan Amerikalı ve Avrupalı teknoloji şirketlerine, ABD-İsrail’in İran’a saldırısını bahane ederek fiyatları yükselten sermayedarlar eşlik ediyor.

İşte bu koşullar altında, dünya çapında güçlü bir devrimci önderlik oluşturulamamış olsa da işçi sınıfı tarih boyunca kazandığı mevzileri korumak için mücadele ediyor. Geçtiğimiz nisan ve mayıs aylarında araç sanayisinde önemli bir parça tedarikçisi olan ABD’li Nexteer Otomotiv Fabrikasında Birleşik Otomotiv İşçileri (UAW) sendikasının bürokrasisinin patron yanlısı bir toplu iş sözleşmesini imzalama çabasına karşı işçiler sırasıyla yüzde 96 ve yüzde 73 oy çoğunluğu ile sözleşmeyi geri çevirmiş, daha sonrasında ise sendikayı grev oylaması yapmaya zorlayarak bu oylamayı yüzde 86 ile grev kararına çevirmişlerdi. Sendikanın hâlâ süregelen şirket yanlısı sözleşme imzalama hevesine karşı işçiler şu sıralar tepkilerini dile getiriyorlar. 2024’te bu sendika bir ilke imza atmış ve Tennessee’deki Volkswagen fabrikasını örgütleyerek, ABD’nin güneyindeki ilk yabancı otomotiv fabrikası sendikalaşmasını sağlamıştı. Bundan önce hem Volkswagen yönetimi hem de yerel siyasetçiler 2014 ve 2019 yıllarındaki sendikalaşma girişimlerini sert bir şekilde engellemişlerdi. 2019 yılında Tennessee valisi fabrikaya gelerek işçilere sendikalaşmanın neden kötü bir fikir olduğuna dair nasihat bile vermişti. Derinleşen kriz, bu büyük sendika içinde bürokrasinin yıkılması ve işçi demokrasisinin tesisi için fırsatlar barındırıyor.

Türkiye’de 2024’te net satışlarını yüzde 25 oranında artıran Alman markası Bosch’un, Bursa’daki otomotiv yan sanayi fabrikasından 2027 yılına kadar 1400 işçiyi işten çıkarma kararı aldığı öğrenildi. Bosch CEO’su nisan ayında işten çıkarmaların rekabet gücünü artırmak için zorunlu olduğunu belirtti. Bu, hem kapitalizmin içinden çıkamadığı krizin hem de uluslararası kapitalist rekabetin bir sonucu. Emperyalist ülkelerdeki nüfus artışının yavaşlaması, var olan nüfusun halihazırda araç satın alımına doymuş olması nedeni ile talep sıkıntısı çeken ve fakat kâr üretmek için üretime ara vermeksizin devam etmek zorunda olan, devam ederken de toplumu ve doğayı yıkıma sürükleyen bu şirketler bugünlerde daha az satış yapabildikleri için daha fazla kâr payı elde etmek adına, daha az işçiye daha çok iş yaptırmadan yaşayamıyorlar.

İtalya’da Stellantis şirketinin araç üretimini sert bir şekilde yarıya düşürmesi üzerine 20 yılın ardından 2024’te ilk kez greve giden otomotiv sanayisi işçileri, ülke çapında gerçekleşen grev ile Roma’da tekrar sokaklara döküldüler. Greve katılan sendikaların talepleri arasında hükümetin otomotiv sektörünün istikrarını sağlaması, Stellantis şirketinin artan rekabet karşısında üretim planlarını kesinleştirmesi ve montaj fabrikalarını düşük asgari ücretli ülkelere taşımasının engellenmesi var.

Nisan ayında taşımacılık ve tarım işçileri Dublin’in merkezinde yolları kapamış ve İrlanda’nın Cork yakınlarında bulunan tek petrol rafinerisinin araç giriş çıkışını beş gün boyunca engellemişlerdi. Savaşı bahane ederek fiyatları fahiş şekilde yükselten petrol dağıtım şirketi Whitegate rafinerisinin sahibi Irving Oil, yüzsüz bir açıklama ile eylemlerin kendilerine hiçbir zararı olmadığını, eylem bitince dağıtıma devam edeceklerini söylemişti. Eylemciler hükümetin petrole tavan fiyat koymasını veya vergi indirimi yapmasını talep etmişlerdi. Eylemcilerin kararlılığı karşısında hükümet 505 milyon avroluk destek paketi ve temmuz ayına kadar vergi indirimi açıklamak zorunda kaldı. Eylemcilerin kararlılığı aslında gerçek bir zorunluluktan geliyordu; zira fahiş şekilde yükselen petrol fiyatı ile İrlanda çapında tarım ve sanayi birkaç gün içinde durma noktasına gelmiş, üretim ve taşıma giderleri karşılanamaz olmuştu. Bu durum, petrol dağıtımı gibi temel bir sanayinin özel şirketler elinde bulunmasının getirdiği ulusal yükü ve riski bir kez daha göstermiş oldu. Dolayısıyla bu sanayilerin derhal işçi denetiminde kamulaştırılması, bütün ülkelerin işçi sınıfları için acil bir görev olmayı sürdürüyor.

Hindistan’da geçtiğimiz şubat ayında hükümetin işçi düşmanı politikalarına ve sendikalarla iletişime geçmeyi reddetmesine karşı 600’den fazla bölgede, madencilikten kamu çalışanlarına kadar yüzlerce işkolundan 300 milyon kadar işçi ülke çapında genel greve gitmişti. Hindistan Çelik, Metal ve Mühendislik İşçileri Federasyonu Genel Sekreteri Sanjay Vadhavkar, genel grevin taleplerini şöyle özetlemişti: “Hükümet, çalışan nüfusun kolektif sesini görmezden gelmeye devam edemez. Onur, iş güvencesi ve sağlık, iş güvenliği ile sosyal güvencenin temel haklar olarak tanınmasını talep ediyoruz. İşçilerin refahını göz ardı eden bir kalkınma modeli ne sürdürülebilir ne de adildir. İşçi düşmanı emek reformlarının derhal geri çekilmesi ve sendikalar ile işçilerle anlamlı bir diyalog kurulması da dahil olmak üzere taleplerimiz karşılanana kadar mücadelemizi sürdüreceğiz.” Bu durumla ilgili olarak, yakın zamanda Pencap bölgesi çapında düzenlenecek toplu taşıma grevi hükümetin son anda görüşmeyi kabul etmesi ile şimdilik ertelendi.

Google’ın İngiltere’deki yapay zekâ şirketi DeepMind işçilerinin sendikalaşma mücadelesi devam ediyor. Çalışma koşullarının yanı sıra işçilerin öne çıkardığı temel talep, çalışmalarının ABD ve İsrail ordusu için silah geliştirmede kullanılmaması. Google, sendikalaşan işçilerle görüşmeyi kabul etmek zorunda kaldı. İşçilerin sendikalaşması durumunda DeepMind, Google’ın İngiltere’de sendikalaşan ilk yapay zekâ laboratuvarı olacak.

NATO bizi neye karşı korur?

0

Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü ya da bilinen adıyla NATO’nun 2026 zirvesinin 7-8 Temmuz’da Ankara’da düzenlenecek olması ve bölgemizdeki savaşlar bu askeri ittifaka dair tartışmaların yeniden gündeme gelmesine yol açtı. NATO, kurulduğu tarihten bu yana kendisini bir “savunma” örgütü olarak sunageldi. Yani NATO üyesi ülkelere yönelik herhangi bir saldırı durumunda diğer üye ülkeler saldırıya uğrayan ülkenin yanında yer almak durumunda. Fakat NATO’nun varlık sebebi, örgütün kendisini sunduğu kadar masum değil.

1949 yılında kurulan NATO’nun amacı 2. Dünya Savaşı sonrası sayısı giderek artan işçi devletlerine (öncelikle Sovyetler Birliği) ve yükselen emek hareketine karşı bir set çekmekti. Bir başka deyişle, bu askeri ittifakın temel hedefi ABD ve Avrupa sermayesinin çıkarlarının “savunulmasıydı”. Bu hedef doğrultusunda NATO’ya katılan Türkiye’nin bu karşıdevrim örgütüne katılmasının ilk bedeli, Kore’ye gönderilen 15 bin asker ve ölen 700’den fazla vatandaşımız olmuştu. Soğuk Savaş döneminde ise Türkiye toprakları ABD emperyalizminin Sovyetler Birliği’ne karşı adeta bir füze rampası işlevini gördü. Bu süreçlerde Türkiyeli emekçilerin fikirlerinin sorulması bir yana emekçilerden her şey gizleniyordu. Örneğin Türkiyeli emekçiler İncirlik NATO üssünde Jüpiter nükleer füzesinin yer aldığından 1962 Küba krizinden yaklaşık 40 yıl sonra haberdar oldu. Devam eden yıllarda Türkiye Körfez Savaşı’nda, Afganistan’ın ABD tarafından işgalinde ve Suriye’ye emperyalist müdahale vb. hadiselerde İncirlik ve Kürecik gibi üsler aracılığıyla bu karşıdevrim örgütünün parçası olmayı sürdürdü.

NATO, Sovyetler Birliği dağılana kadar bir soğuk savaş ittifakı görevini üstlenmişti. Bu örgütün günümüzdeki işlevi ise Rusya ve Çin’e karşı ABD ve AB emperyalizmlerinin çıkarlarını “savunmak” olarak tarif edilebilir. Bunun yanında Gazze’de devam eden soykırım doğrudan bir NATO operasyonu olmasa da İsrail’e en çok silah satan ABD, Almanya vb. ülkeler NATO’nun da başını çekiyor. ABD’nin İran’a yönelik başlattığı emperyalist saldırının istediği gibi devam etmemesi üzerine yine NATO’yu desteğe çağırması bu örgütün varlık sebebini ortaya koyan bir gelişmeydi. Trump’ın aldığı yanıt ise NATO üyesi ülkelerin burjuvazilerinin farklı ihtiyaçlarından kaynaklanan çelişkileri gözler önüne serdi.

Bütün bunlar NATO’nun karakterini açık bir şekilde ortaya koyuyor. Bu askeri ittifak bir emniyet sigortası değil sürekli atan, hatta atması üzere tasarlanan şaltere benzetilebilir. Bu örgüt güvenliğimizi sağlamak için değil, bölgemize ve dünyaya ateş saçmak üzere kuruldu. Dolayısıyla emniyetimiz için NATO’nun tamamen dağıtılması ve ülkemizdeki emperyalist üslerin kapatılması için mücadele etmeliyiz. Fakat bu başlı başına büyük bir görev olsa da NATO’nun dağıtılması için verilen mücadele başka emperyalist veya kapitalist devletlere dayanmamalı. NATO düşmanımızdır ama Çin ve Rusya egemen sınıfları da dostumuz değildir. Türkiye ve bölge halklarının güven ve barış içerisinde yaşamasının yolu NATO vb. karşıdevrim örgütlerinden kurtulmaktan ve emekçilerin iktidarını inşadan geçiyor.

Saray’ın umutsuz hamleleri, “yarım” muhalefetin çıkmazları

0

Saray’ın yargı operasyonuyla CHP yönetimine el koyma hamlesi siyasi gündeme damgasını vuran yeni bir gelişme oldu. Bu operasyon, CHP’ye dönük olarak Ekim 2024’te Esenyurt Belediyesi’ne kayyum atanmasıyla başlayan müdahalenin son büyük halkası. Muhtemelen sonuncusu da olmayacak. Bu müdahaleyle anayasayı, yasaları, yargı kararlarını bir kez daha ayaklar altına alarak Tek Adam rejimi, bir sonraki seçimleri kazanmak adına her türlü yöntemi devreye sokmakta kararlı olduğunu bir kez daha ortaya koydu.

Bu adım aynı zamanda Erdoğan yönetiminin, mevcut rejim şartlarında dahi bir seçim kazanmaya dönük umutsuzluğunun itirafı oldu. Rıza üretemeyen iktidar muhalefeti bölüp parçalayarak, kitlelerde umutsuzluk ve hayal kırıklığı yaratarak ömrünü uzatmaya çabalıyor. Bu baskı hamleleri kısa vadede işe yarar görünmekle birlikte rejimin önlenemeyen yozlaşma ve çürüme süreçlerini hızlandırıyor.

Düzen muhalefetinin çıkmazları

Bu tablo aynı zamanda düzen muhalefetinin çıkmazlarını da bir kez daha ayyuka çıkarıyor. Düzen muhalefetinin bir kesimi Saray’a tamamen biat eder halde. Bu çerçevede Kılıçdaroğlu ve ekibi yeni bir zirveyi temsil ediyor. Bir diğer kesim ise, Zafer Partisi gibi iktidara muhalif görünmekle birlikte, kritik anlarda daima Saray’ın tarafında yer alanlardan oluşuyor. Sonuncu ve toplumsal ağırlığı açısından en önemli kesim ise İmamoğlu-Özel önderliği gibi Saray’a karşı “yarım” muhalefet yapanlar. Bu kesim Cumhur İttifakı’na karşı bir siyasi alternatif olmaya çalışırken, Saray’a karşı meydan okumanın gerektirdiği mantıki sonuçlardan ısrarla kaçınıyor. Burjuva doğası gereği siyaseti seçimlere endekslerken, rejimin kendilerini de paralize eden baskı uygulamaları karşısında kitleleri seferber etmekten özellikle imtina ediyor.

Fransız Devrimi’nin genç önderlerinden Saint-Just’ün “Yarım devrim yapanlar kendi mezarlarını kazarlar” sözü her siyasi altüst oluş döneminde bir hayalet gibi geri döner. Mutlak butlan kararının ardından 24 Mayıs günü CHP genel merkezinin boşaltılma sahneleri de, “yarım” muhalefet politikasının sonuçlarını göstermesi açısından ibretlikti. Özel yönetimi; hukuksuz olduğunu, tanımadıklarını ilan ettikleri yargı kararı karşısında, CHP tabanını seferber etmeden, kitlesel bir eylem çağrısında bulunmadan, sembolik bir “direnişle” genel merkezi kayyum yönetimine teslim etti.

Bu sahneler aynı zamanda, kaçınılmaz olarak, 19 Mart seferberliğini de yeniden akıllara getirdi. İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından CHP yönetimi, tıpkı mutlak butlan kararı sonrasındaki gibi pasif ve paralize bir haldeyken, öğrencilerin öncülüğünde kendiliğinden başlayan kitle seferberliği oyunu bozan temel etken olmuştu. Özel yönetimi ise, bu kitle seferberliğini sönümlendirip onu CHP mitinglerine dönüştürerek Tek Adam rejimine yeni bir nefes alma imkânı tanıdı. “Normalleşme” girişiminin sonucu “yüzyılın yolsuzluk operasyonu” olurken, bu jestin karşılığı ise mutlak butlan oldu.

Saray’ın çıkmazları

Tıpkı İmamoğlu’nun tutuklanması gibi mutlak butlan kararı da beklenmedik bir gelişme değildi. Aylardır gündemde olan ve Saray’ın CHP üzerinde sallandırdığı bir kılıç işlevi gören bir karttı. Saray’ın maliyeti yüksek bu kartı şimdi kullanmış olması ise içinde bulunduğu sıkışmışlığın boyutlarını göstermesi açısından manidar.

Bu sıkışmışlığın arkasındaki temel faktör iktidarın ekonomi politikalarının, daha somut ifadeyle Orta Vadeli Program’ın (OVP) çökmüş olması. Erdoğan yönetiminin hedefi, 2026 sonuna dek enflasyonu tek haneli sayılara çekmek, 2027’de faizleri düşürüp seçmenlere ekonomik tavizler vererek seçimleri yeniden kazanmaktı. Oysa, Şimşek gözetimindeki yüksek faiz ve düşük kur politikasıyla iktidarın kendi yarattığı enflasyonu düşürme planı tamamen iflas etmiş durumda. Sene sonu hedefi olan yüzde 16 enflasyon şimdiden aşıldı. Bu tablo, resmi enflasyonun yıl sonunda yüzde 30 düzeylerinde olacağını gösteriyor. Bu durum, emekçi ve yoksul kitlelerin sefaletini derinleştirirken, Saray’ın manevra alanını önemli ölçüde daraltıyor.

Ekonomik çıkmazın çok somut güncel göstergeleri bulunuyor. Emperyalizmin ve Siyonizmin İran’a yönelik askeri müdahalesinin ardından, TL’nin değer kaybını önleyebilmek için Merkez Bankası rezervlerinin yaklaşık dörtte birini, yani 55 milyar doları eritti. Mutlak butlan kararının ardından ise şimdilik yaklaşık 9 milyar dolarlık döviz yakıldığı tahmin ediliyor.

Umutsuzca döviz girişine ihtiyaç duyan iktidar, geçtiğimiz günlerde sermayeye teşvik ve tavizlerden oluşan yeni bir torba kanun çıkardı. 18 yılda 8. kez çıkarılan varlık barışıyla zenginlere, şirketlere, Saray’ın kanatları altında beslenen oligarşik ve mafyatik kesimlere bir kez daha yıllarca sürecek vergi muafiyetleri tanınıyor. İstanbul Finans Merkezi üzerinden ülke mali oligarşi için vergi cenneti haline getiriliyor. Sınai ve tarımsal üretimdeki patronlar için ise kurumlar vergisi yüzde 25’ten yüzde 12,5’a indiriliyor.

Patronlara ve zenginlere dönük bu cömert adımlar yüz milyarlarca liralık yeni vergi afları anlamına gelirken, benzeri görülmemiş bir sefalete sürüklenen emeklilerin bayram ikramiyelerinin artırılması “bütçe disiplini” ve “OVP’ye uyum” gerekçeleriyle reddediliyor. Yıla ilk kez açlık sınırının altında başlayıp her geçen gün daha fazla eriyen asgari ücrete ara zam için ufukta herhangi bir belirti görünmüyor.

Emekten yana bir çıkış mümkün!

Seçmen çoğunluğunun desteğini yitiren, emekçi halk açısından ülkeyi ekonomik felakete sürükleyen iktidar koalisyonu aynı zamanda taht kavgalarıyla boğuşuyor. Yargı operasyonları ve başta Akın Gürlek’in malvarlığına ilişkin olmak üzere çeşitli türden ifşalar üzerinden gerçekleşen Saray entrikaları, yakın zamana dek siyasi gündemin başlıca konuları arasındaydı.

Tek Adam rejimi tüm bu çelişkilerini CHP’yi parçalamaya, Öcalan açılımı üzerinden DEM Parti’yi tarafsızlaştırmaya çalışarak, Trump yönetimine biat ederek aşabilecek mi? Bütün bu çıkmazların çözümü, işçi sınıfının öncülüğünde ezilen ve sömürülen tüm kesimlerin siyaset sahnesinde var olabildiği, ekonomik ve demokratik talepleri bir arada yükseltebilen bir emek ittifakının inşasıyla mümkün.

Ravive Kozmetik davası: “Kapı ve cam olsaydı herkes kurtulurdu”

0

Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde 8 Kasım 2025 tarihinde Ravive Kozmetik isimli parfüm üretim tesisinde çıkan yangında altı kadın ve kız çocuğu yaşamını yitirmiş, yaşanan iş cinayetinin ardından düzenlenen iddianame ile patronların kasten öldürme suçundan, işçi sağlığı ve iş güvenliği uzmanlarınınsa taksirle öldürme suçundan cezalandırılmaları talebiyle dava açılmıştı. Yargılamanın 2. duruşması 20-21 Mayıs tarihlerinde Kandıra Cezaevi’nde görüldü. Toplam 16 sanığın yargılandığı davada mahkeme heyeti üç sanığın tahliyesine karar verdi.

Hayatını kaybeden işçilerin aileleri, üç sanığın tahliyesine karar verilmesinin ardından yaptıkları basın açıklamasında “Bir defa daha gördük ki sermayenin yargısının bu katliamı yaratan koşullarla bir derdi yok, toplumun öfkesinin önünü almak için göstermelik yargılamadan başka bir şey yapmaya niyeti de yok,” ifadelerine yer vererek iş cinayetleri dosyalarında yargının sermaye ile ilişkisini gözler önüne serdi.

Tahliye edilenler arasında, yangının yaşandığı kaçak yapının sahibi ve işyerine kiralayan kişi olan Güven Demirbaş yer alıyor. Fabrika binasının daha önce “imar kirliliği” nedeniyle cezaya konu olduğu, hakkında yıkım kararı bulunmasına rağmen işyeri olarak kullanılmaya devam ettiği, Demirbaş’ın binadaki risklerden haberdar olduğu halde gerekli girişimlerde bulunmamış olmasına rağmen tahliye edilmesi tepki çekti.

Tahliye edilen bir diğer isim, işyerinin işçi sağlığı ve iş güvenliği hizmetlerini yürüten Küresel OSGB’nin mesul müdürü Ünal Aslan oldu. OSGB firmasının işyerindeki ağır riskleri ilgili kurumlara bildirmesi halinde facianın önlenebileceği belirtilerek, denetim sorumluluğunun yerine getirilmediği öne sürüldü. Nitekim facianın ardından kıyafetleri yanmış bir şekilde yaralı kurtulan işçi Ayten Aras’ın şu sözleri işçinin güvenliği için gereken kapı ve pencerenin dahi patronlar tarafından maliyet olarak görüldüğünü, daha fazla üretim yapabilmek ve kâr elde edebilmek için işçinin insanca yaşamasının, güvenliğinin hiçbir şekilde önemsenmediğini en net şekilde anlatıyor: “Yangın merdiveni ya da acil çıkış kapısı olsaydı kendimizi kurtarırdık. Kimseye de bir şey olmazdı. Kapı ve cam olsaydı herkes kendini atardı, kendini çıkarırdı ama yoktu… Sabah sekizden akşam sekize kadar, yani on iki saat çalışıyorduk. Dışarıdan gelen Suriyeli ve Afgan işçiler de vardı… Dört yıldır çalışıyorum, günlük 800 lira alıyordum. Kimisi 600-700 lira alıyordu. Ne ayakkabı ne önlük vardı. Yemek için yerimiz yoktu, evden getirdiğimiz yemeği masada yiyorduk. Çoğumuzun sigortası yoktu, sadece dört kişinin sigortası yapılmıştı.”

Aileler ve destek grupları, tahliye kararlarının yalnızca sanıkları değil, kamu denetimi boyutunu da etkilediğini belirterek, kaçak yapılaşma ve denetimsizlik zincirinin üzerinin örtülmeye çalışıldığını ifade ediyor. Facianın sonrasında bilgilerine başvurulan fabrika işçilerinin denetime gelen zabıtaların yalnızca parfüm alıp gittiğini söylemesi ise gerçekliği çıplak bir şekilde gözler önüne seriyor.

Kadın işçiler, özellikle emeğin yoğun ve denetimin zayıf olduğu sektörlerde, kayıtdışı ve düşük ücretle çalıştırılıyor. Bu durum sadece sosyal güvence eksikliği yaratmıyor; aynı zamanda iş kazaları ve iş cinayetlerinde riskin görünmez biçimde kadınların üzerine yıkılmasına neden oluyor. İş güvenliği eğitimlerinin formaliteye dönüşmesi, denetim mekanizmalarının zayıflığı da kadın emeğinin iş hayatında daha güvencesiz hale gelmesine sebep oluyor. Ravive’de de olan buydu; en güvencesiz, en düşük ücretlerle çalıştırılanlar, göçmenlerle birlikte kadınlar ve kız çocuklarıydı.

Her yaşanan iş cinayetinde olduğu gibi Ravive’de de aynı zamanda kamu görevlilerinin sorumluluğunun soruşturulması, patriyarkal kapitalist sistemin yargısının benimsediği cezasızlık politikalarına son verilmesi zorunludur!

Doğa talanının “sürdürülebilirliği”

0

Dört bir yanda ekolojik yağma sürerken çevre mücadeleleri de devam ediyor. Son birkaç ekolojik saldırıyı hatırlamak gerekirse: Ocak 2026’da Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü (MAPEG), toplam 54.746 hektarlık 182 “maden sahası”nı ihaleye açmıştı. Maden sahası dedikleri köylerimiz, yaşam alanlarımız, ormanlarımız, zeytinliklerimiz. Bu yıl 44 ilde belirli orman alanları Cumhurbaşkanı Kararı ile orman statüsünden çıkarıldı. Dönem dönem verilen bu ormansızlaştırma kararları daha fazla madene, daha fazla inşaata, daha fazla JES’e, HES’e alan açmak için veriliyor. Tek Adam rejimi ekolojik yağmayı sürdürülebilir kılmak istiyor.

Peki bunca maden, HES, JES niye? Neden bunların adını bile duyar duymaz karşı çıkıyoruz, tüylerimiz diken diken oluyor? Çünkü söz konusu olan doğanın öncelenmesi, kamu yararı ve ihtiyaç değil; daima şirketlerin kârı, sermayenin yararı. Sadece ekolojik yıkım pahasına değil; bazen de madenlerde, inşaatlarda çalışan işçilerin hayatı pahasına. Hızla kâr elde etmek isteyen şirketler hükümetin yaptığı kanun değişiklikleriyle, sağladığı prosedür kolaylıklarıyla bir bölgeye girip oranın altını üstüne getiriyor, tesisler denetimsizce işletilip bulunduğu bölgenin canına okuyor, bütün risk kamuya ve bölge halkına bırakılıyor. Çevre mücadelelerinin sebebi tam da bu.

Son dönemdeki çevre mücadelelerinden biri Muş’un Varto ilçesindeki JES karşıtı nöbet. ABD merkezli IGNIS H2 Energy şirketinin yapmak istediği JES’in sondaj çalışmalarına köylüler karşı çıkıyor çünkü proje 16 köyü ve tarım arazilerini etkileyecek. Çadır nöbeti 3 Mayıs’tan beri devam ediyor. Tokat Erbaa’da Maksan Madencilik’in işlettiği taş ocağına karşı 2023 yılından beri mücadele veriliyordu. Çünkü taş ocağı su kaynaklarını, tarihi yapıları ve tarım arazilerini etkiliyor. Erbaa halkının MAPEG’e açtığı ruhsat iptali davası devam ediyor. Ağrı, Diyadin’de ise Güneş Enerjisi Santraline (GES) karşı bir mücadele sürüyor. GES’in verimli meralara ve tarım alanlarına kurulmak istenmesi, köylülerin temel geçim kaynaklarının yok edilmesi anlamına gelecek. Artvin, Ordu, Bingöl, İzmir, Dersim ve daha pek çok yerde gerek hukuki yollarla gerek ormanda, köyde, sokakta nöbetlerle, eylemlerle irili ufaklı direnişler devam ediyor.

Bu yılın başlarında Limak-IC İçtaş ortaklığındaki YK Enerji’nin maden sahasının genişletilmesi amacıyla Milas’ta Akbelen Ormanı ve çevresini kapsayan 679 parsel tarım arazisi ve zeytinlik için Cumhurbaşkanı imzasıyla acele kamulaştırma kararı verilmişti. Akbelen mücadelesinde bir kazanım elde edildi ve Danıştay, Akbelen’de acele kamulaştırma kararının yürütmesini durdurmaya karar verdi. Ancak bu kazanımın korunması ve Akbelen gibi tüm çevre mücadelelerinin savunulması gerekiyor. YK Enerji Genel Müdür Yardımcısının MAPEG’i “sürdürülebilir” madenciliğin teminatı olarak görmesi, bu gerekliliğin göstergelerinden bir tanesi. Çünkü asıl teminatı rejim ve kapitalizm, yağmacı maden ve enerji şirketlerinin sürdürülebilir kılınması için veriyor.

Özel İtalyan Lisesi’nde grev kazanımla sonuçlandı

0

Özel İtalyan Lisesi’nde insan onuruna yaraşır bir ücret ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi talebiyle 123 gündür grevde olan öğretmenler grevlerini kazanımla sonuçlandırdı. Öğretmenlerin örgütlü olduğu Tez-Koop-İş Sendikası ile okul yönetimi arasında imzalanan sözleşme ile öğretmenlerin grevi başarıyla tamamlandı. 2 Şubat’ta başlayan Özel İtalyan Lisesi grevi, 1969 sonrası yapılan ilk okul grevi olmuştu.

Dün (4 Haziran) saat 11.00’de okul önünde basın açıklaması için bir araya gelen öğretmenlere sendikalar, siyasi partiler ve veliler de destek verdi. Öğretmenlerin zaferi halaylarla kutlandı. “Yaşasın örgütlü mücadelemiz”, “Sendika hakkımız engellenemez”, “Yaşasın onurlu mücadelemiz” ve “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz” sloganları atıldı.

“Çaresiz değiliz, örgütlü olunca güçlüyüz”

Basın açıklamasında öğretmenler adına söz alan Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni Fırat Aydın, örgütlü mücadelenin gücünü vurgulayarak özel okul ve kurslarda güvencesizlik, düşük ücret ve ağır işyükü altında çalışmak zorunda olan tüm öğretmenlere seslendi ve sendikalaşmaya çağırdı. Aydın, “Çaresiz değiliz, bir araya gelince güçlüyüz. Örgütlü olunca güçlüyüz. Birlikte olmak ve sesimizi yükseltmek için vakit kaybetmeden sendikaya üye olmalıyız,” dedi. Aydın, “Nerede olursak olalım, yüreğimiz direnen işçilerle birlikte atacak,” diyerek direnmekte olan Temel Conta, Doruk Madencilik, Özşen Madencilik, Şık Makas, Özgüneş Taşımacılık, Ağaç AŞ, P&G fabrikası ve Sedef Tersanesi işçilerine dayanışma mesajı gönderdi.

“Dayanan kazanır demiştik, dayandık ve kazandık”

Okul önünde mikrofon uzattığımız grevci öğretmenlerden Başak Baysallı, bu zaferin sadece kendilerine ait olmadığını ifade etti. “Grevin ilk gününde örgütlenme uzmanlarından, direnişe emek veren insanlardan öğrendiğim ilk cümleydi ‘Kim dayanırsa kazanır’ cümlesi. Direndik, dayandık. Çok zordu, dört ay güçlüklerle mücadele ederek geçti. Ama çok mutluyuz, çünkü bu sadece bizim zaferimiz değil. Türkiye’nin dört bir yanında emeklerinin karşılığını alamayan özel sektörde çalışan tüm öğretmen arkadaşlarımız için bir adım olsun istiyoruz bu mücadele,” dedi.

“Bireysel mücadelelerle hiçbir şey kazanılamaz”

123 gündür grevde olan öğretmenlerden Sabri Ergül de kazanımlarını sıraladı ve örgütlü mücadelenin önemine vurgu yaptı. Ergül; ders yükünün yarıya indiğini, nöbetler için artık ek ücret alacaklarını ve maaşlarının yüzde 30’un üzerinde arttığını belirterek “Sabrederek, birlikte mücadele ederek ve vazgeçmeyerek bir şeylerin kazanılabileceğini gösterdik,” dedi. Tekil ve bireysel mücadelelerle hiçbir şey elde edilemeyeceğini vurgulayan Ergül, “Toplumun daha iyi bir yere gelmesini istiyorsak, daha adil olmasını istiyorsak, daha onurlu yaşamak istiyorsak bu mücadeleyi birlikte yürütmek zorundayız,” diye konuştu.

“Örgütlü mücadeleden korkmayın, sendikalaşmamız gerekiyor”

Bir diğer grevci öğretmen Hamise Aydurmuş da özel sektör öğretmenlerini sendikalaşmaya çağırdı. Örgütlü mücadelenin önemine dikkat çeken Aydurmuş Gazete Nisan’a ve destek veren tüm basın ve kurumlara teşekkürlerini iletti.

123 günlük grevin somut kazanımları neler?

Sendika ile okul yönetimi arasında imzalanan sözleşme kapsamında avro bazlı maaşlara 2026 için yüzde 25, 2027 ve 2028 için yüzde 5 zam yapılacak. Haftalık ders yükü 40’tan 20 saate düşürülürken fazla mesai ek ücretle karşılanacak ve nöbet görevi için haftalık 4 saate kadar ek ders ücreti ödenecek. Öğretmenler yemek kartı hakkı kazanırken haksız feshe karşı ek tazminat güvencesi de sözleşmeye eklendi.

Suç rejiminin meyveleri

0

Birkaç aydır kamuoyunda kafa karışıklığı yaratan operasyonlara şahitlik ediyoruz. Tek Adam rejimiyle yakın ilişki içinde olan kişilerin de yargılananlar arasında yer alışı bu dosyaların niteliği üzerine birçok spekülasyon yapılmasına sebep oluyor. Mehmet Akif Ersoy ve Rasim Ozan Kütahyalı’nın isimleriyle anılan davalar da bu kapsamdadır.

Düne kadar rejimin medyadaki has elemanlarından olan Habertürk TV Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Akif Ersoy hakkında açılan davanın iddianamesi hazırlandı. Suç örgütü lideri olmakla suçlanan Ersoy’un yıllar boyu kapısını beklediği güç odakları tarafından gözden çıkarıldığı açık.

Ersoy’a yöneltilen suçlamalar basında çoğu kez “bir şahsın veya dar bir çevrenin yozlaşması, güç sarhoşluğuna kapılması” gibi sebebe değil sonuca odaklanan yavan kalıplarla işlendi.

Halbuki Tek Adam rejiminin karakteristik özelliklerinden biri de her düzeyde organize suç ile iç içe geçmiş oluşu. Rejimin çekirdeğinden köklenen bu özellik rejimin her kademesine sarmaşık gibi yayılıyor ve ondan nemalanmak için çeperinde konumlananları dahi sarmalıyor.

Rejimin asli mensupları zaten uzun zamandır dokunulmaz konumda ve kendileriyle ilgili herhangi bir tasarrufun mahkemelere değil Tek Adamın iki dudağı arasından çıkacak söze endeksli olduğu herkesin malumu. Hal böyle olunca rejimin o veya bu temsilcisiyle görece yakın ilişkiler içine giren her kesimden birçok insan kendisine dokunulmayacağı güvencesiyle kendi illegal düzenini kurmaya ve para, itibar, güç devşirmeye girişmiş durumda.

Yargıyı hem rejimin siyasi muhaliflerine hem iktidar bloku içindeki rakiplerine karşı kullanan egemenler, bu silahı akçeli işlerin organize edilmesinde, payların güç dengeleri uyarınca yeniden bölüşümünde de devreye sokabiliyor. Rasim Ozan Kütahyalı’nın çamur birikintisini andıran kariyerinin gölgesinde kalmış olsa da onun da aralarında bulunduğu 135 kişinin tutuklanmasına sebep olan operasyonun yasadışı bahis ve kara para alanını yok etmeyi değil yeniden yapılandırmayı hedeflediği şüphesiz.

Sonuç olarak, rejim güçleri kendileri ile bir düzeyde ilişkili kimseler aleyhinde hukukun olağan biçimde işlemesine müsaade ettiklerinde bunu adalet sağlamak amacıyla yapmıyor. Dolayısıyla “bu bakan mücadele ediyor”, “şu savcı cesurmuş”, “reis bahisçilere düşman” kabilinden naif değerlendirmeler yaşananları anlamaya yardım etmez. Ayrıca her operasyonun ardından kimin kime hangi amaçla hamle yaptığını anlamak için komplo teorilerine gömülmenin gereği de yoktur. Bu operasyonların rejim içi kliklerin birbirini yıpratma mücadelesinde başvurdukları birer saldırı olarak ya da çeşitli illegal ve legal sektörlerdeki rantın yeniden bölüştürülmesini hedefleyen müdahaleler olarak teşhis edilmesi; tüm bunların biz işçi ve emekçilere faydası dokunmayan, hak ve adaletle alakası olmayan bir itiş kakışın parçaları olarak görülmesi için yeter de artar.

Global Sumud Flotilla participant Görkem Duru: “We reject normalization under the guise of a fake peace plan”

0

We spoke with Görkem Duru, Central Committee Member of the Workers’ Democracy Party (IDP) and member of the International Executive Committee of the International Workers’ Unity–Fourth International (IWU-FI), about his participation in the Global Sumud Flotilla and the significance of this organization for the Palestinian struggle.

You have been involved in the Global Sumud Flotilla organization for the last two years. How do you assess its significance and contribution to the Palestinian struggle? What factors led IWU-FI and IDP to politically support this organization and motivated your decision to join the flotilla?

In fact, flotilla initiatives have been organized repeatedly since 2007, when the Zionist entity’s illegal blockade of Gaza began, with the aim of breaking this blockade and ensuring the delivery of humanitarian aid to the region. Since October 7, 2023, with the transition of the Zionist entity’s genocide and occupation into a new phase, the flotilla organization has also assumed a much broader international character. The clearest indication of this is that the Global Sumud Flotilla has, for two consecutive years, succeeded in organizing itself as the largest civilian flotilla in world history.

As you mentioned, I have also been involved in the organization for the past two years. Although I was unable to board the ships that set sail for Gaza during the 2025 mission, I actively participated in the on-the-ground preparation process in Tunisia. This year, I was involved both as a member of the Campaign Coordination Group of the Global Sumud Flotilla Turkey Committee during the preparation phase and as an organizer aboard the ships that set out to break the blockade.

This is because I believe that the Global Sumud Flotilla carries multiple meanings and contributions for the Palestinian struggle. One of these is that, since October 7, 2023, it has become the largest international campaign organized around the demands of solidarity with the Palestinian struggle, breaking the blockade, delivering humanitarian aid to Gaza, and ending the occupation and genocide. Think about it: these four demands are capable of bringing together more than 500 participants from over 50 countries and from diverse political tendencies—not only those on board the ships, but also those involved in the preparation process and those who continue to support the initiative from land after the ships have departed—as part of a united action. “Building the broadest possible unity around immediate demands.” This formula is frequently invoked in revolutionary Marxist and internationalist politics. The flotilla is, in fact, one of the most concrete examples of this formula being put into practice.

“We believe that the Palestinian resistance constitutes one of the main arteries of the world’s peoples’ struggle to break free from the imperialist and capitalist system of exploitation. We therefore consider it critically important to participate in the broadest possible united action organized for this cause, to expose the policies of hypocritical capitalist governments that are complicit in these crimes, and to sustain mass mobilization.”

For me, another important aspect of the organization in relation to the Palestinian struggle is that: For more than two and a half years, we have been witnessing a genocide in real time. The primary factor enabling the Zionist entity to continue genocide and occupation is the hypocritical policies and complicity of our governments. The continuation of every kind of diplomatic, military, economic, and academic relationship with the Zionist entity and its Nazi regime inevitably results in the continuation of genocide in Palestine. It is precisely in this sense that the flotilla’s role in exposing governments’ complicity and hypocrisy, while calling on the peoples of the world to mobilize against them, is extremely important. Yes, the humanitarian and emotional dimensions of the Palestinian struggle are highly significant, but I want to emphasize this: The ongoing genocide and occupation are the result of political choices made by our capitalist governments, and for that very reason, political struggle is indispensable.

The perspective I have outlined above also constitutes the main reason why the International Workers’ Unity–Fourth International participates in the Global Sumud Flotilla. For the past two years, comrades from our Turkish section, the Workers’ Democracy Party—of which I am a member—as well as comrades from our Argentine section, Socialist Left, have actively taken part in the flotilla. Likewise, comrades from our fellow party in the State of Spain, Internationalist Struggle, and from our Brazilian fellow party, Socialist Workers’ Current, are active components of the Global Sumud Flotilla committees in their respective countries.

This is because we believe that the Palestinian resistance is at one of the central positions in the global class struggle and constitutes one of the main arteries of the world’s peoples’ struggle to break away from the imperialist and capitalist system of exploitation. We therefore consider it critically important to participate in the broadest possible united action for this cause, to expose the policies of hypocritical capitalist governments that are complicit in these crimes, and to build the instruments necessary to sustain and expand mass mobilization.

After setting sail, you were detained aboard the Zionist entity’s torture ship in international waters. Just as governments have stood by and watched the genocide for years, they also stood by and watched this happen. How do you assess this process?

To be honest, I did not personally expect governments that have remained silent for years in the face of genocide and the torture inflicted upon the Palestinian people to react seriously to the torture that we were subjected to—which, compared to what the Palestinian people are enduring, is insignificant.

When it comes to the Zionist entity, I can begin by saying that international law—which has proven ineffective in many areas—also proved ineffective in international waters. On the night of April 29, when 180 people, including myself, were abducted and 22 of our vessels were seized, the Zionist entity intervened while we were still 650 nautical miles away from Gaza, meaning that we had not yet even reached Greek territorial waters. The last intervention, which began on the night of May 18, likewise took place 350 nautical miles away from Gaza. The conclusion is clear: Zionism is once again declaring that it can engage in piracy anywhere in the Mediterranean without regard for international law. Naturally, the first question that comes to mind is this: How could the states, particularly the ones bordering the Mediterranean, not have been aware of such military activity on April 29 and May 18–19? Let me share what I personally witnessed. Approximately half an hour before our vessel, Idna (Ghea), was seized by the Zionist entity on the night of April 29, a Greek coast guard vessel passed very close to us. When we were dropped off at the NATO port in Crete on the morning of May 1, we asked the authorities there what they had been doing on the night of April 29. Their response was: “We were observing.” Observing human trafficking! This is perhaps one of the most striking examples of our governments’ complicity.

Another example of this complicity and hypocrisy occurred on the night of April 29, when all 22 vessels of the flotilla were being seized while a cargo ship carrying ammunition and supplies to sustain Zionism’s genocide passed right beside us.

There is another point I would like to emphasize. The Zionist entity fears the Global Sumud Flotilla participants more than it fears our governments. The fact that they have built a floating prison where they can torture us, the silence of governments in response to the torture inflicted on flotilla participants abducted on April 29, and the even more severe torture imposed on the comrades abducted on May 18–19… By significantly escalating the level of violence directed at flotilla participants compared to previous years, Zionism was clearly attempting to send a warning. While governments continue their relations with Zionism by remaining silent about the genocide in Palestine, what the other side fears most is the mobilization of the peoples of the world for Palestine.

“Within the framework of Trump’s fake peace plan, yet another fake ceasefire was introduced. Its purpose was to throw a lifeline to the Zionist entity at the moment of its greatest historical isolation. In a sense, the goal was to normalize genocide and occupation. Throughout this period, we in the Global Sumud Flotilla repeatedly emphasized this: we reject normalization under the guise of a fake peace plan.”

The Global Sumud Flotilla was unable to break the blockade, but it generated significant awareness. Do you believe the flotilla achieved its objectives?

Yes, perhaps we were unable to break the blockade and deliver humanitarian aid to Gaza, but I believe we had a significant impact in terms of raising awareness and helping place the Palestinian struggle back on the agenda of the peoples of the world.

Of course, when assessing this, one must not overlook changes in the political conjuncture. Before last year’s mission set sail, there was already a very powerful wave of mobilizations around the world in solidarity with Palestine. The flotilla emerged on the basis of those mobilizations and was able to give additional momentum to them. As you may recall, the working classes of Italy and the Spanish State carried out general strikes centered on Palestine, which in itself pointed to a qualitative leap in the struggle. It was precisely this escalation in mass mobilization that alarmed imperialism and the capitalist governments. After all, the masses taking to the streets in solidarity with Palestine were increasingly beginning to target their own hypocritical and complicit governments as well. As a result, they adopted a tactical shift. In order to reduce popular pressure, many capitalist governments began recognizing the State of Palestine one after another—but, of course, without severing their relations with the Zionist entity. Through a democratically reactionary tactic, they created the illusion that they were doing something for Palestine and thereby succeeded in restraining the mobilizations. Subsequently, as part of the same tactic, within the framework of Trump’s fake peace plan, yet another fake ceasefire was introduced. Its purpose was to throw a lifeline to the Zionist entity at the moment of its greatest historical isolation and to allow it to continue the genocide and occupation in a more diluted form than before the ceasefire. In a sense, the goal was to normalize genocide and occupation. Throughout this period, we in the Global Sumud Flotilla repeatedly emphasized this: “We reject normalization under the guise of a fake peace plan.”

Unfortunately, the retreat of the mobilizations and the introduction of the fake ceasefire pushed the Palestinian struggle further down the global agenda this year. In addition, the recent escalation of imperialist aggression generated a number of issues that overshadowed Palestine. These included U.S. imperialism’s intervention in Venezuela, the war launched by U.S. imperialism and Zionism against Iran, and Zionism’s occupation of Lebanon. In an effort to overcome their impasse, imperialism and Zionism attempted to paralyze the mass movement by opening new fronts in the “war”. Perhaps they achieved a certain degree of success. However, I do not believe that this escalation of aggressive policies has enabled imperialism to overcome its crisis of hegemony. That is, of course, a broader discussion for another time. Nevertheless, I believe that the 2026 mission of the Global Sumud Flotilla succeeded in bringing together public opposition to this imperialist aggression while keeping Palestine at its center. When you look at the international actions organized in solidarity with us while we were sailing toward Gaza or after we had been abducted by the Zionist entity, you can see that not only Zionism but also the policies of the United States, imperialism and capitalist governments were being exposed. Even today, Zionism continues to bomb Gaza under the label of a “ceasefire” and continues its occupation of Lebanon.

“What is even more important from our perspective is that international public opinion has increasingly begun to ask itself what Zionism is doing to the Palestinian people if it is capable of inflicting this level of torture on the participants of the Global Sumud Flotilla.”

Another factor that contributed to raising awareness was the fact that Zionism dramatically increased the level of violence directed at Global Sumud Flotilla participants compared to previous years. Videos personally shared by the genocidal Ben-Gvir, as well as the testimonies given by participants after their release, made it possible to grasp the extent of the torture. What is even more important from our perspective is that international public opinion has increasingly begun to ask itself what Zionism is doing to the Palestinian people if it is capable of inflicting this level of torture on the participants of the Global Sumud Flotilla.

Finally, I would like to add the following. One of our goals in setting sail was to expose the complicity and hypocrisy of our governments. One of the most effective ways of doing this is by revealing the economic relations that continue with the Zionist entity, and encouraging people to take action against their own governments. In this regard, while our vessels that departed from the Port of Barcelona were on their way to Italy, they exposed and staged an action near a cargo ship carrying ammunition to Zionism. Similarly, on the night before we planned to expose and protest another vessel, our flotilla was targeted by the Zionist intervention of April 29. These examples are important because one of the most effective ways of stopping the genocide and occupation and supporting the Palestinian struggle from abroad is to mobilize in our own countries for the complete severance of all relations with the Zionist entity. For example, the flotilla’s action had a positive impact, particularly among militant sectors of the working class. In Livorno, dockworkers attempted to block a ship carrying fuel to Zionism, and on May 18 the Italian working class once again went on strike with Palestine at the center of its agenda. The real challenge, however, is to expand and sustain such examples.

“The Global Sumud Flotilla is a united action that brings together participants from many different political tendencies who are concerned with the Palestinian struggle and who have agreed to act collectively around a series of immediate demands including ending the genocide and occupation, breaking the blockade and delivering humanitarian aid to Gaza.”

Sumud brought together people from different political tendencies across the world who acted together around the common goal of breaking the blockade of Gaza. Do you think the socialist movement in Turkey has made a sufficient contribution to this process? What more could be done?

As I tried to explain earlier, the Global Sumud Flotilla is a very broad unity of action. It is a united action that brings together participants from many different political tendencies who are concerned with the Palestinian struggle, actively involved in it, and who have agreed to act collectively around a series of immediate demands including ending the genocide and occupation, breaking the blockade and delivering humanitarian aid to Gaza. Participants come from trade unions, socialist parties, the feminist movement, the ecological movement, groups that embrace Islamic perspectives, advocates of liberalism, and many other sectors that I may be overlooking. All of these participants are involved in the process by making considerable personal sacrifices.

As a revolutionary Marxist from Turkey who has participated in the initiative for two consecutive years, I can say that the socialist movement and the militant trade unions have unfortunately not contributed to the process adequately. Compared to last year, more socialist groups included this year’s mission on their political agenda, which I think was a very important step forward. Likewise, comrades from other socialist parties applied to participate in this year’s flotilla. Had Zionism not intervened much earlier than we anticipated on the night of April 29—an intervention that resulted in the loss of 22 of our vessels—some of these comrades would most likely have been able to join the ships that later departed again from Marmaris. I believe this is important for enabling participation from other socialist organizations in Turkey in future possible flotilla initiatives.

“I believe that the socialist movement and the militant trade union forces in Turkey need both to keep the Palestinian struggle more prominently on the agenda and to be more attentive to the largest international united action organized for Palestine over the past two years.”

In general, however, my assessment of the place the flotilla within the agenda of the socialist movement and militant trade unions is a negative one. This is, of course, the subject of a broader political discussion, but I will try to keep my remarks brief.

From my observation, there is a political perception—which I believe is deeply mistaken—within a section of the socialist movement that participating in or supporting the flotilla somehow benefits AKP. The Global Sumud Flotilla is, in fact, an initiative that maintains its independence from all governments. For example, the fact that a particular government opens its ports to the flotilla does not make invisible that government’s ongoing diplomatic, military, economic or academic relations with the Zionist entity. Moreover, governments that open their ports generally do so under pressure from below. But even if AKP were to attempt to use the flotilla for its own benefit, that would simply become another arena of political struggle that must be pursued. After all, it is obvious that 30 percent of the Zionist entity’s energy needs pass through Turkey and that the Kürecik and İncirlik bases function as shields for Zionism.

There is another point that should be considered. The flotilla sets sail in order to break the blockade, and its most fundamental political objective is to weaken the Zionist entity. Weakening the Zionist entity is, in a direct sense, also synonymous with weakening imperialism, its accomplices and hypocritical governments.

Finally, I believe that one of the areas in which the socialist movement and militant trade union forces in Turkey are weakest is the unity of action. The flotilla is itself an example of this. The answers given to questions such as what united action is, why it should be built and how it should be organized differ so greatly that even amid the multiple crises currently affecting Turkey, a genuine unity of action cannot be built properly.

Returning to the flotilla itself, as long as the blockade of Gaza continues and as long as the genocide and occupation persist, new initiatives will undoubtedly be considered. I believe that the socialist movement and militant trade union forces in Turkey need both to keep the Palestinian struggle more prominently on the agenda and to be more attentive to the largest international united action organized for Palestine over the past two years.

“Increasing role of the international working class within this struggle is of crucial importance. Italian dockworkers have played a pioneering role in this regard. By making the Palestinian struggle their central issue, they were able to organize two general strikes last year and one this year.”

By what other means and methods should the Palestinian struggle be supported today? How can examples such as those of the Italian dockworkers become more widespread?

The most important task is to explore and discuss ways of sustaining the struggle until our complicit and hypocritical governments sever all relations with the Zionist entity and impose a full embargo upon it. Increasing the role of the international working class within this struggle is of crucial importance. As you noted, Italian dockworkers have played a pioneering role in this regard. By making the Palestinian their central issue, they were able to organize two general strikes last year and one this year. We need to understand that this was the result of the Italian Rank-and-File Trade Union Confederation consistently keeping the Palestinian question on the agenda, attempting to block ships carrying supplies to the Zionist entity in Italian ports and creating pressure on the bureaucratic trade unions. The issue is not to carry out a single action and then retreat, nor to appear only on symbolic dates related to the Palestinian struggle and disappear afterward. The issue is to make the struggle permanent.

Yes, unfortunately, the trade union movement in Turkey is not yet at this level. But it is important to remember that it is possible to start somewhere. Especially when 30 percent of the Zionist entity’s energy requirements pass through this country.

As everyone knows, this year’s flotilla included participants from Turkey at the leadership level from both Hak-İş and Memur-Sen (Union of Civil Servants) confederations, and I believe this was a very important step forward. However, every step only acquires real value if it makes the next step possible. The needs of the Palestinian struggle require broadening this mobilization at the grassroots level and, in particular, mobilizing those sectors that can play a decisive role in weakening the Zionist entity. We also know that many trade unions currently maintain active Palestine commissions. The first possible starting point that comes to mind is creating conditions under which all trade unions and professional associations that keep Palestine on their agenda and maintain such commissions can come together, regardless of confederation affiliation. Perhaps, if I reflected on it further, I might become convinced that another proposal would be even more effective. But that is precisely my point: we need to devote more thought and effort to these questions.

“The issue is not to carry out a single action and then retreat, nor to appear only on symbolic dates related to the Palestinian struggle and disappear afterward. The issue is to make the struggle permanent.”

Likewise, campus occupations at universities once served as a major driving force behind international solidarity with the Palestinian struggle. While these occupation experiences succeeded in creating lasting university coordination structures in some countries, they unfortunately faded away in many others. Nevertheless, they remain critically important examples because they demonstrated the necessity of giving the upsurge in mobilization a permanent organizational foundation.

Let me conclude by summarizing my views as follows. Until a free Palestine is achieved from the river to the sea, the tools, tactics and forms of united action may—and indeed should—change. However, the construction of a single, secular, democratic and non-racist Palestine depends upon the dismantling of the Zionist entity. And the dismantling of the Zionist entity depends upon our ability to sustain mobilization in our own countries until capitalist governments sever all ties with Zionism and impose a full embargo on Israel.

Thank you for sharing your experiences and assessments of the process.

Ücretlerimiz her gün eriyor! Temmuzda ve her 3 ayda bir ücretlere ara zam!

0

2026 başında yapılan ücret artışının yaklaşık yüzde 15’i enflasyon karşısında buharlaştı; asgari ücretin satın alma gücü dört ay içinde 4 bin 110 TL eridi. Bugün dört kişilik bir ailenin asgari gıda harcamasına karşılık gelen açlık sınırı 34 bin TL’ye dayanmış durumda. Yani asgari ücret, açlık sınırının yaklaşık 5 bin TL altında kaldı. Yılbaşında zaten bu sınırın bin TL gerisinde belirlenmişti. Geçen beş ay içinde emekçilerin lehine hiçbir gelişme yaşanmadığı gibi ücretlerle yaşam maliyetleri arasındaki bu uçurum daha da büyüdü. Çünkü ücretler dışında hemen her şeye zam geldi. Ulaşım, elektrik, su, kira, gıda… hepsi arttı. Yıllık gıda enflasyonu yüzde 35’e yaklaştı.

Yani bugün iki temel sorunla karşı karşıyayız. Birincisi, ücretler çok düşük ve bir işçinin temel yaşam maliyetini bile karşılayamıyor. İkincisi, zaten çok düşük olan ücretler her geçen gün daha da değer kaybediyor. Yani aslında her gün bir öncekinden daha ucuza çalıştırılıyoruz, her gün bir öncekinden daha yoksuluz!

Çünkü şimdi “enflasyona karşı mücadele”, geçmişte “hepimiz aynı gemideyiz”, “acı reçete” vb. söylemlerle sunulan sermayeden yana ekonomi programlarının faturası bizler için hep aynı. İktidarın yarattığı ekonomik yıkımın enkazı altında kalanlar hep emekçiler!

Önümüz temmuz… Yılın ilk altı ayı son bulurken, asgari ücrete ara zam tartışması bu tablo içinde şekilleniyor. Bir tarafta, ücret artışını enflasyon riski olarak gören, 2024 ve 2025 yıllarında emekçilerin alım gücündeki yüksek kayba rağmen ara zamdan kaçınmış iktidar var. Ancak iktidar ekonomik yıkımın yarattığı hoşnutsuzluğun da farkında ve bu süreci geçmişte (2022-23) olduğu gibi olası bir baskın/erken seçim yatırımına dönüştürme ihtimalini her zaman gündeminde tutuyor. Diğer tarafta ise bu ekonomik ve toplumsal yıkımın bedelini ödeyen emekçiler var. Ücretler meselesi bizler için seçim menfaatlerine indirgenemeyecek kadar zorunlu ve acil bir hayat mücadelesi halini almış durumda. Ancak emek örgütleri ve sosyalist sol tarafından halen güçlü bir birleşik mücadele gündemi haline getirilebilmiş değil. Bu nedenle iktidarın üzerindeki basınç hâlâ doğrudan emek hareketinin gücünden değil, daha çok toplumsal hoşnutsuzluğun seçim sonuçlarına etkisine dair “beka” hesaplarından kaynaklanıyor. 

Bu açıdan, emek örgütlerinin öncülüğünde birleşik bir mücadele programı ve hattı örme ihtiyacı acil ve ertelenemez bir görev olarak duruyor. Temmuzda ücretlere derhal ara zam yapılması; asgari ücretin ve emekli aylıklarının insanca yaşayabilecek düzeye çıkarılması ve ücretlerin gerçek enflasyon oranında üç ayda bir otomatik olarak artırılması acil talepleri etrafında ortak mücadeleyi büyütmeliyiz. Böylesi bir eylem birliği; iktidarın ekonomik, politik, toplumsal tüm yıkım politikaları karşısında, emekçiden yana bir politik seçeneğin, emek ittifakının, üzerinde yükselebileceği bir zeminin de temelini oluşturabilir.

Küresel Sumud Filosu katılımcısı Görkem Duru: “Sahte barış planı adı altındaki normalleşmeyi kabul etmiyoruz”

0

İşçi Demokrasisi Partisi Merkez Komite Üyesi ve İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Uluslararası Yürütme Kurulu Üyesi Görkem Duru ile Küresel Sumud Filosu katılımını ve bu organizasyonun Filistin mücadelesi açısından önemini konuştuk.

Son iki yıldır Küresel Sumud Filosu organizasyonunun içinde yer aldınız. Bu organizasyonun Filistin mücadelesi açısından anlamını ve katkısını nasıl değerlendiriyorsunuz? İUB-DE ve İDP’nin bu organizasyona politik desteğini ve filoya katılım kararınızı belirleyen faktörler neler oldu?

Aslında filo organizasyonları, Siyonist varlığın Gazze’ye dönük illegal ablukasının başladığı 2007 yılından bu yana, bu ablukayı yıkarak insani yardım malzemelerinin bölgeye girişini sağlamak adına defalarca kez düzenlendi. 7 Ekim 2023’ten beri, Siyonist varlığın uyguladığı soykırım ve işgalin yeni bir aşamaya geçişiyle birlikte filo organizasyonu da uluslararası anlamda çok daha kapsamlı bir karaktere büründü. Özellikle Küresel Sumud Filosu’nun üst üste iki yıl, dünya tarihinin en büyük sivil filosu olarak örgütlenebilmiş olması bunun en açık göstergesi.

Dediğiniz gibi, ben de son iki yıldır organizasyonun içerisinde yer aldım. 2025 misyonunda Gazze’ye doğru yola çıkan gemilerde yer alamasam da Tunus’ta karadaki hazırlık sürecine aktif olarak katıldım. Bu yıl ise hem Küresel Sumud Filosu Türkiye Komitesi Kampanya Koordinasyon Grubu üyesi olarak filonun hazırlık sürecine dahil oldum hem de ablukayı yıkmak için yola çıkan gemilerde organizatör olarak yer aldım.

Çünkü Küresel Sumud Filosu organizasyonunun Filistin mücadelesi açısından birçok anlamı ve katkısı olduğunu düşünüyorum. Bunlardan bir tanesi, filonun, 7 Ekim 2023’ten bu yana, Filistin mücadelesiyle dayanışmak, ablukayı yıkmak, insani yardım malzemelerini Gazze’ye ulaştırmak, işgal ve soykırımı sona erdirmek talepleri etrafında örgütlenen en büyük enternasyonal kampanya oluşu. Şöyle düşünün: Bu dört talep, 50’yi aşkın ülkeden farklı siyasi eğilimlere sahip 500’den fazla katılımcıyı -sadece gemilerde yer alanları düşünmeyin, işin bir de hazırlık sürecinde yer alanları ya da gemiler yola çıktıktan sonra sürece karadan destek olmayı sürdürenleri var- bir eylem birliğinin parçası kılabiliyor. “Acil talepler etrafında en geniş birlikteliği yaratmak.” Devrimci Marksist, enternasyonalist siyasette bu formül çokça zikredilir. Filo aslında bu formülün fiiliyata geçen en temel örneklerinden bir tanesi.

Filistin direnişinin, dünya halklarının emperyalist, kapitalist sömürü düzeninden kopuş mücadelesinin atardamarlarından biri olduğuna inanıyoruz. Ve bu uğurda gerçekleştirilen en geniş eylem birliğinin içerisinde yer almanın, suç ortaklığı yapan ikiyüzlü kapitalist hükümetlerin politikalarının teşhirinin ve seferberliğin sürekli kılınabilmesinin kritik önemde olduğunu düşünüyoruz.

Benim adıma organizasyonun Filistin mücadelesi bakımından bir diğer önemi de şu. İki buçuk yılı aşkındır canlı canlı bir soykırıma tanıklık ediyoruz. Ve Siyonist varlığın soykırım ve işgali sürdürmesinin en temel dayanağını hükümetlerimizin ikiyüzlü politikaları ve suç ortaklığı oluşturuyor. Siyonist varlıkla, onun Nazi rejimiyle devam eden diplomatik, askeri, ekonomik, akademik her türlü ilişkinin doğal sonucu Filistin’de soykırımın sürmesi oluyor. Tam da bu anlamda filonun, hükümetlerin suç ortaklığını ve ikiyüzlü politikalarını teşhiri ve dünya halklarını buna karşı da seferber olmaya davet ediyor oluşu oldukça kritik. Evet, Filistin mücadelesinin insani ve duygusal bağlamı oldukça önemli ama şunun altını çizmek istiyorum. Soykırımın ve işgalin sürüyor oluşu kapitalist hükümetlerimizin politik tercihlerinin sonucu ve tam da bu nedenle politik mücadeleyi de zorunlu kılıyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal olarak Küresel Sumud Filosu’nun içerisinde yer alışımızın temel faktörlerini de yukarıda sıraladığım perspektif oluşturuyor. Enternasyonalimizin Türkiye partisi, benim de üyesi olduğum İşçi Demokrasisi Partisi ve Arjantin seksiyonumuz Sosyalist Sol’dan yoldaşlarımız iki yıldır filoda aktif olarak bulunuyoruz. Yine İspanya Devleti kardeş partimiz Enternasyonalist Mücadele ve Brezilya kardeş partimiz Sosyalist İşçi Akımı’ndan yoldaşlarımız da ülkelerindeki Küresel Sumud Filosu komitelerinin aktif bileşenleri.

Çünkü Filistin direnişinin, dünya sınıflar mücadelesinin merkezi noktalarının başında yer aldığına ve dünya halklarının emperyalist, kapitalist sömürü düzeninden kopuş mücadelesinin atardamarlarından biri olduğuna inanıyoruz. Ve bu uğurda gerçekleştirilen en geniş eylem birliğinin içerisinde yer almanın, suç ortaklığı yapan ikiyüzlü kapitalist hükümetlerin politikalarının teşhirinin ve seferberliğin sürekli kılınabilmesinin araçlarının inşa edilebilmesinin kritik önemde olduğunu düşünüyoruz.

Yola çıktıktan sonra uluslararası sularda Siyonist varlığın işkence gemisinde alıkoyuldunuz. Hükümetler yıllardır soykırıma seyirci kaldıkları gibi buna da seyirci kaldılar. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Açıkçası yıllardır soykırıma, Filistin halkının gördüğü işkenceye karşın sessizliğini koruyan hükümetlerden bizlerin maruz kaldığı işkenceye -ki bu, Filistin halkının yaşadığının yanında hiçbir şey kalıyor- ciddi bir tepki vermelerini ben bireysel olarak beklemiyordum.

Keza mevzu Siyonist varlık olduğunda birçok alanda işlevi olmayan uluslararası hukukun, uluslararası sularda da işlevsiz kaldığını söyleyerek başlayabilirim. Benim de aralarında yer aldığım, 180 kişinin kaçırıldığı ve 22 gemimizin alıkonulduğu 29 Nisan gecesi, Siyonist varlık bizlere Gazze’den 650 deniz mili uzaklıktayken, yani henüz Yunanistan karasularına dahi varmamışken müdahale etti. 18 Mayıs gecesi başlayan son müdahale ise yine Gazze’den 350 deniz mili uzaklıkta gerçekleşti. Buradan şu sonuç çıkıyor: Siyonizm, Akdeniz’in herhangi bir noktasında uluslararası hukuku umursamaksızın korsanlık yapabileceğini bir kez daha deklare ediyor. Doğal olarak insanın aklına ilk şu soru geliyor: “Akdeniz’de 29 Nisan gecesi ve 18-19 Mayıs günleri böylesi bir askeri hareketlilikten özellikle Akdeniz’e kıyısı olan devletler nasıl haberdar olmaz?” Ben bireysel olarak tanık olduğum şeyi aktarayım. 29 Nisan gecesi, benim de içerisinde bulunduğum İdna (Ghea) gemimiz Siyonist varlık tarafından alıkonulmadan yaklaşık yarım saat önce Yunanistan sahil güvenliğine ait bir gemi yakınlarımızdan geçti. 1 Mayıs sabahı Girit’teki NATO limanına bırakıldığımızda, oradaki yetkililere 29 Nisan gecesi ne yaptıklarını sorduk. Cevapları “gözlem yapıyorduk” oldu. İnsan kaçakçılığını gözlemlemek! Bu, hükümetlerimizin suç ortaklığının çarpıcı örneklerinden bir tanesi herhalde.

Yine bu suç ortaklığının ve ikiyüzlülüğün bir başka örneği, 29 Nisan gecesi filonun 22 gemisi alıkonurken, soykırımı sürdürebilmesi için Siyonizme kaynak sağlayan, mühimmat taşıyan bir yük gemisinin yanımızdan geçişi idi.

Belirtmek istediğim bir diğer husus da şu. Siyonist varlık, Küresel Sumud Filosu katılımcılarından, hükümetlerimizden korktuğundan daha fazla korkuyor. Bizlere işkence uygulayabilecekleri bir gemi hapishanesi inşa etmiş olmaları, 29 Nisan’da kaçırdıkları filo katılımcılarına yaptıkları işkenceye karşı hükümetlerin sessiz kalmış olması ve devamında 18-19 Mayıs günleri kaçırdıkları arkadaşlarımıza çok daha yoğun bir işkence uygulamış olmaları… Siyonizm, filo katılımcılarına uyguladığı şiddetin boyutunu geçtiğimiz yıllara kıyasla bir hayli artırarak adeta bir gözdağı vermeye çalıştı. Çünkü hükümetler halihazırda Filistin’deki soykırıma sessiz kalarak Siyonizmle ilişkilerini sürdürürken, karşı tarafın en çok çekindiği şey dünya halklarının Filistin için seferber olması.

Trump’ın sahte barış planı çerçevesinde yine sahte bir ateşkes devreye sokuldu. Hedefiyse tarihinin en izole dönemini geçirmekte olan Siyonist varlığa can simidi uzatmak. Bir nevi soykırımın ve işgalin normalleşmesiydi hedef. Küresel Sumud Filosu olarak bu süreçte sürekli olarak vurgulamaya çalıştık: Sahte barış planı adı altındaki normalleşmeyi kabul etmiyoruz.

Küresel Sumud Filosu organizasyonu ablukayı kırmayı başaramadı ancak önemli bir farkındalık yarattı. Siz filonun amacına ulaştığını düşünüyor musunuz?

Evet, ablukayı kırıp insani yardım malzemelerini Gazze’ye ulaştıramadık belki ama farkındalık yaratmak, Filistin mücadelesinin yeniden dünya halklarının gündemi haline gelmesini mümkün kılmak bakımlarından önemli bir etki yarattığımızı düşünüyorum.

Tabii bunu değerlendirirken, politik konjonktürdeki değişiklikleri de gözardı etmemek gerekiyor. Geçtiğimiz yılki misyon yola çıkmadan evvel dünya halklarının Filistin ile dayanışmak adına çok ciddi seferberlikleri mevcuttu. Filo bu seferberliklerin üzerine yola çıkmış ve bu eylemlere bir itilim de kazandırabilmişti. Hatırlarsanız İtalya ve İspanya Devleti işçi sınıfları Filistin temasını merkeze alarak genel greve gitmişti ki aslında bu, mücadelelerde niteliksel bir sıçramaya işaret ediyordu. Ve tam da seferberliklerdeki bu sıçrayış emperyalizmi ve kapitalist hükümetleri ürküttüğünden -sonuçta Filistin ile dayanışmak için sokağa dökülen kitleler bir noktada suç ortağı ikiyüzlü hükümetlerini de hedef alıyordu- bir taktik değişikliğine gittiler. Kitlelerin tepkisini azaltabilmek için kapitalist hükümetlerin birçoğu peşi sıra Filistin Devleti’ni tanımaya başladı. Ama tabii ki Siyonist varlıkla ilişkilerini kesmeksizin! Demokratik gerici bir taktikle, kitlelerde Filistin için bir şey yapıyorlarmış yanılgısını oluşturup seferberlikleri dizginleyebildiler. Devamındaysa, yine aynı taktiğin bir parçası olarak Trump’ın sahte barış planı çerçevesinde yine sahte bir ateşkes devreye sokuldu. Hedefiyse tarihinin en izole dönemini geçirmekte olan Siyonist varlığa can simidi uzatmak; Siyonist varlığın soykırımı ve işgali “ateşkes” öncesine göre daha seyreltilmiş şekilde sürdürmesine olanak sağlamaktı. Yani bir nevi soykırımın ve işgalin normalleşmesiydi hedef. Keza biz de Küresel Sumud Filosu olarak bu süreçte sürekli olarak vurgulamaya çalıştık: “Sahte barış planı adı altındaki normalleşmeyi kabul etmiyoruz” dedik.

Seferberliklerin geri çekilmesi ve sahte ateşkesin devreye sokulması maalesef Filistin mücadelesini bu yıl gündemin arka sıralarına itmişti. Ki buna son dönemde emperyalist saldırganlığın tırmanışı da eklendiğinde Filistin’in önüne geçen birçok konu başlığı ortaya çıktı. ABD emperyalizminin Venezuela’ya müdahalesi, yine ABD emperyalizminin Siyonizm ile birlikte İran’a karşı başlattığı savaş ve Siyonizmin Lübnan’ı işgali gibi. Emperyalizm ve Siyonizm sıkışmışlığını aşabilmek adına “savaşa” yeni cepheler ekleyerek kitle hareketini paralize etmeye çalıştı. Bunda belki bir nebze başarılı da oldular. Ama ben son kertede bu saldırgan politikanın tırmanışının emperyalizmin hegemonya krizini aşmasını mümkün kılmadığı kanaatindeyim. Tabii bu daha uzun ve başka bir tartışmanın gündemi ama Küresel Sumud Filosu’nun 2026 misyonunun Filistin’i merkezine alarak bu emperyalist saldırganlığa karşı kitlelerdeki tepkiyi ortaklaştırabildiğini de düşünüyorum. Bizler Gazze yolundayken ya da Siyonist varlık tarafından kaçırılmışken bizlerle dayanışmak adına uluslararası alanda gerçekleştirilen eylemlere baktığınızda sadece Siyonizmin değil, ABD’nin, emperyalizmin ve kapitalist hükümetlerin politikalarının da teşhir edildiğini görüyorsunuz. Keza bugün Siyonizm halen “ateşkes” adı altında Gazze’yi bombalıyor, Lübnan’ı işgal etmeyi sürdürüyor.

Bizim açımızdan daha önemlisi, uluslararası kamuoyunun, Küresel Sumud Filosu katılımcılarına bu şekilde işkence edebilen Siyonizmin Filistin halkına neler yapmakta olduğu sorusunu kendisine daha fazla sorar hale gelmesi!

Yine farkındalık yaratılmasına vesile olan bir başka konu, Siyonizmin geçtiğimiz yıllara kıyasla Küresel Sumud Filosu katılımcılarına uyguladığı şiddetin dozunu bir hayli artırmış olmasıydı. Soykırımcı Ben-Gvir’in kendi eliyle paylaştığı videolar ve katılımcıların özgürlüklerine kavuşmalarının ardından verdiği demeçler işkencenin boyutunun anlaşılmasını sağladı. Ama bizim açımızdan daha önemlisi, uluslararası kamuoyunun, Küresel Sumud Filosu katılımcılarına bu şekilde işkence edebilen Siyonizmin Filistin halkına neler yapmakta olduğu sorusunu kendisine daha fazla sorar hale gelmesi!

Son olarak da şunu belirteyim. Filo olarak yola çıkarken hedeflerimizden biri de hükümetlerimizin suç ortaklığını ve ikiyüzlülüğünü teşhir edebilmekti. Bunun da en iyi yollarından bir tanesi Siyonist varlıkla sürmekte olan ekonomik ilişkilerin ifşa edilmesi ve kitlelerin hükümetlerine karşı harekete geçebilmeleri. Bu anlamda Barselona limanından yola çıkan gemilerimiz İtalya yolundayken karşılaştıkları, Siyonizme mühimmat taşımakta olan bir kargo gemisini teşhir edip yakınında eylem yaptılar. Benzer şekilde başka bir gemiyi teşhir edip eylem düzenlemeyi kararlaştırdığımız günün bir önceki gecesiyse Siyonizmin 29 Nisan müdahalesiyle karşılaştı filomuz. Bu örnekler şu açıdan önemli bence. Soykırımı, işgali durdurmanın, Filistin mücadelesini dışarıdan desteklemenin en önemli yollarından bir tanesi Siyonist varlıkla tüm ilişkilerin kesilmesi adına kendi ülkelerimizde seferber olabilmemiz. Örneğin filonun bu eylemi gerçekleştirmiş olması özellikle işçi sınıfının mücadeleci sektörleri üzerinde olumlu bir etki yarattı. Livorno’da liman işçileri Siyonizme yakıt taşıyan bir gemiyi engellemeye çalıştı, yine İtalya işçi sınıfı 18 Mayıs günü Filistin gündemini merkezine alarak greve gitti. Ama tabii asıl mesele bu örnekleri yaygınlaştırıp sürekli kılabilmek.

Küresel Sumud Filosu, Filistin mücadelesini dert edinen, soykırımı, işgali sonlandırmak, ablukayı yıkıp insani yardım malzemelerini Gazze’ye ulaştırmak gibi aciliyet barındıran bir dizi talep listesini kabul edip ortak hareket etme iradesi gösteren birçok farklı siyasi eğilimden katılımcıyı barındıran bir eylem birliği.

Tüm dünyadan farklı siyasi eğilimleri barındıran ama Gazze’deki ablukayı kırma ortak hedefi noktasında birlikte hareket edilen bir organizasyondu Sumud. Türkiye’de sosyalist hareketin bu sürece yeterli katkıyı sunduğunu düşünüyor musunuz? Daha fazla neler yapılabilir?

Yukarıda aktarmaya çalıştığım gibi Küresel Sumud Filosu oldukça geniş bir eylem birliği. Filistin mücadelesini dert edinen, bu mücadelenin içerisinde yer almakta olan ve soykırımı, işgali sonlandırmak, ablukayı yıkıp insani yardım malzemelerini Gazze’ye ulaştırma talepleri gibi aciliyet barındıran bir talep listesini kabul edip, ortak hareket etme iradesi gösteren birçok farklı siyasi eğilimden katılımcıyı barındıran bir eylem birliği. Sendikalardan, sosyalist partilerden, feminist hareketten, ekoloji hareketinden, İslami görüşü benimseyen gruplardan, liberalizm savunucularından ve saymayı atlamış olabileceğim birçok kesimden katılımcı mevcut. Ve bu katılımcıların tamamı oldukça önemli fedakârlıklarla bu sürecin içerisinde yer alıyor.

Ben Türkiye’den iki senedir üst üste organizasyonun içerisinde yer alan bir devrimci Marksist olarak şunu söyleyebilirim ki, sosyalist hareket ve mücadeleci sendikalar maalesef sürece yeterli katkıyı sunmuyor. Geçtiğimiz yıl ile kıyaslarsak bu seneki misyonu daha fazla sosyalist grup gündemine aldı ki bu oldukça önemli bir adım bence. Keza bu yıl filoda yer almak için başka sosyalist partilerden mücadele dostlarım da başvuru yaptı. Ve eğer ki Siyonizmin 29 Nisan gecesi gerçekleşen, 22 gemimizi yitirmemizle sonuçlanan, beklediğimizden çok erken müdahalesi olmasaydı, bu dostların bir kısmı Marmaris’ten yeniden hareket eden gemilerde de yer alabileceklerdi yüksek olasılıkla. Bunlar önümüzdeki süreçte planlanabilecek yeni filo organizasyonlarında Türkiye’den başka sosyalist partilerden de katılımın örgütlenebilmesi açısından önemli diye düşünüyorum.

Türkiye’de sosyalist hareketin ve mücadeleci sendikal güçlerin hem Filistin mücadelesini daha fazla gündemde tutması hem de son iki yıldır Filistin için gerçekleştirilen en büyük uluslararası eylem birliğine daha duyarlı olması gerektiğini düşünüyorum.

Ama genel anlamıyla filonun, sosyalist hareketin ve mücadeleci sendikaların gündeminde tuttuğu yer itibarıyla değerlendirmemin olumsuz olduğunu söyleyebilirim. Bu tabii ki uzun bir politik tartışmanın konusu ama kısa tutmaya çalışarak şunları söyleyebilirim.

Benim gözlemime göre, sosyalist hareketin bir kesiminde filonun içerisinde yer almanın ya da filoya destek vermenin AKP’ye yarayacağı yönünde ve bence oldukça yanlış olan bir politik algı mevcut. Küresel Sumud Filosu organizasyonu halihazırda kendisini tüm hükümetlerden bağımsız tutan bir organizasyon. Örneğin, hiçbir ülkenin hükümetinin, filoya limanını açmış olması nedeniyle, Siyonist varlıkla sürdürmekte olduğu diplomatik, askeri, ekonomik, akademik ilişkileri görünmez kılınmıyor. Keza limanlarını açan hükümetler aslında tam da tabandan gelen basıncın etkisiyle böyle bir tutum alıyor. Ama diyelim ki AKP filoyu kendi yararına kullanmaya çalıştı; açıkçası bu da sürdürülmesi gereken bir başka politik mücadelenin konusu. Sonuçta Siyonist varlığın enerji ihtiyacının yüzde 30’unun Türkiye’den gittiği ve Kürecik ile İncirlik üslerinin Siyonizme kalkan vazifesi gördüğü aşikâr.

Bir de şunu düşünmek gerekiyor bence. Sonuçta filo ablukayı yıkmak için yola çıkıyor ve özünde en temel politik hedefi Siyonist varlığın zayıflatılabilmesi. Ve Siyonist varlığın zayıflatılması doğrudan bir şekilde emperyalizmin, suç ortaklarının ve ikiyüzlü hükümetlerin zayıflatılmasıyla da eşanlamlı.

Son olarak, Türkiye’de sosyalist hareket ve mücadeleci sendikal alanda en zayıf olduğumuz konu eylem birliği bence. Filo konusu da bunun bir örneği. Eylem birliği nedir, neden ve nasıl yapılır sorularına verilen cevaplar o denli farklılık gösteriyor ki Türkiye’nin içerisinden geçmekte olduğu çoklu kriz ortamında dahi tam anlamıyla bir eylem birliği inşa edilemiyor.

Filo meselesine geri dönecek olursak, Gazze’de abluka sürdükçe, soykırım ve işgal devam ettikçe yeni planlamaların düşünüleceğini söyleyebiliriz. Türkiye’de sosyalist hareketin ve mücadeleci sendikal güçlerin hem Filistin mücadelesini daha fazla gündemde tutması hem de son iki yıldır Filistin için gerçekleştirilen en büyük uluslararası eylem birliğine daha duyarlı olması gerektiğini düşünüyorum.

Bu mücadelede dünya işçi sınıfının rolünün artması ise kilit önemde. İtalya liman işçileri bu anlamda öncü bir role sahip. Filistin mücadelesini ana gündem maddesi haline getirerek geçtiğimiz yıl iki, bu yıl ise bir genel grev örgütleyebildiler.

Filistin mücadelesi bugün başka hangi araç ve yöntemlerle desteklenmeli? İtalyan liman işçilerindeki gibi örnekler nasıl daha fazla yaygınlaşabilir?

Bu konuda en önemli mesele, suç ortağı ve ikiyüzlü hükümetlerimiz Siyonist varlıkla tüm ilişkilerini kesene ve Siyonist varlığa tam ambargo uygulayana dek mücadeleyi sürekli kılmanın olanaklarını araştırmaktan, tartışmaktan geçiyor. Bu mücadelede özellikle dünya işçi sınıfının rolünün artması ise kilit önemde. Dediğiniz gibi İtalya liman işçileri bu anlamda öncü bir role sahip. Filistin mücadelesini ana gündem maddesi haline getirerek geçtiğimiz yıl iki, bu yıl ise bir genel grev örgütleyebildiler. Bunun İtalya’daki Taban Sendikaları Konfederasyonu’nun Filistin meselesini sürekli gündemde tutması, limanlarda Siyonist varlığa malzeme taşıyan gemileri engelleme girişimleri ve tüm bu mücadelenin bürokratik sendikalarda da yarattığı basıncın bir sonucu olduğunu görmemiz gerekiyor. Yani mesele bir eylem yapıp geri çekilmek ya da Filistin mücadelesinin belirli tarihsel günlerinde görünüp sonra kaybolmak değil; mücadelenin sürekliliğini kılmak.

Evet, belki Türkiye’de sendikal hareket olarak maalesef bu düzeyde değiliz. Ama bir yerinden başlanabileceğini akılda tutmak gerek. Hele ki Siyonist varlığın enerji ihtiyacının yüzde 30’u bu ülkeden geçiyorsa!

Hepinizin bildiği üzere, bu yılki filoya Türkiye’den Hak-İş ve Memur-Sen konfederasyonlarından yönetici düzeyinde katılımcılar oldu ve bu oldukça önemli bir adım bence. Ama tabii ki her adım, ilerletilmek zorunda olan bir sonraki adım mümkün kılınırsa kıymetli. Çünkü Filistin mücadelesinin ihtiyaçları, bu seferberliği tabana yayabilmekten, özellikle Siyonist varlığı zayıflatmak adına kilit rolü olan sektörleri seferber edebilmekten geçiyor. Ve halihazırda birçok sendikanın bünyesinde faal olan Filistin komisyonlarının da olduğunu biliyoruz. Aklıma gelen ilk başlangıç noktası olabilecek mesele, konfederasyon ayrımı yapmaksızın, Filistin meselesini gündeminde tutan, komisyonu olan tüm sendikaların ve meslek odalarının bir araya gelebilmesini mümkün kılmak. Belki ben de üzerine daha etraflıca düşünsem daha başka bir önerinin daha işlevsel olabileceğine ikna olurum. Ama demeye çalıştığım şey tam da bu, üzerine daha fazla kafa yormak.

Mesele bir eylem yapıp geri çekilmek ya da Filistin mücadelesinin belirli tarihsel günlerinde görünüp sonra kaybolmak değil; mücadelenin sürekliliğini kılmak.

Keza bir dönem üniversitelerde kampüs işgalleri de Filistin mücadelesiyle uluslararası dayanışmanın itici güçlerinden olmuştu. Bu işgal deneyimleri bazı ülkelerde kalıcı üniversite koordinasyonlarının yaratılmasını mümkün kılsa da birçok ülkede sönümlendi maalesef. Ancak seferberliklerin yükseliş dönemini kalıcı bir zemine oturtmanın önemini göstermeleri bakımından bu örnekler de oldukça kritik.

Son sözlerimi şöyle toparlamaya çalışayım. Nehirden denize özgür bir Filistin sağlanana dek araçlar da taktikler de eylem birlikleri de değişkenlik gösterebilir, göstermelidir de. Ama laik, demokratik ve ırkçı olmayan tek bir Filistin’in inşası, Siyonist varlığın yıkılmasından, onun yıkılması ise kapitalist hükümetler Siyonizm ile tüm ilişkilerini kesene ve İsrail’e tam ambargo uygulayana dek bizlerin kendi ülkelerimizde seferberliği sürekli kılmamızdan geçiyor. 

Sürece ilişkin aktarım ve değerlendirmeleriniz için teşekkür ederiz.

Mutlak butlan: organize işler ve muhalif siyasete büyük gözaltı

0

Beklendiği gibi iktidar, CHP’yi içeriden çökertmeye yönelik operasyonun sorumluluğunu reddetti. İktidar sözcüsü tam da planladığı ve tertip edildiği üzere CHP’lilerin birbirini yediğini iddia etti. Muhtemelen seçimlere dek iktidar bu kararı iğdiş etmeye, ekmeğini yemeye devam etmek isteyecek. Şimdiden iktidar medyasında “Ne olacak bu CHP’nin hali?” köpürtmeleri başladı. Yüksek sesle ifade edilmeli: Mutlak butlan iktidarın bir siyasi operasyonudur. Anayasaya ve siyasi partiler kanununa aykırıdır. Siyasi ve hukuki meşruiyeti yoktur. Olduğu ve kaldığı kadarıyla demokratik tüm hak ve özgürlükleri daha da daraltma amacı taşımaktadır. Amaç CHP’den başlayarak muhalefeti dağıtmak, etkisizleştirmek ve günün sonunda seçimleri kazanarak Tek Adam rejimini konsolide etmektir. Hukuksuz işlem ve kararların normalleşmesine bu nedenle kesinlikle müsaade edilmemelidir.

İktidar tavşana kaç, tazıya tut diyerek hep yaptığı gibi sorumluluklarından ve yarattığı yıkımdan kaçmak istemektedir. Türkiye’nin muhalefet değil iktidar sorunu vardır! Mutlak butlan kararının da gösterdiği üzere muhalefetin hali pür melalinin nedeni bizatihi iktidarın hak ve özgürlükleri ayaklar altına alan antidemokratik uygulamalarıdır. İktidarın muhalefet olmasa Türkiye’nin güllük gülistanlık olacağı propagandası büyük bir aldatmacadır. Türkiye gündem ve dert fakiri İskandinav ülkesi değildir! Türkiye’nin enflasyondan hayat pahalılığına, işsizlikten yoksulluğa, doğa tahribatından gıda/tarım sorununa, uyuşturucudan mafya çetelerine, okullarda şiddetten kadın cinayetlerine, hak ve özgürlük ihlallerinden deprem ve konut sorununa dek her biri iktidar eliyle üretilmiş ya da büyütülmüş sayısız acil ve temel sorunu mevcuttur. İşçi sınıfı, emekçi halk, ezilen ve sömürülen milyonlar bu sorunlar altında inim inim inlemektedir. Sorunlara çare olacağı söylenen, başkanlık sistemine geçişle yapılan rejim değişikliği işçi ve emekçileri evindeki bulgurdan da etmiştir. Bir avuç vurguncu sermaye ve iktidar yandaşı yağmacı dışında Türkiye’de yüzü gülen kimse kalmamıştır.

Siyasete giydirilmek istenen deli gömleğinin nedeni işte bu yıkım tablosudur. İstenmektedir ki bu adaletsiz kara düzen sorgusuz sualsiz devam etsin. Mesele bundan ibarettir. İşçinin, emekçinin, ezilen ve sömürülen milyonların bu adaletsiz kara düzenin devamından hiçbir çıkarı yoktur. Safımız emekten, özgür ve eşit yarınlardan yanadır…

HMS Makina’da anlaşma sağlandı

0

Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde Birleşik Metal-İş’in örgütlü olduğu HMS Makina’da toplu iş sözleşmesi (TİS) görüşmelerinde anlaşma sağlandı. Sene başında başlayan TİS görüşmelerinde uzlaşmaya varılamaması sonucu sendika 10 Haziran günü için grev kararı almıştı. Greve çıkılmadan, bayram tatilinin hemen öncesinde, 22 Mayıs günü anlaşmanın imzalandığı duyuruldu.

Sendikanın taslağında ilk 6 ay için ücretlere yüzde 27 zam ve saatlik ücretlere seyyanen 22,5 TL zam yapılması talep ediliyordu. Patron ise yüzde 10 zam teklifiyle masaya oturdu. İmzalanan sözleşmeye göre ilk 6 ay yüzde 15,5 zam ve saatlik ücretlere seyyanen 10 TL zam yapılacak. Böylece ilk 6 ay için yaklaşık olarak yüzde 19 ile yüzde 23 arasında bir artış elde edildi.

Patron, işçilerin grev iradesini kırmak için Kurban Bayramı öncesi anlaşmaya varılması durumunda işçilerin önden ödeme alacağı söylentisini yaymaya başladı. Grev kararı asılmış olmasına rağmen, bayramdan önceki hafta işveren tarafından işçilere grev isteyip istemediğini soran kâğıtlar dolaştırıldı. Patron işçilerin ekonomik sıkışmışlığından faydalanmaya çalışırken sendika yönetimi bu oyunu boşa çıkarmak ve işçiler arasında kenetlenmeyi sağlamak için gereken hazırlığı ve kararlılığı ortaya koymadı. Sonuç olarak, MESS sözleşmesinin gerisinde bir anlaşmaya imza atılırken bayram öncesi vaat edilen ödemelerin de yapılmaması işçilerde hayal kırıklığı yarattı. Bu süreç bir kez daha işçilerin TİS sürecine işyeri komiteleriyle, tabandan örgütlü bir şekilde girmesinin önemini ortaya koydu.

Aralarında Baykar ve Boeing gibi firmaların olduğu havacılık ve silah sanayi sektörlerindeki firmalara üretim yapan HMS Makina’da 800’den fazla işçi ve 150 civarında çırak çalışıyor.

Batıya kayyum, Kürtlere çözüm mümkün mü?

0

İktidarın “Terörsüz Türkiye” adı ile yürüttüğü süreç, CHP’li belediyelere yönelik kayyumların ardından mutlak butlan kararıyla CHP yönetimine kayyum atanan bir atmosferde devam ediyor.

Kürt halkının haklı demokratik talepleri net. Elbette Kürt halkının tüm demokratik haklarının amasız fakatsız tanınması ve her türden çatışmanın sonlanması Türkiye’deki tüm emekçilerin çıkarınadır.

Peki bu kardeşliğe nasıl ulaşılır? Meseleye sorunun temelinden yaklaşmak anlamlı olur. Türkiye’de kapitalist düzeni bir vücuda benzetseydik bu vücudun bir ayağıyla işçi emekçileri ezip, diğer ayağıyla da Kürt halkını ezerek dik durabildiğini söylerdik. İşçi sınıfının örgütlenme hakkı ile Kürt halkının demokratik talepleri ayrılmaz iki kardeştir. Türkiye’de Kürtler özgür olmadan emekçiler, emekçiler özgür olmadan da Kürtler özgür olamıyor.

Buna rağmen rejim içi aktörler bundan birkaç yıl önce hayal dahi edemeyeceğimiz şeyler söylüyor. Bahçeli, Öcalan’a koordinatör statüsü verilmesini isterken AKP sözcüsü Ömer Çelik de “Cumhurbaşkanımızın talimatlarını, sayın Bahçeli’nin açıklamalarını ele alarak (…) yol haritamızı güncelleyerek devam edeceğiz” diyen “olgun” açıklamalarda bulunuyor.

Peki somut olarak ne oluyor? Kürt halkının demokratik haklarına dair anayasal güvence tartışılmazken, alınan tek mesafe, kayyum atanmış DEM’li belediyeler sahiplerine iade edilmeksizin yeni belediyelere kayyumlar atanmaması oldu.

Bu tabloda “CHP’ye yönelen kayyumlarla işçi sınıfı ve Kürtlerin ne ilişkisi var?” diye soran bile yok. Çünkü bir burjuva muhalefete dahi tahammülü olmayan rejimin ne işçiler ne de Kürtler için özgürlükle ilişkili bir tasavvuru olduğunu artık herkes biliyor.

Baskıcı rejim her şeye rağmen sandık meşruiyetine ihtiyaç duyuyor ve bunu elde edebilmek için burjuva muhalefeti ezip Kürt halkını oyalamaya çalışıyor. Yani dört bir yanından sıkışan, meşruiyetini yitiren, halkın hiçbir sorununa deva olamayan rejim, ancak muhalefeti sindirip, Kürt halkına yapay umutlar vererek ayakta kalmayı hedefliyor.

Şu aşamada rejim kendi en geniş hak ve özgürlük sınırlarını zorlasa dahi Kürt sorununa çözüm üretemez. Özgür Özel’in İzmir mitingine tahammülü olmayan rejimin Kürt halkına özgürlük vaat etmesi mümkün değil ve Kürt halkı herkesten önce bu gerçeğin ayırdındadır.

Peki ne yapmalı? Başta Kürt halkının temel demokratik hakları olmak üzere, işçi sınıfının eksiksiz örgütlenme hakkını, yoksulluk batağından çıkmak için ihtiyaç duyduğu güvenceleri, ekolojik yıkımların engellenmesini ve daha nice tartışılmaz demokratik hakkını içerecek yeni bir anayasa için Kurucu Meclis istemeli ve bunun için mücadele etmeliyiz.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak bizler saydığımız tüm demokratik hakları tanıyacak bir işçi emekçi hükümetinden yanayız. Öte yandan, demokratik haklar mücadelesi veren muhalefet kesimleri ve sonuna kadar hak ettiği hakları için mücadele eden Kürt halkıyla beraber bağımsız ve egemen bir kurucu meclis çağrısında bulunmanın bugünkü baskıdan kurtulmaya yarayan bir geçiş olacağına inanıyoruz.

Kalıcı, güvenilir ve gerçekçi bir çözüm kapalı kapılar ardında ve güvenilmez vaatlerle değil, bu şekilde yaratılabilir.

Sivil toplumda sendikalaşmak neden önemli?

0

Geçtiğimiz günlerde Toplum Gönüllüleri Vakfı’nda (TOG) altısı Sosyal-İş Sendikası’na üye yedi kişi “küçülme” bahanesiyle apar topar işten çıkarıldı. Vakıf yönetimi “işten çıkarmaların sendikalaşmayla ilgisi yok” dese de tüm emareler tersini söylüyor. Zaten şimdiye dek bu “ilgiyi” itiraf eden işverenle karşılaşmış da değiliz.

Sendikal örgütlenme her işyerinde olduğu gibi sivil toplum alanındaki çalışanlar için de elzem. Üstelik anayasal bir hak. Hak savunuculuğu alanında faaliyet yürüten kurumların kendi çalışanlarının haklarına da saygı göstermesini bekliyoruz doğal olarak. Fakat ne yazık ki STK’ler kendilerini piyasadan ve şirket mantığından ayrı alanlar olarak sunsa da, emek ilişkileri söz konusu olduğunda patronaj ortadan kalkmıyor. Yalnızca “dava”, “dayanışma”, “hak mücadelesi”, “gönüllülük” gibi kutsallarla örtülüyor. Üstelik itiraf edelim: Sivil toplumda karşılaştığımız bu yaklaşım, herhangi bir şirket yöneticisinin “biz bir aileyiz” söyleminden daha ikna edici. Pek çoğumuz ulvi gördüğümüz amaçlar uğruna kendimizden feragat etmeye dünden hazırız.

Sivil toplum; proje bazlı, süreli işlerin çoğunlukta olduğu, dolayısıyla iş garantisinin akacak fona bağlı hale geldiği güvencesiz bir alan. Sosyal-İş Sendikası’nın 2025 tarihli raporuna göre derneklerde çalışanların yüzde 61,7’si belirli süreli sözleşmeyle çalışıyor. Vakıflarda bile bu oran yüzde 40,7. Sivil toplum alanına ilişkin başka raporlarda da gördüğümüz üzere çalışanlar güvencesizlikten, gönüllülük baskısından, esnek çalışma saatlerinden, süreçlerin şeffaf ilerlememesinden ve mobbingden mustarip. Aynı zamanda yaş hiyerarşisinden ve “yatay ilişki” iddiaları ile görünmez kılınan iktidar ilişkilerinden de şikâyetçi. Görünmeyenle mücadele etmek, görünmeyenle muhatap olmak, görünmeyeni sorumlu tutmaksa hep daha zor. Üstelik “yataylık” söylemiyle çalışma ilişkilerine, örgütlenmeye, iç işleyişe dair normlar da ya belirsizleşiyor ya da hiç oluşamıyor. Sendika, işçi ve işveren ayrımını netleştirdiği ve görünmeyeni görünür kıldığı için tehlike olarak algılanıyor. Bazı vakıfların, sivil toplum örgütlerinin sendika karşıtlığı, başka sektörlerdeki patron-yönetici reflekslerine ek olarak kaynağını biraz da buradan alıyor.

Oysa Toplum Gönüllüleri Vakfı’nda daha önce altı dönem toplu iş sözleşmesi imzalandığını biliyoruz. Çalışanlar geçmişte pek çok hakkın bireysel iş sözleşmelerine eklenmesiyle birlikte sendikalı olma haklarından feragat etmiş. Ardından yönetimin değişmesiyle sözleşmeler de değişmeye başlamış ve kazanılan haklar bir bir geri alınmıştı. Sivil toplum alanındaki temel sorunlardan biri de bu. Bir kurumsallık inşa olamamışsa, yönetimlerin değişmesi ile birlikte çalışan hakları dahil pek çok şey değişiyor, zira her gelen kendi düzenini tesis etmek istiyor. Bugün Toplum Gönüllüleri Vakfı’nda yaşananlar tüm bu süreçlerin çıktısı. Sendikalı olmak bu sebeple de çok mühim. Çünkü bu alanda ve aslında her alanda emekçilerin haklarının korunmasının ve koşullarının iyileştirilmesinin tek garantisi emekçilerin kendi özörgütleri.

Tüm bu sebeplerle sivil toplum alanında sendika karşıtlığı son bulmalı, bu alanda emek veren insanlar sendikal haklarına sahip çıkmalı, Toplum Gönüllüleri Vakfı ise apar topar işten çıkardığı 7 çalışanı işe geri almalı. Sendika karşıtı tutumlar sivil toplum alanında yapılan kıymetli işlere de gölge düşürür. Zira kendi çalışanına haksızlık edenin hak savunuculuğuna kimse inanmaz.

Tekil ama ısrarlı: İşçiler mücadeleyi sürdürüyor

0

2026 yılı ülkemizde ve dünyada emek mücadelesi açısından oldukça yoğun başladı. Yılın ilk beş ayını geride bırakırken pek çok greve ve direnişe tanıklık ettik. Kimi grevler zaferle sonuçlanırken kimileri hız kesmeden devam ediyor. Bu direnişlere kısaca göz atacağız.

İlk durağımız Belçika sermayeli Bekaert şirketi. 2022 yılında da şirkete ait iki fabrikada yaşanan grevlerden tanıdığımız Bekaert işçileri; TİS, ücret zammı ve geriye yönelik haklarının verilmesi için Özçelik-İş Sendikası ile greve gittiler ve patronları masaya oturtmayı başardılar. Ancak grevin 29. gününde, saatlik 430 TL ücretle talebin oldukça altında bir anlaşmanın yapılması işçiler arasında itirazların ve tepkilerin yükselmesine sebep oldu.

Bir diğer grev ise Lastik-İş Sendikasının örgütlü oluğu Procter & Gamble firmasının Gebze OSB’deki fabrikasında yaşandı. Beş buçuk ay süren toplu sözleşme görüşmelerinden sonuç çıkmaması üzerine 85 işçi 12 Mayıs’ta iş bıraktı. Henüz herhangi bir anlaşma sağlanamaması sebebiyle işçiler Kurban Bayramı’na aileleriyle birlikte grev çadırında girdiklerini ve kararlılıklarının sürdüğünü belirttiler.

Özel İtalyan Lisesi’nin Türk öğretmenleri, okul yönetiminin uygulamakta ısrar ettiği düşük ücret politikasına ve ayrımcı tavırlara karşı Tez-Koop-İş Sendikasında örgütlenerek greve gitme kararı almıştı. Okul yönetiminin TİS imzalamaya ayak diremesi sebebiyle öğretmenler grevlerini 2 Şubat’tan beri sürdürüyor.

Yıldızlar SSS Holding’e ait Doruk Madencilik’te aylarca ücretleri ödenmeyen işçilerin başlattığı grev çeşitli eylemler ve açlık grevi ile sürdü. Bu eylemler sonucunda işçilerin ücretleri ödendi ancak diğer alacakların söz verilmesine rağmen ödenmemesi üzerine işçilerin sendikası Bağımsız Maden-İş yeniden eylemlere başlayacaklarını duyurdu.

Tüm bu örnekler ve daha başkaları üzerinden emekçilerin hayat pahalılığı ve hak gasplarıyla köşeye sıkıştırıldıklarında şu veya bu sendika ile birlikte harekete geçebildiğini ve uzun soluklu mücadelelere atılabildiklerini görüyoruz. Bu mücadeleler bazen kazanımlarla bazense yenilgiyle sonuçlanabiliyor. Ancak emek sömürüsünün bu kadar yoğunlaştığı bir iklimde bu durumun yeterli olduğundan bahsedemeyiz. En nihayetinde tüm bu mücadeleler tekil alanlarda, kısıtlı imkânlarla sürdürülüyor. Çalışanlar için söz konusu olan genellikle yeni kazanımlardan ziyade eski hakların korunması oluyor. Herhangi bir alanda patronlara karşı savunma hattını aşabilecek birleştirici bir mücadeleden söz etmek mümkün değil. Tüm çalışanları ilgilendiren asgari ücret görüşmelerinden ya da emekli maaşlarına yönelik zamlardan beklenilen asla alınamasa da bunu değiştirmeye yönelik etkili bir irade ortaya konulamıyor. Elbette bunu söylemek, var olan direnişlerin altında yatan çaba ve emeği küçümsemek olarak algılanmamalı. Aksine tüm bu çabaları daha anlamlı hale getirmek için bu eleştirinin yapılması şart.

“Soykırıma Sahne Yok”: İsrail’e kültürel boykotu büyütelim

0

Bu sene de İsrail’in kültür alanında varlığını dayatmasına karşı kültürel boykot çağrılarının yükseldiğine şahit olduk. Gazze’de yıkım sürerken Eurovision, Berlinale ve Venedik Bienali gibi etkinliklerin eylemlilikler tarafından gölgelenmesi önem taşıyor. Nitekim “Soykırıma Sahne Yok” sloganında vücut bulan söylemi yükselterek bu korsan devletin eylemlerine sanat diliyle meşruiyet kazandırılmasını ifşa edebiliriz.

Eurovision bu anlamda yarışma tarihinin en büyük kriziyle bir örnek teşkil etti. İspanya, Slovenya, Hollanda, İzlanda ve İrlanda, soykırım uygulayan bir devletle aynı sahneyi paylaşmayı reddederek yarışmadan çekildi. Ukrayna işgali sebebiyle Rusya’yı yarışmadan men eden Avrupa Yayın Birliği’nin (EBU) soykırım sürerken İsrail’i yarışmada tutma konusundaki ısrarı çifte standardını açıkça sergiledi.

Üstelik paylaşılan raporlar, İsrail hükümetinin Eurovision oylamasını etkilemeye yönelik kapsamlı ve yıllara yayılan bir kampanya yürüttüğünü ortaya koymuştu. Netanyahu’nun oy çağrısı, diplomatik lobicilik, devlet başkanı Herzog’un sahne arkasında Avrupalı yayıncıları ikna çabası bu kampanyanın parçasıydı. Son iki senedir İsrail yarışmada ikinciliği alırken örülen bu çalışmanın payı büyük. Bunun yanında yarışma, İsrail’in pembe yıkama stratejisinin bir aracına dönüştüğü konusunda da sık eleştiri aldı.

Kültürel alandaki gerilim Eurovision’la sınırlı kalmadı. Venedik Bienali’nde 200’den fazla katılımcı İsrail’in dışlanmasını talep etti. Jüri, İsrail temsilcilerini değerlendirmeyeceğini açıkladı, ancak İsrail temsilcilerinin hukuki baskısının ardından jüri istifa etti. Bienal yeni bir “ziyaretçi ödülü” ile yeniden İsrail’e kapı araladı. 

Film festivalleri de bu hesaplaşmanın sahnesine dönüştü. Almanya’nın ev sahipliği yaptığı Berlinale örneği en çarpıcısıydı. Javier Bardem ve Tilda Swinton gibi isimlerin imzaladığı açık mektup, festivalin “Filistin karşıtı ırkçılığını” ve Rusya ile İran meselelerinde sergilediği tutarlılıktan İsrail söz konusu olduğunda nasıl vazgeçtiğini yüzüne vurdu. Gazze’deki katliama karşı çıktığı için kara listeye alınan isimler, Hollywood’un sansür mekanizmasını ifşa etti.

Öte yandan “Soykırıma Müzik Yok” kampanyasıyla Björk, Lorde ve Massive Attack dahil binden fazla müzisyen, müziklerini İsrail’de coğrafi olarak engellemeye çağırdı. Sinema cephesinde ise Olivia Colman ve Ken Loach’un da aralarında bulunduğu 1.300’den fazla isim “Suç Ortaklığına Karşı Bir Taahhüt” bildirisini imzalayarak İsrail’in kültürel kurumlarıyla işbirliği yapmayacaklarını duyurdu. 

Soykırım sürerken kültür endüstrisi tarafsızlık kisvesine bürünemez. İsrail’i ayakta tutan her ağ, Siyonizmin kendine alan açtığı her mecra kültürel boykotun hedefi olmaya devam edecek. 

Soykırıma sahne yok, İsrail’e tam ambargo!

Hatay’da sel: Yaşanan yıkımlar doğal afet değil ihmaldir!

0

Bazen bir şeyleri yazmaya nereden başlayacağımı bilemiyorum. Çünkü üç yıldan beri memleketimin başına gelmeyen felaket kalmadı. Antakya’da yaşananlar karşısında kelimeler yetmiyor, içinde bulunduğumuz durumu yansıtacak cümle bulamıyoruz. Ama yine de bize ve şehrimize yaşatılanları bıkmadan, usanmadan, yorulmadan yazmak, anlatmak gerekiyor. Çünkü bazı acılar konuşulmadıkça büyüyor, bazı gerçekler görmezden gelindikçe normalleşiyor.

Hatay’da yaşananlara hâlâ “doğal afet” denmesini kabullenemiyorum. Çünkü ortada yalnızca doğanın değil, yıllardır süren ihmallerin, rant uğruna yok edilen şehrin ve bilimi yok sayan politikaların yarattığı bir yıkım var. Doğa durup dururken insanları hedef almıyor. Doğanın intikam aldığına dair anlatılan o romantik hikâyelere de inanmıyorum. Gerçek çok daha açık: Biz doğanın midesine neyi tıkıştırdıysak, doğa bugün onları bize geri kusuyor.

Betonla boğulan toprakları, kurutulan dereleri, yok edilen ağaçları, altyapısız bırakılan şehirleri, denetimsizliği, plansızlığı… Hepsi bize deprem olarak, sel olarak, yangın olarak, yıkım olarak geri dönüyor. Ve bunun bedelini sadece biz insanlar ödemiyoruz. Hayvanlar, kuşlar, ağaçlar, toprağın kendisi, yani bütün yaşam bu yıkımın içinde yok oluyor. İnsanlık artık yalnızca kendine zarar vermiyor; kendi hırsıyla birlikte bütün doğayı da acımasızca felaketin içine sürüklüyor.

Bu noktada özellikle Asi Nehri’nin durumu da Hatay’daki tablonun en çarpıcı örneklerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Asi Nehri yalnızca bölgenin değil, Antakya’nın da hafızasını taşıyan çok önemli bir su hattıyken, yıllardır süregelen plansız ve kontrolsüz yapılaşma bu hassas havzayı ciddi biçimde baskı altına almış durumda. Nehir yatağına ve çevresine yapılan müdahaleler doğal akışı bozarken, deprem sonrası süreçte hızlanan ve çoğu zaman denetimsiz yapılaşma baskısı bu tabloyu daha da ağırlaştırdı. “Yeniden inşa” adı altında yapılan bazı müdahalelerin doğanın taşıma kapasitesi gözetilmeden yürütülmesi ise, aslında Hatay’daki kentleşme ve planlama sorunlarının ne kadar derinleştiğini açıkça gösteriyor.

Birçok hayvan selde hayatını kaybetti. İnsanlar depremden kalan yaralarını daha yeni yeni sarmaya çalışırken bir kez daha yıkımın içinde kaldılar. Evler, yıllarca emek verilerek kurulan hayatlar, bir gecede yeniden yıkıldı. Esnaf kendini yeni yeni toparlıyorken bu kez sel vurdu; yeniden başlamak zorunda kaldılar, hem de kaçıncı kez olduğu bile sayılmadan. Orada yaşamak artık “devam etmek” değil, sürekli sıfırdan başlamaya zorlanmak gibi. Ve en ağır olanı da bu: İnsanlar yalnızca kayıplarını değil, tutunmaya çalıştıkları her şeyi tekrar ve tekrar kaybediyor.

Hatay’daki sel felaketinde şu ana kadar en az 5 kişi hayatını kaybetti. Ama sayıların arkasında hayatlar var. Yarım kalan hayatlar, bir gecede değişen ömürler var. Yaşanan olayda bir annenin hikâyesi canımı çok acıttı. Yağmurdan dolayı damı akıtıyor, evde çocukları üşümesin diye onları kızının evine gönderiyor. Çünkü çocuklarının kuru, sıcak ve güvenli bir yerde barınmasını istiyor. Ama o gece sel geliyor, kızının evi yıkılıyor ve iki oğlu sele kapılıyor. Biri hayatını kaybediyor, diğeri komada yaşam savaşı veriyor. İnsan bunu okuyunca susamıyor. Çünkü burada yalnızca doğanın sertliği yok; insanları yoksulluğa, güvencesiz yaşam koşullarına mahkûm eden bir düzen var.

Bir halkın yıllardır felaketten felakete sürüklenmesi normal değil. Bu kadar acının ardından hiçbir şey olmamış gibi devam edilmesi hiç normal değil. Çünkü bir şehir sürekli yıkıma uğruyorsa orada sorun yalnızca doğa değildir. Sorun, insan hayatını ve doğayı sermayenin gerisine atan düzendir.

Sonra tüm bu yaşananlara “kader” deniyor. Hayır. Bilimin susturulduğu, şehir planlamasının rant uğruna yok edildiği, doğanın sistematik biçimde talan edilip kapitalizme feda edildiği yerde yaşanan hiçbir şey yalnızca afet değildir. Önlem alınmayan her felaket zamanla katliama dönüşür.

Antakya bugün önümüzde çok somut bir gerçek olarak duruyor. Doğayla savaşarak, bilimi yok sayarak, şehirleri betonla boğarak hiçbir toplum ayakta kalamaz. Buradan ders çıkaramazsak ilerleyemeyiz. Nefes alamayız. Çünkü acılarımız bireysel değil, toplumsal. Bir çocuk sele kapıldığında, bir şehir göz göre göre yıkıldığında bu hepimizin ortak yarasına dönüşüyor. Ve bu yarayı ancak birlikte, akılla, bilimle, dayanışmayla ve en önemlisi de doğayı koruyarak, yaşamı gerçekten savunarak iyileştirebiliriz.

CHP’ye mutlak butlan kelepçesi: Nasıl ve neden? Sonuçlar ve olasılıklar

0

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçilmesinin temel nedenlerinden biri Erdoğan’ın normal koşullarda kendi öz gücüyle seçim kazanma ve iktidarda kalma imkanlarının daralmasıydı. Nitekim 7 Haziran 2015 seçimleri bunun ilk işaretini sundu. AKP meclis çoğunluğunu yitirerek tek başına iktidar olma imkanını yitirdi. Bu yenilginin üç nedeni vardı: Birinci olarak AKP’nin Fethullah Gülen hareketiyle uzun yıllara yayılan rejim içi işbirliğinin dağılması ve bu ittifakın bir askeri darbe girişimine gidecek oranda bir devlet içi savaşa sahne olmasıydı. Bir diğer neden iktidarın giderek yoğunlaşan antidemokratik uygulamalarına ve ekonomik krize karşı Gezi Parkı ile açığa çıkan demokratik halk hareketleriydi. Bunlar AKP için 7 Haziran seçim yenilgisinin altyapısını hazırlayan ekonomik, politik ve toplumsal faktörlerdi. Çözüm sürecinin çökmesi, 2007-8 dünya ekonomik krizinin birikimli şekilde tetiklediği Arap isyanlarının geniş Ortadoğu coğrafyasında ortaya çıkardığı yeni denge ve gelişmeler iç siyasete eklenen dış dinamikler olarak AKP’nin yenilgisinin temelini oluşturdu.

Tek adam rejimi nasıl kuruldu?

AKP içinden ve çeşitli büyük sermaye kesimlerinden 7 Haziran yenilgisinin ardından bir AKP-CHP koalisyon hükümeti önerisi dahi yükseldi. Dönemin AKP’li başbakanı Davutoğlu bu talebi sahiplendiğini açık olarak gösterdi. Bahçeli’nin önerisiyse AKP’nin yüzde 13,1 oy oranına ulaşan HDP ile hükümeti kurmasıydı. Kuşkusuz bu öneri çözüm sürecine ve Kürt siyasi hareketine cepheden karşı duran Devlet Bahçeli’nin Erdoğan’a yönelik eleştirisinin bir ifadesiydi. O yıllarda Erdoğan-AKP ve Demirtaş-HDP Bahçeli için en önemli siyasi hasım durumundaydı. Buna mukabil Bahçeli, Kılıçdaroğlu’nun, başbakanın Bahçeli olacağı bir CHP-MHP ittifakı teklifine de yanaşmadı. Sonuç olarak Erdoğan’ın 7 Haziran yenilgisine verdiği yanıt MHP ile yeni bir siyasi ittifak kurarak ülkeyi bir demir yumrukla yönetmeye yönelmek oldu. Erdoğan-Bahçeli ittifakı ilk meyvesini 1 Kasım 2015 seçimlerinde verdi. Haziran-Kasım 2015 arası beş ayda Kürt siyasi hareketi ve toplumsal muhalefet baskı ve şiddetle ezildi. Sonraki on yılı belirleyecek Cumhur İttifakı iktidar dönemi bu şekilde başladı. Tek adam rejimi çözüm sürecinin bitirilmesi ve Kürt siyasi hareketinin ezilmesi üzerine inşa olmuştu. Bugün Tek Adam rejimi ömrünü uzatabilmek için Öcalan açılımıyla, Kürt siyasi hareketinin “meşruiyetinin” devletçe tanınmasıyla ve yeni bir çözüm süreciyle yol almaya çalışıyor. Amaç ittifakı genişleterek iktidarda kalmak. Bu tablo rejim içi ve karşıtı kesimlerin, ittifakların nasıl sürekli yer değiştirdiğini ve değiştirebileceğini de göstermekte. Mutlak butlan kararı da bunun bir yansıması olarak görülmeli.

Devlet gücüne rağmen önlenemeyen yenilgiler

AKP-MHP ittifakına rağmen, Erdoğan için her bir seçim bütün devlet gücünü arkasına almasına ve muhalefet aleyhine tüm eşitsizliklere rağmen ancak bıçak sırtı sonuçlar üzerinden kazanılabildi. Tek adam rejimine geçiş referandumunun ancak mühürsüz 2,5 milyon oy pusulasının geçerli sayılmasıyla kazanılması da toplum çoğunluğunun Erdoğan’ı ve Cumhur İttifakını siyaseten reddettiğinin, AKP’nin sosyolojik destek tabanının partiyi ve lideri giderek terk ettiğinin bir göstergesiydi. Tek adam rejimine geçiş bu değişim talebinin sandıkta tecelli etmesini engellemeye yönelik bir hamleydi. Rejimin yüzde 50 başkanlık seçimine bağlanması görece küçük partileri Cumhur İttifakı içinde erimek zorunda bırakan bir siyasi kapana dönüştürüldü. Yeni rejim yutulamayan kimi küçük partilerin etkisinin iyice sınırlanmasına yol açtı. Bütün bu sistem mühendisliğine ve güce rağmen 2019 yerel seçimlerinde iktidar İstanbul ve Ankara büyükşehir belediyelerini en büyük rakibi CHP adaylarına karşı kaybetti. Tek Adam rejimi açısından bu seçim yenilgisi önemli bir milat oldu. Mutlak butlan kararına yönelik süreç de böylece şekillenmeye başladı. 2024 yerel seçimlerinde iktidarın neredeyse tüm büyük ve önemli belediyeleri üstelik tarihi farklarla kaybetmesi mutlak butlan kararını Cumhur İttifakı için köprüden önce son çıkış haline getirdi.

Özellikle Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ın İstanbul ve Ankara’yı ikinci kez ve tarihi farklarla kazanması, her ikisinin de olası bir cumhurbaşkanlığı seçiminde Erdoğan’ın önünde gözükmesi iktidar için alarm zillerini çaldırdı. Nitekim 21 Mayıs mutlak butlan kararı öncesi ilk hamle İmamoğlu’nun olası bir cumhurbaşkanlığı adaylığını kesecek şekilde diplomasının iptali ve ardından 19 Mart 2025 tarihinde yolsuzluk, rüşvet, casusluk gibi çok sayıda konuda suçlanarak tutuklanmasıyla gelmişti. İmamoğlu’yla birlikte çok sayıda CHP’li belediyeye kayyum atandı, belediye başkanları ve yöneticileri tutuklandı. Mansur Yavaş ve Ankara Büyükşehir Belediyesi için de benzer şekilde soruşturma ve iddianameler gündeme getirildi. İmamoğlu’nun başına gelenlerin Yavaş’ın da başına gelmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Bununla birlikte dört bin sayfaya yaklaşan İBB iddianamesine rağmen Silivri’de ikinci ayına yaklaşan duruşmalarda iktidarın aradığını bulamadığı, gizli tanıkların ve itirafçıların birer ikişer tersi ifadeler vermesiyle davanın şimdiden çöktüğü ortada. Tam da bu nedenle mutlak butlan kararı iktidar için kaçınılmaz bir ileri hamle olarak gündeme geldi.

Mutlak butlan kararı: Beştepe’nin çıkış arayışı

Son on yılın siyasi gelişmelerinin de gösterdiği üzere CHP’ye yönelik mutlak butlan kararı esasında Cumhur İttifakı’nın sandık yoluyla ve halk iradesiyle iktidarda kalamayacaklarını, iktidar olmak için gerekli seçmen desteğini yitirdiklerini ilan etmek anlamına gelmekte. Bu anlamıyla mutlak butlan kararı iktidarın, en azından şu aşamada, sandığı ve seçimleri ortadan kaldıramadığı için İmamoğlu örneğinde olduğu gibi, müstakbel yeni iktidar adaylarını ve CHP örneğinde olduğu gibi artık birinci parti haline gelmiş siyasi oluşumları, anayasayı ve yasaları tanımayarak, yargıyı siyasi müdahaleleri için bir araç haline getirerek, diskalifiye etme girişimidir. İktidar istediği sonucu alana dek durmayacak, sonuna kadar gidecektir. İktidarın beklentisi mutlak butlan kararıyla CHP’nin iç parçalanma yaşaması, genel muhalefetin dağılması, muhalefette genel bir umutsuzluk ve moral yıkımın egemen olmasıdır. Mutlak butlan kararı bunu sağlamazsa CHP’nin kapatılmasının, başta Özgür Özel olmak üzere siyasi yasakların hatta yeni tutuklamaların gündeme geleceği kesindir. Olayların akışı iktidar tarafında bu adımların atılmasını ve sonuç alınamadıkça elin yükseltileceğini göstermektedir. Bu noktada bu siyasal ve yargısal müdahalelerin sadece CHP ve yönetimiyle sınırlı kalmayacağını, ortaya çıkacak olası büyük muhalefet boşluğunu doldurabilecek diğer bütün aday ve partilere de yöneleceğini öngörmek gerekir.

Kapitalist emperyalist sistemin yeni normali, Bonapartizmler…

Bu noktada burjuva demokrasisindeki bu aşınmanın, Bonapartizme ve faşizan yönetimlere yönelimin doğrudan kapitalist emperyalist sistemin neredeyse 20 yıldır aşamadığı derin ekonomik ve siyasi krizin bir çıktısı olduğu unutulmamalıdır. Trump ve Erdoğan’ı yaratan ve büyük bir uyum ve işbirliği içinde hareket ettiren de kapitalist emperyalist sistemin çürümesine finans kapitalin ürettiği bir yanıttır. Kapitalist sistemi kurtarma adına dünyanın benzeri her ülkesinde işçi sınıfı ve emekçi halklar hem ekonomik hem politik hem de sosyal açıdan tamamen iktidarsız kılınmak istenmekte, krizin tüm faturası emekçilere ve ezilenlere ödetilmek istenmektedir. Mutlak butlan kararı büyük sermayenin bir kesimi adına Türkiye kapitalizminin siyasi ve ekonomik krizinin çözümünün bir parçasıdır. Savunma ve enerji sanayinden finans kapitale uzanan bu ortaklık zemininin temel amacı işçi sınıfını, emekçi halkı ve ezilenleri baskı ve şiddetle kontrol eden Tek Adam rejimini bir arada tutmak ve yaşatmaktır.

Yozlaşmış burjuva siyasetin kurtarıcılığına soyunmak: CHP’nin çıkmazı

Bu nokta aynı zamanda CHP’nin sınıfsal zayıf yanıdır. CHP yasama, yürütme ve yargı temelli güçler ayrılığı, seçme ve seçilme hakkı, denge ve denetim, anayasa ve yasaların bağlayıcılığı gibi burjuva demokrasisinin kural ve kurumlarını savunurken kapitalizmin yarattığı ağır ekonomik ve sosyal eşitsizliklerin siyasal demokratik haklarla olan ayrılmaz bağını kendi burjuva sınıfsal niteliği gereği krizin emekçiler lehine çözümü yönünde kurmamakta. Dolayısıyla AKP ile CHP arasındaki fark emekçiler ve ezilenler gözünde inançlar, ideolojik ve kültürel fark tercihleri sınırlarına hapsolmaktadır. Ülke muhalefetinin en geniş kesimlerinin karşı olmasına rağmen Tek Adam rejiminin varlığını sürdürebilmesi, AKP’nin bunca ekonomik ve demokratik yıkıma rağmen halen ilk iki partiden biri görünebilmesi, sorunların çözümünde toplumun halen hatırı sayılır bir kesiminin iktidara paye verebilmesi siyasal demokrasi mücadelesiyle ekonomik hakların ayrılmaz bir şekilde aynı program ve mücadele içinde bir arada verilememesinden kaynaklanıyor. Yozlaşmış burjuva siyasetin eski “görkemli” günlerine dönme ihtimali yok.

Rejimin güçlendirilmiş parlamenter bir sistemle kurtulacağını sanmak artık ayyuka çıkmış çoklu kriz koşullarında aynı Yukarı Bakma (Don’t Look Up) filminde olduğu gibi dünyayı yok edecek bir kuyruklu yıldız yeryüzüne yaklaşırken onu yok saymak kadar biçare bir tutum olabilir. İki çözüm yok: Çözüm ya sermaye adına ya emek adına olacak! Çıkış ya sermayenin öncelik ve çıkarlarına göre ya en geniş halk kesimlerinin, toplumun çoğunluğunun en acil ve temel ekonomik ve demokratik ihtiyaçları yönünde olacak. Arası numarası yapanlar ya da böyle bir seçeneğin gerçekten olduğunu sananlar hem kendilerine hem topluma kaybettirecekler.

Sola ve emek hareketine düşen görev ve sorumluluk

Butlan kararı sonrası siyasi sürecin kendi iç mantığı gereği baskın bir seçimle devam etmesi ihtimal dahilinde. Eğer iktidar seçimler için iki yıl beklerse -yeni adımlarla CHP’yi kapatmak, olası yeni parti kuruluşunu engellemek, diğer muhalefet odaklarının yeniden yapılanma içine girmesini engellemek, Mansur Yavaş dahil diğer adayları da seçime sokmamak gibi planları yoksa- butlan kararının siyasi getirisi eriyebilir. Bu senaryoda Kılıçdaroğlu ve destekçisi milletvekilleri erken seçim için gereken oyu tamamlayabilir ya da seçim öncesi mecliste Erdoğan’ın önünü açacak ve tek adam rejimini tahkim edecek 400 milletvekiliyle yeni bir anayasa süreci gündeme getirilebilir. Lakin mevcut ekonomik koşullarda bu hamleler çok riskli ve hepsi geri de tepebilir. Bu durumda CHP’ye kayyum adımıyla birlikte iktidarın hızla Öcalan açılımında adımlar atması, bir demokratik gericilik parantezi açması, eldeki tüm kaynakları yakmak pahasına seçim musluğunu açarak ekonomiyi ve toplumu manipüle edecek şekilde görece bir rahatlık oluşturması gerekir. Ya da zamanın kendi lehine sonuçlar üretmesini bekleyerek, Erdoğan’ın adaylığını garanti alacak şekilde, seçimler için son tarihe kadar devam edebilir.

Hangi yol izlenecek? Kilit nasıl açılacak? Kuşkusuz iktidarın ne yapacağından önce ve esas olarak cevap CHP yönetiminin ortaya koyacağı dirence ve toplumsal muhalefetin seferberlik düzeyine bağlı olarak şekillenecek.

En önemli belirleyen ise sol/sosyalist ve emek hareketinin izleyeceği çizgi olacaktır. Mayıs 2023 seçimlerinde olduğu gibi sınıf bağımsızlığını ve programını askıya alan ve erteleyen tutumlar tekrarlanmamalıdır. “AKP gitsin de nasıl giderse gitsin” bir politika değildir. Siyasi demokrasi hattının savunusu ancak emekçilerin seferberliğiyle korunabilir. Ama emekçiler boşlukta seferber olamaz. Kendi sınıfsal çıkarlarıyla bütünlük içermeyen, sınıfsal içeriğinden boşaltılmış bir genel demokrasi söylemiyle hareket edemez. Seferberliğin bir ittifak zeminine ve acil talepler programına ihtiyaç vardır. Bu ittifak zemini emek ittifakıdır. Emek ittifakı rejimin sadece siyasi değil ekonomi politikalarını da reddeden, sermaye adına rejimde konsolidasyona karşı olduğu kadar rejimde sermaye adına düzeltmelerle de (güçlendirilmiş parlamenter rejim, yarı başkanlık vb.) yetinmeyen emek ve özgürlük eksenli bir politik hattın savunusunu rehber edinmelidir.

Emek ittifakında iki temel acil talep öne çıkarılmalıdır: 

Bir; tüm hak ve özgürlükleri teminat altına alacak şekilde siyasi demokrasinin tesis edilmesi talebidir: Demokrasi için emekçilerin seferberliği! Bu talebin başlangıç noktası mutlak butlanın reddedilmesi, kayyum siyasetine son verilmesi, belediye başkanlarını görevine iadesi ve politik tutsakların ayrımsız özgürlüğüne kavuşmasıdır.

İki; kapitalist burjuva yozlaşmaya karşı emekçilerin öncülüğünde düzenin yeniden inşası: Eşitlik ve hakça paylaşım için Emekçiler Yönetmeli! Bu talebin başlangıç noktası kaynakların emekçiler için harcanması, hayat pahalılığına son verilmesi için tüm ücretlerin yoksulluk sınırı üzerine çıkarılması, bir soygun düzenine dönen faiz ve yap işlet devret modelinin sona erdirilerek tümünün kamulaştırılması, işçi yönetimi ve denetiminin tüm işyerlerinde, okullarda, sendikalarda iş ve emek örgütlerinde ve hayatın tüm alanlarına uygulanmasıdır.

Bolivya halkının mücadelesini destekleyelim!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, ülkenin içinde bulunduğu yağmaya, ekonomik ve toplumsal felakete karşı Bolivya halkının büyük mücadelesine uluslararası destek verilmesi gerekliliğini ifade ediyoruz.

Halk seferberliği Bolivya’nın başkentini kuşatmış durumda. Bolivya İşçi Merkezi (COB), köylü sendikaları, yerli halkların örgütleri, mahalle sakinleri ve çeşitli sektörlerden emekçilerin yol blokajı başkent La Paz kuşatma altında tutuyor. Bu mücadele eylemi, bugün başkanın istifasını talep ediyor, Rodrigo Paz’ın sağcı hükümetini ve ülkenin toprak sahibi oligarşisi ile çokuluslu şirketlerin hizmetindeki rejimini köşeye sıkıştırıyor.

Hükümet, blokajları kırmak ve seferberliği ezmek amacıyla polis ve ordunun birlikte yürüttüğü vahşi bir baskı dalgası başlattı. Şimdiden 4 ölü, 100’den fazla yaralı ve onlarca tutuklu var. Ayrıca COB’un başlıca önderi Mario Argollo hakkında yakalama emri çıkarıldı. Buna rağmen seferberlik sürüyor, çünkü yol blokajı hükümet merkezinde derinleşiyor ve ulusal düzeye yayılıyor.

Rodrigo Paz’ın sağcı hükümeti, emekçi halkın ekonomisini yıkıyor ve onu aşırı yoksulluğa sürüklüyor. Temel tüketim sepetindeki ürünlerde yüzde 60’ın üzerinde büyük bir enflasyon yaşanmasına rağmen hükümet ücret artışlarını iptal etti; köylülerin ve yerlilerin topraklarını ellerinden alıp, ülkenin bütün topraklarına el koymak isteyen tarım oligarklarına teslim etmeyi amaçlayan bir yasa çıkarmak istiyor.

Bu oligarklar, ülke yüzölçümünün yüzde 10’ununa karşılık gelen 10 milyon hektar ormanın iki yıl önce yanmasına yol açmışlardı. Amaçları bu topraklara el koymaktı ve bu durum ülkenin tamamında daha az yağışla birlikte bir iklim felaketine neden oluyor. Üstelik hem toprak sahibi oligarşi hem de çokuluslu şirketler başlıca zenginliklerin tümünü, ürünlerin büyük bir bölümünü, altını ve diğer madenleri, ayrıca ihracattan kazandıkları dolarları ülke dışına götürüyor. Paz hükümeti ise bu kesimlerin zaten sınırlı düzeyde ödediği vergilerin bir kısmını dahi kaldırdı.

Söz konusu olan, Bolivya’nın bütünüyle yağmalanmasıdır. Bu yağma daha önce başlamış ve Evo Morales liderliğindeki MAS hükümetleri döneminde de yaşanmış olsa da, Rodrigo Paz’ın mevcut hükümeti bunu derinleştiriyor.

Rodrigo Paz, kendini her türden yalanla haklı göstermeye çalışıyor. Bunlardan biri de bütün protestoların Evo Morales tarafından kışkırtıldığı iddiası.

Seferberlikler başladıktan sonra Evo Morales de gösteri çağrısı yaptı ve kendini Paz hükümetine alternatif olarak sunmaya çalışıyor. Oysa kendisi, yıllar önce tarım olgiarkları ve çokuluslu şirketlerle anlaşmalar yapmaya başlamıştı. Hükümete karşı gösteri yapanların büyük bölümü ise Evo’nun adını bile anmıyor.

Bolivya İşçi Merkezi ve diğer örgütlerin öncülük ettiği kahramanca halk direnişi, şimdi Rodrigo Paz hükümetinin gitmesini gündeme getiriyor.

İUB-DE olarak, İUB-DE’nin Bolivya seksiyonu Emekçi Halkın Alternatifi’nin de parçası olduğu İşçi Partisi’nin (PT) önerisini destekleme çağrısı yapıyoruz: Rodrigo Paz gitmeli; COB ve mücadele hâlindeki örgütlerden oluşan ve ülkeyi bu felaketten kurtaracak bir geçiş hükümeti kurulmalı; halk örgütlerinin özgür katılımıyla serbest seçimler yapılmalıdır.

Rodrigo Paz hükümeti şu anda Trump’ın ve Latin Amerika’da ona en çok boyun eğmiş sağcı hükümetlerin uluslararası desteğine sahip. Bunlar arasında Arjantin’de Milei, Şili’de Kast ve Ekvador’da Noboa hükümetleri bulunuyor. Hatta doğrulanmamış iddialara göre Trump, Rodrigo Paz’a destek için asker ve silah gönderebilir.

Bütün bunlar nedeniyle Bolivya emekçi halkıyla uluslararası dayanışma göstermek ve baskıyı teşhir etmek büyük önem taşıyor. İUB-DE olarak, her ülkede sokaklarda, büyükelçiliklerin ya da konsoloslukların önünde, Bolivya emekçi halkının ve yoksul kesimlerin mücadelesini destekleyen birleşik eylemler gerçekleştirme çağrısı yapıyoruz. Rodrigo Paz defol, baskıya son, COB ve mücadele hâlindeki örgütler hükümeti için.

22 Mayıs 2026

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Güney Kore’de taşımacılık işçilerinin büyük zaferi

0

Nisan ayında Güney Kore’de KPTU-Trucksol sendikası üyesi kamyon şoförleri bir işçinin polis müdahalesi sırasında kamyon altında kalarak ölmesine varan militan bir grevin ve ulusal bir seferberliğin ardından platform ekonomileri ve kendi hesabına çalışma modeline karşı büyük bir zafer kazandı.

Güney Kore’nin en büyük mağaza zincirlerinden biri olan CU BGF’nin ürün taşımacılığını yapan KPTU-Trucksol üyesi kamyon şoförleri dört katmanlı bir taşeron zincirinin en alt katmanında çalışmaktaydılar. Bu güvencesiz model gereği tüm operasyon maliyetlerini kendileri karşılıyor, geçinebilmek için günde iki sefer yapıyor, 13 saati aşan sürelerle çalışıp ve sonuç olarak da ayda ancak 3 milyon Kore wonu (yaklaşık 2.000 ABD doları) kazanıyorlardı. İnsanca bir çalışma koşulu olan tek seferlik işgünü ise zarar etmeleri anlamına geliyordu. Buna ek olarak şoförler gece çalışmasında herhangi bir ek ücret almamakta; ayda 25-26 gün, neredeyse hiç dinlenmeden çalışmaktaydı. Aşırı hava koşullarına maruz kalırken, yükleme ve boşaltma işlerini de yapmaktaydılar. Kamyon şoförlerinin KPTU-Trucksol sendikasında bir araya gelmelerinin ardından, CU BGF’nin işçi ve sendika düşmanı tavrı ile toplu sözleşme talebini reddetmesi üzerine sendika 5 Nisan tarihinde greve başladı.

“Kendi hesabına çalışan işçiler” modeli

Taşeron işçilik başta çokuluslu emperyalist şirketler olmak üzere, dünya genelinde burjuvazinin sömürüyü artırmak ve işçi sınıfını örgütsüz bırakmak adına dört elle sarıldığı bir model oldu. Dünya genelinde sendikalar ve işçi sınıfı taşerona karşı verdiği mücadelelerde kimi kazanımlar elde etmiş olsa da burjuvazi bu taşeron modeline paralel olarak “kendi hesabına çalışan işçiler” modeliyle canavarca baskısını bir üst aşamaya çıkardı.

Türkiye’de “esnaf kurye” olarak bilinen bu modelde kuryeler ve şoförler hukuken kendi hesaplarına çalışan kişiler olurken şirketler de iş güvencesi, sigorta vb. yükü taşımaksızın sözleşmeler yapıyorlar. Genellikle bu işçiler kendi adlarına bir şirket kurdukları için hukuken işveren olarak görünüyor ve sendika üyesi olma hakları ellerinden alınmış oluyor.

KPTU-Trucksol üyeleri Ocak ayından beri bağlı bulundukları taşeron zincirinin halkalarından biri olan BGF Retail ile toplu sözleşme yapılmasını isterken taşeron zincirinden bir diğeri olan BGF Retail, şoförlerin seferini teke düşürerek BGF Logis aracılığıyla üyelere karşı tazminat davaları açtı.

Seo Gwang-seok’un öldürülmesi ve yasal engeller

Dünyanın her yerinde alışkın olduğumuz üzere bu stratejik greve de polisin ve hükümetin işçi ve sendika düşmanı müdahalesi gecikmedi. Nisan ayının ortalarında polisle çatışmalar başlarken, 20 Nisan tarihinde grevlerini güçlü bir şekilde sürdüren işçilere polis saldırdı. Müdahale sırasında, sabah saat 11:45’te Seo Gwang-seok adlı bir işçi kamyon altında kalarak öldürüldü. Bu trajik kaybın hemen ardından İstihdam ve Çalışma Bakanlığı, KPTU-TruckSol’un protestosu sırasında meydana gelen can kayıplarının “Sendikalar ve Çalışma İlişkileri Düzenleme Yasası’nın 2. Maddesi kapsamındaki asıl işveren-alt işveren toplu pazarlık meselesinin ötesine geçen” bir durum oluşturduğunu belirtti ve KPTU-TruckSol üyelerini “küçük işletme sahipleri” ya da “kendi hesabına çalışanlar” olarak nitelendirdi. Bu açıklama ile beraber Seo Gwang-seok’un öldürülmesinden doğrudan doğruya şirket, hükümet ve polis teşkilatının sorumlu olduğu açıkça ortaya çıktı. KPTU-Trucksol’un grevine yapılan saldırı aslında Güney Kore genelinde kendi hesabına çalışanların, işçi olarak değerlendirilmeyerek toplu sözleşme haklarını gasp etmek için yapılmıştı.

Aslında, serbest çalışan işçiler ile platform ekonomisi kapsamında çalışan işçiler, Güney Kore’de iş hukuku kapsamının genişletilmesine yönelik stratejik davalar ve kampanyalar yoluyla sendikalaşma ve toplu pazarlık yapma hakkını giderek artan biçimde kazanmışlardı. Hükümet ve sermaye, KPTU-TruckSol’u geleneksel olarak “yasal olmayan bir sendika” olarak nitelendirmiş olsa da bu yapı aslında yasal olarak kayıtlı bir sendika olan KPTU’ya (Kore Kamu Hizmeti ve Ulaştırma İşçileri Sendikası) bağlı bir yapı idi.

Sendika üyeliği ve toplu pazarlık kapsamını genişleten son içtihatlar ve yasal değişiklikler, bu tür iddiaları geçersiz kılmıştı; Nitekim Çalışma ve İstihdam Bakanı da grev süreci sırasında bu yaklaşımı sonunda kabul etti.

Grev ayrıca “Güvenli Ücretler” (Safe Rates)[1] sisteminin genişletilmesi gerekliliğini de ortaya koydu. Bu sistem bazı serbest çalışan kamyon şoförleri için asgari ücret standartlarını güvence altına almakla birlikte, henüz perakende sektörüne uygulanmamaktaydı. CU şoförleri Güvenli Ücretler kapsamına dahil edilmiş olsaydı, büyük olasılıkla greve gitmek zorunda kalmayacaklardı.

Grevle uluslararası dayanışma

Seo Gwang-seok’un öldürülmesinin ardından grev ulusal çapta bir seferberliğe döndü ve uluslararası ölçekte 20’den fazla sendikanın desteği ile sürdü. Sendikanın düzenlediği mitinge 10 bin kadar işçi katılırken, bu mitingde ve sonrasında, cenaze töreninde kurulan platformdan yayınlanmak üzere dünyanın çeşitli yerlerinden görüntülü mesajlar da yayınlandı. Bu mesajların içerisinde Türkiye’den Tüm Taşıma İşçileri Sendikası (TÜMTİS) adına Sedat Durel’in okuduğu mesajının yanı sıra İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) adına Arjantin’den İşçilerin Sol Cephesi-Birlik (FIT-U) milletvekili Juan Carlos Giordano’nun ve mücadeleci demiryolu işçileri sendikası liderlerinden Ruben Pollo Sobrero’nun mesajları da iletildi.

KPTU-TruckSol’ün tüm bu saldırılara yanıtı oldukça güçlü ve etkili oldu: Jinju, Jincheon ve Wonju’daki (sonuncusu 28 Nisan’da) CU BGF lojistik merkezleri bloke edildi. 26 ve 27 Nisan’da KPTU basın açıklamaları, 28 Nisan’da ise Seul ve Jinju’da KPTU’nun da bağlı olduğu Kore Sendikalar Federasyonu (KCTU) kitlesel mitingler gerçekleştirdi. 28 ve 29 Nisan tarihlerinde yemek dağıtım kuryeleri ile beraber Çalışma Bakanlığı’ndan Kara, Altyapı ve Ulaştırma Bakanlığı’na, oradan Jincheon’daki CU BGF direniş alanına ve ardından Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na uzanan iki günlük bir konvoy düzenledi.

Tüm bu eylemlerin temel vurgusu, CU BGF grevinin taleplerini aşarak ulusal çapta Şehit Seo adına platform işçilerinin ve özel istihdamlı işçilerin temel çalışma haklarının tanınması ve Güvenli Ücret Sistemi’nin genişletilmesi oldu.

Grev kazandı, sendika tanındı

Bu güçlü mücadelenin ardından kazanımlar birbirini izledi. 30 Nisan’da CU BGF şoförlerinin ücret ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi için anlaşmaya varıldı. Şehit Seo Gwang-seok için özür ve tazminat kazanıldı. Bu onurlu kazanımları bir başka saldırının nihai olarak geri püskürtülmesi izledi: BGF’nin TruckSol’ün yasal bir sendika olmadığı yönündeki diğer şirketlerin de elini güçlendirecek iddiasına karşı Seul Çalışma İlişkileri Komisyonu, diğer dağıtım şirketlerine karşı açılan davada, TruckSol’un yasal olarak kayıtlı bir sendikanın (KPTU) bağlı birimi olarak meşruiyetini fiilen tanıyan bir karar verdi.

Sendika, kendisine uluslararası dayanışma gönderen sendika ve federasyonlara zaferini şu cümlelerle ifade etti: “Trajik koşullar altında doğmuş olsa da bu zafer hepimizin ortak zaferidir ve istihdam statüsü ne olursa olsun tüm işçiler için haklar ve standartlar mücadelesini büyütmek adına bir temel oluşturmalıdır.”

Güney Kore’deki bu mücadele dünya sınıflar mücadelesi adına çok önemli bir gerçeği yeniden ortaya çıkarıyor. Güney Kore işçi sınıfı yakın zamanda olağanüstü hale karşı direnip kazanmışken, şimdi de çokuluslu şirketlerin en saldırgan iş modellerinden biri olan “kendi hesabına çalışma” modeline dair de önemli bir mücadele pratiği sundu.


[1] Türkçeye “Güvenli Ücretler” sistemi olarak çevrilebilecek olan “Safe Rates” kampanyası Uluslararası Taşımacılık İşçileri Federasyonu’nun (ITF), taşeron, kendi hesabına çalışan ve platform çalışanlarını hedefleyen uluslararası kampanyanın adıdır. Bu kampanyanın amacı, kendi hesabına çalışan, taşeron olan ya da platform ekonomisine bağlı olan işçilerin asıl işvereni bağlayıcı kılacak şekilde TİS’ten faydalanmasını sağlamaktır. Kampanya şu ana dek Avusturalya ve Güney Kore’de olmak üzere yönetmeliklerde değişiklik yapılıp tanınarak kimi başarılar elde etmiş durumda.

Hukuk köşesi: işe iade davası

0

İşe iade davası, 4857 sayılı İş Kanunu kapsamında, iş sözleşmesi geçersiz bir sebeple feshedilen işçinin işine geri dönmesini sağlayan bir dava türüdür. Bu dava, işverenin fesih yetkisini kısıtlayan en güçlü “iş güvencesi” mekanizmalarından biridir. Bir işçinin işe iade davası açabilmesi için işyerinde en az 30 işçi çalışıyor olması, işçinin o işyerinde en az 6 aylık kıdeminin bulunması ve iş sözleşmesinin belirsiz süreli olması gerekir. Bu şartların varlığı ve işverence yapılan geçersiz bir feshin varlığı halinde işverene karşı işe iade talepli dava açılabilir.

İşe iade davasında, dava açılmadan önce zorunlu olarak tüketilmesi gereken arabuluculuk yolu mevcuttur. İşçinin öncelikle işverene karşı işe iade talebiyle arabuluculuk yoluna başvurması gerekir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken en önemli husus, arabulucuya başvuru süresidir. İşçi, fesihten itibaren 1 ay içinde arabuluculuğa başvurmak zorundadır. Aksi halde işe iade talebinde bulunamaz. Arabuluculuk sürecinde anlaşma sağlanamaması halinde, arabulucu tarafından düzenlenen son tutanak tarihinden itibaren iki haftalık süre içinde iş mahkemelerinde dava açma hakkına sahiptir.

İşçi işe iade talebiyle açtığı davada aynı zamanda boşta geçen süre ücreti ve işe başlatmama tazminatı talep edebilir. Gazetemizin bir önceki sayısının Hukuk Köşesi’nde yer alan Sendikal Tazminat başlıklı yazıda detaylı yer verdiğimiz üzere, feshin sendikal sebeple yapılması halinde işçi, işe iade talepli açacağı davada sendikal tazminat talebinde de bulunabilir.

Mahkeme tarafından işe iade kararının verilmesi ve bu kararın kesinleşmesi ile birlikte, işveren tarafından yapılan fesih yapılmamış/geçersiz sayılır. İşe iade kararının kesinleşmesinden itibaren 10 iş günü içinde işverene işe başlamak üzere başvuru yapılması zorunludur. Başvurunun ileride ispat sıkıntısı yaşanmaması adına noterden gönderilecek ihtarname ile yapılması önerilir. Yapılan başvurunun ardından işveren 1 ay içinde işçiyi işe davet etmekle yükümlüdür. İşveren, bu süre içinde işçiyi işe davet etmez ise, işe başlatmama tazminatını ödemekle yükümlü olur. Bu halde işçi ek olarak, yapılan yeni fesih ile birlikte feshe bağlı alacaklarını da (kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, yıllık izin ücreti) işverenden talep edebilir.

İşverenin işçiyi belirtilen süre içinde işe davet etmesi halinde işçi işe dönmek zorundadır. Aksi halde işçinin yaptığı başvuru samimi olmayacağından işçi, dava ile hak kazandığı işe başlatmama tazminatını talep edemez. İşverenin daveti üzerine işe başlayan işçi, fesihten önce sahip olduğu koşulda işe iade edilmek zorundadır. İşçiye aynı çalışma şartlarının ve özlük haklarının sunulması gerekir. Aksi takdirde işveren tarafından yapılan işe davet de samimi kabul edilmez. Gerekli şartların varlığı halinde işçi bu kez haklı veya geçerli nedenle iş akdini sona erdirebilir. Diğer işçilik alacaklarının yanı sıra işveren tarafından yapılan işe davet de samimi olmadığından işe başlatmama tazminatını da talep edebilir.

İşe davet prosedüründen bağımsız olarak işveren boşta geçen süre ücretini işçiye ödemekle yükümlüdür. Boşta geçen süre ücreti, işçinin işsiz kaldığı süreye karşılık 4 aylık giydirilmiş brüt ücret olarak hükmedilir.

ÇEVBİR anketi, çevirmenlerin güvencesiz koşullarını ortaya koydu

0

Çevirmenler Meslek Birliği (ÇEVBİR), kitap ve altyazı/seslendirme çevirmenlerinin çalışma koşullarını tespit etmek için üyeleriyle yaptığı 2026 Yılı Çalışma Koşulları Anketi’nin sonuçlarını paylaştı. Ankette aylık kazanç, sağlık ve emeklilik durumu, telif ve ödeme koşulları gibi başlıklarda sorular yer aldı.

Anketin en çarpıcı sonuçları arasında düşük gelir seviyesi yer alıyor. Sonuçlara göre serbest çevirmenlerin yüzde 31’i asgari ücret altında kazanırken, yüzde 51’i 35 bin TL altında kazanarak açlık sınırı bandında kalıyor. Ayda 55 bin TL üstü kazananların oranı sadece yüzde 8,6. Katılımcıların yarısından fazlası, yayınevlerinden ödemesini zamanında ve düzenli olarak alamıyor.

Düşük gelir seviyesiyle bağlantılı olarak, katılımcılarının yalnızca yüzde 37,4’ü sadece kitap çevirisiyle geçinebildiğini ifade ediyor. Kalan yüzdelik dilimse ek iş zorunluluğunu gösteriyor. Katılımcıların çoğunluğu kitap çevirisiyle beraber tam zamanlı iş yapması veya başka alanlarda da çeviri yapması gerektiğini belirtiyor.

Sosyal güvence ve emeklilik hayal

Anket sonuçlarına göre serbest çevirmenlerin yüzde 74,1’i emeklilik için hiçbir şekilde birikim yapamıyor. Katılımcıların yüzde 31’inin genel sağlık sigortası eşi veya ailesi üzerinden karşılanırken yüzde 17,2’sinin hiçbir sosyal güvencesi yok. Bu genel tablo sonucunda katılımcıların neredeyse yarısı çeviri mesleğini tam zamanlı sürdüremeyeceğini ya da bırakmayı düşündüğünü belirtiyor.

Altyazı ve seslendirme çevirmenleri açısından da benzer bir tablo mevcut. Katılımcıların yüzde 87,5’inin serbest çalışıyor olması, bu alanda da güvensizliğin boyutunu gösteriyor. Yüzde 50’si asgari ücret bandında kazanırken hiçbiri emeğinin ücret karşılığını alabildiğini ifade etmiyor.

ÇEVBİR’in anketi, çevirmenlerin sosyal güvenceden yoksun ve belirsiz çalışma koşullarına dair önemli veriler ortaya koyuyor.

Mutlak butlan kabul edilemez! Siyasi demokrasi için emekçilerin seferberliği!

0

İşçi Demokrasisi Partisi’nin CHP’ye yönelik “mutlak butlan” kararına ilişkin açıklaması.

Mutlak Butlan iktidarın seçimleri kazanamayacağının, sandıktan çıkamayacağının kesin ilanıdır! İktidar sandıktan ölesiye korkmakta, halk iradesinden kaçmaktadır!

Mutlak Butlan kararının çıkma nedeni Cumhur İttifakı’nın olası ilk seçimleri kaybedeceğinin kesinleşmiş olmasıdır.

İktidarın Mart 2024 yerel seçimleriyle resmileşen gerileme ve yenilgi süreci son iki yılda derinleşen siyasi ve ekonomik krizlerle birlikte geri döndürülemez bir nitelik kazanmıştır.

İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesi, ardından yolsuzluk ve casuslukla suçlanıp belediye başkanlığının da düşürülerek tutuklanmasına neden olan 19 Mart yargı operasyonu iktidarın sandıktaki yenilgiyi bertaraf etme girişimidir.

Mutlak Butlan kararı muhalefete dönük bu yargı müdahalesinin bir devamı niteliğindedir. İktidar sandıktan ölesiye korkmakta, halk iradesinden kaçmaktadır!

Konu Ekrem İmamoğlu, Özgür Özel ya da CHP değildir. İktidar rakiplerini isim isim belirleme, içerme ya da yok etme hedefiyle bir majestelerinin muhalefeti yaratma siyaseti gütmektedir. İktidarın amacı halk iradesini yok ederek seçme ve seçilme hakkını yok etmektir.

Tek adam rejimi bir azınlık iktidarı durumuna düşmüştür. İktidar siyasal demokrasiyi ayaklar altına alarak ömrünü uzatma gayretindedir.

Muhalefet tüm renkleriyle ve kesimleriyle iktidarın siyasi demokrasiyi ayaklar altına almasını besleyecek her tür meşrulaştırma ilişkisinden uzak durmalı, iktidarın antidemokratik siyasetini teşhir etmeli, siyasi demokrasi temelinde hak ve özgürlükler için bir arada durarak mücadele etmelidir.

Çözüm seçimleri pasif bir şekilde beklemekten değil, Tek Adam rejimine karşı toplumsal seferberliği yükseltmekten geçmektedir. Siyasi demokrasi emekçilerin seferberliği üzerinde yükselecektir!

Mutlak Butlan kararı hukuksuzdur, derhal geri alınsın!

Kayyum siyasetine son! Belediye başkanları göreve! Politik tutsaklara özgürlük!

21 Mayıs 2026

İşçi Demokrasisi Partisi

Bir kavram: eşel mobil

0

Emperyalist savaşın etkisinin Türkiye’deki akaryakıt fiyatları üzerindeki kaçınılmaz etkisiyle hükümet, geçici olarak “eşel mobil” sistemine geçildiğini duyurdu. Bu terim Fransızcadan geliyor; échelle ölçek anlamına gelirken, mobile de hareketli anlamına geliyor. Türkiye’de güncel olarak kullanıldığı anlamıyla, akaryakıt fiyatları belirli bir seviyenin üzerine çıktıkça, akaryakıttan alınan ÖTV’nin indirilmesiyle artışın tüketici tarafındaki etkisinin hafifletilmesi kastediliyor.

Ancak bir kavram olarak eşel mobil yalnızca bu tür uygulamalarda değil, Troçki’nin Geçiş Programı’nda da karşımıza çıkıyor. Devam eden kısımda bu metinde bahsedildiği anlamıyla “eşel mobil” ya da daha önce Türkçeleştirildiği haliyle “oynak merdiven” kavramını inceleyeceğiz.

Troçki, Geçiş Programı’nda ücretler ve çalışma saatleri için birbiriyle bağlantılı iki ayrı oynak merdivenden bahseder. Özellikle çözülme koşulları altında, hatta güncel duruma benzer şekilde savaşın yaklaşmakta olduğu dönemlerde artan ve kapitalist sistemin abesliğini özetleyen iki temel ekonomik kötülüğe; yani işsizlik ve yüksek fiyatlara karşı genel mücadele sloganları ve yöntemlerine ihtiyaç olduğunu söyler.

Kapitalistlerin ya da reformistlerin enflasyon ya da istikrar politikalarını aynı kazığın iki ucu olarak niteler. Bunlar emekçiler için bir çözüm sunamaz. Hayat pahalılığıyla gerçek anlamda mücadele etmek için kullanılabilecek tek slogan, ücretlerin oynak merdiven sistemine göre ayarlanmasıdır. Bununla ifade edilen; ücretlerin tüketim mallarındaki fiyat artışı oranında otomatik ve sürekli olarak artırılmasının toplu sözleşmelerle güvence altına alınmasıdır.

İki büyük ekonomik beladan hayat pahalılığına karşı kullanılacak olan slogan budur. Bir diğer belanın da işsizlik olduğunu söylemiştik. Geçiş Programı’ndaki ilgili bölümde Troçki, sömürü toplumunda işçilerin elinde kalan yegâne ciddi hakkın çalışma hakkı olduğuna değinir. Bu hakkın gerçek anlamda güvence altına alınabilmesi için, dönemsel ya da yapısal işsizliğe karşı da işgücünün oynak merdiven sistemine göre ayarlanması ve kamu hizmetlerinin genişletilmesi sloganı kullanılmalıdır.

Bundan kasıt, bütün işlerin bütün mevcut işçiler arasında paylaştırılmasıdır. İşçilerin aldıkları eski ücretler değişmeksizin, iş süresi bu yeni işbölümüne göre kısaltılmalıdır. Tabii ki bu sisteme ücretlerin de enflasyon oranında artması eşlik etmelidir.

Troçki, kapitalistlerin elbette bunun gerçekçi olmayışı üzerinde duracaklarını, hatta bazı şirketlerin bu sistemle batabileceklerini söyler. Ancak burada sorunun bir maddi gerçekçilik sorunu olmadığının altını çizer. Sorun bu taleplerin karşılanmasının gerçekçi olmaması değildir. Sorun, kapitalizmin bu talepleri karşılayabilecek güce sahip olmamasıdır. Dolayısıyla sloganın işaret ettiği yer açıktır: Kapitalizm bu kabiliyete sahip değilse emekçilerin hayatları değil, kapitalizmin kendisi yıkılmalıdır.

Zamlar geri alınsın!

0

Türkiye’de emekçiler için hayat her geçen gün daha da pahalılaşıyor. Ücretler erirken, elektrikten doğalgaza, gıdadan barınmaya kadar her kalemde zamlar peş peşe geliyor. En temel tüketim maddesi olan ekmeğe gelen zamlar emekçinin sofradaki dilimin küçüldüğünün en açık göstergesi. Nisan ayında elektrik ve doğalgaza yapılan yüzde 25’lik zam ise zaten ağır olan yaşam koşullarını daha da kötüleştirmiş durumda. Enerjiye gelen bu artışlar yalnızca faturaları şişirmekle kalmıyor; iğneden ipliğe her şeye yeni zamlar olarak geri dönüyor.

Resmi veriler bile tabloyu gizleyemiyor. TÜİK’in açıkladığı verilere göre tüketici fiyatlarındaki artış yılbaşından bu yana yüzde 14,64’e, yıllık artış ise yüzde 32,37’ye ulaştı. ENAG verilerine göre ise yıllık enflasyon yüzde 55,38. Bu tablo, ücretlerdeki erimeyi de açıkça gösteriyor. Çalışma ekonomisi uzmanı Aziz Çelik’in hesaplamasına göre asgari ücret daha yılın ilk dört ayında 4 bin 110 lira eridi. Maaşlar daha cebe girmeden buharlaşıyor, milyonlarca emekçi açlık sınırının altında ücretlerle hayatta kalma mücadelesi veriyor. İktidarın 2026 yılı için açıkladığı yüzde 16’lık enflasyon hedefi ise daha yılın ortası gelmeden fiilen çökmüş durumda.

Şu çok açık: Enerji maliyetleri, döviz artışı ya da küresel gelişmeler bahane edilerek yapılan zamların faturası doğrudan emekçilere kesiliyor. Emekçinin yaşamını sürdürebilmesi için gerekli olan her şey daha erişilmez hale geliyor. Oysa aynı dönemde şirketler teşviklerle, vergi indirimleriyle desteklenmeye devam ediyor. Bunun son örneği, kurumlar vergisinde yapılan indirim oldu. Üretici kurumlar ile zirai üretim yapan kurumların ödeyeceği kurumlar vergisi oranının yüzde 25’ten yüzde 12,5’ye düşürülmesi kabul edildi. Bir diğer düzenleme de yurt dışındaki ve yurt içindeki kayıt dışı varlıkları ekonomiye “kazandıracağı” öne sürülen “Varlık Barışı” oldu. İktidar, ekonomide yaşadığı sıkışmayı kaynağı belirsiz paraların da aklanmasına sebep olacak bu tip yollarla aşmaya ve vergi indirim ve muafiyetleri ile yine sermayeyi memnun etmeye devam ediyor.

Bu karşın bugün milyonlarca işçi, emekçi, kadın ve genç sermayeden yana bu sistemin kendisine kestiği faturayla yüzleşmek, baş etmek zorunda. Bizler bir ekonomik-siyasal tercihin bedelini ödüyoruz! Maliyetleri bahane ederek her şeye zam gelmesini meşrulaştıran; ama söz konusu ücretler olduğunda onu da maliyet gördüğü için zam yapmayan bir ekonomi-politiğin sonuçlarını yaşıyoruz. Oysa onların maliyet gördüğü bizim hayatta kalma mücadelemiz; ücretlerimizle birlikte günden güne eriyen sofradaki ekmeğimiz, sağlığımız, geleceğimiz…

Bunun farkında olmak, öfkemizin de mücadelemizin de bugün sadece hayat pahalılığına karşı değil; bize bunu dayatan, sermaye çıkarına faturayı bize ödetenlere karşı olduğunu da ifade etmek çok kritik. Başka bir seçenek olduğunu, buna mahkûm olmadığımızı biliyoruz! Faturayı emekçiye değil, sermayeye ödetecek bir ekonomik program ve politik hat mümkün! Ancak bunun için acil taleplerimiz etrafında emekten, işçiden yana bir mücadeleyi örgütlemek gerekiyor.

  • Temel gıda ve tüketim maddelerine, elektrik, su, doğalgaz, akaryakıt ve ulaşıma yapılan zamlar geri alınsın! Enerji, barınma ve gıda gibi temel ihtiyaçlar sübvanse edilsin; bu yük sermayeye ödetilsin. Kaynak ihtiyacı için zenginlerden artan oranlı servet vergisi alınsın!
  • Ücretler insanca yaşayacak düzeye çıkarılsın; gerçek enflasyon oranında otomatik artırılsın. Bugün ara zam ihtiyacı bir tercih değil, zorunluluktur!
  • Enerji üretimi, iletimi ve dağıtımı başta olmak üzere stratejik sektörler tazminatsız kamulaştırılsın; kâr amacı gütmeden, halkın ihtiyaçları doğrultusunda organize edilsin.