Ana Sayfa Blog Sayfa 5

Saif AbuKeshek ile söyleşi: “Filistin’in her türden seferberliğe ihtiyacı var”

0

Bu söyleşi, Siyonist İsrail’in 29 Nisan’da Küresel Sumud Filosu’na yasadışı bir şekilde müdahale etmesinden 24 saat önce gerçekleştirilmişti. Arjantin’de Sosyalist Sol (IS) ve FIT-U (Sol Cephe-Birlik) milletvekili olan Mónica Schlotthauer, filonun Batolo (Amqa) gemisindeydi. Mónica, Katalan-Filistinli aktivist Saif AbuKeshek ile bu söyleşiyi, Saif başka bir gemiye transfer edilmeden önce Batolo’da gerçekleştirmişti.

Arjantin’de demiryolu işçisi olan Mónica Schlotthauer, İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) bir üyesi. Mónica Yunanistan’ın Girit Adası yakınlarındaki uluslararası sularda Siyonizmin ordusu tarafından kaçırılan ve daha sonra serbest bırakılarak İstanbul’a getirilen filo katılımcıları arasındaydı.

Saif ise soykırımcı İsrail devleti tarafından kaçırılıp gözaltına alınmış ve Brezilyalı Thiago Avila ile birlikte 9 Mayıs’a kadar tutsak edilmişti. Saif’in söyleşideki açıklamaları, onun Filistin halkını ve tüm dünya halklarını savunmadaki tutarlılığının yanı sıra demokratik ve insani açıdan mücadeleci karakterini ortaya koymaktadır.

Mónica: Saif, Arjantin’de ve diğer ülkelerde seni tanımak isteyen insanlar için biraz kendinden, nereli olduğundan ve hikâyenden bahseder misin?

Saif: Benim adım Saif. Batı Şeria’nın kuzeyindeki Askar adlı mülteci kampında doğdum. Burası Nablus şehrinin yakınında. Ailem, babamın 1948’de doğduğu Yafa[1] yakınlarındaki bir kasabadan geliyor. Tam adım biraz uzun: Saif Ashfem Camel Yavergsev Mahmud AbuKeshek. Ben hariç tüm ailem orada doğdu; çünkü ben mülteci kampında doğdum. Birinci İntifada sırasında büyüdüm. Hem annem hem babam siyasi tutukluydu ve benim de Batı Şeria’da kendi deneyimlerim oldu. Birkaç kez tutuklandım, protestolar sırasında birkaç kez üzerime ateş açıldı. Filistin’de olağan olduğu üzere, her Filistinli ailenin işgalden zarar görmüş en az bir üyesi vardır. Sanırım aile fertlerini kaybeden diğer ailelerle karşılaştırıldığında biz oldukça şanslıydık. Barselona’da yaşıyorum, iki kızım ve bir oğlum var. Yaptığım her şeyi öncelikle onlar ve hepimizin geleceği için yapıyorum.

Mónica: Küresel Sumud Filosu’ndan bahseder misin? Nasıl ortaya çıktı ve amacı nedir?

Saif: Filoların ilk kez 2008’de, Gazze ablukası başladığında ortaya çıktığını biliyoruz ve o zamandan beri çeşitli girişimler organize edildi. Geçen yıl, uluslararası kampanyaların düzenlenmediği uzun bir aradan sonra, aynı anda üç kampanya yapıldı: ablukayı kırmak üzere yola çıkan Madleen gemisi, Kuzey Afrika’dan Sumud Konvoyu ve 80 ülkeden 4 bin kişinin Kahire’ye giderek Refah’a yürümeye ve ablukayı kırmaya çalıştığı Küresel Gazze Yürüyüşü.

Bu üç hareketi bir araya getirip durumun nasıl ilerlediğini görmek ve iletişimi ortak şekilde organize etmek istedik. Üç girişim de baskıyla karşılaşınca “Güçlerimizi birleştirelim, konuşalım ve tek bir kampanya koordine edelim,” dedik. Böylece Küresel Sumud Filosu doğdu.

Birlikte çalışmaya başladıktan kısa süre sonra Güneydoğu Asya’dan Sumud Santara da bize katıldı. O zamandan beri bu dört koalisyon birlikte çalışıyor. Filo geçen yıl organize edildi ve soykırım sırasında ablukayı kırmaya çalışan en büyük filo oldu. Şimdi ise çok daha büyük bir filoyla geri döndük; üstelik çok daha karmaşık bir siyasi ortamda. Ancak son altı aydır süren tam bir sessizliğin ardından, İsrail’in 740’tan fazla Filistinliyi öldürdüğü ve ateşkes anlaşmalarını en az 2073 kez ihlal ettiği sözde bir “ateşkes” ortaya çıktı. Daha iki gün önce sözde geçici olması gereken Sarı Hat’ı genişleteceklerini açıkladılar. Ancak sahadaki gerçeklik değişmedi; soykırım durmadı. İsrail geri çekilmedi ve sınırlarını genişletti. Yani daha fazla toprağı sömürgeleştirdi. Batı Şeria’da daha fazla toprağa el koymak ve daha fazla Filistinliyi yerinden etmek için yeni yasalar çıkardılar. Yalnızca Filistinli mahkûmlara uygulanacak ölüm cezasını onayladılar. Dahası, mahkûmlara yönelik fiziksel ve cinsel işkenceler de sürüyor.

Sözde barış süreci ve ateşkes konuşulurken geçen bu altı ay boyunca İsrail saldırganlığını yalnızca artırdı. Filistinlilere daha fazla saldırdı ve uluslararası alanda hiçbir yaptırıma maruz kalmadan, hükümetlerin ve Avrupa Birliği’nin suç ortaklığıyla onları bombaladı. Avrupa Birliği ise daha iki gün önce İsrail ile ortaklık anlaşmasının süresini uzatma kararı aldı.

Bu girişimi gerçekten çok zor ama gerekli bir ortamda başlatıyoruz. Altı ay öncesinden çok farklı bir durum var. 31 Ağustos’ta Barselona’dan yola çıktığımız zamandan çok farklı. Ama yine de gerekli.

Mónica: Temel farkları özetleyebilir misin?

Saif: Öncelikle seferberlik düzeyi farklı. Geçen yıl soykırım sırasında dünyanın birçok yerinde çok sayıda eylem vardı; son altı aydır ise çok az hareketlilik oldu. Medyanın odağı da değişti. Geçen yıl Filistin ve Gazze hakkında çok konuşuluyordu, ama son altı aydır Gazze’den neredeyse hiç söz edilmiyor. Siyasi durum da farklı. Sokak basıncı vardı; birçok hükümet açıklamalar yapıyor ve adımlar atıyordu. Ancak son altı ayda Filistin konusundaki tüm siyasi süreç yön değiştirdi. İran’la savaş ve Lübnan’a saldırılar nedeniyle oluşan istikrarsız ortamdan dolayı risk seviyesi de daha yüksek.

Bütün bunlar geçen yıla göre çok farklı. Ama yine de daha fazla insanı ve daha fazla gemiyi harekete geçirmeyi başardık. Filonun daha ilk haftasında bile insanların yeniden Gazze hakkında konuşmasını başardık. Sosyal medyada paylaştığımız içeriklerle 244 milyon etkileşim aldık. Yani temel hedeflerimizden biri olan Filistin ve Gazze konusunda farkındalık yaratmayı başarıyoruz.

Ayrıca siyasi çerçevede farklı bir yaklaşım benimsedik. Geçen yıldan farklı bir siyasi etki yaratmaya çalıştık. Brüksel’de, dünyanın dört bir yanından 300’den fazla politikacının katıldığı bir kongre düzenledik ve Filistin halkının deniz haklarına ilişkin Brüksel Bildirgesi’ni başlattık. Bu bildirge kendi kaderini tayin hakkını, insan hakları ihlallerini ve mahkûmlara verilen ölüm cezalarını ele alıyor. Böylece filoyu destekleyen siyasi bir temel oluşturduk. Şimdiden çeşitli milletvekillerinden destek açıklamaları almaya başladık. Kolombiya’dan 25 milletvekili filoya destek bildirisi yayımladı. Başka milletvekilleri de bizimle iletişime geçerek bir sonraki aşamada bize katılmak ve gemilerde yer almak istediklerini söylüyorlar.

Yani siyasi etki yaratma hedeflerimizden biri şimdiden gerçekleşiyor. İlk kez sivil bir filo, soykırıma ortak olan uluslararası büyük bir yük gemisinin rotasını değiştirmeye çalıştı. Bu gemi, İsrail’de topçu silahlarının üretiminde kullanılan malzemeleri taşıyordu; bu silahlar daha sonra Filistinlileri bombalamak ve soykırımı sürdürmek için kullanılıyor.

Gerçekte İsrail Filistin’de suç işlese de bu suçlar Avrupa’da ve dünyada başka hükümetler tarafından destekleniyor ve kolaylaştırılıyor. İsrail’e silah gönderenler; malzeme sağlayanlar; siyasi, medya ve mali açıdan koruma sunanlar yalnızca sessiz suç ortakları değil; aktif olarak soykırımın ortaklarıdır.

Mónica: Brüksel’de Francesca Albanese’nin[2] gündeme getirdiği tartışma hakkında ne düşünüyorsun?

Saif: Açıkçası bir kişinin yaptığı açıklamalar üzerine kamuoyu önünde tartışmalara girmekle ilgilenmiyoruz. Filistin’in her türden seferberliğe ihtiyacı var. Sürekli bir harekete geçme çağrısına ihtiyaç var ki karada, denizde, limanlarda, okullarda, üniversitelerde ve diğer siyasi alanlarda çalışmalar yürütülebilsin. Bizim yaptığımız da bu. Karadaki kampanyaları öğrenciler ve işçilerle koordine eden bir çalışma grubumuz var. (…) Bu, Brüksel Bildirgesi aracılığıyla yürüttüğümüz siyasi çalışmanın bir parçası ve gelecekteki siyasi ağın inşasına hizmet ediyor. Bu çalışma filoyla bitmiyor; filo sonrasında da devam ediyor.

Filistin’in görünürlüğünü ve iletişimi sürdürmek için çalışıyoruz. Başka eylemler için çağrı yapan herkese davetim şudur: yapın. Limanların bloke edilmesi gerektiğini söyleyenlere katılıyorum; evet, limanları bloke etmeliyiz. Ama bir şeyi örgütlemek için başka bir şeyi itibarsızlaştırmaya gerek yok. İhtiyacımız olan şey birliktir. İnsanları örgütlenmeye ve seferberliğe çağıran seslere ihtiyacımız var. Altı ay boyunca sessizlik vardı, seferberlik yoktu ve hiçbir seferberlik çağrısı duymadık. Şimdi filo denizdeyken onu desteklemeliyiz.

Burada sembolizmle ilgili çok önemli bir nokta var. Bu terimleri nasıl kullandığımıza dikkat etmeliyiz çünkü yalnızca filodaki yüzlerce insanın doğrudan eylemini değil, şiddet içermeyen doğrudan eylem tarihlerini de itibarsızlaştırıyoruz. Filistinlilerden başlayarak: 1936’daki üç yıllık grev, Birinci İntifada, Gazze’deki Büyük Dönüş Yürüyüşü… Tüm bunlar, Mahatma Gandhi’nin Tuz Yürüyüşü ya da mahkûmların açlık grevleri gibi hepsi seferberlik örnekleridir. Eğer doğrudan eylem siyasete meydan okuyorsa, hükümetleri de değişime zorluyordur. Birlik yaratmanın yollarını bulmalı, farklı seferberlik alanları oluşturmalı ve tüm girişimleri desteklemeliyiz. Enerjimizi nereye odaklayabiliyorsak oraya yönlendirmeliyiz.

Mónica: Peki kara konvoyu hakkında ne düşünüyorsun?

Saif: Konvoy yola çıkacak, hazırlıklarının son aşamasında. Önümüzdeki günlerde Moritanya’dan yola çıkacak ve ardından Libya’ya geçecek. Orada uluslararası düzeyde 400 kişi daha katılacak. 30 ya da 40’tan fazla ülke katılıyor. 40’tan fazla insani yardım kamyonu olacak ve konvoyun Gazze’ye ulaşmasının bizim deniz yoluyla Gazze’ye varışımızla aynı zamana denk gelmesini umuyoruz. Denizden ve karadan ablukayı kıracağız.

Mónica: İsrail’in bölgede “polis” rolü oynadığı bir ortamda Filistinliler için Ortadoğu’da barışın mümkün olabileceğini düşünüyor musun?

Saif: Bir barış sürecinden söz ederken, Filistin devleti için gerekli koşulların oluşturulması gerekirken sistematik biçimde topraklara el koyuluyorsa, daha fazla Filistinli yerinden ediliyorsa, Filistin köyleri yalıtılıyor ve Filistinlilerin kullanamayacağı yollar açılıyorsa bunlar barış işareti değildir. Ayrıca tüm bunlar olurken Filistinli tutsak sayısı artıyor, serbest bırakmaları şöyle dursun daha fazla Filistinli hapse atılıyor. Yani İsrail’in hiçbir zaman gerçek bir barış süreci niyetinde olduğunu görmedik.

İsrail hep aynı hikâyeyi anlatıyor; dünyadaki birçok insan da Hamas hakkında bunu tekrar ediyor… Hamas 1980’lerin sonunda kuruldu. Hamas kurulmadan önce İsrail zaten 40 yıldır Filistin’i işgal ediyordu. Şimdi soykırımdan söz ediyoruz ve birçok kişi bunun 7 Ekim’de başladığını düşünüyor. Oysa soykırım 80 yıldır sürüyor. İsrail’in son üç yıldan önce de işlediği pek çok suç, etnik temizlik ve saldırı vardı. Dahası, sadece Gazze’de 2008, 2010, 2014, 2018, 2020 ve 2022’de de saldırılar oldu ve binlerce insan öldürüldü.

Şunu anlamalıyız: Bir hükümet Filistin diye bir yer olmadığını, Filistinlilerin var olmadığını söyleyerek başlıyorsa; liderleri Filistinlileri hayvan olarak tanımlayıp hepsini öldüreceklerini, çocukların suçlu ve terörist olduğunu söylüyorsa, ister Filistin içinde ister dışında olsun, o zaman herhangi bir barış çözümünden söz edebilmek için önce Siyonist hareketin sona ermesi gerekir. Siyonist hareket ırkçı, ayrımcı ve faşist bir harekettir; başka bir halkın varlığını kabul etmemektedir. Bu toprağın yerli halkını tamamen yerinden etmek ve ortadan kaldırmak istiyorlar. Tek devlet mi iki devlet mi tartışmasına odaklanırken, barışı engelleyen mekanizmaların ayrıntılarını gözden kaçırıyoruz. Bu açıdan öncelikle uluslararası hukukun uygulanması, uluslararası kararların hayata geçirilmesi ve Siyonist hareketin sona ermesi gerekiyor.

Mónica: Dinleyenlere başka bir mesajın var mı?

Saif: Buradayız; kararlılıkla ve halkların her zaman kazandığına olan inançla Gazze’ye doğru yelken açıyoruz. Ablukayı kırma girişimimiz, karadaki eylemler olmadan başarıya ulaşamaz.

Dünyanın her yerinde insanları ayağa kalkmaya çağırıyoruz. Bugün mesele yalnızca Filistin değil; mesele insanlığımızdır. İsrail’in yaptıkları ve ABD’nin yaptıkları… Venezuela devlet başkanının kaçırılmasını gördük, Kolombiya’ya yönelik tehditleri gördük, Küba’ya yönelik ablukayı gördük. İran’daki savaşı, Sudan ve Somali’nin bölünmesini nasıl başlattıklarını, Kongo’da ve dünyanın başka birçok yerinde işlenen suçları gördük.

İşte bu, bizi bastırmak, haklarımızı elimizden almak için kusursuz bir şekilde işleyen bir siyasi sistem. Haklarımız için, insanlığımız için, toplumsal kurtuluşumuz için ayağa kalkın.

Bugün Filistin için savunduğumuz şey, aslında insanlığımızın uluslararası savunusudur. Kimsenin bir sabah aynaya bakıp “Soykırımı durdurmak için ne yaptık?” diye sormasını istemiyorum. Ya da çocuklarının ve torunlarının bir gün onlara aynı soruyu sormasını. Çünkü bugün Filistin’de yaşanan yalnızca Filistin’in değil, eğer harekete geçmezsek insanlığımızın soykırımıdır. Eğer bugün harekete geçmezsek, bize dayatılmak istenen bu karanlık yolu değiştirmezsek geleceğimizin ne olacağını bilmiyorum. Bu yüzden yelken açıyoruz, bu yüzden insanların ayağa kalkmasını, silah fabrikalarını bloke etmesini, suç ortaklığı yollarını kesmesini ve kendi adlarına hareket eden suç ortağı hükümetleri durdurmasını istiyoruz. Çünkü bu hükümetler kendi çıkarları için hareket ediyor, çoğunluktan alıp, haklarımızdan ve kaynaklarımızdan kâr etmek isteyen azınlığa veriyorlar. “Bir daha asla” dediğimizde bu herkes için geçerli olmalı, yalnızca belirli bir grup için değil. Herkes için, bir daha asla.


[1]Yafa, 1948 öncesinde Filistin’in en önemli ekonomik, kültürel ve kentsel merkeziydi ve narenciye sanayisi ile ünlüydü. 1948’deki Nakba’da Siyonist güçler, 80 binden fazla Filistinliden oluşan nüfusun yüzde 95’ini yerinden etti.

[2]  Francesca Albanese, BM İşgal Altındaki Filistin Toprakları Özel Raportörü. 22 Nisan 2026 tarihinde Belçika’nın Brüksel kentinde düzenlenen konferansta Filo’ya destek vermiş olmasına rağmen, 2026 eylemiyle arasına mesafe koydu; eylemin önemini sorgulayarak onu “sembolik” olarak nitelendirdi ve liman ablukaları gibi eylemlerle karşılaştırdı. Açıklaması, içsel risklerine rağmen halihazırda devam etmekte olan Filo içinde kafa karışıklığına ve eleştirilere yol açtı.

Sorunların çözümü ortak mücadeleye dayalı siyasal dönüşümde

0

Kamuoyu araştırma şirketleri düzenli olarak toplumsal eğilim yoklamaları yapıyor. Bu eğilim yoklamalarının gerçeği ne oranda yansıttığı ya da belirli bir maksatla yapılıp yapılmadığı kuşkusuz her zaman tartışmaya açık bir konu. Belirli bir sonucu, durumu isabetle ölçebilenler olduğu gibi oldukça uzağında kalanlar da olabiliyor. Bu nedenle belirli bir andaki toplumsal eğilimi görmek, duyguyu anlamak için çok sayıda eğilim yoklamasının ortalamasına ve sürecine bakmak genellikle daha tutarlı bir fikir verebiliyor. Biz de öyle yapalım!

İki soru Türkiye’nin hali pür melalini anlamak açısından önemli bir veri sunuyor. Birinci soru: “Hayatınızdan memnun musunuz?” İkinci soru: “Hayatınız iyiye mi, kötüye mi gidiyor?” Cevaplar çoğunluğun hayatından memnun olmadığına işaret ediyor. Çoğunluğa göre gidişat da iyiye değil kötüye doğru gidiyor. Kabaca toplumun üçte ikisi bu duygu ve düşüncede. Tartışmasız ekonomi bu olumsuz nitelemenin baş sorumlusu durumunda. Yüksek enflasyon, hayat pahalılığı, gelirlerin yetersizliği hemen herkesin baş şikâyet konusu. Kısacası toplumda tam manasıyla “bir dokun bin ah işit” tablosu söz konusu.

Sorunların varlığı konusunda hemen herkes hemfikir. Konu sorunların nedenlerine ve çözüme geldiğindeyse tablo netliğini kaybetmeye başlıyor. Yüksek enflasyondan, hayat pahalılığından, ücretinin düşüklüğünden şikâyet eden bir asgari ücretli ya da emekli, sorunun nedeni olarak iktidarı görmeyebiliyor. Çeyrek asırdır ülkeyi aynı iktidar yönetmesine rağmen sorunun muhalefette olduğuna inanabiliyor. “Bütün dünya benzer durumda” açıklamasıyla kendini avutabiliyor. Kamu kaynakları sermayeye akarken “kaynak yok” masalını doğru kabul edebiliyor. Böyle olabiliyor olmasının en önemli nedeni ekonominin siyaset ve tabii siyasetin de ekonomi tarafından belirlendiği gerçeğinin ideolojik-politik olarak çarpıtılmış olması. 

O yüzden toplumun çoğunluğu yaşadığı hayattan fazlasıyla şikâyetçi olmasına rağmen çözümün siyasal dönüşümde olduğunu görmüyor, göremiyor. Yüksek enflasyonun, hayat pahalılığının, düşük ücretlerin, düşük emekli aylıklarının siyasi iktidarın sermaye yanlısı bilinçli politik tercihlerinin bir sonucu olduğuna inanmıyor. Halkın ekonomiyle siyaset arasındaki bu bağı kendiliğinden görmesi, çözmesi beklenemez. Böylesi bir politik bilinç ancak emekçi halka sunulacak güvenilir, somut, emek eksenli bir sosyalist program ve mücadele aracılığıyla sağlanabilir. Emek ittifakı çağrımızı ve emekçiler yönetmeli talebimizi tam da bu siyasal dönüşüm ihtiyacına karşılık olarak dile getiriyoruz.

Şantajı kabul etmek ya da etmemek, işte bütün mesele bu

0

Sürecin bir parçası olarak mecliste kurulan komisyonun faaliyeti sona erdiğinden beri iktidar ayak sürüyor. Beklenen yasal düzenlemeler yapılmadığı gibi siyasi tutsakların serbest bırakılması, kayyum uygulamalarına son verilmesi gibi hayati adımlar da atılmıyor. Hedefin Kürt sorununu çözmek olmadığı, rejimin de böyle bir iddia öne sürmediği ortada. Gel gelelim iktidar kendi sunduğu haliyle “terörsüz Türkiye” projesinde dahi samimi davranmıyor.

Münfesih örgüt PKK’nin yetkilileri sürecin iktidar tarafından dondurulduğunu ifade ederken bir gerçeğe işaret ediyor: Binlerce kişilik silahlı bir gücün mensupları sadece hayatta kalmak istiyorlarsa dahi kendilerine herhangi bir hukuki güvence verilmeden silahlarını tamamen bırakamaz.

Kürt siyasi hareketi bugün kendi tarihsel-politik evriminin sonucu olarak silahlı mücadeleyi sonlandırmak istiyor ve bunu yapabilmek için ulusal-demokratik taleplerini büyük ölçüde ilerideki yasal mücadelesinin konuları olarak formüle etmeye hazır. Siyasi-hukuki güvence altında gerçekleşecek topyekûn yasallaşmayı bu yeni dönemin temeli olarak kabul etmeye razı. Ancak siyasi şantaj ile karşı karşıya. Rejim, silahlara veda etmek isteyen Kürt hareketinin bu isteğini esasen kanın durması için değil ondan rejimin ömrünü uzatacak ödünler koparmak için fırsat olarak görüyor.

Peki bizi ne bekliyor?

Kamuoyunda dolaşıma giren “devletin demokratik kanadı olmak” gibi tasavvurlar ham hayalden ibarettir. Rejim, bu süreci beraber örmekte olduğu Öcalan’ı yer yer bilhassa Bahçeli’nin ağzından onore etse de onu bir muhatap olarak kabul etmektense memur olarak görevlendirmek ve Kürt halkını kolektif haklarını tanıdığı bir kurucu unsur olarak tanımaktansa “bonkörce” gönlünden kopanları bahşettiği edilgen tebaası olarak konumlandırmak istiyor.

Kürt siyasi hareketinin Öcalan’a statü talebi anlaşılırdır fakat bu statünün çerçevesinin iyi çizilmesi ve rejimle siyaseten ortaklaşmak anlamına gelmeyecek şekilde deyim yerindeyse sökülüp alınması gerekir. Çünkü rejimle siyaseten ortaklaşmak ve onun kendini kalıcılaştırma hesaplarının parçası haline gelmek kısmen de olsa demokratikleştirmeye bir katkı sağlamaz ancak rejimin madenciye atılan tekmeden, Varto’da kurulmak istenen santralin doğaya vereceği zarara dek tüm suçlarının sorumluluğuna ortak haline gelinmesine sebep olur.

İyi ama Tek Adam rejimi kendi devamlılığını garanti altına alacak sonuçlar üretmeyeceğine ikna olursa süreci ikinci kez rafa kaldırır mı? Muhtemelen. Böylesi bir durumda Kürtleri sürecin bitişinden sorumlu tutacak bir bahane bulmakta, gerekiyorsa imal etmekte zorlanır mı? Hayır. Seküler, ırkçı milliyetçilere ek olarak AKP-MHP’nin geleneksel seçmen tabanı da sürecin bitişini onaylar mı? Onaylar. Tüm bunlar biraz da sürecin baştan beri en dar zeminde, Öcalan-devlet yetkilileri arasında kurulmasının ve sürdürülmesinin, gerçekleşmesini kolaylaştırdığı sonuçlar olur.

Peki Kürt siyasi hareketi CHP’ye güvenerek ve onun müstakbel iktidar partisi oluşuna bel bağlayarak, sürecin tamamına ermesi için onunla yol yürümeyi tercih edebilir mi? Bu da birçok sebepten olumlu cevap vermenin imkânsız olduğu bir soru. Birincisi Özgür Özel’in yer yer sergilediği ılımlı-demokrat tutumları, CHP’de kökleşmiş, partinin bütününce içselleştirilmiş politikaların uzantısı olarak görmek zor. CHP, Kürtlerin gönül rahatlığıyla “bu sorunu çözerler” diyebileceği bir yapı değil. İkincisi, bir ehven-i şer mantığı ile “en azından AKP’den daha iyisini yapabilirler” denilse dahi tabiri caizse bu ata oynamak akıl kârı değil çünkü CHP, AKP-MHP iktidarının tüm yıpranmışlığına rağmen onun sona erdirilmesine öncülük edebileceği konusunda topluma ve müttefiklerine güven veremiyor.

Kürtler çözümsüz mü? Elbette hayır. Ancak kısa vadede ve mevcut rejim sınırları içerisinde kayda değer bir çözüm elde edilebileceğini söylemek de mümkün değil. Emek ve özgürlüğe ilişkin taleplerin bir arada ele alındığı birleşik bir mücadelenin büyütülmesi Kürt halkı için de kalıcı kazanımların elde edilmesine uzanabilecek yegâne seçenek olarak görünüyor.

İrlanda’da on binler Nakba’nın yıldönümünde sokakları doldurdu

0

Filistin halkının yetmiş sekiz yıldır süren sürgününe ve İsrail’in son üç yılda artan soykırım uygulamalarına karşı 16 Mayıs günü İrlanda’da on binlerce kişinin katıldığı bir gösteri yürüyüşü düzenlendi. İrlanda Filistin Dayanışma Girişimi’nin çağrısını yaptığı yürüyüşe, sendikalar, sivil toplum kuruluşları, siyasî partilerin yanı sıra pek çok farklı milletten göçmen ve yerli emekçi katılım gösterdi. On binlerce insanın katıldığı yürüyüş İrlanda bağımsızlık mücadelesinde hayatını kaybedenlere adanmış Dublin’deki Hatıra Bahçesinden (An Gairdín Cuimhneacháin) başlayıp İrlanda Meclisine kadar devam etti. Meclis binası önünde kurulan sahnede konuşmalar yapıldı.

Filistin için düzenli olarak eylemler gerçekleştirilse de Nakba günü yapılan yürüyüşler İrlanda’daki en kalabalık Filistin destek eylemi oluyor. Geçen seneki Nakba günü yürüyüşünün ana konusu İrlanda Merkez Bankasının İsrail devlet tahvillerini tüm Avrupa Birliği’ne (AB) satmasıydı. Bu yıl yürüyüşteki talepler ise İsrail ile İrlanda millî takımlarının oynayacakları futbol maçının iptal edilmesi, İsrail’in ligden menedilmesi, eğer edilmiyorsa İrlanda millî takımının karşılaşmaya çıkmaması oldu. Bir hafta kadar önce mücadeleci sendika SIPTU İrlanda-İsrail karşılaşmasının hazırlıkları sırasında ve maç esnasında çalışmayı reddeden tüm üyelerine sonuna kadar destek vereceğini açıklamıştı. SIPTU üyesi havacılık, yayıncılık, taşımacılık ve otelcilik işçileri soykırımcı İsrail ordusunda görev yapmış İsrail millî takımı üyelerini taşımanın ve onlara hizmet vermenin hem ahlaken hem yasal olarak yanlış olacağı görüşlerini açıkça bildirmişlerdi.

Bu yılki yürüyüşün bir diğer konusu ise 14 Mayıs günü İrlanda Meclisinde tartışılan ve 20 Mayıs günü milletvekilleri tarafından oylanacak olan “İsrail’e Karşı Yaptırımlar Tasarısı” idi. Bu yasa ile İrlanda’nın İsrail ile tüm özel ve devlet menşeli ticareti kesmesi, bütün yatırımların geri çekilmesi ve yasaklanması ve İrlanda’nın 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesine tam uyumu hedefleniyor. İrlandalı emekçiler 20 Mayıs Çarşamba günü yasanın kabul edilmesi için yine meclis önünde eylemde olacaklar.

Yürüyüşte öne çıkan diğer kampanyalardan biri, süregelen soykırıma rağmen AB’nin 42,6 milyar avro ile İsrail’in en büyük ticaret ortağı olduğunu vurgulayan ve AB-İsrail Ortaklık Anlaşması’nın tamamen durdurulmasını talep eden Avrupa Sol Birliğinin imza kampanyasıydı. Diğeri ise İrlanda askerî birliklerinin ancak Birleşmiş Milletler barış görevleri kapsamında, İrlanda Senatosu ve İrlanda Meclisinin onayıyla ülke dışında görevlendirilebileceğini öngören ‘üçlü kilit’ yasasının savunulması ve İrlanda’nın tarafsızlığının korunması için yürütülen kampanyaydı.

Nakba’nın 78. yılında Filistin dostları eylemdeydi

0

14 Mayıs 1948 tarihinde, Ortadoğu’da, tarihsel Filistin topraklarında, İngiliz emperyalizminin politik, askeri ve diplomatik destekleri eşliğinde bir işgal devleti kurulmuştu. Filistinliler yerleşimci sömürgeci bir proje olan İsrail’in kurulduğu bugüne, “felaket” anlamına gelen El Nakba dediler.

1949 yılından beri uluslararası bir mücadele gününe dönüşen Nakba, 78. yılında Filistin Eylem Komitesi’nin (FEK) çağrısıyla İstanbul’da büyük bir eylemle anıldı. FEK’in çağrısıyla bir araya gelen çeşitli Filistin dostu kurumlar 16 Mayıs Cumartesi günü saat 17.00’de Sirkeci Büyük Postane önünde toplandı. “İşgalciler Yenilecek Direnen Filistin Kazanacak” şiarıyla örgütlenen eylemde, FEK’in “Nakba Soykırımla sürüyor, Filistin Halkı Direniyor” pankartının arkasında toplanan Filistin dostları Eminönü’ne bir yürüyüş gerçekleştirdi.

Soykırımcı Siyonist rejimle tüm ilişkilerin kesilmesi gerektiğinin vurgulandığı yürüyüş sırasında “Hamaseti bırak, ilişkiyi kes!”, “Trump’a değil direnişe destek ol!”, “Siyonizme geçit yok, İsrail’e ambargo!” ve “Sumud Filosu onurumuzdur!” sloganları atıldı. Yürüyüş boyunca yapılan konuşmalarda Tek Adam rejiminin Siyonist İsrail ile kurduğu askeri ve ticari ilişkilerle Gazze’de gerçekleştirilen soykırıma işbirliğini kesmesi gerektiğinin altı çizildi.

29 Nisan günü Siyonist devletin korsanlık saldırısına uğrayan Küresel Sumud Filosunun yeniden Gazze yoluna çıkışının selamlandığı konuşmalarda Marmaris’te Filonun yeniden yola çıkışı organize ettiği limanın Filistin dostlarının süreğen seferberliği sayesinde açıldığı ifade edildi.

İşgal ordusuna askeri hizmet veren Kürecik ve İncirlik üslerinin kapatılması ve NATO’dan çıkılması talebinin de öne çıktığı yürüyüş, Eminönü Meydanı’nda kitlenin toplanmasının ardından yapılan basın açıklamasıyla sona erdi. Meydanda sloganlar eşliğinde toplanan kitle, Filistin Eylem Komitesi tarafından hazırlanan basın açıklamasına kulak verdi. Açıklamanın tam metnini aşağıda paylaşıyoruz.

NAKBA SOYKIRIMLA SÜRÜYOR, FİLİSTİN HALKI DİRENİYOR!

Filistin halkının kolektif hafızasında bir kırılma noktası olan ve Büyük Felaket olarak anılan Nakba’nın üzerinden 78 yıl geçti. 1948 yılında siyonist yerleşimcilerin silahlı çeteleri, işgal ettikleri toprakların sahibi olan Filistinlileri sürgüne zorlayıp gayrimeşru bir devlet kurabilme hedefiyle birçok katliama girişti. Emperyalistlerden alınan icazet ve aleni destekle başlatılan bu saldırı silsilesinde 800 bini aşkın Filistinli toprağından koparıldı, en az 15 bin Filistinli katledildi, 400’den fazla Filistin köyü haritadan silindi. Nakba’nın ardından işgal devletinin ilanıyla birlikte Filistin halkının topraklarına ve evlerine el konuldu, siyonist yerleşimciler sürgüne zorlanan Filistinli nüfusun yaşam alanlarına yerleştirildi, köylerin, kasabaların, şehirlerin isimleri değiştirildi ve işgal altındaki topraklarda yaşayan Filistinli Arap nüfus, hakları ellerinden alınarak ırk ayrımcı apartheid rejimine tabi kılındı.

Bugün bu meydanda andığımız Nakba, 1948’de başlayıp biten bir tarihsel kesitten ibaret değil. Siyonist işgal rejimi her sabah Gazze’de, Batı Şeria’da, Doğu Kudüs’te soykırım, etnik temizlik, abluka ve işgal saldırılarıyla Filistin halkını sürgüne zorluyor ve Nakba devam ediyor. 7 Ekim 2023’te bir direniş hamlesi olarak gerçekleştirilen Aksa Tufanı’nın ardından işgal rejiminin Gazze’yi hedef alan soykırım saldırılarında binlerce Filistinli katledildi, binlercesi yaralandı ve yaşam alanları yok edildi. İşgale karşı direnişin kazanımla sonuçlanması ve küresel intifada sesinin tüm dünyayı sarmasıyla birlikte ateşkes ilan edilse de işgal rejimi saldırılarını sürdürüyor. Ateşkes defalarca ihlal edildi, işgalciler sınırların ötesine geçip askeri inşaatlarını sürdürüyor, temel ihtiyaç malzemelerinin Gazze’ye geçişi sınırlanıyor ve soykırım saldırıları devam ediyor.

Siyonist işgal rejiminin kesintisiz saldırılarına karşı Filistin halkı yüz yılı aşkın süredir direnişini ve geri dönüş başta olmak üzere tüm tarihsel haklarına kavuşmak için özgürlük mücadelesini sürdürüyor. Mülksüzleştirme, sistematik işgal, tehcir ve katliamla inşa edilen yerleşimci sömürgeci apartheid rejimi, bugün sadece Filistin’i değil; Lübnan’ı, Yemen’i, Suriye’yi ve İran’ı hedef alıyor. ABD başta olmak üzere emperyalist suç ortaklarının desteğiyle beslenen siyonist saldırganlık tüm bölgeyi savaşa sürüklüyor.

Soykırımcı apartheid rejimi, işgal hapishanelerinde tutulan Filistinli esirler için yakın zamanda ilan ettiği insanlık dışı “idam yasası” ile hiçbir hukuki kaideyi tanımadığını bir kez daha tescilledi. Netanyahu başta olmak üzere soykırım suçluları dokunulmazlık zırhıyla dolaşırken tüm dünya halkları uluslararası hukukun iflasına tekrar tanıklık etti. Hiçbir somut yaptırım uygulanmayan koşullarda işgal rejimi her geçen gün suçlarına bir yenisini ekledi. Gazze’deki ablukayı kırmak için yola çıkan Sumud Filosu gönüllülerini uluslararası sularda rehin alacak kadar ileri giden bu haydutluk, bütün cesareti hesap sorulmamasından almaktadır. Siyonist saldırganlığın kağıt üzerindeki kınama mesajlarıyla durdurulamayacağı açıktır. Soykırım ateşkesle bitmemiştir ve Trump’ın planıyla kurulan “barış meclisi” Filistin halkına yerleşimci sömürgeciliğin devamını dayatmaktadır. Barış; direnişi silahsızlandırmaya çalışanların diplomasisiyle değil, emperyalizmin bölgedeki ileri karakolunu kuşatanların mücadelesiyle tesis edilecektir.

Türkiye’de siyasal iktidar, soykırım süreci boyunca kürsülerde işlevsiz hamaseti sürdürürken imzacısı olduğu Bogota Bildirisi’ni hayata geçirmemiş ve yaptırım uygulamamıştır. Siyonist işgal rejimini 1949’da ilk tanıyan bölge ülkelerinden biri olmanın tarihsel utancıyla yüzleşilmemiştir. İsrail’i bir “devlet” olarak tanımaya devam etmek, Nakba’yı, etnik temizlik ve mülksüzleştirme saldırılarını meşru görmektir. Hükümet bu tanıma kararını geri alıp tam ambargo uygulamadıkça, petrol sevkiyatını kesip vanaları kapatmadıkça, stratejik hammadde akışı sürdükçe, işgal ordusunun çeliği ve mühimmatı bu limanlardan gönderildikçe, SAHA EXPO ve IDEF gibi savunma sanayii fuarlarında soykırımı besleyen silah şirketleri ağırlandıkça, askeri istihbarat protokolleri feshedilmedikçe ve tüm ilişkiler kesilmedikçe kürsülerdeki sahte öfke nöbetlerinin ve dökülen timsah gözyaşlarının hiçbir hükmü yoktur.

●Soykırımcı İsrail’e tam ambargo uygulanmalı, tanıma kararı geri alınmalı, her türlü siyasi, ticari, askeri ve akademik ilişki derhal kesilmelidir!

●Limanlar soykırımı besleyen gemilere kapatılmalı, Bakü-Ceyhan hattından soykırımcılara giden petrol akışı durdurulmalıdır!

●Kürecik ve İncirlik başta olmak üzere, siyonizme güvenlik kalkanı olan tüm emperyalist üsler kapatılmalıdır!

Bu ülkenin işçilerine, liman emekçilerine, sendikalarına, meslek örgütlerine, üniversitelerine, gençliğine ve tüm emekçi halkına çağrımızdır: Soykırımı besleyen hiçbir gemiye, hiçbir şirkete, hiçbir askerî anlaşmaya, hiçbir akademik işbirliğine geçit vermeyelim. Filistin halkıyla dayanışmayı meydanlardan işyerlerine, kampüslere ve limanlara taşıyalım.

Filistin Eylem Komitesi olarak, Nakba’nın 78. yılını anmak için toplandığımız bu meydanda bir kez daha küresel intifadanın sesini yükselteceğimizi, ablukaya, işgale ve soykırıma direnen Filistin halkının onurlu mücadelesine omuz vereceğimizi ilan ediyoruz. 1948’de gasp edilen her bir karış toprak özgürleşene, sökülen zeytin ağaçları yeniden yeşerene, sürgünde anahtarına tutunan son Filistinli evine geri dönene ve “nehirden denize” özgür bir Filistin kurulana kadar bu kavgayı büyüteceğiz.

Siyonizm yenilecek, direnen Filistin kazanacak!

Nehirden denize özgür Filistin!

Yaşasın küresel intifada!

Yaşasın işçilerin, emekçilerin ve dünya halklarının Filistin’le enternasyonalist dayanışması!

Filistin Eylem Komitesi

16 Mayıs 2026

Tarihte bu ay: Metal Fırtına

0

2015 yılının Nisan ayında Bursa Renault fabrikası işçileri, Türkiye tarihinin en önemli işçi mücadelelerinden birinin fitilini ateşledi. Türkiye’nin en militan sınıf kesimi olan metal işçileri, başta Bursa’nın sanayi havzaları olmak üzere ülkenin dört bir yanında on binler halinde mücadeleye atıldı. Adına “Metal Fırtına” denilen bu tarihsel mücadelenin hedefinde patronlardan ziyade sendikal bürokrasi vardı.

Direnişin emareleri, 2014 sonbaharına dayanıyordu. Bu dönemde on binlerce metal işçisini kapsayan MESS grup toplu iş sözleşmesi görüşmeleri MESS ile Türk Metal, Birleşik Metal-İş ve Çelik-İş arasında tüm hararetiyle devam ediyordu. İşçilerin tüm taleplerine kulak tıkayan Türk Metal, MESS’in şartlarına boyun eğerek metal işçilerini 3 yıllık bir sefalet sözleşmesine mahkûm etti. Sözleşmenin imzalanmasının ardından Birleşik Metal-İş’in örgütlü olduğu fabrikalarda ilan edilen grevler ivedilikle “milli güvenlik” gerekçesiyle yasaklandı. MESS ve rejim açısından asıl tehlike atlatılmış gibi gözükse de işçilerin öfkesi gitgide büyüyordu.

Biriken öfke ve sendikal bürokrasiye karşı büyüyen tepkinin üzerine, bardağı taşıran son damla bir başka sözleşme oldu. Bursa Bosch fabrikasında Türk Metal, gerek Birleşik Metal-İş ile girdiği rekabetten ötürü gerek işçilerin basıncına yenik düşmesinin sonucu MESS’ten daha ileri haklara sahip bir sözleşme imzalamak zorunda kaldı. Halihazırda MESS üyesi olan bir işyerinde MESS sözleşmesinden daha iyi bir sözleşmenin imzalanmış olması Renault işçilerinin mücadele fitilini ateşledi. Renault işçilerinin Türk Metal’e karşı başlattıkları mücadele çok kısa sürede hemen tüm havzaya yayıldı: Artık mücadele Renault’nun yanında Tofaş, Coşkunöz, Mako, Delphi ve daha pek çok fabrikada büyüyordu…

Fabrikada işyeri komiteleri etrafında birleşen işçiler, fabrika sınırlarının ötesine geçen birlikteliklerini Bursa Kent Meydanı’nda büyük bir buluşma ile ilan ettiler. Farklı fabrikalardan meydanı dolduran işçilerin etrafında kenetlendikleri üç talep vardı: mevcut sözleşmenin Bosch sözleşmesi düzeyine çekilmesi, eylemlere katılan hiçbir işçinin işten atılmaması ve Türk Metal bürokratları yerine işçilerin seçtiği temsilcilerin muhatap alınması. Mücadele büyürken bir yandan Bursa’dan taşıp Gebze, Eskişehir, Ankara ve İstanbul gibi sanayi kentlerine sıçrıyor, bir yandan da fiili grev ve fabrika işgali haline dönüşüyordu. Mayıs ayına gelindiğinde mücadele yeni bir faza geçti; metal işçileri on binler halinde Türk Metal’den istifa etti.

Bu kendiliğinden, kitlesel ve kudretli fırtına tüm bu mücadeleye rağmen sönümlendi. Rejimin ve Türk Metal’in oyunları, Birleşik Metal-İş’in işçilerin güvenini kazanamaması ve işçilerin mücadelelerini sürekli bir örgütlülüğe dönüştürememesi fabrikalardaki direnişlerin yalıtılmasına, teker teker çözülmesine sebep oldu. Bu geri çekilmeye rağmen Metal Fırtına, Türkiye yakın tarihinde işçi sınıfının mücadele potansiyelinin en berrak biçimde açığa çıktığı alan olarak adını tarihe yazdı.

Okul saldırıları sisteme dair ne söylüyor?

0

Türkiye geçtiğimiz ay iki okul saldırısıyla sarsıldı. Bu iki elim saldırının birbirinin ardı ardına gerçekleşmiş olması, bu saldırıların münferit olmadığını kanıtlar niteliktedir. Bu yazıda bir çocuktan katil yaratan bu karanlığın maddi kökenlerini irdelemeye çalışacağız.

Ana akım medya, saldırılardan sonraki süreçte saldırıların arkasında yatan sistemik sorunların konuşulmasını engellemek için, benzer olaylarda her zaman yaptığı gibi saldırganların kimliklerine odaklanıp hedef şaşırtmaya çalıştı. Ancak yapılması gereken yegâne şey, birer çocuk olan saldırganları bu eylemlere iten mekanizmaları soruşturmak, değiştirmektir.

Okul saldırılarının en sık yaşandığı ABD’deki veriler ortaya koyuyor ki bu saldırılar genelde yüksek yoksulluk oranlarına sahip kentlerde yaşanıyor. Örneğin 2022’de 22 kişinin katledildiği Robb İlkokulu saldırısı, yoksulluk oranlarının yüzde 30’a yaklaştığı Uvalde kentinde yaşanmıştı.

Kapitalizmin krizleri derinleştikçe sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda okullar bugün MESEM gibi uygulamalarla çocuk işçiliğinin kurumsallaştığı yerler haline geldi. İSİG Meclisi’nin verilerine göre Türkiye’de 15-17 yaş arasındaki çocukların yüzde 25,5’i, yani yaklaşık 981 bin çocuk ücretli olarak çalışmakta ya da iş arıyor. Yaz aylarındaysa bu sayı 3 milyona ulaşıyor. Yine İSİG Meclisi verilerine göre 2013-2026 yılları arasında 852 çocuk işçi iş cinayetinde hayatını kaybetti. Şanlıurfa, Türkiye’nin en yüksek çocuk nüfus oranına sahip ili olmakla birlikte çocuk işçi ölümlerinin en fazla yaşandığı il. Saldırıların ilkinin Siverek’te yaşanması da bu veriler doğrultusunda tesadüfi görünmüyor.

Bu tablonun devlet eliyle nasıl örgütlendiğini görmek için MESEM verilerine bakalım. Mesleki eğitim adı altında 500 bin civarında çocuk, haftanın dört ya da beş günü, asgari ücretin üçte biri ile yarısı arasında bir ücretle çalıştırılmakta. Günlük fiili çalışma süreleriyse çoğunlukla sekiz saatin üzerinde. Bu ücretlerse patronların cebinden değil, İşsizlik Fonu’ndan karşılanıyor. Son üç yılda bu kaynaktan patronlara aktarılan miktar 80 milyar liraya yakın. 2025’ten beriyse bu uygulamanın ortaokul düzeyine, 10-11 yaşa kadar indirilmesi için adımlar atılıyor.

Bunların yanı sıra, çocuk gelişiminde en örseleyici şeylerden biri olan, okulda ve evde fiziksel şiddeti de konuşmamız gerekir. 2010 yılında 988 üniversite öğrencisiyle yapılan bir araştırma, katılımcıların yüzde 53’ünün çocuklukta tekme, yumruk, yanık ya da kemik kırığı gibi ağır fiziksel şiddete maruz kaldığını ortaya koydu. Bu oran erkeklerde yüzde 64’e, kadınlarda yüzde 41’e ulaşıyor.

Hem evde hem okulda şiddete maruz kalan çocuklar özneleşemezken, bir yandan devlet ve aile eliyle çocuklar işçiliğe sürükleniyor ya da akranlarının çocuk işçiliğe sürüklenişine tanık oluyorlar. Tabloya çocuk işçi ölümleri de eklenince, kapitalizm ve patriyarkanın boyunduruğundaki dünyanın vaat ettiklerinin bunlar olduğunu gören çocuk için yabancılaşma kaçınılmazdır.

Ruh sağlığı anlatısı bu yapısal tabloyu örtmekte. Patolojiyi bireye indirgemek, onu üreten toplumsal ilişkileri görünmez kılıyor. Her saldırıdan münferit bir vaka, her failden “ruhsal sorunlu” bir birey olarak bahsediliyor. Oysa bu saldırılar yalnızca hayatın her alanına sirayet etmiş gündelik şiddetin en uç örnekleri. Toplumsal ve sınıfsal olan, bireysel trajedilerin arkasına gizleniyor.

Rejimse bu saldırıları güvenlik politikalarını derinleştirmek için bir fırsat olarak görüyor. Üst aramaları, X-ray cihazları, sınıflarda polislerle okulu bir güvenlik aygıtını dönüştürmeyi hedefliyor. Çocuğu potansiyel tehdit olarak konumlandıran bir güvenlik rejiminin tahsisi, tam da sistemin üretmeye çalıştığı şiddeti besleyen koşulları pekiştiriyor. Yapısal sorunlar gündemden düşürülürken meşru toplumsal öfke yönetilebilir bir güvenlik sorununa indirgeniyor ve daha derin güvenlik politikalarının rızası inşa ediliyor.

Bu sorunların kaynağına, yani kapitalizm ve patriyarkayı yıkmaya yönelik olmayan her çözüm önerisi ya onlara hizmet etmeye ya da boşa düşmeye mahkûmdur. Çocuklara işçilikten, şiddetten ve ölümlerden başka bir şey vadetmeyen bu sistemi alaşağı etmek için mücadeleyi büyütelim!

Gazeteciliğe yönelik saldırıların muhatabı emekçilerdir

0

Tek Adam rejimi işçi sınıfının, ezilenlerin, kadınların ve gençlerin yükselen öfkesini bastırmak için en temel silahlarından birine yöneliyor: Basına sansür! 2026 yılı itibarıyla Türkiye, burjuva demokrasisinin asgari standartlarından dahi koparak basın özgürlüğü endeksinde 180 ülke arasında 163. sıraya demir atmış durumda. Elbette bu tablo yalnızca bir “demokrasi” veya “ifade özgürlüğü” sorunu değil, bu tablonun oluşmasında sınıflar mücadelesinin keskinleşmesinin, emek sömürüsünün günbegün derinleşmesinin önemli bir etkisi var. Elbette emperyalistlerin gemi azıya almasının da. Öyle olmasaydı iktidar partisi, Mecliste sansür yasasını çıkarırken “Biz Amerikan Büyükelçiliği Başmüşaviri ile görüştük” diye Amerikancı muhaliflerine ve bölgedeki partnerlerine göz kırpar mıydı? Bu birileri için göz kırpma olsa da biz emekçilere bir gözdağı anlamına geliyordu.

Nitekim bugün onlarca gazeteci yaptıkları haberler, işçi direnişlerini kamuoyuna taşımaları ve sömürü çarkının kirli yüzünü teşhir etmeleri nedeniyle tutsaklar. Ülkenin dört bir yanındaki zindanlarda Nadiye Gürbüz, Pınar Gayıp, Elif Bayburt, İsmail Arı, Alican Uludağ gibi basın emekçileri baskılara karşı direnişi sürdürüyor. Onların yegâne “suçu” yolsuzlukları ve hukuksuzlukları halkın gözleri önüne sermek, grev çadırlarındaki işçilerin sesini dalga dalga yaymak, ezilenlerden taraf olmak. Kısaca gazetecilik.

İktidar, medya organlarının yüzde 95’ini tekelleştirip birer “bilgi notu” bültenine çevirirken geriye kalan o bir avuç gazeteciyi de RTÜK cezaları, erişim engelleri ve 2022’de yürürlüğe sokulan sansür yasası ile boğmak istiyor. Haber yapmak, soru sormak, gerçeği araştırmak terörize ediliyor; sokaklarda polis şiddeti, adliyelerde ise yargı sopası basın emekçilerinin tepesinde sallandırılıyor.

KRT TV direnişinden matbaa işçilerinin hak mücadelelerine kadar her alanda güvencesizlik, açlık sınırındaki ücretler ve sendikasızlaştırma dayatılıyor.

Basın emekçilerinin cezaevine atılması, iş güvencelerinin yok edilmesi, örgütsüzleştirilmesi, ezilenlerin çığlığının duyulmaz hale getirilmesi anlamına geliyor. Yani gazetecilerin ellerinden kameraları alınıyorsa işçilerin ve ezilenlerin gözleri oyulmak istendiği için; mikrofonlarına el konuluyorsa ezilenlerin ümüğü sıkılmak istendiği için; televizyonları, radyoları, sanal medya hesapları kapatılıyorsa onların kulakları sağır edilmek istendiği için.

Dolayısıyla tutuklu gazetecilerle dayanışmak işçilerin ve ezilenlerin kendi haber alma hakkını, kendi mücadelesini savunması anlamına geliyor. İşte bu tam da sınıf mücadelesidir ve mücadele işçi sınıfına ve sendikalara yaslandığı oranda sansürü kaldırmak ve basını güçlü bir mücadele aygıtı haline getirmek söz konusu olabilir.

Son söz olarak: Gazetecilik suç değildir ve gerçeğin sesi zindanlara sığmaz!

Emperyalist güçler, Filistin ve Lübnan’dan besleniyor

0

2 Mart 2026’dan bu yana İsrail güçleri Lübnan genelinde geniş çaplı askeri operasyonları yeniden başlattı; 2.100’den fazla kişiyi öldürdü, bir milyondan fazla insanı, yani nüfusun yaklaşık yüzde 20’sini yerinden etti ve Beyrut’un yoksul güney mahallelerinden Bekaa Vadisi’ne kadar sivil altyapıyı sistematik biçimde tahrip etti. Eşzamanlı olarak, işgal altındaki Batı Şeria’da yalnızca 2026 yılında 580’den fazla yerleşimci saldırısı oldu, Cenin ve Tulkarim’de askeri operasyonlar yoğunlaştı ve Gazze, insani yardım çalışanlarının kalıcı bir insani felaket olarak tanımladığı koşullara maruz kalmaya devam etmekte. Bu paralel krizler ortak bir temele sahip. Bu temel, emperyalist gücün yapısal mantığı ve onun bölgesel planlarıdır.

Lübnan’daki durumun tırmanışının doğrudan tetikleyicisi, 28 Şubat 2026’da başlatılan ABD-İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş oldu. Bu, dünyanın en güçlü kapitalist hükümetlerinin ofislerinde alınmış bir devlet kararıdır ve Washington’ın dış politika aygıtı ile Tel Aviv’in askeri komutası arasında koordine edilmiştir. Hedefler; enerjiye erişim, silah piyasaları ve mevcut düzene meydan okuyabilecek herhangi bir bölgesel gücün sınırlandırılmasıyla bağlantılı jeopolitik hesaplara göre seçildi.

Amerikan sermayesinin Ortadoğu’da kendi koşullarıyla tanımlanan istikrar üzerinde doğrudan maddi bir çıkarı bulunmakta. Tırmanıştan bu yana Hürmüz Boğazı’ndan gemi geçişlerinin şubat ayında günde 129 gemiden neredeyse durma noktasına gerilemesi, küresel tedarik zincirleri boyunca yakıt maliyetlerinin artmasına yol açtı. Finans kurumları, silah üreticileri ve enerji şirketleri kazanç elde ederken, Lübnanlı ve Filistinli ailelerin hanesine ölüm yazılıyor.

Batı Şeria’da 1967’den bu yana Filistinlilerin en yoğun şekilde yerinden edildiği bir süreç yaşanmakta. 2025’ten bu yana 33 binden fazla insan mülteci kamplarından, köylerden ve kasabalardan sürüldü. İsrail devleti tarafından desteklenen ve kısmen ABD ile Avrupa’dan vergi muafiyetli bağışlarla finanse edilen yerleşimci şiddeti, koordineli bir toprak gaspı olarak ilerliyor. Bu sürecin açık bir sınıfsal karakteri var. Toprak ve kaynaklar, dünyanın en güçlü devletleri tarafından desteklenen bir yerleşimci-sömürgeci projenin elinde yoğunlaşırken, yerli Filistinli nüfus giderek daha küçük ve ekonomik olarak daha marjinal alanlara dağıtılmakta.

Ekim 2025’te ilan edilen Gazze ateşkesi gerçek bir güvenlik sağlamadı. Yardımlara konan ablukalar, çöken sağlık altyapısı ve bombardımanların yeniden başlayacağına dair sürekli tehdit, günlük yaşamı belirliyor. Bu krizi çevreleyen insani yardım mekanizması çağrılar, finansman açıkları ve lojistik müzakereler yoluyla acıyı yönetirken sorunun kaynağını ele almıyor. Filistinli işçiler, çiftçiler ve aileler bu mekanizmanın öznesi değil. Onlar bu mekanizmanın nesneleri.

Lübnan’da da Filistin’de de emekçi sınıflar; üzerinde anlamlı bir söz haklarının bulunmadığı devletler, sermaye ve silahlı örgütler tarafından alınan kararların tüm yükünü taşımaktalar. Washington’ın arabuluculuğunda ilan edilen ve diplomasi olarak sunulan 17 Nisan 2026 ateşkesi, 2.196 ölüm ve bir milyondan fazla yerinden edilmenin ardından gelmişti. Ateşkesin yürürlüğe girdiği sabah, İsrail güçleri Güney Lübnan’daki Kunin’de bir ambulansa ateş açtı.

Filistin ve Lübnan üzerine yapılacak her ciddi analiz şu noktadan başlamalıdır: orduları olmayanların ve kaderlerini belirleyen müzakerelerde söz hakkı olmayanların maddi koşullarıyla. Bölgede gerçek güvenliğe giden yol, bu yıkım döngülerini üreten emperyalist planları yönetmekten değil, bunları ortadan kaldırmakta çıkarı bulunan sınıfların siyasal örgütlenmesinden geçmektedir.

Enflasyona karşı tüm ücretlere ara zam!

0

Yılın ortasına gelmek üzereyiz. Ufukta temmuz zammı görünmüyor. Çalışanların ücretleri yılbaşına nazaran eriyip gitti. Bu erime karşısında hükümetin emekçiden yana kalıcı bir önlem almasını beklemiyoruz. Geriye kalan tek seçenek, emekçilerin bu durum karşısında seferber olması.

2026 yılının ilk çeyreği için yılbaşına referansla resmi enflasyon yüzde 10’un üzerinde açıklandı. Nisan ayı itibarıyla 4 aylık kümülatif oran yüzde 14’ü geçiyor. Yıl bazında enflasyon yüzde 30 bandında seyrediyor. Beklentilerin üzerinde kalan bu oranlar TÜİK’in açıkladığı verilere dayanıyor. ENAG gibi kuruluşlar ise yıllık enflasyonun yüzde 55’in üzerinde olduğunu ifade ediyor. Bu veriler soyut rakamlar olarak görülebilir. Gerçekler ise sokakta çok daha yakıcı bir hal alıyor. Emekçinin alım gücündeki erime başat gündem olmaya devam ediyor. Konut kiraları, beslenme ve giyinme gibi temel harcamalar emekçinin geliri ile orantısız olarak artmayı sürdürüyor.

Bu durumun mimarı şüphesiz rejim, sebep ise rejimin ekonomi politikaları. Gidişat karşısında rejim taraftarı farklı kesimlerden bu durumun başat aktörü olan Şimşek programına dair eleştiriler geliyor. Rejimin kalemşörleri enflasyonun, emekçilerin yoksullaşmasının, kaynakların ayan beyan sermayeden yana kullanıldığının zaten farkında. Ancak onların da önerdiği program elbette emekçinin bütçesinden yana değil. Onların kaygısı bu yoksullaşmanın rejimin temellerini sarsacak bir patlamaya dönmesi. Öyle ya, rejim “terör” sorununu bitirip CHP’lileri de “yolsuzluk” sebebiyle içeri attığına göre sahada başka sorumlu mu var?

Şimşek’in önderlik ettiği programa seçim sathı mailine girilirken veda edilmesi bir ihtimal olarak duruyor. Erdoğan’ın son seçimlerde sıklıkla başvurduğu yöntem tekrarlanabilir. Seçimlere doğru kesenin ağzının açılması, sosyal yardımlara hız verilmesi, vergi afları, ücretlerde dönemsel artış beklenebilir. Şimşek bir anda günah keçisi ilan edilip gönderilebilir. Türkiye’de bu türden hamlelere alışkınız. Bunlar rejimin günü kurtarması için yeterli olacak mı göreceğiz. Ancak emekçilerin bunu bekleme lüksü bulunmuyor. Zira bu gündem oldukça acil ve hayati.

Acil sorunlara acil yanıtlar üretmek zorundayız. Meselenin kaynağı da, sebebi de çözümü de bizce açık. Hükümete ve patronlara karşı, onların sebep olduğu ekonomik yıkım politikalarına karşı emekçilerin kendi politikalarını üretmesi gerek. Buradaki bağlamda bu politika ücretlere derhal zam talebinde cisimleşmektedir. Daha net bir biçimde ise enflasyon karşısında emekçilerin alım gücünün korunması, kaynakların emekçiler lehine kullanılması için “Ücretlere ve emekli aylıklarına üç ayda bir gerçek enflasyon oranında otomatik zam!” talebini yinelemeliyiz. Hükümetin seçim ekonomisi ile keseyi açmasını beklemeden, emekçilerin hakkı olduğu için bu talepleri savunmalı ve bunlar için mücadele etmeliyiz.

Küresel Sumud Filosu yeniden yola çıkıyor!

0

29 Nisan günü Siyonist devletin korsanlık saldırısına uğrayan Küresel Sumud Filosu yeniden yola çıkmaya hazırlanıyor. Saldırıdan kurtulan gemilerin Marmaris limanına yanaşmasıyla ve buradaki yeni katılımlarla Filo, Gazze’ye doğru seferine kaldığı yerden devam edecek. Deniz filosuna aynı zamanda Kuzey Afrika’dan yola çıkan kara konvoyu eşlik ediyor. Filo’nun duyurusuna göre, Moritanya’dan yola çıkan konvoy Cezayir, Libya ve Mısır hattı üzerinden Refah Sınır Kapısı’na ulaşmayı hedefliyor. 35’ten fazla ülkeden 1500’den fazla kişinin katılımıyla bugüne kadarki en büyük kara konvoyu girişiminde 10 ambulans, 50 yardım kamyonu ve 20 mobil ev bulunuyor.

15 Nisan’da Barselona’dan yola çıkan filo, 26 Nisan’da İtalya’nın Augusta limanından 53 gemiyle, bugüne kadarki en büyük uluslararası girişim olarak yoluna devam etmişti. 29 Nisan günü Girit açıklarındaki uluslararası sularda Siyonist korsanlık 22 gemiye müdahale ederken, 31 gemi bu saldırıdan kurtularak Yunanistan karasularında Girit açıklarında demirlemişti.

Siyonist varlık, işgal altındaki topraklardan 1000 km ötedeki bu saldırıyı başta Yunanistan olmak üzere AB hükümetlerinin ve ABD’nin desteğiyle gerçekleştirebildi. ABD emperyalizmi ve Trump yönetimi Siyonizmin en azılı hamisiyken, AB ve hükümetleri de Siyonizmin ve soykırımın bir diğer asli finansörü ve destekçisi konumunda. AB-İsrail Ortaklık Anlaşması çerçevesinde AB, 43 milyar dolarlık dış ticaret hacmiyle İsrail’in en büyük ekonomik partneri. Siyonizme karşı eleştirel sesler yükselten hükümetlerin ülkeleri de bu tablodan azade değil. Örneğin, hem İsrail’e hem de İran’a dönük savaşa ilişkin eleştirilerde bulunan Pedro Sanchez yönetimi altında İspanya’nın İsrail’le ticaret hacmi 3 milyar dolar düzeyinde seyrediyor. Sanchez hükümetinin askeri yaptırım kararları da pek çok istisnaya tabi ve Airbus gibi stratejik firmalar İsrail’den askeri teknoloji transfer etmeye devam ediyor.

Bu süreçte Türkiye hükümetinin Siyonizmin alıkoyduğu filo katılımcılarına ev sahipliği yapması ve Marmaris limanının filoya açılması kendi başlarına olumlu gelişmeler olmakla birlikte, bu durum Erdoğan yönetiminin İsrail karşıtlığının değil üzerindeki toplumsal basıncın bir sonucudur. Erdoğan yönetimi bir yandan İsrail karşıtı bir söylem kullanarak Filistin davasını bir iç politika malzemesine ve halkla ilişkiler operasyonuna dönüştürmeye çalışırken, diğer yandan Siyonizmle olan ilişkilerini sürdürmektedir.

Bunlar arasında en önemlisi, günlük ortalama 100 bin varil Azerbaycan ham petrolünün Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı üzerinden Siyonizme can damarı olmasıdır. Öte yandan, 2024’te ilan edilen resmi ticaret kısıtlamasına dek iki ülke arasındaki ticaret hacmi yaklaşık 7 milyar dolardı. Bu kısıtlamanın ardından ise resmi rakamlar üçüncü ülkeler aracılığıyla ve diğer gayriresmi yöntemlerle iki ülke arasındaki ticaretin devam ettiğine ilişkin çok fazla iddia bulunuyor. Örneğin, Siyonizmin kendi kurumları 2025’te Türkiye’den 1 milyar dolar civarında ithalat yapıldığını açıkladı. Kürecik Radar Üssü ise, Siyonizmin bölgedeki gözü olmaya devam ediyor. Bu bağlamda “Hamaseti bırak, ilişkileri kes!”, “Ceyhan’dan akan petrol değil kan!” sloganları hayati önemini koruyor. Türkiye de dahil olmak üzere tüm bölge hükümetlerinden Siyonist korsanlığa karşı tutum almasını, insani yardım filosunu ve vatandaşlarını korumak üzere deniz kuvvetlerini bu korsanlığa karşı harekete geçirmesini talep etmeliyiz.

Tüm dünya hükümetlerinin Siyonizmle ilişkilerini tümüyle kesmesi, soykırımın ve ablukanın sona ermesi, 9000’den fazla Filistinli tutsağın özgürlüğü ve nihai olarak Siyonizmin yıkılmasıyla nehirden denize özgür bir Filistin, Türkiye’de ve dünyada seferberliklerin yeniden büyümesiyle mümkün olabilir. Küresel Sumud Filosu tam da bu hedefler doğrultusunda yeniden yola çıkıyor. Eylemlerle, kampanyalarla, grevlerle bu yolculuğa eşlik edelim.

Okullarda şiddet: rejimin eğitim politikalarının ürettiği bir toplumsal yıkım

0

Son dönemde okullarda yaşanan şiddet olayları art arda gündeme geldi. Öğrenciler arası saldırılar, öğretmenlere yönelen şiddet, okul çevrelerinde büyüyen çeteleşme… Ancak bu tabloyu “münferit” ya da sadece “psikolojik” diyerek açıklayanlar gerçeğin üzerini örtüyor. Çünkü yaşananlar tesadüf değil. AKP iktidarının yıllardır uyguladığı neoliberal ve muhafazakâr eğitim politikalarının, toplumsal çözülmenin ve derinleşen sınıfsal eşitsizliklerin doğrudan sonucu. Bu düzen şiddeti yalnızca görmezden gelmiyor; kendi politikalarıyla yeniden üretiyor.

Sınıfsal eşitsizlik ve biriken öfke

Bugün gençlik derinleşen yoksulluk ve güvencesizlik içinde yaşamaya zorlanıyor. Eğitim hakkı giderek sınıfsal bir ayrıcalığa dönüşürken, işçi sınıfının çocukları ya eğitimden kopuyor ya da ucuz işgücü haline getiriliyor. Bu yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal bir gerçeklik.

Hukukun keyfileştiği, cezasızlığın sıradanlaştığı bir düzende gençler açık bir tabloyla karşı karşıya: kurallar herkese eşit işlemiyor. Adalet artık ulaşılabilir bir hak olmaktan çıkmış durumda. Bu da yön bulamayan bir öfke biriktiriyor. Örgütlü bir çıkış bulamayan bu öfke kimi zaman şiddet olarak dışavuruluyor. Okullarda yaşananlar da tam olarak bu toplumsal gerilimin yansıması.

Yeni kâr alanı ve ideolojik araç

AKP döneminde eğitim hem ekonomik hem ideolojik olarak yeniden şekillendirildi. Kamusal eğitim sistemli biçimde zayıflatıldı, özel okullar teşvik edildi. Eğitim bir hak olmaktan çıkarılıp kâr eden bir hizmete dönüştürüldü. Böylece eğitim, hem sermaye için yeni bir kâr alanına hem de rejimin ideolojik aygıtlarından birine dönüştü.

MESEM uygulamaları bunun en açık örneklerinden biri. “Mesleki eğitim” adı altında çocuklar üretime sürülüyor, ucuz işgücü olarak kullanılıyor. Bu alanlarda yaşanan iş cinayetleri artık istisna değil. Çocuklar eğitim adı altında çalıştırılıyor, yaşamlarını kaybediyor. Bu tablo bir ihmal değil, doğrudan politik bir tercih.

“Aile yılı” ilan edilen bir dönemde yoksulluk büyüyor, çocuklar eğitimden kopuyor, çocuk işçiliği yaygınlaşıyor. Buna rağmen “kutsal aile” söyleminin sürekli öne çıkarılması tesadüf değil. Bu söylem, yaşanan toplumsal çöküşü gizlemeye yarayan ideolojik bir perde işlevi görüyor. Aynı yaklaşım, eğitim üzerinden toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini yeniden üretiyor ve mevcut düzeni güçlendiriyor.

Okullarda şiddetin toplumsal zemini

Okullarda artan şiddet ve çeteleşme sadece “denetim eksikliği” ile açıklanamaz. Bunlar, sınıfsal eşitsizliklerin derinleşmesinin ve kamusal alanın tasfiye edilmesinin sonuçlarıdır.

Okul saldırılarının en yoğun yaşandığı ülkelerden biri ABD. Ama orada da çözüm diye sunulan şey değişmiyor: daha fazla güvenlik, daha fazla silah, daha fazla baskı. Bu yaklaşım şiddeti ortadan kaldırmıyor, tam tersine yeniden üretiyor. Çünkü şiddet, onu doğuran toplumsal koşullar değişmeden ortadan kalkmaz.

Okulları gerçekten ne güvenli hale getirir?

Okulları güvenli hale getirmenin yolu onları daha fazla denetim altına almak değil; eşit, özgür ve demokratik bir eğitim ortamı kurmaktan geçiyor. Parasız, eşit, demokratik ve anadilinde eğitim; kamusal eğitimin güçlendirilmesi ve çocuk emeğini sömüren uygulamaların kaldırılması bu yüzden temel bir zorunluluk.

Bugün eğitim alanında yaşananların sorumluları ortadadır. Bu politikaların hesabı sorulmadan, bu düzen değişmeden kalıcı bir çözüm mümkün değildir. Okullarda şiddeti ortadan kaldırmanın yolu yalnızca sonuçlara müdahale etmekten değil, bu sonuçları üreten düzeni değiştirmekten geçiyor. Çünkü çocukların güvenliği, ancak sermayenin değil toplumun ihtiyaçlarını esas alan bir eğitim sistemiyle mümkün olabilir.

Gülistan Doku: 6 sene sonra ne oldu?

0

Munzur Üniversitesi’nde öğrenci olan Gülistan Doku, 5 Ocak 2020’de Tunceli’de kaybolmuş ve kendisinden bir daha haber alınamamıştı. Bir yıl önce göreve gelen yeni savcı ise ilk iş Gülistan Doku dosyasını raftan indirdiğini söylemişti. Geçtiğimiz günlerde Gülistan Doku soruşturmasında yeni bir safhaya geçildi. Aralarında dönemin Tunceli Valisi ve başka kamu görevlilerinin de olduğu 10’u aşkın kişi gözaltına alındı ve ardından tutuklandı.

Altı sene sonra yaşanan gelişmeler haliyle “Neden şimdi?” sorularına kapı araladı. Öyle ya, önce aileyi ve kamuoyunu oyalamak üzere aylarca süren bir baraj araması yapılmış, sonra “Gülistan intihar etti” iddiaları ile mesele hasıraltı edilmeye çalışılmıştı. Şimdilerde magazinel biçimde saat başı dosya ile ilgili detay veren, siyasal iktidara yakınlığı ile bilinen ana akım medya, pek çok şüpheli kadın ölümünde yaptığı gibi o dönem de Gülistan’ın intihar ettiğine dair iddiaları haberleştirmekle meşguldü.

“Neden 6 sene sonra?” sorusuna verilen bazı cevaplar var elbette. Devlet içi hesaplaşma, Akın Gürlek’in imaj çalışması, kadın savcı farkı gibi değerlendirmeler bunlardan bazıları. Oysa bu cevaplar doğru olsa dahi gözden kaçan bir şey var ki, bizce meselenin esasını oluşturuyor: Gülistan’ı ve benzer şüpheli kadın ölümlerini yıllarca gündemde tutan kadın örgütleri olmasa, kızlarının izini sürmekten asla vazgeçmeyen bir aileden söz etmiyor olsak ne bu mesele üzerinden bir hesaplaşma görülürdü ne de yeni İçişleri Bakanı bu mesele üzerinden bir imaj çalışmasına girişirdi. Yani bu dosya durup dururken tekrar açılmadı. Tüm bu gelişmeler, erkek şiddetinin yakıcılığını ve kadın mücadelesinin meşruiyetini ve gücünü bir kez daha kanıtlar nitelikte.

Öyle ya, 6 sene sonra tüm bu deliller, şüpheliler gökten zembille inmedi. Devlet 6 sene önce de Gülistan Doku soruşturmasını bu şekliyle yürütebilecek imkânlara sahipti. Şimdilerde öğrendiğimiz detaylarla birlikte bir kere daha görüyoruz ki cinayetin faili olan erkekler, devletin şüpheli kadın ölümleri için seferber etmediği imkânlarından sonuna kadar istifade etmiş. Baş şüphelilerden biri valinin oğlu, bir diğerinin üvey babası polis memuru. Yeni soruşturma dalgası ile birlikte gözaltına alınanlar arasında yer alan başka bir polis memuru ise Gülistan’a ait kamera kayıtlarını silmesi için kendisine 10 bin dolar verildiğini itiraf etti. Dönemin Tunceli Valisi’nin delil karartarak, kamuoyunu yanlış bilgilendirerek meselenin üstünü örttüğü, oğlunu kurtarmaya çalıştığı herkesin malumu. Üniversite çalışanından hastane başhekimine uzanan dahiliyet patriyarkal sistemin tıkır tıkır işleyişini de gözler önüne seriyor. Peki tüm bunlar birden mi ayan oldu devletin bakanına, savcısına?

Şüpheli kadın ölümleri aydınlatılsın!

İntihar denilerek, kaza denilerek kadın cinayetlerinin üstünün nasıl örtüldüğünü ne yazık ki dün öğrenmedik. Gülistan Doku ilk ve son şüpheli kadın ölümü değil. Fakat cinayetlerin üstünü örten patriyarkal işbirliği hiç bu denli deşifre olmamıştı. Rojin Kabaiş, Nadira Kadirova, Yeldana Kaharman ve adını sayamadığımız yüzlerce kadın… Bu dosyalardaki kuvvetli şüphelerin soruşturulması, birilerinin siyasal hesaplarına bağlı olmamalı. Her birinin akıbetini sormaya, bir kişi daha eksilmemek için mücadele etmeye devam edeceğiz.

Gülistan Doku davasında etkin soruşturma!

Tüm sorumlular yargı önüne!

Ara seçim anayasal zorunluluk, erken seçim siyasi gereklilik, ama yeterli mi?

0
Fotoğraf: Ömer Taha Çetin/AA

CHP uzun süredir iktidara erken seçim çağrısı yapıyor. Özgür Özel her fırsatta erken seçim çağrısıyla iktidara meydan okuyor. Sayısı yüzü geçen CHP mitinglerinin hemen hepsinde de bu erken seçim çağrısı dile getirildi. Erken seçim çağrılarına bugünlerde ara seçim talebi de eklenmiş durumda. İktidar bu çağrılara “erken/ara seçim yok” cevabı veriyor. 

İktidarın “erken seçim yok” açıklaması bir politik manevra. Erdoğan aday olmak istiyorsa mutlaka erken seçim olmak zorunda. Bir bakıma CHP’nin erken seçim çağrısı Erdoğan’a üçüncü kez aday olabilme imkânı vermek anlamına geliyor. Çünkü erken seçim için meclisin en az üçte iki çoğunluğunun kararı gerekli. Cumhur İttifakı’nın böylesi bir çoğunluğu yok. Erdoğan’ın aday olmasını sağlayacak bir erken seçim kararı için bu yüzden CHP ya da DEM partiden birinin desteği gerekli.

CHP zamanından birkaç ay önce yapılacak bir erken seçim kararına destek vermeyeceğini açıkladı. Bu durumda iktidarın gönlüne göre bir zamanda yapılacak bir erken seçim kararı için DEM Parti’nin mutlak desteği gerekiyor. Diğer iki seçenekten biri iktidarın yeter sayı için başka partilerden milletvekili transferi yapması. AKP bunu uzun süredir yapıyor. Ama yeterli sayıya ulaşılamazsa ne olacak? Diğer bir seçenek anayasal değişiklikle cumhurbaşkanlığı görev süresini Erdoğan lehine düzenlemek. Bu seçenek ihtimal dışı değil ama diğer seçenekler içinde en zoru.

Koşullara ve eldeki verilere göre bir sıralama yapılırsa: 1) Seçimler zamanında yapılacak ve Erdoğan aday olamayacak. 2) Cumhur İttifakı CHP’nin önerdiği bir tarihte yapılacak bir erken seçim çağrısına onay vermek zorunda kalacak. 3) DEM Parti bütün bu denklemde kilit konumda olacak. Bu olası tablo iktidarın “Terörsüz Türkiye” diye adlandırdığı, Öcalan’ın “barış ve demokratik toplum projesi” olarak tarif ettiği süreçle seçimlerin iç içe geçtiği anlamına geliyor. 

Öcalan’ın silahlı mücadeleye son verme çağrısına, PKK’nin sembolik silah bırakma ve kendini tasfiye kongresine, Suriye’de Kürt siyasetinin Şam’a entegre olmasına rağmen iktidarın halen beklenen somut adımları atmamış olması bu ihtimali daha da kuvvetlendirmekte. Kayyum politikasına son verilmesi, seçilmiş belediye başkanlarının görevine iadesi ve başta Selahattin Demirtaş olmak üzere politik tutsakların özgürlüğüne kavuşması çoktan gerçekleşmeliydi. Süreç terörle mücadele yasasında demokratik yönde düzenlemelerin yapılması, Kürt siyasetinin kriminalize edilmesine son verilmesi, PKK üyelerinin siyasi-sosyal entegrasyonu ve Öcalan’ın “umut hakkı”yla ilgili somut adımlarla ilerlemeliydi.

Bunların hiçbiri olmadığı gibi CHP’nin kapatılması dahil her seçeneğin masada olduğu, CHP’li belediyeler üzerinden kayyum politikasının genişleyerek devam ettiği, bir bütün olarak olağanüstü hal politikalarının egemen olduğu daha da koyulaşan bir antidemokratik rejim gerçeği söz konusu. Müneccim olmaya gerek yok. İktidar her ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmaya devam etmek istiyor. Ama neredeyse bütün devlet aygıtını kontrol ediyor olmasına rağmen olası bir seçimde başarıyı garanti edemiyor. Bunun için en güçlü iktidar adayı CHP’yi paramparça etmeye çalışıyor. Ama bunu da yeterli görmüyor. Aynı anda “Terörsüz Türkiye” projesiyle Kürt siyasal hareketini kendi iktidarının devamlılığı için politik olarak içermeye yönelik bir taktik izliyor.

İktidar şu ana kadar Kürt siyasetini İmralı parantezine sıkıştırarak ve düşük profilli bir tutuma hapsederek bu taktiğini kendi açısından başarıyla uygulamış görünüyor. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Kürt siyasi hareketi seçimlere giden süreçte iktidar aleyhine bir pozisyon aldığı an “Terörsüz Türkiye” projesi sıkıntıya girer. Tam da bu nedenle bir erken seçim çağrısından önce iktidarın her kesimi birbirinden izole etmeye ve mümkünse kavgalı hale getirmeye dayalı “böl, parçala, yönet” planını işlevsiz kılacak bir politik açılım ortaya koymak gerekiyor. Bunun yolu siyasal demokrasiyi merkeze alarak karşılıklı olarak ortak sorunların sahiplenilmesi ve demokratik temelde çözümü için somut birlik ve dayanışma zemininin sağlanmasıdır. Kuru ve işlevsiz açıklamalarla bu sağlanamaz.

Özel İtalyan Lisesi’nde grev devam ediyor

0

Özel İtalyan Lisesi’nde grev üç ayı geride bıraktı. 2 Şubat 2026’da greve çıkan öğretmenler Türkiye’deki ilk özel okul grevini başlatmıştı. Süreç elbette pürüzsüz ilerlemedi. Bakanlık bizzat müdahale edip grevci öğretmenlerin yerine öğretmen ataması yaparak grev kırıcılığı yaptı. Bu atamalara karşı açılan dava sonucunda Ankara 4. İdare Mahkemesi oybirliği ile yürütmeyi durdurdu. Kararda, yasal bir grev süresince işverenin başka işçi çalıştıramayacağı, bu işlemi işveren değil bakanlık yapmış olsa dahi grev hakkının engellenmesine yol açtığı için hukuka aykırı olduğu vurgulanıyor.

Bu grev, grevdeki 14 öğretmenin ötesinde tüm eğitim emekçileri için önemli bir örnek olmayı sürdürüyor. Bu süreç bize kimlerin çıkarlarının ortak olduğunu, emek-sermaye çatışmasında bakanlıkların nerede durduğunu ve mücadelelerin neden yalnız kalmaması gerektiğini bir kez daha gösterdi.

Grevin arka planını hem daha önceki yazılarımızdan okumak hem de Dersimiz Grev, Konu: Özel İtalyan Lisesi belgeselinde bizzat öğretmenlerden dinlemek mümkün. Yine de kısaca özetleyecek olursak, okul yönetimi toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde 2026 için yüzde 15, 2027 için ise sıfır zam teklif etmişti. Öğretmenlerin talebi ise insan onuruna yaraşır bir ücret, ağır işyükünün giderilmesi ve ayrımcılığın son bulması.

Türkiye’de kamuda çalışan öğretmenlerin yasal grev hakkının olmaması da bu grevi dikkat çekici hale getiren unsurlardan. Özel okul öğretmenlerinin 4857 sayılı İş Kanunu’na tabi oldukları için grev hakları var. Var olmasına var ancak greve çıkmak da grevi sürdürmek de başlı başına bir mücadele.

Grev başladıktan sonra öğretmenler okul yönetimi ve İtalya Konsolosluğu tarafından bir adım atılmasını beklerken karşılarında Milli Eğitim Bakanlığı Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürlüğü’nün grev kırıcı müdahalesini bulmuştu. Bakanlık grevci 14 öğretmenin yerine farklı devlet okullarında görev yapan 26 öğretmeni Özel İtalyan Lisesi’ne kısmi zamanlı görevlendirmişti. Grevdeki öğretmenlerin yerini doldurmak üzere devlet kurumunun harekete geçmesi, grevin fiili etkisini azaltacağı için açıkça bir grev kırıcılıktı. Üstelik bunu işveren değil kamu kurumu yapıyor, yani kamu kaynakları özel bir okul yönetimi lehine kullanılıyor.

26 Mart’ta öğretmenler müzakere sürecinde mutabakata varıldığını açıkladı. Ancak okul yönetimi, üzerinde anlaşılan maddeleri içerse de hukuki bağlayıcılığı olmayan bir belgeyi imzalatarak grevi bitirmek isterken, öğretmenler haklı olarak grevin Türkiye kanunlarına uygun şekilde sonlandırılmasını ve bağlayıcı bir sözleşme imzalanmasını talep ediyor.

Okulda grev olur mu?

Bu grev boyunca sık duyulan itirazlardan biri öğrencilerin eğitim hakkının sekteye uğraması. Bu kaygıyı anlamak mümkün. Ancak eğitimi sekteye uğratan, hakkını talep eden öğretmenler değildir. Aylarca süren müzakerelerde adil bir sözleşme imzalamayı reddeden okul yönetimidir. Bir sektör ne kadar kritikse orada çalışanların hakları da o kadar acilen güvence altına alınmalıdır. Kimsenin yoksulluk sınırının altında ücretle, ayrımcılıkla, mobbingle çalışması beklenemez ve kabul edilemez. Mesleğin veya eğitim hakkının “kutsallığı” adı altında kimsenin haklarından vazgeçmesi beklenemez. O mesleği icra eden insanların hayatları da, aileleri de bir o kadar “kutsal” görülmelidir.

Grev ve direniş insanların bir sabah, keyfi olarak aldığı kararlar değildir. İnsanlar haklarını aldıkları, onurlu koşullarda çalışabildikleri zaman grev yapmak zorunda kalmazlar. Öyleyse grevlerin uzun sürmesinin sorumlusu kimdir?

Mücadeleler yalnız kalmamalı

Bu süreçte öğretmenler yalnız değildi, dayanışma gösteren birçok sendika ve farklı kurumlar mevcut. Ancak daha da ileri gitmek gerekiyor. Bu grevin yalnız kalmaması gerektiği gibi, direnen hiç kimsenin yalnız kalmaması gerekiyor. Türkiye’nin dört bir yanında emekçiler ortak bir saldırı altında. Bu saldırıları aşmak için tüm mücadeleleri birleştirmemiz, grev çadırlarını ve direniş alanlarını doldurmamız gerekiyor. Sendikaları fark etmeksizin direnen işçilerin yanında duralım. Mücadelelerimizi sermayeden bağımsız, emekten yana bir hatta birleştirelim!

Orbán sonrası: çöküş, tepki ve yeni iktidarın sınırları

0

Macaristan’daki seçim sonuçları yalnızca ulusal düzeyde bir iktidar değişimini değil, aynı zamanda uluslararası ölçekte bir siyasal hattın gerilemesini ifade ediyor. Péter Magyar liderliğindeki Tisza hareketinin yaklaşık yüzde 70’e yaklaşan sandalye çoğunluğu elde etmesi ve katılımın yüzde 80’e dayanması, bu kırılmanın toplumsal derinliğini açık biçimde ortaya koydu. 16 yıl boyunca seçim sistemini kendi lehine şekillendiren Viktor Orbán’ın, tam da bu sistem içinde yenilmesi ise tarihsel bir ironi barındırıyor.

Orbán yalnızca ülke içinde değil, küresel ölçekte de sağ popülist bir hattın önemli temsilcilerinden biriydi. Donald Trump, Vladimir Putin ve Benjamin Netanyahu gibi liderlerle kurduğu ilişkiler; Avrupa’da Giorgia Meloni, Marine Le Pen ve Santiago Abascal ile ideolojik yakınlık, onu küresel bir bloğun parçası haline getirmişti. Bu nedenle yenilgisi yalnızca yerel değil, uluslararası bir anlam da taşıyor.

Seçim sonrası özellikle gençlerin öncülüğünde sokaklarda yaşanan kitlesel kutlamalar ve yüksek katılım oranı, bu sonucun güçlü bir toplumsal karşılığı olduğunu gösterdi. Ancak bu tabloyu yalnızca bir “zafer” olarak değil, aynı zamanda bir “cezalandırma oyu” olarak okumak gerekiyor. Birçok seçmen, yeni iktidarın programına duyduğu güçlü bağlılıktan çok, mevcut iktidara duyduğu tepkiyle hareket etti.

Bu noktada Gazete Nisan’da Oktay Benol’un 2022 seçimleri üzerine yaptığı analiz önemli bir referans sunuyor. Benol, o dönemde muhalefetin Orbán’a karşı ideolojik olarak benzer bir aday çıkardığını ve bu nedenle kaybettiğini vurgulamıştı: “Aslı varken taklidi tercih edilmedi.” Bugün ise tablo farklı bir evreye işaret ediyor. Aynı seçmen, birkaç yıl önce desteklediği iktidarı bu kez sandıkta cezalandırıyor. Bu değişimi yalnızca muhalefetin başarısıyla açıklamak yetersiz; belirleyici olan, zaman içinde biriken yıpranma.

Orbán rejimi üç temel sütun üzerinde yükseldi: güçlü propaganda, lider merkezli siyaset ve kimlik temelli kutuplaşma. Ancak zamanla bu yapı aşındı. Sürekli “dış düşman” söylemine dayanan propaganda etkisini yitirdi; liderlik düzeyinde yorgunluk belirginleşti; en önemlisi gündelik hayatın gerçekleri siyasetin merkezine geri döndü. Enflasyon, kamu hizmetlerindeki gerileme ve yaşam maliyeti, kimlik savaşlarının önüne geçti.

Ekonomik politikalar büyük ölçüde sermaye çevrelerini desteklerken, geniş halk kesimleri açısından yaşam koşulları kötüleşti. Yüksek enflasyon, sağlık ve eğitim sistemindeki sorunlar ve yaygın yolsuzluk algısı, iktidarın toplumsal tabanını aşındırdı. Buna ek olarak göçmen karşıtı, lgbti+ karşıtı ve baskıcı politikalar başlangıçta seferberlik sağlasa da zamanla yorgunluk ve tepki yarattı.

Uluslararası pozisyonlar da bu süreci etkiledi. Orbán’ın İsrail’in Gazze politikalarına verdiği destek, Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline karşı tutumu ve Netanyahu ile yakın ilişkisi, içeride de tartışma yarattı. Donald Trump’ın açık desteği ise tepkiyi büyüttü.

Bu koşullarda seçmen, ideolojik olarak en yakın seçeneğe değil, en mümkün görünen alternatife yöneldi. Péter Magyar’ın sistem içinden gelen, muhafazakâr ama değişim vaadi taşıyan profili bu boşluğu doldurdu. Bu durum, seçim sonucunun bir ideolojik kayıştan çok, birikmiş hoşnutsuzluğun dışavurumu olduğunu gösteriyor.

Dolayısıyla ortaya çıkan tabloyu iki düzeyde okumak gerekir: Bu seçim bir yandan açık biçimde bir tepki oyu, diğer yandan da bu tepkiyi mümkün kılan bir iktidar bloğunun çözülmesidir. Bu çözülme, otomatik olarak daha ilerici bir alternatifin iktidara gelmesi anlamına gelmez.

Sonuç olarak Macaristan seçimleri, Benol’un “mesele programdır” tespitini hâlâ geçerli kılıyor. Ortaya çıkan tablo bir ideolojik kopuşu değil, bir iktidar bloğunun çözülmesini ifade ediyor. Tepki oylarının boşluğu dolduran başka bir sağ adaya akması eşitlikçi bir düzenin kendiliğinden kurulacağını vaat etmiyor. Yeni dönemin yönünü belirleyecek olan, siyasal ve toplumsal mücadelenin seyri olacaktır.

Akbelen’de kamu yararı kimin yararı?

0

Akbelen’de tablo net; köylünün toprağı, zeytini ve yaşam alanı kömür için yok ediliyor. Bu yaşananları yalnızca çevre hassasiyeti diye anlatmak eksik kalır. Çünkü mesele birkaç ağacın kesilmesinden çok daha büyük. Devletin yasası, şirketin madeni ve köylünün yaşam hakkı aynı yerde karşı karşıya geliyor. İktidar bunu kamu yararı diye sunarken, şirketler enerji ihtiyacı diyor. Fakat Akbelen’de sorulması gereken soru basit: Bu yarar kimin yararı?

Akbelen’de ne oluyor?

İkizköylülerin Akbelen mücadelesi 2019’dan beri sürüyor. Limak ve IC İçtaş ortaklığındaki YK Enerji’nin kömür madeni sahasını genişletmek istemesiyle başlayan süreçte, 2023’te yoğun ağaç kesimleriyle Akbelen Ormanı fiilen yok edildi. 24 Temmuz 2025’te yürürlüğe giren 7554 sayılı yasanın ardından ise ilk hedef zeytinlikler oldu. Köylülerin deyimiyle bu süreç artık yalnızca orman değil, köylerin tamamını kuşatan bir yok etme meselesine dönüştü.

Son aylarda ise saldırı yeni bir aşamaya taşındı. 10 Ocak 2026’da Cumhurbaşkanı imzasıyla İkizköy dahil yedi köyde toplam 679 parsel için acele kamulaştırma kararı alındı. Ancak köylülerin ve avukatların açtığı davalar sonucunda Danıştay 6. Dairesi, acele kamulaştırmanın uygulanması halinde giderilmesi güç veya imkânsız zararların doğacağı nedeniyle bu acele kamulaştırma kararının yürütmesini durdurdu ve bu sayede Akbelen’de “acelelik” gerekçesiyle köylülerin toprağına el konulmasının hukuki dayanağı şimdilik ortadan kalktı.

Kamu yararı mı, şirket yararı mı?

İktidarın ve şirketlerin dilinde her zamanki gibi tanıdık kavramlar var; onlar da enerji arz güvenliği, ekonomik kalkınma, yerli kömür, kamu yararı şeklinde uzar gider. Fakat sorulması gereken şu: Kamu kim? Eğer kamu köylüyse, üreticiyse, zeytinlikse, ormandaki canlılarsa, su kaynaklarıysa, Akbelen’de alınan kararların kamu yararıyla ne ilgisi var?

Ve bugün Akbelen’de köylünün karşısına muhatap olarak şirket değil çoğu zaman jandarma barikatı çıkıyor. 30 Mart’ta acele kamulaştırma sürecindeki keşif heyetine karşı çıkan Esra Işık gece gözaltına alındı, 31 Mart’ta ise görevi yaptırmamak için direnme suçlamasıyla tutuklandı. 27 Nisan’da ilk kez hâkim karşısına çıktı ve mahkeme tutukluluğunun devamına karar vererek davayı 1 Haziran’a erteledi.

Zeytinlikler taşınmaz, yaşam taşınmaz

Bir zeytin ağacını yerinden söküp başka yere taşımayı çözüm diye anlatmak, köylünün emeğini, toprağın hafızasını ve ekosistemin bütünlüğünü hiç anlamamak demektir. Zeytin ağacı bir dekor ya da saksı bitkisi değildir. Kök saldığı toprakla, çevresindeki canlılarla, suyla, iklimle ve köylünün yıllara yayılan emeğiyle birlikte vardır.

Esra Işık’ın cezaevinden gönderdiği mesajdaki “Ben toprağımı savundum… Milas bir şirketten büyüktür” sözleri, bu mücadelenin özeti gibi. Çünkü Akbelen’de mesele yalnızca birkaç ağacın ya da birkaç parselin meselesi değil, şirketlerin kârı için köylerin, zeytinliklerin ve yaşam alanlarının feda edilip edilmeyeceği meselesi.

Ne yapmalı?

Danıştay’ın acele kamulaştırma kararının yürütmesini durdurması, Akbelen’de köylülerin mücadelesinin haklılığını bir kez daha göstermiştir. Şimdi bu karar eksiksiz uygulanmalı, zeytinlikleri ve tarım alanlarını madenciliğe açan düzenlemeler iptal edilmeli, Esra Işık serbest bırakılmalıdır. Köylülerin rızası olmadan hiçbir maden projesi yürütülmemeli, sözde raporlarla yasalarda boşluklardan yararlanılmamalı, enerji ve maden politikaları şirketlerin kârına değil, toplumun gerçek ihtiyaçlarına ve ekolojik sınırlara göre planlanmalıdır. Bu nedenle Akbelen yalnızca yerel bir direniş değil; toprağın, suyun, zeytinin ve yaşam hakkının şirket kârına karşı savunulduğu bir mücadeledir.

Saif ve Thiago serbest bırakılıyor, seferberliğin zaferi!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, Saif Abukeshek ve Thiago Ávila’nın serbest bırakılacaklarına dair duyuruyu selamlıyoruz. Bu duyuru, hem Siyonist devlet ve hem Filistinli avukatlar Adalah ekibi tarafından yapılmış, İspanya hükümeti tarafından da doğrulanmıştır.

Saif ve Thiago’nun serbest bırakılması, dünyanın dört bir yanında onların özgürlüğü ve Filistin davası için yürütülen seferberliğin, protestoların ve halk baskısının bir zaferidir. Gazze’ye yönelik soykırımcı ablukayı kırmaya çalışan kahramanca yolculuğu sırasında Küresel Sumud Filosu, işgal altındaki Filistin’den 1000 kilometreden fazla uzaklıkta, uluslararası sularda kaçırıldı. İsrail, 170 mürettebat üyesini serbest bırakmak zorunda kaldı, ancak bu iki uluslararası önder İsrail tarafından alıkonuldu ve ağır biçimde mahkûm edilme tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Açlık grevi yapıyorlardı ve şimdi onların derhal serbest bırakılması sonucunu elde etmiş bulunuyoruz.

Bu gelişme, Filistin direniş mücadelesinin ve ona destek veren küresel hareketin bir başka zaferidir. Aynı zamanda bu, ABD ve aşırı sağcı Trump tarafından desteklenen İsrail apartheid devletinin soykırımına yönelik reddiyenin bir zaferidir. Bu zafer, Gazze Şeridi ve Batı Şeria’daki Filistinlilere destek için seferberliği sürdürmeye daha fazla güç vermektedir. Bu kuşatmayı denizden ve karadan kırmaya çalışmak için filonun devam etmesine destek veriyoruz.

İUB-DE olarak, İsrail ablukasının kırılması ve insani yardımın ulaşması için birleşik seferberliği sürdürmeye, ayrıca apartheid devletinin hapishanelerindeki 9 binden fazla Filistinli tutsağın serbest bırakılmasını talep etmeye çağırıyoruz. Bir sonraki buluşma, soykırımın ve Gazze Şeridi’ndeki cani ablukanın sona erdirilmesi, tüm birliklerin Gazze’den çekilmesi ve insani yardımın kitlesel girişinin güvence altına alınması mücadelesini sürdürmek için, Geri Dönüş Yürüyüşü dolayısıyla 15 Mayıs’taki uluslararası seferberliktir. İsrail birlikleri Gazze’den, Batı Şeria’dan ve ayrıca Lübnan’dan derhal çekilmelidir. Apartheid Siyonist devletinin son bulması için Filistin halkının direnişini koşulsuz olarak destekliyoruz. Thiago ve Saif’in özgürlüğünü sevinçle selamlıyoruz, nehirden denize özgür bir Filistin için seferberliği büyütelim.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

9 Mayıs 2026

Soykırımcı Siyonizmin kaçırdığı Saif ve Thiago’ya özgürlük!

0

Siyonist silahlı kuvvetlerin uluslararası sularda Küresel Sumud Filosu’nun teknelerine yönelik cani ve yasadışı saldırısının ortasında, Filo’nun uluslararası koordinatörleri, Katalan-Filistinli Saif Abukeshek ve Brezilyalı Thiago Ávila gözaltına alındı ve İsrail’deki yüksek güvenlikli bir cezaevine götürüldü.

Filoya eşlik eden ve Adalah adı altında örgütlenen Filistinli avukatlardan oluşan ekip, Şikma Cezaevi’ne bir ziyaret gerçekleştirdi. Burada, 30 Nisan Perşembe sabahı erken saatlerde kaçırılmalarından bu yana ilk kez Saif ve Thiago ile görüştüler. Onların yürek burkan tanıklıkları, denizde geçirdikleri son iki gün boyunca İsrail askerî güçleri tarafından fiziksel şiddete maruz bırakıldıklarını ve uzun süreler boyunca stres pozisyonlarında tutulduklarını ortaya koyuyor.

İsrail’in Gazze’den 1000 kilometreden fazla uzaklıkta gerçekleştirdiği bir korsanlık eylemi olan bu insani misyona yönelik saldırıda şiddete uğrayan diğer 170 aktivist ise Yunanistan’ın Girit adasında serbest bırakıldı ve işkence, dayak ve kötü muameleye maruz kaldıklarını açıkladı. Serbest bırakılan bu aktivistler arasında, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Türkiye partisi İşçi Demokrasisi Partisi’nden (İDP) Gorkem Duru ile Arjantin partisi Sosyalist Sol’dan (IS) milletvekili Mónica Schlotthauer ile Ezequiel Peresini de yer alıyor.

Yunanistan, İtalya, Avrupa Birliği ve Trump, İsrail’in Filo’ya yönelik saldırısının suç ortaklarıdır. Özellikle Yunanistan hükümeti ve NATO’nun işbirliği olmadan, yirmiden fazla tekneye ve mürettebatlarına yönelik bu yasadışı kaçırma eylemini gerçekleştiremezlerdi. Akdeniz, göçmenler için bir toplu mezara dönüştürülmek üzere Avrupa’nın en çok gözetlenen denizidir. Şimdi bu teknoloji, İsrail’le suç ortaklığı içinde enternasyonalist dayanışmaya karşı kullanılıyor.

Soykırımcı Netanyahu, hareketin görünür yüzleri olan Saif ve Thiago’yu, Filistin halkıyla uluslararası dayanışmayı suçlu göstermek ve caydırmak için savaş ganimetlerine dönüştürmek istiyor. Siyonist devlet, Saif’i ve aynı şekilde Thiago’yu da “terörist” olmakla ve Hamas’la ilişkili olmakla sahte biçimde suçlamaya çalışıyor. İsrail apartheid sisteminde bu, hiçbir güvencenin bulunmadığı bir yargılama sürecinin ardından kesin bir mahkûmiyet anlamına gelir. Siyonist devletin sömürgeci, ırkçı ve soykırımcı karakteri, birkaç hafta önce çıkarılan yeni idam cezası yasasıyla bir kez daha ortaya çıkmıştır. Bu yasa yalnızca bir İsrailliyi öldürmekle suçlanan Filistinli kadın ve erkeklere uygulanmakta, fakat bunun tersi durumda asla uygulanmamaktadır.

Bu “terörist” suçlamaları sefil bir yalandır. Seferberliklerde söylendiği gibi, tek terörist, tarihsel etnik temizliğiyle yaklaşık 80 yıldır Filistin halkını katleden Siyonist İsrail devletidir. Küresel Sumud Filosu, Siyonist devletin birlikleri tarafından bombalanan ve işgal edilen Gazze Şeridi ile dayanışma içinde olan insani nitelikte bir filodur. Filo, Filistin halkını açlıktan öldüren İsrail’in canice ablukasını kırmaya çalışarak insani yardım, gıda, ilaç ve su taşımaktadır. Bu kampanyayı terörizmle suçlamak küstahlıktır.

Saif, yirmi yıldır Filistin halkının haklarının, işçi haklarının savunusunda çok aktif çalışmış ve uluslararası dayanışmada bir referans hâline gelmiş Katalan-Filistinli bir sendikacıdır. Katalonya Sendikal Alternatifi’nin (IAC) bir çalışanıdır ve Avrupa’da Filistin’le dayanışmanın görünür yüzlerinden biri olmuştur. Eşi ve üç küçük çocuğuyla birlikte İspanya devletinde, Barselona’da yaşamaktadır. Thiago ise Filistin halkının savunusunda öne çıkan Brezilyalı bir mücadele insanıdır; çevre mücadelesinde de uzun yıllara dayanan bir aktivist geçmişe sahip.

Saif ve Thiago’nun yaşamı ve bütünlüğü, Siyonist işgal güçlerinin elinde geçirdikleri her dakika tehlikede altında. İkisi de açlık grevine başladıklarını ilan ettiler. Onların derhâl serbest bırakılmalarını talep ederek tüm dünyada seferber olmak büyük bir aciliyet taşımaktadır. Bu dünya çapındaki kampanya şimdiden kendini göstermektedir. Avrupa’da ve başka ülkelerde ilk yürüyüşler ve sokak protestoları gerçekleşti. En dikkat çekici olanı ise 4 Mayıs’ta İsrail’in Tel Aviv kentinde Barış İçin İttifak tarafından çağrısı yapılan ve Saif ile Thiago Ávila’nın derhâl serbest bırakılmasını talep eden, “öfke gösterisi” olarak adlandırdıkları seferberlik oldu. İspanya devletinde sendikal konfederasyonlar da açıklama yaptı. Uluslararası Af Örgütü, “Abukeshek ve Ávila’nın güvenliği konusunda derin endişesini” ifade ederek, “işkence ve kötü muamele dâhil olmak üzere […] ihlallere ve istismarlara maruz kalma riski altında olduklarını” belirtti. İspanya devleti ve Brezilya hükümetleri, İsrail’le ilişkilerini kesmeseler de Saif ve Thiago’nun özgürlüğünü talep etmek zorunda kaldılar. Tüm hükümetlerden, her ikisinin de özgürlüğünü talep etmeleri ve İsrail’le ilişkileri kesmeleri istenmelidir. Ayrıca Gazze ablukasını kırmaya çalışmak üzere İstanbul’dan ve başka limanlardan misyonuna yeniden başlayan filonun geri kalanı için güvenlik güvenceleri sağlanmalıdır.

İUB-DE olarak, Saif ve Thiago’nun derhâl serbest bırakılması ve fiziksel bütünlüklerinin korunması için dünyanın tüm ülkelerinde en geniş seferberliğe çağırıyoruz. Gazze Şeridi’nde soykırımın ve canice ablukanın sona ermesi, Gazze’den tüm işgal birliklerinin çekilmesi ve kitlesel insani yardım girişinin güvence altına alınması için mücadeleyi sürdürdüğümüz çerçevede bu çağrıyı yapıyoruz. İsrail birlikleri Gazze’den, Batı Şeria’dan ve Lübnan’dan def edilmelidir! Tüm Filistinli tutsaklara özgürlük. Siyonist devletin son bulması için Filistin halkının direnişini koşulsuz olarak destekliyoruz. Nehirden denize özgür Filistin!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

6 Mayıs 2026

Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası Genel Sekreteri Ozan Fındık: “Özel sektör öğretmenleri değersizleştirmeyi, güvencesizleşmeyi en yoğun hisseden yerde”

0

Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası Genel Sekreteri Ozan Fındık ile sektördeki mücadele ve sendikal deneyime dair yaptığımız söyleşiyi paylaşıyoruz. Özel okul öğretmenleri, kayıtlı çalışanların yaklaşık 4’te 1’inin yer aldığı 10 No’lu Ticaret, Büro, Eğitim ve Güzel Sanatlar işkolunda. Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası ise bu işkolundaki yüksek baraj sebebiyle baraj altında kalmış en kalabalık sendika vasfına sahip.

Söyleşi: Enes Kablan

Son dönemde okullarda yaşanan şiddet olayları ile başlayalım. Siz bu saldırıları, bu şiddet ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu durum toplumsal bir çürümenin eseri. Sadece öğretmenler açısından değil, memleketin her alanında insani ilişkilerdeki bozulma, toplumsal olarak bozulma, gençliğin hedeflerini ve amaçlarını kaybetmesi, bunların hepsi birer etken.

Eğitimin herkese eşit sunulan bir hak olmaktan çıkması, kalitesinin düşmesi, öğretmenlik mesleğinin ve eğitimin değersizleştirilmesi en önemli etkenler. Mesleğin geçmişte toplum üstünde bir etkisi vardı. Öğretmen demek Cumhuriyet’in ilk döneminden beri gittiği yere aydınlanmayı götüren, sadece oradaki çocukları değil aileleri geliştiren bir mesleği ifade ediyordu. Ama zamanla bu değişti. Bugün açısından öğretmenlerin değersizleştirilmesi en büyük sorun diyebiliriz.

Sizce bu şiddet ortamına ve saldırılara karşı nasıl bir mücadele örülmeli, neler talep edilmeli?

Sendikaların hep beraber bir ortak tavır alabilmesi çok önemli. Ama ne yazık ki burada bile hâlâ konfederasyonlar arasında ayrımlar, farklı eylem biçimleri, birleşememe, aynı tarihte yapma ama ortaklaşamama gibi sorunlar var. Bu meseleyi konfederasyonların, sendikaların görüşleri açısından değil, gerçekten bir öğretmen meselesi olarak değerlendirip birleşmek için zorunlu bir araç olarak görmek lazım. Tek başına birleştirici bir şey olması gerekiyor ama ne yazık ki bu birleştiricilik henüz yakalanabilmiş değil.

İki sene önce İbrahim öğretmen öldürüldü bir kolejde. Buna benzer şeyleri biz de yaşıyoruz, tehdit ediliyoruz. Patron tehdit ediyor, bazen veli tarafından, bazen idareci tarafından tehdit ediliyoruz. Aslında değersizleşmenin en yoğun ve en güçlü hissedildiği alan ne yazık ki özel sektör öğretmenlerinin yaşadıkları alan. İlk talebimiz mesleğimizi değersizleştiren uygulamaların son bulması.

Değersizleştirme dediğiniz şey aynı zamanda iş güvencesinin de pek olmaması herhalde…

Tabii ki. Özel sektör öğretmenleri çalışma şartları nedeniyle güvenli bir çalışma ortamından her anlamda çok uzakta. Bu nedenle bugün öğretmenler içinde değersizleştirmeyi, güvencesizleşmeyi en yoğun ve en güçlü hisseden yerde ne yazık ki.

Sendikanızın bir dizi mücadelesi var; taban maaş düzenlemesi, süreli sözleşmenin son bulması, fazla mesai, düşük ücretler gibi gündemleriniz var. Hatta sendikanın kuruluş dinamikleri de biraz bunlarla ilgiliydi. Bu mücadele başlıklarına dair nasıl bir eylem programınız var?

Bizim Milli Eğitim’den en temel taleplerimiz şunlar: Birincisi taban maaş kanunu. 2014 yılına kadar var olan bir kanundu bu. Özel sektör öğretmenlerinin maaşı kamudaki meslektaşından aşağı olamazdı. İkincisi, belirli süreli iş sözleşmesinin kaldırılması. Belirli süreli iş sözleşmesi demek patronun iki dudağının arasındasın demek. Bu, sendikal örgütlenmeyi de baltalayan bir şey aynı zamanda. İşe iade hakkın, ihbar tazminatın yok ve her sene öğretmenler için mayıs ve nisan ayları “Acaba atılacak mıyım, yoksa kalacak mıyım? Ne yapacağım, yeni işi nasıl bulacağım?” diye bir korku, bir kabus oluyor. Üçüncüsü ise yasa ihtiyacı. Yasal olarak bugün Özel Öğretim Kurumları Kanunu var ama bu birçok konuda net değil; bizi tamamen bir kuralsızlık ve sömürü çarkının içine bırakıyor. Mevcut kanun yuvarlak şeyler söylemiş; bir yere atıf yapmış ama o atıf başka bir yerde başka bir şekilde olmuş… O yüzden, burada özel sektör öğretmenleri için, gerçekten onları koruyan bir kanun yok.

Biz bunları sadece ekonomik birer talep olarak görmüyoruz. Öğretmenlerin daha özgür şartlarda çalışmasını sağlayacak şeyler bunlar. Öğretmen kendini güvende hissettiği zaman sesini daha çok çıkarabiliyor, konuşabiliyor, tepki gösterebiliyor. Haklarının olduğu bir yerde, daha kolay işten çıkarılamayacağı bir yerde öğretmenin de susmayacağı bir alan açıyoruz aslında.

Biz bunları Bakanlığa her sene sunuyoruz, her sene de bu talepler için alanlarda oluyoruz, birçok kez gözaltına alındık, şiddet gördük. Bakanlık önünde 54 gün süren çok etkili bir nöbet süreci geçirdik. Bakanlıktan sözler de aldık ama bürokrasi duvarını aşamıyoruz; sözler bir ay sonra unutuluyor. Biz profesyonel sendikacılardan oluşmuş bir sendika değiliz. Hepimiz aynı zamanda çalışıyoruz 7/24. Gidip sürekli eylem yapabilecek bir vaktimiz de yok, aynı zamanda işimize gidiyoruz. Hayat mücadelesini hem sendikamızda hem de bu şartlarda ayakta kalmaya çalışarak veriyoruz.

Kendi kendini sönümlendirmek isteyen tek sendika bizizdir herhalde. Biz özel okulların varlığının acil, elzem bir şey olduğunu düşünmüyoruz. Eğitime yapılacak bütün harcamaların kamusal eğitime yapılması gerektiğini düşünüyoruz.

Ama mücadeleniz bu sorunların görünür ve taleplerinizin bilinir olmasını sağladı…

Aslında sendikanın yaptığı en önemli şey şu: Öğretmenler hakları konusunda çok bilinçlendi. Evet, henüz istediğimiz yasalar çıkmış değil. Ama öğretmenler bu taleplerin nasıl olacağı konusunda çok ciddi bilinçlendi. Bugün 10.500 üyesi var sendikamızın. Fiili üyeleriyle beraber 12 bine gidiyor. Yani resmi olarak üye olamayanlarla -mesela kurs merkezinde sigortasız çalışan, rehabilitasyon merkezinde çalışan, başka iş kolunda gözükenlerle- beraber bu sayı. Bu öğretmenler belki ilk defa bir yerde örgütlendiler. İlk defa örgütlü bir tepki gösterdiler. İşyerlerinde, çalıştıkları kurs merkezlerinde, rehabilitasyon merkezlerinde ücret tartışmalarına girdiler. Birçok yerde maaş zammını kazandı öğretmenler. Yine özel öğretim kurumlarında tatillerde öğretmen çalıştırılmasının önüne geçtik. Sendikanın varlığıyla ilk kez ek mesai ücreti almaya başladı öğretmenler. Yani sendika öğretmenlerin sesi, soluğu oldu.

Sendikanın ilk kuruluşunda bizim sözümüz vardı, diyorduk ki bu bir haysiyet mücadelesi. Yani bu sadece öğretmen olmanın, maaşın devlettekiyle aynı olmasının mücadelesi değil; gerçekten bir haysiyet mücadelesi veriyoruz. Özel sektör öğretmenlerinin onuru için veriyoruz bu mücadeleyi. Çünkü özel sektör öğretmeni kamudaki öğretmenden farklı değil. En temel amacımız bu farklılığı kaldırmak. Biz aynı zamanda kamucu bir eğitimi savunuyoruz. Yani kendi kendini sönümlendirmek isteyen tek sendika bizizdir herhalde. Biz özel okulların varlığının acil, elzem, hayati bir şey olduğunu düşünmüyoruz. Biz eğitime yapılacak bütün harcamaların ve hamlelerin kamusal eğitime yapılması gerektiğini düşünüyoruz. Yani bu anlamda isteğimiz “Özel okullar çoğalsın, biz de haklarımızı alalım, biz devam edelim” değil. Keşke bu sendikaya bu anlamda ihtiyaç olmasaydı diye de düşünüyoruz.

Kamucu eğitim demişken, kamuda da örgütlü eğitim sendikaları var. Eğitim-Sen başta olmak üzere bunlarla ortak mücadele pratikleri yaşanıyor. Bu deneyimlere dair görüşleriniz nedir? Sendikalar ve farklı emek örgütleriyle ortak mücadeleler geliştirme konusundaki perspektifiniz nedir?

Biz Eğitim Sen’le de Eğitim-İş’le de çeşitli ortak etkinlikler yaptık. Çünkü eğitime bütçe ayrılmaması, öğretmenin değersizleştirilmesi gibi konular kamu ve özelde ortak sorunlar. Geçen sene çıkan yeni bir yasaya karşı Meclis Parkı’nda başlattığımız nöbete bizden sonra Eğitim Sen, Eğitim-İş ve en son Hürriyetçi Eğitim Sen de katıldı.

Biz aslında burada bir alan açtık. Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası bu anlamda birleştirici bir rol de oynuyor; kamunun yaptığı tartışmaları henüz yapmış değiliz. Kamuda belki farklı görüşlere göre ayrılan insanlar, sendikalar var. Biz öğretmen hakları üstünde bütünleşmiş bir kitleyiz.

Biz fiili meşru mücadele tarzını öne çıkarmak durumundayız. Mesela kamu sendikalarının belli rahatlıkları var. Öğretmen okulda propagandasını yapabilir, sendikasını anlatabilir, duvara afişini asar, aidatı otomatik kesilir. Bizim otomatik kesilen bir aidatımız yok, duvara afiş asmak veya sendika panosu açmak için işten atılan arkadaşlarımız oldu. Yani bunun bedelini ödüyoruz. Ben mesela bir kurumda çalışıyordum, toplandık 60 öğretmen örgütlendik. Ücret zammı talep ettik. Sonra işten çıkarıldım. Yaşadığımız bu süreçler bizi meşru fiili mücadele deneyimlerini geliştirmeye, yasal sınırların dışında bir mücadele çizgisi örmeye itti. Kurum teşhirleri, elimizde kamerayla kurum baskınları… Bunların hepsi aslında biraz da çaresizliğin yarattığı bir yöntem. Bürokratik yasal sınırların dışına çıkma zorunluluğu…

Kendimizi işçi sınıfının, emek hareketinin bir parçası olarak görüyoruz.

Diğer mücadeleci işçi sendikalarıyla da yer yer bir araya geliyoruz. En son BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen tutuklandığı zaman bir araya geldik, tepki gösterdik. Bunlar genelde Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası gibi daha kendi bağımsız çizgisinde ilerlemeye çalışan, daha mücadeleci sendikalardı. Bunlarla ortak işler yapıyoruz. Ama tabii ki farklı işkollarındayız.

Kendimizi işçi sınıfının, emek hareketinin bir parçası olarak görüyoruz. “Öğretmeniz ve diğer sorunlar bizi ilgilendirmiyor” gibi bir tutumumuz yok. Yani emek mücadelesinin bir parçası olarak bu alanda, eğitim alanında mücadele ediyoruz. Önceliğimiz öğretmenlerin sorunları ama aynı zamanda emeğin gündeminde ne varsa ona dair de mümkün olduğunca bir şeyler söylemeye çalışıyoruz.

Bir de 10 No’lu işkolundaki sendikalar var. Biz bunların bir kısmıyla görüştük, bir kısmıyla bir araya geldik. 10 No’lu işkolu ciddi baraj sıkıntısının olduğu bir işkolu. Biz özel sektör öğretmenlerinin yüzde 4’ünü örgütlediğimiz halde yüzde 1 işkolu barajına takıldığımız için toplu sözleşme yapamaz durumdayız. Bununla ilgili de girişimlerimiz oldu. Geçmişte bakanlıkla görüştük. Gene şu anda mesela 10 No’lu işkoluna karşı diğer sendikalarla ortaklaşıp bir şeyler yapmaya çalışıyoruz ama ne yazık ki işkolumuz çok dezavantajlı. Bu soruna dair yeni bir eğitim işkolu kurulması temel taleplerimizden.

Özel İtalyan Lisesi öğretmenleri Türkiye açısından aslında çok önemli bir şey yaptılar. Çok uzun zamandır bir özel okulda grev söz konusu değildi, bu bir mihenk taşı.

Buradan ülke gündemine oturan Özel İtalyan Lisesi grevine geçelim. Orada da eğitim emekçilerinin çalışma koşullarını, okul içi eşitsizlikleri ve 10 No’lu işkolunun problemlerini gördük. Bu tür mücadeleler işçi sınıfının genel mücadelesiyle nasıl birleşir? Buraya dair değerlendirmeniz nedir?

Özel İtalyan Lisesi’nde Tez-Koop-İş Sendikası örgütlenmişti. İtalyan öğretmenlerle çok ciddi bir maaş farkı, sefalet ücretleri ve sömürü koşulları vardı. Öğretmenler de grev haklarını kullandılar. Öğretmen Sendikası olarak asla rekabetçi bir tutum içinde değiliz. Oraya da ilk günden itibaren gittik, arkadaşlarla iletişim kurduk, eylemlerine destek vereceğimizi ilettik. Bizim sendikamızın 5 yıllık bir mücadele deneyimi var, bu noktada yapabileceğimiz ne varsa sunmaya çalıştık. Arkadaşlar da bu anlamda çok olumlu yaklaştılar, yer yer fikir alışverişi yaptık. Biz meseleleri hangi sendika yaptı diye görmüyoruz, bu mücadeleyi de sendikalar arası bir şey olarak görmüyoruz.

Özel İtalyan Lisesi öğretmenleri Türkiye açısından aslında çok önemli bir şey yaptılar. Çok uzun zamandır bir özel okulda grev söz konusu değildi, bu bir mihenk taşı. Sektöre dair bir önizleme sundular.

Bu süreç bize şunu gösterdi: Milli Eğitim ve patronlar doğrudan anayasayı çiğneyerek grev kırıcılık yaptı. Oradaki grevci öğretmenlerin yerine başka öğretmenler göndermeye çalıştı, çok az bir kısmı girdi derslere, bir kısmı girmedi. Bunu da “öğrencilerin eğitim hakkı alınıyor” diye açıkladılar. Öğrencilerin eğitim hakkını alan grevdeki işçiler mi yoksa grevdeki öğretmenlerle asla uzlaşmayan, bütün o sömürü şartlarını zorlayan İtalyan Lisesi yönetimi mi? Aslında Milli Eğitim’in gücü İtalyan Lisesi yönetimine değil, grev yapan öğretmene yetiyor. Burada İtalyan Lisesi’ne gelip bir baskı yapılmalıydı. Milli Eğitim’in yapabileceği buydu. Bu grev bize, Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası olarak toplu sözleşme hakkı kazanıldığında neyle karşılaşacağımızı da göstermiş oldu. Bu açıdan bir önizleme diyorum. Nasıl grev kırıcı uygulamalar yapılıyor, neler oluyor… Eğitimin bu kadar uzun süre durması, velilerin aslında para vererek gönderdikleri bir yerde hizmet alamadığı noktaya düşmesi ve işverenin son çaresizliği ile devlet büyüklerinden yardım istemesi, devlet büyüklerinin de bu desteği patronlara hiç çekinmeden verebilmesi… Aslında bizim sendikamızın neden bir türlü bu 10 No’lu işkolundan çıkarılmadığını da gösterdi bu süreç. Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’nın toplu sözleşme hakkı olduğunda, bu memlekette her tarafta grevler patlayabilir. Bugün özel sektör öğretmenlerine dayatılan ağır çalışma şartları parçalanabilir. Öğretmen sendikasının bunu yapabilecek birikimi var.

Bütün bu konuştuklarımız ışığında sizce birleşik mücadele nasıl mümkün?

Birleşik mücadele nasıl olur? Dediğim gibi, bizim ilk işimiz öğretmenlerin mücadelesi, öğretmenlerin hakları. Birincisi, özel sektör öğretmenlerinin, kendi kitlemizin sorunlarına odaklanıyoruz, oraya dair çözümler arıyoruz. İkincisi sadece bürokratik bir yerde değil, fiili meşru mücadele hattı üstünden devam ediyoruz. Üçüncüsü de şu; memleketin emek sorunları karşısında biz bunların muhatabı değiliz demiyoruz. Memleketteki bütün emek sorunlarını aslında birbirine bağlı sorunlar olarak görüyoruz. Sendikalar ve kitle örgütlerinde bu bakış açısını geliştirebilirsek birleştirici olacaktır.

Siyonizmin tutsak ettiği filo katılımcıları anlattı

0

Gazze’deki ablukayı yıkmak ve Filistin halkına insani yardım ulaştırmak için Gazze’ye doğru yola çıkan Küresel Sumud Filosu, 29 Nisan günü uluslararası sularda Siyonist varlığın saldırısına uğradı. Gemilerine Siyonizmin yıktığı Filistin köylerinin adının verildiği filonun ilk gemileri nisan ortasında Barselona, İspanya’dan yola çıkmıştı. Augusta, İtalya’da diğer gemilerle buluşan filo, 26 Nisan’da 50’den fazla gemiyle, dünya tarihinin en büyük sivil filosu olarak, Akdeniz’in diğer limanlarından çıkacak gemilerle buluşmak üzere Gazze’ye doğru yolculuğuna devam etti. 29 Nisan’da Siyonist varlık 22 gemiye korsan bir saldırıda bulunarak 180 Filistin dostunu kaçırdı. Siyonizmin deniz hapishanesinde esir tutulduktan sonra Girit’te serbest bırakılan filo katılımcılarından 59’u 1 Mayıs günü İstanbul’a getirildi.

İstanbul’a getirilen filo katılımcılarından Görkem Duru (Türkiye), Monica Schlotthauer (Arjantin), Ezequiel Peressini (Arjantin) ve Andriy Movchan (Ukrayna), İşçi Demokrasisi Partisi’nin 3 Mayıs günü düzenlenen “Siyonizmin tutsak ettiği filo katılımcıları konuşuyor: Küresel Sumud Filosu ve Filistin Mücadelesi” adlı etkinliğinde son süreci ve deneyimlerini kamuoyuyla paylaştı.

Etkinlik, Siyonist varlığın işgal topraklarında esir tutmaya devam ettiği filo katılımcıları Saif Abukeshek ve Thiago Ávila için özgürlük sloganlarıyla başladı. İşçi Demokrasisi Partisi Merkez Komite üyesi ve İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Uluslararası Yürütme Kurulu üyesi Görkem Duru, açılış konuşmasında neden filonun bir parçası olduklarından bahsetti ve son durumu aktardı. Filonun Türkiye ayağının organizatörlerinden olan Duru, Trump’ın sahte barış planı altında işgalin ve soykırımın normalleştirilmeye çalışıldığına dikkat çekti.

“Filistin mücadelesi bizle başlamadı, bizle son bulmayacak. Biz sadece Filistin halkının yıllardır yaşamakta olduğu eziyetin, işkencenin, ablukanın, şiddetin sadece kısa bir fragmanını yaşadık”

Duru Siyonist varlığın gemilere nasıl saldırdığını, filo katılımcılarını işkenceyle kaçırıp “toplama kampı” gibi inşa edilen deniz hapishanesine nasıl götürdüğünü ve gemide maruz kaldıkları şiddeti aktardı. Bununla birlikte, karşı karşıya kaldıkları işkencenin Filistin halkının yıllardır yaşamakta olduğu eziyetin, işkencenin, ablukanın, şiddetin sadece kısa bir fragmanı olduğunun altını çizdi. Bu süreçte Yunanistan hükümetinin Siyonist varlıkla işbirliği yaptığını da anlatan Duru; tüm hükümetlerin Siyonist varlıkla ilişkileri sürdürdükçe işgali ve soykırımı meşrulaştırdıklarını, dünya haklarının hükümetlerine İsrail’le askeri, ticari, diplomatik tüm ilişkileri kesmeleri için basınç uygulamaları gerektiğini vurguladı. Filonun Filistin direnişini destekleme bakımından şu anda dünyadaki en büyük enternasyonal kampanya olduğuna da dikkat çeken Duru; önümüzdeki sürece ilişkin olarak 33 geminin Girit açıklarında beklediğini, Marmaris’te ve başka Akdeniz limanlarında hazırlıkların devam ettiğini ve filonun tekrar yola çıkacağını paylaştı.

“Filistin, dünya sınıflar mücadelesinin en önemli başlıklarından biri”

Arjantin’de Sosyalist Sol (IS) ve İUB-DE önderlerinden olan ve aynı zamanda filonun Arjantin ayağının organizasyonunda da yer alan Ezequiel Peressini, geçen yıl da filoya katılan biri olarak filonun önemini ve dinamiklerini geçen yılla birlikte değerlendirdi. Siyonist Nazi varlığın özellikle aşırı sağcı Trump hükümeti olmak üzere dünya hükümetlerinin desteğiyle soykırımı sürdürdüğünü belirten Peressini, İsrail’in Filistin’de uyguladığı ablukanın kırılmasının ve Filistin mücadelesinin yükseltilmesinin dünya sınıflar mücadelesinin en önemli başlıklarından biri olduğunu ifade etti.

Geçen sene Filistin’e destek amacıyla liman işçilerinin grevleri, ABD’de öğrencilerin üniversite işgalleri gibi geniş çapta eylemlerin yükseltilmesi gerektiği söyleyen Peressini; filonun Filistin halkının mücadelesiyle uluslararası çapta dayanışmanın somut bir örneği olduğunu, bu nedenle İUB-DE olarak filoya katıldıklarını ve bu sürecin Trump hükümeti ile Siyonist İsrail’e karşı uluslararası birleşik hareketin bir örneğini teşkil ettiğini söyledi. Seferberliğin odak noktasının sadece Saif Abukeshek ve Thiago Ávila değil, aynı zamanda Siyonist İsrail tarafından mahkûm edilen binlerce Filistinli siyasal tutsağın da özgürlüğü olduğuna dikkat çeken Peressini, düzenlenen etkinliğin Filistin mücadelesine ve Küresel Sumud Filosu’na destek için uluslararası kampanya ve seferberliğin bir parçası olduğunu ifade etti.

“Ukrayna ve Filistin halklarının mücadelesi ortak”

Ukrayna ile Dayanışma İçin Avrupa Ağı (ENSU) üyesi Andriy Movchan, konuşmasında filoda Ukrayna’yı temsil etmenin öneminden bahsetti. Gazze’deki ablukayı kırma ve Filistin halkına yardım götürme amaçlarının yanı sıra Ukrayna’ya dair basmakalıp fikirleri de yıkmak ve işgal altında, ezilen bir başka ulus olarak Filistin’le dayanışma göstermek istediklerinden bahseden Movchan, Putin ve Rusya’nın Siyonizmle işbirliğine ve Rusya’nın soykırımı nasıl beslediğine dair bir arka plan sundu. İşgal, emperyalist saldırganlık ve yayılmacılık karşısında Ukrayna ve Filistin halklarının mücadelesinin ortak olduğunu ifade etti. Filonun Ukrayna delegasyonu olarak sloganlarının “Ukrayna’dan Filistin’e işgal suçtur” olduğunu söyleyen Movchan, Ukrayna solu olarak mücadeleleri birleştirmenin önemini savunduklarından bahsetti.

“Filistin halkını ve Filistinli tutsakları savunmak için mücadeleye”

Arjantin’de Sosyalist Sol (IS) ve Sol Cephe’den (FIT-U) milletvekili olan demiryolu işçisi Mónica Schlotthauer, geçen yılki filonun aksine bu yıl filoya katılan tek milletvekili. Schlotthauer, bir eylem birliği ve birleşik mücadele örneği olarak filonun öneminden bahsederek sözlerine başladı. Emperyalizmin yağması altında olan bir ülkeden gelen işçi ve Troçkist bir milletvekili olarak parlamentoda Filistin mücadelesini dile getirdiklerini, Filistin mücadelesine ilişkin herhangi bir kafa karışıklığına yer olmadığını, Filistin’i savunurken Filistin’in kendi silahlı direniş hakkını da savunmak gerektiğini söyleyerek emperyalizm ve Siyonizm karşısında Filistin halkını ve Filistinli tutsakları savunmak için mücadele çağrısında bulundu.

“Filistin feminist bir perspektifle de desteklenmeli”

Aynı zamanda bir sosyalist feminist olan Schlotthauer, Siyonizm kadınları kendi propagandası doğrultusunda bir araç olarak kullandığı ve faşizm kadınları doğrudan hedef alan bir ideoloji olduğu için filoda kadınların varlığının çok önemli olduğundan da bahsetti. Siyonizmin saldırılarından en fazla etkilenenler arasında Filistinli kadınlar olması, Filistinli kadınların 70 yıldır işgal ordusunun baskısına direnmesi ve işgal koşullarda toplumsal yeniden üretimin tüm yükünü kadınlar omuzladığı için Filistin’in feminist bir perspektifle de desteklenmesi gerektiğine dikkat çekti.

“Türkiye’de sosyalistler ve sendikalar Filistin mücadelesine daha fazla güç vermeli”

Etkinliğin sonunda Görkem Duru tekrar söz alarak dünya hükümetlerinin Filistin konusunda ikiyüzlü söylemlerini eleştirdi ve dünya halklarının İsrail’le tüm ilişkilerin kesilmesi için hükümetleri üzerinde basınç uygulaması gerektiğini bir kez daha belirtti. İsrail’e silah sevkiyatını engellemek için limanları kilitleyen İtalyan liman işçilerini örnek vererek Filistin mücadelesinde örgütlülüğün, sınıf hareketinin ve seferberliğin önemine ve bu doğrultuda Türkiye’de de sosyalistlerin ve sendikaların Filistin mücadelesine daha fazla güç vermesi gerektiğine dikkat çekti.

Etkinlik, “Nehirden denize özgür Filistin!” ve “Saif’e özgürlük! Thiago’ya özgürlük!” sloganlarıyla sona erdi.

2026 1 Mayıs’ı ne anlatıyor?

0

1 Mayıs’a dair bir değerlendirme yaparken sınıf mücadelesinin 1 Mayıs’tan önceki hali ne ise, 1 Mayıs günü ortaya çıkan fotoğrafın da o olduğunu söyleyerek başlayabiliriz.

Türkiye’de işçi ve emekçiler adına sorunlar saymakla bitmezken yaygın kanının aksine işçi sınıfı mücadele veriyor. Uzun yıllardır ihtimal dahi verilemeyen bir şey yakın zamanda gerçekleşti ve okullarda farklı sendikaların ortak uygulamasıyla iki başarılı genel grev yaşandı. Metalde, taşımacılıkta vb. toplu sözleşmeler imzalandı. Özel İtalyan Lisesi örneğinde olduğu üzere Tez-Koop-İş üyesi öğretmenler grev kırıcı uygulamalara rağmen kararlılıkla ve fire vermeksizin grevlerini sürdürdü. Mersin limanında TÜMTİS’te örgütlenen işçiler 100 günü aşkın bir süredir mücadelelerini sürdürüyordu. Maden işçilerinin Ankara direnişi de hak ettiği üzere ülke çapında gündem oldu. Fakat Bağımsız Maden-İş üyesi işçilerin direnişi işçi sınıfı örgütleri içerisindeki kamplaşma ve parçalanmışlığın adeta bir turnusolü oldu. Maden işçilerinin mücadelesi çok az sayıda sendikanın gösterdiği dayanışmanın dışında sendikalar tarafından sessizlikle karşılandı. Sendikal kavrayışlar, yönetimler arası anlaşmazlıklar ne olursa olsun, direnen işçilerin yanında olmak sendikalar için en temel görev olmalıdır. Aksi halde “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz” sloganının gerçekten bir anlamı kalır mı? İşte böyle bir atmosferde 1 Mayıs’a gelindi.

Bu atmosfer, “Birlik, dayanışma ve mücadele günü” olması gereken 1 Mayıs’a da sirayet etti. İzmir ve Ankara’nın yanı sıra, birkaç Türk-İş sendikasının da katıldığı Kadıköy kutlamaları gibi iyi ve nispeten iyi örneklerin dışında 1 Mayıs paramparça geçti. Öte yandan 1 Mayıs’ta işçi sınıfının tek bir acil talebi bile güçlü şekilde dillendirilmedi ve bundan sonraki günlerde ne yapacağımıza dair tek bir söz söylenmedi. İşçiler İstanbul’da Taksim’i zorladı ve Kadıköy’ü doldurdu. Edirne’de Türk-İş’in 1 Mayıs mitingine kitlesel bir katılım oldu. İşçiler başta Ankara ve İzmir olmak üzere Gebze gibi sanayi havzalarında da bir araya geldi. Fakat işçi sınıfına yönelen devasa saldırıların karşısında hiçbir konfederasyon bir mücadele planından bahsetmedi, işçi sınıfının mücadele halindeki sektörlerini dahi görmezden geldiler.

Vergi dilimi, asgari ücretin açlık sınırının altında kalışı ve örgütlenmenin önündeki engeller işçi sınıfının bir numaralı sorunlarıyken buna karşı bir mücadele programı önermekle sorumlu olan konfederasyonlar ise bölünmüşlüğü derinleştirmek için çaba sarf etti.

Türk-İş Edirne’ye kaçırdığı tabanına Yunanistan’ın Türkiye üzerindeki emelleri hakkında vaaz verdi. İşçi sınıfının sorunlarını saymaktan kaçınmasa da çözüme ilişkin tek bir söz söylemedi. İstanbul’da DİSK’in Kadıköy’de kutladığı 1 Mayıs’ında ise kürsü işçi sınıfını birleştirip mücadeleye yönlendirmektense dilek ve temenniler kürsüsü haline geldi.

Bu, madalyonun yalnızca bir yüzü. Diğer yandan kitleler meydanları doldurarak, mücadeleye hazır olduklarını bir kez daha gösterdi. Sürece bir de eğitim emekçileri gibi genel greve çıkmış ama 1 Mayıs’a katılmayan kitleleri de ekleyecek olursak mücadele etmek ve kazanmak için elimizde bir olanak olduğunu yeniden görmüş olduk.

Bugün işçiler kendi işyerlerinde örgütlenip sendikalı olarak iş güvencesi elde edebilir ve koşullarını bir nebze olsun geliştirebilir. Ancak işçi sınıfının geneline yönelik yapılan saldırılara, alım gücünün düşmesi gibi sorunlara ancak birleşik bir mücadele ile yanıt verilebilir. Dediğimiz gibi, işçi sınıfının seferber olmaya hazır olduğunu 1 Mayıs’ta gördük. Bu yüzden hükümetin işçi düşmanı ekonomi politikalarını, ait olduğu yere, çöplüğe göndermek için sendikaları ve konfederasyonları zorlamalıyız.

Egemenlerin özgürlüklerimizden ve soframızdan ellerini çekmeleri için; tüm ücretlerin enflasyon oranında artması, vergi adaleti, kıdem tavanının kaldırılması, köprü ve otoyolların özelleştirilmesi planından vazgeçilmesi ve örgütlenmenin önündeki engellerin kaldırılması adına; birleşik bir mücadele programı yayınlamaları için sendikalarımıza var gücümüzle basınç uygulamalıyız.

Kazanmak için birleşik mücadele şart!

0

1 Mayıs gelip geçerken Türkiye’nin dört bir yanında emekçiler hakları için mücadele etmeye devam ediyorlar.

Eskişehir Mihalıççık’ta faaliyet yürüten Yıldızlar SSS Holding’e bağlı Doruk Madencilik’te yaklaşık 130 işçi, gasp edilen maaşlarını ve tazminatlarını elde edebilmek için Bağımsız Maden-İş öncülüğünde 13 Nisan’da Ankara’ya yürüyüşe başladı. 20 Nisan’da Ankara’ya ulaşan maden işçileri bu tarihten itibaren mücadelelerini Kurtuluş Parkı’nı kalıcı direniş alanına çevirerek devam ettirmişlerdi. Mücadeleleri esnasında gerek işçiler gerek başta Başaran Aksu olmak üzere Bağımsız Maden-İş yetkilileri defalarca polis şiddetiyle ve gözaltı saldırılarıyla karşı karşıya kaldılar. Doruk Madencilik işçileri, ulusal gündemde ses getiren ısrarlı mücadeleleri sonucu 28 Nisan günü devletin garantörlüğünde alacaklarının hesaplarına yatırılacağının sözünü almayı başardılar.

Mersin Uluslararası Liman İşletmeciliği’nin (MİP) taşeronu olan Özgüneş Taşımacılık tarafından 31 Aralık’ta işten çıkartılan 185 liman işçisinin direnişi 120 günü aştı ve işçiler mücadelelerini kararlılıkla sürdürüyorlar. TÜMTİS önderliğinde ve aileleriyle beraber eylemlerini sürdüren işçilerin ana talebi sendikalı olarak işlerine geri dönebilmek.

Özel İtalyan Lisesi öğretmenlerinin toplu iş sözleşmesi sürecinin tıkanması sonucu başlattıkları grev 90 günü aşkın süredir devam ediyor. Tez-Koop-İş Sendikasında örgütlü olan öğretmenler bir yandan okul yönetimiyle, bir yandan MEB’in grev kırma saldırılarıyla, diğer taraftan ise İtalyan devletinin ayrımcı tutumuyla mücadele ediyorlar. Bu mücadelede önemli bir kazanım da elde ettiler. MEB’in grev kırıcı öğretmen atama uygulaması sendikanın açtığı dava sonucu durduruldu.

Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da gerçekleşen okul saldırılarının ardından başta Eğitim-Sen ve Eğitim-İş olmak üzere kamuda örgütlü eğitim sendikaları, 15 Nisan tarihinde üç gün boyunca iş bırakma kararı almıştı. Binlerce eğitim emekçisinin dahil olduğu iş bırakma eyleminde eğitimde şiddete karşı ortak mücadele vurgusu öne çıktı. İş bırakma eylemi boyunca gerçekleştirdikleri “Yaşam Nöbeti” eylemi ile Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) önünden ayrılmayan Eğitim-Sen’li emekçiler MEB Başkanı Yusuf Tekin’in istifasını talep ederken okullarda şiddete karşı mücadelenin güvenlikçi politikalardan değil laik, bilimsel ve anadilinde eğitimi ve psikososyal destek mekanizmalarını tesis etmekten geçtiğinin altını çizdiler.

Gaziantep Başpınar’da faaliyet gösteren Sırma Halı fabrikasında yaklaşık 400 işçi ödenmeyen ücretler, zam ve fazla mesai alacakları için mart ayında 15 günlük bir direniş gerçekleştirmişti. BİRTEK-SEN öncülüğünde gerçekleşen direniş, işyerindeki bölümler arasında bağın kopması sonucu sona ermişti. Direnişin sonra ermesinin en önemli nedenlerinden biri ise 16 Mart tarihinde, Sırma Halı işçilerine destek verdiği bir konuşması sebebiyle BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in tutuklanması olmuştu. Mehmet Türkmen’in bir ayı geçen tutukluluğu, rejimin işçi hareketine karşı uyguladığı baskı politikalarının ve saldırıların en çıplak biçimidir.

Kazanmak için birleşik mücadele şart!

Son dönemde gerçekleşen grevler ve direnişler, mücadelenin seyri hakkında önemli dersler barındırıyor. Bunlardan ilki, ekonomik krizin ve rejimin baskı politikalarının emek mücadelesini savunmacı bir çizgiye çekmiş olması. Emekçiler atıldıkları işlerine geri dönebilmek, hukuki olarak tanınan ücret ve tazminatlarını elde edebilmek gibi en temel hakları için bile hem patronlara hem rejime karşı mücadele etmek zorunda. Bu temel gerçeklik ise çok daha önemli bir derse kapı aralıyor: Bu çetrefilli mücadeleyi tek başımıza veremeyiz! Sermaye ve rejim bu kadar örgütlü iken işçilerin de sektör sınırlarını, konfederasyon sınırlarını aşan bir birlikteliğe ihtiyacı var. Ancak böyle bir mücadele ittifakını inşa edebilirsek karşı karşıya kaldığımız bu saldırılara cevap üretebilir, daha güçlü talepler için daha güçlü bir mücadele verebiliriz.

Münür Rahvancıoğlu ile Kıbrıs’taki güncel durum üzerine söyleşi – 3: antiemperyalist mücadelenin dinamikleri

0
Fotoğraf: Bağımsızlık Yolu

Gazete Nisan olarak Kuzey Kıbrıs’ta faaliyet gösteren Bağımsızlık Yolu’nun Genel Sekreter Yardımcısı Münür Rahvancıoğlu ile yaptığımız söyleşinin üçüncü ve son bölümünü okurlarımızla paylaşıyoruz. 2018’de sosyalist bir parti olarak kurulan Bağımsızlık Yolu, emekten yana politikaları ve antiemperyalist ilkeleri savunmaktadır. Parti, 2022 yılındaki seçimlerde yüzde 2 oy almıştır. Kuzey Kıbrıs’ta yakın dönemde yaşanan genel ve halk seferberliğini konuştuğumuz ilk bölümün ve siyasal kriz ile sınıf mücadelesi dinamiklerini konuştuğumuz ikinci bölümün ardından, söyleşinin bu kısmı Kıbrıs’ta ve bölgedeki antiemperyalist mücadelenin dinamiklerine odaklanıyor.

Nisan: Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’da emperyalist ve Siyonist saldırganlığın yükselişte olduğu bir dönemdeyiz. Gazze’ye dönük gerçekleşen soykırımın ardından, İran ve Lübnan’a dönük askeri müdahaleler gerçekleşti. Bu süreçte emperyalist devletler Kıbrıs’taki varlıklarını daha da güçlendirdi. Yunanistan, Güney Kıbrıs ve İsrail arasında önemli anlaşmalar imzalandı. Türkiye de bu süreçte adadaki askeri varlığını güçlendirdi. Kıbrıslı sosyalistler olarak bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Münür Rahvancıoğlu: Emperyalizm Kıbrıs’ın her zaman iç içe olduğu ve sıkıntısını yaşadığı bir süreç. Her dönem hegemonik emperyalist güç Kıbrıs’ı kontrol altında tutmuştur. İngiliz sömürgesi olduğumuz dönemlerde dünyada İngiliz emperyalizmi egemendi. 1940’lardan itibaren ABD’nin hegemonik bir güç haline gelmesiyle 1960’larda Kıbrıs Cumhuriyeti kurduruldu. EOKA, TMT çatışmaları bile aslında Amerikan ve İngiliz emperyalizmlerinin kendi aralarındaki sürtüşmelerinin bir sonucuydu. Tabii ki iç sebepleri vardır, içeride bir yara yoksa kaşıyamazsınız ulusal ayrılıkları. Ama o süreçler, tek bir halk olmaya doğru ilerleyen Kıbrıs toplumlarını ne yazık ki iki ayrı halk haline dönüştürdü, birbirine kırdırdı. Biz Bağımsızlık Yolu olarak antiemperyalist bir mücadele temelinde yeniden bir Kıbrıslılık inşasının, tek bir halkı inşa etmenin mümkün olduğunu düşünüyoruz. Bunun da sosyalist bir federasyondan geçtiğini düşünüyoruz. Ancak sadece Kıbrıs çerçevesinde oluşturulacak bir federasyonun da dünyanın içine girdiği süreçte ne ekonomik ne askeri anlamda yeterli olmayacağını, bir Ortadoğu Federasyonu’nun, Türkiye’nin ve Yunanistan’ın içinde bulunacağı bir federasyonun çok daha anlamlı ve bölgesel anlamda kritik olduğunu düşünüyoruz. Bu anlamda enternasyonalist mücadeleyle antiemperyalizm mücadelesinin ve antikapitalizmin birbiriyle iç içe olduğunu düşünüyoruz.

“Kıbrıs ikiye bölünmüş değildir. Kıbrıs İngiliz üsleri aracılığıyla üçe bölünmüştür”

NATO içi çatışmalar, Türkiye-Yunanistan sürtüşmeleri ve 1974’ün nasıl yaşandığı ve içinde bulunduğumuz statüko ile ilgili çok uzun şeyler söylenebilir ancak şu anda için Kıbrıs ikiye bölünmüş değildir. Kıbrıs İngiliz üsleri aracılığıyla üçe bölünmüştür. Bu üsler dünyanın herhangi bir coğrafyasındaki üsler gibi değildir. Bunlar Birleşik Krallık toprağıdır. 1960 anlaşmalarıyla, Londra ne kadar İngiltere’ninse Ağrotur ve Dikelya da o kadar İngiltere’nin olacak şekilde tasarlanmıştır. Bağrımıza sokulmuş bir hançer olarak emperyalist İngiltere’nin üsleri, Kıbrıs Cumhuriyeti toprakları ve Kıbrıs’ın kuzeyinde kurdurulmuş bir yapı olarak KKTC arasında üçe bölünmüş durumdadır. O yüzden adamızı birleştirmek sadece Kıbrıs’ın kuzeyi ile güneyini birleştirmek değil, aynı zamanda emperyalist üslerin adamızdan atılması mücadelesidir. Ancak son yıllarda bu emperyalist üsler sadece İngiliz üsleriyle sınırlı kalmayacak şekilde genişledi. Kıbrıs’ın kuzeyinde zaten 40 bin kişiye yakın bir ordu bulunduruyor Türkiye Cumhuriyeti Devleti. Bu orduyu NATO adına bulunduruyor. Kıbrıs’ın kuzeyi, parça parça Amerikan emperyalizminin kullanımına sunuluyor. Amerikan tesisleri, Geçitkale Havaalanı’nın SİHA ve İHA’lara tahsis edilerek operasyon merkezlerine dönüştürülmesi ve İTÜ’ye verilen 3600 dönümlük arazinin aslında gizli bir askeri üs olup olmadığına dair tartışmalar bu durumun göstergeleridir. Üstelik benzer bir süreç adanın güneyinde de yaşanmaktadır.

“Adamız Ortadoğu’ya yönelik bir batmayan uçak gemisi olarak kullanılmaktadır”

Yunanistan ve İsrail’le kurulan askeri bir ortaklığı var Kıbrıs Cumhuriyeti’nin. Bu, göze batan ve en temel emperyalist gelişme. Bunun dışında İtalya ve Fransa’ya tahsis edilmiş olan üsler var son iki yılın içerisinde. Fransız emperyalizmi de İtalyan emperyalizmi de İngiliz emperyalizmi de Kıbrıs’tadır. Bugün Kıbrıs’ın büyük bir parçası AB müktesebatının içerisindedir ve Avrupa Birliği bir emperyalist birlik olarak Kıbrıs’ın çok ciddi bir kısmında hüküm icra etmektedir. Son olarak, Fransa başkanının Kıbrıs’a geldiği, Hristodulidis’le kucaklaşmasının görüntüleri yayımlandı. Bu kucaklaşma Kıbrıs halklarının hayrına bir kucaklaşma değildir. Adamız Ortadoğu’ya yönelik bir batmayan uçak gemisi olarak kullanılmaktadır ve aynı zamanda içeride halklarımız kapitalist sömürünün, emperyalist baskının altında inim inim inlemektedir. O yüzden Kıbrıs sorununun çözümü de antiemperyalist ve antikapitalist bir mücadeleden geçer.

Biz emperyalizmin hüküm icra ettiği bir batmayan uçak gemisinde yaşıyoruz. Bu bizim hem dezavantajımız hem de avantajımız. Eğer emperyalist saldırganlığı burada defedebilirsek Ortadoğu’ya çok ciddi bir enternasyonalist dayanışma göstermiş olacağız. Burası kritik bir bölge, o yüzden bütün tahkimatlarını buraya yapıyorlar. Son dönemde Fransa, Almanya, Belçika ve Hollanda emperyalist bloğu ile ABD arasında sürtüşmeler yaşanmaktadır. Bu sürtüşmeler, emperyalizm derken sadece ABD’yi anladığımız anlayışı ortadan kaldırmamız gerektiğini gösteriyor. Dolayısıyla analizlerimizi, farklı emperyalist blokların da oluşma ihtimalini göz önünde bulunduran bir perspektiften geliştirmemiz gerektiğini düşünüyoruz.

Önümüzdeki sürecin sadece bir federal Kıbrıs mücadelesi değil antiemperyalist, sosyalist bir federal Kıbrıs mücadelesi olması gerektiğini düşünüyoruz. Bu mücadele içerisinde omuz omuza mücadele eden halkların da tek bir Kıbrıs halkı haline dönüşeceğine güvenimiz ve inancımız tamdır.

“Bu mücadeleyi sadece Kıbrıs’ta bizim vermediğimizi, dünyanın her yerinde mücadele eden insanlar olduğunu da biliyoruz”

Kıbrıs’ın kuzeyi bugün Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından fiili ve fiziki olarak işgal edilmiş durumda ve ekonomi politikalarının birçoğu da bize Türkiye üzerinden dayatılıyor. Bir Türkiye Cumhuriyeti elçisi “Türkiye Kıbrıs’ın kuzeyinin IMF’sidir” demişti. Bizce çok doğru bir yaklaşım. Gerçekten Türkiye, Kıbrıs’ın kuzeyinin IMF’sidir. Bize dayatılan neoliberal politikalar, eğitime, sağlığa, ulaşıma, barınmaya dair dayatılan politikalar uluslararası bir neoliberal programdır. Bu program Kıbrıs’ın kuzeyine Türkiye Cumhuriyeti eliyle dayatılmaktadır. Biz askeri işgalin de bundan farklı olduğunu düşünmüyoruz. Bu, emperyalist uluslararası bir programın Türkiye üzerinden bize dayatılması şeklindedir ve bunun da içeride sermaye odakları çerçevesinde işbirlikçileri vardır. Türkiye bunu dışarıdan dayatmıyor. Hem işbirlikçileri vardır, hem de bu politikaları talep eden sadece Türkiye söylediği için değil kendisi talep edip Türkiye aracılığıyla uygulattıran sermaye kesimleri de vardır. O yüzden mücadelenin içeride ve dışarıda neoliberal politikalara ve emperyalist kapitalizme karşı bir mücadele olduğunu düşünüyoruz. Bu mücadeleyi sadece Kıbrıs’ta bizim vermediğimizi, dünyanın her yerinde mücadele eden insanlar olduğunu da biliyoruz. Orada bizden önce yaşanan deneyimlerin ve oralarda nasıl mücadele yürütüldüğünün bilgisinin de çok kıymetli olduğunu düşünüyoruz. Bu anlamda da uluslararası dayanışma ve işbirliğinin ve diyaloğun çok kıymetli olduğunu düşünüyoruz. Sadece bir etik ve ilkesel bir değer değil maddi bir ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz.

Nisan: Sorularımıza verdiğiniz yanıtlar için teşekkür eder, mücadelenizde başarılar dileriz.

28 Şubat Savaşı ve emperyalizmde kırılma

0

Geçtiğimiz aralık ayında binlerce kişinin öldürüldüğü ayaklanmalara sahne olan İran ve ardından gelen Venezuela’daki ABD operasyonu, emperyalizmin nezdinde hızlı bir İran harekâtının toplumsal basıncın etkisiyle rejimde çözülme yaratacağı ve 46 yıllık rejimin kolayca devrileceği yanılsamasına yol açtı.

28 Şubat’ta doğrudan İran Rehberi’nin suikastıyla diplomatik görüşmeler sürecinde başlayan bu “dayatılmış” savaş, “hızlı ve kesin bir zafer” hedefinden uzaklaşarak emperyalizm için stratejik bir batağa dönüştü. Savaş planlandığı gibi birkaç gün içinde sonuçlanmadığı gibi geçen her gün ABD ve küresel kapitalizm için faturası ağırlaşan bir yıpratma savaşı halini aldı. Emperyalist Siyonist ittifakın kibri, bölge halklarının direnişine ve jeopolitik gerçekliğin duvarına çarptı.

Çöken güvenlik şemsiyesi

İran’a yönelik hava bombardımanının ilk gününde 165 kız çocuğunu öldüren ABD ve Siyonizm ittifakı, rejimin birkaç gün içinde düşmediğini gördükçe İran’ın tüm sivil altyapısını vurmakla ve İran’ı taş devrine geri döndürmekle tehdit etti. ABD’nin savaştaki tökezlemesi ve Trump’ın savaş hukukunu tanımaksızın sürekli el yükseltmesi uluslararası destek bulmakta zorlanan ABD’yi yalnızlaştırarak savaşın meşruiyetinin sorgulanmasına yol açtı. ABD, uluslararası diplomatik basınç dışında Hürmüz Boğazı’nın İran tarafından kontrol edilmesinden kaynaklı ekonomik bir basınçla da karşı karşıya kaldı. Boğaz’ın fiili olarak kapanmasının ve enerji akışının kesintiye uğramasının ağır faturasını, başta enerjide Ortadoğu petrolüne bağımlı Asya ülkeleri olmak üzere tüm dünya ödemektedir.

Ortadoğu’da milyarlarca dolarlık askeri üsler vuruldu, askerler otellere çekildi, son teknoloji radar sistemleri tahrip edildi. Bu darbenin sarsıcı sonucu ise, onlarca yıldır ABD’nin “güvenlik şemsiyesi” altında yatan Körfez ülkelerinin (Suudi Arabistan, Kuveyt, BAE vb.) İran karşısında elinin kolunun bağlanmasıydı. Bu rejimler, devasa askeri harcamalarına rağmen ABD korumasının kriz anlarında işe yaramamasını yaşayarak gördüler. Daha da önemlisi, Çin’in İran’a yönelik askeri ve lojistik desteği denklemi değiştirmiş ve yeni balistik füzelerin Çin GPS’ini (BDS-3) kullanarak nokta atışı hedefler vurmasına olanak sağlamıştır.

Darbe alan petro-dolar sistemi

Bu savaş ABD’nin küresel hegemonyasının iktisadi sütununu oluşturan ve doların “rezerv para” özelliğini koruyan petro-dolar mekanizmasına bir darbe vurmuştur. İran’ın petrol satışı yaparken dolar kullanmaması ve dolar kullanmadan satış yapan ülkelerin boğazdan serbest geçişine izin vermesi doğrudan bu mekanizmayı hedef almaktadır.

İran’ın neredeyse tüm petrolünü Çin’e sattığını göz önüne alırsak ABD’nin İran rejimini devirmek istemesinin altında Çin’e karşı petrol ticarinde avantaj kazanmak ve Çin’i tam çevreleme stratejisinde önemli bir mevzi kazanmak da vardır.

Siyonist yapı ve ABD tüm Ortadoğu enerji nakil hatlarının İsrail’den geçmesini ve İsrail’in enerji ihtiyacının garanti altına alınmasını hedeflemektedir. Ortadoğu’daki her müdahalenin, yapılan her anlaşmanın altında bu hedef yatmaktadır.

Bugün Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) kartelinden çıkacağını açıklaması, Suudi Arabistan’ın koyduğu kotalardan bağımsız petrol üretebileceği anlamına geliyor. BAE bu hamleyle ABD ve İsrail güdümüne daha fazla girmeye istekli olduğunu gösterdi. Bu savaştan en fazla darbe yiyerek çıkan BAE, İran rejimiyle baş başa kalmamak için İsrail’in ve ABD’nin güvenlik kalkanına her zamankinden daha fazla muhtaç.

Petro-doları ayakta tutan ülkelerin çıkar çatışmasına başlaması elbette savaşın bir sonucu. Ama dolar ile petrol satışına karşılık ABD tahvillerinin alınmasına dayanan bu mekanizmanın tam olarak parçalanması, emperyalist savaş olmadan kısa vadede olanaklı gözükmüyor.

Ödenecek fatura

Hürmüz’ün tıkalı kalmasının tüm dünyada, özellikle gübre tedariğindeki aksamaların, küresel gıda enflasyonunu tetiklediğini net bir şekilde söyleyebiliriz. Bu durum başta Asya kıtası olmak üzere birçok ülkede gıda kaynaklı seferberlikleri tetikleyebilir.

Türkiye’de ise iktidarının uyguladığı ekonomi politikaları, emekçileri bu savaşın maliyetine karşı tamamen savunmasız bırakmıştır. OVP hedefleri net bir biçimde çökmüştür. Artan enerji/lojistik maliyetleri, zaten gıda enflasyonu altında ezilen Türkiye işçi sınıfının alım gücünü biraz daha eritecektir. İktidarın tarımı ve enerjiyi dışa bağımlı kılan sermaye birikim modeli yüzünden her emperyalist çatışma pazara yansımakta, açlık sınırını daha da yukarı çekmektedir.

Bu süreçte Türkiye’nin dış politikadaki tutumu da iflas etmiştir. İktidar bir yandan “itidal” çağrıları yaparken, diğer yandan emperyalist savaş makinesinin dişlisi olmaya devam etmektedir. NATO’da olmak, herhangi bir savaşta doğrudan taraf olmak demektir. Bağımsız bir diplomasi ve dış politika için derhal NATO’dan çıkılmalıdır!

Direnişin kazandırdığı

Savaş, Siyonist rejim için de yıkıcı olmuştur. İsrail, tarihindeki en ciddi askeri ve psikolojik darbelerden birini almış, yenilmezlik miti bir kez daha çökmüştür. Askeri sahadaki sert karşılık, ABD-İsrail ekseninin planladığı kara harekâtını askıya almasına neden oldu. Sahadaki bu tıkanma, önce 8 Nisan’da bir ateşkesi, ardından 21 Nisan’da bu geçici ateşkesin uzatılmasını zorunlu kıldı.

Uzatılan bu ateşkes, İran ve bölge halkları için “nihai bir zafer” olmadığı gibi, ABD emperyalizmi için de “nihai ve mutlak bir yenilgi” anlamına gelmemektedir. Emperyalizm eriyen stoklarını yenilemek ve yeni hamleler için zaman kazanmak istemektedir. Ancak, ABD’nin Ortadoğu’da silahlı direnişle geri püskürtülmesi, planlarının akamete uğratılması ve masaya oturmaya zorlanması tarihsel bir önem taşımaktadır.

Bugün görev, amasız ve fakatsız bir şekilde emperyalist saldırganlığa karşı İran halkıyla enternasyonal dayanışmayı gerektirmektedir. Savaşın faturasının emekçilere kesilmesini engellemenin tek yolu, savaşı kışkırtan emperyalist-kapitalist mekanizmalara çomak sokmaktır.

Bu kapsamda İncirlik ve Kürecik üsleri derhal kapatılmalı, Ceyhan boru hattından akan petrolün İsrail’e gidişi derhal engellenmelidir. Siyonist saldırganlık ekonomik, askeri ve politik olarak boğulmalıdır.

Münür Rahvancıoğlu ile Kıbrıs’taki güncel durum üzerine söyleşi – 2: Siyasal kriz ve sınıf mücadelesi

0
Fotoğraf: Bağımsızlık Yolu

Gazete Nisan olarak Kuzey Kıbrıs’ta faaliyet gösteren Bağımsızlık Yolu’nun Genel Sekreter Yardımcısı Münür Rahvancıoğlu ile yaptığımız söyleşinin ikinci bölümünü okurlarımızla paylaşıyoruz. 2018’de sosyalist bir parti olarak kurulan Bağımsızlık Yolu, emekten yana politikaları ve antiemperyalist ilkeleri savunmaktadır. Parti, 2022 yılındaki seçimlerde yüzde 2 oy almıştır. Kuzey Kıbrıs’ta yakın dönemde yaşanan halk seferberliği, Kıbrıs politikası ve antiemperyalist mücadele gibi başlıkları konuştuğumuz bu değerli söyleşiyi 3 parça halinde okurlarımızla paylaşıyoruz. Söyleşinin ilk bölümünü buradan okuyabilirsiniz.

Nisan: Daha önce konuştuğumuz mücadelelerin Kuzey Kıbrıs’taki politik kırılgan durum üzerinde de önemli etkileri oldu. Hükümette milliyetçi, sağ bir koalisyon bulunuyor. Cumhurbaşkanlığı ise muhalefetteki Cumhuriyetçi Türk Partisi’nde (CTP). Bir yandan da işçi sınıfının aktif bir şekilde sahneye çıktığı bir durum var. Mevcut tablo içerisinde, Bağımsızlık Yolu olarak Kıbrıslı emekçiler adına nasıl bir siyasi alternatifi, çözümü savunuyorsunuz?

Münür Rahvancıoğlu: Mevcut hükümetin 2022 yılından beri ciddi olumsuzluklar biriktiriyor olduğunu ortaya koymuştuk. Hükümetin toplumda yarattığı iğrenme duygusu o kadar yüksek ki, bu tepki ana muhalefet konumundaki CTP’ye doğru akıyor. Zaten Tufan Erhürman’ın cumhurbaşkanı olarak seçildiği süreçte de böyle bir eğilim söz konusuydu.

Bizim perspektifimiz, sokakta, işyerinde, okulda, yargılanıyorsak mahkemede, sandıkta ve her yerde mücadele etmektir. Parlamentarizm yanılsamasına kapılmadan, sokak fetişizmine de düşmeden sokağın ve parlamentonun buluşmasını hedefleyen bir perspektifimiz var. Buna rağmen, son cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday çıkarmadık. Tufan Erhürman’ın güçlü bir dalgayla geldiğini ve partimizin de toplumda ciddi bir sempatiye sahip olduğunu biliyoruz. Son seçimlerde yüzde 2’ye yakın oy aldık, bir sonraki seçimde bunu artırmayı öngörüyoruz. Ancak Ersin Tatar’ın ve mevcut hükümetin yarattığı iğrenme duygusunun beslediği “bunlar gitsin de kim olursa olsun gelsin” dalgasının karşısına çıkarak partiyi kırdırmamak şeklinde bir yaklaşımımız oldu. Seçim döneminde de “Ersin Tatar’ın karşısında, Tufan Erhürman’ın ensesindeyiz” yaklaşımını geliştirdik. Herhangi bir oy çağrısında bulunmadık. Aksine değerlendirmemiz; Tufan Erhürman’ın, Ersin Tatar’ın yalnızca daha ciddi, saygın ve diplomatik nezaket sahibi bir versiyonu olduğu ancak özünde politikalarının hiçbir farklılık içermediği yönündeydi.

“İç siyaset dedikleri sınıf mücadelesidir”

Bir Kıbrıs sorunu mevzumuz var. Bir de ne yazık ki genel geçer dildeki “iç siyaset” kavramını kullanıyoruz. İç siyaset dedikleri tüm dünyada yürümekte olan sınıf mücadelesidir. Seçim döneminde bir programda yan yana şöyle konuştular: “Bizim iç siyasette bir farkımız yok. Biz Kıbrıs sorunuyla ilgili konularda farklılaşıyoruz.” Bu gerçekten de böyledir. Eğitimde kamucu politikaları, kamunun güçlendirilmesini ve herkesin eşit, ücretsiz, kaliteli ve laik bir eğitime ulaşmasını savunan bir parti yoktur Bağımsızlık Yolu dışında. UBP de, CTP de özel okullara, özel üniversitelere teşvikler verilmesini, onların vergiden muaf tutulmasını, öğretmen istihdamı yapılmamasını, okula aç giden çocuklar olduğu halde sabahları bir kahvaltı dahi verilmemesini savunuyorlar. Verilmesini savunan biri çıktığı zaman “ama”larla bunun karşısına çıkıyorlar. “İyi ki özel okullar var, devletin üstünden öğrenci bakım sorumluluğunu alıyorlar, onlara teşekkür ediyoruz” diyorlar.

Aynısını sağlık politikalarında uyguluyorlar. Kıbrıs’ın kuzeyinde ulaşım yoktur. Toplu taşıma yoktur. Kıbrıs’ın kuzeyinde bir şehirde oturup başka bir şehirde çalışmak istediğiniz zaman bunu yapamazsınız. Bir araba almanız gerekir. En liberal anlayışla konuşuyorum; işgücünün serbest dolaşımı yoktur Kıbrıs’ın kuzeyinde. İşçinin kendine daha uygun koşullarda iş seçebilme imkânı yoktur. Barınma hakkı yoktur. 300-400 sterlinlerden başlayan bir kira skalamız vardı eskiden, bu şimdi 600-700 sterlinlere ulaşmış durumda. Devletin bir kamusal, sosyal konut projesi yoktur. Barınma sorununun çözülmesine yönelik hiçbir icraat yoktur. Kıbrıs’ın kuzeyinde enerji yarı kamusal, yarı özel durumdadır. Çünkü AKSA gibi bir bela vardır sırtımızda. Kamusal enerji üretimi daha ucuz olduğu halde alım garantili sözleşmeler nedeniyle iki katına çıkmaktadır. Enerji politikalarımız bu çerçevede şekillenmektedir, enerji çok pahalıdır. Evet Kıbrıs’ın kuzeyinde kâğıt üzerinde asgari ücret Türkiye’nin iki katından fazla. Ama bu ücretle geçinmek imkânsızdır. Devlet okullarına gittiğiniz zaman sizden kayıt parası isterler, kırtasiye parası isterler. Her devlet okulunun kendi kıyafeti vardır ve o kıyafeti siz para vererek almak zorundasınız. Yani kamuda eğitim ücretsiz değildir.

“CTP ile UBP, ABD’deki Cumhuriyetçilerle Demokratlar gibi”

Emekçiler, yoksullar, emeğiyle geçinen insanlar açısından Kıbrıs’ın kuzeyinde ciddi anlamda bir sömürü söz konusudur. Emekçilerin bu durumu düşünüldüğünde iki partinin iç siyasette “bizim bir farkımız yoktur” diyor olması çok çarpıcı bir göstergedir. Zaten şu anda ceza yasası değişikliğinden tutun da yeni ilahiyat koleji açılmasına, hayat pahalılığı düzenlemesine kadar yaşanan sorunlarda ana muhalefet partisinin söylediği tek şey “Yönetemiyorsunuz, beceremiyorsunuz, çekilin gidin, bu ülke böyle yönetilmez…” gibi beylik ve genel geçer laflar. Ama programatik anlamda bunların neden yaşandığı, kendilerinin nasıl çözeceği, bunu çözerken karşılarına hangi sınıfsal kesimlerin dikileceği, bu mücadeleyi nasıl yürüteceğine dair hiçbir programları yok. Sadece diyorlar ki “Siz gidin, biz gelelim.” CTP ile UBP, ABD’deki Cumhuriyetçilerle Demokratlar gibi. Aynı politik perspektifteler, sadece vitrin düzenlemeleri farklı.

Tufan Erhürman’ın seçilmesinin ardından, farklı bir çizgi izleyeceği iddia edilen konularda toplum ciddi bir bocalama yaşadı. Çünkü Erhürman artık “federasyon” demiyor. Evet, iki devlet demiyor ama federasyon da demiyor. Bu nedenle, Kıbrıs sorununun çözümünde Ersin Tatar’dan veya Türkiye’nin resmi politikasından ne kadar ayrıştığına dair ciddi şüpheler bulunuyor. Erhürman, “Benim üslubum sert değildir. Ben insanları rencide edecek şekilde konuşmam. Kimse benden Türkiye ile kavga etmemi beklemesin,” dese de bu söylemlerin tutarlılığı konusunda sıkıntılar mevcut. Türkiye’deki despot, faşizan ve baskıcı yönetimin bir benzeri Kıbrıs’ın güneyinde de yaşanıyor. Güneyde yükselen bir faşizm var; neonazi örgüt ELAM, yaklaşan seçimlerde üçüncü parti konumuna gelmek üzere. ELAM’ın yükselişi, toplumda bir karşılığı olduğu algısı yaratarak tüm siyasal yelpazeyi sağa kaydırıyor.

Biz bunun tam tersini yapmaya çalışıyoruz Kıbrıs’ın kuzeyinde. Biz ne kadar yükselirsek siyasal yelpazeyi sola doğru çekeriz diye ümit ediyoruz. Mevcut cumhurbaşkanı Hristodulidis de emperyalizme adayı teslim eden bir siyaset izlemektedir. Kıbrıslı Türklere yönelik olarak da hiç de kucaklayıcı bir yaklaşımı yoktur.

Bizim için Türkiye’deki yönetim anlayışıyla, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni yöneten anlayış arasında bir fark yoktur. Ancak Tufan Bey Kıbrıs Cumhuriyeti egemenlerine karşı Türkiye’ye gösterdiği aynı diplomatik nezaketi göstermiyor. Eğer Kıbrıs Cumhuriyeti’ne karşı sert bir üslup kullanabiliyorsa, Türkiye’nin Kıbrıslı Türklerin içişlerine müdahalesine ve halkın iradesini yok sayan tutumlarına karşı da aynı kararlı tavrı sergilemesini bekleriz. Geldiğimiz noktada gördüğümüz tablo; UBP ile CTP’nin yalnızca iç siyasette değil, Kıbrıs sorunu ve Türkiye ile ilişkiler bağlamında da giderek aynılaştığıdır.

Sokakta çok ciddi hareketliliklerin yaşandığı süreçlerden geçiyoruz. Hayat pahalılığı, ceza yasası değişikliği, basın özgürlüğünün ciddi anlamda ortadan kaldırılması gibi konularda hareketlilik var. Burada 3600 dönüm orman arazisinin İstanbul Teknik Üniversitesi’ne verildiği bir yasa geçti. Bunun maddeleri oylanırken CTP de evet dedi. Sonra toplumdan yükselen tepki üzerine hayır oyu vermek durumunda kaldılar. Bu süreçler yaşanırken bizce önemli olan şu: Hükümete gelmeyi önüne koymuş olan ve muhtemelen de bir sonraki seçimde gelecek olan parti hiçbir sorunla ilgili nasıl bir yol izleyeceğine dair bir söz ortaya koymuyor. Bakın “bir söz ortaya koyuyor ve biz onu beğenmiyoruz” demiyorum. Hiçbir şey söylemiyorlar. “Bir ülke böyle yönetilmez. Beceriksizsiniz, liyakatsizsiniz, utanmazsınız, terbiyesizsiniz…” Bunları onlar söylüyor. Ama ne yapılması gerektiğini, yapılanı neden yanlış bulduklarını izah etmiyorlar. İzah ederlerse sınıfsal anlamda pozisyonları netleşecek diye yapamıyorlar. Ondan dolayı da biz bir hükümet değişikliğinin, toplumun yaşayacağı bir yenilenme dalgasının parçası olacağını düşünüyoruz. Parti olarak da hem bunları ifşa eden bir siyaset izleyip, hem ilk seçimlerde oyumuzu artırarak daha iyi bir pozisyonda CTP’nin cumhurbaşkanlığı ve hükümette yaratacağı hayal kırıklığına hazırlanmamız, sabırla çalışmamız gerektiğini düşünüyoruz. Biz önümüzdeki seçimlere değil, bir sonraki seçimlere hazırlanıyoruz.

Söyleşimiz Kıbrıs ve bölgedeki antiemperyalist mücadeleye ilişkin olan üçüncü bölümüyle yarın devam edecek.  

Münür Rahvancıoğlu ile Kıbrıs’taki güncel durum üzerine söyleşi – 1: Genel grev ve sendikal mücadele

0
Fotoğraf: Bağımsızlık Yolu

Gazete Nisan olarak Kuzey Kıbrıs’ta faaliyet gösteren Bağımsızlık Yolu’nun Genel Sekreter Yardımcısı Münür Rahvancıoğlu ile yaptığımız söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz. 2018’de sosyalist bir parti olarak kurulan Bağımsızlık Yolu, emekten yana politikaları ve antiemperyalist ilkeleri savunmaktadır. Parti, 2022 yılındaki seçimlerde yüzde 2 oy almıştır. Kuzey Kıbrıs’ta yakın dönemde yaşanan halk seferberliği, Kıbrıs politikası ve antiemperyalist mücadele gibi başlıkları konuştuğumuz bu değerli söyleşiyi 3 parça halinde okurlarımızla paylaşıyoruz.

Nisan: Kuzey Kıbrıs’ta son dönemde sendikaların öncülüğünde önemli politik mücadeleler yaşandı. Hükümetin “hayat pahalılığına karşı mücadele” adı altında emekçilerin kazanımlarına dönük yeni saldırıları çok önemli bir tepkiyle karşılaştı. Genel grev ve halkın meclise doğrudan müdahalesi gibi Türkiye’de uzun zamandır deneyimlemediğimiz radikal eylemler gerçekleşti. Bu mücadeleler hükümete geri adım attırmayı da başardı. Yasa tasarısı şimdilik komisyona havale edildi.

Öncelikle, bu önemli mücadeleyi nasıl değerlendirdiğinizle başlayalım.

Münür Rahvancıoğlu: 2020 yılında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sivil, bürokratik, muhalefet, iktidar, asker, medya ve bütün gücüyle yüklenerek Cumhurbaşkanlığı seçimine çok ciddi bir müdahalesi oldu. 1960’lardan beri Türkiye bize çeşitli müdahaleler yapmıştı. Son müdahale ile Mustafa Akıncı’ya Cumhurbaşkanlığı seçimi kaybettirildi. Bu müdahalenin temel sebeplerinden biri, Akıncı’nın Türkiye’nin yakın coğrafyalardaki askeri müdahaleleriyle ilgili olumsuz konuşması, yani “akan su değil kandır” sözleridir. Bunun yanında Kıbrıs’ta çözüm sürecinin akamete uğramasından sonra, Türkiye’nin federasyon yerine “iki devlet” söylemini ortaya koyarken Akıncı’nın “benim halkım beni federasyon görüşmem için seçti” şeklinde bir tavır alması da önemli bir etkendir.

2020 seçiminden sonra en büyük sağ parti olan Ulusal Birlik Partisi’nin (UBP) kurultaylarına müdahale edildi. Kurultayda en az oyu alan kişiye daha sonradan mevcut başkan ve başbakan istifa ettirilerek, tek adaylı bir seçimle başbakanlık koltuğu hediye edildi. Çeşitli şaibeler var bununla ilgili; tehditler aldığına, şantaj yapıldığına veya ikna edildiğine yönelik olarak… Ancak seçimi kazanan ve başbakan pozisyonundaki kişi istifa etti. Bir önceki kurultayda en az oyu alan kişi UBP’nin başına oturtuldu, ondan sonra da kendisi başbakan oldu otomatik olarak. O zamandan beri bunun bir darbe hükümeti olduğu, seçilmiş olmayan kişiler tarafından ülkenin yönetildiği kabul edilen bir gerçek.

Bu süreçte aynı zamanda sahte diploma skandalları çıktı. Bürokratların isimlerinin karıştığı, ifadeye çağırıldıkları, kimisinin tutuklandığı ve halen yargılanmaya devam ettiği yolsuzluk davaları var. Düşünün ki Çalışma Bakanlığı’nın müsteşarı, Başbakanlık müsteşarı, Merkezi İhale Komisyonu başkanı şu anda yolsuzluktan yargılanıyor. Bunlar şaibe değil, birilerinin söylediği şeyler değil. Doğrudan polisin, savcılığın devrede olduğu, mahkemelerin devam ettiği süreçler. Bunun dışında sahte reçete skandalları ortaya çıktı. Özellikle yoksul kesimlerin reçete yazdırarak ilaç alma süreçlerinin bir rant kapısına döndürüldüğü ortaya çıktı. Toplum ciddi bir yolsuzluk ve şaibe batağına girerken diğer taraftan cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan Ersin Bey de “Ben Kıbrıs sorununda iki devletten başka hiçbir şey görüşmem, federasyon bir opsiyon değildir” şeklinde bir tutum aldı.

Özel sektörde sendikalar ve ücretler

Kıbrıs’ın kuzeyinde Türkiye’den farklı olarak özel sektörde sendika neredeyse yok durumunda. Özel sektörde sendikalaşma yüzde 0,5 düzeylerinde. Bunun tersine kamuda grevli sendika hakkı var. Bizde kamu görevlilerinin toplu sözleşmesi yoktur, hakları yasayla korunuyor. Bu yasa değiştirilmeye çalışılıyor çeşitli şekillerde, bu hayat pahalılığı konusu da bunlarla ilgili bir meseleydi. Kamu sektöründe yaklaşık yüzde 60 sendikalaşma oranı var. Farklı sendikalara bölünmüş de olsa bunların bazıları ciddi anlamda çok güçlü sendikalar çünkü kendi alanlarını tam anlamıyla örgütlemiş durumdalar.

Bu hayat pahalılığı ile ilgili düzenleme, sanki sadece kamu çalışanlarını etkileyen bir konuymuş gibi görülüyor. Hayat pahalılığı düzenlemesi, altı ayda bir enflasyon oranında artışa ilişkin düzenlemeyi hedef alan bir girişimdir. İlk bakışta özel sektörle bir ilgisi yoktur. Çünkü özel sektörde ücretler asgari ücret üzerinden belirleniyor. Özel sektördeki bütün çalışanların, hatta üniversite profesörlerinin bile asgari ücret aldığını görürsünüz. Gerçekte asgari ücret almasa bile maaşlar asgari ücret üzerinden yatırılır. Ama daha fazla aldığında da asgari ücretten 5-6 bin lira daha fazladır. Asgari ücret de yılda iki kez Asgari Ücret Tespit Komisyonu ismi verilen, Türkiye’de de benzeri bulunan işçi, işveren ve devlet temsilcilerinin bulunduğu bir komisyon tarafından belirlenir. Tek fark şudur ki, işçi temsilcisi olan sendika, özel sektörde örgütlü değildir. Kamuda örgütlü olan işçilerin sendikası, özel sektör işçileri adına görüşmelere girer.

Yıllar içinde özel sektör çalışanları, kamu çalışanlarına karşı kışkırtıldı. Patronlar, medya ve rejim partileri, daha fazla hakka ve örgütlülüğe sahip olan kamu çalışanlarını işaret ederek “onlar sizden daha iyi koşullarda” söylemiyle özel sektör işçilerinde öfke yaratmayı hedefledi. Ne yazık ki bürokratik sendikacılık da, özel sektör çalışanlarını kendilerine bir yük olarak gördükleri için buraya yönelik bir faaliyet yürütmedi geçmiş yıllarda. Son on yıldır bu süreç değişti. Bağımsızlık Yolu, özel sektörde sendikasız işçi çalıştırmanın yasaklanmasını talep etti. Ayrıca asgari ücretin en düşük kamu maaşına eşitlenmesini ve Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun kaldırılmasını savundu. Bu sayede kamu çalışanlarının maaş artış mücadelesi doğrudan özel sektör çalışanlarına yansıyacaktı. Eğitim, sağlık, ulaşım, barınma ve enerjiye dair kamucu talepler hem özel sektör çalışanlarında hem de kamu sendikalarında yankı buldu. Tüm bu gelişmelerin sonucunda kamu sendikaları; iş cinayetleri, güvencesizlik, asgari ücret ve sendikasızlık gibi özel sektör sorunlarına yönelik adımlar atmaya başladı. Kamu çalışanları özel sektörde sendika talebiyle bir günlük grev yaptı. Özel sektördeki asgari ücretin en düşük kamu maaşına eşitlenmesi talebiyle mitingler organize edildi. Bunlar kamu sendikalarının geçmişte yapmadığı şeylerdi. Bu süreçlerde Bağımsızlık Yolu olarak biz de yer aldık ve sendikaların olumlu attığı her adımda yanlarında bulunarak onları teşvik etmeye çalıştık.

Hayat pahalılığı seferberliği

Bu çalışmaların meyvesi, son yaşadığımız hayat pahalılığı ile ilgili süreçte ortaya çıktı. Hükümete yönelik birikmiş bir öfke söz konusuydu ve kamu çalışanlarının hayat pahalılığı artışı hakkının ortadan kaldırılmasına yönelik adım, sadece kamu çalışanlarını değil “bizi de ilgilendiriyor” bilinci yerleştiği için özel sektörde muazzam bir toplum desteği aldı. Bu destek kamu çalışanlarının özgüvenini artırdı. Daha önce eylem ya da grev yaptığında adeta utanan, topluma mahcup olan, toplum tarafından yalıtılan kamu çalışanları, bu kez “biz kendimiz için değil tüm toplum için mücadele ediyoruz” duygusuyla muazzam bir özgüven kazandı. Bu özgüvenle süresiz genel grev ilan edildi, dört fiili grev günü yaşandı. Dört fiili grev gününün dördünde de polis barikatlarının aşıldığı, meclis bahçesine girildiği, özellikle üçüncü günde meclisin kapısını tutan polis barikatının da aşılıp meclis koridorlarına kadar girildiği, meclis koridorlarında trampetlerin çalınıp Çav Bella şarkılarının söylendiği, sloganların atıldığı, Kıbrıslı Türklerin mücadele tarihine yazılacak muazzam sonuçlar verdi.

Bu, kamu sendikaları öncülüğünde yürütülen, özel sektör çalışanlarının sendikalı olmadıkları halde destek verdikleri, katılabilenin izin alıp katıldığı, imkânı olanın işinden kaçıp geldiği, okullardan öğrencilerin kaçıp geldiği muazzam bir halk seferberliğine dönüştü. Ama bunun hem maddi yapısal sebepleri var (özel ve kamu sektörlerinin bir araya gelmesi anlamında) hem de hükümetin artık sıfırı tüketmesinden kaynaklı sebepleri var diyebilirim.

Söyleşimiz Kıbrıs’taki güncel siyasal durum üzerine olan ikinci bölümüyle yarın devam edecek.  

İUB-DE: Global Sumud Filosu’na İsrail’in yasadışı korsan müdahalesini reddediyoruz!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) açıklaması

29 Nisan Çarşamba günü, İsrail siyonist devletinin donanmasına ait gemiler, Akdeniz’de, Filistin halkıyla insani dayanışma misyonu kapsamında Gazze’ye doğru ilerleyen Global Sumud Filosu’na ait yaklaşık 60 gemiye saldırdı.

Bu saldırı, Yunanistan’a bağlı Girit Adası yakınlarındaki uluslararası sularda gerçekleştirilen yeni bir yasa dışı ve korsan müdahaledir. Filo, Filistin’e giderken ikmal yapmak üzere buraya yönelmişti. İsrail deniz kuvvetleri, Gazze’ye ve İsrail’e 1.100 kilometre mesafede hareket ediyordu.

“Bu müdahale, uluslararası deniz hukukunun ve Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin (UNCLOS) olası bir ihlalini teşkil etmektedir. Bu sözleşmeye göre, uluslararası sularda müdahale ancak korsanlık gibi istisnai durumlarda veya bayrak devletinin rızasıyla mümkündür.” (El País, 29/4/2026)

İsrail Dışişleri Bakanlığı, Filoya ait gemilerin yüküne ait olduğu iddia edilen görüntüleri X platformunda yayımlayarak korsanlık eylemini doğruladı.

“Askeri botlar gemilerimize yaklaştı, kendilerini İsrailli olarak tanıttılar, üzerimize lazerler ve yarı otomatik silahlar doğrulttular ve katılımcılara teknelerin ön kısmına gitmeleri ve diz çökmeleri emrini verdiler” ifadelerini Filo, X hesabında paylaştı. Ayrıca gemilerin iletişimlerinin kesildiğini de bildirdi.

Filo, geçen pazar günü İtalya’nın Sicilya adasındaki Augusta limanından hareket etmişti. Filo, dünyanın çeşitli ülkelerinden yüzlerce gönüllü katılımcıdan oluşmaktadır.

Tüm bunlar, İsrail’in soykırımcı eylemlerini cezasızlıkla sürdürebilmesinin bir sonucudur. Yunanistan’ın ya da İtalya’nın kapılarında serbestçe hareket etmekte, Avrupa Birliği’ne (AB) üye hiçbir hükümet buna karşı tek bir adım dahi atmamaktadır. Bu durum, siyonist İsrail devletinin her yerde ve her biçimde askeri müdahalede bulunma hakkına sahip olduğunu düşünmesinin yeni bir göstergesidir. Hedef ister Filistin halkı, ister Lübnan ya da İran olsun. Bu politikalar için ABD’nin ve aşırı sağcı Donald Trump’ın koşulsuz desteğine sahiptir.

Bu açıklamanın kaleme alındığı sırada, mürettebatın ve Filoya katılan yüzlerce mücadeleci aktivistin durumu hakkında hiçbir bilgi bulunmamaktaydı. Filo üyeleri arasında Arjantin’den Sosyalist Sol (IS) ve Sol Cephe (FIT-U) milletvekili demiryolu işçisi Mónica Schlotthauer, IS ve İUB-DE yöneticisi Ezequiel Peressini ve Türkiye’den İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) ve İUB-DE yöneticisi Görkem Duru da yer almaktadır.

İUB-DE olarak, gözaltına alınan filo üyelerinin durumunun ve sağlık koşullarının derhal açıklığa kavuşturulmasını, fiziksel güvenliklerinin garanti altına alınmasını ve kendilerine yönelik hiçbir saldırının gerçekleşmemesini talep ediyoruz. Tüm dünya hükümetlerini, özellikle Filo katılımcılarının vatandaşı olduğu ülkelerin hükümetlerini, Filo katılımcılarının yaşam güvenliği için müdahale etmeye ve derhal serbest bırakılmalarını sağlamaya çağırıyoruz. Aynı şekilde, tüm insani yardımın ve filo gemilerinin iade edilmesini talep ediyoruz.

İUB-DE olarak, Global Sumud Filosu’nun savunulması ve Filistin halkının mücadelesiyle dayanışma amacıyla sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin ve siyasal partilerin en geniş eylem birliğiyle dünyanın dört bir yanında sokaklarda seferber olunması çağrısını yapıyoruz.

Global Sumud Filosu’na derhal özgürlük!
Nehirden denize, Özgür Filistin!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)
30/4/2026

İşçi Demokrasisi Partisi’nden İstanbul’da 1 Mayıs etkinliği

0

İşçi Demokrasisi Partisi’nin “1 Mayıs’a doğru: ekonomik kriz, işçi sınıfının durumu ve mücadeleler” başlığıyla örgütlediği etkinlik 26 Nisan Pazar günü Taksim Leylek Cafe Sanatevi’nde gerçekleşti. Tek Adam rejimi karşısında işçi sınıfının birliğinin altının çizildiği etkinliğe grevdeki Özel İtalyan Lisesi öğretmenleri, geçtiğimiz yılın sonunda direnişlerini başarıyla sonuçlandıran Özel Okmeydanı Hastanesi işçileri ve çeşitli sektörlerden işçiler konuşmalar yaptı.

İDP Genel Başkanı Oktay Çelik, etkinliğin açılış konuşmasına Doruk Maden işçilerinin direnişi ve süregiden Özel İtalyan Lisesi grevinden öğretmenler nezdinde işçi sınıfını selamlayarak başladı. Çelik, konuşmasında işçi sınıfının 1 Mayıs’a siyasi partiler ve sendika konfederasyonları arasındaki ayrımları gözetmeksizin, birleşik ve kitlesel bir şekilde katılması gerektiğinin altını çizdi.

Çelik’in konuşmasının ardından İDP üyesi Alp Ata Türkoğlu, 2025 yılından bugüne kadar gerçekleşen grevlerin bilançosunu içeren bir sunum gerçekleştirdi. Sunumda, geçmiş ve güncel deneyimler ışığında sınıfın mücadeleler içinde birliğinin kazanımlar elde etmenin tek yolu olduğunu vurgulandı.

Sunumun ardından Gazete Nisan’ın Özel İtalyan Lisesi Grevi’ne destek için hazırladığı belgeselin ilk gösterimi yapıldı. Grevin örgütlenme sürecini ve kazanmak için ihtiyaçların neler olduğunu anlatan belgeselin ardından grevci öğretmenlerden Başak Baysallı ve Hamise Aydurmuş söz aldı. Öğretmenler; grevin kendisinin de bir okul olduğunu, kazanmak için işçi sınıfının “beyaz yaka-mavi yaka” gibi ayrımları aşarak mücadelelerde birleşmesi gerektiğini vurguladı. İtalyan sendikalarının işçilerin uluslararası birliğini desteklemeyen bir tavırla, Türkiyeli grevci öğretmenleri yalnız bırakan tutumu eleştirildi.

Ardından söz alan Özel Okmeydanı Hastanesi direnişçisi Kader Güneşdoğdu, rejimin işçilerin birliğini bölmek için milliyetçi propagandaları kullandığını ifade etti. Konuşmasının sonunda Doruk Maden işçileriyle, Temel Conta işçileriyle ve grevci Özel İtalyan Lisesi öğretmenleriyle dayanışma duygularını iletti. Güçlü bir 1 Mayıs için alanlara işçilerin birliği vurgusuyla katılmanın önemini ifade etti.

Eğitim-Sen 3 No’lu Şube Hukuk Sekreteri Murat Özcan, aldığı sözde sınıf hareketinin en durgun görünen anlarında dahi sürekli örgütlendiğini, eğitim emekçilerinin gerek özel sektörde gerek kamuda olsun mücadelenin keskinleştiği dönemlerde işçi hareketine öncülük edebildiğini ifade etti. İşçi sınıfının bağımsız medya organlarının güçlendirilmesi ve devam eden tüm mücadelelerin kitlelere anlatılması gerektiğini söyledi.

Belediye işçileri sendikal bürokrasiye karşı işçilerin taban örgütlenmesini sağlaması gerektiğini ancak sendikaların bürokrasiye terk edilemeyecek mücadele araçları olduğunu ifade etti. Tekstil ve taşımacılık sektöründen söz alan işçiler mücadeleleri birleştirmeden kazanılamayacağını, sınıfın birliğinin enternasyonal bir anlayışla mümkün olduğunu söyledi. Söz alan işsiz bir genç kadın, gerek gündelik hayatta gerek direniş alanlarında kadınların görünmeyen emeğinin açığa çıkması gerektiğini vurguladı. Filistinli göçmen bir kadın, göçmen işçilerin patronlar ve hükümet karşısında yaşadığı güvencesizliği anlatan deneyimini salonla paylaştı.

Öğrenci hareketi içerisinde örgütlenen Zırhlı Tren üyesi Elif, Tek Adam rejimine karşı öğrenci hareketinin de işçi hareketine benzer nitelikte bağımsız kitle örgütlerini inşa etmesi gerektiğini söyledi. Bu anlayışla üniversitelerde inşa edilmeye çalışılan Öğrenci Temsilciliği Kurullarına (ÖTK) işaret etti. Öğrenci hareketinin sorunlarının işçi sınıfının sorunlarından ayrılamayacağını ve öğrencilerin 1 Mayıs’ta emekçilerle birlikte yürümesi gerektiğini söyledi.

Konuşmaların ardından Küresel Sumud Filosu Türkiye Komitesi Kampanya Koordinasyon Grubu Üyesi ve İDP Merkez Komite üyesi Görkem Duru’nun filodan ilettiği dayanışma videosu gösterildi. Duru; Gazze’deki ablukayı kırmak, insani yardımı ulaştırmak ve soykırıma son vermek için İtalya’nın Augusta kentinden yola çıkan gemilerin demir almasından hemen önce çektiği videoda bölgedeki emperyalist saldırıya, ABD ve İsrail’in Lübnan’a ve İran’a dönük saldırılarına karşı mücadeleyi büyütmenin gerekliliğine işaret ederek, devam eden 1 Mayıs hazırlıkları için başarı dileklerini iletti.

Birçok farklı sektör ve mücadeleden emekçilerin söz aldığı etkinlik, Oktay Çelik’in kapanış konuşmasıyla tamamlandı. Çelik, etkinlik biterken işçi hareketinin kitleselleşmesi için mücadelelerde birleşmek gerektiğinin, sendikaları terk etmeden onları kazanmak için mücadele etmenin önemini vurguladı. Tek Adam rejiminin ekonomik ve siyasal baskı politikalarına karşı tek çıkış yolunun işçilerin bağımsız siyasal hattını örgütlemekten geçtiğini, sendikal bürokrasiye ve sol hareketteki rekabete karşı, ortak amaçlar doğrultusunda ve mücadelelerin içinde bir araya gelmek gerektiğini ifade etti.

Etkinliğin sonunda moderatör Cemre Sava, güçlü bir 1 Mayıs için “Soframızdan ve Özgürlüklerimizden Elinizi Çekin!” pankartıyla Kadıköy’de kurulacak İDP kortejine çağrıda bulundu.

İşçi öğrenci el ele 1 Mayıs’a!

0

19 Mart seferberliğinin üzerinden bir yıl geçti. Bir yıl sonra, 1 Mayıs’a giderken şunları sormamız gerekiyor: Seferberliğin ilk günlerinde barikatları aşan, kampüslerden taşan ve meydanları dolduran coşkulu öğrenci hareketinden geriye ne kaldı, aradan geçen aylarda hangi taleplerimizi kazanabildik, ne inşa edebildik?

Öğrenci gençliğin özörgüt arayışı sürüyor. Kimi üniversitelerde ÖTK seçimleri gerçekleşiyor, kimi yerlerde engellendi, kimi yerlerde kazanılan mevziler geri çekildi. Tek Adam rejimi kampüslerdeki siyasi kuşatmasını derinleştiriyor. Polis ve ÖGB hâlâ kampüslerde kol geziyor, öğrenci kulüpleri baskı ve sansüre boğuluyor, CİTÖK’ler işlevsizleştirilmiş durumda, öğrenciler soruşturmalar yoluyla mücadeleden caydırılmaya çalışılıyor.

Kuşatmanın ekonomik ayağı da her geçen gün derinleşiyor. Yetersiz kapasiteli yurtlarda ne öğrenci denetimi var ne de emekçilerin ve öğrencilerin can güvenliği. KYK bursları her geçen ay enflasyonun gerisinde kalıyor. Meslek liseli gençlik ise MESEM Protokolü aracılığıyla sermayenin ucuz emek gücü ihtiyacını karşılamak için sınıflarından koparılıp iş cinayetlerine kurban ediliyor.

Bir sonraki seferberliğe hazırlıklı girmek istiyorsak, her seferberlikte yeni mevziler kazanmak istiyorsak ÖTK’ları yalnızca hareketin doruk noktalarında değil, geri çekildiği dönemlerde de inşa etmeyi sürdürmek zorundayız.

1 Mayıs, öğrenci gençlik için bu inşanın sürekliliğini ilan etme günü olmalıdır. Emekçiler neredeyse 1 Mayıs alanı orasıdır. Sendika bürokratlarını ikna etmeye çalışmak için sendika genel merkezlerinin önüne gitmek yerine emekçilerle yan yana, omuz omuza taleplerimizi yükseltelim:

Öğrenci kulüpleri üzerindeki baskıya son!

Üniversitelerde ÖTK yoluyla öğrenci denetimi!

Etkin CİTÖK!

Polis ve ÖGB, üniversiteden dışarı!

Yurtlarda işçi ve öğrenci denetimi!

KYK burslarına üç ayda bir otomatik zam!

MESEM Protokolü iptal edilsin, çocuk işçiliğine son!

Bu talepler kayyum siyasetiyle belediyelerden üniversitelere her yeri kuşatan, kampüslerimizi kolluk kuvvetlerine açan ve Şimşek programıyla bizi yoksulluğa, geleceksizliğe, okurken çalışmaya, çalışırken ölmeye mahkum eden Tek Adam rejimine karşı emekçilerle omuz omuza cevabımızdır!

İşçi öğrenci ele ele, 1 Mayıs’a!

Barselona: Küresel Sumud Filosu Gazze’ye İnsani Yardımla Yola Çıktı

0

Yaklaşık 100 tekne ve 1.000 katılımcıyla tarihin en büyüğü olacak.

Küresel Sumud Filosu, 12 Nisan Pazar günü, İspanya’nın Barselona kentindeki Moll de la Fusta limanından İsrail’in Filistin halkına dayattığı soykırımcı ablukayı kırmak ve insani yardım ulaştırmak amacıyla Gazze’ye doğru yola çıktı.

Aralarında doktorlar, sağlık çalışanları ve eğitimcilerden oluşan önemli bir delegasyonun da bulunduğu, 35’ten fazla ülkeden yaklaşık 300 aktivisti taşıyan 40 tekne Barselona’dan ayrıldı. Akdeniz’in farklı noktalarında yelken açan teknelere, bir kara konvoyu da eşlik edecek. Bu konvoy, İsrail tarafından kapalı tutulmaya devam edilen ve insani yardım girişi engellenen Refah Sınır Kapısı’nı açmak amacıyla Kuzey Afrika boyunca ilerleyecek.

Pazar günü Moll de la Fusta limanından ayrılan tekneler, Gazze’ye yönelik tarihin en büyük insani yardım misyonu olmayı hedefleyen Filo’nun yalnızca ilk dalgası. Hedef, 70 ülkeden toplam 100 tekneyi ve 1.000’den fazla katılımcıyı bir araya getirmek.

Barselona’dan ayrılan teknelerin İtalya, Yunanistan ve Türkiye’den geçmesi; ve bu güzergâhta onlara, 4 Nisan’da Fransa’nın Marsilya limanından yola çıkan Thousand Madleens kolektifine ait yirmi kadar teknenin de aralarında bulunduğu başka gemilerin katılması bekleniyor.

Filo, ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırganlığının bir sonucu olarak Ortadoğu’da büyük bir gerilimin yaşandığı bir anda ve kırılgan bir ateşkesin ortasında Akdeniz sularında seyrediyor. Bu sırada, Netanyahu’nun aşırı sağcı ve suçlu hükümeti, Lübnan’ın güneyindeki geniş alanların işgalini ilerletirken ülkeyi bombalamaya devam ediyor.

Trump’ın Gazze’ye dayattığı sahte barış anlaşması başarısızlıkla sonuçlandı ve İsrail saldırılarını sürdürüyor. Geçtiğimiz yılın Ekim ayında imzalanan ateşkesten bu yana İsrail, Gazze’de 750 kişiyi katletti. İsrail’in gıda, ilaç, gaz ve yakıt girişine getirdiği kısıtlamalar nedeniyle insani kriz her geçen gün kötüleşirken Siyonist ordu, Gazze Şeridi’nin büyük bir kısmını işgal etmeye devam ediyor.

İsrail hem Gazze’de hem de Batı Şeria’nın işgal altındaki topraklarında Filistin halkına yönelik baskıyı yoğunlaştırırken soykırım devam ediyor. 30 Mart’ta İsrail parlamentosu, Filistinli siyasi mahkumlar için idam cezasına ve darağacı uygulamasına izin veren bir yasayı kabul etti. Her ne kadar Filistin direnişi tarafından tutulan rehineler geçen yıl serbest bırakılmış olsa da, 9.600’den fazla Filistinli siyasi mahkum İsrail hapishanelerinde kalmaya devam ediyor; bunlardan 3.500’den fazlası resmi bir suçlama olmaksızın idari tutukluluk kapsamında tutuluyor.

Küresel Sumud yola çıkmadan önce Moll de la Fusta’daki İUB-DE delegasyonu. Görüntüde, İUB-DE mürettebat üyeleri Ezequiel Peressini ve Mónica Schlotthauer’e eşlik eden Lucha Internacionalista yöneticileri yer almaktadır.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da Küresel Sumud Filosu’na katılacağız. Bu kez katılımcılarımız arasında Arjantin’in Buenos Aires eyaletinden Izquierda Socialista/FIT-U milletvekili ve demiryolu sendikası delegesi Mónica Schlotthauer; Türkiye’den İşçi Demokrasisi Partisi yöneticisi Görkem Duru; ve geçen yıl heyetin bir parçası olan, teknelerin Siyonist donanma tarafından durdurulmasının ardından Ketziot Hapishanesi’nde hapsedilen ve şu anda Küresel Sumud Filosu’nun Arjantin delegasyonunu organize eden Córdoba’nın eski eyalet milletvekili Ezequiel Peressini Filo’da yer alacak.

İUB-DE Filistin halkıyla dayanışma içindeki küresel hareketin bir parçası olarak, gemilerde doğrudan yer alıyor ve aynı zamanda farklı ülkelerdeki tüm seksiyonları aracılığıyla, Gazze’ye ve Filistin halkına desteği yeniden canlandırmak için en geniş eylem birliğini sağlamak amacıyla çalışıyor. Filo, küresel seferberliği geçen yıl görülen seviyelerde yeniden canlandıran ve İsrail’in dünya çapındaki tecridini derinleştiren bir kıvılcım olabilir.

Dünya halklarını, sendikaları, kitle örgütlerini, öğrenci, çevre, kadın ve lgbti+ hareketleri ve demokrasiyi savunduğunu iddia eden herkesi, dünya halklarının Gazze ve tüm Filistin ile dayanışmasını ifade eden Küresel Sumud Filosu’na tam destek vermeye çağırıyoruz.

Netanyahu ve İsrail’in soykırımına karşı mücadele edelim; siyasi mahkumların özgürlüğü için uluslararası dayanışmayı derinleştirelim, Batı Şeria’daki yeni yerleşim planlarını reddedelim, insani yardımın acilen girişini ve Refah Sınır Kapısı’nın açılmasını sağlayalım.

Tüm İsrail birliklerinin Gazze, Batı Şeria, Suriye ve Lübnan’dan derhal geri çekilmesi için!

İran’a yönelik emperyalist ve Siyonist saldırganlığa son!

Filistin’deki etnik temizliği ve Trump ile Netanyahu’nun Gazze’yi dünya milyonerleri için bir tatil beldesine dönüştürme planlarını reddediyoruz!

Siyonist apartheid’e son!

Laik, demokratik ve ırkçı olmayan tek bir Filistin için!

Nehirden denize özgür Filistin!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

14 Nisan 2026

Hukuk köşesi: sendikal tazminat

0

Sendikal tazminat hakkı, emekçinin sendika özgürlüğünün güvencesi olarak Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu Madde 25’te düzenlenmiştir. Buna göre işçilerin işe alınmaları; belli bir sendikaya girmeleri veya girmemeleri, belli bir sendikadaki üyeliği sürdürmeleri veya üyelikten çekilmeleri veya herhangi bir sendikaya üye olmaları veya olmamaları şartına bağlı tutulamaz. İşveren, bir sendikaya üye olan işçilerle sendika üyesi olmayan işçiler veya ayrı sendikalara üye olan işçiler arasında, çalışma şartları veya çalıştırmaya son verilmesi bakımından herhangi bir ayrım yapamaz. İşçiler, iş saatleri dışında veya işverenin izni ile iş saatleri içinde işçi kuruluşlarının faaliyetlerine katılmalarından veya sendikal faaliyette bulunmalarından dolayı işten çıkarılamaz veya farklı işleme tabi tutulamaz. İşverenin bu durumlara aykırı hareket etmesi halinde işçi lehine bir yıllık ücret tutarından az olmamak üzere sendikal tazminata hükmedilir. Ayrıca iş sözleşmeleri ve toplu iş sözleşmelerinde bu duruma aykırı düzenlenmeler tamamen geçersizdir.

Peki işçi, sendikal tazminat talebini nasıl ileri sürebilir?

Sendikal nedenle işten çıkarılan işçi, sendikal tazminat talebi ile işverenine karşı dava açabilir. Mahkeme sendikal tazminata 1 yıllık ücrete kadar hükmedebilir. Bu da neredeyse 12 yıl çalışması olan bir işçinin kıdem tazminatına denk düşer, yani oldukça önemlidir.

Diğer yandan İş Kanununa göre işçi, işten çıkarılmasının ardından işverene karşı işe iade davası açma hakkına da sahiptir. İşçi, açacağı işe iade davasında sendikal tazminat talebinde de bulunabilir. İşe iade davasında feshin geçersizliğinin tespiti ile işçinin işe iadesi, boşta geçen süre ücreti ve işe başlatmama tazminatı talep edilir. Feshin sendikal sebeplerle yapıldığının tespiti halinde mahkeme diğer taleplerle birlikte işçi lehine sendikal tazminata hükmeder. Burada belirtilmesi gereken bir husus; işçinin davayı kazanması ve bu kararın kesinleşmesi halinde 10 gün içinde işverene işe alım için başvuru yapması ve bu başvuruya karşılık işverenin 1 ay içinde işçiyi işe alması gerekir. Buna karşılık işveren, kesinleşen mahkeme kararına rağmen işçiyi işe almama yönünde irade gösterirse işçiye işe başlatmama tazminatı ödemekle yükümlüdür.

Sendikal tazminat işçinin başvurusu, işe başlatma ve başlatılmama şartına bağlı olmaksızın işçiye ödenir. İşe başlatmama tazminatı hizmet süresine göre 4-8 haftalık ücret iken sendikal tazminata 1 yıllık ücrete kadar hükmedilir.

Burada önemli nokta, işçi ve işveren uyuşmazlıklarından kaynaklanan davalarda öncelikle arabuluculuk yoluna başvurma zorunluluğu olmasıdır. Bu yolu tüketmeden dava açılması halinde, işçi esasen haklı olsa dahi dava usulden reddedilir.

Sendikal tazminat nasıl hesaplanır?

Sendikal tazminat, işçinin aldığı son brüt ücret üzerinden bir yıl karşılığı olarak hesaplanan tazminat türüdür. İşverence karşılanan yol ve yemek gibi yan haklar bu hesaplamada dikkate alınmaz.

Evlerden işyerlerine yoksulluğa ve eşitsizliğe karşı mücadeleyi büyütelim

0

Bu yıl 1 Mayıs’a açlık sınırının altında kalan bir asgari ücretle giriyoruz. Dahası emperyalist ve Siyonist saldırılar sebebiyle başlayan savaşla beraber içerisinde bulunduğumuz ekonomik kriz her geçen gün daha da derinleşiyor. Ekonomik krizin faturası emekçi halka kesilirken kadınlar derin bir yoksullukla, daha da eşitsiz koşullarla karşı karşıya kalıyor.

DİSK Genel-İş Sendikası Araştırma Dairesi’nin hazırladığı Kadın Emeği Raporu’na göre Türkiye’de çalışma çağındaki kadın nüfusunun yüzde 64’ü iş hayatına dahil dahi olamıyor. İktidar “Aile Yılı” adı altında kadınları evlere hapsetmek, azalan doğum oranlarına dair tabloyu değiştirmek, ev ve bakım işlerinin yükünü tamamen kadınların omzuna yüklemek istiyor. İstihdamda olsun veya olmasın kadınlar bir de evlerde şiddet sarmalına sürükleniyor.

Kadın yoksulluğunun tek nedeni ise işsizlik değil. Rapora göre, istihdam edilen her 10 kadından 3’ü kayıtdışı çalışmak zorunda bırakılıyor. İktidarın kadın düşmanı politikalarının bir diğer ayağı olan kadınların esnek ve güvencesiz işlere mecbur bırakılmasının bir sonucu olarak pek çok kadın kayıtdışı çalışıyor. Bu da iş hayatındaki kadınların hak mücadelelerindeki en büyük engeli doğuruyor: örgütlenememek. Rapora göre kadın işçilerin yalnızca yüzde 10’u sendikalı. Bu örgütlenmelerin gerçekleştiği işkolları ise genel işler; banka, finans ve sigorta ile sağlık ve sosyal hizmetler. Tekstil, gıda, taşımacılık ve metal gibi birçok işkolundaki kadın işçiler örgütlenemediği için işyerlerinde gasp edilen hakları için mücadeleye katılamıyor.

Evli veya bekar, genç veya yetişkin, üniversite mezunu veya değil birçok kadın, hayatın her alanında yoksulluk ve eşitsizlik ile karşı karşıya. İstihdama katılması engellenen, katılsa dahi en güvencesiz işlere mecbur bırakılan, iş hayatında yaşadığı bin bir türlü zorluk karşısında sendikalaşamayan, ücretli-ücretsiz emek kıskacındaki kadınların içerisinde bulundukları bu durum karşısında, taleplerimiz etrafında bir mücadele hattı örmeliyiz.

Ev işleri kaderimiz değil. Ev ve bakım işleri toplumsallaştırılmalı. Her mahalleye ve işyerine nitelikli ve ücretsiz kreş zorunluluğu getirilmeli. Ücretsiz ve kamusal bakım hizmetleri yaygınlaştırılmalı.

İşyerlerinde şiddet, taciz ve mobbingi önleyecek mekanizmalar kurulmalı, ILO 190 etkin şekilde uygulanmalı. Toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılığa son verilmeli. 6284 etkin uygulanmalı; şiddete karşı etkili korunma, barınma ve sosyal destek mekanizmaları artırılmalı.

Ucuz işgücü olarak görülüyor, kayıtdışı işlerde canımızı tehlikeye atmak zorunda kalıyoruz. Kayıtdışı çalışmanın önüne geçilmeli; kadınların iş hayatına güvenceli, eşdeğer işe eşit ücret aldığı koşullarda katılabilmesi sağlanmalı. Ücretler insanca yaşayacak düzeye çıkarılmalı, gerçek enflasyon oranında üç ayda bir otomatik olarak artırılmalı. Kadın ve lgbti+ emekçilerin sendikalaşmasının ve örgütlenmesinin önündeki her türlü engelleme ortadan kaldırılmalı.

Bir kavram: servet vergisi

0

Servet vergisi, belirli bir dönemdeki kazançlardan alınan gelir vergisinden farklı olarak gayrimenkul, hisse senedi, nakit, lüks tüketim araçları gibi birikmiş varlıkların toplam değeri üzerinden alınan bir doğrudan vergi türüdür. Bu kavram özellikle ekonomik kriz dönemlerinde kaynak tartışmalarının merkezinde yer alır.

Güncel veriler, vergi yükünün sınıfsal dağılımındaki uçurumu gözler önüne seriyor. İstatistiklere göre dünyadaki milyarder sayısı 2026 yılında 3428 iken toplam servetleri 20,1 trilyon dolar. Türkiye’de ise 2026 yılı itibarıyla sayıları 43’e yükselen dolar milyarderlerinin toplam serveti 106 milyar dolara ulaşmış. Verilere göre, 2024’te en zengin yüzde 1’lik kesim ulusal servetin yaklaşık yüzde 35’sine sahipti. Buna karşın Türkiye’de gelir vergisinin büyük çoğunluğu ücretli çalışanlar tarafından ödeniyor. KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergilerle toplanan bütçenin asıl kaynağını oluşturan da yine işçi sınıfı. Lüks araç satışlarının ve konut yatırımlarının artış gösterdiği kriz dönemlerinde sermaye sahiplerinin ödemediği vergiler lüks tüketimin finansman kaynağı haline gelmektedir.

Servet vergisi uygulamaları tarihsel olarak kriz veya savaş sonrası dönemlerde kapitalizmin restorasyonu için geçici bir araç olarak kullanılmıştır. Günümüzde Norveç, İspanya ve İsviçre gibi ülkelerde farklı biçimlerde uygulanmaktadır. Servet vergisi, liberal ekonomistler tarafından “sermaye kaçışına neden olacağı” gerekçesiyle reddedilir. Sosyal demokrat politikalar ise bu vergiyi kaynakları devlet eliyle yeniden dağıtmak için bir “sosyal adalet” mekanizması olarak savunur. Bu yaklaşımlar sermayenin vergi kaçırmak için kullandığı yasal boşlukları ve gizli hesapları kontrol altına alma kapasitesine sahip değildir.

Devrimci Marksistler için servet vergisi bütçe açıklarını kapatacak bir maliye politikası değildir. Aksine, sermayenin egemenliğini daha da görünür kılan ve daha kapsamlı müdahalelere zemin hazırlayan bir geçiş talebidir. Bu yaklaşımın temel özelliği vergi talebinin diğer programatik adımlarla kurduğu bağdır. Lev Troçki, Geçiş Programı’nda servet miktarının hesaplanabilmesi için ilk olarak “ticari sırrın” kaldırılmasının şart olduğunu söyler. Şirketlerin gizlilik zırhının ellerinden alınmasıyla birlikte, işletme defterlerinin ve banka kayıtlarının o işyerinde çalışan işçilerin fiili denetimine açılması mümkün olacaktır. Bu denetim mekanizmasıyla, sermaye sahiplerinin “zarar” veya “kaynak yokluğu” iddiaları denetlenebilir. Bu sayede servet tartışması somut bir hesaplaşma zeminine taşınır. Ticari sırrın iptali ile başlayan bu süreç, kolektif planlanacak bir sosyalist ekonomi hedefinin başlangıç noktasını oluşturur. Vergi kaçırma girişimleri veya ödeme dirençleri mülkiyetin tazminatsız kamulaştırılması tartışmasını bu somut zemin üzerinden yeniden açar.

Sonuç olarak servet vergisi, mali bir düzenlemenin ötesinde, işçi sınıfının yarattığı zenginlik üzerindeki tasarrufu hedef alan bir politik müdahale aracıdır. Bu talebin gerçek anlamda uygulanabilmesi, üretim süreçleri üzerindeki işçi denetiminin tesisi ile mümkündür.

Görme engellilerin yoluna çekilen set: sarı çizgilerdeki bilinçsizlik

0

Görme engelli vatandaşlarımızın hayata daha bağımsız ve güvenli bir şekilde katılabilmeleri için tasarlanan sarı kabartmalı yollar (hissedilebilir yüzeyler), ne yazık ki modern şehir hayatının en çok ihlal edilen alanlarından biri haline geldi. Bu çizgiler sadece birer dekorasyon değil, görme engelli bir bireyin dünyayı bastonuyla “okuduğu” birer kılavuz ve navigasyon sistemidir. Ancak Mecidiyeköy-Osmanbey hattı gibi yaya trafiğinin yoğun olduğu yerlerde karşılaştığımız manzaralar, bu hayati hizmetin bir “engel parkuru”na dönüştüğünü acı bir şekilde gösteriyor.

Mecidiyeköy kaldırımlarında gelişigüzel park edilmiş elektrikli scooter’lar (Martı, BinBin vb.), bu yolun en büyük ve en tehlikeli engellerinden biri. Bir görme engelli, bastonuyla sarı çizgiyi takip ederken karşısına aniden çıkan bu metal kütlelerle çarpıştığında sadece vakit kaybetmiyor; ciddi yaralanma riski ve yön duygusunu kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. Duyarsızca bırakılan bu araçlar, engelliler için erişilebilirliğin önündeki barikatlar halini almış durumda.

Sadece scooter’lar değil, özellikle yaz aylarının gelmesiyle birlikte kafelerin ve dükkanların kaldırımlara taşan masaları, sandalyeleri ve teşhir ürünleri de bu ihlalin bir parçası. Yaşlılar, pusetli anneler ve özellikle görme engelliler için ayrılmış bu özel alanların (sarı çizgilerin) ticari kaygılarla işgal edilmesi, toplumsal nezaketin ve vatandaşlık bilincinin ne denli zayıfladığını kanıtlıyor. Kamu binalarında, hastanelerde ve son yıllarda bankalarda görmeye alışık olduğumuz bu rehber çizgilerin bazen de bir ağaca, duvara veya açık bir rögara çıkması ise “yapmış olmak için yapılan” işlerin yarattığı trajikomik bir mühendislik hatası olarak karşımıza çıkıyor.

Erişilebilirlik bir lütuf değil, her vatandaşın en temel hakkıdır. Şehirlerimizi sadece sağlıklı ve genç bireylere göre değil, toplumun her kesimine göre planlamak ve korumak zorundayız. Bir vatandaş olarak bu tür engellerle karşılaştığımızda şikâyet kaydı oluşturmak ve bu konuda farkındalık yaratmak insani bir sorumluluktur. Unutmayalım ki, sarı çizgilerin üzerine bırakılan her nesne, bir başkasının dünyasındaki ışığı biraz daha karartmaktadır.

Gazete Nisan okuru Bilal Tufan

Ucuz işçiliğin adı: ekonomik kriz

0

Son yıllarda derinleşen ekonomik kriz, yalnızca sayılarla ifade edilen bir daralma değil; milyonlarca emekçinin gündelik yaşamında hissedilen çok yönlü bir yıkım anlamına geliyor. Enflasyonun yarattığı tahribat, alım gücünü sistematik biçimde eritti. Buna ek olarak dünya genelinde artan savaşlar ve emperyalist saldırılar, krizin etkisini daha da ağırlaştırdı. Ancak bu tabloyu yalnızca “kaçınılmaz bir ekonomik süreç” olarak görmek, gerçekliği eksik okumak olur. Çünkü kriz, aynı zamanda bir yeniden bölüşüm mekanizmasıdır: yukarıya doğru servet transferinin hızlandığı, aşağıdakilerin ise daha da yoksullaştığı bir süreç.

Bugün ülkede üretim durmuyor. Fabrikalar çalışmaya, emekçiler üretmeye devam ediyor. Fakat ortaya çıkan değerin kimler tarafından paylaşıldığı sorusu, bu düzenin temel çelişkisini açığa çıkarıyor. Kriz koşullarında dahi sermaye sınıfı kârını korumakla kalmıyor, çoğu zaman artırıyor. Buna karşılık işçi sınıfı eriyen ücretler, güvencesiz çalışma koşulları ve işsizlik tehdidi ile baş başa bırakılıyor. Yani kriz, herkes için aynı anlama gelmiyor. Birileri için fırsatken, diğerleri için yıkım demek oluyor.

Bu noktada “ucuz işçilik” olgusu, krizin en belirgin sonuçlarından biri olarak karşımıza çıkmakta. Artan işsizlik, işçiler üzerinde ciddi bir baskı unsuru haline getiriliyor. İşsiz kalan her kişi, halihazırda çalışanlar için “yerine geçebilecek biri” tehdidini oluşturuyor. Bu durum, ücretlerin baskılanmasını ve çalışma koşullarının ağırlaştırılmasını kolaylaştırmakta. Sermaye için bu, maliyetlerin düşmesi ve kâr oranlarının korunması anlamına gelirken; işçiler için daha uzun saatler, daha düşük ücretler ve daha güvencesiz bir yaşam demek.

Kendi deneyimim de bu genel tablonun bir parçası. Enflasyon karşısında eriyen ücretlerimizi yaşanabilir bir seviyeye çekebilmek için verdiğimiz mücadele, işsizlikle sonuçlandı. Bu yalnızca bireysel bir hikâye değil; milyonlarca işçinin ortak gerçeği. Bugün işsiz kalan bir emekçinin en temel soruları şunlar: Faturalar nasıl ödenecek? Aile nasıl geçindirilecek? Ancak bu soruların yanıtı, sermaye açısından bir öncelik değildir. Çünkü mevcut sistemde insan yaşamı değil, kârlılık esastır.

Daha da çarpıcı olan ise, sermayenin bu süreçte sahip olduğu veriler ve olanaklar. İşsizlik oranları, işgücü arzı, bölgesel ücret düzeyleri gibi sayısal veriler, sermaye için stratejik araçlara dönüşmekte. Bu veriler sayesinde, en düşük maliyetle en yüksek verimi sağlayacak çalışma düzenleri kuruluyor. Hukuki sınırlar zorlanıyor, esnek ve güvencesiz çalışma modelleri yaygınlaştırılıyor. Böylece kriz yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda hukuksal ve toplumsal bir gerileme sürecine dönüşmekte.

Bu tablo karşısında çözüm arayışı kaçınılmaz. Sosyalistler olarak, krizin yükünün emekçilerin omuzlarına yıkılmasına karşı kolektif bir mücadele hattı örülmesi gerektiğini savunuyoruz. Öncelikle işten çıkarmaların yasaklanması ve iş güvencesinin sağlanması, temel taleplerimiz arasında olmalı. Ücretler ve alım gücümüzün enflasyon karşısında korunması sağlanmalı. Ücretlere yılda bir kez değil, üç ayda bir gerçek enflasyon oranında zam yapılmalı.

Bu taleplerin hayata geçebilmesi ancak emekçilerin doğrudan söz sahibi olduğu, karar alma süreçlerine katıldığı demokratik yapılarla mümkündür. İşçilerin kendi temsilcileri aracılığıyla ekonomik ve sosyal politikalarda söz sahibi olduğu bir düzen yalnızca bir ideal değil, aynı zamanda bir zorunluluktur.

Sonuç olarak, ekonomik kriz adı altında yaşanan süreç, aslında sınıfsal bir yeniden yapılanmadır. Ucuz işçilik, bu yeniden yapılanmanın temel araçlarından biridir. Bu düzenin değişmesi ise ancak örgütlü bir emek mücadelesiyle mümkündür. Çünkü tarih göstermiştir ki haklar verilmez, mücadele ile kazanılır.

Lübnan: On dakika içinde gerçekleştirilen mobil katliamlar

0

Vahşi Donald Trump yönetimi ve Soykırımcı İsrail ile İran rejimi arasında ateşkes ilan edilir edilmez, Siyonist düşman Lübnan’da herhangi bir tahliye uyarısı yapmadan mobil katliamlar gerçekleştirdi. On dakikadan kısa bir süre içinde ve yaklaşık 100 saldırıyla -kesin olmayan rakamlara göre- 254 şehit ve 1.100’den fazla yaralıyla sonuçlanan acımasız katliamlara tanık olduk. Sivilleri ve güvenli bölgelerdeki insanları hedef alan bu saldırılar, Siyonist düşmanın barbarlığını bir kez daha ortaya koydu. Soykırımcı İsrail’in, iddia ettiği üzere yalnızca Hizbullah üyelerini hedef almadığını, aksine Gazze’de başlattığı imha savaşını sürdürdüğünü, tüm insani değerleri ve Trump’ın Ortadoğu’da öne sürdüğü sahte barış planını hiçe saydığını açıkça görüyoruz.

Ateşkes açıklaması, Trump’ın daha bir gün önce İran’daki tüm bir medeniyeti yok etme tehditleri savurmasının hemen ardından geldi. Bu anlaşma, Hürmüz Boğazı’nın açık tutulmasının yanı sıra uranyum zenginleştirme ve balistik füzeler gibi başlıkları da kapsayan on ana maddeden oluşuyor. Söz konusu maddeler, Cuma günü Pakistan’da başlayacak müzakerelerin temelini oluşturacak. Ancak anlaşmanın Soykırımcı İsrail ile Lübnan arasında bir ateşkes içerip içermediği belirsizliğini koruyordu. Bu belirsizliğe cevap ise çarşamba sabahı Netanyahu ve Savaş Bakanı tarafından net bir şekilde verildi. Daha önce hedef alınmamış bölgeler ve şehirler de dahil olmak üzere Lübnan’ın birçok bölgesi yoğun bir saldırı dalgasıyla vurulurken, ülkeye yönelik askeri operasyonlar kesintisiz şekilde sürdürüldü. İşgalcilerin gerçekleştirdiği bu vahşi saldırılar, 1982 Lübnan işgalinden bu yana görülmemiş bir şiddete ulaştı ve soykırımcı rejimin ateşkesin Lübnan’ı kapsamadığına dair açık bir mesajı niteliğindeydi. Buna karşılık İran rejimi, anlaşmanın Lübnan’ı da kapsadığını duyurmak için acele etti ve saldırıların devam etmesi halinde Hürmüz Boğazı’nı kapatmakla tehdit etti. Trump yönetiminin yanıtı ise açıktı; Lübnan ve Hizbullah bu anlaşmanın tamamen dışında tutuluyordu. Lübnan hükümeti ise ateşkesi memnuniyetle karşıladığını açıkladı, ancak İran’ın müdahalesini kategorik olarak reddetti.

Lübnan Başbakanı Nawaf Salam, İsrail ile yürütülen müzakerelerde tek yetkili tarafın Lübnan devleti olduğunu vurguladı. Ancak 2024 savaşından bu yana halkını koruyamayan ve İsrail saldırganlığına boyun eğen bu hükümet, tek bir mülteci kampını dahi yönetemediği halde, şimdi kendisini çözümün ana aktörü olarak sunmaya çalışmaktadır. Lübnan hükümeti bütün bu süreci İsrail’in bölgedeki saldırganlığına ilişkin anlatısıyla paralel bir şekilde yönetmiştir. Öyle ki son yıllardaki saldırılar yalnızca Hizbullah’a yönelikmiş, güney bölgeleri marjinal unsurlara aitmiş ve Lübnan’ın bir parçası değilmiş gibi bir tutum sergilenmiştir. Saldırı dalgası Beyrut’a ulaştığında ise ancak harekete geçilmiştir. Öte yandan Hizbullah, İsrail ile askeri çatışmasına rağmen, Lübnan halklarına İran rejiminin elindeki bir koz olduklarına ve İslami Rejimin çıkarlarının Lübnan ve İran halklarının yaşamından üstün tutulduğuna işaret eden politikalarını sürdürmektedir. Hizbullah, yetkilileri aracılığıyla kimi zaman iç muhaliflerine saldırmaya, kimi zaman da Filistin’i özgürleştirme söylemini kullanarak milis gücünün etkisiyle iç savaş çıkarma ya da hükümeti ve destekçilerini devirmeyle tehdit etmekte. Aynı şekilde İran Devrim Muhafızları da muhaliflere yönelik misillemelerini sürdürmekte; hapishanelerdeki infazlar ve mahalleler ile sokaklara yayılan saha yargılamaları neredeyse her gün devam etmektedir.

Lübnan ve İran halkları, onların insanlığını hiçbir zaman umursamamış, acılarını ve trajedilerini sömüren Amerikan-İsrail ölüm makinesi altında ezilmektedir. Sahte zafer yanılsamalarından uzak durularak, bu barbar savaşı durdurma çağrısının üzerinde hiçbir ses yükselmemelidir.

Soykırım rejimi ve onun suç ortakları kahrolsun!

Suç niteliğindeki sömürgeci Amerikan saldırısı kahrolsun!

Sömürgeciliğe ve soykırım rejimine karşı Lübnan, Filistin ve İran halklarıyla tam ve koşulsuz dayanışma!

Halklara, rejimlerinin pisliğinden kurtuluş ve özgürlük!

Yaşamak bu kadar pahalı olmamalı

0

Yaşamak bu kadar pahalı olmamalı. Nefes almak, hasta olmamak için dua etmek, çocuğunu okula gönderebilmek, bir evin kirasını ödeyebilmek, bir akşam sofrasına bir dilim ekmek koyabilmek bu kadar ağır bir maliyette olmamalı. Hayat, yalnızca parası olanların erişebildiği bir ayrıcalığa dönüşmemeli.

Bugün içinden geçtiğimiz dönem, yalnızca bir “ekonomik kriz” başlığıyla açıklanamayacak kadar derin ve çok katmanlı. Bu bir çoklu krizler çağı: ekonomik kriz, barınma krizi, gıda krizi, sağlık krizi, eğitim krizi…

En temel sosyal haklarımız birer birer elimizden alınıyor. Barınma, sağlık, eğitim, temiz suya erişim ve insanca çalışma koşulları birer lütuf değil; en temel haklarımızdır. Bu hakların sermayeye devredilmesi, “paran kadar yaşa” düzeninin normalleştirilmesi demektir. Bugün gelinen noktada sağlık hizmeti neredeyse bütünüyle paralı hale getirilmiş durumda. Devlet hastanelerinde randevu bulamayan insanlar özel hastanelere yönlendiriliyor; katkı payları, ilaç farkları, ek ücretler derken hastalık artık yalnızca bedeni değil, cebi de yıkıma uğratıyor. Sağlık, kamusal bir hak olmaktan çıkarılıp ticari bir sektöre dönüştürülüyor.

Benzer bir tablo eğitimde de karşımızda. Kamusal eğitimin niteliği gerilerken özel okulların ve kursların payı artıyor. Aileler çocuklarını eşit koşullarda yetiştirebilmek için borçlanıyor. Eğitim, toplumsal eşitliği sağlayacak bir araç olmaktan çıkıp eşitsizliği yeniden üreten bir mekanizmaya dönüşüyor.

Barınma hakkı ise neredeyse tamamen patronların insafına bırakılmış durumda. Kira artışları, konut fiyatlarındaki fahiş yükseliş, asgari ücretle çalışan milyonlar için yaşamı sürdürülemez kılıyor. Gençler aile evinden ayrılamıyor, emekliler bir ömür çalıştıkları şehirlerde tutunamıyor.

Yoksulluk ise artık geçici bir durum değil; kalıcılaşan, kuşaktan kuşağa aktarılan bir gerçeklik. Çalışan yoksulların sayısı artıyor. Tam zamanlı bir iş, insanca yaşamaya yetmiyor. Mutfaktaki yangın, pazardaki fiyatlar, faturalar ve ulaşım giderleri her ay daha da ağırlaşıyor. Resmi enflasyon oranları ne söylerse söylesin, halkın hissettiği enflasyon çok daha yüksek.

Bu yaşananlar tesadüf değil. Kamusal kaynakların sermayeye aktarılması, özelleştirme politikaları, emeğin güvencesizleştirilmesi ve sendikal hakların zayıflatılmasıyla örülen bir ekonomik-siyasal tercihlerin sonucudur. Kamusal hizmetlerin daraltılması, yükün emekçilerin omzuna yıkılması kader değil, bir politikadır.

Yaşamak bu kadar pahalı olmamalı çünkü yaşam hakkı patronlar sınıfının koşullarına göre belirlenemez. İnsan onuru, döviz kuru ile ölçülemez.

Çıkış yolu, biz emekçilerin örgütlüğünden geçiyor. Onlar bir avuç, bizler ise milyonlarız. Bizim dağınıklılığımızdan ve örgütsüzlüğümüzden güç alıyorlar. Sağlığın, eğitimin ve barınmanın nitelikli ve erişilebilir hale getirilmesi; emeğin korunması, asgari ücretin gerçek yaşam maliyetine göre belirlenmesi için mücadele etmekten, bir araya gelmekten başka çıkış yolumuz yok.

Yaşamak, hayatta kalma mücadelesine indirgenmemeli. İnsanlar yalnızca ay sonunu getirmeyi değil, daha iyi bir dünya hayalini düşleyebilmeli. Çocuklar yoksulluğun gölgesinde değil, daha eşit ve daha özgür bir yaşam umuduyla büyütülmeli.

Yaşamak bu kadar pahalı olmamalı. Biz gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan bir hayat için mücadele ediyoruz.

Diyarbakır’dan bir eğitim emekçisi

Özel İtalyan Lisesi grevi üzerine

0

Tez-Koop-İş sendikasında örgütlenen Özel İtalyan Lisesi öğretmenleri 2 Şubat’ta greve çıktı ve Türkiye’de bir yabancı okulda ilk kez bir öğretmen grevi gerçekleşti. Toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde 2026 yılı için yüzde 15, 2027 yılı içinse yüzde 0 zam teklif eden okul yönetimine karşı öğretmenlerin temel talepleri insan onuruna yaraşır ücret almak ve ağır iş yükü ile ayrımcılığın son bulmasıydı. Okuldaki çalışma koşullarını öğretmenler “aynı okul, iki farklı dünya” diye özetliyor. Nöbetleri sadece Türk öğretmenlerin tuttuğu, İtalyan öğretmenlerin Türk öğretmenlerin 5-6 katı maaş aldığı, öğretmenlerin müdür tarafından azarlandığı ayrımcılık koşulları mevcut.

Türkiye’de kamu çalışanı olan öğretmenlerin yasal olarak grev hakkı yok. Bu nedenle eğitim emekçileri iş bırakma gibi eylemlerle ancak fiili grev yapabiliyor. Keza başta Eğitim-Sen olmak üzere eğitim sendikalarının temel talepleri arasında, öğretmenlerin grev hakkı var. Kamuda durum böyleyken, söz konusu özel okul öğretmenleri olduğunda iş karmaşıklaşıyor. 4857 sayılı İş Kanununa tabi olup işçi statüsündeki özel okul öğretmenleri, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununa da tabiler ancak “torba işkolu” denen 10 No’lu Ticaret, Büro, Eğitim ve Güzel Sanatlar işkolu kapsamındalar. Özel İtalyan Lisesi öğretmenlerinin grevi, sendikalaşma önündeki kısıtlamaların çarpıcı bir örneğini sunan bu koşullarda cisimleşti.

Bu koşullar altında öğretmenler, iş güvencesi ve pazarlık yapabilme gücü elde etmek için TİS yetkisi olan bir sendikaya yöneldiler, sendikayı bir mücadele aracı olarak kullanabildiler ve harekete geçirmeyi başardılar. Grevi birliklerini bozmadan yöneten öğretmenler Eğitim-Sen gibi başka sendikalarla ve aynı zamanda diğer direnişlerle iletişimini sürdürdü. Okul yönetimi, MEB, Dışişleri Bakanlığı, İtalya Konsolosluğu, İtalya devleti gibi farklı farklı muhataplarla durumun katmerlendiği bir grevde çok yönlü bir mücadele veriyorlar. Maalesef ki bu süreçte öğretmenleri sırf sendikasından dolayı desteklemekten imtina eden, sınıf dayanışmasından uzak tutumlar da gördük. Ve bu tutumlar sendika bürokrasisiyle mücadeleye bir katkıda bulunmadığı gibi, öğretmenlerin grevine de herhangi bir fayda sunmadı.

Öğrencilerin desteğini arkasına alan, greve öğrencilerin alkışlarıyla çıkan öğretmenlere velilerden de destek geldi. Grevin muhataplarından biri olan velilerle de iletişimi sürdürdüler, velilerle basın açıklaması yaptılar. Esas sorumlular olarak okul yönetimini ve grevdeki öğretmenlerin yerine görevlendirmeye yaparak grev kırıcılığı yapmaya çalışan MEB’i işaret etmek yerine öğretmenlerden desteğini esirgeyen veliler içinse okulun edebiyat öğretmeni Sabri Ergül şöyle diyordu: “Okul anlaşmayarak, öğretmenlerin hakkını vermeyerek, ayrımcılık yaparak öğrencilerin eğitim hakkını engelliyor. Veliler bize ‘Biz öğrenciden tarafız,’ diyor. Evet, doğru ama öğrenciden, çocuğundan yana olmak istiyorsa öğretmenden yana olmalı. Öğretmen ayrımcılığa uğrarken, sömürülürken, mutsuz edilirken çocuğunuzun yanında yer alamazsınız.”

Özel İtalyan Lisesi öğretmenlerinin grevi başarıyla taçlanırsa sadece işçi sınıfı tarihine önemli bir kazanım olarak yazılmayacak, aynı zamanda iş güvencesi, sendikalaşma, eşit işe eşit ücret gibi taleplerini savunan özel sektör öğretmenlerinin mücadelesine de katkıda bulunacaktır. Son dönemlerde Smart Solar ve Özel Okmeydanı Hastanesi’nde olduğu gibi başka kazanımlar da yaşadık. Bize düşen bu deneyim ve kazanımları ileriye taşıyacak bir sınıf önderliği inşa etmek, sendika ayrımı yapmaksızın işçinin yanında durmak ve sermayeden bağımsız, emekten yana bir hat oluşturmak için çaba göstermektir.

1 Mayıs nasıl işçilerin bayramı olur?

0

Ekonomik açıdan işçilerin her günü bundan sonraki günlerinin en iyisi olarak kayda geçiyor. Şimşek’in ekonomi politikaları zaten yoksullaşmış işçi sınıfını sefalet koşullarına gömüyor.

Artık ezberledik. Açlık sınırının altındaki asgari ücret, vergi yükünün tamamının işçilere yüklenmesi, ultra zengin holdinglerden 1 liracık vergilerin alınmaması… Bunların tamamı zengini daha zengin yapıp, yoksulu da daha büyük bir sefalete sürükleyen uygulamalar oldu.

Türkiye’de işçiler hakkından fazlasını istemiyor. Alın terinin karşılığını alabilse geçinebileceğini, insanca koşullara ulaşabileceğini, bu kazanımın da asalak, küçücük bir azınlık hariç kimseye zarar vermeyeceğini biliyorlar.

Daha insanca bir yaşama nasıl ulaşılacağının formülünü de tüm işçiler bilir: birlik olmak. Ancak bu kadar olsun bilince sahip olan işçi endişeyle şunu da sorar: Nasıl birlik olacağız ki?

Sendikaların, üyeleri ile beraber kararlı ve uzun soluklu bir mücadele sonucunda bir işyerinde örgütlenmesi ve burada daha insanca yaşam koşullarına sahip olması hâlâ mümkün ve bu kazanımların yüzlerce örneği olduğu gibi halihazırda bu mücadelenin verilebildiği onlarca işyeri de var. Ancak bu kazanımların hiçbiri az önce saydığımız sorunlara tek başına çare olamıyor. Çünkü en köklü sorunlarımızın çözümü en geniş birlikten geçiyor.

İşte bu noktada işçinin bayramı 1 Mayıs her yıl olduğu gibi büyük bir fırsat olarak karşımızda duruyor. Türkiye’de DİSK, Türk-İş ve Hak-İş dahil olmak üzere konfederasyonların tamamının bir numaralı gündemi adaletsiz vergi dilimleri, eriyen ücretler, işsizlik ve örgütlenmenin önündeki engellerdi. Konfederasyonlar 2024 yılını “geçinemiyoruz” eylemleri ile kapatmıştı. Türkiye genelinde gerçekleşen eylem süreçlerine her üç konfederasyon da dahil olmuştu ve Hak-İş’in dahi sokağa çıktığı, DİSK’in de pek çok ilde kitlesel gösteriler yaptığı bu eylemlerde Türk-İş ülke çapında kitlesel basın açıklamaları gerçekleştirmiş ve son olarak da Ankara da “Zordayız, Geçinemiyoruz” diyerek yüz binleri toplamıştı. Türk-İş bürokrasisi tabanının basıncı ile bu mitingde 1 Mayıs için İstanbul sözü vermek zorunda kalmıştı.

Yukarıda da dediğimiz üzere tüm işçilerin ve istemeseler de konfederasyonların bu en acil gündemleri ancak birleşik ve kitlesel mücadelelerle kazanılabilir. Dünyanın en güçlü 1 Mayıs geleneğine sahip ülkelerden biri olan Türkiye’de de meydanlara bu taleplerle çıkmak, işçi sınıfının en büyük dertlerine derman bulabilmek için eşsiz bir fırsat olabilir.

Durum buyken konfederasyonların 1 Mayıs gündemleri ne? Bu yazı yazılırken konfederasyonların henüz hiçbiri 1 Mayıs programlarını açıklamamış olsalar da, Hak-İş’in herkesten kaçarak olmadık bir meydanı işaret edeceği, Türk-İş’in ise bu kez Hak-İş’ten hallice dahi olamama ihtimalini şimdiden düşünebiliriz. DİSK’e gelecek olursak da 2024’teki gibi Saraçhane Meydanı’nda bir Taksim 1 Mayıs’ı yapıp yapmayacağı dahi şüpheli!

Sosyalist sola dönecek olursak da maalesef ki tartışmanın odağında işçi sınıfının en büyük dertlerinden çok, kendileri için en iyi görünecek açıklamayı yapma yarışı söz konusu.

Hal böyle olunca işçi sınıfının en büyük gündemleri 1 Mayıs tartışmalarında yer bulamamış oluyor.

1 Mayıs’a yaklaştığımız bu günlerde 2024 yılındaki yarım kalmış o büyük eylemleri aklımızda tutup, bu eylemlerin itici gücünün bürokrasinin şov yapma isteği değil, tabanın bürokrasiyi itme gücü olduğunu akıldan çıkarmamalıyız. Sendikalı ve sendikasız işçiler olarak konfederasyonlara 2024’te verdikleri sözleri anımsatarak, 1 Mayıs’ta her şeyden önce işsizlik, eriyen ücretler, vergi adaletsizliği ve örgütlenme önündeki engellerin kaldırılması için başlattıkları mücadeleyi sürdürmeye zorlamalıyız. Alan tartışmasına ise bu sözün en iyi yankılanacağı meydanlarda ama her şeyden önce birleşik bir şekilde çıkarak yapılması için baskı uygulamalıyız.

İşte bu sayede 1 Mayıs günün kurtarıldığı, anmaların gerçekleştiği bir belirli gün ve haftalar çizgisinden çıkıp gerçekten de işçinin bayramı haline gelip emekçilere daha insanca bir yaşam için kapıları açan mücadeleyi başlatabilir.

İran’a saldırı: Tek Adam rejimi için risk mi fırsat mı?

0

Şubat sonunda İran’a başlatılan emperyalist-Siyonist saldırı, beklenenden farklı bir direnişle karşılaştı. Hamaney dahil önemli yöneticilerin öldürülmesine rağmen İran rejiminin yıkılacağına dair bir emare henüz yok. İran bu saldırganlığa bölgedeki ABD üslerine saldırarak, Hürmüz Boğazı’nı kapatarak ve İsrail’i vurarak yanıt verdi. Trump’ın birkaç hafta süreceğini öngördüğü operasyon, emperyalizm lehine bir zafer sunmaktan uzak görünüyor. Şu aşamada iki haftalık bir ateşkes ilan edildi. Ateşkes oldukça çelişkili ve kırılgan bir yapıya sahip ve süreç yeni gelişmelere açık.

Bu operasyon kuşkusuz Siyonizmin kriziyle yakından ilgili. ABD’nin amacı, Ortadoğu’daki kontrolünü pekiştirmek ve İsrail’in güvenliğini sağlamaktı. Trump esas hedefin İran’ın nükleer kapasitesi olduğunu söylese de saldırılar, enerji ve üretim altyapısından sivil yerleşimlere kadar geniş bir alana yayıldı.

ABD emperyalizminin ve Siyonizmin saldırgan politikaları bölge halkları için yıkımdan başka bir şey sunmuyor. Fakat Tek Adam rejimi ve bölgedeki diğer gerici rejimler için durum farklı; halklar adına yıkım olan bu tablo, rejimler için fırsata dönüşebilir.

Türkiye’nin savaştaki rolü

NATO’nun en büyük ikinci ordusu ve Ortadoğu’daki kritik üyesi Türkiye’nin bu savaştaki pozisyonu bellidir. Kürecik ve İncirlik kapatılmadığı, Türkiye NATO’dan çıkmadığı sürece Siyonizmin askeri hedefleri ile Türkiye arasında uzlaşmaz bir çelişki yaşanması pek olası değil. Bugün de tablo bu yöndedir.

Erdoğan “Adımızın Ali, Ömer olmasının ne farkı var?” diyerek İsrail’in bir mezhep savaşı kışkırttığını, kendisinin İran halkı ile dost olduğunu ima ediyor. Öte yandan, Türkiye’deki askeri üsler İsrail’in güvenliği için çalışmaya devam ediyor ve İsrail’e giden petrole Türkiye aracılık ediyor. Tek Adam rejimi, ABD’yi ve Siyonizmi istihbarat ve lojistik bağlamında destekliyor. Rejim, kurtla yiyip çobanla yas tutmaya devam ederek kendine alan açmaya, içeride ve dışarıda fırsatlar yaratmaya çalışıyor.

Rejim için fırsatlar ve riskler

Erdoğan rejimi için emperyalizm adına İran’ı dengelemek önemli bir fırsat. İran’ı sınırlamak, üsler ve askeri kapasite vesilesiyle zaten yapılıyor ve bu durum Türkiye’nin bölgedeki önemli güçlerden biri olarak kalmasını garanti altına alıyor. Öte yandan rejim, bu çatışmada arabulucu rolünü yine oynamak istiyor. İslam dünyasının hamisi rolüne bürünen Erdoğan’ın Türkiye’yi bu savaşa girmekten kurtardığına dair bir söylem inşa ediliyor. Bu argüman, “İran’dan sonra sıra Türkiye’de” iddiasından da besleniyor.

Müneccim değiliz ancak iki temel sebeple sıradakinin Türkiye olmadığını biliyoruz: İlki, Türkiye’nin İsrail ile ticaret yapan, -iki sene öncesine kadar- normalleşen ve çeşitli ortaklıklar kuran bir ülke olmasıdır. Yani Türkiye’deki rejim, söylemlerinin aksine İsrail karşıtı değildir. İkincisi ise Türkiye’nin bir NATO ülkesi olmasıdır. Rejim, aslında parçası olduğu bir yapıyı, içeride bir beka sorununa çevirerek kendi suç ortaklığını örtbas ediyor. Bu tabloda fırsatlar, rejimi konsolide etmek için içeride kullanılacak politik bir malzemeye dönüşüyor.

Savaşın barındırdığı riskler ise, sunduğu fırsatlardan fazla. Dışa bağımlı Türkiye savaştan ve petrol bazlı dalgalanmalardan ekonomik olarak ciddi şekilde etkileniyor. Türkiye’nin NATO üslerine ev sahipliği yapması, içeride kurulan meşruiyet açısından risk barındırıyor. Henüz büyük bir savaş karşıtı seferberlik yok ve kamuoyunda bu savaşa mesafeli durma eğilimi göze çarpıyor. Ancak bu sene Türkiye NATO zirvesine ev sahipliği yapacak ve önümüzdeki günlerde Küresel Sumud Filosu tekrar yola çıkıyor. Filistin, bütün çelişkilerle birlikte rejimin hassas noktalarından biri. Bütün bunlar hesaba katıldığında, ABD/Siyonizm karşıtı olası bir kitle seferberliği hükümetin bu arabulucu pozisyonunu zora düşürebilir.

Tek Adam rejimi, bu diplomatik ve askeri sahada kendi meşruiyetini ve hareket alanını genişletmek için elinden geleni yapacaktır. Muhalefeti bastırmak için Türkiye’nin bölgesel gücünü pekiştirme imkânlarını işaret edecek, savaşın risklerini kendisi için fırsata çevirmeye çalışacak. Bu süreçte ne kadar başarılı olacağını ise sadece diplomatik manevralar değil, Türkiye’deki emekçi kitlelerin tavrı belirleyecek.

1 Mayıs’a giderken: Yeter faturayı bize ödettiğiniz!

0

1 Mayıs’a giderken Türkiye işçi sınıfının karşı karşıya olduğu tablo, bir “enflasyon” sorunundan çok daha fazlasını ifade ediyor: Yaşanan, emekçiden alıp sermayeye aktaran siyasal tercihlerin şekillendirdiği bir ekonomik program sorunu. Kaynaklar sistematik biçimde sermaye lehine seferber ediliyor. Ücretler baskılanıyor. Alım gücü bilinçli olarak düşürülüyor. Mehmet Şimşek eliyle sürdürülen “enflasyonla mücadele” programı, gerçekte emeğin payını küçültmenin aracı haline gelmiş durumda.

Asgari ücretin bu yıl tarihte ilk kez açlık sınırının altında açıklanması bu politikanın en çıplak sonucuydu. Şubat ayında yıllık bazda yüzde 36,44 olarak açıklanan gıda enflasyonu, Türkiye’yi en yüksek 3. ülke sıralamasına taşıdı. Şimdi emekçiler için hayat daha da pahalı! Servet dağılımı verileri, bu bölüşüm ilişkilerinin nasıl kurulduğunu açıkça gösteriyor. Türkiye’de en zengin yüzde 1 toplam servetin yaklaşık yüzde 42’sine, en zengin yüze 10 ise yüzde 70’ine sahip. Bu servet, emekçilerin sömürüsüyle birikiyor, rant ve özelleştirme politikalarıyla büyüyor.

Diğer yandan, emperyalist-Siyonist savaş politikaları bu tabloyu daha da ağırlaştıracak etkiler taşıyor. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik emperyalist-Siyonist saldırısı ve bunun Hürmüz Boğazı başta olmak üzere bölgede yarattığı siyasal ve ekonomik gerilimler önemli ve uzun vadeli bir enerji krizini gündeme getiriyor. Bu kriz tüm dünya emekçilerini olduğu gibi Türkiye işçi sınıfını da doğrudan etkiliyor. Enerji politikalarındaki özelleştirmeler ve dışa bağımlılık, krizin yükünü artan maliyetler yoluyla doğrudan emekçilerin sırtına yüklüyor. Bunun yanı sıra, Türkiye’nin emperyalizme bağımlılığı ve NATO üyeliği, onu Ortadoğu’daki emperyalist savaşın bir parçası yapma potansiyeli taşıyor.

Bu karanlık tablo içerisinde dört acil talep öne çıkıyor ve bir mücadele hattı olarak karşımızda duruyor.

1. Ücretler ve emekli aylıkları derhal artırılsın!

Ekonomik krizin ve emperyalist savaşların faturası emekçilere yıkılamaz. Sermayenin kârlarını korumak adına ücretlerin ve emekli aylıklarının sistematik olarak baskılanmasına son verilmelidir. Tüm gelirler gerçek enflasyon karşısında güvence altına alınmalıdır. Maliyetlere gelen zammı otomatik olarak ürün ve hizmetlere yansıtanların, konu ücretlere geldiğinde “beklenen” enflasyona göre hareket etmesi kabul edilemez. Ücretlere ve aylıklara üç ayda bir gerçek enflasyon oranında otomatik zam!

2. Kaynaklar emekçiler yararına seferber edilsin!

Bugün bir kaynak yetersizliği sorunundan ziyade, kaynakların kimin için kullanıldığı sorunumuz var. Kaynakların büyük kısmı faiz ödemelerine veya kamu-özel işbirliği ve Yap-İşlet-Devret projeleri aracılığıyla sermayeye aktarılıyor. Savaşın ve krizin maliyeti emekçilere yıkılamaz. Enerji ve temel ihtiyaçlarda fiyatlar kamu eliyle sübvanse edilsin; bu yük sermayeye ödetilsin. Zenginlerden artan oranlı servet vergisi alınsın. Enerji ve stratejik sektörler tazminatsız kamulaştırılsın. İşletmelerde işçi denetimleri sağlansın. Dış borç ödemelerine son verilsin!

3. İşten çıkarmalar yasaklansın; güvencesiz ve esnek çalıştırmaya son verilsin!

Mevcut sorunlar, işsizlik sorunuyla da birleşiyor. DİSK-AR’ın son raporuna göre Türkiye’de çalışabilir durumda olan 66,4 milyon kişiden sadece 22,6 milyonu kayıtlı ve tam zamanlı bir işte çalışabiliyor. Bu oran kadınlarda ve gençlerde çok daha yüksek. Bu tabloya, başta sanayi sektöründe olmak üzere istihdamda düşüş eğilimi eşlik ediyor. Biliyoruz ki işsizlik kader değil, sermayenin kriz yönetim biçimlerinden biridir. İşten çıkarmalar yasaklanmalı; ücretler düşürülmeden çalışma saatleri kısaltılarak mevcut işler tüm emekçiler arasında paylaştırılmalıdır. Taşeronluk, geçici sözleşmeler, esnek çalışma gibi modeller kaldırılmalıdır.

4. Emperyalist bağımlılık politikalarına son; NATO’dan çıkılsın!

Savaş politikaları ve emperyalist bağımlılık, krizin yükünü katlayarak emekçilerin sırtına bindiriyor. Türkiye’nin enerji, savunma ve ekonomi politikalarında dışa bağımlılığı derinleştiren bu ilişkiler ağına son verilmelidir. NATO’dan çıkılmalı, üsler kapatılmalı ve emperyalist savaş politikalarının parçası olunmamalıdır. Ülkenin kaynakları savaş ve rant politikalarına değil, emekçilerin ihtiyaçlarına ayrılmalıdır.

Ve bir kez daha: Emek ittifakı

Bugün sorun yalnızca ekonomik saldırıların büyüklüğü değil, emek mücadelelerinin tekil ve yalıtık oluşudur. Sermaye ve iktidarın sınıf dürtüleriyle yürüttüğü bütünlüklü saldırı programına karşı, emeğin ortak mücadele programını; sermayenin ittifakına karşı emek ittifakını örmek zorundayız. Müdahale etmediğimiz her durumda ekonomik ve siyasi tüm krizlerin maliyetinin bizlere kesildiğini biliyoruz. Onların da en çok korktukları bu! Sendikal örgütlenmemize de demokratik haklarımıza da bu denli saldırmalarının nedeni bu! Bu nedenle 1 Mayıs’ı, işçilerin birlik, dayanışma ve mücadele gününü, acil taleplerimiz ve sermayeden bağımsız politik mücadele hattımız çerçevesinde örme görevimiz var. Birleşik ve kitlesel bir 1 Mayıs’a ihtiyacımız var.

“Barış Kurulu” ve soykırım yönetimi

0

Gazze Şeridi’nde kurulmak istenen emperyalist yönetimi, “Barış Kurulu” adı altında kurumsallaştırma çabaları hız kazanıyor. Bu yapı, ABD-İsrail hegemonyasının icra kolu olarak işlev görmekte ve Filistin ulusal meselesinin nihai çözümünden sorumlu. Bu “barış,” şiddetin sona erdiği anlamına gelmiyor; aksine, soykırımın sonuçlarının uluslararası mali sermayenin çıkarına olacak şekilde istikrarını amaçlıyor.

Barış Kurulu’nun yetki alanına dahil edilen “Gazze’nin Yeniden İnşası Planı,” mülksüzleştirme yoluyla birikimin apaçık bir uygulaması. Önerilen “Gazze Riviera’sı” projeleri ve Gazze Marine doğalgaz sahalarının ticarileştirilmesi, Filistin nüfusunun fiziksel olarak silinmesinin yanı sıra Siyonist ve Amerikan egemen sınıflar için artı değer yaratılmasını temsil etmekte. Gazze’de “Sarı Hat” tampon bölgelerinin güçlendirilmesi, kalan toprakları Uluslararası İstikrar Gücü’nin (ISF) gözetiminde bağlantısız çalışma kamplarına dönüştürdü. Bu bölgeler, kalıcı bir sömürgeci devletin maddi altyapısını oluşturuyor.

Bölgesel Arap burjuvazisi, bu “barış”ın vazgeçilmez bir dayanağı olarak işlev görüyor. Kahire’den Riyad’a kadar bu rejimler, küresel enerji arzını ve bölgesel sermaye piyasalarını tehdit edecek bir devrimci alt üst oluşu önlemek için Filistinli kitleleri denetleyen güvenlik taşeronları gibi hareket ediyor. Sözde “Direniş Ekseni”nin stratejik bir alternatif sunamaması, ulusal burjuvazi ve bürokratik müttefiklerinin kurtuluşu sağlayamayacağını doğrulamakta. Onların sınıfsal çıkarları, işgalcinin askeri aygıtını finanse eden küresel finans sistemine bağlı kalmaya devam ediyor.

Filistin’in kurtuluşu, diplomatik kurulların veya kapitalist anlaşmaların işi değildir. Bu, Ortadoğu’daki her bir gerici rejimi devirmek için bölge proletaryasının bağımsız siyasi seferberliğini gerektirir. Barış Kurulu’nun işçi sınıfını kalıcı şekilde boyunduruk altına alma işlevi gören “barış”ını reddediyoruz.

Bu işgal mekanizmasını ancak bölgedeki işçilerin, mültecilerin ve ezilenlerin bağımsız örgütlenmesiyle inşa edilen devrimci bir kopuş kırabilir. Tahakkümün amaç olduğu yerde hiçbir kurul, anlaşma veya kapitalist “yeniden inşa” programı kurtuluş sağlayamaz. Filistin, imparatorluk yöneticileri tarafından değil; işgali yıkan, işbirlikçi yönetimi reddeden ve bir halkın kendi topraklarında özgürce yaşama hakkını geri kazandıran kitle mücadelesiyle özgürleşecektir.

Dünyada ve Türkiye’de artan işsizlik sorunu

0

ILO 2026 İstihdam ve Sosyal Eğilimler Raporu’na göre küresel işsizlik oranı yüzde 4,9 ve dar tanımlı işsiz sayısı 186 milyon. Ancak bu sayılar yalnızca buzdağının görünen kısmı. Geniş tanımlı işsizliğe bakıldığında dünya genelinde iş bulmaktan ümidini kesme veya istihdama erişememe gibi sebeplerle iş aramayan 408 milyon insan var. Bu sayının içinde çocuğunu bırakacak ücretsiz, erişilebilir ve nitelikli kreş hizmeti olmadığı için iş aramayan anneler de var, uzun süredir tüm uğraşları sonuçsuz kaldığı için ümidini yitirenler de.

Dünya genelinde esnek, kayıtdışı ve güvencesiz çalışma artıyor. Dolayısıyla mevzu sadece istihdam değil, istihdamın niteliği de bir o kadar önemli. Erişilebilir ve kaliteli istihdam olanakları yaratılmadığı müddetçe, ekonomik kriz karşısında işçilerin ücretleri eriyor ve geçim sıkıntısı büyüyor. Dünyada 284 milyon işçinin aşırı yoksulluk içinde yaşadığı tahmin edilirken, düşük gelirli ülkelerdeki çalışanların yüzde 68’i ise aşırı ya da orta düzeyde yoksulluk içinde hayatını sürdürüyor. Türkiye’de de emekçiler 2026 yılına zaten açlık sınırının altında bir asgari ücretle girdi; yüksek enflasyonun etkisiyle bu ücretler şimdiden erimiş durumda.

Dolayısıyla Türkiye’deki durum küresel tablodan farklı değil. Büyüme, sanayi yerine hizmet sektöründe yoğunlaşırken, Disk-Ar’ın 2025 yılı İşsizlik ve İstihdamın Görünümü Raporu da dünyadaki trende benzer bir biçimde Türkiye’de işsizliğin arttığını gösteriyor. Her ne kadar TÜİK 2025’te işsizliğin yüzde 0,4 oranında azalarak yüzde 8,3’e gerilediğini belirtse de bu tablo yanıltıcı. Geniş tanımlı işsizliğe göre değerlendirme yapıldığında işsizlik oranı yüzde 29,7’ye ulaşmış durumda.

Bu yüksek işsizlik sarmalından herkes aynı ölçüde etkilenmiyor. Öyle ki her 5 kadından yalnızca 1’i istihdamda yer bulabiliyor. Krizlerde kadınların en güvencesiz işlerde çalışmaya zorlanan ve ilk önce gözden çıkarılan kesim olduğunu biliyoruz. Bakım yükü ve ev içi sorumluluklar gibi pek çok nedenle iş arayamayan kadınlar, istihdam edildiklerinde de böylesi bir eşitsizlikle karşı karşıya. Sadece toplumsal cinsiyet rolleri değil, sermayenin yeni iş bölümü stratejileri de eşitsizlikleri körüklüyor. Türkiye’de tekstil sektörünün çökmesi, binlerce işçinin işsiz kalması ve üretimin daha yoğun sömürü imkânı sunan Mısır gibi bölgelere devredilmesi buna en güncel örneklerden biri.

Bir yanda ekonomik büyüme müjdeleri verilirken, diğer yanda patronlar iflas ya da küçülme gibi bahanelerin arkasına sığınarak toplu işten çıkarma yapıyor. Krizin faturası emekçilere ödetilemez. Bu durumun değişmesi için şirketlerin hesap defterleri işçi denetimine açılmalı ve tam şeffaflık sağlanmalı! Emekçileri korumak adına; işten çıkarmalar derhal yasaklanmalı! Alım gücünü korumak için ücretlere her üç ayda bir enflasyon oranında zam yapılmalı!

Necla Akgökçe ile söyleşi: “Emek güvencesizleştikçe en güvencesiz alanları yine kadınlar dolduruyor”

0

Uzun yıllar sendikal alanda mücadele yürüten ve şu an feminist emek haberciliği yapan Kadın İşçi dergisinin editörü Necla Akgökçe ile 1 Mayıs’a doğru giden süreçte kadın emeğinin güncel durumu ve kadın işçiler açısından sendikalar üzerine yaptığımız söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Söyleşi: Merve Şanlıdağ

Ücretli-ücretsiz kadın emeği açısından sence bugün öne çıkan başlıca gündemler ve sorunlar ne?

Hem ücretli hem ücretsiz emek bağlamında kadın emeğinin genel görünümüne baktığımızda gerçekten çok uzun süredir aynı görünümün arz ettiğini görüyoruz. Sorunlar değişmiyor, çözüm olanakları gündeme gelmiyor bir türlü. Mesela ücretli çalışma açısından; Türk-İş’in, DİSK’in 50 sene öncesi belgelerini taradığımda görüyorum ki kreş meselesi temel sorunlardan biriydi. Bu sorun bugün de hâlâ devam ediyor. Bir ara kamu kreşleri oluyor, konjonktürel iyileşmeler oluyor ama daha sonra eski haline tekrar dönüyor. Yani kadınların temel problemleri genel olarak değişmiyor. Bir başka sorun, eşdeğerde işe eşit ücret. O konuda da çok ilerleme yok. Sendikalı işyerlerinde ücretler birbirine yakın olmasına rağmen yine erkek ücretleri ile kadın ücretleri arasında ciddi bir fark var. Diğer mesele, işyerinde cinsel taciz meselesi. Hâlâ canlı ve çözümlenmemiş bir sorun olarak devam ediyor. Tüm bunların ötesinde genel görünüme bakıldığında kadın emeğinin geneli hâlâ güvencesiz. En güvencesiz çalışma biçimleri kadınlara sunuluyor. Kadınların güvencesiz alanlarda, sendikasız, taşerona bağlı, çağrıya bağlı işlerde yoğunlaşması hâlâ devam ediyor. Hatta şöyle diyeyim; 19. yüzyılın başındaki dinamikler bugün bile varlığını sürdürüyor.

“Sorunlar değişmiyor, çözüm olanakları gündeme gelmiyor bir türlü. Mesela Türk-İş’in, DİSK’in 50 sene öncesi belgelerini taradığımda görüyorum ki kreş meselesi temel sorunlardan biriydi. Bu sorun bugün de hâlâ devam ediyor.”

Ücretli emek alanında kadın emeğinin bir görünmezliği var. İstihdam rakamlarına bakıyorsun; mesela 8 Mart vesilesiyle kadın raporları yayınlanıyor, TÜİK de yayınlıyor. Hâlâ yüzde 32 civarında bir kadın istihdamı söz konusu. Kadınlar çalışmıyorlar mı? Çalışıyorlar ama hâlâ kayıt dışındalar. Emek güvencesizleştikçe, emek değerini kaybettikçe; taşeronlaşma, değişik çalışma biçimleri gündeme geldikçe en güvencesiz emek alanlarını yine kadınlar dolduruyor. Kadınların düzenli işlerde kayıtlı ve sendikalı çalışması Türkiye’de hâlâ çok zor. Düzenli istihdam içerisinde olmadıkları için de pek çok sorun görünmüyor. Kadınların sendikalardaki güçsüzlüğü de biraz buradan kaynaklanıyor. Mesela tekstil kadın sektörü olarak bilinir ya da gıda da öyledir. Bakıyorsun, kadın üye yok.

“Patriyarka sadece evdeki işleri değil istihdamın niteliğini de belirliyor.”

Ama tüm bunların ötesinde güçlü bir patriyarka var. Kadınların düzenli istihdama girmesini engelleyen temel nedenlerden biri de işgücü piyasalarındaki o hiçbir zaman bitmeyen ciddi cinsiyetçilik ve belli alanların kadınlara kapatılması. Kadınlar “erkek sektörü” denilen yerlere giremiyorlar. Hizmet sektöründe kadınların sayısı bir parça fazlalaştı. O da o kadar akışkan bir sektör ki; birileri geliyor, birileri gidiyor. Mağaza çalışanlarına bak, büyük marketlerde çalışanlara bak. Sirkülasyon çok fazla. Ve patriyarka sadece kadına ev işlerinde artı yükler yüklemekle kalmıyor. Ev işleri, bakım işleri hâlâ kadınların sırtında. Ama patriyarka sadece evdeki işleri belirlemiyor, istihdamın niteliğini de belirliyor. Kadınların ücretli emeğinin biçimleri ve şartları kapitalizmin dinamikleri tarafından belirleniyor sanılıyor. Ama bana kalırsa patriyarkanın etkisi çok büyük, hatta belirleyici bir etkiye sahip olduğunu söyleyebilirim. Ve bu patriyarkada bir türlü ciddi gedikler açamıyoruz. Feministlerin kadın emeğiyle ilgilenme nedeni biraz da bu olmalı. Çünkü orta sınıf feministler de dahil olmak üzere herkes şu veya bu biçimde geçinmeye çalışıyor. Kadın cinayetleri varken buraya pek bakılamıyor ama cinayetlerin katmerli olmasının nedeni de patriyarkanın bu kadar güçlü olması. Bunlar birbirine bağlı şeyler. Karamsar bir tablo çizdim ama genel ücretli ve ücretsiz emek dengesi böyle. Makineleşme ücretsiz emeğe dair sorunları çözer sanıyorsun ama başka kalem işler biniyor hayatına. Ama şu veya bu biçimde gedikler açarak ilerliyoruz, o kadar da karamsar olmamakta yarar var. Tüm bu tabloya rağmen mücadele de var Türkiye’de. Her an kendini yenileyen bir feminist hareket var. Birtakım eksikliklerimiz var ama feminist hareket bir güç oluşturabiliyor.

Rejimin emek politikaları sadece işçi düşmanı değil kadın düşmanı da aynı zamanda. Yeni çıkan paketler, kadınlara müjdeler, ev hanımlarına cep harçlığı gibi uygulamalar kadınları bu bahsettiğin güvencesiz, sendikasız çalışmaya daha da hapsediyormuş gibi görüyorum. Bu hep böyle miydi yoksa bir artış gözlemliyor musun?

Eskiden güvenceli olan birtakım alanlar şimdi güvencesizleşmeye başladı. Tabii bu küresel kapitalizmin Türkiye’ye biçtiği rolle de ilgili bir şey. Bir taraftan kendi kapitalistlerimizi doyururken, diğer taraftan küresel tekelleri de doyurmak zorundayız ve bu yüzden katmerli bir sömürü var. Mesela burada Almanya’dan farklı bir sömürü düzeyi söz konusu hem patriyarka hem de kapitalizmin kendi dinamikleri açısından. Sürekli daha fazla kâr elde edilmesi ve bunun genel olarak bizim gibi ülkeler üzerinden elde edilmesi buradaki işgücünü daha da güvencesizleştiriyor. Ama kapitalist merkezlerde de kısmi çalışma, evden çalışma gibi ciddi bir güvencesizlik var. Özellikle pandemi sonrası kapitalistler bir şey gördü orada, yeni sömürü biçimleri ortaya çıktı. Bu elbette Türkiye’ye de yansımış vaziyette. Durum daha da katmerlenerek kötüleşiyor kadın emeği açısından da. İthal ikameci sanayileşme döneminde de, Cumhuriyetin ilk yıllarında da Türkiye’de kadınlar hiçbir zaman Batı’da olduğu gibi kapitalizme geçişle birlikte fabrikalara yığılmadılar. Ama fabrikaya giren kadınlar özellikle 60’lı, 70’li yıllardan itibaren biraz daha güvenceli çalışıyorlardı ya da işlerde daha süreklilik vardı. Şimdi öyle bir süreklilik yok. Kadınlar bir fabrikaya girip oradan emekli olabiliyordu, şimdi bu artık hayal.

“İşçilerin ciddi bir biçimde yalnız kaldıklarını düşünüyorum. Yoksulluk artıyor, baskılar artıyor, şiddet artıyor. Ama sınıf örgütlü değil.”

Bu karamsar tabloya rağmen mücadele devam ediyor dedin. Keza son yıllarda kadın işçilerin başını çektiği pek çok grev ve direniş de gördük; Digel Tekstil ve Temel Conta gibi hâlâ devam edenler de var. Hem feminist hareket hem de sınıf hareketi açısından nasıl bir mücadele hattı örmek gerekiyor sence? Kadın hareketi, kadın işçilerin başını çektiği direnişlerle nasıl bağ kurabilir?

Benim sol hareketle, devrimci hareketle ya da sosyalistlerle ilgili gözlemlediğim şey, Kürt sorunu gibi çok temel bir mesele ve savaş söz konusu olduğu için genel olarak dinamiklerin Kürt hareketi tarafından belirlendiği. Bu tabloda sınıf hareketinin çok fazla bir ağırlığı olduğunu sanmıyorum. Sınıf odaklı hareketin belirleyici bir rolü ya da etkili bir gücü yok. Sosyalistlerin büyük bir bölümü şunu bıraktı: Mesela 70’li yıllarda kitle çalışması denilen bir şey vardı. Şimdi çok arkaik görünüyor ama birilerini örgütlemek istiyorsan, sosyalizme kazanmak istiyorsan gidip bir fabrikada çalışacaksın mesela. Türkiye’de kendine sosyalist diyen hareketler son dönemlerde sosyalizmi teoriye dair bir şeymiş gibi algılamaya başladı. Ve işçi sınıfının bundan hiçbir biçimde haberi yok. Bu, hayatlarına hiçbir biçimde dokunmuyor ve işçilerin ciddi bir biçimde yalnız kaldıklarını düşünüyorum.

Yoksulluk artıyor, baskılar artıyor, şiddet artıyor. Sadece kadına yönelik şiddetten bahsetmiyorum, fabrikalarda bir endüstri şiddeti var. Ama sınıf örgütlü değil. Sendikaların eline kalıyor, sendikalar da nerede potansiyel varsa orayı toplayıp ehlileştirmeye çalışıyor. Uzun süre sendikada çalışan biri olarak söylüyorum. Niyetten bağımsız olarak, bunu bilinçli yapmasalar da yaptıkları şey bu oluyor. Sendikada verilen eğitimlerden tut yazılan metinlere kadar hepsi sınıfı belli sınırlar içerisinde tutmayı hedefliyor. Onun dışında politik değil sınıf. Ben Petrol-İş’ten geliyorum, işçiler silme AKP üyesi ya da MHP’li. İşçi sınıfı nasıl bu kadar ırkçı olabilir? Sosyalizmde bilinç dışarıdan getirilir. Sosyalistlere dair bu gözlemlerimi söyleyebilirim.

Diğer taraftan çok parlamento odaklılar. Bu da sınıfa dair somut gerçeklikleri gözden kaçırmalarına neden oluyor. Sınıf hareketi açısından örgütlenme alanı işçi havzalarıdır. Böyle bir şey son dönemlerde göremiyorum. Yapanlar da güç oluşturamıyorlar. İşçilerin bilinç düzeyinin yükselmesinde bize dair birtakım nedenler var ama yapısal nedenler de var. İşçilerin zamanı yok. Biz mesela Petrol-İş’te kadınlara eğitim vermek istiyorduk. Kadınlar hafta içi çalışıyorlar, hafta sonu ev işi yapıyorlar. Bir türlü denk getiremiyorduk. Çünkü belli bir rutin var, o rutinin dışına çıktığın anda yorgunluk katlanıyor. Sendikal çalışma kısıtlı dememin nedeni de mesela sendikalarda eğitim için izin alınır, kadınlar için izin alınmaz.

Feminist hareket açısından ise feminizm dışarıdan bilinç götürmek değildir. Ama şöyle bir şey var: Fabrikada veya hizmet sektöründe çalışan kadınlarda kadın oldukları için belli bir karşı çıkış bilinci var. Onun politikleşmesi gerekiyor. Feminist hareketin bu kısımla bağlantısı yok. Sadece grev ziyaretleriyle, dayanışma ziyaretleriyle, dava takibiyle kalıyor. Evet, bunlar bağlantı noktasıdır ama kadın işçiyi içine alabilecek -örgütleyecek demiyorum, içine alabilecek- bir atmosfer oluşturamıyoruz.

Peki bu sence nasıl mümkün olabilir?

Çeşitli kampanyalarla kendimizi örgütlüyoruz ama işçi kadın deneyimini de içine alabilecek şeyler çok yapamıyoruz. Şunu kabul etmemiz lazım: Biz orta sınıf kaldık. Bunun için bir formülüm yok. Herkes ufak ufak bir şeyler yapıyor, kimi mahallesinde, kimi işyerinde… Ama belirli bir alandaki politikleşme diğer alana sirayet edip kadınların feministleşmesinin önünü açıyor. Mesela bu Kürt hareketi açısından böyle oluyor; Kürt hareketi içerisinde politikleşen birtakım kadınlar feminist harekete daha duyarlı hale geldiler. Tabii devlet kadar çok örgütlenme aracımız yok ama bunu kırmanın yolunu da bulabilmeliyiz. Kampanyalardan bir tanesi de mesela kadın işçiyi içine alabilecek temel sorunlar çerçevesinde olabilir. Sürekliliği olmasa da önemli bir adım olabilir.

Hareketin hafızası da var sonuçta, daha sonrası için ön açıcı olabilir bu.

Evet. Bir de mesela kadın işçi açısından belli sektörler var. Şu anda hizmet sektörü feminist çalışmanın en kolay yapılabileceği sektörlerden bir tanesi. Pandemide mesela sağlık alanında, market çalışanlarında bu görüldü. Özellikle market inanılmaz biçimde akışkan, sirkülasyonun olduğu bir yer ama aynı zamanda tacizler, insan yerine konmama, düşük ücretler vs. nedeniyle kadın bilincinin de olduğu yer. Bunlara yönelik birtakım ağlar kurulabilir gibi geliyor bana. Onun dışında, mesela Kadın İşçi’de bizim başından itibaren temel eksenlerimiz ücret, güvencesizlik, işçi sağlığı ve iş güvenliği, işyerinde cinsel taciz ve bunları açığa çıkarabilecek haberler yapmaya çalışıyoruz. Bu aynı zamanda feminist hareket için, feminist kamuoyu için “Bakın burada da böyle sorunlar var. Cinsel tacize karşı bir politika oluşturacaksan işyerlerinde de bakın kadın işçilerin böyle meseleleri var,” demek. Sendikaların yaptığı cılız kadın çalışmalarıyla kalmamalı.

“Sadece kadınların bir araya gelmesi bile başka kapılar açıyor ve oradan bir bilinç doğuyor.”

Editörlüğünü yaptığın Petrol-İş Kadın Dergisi bir sendika tarafından çıkarılan ilk ve tek periyodik kadın dergisiydi. Derginin kadın işçilerin örgütlenmesinde nasıl bir işlevi vardı? Mesela Novamed grevi deneyiminden, Feryal Saygılıgil’in Bir Kadın Grevi kitabından, yine Feryal’in ve Güliz Sağlam’ın Novamed grevi belgeselinden biliyoruz ki sendikanın kadın komisyonu işlevi görmüş dergi. Bir araç olarak kullanılabildi mi?

Evet ama kalıcı olmadı. Novamed sürecinde bir örgütlenme aracı olarak dergiyi bayağı kullandık. Sendikaların örgütlenme biçimi doğrudan doğruya patriyarkal ve hiyerarşik yapıda. Petrol-İş Dergisi genel merkez tarafından ve ona bağlı olarak çıkarılıyor. Şubelerle her zaman sorun olur. O dönemde başkanlar iyiydi, kadın meselelerine o kadar da karşı çıkmıyorlardı. Petrol-İş içerisinde kadın üye sayısı o kadar fazla değildi; o yüzden bir kadın dergisi çıkarmak tehlikeli bir şey gibi görülmedi. O nedenle çıkabildik ve Novamed sırasında gerçekten örgütleyici bir rol oynadı dergi. Sadece Novamed değil, Desa sürecinde de Petrol-İş Kadın Dergisi grevin feministlerin dikkatini çekmesinde önemli bir rol oynadı. Ama şubelerdeki erkeklerin bilinç yapısı o kadar farklı ki. Sen de biliyorsun, bir dergi çıkarmak için ne kadar insan emek sarf ediyor. Şubelere gittiğimde böyle dizili dergiler görüyordum. “Niye dağıtmıyorsunuz?” dediğimde “Gittiğimizde dağıtıyoruz hocam, istiyorsanız alabilirsiniz,” diyorlardı. İlk olarak yani bir dağıtım sorunu vardı. O patriyarkal örgütlenme yapısını kırmak, yeni bir şeylerin yeşermesini sağlamak, çatlaklardan sızmak bayağı zordu. Ama Petrol-İş Dergisi’ni okuyup feminizme yönelen kadınlar şüphesiz vardır, eğitimlerde biraz görülüyordu bu. Toplumsal cinsiyet eğitimleri vermeye başlamıştık. Dergiden ziyade oralarda kadınların değişiminin daha fazla olduğunu düşünüyorum ben. Kadınlar oraya geldiklerinde kadınlık deneyimlerini aktarıyorlardı. Birbirinden öğrenme meselesi… Dergi de bir parça buna vesile olmuş olabilir ama eğitimlerin biraz daha fazla rol oynadığını düşünüyorum. Feminist temelde eğitim vermeye, klasik eğitimin dışına çıkmaya çalışıyorduk. Ama hepsinin ötesinde kadınların bir araya gelmesi bir güç oluşturuyor. Şimdiki aklım olsa eğitimleri daha çok önemserdim. Sadece kadınların bir araya gelmesi bile başka kapılar açıyor ve oradan bir bilinç doğuyor.

Bunu biraz da şundan soruyorum. Baktığımızda neredeyse her sendikanın bir kadın yapısı var; kadın komisyonu, kadın bürosu vs. Ama çoğu zaman bunların göstermelik olduğunu biliyoruz. O yüzden sendikalarda kadınların bağımsız örgütlenmesi çok önemli. Mesela yakın zamanda o çatlaklardan sızmayı başaran Kadıköy Belediyesi’nde Çalışan DİSK’li Kadınlar (Mor Liste) oldu. Bu örgütlenmeleri etkin işleyen yapılar haline nasıl getirebiliriz?

Kadın hareketinin, feminist hareketin burayı görmesi ve desteklemesi gerekiyor. Dışarıda feminist hareket güçlendikçe sendika içerisine de yansıyor. Mesela ILO 190’ın gündeme gelmesi öyle oldu. Ya da İstanbul Sözleşmesi’nin sendikaların gündemine girmesini de feminist hareketin bunu politikleştirmesi sağladı. Kadıköy Belediyesi’nde Ayşecanlar (Ayşecan Ay) ve Nazanlar (Nazan Gevher Çam Ay) şöyle bir şey yaptı: Sendikaların yasal prosedürlerini çok iyi bilerek, sendika yapısını aşındırabilecek maddeleri taslağa koydular. Bu önemli bir şeydi. Çünkü her sendika kadın çalışması yapmaya başladı artık ama bu sendikanın örgütlenme yapısı içinde, yani onun sınırları dahilinde bir şeyler oluyor. Ama onların sürecinde bayağı politikleşmiş, feminist bilince kavuşmuş kadınlar çıktı. Ve sendikadan istedikleri şeyler, sendikanın o örgütsel yapısını da zedeleyecek nitelikte taleplerdi. Mesela bizim Petrol-İş’te yaptığımız tek bir şey vardı; “Kadının beyanı esastır” ilkesini disiplin maddesi olarak koyduk. Bu mesela o sendikanın cinsiyetçi yapısını zedeleyebilecek bir şeydi. Ama ne oldu? Petrol-İş’te bu ilke hiçbir zaman uygulanmadı yönetimde, disiplin kurulunda erkekler olduğu için. O nedenle belli bir siyasi grup üzerinden değil de, feminist hareketin tümü üzerinden bir destek olması gerekiyor. Ama yine de eskiye göre bazı sendikalar daha iyi. Mesela Birleşik Metal’de bir şeyleri değiştirmek için birtakım çalışmalar yapılıyor. En azından düzenli bir kadın eğitimi veriliyor. Bir zamanlar ben de katılıyordum. Bağımsız sendikalarda bir şeyler olacak gibi görünüyordu ama patriyarkal örgütlenme yapısını onlar da üretiyorlar bir taraftan baktığında. Küçükler, etkili değiller; büyük olanlar da kemikleşmiş, sarsılmıyor.

“Kadın işçilerin deneyimleri feminizm tarafından politikleştirildiğinde, görünür kılındığında feminist hareketin zemini de genişleyecek.”

Bugüne kadar gerek Petrol-İş, Tez-Koop-İş kadın dergileriyle gerek Feminist Politika, Pazartesi gibi feminist yayınlarda olsun feminist hareket içinde kadın emeğini daima gündemde tutmuş birisin. Şu anda editörlüğünü yaptığın Kadın İşçi de emek alanına feminist bir bakış açısından çok önemli bir yerde duruyor. Kadın İşçi’nin hangi ihtiyaçlarla, nasıl hedeflerle yola çıktığından bahsedebilir misin?

Kadın işçilerin deneyimleri feminizm tarafından politikleştirildiğinde, görünür kılındığında feminist hareketin zemini de genişleyecek. Tek odaklı bir kadın deneyimi üzerinden değil de daha farklı kadın deneyimlerini de içine alabilecek, kadın işçilerin deneyimlerini de içerek bir yerden bakmak istiyorduk. Bu, sendikalarla çalışıyor olmanın getirdiği bir şeydi. Gerçekten burada bir boşluk var. Orayı pek göremiyoruz. Mesela Gebze’ye gittiğinde bambaşka bir manzarayla karşılaşıyorsun. Bu, o kadınların taleplerini ve sorunlarını da farklı şekilde yaşamalarına neden oluyor. Feminizm burayı biraz es geçiyor gibi geliyordu. İhtiyaç da o nedenle açığa çıktı. Feminist hareket, feminist kamuoyu içinde kadın işçinin görünmeyen deneyimini -bu direniş deneyimleri de olabilir, evin içerisinde ev işleri yapma deneyimi ya da ücretli çalışmanın getirdiği sıkıntıları nasıl aştıkları olabilir- görünür kılmayı hedefliyorduk. Kadın İşçi bir yapı değil, bir tür bir araya geliş değil, bir kampanya çerçevesinde örgütlenmiş bir feminist grup değil; bir haber sitesi. Kadın emek haberciliği yaparak kadınların temel meselelerini kadın işçilerin nasıl deneyimlediğini, yaşadığını feminist kamuoyuna sunmaktı amacımız. Çünkü sendikaların atladığı, uğraşmadığı ya da önemsemediği çok şey var. Bu sorunları politikleştiremez sendikalar, istediği kadar kadın komisyonu olsun, kadın çalışması olsun. O nedenle bunlar feminist hareketin derdi olmalı. Bu deneyimleri bir biçimde aktarabilirsek feminist hareket daha bütünlüklü hale gelir diye düşünüyorduk. Yani bu deneyimleri feminist harekete taşımak. Ve haberler aracılığıyla kadın işçilerin okumasını sağlamak. Ama başlangıçtaki amaç bir de işçi havzalarından kadın haberci koparmaktı. Çünkü oradaki gerçekliği en çok o kadınlar bilir diye düşünüyorduk.

Son olarak, farklı zaman dilimlerinde ücretli ve ücretsiz kadın emeğinin bir dökümünü sunan Kadın Emeği Almanağı’nı çıkardınız. Almanak Türkiye’de kadın emeği tarihine yapılan çok değerli bir katkı oldu. Almanağın hazırlanmasına giden süreçten kısaca bahsedebilir misin?

Ücretli-ücretsiz kadın emeğini her türlü veçhesiyle ve mekânları, üretimde kullanılan araçları, üretim malzemelerini, makinelerden elektrik süpürgesine kadar her şeyi içine alan, kadınların hayatı gibi çok parçalı ve dağınık bir almanak hazırlamaktı hayalim, kafamda öyle bir şey vardı. Açık söylemek gerekirse bu daha büyük bir ekip işiyle ve çok daha uzun sürede yapılması gereken bir şeydi. Feryal’le (Saygılıgil) bir biçimde başladık. Sözlü tarihler yapıldı, dergiler tarandı. O gördüğünüz almanak ortaya çıktı. Kendi adıma en önemli eksikliklerden biri; dönemsel olarak ev içini yeteri kadar inceleyemememiz. Eksiklikleri olan bir çalışma ama gerçekten değişik bir şey yaptığımızı düşünüyorum, genel almanak anlayışını yıkan bir yerden… “Kadınlar yaptığında böyle yapar işte kardeşim, buyurun,” dediğimiz bir çalışma oldu. Mesela büyük olaylarda kadınlar neredeydi sorusunu sorup, kadınların o olaylardaki yerinin anlatıldığı bölümler de var. Ama erkekler tarafından hiç zikredilmeyen, Samsun’da bir kadının başını çektiği bir direnişin, grevin haberi de var. O grevi kimse görmemiş. Mesela Ankara’da opera sanatçısı kadınların grevi var, 24 saatlik bir grev. Orada operada temizlik yapan kadınlar da sanatçıları desteklemiş; ellerinde temizlik malzemeleriyle fotoğrafları var. Bu fotoğraftan hareketle grev tarihine not düştük.

Bu güzel sohbet için çok teşekkür ederim Necla.

Gazze için Küresel Sumud Filosu hazırlıkları tüm hızıyla sürüyor

0

Filistin’de ilan edilen sahte barış ve ateşkes planı devam etse de Siyonist devletin işgal, soykırım ve insani yardımı engelleme politikaları da sürüyor. Ve bu politikalar bugün İran’a yönelik ABD-Siyonizm ortak saldırısıyla daha da önemli bir boyut kazanıyor. Filistin mücadelesinin yanında, tüm bölgede emperyalist saldırganlığın karşısında dünya halklarının seferberliği çok daha önem kazanıyor.

Tam da böylesi bir ortamda Küresel Sumud Filosu 2025 yılındakinden daha da kitlesel bir misyonu örgütlemek için hazırlıklarını sürdürüyor. Şu ana kadar alanda faaliyet gösteren yedi farklı organizasyon; Gazze Özgürlük Filosu, Küresel Sumud Filosu, Özgürlük ve Sumud Filosu, Sumud Nusantra, Halkların Filo Hareketi, Magrib Sumud Filosu, Küresel Gazze Hareketi ve Gazze’ye Bin Madleen, dünyanın en büyük sivil, insani yardım filosunu oluşturmak için bir araya geldi.

Soykırıma son vermek, Trump’ın sahte barış planını teşhir etmek, ablukayı yıkmak ve insani yardım malzemelerini Gazze’ye ulaştırmak için Akdeniz’in birçok limanında yüze yakın gemi hazırlanıyor ve 12 Nisan’da ilk liman olan Barselona’dan yola çıkış planlıyor.

Ancak filo organizasyonunun da söyleyegeldiği üzere dayanışma ve mücadele sadece gemilerde yer almakla sınırlı değil. Daha da önemlisi, dünya halklarının filoyla eşzamanlı olarak seferber olabilmesi. Kapitalist hükümetlerini ikiyüzlü politikalarına son vermeleri, Siyonist devletle tüm ilişkilerini kesmeleri, İsrail’e tam ambargo uygulanana ve nehirden denize özgür bir Filistin inşa olana dek seferberliği ileriye taşımaları hayati önemde.

Biz de İşçi Demokrasisi Partisi ve İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, geçtiğimiz filo organizasyonunda olduğu gibi bu yıl da tam bu saiklerle Küresel Sumud Filosu’nun yanındayız.

Özel İtalyan Lisesi grevi: 1969 sonrası ilk okul grevi

0

Özel İtalyan Lisesi hem devlet okulu hem özel okul özelliği göstermektedir. İtalyan vatandaşları bu okulda bedava eğitim alabilirken Türk vatandaşları liseye giriş sınavlarında yüksek yüzdelik dilime girmelidir ve yıllık 550 bin TL ödeme yapmalıdır. İtalyan öğretmenleri İtalyan devleti göndermektedir. Türk öğretmenlerin maaşlarının 10 katına yakın kazanmaktadırlar. Kira ödemesi, eşleri ve çocukları için birçok sosyal yardım da almaktadırlar. Türk öğretmenlerin ise yoksulluk sınırının yüzde 40 altında bir maaş için İtalyanların iki katına yakın emek zamanı harcamaları gerekmektedir. Bütün nöbetleri Türkler ücretsiz tutarlar ve İtalyanların hastalıkta, izinde boş kalan derslerini de ücretsiz olarak doldururlar. İtalyanlar birinin boş dersini doldurduklarında ek ödeme almaktadırlar. İtalyanların üç tane memur sendikası vardır ve hakları korunmaktadır. Biz Türk öğretmenler ise üç yıldır zamsız çalışmaya zorlandık. Bunların üstüne, İtalyan öğretmenler öğrenciler ile yaşadıkları sorunlarda yüksek iş güvencesine sahipken benzer bir suçlamada Türk öğretmen işini kaybetme riski ile karşı karşıyadır.

Alanlarında iyi denebilecek üniversitelerden mezun, yüksek lisans veya doktora yapmış, birçok çalışma ile kendini ispatlamış Türk öğretmenler yüksek enflasyon nedeniyle her geçen gün daha kötü koşullarda yaşamaktadırlar. Yüksek kaliteli olduğu düşünülen bu okulda, birçok okul velisinin çocuklarına verdikleri harçlık paralarının altında komik paralarla çalışmaya zorlandık. Sorunlarımızı yönetimle konuşmaya çalıştık, dilekçeler yazdık. Her seferinde birçok mobbinge maruz kaldık. Sonunda bireysel çabalarla hak alamayacağımız bilincine ulaştık. Türk-İş’e bağlı Tez-Koop-İş sendikasına üye olduk.

Sendikalaşma ve grev kararı alırken birçok baskı ile karşılaştık. Türk öğretmenler arasında durumlarından sürekli şikâyetçi olanların küçük bir kısmı “Sendikaya inanmıyorum. İtalyan sendikası olursa üye olurum. Türk sendikasına üye olmam,” gibi cevaplar verdiler. Üye olanların bazısı grev süreci yaklaşırken okul yönetimi ile anlaşarak projelerden kendine küçük ve bireysel çıkar sağlamayı tercih etti ve sendikadan ayrıldı. Baskılar karşısında tek çarenin birlik olmak olduğunu düşünen, gücünü birliktelikten alan grubumuz sendikal haklarını kullanmakta ısrar etti. Sendikalaşma sonrası toplu sözleşme sürecinde ilerleme sağlanamayınca, sendikal haklarımızı kaybetmemek için son anda grev kararı almak zorunda kaldık. Türk öğretmenlerin yüzde 70’i greve başladı. Özel İtalyan Lisesi grevi, 1969 sonrası yapılan ilk okul grevi oldu.

Grev alanında tüm gün veliler, birçok başka sendika emekçisi ve siyasi parti biz öğretmenlere yalnız olmadığımızı hissettirdiler. Grev çadırında “Sesini ve yüzünü bilmediğiniz ne kadar dostumuz varmış” duygusunu yoğun bir şekilde hissettik. Bu süreç bizim için bir okul gibiydi. Kendimize dair birçok özelliği keşfettik; dayanışmayı, yardımlaşmayı ve birlik olmanın ruhunu derinden yaşadık. Uzlaşmayan İtalyan okul yönetimine rağmen, eğitim hakkının ihlali gibi bir bahaneyle grevi kırmaya çalışan Milli Eğitim Bakanlığına rağmen, bizimle dayanışmaya girmeyen İtalyan sendikalarına rağmen mücadeleyi sürdürüyoruz.

Özel İtalyan Lisesi Edebiyat Öğretmeni Sabri Ergül

Trump: Takke düştü, kel göründü!

0

Trump ve muadilleri sayesinde kapitalizmi hücrelerine dek görebilmek mümkün hale geldi. En ileri görüntüleme sistemleriyle dahi kapitalizmin yıkım ve sömürü doğası daha açık anlatılamazdı. Tarihte kapitalizmin yıkıcılığının ve sömürüsünün bugünkü kadar şeffaf hale geldiği zamanlar azdır. Ne demişti Marx: “Kapitalizm, gölgesini satamadığı ağacı keser!” Trump dünyanın ümüğünü sıkarken tam olarak bunu yapıyor. Bana yar olmayanı yaşatmam, diyor. Pay değil bütün dükkânı istiyorum, diyor. Kapitalizm budur…

Mesele sadece savaşla, soykırımla, işgal ve askeri operasyonlarla ilgili ve sınırlı da değil. Emperyalist kapitalist sistem bir bütündür! Kapitalist istila ve yıkım, ekonomiden politikaya tüm alanlarda kanser gibi iş görür. İnsan için kanserle bir arada barış içinde yaşamak nasıl mümkün değilse emperyalist kapitalizmle birlikte de uzun ve sağlıklı bir yaşam mümkün olamaz. Ya emperyalist kapitalist barbarlık kazanacak ya insanlık! Biri yenilmek zorunda!

Tam da bu nedenle Trump’ı bir anomali, geçici bir sistem içi sıkıntı olarak görmek çok büyük bir yanılgı olur. Trump, emperyalist kapitalist sistemin mütemmim cüzüdür. Trump, kapitalizmin en has adamıdır. Trump ve muadilleri kapitalizmin en dolaysız temsilcileridir. Bugün emperyalist kapitalist sistemin direksiyonunda zorunlu olarak onlar var. Görevleri, aşılamayan 2007-2008 dünya ekonomik/siyasi krizini emperyalist kapitalist sistem adına çözüme kavuşturmak. O yüzden ellerinde çekiç, her çözümü çivi olarak görüyorlar.

Trump’ın kaybetmesi dünyanın tüm işçi ve emekçilerinin kazanması demektir. Filistin halkı kazanırsa tüm dünya halkları kazanmış olacak. İran halkı kazanırsa emperyalist/Siyonist ittifak yenilmiş olacak. Küba halkının egemenliği tüm işçi ve emekçilerin zaferi olacak. Tablo çok açık. İşçiler, emekçiler, tüm ezilen ve sömürülen kesimlerin esenliği ve geleceği için Trump/Netanyahu kaybetmeli.

Bunun için NATO savaş örgütü dağıtılmalı, tüm emperyalist üsler ve kurumlar kapatılmalı ve tasfiye edilmelidir. Ama yetmez! Kendimize yeni emperyalist ağalar, merkezler aramıyoruz. Sadece ABD emperyalizmi değil, başta Çin ve AB emperyalizmleri olmak üzere tüm emperyalist odaklar yıkılmalı. Dünya halklarının esenliği ve geleceği için bu bir zorunluluk…

Tarihte bu ay: NATO kuruldu

0

Bundan 77 yıl önce, 4 Nisan 1949’da başını ABD’nin çektiği 12 emperyalist devlet Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü adını verdikleri gerici askeri ittifakları NATO’nun kuruluşunu ilan ettiler. Kökleri savaş sonrası ABD’nin müttefik ülkelerde “otoriter” tehlikelere karşı mücadelesini öngören Truman Doktrini’ne dayanan bu ittifakın görünüşte amacı şuydu: herhangi bir saldırıya karşı üye ülkelerin ortak savunma cephesini kurmak. Tabii ki gerçekte mevzubahis “otoriter” tehlikeler savaş sonrası dünyasında boy gösteren komünist partiler ve halk kitlelerinin mücadelesi, “saldırılar” ise tüm kayıplarına rağmen savaştan etki alanını genişleterek çıkan işçi devleti Sovyetler Birliği idi. NATO’nun kuruluşuyla birlikte zaten inşa edilen yeni dünya düzeni resmiyet kazandı; dünya Batılı NATO cephesi ve Doğu Bloku arasında artık ikiye bölünmüş, Soğuk Savaş resmen başlamıştı.

Dünyadaki bu köklü değişime Türkiye de kayıtsız kalamazdı. Çiçeği burnunda Demokrat Parti (DP) hükümeti, seçimini NATO’dan yana kullanma niyetindeydi. Serbest ticaret yanlısı ve Marshall Yardımı sevdalısı DP; Türk tarım ve ticaret burjuvazisinin ihtiyaçları doğrultusunda NATO’ya girmeye, “komünizm” tehdidini caydırmaya can atıyordu. DP hükümetinin NATO’ya girmek için aradığı fırsat 25 Haziran 1950’de Kore Savaşı’nın resmen başlamasıyla ayağına geldi.

Savaşın başlamasından yalnızca beş, DP’nin iktidar olmasından ise yalnızca 46 gün sonra, 30 Haziran’da Türkiye savaşa girme kararı aldı. DP açısından bu reddedilemez bir fırsattı; öyle ki meclise sormaya bile gerek olmadan Kore’ye asker gönderme kararı Bakanlar Kurulu tarafından alınmış, Adnan Menderes meclisin üzerinden atlama kararını “işin uzamaması” gerekçesiyle meşrulaştırmıştı. Savaşa girilme sebebinin açık bir Sovyetler Birliği tehdidi olmadığı, amacın Türkiye’nin “itibarını yükseltmek” ve NATO’ya girme fırsatı yaratmak olduğu da bizzat Menderes’in açıklamalarından belli oluyordu. İşte böyle bir bağlamda 15 bin Türkiye Cumhuriyeti askeri 17 Eylül’de cepheye yollandı. DP hükümeti sonunda istediğini aldı; Türkiye 18 Şubat 1952’de resmen NATO üyesi oldu ve emperyalizmin ileri karakolu olarak yeni dünya düzeninde yerini kaptı. Bu üyeliğin bedeli ise 700’den fazla askerin ölümü olarak tarihe geçti.

Artık yıl 2026; Sovyetler Birliği dağılalı çok oldu ama NATO hâlâ varlığını sürdürüyor. Sözde “savunma” için kurulan bu şer ittifakı üye ülkeleri korumak bir yana, bölgesel savaşlarda bizzat açık hedef haline getiriyor. Türkiye halklarının NATO üyeliğinden bir çıkarı zaten yoktu, artık bunun da ötesinde halkları yoksulluk ve ölümden başka bir şey vaat etmeyen bir savaşın içine sürüklenme tehlikesiyle karşı karşıya bırakıyor; hem de yanlış cephede! Türkiye’nin NATO ülkesi olması demek emperyalist ABD’nin savaş suçlarına, Siyonist devletin soykırım ve işgal saldırılarına ortak olması demektir. Haksız bir savaşa sürüklenmemek ve tarihin yanlış cephesinde kalmamak için NATO’dan çıkılmalı, Siyonist İsrail’in kalkanı görevi gören Amerikan üsleri Kürecik ve İncirlik derhal kapatılmalıdır.

ABD-İsrail saldırısının sınırlılıkları

0

İsrail ve ABD’nin 28 Şubat’ta İran’a başlattığı emperyalist saldırının üzerinden bir ay geçerken, İran’da 2 bine yakın ölü ve binlerce yaralı var. Üç milyonu aşkın İranlı ise yerinden edildi. Hizbullah’ın işgal ordusuna saldırısını bahane ederek 2 Mart tarihinde Lübnan’ın güneyine havadan ve karadan saldırı başlatan İsrail, Lübnan’da ise 1200’ü aşkın kişiyi katletti. Bir milyon 200 bin Lübnanlıyı da evlerini terk etmek zorunda bıraktı. İsrail işgal ordusu, Lübnan’ın güney kısmı ile bağlantısını sağlayan bütün köprüleri yıkarak adeta Güney Lübnan’ı Lübnan’ın kalanından koparıyor. Siyonist rejim, Beyrut’u Gazze’ye çevirmekle tehdit ediyor. Sınır bölgesindeki köyleri tamamen imha ederek bir tampon bölge oluşturma planını hayata geçirmeye çalışıyor.

İran ve Lübnan halkına yönelik emperyalist-Siyonist saldırının yarattığı ağır bilançoya rağmen ABD ve İsrail’in politik hedeflerine ulaşabildikleri söylenemez. İran’ın savaşı bölgeye yayması ve dünya ham petrolünün yüzde 20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nı kapatma taktiği şu ana kadar başarılı olmuş gözüküyor. İsrail, İran’ı kendisi için bir tehdit olmaktan çıkarmak isterken “vaat edilmiş topraklar”, Siyonist yerleşimci nüfus için güvenli bir toprak parçası olmaktan her geçen gün uzaklaşıyor. Bu durumun üzerine eklenen enerji kaynaklarındaki ve ekonomideki sorunlar, Siyonizmin krizini daha da derinleştiriyor.

ABD tarafında ise Trump bir konuşmasında rejimin değiştiğini söylerken, bir diğer konuşmasında İranlı yetkililerle görüşmelerin olumlu bir şekilde gerçekleştiğini ve anlaşmanın yakın olduğunu söylüyor. İran’a saldırının başladığı günden bu yana ABD her bir gün için yaklaşık 1 milyar dolar askeri harcama yaptı ve Pentagon 200 milyar dolar ek bütçe istemek zorunda kaldı. Bütün bunlar ve Trump yönetimine olan tepkiler “Krallara hayır!” hareketini tekrar canlandırdı ve ülke genelinde yaklaşık 8 milyon kişi sokağa döküldü. Trump destekçisi tabanda dahi ciddi kırılmalar söz konusu ve bu durum bürokraside de ifadesini buluyor. Tüm bunların üzerine Trump, NATO ve AB ülkelerinden de istediği düzeyde destek alamadığını açıkça ifade ediyor.

Trump’ın iddia ettiği, İran’ın ise yalanladığı ateşkes görüşmelerinin ne kadar ciddi olduğunu şu an için bilmek güç. Fakat tarafların savaşa dair yaklaşımını anlamak açısından öne sürdükleri koşullara bakmak faydalı olabilir. ABD’nin Pakistan aracılığıyla sunduğu şartlar, Cenevre görüşmelerindeki koşullar ile hemen hemen aynı: nükleer tesislerin tamamen kapatılması, Hizbullah vb. güçlere desteğin kesilmesi, balistik füzelerin menzilinin sınırlandırılması ve Hürmüz Boğazı’nın açılması. İran bu şartları kabul etmek bir yana, bir daha saldırı olmayacağını garanti altına alan bir anlaşma ve savaş tazminatı talep ediyor.

Savaşın ABD’nin stratejik noktalara piyade çıkarmasıyla mı devam edeceğini, yoksa çelişkileri çözmeyen yeni bir ateşkesle çatışmaların bir başka zamana mı öteleneceğini hep birlikte göreceğiz. Fakat bütün bunlar olurken izlenimci bir şekilde gelişmeleri sadece takip etmekle kalmamalı; emperyalist saldırı altındaki halklarla dayanışmayı büyütmeliyiz. Yani mevcut durumda İran’a ve Lübnan’a yönelen emperyalist-Siyonist saldırganlığı reddetmeli ve bu saldırganlığın yenilgisi için mücadele etmeliyiz. Bu tutum, daha birkaç ay önce kendi halkını katleden molla rejimine veya sözde “direniş ekseni”ne politik bir destek anlamına gelmiyor. Bir başka deyişle, İran’ın ve Hizbullah’ın askeri zaferi, bizim için emperyalizmin ve Siyonizmin yenilgisinden başka bir anlama gelmiyor. Bu yaklaşımla İran ve Lübnan halklarının yanında olmalı ve ülkemizden emperyalist üsleri ve Siyonizmle ilişkileri söküp atmalıyız.