Ana Sayfa Blog Sayfa 5

Metal TİS’i emekçilere ne anlatıyor?

0

Yaklaşık üç aydır devam eden MESS grup TİS süreci ocak ayı bitmeden sona erdi. 150 binden fazla metal işçisini temsilen Türk Metal, Birleşik Metal-İş ve Özçelik-İş sendikaları ve işveren tarafını temsilen MESS arasında bağıtlanan ve 2025 Eylül’den itibaren geçerli olan sözleşmede ilk 6 ay için ücretlerde ortalama yüzde 28,10’luk bir artış söz konusu olacak. Sosyal haklar da eklenince bu oran yüzde 31,15’e tekabül ediyor.

Metal sektöründeki bu TİS süreci kuşkusuz işçi sınıfının tamamını dolaylı da olsa etkiliyor. Zira metal işçileri ülkedeki en örgütlü kesimlerden birini teşkil ediyor. Ayrıca bu, kamu sektörü dışında en fazla sayıda işçiyi kapsayan sözleşmelerden birisi. Bu açıdan MESS ile yürütülen toplu pazarlık süreci farklı sektörlerdeki mücadelelerin seyrinin ve ücretlerin belirlenmesinde oldukça etkili.

Ekim ayında başlayan süreçte Türk Metal yüzde 35, Birleşik Metal ise yüzde 58 civarında zam talep eden birer taslakla masaya oturdu. Buna karşın MESS’in başlangıç teklifi yüzde 10 civarında zam ve 3 yıllık bir TİS imzalanması oldu. Ayrıca işe başlangıçta deneme sürecinin 4 ay olması, 5 gün ve üzeri raporlarda ücretin işveren tarafından ödenmemesi gibi maddeler de MESS tarafından başlangıçta savunuldu. Sosyal haklar açısından ise mevcut durumu geriye götüren bir teklif sunuldu.

İmzalanan sözleşme ile MESS’in dayattığı bazı maddeler saf dışı bırakıldı. Ücret açısından bakılınca yapılan zammın 2025 yılı için açıklanan resmi enflasyon oranına yakın olduğu göze çarpıyor. Sözleşmenin 6 aylık olması ve Mart 2026 ayında tekrar zam alınacak olması ücretlerde iyileştirme açısından olumlu olsa da gerçek enflasyon karşısında artış oranları yetersiz. Son durumu en iyi ihtimalle mevcut durumun korunması olarak görmek mümkün.

Süreç boyunca bütün sendikalar MESS’in tutumundaki dayatmacılığı ve “kazanılmış hakların geriye götürülmesi” riskini işaret etti. İşçi sınıfının en örgütlü kesimlerinin dahi işyeri eksenli mücadelede savunma pozisyonunda olması maalesef bir vakıa. Bu açıdan süreçteki mücadeleyi belirleyen unsur, kazanılmış hakları korumak oldu.

Toplu pazarlık sürecinde metal işçileri örgütlü oldukları işyerlerinde pek çok uyarı eylemi gerçekleştirdi. İşyerinde birkaç dakikalık sembolik iş bırakma eylemleri, iş çıkışı alkışlı protesto, yürüyüş, basın açıklamaları gibi pek çok farklı eylemle sendikalı işçiler bu sürece hazırlandı. Bunların bir kısmı sendikal bürokrasinin göstermelik eylemleri olsa bile işçilerin seferber olması açısından önemliydi. Sürecin sonunda uzlaşma sağlanamaması sonucu 19 Ocak günü grev kararları da alındı. Grev kararının alınması dahi MESS’in uzlaşma zeminine gelmesini sağlayan önemli bir etmen oldu.

MESS ile yapılan toplu pazarlık sürecinin gösterdiği iki somut çıktıyı burada ifade edebiliriz. İlki, göstermelik düzeyde bile olsa işçilerin örgütlü ve eylemli davranışının en ufak bir kazanım için dahi zorunlu olduğudur. Diğeri ise; işçi sınıfının mevcut savunma pozisyonundan çıkmak için birleşik bir örgütlenme ve eylem programına ihtiyaç duyduğudur. Bizim görevimiz ise bu örgütlülüğün büyütülmesi ve acil ihtiyaçları bir eylem programı haline getirmeye çalışmaktır.

2026 Ocak ayı sendikal istatistikleri ne anlatıyor?

0

Özel sektörde 2026 Ocak ayına ait işkollarındaki işçi sayısı ve sendika üye sayıları yayımlandı. Bu verilerin patronlar tarafından zorla istifa ettirilen, işkolu değişiklikleri ile sendikal üyelikleri düşürülen, kayıtdışı veya esnaf kurye gibi modellerle çalışan nice emekçiyi kapsamadığı, mücadele ve örgütlenme halindeki binlerce işçinin buraya yansımadığını not edelim. Öte yandan Aziz Çelik’in araştırmalarına göre toplu iş sözleşmesi ile sendikal haklardan faydalanan işçilerin oranının yüzde 5 bile olamadığını da anımsayalım.

Her şeye rağmen 2013 yılından beri sendikalı işçi sayısında bir artış eğilimi ile karşı karşıyaydık. Bu eğilimden aslan payını başta Hak-İş olmak üzere hükümet ve patron işbirlikçisi çok sayıda sendikanın aldığını bilsek de, bu tabloya yansıyan azımsanamayacak sayıda işçinin bileğinin hakkıyla örgütlenip 2013 yılından bu yana örgütlü işçiler haline geldiklerini, yani artış trendinin istatistiklere yansıyandan daha düşük olsa da gerçek örgütlülükteki artışa da tekabül ettiğini söyleyebiliriz. Bu eğilime rağmen 2013 yılından beri ilk kez iki dönem üst üste sendikalı işçi sayısında bir azalma yaşandı.

Özel sektörde kayıtlı çalışan işçi sayısı son bir yılda 165 bin 649 azalırken sendikalı işçiler de 110 bin 757 kişi azaldı. Burada göze çarpan iki önemli hususu işaret ederek ana eğilimin değerlendirmesine geri dönebiliriz.

Birincisi, Hizmet-İş yaklaşık 5 bin üye farkla Türk Metal’i geçerek Türkiye’nin en çok üyeye sahip sendikası oldu. İletişim işkolunda ise toplam kayıtlı çalışan sayısı 89 binden 204 binin üzerine çıktı. Böylece henüz sektör barajını aşarak yetki almış olan Çağrı-İş Sendikası sektör barajının altında bırakıldı. Bu durum Türkiye’deki sendikal örgütlenme önündeki büyük engellerden birini bir kez daha işaret ediyor.

Toplam sayılar bir küçülmeye işaret eder ve krizin derinleşeceği düşünülürken tablonun daha da kötüleşeceğine dair beklentiler söz konusu olabilir. Ancak verilerin kanun değil sadece veri olduğunu, esas belirleyenin ise mücadeleler olduğunu hiç unutmamamız gerekir.

Sendikal istatistiklere bakarken kendimizi hava durumunu tahmin etmeye çalışan bir meteorolog gibi görebiliriz. Alçak ve yüksek basınç sistemlerine bakarak, genel seyri doğru yakalasak bile, küçük ama kritik bir değişkenin devreye girmesiyle tahminler sık sık alt üst olur. Denizden gelen ani bir hava akımı, ani bir cephe hareketi ya da önemsiz görünen bir sıcaklık farkı, atmosferin kritik bir eşiği aşmasına ve tüm tablonun tersine dönmesine yol açabilir. Sendika üye sayılarındaki düşüş eğilimi de benzer biçimde, değişmez ve kaçınılmaz bir kader olarak ele alınamaz. İşçi sınıfının mücadele kapasitesinin artması, sendikal bürokrasinin dahi azalan üye sayısına karşı hareket etmeye zorlanması gibi etmenler bu eğilimi tam tersine çevirebilecek güce sahiptir.

İşçinin alım gücü düşüyor. Emekçinin sofrasına yönelen birden çok el var. Ve bu eller şimdi de işçiyi işsizlikle tehdit ediyor. Sendikalardaki üye kaybına karşı iş güvencesinin sağlanıp, bugüne kadar yükü sırtlanan emekçiler için krizin faturasını patronlara ödetmek adına birleşik bir seferberliğin sağlanması; tabloyu tersine çevirebileceği gibi umutlu bir geleceğe kapı aralayabilir de.

Minneapolis: ICE öldürmeye devam ediyor ve başarılı genel grevin ardından protestolar büyüyor

0

23 Ocak Cuma günü Minneapolis’te tarihsel nitelikte kitlesel bir seferberlik ve güçlü bir genel grev gerçekleştirildi. Grev, kentteki çeşitli sendikal ve toplumsal örgütler tarafından, 11 Ocak’ta Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Servisi (ICE) ajanları tarafından Renee Nicole Good’un öldürülmesine karşı ve şehirdeki göçmen avının sona erdirilmesi talebiyle günler öncesinden çağrılmıştı. Good’un öldürülmesinin ardından, çeşitli şehirlerde her gün büyük seferberlikler gerçekleşti ve baskı güçleriyle çatışmalar yaşandı.

Grev çağrısı onlarca örgüt tarafından sahiplenildi ve 23 Ocak’ta Minneapolis adeta felç olarak uyandı. Son yılların en soğuk gününde, sıcaklıkların yaklaşık -20°C olduğu koşullarda, 50 binden fazla kişinin katıldığı kitlesel bir yürüyüş kentin sokaklarını doldurdu. Bu seferberlikler diğer şehirlerde de tekrarlandı ve Trump’ın ikinci döneminin başlamasından bu yana otoriterliğe, baskıya ve Trump’ın kemer sıkma politikalarına karşı mücadele etmek üzere çeşitli örgütleri bir araya getiren 50501 Hareketi tarafından da desteklendi. Bu hareket, ABD genelinde kitlesel eylemler örgütlüyor.

Bu seferberlik, Trump’ın her yıl bir milyon kişiyi hedeflediği kitlesel sınır dışı etme operasyonlarına karşı 2025 yılında Kaliforniya’nın çeşitli şehirlerinde patlak veren halk ayaklanmalarından bu yana gerçekleşen en büyük protestodur. Trump ve ICE ajanlarının işlediği, işkence, cinayet ve cinsel saldırıları da içeren suçlar büyük bir öfke yaratmıştır.

İkiz Şehirler olarak anılan Minneapolis ve Saint Paul’da, ICE müdahalelerini önceden karşılamak için yerel bağımsız devriyeler oluşturuldu ve hükümetin baskıcı şiddetiyle tehdit edilen göçmen nüfusla güçlü bir dayanışma örülmesini sağlayan yoğun bir örgütlenme süreci gelişti. Grevin hayata geçirilmesi için, alışveriş merkezleri içinde dükkânların kapatılması çağrısı yapan büyük yürüyüşler ve planlanan uçuşların durdurulmasını sağlamak amacıyla yerel havalimanında gerçekleştirilen büyük bir müdahale gibi çeşitli inisiyatifler hayata geçirildi. Bu eylem sırasında yaklaşık yüz kişi gözaltına alındı. Öğleden sonra, örneğin New York’ta olağanüstü hâl ilan edilmesine yol açan dondurucu hava koşullarına meydan okunarak, farklı kollar kent merkezine doğru yürüyerek Renee Good ve öldürülen herkes için adalet, ICE’ın dağıtılması, baskınların sona erdirilmesi ve Trump’ın Gazze’deki soykırımı sürdürme politikasına, Venezuela’ya yönelik saldırılarına ve Grönland üzerindeki tehditlerine açık bir karşı çıkış talep eden pankartlar taşıdı.

Mücadele büyürken ICE ve Federal Ajanlar öldürmeye devam ediyor

Başarılı grev ve büyük seferberliklerin ardından, Minneapolis’te devriye gezen federal ajanlar yeni bir cinayet işledi. 24 Ocak Cumartesi öğleden sonra, bir grup federal ajan 37 yaşındaki sağlık çalışanı Alex Pretti’yi silahla vurarak öldürdü. Yine her şey cep telefonlarıyla kaydedildi ve görüntüler hızla kamuoyuna yansıyarak yaygın bir öfkeyi tetikledi.

Trump hükümeti, Good ve Pretti’nin infazlarını, onların “terörist” olduklarını öne sürerek meşrulaştırmaya çalıştı. Oysa her ikisi de şiddet içermeyen protestolara katılırken ve ICE’ın faaliyetlerini kayda alırken öldürüldü. Daha önce antifaşizmi (AntiFa) bir “terör örgütü” olarak sınıflandırmış olan ve bu paranoyak tarzında ısrar eden Trump, bu kez, her ikisi de Demokrat Partili liberal siyasetçiler olmasına rağmen, Minnesota Valisi ile Minneapolis Belediye Başkanı’nı sözde bir “isyanı” yönetmekle suçlamıştır.

Trump’ın ikinci yönetimi sırasında ICE gözetimi altında 37 kişi hayatını kaybetti. Trump yalnızca ICE ve Ulusal Muhafız ajanlarının cezasızlığını garanti altına almakla kalmıyor, aynı zamanda onların canice eylemlerini “vatanseverlik” olarak yüceltiyor ve kuruma rekor bütçeler ayırıyor.

Temsilciler Meclisi, 22 Ocak’ta, 7 Demokratın da oyuyla, Ulusal Güvenlik Yasası tasarısını ve ICE’a yönelik yeni bir finansman paketini kabul ederek, eşi benzeri görülmemiş bir baskı aygıtının daha da güçlendirilmesini onayladı. Bu sırada, büyük seferberlikler ICE’ın dağıtılmasını ve mahallelerden derhal çekilmesini talep ediyor. 17 Şubat için, Kongre’ye yönelik yeni bir eylem, “Ulusal Doğrudan Eylem Günü” kapsamında hazırlanıyor. Sağlık sendikaları ise baskıya karşı olası grev önlemlerini tartışmaya başlarken, New York’taki büyük özel hastanelerde tarihsel bir grevi sürdürüyorlar.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, devam eden seferberliklerle dayanışma içindeyiz ve öldürülen kişiler ve aktivistler için adalet talep ediyoruz. Tutuklu göçmenler serbest bırakılmalı ve kitlesel sınır dışı etmeler sona erdirilmelidir. ICE’ın dağıtılması ve Federal Güçlerin emekçi mahallelerinden derhal çekilmesi talebini destekliyoruz.

Çocuk haklarının ihlali: asgari ücret

0
Fotoğraf: Şehlem Kaçar / csgorselarsiv.org

Asgari ücretin yetersizliği çocukların sadece ekonomik değil sosyal, kültürel ve gelişimsel haklarını da ihlal etmekte. Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin en temel ilkesi olan yaşama ve gelişme hakkı, çocuğun sadece yaşamını sürdürmesini değil, potansiyelini en üst düzeyde gerçekleştirmesini de kapsar. Asgari ücretin açlık veya yoksulluk sınırının altında kalması, doğrudan doğruya çocuğun yeterli beslenme hakkının ihlalidir. Bir çocuğun yeterli beslenememesi onun fiziksel ve bilişsel gelişimini olumsuz yönde etkiler. Bu durum, devletin çocuğun hayatta kalmasını ve gelişmesini güvence altına alma yükümlülüğünü doğrudan ihlal etmektedir.

Her çocuğun fiziksel, zihinsel, ruhsal, ahlaksal ve toplumsal gelişmesini sağlayacak bir yaşam düzeyine hakkı vardır. Ancak asgari ücretle geçinen bir ailenin sağlıklı, güvenli ve çocuk için yeterli özel bir alan sunan konuta erişimi çok zordur. Ailelerin temel ihtiyaçlarını karşılayamaması, çocuğun sağlığını tehdit eder ve sağlıksız koşullarda büyümesine neden olur.

Kamusal eğitim ne kadar parasız olsa da kırtasiye, ulaşım, beslenme ve sosyal etkinlikler çok pahalı. Bu durum çocuğun eğitim alma hakkını doğrudan ihlal etmekte. Asgari ücretin düşüklüğü, çocukları eğitime devam etmek yerine çocuk işçiliğine itiyor. Aile bütçesine katkıda bulunmak zorunda kalan çocuk, okuldan kopuyor veya okuldaki başarısı ekonomik kaygılar ve açlık nedeniyle düşüyor.

Çocukların dinlenme, oyun oynama ve sanatsal faaliyetlere katılma hakkı lüks değil, anayasal bir haktır. Ekonomik baskı altındaki ailelerde çocuk, “oyun” yerine “hayatta kalma” mücadelesi vermekte. Bir tiyatro biletinin veya bir spor kursunun asgari ücretli bir aile için ulaşılamaz olması, çocuğun sosyal gelişimini engelliyor.

Asgari ücretin düşük olması ve ailelerin temel ihtiyaçlarını karşılayamamaları, çocukları çıraklığa ve kayıtdışı işlere yönlendirilmek zorunda bırakıyor. Bu durum, çocuğu tehlikeli işlerde çalışmaya zorlamakta, çocuğun sağlığına zarar vermekte.

Kapitalist sistemde asgari ücretin düşüklüğü; çocukları yoksulluğun içine hapsetmekte, onları şiddet ve sömürüye açık hale getirmektedir. Bu durum, haklarının öznesi olan çocukların her türlü gelişimini etkilemektedir.

Asgari ücret sadece bir rakam değil. “Çocuğun yüksek yararı” ilkesi gözetilerek, çocukların haklarının korunması ve insanca yaşamaları için mücadele etmek gerekiyor.

Hyundai’de sendika, üretim hatlarına insansı robot sokulmasına karşı çıkıyor

0

İngilizce günlük yayın yapan Güney Kore gazetesi Korea JoongAng Daily’nin haberine göre Hyundai Motor’daki en büyük işçi sendikası, şirket çalışanlarla resmi bir anlaşmaya varmadıkça üretim hatlarına insansı robotların sokulmasını engelleyeceğini perşembe günü açıkladı. Bu tutum, Hyundai’nin yapay zekâ ve yurtdışı üretimini genişletmesiyle birlikte otomasyon konusunda artan gerilimlere işaret ediyor.

Kore Metal İşçileri Sendikası’nın Hyundai Motor şubesi, insansı robotların devreye alınmasına yönelik “tek taraflı” bir dayatmayı kabul etmeyeceğini belirterek, tutumunu istihdamın ve emek haklarının savunulması olarak çerçeveledi.

Anlaşmazlık, Hyundai Motor Group’un bu ayın başında Las Vegas’taki CES fuarında Atlas adlı insansı robotu tanıtmasının ardından gündeme geldi. Şirket 2028’e kadar ABD’de bir robot üretim tesisi kurmayı, Atlas’ı seri üretime geçirmeyi ve bu robotları üretim sahalarında kullanmayı planladığını açıkladı.

Sendika liderleri, robotun tanıtımı etrafındaki coşkuya -Hyundai ile bağlantılı hisselerdeki yükseliş dahil-eleştiriler yönelterek, bunun gülünecek mi yoksa ağlanacak mı bir durum olduğu konusunda tereddüt yaşadıklarını söylerken, insansı robotların yaygın kullanımının istihdam kayıplarına ve işgücünün köklü biçimde yeniden şekillenmesine yol açabileceği uyarısında bulundular.

Sendika, “Ne olursa olsun bu, işçilerin hoş karşılayabileceği bir şey değil” dedi. Yıllık ortalama 100 milyon won (68 bin dolar) maaşla üç işçinin 7/24 çalıştırılmasının 300 milyon won’a mal olacağını; buna karşılık bir robotun ilk satın alımdan sonra yalnızca bakım maliyetleri gerektireceğini belirterek, bunun uzun vadeli kârı maksimize etmek isteyen sermaye sahiplerine işçilere karşı kullanabilecekleri “hazır bir mazeret” sunduğunu savundu.

Sendika, Hyundai’nin işçilik maliyetlerini düşürmek için yapay zekâlı robotları devreye almaya yöneldiği uyarısında bulunarak, bir emek–yönetim anlaşması olmadan “tek bir robotun bile üretim sahasına giremeyeceğini” söyledi.

Sendika liderleri ayrıca kaygılarını Hyundai’nin yurtdışındaki üretim ağının genişlemesiyle ilişkilendirdi. Yurtiçi tesislerdeki üretim düşüşünün, üretim hacminin Georgia’daki yeni tesis olan Hyundai Motor Group Metaplant America’ya kaydırılmasını yansıttığını ifade ettiler.

Hyundai ise ABD’deki tesisin, ülkedeki artan talebi karşılamak üzere 2028’e kadar yıllık kapasitesini 300 bin araçtan 500 bin araca çıkarmayı planladığını açıkladı.

İşçi Demokrasisi Partisi: Kürt halkına dönük tüm saldırı girişimlerinin karşısındayız!

0

İşçi Demokrasisi Partisi’nin Suriye’deki ve bölgedeki son gelişmelere ilişkin açıklaması.

Bölge halklarının özgürlüğü ve eşitliği için mücadeleyi yükseltelim!

Suriye’de geçici hükümet ile Suriye Demokratik Güçleri arasında müzakerelerin 4 Ocak’ta başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından yükselen askeri tırmanış, Halep’ten başlayarak kuzey ve doğu Suriye’deki özerk yönetimin kontrolündeki tüm alanlara yayılarak devam etti. Fırat’ın batısı ve doğusunda askeri ilerleyişini sürdüren hükümet güçlerinin Kobani, Haseke ve Qamışlo sınırlarına dayanmasının ardından 18 Ocak gecesi yeni bir ateşkes anlaşması imzalandı. Pek çok etkenin bileşimiyle Suriye’de ve bölgede yeni bir politik durum yaratan son gelişmeler çerçevesinde, İşçi Demokrasisi Partisi olarak tutumumuzu aşağıdaki maddeler halinde özetliyoruz:

1) Emperyalist paylaşım planlarının bir sonucu olarak dört parçaya bölünmüş olan Kürt halkı bölgenin kadim uluslarından birisidir. Kürt halkının Türkiye, Suriye, İran ve Irak’ta demokratik ve ulusal hakları herhangi bir pazarlık konusu yapılmaksızın tanınmalı, Kürt halkı kendi geleceğini özgürce belirleyebilmelidir. Bu tarihsel ve politik gerçekliğe dayanmayan hiçbir düzenlemenin kalıcı bir çözüm üretmesi, halklar arasında barışı sağlaması mümkün değildir.

2) Bu çerçevede, Suriye’de yaşanan son askeri tırmanışın temelinde ülke halklarının çokuluslu, çok etnili ve çok dinli niteliğinin Şam yönetimi tarafından tanınmıyor olması bulunmaktadır. İktidarını sürdürebilmek için mezhepçi ve ırkçı politikaları en uç noktalara sürükleyen Esad rejiminden miras kalan bölünmeleri, şimdi Şara’nın geçici hükümeti kendi iktidarını konsolide etmek için kullanmaktadır. Geçici hükümetin önceliği, Suriye halkının uğruna büyük bedeller ödediği “özgürlük ve onur” taleplerini çalarak; emperyalizm, Siyonizm ve bölgesel gerici güçlerle işbirliği halinde ülkede kapitalist devleti yeniden inşa etmektir. Bu doğrultudaki merkeziyetçi ve otoriter politikaları mart ayında Lazkiye’de, temmuzda Süveyda’da felaketlere yol açmış, şimdiyse Rojava’da yeni bir krize neden olmuştur.

3) 18 Ocak’ta imzalanan ve 20 Ocak’ta yenilenen ateşkes anlaşması, kendisinden öncekiler gibi her an bozulabilir ve çatışmalar yeniden şiddetlenebilir. Aslında bu anlaşma, uygulanmayan 10 Mart anlaşmasının bir revizyonudur ve onun zayıf, kırılgan niteliklerini taşımaya devam etmektedir. SDG’nin merkezi orduya, özerk yönetimin de Şam’a entegrasyonunu öngören bu muğlak anlaşma, gerçekte her iki tarafın da kısa vadeli çıkarlarını koruyan ve zamana oynayarak konumlarını güçlendirme çabalarına hizmet eden bir örtü işlevi gördü. Tarafların kendi girişimlerinden ve halkların demokratik haklarının tesisinden ziyade, ABD ve bölgesel güçlerin ihtiyaçları ve talepleri çerçevesinde şekillendi. Bu süreçte, küresel ve bölgesel politik güçler dengesinde kartlarını daha iyi oynamayı başaran Şara yönetimi, 4 Ocak’tan itibaren sahadaki askeri ilerleyişi temelinde, 10 Mart anlaşmasını kendi lehine güncelleyerek ve netleştirerek özerk yönetime dayatmaktadır.

4) 10 Mart anlaşmasında olduğu gibi, 18 Ocak anlaşmasının şekillenmesinde emperyalizmin ve bölgesel güçlerin öncelikleri belirleyici oldu. SDG’nin tarihsel misyonunu tamamladığına ikna olan ve asli partner olarak Şam yönetimini tercih eden Trump yönetimi, müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından, geçici hükümetin Kürtlerin çoğunlukta yaşadığı şehirler ve köyler haricinde gerçekleştirebileceği askeri ilerleyişe yeşil ışık yaktı. Askeri operasyonun hemen öncesinde önceliği güneyin silahsızlandırılması olan Siyonist devletle Paris’te varılan ve henüz içeriği resmi olarak açıklanmamış anlaşmayla geçici hükümet Siyonist yapıyı da operasyona ilişkin tarafsızlaştırdı. Erdoğan yönetimi ise bu operasyonun en ateşli taraftarı olarak hükümet güçlerine tüm desteğini sundu.

5) Geçici hükümet Cezire bölgesinde (Fırat’ın doğusu) askeri ilerleyişini sürdürürken, bir yandan da Kürt halkının vatandaşlık, dilsel ve kültürel haklarını tanıyan ve güvence altına aldığını duyuran 17 Ocak tarihli bir kararnameye imza attı. Bağımsızlığını kazanmasının ardından Suriye tarihinde Kürtlerin çeşitli haklarını tanıyan ilk belge olması itibarıyla bu adım büyük önem taşımakla birlikte, süregiden askeri çatışmalar ve hükümetin merkeziyetçi politikaları nedeniyle Kürt halkının varoluş kaygılarını gideren bir sonuç üretmedi. Benzer şekilde, merkezi hükümet Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgelere askeri saldırı gerçekleştirmeyeceğini vurgulasa da şehirleri ve kasabaları askeri kuşatma altındaki Kürtleri ikna etmesi mümkün değil. Bu bağlamda, elektriğin ve suyun kesilmiş olduğu Kobani’ye dönük askeri abluka derhal sonlandırılmalıdır! Tam da bu nedenle, dört parçada ve diasporada Rojava’nın savunusu için eylemler gerçekleşiyor. Her iki tarafın da altında imzası bulunan 18 Ocak anlaşmasının da sonuçsuz kalması ve geçici hükümetin Kürt bölgelerine saldırmaya girişmesi durumunda, Kürt halkının savunusu için Türkiye’de, bölgede ve dünyada en geniş dayanışma seferberlikleri örülmelidir.

6) Geçici hükümetin operasyonu karşısında yüzde 60’ını Arapların oluşturduğu belirtilen SDG’nin hızla çözülerek dağılması, YPG’nin ise Arap çoğunluğun yaşadığı bölgelerden hızla geri çekilmesi ve bu bölgelerde merkezi hükümet güçlerine karşı bir direnişin gerçekleşmemesi, “özyönetim” deneyiminin başarısızlığını ortaya koymuştur. 2017’den bu yana Arap çoğunluğun yaşadığı bu bölgeleri denetimi altında tutan özerk yönetim, söylemlerinin aksine, özgürlükçü ve eşitlikçi temelde bir alternatif ortaya koyamamış, Arap topluluklarını kazanmayı başaramamıştır. Petrol, doğalgaz, su gibi doğal kaynaklar açısından taşıdığı zenginlikle tezat oluşturacak biçimde, Şam’daki yönetimler tarafından ülkenin en yoksul kesimi haline getirilmiş bölge halkı uzunca bir süredir ayrımcılık, baskı ve yönetim kurumlarından dışlanma şikâyetleriyle özerk yönetime karşı protestolarda bulunuyordu. Bölgenin emekçi halklarını kazanacak ekonomik ve politik önlemler yerine aşiret liderleriyle yapılan anlaşmalar aracılığıyla yerel toplulukları denetim altında tutmaya çalışan politika, güçler dengesindeki değişimle birlikte aşiret liderlerinin taraf değiştirmesi sonucu iflas etmiştir. Dahası, Şara yönetimiyle onun merkezi yönetiminde temsil edilme müzakereleriyle onu IŞİD artığı ilan ederek topyekûn direniş çağrısında bulunma arasında hızla salınan politikalar, liderlik içerisinden gelen birbirine zıt söylemler, kitlelerde kafa karışıklığı ve demoralizasyona neden olmuştur. Sonuç olarak, kısa vadeli, pragmatik, küresel ve bölgesel güçler arası dengelere oynayan politikanın ulusal kurtuluşa hizmet etmediği bir kez daha açığa çıkmıştır.

7) Suriye’deki gelişmelerle Türkiye’de yürüyen müzakerelerin iç içe geçmişliği ve Erdoğan yönetiminin Suriye’deki gelişmelere aktif müdahalesi, Türkiye’deki süreç üzerinde de önemli sonuçlar yaratacaktır. Suriye’deki yeni durum her şeyden önce, başından beri vurguladığımız gibi, Cumhur İttifakı’nın Kürt meselesinin çözümü yönündeki ikiyüzlülüğünü ve samimiyetsizliğini ortaya koyması açısından manidardır. Tek Adam rejimi kendini yeterince güçlü hissettiği anda masayı bir kez daha devirmekte ve savaş, baskı politikalarını şiddetlendirmekte tereddüt etmeyecektir. Bu sürecin en ironik yönüyse, Cumhur İttifakı’nın, kendisinin tanımaktan ısrarla kaçındığı özerk yönetim ve anadilinde eğitim gibi hakları içeren Şara’nın 17 Ocak kararnamesine destek açıklamasıdır. Bu çerçevede, bir kez daha, Türkiye’de siyasal demokrasi mücadelesiyle Kürt meselesinin birbirinden ayrılamayacağının, başta siyasi tutsakların özgürlüğü olmak üzere, Kürt halkının haklarının pazarlık konusu yapılmadan derhal tanınması gerekliliğinin altını çiziyoruz.

8) Bölgemizdeki temel çelişkiyi emperyalizm, Siyonizm ve bölgenin egemen kapitalist güçleriyle onların karşısında yer alan halklar oluşturmaya devam etmektedir. Bu çerçevede, Filistin halkının Siyonizme karşı intifadasıyla Kürt halkının serhıldanı, İran halkının diktatörlüğe karşı isyanıyla Suriye halkının demokratik ve ekonomik hakları için süregiden mücadelesi kopmaz biçimde birbirine bağlıdır. Bölgemize ilişkin nihai çözüm emekçilerin ve ezilen halkların öncülüğünde, halkların toplumsal kurtuluşu ve politik eşitliği temelinde kurulacak Sosyalist Ortadoğu Federasyonu’dur.

İşçi Demokrasisi Partisi

22 Ocak 2026

Okur mektubu: İşçi ve kadın katliamlarına karşı yaşama hakkı!

0

Cinayet var arkadaş; faili belli, azmettiricisi belli. 2025 yılında kana susamış kapitalist sisteme işçi sınıfı 2105 can verdi. 2105 sayısı rakamdan ibaret değildir; onlar yaşayan, hayalleri olan insanlardı; yitirilen hayatlar, yarım kalan mutluluklardı. Çocuktu, dördü 14 yaşının altında canice katledildi. Kapitalist sistem, görüldüğü üzere yaşama hakkını görmezden gelip patronların zenginliği uğruna ölmeyi bu topluma reva görüyor. Bizler eğer bu kanlı sisteme başkaldırmazsak, kan siyasetinin birer parçası ya da kurbanı olacağız.

Sokaklardan el çektirenlerin, “Bu işi sandıkta halledeceğiz” diyenlerin hangisi çocuğunu MESEM illetine kurban verdi? Hangisinin çocuğu ölen 85 çocuğun içerisindeydi? Eğitim sistemini çökerten hükümetin ve sözde muhalefetin artık miadı dolmuş, elleri kana bulanmıştır. Emekçiler yönetmeli, devrim çiçeği açmalıdır; açmadığı her gün sömürü düzeni altında işçi sınıfı ezilmeye devam edecektir.

Bu sistemde sadece işçiler değil kadınlar da katlediliyor. Yaşama hakkı elinden alınan 569 kadın, İstanbul Sözleşmesi’nin acilen tekrar yürürlüğe girmesi gerektiğini gösteriyor. Şunu da unutmayalım ki, İstanbul Sözleşmesi’nin uygulandığı yıllarda dahi engellenmeyen kadın cinayetleri, kadın hakları açısından kökten bir değişimi mecbur kılmaktadır. Sadece katledilen kadınlar için değil, cinsel şiddet ve saldırıya maruz kalan ve yıllarca psikolojik destek almak zorunda kalan kadınlar için de cezasızlık politikalarına derhal son verilmelidir.

AKP hükümeti ve müttefiki MHP, işçi sınıfını ve kadınları sindirmek için zaten yetersiz, çürümüş olan adalet sistemini maşa olarak kullanmaktadır. Sayısız suç dosyası olan katil ve tecavüzcüleri serbest bırakan adalet, hakkını arayan işçi sınıfını sefalet ücretlerine mahkûm etmektedir. Duygusunu kaybetmiş, yozlaşmış hükümet bizleri ezemeyecektir; bizler her şeye rağmen ayaktayız, yaşama hakkımızı savunacağız. İşçi sınıfının zaferi, ortak mücadele ve dayanışmamız ile olacaktır. Tarih gösteriyor ki, emekçi halk topyekûn harekete geçtiğinde zafer kaçınılmaz bir sondur.

Petrokimya işçisi

Bir kavram: toplu pazarlık

0

Sendikal hakların en temel unsurları bir sendikaya üye olabilmek, grev hakkı ve toplu sözleşme (ya da toplu iş sözleşmesi – TİS) olarak tanımlanabilir. TİS, grev ve sendika üyeliğinden farklı olarak işverenle bir “anlaşma” yapmak anlamına gelir. Oysa sendikaya üye olmak ve grev yapmak tek taraflı olarak, işçinin dayattığı bir iradedir. TİS, toplu pazarlık olarak anılan bir müzakere sürecinin nihayetinde açığa çıkan bir belgedir. Bir TİS kanunen 1 yıldan kısa ve 3 yıldan uzun olamaz. Ülkemizde TİS mevzuatı, 6356 ve 4688 sayılı kanunlar ile düzenlenmiştir.

Toplu pazarlık bir işyerinde genellikle birkaç aylık bir süreçtir. Toplu pazarlık için ilk şart, o işyerinde yetkili bir sendikanın bulunmasıdır. Sendikanın yetkili olması için ülkede o işkolunda çalışan işçilerin en az yüzde 1’ini üye yapmış olması gerekir. Sonrasında işyeri için yüzde 50, işletme için yüzde 40 barajını aşacak sayıda üye yaparsa o sendika yetki kazanır ve toplu pazarlık sürecine başlayabilir. Bu barajlar sebebiyle Türkiye’de TİS kapsamındaki sendikalı oranı normal sendikalılık oranının oldukça altındadır.

Toplu pazarlık sürecinin ilk aşaması 60 gün sürer. Bu süreçte taraflar anlaşamazsa uyuşmazlık tutanağı tutulur ve arabulucu devreye girer. Eğer arabulucu süreci de bir anlaşma ile sonuçlanmazsa yasal grev hakkı gündeme gelir. Grev hakkını uygulayabilmek için de 60 günlük bir süre vardır, grev işveren tarafına 6 gün önce bildirilmek suretiyle bu süreçte başlatılabilir. İşveren grev oylaması yapmak isterse o işyerinde -sendika üyesi olmayanlar dahil- bütün işçiler oy kullanır. Oylama grevin yapılmaması yönünde olursa bu kez Yüksek Hakem Kurulu (YHK) adlı kurum devreye girer. YHK ayrıca grevin ertelenmesi ya da yasaklanması gibi durumlarda da devreye girer. YHK, çoğunluğu hükümet temsilcilerinden oluşan ve kararları bağlayıcı bir kurum olarak TİS’i bağıtlayarak süreci sonlandırır. Diğer senaryoda ise greve çıkan işçiler, örgütlülüğü ve gücü oranında gösterdikleri irade ile TİS’i imzalar.

Görüldüğü gibi toplu pazarlık; sendika üyeliği, TİS ve yasal grev gibi temel hakların çerçevesini çizen bir kavramdır. Öte yandan toplu pazarlık sürecinin prosedürlerle uzatılması, arabulucu ve YHK gibi kurumların varlığı ve grev gibi temel bir hakkın çok zor kullanılması bu hakların işçiler açısından oldukça sınırlı hale getirildiğini göstermektedir.

Kanunlar sınıf mücadelesindeki güçlerin bir çeşit yansıması olarak ele alınabilir. Toplu pazarlık örneğinde görüldüğü üzere yasal haklar oldukça sınırlı bir şekilde düzenlenmiştir. Yine de işçi sınıfının gücünün yasalardan gelmediğini unutmamak gerekir. İşçilerin herhangi bir hakkı için grev yapması, iş bırakması, üretimden gelen gücünü kullanması meşrudur. İşçi düşmanı, antidemokratik yasaların değişmesi de ancak bu gücü kullanan seferberliklerle mümkündür.

Okur mektubu: “Patronlar örgütleniyor, peki ya biz?”

0

Yıllardır emek gücünü satarak yaşayan bir işçiyim. Geçtiğimiz günlerde çalıştığım işyerinde yaşanan grev sürecine yakından tanık oldum. “Beyaz yakalı” oldukları için kendilerine “işçi” demeyen bir ekibin içerisindeyim. Dolayısıyla yönetim gözünde de üretimi ya da hizmeti durduracak kişi değil; ne olursa olsun şirketin çıkarlarını savunması beklenen çalışanlardanım (!)

Bulunduğum konum nedeniyle, süreç boyunca sendika kırıcılığına açıkça destek verenleri ve buna dair yapılan planları birebir dinleme fırsatı buldum. Grev kararına rağmen greve çıkılmamasının sağlanmasının ardından, bazı ekiplerin bu “sadakatleri” nedeniyle ödüllendirildiklerine tanık oldum.

Peki bir işyerine sendikanın girmesini engellemek neden bu kadar takdir edilen bir davranış? Sendika, patronlar için neden bu denli büyük bir risk? Bu soruya dair düşündüğüm cevapları ve süreçte karşılaştığım sendika kırıcı tutumu Gazete Nisan okurlarıyla paylaşmak istiyorum.

Benim çalıştığım yerdeki süreç, yönetimin sendika ile masaya oturmayı reddetmesiyle başladı. Bunun ardından grev kararı ilan edildi. Karardan birkaç gün sonra hâlâ masaya oturulmadığı için greve gidildi. İşçilerin grev “sevici” olmadıklarını hepimiz biliyoruz; ancak haklarını almak için böyle bir yola başvurabilecek kadar güçlü olduklarını da. Patronlar da bunun farkında. Bu yüzden greve çıkılması halinde maaşların yatmayacağı, grev süresince sosyal haklardan yararlanılamayacağı gün gün, tane tane işçilere anlatıldı. Kısacası aba altından sopa gösterildi.

Sonuç olarak işçiler ekmeklerinden olmaktan korktu ve grev günü geldiğinde greve çıkmadılar. Burada ilgili sendikanın tutumuna dair de ciddi eleştirilerim var; ancak bu başka bir yazının konusu. Zira buraya sığmayacak kadar kapsamlı.

Anlattıklarım, yaşadığım kısa bir deneyimden ibaret. Her ne kadar bir hak kazanımıyla sonuçlanmamış olsa da, bu süreçten çıkarılacak önemli dersler olduğunu düşünüyorum. Bir işyerine sendika girmesini engellemek için nelerin yapılabildiğini ilk elden görmüş oldum. Patronlar sandığımızdan çok daha örgütlü ve hazırlıklılar. Onlara karşı etkili bir karşılık verebilmek ise ciddi bir örgütlü güç gerektiriyor.

Bu deneyim bana bir kez daha emekçilerin örgütlülüğünün hayati önemini hatırlattı. Dilerim bu satırlar, okuyan sizlere de aynı şeyi hatırlatır.

Smart Solar’da grev hakkına saldırı: 44 işçi işten atıldı

0

22 Ekim’den bu yana grevde olan Smart Solar işçileri, grevin üçüncü ayına yaklaşırken işverenin işten atma saldırısıyla karşılaştı. Birleşik Metal-İş Sendikası’nda örgütlü Smart Solar işçilerinden 44’ü tazminatsız biçimde işten çıkarılırken, atılan işçiler arasında 4 işyeri temsilcisi de bulunuyor.

İşverenin işçileri işten çıkarırken öne sürdüğü gerekçe, Kod 46 kapsamında “işçinin işverenin güvenini kötüye kullanması ve hırsızlık yapması” oldu. Ancak işverenin temelsiz biçimde ileri sürdüğü bu iddianın arkasındaki asıl neden grev kırıcılık. Smart Solar yönetiminin devam eden greve rağmen anayasaya ve yasalara aykırı biçimde gerçekleştirdiği fason üretimi işçiler ortaya çıkarmıştı. Bunun üzerine grev kırıcılığa karşı harekete geçen işçiler, 24 Aralık tarihinde fabrikadan hukuksuz şekilde çıkarılan materyallere karşı nöbete başladı. İşçilerin grevlerini korumak amacıyla gerçekleştirdiği bu eyleme polis müdahalesi gerçekleşmişti.

İşten atılan temsilcilerden Hasret Kala’nın aktarımına göre, patronun fabrikadan malzeme çıkarmak için başvurduğu dava sonucunda alınan tedbir kararı, Birleşik Metal-İş Sendikası’nın başvurusu üzerine bozuldu. Böylece işverenin işten çıkarma gerekçesi olarak öne sürdüğü nöbet eyleminin meşru ve hukuki olduğu mahkeme tarafından da tescillenmiş oldu.

İşyeri temsilcisi Kala, işten atılan hiçbir arkadaşlarının sahipsiz olmadığını vurgulayarak, işveren mevcut tutumundan vazgeçmezse işe dönüş ve çalışma koşullarının iyileştirilmesine yönelik taleplerinin karşılanması için mücadelelerini sürdüreceklerini ifade etti.

Venezuela: “Trump’la petrolümüzün ve kaynaklarımızın daha fazla teslim edilmesini derinleştirecek bir anlaşmaya hayır!”

0

Trump Latin Amerika ve Karayipler’den defol! 

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Venezuela seksiyonu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi’nin (PSL) 10 Ocak tarihli açıklaması.

Geçtiğimiz 3 Ocak’ta, aşırı sağcı Donald Trump’ın hükümeti ülkemize yönelik korsanca bir saldırı gerçekleştirdi. Askeri operasyon sonucunda Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores kaçırıldı. Bu durumu şiddetle kınıyoruz. O gün gerçek bir katliam yaşandı. Aralarında sivillerin de bulunduğu 100’den fazla insan hayatını kaybetti, benzer sayıda kişi yaralandı. Önümüzdeki günlerde bu rakamların artması da muhtemel. ABD emperyalizminin bu saldırganlığı, aylardır María Corina Machado ve Venezuela’daki patron yanlısı muhalefetin diğer temsilcileri tarafından teşvik edilip destekleniyordu.

Venezuela’ya yönelik işgalin ardından yaptığı ilk açıklamalarla Trump’ın tek derdinin petrol ve ülkenin diğer doğal kaynakları olduğu açıkça ortaya çıktı. Karayipler ve Pasifik’teki devasa donanma yığınağı ve bombardımanlar hiçbir zaman gerçekten uyuşturucu kaçakçılığıyla ilgili olmadı. ABD’nin demokratik özgürlüklerle, siyasi tutsakların özgürlüğüyle, Venezuela halkının ücretleriyle ya da yaşam koşullarıyla hiçbir ilgisi yoktur. 

Bu saldırı, Trump’ın küresel ölçekte yürüttüğü ve ABD’nin küresel egemenlik ve ekonomik krizini tersine çevirmeyi amaçlayan bir karşı saldırının ifadesidir. Bu girişim, emperyalist kapitalizmin küresel krizi bağlamında yürütülmektedir. Aşırı sağcı Trump, geçtiğimiz yılın ocak ayında iktidara geliş konuşmasında söylediği gibi, “Amerika’yı yeniden büyük yapmayı” hedeflemektedir. Ancak bugüne kadar bunu başaramamıştır. 

Venezuela’ya yönelik askeri müdahalenin ardından Trump, geçici devlet başkanı Delcy Rodríguez’in başında bulunduğu Venezuela hükümetinin taleplerine boyun eğmemesi halinde ülkemize ikinci bir saldırı düzenlenebileceğini söyledi. Artık ülkeyi kontrol ettiğini ve petrol ticaretini yöneteceğini iddia etti. Aynı zamanda Küba, Kolombiya, Meksika ve Grönland’ı da tehdit etti. 

Sosyalizm ve Özgürlük Partisi olarak, ABD’nin Monroe Doktrini ve onun Trump Zeyli (Corrolary) çerçevesinde ülkemizi yeniden sömürgeleştirme, petrolün çıkarılması ve pazarlanmasını kontrol altına alma planını reddediyoruz. Geçtiğimiz cuma günü, başlıca petrol tekellerinin CEO’larının Beyaz Saray’da Trump’la bir araya gelerek petrolümüzün kaderini belirlemeleri utanç vericiydi. 

Trump ile Venezuela hükümeti arasında bir anlaşma tehlikesi

Delcy Rodríguez’in başkanlık ettiği mevcut hükümete en ufak bir güvenimiz yoktur. Daha önce Maduro’ya ve Chávez’e de olmadığı gibi. Bugün gördüğümüz şey, mevcut Chavezci hükümetin Trump’ın taleplerine boyun eğmeye hazır olduğuna dair açık işaretlerdir. Trump, Venezuela’nın ABD’ye 30 ila 50 milyon varil petrol vereceğini açıkladıktan kısa bir süre sonra devlet kontrolündeki PDVSA (Venezuela Petrolleri), ABD’ye “büyük miktarlarda petrol” satmak üzere müzakereler yürüttüğünü kamuoyuna duyurdu. Bu durum Trump’ın sözleriyle tamamen örtüşmektedir. Ayrıca, ABD ile diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edilmesi yönünde adımlar atılmaktadır. Oysa yapılması gereken, ABD ile tüm ilişkilerin kesilmesi ve Venezuela’daki çıkarlarının hedef alınmasıdır. ABD’nin vahşi saldırısından yalnızca altı gün sonra, Kuzey Amerikalı yetkililerden oluşan bir heyet ülkeye gelerek başkentteki büyükelçiliğe gitti. Hatta Delcy Rodríguez’in Trump’la görüşme ihtimalinin bulunduğu bile gündeme gelmiştir. 

Trump’la bir anlaşma tehlikesi karşısında bugün söz konusu olan şey, ABD’nin Venezuela petrolü üzerindeki kontrolünün ve tahakkümünün daha da artmasıdır. Trump’ın kendi sözleriyle plan, üretimi artırarak petrol fiyatlarını düşürmektir. Zaten düşüş eğiliminde olan fiyatlar daha da aşağı çekilecektir. Bu nedenle Trump’la yapılacak her türlü anlaşmayı reddediyoruz. Net olmak zorundayız. Emperyalizmle anlaşma yapılırsa sonuç daha fazla yoksulluk, kaynaklarımızın yağmalanması olur ve emekçi halk için hiçbir kazanım sağlanmaz. 

Bu emperyalist saldırıdan ve Venezuela üzerindeki sömürgeci tahakküm planlarından kimsenin olumlu beklentisi olamaz. ABD’nin kıtamızda ve dünyanın başka bölgelerinde gerçekleştirdiği askeri müdahalelerin uzun bir tarihi vardır. Bu müdahaleler yalnızca ölüm, yıkım ve emperyalizme ve büyük şirketlerine daha fazla bağımlılık bırakmıştır. ABD ve onun çokuluslu şirketleriyle ne refah gelir ne de daha iyi ücretler. Bu şirketler emekçi halkın ihtiyaçlarını zerre kadar umursamaz. Aşırı sağcı Trump da, petrol tekelleri de sorunlarımızı çözmeyecek. Tam tersine, sömürüyü ve ortak doğal varlıklarımızın talanını derinleştirecekler. Haklarımızı ancak sabırlı örgütlenmemiz, mücadelemiz ve her işyerinde, her eğitim kurumunda ve mahallelerde vereceğimiz seferberlikle geri alabiliriz. 

Chavizm her zaman çokuluslu şirketlerle uzlaştı 

Şunu hatırlatmak gerekir ki çokuluslu şirketler Venezuela’dan hiçbir zaman gitmedi. 2007 yılında Chávez, petrol tekellerini karma şirketler modeli aracılığıyla PDVSA’ya ortak etti. Bu anlaşmaya Chevron, Repsol, Shell, Total, China National Petroleum ve Petrobras dahil oldu. Daha sonra Mitsubishi, Lukoil, Gazprom ve Rosneft de bu yapıya katıldı. Karma şirketler anlaşmasını yalnızca Exxon Mobil ve Conoco Phillips imzalamadı. Onlar ülkeyi terk etmeyi tercih etti. 2010 yılında Chávez, dünyanın en büyük ham petrol rezervi olan Orinoco Petrol Kuşağı’ndaki birçok bloğu çokuluslu şirketlere tahsis ederek petrolümüzün teslimini daha da derinleştirdi. 

Benzer anlaşmalar gıda, telekomünikasyon ve bankacılık gibi diğer sektörlerde de yapıldı. Nestlé, Coca Cola, Movistar, DHL, Citibank gibi çokuluslu şirketler ve Cisneros Grubu gibi büyük yerli sermaye grupları bu süreçte yer aldı. 

Venezuela, 1999 ile 2014 yılları arasında petrol ihracatından 960 milyar dolardan fazla gelir elde etti. Bu devasa kaynağın çok küçük bir bölümü işçilere ve halk kesimlerine ulaştı. Yalnızca sınırlı sosyal yardım politikaları ve zamanla etkisini yitiren Misyonlar uygulandı. Paranın büyük bölümü kirli pazarlıklara, yolsuzluğa, silah alımlarına ve büyük çokuluslu şirketlerle yapılan sözleşmelere aktı. Bunların tümünü 2018 yılında yayımladığımız “Chavizm neden başarısız oldu? Sol muhalefetten bir bilanço” adlı kitabımızda ortaya koyduk.

İşçi önderleri Orlando Chirino ile José Bodas’ın öncülük ettiği devrimci sosyalist akımımız, 2002’de Chávez’e karşı gerçekleştirilen darbe ve patron grevine karşı mücadelenin içinde yer aldı. Her zaman bu politikalara karşı çıktık. İşçi yönetimi ve denetimi altında yüzde petrolün yüzde 100 kamulaştırılması için mücadele ettik. Gerçek bir sosyalist çıkış, emekçilerin iktidarı için kavga verdik. 

Bu tutum Maduro döneminde de sürdü. Maduro, ABD ve onun çokuluslu şirketleriyle anlaşmaya her zaman hazırdı. Nitekim defalarca ABD hükümetine ve dünyanın başka bölgelerindeki yatırımcılara seslenerek petrol zenginliklerimizi sundu. 

Haziran 2024’te Nicolás Maduro, yabancı sermayeyi petrol sektörüne yatırım yapmaya davet etti. O açıklamasında şunları söyledi: “ABD’den, Asya’dan, Afrika’dan, Latin Amerika ve Karayipler’den ve dünyanın her yerinden yatırımcılar bilmelidir ki Venezuela fırsatlar ülkesidir. Yatırımlar büyümek ve uluslararası enerji piyasasına güvence ve istikrar sağlamak için garanti altındadır.”

ABD emperyalizmiyle her türlü anlaşmaya hayır diyoruz 

İnsan onuruna yaraşır yaşam koşulları için ücretlerin ve emekli maaşlarının artışı yönünde derhal seferber olunmalıdır. Emekçi halka yönelik kemer sıkma politikalarına son! Ücretlerin primlere bölünmesine son! Toplu sözleşmeler yenilensin, grev hakkı ve sendikal özgürlükler güvence altına alınsın. Temmuz 2024’teki seçim hilesine karşı protestolar sırasında tutuklananlar dahil olmak üzere tüm siyasi tutsaklar serbest bırakılsın. Meclis Başkanı Jorge Rodríguez’in duyurduğu tutuklu tahliyeleri derhal hayata geçirilsin. Özellikle de, mücadele ettiği, yolsuzluğu teşhir ettiği ya da siyasi nedenlerle tutuklanan işçilerin derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz. Halen cezaevinde tutulan 120’den fazla petrol işçisi görevlerine iade edilmelidir. İşten atılanlar derhal geri alınsın ve geriye dönük maaşları ödensin. Baskı ve takiplere son verilsin. Olağanüstü hal kararnamesi derhal kaldırılsın. Kapatılan medya kuruluşları yeniden açılsın. Emekçi halk için tam siyasal haklar sağlansın. Sol ve demokratik partiler yasallaştırılsın. Karma şirketler ve çokuluslu tekeller olmaksızın yüzde 100 devlet petrolü istiyoruz. Tüm çokuluslu şirketler ve büyük yerli sermaye için artan oranlı vergiler getirilsin. Bu kaynaklar ücret artışlarına, sağlığa, eğitime ve gıda ile ilaç üretimine aktarılsın. 

ABD emperyalizmiyle her türlü anlaşmayı reddediyoruz. Delcy Rodríguez hükümeti, ABD ile pazarlık yapmak yerine Kolombiya Devlet Başkanı Petro’yu, Brezilya Devlet Başkanı Lula’yı ve Meksika Devlet Başkanı Sheinbaum’u, Trump’ın Venezuela’ya dayatmak istediği tahakküm planına karşı kıtasal ve küresel çapta büyük bir seferberlik örgütlemeye çağırmalıdır. ABD işgaline karşı ve Venezuela’yla dayanışma için birçok ülkede gerçekleştirilen kitlesel protestoların yolu izlenmelidir. 

Erkek şiddetine karşı güvencemiz mücadelemiz!

0
Fotoğraf: Özge Özgüner / csgorselarsiv.org

Türkiye’de ve dünyada kadın cinayetleri, kâğıt üstünde yasalar ve koruma mekanizmaları olmasına rağmen sürüyor. Verilerin gösterdiğine göre 2025 yılında Türkiye’de en az 391 kadın öldürüldü. Aynı zamanda veriler kadın cinayetlerinin en fazla “aile” bireyleri tarafından işlendiğini de vurguluyor.

2025 yılında; Sevilay Yaztırmak, daha önce eski eşinin tehditleri hakkında şikâyetçi olmasına rağmen takipsizlik kararı verilen erkek hakkında yeni yaptığı şikâyetten 1,5 ay sonra, koruma kararı verilmiş olmasına rağmen sokak ortasında katledildi. Emine Akpınar, boşanma aşamasında olduğu erkek tarafından, koruma kararı olmasına rağmen silahla katledildi. Saliha Akkaş, hakkında uzaklaştırma kararı olan ve boşanma aşamasında olduğu erkek tarafından defalarca bıçaklanarak öldürüldü. Esengül Kaya, almış olduğu koruma kararını 7 kez ihlal eden, boşanmış olduğu erkek tarafından katledildi. Eser Karaca, boşandığı erkek tarafından katledildi; koruma kararı erkeğe tebliğ edilmemişti. Dilruba Elif Çetin, partneri tarafından bıçaklanarak katledildi; uzaklaştırma kararı vardı. Zeynep Zan, boşanma aşamasındaki erkek tarafından yolda önü kesilerek ateşli silahla katledildi; uzaklaştırma kararı olmasına rağmen erkek tarafından izleniyordu.

Kadınlar uğradığı şiddeti kolluğa, savcılığa bildirse bile gerek idari ve adli birimlerin de erkek egemen anlayıştan besleniyor olması, gerekse konu kadının can güvenliği olmasına rağmen yargının son derece yavaş işlemesi nedeniyle mevcut patriyarkal kapitalist sistemin içinde güvende değiliz. Kadına yönelik şiddeti önlemek yalnızca yasal düzenlemeler ile mümkün değil. Bugün bir kadın aile içi şiddete maruz kaldığında darp raporu almak için hastaneye gittiğinde, onu karşılayan erkek kolluk görevlisinin “Kocan döver de sever de, aileni bozma” şeklinde tutumuna maruz kalabiliyor. Erkek adalet daha orada kendisini hissettirmeye başlıyor. Bu şekilde başlayan sürecin her aşamasında kadın, korunma talebinin sistem tarafından temin edilmesini beklerken, hakkında uzaklaştırma kararı verilen erkeği karşısında bulabiliyor. Kadın, gerek kollukta gerek savcılıkta yaşadığı şiddeti ve can güvenliğinin olmadığını ispata zorlanırken, şiddet faili erkek elini kolunu sallaya sallaya dışarıda gezebiliyor.

Sistemin denetimsizliğine ve 6284’ün uygulanmamasına karşı kadınların mücadelesi ile “6284 yaşatır” sloganı yalnızca bir talep değil; kadınların yaşam hakkını savunan kolektif bir söylem haline geldi. Mücadele ile birlikte kamuoyunda şiddetin “özel alan” meselesi değil, politik bir sorun olduğu bilinci güçlendi. Kadın örgütleri, dayanışma ağları ve feminist avukatların yükselttiği ses ile kolluk ve yargı üzerinde sınırlı da olsa bir denetim ve görünürlük baskısı oluştu. Bugün kadınlar haklarını daha fazla biliyor ve talep ediyor. Bu kazanımlar, mücadelenin gerekliliğinin önemini ortaya koyuyor.

Bir daha yüksek sesle söylüyoruz: Koruma kararlarının yalnızca bir kâğıttan ibaret olmaması için hızlı ve etkili uygulanması; şiddet riski varsa önleyici tedbirlerin gecikmeden alınması; şiddet faillerinin etkin şekilde soruşturulup cezalandırılması; “haksız tahrik”, “iyi hal”, “namus” gibi gerekçelerle cezada indirim yapılmaması; şiddetin “özel alan”, “aile meselesi” kavramlarına sıkıştırılmaması; 6284’ün etkin uygulanması için idari ve adli birimlerin denetlenmesi elzemdir.

KESK’ten yoksulluk dayatmasına karşı iş bırakma eylemi

0

Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu’na (KESK) bağlı sendikalara üye emekçiler, “Sefalete teslim olmayacağız, ek zam şimdi” talebi ile 14 Ocak Çarşamba günü ülke genelinde iş bıraktı.

İstanbul’da Laleli tramvay durağında saat 11.00’de toplanan kamu emekçileri Beyazıt Meydanı’na yürüdü. Yürüyüşe KESK’e bağlı Eğitim-Sen, Tüm Bel-Sen, Haber-Sen, Kültür Sanat-Sen gibi sendikaların yanı sıra Tüm Emeklilerin Sendikası ve sol-sosyalist kurumlar da katıldı. “Geçinemiyoruz” diyen kamu emekçileri yoksulluk sınırının üstünde, insanca yaşamaya yetecek bir ücret için maaşlara yüzde 20 ek zam yapılması ve enflasyon farkının aylık olarak maaşlara yansıtılması taleplerini dile getirdi.

Emeklilerin açlık dayatmasını kabul etmeyeceklerini, insanca yaşamaya yetecek emekli aylıkları istediklerini belirten Tüm Emeklilerin Sendikası sözcüsü, tüm emeklileri örgütlü mücadele etmeye davet etti. Yürüyüşe İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu adına katılan Genel Sekreter Dr. Ertuğrul Oruç “İstanbul Tabip Odası olarak dost örgütümüz KESK’in bir günlük iş bırakma eylemiyle dayanışma için bugün İstanbullu doktorlar olarak biz de iş bıraktık,” dedi.

Sermayeye değil, emekçiye bütçe

Beyazıt Meydanı’nda basın açıklamasını okuyan KESK İstanbul Şubeler Platformu dönem sözcüsü Hüseyin Özev, “Hepimizin hak ettiği insanca yaşam koşulları için bugün en temel hakkımızı, üretimden gelen gücümüzü kullanıyor, iş bırakıyoruz,” diyerek kamu emekçilerinin neden iş bırakma eylemi yaptığını açıkladı. Sorunun kaynak değil, kaynakların kimin için harcandığı sorunu olduğundan bahsedilen açıklamada, sadece asgari ücretin değil en düşük memur emeklisi aylığının da tarihimizde ilk defa açlık sınırının altında kaldığından bahsedilerek iktidarın işçi ve emekçilere dayattığı sefalet koşullarına değinildi.

Basın açıklamasının sonunda “Emeğimizin karşılığı için ülkenin dört bir yanında g(ö)revdeyiz!” diyen kamu emekçilerinin şu talepleri sıralandı:

  • Kamu emekçilerinim maaşlarına ocak ayından itibaren ek yüzde 20 zam yapılması,
  • İlave seyyanen ödeneğin taban maaşlara yansıtılması,
  • İlave seyyanen ödenek tutarının mevcut emekli aylıklarına eklenmesi,
  • Verilen sözlerin yerine getirilmesi, tüm kamu emekçilerine 3600 ek gösterge,
  • Mülakatların kaldırılması,
  • En düşük kamu emekçisi maaşının yoksulluk sınırı üzerine çıkarılması,
  • Kira, kreş, yemek ve yol yardımı.

Ayrıca grevli toplu pazarlık hakkının önündeki engellerin kaldırılmasını talep eden kamu emekçilerinin en geç haziran ayı sonunda gerçek bir toplu pazarlık masası kurulmasını istedikleri de dile getirildi.

Zor olan çalışmak mı yoksa işsizlik mi?

0

Mehmet Şimşek politikalarının faturası ilk olarak işçilere kesiliyor. Patronlar için yurtdışından ve yurtiçinden kaynaklar yaratılıyor. Yıllardır uygulanan yanlış ekonomi politikalarının ve patronların kârını koruma yöntemlerinin sonucu olarak işçiler daha büyük bir yoksulluğa itiliyor.

Gerçek enflasyonun hâlâ bu kadar yüksek seyretmesi elbette alım gücümüzü her geçen gün düşürmeye devam ediyor. Asgari ücrete yılda bir kere yapılan zam da daha üzerinden birkaç ay bile geçmeden açlık sınırının altına geriliyor.

İşten atmalar yasaklansın!

Şu anki ekonomik durumun en büyük yansıması birçok sektörde yaşanan işten çıkarmalar oldu. Şirketler kâr oranlarının düşmesini bahane göstererek çalışanların işlerine son vermeyi hızlandırdılar. Birçok işletme bu yöntem ile binlerce çalışanı kovdu bile.

Özellikle metal sektöründeki daralma sonucu işten çıkarılan çalışanların sayısı on binler olarak nitelendiriliyor. Örneğin Vestel firması son birkaç ayda binlerce çalışanı işten çıkardı.

Peki işsizler geçimini nasıl sağlıyor?

Son üç yıl içerisinde 600, 900 veya 1080 günü sigortalı geçiren ve işten çıkarılan insanlar birkaç aylığına işsizlik maaşı alabiliyor. Bu maaşlar maksimum 20.646 lira olabiliyor. Böyle bir durumda da açlık sınırının altında, kısa süreli bir gelir elde etmiş oluyorlar. Kiraların bile 20-25 bin liradan başladığı bu dönemde, verilen işsizlik maaşı ile geçinilmesi bekleniyor. Bu emekçiler yeniden iş bulana kadar kayıtsız, sigortasız yani güvencesiz ve güvenliksiz günübirlik işler yapmak zorunda kalıyorlar.

İşsizliğin artması patronlar için ise ucuz işgücü fırsatı demek. Eninde sonunda çalışmaya mecbur olan işsizler düşük ücretleri ve uzun çalışma saatlerini kabul etmek zorunda kalıyor. Elbette ucuz işgücü yalnızca işsizlerden oluşmuyor; mülteciler, kadınlar ve birçok dezavantajlı grup da ucuz işgücü olarak kullanılıyor.

Olağan bir dönemde ortalama bir maaş vererek istihdam edecekleri bir işçiyi, işsiz sayısının yüksek olmasını kullanarak çok daha düşük ücretlerle çalıştırıyorlar. Örneğin bir işe başvuru yapıyor ve görüşmeye çağrılıyoruz. Önce maaşı olması gerekenden çok daha düşük söylüyorlar, sonra “Öğle arası, sigara molası yok, masanda hızlıca yemeğini ye” diyorlar ve bizi günde en az 9-10 saat aktif mesaide tutmaya çalışıyorlar. Çünkü biliyorlar ki maddi durumumuz sıkışık ve bir işe ihtiyacımız var. Bu sıkışıklığımızı kullanarak üzerimizdeki sömürüyü maksimum düzeye çekmeye çalışıyorlar.

İşsizliğe karşı işten atmaların yasaklanması, çalışma saatlerinin düşürülerek daha fazla işçinin istihdam edilmesi; vergilerin işçilerden değil zenginlerden ve şirketlerden alınması, işyerlerinin işçi denetimine açılması ve muhasebe kayıtlarındaki kâr-zarar hesaplarının gerçek haliyle işçilere sunulması gibi talepler etrafında mücadelemizi birleştirmeliyiz.

Filistin: Soykırım ateşkesle sürerken

0

Gazze Şeridi’nde Siyonist İsrail’in iki yılı aşkın zamandır sürdürdüğü ve çoğunluğu kadınlar ile çocuklar olmak üzere yaklaşık 71 bin kişinin ölümüne yol açan soykırım, 10 Ekim’de imzalanan ateşkese rağmen devam ediyor. Gazze hükümetine göre, bölgeye günlük olarak ulaşması gereken insani yardım tırlarının yalnızca 244’ü Gazze’ye giriş yapabiliyor. Oysa anlaşmaya göre her gün 600 tırın Şerit’e girmesi kararlaştırılmıştı.

Ayrıca Gazze Şeridi’nde kışın başlaması ve soykırım sonucunda çöken altyapının da etkisiyle, şiddetli soğuklar nedeniyle hipotermi sonucu yaşamını yitirenlerin sayısı 13’e yükseldi. Gazze’de yaşanan selin ortaya çıkardığı görüntüler, insanların çadırlarda yaşamaya zorlandıkları koşulların ne denli ağır olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Bunun yanında işgal ordusu ateşkesi en az 875 kez ihlal ederken, ateşkesin ilan edilmesinden bu yana katledilen Gazzelilerin sayısı en az 411 olarak kaydedildi.

Korsan devlet İsrail, Gazze’de soykırımı sürdürürken hapishanelerde Filistinli mahkûmlara yönelik işkenceyi de devam ettiriyor. Geçtiğimiz ay Damon Hapishanesi’ndeki kadın mahkûmlar, sistematik saldırılara maruz kaldıklarını açıkladılar. Aynı şekilde Batı Şeria’da da yüzlerce ev işgal ordusu tarafından yıkıldı ve binlerce Filistinli yerinden edildi.

İsrail bölgede soykırımcı politikalarını sürdürürken, geçtiğimiz ay Birleşmiş Milletler’de alınan bir kararla emperyalizmin Gazze’yi yeniden sömürgeleştirmeyi hedeflediğini yine bu satırlarda ifade etmiştik. Alınan karar doğrultusunda Filistin direniş örgütlerinin silahsızlandırılması hedefinin nasıl hayata geçirileceği temel bir tartışma konusu olmayı sürdürüyor. Buna karşılık Filistin direnişi, işgal sona ermeden silahlarını bırakmayacağını bir kez daha yineledi. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu arabulucu ülkelerin, Filistin direnişine silah bırakması yönünde baskı uyguladığı biliniyor. Tüm bunlar yaşanırken işgal devletinin bakanı Katz, Gazze’deki işgali sürdüreceklerini ve ne Gazze’den ne de Suriye’den çekileceklerini açıkça dile getirdi. Bu tablo, Tek Adam rejiminin soykırımcı İsrail’e değil, Filistin direnişine baskı uygulamayı tercih ettiğini bir kez daha ortaya koyuyor.

Emperyalist devletler ve bölgedeki gerici rejimler, soykırıma rağmen İsrail’in ulaşamadığı hedefleri gerçekleştirmesi için çalışıyor. Buna karşılık Filistin halkının en büyük güvencesi, dünya halklarının dayanışması olmayı sürdürüyor. İtalya’da gerçekleşen genel grev, İngiltere’de açlık grevindeki tutsak Palestine Action üyeleri için düzenlenen eylemler ve yeniden hazırlıklara başlayacaklarını duyuran Küresel Sumud Filosu bu dayanışmanın somut örnekleri arasında yer alıyor. Tüm bu mücadeleler öncelikle ateşkesin ikinci aşamasına geçilmesi, işgal güçlerinin Gazze Şeridi’nden tamamen çekilmesi ve Şerit’in yeniden inşası için gerekli seferberliklerin başlıca örnekleridir. Bizler de bu topraklarda Gazze için seferber olmalı ve “İsrail’e Tam Ambargo” talebini yükseltmeye devam etmeliyiz.

نحن إلى جانب انتفاضة الشعب الإيراني ضد الديكتاتوريةلا مكان للإمبريالية ولا للصهيونية ولا للملكية!

0

يقف الشعب الإيراني مرة أخرى منتفضًا بمطالب اقتصادية واجتماعية، وفي معركة وجودية ضد الديكتاتورية. فقد تحولت الاحتجاجات التي انطلقت في طهران بتاريخ 28 كانون الأول، احتجاجًا على انهيار قيمة الريال وارتفاع تكاليف المعيشة، خلال وقت قصير إلى انتفاضة جديدة مناهضة للنظام بعد أن انتشرت في مختلف أنحاء البلاد. وتشكل هذه الانتفاضة الموجة الخامسة من التعبئة الجماهيرية منذ عام 2017، فيما يحاول نظام الملالي مرة أخرى مواجهة الاحتجاجات بالقمع والعنف.

تحمل الانتفاضة الشعبية الجارية أهمية كبرى، كونها أول تعبئة وطنية واسعة بعد أن تمكن النظام من البقاء عبر إغراق انتفاضة “جين، جيان، آزادي” في بحر من الدماء في أواخر عام 2022. كما تكتسب هذه الانتفاضة طابعًا بالغ الأهمية لأنها جاءت بعد ما يُعرف بـ“حرب الأيام الاثني عشر”، التي شهدت العام الماضي هجمات عنيفة من قبل الصهيونية والولايات المتحدة.

الإمبريالية، الصهيونية ونظام الملالي

أدت التقلبات الحادة والانخفاض غير المسبوق لقيمة الريال مقابل الدولار، وما نتج عنهما من صعوبات في التجارة، إلى اندلاع احتجاجات وإضرابات تمثلت بإغلاق المحال من قبل التجار الصغار والمتوسطين في بازار طهران في أواخر كانون الأول. وسرعان ما امتدت هذه التحركات داخل العاصمة إلى شرائح العمال والكادحين الذين يرزحون تحت وطأة غلاء المعيشة وتآكل القدرة الشرائية.

وقد تفاعلت الاحتجاجات التي انطلقت في طهران مع الذاكرة القريبة لانتفاضة “جين، جيان، آزادي”، فعبّأت النساء وشرائح اجتماعية أخرى، وانتشرت إلى جامعات متعددة ومدن أخرى، لتكتسب طابع انتفاضة شعبية عامة.

إن انطلاق الاحتجاجات من بازار طهران، الذي يرمز إلى إحدى القواعد الاجتماعية الأساسية لنظام الملالي، أدى، على خلاف التجارب السابقة، إلى تعامل أولي بنبرة معتدلة من قبل السلطة. ففي حين أعلن الرئيس بزشكيان أن الاحتجاجات مشروعة ولا ينبغي قمعها بالعنف، جرت إقالة محافظ البنك المركزي. غير أن اتساع رقعة الاحتجاجات دفع النظام إلى العودة إلى خطابه وسلوكه التقليديين تجاه المتظاهرين. فقد وصف خامنئي المحتجين بأنهم “مخربون” و“مرتزقة لقوى خارجية”. وتشير التقديرات حتى 11 كانون الثاني إلى أن عدد القتلى في الاحتجاجات يقترب من 200 شخص، فيما بلغ عدد المعتقلين نحو 2500. وبسبب قطع الإنترنت وشبكات الاتصال الذي فرضه النظام منذ منتصف الأسبوع الماضي، تواجه عملية الوصول إلى معلومات دقيقة حول مجريات الاحتجاجات صعوبات كبيرة.

في المقابل، تواصل الإمبريالية الأميركية، في ظل إدارة ترامب، إلى جانب الصهيونية، والملكيين المؤيدين للشاه، وقطاعات يمينية فاشية أخرى، نشاطًا مكثفًا بهدف السطو على المطالب والتحركات المشروعة للشعب. إذ يعلن الفاشي ترامب “دعمه للاحتجاجات” ويهدد بالتدخل في البلاد إذا ما هاجم نظام الملالي الشعب. كما يصرّح المجرم نتنياهو بأنهم “يتضامنون مع مطالب الشعب الإيراني بالحرية والعدالة”. أما رضا بهلوي، نجل الشاه المخلوع، الذي وقف علنًا إلى جانب الولايات المتحدة وإسرائيل خلال “حرب الأيام الاثني عشر”، ويتغذى على دعم الإمبريالية والصهيونية، فيدعو الشعب إلى النزول إلى الشوارع وإسقاط النظام. وتشن وسائل الإعلام المؤيدة للبهلوي والممولة من الصهيونية حملة تقوم خلالها بنشر مقاطع مصوّرة للاحتجاجات بعد تحريفها وإضافة شعارات تمجّد نظام الشاه.

من الواضح تمامًا أن ما يسعون إليه هو إقامة سلطة دمية خاضعة للهيمنة المطلقة للإمبريالية والصهيونية، وأنهم يحاولون استخدام قطاعات رجعية وفاسدة من ما يُسمّى بالمعارضة لتحقيق ذلك. كما أنه من الصحيح أن بين المحتجين تيارات ملكية وعنصرية وفاشية، وأن هذه التيارات أصبحت للأسف أكثر ظهورًا مقارنة بالتحركات السابقة. غير أن تصوير الجماهير الشعبية التي تخرج اليوم مرة أخرى إلى الشوارع، مخاطِرة بحياتها، على أنها أنصار للإمبريالية أو الصهيونية أو الملكية، لا يخدم سوى خلق ثنائية زائفة، وهي بالضبط ما يطمح إليه نظام الملالي.

ويستغل نظام الملالي هذه الذريعة ليواصل وجوده المتعفن عبر قمع المطالب المشروعة للشعب بالدم. إذ يُلقي كلفة العقوبات الاقتصادية والحصار الإمبريالي على عاتق العمال والكادحين عبر مزيد من التقشف والاقتطاعات الاجتماعية، رافعًا مستوى البؤس إلى حد لا يُطاق. وفي الوقت ذاته، تعمّق هذه السياسات الاقتصادية تبعية إيران للإمبريالية الصينية. ومن جهة أخرى، يقوم ممثلو النظام الغارقون في الفساد والانحلال، ومعهم الدوائر الأوليغارشية المحيطة بهم، بمراكمة ثرواتهم عبر تعدد أسعار الصرف، والسوق السوداء، والتخفيضات المتتالية للعملة. وبذلك فإن من يدفع ثمن العقوبات ليس الطبقات الحاكمة التي لا تكف عن ترديد خطابها “المعادي للإمبريالية والصهيونية”، بل العمال والفقراء.

وفيما يواصل الملالي اتهام المحتجين بأنهم “عملاء لقوى خارجية”، كانت “حرب الأيام الاثني عشر” قد كشفت بوضوح تام أين يكمن العملاء الحقيقيون، وإلى أي مدى بلغ فساد النظام. فقد أقدمت الصهيونية، عبر مسؤولين في النظام حولتهم إلى أدوات لها، على اغتيال كبار قادة النظام بطريقة مهينة خلال العمليات العسكرية التي نفذتها في حزيران 2025. إن عجز نظام الملالي عن حماية شعبه، وحتى قادته، من هجمات الصهيونية والإمبريالية يشكل دليلًا صارخًا على مستوى الانحطاط الذي وصل إليه.

ولهذا السبب بالذات، يمر نظام الملالي اليوم بأكبر أزمة شرعية في تاريخه وبأضعف مراحله. إن انطلاق الاحتجاجات من بازار طهران المسقوف، الذي يُعد قلب النظام، واندلاع تعبئة جماهيرية واسعة في مدن مثل مشهد وقم، اللتين تُعتبران أيضًا من قلاعه الأساسية، يكشفان عن التراجع الحاد في مكانته حتى داخل قاعدته الاجتماعية.

وفي هذه الأثناء، لا تزال بعض أوساط اليسار العالمي تصطف إلى جانب هذا النظام الفاسد والدموي، بذريعة أنه نظام “معادٍ للإمبريالية” وأنه جزء من ما يُسمّى بـ“محور المقاومة”، وتواصل الصمت إزاء التحركات المشروعة للشعب الإيراني. إن نظام الملالي لا يضطهد الشعب الإيراني فحسب، بل يضطهد أيضًا شعوب المنطقة عبر سياساته الطائفية والعنصرية والانتهازية المضادة للثورة، وقد استحق منذ زمن طويل أن يُلقى في مزبلة التاريخ.

الحل ليس في الماضي، بل في بناء المستقبل

يعود الشعب الإيراني مرة أخرى إلى الشوارع من أجل الإمساك بمصيره بيديه وإنهاء النظام الدكتاتوري. ورغم أن آلاف الأشخاص قد قُتلوا على يد قوات الأمن خلال الانتفاضات التي جرت منذ عام 2017، فإن الشعب الإيراني يعود اليوم إلى ساحة السياسة من أجل انتزاع حقوقه الاقتصادية والاجتماعية والديمقراطية. وتتمثل المشكلة الأساسية في هذه المرحلة، مرة أخرى، في غياب بديل سياسي يمثل مطالب العمال والشعوب المضطهدة. إذ يجري اليوم حشر الشعب الإيراني داخل قميص قسري بين النظام الدكتاتوري القائم وبين إعادة تأسيس دكتاتورية الشاه التي أُطيح بها في انتفاضة عظيمة عام 1979.

إن أنصار الشاه، والإمبريالية، والصهيونية لا يقدمون لشعب إيران سوى وعد واحد: إعادة إخضاعه. ولا يمكن تحقيق المطالب المشروعة لشعب إيران إلا عبر تطوير تنظيماته الذاتية، وبناء قيادة ثورية تمثل هذه المطالب في الساحة السياسية، تمامًا كما حدث في تجربة المجالس عام 1979. ومن هذا المنطلق، فإن مهمة اليسار العالمي يجب أن تكون تطوير التضامن مع نضال الشعب الإيراني على أساس مستقل عن جميع قوى الهيمنة.

حزب العمال الديمقراطي
11 كانون الثاني 2026

Hindistan’da işçi sınıfı genel greve hazırlanıyor: Sendikalar yeni iş kanunlarının geri çekilmesini istiyor

0

Hindistan’da 10 ulusal işçi konfederasyonu ve farklı sektörlerden çok sayıda sendika, 12 Şubat 2026 Perşembe günü için ülke çapında genel grev çağrısı yaptı. Grevin hedefinde, parlamentoda 2019 ve 2020’de kabul edilen, 21 Kasım 2025’te yürürlüğe giren ve 1 Nisan 2026’da ilgili yönetmeliklerin de tamamlanmasıyla uygulanmaya başlaması hedeflenen dört yeni iş kanununu durdurmak var.

Ücret Kanunu, Endüstriyel İlişkiler Kanunu, Sosyal Güvenlik Kanunu ve İş Sağlığı, Güvenliği ve Çalışma Koşulları Kanunu adlı bu kanunlar Hindistan iş yaşamının düzenlenmesinde köklü değişikliklere yol açacak. 12 Şubat’ta yapılacak ulusal genel grev, Hindistan işçi sınıfına bu dört iş kanununun parlamentodan geçirilmesi ile yöneltilen saldırıdan sonra yapılan altıncı genel grev olacak. Ülkedeki son genel grev 9 Temmuz 2025’te yapılmıştı.

Sendikalar 9 Ocak’ta Yeni Delhi’de toplanan Ulusal İşçi Sendikaları Kongresi’nde “iş kanunlarının derhal iptali” talebini yineledi; hükümetin kanunlara ilişkin uygulamaları düzenleyen yönetmelikler çıkarma girişimine karşı süresiz genel grevi de içeren daha sert eylemler düzenleyebilecekleri yönünde uyarıda bulundu.

Yeni iş kanunları neyi değiştiriyor? Sendikalar neden karşı çıkıyor?

Kongrede konuşan konfederasyon sözcüleri, yeni kanun hükümlerinin işçi karşıtı ve şirket yanlısı olduğunu ve uygulanmalarının işçilerin “sendika kurma ve toplu pazarlık yapma haklarının yakın zamanda kaybedilmesi” anlamına geleceğini belirttiler. Sınıf örgütlerinin tepkisini çeken yeni yasalardaki bazı temel değişiklikleri özetlemek gerekirse:

  • Ülkedeki eski iş yasalarına göre greve çıkmak için önceden bildirim yapma ve belirli bir süre bekleme şartı belirli sektörlerle sınırlıydı. Yeni yasa bu sınırlamaları yaygınlaştırıyor. Patronlara grevlere hazırlık yapma ve karşı hamle geliştirme fırsatı verecek bu değişikliklerle grevlerin caydırıcı gücünün azaltılması ve böylece işçi hareketini sermaye saldırıları karşısında silahsız bırakmak hedefleniyor.
  • Eski yasalar işçileri koruyan birçok düzenlemeyi 100 ve üzerinde işçi çalıştıran işyerleri için öngörürken, yeni yasada bu eşik 300 ve üzeri çalışan düzeyine çekiliyor. Böylece çalışan sayısı 300’ün altında olan çok sayıda işyerinde işçilere daha “esnek” bir çalışma rejimi dayatılabilecek. Taşeron/sözleşmeli işçilik düzenlemelerinin uygulanacağı işyerleri için önceden geçerli olan 20 ve üzerinde işçi çalışması şartı ise 50 ve üzeri olarak değiştiriliyor. Bu da sömürünün en yoğun haliyle yaşandığı güvencesiz, kuralsız çalışma alanlarının çoğalması demek.
  • Ülkede ücret tanımı ve buna bağlı prim/ödenek hesapları şimdiye dek parçalı bir mevzuat ile belirlenirken şimdi tek bir ücret tanımı yapılıyor ve bordro kalemleri yeniden sınıflandırılıyor. Sendikalar yeni sınıflandırmanın hangi ödemenin “ücret” sayılacağı, fazla mesai, tazminat, prim matrahı gibi alanlarda işçi aleyhine sonuçlar doğurabileceğini belirtiyor.
  • Yeni kanun metinlerinde gig/platform işçileri için sosyal güvenlik tedbirlerinin alınması konusunda muğlak bir dil kullanılmış olması, işçilerin bu alanda kazandığı hakların uygulamada gasp edileceği endişesine yol açıyor.

Greve kimlerin katılması bekleniyor?

Sendikalar, 12 Şubat grevinin bankacılık, sigorta ve elektrik gibi stratejik sektörlerdeki işçilerle sınırlı kalmayacağını; iş güvencesi ve sosyal hakların en zayıf olduğu kayıtdışı/enformel sektör ile tarım işçileri başta olmak üzere sınıfın farklı kesimlerine yayılacağını vurguluyor. Çiftçi örgütleri platformu Samyukta Kisan Morcha (SKM) da 12 Şubat için dayanışma ve seferberlik çağrısı yaparak tarım emekçilerini greve destek vermek üzere seferber edeceğini duyurdu.

Sendikaların hedeflediği katılım sağlanırsa grevin ülkedeki hayatı tam anlamıyla durduracak devasa bir eyleme dönüşmesi kesin görünüyor. Fakat Hindistan işçi sınıfının yeni iş yasaları ile karşılarına dikilen sermaye saldırısını püskürtmek için ilerleyen günlerde bundan daha fazlasını yapması da gerekebilir.

Sendikalaşma hakkı: Örgütlü emek hedefte

0

Sendikalaşma hakkı, hem ulusal mevzuatta hem de Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerde açıkça tanınmış temel bir haktır. Anayasa’nın 51. maddesi, 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu ve ILO’nun 87 ve 98 sayılı sözleşmeleri, işçilerin sendika kurma, sendikaya üye olma ve toplu olarak “pazarlık yapma” haklarını güvence altına alır. Ancak bugün bu “güvence”, fiili hayatta işyerlerinde sistematik bir biçimde hükümsüz kılınmaya çalışılıyor.

Mevzuat, sendikalaşma hakkını tanıyor görünse de bu hak ağır barajlar, prosedürler ve idari engellerle işlevsizleştirilmiş vaziyette. İşkolu barajları, yetki tespit süreçlerinin uzunluğu, işverenlerin itiraz hakkını kötüye kullanması ve yargının bu itirazları yıllarca sonuçlandırmaması, sendikal örgütlenmeyi daha baştan bozuyor.

Bir sendikanın toplu iş sözleşmesi yapabilmesi için o işyerindeki işçilerin yarısından fazlasını üye yapmış olması gerekir. Ancak işçilerin çoğunluğu örgütlenmiş olsa bile işverenin tek bir itirazı süreci yıllarca askıya alabiliyor. Bu süreçte işçiler işten çıkarılma tehdidi başta olmak üzere birçok baskıya maruz bırakılarak işveren tarafından sendikal örgütlenme dağıtılmaya çalışılıyor. İşverenin sendikaya karşı yapmış olduğu itirazın değerlendirme süreci yargıda oldukça uzun sürdüğünden emekçinin sendikalaşma hakkı korunmak yerine, bu süreç işveren elinde bir silaha dönüşüyor.

Bir diğer önemli mesele, işyerlerinde sendikalaşmanın karşılığının çoğu zaman doğrudan fesih olmasıdır. Emekçiler haksız şekilde işten çıkarıldıktan sonra haklarını aramak için yargıya başvurduklarında bir de ispat yükünü sırtlanıyor.

Bugün sendikalaşmanın önündeki engeller, hukuki boşluklardan ya da uygulama hatalarından ibaret değil. Bu engeller, sermaye birikiminin sürekliliği için örgütlü emeği bastırmayı esas alan bilinçli ve sınıfsal bir tercihin ürünü. Taşeronlaşma, esnek çalışma ve güvencesiz istihdam biçimleriyle işçi sınıfı bilinçli olarak parçalanıyor; sendika, sürekli yer değiştiren ve yarın işsiz kalma korkusuyla yaşayan emekçi için erişilmez hale getiriliyor. Grevler ise “milli güvenlik” ve “ekonomik istikrar” gerekçeleriyle yasaklanarak, emeğin en temel kolektif mücadele aracı fiilen ortadan kaldırılmaya çalışılıyor.

Bu mekanizmalar, örgütlü emeği zayıflatmak için devlet ve sermayenin ortaklaşa yürüttüğü bir sınıf saldırısı. İşkolu ve işyeri barajlarının kaldırılması, sendikal nedenle işten çıkarmalarda işe iadenin zorunlu ve derhal uygulanır hale getirilmesi, yetki tespit süreçlerinin kısa, kesin ve yargı denetimini kötüye kullanmaya kapalı hale getirilmesi, grev yasaklarının kaldırılması, taşeron ve güvencesiz çalışma biçimlerinin yasaklanması en acil taleplerimizdir. Biliyoruz ki sendikalaşma hakkının bu denli sistematik biçimde gasp edilmesi bir “uygulama hatası” değil, sermaye düzeninin doğrudan sonucudur.

Aynı tezgâh, yeni vitrin

0

Son günlerde bütün haber kaynakları, 90’ların Televole günlerini aratmayacak bir magazin sosuyla önümüze yeni bir skandallar serisi koyuyor. Uyuşturucu, lüks yaşamlar, kara para ve gazeteci etiketi taşıyan şaibeli figürler… Ancak ekranlarda izlediğimiz bu şov, basit bir adli vaka ya da rutin bir operasyon değil. Bu, iktidar bloğu içindeki kliklerin aynı sofrada semirdikten sonra artık doymayıp birbirlerini yemeye başladığı bir iktidar kavgası, yaldızları dökülmüş bir düzenin paylaşım savaşıdır. Bizlere “cambaza bak” denilerek izletilen bu temaşa ise, aslında çürüyen bir rejimin iç hesaplaşmasının ve yaklaşan taht savaşlarının ön gösterimidir.

Buzdağının altında ne var?

Ortada dönen olaylar sadece birkaç ismin kriminal hikâyesi değil; derin bir ilişkiler ağıdır. İşin ucunun Cumhur İttifakı’na, bakanlara ve hatta Saray’ın çevresine uzanıp uzanmadığına dair sorular, meselenin basit bir yolsuzluktan öte olduğunu gösteriyor. Daha doğrusu bu tablo, iktidarın ve ona bağlı sermaye çevrelerinin paylaşım kavgasına işaret ediyor.

Üstelik bu kavga boşlukta yaşanmıyor. Türkiye’nin “hukuk devleti” performansı, 2025 Hukukun Üstünlüğü Endeksi’ne göre 143 ülke içinde 118. sıraya gerilemiş durumda. Aynı şekilde yolsuzluk algısında Türkiye, 2024 değerlendirmelerine göre 34/100 puanla 107. sırada yer alıyor. Verilerin ışığında, asıl istenenin ne olduğu net: Mesele adalet sağlamak ya da toplumsal huzur ve barış getirmek değil. Her yeni operasyonla yapılmak istenen, sistemi temizlemek değil; sistemin yeni sahiplerinin kim olacağını belirlemek. Bir başka deyişle, oyun dışı kalanları tasfiye etmek.

“Makbul vatandaş”ın suç işleme imtiyazı

2017 sonrası kurulan yeni rejim, kendisine sadakat gösterenlere geniş bir konfor alanı yarattı. Bu sistemde “makbul vatandaş” olmanın yolu, kayıtsız şartsız biatten geçiyor. Bu biat, kişilere adeta bir “suç işleme özgürlüğü” değilse bile, güçlü bir cezasızlık hissi tanıyor. Liyakatsiz ama sadık figürler, uyuşturucu ticaretinden kara para aklamaya kadar pek çok suça bulaşıp vatan, milli, yerli gibi maskelerin ardına saklanabiliyor.

Bugün ifşa edilen isimler ise bu çürümüş sistemin nedenleri değil semptomlarıdır. Yargının siyasetin arka bahçesi haline getirildiği bir düzende bu tür profillerin türemesi kaçınılmazdı ve yine olacak. Şu aşamada gördüğümüz şey şudur: İktidar ve ortakları, kendileriyle işleri bittiğinde ya da yıprandıklarında bu figürleri sahneden indiriyor.

Ne yapmalı?

Bizler, bu çürümüş düzenin aktörlerinin yer değiştirmesini izleyen seyirciler olamayız. Bu magazinel ifşaların arkasındaki gerçek çürümeyi teşhir etmeliyiz; yani denetimsizliği, rant düzenini ve yargının partizanlaşmasını. Çözüm, iktidar içi kliklerin birbirini yemesi ve onların yeni düzenlerinden umut beklemek değildir! Adalet, toplumsal eşitlik ve özgürlük temelinde yeni bir düzen için mücadele etmektir. Unutmayalım, isimler değişse de sömürü devam ediyor. Bu yüzden sözde suçlamaların tarafı olmak yerine, bu bataklığı yaratan sisteme karşı örgütlü mücadelenin parçası olmalıyız.

We stand with the uprising of the people of Iran against dictatorship! No to imperialism, Zionism and monarchy!

0

The people of Iran are once again standing up with economic and social demands and in an existential struggle against dictatorship. Protests that began in Tehran on December 28 against the depreciation of the rial and the rising cost of living quickly spread across the country, turning into a new anti-regime uprising. This uprising constitutes the fifth wave of mass mobilization since 2017, and the mullah regime is once again trying to suppress the protests through repression and violence.

The current popular uprising is of great significance as it is the first major nationwide mobilization since the regime survived by drowning the “Jin, Jiyan, Azadi” uprising of late 2022 in a sea of blood. At the same time, this uprising is also critical in that it comes after what has been referred to as the “Twelve-Day War,” following the heavy attacks carried out last year by Zionism and the United States.

Imperialism, Zionism and the mullah regime

The difficulties in trade caused by the volatility of the rial against the dollar and its extraordinary loss of value triggered protests and shop closures by small and medium-sized merchants in the Tehran bazaar at the end of December. These actions quickly spread in the capital to working people overwhelmed by the rising cost of living and the erosion of purchasing power. These actions that sprouted in Tehran, combined with the fresh memory of the “Jin, Jiyan, Azadi” uprising, mobilized women and other social groups as well, spreading to various universities and other cities and taking on the character of a popular uprising.

The fact that the protests began in the Tehran bazaar, which symbolizes one of the mullah regime’s core social bases, led the authorities—unlike in past experiences—to initially respond in a more moderate tone. While President Pezeshkian stated that the protests were legitimate and should not be suppressed by violence, the head of the Central Bank was dismissed. However, as the protests continued to spread, the regime reverted to its traditional rhetoric and stance toward demonstrators. Khamenei described the protesters as “saboteurs” and “mercenaries of foreign powers,” and as of January 11 it is estimated that the number of people who have lost their lives in the protests has reached 200, while those detained have approached 2,500. Due to the regime cutting off the internet and communication networks since the middle of last week, there are difficulties in obtaining precise information about the protests.

Meanwhile, U.S. imperialism under the Trump administration, Zionism, pro-Shah monarchists and other right-wing, fascistic sections are carrying out intense activity aimed at usurping the people’s legitimate demands and actions. The fascist Trump states that he “supports the protests” and that he would intervene in the country if the mullah administration attacks the people. The genocidal Netanyahu declares that they are “in solidarity with the Iranian people’s demands for freedom and justice.” Reza Pahlavi, the son of the ousted Shah—who is nourished by imperialism and Zionism, and openly sided with the U.S. and Israel during the “Twelve-Day Wars”—calls on the people to take to the streets and overthrow the regime. Pro-Pahlavi media funded by Zionism are running a campaign by sharing distorted protest videos to which they add pro-Shah slogans.

It is quite clear that they want a puppet government that would be under the absolute control of imperialism and Zionism, and that they are trying to use reactionary, corrupt, so-called opposition circles for this purpose. It is also a fact that there are pro-Shah, racist and fascistic sections among the protesters and that, unfortunately, they are more visible compared to past mobilizations. However, portraying the masses of people who are once again taking to the streets at the cost of their lives as supporters of imperialism, Zionism or the monarchy serves precisely the creation of a false dichotomy desired by the mullah regime.

The mullah regime, for its part, is trying to perpetuate its rotten existence by using this pretext to suppress the people’s legitimate demands with blood. The regime is imposing the cost of economic sanctions and the imperialist embargo on the working people through increased austerity and social cutbacks, pushing misery to an unbearable level. At the same time, these economic policies of the mullah regime are deepening Iran’s dependence on Chinese imperialism. Meanwhile, regime representatives mired in corruption and decay, along with the oligarchic sections around them, are multiplying their wealth through dual exchange rates, black market and devaluations. Thus, it is not the country’s ruling classes—who constantly trumpet anti-imperialist and anti-Zionist rhetoric—who pay the price of the sanctions, but the working and the poor people.

While the mullahs continue to accuse protesters of being “agents of foreign powers,” the “Twelve-Day War” laid bare, with all clarity, where the real agents are and the extent of the rot within the regime. Through regime officials it had turned into agents, Zionism humiliatingly assassinated the regime’s top leaders during the military operations it carried out in June 2025. The mullah regime’s failure to protect even its own people and leaders from the attacks of Zionism and imperialism was illustrative of the depth of its decay.

For precisely this reason, the mullah regime is experiencing the greatest loss of legitimacy and is passing through the weakest period in its history. The fact that the protests began in the Tehran Grand Bazaar, regarded as the heart of the regime, and that mass mobilizations are taking place in cities such as Mashhad and Qom—considered the regime’s strongholds—shows the loss of prestige the regime is suffering even within its own social base.

Meanwhile, a segment of the global left continues to side with this rotten, bloody dictatorship—claiming that the mullah regime is anti-imperialist and part of the “Axis of Resistance”—and remains silent in the face of legitimate actions of the people of Iran. The mullah regime has long since deserved to be consigned to the dustbin of history, not only for oppressing the peoples of Iran but also for persecuting the peoples of the region through its sectarian, racist and instrumentalizing counterrevolutionary policies.

The solution lies not in the past, but in building the future!

The peoples of Iran are once again in the streets to take their fate into their own hands and put an end to the dictatorial regime. Despite the fact that thousands of people have been killed by security forces in the mobilizations since 2017, the peoples of Iran are once again on the political stage to win their economic, social and democratic rights. The most fundamental problem of this process, once again, is the absence of a political alternative that would represent the demands of workers and oppressed peoples. The peoples of Iran are currently being forced into a straitjacket between the existing dictatorial regime and the restoration of the Shah’s dictatorship, which they overthrew in 1979 through a magnificent uprising.

The Shahists, imperialism and Zionism promise the peoples of Iran nothing other than re-subjugation. The legitimate demands of the peoples of Iran can only be realized through the development of their own self-organization—just as in the example of the councils of 1979—and the construction of a revolutionary leadership that will represent these demands on the political stage. In this direction, the task of the world left should be to develop solidarity with the struggle of the people of Iran on a basis independent of all ruling powers.

Workers’ Democracy Party

11 January 2026

Grönland sendikalarından ortak açıklama “Grönland satılık değildir”

0

ABD’de iktidarda bulunan aşırı sağcı Donald Trump’ın son günlerde Grönland’ı ABD topraklarına katma isteğini sıklıkla dile getirmesi üzerine Grönland’daki beş sendikanın başkanları ortak bir açıklama yayımladı.

Grönland İşçi Konfederasyonu-SIK, Öğretmenler Sendikası-IMAK, Kamu Hizmetleri Konfederasyonu-AK, Okul Öncesi Eğitim Çalışanları Sendikası-NPK, Hemşireler Sendikası-PK tarafından yayımlanan açıklamada özetle şunlar dile getirildi:

“ABD Başkanı, ülkemizi almak istediğini yeniden dile getiriyor ve buna ihtiyaç duyduğunu söylüyor. Biz ise ülkesini seven insanlar olarak bunu asla kabul etmiyoruz. Üyelerimizi de birlik olmaya, herkesi kapsayıp kucaklamaya çağırıyoruz. ABD’nin ülkemizi bütünüyle ele geçirmemesi için siyasetçilerin kararlılıkla yürüttüğü çalışmaları ve toplumun birlik olmasına yönelik çağrılarını destekliyoruz.

Ülkemiz satılık değildir ve Grönland Grönlandlılara aittir.”

2026’da gençliğe ayrılmayan bütçeler

0

2025, işçi-öğrenci gençliğin önemli mücadele deneyimlerinin içinden geçtiği bir yıl oldu. Yeri geldi 19 Mart gibi demokratik bir seferberliğin önemli bir aktörü oldu; yeri geldi yemekhane ve yurt hakları için harekete geçti. Bütün bu mücadeleler parçalılığını aşamasa da geriye önemli dersler bıraktı.

Bu dağınıklığın karşısında ise sermaye ve rejim kanadı saldırılarını sistematik ve planlı bir şekilde devam ettiriyor. Malum sene sonunda bütçe görüşmeleri nihayete erdi. Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın bütçesi 300 milyar 302 milyon TL ile 2025’teki yüzde 1,45 oranından, hiçbir ihtiyacı karşılamayacak olan cüzi bir artışla, yüzde 1,46 oranına denk geldi. Orta vadede bu oranın düşürülmesinin hedeflendiğini unutmayalım. Bu bütçenin yüzde 78,6’sı ile en yüksek payını Yükseköğretim Programının almasına rağmen bu da öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılamaktan hayli uzak. Gençlik Örgütleri Forumu’nun 2026 bütçesi bilgi notuna göre “İstanbul’da 100 öğrenciye yalnızca 6,5 yatak, Ankara’da 14,9, İzmir’de 23,6 yatak düşüyor.” Bu yataklardan birine “düşen” bir öğrenciyi ise niteliksiz yemekhaneler, hijyen, çamaşırhane ve ısınma sorunları bekliyor.

KYK burs ve kredileri ise gençliğe ayrılmayan bütçenin diğer bir yüzünü oluşturuyor. 2025 yılında 3 bin TL olan KYK burs miktarının bu sene 4 bin TL’ye çıkarılması öngörülüyor. Daha önce bu satırlarda dile getirdiğimiz üzere 2020 yılında asgari ücretin yaklaşık dörtte birine denk gelen burs miktarı, bu sene en iyi ihtimalle yedide birine denk gelecek gibi duruyor. Bu miktarın öğrencileri sefalet koşullarına mahkûm ettiği yetmezmiş gibi, Bakanlık öğrencilerin sadece yüzde 16,68’ine burs vermeyi öngörüyor. Kredi alan öğrenci sayısındaki beklenen düşüş ise gençlerin işsiz kalma tehlikesinin farkında olduklarını gösteriyor.

Diğer yandan kadın öğrenciler bu kötü şartlarda bile erkek öğrencilerle “eşitlenemiyor”. Kadın öğrenciler, giriş-çıkış saatlerinin kontrol edilmesiyle yurtlarda bir tahakküm ve denetim altında yaşıyorlar. Yurda geç girdikleri takdirde ailelerine mesaj atılarak bu şiddet cenderesi daha da daraltılıyor. Gençlerin önemli bir kısmının ailelerinden destek almadan yaşamayacaklarını göz önünde bulundurursak, kadın öğrencilerin bu baskıdan kurtulma konusunda seçeneksiz kaldıklarını görüyoruz.

Tüm bunlar bize gösteriyor ki bizim hayatlarımızı bu kadar doğrudan ilgilendiren, bütçelerin konuşulduğu bu masalarda bizler yokuz. Bizlere “kaynak yok” yalanını tekrarlayanlar MESEM’li öğrencilerin ücretlerinin ve sigortalarının bile patronların cebinden çıkmasını istemiyor, çocuk işçi emeğini sermayenin önüne altın tepsilerde sunuyor. Tüm bu saldırılara karşı bizim de en geniş eylem birliği çerçevesinde bir araya gelmemiz, bütçe görüşmelerine kendi özörgütlerimiz üzerinden katılmak için Öğrenci Temsilciliği Kurulları’nı (ÖTK) inşa etmemiz ve güçlendirmemiz, yurtlarda komiteler kurmamız, yani bize ayrılacak kaynakları ancak kendi mücadelemizle elde edebileceğimizi görmemiz gerekiyor. En acil talep olarak da KYK burslarına her üç ayda bir gerçek enflasyon oranında zam istemeli ve bütün kredilerin bursa çevrilmesini ön plana çıkarmalıyız.

يجب أن تتوقف الاشتباكات في حلب فوراً، وأن تُعترف الحقوق الديمقراطية لشعوب سوريا اعترافاً غير مشروط

0

عقب فشل المفاوضات الجارية بين حكومة دمشق وقوات سوريا الديمقراطية (قسد)، عادت مدينة حلب مرة أخرى إلى صدارة المشهد بوصفها مركزًا للاشتباكات العسكرية. فبعد تعثّر المفاوضات دون التوصل إلى أي نتيجة في الرابع من كانون الثاني، أعلنت حكومة دمشق حيَّي الشيخ مقصود والأشرفية في حلب منطقتين للعمليات العسكرية. هذان الحيّان، اللذان يشكّل الأكراد غالبيتهم السكانية وتسيطر عليهما قوات الأسايش المرتبطة بقسد، كانا منذ فترة خاضعين لحصار تفرضه السلطة المركزية. ومع إعلان الحكومة بدء العملية، قُتل أكثر من عشرة مدنيين، واضطر عشرات الآلاف من السكان إلى مغادرة منازلهم قسرًا.
إن التصعيد العسكري المتزايد في حلب خلال الأيام الأخيرة يرتبط بالطابع الضعيف والهش لاتفاق 10 آذار الموقّع بين حكومة الشَّرع وقوات سوريا الديمقراطية، والذي لم يُنفَّذ على أرض الواقع. في الحقيقة، وُلد هذا الاتفاق منذ لحظة توقيعه على أسس محكومة بالفشل. ذلك أنه لم يُبرم أساسًا من أجل ضمان الحقوق الديمقراطية أو أمن الأكراد والعرب في شمال وشرق سوريا. بل على العكس، أدّى دور غطاء يحمي المصالح قصيرة الأمد لكل من قسد والحكومة الانتقالية. والأهم من ذلك، أنه تشكّل في سياق تعزيز تقاسم النفوذ بين القوى الخارجية، وعلى رأسها الإمبريالية الأميركية وتركيا، على حساب الحقوق الديمقراطية للشعوب.
في هذا السياق، تحوّل حي الشيخ مقصود إلى ساحة مثالية لتبادل الرسائل بين الأطراف. ففي حين أنكرت قوات سوريا الديمقراطية في بيانها الأخير علاقتها بقوات الأسايش الموجودة في الحي، يُستخدم هذا الحي، الذي يُعدّ منذ انطلاق الثورة السورية واحداً من أكثر أحياء حلب معارضةً ومقاومةً لنظام الأسد، من قبل سلطة دمشق كأداة ضغط لإجبار قسد على تطبيق اتفاق 10 آذار، وذلك عبر سياسة العصا والجزرة.

ومن جهة أخرى، لا يمكن تجاهل دور تركيا في هذا المسار. فقد جعلت الزيارة الأخيرة التي قام بها وزير الخارجية فيدان إلى دمشق، وتصريحاته المتعلقة باتفاق 10 آذار، التدخّل التركي أكثر وضوحاً. ومن المعروف مدى ارتباط مسار المفاوضات مع الحركة السياسية الكردية في تركيا بالتطورات الجارية في سوريا، كما أن قلق نظام الرجل الواحد من إقامة إدارة كردية ذاتية في شمال وشرق سوريا بات أمراً جلياً. لذلك تسعى تركيا إلى لعب دور أساسي في هذا الاتفاق عبر الضغط على قوات سوريا الديمقراطية للجلوس إلى طاولة المفاوضات وخفض سقف مطالبها.

لا مصلحة للكرد ولا للعرب ولا لشعوب سوريا في الاشتباكات الدائرة حالياً في حلب. فهذه الاشتباكات تعيد إنتاج الانقسامات العنصرية والطائفية الموروثة عن نظام الأسد. وفي هذا الإطار، يجب أولاً على حكومة دمشق أن توقف العمليات العسكرية التي أطلقتها ضد حيَّي الشيخ مقصود والأشرفية، وأن تضع حداً للحصار المفروض على هذين الحيين. كما يجب الاعتراف بالحقوق القومية والديمقراطية للشعب الكردي من دون جعلها موضوعاً لأي مساومة.

وفي المقابل، يصبح من الضروري أن تتحرّك قوات سوريا الديمقراطية لا وفق سياسات تقوم على المصالح قصيرة الأمد وتوازنات القوى الإقليمية والدولية، بل وفق المصالح طويلة الأمد القائمة على التعايش السلمي بين الكرد وشعوب سوريا وسائر شعوب المنطقة. كما أن تدخل الإمبريالية والصهيونية والقوى الإقليمية في سوريا لا يمكن وقفه إلا من خلال الاعتراف بالحقوق الديمقراطية والاجتماعية للشعوب وتعزيزها. ومن هنا، بات النضال من أجل ضمان الحقوق الديمقراطية لشعوب سوريا مرتبطاً على نحو لا انفصام له بمواجهة التدخلات الخارجية. ولا يزال النضال الذي يُخاض في إطار مطلب «هيئة تأسيسية مستقلة وذات سيادة من أجل ضمان جميع الحقوق والحريات الديمقراطية» يحتفظ بأهميته الراهنة

İran halkının diktatörlüğe karşı isyanının yanındayız! Emperyalizme, Siyonizme ve monarşiye geçit yok!

0

İşçi Demokrasisi Partisi’nin İran’da gerçekleşen kitlesel seferberliklere ilişkin açıklaması.

İran halkı ekonomik ve sosyal taleplerle ve diktatörlüğe karşı varoluş mücadelesi için bir kez daha ayakta. 28 Aralık’ta Tahran’da riyalin değer kaybına ve artan hayat pahalılığına karşı başlayan eylemler kısa zaman içerisinde ülkenin dört bir yanına yayılarak yeni bir rejim karşıtı isyana dönüştü. Bu isyan 2017’den bu yana gerçekleşen beşinci kitlesel seferberlik dalgasını oluşturuyor ve molla rejimi bir kez daha baskı ve şiddet yoluyla eylemleri bastırmaya çalışıyor.

Şu anda gerçekleşmekte olan halk isyanı, 2022 sonundaki “Jin, Jiyan, Azadi” ayaklanmasını rejimin kan denizinde boğarak ayakta kalmasının ardından ulusal çapta gerçekleşen ilk büyük seferberlik olması açısından büyük önem taşıyor. Aynı zamanda bu isyan, “On İki Gün Savaşı” olarak anılan ve geçtiğimiz yıl Siyonizmin ve ABD’nin ağır saldırılarının ardından gerçekleşmesi bakımından da kritik bir niteliğe sahip.

Emperyalizm, Siyonizm ve molla rejimi

Riyalin dolar karşısındaki oynaklığının ve olağanüstü değer kaybının ticarette yarattığı zorluklar, Aralık sonunda Tahran çarşısında küçük ve orta ölçekli tüccarların protestolarını ve kepenk kapatma eylemlerini tetikledi. Bu eylemler başkentte, artan hayat pahalılığından ve alım gücünün erimesinden bunalan emekçi kesimlere hızla yayıldı. Tahran’da filizlenen bu eylemler, “Jin, Jiyan, Azadi” ayaklanmasının yakın hafızasıyla da birleşerek kadınları ve diğer toplumsal kesimleri de seferber ederek, çeşitli üniversitelere ve diğer şehirlere yayılarak bir halk isyanı niteliği kazandı.

Eylemlerin molla rejiminin asli toplumsal tabanlarından birini simgeleyen Tahran çarşısında başlaması, geçmiş deneyimlerden farklı olarak, yönetimin eylemleri başlangıçta ılımlı bir tonda karşılamasını beraberinde getirdi. Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan eylemlerin meşru olduğunu ve şiddetle bastırılmaması gerektiğini açıklarken, Merkez Bankası başkanı görevden alındı. Fakat eylemlerin giderek yayılmasıyla rejim eylemcilere dönük geleneksel söylemine ve tutumuna geri döndü. Hamaney eylemcileri “bozguncular” ve “dış güçlerin paralı askerleri” olarak nitelerken, 11 Ocak itibariyle eylemlerde hayatını kaybedenlerin 200’e, gözaltına alınanların 2500 kişiye yaklaştığı tahmin ediliyor. Rejimin geçtiğimiz hafta ortasından itibaren internet ve iletişim ağlarını kesmesi nedeniyle, eylemlere ilişkin kesin bilgilere ulaşmakta zorluklar yaşanıyor.

Öte yandan, Trump yönetimindeki ABD emperyalizmi, Siyonizm, Şah yanlısı monarşistler ve diğer sağ, faşizan kesimler halkın meşru taleplerini ve eylemlerini gasp etmek doğrultusunda yoğun bir faaliyet sürdürüyorlar. Faşist Trump “eylemleri desteklediğini” ve molla yönetimi halka saldırırsa ülkeye müdahale edeceğini belirtiyor. Soykırımcı Netanyahu, İran halkının “özgürlük ve adalet talepleriyle dayanışma içerisinde olduklarını” açıklıyor. Emperyalizm ve Siyonizm tarafından beslenen, “On İki Gün Savaşları”nda açıkça ABD’nin ve İsrail’in yanında yer alan devrik şahın oğlu Pehlevi, halkı sokaklara ve rejimi devirmeye davet ediyor. Siyonizmin fonladığı Pehlevi yanlısı medya, şah rejimi yanlısı sloganlar ekleyerek çarpıttıkları eylem videoları paylaşarak bir kampanya yürütüyor.

Emperyalizmin ve Siyonizmin mutlak denetimleri altında olacak bir kukla yönetim istedikleri, bunun için de gerici, yoz sözde muhalefet kesimlerini kullanmaya çalıştıkları oldukça açık. Eylemciler arasında şah yanlısı, ırkçı, faşizan kesimlerin bulunduğu ve maalesef geçmiş seferberliklere kıyasla daha görünür oldukları da bir gerçek. Bununla birlikte, bugün bir kez daha yaşamı pahasına sokağa çıkan halk kitlelerini emperyalizmin, Siyonizmin, monarşinin destekçileri olarak göstermek tam da molla rejiminin arzuladığı sahte bir ikiliğin yaratılmasına hizmet ediyor.     

Molla rejimi de bu bahaneyle halkın meşru taleplerini kanla bastırarak çürümüş varlığını devam ettirme çabası içerisinde. Rejim ekonomik yaptırımların ve emperyalist ambargonun faturasını daha fazla kemer sıkma ve sosyal kesintilerle emekçi halka keserek sefaletin boyutlarını katlanılmaz bir düzeye yükseltiyor. Öte yandan Molla rejiminin bu iktisadi politikaları, İran’ın Çin emperyalizmine olan bağımlılığını daha da derinleştiriyor. Aynı zamanda, yolsuzluğa ve çürümeye batmış rejim temsilcileri ve etraflarındaki oligarşik kesimler, ikili döviz kuru, karaborsa ve devalüasyonlarla zenginliklerini katlayarak artırıyor. Dolayısıyla yaptırımların bedelini antiemperyalizm ve antisiyonizm söylemini dilinden düşürmeyen ülkenin egemen sınıfları değil emekçiler ve yoksul halk ödüyor.

Mollalar eylemcileri “dış güçlerin ajanı” olmakla suçlamaya devam ederken, “On İki Gün Savaşları” asıl ajanların nerede olduğunu ve rejimdeki çürümenin vardığı boyutu tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermişti. Siyonizm, ajanlaştırdığı rejim yöneticileri vasıtasıyla, Haziran 2025’te gerçekleştirdiği askeri operasyonlarda rejimin en tepe yöneticilerini aşağılayıcı biçimde katletmişti. Halkını ve kendi yöneticilerini dahi Siyonizmin ve emperyalizmin saldırılarından korumayı başaramayışı, molla rejiminin çürümüşlüğünün vardığı noktayı göstermesi açısından ibretlikti.

Tam da bu nedenle molla rejimi en büyük meşruiyet kaybını yaşadığı, tarihinin en zayıf döneminden geçiyor. Eylemlerin rejimin kalbi sayılan Tahran kapalı çarşısında başlaması, rejimin kaleleri sayılan Meşhed, Kum gibi kentlerde kitlesel seferberliklerin gerçekleşmesi, rejimin kendi sosyal tabanında da yaşadığı prestij kaybını gösteriyor.  

Bu sırada dünya solunun bir kesimi halen molla rejiminin antiemperyalist, “Direniş Ekseni”nin bir parçası olduğunu iddiasıyla bu çürümüş, kanlı diktatörlüğün yanında yer almaya, İran halkının meşru eylemlerine sessiz kalmaya devam ediyor. Molla rejimi yalnızca İran halklarına değil, aynı zamanda mezhepçi, ırkçı ve araçsallaştırıcı karşıdevrimci politikalarıyla bölge halklarına da zulmederek tarihin çöplüğüne gitmeyi çoktan hak etmiştir.

Çözüm geçmişte değil, geleceğin inşasında!

İran halkları bir kez daha kendi kaderini kendi ellerine almak, diktatörlük rejimine son vermek için sokaklarda. 2017’den bu yana gerçekleşen seferberliklerde binlerce kişi güvenlik güçleri tarafından katledilmiş olmasına rağmen, İran halkları ekonomik, sosyal ve demokratik haklarını kazanmak için yeniden siyaset sahnesinde. Bu sürecin en temel sorunu bir kez daha emekçilerin ve ezilen halkların taleplerini temsil edecek bir siyasi alternatifin bulunmuyor olması. İran halkları şu anda mevcut diktatörlük rejimiyle, 1979’da görkemli bir ayaklanmayla devirdiği Şah diktatörlüğünün yeniden tesisi arasında bir deli gömleğine sokulmaya çalışılıyor.

Şahçılar, emperyalizm ve Siyonizm İran halklarını yeniden boyunduruk altına almaktan başka hiçbir şey vaat etmiyor. İran halklarının meşru talepleri ancak, tıpkı 1979’un şuraları örneğinde olduğu gibi, kendi özörgütlenmelerini geliştirmeleri ve bu talepleri siyaset sahnesinde temsil edecek bir devrimci önderliğin inşasıyla gerçekleşebilir. Bu doğrultuda dünya solunun görevi, tüm egemen güçlerden bağımsız bir temelde, İran halkının mücadelesiyle dayanışmayı geliştirmek olmalıdır.

İşçi Demokrasisi Partisi

11 Ocak 2026

ترامب يعلن السيطرة على فنزويلا: لا للتدخل العسكري الأميركي!نُدين القصف واختطاف نيكولاس مادورو!

0

في أعقاب القصف الإجرامي الذي نفّذته حكومة دونالد ترامب اليمينية المتطرفة في 3 كانون الثاني/يناير، باستخدام المروحيات والطائرات المسيّرة، مستهدفةً منشآت عسكرية ومدنية في كراكاس وفي ولايات لا غوايرا وميراندا وأراغوا (ولا يزال عدد الضحايا مجهولًا)، وكذلك عقب الاختطاف المشين لرئيس الجمهورية نيكولاس مادورو وزوجته سيليا فلوريس، أعلن دونالد ترامب في مؤتمر صحفي أن الولايات المتحدة ستتولى السيطرة على فنزويلا إلى أجل غير مسمى.

وقال ترامب إن واشنطن ستدير البلاد إلى حين تحقيق “انتقال آمن وملائم ومعقول”، موضحًا أن البيت الأبيض هو من سيحدد توقيت هذا الانتقال وشروطه. وذهب إلى حدّ الإعلان أن حكومته ستتولى بنفسها إدارة هذا “الانتقال”. وخلال حديثه عن هذه المرحلة المزعومة، لم يأتِ ترامب على ذكر زعيم المعارضة غونثاليث أوروتيا، كما استبعد أيضًا اليمينية ماريا كورينا ماتشادو من هذا “الانتقال”.

وبعبارة أخرى، يكون ترامب قد خطا خطوة إضافية نحو تنفيذ تهديداته باحتلال فنزويلا. فمن خلال إعلانه السيطرة على البلاد بذريعة “إعادة بناء” صناعة النفط، أسقط نهائيًا قناع كذبة “مكافحة تهريب المخدرات”. بل وادّعى أن صناعة النفط “سُرقت” من الولايات المتحدة. وقال إن الشركات الأميركية ستتولى “إصلاح” البنية التحتية النفطية لإعادة تشغيلها، بما “يدرّ الأموال” على الولايات المتحدة. وهكذا، يتأكد مرة أخرى أن هدف ترامب هو إعادة استعمار فنزويلا، وإقامة شكل من أشكال نظام الوصاية أو الحماية، ونهب النفط بمساعدة الشركات الأميركية متعددة الجنسيات.

وفي الواقع، وبما أن “حكومة الانتقال” التي أعلنها ترامب لا وجود لها حتى الآن، فإنه يواصل التهديد بشنّ عمليات عسكرية جديدة وباحتلال مباشر.

في الوقت الراهن، أدانت الحكومة الفنزويلية، عبر نائبة الرئيس ديلسي رودريغيز، الهجوم واختطاف مادورو، ودعت إلى المقاومة، وذلك رغم إعلان ترامب سابقًا أن نائبة الرئيس “سلّمت نفسها”.

وفي إجاباته على أسئلة الصحفيين، قال ترامب إنهم “مستعدون لعملية ثانية”، وإنهم “لا يرون أي مشكلة في إرسال الجنود الأميركيين إلى الميدان”. لذلك، يتعيّن على شعوب العالم مواصلة توسيع التعبئة ضد محاولة ترامب احتلال فنزويلا والسيطرة عليها. فلا شيء قد حُسم بعد في فنزويلا.

ومنذ أيلول/سبتمبر، أصبحت فنزويلا هدفًا مباشرًا لتهديدات الإمبريالية الأميركية. ففي منطقة الكاريبي، جرى تنفيذ أكبر حشد عسكري منذ غزو بنما عام 1989. وخلال الأسابيع الأخيرة، توسعت العملية العسكرية التي أطلقت عليها الولايات المتحدة اسم “عملية رمح الجنوب” على نحو متسارع. وشملت هذه العملية أكثر من 20 قصفًا للسفن، ومقتل ما يزيد على 100 شخص، ومنع نقل النفط الفنزويلي، ومصادرة عدد من السفن.

إن ما يجري هو هجوم غير مسبوق تشنّه الولايات المتحدة، القوة الإمبريالية الرئيسية في العالم، ضد فنزويلا.

تهدف هذه السياسة العدوانية للإمبريالية الأميركية، بذريعة مكافحة تهريب المخدرات، إلى تعميق نهب الموارد الطبيعية للدول، وزيادة الاستغلال المفرط لشعوب العالم، وقمع التعبئة الجماهيرية التي تهزّ النظام الرأسمالي–الإمبريالي الغارق في أزمة عميقة.

وتأتي كل هذه الاعتداءات في إطار هجومٍ مضاد عالمي يقوده ترامب بهدف قلب الأزمة الاقتصادية والسياسية التي تعيشها الولايات المتحدة. وهذه الأزمة هي بدورها جزء من الأزمة العامة للرأسمالية الإمبريالية. ويسعى ترامب، كما يردّد في شعاره، إلى “جعل أميركا عظيمة مجددًا”، إلا أنه لم ينجح في ذلك حتى الآن. وقد تجسّد هذا النهج مؤخرًا في دعمه غير المشروط للمجرم نتنياهو وللتطهير العرقي الجاري في غزة وفي عموم فلسطين. ومع ذلك، لم يتمكن نتنياهو وترامب حتى الآن من إعلان النصر في فلسطين.

وبصفتنا معارضة يسارية لحكومة نيكولاس مادورو، ندين بشكل قاطع هذا الهجوم الإجرامي والجبان ضد الشعب الفنزويلي. إن حكومة مادورو تقود نظامًا قمعيًا وسلطويًا متستّرًا بخطاب “اشتراكي” زائف، وتضم مئات المعتقلين السياسيين، وتفرض على الشعب سياسات تقشف رأسمالية متوحشة، وأجورًا تجويعية، وخدمات عامة متدهورة. ومع ذلك، فإننا في الاتحاد الدولي للعمال – الأممية الرابعة، وفي قسمه الفنزويلي حزب الاشتراكية والحرية (PSL)، نؤكد أن من يحق له تقرير مصير الشعب الفنزويلي هو الشعب نفسه، لا الإمبريالية الأميركية الإبادية. ولذلك ندين هذا العدوان الإمبريالي، وكل هجوم عسكري جديد أو محاولة احتلال تستهدف فنزويلا.

ويدعو الاتحاد الدولي للعمال – الأممية الرابعة شعوب أميركا اللاتينية والعالم إلى التحرك لإدانة الهجوم على فنزويلا، واختطاف مادورو وزوجته سيليا فلوريس، والتهديدات الجديدة بالهجوم والاحتلال وفرض حكومة دمية من قبل الولايات المتحدة وشركاتها متعددة الجنسيات. وقد نُظّمت بالفعل مسيرات إدانة في نيويورك وواشنطن ومدن أميركية أخرى، وكذلك في مدن مختلفة في أوروبا وأميركا اللاتينية. كما أدان رئيس بلدية نيويورك الجديد، المسلم والاشتراكي مامداني، هجوم ترامب. وكتبت صحيفة نيويورك تايمز في افتتاحيتها بتاريخ 3 كانون الثاني/يناير 2026 أن “هجوم ترامب على فنزويلا غير قانوني وأحمق”.

نرفض دعم الرئيس الأرجنتيني اليميني المتطرف خافيير ميلي للتدخل العسكري الذي يقوده ترامب. وندعو رؤساء كولومبيا والبرازيل والمكسيك، بيترو ولولا وكلوديا شينباوم، الذين رفضوا تهديدات ترامب العدوانية، إلى إطلاق نداء لتعبئة قارية شاملة. ولم يصدر مثل هذا النداء حتى الآن. كما ندعو الأحزاب السياسية والنقابات والمنظمات الطلابية ومنظمات النساء وLGBTI+ التي تعرّف نفسها بأنها ديمقراطية ومعادية للإمبريالية، إلى تنظيم تحركات موحدة في الشوارع وأمام السفارات أو القنصليات الأميركية في كل بلد.

لا للتدخل العسكري لترامب والإمبريالية في فنزويلا!
أوقفوا القصف الإجرامي في فنزويلا وفي المحيط الهادئ والكاريبي!
ندين اختطاف نيكولاس مادورو!
ترامب، اخرج من فنزويلا ومن أميركا اللاتينية!

الاتحاد الدولي للعمال – الأممية الرابعة

Afişlerle örtülen enkaz, Antakya’nın gerçeğini gizleyemez

0

Cumhurbaşkanı’nın Antakya’yı ziyaret edeceği açıklanır açıklanmaz, yetkililer kentin gerçeklerini afişlerle, brandalarla gizleme telaşına kapıldı. Ama bu telaşın hepsi Antakya’nın yaralarını sarmak için değil, yaraları görünmez kılmak içindi. Antakya’nın yaralarını sarmaya, insanlara güvenli bir yaşam kurmaya ya da yıkımın sorumluluğuyla yüzleşmeye yönelik değildi. Enkaz kaldırılmadı, acılar hafiflemedi, sorumlular yargılanmadı, güvencesizlik sona ermedi; yalnızca yıkımın üzeri renkli görsellerle kapatıldı. Antakya, bir kez daha yaşadığı felaketle değil, iktidarın göstermek istediği görüntüyle temsil edilmeye çalışıldı. Günler boyunca koca bir şehir afişlerle donatıldı. Enkazın önü brandalarla kapatıldı. Yıkımın üstü örtülmeye çalışıldı. Medya gerçekleri görmesin, yayınlamasın diye Antakya’nın gerçeği izole edilmek istendi.

Bu bir beceriksizlik değil.

Bu bilinçli bir tercihtir.

Ve bu tercih politiktir.

Ziyaret öncesi kurulan sahnede Antakya’nın gerçekliği yoktu. Enkaz kadraj dışına itildi, kameralar afişlerin önüne yerleştirildi. Medya, bu sürecin aktif bir parçası oldu. Kentin yaşadığı yıkımı göstermek yerine, iktidarın görmek istediği görüntüyü servis etti. Sorular sorulmadı, mikrofonlar enkazın başına uzatılmadı; barınamayanların, göç etmek zorunda kalanların, hâlâ güvende olmayanların sesi duyulmadı. Medya, kamunun haber alma hakkını değil, iktidarın görüntü ihtiyacını önceledi. Bu suskunluk bireysel bir tercihten değil, iktidarla kurulan yapısal ilişkiden kaynaklandı. Ve bu ilişki, Antakya’nın gerçeğini bir kez daha görünmez kılmanın aracına dönüştü.

Buradan konuşuyorum. Antakya’nın içinden. Bu sokaklarda yürüyen, bu şehirde sevdiklerini toprağa veren, hâlâ aynı korkuyla uyanan bir yerden. Konteyner kentleri brandayla kapatarak, yıkımın en derin yaşandığı kent merkezini afişlerle donatarak hayat normale dönmüyor. Yeni yapılan binaların dayanıklılığından bile şüphe ederken afiş asınca evimiz olmuyor. Kentin genelinde hâlâ güvensizlik kol gezerken afiş asınca güvende hissetmiyoruz. Ya da bir günlüğüne tüm yetkililer sahaya inince 6 Şubat ve devamındaki günlerde terk edildiğimizi unutmuyoruz.

Antakya’da enkaz hâlâ duruyor. Beton da duruyor, acı da. Ama asıl ağır olan, görünmeyen enkaz. Güvensizlik duruyor. Yoksulluk duruyor. Belirsizlik duruyor. İnsanlar hâlâ barınma sorunu yaşıyor. Hâlâ göç etmek zorunda kalanlar var. Çocuklar travmayla büyüyor, yaşlılar yalnız bırakılıyor. Bunların hiçbiri süslü görsellerde, renkli afişlerde yer almıyor.

Bu yıkım bir gecede olmadı. Bu enkazın altında yılların ihmali var. Denetlenmeyen yapılar var. Bilim insanlarının uyarılarına rağmen sürdürülen bir yapılaşma düzeni var. Rant uğruna verilen imar izinleri var. “Bir şey olmaz” denilerek ertelenen sorumluluklar var. Bugün afişlerle kapatılmak istenen tam olarak bu: Bu yıkımın politik sorumluluğu.

Bu bir kader değil.

Bu, bilinçli alınmış kararların sonucudur.

Merkezi yönetimin, yerel yönetimlerin, denetim mekanizmalarının ve müteahhitlik sisteminin bu tabloda çok büyük payı var. Ama bu pay konuşulmuyor. Hesap sorulmuyor. Yüzleşmek yerine görüntü düzeltiliyor. Enkaz gözümüzün önünde dururken “normalleşme” sahnesi kuruluyor. Bu, Antakya’ya yapılan yeni bir haksızlıktır.

Biz dekorla avutulacak bir halk değiliz. Acımız bir vitrin malzemesi değildir. Yasımızı bile tutamamışken, adalet yerini bulmamışken, sorumlular hâlâ cezalandırılmazken, insanlar hâlâ güvensiz koşullarda yaşarken sahte afişler asmak gerçeği değiştirmiyor. Sadece gerçeğin üstünü örtüyor.

Dünyanın en büyük afişini de assalar, yarattıkları bu enkazı kapatamazlar. Çünkü bu enkaz sadece yıkılan binalar değil. Bu enkaz, insanların yönetenlere olan güveninin yıkılmasıdır. Bu enkaz, insanca yaşama hakkının ertelenmesidir. Bu enkaz, cevapsız bırakılan soruların ağırlığıdır. Bu enkaz, devletin afetlere hazırlıksız olduğunun en büyük kanıtıdır. Bu enkaz, rant odaklı politikaların en büyük mezar alanıdır.

Biz ne istiyoruz?

Güvenli konut istiyoruz.

Şeffaflık istiyoruz.

Bu yıkımın hesabının sorulmasını istiyoruz.

Güvenli bir şehir istiyoruz. 

Demografik yapının bozulmamasını, bilakis korunmasını istiyoruz.

Antakya’yla ilgili kararların masa başında değil, bu şehirde yaşayanlarla birlikte alınmasını istiyoruz.

Süslü afişler değil, gerçek çözümler istiyoruz.

Antakya sahte afişlerle ayağa kalkmaz. Bu şehir makyajla iyileşmez. Antakya ancak gerçeklerle yüzleşildiğinde, sorumluluk alındığında, adalet sağlandığında toparlanır. 

Biz kabul etmiyoruz.

Unutmuyoruz.

Normalleşmiş gibi yapmıyoruz.

Afişlerle örtülen enkaz, Antakya’nın gerçeğini gizleyemez.

Ve herkes duyana kadar bu gerçeği yazmaya devam edeceğiz.

Yoksulluk, çocuk işçiliği, okul terkleri: 2025’te Türkiye’nin çocukları

0

2025 yılı, Türkiye’de çocuk hakları alanındaki ağır ve yapısal sorunların devam ettiği bir dönem oldu. Özellikle deprem bölgesindeki çocuklar, çocuk işçiliği ve artan çocuk yoksulluğu gibi başlıklarda tablo endişe verici düzeyde… Yayımlanan raporlar, çocukların yaşam hakkından eğitime erişimine kadar birçok alanda ciddi ihlallerle karşı karşıya kaldığını gösteriyor. Ülke, 2025 boyunca derinleşen ekonomik kriz, güvencesiz çalışma koşulları ve yetersiz kamu hizmetlerinin gölgesinde, en temel insan haklarından mahrum bırakılan çocukların acı tablosuna tanıklık etti. Çocuk işçiliği, yaşam hakkı ihlalleri, yoksulluk ve eğitim terkleri gibi pek çok alanda endişe verici artışlar yaşanırken, meslek örgütlerinin ve sendikaların açıkladığı sayısal veriler durumun vahametini gözler önüne seriyor.

6 Şubat depremlerinin üzerinden geçen neredeyse üçüncü yılda, depremden etkilenen 11 ildeki çocukların yaşam koşulları ve haklarına erişimi en kritik sorunlardan biri olmaya devam etti. Bölgede psikososyal destek hizmetlerinin yetersizliği ve çocuk dostu güvenli alanların sınırlı kalması, çocukların deprem travmasını atlatmasını zorlaştırdı. Kalıcı konutların gecikmesi, konteyner kentlerdeki eğitim olanaklarının kısıtlılığı ve öğretmen açıkları nedeniyle binlerce çocuk, nitelikli eğitim hakkından mahrum kaldı. Okul terk oranlarında bölgede artış gözlemlendi. Hijyen, sağlık ve güvenlik standartlarına uygun barınma koşullarına erişimdeki zorluklar, özellikle kış aylarında çocuk sağlığını tehdit etti.

2025 yılında çocuk işçiliği, özellikle Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) programı üzerinden yaşanan ölümlü iş kazaları ve sömürü iddiaları nedeniyle gündemin merkezine oturdu. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi verileri, durumun vahametini gözler önüne serdi. Son bir yılda tespit edilebildiği kadarıyla 91 çocuk işçi yaşamını yitirirken, bunlardan 17’sini MESEM’e kayıtlı çocuklar oluşturmakta. Bu ölümlerin ana nedenlerinin başında denetimsizlik geliyor. MESEM programı; mesleki eğitim adı altında çocukları güvencesiz, düşük ücretlerle ve ağır sanayi başta olmak üzere birçok sektörde çalışmaya zorladığı için eleştirildi. Yapılan açıklamalarda, bu uygulamanın çocukları erken yaşta işgücüne iterek eğitim haklarını gasp ettiği ve onları iş kazalarına açık hale getirdiği vurgulandı. Milli Eğitim Bakanlığı’na (MEB) bağlı bu merkezlerin, ucuz işgücü talebiyle birleşerek çocuk işçiliğinin “yasal” bir kılıfı haline gelme riski taşıdığı belirtiliyor. Ekonomik zorluklar, çocukları okul sıralarından alıp tehlikeli atölyelere, tarlalara ve sanayi tesislerine itmeye devam ediyor. İSİG Meclisi verilerine göre, ölümlerin dağılımında dikkat çekici bir değişim yaşandı: Geleneksel olarak tarımda yoğunlaşan çocuk işçi ölümleri, son dönemde kent merkezlerine ve sanayi sektörüne kaydı. Hayatını kaybeden çocukların sektörlere göre dağılımı şöyle: tarımda 20 çocuk, sanayide 19 çocuk, inşaatta 17 çocuk.

Çocuk yoksulluğu daha da derinleşiyor

Ekonomik kriz, çocuk yoksulluğunun derinleşmesine yol açarak, çocukların en temel haklarına erişimini doğrudan engelledi. Milyonlarca çocuk yetersiz beslenme riskiyle karşı karşıya kalırken, geçim mücadelesi veren aileler, çocuklarını okula göndermek yerine eve destek olması için merdiven altı atölyelerde çalışmaya yönlendirdi. Bu durum, özellikle ortaöğretimde okul terklerinin artışına neden olarak, eğitim hakkının önündeki en büyük engel haline geldi. Derinleşen ekonomik kriz, ailelerin çocukların en temel haklarından fedakârlık ederek geçim mücadelesini sürdürmesine yol açarak, çocuk yoksulluğunu eğitim hakkı ihlallerinin temel kaynağı haline getirdi. TÜİK verilerine göre Türkiye’deki çocukların yüzde 31,3’ü yoksulluk sınırının altında yaşarken, medyan gelir ölçütü kullanıldığında bu oran yüzde 42,4’e kadar yükseliyor. Bebeklerde yoksulluk oranı ise yüzde 41,4 ile en yüksek seviyede. Derin Yoksulluk Ağı’nın raporları, çocukların beslenme ve giyim gibi temel ihtiyaçlara erişimde ciddi zorluklar yaşadığını sürekli olarak gündeme getiriyor. Eğitim-İş Sendikası’nın raporuna göre, 2023-2024 döneminde 612 bin çocuk zorunlu eğitim dışında kaldı. Yoksulluk nedeniyle yaşanan okul terklerinin sonucu olarak, çocuk işçi sayısı 2022’de 619 binden 2024’te 869 bine yükseldi. Ortaöğretimde her 10 çocuktan biri eğitim alamazken, ortaöğretim tamamlama oranı yüzde 77,9’da kaldı.

Çocukların yaşam hakkı ihlalleri alarm verici boyutta

Çocukların yaşam hakkı ihlalleri sadece iş cinayetleriyle sınırlı kalmayıp; yetersiz kamu hizmetleri, denetimsizlik ve güvencesiz yaşam koşulları nedeniyle de alarm verici boyutlara ulaştı. Yılın ilk aylarında medyaya yansıyan ve FİSA Çocuk Hakları Merkezi’nin raporladığı veriler, yüzlerce çocuğun çeşitli nedenlerle hayatını kaybettiğini gösterdi. Bu ölümlerin büyük bir kısmı, kamu hizmetlerindeki (sağlık, eğitim, denetim) ihmaller ve pozitif koruma yükümlülüğünün yerine getirilmemesinden kaynaklandı. Yaşam hakkına yönelik en büyük tehditler arasında trafik kazaları, yangınlar, boğulmalar ve bireysel silahlanma sonucu yaşanan ölümlerin yanı sıra şiddet ve istismar olayları da yer aldı. FİSA Çocuk Hakları Merkezi’nin medya taramasına göre, 2025 yılının ilk 8 ayında (Ocak-Ağustos) en az 622 çocuk yaşamını yitirdi (ilk 5 ayda 365, Haziran-Ağustos’ta 257 çocuk.) En az 212 çocuk, kamu hizmetlerindeki ihmaller ve pozitif yükümlülüğün yerine getirilmemesi sonucu hayatını kaybetti. Bu çocuklardan 53’ü yangınlarda yaşamını yitirdi. Özellikle Bolu’da bir otelde çıkan yangın gibi olaylar, denetim eksikliği ve güvencesiz hizmet koşullarının yıkıcı sonuçlarını gözler önüne serdi. Barajlar ve sulama kanallarında en az 26 çocuk boğuldu. Sağlık hizmeti alırken 27 çocuk, eğitim hizmeti alırken ise 14 çocuk hayatını kaybetti.

Çocukların hak öznesi olarak kabul edilmesi ve haklarının korunması için daha güçlü bir toplumsal ve siyasal irade sergilenmesi esastır. Bu bağlamda, devletin çocuk işçiliğini yasaklayan, yoksulluğu ortadan kaldıran ve çocukların güvenli bir ortamda yaşama ve nitelikli eğitim alma hakkını koşulsuz sağlayan politikaları ivedilikle hayata geçirmesi için mücadelenin yükseltilmesi, kaybedilen her bir can ve çalınan her bir çocukluk için ertelenemez bir zorunluluktur.

Halep’te hükümetin askeri operasyonları derhal son bulmalı, Suriye halklarının demokratik hakları koşulsuz biçimde tanınmalıdır!

0

Şam hükümeti ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında süregelen müzakerelerin başarısızlığa uğramasının ardından Halep bir kez daha askeri çatışmaların merkezine dönüştü. Müzakerelerin 4 Ocak’ta sonuçsuz kalmasının hemen sonrasında Şam hükümeti Halep’in Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerini operasyon bölgesi ilan etti. Kürtlerin çoğunlukta olduğu ve SDG ile bağlantılı Asayiş tarafından kontrol edilen bu mahalleler bir süredir merkezi yönetimin ablukası altındaydı. Hükümetin operasyon ilanının ardından ise ondan fazla sivil hayatını kaybederken on binlerce kişi de evlerini terk etmeye zorlandı.

Son günlerde Halep’te yükselen askeri tırmanışın arkasında, Şara hükümeti ve SDG arasında imzalanan ve hayata geçmeyen 10 Mart Anlaşması’nın zayıf, kırılgan niteliği yatıyor. Aslında bu anlaşma imzalandığı anda başarısızlığa mahkûm bir temelde doğdu. Çünkü bu anlaşma özünde Kuzey ve Doğu Suriye’de Kürtlerin ve Arapların demokratik haklarını ve güvenliğini güvence altına almak için imzalanmadı. Aksine, SDG ile geçiş hükümetinin kısa vadeli çıkarlarını koruyan bir örtü işlevi gördü. Dahası, başta Amerikan emperyalizmi ve Türkiye olmak üzere, dış güçlerin nüfuz paylaşımını halkların demokratik hakları pahasına tahkim etmek bağlamında şekillendi.

Bu bağlamda Şeyh Maksud Mahallesi, taraflar arasında mesaj alışverişi için ideal bir alana dönüştü. SDG son açıklamasında mahalledeki Asayiş güçleriyle ilişkisini reddederken, Suriye devriminin başlangıcından bu yana Esad rejimine en çok karşı çıkan ve direnen mahallelerden biri olan bu mahalle, Şam yönetimi tarafından, havuç ve sopa politikasıyla SDG’yi 10 Mart Anlaşması’nı uygulamaya zorlamak için bir baskı aracı olarak kullanılıyor.

Öte yandan bu süreçte Türkiye’nin rolü de göz ardı edilemez. Son dönemde Dışişleri Bakanı Fidan’ın Şam’a yaptığı ziyaret ve 10 Mart Anlaşması’na ilişkin açıklamaları Türkiye’nin müdahalesini daha da görünür hâle getirdi. Türkiye’de Kürt siyasi hareketiyle müzakere sürecinin Suriye’deki gelişmelere ne denli bağlı olduğu ve Tek Adam rejiminin Kuzey ve Doğu Suriye’de özerk bir Kürt yönetiminin kurulmasından duyduğu kaygı ortadadır. Bu nedenle, SDG’yi müzakere masasına oturmaya ve taleplerinin çıtasını düşürmeye zorlayarak bu anlaşmada temel bir rol oynamaya çalışmaktadır.

Kürtlerin, Arapların ve Suriye halklarının şu anda Halep’te sürmekte olan çatışmalardan hiçbir çıkarı yoktur. Bu çatışmalar, Esad rejiminden miras kalan ırkçı ve mezhepçi bölünmeleri yeniden üretmektedir. Bu bağlamda, öncelikle Şam hükümeti, Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerine dönük başlattığı askeri operasyonları durdurmalı ve bu mahallelere dönük uyguladığı ablukaya son vermelidir. Kürt halkının ulusal ve demokratik hakları herhangi bir pazarlık konusu yapılmadan tanınmalıdır.

Buna karşılık, SDG’nin kısa vadeli çıkarlara, bölgesel ve küresel güç dengelerine dayanan politikalara değil Kürtlerin, Suriye ve tüm bölge halklarının barış içinde bir arada yaşamaya dayalı uzun vadeli çıkarlarına göre hareket etmesi bir zorunluluktur. Emperyalizmin, Siyonizmin ve bölgesel güçlerin Suriye’ye müdahalesi de ancak halkların demokratik ve sosyal haklarının tanınması ve güçlendirilmesiyle engellenebilir. Bu nedenle, Suriye’de halkların demokratik haklarının güvence altına alınmasıyla dış müdahalelere karşı mücadele kopmaz bir biçimde birbirine bağlı hale gelmiştir. “Tüm demokratik hak ve özgürlüklerin garanti altına alınabilmesi için, Bağımsız ve Egemen bir Kurucu Meclis” talebi çerçevesinde yürütülecek mücadele, güncel ve merkezi önemini korumaya devam etmektedir.

İDP’den “2026 yılına merhaba” etkinliği

0

İşçi Demokrasisi Partisi’nin (İDP) geleneksel yılbaşı etkinliği, bu sene 3 Ocak tarihinde Taksim’de gerçekleşti. İDP’nin 5 Ocak 2014’teki parti girişimi ilanı vd. önemli tarihsel dönemeçlerinin de anıldığı etkinlik, partinin 2025 yılında gerçekleştirdiği faaliyetleri özetleyen bir sinevizyon gösterimi ile başladı. Gösterimde 19 Mart seferberliğinden grev ve direnişlere, Filistin’le dayanışma eylemlerinden kadın mücadelesine geçtiğimiz yıla damga vuran mücadeleler de yer aldı.

Konuşmalarla devam eden etkinlikte ilk sözü İDP Genel Başkanı Oktay Çelik aldı. İDP’nin geride bıraktığı 10 yılın yanı sıra İşçi Cephesi geleneğinin 45 yılını da hatırlatan Çelik, içinden geçtiğimiz süreçte örgütlü ve birleşik mücadelenin önemine değindi. Konuşmasına Venezuela’ya yönelik ABD müdahalesini reddederek başlayan Çelik, bu müdahalenin aşılamayan küresel ekonomik krizin bir sonucu olduğunu ve dünya emperyalizminin derin bir hegemonya krizi içinde olduğu ifade etti. Konuşmasının devamında, Türkiye’de 19 Mart süreci, Öcalan açılımı ve Şimşek programının rejimin ömrünü ve geleceğini belirleyeceğine dikkat çekerken, tüm emekçilerin ve ezilenlerin emeği ve özgürlükleri için mücadeleleri birleştirme gerekliliğini vurguladı ve “birleşmezsek, hep birlikte kaybederiz” dedi.

Sonrasında söz, direnişlerini kazanımla tamamlayan Özel Okmeydanı Hastanesi işçilerindeydi. 51 günlük mücadelenin panoramasını çizen işçiler sınıf dayanışmasının önemini vurguladı. İşçiler adına söz alan konuşmacılar, direnişlerinde yanlarında olan tüm kurumlara teşekkürlerini ilettiler.

Devamında söz alan Kadın Dayanışması ve Zırhlı Tren üyesi konuşmacılar kadın ve gençlik mücadelesindeki deneyimlerini aktardılar ve rejimin birçok alanda haklarımızı, hayatlarımızı kısıtlayan politikalarına karşı bir arada durmanın önemini vurguladılar. 19 Mart seferberliğinde Balıkesir’de sokakta ve polis şiddeti karşısında adliyelerde mücadele eden avukatlar adına alınan sözlerde de aynı şekilde örgütlülük ve dayanışma vurgulandı. Devamında söz alan İDP üyesi metal işçisi geçtiğimiz yılda işçi mücadelesinin öne çıkan başlıklarını özetlerken sınıf çalışması içerisinde sabrın, örgütlülüğün ve mücadeleleri birleştirmenin önemini ifade etti. İDP üyesi emekli bir tekstil işçisi ise aldığı sözde emeklilerin mahkum edildiği sefalete dikkat çekti.

Etkinlikte İDP’nin enternasyonal devrimci mücadelesine dair de sözler alındı. Bu bağlamda, Filistinli yoldaşımız konuşmasında Filistin direnişi ile tutarlı bir dayanışmanın nasıl örgütlenmesi gerektiğinden bahsetti ve İDP ile onun dünya partisi İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Küresel Sumud Filosu’nun örgütlenmesinde aldığı rolün önemi üzerinde durdu. Ardından söz alan Lübnanlı yoldaşımız ise Suriye’de son bir yılda yaşanan gelişmeleri, devrimci olasılıklar üzerine katkıları ile Suriye’ye dair bir mücadele inşası perspektifini tüm katılımcılarla paylaştı. Konuşmaların ardından düzenlenen bilgi yarışmasında ise 2025’te öne çıkan kimi olay ve deneyimler mizahi bir şekilde ele alındı.

İstanbul, Balıkesir, Manisa ve Kocaeli’den davetlilerin katıldığı etkinlik, 2026 yılının dayanışmayla, mücadeleyle örülmesi ve kazanımlarla sonuçlanması temennisiyle tamamlandı.

CHP’nin yeni programı: “Aynı nehirde iki kez yıkanmak”

0

Özgür Özel’in genel başkanlığında CHP bir değişim ve dinamizm süreci yaşıyor. Bu değişim ve dinamizm sürecinin iç ve dış nedenleri var. En önemli neden, CHP’nin AKP karşısında en önemli iktidar adayı parti haline gelmesi. 2024 yerel seçim zaferi bu iktidar adaylığını perçinledi. Son iki yıldır kamuoyu yoklamalarında CHP ya birinci ya da AKP ile başa baş parti olarak görünüyor. Daha da önemlisi iki dönem İstanbul’u kazanan İmamoğlu’nun cumhurbaşkanlığını da kazanabilecek aday olarak öne çıkması. Bunlar CHP’ye değişim ve dinamizm rüzgârı getiren unsurların başında geliyor.

Nitekim iktidar da tabloyu böyle okumakta. İmamoğlu dahil birçok CHP’li belediye başkanı tutuklandı. CHP’li çeşitli belediyelere kayyum atandı. CHP kongreleri iptal edildi, davalar açıldı. CHP’nin kapatılması zikredildi. CHP’ye yönelik siyasi operasyonlar bu minvalde artarak devam ediyor. Lakin bütün bunlar CHP’yi paralize etmedi. Tersine parti daha da kenetlendi. İktidar adayı parti olma hüviyeti daha da güçlendi. İmamoğlu’nun yokluğunda Özgür Özel öne çıktı. Bir anlamda iktidarın hesabı şu ana kadar tutmadı.

CHP’nin iktidar adayı haline gelmesinde esas belirleyici unsur kendi programı ve performansı olmaktan öte iktidarın başarısızlığıydı. İktidarın başta ekonomi olmak üzere zayıf karnesi CHP’nin yerel seçimlerdeki başarısının anahtarıydı. İktidarın başarısızlığı CHP’ye bir şans sundu. CHP bu nedenle yerel yönetimlerde başarılı bir performans ortaya koyarak iktidar adaylığını daha da güçlendirmek istedi. İktidar tam da siyasi operasyonlarla bunun önünü kesmeye yöneldi.

CHP’nin son program ve tüzük kongresi de iktidar adaylığına uygun bir yeniden yapılanma anlamına gelmekte. Yerel seçimlerde sonuç üretmiş Kent Uzlaşısı politikası Kürt siyasi hareketiyle seçim ortaklığını ifade etmekteydi. Bu politika, doğası gereği hem bir işbirliğiydi hem de Kürt siyasetinin talep ve duyarlılıklarını dikkate almaktaydı. CHP’nin “Güçlü Yurttaş, Güvenli Gelecek, Kazanan Türkiye” isimli yenilenmiş parti programında özellikle “Demokrasi için Ayrımcılıkla Mücadele ve Çoğulculuk” ve “Yerellik ve Yerinden Yönetim” gibi başlıklar Kent Uzlaşısı’ndaki işbirliğine programatik bir çerçeve kazandırma çabası olarak görülmeli.

İktidar adayı olarak CHP’nin her kesimden oy alabilmesi gerekiyor. Kürt oyları ise her kesim için son derece değerli durumda. CHP de Kürt oylarını kazanmak için parti programında böyle bir açılım yapmış görünüyor. Lakin başta AKP olmak üzere konu söz vermek olduğunda kimse diğerinden aşağı kalmıyor. “Terörsüz Türkiye” sürecinde Devlet Bahçeli’nin çıtayı “sözle” taşıdığı nokta bu duruma bir örnek. Ama mesele icraata geldiğinde sözler unutuluyor. Süreç adına komisyona sunulan raporlar ortada. Zarfa değil mazrufa bakmak gerekiyor. Değişim mi? Herakleitos’un dediği gibi “değişmeyen tek şey değişimdir.” Değişim hep oluyor. Önemli olan değişimin yönü ve nedeni.

Lgbti+ların örgütlenme özgürlüğü engellenemez!

0
Fotoğraf: Serra Akcan / csgorselarsiv.org

Geçtiğimiz günlerde İzmir 3. Asliye Mahkemesi, Genç LGBTİ+ Derneği’nin kapatılmasında karar kıldı. Derneğin sosyal medya hesaplarında geriye dönük yapılan taramalar sonucu 5 ayrı paylaşım “müstehcen” olduğu gerekçesiyle İzmir Cumhuriyet Başsavcılığına ihbar edilmiş ve savcılık tarafından kapatma davası açılmıştı. Mahkeme, “söz konusu paylaşımların birçok kişi tarafından görüntülenerek geniş kitlelere ulaştığı, bu paylaşımlar ile toplumunun bireylerini lezbiyen, gay, biseksüel, travesti veya transseksüelliğe özendirici ve teşvik edici davranışlara yönlendirebileceği; söz konusu paylaşımların toplumun ahlaki değerlerine ve T.C. Anayasasının 41. Maddesine uygun olmadığı” gibi uydurma gerekçelerle derneğin kapatılması kararını aldı.

Bizler biliyoruz ki bu hukuksuz karar, türünün ilk örneği değil. Hacettepe’de ve Boğaziçi’nde lgbti+ öğrenci kulüplerini kapatarak örgütlenme özgürlüğümüzü engelleyenler, Yıldız Tar’ı aylarca hapsedenler, Onur Yürüyüşleri ve 8 Mart, 25 Kasım eylemlerinde bayraklarımızı suç unsuru sayanlar bulunduğumuz her alana bütün gücüyle saldırmakta.

Bornova Sokak’ta trans kadınların evlerini mühürleyen, cezaevlerinde lgbti+ları ölüme sürükleyen rejim elbette ki örgütlü mücadelemizden korkuyor ve bunun önüne geçmek için her türlü yolu arıyor. Rejim “aile yılı” safsatasıyla kadınları eve hapsetmeye çalışırken lgbti+ları kriminalize etmekte ve toplumsal bir nefret unsuruna dönüştürmekte. Doğum oranlarını yükseltmek ve kadınları kontrol etmek, kadınların emeğine çökmek için bütün dizginleri elinde tutmak isteyen rejim “toplumsal cinsiyet” kelimesini dahi kendisine bir tehdit olarak görüyor.

Aslında rejim bizleri kendisine birer tehdit olarak görmekte pek de haksız sayılmaz. Kadın ve lgbti+ların ekonomik ve demokratik talepleri için örgütlenip mücadele etmeleri, kendisini patriyarkal kapitalizm içerisinde kuran Tek Adam rejimi için oldukça büyük bir tehdit. Bizler de bunu bildiğimiz için diyoruz ki; alışın, buradayız, gitmiyoruz! Lgbti+lar ve kadınlar olarak ne haklarımızdan ne de hayatlarımızdan vazgeçiyoruz.

Konfederasyonların asgari cüreti ne olmalı?

0

Hükümet ve patronlar el ele Şimşek programının yıkıcı etkisini büyütüp ülkenin büyük bir çoğunluğunu sefalette eşitleme konusunda kararlı adımlarla ilerliyor.

“Bu kötü gidişi durdurmak için sendikalar genel grev yapmalıdır,” diyerek haklı tepkilerini ifade edenlere karşı sendikal konfederasyonlar “Türkiye’de genel grev yasak”, “Hükümetin baskısı üzerimizde” gibi bahanelerin arkasına saklanabiliyorlar. Peki buna karşı yapılabilecek hiçbir şey yok mu? Eldeki güç çerçevesinde konfederasyonlar, yapabileceğinin en büyüğü ile değil de asgari cüretiyle bile hareket etse bir şeyler değişebilir mi? Sormaya çalıştığımız soru bu.

Türkiye’de asgari ücret işveren, hükümet ve en büyük işçi konfederasyonunun beşer temsilcisi tarafından oluşturulan Asgari Ücret Tespit Komisyonu tarafından belirleniyor. Hükümet ve işverenlerin daima el ele kol kola olduğunu bildiğimiz üzere bu komisyonun yapısı son derecede patron yanlısı.

Komisyonda yer alma hakkına sahip olan Türk-İş, yapısı değişene dek komisyonda yer almayacağını ifade edip toplantılara katılmadı. Bu kadarcık adımla bile komisyonun meşruiyetinin sarsıldığını kavrayan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Işıkhan, Hak-İş ve Türk-İş’i ziyaret edip asgari ücret masasını buralarda da kurduğunu iddia etti. Öte yandan Bakan görüş almak adına dahi DİSK’in kapısını çalmadı.

Türk-İş’in asgari ücrete dair başlattığı pasif “direniş”in yanı sıra Hak-İş Genel Başkanı Mahmut Arslan, Bakanın ziyaretinin olumlu geçtiğini söyleyecek kadar eli yükseltti. Öte yandan DİSK ise bu süreç içerisinde “Gelirde, vergide adalet, insanca yaşam” diyerek genel merkez yönetim kurulu ile İstanbul’dan Ankara’ya bir yürüyüş başlattı.

Bunlar konfederasyon bürokrasilerinin üzerindeki ağır işçi basıncını gösteriyor. Türk-İş dahi imzayı atıp geçemeyecek kadar tabanından korkuyor. Açık bir hükümet destekçisi Hak-İş yönetimi ise ona söylenenleri ancak yuvarlak laflarla ifade edip sorumluluğu üzerinden atmaya çalışıyor. DİSK ise İstanbul’dan Ankara’ya taşınmadan önce yolu yürüyerek tatbik edip haklı bir sloganın etrafında hareket eder görüntüsünün ardına gizleniyor.

Peki eldeki imkânlar dahilinde yapılabileceklerin sınırı gerçekten bunlar mı? Bizce hayır. Bugün başta Türk-İş olmak üzere konfederasyonlar yalnızca ellerindeki güçle, mevcut sınırlı demokratik haklarını kullanarak harekete geçseler dahi asgari ücret çok daha iyi bir seviyeye çıkar! Gücümüzün farkına varalım. Konfederasyonlar asgari ücret belirlenene kadar Çalışma Bakanlığının önünde süreci takip edeceklerini ifade eden eylemlere dair çağrılarda bulunsalar; kendi işyeri temsilcileri, uzmanları ve yönetimleri ile çıkıp yalnızca burada oturup “Açıklanacak rakamı bekliyoruz” deseler dahi daha iyi bir asgari ücret açıklanırdı.

Bugün insanca bir asgari ücret, insanca bir emekli maaşı, ücretlere enflasyon oranında zam, vergi adaleti ve kıdem tazminatı tavanında düzenleme talepleri işçi sınıfının tamamının gündeminde olan mücadele başlıkları. Bu talepler etrafında yalnızca bir iki sendikanın çabasıyla dahi Gebze Meydanları dolabildiyse, konfederasyonları asgari cürete zorlayıp bu talepleri ifade eden birleşik bir eylem programını sağlamak, insan onuruna yaraşır bir ücret ve yaşam koşullarının kurulması için güçlü bir başlangıç olmaya yeter.

Süreç rölantide, gözler Suriye’de

0

Hükümet ile Kürt siyasi hareketi arasında yürüyen süreç tıkandı ama sona ermiş değil. Daha ziyade her adımın Suriye sahasındaki güçler denklemine endekslendiği ve sürecin içerdiği diğer tüm başlıkların ikincilleştiği bir uğraktayız.

Ortak raporun yazımı için meclis komisyonunun önüne iki ay gibi uzunca bir süre koyulmuş olması da iktidar kanadındaki “bekleyelim, görelim” tutumunun ağırlık kazandığını gösteriyor.

Siyasi partilerin komisyona sunduğu raporların da tekrar gün yüzüne çıkardığı gibi olağan koşullarda uzlaştırılması mümkün olmayan “terörün tasfiyesi yoluyla güvenliğin tesisi” ve “barış yoluyla demokratikleşmenin inşası” şeklinde özetlenebilecek iki zıt perspektif varlığını muhafaza ediyor. Fakat Suriye’deki anlaşmazlık sulh ile çözülürse masanın iki tarafı da pragmatik davranarak bir orta yol bulmakta zorlanmayacaktır.

Gelgelelim, bu topraklarda bir asrı aşkın süredir devam eden ulusal sorunun Kürt halkının hak ve özgürlükleri tam bir güvence altına alınmadan çözülemeyeceği de mevcut sürecin böyle bir çözüme hizmet etmekten uzak olduğu gerçeği de kendini farklı olaylarda açığa vuruyor.

İktidar sözcülerince Suriye Kürtleri her fırsatta parmak sallanarak tehdit ediliyor. En ufak statü ihtimali hararetle reddediliyor. Bir yandan ABD emperyalizminin dümen suyunda yol alınıp Şara hükümeti ile İsrail’in arasını hoş tutmaya mesai harcanırken öte yandan Suriye Kürtleri İsrail’in paralı askeri ilan edilerek şeytanlaştırılıyor. Bir yandan Şam ile SDG arasında görüşmeler sürerken öte yandan ne hikmetse Halep’teki Kürt mahallelerini hedef alan saldırılar bir türlü son bulmuyor. Demek ki bırakalım demokratikleşmeyi, kalıcı bir barış için ve hatta ciddi bir müzakere için dahi terk edilmesi gereken siyaset halen hem sınırlar dahilinde hem sınır ötesinde devrede: “Kürt anasını görmesin.”

Halbuki Kürt sorununun ortaya çıkışı ve derinleşmesi en başta Türk egemen sınıflarının bu tutumunun sonucudur. Keza bu sorunun çözümü, demokratikleşme meselesinden ayrı da ele alınamaz. Cumhuriyet tarihi boyunca Kürtlerin -ve elbette egemen ulus dışında kalan tüm diğer kimliklerin- tabi kılınması ülkede hiçbir zaman asgari bir burjuva demokrasisine dahi yaklaşılamamış olduğu gerçeği atlanarak kavranamaz.

Nitekim içeride de “yahu bu memlekette bir şeyler olumlu yönde değişecek galiba” denilmesini mümkün kılacak bir esinti yok, aksine yaprak kımıldamıyor: Kürt halkı için ulusal demokratik mücadelesinin sembollerinden biri haline gelmiş Leyla Zana’ya, aslında onun şahsında Kürt halkına stadyumlar dolusu ırkçı lümpen tarafından organize şekilde sövülürken, mesele iktidar sözcülerince göstermelik bir iki kınama lafıyla geçiştiriliyor.

Bu noktada Kürt meselesinin bir bütün olarak siyasal demokrasi meselesi ile kopmaz şekilde bağlı oluşunu hatırlamak gerekiyor. Demokratikleşme ise salt konjonktür zorlamasıyla, jeopolitik gerilimlerin basıncıyla koparılıp alınabilecek bir ödün değildir. Bu şekilde tesis edilecek bir barışın dahi kalıcı olacağı hayli su götürür.

Demokratikleşme yönünde atılması gereken adımların dile getirilmesi iktidar cenahınca “meseleyi sulandırmak” olarak kodlanırken, Demirtaş, Yüksekdağ, Atalay hala rehin tutulurken, kayyum siyasetinden geri adım atılmamışken, İmamoğlu ve CHP’yi hedef alan siyasi operasyon ve davalar sürerken bu siyasal atmosferde çeşit çeşit ırkçı aparatın da zehirlerini uluorta kusma cesareti bulması son derece normal değil mi?

PSL: “Trump’ın Venezuela’ya yönelik askeri saldırısını ve Nicolás Maduro ile Cilia Flores’in kaçırılmasını kınıyoruz!”

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Venezuela seksiyonu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi’nin (PSL) 3 Ocak 2026 tarihli açıklamasını yayımlıyoruz.

ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırısını kesinlikle reddediyoruz. Trump, Venezuela’dan ve Latin Amerika’dan defol!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Venezuela seksiyonu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL) olarak, ABD emperyalizminin ülkemize yönelik vahşi askeri saldırısını şiddetle kınıyoruz.

3 Ocak Cumartesi günü sabahın erken saatlerinde, saat 01.50 civarında aşırı sağcı Donald Trump hükümeti, helikopterler ve insansız hava araçlarıyla Caracas, La Guaira, Miranda ve Aragua eyaletlerinde çeşitli askeri ve sivil tesisleri bombalamaya başladı. Elimizdeki bilgilere göre Savunma Bakanlığı’nın da bulunduğu Fuerte Tiuna’daki birkaç tesis, ülkenin en önemli limanı olan La Guaira’daki tesisler, başkentten bir buçuk saat uzaklıkta, Venezuela’nın merkezinde bulunan Maracay kentindeki askeri tesisler ve Miranda’daki sivil havaalanları bombalandı. Bu yerlerin tümü Karakas’a yakın.

Emperyalist saldırılar yoğun nüfuslu bölgelerde gerçekleşti ve insan kaybı ile maddi hasarın boyutu henüz bilinmemekte. Ancak Venezuela hükümetinin ve Trump’ın bizzat kendisinin yaptığı resmi açıklamalara göre, Nicolás Maduro ve Cilia Flores ABD güçleri tarafından yakalandı. Bu nedenle, hayatta olduklarına dair kanıtların açıklanmasını, nerede tutulduklarına ve gözaltı koşullarına ilişkin bilgi verilmesini talep ediyoruz.

Fuerte Tiuna’da çok sayıda konut bombardımanlardan etkilendi. Benzer şekilde, ülkenin en kalabalık şehirlerinden biri olan Maracay’da da bombardımanlar gerçekleşti. ABD’ye ait saldırı helikopterleri ve özel harekât birimleri, hükümetin daha önce herhangi bir saldırıyı geri püskürtebileceğini iddia etmiş olmasına rağmen bu operasyonu gerçekleştirmiştir.

Eylül ayından bu yana ülke, ABD emperyalizminin tehditlerinin hedefi haline gelmiştir. Karayipler’de, 1989’da Panama’nın işgalinden bu yana bölgede görülmüş en büyük askeri yığınak yapıldı. Son haftalarda ABD’nin “Güney Mızrağı Operasyonu” adını verdiği askeri operasyonun ölçeği giderek büyüdü: 20’den fazla gemi bombalandı, 100’ün üzerinde kişi öldürüldü; Venezuela’nın petrol ticareti ablukaya alındı; gemiler ele geçirildi ve son olarak La Guajira’daki bir limana saldırı düzenlendi.

Bu, dünyanın önde gelen emperyalist gücü olan ABD tarafından Venezuela’ya karşı gerçekleştirilen eşi görülmemiş bir saldırıdır.

Yüzlerce siyasi tutuklunun bulunduğu baskıcı ve otoriter bir rejimin başında olan; işçileri açlığa, sefalet ücretlerine ve çökmüş kamu hizmetlerine mahkûm eden, acımasız kapitalist kemer sıkma politikalarının uygulayıcısı Maduro’ya sol muhalefet cephesinden seslenerek, Venezuela halkına yönelik bu korkakça saldırıyı kesinlikle kınıyoruz.

Venezuela’nın emekçi halkını, egemenliğimize yönelik bu saldırıyı reddetmeye çağırıyoruz. Aynı şekilde özellikle Latin Amerika ve Karayipler olmak üzere dünya halklarını, ABD’nin Venezuela’ya yönelik bu yeni saldırısını protesto etmek üzere sokaklara çıkmaya çağırıyoruz. Bu saldırı, ABD’nin Latin Amerika ve Karayipler’de Monroe Doktrini’ni yeniden dayatmayı amaçlayan ve kısa süre önce onaylanan ABD Ulusal Güvenlik Belgesi’nde yer alan sözde “Trump Doktrini” kapsamında gerçekleştirdiği uzun müdahale zincirine eklenmiştir.

Trump, Latin Amerika’dan ve Karayipler’den defol!

Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL),

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Venezuela seksiyonu

3 Ocak 2026

2025’i geride bırakırken isyanlar, potansiyeller ve eksikler

0

Geride bıraktığımız 2025’in hafızalarda savaşlar, süregiden soykırımlar, bölgesel gerilimler, artan savaş bütçeleri, dünya genelinde emekçi kesimlere yönelen saldırılar ve sosyal çalkantılarla yer ettiğini söyleyebiliriz. Öte yandan yine 2025, tüm olumsuzluklarıyla birlikte pek çok direniş ve seferberliğe de ev sahipliği yapmasıyla, devrimcilerin gitgide aciliyet kazanan enternasyonal görevlerine ümitvar bir çağrı olarak da görülebilir.

Karşımızda duran son örnek Bulgaristan. 2025’in sonuna gelirken yürürlüğe konan bütçe tasarısıyla sosyal harcamalarda yapılacak kesintiler artırıldı. Ancak vergi diliminin gelire göre değişmediği, işçinin de patronun da aynı oranda vergi ödemekle yükümlü olduğu ülkede bu vergilerin emekçilerin sırtına yükleneceğini öngörmek zor değildi. Üstüne bir de devlet-sermaye ilişkisinin durmaksızın derinleşiyor olması ve halkın vergilerinin “oligarklara” aktarılması kitlelerin sosyal harcama kavramına itibarını çoktan zedelemişti.

Kısaca bu şekilde yolsuzluklarla anılan siyasi iktidarın bu bütçeyi nasıl harcayacağı konusunda bir güven vermemesi, avroya geçiş süreci ve enflasyon altında ezilen halkın durumunun daha da kötüleşeceğine yönelik endişeyle birlikte bu programa yönelik itirazları körükledi. Bu tablo içinde 26 Kasım’da başlayan protestolar, bütçeden geri adım atıldıktan sonra da devam etti. Talepler hükümetin istifası ve seçimdi. Hükümet de bu dalgaya direnemeyip istifasını açıkladı. Yerine ise liberal demokrat muhalefet geçti. Kitleler dünün oligarklarına karşı bir muharebeyi kazanabildi. Ancak devrimci siyasetin eksikliği, yarın bütçelerin uğruna altın tepside sunulacağı yeni oligarklar yaratmaktan başka seçeneği olmayan kapitalizme karşı olan asıl savaşın ertelenmesine neden oldu. Üstelik bu boşluk, merkez ve sağ siyasetlerce doldurulmaya çalışıldı.

Aslına bakarsanız bu durumla 2025 boyunca başka gelişmekte olan ülkelerde de karşılaştık. Bu süreçler hükümetlerin devrilmesine, hatta parlamento baskını gibi olaylara kadar ilerleyebildi. Ancak karşı çıkışların ve taleplerin anlamlı ve yapısal bir çözüm için örgütlenememesi, en radikal ve şiddetli biçimler alan seferberliklerde bile kitleleri hükümet değişikliklerine, sistem içi partilerin “değişim” vaatlerine ümit bağlamaya itti. Stalinist ve kampçı siyasetlerse tıpkı geçen on yılda olduğu gibi isyanları ve taleplerini emperyalistlerin ya da yerel gericilerin müdahalelerine indirgemeye kadar götürdü. Oysa devrimci örgütlerin yokluğunun yarattığı boşluk bir gerçek olmakla ve bu boşluğu zaman zaman gerici güçler doldurabilmekle birlikte işçileri ve gençleri sokağa döken taleplerin gerçekliği hâlâ burada. Bu taleplere hitap edebilecek etkili bir devrimci siyasetin inşasının gerekliliği de.

Öte yandan 2025’in seferberlikleri gerçekten umut yeşertici nitelikler de sergiledi. Bunların en etkileyici olanlarından biri Avrupa ülkelerinde gelişen grev ve seferberliklerin Filistin halkının mücadelesiyle bağlantısıydı. İtalya ve İspanya başta olmak üzere çeşitli Avrupa ülkelerinde işçiler emek mücadelelerinin antiemperyalist mücadeleyle, soykırıma karşı mücadeleyle ilişkisini, hem söylemleriyle hem de pratikleriyle etkili bir şekilde kurdular. Soykırımcı Siyonist yapıyla mücadelenin kendi sömürücü iktidarlarına karşı mücadeleden bağımsız olmadığının ve üretmekten gelen güçlerinin bilinciyle hayatı durdurdular. Sınıf bilincinin bu kadar nitelikli yansımaları, şüphesiz dünya işçileri için büyük bir kazanım olarak tarihteki yerini aldı.

Trump’ın Venezuela’yı kontrol altına alma ilanına ve ABD’nin askeri müdahalesine hayır! Bombardımanları ve Nicolás Maduro’nun kaçırılmasını kınıyoruz!

0

Aşırı sağcı Donald Trump hükümetinin 3 Ocak’ta helikopterler ve insansız hava araçlarıyla Karakas’ta ve La Guaira, Miranda ve Aragua eyaletlerinde çeşitli askeri ve sivil tesislere yönelik gerçekleştirdiği suç teşkil eden bombardımanların (kaç kişinin öldüğü hâlâ bilinmiyor) ve Devlet Başkanı Nicolás Maduro ile eşi Cilia Flores’in utanç verici bir şekilde kaçırılmasının ardından Donald Trump, basın toplantısında ABD’nin Venezuela’nın kontrolünü süresiz olarak devralacağını ilan etti.

Trump, “güvenli, uygun ve makul” bir geçiş gerçekleşene kadar ülkeyi Washington’ın yöneteceğini beyan etti ve bu devrin ne zaman ve hangi koşullarda gerçekleşeceğine Beyaz Saray’ın karar vereceğini açıkladı. Trump o kadar ileri gitti ki, bu “geçişi” bizzat kendi hükümetinin yöneteceğini ilan etti. Trump bu sözde geçiş sürecinde muhalif lider González Urrutia’dan hiç söz etmediği gibi, sağcı María Corina Machado’yu da bu “geçişin” dışında tuttu.

Başka bir deyişle Trump, Venezuela’yı işgal etme tehditlerini hayata geçirme yolunda bir adım daha atmış oldu. Petrol endüstrisini “yeniden inşa etmek” için Venezuela’nın kontrolünü ele alacağını ilan ederek “uyuşturucu ticaretiyle mücadele” yalanının maskesini de tamamen düşürdü. Dahası, petrol endüstrisinin kendilerinden “çalındığını” iddia etti. Trump, ABD’li şirketlerin faaliyete geçmek için petrol altyapısını “onaracağını” ve ABD için “para üreteceğini” söyledi. Böylece Trump’ın hedefinin Venezuela’yı yeniden sömürgeleştirmek, bir tür protektora rejimi kurmak ve ABD’li çokuluslu şirketlerin yardımıyla petrolü yağmalamak olduğu bir kez daha doğrulanmış oldu.

Nitekim Trump, ilan ettiği bu “geçiş hükümeti” hâlâ ortada olmadığı için yeni askeri eylemler ve doğrudan işgal tehdidinde bulunuyor.

Şu an için Venezuela hükümeti, Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez aracılığıyla saldırıyı ve Maduro’nun kaçırılmasını kınadı ve direniş çağrısı yaptı. Bu, Trump’ın daha önce başkan yardımcısının “kendini teslim ettiğini” ilan etmiş olmasına rağmen gerçekleşti.

Trump, gazetecilerin sorularına verdiği yanıtlarda “ikinci bir harekâta hazır olduklarını” ve “Amerikan askerlerini sahaya sürmekte hiçbir sorun görmediklerini” söyledi. Bu nedenle dünya halkları, Trump’ın Venezuela’yı işgal ve kontrol etme girişimine karşı seferberliği büyütmeye devam etmelidir. Venezuela’da hiçbir şey bitmiş değildir.

Eylül ayından bu yana Venezuela, ABD emperyalizminin tehditlerinin hedefi haline gelmiş; Karayipler’de, 1989 Panama işgalinden bu yana bölgedeki en büyük askeri yığınak gerçekleştirilmişti. Son haftalarda, ABD’nin “Güneyin Mızrağı Operasyonu” adını verdiği askeri operasyon giderek daha büyük boyutlar kazandı. Gemilere yapılan 20’den fazla bombardıman, 100’ü aşkın insanın öldürülmesi, Venezuela petrolünün taşınmasının engellenmesi ve gemilere el konulması bu sürecin parçaları oldu.

Bu, dünyanın başlıca emperyalist gücü olan ABD tarafından Venezuela’ya karşı gerçekleştirilen, eşi benzeri olmayan bir saldırıdır.

ABD emperyalizminin bu saldırgan politikası, uyuşturucu ticaretiyle mücadele bahanesiyle, ülkelerin doğal kaynaklarının daha da fazla yağmalanmasını, dünya halklarının aşırı sömürüsünü ve derin bir kriz içindeki kapitalist-emperyalist sistemi sarsan kitle seferberliklerinin bastırılmasını amaçlamaktadır.

Tüm bu saldırılar, Trump’ın ABD’nin ekonomik ve politik krizini tersine çevirmeye dönük küresel bir karşı saldırısının parçasıdır. Bu kriz ise emperyalist kapitalizmin genel krizinin bir parçasıdır. Trump, sloganında söylediği gibi “Amerika’yı yeniden büyük yapmayı” hedeflemektedir. Şimdiye kadar bunda başarılı olamamıştır. Son dönemde bu tutum, soykırımcı Netanyahu’ya ve Gazze ile tüm Filistin’de yürütülen etnik temizliğe verdiği koşulsuz destekte somutlaşmıştır. Ancak Netanyahu ve Trump, Filistin’de de henüz zafer ilan edebilmiş değiller.

Nicolás Maduro hükümetine sol muhalefet olarak, Venezuela halkına yönelik bu suç teşkil eden ve korkakça saldırıyı kesinlikle kınıyoruz. Maduro hükümeti, sahte bir sosyalist söylemle baskıcı ve otoriter bir rejime liderlik eden, yüzlerce siyasi tutsağı bulunan ve halkı açlık ücretleriyle berbat kamu hizmetlerine mahkûm eden vahşi bir kapitalist kemer sıkma politikası uygulayan bir hükümettir. Ancak İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) ve Venezuela seksiyonu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL) olarak, Venezuela’nın emekçi halkının kaderini belirlemesi gerekenin bizzat kendisi olması gerektiğini savunuyoruz, soykırımcı ABD emperyalizmi değil. Dolayısıyla bu emperyalist saldırganlığı, Venezuela’ya yönelik her türlü yeni askeri saldırıyı ve işgal girişimini kınıyoruz.

İUB-DE olarak, Latin Amerika ve dünya halklarını Venezuela’ya dönük saldırıyı, Maduro ve eşi Cilia Flores’in kaçırılmasını, ABD’nin ve çokuluslu şirketlerinin kendi kukla hükümetlerini dayatmaya dönük yeni saldırı ve işgal tehdidini kınamak için harekete geçmeye çağırıyoruz. New York, Washington ve ABD’nin diğer kentlerinde olduğu gibi, Avrupa ve Latin Amerika’nın çeşitli şehirlerinde de kınama yürüyüşleri düzenlendi. New York’un yeni Müslüman ve sosyalist Belediye Başkanı Mamdani de Trump’ın saldırısını kınadı. The New York Times‘ın 3 Ocak 2026 tarihli editoryal yazısında “Trump’ın Venezuela’ya saldırısı yasadışı ve akılsızcadır” dedi.

Arjantin Devlet Başkanı, aşırı sağcı Javier Milei’nin Trump’ın askeri müdahalesine verdiği desteği reddediyoruz. Trump’ın saldırgan tehditlerini reddeden Kolombiya, Brezilya ve Meksika devlet başkanları Petro, Lula ve Claudia Sheinbaum’u kıta çapında bir seferberlik çağrısı yapmaya davet ediyoruz. Böylesi bir çağrı henüz gerçekleşmedi. Kendini demokratik ve antiemperyalist olarak tanımlayan siyasal partileri, sendikaları, öğrenci örgütlerini, kadın ve lgbti+ örgütlerini her ülkede sokaklarda ve ABD büyükelçilikleri veya konsoloslukları önünde birleşik eylemler örgütlemeye çağırıyoruz.

Trump’ın ve emperyalizmin Venezuela’ya askeri müdahalesine hayır!

Venezuela’da, Pasifik’te ve Karayipler’deki suç niteliğindeki bombardımanlara son!

Nicolás Maduro’nun kaçırılmasını kınıyoruz!

Trump, Venezuela’dan ve Latin Amerika’dan defol!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

3 Ocak 2026

BMİS Genel Başkanı Özkan Atar: “Sermayenin en örgütlü kesimi olan metal patronlarına karşı yürütülen mücadele Türkiye işçi sınıfının bugünü ve geleceği açısından son derece önemli”

0

DİSK Birleşik Metal-İş Sendikası Genel Başkanı Özkan Atar ile MESS Grup TİS sürecine ve Smart Solar grevine ilişkin gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi paylaşıyoruz.

154 bin metal işçisinin çalışma koşullarını belirleyecek MESS Grup TİS görüşmelerinde 5. oturumda uyuşmazlık tutanağı tutuldu. MESS’in ilk 6 ay için ortalama yüzde 10 ücret zammı, sosyal haklarda yüzde 25 artış ve üç yıllık sözleşme süresi dayatması metal işçileri açısından ne anlama geliyor? Bu tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

MESS’in bu dönem toplu iş sözleşmesinde ücretlerde yüzde 10 ve sosyal haklarda yüzde 25 gibi enflasyon altındaki teklifleri, üç yıllık sözleşme gibi dayatmaları ve kazanılmış hakları geriye götürecek saldırıları; AKP iktidarının yerli ve yabancı sermaye tekellerinin menfaati ve kaynak aktarımının ana programı olan IMF tandanslı orta vadeli programı doğrultusunda emekçilerin reel ücretlerini düşürme harekâtının bir parçası olarak metal işkolu sözleşmesindeki yansımasıdır. MESS, emek düşmanı sermaye hükümetinden aldığı destek ve cesaretle metal işçisinin haklarına saldırmaktadır.

Taleplerimizin karşılanması yönünde herhangi bir gelişme olmadığı takdirde, grev kapsamında olan 43 fabrikanın grev uygulaması stratejisini kurullarımızda belirleyip hayata geçireceğiz.

60 günlük yasal arabuluculuk süreci başladı. Bu süreçte sendikanın öncelikleri neler olacak? Arabuluculuk sürecinden sonuç alınamazsa grev seçeneği gündeme gelecek. Birleşik Metal-İş bu sürece nasıl hazırlanıyor?

MESS grup sözleşme sürecinde, yasal müzakere süresi 8 Aralık’ta doldu ve uyuşmazlık tutanağı tutuldu. Resmi arabulucu seçimi 16 Aralık’ta gerçekleşti ve 24 Aralık’ta arabulucuya görev tebligatı Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından yapıldı. 24 Aralık’tan itibaren arabulucunun 15 günlük yasal süresi var. 30 Aralık’ta arabulucu yasal prosedür doğrultusunda tarafları bir araya getirecek. Arabulucunun toplu sözleşme açısından taraflar üzerinde herhangi bir yaptırımı ve etkisi yoktur. Toplu sözleşmenin gidişatına ve sonucuna herhangi bir etkide bulunamaz. Biz zaten bu süreçten herhangi bir şey beklemiyoruz. Esas olan ve sürece etkisi olacak şey işveren tarafının tekliflerini gözden geçirerek anlaşma zemini yaratmaya yönelik adımlar atmasıdır.

Biz uyuşmazlıktan sonra 13 Aralık’ta Merkez Toplu Sözleşme Komisyonumuzu topladık, süreci değerlendirdik ve kurulumuzun önerilerini aldıktan sonra yönetim kurulumuz eylem programı ve takvimi oluşturdu. Bu doğrultuda 18 Aralık’tan itibaren her hafta birer gün tüm vardiyalarda birer saat iş durdurma eylemimizi gerçekleştiriyoruz. 18 ve 25 Aralık günleri etkin biçimde üretimden gelen gücümüzü kullandık, üç vardiya çalışan işyerlerinde bir günde 3 saat üretim durduruldu. Eylem programımız çerçevesinde 21 Aralık günü Gebze’de 10 binin üzerinde üyemizin katıldığı ve MESS’e tepkilerin ortaya konduğu coşkulu bir miting gerçekleştirdik. 29 Aralık’tan itibaren tüm işyerlerinde fazla mesailer kaldırıldı. Yine bölgelerde kamuoyuna yönelik eylem yürüyüş ve basın açıklamaları yapıyoruz. Bizim dışımızdaki başka sendika üyesi olan metal işçilerini de eylemlilik sürecine katmaya ve dayanışmaya çağırıyoruz. Muhtemel grev uygulamaları ya da TİS‘in olası bir anlaşmayla sonuçlandırılması sürecine kadar üretimden gelen gücümüz etkin bir şekilde kullanılacak ve eylemler sürdürülecek. Arabulucu 15 günlük süresinin dolmasını takiben raporunu yazarak taraflara resmi tebligatını yapacaktır. Raporun bize tebliğinden itibaren 60 günlük grev uygulama süreci başlıyor. O zamana kadar taleplerimizin karşılanması yönünde herhangi bir gelişme olmadığı takdirde biz de grev kapsamı içerisinde olan 43 fabrikanın grev uygulaması stratejisini kurullarımızda belirleyip hayata geçireceğiz.

Metal işkolu, asgari ücretin üzerinde ücret alan ayrıcalıklı bir işkolu olarak görülüyor. Ve bu argüman sürekli kullanılıyor. Bugün metal işçilerinin gerçek alım gücü ve yaşam koşulları bize ne söylüyor? Asgari ücretin açlık sınırının altında açıklandığı bu koşullar sizce toplu sözleşme süreçlerini ve sendikal pazarlık gücünü nasıl etkiliyor?

2025 ve 2026 asgari ücretleri enflasyonun altında, reel olarak ücret düşürme politikasının ve orta vadeli programın hayata geçirildiği bir alan oldu. Özellikle son 10 yılda asgari ücret sadece çalışanların neredeyse yarıya yakınının direkt kapsadığı bir ücret olmaktan ziyade toplu sözleşmeliler de dahil olmak üzere tüm emekçilerin ücret seviyelerinin belirlenmesinde en önemli parametrelerden ve etkenlerden biri haline geldi. Sermaye iktidarı tarafından toplumun ücret seviyesini ve yoksulluğu yönetme aracı haline geldi. Metal işkolu işçinin kalifikasyon ve niteliği açısından geleneksel olarak asgari ücretin üzerinde ve toplu sözleşmeli, sendikalı olma oranının göreceli olarak yüksek olduğu bir işkoludur. Asgari ücretin reel olarak düşürülmesi metal işkolundaki ücretleri ve toplu sözleşmeyi de baskılayan en önemli faktörlerden birisi. Sözleşmenin başlangıcı itibarıyla mevcut giydirilmiş ücretimiz asgari ücretin 2,5 katına yakın. Toplumdaki tüm emekçiler gibi metal işçilerinin de alım gücü uygulanan ekonomik politikalar neticesinde şiddetli olarak düştü ve bu toplu sözleşmeyle birlikte olması gereken yere getirmeye çalışıyoruz.

Türkiye sermayesinin en etkin ve örgütlü kesimi olan metal patronlarına karşı işçi sınıfının yürütülecek mücadelesi Türkiye işçi sınıfının bugünü ve geleceği açısından son derece önemlidir ve sınıftan yana tüm kesimlerin bu mücadeleye omuz vermesi, başarıya giden yolda önemli bir etken olacaktır.

TİS süreci yalnızca metal işçilerinin değil, tüm emekçilerin mücadelesini ilgilendiriyor. Sizce MESS TİS’i, Türkiye’de sermaye-iktidar blokuna karşı sınıf mücadelesinin neresinde duruyor ve nasıl bir ortak mücadele hattına ihtiyaç var?

Metal işkolu otomotivden demir çeliğe, beyaz eşyadan elektronik ve makine sektörlerine kadar ülke ekonomisinin ve ihracatının lokomotifi ve belirleyici işkolu. Kısacası ülke ekonomisinin can damarı. Dolayısıyla toplu sözleşme de hem sermaye açısından hem ülke yönetimi ve siyasi iktidar açısından, özel olarak metal işçileri ama genel olarak tüm emekçiler açısından son derece kritik öneme sahip.

Tarih boyunca metal işçilerinin mücadelesi her zaman sermaye ve sermaye iktidarlarının ortak direncine ve birlikteliğine karşı yürümüştür. 1980 darbesi öncesinde en çok üyeye sahip olan sendikamız Maden-İş, MESS grevleri ve mücadelesiyle siyasi iktidarı ve Türkiye burjuvazisini sarsmıştır. Zaten 1980 darbesinde işkolunda sendikal örgütlülük dengesi sermaye ve devlet tarafından zora dayalı biçimde değiştirilmiş ve kendi güdümlerinde yönetebilecekleri bir sendikal denge kurmaya çalışmışlardır. Burada her şeye rağmen metal işçilerinin bir kesimi sendikamız saflarında tutunarak mücadele geleneğini kesintisiz sürdürmüşler ve sürdürmektedirler.

Hatırlarsanız 2024 Aralık ve 2025 Ocak aylarında MESS üyesi uluslararası sermayeli önemli beş işletmede grevlerimiz hayata geçirilmiş, adrese teslim biçimde siyasi iktidar tarafından yasaklanmış, yasaklara rağmen tarafımızca kararlıca sürdürülmüş ve tarihsel kazanımlar elde edilmiştir. Bu kazanımlar 2025 yılı boyunca diğer sözleşmelere ve işkollarına da olumlu etkide bulunmuştur. Türkiye sermayesinin en etkin ve örgütlü kesimi olan metal patronlarına karşı işçi sınıfının yürütülecek mücadelesi Türkiye işçi sınıfının bugünü ve geleceği açısından son derece önemlidir ve sınıftan yana tüm kesimlerin bu mücadeleye omuz vermesi, başarıya giden yolda önemli bir etken olacaktır.

Bu grev Smart işçilerinin inancıyla, sendikamızın güçlü örgütlülüğü, deneyim ve birikimiyle mutlaka kazanılacak! Zafer direnen Smart işçilerinin olacak!

Bir yandan MESS süreci devam ederken öte yandan da Smart Solar’da sendikanızın grevi devam ediyor. Düşük ücret dayatmasına, patronun grev kırıcılığına karşı işçiler onurlu mücadelelerini geri adım atmaksızın sürdürüyor. Buradaki güncel durum ve eylem planı nedir? Emek örgütlerine ve sol-sosyalist kamuoyuna bir çağrınız olur mu?

Güneş enerji sistemleri alanında panel üretimi yapan Smart Solar işyerinde ikinci dönem sözleşme mücadelemiz grev boylarında sürüyor. Grevci üyelerimiz 68. günde ilk günkü inanç, kararlılık ve coşkularıyla grevlerini başarıyla sürdürüyorlar. Smart işvereni sendikalaşma öncesinde olduğu gibi asgari ücret seviyesinde düşük maliyetler ve yüksek kâr oranıyla işçi çalıştırma peşinde. Grev başladıktan itibaren toplu sözleşmeye yönelik taleplerimize işverenin verdiği cevap, sözleşmenin bağıtlanabilmesinden ve işçilerin kabulünden uzak noktada oldu. Smart patronu grevin etkinliği ve kararlılığı karşısında, çareyi grevi kırmak ve işçinin moralini bozmaya çalışmakta arıyor. Oysa içine düştüğü çaresizliği ve çıkmazı da gözler önüne seriyor. Bu da işçilerin grevine daha sıkı sarılmasına ve mücadelemizin yükseltilmesine yol açıyor.

25 Aralık’ta Gebze’de çok güçlü ve etkin grevle dayanışma şöleni gerçekleştirdik; mücadelemize maddi ve manevi önemli bir destek ortaya çıktı. İşverenin fason üretim yapmaya çalıştığı Kayseri’deki işyeri önünde, İstanbul Kavacık’taki şirket merkezi önünde, İzmir’deki diğer fabrikasında ve grevin sürdüğü Gebze fabrikası önünde değişik zamanlama ve biçimlerde etkin mücadele yöntemlerimiz ve eylemlerimiz çok yönlü hayata geçirilecek ve geçiriliyor. Yükselen mücadelemizle Smart işverenini tekrar masaya oturtarak olumlu bir anlaşmanın ortaya çıkabilme zeminini yaratmaya çalışıyoruz. Grevimizle dayanışma önemli ölçüde gerçekleşiyor, tabii ki daha iyi bir sahiplenme daha geniş alanda dayanışmanın sürmesi başarıya giden yolda kritik öneme sahip. Bu grev Smart işçilerinin inancıyla, sendikamızın güçlü örgütlülüğü, deneyim ve birikimiyle mutlaka kazanılacak! Zafer direnen Smart işçilerinin olacak!

Bu yoğun süreç içinde bizlerle süreci ve görüşlerini paylaştığınız için çok teşekkür ederiz. Gazete Nisan olarak, metal işçilerinin ve sendikanızın mücadelesinde yanınızda olmaya devam edeceğiz.

Metro değil, sabır peronu

0

Her sabah işe gitmek için M7 Metro’ya iniyoruz. Ama bu bir yolculuk değil; başlı başına bir mücadele. İşe giderken çile, işten dönerken çile. Biz işçiler için, özellikle de kadınlar için bu hat artık dayanılması zor bir hal aldı.

Yetkililer sık sık “Üç dakikada bir metro geçiyor” diyor. Evet, geçiyor. Ama yetmiyor. Çünkü bu hat eski bir hat değil. Güzergâh boyunca mahalleler kentsel dönüşüm geçirdi. Gecekondular yıkıldı, yerlerine onlarca dairelik dev apartmanlar yapıldı. Nüfus katlandı, yolcu sayısı arttı ama sefer sayısı aynı kaldı. Planlama yapılmadı, bedelini yine biz ödüyoruz.

Sabah saatlerinde peronlar dolup taşıyor. Tren geliyor ama binemiyoruz. Gelen trenler tıklım tıklım. Bir tren geçiyor, dolu. İkincisi geliyor, yine dolu. Üçüncüsünde “belki” diyoruz. İtiş kakış içinde ayakta durmaya, düşmemeye, nefes almaya çalışıyoruz.

Kadınlar için bu yolculuk sadece yorgunluk değil, sürekli bir tedirginlik. Sürekli sıkışarak gitmek, beden sınırlarının ihlal edilmesi, kendini korumaya çalışarak işe ulaşmaya çalışmak demek. Daha gün başlamadan yoruluyoruz, geriliyoruz, savunmaya geçiyoruz.

Bir de her sabah duyduğumuz o anonslar var: “Lütfen boşlukları doldurun.”

Hangi boşluk? Nerede boşluk? Zaten omuz omuza, sırt sırta dayanmışız. Nefes alacak yer yokken hangi boşluğu dolduruyoruz? Biz işçiler güne bu sözlerle başlıyoruz. Daha işimize varmadan tükenmiş, sabrı zorlanmış halde.

Bu hatta öğrenciler var, yaşlılar var ama en çok emeğiyle geçinen insanlar var. Sabah karanlığında yola çıkan, akşam eve sağ salim dönmek isteyen işçiler var. Ulaşım bir lütuf değil, haktır. İnsana yakışır, güvenli ve insanca yolculuk haktır.

Soruyoruz:

Kentsel dönüşüm yapılırken ulaşım neden planlanmadı?

Artan nüfusa rağmen neden ek sefer konulmuyor?

Kadınların her gün bu sıkışıklıkta yaşadığı güvensizlik neden görmezden geliniyor?

Biz bu hatta her gün varız. İşçiler olarak, kadınlar olarak buradayız. Sabır peronlarında beklemek değil, insanca yolculuk etmek istiyoruz. Ve artık bu çilenin normalleştirilmesini kabul etmiyoruz.

Taht savaşları ve emekçilerin tarafı

0

Türkiye siyasi gündemi yeni bir bombardımanın içinden geçiyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı adeta fazla mesai rekoru kırarak, her gün yeni bir operasyona girişiyor. Uyuşturucu, fuhuş, bahis, nitelikli dolandırıcılık, kara para aklama, şirketlere el koyma, kayyum atamaları… Sayısı artırılabilecek bu anahtar kelimeler, magazinel bir sosa da bulanarak adliyelerde ve anaakım medyada havalarda uçuşuyor.

Baş döndürücü bu operasyonlar silsilesi devam ederken, emekçilerin ve ezilenlerin temel gündemi artan sefalet ve antidemokratik saldırılar olmayı sürdürüyor. Bununla birlikte, açlık sınırının altında açıklanan asgari ücret zammı, metal toplu sözleşme sürecinde MESS’in sefalet dayatması, siyasi tutsaklar, Kürt meselesi, Gazze’de devam eden soykırım… Bütün bu başlıklar, Saray’ın tayin edebilmeyi başardığı gündem içerisinde boğuluyor. Öte yandan, Habertürk genel yayın yönetmeni Mehmet Akif Ersoy’un gözaltına alınmasıyla birlikte hızlanan bu süreci, buna da hizmet etmekle birlikte, yalnızca Saray’ın gündem değiştirme hamlesi olarak okumak fazlasıyla yetersiz ve yanlış olur.

“Temiz Eller” operasyonu mu?

Toplumun geniş çoğunluğu, yaşanan bu operasyonlar silsilesinin bir “Temiz Eller” operasyonu olmadığının farkında olacak uzunlukta AKP iktidarı altında yaşadı. Dolayısıyla asıl soru işaretleri, adliyeye taşınan bu suç isnatlarının nasıl olabildiğinden öte, neden ve niye şimdi yargının konusu haline getirildiği üzerine yoğunlaşıyor. Bu bağlamda, iki temel başlık öne çıkıyor. Bunlardan ilki, İmamoğlu davasına toplumsal meşruiyet yaratma çabası. İkincisi ise, iktidar bloku içi hesaplaşmalar ve tasfiyelerle güç dengelerinin yeniden inşası.

Yargı kılıcı

Cumhur İttifakı’nın içinde bulunduğu durum ortada. Görece adil ve özgür koşullarda gerçekleşebilecek seçimleri kazanma ihtimali oldukça zayıf görünüyor. Bu nedenle, yargıyı bir kılıç gibi kullanarak, seçimleri kazanabilecek adayları tasfiye, kriminalize etmek öncelikli hedefi. 2024 yerel seçimlerinin galibi CHP ve İmamoğlu, bu bağlamda, bir yılı aşkın süredir ağır bir kuşatma altında. Öte yandan, 19 Mart’tan beri tutukluluğu devam eden İmamoğlu’na ilişkin hazırlanan iddianame, Cumhur İttifakı’nın kendi tabanını dahi ikna edemiyor. Dolayısıyla, Saray’ın bu bağlamdaki yeni hamlesi, sözde yolsuzluk operasyonlarının çok daha geniş bir kesimi kapsadığı, “kimsenin gözünün yaşına bakılmadığı” izlenimini uyandırmak. Böylece kendisi de çok fazla şaibeli dosyanın içerisinde yer alan, hakkında çeşitli dava dilekçeleri bulunan İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek ve ekibi, davaların nitelikleri yerine niceliklerini artırıyor. Kamuoyunun yolsuzluk operasyonları bombardımanına boğulmasıyla, hem İmamoğlu davasının geri planda kalmasını, hem de bu davaya ilişkin toplumsal meşruiyeti artırma çabasına girişiyorlar.

Ana muhalefetin cumhurbaşkanı adayına dönük boyutunun yanı sıra bu operasyonların bir diğer işlevi, Cumhur İttifakı içerisinde güçler dengesini yeniden inşa etmek. İttifak içerisinde çeşitli kliklerin bulunduğu, bu kliklerin Erdoğan sonrası döneme hazırlandığı, klikler arası ölümüne mücadelenin gerek bürokrasi içerisindeki güçler dengesinde, gerekse de aday isimler etrafında cereyan ettiği herkesin malumu.

Erdoğan’a en yakın isimlerden Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un birkaç ay önce görevden alınmasının ardından, bu operasyonların başlamasıyla Dezenformasyonla Mücadele Merkezi Koordinatörünün istifa etmesi; son aylarda gerçekleşen yeni atamaların neredeyse tamamının Bilal Erdoğan’a yakın isimlerden oluşması ve bu gelişmelere eşzamanlı olarak Bilal Erdoğan’a ilişkin sosyal medyada yükselen halkla ilişkiler kampanyası, iktidar bloku içerisindeki taht kavgalarında yeni bir aşamaya geçildiğini gösteriyor.

Filler tepişirken…

AKP iktidarı doğal ömrünü çoktan tüketmişken, gerek iktidar bloku içerisinde gerekse de iktidar ile düzen muhalefeti arasında nefes nefese bir taht kavgası yaşanıyor. Toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan emekçilere ve ezilen, sömürülen kesimlere de bu burjuva kamplar arası çekişmede bir taraf olması dayatılıyor.

Bu tepişme altında ezilen çimenler konumundan çıkabilmemiz, burjuva kamplardan bağımsız bir siyasi seçenek üretebilmemize, emekçilerin siyasetin aktif öznesi haline gelmesine bağlı olacak. Yolsuzlukla mücadele, Kürt halkının haklarının tanınması, sefalete karşı topyekûn seferberlik, insan onuruna yaraşır çalışma ve yaşam koşullarının sağlanması… Bütün bu başlıkları burjuva partilerin kendi iktidarları için araçsallaştırmasından kurtarmalı, toplumsal eşitlik ve özgürlüğü gerçek anlamda tesis edecek emek siyasetinin asli gündemleri haline getirmeliyiz.

Ortak deklarasyon: Kahrolsun ABD’nin emperyalist saldırganlığı! Venezuela’yı savunalım!

0

ABD yönetiminin Venezuela ve tüm Latin Amerika’ya dönük artan saldırganlığına karşı İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE/UIT-CI), Uluslararası İşçi Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UİB-DE/LIT-CI) ve Uluslararası Devrimci Komünist Akım’ın (RCIT) ortak açıklaması.

Aşırı sağcı Donald Trump’ın başkanlığındaki ABD hükümeti, özellikle Venezuela’ya karşı olmak üzere Karayipler’de saldırgan ve müdahaleci saldırısını ilerletmekte. Aralık ayında, Venezuela’dan gelen birçok gemiyi keyfi biçimde alıkoyup tonlarca Venezuela petrolüne el koymasının ardından, ülkeye giren ya da ülkeden çıkan tüm petrol tankerlerine yönelik mutlak bir abluka ilan etti. Bu ilandan önce, “uyuşturucu ticaretiyle mücadele” gibi sahte bir gerekçeyle Karayipler ve Pasifik’teki gemilere yönelik yaklaşık 30 saldırı gerçekleşmiş, 100’ü aşkın insanın hayatını kaybetmişti. Bu durum, ağırlıklı olarak petrol ihracatından elde edilen gelirlere bağımlı bir ülke için son derecede ciddi bir anlam taşımakta.

Bunun yanı sıra Trump, Maduro’yu devirmek ve yerine aşırı sağcı bir hükümet dayatmak amacıyla Venezuela’ya yönelik bir askeri müdahale hazırlığı içinde. Bu doğrultuda Karayipler’e devasa bir savaş donanması konuşlandırdı. İster işgal yoluyla, ister hava saldırısıyla ister ekonomik olarak boğma yoluyla olsun, amaç aynı: Ülkede bir kukla hükümet dayatmak.

“Uyuşturucuya karşı savaş” argümanları, emperyalist manevranın yalnızca bir bahanesidir. ABD müdahalelerin tarihi, bu politikanın uyuşturucu ticaretiyle mücadele etmek gibi bir niyeti olmadığını göstermektedir. Aksine, ABD federal teşkilatları Meksika ve Kolombiya’daki uyuşturucu kartelleriyle işbirliği yapmış, müdahaleleri ticareti durdurmak yerine onu ABD denetimi altında yeniden organize etmiştir. Trump’ın, ABD’de uyuşturucu kaçakçılığından 45 yıl hapis cezası alan Honduras’ın eski devlet başkanı Juan Orlando Hernández’i affetmesi bu sahtekârlığın açık bir göstergesidir.

Trump hükümetinin kısa süre önce yayımlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesi, Latin Amerika’da kukla hükümetler oluşturma hedefini açıkça ortaya koymakta. Neoliberal planları uygulayan ve ekonomiyi çokuluslu şirketlere açan emperyalizm yanlısı hükümetler artık yeterli görülmüyor. Trump’a tamamen tabi olan aşırı sağcı hükümetler istiyorlar. Bunun için de seçimleri etkilemek amacıyla ekonomik ve siyasi baskılara dahi başvuruyorlar. Milei, Kast, Bukele, Asfura ile anlaşıyor; Kolombiya’da Uribizmin (ç.n. Kolombiya’nın aşırı sağcı eski Cumhurbaşkanı Álvaro Uribe’nin politikaları çerçevesinde şekillenen siyasi akım) ilerlemesini istiyorlar.

Bu çerçevede Trump, New York Times’ın da aktardığı üzere, Maduro’nun iktidarda kalması karşılığında ülkenin tüm petrol ve madenlerini devretme önerisini reddetti. Trump, her ne pahasına olursa olsun María Corina Machado’yu bir kukla hükümet olarak dayatmak istiyor. Ancak her şey Trump’ın lehine değil: ABD halkının yüzde 70’inden fazlası Venezuela’ya yönelik işgal ve saldırı planına karşı.

ABD hükümetinin bu tutumu; Venezuela’daki işçileri, diğer ülkelerde yaşayan Venezuelalıları ve bir bütün olarak Latin Amerika halklarını etkileyeceği için son derece ciddidir. Kıtada, ABD’nin askeri saldırı ya da doğrudan işgal gerçekleştirmesinin üzerinden on yıllar geçmiştir.

Bu nedenle, Venezuela ve Latin Amerika’da emperyalizm dayatılmasına karşı olan herkesle birlikte geniş ve birleşik bir kampanya çağrısı yapıyoruz. Mevcut tehdidin büyüklüğüyle orantılı bir antiemperyalist seferberlik bugüne kadar henüz ortaya çıkmadı. Bu durumun tersine çevrilmesi ve yaşananların ciddiyeti karşısında eylem birliğinin ilerletilmesi son derece önemli ve acildir.

Maduro’ya hiçbir şekilde güvenmiyoruz

Trump’a ve onun müdahaleciliğine karşı mücadele etmek, hiçbir koşulda Maduro’ya herhangi bir siyasi destek vermek anlamına gelmez. Maduro hükümetinin antiemperyalist ya da sosyalist olmakla hiçbir ilgisi yok. Nitekim ABD’li çokuluslu şirket Chevron bugün hâlâ Venezuela’da faaliyet göstermekte ve Venezuela petrolünün başlıca sömürücüsü ve ihracatçısı konumunda. Maduro hükümeti emekçi halka kemer sıkma politikaları dayatan, ikiyüzlü söylemlerle ve sahte bir sosyalizmle yöneten kapitalist bir diktatörlüktür.

Venezuelalı işçilerin ücretleri enflasyonla yerle bir edilmiş durumda. Bugün asgari ücret ayda bir dolardan daha azına tekabül ediyor. İşçi hakları ve sendikal haklar, Maduro’nun patron yanlısı ve işçi düşmanı kemer sıkma politikalarının bir parçası olarak gasp edildi. Temel hizmetler de bu politikaların sonucu olarak tam bir çöküş içinde.

Emperyalist yaptırımlar ve şimdi de bu saldırgan ve müdahaleci saldırı, emekçi halkın zaten son derece ağır olan yaşam koşullarını daha da kötüleştirmekten başka bir işe yaramamakta. Bu nedenle, Maduro’ya siyasi destek vermeden ve ona güvenmeden, Trump’ın Venezuela’ya yönelik müdahalesine karşı mücadelenin ön safında yer alacağız.

Güçlü ve birleşik bir antiemperyalist kampanya örgütleyelim

Donald Trump’ın “ABD’den çalınan tüm petrolün, toprakların ve diğer varlıkların geri verilmesi” yönündeki açıklamalarını reddediyoruz. Bu kaynaklar hiçbir zaman ABD’nin olmadı. Gerçekte, Venezuela’nın geçmişteki merkez partileri daha sonra Chavist rejim ve özellikle bugünkü Maduro hükümetleriyle işbirliği içinde hareket ederek, ABD emperyalizmi ülkenin yeraltı ve yerüstü zenginliklerini tarih boyunca yağmaladı. Trump’ın kıta içindeki emperyalistler arası rekabet bağlamında yapmak istediği, María Corina Machado ve onun temsil ettiği burjuva kesim gibi bir kukla hükümet aracılığıyla bu yağmayı güçlendirmek ve güvence altına almaktır.

Maduro hükümeti ise kemer sıkma uygulamaları ve baskıcı politikalarıyla, emekçi halka dönük rejimine yönelik nefreti büyüterek olası bir müdahaleyi kolaylaştırmakta.

Bu anlamda, emperyalizme karşı tutarlı bir mücadele, Venezuela işçilerinin ve halkının birleşerek Maduro hükümetinden şu taleplere dayalı bir program talep etmesini gerektirmektedir: demokratik özgürlüklerin savunulması; emperyalist saldırıyı reddeden siyasi tutsakların serbest bırakılması; asgari ücretin ve emekli maaşlarının yoksulluk sınırının üzerine yükseltilmesi; gasp edilen işçi haklarının ve sendikal hakların geri verilmesi; emek örgütlerine yönelik baskının sona ermesi; PCV, PPT, Marea Socialista, PSL gibi sol partilere siyasi hakların tanınması; Orinoco Madencilik Kuşağı (AMO) ve Orinoco Petrol Kuşağı’nın (FPO) kaynaklarının peşkeş çekilmesine son verilmesi; emperyalist müdahaleye ve tehditlere karşı çıkılması.

Karayipler ve Pasifik’teki askeri saldırganlığa, petrol ablukasına, tüm savaş eylemlerine ve olası bir askeri müdahaleye karşı çıkmak için işçi örgütleri ve kitle hareketlerinin en geniş eylem birliğini örgütlemek zorunludur. ABD ve Venezuela silahlı kuvvetleri arasında herhangi bir çatışmada, işçi ve halk örgütleri Venezuela’nın askeri zaferini ve ABD emperyalizminin yenilgisini savunmalıdır.

Bu emperyalist saldırıların Trump hükümetinin ABD işçi sınıfına yönelik saldırılarıyla, ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik müdahalelerle dolu tarihiyle ve genel olarak işçi düşmanı politikalarıyla doğrudan bağlantılı olduğunu biliyoruz. Bu saldırıları tamamen durdurmak için, ABD’nin kontrol ettiği tüm neokolonyal borçların iptal edilmesi talebini de içeren bir kitlesel seferberlik çağrısında bulunuyoruz.

Trump’ın müdahalesine karşı olduklarını söyleyen Latin Amerika hükümetleri, bugüne dek yapmadıkları seferberlik çağrısını yapmalıdır. Trump’ın müdahalesini reddettiklerini iddia eden Lula, Petro ve Sheinbaum Venezuela’nın yaptırımları aşmasına doğrudan yardım etmeli, mal ihracat ve ithalatına destek olmalı ve ABD saldırganlığına karşı askeri destek sağlamalıdır.

Çağrımız, ABD ve Latin Amerika işçi sınıfı ve halklarınadır. ABD emperyalizminin kıtada yürüttüğü ve savaş eylemleri olarak teşhir edilmesi gereken saldırılara karşı birleşelim ve seferber olalım. Bu saldırılar özel olarak Venezuela halkına, genel olarak ise tüm kıta halklarına yöneliktir.

Venezuela’ya ve Venezuela petrolüne yönelik deniz ablukasına tam ve kesin ret!

Venezuela petrolünün çalınmasına ve nakliye gemilerinin alıkonulmasına hayır!

Venezuela’ya yönelik emperyalist yaptırımlara son!

Karayipler ve Pasifik’teki bombalamalara ve cinayetlere son!

Venezuela’nın işgaline hayır!

Maduro’ya hiçbir şekilde güvenmiyoruz!

İşçilere silah! Emperyalizme karşı seferber olma özgürlüğü! Borç ödemeleri ve Orinoco kaynaklarını peşkeş çeken sözleşmeler askıya alınsın!

Donald Trump’ın kıtadaki savaş eylemlerine topyekûn ret!

Trump’ın müdahalesine karşı olduklarını söyleyen Lula, Petro ve Sheinbaum, Venezuela’nın bu saldırıları askeri olarak püskürtmesine doğrudan yardım etmelidir!

Trump ve ABD emperyalizmi, Latin Amerika ve Karayipler’den defol!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE, www.uit-ci.org)

Uluslararası İşçi Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UİB-DE, www.litci.org)

Uluslararası Devrimci Komünist Akım (RCIT, www.thecommunists.net)

28 Aralık 2025

Not: Bu girişimi destekleyen örgütleri bu açıklamaya ve kampanyaya katılmaya davet ediyoruz.

Soğuklar ve faturalar

0

Ülkenin birçok noktasında soğuk hava ve kar yağışı etkili. Karın beyazı şeklen bir güzellik oluştursa da madden faturalara yansıması güzel olmuyor tabii ki.

Doğalgaz, elektrik, su gibi faturalarda kâr ve vergilendirme politikası bizlere yüksek miktarlarda ödemeler olarak dönüyor. İşçiler kar yağışı olduğunda havanın güzelliği üzerine konuşmaktansa, soğuklardan dolayı doğalgaza ne kadar ödediklerini ve sonraki ay ne kadar ödeyeceklerini konuşuyor.

Sabah soğukta yollara düşen bizler, akşam aynı soğukta işlerimizden dönüyoruz. İktidarın daha yüksek kâr amacıyla yaz ve kış için saat düzenlemeleri yapmıyor olması sebebiyle güneş doğmadığı için henüz buzu erimemiş kaldırımlarda kayarak yürümeye çalışan bizleriz. Ellerin cebinde yürüsen düşeceksin, çıkarsan soğuktan ellerin üşüyecek ikilemi arasında yürüyen bizleriz. Aklımızda “Acaba doğalgazı bütün gün düşükte mi yaksam yoksa akşam yüksekten mi yaksam daha hesaplı olur?” sorusu dönüyor. Evde daha kalın giyinmek, battaniye ile oturmak gibi çözümler denemeye çalışan insan sayısı da azımsanmayacak kadar fazla. Kirada oturanlar, emekli maaşı ile geçinmeye çalışanlar, açlık sınırındaki maaşları ile kıt kanaat geçinmeye çalışan işçiler, faturayı düşük tutamazlarsa ödeyemeyecekleri düşüncesi ile yaşamaktalar.

Tabii ki bir de sokakta yaşayan evsiz insanlar var ki soğukları tam anlamıyla yaşayanlar da onlar. Belediyeler yılın karlı geçen bir iki günü için evsiz insanları hatırlar. O günlerde de spor salonu gibi alanlarda yatırarak bir lütufta bulunuyormuş gibi gösteri yaparlar. Bu insanların neden sokakta yaşadığının üzerine düşünüp bir çözüm arayışına giren olmuyor.

Biz faturayı azaltmak için çözümler aramak zorunda kalmamalıyız. Bizlerin maaşları halihazırda zamlara ve vergilere karşı günbegün kan kaybederken, bu soğuklarda ısınma ihtiyacımızı nasıl karşılayacağız diye düşünmek zorunda olmamalıyız. Enerji sektöründeki işletmeler işçi denetiminde kamulaştırılmalı ve barınma, ısınma ve beslenme gibi en temel ihtiyaçların karşılanması da dahil olmak üzere herkesin insanca bir yaşam sürmesi için gerekli olan tüm hizmetler halka ücretsiz olarak sunulmalıdır.

Açlık sınırının altındaki düzen

0

Mehmet Şimşek’in Orta Vadeli Programı (OVP) başından beri tek bir hedef üzerine kuruluydu: talebi kısmak. Ama hangi talebi? Sermayenin ya da en zengin yüzde 10’un tüketimini mi? Hayır. Hedef alınan, işçinin sofrasındaki ekmekti. Her yazımızda altını çizdiğimiz gibi, bu program planlı bir saldırı dalgasıydı. Hedeflenen bir şekilde gerçekleşti; yeni yıl başlarken asgari ücret ilk defa resmi açlık sınırının da altında yıla başladı.

2025 yılı boyunca gördük ki şirketler 2024’te olduğu gibi 2025’te de kâr rekorları kırmaya devam etti. Bankaların bilançoları parladı, büyük holdingler “zorlu koşullara rağmen” büyümelerini sürdürdü. TÜİK’in açıkladığı son rapora göre en yüksek gelire sahip yüzde 20’lik kesim toplam gelirin yüzde 48’ini aldı. Ülkenin yüzde 20’si tüm zenginliğin neredeyse yarısına el koyuyor. Üstelik bu, resmi bir kurumun itirafı. Şimşek’in programında sermayeye “dur” demek yok, sadece emeğe “kemer sık” demek var.

Gelelim yeni asgari ücrete. 2025 yılında 22.104 TL ile hayatta kalmaya çalışan işçiye, 2026 için 28.075 TL reva görüldü. Bu rakam açıklandığı gün itibarıyla çoktan açlık sınırının altında kaldı. 2026 yılı boyunca da yeni bir zam yapılmaz ise açlık sınırı ile arasındaki makas açılacak. Yani devlet ve sermaye el ele vererek işçiye diyor ki: Açlık sınırının altına mahkûmsun! Enflasyonla mücadelenin tüm yükü işçinin omuzlarına bindirildi. “Ücret artışları enflasyona sebep oluyor” yalanını diline dolayanlar, lüks tüketim vergilerini artırmayı, servet vergisini gündeme getirmeyi akıllarının ucundan bile geçirmediler. En zengin yüzde 10, enflasyonu fırsata çevirip servetini katlarken; işçilerin hayatları borçlandırılarak ipotek altına alındı.

Kimin istikrarı?

Ekonomik göstergeler “iyileşiyor” denildiğinde kastedilen, yabancı sermayenin Türkiye’ye daha rahat gelmesi ve parasını yüksek faizle katlayıp gitmesidir. Gençlerin geleceksizliği ve güvencesiz çalışma biçimleri kalıcı hale getirildi. Emeklilik her geçen yıl anlamsızlaştırılıyor. Bu da OVP’nin bir parçası. 21. yüzyılın ilk çeyreği biterken, Türkiye emeğin ucuzlatıldığı, kaynaklarının tarumar edildiği bir şantiyeye dönüştürüldü. Enflasyonun artış hızı yavaşlasa bile fiyatlar yerinde saymıyor, her gün etiketler değişmeye devam ediyor. Ama bizim ücretlerimiz yılda bir kez, o da ölmemize yetmeyecek kadar artıyor. Biz buna “ücretlerin baskılanması” diyoruz; yani her geçen gün daha fazla çalışıp, karşılığında daha az mal ve hizmet alabiliyoruz.

Şirket kârları patlarken asgari ücretin açlık sınırıyla imtihanı devam ediyorsa orada bir “başarıdan” değil, sistemli bir servet transferinden bahsedebiliriz. Emekçiler dışında bu süreçte bedel ödeyen olmadı.

Bu karanlık tablodan çıkışın yolu, Mehmet Şimşek’in piyasa dostu formüllerinde değil, işçi sınıfının birleşik örgütlü gücündedir. 2025’in bize öğrettiği en büyük ders şudur: Biz istemedikçe, biz emek ittifakı kurmadıkça o sofradan işçilere kırıntı bile düşmeyecek.

Taleplerimiz acil ve nettir:

  • Asgari ücret yılda dört kez güncellenmelidir: Enflasyonun bu kadar yüksek seyrettiği bir düzende, işçiyi yıl boyu aynı rakama mahkûm etmek sefalete mahkûm etmektir. Ücretler gerçek enflasyon oranında her üç ayda bir otomatik olarak artırılmalıdır.
  • Servet vergisi ve lüks tüketime vergi getirilmelidir: Krizin faturası işçiden değil; bankaların, holdinglerin devasa kârlarından ve en zengin yüzde 10’un lüks tüketiminden tahsil edilmelidir. Temel gıda ve tüketim maddelerindeki KDV ve ÖTV sıfırlanmalıdır.
  • Tüm yap-işlet-devret projeleri tazminatsız kamulaştırılmalı, hazineden sermayeye giden kaynaklar kesilmelidir.

Açlık sınırının altındaki bu düzeni ancak birleşik ve planlı bir mücadeleyle değiştirebiliriz.

Bolivya: Neoliberal saldırıya karşı seferberlik

0

Bolivya günlerdir Rodrigo Paz hükümetinin yakıt sübvansiyonlarını kaldırmayı içeren kararnamesine karşı işçilerin öncülüğünde gerçekleştirilen kitlesel bir seferberliğe sahne oluyor.

Ülkedeki en büyük işçi emekçi konfederasyonu olan Bolivya İşçi Merkezi (COB) 22 Aralık’ta süresiz genel grev çağrısı yaptı. Grevin tüm emekçilerin yaşam standartlarını hedef alan kararname geri çekilmeden sonlandırılmayacağı ilan edildi.

Eylemlerin en ön safında ise maden işçileri yer alıyor. 22 Aralık’tan bu yana binlerce maden işçisi, baretlerini takıp iş aletlerini taşıyarak başkent La Paz’a yürüdü; hükümet merkezinin bulunduğu bölgede yolları kesti ve barikatlar kurdu. Polis, göstericilere biber gazı ile saldırırken; saatler süren çatışmalar yaşandı. Eylemler ülkenin farklı bölgelerine de yayıldı ve birçok yol ulaşıma kapatıldı.

Bolivya İşçi Merkezi (COB), Noel’de yapılan genel kurul toplantısında, kararname yürürlükte kaldığı sürece grevi kaldırmayacağını bir kez daha ilan etti. Hükümet ise emekçilerin basıncını karşılayabilmek için orta sınıfın bazı kesimleriyle müzakereler yürütmenin yanı sıra, protestoculara karşı medya dezenformasyonu örgütlemeye çalışıyor. Devlet Başkanı Paz, kararnamenin “zorunlu bir önlem” olduğu iddiasına sığınıyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Bolivya partisi olan Emekçi Halkın Devrimci Alternatifi (ARPT) de bir açıklama yaparak akaryakıt fiyat artışının ne kaçınılmaz ne de gerekli olduğuna ve Paz hükümetinin emekçilere “para yok” derken Bolivya’nın en zenginlerini vergiden muaf tuttuğuna dikkat çekti.

Açıklamada ülkedeki ekonomik krizin özünde sübvansiyonların değil, yağma politikalarının yer aldığı belirtilirken; kazancıyla orantılı vergi vermeyen ve kârlarını vergi cennetlerine kaçıran tarım-sanayi oligarşisinin, doğayı yıkıma uğratarak Bolivya’dan muazzam bir servet çıkartan ve işçi haklarını hiçe sayan maden şirketlerinin ve uluslararası tekellerin yoğun sömürünün odağı olduğuna işaret edildi.

Açıklamanın devamında Paz hükümetinin ve onu destekleyen tüm sağcıların, emperyalizmin ve oligarşinin politikalarının yenilgiye uğratılmasına kadar mücadelenin güçlendirilmesi ve sürdürülmesi çağrısı yapılırken, saldırı paketini boşa çıkarmak ve ve bir işçi hükümeti kurmak amacıyla bir eylem planı oluşturmanın gerekliliği vurgulandı.

2026’da yine: Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz

0

İşçi sınıfı 2025 yılını emek ve kadın düşmanı iktidar politikalarına, Şimşek programına, sendika karşıtlığına, güvencesizliğe, sefalet dayatmasına karşı mücadeleyle geçirdi. 22 Ekim’den beri grevde olan, Birleşik Metal-İş’te örgütlü Smart Solar işçileri, 2026’ya da grevle giriyor. Yüzde 6’lık zam teklifini reddeden Smart Solar işçileri, patronun grev kırıcılığıyla da karşı karşıya. Bir yandan devam eden ve 150 bin metal işçisini kapsayan MESS Grup Toplu İş sözleşmesi sürecine karşı Birleşik Metal-İş’in iş durdurma ve basın açıklaması gibi eylemleri 2026’da da devam edecek.

2026’ya direnerek girenler arasında Özel Okmeydanı Hastanesi işçileri de var. Yenidoğan Çetesi’yle adını duyduğumuz Şafak Grubu’na ait hastane Kasım 2025’te “depreme dayanıksız bina” gerekçesiyle kapatılmış ancak hastanenin 200’e yakın çalışanına birikmiş alacakları ve tazminatları ödenmemişti. Hastane işçileri, yaşadıkları hak gaspına karşı direnişi sürdürüyor.

Sendikal haklarının tanınması için bir yılı aşkın süredir grevde olan, Petrol-İş’te örgütlü Temel Conta işçileri de yeni yılı mücadeleyle karşılıyor. Tez-Koop-İş’te örgütlü Özel İtalyan Lisesi öğretmenlerinin İtalyan meslektaşlarıyla eşit ücret almak için çıktığı grev sürüyor. Yine Tez-Koop-İş’te örgütlü File Market işçilerinin sendikal baskılara karşı başlattıkları direniş devam ediyor.

Tokat’ta Birtek-Sen’de örgütlü Şık Makas işçileri, maaş ve tazminat alacaklarının yanı sıra sendikal haklarının tanınması için direniyor. İşçiler “diğer nedenler” anlamına gelen Kod 22 ile işten çıkarıldıkları için işsizlik maaşına hak kazanamıyordu. Mücadele sonucunda Kod 22’yi kaldırmayı başardılar, ancak tüm taleplerinin yerine gelmesi için direnişi sürdürüyorlar.

SAG Hidrolik, GM Teknik Cam, Digel Tekstil ve daha birçok işyerinde insan onuruna yaraşır bir yaşam mücadelesi sürmekte. Bu mücadelelerin bize anlattığı bir şey var: 2026’da en acil ihtiyacımız, bir emek ittifakı olmayı sürdürüyor. Birbirlerinden yalıtık mücadeleler birleşmeli; tüm sendika konfederasyonları ortak bir mücadele planıyla sahneye çıkmalıdır. “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz” bir sloganın ötesine geçmeli, işçilerin birliği bir gerçekliğe dönüşmelidir. Karşımızdaki örgütlü iktidar ve patronlar sınıfına cevaben biz emekçilerin tek çıkış yolu bu.

2026’yı emekten yana örgütlemek mümkün!

0

İktidar, 2026 yılının gidişatını belirleyecek en önemli hamlelerden birini yaptı. Asgari ücret, yüzde 27 artışla net 28.075 TL olarak açıklandı. Böylece Türkiye’de ilk kez asgari ücret, açlık sınırının altında belirlendi. Bu tablo, Mehmet Şimşek’in “enflasyonla mücadele” adı altında yürüttüğü ekonomi programının emekçilere ödettiği bedeli açıkça gösteriyor. Açlık sınırının altına düşen bir asgari ücret, iktidarın izlediği sermayeden yana sınıf programının sonuçlarını tarif etmek için daha fazla söze gerek bırakmıyor.

Açlık sınırının altında ücret, üstünde sermaye düzeni!

Bu politik tercihin kurumsal zemini 2026 bütçe planlamalarında da açıkça görülüyor. Merkezi yönetim bütçesinde faiz giderleri, en büyük harcama kalemlerinden biri haline gelmiş durumda; faize ayrılan kaynaklar birçok sosyal harcama kalemini geride bırakıyor. Kaynaklar, emekçi ve emeklilere değil, döviz garantili ödemelerle köprü, otoyol, havaalanı, hastane ihalelerini alan sermaye sahiplerine gidiyor. Yani kaynak yokluğundan değil, kaynakların nereye aktarıldığından söz ediyoruz. Kamu bütçesi ücretlerin, milyonların yaşam koşullarının iyileştirilmesine değil; borçlanma düzeninin sürdürülmesine ve sermayenin korunmasına hizmet ediyor.

Bu yüzden tekrar edelim: Kaynak var! Olmayan şey, emekçiden yana bir ekonomi programı. Fiyat artışlarının geri alınması, vergi yükünün emekçilerin sırtından alınması, servet vergisiyle zenginlerden kaynak yaratılması ve ücretlerin yoksulluk sınırı esas alınarak yükseltilmesi mümkün. Sorun, bunların yapılamaz olması değil; iktidarın bunları yapmayı tercih etmemesidir!

Tabandan örülen bir mücadele hattı şart!

İktidarın bu tercihte en büyük kolaylığı ise emek hareketinin zayıflığı olmayı sürdürüyor. Sendikal konfederasyonların mücadeleyi sembolik açıklamalara ve sınırlı tepkilere sıkıştırması iktidarın elini rahatlatıyor. Bunların hiçbiri güç dengelerini değiştirmiyor. İşçi sınıfını eylemsizliğe mahkûm ediyor.

Bu ataleti kırmanın yolu; tabandan, işyeri komitelerinden, mücadeleci sendikal şubelerden başlayarak adım adım örülen mücadeleci bir hattın inşasını zorunlu kılıyor. Ücretler, çalışma koşulları, işsizlik, sendikalaşmaya dönük engeller karşısında acil talepler etrafında örülen bir mücadeleci sendikal çizginin somutlaşması gerekiyor. Farklı sektörlerde süregiden grev ve direnişleri bir araya getirecek -en azından- bir tür koordinasyon, mücadelelerin ortaklaşması adına ilk kritik eşik olarak önümüzde duruyor. Bu, yalnızca dayanışmayı büyütmek için değil, öncü işçilerin deneyimlerini yaygınlaştırmak ve ortak mücadele zeminini yaratmak için gerekiyor. Sendikal üst yönetimlerin bu yöndeki her direnci ise teşhir edilmeli ve aşılmalıdır.

Daha geniş ölçekte ise, sınıf mücadelesinin tüm bileşenlerini kapsayan bir emek ittifakının inşasına ihtiyaç sürüyor. Bugün en temel ekonomik, demokratik ve sosyal haklarımız için “Elinizi soframızdan, özgürlüklerimizden çekin” diyen böylesi bir birleşik mücadele hattının örülmesi zaruri. İktidar, 2026 yılının gidişatını belirleyecek en önemli hamleyi yaptı evet, ama sonucu belirleyecek olan, bu hamle karşısında bizim vereceğimiz cevap olmayı sürdürüyor.

“Serap artık özgür, bu feminist hareketin kazanımlarından biri oldu”

0

Yedi yıllık evliliği süresince fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kalan Serap Avcı, hayatını savunduğu için bir yıldır tutuklu yargılanıyordu. Davanın son duruşmasında Serap meşru müdafaada sınırın aşılması sebebiyle cezaya yer olmadığı kararıyla tahliye edildi. Bu karar, benzer davalar için emsal olabilecek önemli bir kazanım. Davayı yakından takip eden ve Serap’ı süreç boyunca yalnız bırakmayan Serap İçin Feministler grubundan Evrim Gürenin ile konuştuk.

Söyleşi: Serenay Sevimli

Serap ile tanışmanız, dava sürecine dahil olmanız nasıl gerçekleşti?

Serap’la tanışmamız, yedi yıllık evliliği boyunca sistematik şiddete uğradığını Mor Çatı’ya anlattığı mektupla oldu. 17 Nisan’ı 18 Nisan’a bağlayan gece onu balkondan atmaya kalkan, öldürmekle tehdit eden kocası Yasin’in elinden kurtulmak için, ölmemek için öldürmek zorunda kaldığını, bu sebeple “eşi kasten öldürme” suçundan Bakırköy Cezaevi’nde olduğunu anlatıyordu mektupta. Burada Necibe Yolcu’dan bahsetmek istiyorum. Necibe de tıpkı Serap gibi ölmemek için öldürmek zorunda kalmış bir kadın. 21 yıl boyunca şiddet gördüğü kocasını, engelli çocuğuna da şiddet uygulayınca hayatta kalmak için bıçaklamış ve 20 yıl hapis cezasına çarptırılmış. Serap koğuşa geldiğinde ona “Benim gibi geç kalma; kadınlara, feministlere yaz” diyerek mektup yazmaya yönlendirmiş onu. Bu mektupla beraber feministler hızlıca bir araya gelip Serap Hayatta Kaldığı İçin Hapiste kampanyasını başlatarak dava sürecine dahil olduk.

Serap tüm bu 7-8 yıl boyunca neler yaşamış, hangi kaygılarla ilişki içinde kalmaya devam etmiş, biraz bahseder misiniz?

Aslında altı duruşma boyunca gördük ki Serap’ın evliliği boyunca yaşadıkları kadınlar için maalesef bilinmeyen bir şey değil. Yine şiddet dolu ilişkilerde, evliliklerde kalmaya devam eden her kadının hikâyesiyle de çok benzer. Serap evliliği boyunca sistematik olarak fiziksel, psikolojik, ekonomik şiddet görmüş. Tanık olduğu şiddet sebebiyle çocuğu 2 yaşından beri konuşamıyor. Boşanmaya her karar verdiğinde ise kocası Yasin tarafından ailesinin başına gelebileceklerle, çocuğunu bir daha görememekle tehdit edilmiş. Serap’ın maruz kaldığı sistematik şiddeti duruşmalarda karşı tarafın tanık beyanlarında bile görmek mümkündü. Yasin’in Serap’a sürekli şiddet uyguladığı; ardından barışmak için hediyeler, çiçekler aldığı, onu yemeğe çıkardığı anlatıldı. Karşı tarafın avukatlarının anlatılanlara yorumu ise “Yasin ne kadar sevgi dolu, iyi bir insan. Bakın Serap mutlu olsun diye çiçek almış” oldu. Feministler olarak bizler çok iyi biliyoruz ki erkekler uyguladıkları şiddet sonrasında kadınlara hediye alır, pişman olduklarını söyler, bunun bir daha yaşanmayacağına dair sözler verir, affedilmek isterler. Erkekler kadınları şiddet gördükleri evliliklerden, ilişkilerden çıkıp kendi hayatlarını kurmasınlar diye bu şiddet döngüsü içinde tutarlar. Sistematik şiddet diye anlattığımız şey tam da bu aslında.

Uzun yıllardır kadın cinayetlerini, hayatına sahip çıkan kadınları ve cinsel saldırı davalarını feministler kolektif takip ediyor, kampanyalar yapıyor. Bu mücadele sayesinde haksız tahrik indirimin tartışılmasından erkek şiddetinin artık töre, namus, aşk cinayeti olarak tanımlanmamasına, duruşma salonlarında sistematik erkek şiddetinin başından sonuna tüm boyutlarıyla tartışılmasına dek birçok kazanım elde ettik.

Altı duruşmayı da sadece avukatlarla değil, isteyen her kadının katılabileceği bir kampanya grubuyla takip ettiniz. Bu süreci nasıl örgütlediniz? Feminist dava takibi derken ne kastediyorsunuz? Bu yöntemin dava sonucuna bir etkisi oldu mu sizce?

Duruşmaları, duruşmalara çağrılarını, savunmanın politik çerçevesini, basın metinlerini, basın ile iletişimi vb. bütünlüklü üzerinde durarak, düzenli toplantılar yaparak ve her adımda birlikte karar vererek kolektif örgütledik. Duruşmalarda önümüze çıkan her yeni durum için yeni politik çerçeveler çıkararak bunu kamuoyu ile paylaşmak, kadınların gözünün kulağının bu davada olmasını sağlamak ve tabii ki Serap’a özgürlük talebini yaygınlaştırmak için çabaladık her birimiz. Bir kadının yaşadığı erkek şiddetinin münferit olmadığının, tüm kadınları etkilediğinin politikasını yapma biçimlerinden biri de feminist dava takibi yapmak. Serap davası da onlardan biri oldu. Uzun yıllardır kadın cinayetlerini, hayatına sahip çıkan kadınları ve cinsel saldırı davalarını feministler kolektif takip ediyor, kampanyalar yapıyor. Bu mücadele sayesinde haksız tahrik indirimin tartışılmasından erkek şiddetinin artık töre, namus, aşk cinayeti olarak tanımlanmamasına, duruşma salonlarında sistematik erkek şiddetinin başından sonuna tüm boyutlarıyla tartışılmasına dek birçok kazanım elde ettik.

Kampanyanın ana sloganı “Serap Hayatta Kaldığı İçin Hapiste” idi. Süreç boyunca yaptığınız açıklamalarda da özsavunma demek yerine hayatını savunmak ifadesini tercih ettiniz. Bu tercihin sebebi ne?

Özsavunma kavramı feministler olarak ortaklaşmadığımız bir kavram. Bu uzun bir tartışma fakat kısaca kadınların kendi hayatlarını savunmak için yaptıkları eylemi özsavunma olarak tanımlayan feministler olduğu gibi, özsavunmanın sistematik ve yapısal şiddetle mücadeleyi şiddete uğrayan kadınlara yüklediğini ve bunun bireysel bir karşı koyuşla sonlanmayacağını düşünen feministler de var. Kolektif örgütlediğimiz bir kampanyayı da ortaklaştığımız bir kavram üzerinden tariflemek istedik.

Bu davada Yasin değil de Serap ölseydi bu bir kadın cinayeti davası olacaktı. Duruşmalarda belki de Yasin’e uygulanan indirimleri konuşacaktık bugün. Bu sebeple savcının “haksız tahrik indirimiyle yetinin” demesini kabul etmedik. Serap’ın o gece gördüğü şiddet, balkondan atılmaya çalışılması, kafasında ütü masasının kırılması üzerine can havliyle Yasin’i bıçaklaması haksız tahrik değil, meşru müdafaa olarak değerlendirilmeli dedik.

Serap için verilen mahkeme kararı feminist hareket adına müthiş bir kazanım. Bu sürecin daha önce takip edilen benzer dava süreçlerinden ayrışan yönleri neler? Hem takip hem sonuç açısından… Bundan sonraki davalara da olumlu bir yansıması olur sanırım.

Evet, Serap artık özgür ve bu feminist hareketin son zamanlarda elde ettiği kazanımlardan biri oldu. Çok sevinçliyiz. Davanın 5. duruşmasında savcı, Serap’ın 82/1-d maddesi, yani kasten öldürmenin nitelikli halinden cezalandırılması ve haksız tahrik indirimi uygulanması yönünde mütalaa verdi. Savcının verdiği bu mütalaada Serap’ın anlattığı sistematik şiddet beyanı, komşusunun olay gecesine ve Serap’ın öldürülmesinden korktuğuna dair anlattıkları yoktu. Mor Çatı Kadın Sığınma Vakfı’nın hazırladığı rapor ve İstanbul Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı raporu yer almıyordu. Sadece haksız tahrik indirimi vardı. Bizler ise buna itiraz ettik. Çünkü savcının Serap için istediği haksız tahrik indirimini kadınları öldüren erkeklerin “çorbanın tuzu yoktu, başkasıyla mesajlaşıyordu” gibi kadınları suçlayan beyanlarından, mahkemelerin verdiği indirimlerden, kravat taktı diye iyi hal indirimi uygulamalarından çok iyi biliyoruz. Bu davada Yasin değil de Serap ölseydi bu bir kadın cinayeti davası olacaktı. Duruşmalarda belki de Yasin’e uygulanan indirimleri konuşacaktık bugün. Bu sebeple savcının “haksız tahrik indirimiyle yetinin” demesini kabul etmedik. Serap’ın o gece gördüğü şiddet, balkondan atılmaya çalışılması, kafasında ütü masasının kırılması üzerine can havliyle Yasin’i bıçaklaması haksız tahrik değil, meşru müdafaa olarak değerlendirilmeli dedik.

Mütalaada bir diğer öne çıkan şey ise Serap’ın hiç polise şikâyette bulunmaması oldu. Şiddet sonrasında polise gitmemek savcıya göre “hayatın olağan akışına aykırıydı”. Şiddete uğrayan kadınları, şiddete uğradıkları o evlere geri göndermek, şikâyette bulunmasını engellemek bir polisin hayatının olağan akışı olabilir. Daha geçtiğimiz aylarda öldürülen Ayşe Tokyaz’ı arayan kardeşinin karakoldan dalga geçilerek gönderildiği yetmiyormuş gibi, yaptığı şikâyetin katil Cemil Koç’a bildirilmesi gibi mesela. Destek mekanizmalarının olmadığı yerde kadınlar için hayatın olağan akışı ise cezasız kalacağını bildiği erkeklerin şiddetine çoğu zaman sessiz kalmak. “Kadınlarla erkeklerin hayatının olağan akışı nedir”i mahkemede tartışmış, duruşma tutanaklarına geçirtmiş olduk bu davada. Yine karşı tarafın avukatlarının “Birkaç kırık olsaydı durum başka olurdu”, “Beyin sarsıntısı olsa meşru müdafaayı konuşurduk o zaman” gibi ifadelerle bir kadının evliliği boyunca uğradığı şiddeti nasıl normalleştirdiğini görmüş olduk ve buna itiraz ettik. Savcının mütalaasına rağmen mahkeme heyeti, oybirliği ile meşru müdafaada sınırın aşılması nedeniyle cezaya yer olmadığı ve Serap’ın tahliyesi yönünde karar verdi. Umarız benzer davalarda emsal karar olur bu dava.

11. Yargı Paketi ve deprem suçları

0

6 Şubat depreminin üçüncü yıldönümüne yaklaşırken mecliste görüşülmeye başlanan 11. Yargı Paketi, deprem suçlularının infaz sürelerinin kısaltılmasını gündeme getirdi. Bu endişelere sebep olan şey yargı paketinde “Covid affı” olarak bilinen 27. maddenin deprem suçlarını da kapsaması ihtimaliydi. Bunun üzerine depremde yakınlarını kaybeden insanların kurduğu Adalet Peşinde Aileler Platformu, TBMM’ye yakın bir parkta nöbet eylemi başlatarak tepkilerini gösterdiler. İktidar ve muhalefet partilerinin grup başkanvekilleriyle de görüşen platform taleplerini dile getirdi.

Tepkiler rejim kanadına geri adım attırdı. AKP Grup Başkanvekili Abdullah Güler 27. maddenin deprem suçlarını kapsamayacağını, bunun için özel bir düzenleme yapılacağını ifade etti. Ancak şunu da akıldan çıkarmamak lazım: Depremde yakınlarını kaybedenlerin mücadelesi tek tek deprem suçlularının yargılanmasına indirgenemez. Etkin ve adil yargılama talebi elbette bu mücadelenin bir parçası. Fakat deprem gibi bir olguyu felakete çeviren şey tek tek kişilerin suçları değil Tek Adam rejiminin politik tercihlerinin bir sonucu. Hem deprem öncesi sağlıklı çevreler ve sağlam konutlar inşa etmek için ayrılmayan bütçeler, hem deprem sonrası seferber edilmeyen kaynaklar, hem de elini ovuşturarak bekleyen sermayeye kapıların sonuna kadar açılması bunu net bir biçimde gösteriyor. Deprem sonrası zeytinlik alanların acele kamulaştırmayla imara açılması, asbest tehlikesine karşı önlem alınmaması ve altyapı çalışmalarının yetersizliği insanı değil kârı önceleyen sistemin politik tercihlerini faş ediyor. Depremin üzerinden neredeyse 3 yıl geçecek olmasına rağmen insanlar hâlâ konteyner evlerde kalıyor.

Yargı Paketi ile ilgili sorunlar burada bitmiyor. Kadın Dayanışması’nın yazılarında sıkça dile getirdiği gibi, kadınların haklarına yönelik saldırıyı artıran ve özellikle lgbti+ların varlığını yok sayan ve hormona erişimini zorlaştıran düzenlemeler de sık sık gündeme geliyor. Benzer şekilde bu saldırılar da mücadelelerin sonucunda bu yargı paketinden çıkarılmış olsa da, bu tehdit iktidar tarafından sürekli canlı tutuluyor. Yargı paketiyle ilgili diğer bir tehdit unsuru da bazı suçları kapsam dışı bıraksa da binlerce şiddet failinin ve adi suç işleyenlerin erken tahliye edilecek olması. Bu bir yandan kadınlara büyük bir tehdit oluştururken, diğer yandan keyfi tutuklamaların nasıl bir yargı sopası olarak kullanıldığını gözler önüne seriyor.

Günün sonunda 11. Yargı Paketi ile birlikte açılan tartışmalar hem kadın ve lgbti+lara yönelik saldırılar hem de yaşamlarımıza yönelik saldırıların aynı yerden geldiğini gösteriyor. Yargı “paketi”nin bir araya getirdiği şeyin sadece yasa maddeleri olmadığı aynı zamanda rejimin farklı veçhelerini ve saldırılarını da bir araya getirdiğini görüyoruz. O yüzden rejimin bu saldırılarına karşı bizim de mücadele ve eylem birliklerine, yani farklı farklı ve yalıtık mücadeleleri aynı “paket”te bir araya getirmeye ihtiyacımız var. Bu pakete ne isim verirsek verelim işaret ettiği şey bütün bu sorunların müsebbibi olan rejimden ve kapitalizmden kopuş olmalı.

21. yüzyıl: Hayaldi, kabus oldu!

0

25 yıl önce yeni bir bin yıla girildiğinde hayaller çok büyüktü. Savaşlar bitecekti. Açlık, yoksulluk, eşitsizlik son bulacaktı. Artık özgür insanlığın şafak vaktiydi. 25 yıl geride kaldı. 21. yüzyılın ilk çeyreği bitti. Artık 2026 yılındayız. Umulan hayallerin hiçbiri gerçekleşmedi. Aksine, dünya bütün hastalıkları nükseden bir hasta gibi perişan halde. Tersi mümkün müydü? Kapitalizm altında hayır!

Türkiye’nin payına ise hep olduğu gibi katmerli olumsuzluklar düştü. Türkiye 21. yüzyılın ilk çeyreğinin neredeyse tamamını AKP hükümetleri yönetiminde geçirdi. Bir dahaki seçimler, eğer öne çekilmezse, 2028 yılında olacak. Ve AKP o seçimleri de kazanarak yönetmeye devam etmek istiyor. Çünkü hikâyesinin bitmediğine inanıyor. Kuşkusuz kimin kazanacağına halk karar verecek.

Halkın tercihi şu aralar AKP’den yana görünmüyor. Çünkü ekonomi uzun süredir kötü gidiyor. Nitekim AKP bu nedenle 2024 yerel seçimlerini kaybetti. Kamuoyu yoklamaları da AKP’yi eski gücünden uzak ölçüyor. Ama giderek her seçim bir öncekinden daha eşitsiz koşullarda gerçekleşiyor. Başta devletin tüm imkânları olmak üzere her şey AKP’ye hizmet ediyor. Dolayısıyla AKP, kuşkusuz ittifaklarının ve müflis muhalefetin de yardımıyla, bir kez daha seçimleri kazanabilir ve 2028 sonrası bir beş yıl daha yönetebilir. Neden olmasın?

Evet, her şeyin mümkün olabildiği bir çağda yaşıyoruz. Bir tek şey hariç! İşçinin emekçinin derdine çare yok. Yoksulluk, işsizlik, eşitsizlik bir türlü son bulmuyor. Oysa insan ömrünün yüzyılı aşacağı hatta ölüme dahi çare bulunabileceği haberleri yayılıyor. Örneğin kişisel serveti 600 milyar doları aşan örnek patron Elon Musk birkaç on yıla artık paranın tedavülden kalkacağından bahsediyor. Dünyada cennet!

İyi de açlık sınırının altında kalmış asgari ücretle, emekli aylığıyla yüzyıllık ömür, hatta üstüne ölümsüzlük işçinin emekçinin ne işine yarayacak? 20 bin lira aylık alan emeklinin yaşam süresi ekonomi yönetimine dert oluyor. EYT’yi, emeklinin sayısını, yaşını konuşa konuşa bitiremiyorlar. Sosyal riskmiş! Asgari ücret miktarı adeta beka sorunu! Ama ömür uzayacakmış, ölümsüzlük hayal değilmiş, para tedavülden kalkacakmış, falan yüzyılıymış! Kalksın tabii ama bu haliyle işçinin emekçinin payına düşen ne? Dünyada cehennem!

Sermaye ve hükümetleri her çağda olduğu gibi servetlerinin ve güçlerinin sonuna kadar sefasını sürüyorlar. Dünyayı tüketerek bütün nimetlerden sınırsız yararlanıyorlar. İşçilerin emekçilerin payına ise daima yoksulluk düşüyor. Kapitalizm yıkılmadığı sürece bin yıl daha geçse yine bu düzen değişmez. Yıl oldu 2026, konuştuklarımıza bakın! Bu sömürü düzeni değişmeli… Sonsuz olmasa da eşit, adil ve özgür hayatlar yaşayalım. Yeni yıldan dileğimiz, hayalimiz ve mücadelemiz bu…

Vestel, krizinin faturasını işçiye kesti

0

Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nin en büyük ve en bilinen sermaye grubu Vestel, son dönemde yaşadığı finansal sıkıntıları gerekçe göstererek toplu işten çıkarmalara yöneldi. Şirket yönetimi, krizin sorumlusu olarak doğrudan ya da dolaylı biçimde çalışanları işaret ederken, çözüm olarak adeta bir “toplu kıyım” anlayışıyla binlerce işçiyi kapı önüne koymayı tercih ediyor.

Vestel yıllar boyunca binlerce işçinin emeğiyle büyümüş, üretmiş ve yüksek kârlar elde etmiştir. Sendika düşmanlığıyla nam salmış şirkette işçiler asgari ücrete çok yakın maaşlarla üç vardiya bant başında çalışırken, fazla mesailerle üretimi sürdürürken, şirket kârına kâr katmıştır. Ancak işler biraz sıkıntıya girdiğinde, piyasa koşulları değiştiğinde ya da beklenen kâr oranları tutmadığında ilk başvurulan yöntem yine aynı olmuştur: işçi çıkarmak. Bu durum, kapitalist sistemin kriz anlarında gerçek yüzünü göstermesinin tipik bir örneğidir.

Burada altı çizilmesi gereken önemli bir nokta şudur: Zorlu Holding’e bağlı Vestel bugün fiilen batmış bir şirket değildir. Şirket hâlâ üretmekte, hâlâ gelir elde etmekte ve hâlâ kazanmaktadır. Şirketin ve genel olarak holdingin son yıllarda artan genel borçluluğu ise işçilerin değil patronun ve şirket yönetiminin sorumluluğu ve hatasıdır. Patronun kötü yönetiminin faturasının işçilere kesilmesi kabul edilebilir değildir. Patronların yaşadığı her darboğazda ücretler baskılanır, sosyal haklar budanır, ardından işten çıkarmalar gelir. Oysa krizi yaratan işçiler değildir; yanlış yatırımlar, plansız büyüme, kâr hırsıyla alınan kararlar ve kötü yönetimdir. Eğer bir şirket yönetilemiyorsa, bunun bedelini işçiler değil, o şirketi yönetenler ödemelidir.

Bu noktada sınıfsal ve sosyalist bir perspektiften çözüm nettir: Madem bu şirketler toplumsal ölçekte bu kadar büyük, madem binlerce insanın hayatı bu fabrikalara bağlı, o halde yönetilemeyen ve krizi işçilere fatura eden şirketlerin işçi denetiminde kamulaştırılması gündeme gelmelidir. Tazminatsız bir şekilde, üretimi ve istihdamı koruyacak biçimde kamulaştırma, hem emekçilerin hem de toplumun yararınadır.

Vestel örneğinde bir diğer önemli sorun da sendikal yapının tutumudur. Türk-Metal’in örgütlü olduğu Vestel’de, yaşanan bu toplu işten çıkarmalar karşısında sendikanın etkili bir mücadele ortaya koymaması dikkat çekicidir. Taban örgütlenmesinden yoksun, bürokratikleşmiş sendikalar çoğu zaman işçilerin değil, kendi koltuklarının derdine düşer. İşçiler ise bu yapı için yalnızca her ay düzenli yatırılan aidatlardan ibarettir. Oysa gerçek sendikal mücadele, tabandan yükselen, işçilerin söz ve karar sahibi olduğu bir örgütlenmeyle mümkündür.

Bu yaşananlar yalnızca Vestel işçilerinin sorunu değildir. Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde Vestel’e yan sanayi olarak çalışan birçok işletmede de benzer politikalar izlenmektedir. Büyük firma işçi çıkardığında, yan sanayi de aynı yolu izlemekte; zincirleme bir biçimde binlerce emekçi güvencesizliğe itilmektedir. Bu nedenle sorun bireysel değil, sınıfsaldır.

Sonuç olarak, bu gidişata dur demenin yolu işçilerin birlik ve beraberliğinden geçmektedir. İşçinin sorununu ancak işçi çözer. Dayanışma, örgütlenme ve mücadele olmadan bu düzenin değişmesi mümkün değildir. Çözüm, emeği merkeze alan, üretimi toplumsal ihtiyaçlara göre planlayan ve krizin bedelinin onu yaratanlara ödetilmesini savunan bir anlayışla mümkündür. Vestel örneği, kapitalizmin kriz anlarında nasıl işlediğini ve neden emekçilerin kendi kaderini kendi ellerine alması gerektiğini bir kez daha gözler önüne sermektedir.

Sefalet ücretlerini reddedelim, harekete geçelim!

0

2026 yılı için net asgari ücret 28.075 lira olarak ilan edildi. Yapılacak artışın oranı zaten üç aşağı beş yukarı belliydi. Çünkü hükümet küresel ve yerel sermayenin çıkarlarına tam uyumlu ekonomik programını son sürat uygulamaya devam ediyor. Kısa vadede bir seçime gidilmeyecek oluşu da hükümetin tutumunda bir değişiklik beklemeyi imkansız kılıyor.

Ücretle çalışan milyonları hedef alan ve göz göre göre gelen bu yoksullaştırma hamlesini boşa çıkarmanın tek yolu vardı; işçi sınıfını alım gücünü korumak için seferber edecek birleşik bir mücadele programının başta sendika konfederasyonları olmak üzere tüm sınıf örgütlerince hayata geçirilmesi. Fakat bu yapılmadı.

Aksine asgari ücretin belirlenme sürecinde işçi sınıfı bu sürece tam bir eylemsizlikle girmek zorunda bırakıldı. İşçi sınıfı, uzun süredir devam eden ve şiddetinden bir şey yitirmeyen bir taarruz karşısında adeta silahsızlandırıldı.

Türk-İş bürokrasisi meseleyi asgari ücret tespit komisyonunda yer almak-almamak zemininde tartıştırarak, komisyonda yer almamanın kendi başına anlamlı bir tutum olduğu imajını yaratmak için çabaladı.

Açlık sınırının altında bir asgari ücretin belirlendiği gün dahi Türk-İş başkanı Ergün Atalay kameraların karşısına geçip mevcut yapı değişmediği sürece Asgari Ücret Tespit Komisyonu’ndan çalışanları tatmin edecek bir sonuç çıkmayacağını, gelecek yıl da komisyon çalışmalarına katılmayacaklarını açıkladı.

Atalay’a sormak gerek, bu yıl komisyona katılmayışınızın işçi sınıfının alım gücünü bir nebze olsun koruyabilmesi için ne faydası oldu ki bu tutumu yeterliymiş gibi savunuyor, üstüne üstlük seneye de bu eylemsizliği sürdüreceğinizi ilan ediyorsunuz? Doğru, komisyon denilen ucube yapı değişmelidir, asgari ücreti belirleme kudreti patronların ve siyasi temsilcilerinin iki dudağı arasından çekip alınmalıdır. Peki, bu görevi yerine getirmek için işçi sınıfının önüne bir eylem programı koymaktan köşe bucak kaçan sizleri, sizlerin içinde yuvalandığı bürokratik sendikal yapılanmayı ne yapmalı?

Bunun cevabını Atalay’dan beklemek beyhude, zaten cevap ortadadır: bu köhne yapı da değişmelidir.

Peki ya DİSK? İşçi sınıfının varı, yoğu, geleceği yağmalanırken; üstelik Hak-İş ölü taklidi yapmayı ve Türk-İş mızmızlanmayı sendikacılık olarak yutturmaya çalışırken, DİSK işçi sınıfını bir eylem programı etrafında seferber etmek için ne yaptı?

Biz şu kadarını söylemiş olalım, asgari ücretin ilan edilmesinden birkaç gün önce işçi sınıfının kalbi denilebilecek Gebze’ye miting çağrısı yapmasına rağmen bu çağrının gereğini dahi yerine getirmedi.

Alana bakan biri rahatlıkla bunun Birleşik Metal İş Sendikası’nın mitingi olduğunu sanabilirdi. Şimdi de “Açlık sınırının bile altındaki asgari ücreti kabul etmiyoruz!” açıklaması yapan Çerkezoğlu şahsında DİSK yönetimine sormak gerek: Kabul etmiyorsunuz da ne yapıyorsunuz? İşçi sınıfının alım gücü günden güne sistemli olarak eritilirken, asgari ücretin belirlenmesi gibi kritik bir gündemin eşiğinde böyle bir eylem tertip ediyorsunuz da diğer sendikalarınızdan anlamlı bir katılımı o alana dahil etmek için neden çabalamıyorsunuz? Asgari ücret, sadece halihazırda toplu sözleşme süreci devam eden metal işçilerinin gündemi midir? Asgari ücretin tüm ücretlerin belirlenmesi için önemli referans noktalarından biri olduğu, dolayısıyla tüm işçilerin hayatını doğrudan etkilediği ortadayken amacınız işçi sınıfına yönelen saldırıyı püskürtmek mi yoksa gündemi savuşturmak mı?

Yanlış anlaşılmasın, hedefi şaşırmış değiliz niyetimiz de hedef şaşırtmak değil.

İşçi sınıfını günden güne kahredici bir yoksulluğun pençesine sıkıştıranın kapitalistler ve Tek Adam rejimi olduğu tartışmasızdır.

Fakat sınıfsal karakteri dün ne ise bugün de o olan siyasi iktidar, bugün asgari ücreti ilan ederken geçmişte yaptığı gibi göstermelik olarak açlık sınırının üzerinde bir meblağ ilan etmek ihtiyacı dahi hissetmiyorsa ona bu rahatlığı verenin ne olduğu sorgulanmak zorundadır.

Elbette hiçbir şey bitmiş değil ve sınıf mücadelesi sürüyor. Fakat taraflardan biri olan sermaye sınıfı son derece örgütlü ve Şimşek eliyle sunulan net bir program çerçevesinde hücumlarını kesintisiz sürdürmekte.

İşçi sınıfı saflarında ise dağınıklık hüküm sürüyor. Bu, böyle sürüp gidemez!

Sendikalar, emek ve meslek örgütleri, sosyalistler, emekten yana tüm güçler bu sefalet dayatmasını reddetmek için bir araya gelmek zorundadır.

Kılı kırk yarmanın, meleklerin cinsiyetini tartışmanın, hele hele dükkan yarıştırmanın alemi yok, işçi sınıfına karşı sorumlu hissedenler basit ve hayati talepler etrafında ortaklaşmalı ve sınıfın önüne bir mücadele programı ile çıkmalıdır.

İnsanca yaşamak herkesin hakkı iken tüm ücretlerin yoksulluk sınırı üzerine çıkarılması yersiz bir talep midir?

Sebebi olmadıkları enflasyonun ceremesini milyonlarca işçi emekçi ve emekliler çekerken ücretlerin ve aylıkların üç ayda bir gerçek enflasyon oranında artırılması talebi haksız mıdır?

Bir yanda dolar milyonerlerinin sayısı her yıl rekor sayıda artarken öte yanda yoksulluk çocukların öğününe musallat edilmiş ise kaynaklar yani emekçilerin kendi elleriyle yaratmış oldukları zenginlik sermayeye değil emekçilere ayrılmalı demek gereksiz midir?

Bu sorulara cevabı “hayır” olanlar, yan yana gelmek ve gereğini yapmak zorundadır.