Ana Sayfa Blog Sayfa 6

Bir kavram: asgari ücret

0

Asgari ücret, isminden anlaşıldığı üzere bir çalışana yasal olarak verilebilecek en düşük ücreti ifade eder. En genel anlamıyla bu ücret çalışanın asgari yaşam maliyetini karşılamaya yetecek bir miktardır. Peki asgari yaşam maliyetinin ne kadar olduğu nasıl belirlenir? Başka bir soru daha soralım, asgari yaşam maliyetine çalışmak reva mıdır?

Türkiye’de asgari ücret teknik olarak her sene sonunda toplanan bir komisyon tarafından masada belirlenir. Bu komisyonda hükümet, işveren ve işçi tarafı beşer üye ile temsil edilir ve oy çokluğu ile karar alınır. Teknik olarak asgari ücret böyle belirlenir; işçilerin azınlık olarak temsil edildiği bir komisyon tarafından…

Asgari ücreti esas belirleyen ise, bütün ücretlerin belirlenmesinde olduğu gibi, işçi sınıfının örgütlülüğü ve mücadelesidir. Sendikaların, işçi örgütlerinin dağınık ve zayıf olduğu bir emek rejiminde asgari ücretin düşük tutulması sermaye açısından daha kolaydır.

Asgari ücret gündemi Türkiye’de çok belirleyici çünkü çalışan nüfusun yarısından fazlası bu civarda ücret alıyor. Ayrıca asgari ücrete yapılan zam bütün ücretleri dolaylı olarak etkiliyor. Ekonomik açıdan işçi sınıfının en temel gündemi yani… AKP hükümetleri uzun bir süre asgari ücreti baskılamamaya çalıştı. En azından enflasyonla paralel olarak artan bir asgari ücret denklemi kurmaya çalıştı. Asgari ücret bir düzeyde tutulurken yoksullaşmaya karşı dönem dönem sosyal politikalara hız verildi. Rejim bunu da seçim ekonomisi vesilesiyle yapabildi. Musluğun ağzı ancak seçim dönemlerinde biraz açıldı, sandık masadan kalkınca musluklar da kapandı. Öte yandan son 20 yılda asgari ücretle çalışan nüfus çok ciddi oranda arttı. Sonuç olarak emekçiler yoksullukta eşitlendi; emeğin milli gelirden aldığı pay azalmaya devam etti.

Tek Adam rejiminin son yıllarda uyguladığı Şimşek Programı ise tabloyu daha dramatik bir hale getirdi. Son yıllarda asgari ücret zammı enflasyonun da altında tutuluyor ve emekçilerin alım gücü reel olarak küçülüyor. Sene başında belirlenen asgari ücret sene ortası gelmeden eriyiveriyor.

İnsanca bir yaşam için asgari ücret yoksulluk sınırının üzerine çıkmalı; yukarıdaki bütün unsurlar düşünülünce bu talep oldukça radikal ve beraberinde başka önlemler de gerektiriyor. Bu yüzden sermayeye karşı bütünlüklü bir mücadele şart. Kamulaştırma ve servet vergisi dahil olmak üzere sermayeye karşı radikal önlemler; bunları hayata geçirebilecek birleşik bir mücadele hattı!

Venezuela: Trump’ın Venezuela petrolüne yönelik deniz ambargosunu şiddetle kınıyoruz

0

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Venezuela seksiyonu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi’nin, Trump’ın Venezuela’ya dönük emperyalist saldırganlığına ve uyguladığı ambargoya ilişkin açıklamasının çevirisini okurlarımızla paylaşıyoruz.

Aşırı sağcı Donald Trump, Venezuela’ya yönelik saldırganlığında bir adım daha ileri giderek, ülkeye giren veya ülkeden çıkan petrol tankerlerine tamamen ambargo uygulanacağını ilan etti. Bu, gelirlerinin büyük kısmı petrolden gelen bir ülke için son derece ciddi bir durum. Bu hamle ile ekonomiyi boğmak, başlıca kaynağımızla yapılan ticareti kesmek ve dolayısıyla dolar girişini engellemek amaçlanmaktadır. Bu da, maaşların enflasyon tarafından yutulduğu bir dönemde, temel ihtiyaçların fiyatlarının ve hizmet ücretlerinin artmasıyla, esasen Venezuela’nın emekçi halkını etkileyecek ve emekçi halkın zaten çok kötü durumda olan yaşam koşullarını daha da kötüleştirecektir.

Emperyalist saldırganlığı reddetmemiz, tam da ulusal kahraman Simón Bolívar’ın ölümünün 195. yıldönümünde gerçekleşiyor. Bolívar, ülkemizin egemenliği ve Venezuela ile bölgedeki diğer ülkelerin bağımsızlığı için İspanyol imparatorluğuna karşı mücadele etmişti.

Trump, Venezuela’ya ambargo uygulandığını ve bu durumun “Venezuela, çaldığı tüm petrol, toprak ve diğer varlıkları ABD’ye geri verene kadar” devam edeceğini söyledi. Bu açıklama, Trump’ın gerçek amacının Venezuela’nın petrolünü, minerallerini ve tüm doğal zenginliklerini ele geçirmek olduğunu ortaya koyuyor. Bununla birlikte Trump; Maduro hükümetinin emperyalizm, IMF ve ulusal burjuvazinin ekonomi politikasıyla örtüşen acımasız kemer sıkma politikalarının ve yarattığı krizin sonucunda göç etmek zorunda kalan Venezuelalıları suçlu olarak nitelemeye devam ediyor.

Sosyalizm ve Özgürlük Partisi olarak, Maduro hükümetine karşı olduğumuzu belirtmekle birlikte, ülkemize yönelik bu yeni emperyalist saldırıyı şiddetle kınıyoruz. Maduro hükümetini sahte sosyalist söylemlerle krizin yükünü işçi sınıfının sırtına yükleyen, acımasız kapitalist kemer sıkma politikaları uygulayan, otoriter ve baskıcı bir rejim olarak görüyoruz. Ülkenin bağımsızlığını ve egemenliğimizi savunmak için mücadele eden Kurtarıcı Simón Bolívar’ın ölümünün 195. yıldönümünde, bu emperyalist saldırganlığı reddediyoruz.

ABD emperyalizmi aylardır Karayipler ve Pasifik’te uyuşturucu kaçakçılığı bahanesiyle uluslararası sulardaki gemilere saldırıyor ve hiçbir kanıt sunmuyor. Şimdiye kadar küçük gemilere yapılan 25 saldırıda 95 kişi hayatını kaybetti. Geçtiğimiz günlerde, ülkeden çıkan bir yük gemisine el koyarak petrolümüzü çaldılar; ayrıca PDVSA’ya (Venezuela Devlet Petrol Tekeli) siber saldırı düzenleyerek şirketin operasyonlarını aksattılar ve petrol işçilerini tehlikeye attılar.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, bu askeri operasyon, kapitalizmin tarihinin en büyük küresel ekonomik krizi bağlamında, başlıca emperyalist güç olarak ABD’nin hakimiyet krizini tersine çevirmeyi amaçlayan Trump’ın küresel politikasının bir parçasıdır.

ABD, çeşitli ülkelere tek taraflı anlaşmalar dayatarak yarısömürge ülkeler üzerindeki yağmayı derinleştirmeye çalışıyor. Venezuela örneğinde, Trump’ın eylemlerinin yasallığını araştıran ABD hükümeti ve kongresi içindeki çelişkilerin ötesinde Trump, Venezuela’ya yönelik saldırgan uygulamalarını sürdürüyor.

Öte yandan, María Corina Machado ve Venezuela’daki burjuva muhalefetin diğer sözcüleri, Trump’ın Karayipler’deki suç eylemlerini açıkça destekleyen skandal ve utanç verici açıklamalarda bulunmuş; ülkeye yönelik saldırıların artmasını teşvik etmiş ve Venezuela’ya olası bir askeri müdahaleyi alenen savunmuşlardır. Bu tesadüfi değildir. María Corina Machado, Netanyahu’yu ve Siyonist rejimin Gazze’de yürüttüğü soykırımı da desteklemiştir.

Boş laflara karnımız tok! Saldırganlığın suç ortağı olan Birleşmiş Milletler’e çağrı yapmak boşunadır. Emperyalizme karşı somut adımlar atılmalı; Amerikan petrol şirketleri ve diğer Amerikan şirketleri ülkeden çıkarılmalıdır. Venezuela halkını emperyalizme karşı birleştirmek için ücretler ve emekli maaşları artırılmalı, baskıya son verilmeli, demokratik özgürlükler korunmalı ve kamu hizmetleri yeniden sağlanmalıdır. Siyasi ve sendikal tutsaklar serbest bırakılmalı, Trump’ın müdahalesine karşı çıkan sol ve demokratik partilerin yasallaşması kolaylaştırılmalıdır.

Latin Amerika ve dünya halklarını, ABD’nin Karayipler ve Pasifik’teki askeri operasyonunu reddetmek için seferber olmaya çağırıyoruz. Kolombiya Devlet Başkanı Petro ve Brezilya Devlet Başkanı Lula’nın, Trump’ı yenmek için kıta çapında bir kınama ve seferberlik çağrısı yapmalarını öneriyoruz.

Venezuela petrolüne ambargoya hayır!

Karayipler ve Pasifik’te bombardıman ve cinayetlere son!

Trump’ın ve emperyalizmin Venezuela ve Kolombiya’ya yönelik müdahaleci tehditlerine hayır!

Trump, Latin Amerika’dan defol!

Sosyalizm ve Özgürlük Partisi

17 Aralık 2025

Binlerce işçi Gebze’deki mitingde buluştu

0

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) 21 Aralık Pazar günü Gebze Kent Meydanı’nda yoğun katılımlı bir miting düzenledi. “Gelirde vergide adalet” ve “Asgari değil insanca yaşanacak ücret” şiarları öne çıkarken; yaklaşan asgari ücret zamları, MESS süreci ve Smart-Solar işçilerinin sürmekte olan mücadelesi mitingin temel gündemlerini oluşturdu.

Sendikaların yanında İDP, EMEP, DİP, SEP, TİP, TKP ve Sol Parti gibi sosyalist partilerin ve derneklerin katıldığı miting saat 13.00 civarında Gebze Trafo Meydanı önünden yürüyüşle başladı. Yürüyüş sırasında “Mehmet Şimşek elini soframızdan çek!”, “Sefalet ücreti istemiyoruz!”, “MESS’e boyun eğmeyeceğiz!”, “Vergide adalet istiyoruz!” sloganları atılarak Gebze Kent Meydanı’nda miting için toplanıldı.

2026 için bütçe görüşmeleri yaklaşırken asgari ücrete gelecek zam milyonlarca işçinin açlık ve sefalete mahkum olup olmayacağını belirleyecek. Bununla birlikte MESS ile metal işkolunda çalışan işçiler arasında imzalanacak olan ve 2025-2027 dönemini kapsayacak Grup Toplu İş Sözleşmesi görüşmelerinde MESS’in sunduğu %10’luk zam ve yan hakları kısıtlaması gibi hak gaspları karşısında anlaşma sağlanamamış, arabulucu aşamasına geçilmişti. MESS süreci ile bağlantılı olarak işverenin %6’lık zam teklifine karşı iki ayı aşkın süredir grevde olan Smart Solar işçilerinin mücadelesi de tüm metal işçileri için belirleyici olacak.

Mitingde Birleşik Metal-İş Sendikası Genel Başkanı Özkan Atar ve DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu yaptıkları konuşmalarda asgari ücretin açlık sınırının altında olması, vergi adaletsizliği ile gelir politikaları gibi başlıkları eleştirirken şu an MESS sürecinde olan metal işçilerinin de taleplerine değindiler. Ayrıca aynı gün DİSK’in Kartal’dan başlattığı Ankara yürüyüşü hakkında da bilgilendirme yapıldı. DİSK’in bu yürüyüşle işçilerin taleplerini kamuoyuna ve meclise taşımayı hedeflediği belirtildi.

Miting işçilerin kararlılık ve mücadele sloganları ile sonlandı.

Arjantin işçi sınıfı Milei’ye geçit vermedi

0

Javier Milei hükümetinin reform adı altında esnek çalışmayı yaygınlaştırmayı ve grev hakkını daraltmayı içeren saldırı paketine karşı ülkedeki en büyük sendika konfederasyonu olan CGT’nin çağrısıyla başta Buenos Aires olmak üzere birçok şehirde işçiler meydanlara indi. Seferberliğin büyümesini göze alamayan hükümet yasa tasarısını şimdilik şubat ayına erteledi.

Saldırı paketi; kıdem ve fesih tazminatı rejiminde değişiklik, işgününün 12 saate kadar uzatılmasına imkan verecek şekilde esnetilmesi, grev hakkına yeni sınırlamalar getirilmesi, iş yerlerindeki sendikal faaliyetlerin zorlaştırılması gibi işçi sınıfının temel haklarını hedef alan bir içeriğe sahip.

CGT’nin ülkenin başkenti olan Buenos Aires’te düzenlediği yürüyüşe içinde militan sendikaların ve sosyalistlerin de olduğu birçok kesim katıldı. Yürüyüşte militan sendikalar “yürüyüş yeterli olmayacak, genel greve ihtiyacımız var!” sloganlarıyla seferberliklerin ilerletilmesi gerektiğine işaret etti.

Eyleme Sol Cephe Birlik (FIT-U) milletvekilleri de katıldı. Bu vekillerden biri olan Sosyalist Sol üyesi Juan Carlos Giordano, eylem sonrası yaptığı değerlendirmede; Saldırı paketini yenilgiye uğratmanın yolunun, mücadele, seferberlik, grev ve ulusal bir eylem planından geçtiğini ve bu eylemle atılan ilk adımın, hükümeti planından geri adım atmaya zorlayarak, mücadelenin etkili olduğunu gösterdiğini, seçimleri kazanmış olsa bile aşırı sağcı hükümetin durdurulabileceğini ve yenilgiye uğratılabileceğini ortaya koyduğunu belirtti.

Ne, neden, niçin devrim?

0

Devrim kelimesi pek çok işçi arkadaşımızın kulağına ürkütücü veya hayali bir şey olarak gelir. Gerçekleşmesi imkânsız veya gerçekleşse bile işçiler adına bir fayda sağlamayacak bir gelişme olarak düşünülür. Peki, bu kavramın ne anlama geldiğinin gerçekten farkında mıyız? Veya düzen siyasetinin sınırları içerisinde mevcut sorunlarımıza çözüm bulmamız mümkün mü?

Devrim, en basit tanımıyla devlet yönetiminde veya toplum düzeninde gerçekleştirilen köklü, radikal nitelikteki değişimdir. Siyasal, sosyal ve ekonomik baskıların birikmesi sonucu toplumun mevcut düzeni aşmak için harekete geçmesi olarak da değerlendirilebilir. Bu bağlamda devrim, yalnızca bir tercih değil, tarihsel koşulların zorladığı bir zorunluluk haline gelir.

Ülkemizde devrimin neden gerekli olduğunu sosyal açıdan ele alalım. Değinebileceğimiz onlarca başlık var ama bir örnek verelim. AKP iktidarı kadınlara yönelik şiddet, taciz ve tecavüz vakalarında dahi caydırıcı bir irade ortaya koymaktan kaçıyor. Kadınların temel hakları sistematik biçimde ihmal edilirken, mevcut yönetim toplumun en kırılgan kesimlerine dahi adalet sağlayamıyor. Meclis ve Saray lüks, gösteriş ve hesap vermezlik içinde çürürken, siyasal yapının tümüyle yenilenmesini zorunlu hale geliyor.

Ekonomik açıdan ise ülkenin durumu daha da çarpıcı. Halk barınma, beslenme ve giyinme gibi en temel ihtiyaçlarını dahi karşılamakta çok büyük güçlükler çekiyor. Yoksulluk sınırının 92.547 TL’ye ulaşması, işçi sınıfının sefalet koşullarına mahkûm edildiğini açıkça gösteriyor. Her geçen gün artan hayat pahalılığı, zamlar, düşük ücret politikaları ve sosyal devletin tasfiyesi, ekonomik düzenin sürdürülemez olduğunu kanıtlamaktadır. Taciz, cinayet, işsizlik, yoksulluk ve ayrımcılık gibi sorunların giderek derinleşmesi; siyasi iktidarın çözüm üretmek bir yana, krizi yönetmekten dahi uzaklaştığını ortaya koymaktadır. Bu nedenle baskı ve sömürüye dayanan mevcut sistem yerine, özgürlük ve eşitliğe dayalı yeni düzene ihtiyacımız var. Bu değişimi ise ancak işçi sınıfı ve ezilen kesimlerin ortak mücadelesi getirebilir. Bu nedenle düzen siyasetinin benzer seçeneklerini reddetmeli; kökten bir dönüşümü, devrimi, emekçilerin yönettiği bir düzeni savunmalıyız.

Bir petrokimya işçisi

Örgütlü ve kararlı mücadele süreci: toplu iş sözleşmesi

0

Toplu İş Sözleşmesini (TİS), işçilerin sendika aracılığıyla işverene karşı toplu pazarlık yapma hakkı olarak tanımlayabiliriz. Ücretler, çalışma saatleri, sosyal haklar, ikramiyeler, izinler gibi çalışma koşullarıyla ilgili konularda tek tek değil, birlikte söz söyleme ve karar alma gücü verir. TİS’ler en az 1, en çok 3 yıl süreli olabilir.

TİS hakkı, yürürlükteki kanunlar gereği ancak sendika aracılığı ile kullanılabilir. İşyerinde sendikal örgütlenme, işçilerin çoğunluğunun yetkili sendikaya üye olması, sendikanın bakanlıktan yetki belgesi alması gibi adımlardan sonra sendika ile işverenin masada anlaşma sağlaması durumunda ortaya bir toplu iş sözleşmesi çıkmış olur.

İşçi sınıfının en temel haklarından biri olan TİS hakkı, işçiye tanınan bir lütuf değil, tarih boyunca sınıf direnişleriyle kazanılmış bir mevzidir. TİS detayları mevzuat ile düzenlense de her bir hüküm sınıf mücadelesiyle sahada var olur. TİS hakkı patronun kârını tehdit eden baş düşmanlardan olmasına rağmen bugün biz bu hakkın verilen sınıf mücadeleleri sonucunda kanunlaşmış olduğunu görüyoruz.

TİS sayesinde patronun kendi hazırlayıp imzalattığı bireysel iş sözleşmeleri hükümsüz kalır; işçi, patronun keyfi uygulamalarına karşı korunur. TİS sonucu ücretler yükselir, ücret artışları güvence altına alınır; sosyal haklar (yol, yemek, yakacak, prim, erzak, ikramiye vb.) genişler; fazla mesai, vardiya düzeni, iş güvenliği gibi temel çalışma koşulları belirlenir; keyfi yönetim engellenir, işçi güvencesi artar. Özetle, işçilerin insanca yaşamaya yönelik ortak iradeleri ve üretimden gelen güçleri patrona karşı TİS pratiğiyle vücut bulur. Ama tekrar ediyoruz, tüm bunlar işçilerin örgütlenmesi ve kararlılığıyla mümkün.

İşveren TİS’e uymak zorundadır. Uymaz ise işçilere tazminat ödeme yükümlülüğü doğar. Ayrıca idari yaptırımlar uygulanır.

TİS imzalanmasa bile örgütlü mücadele ile kazanılan her deneyim sınıfın hafızasına kazınır. Aralık 2024’te TİS hakkı için başlayan Temel Conta direnişi kararlılıkla devam ediyor. İşçiler yetki gaspına karşı yalnızca hukuk mücadelesi vermiyor, aynı zamanda patronun sendikasızlaştırma ve yıldırma politikalarına karşı dayanışmayı kararlılıkla sürdürüyor.

Queen Flowers’ta sendikalaştıkları için işten atılan işçiler TİS hakkının yalnız mahkeme salonlarında değil, fabrika önlerinde, direniş çadırlarında da savunulduğunda kazanılabileceğini gösteriyor. Yasal süreçler devam etse de işçilerin birlik olmasının patronu geri adım atmaya zorladığına tanık oluyoruz. Bugün Temel Conta, Queen Flowers ve Smart Solar işçilerinin direnişi gibi pek çok direniş yarın başka işyerlerinde tezahür edecektir.

Geçmişten günümüze tecrübe ettiğimiz üzere bürokratik engellerin ardına saklanan patronların karşısına ancak örgütlü işçi sınıfı çıkabilir. İşçinin çalışma koşullarını ilgilendiren ve insanca yaşamaya elverişli hale getiren TİS pratiğinin sınıfın gündelik hayatına etki edebilmesi ortak ve birleşik bir mücadeleden geçiyor.

Interview with Ranko Radovanović, leader of the Air Traffic Controllers Union, on the mobilization in Serbia

0
Fotoğraf: AFP

The repressive and neoliberal regime of Serbian President Vučić, leader of the Serbian Progressive Party (SNS) which has been in power in Serbia since 2012, has been shaken since November 1, 2024.

The railways, which had been operating smoothly since the 1960s, entered a process of “modernization” under Vučić’s rule. The most serious consequence of this neoliberal transformation of the railways into high-speed trains was the accident that occurred at the Novi Sad train station on November 1, 2024. Following this tragic event, which claimed the lives of 14 people, including a child, the mobilization that began in Novi Sad spread throughout the country and, over the course of more than a year, has continued to grow stronger, led by young people, rather than fading away.

The ongoing mobilization in Serbia against the regime’s neoliberal policies and repressive practices is significant in several respects. Firstly, unlike previous mobilizations in Eastern Europe, this one did not become an example that could be poisoned by the European Union’s democratic reactionary policies. The European Union stood by Vučić, an open supporter of Putin. The European press did not show sufficient interest in these mobilizations for a long time. As a result, Brussels offered Vučić political support. All of this went hand in hand with the European Union’s policies of keeping migrants outside its borders and preventing Chinese investments from entering Europe. The mobilization of the Serbian people indicates that the EU is not a solution to anti-democratic practices but rather one of the problems.

The example of Serbia, on the other hand, is one that shatters the illusion of a resistance axis of China-Russia against the US-EU powers. The latest example of this is: Vučić, Putin’s strongest supporter, passed a legislative amendment allowing Trump’s son-in-law to lease the land of the former Yugoslav General Staff Headquarters in Belgrade to build a hotel and open it to tourism. The land was damaged by NATO bombing in 1999 and had been preserved as a cultural heritage site for 99 years to reveal NATO’s true face. This law was also protested by thousands of people on November 11.

In addition to the power of mobilization, the Vučić administration continues to show off its strength and strive to stay afloat with the support of the US, the EU and Russia. In addition to the tents set up in front of the parliament by Vučić’s supporters, a military parade was held in Belgrade on September 20 to intimidate the masses, involving approximately 10,000 military personnel, 2,500 weapons and military equipment, and both land and air forces.

While all this was happening, class struggle in Serbia also emerged as part of the mobilization. We share with you the interview with Ranko Radovanović, leader of the Sindikat Kontrole Letenja (SKL-Air Traffic Controllers Union).

I met Ranko at the executive committee meeting of the European Transport Workers’ Federation in May. In Serbia, the working-class organizations had begun to join the mobilization, initially led by young people, and Ranko’s union was one of those targeted even in May. Without playing up to the Western unions, Ranko and another SKL leader, who took a clear trade unionist stance on issues such as the independence of unions from governments and the removal of rights to organize, were dismissed from their jobs in the recent period.

As our international IWU-FI and Workers’ Democracy Party (IDP), we always stand with the masses mobilizing against repressive regimes and capitalism, and with independent unions and their leaders. In the coming period, we aim to cover the mobilization in Serbia more extensively in Gazete Nisan.

We also call on our readers to support the petition campaign launched against anti-union practices in Serbia. To support:

https://www.labourstartcampaigns.net/show_campaign.cgi?c=5744

Interview by Sedat Durel

Ranko Radovanović

Hello Ranko, first of all, thank you very much for agreeing to this interview. Before we begin, two executives of Sindikat Kontrole Letenja, including yourself, were dismissed on fabricated grounds. In response, ETF and ETUC launched an international campaign. Could you tell us about this union-busting attack in Serbia and how the campaign has been received, both nationally and internationally?

The Serbian ruling party is treating independent, strong unions in Serbia like they are their political enemies. They expect full political obedience from all unions in the public sector, our dismissal is a way for them to show political strength; by scapegoating independent union leaders they show others what’s to become if they are not in line with the ruling party’s political interests.

The international campaign launched by ETF and ETUC has been received very well in union and activist circles but has so far failed to gain traction outside of our niche. This is largely due to public disinterest in union and social matters. Unionism is facing a steep climb in almost every regard, so raising our issues in times like this is extremely hard. Unions are regarded as somewhat risky and unpredictable by almost all major players and interests, including the media conglomerates. 

We are witnessing one of the largest mass mobilizations in Serbia’s recent history. It appears that everything began after the tragic train accident that took place in Novi Sad on 1 November 2024. This accident revealed that public resources in Serbia are not being used for workers or the people. The mobilization has continued for a full year under different banners. In this period of a deep political crisis, what has changed, and what has remained the same?

In Serbia everything has changed. There is basically no part of society that hasn’t been affected by what the student movement represents and stands for. It is a period of both social and political crisis. People of Serbia do not want authoritarianism which is increasingly showing incompetence and complete disregard for the needs of common people, crumbling under institutional, deep-seeded corruption.

The strongest component of the mobilization seems to be the youth. Could you tell us about the situation at the faculties and the demands of the youth? And have any young people reached out to your union to express solidarity or offer support?

Yes, the new generation or generation Z as they call it, has changed the game in Serbia. Their main characteristic is to question everything around them, and by everything I really mean everything. The tragedy that happened in Novi Sad triggered them to question the level of corruption in our society and how it endangers all of us. It sparked protests which were then countered by physical attacks from ruling party phalanges, this in turn triggered students to go into mass blockades of universities.

Generation Z is also a part of our union and is the driving force behind our industrial action and strike this summer.

In Turkey, we have been going through a very similar process for quite a long time. A similar tragic train accident took place in Çorlu in 2018. Beyond the pressure and repression targeting workers’ right to organize, we are experiencing a broad wave of pressure and mobilization that extends even to the municipalities. But unlike Serbia, trade unions in Turkey are not part of these mobilizations — in fact, many avoid them. In your view, is there a connection between the struggle workers are currently waging for their most fundamental rights, such as collective bargaining and fair wages, and the mass mobilizations that have been ongoing for a year?

I think what connects our two societies is authoritarianism and high levels of corruption which is seeded deep into our institutions and society. This is a fertile ground for right wing mobilization and policies which in turn always ends in the repression of independent unions and activists. This is what we are facing, and we need to endure if we truly want to be an advocate for real change.

On the other hand, in times like these unions need to show a level of flexibility, but never when it comes to basic freedoms, that’s what should never be compromised.

Could you also talk a bit about the state of trade unions in Serbia and about your own union? How well organized are unions in Serbia, and how would you assess their independence from the government and employers?

Unions in Serbia are under real pressure and are easily swayed. There aren’t many that can keep their independence for long periods of time. The ruling party knows that unions have limited resources and that it can always outlast them when it comes to pressure and political games. That’s what they will try to do in our case as well.

Finally, we are already making an effort to ensure that the campaign is heard both nationally and internationally. Apart from this, is there anything you would like to ask from our readers or from those who become aware of your campaign?

I would like to ask your readers to spread the word of unionism and its importance not just for workers’ rights but more broadly for the rule of law and freedom of speech and association, especially to those who show disinterest in the matter considering unionism as a thing of the past. If it wasn’t for the unions people would not have most of the rights they have now, like a 40-hour work week for example, most people today are not aware of that, the system hides the importance of unions very well, it’s up to us to spread it.

Also, union leaders cannot be punished politically for protecting the rights of people they represent. The status of union leaders needs to be considered as one of the main parameters for the level of freedom and democracy in a society. 

2026’da öğrencileri ne bekliyor?

0

2025 sonlanırken bütçe görüşmeleri dolayısıyla tüm gözler Ankara’da. Şüphesiz her bir bakanlığa ne kadar bütçenin ayrıldığı siyaseten önem taşıyor. Örneğin Milli Savunma Bakanlığı’na ayrılan bütçe rejimin “bölgesel güç olma” planlarına dair ipuçları barındırırken; Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na ayrılan bütçe ise Aile Yılı kapsamında geliştirilen, kadınlara ve lgbti+lara yönelik saldırı politikalarının seyrini belirleyecek. Bu bağlamda, yeni yıla girerken öğrencilerin gündemine oturan iki süreç öne çıkıyor: asgari ücretin ve Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın (GSB) bütçesinin belirlenmesi.

Bilindiği üzere GSB’nin bütçesi yıllardır genel bütçe dağılımı içerisinde azalmakta. Bu sene daha da azalması ise olasılığın ötesinde, daha önce satırlarımızda yer verdiğimiz üzere planlanan bir durum. KYK’ya bağlı olan yurt, yemekhane, burs ve krediler dahil bütün hizmetlerin GSB bütçesinden finanse edildiğini düşünürsek meselenin gerçek vahameti ortaya çıkıyor. Öğrenciler bilinçli olarak her zamankinden daha kötü yaşam şartlarına, daha kötü yemeklere ve daha az burslara mahkûm ediliyor. Bu sebeple GSB bütçesi görüşmeleri devlet erkânı arasında yürütülen formalitelerden ibaret değil, bizzat öğrenci mücadelesinin merkezine oturması gereken, alabildiğine siyasi bir mesele.

Asgari ücret zammının öğrencilerle ilişkisini anlamak ise ilk bakışta zor olabilir. Burada hep akılda tutmamız gereken bir husus var: Çalışanların neredeyse yarısının asgari ücrete mahkûm edildiği ülkemizde, emekli aylıklarından tutun sendikalı işyerlerinin toplu iş sözleşmelerine kadar bütün ücretler kerteriz olarak kendisine asgari ücret zammını baz alır. Bu da demek ki bu sene KYK burs ve kredilerine yapılacak zam oranı, GSB bütçe görüşmeleri kadar Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun iki dudağının arasından çıkacak karara bakıyor. Rejimin “beklenen enflasyon” safsatasıyla asgari ücrete getirmek istediği korkunç zam oranı bu cephede de öğrenciler açısından pek parlak bir tablo çizmiyor. Hoş, resmi enflasyon oranını baz alsa bile yapacağı zam ile KYK bursları 4000 TL’yi geçmeyecekti…

Tüm bu acı gerçeklere rağmen öğrenciler olarak insanca yaşam şartlarına erişmek adına hâlâ bir çıkış yolumuz var. Bulunduğumuz okullarda, bizi açlığa mahkûm eden KYK burslarını kabul etmediğimizi haykırmamız gerekiyor. Yaşamımızı, kapıları bizlere açılmayan bütçe ve ücret görüşmelerine emanet edemeyiz. Bu yüzden okullarda mücadele ederken “KYK burslarına 3 ayda bir gerçek enflasyon oranında otomatik zam” sloganını öne çıkaran bir “KYK Burslarına Zam” kampanyası yürütmek en acil görevimiz. Böyle bir kampanyanın başarıya ulaşabilmesi için mümkün olan en geniş öğrenci kitlesini bu taleplere kazanmamız gerekiyor.

Bir iş görüşmesi: Başvuran No. 734

0

Sabahın soğuğu, umut ışığı taşımadan sokaklara çökmüştü. Yorgun gözleri ve derin düşünceleriyle, bir zamanlar umut dolu olan bir zihnin hâlâ kırıntılarını taşıyordu.

Binaya girdiğinde, kapının sensörü onu isteksizce selamladı. Koridorlar parlaktı ama ışığın altında hiçbir sıcaklık yoktu; duvarlarda asılı çerçeveler “verimlilik” diye tekrarlıyordu kendini. Nihayet müdürün ofisini buldu.

Burası bir ofis değil, bir veri laboratuvarı gibiydi. İşçi, belki ismiyle var olmayı, belki de sadece “Başvuran No. 734” olarak ölçülmeyi bekliyordu. İçinde, birbiriyle çelişen sesler uğultulu bir koro oluşturmuştu. Biri fısıldıyordu: “Kaç.” Diğeri homurdanıyordu: “Boyun eğ.”

“Önce iki sorum olacak,” dedi müdür. “Günde on iki saate varan vardiyalara uyum sağlayabilir misiniz? Fazla mesai mevcut. Verimlilik hedeflerini kabul ediyor musunuz?”

Öfke, kısa ve keskin bir kıvılcım gibi parladı; hemen ardından yorgunluk geldi, kıvılcımı söndürdü.

“Evet,” dedi işçi, sesi kulağına bir yabancının sesi gibi geldi. Neden evet? Ne için onay veriyorum? Bu sessizliğe mi, bu gürültüye mi?

Müdürün gözleri, verim tablolarını andıran katı bir ciddiyetle parladı.

“Biz burada insan yetiştirmiyoruz,” dedi, dudaklarında bir süreklilik hatası olmadan. “Biz burada üretim süreçlerini işletiyoruz. Siz, eğer seçilirseniz, bu sürecin bir unsurusunuzdur. Bireysel talepleriniz kayda geçer, değerlendirilir, fakat sonuç işletme politikalarına göre belirlenir. Beklentileriniz nelerdir?”

Soru, bir bıçak gibi saplandı korunaksız ruhuna.

Beklenti?

Beklenti, geleceğe dair bir umuttu. Oysa burada gelecek yoktu; zaman, kendi üstüne çöken boğucu bir şimdiden ibaretti.

“Çalışmak,” diye karşılık verdi, “Bir şeyler üretmek.”

“Yalan,” diye mırıldandı içindeki ses. “Üretmek mi istiyorsun? Yoksa sadece istemediğin koşullara boyun eğmek mi? Tüm bunlar, kendi varlığının sesini susturmak için mi?”

Müdür başını hafifçe yana eğdi. Bu bir anlama işareti değil, sadece bir fiziksel düzeltmeydi.

“Üretim,” dedi, “verimlilik fonksiyonunun bir çıktısıdır. Biz burada çıktıları değil, fonksiyonun kendisini optimize ederiz. Siz, bu fonksiyonda bir değişken olacaksınız. Değeriniz, sistem tarafından atanan katsayınıza bağlı.”

Müdür, son bir kez, bir barkod okur gibi baktı ona. “Uyum sağlayacağınızı varsayıyoruz. Uyum sağlamak, varlığınızı sürdürmenizin ön koşuludur. Uyum sağlamamak…” Cümlesini bitirmedi. Bitirmesine gerek yoktu. Bitmemiş cümle, odadaki tüm olasılıkların içinde en ağır olanını temsil ediyordu.

En nihayetinde, bir hesap makinesinin tuşuna basar gibi karar verdi:

“Şu an pozisyon uygun görünüyor. Gerekli evrakları tamamladığınız takdirde, pazartesi sabahı 07.00’de işe başlamanız bekleniyor.”

Ayağa kalktı. Vücudu, kendisine iade edilmiş gibi ağırlaşmıştı.

Pazartesi sabahı, fabrikanın kapısından içeri adım attığında, ilk vardiyanın soğuk havasını içine çekti. İş elbisesi, ilk günün tedirginliği, makinelerin ağır nefesi… Akşam olup da elini yıkadığında, suyun altında biriken kirlerin nasıl silindiğini değil, ruhunun bir bölümünün nasıl pırıltısını yitirdiğini fark etti.

Yine de, her günün sonunda evine dönerken, annesinin gülümsemesini, faturaların ödendiği küçük bir anı düşündü; bu düşünce, ona bir tür direniş verdi – sessiz, bitkin ama gerçek.

Böylece Başvuran No. 734, bir montaj hattının halkası, bir vardiyanın gölgesi oldu.

Hava Trafik Kontrolörleri Sendikası lideri Ranko Radovanović ile Sırbistan’daki seferberlik üzerine söyleşi

0
Fotoğraf: AFP

Sırbistan’da 2012’den beri iktidarda olan Sırp İlerleme Partisi (SNS) lideri ve Sırbistan Cumhurbaşkanı Vučić’in baskıcı ve neoliberal rejimi 1 Kasım 2024’ten beri sarsılıyor.

1960’lı yıllardan beri sorunsuzca işleyen demiryolları Vučić iktidarı altında bir “modernizasyon” sürecine girdi. Demiryollarındaki bu neoliberal hızlı trene dönüşümün en ağır sonucu 1 Kasım 2024 gününde Novi Sad tren garında yaşanan kaza oldu. Biri çocuk 14 kişinin yaşamını yitirdiği bu trajik olayın ardından Novi Sad’da başlayan seferberlik ülke geneline yayıldı ve bir yılı aşan bu süreç içerisinde gençliğin başını çektiği seferberlik sönümlenmek bir yana güçlenerek devam ediyor.

Sırbistan’da rejimin neoliberal politikalarının yanı sıra baskıcı uygulamalarına karşı da süregelen seferberlik birkaç açıdan oldukça önemli. Öncelikle bu seferberlik, daha öncesinde Doğu Avrupa’da yaşanan seferberliklerde olduğu gibi Avrupa Birliği’nin demokratik gerici politikaları ile zehirleyebildiği bir örnek olmadı. Avrupa Birliği açık bir Putin destekçisi olan Vučić’in yanında durdu. Avrupalı basın uzun süre bu seferberliklere yeterli ilgiyi göstermedi. Sonuç olarak Brüksel, Vučić’e politik destek sundu. Tüm bunlar, Avrupa Birliği’nin göçmenleri kendi sınırlarının dışında tutma ve Çin yatırımlarını Avrupa’ya sokmama konusundaki politikaları ile paralel gitti. Sırbistan’da halkın seferberliği AB’nin antidemokratik uygulamalara karşı çözüm değil sorunlardan biri olduğunu ifade eder bir niteliğe sahip.

Sırbistan örneği öte yandan ABD-AB güçleri karşısında Çin-Rusya ekseninde bir direniş ekseni olduğu hayallerini de yıkan bir örnek. Bunun son örneği şu: Putin’in en güçlü destekçisi Vučić 1999’da NATO bombardımanı ile hasar alan ve NATO’nun gerçek yüzünü gösteren bir kültürel miras olarak korunan Belgrad’daki Yugoslavya Genel Kurmay Merkezi’nin arazisini otel yapılıp turizme açması için Trump’ın damadına 99 yıllığına kiralamasını sağlayan bir yasa değişikliği gerçekleştirdi. Bu yasa da yine 11 Kasım gününde binlerce kişi tarafından protesto edilmişti.

Seferberliğin gücünün yanı sıra, Vučić yönetimi de ABD, AB ve Rusya’nın desteği ile güç gösterisi yapıp ayakta kalma çabasını göstermeyi sürdürüyor. Parlamento önünde kurulan Vučić destekçisi çadırların yanı sıra 20 Eylül günü Belgrad’da kitlelere gözdağı vermek için yaklaşık 10.000 askeri personel, 2.500 silah ve askeri teçhizat ve hem kara hem hava unsurları ile bir askeri geçit töreni yapıldı.

Tüm bunlar olup biterken Sırbistan’da sınıf mücadelesi de seferberliğin bir parçası olarak meydana çıkabildi. Sindikat Kontrole Letenja’nın (SKL-Hava Trafik Kontrolörleri Sendikası) lideri Ranko Radovanović ile yaptığımız söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz.

Ranko ile Avrupa Taşımacılık İşçileri Federasyonu’nun mayıs ayındaki yürütme kurulu toplantısında tanıştık. Sırbistan’da başlangıçta gençliğin başını çektiği seferberliğe işçi sınıfı örgütleri ile dahil olmaya başlamıştı ve Ranko’nun sendikası da bu sendikalardan biri olduğu için mayıs ayında dahi hedefteydi. Batılı sendikalara yaranma çabası göstermeksizin, sendikaların hükümetlerden bağımsızlığı ve örgütlenme önündeki hakların kaldırılması gibi konularda net bir sendikacı çizgisi çizen Ranko ve SKL’nin bir diğer yöneticisi geçtiğimiz dönemde işten çıkarıldı.

Enternasyonalimiz İUB-DE ve İDP olarak baskıcı rejimlere ve kapitalizme karşı seferber olan kitlelerin, bağımsız sendika ve yöneticilerinin her zaman yanındayız. Önümüzdeki süreçte Sırbistan’daki seferberliği Gazete Nisan’da daha fazla işlemeyi hedefliyoruz.

Aynı zamanda okurlarımıza Sırbistan’daki sendika düşmanı uygulamalara karşı başlatılan imza kampanyasına destek olmaları çağrısında bulunuyoruz. Destek olmak için: https://www.labourstartcampaigns.net/show_campaign.cgi?c=5744

Söyleşi: Sedat Durel

Ranko Radovanović

Merhaba Ranko, öncelikle bu röportajı kabul ettiğin için çok teşekkür ederiz. Sindikat Kontrole Letenja’nın (Hava Trafik Kontrolörleri Sendikası) sen dahil iki yöneticisi uydurma gerekçelerle görevden alındı. Buna karşılık ETF (Avrupa Taşımacılık İşçileri Federasyonu) ve ETUC (Avrupa Sendika Konfederasyonu) uluslararası bir kampanya başlattı. Sırbistan’daki bu sendika karşıtı saldırıdan ve kampanyanın ulusal ve uluslararası düzeyde nasıl karşılandığından bahsedebilir misin?

Sırbistan’daki iktidar partisi, ülkedeki bağımsız ve güçlü sendikaları siyasi düşmanları olarak görüyor. Kamu sektöründeki tüm sendikalardan tam siyasi itaat bekliyorlar. Bizim görevden alınmamız da siyasi güç gösterilerinin bir yolu. Bağımsız sendika liderlerini günah keçisi ilan ederek, iktidarın siyasi çıkarlarına uymayanların başına ne geleceğini başkalarına göstermiş oluyorlar.

ETF ve ETUC tarafından başlatılan uluslararası kampanya sendika ve aktivist çevrelerinde çok iyi karşılandı, ancak bunun dışındaki alanlarda görünürlük kazanamadı. Bu durum büyük ölçüde kamuoyunun sendikal ve toplumsal meselelere olan ilgisizliğinden kaynaklanıyor. Sendikacılık hemen her açıdan zorlu bir dönemden geçiyor; bu nedenle bu tür meseleleri bu dönemde öne çıkarmak son derece zor. Büyük medya grupları dahil olmak üzere büyük oyuncuların ve çıkar çevrelerinin çoğu sendikaları riskli ve öngörülemez olarak görüyor.

Sırbistan’ın yakın tarihinde görülen en büyük kitlesel seferberliklerden birine tanık oluyoruz. Her şey 1 Kasım 2024’te Novi Sad’da yaşanan trajik tren kazasından sonra başladı. Bu kaza, Sırbistan’daki kamu kaynaklarının işçiler veya halk için kullanılmadığını gözler önüne geldi. Seferberlik ise bir yıl boyunca farklı sloganlarla devam etti. Derin bir siyasi kriz dönemindeyiz; bu süreçte neler değişti ve neler aynı kaldı?

Sırbistan’da her şey değişti. Öğrenci hareketinin temsil ettiği ve savunduğu şeylerin etkilemediği neredeyse hiçbir toplumsal alan kalmadı. Hem sosyal hem de siyasi bir kriz dönemindeyiz. Sırbistan halkı, kurumsal ve köklü yolsuzluk altında çöken, sıradan halkın ihtiyaçlarını tamamen görmezden gelen ve giderek daha fazla beceriksizlik sergileyen bu otoriterliği istemiyor.

Bu seferberliğin en güçlü bileşeninin gençlik olduğu görülüyor. Fakültelerdeki durumdan ve gençlerin taleplerinden bahsedebilir misin? Ayrıca gençlerden sendikanıza dayanışma veya destek mesajı iletenler oldu mu?

Evet, yeni nesil -ya da popüler adıyla Z kuşağı- Sırbistan’daki dengeleri değiştirdi. Bu neslin en belirgin özelliği, çevresindeki her şeyi sorgulaması. “Her şey” derken gerçekten her şeyi kastediyorum. Novi Sad’daki trajedi, bu neslin, toplumsal yolsuzluğun düzeyini ve bunun hepimizi nasıl tehdit ettiğini sorgulamasına yol açtı. Bu durum protestoları tetikledi; protestolar ise iktidar partisinin saldırı timlerinin fiziksel müdahaleleriyle karşı karşıya kaldı. Bunun üzerine öğrenciler üniversiteleri kitlesel biçimde bloke etti.

Z kuşağı aynı zamanda sendikamızın da bir parçası ve bu yaz gerçekleştirdiğimiz eylemlerin ve grevin arkasındaki itici güç konumunda.

Türkiye’de de oldukça uzun süredir benzer bir süreçten geçiyoruz. 2018’de Çorlu’da buna benzer trajik bir tren kazası yaşandı. İşçilerin örgütlenme hakkına yönelik baskının ötesinde, belediyelere kadar uzanan geniş çaplı bir baskı ve seferberlik süreci görüyoruz. Ancak Sırbistan’ın aksine Türkiye’de sendikalar bu seferberliklerin bir parçası değil, hatta birçoğu bunlardan kaçınıyor. Sence toplu sözleşme ve adil ücret gibi en temel hakları için mücadele eden işçilerin bugün verdiği mücadele ile bir yıldır süren kitlesel seferberlikler arasında bir bağlantı var mı?

Bence toplum olarak Türkiye ve Sırbistan’ı birbirine bağlayan şey, otoriterlik ve kurumlarımıza ve toplumun dokusuna derinden işlemiş olan yolsuzluk. Bu durum, sağcı seferberlik ve politikalara elverişli bir zemin yaratıyor; bu da her zaman bağımsız sendikaların ve aktivistlerin baskı altına alınmasıyla sonuçlanıyor. Bizim karşı karşıya olduğumuz şey de bu ve gerçekten bir değişimin savunucusu olmak istiyorsak dayanmak zorundayız.

Öte yandan, böyle dönemlerde sendikaların belirli bir esneklik göstermesi gerekir, ancak bu asla temel özgürlükler söz konusu olduğunda olmamalıdır. Temel özgürlüklerden asla taviz verilmemeli.

Sırbistan’daki sendikaların genel durumundan ve kendi sendikanızdan da bahsedebilir misin? Sırbistan’daki sendikalar ne kadar örgütlü? Hükümetten ve patronlardan bağımsızlıklarını nasıl değerlendiriyorsun?

Sırbistan’daki sendikalar ciddi bir baskı altında ve kolayca yönlendirilebiliyorlar. Bağımsızlığını uzun süre koruyabilen sendika sayısı çok az. İktidar partisi; sendikaların sınırlı kaynaklara sahip olduğunu, baskı ve siyasi oyunlar yoluyla onları her zaman alt edebileceğini biliyor. Bizim durumumuzda da bunu yapmaya çalışacaklar.

Son olarak, kampanyanızın ulusal ve uluslararası ölçekte duyulması için biz de çaba gösteriyoruz. Bunun dışında, okurlarımızdan veya kampanyanızdan haberdar olan kişilerden bir isteğiniz var mı?

Okurlarınızdan sendikacılığın yalnızca işçi hakları için değil, aynı zamanda hukukun üstünlüğü ile ifade ve örgütlenme özgürlüğü açısından da önemini yaymalarını rica ediyorum; özellikle de sendikacılığı geçmişte kalmış bir şey olarak gören ve konuya ilgisiz olanlara. Sendikalar olmasaydı bugün sahip olduğumuz pek çok hakkımız da olmazdı; örneğin 40 saatlik çalışma haftası. Bugün çoğu insan bunun farkında değil, sistem sendikaların önemini ustaca gizliyor. Bunu yaymak bize düşüyor.

Ayrıca, sendika liderleri temsil ettikleri kişilerin haklarını korudukları için siyasi olarak cezalandırılamaz. Sendika liderlerinin statüsü, bir toplumdaki özgürlük ve demokrasi düzeyinin temel göstergelerinden biri olarak ele alınmalıdır.

Troçkist’in yeni sayısı yayında

0

Troçkist dergisinin yedinci sayısı Filistin dosyasıyla okurlarıyla buluştu. Aralık 2025 tarihli bu sayıda Filistin dosyasına ek olarak Tek Adam rejiminin dış politikasına, Sudan, Suriye, ABD ve Arjantin’de politik gelişmelere ilişkin analizler yer alıyor. Ayrıca Troçkist hareketin dünü ve bugünü üzerine iki önemli metin bulunuyor. Derginin yeni sayısına derginin internet sitesinden erişebilirsiniz. Yeni sayının Sunuş yazısı şu şekilde:

Siyonizmin Gazze’de uyguladığı soykırım ve buna karşı Filistin halkının kahramanca direnişi küresel sınıflar mücadelesinin merkezi konumunda yer almaya devam ediyor. Siyonist soykırım yalnızca Filistin halkının direnişiyle değil aynı zamanda giderek daha fazla büyüyen bir küresel dayanışma seferberliğiyle yüzleşti. Bu dayanışmanın zirve noktaları İtalya ve İspanya’da Filistin halkıyla dayanışma için gerçekleşen genel grevler ve Küresel Sumud Filosunun kampanyası oldu. Bu seferberliklerin basıncı Siyonizmi ve emperyalizmi, ekim ayında Filistin direnişiyle bir ateşkes anlaşması imzalamak zorunda bıraktı.

Bu ateşkesin içeriği, Filistin halkının taleplerini karşılamaktan çok uzak olduğu gibi fazlasıyla kırılgan bir nitelik taşıyor. Siyonizmin ateşkesi şu ana dek yüzlerce kez ihlal etmesi; Gazze’ye dönük işgal ve ablukanın sürüyor olması; Gazze’nin yanı sıra Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ün sömürgeleştirilmesi sürecinin hızlanarak devam etmesi, “nehirden denize özgür Filistin” mücadelesinin önümüzdeki dönemin de temel mücadele başlığı olacağını gösteriyor.

Bu bağlamda, Troçkist’in bu yeni sayısı, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) politik yayın organı Uluslararası Haberleşme’nin Ekim 2025’te çıkan 55. sayısındaki çeşitli makalelere de yer vererek, Filistin’i odağına almaya devam ediyor. Bu çerçevede, Siyonizme karşı yükselen küresel seferberliklere, tek devletli çözümün neden bir zorunluluk olduğuna, ateşkesin bilançosu ve Türkiye hükümetinin politikalarına ilişkin analizlerin yanı sıra, İUB-DE olarak bileşeni olduğumuz Küresel Sumud Filosuna ilişkin açıklamalar ve değerlendirmeler yer alıyor.

Dosya dışı başlıklarda, ilk olarak, Oktay Benol Tek Adam rejiminin kırılganlıklarını dış politikadaki salınımları üzerinden inceliyor. İlk bakışta anlamlandırması zor görünen rejimin ani zigzaglarını, arka planda kalan politik ve ekonomik dinamiklerle çözümlüyor.

Maysam AbuHindi bugün iç savaş ve katliamlarla gündeme gelen Sudan’daki politik durumu değerlendiriyor. 2019 devriminden bugüne yaşanan temel gelişmelerin bilançosunu, içsel ve dışsal aktörlerin tutumlarını Marksist bir perspektifle özetliyor.

Ezequiel Peressini, Trump yönetimindeki ABD’nin içinde bulunduğu hegemonya krizini, mevcut hükümetin kırılganlıklarını ve ülkede yükselen seferberlik dalgasını yorumluyor. Aisha Awdeh, Suriye’de Esad diktatörlüğünün yıkılmasının ardından Ahmed Şara yönetimindeki geçici burjuva hükümet altındaki temel çelişkileri ve gerilimleri ele alıyor.

Juan Carlos Giordano, Arjantin’de aşırı sağcı Milei’nin sürpriz zaferiyle sonuçlanan seçimleri, gerek ulusal gerekse de küresel ekonomik ve politik dengeler ekseninde analiz ediyor.

Son olarak, bu sayımızda Troçkizmin geçmişi ve bugünü üzerine iki önemli metin yer alıyor. Peressini, İUB-DE’nin kuruluşunun otuzuncu yıldönümü çerçevesinde, 1980’lerin sonunda krize giren Morenist Troçkizmin yeniden toparlanma sürecini ve günümüzde Dördüncü Enternasyonal’in yeniden inşa dinamiklerini tartışıyor. İUB-DE’nin önderlerinden Mercedes Petit ile yapılan söyleşi ise, hem Morenist Troçkizmin zengin deneyimi hem de bugün Morenizm içinde yaşanan teorik tartışmalara ilişkin çok değerli bir kaynak niteliği taşıyor.

2025, sınıf hareketine ne bıraktı?

0

2025 yılı işçi ve emekçilerin onurlu mücadeleleriyle dolu bir yıl oldu. Bir yandan toplu iş sözleşmesi süreçlerinde anlaşmaya varılamamasının sonucunda greve giden işçiler, öte yandan başta örgütlenme hakları olmak üzere haklarını elde edebilmek için direnişe geçenler 2025’in ve sonrasının umudu oldu. Aynı şekilde, sayısız emekçi örgütlenme haklarını elde edebilmek için sabırla sendikalarına üye oldu, mahkeme kararlarını bekledi ya da onları temsil etmeyen yöneticilerine karşı mücadeleye girişti.

Bundan sonra nelerle yüzleşirsek yüzleşelim yukarıda saydıklarımızı hep aklımızda tutalım. Gerçek çıkışın ne olduğunu yukarıda saydığımız örnekler bizlere gösteriyor. Ancak yukarıda ifade ettiğimiz sayısız mücadele kısmi başarılar sağlarken ne oluyor da ülkenin içerisinde bulunduğu durum emekçiler için her geçen gün daha kötüye gidiyor?

Bu sorunun yanıtı elbette ki uzun ama yeni yıl vesilesiyle en azından 2025 yılının bu tabloda tuttuğu yeri biraz olsun inceleyebiliriz.

2025 yılı işçi sınıfının patronların ve yönetenlerin ellerini sofrasından çekmesi için seferber olmaya hazır olduğunu kör göze parmak sokarcasına gösterdi. Hükümet 2023’e kadar uyguladığı asgari ücrete ara zam uygulamasını 2024’te uygulamayınca konfederasyonlar üzerinde yoğun bir işçi basıncı oluştu. Bu basıncın etkisi ile konfederasyonlar göstermelik dahi olsa bir arada açıklamalar yapıp, kendi eylem takvimlerini açıkladılar. Bu dönemde asgari ücrete ara zam, vergide adalet, insanca bir emekli maaşı ve kıdem tavanı gibi can yakıcı taleplerle ülkenin dört bir yanında emekçiler meydanları doldurmuştu. Öyle ki son olarak 20 Ekim 2024 tarihinde Ankara Tandoğan’da yüz binlerce emekçi meydanları doldurdu. Emekçiler sendikal önderliğe (Türk-İş) güvenmese de en ufak bir çağrıyı dahi ciddiye alıp mücadeleye girişmekte ısrarlı olduklarını gösterdi.

Geride bırakacağımız 2025 yılına işte böyle büyük bir dinamik ile giriş yapmıştık.

Ancak 2025 yılı, başta saydığımız onurlu mücadelelerin yanı sıra, büyük ölçüde rejimin muhalefete saldırıları ile sendikal bürokrasinin emekçileri kontrol altında tutma çabaları etrafında geçti. Ekonomik darboğazın artması ve elbette ki 19 Mart’ta başlayan İmamoğlu operasyonu ile demokratik haklara saldırı sürecinin işçi sınıfı üzerinde bir etkisi oldu. Bu etkinin daha önce daha yüksek bir düzeyde 15 Temmuz sürecinde yaşandığını söyleyebiliriz.

Siyasal iklim, kitle basıncı ile sokakları işaret etmek zorunda kalan bürokrasinin işçi sınıfını eve kapatmasına yardımcı oldu. Öte yandan yaşanan yoğun ekonomik kriz ve üretimdeki daralma, uzun yıllardır artmakta olan sendikalı işçi sayısında ilk kez bir gerileme yaşanmasına sebep oldu.

Bu azalışı tekstilde çalışan işçi sayısının 112 bin, metalde çalışan işçi sayısının ise 32 bin azalması gerçeği ile beraber ele alabiliriz. Sonuç olarak Türk Metal’de 10 bin, Tez Koop İş’te 12 bin, Belediye-İş’te 20 bin, Genel-İş’te 11 binlik bir üye azalışını görebiliyoruz. Elbette ki bu sayılar daha yakından incelenip, sendikalı işçi sayısındaki düşüşte sanayideki daralmanın yanı sıra belediyelerdeki kayyum süreçlerinin taşeronlarda yarattığı işçi ve sendika düşmanlığı fırsatlarının ne kadar etkili olduğunun da incelenmesi gerekir. Henüz elimizde resmi bir istatistik olmasa da 2025’in ikinci yarısının tabloyu geri çevirebilecek denli olumlu olmadığını öngörebiliriz.

Bu tablo, hükümetin OVP ile emekçilerden daha fazlasını alıp zenginlere verme pervasızlığını sürdürme iştahını artırıyor.

Ancak bu gördüğümüz gerilemelerin yalnızca anın fotoğrafı olduğunu unutmayalım. Sendikal bürokrasi her ne kadar emekçilerin 2025’te sokaklara taşıp haklarını aramalarına engel olmuş gibi görünse de emekçilerin biriktirdiği öfke uçup gitmiş ya da yer değiştirmiş durumda değil. Hatta gerçek tam tersini gösteriyor.

2025’te yapılmayanlar 2026’da yapılması gerekeni işaret ediyor. Kısa vadede OVP’nin dayattığı düşük asgari ücret ve zorunlu tamamlayıcı emeklilik gibi ekonomik saldırılara karşı çıkmak, orta ve uzun vadede ise yine ücretlerin enflasyona karşı korunması için ara zamlar, vergi adaleti ve kıdem tazminatı tavanında düzenlemelerin talep edilmesi ve yeni bir gündem olarak sanayideki daralmalara karşı işten çıkarmaların yasaklanması gibi talepler etrafında bir mücadele programının önerilmesi 2026 yılında daha insani koşulları kazanmamızın garantörü olur.

Bulgaristan: Büyük seferberlikler hükümeti düşürdü

0

Bulgaristan, kasım ayının ortalarından bu yana ve Avrupa genelinde büyüyen grev dalgasının ortasında, 1990’dan bu yana en büyük seferberliklere sahne oldu. Bu kez mücadele, hükümetin vergi artışı ve bireysel emeklilik ile sosyal güvenlik primlerinde artışın yanı sıra emekçi halka yönelik kesintiler içeren bütçe önerisine karşı verildi. Kamu çalışanlarına son derece yetersiz bir zam öngörülürken, güvenlik güçlerine ortalama çalışanların çok üzerinde büyük bir maaş artışı bahşediliyordu. Hükümetin hedefi, 1 Ocak 2026 itibarıyla ulusal para birimi levadan vazgeçip avroya geçmek için bütçeyi onaylamak ve böylece 2007’den beri üyesi olduğu Avrupa Birliği’nin ardından Euro Bölgesi’ne de katılmaktı.

Bütçe karşıtı seferberlikler, hükümetin saldırısı altındaki sosyal hakları savunma konusunda Bulgaristan halkının büyük kararlılığını ortaya koyuyor. Euro Bölgesi’ne 2026’da girişin daha fazla ekonomik istikrar ve daha iyi bir yaşam kalitesi getireceğine dair vaatler; işten çıkarmalar, barınma sorunu, yüksek ürün fiyatları, düşük ücretler ve baskıyla karşı karşıya kalan Avrupa’nın emekçi halkının kötüleşmiş yaşam koşullarına bakıldığında havaya uçup gidiyor.

Bulgaristan, 1945’ten itibaren Doğu Avrupa’da Stalinist komünist partiler tarafından yönetilen ülkeler bloğunun bir parçasıydı. 1989’dan sonra ülkede kapitalizm restore edildi ve o tarihten bu yana, basını ve ekonomiyi kontrol altında tutan yolsuz oligarklarla bağlantılı partiler tarafından yönetiliyor. Bu partiler yıllar boyunca sert kemer sıkma politikaları uygulayarak işçileri ve halk kesimlerini yoksullaştırdı.

Seferberliğin nedenleri, yaşam koşullarındaki kötüleşme ve ekonomik krizin etkilerinde yatıyor. Avrupa Birliği’nin en yoksul ülkesi olan 6,5 milyon nüfuslu Bulgaristan’da yoksulluk riski yüzde 21,7’ye ulaşmış durumda ve bu oran 18 yaş altındakilerde yüzde 28,2’ye çıkıyor. Konut maliyetlerindeki sürekli artış, barınmayı giderek daha erişilmez hale getiriyor. Bulgaristan, yüzde 15,5 ile konut maliyetlerindeki artışın en yüksek olduğu AB ülkeleri arasında Portekiz’den sonra ikinci sırada yer alıyor.

Siyasal rejimin içindeki yolsuzluğa karşı talepler de seferberliğin merkezinde yer almakta. En çok dile getirilen taleplerden biri, kukla hükümeti yönlendiren güçlü figürler olarak görülen Boyko Borisov’un ve Delyan Peevski’nin reddedilmesi. İktidardaki sağcı GERB partisinin (Bulgaristan’ın Avrupalı Gelişimi İçin Yurttaşlar Partisi) tepki toplayan lideri Boyko Borisov; önceki Stalinist rejim döneminde polis memurluğu yapmış, 2009-2013 yılları arasında (ve başka birçok kez) başbakanlık görevinde bulunmuş bir isim. Kendi döneminde otoriter ve yolsuz bir hükümet altında muhalefeti ve bağımsız gazeteciliği bastırırken, Bulgaristan’ın AB’ye katılmasını da desteklemişti. Delyan Peevski ise ABD ve Birleşik Krallık tarafından yolsuzluk nedeniyle yaptırıma tabi tutulmuş, medya patronu bir oligark ve Bulgar parlamentosunda milletvekili. Bir ankete göre anket katılımcılarının yüzde 80’inden fazlası, seferberliğin Boyko Borisov ve Delyan Peevski ile şahsen özdeşleştirilen yönetim modeline karşı bir sivil ayaklanma olduğunu belirtiyor.

Sendikalarıyla birlikte işçilerin, öğrencilerin ve Z Kuşağı olarak tanımlanan gençliğin katıldığı kitlesel seferberlikler ilk kazanımını elde etti ve geçen 11 Aralık’ta Başbakan Rosen Zhelyazkov’un istifa etmesini sağladı. İstifasından önce Zhelyazkov, tartışmalı bütçeyi geri çekeceğini bir manevra olarak duyurmuştu; ancak bu hamle başarısız oldu ve emekçi halk başkent Sofya ile diğer şehirlerin sokaklarını doldurmaya devam etti. 12 Aralık’ta parlamento, başbakanın istifasını oybirliğiyle kabul etti.

Hükümet düşüyor, kriz sürüyor

2021’den bu yana yapılan yedi parlamento seçimi ve kırılgan koalisyon hükümetleriyle Bulgaristan, Avrupa Birliği’nin en istikrarsız ülkelerinden biri. Bu yılın ocak ayında başbakan olarak atanmasından bu yana Rosen Zhelyazkov altı gensoru ile karşı karşıya kaldı. Parlamento, sosyal-liberal muhalefetin öncülük ettiği gensoruyu oylamadan önce başbakan istifa etti.

Şimdi Bulgaristan Cumhurbaşkanı Rumen Radev, siyasi güçlerle uzlaşarak yakın çevresinden bir geçici başbakan atamak zorunda kalacak; bu arada parlamento, Mart 2026’da yeniden erken seçimlere gitmeye hazırlanacak. Ancak bu kurumsal senaryo, seferberliklerin talepleri ve derin siyasal kriz nedeniyle risk altında.

Sorgulanan rejim ve partileri; zaman kazanmak, seferberliği dağıtmak ve kendilerini yeniden konumlandırmak amacıyla yeni bir seçim sürecine yönelik sahte bir güven yaratmak için başbakanın istifasını bir emniyet supabı olarak kullanmaya çalışıyor. Yukarıda düzenli bir değişim hazırlığı yapılırken, halkın büyük çoğunluğunun çektiği sıkıntılar rejim partilerine duyulan güveni aşındırmaya devam edecek; öyle ki bu partiler, siyasal farklılıklarına rağmen, emekçi çoğunlukları sömürüye ve açlığa mahkûm eden bir planı sürdürme konusunda uzlaşmakta.

Son anketler, büyük seferberliklerin toplumun geniş kesimleri ile GERB arasındaki kopuşu derinleştirdiğini gösteriyor. GERB, yalnızca üç ay içinde desteğinin önemli bir bölümünü kaybederek destek oranı yüzde 22’den yüzde 17’ye geriledi. Ankete katılanların yüzde 56’sı hükümetin istifası talebini desteklerken yüzde 51’i erken seçimlerde oy kullanmaya hazır olduğunu söylüyor. Ancak yüzde 25’i kime oy vereceği konusunda kararsız.

İşçilerin Uluslararası Birliği–Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, Bulgaristan’da işçilerin, gençlerin, kadınların ve halk kesimlerinin geliştirmekte olduğu seferberlikleri destekliyoruz. Başbakanın istifası ve tartışmalı bütçe tasarısının geri çekilmesiyle kazanılan büyük zaferin ardından, başkent Sofya’daki tarihsel seferberliklerde sokaklara çıkan 100 binden fazla insan, oligarkların ve siyasal rejimin partilerinin reddedildiğini ve bir politik alternatif arayışı olduğunu ortaya koyuyor. Rejimin tüm partilerinden siyasal bağımsızlıkla, mücadelelerin içinden doğacak böylesi bir politik alternatif; Avrupa’nın tamamını sarsan kapitalist kriz karşısında köklü bir çözüm programını yükselterek Bulgaristan’ı ve emekçi halkını emperyalist güçlerin ve çıkarlarının tahakkümü altında tutan koşullara karşı durabilir. Bu yönde bir mücadele devam edecek.

“Ev Sahibi” Türkiye’nin gerçek yüzü: Barınma hakkı betonla çözülür mü?

0

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın “Yüzyılın Konut Projesi” diye duyurduğu 500 Bin Sosyal Konut Projesi’nin başvuruları kasım ayında açıldı. Proje kapsamında, illere göre değişmekle birlikte İstanbul’da 100 bin konut inşa edilecek. Ödeme planı ise 6 bin 750 TL’den başlayan taksitler şeklinde olacak. İlk günlerden itibaren milyonlarca başvuru oldu. Bu derece yoğun bir başvuru olması barınma sorununun yakıcılığını göstermesi açısından önemli. Gelin hep birlikte “Ev Sahibi Türkiye” sloganıyla duyurulan konut projesinin barınma sorununu gerçekten çözüp çözemeyeceğine bakalım.

Türkiye genelinde 7 milyonu aşkın boş konut var. Yedi milyonu aşkın da halihazırda kiralanmış konut olduğunu göz önünde bulundurursak, Türkiye genelinde kiralanan kadar ev boş duruyor. Bu stoğun yaklaşık 400 ila 700 bininin İstanbul’da olduğu tahmin ediliyor. Bunun büyük çoğunluğu bankaların ve yatırımcıların, yani finans sermayesinin elinde. Finans kapital, insanlar maaşlarının yarısından çoğunu kiraya verip geri kalanıyla kıt kanaat geçinmeye çalışırken, konutları bir meta gibi alıp satıyor ve “nasıl olsa yarın daha değerli hale gelecek” diyerek konutu bir spekülasyon aracı olarak kullanıyor. Peki bütün bunlar ne anlama geliyor? İktidarın ballandıra ballandıra sunduğu yeni konut projelerinin aksine, sorunun sadece yeni konut inşa etmekte değil, halihazırda var olan konutların emekçi halkın kullanımına tahsis edilmemesinde olduğunu gösteriyor. Yanlış anlaşılmasın; depreme dayanıklı, nitelikli malzemelerle yapılmış ve ekolojik dengeleri gözeten yapılara ihtiyacımız var elbette, ancak bunun önündeki en büyük engel konutların kâr etmek için kullanıldığı üretim ilişkisi.

İktidarın hedefi konut sorununu çözmek değil elbette. 2000’lerden sonra AKP iktidarı döneminde inşaat sektörü sermaye birikiminin lokomotif sektörü haline geldi. Kentsel dönüşüm projeleri ve mega projeler inşaat sektörüne kaynak aktarmak için kullanıldı. Bu yazıda bahsi geçen konut projesi de bunun bir parçası. Bu kaynak transferinin kamusal aracı Toplu Konut İdaresi Başkanlığı (TOKİ), sanılanın aksine lüks konut projelerine daha çok kaynak aktardı. Bu koşullar altında emekçiler tabii ki bir umutla, başlarını sokabilecekleri 60 m² bile olsa bir alan istiyorlar. Fakat aynı zamanda işçi sınıfı, sorunun daha kalıcı bir çözümü için inşaat ve bankaların elinde bulunan konutların kamulaştırılmasını, konut ve barınma hakkının piyasanın spekülatif hareketlerine konu edilmemesini ve depreme dayanıklı, güvenilir konut hakkını savunması gerekiyor.

Emek Çalışmaları Topluluğu: “İşçi sınıfı adına çıkış, mücadeleci sendikal çizgilerin gelişmesi ve ortaklaşmasından geçiyor”

0

Ekim ayında 2024 İşçi Sınıfı Eylemleri Raporu’nu kamuoyuna sunan Emek Çalışmaları Topluluğu (EÇT) ile 2025 yılındaki emek mücadelelerinin panoraması, devam eden MESS süreci, asgari ücret gündemi ve Türkiye işçi sınıfı açısından 2026 yılı beklentileri üzerine konuştuk.

Öncelikle bu röportajı yapmayı kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Yakın zamanda 2024 İşçi Sınıfı Eylemleri Raporu’nu yayınladınız. 2025 yılındaki emek mücadelelerinin seyri hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? 2024 yılına kıyasla neler değişti?

2025 yılı için sistematik veri girişine henüz başlamadık. Bu nedenle, söyleyeceklerimiz genel ve gündelik, henüz sistematik olmayan gözlemlerimize dayanacaktır. İzlenimlerimize göre, 2025 yılında 2024’e göre eylemlilik bir miktar daha düşük seyretti. Ekonomik koşulların 2024’e göre iyileşmediğini, yüksek enflasyon sonucu ücretlerdeki erimenin bir yıl daha birikmesi sebebiyle muhtemelen daha ağır hissedildiğini söylemek mümkün. O zaman neden eylemler muhtemelen düştü?

İnsanın aklına ilk gelen elbette iktidarın 2025 Mart ayında otoriterleşme düzeyinde yeni bir aşamaya geçmesi. Bu, hem ülkede zaten daralan demokratik atmosferi daha da boğdu; direnmenin, eylem ve grev yapmanın riskini artırdı. Aynı zamanda, gündemin demokrasi meselesine kaymasına sebebiyet verdi. Zaten çok ön planda olamayan emek meseleleri ister istemez daha da geri plana düştü. Barış sürecinin de benzer bir etki yaptığı düşünülebilir.

2025’te yasal greve çıkan işçi sayısı büyük olasılıkla yüksek çıkacak. Grevlere odaklanırsak 2025, 2024’ü geride bırakabilir.

Öte yandan sizin muhtemelen bizden daha yakından bildiğiniz ve takip ettiğiniz üzere 2025’te yasal grevlerde kayda değer bir artış oldu. İktidar, yasal grevleri erteleme/yasaklama uygulamasından biraz caymış görünüyor. Birleşik Metal-İş’in kendisine 2024 sonunda gelen son yasakları hiçbir şekilde umursamayıp grevlerine devam etmesinin etkisiyle olacak, iktidar bu konuda geri adım attı. İktidarın erteleme/yasaklama uygulamaları sebebiyle yasal greve çıkan sayısı epeydir 1000 sayısının altındaydı. Bu, pratik olarak, yasal greve çıkmanın neredeyse imkânsız hale gelmesine neden oluyordu. Muhalif belediyelerdeki grevler hariç tüm grevler neredeyse otomatik olarak yasaklanıyordu. İktidarın bu tutumundan cayması sebebiyle 2025’te yasal greve çıkan işçi sayısı büyük olasılıkla yüksek çıkacak. Herhalde en belirgin fark bu olacak.

Öte yandan fiili grevler de sürüyor elbette. Sene başında Antep’te Birtek-Sen’in öncülük ettiği tekstil grevleri (hatırlayalım, ancak polisin yoğun baskısı ve Mehmet Türkmen’in hapse atılması ile dindirilebildi), ocak ayında aile sağlığı merkezlerindeki grevler, 18 Ağustos’ta kamu emekçilerin grevi ve ekim ayında Çukurova’daki tarım işçilerinin kitlesel grevi ilk akla gelenler. Bu toplamı düşündüğümüzde, 2024’ün altında kalmayacağını söylemek mümkün. Dolayısıyla, aslında grevlere odaklanırsak 2025, 2024’ü geride bırakabilir.

2025’te 2024’e göre azalan belki de sadece hükümete yönelik, sembolik yanı ağır basan, bizim raporlarda “genel eylem” dediğimiz eylemler olacak.

2024 yılının sonlarına doğru sendikaların yoğun şekilde dahil olduğu pek çok “asgari ücrete zam” eylemine tanıklık ettik. 2025 yılı sonlanırken benzer bir tabloya şahit olacağımızı düşünüyor musunuz?

Şu anki görüntüye göre sanki o düzeyde bir hareketliliğe şahit olmayacağız. Yine de, belli olmaz diyelim. Aralık ayında ivmelenme olabilir. Örneğin, KESK’te bir hareketlenme başladı.

Önümüzdeki MESS sürecine dair yüksek bir beklenti içinde olmak yanıltıcı olabilir.

Asgari ücret gündemiyle birlikte bir yandan da MESS sürecinin sonuna yaklaşıyoruz. Geçen dönemki MESS sürecinde Birleşik Metal-İş’in grev yasaklarına karşı yürüttüğü mücadele hâlâ hatırımızda. Bu bağlamda, aralık ayında MESS sürecinden neler bekleyebiliriz?

Zor bir konu. Bu sohbete vesile olan 2024 raporumuzun sonunda MESS Sözleşmesi Eylemleri üzerine bir bölüm bulunuyor. 2023 sonu-2024 başında yapılan eylemler sonucunda imzalanan 2023-2025 sözleşmesi üzerine. Orada Birleşik Metal-İş’ten bir işyeri baştemsilcisi arkadaş ile bir röportajdan alıntılar var. O röportajın tümüne, on ülkeden araştırmacılar ile birlikte çıkardığımız 2023 Uluslararası Grev Raporu’muzdan ulaşılabilir.

Bu baştemsilci arkadaş ile 2025’in bahar aylarında görüşmüştük. Önümüzdeki aralık ayında başlayacak sürece dair de tüyo vermişti. Mealen ve özetle söylüyorum: Fabrikasında işlerin kötü gittiği, stoktan çalışıldığı, işçi sayısının kayda değer ölçüde azaldığı bir dönemde olduklarını belirtmişti. 2025 açısından Bakanlık verilerine göre Birleşik Metal-İş’in 2024 Temmuz ve 2025 Ocak’ta 39 bin olan üye sayısının, 2025 Temmuz’unda 36 bine inmiş olması da bu durumun bir göstergesi. Dolayısıyla, önümüzdeki MESS sürecine dair yüksek bir beklenti içinde olmak yanıltıcı olabilir.

İşçi sınıfı adına çıkış; Birleşik Metal-İş, Birtek-Sen, Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası ve daha niceleri gibi mücadeleci sendikal çizgilerin gelişmesi, daha da etkinleşmesi, ortaklaşması, yaygınlaşması ve toplumun tüm demokrat-devrimci kesimlerince sahiplenilip aktif destek görmesinden geçiyor.

Asgari ücret gündemi, MESS süreci ve 2025 yılının emek hareketi açısından toplam bakiyesi şüphesiz 2026 yılı için önemli bir belirleyen olacak. 2026 yılında Türkiye işçi sınıfını neler bekliyor? Giderek ağırlaşan ekonomik kriz şartlarına karşı işçi sınıfı adına çıkış nereden geçiyor?

Objektif olarak ve bilimsel çerçevede baktığımızda 2026’nın 2025’e çok büyük ihtimalle az çok benzeyeceğini söylememiz gerekir. Ancak, hem işçi sınıfında saklı duran gücü hem de direnişin ne kadar hızlı yayılabildiğini iyi bilen insanlar olarak “her an her şey olabilir” şerhini düşmemiz gerekiyor.

EYT’nin belli bir etkisi oldu. Hükümetin bu yıl geliştirdiği, sosyal konut ve vatandaşlık maaşı hamlelerinin ne kadar etkisi olacağını hep birlikte göreceğiz.

İşçi sınıfı adına çıkış; Birleşik Metal-İş, Birtek-Sen, Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası ve daha niceleri gibi mücadeleci sendikal çizgilerin gelişmesi, daha da etkinleşmesi, ortaklaşması, yaygınlaşması ve toplumun tüm demokrat-devrimci kesimlerince sahiplenilip aktif destek görmesinden geçiyor.

Ekonomik ve demokratik saldırılara karşı acil görev Emek İttifakı!

0

Bir sene daha geride kalıyor. Emekçiler adına 2025 yılına, Tek Adam rejiminin ekonomik saldırı politikaları ve demokratik hakları gasp etme girişimleri damgasını vurdu dersek abartmış olmayız. 2025 yılından çıkarmamız gereken muhasebeyse ekonomik, demokratik ve sosyal haklar açısından önümüzdeki yılı nasıl daha iyi örgütleyebileceğimizi düşünmek için olmazsa olmaz.

Her şey sermaye için!

İşin ekonomik kısmında en belirleyici konu Şimşek programıyla asgari ücrete ara zammın ortadan kalkması ve düşük ücret politikasıyla çalışan nüfusun yarısının asgari ücret ya da ona çok yakın bir bantta, yani açlık sınırının altında bir yaşama mahkûm bırakılması oldu. Buna, enflasyon nedeniyle emekçilerin alım gücünün azalmasını ve iktidarın işçiden alıp patrona veren saldırı politikaları sonucu gelir dağılımdaki adaletsizliğin tırmandığını da eklememiz gerekli. İktidar ve patronlar tarafından emekçilere reva görülen yalnızca yoksullaşma değil. 2025 yılının ilk 10 ayında en az 1737 işçi çalışırken hayatını kaybetti! Yani bu ülkede günde en az altı işçi, iş cinayetinde yaşamını yitiriyor. Adeta bir savaş bilançosu!

2026 yılında da iktidar ve patronların bu alanda saldırılarına devam edecekleri apaçık ortada. Keza asgari ücret zammı için dillendirilen oranlar, asgari ücret ve o bantta ücret alan emekçilerin iktidar tarafından açlık sınırının altında bir yaşama zorlanmak istediğinin kanıtı. Tabii bunun diğer tüm ücretlerin artışını da belirleyeceğini unutmayalım. Türk-İş ve Hak-İş geçtiğimiz yıllardan farklı olarak bu sene Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nda yer almayacaklarını açıkladılar. Ama yine geçtiğimiz yıldan farklı olarak, tabandaki basıncın sokağa yansımasını da istemiyorlar. 

Yine Orta Vadeli Plan kapsamında yer alan Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi’yle birlikte, iktidar 2026 yılında kamusal sigorta sistemini de özelleştirerek patronların hizmetine sunmak istiyor. Bugünümüz insan onuruna yaraşır bir yaşamdan mahrum bırakılırken geleceğimiz de ellerimizden alınmaya çalışılıyor!

Siyasi demokrasinin Türkiye ile sınavı

Demokratik alandaysa, iktidar bir yandan CHP’ye yönelik siyasi operasyonlarını sürdürüp, seçilmiş belediyelere kayyum politikasına devam ederken öte yandan da Kürt sorununu çözmeye kendisini aday görebiliyor. Bunu yaparken de herhangi bir demokratik adımı atmaktan imtina ediyor ve süreci şeffaflıktan uzak bir şekilde ilerletmeye çalışıyor.

Seçme ve seçilme hakkını gasp edebilen bir rejim, Kürt halkına demokratik haklarını verebilir mi? Kadınların ve lgbti+ların özgürlüklerine saldıran bir rejim, Kürt halkının özgürlüklerini sağlayabilir mi? Bu ve benzeri sorular Kürt sorununun çözümünün nasıl ilerleyeceğinde önümüzdeki yıl da belirleyici olmayı sürdürecek. Ama iktidar belli demokratik hakları tanısa dahi en belirleyici soru “Ülkede siyasi demokrasi olmadan demokratik hak ve özgürlükler garanti altına alınabilir mi?” olmaya devam edecek.

Tablo mu çok karanlık? Birleşik bir mücadele hattı örmek mi çok zor?

Biz tablonun çok karanlık olduğunu düşünmüyoruz. Yukarıda aktarılanlara rağmen Tek Adam rejiminin çok fazla kırılganlığı bünyesinde barındırdığı aşikâr. Ama tüm içsel gerilimlerine rağmen burjuva muhalefetin sinik tutumu rejime can suyu taşıyor. Ancak emekçiler ve tüm ezilen kesimler için çözüme kavuşturulması gereken daha hayati bir mesele var: emek hareketinin örgütsüzlüğü ve sol, sosyalist hareketin birleşik bir mücadele programı sunamayışı. 

Keza durumu tersine çevirecek olan da bu iki sorunu çözüme kavuşturabilmemizden geçiyor.

Sol, sosyalist hareket, kendi gövdesinin ihtiyaçları için değil emekçi kitlelerin acil talepleri, ekonomik, demokratik ve sosyal hakları için bir mücadele programını kendi içerisinde ivedilikle ve açılıkla tartışmalı. Emek İttifakı’nı, yani işçi sınıfının birleşik cephesini yaratmayı en acil görevi edinmeli. Emek hareketindeki örgütsüzlüğü, siyasal alandaki alternatifsizliği, emekçilerin ve ezilenlerin özneleşmesini, bugünlerini ve geleceklerini kendi ellerine almalarını ancak bu yolla mümkün kılabiliriz.

Emeklilik hakkı çalınırken

0

20. yüzyıl işçi mücadelelerinin bir kazanımı olan kamusal sigorta ve emeklilik sisteminin neoliberal politikalarla tüm fonksiyonlarının dağıtılarak (emeklilik, sigorta, tasarruf) ayrı fonlarda biriktirilmesi ve bu fonların özel kurumlar eliyle işletilmesi anlamına gelen özel emeklilik ve özel sağlık sistemlerinin IMF ve Dünya Bankası eliyle nasıl dönüştürüldüğü ve uygulandığını geçen yıl yayımlanan “Kamusal emeklilik yok ediliyor” yazısında anlatmıştım.

8 Eylül’de açıklanan ve 2026-2028 döneminin yol haritasını çizen Orta Vadeli Program’da (OVP) bulunan başlıklardan biri de Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi (TES). Milyonlarca çalışanı ilgilendiren bu değişimin 2026’nın ikinci çeyreğinde hayata geçeceği öngörülüyor. TES, OVP’de “işverenlerin de katkısı ile ikinci basamak emeklilik sistemine dönüşecek bir sistem” olarak tanımlandı. Bu tanım, sıradan bir mali düzenleme değil, aksine kamusal sigortanın son kalesini de özel sermayeye teslim etmeye yönelik stratejik bir hamlenin ilanıdır. Türkiye kapitalizminin içinde bulunduğu krize çözüm bulma çabasının bedeli, yine işçi sınıfının geleceğinden çalınan tasarruflarla ödenmektedir.

“İkinci basamak” olarak sunulan TES, aslında bir zorunlu beslenme mekanizmasıdır. Mevcut kamusal Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) sisteminde, özellikle 2008 reformlarıyla yıldan yıla maaş bağlama oranlarının düşürülmesi sonucu emekli maaşlarının bugün fiilen yoksulluk harçlıklarına indirgenmesinin ardından, emekli olacak işçinin alacağı maaş, yaşam standardını sürdürmeye yetmemektedir. İşte TES, bu bilinçli şekilde yaratılmış güvencesizlik boşluğunu dolduracak şekilde ve “daha çok prim veren daha iyi maaş alır” mantığıyla tasarlanmış durumda.

TES’in mevcut bireysel emeklilik sisteminden farklı olarak zorunlu katılıma dayalı olacağı, çalışanların en az 10 yıl sistemde kalmak zorunda olacağı, çalışanların maaşlarından yüzde 3 oranında kesinti yapılacağı, işverenlerin de sisteme katkı sunacağı ve fona devlet katkısının yüzde 30 olacağı söyleniyor. Plana göre TES fonu özel sigorta ve yatırım şirketleri tarafından yönetilen fonlarda biriktirilebilecek. Bu durumun üç tehlikeli sonucu var:

1. Fonlarının özelleşmesi: İşçinin geleceği, SGK’nın kolektif ve devlet garantili güvencesinden çıkarılıp özel sermayenin kâr maksimizasyonuna emanet edilir. Fonun yönetimi, kararları ve riskleri tamamen piyasa koşullarına ve finansal spekülasyona bağımlı hale gelir.

2. Rizikonun özelleşmesi: Emeklilik bir “kamusal hak” olmaktan çıkar, bireysel bir piyasa riski haline gelir. Yatırımcı (işçi) fonun değer kaybetme riskini tek başına üstlenir. Devletin görevi, güvence sağlamaktan, özel fonların tahsildarlığını yapmaya doğru kayar.

3. Kaynağın özelleşmesi: Biriken devasa fon havuzu (milyarlarca TL), reel ekonomiye değil, büyük ölçüde finansal piyasaların ve uzun vadeli borçlanma arayan büyük holdinglerin kullanımına açılır. Bu, birikim krizindeki sermaye için finansal bir araç anlamına gelir.

Bu program, işçinin geleceğinden kesinti yaparak, finans kapitalin kârlılığını finanse etme mekanizmasından başka bir şey değil. Tıpkı Otomatik Katılım Sistemi (OKS) gibi, bireylerin rızası olmaksızın veya sınırlı rızayla, kamu gücü kullanılarak özel fonlara zorla aktarılmasıdır.

Kamusal emekliliğin aşama aşama ilga süreci şöyle gerçekleşiyor: İlk aşamada Derviş programıyla başlayıp 2008’e kadar, yaş artırımı, prim gün sayısı uzatılması ve maaş katsayılarının düşürülmesiyle kamusal güvence erozyona uğratıldı. Amaç, SGK’yı “sürdürülemez” göstermekti. İkinci aşamada, isteğe bağlı Bireysel Emeklilik Sistemi’ne devlet katkısı verilmesiyle kamusal kaynaklar özel fonlara sübvanse edildi. TES ile, kamusal sistemin artık yeterli olmadığı algısı üzerinden, işveren katkılı zorunlu bir özel fon dayatması getirilmektedir. Bu, kamusal emekliliğin tamamen bilinçli anlamsızlaştırılmasıdır. İşçinin emekliliğini artık SGK değil, özel sigorta şirketi belirleyecektir.

2009’da SGK’ya yapılan bütçe transferlerinin GSYH’ye oranı yüzde 19,6 iken, 2024 yılında bu oran yüzde 13,3’e düştü. Ortalama emekli aylığının SGK içindeki payı ise 2009’da yüzde 58 iken, 2024’te yüzde 33’e düştü. Veriler de gösteriyor ki devletin sosyal güvenliğe ayırdığı pay her geçen gün düşüyor. TES, zaten başlamış olan bu süreci hızlandıracak. Bugün her çalışan, yarının emeklisi olarak bu emeklilik sorunuyla kesinlikle yüzleşecektir. Emeklilere ve emeklilik sistemine yapılan bu saldırı sadece emeklileri ilgilendirmez. Çalınan, tüm bir toplumun geleceğidir. Geleceğimiz güvence altına alınmalı, ipotek altına değil! TES düzenlemesi ile milyonlarca çalışan sessiz sedasız özel fonların riskli dünyasına itilmektedir. Emeklilik hakkı çalınırken sadece TES’in detaylarına değil, bizzat OVP’nin sınıfsal hedeflerine karşı birleşik bir mücadele gerekir. Özel fonlara yüzde 30 prim desteği vermek yerine derhal emekli maaşları insanca yaşam koşulları sağlayacak bir seviyeye çıkarılmalıdır. Unutulmamalı ki emeklilik hakkı, bir yatırım aracı veya finansal risk değil, anayasal bir sosyal güvence hakkıdır. Kamusal emeklilik, sadece bir ödeme sistemi değil, işçi sınıfının tarihsel siyasi bir kazanımıdır.

Toplumsal eşitsizlik: Alınyazısı değil el yazısı!

0

Son açıklanan Küresel Servet Raporu’na göre Türkiye’de dolar milyoneri sayısı 236 bini geçmiş. Türkiye 2024 yılında dolar milyoneri sayısı artışında dünyadaki tüm ülkeleri açık ara sollamış. Türkiye’nin dolar milyoneri artış oranı dünyaya göre tam yedi kat daha fazla olmuş! Buna mukabil Türkiye’de ortalama servet yüzde 21 oranında gerilemiş. Kısaca birileri yine çok zengin olurken toplumun çoğunluğu yoksullaşmaya devam etmiş. Gelir dağılımındaki bozukluk daha da artmış. Gelir eşitsizliği daha da büyümüş. 

Bu rakamlar malumun ilanı olmuş! Kuşkusuz işçiler, emekçiler zaten bunları biliyor. Bilmemesi mümkün mü? Her gün bu yoksulluğu, eşitsizliği yaşıyorlar. İşsiz gençler, dar gelirli emekliler, kent yoksulları, açlık sınırında çalışan milyonlar bu verilerin yaşayan tanıkları ve mağdurları durumundalar. İyi de ne zenginlik ne de yoksulluk kendi başına oluyor. Toplumsal eşitsizlik ve yoksulluk doğal afet değil. Tercih edilen ekonomi politikalarının sonucu. AKP hükümetleri çeyrek asırdır bu ekonomi politikalarının uygulayıcısı durumda.

Toplumsal eşitsizlik ve yoksulluk nasıl olmasın ki? Aralık ayı sonuna kadar 2026 yılı asgari ücreti açıklanmış olacak. Mevcut asgari ücret 22 bin lira. Konuşulan artış oranı yüzde 25-30. Yeni asgari ücret bu durumda 28 bin lira civarı olacak. Demek bir asgari ücretli 125 yıl boyunca yemeden içmeden çalışırsa 236 bin dolar milyonerinden biri olabilir! Hadi asgari ücretin iki katını alsın. O durumda da dolar milyoneri olabilmek için yemeden, içmeden biriktirmek şartıyla, 60 yıldan fazla çalışması gerekiyor!

Böyle bir gelir eşitsizliği hakla, hukukla bağdaşır mı? Böyle bir eşitsizlik akılla, izanla izah edilebilir mi? Tabii ki hayır! Yoksulluk alınyazısı değil. Doğal afet de değil. Mesele imkânsızlık da değil. Mesele kaynak yokluğu da değil. Mesele tembellik de değil. Mesele kapitalizm. Mesele sömürü. Mesele AKP’nin Orta Vadeli Programı. Mesele deveyi havuduyla yutan sermaye düzeni. Mesele bile isteye açlık sınırının dahi altında bırakılan asgari ücret. Ortalama ücretin asgari ücret haline geldiği, asgari ücretin açlık sınırı altında kaldığı böyle bir ülke tabii ki dolar milyoneri şampiyonu olur. Emekli aylığının kiraya dahi yetmediği böyle bir ülkede tabii ki ekonomik-sosyal eşitsizlik patlar. Oysa imkân da var, kaynak da var. Olmayan, niyet. Olmayan, emekçi halka hizmet edecek bir iktidar. Olmayan, ekonomik-sosyal eşitlik. Olmayan, adil ve eşit bölüşüm. Ama bunlar kader değil. Bunlar asla alınyazısı değil. Bunlar kaçınılmaz doğal afetler değil. Sadece sermayenin el yazısı yerine emeğin el yazısı gerekiyor. Bu yüzden emekçiler siyasetin öznesi olmalı! Bu yüzden emekçiler yönetmeli!

Emperyalist yeniden silahlanmaya bir kuruş bile yok! Kamu kaynakları ücretlere, emekli maaşlarına, istihdama ve sosyal harcamalara ayrılsın!

0

Avrupa Birliği, Rus tehdidi bahanesiyle yeniden silahlanıyor. Mart 2025’te Avrupa Birliği’nin ReArm (Yeniden Silahlanma) Planı’nı onaylamasıyla 27 üye ülke, savunma harcamalarını 800 milyar avro artırmayı kabul etti. Bunun 150 milyarı AB’nin ortak fonundan düşük faizli ancak geri ödemeli kredilerden, 650 milyarı ise her bir devletin artan harcamalarından karşılanacak. Plan, tüm AB ülkelerinin 2030 yılına kadar silah alımlarının en az yarısını AB içinde yapmasını öngörüyor (bugün silahların yüzde 80’i dış pazardan, yüzde 64’ü ise doğrudan ABD’den alınıyor). Ayrıca alımların en az yüzde 40’ının ortak şekilde yapılması (şu an yalnızca yüzde 18’i bu şekilde) ve iç pazarın Avrupa silah ticaretinden en az yüzde 35 pay alacak şekilde büyütülmesi hedefleniyor.

Bu harcamalar kamu borcunu artıracak olsa da, bütçe açığı hesaplamalarında dikkate alınmayacak. Bu durum, Yunanistan’a memorandumları veya İspanya devletine kemer sıkma tedbirlerini dayatarak işçi sınıfının yaşam koşullarını çökerten sözde “ekonomik ortodoksluğun” ikiyüzlülüğünü gözler önüne seriyor.

24 Haziran 2025’te NATO Trump’ın başkanlığında Lahey’de toplandı. NATO henüz üç yıl önce Macron tarafından “beyin ölümü gerçekleşmiş” olarak tanımlanmıştı. Putin, Ukrayna işgalini gerekçelendirmek için NATO tehdidini kullanmıştı. Bugün NATO’ya İsveç ve Finlandiya da katılmış durumda ve NATO’nun askeri bütçesi büyüyor. 2022 Madrid Zirvesi’nde belirlenen 2029’a kadar GSYİH’nin yüzde 2’sini savunma harcamasına ayırma hedefi, Lahey’de Trump’ın talebiyle 2035’te GSYİH’nin yüzde 5’i olacak şekilde belirlendi. Bunun yüzde 3,5’i askeri savunmaya, yüzde 1,5’i ise askeri güvenliğe ayrılacak. Putin’in NATO’ya ve NATO’nun Putin’e tehditleri iki tarafın savaş makinesini yağlarken halklara refah kesintileri dayatılıyor.

Fakat artan askeri harcamaların Ukrayna’ya destekle hiçbir ilgisi yok. Zira AB’nin Ukrayna’ya yaptığı yardım, son üç yılda savunma bütçesindeki yüzde 30’luk artışın yarısına bile ulaşmıyor. Avrupa ve ABD emperyalizmleri, Putin’in zayıflamış ama yenilmemiş bir konumda müzakereye zorlanması için Ukrayna’ya giden silah akışını kontrol altında tuttu. Bizler, Rus emperyalist işgaline karşı Ukrayna halkının direnişinin yanındayız ve onların silahlanma hakkını savunuyoruz. Fakat bunu NATO’ya ve emperyalizme karşı çıkarak, Zelenski’nin neoliberal hükümetinden bağımsız bir konumda yapıyoruz.

Devasa kamu kaynağının silah endüstrisine akışı

İç üretimin AB’nin tedarik zincirinde büyük paya sahip olmaması, Avrupa silah endüstrisinin önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, dünya silah ihracatının yaklaşık üçte biri Avrupa ülkeleri tarafından yapılıyor ve ilk 10 büyük silah ihracatçısı arasında beş AB ülkesi var. Dünyanın en büyük 100 silah üreticisi arasında AB’den 27 şirket bulunuyor. ABD’nin ise bu listede 41 şirketi var. Avrupa’nın başlıca firmaları Fransız-Alman Airbus, İtalyan Leonardo, Fransız Thales ve Alman Rheinmetall. AB dışında ise Birleşik Krallık’ın BAE Systems’ı ve İsveç’in Saab’ı yer alıyor. Savaş rüzgârları ve devasa yeniden silahlanma planları eşliğinde bu şirketlerin hisseleri hızla yükseliyor. Hükümetlerin hepsi bu artışları güvenlik ihtiyacının yanı sıra ekonomiyi canlandırarak istihdamı koruma iddiasıyla meşrulaştırıyor. Ancak gerçekte silah ekonomisi asalak ve enflasyonisttir.

2009’da AB ve hükümetler milyarlarca avroyla bankaları kurtarmıştı; şimdi ise metalurji ve silah endüstrisi kurtarılıyor. Faturası ise işçi sınıfına ve yoksul kesimlere kesiliyor. Militarizasyon, kapitalizmin derin krizine verilen bir yanıttır. Otomobil üretimi için kullanılan tesisler, tıpkı 1930’ların Büyük Buhran’ında olduğu gibi, savaş endüstrisine uyarlanmak üzere hazırlanıyor. Sanayide kriz yaşayan Almanya’nın resesyona girmesi, Fransa’nın ağır bütçe sorunlarıyla boğuşmasıyla birlikte Avrupa’nın büyük güçleri emperyalist rekabette geriliyor. Bu arka planda, Almanya’daki ve yalnızca birkaç ayda birkaç hükümetin düştüğü Fransa’daki siyasi istikrarsızlık, AB’nin iki temel direğinin içinde bulunduğu, burjuvazinin derin bölünme yaşadığı durumun bir sonucu. Büyüyen bir burjuvazi kesimi, kitlelere sert planlar dayatmak ve baskıyı artırmak için aşırı sağın yükselmesini teşvik ediyor.

Avrupa Birliği göründüğü kadar güçlü değil

Trump, bu dev pastadan pay istediği için AB ürünlerine yüzde 30 gümrük vergisi uygulamakla tehdit etti. Avrupa Komisyonu hızla geri adım attı. 21 Ağustos’ta Trump ve Von der Leyen, AB’nin enerji açısından, askeri ve ticari olarak ABD’ye bağımlılığını pekiştiren bir anlaşma imzaladı: 2028’e kadar 750 milyar dolarlık ABD fosil enerjisi (LNG, petrol, nükleer enerji); AB şirketleri tarafından ABD’de stratejik sektörlere 600 milyar dolarlık yatırım. Trump vergileri yüzde 15’e düşürmekle yetinirken, ABD şirketleri AB’de 0 vergi ödeyecek. Ayrıca Trump, ABD’ye bağımlılığı azaltmayı hedefleyen ilk yeniden silahlanma planının, yaklaşık 500 milyar dolarlık bir askeri satın alma taahhüdüyle düzeltilmesini zorluyor.

Trump’ın AB’ye dayattığı bu anlaşma, Avrupa emperyalizmlerinin ABD’ye tabi olduğunu ve dünya emperyalist düzeninde ağırlık kaybettiğini gözler önüne seriyor. Avrupa emperyalistlerinin pazar payı düşüyor. Son 5 yılda AB yüzde 5,5 büyürken ABD yüzde 14,8, Çin ise yüzde 33,1 büyüdü.

Avrupa’da savunma harcamasında 7. sırada Fransa, 10. sırada İtalya, 15. sırada Almanya ve 17. sırada İspanya var. 27 ülke birlikte değerlendirildiğinde AB, dünyanın ikinci büyük askeri gücü haline geliyor. Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’ne göre AB, 1,97 milyon askerle Çin’den sonra dünyanın ikinci büyük kara gücü. Profesyonelleşmede birinci; tank, zırhlı araç, denizaltı ve fırkateynde en büyük güç ve havada dünyanın ikinci büyük gücü. Silah eksiği değil fazlası var. Ancak bu toplam gerçek bir bütün oluşturmuyor, çünkü tek bir Avrupa emperyalizmi (ya da Avrupa burjuvazisi) yok; birbirleriyle rekabet eden birçok ayrı emperyalizm var. Şirketler birbirleriyle rekabet ediyor, bu da aynı şeylerin tekrar üretilmesine ve silahların uyumsuz olmasına yol açıyor. Her burjuvazinin çıkarı, ABD veya Çin gibi büyük emperyalist güçlerle rekabet edecek ortak bir askeri endüstri oluşturmanın önüne geçiyor.

Avrupa işçi sınıfına ve ezilen halklara ödetilmek istenen bir fatura

AB ve hükümetler, yeniden silahlanma söyleminin kabul edilebilmesi için korku siyaseti yürütüyor: Rusya’nın saldırıları ve hatta üçüncü dünya savaşı uyarıları ya da siber saldırılar ve en az üç gün hayatta kalma kitleri için para bulundurma ihtiyacı… Bu korku siyaseti hem militarizasyonu hem de Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık’ta görüldüğü gibi Filistin halkıyla dayanışmayı kriminalize edip özgürlüklerin bastırılması için içerideki baskıyı artırma amacına hizmet ediyor.

Bu devasa silahlanma harcamaları kamu borcu ve faiz ödemelerini artırıyor. 2025’in ilk çeyreğinde 27 AB devletinin borcu 14,82 trilyon avroya ulaştı; bu, önceki yıla göre yüzde 4,5 artış demek. Aynı dönemde GSYİH sadece yüzde 1,5 arttı. Faiz ödemeleri ise yüzde 11,5 artarak 2025’in ilk yarısında 177 milyar avroya yaklaştı. Borç ödemesi kutsal sayıldı ve İspanya örneğinde olduğu gibi ülkeleri borç ödemesini anayasal reformlarda öncelik haline getirmeye zorladı.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, savunma harcaması artışının fedakârlıklar gerektireceğini söyledi. Birleşik Krallık bu reçeteyi ilk uygulayan oldu: Başbakan Keir Starmer, 2025 bütçesinde engellilere yardım, sağlık ve bakıma muhtaç ailelere desteklerde 5,7 milyar kesinti yapılmasını ve 10 bin kamu çalışanının işten çıkarılmasını önerdi. Fransa’da artan savunma bütçesine karşılık sosyal kesinti planları sunan hükümetler birbiri ardına düşüyor ve halk tarafından reddediliyor. Almanya’da Ekonomi Bakanı emeklilik yaşının 70’e çıkarılmasını önerdi. İspanya devleti ise sözde ilerici politikalarıyla yeniden silahlanmayı gizlemeye çalışıyor ancak silahlara giden paranın kamu hizmetlerinden alındığı apaçık ortada.

Eurostat raporuna göre 2024’te AB nüfusunun yüzde 21’i, yani 93,3 milyon kişi yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altındaydı. Savunmaya harcanan her kuruş; kamu eğitimi, sağlık, insanca barınma, emekli maaşları, yoksullukla mücadele ve güvenceli kamu istihdamı için bir kuruş eksik anlamına gelmekte.

Emperyalist yeniden silahlanma dünya halkları için bir tehdittir

İsrail’in Filistin halkına uygulanan soykırımda kullanılan silahlar için yaptığı ithalatın yüzde 30’unu Almanya karşılıyor. Diğer Avrupa güçleri de daha düşük oranda da olsa bunu yapıyor. AB ülkeleri ayrıca Avrupa güvenliği bahanesiyle Türkiye’deki otoriter Erdoğan hükümetiyle ilişkilerini derinleştiriyor. NATO üyesi Türk ordusunun Avrupa’nın güvenliğini sağlamak için kullanılmasına dair tartışmalar yürütülüyor. Türkiye hükümetiyle milyarlarca dolarlık yeni silah anlaşmaları imzalanıyor. Silah satışı aynı zamanda, kaynaklarının Avrupalı şirketler tarafından sömürülmesine izin veren diktatörlüklere de destek anlamına geliyor. İspanya devleti, Yemen’deki canice askeri saldırıları sırasında Suudi Arabistan’a silah satmıştı. Silahlar halkların yoksullaştırılmasının ve ezilmesinin hizmetinde kullanılıyor. Bizler, halkların emperyalizme ve baskıcı hükümetlere karşı direnişini savunuyoruz.

Yeniden silahlanma politikaları AB sınırlarının militarizasyonunu da artırmakta. Aynı madalyonun öteki yüzü de bu: Bir yandan çokuluslu şirketler tarafından halkların sömürüsüne izin veren diktatörlüklere destek veriliyor ve borç yoluyla halka dramatik planlar dayatılıyor. Diğer yandan ise bu sefaletten kaçmak zorunda kalanlar da göçmenlik yasalarıyla baskıyla karşı karşıya kalıp kriminalize ediliyor. Böylece AB’ye gelen göçmenlerin siyasi ve emek haklarından yoksun bırakılarak işgücü piyasasında acımasızca sömürülmelerine olanak tanınıyor.

Bir yıl önce onaylanan yeni Göç ve İltica Paktı giriş koşullarını ağırlaştırmakta, sınır dışı edilmeyi kolaylaştırmakta ve milyarlarca avroyu Türkiye, Libya, Fas, Mısır ve Moritanya gibi baskıcı rejimlere akıtarak sınırlara örülen duvarları güçlendirmekte. Kale Avrupası’nın inşası, son 10 yılda Akdeniz’de 30 binden fazla göçmenin ölmesine veya kaybolmasına yol açtı. AB’nin 2024 Frontex (Avrupa Sınır ve Sahil Güvenlik Ajansı) bütçesi 922 milyon avroya ulaştı; bu, iki yılda yüzde 22 artış demek. 22’den fazla ülke ile göç kontrolü ve gözaltı programları mevcut. Türkiye, göçü bastırması için son yıllarda AB’den neredeyse 10 milyar avro aldı. Avrupa Komisyonu, 2028-2034 döneminde göç, sınır yönetimi ve iç güvenlik fonlarını üç kat artırarak 81 milyar avroya çıkaracağını açıkladı. Bu ırkçı ve yabancı düşmanı politika, aşırı sağın söylemlerine zemin hazırlıyor.

Emperyalist yeniden silahlanma planını yenmek için seferber olalım

Emperyalist yeniden silahlanmaya karşı mücadele; işçi sınıfını, onun siyasi ve sendikal örgütlerini, gençliği ve halk kesimlerini ayağa kaldırmalıdır. Yeniden silahlanma politikası teşhir edilmeli, devlet bütçelerindeki uygulamalarına karşı toplumsal ihtiyaçlar öne çıkarılmalıdır. Şu talepler etrafında en geniş seferberlik örülmelidir:

Emperyalist yeniden silahlanmaya bir kuruş bile yok! Kamu kaynakları ücretlere, emekli maaşlarına, istihdama ve kamu hizmetlerine harcansın!

Kale Avrupası’na hayır; Göç ve İltica Paktı’na ve göçmenlik yasalarına hayır!

AB ve Avrupa hükümetlerinin Filistin’de Siyonist soykırımla suç ortaklığına son! İsrail’e derhal silah ambargosu uygulansın ve İsrail’le tüm ilişkiler kesilsin!

AB’ye ve Avrupa emperyalizmlerine hayır! Emperyalist baskıya karşı mücadele eden halklarla dayanışma! Filistin ve Ukrayna direnişlerine destek!

Büyük sermayenin hizmetindeki emperyalist Avrupa Birliği’ne hayır! İşçilerin ve halkların birleşik Avrupa’sı için, Sosyalist Birleşik Avrupa Devletleri için!

19 Kasım 2025

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Avrupa seksiyonları

İşçi Demokrasisi Partisi (İDP), Türkiye

Almanya’daki İUB-DE militanları

Birleşik İşçiler (TU), Portekiz

Devrimci Marksist Birlik Hareketi (MLMR), İtalya

Enternasyonalist Mücadele (LI), İspanya devleti

Belçika ve Avrupa’yı saran grev dalgası

0

Belçika, İtalya, Portekiz ve Fransa’da hükümetlerin uyguladığı kemer sıkma politikalarına karşı işçi sınıfının büyük ölçekli seferberlikleri ve grevleri yaşanıyor. Bu grevler tekil olaylar değil; aksine hükümetlerin “Yeniden Silahlanma Planı” adı altında kamu harcamalarını keserek askeri harcamaları artırma, büyük kapitalistleri (özellikle metalurji ve otomotiv sanayisini) krizden kurtarma ya da dış borcun ödenmesini garanti altına alma saldırılarına karşı Avrupa işçi sınıfının geliştirdiği bir tepki niteliğinde. Bu politikalar, geçtiğimiz yıllarda Yunanistan’ı ve İspanya’yı Troyka’nın baskısı ve 2008-2009 krizinden sonra bankalara verilen kurtarma paketleri altında ezmişti.

2025 yılında kriz daha da derinleşti. Donald Trump’ın kapitalist ve emperyalist hegemonyayı sürdürme adına başlattığı karşı saldırı AB ile gerilimlere yol açtı ve AB hızla geri adım attı. 21 Ağustos’ta Trump ile Von der Leyen arasında imzalanan anlaşma, AB’nin enerji, askeri ve ticari anlamda ABD’ye bağımlılığını pekiştirerek, Avrupa Birliği’nin “kâğıttan kaplan” olduğunu bir kez daha gösterdi.

Bu koşullar altında ise Avrupa’nın işçi sınıfı ve yoksullaşmış halk eli kolu bağlı beklemiyor; kemer sıkmaya dayalı bütçe planlarına karşı mücadele ediyor. Belçika, Fransa, İtalya ve Portekiz’deki büyük ve tekrar eden grevler, Avrupa’yı hareketli bir aralık ayına doğru götürüyor.

Belçika: Aşırı sağcı hükümete karşı tarihi grev ve seferberlikler yükseliyor

Belçika’da, Avrupa Parlamentosu seçimleriyle aynı zamanda yapılan 9 Temmuz 2024 seçimlerinde büyük oy bölünmeleri nedeniyle hükümet kurmak zorlaştı ve yedi ayı aşkın süre boyunca geçici bir başbakan görevlendirildi. Seçimlerde Yeni Flaman İttifakı (N-VA) yalnızca yüzde 16 oy aldı ve 150 sandalyenin sadece 24’ünü kazanabildi, buna rağmen birinci parti oldu.

3 Şubat 2025’te rejim nihayet bir hükümet kurmayı başardı ve aşırı sağcı N-VA lideri Bart De Wever başbakan olarak atandı. Bunun için aralarında Hıristiyan demokratların, Flaman Sosyal Demokratların ve Reform Hareketi’nin de bulunduğu dört partiden oluşan (partilerin renklerinden dolayı bu ismi alan) “Arizona” adlı bir koalisyon kuruldu.

Belçika üç bölgeden oluşuyor: Felemenkçe konuşulan 6,7 milyon nüfuslu Flandre bölgesi; Fransızca konuşulan 3,7 milyon nüfuslu Valonya bölgesi ve 1,2 milyon nüfuslu çok dilli Brüksel. N-VA, Flaman milliyetçisi aşırı sağın bir parçası olup Giorgia Meloni, Avrupa Parlamentosu Milletvekili Marion Maréchal ve Çekya Cumhurbaşkanı Petr Fiala ile birlikte Avrupa’daki “Muhafazakârlar ve Reformcular” birliğinin müttefiki. N-VA’nın programında Flandre’nin bağımsızlığı ve ayrılması yer alıyor. Son yılların ekonomik krizi, ekonomik gücün Valonya’dan Flandre’ye kaymasına neden oldu. Belçika, AB ülkeleri arasında en yüksek borca sahip ilk 5 ülke arasında ve kamu borcu GSYİH’nin yüzde 100’ünün üzerinde. Dolayısıyla, aşırı sağcı hükümette kemer sıkma ve kesinti politikaları gündemin merkezinde.

Son yılların en büyük grev dalgasına doğru

13 Şubat’ta yeni hükümetin emeklilik reformu girişimine karşı ilk genel grev başladı. Reform, emeklilik yaşını 2025’te 65’ten 66’ya, 2050’ye kadar ise 70’e çıkarmayı ve demiryolu işçileri, polis ve askerlerin özel emeklilik planlarını kaldırmayı hedefliyordu. Bu reformla işçiler üzerinden yılda 3 milyar avro tasarruf edilmesi amaçlanıyordu.

Grevin ilk günü tren işçilerinin büyük katılımıyla gerçekleşti; çalışanların üçte ikisi iş bıraktı. Havayolu taşımacılığında büyük katılım nedeniyle uçuşların yüzde 40’ı iptal edildi. Brüksel’de sayısı 30 bin ile 50 bin kişi arasında değişen büyük kitleler sokağa çıktı.

27 Şubat’ta ikinci grev dalgası yaşandı; özellikle eğitim emekçilerinin üçte biri seferberliğe katıldı. Hükümet buna, 500 eğitim emekçisini işten çıkararak yanıt verdi. Almanya’da yaşanan kriz nedeniyle Audi’nin Brüksel’deki fabrikasında 4 bin işçiyi işten çıkarma kararı aldığı otomotiv sektörü işçileri de eylemlerde öne çıktı; işçiler protesto amacıyla 200 aracın anahtarına el koydu.

31 Mart’ta üçüncü grev gerçekleşti ve en kitleseli bu oldu: Demiryolu, havayolu, eğitim ve kamu idaresinin genelinde büyük katılım sağlandı. O gün izinli olan askerler ve polisler bile eylemlere katıldı.

Hükümetin talepleri karşılamaması ve kemer sıkma ısrarı öfkeyi büyüttü. 14 Ekim’de son 40 yılın en büyük seferberliği düzenlendi ve ülke çapında 140 binden fazla kişi sokağa döküldü. 7 Eylül’de de 110 bin kişi Filistin’le dayanışmak ve İsrail’in gerçekleştirdiği soykırıma karşı durmak için yürümüştü.

2026 bütçesinin onaylanmasına karşı grevler geri dönüyor

Kasım sonunda Bart De Wever, 2026 bütçesini onaylatmak için Kral Philippe’ten 50 gün ek süre istemişti. Bütçenin gecikmesi, koalisyon partileri içindeki çatlakların derinleşmesinden kaynaklanıyordu. Tartışmalar özellikle KDV artışı ve sosyal yardımlardaki kesintiler üzerine yoğunlaştı. Sonunda, 24 Kasım’da, yani o gün başlayan üç günlük genel grevin ilk günü koalisyon, işçi karşıtı bir kemer sıkma planı üzerinde uzlaştı.

24 Kasım günü toplu taşıma durduruldu. 25 Kasım’da idari personel, hastaneler, postacılar ve eğitim çalışanları greve katıldı. 26 Kasım’da ise özel sektörün de katılımıyla ülke çapında grevler ve kitlesel yürüyüşler gerçekleşti.

Aşırı sağcı Bart De Wever hükümetinin sunduğu ve savunduğu bütçe; emeklilik, sosyal yardımlar, sağlık, eğitim ve kültür alanlarında 2030’a kadar 10 milyar avro kesinti öngörüyor. Amaç, ülkenin yüksek kamu borcunu ödemek. Başbakan, “Bütçemiz yapısal olarak açık veriyor; radikal önlemler almıyorsan iktidarda olmaya layık değilsindir,” diyerek planı savundu. İşçi sınıfında büyük öfke uyandıran bu ifade, İtalya’da Meloni veya Arjantin’de Milei gibi yeni aşırı sağcı hükümetlerde de karşımıza çıkan bir ifade.

Yeni bütçe; işçilerin ve emeklilerin maaşlarının enflasyona göre endekslenmesini dondurarak ücret kaybını yüzde 41’e varan oranlara çıkarmayı hedefliyor. “İşe dönüş” planı ile uzun süreli raporlu 100 bin işçinin zorla işine döndürülmesi, muayene ücretlerinde ek katkı payı artışları, gaz üzerindeki özel vergilerin yükseltilmesi planlanıyor. Koalisyonun devamlılığını sağlamak için genel KDV artışı kaldırılmış olsa da oteller, spor ve kültür etkinlikleri, kamp alanları ve hava yolculuğunda KDV artışı yapılacak. “Arizona hükümeti” ayrıca öğretmenlerin çalışma saatlerinin artırılmasına, üniversite eğitim masraflarının yükseltilmesine ve yakıt vergilerinin artırılmasına da bütçede yer veriyor

Diğer Avrupa hükümetlerinde olduğu gibi Belçika hükümeti de işçi sınıfına yönelik bu tarihi kesintileri hayata geçirmeye çalışırken, bir yandan da savunma harcamalarında keskin bir artış hedefliyor. NATO’nun GSYİH’nin yüzde 2’si hedefine 2029 yerine 2025’te ulaşmak için bütçeye ek 4 milyar avro aktarılacak.

En büyük sendika konfederasyonu olan Belçika Genel Emek Federasyonu (FGTB) ve hükümeti eleştiren Belçika İşçi Partisi (PTB), Bart De Wever’in parlamentoda anlaşma sağlanamaması halinde istifa tehdidiyle dayatmaya çalıştığı, işçilerin arkasından yapılan aldatıcı pazarlıklara boyun eğmeden ve geri adım atmadan hükümeti yenmek için bir mücadele planı yapmaya hazır olmalıdır. Belçika’daki bu seferberlikler Avrupa’yı saran genel grev dalgasıyla birlikte artarak devam etmelidir.

Avrupa’yı saran yeni bir grev dalgası

Belçika’daki büyük grevler kendinden menkul eylemler değil. Eurostat’a göre hükümetlerin politikaları nedeniyle AB nüfusunun yüzde 21’i (93,3 milyon kişi) 2024’te yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altındaydı. Ama bu hükümetler, savaş makinelerini beslemek için savunma harcamalarını 800 milyar avro artırmaya hazırlanıyor.

Fransa’da Başbakan François Bayrou tarafından sunulan, 44 milyar avroluk kesinti ve iki resmi tatilin kaldırılmasını öngören 2026 bütçe planı 10 Eylül’de binlerce kişinin sokağa dökülmesiyle protesto edildi. François Bayrou yerine, yine kemer sıkma planlarını sürdüren Sébastien Lecornu göreve geldi. 18 Kasım’da tüm sendika konfederasyonlarının çağrısıyla ülkenin büyük şehirlerinde genel grev ve eylemler gerçekleşti; bir milyonu aşkın kişi sokağa çıktı. 2 Aralık’ta yaklaşık 32 bin kişinin Paris’te sokağa çıktığı ve ülkenin farklı yerlerinde 150 eylemin düzenlendiği bir başka grev gerçekleşti.

İtalya’da 28-29 Ekim genel grevi, aşırı ağcı Georgia Meloni göreve geldiğinden beri seferber olan ve şu anda kemer sıkma uygulamalarının yanı sıra Gazze ve Filistin’le dayanışmak ve İsrail’in uyguladığı soykırıma karşı çıkmak için eylemlerini sürdüren İtalyan işçi sınıfının mücadeleci ruhunu gözler önüne serdi. 3 Ekim’de mücadeleci USB ve CGIL sendikalarının “her şeyi durdurma” çağrısında bulunduğu büyük grev ve tarihi protestolar sırasında, iki milyondan fazla kişi, Gazze’ye insani yardım götüren Küresel Sumud Filosu’na müdahale edilmesini protesto etmişti. 28-29 Ekim seferberlikleri öğrenci hareketinin de güçlü katılımıyla gerçekleşti. CGIL çağrıdan çekilip 12 Aralık’ta kendi genel grevine hazırlanacağını duyursa da grev günleri oldukça etkiliydi.

Portekiz’de, Demokratik İttifak-AD (PSD/CDS) hükümeti, Chega ve patron örgütlerinin desteğiyle Troyka’nın yeni emek reformu müdahalesinden bu yana işçilere yönelik en büyük saldırıyı yürütüyor. Bu reformlarla düzensiz çalışma saatleri dayatmayı, işçiler için iş güvencesini ortadan kaldırmayı, işten çıkarmaları kolaylaştırmayı, “iş ilişkilerini modernleştirme” gibi sahte bir argümanla deneme sürelerini uzatmayı, güvencesizliği kurumsallaştırmayı ve tam esneklik, düşük ücretler ve sürekli güvencesizliğe dayalı bir iş ilişkileri modelinin önünü açmayı hedefliyorlar. Aylarca süren felç ve müzakerelerin ardından CGTP ve UGT sendikaları 11 Aralık için genel grev çağrısı yapmak zorunda kalarak, Avrupa’yı kasıp kavuran grev dalgasına katıldı.

Avrupa işçi sınıfının ve yoksullaştırılmış halklarının bu büyük yanıtları; hükümetlerin gerici silah sanayine milyonlar aktaran bütçelerini geri püskürtmek için sürmeli ve genişlemelidir. 11 Aralık Portekiz ve 12 Aralık İtalya grevleri başarılı olursa bu hükümetleri durduracak ve işçilerin, öğrencilerin, kadın ve lgbti+ hareketlerinin yeniden örgütlenmesinin önünü açacaktır. Bu grev ve seferberlikler, “nehirden denize Özgür Filistin” talebini yükselten milyonlarca aktivistin desteğiyle birlikte, Trump’ın emperyalist karşı saldırısına, AB’nin işbirlikçiliğine ve aşırı sağcı, liberal ya da sosyal demokrat hükümetlerin işçi sınıfının kazanımlarını yok etme girişimlerine karşı mücadelenin yolunu göstermektedir.

3 Aralık 2025

Gazze’deki soykırımın diplomatik maskesi

0

10 Ekim’de başlayan Gazze ateşkesinin soykırımın şiddetini azaltsa da sona erdirdiğini söylemek mümkün değil. Korsan devlet İsrail, ateşkes başladığından bu yana anlaşmayı yüzlerce kez ihlal etti ve yüzlerce Gazzeliyi katletti. Gazze Şeridi’ne ulaşacağı vaat edilen insani yardımın yalnızca yüzde 5 ila yüzde 10’u şeride girebiliyor. Öte yandan Birleşmiş Milletler (BM) verilerine göre, Batı Şeria’da 7 Ekim 2023’ten bu yana 1010 Filistinli işgal devleti tarafından öldürüldü. Bu sayı, Batı Şeria için son 20 yıldaki en yüksek saldırı oranı anlamına geliyor. Filistinliler için hem ekonomik hem de kültürel öneme sahip olan zeytin hasadının bu sene oldukça yoğun Siyonist yerleşimci saldırısı altında gerçekleşmesi de bu veriyi doğrular nitelikte. Ayrıca İsrail Parlamentosu Knesset, Filistinli tutsaklar için idam cezasını yasallaştırarak Filistin direnişi üzerindeki baskının dozunu artırma arayışında.

Sahadaki bu yıkıcı tablo BM’de alınan kararla daha da ağırlaştı. BM Güvenlik Konseyi, 17 Kasım’da Trump yönetiminin önerdiği Gazze Planı’nı onayladı. 13 ülkenin kabul ettiği, Rusya ve Çin’in veto hakkına sahip olmasına rağmen çekimser kaldığı plan bu şekilde yürürlüğe girdi.

Alınan kararla ABD ve AB emperyalizmi, bölgedeki gerici hükümetlerin ve ihanetçi Fetih yönetiminin de dahliyle Gazze’nin yeniden sömürgeleştirilmesini hedefliyor. Filistin direnişini silahsızlandırmayı ve Gazze’de bir manda yönetimi kurmayı öngören plan hayata geçerse, Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkı engellenecek ve emperyalist kurumların insafına terk edilecek. Böylece soykırımcı İsrail, Gazze’de iki yıldır ulaşamadığı politik ve askeri hedeflerini gerçekleştirmiş olacak.

Bu plana bölgedeki diğer gerici rejimler gibi Tek Adam rejiminin de destek verdiği, hatta uygulanmasında rol almak istediği not edilmeli. Tek Adam rejiminin Gazze’ye dair temel gündemini şu sıralar Uluslararası İstikrar Gücü’nde yer alma arayışı oluşturuyor. Bu sömürge gücünün temel görevi Filistin direnişini silahsızlandırmak ve manda yönetiminin inşasını mümkün kılmak olacak. Buna karşın Hamas, İslami Cihad ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi gibi direniş örgütleri silahlarını bırakmayı reddettiklerini kesin bir dille açıklamıştı.

Emperyalist ülkeler ve kapitalist hükümetler Filistin halkını ve direnişini boğmaya çalışırken, İsrail’in soykırımını geri döndürülemez bir şekilde durdurmak için dünya halkları ayağa kalkmalı. Tıpkı İtalyan işçi sınıfının “Blocchiamo tutto!” (Her şeyi durduralım!) şiarıyla 28–29 Kasım tarihlerinde düzenleyeceği genel grev gibi. İsrail’i hak ettiği şekilde korsan bir devlet ilan etmek ve hükümetlerin “İsrail’e tam ambargo” uygulamasını sağlamak için başta işçi sınıfı olmak üzere dünya halkları seferber olmalı. Çünkü ne emperyalizm ne de diğer kapitalist hükümetler Filistin halkının acılarını gerçekten durduracak bir programa sahip.

Asgari ücret değil sefalet ücreti

0

Asgari ücretin belirlenme süreci ve belirlenecek asgari ücretin miktarı her zaman ülkede bir numaralı gündem olmayı başarmıştır. Bunun nedeni ülkedeki emekçilerin önemli bir kısmının asgari ücretle çalışıyor olmasıdır. Asgari ücret her ne kadar bir ülkedeki en düşük taban maaş olarak belirlense de veriler asgari ücretin Türkiye’de hâkim-ortalama ücret olduğunu göstermekte. 2024 verilerine göre ülkede çalışan nüfus olan 32 milyon işçinin 11 milyon 200 bini asgari ücretle çalışmakta; bu da çalışanların yaklaşık yüzde 38’nin asgari ücretle çalıştığını gösteriyor. Bu oran 2025 sonunda muhtemelen yüzde 45 civarında olacak. Yani her iki çalışandan biri asgari ücretlidir diyebiliriz rahatlıkla.   

Asgari ücret nedir?

Asgari ücret veya minimum ücret, patronların işçilere yasal olarak ödeyebilecekleri en düşük ücreti, yani işçinin bir işgünü çalışabilmesi için ödenebilecek en düşük ücreti ifade eder. Mealen, “Bir işçi en az kaç lira alırsa ertesi gün ölmeden tekrar işe gelebilir?” sorusunun cevabıdır asgari ücret.

Pek çok ülkede asgari ücret belirlenirken dört kişilik bir ailenin bir aylık temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir ücret göz önüne alınır. Güya ülkemizde de bu yol izlenir ancak ortaya çıkan rakamlar maalesef bunun nasıl büyük bir yalan olduğunu ortaya koyar. 2025 yılı asgari ücreti 22.104 TL iken 2025 yılı açlık sınırı 28.412 TL. Bu da asgari ücretin açlık sınırının bile altında olduğunu göstermekte.

Asgari ücret ilk ne zaman uygulandı?

Asgari ücretin tarihçesine bakıldığında, bu ücretin işçi mücadeleleri sonucunda kazanılmış bir hak olduğunu görürüz. Asgari ücretin ilk uygulamaları, oldukça kötü şartlarda çalışan işçilerin verdiği mücadeleler neticesinde ortaya çıkmıştı. Malum olduğu üzere kapitalizmin ilk dönemlerinde işçiler açlık sınırının bile altında ücretlerle çalıştırılmaktaydı.

İlk olarak 1894 yılında Yeni Zelanda’da kabul edilen asgari ücret uygulaması zamanla tüm ülkelere yayıldı. Bu yıllarda yükselen işçi mücadelesini önlemeyi amaçlayan kapitalist ülkeler asgari ücret uygulamasını yasalarla güvence altına almak zorunda kaldı. Türkiye’de ise 1974 yılında asgari ücret uygulaması başladı.

Özellikle Sovyetler Birliğinin kurulması ve peşi sıra gelen devrimci dalga işçi sınıfının kazanımlarını perçinlemiş, birçok ülkede asgari ücret az sayıda işçinin aldığı taban ücret durumuna gelmişti. Ancak Sovyetler Birliği ve diğer işçi devletlerindeki bürokratik çürüme ve buna bağlı olarak bu devletlerin çöküşü ile yine asgari ücret birçok ülkede hâkim-ortalama ücret haline gelmeye başladı.   

Asgari ücret nasıl belirlenir?

Türkiye’de asgari ücret, hükümet denetimindeki 15 kişilik bir komisyon tarafından belirlenir. Bu komisyon beşi hükümet temsilcisi, beşi patron sendikalarının temsilcileri ve kalan beşi de işçi sendikalarının (en çok üyeye sahip işçi konfederasyonunun) temsilcilerinin katılımıyla şekillenir. Komisyon aralık ayı başlarında toplanarak bir sonraki yılın asgari ücret miktarını belirler. Görünürde işçi temsilcileri ile patron temsilcilerinin sayısı eşit gibi görünse de burjuva bir devletin temsilcileri doğal olarak patron sınıfının temsilcileridir ve aslında 10’a beş şeklinde bir şekilleniş vardır karşımızda. Dolayısıyla komisyon toplanırken sık sık dile getirilen “uzlaşma” ifadesi aslında kitlelerin gözünü boyamaya yönelik bir perdeden ibarettir.

Geçtiğimiz yıl işçi sınıfını temsil eden Türk-İş sendikasının yöneticileri bu yıl komisyona katılmayacaklarını belirtmişlerdi. Zira geçtiğimiz yıl, enflasyonun yüksek olması nedeniyle 2022 ve 2023 yıllarında asgari ücrete yapılan senede iki zam uygulamasından vazgeçilmiş ve enflasyonun çok altında bir zam yapılmıştı. İşçi sınıfından yükselen tepkiler üzerine Türk-İş göstermelik eylemler yapmış ve komisyona katılmayacağını açıklamak zorunda kalmıştı. Şimdi Türk-İş, hükümet temsilcisi sayısının bire düşürülmesi şartıyla komisyona katılabileceğini açıkladı. Ancak bu durumda bile patron sınıfının nicelik olarak daha güçlü olacağı çok bariz. Muhtemelen komisyonda yine bir gölge oyunu oynanacak, işçi sınıfının yükselecek tepkisi sendika bürokratları tarafından sönümlendirilmeye çalışılacaktır.

Çözüm nedir?    

Sonda da belirtildiği gibi bu yıl da asgari ücret belirleme sürecinden bir fiyasko çıkacağı aşikâr. Patronlar krizi ve yüksek maliyetleri, hükümet ise enflasyonu gerekçe gösterip bin dereden su getirerek asgari ücreti en düşük düzeyde tutmaya çalışacak. En iyi beklenti asgari ücrete yüzde 28,5 artış yapılması ve rakamın 28.404 TL’ye çıkartılması. En azından TÜİK enflasyon verileri bunu zorunlu kılıyor. Lakin rakamın bunun altında olması hiç de sürpriz olmaz. Zira Şimşek yönetimi enflasyonun düşürülmesi için gerçek enflasyonun altında maaş artışları yapmakta kararlı. Yani aslında enflasyonun yükünü işçi sınıfının sırtına yüklemekte kararlı…

Halbuki asgari ücretin ya da işçi maaşlarının yükseltilmesi enflasyonun artmasının temel nedeni değildir. Enflasyon artışını durdurmak isteyenler devletin dış borçlarına, cari açığına, faiz ödemelerine bakmalıdır. Bu enflasyon ateşinin sorumlusu işçi sınıfı değildir. Bu olumsuz tablo karşısında asgari ücretin en azından açlık sınırının üstüne çıkartılması mücadelesi oldukça önem kazanmakta. Ayrıca asgari ücret artışının eşel mobil sistemi ile belirlenmesi ve yılda dört kez gerçek enflasyon oranında zam yapılmasını talep etmek de gerekmekte. Zira asgari ücrete yapılacak zam tüm işçilere yapılacak maaş artışlarının miktarını belirleyecek. Komisyon kurulmadan tüm işçi sendikalarının, devrimci demokrat güçlerin harekete geçmesi, bu taleplerde birleşerek sermaye temsilcilerini sıkıştırması elzem. Aksi halde 2026 yılı da işçi sınıfı için kapkara bir yıl olacak.

Suriye’de Esad’sız bir yıl: Özgürlük ve Onur mücadelesi sürüyor!

0

İnsanlık tarihinin gördüğü en kanlı diktatörlüklerden biri, bir yıl önce bugün tarihe karıştı. 8 Aralık 2024’te 54 yıllık Esad hanedanlığının son bulmasıyla, yalnızca Suriye değil tüm bölgenin geleceğinde yeni bir sayfa açıldı. Çok büyük bedeller ödeyerek bu kanlı rejime son vermiş olan Suriye halkının bugün sokaklardaki kutlamalarını ve sevincini paylaşıyor ve içerisinde yer alıyoruz.

Suriye’deki değişim, 2010 sonunda Tunus’ta başlayarak tüm bölgeye yayılan devrimci dalganın 2011 Mart’ında Suriye’ye ulaşması ve halkın “özgürlük ve onur” talepleriyle sokakları zapt etmesiyle başlamıştı. Esad diktatörlüğünün halk isyanını kanla bastırma girişimiyle pek çok yükseliş ve düşüşten geçen neredeyse 14 yıllık bir sürecin ardından, “Halk rejimin yıkılmasını istiyor!” sloganı nihayet gerçeklik kazandı.

Rejimin yıkılmasıyla birlikte, halk işkence ve katliam merkezleri olan zindanlara kilit vurdu, politik tutsaklar özgürlüğüne kavuştu ve Suriye halkı ifade ve örgütlenme özgürlüğü bağlamında önemli kazanımlar sağladı. Bununla birlikte, son bir yıl içerisinde devrimin kazanımlarını tehdit eden çok vahim gelişmeler yaşandı. Sahil ve Süveyda’da gerçekleşen katliamlar yeni dönemin kırılganlığını gösteren en önemli olaylardı. Siyonist İsrail’in güneydeki işgalini genişletmesi ve askeri operasyonlarını sürdürmesi, emekçi halkın ekonomik ve sosyal koşullarında hiçbir ciddi ilerlemenin olmayışı, kadın haklarını tehdit eden gelişmeler bu dönemin diğer belirleyici başlıklarıydı.

Fırsatlar ve tehlikelerle dolu bu yeni dönemin temel belirleyeni, rejimin yıkılmasının ardından iktidarın, devrimin “özgürlük ve onur” taleplerini temsil etmeyen bir geçici burjuva hükümetin eline geçmiş olmasıdır. HTŞ lideri Şara’nın önderliğinde kurulan geçici hükümetin önceliği, devrimin tahrip ettiği kapitalist devletin yeniden inşa edilmesiyle kendi iktidarını kalıcı hale getirmektir.

İktidarının meşruiyetini önce kendinden menkul bir “Zafer Konferansına” ve ardından yalnızca 6 bin kişinin oy kullanma hakkına sahip olduğu bir seçim tiyatrosuna dayandıran geçici hükümet, bu dönemde temel olarak iki temel politika üzerinden ayakta kalmaya çalıştı. İlk olarak, eski rejimden miras kalan mezhepsel ve ulusal bölünmeleri kullanarak ülkenin Sünni Arap çoğunluğunun temsiliyetini kendi tekeli altına almaya çalıştı. Bu doğrultuda ülkenin kadim ve asli bileşenleri olan ulusal ve mezhepsel azınlıkları bir tehdit olarak göstermekten geri durmadı. Bu politikanın sonuçları, geçici hükümet dışındaki diğer siyasi aktörlerin politik süreçten sistematik olarak dışlanmaları ve nihayet Sahil ve Süveyda’da yaşanan katliamlarda somutlandı.

Geçici hükümetin diğer temel politikası ise, her ne pahasına olursa olsun, bölgesel ve küresel güçlerin desteğini almak oldu. Uluslararası tanınırlıkla meşruiyetini sağlamaya çalışan geçici hükümet, bu yönde her türlü tavizi vermeye hazır bir politika izledi. Siyonizmin güneydeki yeni işgallerine; Türkiye’nin kuzeyde sürdürdüğü işgale ve askeri uzantılarıyla çeşitli alanları kontrol etmeyi sürdürmesine; ABD’nin askeri varlığına ve sürdüğü operasyonlara; Rusya’nın mevcudiyetini sürdüren askeri üslerine ilişkin olarak, ülkenin ulusal egemenliği çerçevesinde bir herhangi tutum almadı.

Bu tavizkâr politikasının mevcut yaptırımları sona erdireceğini, dış yatırımlar ve özelleştirmeler yoluyla ekonomik gelişmenin sağlanabileceğini umdu. Ne var ki, Körfezden Avrupa’ya ve ABD’ye imzalanan onlarca anlaşmaya rağmen, şu ana dek hayata geçmiş herhangi bir somut sonuç almayı başaramadı. Kaldı ki, bu anlaşmaların hayata geçmesi, ülkenin emekçi halkının yaşam koşullarını iyileştirmekten ziyade, ülkenin geçmişte Rusya ve İran’ın bir yarısömürgesi olma konumundan, Batı emperyalizmlerinin ve Körfez ülkelerinin bir yarısömürgesi haline gelmesi anlamına gelecek.

Geçici hükümet, somut kazanımlar için “zaman istemeye” devam ederken, biz “yaptıklarınız yapacaklarınızın teminatıdır” diyoruz. Bu nedenle, rejimin devrilmesinin yıldönümü eylemlerine somut talep ve sloganlarımızla katılıyoruz. Suriye devriminin hakiki talepleri yalnızca Suriye emekçi halklarının bu doğrultudaki seferberliği yoluyla gerçekleşebilir ve bir işçi ve halk hükümeti iktidarı altında kalıcı ve kesin kazanımlar haline gelebilir. Esad rejimi devrildi ama özgürlük ve onur mücadelemiz sürüyor!

  • Katledilenler, kayıplar ve mahkumlar için adalet, hemen şimdi!
  • Ülkenin zenginlikleri emekçi halkın acil ihtiyaçları için kullanılmalıdır. Esad oligarşisine ait ve onunla ilişkili tüm varlıklar tazminatsız kamulaştırılmalı; Rusya ve İran’a dış borç ödemeleri iptal edilmeli; Esad dönemine ait kamu borçları silinmeli ve buradan elde edilecek kaynaklar halkın barınma, gıda, ulaşım, sağlık, eğitim gibi en acil ihtiyaçlarının karşılanması için kullanılmalıdır.
  • Siyonizm Suriye’den ve Filistin’den defol! Golan Suriye’nindir. Nehirden denize özgür Filistin!
  • ABD, Rusya, Türkiye, tüm dış güçler ülkeyi derhal etmelidir.
  • Siyasi, toplumsal ve çalışma hayatında kadınlara yönelik uygulanan tüm dışlama ve marjinalleştirme politikalarına, ezilen halklara dönük baskılara karşı mücadeleyi yükseltelim! Bu haklar vaatler ve mevcut otoriteler tarafından değil, ancak Suriye halkının seferberliğiyle elde edilebilir.
  • Sahte seçimlere hayır! Tüm demokratik hak ve özgürlüklerin garanti altına alınabilmesi için, Bağımsız ve Egemen bir Kurucu Meclis!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

عام على سوريا بلا الأسد: نضال الحرية والكرامة مستمر

0

قبل عام من اليوم فقط، انهارت واحدة من أكثر الدكتاتوريات دموية في تاريخ الإنسانية. في 8 كانون الأول/ديسمبر 2024، ومع نهاية سلالة الأسد التي دامت 54 عاماً، فُتح فصل جديد ليس فقط في مستقبل سوريا، بل في مستقبل المنطقة كلها. اليوم نشارك الشعب السوري احتفالاته في الشوارع وفرحته بالخلاص من هذا النظام الدموي الذي أسقطه بعد تضحيات هائلة.

بدأ التغيير في سوريا عندما وصلت الموجة الثورية التي انطلقت من تونس في أواخر عام 2010 وامتدت إلى عموم المنطقة إلى سوريا في آذار/مارس 2011، فاجتاح الشعب الشوارع مطالباً بـ«الحرية والكرامة». وبعد ما يقارب 14 عاماً من مسار مليء بالمدّ والجزر، حاولت خلاله دكتاتورية الأسد قمع انتفاضة الشعب بالدم، أصبح شعار «الشعب يريد إسقاط النظام» حقيقة ملموسة.

مع سقوط النظام، وُضعت الأقفال على مراكز التعذيب والإعدام، واستعاد المعتقلون السياسيون حريتهم، وحققت جماهير الشعب السوري مكاسب مهمة في مجال حرية التعبير والتنظيم. ومع ذلك، فقد شهد العام الماضي تطورات خطيرة هدّدت منجزات الثورة. وكانت المجازر التي وقعت في الساحل والسويداء أبرز الأحداث التي كشفت هشاشة المرحلة الجديدة. كما شكّل توسيع الاحتلال الصهيوني في الجنوب واستمرار عملياته العسكرية، وعدم حدوث أي تقدّم جدي في الظروف الاقتصادية والاجتماعية للشعب الكادح، إلى جانب التهديدات التي تطال حقوق النساء، عناوين أساسية لتلك الفترة.

إن المحدِّد الأساسي لهذه المرحلة الجديدة، التي تحمل فرصاً ومخاطر معاً، هو انتقال السلطة بعد إسقاط النظام إلى حكومة برجوازية مؤقتة لا تمثّل مطالب الثورة في «الحرية والكرامة». أولوية الحكومة المؤقتة التي تشكّلت بقيادة زعيم هيئة تحرير الشام أحمد الشرع هي إعادة بناء الدولة الرأسمالية التي هدمتها الثورة، وتثبيت سلطتها الخاصة بصورة دائمة.

اعتمدت الحكومة المؤقتة في شرعنة سلطتها أولاً على «مؤتمر النصر» المزعوم ونتائجه المدّعاة، ثم على مسرحية انتخابية لم يملك حق التصويت فيها سوى ستة آلاف شخص. وخلال هذه المرحلة حاولت البقاء عبر سياستين أساسيتين. أولاً، سعت إلى احتكار تمثيل الأغلبية العربية السنية عبر استغلال الانقسامات الطائفية والقومية الموروثة عن النظام السابق، ولم تتردّد في تصوير المكوّنات القومية والطائفية الأصيلة والتاريخية للبلاد على أنها تهديد. وأسفرت هذه السياسة عن إقصاء ممنهج لكل الفاعلين السياسيين خارج الحكومة المؤقتة، وتجسّدت نتائجها الدامية في المجازر التي شهدها الساحل والسويداء.

وكانت السياسة الأساسية الأخرى للحكومة المؤقتة هي الحصول على دعم القوى الإقليمية والدولية مهما كان الثمن. فقد اتّبعت نهجاً قائماً على تقديم كل أنواع التنازلات في سبيل الحصول على اعتراف دولي يمنحها الشرعية. ولم تتخذ أي موقف يتعلق بسيادة البلاد تجاه الاحتلالات الجديدة للصهيونية في الجنوب، ولا تجاه الاحتلال التركي المستمر في الشمال وسيطرة ميليشياته على مناطق مختلفة، ولا تجاه الوجود العسكري الأميركي وعملياته، ولا تجاه قواعد روسيا العسكرية التي ما زالت قائمة وتحمي بقايا النظام.

وقد علّقت الحكومة آمالها على إنهاء العقوبات القائمة، وعلى جلب الاستثمار الخارجي والخصخصة بوصفها طريقاً للنمو الاقتصادي. ولكن رغم عشرات الاتفاقيات الموقّعة، من الخليج إلى أوروبا والولايات المتحدة، لم تتحقق أي نتيجة ملموسة حتى الآن. وحتى لو تحقّقت تلك الاتفاقيات، فلن تكون في صالح تحسين ظروف عيش الشعب العامل، بل ستنقل البلاد من وضعية شبه المستعمَرة لروسيا وإيران إلى شبه مستعمَرة للإمبرياليات الغربية ولدول الخليج.

وبينما تستمر الحكومة المؤقتة في طلب «المزيد من الوقت» لتحقيق مكاسب ملموسة، نقول نحن إن «ما فعلتموه هو الضامن لما ستفعلونه». لهذا نشارك في فعاليات الذكرى السنوية لإسقاط النظام بشعارات واضحة ومطالب ملموسة. إن المطالب الحقيقية للثورة السورية لا يمكن أن تتحقق إلا عبر تعبئة الشعب الكادح، ويمكن أن تتحوّل إلى مكاسب دائمة وقاطعة فقط تحت سلطة حكومة عمّالية وشعبية. لقد سقط نظام الأسد، لكن نضالنا من أجل الحرية والكرامة مستمر.

مطالبنا:

العدالة للشهداء والمفقودين والمعتقلين. الآن وفوراً.

يجب أن تُستخدم ثروات البلاد لتلبية الحاجات العاجلة للشعب الكادح. يجب تأميم كل أملاك الأوليغارشية الأسدية والمتعاونين معها دون تعويض. يجب إلغاء ديون البلاد لروسيا وإيران. ويجب شطب ديون الدولة المتراكمة في عهد الأسد، وتوجيه الموارد المُحرَّرة لتأمين حاجات الناس الأساسية مثل السكن والغذاء والمواصلات والصحة والتعليم.

الصهيونية ارحلي عن سوريا وفلسطين. الجولان سوري. من النهر إلى البحر فلسطين حرّة.

الولايات المتحدة وروسيا وتركيا وجميع القوى الأجنبية يجب أن تغادر البلاد فوراً.

نقف بثبات لا يلين في وجه كل سياسات الإقصاء والتهميش بحقّ النساء في الحياة السياسية والاجتماعية وميادين العمل، كما بحقّ كل الفئات المستضعفة. ونؤكد أن الضامن الوحيد لهذه الحقوق ليس الوعود ولا السلطات، بل نضال السوريين والسوريات المستمر، حتى انتزاع الحرية والعدالة.

لا للانتخابات المزيّفة. من أجل ضمان كل الحقوق والحريات الديمقراطية، نطالب بجمعية تأسيسية مستقلة وذات سيادة.

اتحاد العمال الأممي – الأممية الرابعة (إ.و.ب – د.أ)

Rehin alınan siyaset

0

İBB/İmamoğlu dosyasına ilişkin iddianame 400’ün üzerinde kişiyi “örgüt” şeması içine yerleştiriyor. İddianamenin merkezinde “çıkar amaçlı suç örgütü” suçlaması var. Böylece bu dev belediyedeki her temas, her ihale, her bürokratik imza kolayca “hiyerarşi” ve “talimat” ilişkisi olarak nitelenip suç ve cezanın alanına taşınabiliyor.

İdari ve siyasi denetime tabi süreçler, mahkeme salonunda polisiye bir anlatıya dönüşürken gerçekler ters yüz ediliyor: Türkiye’de tüm belediyelerde kronik olan kokuşmuş “al gülüm ver gülüm” düzeni, sanki yalnızca İBB’de varmış gibi sunuluyor.

Bir kez, hem de böylesine geniş bir “örgüt” keşfedildi mi suçlamaları çeşitlendirmek de kolaylaşıyor. Savcılığın daha önce İSFALT ve KİPTAŞ’tan 2019 sonrası tüm ihale/proje dosyalarını istemesi, ardından İSFALT ihalelerine dair ayrı bir iddianamenin gündeme gelmesi, iştirakler üzerinden yeni dosyaların biriktirilerek yargılamanın kasten içinden çıkılmaz bir labirente çevrilmesi ihtimalini büyütüyor. Hedef, yalnızca bir kişiyi değil; seçimi kazanma ihtimali taşıyan bir siyasal odağı yıpratıp felç etmek, topluma ise “muhalefet edebilirsin ama asla kazanamazsın” fikrini kabul ettirmek.

Böyle bir uğrakta Kılıçdaroğlu’nun fırsat bu fırsat deyip yayınladığı videoyla davanın siyasi niteliğini karartıp meseleyi “yolsuzlukla anılmama” başlığına sıkıştırması manidar. Gürsel Tekin ve Kılıçdaroğlu ile rejimin ısmarlamak istediği muhalefet tipi de berraklaşıyor: kendi partisine kayyum olarak atanmaktan yüzü kızarmayan; iktidarın kurduğu mahkemede koşa koşa tanıklık etmek istercesine video çekimlerine sarılan, şahsi hırslarını ağzında iğreti duran “devletin âli menfaatleri” gibi gülünç laflarla pazarlamaya çalışan majestelerinin muhalefeti.

Elbette bu davada sahnelenen yöntemler yeni icat edilmiş değil. Ergenekon-Balyoz dosyalarında yıllar sonra bozulan hükümler ve beraatlar, KCK davaları ve kayyum siyasetiyle Kürt hareketine kurulan bitmeyen baskı, Can Atalay’ın tahliyesini hukuka rağmen engelleyen hukukçular; yargının siyasal alanı dizayn etmek maksadıyla nasıl bir şiddet aracına çevrilebildiğini son yıllarda defalarca gösterdi. Bugün aynı şiddet, ana muhalefet partisine yöneliyor. Üstelik henüz tünelin sonu da görünmüş değil.

Bir süredir “rehine siyaseti” kavramı dilimize yerleşmişti. Halbuki içinde bulunduğumuz durum çoktandır bu kavramın kapsamının aşılıp siyasetin rehin alındığı bir yere varmamıza çok da mesafe kalmadığını gösteriyor. Bu hayırsız gidişi durdurmak ise, bulunduğumuz yere gelmemizde ama doğrudan ama dolaylı olarak her biri pay sahibi olan hiçbir düzen aktörünün harcı değil. Bunu yapabilirse işçiler, emekçiler, ezilenler yapacak. Yeter ki tutabilecekleri güvenilir dalı bulsunlar.

Çıkmayan zorlu lekelere kültür-sanat: Terminal Kadıköy örneği

0

Belli bir süredir müzik sektöründe çeşitli rollerde, çoğunlukla güvencesiz çalışan biri olarak, kültürel alanların farklı endüstrilerdeki faaliyetlerin üstünü örtmek adına kullanılmasına aşinayım. Terminal Kadıköy’deki etkinlik mekânları üzerinden bunun güncel bir örneğine dikkat çekmek için yazıyorum.

Söğütlüçeşme durağında yer alan Terminal Kadıköy’ün hayata geçebilmesi adına, konum yıllarca atıl bırakılarak rıza inşa edildi. Böylece insanların para harcamaksızın kullanabileceği bir alanın daha kaybı göze çarpmaz oldu. Bu dikkat dağıtmanın beraberinde getireceği adımsa belliydi: belli kültürel sermaye gruplarının ilgisini çekmek. Kültürel alanı belli yatırımlarına paravan olarak kullanan kripto para borsası Paribu’nun yeni etkinlik mekânı Paribu Art da kent suçu tartışmalarının ortasındaki bu konumda yerini aldı. Bir diğer kültür mekânı Komünite de buraya açıldı. Artık hedef, olan biteni normalleştirmek için dikkatleri üzerine toplamakta. Bunun yolu da tabii bir kez daha kültür-sanat endüstrisinden geçiyor.

Geçtiğimiz günlerde Kadıköy’ün taze etkinlik mekânı, Paribu Art’ta bir festival gerçekleşti. Bu festival, Avrupa Birliği fonuyla “müzik sektöründe kadınların görünürlüğü” üzerine çalışan bir STK tarafından düzenlendi. Sayısız “alternatif” ismin katıldığı ve “bağımsız” oluşumların sponsorluğunu üstlendiği festivalle müzik sektörü, suç aklama ritüellerinin bir diğerine imzasını attı. Mekânın başına yerel komüniteden bir ismin getirilmesi de işi kolaylaştırdı. Semtin en bilindik yeraltı sahnesinin organizasyonunda yıllarca aktif rol oynamış isim daha önce, İsrail’deki yatırımları nedeniyle BDS’nin geniş çağrısıyla boykot edilen ve zamanında deprem toplanma alanına kurulmasıyla eleştirilen AVM-mekân Zorlu PSM’nin etkinlik koordinasyonunu yapmaktaydı. Tabii bu sektörde her şeye rağmen kimse alternatif konumlanmalarını kaybetmez, tatlar kaçmaz.

Herkes bilir ki burada yaratıcı endüstriler zararına çalışır. Küresel üretim ağlarını elinde tutan plak şirketleri ve müzik platformlarının cebine girerse bir şeyler girer. Ya alkol şirketlerinin sponsorluklarına bağımlısındır ya da tekelleşmiş mekânlara. Bir de bolca stajyer, gündelik çalışan, güvencesiz işçi emeğine bağımlısındır. Bugün Terminal Kadıköy’de yaşananlar, kültür politikalarının kent hakkı, sermaye hareketleri ve emek rejimleriyle ne kadar iç içe geçtiğinin güncel bir örneği. Bu yüzden kültürel alanlar üzerine birlikte söz üretmek ve başka ilişki biçimleri düşünmek gerek.

Bir kültür-sanat emekçisi

Bir metal işçisinden çocuk işçiliği ve iş cinayetleri üzerine

0

Bazen bazı haberleri okuduğumda, çocuk yaşlarda işyerinde oynadığımız tehlikeli oyunlar aklıma geliyor. O zamanlar bizim için bunlar sadece eğlenceydi. Şans işte; o tehlikeli oyunların hiçbirinde bana bir şey olmadı. Ama bugün düşünüyorum da, aynı şeylerin bizim başımıza gelmemesi yalnızca bir tesadüfmüş.

O günlerde oynadığımız oyunlardan bazılarını anlatmak isterim; çünkü hepsi de sonucunda ağır bedeller doğurabilecek türden tehlikeli hareketlerdi. Mesela bir rulmanı bir tornavidaya geçirip yüksek basınçlı hava tabancasıyla döndürürdük. Rulman öyle bir hızlanırdı ki, yere bıraktığımızda kıvılcım saça saça ilerler, duvara çarptığında betonda bile ciddi bir göçük bırakırdı. Şimdi düşünüyorum da… Ya o rulman sekip bize gelseydi? Ya yakındaki argon ya da diğer parlayıcı tüplere denk gelseydi? Ya da biri oradan geçerken bacağına, ayağına, gövdesine çarpsaydı… Sonuçların ne olacağını artık çok daha iyi biliyorum.

Bir diğer oyunumuz da metal kesme uçlarıyla yaptığımız “düdüklerdi.” Karbür uçlu cıvata deliğinden ince bir çubuk geçirir, yine yüksek basınçlı hava ile döndürürdük. Çıkan ses hakem düdüğünü andırırdı; bu bize büyük bir mutluluk verirdi. Öğle yemeğine giderken birbirimize haber vermek için böyle bir yöntem geliştirmiştik. Ama o karbür ucu dengede tutamazsan, parmak uçlarını parçalayabilecek bir kesiciydi. Daha bunun gibi saymakla bitmeyecek tehlikeli oyunlarımız vardı. Makinede çalışan arkadaşımızı korkutmak için sac tenekelere vurur, dikkati dağılsın diye el kol şakaları yapardık.

Bu satırları okuyanları duyar gibiyim: “Arkadaş, insan bunları neden yapar? Kafanız çalışmıyor muydu?” Evet, çalışmıyordu… Çünkü çocuktuk. Amacımız; geçim sıkıntısı içinde, omuzlarımıza yüklenen sömürü düzeninin beklediği kârı artırmak değil, sadece oyun oynamaktı. Çünkü biz çocuktuk. Bu durum bizim acizliğimizi değil, kapitalizmin vahşiliğini gösterir: Öğrenmesi, okuması, eğlenmesi ve sosyal bir çevre kurması gereken çocukların emeği sömürülüyordu.

Bir insanın kalifiye bir eleman olabilmesi için en az 25 yaşına kadar öğrenerek, deneyim kazanarak yetişmesi gerekir. Çocuk işçiliği ise bu süreci tamamen yok eder. Çocuklar çalışmak için değil, çocukluklarını yaşayabilmek için vardır.

Bir metal işçisi

Trump’ın Venezuela ve Kolombiya’ya yeni askeri saldırı tehditlerine hayır!

0

Aşırı sağcı Donald Trump, 2 Aralık’ta “Kara harekâtına da başlayacağız” diyerek Venezuela’yı işaret etti ve aynı tehdidin Kolombiya için de geçerli olabileceğini ima etti. Bu tehdit için narkotrafik ile ilgili sahte bir argüman kullandı: “Kolombiya’nın her yerinde kokain fabrikaları var (…) Bu işi yapan ve ülkemize satan herkes saldırıya maruz kalacaktır… sadece Venezuela değil.” (La Nación, Arjantin, 3/12/2025) Trump’ın emperyalist saldırganlığı öyle bir düzeye ulaştı ki, Venezuela hava sahasının yolcu taşıyan ticari uçaklara bile kapatılmasını “emretti”.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’den (İUB-DE) devrimci sosyalistler olarak, bu emperyalist tehditleri ve aşırı sağcı Donald Trump tarafından Karayipler ve Pasifik’te gerçekleştirilen füze saldırılarını kınıyoruz. Eylül ayından bu yana ABD onlarca bombardıman düzenledi; ölü sayısı 80’den fazla, bunların bir kısmı Venezuelalı, Kolombiyalı, Ekvadorlu ve Trinidad ve Tobagolu. Bunlar, uluslararası sularda işlenen gerçek cinayetlerdir. Kolombiya, Venezuela ve Trinidad’da öldürülenlerin çoğunun, Karayipler’in güneyinde küçük teknelerde çalışan balıkçılar oldukları aileleri tarafından teyit edildi.

ABD emperyalizminin narkotrafikle mücadele masalı altında yürüttüğü bu saldırgan politika; ülkelerin doğal kaynaklarının yağmalanmasını artırmayı, dünya halklarının aşırı sömürülmesini derinleştirmeyi ve kapitalist/emperyalist sistemin bütününü sarsan kitle seferberliklerini bastırmayı amaçlıyor; bu sistem şu anda en derin krizine batmış durumda.

Tüm bu saldırılar, Trump tarafından yürütülen ve ABD’nin egemenlik ve ekonomik krizini aşmayı hedefleyen küresel bir karşı taarruzun parçasıdır. Bu kriz, emperyalist kapitalizmin küresel krizinin de bir parçasıdır. Trump, sloganında söylediği gibi “Amerika’yı yeniden büyük yapma” çabasında, ancak şimdiye kadar başarılı olamadı. Tüm bunlar son dönemde, Netanyahu’nun uyguladığı soykırımın yanı sıra Gazze’de ve tüm Filistin’de yürütülen etnik temizliğe verdiği koşulsuz destekte de kendini gösterdi; orada da hâlâ zafer ilan edebilmiş değiller.

Aşırı sağcı Donald Trump, aylardır yaklaşık 10 bin asker, Tomahawk füzeli destroyerler, F-35 uçakları ve B-52 stratejik bombardıman uçakları konuşlandırıyor. Bunun yanında, en büyük uçak gemisi USS Gerald Ford’u Karayipler’e gönderdi. Çeşitli savaş gemilerinden oluşan bir taarruz grubu, Venezuela ve Kolombiya kıyılarına çok yakın bir bölgede bu uçak gemisine eşlik ediyor. Ayrıca Trump, Dominik Cumhuriyeti hükümetiyle ülkeyi askeri destek üssü olarak kullanmak üzere anlaşma yaptı.

Gerçekte, Karayipler ve Pasifik’teki tüm bu askeri yığınak bir güç gösterisi değil; tam tersine, yıllardır geri çekilme ve ekonomik, siyasi ve askeri başarısızlıklarla boğuşan emperyalizmin zayıflıklarını ve krizini açığa vuruyor. Bu süreç 1975’te Vietnam yenilgisiyle başladı ve 20 yıllık bir işgalin ardından 2021’de Afganistan’dan çekilme ile devam etti.

Trump, kendi ülkesinde de işini kolay görmüyor; son anketlere göre nüfusun yüzde 70’inden fazlası Venezuela’ya veya başka bir ülkeye askeri bir işgale karşı çıkıyor. Birçok Demokrat ve bazı Cumhuriyetçi parlamenterler, uluslararası sulardaki bombardımanların meşruiyetini sorguluyor. Öyle ki, altı Demokrat kongre üyesi –hepsi eski asker ya da istihbarat mensubu– bir video yayımlayarak askerlere “emirler yasadışı olduğunda bunları reddedebileceklerini” hatırlattı. Trump ise Demokratları “isyankâr davranışla” suçladı ve “Bu ülkenin her bir haininin tutuklanıp yargılanması gerek” diye yazdı. Ayrıca tutumlarının “ölümle cezalandırılabilir” olduğunu ekledi. (La Nación, Arjantin, 3/12/2025)

Bu durum, ABD Başkanının -Karayipler’deki iki kazazedeyi öldürme emri verdiği iddia edilen- Savunma Bakanını desteklediği ve “çok yakında” Venezuela içinde operasyonlar başlatacaklarını söylediği yönündeki iddialar eşliğinde yaşanıyor.

The Washington Post’un Pentagon yetkililerinin tanıklıklarına dayanan bir haberine göre, Savunma Bakanı Pete Hegseth, sözlü olarak, yanan bir enkazın parçalarına tutunan iki kazazedeyi öldürme emrini vermişti. Ortak Özel Harekât Komutanlığı (JSOC) şefi Amiral Frank Bradley görünüşe göre bu emri güçlerine iletti; sonrasında gerçekleştirilen ek saldırıda savunmasız iki kazazede öldürüldü.

İUB-DE ve seksiyonları, Trump’ın Karayipler ve Pasifik’teki bu suç niteliğindeki eylemlerini, Venezuela ve Kolombiya’ya yönelik askeri saldırı tehditlerini, bu ülkelerin topraklarına yönelik her tür bombardımanı veya işgal girişimini bir kez daha kınıyor. Trump ayrıca tehditleri arasında Nicolás Maduro’nun iktidardan istifasını talep etmeyi de dahil etti. Bu talebi de kınıyoruz.

İUB-DE ve onun Venezuela seksiyonu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL), kendisini sosyalist olarak tanıtan ancak emekçi halkı ezen ve sömüren kapitalist bir diktatörlük olarak gördüğümüz Maduro hükümetini desteklemiyor. Fakat Venezuelalı işçi halkının kaderini, ABD’nin soykırımcı emperyalizmi değil, yine Venezuelalı emekçi halk belirlemelidir. Bu nedenle Venezuela kıyılarına yönelik emperyalist saldırganlığı, ülkeye yönelik her türlü saldırı ya da işgal girişimini kınıyoruz.

İUB-DE olarak Latin Amerika ve dünya halklarını, ABD savaş gemilerinin ve birliklerinin Karayipler ve Pasifik’teki varlığını reddetmek üzere tepki göstermeye ve harekete geçmeye çağırıyoruz. Kolombiya Başkanı Petro da Trump’ın saldırgan tehditlerini reddetti. Kendisine, Trump’ı durdurmak üzere bir protesto günü ve kıta çapında bir seferberlik çağrısı yapmasını öneriyoruz. Aynı doğrultuda Brezilya’da Lula’nın da tutum almasını istiyoruz; ki şu ana kadar kendisinden böyle bir açıklama gelmedi. Demokratik ve antiemperyalist olduklarını iddia eden siyasi, sendikal, öğrenci, kadın ve lgbti+ hareketlerini, ABD büyükelçilikleri veya konsoloslukları önünde ya da sokaklarda birleşik protestolar düzenlemeleye çağırıyoruz.

Karayipler ve Pasifik’teki deniz bombardımanlarına ve katliamlara son!

Trump’ın ve emperyalizmin Venezuela ve Kolombiya’ya yönelik müdahaleci tehditlerine hayır!

Trump, Latin Amerika’dan defol!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

3 Aralık 2025

Ekonomik saldırı derinleşirken

0

Gazetemizin üzerinde sıkça durduğu asgari ücret gündeminde 2026 yılı için sona geliniyor. Birkaç haftaya komisyon sonuçlanacak ve önümüzdeki yılın asgari ücreti belirlenecek. İşçi sendikalarının (Türk-İş) tepki gösterip katılmadığı komisyonda muhtemelen işveren sendikası ve hükümet kararı verecek.

AKP, iktidara geldiği 2002 yılından beri neoliberal bir hükümetti. Tek Adam rejimi bu emek düşmanı karakteri derinleştirdi. Bütün politikaları işçi sınıfının tarihsel ve konjonktürel kazanımlarını tırpanlamak; sermayeye güvence sağlamaktı. Özelleştirmeler, sendikasızlaştırma, esnek çalışma rejiminin bina edilmesi, güvencesizlik… Bunlar son 23 yılda çalışma hayatında norm halini aldı. Ancak son birkaç yıldır, Şimşek Programı’nın devreye girmesiyle sermayenin saldırısı yeni bir boyut kazandı. Emekçiler ücretlerin baskılanmasıyla derin bir yoksullaşma girdabının içine girdi.

2024 yılında enflasyon yüzde 45 civarında gerçekleşmesine rağmen asgari ücrete yapılan zam yüzde 30 civarında kalmıştı. Yani asgari ücret, onunla satın alınabilen şeyler kadar zamlanmamıştı. Kira, gıda, ulaşım kalemlerindeki artışlar alım gücünü aşağı çekmeye devam etti. Türk-İş’in verilerine göre ekim ayında dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 28 bin liranın üzerinde. Yapılacak olan zamla birlikte asgari ücret açlık sınırının altında kalacağa benziyor. Bunu bir de, nüfusun yüzde 70’inin asgari ücret ve civarında maaş aldığını düşünerek ele alalım.

Asgari ücretin baskılanarak genel ücret haline gelmesi elbette tesadüfen olmadı. Bu, bir dizi bilinçli politikanın parçası. Bu politika bütünü asgari ücreti baskılarken doğrudan ve dolaylı olarak diğer ücretleri de eritiyor. Örneğin en düşük emekli maaşı 10 yıl önce asgari ücret düzeyinde iken, artık üçte ikisine tekabül ediyor. Başka bir ifade ile, bir emekli maaşı açlık sınırının yaklaşık yarısına denk geliyor. Kıdem tavanının baskılanması ve vergi dilimine giren çalışan oranındaki artış, saldırının diğer boyutlarını gösteriyor. Derinleşen ekonomik saldırı programı ücretli çalışanları asgari ücret düzeyine; asgari ücreti de açlık sınırına hapsetmeyi hedefliyor.

Bu tablo içerisinde, önümüzdeki yıl ücret mücadelesinin emekçiler nezdinde başat gündemlerden biri olacağını söylemek gerekir. Emekçilerin yoksulluk girdabından kurtulması için mücadeleye girişmekten başka yolu yok. Bunun için ücretleri artırmak gerek ancak bu, tek başına yetmez. Yukarıda ifade edildiği gibi sermayenin ve onun hükümetinin saldırı programı çok bütüncül; buna karşın emekçilerin programı da bütüncül olmalı. Acil olarak tüm ücretler yoksulluk sınırının üzerine çıkmalı ve 3 ayda bir gerçek enflasyon oranında zam yapılmalı. Vergi, çalışanlardan değil sermayeden alınmalı. Bu taleplerin gerçekleşmesi içinse emekçiler sendikalarıyla seferber olmalı, sermayeden bağımsız bir siyasi hat inşa etmeli.

Temiz eller operasyonu: Niyet çözmek değil, peki ne?

0

Türkiye futbolunda günlerdir izlediğimiz şey, tam anlamıyla bir “kral çıplak” gösterisi. Bir yanda “gösteri devam etmeli” diyerek dönen milyar dolarlık endüstriyel çark, diğer yanda o çarkın dişlileri arasında ezilen binlerce çalışan, emekçi. Önceden çürük elmalar var diye geçiştirilen şeyin aslında kökünden çürümüş bir ağaç olduğu artık resmen tescillendi. Türkiye Futbol Federasyonu’nun (TFF) kendi verileri bunu söylüyor: Sadece son 5 yılda 1024 futbolcu, bahis oynadığı iddiasıyla PFDK’ya sevk edildi. Öyle ki 2. ve 3. Lig maçları, sahaya çıkaracak 11 bulamayan kulüpler yüzünden ertelendi. Gelin tüm bu olanlara ve ne yapmalı sorusuna birlikte bakalım.

Sistemin kendi yarattığı canavar

16–17 yaşındaki bir altyapı oyuncusunu düşünün. Statta bahis reklamı var, aynı stat kara para aklamayla ilişkili bir şirketin ismini taşıyor ya da maçı izlemek için açtığımız kanalda her ara yeni bahis oranlarının müjdesine dönüşüyor. Tüm bunlar olurken federasyon ise isim hakları pazarlığında bizzat bahis tekelleriyle masaya oturuyor. Yani sistem, her hücresine kolay parayı, bir kuponla köşeyi dönme fikrini işliyor, sonra da o zehri yutan oyuncuyu ahlaksız ilan ediyor. Tüm bunların yanında Eyüpspor Başkanı gibi sermaye temsilcilerinin tutuklanması, bu ikiyüzlülüğü gizlemeye yetmiyor, yetmeyecek. Asıl soru şu: Bu düzeni kuran, besleyen, kârını buradan büyüten bahis sermayesinin gerçek sahipleri nerede?

Hakikat mi, cadı avı mı?

1024 kişilik torba liste tam da bu yüzden tehlikeli. Kendi maçına bahis oynayanla sistemin kurbanı olanı veya şikecilerle kimliği çalınanları aynı çuvala dolduruyor. Mesela bahis oynadığı iddia edilen Necip Uysal’ın “Ben oynamadım, kimliğim kullanılmış olabilir” itirazı, hakem Zorbay Küçük’le ilgili belirsizlikler, bu sürecin nasıl bir kaos ürettiğini gösteriyor. Gerçek failleri açığa çıkarmak yerine, “Kimse suçsuz değil” denilerek pisliğin kaynağı olan düzen aklanmaya çalışılıyor ve sorun bireysel hatalara indirgeniyor.

Gösterinin bekası

Neden 2. ve 3. Ligler durdurulurken, Süper Lig’de süreç bu kadar yavaş, puslu ve kontrollü ilerliyor? Çünkü asıl rant, yayın geliri ve reklam pastası orada dönüyor. Alt lig oyuncuları, bahis piyasasının güvenilirliğini yeniden inşa etmek için rahatça feda edilebilirken, sıra yıldızlara ve milli oyunculara gelince dosyalar yumuşatılıyor, isimler örtük geçiliyor. Bu operasyonun hedefi sporu temizlemek değil; kimi maçlar üzerindeki şaibe iddiaları spor ekosistemini zedelemesin diye, sermayenin bekasını korumaktır.

Ne yapmalı?

Bataklığı kurutmadan sinek avlamak, sadece bir sonraki sezonda daha büyük sineklerle karşılaşmak demektir. Çözüm, daha sert cezalar ya da vitrin süsü etik kurullar değildir. Asıl ihtiyaç, sporun finansmanını kumar sermayesinden koparmaktır. Bunun için kulüplerin ve menajerlik şirketlerinin bahis firmalarıyla tüm para trafiği ticari sır perdesinden çıkarılmalı ve emekçiler ile taraftarların denetimine açılmalıdır. TFF benzeri bürokratik aygıtların yerine futbolcuların, teknik ekiplerin, stat çalışanlarının ve örgütlü taraftarların söz ve karar sahibi olduğu demokratik yapılar gelmelidir. Spor, bir avuç zenginin oyuncağı olarak değil, emekçi sınıfların sağlığı ve özgürleşme mücadelesinin bir parçası olarak savunulmalıdır.

Smart Solar işçileri insanca yaşamak istiyor

0

Birleşik Metal-iş Sendikası’nda örgütlü Smart Solar işçileri 22 Ekim’den beri grevde. Yeni yatırımlara, fabrika açmaya ve kâr elde etmeye devam etmesine rağmen “işlerin kötü gittiğini” gerekçe gösteren işverenin işçilere zam teklifi yüzde 6 gibi gülünç bir rakam olmuştu. Patronun teklifine karşı işçiler net yüzde 50 zam talep ediyor.

Smart Solar’a sendikanın girmesi de yine mücadele sonucu olmuştu. 2019 yılında sendikanın fabrikada örgütlenme çalışması başladı. Ardından işçiler, yetki davası gibi bilindik sendika düşmanı uygulamalarla karşı karşıya kaldılar ancak sendika 2023 yılında yetki almayı başardı. 2022 yılında sendikalaşma faaliyetine öncülük eden bir kadın işçinin işten atılması üzerine işçiler fabrikayı işgal ederek patrona geri adım attırmışlardı. Smart Solar işçileri bugün de sefalet ücreti dayatmasını reddederek mücadelelerine sahip çıkıyor.

Smart Solar’da grevin başını kadınlar çekiyor

Smart Solar işçilerinin çoğunluğu kadın. Kadınlar grev alanında birbirlerinden güç alıyor, hem sınıf hem de kadın dayanışmasını yaşatıyor. “Bizim istediğimiz atla deve değil, insanca yaşamak sadece,” diyor Smart Solar işçisi Emine. “Çalışıyoruz ama alım gücümüz sıfır.” Çünkü alım gücü eridi, bitti. Yoksulluk sınırının 92 bin TL olduğu koşullarda Smart Solar patronu, işçilere 3 bin TL zammı reva görüyor.

MESS’ten sendikalara karşı teklif

Bir yandan devam eden MESS Grup Toplu İş Sözleşmesi görüşmelerinin dördüncüsü 26 Kasım’da yapıldı. Görüşmede MESS; 2 ay olan deneme süresinin 4 aya çıkarılması, hafif işlerde çalışabilir raporu alan işçilerin teklif edilen uygun işi kabul etmemesi durumunda ihbar tazminatının ödenmemesi, günlük 1,5 saatlik süt izninin birleştirilerek haftanın bir gününde toplu olarak kullanılabilmesi hükmünün TİS’ten çıkarılması gibi işçilerin hak ve kazanımlarını geriye götürecek karşı tekliflerde bulundu.

Smart Solar işçilerinin grevi, MESS sürecinden bağımsız değil. Tıpkı yine Birleşik Metal-İş’in örgütlü olduğu ve 20 Kasım’da grev kararı asan Pratt & Whitney (TEC) işçilerinin, sendikalaşmaya dönük baskılar nedeniyle başlattıkları direniş 100 günü aşan SAG Hidrolik işçilerinin mücadelesinin de bu süreçten bağımsız olmadığı gibi. Smart Solar, Pratt & Whitney ve SAG Hidrolik’teki kazanım tüm metal işçileri için kazanım olacak. MESS’in sefalet teklifine karşı metal işçilerinin elde edeceği kazanımların tüm işçi sınıfı için bir anlamı olacak.

25 Kasım’ın ardından: Haklarımızı, emeğimizi, bedenimizi ve hayatımızı teslim etmeyeceğiz!

0
Fotoğraf: 25 Kasım Kadın Platformu

25 Kasım günü kadınlar dünyanın her yerinde erkek-devlet şiddetine karşı sokaklardaydı. İstanbul’da da bileşeni olduğumuz 25 Kasım Kadın Platformu’nun çağrısıyla “Aile ahlak dediniz, sömürdünüz katlettiniz. Erkek-devlet şiddetine karşı kadınlar isyanda!” pankartının arkasında binlerce kadındık.

Önce “Aile Yılı”, ardından “Aile ve Nüfus On Yılı” ilanlarıyla hayatlarımıza dadanan devletin aileyi merkeze alan söylemi büyüdükçe bizim hayatlarımız küçüldü; haklarımız, bedenlerimiz ve özgürlüğümüz sistematik biçimde hedef alındı. Bizler, 25 Kasım’da yalnızca erkek şiddetine değil, aynı zamanda bu şiddeti mümkün kılan cezasızlık düzenine, emeğimizi ve bedenimizi kuşatan patriyarkal sisteme itiraz etmek için sokaklara çıktık.

Geçtiğimiz yıl 394 olan kadın cinayeti sayısı, KCDP’nin ekim ayı raporuna göre bu yıl 407. Cinayetlerin büyük bir kısmı hâlâ aile içinde, çoğu zaman “nedeni tespit edilemedi” denilerek üzeri örtülen biçimlerde işleniyor.

Peki bu yıl şiddet gören kadınlar için ne yapıldı? Boşanma süreçlerinde zorunlu arabuluculuk gündeme geldi. İktidar, “süreci kolaylaştırma” adı altında süreci zorlaştıran yeni bir baskı mekanizması yaratmayı hedefliyor. Hem kadınların ekonomik özgürlüklerini zayıflatan hem de şiddet gördüğü ilişkiden çıkmak isteyen kadınları failleriyle kapalı odalarda görüşmeye mecbur bırakan bir sistem demek bu. Öte yandan, boşanan ya da boşanmak isteyen kadınlara yönelik hiçbir koruyucu önlem alınmadı. Nafaka hakkı zaten yıllardır tartışma konusu yapılarak kadınlar sürekli tehdit altında tutuluyor. 6284 etkin biçimde uygulanmıyor. Erkek yargı, her zaman olduğu gibi failleri cezasız bırakmayı sürdürüyor. Erkeklik indirimleri ve minimum cezalar, erkek şiddetini fiilen devlet politikası haline getiriyor.

Tahakküm yalnızca evlerimizde ve yaşam hakkımız üzerinde kurulmuyor. Erkekler gibi erkek devlet de bedenlerimiz üzerinde hak iddia ediyor. 2025 yılının bir kampanyası olan “Normal Doğum Eylem Planı” rezaletini unutmadık. Sezaryene karşı açılan savaşla kadınların doğum tercihleri dahi kontrol altına alınmak isteniyor. “Normal” olan yalnızca Tek Adam rejiminin uygun gördüğü şey artık.

Farklı cinsel yönelimler ve cinsiyet kimlikleri ise yasaklamaya varan adımlarla hedef haline getirildi. 11. Yargı Paketi’nin kamuoyuna sızan fakat Meclise sunulurken çıkarılan maddelerinde lgbti+lar açıkça kriminalize ediliyor, toplumsal hayattan dışlanıyordu. Bu maddelerin başka bir paketle önümüze gelmeyeceğinin hiçbir garantisi yok.

İşsizlik oranları artarken çözüm üretmek yerine kadınları güvencesiz ve esnek çalışmaya iten, emeğimizi değersizleştiren politikalar devreye sokuluyor. Erdoğan son konuşmasında ev işlerinin ve çocuk bakımının “kadının görevi” olduğunu bir kez daha vurguladı; erkekleri de ancak “kadınlara destek olmaya” çağırdı. Emeğimiz görünmez, yükümüz sonsuz, haklarımız ise sürekli hedefte.

Diğer yandan Filistin’de süren işgal, kadınların ve lgbti+ların en temel haklarını -barınma, su, hareket özgürlüğü- hedef alıyor. Filistinli kadınlar hem soykırımcı İsrail devletinin Siyonist saldırılarına hem de savaşın yarattığı yoksulluğa, göçmenliğe, bakım yükünün katlanmasına ve toplumsal cinsiyet temelli şiddete karşı direniyor. Evlerini, çocuklarını, hayatlarını korumaya çalışırken aynı zamanda özgürlük mücadelesinin ön saflarında duruyorlar. Filistin’in feminist bir mesele olduğunu biliyoruz çünkü dünyanın neresinde olursa olsun, militarizm kadınların yaşam hakkını, beden bütünlüğünü ve özgürlüğünü tehdit ediyor.

Tüm baskı politikalarına rağmen geri adım atmıyoruz. Çünkü biliyoruz ki yaşadığımız hayat da sokaklar da bizim. 25 Kasım’da Taksim’de binlerce kadın ve lubunya hep beraber yürüdük, yürümeye devam edeceğiz. Haklarımızı, emeğimizi, bedenimizi ve hayatımızı teslim etmeyeceğiz. Bir kişi daha eksilmeyeceğiz! Erkek egemen devlet şiddetini yeneceğiz!

Mamdani’nin New York zaferinin gösterdikleri

0

Amerika Demokratik Sosyalistleri’nin (DSA) ve adayları olan Zohran Mamdani’nin New York’u kazanması tüm dünyada sol çevrelerde büyük ses getirdi. Bu zafer üzerine uzun analizler yazıldı, çizildi. ABD gibi soğuk savaş boyunca antikomünizmin merkezi olmuş bir coğrafyada “sosyalist” sıfatı taşıyan bir figürün seçilmiş olması pek çokları tarafından hayretle karşılandı. Bu hayret ne tamamen haklı ne de tamamen yersiz olarak görülmeli.

New York, ABD’nin sınıf mücadeleleri tarihinde önemli bir yere sahip. 70’lerin büyük kentsel krizinde en çok zarar gören kentlerden biri. Bu dönemde sermayenin kent merkezlerini terk etmesiyle kitleler yoksulluğa ve işsizliğe sürüklenirken suç oranları zirve yapmıştı. Yine bu dönemi takiben New York,  Trump’ın da neoliberal politikaların uygulayıcısı ve bir kriz istismarcısı olarak parladığı merkezdi. Dönemin neoliberal yöneticileri, halkın parasını yoksulluğa ve işsizliğe itilen kesimlerin şartlarını iyileştirmek için kullanmak bir yana dursun, kenti ayağa kaldırmak için devletin kaynaklarını Trump gibi bir emlak baronuna akıtmayı tercih etti. Sonuç ise, kent tekrar canlanmış olsa da kentsel krizin sebebi olan ekonomi politikalarının emekçi kitleler üzerindeki yıkıcı etkisinin kronikleşmesi oldu.

New York bugün çalışan kesimlerin barınma imkânı bile bulmakta zorlandığı, kiraların kabul edilebilir seviyelerin çok üstünde seyrettiği, toplu ulaşım ve gıdaya erişim gibi basit ihtiyaçların neredeyse lüks haline geldiği bir emekçi öğütme makinesine dönüştü. ABD’nin Cumhuriyetçileri ve Demokratları bu şatafatlı sefalet makinesine hizmet etmekten asla geri durmadı. Mamdani’nin zaferi, tüm bu yıkım süreci üzerine gecikmiş bile sayılabilecek örgütlü bir sol tepki olarak geldi. “Sosyalist” sıfatıyla ilgili Amerikan tabusunun parçalanması söz konusu olduğundaysa, bu zafer büyük bir adım olsa da aslında işaretler 2008 ekonomik krizi, Wall Street işgal protestoları ve takip eden süreçte belirmeye başlamıştı. 2014’te Seattle şehir meclisine Troçkist bir aday seçilebilmiş, 2016’da DSA’nın daha ılımlı kanadından Sanders ve Ocasio-Cortez gibi isimler Demokrat Parti’nin iç seçimlerinde belirli bir güce ulaşabilmişlerdi. 2016’da Trump’ın ilk başkanlık dönemi boyunca ülkede yükselen beyaz üstünlükçü radikal grupların şiddet eylemlerine karşı, DSA dışında da yerel sosyalist ve anarşist örgütlenmeler büyümüş ve ulusal çapta da daha görünür olmaya başlamışlardı. Yoksullaşan kitlelerde ekonomik zorluklar ve yükselen faşizm tehdidine ve Demokrat Parti’nin etkisizliği ve işbirlikçiliğine karşı sola ve sosyalizme karşı sempati yükselmekteydi. Gazze’de süren soykırım ise Amerikan siyasetinde sola da sirayet eden Siyonizmi görünür kılarak sola yönelen kitleleri antiemperyalist bir çizgiye çekti. Mamdani, tüm bu sürecin bir durağı olarak bugün karşımızda duruyor. Zaferine dair sosyal medya kampanyaları, kişi karizması, göçmen ya da Müslüman kimliği gibi faktörlerin üzerinde ne kadar durulsa da şüphesiz tüm bu toplumsal süreçlerin ve bu süreçler boyunca deneyim ve örgütlenme becerisi kazanmış sosyalistlerin katkısı en belirleyici etkendir.

New York’ta yürütülen seçim kampanyası, ABD’nin şirket fonlamalarına dayanan seçim sistemine karşı kitle seferberliğine dayalı, etkili ve siyaseten samimi bir alternatif olarak yükseldi. Sistem içi bir alternatif arayışının sembolü olan Mamdani’nin sosyalist politikalar yürütmekte ne kadar başarılı olacağı ziyadesiyle tartışmaya açık bir konu. Ancak bir başarıdan söz edilecekse, bu başarı Trumpçı kitlenin de sürekli dem vurduğu ve Trump’ın da seçim kampanyaları boyunca sürekli eleştirdiği ABD seçim sistemine karşı gerçek bir alternatifin yaratılması ve bunun tabandan örgütlenebilmiş olmasıdır.

Üzerinde durulması gereken bir diğer başarı ise söylem ve programla ilgilidir. ABD’de merkeze yakın solu işçi sınıfından koparan kültür savaşının üstünden atlanmasıdır. Herhangi bir kimliğe karşı düşmanlık gütmeden, kimlikleri etrafında birleştirebilecek bir sınıf odaklı söylemin başarısıdır.

Bu iki başarının bize gösterdiğiyse, gerçek bir sosyalist örgütlenme için sahip olunan potansiyeldir. Trump’a oy veren, sistem tarafından dışlanmış ve yoksullaştırılmış “Pas Kuşağı” olarak anılan bölgelerde yoğunlaşan kitlelerin Trump’ta çözüm aradıkları problemlerine gerçek bir alternatifle hitap edebilme potansiyelidir. Bunu kültür savaşının kavramları ve sembollerini aşarak yapabilme ve Amerikan antikomünizmini gerçek anlamda alt edebilme potansiyelidir.

Dilovası: kaza değil katliam

0
Fotoğraf: Erinç Durlanık

8 Kasım’da Dilovası’nda Ravive Kozmetik isimli parfüm deposunda çıkan yangın sonucu, 6 kadın ve kız çocuğu hayatını kaybetti. İşçilere mezar olan işyeri ruhsatsızdı. Söndürme ekipmanı, acil tahliye yolları şöyle dursun; defalarca kez CİMER’e şikâyet edilen bu işyerinin tek çıkışı vardı. Üstelik içinde bin metreküplük tanklarda alkol ve yanıcı kimyasal bulundurulan bina, kolay alev alabilecek yapı malzemesi ile yapılmıştı ve hakkında yıkım kararı vardı, uygulanmamıştı.

Katliamın ardından işçilerin çoğunlukla kadınlardan ve kız çocuklarından oluştuğunu; sigortasız, koruyucu ekipman olmadan, 600 küsur lira günlük yevmiye ile çalıştırıldıklarını öğrendik. 30 gün çalışsan, asgari ücret bile etmiyor yani. Dilovası’nda bunun gibi onlarca merdivenaltı işletme olduğu, bölgedeki kadınların yoksulluk ve kimi zaman ailedeki erkeğin baskısı sebebiyle bu işlere mecbur edildiği de pek çoğumuzun malumu.

Kader değil. Kaza desen, işçilerin çalıştığı koşullar, canlarının çoktan gözden çıkarıldığının kanıtı. “Planlasan bu kadar olmaz” diyebileceğimiz bir katliam bu. İşyeri sahibi, işyerini denetlemekle yükümlü kamu görevlileri, sermayenin çıkarını kollayan iktidar; hepsi bu katliamın sorumlusu. Kadınların ve çocukların canı, sermayenin ucuz işgücüne erişiminden daha önemli olsaydı Esma Dikan, Hanım Gülek, Şengül Yılmaz, Tuğba Taşdemir, Nisa Taşdemir ve Cansu Esatoğlu bugün hayatta olabilirdi.

İşçi sağlığı ve iş güvenliğinin cinsiyeti olur mu?

Olur. Erkek egemen düzende pek çok şeyin cinsiyeti vardır. Ravive Kozmetik’teki iş cinayeti göz göre göre geldi. Fakat genel tabloya baktığımızda denetimsizliğin, tedbirsizliğin yanı sıra kadınlar erkeklerle iş güvenliğinde de eşitlenemiyor, tıpkı yoksullukta ve güvencesizlikte eşitlenemediği gibi. Babadan, kocadan, ağabeyden bağımsız hayat kuramayacakları ücretlerle; eve ek gelir getirici, gündelik ve güvencesiz işlerde çalışmaya itilen kadınlar, iş sağlığı ve güvenliği mevzuatında da “görünmez”.

Uygulamaların mevzuata göre yapılmıyor oluşu kocaman bir başlık, ama iş sağlığı ve güvenliği mevzuatı da çoğunlukla erkek işçiler baz alınarak hazırlanmış durumda. İşyerlerindeki tezgâhlar, makineler, koruyucu ekipmanlar çoğunlukla kadınlar için uygun değil. Kadın işçiler engellilerle ve çocuklarla aynı kategoride, kırılganlık ve “annelik” üzerinden kodlanıyor. Hamilelik, çocuk emzirme vs. mevzuatta bir şekilde kendine yer buluyor fakat kadının ev içi emeği yine görünmez. Kadın işçilerin en çok vurguladığı, “erkeklerle farkımız” diye ortaya koyduğu ev içi çalışma yükü, kadınların işyerine dinlenemeden gitmesine yol açıyor. Bu da “iş kazalarına” bir davetiye daha demek… Kadınlar iki iş arasında mekik dokurken, erkekler için ev çoğunlukla bir dinlenme ve kendini ertesi güne hazırlama alanı. Peki bu bakımı onlara kim veriyor? Yine kadınlar…

Toplumsal cinsiyet odaklı bir işçi sağlığı ve iş güvenliği mevzuatı ve sahadaki uygulamaların bu mevzuata göre yapılması zaruri. Patronlara dönük cezasızlık ve işyerlerindeki denetimsizlik sürdükçe hayatımız, emeğimiz günden güne ucuzluyor. Kadın işçiler ise bu koşullarda hem evde hem işyerinde mücadele etmek zorunda. Mücadelede de eşitlenemiyoruz yani, çifte sömürüye çifte mücadele. Canımızı üç kuruşa sermayeye satan-sattıran, evdeki bakım yükünü bize zimmetleyen bu düzenden kurtulmamızın başka bir yolu da yok.

Swatch işçileri kazandı

0

İsviçreli saat markası Swatch’un Türkiye şubesi mağazalarında çalışan işçiler, 10 Kasım 2025’te, örgütlü oldukları Türk-İş’e bağlı Koop-İş Sendikası’yla birlikte şirketle yapılan TİS sürecinde yaşanan anlaşmazlık nedeniyle greve çıkmıştı. Türkiye’nin farklı AVM’lerinde toplam 13 mağazada ve şirket merkezinde çalışan 100’den fazla işçi hakları için greve çıktı. Greve çıkan işçilerin talebi “insanca yaşayacak ücret ve iş yükü” idi.

İşçilerin talebi yüzde 40 zam ve haftalık daha kısa mesai süresi iken, Swatch şirketi yüzde 25 zam oranı teklif ediyordu. Bu da enflasyonun çok altında bir zamdı. Swatch işçilerinin çalışma koşulları da fazlasıyla ağırdı. Personel eksikliği ve AVM’lerin ağır çalışma koşulları nedeniyle işçiler çok daha fazla mesaiye kalmak zorunda kalıyorlardı.

Grevin 17. gününde Koop-İş Sendikası, Swatch işçilerinin grevinin kazanımla sonuçlandığını ve TİS’in imzalandığını duyurdu. 2026 yılı itibarıyla haftalık çalışma saatlerinin 40 saate düşürüleceği ve haftalık iznin 2 güne çıkarılacağı duyuruldu. Sosyal yardım, çocuk yardımı, resmi tatil yardımı, eğitim yardımı gibi kalemler ilk defa uygulanacak olup, maaşlarda da pozisyon bazlı önemli artışlar sağlandı.

Koop-İş Sendikası Genel Başkanı Eyüp Alemdar, TİS ile alakalı yaptığı açıklamada, Swatch çalışanlarının insanca çalışma koşulları ve adil ücret talebiyle başlattıkları mücadelenin başarıyla sonuçlandığını dile getirdi.

Alemdar, “Bu mücadele, Swatch çalışanlarının kararlı duruşuyla başarıya ulaştı. Üyelerimizin dayanışması, cesareti ve inancı sayesinde haklı ve onurlu mücadelenin karşılığını aldık. Bu zafer emeğin, alın terinin ve örgütlü dayanışmanın zaferidir,” dedi ve kazanımın, AVM’lerde zor koşullarda çalışan on binlerce emekçi açısından da emsal niteliğinde olduğunu vurguladı. Sendikasız çalışan tüm AVM emekçilerini Koop-İş’te örgütlenmeye davet etti.

İmralı ziyareti ne anlama gelmiyor?

0

Kürt sorununu bir kapıya benzetirsek bugüne dek o kapıyı açmak için uygun bir anahtar kullanmak dışında her türlü yöntem denendi. Yeri geldi, kapı yok sayıldı. Yeri geldi, kapı kırılmaya çalışıldı. Yeri geldi, kapı önüne duvar örüldü. Yeri geldi, “kapıyı çalalım, ev sahibiyle konuşalım” diyenlere bedeli baskıyla, şiddetle, hapis cezalarıyla ödetildi. Nihayetinde Kürt sorunu yüzyıllık bir birikimin ürünü olarak siyasi hayatın tam merkezine yerleşti. Bu çerçevede komisyonun İmralı ziyareti o kapıyı çalma, ev sahibiyle konuşma anlamına geliyor. Askeri çözüm yerine siyasetin, yok sayma yerine diyaloğun, asimilasyon yerine eşit ve özgür bir arada yaşamın ön planda olması doğru bir yöntem. Ama sürecin tamamına ermesi ve bunların gerçekleşebilmesi ancak uygun anahtarla olabilir. O anahtar siyasi demokrasi. Bu anlamda İmralı ziyareti siyasi demokrasi anlamına gelmiyor.

Peki siyasi demokrasi sürecin neresinde? Kürt sorununda belirleyici olan demokratik çözüm yöntemi mi? Sorunu “devlet mi”, meclis/siyaset mi çözecek? Çözüm yöntemi ne olacak? Bu sorular ve yöntem farklılıkları İmralı ziyareti tartışmalarında bir kez daha kendini gösterdi. CHP, “milletin geniş kesiminin onayını almayan yöntemlerle” sürecin yürümesine karşı olduğunu ifade ederek İmralı’ya gidilmesine karşı tutum aldı. Bununla birlikte Öcalan ile görüşülmesine ilkesel olarak karşı olmadığını açıkladı. Bir anlamda topu taca atarak “bu eli pas geçiyorum” demiş oldu! Bunun üzerine DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Bu görüşmeler devletle yapılıyor, AKP-MHP’yle değil” diyerek CHP’nin tutumunu eleştirdi. Bir anlamda sürecin siyaset ve meclis üstü bir konumda olduğunu (ki öyle ise bu durumda toplumun da üstünde demektir) ifade etmiş oldu. Eğer öyle ise neden bir komisyon kurulduğu, komisyon heyetinin Öcalan ile görüşmesinin ne anlama geldiği ayrıca açıklanmaya muhtaç. Çünkü bugüne dek sorunun halli hep devlete havale edildi. Meclis ve siyaset devletin çizdiği rotayı izledi. Sonuç ortada. Bu anlamda İmralı ziyareti Kürt sorununda meclisin ve siyasetin başat aktör haline geldiği anlamına gelmiyor.

Kürt sorunu, siyasi demokrasi noksanlığının bir sonucu olarak var oldu. Eğer sorun çözülecek ise bu ancak siyasi demokrasiyle mümkün olabilir. Eğer siyasi demokrasi önündeki fiili/yasal antidemokratik engeller ortadan kalkmayacak, mevcut olağanüstü hal rejimi olduğu gibi devam edecek ise Kürt sorunu nasıl çözüme kavuşacak? Nitekim gerekli demokratik adımlar gecikiyor. Süreç şeffaflıktan uzak bir şekilde ilerliyor. Eşzamanlı olarak CHP’ye yönelik siyasi operasyonlar devam ediyor. Demirtaş’ın tahliyesi konuşulurken İmamoğlu’na binlerce yıllık dava açılıyor. Kürt siyasetçilere zindanların kapısının açılması beklenirken CHP’li siyasetçiler zindanlara atılıyor. DEM Parti üzerindeki siyasi baskı gevşerken CHP’ye kapatma davası gündeme geliyor. Kayyum politikası DEM’den CHP’ye yön değiştirerek devam ediyor. Siyasi demokrasinin soluk borusunu Tek Adam rejimi sıkıyor. Ama AKP-MHP iktidar bloku ortada antidemokratik bir tablo yok gibi davranıyor. Doğal olarak “Çözüm süreci neyi çözüyor?” sorusu gündeme geliyor. Çözüm kendi başına siyasi demokrasi yaratamaz. Aksine, ancak siyasi demokrasinin varlığı çözüm için gerekli koşulları ve ortamı sağlayabilir. Tablo buyken İmralı ziyareti bu yönde atılmış bir adım anlamına gelmiyor.

25 Kasım: Erkek şiddetine karşı mücadelemizi yükseltelim!

0

25 Kasım, Dominik Cumhuriyeti’ndeki diktatörlüğün soykırımcı baskısına karşı yaşamları pahasına direnen Mirabal kız kardeşleri selamladığımız; kadınların ve lgbti+ların dünyanın dört bir yanında erkek egemenliğine, erkek ve devlet şiddetine ve kapitalist sömürü düzenine karşı isyanını ortaklaştırdığı uluslararası mücadele günü. 25 Kasım yalnızca bir anma günü değil; patriyarkal kapitalizmin yarattığı tüm şiddet biçimlerine karşı tarihsel ve güncel direnişin küresel ifadesidir.

6284’ü tam ve etkin uygula!

“Kadın cinayetleri politiktir” diyoruz çünkü kadınların erkekler tarafından öldürülmesinin bireysel öfke patlamaları ya da anlık sinir krizleri olmadığını, erkek devletin ihmalleriyle beslenen toplumsal ve siyasal bir sorun olduğunu biliyoruz. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun hazırladığı rapora göre 2025 yılının ilk 6 ayında 136 “kadın cinayeti”, 145 “şüpheli ölüm” kaydedildi. Öldürülen kadınlardan 96’sının katili, aile üyesi olan bir erkekti. Bu veriler, devletin kadınların yaşam hakkını koruma yükümlülüğünü yerine getirmediğini ve bu cinayetlerin göz göre göre geldiğini açıkça gösteriyor. Oysa 6284 sayılı Kanun, koruma kararından uzaklaştırmaya, acil destekten sığınak erişimine kadar kadınları hayatta tutabilecek somut mekanizmalar içeriyor. Fakat uygulanmadığında kâğıt üzerinde kalıyor: Karakollar başvuruları ciddiye almıyor, mahkemeler tedbir kararlarını geciktiriyor, failler cezasızlıkla, haksız tahrik indirimiyle cesaretleniyor. Kadınlar ellerinde koruma kâğıtları ile öldürülüyor. Çünkü devlet, patriyarkal kapitalist düzeni sürdürürken kadını aileye, ucuz emek gücüne hapseden yapıyı koruyor; bu nedenle şiddeti önleyici politikaları hayata geçirmek yerine görmezden geliyor.

“Erkek adalet değil gerçek adalet” diye yeniden haykırmak için 25 Kasım’da sokaklara!

Eşdeğer işe eşit ücret!

Ekonomik krizin faturası işçi sınıfına, özellikle de kadın işçilere kesiliyor. Enflasyon, güvencesizlik, esnek çalışma, taşeronlaştırma ve bakım yükünün kadınların omzuna yıkılması, kadınların ekonomik bağımsızlığını ve yaşam güvencesini gasp ediyor. Biz biliyoruz ki patriyarka ve kapitalizm birbirini besleyen sistemlerdir. Kadınların ucuz işgücü, ücretsiz ev içi emek ve toplumsal roller üzerinden sömürülmesi sermaye düzeninin temel direklerindendir.

İşte tam da bu nedenle Tek Adam rejimi 2025 yılını “Aile Yılı” ilan etti. “Esnek ve uzaktan çalışma modelleriyle kadınların ev ve iş yaşamlarını kolaylaştıracak yeni imkânlar sunacağız,” diye müjdeler sıraladı. Oysa kadın işsizliğinin zirveye çıktığı bu yılda, kadınlara fiilen “Evde otur, haneye biraz yan gelir getirsen yeter; asıl önemli olan ev işlerini yapman, çocuğuna bakman ki kocan ertesi gün emek gücünü satıp sermaye düzeninin çarklarını döndürebilsin,” demiş oldu.

“Aile değil kadınız” diye yeniden haykırmak için 25 Kasım’da sokaklara!

Siyonist işgale son!

Bugün Filistin’de yaşanan işgal ve etnik temizlik; kadınların ve lgbti+ların yaşamlarında geri dönüşü olmayan yaralar açıyor. Militarizmin ve sömürgeciliğin en ağır biçimlerinin her zaman kadınların bedenine, yaşamına ve geleceğine yöneldiğini biliyoruz.

Filistinli kadınlar, hem soykırımcı İsrail devletinin işgalci, militarist şiddetine hem de savaş koşullarının yarattığı yoksulluğa, göçmenliğe, bakım yükünün ağırlaşmasına ve toplumsal cinsiyet temelli şiddete karşı mücadele ediyor. Bu yüzden Filistin feminist bir meseledir diyoruz.

“Kadınlar Filistin halkının yanında” diye yeniden haykırmak için 25 Kasım’da sokaklara!

25 Kasım’da mücadelemizi büyütüyoruz!

Biz kadınlar, sistemin bize dayattığı şiddete, sömürüye, yoksulluğa ve savaşlara boyun eğmiyoruz. Hayatlarımızı çalanlara karşı birbirimizin gücü oluyor; sokakta, işyerlerinde, kampüslerde ve dünyanın her yerinde örgütleniyoruz. Biliyoruz ki özgürlüğümüzü bize hiçbir devlet, hiçbir mahkeme, hiçbir iktidar armağan etmeyecek. Yaşamlarımızı ancak kendi örgütlü gücümüzle savunacağız. Bu 25 Kasım’da bir kez daha haykırıyoruz: Ne bizi aileye hapsedip ucuz işgücü olarak gören politikaları kabul ediyoruz, ne de elimizden alınmak istenen kazanılmış haklarımızdan vazgeçiyoruz. Şiddetsiz, eşit ve özgür bir dünya kurana kadar mücadelemize devam edeceğiz.

Bir dejavu içinde asgari ücret dönemi

0

Asgari ücret size bir hayat değil, bir senaryo sunar. Bu senaryoda her şey bellidir; sürpriz yoktur. Sürpriz, lükstür. Siz sadece, daha önce defalarca oynanmış bu oyunun içinde, aynı replikleri söyler, aynı hareketleri tekrar edersiniz. Ve her seferinde o tanıdık acıyı, o bildik sıkışmışlığı fark edersiniz. İşte o an dejavu çarpar sizi: “Bu anı daha önce de yaşamıştım,” dersiniz.

Yoksulluk, biriken çaresizliklerle yoğrulmuş bir varoluş halidir. Asgari ücret, bu varoluşun tam merkezinde durur. Kâğıt üzerinde “yaşamak için verilen en az miktar” olarak tanımlanır ama gerçekte yaşamı değil, yalnızca hayatta kalmayı mümkün kılar; yoksulluğun kurumsal hali olur. Ve bu kurumsal yoksulluğun en acımasız yanı, bir dejavu çemberine hapsolmaktır. Bu, zamanın değil, çaresizliğin tekerrürüdür.

Ayın birinde cüzdana giren, 15’inde eriyen, 20’sinde buharlaşan bir gelirle her ay aynı döngüyü yaşamak… Faturalar aynı kâbus dilinde fısıldar, market fişleri aynı kısıtlı hayatın kanıtıdır. Bu döngüyü kıran değil daha da kemikleştiren bir gerçekle yüzleştiğiniz yeni bir asgari ücret dönemi gelmiştir. Aynı hikâyeler: “Asgariye zam enflasyonu tetikler.” Telaffuz edilen rakamlar açlık sınırının altında seyreder.

Bizi bekleyen, enflasyonun görünmez dişleriyle her an kemirilip değersizleşen bir gelirdir bu. Giderek ağırlaşan bir geçim yükünün ta kendisidir. Bu sıkışmışlık, en saf haliyle bir akşam sofrasında tezahür eder. O geçim sıkıntısının mutfağıdır: neredeyse her gün makarna, patates… Bir çeşit yemek değil, bir matematiğin soğuk sonucudur tabaklara düşen. Ve bir akşam, o matematiğin sessiz dilini henüz çözememiş bir çocuk, öfke ve çaresizlikle isyan eder: “Yine mi bu? Ben bundan bıktım! Hiç istediğim bir şeyi alamıyorsunuz!”

O an, dejavunun en keskin, en yakıcı halidir. Ebeveynin elinde, çocuğun gözyaşlarını silecek bir mendil vardır belki; ama silemeyeceği şey, tekrarlanan yetersizlik hissidir. Çocuğun ağlaması sadece yemeğe değil, hayatın bu naylon örtüsüne, bu sıkışmışlık döngüsüne karşı bir isyandır. Ebeveynin suskunluğu ise, rakamlarla oynanmış o gelirin, enflasyonla kemirilmiş o maaşın dilidir. Bu dilde “hayır” kelimesinden başka bir şey yoktur. Bu, bir neslin çaresizliğinin, bir sonraki neslin hayal kırıklığına evrilişidir.

Fakat bu kader değildir. Bu; örgütsüzlüğün, dağınıklığın, bölünmüşlüğün sonucudur. Gerçek değişim, işçinin kendi kaderine seyirci olmayı reddettiği anda başlar. O an, bürokrasinin tabelalarının değil, işçi demokrasisinin söz aldığı andır. O an, koltuk sevdası değil, üretenlerin kolektif iradesi konuşur.

Artık taleplerimizi patronlar belirlememeli! En temel haklarımız onların keyfine bırakılamaz. Asgari ücret, Saray masasının lütfu değil, emeğin karşılığıdır. Bu yüzden asgari ücrete üç ayda bir en az enflasyon oranında otomatik zam yapılmalıdır. Çünkü açlık her gün artarken, ücret yılda bir gün artamaz.

Gerçek çözüm, bu düzenin değişmesinde yatar. Çözüm ne yeni bir liderde ne de Saray’ın değişmesinde. Çözüm, emekçilerin yönetiminde; her fabrikada, her atölyede, her şantiyede “Biz üretiyoruz, biz yöneteceğiz” diyen sınıf bilincinde. Çünkü bu düzeni kuranlar değil, onu her gün sırtında taşıyanlar yönetmelidir.

Metal işçisi Yılmaz

Bir kavram: emperyalizm

0

Filistin’de iki yıldır devam eden soykırım, NATO’nun genişlemesi tartışmaları, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali gibi gelişmeler ortak bir kavramı işaret ediyor: emperyalizm. Peki, herkesin kendi meşrebince tanımladığı bu emperyalizm, bizim açımızdan nedir?

En genel anlamda sömürünün bir biçimi olan emperyalizm bize göre büyük kapitalistlerin dünyayı bir pazar olarak bölüşmesi anlamına gelir; bu da bölüşüm için güçlü devletlerin (emperyalistlerin) savaşlar çıkarması, askeri harcamalar yapması demektir. Emperyalizm, dünyada egemen olan sınıfsal kesimin sanayi sermayesi ile bütünleşen finans sermayesi olması anlamına gelir. Güçlü devletlerin geri kalmış ülkeleri yağmalarken artık oralara sermaye ihracı yapması onun bir diğer özelliğidir. Bununla geri kalmış ülkeleri bir bağımlılık ilişkisine sokar. Son olarak sermayenin tekelleşme eğilimi emperyalizmin esaslı bir diğer özelliğidir. Büyük şirketlerin süper kârları emperyalist dönemin olmazsa olmazıdır. Bütün bu özellikler onun kapitalizmin bir aşaması olduğunu ifade eder. Klasik anlamda sömürgecilikten farkı ise kapitalist ilişkilerle iç içe geçmesidir. Emperyalizm yerküreyi bir bağımlılık ilişkisi ile yeniden örgütler.

Emperyalizm, dünyadaki sömürü düzeninin evrenselliğini ve eşitsiz bileşik gelişimi izah eden anahtar kavramlardan birisidir. Emperyalizme karşı mücadele etmek ise sömürü ve tahakküme karşı enternasyonalist bir görevdir. Ancak bunu yaparken emperyalizmin sadece birkaç emperyalist aktör ve onların askeri birliklerinden ibaret olmadığını hatırda tutmak gerek. Bu, ekonomik bir yapıdır aynı zamanda. Bu yüzden, örneğin, bugünkü en büyük emperyalist güç olan ABD’ye ve NATO’ya karşı olmak gerekli ancak antiemperyalist olmak için yetersizdir. Bağımlılık ilişkilerinin önemli bir aracı olan dış borçlar da reddedilmelidir. Dünya siyasetinde ise emperyalizmden kopmak zayıf olan emperyalist kampı destekleyerek değil; işçi sınıfının ve ezilen halkların alternatif siyasetini güçlendirmekle mümkündür. Bunun yolu da devrimci bir dünya partisi inşasını ertelemeden mücadele etmektir.

***

İleri okumalar için:
Lenin, V. İ., Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Yar Yayınları.
Troçki, L., Lenin ve Emperyalist Savaş, erişim: https://www.marxists.org/turkce/trocki/1939/subat/lenin.htm

منتدى سلامة كيلة والعمل النقابي: بين إرث الديكتاتورية واستحقاقات الانتقال السياسي

0

أقام منتدى سلامة كيلة الثقافي ندوته الثانية في دمشق حول العمل النقابي والتحديات التي تواجهه، وذلك بمشاركة مجموعة من المتحدثين.

سليم خير بك استعرض دور النقابات في مواجهة الديكتاتورية خلال عهد الأسدين، متوقفاً عند تجارب الاعتقال الواسعة في الثمانينيات، وما خلّفته تلك المرحلة من إرث ثقيل على الحركة النقابية واستقلاليتها.

أما عارف الشعّال فناقش الأطر القانونية المنظمة للعمل النقابي، سواء في عهد النظام السابق أو في المرحلة الراهنة. وأشار إلى أنه، رغم مرور عام على سقوط الأسد، لم يحدث أي تغيير حقيقي في القوانين الناظمة للعمل النقابي، كما لم تُجرَ أي انتخابات داخل النقابات. وأوضح أنّ ما جرى هو تعيينات من الحكومة المؤقتة في بعض النقابات لسدّ الفراغ الذي خلّفه اجتثاث البعثيين من المجالس النقابية، ما أبقى العمل النقابي أسير الوصاية السياسية.

بدوره تناول سلطان جلبي تجربة النقابات في إدلب وإمكانية الاستفادة من تلك التجربة على مستوى سوريا ككل. وتطرق إلى أبرز التحديات التي واجهت النقابات هناك، ولا سيما من قبل حكومة الإنقاذ آنذاك، إضافةً إلى الدور المهم الذي لعبه المجتمع المدني في تشكيل هذه النقابات رغم الظروف الصعبة.

شهدت الندوة مشاركة واسعة من الحضور، وتمحورت غالبية الطروحات حول كيفية إحياء دور النقابات في المرحلة الانتقالية، وكيفية التعامل مع السلطة الانتقالية التي تحاول وضع يدها على العمل النقابي من خلال التعيينات المتتالية. كما دار نقاش معمق حول إمكانية إجراء انتخابات نقابية، فانقسمت الآراء بين من يرى ضرورة تأجيلها في هذه المرحلة ومن يدعو إلى التعجيل بها لضمان استقلالية النقابات.

وكان لنا أيضاً مشاركة في النقاش؛ حيث تحدث الرفيق أشرف، المندوب عن وحدة العمال/العاملات الدولية – الأممية الرابعة UIT-CI، عن خطورة المرحلة الانتقالية الحالية، مؤكداً أن انتظار “نضج” السلطة الانتقالية أو منحها الوقت يعني السماح لها بالتحكم الكامل في العمل النقابي، ومشبّهاً الوضع ببدايات عهد الأسد الأب. كما تناول أهم التحديات التي تواجه الحركة النقابية، وعلى رأسها غياب الضامن التشريعي، إذ تبقى القوانين المنظمة بيد مجلس شعب تتحكم به الحكومة المؤقتة عبر “الثلث الضامن”. إضافة إلى ذلك، أشار إلى ضعف التحالفات الأفقية بين النقابات وضعف الأحزاب السياسية الداعمة لها.

ودعا الرفيق أشرف النقابيين والنقابيات إلى التنظم والضغط لمواجهة هيمنة السلطة المؤقتة، والمطالبة بإجراء انتخابات نقابية حقيقية، والدفاع عن الحق في تشكيل نقابات جديدة. كما شدد على ضرورة بناء أوسع جبهة معارضة نقابية وسياسية للدفع قدماً بحقوق العمال والعاملات وحماية مصالحهم.

كذلك طُرحت دعوة للمنضوين ضمن النقابات إلى ممارسة دورهم الطبيعي في الحياة السياسية، وخاصة في المراحل الانتقالية، حيث يمكن للنقابات أن تلعب دوراً محوريّاً في بناء نظام سياسي جديد يقوم على “الحرية والكرامة”، و هما المطالب الحقيقية للثورة.

Tahmini enflasyon rakamları ve açıklanacak tahmini asgari ücret

0

Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası (TCMB) 2025 yılının sonu ve 2026 yılı için enflasyon tahminlerini açıkladı. Merkez Bankası’na göre enflasyon 2025 yılı sonunda yüzde 31-33 arasında olacakken 2026 yılı için yüzde 13-19 arasında olacağı tahmin edildi. 2025 yılının sonu için daha öncesinde tahmin edilen enflasyon artış oranı yüzde 25-29 arasındaydı.

Bu açıklama işçileri nasıl etkileyecek?

Son zamanlarda özellikle Cumhurbaşkanlığı ve Maliye Bakanlığının açıklamalarına baktığımızda, asgari ücret artışının gerçekleşen değil gelecek yıl için beklenen enflasyona göre yapıldığını görüyoruz. Daha önce yaptıkları açıklamaların aksine, 2025 yılının sonu için yaptıkları enflasyon tahmini tutmadı ve artarak devam etti.

Asgari ücretin belirlenmesi aslında “Asgari Ücret Tespit Komisyonu”na bağlıdır. Ancak son söz pratikte her zaman Cumhurbaşkanına bırakılmakta. Genellikle olumsuz bir tablo açıklanacaksa önce AKP kurmayları halkın nabzını yoklama açıklamaları yapar. Ardından gelen dönüşler doğrultusunda Cumhurbaşkanı küçük bir artış daha ekleyerek son noktayı koyar.

Geçmiş yıllarda asgari ücret tespit sürecine bazı konfederasyonlar katılım göstermekteydi. Bu yıl asgari ücret tespit sürecinde Hak-İş de Türk-İş de bulunmayacak. Kendi istekleri doğrultusunda bu sürece katılmayacaklarını açıkladılar. Yani asgari ücreti iktidar ve patronların temsilcileri yalnız başlarına belirleyecekler.

Açıklamalar ve enflasyon rakamları 2026 için asgari ücretin ne kadar olacağı konusunda bazı tabloların oluşturulmasına yardımcı oluyor. Eğer TCMB’nin 2026 yılı için yaptığı enflasyon tahmini çerçevesinde bir asgari ücret belirlenecekse bu durum oldukça düşük bir maaşı gösteriyor demektir.

Asgari ücretin açıklanan enflasyon tahmini aralığında (yüzde 13 ila 19) en yüksek şekilde artırılacağını düşünsek bile bugün 22 bin TL civarında olan asgari ücret yüzde 19 gibi bir artışla dahi 26.500 TL civarına çıkacak gibi görünüyor. Muhtemelen Cumhurbaşkanı bir açıklamayla bu ücreti 27 bin TL civarına yükselterek kararı onaylayacaktır.

ABD merkezli finans kuruluşlarının yaptığı tahminler de asgari ücrete yüzde 20-25 zam yapılacağı yönünde. Yüzde 25 olsa dahi asgari ücret 27.500 TL oluyor. Bu bile, ihtimaller arasındaki en yüksek oranda karşımıza çıkacak tabloyu gösteriyor.

27 bin TL ile geçinilir mi?

Türkiye’de çalışanların yaklaşık olarak yüzde 70’i asgari ücret düzeyinde maaş ile yaşamını idame ettirmeye çalışıyor. Türk-İş’in yaptığı araştırmaya göre dört kişilik bir ailenin aylık gıda masrafı -yani açlık sınırı- yaklaşık olarak 28 bin TL görünüyor. Yani “sarı sendika” olarak anılan Türk-İş yönetiminin yaptığı araştırmalar bile asgari ücretin, yapılacak zamla dahi açlık sınırının altında kalacağını gösteriyor.

Açıklanan tahmini enflasyonun özel sektörde karşılığı ne olacak?

Halihazırda çalışanların hatırı sayılır bir kısmı, daralma veya işgücü azalması bahane gösterilerek işten çıkarılmakta. Yapılan TİS’lerde de çok düşük maaş artış teklifleri görülüyor. Patronlar çalışanları işten çıkarmakla tehdit edip düşük ücretlere mahkûm etmeye çalışıyor. Asgari ücrete yapılacak zam sonrasında da özel sektörde doğrudan işçileri hedef alan politikalar izlenmeye devam edecektir. Düşük maaş zamları, çalışanlara verilmeyen özlük hakları, sosyal haklardan mahrumiyet ve birçok sonucu karşımıza çıkacaktır.

Bu durum karşısında ne yapmalı?

İşçiler, sendika konfederasyonlarından ne dünkü gibi ücretler belirlenirken dayatılan bürokratik masa başı pazarlığı müsameresinin bir parçası olmalarını ne de bugünkü gibi masadan kalkarak sorumluluktan kaçmaya çalışmalarını istiyor. Ücretlerin işçi sınıfının daha lehine olacak şekilde belirlenmesi ancak işçilerin birleşik ve eylemli mücadelesi örgütlenerek başarılabilir. Sendikalara düşen sadece asgari ücret belirlenme sürecinde aktif rol almak değil, böylesi birleşik bir mücadeleyi örgütlemeye yönelmektir.

Bu yöneliş sadece ücretlerin artırılması için değil; işçi sınıfının tüm ücretlere ve aylıklara üç ayda bir gerçek enflasyon oranında zam yapılması, en düşük işçi ücretinin yoksulluk sınırının üzerine çekilmesi, ücretlerden alınan vergilerin sıfırlanması gibi taleplerinin karşılanabilmesi için de hayati önem taşıyor.

“Çocuk Hakları Günü” üzerine

0

20 Kasım, Birleşmiş Milletler tarafından Dünya Çocuk Hakları Günü olarak kabul edilmiş bir tarih. Bugün, 1989’da imzalanan Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin yıldönümü nedeniyle, çocukların temel haklarını korumayı ve ihlalleri gündeme getirmeyi amaçlıyor. Ancak ne yazık ki, dünya genelinde ve Türkiye’de çocuk hakları ihlalleri hâlâ yaygın bir sorun. Özellikle çocuk işçiliği, yoksulluk ve eğitim sistemindeki çarpıklıklar, milyonlarca çocuğun yaşamını tehdit ediyor.

Dünya çapında çocuk hakları ihlalleri, çatışmalar, yoksulluk ve iklim değişikliği gibi faktörlerle derinleşiyor. Ancak en yaygın ihlallerden biri çocuk işçiliği. UNICEF ve ILO’nun ortak raporlarına göre, 2024 itibarıyla dünyada yaklaşık 138 milyon çocuk işçiliği yapıyor; bu çocukların 54 milyonu sağlık, güvenlik veya ahlaki gelişimlerini tehlikeye atan tehlikeli işlerde çalışıyor. Ekonomik krizler nedeniyle çocuk işçiliğinde artış söz konusu. Sahra Altı Afrika ve Asya’da yoğunlaşan bu sorun, çocukların eğitim hakkını elinden alıyor ve fiziksel-ruhsal gelişimlerini engelliyor.

Türkiye’de de çocuk hakları ihlalleri her geçen gün daha da derinleşiyor. Bu ihlaller, çocuk işçiliğinden çocuk yoksulluğuna, eğitim, oyun ve sağlık haklarının ihlal edilmesine kadar geniş bir yelpazede karşımıza çıkıyor. Derinleşen ekonomik kriz, yaygınlaşan yoksulluk çocukları okuldan kopmaya, çalışmaya ve sokakta risk altında yaşamaya sürüklüyor.

Türkiye’de çocuk işçiliği, ekonomik kriz, yoksulluk ve eğitim sistemindeki sorunlarla iç içe geçmiş bir gerçeklik. Çocuk işçiliği, çocukların eğitim, sağlık hakkını engellerken fiziksel, zihinsel ve duygusal gelişimlerini de engelliyor. 4857 Sayılı İş kanuna göre 15 yaşından küçük çocukların çalıştırılması yasakken, Türkiye’de yaşayan çocukların yüzde 16,67’si çalışıyor. Yani her 6 çocuktan 1 tanesi çocuk işçi. Çocukların çoğu tarımda, sanayide ve hizmet sektöründe çalışıyor. Türkiye’de iş kazaları sonucunda her gün çocuk işçiler hayatlarını kaybediyor. İSİG Meclisi’nin raporları, bu alanda en çarpıcı verileri sunuyor. Son 10 yılda en az 742 çocuk işçi hayatını kaybetti; bu ölümlerin çoğu önlenebilir iş kazalarından kaynaklanıyor. 2024-2025 eğitim-öğretim yılında ise en az 72 çocuk işçi öldü. Bu ölümlerin yüzde 28’i tarım sektöründe gerçekleşti, ancak İSİG’e göre çocuk işçiliği kırsaldan kentlere kayıyor: Ekonomik kriz ve pandemi, kentsel yoksulluğu artırarak çocukları Organize Sanayi Bölgeleri’ndeki güvencesiz işlere sürüklüyor. AKP’li yıllarda ise en az 978 çocuk çalışırken hayatını kaybediyor.

MESEM sömürüsü

Türkiye’de çocuk işçiliğinin en tartışmalı unsurlarından biri MESEM’lerdir. Çocukları örgün eğitimden koparan, ucuz işçi gücü olarak sermayeye sunan MESEM’ler, Mili Eğitim Bakanlığı’na bağlı bir projedir. Staj adı altında çocukları çalışmak zorunda bırakan bu proje ortaokul mezunu 15-17 yaş arası çocukları kapsamaktadır. MESEM’ler zorunlu eğitim kısalttığı gibi aynı zamanda eşitsizliği derinleştirmekte ve çocuk işçiliğinin yasallaştırılmasının da önünü açmaktadır. Sermayeye karşılıksız emek sağlama aracı olan MESEM’ler, iş kazalarının artmasına da neden olmaktadır. Bu kazaların artmasının en temel nedeni ise güvenlik eksikliği ve denetimsizliktir. İSİG Meclisi, MESEM’leri “kitleselleştirilmiş çocuk işçilik sistemi” olarak tanımlıyor: 2016’dan beri Çıraklık Eğitim Merkezleri’nin devamı niteliğinde, 505 bin 18 yaş altı çocuğu kapsıyor. Raporlara göre, MESEM’lerle birlikte son bir yılda en az 15 çocuk hayatını kaybetti. 17 yaşındaki Alperen Enes Ünal inşaatta, 14 yaşındaki Arda Tonbul metal fabrikasında MESEM altında hayatını kaybeden çocuklardan sadece iki tanesi.  Çocukları eğitim hakkından koparan, işçileştiren, yaşam hakkını tehlikeye sokan, ihmale ve istismara açık hale getiren MESEM’ler kapatılmalıdır.

Çocuklar ve derin yoksulluk

Derin Yoksulluk Ağı, çocuk işçiliğinin temelinde yatan en büyük nedeni yoksulluk olarak açıklamaktadır. Raporlarına göre, derin yoksulluk “kronik sosyal dışlanma ve eşitsizlik” olarak tanımlanıyor; bu durum çocukların eğitim, sağlık ve barınma haklarını doğrudan etkiliyor. Yoksulluk derinleştikçe çocuklar en temel hakları olan eğitim hakkından yararlanamamaktadır. Bununla birlikte okul terkleri artmakta, çocuklar yaşamlarını devam ettirebilmek için ya merdiven altı atölyelerde güvencesiz uzun saatler ucuza çalıştırılmakta ya da her türlü istismara açık olan sokakta çalışmaya itilmektedir. TEPAV bünyesinde yapılan bir çalışmada, 2 milyon çocuğun derin yoksulluk içinde yaşadığı gösterilmektedir.

Bugün, çocukların var olan haklarının ne kadar tehdit altında olduğunu hatırlamak ve bu ihlalleri görünür kılmak için bir fırsattır. Türkiye’de her yıl onlarca çocuk çalışırken ölüyorsa, bu bir “kaza” değil, yapısal bir sorundur. Küresel olarak da milyonlarca çocuk, oyun oynamak, öğrenmek ve güvende olmak yerine üretimin en ucuz işgücü parçası olarak görülüyor.

Çocukların yeri atölye, sokak ya da güvencesiz iş sahaları değil; okul, oyun alanı ve güvenli yaşam alanlarıdır. Mücadelemiz bunun içindir.

Petrokimya işçisi: “Göçmen yerli ayrımı yapmadan mücadeleyi büyütmeliyiz”

0

Merhaba Gazete Nisan okurları. Ben bir geri dönüşüm fabrikasında çalışıyorum. Bu fabrikada elektrikli araç bataryalarından ev eşyalarına kadar aklınıza gelebilecek pek çok şey sanayide yeniden kullanılmak üzere dönüştürülüyor veya imha edildikten sonra yakıma gönderiliyor.

Bu dönüşüm süreci çok fazla risk barındıran tehlikeli bir iş. Son bir yılda irili ufaklı ondan fazla yangın çıktı. Bu yangınlar temel olarak lityum iyon pillerin depolama zafiyeti nedeniyle yaşanıyor. Bu yangınlardan biri işçilerin kaldığı barakaların çok yakınına dek geldi. Ölümlerin yaşanmaması bir şans eseriydi.

İş güvenliği tehlikesinin yanında son aylarda yaşadığımız en büyük sorun, maaşların zamanında verilmemesi. Ücretlerin 5 aydır parça parça verilmesi işçilerin belini bükmüş durumda. Patron sektördeki daralmayı gerekçe göstererek ücretlerimizi zamanında yatırmazken makine almaya devam ediyor. Patron ayrıca göçmen işçileri sigortasız, kayıtdışı biçimde çalıştırarak sömürüyü katmerliyor.

Biz işçiler, göçmen yerli ayrımı yapmaksızın patronun sömürü ve baskılarına karşı birlikte mücadele örmeliyiz. Sömürü düzeni renk, dil, din, milliyet ayırmadan devam ederken biz de enternasyonal işçi birliğimizi sağlamalıyız.

Petrokimya işçisi

Direnişteki Özel Okmeydanı Hastanesi işçisiyle söyleşi

0

10 Kasım günü Özel Okmeydanı Hastanesi yönetiminin, hastane binasının depreme dayanıksızlığı gerekçesiyle apar topar işçileri süresiz ücretsiz izne çıkarmasıyla başlayan direnişin yedinci gününde, işçilerden Kader ile direniş üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Bu direnişin özel hastane sektöründeki ikinci direniş eylemi olduğunun altını çizen Kader, sektördeki güvencesizliğe vurgu yaparak direnişin kazanımla sonuçlanmasının sektördeki diğer işçiler için de önemli olduğunu belirtti.

Gazete Nisan: Merhaba Kader, bu hastanede hangi pozisyonda ve ne zamandır çalışıyorsun? Direnişe giden yolda neler yaşadınız?

Kader: Merhaba, ben 18 yıldır bu hastanede radyoloji teknisyeni olarak çalışıyorum. 2021’e kadar bu hastane Dr. Ercan Kesal’ın yönetim kurulu başkanı olduğu bir yönetim tarafından işletiliyordu. Bizim bilgimiz dışında hastane Şafak Grubu’na satıldı. Maaşlarımız düşük olsa da maaşlarımızı geç alma gibi bir durumla bu yıla kadar karşılaşmamıştık. Fakat son 8 aydır maaşlarımız geç yatmaya başladı. Hem iki ay geriden maaş yatırılıyordu hem de primler eksik yatıyordu. Bu durumda çoğu arkadaşımız borçlanmak zorunda kaldı. Sürece bu şekilde girdik.

GN: Direniş tam olarak neden ve nasıl başladı?

K: 10 Kasım Pazartesi günü yönetimin kararıyla “Bu hastane boşaltılmalı, depreme dayanıksızdır. Tüm çalışanlar ücretsiz izne ayrılacak.” şeklinde hızlıca bir karar çıkıyor. Elbette bunu duyan arkadaşlarımız bunu kabul etmediler. Akşam vardiyasındaki arkadaşlara da haber verildi hepsi hastaneye desteğe çağırıldı. O sırada açıklamayı yapan mali müşavirle tartıştık. “Muhatabımız yönetimdir, onlar açıklama yapsın.” dedik. Bu tepkiler üzerine yönetim bize 10 Aralık’ta maaşlarımızın yatacağını söyleyen basit bir kâğıt vererek bizi eve göndermek istedi. Biz de bu ciddiyetsiz tutum sonrası açıkça “Sizinle çalışmayacağız, ücretsiz izni kabul etmiyoruz. Yeniden hastanenin açılacağına da inanmadığımız için tüm özlük haklarımızı vermek koşuluyla işten çıkarmak istiyorsanız çıkartın.” dedik. Sonradan DİSK Dev Sağlık-İş devreye girdi. Sendikanın avukatları ile yönetim görüştü. Yönetim, “Bize zaman lazım, haklarınızı hemen veremeyiz.” deyince biz de direnişi başlattık. Özellikle yönetimin hastaneye kilit vurma ya da ekipmanları kaçırma ihtimaline karşı süresiz olarak hastane önündeyiz. 

GN: Ne zaman sendikalaştınız? Hastanede sendika var mıydı?

K: Biz sendikalı değildik. Direnişle birlikte hızlıca sendikalaştık. Sendika da o andan itibaren devreye girdi. Eski yönetim sırasında sendikalaşmaya dönük bir çalışma olmuştu ama hemen önü kesilmişti. Hemen hepsi işten atılmıştı. Sendikalaşmaya -bildiğim kadarıyla- sektörde hiç izin verilmiyor. Özel hastanelerde başarıya ulaşmış bir sendikalaşma maalesef yok. Çalışma koşulları berbat, ayda 140 saat çalışmamız gerekirken ben 170 saat çalışıyordum. Hemşirelerde ise 225 saate kadar çıkıyor. Ciddi bir sömürü var özel hastanelerde.

GN: Hastanenin bağlı olduğu Şafak Grubu’nun sektördeki diğer hastanelerinin de önceden kapandığı, var olanları da kapatacağı konuşuluyor. Aslında var olan şey bir küçülme mi? Depremin bir kılıf olduğunu düşünüyor musunuz?

K: Duyumlarıma göre küçülme değil ama grubun sağlık alanında çekilmek istediği söyleniyor. Daha önce kapattıkları hastaneler oldu. Her seferinde emekçileri biçe biçe bunu gerçekleştirdiler. Daha önce, Koç Üniversitesi Hastanesi’ndeki 10 yıl önce gerçekleşen direnişin ardından bizim direnişimizin sektördeki ikinci eylem olduğunu söyleyebiliriz.

GN: Görünüşe göre sektörde özel sektörü besleyen kamu desteğiyle -örneğin şehir hastaneleriyle- daha büyük kompleksler yapılırken küçük özel hastaneler kapanıyor ya da daha büyük kampüs hastanelerin bir parçası haline geliyor. Yıllardır sektörde çalışan bir işçi olarak bu konu hakkında ne söylemek istersin?

K: Biz de bunun duyumunu aldık. Butik hastanelerin kaldırılması ile ilgili çalışmalar var. Hatta Okmeydanı’ndaki bu bölge de bir kentsel dönüşüm alanı, deprem bahanesi bir tesadüf değil. Binanın bölgedeki diğer binalarla birlikte yıkılması ve daha büyük bir sağlık kompleksinin parçası olması hedefleniyor gibi duruyor. Sağlık gibi yüksek maliyetli bir sektörde daha büyük sermaye gruplarının kalıcılaştığını görüyoruz. Burada işin çirkinleştiği yer; sermaye grupları büyüse de hak kayıpları, güvencesizlik ve çalışma koşullarının kötülüğü de aynı oranda büyüyor.

GN: Son olarak temel talepleriniz nedir? Direniş süreciyle ilgili neler söylemek istersin?

K: İstediğimiz şey kıdem ve ihbar tazminatlarımızın derhal ödenmesi. Bununla birlikte geriye dönük olarak izinlerimizin, yatmamış maaşlarımızın tamamının ve yine ödenmemiş primlerimizin eksiksiz bir biçimde verilmesini istiyoruz. Ve en önemlisi bu şekilde bu hastane ile ilişkimizi kesmek istiyoruz. Hastane yönetimine kesinlikle güven duymuyoruz. Asla (burada) çalışmak istemiyoruz. Haklarımızı alıp yolumuza bakmak istiyoruz.

Çok güçlü bir destek var. Özellikle çalışanların ailelerinden, mahalle sakinlerinden ve tabi ki sendika ve partilerden hızlı ve güçlü bir destek görüyoruz. Bizim direnişimizin kazanımla sonuçlanması, sektörde çalışan diğer işçiler için de büyük bir örnek teşkil edecektir. Bu desteğin sürmesi yönetimin süreç içindeki tüm yıldırma politikalarına karşı direnişin devam edebilmesi için önemli.

GN: Direnişinizi destekliyor, tüm taleplerinizi sahiplenerek yanında olduğumuzu belirtmek istiyoruz.

K: Çok teşekkür ederiz. Herkesi direnişimize destek olmaya çağırıyoruz.

Ev temizlik işçisi: “Cam silmeyi mesleğimden silmek isterdim”

0

Merhaba, ben Leyla. 20 yıldır evlere temizliğe gidiyorum. Ondan önceki 6-7 yıl da bina merdivenlerini siliyordum.

Gittiğim bir evde günlük olarak cam silme, toz alma, kapı silme, süpürme, vileda, banyo temizliği, yatak çarşaf değişimi, ütü ve yemek işlerini yapıyorum. Bazı evlerde yarım gün çalışırken bazılarında da tam gün çalışıyorum. Günlük çalışma saatlerim tam günler için 9-10 saati geçiyor.

Bütün bu işler arasında beni hayatım boyunca en çok zorlayan cam silmek oldu. Çünkü camı silerken yüksek katlı evlerde bir güvenlik olmaksızın dışarı sarkmam gerekiyor. Bir kere elim ya da ayağım kaysa ölme riski bile var. Bu yüzden son birkaç yıldır gittiğim evlerde cama çıkmama kararı aldım.

Yetmezmiş gibi bir de güvencesiz çalışmaya devam ediyorum. Normal şartlarda yasal olarak temizliğe gittiğim evlerin bana günlük bile olsa sigorta yaptırması gerekiyor. Ama hiçbir ev sahibi bu masrafın altına girmiyor. Bundan dolayı kendi kendime dışarıdan bireysel olarak Bağ-Kur ödüyorum. Emekli olabilmek için 15 yıl ödeme yapmam gerekiyor. Ödemeler her sene yılbaşında asgari ücrete yapılan zam oranında artış görüyor. Evet, Bağ-Kur sigorta ve emeklilik için işe yarıyor ancak tazminat gibi diğer işçi haklarından yararlanamıyorum. Yıllık iznim yok, resmi tatil iznim yok, hastalık iznim yok, güçlü bir sendikal örgütlenme yok. Böyle bir sürü hak sayabilirim. Örneğin 2020 yılında yaklaşık 1,5 sene süren bir pandemi yaşadık. Günlük çalışıp ona göre yaşamını idame ettiren biri olarak o dönemde oldukça fazla maddi sıkıntı yaşadım.

Bu iş bende birçok hastalığa sebep oldu. Aslında meslek hastalığı kapsamına girebilecek durumlar yaşadım. Mesela uzun zamandır boyun fıtığım olmasına ve ağrı yapmasına rağmen işe devam etmek zorundayım. Cam silmek, ütü yapmak gibi bazı işleri mesleğimden silmek isterdim. Zaten zorlayıcı işler olmasının yanı sıra boyun fıtığımın olması da ekstra zor bir duruma sokuyor beni.

Aslında ben, işverenlerin benim gibi çalışanlarına sigorta yaptırmasını, devletin bunu daha sık denetlemesini, çalışma saatlerimin diğer meslekler gibi belli saatler aralığında olmasını, tazminat ve izin haklarımın devlet tarafından güvenceye alınmasını istiyorum. Daha bunun gibi birçok maddeyle listeyi uzatabilirim. Mesleğimde sendikal çalışmalar olmasına rağmen güçlü bir örgütlülük henüz yok; fakat bu durum tersine dönmeli ve güçlü bir işçi dayanışması örülmelidir.

Ev temizlik işçisi Leyla

Tarihte bu ay | Sükûtu bozan grev: 1986 Netaş Grevi

0

12 Eylül 1980 darbesi ’70’lerde yükselen işçi sınıfı hareketine karşı rejimin askeri kanadını harekete geçirmiş ve o dönemin trendlerine uygun olarak neoliberal politikaları uygulayacak hükümetlere kendini bırakmıştı. Yasalarla, tüzük ve yönetmeliklerle işçi sınıfının o döneme kadar kazandığı ekonomik ve demokratik hakları budamaya çalışan böyle bir darbe anayasası ortamında, 18 Kasım 1986 Netaş Grevi ’89 bahar eylemlerine de yol gösteren bir işaret fişeğine döndü.

Netaş fabrikasının kuruluşu ve işçilerinin mücadele tarihinden kesitler dönemi oldukça iyi anlatıyor. PTT ve Kanada menşeili Northern Elektrik ortaklığında Ümraniye’de kurulan fabrikadaki işçiler 1975 yılında Tek Met-İş’ten DİSK’e bağlı Maden-İş Sendikası’na geçti. Bu süreçte baskılara maruz kalan işçilere, Kanada’da Northern Elektrik’e bağlı işyerlerinde çalışan yaklaşık 24 bin işçi 24 saatlik bir grevle, enternasyonal bir destek sundu. 13 Mart 1980 ise Netaş işçileri için kara bir gün olarak tarihe geçti. Netaş işçisi Mustafa Benlioğlu, Otosan fabrikası önünde Maden-İş örgütlenme çalışma yaparken vurularak öldürüldü. Sonrasında 12 Eylül darbesiyle DİSK kapatılıp liderleri tutuklanınca işçiler bağımsız Otomobil-İş Sendikası’nda örgütlendi.

1982 Anayasası, 1983 Sendikalar Kanunu ve Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu ile işçi sınıfına yönelik saldırıların kurumsallaşması ’80’li yıllara damgasını vurdu. Netaş Grevi işte böyle bir ortamda, yani grev, toplu iş sözleşmesi ve sendikal örgütlenme haklarının kısıtlandığı, dahası bir dönem MESS (Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası) genel sekreterliği yapmış, dönemin başbakanı Turgut Özal’ın 24 Ocak kararlarını uygulamaya koyduğu bir ortamda, işçi sınıfının grev gücünü yeniden kullanılabilmesinde yol gösterici olmuştur.

1986’ya gelindiğinde Netaş fabrikası toplu iş sözleşmesi sürecinde anlaşmazlıklar yaşandı. Bunun sonucunda alım gücü eriyen işçiler daha iyi çalışma koşulları için kasımda greve çıktılar. Devlet desteğiyle grev kırıcılık yapan fabrika yönetimine rağmen sınıf dayanışmasını sürdürdüler. Dönemin gazetelerinden Milliyet’te grev şöyle ifade ediliyordu: “İşveren grev kırıcılığı yaparak endüstri meslek liselerinden 14-16 yaşlarında çocuk işçileri çalışması için getirdi”, “Fabrikadan mal çıkışına izin vermeyen grevci işçilere polis müdahalesi yapılarak fabrikadan mal çıkarıldı.”

Bunların ötesinde, eski Netaş işçisi Nazım Alpman’ın grev anılarını derlediği Emeğin Şövalyeleri adlı kitaptan öğreniyoruz ki grev çok büyük maddi yetersizliklere rağmen devam etmiş: borç parayla grev yapan işçiler veyahut grev alanına yürüyerek gidip gelen grev gözcüleri…

Tüm bu zorluklara rağmen işverenin yüzde 31 zam teklifine karşı yüzde 40,5’lik bir artış yaşandı, dahası grev yapmanın zor olduğu böylesi bir dönemde sükûtu bozan bir grev gerçekleşti. Netaş Grevi’nin arkasında bıraktığı mücadele deneyimi ve azmi 1987 yılında Petrol-İş’in örgütlü olduğu 63 işyerinde sektörel bazda yapılan KİPLAS grevlerine, ’89 Bahar eylemlerine ve 1991 maden yürüyüşüne aktarıldı.

Nadir toprak elementleri ve önemi

0

Nadir toprak elementleri (NTE) periyodik tablodaki 17 elementi kapsar. Aslında yer kabuğunda altın veya platin gibi birçok değerli metalden daha bol bulunurlar. Nadir diye adlandırılmalarının sebebi dünya yüzeyinde çok dağınık olarak bulunmaları ve birim alandaki bulunma yoğunluklarının çok düşük olmasıdır. Başka bir ifadeyle, ekonomik olarak işlenebilmeleri maliyetli ve saflaştırılmaları oldukça nadirdir. Üretimleri, madencilikten nihai ürün elde edilene kadar bir dizi karmaşık, yoğun emek ve yüksek maliyetli işlem gerektirir. NTE’ler savunma sanayisi, lazer sistemleri, elektrikli araçlar, mikroçipler ve diğer yüksek teknoloji ürünler uygulamalarının vazgeçilmez bileşenleridir.

Çin, NTE’lerin küresel arzında tartışmasız bir lider konumunda. Bu liderlik, sadece zengin rezervlerinden değil, geliştirdiği ileri işleme teknolojilerinden de kaynaklanıyor. ABD’nin Çin’i gümrük vergileri ile tehdidine karşılık Çin de NTE’lerin ihracını durdurmasıyla ABD’yi tehdit ediyor. ABD, Çin’in dünya pazarındaki NTE liderliğini üçüncü ülkelerdeki NTE rezervlerinin işletilmesiyle aşmayı planlıyor. Şu ana kadar Pakistan, Ukrayna ve Türkiye’de bulunan rezervlerle ilgili görüşmeler ve/veya anlaşmalar yapıldı.

Enerji Bakanlığı’na göre Eskişehir’in Beylikova bölgesinde 694 milyon ton NTE bulunuyor. İktidar, çıkarılıp işletilmesi için yüksek teknoloji gerektiren bu madenleri, çevreye vereceği zarara bakmaksızın ABD ile çıkarma konusunda son derece istekli. Anlaşmanın ana hatları henüz net olmasa da sürecin görüşme sonrası hızlandığı belirtiliyor. Son olarak Erdoğan konuyla ilgili “biz de teknolojik hafızaya sahip ülkelerin uzman kuruluşlarıyla işbirlikleri geliştirmek amacıyla görüşmeler yapıyoruz” diyerek iddiaları reddetmedi.

Yeni sorularla düşünmek

0

“İyi, doğru şeyler söylüyorsunuz,” dedi geçenlerde sohbet ederken genç bir emekçi dostumuz. “… ama hep olumsuzluklar. Bunları zaten yaşıyoruz, bir de üzerine okumak, konuşmak bazen fazla geliyor.” Bu cümleyi duyduğumda içimden önce tahmin edebileceğiniz bazı açıklamalar geçti. Ancak sonra bir anlığına durdum ve söylediğini, bunun altındaki hissi yeniden duymaya çalıştım: “Bunları zaten yaşıyoruz…”

Uzun süredir kötüleşen ekonomik ve politik koşullar altında, hep aynı tabloya bakıyor ve benzer sonuçlara varıyoruz. Yoksullaştırma politikaları, örgütlü emeğe yönelik saldırılar, toplumsal muhalefetin kuşatılması, demokratik hakların engellenmesi… Bunlar bizim hayatlarımızın ortasında duruyorlar.

Tam da bu noktada “… bir de üzerine okumak, konuşmak fazla geliyor” ifadesi, bir bıkkınlığın ötesinde başka bir tepkiyi içeriyor, bizi başka bir yere yönlendirmek istiyor olabilir mi? Bu hissiyatı bir sonuç ama aynı zamanda bazı soruların başlangıç noktası olarak almak mümkün mü? “Neden hep aynı sonuçları yaşıyoruz, neden değiştiremiyoruz?”

AKP iktidarının, Tek Adam rejiminin adil ve özgür yaşam hakkımıza dönük saldırılarını teşhir ediyoruz etmesine ama yetmiyor. Mücadele etmiyoruz diyemeyiz; birçok alanda birçok mücadele de veriliyor. Zira yaşamımızdaki her alan iktidar eliyle bizler için yeni bir mücadele alanına dönüşmüş durumda. Ancak tekil ve yalıtık kalmaları, son dönemde yaşanan mücadelelerin en temel sorunu. Bunu derken, sadece bir koordinasyon meselesini kast etmiyoruz. En büyük sorun politik olarak tekil ve yalıtık kalmaları. Mesela bugün birçok sektörde işçiler benzer sorunlar üzerinden mücadele ediyor ama bu mücadeleleri bir araya getirecek ortak zemini bulamıyor. Veya iktidarın demokratik hakların gaspı yönünde attığı adımların işçi, öğrenci, kadın ve Kürt mücadelesindeki izdüşümleri aynı somut sorunu işaret etmesine rağmen, bu mücadeleler acil talepler etrafında işçi sınıfının öncülüğünde bir eylem birliğine dönüşemiyor. Tüm bunlar, sendikal bürokrasilerin ve sınıfın çıkarlarını öncelemeyen politik tutumların sonucu.

Geri dönüp baktığımızda yakın zamanlı en önemli deneyimin 2018 sonlarında bir araya gelen “Krize Karşı Emeğin Hakları İçin Omuz Omuza” platformu olduğunu söyleyebiliriz. Birçok eksikliğine rağmen DİSK, KESK, TMMOB, TTB öncülüğünde ve birçok sosyalist kurumun dahli ile gerçekleşen bu eylem birliğinin bile oldukça gerisindeyiz bugün. Ve bunun sebebi yetersizliklerden öte tercihlerde saklı. İşçi sınıfının örgütlü güçlerini bir araya getirerek bir mevzi alma çabası bugün de en az dün kadar gerekli. Önümüzde asgari ücret görüşmeleri, metalde ve çeşitli sektörlerde süren TİS süreçleri, birçok işyerinde halihazırda süren işçi eylemleri var. Belki de artık konuşmaya buradan başlamak gerekiyor. Ne yapıyoruz, neyi yapmadık, şimdi neyi farklı yapmalıyız? (Bir sonraki yazıda devam edecek.)

Efsane kasım değil efsane sömürü

0

Yıllardır süren ekonomik kriz yüzünden emekçiler açlık ve yoksullukla mücadele ederken, krizi fırsata çevirip krizin faturasını emekçilere kesmeye çalışan sermaye sınıfı tam hız sömürüye devam ediyor. Biz emekçilerin payına düşense uzun mesai saatleri, düşük gelirler, vergi kesintileri ve bunların doğrudan sonucu olarak büyük bir yoksulluk. Her sektörde çalışma saatleri artarken sömürü oranı da artıyor.

Ben kargo sektöründe faaliyet gösteren, Türkiye’nin en büyük kargo firmalarından birinde çalışıyorum. Uzun bir süredir de patronların ne kadar zarar ettiklerini, işlerin eskisi gibi iyi olmadığını, şirketin eski pazar payının daraldığını söyleyip duruyorlar. Kimse maval okumasın, bir patronun zarara uğramasına rağmen hâlâ faaliyet yürütmesi görülmüş, duyulmuş şey değildir. En ufak bir zararda iflas ilan edip vergiden kaçar, işçiye verecekleri tazminatlara çöker, keyiflerine bakarlar. Ne eksik ne fazla, tastamam böyle yaparlar. Onların zarar dedikleri kârlarındaki azalmadır ancak. Sermayeleri ise bütün heybetiyle yerinde duruyor. Kâr oranlarındaki dönemsel azalmayı abartarak işçiye daha fazla yüklenmenin yolunu yaptıkları besbelli.

Kasım ayına girerken alışveriş sitelerinin kampanyaları da başlıyor. Efsane cumalar, şahane kasımlar derken, kârlarına kâr katacakları ayı ellerini ovuşturarak beklerken bir de mesai saatlerini uzatıp işçiyi daha fazla çalıştırma, daha fazla verim elde etme derdine düşüyorlar. Bunlarla kalmayıp, “daralmaya gidiyoruz” bahanesiyle işçi çıkarmaya başlamaları, işçi ve emekçilere karşı işsizliği bir silah olarak kullandıklarını gösteriyor. Uzun mesai saatleri, düşük ücretler ve yoksullukla başa çıkmaya çalışan emekçilerin karşısına bir de işten atma tehditlerini çıkarmaları, işçi ve emekçiyi açlık ve yoksulluk mengenesine sıkıştırmaya çalıştıklarının bir göstergesidir. Mesai saatlerini uzatarak sadece daha fazla verim elde etmenin hesaplarını yapmakla kalmıyorlar. Emekçiyi evden işe, işten eve giden bir makinaya dönüştürmek, kültürel ve sosyal aktivitelere zaman bırakmadan çalışma hayatı dayatmak istiyorlar. Bu vesileyle, sosyalleşemeyen sınıfı yalnızlaştırıp örgütsüzleştirerek işçilerin bireyciliğe savrulmasını istiyorlar.

Yoğun bir ay bizi beklerken kargo işçisinin insanca çalışma koşulları ve insan onuruna yaraşır bir ücret mücadelesi de her zamankinden daha fazla yükseltilmesi gereken bir talep olarak karşımızda duruyor. İşten atmaların yasaklanması, uzun çalışma saatlerinin kısaltılması ve insanca çalışma koşulları talep etmek; sektördeki örgütsüzlüğü parçalayıp sendikasız işyeri bırakmayana kadar mücadeleyi yükseltmek zorundayız.

Eduardo Barragán, sosyalizme kadar daima!

0

Troçkist hareketin liderlerinden Eduardo Barragán’ın vefatına ilişkin İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) açıklaması.

Geçtiğimiz salı, 11 Kasım günü, yoldaş Eduardo Barragán’ın üzücü ölüm haberini aldık. Barragán, yaşamı boyunca Kolombiya Sosyalist İşçi Partisi’nin (PST) bir üyesi, Nahuel Moreno ve diğer devrimci önderlerle birlikte Uluslararası İşçi Birliği–Dördüncü Enternasyonal’in (LIT-CI/UİB-DE) kurucularından biri ve onun bir yöneticisiydi. 79 yaşındaydı ve 1946’da Kolombiya Karayip kıyısındaki Santa Marta kentinde doğmuştu.

Eduardo, 1970’lerin başında Kolombiya’daki gençlik ve halk hareketlerinin yoğun yükselişinin bir parçasıydı. Valle Üniversitesi’ndeki Marksist Eleştiri kolektifinin üyesi olarak, devrimci öğrenci örgütlerinin birleşmesinin sonucu olan Sosyalist Blok’un kuruluşunda yer aldı. 70’lerin ortasında kurulan Sosyalist Blok, Moreno’nun önderlik ettiği akıma katılarak 1977’de PST’yi kuran bileşenlerden biri oldu.

1980’lerde Barragán Arjantin’e taşındı ve orada ülkenin PST’sine katıldı. Askeri diktatörlüğe karşı yeraltı direnişinde yer aldı. Diktatörlük devrildikten sonra Sosyalizme Doğru Hareket’in (MAS) inşasında yer aldı ve ulusal önderliğinde görev aldı.

Barragán devrimci militanlığını doktorluk mesleğiyle birlikte yürütüyordu. Buenos Aires eyaletindeki Larcade Hastanesi’nde yirmi yıl boyunca çalıştı. Hastanenin özelleştirilmesini engellemek için verilen önemli bir mücadelenin içindeydi. Bu çatışma hastane çalışanlarının çarpıcı bir zaferiyle sonuçlandı.

Moreno’nun ölümünün ardından MAS içindeki kriz ve bölünme sürecinde politik yollarımız farklı yönlere gitti. Ancak tüm bu koşulların ötesinde Eduardo’yu son günlerine kadar kendisini bir Morenist olarak savunan bir devrimci olarak tanıyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği–Dördüncü Enternasyonal olarak, yoldaşlarına, dostlarına ve ailesine, özellikle de hayat arkadaşı Amelia’ya ve kız kardeşi Yolanda’ya başsağlığı dileklerimizi iletiyoruz.

Eduardo Barragán: Sosyalizme kadar, daima!