Ana Sayfa Blog Sayfa 6

Minab’dan Gazze’ye, tarafsız teknoloji masalının sonu

0

Kapitalizmin ve egemen medyanın yıllardır pazarladığı tarafsız ve hatasız teknolojik ilerleme masalının savaş sahalarında bir kez daha çöktüğünü izlemekteyiz. Teknoloji geçmişte de günümüzde de sınıflar üstü ya da toplumsal ilişkilerden bağımsız olmadı; tersine, çoğunlukla üretim araçlarını elinde tutan sermayenin çıkarlarına ve sömürüsüne hizmet eden bir araç aslında. Bugün “yapay zekâ devrimi” diye sunulan şey de sermayenin krizlerini aşmak için başvurduğu yaratıcı yıkım döngüsünün dijital ve daha yıkıcı bir biçimidir. Bunu nasıl yaptıklarına gelin bakalım.

Bu yıkımın en taze örneklerinden biri, ABD-İsrail ittifakının İran’a yönelik saldırılarında Minab’da yaşandı. Dünyanın en hassas güdümlü silahlarından biri diye sunulan bir Tomahawk seyir füzesi, iddia edildiği gibi askeri bir tesisi değil, Minab’daki bir kız ilkokulunu vurdu ve 175 çocuk katledildi. Trump iktidarı bu saldırıyı askeri gereklilik kılıfına sokmaya çalışsa da, sivil bir okulun vurulması açık bir savaş suçudur. Minab’daki katliam bir sapma değil, insan hayatını istatistiksel veriye indirgeyen emperyalist savaş makinesinin sonucudur. Hesap sorulabilirlik söylemi ise katillerin sorumluluğunu perdeleyen bir tiyatrodur.

Benzer bir ölüm otomasyonu Gazze’de de işlemekte. İsrail ordusunun kullandığı “Lavender” ve “The Gospel” gibi yapay zekâ sistemleri, milyonlarca Filistinliyi kitlesel gözetimden geçirerek onlara hedef puanları veriyor. İnsanları makineleşmiş bir ölüm sürecinin parçasına dönüştüren bu sistemler, sözde hassas vuruşlar yerine düşük maliyetli bombalarla sivil binaları içindekilerle birlikte yok ediyor. Böylece hedefleme kararlarının ahlaki yükü algoritmalara yıkılırken katliam sıradanlaştırılıyor. Pentagon’un Palantir’in Maven sistemini resmi program haline getirmesi ve Anthropic’in Claude modelinin bu askeri yapıya entegre edilmesi, Silikon Vadisi ile militarizm arasındaki ittifakı açıkça göstermekte.

Sermaye bu savaşları yalnızca coğrafyaları yok etmek için değil, kendi krizlerini ertelemek ve yeni sömürü alanları açmak için de kullanıyor. Sürekli büyümek zorunda olan yapay zekâ sistemleri devasa miktarda elektrik ve su tüketirken, doğa talanını da hızlandırıyor. Çipler, nadir toprak elementleri ve veri merkezlerinin soğutulması için gerekli kaynaklar uğruna çıkar savaşları sertleşirken enerji hatları, maden bölgeleri, lojistik ağlar ve dijital altyapı gibi alanları kendine bağlayıp, sömürücü ülke ve tekellere daha bağımlı hale getiriyor.

Ne yapmalı?

Teknoloji bugün emperyalist devletlerin ve teknoloji tekellerinin elinde işçi sınıfına, ezilen halklara ve doğaya çevrilmiş bir silahtır. Ancak çözüm teknoloji düşmanlığı ya da makine kırıcılığı değil. Çözüm, bu sistemleri üretenlerden o çiplere hayat veren maden emekçilerine kadar tüm proleterlerin teknoloji ve üretim araçları üzerinde söz sahibi olmasından geçer. Minab’da katledilen çocukların hesabı “algoritmik hata” denilerek kapatılamaz. Barış ve özgürlük, teknolojinin kâr için değil toplumsal ihtiyaçlar için kullanıldığı uluslararası bir sınıf mücadelesiyle mümkündür.

Çürümüş rejim uzlaşmayla değil mücadeleyle son bulacak!

0

Tek Adam rejimi çürüme, yolsuzluk ve mafyayla ilişkili yeni skandallarla sarsılıyor. Özgür Özel’in Akın Gürlek’in malvarlığına ilişkin yaptığı açıklamalar, İmamoğlu’nun “Ne pahasına tutuklandı?” sorusunu bir kez daha gündemin merkezine oturttu. 190 yıllık maaşına denk gelen konut alımları için Gürlek ciddiye alınabilir hiçbir açıklamada bulunmadığı gibi, hükümet temsilcileri ve medyası da Gürlek’in arkasında güçlü biçimde durmadı. Dahası, Gürlek’in eşinin bir hakim olarak görev yaparken Sermaye Piyasası Kurulu üyeliğine atanması, ailenin isminin çeşitli borsa manipülasyonları ve mafyatik ilişkilere dair iddialarla gündeme gelmesi, malvarlığı tartışmasının buzdağının görünen yüzü olup olmadığı sorularını da beraberinde getirdi.

Bütün bu tartışmaların CHP’li belediyelere yolsuzluk davalarının görülmeye başladığı bir dönemde yeniden gündeme gelmesi ise ayrıca manidardı. İktidar medyasının “yüzyılın yolsuzluğu” olarak andığı dava sürecine, iddianamedeki yolsuzluk iddialarını reddeden tanık ifadeleri, mahkeme düzenine dahi hakim olamayan heyete ilişkin skandallar damgasını vurdu. Bütün bu “yargısal” gelişmeler, Saray’ın amacının, seçimlere girmesi durumunda Erdoğan’ı yeneceği görünen İmamoğlu’nu siyasetin dışında tutmak olduğunu bir kez daha ortaya koydu.

İktidarın küçük ortağı MHP de benzer tartışmalardan azade değil. Partinin genel başkan yardımcısı İzzet Ulvi Yönter’in sürpriz istifası MHP içerisindeki iktidar savaşlarını, farklı çıkar odaklarını ve mafyatik ilişkileri tekrar gündeme getirdi. Bahçeli sonrası liderliğe aday olduğu dile getirilen Yönter aynı zamanda Sinan Ateş’in ailesi tarafından cinayetin azmettiriciliğiyle suçlanmıştı. Geçtiğimiz günlerde tutuklanan BirGün gazetesi yazarı İsmail Arı, Yönter’in Ayhan Bora Kaplan suç örgütüyle ilişkili olduğu iddiaları haberleştirmişti.

Bütün bu skandallar, rejimin ve iktidar koalisyonunun içinde bulunduğu çürümenin vardığı boyutu ortaya koyuyor. Bu tablonun arka planında ise, rejimin emekçi halka dayattığı ekonomik yıkım ve sefalet politikaları yatıyor. Yeni yıla asgari ücret açlık sınırının altında girerken, geçtiğimiz yıl içinde 43 dolar milyarderinin serveti 25 milyar daha artarak 106 milyar dolara ulaşmış durumda. Bu çelişki, hükümetin düşüremediği enflasyonla “mücadele” programının amacını açıkça ortaya koyuyor: bu sefalet koşullarını “yeni normal” haline getirirken, tarihin gördüğü en büyük servet transferlerinden birisini kalıcılaştırmak.

Emperyalizm ve Siyonizm ortaklığında gerçekleşen İran’a ve Lübnan’a dönük yeni saldırılar karşısında iktidar sözcüleri tam da bu çerçevede bir söylem üretmeye çalışıyor. Erdoğan’ın liderliği sayesinde savaşın dışında kaldığımız, bu iktidar sayesinde Türkiye’nin bölgedeki “istikrar adası” olduğu propagandası boca ediliyor. Aslında bununla söylemek istedikleri şudur: “Hayatta kaldığınız için kendinizi şanslı sayın!” Tepeden tırnağa çürümüş ve taht savaşlarıyla tükenmiş rejim, ekonomik yıkım ve siyasi baskı ortamında ancak bununla övünebiliyor.

Oysa bu söylem bile apaçık gerçekleri örtmek için çıkarılan gürültüden ibaret. Savaşa karşıymış gibi görünen Erdoğan, “sır küpü” bakanı Fidan ve diğer sözcüler Trump ve ABD’ye ilişkin tek bir söz edemiyor. İktidar sözcülerini dinleyen biri savaşı yalnızca İsrail’in yürüttüğünü sanabilir! İsrail’e ilişkin bolca hamaset üreten iktidar, diğer taraftan, Kürecik radar üssüyle Siyonizmin gözü, Ceyhan’dan akan petrolle de Siyonizmin can damarı olmaya devam ediyor.

Savaşla birlikte petrol fiyatlarının fırlaması, hükümetin ekonomi politikalarındaki acziyetini bir kez daha açığa çıkarıyor. Enflasyonla mücadeleyi ücretleri açlık sınırının altına çekmek olarak sunan iktidarın benzin ve mazot fiyat artışları karşısındaki önlemleri de faturayı emekçilere, çiftçilere çıkarmaktan ibaret. Mazot ve gübre fiyatlarındaki yeni tırmanışa karşı hiçbir önlem alınmamasıyla, zaten yüksek olan enflasyonun yeni bir zirveye doğru ilerlemesi kaçınılmaz.

İktidarın çürüme, sefalet, baskı ve bağımlılıkla dolu bu karnesi, geçmiş yılların deneyiminden çok iyi bildiğimiz gibi, iktidarın otomatik olarak el değiştireceği anlamına gelmiyor. İmamoğlu’nun tutukluluğu, Demirtaş’ın halen içeride tutuluyor olması, kendilerinin adaylıkları ötesinde, Erdoğan’ı seçimlerde tehdit edebilecek diğer adaylara da bir gözdağı niteliği taşıyor. Dolayısıyla, Erdoğan yönetiminin bir sonraki seçim zaferi için dişiyle, tırnağıyla mücadele edeceği ortada.

Bu tablo CHP yönetiminin iktidar karşısında sürekli yalpalayan politikalarını bir kez daha gündeme getiriyor. 2024 seçim zaferinin ardından gelen “normalleşme” politikalarının sonucu “yüzyılın yolsuzluk davaları” oldu. Özel’in İmamoğlu için “hiç değilse ev hapsi” açıklaması, arka planda dönen pazarlıkları yeniden sorgulatıyor. Bunun da ötesinde, CHP yönetiminin 19 Mart halk seferberliğini seçim mitinglerine indirgeyen ve tüm politikasını seçimlere endeksleyen politikası, kitlelerde hayal kırıklığı yaratmaktan ve Tek Adam rejimini güçlendirmekten başka sonuç üretmiyor.

Erdoğan yönetimi CHP’yi tutuklama dalgaları ve yolsuzluk davalarıyla paralize etmeye çalışırken, Kürt siyasi hareketini de “Terörsüz Türkiye” süreciyle tarafsızlaştırmaya, pasifleştirmeye çalışıyor. Şu ana dek, kayyumlara son verilmesi, siyasi tutsakların özgürlüğü gibi alanlarda dahi en küçük adımların atılmamış olması, bir önceki “çözüm sürecinde” olduğu gibi, iktidarın tüm hesaplarını seçim pazarlıkları çerçevesinde yürüttüğünü ortaya koyuyor.

Bütün bu tablo Tek Adam rejiminden kopuşun uzlaşmalarla, pazarlıklarla değil; toplumsal mücadelenin, kitlesel seferberliklerin yükseltilmesiyle mümkün olabileceğini gösteriyor. Böylesi bir politika tutarlı biçimde işçi sınıfı öncülüğünde, emek siyasetiyle gerçeklik kazanabilir. Ekonomik yıkımı, baskı siyasetini, emperyalizm ve Siyonizmle işbirliğini ikirciksiz biçimde karşısına alan bir Emek İttifakı, siyasetin en acil ihtiyacı olmaya devam ediyor. Yaklaşmakta olan 1 Mayıs’ı, bu anlayışla, işçi sınıfının kendi talepleriyle sahneye çıktığı birleşik ve kitlesel bir seferberlik günü haline getirmeliyiz.

Hürmüz’ün faturasını emekçiler ödeyecek

0

ABD emperyalizmi ve soykırımcı Siyonist yapının İran halkına yönelik gayri meşru ve pervasız saldırganlığı sadece Ortadoğu’yu kan gölüne çevirmekle kalmadı, küresel kapitalizmin şah damarlarından birini, Hürmüz Boğazı’nı da ateşe attı. Savaşın alevleri içinde Hürmüz’ün fiilen kapanmasının dünya emekçilerine olduğu kadar doğrudan doğruya Türkiye emekçilerinin cebine ve geleceğine etki edebilecek bir potansiyel taşıdığını belirtmeliyiz.

Türkiye, enerjide yapısal olarak dışa bağımlı bir ülkedir. Tükettiğimiz petrolün yüzde 90’ından fazlasını, doğalgazın ise neredeyse tamamını ithal ediyoruz. 2010’lardan sonra yenilenebilir enerji konusunda hız kazanılmış olsa da çeşitli enerji kaynaklarının tüketim paylarını incelediğimizde yüzde 31,6’sının petrol, yüzde 24,5’inin doğalgaz, yüzde 24,04’ünün ise kömür olduğunu görürüz (2024 verileri). Tüketilen enerjinin yüzde 80’i hâlâ fosil kaynaklardan elde ediliyor. Küresel petrol arzının beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nın tıkanmasıyla dışa bağımlılık kendini üretim maliyetlerinde bir artışa, yani var olan enflasyonu daha da harlayan bir duruma yol açacak. Küresel ölçekte fırlayan enerji fiyatları, Türkiye’nin dış ticaret açığını da elbette büyütecektir.

İktidarın, Mehmet Şimşek eliyle sermayeye güven, işçiye ise acı reçete sunmak için hazırladığı Orta Vadeli Program (OVP) zaten bertaraf olmuştu. Şimdi ise tüm hedefleriyle birlikte Hürmüz’ün sularına gömüldü. OVP’nin enflasyon hedefleri, zaten işçi sınıfının ücretlerini baskılamak için uydurulmuş, tutması imkânsız birer masaldı. Şimdi, patlayan enerji fiyatlarıyla birlikte bu hedefler resmen çöp oldu.

Petrol sadece otomobilin deposuna giren yakıt demek değildir. Petrol aynı zamanda tarladaki traktörün mazotudur. Kimyasal gübrenin hammaddesi amonyaktır. İthal doğalgaz ise amonyak üretimi için birincil enerji ve hammaddedir. Hürmüz’ün kapanması küresel gübre tedarik zincirinin yaklaşık yüzde 33’ünü aksatarak kimyasal gübre fiyatlarının yüzde 50’den fazla artmasına neden odu. Türkiye tarımı, iktidarın 20 yılı aşan politikalarıyla çokuluslu tarım tekellerine ve ithalata göbekten bağımlı hale getirilmiştir. Bu artışlardan anında etkilenmektedir.

Bugün gübre ve mazot fiyatlarına gelecek yeni bir küresel şok, gıda tedarik zincirinde ciddi kırılmalara yol açacaktır. Asgari ücretin daha yılın başında açlık sınırının altında olduğu bir denklemde, acil sübvansiyonlar uygulanmaz, gıda sektöründe fiyat sabitlemeleri yapılmaz ise emekçiler için hayat pahalılığı artık bir geçim sıkıntısı değil, doğrudan doğruya bir hayatta kalma mücadelesine dönüşecektir.

Bağımlılık kader değil, sınıfsal bir tercihtir

İktidar, yıllardır kürsülerden yerli ve milli enerji nutukları atmasına rağmen, Türkiye’nin dışa bağımlılığını azaltmak bir yana, ülkeyi küresel kapitalist pazara çok daha derin bağlarla entegre etmiştir. Ülkenin enerji altyapısı, TÜPRAŞ’tan devasa elektrik dağıtım şebekelerine kadar sermayeye peşkeş çekilmiş, yenilenebilir enerji kaynakları bile holdinglerin rant ve talan alanına dönüştürülmüştür. Ülkenin kaderi, emperyalist merkezlerin ve küresel enerji tekellerinin iki dudağı arasına terk edilmiştir. İktidar, dışa bağımlılığı azaltacak kamusal, planlı bir üretim modeli kurmak yerine, kaynakları sermayeye açmıştır. İran’a yönelik emperyalist savaş ve Hürmüz’ün kapanması bize bir kez daha, çok sert bir şekilde gösteriyor ki, kapitalizm sınırları içerisinde kalarak emperyalist krizlerden, savaşlardan ve yoksulluktan korunmak mümkün değildir. Enerjide dışa bağımlılığı yaratan özelleştirme politikalarını derhal tersine çevirmek için tüm enerji şirketlerini ve rafinerilerini işçi denetiminde tazminatsız kamulaştırmak gerekir. Emekçileri açlığa mahkûm eden bu düzenden kurtuluş, Türkiye’yi Ortadoğu’daki emperyalist savaşın bir parçası yapma potansiyeli taşıyan NATO’dan derhal çıkmaktan, emperyalizme hizmet eden İncirlik ve Kürecik üslerini kapatmaktan geçer. Aksi takdirde, emperyalistlerin bölgede ateşlediği her füze, Hürmüz’den geçemeyen her damla petrol, bizim soframızdaki ekmeği gasp etmeye devam edecektir.

Siyonizmin darağacı: Knesset’in barbarlığa yürüyüşü

0

İsrail parlamentosu Knesset, 30 Mart 2026’da, “milliyetçi tehditler” olarak tanımladığı Filistinli tutsaklar için idam cezasını yasalaştırarak devletin uzun süredir gizli tutmaya çalıştığı şiddeti resmiyete döktü. Netanyahu–Ben-Gvir koalisyonunun aşırı sağ, dinci-faşist unsurları tarafından başı çekilen bu yasa, yönetimin tamamen askerileştirilmesi yönünde belirleyici bir adım anlamına geliyor ve yargı makamını sistematik bir imha aracına dönüştürüyor. Bakanlar, yasanın geçmesini darağacı rozetleriyle ve şampanyayla kutladı. Bu mide bulandırıcı güç gösterisi, rejimin terörü sınırsız bir şekilde benimsediğini gözler önüne seriyor.

Yasa, hem Filistinlilere zulmetmeye hem de devlet kontrolü sağlamaya yönelik olarak tasarlanmış iki yönlü bir yargı sistemi oluşturuyor. Batı Şeria’da yaşayan Filistinliler, idam cezasının verilmesi için basit bir çoğunluğun yeterli olacağı askeri mahkemelere tabi tutuluyor ve temyiz hakkı bulunmuyor. Devlet aygıtının hukuki engeller olmadan işlemesini sağlayacak olan yasa, iktidarı bir güç tiyatrosuna dönüştürüyor. Her madde, her prosedürel boşluk, devletin ölümcül baskı kapasitesini en üst düzeye çıkarmaya ayarlanmış durumda; bu da Filistinli toplulukları iktidarın keyfi uygulamalarına tamamen açık hale getiriyor.

Arka planda bölgesel kaos ve küresel emperyalist krizlerin olduğu bir durumda bu yasanın zamanlaması kasıtlı. Yasa, finans kapitalin ve askeri-endüstriyel kompleksin gücünü konsolide ediyor ve “birleşik devlet” illüzyonunu sürdürmek için Filistinlilerin hayatını feda ediyor. Artık yasal bir politika haline gelen; onlarca yıldır süren idari gözaltı, toprak gaspı ve haklardan sistematik olarak mahrum bırakma uygulamalarının bir uzantısı bu yasa. Darağacı hem araç hem sembol haline geliyor: mahkemelerin, bürokrasinin ve seçimlerin topyekûn kontrolü sağlayamadığı bir durumda otoritenin nihai ilanı.

Bu yasa; hukuka, diplomasiye veya prosedürlere bağlı olmaksızın terörü politika olarak kullanan emperyalist bir rejimi gözler önüne seriyor. Dış güçler endişe beyanlarını ifade etseler de, baskı aygıtına verdikleri maddi destek bu söylemleri anlamsız kılıyor. Sürekli bir tehdit altında olan Filistinlilerin hayatları, yasalarla onaylanan keyfi güç uygulamalarına tabi tutuluyor. Bu yasanın geçmesi sadece bir cezalandırma aracı değil; devletin zoru infaza, hukuku ise darağacına dönüştürmeye hazır olduğunu ilan ediyor.

“Yüzyılın davası”: Şapkadan çıkamayan tavşan!

0

İktidar tarafından “yüzyılın davası” olarak tanımlanan, CHP’li belediyelere yönelik çok suçlamalı dava başladı. Dava daha ilk duruşmadan itibaren usul tartışmalarına sahne oldu. Mahkeme heyetinin deneyimsizliğiyle “yüzyılın davası” tanımlaması izaha muhtaç bir çelişki oluşturdu. Herkesin sorusu şu: “Madem ülkenin dört bir yanını ahtapot gibi sarmış bir İmamoğlu suç örgütünden bahsediliyor, neden buna uygun deneyimli bir yargı heyetinin davayı yönetmesi sağlanmadı?” Aksi savunulabilir gibi değil. Çünkü her duruşmada mahkeme salonunun düzeninden kimlerin davayı izleyebileceğine dek bir kaos yaşandı. Birinci ayını doldurmak üzere olan davada şu ana dek kelimenin tam manasıyla dağ fare doğurmuş durumda. 

Bir diğer konu, davanın dayandığı deliler. Dava iddianamesi büyük oranda gizli tanık ifadelerine ve HTS kayıtlarına dayanmakta. Gizli tanıkların bir kısmı şimdiden ifadelerini değiştirdi. İfadesini baskı altında verdiğini söyleyen de var, kendisine verilen sözlerin tutulmadığını ifade eden de. İddianameye bakıldığında gizli tanık ifadelerinin çoğunlukla birinci derece tanıklıktan öte söylenti ve duyuma dayandığı görülmekte. Gizli tanıklar dışında bir de etkin pişmanlıktan yararlananlar söz konusu. Etkin pişmanlık davanın başından itibaren en netameli konu oldu. Birçok sanık serbest kalma karşılığında kendisine bu yönde telkin ve teklif yapıldığını açıkladı. Doğru olabilir mi? İki ay öncesine dek davanın başsavcısı olan bugünün adalet bakanı, birkaç gün önce Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek’in itirafçı olacağını zikretti. Nitekim halen başsavcı olduğu Eylül 2025 ayında da “Etkin pişmanlıktan yararlanmak isteyenler sürekli geliyorlar, kapılarda yatıyor” minvalinde açıklama yapmıştı.

Kuşkusuz, sormak gerekiyor. Madem dava iddia edildiği gibi çok sağlam delillere dayanıyor. Madem davada iddia edildiği gibi her şey ortada, her şey çok açık. Madem suç somut belgeler ve ilişkilerle sabit. Neden bunca gizli tanık ve itirafçıya ihtiyaç duyuluyor? Neden terörden yolsuzluğa, casusluktan sahte diplomaya dek çok sayıda suçlama yöneltiliyor? Neden çok güçlü, çok deneyimli bir yargı heyetiyle dava yönetilmiyor? Neden aleme ibret için bir yasal değişiklikle davanın televizyonlardan canlı izlenmesi sağlanmıyor? Neden eldeki somut delillerle bir an önce sonuca gitmek varken davayı yıllarca uzatabilecek dört bin sayfalık bir iddianame hazırlanıyor? Ve herkesin cevabını beklediği bir diğer soru: “Neredeyse bütün CHP’li belediyelerin yolsuzluğa battığı iddia edilirken nasıl oluyor da çeyrek asırdır görev yapan iktidar belediyeleri tertemiz kalmış olabiliyor?”

Soruların bizi götürdüğü nokta, ortada hedefi belli siyasi bir davanın olduğu. CHP’ye yönelik yargısal işlemlerin iktidarın en kuvvetli rakibini zayıflatmak için kullanıldığı. Bütün iktidar imkânlarının bu amaçla seferber edildiği. Tam ifadesiyle, iktidar için bu yargısal süreç bir seçim kampanyası işlevi görmekte. Tek başına davanın başsavcısının adalet bakanı olup iktidar partisi saflarına katılması dahi davanın siyasi niteliğini ortaya koymakta. Amaç net! İktidarda kalmaya devam edebilmek. Belli ki iktidar davanın bu siyasi niteliğini saklamakta bir beis de görmüyor. Aksine alenen görülsün istiyor. Bunu isteyerek de iktidar davanın doğrudan savcısı haline gelmiş oluyor. İktidar için bunca iç içe geçmenin taşıdığı riskler yok değil. Özgür Özel’in gündeme taşıdığı, adalet bakanının mal varlığı iddiası bunun bir örneği. Mal varlığı ifşası doğal olarak sadece bir kişinin servetinin kaynağını değil doğrudan davanın sahiciliğini de tartışmaya açmış oluyor. Bu çok önemli çünkü Türkiye “aya dört şeritli yol” şirinliğini geride bırakalı çok oldu. Hayat pahalılığı ve yapışkan enflasyon koşullarında her sorun ve tartışma hızla toplumsallaşma ve siyasallaşma dinamiği taşıyor. Ve iktidarca vaat edilen tavşanlar şapkadan bir türlü çıkmıyor! Ortada bir davadan çok daha fazlası var. Biri tamam, biri devam diyecek…

Newroz ve sonrası

0

2026’da Newroz’a katılım her yerde güçlüydü. Bu etkinliklerin tarihsel referansların belirlediklerinin ötesinde bir de güncellik tarafından belirlenen anlamları var kuşkusuz.

Kürt halkının Öcalan’a ve baş yürütücülerinden olduğu çözüm sürecine verdiği destek meydanlarda bir kez daha görünür oldu. Kürt siyasi hareketi bu süreçte ajandasını neredeyse örgütün ve kadroların ihtiyaçlarına daralmış bir içerikle sınırlıyor olsa da halk desteğini koruduğu ortada.

Bu desteğin harekete ama özellikle de DEM kadrolarına yönelik hoşnutsuzlukları ortadan kaldırmadığı aşikâr. Amed’de kürsüden yapılan kariyerizm vurgusu ile kitlelere eleştirilerinin dikkate alındığı mesajı verildi. Bu tablo, tabandaki rahatsızlığın yabana atılamayacak düzeye geldiğini gösteriyor.

Newroz’a gölge düşüren şey ise kavganın, çatışmanın, çatışmaya çağrının olmadığı, tam da bayram havasında geçen kutlamaların ardından yüzlerce gözaltının, onlarca tutuklamanın yapılmasıdır.

Kâh sloganlar kâh posterler bahane edilerek bir bardak suda fırtına koparılmak istendiği her durumda, rejimin ilk hamlesi, Kürtlere bedel ödeterek ırkçı milliyetçiliğe biraz daha alan açmak oluyor. Sorunun adına “terör” demekte ısrar edenlerin bu tutumları da şaşırtıcı değil.

Şimdiye dek dura kalka ilerleyen çözüm arabası da bu sıralar yine bekleme halinde. Meclis komisyonunun açıkladığı ortak raporun ardından sıranın yasal düzenlemelere gelmesi gerek. Ancak ortada net bir tarih yok. Hükümet ipe un seriyor, şimdilik yaz ayları işaret ediliyor.

Hatırlanacaktır, Suriye’de merkezi hükümet ile SDG arasında anlaşma imzalanana ve hayata geçmeye başlayana kadar hükümet mecliste top çevirmiş ve komisyon faslını uzatmıştı. Şimdi de benzer bir oyalama ile İran-İsrail-ABD arasında kopan ve bölgeye yayılan fırtınanın dinmesi bekleniyor mu demeliyiz?

İyi ama beklenecek ne var? Zaten başta Bahçeli olmak üzere rejimin tüm sözcüleri sürecin temel gerekçesinin “iç cepheyi tahkim etmek” olduğunu, bölgeyi dizayn etmek isteyen güçler karşısında yarım asırlık kavgayı bitirmenin gerektiğini söylemediler mi?

İşte hayatın bu senaryoya yakınsadığı günlerden geçiyoruz. İran, ABD emperyalizmi ve Siyonizm tarafından vuruluyor. ABD ve Siyonistler İran’daki muhalif Kürt örgütlerini savaşa itmek için can atıyor ama beklediği karşılığı bulamıyor. Türk egemenler cephesinden bakınca tam da adım atılacak zamanda değil miyiz?

En azından Demirtaş, Yüksekdağ, Atalay gibi siyasi tutsakları serbest bırakmanın, kayyum atanan belediyeleri halkın seçtiği isimlere teslim etmenin önünde ne engel var? Şu koşullarda barış hasretiyle meydanları dolduran Kürt halkının yüreğine su serpecek en ufak somut adımlar dahi neden atılmaz?

PKK örgütün feshi, silahların sembolik imhası, sınırların dışına çıkılması gibi önemli adımları attı. Suriye’de ise YPG Şam’a entegre olmaya başladı.

Hal böyleyken bu kadar ağırdan alınması hayra alamet olabilir mi? Bilmiyoruz. Bildiğimiz o ki, kimi zaman Bizans’a kimi zaman siyasi usullerini Bizans’tan devralan Osmanlı’ya yakıştırılarak söylenen söz aslında her devrin egemenleri için geçerlidir: Onlarda oyun bitmez.

Özel İtalyan Lisesi öğrencileri: “Öğretmenlerimizin greviyle hak aramanın, dimdik durmanın ne demek olduğunu öğrendik”

0

Kamuoyuna,

Özel İtalyan Lisesi’nde okuyan bir grup öğrenci olarak, 2 Şubat’ta başlayan öğretmen grevi hakkındaki düşüncelerimizi paylaşma ihtiyacı duyuyoruz.

Yaklaşık iki aydır okulumuz sadece bir lise olmaktan çıktı; adalet, eşitlik ve dayanışma gibi erdemlerin ön plana çıktığı bir alana dönüştü. Bu süreçte öğretmenlerimizin sergilediği onurlu duruş, bize yıllardır verdikleri dersleri sınıflardan dışarı taşıdı ve hayatımız boyunca kendimizle taşıyacağımız bir kazanıma çevirdi. Hak aramanın, emeğinin karşılığını almanın ve eşitlik için dimdik durmanın ne demek olduğunu öğrendik.

Bilmenizi isteriz ki, biz öğrenciler kendimizi mağdur olarak görmüyoruz. Öğretmenlerimizin hak mücadelesi bizim için herhangi bir kayba yol açmamıştır. Tam aksine, sayelerinde sadece ders kitaplarından asla öğrenemeyeceğimiz farkındalıklar geliştirdik.

İtalyan Lisesi’nde greve çıkan Türk öğretmenlerimizin bu süreçte ortaya koyduğu özveri bizler için yalnızca bir hak arayışı örneği değil, aynı zamanda eğitimin özüne dair güçlü ve unutulmaz, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir hatırlatma görevi gördü.

“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine
Bu hasret bizim!”

Sevgili öğretmenlerimiz,

Bu süreçte sizi farklı bir perspektiften tanıma şansı elde ettik. Sessizliğin daha kolay olduğu bir yerde siz tüm okulumuzun sesi olmayı seçtiniz. Biz, sizin geri adım atmaya yeltenmeyen duruşunuzu izlerken olgunlaştık. 2 Şubat’tan beri sizi anlatamayacağımız kadar çok özledik. Fakat biliyoruz ki, gelecekte geçmişi yad ettiğimizde aklımızda kalmış olan şey, bize daha bu yaştan öğrettiğiniz haklı doğruluk olacak.
Siz bu grevle hem bize yeni bir bakış açısı miras bıraktınız hem de okulumuzun daha adil bir ortam olması için çabaladınız. Daha önce başarılamamış bir şeyi başardınız, alanınızda öncü oldunuz.

Bizim öğretmenlerimiz olduğunuz için minnettarız. Sizlere duyduğumuz saygı ve sevgiyi anlatmak için kelimeler kifayetsiz kalıyor.

İyi ki varsınız. İyi ki bizim öğretmenlerimizsiniz.

Bir grup Özel İtalyan Lisesi öğrencisi

Tunus: Küresel Sumud Filosu öncülerine özgürlük

0

Küresel Sumud Filosu Tunus Heyeti’nden bir grup organizasyon sorumlusu 6 Mart tarihinden bu yana gözaltında tutuluyor. Basın açıklamasında belirtildiği üzere Wael Nouar, Jawaher Channa, Nabil Chanoufi, Sana Msahli ve Mohammed Amin Belnour, terörle mücadele birimi tarafından Sidi Bou Said’de bir otelde kaldıkları sırada tutuklandı. Bu tutuklamaların hemen ardından Ghassan Henchiri ve Ghassan Boughediri’nin de gözaltına alınmasıyla tutuklu aktivistlerin toplam sayısı 7’ye çıktı.

Bu tutuklamalar, Tunus polisinin Küresel Sumud Filosu tarafından düzenlenen çeşitli faaliyetleri engellemesinin ardından gerçekleşti.. Polis, 4 Mart’ta, Eylül 2025 döneminde filoyla dayanışma gösteren Sidi Bou Said liman işçileri örgütleri ile yerel ve uluslararası organizasyon arasındaki görüşmeyi engelledi. Bu müdahale sırasında aralarında Brezilya delegasyonu üyesi ve Latin Amerika sorumlusu Thiago Avila’nın da olduğu pek çok isim gözaltına alındı. Hükümet 5 Mart’ta Tunus şehri içerisindeki Cine Theatre Le Rio sinemasında yapılması önceden planlanan bir kamu etkinliğini de iptal etti.

Sidi Bou Said Limanı, Küresel Sumud Filosu birimlerinin 7 Eylül 2025 gecesi ulaştığı liman olmanın yanı sıra; İsrail tarafından insansız hava araçları kullanılarak iki filo gemisine yönelik yangın çıkarıcı patlayıcılarla saldırıların düzenlendiği yer olma özelliği taşıyor.

Çeşitli kuruluşlar tutuklularla dayanışma içinde olduklarını ilan etti. Bunlar arasında Tunus Ekonomik ve Sosyal Haklar Forumu olan FTDES ile Filistin halkına destek amaçlı toplantılara getirilen ve giderek artan kısıtlamalar karşısında endişelerini dile getiren Uluslararası Af Örgütü dahil 17 farklı kuruluş yer alıyor.

Tunus hükümeti ve makamlarının Küresel Sumud Filosu’na yönelik kriminalize etme, baskı ve hapsetme politikalarına karşı büyüyen tepkilere ve tutukluların özgürlüğü için yükselen yaygın talebe rağmen bir Tunuslu hakim 16 Mart Pazartesi günü koordinasyon komitesi üyeleri hakkında ihtiyati tutukluluk kararı verdi. Bu karar sahtecilik, sahte belge bulundurma ve kullanma, dolandırıcılık, güveni kötüye kullanma, kayıtlarda tahrifat ile kara para aklama gibi art niyetli ve asılsız suçlamalara dayandırılıyor.

Filistin halkıyla dayanışma amacıyla kurulan Küresel Sumud Filosu, gözdağı verme çabalarına ve Tunus limanlarını engelleme niyetine rağmen misyonlarının değişmediğini duyurdu. Yapılan açıklamada bu bahar aylarında kuşatmayı kırmak ve Filistin halkını desteklemek amacıyla Akdeniz üzerinden Gazze’ye doğru tarihi bir sivil misyonu yeniden başlatacaklarını vurguladılar. Filistin ile olan dayanışması her zaman güçlü ve görünür olan Tunus halkının bu tarihi çabada bir kez daha hayati bir rol üstleneceğine olan güvenlerini belirttiler.

Filistin halkını destekleyen küresel hareketin bir parçası ve 2025 yılından bu yana Küresel Sumud Filosu ile aktif işbirliği içinde olan İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak filo öncülerinin hapsedilmesini ve yargılanmasını şiddetle kınıyoruz. Bu bağlamda söz konusu kişilerin derhal serbest bırakılması ve haklarındaki davaların düşürülmesi talebinin her alana yayılması için çağrıda bulunuyoruz.

19 Mart’ın yıldönümünde gençliğin görevleri

0

19 Mart 2025 tarihinde Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması kuşkusuz Tek Adam rejiminin otoriter karakterini başka bir kulvarda derinleştirdi. Ardından başlayan kitlesel seferberlikler, rejime karşı demokratik hakları savunan büyük bir itiraz halini aldı.

Şüphesiz bu itiraz en ciddi ifadesini öğrenci hareketinde buldu. Bu seferberlik, İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin polis barikatını aşması ve ODTÜ öğrencilerinin yoğun mücadeleleriyle filizlendi. Binlerce öğrencinin Maçka Parkı’ndan Şişli Belediyesi’ne yürüyüşüyle de zirveye ulaştı. Ancak hareket ilerleyen dönemde maalesef sönümlendi. Bunda rejimin saldırıları, CHP’nin kitleleri dindiren politikaları ve kısmen de örgütlü öğrenci hareketi içerisindeki politik hatalar etkili oldu. Böylesine büyük bir öğrenci seferberliği, geçtiğimiz bir yılın ardından geride oldukça kısıtlı kazanımlar bıraktı. Bu durum, mücadeleci öğrenciler için pek çok ders barındırıyor ve öğrenci hareketinin geleceğine dair yeni görevleri karşımıza çıkarıyor.

Bugüne geldiğimizde okullarda geçen yıla nazaran bir durgunluk olduğunu görebiliriz. Öğrenci eylemlerinin merkezileşmesi için seferberlik esnasında pek çok okulda ortaya çıkan ÖTK girişimleri seferberliğin sönümlenmesiyle etkisini ve örgütlülüğünü yitirdi. 19 Mart’tan önce ve bilhassa 19 Mart esnasında Zırhlı Tren olarak öne çıkardığımız bu mücadele aygıtlarının geri çekilişi, seferberlik aygıtlarının doğasına dair önemli veriler sunuyor. Hareket yükselişteyken bu tür aygıtlar zaten kendiliğinden oluşuyordu ve gelecekte de oluşacaktır. Mücadeleci öğrenciler olarak bizim yapmamız gereken şey ise hareketin zayıfladığı dönemlerde de gündelik mücadelelerin ve gelecek seferberliklere hazırlığın bir aracı olarak ÖTK’ları inşa etmek olmalı. Bir sonraki seferberliğe hazırlıklı girebilirsek 19 Mart’ın başında deneyimlediğimiz yalpalamaları yaşamayabilir ve İstanbul Üniversiteler Koordinasyonu deneyiminde olduğu gibi (İstanbul genelinde pek çok okulda ortak koordinasyonun ve kitlesel eylemliliklerin örgütlenebilmesi bakımından) önemli bir deneyimin yanlış kararlar sonucu heba edilmesine izin vermemiş oluruz.

Geçtiğimiz bir yıl bize öğrenciler açısından çok esaslı bir dizi problemin halen çözülemediğini gösteriyor. Öğrencilerin Tek Adam rejimine karşı bir mücadele programı ve mücadele örgütü yok. Bu program ve örgüt tek başına sosyalist bir grubun kendince keşfedeceği şeyler değil elbette, yine mücadelenin içinden çıkmalı. 19 Mart seferberliği dinmiş olsa da öğrencilerin mücadelesi ortadan kalkmadı. Boğaziçi Üniversitesi başta olmak üzere kayyum rektörlerin öğrenci düşmanı ve sermaye yanlısı politikaları sürüyor. Meslek liseli öğrenciler MESEM kıskacında. Genç yoksulluğu derinleşiyor. Rejimin kadın ve lgbti+ düşmanı politikaları en çok genç kesimleri etkiliyor. Bütün bunlar karşısında irili ufaklı itirazlar ve mücadeleler mevcut. Bunlara öncülük etmek ve büyütmek en acil görevlerimizden.

Mücadele programını ve mücadele örgütünü de buralardan, yani acil ve yakıcı sorunlarımızdan çıkarabiliriz. Diğer yandan 19 Mart seferberliğinin öğrenci hareketine bıraktığı zengin deneyimler gösterdi ki, mücadele programı öğrencilerin okullarla sınırlı sorunlarıyla değil; ekonomik, demokratik, sosyal sorunlara yanıt veren bir anlayışla bina edilmesi gerekiyor, en azından kendi özgün sorunlarıyla rejim sorunu arasında bir bağ kurması gerekiyor. Bu yüzden işçi sınıfının, ezilenlerin, emekçilerin sorunlarıyla kendi sorunlarımız arasındaki köprüyü inşa etmeliyiz. Çünkü bizim sorunlarımızın yanıtı da o köprüden geçiyor. Mücadele örgütü meselesine değinmiştik. Bu da bizim değil, kitlelerin keşfi. Biz ancak nüve halindeki araçların gelişmesi için omuz vermeliyiz. Seferberlik bize, üniversitelerdeki ÖTK’ların bu açıdan önemli araçlar olabileceğini göstermişti. Öğrencilerin geniş mücadele birliğini sağlamak ve onların mücadele aygıtlarını merkezileştirmek üzere bu türden deneyimlerin büyütülmesi için de uğraşmalıyız.

Sistem-patron el ele: kıdem tazminatı ve işsizlik maaşı

Kıdem tazminatı, genel anlamda işveren nezdinde en az 1 yıllık çalışması olan işçinin kanunda sayılan sebepler ile iş akdinin sona ermesi halinde hak kazanacağı, 30 günlük giydirilmiş brüt ücret karşılığı tazminattır. İşveren için işten çıkarmalar bakımından caydırıcı özelliği olan kıdem tazminatına, günümüzde yargının yavaşlığı ve yüksek enflasyon sebebiyle erişim oldukça zorlaştı.

İşçiler gerek haklı veya geçerli bir sebeple iş akdini sona erdirdiklerinde, gerekse işveren tarafından haklı veya geçerli bir neden olmaksızın işten çıkarıldıklarında hak ettikleri işçilik alacaklarının derhal ödenmeme riski ile karşılaşıyor. İşveren sıcak parayı derhal işçiye ödemek yerine, yargılamaların uzun sürmesini ve paranın kaybettiği değeri fırsat bilerek işçiye ödeme yapmaktan kaçınıyor. İşveren bu durumu fırsat bilip ayrıca yine kendi tarafından “önerilen” ve hukuka aykırı olarak fabrikalara getirilen arabulucularla yürütülen müzakere sürecinde de oldukça düşük meblağlar teklif ederek işçilerin hak ettiği kıdem tazminatı ve sair alacaklardan “tasarruf” etmeye çalışıyor. Arabuluculuk aşamasında anlaşmayan işçiye mahkeme yolu gözüküyor. Dava sonucunda faiziyle birlikte kıdem tazminatına hükmedilse de daha üst mahkeme süreci var. Yargılamalar uzun sürmüyormuş gibi işverenin bu süreçte mal kaçırdığı da oluyor. Sistem şirketlerin başka şirketler üzerinden ticari faaliyetlerine devam etmesine o kadar izin veriyor ki, sözde “batmış” gibi görünen şirketlerin aktif bir şekilde başka şirketler üzerinden faaliyetlerine devam ettiğini sıklıkla görüyoruz. Bu sebeple işçinin kıdem tazminatına ulaşması daha da zorlaşıyor.

İşsizlik maaşı ise son üç yılda en az 600 gün prim ödemiş olmak ve son 120 gün kesintisiz çalışmış olmak kaydıyla işçiye bağlanıyor. Burada da dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, eğer işveren işçinin işten ayrıldığınıza dair SGK’ya bildirim yaparken haksız şekilde işten ayrıldığını ifade eden bir çıkış kodu ile bildirim yapar ise işçi işsizlik maaşı alamıyor. Yani burada da işverenin “iyi niyetine” bağlı tek taraflı bir durum söz konusu. Böyle bir durumda işçi, davasını kazanması ile birlikte veya arabuluculuk sürecinde anlaşma sağlaması ile birlikte İŞKUR’a yeniden başvuru yaparak işsizlik maaşını geriye dönük alabiliyor.

Sistem ne kadar işverene çalışıyor olursa olsun bu karamsar tablo işçilerin yalnız başına verdikleri hukuki mücadele için geçerli. Son dönemde Migros depo emekçilerinin direnişi de, Özel Okmeydanı Hastanesi emekçilerinin mücadelesi de gösterdi ki; işçiler belki de dava açsalar dahi ulaşamayacakları taleplerine (tazminat, kadroya geçiş, işe iade vb.) yan yana geldiklerinde, üretimden gelen güçlerini kullandıklarında ulaşabiliyor. Bu deneyimler, hukuki yolların önemsiz olduğu anlamına gelmese de, mevcut tabloda asıl belirleyici gücün örgütlü mücadele olduğunu gösteriyor. Dağınık ve bireysel başvuruların karşısında sermayenin gücü ağır basarken, birleşen işçilerin iradesi denklemi değiştirebiliyor.

19 Mart’ın nedeni, anlamı, dinamikleri

0

Ekrem İmamoğlu bir yıldır cezaevinde. Çoklu bir suç isnadıyla tutuklandı. Belediye başkanlığı elinden alındı. Otuz beş yıl önce aldığı üniversite diplomasının iptali söz konusu. Casusluk dahil birçok suçtan yargılanıyor. Ailesi dahil birçok CHP’li belediye başkanı ve yönetimi de bu yargılama sürecinin bir parçası durumunda. Ayrıca yine bu süreçle bağlantılı olarak CHP kurultayları yargı kıskacında. İstanbul CHP yönetimine kayyum atandı. Bir ara CHP’nin kapatılması da gündeme geldi. Son olarak mevcut CHP yönetiminin yargı kararıyla azledilip Özgür Özel’in yerine Kemal Kılıçdaroğlu’nun tekrar genel başkan olacağı bir senaryo dillendiriliyor.

İktidar bloku bu sürecin tamamen bağımsız yürüdüğünü, yargının alanı ve tasarrufu olduğunu söylüyor. Bahçeli’nin çok sevdiği ifadeyle; herkes mahkeme kararını beklesin, telaşa kapılmasın, suyu bulandırmasın, masumsa zaten ortaya çıkar! Özeti; konu siyasi değil hukuki! “Kararı beklerken” bu yargı sürecinin başı olan bağımsız başsavcı adalet bakanı olarak atandı. Mecliste yemin etti ve AKP il başkanları toplantısında partisi için çalışma sözü verdi. Bahçeli bu atamaya ve usule sahip çıkmakta da beis görmedi. İktidar ve Bahçeli 2019 İstanbul belediye seçimlerinde seçim zarfının içindeki dört oydan sadece büyükşehir belediye başkanını belirleyen pusulanın çürük olduğunu iddia etmekte de beis görmemişti.

Bir zarf, dört oydan iktidarın beka meselesine…

Bahçeli, 2019 yerel seçimlerinde 25 yıl AKP ve muadili partilerin yönetiminde kalan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığının el değiştirme ihtimalini beka sorunu olarak adlandırmıştı. O vakit söz konusu değişim olmasın diye iktidar bloku Öcalan dahil herkesi defansa çağırmıştı. Selahattin Demirtaş’ın muhalefet adayını destekleyen tutumu Kürt seçmenin iradesine yön verdi. İktidar bloku İstanbul’u kaybetti. Çürük oy peşinde büyükşehir belediye seçimleri yenilendi. Binlerce konut, polis marifetiyle tek tek mükerrer/sahte seçmen bulma umuduyla kontrol edildi. Sonuç: 13 bin oy farkı zoraki tekrar seçimde 800 bini aştı. İmamoğlu üç ay içinde iki kez İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazandı. İktidar blokunu taşıyan ekonomi-politik, sosyopsikolojik kolonlardan en önemlisi darbe almış oldu.

İmamoğlu’nun 19 Mart 2025’te tutuklanması böylesi bir arka planda gerçekleşti. 2024 yerel seçimlerinde iktidar blokunun tarihi bir yenilgi alarak ikinci sıraya düşmesi, başta İstanbul olmak üzere önde gelen tüm kentleri açık ara kaybetmesi, gelmekte olan iktidar değişiminin ayak sesleriydi. İktidar bloku için meselenin özel olarak CHP/İmamoğlu alerjisinin ötesinde olduğu anlaşılmalı. Değişim dinamiğini taşıyan bir başka kişi/parti olsa o da aynı muameleyi görecekti, görecektir. İmamoğlu toplumsal şikâyetin tavan yaptığı, siyasi değişim talebinin yükseldiği bir anın portresi olarak öne çıktı. Değişim arzusunu İmamoğlu üretmedi. Değişim talebi İmamoğlu’nu popülerleştirdi. Küçük bir ilçe dışında hiç tanınmayan bir kişi olarak girdiği seçimlerde değişim arzusuna verdiği karşılık halihazırdaki rolü üstlenmesine imkân tanıdı.

Değişim potansiyeli ve arzusu CHP’yi de, İmamoğlu’nu da aşan bir niteliğe sahip. İktidar bloku bu tablonun farkında. Terörsüz Türkiye açılımı dahil her konu ve alan seçimlerin kazanılabilmesi için bu amaçla araçsallaştırılmakta. Dün olduğu gibi bundan sonra da bu araçsallaştırma adımları atılmaya devam edecek. Muhalefet toplumun siyasi değişim dinamiklerini görmezden gelir, değişim arzusunu kendi ikbaline yorarsa 2023’te olduğu gibi, kazanmakta olduğu seçim bir ay içinde ellerinden kayıp gider.

Toplum, adayların kaşına gözüne meftun olduğu için değil değişim talebine çözüm bulmak umuduyla harekete geçmekte. O yüzden 2023’ün parlayan yıldızı Kılıçdaroğlu bugün ışığını yitirmiş durumda. Keramet kişilerde değil değişim dinamiklerinde. Keramet işçi sınıfında, emekçi halkta! Değişim ancak emekçi halkın kolektif önderliği ve sahiplenmesiyle sağlanabilir. Unutulmasın, umut gibi umutsuzluk da bulaşıcıdır. 19 Mart’ın yıldönümünde sayıklamaları bırakmak; gerçeğe, değişim dinamiklerine yüzünü dönmek gerekiyor. Köklü, kalıcı, adil, eşit ve onurlu bir değişim talebi olan herkes için bu bir zorunluluk.

Tarihte bu ay: İşçi sınıfına ve ezilenlere yönelik saldırılarla dolu bir tarih

0

Coğrafyamızda mart ayı, hafızasında oldukça trajik toplumsal olayları barındıran bir zaman dilimidir. Özellikle yakın tarihe bakıldığında, bu ayın ezilenlere ve emekçilere yönelik katliamların ve saldırıların sıkça yaşandığı bir dönem olduğu görülür.

Elbette emperyalizmin, devlet şiddetinin veya faşist saldırganlığın ezilenler için yarattığı tehdit, yılın belirli bir dönemiyle sınırlı değil. Ancak takvimler marta yaklaştığında, bu şiddet sarmalının tarihsel olarak yoğunlaştığı bir tabloyla karşılaşıyoruz. Tamamen tesadüfi de olsa, yakın tarihimizde mart ayının ortalarında gerçekleşen ve hafızalarımızda canlı tutmamız gereken pek çok olay bulunmakta.

16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önündeki solcu öğrencilere bombalı bir saldırı düzenlendi. Saldırıda yedi solcu öğrenci ölürken 40’tan fazla kişi yaralandı. Bu saldırı 1970’lerde yükselen devrimci öğrenci hareketine karşı gerçekleşti. Saldırıyı ülkücülerin düzenlediği bilinmesine rağmen adil bir yargılanma yapılmadı.

16 Mart 1988’de ise Saddam yönetimi, Halepçe’de Kürt halkının ayaklanmasını bastırmak amacıyla vahşi bir katliama imza attı. Kimyasal silahların da kullanıldığı bu kapsamlı saldırı sonucunda Halepçe kasabasında 5 binden fazla insan katledildi, daha fazlası yaralandı. Bu olay, Kürt halkının taleplerini bastırmak üzere devreye sokulan şiddetin en kanlı örneklerinden biriydi.

12 Mart 1995’te İstanbul Gazi Mahallesi’nde Alevi vatandaşların oturduğu bir kahvehanenin silahlarla taranması sonucu başlayan olaylar üç günlük bir ayaklanmaya yol açtı. Polis şiddetine ve provokasyonlara karşı başlayan büyük seferberlik Ümraniye’ye ve Ankara’ya kadar genişledi. Neticede 20’den fazla insan devlet eliyle katledildi. Katliamın faili olan dönemin emniyet yetkilileri ise sonrasında ödüllendirildi.

Görünürdeki tek benzerliği martta yaşanması olan bu katliamların tek ortak noktası elbette gerçekleştiği mevsim değil. Öğrenciler, işçiler, Kürtler, Aleviler tarih boyunca kapitalist rejimlerin, faşist odakların ya da diktatörlerin saldırısıyla karşılaşmıştır. Meseleye biraz uzaktan bakıldığında, yaşanan tüm bu saldırıların sömürü ve tahakküm ilişkilerinin doğrudan uzantısı olduğu ve birbiriyle derinden bağlantılı olduğu görülür. Tablo net: bir yanda silahsız, ezilen, emekçi kitleler; diğer yanda ise onların isyanlarını, itirazlarını, taleplerini bastırmak üzere harekete geçen egemenlerin şiddet aygıtları…

Her ne kadar bu tarih anlatısı karamsar görünse de burada temel maksadımız yalnızca bu katliamları anmak değil; emekçilerin ve ezilenlerin toplumsal hafızasının her daim diri kalması gerektiğini bir kez daha hatırlatmaktır.

Kaynak var, erişmek için seferber olalım!

0

Uzun zamandır gazetemizde ısrarla altını çizdiğimiz bir meseleye bu yazımızda tekrar değineceğiz. Yoksullaşmaya karşı kaynak var ve bu kaynak emekçiler lehine kullanılabilir! Bu vurgumuz ülkedeki gelir eşitsizliğine ve emekçilerin yoksullaşmasına bulunacak çareyi doğrudan işaret ediyor. Şimdi mevcut duruma daha yakından bakalım.

Türkiye ekonomisi, 2025 yılında yüzde 3,6 oranında büyüdü. Öte yandan aynı yılın başından sonuna kadar asgari ücret reel olarak neredeyse üçte bir oranında eridi. Burjuva iktisatçılar asgari ücret artışının enflasyonun temel sebebi olduğu yalanını söyleyedursun; emekçileri bu yıl da çok farklı bir durum beklemiyor. Bu verileri birlikte düşününce, ekonomideki büyüme oranları ile derinleşen hayat pahalılığı arasındaki çelişkinin kaynağı net biçimde anlaşılıyor. Türkiye ekonomisi büyürken emekçilerin cüzdanı küçülüyor. Emeğin milli gelirden aldığı pay düşüyor, en zengin küçük bir kesimle nüfusun kalanı arasında orantısız bir zenginlik bölüşümü ortaya çıkıyor. Herhangi bir kapitalist ekonomide kuralın farklı olmasını elbette beklemeyiz; ancak son yıllarda Türkiye’de yaşanan tablo, olağan sömürünün çok ötesine geçerek emekten sermayeye doğru servet transferinin katmerlenmesi anlamına geliyor.

2026 yılına geldiğimizde, bu yıl için açıklanan asgari ücretin yine açlık sınırının altında bırakılması, uzun süredir devam eden ücretleri baskılama politikasının en dramatik sonucu oldu. Asgari ücrete reva görülen düşük artış, doğal olarak tüm ücretlerin reel olarak aşağı çekilmesini ve genel bir yoksullaşma dalgasını tetiklemeye devam ediyor. Pek çok işyerinde yürüyen irili ufaklı mücadelelerde kazanımlar elde edilse de bu durum ülke genelindeki tabloyu değiştirmeye yetmiyor. Ücret talebiyle yürütülen mücadelelerde mevcut durumun korunması, yani bir savunma hali söz konusu. Hiçbir sektör bu savunma durumundan azade değil, zira her yerde çalışanların gelirleri reel olarak erimeye devam ediyor.

Barınma, ulaşım ve beslenme gibi temel kalemler emekçilerin gündelik harcamalarında en büyük yeri kaplamayı sürdürürken, yalnızca ocak ayında tüketici enflasyonu aylık olarak yüzde 5’e yakın arttı. Bu artışta başı çeken yine bu temel kalemler… Veriler, emekçi kitlelerin en temel ihtiyaçlarını giderirken bile maddi olarak zorlandığını gösteriyor. Özetle, patronlar ve hükümet, elini emekçilerin sofrasından da cebinden de çekmiyor.

Mücadele etmeden bu gidişatın değişmeyeceği açık. Peki, tablo böyle iken emekçiler hangi talepler uğruna mücadele ederek bu gidişatı değiştirebilir? Öncelikle, çalışanların önemli bir kısmının açlık sınırının altında ücret aldığı mevcut düzende asgari hedefimiz, emekli aylıkları dahil olmak üzere bütün ücretlerin acil olarak yoksulluk sınırının üzerine çıkarılması olmalıdır. Bunun yanında, bütün ücretlere üç ayda bir enflasyon oranında zam talebini sahiplenmeliyiz. Herhangi bir dönemde geçerli olabilecek bu talep, enflasyonun bütün ekonomiyi belirlediği bir dönemde daha da hayati. Ülkenin kaynaklarını ve emekçileri sömürerek zenginleşenler yoksullaşmanın başat aktörüdür. Gelir adaletsizliğini derinleştiren vergilendirme sistemi değişmeli, zenginliği elinde biriktirenlerden servet vergisi alınmalıdır.

Bu taleplerimizi gerçekleştirecek kaynak fazlasıyla var. Türkiye’nin en büyük sanayi tekellerinin ve bankalarının her yıl açıkladığı devasa kârlar bu kaynağın bizzat kendisidir. Siyasi iktidar eliyle sermayeye sunulan vergi afları, teşvik paketleri ve hazine garantileriyle sermayeye aktarılan fonlar doğrudan emekçilerin ürettiği değerlerdir. Dolayısıyla ortada bir kaynak yokluğu değil; üretilen toplumsal zenginliğin devlet aygıtı aracılığıyla sermaye sınıfına aktarılması gerçeği vardır. Bu kaynakların emekçilerin lehine kullanılmasını sağlamak için seferber olmaktan başka çaremiz yok. Sermaye sınıfı ve siyasi iktidar bu sömürü düzeninden gayet memnundur; bu tabloyu ancak emekçilerin en geniş birliği ve örgütlü mücadelesi değiştirebilir.

Emekçilere ve doğaya kesilen faturayı reddediyoruz!

0

Son zamanlarda Kanal İstanbul güzergâhında yaşanan gelişmeler, tartışmanın artık yalnızca kanalın yapılıp yapılmayacağı meselesini aştığını gösteriyor. Kanal güzergâhında üç ayrı imar değişikliği bakanlık tarafından onaylanıp askıya çıkarıldı. Bu planların ortak adı Yenişehir Rezerv Yapı Alanı. Aynı günlerde 485 maden sahası ihaleye açıldı. Mecliste ise milli parkları ve korunan alanları piyasaya açacak yasa değişiklikleri görüşülüyor. Bu tür “mega projeler” ve madencilik faaliyetleri kalkınma söylemi ile meşrulaştırılıyor. Ancak sormamız gereken şu: Bu kalkınma kimin cebini doldurur, bedelini kim öder?

Kanal İstanbul’un ekosistemler üzerinde uzun vadeli çöküş riski yaratacağı, Marmara Denizi’ndeki kirliliği artıracağı ve Karadeniz-Marmara akıntı dengesini bozacağı çok kez dile getirildi. Güzergâh çevresinde planlanan Yenişehir ise, kanal yapılmasa bile bölgenin mülkleştirilmesi ve sermayeye tahsisi anlamına geliyor. İstanbul’un su güvenliği zaten oldukça kırılgan. Su toplama havzaları tahrip ediliyor, geçirimsiz yüzeyler artıyor, dere yatakları betonla kaplanıyor. Bu koşullarda bu proje ile Sazlıdere gibi bir kaynağın Yenişehir için feda edilmesi su açısından zaten fakir olan İstanbul’un yükünü daha da artıracak. Böyle bir yerleşim başka havzalardan su transferi demektir. İstanbul zaten dış kaynaklara bağımlıyken, yeni bir kent hem kenti hem de su alınan bölgeleri ekolojik baskı altına sokacaktır.

Diğer gelişmeleri de hatırlayalım. Birincisi 485 maden sahasının ihalesi. 548 bin 696 hektar, yani İstanbul’un yüzölçümünden daha büyük bir alandan söz ediyoruz. İkincisi ise milli parklar ve korunan alanların “av kaynaklarının milli ekonomiye kazandırılması”, “doğa turizmi” gibi ifadelerle rant ve kâr üretim sahasına çevrilmesini amaçlayan düzenleme.

Bu süreçlerin hiçbiri birbirinden bağımsız değil. Kapitalist kriz koşullarında sermaye yeni birikim alanları arar. Su, toprak, maden, orman, kamusal varlık olmaktan çıkarılıp sermaye dolaşımına sokulur. Kalkınma söylemi ise bu dönüşümün ideolojik kılıfıdır. Ancak ortaya çıkan sonuç emekçiler için güvence, sağlık ve yaşam kalitesinde bir iyileşme değil. Aksine su ve güvenli gıdaya ulaşmak zorlaşıyor, afet riski büyüyor, iş cinayetleri artıyor, ekosistemler geri dönüşsüz bir biçimde yıkılıyor. Yani ilerleme söyleminin altında gizlenen, toplu yok oluşumuz.

İktidarın ve sermayenin çözümü, krizin faturasını emekçilere ve doğaya kesmek. Bu faturayı reddetmeliyiz. Bu faturayı reddetmek, yalnızca çevre duyarlılığının değil doğrudan sınıf mücadelemizin bir parçası.

Peki biz ne talep etmeliyiz?

İşçi ve doğa düşmanı mega projeler durdurulsun, Yenişehir projesi iptal edilsin!

Çevreye zarar veren işletmeler işçi denetiminde kamulaştırılsın! Üretim, toplumsal ihtiyaç ve ekolojik sınırlar doğrultusunda örgütlensin!

Planlama süreçleri şirketlerin ve bakanlıkların kapalı kapılar ardında yürüttüğü bir mekanizma olmaktan çıkarılsın; sendikaların, meslek odalarının, emekçilerin karar gücü olsun.

Talepler ortak ve acil, mücadeleler tekil ve yalıtık

0

İçinde bulunduğumuz ekonomik ve siyasal tabloda işçi sınıfı bir cendereye sıkışmış durumda. Sefalet düzeyindeki ücretler ve artan güvencesizlik emekçilerin yaşam koşullarını her geçen gün ağırlaştırıyor. Bu tablo, sendikalaşmaya dönük fiili engellerle birleşince işçilerin harekete geçme süreçleri de zorlaşıyor. Ancak tüm baskı ve engellere rağmen bugün topyekûn saldırılar karşısında kısmi ama güçlenme potansiyeli taşıyan mücadele dinamikleriyle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Bu mücadelelere baktığımızda üç temel hatta yoğunlaştıklarını görüyoruz: ücret mücadelesi, sendikalaşma mücadelesi ve iş güvencesi mücadelesi.

Şubat ayında sonuçlanan, Birleşik Metal-İş’e üye işçilerin Smart Solar grevi ile Migros depo işçilerinin DGD-Sen’le yürüttükleri direniş önemli örnekler oldu. Bu deneyimler, işçilerin ancak örgütlü mücadele ile kazanım elde edebildiğini bir kez daha gösterdi. Geri adım atmadıklarında işverenlerin düşük zam tekliflerini artırmayı başardılar. Ancak kazanımların, ortaya koyulan mücadele söz konusu olduğunda yine de sınırlı kaldığını görmek gerekiyor. İşçiler zam oranlarını göreli olarak yükseltmeyi başarsa da kabul edilen oranlar çoğu zaman alım gücünü korumaya yetmiyor. Sistematik yoksullaşma eğilimi sürüyor. Özellikle ücretler söz konusu olduğunda kazanımların sınırları o mücadelelerin tek başına kendi dinamikleri içinde belirlenmiyor, işçi sınıfının sermaye karşısındaki toplam gücü ve örgütlülüğü belirleyici oluyor. Bu açıdan Özel İtalyan Lisesi öğretmenlerinin grevli, toplu iş sözleşmeli sendika hakkı ile iç içe geçen ücret mücadeleleri de tüm emekçiler için önemli bir deneyim olmayı sürdürüyor.

Sendikalı olma mücadelelerinde tablo daha çarpıcı. Temel Conta ve Digel Tekstil’de bir yılı aşan direnişler, sendikalaşma hakkının fiilen nasıl engellendiğinin yalnızca iki örneği. İşten atmalar, yetki davaları, TİS masasına oturmayan işverenler artık istisna değil. Yıpratma, yıldırma ve zaman kazanma taktikleri, sermayenin iktidarla işbirliği içinde uyguladığı temel yöntemlere dönüşmüş durumda. Mersin Limanı’nda taşeron firma Özgüneş’te çalışan ve TÜMTİS’e üye olduktan sonra işten çıkarılan 150 işçi, bu durumun en güncel somut örneklerinden biri.

Diğer yandan iş güvencesi ve TİS’lerle kazanılmış haklar dahi giderek kırılganlaşıyor. Soma ve Kınık’ta maden işçilerinin devam eden eylemleri buna bir kez daha işaret ediyor. Ücretlerin ödenmemesi, toplu sözleşme hükümlerinin uygulanmaması, işten çıkarmalar ve özelleştirme politikalarının yarattığı belirsizlik binlerce işçiyi harekete geçirmiş durumda. Kınık’ta Polyak Madencilik’te binin üzerinde işçi usulsüz devir sürecine karşı direniyor. Soma Termik Santrali işçileri hem santralin kapatılmasına hem de ücretsiz izne çıkarılan 87 işçinin durumuna karşı eylemlerini sürdürüyor. Yeni Anadolu Madencilik ve İmbat Madencilik işçileri ise ücretlerin zamanında ödenmesi ve enflasyon farklarının yatırılması için mücadele ediyor.

Bu üç başlık birbirinden kopuk değil; ücretleri baskılayan, sendikalaşmayı engelleyen ve güvencesizliği yaygınlaştıran bütünlüklü bir saldırının parçaları. Sermayenin iktidarla el ele yürüttüğü bu program karşısında işçi sınıfı uzun süredir savunmada. Ancak en büyük sorun, bu savunmanın dahi ortaklaştırılamamasında. Sorunlar ortak ve acil, mücadeleler ise hâlâ büyük ölçüde tekil ve yalıtık.

Belli işyerlerinde kararlı mücadeleler yaşanıyor, bunlar birbirine muhakkak umut ve güç de veriyor; fakat ortak bir hatta birbirine bağlanamıyor. Bu tablo değişmediği sürece her kazanım kendi sınırlarında kalma, her direniş kendi işyerinin duvarlarına çarpma tehlikesi taşıyor.

Daha önce de çeşitli yazılarımızda belirttiğimiz gibi belki küçük ama somut adımlardan başlayarak ortak mücadele zemininin yeniden oluşturulması gerekiyor. Çeşitli işyeri mücadeleleri arasında koordinasyonlar, temel acil talepler etrafında eylem birlikleri gibi somut adımları hayata geçirmemiz, bunu işçi sınıfının ortak mücadele hattının bir ifadesi olacak emek ittifakına doğru genişletmemiz gerekiyor. Bugün birçok farklı sektörde mücadele veren işçilerin deneyimlerini ve seslerini ortaklaştıracak, bu mücadeleleri işçi sınıfının acil talepleri etrafında birleştirecek bir hatta ısrar etmeliyiz.

Küresel Sumud Filosu Gazze için yeniden yola çıkıyor

0

Siyonist, işgalci İsrail’in Filistin’deki soykırımını durdurmak, Gazze’ye dönük ablukayı yıkmak ve insani yardım malzemelerini bölgeye ulaştırmak amacıyla 31 Ağustos 2025 tarihinde Barselona limanından yola çıkan Küresel Sumud Filosu, 12 Nisan 2026 tarihinde yeniden yola çıkmak için hazırlıklara başladı. 44 ülkeden katılımcının, 50’yi aşkın geminin yer aldığı bir önceki filo dünya tarihinin en büyük sivil dayanışma filosu olmuştu. Filo, Gazze açıklarına vardığında Siyonist devlet tarafından alıkonulsa da yolda olduğu bir ayı aşkın süre zarfında dünya halklarının Filistin destekçisi seferberliklerinde ciddi bir nitel sıçrama yaratmayı başarabilmişti. Ve şimdi hedef daha da büyük bir filoyla hem denizden hem de karadan yola çıkmak.

Neden mi?

En önemlisi, geçtiğimiz filonun hedeflediği talepler halen aciliyetini koruyor. Trump’ın ikiyüzlü “barış planı” ile sözde bir “ateşkes” sağlanmış gibi lanse edilse de Filistin topraklarında işgal ve soykırım devam ediyor. Keza bu planın gerçek amacını tarihinin en izole dönemini geçiren işgal devletinin emperyalist bir karakol olarak bölgedeki varlığını garanti altına almak oluşturuyordu. Aynı zamanda, aşırı sağcı Trump, bu “barış planı” doğrultusunda Afganistan ve Irak işgalleri sonrası ABD emperyalizminin bölgede yitirmiş olduğu hegemonyasını emperyalist saldırganlık politikalarıyla yeniden tesis etme çabası içerisinde. 28 Şubat itibarıyla ABD emperyalizmi ve Siyonist devletin İran’a yönelik başlattığı saldırı tam da bu düzleme oturmakta. Bu nedenle, sahte barış planının ve emperyalist, kapitalist hükümetlerin ikiyüzlü politikalarının teşhiri ve bu politikalara karşı kitlesel seferberliklerin örülmesi yakıcı bir gündem.

Filonun yeniden yola çıkacak olmasının bir diğer haklı gerekçesiyse, sözde bir “ateşkes” varmış gibi lanse edilse de Gazze’ye halen çok sınırlı sayıda insani yardım malzemesi ulaşıyor oluşu ve ablukanın sürüyor olması. Emperyalizm ve ikiyüzlü kapitalist hükümetlerin tamamı sahte “barış planının” arkasına gizlenerek Siyonist devletin işgal ve soykırımını sürdürmesini garanti edip, işgal devletiyle askeri, diplomatik, ticari ilişkilerini sürdürürken Gazze’deki insani krizin üzerini örtmeye çalışıyor.

Tam da bu tablodan ötürü, Filistin’deki soykırımın ve işgalin son bulması, ablukanın yıkılıp insani yardımın Gazze’ye ulaşması ve sahte barış planının teşhiri ve reddi, Filistin için dünya çapında kitlelerin seferberliğini zorunlu kılıyor. Bir önceki filoda da deneyimlediğimiz gibi, Küresel Sumud Filosu’nun Akdeniz’e açılması dünya halklarının seferberliğinde de önemli bir itilim yaratmıştı. Yine bu yolla Filistin için uluslararası dayanışmayı güçlendirebilir, nehirden denize özgür Filistin talebimizin arkasında durabilir, emperyalizmin ve kapitalist hükümetlerin ikiyüzlü politikalarını teşhir ederek hükümetlerimizin Siyonist devletle tüm ilişkilerini kesmesi ve işgal devletine tam ambargo uygulanması adına basıncı artırabiliriz. Çünkü bölgedeki emperyalist saldırganlığa karşı durmanın biricik yolu dünya halklarının mücadelesinden geçiyor. Ve Küresel Sumud Filosu da bu mücadelede önemli bir yere oturuyor.

Lgbti+ düşmanı yasalara geçit vermeyeceğiz!

0

2025’i Aile Yılı ilan eden rejim, “üç çocuk” politikalarıyla kadınları eve hapsedip iş hayatında kadınlara yalnızca ucuz işgücü için yer açıyor. Bir yandan da lgbti+ları “aileye bir tehdit” oldukları gerekçesiyle kriminalize etmeye ve lgbti+ düşmanı saldırılarını sürdürmeye devam ediyor.

11. Yargı Paketi ile transların cinsiyet uyum süreçlerinin önüne türlü engeller koyulmaya, eşcinsellerin nişan ve merasim töreni düzenlemesi yasaklanmaya çalışılmıştı. Tasarıdaki bu maddeler sonrasında yargı paketinden çıkarılsa da transların hormon ilaçlarına erişimine getirilen zorluklarla yasa fiili olarak uygulamaya geçirildi.

Sincan Kapalı Hapishanesi’nde tutuklu bulunan trans erkek Poyraz hapishanedeki insanlık dışı koşullar yüzünden ölüme sürüklenirken iktidar, hapishanelerdeki işkencelerin son bulması ve uygun koşulların sağlanması için çalışmak bir yana lgbti+ sanatçılara açtığı “müstehcenlik” davalarıyla, lgbti+ fenomenlere yönelik tutuklama kararlarıyla; kriminalize edilerek, toplumdan dışlanarak ölüme sürüklenen her lgbti+nın cinayetinde sorumluluğu olduğunu bir kez daha kanıtlamış oldu. Ne trans kadın Mükremin Gezgin’in erkek koğuşuna sevk edilmesi ne de fenomen Murat Övüç için hazırlanan iddianamede kullanılan “kadınsı hareketler sergileyen ve kendisini gay olarak tanımlayan şüpheli” ifadesi birer tesadüf! Bunlar en az TRT’nin dijital platformunda yayına giren nefret “belgeseli” kadar üzerine düşünülmüş ve hazırlanmış, sistematik nefret suçları. Mevzubahis belgeselde de altı çizildiği gibi “üreyemeyen”, “neslin devamını getiremeyen” ve onların çizdiği aile sınırlarının dışarısında kalan her unsur, devlet tarafından ortadan kaldırılması gereken bir tehdit olarak görülüyor.

Bu ortadan kaldırma politikası için alınan en son aksiyon ise gündemdeki yeni yasa tasarısı. İktidara olan yakınlığı ile bilinen Türkiye Gazetesi’nde yayımlanan habere göre “Türkiye’de aile yapısını hedef alan başta cinsiyetsizleştirme olmak üzere, sapkın akımlara karşı hem Medeni Kanunda hem de Türk Ceza Kanununda değişikliğe gidilmesi planlanıyor.” 11. Yargı Paketi’nden çıkartılan nefret maddelerinin yeniden gündeme getirilmesinin planlandığından bahseden habere göre ayrıca artık cinsiyet uyum sürecine başlamak için mahkemece verilmesi gereken izin yalnızca kişi 25 yaşını doldurmuşsa ve evli değilse verilebilecek. Belirlenen koşullara aykırı bir şekilde sürece giren kişiler ise üçten yedi yıla kadar hapis cezasıyla karşı karşıya kalacak. Ayrıca yasa tasarısına göre doğuştan gelen biyolojik cinsiyete ve genel ahlaka aykırı tutum ve davranışta bulunan ya da bulunmayı alenen teşvik eden, öven veya özendiren kişiler bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacak.

Daha önce torba yasalarla sunduğunuz nefret politikalarına karşı olduğu gibi bu sefer de söylüyoruz: Ne cinsiyetlere atanan rolleri ne genel ahlak ve kutsal aile diyerek dayatılan sınırları kabul ediyoruz. Kamusal alanın dışına iterek veya binbir safsata suçlamayla içeri tıkarak varlığımızı yok edemezsiniz. Buradayız, gitmiyoruz. Ne kimliğimizden, ne bedenimizden ne de hayatlarımızdan vazgeçiyoruz.

Köprü ve otoyolları ne yapmalı?

0

AKP satmalı dese de bugün Türkiye’de aklı başında hiç kimse özelleştirmeleri savunamıyor. Bugün Ali Babacan dahi, geçmişte kendi yaptığı özelleştirmelerin arkasında duramıyor.

Özelleştirmelerin yarattığı yıkım saymakla bitmez. Emekçilerin vergisi ile kurulan kuruluşlar üç kuruşa ultra zenginlere peşkeş çekilir, sendikasızlık-güvencesizlik artar, amaç kâr etmek olduğu için bakımı onarımı yapılmaz, sonunda kurumun posasını çıkaran sermaye Türk Telekom örneğinde olduğu gibi kaçıp gidebilir… Yine de “Neden özelleştirmelere hayır diyoruz?” diye daha ayrıntılı düşünen varsa Oktay Benol’ün yıllar önce yazdığı aynı başlıklı yazıya bakabilir.

Gazetemizin sayfalarında uzunca bir zamandır köprü ve otoyolların ülkede kalan son kamu yatırımları olduğunu ve açgözlü burjuvazinin buraya gözünü diktiğini yazıyorduk. Son olarak geçtiğimiz ekim ayında açıklanan Orta Vadeli Planı incelerken bu konuya değinmiştik. Hepimizin işçi düşmanı içeriği ile tanıdığı OVP, 2026 yılı özelleştirme hedefini 30’dan 185 milyar liraya çıkararak gerçek niyetini açığa vurmuştu. Tepkiler sonrasında Şimşek “Özelleştirme yok, işletme devri” var dese de gelişmeleri (5 Şubat’ta) ABD’li yayın kuruluşu Bloomberg’den öğrendik. Ernst & Young (EY) adlı şirketin köprü ve otoyol özelleştirmesi için fizibilite çalışmalarında yetkilendirildiğini duyduk.

Peki kimsenin arkasında duramadığı bu özelleştirmeyi AKP niçin istiyor? Hem de seçim öncesinde? Cevap basit: AKP iktidara geldiğinden beri başarılı olduğu tek şeyde hâlâ işinin ehli olduğunu Mehmet Şimşek mahareti ile göstermek istiyor: işçi emekçiyi yoksullaştırırken ultra zenginleri daha da zengin etmek! İşte AKP’nin orta ve uzun vadedeki tek vaadi bu.

Köprü ve otoyolların özelleşmesi demek, tüm ulaşım masrafının artması ile zaten çoğunluğu açlık ya da yoksulluk sınırının altında yaşayan emekçilerin temel ihtiyaçlarının A’dan Z’ye pahalılaşması demek olacak. Yine bir sendikasızlaşma-daha derin bir taşeronlaşma furyası başlayacak.

Peki başlıktaki sorumuza geri dönelim. Köprü ve otoyolları ne yapmalı?

CHP “sattırmayacağız” diyor. Özelleştirmenin karşısındaki her mücadele elbette ki önemli ve küçümsenmemeli. Hatta başta Yol-İş olmak üzere sendikaların çağrıcısı olduğu eylemlerle özelleştirme karşıtı birleşik bir hareketin yeniden örülmesi acil bir ihtiyaç. Ancak artık yaramız çok derin. Sadece elimizdekini savunmak yetmez, yaralarımızı da sarmak gerekiyor. Önce satış planının durdurulması, sonra köprü ve otoyolların emekçiler tarafından ücretsiz kullanılması için demokratik bir planlama ile yönetilmesi, sonra da bugüne değin özelleştirilen tüm kurumların tazminatsız yeniden kamulaştırılması gerekiyor.

Patronlar AKP’den yeterince fayda sağladı. Bizim yarattığımız kaynakların tamamı patronlara aktarıldı. İçinde bulunduğumuz sefaletten çıkış için eldekinin savunusunun ötesine geçip bizden alınanı geri kazanmak da işçi denetiminde kamulaştırmalarla emekçiler için bir planlama yapmaktan geçiyor.

Bütçe açık verdikçe özelleştirmeler hızlanıyor

0

Hazine ve Maliye Bakanlığının açıkladığı Ocak 2026 bütçe gerçekleşme rakamları ile hemen öncesinde Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı tarafından açıklanan 2026 Yılı Performans Programı, kaynakların birbirini tamamlayacak şekilde sermayeye akışının bir planı niteliğinde. Ortaya konan rakamlar ve alınan kararlar devasa bir servet transferini gözler önüne seriyor. Bütçe açık veriyor ve bu açık, emekçilerin cebinden çıkan vergilerle finanse edilen kamu kaynaklarının sermayeye peşkeş çekilmesinin bir manivelası olarak kullanılıyor.

Vergilerimiz hizmete değil, tefeciye akıyor

2026 Ocak ayında merkezi yönetim bütçe giderleri 1 trilyon 635,8 milyar TL, bütçe gelirleri 1 trilyon 421,2 milyar TL ve bütçe açığı 214,5 milyar TL olarak gerçekleşti. Gider içindeki en büyük kalem olan faiz giderlerinin toplam tutarı ise 456,4 milyar TL. Yani sadece ocak ayında 456,4 milyar TL faiz için harcandı. Tablo, kaynağın nerelere aktığını bize anlatıyor. İşçiye, memura, emekliye gelince kapanan devlet kasaları, yerli ve yabancı tefecilere, finans kapitalin temsilcilerine sonuna kadar açılmakta. Halkın tüketiminden dolaylı, ücretinden ise doğrudan kesilen vergiler, kamu hizmetine veya üretime değil devlet tahvilleri üzerinden finansal sermayeye akmakta. Faiz gideri olmasaydı bütçe fazla verecekti. Vergi toplama konusunda son derece ince eğirip sık dokuyan Maliye Bakanlığı, devasa faiz gideriyle açık vermekten kurtulamadı. Sadece ocak ayı faiz ödemesinin büyüklüğünü şöyle bir örnekle anlaşılır kılabiliriz: 2025 yılının son çeyreğinde (ekim, kasım, aralık ayları) ödenen toplam faiz gideri 394 milyar TL idi.

İşte tam bu noktada, bizzat iktidarın kendi ekonomi politikalarıyla yaratılan bu bütçe açığı, yeni bir yağma dalgasının bahanesi haline getiriliyor. 2026 Yılı Performans Programı ve Orta Vadeli Program (OVP) kapsamında devreye sokulan özelleştirme planları, devletin elinde kalan son kamusal tapuların da masaya sürüldüğünü gösteriyor. Programda “kamuya gelir elde etmek” ve “verimlilik” gibi gerekçelerle ambalajlanan özelleştirmelerin 2026 için toplam hedefi 4,5 milyar dolar. Son on yılda yapılan özelleştirmelerin geliri yıl başına ortalama 1,7 milyar dolar iken tek bir yılda 4,5 milyar dolar hedefi ciddi bir artış anlamına geliyor.

Satılan geleceğimizdir

Özelleştirme tezgâhına sürülenler arasında halkın en temel ihtiyacı olan ucuz enerjinin garantisi olması gereken elektrik üretim tesisleri ve enerji altyapısı (Tekirdağ A ve B Doğalgaz Kombine Çevrim Santralleri, iki HES ve Bozcaada Rüzgâr Enerji Santrali) var. Türkiye Elektrik İletim AŞ’nin (TEİAŞ) halka arzı da plana dahil edilmiş durumda. Ülkenin dışa açılan kapıları ve lojistik damarları olan kârlı limanlar, maden sahaları ve devasa rant potansiyeli taşıyan kupon Hazine arazileri bulunuyor. Bunun dışında devlete ait tüm otoyollar, köprüler, çevre otoyolları ve bağlantı yolları üzerinde bulunan bakım ve işletme tesisleri, hizmet tesisleri ve yük aktarma merkezi gibi diğer mal ve hizmet üretim birimleri ve yedieminlik faaliyetleri…

Enerji sektöründeki tasfiye, emekçinin faturasına yansıyacak daha fazla karanlık ve zam anlamına geleceği gibi, limanların ve lojistik tesislerin yerli-yabancı tekellere satışı, dışa bağımlılığın ve sömürünün tahkimi anlamına gelecektir. Hazine arazilerinin haraç mezat elden çıkarılması ise, kentsel rantın inşaat oligarşisine altın tepside sunulmasıdır.

Bütçe açığını sadece muhasebesel bir eksi bakiye olarak göremeyiz. Yeni vergi artışlarına, kamu kaynaklarının fütursuzca yağmalanmasına zemin hazırlayan bu mekanizma, üretilen zenginliğin emperyalist ülkelere akmasını sağlayan bir çarktır. 2026 bütçesi ve özelleştirme planları, üretenin yoksullaştığı, rantiyenin ise devlet eliyle beslendiği sistemin artarak devamını öngörüyor.

Bu tablo karşısında, “bütçe disiplini” adı altında köprülerin satışına ve kemer sıkma politikalarına karşı çıkmak sadece bir ekonomik talep değil, bir varoluş mücadelesidir. Kaynak vardır; fakat bilinçli olarak sermayeye akmaktadır. Değil özelleştirme yapmak, yap-işlet-devret usulü yapılmış tüm projelerin tazminatsız kamulaştırılmasını talep ediyoruz. Satılan her şey geleceğimizden sermayeye aktarılmış bir parçadır. Emekten yana bir bütçe için sadece faiz ödemeleri değil tüm dış borç ödemeleri durdurulsun diyoruz. Bu ülkenin hiçbir zenginliği dünya finans sermayesine akmamalı.

8 Mart 2026: patriyarkaya, hükümetlerin kemer sıkma politikalarına ve emperyalizmin saldırılarına karşı

0

Dünyanın dört bir yanından kadınlar ve lgbti+lar olarak, tüm hükümetlerin emekçi kadınları ve lgbti+ları daha fazla etkileyen kemer sıkma politikalarını protesto etmek için uluslararası feminist grev kapsamında sokaklardayız.

Toplumsal cinsiyete dayalı şiddete ve nefret suçlarına karşı seferber oluyoruz. Birleşmiş Milletler’in son raporuna göre (2025), bu suçların sayısı yalnızca bir yıl içinde 83.300’e ulaştı. ABD’de ICE’nin ırkçı ve göçmen karşıtı politikalarına karşı örgütleniyoruz. Filistin’deki soykırıma ve Donald Trump’ın Gazze’deki emperyalist sömürgecilik planına (Barış Kurulu) karşı sesimizi yükseltiyoruz. Jeffrey Epstein’in ABD Başkanı Donald Trump, Prens Andrew ve daha birçok kişinin karıştığı pedofili ağlarını teşhir ediyoruz. Çünkü bir avuç süper zengin, kapitalist ve patriyarkal sistemin devamlılığı için cezasızlık talep ediyor.

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik emperyalist saldırganlığını tüm gücümüzle kınıyoruz. Bu saldırganlığı reddediyoruz. Ancak bunu yaparken, hakları için mücadele eden kadınları baskı altına alan diktatoryal ve teokratik molla rejimine karşı siyasi bağımsızlığımızı koruyoruz. Donald Trump’ın Küba halkına dayattığı ablukayı reddediyoruz. Bu abluka, adayı kelimenin tam anlamıyla bir kıtlık ve felç durumuna sürüklemekte.

Her 8 Mart’ta olduğu gibi, 20. yüzyılın başında sekiz saatlik işgünü ve genel oy hakkı için mücadele eden kadın işçilerin mücadelelerini sahipleniyoruz. Onların anısına ve baskıya, sömürüye karşı sürdürdüğümüz tüm mücadeleler adına, 100 yıldan fazla bir süre sonra haklarımız için mücadele etmek üzere yeniden sokaklara çıkıyoruz.

Antiemperyalist feministler olarak NATO’yu ve Avrupa Birliği’nin emperyalist yeniden silahlanma kampanyasını teşhir ediyoruz. Bu kampanya, korku propagandasını ve sözde “güvensizlik” anlatısını kullanarak askeri harcamaları ve baskıyı artırmak için bahane yaratıyor. Bu strateji, 20 yıl önce bankalar için yapıldığı gibi, silah ve metalürji sanayisini kurtarmak amacıyla kamu kaynaklarının devasa şekilde aktarılması anlamına geliyor. Aynı zamanda sağlık hizmetleri, emeklilik hakları ve feminist politikalar gibi temel hizmetlerde kesintiler yapılmakta. Rus işgaline karşı direnen Ukrayna halkının mücadelesinin, onlara çok az fayda sağlayan bir yeniden silahlanma politikasını meşrulaştırmak için araçsallaştırılmasını kınıyoruz. Yalnızca şirketlerin çıkarlarına hizmet eden bu savaş politikalarına karşı, halkların emperyalist saldırılar karşısında kendilerini savunma hakkını savunuyoruz. Emperyalist yeniden silahlanmaya tek bir kuruş yok!

Bu sene 8 Mart’ta Türkiye’de kadınların ana gündemi artan yoksullaşma ve önlenmeyen erkek şiddeti olarak öne çıkıyor. Erdoğan yönetimi, “Aile On Yılı” politikalarıyla kadınların kazanılmış haklarına dönük saldırıları sürekli gündemde tutuyor, bedenimizi ve hayatlarımızı nüfus politikalarının nesnesi haline getiriyor. Kürtaj gibi yasal haklarımıza erişimi fiilen engelliyor. Kadın cinayetleri önlenmezken, cezasızlık politikalarıyla erkek şiddeti faillerini ödüllendiriyor; yargı mekanizmasını bizleri korumak yerine haklarımızı elimizden almak için seferber ediyor. Lgbti+lar düşmanlaştırılıyor, varoluşları yok sayılıyor. Sermayeden yana ekonomi politikalarıyla derinleşen yoksulluk kadın emeğini daha da değersizleştirip güvencesizleştirirken, kamusal bakım hizmetlerinin yokluğu nedeniyle tüm bakım emeği doğrudan kadınların üzerine yıkılıyor. Kadınlar hakları, emekleri ve bedenleri için mücadeleyi büyütüyor.

Portekiz’de toplumsal cinsiyete dayalı şiddet her yıl can almaya devam etmekte. Aile içi şiddet en çok bildirilen suçlardan biri olmayı sürdürüyor. 2025 yılında en az 24 kadın öldürülmesi ve çok sayıda kadın cinayeti girişimi, erkek şiddetimi münferit olmadığını göstermiştir. Aynı zamanda kamusal sağlık sistemindeki kriz, doğum acil servislerinin kapanmasına ve istikrarsız hale gelmesine yol açtı. Bu durum ambulanslarda ve hastane dışında doğumların artmasına neden oldu. Bu, özellikle emekçi kadınları etkileyen bir obstetrik şiddet biçimidir. Ayrıca hükümetin işten çıkarmaların esnekleştirilmesini, güvencesizliğin artırılmasını ve emzirme izni gibi ebeveynlik haklarına saldırıyı içeren çalışma yasası reformu girişimiyle de karşı karşıyayız. Bu nedenle bu 8 Mart’ta erkek şiddetine son verilmesini, kamusal sağlık sisteminin güçlendirilmesini ve emek haklarımızın savunulmasını talep etmek için sokaklara çıkıyoruz.

Arjantin’de Milei’nin kölece çalışma reformu ile karşı karşıyayız. Bu reform; grev hakkı, ücretli izin ve sekiz saatlik işgünü gibi yüz seneyi aşkın süredir kazanılmış olan hakları kısıtlamakta. Bu reform kadınları ve lgbti+ları daha fazla etkiliyor. Çünkü en düşük ücretli işlerde, kayıtdışı istihdamda en çok yer alan; ücretsiz bakım emeğini yüklenen bizleriz. Bu durum toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini daha da derinleştirmekte.

Brezilya’da Aralık 2025’te binlerce kadın ülke genelinde tek bir sloganla sokakları doldurdu: “Kadınlar Yaşasın!” Bu slogan, kadın cinayetleri dalgasına karşı yükseltildi. Günde dört kadın cinayetinin kaydedildiği istatistiklerle, 2025 kadın cinayetleri açısından rekor yıl oldu. Brezilya aynı zamanda dünyada en fazla transın öldürüldüğü ülke. Aşırı sağın, muhafazakâr ve erkek egemen ideolojilerin, red pill gibi akımların faaliyetleri her türlü şiddeti derinleştirmekte. Lula’nın Geniş Cephe hükümeti, Ulusal Kadın Cinayetlerini Önleme Paktı’nın eylem planı için ayrılan bütçenin yalnızca yüzde 15’ini kullandı. Bu nedenle bu 8 Mart’ta Brezilya’daki kadınlar şu taleplerle sokaklara çıkıyor: Toplumsal cinsiyete dayalı şiddete son. Kadın cinayeti failleri, tecavüzcüler ve istismarcılar hapse atılsın. Red pill hareketleri ve kadın düşmanı söylemleri suç sayılsın ve bu hareketlerin liderleri cezalandırılsın. Kadınların ve lgbti+ların korunması için bütçe ayrılsın. Hükümet bize borçlu!

3 Ocak’ta ABD’nin Venezuela’ya yönelik askeri saldırısının ardından kadınların taleplerinin geri plana itilmesi daha da derinleşti. ABD emperyalizminin bu saldırı politikası Venezuela’ya yönelik barbarca, korkakça ve orantısız bir eylem, gerçek bir katliam olduğu gibi Latin Amerika ve Karayipler için de ciddi bir tehdittir. Tüm amacı doğal kaynakları yağmalamak, hakları daha da fazla sömürmek ve şu anda en derin krizini yaşayan kapitalist-emperyalist sistemin sınırlarını zorlayan kitle hareketlerini bastırmaktır. Bu saldırının ciddiyeti, Trump hükümeti ile Venezuela’daki geçici hükümet arasında yapılan anlaşmayla daha da ağırlaştı. Bu anlaşma ulusal ve uluslararası sermaye çevrelerinin onayıyla yapılırken işçi sınıfının ve halk kesimlerinin gerçek ihtiyaçlarının tamamen dışında gerçekleşti. Bu koşullar altında, bedenlerimizin özerkliği için mücadele eden kadınlar olarak emekçi Venezuela halkının kendi kaderini tayin hakkını savunuyoruz. Bu 8 Mart’ta mücadele eden kadınlar ve lgbti+lar olarak, siyasi tutukluların özgürlüğü talebini de yükseltiyoruz. Özellikle yolsuzluğu teşhir ettikleri ve ücret artışı talep ettikleri için hapsedilen kadın işçilere ve kürtaj nedeniyle hapsedilen kadınlara dikkat çekiyoruz.

Panama’da protestoların kriminalize edilmesi, protestoculara yönelik şiddet ve özellikle kadınlara yönelik şiddet şeklinde ortaya çıkan kurumsallaşmış şiddeti reddediyor ve buna karşı mücadele ediyoruz. Mulino’nun sendika aidatlarını alıkoyan, sarı sendikaları teşvik eden ve işyerlerinde işçilere baskı uygulayan işçi düşmanı politikalarına karşı mücadele ediyoruz. SENIAF’a (Ulusal Çocuk, Ergen ve Aile Sekreterliği) bağlı sığınaklarda yaşayan çocukların ve gençlerin maruz kaldığı utanç verici ve kabul edilemez koşullara karşı mücadele ediyoruz. Bu merkezler birer dehşet mekânına dönüşmüştür. Artan kadın cinayetlerine ve zorla kaybetmelere karşı mücadele ediyoruz. Mulino hükümetinin ILO 190’ı uygulamayı reddetmesine karşı mücadele ediyoruz. Grev hakkını kullandığı için görevden uzaklaştırılan, çoğunluğu kadın olan öğretmenlere yönelik baskılara karşı çıkıyoruz. Kadın Bakanlığının kapatılması girişimine karşı örgütleniyor; Eğitim Bakanlığının okullarda “Afro sertifikası” talep etmesiyle ortaya çıkan ırkçılığa karşı çıkıyoruz. Egemenliğimizin ihlal edilmesine karşı mücadele ediyoruz; ABD emperyalizminin dünyanın diğer halklarına karşı saldırılar için topraklarımızı kullanılmasını reddediyoruz. Mulino’nun bu politikalara teslimiyetini teşhir ediyoruz.

Meksika’da ilk kez bir kadın başbakan olarak Claudia Sheinbaum’un görevde olmasına rağmen işçi kadınlar, gençlerin, lgbti+lar ve yerli halkların büyük çoğunluğu eşitsizlik ve şiddetle karşı karşıya kalmaya devam ediyor. Hükümet, 131 binden fazla kişinin kaybolduğu insani krize karşı kayıtsız kaldı. Kaybolan kadınlar ve kız çocukları insan ticareti, cinsel sömürü veya kadın cinayetlerinin kurbanı oldu. Bu nedenle kayıp çocuklarını arayan annelerin kolektifleri onları bulmak için çeşitli eylemler düzenledi. Çünkü hükümet bu suçlar karşısında ihmalkâr davrandı ve hatta suç ortağı oldu. Bu suçların çoğu organize suç örgütleri tarafından işlenmekte. Sheinbaum hükümetinin ilk yılında kayıp çocuğunu arayan 14 anne öldürüldü veya kaybedildi. Bu davalar ise cezasız kaldı. Bu nedenle bu 8 Mart’ta kadın hareketi bağımsız seferberliği savunacak, Ulusal Eğitim Emekçileri Koordinasyonunun sloganını yeniden yükseltecektir: Yöneten kim olursa olsun haklar savunulmalı.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, dünyanın dört bir yanında kadınlar ve lgbti+lar tarafından yürütülen patriyarka karşıtı mücadelelerin bir parçasıyız. Bu son derece önemli mücadeleler antikapitalist mücadeleyle birleşmelidir. Çünkü derin bir kriz döneminde hiçbir kazanım bu sömürü ve baskı sistemi sona erdirilmeden uzun vadede güvence altına alınamaz. Bu nedenle sosyalist feministler olarak dünyanın her yerinde işçi-emekçi hükümeti hedefi doğrultusunda mücadele ediyoruz.

8 Mart 2026: Emeğimiz, bedenimiz, haklarımız için mücadeleye!

0

Bu yıl da 8 Mart’ta sokakları ve meydanları erkek egemen kapitalist sisteme karşı mücadelemizle, tüm yıl biriken öfkemizle ve taleplerimizle doldurmaya hazırız!

Tek Adam rejimi, kadın mücadelesiyle kazanılmış haklarımıza saldırı planlarını gizleme gereği bile duymuyor. Boşanmada arabuluculuk hamleleri, miras ve nafaka haklarına saldırılar kadınları şiddet döngüsü içine hapsederken, kutsal aile kisvesi altında faili ödüllendiriyor. Cezasızlık politikaları öyle bir boyuta ulaştı ki az ya da çok ceza almış failler bile infaz düzenlemeleriyle salıveriliyor. İktidar yargı paketleriyle yalnızca kazanılmış haklarımızı değil, kadınların ve lgbti+ların doğrudan varoluşunu hedef alıyor. Yargı mekanizması, bizleri korumak yerine haklarımızı elimizden almak için adeta seferber olmuş durumda. Haklarımızdan ve bedenlerimizden elinizi çekin!

Aile değil kadınız! Bedenimizin denetim altına alınmasını reddediyoruz!

İktidarın saldırı politikaları 2025 Aile Yılı ilanının ardından, 2026-2036 döneminin Aile ve Nüfus On Yılı ilan edilmesiyle somutlaşıyor. Türkiye’de doğurganlık hızının düşmesi, iktidarı açık bir paniğe sürüklemiş durumda. Kadın bedenini nüfus politikalarının nesnesi haline getirenler, en az üç çocuk dayatmasıyla kadını kamusal alandan uzaklaştıracak her türlü politikayı yürürlüğe koymakta kararlı. Bedenlerimiz üzerinde hak iddia eden Tek Adam rejimi, kürtaj hâlâ yasal bir hak olsa da hastanelerin yarısından fazlasında bu hizmetin sunulmasını fiilen engelliyor. Onlarca ilde kürtaj hizmetine erişim tamamen kesilmiş durumda. Kadınlar özel hastanelere mecbur bırakılırken, oralarda da on haftalık yasal sınır keyfi biçimde aşağı çekiliyor. Güvenli, parasız ve ulaşılabilir kürtaj hizmeti tüm hastanelerde uygulansın!

Aile politikalarının bir diğer yüzü de genel ahlak söyleminin hak ve özgürlüklerimizin baskılanması ve bedenlerimiz üzerinde bir denetim mekanizması olarak kullanılması için araçsallaştırılması oluyor. Nefret söylemi yaygınlaşıyor. Lgbti+lar düşmanlaştırılıyor. Cinsiyet uyum süreçleri zorlaştırılıyor, kriminalize edilmeye çalışılıyor. Bedenimiz üzerindeki her türlü denetime son!

Yoksulluk kaderimiz değil! Ekonomik şiddet düzenine son!

İktidarın ekonomi tercihleri, açlık koşulları altında bir düzeni normalleştirmeye çalışıyor. Bugün yoksulluk her yaştan kadının en büyük sorunlarından biri. Bu sömürü politikaları, bir yandan ücretli kadın emeğini daha da ucuz hale getirirken, bir yandan kadınları daha güvencesiz koşullarda istihdama çekmenin yollarını arıyor. Bu koşulları apaçık ortaya seren Dilovası’ndaki iş cinayetinde ölen kız kardeşlerimizi unutmadık! Düşük ücretli, esnek, güvencesiz işlerde ve sendikal güvenceden yoksun bırakılarak çalışmayı reddediyoruz! Güvenceli iş, insanca yaşayacak ücret istiyoruz! Eşdeğer işe eşit ücret!

Bakım emeği kamulaştırılsın!

Kadınlar için yoksulluk hayatın her aşamasını kuşatan bir döngü. Evi kıt kanaat imkânlarla çekip çevirmek ve hatta bazen evdeki çocukların ya da erkeklerin ihtiyaçlarını önceliklendirerek kendi öğününden feragat etmek… Yoksulluk mücadelesi veren kadınlar işten eve döndüklerinde devam eden ev içi sorumluluklar nedeniyle ağır bir zaman yoksulluğu yaşıyor. Yeri geliyor, sağlık hizmetlerinden ödün vermek zorunda bırakılıyorlar. Güvenceli bir istihdama erişemeyen kadınlar, sağlık sigortası gibi en temel haklarda bile ancak bir erkek üzerinden hizmet alabiliyor. Bu durum kadın yoksulluğunu derinleştirirken, kadınları en temel yaşam hakları için bile bir erkeğe bağımlı hale getiriyor.

Türkiye, yaşlı nüfus oranında 194 ülke arasında 75. sıraya yükselirken, yaklaşık her dört haneden birinde en az bir yaşlı yaşıyor. Bu verinin çarpıcılığının ardında görünmeyen bir başka gerçek daha var: Kamusal bakım hizmetlerinin yokluğunda bakım sorumluluğu doğrudan hane içine hapsediliyor. Bu durum, bakım emeğinin toplumsal cinsiyet rolleri gereği kadının üzerine yıkılmasıyla sonuçlanıyor. Yaşlılık ve bakım meselesi bu sebeple son derece cinsiyetli bir kriz. Bakım emeği kamusallaştırılsın; her mahalleye ücretsiz kreş, yaşlı bakım merkezi ve kadınlara güvenceli istihdam sağlansın!

Kadın cinayetleri önlensin! Bir kişi daha eksilmeyeceğiz!

Erkek egemen sistem ve iktidarın cezasızlık politikaları erkek şiddetini besleyip kurumsallaştırırken hayatlarımız her koldan bir kuşatma altına alınıyor. 2025 yılında erkekler tarafından en az 294 kadın öldürüldü, 297 kadın ise şüpheli şekilde ölü bulundu. Koruyucu ve önleyici uygulamaların yetersiz kaldığı, 6284 sayılı kanunun etkin şekilde uygulanmadığı, faillerin cezasızlıkla ödüllendirildiği bu ortamda kadınlar şiddetten korunmuyor. Şüpheli kadın ölümlerinin araştırılması dahi reddedilebiliyor. Pek çok kadın ise barınma krizi ve hayat pahalılığı kıskacında sığınacak bir yer veya gidecek bir ev bulamadığı için karakoldan şiddet gördüğü eve geri dönmek zorunda kalıyor.

Diğer yandan translara yönelik art arda gelen tutuklamalar, kötü muamele, eylemlerde gökkuşağı bayrağı taşıyan lgbti+ların hedef alınması nefret politikalarını da körüklüyor. Devletin gözetiminde translar öldürülüyor! Poyraz’ı unutmadık! Trans cinayetleri politiktir!

Göçmen kadınlar ise erkek şiddetinin yanı sıra sınır dışı edilme tehdidi ve kayıtdışı çalışma sonucu ağır sömürü koşullarıyla baş başa bırakılıyor. Dil bariyeri ve hukuk sistemindeki belirsizlikler göçmen kadınları şiddet karşısında büsbütün yalnızlaştırırken, en temel hak arama mekanizmaları onlar için birer sınır dışı edilme korkusuna dönüşüyor.

6284 sayılı kanun etkin uygulansın, İstanbul Sözleşmesi yeniden imzalansın! Her il ve ilçede yeterli sayıda sığınak ile kadın dayanışma merkezleri açılsın! Şiddet önleme ve izleme merkezleri (ŞÖNİM) yaygınlaştırılsın! Üniversitelerde ve işyerlerinde şiddet ve tacizi önlemek için kurullar oluşturulsun! Cezasızlık politikalarına son!

Yaşasın kadın dayanışması! Yaşasın feminist mücadelemiz!

8 Mart’a tüm inancımızla ve kadın mücadelesinden aldığımız sarsılmaz güçle gidiyoruz! Hayatlarımız için, eşitlik için, onurlu bir gelecek için en ön safta direniyoruz! Smart Solar’da, Şık Makas’ta, Migros’ta, Özel Okmeydanı Hastanesi’nde ve daha nice direnişte ışık olan kadın işçilerin cesaretiyle; emeğimiz, bedenimiz ve haklarımız için 8 Mart’ta alanlardayız! Dayanışmamız en büyük gücümüz! Bu sene Serap özgür, bu sene öfkemiz çok daha gür! Sesimiz; Filistin’den İran’a, özgürlükleri uğruna bedel ödeyen, boyun eğmeyen kadınların isyanıyla birleşiyor! Sınırları aşan örgütlü mücadelemizin haklı öfkesiyle geliyoruz! Şiddetsiz, sömürüsüz ve eşit bir dünyayı kendi ellerimizle kurana dek geceleri de sokakları da meydanları da terk etmiyoruz!

Bir kavram: görünmeyen emek

0

Görünmeyen emek; ücretlendirilmeyen ve karşılıksız yapılan ev işi, hasta, yaşlı ve çocuk bakımı gibi işler için kullanılan bir kavramdır. Esas olarak 1960’larda özel (kişisel, hane içinde) olanın politik olduğunu öne süren ikinci dalga feminizmle kavramsallaştırılmıştır. Görünmeyen emek denilen bu işler, toplumsal cinsiyet rolleri nedeniyle kadınların “doğal” görevleri olarak kabul görür. Bu erkek egemen yapı, kapitalizm için olmazsa olmazdır. Örneğin kadınlar, hane içinde karşılıksız olarak yaptıkları işlerle her gün emek gücünün yeniden üretimini üstlenirler. Yani yemek, temizlik gibi işleri hallederek işçiyi bir sonraki işgününe hazırlar; yaşamı ve toplumu yeniden üretmiş olurlar. Kadınları aile içinde, denetim altında tutan erkek egemen kapitalist sistemin devamlılığı böylece görünmeyen/karşılıksız emek sayesinde sağlanmış olur. Ayrıca kadınların ev içi emeğinin karşılıksız olması; emeklerine kocalar, babalar, erkek kardeşler, kısacası erkekler tarafından el konduğu anlamına gelir.

Feminist politikada görünmeyen emek kavramının sınırları duygusal emeğin yanı sıra aile işletmelerinde kadınların ücretsiz çalışması ve işyerinde de devam eden toplumsal cinsiyet rolleri nedeniyle hane dışını kapsayacak şekilde genişletilebilir. İşgücü piyasasındaki kadınlar için çifte yük söz konusudur. Ücretli bir işte çalışan kadın, evde ücret olarak karşılığını almadığı işleri yapmaya devam eder. Böylece kadınlar “çifte sömürü” dediğimiz ücretli-ücretsiz emek kıskacına hapsedilmiş olur. Bu erkek egemen sistemin bir diğer sonucu da kadınların işgücü piyasasında daha güvencesiz, ikincil ve istikrarsız bir konuma itilmeleri olur.

Görünmeyen emek, feminist hareketin başlıca mücadele alanlarından biridir. Feminist politika, görünmeyen emeği görünür kırmaya çalışır. Feministler yıllar içinde ev işlerinin ücretlendirilmesi ve/veya kamusallaştırılması, kadınlar ve erkekler arasında eşit işbölümünün toplumsal bir norm haline getirilmesi gibi çeşitli öneriler geliştirmiş ve bu konuda politika üretmiştir. Örneğin 1972’de aralarında Mariarosa Dalla Costa, Silvia Federici ve Selma James’in olduğu feministler “Ev İşine Ücret” kampanyasını başlatarak, politik bir strateji olarak ev işlerinin ücretlendirilmesini talep etmiş ve cinsiyetçi işbölümünü teşhir etmiştir. Türkiye’de 2007 yılında Sosyal Haklar İçin Kadın Platformu, ev içi emeği yok sayan Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası (SSGSS) yasa taslağına itiraz ederek kadınlar için yıpranma payı, ev kadınlarına emeklilik hakkı gibi talepler öne sürmüştür. 2010 yılında Sosyalist Feminist Kolektif, “Erkeklerden Alacaklıyız” kampanyasında “Ev işlerine harcadığımız saatlerimizi, günlerimizi, yıllarımızı geri istiyoruz… Erkeklerin bize borcu var! Karşılığı ödenmemiş emeklerimiz için alacaklıyız!” diyerek cinsiyetçi işbölümünün politik olduğunu vurgulamıştır.

Sosyalist feminist perspektif, görünmeyen emeğe çözüm olarak ev ve bakım işlerinin toplumsallaştırılmasını/kamusallaştırılmasını önerir. Bunun anlamı kreş, yemekhane, çamaşırhane ve bakım merkezi gibi ücretsiz, yaygın ve erişilebilir kolektif çözümlerdir. Bu toplumsallaştırma talebi kadınların iş hayatına eşit şekilde katılmalarına, cinsiyetçi işbölümünün ortadan kalkmasına ve genel olarak kapitalizm ve patriyarka ile mücadeleye yönelik politikalarla desteklenir.

Okur mektubu: Düzen, bedenimize uymayınca

0

Erkek egemen bir mühendislik alanından mezun bir kadınım. Geçtiğimiz günlerde Kadıköy Belediyesi’nde çalışan kadınların oluşturduğu Mor Liste’nin taleplerini listelediği bir röportaja denk geldim. Bu röportajda “eşit işe eşit ücret” gibi benimsediğim ve bildiğim acil taleplerin yanı sıra “kendi bedenimize uygun iş giysileriyle çalışmak” ve “ayda bir günlük regl izni” gibi o kadar aşina ve alışık olmadığım ifadeler de yer alıyordu. Bu da beni şunu düşünmeye itti: Öylesine temel ihtiyaçlarımız bile görmezden geliniyor ki bu alandaki varlığımıza bir reddiyenin sürmediğini iddia etmek imkânsız. Bu yok sayılma, gündelik yaşamımızın zorunluluklarını bile görünmez kılıyor.

Hele şu “bedenimize uygun” ifadesini gördüm mü ben bile bunları kanıksadığımı fark ettim. En yüksek risk grubuna giren bu alanda, sahada çalışırken beni koruması gereken ama kafama bile oturmayan baretler, üzerimden dökülen iş kıyafetleri… Hepsi erkek vücuduna göreydi. Bunları hatırlamak epey canımı sıktı. Ne zaman sahada çalışılsa karşılaştığım bir diğer soruna, tuvalet sorununa aklım gitti. Büyük sıklıkla, tüm kadın çalışanların kullanabileceği tek bir tuvalet bulunurdu. Erişilmesi oldukça zor ve hele ki bazı durumlarda kapısı (sanki her bölümde erişebilecekleri tuvalet yokmuş gibi) erkek çalışanlar kullanmasın diye kilitlenen bu tuvaletleri unutamıyorum. Sıklıkla bu ihtiyacımı görmezden gelerek günümü geçirmeye çalışırdım. Böylesi temel ihtiyaçların bile yok sayıldığı bir sektörde regl izniymiş vs. konuşulabileceğine dair de inancı kalmıyor insanın.

Sürekli salt varlığınla bile rahatsızlık veriyormuş gibi hissetmeye koşullandığında mağlup rolünü kabul etmek de kolay. Oysa ki bu talepleri, daha iyi bir yarını beklemeden bugünden örmek gerek. Erkek ağırlıklı sektörlerde bu oldukça kritik. Bu örneklerin uygulandığını görmek gerçekten güç veriyor. Sendika içerisindeki kadın-erkek eşitliğini sağlayabilmek amacıyla oluşturulan Mor Liste’nin toplumsal cinsiyet eşitliğine dayalı bir TİS oluşturma hedefiyle sıraladığı gündemler de bende bu hissi yaratan en son örneklerden oldu. 

Çalışma koşullarını iyileştirmek için kadın emekçiler olarak özgül sorunlarımızı paylaşmalı, tartışmalı ve yüksek bir sesle talep etmekten sakınmamalıyız. Verdiğimiz her mücadele, diğer kadınlara da emsal olacaktır. Eşit temsile dayalı sözleşmeler istiyoruz. Bedenimize uymayan ekipmanları da, bize uymayan düzeni de reddediyoruz. Dayanışmamız büyüdükçe bu düzen değişmek zorunda kalacak. Eşitliği kuracak olan biziz.

Mühendislik mezunu bir kadın

Aziz Çelik ile söyleşi: sınıf hareketinin durumu; örgütsüzlük, parçalılık ve rekabet üzerine

0

Prof. Dr. Aziz Çelik ile gerçekleştirdiğimiz, Türkiye işçi sınıfının içinden geçtiği mücadele aşaması ve birleşik mücadele önündeki engellere odaklandığımız bu kapsamlı söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Söyleşi: Sedat Durel

Aziz Çelik kimdir?

Prof. Dr. Aziz Çelik, 1985-2009 yılları arasında Kristal-İş Sendikası’nda araştırma ve eğitim uzmanı olarak çalıştı. 2016-2026 yılları arasında DİSK-AR’ın koordinatörü oldu ve bu süreçte 3 ciltlik DİSK Tarihi yayınlandı. Resmi istatistiklerdeki düşük işsizlik oranına karşı geniş ve dar tanımlı işsizliğin referans alınarak işsizlik ve istihdam görünümünün değerlendirmesi de bu dönem içerisinde gerçekleşti. TÜİK enflasyonunun sorunlu yanları, sendikal istatistikler ile açlık ve yoksulluk sınırlarının gizlenen boyutları yine bu süre içerisinde derinlemesine ele alındı.

Aziz Çelik, Kocaeli Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü öğretim üyesi olup emek mücadelesi, sosyal güvenlik ve sendikalar hakkındaki analizlerini içeren köşe yazıları her pazartesi günü BirGün gazetesinde yayımlanmaktadır.

Sedat Durel: Sınıf mücadelesi hakkındaki sorulara geçmeden önce size Türkiye’deki yoksullaşma dinamiği hakkında bir soru sormak istiyorum. Üç yıl önce Gazete Nisan’da yayımlanan bir yazı için Türkiye’nin en zengin yüzde 5’i ve en yoksul yüzde 50’sinin toplam gelirden aldığı payı inceleyen bir grafik hazırlamıştım. 2022 yılından itibaren en zengin yüzde 5, en yoksul yüzde 50’nin toplamından daha fazla gelire sahip olmaya başladı. Halen yüzde 5’lik dilimlerle bir veri yayınlanmadı ama bugün TÜİK, yüzde 20’lik dilimlerle bakınca zenginin payının azalıp yoksulun payının arttığını iddia ediyor. Bu iddia gerçekle uyumlu mu?

Aziz Çelik: Bunda biraz da 2023 yılındaki EYT emekliliklerinin payı var. Sonra 2024 yılı sonunda artan emekliliğin de. 2024 yılında aralıkta emekli olmak 2025 yılı ocak ayında emekli olmaktan avantajlı olunca emeklilikte sıçrama oldu. Buradaki maaş avantajı nedeniyle 400-500 bin kişi emekli olup tazminat aldı. Normalde bu sayı 200 bin civarında. Ben bu dönem yaşanan bu gelişmenin bu bölüşüm değişkenlerini biraz değiştirdiği kanaatindeyim. Bunlar biraz köpük gibi geliyor bana yani. Elbette buna ek olarak 2023’te seçimin de etkisiyle asgari ücret ve emekli aylıklarındaki üst üste artışların etkisi olmuştur ama 2025-2026 verileri çıktığında biraz daha bu köpüğün gideceği kanaatindeyim. O zaman bu verilere yeniden bakmak gerekecek.

SD: Bu tablo aslında eşitsizliklerin sebebi değil, sonucu. Hatta içinde bulunduğumuz mücadele düzeyinin bir sonucu. Bu bağlamda sınıf hareketine dair yıllardır değerlendirme yapan kıdemli biri olarak size şunu sormak istiyorum: Sizce bugün Türkiye’de sınıf hareketi nasıl bir dönemden geçiyor?

AÇ: Kısaca örgütsüz, parçalı ve rekabet durumunda diyebilirim. Sınıf hareketinden kastım büyük ölçüde tabii sendikal hareket, ama aynı zamanda siyasal hareketleri de buna katarak söylüyorum. Emek meselesi etrafında bir yandan ekonomik bir yandan da siyasal mücadele veren bütünü birlikte değerlendirerek baktığım zaman, örgütsüz olunduğunu düşünüyorum. Örgütsüzlüğün önemli bir veri olduğunu; örgütlü olanların da çok parçalı olduğunu ve birbirleri ile rekabet içinde olduklarını düşünüyorum. Yani bu üç özellik bence çok öne çıkıyor.

Sendikal hareketin gövdesinin de büyük ölçüde güdümlü olduğunu düşünüyorum. Türk-İş, Hak-İş, Memur-Sen hiç olmadığı kadar siyasal iktidarın güdümünde. Ben onları da sınıf hareketinin bir parçası olarak görüyorum. Bence o kadar büyük yapıları sınıf hareketinin dışında görmek mümkün değil. Buradan hareketle örgütlü kısmının önemli bir bölümünün hükümet güdümünde olduğunu, bunun da sınıf hareketi için ciddi bir zaaf yarattığını düşünüyorum. Bunun dışında kalan bölümü açısından ise yine parçalılığın devam ettiğini ve ciddi bir iç rekabet yaşadıklarını düşünüyorum. Daha sınıf perspektifine, mücadele perspektifine sahip unsurlar ve kesimler için de bunu söyleyebilirim.

Türkiye’de sendikalaşma oranlarında bir artış eğilimi var. Bu da sınıfın sendikaya olan ihtiyacını göstermesi açısından bence önemlidir.

SD: Bu rekabet dediğiniz şeyi çok önemsiyorum ve birazdan derinleştirmek de isterim. Ancak öncesinde halimizi biraz daha anlamak için bir şey daha soracağım. Burada başka yazımda kullanmak üzere hazırladığım sendika üye sayıları ve oranlarını gösteren bir grafik var. Bu konuda sizin de bir sürü yazınız var, tekrarlatmayacağım size. Son olarak 2013 öncesi veriler çöptür diye uzun uzun anlattınız. Ama 2013 sonrası veriler, en azından değerlendirmeye muhtaç bana göre. Burada da diyor ki, sendika üye sayıları ve oranları artmış. Şimdi sizi yormadan ben önden bir iki şey söyleyeyim. Mesela bu artış içerisinde; Hizmet-İş’in üye sayısı 51 binden 276 bine, Öz Sağlık-İş’inki 2 binden 216 bine çıkmış. Bu örneklerin sayısı daha da artar ama baktığımızda bunun dışında büyük mücadelelerle gelen sendikalı işçiler de var bu verilerde. Örnek gerekirse, Birleşik Metal İş’in 26 binden 38 bine çıkmış üye sayısı. Tek Gıda-İş’in TEKEL özelleştirmelerinin ardından düşen üye sayısı 20 binlerden 43 bine çıkmış. Benim yakından bildiğim, TÜMTİS’in 6 binden az üyesi varken yüzlerce gün süren iki direnişin kazanılması ile üye sayısı 15-16 bine çıktı. Yani buradaki sendikalı işçi sayısındaki artış elbette ki problemli şeyleri de içeriyor. Özellikle kamudaki bağımsız olmayan işveren ve hükümetle işbirlikçi büyüme gibi. Ama öte yandan mücadeleyle gelen bir artış da söz konusu diye düşünüyorum. Siz bu tabloyu nasıl yorumlarsınız?

AÇ: Bir artış olduğu çok net zaten. 2013 Ocak’ta 1 milyon civarındaydı sendikalı işçi sayısı. Şimdi 2,5-2,6 milyon civarında. Oransal olarak bakınca da yüzde 9’dan yüzde 14,5-15’e çıkış var. Zaman zaman sendikalaşma oranı geriliyor diye bir analiz yapılıyor. Hayır gerilemiyor, ortada bir artış var fakat bu artışa biraz daha detaylı bakmak gerektiğini düşünüyorum ben.

Şimdi bu artışın ana dinamiği bence kamu sektörü, yani taşeron işçilerin örgütlenmesiyle başladı. Kamudaki taşeron işçilerin örgütlenmesini kolaylaştıran düzenlemelerle bu eğilim başladı. Zaten Hak-İş esas olarak bundan büyük ölçüde yararlandı. 2014-15’te taşeron örgütlenmesi arttı, daha sonra 2017’de taşeronun kadroya alınması sonrasında sendikaya gelmeyenler de sendikaya geldiler. Kadroya geçişlerin ardından üç senelik fiili bir toplu sözleşme yasağı da vardı. Üç yıl boyunca YHK tarafından imzalanan toplu iş sözleşmeleri geçerli oldu. Onların sonrasında ciddi bir artış oldu. Artışın çok önemli bir bölümünün taşeron işçilerin kadroya alınması ve kamu sektörü ağırlıklı olduğunu düşünüyorum. Yani baktığımız zaman zaten en yüksek sendikalaşma belediyelerde sağlık ve sosyal hizmetlerde gözüküyor. Bu sektörlerde yüzde 50’yi aşkın bir sendikalaşma var. Bu sendikalaşmanın önemli bir bölümünün de hükümete yakın konfederasyonlardaki sendikalar üzerinden, mesela Hizmet-İş, Öz Sağlık-İş gibi sendikalar üzerinden gittiğini görürüz.

Ben bunu bir yandan da şöyle yorumluyorum: Kamu işçisi geri döndü! Kamu işçisi özelleştirmeyle birlikte, mesela TEKEL’le birlikte büyük ölçüde örgütsüzleşmişti. Hatta TEKEL kamu işçisinin son direnişiydi gibi bir fikrimiz vardı. Şimdi ben bugün kamu işçilerinin geri döndüğünü düşünüyorum. Hatta bu geri dönüşün dünyanın her yerinde devam ettiğini de görmek lazım. Tabii kamunun rasyonelleri daha farklı, özel sektörün rasyonelleri daha farklı. Kamuda sendikalaşma her zaman yüksektir.

İkincisi, geleneksel imalat sanayi sektörlerinde sendikalaşma hâlâ var. Bu da doğru. Ama öte yandan hizmet sektöründeki oranların hâlâ çok düşük seyrettiğini düşünüyorum. Hizmet sektörü ya da hizmet sektörü etrafındaki işkollarında hâlâ sendikalaşma oranı düşük.

Burada bakılması gereken bir diğer faktör de bu sendikalaşmanın ne kadarının toplu sözleşmeye dönüştü. Bu açıdan Türkiye’de çok şey tuhaf bir şey var. Yani kayıtlı sendikalı işçi sayısından daha az TİS’li işçi var. Son yıllarda biraz daha azaldı bu ama yanlış hatırlamıyorsam 275 bin civarında bir fark var hâlâ.

Ben sendikal mücadelenin esas aksının özel sektör olduğunu düşünüyorum. Özel sektörde sayısal bir artış var ama oransal olarak ciddi bir gelişiminin hâlâ olmadığını düşünüyorum. Toplam olarak, yani tek tek kendini büyüten sendika örnekleri var ama tabii birleşme şart. Pozitif örnekler var tabii ama öbür tarafta da güdümlü ve kontrollü sendika örnekleri de çok yaygın özel sektörde. Örneğin Birleşik Metal’in örgütlenme mücadelesi genellikle Türk Metal’e yarıyor.

SD: Türk Metal’in daha iyi sözleşmeler yapmasına…

AÇ: Ya da Türk Metal’in daha çok üye yapmasına yarıyor. Böyle de bir özel sektör açmazı var.

Bir başka konu, belki detay ama ben e-devletin kolaylaştırıcı bir mekanizma olduğunu düşünüyorum. Yani bazı sorunlar olmakla birlikte önceki sisteme göre daha kolaylaştırıcı bir mekanizma.

SD: Düşününce, geçmişte işgünü içerisinde notere gidip üye olmak vardı.

AÇ: Tabii, notere gitmek vardı. Ödemesini sendika yapıyordu ama zordu tabii. Başka zorluklar da oluyordu ama ben e-devletin bunda sınırlı da olsa bir katkısının olduğunu düşünüyorum.

Geri dönecek olursak ben esas dinamiğin kamu sektörü ve taşeron ağırlıklı olduğunu düşünüyorum. Ama bu başlı başına bir gerçeği yok saymamızı gerektirmez. Türkiye’de sendikalaşma oranlarında bir artış eğilimi var. Bu da sınıfın sendikaya olan ihtiyacını göstermesi açısından bence önemlidir.

SD: Ben bu konuyu şu açıdan da çok önemsiyorum. Uzunca bir süredir, ama biraz da TEKEL ve Gezi süreçlerinde vurgulanan argümanlardan bir tanesi şuydu: “Dünya genelinde sendikalaşma oranı azalıyor, Türkiye’de de azalıyor, sendikalar bitiyor. Bu yüzden yeni tipte örgütlere ihtiyacımız var.” Aslına bakıldığında sendikalı işçilerin azaldığı değil, arttığı gibi bir gerçek de söz konusu.

Sendikaların giderek yeniden güç kazanacağını düşüyorum. Bunun örnekleri de var. Türkiye de bütün zaafına rağmen bunlardan birisi.

AÇ: Bence o tartışma artık… Yani evet bir dibe vurma oldu fakat ondan sonra özellikle Avrupa’da belli bir yerde durdu aslında. Dünya genelinde de öyle. Bir ara, mesela 90’ların sonunda “sendikalar on sene sonra olmayacak ya da kaybolacak” falan deniyordu. Bir yere kadar eridi. Evet, yani bunun da bir dizi nedeni var. Ama bence orada durdu, bazı sektörlerde bazı alanlardaki arayışlarla tekrar güçlenmeye başladı.

Bazı ülkelerde, yani güney ülkelerinde güçlenen örnekler olduğunu düşünüyorum. Bence Türkiye de böyle örneklerden birisi dolayısıyla. O tartışma, yani “sendikalar bitiyor, gereksizdir” meselesini 90’lardaki “sınıf bitiyor, çatışma bitiyor” değerlendirmelerinin bir adım devamı gibiydi. Bu tartışmanın bittiğini düşünüyorum. En azından orta vadede böyle bir şey olmadı ve uzun vadede elbette başka bir gerçeklikle karşılaşabiliriz. Ama dünyada istihdam artıyor, işçileşme artıyor, güney proleterleşiyor… Yani yeni tipte işçi sınıfı artık bağımsız çalışanları da kapsayacak şekilde gelişiyor. O yüzden ben sendikalara olan ihtiyacın devam ettiğini ve artacağını düşünüyorum. Benim sınıfım bunu ne kadar politikleştirir, o ayrı bir tartışma konusu. Ama sınıfın ekonomik mücadele örgütü olarak sendikaların giderek yeniden güç kazanacağını düşünüyorum. Bunun örnekleri de var. Türkiye de bütün zaafına rağmen bunlardan birisi.

SD: Argümanınıza ana hatları ile kesinlikle katılıyorum, çok güçlü. Güneyi referans göstermeniz de kulağa anlamlı geliyor. Başta Çin’de olmak üzere Asya’da, Latin Amerika’da, hatta Afrika’da ciddi bir proleterleşme var. Ama ben klasik örneklere döndüğümüzde de benzer eğilim olduğunu düşünüyorum. Bugün Avrupa işçi sınıfı ve bunların bürokrasisinde bile farklılık var. Bunlar geçmişte “Avrupa birliğiyle müzakere ederiz, sosyal diyalogla sorunlarımızı çözeriz” falan diyordu ama geldiğimiz noktada çatır çatır grev yapmak zorunda kalıyorlar. Klasik yöntemlere dönmek zorunda kalıyorlar. Hem de Hıristiyan sendikalar, tırnak içinde sosyalist sendikalar ve liberal sendikalar beraber hareket etmek durumunda kalıyorlar.

AÇ: Doğru. Özellikle Fransa’da, Belçika’da böyle bir gerçek var.

Zorlukları veri kabul edip neler yapılması gerektiğini konuşmak lazım.

SD: Peki bu genel eğilim üzerinden devam ederken Türkiye’ye dönelim. Size az önce sınıf mücadelesi ne aşamadadır diye sorduğumda üç belirleyenden biri olarak rekabetten bahsetmiştiniz. Bunun konuşmak istiyorum ama onun öncesinde şunu da yanıtlayarak gidelim. Sizce Türkiye’de sendikacılığın, sendikal mücadelenin önündeki en büyük engel nedir?

Tabii ki bu soruya çok kolay yanıtlar verebiliriz. İşte bir kere baraj var, bir kere yetkiye itiraz davası var, bizim yıllarımızı alıyor. Grev yasağı var, esnekleşme, taşeronlaşma vs. Bu yanıtların hepsi çok doğru. Birbirimize dert anlatmaya kalksak fazlasını bile söyleriz. Ama biraz geriye gideceğim. Türkiye’de kimliği olmayan insanların sendikalaştığı dönemler var, inşaat sektöründe ya da DGM’ye karşı mücadele eden işçilerin mevzuatları, ellerindeki araçlar bugünkünden daha mı iyiydi? Bunların üzerinden atlarsak, Türkiye sınıflar mücadelesinin önündeki en büyük zorluk nedir?

AÇ: Ne sorduğunuzu anladım sanıyorum. Ben az önce saydığınız dışsal engellere bağımsız değişkenler demeyi tercih ediyorum. Bunları sayarak çok fazla artırabiliriz ve bunların da kısa vadede iradi bir müdahaleyle değişmesi çok mümkün değil. Bunların kalkması için sistemin değişmesi, yasal düzenlemelerin değişmesi lazım. Mesela baraj sistemi. Türkiye 40 yıldır barajı sisteminde ve bunun değişmesi bayağı zor, güç olacak. Bazı şeyler, kurallar bir süre uygulandıktan sonra normal, ortalama haline geliyor. O yüzden bu dışsal koşulları ya da zorlukları veri kabul edip neler yapılması gerektiğini konuşmak lazım. Ben de benzer bir şey söyleyeyim. Farklı zamanlarda başka zorluklar, çok farklı koşullar vardı. 60’larda, 70’lerde işyeri yetkisi tartışması ya da temsil tartışması yani baraj yoktu. Ama yine de bir sendikanın oradaki örgütlenmesini engelleyen sarı sendikacılığı getiren bir sürü girişim vardı. Bu sorunlar da sendikal inisiyatif alarak aşılabildi. Ben orada biraz şöyle düşünüyorum: Öznel faktörün yani sendikaların, sendikanın politikasıyla örgütün liderliğinin bu meseledeki kararlılığının belirleyici olduğunu. Kendi üyesi ve örgütünü ne kadar mobilize edebiliyor, ne kadar örgütlü, örgütünün kapasitesi ne? Biraz buna bağlı olarak koşulların değiştiğini düşünüyorum.

Somut örnek olarak grev erteleme. Grev erteleme işi Türkiye’nin en büyük sorunlarından birisi. Yani her şeyi geçtiniz. Örgütlendiniz, toplu pazarlığa başladınız… Grev konusunda da işçide büyük bir irade, kararlılık var ama pat diye grevi erteleyebiliyorlar. Sistemi kilitleyebiliyorlar. Bunun karşısında hiç kılını kıpırdatmayanlar var. Buna iyi ki oldu diyen sendikalar da var.

SD: Kasadan para çıkmayacak, iyi ki diyenler var.

AÇ: Yani başımıza dert açmıştı bu işçiler, iyi oldu diyenler de var. Bir de bu yasağı, ertelemeyi tanımayan örnekler var. Birleşik Metal yaptı bunu. Yani örgütsel kapasiteniz, gücünüz varsa, inandırıcılığınız varsa bunlar yapılabilir.

Ben biraz emek hareketinin kendine dönmesinin ve nerede eksik yapıyorsa buna bakmasının gerekli olduğunu düşünüyorum. Bu engeller, benzer engeller devam edecek. Evet, çünkü sınıflı bir toplumdayız. Burada bu kuralların çoğunun bir karşılığı var. Yani niye barajı getiriyor? Emek mücadelesi hiçbir zaman güllük gülistanlık bir yerde olmayacak. Dolayısıyla ben emek hareketinin kendi öznel sorunlarının ve eksiklerinin burada tartışılmasının daha anlamlı olduğunu, buna ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Yani örgütsel kapasite, mücadele kapasitesi, kararlılık, liderlik, adına ne dersek diyelim böyle bir sorunla karşılaşmış olduğumuzu düşünüyorum ben esas olarak.

SD: Sizi doğru anlıyorsam saydığımız dışsal etkenleri bizi durduran değil, aşılması gereken engeller olarak görmemiz gerektiğini söylüyorsunuz.

AÇ: Sonuçta işçilerin sendikaya güvenebileceğini göstermek gerekir. Güvendikleri zaman pekâlâ pek çok engeli aşabiliyoruz da. Sendikal kadroların ya da sendikal örgütlerin zorlukları dikkate alarak ya da göze alarak hareket etmesi gerekir. Mesela konforlu alanlarda, yani kamuda belli büyük şirketlerde o şirketlerin koruması ve kollaması altında yapılanın sınırları var. Onun ötesinde bir şey yapılmazsa olmaz.

Mesela Tek Gıda-İş bunu bir dönem aşmaya çalışıp doğrudan doğruya hayatın, sınıf çatışmasının gerçekleriyle bir şey yapan bir örgütlenme mantığı izledi. Bence bunu yaptı ve orada önemli şeyler de aldı. Sonuçta kazanımlar elde etti ve o sendikayı dinamik hale getirdi.

Bu konuyu dert edenlerin kendilerini yormaları ve biraz sahada olmaları gerekiyor. Fikri pozisyon, ambalaj ne olursa olsun konforlu bir alanda yapıldığı zaman bunun bir kalıcılığı olmuyor.

Ben en önemli sıkıntıyı parçalılıkta görüyorum. Birbiriyle koordinasyonu olmayan çok sayıda mücadele var.

SD: Bence bu çok doğru bir iç eleştiri. Sizce bunu tek tek sendikadan çıkarıp da, nasıl genel bir değerlendirme haline getirebiliriz?

Sorumu bir örnekle açayım. Üzerine hâlâ en çok düşündüğüm direnişlerden biri SEKA. SEKA’da tamamı bir arada olan örgütlü işçiler vardı, sendika da oradaydı, ama nihayetinde SEKA özelleşti. Bana göre oradaki mücadelenin ruhu Türkiye’de özelleştirmelere karşı mücadele olmasındaydı ve ilk seferinde SEKA işçileri özelleştirme karşıtı mücadelenin bir parçası olarak kazanmıştı. Son direnişte ise, böyle bir birleşik mücadele olmadı ve kazanılamadı. Bence birleşik mücadele zemininden yoksunluk bugün de en büyük eksiğimiz.

Bir dönem Emek Platformu diye bir şey var. Sonra Türk-İş içerisinde Sendikal Güç Birliği Platformu gibi arayışlar var. Bu araçların olmayışı da tablonun geneline etki etmiyor mu?

AÇ: Sınıf hareketinin şu anda tek tek çok sayıda mücadelesi var. Hem de büyük mücadele anlamında direnişleri var. Metal sektöründe, tekstilde, lojistikte… pek çok direniş var. Ama bunlar bir dizi tekil direniş. Baktığınız zaman bunlar bütünün, hareketin bir parçası gibi görünmüyor. Yani bir direniş oluyor, falanca konfederasyona o bu direnişi sahiplenmeli diyorsun ama o konfederasyon oradaki sendikayla çelişkisi olabilir, sorun olabilir diyerek uzak duruyor. Direniş de kırılıyor tek başına kaldığı zaman. Çoğu kez sınıf hareketinin bütününe mal olamıyor.

Şu anda en önemli şey bir koordinasyon. Mücadeleler ortak bir kanala akamıyor. Başarılı mücadeleler de var. Metal işçileri var, kuryeler mücadele ediyor, madenciler mücadele ediyor, Migros işçileri mücadele ediyor… Fakat bunlar koordineli ve dayanışma içindeki bir sınıf hareketinin parçaları halinde mi? Herkesin kendi mücadelesini verdiği ve sonuçta kendi başlarına kaldığı bir durum var.

Ben en önemli sıkıntıyı burada görüyorum: parçalılık. Birbiriyle koordinasyonu olmayan çok sayıda mücadele var. Şu sıralar bunu en fazla emeklilerde görüyorum. Yani hepsi tek başına bir şeyler yapmaya çalıştı ama ortaklaşamadıkları, bir araya gelemedikleri için büyümeyen bir şey var. Yaygın bir hoşnutsuzluk var fakat bu hoşnutsuzluk bir güvene ve ortak bir kanala akmıyor. Çok cesur olanlar ya da daha organize olanlar daha görünür hale geliyor. Ama sınıf hareketinin bakacağı bir çoban ateşi ya da kutup yıldızı yok. Şu andaki sıkıntılardan birisi bu. Bunu en fazla DİSK yapabilirdi ama yapmıyor ya da yapamıyor, bilmiyorum.

Güneş çarığı, çarık ayağı sıkıyor.

SD: Halbuki DİSK’in kendisi aslında mücadeleci sendikaların bir araya gelmesiyle, yani aslında işçi sınıfında bölen değil birleştiren bir eğilimle ortaya çıkmıştı. Paşabahçe grevinin arkasında duran sendikaların fitili ateşlediği bir birlik denilebilirdi. Bir dönem “İnadına sendika inadına DİSK” sloganının bir anlamı vardı ise bu mücadeleci sendikaların buluştuğu adres olmak olabilirdi. Ama bugün bu slogan birleşmeyi değil ayrışmayı vurguluyor ve mücadele etmemiz gereken bürokrasinin işini de o kadar kolaylaştırıyor ki… Diğer taraf da rahat rahat “Türk-İş nerede biz oradayız” diyor.

AÇ: Ben az önce söylediğin Emek Platformu deneyiminin en fazla bu kısmını önemsiyorum. Çok farklı yaklaşımlara sahip sendikalar, emeğin temel meseleleri etrafında bir araya gelip yaklaşık bir 10 seneye yakın bir dönemde iyi kötü varlık gösterebildiler. Bu platform gerilimi ve rekabeti azalttığı için de çok önemliydi. Mesela Türk-İş’li işçiyle DİSK’li işçinin ortak bir şey yapmasını kolaylaştırıyordu. Eylemde, mitingde bir araya geliniyordu. Bazı yapay ayrımları da ortadan kaldırıyordu yani. Dolayısıyla bence sonuçta işe de yarıyordu. Uyumlu ve güdümlü sayılabilecek sendikaların tabanında da hareketlenme sağlıyordu. Bence onu gördüler ve sonuç olarak Emek Platformu’nun bu yüzden dağıtıldığını, hükümetin böyle bir odağı istemediğini düşünüyorum.

Bakıldığında TEKEL’e kadar bir ortak hat var, hatta TEKEL’den biraz sonraya kadar yani İstanbul’daki 1 Mayısların bir ikisinde de görüldüğü üzere ortaklık varken sonra dağılıyor her şey. Oradaki örgütlerin bir kısmı işveren örgütleriyle birlikte tutumlar almaya başlıyor. Sonra geriye ne kalıyor? Dörtlü yani DİSK-KESK-TMMOB-TTB kalıyor. Bu iyi bir şey değil. Yani bunların sadece dörtlüye kalması iyi bir şey değil çünkü yalıtılıyorlar o zaman, büyük bir kitleden koparılıyorlar.

Halbuki bir platform olunca onu içinden dönüştürmek mümkün. Ama şimdi, işçilerin bir bölümü “Türk-İş nerede, Hak-İş nerede ben oradayım” diyerek kendini ayrıştırıyor. Bu durum rekabeti körükleyen bir şeye yol açıyor. Sınıfı parçalayan ve odağını dağıtan bir sonuç oluşuyor.

Burada ben bizim, bu işin farkında olanların daha sorumlu davranması gerektiğini düşünmüş, onu önermişimdir. Emek Platformu’nun dağıtılmasına giden yolu engelleyemeyebilirsin ama ondan sonraki işlerde ortak birtakım şeyler yapabilirsin. Mesela ben Hak-İş’in herhangi bir platforma çekilmesi çabasında bir beis görmem. Yani önemli olan nereye çekildiğidir.

Mesela Memur-Sen’e hükümetin güdümünde bir hareket olarak bakıyorum. Ama sonuçta şöyle bir gerçek var: 1 milyon memur üyesi var; onlar talepte bulunuyorlar ve o talebin bir yere akması gerekiyor. Yani güneş çarığı, çarık ayağı sıkıyor. Koşullar memurlara diyor ki “Bir şey yapılabilir mi, yapılamaz mı?” Bunun basıncı ile Memur-Sen ileri adım atmak zorunda kalıyor. Yoksa oradaki memur kalkıp sana gelmeyecek. Dolayısıyla mesela bu yaz genel grev denemelerinde bile aynı şey söz konusu oldu. Sonuçta Memur-Sen grevi uygulamadı ama bir şey demek zorunda kaldı. Tamam, işlemedi ama şimdi bunu nasıl hayata geçireceğiz, bunu nasıl uygulamak gerekiyor? Onu düşünüp, ona bakmamız gerekiyor. Yoksa “bunları yapar, yapamaz” tartışması, “En iyisini biz yaparız” tartışması bence gereksiz bir tartışma.

SD: Kesinlikle katılıyorum. Tabanın derdinde nasıl bir araya geliriz diye düşünmemiz gerekiyor. Bu arada Emek Platformu hakkında dediklerinize bir ek de yapmak istiyorum. Emek Platformu’na bir müdahalede bulundular ancak durmadılar. Türk-İş’teki kalıntılarına da aynı şekilde müdahalelerde bulundular. Sendikal Güç Birliği gibi deneyimleri bile bir daha hiç yaşanmayacak bir hale getirmek için de çaba sarf ettiler.

AÇ: Orada bir işte Petrol-İş, Hava-İş vs. buralara da aslında hükümet güdümünde müdahalelerin olduğunu gördük hep beraber. Yani onu bile parçalamak istediler. Risk gördüler. Bugün Türk-İş içerisinde böyle bir zemine sıcak bakan sendika sayısı zaten çok ciddi biçimde azaldı. Şimdi oradan böyle bir odak çıkması çok zor. Ama ben genelde şunu çok önemsiyorum, şu anda sınıfın emekçilerin yaşadığı gerçek hangi sendikada olurlarsa olsunlar onları talep etmeye zorluyor. Ücretler düşüyor, asgari ücret düşüyor, vergileri bilmem ne hale geliyor, emekliler açısından hayat belli… Dolayısıyla ekonomik hakları savunan bir örgüt için bunlarla mücadele etmeden var olabilmek mümkün değil. Kamu işçileri hadi nispeten daha korunaklı bir alan olarak görülüyor, orada ücret düzeyi biraz daha yüksek ama özel sektöre dönüldüğü zaman özel sektördeki sendikalar ve üyeleri açısından bunlar kaçınılmaz. Sendikanın yönetimi ne olursa olsun bir süre sonra işçi bunu zorluyor. Zaten örnekleri görüyoruz. O yüzden Petrol-İş’in yönetiminde bir sürü değişiklikler oldu ama Petrol-İş’in tabanında hâlâ mücadeleci bir sürü işçi var, şube var. Burada rekabetçi bir tutumdan ziyade sınıfın birleşik tutumunu savunan işlere ihtiyaç var. Yani orada Türk-İş’li, DİSK’li, Hak-İş’li etiketiyle tartışılması bence anlamlı değil.

‘Kahrolsun sarı sendikacılık’ demekle de olmuyor.

SD: Tam şimdi rekabet konusuna geri döndük. Sizin yazılarınız yalnızca titiz verilerle örülmüyor, aynı zamanda emek mücadelesinde karşılığı olan her bir odağı da işaret etmekten kaçınmıyor. Yakın dönemde en çok konuşulan direnişlerden biri Migros işçilerinin direnişi oldu. Siz BirGün’deki köşenizde bu direnişi ele alırken Migros işçilerini desteklemekten, işçilerin yanında olmaktan, DGD-Sen’in hakkını vermekten, övmekten geri durmazken benim çok önemsediğim bir şey yazmıştınız. Doğrudan okumak istiyorum:
“Ciddi ve kapsamlı eleştiri ve arınma şarttır. Dikkat edilmesi gereken ise şeytanlaştırmadan kaçınmaktır. Bu, sermayenin ekmeğine yağ sürer. Tez Koop-İş sendikasının sürecin önemli bir bileşeni olduğunu unutmadan hareket etmekte yarar var.”

Sormak istediğim şey şu: Biz bu şeytanlaştırmadan kaçınırken bahsettiğiniz ciddi ve kapsamlı eleştiri ve arınmayı nasıl yaparız?

AÇ: Sendikal hareketin, ana akım sendikal hareketin ciddi bir eleştiriye, arınmaya ihtiyacı var. Hataların üstüne gidilmesi gerekiyor. Fakat bu “kahrolsun olsun sarı sendikacılık” demekle de olmuyor. Ben uzunca bir zamandır şunu söylüyorum; bu sarı sendikacıların üzerinde bir işçi desteği var. O dikkate almaksızın sarı sendikacılık yenilmiyor, o tabanı dikkate almak lazım. Bunlar orada öylesine durmuyorlar.

SD: Sendika bürokrasisinin gücünün dayanağını konuşurken aklıma sık sık Şemsi Denizer geliyor. Bir kongrede Jaguar’ı var diye eleştirildiğinde işçiler “Jaguar yetmez, başkanıma helikopter almak lazım,” gibi bir şey diyorlar.

AÇ: Evet, aslında aynı şey. Jaguar diyerek bitmiyor. Mesela Şemsi Denizer Zonguldak direnişinin sembolüydü, hatta sosyalistler açısından da semboldü o zaman.

SD: “Haydi başkan, kur partini” dahi deniyordu yanlış anımsamıyorsam.

AÇ: Tabii, Sungur Hoca yazmıştı onu. “Parti kursun, başına geçsin” demişti. Doğru. Şimdi gücü nedir onu bilmeden Jaguar olsun, başka meseleler olsun buradan eleştirmenin bir anlamı kalmıyor. Yani Jaguar ona karşı Türk-İş içindeki bir tuzaktı. Evet, yönetimin şuursuzluğu, Genel Maden-İş yönetiminin şuursuzluğuydu. Şemsi Denizler’in de bunları reddetmesi lazımdı, onun zaafı oldu. Esas olarak onu kamuoyuna duyuran o dönemki Demiryol-İş’in başkanıydı. Denizer’le mücadele halindeyken durumu gazetecilere gösteriyor. Yoksa Jaguar’ı patlamayacak, hatta dediğiniz gibi işçiler zaten sahip çıktı ona bence.

Şuraya varmak istiyorum. Bu sarı sendikacılık pratiklerine sahip olan pek çok sendikacı boşlukta durmuyor. Belirli bir taban desteğine sahipler. Olumsuz uygulamalar ve çeşitli skandallar bizim eleştirdiğimiz kadar büyük bir eleştiri almıyor. Alsa zaten orada bugüne kadar duramazlardı. İşçi önce sendika benim hangi sorunumu çözdü, sözleşmede ne yaptı diye düşünüyor, kadrosunu düşünüyor. Böyle gerçekler var. Sınıf bütün bu gerçeklerden bağımsız, soyut ve birtakım ulvi şeylere adanmış olan bir kategori değil. Sınıf yaşayan bir şey. Sorunları olan, günlük dertleri olan bir şey. Akşam eve para götürecek, kira verecek, bunun farkında.

Sınıfın mücadele azmi içinde olduğu ama onu birtakım şeylerin engellediği gibi bir gerçek yok ortada. Bunu iyi okumak gerekiyor.

SD: İşçiler mücadeleye aşık değil, mücadele etmeden önce “Başkanım sorunumu çözer mi?” diye düşünüyor. Seferber edici olmak için bununla da yüzleşmemiz gerekiyor tabii ki.

AÇ: Şimdi mesela kamu sendikacılığını Türkiye’de nasıl hayal ediyoruz? Kamuda pek çok sendika işçilerin sorununu çözüyor. Eskiden Ankara’daki problemlerini çözerdi. Mesela taşrada hastaneye gidemiyor, sendikasının misafirhanesinde kalırdı. Ambulansla hastanede götürülürdü. Bunların bir karşılığı oluyor. Evet, bu Amerikan tipi lobi sendikacılığı vs. Ama bunun bir karşılığı oluyor. Sınıfın mücadele azmi içinde olduğu ama onu birtakım şeylerin engellediği gibi bir gerçek yok ortada. Bunu iyi okumak gerekiyor. O şeytanlaştırma meselesinden bahsetmemin sebebi o. Yoksa evet o davranışlar, çirkin davranışlar, eleştirilmesi gereken davranışlar filan var ama tam şimdi Özel İtalyan Lisesi grevi de var. İtalyan Lisesi için bir dayanışma kampanyası yapmaya çalışılıyor akademisyenlerle. Fakat tıkanıyor, yeterince destek gelmiyor. Neden? Çünkü sendika şeytanlaştırılmış olunca zararı da greve çıkan hocalara da oluyor.

Eleştirdiğimiz yerlerden, biz bu hocaların grevini destekliyoruz diye bir hamle yapılması gerekiyor. Sınıf hareketinin ihtiyacı bu. Biraz böyle kıvraklıklara ihtiyaç var. “Grev zaten sarı sendikanın” duygusu hâkim oluyor. Sanırım sadece sendikanın başkanını değil, yıpratıyorsak örgütü yıpratmış oluyoruz. Öyle bir zorluğu var. Tabii ki çirkin davranışları kınayacağız ama mücadeleyi nereden kurduğumuz önemli. Tabanla nasıl bağ kuracağımız önemli.

Bir yanda koca sendikanın başkanı olmuş hakkıdır diyen de çıkabiliyor. Denilebilir ki, bu algıyı da kırmak, geriletmek için bu tartışmalar çok önemli. Evet ama sadece kavga ederek olmuyor bu. Yapılan işe ve ihtiyaca bakmamız gerekiyor değerlendirmede. Sonuçta, ne kadar işçiyi bu tarafa çekiyorsun? Sorun bence biraz o, ben geçmişten beri bunu düşünüyorum. Mücadeleci sendikalar dediğimiz sendikalar açısından en önemli sorun bence budur.

Son dönemlerdeki mücadelelerin bir yönünden daha bahsetmek istiyorum. Sosyal medya görünürlüğü ile toplum vicdanında bir etki yaratıp popülarite yaratılıyor ve başarı onunla ölçülüyor. Tabii ki bütün araçları kullanacağız, kamuoyu yaratacağız. Bu kampanyaların bir kısmının çok etkili olduğunu da düşünüyorum. Koca koca şirketlerin yöneticileri tek tek bir sürü insanı arayıp izahat vermek zorunda kaldı. Ya böyle değil, şöyle yapıyoruz diyerek kamuoyu korkusuyla kendilerini savundular. Bunlar önemli fakat sadece burada kalınca çok da sonuç gelmiyor. Buna dikkat edilmesi gerekir bence.

DİSK’in taşınmasını zorunlu kılacak sosyal, sınıfsal, finansal bir durum görmüyorum.

SD: Size son bir soru daha sormadan söyleşiyi tamamlamak istemiyorum. Siz DİSK’in üç ciltlik tarihini yazan ekibin başındaydınız. Bugüne baktığınızda bugünü de ele alan bir dördüncü cildin temel vurgusunun ne olacağını düşünürsünüz? Sizce Ankara’ya taşınması ile başlayan süreç bir başlık olarak ele alındığında bir milat olarak mı değerlendirilir, yoksa çoktan başlamış bir şeyin tamamlanışı mı?

AÇ: Öncelikle tarih yazımı konusunda elbette bugünün tarihin de yazılabileceğini düşünüyorum fakat bunun bazı zorlukları var. Özellikle de içerisinden yazmanın zorlukları var. Yalnız DİSK konusunda haklarını teslim edeyim. DİSK yönetimi bu üç cildin yazımına hiç müdahil olmadı. Elbette ben kurumun kültürünü bilerek editörlük yaptım, yazdım ama sonuçta eleştirel de yazdım. Kamuoyunda tartışma yaratacak şeyleri de yazdık, müdahale etmediler. Ama yakın, çok yakın zamana gelindiği zaman çok soğumamış işler var. Zor onları yazmak. O yüzden ben mesela 92 sonrasının en azından bir süre sonra yazılmasının gerektiğini düşünürdüm. Çünkü bu tip şeyler tarih yazımında eleştirel olunmadığı sürece çok anlamlı değil. Bir döküm yapılabilir, ama eleştirel bir tarih yazımı için soğuması gerektiğini ve biraz da dönemin tanıklarının hassasiyetinin azalması gerektiğini biliyorum. Mesela 28 Şubat’ı yazmak zor şu anda. Çünkü 28 Şubat tartışmaları DİSK içinde devam ediyor. Bir özeleştiri sürecinden geçilmedi. Böyle zorluklar var. Bizim DİSK tarihini orada bırakmamızın sebeplerinden birisi.

Oraya kadarki bölüm için çok rahatlıkla söyleyebilirim ki hiçbir müdahale yaşamadık, hatta yönetim kitabı çıktıktan sonra gördü. Müteşekkirim.

Taşınma işi başka bir şey tabii. Ben hukuki bir sorun olarak görmüyorum o işi. Hukuken taşınabilir. Genel kurul kararı var, ben burada bir usul tartışması olduğu kanaatinde değilim. Bazı arkadaşlar böyle düşünüyor. Bir konfederasyonun merkezi elbette başkentte de olabilir. Ama 60 yılı İstanbul’da geçirdikten sonra Ankara’ya taşınmayı zorunlu kılacak sosyal, sınıfsal, finansal bir zorunluluk görmüyorum ben. Örgütsel bir ihtiyaç görmüyorum yani. Dolayısıyla ben tartışmaya buradan bakıyorum. İstanbul’da doğmuş örgütlerin çoğu, İstanbul’da olup burada faaliyeti yürütmüş bir örgüt Ankara’ya gidecekse buna sınıf hareketi açısından çok ciddi bir ihtiyaç olması lazım. O açıdan baktığımda ben örgütsel, finansal, tarihsel, sınıfsal bir ihtiyaç görmüyorum.

Ama hukuksal bir sorun var mı? Bence hukuksuz bir yasal sorun yok. Tartışmayı buradan kurmamak gerektiğini düşünüyorum. Burada hakikaten hangi ihtiyaçla taşındığını tartışmak, daha hakiki bir tartışma olur. DİSK yönetimi bu eleştirilere ne diyor, eleştiren ne diyor? Tartışmanın kamuoyu önünde buradan yürütülmesi gerektiğini düşünüyorum.

SD: Değerlendirmelerinizi bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz.

Trump’ın Barış Kurulu’na hayır! İsrail, Gazze’den defol! Nehirden denize özgür Filistin!

0

Donald Trump, 19 Şubat Perşembe günü Barış Kurulu’nu topladı. ABD emperyalizminin aşırı sağcı lideri olarak, dünyanın farklı ülkelerinden 27 devlet başkanıyla birlikte, Gazze’yi sömürgeleştirme hedefi doğrultusunda ilk adımları duyurmak adına bir basın toplantısı düzenledi.

Trump, Gazze’yi lüks bir turizm bölgesine dönüştürmeyi amaçlayan büyük projeleri başlatmak için ABD’nin başlangıç olarak 10 milyar dolar katkıda bulunacağını açıkladı. Bu projeler, emlak sektöründeki büyük çokuluslu şirketlerin hizmetinde, 200 lüks kulenin inşasını ve tarımsal ile endüstriyel yatırımlar için alanların açılmasını içeriyor.

Trump tek başına hareket etmiyor. Emperyalist ve sömürgeci planı, Gazze Şeridi’ni denetim altına almaya çalışan askeri güç ile işbirliği yapmak üzere Arjantin’in Beyaz Kasklılar’ının konuşlandırılmasını teklif eden Javier Milei’nin yanı sıra başka ülkeler ve aşırı sağcı hükümetler tarafından destekleniyor. Macaristan Başbakanı Viktor Orbán ve Paraguay Devlet Başkanı Santiago Peña da toplantıya katılanlar arasındaydı.

Kazakistan, Azerbaycan, Birleşik Arap Emirlikleri, Fas, Bahreyn, Katar, Suudi Arabistan, Özbekistan ve Kuveyt dahil diğer ülkeler, Donald Trump’ın kaprislerini ve Gazze topraklarını büyük yatırımcılar arasında paylaştırma hedefi taşıyan sahte barış sağlama iddialarını sürdürmek için ilave 7 milyar dolar teklif etti. FIFA Başkanı Gianni Infantino’nun varlığı özellikle dikkat çekiciydi. Infantino da yatırım girişimine katılarak, Gazze’de 20 bin koltuklu bir stadyum ve bir futbol akademisi inşa etme gibi sahte bir gerekçeyle Trump’ı desteklemek üzere 75 milyon dolarlık bir katkı açıkladı.

“Kumdan kale” bir proje

Barış Kurulu’nun açılışı, Trump’ın iğrenç üslubuna sadık kalınarak gerçekleştirildi. Müzik eşliğinde dans edip şarkı söyleyen dalkavuklarla çevrili biçimde Trump, yeni emperyalist karşı saldırısında mevcut ve eski ortaklarını hizaya sokmak üzere siyasi inisiyatifi ele geçirmek için abartılı yalan beyanlarda bulundu.

Görünürdeki görkeme rağmen Trump sıkıntıda ve planları kumdan kale niteliğinde. Dünyadaki ülkelerin çoğu bu girişime katılmadı, ABD’de Trump’a karşı protestolar büyüyor ve Filistin’le uluslararası dayanışma yeniden güçleniyor.

Yıpranmış Avrupa Birliği’nin büyüyen ekonomik, toplumsal ve siyasal krizi, başlıca hükümetlerinin şimdiye kadar Barış Kurulu’nu onaylamasını engelledi. Bu hükümetler, Gazze’yi sömürgeleştirmek için 2803 (2025) sayılı Kararı zaten kabul etmiş olan ve giderek zayıflayan BM Güvenlik Konseyi’ni korumaya devam etmeyi tercih ediyor. Meloni yalnızca “gözlemci” olarak kaydoldu. Fransa, İspanya Devleti veya İrlanda gibi çeşitli ülkeler, Avrupa Komisyonu’nun Akdeniz’den Sorumlu Üyesi Dubravka Šuica’nın Barış Kurulu’ndaki varlığını sorguladı. Šuica, varlığını “uluslararası nezaket meselesi” olarak gerekçelendirdi ve “Toplantıya katılmamız, Barış Kurulu’nun üyesi olduğumuz anlamına gelmez,” dedi.

İsrail, kurul toplantısına katılmış olmasına rağmen, mevcut durumun bir yeniden inşa meselesi olmadığını belirtti. Netanyahu “Gazze’nin silahsızlandırılmasından önce Gazze’nin yeniden inşası olmayacak,” diyerek, temel hedefinin -şimdiye kadar gerçekleştiremediği bir hedef olan- Hamas’ın ve direniş örgütlerinin imhası olduğunu savunmaya devam ediyor.

ABD’deki büyük seferberlikler ve Trump ile İngiltere Prensi Andrew gibi diğer güçlü figürlerin reşit olmayanlara yönelik korkunç cinsel suçlara karıştığını gösteren Epstein dosyaları skandalı, büyük kapitalistlerin mide bulandırıcı ahlakını ortaya koyarak, Trump hükümetinin siyasal krizinin başlangıcını tetikledi. Trump’ın anketlerde azalan popülaritesinde kendini gösteren kriz, önümüzdeki kasım ayında yapılacak ara dönem seçimlerinde bir yenilgi ihtimalini gündeme getirdi. ABD tarihinin en büyük seferberlikleri arasında olan kitlesel protestolar, genel grevin ve ülke çapındaki büyük eylemlerin ardından Trump’ı Minneapolis’ten ICE güçlerini geri çekmeye zorladı ve baskıcı politikasına bir yenilgi yaşattı.

Filistin’e destek seferberliği, inisiyatifi yeniden ele alıyor

Tüm dünyada Filistin’e destek seferberlikleri inisiyatifi yeniden ele almaya başlıyor. İsrail saldırılarını yoğunlaştırırken kırılgan ve kısmi ateşkesin Gazze’ye barış getirmediğini gözler önüne seriyor. 75 binden fazla Filistinli katledildi ve İsrail’in öldürülen binlerce Filistinlinin bedenlerini buharlaştırmak için termobarik bombalar kullandığı ortaya kondu. Mülteci kamplarına yönelik bombardımanlar giderek sıklaşıyor ve Ekim 2025’te ateşkes ilan edildiğinden bu yana yaklaşık 600 kişi öldürüldü. İsrail parlamentosu, Batı Şeria’nın ilhakını derinleştirmek ve silahlandırılmış yerleşimcilerle birlikte suç niteliğinde yeni bir saldırı geliştirmek için yasalar geçirdi. Ben Gvir, İsrail’de hâlâ cezaevinde tutulan 9 binden fazla Filistinli siyasi tutsağa ölüm cezasını savunuyor.

Tüm bunlar dünya halklarının reddiyle karşılaştı ve çeşitli ülkelerde eylemler yeniden güç kazanmaya başlamakta. Barselona’da çeşitli sanatçılarla birlikte düzenlenen Filistin’e destek festivaline kitlesel bir katılım gerçekleşti. Sanatçıların ve kültürel figürlerin dayanışma açıklamaları çok sayıda festivale yayıldı. Avustralya’nın çeşitli şehirlerinde gerçekleştirilen büyük seferberlikler, dünya halklarının Filistin direnişine duyduğu sempatiyi gösterirken “intifadayı küreselleştirme” sloganı yeniden yükseliyor. Bu slogan şubat ayının ilk haftasında Sidney’de düzenlenen bir etkinlikte Filistin yanlısı sporcu ve aktivist Grace Tame tarafından, İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un ziyarete gelmişken dile getirildi. 6 Şubat’ta Akdeniz’deki çeşitli limanlarda liman grevi ve abluka eylemleri gerçekleştirildi. Bu eylemlerle CALP kolektifi ve USB sendikası, Filistin halkıyla dayanışmasını bir kez daha gösterdi ve İsrail’in işlediği soykırım karşısında dünyanın tüm hükümetlerinin suç ortaklığını teşhir etti.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, dünya halklarının soykırımı kınamak için yürüttüğü bu ve diğer eylemleri destekliyoruz. Gazze’yle dayanışma içindeki küresel hareketin bir parçasıyız ve ablukayı kırmak için nisan ortasında yeniden Gazze’ye doğru yola çıkacak yeni Küresel Sumud Filosu’nu desteklemeye ve filoya katılmaya hazırlanıyoruz. Dünya halklarını, sendikaları, taban örgütlerini, öğrenci hareketini, çevre hareketini, kadın ve lgbti+ hareketlerini ve kendisini demokratik olarak tanımlayan tüm kesimleri, Trump’ın Barış Kurulu’nu kınamak ve Gazze’nin işgalini engellemek için küresel seferberliği sürdürmeye çağırıyoruz.

Gazze’de uluslararası askerler konuşlandırmaya dönük her türlü girişime hayır! Netanyahu’nun ve İsrail’in uyguladığı soykırıma karşı uluslararası dayanışmayı derinleştirelim. Siyasi tutsakların özgürlüğü için, Batı Şeria’daki yeni sömürge planlarına karşı çıkmak için, acil insani yardım sağlanması için ve Rafah Kapısı’nın açılması için mücadele edelim.

Gazze, Batı Şeria, Suriye ve Lübnan’daki tüm İsrail birlikleri derhal geri çekilsin! Filistin’de etnik temizliği ve Trump ile Netanyahu’nun Gazze’yi dünyanın milyonerleri için bir tatil bölgesine dönüştürme planlarını reddediyoruz!

Siyonist apartheid’a son! Tek, laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin için! Nehirden denize özgür Filistin!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)
20 Şubat 2026

Evden çalışan anneler ve görünmeyen ikinci mesai

0

Her kadının işi sabah gözünü açar açmaz başlıyor. Kahvaltı hazırlanıyor, çocuk okula yetiştiriliyor, gün içinde ne pişecek düşünülüyor. Gözümü açtığım anda aklımda bir liste beliriyor. Daha yüz yıkanmadan zihin çalışmaya başlıyor. Ev uyanmadan önce kadın çoktan mesaiye başlamış oluyor.

Ben de tam zamanlı evden çalışan bir anneyim. Günüm iki ayrı iş arasında geçiyor. Biri bilgisayarın başında, diğeri evin içinde. Biri görünür, diğeri çoğu zaman “zaten yapılması gereken” olarak kabul ediliyor.

Evden çalışmak dışarıdan bakıldığında konforlu görünebilir. Trafik yok, ofis stresi ve insanlar yok. Ama evin içindeki mesai hiç bitmiyor. İş bittiğinde ev işleri başlıyor; ev işleri bittiğinde akşam rutini. Çamaşır, yemek, toparlama… Ve bütün bunların arasında çocukla ilgilenmek, onun duygusunu taşımak.

Asıl yorgunluk fiziksel olandan çok zihinsel. Sürekli bölünen dikkat, aynı anda iki sorumluluğu taşıma hali. Toplantıdayken akşam yemeğini düşünmek, çocuğumla oynarken yarım kalan işi hatırlamak. Hangi rolde olursam olayım, diğerinin sesi içimde kalıyor. Çoğunlukla yalnız da hissettiriyor bu durum.

Ev içindeki emek görünmez çoğu zaman. Yemek yapılır, çocukla ilgilenilir, ev düzenli ve temiz olur. Sanki bunlar kendiliğinden gerçekleşiyormuş gibi. Oysa her biri planlama, zaman ve sabır istiyor. Üstelik bunun molası yok. “Bugün izinliyim” deme şansı yok.

Anne olmak zaten başlı başına bir sorumluluk. Sürekli tetikte olmak, çocuğun sağlığını, ruh halini, gelişimini takip etmek. Bir yandan da üretmeye devam etmek, ekonomik olarak ayakta kalmak, işte var olmak. “Evdeyim ama çalışıyorum” cümlesini açıklamak zorunda kalmak bile başlı başına bir yorgunluk.

Bu yazı bir şikâyet metni değil elbette. Sadece görünmeyeni görünür kılmak istiyorum. Çünkü evde tam zamanlı çalışan kadınların (ev hanımları dahil tabii) emeği çoğu zaman “zaten yapması gereken” olarak görülüyor. Ev içi emek ekonominin dışında değil; tam tersine onun temelini oluşturuyor. Çocuk büyütmek, bir evi düzen içinde tutmak, duygusal yükü taşımak… Bunların hepsi üretim. Ama çoğu zaman karşılığı alkış değil, beklenti oluyor. Aman herkes yapıyor ne var bunda… denebiliyor.

Yine de bütün bu yoğunluğun içinde küçük ama güçlü anlar var. Çocuğumun gülümsemesi, birlikte okuduğumuz bir hikâye, işte tamamlanan bir proje… “Yapabiliyorum” hissi. Hem anne hem çalışan olarak var olabilmek. Kendimle, kadın olarak gurur duyabildiğim anlar. Aslında ne kadar da güçlüyüz…

En çok ihtiyacımız olan şey dayanışma. Kadınların birbirini gerçekten anlaması. “Abartıyorsun” demek yerine “Seni anlıyorum” diyebilmek. Çünkü çoğumuz benzer bir yükü taşıyoruz ama bunu yüksek sesle konuşmuyoruz çoğu zaman. En azından şunu yapabiliriz: Ev içindeki emeği küçümsemeden bolca bundan konuşarak ve bunu duyurarak bu emeği görünür kılmak. Kadınların çoklu rollerini romantize etmeden, gerçekten ne kadar yorucu olduğunu kabul etmek. Dayanışmayı sadece bir kelime olarak değil, günlük hayatın pratiği olarak yaşamak.

Şunu açıkça söylemenin zamanı:

Evde verilen emek “yardım” değil, iştir.

Annelik “doğal görev” değil, emektir.

Aynı anda iki dünyayı taşımak “marifet” değil, sistemin kadınlara yüklediği görünmez mesainin sonucudur.

Biz süper kahraman değiliz.

Ama her gün imkânsıza yakın bir dengeyi kuruyoruz.

Belki bu yazı, bir başka kadının “Yalnız değilim” demesine vesile olur. Yalnız değilsin.

Sevgiler.

Süreç: biraz gerçek, biraz -mış gibi

0

Tek Adam rejimi ve İmralı arasında yürütülen sürecin kamuoyuna duyurulması üzerinden bir buçuk yıla yakın zaman geçti. Kaynağını Kürt ulusal sorunundan alan silahlı çatışmanın on yıllardır ülkenin siyasi hayatına damga vurmakta olduğu gerçeğine paralel olarak “süreç”, Bahçeli’nin 22 Ekim 2024’te yaptığı meclis konuşmasından beri gündemin ilk sıralarında kalıcı bir yer edindi.

Geride bıraktığımız haftalar içinde bu kapsamda önemli bir gelişme yaşandı ve TBMM çatısı altında kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu raporunu tamamlayarak 6 aydır süren faaliyetini noktaladı.

Komisyon raporunda ne var?

Komisyon raporunda; ele alınan meselenin “güvenlikle sınırlı bir alan olmanın ötesinde çok katmanlı ve çok yönlü olduğu” ve çözümün “kök sebeplerin ortadan kaldırılmasına bağlı” olduğu ifade edilse de bu sorunun adını koymaktan dahi imtina ediliyor ve hedefin “Terörsüz Türkiye” olduğu ilan edilerek şimdiye dek sorunların kangrenleşmesinden başka sonuç üretmeyen güvenlikçi yaklaşım korunuyor. Keza, raporda “eşitlik” yerine egemenlerin içini her daim kendi çıkarına göre doldurma lüksüne sahip olduğu “kardeşlik” retoriğine başvuruluyor.

Raporun “demokratikleşme ile ilgili öneriler” başlıklı kısmında AİHM ve AYM kararlarına uyumun sağlanması; hasta ve yaşlı tutuklular için infaz ertelemesinin uygulaması; Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununun hak ve özgürlükleri genişletecek şekilde yeniden düzenlenmesi; Türk Ceza Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu ve ilgili mevzuatın ifade özgürlüğünü güçlendirecek şekilde yeniden düzenlenmesi; belediye başkanlarına görevden el çektirilmesi durumunda belediye meclisi tarafından seçim yapılması hususunda mevzuatın düzenlenmesi gibi öneriler yer alıyor.

Siyasal özgürlükler bahsinde her biri atılması gerekli hayati birer adımı işaret eden bu önerilerin bazılarının fiiliyata dökülmesi için hiçbir yasal düzenlemeye dahi ihtiyaç olmaması, aksine mevcut yasalara uyulmasının kâfi oluşu ve rapora imza atan çoğunluğun o yasaları işine geldiğince yok sayan AKP-MHP’ye mensup olduğu ortada. Dolayısıyla raporun bu kısmına, mevcut rejimin antidemokratik karakterini tescilleyen bir belgenin ironik şekilde meclis eliyle tarihe not edilmesi demek yerinde olur.

Gerçekçi olmak gerek

Belli ki rejim, Kürt sorununun varlığını zımni olarak kabul etse de resmiyette onu “terör sorunu” olarak çerçevelemeye devam edecek. İmralı ile uzun süredir pazarlık yürütüyor olmasına rağmen seçmeni nezdinde ortada bir pazarlık yokmuş gibi davranmayı, silah bırakan örgüt üyelerinin sürecin doğasına uygun olarak cezadan muaf tutulması icap ederken “cezasızlık algısı yaratmamak” adına üstenci bir dil kullanmayı sürdürecek. Ola ki gerekirse masayı devirmeyi de daha kolay kılan tüm bu “-mış gibi yapma” oyunu sürdürülürken atılacak ufak tefek ama somut adımların da Kürt halkını tatmin etmesi beklenecek. Elbette o rızayı tesis etme sorumluluğunu üstlenecek olan esasen Öcalan’dır.

Öcalan, başta Kürt halkı olmak üzere tüm kamuoyunun önüne demokratik entegrasyon olarak adlandırdığı bir geçiş süreci ve demokratik toplum olarak adlandırdığı reformist bir siyasi program teklifi ile çıkıyor. Bununla birlikte, Türkiye sınırları içerisinde kısa vadede kendisinin ve örgüt üyelerinin legal siyasi yaşama entegre olmasının önünün açılması dışında bir “kazanım” elde edemeyeceğinin ve ötesinin ancak ilerideki siyasi mücadelenin konusu olabileceğinin farkında ve bunu ölçülü bir dille ifade ediyor. Aylardır olduğu gibi bundan sonra da bir yandan Kürt siyasi hareketinin içindeki çeşitli özneler zaman zaman “demokratikleşme” ihtiyacından dem vuracak, hükümeti eleştirecek. Diğer yandan ise sürecin masada kabul edilmiş sınırlı çerçevesi, bu eleştirilerin “-mış gibi yapma” oyununun Kürt halkını motive etmek için sergilenen kısmından öte anlam kazanmasını imkânsız kılacak.

Sonuç yerine

Çözüm sürecinin başından itibaren şeffaflıktan uzak yürütülüşü ona damgasını vurmuştur. Masanın iki tarafının da başta kendi destekçileri olmak üzere kamuoyunu manipüle etmek için şeyleri olduğu gibi adlandırmaktan kaçınan tutumu barizdir. Açık olan şudur, bu süreçten demokratikleşme veya Kürt sorununun çözümü gibi sonuçlar çıkamaz. Bununla birlikte, devlet ve Kürt siyasi hareketi arasındaki silahlı çatışmalar sona erecek olursa bu, ülkemizdeki tüm işçiler, emekçiler ve başta Kürt halkı olmak üzere tüm halklar için faydalı olacaktır. Ancak bu yolun da dikensiz olmadığı, masanın bir tarafındaki AKP-MHP’nin dayatma ve şantajlarına açık olduğu da herkesin malumudur.

Çalışma hayatında genç kadın olmanın zorlukları

0

Günümüzde ekonomik zorluklar ve kariyer baskısı nedeniyle birçok kadın genç yaşta, henüz öğrenciyken iş hayatına atılıyor. İlk bakışta “ekonomik özgürlük” olarak sunulan bu süreç, aslında kadınların kariyer yaşamında her yaşta karşılaştığı yapısal sorunları genç kadınlar için çok daha erken ve görünür hale getiriyor.

Kadınlar için işyeri yalnızca emeklerini sattıkları bir alan değil; aynı zamanda sürekli kendilerini kanıtlamak, sınırlarını korumak ve varlıklarını meşrulaştırmak zorunda bırakıldıkları bir mücadele alanı. 

Kurumsal ve toplumsal güçle desteklenen erkeklik normları işyerinde kadınlar üzerinde baskı kuruyor ve tacizi meşrulaştırabilecek bir zemin yaratıyor. Feminist perspektifin ve etkili kurumsal mekanizmaların zayıf olması, zamanla suskunluğu ve normalleşmeyi beraberinde getiriyor. Radikalliği törpülenmiş, eşitsizliği sıradanlaştırılmış çalışma kültürlerinde taciz görünmezleşiyor ve olağan kabul edilmeye başlanıyor.

Ekonomik ve kariyer kaygıları taşıyan genç kadınlar ise kimi zaman nasıl tepki vereceklerini, kime başvurabileceklerini ya da destek talep ettiklerinde nasıl karşılanacaklarını bilemiyor. Kadın yönetici sayısının azlığı güvenli başvuru alanlarını sınırlarken, küçük ölçekli işyerlerinde ise insan kaynakları mekanizmalarının yokluğu kadınları tamamen yalnızlaştırıyor. Üstelik taciz yalnızca iş arkadaşlarından ya da yöneticilerden değil, müşteriler dahil farklı aktörlerden de gelebilir. Bu çok katmanlı baskı ortamında kadınlar çoğu zaman sessiz kalmaya zorlanıyor.

İşyerinde kadınların yaşadığı sorunlar her zaman taciz kadar görünür de değil. “Kadınlar daha çalışkandır” anlatısı kadın emeğini daha yoğun sömürmenin ideolojik aracına dönüşüyor; kadının iyi olduğunu kabul etmek, erkekliğin ayrıcalıklı konumunu sorgulatacağı için dirençle karşılanıyor. Bu direnç, kadınlarda sürekli bir yetersizlik hissi üretiyor.

Kapitalizm kadın emeğini maksimum verimle kullanmak isterken, patriyarka kadınları bu emeği sürekli kanıtlama zorunluluğu altında tutar. Böylece sistem, kadınların kendilerini hiçbir zaman tam anlamıyla “yeterli” hissedememesi üzerine kurulur.

Sonuç olarak kadınlar çifte bir baskı altındadır: Hem daha fazla çalışmaları beklenir hem de emekleri değersizleştirilir. Hem bedenleri denetlenir hem de performansları sürekli sorgulanır.

Emperyalist-Siyonist saldırının karşısında, İran halkının yanındayız

0

Şubat ayının son günü, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve İsrail’in “Epik Öfke” adını verdikleri, İran’a yönelik emperyalist saldırı ile başladı. İran İslam Cumhuriyeti’nin lideri Ali Hamaney ve çok sayıda üst düzey görevlinin de öldürüldüğü saldırıda İran’ın askeri merkezleri, nükleer tesisleri ve diğer stratejik noktaları ile balistik füze rampaları vurulmaya devam ediyor. Pentagon, şu ana kadar binden fazla hedefin vurulduğunu açıkladı. Bu saldırılara karşılık olarak İran da yaklaşık 10 ülkedeki -çoğunluğu Arap ülkesi- ABD üslerini ve donanmasını hedef alarak İsrail işgal devletine misillemede bulundu. İsrail ayrıca Lübnan’a yönelik saldırılarını da sıklaştırdı.

ABD’nin 2003 Irak işgalinden bu yana Ortadoğu’daki en büyük askeri yığınağını gerçekleştirmesi ve bölgedeki ABD konsolosluklarının boşaltılması, saldırının yaklaştığını gösteren işaretler arasındaydı. Dünyanın en büyük savaş gemisi olan USS Gerald Ford’un da parçası olduğu 23 savaş gemisini Akdeniz, Kızıldeniz ve Hürmüz Boğazı yakınlarında konumlandıran ABD, kendi toprakları dışında konuşlandırılabilir hava gücünün yaklaşık olarak yarısını bölgeye göndermişti.

Süregelen saldırılar, ABD ve İsrail’in yoğun emperyalist baskısı altında geçen, haftalar süren müzakerelerin ardından geldi. Saldırının hemen öncesine kadar devam eden Cenevre’deki müzakerelerde ABD-İsrail tarafı, İran’dan nükleer zenginleştirme programını tamamen durdurmasını; Irak, Lübnan ve Yemen gibi bölgelerdeki faaliyetlerine son vermesini ve balistik füzelerle İsrail için bir tehdit olmayı bırakmasını talep etmişti. İran’ın ise yalnızca nükleer programa dair tavizler vermeyi kabul ettiği biliniyordu. Savaşın hızlı bir şekilde sona erip ermeyeceğini ve hem ABD hem de İsrail için kabul edilebilir bir anlaşmaya dönüşüp dönüşmeyeceğini tahmin etmek oldukça güç. İsrail işgal ordusu subaylarına dayandırılan haberlerde, savaşın en az birkaç hafta sürebileceği ve sonunun ufukta görünmediği iddia ediliyor.

Savaşın nasıl devam edeceğini öngörmek pek kolay olmasa da bu savaşın bölge halklarına ve işçi sınıfına herhangi bir fayda getirmeyeceği oldukça açık. ABD Başkanı Trump’ın başlattığı saldırılarla birlikte İran halkına yönelik “ülkenizi geri alın” çağrısının ikiyüzlülüğünü anlamak için çok uzağa gitmeye gerek yok. Halihazırda İsrail’in Gazze’de ABD desteğiyle sürdürdüğü soykırım, emperyalizmin mutlak gerici karakterinin ve bölge halkları için kan ve gözyaşından başka bir şey vaat etmediğinin delilidir. Ayrıca İran’a yönelik saldırıların yalnızca rejime değil, aynı zamanda İran halkına yöneldiği de ortada. Henüz saldırıların başında, İsrail’in hedef aldığı İran’ın Minab kentindeki bir ilkokulda en az 170 çocuk ve öğretmenin katledildiği gelen haberler arasında. Sayısı artırılabilecek bu gibi örneklerden anlaşılacağı üzere, İran’a yönelik saldırıların, ocak ayında molla rejimine karşı haklı bir şekilde gerçekleşen seferberliklerle hiçbir ilişkisi yoktur. Bu saldırının amacı, soykırımcı İsrail’in güvenliğini garanti altına almak ve ABD’nin Ortadoğu üzerindeki kontrolünü pekiştirmekten ibarettir. Dolayısıyla ABD ve İsrail’in, diğer emperyalist ülkelerin ve gerici bölge rejimlerinin de desteklediği ya da en azından göz yumduğu saldırısına amasız fakatsız karşı çıkmak ve İran halkının yanında olmak gerekir.

Emperyalist müdahaleye karşı çıkış, elbette molla rejimine politik destek vermek veya onun kendi halkına ve başka halklara karşı suçlarının üstünü örtmek anlamına gelmiyor. Bu destek, baskıcı ve gerici rejime dair herhangi bir yanılgıya kapılmadan İran’ın emperyalist saldırganlığa karşı direnme hakkını savunmak anlamına geliyor.

Tek Adam rejiminin ikiyüzlü dış politikası

Tek Adam rejiminin mevcut gelişmelere ilişkin yaklaşımı ise ABD emperyalizmi ile bağımlılık ilişkileri bağlamında şekillenmeye devam ediyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD ve İsrail’i kınadığını ifade etse de İran’ın her ne gerekçe ile olursa olsun Körfez ülkelerine yönelik saldırılarını da desteklemediğini ifade etti. Bu açıklama, İran’ın misilleme saldırılarının ABD üslerine yöneldiği gerçeğini örterek iki tarafı adeta eşit bir suç işlemiş gibi göstermektedir. Bununla birlikte Türkiye’nin NATO’nun parçası olması ve en büyük ikinci ordusuna sahip olması, ayrıca Türkiye topraklarında bulunan İncirlik ve Kürecik üslerinin de emperyalizmin hizmetinde olmayı sürdürmesi dikkat çekicidir. Tek Adam rejiminin İran halkının yanında olmadığını, ocak ayındaki ayaklanmada molla rejiminden yana aldığı tutum ortaya koymuştu. Tek Adam rejiminin temel hedefi, “istikrar” ortamının korunması yoluyla Türkiye kapitalizminin ve rejiminin bu gibi süreçleri zararsız atlatmasıdır. Savaşın çıkmasının ardından da bu politikasını, iki taraf arasında kendisini arabulucu olarak konumlandırmaya çalışmak suretiyle hayata geçirmeye çalışıyor.

Ana muhalefetin bu bağlamdaki politikası ise her geçen gün iflas ettiği ortaya çıkan uluslararası hukuka uyma çağrısının ötesine geçmiyor. Tarafları itidale davet eden Özgür Özel, bölgede istikrar vurgusu yaptı. Emperyalist müdahale karşısında pasif bir itidal çağrısı ve emperyalist güçlerin ayakları altına aldıkları uluslararası hukuka uyulması daveti, kitleler tarafından da faydasız olduğu kabul edilen bir politika olarak karşımıza çıkıyor. 

Dem Parti ise üçüncü yol çağrısı yaptı. Bu çağrı da emperyalizmin saldırganlığı karşısında net bir duruş sergilemekten uzak. Emperyalizme karşı net bir duruş almak ile molla rejimini politik olarak desteklemenin birbirinden ayrılması oldukça önemli bir ihtiyaç olsa da bu görevin, emperyalist saldırganlığa karşı çıkarak ve İran halkının yanında durarak başlaması gerektiği atlanmamalıdır. 

Bu çerçevede, Erdoğan yönetiminin ikiyüzlü dış politikasını reddettiğimizi bir kez daha vurguluyoruz. Siyonizmin hizmetinde İran’ı gözetlemek için kurulmuş Kürecik üssü derhal kapatılmalıdır. İncirlik ve ülkedeki tüm yabancı askeri üsler kapatılmalı, Türkiye NATO’dan çıkmalıdır. Siyonist rejime ilişkin hamasete son verilmeli; askeri, ticari, diplomatik tüm ilişkiler kesilmelidir. Bu talepler ekseninde, emek örgütlerinin ve solun en geniş eylem birliğini sağlayarak emperyalist ve Siyonist barbarlığa karşı mücadeleyi büyütmeliyiz.

Ukrayna: emperyalizme karşı dört yıllık direniş

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) İspanya devleti seksiyonu Enternasyonalist Mücadele’nin (Lucha Internacionalista-LI) açıklamasını okurlarımızla paylaşıyoruz.

Rus işgalinin başlamasından dört yıl sonra, Kremlin’e yakın bir rejim kurmak için yıldırım operasyonu olarak planlanan şey, yüz binlerce kişinin hayatına mal olan bir yıpratma savaşına dönüştü. Cephe neredeyse tıkanmış durumda ve Rus ordusu savaş suçları işlemeye devam ediyor. 2025 yılı, 3218 ölü ve 8901 yaralı ile sivil halk için en ölümcül yıl oldu. Bu, 2024 yılına göre yüzde 37’lik bir artışa tekabül ediyor. Şimdi de Moskova, Ukrayna topraklarının işgalciye teslim edilmesini talep eden Trump’ın ve ABD’nin desteğine sahip. Trump, Putin’i cesaretlendirmiş ve Ukrayna’yı boyun eğdirmek için askeri desteği yüzde 90’dan fazla azaltmış durumda. Yorgunluk ortada, ama halk direnmeye devam ediyor.

Kış, öncekilerden daha da sert geçerken Rusya, direnişi kırmak amacıyla sivil altyapılara yönelik saldırılarını yoğunlaştırdı ve Ukrayna topraklarının büyük bir kısmını sürekli olarak elektrik ve ısınmadan mahrum bırakıyor. İşgal altındaki doğu bölgelerinde halk, polis terörüne ve zorla Ruslaştırma politikasına maruz kalıyor. Cephede, mevcut savaş araçlarıyla sınırlar belirsiz hale geldi. İHA’lar yeni terör koşulları ortaya çıkardı ve artık cephe hattından değil, her iki tarafta 20 km’lik bir şeritten bahsedebiliyoruz.

Trump, Putin’in istediği şekilde Zelenski’ye bir barış planı dayatmak istiyor. Anlaşma, mevcut cepheyi dondurma fikriyle işgali meşrulaştırmayı amaçlıyor. Bu, Rusya’nın saldırganlığını ödüllendirmek ve Ukrayna topraklarının yüzde 20’sini (Kırım ve Donbas) teslim etmek anlamına geliyor. Rusya, cephede önemli ilerlemeler olmasını bekleyerek müzakereleri uzatıyor, ancak bu ilerlemeler gerçekleşmiyor. Trump’ın özel elçisi Witkoff, Kremlin’in söylemini tekrarlayarak, savaşın “ana nedeninin” Ukrayna’nın “sahte bir ülke” olması olduğunu iddia etti. Amerikalı iş insanı, Washington’ın diğer stratejik çıkarlarına karşılık vermesini umarak Putin’le çıkar alışverişinde bulunuyor. Putin ise Trump’ın Gazze’yi sömürgeleştirme planlarını BM Güvenlik Konseyi’nde veto hakkını kullanmadan çekimser kalarak onayladı ve ABD’nin Venezuela saldırısına sessiz kaldı. Ukrayna, Trump için sadece bir pazarlık kozu.

Zelenski hükümeti, kaderini halkının bağımsız hareketinden ziyade emperyalizm, NATO, ABD ve AB’nin finansmanı ve silahlanmasına bağlayarak, bu güçlerin politikalarına bağımlı hale geldi ve Washington’daki iktidar değişikliği karşısında daha da zor durumda kaldı. Ukrayna halkı, büyük oligarkların lehine işçi düşmanı yasalar uygulayan borçlu bir hükümetle ve nadir toprak elementlerinin ABD’ye teslim edilmesinin ardından ekonomik bir sömürge olma tehdidiyle karşı karşıya. Bu politikalar, Ukraynalı emekçi halkın Rus işgaline karşı koyma çabasını zayıflatıyor.

Ancak savaşın uzaması Kremlin’e zarar vermeye başlıyor. Cepheye asker bulmak giderek zorlaşıyor. Komutanlar 400 bin asker daha talep ediyor ve paralı askerleri konuşlandırmak zorunda kalıyor. Maaşlar ve ölüm tazminatları hızla artarken, savaşın maliyeti Kremlin’i vergi artışları ve sağlık, eğitim ve sosyal hizmetler alanındaki sosyal harcamalarda kesintiler içeren bir bütçe sunmaya zorladı. Enflasyon arttı ve Putin’e yapılan her türlü eleştiriye yönelik sistematik baskı devam ederken, işgale yönelik ilk destek azaldı.

Trump’ın stratejisi aynı zamanda Avrupa emperyalizmlerini zayıflatmayı hedefliyor. Avrupalı askeri birliklerin devriye gezeceği silahsızlandırılmış bir bölge üzerinden Avrupa’ya bir nevi jandarma rolü biçme önerileri de bunun bir göstergesi. Bu durum, Avrupa emperyalizmlerinin zaaflarının üzerine gitmek ve Trump yönetiminin NATO’daki hizmetlerine karşılık talep ettiği bedeli ödetmek için yeni bir yol anlamına geliyor. Nihayetinde AB’nin içine düştüğü güçlük ve Macaristan’daki Orban gibi Rus saldırganlığını açıkça savunan hükümetlerle yaşadığı bölünme gözler önüne seriliyor.

NATO zirvesinde taahhüt edilen yüzde 5’lik askeri harcama artışları, son üç yılda AB’nin askeri harcamalarındaki artışın yarısını bile oluşturmayan Ukrayna’ya silah tedarikiyle ilgili değildir. Ukrayna’yı desteklediğini söyleyip Rusya’nın işgalini kınayan, Rusya’ya yaptırım ve uluslararası izolasyon politikasını haklı gösteren, ancak Filistin halkına yönelik acımasız soykırıma karşı aynı önlemleri almayı reddeden AB hükümetlerinin çifte standardını reddediyoruz. İsrail’i silah ticareti ve spor müsabakalarında ayrıcalıklı bir ortak olarak tutmaya devam ediyorlar. Sánchez-Díaz hükümeti de aynı şeyi yapıyor; tüm tepki ve açıklamalara rağmen, İsrail’le silah ticaretine ve soykırımda işbirliği yapmaya devam ediyor.

Rusya merkezli “İlhaksız Barış İçin Sol” platformunun çağrısını sahipleniyoruz: “Vicdanlı Ruslar ve savaş karşıtı sol, Rusya’nın Ukrayna’daki insanlık dışı suçlarına dair bilgileri yaymak için mevcut durumu değerlendirmelidir. Rus kapitalizminin Rusya’daki işçileri de sık sık soğukta bıraktığı göz önüne alındığında, yaşanan ısınma kesintileriyle empati kurmak mümkündür. (…) Rus devleti Ukrayna’ya kurtuluş değil; karanlık, soğuk, ölüm ve diktatörlük götürüyor… ve işte bu yüzden direnmemiz gerekiyor.”

Trump’ın Putin’in yanında hizalanması, dünyayı biri ABD ve NATO, diğeri Rusya ve Çin tarafından yönetilen iki uzlaşmaz blok olarak gören sözde solu politikasız bırakmaktadır. Pastanın paylaşımı konusunda ne kadar gerilim yaşasalar da emperyalistler arası işbirliği, Rusya’nın İsrail’e verdiği destekte de görülüyor. İsrail’in Rusya’dan aldığı buğdayda yüzde 70’e, petrol türevlerinde ise yüzde 50’ye varan artış oldu. Rusya, ABD emperyalizminin Venezuela’ya saldırısı veya Küba’ya uyguladığı abluka karşısında sadece jestler yapıyor. Rusya da sömüren ve ezen bir kapitalist emperyalizmdir.

Emperyalizm ve diktatör hükümetler, işçilerin ve halkların uzlaşmaz düşmanlarıdır. Biz her türlü emperyalist baskıya karşıyız. Rus işgali karşısında Ukrayna direnişinin yanındayız. Tıpkı Siyonist emperyalizme karşı Filistin direnişinin yanında olduğumuz gibi. Tek adil barış, Rus işgalinin yenilgisiyle gelecektir. Ukrayna halkının saldırıya karşı kendini savunmak için silahlanma hakkı vardır. Ukrayna halkının mücadelesiyle, onun sendikal ve sol örgütleriyle uluslararası dayanışmayı yeniden yükseltmek gerekmekte. Halk iradesinin arkasından yapılan her türlü anlaşmayı reddediyoruz.

Rus birlikleri Ukrayna’dan dışarı! İşgalciler derhal geri çekilsin!

Trump’ın teslimiyet planına hayır! Halkların egemenliği hakkında karar veren güçler arasındaki her türlü gizli anlaşmayı reddediyoruz.

İşgale karşı olan Rus ve Belaruslu aktivistlere yönelik baskıya karşı dayanışma!

İşçilerin hizmetinde bağımsız bir Ukrayna için!

Ukrayna ve Filistin direnişleriyle dayanışmaya! Mezarlık barışına hayır!

Enternasyonalist Mücadele

26 Şubat 2026

مرور شهر على الإتفاق

0

مرّ شهر على دخول الاتفاق بين قوات سوريا الديمقراطية (قسد) والحكومة الانتقالية حيّز التنفيذ، غير أنّ بعض بنوده المتعلّقة بالتطبيق ما تزال يكتنفها الغموض.

ليس خافيًا أنّ اتفاق 29 يناير الأخير شكّل أرضية لزجة لكلا الطرفين؛ فقد أعلن كلٌّ منهما النصر على حدة، بمشاركة نشطة من أجهزتهما الإعلامية. وبينما ينشغل كل طرف بترديد روايته الخاصة، تبقى أصوات شعوب المنطقة غير مسموعة في هذه المعادلة: العرب والكرد والسريان وغيرهم.

من جهة أخرى، يتقدّم مسار الاندماج العسكري والأمني على قدم وساق. جرى ضمان ثلاثة ألوية كردية في محافظة الحسكة ولواء في كوباني، كما ينصّ الاتفاق على إدخال قوّات الأسايش ضمن جهاز الأمن العام. ودخلت القوات الحكومية بأعداد محدودة إلى الحسكة، ثم إلى القامشلي/قامشلو، وتمركزت في المدن الكبرى والنقاط الحدودية.

ومع كل تعثّر في التنفيذ، يسارع الطرفان إلى التوجّه نحو رعاة الاتفاق، أي الولايات المتحدة وتركيا، لتقديم شكاواهما، ما يكشف مرة أخرى مدى هشاشة هذا الاندماج من الداخل. فهذه العملية لا تتشكّل على أساس احتياجات الشعب والمنطقة، ولا تعطي الأولوية لحقوقهم ومطالبهم ومشكلاتهم الاقتصادية.

على مدى عشر سنوات، سعت قسد إلى إقناع الشعب السوري والمجتمع الدولي بأنها مشروع ديمقراطي يضمن حقوق جميع المكوّنات في شرق الفرات، وقدّمت نفسها بوصفها إدارة تعددية وتقدمية. غير أنّ أول اختبار حقيقي أظهر بوضوح تعارض هذه الخطابات مع الواقع؛ إذ أُخضعت الأهداف بعيدة المدى لمكاسب قصيرة الأجل، ووُضعت الحقوق الاقتصادية والديمقراطية للشعوب في خدمة مصالح استمرارية سلطتها وحكمها.

وفي المقابل، قدّمت حكومة دمشق الجديدة نفسها باعتبارها الضامن الوحيد لجميع مكوّنات الشعب السوري، وبنت خطابها على وحدة الأراضي السورية من المركز باعتبارها نقطة الانطلاق لإعادة بناء مؤسسات الدولة. إلا أنّ الأزمات تتفاقم تباعًا، وفي مقدّمتها ارتفاع الأسعار وتدهور الأوضاع المعيشية، وقلّة فرص العمل، والبطالة المقنّعة. وإلى جانب ذلك، تتزايد التسويات مع فلول نظام الأسد، ولا سيما عناصره البرجوازية، كما تنتشر المحسوبية وتوظيف الأقارب وكل من يدور في فلك هيئة تحرير الشام على وجه التحديد.

وهكذا عادت أوضاع الشعب السوري إلى نقطة البداية من جديد، فما زالت أهمّ الأسباب التي دفعت الملايين إلى الساحات طلبًا للكرامة والحرية قائمة حتى الآن.

إن زوال عصابة الأسد شكّل نقطة تحوّل كبرى في مسار تحقيق الأهداف الثورية للشعب السوري، غير أنّ قيام القوى الإمبريالية والبرجوازية المحلية بإعادة تموضعها والدخول في اصطفافات جديدة للسيطرة الكاملة على العملية السياسية سيعني سرقة المطالب الثورية للشعب. إن الواقع الراهن يجعل من بناء برنامج سياسي ثوري وخيار بديل يمثّل مطالب الشعب السوري في «الحرية والكرامة» مسألةً حيوية و أساسيّة.

ندين بشدة العدوان الذي شنّته الولايات المتحدة وإسرائيل على إيران

0

شنّت الولايات المتحدة وإسرائيل فجر اليوم هجومًا مشتركًا واسع النطاق على إيران، أطلقتا عليه اسم «عملية الغضب الملحمي». وقد استهدفت الغارات التي أمر بها اليميني المتطرف دونالد ترامب والمجرم بنيامين نتنياهو العاصمة طهران ومدنًا مثل أصفهان وتبريز وقم وكرج وكرمانشاه، مستهدفةً منشآت عسكرية ونووية. وقد أفادت تقارير بوقوع ضحايا مدنيين في مدرسة ابتدائية للبنات في مدينة ميناب بمحافظة هرمزغان، مع احتمال مقتل ما بين 24 و51 طالبة.

ادّعى ترامب زورًا أن الهجوم جاء من أجل أمن الولايات المتحدة، متجاهلًا المسافة البالغة 11,900 كيلومتر التي تفصلها عن إيران. كما زعم أن الهجوم يهدف إلى تدمير صناعة الصواريخ والبحرية والمنشآت النووية الإيرانية، رغم أنه كان قد أكد في يونيو الماضي أنهم أنهوا البرنامج النووي الإيراني. وبسخرية، قال للإيرانيين ألّا يغادروا من منازلهم لأن «الكثير من القنابل ستسقط».

يؤكد ترامب مجددًا دوره كشرطي العالم لدعم جرائم إسرائيل ضد فلسطين والشرق الأوسط، وللدفاع عن المصالح النفطية والسياسية للولايات المتحدة.

وردّت إيران بإطلاق صواريخ على قواعد عسكرية أمريكية في قطر والكويت والبحرين والسعودية والإمارات العربية المتحدة، وكذلك على القدس وحيفا وتل أبيب، حيث تشير التقارير إلى سقوط صواريخ بالفعل.

ومنذ أواخر يناير، أطلقت الولايات المتحدة أكبر انتشار عسكري لها في الشرق الأوسط منذ عام 2003، مطوّقةً إيران من البحر الأبيض المتوسط حتى البحر العربي. وقد شمل الانتشار حاملة الطائرات النووية «يو إس إس جيرالد فورد»، الأكبر في العالم، إلى جانب مجموعتها القتالية.

يمثل هذا العدوان استمرارًا لهجوم إسرائيل في يونيو على إيران، وللقصف الأمريكي لمنشآت نووية إيرانية بعد أيام باستخدام قنابل «جي بي يو-57» شديدة التدمير.

للولايات المتحدة تاريخ طويل من الاعتداءات على شعوب الشرق الأوسط: لبنان بين 1981 و1984؛ ليبيا من 1981 إلى 1989؛ إيران من 1987 إلى 1988؛ غزو العراق عام 1991؛ قصف السودان عام 1991 والصومال عام 1998؛ غزو أفغانستان عام 2001؛ غزو جديد للعراق عام 2003؛ واليمن منذ 2009 حتى اليوم. أمّا إسرائيل، فمنذ تأسيسها بالدم والنار عام 1948، فقد هجّرت الشعب الفلسطيني من أرضه، وشنّت حروبًا عديدة ضد جميع الدول المجاورة، وتواصل اليوم مهاجمة سوريا ولبنان في إطار سياستها التوسعية العدوانية الرامية إلى إقامة «إسرائيل الكبرى».

ندين هذا العدوان الجديد من الولايات المتحدة وإسرائيل، ونؤكد حق إيران في الدفاع عن نفسها ضد الهجوم الإجرامي للإمبريالية الأمريكية والصهيونية. ونرفض كل عدوان على شعوب الشرق الأوسط والعالم، وندافع بشكل كامل عن حق إيران في تطوير برنامجها النووي وامتلاك أسلحة نووية.

إن إدانتنا لهذا العدوان تنطلق من موقع الاستقلال السياسي الكامل عن النظام الديكتاتوري والثيوقراطي للملالي، الذي لا نقدّم له أي دعم سياسي. وفي هذا السياق، دعمنا دائمًا احتجاجات النساء والجماهير الإيرانية ضد النظام الرأسمالي والسلطوي الذي يقمع الحركة الجماهيرية والطبقة العاملة والشعب الإيراني، ولا سيما مطالب النساء بحقوقهن.

ومن اتحاد العمال الأممي – الأممية الرابعة (IWU-FI)، ندعو شعوب العالم إلى التعبئة لرفض هذا العدوان العسكري الجديد على إيران، بقيادة المجرمين دونالد ترامب وبنيامين نتنياهو. ونحثّ على أوسع وحدة ممكنة في العمل من أجل هزيمتهما. وبذلك نُسهم أيضًا في النضال البطولي للشعب الفلسطيني من أجل إنهاء التطهير العرقي والإبادة الصهيونية وتحقيق فلسطين حرّة من النهر إلى البحر.

اتحاد العمال الأممي – الأممية الرابعة (IWU-FI)

Suriye’de anlaşmanın bir ayı

0

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile geçiş hükümeti arasındaki anlaşmanın yürürlüğe girmesinin üzerinden bir ay geçti, ancak uygulamaya ilişkin bazı maddeler hâlâ belirsizlikle dolu.

28 Ocak’taki son anlaşmanın her iki taraf için de kaygan bir zemin oluşturduğu gizli değil. Taraflardan her biri, medya aygıtlarının aktif katılımıyla ayrı ayrı zafer ilan etti. Herkes kendi türküsünü söylemekle birlikte bu denklemde sesleri duyulmayan ise bölgenin halkları: Araplar, Kürtler, Süryaniler ve diğerleri.

Öte yandan, askeri ve güvenlik alanındaki entegrasyon süreci ilerliyor. Haseke’de üç Kürt tugayı ve Kobani’de bir tugay güvence altına alındı. Anlaşma ayrıca Asayiş’in genel güvenlik teşkilatına dahil edilmesini de öngörüyor. Hükümet güçleri sınırlı sayıda Haseke’ye, ardından Kamışlı’ya girdi. Büyük şehirlerde ve sınır noktalarında konuşlandılar.

Uygulamada her aksama yaşandığında, iki taraf da anlaşmanın hamilerine, yani ABD ve Türkiye’ye şikâyetlerini sunmak için adeta yarışıyor. Bu durum, bu entegrasyonun içeriden ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Zira bu süreç, halkların ve bölgenin ihtiyaçları temelinde şekillenmiyor; onların haklarını, taleplerini ve ekonomik sorunlarını önceliklendirmiyor.

On yıl boyunca SDG, Fırat’ın doğusunda tüm bileşenlerin haklarını güvence altına alan demokratik bir proje olduğunu Suriye halkına ve uluslararası topluma kabul ettirmeye çalıştı. Kendini çoğulcu ve ilerici bir yönetim olarak sundu. Ancak ilk gerçek sınamada, bu söylemlerin gerçeklikle çeliştiği açık biçimde ortaya çıktı. Uzun vadeli hedefler kısa vadeli kazanımlara, halkların ekonomik ve demokratik hakları aygıtın çıkarları ve sürekliliğine tabi kılındı.

Diğer yandan yeni Şam hükümeti kendisini tüm Suriye halklarının tek güvencesi olarak sundu ve söylemini yeniden inşanın başlangıç noktası olarak Suriye topraklarının merkezden birliği üzerine kurdu. Ancak krizler art arda derinleşiyor. Başta fiyatların yükselmesi ve yaşam koşullarının kötüleşmesi, iş olanaklarının azlığı ve gizli işsizlik geliyor. Buna ek olarak Esad rejiminin kalıntılarıyla, özellikle burjuva unsurlarıyla yapılan uzlaşmalar artıyor. Kayırmacılık ve akraba kayırma yayılıyor. Tüm bunlar Heyet Tahrir el-Şam çevresinde dönüp duruyor.

Böylece Suriye halkının durumu yeniden başlangıç noktasına dönmüş oldu. Milyonları onur ve özgürlük talebiyle meydanlara iten nedenler hâlâ ortada durmaya devam ediyor.

Esad çetesinin ortadan kalkması, Suriye halkının devrimci hedeflerinin gerçekleştirilmesi yolunda büyük bir dönüm noktası oluşturdu. Ancak emperyalist güçlerin ve yerel burjuvazinin yeniden konumlanarak ve yeni saflaşmalarla politik süreci tamamen denetimi altına alması, halkın devrimci taleplerinin çalınması anlamına gelecek. Mevcut durum, Suriye halklarının “özgürlük ve onur” taleplerini temsil eden devrimci bir siyasal programın ve seçeneğin inşasını hayati hale getiriyor.

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırganlığını kınıyor ve reddediyoruz

0

ABD ve İsrail bu sabah İran’a karşı “Epik Öfke Operasyonu” adını verdikleri ortak ve kitlesel bir saldırı başlattı. Aşırı sağcı Donald Trump ve soykırımcı Netanyahu’nun emriyle gerçekleştirilen bombardımanlar, başkent Tahran ve İsfahan, Tebriz, Kum, Kerec ve Kirmanşah gibi şehirleri hedef alarak askeri ve nükleer tesisleri vurdu. Ancak İran hükümeti, Hürmüzgan eyaletine bağlı Minab kentindeki bir kız ilkokulunda sivil kurbanlar olduğunu bildirdi. İlk raporlara göre, 24 ila 51 öğrenci hayatını kaybetmiş olabilir.

Aşırı sağcı Trump, İran ABD’ye 11.900 km uzaklıktayken saldırıyı “Amerikan halkının güvenliği için” olduğu yalanıyla gerekçelendiriyor. Bu nedenle hedeflerinin İran’ın füze sanayisini, donanmasını ve nükleer tesislerini yok etmek olduğunu söylüyor. Oysa geçen yılın haziran ayında İran’ın nükleer programını bitirdiklerini iddia etmişti. İranlılara “çok sayıda bomba düşeceği” için evlerinden çıkmamalarını söyleyerek de küstahça bir açıklama yaptı.

Trump, İsrail’in Filistin ve Ortadoğu’daki katliamlarını sürdürmesi ve ABD’nin petrol ve siyasi çıkarlarını savunmak için dünyanın polisi olduğunu bir kez daha teyit ediyor.

İran ise, Katar, Kuveyt, Bahreyn, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki ABD askeri üslerine; ayrıca Kudüs, Hayfa ve Tel Aviv’e karşı füzelerle karşılık veriyor ve buralarda füze isabetleri bildiriliyor.

Ocak ayının sonundan bu yana ABD, 2003’teki Irak işgalinden beri Ortadoğu’daki en büyük askeri yığınağı başlatıp, Akdeniz’den Umman Denizi’ne kadar İran’ı kuşattı. Bölgeye dünyanın en büyüğü olan nükleer uçak gemisi USS Gerald Ford’u ve gemiler, savaş uçakları, elektronik harp unsurları, gözetleme uçakları ve stratejik bombardıman uçaklarını içeren taarruz grubunu konuşlandırdı.

Bu saldırı, geçen yıl haziran ayında İsrail’in İran’a yönelik saldırısının ve birkaç gün sonra ABD’nin İran nükleer tesislerine dünyanın en güçlü nükleer olmayan silahları olan GBU-57 “sığınak delici” bombalarla vurmasının devamıdır.

ABD’nin Ortadoğu halklarına karşı uzun bir saldırı geçmişi var: 1981 ile 1984 arasında Lübnan; 1981’den 1989’a kadar Libya; 1987’den 1988’e kadar İran; 1991’de Irak’a işgal; 1991’de Sudan’a ve 1998’de Somali’ye bombardıman; 2001’de Afganistan’a işgal; 2003’te Irak’a yeni işgal; 2009’dan günümüze Yemen… İsrail ise 1948’de kan ve ateşle kuruluşundan bu yana Filistin halkını anavatanından sürmüş, tüm komşu ülkelere karşı çok sayıda savaş başlatmış ve bugün “Büyük İsrail”i yaratmaya yönelik saldırgan yayılmacı politikası çerçevesinde Suriye ve Lübnan’a saldırmaya devam etmektedir.

ABD ve İsrail’in bu yeni saldırısını kınıyor; ABD emperyalizmi ve Siyonizmin canice saldırısına karşı İran’ın kendini savunma hakkını destekliyoruz. Ortadoğu ve dünya halklarına yönelik her türlü saldırıyı reddediyor ve İran’ın nükleer programını geliştirme ve nükleer silahlara sahip olabilme hakkını savunuyoruz.

Bu saldırıyı, mollaların diktatörlük ve teokratik rejimine karşı tam bir siyasi bağımsızlık içinde reddediyoruz ve bu rejime hiçbir siyasi destek vermiyoruz. Bu bağlamda, kitle hareketini, işçi sınıfını ve İran halkını; özellikle de kadınların taleplerini bastıran kapitalist ve otoriter rejime karşı İranlı kadınların ve kitlelerin protestolarını her zaman destekledik.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak dünyanın halklarını, Trump ve Netanyahu gibi savaş suçlularının önderlik ettiği İran’a yönelik bu yeni askeri saldırıya karşı harekete geçmeye çağırıyoruz. Onları yenilgiye uğratmak için en geniş eylem birliğini geliştirmeye çağırıyoruz. Bu mücadele, Filistin halkının etnik temizliğe ve Siyonist soykırıma son verme ve nehirden denize özgür bir Filistin elde etme yönündeki kahramanca mücadelesinin de bir parçasıdır.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

28 Şubat 2026

Emekçinin iftar sofrasında Ramazan pidesi yok!

0

Eskiler “teneşir paklar” derdi. Teneşir, ölü kimsenin üzerinde yıkandığı yer oluyor. Günümüzün ar damarı çatlamış servet sahiplerini teneşir paklar mı? Emin değilim! Pidenin kilosu 100 lira. 250 gramlık pide 25, 350 gramlık pide 35 liradan satılıyor. Dar gelirli emekçi insanlar için bu yüksek bir fiyat. Çoğu emekli, asgari ücretli insan geliri yetmediği için pide alamıyor. Tablo buyken birileri sanat eseri diyerek iftar sofrası paylaşıyor. Sofrada yok yok. Emekli bir aylığını verse o sofrayı kuramaz. O derece gönül kırıcı, örseleyici, umarsız bir paylaşım.

Emekçinin sofrasında pide yok. Çünkü dört kişilik bir aile günde 350 gramlık üç pide alsa 105 lira ödeyecek. Sadece Ramazan ayı pide maliyeti 3 bin 150 lira olacak. Bu tutar, emekli aylığının altıda biri demek. Asgari ücretli Ramazan’da pide yemek için maaşının dokuzda birini vermek zorunda. Mümkün mü? Değil!

Bir avuç insandan bahsetmiyoruz. Beş milyondan fazla emeklinin 20 bin lira ve altı aylık aldığını bakan kendi açıkladı. Kayıtlara göre emeklilerin yüzde 80’i asgari ücret altında aylık alıyor. Kayıtlı çalışanların yarısının maaşı 28 bin liralık asgari ücret düzeyinde. Kayıtdışıyla birlikte 11 milyonun üzerinde asgari ücretli çalışan var.

Emekçilerin iftar sofralarını işte bu gerçek belirliyor. Bu tablo iktidarın imzasını taşıyan sınıfsal bir gerçek. Haftalardır emeklilere verilecek bayram ikramiyesi dönüp duruyor. Şu an ikramiye 4 bin lira. 5 bin lira civarına çıkacağı söyleniyor. Bin lira artış olacakmış! Milyonlarca emekliyi düşürdükleri durum bu! Çalışan da emekli de yoksulluk içinde yaşıyor. 12 milyonu bulan işsizin durumuna ne demeli! Emekçiler sofralarına bir pide dahi koyamayacak mı? Emekçiler için pide dahi lüks mü olacak? 

Soframızdan elinizi çekin! Emekçinin iliğini kemiğini kurutan Orta Vadeli Programa son! Asgari ücret yoksulluk sınırının üzerine! En düşük emekli aylığı asgari ücret düzeyine! Tüm ücretlere gerçek enflasyon oranında üçte ayda bir otomatik zam! Kaynaklar emekçi halkın hizmetine! Emeklinin, asgari ücretlinin bir aylık geliriyle iftar yapanlara servet vergisi! Emekten tasarruf olmaz! Tasarrufu itibarınızdan yapın!

Özel okullarda eğitim emekçisi olmak

0

Eğitim emekçilerinin çalışma koşulları, özellikle özel okullarda, çoğu zaman kamuoyunun gözünden uzak kalıyor. Parlak tanıtım broşürleri, yüksek ücretli kayıt politikaları ve “nitelikli eğitim” söylemleri, bu kurumlarda çalışan öğretmenlerin ve diğer eğitim çalışanlarının yaşadığı zorlukları görünmez kılabiliyor.

Oysa özel okullarda çalışan eğitim emekçilerinin deneyimleri, çoğu zaman güvencesizlik, yoğun iş yükü ve mesleki değersizleşme ile şekilleniyor.

Özel okul öğretmenlerinin en temel sorunlarından biri iş güvencesi eksikliği. Birçok eğitim emekçisi, sözleşmelerinin her yıl yenilenip yenilenmeyeceği belirsizliğiyle çalışıyor. Bu durum yalnızca ekonomik değil, psikolojik bir baskı da yaratıyor. Sürekli performans baskısı altında çalışmak, öğretmenleri mesleki gelişime odaklanmaktan çok “işini kaybetmeme” kaygısına sürüklüyor.

Özel okullarda eğitim hizmeti, çoğu zaman “müşteri memnuniyeti” anlayışıyla yürütülüyor. Bu durum öğretmenlerin rolünü yalnızca eğitimci olmaktan çıkarıp, aynı zamanda sürekli erişilebilir bir hizmet sağlayıcıya dönüştürüyor. Ders saatleri dışında yapılan veli görüşmeleri, hafta sonu etkinlikleri, tanıtım günleri, sosyal medya içerikleri ve raporlama süreçleri çoğu zaman resmi çalışma saatlerinin dışında yürütülüyor. Ancak bu emek her zaman karşılık bulmuyor. Fazla mesai çoğu zaman görünmez kalıyor, hatta “kurum kültürü”nün bir parçası olarak normalleştiriliyor.

Özel okullarda öğretmenlerin eğitim süreçlerine dair karar alma yetkisi sınırlı olabiliyor. Hazır programlar, standartlaştırılmış içerikler ve kurumsal beklentiler, öğretmenin sınıf içindeki özgürlüğünü daraltabiliyor. Bu durum yalnızca öğretmenin mesleki tatminini azaltmakla kalmıyor, aynı zamanda eğitimin niteliğini de etkiliyor. Öğrenci başarısı, veli memnuniyeti, kurum imajı…  Özel okulların eğitimden ziyade bir ticarethane gibi yönetilmesi, öğretmeni en çok yıpratan unsurların başında geliyor. Tüm bu başlıklar öğretmenin performansına bağlandığında, eğitim emekçileri sürekli ölçülen ve değerlendirilen bir pozisyonda kalıyor. Bu durum, mesleki tükenmişlik riskini ciddi biçimde artırıyor Öğrencinin “müşteri” olarak görüldüğü bir sistemde öğretmenden not verirken “cömert”, disiplin uygularken “görmezden gelen” olması bekleniyor. Bu durum, öğretmenin mesleki onurunu zedelerken eğitimin niteliğini de içten içe kemiriyor.

Özel okulların sunduğu eğitim hizmetinin kalitesi, doğrudan o kurumda çalışan eğitim emekçilerinin çalışma koşullarıyla bağlantılıdır. Güvencesiz, aşırı yük altında ve değersiz hisseden bir öğretmenin sürdürülebilir biçimde nitelikli eğitim sunması beklenemez.

Eğitim emekçilerinin haklarının korunması, yalnızca çalışanların değil, öğrencilerin ve toplumun da yararınadır. Çünkü eğitim bir hizmet değil, kamusal bir sorumluluktur. Bu sorumluluğun en büyük taşıyıcıları ise öğretmenlerdir.

Eğitim emekçilerinin yaşadığı kriz, sadece öğretmenlerin değil, velilerin ve öğrencilerin de sorunudur. Ekonomik kaygı taşıyan bir öğretmenden, okul aidiyeti ve yüksek performans beklemek çok da doğru olmaz. Özel okulların parlak vitrinlerinin arkasında çalışan eğitim emekçilerinin sesine kulak vermek, yalnızca bir dayanışma meselesi değil, aynı zamanda bir hak alma mücadelesine destek vermektir. Sigortalarımızın eksik yatırılmasına, kıdem tazminatı hakkımızın gasp edilmesine, mobbingin bir yönetim biçimi haline gelmesine artık sessiz kalmamalıyız. Özel okul öğretmenlerinin maaşlarının, kamudaki meslektaşlarının maaşlarından az olmamasını sağlayacak yasal düzenleme derhal hayata geçirilmelidir. Bu mücadeleyi de yürütecek olan tüm eğitim emekçileridir.

Diyarbakır’dan bir eğitim emekçisi

Lgbti+ları hedef alan düzenlemeler yeniden gündemde

0
Fotoğraf: Serra Akcan / csgorselarsiv.org

Adalet Bakanı Akın Gürlek, daha önce kamuoyundan gelen tepkiler üzerine geri çekilen lgbti+ karşıtı düzenlemelerin yeniden gündeme alınabileceğini açıkladı. 12. Yargı Paketi çalışmalarının sürdüğünü belirten Gürlek, “genel ahlak” ve gençlerin korunması gerekçesiyle hazırlık yapıldığını söyledi.

Önceki Yargı Paketi taslağında, transların cinsiyet uyum sürecine erişimini zorlaştıran düzenlemeler, “kanuna aykırı cinsiyet değişikliği” adı altında hapis cezası öngören yeni bir suç tanımı ve “hayasızca hareketler” suçunun kapsamının genişletilmesi yer alıyordu. Aynı cinsiyetteki kişilerin nişan veya evlenme töreni yapmasının suç sayılması da önerilmiş, maddeler kamuoyu tepkisi sonrası geri çekilmişti.

160 kurumdan ortak açıklama: “Lgbti+ haklarını korumaya devam edeceğiz; yan yanayız ve birlikte güçlüyüz!”

Lgbti+ karşıtı yasa girişimlerine karşı ise 160 kitle örgütü ve kurum ortak bir açıklama yayımladı. “Eşitlik İçin Yan Yana” imzasıyla paylaşılan metinde, 10. ve 11. Yargı Paketlerine eklenmek istenen ve lgbti+ları hedef alan düzenlemelerin daha önce dayanışma sonucu geri çekildiği hatırlatıldı. Benzer içerikte yeni bir yasa tasarısının gündeme getirilebileceği yönündeki iddialara dikkat çekilen açıklamada, lgbti+lara ve hak savunucularına hapis cezası öngören hiçbir düzenlemenin kabul edilmemesi çağrısı yapıldı.

Açıklamaya göre basına sızan yasa taslağında “Türk Ceza Kanunu ve Medeni Kanunu’nda kabul edilmeleri halinde, lgbti+ kimliklerinin her türde kamusal görünürlüğünü suç kapsamına alacak, lgbti+ların özel hayatına müdahale edebilecek ve hayati öneme sahip cinsiyet uyum süreçlerine erişimi son derece zorlaştıracak değişiklikler içermektedir. Ayrıca, taslakla önerilen yeni bir madde, bu yasalara aykırı olarak herhangi bir tıbbi süreçten geçen kişilere ve bu tıbbi müdahaleleri gerçekleştiren sağlık uzmanlarına hapis cezaları getirmektedir. Bu yasal değişiklikler, meclise sunulmaları ve genel kurulda kabul edilmeleri halinde, Türkiye’nin uluslararası insan hakları yükümlülüklerinin açık bir ihlali olacak ve lgbti+lara yönelik yaygın ayrımcılığı daha da köklü hale getirecektir. Aynı zamanda, lgbti+ haklarını savunan veya lgbti+ haklarıyla ilgili haber yapan kişileri de kısıtlayacak ve kriminalize edecektir.”

Açıklamada ayrıca son dönemde lgbti+ derneklerine yönelik davalar, kapatma kararları, “müstehcenlik” suçlamalarıyla ifade özgürlüğünün sınırlandırılması ve cinsiyet uyum süreçlerine yönelik fiili engeller örnek gösterilerek, bu girişimlerin uzun süredir devam eden baskı politikalarının parçası olduğu ifade edildi. İmzacı kurumlar, eşit ve güvenli yaşam hakkını savunmaya devam edeceklerini belirtti.

Aile ve Nüfus 10 Yılı’nın ardındaki gerçek: evlenme ve boşanma istatistikleri

0

TÜİK, 2025 yılı evlenme ve boşanma istatistiklerini yayınladı. Önceki yıllara benzer bir şekilde evlilikler azalırken boşanmalar artmaya devam ediyor. Daha geniş aralıkta bir karşılaştırma yaparsak çok daha çarpıcı bir sonuç görüyoruz. 2001 yılında her altı evliliğe karşılık yalnızca bir boşanma gerçekleşirken 2025 yılına gelindiğinde artık her üç evliliğe bir boşanma düşüyor.

Boşanmaların evlilik süresine göre dağılımı incelendiğinde de ilk aşamada göze çarpmayan fakat anlamlı olabilecek bir bilgi daha var. Eskiden boşanmaların yüzde 41 seviyelerindeki çok büyük bir kısmı evliliğin ilk beş yılında yaşanırken, bu oran yüzde 34 seviyelerine kadar gerilemiş durumda. Öte yandan altı ile on yıl arasındaki boşanma oranları hep aynı sabit seviyelerde kalıyor. Peki bu ne demek? Artık evli kalınan süre boşanmaya karşı bir kalkan değil ve boşanma evliliğin ileri yıllarına da nüfuz ediyor. Ortada yapısal bir mesele var, aile kurumu uzun vadeli direncini yitiriyor.

2025 yılı istatistikleri, ortalama ilk evlenme yaşında da önemli bir değişiklik olduğunu gösteriyor. Ortalama ilk evlenme yaşı kadınlar için 2001-2025 arasında 22,7’den 26’ya yükselmiş. Erkeklerde ise bu 26’dan 28’e yükselmiş. Ortalama ilk evlilik yaşı yükselirken kadınların da erkekleri yakaladığı görülüyor. Evliliğe teşvik kampanyaları kapsamında evlenenlere dağıtılan kredilerin evlenme yaşı düştükçe artması da bu bilgiyle düşününce tesadüf değil gibi duruyor. Devlet, 18-25 yaş aralığında evlenenlere 250 bin lira, 26-29 yaş aralığındakilere ise 200 bin lira kredi imkânı sunuyor. Yani ne kadar erken evlenirsen o kadar çok destek alırsın diyor.

Tüm bunlarla birlikte düşününce 2025 yılı neden Aile Yılı ilan edilmiş, sonrasında neden Aile ve Nüfus 10 Yılı olmuş anlamak daha da kolaylaşıyor. Nüfus artış hızı düşüyor, ülke yaşlanıyor. Evlilik sayısı azalırken boşanmalar artıyor. İktidarın aileyi kurtarma ve güçlendirme adına attığı devasa adımlar işte bu yüzden. 2026 yılı bütçesinde Ailenin Korunması ve Güçlendirilmesi Programı için ayrılan kaynak tam 21 milyar 804 milyon lira. Çünkü aileden vazgeçilemez. Devlet sosyal politika alanından uzaklaştıkça, bakım emeği kadınların ev içi ücretsiz emeğine havale ediliyor. Dolayısıyla ailenin güçlü olması demek, devletin el çektiği toplumsal alanların kadınlar tarafından ücretsiz bir şekilde sürdürülmesi demek.

Balıkesir Üniversitesi’nde hukuka aykırı uzaklaştırma kararına karşı basın açıklaması

0

18 Şubat günü Balıkesir Üniversitesi önünde bir araya gelen bir grup avukat, üniversitenin bir öğrencisi hakkında verilen uzaklaştırma kararına karşı basın açıklaması gerçekleştirdi. Yaklaşık dört saat süren protesto yürüyüşünün ardından yapılan açıklamada, bahar yarıyılı itibarıyla bir ay süreyle okuldan uzaklaştırılan öğrenciye destek verildi.

Avukatların açıklamasına göre söz konusu öğrenci, 19 Mart seferberliğinde düzenlenen protesto eylemlerinde taşıdığı bir pankart nedeniyle “cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla yargılandı. Hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet olmamasına rağmen üniversite yönetimi tarafından disiplin soruşturması başlatıldığı ve bir ay süreyle uzaklaştırma kararı verildiği ifade edildi.

Açıklamada, kararın hukuka aykırı olduğu savunularak idare mahkemesinde yürütmeyi durdurma istemli iptal davası açıldığı ve mahkemenin yürütmenin durdurulmasına karar verdiği belirtildi. Bu doğrultuda, herhangi bir aksilik yaşanmaması halinde öğrencinin eğitim hayatına devam edebileceği kaydedildi.

Basın açıklamasında avukatlar, uzaklaştırma kararının dayanağı olarak gösterilen 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanunundaki disiplin hükmünün açık lafzına dikkat çekti. İlgili düzenlemenin yalnızca “yükseköğretim kurumu personeline yönelik, kurum içinde ya da dışında şeref ve haysiyet kırıcı söz ve davranışları” kapsadığını vurgulayan avukatlar, kanunda yer alan “personel” ibaresinin genişletici yorumla farklı kişi ve makamları kapsayacak şekilde uygulanamayacağını ifade etti. Bu çerçevede, eylemin muhatabı olan Recep Tayyip Erdoğan’ın 2547 Sayılı Kanun kapsamında bir “yükseköğretim kurumu personeli” olmadığına dikkat çekildi. Avukatlar, kanun metni bu kadar açıkken söz konusu maddeye dayanılarak uzaklaştırma kararı verilmesinin hukuki dayanaktan yoksun olduğunu savundu.

Ayrıca “pişmanlık göstermediği” gerekçesiyle cezanın üst hadden uygulanmasına da tepki gösterildi. Üst sınırdan yaptırım uygulanabilmesi için somut, denetlenebilir ve objektif kriterlerin ortaya konulması gerektiğini belirten avukatlar, bir öğrencinin iç dünyasına ilişkin sübjektif değerlendirmelerle disiplin cezası tesis edilmesinin hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmadığını dile getirdi.

Avukatlar, üniversite rektörünün aynı zamanda bir idare hukuku akademisyeni olduğuna işaret ederek dikkat çekici bir soru da yöneltti: “Bu disiplin sürecini ve tesis edilen idari işlemi hukuk fakültesi öğrencilerine bir vize ya da final sınavı sorusu olarak sorsaydınız; kanundaki ‘personel’ kavramını bu denli genişleten ve ‘pişmanlık’ gibi sübjektif bir değerlendirmeyle üst hadden ceza veren bir öğrenciye kaç puan verirdiniz?”

Açıklamanın sonunda avukatlar, soruların kamuoyu önünde yanıtlanmaması ve idari işlemin hukuki denetimden geçmemesi halinde süreci hem yargı mercileri hem de kamuoyu nezdinde takip etmeye devam edeceklerini belirterek, “Adalet yerini bulana dek susmayacağız” mesajı verdi.

Filistin dostları Filistin’le Dayanışma Gecesi’nde buluştu

0

Filistin Eylem Komitesi tarafından Beyt Filastin (Filistin Evi) Derneği’nin de desteğiyle 21 Şubat Cumartesi akşamı düzenlenen Filistin’le Dayanışma Gecesi yüzlerce kişinin katılımıyla gerçekleşti. Bakırköy Cem Karaca Kültür Merkezi’nde düzenlenen etkinlik video gösterimleriyle başladı.

Filistin Eylem Komitesi adına Didem Kris tarafından yapılan konuşmada son dönemde gündemde olan ve “istikrar gücü”, “yeniden inşa fonu”, “geçiş yönetimi” gibi kelimelerle sunulan girişimlerin Filistin halkının özgürce yaşamasını değil emperyalizm ve Siyonizmin güvenliğini sağlamayı amaçladığı belirtildi. “Filistin’de soykırımın uzatıldığı, kuşatmanın kalıcılaştırıldığı, Batı Şeria’nın parça parça yutulduğu ve Gazze’nin bir ‘idare problemi’ne indirgenerek halkın siyasi iradesinin boğulmak istendiği bir durumun ‘normal’ olarak kabul ettirilmeye çalışıldığı; ancak Filistin halkının, direniş örgütlerinin ve Filistin dostlarının bu ‘normal’i kabul etmediği” dile getirildi.

Konuşmanın devamında İsrail’e karşı sembolik kınamalar yapılmasına değil; ticaretin, askeri işbirliğinin, enerji ve lojistik akışın kesilmesine ihtiyaç olduğu belirtildi. Limanların, transit hatların, tedarik zincirlerinin, işgal ordusuna bu topraklardan giden petrolün soykırımın maddi altyapısını oluşturduğuna dikkat çekilerek, “İsrail’e tam ambargo” talebinin önemi vurgulandı. Türkiye’deki iktidarın İsrail’e yönelik sözde kınamaları ve fiili desteği sonlanana kadar bu talebin hayata geçmesi için mücadele edileceği belirtildi.

Kris’in ardından kürsüye çıkan Filistin diasporasından gazeteci Hasan Tahravi sözlerine salondakileri ve özgürlük, adalet ve eşitlik için direnen tüm halkları, Filistin’de direnen halkı adına selamlayarak başladı. “Filistin halkı; Siyonist varlık ve Amerikan emperyalizminin yürüttüğü soykırım savaşına karşı eylemleriyle, gösterileriyle yanında duran ve durmaya devam eden sizleri asla unutmayacaktır. Halkımız; limanlarda düzenlenen protestolar, şirket boykotları, askeri tedarik yollarını kesmek gibi Siyonist varlığı izole etmeye dönük eylemleri gerçekleştirenleri unutmayacaktır,” dedi. Filistin ve Gazze üzerinde sahneye konmak istenen emperyalist dayatma planlarına da değinen Tahravi, Filistin halkının karşı karşıya olduğu tüm zorluklara rağmen teslim olmayı kabul etmediğini dile getirdi.

Program Gassan Kanafani Derneği’nden gönderilen video mesajın izlenmesiyle devam etti. Konuşmaların ve gösterimlerin ardından sahne alan Dostlar Korosu İlk Koristleri ve Kardeş Türküler, performanslarıyla geceye destek verdi. Etkinlik hep birlikte çekilen halaylar eşliğinde sona erdi.

Trump’ın Küba’ya dönük petrol ambargosu derhal son bulmalı!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) ABD’nin Küba’ya dönük ambargosuna ilişkin açıklaması.

Donald Trump’ın emriyle Venezuela’ya gerçekleşen askeri saldırıda Nicolas Maduro ve eşi kaçırılmış, 100’den fazla kişinin öldürülmüştü. Şimdi Amerikan emperyalizmi, Küba’ya kriminal bir petrol ablukası dayatarak Latin Amerika üzerindeki emperyalist karşı taarruzunu derinleştiriyor. Mekanizma basit. Delcy Rodríguez’in Chavezci hükümetiyle petrolü çokuluslu şirketlere devretmek üzere Hidrokarbon Yasası’nın reformu konusunda anlaşma yaptıktan sonra Trump, Venezuela üzerindeki kontrolünü kullanarak adaya petrol sevkiyatını durduruyor. Ayrıca Meksika’yı adaya dönük sevkiyatı sonlandırmaması halinde yaptırımlarla tehdit ediyor. Bu politika, Küba’yı enerji kaynaklarından mahrum bırakarak yıllardır Küba halkını vuran krizi ağır biçimde derinleştiriyor.

Küba, en temel sosyal hizmetlerin işleyişini garanti altına almak için gerekli yakıtı ve elektrik enerjisini kaybediyor. Enerji eksikliği, aileleri yemek pişirmek için odun kullanmaya zorluyor. Toplu taşıma felç olmuş durumda, havalimanları kapalı ve hastaneler, okullar ile gıda üretimi ve muhafazası çökebilir, bu da halkı yiyeceksiz bırakabilir. Trump’ın planı ve onun kriminal emperyalist politikası, doğrudan Küba halkına yönelik bir cezalandırmadır.

Adanın enerji krizi yalnızca ABD’nin 1962’den bu yana Küba’ya uyguladığı utanç verici ambargonun ürünü değildir. Abluka ve Trump’ın mevcut önlemleri enerji krizini kalıcı bir çöküşe sürüklese de, enerji yetersizliği aynı zamanda Diaz Canel hükümetinin uyguladığı politikanın ve Küba Komünist Partisi bürokrasisinin teşvik ettiği kapitalist restorasyon sonrasında, 1959 devriminin sosyalist kazanımlarının yıkımının ürünüdür. Bunun sonucu olarak eskimiş enerji üretim sistemin tamamen kaderine terk edilirken, hükümetin çokuluslu şirketlerle karma şirketler üzerinden paylaştığı lüks turizm sektörü önemli enerji kaynaklarını tüketiyor.

İnsanlık dışı abluka, Trump’ın Küba’yı ve diğer Latin Amerika ülkelerini kendi politikalarına ve anlaşmalarına tabi kılmak için kullandığı bir araçtır. Amaç, Monroe Doktrini’ni yeniden canlandırarak Amerikan emperyalizminin ekonomik ve hegemonya krizini tersine çevirmektir. Öte yandan, geçtiğimiz 4 Ocak’ta Diaz Canel ulusal televizyonda konuştu ve Trump ile müzakereye hazır olduğunu kabul etti. Küba’da, Venezuela’da Delcy Rodríguez’in Chavezci hükümetinin yaptığı gibi, tek partili ve sahte sosyalist Komünist Parti hükümetinin, Küba halkının arkasından Trump ile yeni önlemler konusunda anlaşma riski vardır. Bu önlemler, acil toplumsal ihtiyaçları çözmek bir yana, emperyalizme daha fazla bağımlılık yaratarak krizi derinleştirecektir.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak, Donald Trump’ın dayattığı petrol ablukasını kesin biçimde reddediyoruz. Aynı şekilde ABD ablukasının bütünüyle sona erdirilmesi için mücadele ediyoruz. Küba halkının yaşamsal elektrik enerjisine ve yakıta erişebilmesi için petrol ablukasının sona erdirilmesini ve derhal petrol gönderilmesini talep etmek amacıyla dünya halklarının en geniş seferberliğini sürdürmeye çağırıyoruz. Bunu Küba hükümeti ve onun otoriter rejimine politik destek vermeksizin yapıyoruz. Trump’ın petrol sevkiyatını engellemek için diğer ülkelere yönelik şantajlarını ve gümrük baskılarını kınıyoruz. Meksika’da Claudia Sheinbaum hükümetinden ve Brezilya’da Lula ya da Kolombiya’da Petro gibi kendilerini “ilerici” olarak sunan hükümetlerden, Küba halkının acil toplumsal ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için hiçbir bedel talep etmeden derhal dayanışma amaçlı petrol gönderilmesini talep ediyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

18 Şubat 2026

Tarihte bu ay: 2001 Krizi

0

2001 yılının 21 Şubat’ı Türkiye tarihinin belki de en önemli dönüm noktalarından biriydi. Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Başbakan Bülent Ecevit’e anayasa kitapçığı fırlatması ile tetiklenen kriz sonucu 24 banka iflas etti, doların artışını önlemek için 5 milyar dolarlık döviz satışı gerçekleşmesine rağmen dolar neredeyse iki katına çıktı, bir gecede bankalar arası faiz yüzde 6200’ü gördü. Krizin ana sebebi olarak siyasal istikrarsızlık gösterilse de asıl sebepler çok daha köklüydü.

Türkiye ekonomisinin neoliberal dönüşümü Özal dönemi ile başlamış, 1980 ve 1990’lı yıllar boyunca bu dönüşüm gerek irili ufaklı krizler, gerek yapısal sonuçlar olarak Türkiye emekçilerine geri dönmüştü. Bu dönem boyunca ekonomi politikasına yön veren “sermaye hareketlerinin serbestleşmesi” izleğinin gerçek sonuçları kamu borçlarında korkunç artış, hiperenflasyon ve Türkiye ekonomisinin mutlak biçimde sıcak para akışına bağımlı hale gelmesi olmuştu. Emperyalist ülkelerin yatırımlarına bu kadar bağımlı hale gelmiş bir yarısömürge ülke olan Türkiye’de her uluslararası olay ve her iç siyasi kriz sıcak para akışını etkiliyor, dolayısıyla ülkeyi yeni bir krize sürüklüyordu. Ülkeyi kalkındırması beklenen sıcak para ise bankaların ve finans kapitalin elinde adeta yasal dolandırıcılık araçlarına dönüşüyordu.

IMF işte tam burada devreye girdi. 1999 yılında yürürlüğe konulan “Enflasyonu Düşürme Programı” ile beraber Türkiye, hepimizin aşina olduğu IMF’nin “acı reçetesi” ile tanışmış oldu. Devlet harcamalarının kısılması, döviz kurunun sabit tutularak enflasyonun düşürülmeye çalışılması… Tüm bu “önlemler” enflasyonu yeterince hızlı düşüremediği gibi zaten kırılgan olan Türkiye ekonomisini daha da kırılgan hale getirdi. Meşhur anayasa kitapçığı olayı sonrası patlayan kriz, bu kırılganlığın sonucundan başka bir şey değildi. Yabancı sermaye ülkeden kaçtı, insanlar bankalardan paralarını çekti, bankacılık sistemi adeta çöktü.

Bizzat IMF’nin doruğa ulaştırdığı krizin çözümü ise yine IMF’de arandı. Kemal Derviş şahsında somutlaşan “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” ile IMF Türkiye’yi krizden kurtarması karşılığı yoğun özelleştirmeler, serbest piyasa teşvikleri ve döviz kurunun serbest bırakılması gibi Türkiye’yi uluslararası finans kapitalin hizmetine daha da sunacak birçok “yapısal reform” talep ediyordu. Bu reformlar her ne kadar Ecevit yönetimi altında başlamış olsa da reformların en sadık takipçisi, bir sene sonra tek başına iktidara gelen AKP olmuştu.

Türkiye’de 2001 krizi, kamu borcu üzerinden işleyen birikim rejiminin sona erdiği; bunun yerine büyümenin yapısal olarak cari açık ve dış kaynak girişine bağımlı hale geldiği tarihsel bir kırılmadır. Böylece özel sektör önünde sınırsız borçlanma araçları yaratıldı ve Türkiye büyümede ithalata daha da bağımlı hale getirildi. Kriz sonrası kurulan kurumlar ve politikalarla Türkiye’nin emperyalizme bağımlılığı derinleşti.

Aradan geçen 25 yılda Türkiye’de pek çok şey değişti, değişmeyen ise emperyalizme teslim olmuş yarısömürge bir ülkenin yapısal ekonomik krizleri oldu. 2001 krizinin tek sebebini siyasal istikrarsızlık olarak gösteren, Tek Adam rejiminin meşruiyetini “güçlü iktidar” söylemleri ile devşiren AKP, 23 yıllık iktidarına ve dokuz yıllık Tek Adam rejimine sayısız ekonomik kriz sığdırdı. Bugün de Mehmet Şimşek şahsında yeni bir saldırı politikasıyla krizin yükünü emekçilere yüklemeye çalışıyor: Üretim yavaşlıyor, ücretler baskılanıyor; buna rağmen enflasyon yeterince hızlı düşemiyor. Bu IMF’siz IMF programı bir yerden tanıdık geldi mi?

Nairobi’de sağlık emekçileri 1 aydır grevde

0

Aralarında hemşirelerin, laboratuvar teknisyenlerinin ve klinik memurların[1] bulunduğu 7000’den fazla sağlık emekçisi, Kenya’nın başkenti Nairobi’de bir aydır grevlerini sürdürüyorlar.

Nairobi’de süren 1 aylık grevin öncesinde sağlık emekçileri (bazı sektörlerde 22 Aralık, bazı sektörlerde 8 Ocak’ta başlamak üzere) ülke çapında bir grev düzenlemiş ve pek çok eyalette taleplerini elde ederek grevlerini sonlandırmıştı. Nairobi ve Marsabit eyaletlerinde ise emekçilerin talepleri yerine getirilmemişti.

Sağlık emekçilerinin ana talepleri Sağlık Bakanlığı ile 2017 yılında imzalanan toplu iş sözleşmesinin tüm maddeleriyle uygulanması. Bunun yanında geciken maaşlar, yetersiz sağlık sigortası ve kötü çalışma koşulları da işçilerin karşısında mücadele ettiği sorunlar arasında. Kenya Klinik Memurlar Sendikası (KUCO), klinik memurların eyalet seviyesinde ve ülke genelinde talepleri tamamen karşılanmadan grevlerini sürdüreceklerini açıkladı.


[1] Kenya kamu sağlığı sisteminde doktor olmak için gerekli 6 yıllık eğitimin yerine 4 yıllık alternatif bir eğitimi tamamlayan, pratikte neredeyse her konuda doktorlarla aynı görev ve sorumluluğa sahip sağlık emekçileri.

2026 Portekiz cumhurbaşkanlığı seçimleri: Siyasi bilanço ve acil görevler

0

Portekiz’de 8 Şubat 2026’da düzenlenen cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunu Sosyalist Parti adayı António José Seguro kazandı. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Portekiz seksiyonu Trabalhadores Unidos’un (Birleşen İşçiler) sürece dair değerlendirmesini okurlarımızla paylaşıyoruz.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turu, ilk bakışta tartışmasız görünen bir sonuçla sona erdi: António José Seguro oyların yüzde 66,8’ini alarak, yüzde 33,2’de kalan André Ventura karşısında ezici bir zafer kazandı. Ancak bu rakamları ciddiyetle yorumlamak, sadece ortaya çıkan tabloya bakmakla yetinmeyip bu sonuca yol açan oy verme dinamiklerini incelemeyi gerektiriyor.

Her şeyden önce, bu sonucu Ventura1’ya karşı kullanılan oylardan bağımsız düşünmek imkânsız. Seguro2, en cesur hayallerinin bile ötesine geçerek cumhurbaşkanlığı seçimlerinde iki tarihsel rekor kırdı: Ramalho Eanes3’i geride bırakarak şimdiye kadarki en yüksek oy oranına ulaştı ve Mário Soares4’i geçerek en yüksek mutlak oy sayısını elde etti. Ancak bu rekorlar, PS5 adayına yönelik coşkulu bir siyasi destekten çok, aşırı sağ adayın toplum tarafından geniş çapta reddedildiğini gösteriyor.

Bu durum, birinci tura giden sürecin önemli bir bölümünde Seguro’nun ikinci tura kalıp kalamayacağının bile tartışma konusu olduğu hatırlandığında daha da anlam kazanıyor. Birinci turda 1 milyon 740 bin olan oy sayısının ikinci turda 3 milyon 483 bine çıkması, Seguro’nun siyasi projesi etrafında ani bir seferberliğin oluşmasının değil, Ventura’nın seçilmesini engellemek amacıyla oluşan savunmacı ve geniş tabanlı bir ittifakın oluşmasının sonucudur.

Aşırı sağ cephesinde de rakamlar bazı anlatıları boşa çıkarıyor. Ventura, 1 milyon 315 bin oydan 1 milyon 729 bine yükseldi; bu gerçek bir artış, ancak kendi yarattığı zafer söyleminin oldukça gerisinde. Baştan itibaren Ventura’nın temel hedefi, cumhurbaşkanlığı kampanyasını yaklaşan genel seçimler öncesinde siyasi gücünü artırmak için kullanmaktı, Belém6’e gerçekten seçilmek değil. Bu çerçevede, ikinci turda son genel seçimlerde Luís Montenegro7’nun aldığı oya eşit ya da daha yüksek bir sonuç elde etmeyi hedef olarak koymuş, kendisini sağın yeni lideri olarak sunmuştu.

Ne var ki, son derece kutuplaşmış ve yalnızca iki adayın yarıştığı bir senaryoda bile Ventura, seçmen tabanını genişletmekte ciddi zorluklar yaşadı. Birinci turda Cotrim de Figueiredo, Gouveia e Melo ve Marques Mendes gibi diğer sağ adaylar toplamda yaklaşık 2,2 milyon oy almıştı. Ventura, ikinci turda bunların sadece yaklaşık 400 binini çekebildi. ICS-ISCTE/GfK8 çıkış anketine göre Ventura, Cotrim seçmeninin yaklaşık yüzde 31’ini, yani 300 bin civarında oyu kazanabildi; geri kalan artış ise Gouveia e Melo ve Marques Mendes’ten gelen daha sınırlı oylarla tamamlandı.

Chega’nın büyümesindeki bu sınır, oyların coğrafî dağılımında da görülüyor. İkinci tur sonuç haritası tamamen pembe renge büründü ve Seguro ülkenin tüm bölgelerinde birinci oldu. Bu durum özellikle, son genel seçimlerde Chega’nın en çok oy alan parti olduğu Algarve’de dikkat çekici. Faro, André Ventura’nın Seguro’ya en çok yaklaştığı il olsa da sonucu tersine çevirmeye yetmedi. Bu tablo, PS adayına duyulan coşkulu bir bağlılıktan çok, Chega’nın güçlü olduğu bölgeler dahil olmak üzere aşırı sağa yönelik geniş ve kesişen bir reddiyenin varlığını doğruluyor.

Bu veri siyasi açıdan belirleyici. Aşırı sağın bugün yaklaşık 1,5 milyon seçmenden oluşan sağlam bir tabanı olduğu görülüyor, ancak alan iki seçenekle sınırlı olsa bile 2 milyona giden yolun açık bir otoyol olmadığı da anlaşılıyor. Chega’nın büyüme alanı var mı? Evet. Ama özellikle merkezi devlet makamlarına erişim ihtimali gündeme geldiğinde, bu genişlemeyi frenleyen derin toplumsal ve siyasi dirençler de var. Bu dirençler, hem otoriter söyleme duyulan tepkiyle hem de Chega’nın güçlenmesinin yaratacağı sonuçlara dair gerçek korkularla açıklanıyor.

Dolayısıyla bu seçimlerin temel çelişkisi açık: Rejim Belém’deki sonuçla rahat bir nefes alıyor, ancak bu cumhurbaşkanlığı seçimlerinden daha gergin bir şekilde çıkıyor. Bu sonuç, bir bakıma siyasi sahneyi yeniden düzenliyor ve ileride yeni çatışmalara zemin hazırlıyor.

Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrası hükûmet, PS ve Chega

İkinci tur sonuçları, basit bir siyasi istikrar dönemi olarak değerlendirilemez. Rejim, kurallarına ve dengelerine sadık bir cumhurbaşkanının seçilmesiyle rahatlamış olsa da, bu seçimlerin Hükûmet, PS ve Chega üzerindeki etkileri eşitsiz ve çelişkili.

Özünde, bu cumhurbaşkanlığı sonuçları PS ile Chega arasındaki, Hükûmete karşı ana muhalefet gücü olma rekabetini netleştirmiyor. Chega, seçmen tabanını ve siyasi baskı kapasitesini güçlendirirken, PS Cumhurbaşkanlığını tarihsel bir oyla kazanıyor; ancak bu oy, istisnaî bir bağlamın ve önceki başkanlık zaferleriyle kıyaslanamayacak ölçüde savunmacı bir tercihin ürünü.

Bu yolla, iki parti de muhalefet alanında açık bir hegemonyaya ulaşamıyor: Chega, protesto ve istikrarsızlaştırma gücü olarak kendini sağlamlaştırıyor ama belirgin toplumsal sınırlara çarpıyor. PS ise kurumsal açıdan ayrıcalıklı bir konum kazanıyor, fakat bunu henüz toplumsal ya da seçimsel etkisini artırmaya çeviremiyor. Hükûmete karşı muhalefeti kimin etkin bir şekilde sürdüreceği, Belém’de değil, yaklaşan sosyal ve siyasî çatışmaların sahasında belirlenecektir.

PSD: Rejim rahat bir nefes aldı fakat Hükûmet rahat değil

Son yirmi yılda Cumhurbaşkanlığı hep PSD’nin elindeydi; önce Cavaco Silva, ardından Marcelo Rebelo de Sousa. Bu seçimlerde PSD’nin yenilgisi, önemli bir sembolik kopuş anlamına geliyor ve Hükûmeti daha birinci turdan itibaren zayıflatıyor.

AD9’nin resmî adayı Luís Marques Mendes, sadece yüzde 11 oyla aşağılayıcı bir beşincilikte kaldı. Bağımsız olarak sunulsa da PSD ve PS’nin geniş kesimlerinden destek alan Henrique Gouveia e Melo10 ise dördüncü oldu. Bu sonuçlar, Hükûmetin ve PSD’nin Cumhurbaşkanlığı için güçlü bir aday çıkarma konusundaki yetersizliğini ortaya koydu ve birinci turu açık bir siyasî yenilgiye dönüştürdü.

İkinci tur bu bağlamda okunmalı. António José Seguro’nun seçilmesi rejime öngörülebilir ve kurumsal sorumluluk sahibi bir Cumhurbaşkanı kazandırıyor, ancak Hükûmetin kırılganlığını otomatik olarak ortadan kaldırmıyor. Kısa vadede en olası senaryo, yeni bir siyasî kriz değil. Hem Montenegro hem de Seguro, son yıllara damga vuran kesintiye uğramış yasama dönemleri ve ardı ardına gelen fesihlerin sona erdirilmesi gerektiğini özellikle vurguladı.

Buna rağmen Hükûmet yıpranmayı sürdürüyor ve özellikle yangınlar ve fırtınaların yönetiminde ortaya çıkan zaaflar gibi, bakanlar kurulundaki kırılganlıklar daha görünür hale geliyor. İçişleri Bakanı’nın istifasına yol açan bu süreçler, yaşam koşullarının kötüleşme eğilimiyle birleştiğinde, Hükûmetin istikrarsızlığını besleyebilir.

PS: Kurumsal bir zafer, elde yeni bir siyasi araç

PS, Belém’deki zaferini haklı olarak sahipleniyor, ancak bunu temkinli bir biçimde yapıyor. Kampanya boyunca, özellikle birinci turda, parti liderlerinin görünürlüğü sınırlıydı. Mevcut genel sekreter José Luís Carneiro, ikinci turun seçim gecesinde bile oldukça geri planda kaldı ve sonucu abartılı bir parti zaferine dönüştürmekten kaçındı.

Bu tutum bilinen bir gerçeği yansıtıyor. Kimse, Seguro’nun seçilmesinin PS ile AD arasındaki seçim dengelerini tek başına kökten değiştireceğine inanmıyor. Tarihi zaferi getiren oy, büyük ölçüde savunmacı bir tercihti; PS’ye hükûmet alternatifi olarak otomatik bir güven aktarımı değildi.

Yine de Cumhurbaşkanlığının kontrolü PS’ye önemli bir siyasi araç sunuyor. Veto yetkisi, kamuoyuna müdahale ve siyasi gündemi etkileme kapasitesi sayesinde Belém, Hükümete karşı bir ayrışma alanı ve olası erken seçim tartışmalarında bir dayanak noktası olabilir. Bu durum, PS’nin geri dönüşünden ziyade, gizli bir istikrarsızlık ortamında elde edilmiş avantajlı bir kurumsal konumu ifade ediyor.

Chega: Muhalefette sağlamlaşma, sağda hegemonya sınırları

Yenilgiye rağmen André Ventura bu seçimlerden siyasi olarak zayıflamış çıkmıyor. Aksine, bugüne kadarki en iyi seçim sonucunu elde ediyor, görünürlüğünü artırıyor ve parlamenter ve medya düzeyinde Hükûmete karşı ana muhalefet odağı olarak konumunu pekiştiriyor.

Cumhurbaşkanlığı adaylığı, stratejik hedeflerinin çoğunu yerine getirdi. Seçmen tabanını genişletti ve Ventura’yı ulusal siyasetin merkez figürlerinden biri haline getirdi. Bu anlamda Cumhurbaşkanlığı, başlı başına bir amaç değil, yaklaşan genel seçimlere giden yolda bir ara duraktı.

Ancak bu sağlamlaşmanın sınırları da net. Ventura, AD’nin oyuna ulaşma ya da onu geçme hedefinde başarısız oldu ve sağ seçmenin tamamını etrafında toplayamadı. Toplumsal ağırlığı olan ılımlı bir sağ var ve bu kesim, aşırı sağ bir cumhurbaşkanlığına kapı açmaktansa PS adayına oy vermeyi tercih ediyor. Bu durum, en azından şimdilik Ventura’nın kendisini meşru biçimde sağın lideri olarak sunmasını engelliyor.

Buna rağmen, sonuç ona Hükûmet üzerindeki baskıyı artırması, her toplumsal krizi istismar etmesi ve erken seçim ihtimali dahil siyasî istikrarsızlık senaryolarını zorlaması için ona alan açıyor.

Ufuktaki sorunlar: afetlere müdahale ve iş yasası reformu

Cumhurbaşkanlığı seçimleri, Hükûmeti, yeni Cumhurbaşkanını ve rejimin kendisini sınayacak toplumsal ve siyasî gerilimlerle dolu bir dönemin ön odası işlevi gördü. Sandıktan çıkan güç dengelerinin asıl testi, soyut kurumsal düzlemde değil, halkın hayatını doğrudan etkileyen somut çatışmalarda yaşanacak. António José Seguro da önümüzdeki dönemde bunları merkezi meseleler olarak işaret etti.

Fırtına, iklim acil durumu ve devletin iflası

Yakın zamanda yaşanan fırtınanın yol açtığı hasarın yönetimi, seçim sonrası dönemin ilk büyük siyasî sınavı. Bu sadece istisnaî bir doğa olayı değil; ülkenin afet durumları karşısında yapısal olarak ne kadar savunmasız olduğunu ve on yıllardır süren kesintiler, özelleştirmeler ve kamu hizmetlerinin yetersiz finansmanı nedeniyle zayıflamış bir devletin kırılganlığını ortaya koyuyor.

Sivil savunmadaki aksaklıklar, afetten etkilenenlere yönelik desteklerin gecikmesi ve sorumluluğu piyasaya (sigorta, bireysel çözümler, hayır kurumları) yükleme eğilimi, kriz anlarında en savunmasız kesimleri terk eden bir modelin sınırlarını ortaya koymaktadır. Bu tablo iki zıt tepkiye zemin hazırlıyor. Bir yanda terk edilmişlik duygusunu kullanan aşırı sağın güvenlikçi ve otoriter söylemi, diğer yanda ise sorunun yapısal nedenleriyle yüzleşmekten kaçınan merkezci “normalleşme” ve teknik yönetim vaadi.

Bu bağlamda aşırı sağ, devletin her hatasını fırsata çevirmeye ve kendisini “unutulanların” sesi olarak sunmaya çalışıyor. Rejim partileri ise çatışmayı kontrol altına almaya ve krizi idari bir verimlilik meselesine indirgemeye çalışıyor. Oysa mesele siyasî bir tercih: Sosyal devleti ve kamu hizmetlerini mi güçlendireceğiz, yoksa krizi çalışan halkın sırtına yükleyerek mi yönetmeye devam edeceğiz?

İş yasası reformu: asıl mücadele alanı

Seguro’nun öncelikli olarak belirlediği dosyalardan biri de Hükûmetin açıkladığı iş yasası reformu. Bu paket, işçi haklarına doğrudan bir saldırı niteliği taşıyor; güvencesizliği derinleştiriyor, toplu pazarlığı zayıflatıyor ve işverenlerin gücünü artırıyor. Reform paketi, o kadar tepki çekti ki, sendikal konfederasyonları on yılı aşkın süredir ilk genel greve sürükledi.

Kampanya sırasında Seguro, kriterini açıkça ortaya koydu: Sosyal uzlaşma çerçevesinde bir anlaşma sağlanırsa, yani Hükûmet UGT11’nin onayını alırsa reformu onaylayacak. Bu tutum siyasî açıdan öğretici. PS ve PSD ile tarihsel bağları olan kadrolar tarafından yönetilen UGT, son on yılda tam da bu rolü üstlendi. Uzlaşma mekanizması üzerinden işçilere zarar veren politikaları meşrulaştırmak ve Hükûmet ile işveren örgütlerinin tercihlerine toplumsal ve kurumsal bir kılıf sağlamak.

Seguro’nun daha sonra, UGT ile anlaşma olsa bile nihaî metni değerlendirmek zorunda kalacağını söylemesi daha temkinli bir yaklaşıma işaret ediyor, ancak temel gerçeği değiştirmiyor. Burada işçi haklarını savunan bir taahhüt değil, çatışmayı kurumsal kanallar içinde yöneten bir anlayış var ve başlangıç noktası, rejime en entegre sendikal merkezle yapılan bir anlaşma.

Bu nedenle Belém’in iş yasasına yönelik saldırıyı durduracağına güvenmek mümkün değildir. Olası bir veto ya da kamuoyu önünde çekinceler, her zaman güç dengeleri ve uzlaşma mantığıyla sınırlı olacak. Bu çatışmanın sonucu, kapalı kapılar ardında değil; işçilerin seferberlik kapasitesinde, sendikal yanıtın gücünde ve “ehvenişer” mantığını reddeden bir siyasi alternatifin inşasında belirlenecek.

Bu alanda da aşırı sağ, gerçekte işçi haklarına ve emek örgütlerine derinden düşman bir projenin temsilcisiyken, kendisini sahte bir “sistem karşıtı” muhalefet olarak sunmaya çalışacaktır.

Belirleyici mücadele

Cumhurbaşkanlığı seçimleri, Portekiz’deki siyasî durumun temel çelişkilerini çözmedi. André Ventura’nın Belém’deki yenilgisi aşırı sağın yenilgisi anlamına gelmediği gibi, António José Seguro’nun tarihî zaferi de PS’nin sağlam bir biçimde yeniden toparlanması demek olmadı.

Hükûmet zaman kazandı ama kırılganlığını koruyor. PS, toplumsal tabanı yenilenmiş olmasa da yeni bir siyasi araca sahip. Chega ise sağda hegemonya kurma kapasitesi sınırlı olsa da istikrarsızlaştırıcı bir güç olarak pekişiyor. Hükûmete karşı muhalefetin liderliğinin kimde olacağı sorusu açık kalmaya devam ediyor.

Çalışanlar açısından ise yaşam koşullarının kötüleşmesiyle ilgili belirleyici olan, kurumsal düzlemden çok somut mücadele alanları olacak. Önümüzdeki dönemin esas savaşları burada verilecek. Afetlere müdahale, kamu hizmetlerinin savunulması, işçi haklarına ve çoğunluğun yaşam koşullarına yönelik saldırılara direnç bu mücadelenin merkezinde olacak.

Rejim dengelerinden bağımsız, köklü, mücadeleci bir sol yanıt ortaya konmadıkça toplumsal hoşnutsuzluk ya otoriter çözümlere ya da sahte alternatiflere yönelmeye devam edecek. Bizim inşa etmeye çalıştığımız alternatif tam da budur.


  1. André Claro Amaral Ventura, 1983 doğumlu, aşırı sağ Chega (Yeter) partisinin kurucusu Portekizli siyasetçi. ↩︎
  2. António José Martins Seguro, 1962 doğumlu, Sosyalist Parti (PS) üyesi ve 2026 seçimleri sonrası ülkenin Cumhurbaşkanı. ↩︎
  3. Portekizli devlet adamı. 1935 yılında doğdu, orduda yükseldi. 25 Nisan 1974 Darbesinde etkin olarak yer aldı. 1975’te askerî darbeye karşı direnişi örgütledi. 1976 anayasasının ilanından sonra cumhurbaşkanlığına adaylığını koydu ve Haziran 1976’da oyların yüzde 61,5’ini alarak seçildi. ↩︎
  4. Portekizli siyasetçi. 1924 yılında doğdu, Lizbon Üniversitesi’nde tarih, felsefe, ve hukuk eğitimi aldı. 1957 yılında başladığı üniversite eğitim görevlisi işini, diktatör Antonio de Oliveira Salazar’a karşı eylemleri sebebiyle tutuklanarak kaybetti. 1974-75 yılları arasında Dışişleri Bakanı, Nisan 1976 seçimleri ardından da Portekiz Başbakanı oldu. 1983 yılında tekrar başbakanlığa seçildi, 1986-1996 yılları arasında iki dönem Portekiz Cumhurbaşkanlığı yaptı. ↩︎
  5. Sosyalist Parti: Portekiz’deki sosyal demokrat parti. CHP gibi Sosyalist Enternasyonal üyesidir. ↩︎
  6. Başkent Lizbon’da bulunan bölgelerden biri. Portekiz Cumhurbaşkanı’nın ikametgâhı olan Belém Sarayı burada yer almaktadır. ↩︎
  7. Luís Filipe Montenegro Cardoso de Morais Esteves, 1973 doğumlu Portekizli siyasetçi ve avukat. Üçüncü Portekiz Cumhuriyeti’nin 14. Başbakanı olarak görev yapmaktadır.Aynı zamanda Sosyal Demokrat Parti(PSD)’nin başkanıdır. ↩︎
  8. ICS-ISCTE/GfK: Portekiz’de seçimler sırasında sandık çıkış anketleri ve kamuoyu araştırmaları yapan akademik ve profesyonel araştırma ortaklığı. ↩︎
  9. AD (Aliança Democrática): Portekiz’de PSD ve müttefik sağ partilerden oluşan Demokratik İttifak. Ana omurgasını PSD (Sosyal Demokrat Parti) oluşturur. Buna genellikle CDS-PP (Hristiyan Demokratlar) ve bazı dönemlerde küçük sağ partiler eşlik eder. ↩︎
  10. Portekiz Deniz Kuvvetleri kökenli emekli amiral ve bağımsız cumhurbaşkanlığı adayı. ↩︎
  11. UGT (União Geral de Trabalhadores): Portekiz’in en büyük sendikal konfederasyonlarından biri. Tarihsel olarak PS ve PSD’ye yakın bir çizgide konumlanır ve “sosyal uzlaşma” mekanizmaları içinde hükümetlerle iş birliği yapmasıyla bilinir. Bu nedenle iş yasaları ve çalışma reformları konusunda daha ılımlı ve düzen içi bir rol üstlenir. ↩︎

Bir kavram: emeklilik

0

Emekçiler geçimlerini sağlamak için çalışmak; emek gücünü satmak zorunda. Bunun biyolojik, psikolojik, fiziksel bazı sınırları var. Sonsuza kadar çalışmak mümkün değil, insan bedeni ölüyor… Ölene kadar çalışmak da sermaye açısından pek verimli değil. Peki çalışmayan -yaşlı- insan geçimini nasıl sağlayabilir? İşte burada kritik bir kavram karşımıza çıkıyor: emeklilik. Özel olarak ise ücretli çalışanların, işçi sınıfının emeklilik hakkı…

Modern anlamda emeklilik 19. yüzyılda Avrupa’da açığa çıkan bir sistemdir. Emeklilik sistemi kurulmadan önce, yaşlanarak işgücü dışına itilen atıl nüfusun geçimi aile, cemaat gibi dayanışma ağları ile ya da bir hayır işi olarak sağlanmaktaydı. Modern emeklilik, bu enformel ağlar yerine kamusal bir sosyal güvence sunmaktadır. Çünkü kitlesel düzeyde büyüyen işçi sınıfı içerisinde yaşlanan kesimlerin bakımı kapitalist piyasa açısından bir sorundur. Yaşlılıkta yoksulluk ve -iyi kötü- sağlıklı bir yaşam sağlanamazsa sosyal yapı bozulur. Bakım yükü fiziken ev içi ücretsiz kadın emeğine havale edilir ancak yine de geçinmek için bu yetersizdir.

İşçi sınıfının mücadelesi, emeklilik hakkının tarihsel olarak kazanılmasında birincil faktördür. Bunun yanında, işgücünü yeniden üretmek için de verimli bir yöntem olarak görüldüğünden dolayı sermayenin verdiği bir “taviz”dir. Ancak sermaye her fırsatta bu tavizden vazgeçmeye çalışır. Zira 1980’lerden itibaren tüm dünyada egemen olan neoliberal politikalar emeklilik mefhumunu neredeyse yok etmektedir. Türkiye’de de durum çok farklı değil.

Türkiye’de çalışma hayatına dair bütüncül yasal mevzuat ve formel haklar ancak 1945 sonrası gündeme gelmiştir. Emeklilik de bu dönemde yasal bir hak olarak elde edilmiştir. Ancak neoliberal politikaların uygulanması ve işçi sınıfının pazarlık gücünün, örgütlülüğünün ve mücadelesinin zayıflamaya başlaması emeklilik hakkını da etkilemiştir. 1980’lerde başlayan dönüşüm AKP ile asıl hedeflerine ulaşmaya başlamıştır.

AKP iktidarları döneminde, başlangıçta emeklilere dönük refah politikalarında ufak iyileştirmeler olsa da zamanla emekli ücretleri baskılanmıştır. Daha kritiği, emekli olma yaşı kademeli olarak artırılmaktadır. Bu durumda emekliler ek işlerde çalışmak durumunda kalmaktadır. Son on yılda emekli aylıklarında reel olarak ciddi bir düşüş yaşanmakta; emekliler adete açlığa mahkûm edilmektedir.

Sosyal politikaların galebe çaldığı dönemler geçici olabiliyor. Emeklilik hakkının garantisi ve emeklilerin insan onuruna yaraşır bir yaşam sürebilmesinin garantisi ise emeğin iktidarda olduğu bir düzendir.

İstanbul’da ulaşıma zam

0

Yeni yıla girmemizle beraber çalışanlar olarak gelirlere düşük, giderlere yüksek oranda zamlarla karşılaştık. Asgari ücret açıklandığı anda açlık sınırının altında kalarak bir ilke imza atmıştı. Toplumun önemli bir kısmının asgari ücretle çalıştığı gerçeğini ele alırsak açlık sınırı altında yaşayan nüfusun ne kadar yüksek olduğunu da görebiliriz.

Her şeye olduğu gibi ulaşıma da zamlar geldi. İstanbul’da son zammın (yüzde 30) üzerinden henüz dört-beş ay geçmişti. İstanbul Büyükşehir Belediyesi 12 Şubat‘ta yaptığı meclis toplantısında ulaşıma yüzde 20 zam yapılmasını oy çokluğu ile kabul etti. Bu durumda tam bilet 35 TL’den 42 TL’ye ve aylık abonman 2748 TL’den 3298 TL’ye yükselmiş oldu. Milyonlarca insanın kullandığı Marmaray ve metrobüs fahiş fiyatlara yükselmiş oldu. Taksi ücretlerinde de kısa mesafe 175 TL’den 210 TL yükseldi. Bostancı-Adalar vapuru ise 137,48 TL’ye yükseldi.

İstanbul’da asgari ücretle çalışan biri maaşının yüzde 11,8’ini ulaşıma harcıyor. Kalan maaşın büyük bir kısmı da zaten yüksek miktarlarda olan kiraya gidiyor. Elde avuçta bir şey kalmadığı gibi her ay kredi kartı bakiyeleri inceliyor.

İstanbul’da ulaşım hem masraf hem de yüksek konforsuzluk sebebiyle bir eziyet. Toplu ulaşım araçlarının nüfusa oranla çok düşük kalıyor olması sonucu insanlar araçlarda sıkışık ve yorucu bir ulaşıma mecbur kalıyor.

Bu duruma karşı ne yapmalı? Bireysel veya küçük bir grupla hareketçi eylemlerden ziyade, toplumun önemli bir kesimine hitap eden birleştirici ve bütünleştirici eylem tarzlarını benimsememiz gerekiyor. Salt saldırgan eylemlerden ziyade doğru politika ile doğru noktaya baskı işe yarayacaktır.

Sadece ulaşım zamlarını değil bütün zamları kapsayan bir politikayla eylem birliği oluşturulmalı. Sendikaların bu eylem birliğinde rol alması için çalışmalar yapılmalı ve sokakta politikamızı insanlara taşımalıyız.

Avrupa limanlarında Filistin’e destek için grev

0

6 Şubat Cuma günü, limanlarda bugüne kadar en koordineli şekilde yürütülen geniş bir uluslararası seferberlik ve grev gerçekleşti. “Savaş ekonomisi”ne karşı yapılan grev; içlerinde Bilbao, Tanca, Pire, Mersin, Cenova, Livorno, Trieste ve Gioia Tauro’nun yer aldığı 26 Avrupa limanında düzenlendi. İlgili örgütler limanların askerileştirilmesini, İsrail’in Filistin’de sürdürdüğü soykırımı, silah ticaretini ve mevcut silahlanma yarışını protesto etti. Limanların öz denetimine yönelik uluslararası hukukun ihlali ve emperyalizm kınandı. Uluslararası grev çağrısı, İtalya’nın başlıca limanı ve Avrupa ticaretiyle kıtanın silah sanayisi için stratejik bir konumda bulunan Cenova’daki (USB sendikasının bir parçası olan) CALP kolektifi tarafından yapıldı. USB, 2025 süresince dört liman işçisi grevi düzenleyen; İsrail’in Küresel Sumud Filosu katılımcılarını kaçırmasının ardından öğrenci hareketiyle birlikte büyük bir seferberliğe öncülük eden sendika.

Avustralya’da da 8 Şubat Pazar günü, İsrail Devlet Başkanı Isaac Herzog’un ülkeyi ziyareti sebebiyle kitlesel protestolar düzenlendi. Başbakan Anthony Albanese’in desteğiyle gerçekleşen bu ziyaret öncesinde farklı şehirlerde binlerce kişi ziyareti kınamak ve Filistin direnişiyle dayanışmak için sokaklara çıktı.

İsrail, ateşkes imzalanmasından bu yana 500’den fazla insanı katletti. İsrail, 31 Ocak’tan bu yana Gazze’ye ve Han Yunus gibi mülteci kamplarına yönelik çeşitli bombardımanlarla 30’dan fazla kişiyi öldürdü ve saldırılarını yoğunlaştırdı. Bu sırada Refah Sınır Kapısı’nın hâlâ kapalı olması dünya çapında tepki çekiyor.

Küresel Sumud Filosu’nun 29 Mart’ta Gazze’ye doğru yeniden yola çıkacağını duyurmasıyla birlikte bu eylemler, İsrail’in saldırılarına ve uyguladığı soykırıma karşı dünya çapında büyüyen tepkinin, “Nehirden denize özgür Filistin” için verilen mücadeleyi seferber eden güçlü bir faktör olmaya devam ettiğini gösteriyor.

Öğrencilerin rejimle imtihanı

0

Geçtiğimiz ocak ayında üniversite öğrencilerini yakından ilgilendiren gelişmelere şahit olduk. Açıklanan 2026 yılı KYK burs miktarları ve İŞKUR Gençlik Programı ücretleri öğrencilerin gelecek bir senesini şekillendirirken, rejimin genel olarak üniversite eğitimine ilişkin yaptığı planlar üniversite öğrenciliğini kökünden değiştirme potansiyeline sahip.

Üniversite eğitiminin 3 yılda tamamlanmasını amaçlayan yeni bir eğitim sistemi, bizzat YÖK tarafından 2026-2027 yılında uygulamaya sokulmaya hazırlanıyor. Bir senenin 11-12 haftalık üç dönemi kapsayacağı bu sistemin amacı, eğitimin maliyetini düşürerek öğrencileri bir an önce üretim çarklarına fırlatabilmek. Rejimin bu planı doğrultusunda öğrencilerin yoğunlukları katbekat artacak, zaten hem çalışıp hem okumak zorunda kalan öğrencilerin üniversite hayatı adeta bir cehenneme dönüşecek. Yeni eğitimin niteliği ve kampüs yaşamının geçireceği dönüşüm ise hâlâ birer muamma.

2026 ile öğrencilerin hayatında bazı şeyler değişirken bazı şeyler ise hâlâ aynı. KYK burs ve kredilerinin 4000 TL olarak ilan edilmesi ile öğrencilerin bir kez daha sefalete mahkûm edilmesi bu aynılardan biri. Asgari ücretin yedide birine denk gelen bu korkunç miktar, yılın geri kalanında gelecek zamlar göz önünde bulundurulduğunda ne barınmaya ne beslenmeye yetecek. Öğrenciler bu sene de en temel haklarını giderebilmek için çalışmak zorunda kalacaklar. Bu yeni bir şey değil, yalnızca son birkaç yıldır sonuçlarını tüm ağırlığıyla hissettiğimiz ekonomik krizin faturasını emekçilere kesme politikasının bu seneki sonuçları. Her sene olduğu gibi bu sene de faturanın öğrencilere düşen payı altında ezildik, tek fark ezilişimizin her geçen sene daha da katmerlenmesi. Ne bitmeyen krizmiş bu?

Tek Adam rejimi sağ olsun, öğrencilerin karşı karşıya oldukları bu ekonomik çıkmazı ve bursların yetersizliğini daha geçen senenin başında tespit etmişti. Rejim, sorunu tespit ettiği gibi kolları sıvayıp çözüm arayışına düştü: bursları artırmak, KYK yurtlarının yaşam koşullarını insan onuruna yaraşır seviyelere çıkarmak, KYK burs ve yurtlarından sorumlu Gençlik ve Spor Bakanlığının bütçesini artırarak bu önlemlerin alınmasını sağlamak… Rejimin bulduğu parlak çözüm maalesef bunlardan hiçbiri değildi, rejimin çözümü İŞKUR Gençlik Programı adı altında öğrencileri üniversitelerde çalıştırmak oldu. Bu dahiyane çözüm ile rejim bir taşla iki kuş vurmuştu: Bir yandan normal şartlarda üniversite emekçilerinin yapması gereken işleri çok daha ucuza öğrencilere yaptıracak, diğer taraftan ise burs kavramını bitirerek okurken çalışmayı norm haline getirecekti. Şimşek programı kapsamında hem emekçi ücretlerinden hem de burslardan tasarruf anlamına gelen bu dahiyane program 2026 yılında da devam ediyor. İŞKUR’un açıklamasına göre, bu sene program katılımcıları çalıştıkları her gün için 1375 TL “cep harçlığı” alacaklar. Geçen senenin ücretlerine lütfedip yaptıkları yüzde 27’lik bu zam ile beraber öğrencilerin eline geçen miktar hâlâ asgari ücretin çok altında kalıyor. Öğrenciler, rejim eliyle çalıştırılmalarına rağmen rejim eliyle sefalete mahkûm ediliyor.

Rejimin kendi elleriyle çalışmaya ittiği tek öğrenci kesimi maalesef üniversiteliler değil. MESEM projesi kapsamında liseliler, “mesleki ve teknik eğitim” adı altında 2021 yılından beri haftanın 4 günü fabrikalarda ve atölyelerde çalıştırılıyorlar. 400 binden fazla öğrencinin kayıtlı olduğu MESEM’ler kapsamında ağır işlerde çalıştırılan öğrencilere reva görülen para ise 2026 yılında 9, 10 ve 11. sınıf öğrencileri için 8442 TL, 12. sınıf öğrencileri için ise 14.037 TL oldu. Yani çocuk işçilik rejim eliyle yasallaştırılmakla kalmadı, bir de üstüne çocuk işçilere adeta kölelik yevmiyesi dayatıldı. Şu ana kadar en az 17 çocuğun hayatını kaybettiği MESEM’lerin derhal kapatılması gerekirken rejim ne yaptı dersiniz? 2024-2025 eğitim yılında uygulamaya soktuğu mesleki ortaokullar ile çocuk işçiliğin yaşını 11’e kadar düşürdü. Rejimin kendi elleriyle inşa ettiği yasallaşmış çocuk işçiliği rejim bitirmeyecek, bunu ancak mücadele ederek biz başarabiliriz.

Kadın yoksulluğu: patriyarkal kapitalizmin süreklileştirdiği bir eşitsizlik!

0
Fotoğraf: Hülya Çetinkaya / csgorselarsiv.org

Yoksulluk kavramının sözlük anlamına baktığımızda, günlük ihtiyaçların karşılanamaması haliyle tanımlandığını görürüz. Bu tanım ağırlıklı olarak maddi bir yoksulluğa işaret eder. 2026 yılı için açlık sınırı 30.143 TL, yoksulluk sınırı 98.188 TL olarak belirlenmişken; asgari ücret ise net 28.075 TL olarak açıklandı. Böylece ilk kez, asgari ücret açlık sınırının altında kalmış oldu. Ortaya çıkan bu tablo, iktidarın ekonomi politikalarının emekçileri yoksulluğa mahkûm ettiğinin açıkça gösteriyor. Ancak kadın yoksulluğunu ele aldığımızda, meseleyi yalnızca ekonomik eksiklikler üzerinden değerlendirmek yeterli değil.

Kadınları aile içine hapseden ve bakım emeğini görünmez kılan patriyarkal kapitalizm ve toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri, yoksulluğu derinleştiren ve yeniden üreten temel mekanizmalar. Bu nedenle kadın yoksulluğuyla mücadele, patriyarkaya karşı verilen mücadeleden ayrı düşünülemez.

Derinleşen ekonomik kriz dönemlerinde, çeşitli yapısal engeller nedeniyle kadınların ekonomik istihdama katılımının daha da zorlaştığı görülmekte. Kadın işsizliği artarken istihdama katılabilen kadınlar ise çoğunlukla düşük ücretli ve güvencesiz, esnek çalışma biçimlerine yönelmek zorunda bırakılıyor. Bunun temelinde ev içi bakım emeğinin kadınların omzuna yüklenmesi yatıyor. Kadınlar evdeki tüm bakımı üstleniyorlar; yemek yapıyorlar çünkü ev hanesi beslenmek zorunda, temizlik yapıyorlar çünkü evdekiler belli bir hijyen şartlarında yaşamak zorunda. Aile içinde hasta ya da yaşlı birileri varsa onların sorumluluğu da yine kadınlara veriliyor. Çünkü kadınların şefkatli ve duygusal, doğal bakıcılar olduğu düşünülüyor. İşte kadınların üstlenmek zorunda bırakıldığı bu emek biçimi, erkeklerin ücretli emek piyasasına kesintisiz katılımını mümkün kılarken, kadınların ekonomik olarak özgürleşmelerinin önünde bir engel yaratıyor. Ayrıca, kadınlar barınma vs. gibi ekonomik zorluklar dolayısıyla şiddet dahi görse aile-koca evinden ayrılmakta güçlük çekiyor. Bu da yalnızca ekonomik değil psikolojik ve duygusal olarak da yoksullaşmasına neden oluyor. Dolayısıyla bu süreç, aynı zamanda kadınlar üzerinde yoğun bir duygusal yük de yaratıyor.

Öte yandan esnek çalışma modellerinin kadınlara bir “kolaylık” olarak sunulması, bakım yükünün yine kadınların omuzlarında kalmasını normalleştiriyor ve mevcut eşitsizliği derinleştiriyor. Kadınların mevcut sorumluluğunun anne ve eş olarak tanımlanması, kadın yoksulluğunun yapısal karakterini açıkça ortaya koyuyor.

Kadın yoksulluğundan söz ederken, kadınların sağlık gibi en temel haklara erişiminde karşılaştığı ciddi engelleri görmezden gelmek mümkün değil. Özellikle önleyici ve koruyucu sağlık hizmetlerine erişimde yaşanan sorunlar, yoksulluğun kadınlar üzerindeki yıkıcı etkisini daha da derinleştiriyor. Mamografi ve smear testi gibi kanseri erken aşamada tespit etmeye yarayan hayati uygulamalar, randevu engelleri nedeniyle çoğu kadın için fiilen ulaşılamaz durumda. Tek bir test için aylarca beklemek zorunda bırakılıyoruz. Önleyici sağlık hizmetleri denildiğinde akla ilk gelen uygulamalardan biri olan aşılar ise bu eşitsizliğin bir başka boyutunu oluşturuyor. En yaygın kanser türlerinden biri olan rahim ağzı kanserine karşı geliştirilen aşı, Türkiye’de hâlâ ücretsiz ve yaygın biçimde uygulanmıyor. Elbette, fahiş fiyatlardaki aşı ücretini karşılayabiliyorsanız kanserden korunmak mümkün (!) Bu tablo, kadın yoksulluğunun kadın sağlığı üzerindeki doğrudan ve son derece olumsuz etkilerini açıkça ortaya koyuyor.

Yoksulluğu üreten ve derinleştiren mekanizmaların, birbirine eklemlenen bir sarmal ve sistem sorunu olduğunu unutmamak gerekiyor. Tüm bunlara bütünlüklü bir çerçeveden baktığımızda, yoksulluğun neden kadınları erkeklere kıyasla çok daha ağır biçimde etkilediğini daha net görebiliyoruz. Ancak bu eşitsiz tabloyu değiştirmenin de bizim elimizde olduğunun farkında olmalıyız. Mücadelemizi sürdürürken; evde, işte, sokakta, nerede olursak olalım bu sistemi değiştirmek için elimizdeki en büyük kozumuz olan örgütlülüğü ve dayanışmayı kullanmalıyız.

Kıdem tazminatının tavanı işçilerin üzerine çöküyor

0

Çalışanlar için işsiz kalmaları durumunda geçici de olsa bir güvence işlevi gören kıdem tazminatı, 1936’dan bu yana yasal olarak işçilerin en temel haklarından biri olmasına rağmen, tarihsel olarak sürekli budanmıştır.

Tavan tutarı uzun yıllar asgari ücretin katları üzerinden belirlenmiş; 12 Eylül 1980 darbesi ise bu hakkın geriletilmesinde önemli bir kırılma noktası olmuştur. Darbe öncesinde asgari ücretin yaklaşık 7,5 katı olan kıdem tazminatı tavanı, darbe sonrasında 3,7 katına kadar düşürülmüştür. AKP iktidarıyla birlikte bu gerileme kalıcı ve sistematik bir nitelik kazanmıştır.

AKP’nin iktidara geldiği dönemde kıdem tazminatı tavanı asgari ücretin yaklaşık 4,8 katı düzeyindeyken, yıllar içinde düzenli biçimde düşürülmüş ve günümüzde 2 katına kadar geriletilmiştir. 1 Ocak 2026 itibarıyla işten çıkarılan bir işçi için kıdem tazminatı tavanı 64.948 TL olarak belirlenmiştir. Bu tutar yalnızca en yüksek ücretliler için geçerli bir üst sınırdır; asgari ücretle çalışan bir işçi ise fiilen bu rakama yaklaşması bir yana, çok daha düşük bir tazminata mahkûm edilmektedir.

Kıdem tazminatı, iktidar tarafından uzun yıllardır doğrudan ya da dolaylı yollarla ortadan kaldırılmak istenen bir işçi hakkıdır. Bu hak tamamen kaldırılamadığı için tavan tutarları düşürülerek etkisizleştirilmektedir. Her yıl yapılan bu düzenlemelerle kıdem tazminatı fiilen asgari ücret seviyelerine çekilmeye çalışılmaktadır.

İşsizliğin bu denli arttığı bir dönemde kıdem tazminatının düşürülmesi, çalışanları işsiz kaldıklarında doğrudan açlıkla karşı karşıya bırakmaktadır. Çalışanlar yalnızca işsiz kalma korkusuyla değil, aynı zamanda işsiz kaldıklarında tazminatlarını alamama ya da çok düşük tutarlarla geçinememe endişesiyle yaşamaktadır.

Yakın zamanda Okmeydanı’ndaki Özel Okmeydanı Hastanesi’nde işten çıkarılan çalışanların kıdem tazminatları ya hiç ödenmemiş ya da işçiler hak ettiklerinden düşük tutarları almaları için anlaşmaya zorlanmıştır. İşçilerin başlattığı direniş, 51 günün sonunda sonuç vermiş ve haklar mücadeleyle kazanılmıştır.

Patronlar yalnızca ücretler ve çalışma saatleri üzerinden değil, kıdem tazminatı hakkı üzerinden de biz işçilere saldırmaya devam etmektedir. Bizler de bu saldırılar karşısında birlik halinde hareket etmeliyiz. Kıdem tazminatına tavan uygulamasının son bulması; kaynakların sermayeden yana değil işçilerden yana kullanılarak işsiz kalan çalışanlara ek destekler sağlanması ve insanca yaşam koşullarımızın güvence altına alınması için mücadeleyi büyütmeliyiz.