Ana Sayfa Blog Sayfa 7

Yerel yönetimlerde taşeronlaşma biçimi olarak belediye şirketleri ve örgütlenme

0

2018 öncesinde kamuda taşeron çalışma, tamamen kamu kaynaklarının sermayeye aktarılması için sürdürülen bir yöntemdi. Taşeronlar, kendi bünyelerinde çalışıyor gösterdikleri işçilerin maaşlarını ödemek için kamu kuruluşlarından komisyon alıyorlardı. 2018 öncesinde sendikal örgütlenme girişimlerimizin önündeki temel engel yetki sorunu yaşanmasıydı. Yani sendikaya üye olabiliyor, toplu sözleşme yapamıyorduk.

2018’deki KHK ile taşeronluk, belediye şirketleri aracılığı ile yerel yönetimlerde biçim değiştirdi. Taşeron şirketlerde çalışıyor gösterilen işçiler, her belediyenin kendi bünyesindeki şirketlere devredildik. Yukarıda bahsettiğim pay alma şöyle işliyor artık: Belediye, kurmuş olduğu veya halihazırda var olan şirkete komisyon/hizmet bedeli ödüyor. AKP, belediyelerde özellikle taşeronluğu bu şekilde sürdürmeye devam ediyor. Bunun işçi sınıfını bölmek, oluşturduğu ara kadro ile taşeronu kaldırdığını iddia ederek siyası rant elde etmek ve belediyeler üzerinden dönen ekonominin bürokratik engellere takılmadan sürdürülmesini merkezileştirerek devam ettirmek gibi sonuçları, ayrı bir yazıda incelenebilir. Bahsi geçen hizmet bedeli “Ne için var?” diye düşünürsek, burada ciddi siyasi ve ekonomik rant söz konusu. Başta CHP olmak üzere, belediyeleri yöneten tüm siyasi partilerin buraya bir itirazı yok gibi.

Fakat 2018’deki KHK, taşeronluğu devam ettirse de, bir yandan da belediyelerdeki sendikal yetki problemini ortadan kaldırarak toplu sözleşmeleri ve elbette kazanımları getirmiş oldu. Farklı mesleklerden olmakla birlikte büyük çoğunluğumuz genel işler kolunda görünüyoruz ve artık belediyelere ait tek bir firmada çalışıyoruz. Özellikle büyükşehir belediyeleri olmakla birlikte, bazı belediyelerde hâlâ birden fazla şirket ve yetki sorunları sürüyor. Sendikalaşma ile birlikte haftalık 40 saatlik çalışma, hafta tatili, mesai, gece çalışma farkı, ikramiye vb. (bu haklar 2018 öncesinde ya yoktu ya da yok denecek kadar düşük rakamlara tekabül ediyordu) ücretleri doğrudan etkileyen kazanımların yanı sıra Kadıköy özelinde ücretsiz kreş hakkı, regl izni, İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanması gibi politik kazanımlar da oldu.

2018’den bugüne gelinen süreçte bu kazanımların artarak belirli bir noktaya geldiğini söyleyebiliriz. Kadıköy Belediyesi’nde genel işler kolunda çalışan işçiler olarak Genel-İş’te örgütlüyüz. Buraya kadar baktığımızda, Genel-İş’in ücretler konusunda belediyelerde çalışan işçileri belirli bir noktaya taşıdığını, asgari ücrete mahkûm etmeme noktasında kısmi başarısının olduğunu söyleyebiliriz. Ancak, tabloya işçiler arasından baktığımızda huzursuzluk, sendikaya güvensizlik gibi örgütlenmenin politik anlamda gelişmesini tıkayan unsurlarla neden karşılaşıyoruz? Burayı biraz açmamız gerekiyor, başka bir yazıda.

Üniversitelerden yükselen “Rojin için adalet!” çağrısı

0

15 Ekim 2024 tarihinde Van Gölü kıyısında cansız bedeni bulunan Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi öğrencisi Rojin Kabaiş’in ölümü, bir yıl boyunca bilinçli bir şekilde sır perdesi ardında tutulmaya çalışıldı. Rojin’in intihar ettiğine veya Van Gölü’nde boğulduğuna yönelik başta Rojin’in ailesi olmak üzere hiç kimsenin inanmadığı açıklamalarla bu ölümü sümen altı etme çabaları, Rojin’i şüpheli ölümü aydınlatılmayan sayısız kadından biri haline getirmeyi hedefliyordu. Geçtiğimiz bir yılda başta Rojin’in ailesi, sıra arkadaşları ve Rojin Kabaiş İçin Adalet Komisyonları’nın yoğun çabaları olmak üzere yürütülen yoğun adalet mücadelesi ise bu planları adeta suya düşürecek, erkek yargının kirli oyunlarını ana akım medyanın bile gündemine sokacak ve birçok ilde eylemlerin önünü açacaktı.

Geçtiğimiz bir yıl boyunca otopsi sürecine dahil olunmasına izin verilmemesi ve soruşturmaya getirilen kısıtlılık kararı gibi uygulamalarla Rojin’in akıbeti gizlenmeye çalışıldı. Rojin’in bedeninde iki erkeğe ait DNA’nın tespit edilmesine rağmen Adli Tıp Kurumu’nun otopsi raporunu detaylı olarak açıklamaması, erkek yargının ayak oyunlarıyla failleri koruma çabalarının en net göstergesiydi. 10 Ekim 2025 tarihinde yoğun baskılar sonucu raporun detaylı açıklanması, Rojin’in ölümünde cinsel saldırı şüphesinin resmen tespit edilmesine yol açtı. Bu, en rejim yanlısı medya organlarının bile kulak tıkayamayacağı bir gelişmeydi. Delil karartma gerekçesiyle Van ve Diyarbakır barolarının Adli Tıp Kurumu hakkında suç duyurusunda bulunması, erkek-devlet şiddetinin Kürt halkına yönelik baskı politikalarıyla ne kadar iç içe geçtiğini tekrar anımsatan bir gelişmeydi. Gülistan Doku ve Fatma Altınmakas cinayetlerinden aşina olduğumuz bu gerçeklik, kadınların sistem içinde maruz kaldıkları çoklu sömürü-ezilmişlik ilişkisini de yeniden ortaya koyuyor.

Bir yıldır süren adalet arayışı ve son bir ayda ortaya çıkan gelişmeler, başta Rojin’in okulu Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi olmak üzere birçok üniversitede öğrencilerin Rojin’e adalet talebini yükseltmesine sebep oldu. Trabzon, Karaman ve Bingöl gibi eylem görmeye alışkın olmadığımız illerin yanında Rojin için yapılan eylemler Kobane Üniversitesi’ne bile sıçramış vaziyette. Bu denli yaygın eylemler karşısında ise rejimin tepkisi, polis saldırısı ve sosyal medya paylaşımlarını sansürlemek oldu. Tüm bu saldırılara rağmen Rojin’in adalet mücadelesi, erkek yargıya ve ulusal baskıya karşı bir mücadele olarak sürmeye devam ediyor.

Çözüm var, çözüm var

0

Kürt siyasi hareketinin silahlı kanadı Türkiye sınırları içerisinde ve sınır boylarında bulunan güçlerini Medya Savunma Alanları olarak adlandırdığı üs bölgelerine çekti. Hareketin sözcüleri bu hamleyle sürecin bir aşamasının kapandığını belirtirken, sıranın hukuki ve siyasi adımların atılmasında olduğunu vurguluyor.

Rejim ise şimdiye dek en ufak bir hak kırıntısını dahi o hakkın sahiplerine vermeye yanaşmadı. Ortada AİHM’in ihlal kararı gibi yasal bir gerekçe varken dahi Demirtaş’ın serbest bırakılmasına halen ayak direnmesi bu katılığın son örneğiydi.

Fakat iktidar somut adımlar atmaktan daha fazla kaçamaz. Bu bağlamda, infaz yasasında düzenleme yapılarak kitlesel tahliyelerin önünün açılması, silah bırakan eski PKK militanlarının legal yaşama entegrasyonu için hukuki güvencelerin tanınması, Öcalan’a umut hakkının sağlanması gibi gelişmeler zamana yayılarak da olsa hayata geçirilebilir.

Gelgelelim rejimin hak ve özgürlükleri her düzeyde hedef almaya devam ettiği, üstelik bunu el artırarak yaptığı koşullarda bu düzenlemelerin asgari demokratik bir ortamın oluşabilmesi için dahi ne kadar yetersiz kalacağı açıktır.

Aslında Kürt siyasi hareketinin birçok mensubu da ortadaki bu aşılması güç çelişkinin farkında.

DEM Parti’nin 27 Ekim tarihli Parti Meclisi toplantısının sonuç metninin hükümeti çözüm için adım atmaya çağıran ilk maddesinde şöyle deniyor: “Barış yalnızca silahların susmasıyla değil, eşit yurttaşlık ve demokratik hakların tanınmasıyla kalıcı hale gelir.” İmamoğlu ve TELE1’i hedef alan casusluk soruşturmasını kınayan ikinci madde ise şu cümleyle başlıyor: “Türkiye bir kez daha iktidardan yöneltilen hukuk dışı uygulamalarla, adaletsizlikle ve baskıyla karşı karşıyadır.”

Gel de çık işin içinden.

Herhangi bir demokratik hakkın ipine tutunup çekmeye başladığınız vakit o ipin ucu her seferinde aynı düğüme varıyor: rejim sorununa.

Geçtiğimiz günlerde Tokat’ta ücretlerini gasp eden patrona da işbirlikçi sendika bürokratlarına da “yeter” dedi Şık Makas işçileri. Önce kimi buldular karşılarında? Eylem yasağı ilan eden valiliği!

Yeni yargı paketiyle cinsiyet kimliklerinin, cinsel yönelimlerinin, yani insani varoluşlarının hedef alınmasına karşı barışçıl bir protesto açıklaması gerçekleştirmek isteyen kadın ve lgbti’ler daha toplanamadan polis ablukasına alındı. Kimin buyruğuyla? Kadıköy Kaymakamlığı’nın.

Maskeli faşist saldırganlar, cezasızlık politikasının zırhı ile korunacaklarından emin oldukları için üniversite öğrencilerine silahlarla saldırma cüreti gösteriyor. Nerede? Başkent Ankara’da.

Bu manzara karşısında işçilere, kadınlara, Kürtlere; kapitalizmden ve rejimden kopuş ekseninde bir araya gelmekten daha sahici bir çözüm önerisi sunulabilir mi? Barışın kalıcı hale gelmesinin yolu tam da burada aranmamalı mı?

Tek Adam rejimi güçleniyor mu: Doğu Akdeniz ne söylüyor?

0

Tek Adam rejimi Türkiye’yi güçlü ve bağımsız bir ülke haline getirmekle övünüyor. Dış politikadaki gelişmelere mercek tutup sınıflar mücadelesi içerisinde incelemek çoğu kez bu gibi iddiaların gerçek olup olmadığını anlamamızı sağlayabilir. AKP’nin Doğu Akdeniz’de güttüğü politikaları Kıbrıs ve Filistin özelinde incelemek rejimin ne övündüğü gibi güçlü ne de geçmişten daha bağımsız bir Türkiye yarattığını gösteriyor.

Filistin’de hamaset politikası

AKP’nin Filistin politikası hiçbir zaman hamasetin ötesine geçmedi. AKP’nin esas ilgisi İsrail ile başta ekonomik ama elbette ki askeri ve siyasal ilişkiler kurmak oldu. Korsan devlet başkanının Türkiye’yi son ziyareti üst düzey ve gösterişli törenlerle yapılırken 7 Ekim’den birkaç gün önce ABD’de gerçekleşen Netanyahu-Erdoğan görüşmesinde Erdoğan “enerji, teknoloji, inovasyon, yapay zekâ ve siber güvenlik alanlarında” artan işbirliği umutlarını ifade etmişti. Bugün gelinen noktada üstlenilen diplomatik rollerden ötürü Gazze’deki ateşkes sürecinin kazananı olarak lanse edilmeye çalışan Tek Adam rejimi ise İsrail’in ateşkese uymayan davranışları ve sürdürdüğü Gazze ablukasına karşı sert ama karşılığı olmayan sözlerin dışında bir şey yapmıyor. Ticaretin sürdüğü ise herkesin malumu.

Tek Adam rejimi için popülizm yapıp kitle desteğini arkasına alarak iktidarını garanti etme yeteneğine sahip olduğu ifade ediliyordu. Filistin davasının Türkiye toplumunun ezici bir çoğunluğunca benimsenmesine ve rejimin yeni bir kahramanlık destanına ihtiyacı olmasına rağmen, sözün dışına çıkan göstermelik adımlar dahi atılmıyor. Çünkü Tek Adam rejiminin, Filistin halkının hak ettiği özgürlükten bir çıkarı yok. Ancak İsrail ve ABD ile yaptığı ticaret anlaşmalarına bağımlılığı var. Yani rejim övündüğünün aksine Türkiye kapitalizminin sınırlarını aşamıyor. Tek Adam rejimi konu Filistin de olsa, yapmak istediğini değil, bağımlı ve yarısömürge bir ülke olarak yapmak zorunda olduklarını yapıyor.

Kıbrıs’ta seçim sürprizi

KKTC’de yapılan seçimler ise Tek Adam rejiminin övündüğü kadar güçlü olmadığını başka bir şekilde ifade ediyor. Tek Adam rejiminin her türlü maddi, manevi desteğini arkasına alan eski cumhurbaşkanı Ersin Tatar, KKTC’nin Rum kesimi ile federatif birliğini savunan Tufan Erhürman’a karşı ezici bir yenilgi aldı. Bu durum Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki varlığının sarsılmasına ve AKP’nin iktidara gelmesinden bu yana Kıbrıs’ta büyüyen kara para ekonomisinin hayati bir yara almasına sebep olabilecek bir gelişme. Tek Adam ittifakı tüm varlığı ile desteklediği adayının seçimi kaybetmesinin ardından sürece dair çelişkili yanıtlar verdi. Bahçeli, Kıbrıs’ın Türkiye’ye bağlanmasını savunurken, Rum kesiminin patronlarının birlikten yana olmamasına duydukları güvenle olacak, cumhurbaşkanlığı sözcüleri itidalli yanıtlar verdi. Bahçeli’nin sözlerini MHP’nin ittifaktaki “denge ve denetleme” rolü ile açıklama çabaları da ortada ciddi bir yenilginin olduğunu, bırakalım İsrail’i, “yavru vatan”da dahi her zaman sonuç alan bir güce sahip olunmadığını gösteriyor. Doğu Akdeniz’de çekilen tomografi, neredeyse çeyrek asırlık AKP iktidarının Türkiye’yi daha güçlü ve bağımsız değil, daha güçsüz ve bağımlı bir hale getirdiğini bir kez daha gösteriyor.

Asgari ücret, sömürünün ölçüsüdür!

0

Türkiye’de asgari ücret ile insani koşullarda yaşamak mümkün değil. Gerçekleri çarpıtmadan bunun aksini hiç kimse iddia edemez. Nitekim sendikalar her ay yaptıkları araştırmalarla asgari ücretin açlık sınırının dahi altında olduğunu ortaya koyuyor. Türk-İş’in Eylül 2025 verilerine göre asgari ücret 22 bin lira iken dört kişilik bir aile için açlık sınırı 28 bin liraya dayanmış durumda.

Şaşırtıcı değil! Asgari ücret ile bırakın insanca yaşamayı kirayı yetirmek dahi çok zor. Yoksulluk sınırının üzerinde, yani biraz insani koşullarda yaşamak için 91 bin lira yani dört asgari ücret gerekiyor. Oysa Türkiye’de çalışanların yarıdan fazlası asgari ücret ve civarı bir ücret alıyor. Asgari ücret bu nedenle Türkiye’de tüm çalışma rejimini belirleyen emek sömürüsünün temel bir ölçüsüdür. Asgari ücret doğrudan ve dolaylı olarak tüm ücretleri belirlemektedir. Emek ve sermaye arasındaki gelir paylaşım bozukluğunun temelinde asgari ücret politikası bulunmaktadır.

Tam da bu nedenle, artık mızrak çuvala sığmaz hale geldiği için, Türk-İş mevcut koşullarda bir daha Asgari Ücret Komisyonu’na katılmayacağını ilan etmek zorunda kalmıştı. Ekim 2025 ayında toplanan hazırlık komisyonunda Türk-İş bu kararında bir değişiklik olmadığını tekrarladı. Komisyonda işçi kesimini temsil eden iki sendikadan biri olan Hak-İş de Türk-İş gibi komisyona katılmayacağını ilan etti. Bu durumda Aralık 2025 ayında toplanacak komisyon işveren ve hükümet temsilcilerinden ibaret olacak.

Komisyonun mevcut tabloda işçi tarafı olmaksızın toplanmasının pratikte hiçbir anlamı yok. Zaten asgari ücret kararı işveren ve iktidar tarafından ortaklaşa veriliyordu. İşçi tarafı adına komisyonda bulunan sendikalar göstermelik iki laf edip zımnen kararı onaylıyor ve müsamerenin dekoru olarak görevlerini ifa ediyordu. Şimdi sendikalar komisyonda yer almayacaklarını söyleyerek, belirlenecek olası düşük asgari ücretin vebalini işverene ve iktidara bırakmayı umuyor. Karar doğru ama eksik. Sendikalar tutumlarını komisyona katılmama kararıyla sınırlayamaz. Bu, pasif şekilde ilan edilecek olası asgari ücreti kabul etme, sineye çekme sonucunu doğuracaktır.

Asgari ücret zammı için konuşulan oran yüzde 25 düzeylerinde. Bu oran gerçekleşirse 2026 yılı için asgari ücret 27 bin 600 lira civarında olacak. Eylül 2025 ayı açlık sınırının dahi 28 bin lira olduğunu hatırlayalım. Bu durumda üç ay sonra alınacak ve 2026 yılı sonuna kadar geçerli olacak asgari ücret geçen ayın açlık sınırını dahi geçemeyecek. Bu, korkunç bir sömürü ve yoksullaşmadır. Bu tabloda çok açık ki sendikalar üretimden gelen güçlerini kullanmalıdır. Açlık sınırının dahi altında kalacak bir asgari ücret kabul edilmemelidir. Asgari ücrette dört kişilik bir aile için geçerli olan yoksulluk sınırı hedef olmalıdır.

Tabii ki hayat pahalılığının alıp başını gittiği günümüz koşullarında sorun, oran ne olursa olsun tek bir zam ile çözülemez. Başta asgari ücret olmak üzere tüm ücretler gerçek enflasyon oranında üç ayda bir otomatik olarak artmalıdır. Kriz bahanesiyle işten çıkarmalar yasaklanmalıdır. Temel gıda ve hizmetler başta olmak üzere hayat pahalılığına sebep olan fiyat artışları kontrol altına alınmalıdır. Kaynaklar bizzat yaratıcıları olan emekçiler için kullanılmalıdır.

Kâğıt üstünde kalkan: 6284

0

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü, uzun süredir yalnızca anma değil, adalet talebinin yükseldiği bir isyan gününe dönüştü. Kadınlar, translar, lgbti+lar; şiddete, eşitsizliğe, yoksulluğa, savaş politikalarına, emeğin sömürüsüne karşı birlikte ses çıkarıyor. Çünkü biliyoruz ki, kadına yönelik şiddet sadece bireysel öfkenin değil, patriyarkal sistemin kurumsal bir sonucu.

25 Kasım yaklaşırken 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’dan bahsetmek elzem. Bu kanuna göre rejimin görevi sadece “olay olduktan sonra müdahale etmek” değil, şiddet ihtimali doğmadan önlem almak. Kanun üç temel mekanizmayı düzenliyor. İlk olarak şiddet mağduru bireylere barınma, geçici maddi yardım, psikolojik destek, kimlik gizleme gibi koruyucu haklar sağlanması vaat edilmiş, ancak uzaklaştırma kararı için delil aranmayacağına dair açık düzenleme olmasına rağmen kolluk ve hakimin ikna arayışına girdiği pratikleri sıkça görmeye başladık.

İkinci olarak, şiddet uygulayan veya uygulama ihtimali bulunan kişilere verilen uzaklaştırma kararlarının ihlali durumunda öngörülen 3 ila 10 günlük hapis cezası, fail için hiçbir şekilde caydırıcı değil. Dahası, fail bu kararı ne kadar sık ihlal ederse etsin, verilebilecek toplam hapis cezasının 6 ayı geçemiyor olması, “erkek adaletin” yetersizliğini ve cezasızlık politikasının henüz bu aşamada başladığını açıkça göstermektedir.

Son olarak, kanunun vaat ettiği bir diğer mekanizma, şiddet vakalarının Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, kolluk kuvvetleri ve yargı birimlerince zorunlu olarak izlenmesi. Ne var ki, birimler arası bilgi akışı yavaş ve yetersiz. Sıkça duyduğumuz “uzaklaştırma kararı faile tebliğ edilmemişti” haberleri de bu eksikliğin bir sonucu. Buna rağmen, koruma tedbirlerinin uygulanmaması nedeniyle kadın cinayetleri yaşandığında, görevini ihmal eden kamu görevlileri hakkında etkin bir soruşturma veya cezai süreç işletilmesi söz konusu bile olmuyor.

Bugün için kâğıt üzerinde bir kanun var ancak kanunun uygulayıcılığı tamamen rejimin keyfiyetinde olduğundan ve hiçbir kademe merci de denetlenmediğinden, kadınlar ellerinde uzaklaştırma kararları ile öldürülüyor. Türkiye’nin 2021 yılında İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi de yine patriyarkal kapitalizmin kadına yönelik şiddet konusundaki politik tercihini gözler önüne seriyor. Sözleşme, 6284’ün uygulanması için yol gösterici bir çerçeveydi.

6284’ün amacı, şiddeti gizlemek değil ifşa etmek; “ailenin korunması” değil kadının yaşamıdır. Her kadın cinayeti, her “şüpheli ölüm” bir ihmalin, bir uygulama eksikliğinin sonucudur. Kadınlar sadece eşlerinden, babalarından, eski sevgililerinden değil; işlevsiz kurumların sessizliğinden de öldürülüyor. 2025 yılının ilk 9 ayında erkekler tarafından 290 kadın öldürüldü. Bu kadınların büyük bir kısmı, daha önce defalarca savcılığa, karakola başvurmuş; uzaklaştırma kararı aldırmış, koruma talep etmişti. Ancak sistem, onları korumadı.

Denetimsizlik son bulmalı, tedbir kararı ihlallerine verilen cezalar caydırıcı olmalı ve kadınların beyanına şüpheyle yaklaşan zihniyet terk edilmeli, 6284’ün her hükmü tereddütsüz ve eksiksiz uygulanmalı, faillere yönelik cezasızlık politikaları acilen yıkılmalıdır!

Mamdani New York belediye başkanlığını kazandı: Trump, Siyonizm ve büyük burjuvazinin yenilgisi

0

Tarihi bir seçimde, reformist sol örgüt Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri (DSA) aktivisti ve militanı Zohran Mamdani, henüz 34 yaşında, son yüz yılın en genç New York belediye başkanı oldu. Genç seçmenlerin desteğiyle gelen zafer eziciydi: oyların yüzde 50,4’ünü, yani bir milyondan fazla oyu aldı. Demokratların eski valisi Andrew Cuomo ise bağımsız aday olarak yüzde 41,6’da kaldı. Cumhuriyetçi Curtis Sliwa ise yüzde 7,1 oy alabildi. Cuomo, Demokrat Parti önseçimlerinde Mamdani’ye kaybettikten sonra bağımsız aday olmuştu.

Seçim zaferinin ilanının ardından yaptığı konuşmada Mamdani, sendika lideri ve sosyalist Eugene Debs ile Hint milliyetçisi Jawaharlal Nehru’dan alıntı yaptı. New York işçi sınıfını, özellikle göçmen kökenlileri selamladı ve şehrin göçmenler tarafından kurulduğunu, şimdi ise bir göçmen tarafından yönetileceğini hatırlattı. Cuomo’yu ayrıcalıklı bir azınlığa hizmet eden bir siyaset tarzının temsilcisi olarak niteledi ve geleneksel Amerikan siyasetinin ikiyüzlülüğünden uzaklaştığını belirterek yeni bir siyasi çağın başladığını söyledi.

2026 Ocak ayında başlayacak belediye başkanlığı görevine yönelik olarak, halk için daha erişilebilir bir şehir sözüne sadık kalacağını yineledi. Hayat pahalılığına karşı kira dondurma, ücretsiz otobüs hizmeti ve evrensel kreş erişimi gibi önlemlerle mücadele edeceğini açıkladı. Daha fazla öğretmen işe alacağını ve bürokratik harcamaları azaltacağını söyledi. Trump’la ilişkilendirdiği oligarşi ve otoriterliğe meydan okuyan ifadeler kullandı. Trump gibi zenginlerin vergi kaçakçılığıyla mücadele edeceğini, sendikalaşmayı savunacağını vaat etti. Kendini demokratik sosyalist olarak tanımladı ve kampanyasına katılan yüz binden fazla gönüllüye teşekkür etti. Seçim zaferinde sendikaların desteğin belirleyici önemdeydi.

Mamdani’nin zaferi, sağ için ve Siyonizm için büyük bir yenilgi anlamına geliyor. Mamdani, binlerce koordineli mesajla yürütülen “İslami komünist” karalama kampanyasını aştı. Yapay zekâyla üretilmiş videolar da dahil olmak üzere bu kampanya, Elon Musk, eski belediye başkanı Michael Bloomberg, fanatik Siyonist iş insanı Bill Ackman ve bizzat Başkan Trump gibi milyarderlerin desteğiyle yürütülmüştü. Trump son dakikada Cuomo’ya oy çağrısı yapmıştı.

Demokrat Parti’nin Siyonist kanadı, Mamdani’ye Filistin halkına verdiği desteği geri çekmesi ve Siyonist apartheid ile Gazze’deki soykırıma karşı tavrını yumuşatması için baskı yaptı. Ancak Mamdani, “nehirden denize, özgür Filistin” ve “intifadayı küreselleştirelim” gibi sloganları kınamayı reddetti. Hatta başkan seçilirse Netanyahu New York’u ziyaret ettiğinde onu tutuklama emri vereceğini bile söyledi.

Filistin meselesi, Demokrat taban ile parti liderliği arasında büyük bir yarık açtı. Parti tabanı çoğunlukla Siyonist soykırıma karşıyken, liderlik İsrail’i destekliyor. Bernie Sanders ve Alexandria Ocasio-Cortez gibi sol liberal figürler bile soykırım sürerken İsrail’e “savunma amaçlı” silah gönderilmesine oy verdiler.

iki milyondan fazla kişiyle, New York’ta İsrail dışındaki en kalabalık Yahudi topluluğu yaşıyor. Mamdani “antisemit” diye karalanmasına rağmen, birçok anti-siyonist Yahudi aktivist kampanyasında yer aldı. CNN’in anketine göre Yahudi seçmenlerin yüzde 33’ü Mamdani’ye oy verdi. Bu sonuç, Mamdani’ye karşı kampanya yürüten ADL gibi Siyonist örgütler için gürültülü bir hezimet anlamına geliyor.

1 Ocak’tan itibaren New York, ilk Müslüman belediye başkanına sahip olacak. Mamdani, eski vali Cuomo’nun temsil ettiği siyasi hanedanı ve Demokrat Parti yönetiminin sessiz sabotajını alt etmeyi başardı. Bu yalnızca bir kuşak değişimi değil, aynı zamanda kutuplaşmış Amerikan siyasetinde merkez solun ilerleyişi anlamına geliyor. Neoliberal programlara yakınlaşmış eski sağcı Demokrat elitin yerini yeni bir sol eğilim alıyor. Trump, Mamdani’nin yönetimine ekonomik kaynakları kesmek ve hatta şehri askerileştirmekle tehdit etti. Bu nedenle halkın örgütlenmesi ve seferberliği, aşırı sağcı başkanın tehditlerini püskürtmek için belirleyici olacak.

Mamdani, Amerikan kapitalizminin finansal merkezi olan New York’ta siyasal yenilenmenin sembolü olarak öne çıkıyor. Seçim kampanyası, şehirdeki en yakıcı toplumsal sorunlara değinerek gençleri ve işçi sınıfını harekete geçirdi: yüksek yaşam maliyeti, uygun fiyatlı konut eksikliği, gıda fiyatlarının artışı ve kötü, pahalı toplu taşıma hizmeti.

Zaferi aynı zamanda Filistin’i destekleyen hareketin yükselişini de yansıtıyor. Soykırıma karşı kurulan üniversite kamplarının ve yürüyüşlerin, ayrıca Trump’ın kitlesel ve ırkçı sınır dışı politikalarına direnişin etkisi büyük. Cuomo, kampanya boyunca ırkçı saldırılarda bulundu ve İslamofobiyi körükleyerek Mamdani’yi itibarsızlaştırmaya çalıştı, ama başarısız oldu.

Kendini açıkça sosyalist olarak tanımlayan Mamdani’nin zaferi, ABD’de yalnızca Trumpçı sağın ilerlemediğini, aynı zamanda büyüyen bir kutuplaşmanın varlığını da gösteriyor. En büyük çelişki şu: Mamdani Demokrat Parti düzenine meydan okuyor, ancak mücadelesini o partinin içinden veriyor. Bu durum, onlarca yıldır “toplumsal hareketlerin mezarlığı” olarak bilinen o yapıya yeniden nefes kazandırıyor.

Antikomünist propaganda ile göçmen karşıtı ve İslamofobik ırkçı söylemlerin günlük propaganda haline geldiği bir ülkede, bu tür saldırılarla yürütülen bir kampanyaya rağmen gelen bu ezici zafer, istisnai bir olay. Bu zafer, ülkenin diğer bölgelerinde demokratik, solcu ve sosyalist önerilerin gelişimine ivme kazandırabilir. Ancak asıl zorluk, bu gençlik ve işçi sınıfı coşkusunu Demokrat Parti’nin liberal düzeni dışında, bağımsız bir sol ve işçi sınıfı örgütlenmesine kanalize edebilmekte yatıyor.

Sosyalist Çekirdek (Socialist Core) ve İUB-DE (İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal) olarak, DSA’nın Demokrat Parti’den ayrılıp bağımsız, sol ve işçi sınıfı temelli büyük bir parti kurmasının büyük bir adım olacağını düşünüyoruz. Mamdani’nin zaferi ve kişisel itibarı bu doğrultuda önemli bir katkı olabilir.

Şimdi yenilen Demokratlar ve kapitalistler, seçimde başaramadıklarını müzakereyle elde etmeye çalışacaklar. Mamdani’ye reform programının en ilerici unsurlarından, özellikle zenginlere vergi getirerek sosyal programları finanse etme planından vazgeçmesi için baskı yapacaklar.

Mamdani belediye başkanlığına gelmeden önce bile politik tutumlarını yumuşatmaya başlamıştı. Örneğin, polis bütçesini azaltma fikrinden vazgeçti. Şimdi belirleyici olan şey, Trump’ın New York’u kuşatılmış bir şehir haline getirme tehdidine karşı yalnızca halkın örgütlenmesi ve seferberliği değil, aynı zamanda Mamdani’nin yeni tavizler vermesini önlemek olacak. Bu büyük mücadelede gençliğe ve işçilere destek vermek son derece önemli. Fakat aynı zamanda kendi bağımsız siyasi örgütümüzü kurmanın ve gerçek bir siyasal, ekonomik ve toplumsal değişim stratejisi inşa etmenin gerekliliği temel görevimiz olmaya devam edecek.

Sosyalist Çekirdek
(İUB-DE’nin ABD’deki sempatizanları)

5 Kasım 2025

Grev ve direnişlerden kısa kısa

0

Türkiye’de devam etmekte olan grev ve işçi direnişlerine baktığımızda bu eylemlere işçilerin sendikalı, güvenceli çalışma isteğinin ve insanca yaşamaya yetecek bir ücret talebinin damga vurduğunu görebiliyoruz.

Petrol-İş Sendikası’na üye işçilerin örgütlediği üç grev sürüyor. İzmir’deki TPI Kompozit’te 2 binden fazla işçi, insanca yaşamaya yetecek bir ücret talebiyle 5 aydır grevdeydi. İşçiler şimdi de ABD merkezli şirketin iflas göstererek kendilerini işten çıkarmasına karşı mücadele ediyor. Aynı şehirdeki Temel Conta’da, 10 Aralık 2024’te sendikalı, toplu sözleşmeli bir çalışma yaşamı için başlatılan grev kararlılıkla sürdürülüyor. Kocaeli’de kurulu olan Gübretaş’ta yönetimin sefalet zammı teklifine karşı yaklaşık 4 aydır devam eden grevin etkileri piyasada açıkça görülmesine karşın firma, göstermelik artışlarla ilk teklifini yinelemeyi sürdürüyor.

İzmir Gaziemir’deki Digel Tekstil’de çalışan işçiler 17 Ocak tarihinden bu yana direnişte. Mobbing ve taciz koşullarında çalışmaya karşı Teksif‘e üye olan ve işten atma saldırısıyla karşılaşan işçiler, güvenceli koşullarda işlerine dönmek istiyor. Aynı sendikaya üye olan işçilerin Ankara Sincan’daki Tapeten Mensucat’ta TİS anlaşmazlığı sebebiyle 4 Eylül’de başlattığı grev de devam ediyor.

Sakarya Hendek’te bulunan SAG Hidrolik’te Birleşik Metal-İş Sendikası’na üye oldukları için işten atılan işçiler direnişlerini yaklaşık 3 aydır sürdürüyor. Çoğunluğu kadın olan işçiler, sendikal hakları tanınana ve insanca bir ücret elde edene kadar mücadeleyi sürdüreceklerini bildiriyor. Gebze OSB’deki Smart Solar’da çalışan 225 işçi, patronun yüzde 6’lık gülünç zam teklifine karşı 22 Ekim’de; Balıkesir Gönen’deki Gesbey Rüzgâr Türbini Fabrikası işçileri ise 24 Ekim’de greve çıktı. Bu iki fabrikada da Birleşik Metal-İş örgütlü.

Amasya GM Teknik Cam’da Kristal-İş üyesi işçiler talep ettikleri ücret artışının kabul edilmemesi sebebiyle 17 Temmuz’dan beri grevde.

MNG Kargo’da TÜMTİS’e üye olan işçiler, firmanın DHL eCommerce tarafından satın alınmasının ardından mobbing ve tehdit ile bu sendikadan istifa etmeye zorlandı. İstifa etmeyenler işten atma saldırısıyla karşılaştı. Bunun üzerine sendika, DHL depoları önünde açıklamalar gerçekleştirerek, sendikasız olan işçilerin de örgütlenmesi için çağrı yaparken, firmayı da sendika düşmanlığına son vermesi konusunda uyardı.

Van Büyükşehir Belediyesi’nde çalışan Genel-İş üyesi 223 işçi, kayyum tarafından işten çıkarılmaları sebebiyle işlerine dönme talebiyle yaklaşık 4 aydır mücadele ediyor.

Tokat’ta Şık Makas işçileri maaşlarının ödenmemesi, zorlayıcı çalışma koşulları ve mevcut sendikanın haklarını savunmaması sebebiyle Birtek-Sen ile iş bırakarak direnişe başladı. Hem devlet hem patron baskısı ile engellenmek istenen bu mücadelenin yaratacağı sonuçları zaman gösterecek.

Tüm işyerlerinde güvenceli, sendikalı, insanca çalışma koşullarının oluşturulması için mevcut direniş ve grevlerin desteklenmesi ve dayanışma göstermenin ötesine geçilerek, işçilerin ve sendikaların öncülüğünde, bu dağınık mücadeleleri birleştirmeye dönük adımlar atılması gerek.

Brezilya’da gerçekleşen katliamlar ve yükselen adalet talebi

0

Rio de Janiero eyaletine bağlı favelalarda, uyuşturucuya karşı mücadele bahanesiyle onlarca kişinin katledilmesi Brezilya’da ve uluslararası ölçekte tepkilere neden oldu. Konuya ilişkin İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Brezilya partisi Sosyalist İşçi Akımı (CST) bir açıklama yayımladı.

1- Rio de Janeiro eyaletine bağlı Alemão ve Penha favelalarındaki (gecekondu mahallelerindeki) katliamda 130’dan fazla kişi öldürüldü. Bu katliam, Bolsonaro çizgisindeki Rio Valisi Cláudio Castro’nun yürüttüğü politikanın bir parçasıdır. Bu politika, sömürge döneminden ve askeri diktatörlükten miras kalan soykırımcı geleneği sürdürmeyi amaçlamaktadır. Aşırı sağ, kendi projesini kurşunla, tüfekle ve polis postallarıyla dayatmak istiyor; tıpkı Eldorado dos Carajás, Corumbiara, Vigário Geral, Candelária ve yakın zamanda Jacarezinho ve Baixada Santista’da yaşanan katliamlarda olduğu gibi. Bu; kafaya kurşun sıkarak, arkadan bıçaklayarak, boğaz keserek yapılan yargısız infazların “kanun ve nizam” anlayışıdır.  “Suçla ve uyuşturucuyla mücadele” adı altında yürütülen bu kampanya, aslında işçileri ve siyah gençliği yıldırma ve sindirme politikasıdır. Bu söylemle burjuvaziye hizmet eden aşırı sağ, muhafazakâr seçmen tabanını sağlamlaştırmaktadır.

2- Bu katliam, aynı zamanda Trump’ın Brezilya egemenliğine saldırdığı ve “uyuşturucuyla mücadele” bahanesiyle Venezuela ve Kolombiya’ya yönelik askeri operasyonlar yürüttüğü bir dönemde gerçekleşti. Bu saldırı ve operasyonları kınıyoruz. Yine aynı dönemde Netanyahu’nun Gazze’deki ateşkesi bozmasını da lanetliyoruz. Brezilya askeri polisinin kullandığı yöntemler, İsrail’in Nazi güvenlik aygıtından ithal edilmiştir. Aşırı sağla diyalog mümkün değildir. Aşırı sağ ile mücadele etmenin yolu, örgütlenme ve sokakta birleşik bir mücadeledir.

3- İşçi Partisi (PT), Brezilya Komünist Partisi (PCdoB), Sürdürülebilirlik Ağı (REDE) ve Sosyalizm ve Özgürlük Partisi’nin (PSOL) oluşturduğu geniş cephe ve Lula hükümeti, aşırı sağ karşısında etkisiz kalmıştır. Söylemleri doğruymuş gibi görünmekle birlikte, şimdiye kadar hiçbir kitlesel eylem çağrısı yapmamışlardır. Söz yetmez, eylem gerekir: Polis operasyonları derhal durdurulmalı, uyuşturucu yasası yürürlükten kaldırılmalıdır. Bahia eyaletinde İşçi Partili vali Jerônimo Rodrigues’in yönetimi, ülkenin en kanlı askeri polislerinden birine sahiptir. Lula hükümeti, Adalet Bakanı Ricardo Lewandowski aracılığıyla soykırımcı Cláudio Castro ile “diyalog” kurmaya çalışıyor. Bu, Lula hükümetinin ve İşçi Partisi’nin patronlarla, Faria Lima’daki finans çevreleriyle, gerici güçlerle (örneğin Múcio) ve eyalet valileriyle yaptığı uzlaşma politikasının sonucudur.

4- Vali Cláudio Castro, “suçla ve uyuşturucuyla mücadele” söyleminin arkasına sığınıyor; bu, favela halkına korku salmak için tasarlanmış açık bir safsatadır. Bu bölgeleri kontrol eden askeri güçler ile güçlü uyuşturucu ve silah kaçakçılığı baronları, hükümetle iç içe yaşamaktadır ve Rio de Janeiro’nun büyük siyasi partileri ile mevcut elitin seçim kampanyalarını finanse etmektedir. Bunlar, kapitalist sistemden servet kazanan, Rio’nun milyarderlerinin ve Faria Lima sermayesinin çıkarlarını besleyen kişilerdir. Tesadüf değildir ki, Castro’nun yakın çevresinden biri olan MDB Partisi milletvekili Thiago Raimundo dos Santos Silva (kamuoyunda TH Joias olarak bilinir), kısa süre önce uyuşturucu kaçakçılığı, yolsuzluk ve kara para aklama suçlarından tutuklanmıştır. Kendisinin Comando Vermelho (Kızıl Komando) adlı suç örgütüyle bağlantısı olduğu düşünülmektedir. Bu durum, gerçek suçluların iktidarda olduğunu göstermektedir: Laranjeiras Sarayı’nda ve ALERJ’de (Rio de Janeiro Eyalet Yasama Meclisi). Ve unutmamalıyız ki, Rio Sivil Polisi’nin eski başkanı, Marielle Franco cinayetinin mimarlarından biridir. On yıllardır Rio de Janeiro’daki “uyuşturucuyla savaş”, marjinalleştirilmiş nüfusa -özellikle siyah gençliğe- karşı yürütülen bir soykırım ve kitlesel hapis politikası için bahane olarak kullanılmaktadır. Valinin söylemi, işçi sınıfının sorunlarını çözmedeki yetersizliğini gizlemeye çalışmaktadır: işsizlik, barınma eksikliği, kamu sağlığı krizi, güvenlik ve eğitim. İşçi sınıfının durumunu yalnızca sosyal politikalar iyileştirebilir. Mafyalara, büyük silah kaçakçılarına ve uyuşturucu kartellerine karşı mücadele, denetimin, istihbarat operasyonlarının ve bu çetelerle mücadele edebilmek için daha iyi hazırlığın güçlendirilmesiyle verilmelidir; çünkü bu çetelerin etkisi Laranjeiras Sarayı’na, ALERJ’e, belediyeye, kent konseyine, mahkemelere, askeri ve sivil polise, hatta Ulusal Kongre’ye kadar uzanmaktadır.

5- “Uyuşturucuyla savaş” adı altında çocukların, gençlerin, kadınların ve siyahların öldürülmesini kabul edemeyiz. Aynı şekilde, gecekondu mahallelerinde evleri basan ve halkı terörize eden “operasyonları” da kabul etmiyoruz. Baskıya ve yasakçılığa dayalı bu strateji hiçbir sorunu çözmemekte, tersine yeni sorunlar yaratmaktadır: Bu, favela gençliğinin hapsedilmesi ve yok edilmesi anlamına gelir. Tüm bunlar, 2006 yılında İşçi Partisi (PT) hükümetleri tarafından çıkarılan Federal Uyuşturucu Yasası ve 2025 Şubat’ında Yüksek Adalet Mahkemesi tarafından onaylanan Federal Polis Eylem Planı (ADPF) ile daha da ağırlaşmıştır; çünkü bu plan, polis operasyonlarında kullanılacak güç düzeyini polisin kendisinin belirlemesine olanak tanımaktadır. Biz, uyuşturucuların yasallaştırılmasını savunuyoruz, tıpkı alkol ve tütün gibi. Bu tutum, bu maddelerin tıbbi veya eğlence amaçlı kullanımının, polis baskısına gerek kalmadan tanınması anlamına gelir. Psikotrop madde bağımlılığı bir kamu sağlığı meselesi olarak ele alınmalıdır. Bu, kapitalist uyuşturucu ticareti şirketlerinin çokuluslu paralel piyasa kazançlarını sona erdirmenin etkili bir yoludur; çünkü bu kazançlar, geleneksel siyasetçilerin kampanyalarını finanse etmektedir.

5.1 Biz, Birleşik Sağlık Sistemi (SUS) kapsamında yürütülen zarar azaltma politikalarını savunuyoruz. Bu politika, uyuşturucu kullanımını ve etkilerini insancıl bir bakış açısıyla ele alır. Uyuşturucu kullanımını hemen bırakmak istemeyen veya bırakamayanlar için, zarar azaltma yaklaşımı, zararları en aza indirerek özerkliği ve toplumsal katılımı teşvik eder. Buna karşılık, tam yoksunluğa dayalı yasakçı model, uyuşturucuya ahlakçı ve kriminalize edici bir yaklaşım getirir ve bu da “uyuşturucuyla savaş” adı altında yürütülen soykırımı körükler. Gerçek savaş, Alemão ve Penha’daki katliamlarda olduğu gibi, siyah halka karşı yürütülmektedir.

6- Sokaklarda birleşik bir yanıt verilmesi gereklidir. Serra da Misericórdia’da infaz edilenlerin bulunmasını ve kimliklerinin tespit edilmesini, ayrıca Vigário Geral’de olduğu gibi insan hakları ihlallerinin açığa çıkarılmasını sağlayan özörgütlenme, önemli bir ilk adımdı. Penha’daki cesetlerin çıkarılması sırasında halkın öfkesi, efsanevi Cidinho ve Doca’nın Rap’inde yankı buldu; bu da bir başka olumlu adımdı. “Cláudio Castro, terörist katil” pankartıyla Penha’da yapılan gösteri, bunun bir başka kanıtıdır. 21 Eylül eylemlerinde işçi sınıfının, halkın ve demokratik kesimlerin gücü açıkça görülmüştür. Mücadele, cezai faaliyetlerle ilgili özel anayasa değişikliğinin (PEC) sonlandırılmasını sağlamış ve 5.000 real’e kadar gelir vergisi muafiyetinin onaylanmasını güvence altına almıştır. Bu kazanım, CUT (Birleşik İşçi Merkezi) ve CTB (Brezilya İşçileri Merkezi); MTST (Topraksız İşçiler Hareketi) ve UNE (Ulusal Öğrenciler Birliği); PSOL (Sosyalizm ve Özgürlük Partisi), PT (İşçi Partisi) ve PcdoB’un (Brezilya Komünist Partisi) ortak tutum sergilemesiyle mümkün olmuştur. Ve her şeyden önemlisi, Caetano Veloso, Gil, Chico Mendes, Djavan, Paulinho da Viola, Chico César, Duda Beat, Daniela Mercury, Fernanda Takai, Nanda Costa, Djonga ve DonL gibi sanatçıların katkıları sayesinde gerçeklik kazanmıştır. Alemão ve Penha’daki soykırımı kınamak için bu ittifakı yenilemek acildir. Biz, Siyah Hakları Koalisyonu, MNU, UNEAFRO, favela sakinlerinin dernekleri ve insan hakları hareketleri aracılığıyla geniş bir birliği savunuyoruz. Bu nedenle bu taleplerle gerçekleşen eylemlere aktif biçimde katılıyoruz. 21 Eylül’ün birliğini yeniden sağlamalıyız: Polis cinayetlerine ve siyahlara yönelik soykırıma karşı mücadele günü!

7- CST (Sosyalist İşçi Akımı) şunları savunur:

  1. Favela’larda askerileşmeye ve polis operasyonlarına son verilsin! Sivil ve askeri tüm sorumlular cezalandırılsın! Cláudio Castro’nun ve diğer valilerin soykırımcı politikalarına son verilsin! Cláudio Castro istifa etsin!
  2. Cinayetler ve insan hakları ihlalleri hakkında bağımsız bir soruşturma yapılsın! Mahalle sakinleri, dernekler, siyah hareketleri, sendikalar ve OAB (Brezilya Barolar Birliği) temsilcilerinden oluşan bir komisyon kurulsun!
  3. Askerî Polis, Sivil Polis, Federal Karayolu Polisi ve tüm baskı aygıtları lağvedilsin!
  4. 8 Temmuz’daki darbe girişimine karışan herkes tutuklansın ve mallarına el konulsun! 1964 darbesi ve 8 Temmuz darbesinin yüksek askerî komutanları cezalandırılsın! 8 Temmuz’u finanse eden şirketler kamulaştırılsın!
  5. Yasakçılığa ve askerî baskıya karşıyız, uyuşturucuların yasallaştırılmasını savunuyoruz!
  6. Lula hükümetinden taleplerimiz:

 – Favelalarda ordunun ve polisin gerçekleştirdiği tüm operasyonları yasaklayan geçici bir kararname çıkarılsın! Uyuşturucu yasası yürürlükten kaldırılsın! Uyuşturucular yasallaştırılsın!
 – İsrail’in Nazi rejimiyle ilişkiler kesilsin. İsrail silahlarının ve tekniklerinin Brezilya topraklarında kullanılmasına yasak getirilsin.
 – ABD ve çokuluslu şirketlerine karşı karşılıklılık yasası uygulansın. Venezuela ve Kolombiya’nın egemenliğine yönelik saldırılar reddedilsin.

29.10.2025 Sosyalist İşçi Akımı (CST) | İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Brezilya seksiyonu

2026’da emekçileri ne bekliyor?

0

2025 yılının bitmesine az bir zaman kaldı. Çarşı pazarda yeni yıl telaşesi yakında başlar. Bu esnada asgari ücret gündemi ısınıyor. Yeni yıla dönük projeksiyonlar çiziliyor. Hükümet plan program yapıyor ve bunları büyük bir şatafatla açıklıyor. Ancak bu süreçte, emekçiler cephesinde yoksullaşma artıyor, ücretler eriyor ve işçi sınıfının alım gücü giderek düşüyor… Borçluluğun her cenahta arttığı bu çelişkili tabloda Türkiye ekonomisi büyümeye, zenginler ise zenginleşmeye devam ediyor. Bu durum, emekle sermaye arasındaki uçurumun ve sömürü makasının daha da açıldığının somut bir göstergesi.

Temel gündem: asgari ücret zammı

Asgari ücret, Türkiye işçi sınıfının en önemli ekonomik gündem maddesi. Zira Türkiye’deki çalışan nüfusun yarısına yakını asgari ücret veya buna çok yakın bir ücretle geçinmek zorunda. Buna ek olarak asgari ücret, tüm ücretlerin hangi istikamette belirleneceğini de tayin eden ve diğer ücretleri aşağı çeken bir çıpa işlevi görüyor. Buradan bakıldığında tablo pek iç açıcı değil. ABD merkezli finans kuruluşlarının tahminleri ve işverenlerin beklentileri, asgari ücrete yapılacak zammın yüzde 20-25 bandında kalacağı yönünde. Hükümetin geçmiş dönem projeksiyonları ve Orta Vadeli Program (OVP) bağlamında öngördüğü enflasyon artışları da bu tahminlerle ne yazık ki uyumlu. Bu da gösteriyor ki, fırsatlar elverse hükümet, Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nu dahi toplamayıp, “Buyurun yüzde 25 zam!” deyip işi kestirip atmayı tercih edecek.

Bu yıl asgari ücreti belirleyecek olan komisyonda dikkate değer bir durum da yaşanıyor. Asıl toplantıları aralık ayında başlayacak olan Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun yapısının belirlenmesi için ön toplantılar başladı. Bu toplantılarda Türk-İş ve Hak-İş sendika konfederasyonları, işçiler lehine adil bir düzenleme yapılmadığı takdirde komisyondan çekileceğini tekrarlamış oldu. Hatırlanacağı gibi, bu komisyonda işçi, işveren ve hükümet temsilcileri yer alıyor ve “hakem” rolündeki hükümet tarafının tercihiyle sonuç genelde işçi sınıfının aleyhine oluyor.

Türk-İş ve Hak-İş’in bu tepkisi dikkate değer. Bir tiyatroyu andıran ve hükümetle işverenler arasındaki pazarlığa yaslanan bu komisyonun belirlediği asgari ücret, uzun süredir reel değerini yitiriyordu ve işçiyi açlığa mahkûm ediyordu. İlginç olan, sendika bürokrasisinin yıllardır süren bu duruma ancak geçen yılın sonunda göstermelik de olsa tepki verebilmiş olmasıdır. Üstelik Hak-İş’in hükümetle sıkı ilişkileri olduğu da bilinen bir gerçek. Ama bunun sebebini de hatırlayalım; 2024 yılında sendikalı işçiler, kendi bürokrasilerini sokağa inmek zorunda bırakmıştı. Göstermelik dahi olsa birkaç şehirde yapılan “Geçinemiyoruz!” temalı mitinglere on binlerce işçi coşkuyla katılmıştı. Yine aynı yıl farklı sektörlerde süren direniş ve mücadeleler, Türk-İş gibi bürokratik bir önderliği dahi hareket ettirebilmişti. Geçen yıl yaşananlar, mevcut asgari ücret belirlenme sürecinde de, sendikal önderliklerin işçi sınıfı lehine kararlar alabilmesinin yegâne yolunu göstermişti: sokağa inmek, işi durdurmak ve şalteri indirmek.

Orta Vadeli Program: Sermayenin saldırı programı

Yeni OVP, emekçilerin bir diğer önemli gündem maddesi. Yukarıda bahsi geçen asgari ücretin belirlenmesi hükümetin bu programı ile sıkı bağlantılıdır elbette. Yeni hedeflerden önce emekçiler açısından geçmişte neler yapıldığına bir göz atalım. Hükümetin beklentileri enflasyon ve işsizlik açısından oldukça başarısız bir tablo çizdi. Önceki dönem OVP beklentilerinde enflasyon 2023 için yüzde 24,9, 2024 için yüzde 13,8 ve 2025 için yüzde 9,9 olarak öngörülüyordu. Oysa bu dönemde yıl sonu enflasyon oranları sırasıyla yüzde 65, 44 ve 33 olarak gerçekleşti. Resmi işsizlik hedeflerinde hükümet beklentilere ulaşmış görünse de, öte yandan geniş tanımlı işsizlik, iş aramaktan vazgeçen işçiler ve genç işsizliği oranları ürkütücü boyutlarda. OVP’nin hedeflerinin “başarı” durumu işçi sınıfı açısından işte böyledir. Hedeflerin kim için olduğuna gelince; genel olarak hedefler sermaye lehine kurgulanmış ve tasarlanmış durumda. Bu süreç, ne yazık ki önümüzdeki yıl da aynı şekilde süreceğe benzemekte. Hükümetin planları, atıl sendikal önderlikler ve OVP’nin belirlediği çerçeve derken, işçi sınıfının ücret gündemi bu şekilde belirlenmekte. Gelelim bir de işin siyaset kısmına…

Emekçiler siyasetin öznesi olmalı

Ücretler bu kadar düşerken, rejim bir yandan da Kürt hareketi ile çözüm arayışlarına dair manevralar yapıyor. O tarafta da tablo pek parlak görünmüyor. Zira Tek Adam rejimi, siyasi rakiplerini elemek için yakın geçmişte Kürtlere yapılan baskı ve zorlama yöntemlerini farklı siyasi aktörlere karşı da kullanıyor. CHP’li belediyelere kayyumlar atanıyor, belediye çalışanları, hatta seçilmiş belediye başkanları kumpaslarla tutuklanıyor. Siyasetteki bu gelişmeler önemli, çünkü yukarıda da bahsedilen ekonomik saldırıların yanında işçi sınıfını ilgilendiren diğer basınç bu alandan geliyor. Demokratik haklardaki budanmalar ve kısıtlamalar, işçi sınıfının hem örgütlenme ve eylem özgürlüğünü eline alabilmesi için kritik hem de kendi bağımsız siyasetini üretebilmesi için hayati önem taşımaktadır.

Buraya kadar karamsar görünen bir tablo çizmiş olabiliriz; fakat durum o kadar da karamsar değil. Her şeyden önce, tüm kudretli görüntüsüne rağmen Tek Adam rejimi çok fazla kırılganlık ve içsel gerilim barındırıyor. Bu zayıflıklara rağmen ayakta kalabilmesinin temel nedeni burjuva muhalefetin pasif tutumu ve emek hareketinin örgütsüz niteliğinden kaynaklanıyor. Dolayısıyla, önümüzdeki dönemin temel başlıkları, emek örgütlerinin birleşik bir eylem planıyla siyasete müdahale etmesi, sol ve sosyalist hareketin bir Emek İttifakı etrafında gerçek bir siyasi seçenek haline gelebilmesi olmaya devam ediyor. Artan siyasal baskıları ve derinleşen sefaleti ancak bu şekilde, emekçilerin ve ezilen kitlelerin siyasetin aktif öznesi haline gelmesiyle durdurabiliriz.

Okur mektubu: “Güvenlik-İş’te örgütlenmeye dair”

0

Kamuda özel güvenlik görevlisiyim. Mesleğe başladığım ilk günden beri şunu öğrendim. Bizim işimiz sadece nöbet tutmak değil, insanların huzurunu ve güvenini korumak. Kamuda çalışanlar olarak daha yoğun olmakla birlikte, hemen hepimiz görev tanımlarımızın dışında çalışıyoruz. Vatandaş kapıdan içeri girdiğinde ilk bizler “Merhaba” deriz.

Gecenin sessizliğinde, sabahın ayazında, bayramda, resmi tatillerde, törenlerde, pandemide, depremde hep biz vardık. Ama çoğu zaman ne ismimizi bilen oldu ne de halimizi soran. Biz herkes için görevimizi yaparken, birilerinin de bizi koruyup kollaması gerekirdi.

5188 Sayılı Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanun’a bağlı, belediye şirketlerinde çalışan işçileriz. Yakın zamanda işkolumuzda yapılan değişiklik sebebiyle artık genel işler kolunda çalışamıyor olduğumuzdan, bugüne kadar örgütlü olduğumuz Genel-İş Sendikası’ndan üyeliklerimiz düştü. Bu süreçte “Bizim sesimizi kim duyacak, hakkımızı kim savunacak, kim koruyacak?” diye düşünürken araştırdık, gördük, takip ettik ve Güvenlik-İş Sendikası’na geçme kararı aldık. İşyerindeki çalışma arkadaşlarımızla ve ardından Güvenlik-İş Sendikası ile yaptığımız görüşmeler neticesinde bu karara demokratik bir şekilde vardık aslında.

Özel güvenlik sendikalarının geçmişine baktığımızda; ilk toplu sözleşmenin, ilk promosyonun, 12 saat nöbet sisteminin, gece çalışması farkının, mesleğimizde birtakım standartların belirlenmesinin sağlanmasında, kimlik iptallerine karşı kanuni düzenlemelerin altında Güvenlik-İş’in mücadelesi var. Burada 12 saat nöbet sistemi yanlış anlaşılmasın, bizim çalışma koşullarımızdan kaynaklanan özel bir durum bu. 12 saat mesaide iseniz güvenlikte, 36 saat dinlenirsiniz. Tabii yine çalışma koşullarına bağlı olarak klasik şekilde de, 8.00-17.00 diyelim, çalışan arkadaşlarımız var kurumda.

Sendikal süreçlerde tüm işçilerin kafasındaki sorular aşağı yukarı benzer: Nasıl yapacağız? Nerede örgütleneceğiz? Hangi sendikada ücretlerimizi iyileştirebilir, haklarımızı geliştirebiliriz? Hele bizim gibi bir anda işkolunda yapılan değişiklikle boşta kaldığınızda, bu sorular daha yoğun dolaşıyor kafanızda.

Benim mantığımda sen ve ben yok; biz varız. Aynı görevin nöbetçileri, aynı sofrada ekmeği paylaşan emekçileriz. Onuruyla çalışan, hakkıyla yaşayan, dik duran emekçileriz. Ve biliyorum ki biz bir aradaysak hiçbir güç bizi susturamaz, hiçbir fırtına bizi yıkamaz. Bu süreçte Güvenlik-İş’in yaklaşımı bize şunu hissettirdi: Bizler açık ve net şekilde birleşmeye, dayanışmaya katıldık. Ve elbette biliyoruz ki bir olursak, hak verilmez, alınır.

Yaşasın emeği ve ekmeği için mücadele eden onurlu güvenlik emekçileri!

Yaşasın örgütlü mücadelemiz!

Kadıköy Belediyesi’nden bir işçi

İktidarın günahına muhalefet yetmez! Emekçiler yönetmeli!

0

Son dönemde bir dizi büyük patrona yönelik gözaltı ve tutuklamalar oldu. Bazılarının şirketlerine el konuldu. Bu operasyonların devam edeceği söyleniyor. Medyadan enerjiye, inşaattan finansa, savunma sanayinden lojistiğe birçok önde gelen sektör patronu söz konusu. Gözaltı ve tutuklamaya maruz kalan patronların önemli bir kesiminin iktidara yakın isimler ve şirketler olması ayrıca kayda değer. Bu operasyonlara bakarak iktidarın sermaye karşısında bir pozisyon aldığı sanılmamalı. Aksine AKP hükümetleri döneminde sermaye bir bütün olarak olağanüstü kârlar elde etti. Sadece iktidara yakın/taraf olmanın avantajıyla ve kayırmayla sıfırdan en zenginler listesine giren birçok isim var. Doğal olarak emekçilerin payına da milli gelir pastasından Cumhuriyet tarihinin en küçük dilimi düştü. Bu tablo aynen devam ediyor. O yüzden isimler değil sistem değişmeli diyoruz.

Peki, olan ne? Bir kısım sermaye üzerinde bir tapu kadastro işlemi yapılıyor. Bir kısım sermayenin teşvik ve iltimasla sağladığı sermaye birikimine rot balans ayarı çekiliyor. Bu bir temiz eller operasyonu değil. Çökme ve yağmaya yönelik bir cezalandırma hiç değil. Osmanlı’dan ilhamla bir kısım sermayeye yönelik bir müsadere ve tanzim işlemi. Kuşkusuz kurunun yanında yaş da yanabiliyor. Sonuç olarak, sistem devasa bir çarpıklık üzerine kurulmuş durumda. Eskiden “bir koyup üç alma” ve “benim memurum işini bilir” diye tarif edilirdi bu durum. Şimdi “Allah’ın bir lütfu” ve “atı alanın Üsküdar’ı geçmesi” olarak tarif ediliyor. Nasıl tarif edilirse edilsin, kuralsızlığın ve hukuksuzluğun egemen olduğu bir sistemde fırsatçılar da dahil hiç kimse güvende olamaz. O yüzden eşit ve adil bir düzen için, emek eksenli bir toplumsal mücadele ve dönüşüm, diyoruz.

“Başkalarının günahıyla aziz olunmaz” denir! Birbirlerinin günahlarını kendileri için toplumsal onay haline getirme peşinde bir burjuva iktidar-muhalefet çekişmesine tanık oluyoruz. Emekçiler, tarihinin en kötü koşullarında yaşıyor. Sermaye adına doğa paramparça ediliyor. Buna rağmen sırtında yumurta küfesi olmayan burjuva muhalefet yalandan dahi sermaye karşıtı, emek yanlısı iki laf edemiyor. Ülkenin yarısı asgari ücrete talim ederken, emeklilerin çoğunluğu asgari ücret kadar dahi aylık alamazken, susuzluk ve çölleşme ülkeyi sarmışken kılını kıpırdatmayan bir muhalefetin emekçilere ne faydası var? İsimleri değişiyor, cisimleri değişmiyor. İktidardan tek farkı muhalefette olmak olan burjuva partilerin emekçilere vaat edebileceği hiçbir şey yok.

Nicedir ülkeyi yönetenlerin de sözüm ona muhalefet rolü yapanların da rıza üretme ve isteme yolu benzer. En beteri işaret edip, korkutarak onay almak! İstiyorlar ki toplum “beterin beteri var” diyerek bütün ömrünü ehvenişerlere gönül indirerek yaşamaya mahkûm olsun. Yaşadık, gördük: Ehvenle yetinen en beterinden kurtulamaz. Evet, tablo vahim ve çok kuvvetli bir toplumsal itiraza, örgütlülüğe ve birleşik mücadeleye fazlasıyla ihtiyaç var. Emekçilerin asgari ücret, emekli aylığı, hayat pahalılığı, gelir eşitsizliği, yoksulluk ve işsizlik gibi gerçek ve acil sorunlarına odaklanan… Birtakım teknokratların sözüm ona finansal rasyonalitelerinin yerine kaynakların sermaye için değil toplumsal ihtiyaçlar için kullanılmasını önceleyip emekçiler için merkezi ekonomik planlamayı hayata geçiren… İçi boş demokrasi söylemlerini bir kenara bırakarak siyasi demokrasi için harekete geçen bir işçi sınıfı muhalefeti… Çözüm de, ihtiyacımız da bu! Emekçiler yönetmeli! Çizgi tam buradan çizilmeli…

Filistin’de kalıcı barış nasıl mümkün olur?

0

Filistin’de 7 Ekim 2023’ten beri tırmanan Siyonist işgal ve soykırımın ikinci yılı geride kalmışken, 10 Ekim tarihinde bir ateşkes ilan edildi. Ateşkes ilanına giden yolun taşlarıysa “Trump’ın yeni planı” ya da “Kalıcı Barış ve Refah İçin Trump Bildirgesi” başlıklı belgeyle döşendi.

Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim.

Tüm kısmiliğine ve güvenilmezliğine rağmen bir ateşkesin imzalanmış olması Filistin halkının onurlu direnişinin ve son iki aylık süreçte daha da yükselen uluslararası seferberliklerin ufak da olsa bir kazanımıdır. Siyonist Nazi devletin ve onun aşırı sağcı lideri Netanyahu’nun ise geride kalan iki yıllık süreçte planlarına ulaşamadığının, başarısızlığının göstergesidir.

Trump planının ve ateşkesin gündeme gelmesi, Siyonist devletin kurulduğu günden bu yana uluslararası ölçekte en izole sürecinden geçmesiyle oldukça ilintili. Bir yandan Filistin’deki soykırım ve ablukanın ulaştığı boyut kapitalist hükümetleri dahi zor duruma sürüklemekteydi. Öte yandan ağustos ayıyla birlikte Filistin’le uluslararası dayanışma seferberliklerindeki niteliksel sıçrama da yine bu kapitalist hükümetleri Siyonist devlete karşı kısmi pozisyonlar almaya itti.

İşte Trump planı ve ateşkes tam da böylesi bir konjonktürün ürünü olarak karşımıza çıktı. İzole olmuş Netanyahu’ya can simidi uzatmak, kitlesel seferberliklerin dizginlenebilmesini sağlamak ve Filistin halkının ana taleplerini silikleştirmenin bir ürünü.

Keza Filistin halkı da bu ateşkesin ne denli kısmi olduğunun farkında. Filistin direniş örgütleri de ateşkesi benimsemekle birlikte Trump planının Filistin için önerdiği “sömürge valiliğine” ya da Filistin halkının kendisini savunma hakkının elinden alınması önerisine cepheden karşı.

Zaten Filistin halkının karşısındaki Siyonist aygıt ateşkes ilan edilmiş olmasına karşın katliamlarını sürdürüyor. Siyonist parlamentoda Batı Şeria’nın işgali planlarını tartışmaya açıyor. Ayrıca ateşkes ilan edilmiş olmasına karşın Gazze üzerindeki abluka sürüyor, temel ihtiyaç ve insani yardım malzemelerinin ulaşımı engelleniyor.

Tüm bunlar bu kısmi ateşkesin kalıcı bir çözüme ulaşamayacağının açık göstergeleri.

Emperyalizm Netanyahu’yu bir nebze dizginleme, “iki devletli çözüm” adı altında Filistin’in sömürgeleştirilmesi planını öne çıkarma gayretinde. Türkiye, Mısır, Katar gibi bölge ülkeleriyse “bu sömürgeleştirmeden bizim payımıza ne düşer” diyerek pusuda bekliyor. Keza Gazze’nin olası yeniden inşası planında kendi burjuvazilerine yer açmanın hesaplarını yapıyorlar. Yani Gazze’de inşaat yap, İsrail’e petrol sat!

Özetle, Filistin halkı, Siyonist devletin varlığının kalıcı bir barış ihtimalini ortadan kaldırdığı, emperyalizmin ve kapitalist hükümetlerin hesabının ise kalıcı barış değil de kendi çıkarlarının kalıcılaşması olduğu bir denklem içerisinde.

Bu denklemi Filistin halkının yararına değiştirebilecek olansa dünya halklarının, emperyalizmin ve kendi ülke iktidarlarının ikiyüzlü planlarına kanmayarak, Filistin halkının taleplerini destekleyen seferberliğini sürdürmeleri. Hükümetleri üzerinde, Filistin’de sömürgeci planlar uygulamaya çalışmak yerine Siyonist devletle tüm ilişkilerini kesmeleri ve İsrail’e tam ambargo uygulamaları yönünce basıncı artırmaları. “İki devletli çözüm” maskaralığı karşısında tek, birleşik, özgür, laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin devleti inşa olana dek mücadeleye devam etmeleri. Filistin’de kalıcı bir barışın tek garantisi ancak bu yolla sağlanabilir.

Su şehri Bursa’da barajlar kurudu, kuraklık kapıda

0

Musluğu açtığında suyun ince bir çizgiye düştüğünü, sonra tamamen kesildiğini gördün mü? Son aylarda binlerce kişi bunu yaşıyor. Su şehri Bursa’da kentin ana kaynakları Nilüfer ve Doğancı Barajları ekim ayında tamamen kurudu ve kentte 12’şer saatlik planlı kesintiler devreye girdi. İstanbul’da 28 Ekim 2025’te genel doluluk yüzde 23,17, İzmir’de ise Tahtalı yüzde 1,9, Ürkmez yüzde 3,7 seviyesine kadar indi. Tekirdağ’da Naip Barajı yaz sonunda sıfır kapasiteyi görerek uzun süreli kesintilere yol açtı. Bu tablo “mevsimsel” değil, iklim krizinin gerçek yüzü. Bugün Bursa’da olanlar, Türkiye’nin yarınını gösteriyor.

İklim krizi ve nedenleri

Kömür, petrol ve gazın yakılması, ormansızlaşma ve endüstriyel tarım atmosferi ısıtıyor; yağış rejimleri bozuluyor. Kimi yerde seller artarken, kimi yerde kuraklık uzayıp şiddetleniyor. Akdeniz havzasının kalbindeki Türkiye bu tabloya en açık ülkelerden. 2025 yazı rekor sıcak geçti. Bu temmuz son 55 yılın en sıcağıydı, Silopi’de 50,5 °C ile ulusal rekor kırıldı. Yağışlar dramatik biçimde düştü, 2025’in ilk 10 ayında ortalama yağış 401,1 kg/m² idi. Bu, 30 yıl ortalamasının yüzde 27 altında ve 52 yılın en düşük seviyesi. Bunların sonucunda yeraltı suları çekilirken, tarımda yüzde 20–30 verim kaybı yaşandı. Ayrıca gıda fiyatları zaten yüksekken iklim kriziyle birlikte gıda daha da ulaşılmaz hale geldi.

Madencilik, şişelenmiş su ve riskler

Altın ve diğer madenciliklerde yaygın kullanılan yığın liç yöntemi; çözelti hazırlama, toz bastırma ve atık yönetimi için devasa su ister. Geri kazanım yetersizse, ki Türkiye’deki çoğu maden sahasında bu dikkate alınmıyor, temiz su talebi katlanarak su havzasını tüketiyor, kurutuyor. Ayrıca 2024 İliç faciasında liç sahasındaki kaymayı da unutmayalım. Siyanürlü 10 milyon m³ toprak Fırat Nehri’ne doğru kaymış ve 9 madenci bu faciada hayatını kaybetmişti. Tüm bunların yanında şişelenmiş su endüstrisi de kaynaklardan aşırı çekimle yeraltı sularını tüketiyor. Mesela su şehri olarak geçen Bursa’da Uludağ’dan gelen su pınarlarının çoğu ticari şirketlerce kontrol edilmekte. Bursa susuzlukla uğraşırken bu gerçek oldukça trajik.

Ne yapmalı?

Su meta değil, kamusal ve kolektif bir haktır. Havza bazlı, gerçek zamanlı ve şeffaf planlamayla tüm çekimler ve kuyular izlenmeli, kuraklıkta öncelik “içme suyu ve ekosistem → tarım → sanayi” olarak uygulanmalı. Şebekeler yenilenip kayıplar yüzde 10’un altına indirilmeli, yağmur ve gri su toplama zorunlu olmalı. Tarımda kamusal destekle damla sulama ve sensörlü izleme yaygınlaştırılmalı. Riskli havzalarda madencilik durdurulmalı, su idareleri kamulaştırılmalı, yerel topluluklara bağlayıcı veto hakkı tanınmalı, musluklardan akan su içilebilmeli. Bütçeler sermaye lehine rant temelli mega projelerden çekilip altyapı, arıtma ve kırsal destek programlarına yönlendirilmeli. Kısacası, suyu kâr mantığından kurtaran, toplumsal ihtiyaç ve ekolojik dengeyi önceleyen, planlı ve doğadan, halktan yana bir düzen “su krizine” verilecek tek kalıcı yanıttır.

Arjantin: Milei’nin zaferi, Peronizmin yenilgisi ve Sol Cephe’ye 900 bin oy

0

26 Ekim seçimleri bir yandan aşırı sağcı Milei hükümetinin şaşırtıcı zaferini, Peronist Fuerza Patria’nın açık bir yenilgisini ve valilerin oluşturduğu Provincias Unidas (Birleşik Eyaletler) ittifakının tam bir fiyasko olduğunu gösterdi. Öte yandan, iki ana gücün toplamda oyların yüzde 74’ünü (üçte ikiden fazlasını) aldığı bu kutuplaşmış ortamda, Sol Cephe-Birlik (Frente de Izquierda Unidad) öne çıktı. Ülke genelinde 900 bine yakın oy (tam olarak 897.063) alarak kilit bölgelerde önemli başarılar elde etti ve Ulusal Kongre’de üç sandalye kazandı. Bu gücü Milei’nin “elektrikli testeresine”, valilere, IMF’ye, Donald Trump’a ve hazırlanan emek yasası reformuna karşı mücadele çağrısı yapmak için kullanacağız.

“Şaşırtıcı, beklenmedik.” Medya, La Libertad Avanza’nın (Özgürlük Gelişimi-LLA) özellikle Buenos Aires eyaletindeki zaferini böyle yansıttı. Hatta Milei’nin kendisi bile bunu öngörmemişti: “Buenos Aires eyaletini kazanabileceğimiz kimin aklına gelirdi?” (Clarín, 28/10). Tüm bunlar, 1983’ten bu yana rekor düzeyde bir seçim katılım düşüklüğü zemininde gerçekleşti: 11.459.149 kişi sandığa gitmedi, 664.994 kişi boş oy kullandı ve 597.938 oy geçersiz sayıldı. Bu durum, halkın egemen sınıfların demokrasisine olan güvensizliğini ortaya koydu.

LLA ittifakı ve PRO oyların yüzde 40,65’ini (9.341.798 oy) kazandı. Her ne kadar bu oran 2023’te iki partinin toplamından 3.789.496 oy daha az olsa da, 16 eyalette zafer kazanmaya ve Kongre’nin her iki kanadında da yaklaşık üçte birlik bir temsil gücüne ulaşmaya yetti. Bu durum Milei’ye, olası bir azil girişimini engelleme veya vetolarını koruma imkânı tanıyor.

Şimdi bu konumunu, işbirlikçi patron partileriyle anlaşarak; büyük sermayenin, emperyalizmin, Trump’ın ve IMF’nin talep ettiği yasaları – işçi düşmanı emek reformunu, büyük şirketler için vergi indirimlerini, daha sert ceza reformunu ve yaşlılara yönelik yeni bir emeklilik saldırısını – geçirmek için kullanmaya çalışacak.

Trump’ın kurtarma operasyonu, kaos korkusu ve “utanç oyu”

Milei bu kadar kötü bir durumda olmasına rağmen neden kazandı? İşte milyon dolarlık soru bu.
Hükümet, 7 Eylül’de Buenos Aires’te yapılan eyalet seçimlerinde neredeyse 14 puan farkla ağır bir yenilgi almıştı; uyuşturucu bağlantılı adayı José Luis Espert’in çöküşüyle sarsılmıştı; Dışişleri Bakanı Werthein ve Adalet Bakanı Cúneo Libarona’nın (sonradan geri alınan) istifalarıyla sonuçlanan bir siyasi kriz yaşamıştı; Milei’nin kız kardeşi Karina’ya yönelik rüşvet skandalı patlamıştı; milyonlarca insan yoksulluk sınırındaki gelirleriyle çaresiz bir yaşam sürüyordu; işten çıkarmalar ve durgunluk toplumu vurmuştu. Peki o halde bu zaferin nedenleri nelerdi? Birkaç etken öne çıkıyor.

Hükümet, “geçmişe dönmemek gerekir” fikrini yerleştirmeyi başardı ve bu da, kendisinden önceki felaket niteliğindeki Peronist hükümete karşı süregelen doğal tepkiyle birleşti. O dönem ülke yüzde 42 yoksulluk ve yüzde 211 enflasyonla bırakılmıştı. Hükümetin sloganı “Ya Özgürlük İlerler[1] ya da Arjantin geriye gider”di. Ayrıca Milei yönetimi “elektrikli testere”yi (keskin kemer sıkma politikasını) göstermemeye özen gösterdi; hatta durumun kötü olduğunu kabul edip “ama yolun yarısında her şeyi çöpe atamayız” mesajı verdi.

Verdiği temel mesaj şuydu: “Ya bu ya da istikrarsızlık ve kaos.” Bu mesaj, Donald Trump tarafından da desteklendi; Trump, “Arjantinliler ölmek istemiyorsa Milei’ye oy vermelidir” dedi. ABD, yalnızca iktidar partisinin kazanması halinde Arjantin’e “yardım etmeye” hazır olduğunu belirtti ve Milei için milyarlarca dolarlık bir kurtarma paketi uygulamaya koydu. Bu paket, hükümetin 26 Ekim’e kadar dolarda patlama yaşanmadan ve ekonominin tamamen çökmeden seçime ulaşmasını sağladı. Bizim de defalarca vurguladığımız gibi, bu kurtarma operasyonu, yaşanan kritik durum karşısında bir cankurtaran simidi olarak görülse de, çalışan halk için değil, bankalar ve uluslararası tefeciler içindi.

Kimse 2001’deki gibi bir sosyal kriz istemiyor; bankaların küçük tasarruf sahiplerinin elindekini aldığı, toplumsal çöküşle sarsılan o dönem yeniden yaşansın istenmiyor. Hükümet, bu korkuyu da kışkırtarak kendi lehine kullandı. Örneğin, eylül ayında Buenos Aires eyalet seçimlerine katılmamış yoksul kesimlerin bir bölümü bu kez “daha büyük bir kaos”u önlemek için Milei’ye oy verdi ve Milei önceki seçimlere göre 850 bin oy daha kazandı. Bir siyasal analistin dediği gibi: “Seçmenler cüzdanlarına göre oy verdi ama bu, kişisel veya ailevi ekonomilerinin iyi olmasından dolayı değil; daha da kötüleşmesinden korktukları içindi.”

Böylece anketlerde görünmeyen sessiz bir oy, bir “utanç oyu” ortaya çıktı: Milei’ye coşkusuz, gönülsüz bir destek. Ne yazık ki bu yanlış bir oydu; çünkü hükümet bu desteği işçi halkına karşı kendi “testere planını” uygulamak için kullanacak.

Son olarak, hükümetin yeniden toparlanmasının, yalanlarına devam etmesinin ve bu zaferi kazanmasının nedeni “halkın suçu” değildir. Asıl neden UCR (Radikal Yurttaş Birliği), Pichetto, valiler ve Peronizmin bir kısmı dahil olmak üzere burjuva muhalefetinin Milei’ye verdiği açık destektir. Bu kesimler Milei’nin yasalarına ve kararnamelerine defalarca oy verdi. Özellikle de Peronist CGT sendikasının rolü belirleyiciydi: CGT, hükümetle bir anlaşma içinde; oysa hükümetin politikalarına karşı bir mücadele planının başını çekmesi gerekirdi.

Peronizmin yenilgisi kendi politikasının sonucu, Provincias Unidas ise tam bir fiyasko oldu

Fuerza Patria’nın temsil ettiği Peronizm ağır bir yenilgi aldı. 2023 seçimlerine kıyasla iki milyon oy kaybederek yüzde 31’de kaldı (7.268.611 oy). En stratejik bölgesi olan Buenos Aires eyaletinde de kaybetti. 7 Eylül’de açık farkla kazandığı bu eyaleti yalnızca bir buçuk ay içinde yitirdi. 2027 başkanlık seçimlerinin doğal adayı olarak görülen Kicillof bu sonuçla ciddi bir darbe aldı. Pazar akşamı seçim merkezinde Máximo Kirchner’in yüzündeki şok ifadesi her şeyi anlatıyordu: Yenilen liste, annesi Cristina Fernández de Kirchner’in hazırladığı ve Buenos Aires listesinin başına 35 yaş altındaki seçmenlerin çoğunun tanımadığı Taiana’yı koyduğu listeden başkası değildi. Bu sözde “birlik listesi”; Massa, Grabois ve sendika bürokratlarını da kapsayan tüm Peronist kesimleri bir araya getiriyordu.

Seçimden sonra suçlamalar gecikmedi. Üstüne üstlük Cristina’nın yenilgiden sonra balkonda dans etmesi, kendi tabanı içinde büyük tepki yarattı. Quilmes’li Camporist[2] Mayra Mendoza fitili ilk ateşleyen oldu: “Cristina seçimleri bölmemekte haklıydı.” Karşı tarafta Kicillof’a yakın isimler hemen yanıt verdi: “Kazansaydık bu Cristina’nın listesi olacaktı; kaybettik diye şimdi suç Axel’in mi?” Önceden var olan kriz, bu yenilgiyle birlikte daha da derinleşti.

Bazıları kaybı şu nedenlerle açıklamaya çalıştı: eylülde Peronizme daha yakın yabancı seçmenlerin oy kullanmış olması, belediye başkanlarının 7 Eylül’de kendi koltukları için mücadele ederken şimdi aynı motivasyonu göstermemesi vb. Ancak gizleyemedikleri gerçek şu ki, Milei’nin aşırı sağı, eyaleti ellerinden aldı ve bunun bir açıklaması olmalı.

Sosyal medyada Peronist kesimler, 2023’te olduğu gibi yine aynı bahaneye sığındı: “Suç, onu (Milei’yi) seçen halkta.” Bu argüman, son iki yılda Milei’nin önünü açan kendi teslimiyetlerini örtbas etme biçimi. Oysa gerçek şu: Peronizm, Alberto Fernández ve Cristina Kirchner döneminde ülkeyi yönetirken tam bir felaketti ve bu, Milei’nin aşırı sağının yükselmesine zemin hazırladı. Şimdi Milei’nin Buenos Aires’te kazanmasının nedeni de Kicillof’un söylediği gibi eyaletin “Milei’nin kemer sıkmasından etkilenmemesi” değil. Çünkü orada da yoksulluk, açlık, eğitim ve kamusal sağlıkta sefalet ücretleri hâkim. Peronizmin son iki yıldaki politikası “Milei yıpransın, biz de seçimlerde bundan faydalanalım” anlayışıydı. Bunun sonucu şudur: Peronist CGT sendikası hâlâ hükümetle uzlaşma içindedir; Garrahan Hastanesi işçileri, emekliler, işten çıkarılanlar gibi kahramanca mücadeleler karşısında sessiz kalmış, yüzde 1’lik toplu sözleşmelere imza atmıştır. Yani en azından Milei’nin “testeresine” bir sınır çekmek için dahi hiçbir şey yapmamıştır. Peronizmin yenilgisinin arka planı budur: Kendi toplumsal tabanında derin bir hayal kırıklığı yarattı ve bu tabanın bir kısmı Sol Cephe’ye (FIT-U) oy verdi.

Aynı şey Provincias Unidas ittifakının büyük yenilgisi için de geçerlidir. Córdoba (Llaryora), Santa Fe (Pullaro), Chubut (Nacho Torres), Jujuy (Sadir) ve Corrientes (Valdez) valilerinin desteklediği bu liste tam bir başarısızlık oldu. Yalnızca Valdez kıl payı kazandı, geri kalan hepsi kaybetti. Buenos Aires, CABA, Mendoza, San Luis, Tierra del Fuego eyaletlerinde Sol Cephe’nin gerisinde kaldılar ve 9 bölgede hiç aday göstermediler. En çarpıcı örnek, “büyük kazanan” olacağı öngörülen Córdoba’daki Schiaretti oldu; ancak o, tanınmayan bir Milei yanlısı -Gonzalo Roca adlı biri- karşısında yüzde 42 oy alarak, 14 puan farkla kaybetti. Sebep mi? Çünkü Milei’nin politikalarına ortak olmuşlar ve kendi eyaletlerinde de aynı kemer sıkma politikalarını uygulamışlardı.

Sol Cephe’nin 900 bin oyu, emekçi halkın ihtiyaç duyduğu köklü değişimler için tek işçi ve sosyalist alternatif olduğu gerçeğini pekiştiriyor

Sol Cephe-Birlik (FIT-U) ulusal düzeyde büyük bir seçim başarısı elde etti: 900 bin oy (yüzde 3,7) aldı. Yani 2023’e göre 111 bin oy artışı elde etti. FIT-U, Buenos Aires Eyaletinde yüzde 5,04 (438.747 oy) oranıyla iki milletvekilliği kazandı. Bu koltuklara 10 Aralık’ta Nicolás del Caño (PTS) ve Romina del Plá (PO) oturacak; daha sonra, rotasyon mekanizması gereği, Sosyalist Sol (Izquierda Socialista) adına bu koltukları biz devralacağız. Bu kapsamda demiryolu işçisi temsilcimiz Mónica Schlotthauer de 10 Aralık’ta Buenos Aires eyalet meclisinde milletvekili olarak göreve başlayacak. Ayrıca CABA’da (Buenos Aires Özerk Şehri) yüzde 9,11 (148.438 oy) ile bir sandalye daha kazandık; bu göreve de Myriam Bregman (PTS) başlayacak ve daha sonra Sosyalist Sol’dan Mercedes de Mendieta (halen ulusal milletvekili) ile dönüşümlü olarak görev yapacak.

FIT-U, eyaletler arasındaki doğal farklılıklara rağmen, bazı bölgelerde dikkat çekici oranlara ulaştı: Jujuy’da yüzde 9,85, Chubut’ta yüzde 5,13, Santa Cruz’da yüzde 4,86, Neuquén’de yüzde 4,51, San Luis’te yüzde 3,49, Mendoza’da yüzde 3,44, Tierra del Fuego’da yüzde 3,24. Ayrıca başkentin çevresindeki işçi banliyölerinde de önemli sonuçlar elde etti. Bu şekilde Sol Cephe; işçi sınıfı hareketinden, öğrenci hareketinden, kadın ve lgbti+ mücadelesinden, gençlikten, sanatçılardan, kültür ve çevre direnişlerinden gelen geniş ve değerli bir seçmen kesiminin desteğini kazandı. Bu başarı, Sol Cephe’nin kimliğini daha da belirginleştirdi: Milei’nin “testere” politikalarına, valilere ve IMF’ye karşı tutarlı bir mücadele yürütmesi; her toplumsal direnişte yer alması; İsrail’in soykırımına karşı Filistin davasını kararlılıkla savunması ve Milei’nin ABD emperyalizmi, Donald Trump ve IMF ile yaptığı sömürgeci anlaşmalara karşı çıkması sayesinde büyük bir saygınlık kazandı.

Gelecekteki saldırılara karşı hazırlık zamanı

Milei’nin seçim zaferinin ardından önünde büyük bir sınav duruyor. “Testere” planını ilerletmek, işçi sınıfına ve halkın farklı kesimlerine yönelik yeni saldırılar başlatmak zorunda. Fakat Milei de biliyor ki, bu saldırılara karşı emekçi halk direnmeye devam edecek. Nitekim aşırı sağcı hükümetinin son iki yılı, bu direnişin çok sayıda örneğiyle dolu. Emekliler, Garrahan Hastanesi çalışanları, engelli bireyler, üniversiteler, öğretmenler, sağlık emekçileri, şoförler, Tierra del Fuego’daki metal işçileri, kadın ve lgbti+ hareketi, kültürel hareketler ve daha pek çoğu hep bu mücadelenin ön saflarında yer aldı. Emeki halkımız, CGT’nin ihanet içindeki rolüne rağmen, mücadeleyi hiç bırakmadı ve Milei’nin umduğu gibi yenilmedi. Hatta CGT’yi üç güçlü genel greve zorlamayı başardı.

Milei’nin zaferi; maaşların daha da düşürülmesi, işten çıkarmaların ve baskının artması için “açık çek” anlamına gelmiyor. Bu yüzden Milei kazansa da, ertesi gün ne sokaklarda ne de işyerlerinde bir sevinç havası vardı. Sadece borsalarda, IMF’de ve büyük sermaye çevrelerinde bir “kutlama” görüldü ya da İtalya’daki aşırı sağcı Meloni ve soykırımcı Netanyahu gibi isimlerden tebrikler geldi.

Bu tür zaferlerin kendilerine daha fazla saldırı yetkisi verdiğini düşünen hükümetler her zaman sorun yaşamıştır. Birçok kişi, 2017’de Macri’nin seçim zaferini ve hemen ardından gelen yenilgisini hatırlatıyor; çünkü Macri, tepkiyle karşılanan emeklilik reformunu dayatmaya kalkışmıştı.

Sol Cephe-Birlik olarak aldığımız güçlü desteğe dayanarak şimdi işyerlerinde, okullarda ve mahallelerde örgütlenme zamanı. Hedefimiz Milei’nin testeresiyle, valilerle, IMF ve Donald Trump’la hesaplaşmak; emek yasası reformuna “hayır” demek; maaşların ve emekli gelirlerinin acilen artırılması için mücadele etmek; paranın IMF’ye değil halkın ihtiyaçlarına harcanmasını sağlamak. Bunun için CGT’yi teşhir ediyoruz, hükümetle yaptığı anlaşmayı bozmasını ve mücadele eylemleri çağrısı yapmasını talep ediyoruz. Aynı zamanda, sendikal ve toplumsal alanlardaki yeni mücadeleci liderleri güçlendirerek bu direnişi büyütmeye ve Sol Cephe-Birlik’i, hükümete ve Peronizme karşı emekçi halkın çıkarlarını savunan tek siyasi alternatif olarak sağlamlaştırmaya devam edeceğiz.

Juan Carlos Giordano – Sosyalist Sol/Sol Cephe-Birlik Ulusal Milletvekili
29 Ekim 2025


[1] Milei’nin koalisyonu La Libertad Avanza ismine gönderme yapılıyor.

[2] Sol Peronist La Campora adlı örgüte referans veriliyor.

Smart Solar işçileri “İnsanca ücret, insanca yaşam!” talebiyle grevde

0

Gebze Organize Sanayi Bölgesi’ndeki Smart Solar fabrikasında çalışan ve Birleşik Metal-iş Sendikası’nda örgütlü 265 işçi, 22 Ekim’de greve çıktı. Patronun yüzde 6’lık maaş zammına karşı yüzde 50 artış talep eden işçiler toplu iş sözleşmesi (TİS) görüşmelerinin tıkanması sonucu grev kararını astı.

Çalışanların yaklaşık yüzde 70’i kadınlardan oluşan Smart Solar fabrikası işçileri yaklaşık 5 yıl önce mücadele sonucu fabrikaya sendikayı sokmuş ve ilk TİS’i yapmışlardı. Sendikanın fabrikada örgütlenme sürecinde patronun büyük baskılarına karşı işçiler fabrika işgali ile sendikal örgütlenmede zafere ulaşmışlardı. 

Bugün de yüzde 6, yani 3 bin TL gibi bir zam teklifiyle gelen patrona karşı işçiler “Nasıl ki direnerek sendikalı olduysak şimdi de direnerek hakkımız olan zammı alacağız,” diyorlar.

Bir süre önce küçülme bahanesi ile 100 işçi işten çıkarılmıştı. Ancak firma aynı sektörde başka fabrikalar açıyor. Smart Solar fabrikasında üretilen güneş enerji panellerinin hammaddesinin üretimi için firmanın İzmir’de yeni fabrika açtığı biliniyor. Ve işçiler, patronun bu fabrikalar için devletten oldukça yüksek miktarlarda teşvikler ve vergi indirimleri aldığını söylüyor.

İşçi Demokrasisi Partisi, grevin 11. gününde işçileri ziyaret ederek “Smart Solar işçilerinin mücadeleleri bizim de mücadelemizdir, sefalet zammı dayatmalarına karşı verdiğiniz mücadelenin yanındayız!” dedi.

Patronun baskı ve işten atma tehditlerine karşı kararlı bir şekilde grevlerini sürdüreceklerini söyleyen işçiler, insan onuruna yaraşır bir ücret zammı alana kadar mücadeleyi bırakmayacaklarını ifade ediyorlar.

MESS’in sefalet teklifi ve sendikaların talepleri

0

Metal sektöründe Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) ile yapılan 2025-2027 Grup Toplu İş Sözleşmesi görüşmeleri sürerken, 2026 asgari ücret görüşmeleri için de geri sayım başladı. Yaklaşan asgari ücret görüşmeleri öncesinde, metal işkolundaki gelişmelerin tüm emekçiler için bir anlamı var. Çünkü asgari ücrete ara zammı kaybetmişken ve belediyelerde, kamuda ve memur TİS’te yenilgi almışken metalde elde edilebilecek bir kazanım tüm işçi sınıfının hanesine yazılacak. Birbirleriyle ilişkili bu süreçler yaşanırken Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan’ın Türk-İş ve Hak-İş’in Asgari Ücret Tespit Komisyonu’na katılmama açıklaması üzerine “karşımıza somut bir şeyle gelmiyorlar” diyerek topu sendikalara atması ve otomotiv sektörü devlerinden Ford Otosan’ın iş güvenliği tedbirlerini tasarruf kalemi olarak görmesi, iktidar ve patron cephesinin görüşmelerdeki tutumunun ne olacağını başlı başına ortaya koyuyor.

MESS grup toplu iş sözleşmesi görüşmelerinin ilki 13 Ekim’de yapıldı, ikinci görüşme ise 31 Ekim için planlandı. İlk görüşmede 15 idari maddenin sendikanın teklif ettiği haliyle kabul edildiğini açıklayan Türk Metal Sendikası’nın ilk 6 ay için ortalama yüzde 38,97 zam talebinde bulunduğu taslağı şu şekilde: 31 Ağustos 2025 tarihindeki saat ücretlerine yüzde 20 oranında zam; bu zammın ardından, tüm üyelerin saat ücretlerine seyyanen 35 lira ek zam. İkinci 6 ay için 6 aylık enflasyon oranında zam; üçüncü 6 ay için 6 aylık enflasyon oranına +3 puan ek iyileştirme zammı; dördüncü ve son 6 ay için ise enflasyon oranında zam. Ayrıca sosyal yardımlara yıllık yüzde 65, Kurban Bayramı yardımına ise yıllık yüzde 80 oranında zam; Tamamlayıcı Sağlık Sigortası’nın üyelerin eşlerini de kapsaması; ulusal ve dini bayramlar ile arife günlerinde çalışan üyelerin ücretlerinin yüzde 200 zamlı ödenmesi ve gece çalışma tazminatının yüzde 20’ye çıkarılması da teklif taslağında yer alıyor.

Özçelik-İş Sendikası sözleşmenin ilk 6 ayı için 40 TL seyyanen zam, bu artışın ardından aynı dönem için ayrıca yüzde 20 oranında ücret zammı ve sosyal hak ödemelerinde yüzde 75 ile yüzde 105 arasında artış talep etti.

Birleşik Metal-İş Sendikası’nın, kadın işçilerin ihtiyaç ve taleplerini de içeren 16 maddelik talepler listesi şu şekilde:

  1. Ücretlerde ilk 6 ay için %58,5 oranında zam
  2. İlk yıl için sosyal yardımlarda %150-190 oranında artış
  3. Gelir vergisinin %15’i aşan kısmının işveren tarafından karşılanması
  4. Yıllık izinlerde 2’şer gün artış
  5. Şiddet ve tacize karşı ILO 190’ı temel alan işyeri politikaları oluşturulması
  6. Ev içi şiddete maruz kalan işçiye en az 5 gün ücretli izin verilmesi, işçi aleyhine işlem yapılmaması
  7. Eşi doğum yapan erkek işçilere babalık iznine ek olarak 15 iş günü ücretli izin; ayrıca işçilere yılda 4 gün ebeveyn izni hakkı tanınması
  8. MESS’in sanayi bölgelerinde kreş açılması için yerel yönetimler ve kamu kurumları nezdinde çalışma başlatması
  9. MESEM sömürüsünün son bulması, 16 yaşından küçük hiçbir çocuğun staj adı altında çalıştırılmaması
  10. İşyerlerinde yılda en az 1 kez sendikanın görevlendirdiği uzmanlar tarafından İSİG denetimi yapılması
  11. Raporlu işçiye SGK’nın ödemediği ilk 2 günün ücretini işverenin ödemesi. İşyeri hekimince verilen istirahat nedeniyle ücret kesintisi yapılmaması
  12. Hafta tatilinin pazar günü olarak sabitlenmesi
  13. Fazla mesai ücretlerinin artırılması. Bayramda çalışan üyenin ücretine %200 zam, ayrıca gece çalışmasının zorluğu nedeniyle %20 gece zammı
  14. Promosyon ödemelerinin işçilere eşit tutarda ödenmesi
  15. Tamamlayıcı sağlık sigortasının eş ve çocukları kapsaması
  16. Günde 2 defa 15’er dakikalık ücretli çay molası

Türk-İş’in verilerine göre eylül ayı açlık sınırı 27,970 TL, yoksulluk sınırı ise 91 bin 109 TL olmuşken, teklif edilen rakamlar insanca bir yaşama ne kadar yetecek? Ekonomik krizin faturasını yalnızca emekçilere ödeten iktidarın ve işçi düşmanı politikaları seve seve uygulayan patronların tarafı MESS’in karnesini de, sendika bürokrasilerinin tutumunu da önceki grup TİS’lerden biliyoruz. Metal işkolundaki işçilerin büyük çoğunluğunun örgütlü olduğu Türk Metal’in güncel taslağındaki zam oranı, TÜİK’in açıkladığı tartışmalı enflasyon oranına bile zar zor yetişiyor. İktidarı destekleyen Özçelik-İş’in taslağı Türk Metal’in de gerisinde.

MESS’in ise işçilere sunduğu tek bir teklif var: sefalet. Bunun karşısında işçilerin sendika ayrımı gözetmeksizin taleplerde birleşmesi elzem. Öte yandan iktidar ve patronlar birlikte hareket ederken işçi sınıfı çok parçalı. Bu noktada en ileri taslak olarak karşımızda duran Birleşik Metal-İş’in taleplerine kulak verip başlatacağı mücadelelere destek olmak ayrıca önem taşıyor.

TÜMTİS Genel Başkanı Kenan Öztürk ile söyleşi: “Sınıfa dönük saldırıları durdurmanın yolu birleşik mücadeledir”

0

Tüm Taşıma İşçileri Sendikası (TÜMTİS) Genel Başkanı Kenan Öztürk ile DHL eCommerce’te sürdürdükleri sendikal mücadele sürecini ve Türkiye’de sınıf hareketinin önündeki mücadele gündemlerini konuştuğumuz söyleşiyi Gazete Nisan okurlarıyla paylaşıyoruz.

***

Öncelikle DHL eCommerce’te sürdürdüğünüz sendikal mücadele ile başlamak isteriz. 15 Ekim’de aktarma merkezi önünde gerçekleştirdiğiniz açıklamada DHL yönetiminin sendika üyesi işçilere dönük sistematik baskılar yaptığını dile getirdiniz. Daha önce de DHL’e bağlı farklı işyerlerinde örgütlenme süreciniz olmuştu, hatta sendikalaşma sağlanmıştı. Şu an DHL eCommerce’te yaşanan bu sendika düşmanı tutumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

DHL çokuluslu, uluslararası bir şirket. Çok sayıda ülkede faaliyet gösteriyor ve Avrupa’nın büyük bölümünde sendikalı ve örgütlü çalışanları var. Ama bizim gibi ülkelerde, Latin Amerika’da ve başka yerlerde sendika düşmanlığı yapmaktan geri durmuyor; sendikal örgütlenmeyi engellemek için elinden gelen her türlü çabayı gösteriyor.

Aslında DHL’i yeni tanımıyoruz. Sizin de değindiğiniz gibi daha önce DHL Lojistik’te uzun süreli bir mücadele yürüttük. Çok sayıda işçi çıkarıldı; kapısında 486 gün çadır kurarak direniş yaptık. Üst örgütümüz olan federasyonumuz Uluslararası Taşımacılık İşçileri Federasyonu (ITF) ve Avrupa Taşımacılık İşçileri Federasyonu (ETF) ile birlikte uzun süreli bir kampanya sürdürdük. O dönemde DHL’in yaklaşımı şuydu: “Asla bu sendikayla masaya oturmayacağız.” Hatta o dönem Hak-İş’e bağlı bir sendika kurdurup finanse ederek, masraflarını karşılayarak, biz kapıda direniş yaparken o sendikaya içeride toplantı yaptırdılar. “Biz TÜMTİS’i istemiyoruz; bu sendikayı istiyoruz” diyerek işçiyi baskıyla o sendikaya yöneltmeye çalıştılar. Fakat burada sürdürülen mücadele ve uluslararası kampanya sayesinde çok sayıda ülkedeki kardeş sendikalarımızdan destek aldık. Sonunda, 486 gün sonra masaya oturduk ve DHL’le toplu sözleşmeyi imzaladık. Yaklaşık 800 işçiyi taşerondan kadroya aldırdık; çünkü şirketin çok büyük bir bölümü taşeron işçi çalıştırıyordu.

Protokol ve çerçeve anlaşmasına rağmen DHL, bu kez DHL eCommerce’te sendikal mücadeleyi engellemeye çalışıyor.

Daha sonra DHL’in ikinci şirketi olan DHL Express’te örgütlendik. Orada da aynı agresif tutumla karşılaştık. 500 günü aşkın süre, işten çıkarılan arkadaşlarımızla birlikte kapı önünde mücadele sürdürdük ve DHL masaya oturup örgütlenmeyi kabul etmek zorunda kaldı.

Şimdi DHL’in üçüncü şirketiyle karşı karşıyayız ve yine aynı yöntem deneniyor. Oysa o mücadelelerin bir sonucu olarak ITF ile bir çerçeve anlaşması imzalanmıştı: DHL, dünyanın her yerinde sendika hakkına ve örgütlenme hakkına saygı göstereceğini taahhüt etmişti. Bütün bu protokol ve çerçeve anlaşmasına rağmen DHL, bu kez DHL eCommerce’te aynı yöntemleri deneyerek sendikal mücadeleyi engellemeye çalışıyor.

Engellemek adına ne gibi yöntemlere başvuruluyor?

Sendikamız yaklaşık bir buçuk yıldır burada yoğun bir örgütlenme çalışması yürütüyor. Burası daha önce bir Türk firmasıydı; o dönemde de işçi üzerinde baskı vardı. DHL satın aldıktan sonra da baskı yoğun şekilde devam ediyor. Ne yapıyorlar? İstanbul’daki sendika üyelerini bir uçtan öbür uca aktarım yer değişikliğiyle tehdit ediyorlar: “Seni şu aktarmadan alıp buraya gönderiyorum; gitmeyi kabul ediyor musun, yoksa tazminatını alıp ayrılmak mı istiyorsun?” Bunu da ahlaksızca, Türkiye’deki ekonomik kaos ve krizi, işçilerin yoksulluğunu ve özellikle borç yükünü kullanarak yapıyorlar. Üstelik kıdem/ihbar tazminatını da tam hesaplamadan eksik veriyorlar; hukukçularımız bunları tek tek çıkarıyor.

Taşıma sektörü, kayıtdışı çalışmanın yoğun olduğu bir alan. Son dönemde sektörde en işçi düşmanı uygulama olan “esnaf kurye” modelini de yayıyorlar. Esnaf kurye; kuralsız, esnek, güvencesiz çalıştırma biçimi: sigorta hakkı yok, kıdem tazminatı yok, sendika hakkı yok; parça başı ödeme. Sendikal örgütlenmeyi baypas eden bu modeli hızla yaygınlaştırmaya çalışıyorlar. Bir bölümü de “ya esnaf kurye ol, ya işten çık” diye dayatıyorlar. Kamuoyuna “işinin patronu ol, kendi hesabına çalış” diye reklamlar veriliyor; Yemeksepeti, Trendyol Express gibi örnekler üzerinden aynı söylem öne sürülüyor. Bunun Türkçesi şu: sendikal örgütlenmeden kaçmak; güvenceli, sigortalı 8 saat çalışmayı ortadan kaldırmak; tam bir kölelik uygulaması. DHL de, DHL eCommerce’e sendika girmeden önce mümkün olduğunca çok işçiyi güvencesiz ve örgütsüz hale getirmek için aynı şeyleri taklit ediyor.

TÜMTİS olarak siz de bir yandan mücadeleyi sürdürürken bir yandan da bu süreci teşhir etmeye çalışıyorsunuz.

Evet, süreci aktarmak adına geçtiğimiz günlerde Kemerburgaz Transfer Merkezi önünde bir basın açıklaması yaptık. Önümüzdeki hafta İzmir Transfer Merkezi önünde İzmir şubemiz kitlesel bir basın açıklaması yapacak. Saldırı devam ederse işyeri önlerinde direniş başlatmaya, çadır kurmaya dönük hazırlıklarımız var. Ayrıca önümüzdeki günlerde ülkemizdeki kardeş sendikalar ve uluslararası federasyonlarımız ITF, ETF ile birlikte kampanyayı uluslararası boyuta taşıyacak, DHL’in işçi ve sendika düşmanlığını her yerde teşhir edeceğiz.

Sermayenin yerlisi yabancısı yoktur; tek amaçları daha ucuza işçi çalıştırıp daha fazla kâr etmek ve mümkün olduğunca kuralsız, güvencesiz şekilde daha az işçiye daha fazla iş yaptırmaktır.

Doğrudan sürdürülen sistematik baskıların yanı sıra işçilerin sendikaya karşı tutumunu etkileyen ne tip argümanlarla karşılaşıyorsunuz?

DHL eCommerce’te “yabancı şirket geldi; Alman firması; haklarınıza saygı duyacak; maaşlarınız, koşullarınız mükemmel olacak; gidip bir de sendikaya aidat vermeyin” propagandası yürütülüyor. Bu, içerideki bazı işçi düşmanı yöneticiler tarafından hâlâ yoğun şekilde dillendiriliyor. Bireysel değil; DHL politikası olarak görüyoruz. İşçilerde “örgütlenmeyelim, Alman firması zaten haklarımızı verir” düşüncesi oluşsun istiyorlar.

Biz de arkadaşlara sürekli anlatıyoruz: Sermayenin yerlisi yabancısı yoktur; tek amaçları daha ucuza işçi çalıştırıp daha fazla kâr etmek ve mümkün olduğunca kuralsız, güvencesiz şekilde daha az işçiye daha fazla iş yaptırmaktır. İşçiler de yaşayarak görüyor: Radikal bir değişiklik olmuyor; hâlâ mesailer çalınıyor; fazla mesailer eksik ödeniyor; baskı devam ediyor; iş güvencesi yok. Bir amir “yarın gelme” dediğinde işçinin çalışması iki dudağın arasında. Oysa sendikalı yerlerde böyle değil; disiplin kurulu kararı olmadan hiçbir işçi işten çıkarılamaz. Yavaş yavaş işçiler DHL’in geçmiş “MNG döneminden” (önceki şirket döneminden) bir farkı olmadığını görüyor.

Bu noktada daha genel bir soruya geçersek: Son dönemde güvencesizlik, düşük ücret politikası, vergide adaletsizlik gibi sorunlar en yoğun haliyle yaşanıyor. Bir yandan da asgari ücret görüşmeleri geliyor. Buna karşı konfederasyonların sahadaki tepkisi ise oldukça sınırlı ve yalıtık. Peki sizce bu süreçte nasıl bir mücadele hattı örülmeli?

Türkiye’de yaşanan ekonomik kriz ve kaos; uygulanan yeni ekonomik program, faturayı yoksulların sırtına yıkma politikasıdır. Vergide korkunç adaletsizlik sürüyor. İşçiler 5. aydan itibaren vergi dilimine giriyor; yıl sonuna doğru maaşın üçte biri vergiye gidiyor. Milyarlar kazananlara defalarca vergi affı çıkarken işçilere gelince vergi dilimleri güncellenmiyor. Türk-İş’in Ankara’daki mitingi kısa hazırlığa rağmen yüz binleri topladı; duyarlılık ortadaydı. Ama iktidar tutumunu değiştirmedi.

Çözüm; ortak mücadeleyi yükseltmekten geçiyor. Tek bir sendikanın ya da tek bir konfederasyonun altından kalkabileceği bir dönem değil.

Orta vadeli programda da emekçiyi koruyan somut bir şey yok. Asgari ücrete, memura, emekliye yapılan artışlar enflasyonun altında bırakıldı. TÜİK’in açıkladığı yüzde 33’lük enflasyon rakamının gerçekle ilgisi yok; talimatla açıklanan bu rakamlar üzerinden TİS masasına oturuluyor ve milyonların hakkı gasp ediliyor. Şimdi asgari ücrette de “Gerçekleşen enflasyona mı, hedef enflasyona mı bakacağız?” tartışması var. Bu, emekçilere açık bir meydan okumadır.

Çözüm; ortak mücadeleyi yükseltmekten geçiyor. Tek bir sendikanın ya da tek bir konfederasyonun altından kalkabileceği bir dönem değil. Türk-İş, Hak-İş, DİSK ve diğer emek örgütleri, asgari müşterek talepler belirleyerek omuz omuza bir mücadele hattı kurmalı. Sadece durum tespiti yapmak, günübirlik basın açıklamaları ve lokal eylemler yetmez. İktidar, sermayenin çıkarları doğrultusunda belirlediği ekonomik politikayı tavizsiz sürdürüyor. Bunu durdurmanın yolu güçlü, birleşik bir mücadeledir. Ortak hatla, güçlü bir direnişle bu gidişatı tersine çevirebiliriz.

Mücadelemiz devam edecek. Çokuluslu bir şirket, dünyanın birçok yerinde sendikalı olmasına rağmen Türkiye’deki işçi düşmanı yasalardan ve örgütlenme önündeki engellerden cesaret alıyor.

Bir sendika genel başkanı olarak birleşik mücadele ihtiyacına yaptığınız vurgunun oldukça önemli olduğunu düşünüyoruz. Umuyoruz buna ilişkin somut adımlar da en kısa sürede atılabilir. Söyleşimizi sonlandırırken, sürdürdüğünüz DHL eCommerce mücadelesi adına kamuoyuna çağrınız nedir?

Mücadelemiz devam edecek. Çokuluslu bir şirket, dünyanın birçok yerinde sendikalı olmasına rağmen Türkiye’deki işçi düşmanı yasalardan ve örgütlenme önündeki engellerden cesaret alıyor. Dünya ölçeğinde benzeri olmayan baraj sistemi (yüzde 40+1) gibi engeller yetkiyi zorlaştırıyor; işten çıkarılanlar çoğunluk hesabına dahil edilmiyor; başvurduğunuz anda fiilen çalışanlar sayılıyor. Bu antidemokratik iklimden güç alarak pervasızca sendikal örgütlenmeyi engellemeye çalışıyorlar. Sendikamız, buna karşı ülkede mücadeleyi büyütecek; çok sayıda ülkedeki kardeş sendikalarla bağlantı içinde uluslararası kampanya yürütecek. Türkiye’deki tüm duyarlı emek örgütlerini ve kesimleri DHL eCommerce işçileriyle dayanışmaya çağırıyorum.

Biz de bu mücadelenizde hem sendikanızın hem de DHL eCommerce işçilerinin haklı taleplerinin yanındayız ve sonuna kadar mücadelenizle dayanışma içinde olacağız.

11. Yargı Paketi taslağı, kadınlar ve lgbti+lar için ne ifade ediyor?

0

2025 yılının başından beri gündemde olan 11. Yargı Paketi taslağı basına sızdırıldı. Söz konusu paket, tüm torba yasa teklifleri gibi birbirinden farklı konuları içeriyor ve 30 maddeden oluşuyor. Ama bu 30 maddenin üçü, Medeni Kanun ve Ceza Kanunu’nda yapılacak değişikliklerle lgbti+ların varoluşuna doğrudan saldırı niteliğinde.

15 yaşında “yetişkin”ler ve 25 yaşında “çocuk”lar

Paketteki kimi maddeler suça sürüklenen çocuklara ceza artırımı öngörürken, transların cinsiyet uyum süreçlerini zorlaştırmak üzere tasarlanmış. Mevcut yasada cinsiyet uyum süreci için asgari yaş 18 iken, bu tasarıyla birlikte asgari yaşın 25’e çıkarılması söz konusu. Yani “15 yaşında bir çocuk, hareketlerinden tümüyle mesul tutulabilir ve bir yetişkin gibi yargılanabilir ama 18 yaşında bir yetişkin hormon kullanmaya bile karar veremez” demek istiyor bu taslak.

Ayrıca cinsiyet uyum süreçlerinde alınması gereken raporların yalnızca Sağlık Bakanlığı’nın belirlediği hastanelerden alınabileceği söyleniyor. Kaç hastane belirlenecek, rapor hangi doktorlar tarafından verilecek bilmiyoruz. Uyum süreçlerinin de kürtaj gibi fiilen yasaklanacağını düşünmememiz için hiçbir sebep yok. Yine aynı tasarıda, cinsiyet uyum ameliyatı olmak için daha önce AYM kararıyla kanun maddesinden çıkarılan “üreme yeteneğinden yoksun olma” şartı getiriliyor. Bu ise zorunlu kısırlaştırma demek.

“Kanuna aykırı cinsiyet değişikliği” diye bir suçtan da bahsediliyor bu taslakta. Kişinin cinsiyetini değiştirmeye yönelik herhangi bir tıbbi müdahalede bulunanlara “üç yıldan yedi yıla kadar hapis ve bin günden on bin güne kadar adlî para cezası” verilmek istenirken, tıbbi müdahale yaptıran kişiye de “bir yıldan üç yıla kadar” hapis cezası öngörülüyor. Bahsedilen “tıbbi müdahale”nin psikoterapi ve hormon kullanımı gibi süreçleri kapsayıp kapsamadığı da meçhul.

Neymiş bu “hayasızlık”?

Mevcut hali “alenen cinsel ilişkide bulunmak ve teşhircilik yapmak” olarak tanımlanan “hayasızca hareketler” suçu ise muğlak ifadelerle genişletiliyor ve suçun cezasında artırıma gidiliyor:

“Doğuştan gelen biyolojik cinsiyete ve genel ahlaka aykırı tutum ve davranışta bulunan ya da bulunmayı alenen teşvik eden, öven veya özendiren kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”

Taslakta “aynı cinsiyetteki kişilerin nişan ve evlenme töreni yapması” da suç olarak tanımlanıyor ve dört yıla kadar hapisle cezalandırılması öngörülüyor. Sembolik bir tören bile yargılanabilecek, hatta hapse girme gerekçesi sayılabilecek yani.

11. Yargı Paketi’nin mecliste kabul edilmesi, lgbti+ların var olma haklarının ellerinden alınması demek. Bu tek başına çok önemli ve tehlikeli olmakla birlikte, toplumsal cinsiyet normlarına uymayan kadın ve erkeklerin de pekâlâ hedef alınabileceğini söyleyebiliriz. Uzun saçlı, küpe takan bir erkek ya da kısa saçlı bir kadın; genel ahlaka uymadığı için yargılanabilir, ceza alabilir mesela. Yarın kılık kıyafetimizden yaşam tarzımıza dek uzanan bir suç yelpazesi yaratmayacaklarının garantisi var mı? Gey rolündeki bir oyuncunun, sahnede dans eden ve belki biraz “feminen” bir erkek sanatçının hapisle yargılanmayacağının?

11. Yargı Paketi taslağı bu haliyle kadın ve lgbti+ örgütlerini de tehdit ediyor. Lgbti+ların haklarından bahsetmenin, hatta sadece lgbti+ demenin “teşvik” ve “özendirme” suçu olarak değerlendirilmesi, bu yolla yargılamaların önünün açılması işten bile değil.

Bize kaskatı kadınlık-erkeklik rollerini dayatan bu taslak, “tek tipleştirme” ile mücadele ettiği iddiasında. Evet, yasa tasarısı ile istenen bu değişiklikler “tek tipleştirme ve cinsiyetsizleştirme akımlarıyla mücadele edilmesi, fiziksel ve ruhsal açıdan sağlıklı nesillerin yetiştirilmesi, aile kurumunun korunması” diye gerekçelendiriliyor. “Bu siyasal-ekonomik krizde iktidarımızı korumak için daha fazla sopaya, sopayla terbiye edeceğimiz ortak düşmanlara ihtiyacımız var” diyecek halleri yok. “Aileyi önemsiyoruz çünkü sömürü üstüne kurulu düzenimizin yapıtaşı; kadınların emeğine sorgusuz sualsiz çökebileceğimiz başka neresi var? Kadınlık-erkeklik rolleri aşınırsa, aile vasıtasıyla çöktüğümüz kadın emeğini; aile sayesinde kontrol edebildiğimiz, yoksulluğunun ve yoksunluğunun rızasını ürettiğimiz toplumu, yani çıkarlarımızı nasıl koruruz?” da demiyorlar tabii. Dünyanın hiçbir yerindeki sağ-otoriter rejimler baskı politikalarını bu şekilde açıklamıyor.

Kadınların ve lgbti+ların yaşamı, bedeni ve kimliği üzerinden kurulmak istenen bu denetim AKP ile başlamadı, fakat özellikle de rejimin niteliğinin değişmesiyle birlikte farklı bir boyut kazandı. Yıllardır yasal bir dayanak olmaksızın onur yürüyüşlerini kriminalize eden, Aile Yılı’nın ilanıyla eylemlerde “lgbti+” demeyi gözaltı gerekçesi haline getiren, “toplumsal cinsiyet” kavramıyla bile derdi olan iktidar; şimdi tüm bu baskı ve inkar politikalarını yasalar eliyle meşrulaştırmanın ve kalıcılaştırmanın peşinde.

On yıllardır, hatta yüzyıllardır baskı ve inkâr politikalarıyla karşı karşıya kalsak da ne yasalar ne yasaklar hayatlarımızı esir alabildi. Bugün 11. Yargı Paketi, yarın başka bir yasa ya da yasak, kadınların ve lgbti+ların mücadelesi karşısında yenilmeye mahkûm. Buradayız, haklarımızdan da hayatlarımızdan da vazgeçmiyoruz.

2024 işçi sınıfı eylemleri bize ne anlatıyor?

0

Emek Çalışmaları Topluluğu (EÇT), her yıl yayımladığı “İşçi Sınıfı Eylemleri Raporu” serisinin 2024 yılı nüshasını kamuoyuna sundu. Sayısal verilerin incelenmesi yoluyla Türkiye’de işçi sınıfı mücadelesinin geçen seneki resmini çizen bu rapor, önümüzdeki senelerdeki mücadele olanaklarına da ışık tutuyor.

Eylemlerde ve katılımcı sayısında artış

Raporda, 2024 yılı içerisinde toplam 1.000 farklı eylem vakasının kapsadığı 1.703 tekil eylem tespit ediliyor, ki bu da Türkiye işçi sınıfının her gün ortalama 4,6 eylem gerçekleştirdiği anlamına geliyor (raporda tek bir mesele üzerine gerçekleştirilen birden çok eylem tek bir vaka olarak kaydedilmekte). Bu eylem vakalarının 588 adedi (482 farklı işyerini kapsayan) işyeri temelli sorunlardan kaynaklanırken 366 adedi politik talepli vakaları veya hukuki düzenlemeleri, kalanı ise dayanışma eylemlerini kapsıyor. Bu yüksek eylem vakası sayısı 2023 yılına kıyasla bir artışa işaret ettiği gibi son 10 yılın en yüksek eylemlilik dalgasının da gerçekleştiğini gösteriyor.

Benzer bir durum eylemlerdeki katılımcı sayısında da mevcut. Neredeyse 100 bin kişilik bir artışla 2024 yılında toplam eylemci sayısı yaklaşık 333.125’i bulmakta. Bu artışta aslan payının Türk-İş’in pek çok ilde örgütlediği ve Ankara’da zirve noktasını bulan “Zordayız, Geçinemiyoruz” miting serisinde olduğu göz önünde bulundurulduğunda; 2024 yılının işçi sınıfının taleplerini örgütlü ve kitlesel bir şekilde sokağa taşıdığı bir yıl olduğu söylenebilir.

Eylemlerin sebepleri ve sonuçları

Raporda, geçen senelerde olduğu gibi işçi eylemlerinin önemli bir çoğunluğunun mevcut hakları savunmaktan ziyade işçilerin haklarını geliştirmeye yönelik olduğu belirtilmekte. Bu bağlamda, eylem sebeplerinin başını toplu iş sözleşmesi yoluyla ücret ve sosyal hak geliştirmelerinin çekmesi sürpriz değil. Geçen senelerden farklı olan ise işten atma, (TİS ihlalleri dahil olmak üzere) işteyken ücret gaspı ve (TİS süreçleri hariç) düşük ücrete karşı mücadelenin toplam eylem vakalarının yüzde 48’ini oluşturacak şekilde artış göstermesi. Bu durum, özellikle pandemi sonrası patronların ve rejimin ekonomik krizi emekçilere fatura etme amaçlı emekçilere karşı artarak gerçekleşen saldırılarının işçi sınıfı tarafından kanıksanmadığını, işçilerin bu saldırılara mücadele ile cevap verdiklerini gösteriyor.

Öne çıkan eylemler ve geleceğe dair olanaklar

Raporun son kısmı ise 2024 yılında öne çıkan eylemlerin yakından incelenmesine ayrılıyor. Bu eylemlerden şüphesiz en dikkat çekeni ise Türk-İş’in “Zordayız, Geçinemiyoruz” mitingleri. Raporda da belirtildiği üzere bu mitingler her ne kadar başta “Vergide adalet” olmak üzere işçilerin taleplerinin gerçekleşmesiyle sonuçlanmasa da işçilerin taban basınçları sonucunda en bürokratik sendikaların bile nasıl hareket ettirilebildiğini göstermesi ve miting sürecinin başında üç konfederasyonun ortak bildirisiyle beraber (her ne kadar gerçekleşmese de) konfederasyon farkı gözetmeksizin yürütülecek ortak bir mücadele olanağını gün yüzüne çıkarması bakımından anlam taşıyor.

Avrupa’da grev rüzgârı

0

İspanya’da 15 Ekim Çarşamba günü Filistin’le dayanışma amacıyla düzenlenen ve yüz binlerin katılımına ulaşan genel grev ve eylemlerle hayat durdu. Sosyalist ve anarşist örgütlerle sendika konfederasyonlarının çağrısıyla gerçekleşen grev, ülke genelinde büyük yankı uyandırdı. Onlarca şehirde sokakları dolduran işçi ve öğrenciler, İsrail’e karşı sembolik değil etkili yaptırımlar talep ederek tarihi bir dayanışma örneği sergiledi.

İspanyol işçi sınıfının, İsrail’i en sert eleştiren hükümetlerden biri olan Pedro Sánchez liderliğindeki Sosyalist İşçi Partisi hükümetine karşı neden bu talepleri yükselttiği sorusu önem taşıyor. Çünkü grevi organize eden sendikalar, hükümetin attığı adımların sembolik olmanın ötesine geçemediğini vurguluyor. Hükümetin İsrail’e karşı silah ambargosu ilan etmesi dahi ancak soykırımın ikinci yılında, liman işçilerinin grev ve protestolarının ardından gerçekleşebildi. Üstelik bu ambargo, İspanya’nın İsrail’le askeri işbirliğini ciddi biçimde etkilemiyor; mevcut anlaşmalar sürüyor ve İsrail gemilerinin denetlenmesine yönelik hiçbir adım atılmıyor.

Bu tablo karşısında İspanyol işçileri, İsrail’le tüm diplomatik, askeri ve ticari ilişkilerin kesilmesi ile Avrupa’nın silahlanma çılgınlığının son bulması çağrısını sürdürüyor.

Yunanistan’da çalışma saatlerinin uzatılmasına karşı grev

Ekim ayında Avrupa emek gündemine damga vuran bir diğer gelişme Yunanistan’da yaşandı. Özel sektörde günlük çalışma süresini 13 saate kadar uzatmaya izin veren yasa tasarısı parlamentoya taşındı. Hükümetin “işgücü piyasasını daha esnek ve verimli kılma” iddiasıyla savunduğu, işçi sınıfının tarihsel kazanımlarını hiçe sayan bu tasarıya karşı sendikalar harekete geçti. 15 gün içinde iki kez gerçekleştirilen genel grevle kamu ve özel sektör çalışanları Atina ve Selanik başta olmak üzere ülkede ulaşımı, ekonomik faaliyetleri ve kamu kurumlarını felç etti.

Yunanistan işçi sınıfı uzun süredir, ekonomik krizden çıkış söylemleriyle dayatılan kemer sıkma politikalarına maruz kalıyor. Ekonominin toparlandığı iddia edilse de fatura halka kesiliyor; alım gücü düşüyor, maaşlar azalıyor. Bu tabloya direnen örgütlü işçiler, “kölelik yasası” olarak niteledikleri tasarının gündeme gelmesiyle yeniden seferber oldu. Ancak Mitsotakis hükümeti emek düşmanı politikasının arkasında durarak yasayı kabul ettirdi. Sendikalar ise yasanın uygulanmaya başlamasıyla toplumsal baskıyı artıracaklarını ve tüm mücadele araçlarını kullanacaklarını duyurdu.

Belçika’da kamu harcamalarında kesinti

Belçika’da ise kamu harcamalarındaki kesintilere karşı 14 Ekim’de genel greve gidildi. Sendikalar, hükümetin emeklilik yaşını yükseltme planları, kamu harcamalarındaki kısıntılar ve esnek çalışma düzenlemeleriyle dolu emek düşmanı politikalarına karşı birleşti. Perakende sektöründeki çalışanlar greve katıldı; tüketiciler de dayanışmaya çağrıldı. Düzenlenen kitlesel eylemlere 140 binden fazla kişi katıldı, kara ve hava ulaşımı durduruldu. Tüm bunlara karşı hükümetin geri adım atmayı reddetmesi üzerine sendikalar, kasım ayı için üç günlük yeni bir eylem takvimi açıkladı.

İspanya, Yunanistan ve Belçika münferit örnekler değil. Avrupa genelinde esnek çalışma politikaları, emeklilik yaşının yükseltilmesi ve alım gücündeki düşüşler, iktidarlar tarafından “ekonomik büyüme” ya da “savaş tehdidi” gerekçesiyle sürdürülüyor. Ancak Avrupalı işçiler kazanılmış haklarını korumak için örgütlü adımlar atmaktan geri durmuyorlar. Avrupa’nın mevcut ekonomik ve politik durumu göz önüne alındığında, emek mücadelesinin önümüzdeki dönemde yoğunlaşacağı açık. Fakat AB’nin “liberal demokrat” müesses nizamının bunu öngörmediğini ve işçi sınıfının örgütlü gücünü zayıflatmak için baskıcı politikalara bel bağlayıp politik arenada aşırı sağ ile dans edeceğini görmemek naiflik olacaktır.

ABD Karayipler ve Pasifik’ten defol! Trump, Latin Amerika’dan elini çek!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, aşırı sağcı Donald Trump’ın Karayipler ve Pasifik’te gerçekleştirdiği son füze saldırılarını en sert biçimde kınıyoruz. 2 Eylül’den bu yana ABD, aralarında Venezuelalı, Kolombiyalı, Ekvadorlu ve Trinidadlıların da bulunduğu 43 kişinin ölümüne yol açan 10 bombardıman düzenledi. Bu saldırılar hiçbir yargı süreci olmadan, kanıtsız “uyuşturucu kaçakçılığı” iddialarıyla gerekçelendirilerek gerçekleştirildi. Bunlar uluslararası sularda işlenmiş açık cinayetlerdir. Kolombiya, Venezuela ve Trinidad’dan yaşamını yitirenlerin birçoğu, küçük tekneleriyle Güney Karayip sularında balık avlayan balıkçılar olarak aileleri tarafından teşhis edildi.

Bir aydan uzun süredir aşırı sağcı Donald Trump yönetimi, yaklaşık 10 bin asker ile Tomahawk füzesi yüklü muhripleri, F-35 savaş uçaklarını ve B-52 stratejik bombardıman uçaklarını Venezuela ve Kolombiya kıyılarına çok yakın bir bölge olan Karayipler’e konuşlandırmış durumda. Daha da yakın zamanda Pentagon, en büyük uçak gemisi olan USS Gerald Ford’un, birçok savaş gemisinden oluşan bir taarruz filosuyla birlikte Karayipler’e gönderileceğini duyurdu.

ABD ile Kolombiya ve Venezuela arasındaki gerilim ve tehditler, Trump’ın yeni bir açıklamasıyla daha da tırmandı. Trump, yönetiminin “uyuşturucu karşıtı askeri kampanyayı” kara operasyonlarını da kapsayacak şekilde genişletmeyi planladığını duyurdu; ancak bu operasyonların nerede yapılacağını belirtmedi. Savaş Bakanı Pete Hegseth ile birlikte düzenlediği basın toplantısında Trump, “Sırada kara var.” diyerek bunu ilan etti. ABD emperyalizminin lideri ayrıca CIA’ye, henüz gerçekleşmemiş olsa da, Venezuela topraklarında olası gizli operasyonlar yürütme talimatı verdi.

Bu operasyon, Karayip ve Latin Amerika halklarına yönelik yeni bir emperyalist tehdittir. ABD hükümeti, kendi sözcüleri aracılığıyla bu operasyonun “caydırıcı” amaçlı bir güç gösterisi olduğunu açıkça ifade etti. Yani, uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele bahanesi altında aslında bölgeyi askerî olarak kuşatmak ve savaş hazırlığı yapmak için gemiler, denizaltılar ve deniz piyadeleriyle güç gösterisinde bulunuyor.

Öte yandan Trump yakın zamanda Kolombiya Cumhurbaşkanı Gustavo Petro’ya “serseri” diyerek saldırdı ve onu “çok fazla uyuşturucu üretmekle” suçladı. Biz Petro’ya politik olarak destek vermiyoruz; ancak onun Birleşmiş Milletler’de Trump’ın desteklediği İsrail’in Gazze’deki soykırımını açıkça kınaması ve Filistin halkını desteklemek için uluslararası bir askeri güç kurulması çağrısında bulunması doğru bir tutumdur. Ayrıca Petro, Karayipler’deki emperyalist bombardımanları da reddetmiştir.

Emperyalist Trump, özellikle Venezuela’ya karşı “havuç ve sopa” taktiğini uygulamaya çalışıyor. Bir yandan El Salvador’daki Bukele hapishanesinde tutulan Venezuelalı göçmenlerle Amerikan mahkûmların takası için Nicolás Maduro hükümetiyle pazarlık yapıyor ve Chevron şirketine Venezuela’da faaliyet göstermesi için yeni bir izin veriyor. Diğer yandan ise Maduro’yu “uyuşturucu kaçakçısı” olmakla suçlayıp olası bir “kara operasyonu”yla tehdit ediyor.

Biz, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) ve onun Venezuela partisi olan Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL) olarak, kendisini sahte bir sosyalist söylemle gizleyen, işçileri ezen ve baskı altına alan kapitalist bir diktatörlük olarak gördüğümüz Maduro hükümetini desteklemiyoruz. Ancak, Venezuela açıklarında süren emperyalist tehditleri, ülkeye yönelik her türlü bombardıman veya askeri müdahale girişimini kesin bir biçimde kınıyoruz.

Tüm bu saldırılar, Trump tarafından başlatılan küresel bir karşı saldırının parçasıdır. Bu girişim, ABD’nin sarsılan dünya egemenliğini yeniden tesis etme çabasının bir ifadesidir ve aslında emperyalist kapitalizmin genel krizinin bir parçasıdır. Trump, sloganında söylediği gibi “Amerika’yı yeniden harika hale getirmek” istiyor, ancak şu ana kadar bu hedefinde hiçbir başarı elde edemedi.

Aslında Karayipler ve Pasifik’teki bu askeri yığınak, bir güç gösterisinden ziyade tam tersine, yıllardır ekonomik, siyasi ve askeri yenilgiler yaşayan emperyalizmin zayıflığını ve krizini açığa vuruyor. Kriz o kadar derin ki, bazı Cumhuriyetçi senatörler bile Karayipler’deki bombardımanları sorgulamaya başladı. Kentucky Senatörü Cumhuriyetçi Rand Paul, “Delil sunmamız gerekiyor. Bütün bu insanlar, kim olduklarını bile bilmeden, ortada hiçbir suç kanıtı olmadan öldürüldü,” diyerek eleştiride bulundu. Paul, Demokrat senatörler Tim Kaine (Virginia) ve Adam Schiff (California) ile birlikte, hükümetin Venezuela’da gizli CIA operasyonu emrine duyulan endişeyi dile getiren “iki partili bir karar tasarısı” sundu. 

1975’teki Vietnam yenilgisinden bu yana ABD emperyalizmi kendini toparlayamadı. Afganistan’ı 20 yıl boyunca işgal ettikten sonra, 2021’de NATO’yla birlikte yenilgi içinde çekilmek zorunda kaldı; geride yoksullaşmış, yıkılmış bir ülke ve kadınlar ile halkı baskı altına alan gerici Taliban rejimini bıraktı.

Bu karşı saldırı küresel ölçekte yürütülüyor. Bir yandan, saldırgan politikalarla yarısömürge ülkelerin yağmalanmasını ve aşırı sömürülmesini derinleştiriyor; Avrupa ve diğer emperyalist güçlerle anlaşmaları yeniden tanımlayarak tek taraflı hâkimiyetini dayatmaya çalışıyor. Bu kapsamda yürütülen “gümrük savaşı”, ırkçı göçmen politikası, kadınların ve ezilenlerin kazandığı hakların geri alınması, Panama Kanalı’nı ele geçirmek için ülkeye asker yığılması, Grönland’ı maden kaynaklarını sömürmek amacıyla ilhak etme talebi —ki bu, Danimarka’ya ait olduğu için Avrupa Birliği’ne açık bir saldırı anlamına geliyor— hep aynı çizginin parçasıdır. Ancak bu hamlelerin hiçbiri sonuç vermemiştir.

Son dönemde bu saldırganlık, Netanyahu’nun Gazze ve tüm Filistin’de yürüttüğü soykırım ve etnik temizlik politikalarına koşulsuz destekle kendini gösteriyor. ABD emperyalizmi orada da zafer ilan edememiştir. Aynı politika, Arjantin’deki aşırı sağcı ve emperyalizme bağımlı Devlet Başkanı Javier Milei’ye verilen finansal destekle de sürmektedir. ABD bankaları JP Morgan Chase, Bank of America, Goldman Sachs ve Citi Group, Arjantin’e verilecek 20 milyar dolarlık kredinin teminatı olarak, ülkenin ABD çıkarlarına daha fazla boyun eğmesini şart koşmaktadır.

İUB-DE, ABD emperyalizminin bu saldırgan politikasını bir kez daha lanetliyor. Bu politika, ülkelerin doğal kaynaklarının yağmalanmasını, dünya halklarının aşırı sömürülmesini ve kapitalist emperyalist sistemin içinde bulunduğu derin krize karşı yükselen kitlesel direnişleri bastırmayı amaçlamaktadır.

Dünyanın halklarını, kemer sıkma politikalarına ve emperyalist sömürü planlarına karşı mücadeleyi sürdürmeye çağırıyoruz; tıpkı Nepal, Endonezya, Fas, Ekvador ve Peru’daki eylemler gibi; Fransa’daki grevlerde ya da 3 Ekim’de Filistin halkı ve Küresel Sumud Filosu ile dayanışma amacıyla İtalya’da gerçekleştirilen tarihsel genel grevde olduğu gibi.

İUB-DE olarak, Karayipler ve Pasifik’teki ABD savaş gemileri ile askerî varlığına karşı tüm halkları protesto ve kitlesel seferberliğe çağırıyoruz.

Deniz bombardımanları ve suikastlar derhal son bulsun!

Venezuela ve Kolombiya’ya yönelik müdahale tehditlerine hayır!

Trump Latin Amerika’dan defol!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

25 Ekim 2025

Emperyal politikaların sahnesi olarak “Nobel Barış Ödülü”

0

Nobel Ödülleri’nin bu seneki kazananları geçtiğimiz haftalarda açıklandı. Nobel Barış Ödülü, bu yıl da şiddeti siyasi araç haline getiren bir figüre gitti. Venezuelalı aşırı sağcı siyasetçi María Corina Machado, ödülünü Trump’a adamakta gecikmedi. Bir diğer kritik hamlesi ise Netanyahu’yu arayarak soykırım sırasında “başarılarını” tebrik etmesi oldu. Nobel Komitesi’nin Machado’yu, “diktatörlükten demokrasiye adil ve barışçıl bir geçiş için verdiği mücadele nedeniyle” ödüllendirmesinden oldukça kısa bir süre sonra Trump, Venezuela’ya kara harekâtı yapacağını duyurdu. Böylece “barışçıl”ın emperyal politikalara işaret ettiği belli oldu. Halihazırda uyuşturucu trafiği iddialarını sebep göstererek donanmalarını bölgede tutan ABD’nin olası müdahalesi, bu ödülle meşrulaştırıldı.

Nobel Barış Ödülü, yıllardır bu tür aklamalarda aktif bir sahne işlevinde. Kissinger ve Obama gibi bilindik savaş suçlularının da kucakladığı ödülün tarihine biraz olsun inerek bunu görmek mümkün. Henüz 2019’da ödülü alan Etiyopyalı reformist lider Abiy Ahmed, bir sene içinde Tigray bölgesinde silahlı çatışmalarla anılmıştı. 2016’da ise ülkesinin “Latin Amerika’nın İsrail’i” olarak anılmasından gurur duyduğunu söyleyen bir diğer sağcı başkan, Kolombiyalı Juan Manuel Santos ödüllendirildi. Hikâyeyi biraz daha geri sararsak Rohingya soykırımından sorumlu Aung San Suu Kyi ve iki devletli çözümü savunduğu Oslo Anlaşması sürecinde ödülü alan FKÖ lideri Yaser Arafat gibi tartışmalı diğer isimleri görüyoruz.

Başkanlığı süresince Ortadoğu’nun çeşitli bölgelerinde yürüttüğü savaşlara karşın 2009’da Obama da ödüle layık görülmüştü. Obama yönetimi boyunca Pakistan, Yemen ve Somali’de toplam 563 insansız hava aracı saldırısı gerçekleştirildi. Ocak ayında yeniden göreve geldiğinden bu yana Trump da çeşitli söylemlerinde “Nobel Barış Ödülü’nü hak ettiğini” ifade etmişti. Netanyahu’nun Trump’ı ödüle aday olarak göstermesi de bu propaganda sürecini taçlandırdı. ABD’nin ödülle geçmişinde öne çıkan bir diğer isim de şüphesiz Kissinger. Vietnam ve Kamboçya’da on binlerce sivilin ölmesine sebep olan saldırıların planlayıcısı, Vietnam’da müzakerelerdeki rolü sebebiyle ödüllendirildi.

Tüm bunlar, Nobel Barış Ödülleri’nin politik karakterini gösteren örneklerin ne ilki ne de sonuncusu olacak. Emperyalizmin yıkım politikalarını “demokrasi” ve “özgürlük” kisvesiyle aklayan bu ödüller, dünyanın dört bir yanında barış için mücadele eden emekçilerin sesini bastıramıyor. Gerçek barış, ödül törenlerinde değil, dayanışmanın büyüdüğü her yerde filizleniyor.

شعب بلا خبز و حكومة ذات أجندة استبدادية

0

بعد مرور عشرة أشهر على تشكيل الحكومة المؤقتة في سوريا عقب سقوط نظام الأسد، فمن الواضح أنّها تمرّ بمرحلة ضعف هي الأشد حتى الآن. الأجواء الأولى من التفاؤل التي سادت بين قطاعات واسعة من المجتمع بعد التخلص من الديكتاتورية الأسدية الدموية، تحولت إلى تشكيك عميق عقب مجازر الساحل في مارس. وبعد مجازر السويداء، ازدادت الأصوات الناقدة للحكومة الحالية بشكل كبير. ولم تتشكل هذه الحالة فقط من محاولات الحكومة المؤقتة احتكار الساحة السياسية، بل أيضًا من فشلها في اتخاذ خطوات جدية لتجاوز الدمار الاقتصادي الذي أصاب البلاد.

سعت حكومة سوريا المؤقتة إلى ترسيخ سلطتها من خلال استراتيجيتين رئيسيتين. الأولى هي استغلال الانقسامات الطائفية التي ورثتها عن نظام الأسد بهدف كسب وضبط غالبية السكان من العرب السنة في البلاد وتصديرهم بصورة “الموالين الجدد”. وبناءً على ذلك، لم تتردد في تصوير الأقليات والمكونات الأخرى كتهديدات أو كامتدادات لقوى خارجية. أما الاستراتيجية الثانية، فهي تأمين دعم القوى الإقليمية والعالمية. وبهدف الحصول على اعتراف دولي كمصدر للشرعية، اتبعت الحكومة المؤقتة سياسة الاستعداد لتقديم كل تنازل ممكن لتحقيق ذلك.

ضمن هذا الإطار، وبداية من زيارة الشرع إلى الأمم المتحدة، سنناقش السياسات الداخلية والخارجية الأخيرة للحكومة المؤقتة، بالإضافة إلى الوضع الراهن.

زيارة الرئيس الانتقالي أحمد الشرع إلى نيويورك

تعد زيارة الرئيس الانتقالي أحمد الشرع إلى نيويورك ومشاركته في أعمال الجمعية العامة للأمم المتحدة نقطة جديدة على طريق الحكومة المؤقتة في محاولة لترسيخ شرعيتها الدولية. كانت هذه الزيارة بمثابة منصة لعرض الخطاب الرسمي للسلطة السورية أمام المجتمع الدولي. لكن ما يلفت الانتباه في هذه الزيارة هو أن أحمد الشرع، الذي يتولى منصب “الرئيس الانتقالي”، لم يقدم أي جديد فيما يتعلق بالحلول الداخلية للمشاكل السياسية والاقتصادية والاجتماعية في سوريا.

لقد ركز الشرع في كلمته على الدعوة إلى “التعاون الدولي” لمساعدة سوريا من أجل نهضتها ولرفع العقوبات عنها، متجاهلًا تمامًا المطالب الداخلية التي تتزايد بشأن الإصلاحات السياسية والدستورية. في الواقع، كانت هذه الزيارة جزءًا من سلسلة طويلة من محاولات السلطة لشرعنة وجودها في الساحة الدولية، رغم أنها لا تزال تواجه تحديات ضخمة على الصعيد الداخلي، حيث يعاني الشعب السوري من الفقر المدقع والبطالة والمجاعة، بالإضافة إلى ملف مجازر الساحل التي طُويت صفحاته بدون أي محاسبة، وإلى حصار السويداء الذي ما زال قائمًا منذ شهر تموز، وإلى اتفاق 10 آذار مع الإدارة الذاتية لشمال وشرق سوريا.

علاوة على ذلك، لا يزال الركام الثقيل للاقتصاد منذ عهد الأسد قائمًا. ما زالت البطالة والأجور المتدنية من أهم المشكلات في البلاد. ولم تُتخذ أي خطوات ملموسة لصالح الملايين الذين دُمرت منازلهم والذين نزحوا؛ فالملايين في الداخل ما زالوا يكافحون للبقاء في خيام أو مبانٍ نصف مهدّمة. وبسبب هذا الواقع الكئيب، يتردد اللاجئون في الخارج في العودة.

 كما أنّ في أغلب المدن، لا يتم توفير الكهرباء إلا لساعتين يوميًا، والبنية التحتية للإنترنت لا تزال في حالة انهيار.

تعوّل إدارة الشرع على حل هذه الأزمات من خلال المصالحة مع القوى الإمبريالية كروسيا مؤخرًا ودول الخليج وتركيا وإسرائيل، معتمدةً على توقعات الاستثمار الأجنبي. ولكن، رغم مئات الاجتماعات وعشرات الاتفاقيات التي تمت في هذا الاتجاه، لم يتم تحقيق أي تقدم ملموس.

الاتفاق الأمني مع إسرائيل: جبهة جديدة من الغموض

من الملفات التي تثير القلق والغموض في الساحة السياسية السورية الاتفاق الأمني المحتمل مع إسرائيل، الذي لم تتكشف تفاصيله الكاملة بعد. في وقت تسعى فيه الحكومة السورية للحصول على شرعية دولية عبر مؤسسات مثل الأمم المتحدة، يبرز السؤال: ما الذي تُخفيه السلطة في هذا الاتفاق مع دولة الاحتلال التي ترتكب في الوقت نفسه أفظع جريمة إبادة جماعية في غزة في القرن الحادي والعشرين؟ فبينما يروّج البعض لخطوات “إيجابية” نحو استقرار المنطقة، يبقى الغموض يلفّ معالم هذا الاتفاق. هل سيكون جزءًا من تسوية إقليمية أكبر؟ أم أن الحكومة الحالية تخطط لتقديم تنازلات جوهرية من أجل الحصول على دعم دولي، مع تجاهل تام لمصالح الشعب السوري؟

لا يمكن النظر إلى مثل هذه التحركات إلا باعتبارها استمرارًا لتحالفات مع القوى الإمبريالية الإقليمية والدولية، التي لم يكن لها أي دور سوى تمويل الحرب وتدمير البلاد.

إن هذا الاتفاق الأمني، إذا تم تنفيذه، سيكون بمثابة خيانة للشعب السوري الذي لا يزال يرزح تحت نير الاحتلال الإسرائيلي في الجولان السوري والتوغلات الأخيرة في محافظة درعا بعد 8 ديسمبر.

قالت مصادر مطلعة على المحادثات إن الجهود للتوصل إلى اتفاق أمني بين سوريا وإسرائيل اصطدمت بعقبة في اللحظة الأخيرة بسبب مطالبة إسرائيل بفتح “ممر إنساني” إلى محافظة السويداء جنوب سوريا. وكانت سوريا وإسرائيل قد اقتربتا خلال الأسابيع الأخيرة من الاتفاق على الخطوط العريضة بعد أشهر من محادثات برعاية أميركية في باكو وباريس ولندن، والتي تسارعت قبيل انعقاد الجمعية العامة للأمم المتحدة في نيويورك. وكان الاتفاق يهدف إلى إنشاء منطقة منزوعة السلاح تشمل محافظة السويداء، حيث أودت أعمال العنف الطائفية في يوليو الماضي بحياة آلاف من أبناء الطائفة الدرزية.

وبعيدًا عن السردية التي تُروّج أنّ إسرائيل “دافعت عن الدروز”، يبقى الهدف الأهم للدولة الصهيونية هو تحويل جنوب سوريا إلى “منطقة منزوعة السلاح”.

اتفاق 10 آذار مع “قسد”: المماطلة في تنفيذ وعود السلطة

الاتفاق الذي تم توقيعه في 10 آذار 2025 بين الحكومة السورية المؤقتة و”قسد” (قوات سوريا الديمقراطية) لم يُنفّذ بعد، وهو ما يعكس ضعف السلطة في الالتزام بتعهداتها حتى مع الأطراف المحلية. هذه المماطلة تُظهر بوضوح غياب الإرادة الحقيقية من قبل النظام لإنهاء النزاع في شمال وشرق سوريا. في الواقع، تُظهر الحكومة السورية عدم استعدادها للتفاوض الجاد، وتفضل استخدام القوة العسكرية تارة والتكتيكات الأمنية تارة أخرى، بدلًا من إيجاد حلول سياسية تُنهي حالة الفوضى المستمرة.

ومن ناحية أخرى، استفادت “قسد” من حمّام الدم الذي ارتكبته السلطة في السويداء، ما منحها فرصة لرفع سقف مطالبها وكسب قوة على أي طاولة حوار قادمة. وهذا ما يحصل فعلًا في الوقت الحالي على طاولة المفاوضات بين “قسد” وسلطة دمشق، التي تبحث في عملية دمج قوات “قسد” في الجيش والشرطة، إذ إن التواصل بين الطرفين حصل بطلب صريح من توم برّاك بعد اشتباكات حي الشيخ مقصود في حلب التي استمرت لساعات.

وهذا دليل صارخ على أن اتفاق 10 آذار بين مظلوم عبدي والشرع هو اتفاق لا يعبّر عن القضايا السياسية والاجتماعية الأساسية للقوميات والمكونات في شرق الفرات من كرد وعرب وسريان وغيرهم. فهل هناك ما يضمن للأكراد حقهم في تقرير مصيرهم؟ وهل فعلًا اللامركزية هي الحل لجميع تلك القضايا العالقة؟ أم أن التمثيل السياسي لكل المكونات والأحزاب السياسية في سوريا ضمن أطر ديمقراطية هو ما ينقص هذا الاتفاق؟ وأخيرًا، هل فعلًا “قسد” أو حكومة دمشق قادرتان على العمل بسياسات اقتصادية عادلة منحازة للطبقات المفقّرة؟

ومن هنا وجب التأكيد أن لا خلاص إلا ببناء نظام سياسي يراعي حقوق كل القوميات، ويحقق المساواة والحرية والعدالة الاجتماعية للجميع.

الانتخابات الشكلية في سوريا: القمع السياسي وتجريف إرادة الشعب

في ظل هذا المشهد السياسي المعقد، تبرز الانتخابات البرلمانية التي جرت مؤخرًا في سوريا كدليل صارخ على عقلية التهميش التي تسيطر على سلطة الشرع. إن هذه الانتخابات لا تعدو كونها مسرحية سياسية لتأكيد السلطوية في الحكم، حيث يتم تعيين النواب والممثلين دون أي مجال حقيقي للشعب السوري لاختيار ممثليه بحرية، من خلال هيئة ناخبة معينة من قبل السلطة ستنتخب ثلثي المقاعد، في حين سيُعيَّن الثلث الآخر من قبل السلطة مباشرة.

قبيل الانتخابات شهدت محافظة القنيطرة انسحابات متتالية من الهيئة الناخبة لمجلس الشعب، احتجاجًا على ما اعتبره أبناء المحافظة “تزويرًا لإرادتهم” و”تهميشًا للثوار” من قبل اللجنة العليا للانتخابات. فقد أعلن سبعة أعضاء انسحابهم من الهيئة الناخبة، مؤكدين أنهم لا يسعون وراء مناصب، وإنما يرفضون “المؤامرة والإقصاء والتحيز المكشوف ضد رموز الثورة وزملائهم من الكفاءات”.

من خلال هذه الانتخابات الشكلية، تواصل حكومة الشرع عملية تجريف الحريات السياسية واحتكار السلطة، في الوقت الذي تُجهِز فيه على أي محاولة للتغيير الديمقراطي أو السياسي في البلاد. هذه الانتخابات ليست سوى وسيلة لتوسيع رقعة السيطرة السياسية للنظام، لكنها تفضح في الوقت نفسه فشل هذه السلطة في تقديم أي حلول جادة للشعب السوري.

اكسروا الحصار عن السويداء الآن!

بالرغم من وجود جهد دولي وإقليمي لإيجاد حل لمشكلة السويداء، فإن خريطة طريق العمل التي أعلن عنها الشيباني بعد اجتماعه بتوم برّاك برعاية أردنية، تجاهلت أن المشكلة الحقيقية هي سياسات حكومة دمشق بالتحديد. المشكلة سياسية بامتياز، فالسلطة ترى نفسها سلطة مستقرة وليست انتقالية، وتعتبر الدولة ملكًا لها، وتسعى لفرض رؤيتها على السوريين، وكل من يرفض هيمنة هيئة تحرير الشام مصيره التهميش أو الإقصاء أو المجازر.

وتزامن ذلك مع رفض الشيخ حكمت الهجري لأي اتفاق مع حكومة دمشق رفضًا قاطعًا، مطالبًا بتدخل دولي وتأمين ممر إنساني، بالإضافة إلى المطالبة بالانفصال، رغم عدم موافقة الشيخ موفق طريف على هذا الطرح مؤخرًا.

بل أكثر من ذلك، أسس الهجري مجلسًا عسكريًا يضم عددًا من أبناء السويداء وضباطًا سابقين من نظام الأسد، كخطوة منه لجمع أبناء المحافظة تحت راية موحدة، مقدمًا نفسه كزعيم أوحد للجبل محتكِرًا قراره السياسي. وفي هذا السياق، سبق أن أعلن تحالفًا مع “قسد” لمواجهة سلطة دمشق، كما أنه في آخر خطاب له استخدم تسمية “جبل باشان” بدل “جبل العرب” المعروف بهذه التسمية منذ مئات السنين. وتعود كلمة “باشان” إلى الممالك القديمة كما وردت في التوراة والكتب المقدسة. فما الرسائل التي يريد الهجري إيصالها للحكومة وللخارج باستخدام هذه التسمية؟

والسؤال الأهم: هل هذا المشروع السياسي يحظى فعلًا بتأييد أبناء السويداء؟ إذ بدأت الأصوات المعارضة من داخل المحافظة بالظهور، كما حصل مؤخرًا في بيان لتجمع عدد من شيوخ عقل طائفة الموحدين الدروز، الذين أعلنوا بحزم رفضهم تسمية “جبل باشان” وتأكيدهم على هويتهم العربية. وفي الوقت ذاته، حمّلوا حكومة الشرع المسؤولية الكاملة عن المجازر التي ارتُكبت في تموز الفائت.

حتى الآن لا جديد يُذكر حول الحل السياسي لمحافظة السويداء، لكن الحقيقة المرة أن الطحين غير متوفر في المحافظة منذ أسبوعين، والوضع الإنساني للسكان يتدهور يومًا بعد يوم، ما ينذر بأزمة إنسانية وشيكة. وأشارت آخر المعلومات من داخل السويداء إلى أن حواجز السلطة تطبق حصارًا حادًا على الداخلين إلى المحافظة، لمنعهم من إدخال أي مواد مهما كان نوعها أو كميتها.

ليس هناك حل سوى رفع الحصار فورًا ودون شروط، مع ضمان حقوق أهل السويداء الديمقراطية. التمكين السياسي للشعب السوري هو الحاجز الوحيد الواجب بناؤه ضد الدولة الصهيونية.

المراهنة على الخارج

بناءً على كل ما سبق، يتضح أن الحكومة السورية تحت قيادة الرئيس الانتقالي أحمد الشرع لا تسعى إلى حل الأزمات الداخلية، بل تواصل رهن مصير البلاد للنفوذ الخارجي. العلاقات مع القوى الكبرى، مثل الولايات المتحدة والسعودية وتركيا، وكذلك السعي نحو اتفاقات أمنية مشبوهة مع إسرائيل، تُظهر بوضوح أن الحكومة المؤقتة تعتمد على الخارج لتأمين شرعيتها وبقائها في السلطة، على حساب الشعب السوري الذي لا يزال يعاني من القمع والفقر والدمار.

إن الاعتماد على القوى الخارجية ورفض الاستماع إلى مطالب الشعب يضع سوريا في حالة من الاستنزاف المستمر، حيث يظل الشعب السوري يدفع ثمن هذه السياسات المدمرة التي لا تراعي مصالحه أو تطلعاته نحو الديمقراطية والعدالة الاجتماعية.

لا يمكن توقع حل جدي من الحكومة المؤقتة التي لا تمثل مطالب الشعب بالحرية والكرامة، والتي أطاحت بنظام الأسد لمعالجة المشاكل الملحة لطبقة العمال السورية.

تحقيق تطلعات الشعب السوري للحرية والكرامة يعتمد فقط على تعبئة الشعب ونضاله السياسي في هذا الاتجاه. وضمن هذا الإطار، يبقى تطوير هياكل التنظيم الذاتي لطبقة العمال، ومن جهة أخرى، بناء بديل سياسي حقيقي يساري اشتراكي للحكومة المؤقتة، من أولويات الوضع الراهن.

Arjantin’de Sol Cephe’den önemli seçim başarısı

0

Arjantin’de Sol Cephe-Birlik (FIT-U), önemli bir seçim başarısı elde etti. Milletvekili seçimlerinde ülke genelinde 915 bin oy toplayarak hem Buenos Aires Özerk Şehri (CABA) hem de Buenos Aires eyaletinde üçüncü büyük siyasi güç oldu. FIT-U üç milletvekilliği kazandı: biri CABA’da Myriam Bregman, ikisi Buenos Aires eyaletinde Nicolás del Caño ve Romina del Plá. Geleneksel olarak bu milletvekillikleri, FIT-U içindeki partiler arasında dönüşümlü olarak paylaşılacak. Dolayısıyla Sosyalist Sol’dan (Izquierda Socialista) yoldaşlarımız Juan Carlos “Gringo” Giordano, Mónica Schlotthauer ve Mercedes de Mendieta de dönem içinde bu görevleri üstlenecekler.

Bu milletvekillikleri, FIT-U’nun CABA’daki milletvekilliği seçimlerinde kazandığı bir koltuğa ve 7 Eylül’de Buenos Aires eyalet meclisinde kazandığı iki koltuğa eklenmiş oldu.

Seçim sonuçları işçilerden, emekçilerden, gençlerden, kadın ve lgbti+ hareketlerinden ve emeklilerden oluşan geniş bir işçi ve halk kesiminin FIT-U’yu gerçek bir alternatif olarak görmeye devam ettiğini ortaya koyuyor. Bugün galip gibi görünen aşırı sağcı hükümet, aslında kendi iç çelişkilerini gizleyemiyor. Seçim haritası ne kadar renkli görünse de iktidar, iki yıl öncesine kıyasla yüzde 15 daha az oy aldı. Üstelik bu sonuç, Trump yönetimi tarafından yürütülen ve yalnızca bankerlere, finans spekülatörlerine, dış borç “akbabalarına” ve zenginlere yarayan fakat emekçilere hiçbir fayda sağlamayan IMF destekli bir “kurtarma operasyonu”nun ortasında elde edildi.

Milei hükümetinin zaferini hazırlayan bir diğer unsur da Pichetto, Radikal Yurttaşlar Birliği (UCR) ve Sivil Koalisyon’un (Coalición Cívica) “yönetilebilirlik” politikaları ile Peronizmin sessiz onayıydı. Peronizm, halkın tepkisini seçimde oya dönüştürme hesabıyla kemer sıkma ve “motorlu testere” (bütçe kıyımı) politikalarının önünü bilerek açtılar. Bu süreçte CGT (Genel Emek Federasyonu) bürokrasisi de hükümetle utanç verici bir uzlaşmaya giderek, mücadele eden işçileri yalnız bıraktı.

Sosyalist Sol ve Sol Cephe-Birlik olarak bizler, yarından itibaren Milei, Trump, IMF ve bunların temsilcilerinin teslimiyet ve kemer sıkma planlarına karşı, mücadeleci sendikalarla omuz omuza vererek ayağa kalkmamız gerektiğini söylüyoruz. IMF ile bağları koparacak, Trump ve ABD emperyalizmiyle tüm siyasi ve ekonomik ilişkileri sonlandıracak, dış borç ödemelerini durduracak ve ülkenin tüm kaynaklarını halkın acil ihtiyaçlarının karşılanmasına yönlendirecek işçi ve halk temelli bir alternatif program için mücadelemizi sürdüreceğiz.

Sol Cephe-Birlik’e verilen oylar aynı zamanda Siyonist İsrail devletinin Filistin halkına uyguladığı soykırım karşısında, Filistin halkına verilen bir dayanışma mesajıdır. Cumhurbaşkanı Milei, İsrail’in en yakın müttefiklerinden biri. Bu nedenle FIT-U, “Nehirden denize özgür Filistin” sloganıyla koşulsuz biçimde seferber olan tek siyasi güç olarak aldığı oylarla gurur duymaktadır.

Hacettepe Üniversitesinden okur mektubu

0

Öncelikle sözlerime Hacettepe Üniversitesinden Boğaziçi Üniversitesine binlerce öğrencinin dayanışma duygularını ve en içten selamlarımızı ileterek başlıyorum.

Biz, hangi görüşten ve fikirden olursak olalım, hak ve özgürlüklerimiz uğruna mücadele veren ve iktidar tarafından atanmış, rant ve para hırsıyla gözleri boyanmış kayyum rektörlüğe karşı duran, birbirimize dayanışma ruhu ile kenetlenmiş üniversite öğrencileriyiz. Sizlere kampüsümüzde son dönemde ne olup bittiğini aktarmak istiyorum:

19 Mart tarihinde başlayan halk iradesine karşı yapılan darbe girişimiyle beraber, ülkemizin dört bir yanındaki üniversite öğrencileri gibi, biz de barışçıl ve meşru protesto eylemlerine başlamıştık. Üniversitemizden binlerce öğrencinin katıldığı boykot eylemleriyle güçlü bir direniş gerçekleştirdik.

Eylemlerimizin ardından uzatılmış bayram tatilinden hemen sonra, üniversitemizde Proliz adı verilen bir uygulama ile e-yoklama sistemi devreye sokuldu. Önceleri hocalarımızın inisiyatifiyle boykot sürecine ve çalışma hayatımıza zarar verilmemesi adına, devamsızlık haklarımız güvence altında bulunuyordu. Fakat bu durumu sindiremeyen YÖK ve kayyum rektörlük, AKP’li yandaş şirketlere verdiği milyonlarca liralık ihalelerle bütçemizi peşkeş çekerek, bizi tahakküm altına sokup direnişimizi kırmak istemişti.

Nisan-Haziran ayları arasında, neredeyse her bir hafta protesto eylemi gerçekleştirdik. Tarafımıza yönelik ülkücü ve İslamcı çetelerin saldırılarına, kayyum rektörlüğün hak ihlallerine, iktidarın özgürlük karşıtı dayatmalarına, farklı üniversitelerde de yaşanan baskı politikalarına karşı dayanışma hâlinde büyük çaplı yürüyüşler ve eylemler düzenledik.

Haziran ayında ise bu eylemlere katılan yüzlerce öğrenciye yönelik onlarca soruşturma açıldı. Final sınavlarına denk getirilen ifade çağrıları ile, akademik başarımız sekteye uğratılmak istendi. Kısacası ağır bir yıldırma operasyonu ile karşı karşıya kalmıştık. Bunun üstüne kampüs içindeki binlerce öğrencinin barındığı yurtlar bölgelerinde, su sistemindeki tadilat gerekçesiyle bütünleme sınavları dahi başlamadan zorla çıkarılmaya çalışılmıştık. Buna yönelik yaptığımız eylemlerle çıkarılmaları bütünlemelerin sonrasına ertelemeyi başararak küçük bir kazanım elde etmiştik.

Üniversitemiz yaz tatilindeki aradan sonra, geçtiğimiz Eylül ayında yine faaliyete başladı. Bir de baktık ki, barınma birimlerimizdeki tadilat neredeyse hiç ilerlememiş ve sıcak suya erişim imkânı ortadan kalkmış durumda. Biz de buna karşı Eylül ayının sonuna doğru yine çok güçlü bir eylemsellik gösterdik. Hemen devamında ise kısa sürede, daha tadilat halledilmeden, musluklarımızdan sıcak su aktığını ve yine küçük çaplı bir kazanım elde ettiğimizi gördük.

Ekim ayının ortasına doğru ise, bizi tahakküm altında tutmaya çalışan ve fişleme aracı olarak kullanılan Proliz sistemine karşı olarak tam eylemler planlamaya başlamıştık ki, kayyum rektörlük daha önce Yapı Kredi adlı özel bankaya peşkeş çektiği ve aksak bir sistem meydana getirdiği yemekhane hakkında şu kararları vermişti:

“İsrafı önleme gerekçesiyle” yemekhanelerde yapılacak olan yemekler, bir hafta öncesinde alabildiğimiz rezervasyon miktarına göre yapılacaktı.

Rezervasyonsuzlar için, rezervasyon yapılan miktarın %10’u kadar ek yemek payı ayrılacaktı.

Rezervasyon yapanlar, rezervasyon yaptığı anda ödemeyi gerçekleştirecek, yemekhaneye gelemezse paraları yanacaktı.

Normalde 35 TL olan yemek ücreti, rezervasyonlular için 40 TL’ye, rezervasyonsuzlar için ise 50 TL’ye yükseltilecekti.

Kayyum rektörlük, kâr hırsıyla gözü dönmüş bir zihniyet ile, büyük bir eşitsizlik ve niteliksiz bir beslenme sistemi politikası getirerek, 50 bine yakın öğrencinin bulunduğu Hacettepe Üniversitesini ranta ve açlığa mahkûm etmek uğruna bu kararı vermişti.

Biz öğrenciler de buna karşı, derhal eylemler düzenlemeye başladık ve bu kararın geri çekilmesi adına barışçıl yürüyüşler ve basın açıklamaları yaparak Üniversite yönetimi ve rektörlükle görüşme talebimizi ilettik. Binlerce öğrencinin imzası bulunan dilekçeleri de ilettik. Bir an önce geri dönüş yapılması adına da 5 günlük bir mühlet verdik.

Lakin bize hiçbir geri dönüş yapılmadı ve cevap verilmedi. Biz de geçtiğimiz haftanın başında bu sebeple yine rektörlük önünde toplandık ve görüşme talebimizi iletip bekledik. Geri dönüş yapılmayınca, kampüs yollarını kapatma eylemi gerçekleştirerek dikkate alınmak istediğimizi haykırdık. 2 saat sonunda öğrencilerin ulaşım mağduriyeti yaşamaması adına yol kesme eylemini sonlandırdık ve rezervasyon sisteminin başlayacağı gün olan çarşamba günü için eylem çağrısı yaparak dağıldık.

15 Ekim Çarşamba gününe geldiğimizde ise, en işlek olan yemekhanemizin önünde toplanarak yeni bir eyleme başladık. Bir de görmüş olduk ki, rezervasyon sistemi çalışmıyor ve herkesten 50 TL’lik ücret alınarak işletme sürüyor. Biz de basın açıklamamızın ardından yemekhane içine girerek rezervasyon sistemini protesto etmek amacıyla, işçiler yerine yemek dağıtımını devralarak ve turnikelerin üzerinden atlayarak ücretsiz şekilde yemekhaneyi işletmeye başladık. İşçiler ve diğer öğrenciler de dâhil olmak üzere bütün herkes bu durumdan memnundu. Tarafımızca hiçbir aksaklık yaşatılmadığı gibi, zaten bozuk ve aksak olan sistemin mağduriyetini aşmak uğruna bunu yaptık ve “Söz, yetki, karar öğrencilere!” diye haykırdık.

17 Ekim Cuma günü de yine aynı eylemi devam ettirmek için yemekhane önünde toplandık. Bir de baktık ki, Özel Güvenlik Birimi barikat oluşturmuş ve bizi kendi yemekhanemize sokmuyor. Biz de bunun üzerine barikata yüklendik ve karşımızdaki engeli aştık. Yemekhane içerisine geçip önceki gün gibi yemek dağıtımını ücretsiz şekilde biz sağladık.

Biz bu eylemselliğin ardından Rektörlük önüne yürüyüp basın açıklaması yapmak ve binlerce öğrencinin imzaladığı dilekçeleri iletmek üzere yemekhane önünde toplanmıştık. Bir de gördük ki, çevik kuvvet ekipleri bir köşede bekliyor. Rektörlük önüne giden yolu açık tutuyorlardı. “Yürüyüş yapmayın” gibi bir ikazda asla bulunmadılar. Ardından biz planladığımız üzere Rektörlük önüne geldik. Peşimizden gelen polisler de bizi çemberleyip abluka altına alıp sıkıştırmaya başladı. Kısacası bize karşı apaçık bir işkence kumpası kurmuşlardı.

Abluka esnasında polisler, onlarca öğrenciye şiddet uygulayarak hepimizi sıkıştırıp nefessiz bıraktı. Biz “alanı açın dağılalım” dedikçe onlar daha çok sıkıştırdılar. Olay esnasında 2 öğrenci baygınlık geçirdi ve bu durumu gördüklerinde bizi daha çok sıkıştırıp üzerimize yürüdüler ve tekmeler savurdular. Her birimize kalkanlarıyla, elleriyle vurmaya ve içimizden birilerini çekip yere fırlatarak gözaltına almaya başladılar. Bu korkunç vahşet altında, amir ve polisler hakaret ve tahrik dolu sözlerle bize sözlü saldırıda da bulundu. Tüm bu arbedede, iki arkadaşımızın çenesi, bir arkadaşımızın omurgası kırıldı ve oradaki tüm öğrenciler irili ufaklı yaralar aldılar. Üzerimizdeki çantalar, hırkalar, gözlükler ve kıyafetler ya yırtıldı ya kırıldı ya da kayboldu. 38 kişi, kimi zaman dövülerek, kimi zaman birden fazla polisle kafası ezilerek, korkunç bir işkence ile gözaltına alınmıştı. Baygınlık geçiren bir arkadaşımız “seni ambulansa götürüyoruz” denilerek, çevreden selam veren iki kişi ise eylemde bulunmamasına rağmen gözaltına alındılar. Birkaç polis de çevredeki öğrencilere “gözaltına alınmak isteyen var mı?” şeklinde bağırarak tahriklerde bulundu.

Bütün bu yaşananların ardından 30 öğrenci bu olay gününün akşamında, diğer 8 öğrenci de mevcutlu olarak bir geceyi nezarethanede geçirerek ertesi günün öğle vaktinde serbest bırakıldık.

Biz gözaltında iken de kayyum rektörlük, üniversitenin resmî sosyal medya hesaplarından “Öğrencilere Sağladığımız Destekler” başlıklı paylaşımlar yaparak resmen dalga geçmişti. Bu doğrultuda kendilerini 14 milyar liralık okul bütçesinin yalnızca 25 milyon lirasını desteğe ayırarak, yaklaşık binde bir (%0,14) oranında bir destekle övündüklerini gösterdikleri için tebrik ediyoruz. (!)

Anayasal hakkımıza ve barışçıl eylemlerimize yönelik böylesine karşılık veren kayyum rektörlük ve çevik kuvvet ekiplerinden hiçbirimiz korkmadığımız gibi, asla yılmayacağız. Haklarımızı ve özgürlüklerimizi alana kadar, işkenceye, vahşete ve tüm baskılara karşı durmaya ve direnmeye devam edeceğiz!

*Hacettepe İktisat Bölümü Öğrencisi Eray

Okur mektubu: “Çaresizliğe mahkûm değiliz”

0

Küçük bir fabrikadaysanız örgütlenmek bir hayli zordur. Çalıştığım Demotek tekstil fabrikası da böyle yerlerden biri. Bu tip fabrikalarda işçiler aile olduklarına ikna edilir; sanki fabrika sahipleri onlardan daha zor bir durumdaymış gibi işçilerin omuzlarına sorumluluk yüklenir. Uzun süre manipüle edilerek işçilerin fabrikaya bağlı olmaları sağlanır. Bir yandan “Biz bir aileyiz,” bir yandan da “Her zaman yeriniz doldurulabilir” fikri empoze edilir. Sonuç olarak, durumlarından memnun olmasalar dahi eyleme geçmekten korkar hale gelmiş bir çalışan topluluğu oluşturulur. Kimsenin kimseye güveni kalmaz, herkeste mecburi bir kabullenme oluşur.

Ara ara bu durumu düzeltmeyi deneyen işçiler tabii ki olur fakat çoğu korkutularak, avutularak ya da ümitsizleştirilerek bastırılmaya çalışılır. İş arkadaşlarına sunduğun birleşip sendikaya üye olma teklifinin, “Bu insanlar burada yıllarını geçirmiş, kaybedebilecekleri şeylerin korkusu kazanacakları haklardan daha ağır basar” diyerek reddedildiği olur. İşte bu, zaman içinde işçilere zorla dayatılmış çaresizliktir. Fakat bu çaresizliğe mahkûm değiliz. Çaresizlikten de, ümitsizlikten de çıkışın yolu, işçilerin güçlerini birleştirip birlikte mücadele etmesinden geçiyor.

Manisa’dan bir tekstil işçisi

Türkiye’de tekstil sektörü nasıl bitirildi?

0

Türkiye’de hazırgiyim ve tekstil sektörü bir süredir can çekişiyor. İflas ve konkordato ilan eden şirketler, kapanan fabrikalar ve sektörde işten çıkarılan yüz binlerce işçi son birkaç yılda yaşananların özeti. Gelecek ise sektör açısından parlak değil. Veriler, işlerin daha da kötüye gideceğine işten çıkarmaların ve iflas eden şirketlerin artacağına işaret ediyor.

Türkiye’de her zaman sanayinin lokomotiflerinden biri olarak görülen tekstil sektörünün can çekişmesinin tek bir sebebi yok. Ülke içi ekonomik verilerden özellikle faiz ve döviz kıskacının bir sonucu olarak artan maliyetler ana sebeplerden. Fakat buz dağının görünmeyen kısmındaki asıl neden bu sektörde uluslararası tedarik zincirindeki değişmelere emperyalizmin ihtiyaçları doğrultusunda iktidarın izin vermesidir.

Bugün sektörün önde gelen patronları ardı ardına açıklamalar yaptı. Abdullah Kiğılı: “Devlet, hazır giyim ve tekstili gözden çıkardı. İş öyle bir noktaya gidiyor ki üretici bulmakta sıkıntı çekeceğiz. Bizi bekleyen en büyük felaket bu. 6 ay sonra üretim duruyor. Anadolu’da fabrikalar kapanıyor. Üretim Mısır’a kayıyor. Çok sık bir araya gelmemiz lazım. Bizi bekleyen büyük bir tehlike var. Üretim olmazsa malı nasıl yerine koyacağız.” diyerek, sektörün içinde bulunduğu çıkmazı itiraf etti. Sektörde 2022 yılı sonundan bu yana şirket sayısı 7096 azaldı. 2022-2025 başı arasındaki dönemde sektörde 300 binden fazla işçi işini kaybetti. Şimdi tekstil sektörünün bilinçli olarak nasıl gözden çıkarıldığına bakalım.

2024 yılı verilerini baz alırsak Mısır’da 1 bin 700 Türkiye sermayeli şirket faaliyet gösteriyor. Bu şirketlerin toplam 3 milyar doları aşan yatırımları var. Bu şirketlerin Mısır’da özellikle tekstil, giyim sektöründe faaliyet gösteren 200’den fazla fabrikası bulunuyor. Mısır’ın Ortadoğu’da tekstil merkezi haline gelmesi ABD ve İsrail’in önce Ürdün sonra ise Mısır ile yaptıkları Nitelikli Sanayi Bölgeleri (QIZ) anlaşmalarıyla gerçekleşti.

Bugün Mısır’ın ABD’ye ihracatının ise %45’ini sadece giyim ürünleri oluşturuyor. Yandaki grafikte Mısır’dan ABD’ye gerçekleşen tekstil ihracatının evrimi görülüyor. QIZ anlaşmalarının devreye girdiği 2008 yılı sonrasında nitel sıçrama gerçekleşiyor. 2020 pandemisi sonrası daha da artıyor.

Bu anlaşmalara göre QIZ olarak belirlenmiş alanlarda üretilen mallar, belirli koşullara tabi olarak, tarife veya kota kısıtlamaları olmaksızın doğrudan ABD pazarlarına erişebilir. Anlaşmanın temel koşulu bu ilgili sanayi bölgelerinde üretilen malların belirli bir oranda İsrail girdisi içermesi gerek.

Bu tip anlaşmaların kökeni 1985 yılında gerçekleşen ABD-İsrail Serbest Ticaret Anlaşması’na (USIFTA) dayanıyor. Bu anlaşma uyarınca, %35 oranında İsrail girdisi olan ve en az iki “önemli dönüşümü” İsrail’de gerçekleşmiş mallar ABD pazarına tarifesiz, kotasız bir şekilde girebiliyor.  Bu ticaret anlaşmasının bir uzantısı olan QIZ kapsamında belirlenen bölgelerden ithal edilen mallar (belli “menşe kurallara” uyduğu takdirde) gümrük vergisinden muaf tutulmuştur. Bu kapsamda İsrail’in işbirlikçi Sisi iktidarı altındaki Mısır’a yönelik ihracatı son 10 yılda 112 Milyon dolardan 304 milyon dolara çıktı.

Bugün Mısır’da dört QIZ bölgesi bulunuyor. Buralardaki fabrikalarda çoğunlukla kadınlar çok ucuza çalıştırılmaktalar. Bugün Mısır’da asgari ücret 7 bin Mısır lirası. Bunun TL cinsinden karşılığı 6 bin 153 TL. Bu korkunç sömürü, ABD ve İsrail’in ticari çıkarları için işbirlikçi Sisi iktidarının onayıyla yaratıldı.

Son tahlilde tekstildeki bu dönüşüm ABD ve İsrail’in bölgedeki ortak çıkarları çerçevesinde ve Türkiye sermayedarlarının da bundan faydalanmasıyla gerçekleşti. Bugün tekstil için dökülen timsah göz yaşları kimseyi aldatmasın. Tekstil patronları Mısır’da ucuz işçiliğin, kotasız ticaretin keyfini sürmekle meşgul. İktidarın ise tekstildeki bu batışın önüne geçmek için hiçbir önlem almadığı görülüyor. Hatta birtakım sektör patronlarının Türkiye’nin de bu anlaşmaların bir parçası olması gerektiğini, özellikle Gaziantep bölgesinin QIZ alanı haline getirilmesi gerektiğini dillendirdikleri belirtiliyor. Emperyalizmin ekonomik çıkarları nedeniyle tekstil sektörünün gerilemesi, ülkenin emperyalizme bağımlılığının ve yerli sermaye gruplarının İsrail ve ABD ile organik bağının iktisadi açıdan tescillenmesinin ders verici nitelikteki bir göstergesi.

Trump’ın “barış planı”: Gazze’yi yeniden sömürgeleştirme girişimi

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

14/10/2025

Donald Trump, İsrail’den sonra geçtiği Mısır’dan yaptığı açıklamada dünyaya “Ortadoğu’nun altın çağı”nın başladığını ve “nihayet barışa ulaştıklarını” ilan etti. Trump, kendini “dünyanın büyük barış sağlayıcısı” olarak sunmaktan ve şu anki durumu, yeni Ortadoğu’nun tarihi şafağı olarak nitelemekten geri durmadı. Bu açıklamaları yaparken Trump’ın çevresinde, Fransa’dan Macron, İtalya’dan Meloni, Birleşik Krallık’tan Starmer ve İspanya’dan Pedro Sánchez gibi Avrupalı emperyalist liderlerin yanı sıra çeşitli Arap ve Müslüman burjuva hükûmetlerin temsilcileri de vardı.

“Kalıcı Barış ve Refah İçin Trump Bildirgesi” başlıklı belge Trump, Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah el Sisi, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Sani tarafından imzalandı.

Dikkat çekici olan, İsrail hükûmetinin ve Hamas yönetiminin -yani başlıca tarafların- ne toplantıya katılmış ne de belgeyi imzalamış olmaları. Bu durum, “barış planının” sağlam bir temele dayanmadığını ve aslında Siyonist devlet tarafından dahi benimsenmediğini gösteriyor.

İUB-DE (İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal) olarak biliyoruz ki sözde barış anlaşmasının barışla hiçbir ilgisi yoktur; bu, Gazze’ye yeni bir sömürgeleştirilme tasarısını dayatma girişimidir. Tasarı, emperyalizmin bütününün ve İsrail’in soykırımcı devletinin Gazze üzerindeki vesayetini kurmayı amaçlayan 20 maddeden oluşmakta. Bu tasarı aynı zamanda, Trump’ın İsrail siyonizminin giderek artan uluslararası yalnızlaşması karşısında Netanyahu’yu kurtarma girişimidir.

Milyonlarca insan soykırımı protesto etmek ve Filistin davasını desteklemek için sokaklara çıkıyor. İtalya’da (22 Eylül ve 3 Ekim tarihlerinde) Filistin halkına destek vermek ve “Sumud Küresel Filosu”nu savunmak amacıyla eşi benzeri görülmemiş iki genel grev ve devasa yürüyüşler düzenlendi. Tarihi filo, 44 ülkeden yaklaşık 500 kişilik mürettebatı olan 50’den fazla gemiye ulaşması bakımından bir ilkti; bunlar arasında İUB-DE delegasyonu da yer aldı. 12 Eylül’de Londra’da yarım milyon kişi sokaklara döküldü. 15 Ekim’de İspanya’da grev yapılacak. Bütün bunlar Trump’ı “barış planı” manevrasına, ABD’yi ve kendisini Ortadoğu’daki “barışın garantörleri” olarak göstermeye zorladı. Oysa biz biliyoruz ki ABD ve Trump, İsrail’in soykırımcı devletinin tarihsel destekçileri ve bölgedeki tüm emperyalist saldırıların başlıca kışkırtıcılarıdır.

İsrail ve soykırımcı hükûmeti öyle bir krizin içinde ki, iki yıllık bombardıman, bu büyük yıkım ve binlerce Filistinlinin ölümü bile bir zafer getiremedi. Trump bu yüzden sahte bir “barış planı” uydurmak zorunda kaldı. Bu plan, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun neredeyse boş salonlarında sergilenen, İsrail tarihinin en büyük uluslararası yalnızlığı sonrasında Netanyahu’ya atılmış bir can simididir. Bu durum, Filistin halkıyla dayanışma içindeki küresel kitle hareketinin hükûmetler üzerindeki baskısının doğrudan sonucudur; bu baskı, soykırımcıların ve suç ortaklarının tecrit edilmesini talep etmektedir.

Plan, İsrail hükümetinin Gazze Şehri’ni ele geçirmek için ordusuna tanıdığı sürenin dolduğu, ordunun bu hedefe ulaşamadığı, rehineleri kurtaramadığı ve Siyonist kuvvetlerin tükenme belirtileri gösterdiği bir anda gündeme getirildi.

Trump İsrail Parlamentosu’nda yaptığı konuşmada açıkça şunları söyledi:

“Yıkıntıya dönmüş bir Gazze ve açlıktan ölen çocuklar, İsrail Başbakanı’nın adını öylesine yerle bir etti ki, buna son vermekten başka çare kalmadı. Ona dedim ki: ‘Bibi (Netanyahu), tarih seni, bu şekilde sürekli öldürmeye devam etseydin hatırlanacağından çok daha fazla bu barış planı ile hatırlayacak’.”

“Barış planı”nın ilk aşaması ateşkesin ilan edilmesi, rehinelerin serbest bırakılması, yaklaşık 2000 Filistinli tutsağın salıverilmesi, Siyonist ordunun Gazze topraklarının %47’sinden çekilmesi ve insani yardım girişine izin verilmesi olarak açıklandı. Binlerce Filistinli, ateşkesi kutlamak için sokaklara çıktı; hemen ardından yüz binlercesi Gazze’nin kuzeyine dönmeye başladı.

Filistinliler bir nebze nefes alırken, ölüm ve yıkım bilançosu katlanarak artıyor. Yine de bu gelişmeler, soykırıma, açlığa ve etnik temizlik planına maruz kalan Filistin halkı açısından küçük ama önemli bir zaferdir.

Filistin halkı bunun yalnızca kısmî bir ateşkes olduğunu ve Siyonizmin her an soykırıma devam edebileceğini biliyor. Zira İsrail daha önceden de yaptığı anlaşmaları tek taraflı bozmuş mesela 2025 Mart’ında imzaladığı “barış anlaşmasına” istinaden Gazze’den çekilmesi gerekirken soykırıma devam etmişti.

“Trump barışının” ne kadar sahte ve kırılgan olduğunun en açık göstergesi, açıklamadan sadece 24 saat sonra İsrail’in “anlaşmanın ihlal edildiğini” ileri sürmesidir. İsrail, “ölü rehinelerin cenazelerinin teslim edilmemesini” ihlal gerekçesi olarak göstermiştir; oysa çok iyi biliyorlar ki o rehineler, İsrail’in canice bombardımanlarıyla yerle bir ettiği enkazların altında, binlerce Filistinlinin bedeniyle birlikte gömülü durumda.

Yirmi maddelik plan, Filistin halkını yok edemedikleri için onu yeni bir biçimde sömürgeleştirme girişimidir. Plan, “Filistinli teknokratlardan” oluşacak bir uluslararası komitenin Gazze’yi yönetmesini, komitenin başkanlığını eski İngiltere Başbakanı Tony Blair’in üstlenmesini ve Trump’ın “uzaktan danışman” olmasını öngörüyor.

Bu planda büyük çelişkiler var. Daha önce Filistinlilerin Gazze’yi terk etmesi gerektiğini, kişi başı 5000 dolar ödeneceğini söylerken; şimdi Hamas’ın rehineleri serbest bırakması karşılığında Filistinlilerin sürülmeyeceğini ileri sürüyorlar. Şubat ayında Trump tarafından açıklanıp Netanyahu tarafından onaylanan kitlesel tehcir planı, Filistin direnişi, Siyonist ordunun tükenmesi ve devasa uluslararası seferberlikler sonucu oluşan ve giderek büyüyen yalnızlaşma karşısında geri çekilmek zorunda kalmıştır.

Plan, İsrail’in kademeli olarak Gazze’den çekilmesini, Batı Şeria’daki yeni yerleşimci işgallerinin durdurulmasını ve gelecekte bir Filistin devleti kurulmasını öngörüyor; yani, Netanyahu ve Nazi bakanlarının “kabul edilemez” dedikleri gerici “iki devletli çözüm” ütopyasını yeniden gündeme getiriyor.

Trump’ın Gazze projeleri, ABD liderliğinde on yıl sürecek bir “emanet fonu” kurulmasını ve “Gazze’nin yeniden inşası” için gayrimenkul yatırımcılarına ayrıcalıklar verilmesini içeriyor. Yani “Trump barışı”, Arap petrol monarşilerinin finanse edeceği iddia edilen milyarlarca dolarlık bir rant projesiyle bağlantılı; bundan başlıca kâr sağlayacaklar, damadı Jared Kushner ile ABD’nin Ortadoğu özel temsilcisi ve inşaat yatırımcısı Steve Witkoff’tur.

Bu yeni sömürgeci plan, Avrupa Birliği’nin, Suudi Arabistan, Mısır, Katar, Ürdün gibi Arap burjuva hükûmetlerinin ve Türkiye’nin desteğini almış durumda. Yalnızlaştırılmış Hamas ise planı bütünüyle reddetmedi; bazı maddelerin tartışılabileceğini, ancak İsrail Gazze ve Batı Şeria’dan çekilmeden ve gerçek bir Filistin hükûmeti kurulmadan silah bırakmayacağını açıkladı. Bu aslında, diplomatik bir dille söylenmiş, kibar bir “hayır” anlamına geliyor.

Soykırım duracak mı? Buna inanmıyoruz. Daha önce de çok sayıda anlaşma denendi ve İsrail hepsini ihlal etti.

Neden kısmî bir ateşkes olsa bile bunun kalıcı bir çözüm olamayacağına inanıyoruz? Çünkü soykırım 78 yıl önce başladı. İsrail bir ülke değil, emperyalist bir ileri karakol, ırkçı ve yapay bir oluşumdur. Emperyalizm bu karakolu, Arap halklarını ve onların petrol zenginliklerini sömürmek için bir mızrak ucu olarak inşa etti.

Gerçek bir barış ancak İsrail’in ırkçı-sömürgeci devletinin ortadan kalkması ve Filistin diasporasının dönebileceği, Müslüman, Yahudi ve Hristiyan tüm Filistinlilerin eşit hak ve özgürlüklere sahip olduğu, birleşik, özgür, laik, demokratik ve ırkçılıktan arınmış bir Filistin’in kurulmasıyla mümkündür.

Bu nedenle tek yol, dünya halklarının seferberliğini sürdürmektir.

İUB-DE olarak tüm hükûmetlerin İsrail’le ilişkilerini kesmeleri, sanatsal, ticari, sportif, askerî ve diplomatik boykotun sürdürülmesi çağrımızı yineliyoruz.

Filistin bugün emperyalist barbarlığa karşı tüm halkların mücadelesinin simgesidir.

Nehirden denize özgür Filistin!

Filistin kazanacak!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

14 Ekim 2025

خطة ترامب للسلام، محاولة جديدة لاستعمار غزة

0

من مصر، وبعد مروره بإسرائيل، أعلن دونالد ترامب للعالم عن بداية ما سماه “العصر الذهبي للشرق الأوسط”، قائلاً: “أخيراً حققنا السلام”. لم يتوقف ترامب عن تقديم نفسه بوصفه “صانع السلام العالمي” والتباهي بأن هذا هو “الفجر التاريخي لشرق أوسط جديد”. وقد فعل ذلك محاطًا بممثلين عن عدد من الحكومات البرجوازية العربية والإسلامية، وبقادة إمبرياليين أوروبيين مثل ماكرون (فرنسا)، ميلوني (إيطاليا)، ستارمر (المملكة المتحدة)، وبيدرو سانشيز (إسبانيا).

الوثيقة التي حملت عنوان “إعلان ترامب من أجل السلام والازدهار الدائمين” وُقعت من قبل ترامب، والرئيس المصري عبد الفتاح السيسي، ورئيس الدولة التركية رجب طيب أردوغان، وأمير قطر تميم بن حمد آل ثاني.

اللافت أن الحكومة الإسرائيلية وقيادة حركة حماس – الطرفين الرئيسيين في الصراع – لم يحضرا ولم يوقعا على الإعلان، ما يُظهر أن “خطة السلام” تفتقر إلى أي أساس حقيقي، وأنها ليست مقبولة حتى من قبل الكيان الصهيوني نفسه.

نحن في الأممية الرابعة (UIT-CI) نؤكد مسبقًا أن ما يُسمى “اتفاق السلام” لا يمت إلى السلام بصلة، بل هو محاولة لفرض استعمار جديد على غزة. إذ أن الخطة تتكوّن من عشرين بندًا تهدف إلى إقامة نظام وصاية إمبريالية على القطاع، وبيد الدولة الصهيونية الإجرامية. كما تمثل محاولة من ترامب لإنقاذ نتنياهو في ظل العزلة العالمية المتزايدة التي يعاني منها الكيان الصهيوني.

يخرج الملايين إلى الشوارع تنديدًا بالإبادة الجماعية ودعماً للقضية الفلسطينية. ففي إيطاليا جرت إضرابات عامة غير مسبوقة (في 22 سبتمبر و3 أكتوبر) تخللتها مظاهرات ضخمة تضامناً مع الشعب الفلسطيني ودعماً لأسطول الحرية العالمي “صمود”، الذي بلغ هذه المرة أكثر من خمسين سفينة تضم نحو 500 مشارك من 44 بلدًا، بينها وفد من الأممية الرابعة. وفي 12 سبتمبر، تظاهر نصف مليون شخص في لندن، وسينفذ في 15 أكتوبر إضرابات واسعة في إسبانيا. كل هذا دفع ترامب إلى المناورة بما يسمى “خطة السلام”، محاولاً تصوير نفسه والولايات المتحدة كـ”ضامنين للسلام في الشرق الأوسط”، بينما هما تاريخياً أكبر الداعمين للكيان الصهيوني ولجميع العدوانات الإمبريالية في المنطقة والعالم.

الأزمة التي تعصف بإسرائيل وحكومتها الإجرامية بلغت درجة أن سنتين من القصف والتدمير الهائل وقتل آلاف الفلسطينيين لم تحقق نصراً يُذكر. لذا اضطر ترامب لاختراع “خطة سلام” زائفة، تظهر كطوق نجاة لنتنياهو بعد أن تجسد في جلسة شبه فارغة للأمم المتحدة أكبر عزلة دولية في تاريخ إسرائيل. وهي نتيجة مباشرة لتصاعد الضغط الشعبي العالمي على الحكومات من قبل حركة التضامن مع فلسطين، التي تطالب بعزل المجرمين الصهاينة وشركائهم.

تأتي الخطة بينما انتهت المهلة التي منحها الجيش الإسرائيلي لنفسه للسيطرة على مدينة غزة دون أن ينجح، ودون أن يتمكن من تحرير رهائن، ومع تزايد مؤشرات الإرهاق وصعوبة تعويض القوات الصهيونية المنهكة.

وقد قال ترامب نفسه صراحة في خطابه أمام البرلمان الإسرائيلي: “غزة المدمَّرة والأطفال الذين يموتون جوعاً دمّروا اسم رئيس الوزراء الإسرائيلي إلى حد لم يبقِ خيارًا سوى إنهاء الأمر. قلت له: “بيبي (نتنياهو)، سيُذكرك التاريخ بهذا (خطة السلام) أكثر من استمرارك في القتل والقتل” (كلارين – الأرجنتين، 14/10/2025).

المرحلة الأولى من “خطة السلام” هي هدنة مع وقف لإطلاق النار، وتحرير الرهائن، وإطلاق سراح نحو 2000 أسير فلسطيني، وانسحاب الجيش الصهيوني من 47% من أراضي غزة، والسماح بدخول المساعدات الإنسانية. خرج آلاف الفلسطينيين للاحتفال بوقف إطلاق النار، وسرعان ما بدأ مئات الآلاف بالعودة إلى شمال غزة.

يتنفس الفلسطينيون الصعداء، رغم أن أعداد الضحايا والدمار تواصل الارتفاع نتيجة آلة القتل التي ارتكبت كل الجرائم الممكنة. ومع ذلك، فإن هذه التطورات تشكل انتصارًا صغيرًا لكنه مهم للشعب الفلسطيني الذي يعاني الإبادة والمجاعة ومخطط التطهير العرقي.

يدرك الفلسطينيون أنها هدنة جزئية، وأن الصهيونية قد تستأنف جرائمها في أي لحظة، إذ سبق لإسرائيل أن وقعت أو وافقت على اتفاقات “سلام” أخرى، مثل اتفاق مارس 2025، الذي نقضته من جانب واحد عندما كان من المفترض أن تنسحب من غزة.

وما يؤكد زيف وهشاشة “سلام ترامب” هو أنه خلال 24 ساعة فقط من الإعلان، أعلنت إسرائيل “خرق الاتفاق” بحجة عدم تسليم جثث الرهائن القتلى، مع علمها بأنها لا تزال تحت الأنقاض إلى جانب آلاف جثث الفلسطينيين ضحايا قصفها الإجرامي.

خطة النقاط العشرين هي محاولة استعمار جديدة للشعب الفلسطيني، لأنهم عجزوا عن إبادته. وتقضي بأن تُدار غزة من قِبل لجنة دولية يترأسها “خبراء فلسطينيون” برئاسة رئيس الوزراء البريطاني الأسبق توني بلير، وترامب نفسه كمستشار عن بُعد.

تتضمن الخطة تناقضات كبيرة. فبعد أن كانت تطالب بتهجير الفلسطينيين من غزة مقابل خمسة آلاف دولار للشخص الواحد، أصبحت الآن، مقابل تسليم رهائن حماس، تقترح عدم طردهم. خطة التهجير الجماعي التي أعلنها ترامب في فبراير وأيّدها نتنياهو تراجعت أمام المقاومة الفلسطينية، والإرهاق العسكري الصهيوني، والعزلة الدولية المتزايدة بفعل الحركات الجماهيرية الضخمة.

تقول الخطة إن إسرائيل يجب أن تسحب قواتها تدريجيًا من غزة، وأن توقف التوسع الاستيطاني في الضفة الغربية، بل وتدعو إلى قيام “دولة فلسطينية” في المستقبل، أي إعادة إحياء الوهم الرجعي لفكرة “حل الدولتين”، وهي مسألة أعلن نتنياهو ووزراؤه الفاشيون أنها مرفوضة تمامًا.

مشاريع ترامب لغزة تتضمن إنشاء صندوق وصاية بقيادة الولايات المتحدة لمدة عشر سنوات، وتسهيلات للمستثمرين العقاريين لـ”إعادة إعمار غزة”، أي أن “سلام ترامب” مرتبط بمشاريع تجارية بمليارات الدولارات، تموَّل – كما يُزعم – من الممالك النفطية العربية لصالح شركائه، وعلى رأسهم صهره جاريد كوشنر، والمبعوث الأميركي إلى الشرق الأوسط ستيف ويتكوف، وكلاهما من المستثمرين في قطاع البناء.

يحظى هذا المشروع الاستعماري الجديد بدعم الاتحاد الأوروبي، وعدد من الحكومات البرجوازية العربية (السعودية، مصر، قطر، الأردن)، وتركيا، وغيرها. أما حماس، المعزولة، فلم ترفضه بالكامل، لكنها أعلنت أنها ترغب في مناقشة بعض البنود، وأنها لن تتخلى عن سلاحها ما لم تحصل على ضمانات بانسحاب إسرائيل من غزة والضفة، وأن ذلك لن يحدث إلا بوجود حكومة فلسطينية حقيقية – وهي طريقة مهذبة لقول “لا”.

هل ستتوقف الإبادة؟ لا نعتقد ذلك. لقد كانت هناك محاولات اتفاق عديدة، وإسرائيل نقضتها جميعًا.

ولماذا لا نعتقد أن هناك حلاً جذريًا حتى في حال هدنة مؤقتة؟ لأن الإبادة بدأت قبل 78 عامًا. فإسرائيل ليست دولة حقيقية بل مستعمرة إمبريالية وكيان عنصري مصطنع. أنشأها الاستعمار لتكون رأس حربة لنهب الشعوب العربية وثرواتها النفطية.

لن يكون هناك سلام حقيقي إلا بزوال الدولة الصهيونية العنصرية والاستعمارية، وقيام فلسطين واحدة، حرة، علمانية، ديمقراطية وغير عنصرية، يمكن أن يعود إليها الشتات الفلسطيني، يعيش فيها الفلسطينيون – مسلمون ويهود ومسيحيون – بحقوق وحريات متساوية.

لذلك، لا طريق سوى استمرار تعبئة شعوب العالم. من موقعنا في الأممية الرابعة، ندعو إلى تصعيد النضال الشعبي من أجل قطع العلاقات مع إسرائيل من قبل جميع الحكومات، وإلى مقاطعة فنية وتجارية ورياضية وعسكرية ودبلوماسية شاملة للكيان الصهيوني.

ففلسطين اليوم هي رمز نضال جميع الشعوب ضد الهمجية الإمبريالية.

فلسطين حرة، من النهر إلى البحر. فلسطين ستنتصر.

الوحدة الدولية للعمال والعاملات – الأممية الرابعة (UIT-CI)
14 تشرين الأول / أكتوبر 2025

Patriyarka ve rejim el ele

0

AKP iktidarı yıllardır kadınların ve lgbti+ların yaşamlarına doğrudan müdahale eden politikalarıyla da iktidarını sürdürüyor. Bugün Türkiye’de cinsiyet eşitsizliği yalnızca toplumsal bir sorun değil, doğrudan devlet politikalarıyla beslenen, kurumsallaştırılan bir gerçeklik haline gelmiş durumda.

Kadınların kazanılmış hakları birer birer gasp edilirken, iktidar cephesinden yükselen “aile” vurgusu, kadınları yalnızca anneliğe ve ev içi emeğe hapseden bir ideolojik saldırının parçası. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı bunun en somut örneğiydi: Kadına yönelik şiddeti önleme yükümlülüğünden geri adım atmak, erkek şiddetini fiilen korumak anlamına geliyor. Lgbti+lara yönelik nefret dili ise artık devletin resmi söylemine dönüşmüş durumda. Onur Yürüyüşleri yıllardır polis şiddetiyle yasaklanıyor, lgbti+ hareketi hedef gösteriliyor, bireylerin yaşam hakkı tehdit ediliyor.

Altı kadının bir araya gelerek oluşturduğu müzik ve dans grubu olan Manifest’in son zamanlarda yaşadıkları, bu tabloyu bir kez daha gözler önüne serdi. İstanbul’daki bir konserlerinde sergiledikleri performans, iktidarın ve yargının radarına girdi. “Teşhircilik” ve “hayasızca hareketler” gibi muğlak suçlamalarla soruşturma başlatıldı. Grup üyelerine yurtdışı yasağı konuldu, konser turneleri iptal edildi, görüntülere erişim engeli getirildi. Manifest’e yönelik saldırılar, kadınlara ve lgbti+lara yönelen baskıların yalnızca bir parçası. Bugün yasaklanan bir konser, yarın susturulmak istenen bir kadın örgütü, ertesi gün kriminalize edilen bir grev olabilir. Çünkü bu saldırılar aynı kökten besleniyor: patriyarkal kapitalist düzen.

Rejimin gündemi, bizim gündemimiz

Mevcut rejim, kadınlara ve lgbti+lara yönelik saldırıları, baskıyı gündeme almak yerine baskı ve şiddet alanlarının genişletilmesi konusunda pek çok girişimde bulunuyor. Öyle ki ilan edilen “Aile Yılı” kapsamında Cumhurbaşkanı kararı ile yürürlüğe giren düzenlemede “Evlenecek Gençlerin Desteklenmesi Projesi” Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından hayata geçirildi. Proje; yeni evlenecek gençlerin ekonomik, psikolojik ve sosyal desteklerle evliliklerini “daha sağlam” temeller üzerine kurmalarını ve gençlerin evliliğe teşvik edilmesini amaçlıyor. İktidarın gündemi hane içindeki şiddet oranları, kadına yönelik şiddeti önlemeye yönelik girişimlerde bulunmak değil, “hane içinde olan hane içinde kalsın” temennisi ile kadına yönelik şiddeti aile içinde meşrulaştırmak.

Bugün hâlâ bir erkek, hakkında 3 kere uzaklaştırma kararı verilmiş olmasına rağmen, boşanmış olduğu kadını, bir poşet içine koyduğu pompalı tüfek ile elini kolunu sallaya sallaya güpegündüz hastane koridorunda katledebiliyor. Kadına yönelik şiddet ve buna bağlı olarak gerçekleşen kadın cinayetleri önlenebilir. Bu durum sadece kanunların yetersizliği ile açıklanamaz, idari ve adli birimler dahil olmak üzere her türlü mekanizmanın kadına yönelik şiddet ile mücadele konusunda etkin kullanılması şart. Ancak iktidar, kendi çıkarları ile ters düştüğü için bu mekanizmaların işletilmesini pek de istemiyor. Çünkü kadınların özgürleşmesi, görünür olması erkek egemen anlayışı aşındıracağı için mevcut rejim de kadınları destekleyecek herhangi bir girişimde bulunmaktan uzak durmak zorunda. Kapitalist patriyarka, ucuz kadın emeğine dayanıyor. Ev içi görünmeyen emek, kadınların düşük ücretli işlere sıkıştırılması ve güvencesizleştirilmesi, sermayenin çıkarlarıyla doğrudan bağlantılı. İktidarın “aileyi koruma” bahanesiyle kadınları eve kapatmaya çalışması, aslında sermayeye daha ucuz işgücü ve daha fazla denetim sağlamaktan başka bir şey değil. Bu nedenle kadına yönelik her türlü şiddet politiktir!

Yeni iş arayanları bekleyen acı reçete

0

Bugün Türkiye’de iktidarın uyguladığı neoliberal politikalar, yalnızca bir ekonomik tercih değil, doğrudan bir sınıf saldırısı. “Acı reçete” denilen şeyin faturası, toplumun en zayıf kesimlerinin sırtına yükleniyor. Çalışan kesimin alım gücü hızla düşüyor. Maaşlar daha cebe girmeden eriyor; bir işçi kirasını, faturalarını, mutfak giderlerini dahi karşılarken zorlanıyor. Bu çaresizlik, emekçiyi yeni iş arayışına itiyor. Ancak karşısına çıkan tablo, umut değil daha derin bir sömürü zinciri oluyor.

Bugün birçok işçi, işe alınsa dahi önce taşeron firmaya mahkûm edilmekte. Altı ay taşeron eliyle, 6 ay da fabrika eliyle “deneme” adı altında çalıştırılan işçi, en az bir yıl boyunca asgari ücrete zincirlenmekte. Bu süreçte işçi, en ufak bir itirazında kapının önüne konulabileceğini bilerek, işverenin her türlü keyfiyetine boyun eğmek zorunda bırakılıyor.

İşçilere sözde destek için kurulan İŞKUR ise, patronlara ucuz işgücü sağlama mekanizmasına dönüştü. “İşbaşı eğitimi” adı altında işçiler aylarca günde 300 TL yevmiye karşılığında çalıştırılmakta, ne kıdem hakkı tanınmakta ne de güvenceli bir istihdam sağlanmakta. Bu uygulama, kapitalizmin “eğitim” kılıfıyla sömürüyü meşrulaştırmasından başka bir şey değil.

Ayrıca “asgari ücret” korunacak, asgari ücretten vergi kesilmeyecek denildi; fakat uygulama bambaşka bir yüz gösteriyor. Pek çok işyeri işçiyi gerçekten asgari ücretle çalıştırmıyor; resmi bordroda düşük gösterilen ücretin yanında elden veya farklı kalemlerle verilen “birkaç binlik” ödemelerle işçinin gerçek gelirini manipüle ediyor. Bu manevra, çalışanın vergi, prim ve sosyal hak hesaplamalarında belirsizlik ve kırılganlık yaratıyor. İşçi kümülatif vergi tablosuna sokularak hem daha az net hak hem de ileride daha düşük kıdem ve emeklilik matrahı ile karşı karşıya bırakılıyor.

Bu hileler iki amaç taşıyor: Birincisi, işverene maliyetleri düşürme ve devletin denetiminden kaçma imkânı tanıyor. İkincisi, çalışanı resmi görünüm altında daha zayıf bir statüye mahkûm ederek örgütlenme ve hak talebini zorlaştırıyor. Sözde “asgari ücretten vergi kesilmeyecek” vaatleri, uygulamada vergi ve prim oyunlarıyla etkisizleştiriliyor. Sonuç ise emekçinin sosyal güvencesini çalan bir düzenin kurulması.

Bu manipülasyonlar, neoliberal iktidarın sınıfsal yönelimini açık ediyor: Siyasi söylemde “koruma” vaat edilirken, pratikte ise işçi hakları sistematik biçimde aşındırılıyor. Dolayısıyla mesele sadece düşük ücret değil, ücretin nasıl gösterildiği, hangi kalemlere gizlendiği ve bunun sosyal güvenceye dönük etkileri de bir sınıf saldırısı.

Yeni iş arayan işçiye yığınla evrak ve prosedür dayatılır. Bunlardan biri de sağlık raporları. Görünürde iş güvenliği için istenen bu raporlar, gerçekte bu amaca hizmet etmiyor. İşçi sağlığı ve güvenliği için alınması gereken hiçbir önlem doğru düzgün alınmaz ve bu durum denetlenmezken, istenen bu sağlık raporları, işçiler tarafından potansiyel madde bağımlıları olduklarını ima eden, onları kriminalize eden bir mekanizma olarak deneyimleniyor. Ülkeyi bir narkotik üssüne çevirenlerin kendi yarattıkları bu devasa sosyal problemlerin kaynağı işçilermiş gibi davranması da bir çeşit sınıfsal şiddettir.

Bütün bu tablo, neoliberalizmin emekçiler için ne anlama geldiğini açıkça göstermekte: güvencesizlik, taşeronlaştırma, işsizlik korkusu, düşük ücret ve hak gaspı. İşçi sınıfı, her geçen gün daha fazla örgütsüz bırakılmakta, bireysel çıkış yolları aramaya zorlanmakta. Çözüm, iktidarın Tek Adam rejimiyle kurumsallaştırdığı bu acımasız sermaye düzenine karşı işçilerin birleşik mücadelesindedir. İşçiler, yalnızca hak arayan değil, aynı zamanda yönetimde söz ve karar sahibi olan bir toplumsal düzenin kurucusu olmalıdır.

Gerçek kurtuluş, bireysel arayışlarda değil; birleşik, örgütlü ve sosyalist bir işçi mücadelesinde yatmaktadır. Ancak bu yolla, sermayenin dayattığı acı reçeteyi reddedip, insanca yaşamın kapısını aralayabiliriz.

DHL eCommerce işçileri: DHL’ye sendika girecek, başka yolu yok!

0

Tüm Taşıma İşçileri Sendikası (TÜMTİS) üyesi işçiler, eski adı MNG Kargo olan DHL eCommerce işyerindeki sendikal baskılara karşı firmanın İstanbul Kemerburgaz’da bulunan aktarma merkezi önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdi.

İşçiler, açıklama öncesi toplandıkları sırada yaptıkları ajitasyon konuşmaları ile firmanın sendika düşmanı tutumunu teşhir etti.

Toplanmanın ardından sendikanın Genel Başkanı Kenan Öztürk bir konuşma yaparak DHL Lojistik ve DHL Express’teki örgütlenmelerinden bahsetti ve dünyanın dört bir yanındaki taşımacılık işçilerinin de DHL eCommerce işçilerinin sendikalaşma mücadelesinin yanında olduklarını duyurdu. Öztürk, firmayı baskılarına son vermeye çağırırken, tüm işçileri de sendikaya üye olmaya davet etti.

Açıklamaya, Türk-İş 1. Bölge Başkanı Halil Faki Erdal, Toleyis Sendikası İstanbul Şube Başkanı Özgür Boyraz ve Koop-İş Sendikası İstanbul 2 nolu Şube Başkanı Şahin Kaya da katılırken, TÜMTİS İstanbul Şube Başkanı Ersin Türkmen tarafından okunan basın açıklamasında şu ifadelere yer verildi:

“SENDİKALAŞMAK ANAYASAL HAKTIR ENGELLENEMEZ!

DHL E-COMMERCE’Yİ SENDİKA HAKKINA SAYGI GÖSTERMEYE ÇAĞIRIYORUZ!

Sendikamızın örgütlenme çalışması başlatıp sürdürdüğü MNG Kargo, örgütlenme çalışmamız devam ederken dünyanın en büyük taşımacılık ve lojistik firmalarından biri olan DHL tarafından satın alındı. Sendikalaşma çalışmamızın başından beri sendikal haklara saygı duymayan şirket, DHL tarafından satın alındıktan sonra da sendika karşıtlığına devam etti. 

Satın alma ve devir işleminden sonra DHL eCommerce (DHL e-ticaret) adıyla faaliyetini devam ettiren şirket, sahibi ve ortakları değişse de sendika karşıtlığını, sendikal haklara, işçilerin demokratik haklarına karşı haksız ve hukuksuz davranışlarını ısrarla devam ettirdi. 

Dünyanın en büyük taşımacılık firmalarından biri olan DHL, Uluslararası Taşımacılık İşçileri Federasyonu-ITF ve UNI ile imzalayıp OECD’ye verdiği protokolle; işçilerin sendikal haklarına saygı duyma taahhüdünde bulunmuştur. Ancak bu taahhüdüne rağmen, önceli MNG Kargo gibi, sendika üyesi işçilere baskı yapmaya, hatta sendikaya üye olduğu için işçi çıkarmaya devam ediyor. 

Kimi yerde baskı ve işten çıkarma tehdidiyle çalışanlarının e-devlet şifrelerini alıp üyelikten istifa ettiriyor. Şifresini vermeyi ve istifa etmeyi kabul etmeyen işçileri ise evlerinden çok uzak başka şube veya işyerlerine sürgün ediyor. Sürgün kararlarının altına işverenin dikte ettiği yazıları yazmadıkları takdirde, işsizlik ödeneği dahi alamayacak gerekçelerle tazminatsız olarak işten çıkarılacaklarını söylüyor. Bu şekilde üye işçileri sendikadan istifaya zorluyor. Servisleri kaldırdım diyerek sendikadan istifa ya da işten çıkarılma seçeneği ile baş başa bırakıyor. 

10 bini aşkın çalışanı ile Türkiye’nin en büyük kargo şirketlerinden birini satın alan DHL, OECD’nin hakemliğinde imzaladığı protokolle sözünü verdiği taahhütlerine sadık kalmalı, işçilerin en temel haklarından birisi olan sendikal haklara saygı göstermelidir. 

Bu taahhüt, DHL eCommerce işyerlerini de bağlamaktadır. Ancak şirket, bugün bu protokolü açıkça ihlâl etmektedir. DHL, yasal haklarını kullanarak e-Devlet üzerinden sendikamıza üye olan işçilere karşı baskıcı, ötekileştirici, üyelikten istifaya zorlayan yıldırıcı tutumlardan vazgeçmelidir!

Sendikamız, DHL Lojistik ve DHL Express’te örgütlü, toplu iş sözleşmesi yetkisine sahip tek sendikadır. Çağrımız açık ve nettir; buradan DHL eCommerce işverenine sesleniyoruz;

Sendikal baskılara, işten çıkarmalara ve yıldırma politikalarına derhal son verin! Aksi halde, bu hak ihlallerinizi uluslararası alanda teşhir etmeye devam edeceğiz.

Anayasal bir hak olan sendika hakkını engellemek, Türk Ceza Kanunu’na göre suçtur ve bu suçu işleyenler 1 yıldan 3 yıla kadar hapisle cezalandırılır. 

DHL işvereni bilmelidir ki bu mücadelede yalnız değiliz. Bugün dünyanın dört bir yanındaki sendikalar DHL eCommerce işçileriyle dayanışma içindedir. Bugün dünyanın dört bir yanında, ITF çatısı altındaki 150 ülke, 700 sendika ve 16 milyon işçi DHL eCommerce işçileriyle dayanışma içindedir. Avrupa Taşımacılık İşçileri Federasyonu (ETF), konfederasyonumuz TÜRK-İŞ ve kardeş sendikalarımız da bu mücadelede bizimle beraberdir.

DHL yönetimi sendikamızı yakından tanımaktadır. Eğer “sendikasız işçiyle daha çok kâr ederim” anlayışıyla hareket ediyorsa yanılmaktadır. TÜMTİS, yasal ve demokratik her zeminde mücadeleyi sürdürecek, DHL eCommerce işçileri sendikal haklarına kavuşana kadar bu mücadeleyi uluslararası boyuta taşımaktan da geri durmayacaktır.

İçerde sendika karşıtı tutum sergileyen, baskı ve tehditlerle işçilere gözdağı vermeye çalışan yöneticilere de sesleniyoruz; bu yaptıklarınız yanınıza kalmayacak. Yarın sendikamız bu işyerinde toplu sözleşme yetkisini aldığında, bugün baskı yaptığınız işçilerin yüzüne nasıl bakacaksınız?! Yasalara uyun, sendika hakkına saygı gösterin!

Bugün burada bizimle dayanışma içinde olan kardeş sendikalara, ambar, kargo ve taşımacılık işkolundaki üyelerimize teşekkür ediyoruz.

Emekten yana tüm kesimleri DHL eCommerce işçilerinin mücadelesiyle dayanışmaya çağırıyoruz.

Kamuoyunun bilgisine saygıyla bildiririz.”

 

[vc_video link=”https://vimeo.com/1127573191″]
[vc_video link=”https://vimeo.com/1127573086″]

Güvenceli esneklik: işçi sınıfına yeni saldırı planı

0

Güvencesizleştirme, kapitalist üretim ilişkilerinin yapısal stratejisi olarak hayatımızın tam ortasında. Neoliberalizmin 1980’lerden bu yana dünya çapında dayattığı emek politikalarının merkezinde iş güvencesinin esnetilmesi, sendikal örgütlenmenin zayıflatılması ve esnek çalışmanın norm haline getirilmesi var. Amaç hep aynı: emeği daha düşük maliyetle, daha dağınık biçimlerde çalıştırmak.

Bugün bu politikalar, “güvenceli esneklik” adı altında yeniden pazarlanıyor. Avrupa’dan başlayarak yayılan bu kavram, “teknolojiye uyum”, “dijital dönüşüm”, “çalışan refahı”, hatta kadınların istihdama katılımı gibi parıltılı başlıklarla süsleniyor. İşsizlik ve yoksulluk sopa gibi sallanırken, esnek modeller “çözüm” diye sunuluyor; bu yolla işçiden rıza devşiriliyor.

OVP’nin emek gündemi: esnek, kuralsız, güvencesiz

Türkiye’de de sermaye örgütleri yıllardır aynı koroya katılmış durumda. TÜSİAD, TİSK, MÜSİAD, TOBB… Hepsi işgücünü esnekleştirme “ihtiyacından” söz ediyor. Mehmet Şimşek ise 2026–2028 Orta Vadeli Program’da (OVP) bu talepleri karşılıyor: yeni nesil esnek çalışma projesi, yani “güvenceli esneklik.” Sözde işgücü piyasasının dönüşen yapısına uyum sağlayacak, gerçekte ise geçici, esnek ve bireysel sözleşmeye dayalı istihdamı kurumsallaştıracak. Tam zamanlı, kadrolu, güvenceli istihdam istisna; proje bazlı, geçici ve güvencesiz istihdam norm haline getiriliyor.

Güvenceli esneklik modelinde işçinin işe alımı ve işten çıkarılması kolaylaştırılıyor; sözleşmeler, çalışma süreleri, görev tanımları ve ücretler patronun ihtiyaçlarına göre esnetiliyor. Yani doğrudan iş ve gelir güvencesine saldırıyor. Bunun sonucu ücretlerin düşmesi, iş güvencesinin zayıflaması ve işçilerin işveren karşısında toplu pazarlık gücünün kırılması. İşçi yalnızlaşıyor, örgütsüzleşiyor. Bu sadece ekonomik sömürü değil, aynı zamanda politik bir tahakküm mekanizmasıdır.

Üstelik saldırı sadece çalışma hayatıyla sınırlı değil. Sosyal güvenlik sistemi de hedefte. Emeklilik hakkı bireysel tasarruflara indirgeniyor. “Güvenceli işin yok ama bireysel fonlarla geleceğini güvenceye alabilirsin” deniliyor. Prim ödeyemeyen milyonlarca işçi fiilen emeklilikten dışlanıyor, yoksulluk kalıcılaştırılıyor.

Zaten Türkiye’de güvencesizlik emekçilerin en yakıcı sorunu. İşçiler ve emekliler temel yaşam maliyetlerini bile karşılayamazken, işsizlik özellikle gençler ve kadınlar arasında yüksek. Kayıtdışı istihdam ve yetersiz işçi sağlığı ve güvenliği önlemleri can güvenliğimizi tehdit ediyor. Sendikal haklar ise Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’nun verilerine göre Türkiye’yi en kötü durumda olan 10 ülke arasına yerleştiriyor. İşte bu tabloda bir kez daha “esnekliği” gündeme getirmek, iktidarın gerçek niyetini açığa vuruyor: işçi sınıfına ve tarihsel kazanımlarımıza yeni saldırılar örgütlemek, fiili saldırılara yasal kılıf bulmak. OVP’nin içine açıkça yazılan güvenceli esneklik, iktidarın sermayeye alan açmak için işçi sınıfını daha da kuşatma kararlılığını gösteriyor. Onların “güvencesi”, İşsizlik Sigortası Fonu gibi kamusal kaynakları patronların hizmetine açmak. Yani işçiden alınanı işçiye değil, sermayeye aktarmak.

Peki ya orta vadeli mücadele programı?

Bu tablo karşısında ne yapmalı? Bugün birçok işyerinde düşük ücrete, esnek ve güvencesiz çalışmaya, sendikasızlaştırmaya karşı parçalı direnişler sürüyor. Bu direnişler yol gösterici, ama tek başına yetmiyor. Hep sorduğumuz asıl soru şu: Bu mücadeleler neden hâlâ iktidarın ve sermayenin topyekûn saldırısına karşı birleşik bir mücadeleye dönüşemiyor?

İktidar ve sermaye OVP ile orta vadeli saldırı planlarını ortaya koymuş durumda. Peki işçi sınıfının orta vadeli mücadele programı ve planı ne? İktidarın, OVP’nin bütününde de bir kez daha açığa çıkan yoksullaştırma ve güvencesizleştirme politikasını hedefe alan bir acil eylem programına ihtiyacımız var! Bunun için işyerlerinde taban örgütlenmesinin ve işçilerin acil talepler etrafında ortak eylemlerinin koşullarını yaratmak gerekiyor. Sendika bürokrasilerine rağmen birleşik sendikal mücadelenin olanaklarını zorlamak gerekiyor!

Rejimin rehin alma politikaları

0

Bugün cezaevleri yalnızca suç işleyenlerin tutulduğu yerler değil; muhalifleri, kadınları, lgbti+ları ve demokratik haklarına sahip çıkan tüm kesimleri sindirmek için kullanılan birer rehin alma merkezine dönüştürülmüş durumda.

Rejim, infaz yasalarında yaptığı düzenlemelerle kimin içeride kalacağına, kimin dışarı çıkacağına kendi çıkarları doğrultusunda karar veriyor. Bir yanda yolsuzluk yapan, toplumun kaynaklarını semiren yandaşlar dokunulmazlık zırhı ile serbestçe dolaşabilirken ve bu sırada adli suçlulara infaz indirimleri gelirken, diğer yanda temel hakları için mücadele eden öğrenciler, emekçiler, salt mesleğini icra etmeye çalışan gazeteciler, hak savunucuları ve seçilmişler hepimizin gözleri önünde haksız yere cezaevlerine gönderiliyor.

Bugün onlarca hasta tutsak, cezaevlerinde tedavi hakkından mahrum bırakılıyor, yaşam hakkı hiçe sayılıyor. Rejimin bu keyfi tutumu, infaz ertelemelerinin uygulanmaması ve “yatar”ı bitse bile tahliye edilmeme pratikleri, hukukun değil rejimin çıkarlarının işletildiğini gösteriyor.

Diğer taraftan, haksız suç isnatları ile veya suç uydurmak suretiyle yargılamaya maruz kalanlar, ceza alsalar dahi hiçbir şekilde yatarı olmayacak suçlar için şafak operasyonları ile cezaevlerine konularak tutsak ediliyor.

Özetle, rejimin kırılganlıkları artarken cezaevleri siyasi tutsaklarla dolup taşıyor. Avrupa Konseyi verilerine göre Türkiye nüfusuna oranla en fazla mahkûm ve tutuklu barındıran ülke (100 bin kişide 408 mahkûm) konumunda. 2005-2023 arası cezaevi nüfusundaki yüzde 439’luk rekor artış, rejimin toplumsal muhalefeti hapsederek yıldırma siyasetinin açık göstergesidir. Tutsak politikasının temelinde, sindirme ve muhalefeti bastırma amacı yatıyor. Adaletin yerine keyfiliğin, eşitliğin yerine ayrıcalığın, hukukun yerine iktidarın sopasının geçtiği bir düzlemde bastığımız yer oldukça kaygan.

Benzer şekilde son yıllarda inşa edilen, önceki F tipi cezaevlerinin devamı olarak ağır tecrit ve izolasyonu içerecek şekilde tasarlanan ve halk arasında “kuyu tipi” olarak anılan hapishaneler, mevcut infaz kanunlarına ve uluslararası hukuka aykırı şekilde hücre cezasını olağanlaştırmakta. Varlığı tamamen politik olan bu hapishaneler, tutsakların insan onuruyla bağdaşmayan koşullarda tutulması amacıyla inşa edildi. Bu hapishanelerde; sürekli hücre cezası uygulanması, havalandırma hakkının ihlal edilmesi, 7/24 kamera ile izlenen fanusa benzer hücrelerde özel hayatın gizliliğinin ihlal edilmesi, sohbet hakkının uygulanmaması, spor hakkının ise ayda 1 saat gibi kısıtlanması vb. izolasyonun derinleşmesine yol açan, sosyal ve kültürel hakları gasp eden bir düşman hukuku sistemi işletiliyor. Kuyu tipi hapishaneler mimari yapısı ve infaz rejimiyle bir çifte cezalandırma aracı olarak işlev görmekte; insanlık dışı ve onur kırıcı muamele yasağını açıkça ihlal etmekte.

Düşüncelerinden, kimliğinden, hak ve eşitlik mücadelesinden ötürü içeride tutulan tüm tutsaklar derhal serbest bırakılmalıdır. Tedavi hakkı engellenen, yaşamı hiçe sayılan hasta tutsaklar bir an önce tahliye edilmelidir. İzolasyon ve işkence merkezleri olan F Tipi ve yüksek güvenlikli hapishaneler kapatılmalı; insanlık dışı tecrit politikalarına son verilmelidir. Siyasi tutsaklara yönelik ayrımcı uygulamalar sona erdirilmelidir.

İDP’den “Filistin’de ablukaya son!” etkinliği

0

4 Ekim günü İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) tarafından İstanbul’da Filistin’le dayanışma etkinliği düzenlendi. Etkinlik, “Ablukaya son, Siyonizme tam ambargo!” şiarıyla gerçekleştirildi. Gazze’deki soykırımın ikinci yılında düzenlenen etkinlikte Küresel Sumud Filosu, dünya çapında güçlenen Filistin seferberliği ve enternasyonal mücadele konuşuldu. Etkinlik, 2 yıldır soykırıma tabi tutulan Filistin halkı ve direnişi anılarak başladı.

Onlarca dinleyicinin katıldığı etkinlikte ilk sözü İDP üyesi Filistinli devrimci Maysam AbuHindi aldı. Filistin mücadelesinin bugünkü durumundan söz eden AbuHindi; Trump’ın ortaya attığı planı, Hamas’ın bu plan karşısındaki pozisyonunu ve direnişin olası tutumlarını değerlendirdi. Filistin mücadelesinin ezilen halklar ve emekçiler için ne anlama geldiği tartışıldı. Konuşmada, enternasyonalizmin sadece bir dayanışma ilkesi olmadığı, küresel düzeydeki sömürü ve tahakküme karşı mutlak bir mücadele birliği olduğu vurgulandı.

İkinci konuşmacı İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) ve İDP önderliğinden Görkem Duru’ydu. Duru aldığı sözde emperyalistlerin demokratik gerici politikalarının altını çizdi. Küresel Sumud Filosu gönüllüsü, organizasyona destek için süreci Tunus’tan takip eden Duru, uluslararası seferberliğin büyümesinin önemini işaret etti. İtalya’daki liman işçilerinin filonun güvenliği için grev yapması, Brezilya’daki işçilerin dayanışma eylemleri gibi örnekleri hatırlatan Duru, Türkiye’de de işçi sınıfının bu seferberliklere dahil olması için mücadele edilmesi gerektiğini ifade etti.

Salondan alınan sözlerde Filistin seferberliğinin dünya sınıflar mücadelesindeki yeri ve emperyalizmin krizini derinleştirmesi vurgulandı. Türkiyeli sosyalistlerin Filistin mücadelesi konusundaki görevleri ele alındı. Rejimin Filistin’e dair ikiyüzlü tutumuna karşı nasıl politikalar geliştirilmesi gerektiği konuşuldu.

Etkinlik yapılırken Siyonist İsrail tarafından tutsak edilmiş olan Küresel Sumud Filosu katılımcısı Ezequiel Peressini’ye1 özgürlük talebi de dile getirildi. İstanbul’da yaşayan göçmen devrimcilerin, sendikalardan işçilerin, öğrencilerin ve Filistin aktivistlerinin katıldığı etkinlik özgür Filistin mücadelesini yükseltme vurgusu ile sona erdi.

  1. İUB-DE ve onun Arjantin partisi olan Sosyalist Sol (Izquierda Socialista) üyesi devrimci. 7 Ekim tarihinde serbest bırakıldı. ↩︎

Sefalette Eşitlenme Planı’na karşı emek ittifakı

0

2026-2028 yıllarını kapsayan Orta Vadeli Plan 7 Eylül tarihli Resmi Gazete’de yayımlandı. Orta Vadeli Plan’lar biz emekçilerin hayatını doğrudan etkiliyor. Burjuvaziye altın tepside sunulan bir önceki OVP’de asgari ücrete ara zammın kaldırılacağı ifade edilmiş, ücret zamlarının gerçekleşen değil, beklenen enflasyon oranında yapılmak istendiği söylenmişti.

Emekçiler tarafından “Sefaleti Yaygınlaştırma Programı” olarak okunabilecek olan yeni planda ise beklenti daha karanlık. 2025 yılı için büyüme hedefi 0,7 puan aşağı inip yüzde 3,3 olurken enflasyon hedefi de yüzde 11 artıp yüzde 28,5 oldu. 2026 için olan yüzde 9,7’lik enflasyon tahmini yüzde 16’ya yükseldi.

Emekliliği tarihe gömme hedefi de yeniden heybeden çıkarıldı. Daha önce emekçilerin sistemden çıkarak istemediklerini açıkça gösterdikleri Bireysel Emeklilik Sistemi, Otomatik BES ile yeniden önümüze koyuldu.

Bir önceki OVP’de emekçinin alım gücüne açık bir saldırı varken (asgari ücrete ara zammın tasfiye edilip, ücret artışlarının ülke genelinde tartışmalı TÜİK enflasyonunun dahi altında hedeflenmesi), yayımlanan OVP bu saldırıların daha karanlık bir tabloda sürdürülmek istendiğini ifade ediyor. Üstüne üstlük Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’na bağlı Dezenformasyonla Mücadele Merkezi’nin OVP’de yer alan özelleştirme planının köprü ve otoyolların satışına dair olmadığını ifade etmek için yayımladığı bildiride dahi köprü ve otoyollardan işletme hakkı devirleri vesilesiyle özelleştirme geliri hedeflendiği kabullenildi.

Krizin iki yüzü

OVP bir krizin içerisinde olduğumuzu kabul ediyor. Peki, bu krizi aynı şekilde mi yaşıyoruz?

2025 yılının başında Türkiye’de otomotiv pazarının yüzde 14’e yakın daraldığı ifade ediliyordu. Buna rağmen toplam satışlardaki lüks araçların payı 7,3 puan artarak yüzde 18’e dayanmış; Mercedes, BMW ve Audi gibi araçların satışında patlama olmuştu. Eylül ayına gelindiğinde ise (10Haber’in yayımladığı bir habere göre) en ucuzu 38 milyar liradan satışa sunulan Rolls-Royce’un Türkiye bayisi dünya çapında “yılın bayisi” oldu. Haberde bayi Türkiye pazarındaki tek rakibini “yat, villa ve mücevher” satıcıları olarak tanımladı.

Madalyonun bir yüzü bu iken, biz işçi ve emekçilerin yer aldığı diğer yüzünde görünüm şu: Şu anda MESS grup sözleşmeleri süren Birleşik Metal-İş Sendikası’nın araştırmasına göre geçtiğimiz ay 4 kişilik bir ailenin sağlıklı ve dengeli beslenme maliyeti 26 bin 149 TL oldu. Yani bir asgari ücretli kira ödemese, yol masrafı olmasa, elektrik, su, doğalgaz faturası ödemese ve gıda dışında hiçbir harcama yapmasa dahi maaşı ailesinin sağlıklı beslenmesine yetmiyor. Aynı araştırma yoksulluk sınırının ise 90 bin 450 TL olduğunu söylüyor. Yani 4 kişilik ailenin 4’ü de asgari ücretle çalışsa dahi yoksul olmaktan kurtulamıyor.

Tek gösterge maaşlarımız değil, sosyal haklarımızda da benzer bir kesinti söz konusu. Pırlantadan vergi almayan hükümet, temel ihtiyaçların neredeyse tamamından ÖTV istiyor. Bu da yetmiyor, şirket vergileri silinirken emekçiye adaletsiz bir şekilde vergi dilimleri dayatılıyor. Kıdem tazminatı tavanı 1975 yılında yürürlüğe giren 1927 sayılı yasa ile ilk kez asgari ücretin 7,5 katı ile sınırlandırılmasından bugüne en düşük düzeyde; şu anki kıdem tazminatı tavanı ancak iki asgari ücret yapıyor.

Türkiye’nin en büyük sorunu çok net bir biçimde karşımızda duruyor. Emekçilerin kendi ürettikleri toplumsal servetten aldıkları pay azalırken, zenginlerin aldığı pay ve emekçilerin asla yanına bile yaklaşamayacağı lüks tüketim artıyor. İşte milletçe yaşadığımız iddia edilen ekonomik kriz madalyonunun iki yüzü bu!

Çıkış nerede?

Hükümetin burjuvaziye verdiği mesaj net: “Evet, dünya büyük bir kriz içerisinde. Ama biz iktidardayken, emekçilerin alım gücüne artan şekilde el koymayı sürdüreceğiz. Bu sayede de siz lüks tüketiminizi artırabileceksiniz. Bunu sürdürebilmek için de tartışmasız bir güce ihtiyacımız var ve elbette ki bu gücü düzen içi rakiplerimizi ezmek için de kullanacağız!”

İşte yakın dönemimizin özeti bu. Ve düzen içi hiçbir parti, hiçbir kurum ekonomideki bu adaletsizliğe karşı koyabilecek bir programa sahip değil.

Ancak buradan çıkış var! Biz emekçilerden “Kırk katır mı, kırk satır mı?” yönünde bir tercih yapmamız bekleniyor. Ancak bizi buradan kurtaracak olan yalnızca kendi kollarımız olabilir. Bugün MESS grup sözleşmesinde pazarlık halinde olan emekçilerle koşulsuz dayanışmaya geçerek, vergi dilimleri ve ücret zammı gibi mücadelelerinin OVP’de yer alan tüm saldırılara karşı birleştirilmesi için bir emek ittifakının kurulması tek çıkış yolumuz olarak karşımızda duruyor.

10 Ekim Ankara Garı Katliamı’nın 10. yılında adaletin yerini bulması talebiyle yüründü

0

10 Ekim Ankara Gar Katliamı’nın 10. yılında İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri’nin çağrısıyla Kadıköy’de gerçekleştirilen kitlesel eylemde adaletin yerini bulması talebiyle yüründü. 

“Adalet halkların elleriyle gelecek!”

Çok sayıda kurumun katıldığı eylem Kadıköy Boğa Heykeli’nden “Katillerden hesabı emekçiler soracak!” ve “Adalet halkların elleriyle gelecek!” sloganları eşliğinde İskele Meydanı’na doğru yürünmesiyle başladı. Sloganlarda, hükümetin göz göre göre gerçekleştirilen saldırıyı engellememiş olmasına ve katliamdan 10 yıl sonrasında dahi adaletin yerini bulmayışına dair öfke dile getirildi. 

“Barış şehitleri mücadelemizde yaşıyor!”

Yürüyüşün ardından Rıhtım’da gerçekleştirilen anma barış şehitlerinin anısına bir dakikalık saygı duruşu yapılmasıyla başladı. Yaşamını yitirenlerin isimleri kürsüden teker teker anons edilirken kitle bu anonsları “Yaşıyor!” haykırışlarıyla cevapladı.

Alandaki ilk konuşmayı yapan İstanbul Barosu’ndan Erkan Ünüvar; geride kalan 10 seneye rağmen adaletin hâlâ sağlanmadığını ve tek bir kamu görevlisinin dahi yargılanmadığını, aksine dosyanın kapatılmaya çalışıldığını aktardı. Ünüvar konuşmasında, katliamı organize edenlerin takibe alınmalarına rağmen engellenmediklerini de dile getirdi.

Bir diğer konuşmacı olan, kayıp yakını Faik Deli konuşmasında; katliamı gerçekleştirenlerin sadece iki IŞİD mensubu olmadığını, güvenlik önlemlerini almayanların da patlamadan sorumlu olduğunu söyledi. Kolluk kuvvetlerinin katliamın gerçekleştirildiği alana saldırıdan sonra gelerek, yaralılara ve halka biber gazı ve plastik mermi sıktığını ifade eden Deli, gerçek sorumlular ortaya çıkana kadar mücadeleden vazgeçilmeyeceğini, ülkeye barış ve demokrasi gelene dek mücadeleyi sürdüreceklerini belirtti. 

“10 Ekim’i unutma, unutturma!”

DİSK İstanbul Bölge Temsilcisi Asalettin Arslanoğlu tarafından okunan basın açıklamasında; katliamın ardından geçen 10 yılda ne yerde yatan yaralılara saldıran polislerin ne de “oylarımız yükseliyor” itirafında bulunan siyasetçilerin unutulmuş olduğu vurgulandı. Açıklama “Er ya da geç katiller kaybedecek! Emek, barış, demokrasi kazanacak!” sözleriyle sona erdi.

“Katillerden hesabı emekçiler soracak!”

Kanlı 10 Ekim’in ardından geçen 10 yılda ne faillerle gizli ilişkiler aydınlatıldı ne de gerçek sorumlular hesap verdi. Bu saldırıya göz yuman AKP Hükümeti ise hâlâ iktidarda ve emekçileri ve ezilenleri hedef alan politikalar uygulamaya devam ediyor. Bu katliamın her yönüyle aydınlatılmasının ve tüm sorumluların hak ettikleri şekilde yargılanmasının yolu ise Tek Adam rejimine karşı birleşik mücadeleyi yükseltmekten geçiyor.

Suriye’de düğümlenen süreç

0

Mecliste yeni yasama yılı başlıyor. Şimdiye dek çeşitli demokratik kitle örgütü ve STK temsilcilerini, kayıp yakınlarını dinlemiş olan komisyonun olağan koşullarda, gerekli yasal düzenlemelere dair bir hazırlık yapması ve bunu meclisin gündemine taşıması gerekiyor. Bu gerçekleşecek mi göreceğiz. Suriye’deki düğüm, Ankara’daki yolu tıkıyor gibi.

Her ne kadar zaman zaman farklı telden çalıyor görünseler de ne Bahçeli’nin ne Erdoğan’ın meselenin kısmen de olsa demokratik bir neticeye hızlıca kavuşturulması yönünde bir arzusu var. Görünürdeki tutum farklarının da, zaman kazanmaya kararlı ortakların iyi polis-kötü polis oyunundan fazlasına delil olduğuna inanmak için sebep yok.

Kürt siyasi hareketi de sorunların ve dolayısıyla çözümlerin esasına yönelmektense etrafında gezinmeye dayalı bu sündürme politikasına kuvvetli bir karşı koyuş geliştiremedi. Meselenin düğümlendiği yer Suriye olmasına rağmen, orada yürümekte olan süreç ile Türkiye içindeki süreci birbirinden ayrı ele alma yaklaşımı öne çıktı. Suriye’de akan zamanın Rojava’nın fiili statüsünü pekiştirme ve ona resmiyet kazandırma yolunda Kürtlerin lehine işlediği ve öyle de işlemeye devam edeceği hesap ediliyordu.

Fakat Erdoğan’ın son ABD ziyaretinde açığa çıkan manzara, bu emperyalist güç ile Tek Adam rejimi arasındaki dönemsel çelişkilerin pekâlâ aşılabileceğini ve sahadaki güçlerin mevcut konumlanışlarına dayanarak ilerletilecek bir politikanın sınırlarının ufukta belirdiğini düşündürüyor. Elbette Kürtler de başından beri bu ihtimalin farkında. Özgüçlerinden başka dayanacakları güç kalmadığında girilmesi muhtemel bir çarpışma uğrağına olabildiğince hazırlıklı girmek istiyorlar. Görünen o ki Trump bölgede taşların az çok yerine oturmasını istiyor ve Suriye Kürtleri için de karar anı yaklaşıyor.

Tıpkı “çatışma” durumunda olduğu gibi mevcut “çatışmasızlık” durumunun da bir çözümü müjdelemekten uzak olduğunu görüyoruz.

Rejimin, ulusların kendi kaderini tayin hakkını tanımak bir yana asgari bir demokratikleşmenin gereklerini yerine getirmeye dahi yabancı olan baskıcı karakteri ve Kürt siyasi hareketinin devrimci, kopuşçu bir hat yerine gerek silahla gerek demokratik araçlarla her daim reformist-pazarlıkçı bir yolu yeğliyor oluşu, bu süreci de 50 yıllık savaşın bugüne dek birbirini izleyen sayısız zikzaklarından bir diğeri haline getirirse sürpriz olmaz.

Rejim, ana muhalefet partisini seçime girse de kazanamayacağı hale getirene dek hırpalamak, bunu yaparken de Türk ve Kürt emekçilerin demokrasi talebiyle birleşik bir seferberliğe girişmesinin önünü kapatmak olarak özetlenebilecek yol haritasını takip etmeyi sürdürüyor. Fakat planını tamamına erdirmek için hâlâ zamana ihtiyacı var. Kürt siyasi hareketi de Rojava için zaman kazanmak, tutsak önderliği için daha fazla meşruiyet alanı açmak, çeşitli yasal tavizler elde etmek için çabalıyor, eleştirilerini dile getirse de oyunu bozan taraf olmak istemiyor. Bahçeli’nin meclisteki çıkışıyla başlayan bir yıllık sürecin ilerleyişi bir barışın başlangıcından ziyade yeni çatışmalardan önce verilen bir molanın içinde olup olmadığımızı düşündürüyor.

Soykırımın 2. yılında “İsrail’e tam ambargo!” çağrısıyla yürüyüş

0

Soykırımcı İsrail devletinin Filistin’de 7 Ekim 2023’ten bu yana uyguladığı soykırımın 2. yılında Filistin Eylem Komitesi’nin çağrısıyla binlerce kişi Taksim’den Dolmabahçe’ye yürüdü. Filistin Eylem Komitesi’nin “İsrail’e tam ambargo!” çağrısıyla 5 Ekim Cumartesi günü gerçekleşen yürüyüşe komitenin bileşeni birçok sosyalist parti ve kurumun yanı sıra kadın örgütleri, sendikalar ve Filistin dostları katıldı.

Kitlenin “Özgür Filistin İçin İsrail’e Tam Ambargo!” pankartının arkasında toplandığı yürüyüşte “Nehirden denize Özgür Filistin!”, “Yaşasın küresel İntifada!”, “Yıkılsın Siyonist işgal devleti!”, “Katil İsrail, işbirlikçi ABD!”, “Filistin’e özgürlük, İsrail’e boykot!” sloganları atıldı. “Hamaseti bırak, ilişkiyi kes!” ve “BOTAŞ’tan akan petrol değil kan” sloganlarına yer verilerek, Tek Adam rejiminin Filistin dostu söylemlerine rağmen soykırımcı İsrail’le ilişkilerini sürdürmesine dikkat çekildi.

İsrail’e askeri, siyasi, ticari, diplomatik, her alanda tam ambargo talebinin önde olduğu basın açıklaması metnini okurlarımızla paylaşıyoruz:

“Bugün biz de Türkiye’deki Filistin dostları olarak, bu topraklardan soykırıma sağlanan desteğin derhal durdurulması talebiyle bir aradayız. Bu ülkedeki siyasi iktidar her gün Filistin hamaseti yaparken, o sırada kendi topraklarından Siyonist ordunun uçaklarına ve tanklarına petrol taşımaya devam ediyor. Türkiye’deki askeri üsler soykırımcı orduya anlık istihbarat akışını sürdürüyor. İsrail’e gidip gelen gemiler Türkiye limanlarını serbestçe kullanırken bu suç ortaklığını ifşa edenler, devletin baskısına maruz kalarak gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, yargılanıyor.

Gazze ablukasını kırmak amacıyla yola çıkan Sumud Filosu’na limanlarını açmayan, saldırı ve tehditler altındayken yanlarında olmayan devletin, gönüllüleri karşılarken döktüğü gibi timsah gözyaşlarına kanmıyoruz, gerçek yaptırımlar görmek istiyoruz.

Filistin mücadelesinin ihtiyacı olan gözyaşları değil, Siyonist rejimin beslendiği kaynakların kesilmesidir. Türkiye’deki iktidarı, uluslararası toplantılarda İsrail’e yaptırım ve ambargo çağrıları yapmadan önce kendisinin bu kararları alarak hemen uygulamaya geçmeye çağırıyoruz.

Filistin halkı varlık savaşı verirken, soykırıma destek olunmasını kabul etmiyoruz. Siyonizm’in ve destekçilerinin olduğu her yer Filistin’le dayanışma hareketinin hedefindedir. İsrail’e tam ambargo ilan edilene, bu gayrimeşru rejim tecrit edilip ortadan kaldırılana kadar bulunduğumuz her yerde intifada ruhuyla mücadeleyi yükselteceğiz.”

Üniversitelerde yeni döneme girerken kayyum rejimi ve OVP kıskacı

0

Yeni akademik yıla girerken Tek Adam rejiminin üniversitelere yönelik baskıları artıyor. Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınması ve tutuklanmasının ardından yükselen, yıllardır benzeri görülmemiş öğrenci seferberliğinin üzerinden aylar geçti ve Tek Adam rejiminin kayyum siyaseti derinleşerek devam ediyor. CHP’li belediyelere düzenlenen operasyonlar, siyasetçilerin tutuklanması ve kampüslerdeki baskılar birbirine paralel ilerliyor. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde 11 kulüp kapatıldı ve yerlerine kayyum kulüpler kurulmaya çalışılıyor. Geçtiğimiz dönem 34 kulübün yönetimlerinin görevden alındığı Boğaziçi Üniversitesi’nde yeni kulüpler tüzüğüyle baskı ve denetim artırıldı. ODTÜ, Hacettepe, Boğaziçi, İTÜ, Mimar Sinan ve daha birçok üniversitede yüzlerce öğrenciye soruşturma açıldı. Ege Üniversitesi’nde ise üniversite toplulukları adına stant açmak isteyen 20 öğrenci gözaltına alındı.

Ekonomik krizin faturasını emekçilere ve tüm ezilen kesimlere kesmeye çalışan Mehmet Şimşek’in Orta Vadeli Programı (OVP) da talanına hız kesmeden devam ediyor. Boğaziçi’nde yıllardır ücretsiz olan çamaşırhane hizmeti özelleştirildi, artık öğrencilerden her yıkama için 200 TL talep ediliyor. Hacettepe’de haftalardır sıcak su yok, İstanbul Üniversitesi’nde yemekhane zamlarını protesto eden göçmen öğrenci Nana Babazade bir aydan uzun süredir Geri Gönderme Merkezi’nde işkence görüyor, ölüm tehditleri aldığı ülkesine geri gönderilmekle tehdit ediliyor. Artan ev kiraları ve yetersiz kapasitedeki yurtlar, KYK burs ve kredilerine zam yapılmamasıyla birleşince öğrencileri okurken çalışmaya ve yoksulluğa mahkûm ediyor. 

Tüm bu gelişmeler birbirinden bağımsız değil. Kayyum politikalarıyla siyasal demokrasi baskılanırken OVP ile ekonomik kuşatma derinleşiyor. Bir yandan kayyum siyasetiyle söz ve karar hakkı gasp edilen öğrenciler, öbür yandan OVP ile barınma ve yaşam maliyetleri altında eziliyor, en temel kamusal hizmetlerden mahrum bırakılıyor. Tek Adam rejimi, üniversiteleri kamusal bir alan olmaktan çıkarıp öğrencileri birer müşteri haline getirmeye çalışıyor.

Öğrencileri sessiz ve itaatkâr bir kitleye dönüştürmeye yönelik siyasal ve ekonomik saldırılar katlanarak artıyor. Ancak geçmiş deneyimler gösteriyor ki öğrenciler baskı karşısında geri çekilmiyor, aksine kendi taleplerini yükseltmek ve haklarını savunmak için örgütleniyor. Başta Boğaziçi Üniversitesi olmak üzere Galatasaray, Yıldız Teknik, İTÜ, Mimar Sinan gibi üniversitelerde kurulan Öğrenci Temsilcileri Kurulları (ÖTK), öğrencilere siyasal baskılara ve ekonomik talana karşı taleplerini ortak bir mücadele programı ekseninde yükseltmek ve bu doğrultuda seferber olmak imkânı sağlıyor. Bu ÖTK’ların inşacıları olmak, kalıcılıklarını sağlamak ve öğrencilerin taleplerini ortak bir mücadele programına dönüştürüp kampüslerdeki baskılara ve ekonomik yıkıma karşı birleşik bir seferberliği sürdürmek en temel görevimiz.

Fransa’da kemer sıkma uygulamalarına karşı, İtalya’da Filistin’e destek için genel grev

0

Eylül ayında Fransa, Macron hükümetinin uygulamaya koymayı planladığı yeni kemer sıkma önlemlerine karşı iki hafta boyunca büyük protestolara sahne oldu. 10 Eylül’de binlerce kişi “Her şeyi durduralım” sloganıyla sokaklara döküldü. Paris merkezli protestolar, eski Başbakan François Bayrou tarafından sunulan ve 44 milyar avroya varan kesintiler ve iki resmi tatilin kaldırılmasını öngören 2026 bütçe planına karşı düzenlendi. Yoğun protestolar sonucunda Başbakan görevden alındı ​​ve yerine, düzenlemeleri sürdüren ancak resmi tatillerin kaldırılmasını iptal eden Sébastien Lecornu getirildi.

18 Eylül’de ülkenin başlıca şehirlerinde tüm sendika konfederasyonlarının çağrısıyla genel grev düzenlendi. Sendikalar, Bayrou’nun önerdiği kemer sıkma kesintilerinin iptalinin yanı sıra emek düşmanı 2023 emeklilik reformunun yürürlükten kaldırılmasını, kamu hizmetlerine daha fazla kaynak ayrılmasını ve vergilerin kaldırılmasını talep ediyor.

Fransa, çoğu Avrupa Birliği ülkesinde olduğu gibi ciddi bir ekonomik kriz içinde. Geçen yılki açık, GSYİH’nin yüzde 5,8’ine ulaştı. Bu, Avrupa Birliği tarafından belirlenen yüzde 3 sınırının neredeyse iki katı. Ulusal borç ise 3,3 trilyon avroyu aşarak GSYİH’nin yaklaşık yüzde 114’üne denk geliyor. Ancak her zamanki gibi, hükümetler krizin yükünü işçilere ve yoksullara yüklüyor, sosyal harcamaları ve ücretleri azaltıyor.

Fransa’daki protestolar, kapitalizmin derin ekonomik ve politik kriz ortamında, patronlardan ve çokuluslu şirketlerden yana hükümetlerin halklara dayattığı kemer sıkma uygulamalarına karşı Endonezya ve Nepal’de çıkan isyanlarla aynı dönemde gerçekleşti.

İtalya’da 22 Eylül’de Gazze’deki soykırımı kınamak, Küresel Sumud Filosu’nu desteklemek ve Meloni hükümetinin İsrail ile ilişkilerini keserek Filistin Devleti’ni tanımasını talep etmek için ülke çapında bir grev düzenlendi. Taban Sendikaları Birliği’nin (USB) çağrısını yaptığı greve İtalya’nın büyük bir bölümünde binlerce kişi katıldı. Liman, karayolu taşımacılığı, sağlık ve lojistik işçilerinin katıldığı greve öğrenciler ve öğretmenler de destek verdi. Ülkenin en büyük sendikalarından biri olan İtalya Genel İşçi Sendikası’nın (CGIL) çağrısıyla da 19 Eylül’de Gazze’ye destek için dört saatlik bir grev yapılmıştı. USB’nin aktardığına göre İtalya’nın ana limanları kapatıldı, toplu taşımanın yüzde 90’ı ve demiryolu ulaşımının yüzde 50’si durduruldu. Grevlerle beraber Roma, Bologna ve Napoli gibi kentlerde on binlerin katıldığı kitlesel protestolar düzenlendi.

Filistin’le enternasyonal dayanışmaya damga vuran olaylardan biri de İtalyan liman işçilerinin eylemleri oldu. Gazze’ye giden Küresel Sumud Filosu’nun organizasyonunda yer alan USB, limanları felç etmenin başını çekti. Cenova ve Venedik’teki limanların yanı sıra protestolar Livorno, Trieste, Ancona ve Civitavecchia’daki limanlara da yayıldı. Ravenna’da liman işçileri İsrail’e giden iki konteyneri durdurdu.

Gazze’yle ve Filistin halkıyla dayanışma giderek artan bir güçle yayılıyor; “Nehirden denize özgür Filistin” sesleri çoğalıyor. Küresel emperyalizmin desteklediği Siyonizmin suçlarını durdurmak ve işgalci İsrail Devleti ile ticari, diplomatik ve askeri tüm ilişkilerin kesilmesini talep etmek, dünya halkları için acil bir görev.

Birleşik saldırılara karşı mücadeleler sürüyor

0

Türkiye’nin farklı illerinde ve sektörlerinde işçiler düşük ücretler, güvencesiz koşullar ve sendikal hakların tanınmaması karşısında mücadele ediyor. Öne çıkan talepler bütün işyerlerinde aynı: sendikalaşma hakkı önündeki engellerin kaldırılması, toplu iş sözleşmelerinin yapılması, ücretlerin enflasyon karşısında korunarak insanca yaşamaya yetecek seviyeye çıkarılması ve işçi sağlığı ile iş güvenliği önlemlerinin etkin biçimde uygulanması.

İzmir Kemalpaşa’daki Temel Conta işçileri, 2023’te Petrol-İş sendikasına üye olarak çoğunluk tespiti için Bakanlığa başvurmuştu. Patronun itirazlarına rağmen sendikanın yetkisi kesinleşti. Ancak patronun toplu sözleşme sürecinde masaya oturmaması üzerine işçiler 10 Aralık 2024’te greve çıktı. İşçilerin greve gitmesinde patronun herkesi asgari ücrete mahkûm etmesi, gerekli güvenlik önlemlerinin kaldırılması, bakanlık desteğiyle hava filtresi gibi mevcut tedbirlerin dahi ortadan kaldırılması ve patronun baskıcı, zaman zaman şiddete varan tutumları etkili oldu. Grevde 300 gün geride bırakıldı.

Kocaeli’de Gübretaş’ta 21 Ocak’ta başlayan toplu sözleşme görüşmelerinde işverenin yüzde 30 zam teklifi kabul edilmedi. 3 Temmuz’da yaklaşık 240 Petrol-İş üyesi greve çıktı. İşçiler sefalet zammına karşı mücadeleye devam ediyor.

İzmir’deki TPI Kompozit işçileri 13 Mayıs’ta greve çıktı. Petrol-İş İzmir Şubesi’nin yürüttüğü toplu iş sözleşmesi görüşmeleri patronun yüzde 30’luk teklifinde ısrar etmesiyle çıkmaza girince grev kararı alındı. 11 Ağustos’ta şirket iflas başvurusu yaptıktan sonra XCS Composites L.L.C.-FZ adlı bir şirkete devredildi. İşçiler grev ve toplu iş sözleşmesi haklarının çiğnenmemesi için belirsizliğin giderilmesini istiyor.

Amasya Merzifon’da GM Teknik Cam fabrikasında çalışan Kristal-İş üyesi işçiler, 17 Temmuz 2025’te greve başladı. Patron, ücret ve sosyal haklara ilişkin talepleri reddetti. Bunun üzerine üretim durduruldu. İşçiler, açlık sınırındaki ücretlere karşı güvenceli bir iş ve insanca bir çalışma ortamı için mücadele ediyor.

Sakarya Hendek’te bulunan SAG Hidrolik’te 114 işçi, ağustos ayında Birleşik Metal-İş’e üye oldu. 18 Ağustos’ta sendikanın yetkisi bakanlık tarafından onaylandı. Kısa süre içinde üç öncü işçi Kod 46 gerekçesiyle işten çıkarıldı. Fabrikada telefon yasağı ve bölüm geçiş kısıtlamalarıyla baskılar artırıldı. İşçiler, bu koşullar altında fabrika önünde direnişe geçti. İşçiler işten atılanların geri alınmasını ve sendika ile masaya oturulmasını talep ediyor.

Hyundai Asansör işçileri, üç yıl süren hukuk sürecinin ardından sendikal yetkiyi kazandı. Ancak toplu sözleşme görüşmelerinde işveren, 2026’ya kadar zam yapılmamasını ve sonrasında ücretlerin sadece asgari ücret oranında artırılmasını önerdi. İşçiler bu teklifi kabul etmedi. İşçilerin temel talebi, toplu iş sözleşmesinin derhal hayata geçirilmesi.

Avane Cloud Kitchen işçileri, aylarca maaş almadan çalıştırıldıktan sonra tazminatsız işten çıkarıldı. 270 işçi, gasp edilen maaşlarının faiziyle ödenmesini ve tazminatlarının verilmesini talep ediyor. Ayrıca patronun iflas gerekçesiyle yükümlülüklerden kaçmaya çalıştığını, bunun yargı tarafından soruşturulması gerektiğini ifade ediyor.

İzmir Gaziemir Serbest Bölge’de bulunan Digel Tekstil işçileri, sistematik mobbing ve tacize karşı çalışma koşullarının düzeltilmesi için Teksif Sendikası’nda örgütlenmelerinin ardından işten çıkarıldılar. İşçiler işlerine dönmek, sendikalı ve güvenceli çalışabilmek için 17 Ocak’tan bu yana direniyorlar. Alman menşeli firmayı sendika düşmanı tutumundan vazgeçmeye ve işçilerin işe iadesi talebini kabul etmeye çağıran direnişteki Digel Tekstil işçileri, sendikaları ile birlikte uluslararası bir imza ve destek kampanyası başlattı.

MESS Grup Toplu İş Sözleşmesi yaklaşıyor!

0

Metal işkolunda on binlerce işçiyi ilgilendiren MESS (Türk Metal Sanayicileri Sendikası) Grup Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmeleri başlıyor. İlki 13 Ekim’de gerçekleşecek görüşmelerin temsilciliğini Türk Metal, Birleşik Metal-İş (BMİS) ve Özçelik-İş yapıyor. 15 Eylül’de sözleşmelerin ilk taslağını açıklayan Türk Metal ve BMİS, ilk altı ay için sırasıyla ortalama yüzde 35 ve 58,5 zam talep etti. Metal işçisinin ortalama maaşı son dönemde ikramiye ve gelir vergisi istisnası dahil net 55 bin 511 TL. Yoksulluk sınırı ise BMİS’e göre 89 bin 768 TL olmuş durumda. Ücret zammı taleplerini hesaba katınca BMİS’in teklifi metal işçisinin aylık net 84 bin 666 TL alması yönünde. Bunların yanında TİS kapsamının genişletilmesi, yüzde 15’lik vergi diliminin üzerinin işveren tarafından karşılanması, ebeveyn izni ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanmasına yönelik düzenlemeler yapılması gibi talepler var. Özçelik-İş’in taslağı ise Türk Metal’inkinden bile geride.

Geçtiğimiz günlerde yaklaşık 600 bin kamu işçisini ve 4 milyon memuru ilgilendiren TİS görüşmeleri gerçekleşmişti. Sendikal bürokrasinin engellenemeyen ihaneti sonucunda kamu işçisine ve memurlara sefalet zammı dayatıldı. Bu gelişmeler ışığında metal işçilerini kolay bir süreç beklemiyor çünkü işçi sınıfı birbirinden olumlu/olumsuz etkileniyor ve mücadelelerinden öğreniyor. Bir yandan da işsizlik tehdidinin sanayi işçisinin elini kolunu bağlayan bir diğer etken olduğunu ve sendika bürokratlarının bir silahına dönüştüğünü belirtelim. Bu durum işçilerin kaderlerine razı olduğu, mücadele etmediği anlamına gelmiyor. Geçtiğimiz sene grev yasaklarına rağmen mücadelelerini sürdüren Hitachi, GE Grid Solutions ve Schneider Elektrik işçileri hâlâ hafızamızda. Daha güncel bir örnek olarak Omsa Metal işçileri sendikalı olarak işlerine geri dönmeyi başardı; Hyundai Asansör işçileri “sendikadan ayrılın” telkinlerine karşı sendikalı ve toplu sözleşmeli çalışma hakkı için seferber oluyor. Önümüzdeki süreçte ise yeni grev yasaklamalarına hazır olunmasına ve fiili olarak bu yasakları aşacak bir örgütlenmeye ihtiyaç var.

Diğer taraftan işçiler, Türk Metal yetkilileri gibi “ayağı yere basan” bir teklif yapıldığını, bunun şartların dayatması olduğunu öne süren sendika bürokratlarıyla mücadele etmek zorunda. 2015 Metal Fırtına zamanında olduğu gibi işçilerin tabandan karşı çıkışlarının ne kadar elzem olduğunu ve diğer mücadeleleri etkileyeceğini hatırlamakta fayda var. 2026 Ocak ayında asgari ücrete ne kadar zam yapılacağı metal işçisinin çalışma koşullarındaki gelişmelerle iç içe geçmiş durumda.

Peki işçiler bu darboğazdan nasıl kurtulacak ve sıkıştıkları bu cendereden çıkış yolu nerede? İlk elden mücadelelerin parçalılığını aşması ve ortak bir mücadele programı etrafında bir araya gelmesi gerektiğini söylemeliyiz. Yukarıda saydığımız örneklerin daha fazla artması ve Orta Vadeli Program (OVP) etrafında bir araya gelen patron sınıfının topyekûn saldırılarına karşı işçi sınıfının da mücadeleleri birleştirmesi ve topyekûn mücadele etmesi gerektiğini görüyoruz. IMF’siz IMF programı olan Şimşek programı ekonomik krizin bütün faturasını emekçi sınıfların omuzlarına yüklerken, bir yandan yeni milyarderler peyda oluyor. Buna karşı bizim programımız ise sendikalı-sendikasız bütün işçileri kapsayan, üç konfederasyonun sayacağımız acil talepler etrafında bir araya geldiği ortak bir eylem planı etrafında şekillenmeli:

Tüm ücretler ve emekli aylıkları yoksulluk sınırı üzerine çıkarılsın!

Ücretlere ve emekli aylıklarına her üç ayda bir gerçek enflasyon oranında zam!

İşten çıkarmalar yasaklansın!

İşsizlik fonu emekçiler için kullanılsın!

Artan oranda servet vergisi alınsın!

Bu programın hayata geçmesi için ise işçi sınıfının bağımsızlığı temelinde kurulacak bir Emek İttifakı ihtiyacı şimdi her zamankinden daha belirgin bir şekilde karşımızda.

Gazze abluka altında: emperyalist soykırımın iki yılı

0

Gazze’ye yönelik soykırımcı saldırının ikinci yılı, emperyalizmin ve onun Siyonist öncüsünün bitmek bilmeyen barbarlığını bir kez daha gözler önüne seriyor. İki yıldır süren aralıksız bombardıman, aç bırakma ve sistematik yıkım Filistin halkının iradesini kıramadı; aksine, tüm ezilen insanlık için bir direniş meşalesi gibi yükselen sarsılmaz bir kararlılık yarattı. Bu, küresel sınıf mücadelesinin kritik bir cephesi; kapitalizmin denetim arzusunun vahşi sömürgeci şiddet olarak nasıl vücut bulduğunun çıplak bir örneği.

Gazze’deki yıkım tahayyül edilemez boyutlarda. Batılı emperyalist güçler tarafından silahlandırılıp desteklenen sömürgeci devlet, bilinçli olarak bir enkaz ve çaresizlik yaratıyor. Okullar, hastaneler, evler -yaşamın bütün dokusu- sistematik biçimde yok edilmekte. Filistin halkı, bu cehennemin ortasında bile acılarının mimarlarıyla alay edercesine direniyor. Onların özgürlük mücadelesi, kapitalist sömürüye ve emperyalist tahakküme karşı verilen küresel mücadeleyle doğrudan bağlantılı. Gazze’deki soykırım; savaş, mülksüzleştirme ve kendi kaderini tayin hakkının bastırılmasıyla varlığını sürdüren küresel sistemin doğrudan bir sonucu.

Washington’dan Brüksel’e Batılı güçler, bu vahşetin tarafsız gözlemcileri değil, aktif suç ortaklarıdır. Siyonizme verdikleri siyasi ve askeri destek, ablukadaki rolleri ve propagandaları, sömürgeci projeyi hesap verilebilirlikten koruyor. Demokrasi nutukları atarken bir apartheid rejimini silahlandırıyor, insan haklarından bahsederken toplu katliamlara gözlerini yumuyorlar. Bu ikiyüzlülük, sermaye birikimini ve küresel hegemonyasını sürdürmek için önüne çıkan her şeyi yutan emperyalizmin temel özelliği.

Filistin direnişi, tüm farklı biçimleriyle, uluslararası işçi sınıfının ve özgürlük arayışında olan tüm halkların en ulvi ideallerini somutlaştırıyor. Kuşatılmış Gazze sokaklarından işgal altındaki Batı Şeria’ya adalet çağrısı yankılanıyor ve giderek büyüyen uluslararası dayanışmayla güçleniyor. Bu mücadele sınır tanımıyor! Her işçi ve ezilenin bilmesi gereken bir gerçek var: Filistinlileri bağlayan zincirler, bizleri de esir etmeye çalışan zincirlerdir.

Bu tarihsel dönemeci, burjuva diplomasisinin kısır bakışından değil, devrimci ideolojinin sarsılmaz netliğinden kavramalıyız. Filistin’in kurtuluşu; emperyalizmin çöküşü ve kapitalizmin yıkılışıyla ayrılmaz bir bütündür. Gazze’nin direnci, insan ruhunun bastırılamaz gücünün kanıtıdır; en karanlık anlarda bile devrimin tohumlarının atıldığını gösterir. Filistin için verilen mücadele, sömürgeci baskı ve kapitalist sömürüyü geride bırakacak bir gelecek içindir. Bu gelecek, enternasyonal sosyalist dayanışmanın ateşiyle şekilleniyor.

Dayanışmanın talepleri açık: İsrail’i her kurumda tecrit edin; insansız hava aracı üreten fabrikaları kapatın; İsrail çıkarına askeri seferberliği yasaklayın; işgalden kâr eden şirketlerin varlıklarına el koyun. Bu konuda tarafsızlık söz konusu olamaz; ya ezilenin yanındasınızdır ya da ezenin. “İki devlet” yanılsamaları ve kapalı kapılar ardındaki anlaşmalar; ABD, Avrupa ve Körfez’i imparatorluğun aracısı haline getiren kapitalistlere hizmet ediyor. Tek adil sonuç, herkesin eşit haklara sahip olduğu bir Filistin ve mültecilerin yıllardır inkâr edilen geri dönüş hakkının tanınmasıdır. Bu vizyon emperyalistleri korkutuyor; bu yüzden bunu “aşırılık” olarak yaftalıyorlar. Oysa asıl soru şu: Adalet için ayağa kalkmak mı daha aşırı, yoksa Gazze’deki toplu katliamı onaylamak mı?

İUB-DE’den Ezequiel Peressini, Küresel Sumud Filosu’nun geri kalanı ile birlikte serbest bırakıldı

0

7 Ekim günü, Solun ve İşçilerin Cephesi (FIT) bileşeni Sosyalist Sol’un ve İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) önderlerinden Arjantinli Ezequiel Peressini, emperyalist İsrail anklavına sınırı olan Ürdün’e sınır dışı edilerek nihayet serbest bırakıldı.

Peressini, Küresel Sumud Filosu’nun Gazze’ye insani yardım götürme ve Siyonist işgalin yasadışı ablukasını kırma amacıyla 31 Ağustos’ta Barselona limanından hareket eden Sirius gemisinde yer alıyordu.

Peressini, sağlık sorunları nedeniyle Yunanistan’da filodan ayrılmak zorunda kalan Arjantin Sosyalist Sol Ulusal Milletvekili Juan Carlos Giordano ile birlikte İUB-DE heyetindeydi. Türkiye’den İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) önderlerinden Görkem Duru da Tunus’ta haftalarca yürüttüğü faaliyetle bu heyetin içinde yer alıyordu.

İsrail, Peressini gibi yüzlerce filo katılımcısını Tel Aviv’in yaklaşık 180 km güneyinde, Mısır sınırına yakın Necef çölünde bulunan yüksek güvenlikli Ketziot hapishanesinde tuttu. Bu hapishane, Filistinliler için kötü anılar barındıran, ıssız ve çorak bir bölgede yer alıyor; her adımda kum bulutlarının yükseldiği bu hapishane duvarlarının ardında birçok kışla bulunuyor. Ezequiel ve diğer tutuklular, dehşet verici koşullarda, Siyonizmin ve gardiyanların baskı ve kışkırtmalarına rağmen haysiyetlerini korudular.

Soykırımcı İsrail devleti, İtalya’daki genel grev gibi kitlesel seferberlikler ve uluslararası basınç sayesinde, filodaki 400’ü aşkın aktivisti farklı dönemlerde, gruplar halinde serbest bırakmak zorunda kaldı.

Örneğin genç aktivist Greta Thunberg, gemilerdeki insani yardımla Gazze’ye doğru yolculuklarında İsrail tarafından tutuklanan 135 kişilik bir grupla birlikte sınır dışı edildikten sonra 6 Ekim’de Yunanistan’da Atina havalimanına ulaştı. Genç İsveçli aktivist, havalimanında toplanan kitleye yaptığı konuşmasında “Çok net konuşacağım, bir soykırım yaşanıyor” diyerek İsrail’in saldırganlığından bahsetti. Donald Trump’ın kendisine “baş belası” demesine ve “öfkesini kontrol etmesi” için doktora görünmesini önermesine de değinen Thunberg, alaycı bir biçimde önerileri kabul etmeye açık olduğunu söyledi ve “Etkileyici sicilinize bakılırsa, siz de benzer öfke kontrolü sorunları yaşıyorsunuz gibi görünüyor,” diye yanıt verdi.

Peressini; MST/LIS üyesi Arjantinli Celeste Fierro, gemi kaptanı Arjantinli Carlos Bertola ve filo katılımcısı iki Uruguaylı ile birlikte serbest bırakıldı. Tutuklular otobüsle cezaevinden alınarak Ürdün sınırına götürüldüler, burada serbest bırakıldılar ve Ürdün’de Arjantin Konsolosluğu olmadığı için Uruguay Konsolosluğu temsilcilerine teslim edildiler.

Ürdün’de sıcak bir karşılamanın ardından tedbir amacıyla sağlık muayenesi için hastaneye götürüldüler. Ürdün’deki hastane personeli çok destekleyiciydi ve Sumud Filosu üyeleri ile hatıra fotoğrafları çekildi.

Şu anda Arjantin’e dönmeye hazırlanıyorlar. Ezequiel Peressini ve Celeste Fierro, 8 Ekim Çarşamba günü saat 20.30’da Ezeiza Havalimanı’na iniş yapacak bir uçuşla Arjantin’e ulaşacaklar.

Arjantin’den Küresel Sumud Filosu’na katılan tek milletvekili olan ve Sosyalist Sol ile FIT’i temsil eden Juan Carlos Giordano (IS-FIT-U) şunları ifade etti: “Onların serbest bırakılması küresel seferberlik sayesinde oldu. Bu, soykırımcı Siyonizme karşı önemli bir zafer; çünkü karada ve denizde binlerce kişi olarak soykırıma, açlığa karşı, ‘Nehirden denize özgür Filistin’ talebiyle sesimizi yükselttik. Onları, Gazze’ye destek vermeyi amaçlayan bu büyük insani davanın kahraman savaşçıları olarak karşılayacağız.”

Mısır’ı gösterip AKP’ye razı etmek!

0

Ne kadar geliriniz olduğu rakam olarak çok önemli değil. Önemli olan paranın değeri, alım gücü! Aldığınız ücretle, emekli aylığıyla ayın sonunu getirebiliyor musunuz? Çarşıya pazara çıktığınızda istediklerinizi, istediğiniz miktarda alabiliyor musunuz? Gelirinizin ne kadarını kiraya, elektriğe, suya, doğalgaza, eğitime ve sağlığa harcıyorsunuz? Yılda bir kez olsun, bir hafta, evinizin uzağında tatil yapabiliyor musunuz? Bunları yapamıyor iseniz kâğıt üzerinde aldığınız paranın hiçbir önemi yok…

Ama böyle bir hesap iktidarın işine gelmiyor. Muhalefetteyken çay-simit hesabı yapan iktidar haklı olarak alım gücünün düşüklüğünden yakınan emekçi halkın önüne sürekli oranlar koyuyor:

“2002 yılında net asgari ücret 184 liraydı. 2025 itibarıyla 22 bin 104 lira düzeyinde oldu. Nominal olarak 119 kat, reel olarak da 242 artış sağlanmış durumda. 2002’de 127 dolardan bu yıl başında 630 dolara, euro bazında da 144 euro iken 605 euro’ya yükselmiş durumda.”

Böyle demiş Çalışma Bakanı Vedat Işıkhan. Oranlar güzel ama karın doyurmuyor. Işıkhan’a sormalı: Peki, alım gücü ne oldu?

Alım gücü yerle yeksan oldu! İşçinin, emekçinin poşeti dolmaz oldu! Emeklinin aylığı kiraya bile yetmez oldu! Memurlar büyükşehirlerden kaçmak için tayin ister oldu! Peki, Çalışma Bakanı bunu bilmez mi? Bilir tabii ki! O yüzden de işçiye, emekçiye Mısır’ı gösterip AKP’ye yani yoksulluğa, işsizliğe razı etmek istiyor.

Şöyle demiş: “Asgari ücrette diğer ülkelerle karşılaştırdığımızda aslında çok iyi bir noktadayız. Avrupa ülkeleriyle karşılaştırdığınızda da öyle, Afrika ya da Asya ülkeleriyle de öyle. Örneğin Mısır’da 100-110 dolar düzeyinde.”

Yani demeye getiriyor ki Bakan, “siz Türkiye’de asgari ücret düşük diyorsunuz ama bakın Mısır’da 100-110 dolar olan asgari ücret Türkiye’de 630 dolar!” Yani şükredin diyor! Beterin beteri var diyor!

İşçi-emekçi tabii ki şükreder de deveyi havuduyla yutana niye boyun eğsin? Türkiye’de yaşayan işçiler-emekçiler neden Mısır’ı örnek alsın? Kirasını Mısır’a göre mi ödüyor Türkiye’deki işçi-emekçi? Türkiye’de kazanıp Mısır’da mı harcıyor işçi-emekçi? Değil tabii ki! Minareyi çalan kılıfını uydurur derler! Uydu mu peki? Uymadı…

Filoyu savunmak ve tüm mürettebatın derhal serbest bırakılması için sokağa!

0

1 Ekim gecesi, İsrail donanması 20’den fazla savaş gemisiyle uluslararası sularda Küresel Sumud Filosu’na saldırdı. Alma ve Sirius gemileriyle başlayan müdahale, diğer gemilerle devam etti. Siyonist donanma, katılımcıları kaçırdı, gemileri ele geçirdi ve Gazze’ye taşıdıkları insani yardımı çaldı. Bu, tam anlamıyla bir korsanlık eylemi ve uluslararası hukukun açık bir ihlalidir; İsrail devletinin Gazze’deki Filistin halkına karşı işlediği soykırımın bir uzantısıdır.

İtalya’nın aşırı sağcı hükümeti, grevler ve kitlesel eylemlerin baskısı altında gönderdiği gemiyi, gemiye çıkılmadan önce geri çekti. İspanya hükümeti de sokakların baskısı altında gönderdiği gemiyi “operasyonel menzil” mesafesine kadar yaklaştırdı ve her iki hükümet de aktivistleri vazgeçirmeye çalıştı.

İsrail, tüm dünya onun sömürgeci ve ırkçı doğasını görürken, aşırı sağcıların desteğini alarak ve tüm hükümetlerin eylem veya ihmaliyle korunarak, tamamen cezasız bir şekilde hareket ediyor. Bunu, 29 Eylül Pazartesi günü Trump ve Netanyahu’nun verdiği ültimatoma Avrupa hükümetlerinin, Arap rejimlerinin ve Türkiye’nin oybirliğiyle verdiği destekle gördük. Açlık ve yıkımla şantaj yaparak, Filistin direnişinin koşulsuz teslim olmasını, Gazze’deki Filistinliler için ölüm cezası verilmesini istiyorlar. Bunun da en somut örneği, 2004 Irak işgalinden sonra bölgede yüzbinlerce kişinin ölümünden sorumlu olan savaş suçlusu Tony Blair’in vali olarak atanmasıdır. İsrail’in, bu yaz Tour de France bisiklet yarışındaki protestolar veya İtalya’daki genel grevde gördüğümüz gibi, seferberlik baskısı nedeniyle en yalıtılmış olduğu anda, şimdi şapkadan çıkardıkları bir “plan” söz konusu. Aynı zamanda, bu plan Netanyahu’nun 7 Ekim’den önce Gazze şehrini ele geçirme emrinin başarısızlığını gizlemesine olanak tanıyor. Bu, kuzu kılığına girmiş “Riviera” planıdır ve bir kez daha Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını inkar etmektedir.

Küresel Sumud Filosu, İsveçli çevre aktivisti Greta Thunberg, Barselona eski belediye başkanı Ada Colau, sanatçılar ve farklı ülkelerden milletvekilleri gibi isimlerin de aralarında bulunduğu 44 ülkeden 50 gemiden oluşan, tarihin en büyük filolarından biridir. Filo, dünya çapında binlerce kişi tarafından desteklenmektedir. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) de filoya desteğini sunarken, Sirius gemisinde Arjantin (Izquierda Socialista – IS) milletvekili Juan Carlos “Gringo” Giordano ve IS ve İUB-DE önderliğinden Ezequiel Peressini de mürettebata dahil oldu. Giordano, tıbbi bir acil durum nedeniyle Yunanistan’ın Girit adasında filodan ayrılmak zorunda kaldı.

Sirius gemisine baskın düzenlenmeden önce Peressini, Siyonizmin baskıcı güçleri tarafından baskına uğramaları ihtimaline karşı bir mesaj göndermişti. Kaydedilen mesajda, “dünya halklarını Filistin halkıyla dayanışmayı ve uluslararası seferberliği sürdürmeye ve tüm hükümetlerden, şu anda İsrail’in suç tehditleri altında bulunan Küresel Sumud Filosu’nun 500 katılımcısının korunmasını talep etmeye” çağırdı. Peressini şunları ekledi:

“Ayrıca, tüm bu süre boyunca Filistin halkını desteklemek için ikiyüzlü ve sahte konuşmalar yapan hükümetleri de kınıyoruz. Filistin’de öldürülen kız ve erkek çocukları sahte bir şekilde ağlayanlar, Nazi-Siyonist İsrail devletinin her bir kurbanının kanıyla ellerini lekelemişlerdir.

“Bir gemi göndereceğine söz veren İspanya hükümetinin tutumunu kınıyoruz. Dört gün geçmesine rağmen, gemi hala gelmedi. İtalya gemileri korkakça geri çekildi ve bizi İsrail’in suçlu şiddetine terk etti.

“Nehirden denize kadar, tek, laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin için mücadeleye devam edeceğiz.”

Yüzbinlerce insan, İsrail’in soykırımını, Küresel Sumud Filosunun kaçırılmasını ve tüm mürettebatın gözaltına alınmasını protesto etmek için dünyanın dört bir yanındaki sokaklara dökülüyor. Bu metnin yazıldığı sırada, Siyonist donanmanın baskıcı ve yasadışı müdahalesinin sonuçlarına ilişkin ayrıntılar ve mürettebatın tam yeri bilinmiyordu.

İUB-DE olarak, filonun kaçırılan üyelerinin derhal serbest bırakılmasını, götürdüğümüz insani yardımın Filistinli kuruluşlara teslim edilmesini ve gemilerin iade edilmesini talep etmek için harekete geçmeye çağırıyoruz.

Gazze’deki katliam ve yasadışı ablukanın sona erdirilmesi ve iki yıllık soykırım ve etnik temizlikten sonra tüm halkın muazzam ihtiyaçlarını karşılamak için koşulsuz olarak yeterli bir insani yardım koridoru açılmalı; Tüm İsrail askerleri Gazze ve Batı Şeria’yı terk etmelidir.

Dünyadaki tüm hükümetler İsrail ile diplomatik, kurumsal, ekonomik, sportif ve kültürel ilişkilerini kesmelidir.

Soykırıma ve apartheida son! Nehirden denize özgür Filistin!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

1 Ekim 2025

Akbelen direnişi ve “işgal yasası”

0

Limak Holding’in iştiraki olan YK Enerji’nin kömür madeni sahasını genişletmek için Akbelen Ormanı’nı talan etmesine karşı İkizköylülerin direnişi 2019’dan beri sürüyor. 2023’te yoğun ağaç kesimleriyle orman fiilen yok edilmişti. 24 Temmuz 2025’te yürürlüğe giren 7554 sayılı yasanın hemen ardından ise ilk hedef zeytinlikler oldu. 15 Eylül sabahı erken saatlerde, kolluk kuvvetleri eşliğinde bölgede zeytin ağaçlarının sökümü ve güya taşınması için çalışmalar başlatıldı. Şirket, asker eşliğinde girdiği ormanda köylülerin direnişiyle karşılaşınca yalnızca birkaç ağacı sökebildi ve alandan çekilmek zorunda kaldı.

Bunun hemen ardından, 28 Eylül Cumartesi günü Toprağımızı Vermiyoruz Platformu’nun çağrısıyla Muğla’da kitlesel bir miting düzenlendi. Ülkenin dört bir yanından yaşam savunucusunun, derneklerin, sivil toplum kuruluşlarının, siyasi partilerin yer aldığı miting, Gezi Direnişi’nden Sumud Filosu’na dek mücadelelerin selamlanması ile başladı. Mücadelenin Akbelen’le de zeytinliklerle de sınırlı olmadığı; temelden bir yaşam mücadelesi olduğu sıklıkla vurgulananlar arasındaydı.

Mitingte konuşan TTB Merkez Konsey Başkanı Prof. Dr. Alpay Azap’ın söylediğine göre; her 100 insanın 92’si kirli hava soluyor ve kirli hava, her yıl 50 bin insanın erken ölmesine sebep oluyor. Ne kadar korkunç değil mi? Ekolojik yıkımın bedeli toplum sağlığı, canlı hayatın yok olması. Yani iklim krizi demek aynı zamanda sağlık krizi demek.

Doğaya, insana, hayvana dönük tüm bu saldırıların toplumsal ve siyasal kriz dönemlerinde, rejimlerin otoriterleşmesine paralel gelişiyor olması da tesadüf değil. Çünkü bu krizlerin göbekten bağlı olduğu; insanları açlığa, doğayı ölüme terk eden tek bir kriz var aslında: kapitalizmin krizi. Kapitalizmin kendisi de diyebiliriz. Bir avuç zenginin kârı uğruna dünya üzerindeki bütün canlılığı yok edebilecek bir sistem bu, aklı da mantığı da bu kadar.

7554 sayılı “işgal yasası” ne amaçlıyor?

“İşgal yasası” olarak da anılan 7554 sayılı kanun, maden ve enerji şirketlerine yeni imtiyazlar tanıyor:

  • ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) raporlarını işlevsiz hale getiriyor.
  • Meslek odalarını ve sivil toplumu süreçlerin dışında bırakıyor, kamu denetiminin önünü kapatıyor.
  • Yenilenebilir enerji yatırımlarının izin süreçlerindeki yetkiyi belediyelerden alıp Bakanlığa devrediyor.
  • Ruhsat, ihale, üretim faaliyetlerinin denetimine ilişkin yasal düzenlemeleri esnetiyor.
  • “Stratejik ve kritik maden”, “kamu yararına maden” gibi bahanelerle köylerin boşaltılmasının önünü açıyor.

Kısacası, şirketlere kolaylık sağlamak için ne gerekiyorsa hepsi bu torbada. Yasa da yetmiyor tabii, devletin kasasından milyonlarca lira aktarılıyor bu şirketlere.

Peki ne pahasına?

Bölge halkının toprakla bağının koparılması; doğanın, tarım alanlarının yok edilmesi pahasına. Öyle ya, bu saydıklarımızın hiçbiri sermayenin çıkarları kadar “kritik” değil.

Meclise AKP eli ile sunulan yasa tasarısında Milas ve Yatağan’da 48 köyün koordinatları verilerek madencilik faaliyetlerine açılması istenmişti. Şimdi Muğla’da 48 köy haritadan silinme tehlikesiyle, 34 bin insan yerinden yurdundan olma tehlikesiyle karşı karşıya. Daha kötüsünü söyleyelim, bu daha başlangıç; yeni düzenlemeyle ormanların, tarım alanlarının anahtarı sermayeye teslim ediliyor.

24 Temmuz’da yürürlüğe giren yasa, şaşırtıcı olmayan biçimde Anayasa’ya da uluslararası sözleşmelere de aykırı. Fakat mevcut yasalar sermayenin lehine bükülebildiği/çiğnenebildiği gibi, bu düzenleme de elbette sermayenin ihtiyaçlarını gözetiyor. Tek Adam rejimi; toprağı, suyu, insanı değil, maden sahasını genişletmek isteyen şirketlerin çıkarlarını korumayı tercih ediyor.

Milas’ın Karacahisar köyünden Ayşe Günay’ın dediği gibi, “Üç-beş tane zengin insan maden arayacakmış, bize ne faydası var?“ Bu yüzden enerji ve maden tekellerinin kamulaştırılmasını ve hatta kamuya yararı olmayan madencilik faaliyetlerinin durdurulmasını savunuyoruz.

7554 sayılı yasa, köylülerin deyimiyle bir savaş ilanı olan bu “işgal yasası”, bir an evvel iptal edilmeli. İkizköylülerin 9 yıllık mücadelesi kararlılıkla sürerken bizlere düşen, Muğla’daki mitingde bir bir selamlanan mücadeleleri sahiplenmek ve emek eksenli bir programda birleştirmek. Soframıza zeytin gelmeye devam edebilsin, o sofralarda gönül rahatlığı ile buluşabilelim diye…

Görkem Duru ile Filistin ve Küresel Sumud Filosu üzerine söyleşi

0

Gazete Nisan olarak, İşçi Demokrasisi Partisi Merkez Komite, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal Uluslararası Yürütme Kurulu üyesi ve Küresel Sumud Filosu gönüllüsü Görkem Duru ile Gazze’deki soykırım ikinci yılını doldururken Filistin mücadelesini, emperyalizmin ve kapitalist hükümetlerin ikiyüzlü politikalarını, uluslararası dayanışmayı ve Küresel Sumud Filosu’nu konuştuk.

Gazete Nisan: Gazze’de Siyonist devletin soykırımı neredeyse iki yılı geride bıraktı. Son iki yılı politik açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu dönemde belirleyici kırılma anları nelerdi?

Görkem Duru: Dünya kamuoyunun gözleri önünde iki yıldır canlı canlı bir soykırıma tanıklık ediyoruz. Siyonist – Nazi devleti İsrail’in kuruluşu Filistin halkının sürgünü, katli ve topraklarının işgali üzerine bina edilmiş durumda. Ancak 7 Ekim 2023’ten bu yana niteliksel olarak daha ağır bir durumla karşı karşıyayız. Nakba’dan Karitha’ya diye adlandırabileceğimiz bir süreç bu, yani felaketten soykırıma. Netanyahu hükümeti Gazze’yi yerle bir etme planını fütursuzca dillendirmekten bir beis duymadığı gibi Gazze’den sonra hedefinin Batı Şeria olduğunu da söylemekten çekinmiyor.

Ancak bu iki yıllık sürece baktığımızda temel belirleyenlerden bir tanesinin de Filistin halkının onurlu direnişi olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Siyonist devletin hedeflerine ulaşamamasının temel belirleyeni bu. Ve aşırı sağcı Netanyahu hükümeti hedeflerine ulaşamadıkça “en iyi savunma saldırıdır” düşüncesiyle her seferinde Gazze üzerindeki katliamlarını artırıyor. Ayrıca tüm bu süreç Siyonist rejim içerisinde de politik krizlerin derinleşmesinin emarelerini de açığa çıkarttı. Kendisini bu krizden çıkartmanın bir yolu olarak da Netanyahu’nun sürekli olarak savaşı genişletmesine, Lübnan, Yemen, Suriye ve İran’a yönelik saldırılar düzenlemesine ve bu yolla iktidarını konsolide etme çabasına tanıklık ettik.

Bugüne geldiğimizdeyse soykırımın, ablukanın, işgalin ulaştığı boyut karşısında Filistin halkıyla dayanışmanın uluslararası ölçekteki kitleselliği önemli bir etki yaratıyor. Emperyalizmin ve kapitalist hükümetlerin ikiyüzlü politikalarına rağmen bu seferberlikler Siyonist devletin kurulduğu günden bu yana ilk defa bu denli izole olmasının yolunu aralıyor.

Gazete Nisan: Uluslararası destek, dayanışma ve görünürlük açısından bu süre boyunca ne ölçüde mesafe alınabildi? Nerelerde eksikler oldu?

Görkem Duru: 7 Ekim 2023’ten bu yana hemen her kıtada ve birçok ülkede Filistin mücadelesiyle dayanışma için kitlesel seferberliklerin sayısında, örgütlenen kampanyalarda oldukça önemli bir yükseliş mevcut ve bu da aslında geçtiğimiz iki yılın belirleyici unsurlarından bir tanesi. İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) olarak Türkiye’de, biz de bu süreçte birçok kampanyanın, seferberliğin içerisinde yer aldık. Keza bileşeni olduğumuz Filistin Eylem Komitesi olarak birçok kampanyanın örgütlenmesine öncülük ettik. Yine enternasyonalimiz, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak uluslararası arenada da bu seferberliğin içerisindeyiz ve olmaya da devam edeceğiz. Çünkü Filistin şu anda dünya sınıflar mücadelesinin belirleyici noktası.

Ancak tüm bu seferberliklerde, son bir ayı dışarıda bırakırsak – bunu ayrıca konuşuruz diye düşünüyorum – kapitalist devletlerin Siyonist devletle askeri, diplomatik, ticari ilişkilerini kesmesi, İsrail’e tam ambargo uygulanması gibi talepler üzerinden çok ciddi bir mesafe katedilememişti. Burada da asıl belirleyen kitlesellikle örgütlülük arasındaki temel çelişki. Yani kitlelerin sokakları doldurması hükümetler üzerinde baskıyı artırsa da hükümetleri bir tutum almaya zorlayan kırılmayı örgütlülük yaratabiliyor. İşçi sınıfının, sendikaların örgütlü bir şekilde sokağa çıkabilmesi yani. Örneğin İtalya işçi sınıfının 22 Eylül günü üretimden gelen gücünü kullanıp genel greve gitmesi önemli ve geliştirilmesi gereken asıl örnek Filistin mücadelesi adına.

Gazete Nisan: Bugün kitle hareketinin tepkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Görkem Duru: İtalya örneğini tam da bunun için vermiştim aslında. Hem Siyonist devletin soykırım ve ablukasının ulaştığı boyut hem insani krizin gitgide derinleşmesi hem de 31 Ağustos’ta Küresel Sumud Filosu’nun Barcelona limanından Gazze’ye doğru yola çıkışı kitle hareketinde olumlu anlamda bir kırılma yarattı bence. Biz bu röportajı yaparken Filo Gazze’ye doğru ilerleyişini sürdürüyor ve yola çıkalı tam bir ay oldu. Son bir aydaki seferberliklerin niteliklerine baktığımızda da kapitalist hükümetlerin ikiyüzlü politikalarının teşhiri ve buna karşı mücadelenin ilerletilmesi anlamında belli mevziler kazanılmış gibi görünüyor. İtalya’da genel grev dışında liman işçileri İsrail’e yük taşıyan gemilerin yüklenmesini engelledi, Brezilya’da petrol işçileri sendikası tankerlerin yola çıkışını durdurdu. Yunanistan’da, İspanya’da yine işçiler Siyonist devlete mal taşınmasının önüne geçti. İşçi sınıfı dışında birçok ülkede on binler sokakları doldurdu. 

Aslında tüm bu seferberlikler son dönemde kapitalist hükümetlerin Siyonist devlet karşısında yeterli olmasa da belli pozisyonlar almasını, kısmi yaptırımlar açıklamasının yolunu açtı. İspanya’da Pedro Sanchez ya da İtalya’da aşırı sağcı Meloni hükümetlerinin Küresel Sumud Filosu’ndaki katılımcıların güvenliğini takip etmek adına birer donanma gemisi göndermek zorunda kalması ya da birçok devletin peşi sıra Filistin Devleti’ni tanıma çağrısı yapmaya zorlanmasının bu seferberliklerin bir sonucu olduğunu görmemiz gerekiyor.

Gazete Nisan: “Tanıma” süreci ne anlam ifade ediyor? Bu sadece diplomatik bir mesele mi?

Görkem Duru: Açımlamadan önce iki cümleyle özetlemek isterim. Asıl mevzu Filistin Devleti’nin tanınması değil, Siyonist devletle tüm ilişkilerin kesilmesi ve tam ambargo uygulanması. Bir diğeri, kitle hareketinin emperyalizmin ve kapitalist hükümetlerin demokratik gerici taktiklerine karşı teyakkuzda ve uyanık olması gerekliliği.

Evet, tanınma kararlarının peşi sıra açıklanması kitle hareketinin basıncının bir sonucu. Ama olayı tanınma kararına sıkıştırmaya çalışmak da kapitalizmin bir taktiği. Birincisi, tanınma kararıyla birlikte emperyalizm yeniden “iki devletli çözüm” maskaralığına tutunmaya çalışıyor. Ama şunu açıklıkla söylememiz lazım: Siyonizmin varlığı iki devletli bir çözümün bırakın mümkünlüğünü, dile getirilmesini dahi abesle iştigal kılıyor. Keza geçtiğimiz günlerde basına sızan Trump’ın yeni 21 maddelik Gazze planını da bu zaviyeden ele almak gerekli. Emperyalizm Oslo Anlaşmaları’nın da gerisinde bir “iki devletli çözüm” önerisini gündemde tutmaya çabalıyor. Oslo’nun da gerisinde diyorum çünkü açıktan Filistin halkının kendisini savunma hakkını elinden alan ve Filistinsizleştirilmiş bir Filistin hükümeti öneren bir plan bu.

Tam da bu nedenle demokratik gerici bir taktik olarak değerlendirilebileceğini düşünüyorum tanınma kararlarının. Kitle hareketinin radikalleşmesi hükümetleri bir şey yapmaya zorluyor, aksi takdirde bu seferberliklerin kendi hükümetlerine de dönmesi korkusunu taşıyorlar. Ama yapmak istedikleri şey Siyonist devletle ilişkilerin kesilmesi, ambargo uygulanması ya da Filistin halkının ve topraklarının özgürlüğüne kavuşması değil. Kitlelere ufak da olsa bir şey verip seferberliklerin dizginlenmesini istiyorlar. Siyonizm’e dedikleri de özetle şu aslında: “Soykırım ve ablukanın ulaştığı boyut bizi de zor duruma sokuyor. Biraz dur, geri çekil, kontrolü kaybetmeyelim, kitle hareketini ‘iki devletli çözüm’ önerileriyle dizginleyelim, zaten senin varlığın işgalin devam etmesinin garantörü olacak.”

Bu yüzden de nehirden denize özgür bir Filistin uğruna mücadele eden hepimizin uyanık olması gerekiyor. Konunun Filistin devletinin tanınması değil, Siyonist devletin yıkılması olduğu gerçeğiyle, tüm ilişkilerin kesilmesi, tam ambargo uygulanması talepleriyle mücadeleden bir adım olsun geri atmamak zorundayız.

Gazete Nisan: Filo sürecinin bu mücadeledeki yeri/anlamı nedir? Nasıl örgütlendi? Neyi amaçlıyor?

Görkem Duru: Sondan başlayacak olursak, tam da yukarıda konuştuklarımızdan hareketle, Küresel Sumud Filosu’nun Gazze’ye ulaşıp ulaşamayacağından, Siyonist devletin filoya dönük nasıl bir müdahale çizgisi izleyeceğinden bağımsız olarak, ben filonun bu mücadelenin ilerletilmesindeki yerinin oldukça önemli olduğunu ve tamamlanmamış bilançosunun da bu anlamıyla olumlu olduğunu düşünüyorum. 31 Ağustos tarihinden bu yana gelişen seferberlikler de bunu kanıtlıyor.

Örgütlenmesine ve taleplerine gelecek olursak. Karşımızda dünya tarihinin en büyük sivil dayanışma filosu hareketi var. 44 ülkeden yüzlerce katılımcı, elliye yakın gemiyle, beraberlerinde insani yardım malzemeleri taşıyarak Gazze’deki ablukayı yıkmaya ve soykırımı sona erdirmeye çalışıyor.

Bildiğiniz üzere Mayıs ve Haziran aylarında da uluslararası kampanyalar örgütlenmişti. Özgürlük Filosu, Küresel Gazze Yürüyüşü, Magrib Sumud Konvoyu, yine Güneydoğu Asya’da örgütlenen Sumud Nusantara gibi. Aslında bu deneyimlerin dersleri ışığında bu organizasyonlar bir koalisyon oluşturmaya çalışarak Küresel Sumud Filosu’nu örgütledi. Bu bakımdan oldukça büyük ve zorlu bir organizasyon. Hem hükümetlerin baskısına hem Siyonizm’in tehditlerine hem de bazen olumsuz hava koşullarına göğüs germeniz gerekiyor. Son kertede İspanya Devleti, Tunus, İtalya ve Yunanistan’dan yola çıkan gemiler şu anda Akdeniz açıklarında ve önümüzdeki 1-2 gün içerisinde Gazze yakınlarına varacaklar.

Böylesi önemli bir uluslararası kampanyanın örgütlenmeye başlamasıyla birlikte biz de hem İDP hem de İUB-DE olarak bu sürecin parçası olmak gerektiğine kanaat getirdik. Arjantin kardeş partimiz Sosyalist Sol’un ulusal milletvekili yoldaşımız Juan Carlos Giordano ve yine Sosyalist Sol’un önderliğinden Ezequiel Peressini yoldaşımız Barcelona’dan kalkan gemilerde yerlerini aldılar. Bense gemilerde yer alamasam da yirmi gün Tunus’ta kalarak yereldeki organizasyona destek oldum, gemilerin hazırlık sürecine ve insani yardım malzemelerinin gemilere yüklenmesine katkı sundum. Öncelikle böylesi bir kampanyanın parçası olmak üçümüz için de bir onur kaynağı.

Ama meselenin bir diğer boyutu, herkesin gemilerde olamayacağı gerçeğinden hareketle karadan filonun desteklenmesi mücadelesinin büyütülmesi. Hepimizin aynı gemide olduğu düşüncesiyle. Şu ana kadar kitle hareketinin bu sınavda önemli adımlar attığını görüyoruz. Şimdi izlememiz gereken 1-2 gün içerisinde Siyonist devletin filoya karşı nasıl bir reaksiyon vereceği. Ve bunun karşısında, yani olası bir saldırı, engelleme girişimi karşısında, Küresel Sumud Filosu’yla dayanışma, ablukayı yıkma, soykırımı sona erdirme, Siyonist devletle tüm ilişkilerin kesilmesi ve tam ambargo uygulanması talepleriyle seferberlikleri büyütmemiz gerekiyor. Devamındaysa nehirden denize özgür bir Filistin inşa olana dek bu mücadeleyi nasıl daha da ileriye taşıyacağımızı hep birlikte konuşmalıyız.