Ana Sayfa Blog Sayfa 7

Kadın yoksulluğu: patriyarkal kapitalizmin süreklileştirdiği bir eşitsizlik!

0
Fotoğraf: Hülya Çetinkaya / csgorselarsiv.org

Yoksulluk kavramının sözlük anlamına baktığımızda, günlük ihtiyaçların karşılanamaması haliyle tanımlandığını görürüz. Bu tanım ağırlıklı olarak maddi bir yoksulluğa işaret eder. 2026 yılı için açlık sınırı 30.143 TL, yoksulluk sınırı 98.188 TL olarak belirlenmişken; asgari ücret ise net 28.075 TL olarak açıklandı. Böylece ilk kez, asgari ücret açlık sınırının altında kalmış oldu. Ortaya çıkan bu tablo, iktidarın ekonomi politikalarının emekçileri yoksulluğa mahkûm ettiğinin açıkça gösteriyor. Ancak kadın yoksulluğunu ele aldığımızda, meseleyi yalnızca ekonomik eksiklikler üzerinden değerlendirmek yeterli değil.

Kadınları aile içine hapseden ve bakım emeğini görünmez kılan patriyarkal kapitalizm ve toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri, yoksulluğu derinleştiren ve yeniden üreten temel mekanizmalar. Bu nedenle kadın yoksulluğuyla mücadele, patriyarkaya karşı verilen mücadeleden ayrı düşünülemez.

Derinleşen ekonomik kriz dönemlerinde, çeşitli yapısal engeller nedeniyle kadınların ekonomik istihdama katılımının daha da zorlaştığı görülmekte. Kadın işsizliği artarken istihdama katılabilen kadınlar ise çoğunlukla düşük ücretli ve güvencesiz, esnek çalışma biçimlerine yönelmek zorunda bırakılıyor. Bunun temelinde ev içi bakım emeğinin kadınların omzuna yüklenmesi yatıyor. Kadınlar evdeki tüm bakımı üstleniyorlar; yemek yapıyorlar çünkü ev hanesi beslenmek zorunda, temizlik yapıyorlar çünkü evdekiler belli bir hijyen şartlarında yaşamak zorunda. Aile içinde hasta ya da yaşlı birileri varsa onların sorumluluğu da yine kadınlara veriliyor. Çünkü kadınların şefkatli ve duygusal, doğal bakıcılar olduğu düşünülüyor. İşte kadınların üstlenmek zorunda bırakıldığı bu emek biçimi, erkeklerin ücretli emek piyasasına kesintisiz katılımını mümkün kılarken, kadınların ekonomik olarak özgürleşmelerinin önünde bir engel yaratıyor. Ayrıca, kadınlar barınma vs. gibi ekonomik zorluklar dolayısıyla şiddet dahi görse aile-koca evinden ayrılmakta güçlük çekiyor. Bu da yalnızca ekonomik değil psikolojik ve duygusal olarak da yoksullaşmasına neden oluyor. Dolayısıyla bu süreç, aynı zamanda kadınlar üzerinde yoğun bir duygusal yük de yaratıyor.

Öte yandan esnek çalışma modellerinin kadınlara bir “kolaylık” olarak sunulması, bakım yükünün yine kadınların omuzlarında kalmasını normalleştiriyor ve mevcut eşitsizliği derinleştiriyor. Kadınların mevcut sorumluluğunun anne ve eş olarak tanımlanması, kadın yoksulluğunun yapısal karakterini açıkça ortaya koyuyor.

Kadın yoksulluğundan söz ederken, kadınların sağlık gibi en temel haklara erişiminde karşılaştığı ciddi engelleri görmezden gelmek mümkün değil. Özellikle önleyici ve koruyucu sağlık hizmetlerine erişimde yaşanan sorunlar, yoksulluğun kadınlar üzerindeki yıkıcı etkisini daha da derinleştiriyor. Mamografi ve smear testi gibi kanseri erken aşamada tespit etmeye yarayan hayati uygulamalar, randevu engelleri nedeniyle çoğu kadın için fiilen ulaşılamaz durumda. Tek bir test için aylarca beklemek zorunda bırakılıyoruz. Önleyici sağlık hizmetleri denildiğinde akla ilk gelen uygulamalardan biri olan aşılar ise bu eşitsizliğin bir başka boyutunu oluşturuyor. En yaygın kanser türlerinden biri olan rahim ağzı kanserine karşı geliştirilen aşı, Türkiye’de hâlâ ücretsiz ve yaygın biçimde uygulanmıyor. Elbette, fahiş fiyatlardaki aşı ücretini karşılayabiliyorsanız kanserden korunmak mümkün (!) Bu tablo, kadın yoksulluğunun kadın sağlığı üzerindeki doğrudan ve son derece olumsuz etkilerini açıkça ortaya koyuyor.

Yoksulluğu üreten ve derinleştiren mekanizmaların, birbirine eklemlenen bir sarmal ve sistem sorunu olduğunu unutmamak gerekiyor. Tüm bunlara bütünlüklü bir çerçeveden baktığımızda, yoksulluğun neden kadınları erkeklere kıyasla çok daha ağır biçimde etkilediğini daha net görebiliyoruz. Ancak bu eşitsiz tabloyu değiştirmenin de bizim elimizde olduğunun farkında olmalıyız. Mücadelemizi sürdürürken; evde, işte, sokakta, nerede olursak olalım bu sistemi değiştirmek için elimizdeki en büyük kozumuz olan örgütlülüğü ve dayanışmayı kullanmalıyız.

Kıdem tazminatının tavanı işçilerin üzerine çöküyor

0

Çalışanlar için işsiz kalmaları durumunda geçici de olsa bir güvence işlevi gören kıdem tazminatı, 1936’dan bu yana yasal olarak işçilerin en temel haklarından biri olmasına rağmen, tarihsel olarak sürekli budanmıştır.

Tavan tutarı uzun yıllar asgari ücretin katları üzerinden belirlenmiş; 12 Eylül 1980 darbesi ise bu hakkın geriletilmesinde önemli bir kırılma noktası olmuştur. Darbe öncesinde asgari ücretin yaklaşık 7,5 katı olan kıdem tazminatı tavanı, darbe sonrasında 3,7 katına kadar düşürülmüştür. AKP iktidarıyla birlikte bu gerileme kalıcı ve sistematik bir nitelik kazanmıştır.

AKP’nin iktidara geldiği dönemde kıdem tazminatı tavanı asgari ücretin yaklaşık 4,8 katı düzeyindeyken, yıllar içinde düzenli biçimde düşürülmüş ve günümüzde 2 katına kadar geriletilmiştir. 1 Ocak 2026 itibarıyla işten çıkarılan bir işçi için kıdem tazminatı tavanı 64.948 TL olarak belirlenmiştir. Bu tutar yalnızca en yüksek ücretliler için geçerli bir üst sınırdır; asgari ücretle çalışan bir işçi ise fiilen bu rakama yaklaşması bir yana, çok daha düşük bir tazminata mahkûm edilmektedir.

Kıdem tazminatı, iktidar tarafından uzun yıllardır doğrudan ya da dolaylı yollarla ortadan kaldırılmak istenen bir işçi hakkıdır. Bu hak tamamen kaldırılamadığı için tavan tutarları düşürülerek etkisizleştirilmektedir. Her yıl yapılan bu düzenlemelerle kıdem tazminatı fiilen asgari ücret seviyelerine çekilmeye çalışılmaktadır.

İşsizliğin bu denli arttığı bir dönemde kıdem tazminatının düşürülmesi, çalışanları işsiz kaldıklarında doğrudan açlıkla karşı karşıya bırakmaktadır. Çalışanlar yalnızca işsiz kalma korkusuyla değil, aynı zamanda işsiz kaldıklarında tazminatlarını alamama ya da çok düşük tutarlarla geçinememe endişesiyle yaşamaktadır.

Yakın zamanda Okmeydanı’ndaki Özel Okmeydanı Hastanesi’nde işten çıkarılan çalışanların kıdem tazminatları ya hiç ödenmemiş ya da işçiler hak ettiklerinden düşük tutarları almaları için anlaşmaya zorlanmıştır. İşçilerin başlattığı direniş, 51 günün sonunda sonuç vermiş ve haklar mücadeleyle kazanılmıştır.

Patronlar yalnızca ücretler ve çalışma saatleri üzerinden değil, kıdem tazminatı hakkı üzerinden de biz işçilere saldırmaya devam etmektedir. Bizler de bu saldırılar karşısında birlik halinde hareket etmeliyiz. Kıdem tazminatına tavan uygulamasının son bulması; kaynakların sermayeden yana değil işçilerden yana kullanılarak işsiz kalan çalışanlara ek destekler sağlanması ve insanca yaşam koşullarımızın güvence altına alınması için mücadeleyi büyütmeliyiz.

Mücadelenin görünen yüzü: grev hakkı

0

Grev hakkı, işçilerin toplu pazarlık sürecinde taleplerini kabul ettirebilmek için işi topluca ve geçici olarak durdurma yetkisidir. Bu hak yalnızca bir iş bırakma hali değil, emeğin sermaye ve devlet karşısındaki pazarlık gücünü ifade eder. Anayasa ile güvence altına alınan, Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nda tanımlanan bu hak, uluslararası hukukta ILO sözleşmeleri ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamında sendika hakkının uzantısı olarak kabul edilir.

Grev süresince işçilerin iş sözleşmeleri askıya alınır ve ücretleri ödenmez. İşverenin de işçileri işten çıkarma yasağı bulunur. Söz konusu yasal düzenlemelere rağmen pek çok işçi greve katılmaları nedeniyle işten çıkarılıyor veya işverenin aleni işten çıkarma tehdidi ile yüzleşmek zorunda kalıyor. Ayrıca işveren, grev süresince iş sözleşmesi askıya alınan işçiler yerine işe alım yapamaz. Buna rağmen pek çok kez işverenin başka işçiler işe alarak üretime devam ettiğine dair görüntülerle karşılaşıyoruz.

Bununla birlikte grev hakkı, “genel sağlık” veya “milli güvenliği bozucu nitelikte” olduğu gerekçesi ile cumhurbaşkanı tarafından 60 gün süre ile ertelenebilir. Elbette söz konusu kanuni düzenleme ülkemizde grev hakkını suistimal edecek şekilde kullanılıyor. 2025 yılının Temmuz ayında Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü ve üç işletmesinde Türkiye Maden İşçileri Sendikası tarafından alınan grev kararları güvenliği bozucu nitelikte olduğu gerekçesi ile 60 gün süreyle ertelendi. Milli güvenlik ifadesinin hukukumuzda ve sistemimizde kapsamı oldukça geniş, tüm hukuksuz uygulamalar bu gerekçenin arkasına sığınarak gerçekleştiriliyor. “Erteleme” adı altında grevlerin fiilen yasaklanması, Türkiye’de istisna değil kural haline gelmiş durumda. Üstelik Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları, grev ertelemelerinin hak ihlali olduğunu defalarca tespit etmişken, bu kararların uygulamada karşılık bulmadığı da açık. Özetle, her zaman olduğu gibi Anayasa ve kanunlar ile güvence altına alınmış gibi görünen grev hakkının da kâğıt üstünde bir hak olarak kaldığına pek çok örnek verilebilir.

Burada mesele yalnızca hukuk tekniği değildir. Grev hakkına yönelik sistematik müdahaleler, emeğin siyasal alandan dışlanmasının bir sonucudur. İktidar, grevi “ekonomiye zarar”, “istikrar tehdidi” ya da “milli çıkarlar” söylemiyle kriminalize ederken, sermayenin çıkarlarını kamusal çıkar gibi sunar. Grev hakkının daraltılması, doğrudan sınıfsal bir tercihi yansıtır. Rejim, sermaye lehine pozisyon alır.

Ülkemizde grev hakkı uzun süredir hukuki ve siyasi baskı altındadır. Grev ertelemeleri, fiili yasaklar, sendikal örgütlenmenin önündeki engeller bilinen gerçeklerdir. Ancak bu tablo, işçilerin mücadele azmini ortadan kaldıramaz. Aksine, birçok sektörde işçiler haklarını fiili ve meşru mücadelelerle savunmaya devam etmiştir. Metalden madene, belediyelerden sağlığa kadar pek çok alanda işçiler; düşük ücretlere, güvencesiz çalışmaya ve ağır koşullara karşı seslerini yükseltmeye devam ediyor. Grevler yalnızca ekonomik kazanımlar sağlamakla kalmaz, emekçilerin mücadelelerini ve taleplerini görünür kılar. Türkiye’de işçi grevlerinin en dikkat çekici yanı, dayanışma kültürünü yeniden üretmesidir. Grev çadırları, yalnızca bir direniş alanı değil; paylaşmanın, kolektif karar almanın ve birlikte yaşamın mekânlarıdır. Kadın işçilerin öncü rol üstlendiği grevler ise emek mücadelesinin patriyarkal yapılarla da hesaplaştığını gösterir.

Kaynaklar emekçiler yararına seferber edilsin!

0

İktidar, açlık sınırı altına mahkûm ettiği emekçilere ve emeklilere, enflasyonla mücadeleden söz etmeyi sürdürüyor. Oysa sık sık tekrarladığımız gibi bugün yaşadığımız yoksullaşmada enflasyon tek başına bir neden değil, sonuç. Uzun süredir uygulanan ekonomik tercihlerin emekçiler üzerindeki birikmiş etkisiyle karşı karşıyayız.

Emekçinin kaybı derinleşiyor

Güncel veriler bu aşınmanın sistematik olduğunu kanıtlıyor. TÜİK’in Gelir Dağılımları İstatistikleri’ne göre en düşük gelir grubundaki yüzde 20’lik kesim toplam gelirin yalnızca yüzde 6,4’ünü alırken, en yüksek yüzde 20’lik kesim yüzde 48’ine sahip. Emekçilerin reel gelir kaybı yalnızca enflasyonla değil, vergi sistemi aracılığıyla da derinleşiyor. DİSK-AR’ın raporuna göre, 2025 yılı sonunda işçi ücretlerinde enflasyon ve vergi kaynaklı toplam kayıp en az 2 trilyon 501 milyar TL düzeyine ulaştı. Bu devasa kayıp, açık ki iktidar eliyle işçilerden sermayeye doğru gerçekleşen dolaylı bir kaynak transferi.

Günlük yaşam düzeyinde bu tablo daha da somutlaşıyor. BİSAM’ın hesaplamasına göre, eşi çalışmayan ve iki çocuklu bir asgari ücretli, eline geçen ücretle gıdaya günlük yalnızca 267 lira ayırabiliyor. Geçinemeyen emekçiler içinse yaşam mücadelesi daha fazla borçlanma anlamına geliyor. Türkiye Bankalar Birliği’nin verilerine göre Türkiye’de her gün ortalama 12 bin kişi borçlular arasına katılıyor.

Kaynaklar sermayeye

2026 merkezi yönetim bütçesi 18 trilyon TL’yi aşmış durumda. Buna rağmen kamu kaynaklarının önemli bir bölümü ücretleri, sosyal güvenliği ya da kamusal hizmetleri güçlendirmek yerine teşviklere, garanti ödemelerine, yap-işlet-devret projelerine ve faiz giderlerine yönlendiriliyor.

Kaynakların nereye gittiği konusunda İşsizlik Sigortası Fonu yakıcı bir örnek sunuyor. Emekçilerin güvencesi olarak oluşturulan fon, işveren destek mekanizmasına dönüşmüş durumda. DİSK-AR verilerine göre son on yılda fon harcamaları içinde işsizlik ödemelerinin payı azalırken, doğrudan ve dolaylı işveren teşviklerinin payı belirgin biçimde arttı. Son üç yılda fondan işverenlere aktarılan kaynak, işçilere aktarılanın yaklaşık iki katına ulaştı. Buna karşın işsizlerin büyük bölümü fondan yararlanamıyor; 2025 Kasım’ında her 100 işsizden yalnızca 16’sı işsizlik ödeneği alabildi.

Bu tablonun emekçilere sunduğu “fırsat” ise son kullanma tarihi geçmiş ürünlere indirimli erişim imkânı! Oysa açık ki son kullanma tarihi geçen; emekçileri buna mahkûm eden ekonomi politikalarının, bu politikaların uygulayıcısı iktidarın ta kendisi.

Yaşam mücadelesi bir sınıf mücadelesi

Bu sebeple, her alanda verdiğimiz yaşam mücadelesini bir sınıf mücadelesine dönüştürmemiz zaruri. Bu ne demek? Karşı karşıya olduğumuz tablonun Tek Adam rejiminin sınıf karakteriyle doğrudan ilişkili olduğunu ve işçi sınıfını temsil etmeyen hiçbir yeni iktidarın da bu tabloyu kökten değiştiremeyeceğinin farkında olmak. Bu gerçek, emekçilerin yaşam koşullarının iyileşmesi; işçi ücretlerinin ve emekli aylıklarının yoksulluk sınırının üzerine çıkarılması; emekçiler sürekli yoksullaşırken kârına kâr katan şirketlerden, en zenginlerden servet vergisi alınması; mevcut kaynakların emekçiler yararına seferber edilmesi için acil talepler etrafında bir araya gelmeyi gerekli kılıyor. Emek örgütlerimizi birleşik mücadeleye zorlamak, emek eksenli bir politik hat ve bu hat etrafında kurulacak bir emek ittifakı çağrısında ısrar etmek dışında çıkar yol yok!

İspanya’da demiryolu sendikalarının zaferi

0

İspanya’daki demiryolu sendikaları CCOO ve UGT, 9 Şubat Pazartesi günü başlattıkları üç günlük grevin ilk gününde hükümetin önemli bir güvenlik anlaşmasını kabul etmesini sağladı.

Grev çağrısı, ülkede ocak ayında meydana gelen ve onlarca kişinin hayatını kaybettiği iki kazanın ardından yapılmıştı. Kazaların ilkinde 18 Ocak’ta yüksek hızlı trenin raydan çıkıp başka bir trenle çarpışması sonucu 46 kişi hayatını kaybetmiş; iki gün sonra gerçekleşen ikinci kaza ise bir banliyö treninin makinistinin ölümü ve çok sayıda yaralanma ile sonuçlanmıştı.

Hükümet, anlaşma uyarınca gelecek dört yıl için demiryolu ağının iyileştirilmesine yönelik 1,8 milyar avro yatırım yapacağını taahhüt etti. Bu yatırım kapsamında demiryolu hatlarının bakım bütçelerinde önemli artış sağlanacak. Anlaşma kapsamında sektörde 3.650 kişilik yeni iş pozisyonu yaratılacak.

Bir ay içerisinde demiryollarındaki güvenlik faaliyetlerini koordine edecek ve sendikanın da içinde yer alacağı bir güvenlik komitesi kurulacak. Bu sayede çalışanların güvenlik kararlarının alınmasında söz hakkı olacak.

Avrupa Taşımacılık İşçileri Federasyonu’nun aktardığına göre, anlaşmaya imza atan sendikalar, tüm maddelerin uygulanmasını yakından takip edeceklerini ve kazanımların ancak bu önlemlerin fiilen hayata geçirilmesiyle gerçek bir başarıya dönüşebileceğini belirtti.

“Hak için kurban, küp için kavurma!”

0

Beylik laftır. “Kendim için bir şey istiyorsam namerdim!” Menfaatini iyilikle sarmalayıp üstüne bir de fedakârlık fiyongu atma maharetini ifade eder bu söz. AKP zihniyeti bütünüyle bu riyakârlık üzerine kuruludur. AKP, “hak için kurban, küp için kavurma” zihniyetini siyasi bir norm haline getirmiştir. Bu hal bütün toplumsal dokuya sirayet etmiş, zıvanadan çıkmış ve gemi azıya almıştır. Söz konusu olan bütün temel ve ortak değerlerde bir çürüme ve çöküştür. Toplumsal bağlar hiç olmadığı kadar zayıflamış ve zedelenmiş durumdadır.

Siyasi yozlaşma geniş toplum kesimleri için ekonomik çöküşe ve sosyal parçalanmaya yol açmaktadır. Emeklilerin tarihinin en kötü gelir ve yaşam düzeyine gerilemesi bu adaletsiz ve eşitsiz yozlaşmış düzenin bir sonucudur. Bu yozlaşmış sömürü düzeni emeği sermaye karşısında adeta bir paspas haline getirmiştir. Asgari ücret açlık sınırının dahi altına itilmiş, milyonlar bu açlık düzenine mahkûm edilmiştir. Bu yoksunluk ve yoksulluk koşulları altında sokaklar tekinsiz hale gelmiş, suç çocukları dahi içine alarak adeta patlamış ve günlük hayatın sıradan bir parçası haline gelmiştir. 

Bu yaşananlar ne sürpriz ne de istisnadır. Balık baştan kokar. AKP’nin yarattığı mevcut siyasi düzen bütün bir sistemi yozlaştırmış, yozlaşma topluma sirayet etmiş ve nihayetinde bütün sosyal dokuya yayılmıştır. Toplum bindiği dalı keser haldedir. Bu yozlaşmış düzenin devamı topyekûn yıkımdır. Kuşkusuz yaşananlar mecburiyet değildir. Değişim ve yenilenme imkân ve fırsatları vardır. Toplum çoğunluğu yaşananlardan gerekli dersleri almıştır. İhtiyaç gidişatı durduracak ve tersine çevirecek birlik ve beraberliği ve ortak mücadele iradesini ortaya koymaktadır.

Siyasi yozlaşma ve toplumsal çürüme ve çözülüşün ilacı işçi sınıfının önderliğinde tüm ezilen ve sömürülen kesimlerin birlikte hareket etmesidir. Böylesi bir ortak mücadele için en uygun araç ve zemin bir emek ittifakıdır. Toplumsal muhalefetin emek eksenli bir mücadele hattı üzerinde buluşması basit bir iktidar değişiminin ötesine geçme imkânı sağlayacaktır. Tüm bir siyasal ve toplumsal düzenin insan onuruna yaraşır, adalet ve eşitlik temelinde yeniden inşasını mümkün kılacaktır. Emekçiler ve ezilenler için artık bu bir tercih değil bir zorunluluktur. Ya yan yana durup birlikte kazanacağız ya da hep birlikte kaybedeceğiz.

Okur mektubu: kan parası

0
illüstrasyon: Cristina Bernazzani

Geçtiğimiz günlerde mesaideyken bir iş arkadaşımla muhabbet ediyorduk. Bir arkadaşının babasının acil ameliyat olması gerekiyormuş, o gün içinde kan bağışına ihtiyaç varmış. Öyle çok yaygın bir kan grubu da değil, takas da yapmıyorlar. Şans o ki benim kan grubum uyuşuyor. Dayanışma yaşatır, patronla konuştum çıktım gittim Çapa’ya. Kan vermeye.

Kan bağışı merkezinin bankosunda hasta adı, hastane adı doğrularken 50’li yaşlarında bir abi geldi yanıma. Kulak misafiri olmuş, tesadüf o ki o da aynı kişiye kan bağışı yapmaya gelmiş. Onun da formu doldurduk beraber, imzaladık verdik. Sonra sıramızı beklerken başladık muhabbete.

“Akrabası mısın?” diye sordu bana önce. Dedim böyleyken böyle, işten geliyorum. Abinin de hikâyesi farklı değil. Abimiz Yenibosna’da oturuyor. Tekstilde çalışıyor, uluslararası bir firmanın tişört vs. dikimini yapıyorlar. Abi mesaideyken WhatsApp grubuna bir mesaj geliyor: “Bilmemne Bey’in bir akrabasının acil kana ihtiyacı var, verebilecek var mı?” Atölyelerinde 100 küsur kişi çalışıyor, kan grubu tutan insan sayısı beş. Geri kalan dört işçi çeşitli sebeplerden gelemediği için iş abimize kalıyor. Havadan sudan muhabbetten sonra ben kanımı vermeye gidiyorum. Yaklaşık 20 dakika sonra benim iş bitiyor. Abiye “Allahaısmarladık” deyip işe geri dönüyorum.

Çapa’dan Kabataş’a gidene kadar tramvayda düşünüyorum. Demek ki bu patronlarda hepimizin kan grubunun bilgisi var ki, o beş kişinin kim olduğunu bilebiliyorlar. Daha da önemlisi, ameliyat gibi acil bir durumda bir yakınları için bir anda bütün fabrika emirlerine amade olabiliyor, emekçilerin sömürüldükleri yetmiyormuş gibi bir de canlarıyla, kanlarıyla patrona siper olmaları da beklenen bir şey. Yanlış anlaşılmasın, demiyorum ki bir yakınımızın kana ihtiyacı olursa ulaşabildiğimiz herkesten dayanışma beklemek mubah değil. Hasta bu kan bağışları sayesinde ertelenemeyecek derecede önemli bir ameliyatı gün içinde olabildi. Allah şifa versin.

Burada üstünde durmak istediğim şu: Emekçiler ameliyat, kan bağışı gibi konularda yalnızca kendi kısıtlı imkânlarıyla erişebildikleri eş, dost, akrabalarından (en iyi örnekte işyerlerinden, sendikalardan, barolardan) dayanışma bulabilirken patronlar ellerindeki tüm kaynakları isteseler bu uğurda seferber edebiliyorlar. Hayatta kalmamızın temel kaynağı olan kana erişimimiz bile bir noktada parayla ölçülüyor, her ne kadar adı “bağış” olsa da.

Kamulaştırma ve kayyumlaştırma

0

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı CHP’li belediyelere dönük operasyon fırtınasının ardından, “fuhuşturucu” operasyonlarıyla yoğun mesaisini hiç durmadan sürdürüyor. Pek çok boyutu olan bu operasyon dalgalarının önemli unsurlarından birisi de şirket el koymaları ve el konulan şirketlere atanan kayyumlar. Can Holding gibi milyar dolarlık sermaye gruplarından, Papara gibi ödeme kuruluşlarına ve daha küçük çapta onlarca şirket Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) bünyesine alınarak kayyumlarla yönetiliyor. On yıl önce Gülen cemaatiyle bağlantılı şirketlere dönük devasa mülksüzleştirmelerin ardından ilk kez böylesi büyük ve yaygın el koyma operasyonları gerçekleşiyor.

Bu süreçte Saray’ın, başsavcının ve yargılamaların odağındaki isim malum İmamoğlu. Suç örgütü liderliği suçlamasıyla tutuklanan ve mahkeme tarafından yargılama sürecinin 12,5 yıl bulabileceği belirtilen İmamoğlu’nun aile şirketine de bu sırada el konuldu ve kayyum atandı. Bu karara ilişkin İmamoğlu’nun babası geçtiğimiz ay “Komünizm gelmesin diye mücadele ettiğim için çok pişmanım. Çünkü komünizme gerek yok. İstedikleri zaman komünizm ilan ediliyor. Malınıza mülkünüze el konuluyor.” şeklinde bir açıklama yaptı. Bu ifadeler belki de tepkisinin ironik bir şekilde dile getirilmesiydi. Yine de Tek Adam rejiminin “kayyumlaştırma” olarak niteleyebileceğimiz bu politikalarını değerlendirmek ve ayrıca bu uygulamaların komünizm ve bizim kamulaştırma anlayışımızla ilişkisini ele almak açısından bir zemin sunuyor.

TMSF’ye devir kamulaştırma mı?

TMSF ismine Türkiye kamuoyu ilk kez 2001 ekonomik kriziyle aşina olmuştu. O dönemde batan 25 banka TMSF’ye devredilmiş ve TMSF’nin yetkisi altında bu bankalar tasfiye edilmiş veya yeniden yapılandırılarak satılmıştı. 2016’da başarısız darbe girişimi ve ardından ilan edilen OHAL altında, TMSF’nin yetkileri genişletildi ve Cemaatle bağlantılı olduğu iddia edilen şirketlere TMSF tarafından kayyum atandı. TMSF’nin yetkileri, bugün gündemde olan operasyon dalgalarının arifesinde, 2025 Ocak ayında daha da genişletildi. Son düzenlemeyle, mahkeme tarafından şirkete kayyum atanmasına karar verilmesi durumunda, TMSF 5 yıl boyunca şirketi kayyum eliyle yönetebiliyor, şirketin yönetimiyle ilgili geniş yetkilerle donatılıyor, satış veya tasfiye işlemlerine karar verebiliyor.

TMSF eliyle gerçekleştirilen bu mülksüzleştirmeler ekonomide özel sektörün payının gerilemesine, kamunun ağırlığının artmasına neden olmadı. AKP yönetimi bu uygulamaları, içinde bulunduğu krizlere yanıt olarak, sermaye içi kaynak transferi, sermaye kesimlerinin yeniden yapılandırılması amacıyla kullandı. Özellikle OHAL döneminde, en ufak bir denetim mekanizmasından muaf biçimde kayyumlar şirketleri diledikleri gibi yönetti, Saray’ın yönlendirdiği patronlara devasa bir kaynak aktarımı gerçekleşti. Şimdi el konulan şirketlerin de sonunun ne olacağını kestirmek güç değil.

Bu çerçevede, TMSF’nin öne çıkmasıyla şiddetli ekonomik ve politik krizlerin eşzamanlı gerçekleştiklerini görüyoruz. 2001 krizi, Türkiye’nin o döneme dek yaşadığı en büyük mali bunalımdı. 2013-2016 arası, AKP’nin derin bir meşruiyet krizine girdiği ve rejimi otoriterleştirerek hayatta kalmayı başardığı bir dönemdi. Şimdiyse AKP, görece serbest ve adil koşullarda seçimleri kaybedeceği aşikar olan yeni bir bunalımın içinden geçiyor. Yargıyı bir kılıç gibi kullanarak muhalefeti ve sermayeyi kendi çıkarları ve ihtiyaçları çerçevesinde yeniden yapılandırıp yeni bir seçim zaferi için fazla mesai yapıyor.

Kamulaştırma neden zorunlu?

Kapitalizm hiçbir zaman piyasanın “tam rekabet” koşulları altında işlemedi. “Ekonomi dışı yöntemler”, kapitalist devletin ekonomiye müdahaleleri farklı biçimler ve yoğunluklar altında olsa da, kapitalist işleyişin asli unsurlarından birisi oldu. Öte yandan, kapitalizmin içinden geçtiği krizler döneminde, bu müdahalelerin daha görünür ve baskın hale geldiği de bir gerçeklik. Tıpkı, 40 yıllık neoliberal dogmaların egemenler tarafından bir amentü gibi tekrarlandığı bir dönemin ardından, küresel kapitalizmin içinde bulunduğu derin kriz anında olduğu gibi.

“Serbest ticaret”, “uluslararası hukuk”, “demokratik barış” gibi normlar bugün bizzat yaratıcıları tarafından çöpe gönderiliyor. Trump’ın politikaları kişisel çılgınlığı veya tercihlerinden değil küresel kapitalizmin içinde bulunduğu derin bunalımdan kaynaklanıyor. Benzer şekilde, Erdoğan “mülke el koyma” ile komünizm ilan etmiyor. Tam tersine, kendi stratejisi ve öncelikleri doğrultusunda Türkiye kapitalizmini ayakta tutmaya çalışıyor.

“Piyasa ekonomisinin” insanlık tarihindeki en büyük gelir eşitsizliğini yarattığı, üretilen zenginliklerin ve teknik ilerlemelerin ironik biçimde insanlığın büyük çoğunluğunun sefaletini derinleştirdiği bir dönemin içindeyiz. Kapitalizm sadece daha fazla sefalet üretmiyor, aynı zamanda savaşlar ve çevresel yıkımlarla gezegeni bir toplu yok oluşa sürüklüyor. Bu nedenle, ekonominin işleyişinin asli unsurunun sermaye birikimi değil insanlığın ihtiyaçları olması gerektiği hiç olmadığı kadar meşru bir nitelik taşıyor.

Bununla birlikte, Stalinizmin eski ve yeni çeşitleri komünizmi yozlaştırarak onun devletleştirmeyle özdeşleşen bir karikatüre indirgenmesine zemin hazırladılar. Oysaki komünizm, ücretli emek sömürüsünün sona erdiği, insanlığın ulaştığı devasa zenginlik sayesinde sınıfların ve devletin sönümlendiği eşit ve özgür bir toplumun adıdır. Böylesi bir topluma ilerleyebilmek için Türkiye’de de dünyada da fazlasıyla kaynak var. Mesele, bu kaynakların hangi politik tercihlerle nasıl yönetildiğinde düğümleniyor.

Küresel ölçekte olduğu gibi Türkiye’de de, şirketler ve zenginler servetlerini katlarken emekçiler ağır bir sefaletin içine gömülüyor. Bu çıkmazdan kurtuluş ülke zenginliklerinin kamunun ihtiyaçları doğrultusunda yönetilmesi ve denetlenmesinden geçiyor. Bu yönde ilk adım olarak yap-işlet-devret soygunu derhal sona erdirilmeli ve söz konusu projelerin tamamı tazminatsız kamulaştırılmalıdır. Sefaletten ve baskı rejiminden kurtuluş için emekçilerin yönetiminde bankalar, finans, sanayi, enerji, eğitim, sağlık gibi alanlar yüzde yüz kamusal olmalı, insanlığın ihtiyaçları temelinde işleyecek merkezi ve demokratik bir planlı ekonominin parçası olmalıdır.

“İslam Devrimi”nden önce İran

0

İran’da Aralık 2025 sonunda başlayan kitlesel protestolar, tekrardan Şah’ı gündeme getirdi. Devrik Şah’ın oğlu olan, 1980 yılında babasının ölümü üzerine Mısır’da kendini İran Şahı ilan eden Rıza Pehlevi, İslam Cumhuriyeti’nin muhalifi olarak İran diasporasında en çok sesi duyulan figürlerden biri. İran’da “barış” için Trump’tan ve ABD emperyalizminden medet uman, Siyonist İsrail’e desteğini esirgemeyen bu figürün ne vaat ettiği ortada. Peki 1979 İslam Devrimi öncesi nasıldı?

Şubat 1979 Devrimi, işçi sınıfının belirleyici bir rol oynadığı ve çok farklı güçlerin bir araya gelmesiyle oluşan kitlesel bir halk hareketiyle gerçekleşti. Devrimi hazırlayan uzun arka planda 19. yüzyılın sonlarından itibaren yabancı sermayenin ülkeye girişinden duyulan hoşnutsuzluklar, 1920’lerde Şah Rıza’nın işçi mücadelelerine yönelik ağır baskıları ve sendikaların etkisizleştirilmesi, 1940’larda yükselişe geçen sendikal hareketin ve etkili bir muhalefet haline gelmiş olan Tudeh partisinin İngiliz emperyalizmi yardımıyla bastırılması, 1950’lerle birlikte kapitalizmin pekişmesi, Tudeh’in halk cepheci bir anlayışla burjuva Ulusal Cephe ile ittifak yapması gibi kritik dönüm noktaları vardı.

1970’ler, Şah Rıza’nın yarattığı derin ekonomik ve siyasi krize karşı işçi sınıfı ve yoksul halkın büyük tepkilerine sahne oluyordu. 1977’de Şah’ın gecekonduları yıkma girişimine karşı 50 bin gecekondu sakininin direnişi rejime geri adım attırdı. Grev sayısı artıyor, işçiler fabrikaları ateşe veriyordu. Bir yandan da sürgündeki Ayetullah Humeyni liderliğinde, monarşik rejime karşı İslami bir muhalefet de örülmeye başlıyordu. Mollaların çağrısıyla örgütlenen protestolar yaygınlaşıyor, rejimden hoşnutsuz çarşı esnafı, tüccarlar ve kent yoksulları da bu dini muhalefette kendine yer buluyordu.

Eylül 1978’de ABD destekli Şah, sıkıyönetim ilan ederek binlerce göstericiyi katletti. Şah’ın Kara Cuma olarak anılan bu kanlı hamlesi protestoları bastırmak yerine işçi sınıfını daha da harekete geçirdi. Hemen ertesi gün Tahran’da yüzlerce petrol işçisi sıkıyönetimi ve katliamı protesto etmek için greve çıktı. Sonraki günlerde bunu İsfahan, Abadan, Tebriz, Şiraz ve Ahvaz’daki petrol işçilerinin grevi izledi. Ekim ayına gelindiğinde pek çok sektöre yayılan grevler hayatı felç ediyor; ekonomik ve siyasi talepler birleşiyor; işçiler ücret artışı, sosyal yardım ve hizmetlerin iyileştirilmesi, sıkıyönetime son verilmesi, Pehlevi rejiminin gizli polis örgütü SAVAK’ın dağıtılması ve siyasi tutukluların serbest bırakılmasını talep ediyordu. Humeyni de grevleri destekliyor, eylemleri sürdürmeye çağrısı yapıyor ancak bu kitlesel hareketin dini bir muhalefet olduğunu iddia ediyordu. Halbuki hareketin itici gücü yoksul halk ve işçilerdi, bu yüzden Humeyni işçi hareketinin denetimini ele geçirmeye çalıştı. Hareketi devrim olarak adlandırıyor, adaletten ve demokrasiden bahsediyor, geniş halk kitlelerinin taleplerine uyarlanarak Şah’a karşı muhalif konumunu güçlendiriyordu. Humeyni etrafında oluşan dini ağ ve politik faaliyetin camiler aracılığıyla da örgütleniyor olması Humeyni’nin işini kolaylaştırdı. Böylece mollalar sokak hareketi üzerinde egemenlik kurabildi ve grev komitelerinin gelişimi sınırlandı. Ulusal Cephe ve Tudeh’in etkili bir alternatif yaratamadığı, Fedayiin ve Mücahidin gibi fabrikalarda ayaklanmış işçilerden kopuk gerilla örgütlerin başarısız olduğu, dolayısıyla devrimci bir sınıf önderliğinin olmadığı bir durumda Humeyni bu iktidar boşluğunu değerlendirdi.

16 Ocak 1979’da Şah ülkeyi terk ederek Mısır’a gitti, Humeyni 1 Şubat 1979’da İran’a geri döndü. Daha önce grevleri destekleyen Humeyni bu sefer grevleri sona erdirmeye çabaladı, işçi hareketini yıkmaya girişti. Şah’ın kaçmadan önce tavizlerle ayaklanmayı söndürme umuduyla başbakanlığa getirdiği Ulusal Cephe’den Şahpur Bahtiyar hükümeti 11 Şubat’ta düşünce Humeyni, burjuva ve küçük burjuva temsilcilerden oluşan bir geçici hükümet atadı. Humeyni’nin hükümeti artık “Devrim bitti, yeniden inşa dönemi başladı,” diyordu. Kadın örgütlerinin, köylü meclislerinin ve işçi şuralarının gelişip güçlendiği ve yer yer kontrolü elinde tuttuğu, işçi hareketinin yeniden yükselişe geçtiği bir dönemde Tudeh’in Stalinist aşamalı devrim anlayışıyla (Stalinizm İran’da proletaryanın sosyalist devrim yapamayacağını düşünüyordu) Humeyni’nin atadığı geçici hükümete koşulsuz destek vermesi, gerilla örgütlerinin işçi sınıfının çıkarına bir tutum almaması, kısacası İran solunun tarihi bir fırsatı elinden kaçırması mollaların karşıdevrimiyle sonuçlandı.

Böyle bir arka plana dayanan tabloda Pehlevi ehvenişer midir? Molla diktatörlüğü karşısında monarşi mi seçilmeli? Şah dönemini “batı modernizmi” ve sekülerizm nostaljisiyle anmak yerine o dönemin İran işçi sınıfı açısından ağır bilançosunu unutmamalıyız. Mollaları da kralları da seçmek zorunda değiliz. İran’daki protestolarda “ne Şah ne Şeyh” diye yükselen sesler başka bir yolu işaret ediyor.

Dünden bugüne ICE: ABD’nin göçmenlere saldırı aygıtı

0

ICE (ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Teşkilatı), 11 Eylül saldırılarını takiben çıkarılan Ulusal Güvenlik Yasası kapsamında 2002’de kuruldu. Kendisinden önce benzer alanlarda faaliyet gösteren kurumların yerini aldı. Bu açıdan ICE, 11 Eylül saldırılarının ardından ABD genelinde özellikle Müslümanlara karşı ırkçılığı körükleyen toplumsal travmanın kurumsal yansıması olarak görülebilir. Kuruluşundan itibaren eleştirilerin hedefi olsa da Trump’ın ilk döneminden itibaren daha fazla tepki çekmeye başladı.

Şu günlerde ICE uygulamalarındaki sertleşmeler ve hükümetin federal kolluk gücü işlevi almasıyla dünya gündeminde daha görünür biçimde yer alıyor. Ancak Batı medyasında liberal demokrat rüzgârların hâlâ hâkim olduğu 2020 öncesinde de ailelerinden ayrılan çocuklar ve toplama kamplarıyla pek çok protestonun, hatta silahlı eylemlerin hedefi olmuştu. 7 Mayıs 2018’de Trump, göçmenlerin çocuklarının ailelerinden koparılmasına izin veren “sıfır tolerans” politikasını başlattı.

Bu dönem, ailelerinden ayrıldıktan sonra derme çatma toplama merkezlerinde hapsedilen çocukların görüntülerinin getirdiği yankıyla ülke genelinde 700’den fazla şehirde ICE’a karşı protestolar düzenlenmişti. Ardından Trump, tabandan gelen baskıyla ailelerin ayrılması politikasından geri adım attı. Ancak bu geri adım ICE’ın faaliyetlerini genel anlamda durdurmadı. Kurumlar, ailelerin ayrılması vakalarını raporlamaya devam etti. İşyerlerine yönelik baskınlar; onlarca, yüzlerce tutuklamanın yapıldığı kapsamlı operasyonlar ve hastane, okul çevrelerinde yapılan tutuklamalarla ICE göçmen karşıtı faaliyetlerini sürdürdü. Bu dönemde de toplama merkezlerindeki aşırı kalabalık, hijyen eksikliği, tıbbi yetersizlik gibi konular insan hakları kuruluşlarının raporlarının konusu oldu. 2020’de Georgia eyaletinin Irwin kentindeki ICE toplama merkezinde göçmen kadınlara rızaları dışında jinekolojik operasyonlar yapıldığına ve bazı kadınların zorla kısırlaştırıldığına yönelik iddialar ABD Kongresinde soruşturma konusu oldu ve ülke çapında skandal yarattı.

Tüm bu şartlar altında ülke genelinde ICE karşıtı protestolar devam etti. 2018’de “aileler bir arada kalmalı” yürüyüşleri kadar yoğun ve kitlesel olmasa da Portland’da “OCCUPY ICE!” (ICE’ı işgal et) hareketi başladı ve Detroit, New York, Los Angeles, Washington, Chicago gibi kentlere yayıldı. Eylemciler ICE ofislerinin önlerinde barikatlar kurup ICE’ın faaliyetlerini engellemek için uzun süreli protestolar düzenledi. 2019’da Washington eyaletinin Tacoma kentinde Willem van Spronsen, ICE’a ait bir toplama merkezine çeşitli yanıcı silahlarla bireysel bir saldırıda bulundu. Ancak eyleminde başarılı olamadı ve öldürüldü.

2018 “ICE’ı işgal et” protestolarından

Trump’ın ardından gelen Demokrat Biden döneminin başlarındaysa ICE’ın faaliyetleri görece kısıtlandı. İşyeri baskınları sınırlandırıldı, toplama merkezleri kapatıldı ya da düzenlendi. Rıza dışı kısırlaştırmalarıyla ünlü Irwin Toplama Merkezi kapatıldı. ICE’ın tutuklamaları, suç işlemiş ya da ABD güvenlik aygıtı tarafından tehlikeli olarak damgalanmış kişilerle sınırlandırıldı. Ancak bu durum ilerleyen süreçte değişti. Biden yönetimi, ICE’ın göçmen tutuklama kapasitesinde tarihi bir artış yapan bütçeyi onayladı ve ICE’ın tutuklama kapasitesi 41.500 kişi civarına çıktı. Pek çok kurum ve kişi bunu protesto etti. İnsan hakları örgütleri bir açık mektup yayımlayarak Biden’ı bu politikadan dönmeye çağırdı. Biden dönemi sona ererken ICE’ın faaliyetleri ve tutuklamaları Trump’ın ilk döneminin üzerine çıkmıştı. Biden dönemi, Demokratların diğer pek çok konuda olduğu gibi göçmen politikası ve ICE konusunda da Cumhuriyetçilerin en sağ kanadının uygulamalarından geri dönmek söz konusu olduğunda bile oluşturulan utanç tablosuna mavi kurdele takmanın ötesine geçemediğini gösterdi.

Trump’ın 2. dönemi ise durumu çok daha kötü bir hale getirdi. Trump göreve gelir gelmez göçmenlikle ilgili oldukça kapsamlı bir kararnameye imza attı. Bu kararnamenin adı bile yeni dönemin uygulamalarının ardındaki zihniyeti algılamak için yeterliydi: “Amerikan Halkını İşgale Karşı Korumak” Bu kararnameyle yasadışı göç bir “ulusal güvenlik meselesi” olarak tanımlandı. ICE’ın bütçesi, yetkileri ve operasyonel kabiliyetleri artırıldı. ICE’ın faaliyet bölgesi sınırların bir miktar içine kadar sarkarken, bu dönemde ülkenin her köşesinde aktif, silahlı ve anonim birimlerden oluşan bir federal kolluk gücü haline getirildi. Plakasız araçlarla, maskelerin ardında gizlenen yüzleriyle ve federal hükümetin korumasıyla çalışmalarına devam etti. ICE’a personel alımlarına yönelik düzenlemeler değiştirildi. Muhalifler bu değişikliklerle pek çok radikal sağcı Trump yandaşının ICE’a katıldığını ve Trump’ın silahlı polisi olarak faaliyet göstermeye başladıklarını söylüyordu.

ICE’ın operasyonları giderek büyüdü, daha askeri biçimler almaya başladı. Göçmenlerin ICE gibi kurumlara teslim edilmediği ve yerel hizmetlerden faydalanabildiği “sığınak şehir” denen kentler federal yaptırımlarla tehdit edildi. Pek çok muhalif ICE’ı Trump’ın federal kolluk gücü olmakla ve demokrat kentlere karşı bir baskı aygıtı olarak kullanılmakla eleştirdi. ICE, sığınak şehirlerde büyük operasyonlar düzenleyerek adeta fiili bir işgal durumu yarattı. Bu süreçte yerel kurumlarla federal yönetim arasında derin bir ayrışma yaşandı. Demokratların elindeki hedef alınan yerel yönetimler ICE’ın yasadışı uygulamalarını işaret ederek işbirliğini reddettiler.

Şubat 2025’te Los Angeles’ta başlayan büyük tutuklama faaliyetleri kentte bazı protestoları tetiklemişti. Haziran ayında ise tutuklamalar daha büyük bir isyan dalgasını tetikledi. On binlerce kişinin sokaklara döküldüğü bir seferberlik süreci yaşandı. Trump yönetimi isyanı bastırmak için kente ulusal muhafızların konuşlandırılacağını ilan etti ve 2000 asker gönderdi. Takip eden dönemlerde pek çok farklı eyalette ve şehirde Trump yönetimini ve ICE uygulamalarını hedef alan protestolar düzenlenmeye devam etti. Devam eden protestolar, Reddit üzerinden doğan 50501 hareketi gibi ulusal çapta yayılan hareketlere de ev sahipliği yaptı.

2025 Los Angeles Protestoları

2025’in Aralık ayındaysa Trump, Somalileri “çöp insanlar” olarak tanımlayarak onları kovmak istediğini söylediği açıkça ırkçı söylemlerde bulundu. Hedef, 80.000 civarı Somalilinin yaşadığı Minneapolis kentiydi. Çoğu vatandaş ya da yasal göçmen olan bu kitleye yönelik söylemler büyük bir tepki yarattı. Ocak ayı geldiğinde Minneapolis-Saint Paul Metropol bölgesine 2000 ICE ajanı gönderilerek devasa bir operasyon başlatıldı. ICE ajanları uzun bir süre boyunca kentte göçmen avını sürdürdü ve bu süreç boyunca protesto edilmeye devam etti. Yasal bir gözlemci olarak ICE operasyonlarından birinin yakınında bulunan Renee Good, ICE ajanlarının uyarısıyla arabasının içinde uzaklaşmaktayken ICE ajanı Jonathan Ross tarafından vurularak öldürüldü. Videolar ve tanıklıklara karşın Trump yönetimi 37 yaşındaki, üç çocuk annesi Good’u terörist ilan ederek göçmen avcısı federal terör aparatlarını korumaya aldı.

Cinayet ulusal çapta bir protesto dalgasını tetikledi. Ülkede 80 yıl sonra ilk defa bir genel grev düzenlendi. Tehlikeli kabul edilebilecek derecede düşen sıcaklıklar ve fırtınalara karşın Minneapolis başta olmak üzere pek çok kentte kalabalık protestolar düzenlendi. Aradan yalnızca 17 gün geçmişti ki, aynı şehirde ICE ajanlarının şiddet gösterdiği bir kadını korumaya çalışan hemşire Alex Pretti vahşice katledildi. Yine her şey videoya alınmıştı. Altı ajan tarafından dövülerek etkisiz hale getirilip belindeki yasal olarak taşıma ruhsatı bulunan silahı alındıktan sonra üzerine ondan fazla mermi boşaltılarak öldürülmüştü. Tüm kanıtlara rağmen Trump yönetimi ICE ajanlarını savunmaya devam etti. Bu ikinci cinayet tepkileri daha da ivmelendirdi. Kitlesel protestolar ve genel grevin yanında yerel kurumların tepkileri de keskinleşti. Tepkiler Trump’ı sembolik de olsa bir geri adım atmaya ve Minnesota’daki operasyonların kilit ismi Gregory Bovino’yu kentten geri çekmeye zorladı. Bu dönemde yapılan anketler, ABD vatandaşlarının giderek artan bir çoğunluğunun ICE’ın tamamen kaldırılmasından yana olduğunu gösteriyordu. Cumhuriyetçiler içinden bile itirazlar gelmeye başladı. Ancak anketlerin gösterdiği bir diğer şeyse, genele kıyasla azınlık olarak da kalsa Trump’ın göçmen politikalarının tamamen arkasında olan bir Cumhuriyetçi kitlenin varlığıydı.

Minneapolis genel grevi

Bugün ICE, Trump’ın silahlı federal kolluk kuvveti olarak faaliyet göstermeye devam ediyor. İlerleyen süreçte daha fazla ölüm ve devlet şiddetiyle karşılaşma olasılığımız kadar, daha etkili kitlesel direnişlere tanıklık etme olasılığımız da oldukça yüksek. ICE devletin ve Trump hükümetinin imkânlarını tamamen arkasına almış olsa da yerel kurumlar ve sokaklara dökülen kitleler çeşitli biçimlerde direnmeye devam ediyor. İnsanlar ICE ajanlarının kaldığı otellerin önünde gece gündüz ses yaparak dinlenmelerini engelliyor, her hareketlerini kaydediyor, maskelerin ardında gizledikleri kimliklerini ifşa ediyor. Göçmenlerle dayanışma ağları kuruluyor. Demokratlar, taban tarafından bu Nazi özentisi uygulamalara daha açık şekilde karşı çıkmaya zorlanıyor. Trump tarafından şu anda olduğu noktaya getirilen ICE, şüphesiz önümüzdeki birkaç yıl boyunca ABD’nin temel gündemlerinden biri olacak ve siyasetin akışını belirleyecek.

Kıbrıs’ta sendika hakkı için mücadele: Ektam’da grev

0

Gazimağusa – Köprülü’de faaliyet gösteren ve Pepsi’nin de aralarında bulunduğu birçok içeceğin adanın kuzeyindeki distribütörü olan Ektam Kıbrıs Ltd’de 6 Şubat günü grev başladı. Sendikalı olarak işyerinde yetkiyi alan 39 işçi toplu sözleşme ve iş güvencesi talep ediyor.

DEV-İŞ’e (Devrimci İşçi Sendikaları Federasyonu) bağlı Emek-İş Sendikası, eylemin başlangıcında bunu 24 saatlik bir grev olarak duyururken, süreç daha sonra iş güvencesi ve toplu iş sözleşmesi için süren kesintisiz bir eyleme dönüştü.

Sendika, işçilerin uzun süredir temel yasal haklardan tam yararlanamadığını, örgütlenme ve yetki süreci tamamlandıktan sonra işverenle toplu görüşme zemini arandığını; ancak bu aşamada işçilere baskı yapıldığını ve grev sürecinde işten çıkarmaların devreye sokulduğunu belirtiyor.

KKTC Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ise sendikalaşmanın anayasal hak olduğunu, taraflarla görüşmeler yürüttüğünü ve işten çıkarma bildirimlerinin inceleneceğini açıkladı.

Lgbti+ hak savunucuları hedefte: Defne Güzel’e “genel ahlak” davası açıldı

0

17 Mayıs Derneği yönetim kurulu başkanı Defne Güzel, derneğin interseks hakları ile ilgili çalışmaları gerekçe gösterilerek yargılanıyor. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianameyle Güzel hakkında üç yıla kadar hapis ve siyasi yasak talep ediliyor.

Açılan davanın temelinde derneğin yayınladığı iki eser yer alıyor: İnterseks bireylerin kişisel deneyimlerine odaklanan “#BenimİnterseksHikayem” başlıklı kitap ve “Çocuklar, Karacalar, Çiçekler, Ateşler” isimli sanat sergisinin kataloğu. Savcılık bu yayınların “genel ahlaka aykırı” olduğunu öne sürüyor.

Derneğin açıklamasına göre savcılığın atadığı üç kişilik bilirkişi heyeti, Temmuz 2025’te sunduğu raporda derneğin tüm faaliyetlerinin tüzüğe ve hukuka uygun olduğunu ve herhangi bir usulsüzlük bulunmadığını belirtti. Ancak savcılık, bu raporu dikkate almayarak dava açtı. İddianamede, Defne Güzel ile hiçbir organik bağı olmayan üçüncü kişilerin sosyal medyada paylaştığı içerikler de suç unsuru olarak dosyaya eklendi. Hukukçular, başkalarının paylaşımlarından bir dernek başkanının sorumlu tutulmasının temel ceza hukuku prensiplerine aykırı olduğunu vurguluyor.

17 Mayıs Derneği, yaptığı açıklamada süreci hukuk garabeti olarak tanımladı. Dernek davanın hak savunuculuğuna, ifade özgürlüğüne ve interseks görünürlüğüne yönelik olduğunu belirtti. 

Sivil toplum örgütlerinden ortak ses: “Bu bir sansür girişimidir”

14 sivil toplum örgütü, ortak bir açıklama yayımlayarak davanın sadece Defne Güzel’e değil, tüm lgbti+ hareketine ve ifade özgürlüğüne yönelik bir saldırı olduğunu belirtti. Yapılan açıklamada, “ahlak” kavramının bir kılıf olarak kullanılarak hak temelli çalışmaların kriminalize edildiği ve sanatsal üretimin sansürlendiği ifade edildi. Örgütler, bu davanın sivil toplumu susturmaya yönelik bir gözdağı olduğunu savunarak tüm demokratik kamuoyunu dayanışmaya çağırdı. 

Defne Güzel’in 1 yıldan 3 yıla kadar hapis istemiyle yargılanacağı davanın ilk duruşması, 12 Mayıs 2026 tarihinde, saat 09:40’ta Ankara 74. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülecek.

Operasyonlar: sahne ve arkası

0

Türkiye 2026 yılına da ardı arkası kesilmeyen operasyon fırtınalarıyla girdi. İktidarın halka “Temiz Eller” veya “Borsa Operasyonu” gibi süslü isimlerle sunduğu bu süreçler, adaleti sağlamaktan çok sermayenin kendi içindeki kanlı hesaplaşmasını gizleyen bir perdeye dönüştü. Mülkiyetin iktidar eliyle yeniden bölüştürüldüğü bu düzende vitrine ünlüler, futbolcular ve piyonlar konulurken dükkanın arka tarafında trilyonluk bir vurgun çarkı dönmeye devam ediyor. Tüm bunlar yaşanırken toplum üzerindeki baskı ve ayrımcılık de hiç hız kesmiyor.

Bavullar ve pirinç levhalar

Ekonomik krizin faturası halkın 30 avroluk yurtdışı alışverişine kesilerek gümrük duvarları örülürken, rejimin imtiyazlı sahipleri devletin VIP salonlarını birer kaçakçılık otobanına çevirdi. İthalat kotalarıyla yaratılan karaborsa düzeninde; milletvekilleri ve üst düzey bürokratlar, diplomatik ayrıcalıklarını ve nüfuzlarını birer zırh gibi kullanarak bavullar dolusu altını ülkeye sokarken suçüstü yakalandı, ancak bu devasa suç bizzat yargı eliyle örtbas edildi. “Pirinç levha” yalanıyla milyarlarca liralık hayali ihracat yapan sermaye grupları devlet teşvikiyle fonlanırken, valizlerle yakalanan siyasilerin soruşturmalarının sessiz sedasız kapatılması, bu yağma düzeninin münferit değil, tepeden tırnağa organize ve korumalı olduğunu kanıtlamakta. Milyonlarca emekçi açlık sınırında yaşam savaşı verirken, birilerinin kilerinden yüzlerce kilo altın çıkması bu çürümüş düzenin doğal sonucudur.

Sermaye el değiştiriyor

Burada mesele sadece kaçakçılık iddiaları da değil, doğrudan güç ilişkisiyle yürüyen bir mülkiyet operasyonu izliyoruz. Ciner grubunun medya varlıklarının satış süreci 2024 sonunda imzalanıp 2025’te tamamlanmıştı. Bu hattın devamında Can Holding soruşturmasının Ciner ve Park Holding’e uzanması, peşinden gelen yakalama kararları ve kayyum uygulamaları bize sermaye, medya ve devlet üçgenindeki çıplak denetimi gösteriyor.

2026 Ocak ayında mahkeme kararıyla Park Holding’deki yönetim kayyumunun kaldırılıp TMSF’nin denetim kayyumuna dönüştürülmesi, bu el değiştirme rejiminin ne kadar esnek ve merkezi yürüdüğünü kanıtladı. Kimi zaman doğrudan el koyuyorlar, kimi zaman ise gözetim altında tutarak süreci “normalleştiriyorlar.”

Korku iklimi ve toplumsal felç

Operasyonların vitrinindeki bu şovlar aslında toplumu güvenlik parantezine alarak felç etmeyi amaçlayan bir sindirme politikasından ibarettir. Ünlülerin evleri basılarak “her an herkes alınabilir” mesajı verilirken, asıl şiddet sokakta hakkını arayanlara yöneliyor. İşçisinden öğrencisine, Cumartesi Anneleri’nden çevre savunucularına kadar herkese karşı kullanılan orantısız güç ve işkence, artık rutin bir yönetim tekniği haline geldi. Bu fiziki zorbalık, “etki ajanlığı” gibi ucu açık yasalarla ve sivil toplumun casusluk sopasıyla tehdit edilmesiyle destekleniyor. Kayyum atamalarıyla halkın iradesi gasp edilerek hukuki bir korku düzeni inşa ediliyor.

Ne yapmalı?

Karşımızdaki bu tablo sadece münferit adli vakaların toplamı değil, aksine sistemsel bir çöküştür. Bu operasyon fırtınası adaletin terazisini değil, iktidarın tasfiye ve yeniden bölüşüm mekanizmasını çalıştırıyor. İsimler değişiyor, dosyalar büyüyor ve vitrin sürekli yenileniyor ama emekçinin sorunları bir türlü çözülmüyor, kötüleşiyor.

İhtiyacımız olan şey, sermayenin kendi iç kavgasını tribünden izlemek değildir! Bu bataklığı üreten düzene karşı örgütlü, kalıcı ve sınıfsal bir hat kurmamız gerekiyor. Gerçek temizlik ancak emeğin, toplumun ve adaletin kamusal bir zeminde yeniden kurulmasıyla mümkündür. Denetimin vitrinlerdeki şovlarda değil, emekçilerin gerçek söz ve karar gücünde olduğu bir düzeni hep birlikte inşa etmeliyiz.

“Ağır” hesaplar ve emperyalizmin çıkmazı

0

21. yüzyılın ikinci çeyreği fiilen başladı. Bu yeni perde, emperyalizmin yapısal krizinin derinleştiği, hegemonyanın sarsıldığı ve paylaşım gerilimlerinin vites yükselttiği bir döneme açılıyor. ABD’nin Trump’ın suretinde cisimleşen saldırganlığıyla, Monroe Doktrini tozlu raflardan indirilip masaya kondu. ABD, tüm Amerika kıtasını “arka bahçesi” olarak gördüğünü, burada Çin’in ticari ve siyasi varlığına tahammül etmeyeceğini, kıtanın yeraltı ve yerüstü kaynaklarının kayıtsız şartsız ABD holdinglerine açılması gerektiğini ilan etmiş durumda. Grönland da bu kıtaya dahil.

Güney Amerika’nın siyasi haritasına bakıldığında, Arjantin’de, Peru’da ve Şili’de “Trumpist” iktidarların emperyalizmin yerel acenteleri olarak birtakım siyasal mevzileri tuttuğu görülüyor. Bu kuşatma altında gözler, kaçınılmaz olarak dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip Venezuela’ya çevriliyor. 3 Ocak günü narkoterör kılıfıyla Maduro’nun kaçırılması ABD’nin ana hedefi değildi. Venezuela’yı ehlileştirmek için bir başlangıçtı sadece.

ABD, kaya gazı devrimiyle birlikte hafif petrol açısından zenginleşti ve ihracatçı konuma geldi. Ancak bu madalyonun sadece bir yüzüdür. ABD’deki mevcut rafinerilerin teknolojik altyapısı, on yıllar önce “ağır petrol” işlemek üzere kuruldu. Kendi çıkardıkları hafif ve pahalı petrolü ihraç edip rafinerilerini çalıştırmak için Venezuela’nın ağır petrolüne o nedenle hâlâ muhtaçlar. Bu sadece ticari bir tercih değil, ABD sanayisi için teknik bir zorunluluktur. Bir başka hedef de dünyanın en çok petrol ithal eden ve Güney Amerika ülkelerinin en büyük ticaret ortağı olan Çin’in petrole olan ihtiyacında ABD’ye bağımlı olması veya bu ticareti ABD’nin küresel ölçekte kontrol edebilmesi. Unutulmasın ki Çin, ABD’den petrol ithalatını kademe kademe azaltıyor. Venezuela petrolü, bu açıdan ABD’nin Çin’e karşı bir enerji kozu olarak da okunabilir.

İşte tam bu noktada, Venezuela’daki mevcut rejim ile emperyalizm arasındaki “dans”ın ritmi değişiyor. Ana hedef; Chevron başta olmak üzere petrol tekellerine “hukuksal güvence” verilmesi, daha önce kamulaştırılan sahaların kâr transferinin garanti altına alınması ve ülkenin hukuk sisteminin uluslararası sermayenin ihtiyaçlarına göre yeniden dizayn edilmesidir. “Antiemperyalizm” söylemi ardına gizlenen bu yeni uzlaşı arayışları, Venezuela halkının değil, petrol şirketlerinin ve yerel bürokrasinin bekasını öncelemektedir. Emperyalizm, Bolivarcı rejimi kendi yörüngesine, “teslimiyet anlaşmalarıyla” çekmeyi hedeflemektedir.

Ancak ABD emperyalizminin büyük çelişkisi, dışarıda saldırganlaşırken içeride toplumsal yarılma yaşıyor olması. Göçmen polisine (ICE) dönük protestolar; paramiliter dinamikler taşıyan kolluk güçlerine karşı gelişen seferberlikler ve eyaletler ile federal hükümet arasında belirginleşen çatlaklar ABD’nin iç istikrarını tehdit ediyor. Tüm Amerika’yı denetim altına almaya çalışırken, kendi evindeki yangını söndürmekte zorlanan son derece kırılgan bir hegemonya ile karşı karşıyayız.

Bir diğer önemli çelişki ise sınıf mücadelesinin öngörülemez doğasıdır. Kıta genelinde iktidarlar Trump’a biat etse, yerel burjuvaziler ABD ile el sıkışsa bile, Latin Amerika’nın işçi sınıfı ve yoksul halkları, bu sömürü çarkına çomak sokma potansiyelini koruyor. Sınıf mücadelesini denetleyen, durduran bir merci yoktur. Kıtasal ölçekte gelişecek bir direniş, emperyalizmin tüm planlarını altüst edebilir.

Emperyalist kapitalist sistemin bir parçası olup piyasa mekanizmasıyla eklemlenmişken, ABD ile sadece kısmi ve konjonktürel sürtüşmeler yaşayarak “bağımsız” kalınamaz. Kapitalizmden gerçek, köklü ve devrimci bir kopuş yaşanmadan emperyalizmin saldırıları bertaraf edilemez; sadece ertelenir veya pazarlık konusu haline getirilir. Güney Amerika’daki enternasyonal inşanın önüne koyması gereken acil sorunlar ve keskin bir sınıf mücadelesine sahne olacak bir dizi değişim dönemi bizleri bekliyor. Çözüm kıtasal ölçekte, kapitalizmden kopuşu hedefleyen birleşik bir sınıf direnişindedir.

Denizden ve karadan; Küresel Sumud Filosu yeniden Gazze’ye ilerliyor

0

Küresel Sumud Filosu, Gazze’ye ulaşmak için Akdeniz’de yelken açmaya ve Kuzey Afrika’yı karadan katetmeye geri dönüyor. Filistin ile dayanışma için tarihin en büyük misyonunu bir kez daha ayağa kaldırmaya; 29 Mart’ta 100’den fazla gemi ve pek çok ülkede gerçekleşecek seferberliklerle yola çıkacak.

Yeni girişim, Trump’ın sahte barış anlaşması ve emperyalizmin Gazze ve tarihi Filistin’in tamamında sömürgeleştirmeyi derinleştirmeyi amaçladığı Barış Kurulu‘nun duyurusu çerçevesinde gerçekleşiyor. Bu girişim, barış getirmekten uzak, İsrail’in ateşkesi 1500’den fazla kez ihlal etmesine ve 550’den fazla kişiyi öldürmesine izin verdi. Bu bağlamda, Küresel Sumud Filosu’nun temsilcileri, “İsrail’in Gazze’de soykırımı, kuşatmayı, kitlesel açlığı ve sivil yaşamı sistematik olarak yok etmesini durdurmakta hükümetlerin ve uluslararası kurumların feci başarısızlığını” kınadılar.

Bu vesileyle, Filo’ya, “Gazze’nin sağlık sisteminin çöküşüne, travma ve kitlesel açlığa yanıt olarak 1.000’den fazla doktor, hemşire ve sağlık çalışanı” ile Refah sınır kapısı üzerinden Gazze’ye ulaşmaya çalışacak devasa bir paralel kara konvoyu eşlik edecek. Trump 180 lüks gökdelenin inşasını planlarken, Küresel Sumud Filosu, halkın hayatta kalmasını ve toparlanmasını desteklemek amacıyla misyonun bir parçası olacak yüzlerce eğitimci, mühendis ve yeniden inşa grubuyla birlikte Gazze’ye ulaşmayı hedefliyor.

29 Mart’tan itibaren tekneler ve konvoy Gazze’ye yönelecek. Filo’ya, bu girişimi destekleyen büyük seferberlikler eşlik etmelidir; zira Filo koordinatörlerinden ve Nelson Mandela’nın torunu Mandla Mandela’nın belirttiği gibi: “Küresel Sumud Filosu’nda bir araya geliyoruz çünkü dünya çapında bir kolektif olarak İsrail’in apartheid devletini izole edebileceğimizi, onu parçalayabileceğimizi ve Güney Afrika’daki apartheidde yaptığımız gibi diz çöktürebileceğimizi biliyoruz.”

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) denizden ve karadan gerçekleştirilen bu yeni girişimi de aktif bir şekilde destekleyecek. İUB-DE Gazze ile dayanışma içindeki küresel hareketin bir parçası ve yüzlerce örgütle birlikte tüm İsrail birliklerinin Gazze’den ve Filistin’den derhal çekilmesi için mücadele ediyor.

Bombardımanların ve katliamların derhal son bulması ve hala hapiste tutulan tüm Filistinli siyasi tutsakların serbest bırakılması için mücadeleyi büyütmek gerekiyor. Nehirden denize özgür Filistin!

MESS imzalandı, kazanan sermaye

0

Metal sektöründe emek-sermaye ilişkileri uzun süredir asimetrik bir güç dengesi üzerinden şekilleniyor. MESS tarafından temsil edilen büyük sermaye grupları, ekonomik kriz ve belirsizlik söylemlerini öne sürerek ücret baskısını meşrulaştırırken, sendikaların önemli bir bölümü bu söylemi sorgulamak yerine sınırlı kazanımları büyük başarılar olarak sunuyor.

Son imzalanan sözleşme ile yapılan artışın yüksek enflasyon koşullarında işçi sınıfının alım gücünü korumaktan uzak olduğu açıktır. Dahası, büyük holding yöneticilerinin açıkladığı yüksek kârlar, sermayenin kriz söyleminin yalan olduğunu göz önüne sermiştir. Sermaye, bu söylemi ücretlerin baskılanması ve çalışma koşullarının ağırlaştırılması için bir fırsat alanı olarak kullanmaktadır.

Sermayenin temel amacı artı-değerin maksimize edilmesidir. Kriz dönemlerinde dahi kârlarını artırabilen büyük sermaye grupları, bu artı-değeri işçi sınıfının reel ücretlerini baskılayarak ve iş güvencesini zayıflatarak sağlamaktadır.

MESS kapsamındaki işyerlerinde uygulanan ücret politikaları, işçi sınıfını bilinçli ve sistematik bir biçimde bölmeye yöneliktir. Sendikalı işyerlerinde yeni işe giren işçilerin 40–45 bin TL bandında ücret alırken, beş yıl ve üzeri kıdeme sahip işçilerin 55–60 bin TL, on yıl ve üzeri kıdeme sahip işçilerin ise 70–80 bin TL bandında ücretlendirilmesi bu stratejinin somut bir göstergesidir. Bu kademeli ücret yapısı, işçiler arasında dayanışma yerine rekabeti teşvik etmektedir. Görece yüksek ücret alan işçiler, yeni ve düşük ücretli işçilerin taleplerine mesafeli dururken; ücretleri sermaye açısından rahatsız edici düzeye çıkan deneyimli işçiler işten çıkarıldığında, düşük ücretli işçiler bu duruma kolektif bir tepki geliştirmemektedir. Böylece sermaye, işçi sınıfının ortak hareket etme kapasitesini zayıflatmaktadır.

Özellikle on yıl ve üzeri kıdeme sahip işçilerin belirli bir tarihten sonra sistematik olarak işten çıkarılması, “emek gücünün yenilenmesi” adı altında daha ucuz ve güvencesiz iş gücünün ikame edilmesine hizmet etmektedir. Bu pratik, işçi sınıfının tarihsel birikimini ve mücadele deneyimini de ortadan kaldırmayı hedeflemektedir.

Bu tabloyu ağırlaştıran bir diğer unsur ise sendikal bürokrasidir. Tabanın iradesinden kopuk, merkeziyetçi ve uzlaşmacı sendikal yapılar, sermaye karşısında işçi sınıfını savunmasız bırakmaktadır. Sendikaların tek işlevi ücret pazarlığı yapmak değil, işçi sınıfının kolektif bilincini ve örgütlülüğünü geliştirmektir. Bürokratikleşmiş sendikalar bu işlevi yerine getiremediğinde, sermayenin böl ve yönet stratejilerine istemeden de olsa hizmet etmektedir.

Bu koşullar altında işçi sınıfının kendini savunabilmesinin yegâne yolu, taban örgütlenmesine dayalı bir mücadele hattının inşa edilmesidir. İşçilerin kıdem, ücret ve statü farklılıkları üzerinden bölünmesine izin verilmemeli; tüm işçiler için eşit, insanca yaşamaya yetecek bir ücret talebi etrafında birleşilmelidir. İşyeri meclisleri gibi araçlarla işçilerin karar süreçlerine doğrudan katılması, sendikal bürokrasinin sınırlandırılması açısından da hayati önemdedir. Ancak bu şekilde sermayenin sistematik bölme politikaları bertaraf edilebilir ve gerçek bir sınıf dayanışması tesis edilebilir.

MESS ile imzalanan son toplu iş sözleşmesi, işçi sınıfı açısından bir kazanım değil, sermayenin kriz bahanesini fırsata çevirerek hegemonik gücünü pekiştirdiği bir süreç olarak değerlendirilmelidir. Ücret artışları, enflasyon karşısında reel kayıpları telafi edememiş; ücret politikaları işçi sınıfını daha da parçalamıştır.

İşçi sınıfının bu döngüyü kırabilmesi, ancak kendi öz örgütlülüğünü güçlendirmesi ve birleşik bir mücadele hattı örmesiyle mümkün olacaktır.

İşsizliğin cezası, yaşamanın diyeti: GSS borcu

0

Üniversite mezunu genç bir işsizim. 25 yaşını geçtiğim ve üniversiteden mezun olduğum için ailemin sigortasından faydalanamıyorum. Çünkü lisedeki öğrenciler 20 yaşına kadar, üniversite düzeyindeki öğrenciler ise 25 yaşına kadar ailelerinin sigortasından faydalanarak devlet hastanelerine erişebiliyor. Sonrasında ise eğer sigortalı bir işte çalışmıyor ya da işsizseniz Genel Sağlık Sigortası (GSS) primi ödemeniz gerekiyor. İşten çıkarmaların sürekli arttığı ve açlık sınırının altındaki asgari ücretin ortalama ücret haline geldiği koşullarda, sağlık hizmetine erişimin de bir yük haline gelmesi oldukça bunaltıcı.

GSS ödemesi yapmak zorunda olan, çoğunluğu genç işsiz ya da sigortasız işçilerden oluşan kesimin sayısının yaklaşık 10 milyon kişi olduğu düşünülüyor. Benim de dahil olduğum bu kesimin prim oranı, geçtiğimiz dönemde asgari ücretin yüzde 3’ü oranında, yani aylık 780 TL idi. 2025 Kasım ayında Cumhurbaşkanı tarafından bu oran değiştirilerek yüzde 6’ya çıkarıldı. Yani işsiz bir yurttaşın her ay ödemesi gereken GSS primi 1.981 TL’ye çıktı.

Artan prim oranının yanı sıra, 10 milyon kişiyi ilgilendiren GSS borçluları olarak yıl sonunda büyük bir krizle karşı karşıya kaldık. Her öksürükte herhangi bir sağlık güvencesinden yoksun olmanın yarattığı kaygı, geride bıraktığımız yılın sonuna gelirken büyük bir korkuya dönüştü. Çünkü GSS sisteminde borcu olanların 2026 yılı itibarıyla devlet hastanelerinden faydalanamayacağı açıklandı. Neyse ki bu karardan 7 Ocak tarihinde geri dönüldü ve GSS borçlularının devlet hastanelerine erişim kısıtlaması Aralık 2026’ya kadar ertelenmiş oldu. Önceki senelerde muayene hakkı sınırlandırılırken, bu sene ilk kez sağlık hizmetine erişim hakkı tamamen engellenmenin eşiğine geldi. Bu yıl sonuna kadar yapılan düzenleme ile devlet hastanelerinden faydalanabilecek olsak da ilaç ücretleri karşılanmamaya devam ediyor.

Mevcut ekonomik krizin sorumlusu biz emekçiler olmasak da yükü siyasal iktidar tarafından bize yükleniyor. Büyük tekellerin ve genel olarak patronların çıkarları kollanırken, çalışan ya da çalış(a)mayan emekçi ordusu büyük bir sefalet ve güvencesizliğe mahkûm ediliyor. Herkesin sağlık hakkına erişebilmesi için bütün GSS borçları silinmeli ve sağlık alanı piyasanın konusu olmaktan çıkarılmalıdır. Bunun gerçekleşmesi ise işçi ya da işsiz fark etmeksizin bütün emekçilerin mücadelesiyle mümkündür.

Türkiye’de rejim, seçimler ve değişim dinamikleri

0

Türkiye iki yıldan kısa süre içinde sandık başına gidecek. Yeni bir cumhurbaşkanı seçilecek. Yeni bir meclis oluşacak. Seçilecek cumhurbaşkanı ve oluşacak meclis bileşimine göre sadece yeni hükümet değil mevcut rejimin yönü de şekillenecek. Nitekim Türkiye bu doğrultuda adı henüz konmamış bu seçim sürecine dolaylı olarak girmiş durumda. CHP ve İmamoğlu’na yönelik devam eden siyasi/yargısal operasyonlar, çok sayıda ihtimali ve eğilimi içinde barındıran “Terörsüz Türkiye” hamlesi bu minvalde atılmış adımlar. İktidarla iç içe geçmiş sermaye gruplarından medyaya dek süren kara para ve uyuşturucu operasyonları da seçim sathı mailine girilirken iktidar için hem bir iç hesaplaşma ve yeniden bölüşüm hem de safralardan kurtulma girişimi. Milletvekili transferleri ise zamanı geldiğinde olası bir erken seçim kararının alınabilmesi ya da seçimleri doğrudan etkileyecek bir anayasa değişikliğinin yapılabilmesi için zaruri ön hazırlık kapsamında hamleler. Bütün bu süreçler son ana kadar devam edecek ve seçim sonrasını da kapsayacak şekilde çok sancılı olacak. 

İktidar bloku

Rejimle büyük oranda bütünleşen ve devletin hemen bütün imkânlarını sınırsız kullanabilen iktidar bloku önceki seçimlerde olduğu gibi yine çok avantajlı. Seçimlerin en eşitsiz ve adaletsiz koşullarda gerçekleşeceği bir sır değil. Bununla birlikte iktidar blokunun aşması gereken iki kritik eşik var. İlki, Erdoğan’ın artık mevcut yasalarla normal koşullarda aday olamaması. Erdoğan’ın aday olabilmesi için ya meclisin erken seçim kararı alması ya da bu amaçla bir anayasa değişikliği yapılması gerekiyor. Her ikisi için de şu an iktidar blokunun sayısı yetersiz. Milletvekili hamleleri bunun için kritik önemde. İktidar bloku için ikinci kritik sorun, uzun süredir cumhurbaşkanlığını kazanmak için gereken yüzde 50 oyun çok gerisinde görünmesi. İktidar bloku muhtemelen bu sorununu, önceki birçok seçimde yaptığı gibi, 2027 yılında da seçimler öncesi para musluklarını açarak çözmeye çalışacak. Seçim ekonomisi bu kez çalışacak mı, giden seçmen geri dönecek mi, burnundan soluyan başta emekliler ve asgari ücretli çalışanlar olmak üzere emekçiler ikna olacak mı? Göreceğiz! İktidarın işi, elindeki tüm güç ve imkânlara rağmen, hiç olmadığı kadar zor görünüyor. İktidar blokunun bir diğer zorluğu Cumhur İttifakı’nın iki taşıyıcı ana sütunu Erdoğan ve Bahçeli’nin ilerlemiş yaşına karşılık tüm renkleriyle muhalefetin çok daha genç ve dinamik bir adaylar listesine sahip olması. İktidarın çeyrek asırlık aşınma ve yarattığı bıkkınlık da bu tabloya eklenmeli.

Muhalefet

Devlet imkânlarından tamamen azade durumdaki muhalefet için ise zorluklar ve imkânlar bir arada duruyor. Muhalefet için en büyük zorluk rejimle büyük oranda bütünleşmiş, devlet güç ve imkânlarını sonuna dek kullanan bir iktidarın varlığı. Muhalefet için en büyük imkân ise iktidarın ekonomi karnesinin olağanüstü başarısızlığı. İktidar, yarattığı bu ekonomik yıkımın faturasını 2024 yerel seçimlerini kaybederek ödemişti. Diğer yandan iktidar, yerel seçimlerden farklı dinamiklere sahip olan 2023 milletvekili ve cumhurbaşkanlığı seçimlerini zor da olsa kazanmıştı. Dolayısıyla ekonomik yıkımın kendi başına olası 2027 seçimlerinde muhalefete seçim zaferini otomatik olarak getirmesi beklenmemeli. İktidar, elindeki imkân ve güçlerle zaaflarını telafi etmeye çalışacaktır. Bu doğrultuda iktidarın 2023 seçimlerinde olduğu gibi muhalefeti birbirine düşürme, çeşitli cazip vaatlerle kimi muhalif kesimleri yanına çekme ya da tarafsızlaştırma girişimlerinde bulunması sürpriz olmaz. Bu anlamda iktidar blokunun seçim kampanyasını hangi ana eksen üzerinden yürüteceği halen netlik kazanmış değil. Ekonomi alanında para muslukları 2027’de açılacak ve bir seçim ekonomisi uygulanacak. Buna kesin gözüyle bakabiliriz. Ama iktidarın demokratik alanda seçim sürecinde izleyeceği politika CHP ve İmamoğlu davası ve “Terörsüz Türkiye” hamlesinin alacağı biçimlere göre şekillenecektir. İktidar bloku gidişata göre vites değişikliği yapacaktır.

Hangi olasılık söz konusu olursa olsun emekçilerin ve ezilenlerin temel talebi hayat pahalılığının, gelir eşitsizliğinin ve yoksulluğun son bulması, siyasi demokrasi üzerindeki fiili ve yasal baskıcı engellerin kalkması olmaya devam edecektir.

Antakya 6 Şubat’ı andı: Yas, öfke ve dayanışma aynı meydandaydı

0

6 Şubat depremlerinin yıl dönümünde Antakya’da birden fazla noktada anma programları düzenlendi. Uğur Mumcu Bulvarı’nda bulunan Deprem Anıtı önünde bir araya gelen yurttaşlar, hayatını kaybeden binlerce kişi için mumlar yakarak kayıplarını andı. Aynı saatlerde Cumhuriyet Meydanı’nda da depremde yaşamını yitirenler için yapılan anmada, yurttaşlar sessiz bir yürüyüş ve saygı duruşuyla acılarını paylaştı.

Anmaya depremde yakınlarını kaybeden aileler, yurttaşlar ve sivil toplum temsilcileri katıldı. Saatler 04.17’yi gösterdiğinde kalabalık derin bir sessizliğe büründü. Anma sırasında buhur yakıldı; depremde yitirilenlerin anısına reyhanlar ve karanfiller anıtın önüne bırakıldı. Bu sessizlik ve ritüel, yalnızca bir yas değil; aynı zamanda unutulmayan acının, dinmeyen öfkenin ve yarım bırakılmış adaletin ifadesiydi.

Deprem Anıtı önünde yapılan konuşmalarda yalnızca yas değil, açık bir sorumluluk çağrısı da vardı. Konuşmacılar, depremin bir doğa olayı olmasına rağmen yaşanan büyük yıkımın ve on binlerce can kaybının ihmaller zinciriyle derinleştiğine dikkat çekti. Antakya’nın depremin ardından günlerce arama kurtarma, sağlık ve temel ihtiyaç hizmetlerinden yoksun bırakıldığı hatırlatılarak, bu sürecin siyasi ve idari sorumlularının hâlâ hesap vermemiş olması eleştirildi. Yaşananların “kader” ya da “kaçınılmazlık” olarak sunulmasına karşı çıkılırken, kamu otoritelerinin sorumluluklarını yerine getirmediği vurgulandı. Bununla birlikte konuşmalarda, depremin ardından Antakya’da yaraların devlet eliyle değil; halkın kendi kurduğu dayanışma ağlarıyla, komşuluk ilişkileriyle ve gönüllülerin emeğiyle sarıldığına dikkat çekildi. Dayanışmanın bu topraklarda yalnızca bir refleks değil, hayatta kalma biçimi olduğu ifade edilirken, adalet talebinin de bu ortak hafızadan ve birlikte direnme iradesinden güç aldığı vurgulandı. Anma alanında sık sık “Unutmak yok, affetmek yok, helalleşmek yok!” sözleri yükseldi.

Anma, yakılan mumların ve tüten buhurun kokusu eşliğinde son bulurken, Antakya’da yasın hâlâ taze olduğu ve bu acının yalnızca bir tarih değil, dayanışmayla ayakta tutulan bir hafıza ve ömür boyu taşınacak bir yara olduğu bir kez daha hissedildi.

6 Şubat’ın yıldönümünde: Sesimizi duyan var mı?

0
Saray Caddesi-Antakya, 29 Ocak 2026

6 Şubat depreminin üzerinden üç yıl geçti. Takvimler değişti; ancak Antakya’da belirsizlik, güvencesizlik ve yalnızlık hâlâ günlük hayatın parçası. “Enkaz kaldırıldı” deniyor. Oysa bu kentte kaldırılmayan çok şey var. Onarılmayan hayatlar, tamamlanmayan yaralar ve karşılık bulmayan talepler var.

Üçüncü yılda artık “olağanüstü koşullar” gerekçesi kalmadı. Bugün Antakya’da yaşananlar bir afetin değil, alınmayan kararların sonucu. Sorun zaman değil. Sorun, bu kentin ihtiyaçlarının hâlâ bütünlüklü biçimde ele alınmaması. Sorun, Antakya’ya dair kararların bu kentin insanlarıyla birlikte değil, onların yerine ve onlar yok sayılarak alınması!

Barınma meselesi hâlâ en temel sorun olmayı sürdürüyor. Konteyner kentlerde geçici olması gereken yaşam kalıcı hale gelmiş durumda; insanlar üçüncü yılda da “bir süre daha” denilerek bekletiliyor. Yeni konut projeleri güven duygusu yaratmak yerine yerinden edilme korkusunu büyütüyor. Rezerv alan uygulamalarıyla mülkiyet hakkı belirsizleşti, acele kamulaştırma olağan bir yönteme dönüştü. İnsanlar yalnızca evlerinden değil, yaşadıkları yerle kurdukları bağdan da koparıldılar.

Sağlık ve eğitim alanında yaşananlar tabloyu daha da ağırlaştırıyor. Ayakta kalan sağlık kurumları ihtiyacı karşılamaktan uzak. Ruh sağlığı hizmetleri yetersiz. Okulların açıldığı ifade edilse de öğretmen eksikliği, yetersiz taşımalı eğitim uygulamaları ve artan çocuk işçiliği nedeniyle eğitim Antakya’da kesintisiz ve eşit biçimde sürdürülemiyor. Çocuklar depremin etkileriyle, yetişkinler ise bu travmanın yüküyle baş başa bırakıldı.

En acil ve yakıcı sorunlarından biri de neredeyse süreklilik kazanan elektrik kesintileri. Saatlerce süren kesintiler olağanlaştırılmakta, sorumluluk ise halka yüklenmekte. Kesintilerin gerekçesi olarak sıkça “kaçak elektrik” gösteriliyor. Oysa Antakya’da asıl sorun, deprem sonrası elektrik altyapısının ihtiyaç odaklı yenilenmemiş olması. Soğuk havalarda artan ihtiyaca karşılık veremeyen sistemin bedeli yurttaşlara ödetiliyor. Havanın bu denli soğuk olduğu günlerde insanları elektriksiz bırakmak teknik bir aksaklık değil, doğrudan bir yaşam hakkı ihlalidir.

Ulaşım ise Antakya’da başlı başına bir krize dönüştü. Koca bir şehir, üçüncü yılda hâlâ ilkel koşullarda ulaşım sağlamaya çalışıyor. Geçici düzenlemeler kalıcı hale geldi, yollar daraltıldı, trafik güvenliği göz ardı edildi. Bu durum yalnızca bir çile değil, doğrudan can kayıplarına yol açan bir güvenlik sorunu.

Deprem sonrası yaşam kadınlar açısından daha da güvencesiz hale geldi. Artan bakım yükü, işsizlik ve şiddet riski kadınların omzuna yüklendi. Kamusal destek yetersiz. Deprem, var olan eşitsizlikleri derinleştirerek kadınların emeğini bir kez daha görünmez kıldı.

Ancak Antakya’nın meselesi yalnızca bugünü kurtarmak değil. En hayati başlıklardan biri afetlere hazırlık olmak durumunda. Üç yıl geçmesine rağmen kent, yeni bir afete karşı hâlâ güvende değil. Yapı denetimleri yetersiz, denetim süreçleri şeffaf değil. Oysa güvenli yapılaşma bir tercih değil, kamusal bir zorunluluktur. Yapı denetimlerinin bağımsız ve etkin biçimde artırılması, bilimsel ve yerel verilerle kolektif planlamalar doğrultusunda hareket edilmesi hayati önemi sürdürüyor. Afetlere hazırlık, yalnızca deprem olduktan sonra değil, deprem olmadan önce sorumluluk almakla mümkündür.

6 Şubat geride kaldı deniyor. Oysa özellikle Antakya ve diğer deprem bölgeleri için deprem hâlâ sürüyor. Çünkü bu kentlerde kriz, çözümsüzlükle derinleşiyor. Yerinde dönüşüm esas alınmadan, barınma hakkı güvence altına alınmadan bu sürecin ilerlemesi mümkün değil. Kamulaştırmalar aceleyle değil, kamusal yarar gözetilerek ve halkın rızasıyla yürütülmelidir. Elektrik, su, ulaşım ve iletişim altyapısı piyasa koşullarına terk edilmeden, kamusal bir sorumluluk olarak ele alınmalıdır. Ulaşım güvenliği insan hayatını merkeze alan bir planlamayla yeniden kurulmalı; sağlık ve eğitim hizmetleri erişilebilir ve nitelikli hale getirilmelidir. Tüm bu süreçler kapalı kapılar ardında değil; mahallelerin, meslek odalarının ve halkın doğrudan katılımıyla yürütülmelidir. Antakya halkı üçüncü yılda lütuf değil, hakkını talep ediyor. Bu kentin isteği açıktır: kendi toprağında, güvenli, eşit ve insanca bir yaşam.

Ateşkesin ardından: teknokrasi kıskacında Gazze ve yeniden inşanın siyaseti

0

Ateşkesin siyasi doğası gereği, Gazze’de olağanüstü hal bir idari yönetim biçimine dönüştürüldü. “Şiddetin sona ermesi” olarak sunulan bu durum, aslında politik mücadelenin yerini idari kontrole bıraktığı yeni bir yönetim tarzının başlangıcı oldu. Uluslararası arabulucular ve bölgesel güçler; yetkiyi bağışçıların denetimindeki komitelere, uluslararası kurullara ve günlük işleyişten sorumlu bir Filistinli teknokrat yönetimine devreden modeli uygulamaya koydu. Verimlilik, istikrar ve kapasite inşası gibi kavramlar ise bu modelin asıl amacını gizlemeye yaradı: yeniden inşa sürecini siyasetten arındırmak ve halk egemenliğini savaş sonrası gündeminden tamamen çıkarmak.

Ateşkes sonrası kurulan teknokrat hükümetin başına, uluslararası bağışçılar ve bölgesel arabulucularla derin bağları bulunan, El Fetih yanlısı eski Filistin Yönetimi bakanı Ali Şaat atandı. Şaat’ın bu göreve getirilmesi tesadüf değil. Kendisi Batılı ve bölgesel güçler nezdinde güvenilir, çatışmadan uzak, silahlı direnişle bağı olmayan ve siyasetten ziyade idari dile hâkim makul bir isim olarak görülüyor. Amaç Filistin egemenliğini yeniden tesis etmek değil, Gazze’yi idare etmek ve politikasını kontrol altına almak.

Bu kaosun içinde Filistin Yönetimi ve yerel elitler, karar verici olmaktan çıkarılıp yalnızca birer yöneticiye indirgenmiş durumda. Filistin Yönetimi’nin seçimler ve reformlarla ilgili yenilenen söylemleri, dışarıdan dayatılan yönetimi meşrulaştırma işlevi gördü. Elit kesimlerin bir kısmı için teknokrasi, fonlara erişimi ve itibarı geri kazandırdı; daha geniş kesimler içinse iktidardan dışlanmanın devamı anlamına geliyordu.

Bu sırada Batı Şeria’daki mülksüzleştirme süreci kesintisiz bir biçimde sürmekte. Yerleşimci şiddeti, yıkımlar ve arazi gaspları artarak Filistin topraklarını daha da parçaladı. Gazze’deki yeniden inşayı ön plana çıkaran teknokratik uzlaşı, diğer bölgelerdeki hak gasplarının normalleşmesi riskini doğuruyor.

Türkiye’nin bu dönemdeki rolü, insani diplomasinin enerji siyasetiyle nasıl iç içe geçtiğini gözler önüne seriyor. Ankara’nın Mayıs 2024’te İsrail’e ticaret ambargosu ilan etmesinden hemen sonra, Ceyhan limanından en az 57 ham petrol sevkiyatı İsrail limanlarına ulaşmaya devam etti. Bu transferler, gemilerin izleme sistemleri kapatılarak ve varış noktaları gizlenerek gerçekleştirildi ve bu şekilde İsrail ordusunun Gazze operasyonlarında kullandığı yakıta dönüştürülen petrol sağlanmış oldu. Soykırım döneminde İsrail’in petrol ithalatının yaklaşık yüzde 40’ı, ambargoya rağmen Türk altyapısının bu akışı kolaylaştırmasıyla, Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattından gerçekleşti.

Ateşkes sonrası dönem, hümaniteryenizm ve teknokrasi kavramlarının sınırlarını açığa çıkarıyor. Gazze’yi siyasi bir topluluktan ziyade bir proje alanı olarak gören yeniden inşa, tahakkümü yeniden üretiyor. Teknokrasi; direnişi etkisiz hale getirmek, iyileşmeyi metalaştırmak ve sermaye için yeni alanlar açmak gibi hedeflere hizmet eden bir strateji işlevi görüyor. Kurtuluş ise idari vesayeti reddetmeyi ve siyasetin kendisini geri kazanmayı; yeniden inşayı halk egemenliğine dayandırarak işgal, emperyalizm ve kapitalist sömürüye karşı yürütülen daha geniş mücadeleyle birleştirmeyi gerektiriyor.

İflas eden OVP ve dikiş tutmayan enflasyon

0

2026 yılının ilk verileri önümüze düştü. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), ocak ayı enflasyon rakamlarını açıkladı. Ocak ayında aylık enflasyon yüzde 4,84 olarak gerçekleşti. Bu oran sadece basit bir istatistik değil, 28 bin liralık asgari ücretin daha ilk aydan 1.359 TL erimesi demektir. Asgari ücretin daha cebe girmeden buharlaştığının ilanıdır. Bugün 28 bin lira, bırakın yoksulluk sınırını, açlık sınırının dahi altında kalarak bir net sefalet ücreti haline çoktan geldi.

Mehmet Şimşek göreve başladığında yıllık enflasyon yüzde 38,2 seviyesindeydi. “Enflasyonu düşüreceğiz” bahanesiyle iki buçuk yıldır alım gücü eritildi. Krediler kısıldı, vergiler tabana yayıldı, kamusal hizmetler budandı. Peki, sonuç ne? Bugün yıllık enflasyon yüzde 30’un biraz üzerinde seyrediyor. Yani 7,5 puanlık bir düşüş için emekçiler bilinçli bir yoksullaştırma politikasıyla sınandı.

Bu bir başarı hikâyesi değil, planlı bir saldırı. Çünkü enflasyonun gerçek nedenleri kasıtlı olarak görmezden geliniyor. Enflasyonun sebebi işçinin aldığı üç kuruş zam değil, sermayenin dizginlenemeyen kâr hırsı ve ülkedeki devasa gelir adaletsizliğidir.

Bu ülkedeki toplam tüketimin yüzde 50’si, en yüksek gelire sahip yüzde 20’lik kesim tarafından yapılıyor. Mehmet Şimşek’in yüksek faiz politikası, asgari ücretlinin ekmeğini küçültürken, bu rantiye kesimi etkilemiyor. Aksine, ellerindeki devasa finansal kaynakları yüksek faizle katlayan bu azınlık, faiz gelirleriyle tüketimlerine etkilenmeden devam edebiliyor.

Bir IMF’siz IMF programı olarak OVP’nin asıl amacı aslında enflasyonu düşürmek değil. Türkiye’yi “ucuz emek cenneti” yaparak Ortadoğu’da rekabet geliştirmek ve uluslararası sermayeye ülkenin yeraltı, yerüstü ve canlı emek kaynaklarını açmaktır. Bu program bir sermaye kalkanıdır. Öyle ki OVP’nin enflasyon hedefleri bahanesiyle aralık enflasyonu bilinci bir şekilde düşük tutulup tüm yüksek enflasyon oranları ocak ayına atılarak işçilerin zam talepleri de dizginleniyor.

OVP toplumsal anlamda iflas etmiştir. Geriye dönüp baktığımızda gördüğümüz enkaz şudur: Emekliler harçlık seviyesine inmiş maaşlarla hayata tutunmaya çalışıyor, işçiler her ay biraz daha borç batağına sürükleniyor. Bizler bu bilinçli yoksullaştırma programını reddediyoruz. Sermayenin kârlarını korumak için bizim soframızdaki lokmayı sayanlara cevabımız nettir: Soframızdan elinizi çekin! İşçinin alım gücü, TÜİK’in makyajlı rakamlarına ve hükümetin insafına terk edilemez. Ücretler yılda bir kez değil derhal her 3 ayda bir artırılmalıdır. Servet vergisi ile lüks tüketime yönelik vergiler artan oranlı uygulanmalıdır.

Migros depo işçisi yol gösteriyor! 2026 mücadeleyle başladı!

0

Migros depo işçilerinin mücadelesi ocak ayına damga vurdu. DGD-SEN öncülüğündeki Migros depo işçileri işverenin dayattığı sefalet ücretini reddederek günler süren iş bırakma-iş yavaşlatma eylemleri gerçekleştirdi. Binlerce depo işçisinin direnişi Diyarbakır’dan İstanbul’a, İzmir’den Bursa’ya ülkenin dört bir yanına yayıldı. Bu mücadelenin yanında, işçilerin hakkını verene kadar Migros’a dönük boykot çağrıları da söz konusu. Eylemlerin ilk kazanımı Migros’un, taşeron firmalar bünyesinde çalışan depo işçilerinin hepsini kadroya aldığını açıklaması oldu. Patronun bu geri adımı mücadeleyi dindirmedi. İşçilerin talebi maaşlara net yüzde 50 zam, vergi kesintilerini patronun karşılaması ve sendikal özgürlüklerin tanınması. Biz bu yazıyı hazırlarken eylemler tüm hızıyla sürüyor.

Sadece depo işçileri değil, bütün sektörlerde direniş ve mücadele sürüyor. İşçilerin yüzde 50 zam talebine karşılık patronun dayattığı yüzde 6’lık artış sonucu Smart Solar’da greve gidilmişti. Ücret mücadelesi ile başlayan süreç sendikal hak talepleriyle sürerken, Birleşik Metal-İş’te örgütlü işçilerin fabrika önündeki grevi 100 günü devirdi.

Sakarya’da bulunan SAG Hidrolik patronu, sendikanın yetkisine itiraz etmiş ve hemen ardından öncü işçileri işten atmıştı. Birleşik Metal-İş Sendikası’nda örgütlendikleri için işten atılan işçiler, 170 günü aşkın süredir fabrika önündeki direniş çadırında.

Temel Conta grevinin 400 günü geride bıraktığı günlerde patron, grevin olduğu Kemalpaşa fabrikasındaki makineleri polis işbirliği ile Torbalı’daki fabrikasına kaçırdı. Temel Conta işçileri geri adım atmadı, eylemlerini Torbalı’da sürdürüyorlar.

DIGEL Tekstil’deki direniş bir yılı geride bırakırken, işçiler ardı ardına kazanımlar elde etmeye devam ediyor. Olumlu sonuçlanan işe iade davaları ve patronun yetki itirazının reddi gibi gelişmeler, sektördeki tüm işçiler lehine artı yazıyor.

Mersin Limanı’nda Özgüneş Taşımacılık’ta çalışan işçiler, ağır ve güvencesiz çalışma koşullarına karşı TÜMTİS’e üye olmuştu. Taşeron firmanın işsiz bıraktığı 180 işçi, yaklaşık bir aydır kadrolu şekilde işlerine geri dönmek için mücadele ediyor.

Tüm bu direniş ve mücadeleler işçilerin güvencesiz, sendikal haklardan yoksun ve işten atılma tehdidi ile burun buruna olduğu koşullarda filizleniyor; eylem yasaklarına ve grev kırıcılığına rağmen sürüyor. Fakat ne yazık ki hâlâ bütünlüklü bir mücadele hattının uzağındayız. Her biri tek başına çok kıymetli olsa da, işyerlerindeki tekil mücadelelerden söz ediyoruz. Zira işçi ve emekçi konfederasyonları birleşik bir mücadele programına da niyetine de sahip değil. Pek çok grev ve direniş, işçi ve emekçilerin kararlılıkları sayesinde sendikalarını harekete geçirmesi sonucunda gerçekleşiyor. Sınıf, elindeki mücadele araçlarına da insanca ve haysiyetli bir yaşam sürme talebine de sahip çıkıyor. Bütünlüklü bir mücadelenin taşlarını döşeyecek olan da sınıfın kendisi.

Trump’ın “Barış Kurulu” Gazze’yi sömürgeleştirmeyi hedefliyor

0

Donald Trump, 56. Dünya Ekonomik Forumu’nun Davos’taki toplantılarında etrafı müritleriyle çevriliyken, kuşatma altındaki Filistin’e yönelik yeni bir sömürgeci adım olarak Gazze için “Barış Kurulu”nun kurulduğunu ilan etti. Barış Kurulu yeni bir etnik temizlik aşamasını hayata geçirmeyi, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin geçen kasım ayında kabul ettiği 2803 (2025) sayılı kararın uygulanmasını ilerletmeyi ve Donald Trump ile emperyalizm tarafından tekel altına alınmış, yabancı bir kolektif hükümet olarak bir manda yönetimini dayatmayı amaçlıyor. Hedefi Gazze’ye askeri müdahaleyi güvence altına almak, soykırımcı Netanyahu ve İsrail’in cezasızlığını sağlamak ve Gazze’yi “Yeni Gazze” adı altında lüks bir turizm bölgesine dönüştürerek yeniden inşa süreci üzerinden milyarlarca dolar kâr elde etmek.

Bu emperyalist, firavunvari duyurunun arkasındaki hedef “barış” değil; emperyalizmin doğrudan siyasi ve askeri müdahalesiyle bir sömürge yaratmak ve İsrail’in gerçekleştirdiği soykırımı ve tarihsel etnik temizliği yasallaştırarak Netanyahu’yu kurtarmak.

İki buçuk yılı aşkın süredir devam eden soykırıma rağmen Trump ve İsrail, Gazze’deki Filistin halkını yok etme ve iki milyon Filistinliyi yerinden etme hedeflerinde zafer ilan edemediler. Filistin direnişi ve ona verilen büyük uluslararası destek, İsrail ve ABD’nin siyasi ve askeri bir zafer kazanmasını engelledi ve Netanyahu’nun eşi benzeri görülmemiş bir biçimde tecrit edilmesini dayatarak kırılgan ve kısmi bir ateşkesi yapılmasını sağladı. İsrail bu ateşkese uymuyor olsa da kitlesel bombardımanlarını durdurmak zorunda kaldı.

Sahte barış anlaşması, Trump’ın 20 maddelik Gazze planı ve BM Güvenlik Konseyi’nin 2803 (2025) sayılı kararı, ateşkesi güvence altına almaktan çok uzak bir biçimde, İsrail’in Gazze’ye yönelik soykırımcı saldırılarını sürdürmesine olanak tanıdı. Sahte vaatlere rağmen Refah geçişi kapalı tutulmaya devam etti ve gerekli insani yardımın girişi engellendi. Bu durum, sert kış koşulları nedeniyle üç bebeğin ve başka insanların ölümüne yol açtı. Ateşkesin 10 Ekim’de yürürlüğe girmesinden bu yana İsrail 484’ten fazla kişiyi öldürdü, 1.297 kişiyi yaraladı. BM’ye göre bugün hâlâ neredeyse bir milyon kişi yeterli barınmadan yoksun ve 1,6 milyon kişi yüksek düzeyde akut gıda güvensizliğiyle karşı karşıya.

Bu plan hiçbir şekilde barış getirmeyecek. Çünkü Filistin halkının tüm taleplerini ve haklarını tasfiye etmeyi, direnişi silahsızlandırmayı, yerinden edilmiş milyonlarca Filistinlinin geri dönüş hakkını ve tarihsel bir Filistin devleti talebini inkâr etmeyi ve böylece halkın kendi kaderini tayin etme hakkına saldırmayı hedefliyor. Bu nedenle plan başarısızlığa mahkûmdur ve direnişin sürmesi kaçınılmazdır. Filistin ve Ortadoğu’ya barış getirmekten çok uzak olan Donald Trump, İsrail işgalini kullanarak Ortadoğu’yu tahkim etmeyi ve İsrail’i askeri olarak silahlandırmak için harcadığı 21,7 milyar doları geri almayı amaçlıyor. Gazze’yi yıkan bombaları garanti eden ve şimdi kapitalistlerin emlak rantı yoluyla yeniden inşa etmek istedikleri bir yıkımın bedelini tahsil etmeye çalışıyor.

“Yeni Gazze” ve emlak rantı

Trump’ın Barış Kurulu’nun ilk hedefi, Gazze’nin manda yönetimi altında idaresini ve yeniden inşasını güvence altına almak olacak. Bunun için Trump, Barış Kurulu bünyesinde bir Yürütme Kurulu atadı. Bu kurul ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Trump’ın damadı Jared Kushner, Yahudi-Amerikalı milyarder gayrimenkul müteahhidi Steve Witkoff ve eski Birleşik Krallık Başbakanı Tony Blair’in yanı sıra emperyalizmle, Trump’la ve Netanyahu ile bağlantılı başka milyarderlerden oluşuyor. Gazze’nin yönetimi için Donald Trump, eski BM temsilcisi Nikolay Mladenov’u Gazze Valisi olarak atadı. Ayrıca, herhangi bir siyasi gücü olmayan teknokratlardan oluşan ve eski Planlama Bakan Yardımcısı Ali Şaat tarafından yönetilecek Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi’nin (NCAG) kurulduğu açıklandı.

Ek olarak, Jared Kushner tarafından planlar ve maketlerle duyurulan sözde Yeniden İnşa Ana Planı’nı dayatıyorlar. Bu planlarda Filistin nüfusu haritalardan siliniyor. Bu planla Filistin topraklarını çalmayı, sömürgeleştirmeyi ve Gazze’yi çeşitli turizm, konut, sanayi ve tarım bölgelerine bölmeyi amaçlıyorlar. Akdeniz kıyılarında 180 lüks gökdelen, Mısır sınırında yeni bir liman ve havaalanı ve Refah bölgesinde sözde 100 bin konut inşa etmeyi planlıyorlar.

İsrail, ABD tarafından finanse edilen 200 bin tona kadar patlayıcıyı Gazze’ye attı, bu da yaklaşık 3 bin konteyner gemisini doldurmaya yetecek 60 milyondan fazla ton moloz bıraktı. Donald Trump, yeniden inşa süreci üzerinden milyarlarca dolar kazanmayı ve apartheid’ı güçlendirmek için Gazze’yi gelişmiş kontrollerle kuşatılmış, yeni ve modern bir toplama kampına dönüştürmeyi hedefliyor. Bununla birlikte, kapitalistler için, hâlâ enkaz altında gömülü bulunan binlerce Filistinlinin üzerine inşa edilecek bir turizm ve ticaret merkezi yaratmak istiyor.

Trump’ın planına karşı, Filistin halkı için küresel seferberliği sürdürelim

Gazze üzerinde emperyalist denetimi hedefleyen Barış Kurulu, amaçlarını, artan küresel kargaşa ve emperyalist egemenlik krizinin çerçevesinde dünyayı saran diğer toplumsal ve siyasal çatışmalara da yayıyor. Barış Kurulu, Donald Trump ve ABD emperyalizmi tarafından, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan ve köhnemiş olan BM gibi kurumları tek taraflı olarak baypas ederek yaratılmış yeni bir kurumdur. Trump’ın hedefi, yükselen kitle hareketlerine karşı “zor yoluyla kalıcı barış”ı dayatmaktır. Ancak bazı ülkelerin imzasını almasına rağmen Trump, söylemleri eyleme dönüştürecek düzeyde yeterli siyasi desteği sağlayamamış ve planın uygulanmasında ciddi zorluklar ortaya çıkmıştır.

Trump’ın planları hâlâ istikrarsızdır. Netanyahu Barış Kurulu’nun parçası olmayı kabul etti ancak yeniden inşadan önce Hamas’ın tamamen silahsızlandırılmasını dayatıyor. Bu hedef henüz gerçekleştirilemedi ve askeri operasyonlara yeniden dönmeyi savunan Nazi kabinesinde gerilimler yaratmakta. Hamas yeniden inşa planını reddediyor; İsrail’in ateşkesi ihlal ettiğini ve Refah sınır kapısının kapalı tutulmaya devam ettiğini teşhir ediyor. Yeniden inşa planı ve Barış Kurulu; BDS (Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar) hareketi, Küresel Sumud Filosu ve diğer pek çok uluslararası dayanışma örgütü tarafından reddedildi. Filistin halkının mücadelesi ve küresel dayanışma, ABD’nin bu yeni sömürgeci hamlesini durdurmanın belirleyici unsurları olacak.

Emperyalist karşı saldırı yeni biçimler alırken, dünyanın halklarının açlık, sömürü ve yağma planlarına karşı direnişi sürüyor. Trump ve faşist ICE’ın (ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza) işlediği cinayetlere karşı Minneapolis’te yakın zamanda düzenlenen genel grev ve seferberlik gibi ABD’yi kasıp kavuran kitlesel seferberlikler; ABD’de işçi sınıfı ile göçmenlerin ve dünya halklarının, emek düşmanı kesinti ve kemer sıkma planları dayatan kapitalist hükümetlere ve emperyalizme meydan okuduğunu göstermektedir.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, İsrail’in suç niteliğindeki ve ırkçı işgalini ve Trump’ın sömürgeci planını püskürtmek için Filistin halkıyla uluslararası dayanışmayı güçlendirmeye ve seferberlikleri derinleştirmeye çağırıyoruz. Gazze ve Filistin halkı için ve Trump’a karşı kitlesel bir uluslararası hareket inşa etmek, dünyanın her yerinde mücadele edenler için temel görev olmaya devam etmektedir.

Trump ve İsrail askerleri, Gazze’den defolun!

Barış Kurulu’na ve sömürgeci planına hayır!

Siyonist ve soykırımcı apartheid devletine son!

Nehirden denize özgür Filistin!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

26 Ocak 2026

Eğitim-Sen İstanbul 3 No’lu Şube Başkanı Hüseyin Tosu: “Şaşmaz bir hedefimiz var; grevli, toplu sözleşmeli sendika hakkının alınması”

0

Eğitim-Sen İstanbul 3 No’lu Şube Başkanı Hüseyin Tosu ile kamu emekçilerin mücadele gündemlerine ilişkin gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi paylaşıyoruz.

14 Ocak’ta KESK’in çağrısıyla gerçekleşen iş bırakma eylemi, ek zam talebi etrafında şekillendi. Ek zam talebi bu koşullarda neden acil ve zorunlu hale geldi?

Özellikle son 15 yıldır, bu toplu sözleşme sürecinin başladığı günden bu yana yedi toplu iş sözleşmesi gerçekleşti. O günden bu yana yapılan toplu sözleşmeler kamu çalışanlarının hep aleyhine gelişti. Bizim gerçek satın alma gücümüz gün geçtikçe azalan bir seyir izledi. Bu durum 2024’te de böyleydi, 2023’te de. 2025’te yapılan, 2026 ve 2027’yi kapsayan toplu sözleşme görüşmelerinde ise 2026 için yüzde 11+7, 2027 için ise yüzde 5+5 şeklinde zam oranları belirlendi.

Yani TÜİK’in ayarlanmış ve siyasal iktidarın amaçlarına uygun olarak belirlenmiş verileri ışığında, kamu emekçilerini yoksullaştıran ve satın alma gücünü düşüren bir zam oranı ile karşı karşıya kaldık. 2026’da da, 2027’de de benzeri bir süreç yaşanacak. Dolayısıyla biz bu kayıplarımızı nispeten ortadan kaldırmak, yoksulluk sınırı 100 bin TL iken kamu emekçilerinin yoksulluk sınırının çok altında bir maaşa mahkûm edilmesine ve açlık sınırının biraz üzerinde bir maaş artışına tepkimizi göstermek için iş bırakma eylemi yaptık.

14 Ocak, sadece iş bırakmayla da sınırlı değildi. Öncesinde, ağustos ayından bu yana süregelen çeşitli eylem ve etkinliklerimiz vardı. Ankara’da yaptığımız çadır eylemimiz vardı. On gün süren bir çadır eylemi gerçekleştirdik. Yine o süreçte, toplu sözleşme sürecinde yaptığımız kitlesel açıklamalar ve eylemlilikler oldu. Ayrıca dört bölgede yapılan bölge mitingleri vardı.

Bunların temel amacı, kamu emekçilerinin yoksullaşmasına dur demekti. Alması gereken ücreti kazanmasına dönük bir eylemlilikti. Bugün kamu emekçileri, dünya ortalamasına bakıldığında bu ortalamanın çok altında bir maaşa tabidir. OECD verilerine bakıldığında yıllık 35 bin dolar bir ortalama maaş söz konusuyken, bizim maaşlarımız çeşitli kademelere göre 10 ila 15 bin dolar aralığındadır. Bu maaşlar, yaşamımızı idame ettirmemize yetmeyen, mesleki anlamda gelişmemize imkân tanımayan bir ücret olduğu için iş bırakma eylemini gerçekleştirdik.

Kısa ve orta vadede kamu emekçilerinin özlük, ekonomik ve demokratik haklarıyla ilgili mücadelemizi sürdürürken, diğer tarafta da şaşmaz bir hedefimiz var: grevli, toplu sözleşmeli sendika hakkının alınması.

İş bırakma eylemi aynı zamanda kamu emekçilerinin grev hakkının fiilen tanınması talebini de güçlü biçimde gündeme taşıdı. Grev hakkının yasal ve fiili olarak sınırlandırıldığı mevcut durumda, KESK bu mücadeleyi nasıl ele alıyor?

Bizim başlangıçtan itibaren temel hedefimiz grevli, toplu sözleşmeli sendikal haktır. 1990’lı yıllardan beri temel amacımız budur. Ne yazık ki siyasal iktidar, gelişen o mücadeleyi bastırmak ve boşa çıkarmak için 4688 sayılı yasayı 2005 yılında kanunlaştırdı. Bu yasa güdük bir sendika yasasıdır. Esasında kamu emekçilerine hiçbir şey vermeyen bu süreçte bir Hakem Kurulu tanımlanmış. Bu kurul, 11 kişiden oluşuyor ve bu 11 kişinin sekizi siyasal iktidarın doğrudan ya da dolaylı olarak tayin ettiği kişilerden oluşuyor. En yetkili sendika tarafından, siyasal iktidarın çoğunlukta olduğu bir heyetin bulunduğu bir ortamda görüşmeler yapılıyor. O görüşmeler sonucunda uyuşmazlık olması durumunda Hakem Kurulu’na gidiliyor.

Dolayısıyla siyasal iktidarın sunduğu bütçeyi aşmayan, onun bize sunduğu kısıtları aşmayan bir sendika yasası ile karşı karşıyayız. 4688 sayılı yasa, bugünkü temel sorunumuzdur zaten. Yani kamu emekçilerinin yedi toplu sözleşmedir gelirinin reel anlamda gittikçe düşmesinin temel nedeni de bu kadük yasadır. Bu yasa bize, sanki demokrasi varmış gibi, sanki kamu emekçilerinin gerçekten örgütlenme hakkı varmış gibi sunuluyor. Kamu emekçileri gerçekten birtakım şeyler kazanıyormuş izlenimi yaratılıyor; bir sanal demokrasi ortamı yaratılıyor ama sonuçta süreç Hakem Kurulu denen bir kurul ile sonuçlanıyor.

Yani siyasal iktidarın Bakanlar Kurulu gibi işleyen bir kurulundan bahsediyoruz. O kurulun belirlediği çerçeveyi aşmayan bir sendika yasasından söz ediyoruz. Dolayısıyla bizim temel amacımız grevli, toplu sözleşmeli sendika yasasıdır. Yani kısa ve orta vadede biz kamu emekçilerinin özlük, ekonomik ve demokratik haklarıyla ilgili mücadelemizi sürdürürken, diğer tarafta da şaşmaz bir hedefimiz var: grevli, toplu sözleşmeli sendika hakkının alınması.

Gerçekleştirdiğimiz bu iş bırakmalar, fiilen bu hakkı hayata geçirme amacıyla yapılmaktadır. Biz Anayasa’nın 90. maddesi, ILO’nun 87 ve 98 sayılı sözleşmeleri ile iş bırakmalarla ilgili Anayasa Mahkemesi ve Danıştay’ın vermiş olduğu kararlardan hareketle diyoruz ki grev bizim hakkımızdır ve fiilen bu hak mevcuttur. Biz bu hakkı kullanacağız. Var olan 4688 sayılı yasa da buna uygun şekilde düzenlenmelidir. Yani var olan yasa bizim haklarımızı genişleten değil, bizi daraltan, önümüzde bariyerler oluşturan bir yasadır. Bizim temel amaçlarımızdan biri de iş bırakmalarla bu eylemin doğal bir hak olduğunu kamuoyuna ve siyasal iktidara anlatabilmektir.

Mücadeledeki temel amaçlarımızdan biri çalışanın refah düzeyini yükseltecek bir ücret talebiyken, bir diğeri ise iş güvencesini sağlayan bir çalışma sistemidir.

Kamu emekçilerinin çalışma yaşamı bugün yalnızca ücretler üzerinden değil; güvencesizlik, artan iş yükü, performans baskısı vb. ile de yeniden şekilleniyor. Bu tablo, kamu hizmetlerinin niteliğini ve emekçilerin örgütlü mücadelesini nasıl etkiliyor?

Özellikle AKP’yle birlikte çalışma şekilleri, çalışma yöntemleri çok farklılaştırıldı, çok çeşitlendirildi. Sözleşmeli çalışma, ücretli çalışma; bizim kendi işkolumuzda, öğretmenlikte de çeşitli çalışma yöntemleri hayatımıza girmiş oldu. Kadrolu öğretmen var, sözleşmeli öğretmen var, ücretli öğretmen var… Bu işlerde esnek, performansa dayalı çalışma yine AKP’yle birlikte çalışma hayatına girmiş; kamu emekçilerini daraltan, kamu emekçilerini olumsuz etkileyen ve mutsuz eden çalışma yöntemleridir.

Bu çalışma yöntemleri elbette bizim ücret mücadelesiyle hedef aldığımız, değiştirmeyi esas aldığımız yöntemlerdir. Çünkü güvenceli çalışma bizim için hayati ve önemli bir meseledir. Özellikle güvenceli çalışmayla ilgili 2016 darbe süreciyle birlikte, çalışanların hiçbirinin gerçek anlamda bir güvencesinin olmadığını yaşayarak gördük. Yüz binlerce kamu emekçisi uyduruk gerekçelerle, ortada süren herhangi bir dava olmadan, alınmış bir ceza olmadan işinden edildi, açığa alındı.

Dolayısıyla 657 ile o kadar oynandı ki… 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu eskiden çalışanlara -ekonomik olarak iyi olmasa bile- güvence sağlayan bir yasa olarak bilinirdi. Ama bu siyasal iktidarın hukuk tanımazlığı, kafalarına göre geliştirdikleri hukuk sistemiyle ne yazık ki bu güvence kamu emekçilerinde bir bütün olarak, aslında sözleşmeli ve kadrolu olmak üzere, riskli bir durum almış vaziyettedir.

Dolayısıyla bizim mücadeledeki temel amaçlarımızdan biri çalışanın refah düzeyini yükseltecek bir ücret talebiyken, bir diğeri ise iş güvencesini sağlayan bir çalışma sistemidir. Yine performansa dayalı, esnek çalışma sistemi de hayatımıza çok yaygın bir şekilde girmiş vaziyettedir. Öğretmenlerde de böyle, diğer kamu emekçilerinde de böyle. Öğretmenlerde hafta sonları sınavlar oluyor ya da mesai saatleri dışında çeşitli faaliyetler konuluyor ve dolayısıyla aslında net bir çalışma saati tanımı da artık ortadan kalkıyor.

Yani öğretmen, var olan ücretinin yetersiz olması nedeniyle cumartesi pazar zorunluluktan işe gidiyor. Bu esnek çalışma sistemi de çalışanları, öğretmenleri de ciddi anlamda sıkıntıya sokan bir sistem. Mücadele aslında bir bütün olarak bunlarla ilgili. Yani kamu emekçileri gün geçtikçe alınan ücretle yoksullaşırken, diğer taraftan iş yükü de artıyor.

Maarif Modeli’yle birlikte de birçok angarya getirildi. Öğretmenler “değerlendirme formları” adı altında, sınıfta yaptığımız eğitim-öğretim faaliyeti dışında, eve de taşınan, 24 saatimizi alan çeşitli işlerle meşgul oluyor. Bunlar da esnek çalışmanın esasında bir şekilde devamına yol açan unsurlardır.

Mücadele başlıklarımızı şöyle ifade edebiliriz: eğitimin dinselleştirilmesi, eğitimin MESEM’ler aracılığıyla piyasalaştırılması, eğitimde yapılan ödemeler ve bağışlar vs. üzerinden kısmi olarak paralı hale getirilmiş olması ve öğretmenlerin özlük hakları, ekonomik hakları ile öğretmenlere yüklenen angarya.

Bu noktada öğretmenlerin ve eğitim sisteminin sorunlarını biraz daha açalım isteriz. Bugün nasıl bir tabloyla karşı karşıyayız? Eğitim-Sen’in öne çıkardığı mücadele başlıkları neler?

Eğitim işkolu zaten tam bir fecaat. Yaptığımız, ürettiğimiz hizmet itibarıyla yaşadığımız birtakım sıkıntılar var. Eğitim-Sen olarak bilimsel, demokratik ve anadilinde eğitimi savunuyoruz. Ama bugün karşılaştığımız, AKP iktidarının bize dayattığı, dini temellere dayanan bir müfredattır. Ne yazık ki bu, Maarif Modeli’yle birlikte biraz daha kalıcı hale gelmiş oldu. Bizim eğitimle ilgili temel mücadele başlıklarımızdan biri, laik ve seküler eğitimin gittikçe ayaklar altına alınmasıdır. ÇEDES ve benzeri protokollerle çeşitli cemaatlerin eğitim hayatına sokulmuş olması, en önemli mücadele başlıklarımızdan biridir.

Eğitimle ilgili bir başka mücadele başlığımız, eğitimin piyasalaştırılmasıdır. Bundan kastımız, hem eğitim-öğretimin kısmi olarak piyasalaştırılması hem de bağış adı altında okul aile birlikleri tarafından toplanan paralarla ticari hale getirilmesidir. Okulların bulundukları semte göre bağış miktarlarının yükseltilmesi ve çeşitli aidatların alınmasıyla eğitimin kısmi olarak paralı hale getirildiğini biliyoruz. Piyasalaşmanın bir başka boyutu da MESEM’ler aracılığıyla yaşanıyor. Öğrencilerimizin piyasanın ihtiyaçlarına cevap verebilecek şekilde okuldan alınıp haftanın dört günü işyerlerinde istihdam edilmesi, temel mücadele alanlarımızdan biridir. Bu iki başlık da oldukça önemlidir. Tabii ki öğretmenlerin ekonomik özlük hakları ve az önce ifade ettiğimiz angaryaların özellikle Maarif Modeli’yle birlikte yüklenmiş olması da ayrı bir mücadele başlığıdır.

Bütün bunlar elbette önemli sorunlardır ve sadece eğitimcilerin mücadelesiyle aşılabilecek sorunlar da değildir. Çözümün önemli bir ayağı aslında velilerimizdir, demokratik kitle örgütleridir. Toplumun bir bütünüdür esasında. Çünkü eğitim sadece sınırlı bir alanı kapsamıyor. Dolayısıyla bunu aşmak, ancak mücadelenin bütün ayaklarıyla büyütülmesi ve koordineli bir şekilde yürütülmesiyle mümkün olacaktır. Bugün eğitim, fiilen siyasal iktidar tarafından içi boşaltılmış, işlevsiz hale getirilmiştir. Verilen eğitim de kendi siyasal ve ideolojik amaçlarına, ihtiyaçlarına cevap veren bir eğitimdir. Bunu aşmayan bir eğitim sistemi vardır. Yani bilimin olmadığı, pozitif bilimin olmadığı, çocukların yetişmesine hizmet etmeyen bir eğitim yaklaşımı söz konusudur. Eğitime tamamen ideolojik yaklaşılıyor. Bu, imam hatiplerle çok daha gözle görünür bir şekilde yapılıyor; ama imam hatipler dışında diğer okulların büyük bir kısmı da Maarif Modeli’yle birlikte esasında imam hatipleştirilmiş vaziyettedir.

Dolayısıyla bizim eğitim alanındaki mücadele başlıklarımızı şöyle ifade edebiliriz: eğitimin dinselleştirilmesi, eğitimin MESEM’ler aracılığıyla piyasalaştırılması, eğitimde yapılan ödemeler ve bağışlar vs. üzerinden kısmi olarak paralı hale getirilmiş olması ve öğretmenlerin özlük hakları, ekonomik hakları ile öğretmenlere yüklenen angarya.

KESK olarak mücadeleyi olabildiğince genişletmek, tabanını büyütmek ve toplumsallaştırmak için bir arayış içerisindeyiz.

Asgari ücretin açıklanmasının ardından KESK, “Tüm çalışanları, emeğe kölelik dayatanlara karşı birlikte mücadeleye çağırıyoruz” başlıklı bir açıklama yaptı. Sizce böylesi bir ortak mücadele hattının olanakları ve araçları neler olabilir? KESK bu hatta nasıl bir rol üstlenmeyi hedefliyor?

Bugün yaşanan ekonomik koşullara bakıldığında, bu hattın örülebileceği nesnel koşulların en olgunlaştığı dönemden bahsedebiliriz. Yani geniş bir tabana yayılmış bir yoksulluk söz konusu. Emeklilere bakıyorsunuz; emeklilik maaşları, daha önce yüksek maaş alanlar bile yoksulluk sınırının altında maaş alıyor. Asgari ücret açlık sınırının altında. Kamu emekçilerinin büyük çoğunluğu yoksulluk sınırının altında ve açlık sınırının az üzerinde bir maaş almakta.

Yani toplumda sınıfsal anlamda ciddi bir ayrışma söz konusu. Geniş bir taban yoksullaşırken, diğer tarafta medyadan izliyoruz, takip ediyoruz; dünyanın en zengin dolar milyarderlerinin çıktığı bir ülke haline gelmiş vaziyetteyiz. Yani bir yerde sınırlı bir azınlık abartılı bir şekilde zenginleşirken, diğer tarafta geniş toplumsal kesimler yoksullaşmakta, çok korkunç derecede açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm edilmektedir.

Dolayısıyla bu süreç, birlikte mücadelenin de yürütülebileceği, bunun somut koşullarının oluşmasını sağlayan bir süreçtir. Ama tabii ki böyle kendiliğinden “insanlar yoksullaştı, fakirleşti, bu kesimler doğrudan mücadeleye kanalize olur” gibi bir beklentimiz de yok. Bu ancak yürütülecek örgütlü mücadeleyle, sendikal mücadeleyle, toplumun diğer kesimleriyle birlikte yürütülecek mücadeleyle mümkündür. Bunun koşulları mevcuttur.

Biz yürüttüğümüz mücadelede, toplumun farklı kesimlerini de olabildiğince sürece dahil etmenin arayışı içerisinde oluyoruz. Bununla ilgili olarak daha öncesinde, öteden beri sürdürdüğümüz; kamuoyunda “dörtlü” olarak bilinen KESK, DİSK, TMMOB ve TTB olarak zaman zaman yürüttüğümüz çalışmalar olmakta. Bunun dışında, Emek ve Demokrasi Güçleri adı altında toplumun değişik kesimleriyle yürüttüğümüz bir mücadele süreci yaşanmakta.

Halihazırda mesele sadece ekonomik koşullardan ibaret değil. Bugün yaşanan savaş ve Ortadoğu’daki durum, ezilenlerin, yoksulların ve bu savaştan olumsuz etkilenenlerin bir araya gelmesini zorunlu kılan koşullar yaratmaktadır. Dolayısıyla biz, KESK olarak bu mücadeleyi olabildiğince genişletmek, tabanını büyütmek ve toplumsallaştırmak için bir arayış içerisindeyiz. Bunu başarabildiğimiz oranda zaten amaçlarımıza ve hedeflerimize ulaşmamız mümkün olacaktır.

Görüşlerinizi bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz. Gazete Nisan olarak, kamu emekçilerinin ve sendikanızın mücadelesinde yanınızda olmaya devam edeceğiz.

Venezuela: “Petrolü çokuluslu şirketlere teslim eden yasal reformu reddediyoruz”

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Venezuela seksiyonu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi’nin 25 Ocak’ta yayımlanan açıklaması.

Geçtiğimiz 22 Ocak’ta Ulusal Meclis, Hidrokarbonlar Organik Yasası’nda kısmi bir reformu aceleyle kabul etti. Söz konusu reform, patron yanlısı muhalefetin bir kesimine mensup milletvekillerinin olumlu oylarıyla kabul edildi. Bu, Beyaz Saray’da kotarılmış bir yasadır. Kabulünden bir gün önce aşırı sağcı Donald Trump hükümetinin bu yasaya onay vermesi tesadüf değildir.

Bu reform, Venezuela petrol sektörünü yabancı yatırımlara açmayı amaçlamaktadır. Artık karma şirketler aracılığıyla PDVSA ile ortaklık içinde faaliyet yürütme zorunluluğu olmayacaktır. Bu, yeni yasanın en önemli değişikliğidir. Ülkenin PDVSA aracılığıyla ham petrolün işletilmesi ve pazarlanması üzerinde kullandığı denetim ortadan kaldırılmaktadır. Bu şekilde, gerek ulusal gerekse çokuluslu özel ortakların, sözde Üretken Katılım Sözleşmeleri (CPP) yoluyla petrolün aranması ve çıkarılmasına doğrudan katılmalarının önü açılmaktadır. Bu sözleşmeler, petrol işinde PDVSA’nın denetimi olmaksızın, söz konusu ortaklara operasyonel ve yönetsel özerklik tanımaktadır.

Artık karma şirketler aracılığıyla PDVSA ile ortaklık içinde faaliyet yürütme zorunluluğu olmayacak. Bu, yeni yasanın en önemli değişikliği. Ülkenin PDVSA aracılığıyla ham petrolün operasyonları ve ticarileştirilmesi üzerinde uyguladığı denetim ortadan kaldırılmaktadır.

Ayrıca, çokuluslu şirketlerin ve ulusal şirketlerin Venezuela devletine ödemekle yükümlü oldukları telif bedelleri düşürülmektedir. Bu oran yüzde 33,3’ten yüzde 15’e indirilmekte, bazı projelerde ise yüzde 20 olarak uygulanmaktadır. Telif bedelleri, şirketlerin devlete ödemesi gereken bir vergiydi. Bu bedellerin düşürülmesi, petrol şirketleri için daha fazla kâr, ülke için ise daha az kaynak anlamına gelmektedir.

Çokuluslu şirketlerin ve ulusal şirketlerin Venezuela devletine ödemekle yükümlü oldukları telif bedelleri, yüzde 33,3’ten yüzde 15’e, bazı projelerde ise yüzde 20’ye düşürülmektedir.

Öte yandan reform, şirketlerle yaşanacak ihtilaf ve uyuşmazlıkların artık ulusal mahkemelerde çözülmesini zorunlu olmaktan çıkarmakta, bu davaların uluslararası mercilere taşınmasına olanak tanımaktadır.

3 Ocak’ta gerçekleşen ve ABD’nin 200’den fazla insanı katlettiği vahşi emperyalist saldırının ardından, bugün geçici başkan Delcy Rodríguez’in başında bulunduğu sahte sosyalist Chavezci hükümet, saldırıya onurla karşılık verip ABD ile ilişkileri kesmek yerine, Trump’ın ülkemiz üzerindeki vesayet girişimlerine boyun eğmiştir. ABD müdahalesine karşı gerçek bir direniş ya da seferberlik çağrısında bulunmamış, bu ülkenin şirketlerine karşı somut ekonomik önlemler almamıştır.

Ulusal Meclis’te kabul edilen bu yağmacı ve teslimiyetçi reform ile Venezuela hükümeti ve Trump arasındaki anlaşma somutlaşmıştır. Bununla ilgili uyarılarımızı daha önce yapmıştık. Bu anlaşma, petrolün çokuluslu şirketlere ve ulusal özel sermaye gruplarına devrini daha da derinleştirecek ve kaynaklarımızın yeni bir yağmasını pekiştirecektir.

Ulusal Meclis’te kabul edilen bu yağmacı ve teslimiyetçi reform ile, Venezuela hükümeti ve Trump arasındaki anlaşma somutlaşmıştır. Bu konuda daha önce uyarıda bulunmuştuk.

Bir anlaşmanın kotarıldığına dair işaretler açıktı. Venezuela hükümetinin kendisi, Trump’ın kontrol ettiğini övünerek dile getirdiği 30 ya da 50 milyon varil petrolü ABD’nin kullanımına sundu. Bunların bir kısmı ABD tarafından uluslararası piyasada satıldı. Son günlerde ülkeye 300 milyon dolar girdi ve yakında 200 milyon doların daha gelmesi beklenmektedir. Bunlar, Trump’ın Katar’daki bir fona yatırdığı toplam 500 milyon doların parçalarıdır. Tüm bunlar Venezuela hükümetinin onayıyla gerçekleşmiştir. Ayrıca Venezuela ile ABD arasındaki diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edilmesi hızla ilerlemektedir. Kısa süre önce geçici başkan CIA direktörü ile görüşmüş, Beyaz Saray ise Delcy Rodríguez’in Trump ile görüşmeye davet edileceğini açıklamıştır.

Ancak bu skandal niteliğindeki teslimiyet bizi şaşırtmamaktadır. Yirmi yılı aşkın süredir, sözde “21. yüzyıl sosyalizmi”nin büyük bir aldatmaca olduğunu teşhir ediyoruz. Bu, Venezuela’yı kapitalist çerçeve içinde tutmak için kurgulanmış bir sahtekârlıktır ve işçi sınıfının ve halk kesimlerinin yaşam düzeyinde vahşi bir düşüşe yol açmıştır.

Bu skandal teslimiyet bizi şaşırtmamaktadır. Yirmi yılı aşkın süredir, sözde “21. yüzyıl sosyalizmi”nin büyük bir aldatmaca olduğunu teşhir ediyoruz. Bu, Venezuela’yı kapitalist çerçeve içinde tutmak için kurgulanmış bir sahtekârlıktır ve işçi sınıfının ve halk kesimlerinin yaşam düzeyinde vahşi bir düşüşe yol açmıştır.

Yıllardır, önce Chávez’in, ardından Maduro’nun her zaman çokuluslu şirketler ve özel sermaye gruplarıyla anlaşmalar aradığını dile getiriyoruz. Chávez petrolü millileştirmemiştir. Gerçek millileştirme 1975’te gerçekleşmiştir. 2006’da “Tam Petrol Egemenliği” planı ile yapılan, Venezuela’daki çokuluslu şirket sözleşmelerinin “karma şirketler” ile değiştirilmesidir. Bu yapıda çokuluslu şirketler, pay oranları yüzde 51’e yüzde 49 şeklinde düzenlenerek petrol işinde PDVSA’nın ortağı haline getirilmiştir. O dönemde ABD’li ve diğer ülkelerden çokuluslu şirketler bu anlaşmaları imzalamıştır. Exxon Mobil ve ConocoPhillips gibi şirketler hükümet tarafından kovulmamış, sadece bu modeli reddederek ülkeden ayrılmıştır.

2018’den itibaren Ekonomik Toparlanma, Büyüme ve Refah Programı’nın uygulanmasıyla Maduro, patron örgütleri Fedecámaras ve Conindustria ile anlaşarak ücretleri yok eden, şirketlere yönelik vergileri kaldıran, çalışma ilişkilerini kuralsızlaştıran, işçileri yarı köle emek gücüne dönüştüren ve sendikal hakları ortadan kaldıran acımasız bir kapitalist kemer sıkma programı uygulamıştır. Birden fazla kez, ABD’li ve diğer ülkelerden çokuluslu şirketlere ülkenin petrolünü, gazını ve madencilik zenginliklerini adeta altın tepside sunmuştur. 31 Aralık’ta İspanyol gazeteci Ignacio Ramonet ile yaptığı bir röportajda Maduro şu ifadeyi kullanmıştır: “Petrol istiyorlarsa, Venezuela ABD yatırımlarına hazırdır. Chevron örneğinde olduğu gibi, ne zaman isterlerse, nerede isterlerse ve nasıl isterlerse.”

Son 25 yıl boyunca, Chavezci rejime hiçbir zaman destek vermedik. Aynı zamanda patron yanlısı ve emperyalizm yanlısı sağ partileri teşhir ettik ve her iki kutup karşısında da siyasi bağımsızlığımızı koruduk. Tek stratejik çıkışın, işçilerin ve halk kesimlerinin iktidarını kurmak olduğunu savunuyoruz. Karma şirketleri ve çokuluslu şirketleri reddediyoruz. Petrol yüzde 100 devlet mülkiyetinde olmalı ve işçiler, profesyoneller ve teknisyenler tarafından yönetilmelidir. Petrolden elde edilen kaynaklar, ücret ve emekli maaşlarında artışı güvence altına alan, sağlık, eğitim, konut, gıda ve ilaç üretimine yatırım yapan, ayrıca petrol, elektrik ve Guyana’daki temel sanayilerin yeniden inşasını hedefleyen acil bir işçi ve halk planına yönlendirilmelidir.

Son 25 yıl boyunca, Chavezci rejime hiçbir zaman destek vermedik. Patron yanlısı ve emperyalizm yanlısı sağ partileri teşhir ederken, her iki kutup karşısında da siyasi bağımsızlığımızı koruduk.

1999 ile 2014 yılları arasında Venezuela, petrol ihracatından 960 milyar dolardan fazla gelir elde etti. Ancak bu kaynakların çok küçük bir bölümü işçilere ve halk kesimlerine ulaştı. Büyük kısmı karanlık işlerde, yolsuzlukta, silah alımlarında ve büyük çokuluslu şirketler ile ulusal ekonomik grupların zenginleşmesinde heba edildi.

Bu tablo, Chavezciliğin 26 yıllık pratiğinin bir özeti olmakla birlikte, Venezuela parlamentosunda ilk görüşmede kabul edilen Hidrokarbonlar Yasası reformu, petrolümüzün ve doğal kaynaklarımızın devrine giden yolu daha da derinleştirmektedir.

Emekçi halk içinde büyük bir kafa karışıklığının varlığını kabul ediyoruz. Bu durum, Chavezciliğin iki yüzlü söylemi ve sahte sosyalizmi tarafından beslenmektedir. Derin toplumsal kriz karşısında, bazı petrol işçileri ve diğer sektörlerden emekçiler, çokuluslu şirketlerin ve yatırımların gelişinin ücretleri ve yaşam koşullarını iyileştireceğine dair yanlış beklentiler taşımaktadır.

Ancak tarih göstermektedir ki, dünyanın hiçbir yerinde büyük şirket yatırımları halklara refah getirmemiştir. Aksine, yalnızca daha fazla yoksulluk, kaynakların yağmalanması ve işçi sınıfı için daha fazla kayıp getirmiştir. Bu nedenle hem ABD ve Trump’ın ülkemize ve petrolün yönetimine yönelik müdahalesini, hem de Venezuela hükümetiyle yapılan son anlaşmayı reddediyoruz.

PSL olarak, yaşam koşullarımızda gerçek değişimleri yalnızca emekçi halkın mücadelesinin yaratabileceğine inanıyoruz. Hiçbir şey gökten düşmeyecek ve kimse bize bir şey hediye etmeyecek. Bu nedenle, temel ihtiyaçlarımızı karşılamaya yetecek, acil bir maaş artışı için bugünden örgütlenerek mücadele etmemiz gerektiğini söylüyoruz.

Yalnızca emekçi halkın mücadelesi yaşam koşullarımızda gerçek değişimler yaratabilir. Hiçbir şey kendiliğinden olmayacak ve kimse bize bir şey bahşetmeyecektir. Bu nedenle, ücretlerin yoksulluk sınırının üzerine çıkarılması için derhal örgütlenmemiz gerektiğini savunuyoruz.

Petrol satışından 300 milyon dolar yeni geldi. Önümüzdeki günlerde 200 milyon doların daha gelmesi öngörülmekte. Emperyalist ABD ablukası nedeniyle satılamayan petrolden elde edilecek gelirler gelmeye devam edecektir. Bu paranın ücret artışlarına, sağlığın, eğitimin ve kamu hizmetlerinin iyileştirilmesine ayrılmasını talep ediyoruz. Aşağıdaki maddeleri içeren bir eylem planı için seferber olmalıyız.

  • Emekçi halka yönelik kemer sıkma politikalarına son!
  • Ücretlerin prim ve ikramiyelerle ikame edilmesine son verilmelidir.
  • Toplu iş sözleşmesi görüşmelerine yeniden başlanmalıdır.
  • Grev hakkı ve sendikal özgürlükler güvence altına alınmalıdır.
  • Siyasi tutuklulara tam özgürlük!. Özellikle mücadele ettikleri, yolsuzluğu teşhir ettikleri ya da siyasi nedenlerle tutuklanan işçiler derhal serbest bırakılmalıdır.
  • Halen tutuklu bulunan 120’den fazla petrol işçisinin derhal serbest bırakılmasını ve görevlerine iade edilmesini talep ediyoruz.
  • Olağanüstü dış tehdit kararnamesi derhal kaldırılmalıdır.
  • Sol ve demokratik siyasi partilerin yasallaştırılması sağlanmalıdır.

Bu çerçevede, PSL olarak talebimizi yinelemeye devam ediyoruz:

Trump Venezuela’dan ve Latin Amerika’dan defol!

Özel İtalyan Lisesinde eşitsizliğe karşı grev zili çaldı

0

Mevcut eğitim-öğretim yılının ikinci dönemi başlarken Özel İtalyan Lisesi öğretmenleri, Toplu İş Sözleşmesi görüşmelerinde taleplerinin dikkate alınmaması üzerine 2 Şubat’ta greve çıktı. Greve çıkan öğretmenlerini yalnız bırakmayan öğrenciler okul koridoru, merdiven ve sınıfların penceresinden alkışlarla desteklerini gösterdi. Öğrencilerin yanı sıra birçok veli de grevci öğretmenleri desteklemek için okulun önünde toplandı.

Yoksulluk sınırının altında bir ücrete çalışmak zorunda bırakılan Özel İtalyan Lisesi öğretmenleri, bu koşulların değişmesi için Tez Koop-İş Sendikası’na üye olmuş ve sendikal yetkiyi elde etmişti. Yetkinin elde edilmesinin ardından çalışma koşullarında iyileştirme talep eden öğretmenlere okul yönetiminin yanıtı ise 2025 yılı için yüzde 0, 2026 yılı için yüzde 15, 2027 yılı için ise yüzde 0 oranlarında zam teklif etmek olmuştu. Yönetim yerli öğretmenlere sefalet koşullarını dayatırken, İtalya’dan gelen öğretmenlerin maaşları ise altı kat daha yüksek ve çalışma koşulları da yerli öğretmenlerden daha iyi. Örneğin İtalyan öğretmenler okulda nöbet tutma yükümlülüğünden muaf tutuluyor ve 20 saatin üzerinde derse girdiklerinde ek ders ücreti alıyorlar. Son dört yılda okul ücretleri avro bazında yüzde 300 artarken, öğretmenlerin ücretleri ise yalnızca yüzde 30 oranında zamlandı.

Greve çıkan öğretmenlerden İlhan Gülek, gazetemize şunları söyledi: “Efendim, yaklaşık altı aydır okulla görüşmelerde bulunuyoruz. Tez Koop-İş’te örgütlenen Türk öğretmenler, altı aylık görüşme sürecinde onurumuzu ayaklar altına alan uygulamalara karşı bir kazanım elde edememiştir. Aynı derse giriyoruz, aynı sınıflara giriyoruz. İtalyan öğretmenlerden daha fazla derse giriyoruz, nöbet tutuyoruz ama İtalyanların yaklaşık beşte biri, altıda biri kadar ücret alıyoruz. Bütün ders programları ve izinler İtalyan öğretmenlere göre ayarlanıyor. Türk öğretmenler yönetim tarafından horlanıyor, aşağılanıyor, dışlanıyor.

Bütün bu onursuz tavırlara karşı biz, onurumuzu korumak için ve öğrencilerimize onurlu, dik bir duruş dersi verebilmek için bugün greve çıktık, kapıdayız. Ne yazık ki çok sevdiğimiz öğrencilerimizin yanında değiliz; soğukta, yağmurda, kışta kapının önünde, hakkımızı alana kadar, öğrencilerimize örnek olana kadar ve belki de onlara hayatlarının dersini vermek için buradayız. Haklıyız, o nedenle de kazanacağımıza yürekten inanıyoruz.”

https://twitter.com/gazetenisan/status/2018265717833908493

2025 İş Cinayetleri Raporu: Bu bir rapor değil, bir iddianamedir

0

Fabrikaların, şantiyelerin, atölyelerin duvarlarında asılı levhalar, görseller vardır: “Önce iş güvenliği!” İşçiler bazen birbirine sorar: İş güvenliği değil de işçi güvenliği yazması gerekmez miydi?

Cevap acıdır ama nettir. Hayır. Çünkü bu düzende önce patronların işi ve kârı gelir; sonra işçinin canı, sağlığı, geçimi. Hatta sıra ona çoğu zaman hiç gelmez. Bir işçi hayatını kaybetse ölenin yasını tutmazlar. O bölümde üretim durmaz; hemen, o an, onun yerine geçecek birini aramaya başlarlar. Sermaye, işçiyi “hak sahibi bir özne” olarak değil, “yönetilmesi gereken bir risk unsuru” olarak tanımlar. Ölen işçi yoktur; aksayan süreç vardır.

İSİG Meclisi’nin 2025 İş Cinayetleri Raporu tam olarak bu gerçeğin kaydını tutuyor. Bu rapor bir yılın bilançosu değil; bu düzenin süreklileşmiş suçlarını önümüze koyuyor. 2025 yılı boyunca en az 2105 işçi çalışırken hayatını kaybetti. Bu sayı bir istatistik değil; her biri önlenebilir durumlardan oluşan sınıfsal bir çöküş tablosudur.

Rapora göre ölümler en çok inşaat, tarım ve taşımacılık gibi güvencesiz sektörlerde yoğunlaşmakta. Uzun çalışma saatleri, taşeronlaştırma, kayıtdışılık ve sendikasızlık ortak payda. Denetimsizlik ise bilinçli bir tercih. İşçi sağlığı, sermaye açısından bir maliyet kalemi.

2025 raporunun en sarsıcı başlıklarından biri çocuk işçiler. 2025 yılında en az 94 çocuk, çalışırken hayatını kaybetti. Bu, yalnızca yoksulluğun değil; eğitimin, sosyal korumanın ve kamusal sorumluluğun tasfiyesidir. Çocuk emeği, sermayenin en çıplak acımasızlık biçimi: En savunmasız olan, en kolay feda edilendir.

Göçmen işçiler de raporun merkezinde yer almakta. Dil bilmeyen, sigortasız, kayıtdışı çalışan bu işçiler için iş cinayeti riski katlanarak artıyor. Onlar için ölüm çoğu zaman istatistiklere bile tam yansımıyor. Görünmez emek, görünmez ölümle tamamlanıyor.

İş cinayetleri yalnızca işyerinde yaşanmaz. Ölüm eve taşınır; borç olur, yoksulluk olur. Yarım kalan bir hayat, geride kalanlar için yasın ötesinde kalıcı bir yoksullaşma biçimine dönüşür. Bu nedenle iş cinayeti bireysel bir trajedi değil; toplumsal ve sınıfsal bir yıkım olarak hayatları sarsmaya devam eder.

6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu, iş güvenliğini hukuki bir çerçeveye bağlar. Kâğıt üzerinde işyerlerinde uzmanlar vardır, raporlar tutulur, riskler belirlenir. Ancak bu sistemde iş güvenliği uzmanı bağımsız bir denetçi değildir. Maaşını patrondan alır. Raporu patronun sınırlarına çarptığı anda işini kaybeder. Çünkü bu düzende korunması gereken işçi değil, patrondur. Bu nedenle tutulan raporlar da çoğu zaman düzmecedir.

Bu tablo karşısında çözüm, birkaç yönetmelik değişikliğiyle geçiştirilemez. Sorun, üretimin kim için ve kimin denetiminde yapıldığıdır. İşçiler söz ve karar sahibi olmadıkça, bu raporlar her yıl yeniden yazılacak. Bu yüzden İSİG Meclisi’nin 2025 İş Cinayetleri Raporu yalnızca bir rapor değil, bir iddianamedir. Çünkü bu rapor sadece sayıları değil, bir suç zinciri olduğunu da gözler önüne seriyor. Önlenebilir ölümler tekrar ediyorsa bu kader değil, sistemdir. Ortada kaza değil, suç vardır. Fail bellidir.

İş cinayetleri bu düzenin sonucudur. Ve bu sonuç değiştirilebilir. Yaşamak, işçi sınıfı için bir lütuf değil; örgütlü mücadeleyle geri alınması gereken bir haktır.

Suriye-Türkiye: Çözüm değil kriz derinleşiyor!

0
ABD'nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Şara yönetimi ve SDG arasında bir anlaşmaya varılması için her iki tarafla pek çok görüşme gerçekleştirdi.

Geçen sayıdaki yazımızda “Süreç rölantide, gözler Suriye’de” demiştik. Aradan geçen bir aylık süre zarfında Suriye’de uzun zamandır devam eden fırtına öncesi sessizlik, yerini silahların gürültüsüne bıraktı.

Erdoğan ve Şara’nın “emperyalizmle sıfır sorun” politikası izlediği koşullarda ABD, Suriye sahasında kendisine yakın bir denge unsuru olarak gördüğü Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) ihtiyacı kalmadığını alenen deklare etti. Siyonizm ise mevzubahis coğrafyada kurulmaya girişilen yeni denge içerisinde ABD tarafından yalnız bırakılmayacağını gayet iyi bildiği için Kürt halkının ne kazandığı veya kaybettiği ile ilgilenmediğini açık etti.

İşte bu koşullar altında Kürtler zorlu bir sınav ile karşı karşıya kaldı. SDG için bugüne dek belli ölçüde korunmuş olan emperyal güvencelerin hızla buharlaşması ile eşzamanlı olarak sahadaki çatışmaların dozu da yükseldi.

Ortadoğu’ya başarılı bir model olarak sunulan ve özyönetimlere dayandığı iddia edilen organizasyon günler içerisinde dramatik bir başarısızlığa uğradı ve başından beri birer pazarlık unsuru olarak görülen ve o şekilde ilişki kurulduğu açık olan Arap nüfusun yoğun olduğu topraklar hızla Kürt siyasi hareketinin nüfuz alanı dışına çıktı. Pekâlâ kimsenin onurunu zedelemeden devir teslimi yapılabilecek bu bölgelerin bir bozgun havası içerisinde terk edilmek zorunda kalınışı teknik bir basiretsizlik olmaktan öte ciddi bir siyasi öngörüsüzlüğün sonucuydu.

Bu öngörüsüzlüğün açığa çıkışı ve çatışma bölgelerinden yansıyan travmatik görüntülerin üst üste yayınlanması ile Kürt kamuoyunda haklı bir infial meydana geldi. IŞİD tarafından kuşatılan Kobane’nin ancak çok büyük bedeller ödenerek kurtarılabildiği günlerin anısı hafızalarda halen tazeyken, yıllar süren bölgesel iktidardan sonra başlanılan yere dönüleceği endişesi bulundukları her yerde Kürt halkını sokağa döktü.

30 Ocak itibarıyla detayları kamuoyuna yansıyan yeni Şam-SDG anlaşması, Kürt halkının kitlesel seferberliğinin dünya kamuoyunda bir etki yarattığını ve kadim Kürt şehirlerine dönük bir harekâtın kanlı bir iç savaşa dönüşmesinin kendi Ortadoğu planlarını da bozabileceğini düşünen emperyalistlerin yeniden masaya ağırlıklarını koyduğunu gösteriyor. Bu anlaşma öncekiler gibi kadük mü kalacak yoksa hayata mı geçecek henüz net değil. Net olan, Kürt halkının bu darboğazda kendi özgücünden ve diğer halkların kendileriyle dayanışmayı yükseltmesinden başka sağlam bir dayanağı olmadığıdır. 

Suriye haritasındaki renk değişimlerinin Türkiye’deki “sürecin” gidişatını da büyük oranda belirleyeceği ortada. Nitekim Suriye’de SDG’nin askeri gerileyişine paralel olarak Türkiye’de tüm burjuva basın Suriye Kürtlerine küfür korosunda birleşti. İmralı’dan dışarıya yeni bir haber ulaşmazken Öcalan ile komisyon arasındaki görüşmenin tutanağı özenle seçilmiş bir uğrakta ve tahrif edilerek kamuoyuna servis edildi.

Rejimin borazanları Suriye’deki son gelişmeler üzerine zafer çığırtkanlığı yaparken şovenist histeri, Rojava’daki kadınlarla dayanışma göstermek için saçını ören kadınların gözaltına alınmasına kadar uzandı. Fakat Kürtler ile ipleri daha fazla germeye yönelmesi Tek Adam rejimi için işleri içinden çıkılmaz hale getirecektir.

Şayet muktedirler seçimli işleyişin ortadan kalktığı bir eşiği aşma hülyasına kapılmadıysa rejimin devamını güvenceye almak için halen Kürtler ile CHP’nin bir arada hareket etmesini engellemek gibi bir mecburiyetleri var. Rojava’nın tümden tasfiye edilerek tarihe karıştığını görmek isteyen sömürgeci saplantı ile bunun başarılamayacağı ise açık.

Süreç hâlâ rölantide, gözler hâlâ Suriye’de ve ekranlardan savrulan zafer naraları rejimin aşamadığı siyasi krizi aşmasına yetmiyor.

Tarihte bu ay | 1966 Paşabahçe Grevi

0

31 Ocak 1966’da Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası’nda çalışan 2499 işçi, sendikaları Kristal-İş’in öncülüğünde düşük ücretlere karşı greve çıktı. Kavel Direnişi’nin kazanımlarından biri olan grev hakkının yasal olarak güvence altına alınması, Paşabahçe Grevi ile ilk defa ciddi bir biçimde sınanıyordu. Bunun yanında Paşabahçe Grevi DİSK’in kuruluşuna giden yolun taşlarını döşeyecekti.

İstanbul’un en köklü işçi semtlerinden biri olan Paşabahçe, 31 Ocak günü mahallenin grevci işçilerle tam dayanışmasına sahne olmuştu: Mahalle esnafı alacaklarını erteleyerek veresiye satışa devam etmiş, Beykoz Deri Kundura Fabrikası işçileri grevcilerle dayanışma adına yürüyüş düzenlemiş ve grev ziyareti gerçekleştirmiş, mahalle sakinleri gece nöbetçilere yemek getirmiş, Beykoz-Üsküdar hattında çalışan dolmuş şoförleri bir günlük hasılatlarını ve ispirto fabrikası işçileri üçer günlük yevmiyelerini grevcilere bağışlamışlardı. 5 Şubat günü Kristal-İş’in çağrısıyla gerçekleştirilen ve yaklaşık 5 bin kişinin katıldığı miting mahallelinin dayanışmasını perçinlemiş, pek çok dayanışma örneği grevin en zor zamanlarda bile yenilmemesini sağlamıştı.

Bu dayanışmanın yanında başlangıçta Türk-İş de grevi desteklemiş; Petrol-İş başta olmak üzere Lastik-İş, Maden-İş, Basın-İş gibi Türk-İş üyesi pek çok sendika greve yükümlülüklerinin ötesinde destek vermişlerdi. Hatta grevin 27. gününde grevcilerin aileleri ve çocukları Türk-İş 1. Bölge Temsilciğine bağlı sendikaların desteği ile vapurla Taksim’e getirilmiş, yürüyüş ve Taksim Anıtı’na çelenk bırakma eylemi gerçekleştirmişti.

Henüz resmi olarak Türk-İş üyesi olmayan Kristal-İş, 7-14 Mart 1966 tarihli 6. Türk-İş Genel Kurulu’nda konfederasyona dahil olurken bir yandan 3 Mart tarihinde Kristal-İş, toplu sözleşme görüşmelerinde bulunma yetkisini Türk-İş’e devretmişti bile. Başta grevi destekleyen Türk-İş, 20 Mart 1966 tarihinde Türkiye İşverenler Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) ile bir protokol imzaladı. İşçilerin ve Kristal-İş’in protokolü yeterli bulmaması sonucu greve devam etme kararı alındı. Bu karar sonrası Türk-İş grevden desteğini çekerken konfederasyon üyesi 12 sendika greve destek sundu. Akabinde Kristal-İş ve ona destek çıkan sendikalardan Petrol-İş, Maden-İş, Lastik-İş ve İstanbul Basın-İş sendikaları Türk-İş onur kuruluna sevk edilecekti.

Demirel hükümeti grevin 83. gününde grevi erteledi. Bunun üzerine Kristal-İş Danıştay’a başvurarak grevi erteleme kararına karşı yürütmeyi durdurma kararı çıkmasını sağladı. Sendikanın bu kazanımı sonucu işveren masaya oturmaya karar verdi ve Yüksek Uzlaştırma Kurulu’nda görüşen taraflar bir toplu sözleşme imzaladı. Bu toplu sözleşme sendikanın taleplerinden uzak olsa da grevin de getirdiği yorgunlukla bir ara çözüm olarak razı olundu.

Grevin sona ermesinin ardından onur kuruluna sevk edilen 5 sendika Türk-İş’ten (3 aydan 15 aya uzanan farklı süreler boyunca) geçici olarak ihraç edileceklerdi. Kristal-İş ve Petrol-İş, cezalarının sonunda Türk-İş’e dönmeye razı olsa da Maden-İş, Lastik-İş ve İstanbul Basın-İş sendikaları Türk-İş ile yollarını kesin olarak ayırmaya karar verdiler. Bu sendikalar yanlarına Gıda-İş sendikasını da alarak Sendikalar Arası Dayanışma Anlaşması’nı (SADA) imzaladılar ve DİSK’in kuruluşuna giden süreç başlamış oldu.

Metal TİS’i emekçilere ne anlatıyor?

0

Yaklaşık üç aydır devam eden MESS grup TİS süreci ocak ayı bitmeden sona erdi. 150 binden fazla metal işçisini temsilen Türk Metal, Birleşik Metal-İş ve Özçelik-İş sendikaları ve işveren tarafını temsilen MESS arasında bağıtlanan ve 2025 Eylül’den itibaren geçerli olan sözleşmede ilk 6 ay için ücretlerde ortalama yüzde 28,10’luk bir artış söz konusu olacak. Sosyal haklar da eklenince bu oran yüzde 31,15’e tekabül ediyor.

Metal sektöründeki bu TİS süreci kuşkusuz işçi sınıfının tamamını dolaylı da olsa etkiliyor. Zira metal işçileri ülkedeki en örgütlü kesimlerden birini teşkil ediyor. Ayrıca bu, kamu sektörü dışında en fazla sayıda işçiyi kapsayan sözleşmelerden birisi. Bu açıdan MESS ile yürütülen toplu pazarlık süreci farklı sektörlerdeki mücadelelerin seyrinin ve ücretlerin belirlenmesinde oldukça etkili.

Ekim ayında başlayan süreçte Türk Metal yüzde 35, Birleşik Metal ise yüzde 58 civarında zam talep eden birer taslakla masaya oturdu. Buna karşın MESS’in başlangıç teklifi yüzde 10 civarında zam ve 3 yıllık bir TİS imzalanması oldu. Ayrıca işe başlangıçta deneme sürecinin 4 ay olması, 5 gün ve üzeri raporlarda ücretin işveren tarafından ödenmemesi gibi maddeler de MESS tarafından başlangıçta savunuldu. Sosyal haklar açısından ise mevcut durumu geriye götüren bir teklif sunuldu.

İmzalanan sözleşme ile MESS’in dayattığı bazı maddeler saf dışı bırakıldı. Ücret açısından bakılınca yapılan zammın 2025 yılı için açıklanan resmi enflasyon oranına yakın olduğu göze çarpıyor. Sözleşmenin 6 aylık olması ve Mart 2026 ayında tekrar zam alınacak olması ücretlerde iyileştirme açısından olumlu olsa da gerçek enflasyon karşısında artış oranları yetersiz. Son durumu en iyi ihtimalle mevcut durumun korunması olarak görmek mümkün.

Süreç boyunca bütün sendikalar MESS’in tutumundaki dayatmacılığı ve “kazanılmış hakların geriye götürülmesi” riskini işaret etti. İşçi sınıfının en örgütlü kesimlerinin dahi işyeri eksenli mücadelede savunma pozisyonunda olması maalesef bir vakıa. Bu açıdan süreçteki mücadeleyi belirleyen unsur, kazanılmış hakları korumak oldu.

Toplu pazarlık sürecinde metal işçileri örgütlü oldukları işyerlerinde pek çok uyarı eylemi gerçekleştirdi. İşyerinde birkaç dakikalık sembolik iş bırakma eylemleri, iş çıkışı alkışlı protesto, yürüyüş, basın açıklamaları gibi pek çok farklı eylemle sendikalı işçiler bu sürece hazırlandı. Bunların bir kısmı sendikal bürokrasinin göstermelik eylemleri olsa bile işçilerin seferber olması açısından önemliydi. Sürecin sonunda uzlaşma sağlanamaması sonucu 19 Ocak günü grev kararları da alındı. Grev kararının alınması dahi MESS’in uzlaşma zeminine gelmesini sağlayan önemli bir etmen oldu.

MESS ile yapılan toplu pazarlık sürecinin gösterdiği iki somut çıktıyı burada ifade edebiliriz. İlki, göstermelik düzeyde bile olsa işçilerin örgütlü ve eylemli davranışının en ufak bir kazanım için dahi zorunlu olduğudur. Diğeri ise; işçi sınıfının mevcut savunma pozisyonundan çıkmak için birleşik bir örgütlenme ve eylem programına ihtiyaç duyduğudur. Bizim görevimiz ise bu örgütlülüğün büyütülmesi ve acil ihtiyaçları bir eylem programı haline getirmeye çalışmaktır.

2026 Ocak ayı sendikal istatistikleri ne anlatıyor?

0

Özel sektörde 2026 Ocak ayına ait işkollarındaki işçi sayısı ve sendika üye sayıları yayımlandı. Bu verilerin patronlar tarafından zorla istifa ettirilen, işkolu değişiklikleri ile sendikal üyelikleri düşürülen, kayıtdışı veya esnaf kurye gibi modellerle çalışan nice emekçiyi kapsamadığı, mücadele ve örgütlenme halindeki binlerce işçinin buraya yansımadığını not edelim. Öte yandan Aziz Çelik’in araştırmalarına göre toplu iş sözleşmesi ile sendikal haklardan faydalanan işçilerin oranının yüzde 5 bile olamadığını da anımsayalım.

Her şeye rağmen 2013 yılından beri sendikalı işçi sayısında bir artış eğilimi ile karşı karşıyaydık. Bu eğilimden aslan payını başta Hak-İş olmak üzere hükümet ve patron işbirlikçisi çok sayıda sendikanın aldığını bilsek de, bu tabloya yansıyan azımsanamayacak sayıda işçinin bileğinin hakkıyla örgütlenip 2013 yılından bu yana örgütlü işçiler haline geldiklerini, yani artış trendinin istatistiklere yansıyandan daha düşük olsa da gerçek örgütlülükteki artışa da tekabül ettiğini söyleyebiliriz. Bu eğilime rağmen 2013 yılından beri ilk kez iki dönem üst üste sendikalı işçi sayısında bir azalma yaşandı.

Özel sektörde kayıtlı çalışan işçi sayısı son bir yılda 165 bin 649 azalırken sendikalı işçiler de 110 bin 757 kişi azaldı. Burada göze çarpan iki önemli hususu işaret ederek ana eğilimin değerlendirmesine geri dönebiliriz.

Birincisi, Hizmet-İş yaklaşık 5 bin üye farkla Türk Metal’i geçerek Türkiye’nin en çok üyeye sahip sendikası oldu. İletişim işkolunda ise toplam kayıtlı çalışan sayısı 89 binden 204 binin üzerine çıktı. Böylece henüz sektör barajını aşarak yetki almış olan Çağrı-İş Sendikası sektör barajının altında bırakıldı. Bu durum Türkiye’deki sendikal örgütlenme önündeki büyük engellerden birini bir kez daha işaret ediyor.

Toplam sayılar bir küçülmeye işaret eder ve krizin derinleşeceği düşünülürken tablonun daha da kötüleşeceğine dair beklentiler söz konusu olabilir. Ancak verilerin kanun değil sadece veri olduğunu, esas belirleyenin ise mücadeleler olduğunu hiç unutmamamız gerekir.

Sendikal istatistiklere bakarken kendimizi hava durumunu tahmin etmeye çalışan bir meteorolog gibi görebiliriz. Alçak ve yüksek basınç sistemlerine bakarak, genel seyri doğru yakalasak bile, küçük ama kritik bir değişkenin devreye girmesiyle tahminler sık sık alt üst olur. Denizden gelen ani bir hava akımı, ani bir cephe hareketi ya da önemsiz görünen bir sıcaklık farkı, atmosferin kritik bir eşiği aşmasına ve tüm tablonun tersine dönmesine yol açabilir. Sendika üye sayılarındaki düşüş eğilimi de benzer biçimde, değişmez ve kaçınılmaz bir kader olarak ele alınamaz. İşçi sınıfının mücadele kapasitesinin artması, sendikal bürokrasinin dahi azalan üye sayısına karşı hareket etmeye zorlanması gibi etmenler bu eğilimi tam tersine çevirebilecek güce sahiptir.

İşçinin alım gücü düşüyor. Emekçinin sofrasına yönelen birden çok el var. Ve bu eller şimdi de işçiyi işsizlikle tehdit ediyor. Sendikalardaki üye kaybına karşı iş güvencesinin sağlanıp, bugüne kadar yükü sırtlanan emekçiler için krizin faturasını patronlara ödetmek adına birleşik bir seferberliğin sağlanması; tabloyu tersine çevirebileceği gibi umutlu bir geleceğe kapı aralayabilir de.

Minneapolis: ICE öldürmeye devam ediyor ve başarılı genel grevin ardından protestolar büyüyor

0

23 Ocak Cuma günü Minneapolis’te tarihsel nitelikte kitlesel bir seferberlik ve güçlü bir genel grev gerçekleştirildi. Grev, kentteki çeşitli sendikal ve toplumsal örgütler tarafından, 11 Ocak’ta Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Servisi (ICE) ajanları tarafından Renee Nicole Good’un öldürülmesine karşı ve şehirdeki göçmen avının sona erdirilmesi talebiyle günler öncesinden çağrılmıştı. Good’un öldürülmesinin ardından, çeşitli şehirlerde her gün büyük seferberlikler gerçekleşti ve baskı güçleriyle çatışmalar yaşandı.

Grev çağrısı onlarca örgüt tarafından sahiplenildi ve 23 Ocak’ta Minneapolis adeta felç olarak uyandı. Son yılların en soğuk gününde, sıcaklıkların yaklaşık -20°C olduğu koşullarda, 50 binden fazla kişinin katıldığı kitlesel bir yürüyüş kentin sokaklarını doldurdu. Bu seferberlikler diğer şehirlerde de tekrarlandı ve Trump’ın ikinci döneminin başlamasından bu yana otoriterliğe, baskıya ve Trump’ın kemer sıkma politikalarına karşı mücadele etmek üzere çeşitli örgütleri bir araya getiren 50501 Hareketi tarafından da desteklendi. Bu hareket, ABD genelinde kitlesel eylemler örgütlüyor.

Bu seferberlik, Trump’ın her yıl bir milyon kişiyi hedeflediği kitlesel sınır dışı etme operasyonlarına karşı 2025 yılında Kaliforniya’nın çeşitli şehirlerinde patlak veren halk ayaklanmalarından bu yana gerçekleşen en büyük protestodur. Trump ve ICE ajanlarının işlediği, işkence, cinayet ve cinsel saldırıları da içeren suçlar büyük bir öfke yaratmıştır.

İkiz Şehirler olarak anılan Minneapolis ve Saint Paul’da, ICE müdahalelerini önceden karşılamak için yerel bağımsız devriyeler oluşturuldu ve hükümetin baskıcı şiddetiyle tehdit edilen göçmen nüfusla güçlü bir dayanışma örülmesini sağlayan yoğun bir örgütlenme süreci gelişti. Grevin hayata geçirilmesi için, alışveriş merkezleri içinde dükkânların kapatılması çağrısı yapan büyük yürüyüşler ve planlanan uçuşların durdurulmasını sağlamak amacıyla yerel havalimanında gerçekleştirilen büyük bir müdahale gibi çeşitli inisiyatifler hayata geçirildi. Bu eylem sırasında yaklaşık yüz kişi gözaltına alındı. Öğleden sonra, örneğin New York’ta olağanüstü hâl ilan edilmesine yol açan dondurucu hava koşullarına meydan okunarak, farklı kollar kent merkezine doğru yürüyerek Renee Good ve öldürülen herkes için adalet, ICE’ın dağıtılması, baskınların sona erdirilmesi ve Trump’ın Gazze’deki soykırımı sürdürme politikasına, Venezuela’ya yönelik saldırılarına ve Grönland üzerindeki tehditlerine açık bir karşı çıkış talep eden pankartlar taşıdı.

Mücadele büyürken ICE ve Federal Ajanlar öldürmeye devam ediyor

Başarılı grev ve büyük seferberliklerin ardından, Minneapolis’te devriye gezen federal ajanlar yeni bir cinayet işledi. 24 Ocak Cumartesi öğleden sonra, bir grup federal ajan 37 yaşındaki sağlık çalışanı Alex Pretti’yi silahla vurarak öldürdü. Yine her şey cep telefonlarıyla kaydedildi ve görüntüler hızla kamuoyuna yansıyarak yaygın bir öfkeyi tetikledi.

Trump hükümeti, Good ve Pretti’nin infazlarını, onların “terörist” olduklarını öne sürerek meşrulaştırmaya çalıştı. Oysa her ikisi de şiddet içermeyen protestolara katılırken ve ICE’ın faaliyetlerini kayda alırken öldürüldü. Daha önce antifaşizmi (AntiFa) bir “terör örgütü” olarak sınıflandırmış olan ve bu paranoyak tarzında ısrar eden Trump, bu kez, her ikisi de Demokrat Partili liberal siyasetçiler olmasına rağmen, Minnesota Valisi ile Minneapolis Belediye Başkanı’nı sözde bir “isyanı” yönetmekle suçlamıştır.

Trump’ın ikinci yönetimi sırasında ICE gözetimi altında 37 kişi hayatını kaybetti. Trump yalnızca ICE ve Ulusal Muhafız ajanlarının cezasızlığını garanti altına almakla kalmıyor, aynı zamanda onların canice eylemlerini “vatanseverlik” olarak yüceltiyor ve kuruma rekor bütçeler ayırıyor.

Temsilciler Meclisi, 22 Ocak’ta, 7 Demokratın da oyuyla, Ulusal Güvenlik Yasası tasarısını ve ICE’a yönelik yeni bir finansman paketini kabul ederek, eşi benzeri görülmemiş bir baskı aygıtının daha da güçlendirilmesini onayladı. Bu sırada, büyük seferberlikler ICE’ın dağıtılmasını ve mahallelerden derhal çekilmesini talep ediyor. 17 Şubat için, Kongre’ye yönelik yeni bir eylem, “Ulusal Doğrudan Eylem Günü” kapsamında hazırlanıyor. Sağlık sendikaları ise baskıya karşı olası grev önlemlerini tartışmaya başlarken, New York’taki büyük özel hastanelerde tarihsel bir grevi sürdürüyorlar.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, devam eden seferberliklerle dayanışma içindeyiz ve öldürülen kişiler ve aktivistler için adalet talep ediyoruz. Tutuklu göçmenler serbest bırakılmalı ve kitlesel sınır dışı etmeler sona erdirilmelidir. ICE’ın dağıtılması ve Federal Güçlerin emekçi mahallelerinden derhal çekilmesi talebini destekliyoruz.

Çocuk haklarının ihlali: asgari ücret

0
Fotoğraf: Şehlem Kaçar / csgorselarsiv.org

Asgari ücretin yetersizliği çocukların sadece ekonomik değil sosyal, kültürel ve gelişimsel haklarını da ihlal etmekte. Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin en temel ilkesi olan yaşama ve gelişme hakkı, çocuğun sadece yaşamını sürdürmesini değil, potansiyelini en üst düzeyde gerçekleştirmesini de kapsar. Asgari ücretin açlık veya yoksulluk sınırının altında kalması, doğrudan doğruya çocuğun yeterli beslenme hakkının ihlalidir. Bir çocuğun yeterli beslenememesi onun fiziksel ve bilişsel gelişimini olumsuz yönde etkiler. Bu durum, devletin çocuğun hayatta kalmasını ve gelişmesini güvence altına alma yükümlülüğünü doğrudan ihlal etmektedir.

Her çocuğun fiziksel, zihinsel, ruhsal, ahlaksal ve toplumsal gelişmesini sağlayacak bir yaşam düzeyine hakkı vardır. Ancak asgari ücretle geçinen bir ailenin sağlıklı, güvenli ve çocuk için yeterli özel bir alan sunan konuta erişimi çok zordur. Ailelerin temel ihtiyaçlarını karşılayamaması, çocuğun sağlığını tehdit eder ve sağlıksız koşullarda büyümesine neden olur.

Kamusal eğitim ne kadar parasız olsa da kırtasiye, ulaşım, beslenme ve sosyal etkinlikler çok pahalı. Bu durum çocuğun eğitim alma hakkını doğrudan ihlal etmekte. Asgari ücretin düşüklüğü, çocukları eğitime devam etmek yerine çocuk işçiliğine itiyor. Aile bütçesine katkıda bulunmak zorunda kalan çocuk, okuldan kopuyor veya okuldaki başarısı ekonomik kaygılar ve açlık nedeniyle düşüyor.

Çocukların dinlenme, oyun oynama ve sanatsal faaliyetlere katılma hakkı lüks değil, anayasal bir haktır. Ekonomik baskı altındaki ailelerde çocuk, “oyun” yerine “hayatta kalma” mücadelesi vermekte. Bir tiyatro biletinin veya bir spor kursunun asgari ücretli bir aile için ulaşılamaz olması, çocuğun sosyal gelişimini engelliyor.

Asgari ücretin düşük olması ve ailelerin temel ihtiyaçlarını karşılayamamaları, çocukları çıraklığa ve kayıtdışı işlere yönlendirilmek zorunda bırakıyor. Bu durum, çocuğu tehlikeli işlerde çalışmaya zorlamakta, çocuğun sağlığına zarar vermekte.

Kapitalist sistemde asgari ücretin düşüklüğü; çocukları yoksulluğun içine hapsetmekte, onları şiddet ve sömürüye açık hale getirmektedir. Bu durum, haklarının öznesi olan çocukların her türlü gelişimini etkilemektedir.

Asgari ücret sadece bir rakam değil. “Çocuğun yüksek yararı” ilkesi gözetilerek, çocukların haklarının korunması ve insanca yaşamaları için mücadele etmek gerekiyor.

Hyundai’de sendika, üretim hatlarına insansı robot sokulmasına karşı çıkıyor

0

İngilizce günlük yayın yapan Güney Kore gazetesi Korea JoongAng Daily’nin haberine göre Hyundai Motor’daki en büyük işçi sendikası, şirket çalışanlarla resmi bir anlaşmaya varmadıkça üretim hatlarına insansı robotların sokulmasını engelleyeceğini perşembe günü açıkladı. Bu tutum, Hyundai’nin yapay zekâ ve yurtdışı üretimini genişletmesiyle birlikte otomasyon konusunda artan gerilimlere işaret ediyor.

Kore Metal İşçileri Sendikası’nın Hyundai Motor şubesi, insansı robotların devreye alınmasına yönelik “tek taraflı” bir dayatmayı kabul etmeyeceğini belirterek, tutumunu istihdamın ve emek haklarının savunulması olarak çerçeveledi.

Anlaşmazlık, Hyundai Motor Group’un bu ayın başında Las Vegas’taki CES fuarında Atlas adlı insansı robotu tanıtmasının ardından gündeme geldi. Şirket 2028’e kadar ABD’de bir robot üretim tesisi kurmayı, Atlas’ı seri üretime geçirmeyi ve bu robotları üretim sahalarında kullanmayı planladığını açıkladı.

Sendika liderleri, robotun tanıtımı etrafındaki coşkuya -Hyundai ile bağlantılı hisselerdeki yükseliş dahil-eleştiriler yönelterek, bunun gülünecek mi yoksa ağlanacak mı bir durum olduğu konusunda tereddüt yaşadıklarını söylerken, insansı robotların yaygın kullanımının istihdam kayıplarına ve işgücünün köklü biçimde yeniden şekillenmesine yol açabileceği uyarısında bulundular.

Sendika, “Ne olursa olsun bu, işçilerin hoş karşılayabileceği bir şey değil” dedi. Yıllık ortalama 100 milyon won (68 bin dolar) maaşla üç işçinin 7/24 çalıştırılmasının 300 milyon won’a mal olacağını; buna karşılık bir robotun ilk satın alımdan sonra yalnızca bakım maliyetleri gerektireceğini belirterek, bunun uzun vadeli kârı maksimize etmek isteyen sermaye sahiplerine işçilere karşı kullanabilecekleri “hazır bir mazeret” sunduğunu savundu.

Sendika, Hyundai’nin işçilik maliyetlerini düşürmek için yapay zekâlı robotları devreye almaya yöneldiği uyarısında bulunarak, bir emek–yönetim anlaşması olmadan “tek bir robotun bile üretim sahasına giremeyeceğini” söyledi.

Sendika liderleri ayrıca kaygılarını Hyundai’nin yurtdışındaki üretim ağının genişlemesiyle ilişkilendirdi. Yurtiçi tesislerdeki üretim düşüşünün, üretim hacminin Georgia’daki yeni tesis olan Hyundai Motor Group Metaplant America’ya kaydırılmasını yansıttığını ifade ettiler.

Hyundai ise ABD’deki tesisin, ülkedeki artan talebi karşılamak üzere 2028’e kadar yıllık kapasitesini 300 bin araçtan 500 bin araca çıkarmayı planladığını açıkladı.

İşçi Demokrasisi Partisi: Kürt halkına dönük tüm saldırı girişimlerinin karşısındayız!

0

İşçi Demokrasisi Partisi’nin Suriye’deki ve bölgedeki son gelişmelere ilişkin açıklaması.

Bölge halklarının özgürlüğü ve eşitliği için mücadeleyi yükseltelim!

Suriye’de geçici hükümet ile Suriye Demokratik Güçleri arasında müzakerelerin 4 Ocak’ta başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından yükselen askeri tırmanış, Halep’ten başlayarak kuzey ve doğu Suriye’deki özerk yönetimin kontrolündeki tüm alanlara yayılarak devam etti. Fırat’ın batısı ve doğusunda askeri ilerleyişini sürdüren hükümet güçlerinin Kobani, Haseke ve Qamışlo sınırlarına dayanmasının ardından 18 Ocak gecesi yeni bir ateşkes anlaşması imzalandı. Pek çok etkenin bileşimiyle Suriye’de ve bölgede yeni bir politik durum yaratan son gelişmeler çerçevesinde, İşçi Demokrasisi Partisi olarak tutumumuzu aşağıdaki maddeler halinde özetliyoruz:

1) Emperyalist paylaşım planlarının bir sonucu olarak dört parçaya bölünmüş olan Kürt halkı bölgenin kadim uluslarından birisidir. Kürt halkının Türkiye, Suriye, İran ve Irak’ta demokratik ve ulusal hakları herhangi bir pazarlık konusu yapılmaksızın tanınmalı, Kürt halkı kendi geleceğini özgürce belirleyebilmelidir. Bu tarihsel ve politik gerçekliğe dayanmayan hiçbir düzenlemenin kalıcı bir çözüm üretmesi, halklar arasında barışı sağlaması mümkün değildir.

2) Bu çerçevede, Suriye’de yaşanan son askeri tırmanışın temelinde ülke halklarının çokuluslu, çok etnili ve çok dinli niteliğinin Şam yönetimi tarafından tanınmıyor olması bulunmaktadır. İktidarını sürdürebilmek için mezhepçi ve ırkçı politikaları en uç noktalara sürükleyen Esad rejiminden miras kalan bölünmeleri, şimdi Şara’nın geçici hükümeti kendi iktidarını konsolide etmek için kullanmaktadır. Geçici hükümetin önceliği, Suriye halkının uğruna büyük bedeller ödediği “özgürlük ve onur” taleplerini çalarak; emperyalizm, Siyonizm ve bölgesel gerici güçlerle işbirliği halinde ülkede kapitalist devleti yeniden inşa etmektir. Bu doğrultudaki merkeziyetçi ve otoriter politikaları mart ayında Lazkiye’de, temmuzda Süveyda’da felaketlere yol açmış, şimdiyse Rojava’da yeni bir krize neden olmuştur.

3) 18 Ocak’ta imzalanan ve 20 Ocak’ta yenilenen ateşkes anlaşması, kendisinden öncekiler gibi her an bozulabilir ve çatışmalar yeniden şiddetlenebilir. Aslında bu anlaşma, uygulanmayan 10 Mart anlaşmasının bir revizyonudur ve onun zayıf, kırılgan niteliklerini taşımaya devam etmektedir. SDG’nin merkezi orduya, özerk yönetimin de Şam’a entegrasyonunu öngören bu muğlak anlaşma, gerçekte her iki tarafın da kısa vadeli çıkarlarını koruyan ve zamana oynayarak konumlarını güçlendirme çabalarına hizmet eden bir örtü işlevi gördü. Tarafların kendi girişimlerinden ve halkların demokratik haklarının tesisinden ziyade, ABD ve bölgesel güçlerin ihtiyaçları ve talepleri çerçevesinde şekillendi. Bu süreçte, küresel ve bölgesel politik güçler dengesinde kartlarını daha iyi oynamayı başaran Şara yönetimi, 4 Ocak’tan itibaren sahadaki askeri ilerleyişi temelinde, 10 Mart anlaşmasını kendi lehine güncelleyerek ve netleştirerek özerk yönetime dayatmaktadır.

4) 10 Mart anlaşmasında olduğu gibi, 18 Ocak anlaşmasının şekillenmesinde emperyalizmin ve bölgesel güçlerin öncelikleri belirleyici oldu. SDG’nin tarihsel misyonunu tamamladığına ikna olan ve asli partner olarak Şam yönetimini tercih eden Trump yönetimi, müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından, geçici hükümetin Kürtlerin çoğunlukta yaşadığı şehirler ve köyler haricinde gerçekleştirebileceği askeri ilerleyişe yeşil ışık yaktı. Askeri operasyonun hemen öncesinde önceliği güneyin silahsızlandırılması olan Siyonist devletle Paris’te varılan ve henüz içeriği resmi olarak açıklanmamış anlaşmayla geçici hükümet Siyonist yapıyı da operasyona ilişkin tarafsızlaştırdı. Erdoğan yönetimi ise bu operasyonun en ateşli taraftarı olarak hükümet güçlerine tüm desteğini sundu.

5) Geçici hükümet Cezire bölgesinde (Fırat’ın doğusu) askeri ilerleyişini sürdürürken, bir yandan da Kürt halkının vatandaşlık, dilsel ve kültürel haklarını tanıyan ve güvence altına aldığını duyuran 17 Ocak tarihli bir kararnameye imza attı. Bağımsızlığını kazanmasının ardından Suriye tarihinde Kürtlerin çeşitli haklarını tanıyan ilk belge olması itibarıyla bu adım büyük önem taşımakla birlikte, süregiden askeri çatışmalar ve hükümetin merkeziyetçi politikaları nedeniyle Kürt halkının varoluş kaygılarını gideren bir sonuç üretmedi. Benzer şekilde, merkezi hükümet Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgelere askeri saldırı gerçekleştirmeyeceğini vurgulasa da şehirleri ve kasabaları askeri kuşatma altındaki Kürtleri ikna etmesi mümkün değil. Bu bağlamda, elektriğin ve suyun kesilmiş olduğu Kobani’ye dönük askeri abluka derhal sonlandırılmalıdır! Tam da bu nedenle, dört parçada ve diasporada Rojava’nın savunusu için eylemler gerçekleşiyor. Her iki tarafın da altında imzası bulunan 18 Ocak anlaşmasının da sonuçsuz kalması ve geçici hükümetin Kürt bölgelerine saldırmaya girişmesi durumunda, Kürt halkının savunusu için Türkiye’de, bölgede ve dünyada en geniş dayanışma seferberlikleri örülmelidir.

6) Geçici hükümetin operasyonu karşısında yüzde 60’ını Arapların oluşturduğu belirtilen SDG’nin hızla çözülerek dağılması, YPG’nin ise Arap çoğunluğun yaşadığı bölgelerden hızla geri çekilmesi ve bu bölgelerde merkezi hükümet güçlerine karşı bir direnişin gerçekleşmemesi, “özyönetim” deneyiminin başarısızlığını ortaya koymuştur. 2017’den bu yana Arap çoğunluğun yaşadığı bu bölgeleri denetimi altında tutan özerk yönetim, söylemlerinin aksine, özgürlükçü ve eşitlikçi temelde bir alternatif ortaya koyamamış, Arap topluluklarını kazanmayı başaramamıştır. Petrol, doğalgaz, su gibi doğal kaynaklar açısından taşıdığı zenginlikle tezat oluşturacak biçimde, Şam’daki yönetimler tarafından ülkenin en yoksul kesimi haline getirilmiş bölge halkı uzunca bir süredir ayrımcılık, baskı ve yönetim kurumlarından dışlanma şikâyetleriyle özerk yönetime karşı protestolarda bulunuyordu. Bölgenin emekçi halklarını kazanacak ekonomik ve politik önlemler yerine aşiret liderleriyle yapılan anlaşmalar aracılığıyla yerel toplulukları denetim altında tutmaya çalışan politika, güçler dengesindeki değişimle birlikte aşiret liderlerinin taraf değiştirmesi sonucu iflas etmiştir. Dahası, Şara yönetimiyle onun merkezi yönetiminde temsil edilme müzakereleriyle onu IŞİD artığı ilan ederek topyekûn direniş çağrısında bulunma arasında hızla salınan politikalar, liderlik içerisinden gelen birbirine zıt söylemler, kitlelerde kafa karışıklığı ve demoralizasyona neden olmuştur. Sonuç olarak, kısa vadeli, pragmatik, küresel ve bölgesel güçler arası dengelere oynayan politikanın ulusal kurtuluşa hizmet etmediği bir kez daha açığa çıkmıştır.

7) Suriye’deki gelişmelerle Türkiye’de yürüyen müzakerelerin iç içe geçmişliği ve Erdoğan yönetiminin Suriye’deki gelişmelere aktif müdahalesi, Türkiye’deki süreç üzerinde de önemli sonuçlar yaratacaktır. Suriye’deki yeni durum her şeyden önce, başından beri vurguladığımız gibi, Cumhur İttifakı’nın Kürt meselesinin çözümü yönündeki ikiyüzlülüğünü ve samimiyetsizliğini ortaya koyması açısından manidardır. Tek Adam rejimi kendini yeterince güçlü hissettiği anda masayı bir kez daha devirmekte ve savaş, baskı politikalarını şiddetlendirmekte tereddüt etmeyecektir. Bu sürecin en ironik yönüyse, Cumhur İttifakı’nın, kendisinin tanımaktan ısrarla kaçındığı özerk yönetim ve anadilinde eğitim gibi hakları içeren Şara’nın 17 Ocak kararnamesine destek açıklamasıdır. Bu çerçevede, bir kez daha, Türkiye’de siyasal demokrasi mücadelesiyle Kürt meselesinin birbirinden ayrılamayacağının, başta siyasi tutsakların özgürlüğü olmak üzere, Kürt halkının haklarının pazarlık konusu yapılmadan derhal tanınması gerekliliğinin altını çiziyoruz.

8) Bölgemizdeki temel çelişkiyi emperyalizm, Siyonizm ve bölgenin egemen kapitalist güçleriyle onların karşısında yer alan halklar oluşturmaya devam etmektedir. Bu çerçevede, Filistin halkının Siyonizme karşı intifadasıyla Kürt halkının serhıldanı, İran halkının diktatörlüğe karşı isyanıyla Suriye halkının demokratik ve ekonomik hakları için süregiden mücadelesi kopmaz biçimde birbirine bağlıdır. Bölgemize ilişkin nihai çözüm emekçilerin ve ezilen halkların öncülüğünde, halkların toplumsal kurtuluşu ve politik eşitliği temelinde kurulacak Sosyalist Ortadoğu Federasyonu’dur.

İşçi Demokrasisi Partisi

22 Ocak 2026

Okur mektubu: İşçi ve kadın katliamlarına karşı yaşama hakkı!

0

Cinayet var arkadaş; faili belli, azmettiricisi belli. 2025 yılında kana susamış kapitalist sisteme işçi sınıfı 2105 can verdi. 2105 sayısı rakamdan ibaret değildir; onlar yaşayan, hayalleri olan insanlardı; yitirilen hayatlar, yarım kalan mutluluklardı. Çocuktu, dördü 14 yaşının altında canice katledildi. Kapitalist sistem, görüldüğü üzere yaşama hakkını görmezden gelip patronların zenginliği uğruna ölmeyi bu topluma reva görüyor. Bizler eğer bu kanlı sisteme başkaldırmazsak, kan siyasetinin birer parçası ya da kurbanı olacağız.

Sokaklardan el çektirenlerin, “Bu işi sandıkta halledeceğiz” diyenlerin hangisi çocuğunu MESEM illetine kurban verdi? Hangisinin çocuğu ölen 85 çocuğun içerisindeydi? Eğitim sistemini çökerten hükümetin ve sözde muhalefetin artık miadı dolmuş, elleri kana bulanmıştır. Emekçiler yönetmeli, devrim çiçeği açmalıdır; açmadığı her gün sömürü düzeni altında işçi sınıfı ezilmeye devam edecektir.

Bu sistemde sadece işçiler değil kadınlar da katlediliyor. Yaşama hakkı elinden alınan 569 kadın, İstanbul Sözleşmesi’nin acilen tekrar yürürlüğe girmesi gerektiğini gösteriyor. Şunu da unutmayalım ki, İstanbul Sözleşmesi’nin uygulandığı yıllarda dahi engellenmeyen kadın cinayetleri, kadın hakları açısından kökten bir değişimi mecbur kılmaktadır. Sadece katledilen kadınlar için değil, cinsel şiddet ve saldırıya maruz kalan ve yıllarca psikolojik destek almak zorunda kalan kadınlar için de cezasızlık politikalarına derhal son verilmelidir.

AKP hükümeti ve müttefiki MHP, işçi sınıfını ve kadınları sindirmek için zaten yetersiz, çürümüş olan adalet sistemini maşa olarak kullanmaktadır. Sayısız suç dosyası olan katil ve tecavüzcüleri serbest bırakan adalet, hakkını arayan işçi sınıfını sefalet ücretlerine mahkûm etmektedir. Duygusunu kaybetmiş, yozlaşmış hükümet bizleri ezemeyecektir; bizler her şeye rağmen ayaktayız, yaşama hakkımızı savunacağız. İşçi sınıfının zaferi, ortak mücadele ve dayanışmamız ile olacaktır. Tarih gösteriyor ki, emekçi halk topyekûn harekete geçtiğinde zafer kaçınılmaz bir sondur.

Petrokimya işçisi

Bir kavram: toplu pazarlık

0

Sendikal hakların en temel unsurları bir sendikaya üye olabilmek, grev hakkı ve toplu sözleşme (ya da toplu iş sözleşmesi – TİS) olarak tanımlanabilir. TİS, grev ve sendika üyeliğinden farklı olarak işverenle bir “anlaşma” yapmak anlamına gelir. Oysa sendikaya üye olmak ve grev yapmak tek taraflı olarak, işçinin dayattığı bir iradedir. TİS, toplu pazarlık olarak anılan bir müzakere sürecinin nihayetinde açığa çıkan bir belgedir. Bir TİS kanunen 1 yıldan kısa ve 3 yıldan uzun olamaz. Ülkemizde TİS mevzuatı, 6356 ve 4688 sayılı kanunlar ile düzenlenmiştir.

Toplu pazarlık bir işyerinde genellikle birkaç aylık bir süreçtir. Toplu pazarlık için ilk şart, o işyerinde yetkili bir sendikanın bulunmasıdır. Sendikanın yetkili olması için ülkede o işkolunda çalışan işçilerin en az yüzde 1’ini üye yapmış olması gerekir. Sonrasında işyeri için yüzde 50, işletme için yüzde 40 barajını aşacak sayıda üye yaparsa o sendika yetki kazanır ve toplu pazarlık sürecine başlayabilir. Bu barajlar sebebiyle Türkiye’de TİS kapsamındaki sendikalı oranı normal sendikalılık oranının oldukça altındadır.

Toplu pazarlık sürecinin ilk aşaması 60 gün sürer. Bu süreçte taraflar anlaşamazsa uyuşmazlık tutanağı tutulur ve arabulucu devreye girer. Eğer arabulucu süreci de bir anlaşma ile sonuçlanmazsa yasal grev hakkı gündeme gelir. Grev hakkını uygulayabilmek için de 60 günlük bir süre vardır, grev işveren tarafına 6 gün önce bildirilmek suretiyle bu süreçte başlatılabilir. İşveren grev oylaması yapmak isterse o işyerinde -sendika üyesi olmayanlar dahil- bütün işçiler oy kullanır. Oylama grevin yapılmaması yönünde olursa bu kez Yüksek Hakem Kurulu (YHK) adlı kurum devreye girer. YHK ayrıca grevin ertelenmesi ya da yasaklanması gibi durumlarda da devreye girer. YHK, çoğunluğu hükümet temsilcilerinden oluşan ve kararları bağlayıcı bir kurum olarak TİS’i bağıtlayarak süreci sonlandırır. Diğer senaryoda ise greve çıkan işçiler, örgütlülüğü ve gücü oranında gösterdikleri irade ile TİS’i imzalar.

Görüldüğü gibi toplu pazarlık; sendika üyeliği, TİS ve yasal grev gibi temel hakların çerçevesini çizen bir kavramdır. Öte yandan toplu pazarlık sürecinin prosedürlerle uzatılması, arabulucu ve YHK gibi kurumların varlığı ve grev gibi temel bir hakkın çok zor kullanılması bu hakların işçiler açısından oldukça sınırlı hale getirildiğini göstermektedir.

Kanunlar sınıf mücadelesindeki güçlerin bir çeşit yansıması olarak ele alınabilir. Toplu pazarlık örneğinde görüldüğü üzere yasal haklar oldukça sınırlı bir şekilde düzenlenmiştir. Yine de işçi sınıfının gücünün yasalardan gelmediğini unutmamak gerekir. İşçilerin herhangi bir hakkı için grev yapması, iş bırakması, üretimden gelen gücünü kullanması meşrudur. İşçi düşmanı, antidemokratik yasaların değişmesi de ancak bu gücü kullanan seferberliklerle mümkündür.

Okur mektubu: “Patronlar örgütleniyor, peki ya biz?”

0

Yıllardır emek gücünü satarak yaşayan bir işçiyim. Geçtiğimiz günlerde çalıştığım işyerinde yaşanan grev sürecine yakından tanık oldum. “Beyaz yakalı” oldukları için kendilerine “işçi” demeyen bir ekibin içerisindeyim. Dolayısıyla yönetim gözünde de üretimi ya da hizmeti durduracak kişi değil; ne olursa olsun şirketin çıkarlarını savunması beklenen çalışanlardanım (!)

Bulunduğum konum nedeniyle, süreç boyunca sendika kırıcılığına açıkça destek verenleri ve buna dair yapılan planları birebir dinleme fırsatı buldum. Grev kararına rağmen greve çıkılmamasının sağlanmasının ardından, bazı ekiplerin bu “sadakatleri” nedeniyle ödüllendirildiklerine tanık oldum.

Peki bir işyerine sendikanın girmesini engellemek neden bu kadar takdir edilen bir davranış? Sendika, patronlar için neden bu denli büyük bir risk? Bu soruya dair düşündüğüm cevapları ve süreçte karşılaştığım sendika kırıcı tutumu Gazete Nisan okurlarıyla paylaşmak istiyorum.

Benim çalıştığım yerdeki süreç, yönetimin sendika ile masaya oturmayı reddetmesiyle başladı. Bunun ardından grev kararı ilan edildi. Karardan birkaç gün sonra hâlâ masaya oturulmadığı için greve gidildi. İşçilerin grev “sevici” olmadıklarını hepimiz biliyoruz; ancak haklarını almak için böyle bir yola başvurabilecek kadar güçlü olduklarını da. Patronlar da bunun farkında. Bu yüzden greve çıkılması halinde maaşların yatmayacağı, grev süresince sosyal haklardan yararlanılamayacağı gün gün, tane tane işçilere anlatıldı. Kısacası aba altından sopa gösterildi.

Sonuç olarak işçiler ekmeklerinden olmaktan korktu ve grev günü geldiğinde greve çıkmadılar. Burada ilgili sendikanın tutumuna dair de ciddi eleştirilerim var; ancak bu başka bir yazının konusu. Zira buraya sığmayacak kadar kapsamlı.

Anlattıklarım, yaşadığım kısa bir deneyimden ibaret. Her ne kadar bir hak kazanımıyla sonuçlanmamış olsa da, bu süreçten çıkarılacak önemli dersler olduğunu düşünüyorum. Bir işyerine sendika girmesini engellemek için nelerin yapılabildiğini ilk elden görmüş oldum. Patronlar sandığımızdan çok daha örgütlü ve hazırlıklılar. Onlara karşı etkili bir karşılık verebilmek ise ciddi bir örgütlü güç gerektiriyor.

Bu deneyim bana bir kez daha emekçilerin örgütlülüğünün hayati önemini hatırlattı. Dilerim bu satırlar, okuyan sizlere de aynı şeyi hatırlatır.

Smart Solar’da grev hakkına saldırı: 44 işçi işten atıldı

0

22 Ekim’den bu yana grevde olan Smart Solar işçileri, grevin üçüncü ayına yaklaşırken işverenin işten atma saldırısıyla karşılaştı. Birleşik Metal-İş Sendikası’nda örgütlü Smart Solar işçilerinden 44’ü tazminatsız biçimde işten çıkarılırken, atılan işçiler arasında 4 işyeri temsilcisi de bulunuyor.

İşverenin işçileri işten çıkarırken öne sürdüğü gerekçe, Kod 46 kapsamında “işçinin işverenin güvenini kötüye kullanması ve hırsızlık yapması” oldu. Ancak işverenin temelsiz biçimde ileri sürdüğü bu iddianın arkasındaki asıl neden grev kırıcılık. Smart Solar yönetiminin devam eden greve rağmen anayasaya ve yasalara aykırı biçimde gerçekleştirdiği fason üretimi işçiler ortaya çıkarmıştı. Bunun üzerine grev kırıcılığa karşı harekete geçen işçiler, 24 Aralık tarihinde fabrikadan hukuksuz şekilde çıkarılan materyallere karşı nöbete başladı. İşçilerin grevlerini korumak amacıyla gerçekleştirdiği bu eyleme polis müdahalesi gerçekleşmişti.

İşten atılan temsilcilerden Hasret Kala’nın aktarımına göre, patronun fabrikadan malzeme çıkarmak için başvurduğu dava sonucunda alınan tedbir kararı, Birleşik Metal-İş Sendikası’nın başvurusu üzerine bozuldu. Böylece işverenin işten çıkarma gerekçesi olarak öne sürdüğü nöbet eyleminin meşru ve hukuki olduğu mahkeme tarafından da tescillenmiş oldu.

İşyeri temsilcisi Kala, işten atılan hiçbir arkadaşlarının sahipsiz olmadığını vurgulayarak, işveren mevcut tutumundan vazgeçmezse işe dönüş ve çalışma koşullarının iyileştirilmesine yönelik taleplerinin karşılanması için mücadelelerini sürdüreceklerini ifade etti.

Venezuela: “Trump’la petrolümüzün ve kaynaklarımızın daha fazla teslim edilmesini derinleştirecek bir anlaşmaya hayır!”

Trump Latin Amerika ve Karayipler’den defol! 

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Venezuela seksiyonu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi’nin (PSL) 10 Ocak tarihli açıklaması.

Geçtiğimiz 3 Ocak’ta, aşırı sağcı Donald Trump’ın hükümeti ülkemize yönelik korsanca bir saldırı gerçekleştirdi. Askeri operasyon sonucunda Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores kaçırıldı. Bu durumu şiddetle kınıyoruz. O gün gerçek bir katliam yaşandı. Aralarında sivillerin de bulunduğu 100’den fazla insan hayatını kaybetti, benzer sayıda kişi yaralandı. Önümüzdeki günlerde bu rakamların artması da muhtemel. ABD emperyalizminin bu saldırganlığı, aylardır María Corina Machado ve Venezuela’daki patron yanlısı muhalefetin diğer temsilcileri tarafından teşvik edilip destekleniyordu.

Venezuela’ya yönelik işgalin ardından yaptığı ilk açıklamalarla Trump’ın tek derdinin petrol ve ülkenin diğer doğal kaynakları olduğu açıkça ortaya çıktı. Karayipler ve Pasifik’teki devasa donanma yığınağı ve bombardımanlar hiçbir zaman gerçekten uyuşturucu kaçakçılığıyla ilgili olmadı. ABD’nin demokratik özgürlüklerle, siyasi tutsakların özgürlüğüyle, Venezuela halkının ücretleriyle ya da yaşam koşullarıyla hiçbir ilgisi yoktur. 

Bu saldırı, Trump’ın küresel ölçekte yürüttüğü ve ABD’nin küresel egemenlik ve ekonomik krizini tersine çevirmeyi amaçlayan bir karşı saldırının ifadesidir. Bu girişim, emperyalist kapitalizmin küresel krizi bağlamında yürütülmektedir. Aşırı sağcı Trump, geçtiğimiz yılın ocak ayında iktidara geliş konuşmasında söylediği gibi, “Amerika’yı yeniden büyük yapmayı” hedeflemektedir. Ancak bugüne kadar bunu başaramamıştır. 

Venezuela’ya yönelik askeri müdahalenin ardından Trump, geçici devlet başkanı Delcy Rodríguez’in başında bulunduğu Venezuela hükümetinin taleplerine boyun eğmemesi halinde ülkemize ikinci bir saldırı düzenlenebileceğini söyledi. Artık ülkeyi kontrol ettiğini ve petrol ticaretini yöneteceğini iddia etti. Aynı zamanda Küba, Kolombiya, Meksika ve Grönland’ı da tehdit etti. 

Sosyalizm ve Özgürlük Partisi olarak, ABD’nin Monroe Doktrini ve onun Trump Zeyli (Corrolary) çerçevesinde ülkemizi yeniden sömürgeleştirme, petrolün çıkarılması ve pazarlanmasını kontrol altına alma planını reddediyoruz. Geçtiğimiz cuma günü, başlıca petrol tekellerinin CEO’larının Beyaz Saray’da Trump’la bir araya gelerek petrolümüzün kaderini belirlemeleri utanç vericiydi. 

Trump ile Venezuela hükümeti arasında bir anlaşma tehlikesi

Delcy Rodríguez’in başkanlık ettiği mevcut hükümete en ufak bir güvenimiz yoktur. Daha önce Maduro’ya ve Chávez’e de olmadığı gibi. Bugün gördüğümüz şey, mevcut Chavezci hükümetin Trump’ın taleplerine boyun eğmeye hazır olduğuna dair açık işaretlerdir. Trump, Venezuela’nın ABD’ye 30 ila 50 milyon varil petrol vereceğini açıkladıktan kısa bir süre sonra devlet kontrolündeki PDVSA (Venezuela Petrolleri), ABD’ye “büyük miktarlarda petrol” satmak üzere müzakereler yürüttüğünü kamuoyuna duyurdu. Bu durum Trump’ın sözleriyle tamamen örtüşmektedir. Ayrıca, ABD ile diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edilmesi yönünde adımlar atılmaktadır. Oysa yapılması gereken, ABD ile tüm ilişkilerin kesilmesi ve Venezuela’daki çıkarlarının hedef alınmasıdır. ABD’nin vahşi saldırısından yalnızca altı gün sonra, Kuzey Amerikalı yetkililerden oluşan bir heyet ülkeye gelerek başkentteki büyükelçiliğe gitti. Hatta Delcy Rodríguez’in Trump’la görüşme ihtimalinin bulunduğu bile gündeme gelmiştir. 

Trump’la bir anlaşma tehlikesi karşısında bugün söz konusu olan şey, ABD’nin Venezuela petrolü üzerindeki kontrolünün ve tahakkümünün daha da artmasıdır. Trump’ın kendi sözleriyle plan, üretimi artırarak petrol fiyatlarını düşürmektir. Zaten düşüş eğiliminde olan fiyatlar daha da aşağı çekilecektir. Bu nedenle Trump’la yapılacak her türlü anlaşmayı reddediyoruz. Net olmak zorundayız. Emperyalizmle anlaşma yapılırsa sonuç daha fazla yoksulluk, kaynaklarımızın yağmalanması olur ve emekçi halk için hiçbir kazanım sağlanmaz. 

Bu emperyalist saldırıdan ve Venezuela üzerindeki sömürgeci tahakküm planlarından kimsenin olumlu beklentisi olamaz. ABD’nin kıtamızda ve dünyanın başka bölgelerinde gerçekleştirdiği askeri müdahalelerin uzun bir tarihi vardır. Bu müdahaleler yalnızca ölüm, yıkım ve emperyalizme ve büyük şirketlerine daha fazla bağımlılık bırakmıştır. ABD ve onun çokuluslu şirketleriyle ne refah gelir ne de daha iyi ücretler. Bu şirketler emekçi halkın ihtiyaçlarını zerre kadar umursamaz. Aşırı sağcı Trump da, petrol tekelleri de sorunlarımızı çözmeyecek. Tam tersine, sömürüyü ve ortak doğal varlıklarımızın talanını derinleştirecekler. Haklarımızı ancak sabırlı örgütlenmemiz, mücadelemiz ve her işyerinde, her eğitim kurumunda ve mahallelerde vereceğimiz seferberlikle geri alabiliriz. 

Chavizm her zaman çokuluslu şirketlerle uzlaştı 

Şunu hatırlatmak gerekir ki çokuluslu şirketler Venezuela’dan hiçbir zaman gitmedi. 2007 yılında Chávez, petrol tekellerini karma şirketler modeli aracılığıyla PDVSA’ya ortak etti. Bu anlaşmaya Chevron, Repsol, Shell, Total, China National Petroleum ve Petrobras dahil oldu. Daha sonra Mitsubishi, Lukoil, Gazprom ve Rosneft de bu yapıya katıldı. Karma şirketler anlaşmasını yalnızca Exxon Mobil ve Conoco Phillips imzalamadı. Onlar ülkeyi terk etmeyi tercih etti. 2010 yılında Chávez, dünyanın en büyük ham petrol rezervi olan Orinoco Petrol Kuşağı’ndaki birçok bloğu çokuluslu şirketlere tahsis ederek petrolümüzün teslimini daha da derinleştirdi. 

Benzer anlaşmalar gıda, telekomünikasyon ve bankacılık gibi diğer sektörlerde de yapıldı. Nestlé, Coca Cola, Movistar, DHL, Citibank gibi çokuluslu şirketler ve Cisneros Grubu gibi büyük yerli sermaye grupları bu süreçte yer aldı. 

Venezuela, 1999 ile 2014 yılları arasında petrol ihracatından 960 milyar dolardan fazla gelir elde etti. Bu devasa kaynağın çok küçük bir bölümü işçilere ve halk kesimlerine ulaştı. Yalnızca sınırlı sosyal yardım politikaları ve zamanla etkisini yitiren Misyonlar uygulandı. Paranın büyük bölümü kirli pazarlıklara, yolsuzluğa, silah alımlarına ve büyük çokuluslu şirketlerle yapılan sözleşmelere aktı. Bunların tümünü 2018 yılında yayımladığımız “Chavizm neden başarısız oldu? Sol muhalefetten bir bilanço” adlı kitabımızda ortaya koyduk.

İşçi önderleri Orlando Chirino ile José Bodas’ın öncülük ettiği devrimci sosyalist akımımız, 2002’de Chávez’e karşı gerçekleştirilen darbe ve patron grevine karşı mücadelenin içinde yer aldı. Her zaman bu politikalara karşı çıktık. İşçi yönetimi ve denetimi altında yüzde petrolün yüzde 100 kamulaştırılması için mücadele ettik. Gerçek bir sosyalist çıkış, emekçilerin iktidarı için kavga verdik. 

Bu tutum Maduro döneminde de sürdü. Maduro, ABD ve onun çokuluslu şirketleriyle anlaşmaya her zaman hazırdı. Nitekim defalarca ABD hükümetine ve dünyanın başka bölgelerindeki yatırımcılara seslenerek petrol zenginliklerimizi sundu. 

Haziran 2024’te Nicolás Maduro, yabancı sermayeyi petrol sektörüne yatırım yapmaya davet etti. O açıklamasında şunları söyledi: “ABD’den, Asya’dan, Afrika’dan, Latin Amerika ve Karayipler’den ve dünyanın her yerinden yatırımcılar bilmelidir ki Venezuela fırsatlar ülkesidir. Yatırımlar büyümek ve uluslararası enerji piyasasına güvence ve istikrar sağlamak için garanti altındadır.”

ABD emperyalizmiyle her türlü anlaşmaya hayır diyoruz 

İnsan onuruna yaraşır yaşam koşulları için ücretlerin ve emekli maaşlarının artışı yönünde derhal seferber olunmalıdır. Emekçi halka yönelik kemer sıkma politikalarına son! Ücretlerin primlere bölünmesine son! Toplu sözleşmeler yenilensin, grev hakkı ve sendikal özgürlükler güvence altına alınsın. Temmuz 2024’teki seçim hilesine karşı protestolar sırasında tutuklananlar dahil olmak üzere tüm siyasi tutsaklar serbest bırakılsın. Meclis Başkanı Jorge Rodríguez’in duyurduğu tutuklu tahliyeleri derhal hayata geçirilsin. Özellikle de, mücadele ettiği, yolsuzluğu teşhir ettiği ya da siyasi nedenlerle tutuklanan işçilerin derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz. Halen cezaevinde tutulan 120’den fazla petrol işçisi görevlerine iade edilmelidir. İşten atılanlar derhal geri alınsın ve geriye dönük maaşları ödensin. Baskı ve takiplere son verilsin. Olağanüstü hal kararnamesi derhal kaldırılsın. Kapatılan medya kuruluşları yeniden açılsın. Emekçi halk için tam siyasal haklar sağlansın. Sol ve demokratik partiler yasallaştırılsın. Karma şirketler ve çokuluslu tekeller olmaksızın yüzde 100 devlet petrolü istiyoruz. Tüm çokuluslu şirketler ve büyük yerli sermaye için artan oranlı vergiler getirilsin. Bu kaynaklar ücret artışlarına, sağlığa, eğitime ve gıda ile ilaç üretimine aktarılsın. 

ABD emperyalizmiyle her türlü anlaşmayı reddediyoruz. Delcy Rodríguez hükümeti, ABD ile pazarlık yapmak yerine Kolombiya Devlet Başkanı Petro’yu, Brezilya Devlet Başkanı Lula’yı ve Meksika Devlet Başkanı Sheinbaum’u, Trump’ın Venezuela’ya dayatmak istediği tahakküm planına karşı kıtasal ve küresel çapta büyük bir seferberlik örgütlemeye çağırmalıdır. ABD işgaline karşı ve Venezuela’yla dayanışma için birçok ülkede gerçekleştirilen kitlesel protestoların yolu izlenmelidir. 

Erkek şiddetine karşı güvencemiz mücadelemiz!

0
Fotoğraf: Özge Özgüner / csgorselarsiv.org

Türkiye’de ve dünyada kadın cinayetleri, kâğıt üstünde yasalar ve koruma mekanizmaları olmasına rağmen sürüyor. Verilerin gösterdiğine göre 2025 yılında Türkiye’de en az 391 kadın öldürüldü. Aynı zamanda veriler kadın cinayetlerinin en fazla “aile” bireyleri tarafından işlendiğini de vurguluyor.

2025 yılında; Sevilay Yaztırmak, daha önce eski eşinin tehditleri hakkında şikâyetçi olmasına rağmen takipsizlik kararı verilen erkek hakkında yeni yaptığı şikâyetten 1,5 ay sonra, koruma kararı verilmiş olmasına rağmen sokak ortasında katledildi. Emine Akpınar, boşanma aşamasında olduğu erkek tarafından, koruma kararı olmasına rağmen silahla katledildi. Saliha Akkaş, hakkında uzaklaştırma kararı olan ve boşanma aşamasında olduğu erkek tarafından defalarca bıçaklanarak öldürüldü. Esengül Kaya, almış olduğu koruma kararını 7 kez ihlal eden, boşanmış olduğu erkek tarafından katledildi. Eser Karaca, boşandığı erkek tarafından katledildi; koruma kararı erkeğe tebliğ edilmemişti. Dilruba Elif Çetin, partneri tarafından bıçaklanarak katledildi; uzaklaştırma kararı vardı. Zeynep Zan, boşanma aşamasındaki erkek tarafından yolda önü kesilerek ateşli silahla katledildi; uzaklaştırma kararı olmasına rağmen erkek tarafından izleniyordu.

Kadınlar uğradığı şiddeti kolluğa, savcılığa bildirse bile gerek idari ve adli birimlerin de erkek egemen anlayıştan besleniyor olması, gerekse konu kadının can güvenliği olmasına rağmen yargının son derece yavaş işlemesi nedeniyle mevcut patriyarkal kapitalist sistemin içinde güvende değiliz. Kadına yönelik şiddeti önlemek yalnızca yasal düzenlemeler ile mümkün değil. Bugün bir kadın aile içi şiddete maruz kaldığında darp raporu almak için hastaneye gittiğinde, onu karşılayan erkek kolluk görevlisinin “Kocan döver de sever de, aileni bozma” şeklinde tutumuna maruz kalabiliyor. Erkek adalet daha orada kendisini hissettirmeye başlıyor. Bu şekilde başlayan sürecin her aşamasında kadın, korunma talebinin sistem tarafından temin edilmesini beklerken, hakkında uzaklaştırma kararı verilen erkeği karşısında bulabiliyor. Kadın, gerek kollukta gerek savcılıkta yaşadığı şiddeti ve can güvenliğinin olmadığını ispata zorlanırken, şiddet faili erkek elini kolunu sallaya sallaya dışarıda gezebiliyor.

Sistemin denetimsizliğine ve 6284’ün uygulanmamasına karşı kadınların mücadelesi ile “6284 yaşatır” sloganı yalnızca bir talep değil; kadınların yaşam hakkını savunan kolektif bir söylem haline geldi. Mücadele ile birlikte kamuoyunda şiddetin “özel alan” meselesi değil, politik bir sorun olduğu bilinci güçlendi. Kadın örgütleri, dayanışma ağları ve feminist avukatların yükselttiği ses ile kolluk ve yargı üzerinde sınırlı da olsa bir denetim ve görünürlük baskısı oluştu. Bugün kadınlar haklarını daha fazla biliyor ve talep ediyor. Bu kazanımlar, mücadelenin gerekliliğinin önemini ortaya koyuyor.

Bir daha yüksek sesle söylüyoruz: Koruma kararlarının yalnızca bir kâğıttan ibaret olmaması için hızlı ve etkili uygulanması; şiddet riski varsa önleyici tedbirlerin gecikmeden alınması; şiddet faillerinin etkin şekilde soruşturulup cezalandırılması; “haksız tahrik”, “iyi hal”, “namus” gibi gerekçelerle cezada indirim yapılmaması; şiddetin “özel alan”, “aile meselesi” kavramlarına sıkıştırılmaması; 6284’ün etkin uygulanması için idari ve adli birimlerin denetlenmesi elzemdir.

KESK’ten yoksulluk dayatmasına karşı iş bırakma eylemi

0

Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu’na (KESK) bağlı sendikalara üye emekçiler, “Sefalete teslim olmayacağız, ek zam şimdi” talebi ile 14 Ocak Çarşamba günü ülke genelinde iş bıraktı.

İstanbul’da Laleli tramvay durağında saat 11.00’de toplanan kamu emekçileri Beyazıt Meydanı’na yürüdü. Yürüyüşe KESK’e bağlı Eğitim-Sen, Tüm Bel-Sen, Haber-Sen, Kültür Sanat-Sen gibi sendikaların yanı sıra Tüm Emeklilerin Sendikası ve sol-sosyalist kurumlar da katıldı. “Geçinemiyoruz” diyen kamu emekçileri yoksulluk sınırının üstünde, insanca yaşamaya yetecek bir ücret için maaşlara yüzde 20 ek zam yapılması ve enflasyon farkının aylık olarak maaşlara yansıtılması taleplerini dile getirdi.

Emeklilerin açlık dayatmasını kabul etmeyeceklerini, insanca yaşamaya yetecek emekli aylıkları istediklerini belirten Tüm Emeklilerin Sendikası sözcüsü, tüm emeklileri örgütlü mücadele etmeye davet etti. Yürüyüşe İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu adına katılan Genel Sekreter Dr. Ertuğrul Oruç “İstanbul Tabip Odası olarak dost örgütümüz KESK’in bir günlük iş bırakma eylemiyle dayanışma için bugün İstanbullu doktorlar olarak biz de iş bıraktık,” dedi.

Sermayeye değil, emekçiye bütçe

Beyazıt Meydanı’nda basın açıklamasını okuyan KESK İstanbul Şubeler Platformu dönem sözcüsü Hüseyin Özev, “Hepimizin hak ettiği insanca yaşam koşulları için bugün en temel hakkımızı, üretimden gelen gücümüzü kullanıyor, iş bırakıyoruz,” diyerek kamu emekçilerinin neden iş bırakma eylemi yaptığını açıkladı. Sorunun kaynak değil, kaynakların kimin için harcandığı sorunu olduğundan bahsedilen açıklamada, sadece asgari ücretin değil en düşük memur emeklisi aylığının da tarihimizde ilk defa açlık sınırının altında kaldığından bahsedilerek iktidarın işçi ve emekçilere dayattığı sefalet koşullarına değinildi.

Basın açıklamasının sonunda “Emeğimizin karşılığı için ülkenin dört bir yanında g(ö)revdeyiz!” diyen kamu emekçilerinin şu talepleri sıralandı:

  • Kamu emekçilerinim maaşlarına ocak ayından itibaren ek yüzde 20 zam yapılması,
  • İlave seyyanen ödeneğin taban maaşlara yansıtılması,
  • İlave seyyanen ödenek tutarının mevcut emekli aylıklarına eklenmesi,
  • Verilen sözlerin yerine getirilmesi, tüm kamu emekçilerine 3600 ek gösterge,
  • Mülakatların kaldırılması,
  • En düşük kamu emekçisi maaşının yoksulluk sınırı üzerine çıkarılması,
  • Kira, kreş, yemek ve yol yardımı.

Ayrıca grevli toplu pazarlık hakkının önündeki engellerin kaldırılmasını talep eden kamu emekçilerinin en geç haziran ayı sonunda gerçek bir toplu pazarlık masası kurulmasını istedikleri de dile getirildi.

Zor olan çalışmak mı yoksa işsizlik mi?

0

Mehmet Şimşek politikalarının faturası ilk olarak işçilere kesiliyor. Patronlar için yurtdışından ve yurtiçinden kaynaklar yaratılıyor. Yıllardır uygulanan yanlış ekonomi politikalarının ve patronların kârını koruma yöntemlerinin sonucu olarak işçiler daha büyük bir yoksulluğa itiliyor.

Gerçek enflasyonun hâlâ bu kadar yüksek seyretmesi elbette alım gücümüzü her geçen gün düşürmeye devam ediyor. Asgari ücrete yılda bir kere yapılan zam da daha üzerinden birkaç ay bile geçmeden açlık sınırının altına geriliyor.

İşten atmalar yasaklansın!

Şu anki ekonomik durumun en büyük yansıması birçok sektörde yaşanan işten çıkarmalar oldu. Şirketler kâr oranlarının düşmesini bahane göstererek çalışanların işlerine son vermeyi hızlandırdılar. Birçok işletme bu yöntem ile binlerce çalışanı kovdu bile.

Özellikle metal sektöründeki daralma sonucu işten çıkarılan çalışanların sayısı on binler olarak nitelendiriliyor. Örneğin Vestel firması son birkaç ayda binlerce çalışanı işten çıkardı.

Peki işsizler geçimini nasıl sağlıyor?

Son üç yıl içerisinde 600, 900 veya 1080 günü sigortalı geçiren ve işten çıkarılan insanlar birkaç aylığına işsizlik maaşı alabiliyor. Bu maaşlar maksimum 20.646 lira olabiliyor. Böyle bir durumda da açlık sınırının altında, kısa süreli bir gelir elde etmiş oluyorlar. Kiraların bile 20-25 bin liradan başladığı bu dönemde, verilen işsizlik maaşı ile geçinilmesi bekleniyor. Bu emekçiler yeniden iş bulana kadar kayıtsız, sigortasız yani güvencesiz ve güvenliksiz günübirlik işler yapmak zorunda kalıyorlar.

İşsizliğin artması patronlar için ise ucuz işgücü fırsatı demek. Eninde sonunda çalışmaya mecbur olan işsizler düşük ücretleri ve uzun çalışma saatlerini kabul etmek zorunda kalıyor. Elbette ucuz işgücü yalnızca işsizlerden oluşmuyor; mülteciler, kadınlar ve birçok dezavantajlı grup da ucuz işgücü olarak kullanılıyor.

Olağan bir dönemde ortalama bir maaş vererek istihdam edecekleri bir işçiyi, işsiz sayısının yüksek olmasını kullanarak çok daha düşük ücretlerle çalıştırıyorlar. Örneğin bir işe başvuru yapıyor ve görüşmeye çağrılıyoruz. Önce maaşı olması gerekenden çok daha düşük söylüyorlar, sonra “Öğle arası, sigara molası yok, masanda hızlıca yemeğini ye” diyorlar ve bizi günde en az 9-10 saat aktif mesaide tutmaya çalışıyorlar. Çünkü biliyorlar ki maddi durumumuz sıkışık ve bir işe ihtiyacımız var. Bu sıkışıklığımızı kullanarak üzerimizdeki sömürüyü maksimum düzeye çekmeye çalışıyorlar.

İşsizliğe karşı işten atmaların yasaklanması, çalışma saatlerinin düşürülerek daha fazla işçinin istihdam edilmesi; vergilerin işçilerden değil zenginlerden ve şirketlerden alınması, işyerlerinin işçi denetimine açılması ve muhasebe kayıtlarındaki kâr-zarar hesaplarının gerçek haliyle işçilere sunulması gibi talepler etrafında mücadelemizi birleştirmeliyiz.

Filistin: Soykırım ateşkesle sürerken

0

Gazze Şeridi’nde Siyonist İsrail’in iki yılı aşkın zamandır sürdürdüğü ve çoğunluğu kadınlar ile çocuklar olmak üzere yaklaşık 71 bin kişinin ölümüne yol açan soykırım, 10 Ekim’de imzalanan ateşkese rağmen devam ediyor. Gazze hükümetine göre, bölgeye günlük olarak ulaşması gereken insani yardım tırlarının yalnızca 244’ü Gazze’ye giriş yapabiliyor. Oysa anlaşmaya göre her gün 600 tırın Şerit’e girmesi kararlaştırılmıştı.

Ayrıca Gazze Şeridi’nde kışın başlaması ve soykırım sonucunda çöken altyapının da etkisiyle, şiddetli soğuklar nedeniyle hipotermi sonucu yaşamını yitirenlerin sayısı 13’e yükseldi. Gazze’de yaşanan selin ortaya çıkardığı görüntüler, insanların çadırlarda yaşamaya zorlandıkları koşulların ne denli ağır olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Bunun yanında işgal ordusu ateşkesi en az 875 kez ihlal ederken, ateşkesin ilan edilmesinden bu yana katledilen Gazzelilerin sayısı en az 411 olarak kaydedildi.

Korsan devlet İsrail, Gazze’de soykırımı sürdürürken hapishanelerde Filistinli mahkûmlara yönelik işkenceyi de devam ettiriyor. Geçtiğimiz ay Damon Hapishanesi’ndeki kadın mahkûmlar, sistematik saldırılara maruz kaldıklarını açıkladılar. Aynı şekilde Batı Şeria’da da yüzlerce ev işgal ordusu tarafından yıkıldı ve binlerce Filistinli yerinden edildi.

İsrail bölgede soykırımcı politikalarını sürdürürken, geçtiğimiz ay Birleşmiş Milletler’de alınan bir kararla emperyalizmin Gazze’yi yeniden sömürgeleştirmeyi hedeflediğini yine bu satırlarda ifade etmiştik. Alınan karar doğrultusunda Filistin direniş örgütlerinin silahsızlandırılması hedefinin nasıl hayata geçirileceği temel bir tartışma konusu olmayı sürdürüyor. Buna karşılık Filistin direnişi, işgal sona ermeden silahlarını bırakmayacağını bir kez daha yineledi. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu arabulucu ülkelerin, Filistin direnişine silah bırakması yönünde baskı uyguladığı biliniyor. Tüm bunlar yaşanırken işgal devletinin bakanı Katz, Gazze’deki işgali sürdüreceklerini ve ne Gazze’den ne de Suriye’den çekileceklerini açıkça dile getirdi. Bu tablo, Tek Adam rejiminin soykırımcı İsrail’e değil, Filistin direnişine baskı uygulamayı tercih ettiğini bir kez daha ortaya koyuyor.

Emperyalist devletler ve bölgedeki gerici rejimler, soykırıma rağmen İsrail’in ulaşamadığı hedefleri gerçekleştirmesi için çalışıyor. Buna karşılık Filistin halkının en büyük güvencesi, dünya halklarının dayanışması olmayı sürdürüyor. İtalya’da gerçekleşen genel grev, İngiltere’de açlık grevindeki tutsak Palestine Action üyeleri için düzenlenen eylemler ve yeniden hazırlıklara başlayacaklarını duyuran Küresel Sumud Filosu bu dayanışmanın somut örnekleri arasında yer alıyor. Tüm bu mücadeleler öncelikle ateşkesin ikinci aşamasına geçilmesi, işgal güçlerinin Gazze Şeridi’nden tamamen çekilmesi ve Şerit’in yeniden inşası için gerekli seferberliklerin başlıca örnekleridir. Bizler de bu topraklarda Gazze için seferber olmalı ve “İsrail’e Tam Ambargo” talebini yükseltmeye devam etmeliyiz.

نحن إلى جانب انتفاضة الشعب الإيراني ضد الديكتاتوريةلا مكان للإمبريالية ولا للصهيونية ولا للملكية!

0

يقف الشعب الإيراني مرة أخرى منتفضًا بمطالب اقتصادية واجتماعية، وفي معركة وجودية ضد الديكتاتورية. فقد تحولت الاحتجاجات التي انطلقت في طهران بتاريخ 28 كانون الأول، احتجاجًا على انهيار قيمة الريال وارتفاع تكاليف المعيشة، خلال وقت قصير إلى انتفاضة جديدة مناهضة للنظام بعد أن انتشرت في مختلف أنحاء البلاد. وتشكل هذه الانتفاضة الموجة الخامسة من التعبئة الجماهيرية منذ عام 2017، فيما يحاول نظام الملالي مرة أخرى مواجهة الاحتجاجات بالقمع والعنف.

تحمل الانتفاضة الشعبية الجارية أهمية كبرى، كونها أول تعبئة وطنية واسعة بعد أن تمكن النظام من البقاء عبر إغراق انتفاضة “جين، جيان، آزادي” في بحر من الدماء في أواخر عام 2022. كما تكتسب هذه الانتفاضة طابعًا بالغ الأهمية لأنها جاءت بعد ما يُعرف بـ“حرب الأيام الاثني عشر”، التي شهدت العام الماضي هجمات عنيفة من قبل الصهيونية والولايات المتحدة.

الإمبريالية، الصهيونية ونظام الملالي

أدت التقلبات الحادة والانخفاض غير المسبوق لقيمة الريال مقابل الدولار، وما نتج عنهما من صعوبات في التجارة، إلى اندلاع احتجاجات وإضرابات تمثلت بإغلاق المحال من قبل التجار الصغار والمتوسطين في بازار طهران في أواخر كانون الأول. وسرعان ما امتدت هذه التحركات داخل العاصمة إلى شرائح العمال والكادحين الذين يرزحون تحت وطأة غلاء المعيشة وتآكل القدرة الشرائية.

وقد تفاعلت الاحتجاجات التي انطلقت في طهران مع الذاكرة القريبة لانتفاضة “جين، جيان، آزادي”، فعبّأت النساء وشرائح اجتماعية أخرى، وانتشرت إلى جامعات متعددة ومدن أخرى، لتكتسب طابع انتفاضة شعبية عامة.

إن انطلاق الاحتجاجات من بازار طهران، الذي يرمز إلى إحدى القواعد الاجتماعية الأساسية لنظام الملالي، أدى، على خلاف التجارب السابقة، إلى تعامل أولي بنبرة معتدلة من قبل السلطة. ففي حين أعلن الرئيس بزشكيان أن الاحتجاجات مشروعة ولا ينبغي قمعها بالعنف، جرت إقالة محافظ البنك المركزي. غير أن اتساع رقعة الاحتجاجات دفع النظام إلى العودة إلى خطابه وسلوكه التقليديين تجاه المتظاهرين. فقد وصف خامنئي المحتجين بأنهم “مخربون” و“مرتزقة لقوى خارجية”. وتشير التقديرات حتى 11 كانون الثاني إلى أن عدد القتلى في الاحتجاجات يقترب من 200 شخص، فيما بلغ عدد المعتقلين نحو 2500. وبسبب قطع الإنترنت وشبكات الاتصال الذي فرضه النظام منذ منتصف الأسبوع الماضي، تواجه عملية الوصول إلى معلومات دقيقة حول مجريات الاحتجاجات صعوبات كبيرة.

في المقابل، تواصل الإمبريالية الأميركية، في ظل إدارة ترامب، إلى جانب الصهيونية، والملكيين المؤيدين للشاه، وقطاعات يمينية فاشية أخرى، نشاطًا مكثفًا بهدف السطو على المطالب والتحركات المشروعة للشعب. إذ يعلن الفاشي ترامب “دعمه للاحتجاجات” ويهدد بالتدخل في البلاد إذا ما هاجم نظام الملالي الشعب. كما يصرّح المجرم نتنياهو بأنهم “يتضامنون مع مطالب الشعب الإيراني بالحرية والعدالة”. أما رضا بهلوي، نجل الشاه المخلوع، الذي وقف علنًا إلى جانب الولايات المتحدة وإسرائيل خلال “حرب الأيام الاثني عشر”، ويتغذى على دعم الإمبريالية والصهيونية، فيدعو الشعب إلى النزول إلى الشوارع وإسقاط النظام. وتشن وسائل الإعلام المؤيدة للبهلوي والممولة من الصهيونية حملة تقوم خلالها بنشر مقاطع مصوّرة للاحتجاجات بعد تحريفها وإضافة شعارات تمجّد نظام الشاه.

من الواضح تمامًا أن ما يسعون إليه هو إقامة سلطة دمية خاضعة للهيمنة المطلقة للإمبريالية والصهيونية، وأنهم يحاولون استخدام قطاعات رجعية وفاسدة من ما يُسمّى بالمعارضة لتحقيق ذلك. كما أنه من الصحيح أن بين المحتجين تيارات ملكية وعنصرية وفاشية، وأن هذه التيارات أصبحت للأسف أكثر ظهورًا مقارنة بالتحركات السابقة. غير أن تصوير الجماهير الشعبية التي تخرج اليوم مرة أخرى إلى الشوارع، مخاطِرة بحياتها، على أنها أنصار للإمبريالية أو الصهيونية أو الملكية، لا يخدم سوى خلق ثنائية زائفة، وهي بالضبط ما يطمح إليه نظام الملالي.

ويستغل نظام الملالي هذه الذريعة ليواصل وجوده المتعفن عبر قمع المطالب المشروعة للشعب بالدم. إذ يُلقي كلفة العقوبات الاقتصادية والحصار الإمبريالي على عاتق العمال والكادحين عبر مزيد من التقشف والاقتطاعات الاجتماعية، رافعًا مستوى البؤس إلى حد لا يُطاق. وفي الوقت ذاته، تعمّق هذه السياسات الاقتصادية تبعية إيران للإمبريالية الصينية. ومن جهة أخرى، يقوم ممثلو النظام الغارقون في الفساد والانحلال، ومعهم الدوائر الأوليغارشية المحيطة بهم، بمراكمة ثرواتهم عبر تعدد أسعار الصرف، والسوق السوداء، والتخفيضات المتتالية للعملة. وبذلك فإن من يدفع ثمن العقوبات ليس الطبقات الحاكمة التي لا تكف عن ترديد خطابها “المعادي للإمبريالية والصهيونية”، بل العمال والفقراء.

وفيما يواصل الملالي اتهام المحتجين بأنهم “عملاء لقوى خارجية”، كانت “حرب الأيام الاثني عشر” قد كشفت بوضوح تام أين يكمن العملاء الحقيقيون، وإلى أي مدى بلغ فساد النظام. فقد أقدمت الصهيونية، عبر مسؤولين في النظام حولتهم إلى أدوات لها، على اغتيال كبار قادة النظام بطريقة مهينة خلال العمليات العسكرية التي نفذتها في حزيران 2025. إن عجز نظام الملالي عن حماية شعبه، وحتى قادته، من هجمات الصهيونية والإمبريالية يشكل دليلًا صارخًا على مستوى الانحطاط الذي وصل إليه.

ولهذا السبب بالذات، يمر نظام الملالي اليوم بأكبر أزمة شرعية في تاريخه وبأضعف مراحله. إن انطلاق الاحتجاجات من بازار طهران المسقوف، الذي يُعد قلب النظام، واندلاع تعبئة جماهيرية واسعة في مدن مثل مشهد وقم، اللتين تُعتبران أيضًا من قلاعه الأساسية، يكشفان عن التراجع الحاد في مكانته حتى داخل قاعدته الاجتماعية.

وفي هذه الأثناء، لا تزال بعض أوساط اليسار العالمي تصطف إلى جانب هذا النظام الفاسد والدموي، بذريعة أنه نظام “معادٍ للإمبريالية” وأنه جزء من ما يُسمّى بـ“محور المقاومة”، وتواصل الصمت إزاء التحركات المشروعة للشعب الإيراني. إن نظام الملالي لا يضطهد الشعب الإيراني فحسب، بل يضطهد أيضًا شعوب المنطقة عبر سياساته الطائفية والعنصرية والانتهازية المضادة للثورة، وقد استحق منذ زمن طويل أن يُلقى في مزبلة التاريخ.

الحل ليس في الماضي، بل في بناء المستقبل

يعود الشعب الإيراني مرة أخرى إلى الشوارع من أجل الإمساك بمصيره بيديه وإنهاء النظام الدكتاتوري. ورغم أن آلاف الأشخاص قد قُتلوا على يد قوات الأمن خلال الانتفاضات التي جرت منذ عام 2017، فإن الشعب الإيراني يعود اليوم إلى ساحة السياسة من أجل انتزاع حقوقه الاقتصادية والاجتماعية والديمقراطية. وتتمثل المشكلة الأساسية في هذه المرحلة، مرة أخرى، في غياب بديل سياسي يمثل مطالب العمال والشعوب المضطهدة. إذ يجري اليوم حشر الشعب الإيراني داخل قميص قسري بين النظام الدكتاتوري القائم وبين إعادة تأسيس دكتاتورية الشاه التي أُطيح بها في انتفاضة عظيمة عام 1979.

إن أنصار الشاه، والإمبريالية، والصهيونية لا يقدمون لشعب إيران سوى وعد واحد: إعادة إخضاعه. ولا يمكن تحقيق المطالب المشروعة لشعب إيران إلا عبر تطوير تنظيماته الذاتية، وبناء قيادة ثورية تمثل هذه المطالب في الساحة السياسية، تمامًا كما حدث في تجربة المجالس عام 1979. ومن هذا المنطلق، فإن مهمة اليسار العالمي يجب أن تكون تطوير التضامن مع نضال الشعب الإيراني على أساس مستقل عن جميع قوى الهيمنة.

حزب العمال الديمقراطي
11 كانون الثاني 2026

Hindistan’da işçi sınıfı genel greve hazırlanıyor: Sendikalar yeni iş kanunlarının geri çekilmesini istiyor

0

Hindistan’da 10 ulusal işçi konfederasyonu ve farklı sektörlerden çok sayıda sendika, 12 Şubat 2026 Perşembe günü için ülke çapında genel grev çağrısı yaptı. Grevin hedefinde, parlamentoda 2019 ve 2020’de kabul edilen, 21 Kasım 2025’te yürürlüğe giren ve 1 Nisan 2026’da ilgili yönetmeliklerin de tamamlanmasıyla uygulanmaya başlaması hedeflenen dört yeni iş kanununu durdurmak var.

Ücret Kanunu, Endüstriyel İlişkiler Kanunu, Sosyal Güvenlik Kanunu ve İş Sağlığı, Güvenliği ve Çalışma Koşulları Kanunu adlı bu kanunlar Hindistan iş yaşamının düzenlenmesinde köklü değişikliklere yol açacak. 12 Şubat’ta yapılacak ulusal genel grev, Hindistan işçi sınıfına bu dört iş kanununun parlamentodan geçirilmesi ile yöneltilen saldırıdan sonra yapılan altıncı genel grev olacak. Ülkedeki son genel grev 9 Temmuz 2025’te yapılmıştı.

Sendikalar 9 Ocak’ta Yeni Delhi’de toplanan Ulusal İşçi Sendikaları Kongresi’nde “iş kanunlarının derhal iptali” talebini yineledi; hükümetin kanunlara ilişkin uygulamaları düzenleyen yönetmelikler çıkarma girişimine karşı süresiz genel grevi de içeren daha sert eylemler düzenleyebilecekleri yönünde uyarıda bulundu.

Yeni iş kanunları neyi değiştiriyor? Sendikalar neden karşı çıkıyor?

Kongrede konuşan konfederasyon sözcüleri, yeni kanun hükümlerinin işçi karşıtı ve şirket yanlısı olduğunu ve uygulanmalarının işçilerin “sendika kurma ve toplu pazarlık yapma haklarının yakın zamanda kaybedilmesi” anlamına geleceğini belirttiler. Sınıf örgütlerinin tepkisini çeken yeni yasalardaki bazı temel değişiklikleri özetlemek gerekirse:

  • Ülkedeki eski iş yasalarına göre greve çıkmak için önceden bildirim yapma ve belirli bir süre bekleme şartı belirli sektörlerle sınırlıydı. Yeni yasa bu sınırlamaları yaygınlaştırıyor. Patronlara grevlere hazırlık yapma ve karşı hamle geliştirme fırsatı verecek bu değişikliklerle grevlerin caydırıcı gücünün azaltılması ve böylece işçi hareketini sermaye saldırıları karşısında silahsız bırakmak hedefleniyor.
  • Eski yasalar işçileri koruyan birçok düzenlemeyi 100 ve üzerinde işçi çalıştıran işyerleri için öngörürken, yeni yasada bu eşik 300 ve üzeri çalışan düzeyine çekiliyor. Böylece çalışan sayısı 300’ün altında olan çok sayıda işyerinde işçilere daha “esnek” bir çalışma rejimi dayatılabilecek. Taşeron/sözleşmeli işçilik düzenlemelerinin uygulanacağı işyerleri için önceden geçerli olan 20 ve üzerinde işçi çalışması şartı ise 50 ve üzeri olarak değiştiriliyor. Bu da sömürünün en yoğun haliyle yaşandığı güvencesiz, kuralsız çalışma alanlarının çoğalması demek.
  • Ülkede ücret tanımı ve buna bağlı prim/ödenek hesapları şimdiye dek parçalı bir mevzuat ile belirlenirken şimdi tek bir ücret tanımı yapılıyor ve bordro kalemleri yeniden sınıflandırılıyor. Sendikalar yeni sınıflandırmanın hangi ödemenin “ücret” sayılacağı, fazla mesai, tazminat, prim matrahı gibi alanlarda işçi aleyhine sonuçlar doğurabileceğini belirtiyor.
  • Yeni kanun metinlerinde gig/platform işçileri için sosyal güvenlik tedbirlerinin alınması konusunda muğlak bir dil kullanılmış olması, işçilerin bu alanda kazandığı hakların uygulamada gasp edileceği endişesine yol açıyor.

Greve kimlerin katılması bekleniyor?

Sendikalar, 12 Şubat grevinin bankacılık, sigorta ve elektrik gibi stratejik sektörlerdeki işçilerle sınırlı kalmayacağını; iş güvencesi ve sosyal hakların en zayıf olduğu kayıtdışı/enformel sektör ile tarım işçileri başta olmak üzere sınıfın farklı kesimlerine yayılacağını vurguluyor. Çiftçi örgütleri platformu Samyukta Kisan Morcha (SKM) da 12 Şubat için dayanışma ve seferberlik çağrısı yaparak tarım emekçilerini greve destek vermek üzere seferber edeceğini duyurdu.

Sendikaların hedeflediği katılım sağlanırsa grevin ülkedeki hayatı tam anlamıyla durduracak devasa bir eyleme dönüşmesi kesin görünüyor. Fakat Hindistan işçi sınıfının yeni iş yasaları ile karşılarına dikilen sermaye saldırısını püskürtmek için ilerleyen günlerde bundan daha fazlasını yapması da gerekebilir.

Sendikalaşma hakkı: Örgütlü emek hedefte

0

Sendikalaşma hakkı, hem ulusal mevzuatta hem de Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerde açıkça tanınmış temel bir haktır. Anayasa’nın 51. maddesi, 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu ve ILO’nun 87 ve 98 sayılı sözleşmeleri, işçilerin sendika kurma, sendikaya üye olma ve toplu olarak “pazarlık yapma” haklarını güvence altına alır. Ancak bugün bu “güvence”, fiili hayatta işyerlerinde sistematik bir biçimde hükümsüz kılınmaya çalışılıyor.

Mevzuat, sendikalaşma hakkını tanıyor görünse de bu hak ağır barajlar, prosedürler ve idari engellerle işlevsizleştirilmiş vaziyette. İşkolu barajları, yetki tespit süreçlerinin uzunluğu, işverenlerin itiraz hakkını kötüye kullanması ve yargının bu itirazları yıllarca sonuçlandırmaması, sendikal örgütlenmeyi daha baştan bozuyor.

Bir sendikanın toplu iş sözleşmesi yapabilmesi için o işyerindeki işçilerin yarısından fazlasını üye yapmış olması gerekir. Ancak işçilerin çoğunluğu örgütlenmiş olsa bile işverenin tek bir itirazı süreci yıllarca askıya alabiliyor. Bu süreçte işçiler işten çıkarılma tehdidi başta olmak üzere birçok baskıya maruz bırakılarak işveren tarafından sendikal örgütlenme dağıtılmaya çalışılıyor. İşverenin sendikaya karşı yapmış olduğu itirazın değerlendirme süreci yargıda oldukça uzun sürdüğünden emekçinin sendikalaşma hakkı korunmak yerine, bu süreç işveren elinde bir silaha dönüşüyor.

Bir diğer önemli mesele, işyerlerinde sendikalaşmanın karşılığının çoğu zaman doğrudan fesih olmasıdır. Emekçiler haksız şekilde işten çıkarıldıktan sonra haklarını aramak için yargıya başvurduklarında bir de ispat yükünü sırtlanıyor.

Bugün sendikalaşmanın önündeki engeller, hukuki boşluklardan ya da uygulama hatalarından ibaret değil. Bu engeller, sermaye birikiminin sürekliliği için örgütlü emeği bastırmayı esas alan bilinçli ve sınıfsal bir tercihin ürünü. Taşeronlaşma, esnek çalışma ve güvencesiz istihdam biçimleriyle işçi sınıfı bilinçli olarak parçalanıyor; sendika, sürekli yer değiştiren ve yarın işsiz kalma korkusuyla yaşayan emekçi için erişilmez hale getiriliyor. Grevler ise “milli güvenlik” ve “ekonomik istikrar” gerekçeleriyle yasaklanarak, emeğin en temel kolektif mücadele aracı fiilen ortadan kaldırılmaya çalışılıyor.

Bu mekanizmalar, örgütlü emeği zayıflatmak için devlet ve sermayenin ortaklaşa yürüttüğü bir sınıf saldırısı. İşkolu ve işyeri barajlarının kaldırılması, sendikal nedenle işten çıkarmalarda işe iadenin zorunlu ve derhal uygulanır hale getirilmesi, yetki tespit süreçlerinin kısa, kesin ve yargı denetimini kötüye kullanmaya kapalı hale getirilmesi, grev yasaklarının kaldırılması, taşeron ve güvencesiz çalışma biçimlerinin yasaklanması en acil taleplerimizdir. Biliyoruz ki sendikalaşma hakkının bu denli sistematik biçimde gasp edilmesi bir “uygulama hatası” değil, sermaye düzeninin doğrudan sonucudur.

Aynı tezgâh, yeni vitrin

0

Son günlerde bütün haber kaynakları, 90’ların Televole günlerini aratmayacak bir magazin sosuyla önümüze yeni bir skandallar serisi koyuyor. Uyuşturucu, lüks yaşamlar, kara para ve gazeteci etiketi taşıyan şaibeli figürler… Ancak ekranlarda izlediğimiz bu şov, basit bir adli vaka ya da rutin bir operasyon değil. Bu, iktidar bloğu içindeki kliklerin aynı sofrada semirdikten sonra artık doymayıp birbirlerini yemeye başladığı bir iktidar kavgası, yaldızları dökülmüş bir düzenin paylaşım savaşıdır. Bizlere “cambaza bak” denilerek izletilen bu temaşa ise, aslında çürüyen bir rejimin iç hesaplaşmasının ve yaklaşan taht savaşlarının ön gösterimidir.

Buzdağının altında ne var?

Ortada dönen olaylar sadece birkaç ismin kriminal hikâyesi değil; derin bir ilişkiler ağıdır. İşin ucunun Cumhur İttifakı’na, bakanlara ve hatta Saray’ın çevresine uzanıp uzanmadığına dair sorular, meselenin basit bir yolsuzluktan öte olduğunu gösteriyor. Daha doğrusu bu tablo, iktidarın ve ona bağlı sermaye çevrelerinin paylaşım kavgasına işaret ediyor.

Üstelik bu kavga boşlukta yaşanmıyor. Türkiye’nin “hukuk devleti” performansı, 2025 Hukukun Üstünlüğü Endeksi’ne göre 143 ülke içinde 118. sıraya gerilemiş durumda. Aynı şekilde yolsuzluk algısında Türkiye, 2024 değerlendirmelerine göre 34/100 puanla 107. sırada yer alıyor. Verilerin ışığında, asıl istenenin ne olduğu net: Mesele adalet sağlamak ya da toplumsal huzur ve barış getirmek değil. Her yeni operasyonla yapılmak istenen, sistemi temizlemek değil; sistemin yeni sahiplerinin kim olacağını belirlemek. Bir başka deyişle, oyun dışı kalanları tasfiye etmek.

“Makbul vatandaş”ın suç işleme imtiyazı

2017 sonrası kurulan yeni rejim, kendisine sadakat gösterenlere geniş bir konfor alanı yarattı. Bu sistemde “makbul vatandaş” olmanın yolu, kayıtsız şartsız biatten geçiyor. Bu biat, kişilere adeta bir “suç işleme özgürlüğü” değilse bile, güçlü bir cezasızlık hissi tanıyor. Liyakatsiz ama sadık figürler, uyuşturucu ticaretinden kara para aklamaya kadar pek çok suça bulaşıp vatan, milli, yerli gibi maskelerin ardına saklanabiliyor.

Bugün ifşa edilen isimler ise bu çürümüş sistemin nedenleri değil semptomlarıdır. Yargının siyasetin arka bahçesi haline getirildiği bir düzende bu tür profillerin türemesi kaçınılmazdı ve yine olacak. Şu aşamada gördüğümüz şey şudur: İktidar ve ortakları, kendileriyle işleri bittiğinde ya da yıprandıklarında bu figürleri sahneden indiriyor.

Ne yapmalı?

Bizler, bu çürümüş düzenin aktörlerinin yer değiştirmesini izleyen seyirciler olamayız. Bu magazinel ifşaların arkasındaki gerçek çürümeyi teşhir etmeliyiz; yani denetimsizliği, rant düzenini ve yargının partizanlaşmasını. Çözüm, iktidar içi kliklerin birbirini yemesi ve onların yeni düzenlerinden umut beklemek değildir! Adalet, toplumsal eşitlik ve özgürlük temelinde yeni bir düzen için mücadele etmektir. Unutmayalım, isimler değişse de sömürü devam ediyor. Bu yüzden sözde suçlamaların tarafı olmak yerine, bu bataklığı yaratan sisteme karşı örgütlü mücadelenin parçası olmalıyız.

We stand with the uprising of the people of Iran against dictatorship! No to imperialism, Zionism and monarchy!

0

The people of Iran are once again standing up with economic and social demands and in an existential struggle against dictatorship. Protests that began in Tehran on December 28 against the depreciation of the rial and the rising cost of living quickly spread across the country, turning into a new anti-regime uprising. This uprising constitutes the fifth wave of mass mobilization since 2017, and the mullah regime is once again trying to suppress the protests through repression and violence.

The current popular uprising is of great significance as it is the first major nationwide mobilization since the regime survived by drowning the “Jin, Jiyan, Azadi” uprising of late 2022 in a sea of blood. At the same time, this uprising is also critical in that it comes after what has been referred to as the “Twelve-Day War,” following the heavy attacks carried out last year by Zionism and the United States.

Imperialism, Zionism and the mullah regime

The difficulties in trade caused by the volatility of the rial against the dollar and its extraordinary loss of value triggered protests and shop closures by small and medium-sized merchants in the Tehran bazaar at the end of December. These actions quickly spread in the capital to working people overwhelmed by the rising cost of living and the erosion of purchasing power. These actions that sprouted in Tehran, combined with the fresh memory of the “Jin, Jiyan, Azadi” uprising, mobilized women and other social groups as well, spreading to various universities and other cities and taking on the character of a popular uprising.

The fact that the protests began in the Tehran bazaar, which symbolizes one of the mullah regime’s core social bases, led the authorities—unlike in past experiences—to initially respond in a more moderate tone. While President Pezeshkian stated that the protests were legitimate and should not be suppressed by violence, the head of the Central Bank was dismissed. However, as the protests continued to spread, the regime reverted to its traditional rhetoric and stance toward demonstrators. Khamenei described the protesters as “saboteurs” and “mercenaries of foreign powers,” and as of January 11 it is estimated that the number of people who have lost their lives in the protests has reached 200, while those detained have approached 2,500. Due to the regime cutting off the internet and communication networks since the middle of last week, there are difficulties in obtaining precise information about the protests.

Meanwhile, U.S. imperialism under the Trump administration, Zionism, pro-Shah monarchists and other right-wing, fascistic sections are carrying out intense activity aimed at usurping the people’s legitimate demands and actions. The fascist Trump states that he “supports the protests” and that he would intervene in the country if the mullah administration attacks the people. The genocidal Netanyahu declares that they are “in solidarity with the Iranian people’s demands for freedom and justice.” Reza Pahlavi, the son of the ousted Shah—who is nourished by imperialism and Zionism, and openly sided with the U.S. and Israel during the “Twelve-Day Wars”—calls on the people to take to the streets and overthrow the regime. Pro-Pahlavi media funded by Zionism are running a campaign by sharing distorted protest videos to which they add pro-Shah slogans.

It is quite clear that they want a puppet government that would be under the absolute control of imperialism and Zionism, and that they are trying to use reactionary, corrupt, so-called opposition circles for this purpose. It is also a fact that there are pro-Shah, racist and fascistic sections among the protesters and that, unfortunately, they are more visible compared to past mobilizations. However, portraying the masses of people who are once again taking to the streets at the cost of their lives as supporters of imperialism, Zionism or the monarchy serves precisely the creation of a false dichotomy desired by the mullah regime.

The mullah regime, for its part, is trying to perpetuate its rotten existence by using this pretext to suppress the people’s legitimate demands with blood. The regime is imposing the cost of economic sanctions and the imperialist embargo on the working people through increased austerity and social cutbacks, pushing misery to an unbearable level. At the same time, these economic policies of the mullah regime are deepening Iran’s dependence on Chinese imperialism. Meanwhile, regime representatives mired in corruption and decay, along with the oligarchic sections around them, are multiplying their wealth through dual exchange rates, black market and devaluations. Thus, it is not the country’s ruling classes—who constantly trumpet anti-imperialist and anti-Zionist rhetoric—who pay the price of the sanctions, but the working and the poor people.

While the mullahs continue to accuse protesters of being “agents of foreign powers,” the “Twelve-Day War” laid bare, with all clarity, where the real agents are and the extent of the rot within the regime. Through regime officials it had turned into agents, Zionism humiliatingly assassinated the regime’s top leaders during the military operations it carried out in June 2025. The mullah regime’s failure to protect even its own people and leaders from the attacks of Zionism and imperialism was illustrative of the depth of its decay.

For precisely this reason, the mullah regime is experiencing the greatest loss of legitimacy and is passing through the weakest period in its history. The fact that the protests began in the Tehran Grand Bazaar, regarded as the heart of the regime, and that mass mobilizations are taking place in cities such as Mashhad and Qom—considered the regime’s strongholds—shows the loss of prestige the regime is suffering even within its own social base.

Meanwhile, a segment of the global left continues to side with this rotten, bloody dictatorship—claiming that the mullah regime is anti-imperialist and part of the “Axis of Resistance”—and remains silent in the face of legitimate actions of the people of Iran. The mullah regime has long since deserved to be consigned to the dustbin of history, not only for oppressing the peoples of Iran but also for persecuting the peoples of the region through its sectarian, racist and instrumentalizing counterrevolutionary policies.

The solution lies not in the past, but in building the future!

The peoples of Iran are once again in the streets to take their fate into their own hands and put an end to the dictatorial regime. Despite the fact that thousands of people have been killed by security forces in the mobilizations since 2017, the peoples of Iran are once again on the political stage to win their economic, social and democratic rights. The most fundamental problem of this process, once again, is the absence of a political alternative that would represent the demands of workers and oppressed peoples. The peoples of Iran are currently being forced into a straitjacket between the existing dictatorial regime and the restoration of the Shah’s dictatorship, which they overthrew in 1979 through a magnificent uprising.

The Shahists, imperialism and Zionism promise the peoples of Iran nothing other than re-subjugation. The legitimate demands of the peoples of Iran can only be realized through the development of their own self-organization—just as in the example of the councils of 1979—and the construction of a revolutionary leadership that will represent these demands on the political stage. In this direction, the task of the world left should be to develop solidarity with the struggle of the people of Iran on a basis independent of all ruling powers.

Workers’ Democracy Party

11 January 2026