Ana Sayfa Blog Sayfa 8

Grönland sendikalarından ortak açıklama “Grönland satılık değildir”

0

ABD’de iktidarda bulunan aşırı sağcı Donald Trump’ın son günlerde Grönland’ı ABD topraklarına katma isteğini sıklıkla dile getirmesi üzerine Grönland’daki beş sendikanın başkanları ortak bir açıklama yayımladı.

Grönland İşçi Konfederasyonu-SIK, Öğretmenler Sendikası-IMAK, Kamu Hizmetleri Konfederasyonu-AK, Okul Öncesi Eğitim Çalışanları Sendikası-NPK, Hemşireler Sendikası-PK tarafından yayımlanan açıklamada özetle şunlar dile getirildi:

“ABD Başkanı, ülkemizi almak istediğini yeniden dile getiriyor ve buna ihtiyaç duyduğunu söylüyor. Biz ise ülkesini seven insanlar olarak bunu asla kabul etmiyoruz. Üyelerimizi de birlik olmaya, herkesi kapsayıp kucaklamaya çağırıyoruz. ABD’nin ülkemizi bütünüyle ele geçirmemesi için siyasetçilerin kararlılıkla yürüttüğü çalışmaları ve toplumun birlik olmasına yönelik çağrılarını destekliyoruz.

Ülkemiz satılık değildir ve Grönland Grönlandlılara aittir.”

2026’da gençliğe ayrılmayan bütçeler

0

2025, işçi-öğrenci gençliğin önemli mücadele deneyimlerinin içinden geçtiği bir yıl oldu. Yeri geldi 19 Mart gibi demokratik bir seferberliğin önemli bir aktörü oldu; yeri geldi yemekhane ve yurt hakları için harekete geçti. Bütün bu mücadeleler parçalılığını aşamasa da geriye önemli dersler bıraktı.

Bu dağınıklığın karşısında ise sermaye ve rejim kanadı saldırılarını sistematik ve planlı bir şekilde devam ettiriyor. Malum sene sonunda bütçe görüşmeleri nihayete erdi. Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın bütçesi 300 milyar 302 milyon TL ile 2025’teki yüzde 1,45 oranından, hiçbir ihtiyacı karşılamayacak olan cüzi bir artışla, yüzde 1,46 oranına denk geldi. Orta vadede bu oranın düşürülmesinin hedeflendiğini unutmayalım. Bu bütçenin yüzde 78,6’sı ile en yüksek payını Yükseköğretim Programının almasına rağmen bu da öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılamaktan hayli uzak. Gençlik Örgütleri Forumu’nun 2026 bütçesi bilgi notuna göre “İstanbul’da 100 öğrenciye yalnızca 6,5 yatak, Ankara’da 14,9, İzmir’de 23,6 yatak düşüyor.” Bu yataklardan birine “düşen” bir öğrenciyi ise niteliksiz yemekhaneler, hijyen, çamaşırhane ve ısınma sorunları bekliyor.

KYK burs ve kredileri ise gençliğe ayrılmayan bütçenin diğer bir yüzünü oluşturuyor. 2025 yılında 3 bin TL olan KYK burs miktarının bu sene 4 bin TL’ye çıkarılması öngörülüyor. Daha önce bu satırlarda dile getirdiğimiz üzere 2020 yılında asgari ücretin yaklaşık dörtte birine denk gelen burs miktarı, bu sene en iyi ihtimalle yedide birine denk gelecek gibi duruyor. Bu miktarın öğrencileri sefalet koşullarına mahkûm ettiği yetmezmiş gibi, Bakanlık öğrencilerin sadece yüzde 16,68’ine burs vermeyi öngörüyor. Kredi alan öğrenci sayısındaki beklenen düşüş ise gençlerin işsiz kalma tehlikesinin farkında olduklarını gösteriyor.

Diğer yandan kadın öğrenciler bu kötü şartlarda bile erkek öğrencilerle “eşitlenemiyor”. Kadın öğrenciler, giriş-çıkış saatlerinin kontrol edilmesiyle yurtlarda bir tahakküm ve denetim altında yaşıyorlar. Yurda geç girdikleri takdirde ailelerine mesaj atılarak bu şiddet cenderesi daha da daraltılıyor. Gençlerin önemli bir kısmının ailelerinden destek almadan yaşamayacaklarını göz önünde bulundurursak, kadın öğrencilerin bu baskıdan kurtulma konusunda seçeneksiz kaldıklarını görüyoruz.

Tüm bunlar bize gösteriyor ki bizim hayatlarımızı bu kadar doğrudan ilgilendiren, bütçelerin konuşulduğu bu masalarda bizler yokuz. Bizlere “kaynak yok” yalanını tekrarlayanlar MESEM’li öğrencilerin ücretlerinin ve sigortalarının bile patronların cebinden çıkmasını istemiyor, çocuk işçi emeğini sermayenin önüne altın tepsilerde sunuyor. Tüm bu saldırılara karşı bizim de en geniş eylem birliği çerçevesinde bir araya gelmemiz, bütçe görüşmelerine kendi özörgütlerimiz üzerinden katılmak için Öğrenci Temsilciliği Kurulları’nı (ÖTK) inşa etmemiz ve güçlendirmemiz, yurtlarda komiteler kurmamız, yani bize ayrılacak kaynakları ancak kendi mücadelemizle elde edebileceğimizi görmemiz gerekiyor. En acil talep olarak da KYK burslarına her üç ayda bir gerçek enflasyon oranında zam istemeli ve bütün kredilerin bursa çevrilmesini ön plana çıkarmalıyız.

يجب أن تتوقف الاشتباكات في حلب فوراً، وأن تُعترف الحقوق الديمقراطية لشعوب سوريا اعترافاً غير مشروط

0

عقب فشل المفاوضات الجارية بين حكومة دمشق وقوات سوريا الديمقراطية (قسد)، عادت مدينة حلب مرة أخرى إلى صدارة المشهد بوصفها مركزًا للاشتباكات العسكرية. فبعد تعثّر المفاوضات دون التوصل إلى أي نتيجة في الرابع من كانون الثاني، أعلنت حكومة دمشق حيَّي الشيخ مقصود والأشرفية في حلب منطقتين للعمليات العسكرية. هذان الحيّان، اللذان يشكّل الأكراد غالبيتهم السكانية وتسيطر عليهما قوات الأسايش المرتبطة بقسد، كانا منذ فترة خاضعين لحصار تفرضه السلطة المركزية. ومع إعلان الحكومة بدء العملية، قُتل أكثر من عشرة مدنيين، واضطر عشرات الآلاف من السكان إلى مغادرة منازلهم قسرًا.
إن التصعيد العسكري المتزايد في حلب خلال الأيام الأخيرة يرتبط بالطابع الضعيف والهش لاتفاق 10 آذار الموقّع بين حكومة الشَّرع وقوات سوريا الديمقراطية، والذي لم يُنفَّذ على أرض الواقع. في الحقيقة، وُلد هذا الاتفاق منذ لحظة توقيعه على أسس محكومة بالفشل. ذلك أنه لم يُبرم أساسًا من أجل ضمان الحقوق الديمقراطية أو أمن الأكراد والعرب في شمال وشرق سوريا. بل على العكس، أدّى دور غطاء يحمي المصالح قصيرة الأمد لكل من قسد والحكومة الانتقالية. والأهم من ذلك، أنه تشكّل في سياق تعزيز تقاسم النفوذ بين القوى الخارجية، وعلى رأسها الإمبريالية الأميركية وتركيا، على حساب الحقوق الديمقراطية للشعوب.
في هذا السياق، تحوّل حي الشيخ مقصود إلى ساحة مثالية لتبادل الرسائل بين الأطراف. ففي حين أنكرت قوات سوريا الديمقراطية في بيانها الأخير علاقتها بقوات الأسايش الموجودة في الحي، يُستخدم هذا الحي، الذي يُعدّ منذ انطلاق الثورة السورية واحداً من أكثر أحياء حلب معارضةً ومقاومةً لنظام الأسد، من قبل سلطة دمشق كأداة ضغط لإجبار قسد على تطبيق اتفاق 10 آذار، وذلك عبر سياسة العصا والجزرة.

ومن جهة أخرى، لا يمكن تجاهل دور تركيا في هذا المسار. فقد جعلت الزيارة الأخيرة التي قام بها وزير الخارجية فيدان إلى دمشق، وتصريحاته المتعلقة باتفاق 10 آذار، التدخّل التركي أكثر وضوحاً. ومن المعروف مدى ارتباط مسار المفاوضات مع الحركة السياسية الكردية في تركيا بالتطورات الجارية في سوريا، كما أن قلق نظام الرجل الواحد من إقامة إدارة كردية ذاتية في شمال وشرق سوريا بات أمراً جلياً. لذلك تسعى تركيا إلى لعب دور أساسي في هذا الاتفاق عبر الضغط على قوات سوريا الديمقراطية للجلوس إلى طاولة المفاوضات وخفض سقف مطالبها.

لا مصلحة للكرد ولا للعرب ولا لشعوب سوريا في الاشتباكات الدائرة حالياً في حلب. فهذه الاشتباكات تعيد إنتاج الانقسامات العنصرية والطائفية الموروثة عن نظام الأسد. وفي هذا الإطار، يجب أولاً على حكومة دمشق أن توقف العمليات العسكرية التي أطلقتها ضد حيَّي الشيخ مقصود والأشرفية، وأن تضع حداً للحصار المفروض على هذين الحيين. كما يجب الاعتراف بالحقوق القومية والديمقراطية للشعب الكردي من دون جعلها موضوعاً لأي مساومة.

وفي المقابل، يصبح من الضروري أن تتحرّك قوات سوريا الديمقراطية لا وفق سياسات تقوم على المصالح قصيرة الأمد وتوازنات القوى الإقليمية والدولية، بل وفق المصالح طويلة الأمد القائمة على التعايش السلمي بين الكرد وشعوب سوريا وسائر شعوب المنطقة. كما أن تدخل الإمبريالية والصهيونية والقوى الإقليمية في سوريا لا يمكن وقفه إلا من خلال الاعتراف بالحقوق الديمقراطية والاجتماعية للشعوب وتعزيزها. ومن هنا، بات النضال من أجل ضمان الحقوق الديمقراطية لشعوب سوريا مرتبطاً على نحو لا انفصام له بمواجهة التدخلات الخارجية. ولا يزال النضال الذي يُخاض في إطار مطلب «هيئة تأسيسية مستقلة وذات سيادة من أجل ضمان جميع الحقوق والحريات الديمقراطية» يحتفظ بأهميته الراهنة

İran halkının diktatörlüğe karşı isyanının yanındayız! Emperyalizme, Siyonizme ve monarşiye geçit yok!

0

İşçi Demokrasisi Partisi’nin İran’da gerçekleşen kitlesel seferberliklere ilişkin açıklaması.

İran halkı ekonomik ve sosyal taleplerle ve diktatörlüğe karşı varoluş mücadelesi için bir kez daha ayakta. 28 Aralık’ta Tahran’da riyalin değer kaybına ve artan hayat pahalılığına karşı başlayan eylemler kısa zaman içerisinde ülkenin dört bir yanına yayılarak yeni bir rejim karşıtı isyana dönüştü. Bu isyan 2017’den bu yana gerçekleşen beşinci kitlesel seferberlik dalgasını oluşturuyor ve molla rejimi bir kez daha baskı ve şiddet yoluyla eylemleri bastırmaya çalışıyor.

Şu anda gerçekleşmekte olan halk isyanı, 2022 sonundaki “Jin, Jiyan, Azadi” ayaklanmasını rejimin kan denizinde boğarak ayakta kalmasının ardından ulusal çapta gerçekleşen ilk büyük seferberlik olması açısından büyük önem taşıyor. Aynı zamanda bu isyan, “On İki Gün Savaşı” olarak anılan ve geçtiğimiz yıl Siyonizmin ve ABD’nin ağır saldırılarının ardından gerçekleşmesi bakımından da kritik bir niteliğe sahip.

Emperyalizm, Siyonizm ve molla rejimi

Riyalin dolar karşısındaki oynaklığının ve olağanüstü değer kaybının ticarette yarattığı zorluklar, Aralık sonunda Tahran çarşısında küçük ve orta ölçekli tüccarların protestolarını ve kepenk kapatma eylemlerini tetikledi. Bu eylemler başkentte, artan hayat pahalılığından ve alım gücünün erimesinden bunalan emekçi kesimlere hızla yayıldı. Tahran’da filizlenen bu eylemler, “Jin, Jiyan, Azadi” ayaklanmasının yakın hafızasıyla da birleşerek kadınları ve diğer toplumsal kesimleri de seferber ederek, çeşitli üniversitelere ve diğer şehirlere yayılarak bir halk isyanı niteliği kazandı.

Eylemlerin molla rejiminin asli toplumsal tabanlarından birini simgeleyen Tahran çarşısında başlaması, geçmiş deneyimlerden farklı olarak, yönetimin eylemleri başlangıçta ılımlı bir tonda karşılamasını beraberinde getirdi. Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan eylemlerin meşru olduğunu ve şiddetle bastırılmaması gerektiğini açıklarken, Merkez Bankası başkanı görevden alındı. Fakat eylemlerin giderek yayılmasıyla rejim eylemcilere dönük geleneksel söylemine ve tutumuna geri döndü. Hamaney eylemcileri “bozguncular” ve “dış güçlerin paralı askerleri” olarak nitelerken, 11 Ocak itibariyle eylemlerde hayatını kaybedenlerin 200’e, gözaltına alınanların 2500 kişiye yaklaştığı tahmin ediliyor. Rejimin geçtiğimiz hafta ortasından itibaren internet ve iletişim ağlarını kesmesi nedeniyle, eylemlere ilişkin kesin bilgilere ulaşmakta zorluklar yaşanıyor.

Öte yandan, Trump yönetimindeki ABD emperyalizmi, Siyonizm, Şah yanlısı monarşistler ve diğer sağ, faşizan kesimler halkın meşru taleplerini ve eylemlerini gasp etmek doğrultusunda yoğun bir faaliyet sürdürüyorlar. Faşist Trump “eylemleri desteklediğini” ve molla yönetimi halka saldırırsa ülkeye müdahale edeceğini belirtiyor. Soykırımcı Netanyahu, İran halkının “özgürlük ve adalet talepleriyle dayanışma içerisinde olduklarını” açıklıyor. Emperyalizm ve Siyonizm tarafından beslenen, “On İki Gün Savaşları”nda açıkça ABD’nin ve İsrail’in yanında yer alan devrik şahın oğlu Pehlevi, halkı sokaklara ve rejimi devirmeye davet ediyor. Siyonizmin fonladığı Pehlevi yanlısı medya, şah rejimi yanlısı sloganlar ekleyerek çarpıttıkları eylem videoları paylaşarak bir kampanya yürütüyor.

Emperyalizmin ve Siyonizmin mutlak denetimleri altında olacak bir kukla yönetim istedikleri, bunun için de gerici, yoz sözde muhalefet kesimlerini kullanmaya çalıştıkları oldukça açık. Eylemciler arasında şah yanlısı, ırkçı, faşizan kesimlerin bulunduğu ve maalesef geçmiş seferberliklere kıyasla daha görünür oldukları da bir gerçek. Bununla birlikte, bugün bir kez daha yaşamı pahasına sokağa çıkan halk kitlelerini emperyalizmin, Siyonizmin, monarşinin destekçileri olarak göstermek tam da molla rejiminin arzuladığı sahte bir ikiliğin yaratılmasına hizmet ediyor.     

Molla rejimi de bu bahaneyle halkın meşru taleplerini kanla bastırarak çürümüş varlığını devam ettirme çabası içerisinde. Rejim ekonomik yaptırımların ve emperyalist ambargonun faturasını daha fazla kemer sıkma ve sosyal kesintilerle emekçi halka keserek sefaletin boyutlarını katlanılmaz bir düzeye yükseltiyor. Öte yandan Molla rejiminin bu iktisadi politikaları, İran’ın Çin emperyalizmine olan bağımlılığını daha da derinleştiriyor. Aynı zamanda, yolsuzluğa ve çürümeye batmış rejim temsilcileri ve etraflarındaki oligarşik kesimler, ikili döviz kuru, karaborsa ve devalüasyonlarla zenginliklerini katlayarak artırıyor. Dolayısıyla yaptırımların bedelini antiemperyalizm ve antisiyonizm söylemini dilinden düşürmeyen ülkenin egemen sınıfları değil emekçiler ve yoksul halk ödüyor.

Mollalar eylemcileri “dış güçlerin ajanı” olmakla suçlamaya devam ederken, “On İki Gün Savaşları” asıl ajanların nerede olduğunu ve rejimdeki çürümenin vardığı boyutu tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermişti. Siyonizm, ajanlaştırdığı rejim yöneticileri vasıtasıyla, Haziran 2025’te gerçekleştirdiği askeri operasyonlarda rejimin en tepe yöneticilerini aşağılayıcı biçimde katletmişti. Halkını ve kendi yöneticilerini dahi Siyonizmin ve emperyalizmin saldırılarından korumayı başaramayışı, molla rejiminin çürümüşlüğünün vardığı noktayı göstermesi açısından ibretlikti.

Tam da bu nedenle molla rejimi en büyük meşruiyet kaybını yaşadığı, tarihinin en zayıf döneminden geçiyor. Eylemlerin rejimin kalbi sayılan Tahran kapalı çarşısında başlaması, rejimin kaleleri sayılan Meşhed, Kum gibi kentlerde kitlesel seferberliklerin gerçekleşmesi, rejimin kendi sosyal tabanında da yaşadığı prestij kaybını gösteriyor.  

Bu sırada dünya solunun bir kesimi halen molla rejiminin antiemperyalist, “Direniş Ekseni”nin bir parçası olduğunu iddiasıyla bu çürümüş, kanlı diktatörlüğün yanında yer almaya, İran halkının meşru eylemlerine sessiz kalmaya devam ediyor. Molla rejimi yalnızca İran halklarına değil, aynı zamanda mezhepçi, ırkçı ve araçsallaştırıcı karşıdevrimci politikalarıyla bölge halklarına da zulmederek tarihin çöplüğüne gitmeyi çoktan hak etmiştir.

Çözüm geçmişte değil, geleceğin inşasında!

İran halkları bir kez daha kendi kaderini kendi ellerine almak, diktatörlük rejimine son vermek için sokaklarda. 2017’den bu yana gerçekleşen seferberliklerde binlerce kişi güvenlik güçleri tarafından katledilmiş olmasına rağmen, İran halkları ekonomik, sosyal ve demokratik haklarını kazanmak için yeniden siyaset sahnesinde. Bu sürecin en temel sorunu bir kez daha emekçilerin ve ezilen halkların taleplerini temsil edecek bir siyasi alternatifin bulunmuyor olması. İran halkları şu anda mevcut diktatörlük rejimiyle, 1979’da görkemli bir ayaklanmayla devirdiği Şah diktatörlüğünün yeniden tesisi arasında bir deli gömleğine sokulmaya çalışılıyor.

Şahçılar, emperyalizm ve Siyonizm İran halklarını yeniden boyunduruk altına almaktan başka hiçbir şey vaat etmiyor. İran halklarının meşru talepleri ancak, tıpkı 1979’un şuraları örneğinde olduğu gibi, kendi özörgütlenmelerini geliştirmeleri ve bu talepleri siyaset sahnesinde temsil edecek bir devrimci önderliğin inşasıyla gerçekleşebilir. Bu doğrultuda dünya solunun görevi, tüm egemen güçlerden bağımsız bir temelde, İran halkının mücadelesiyle dayanışmayı geliştirmek olmalıdır.

İşçi Demokrasisi Partisi

11 Ocak 2026

ترامب يعلن السيطرة على فنزويلا: لا للتدخل العسكري الأميركي!نُدين القصف واختطاف نيكولاس مادورو!

0

في أعقاب القصف الإجرامي الذي نفّذته حكومة دونالد ترامب اليمينية المتطرفة في 3 كانون الثاني/يناير، باستخدام المروحيات والطائرات المسيّرة، مستهدفةً منشآت عسكرية ومدنية في كراكاس وفي ولايات لا غوايرا وميراندا وأراغوا (ولا يزال عدد الضحايا مجهولًا)، وكذلك عقب الاختطاف المشين لرئيس الجمهورية نيكولاس مادورو وزوجته سيليا فلوريس، أعلن دونالد ترامب في مؤتمر صحفي أن الولايات المتحدة ستتولى السيطرة على فنزويلا إلى أجل غير مسمى.

وقال ترامب إن واشنطن ستدير البلاد إلى حين تحقيق “انتقال آمن وملائم ومعقول”، موضحًا أن البيت الأبيض هو من سيحدد توقيت هذا الانتقال وشروطه. وذهب إلى حدّ الإعلان أن حكومته ستتولى بنفسها إدارة هذا “الانتقال”. وخلال حديثه عن هذه المرحلة المزعومة، لم يأتِ ترامب على ذكر زعيم المعارضة غونثاليث أوروتيا، كما استبعد أيضًا اليمينية ماريا كورينا ماتشادو من هذا “الانتقال”.

وبعبارة أخرى، يكون ترامب قد خطا خطوة إضافية نحو تنفيذ تهديداته باحتلال فنزويلا. فمن خلال إعلانه السيطرة على البلاد بذريعة “إعادة بناء” صناعة النفط، أسقط نهائيًا قناع كذبة “مكافحة تهريب المخدرات”. بل وادّعى أن صناعة النفط “سُرقت” من الولايات المتحدة. وقال إن الشركات الأميركية ستتولى “إصلاح” البنية التحتية النفطية لإعادة تشغيلها، بما “يدرّ الأموال” على الولايات المتحدة. وهكذا، يتأكد مرة أخرى أن هدف ترامب هو إعادة استعمار فنزويلا، وإقامة شكل من أشكال نظام الوصاية أو الحماية، ونهب النفط بمساعدة الشركات الأميركية متعددة الجنسيات.

وفي الواقع، وبما أن “حكومة الانتقال” التي أعلنها ترامب لا وجود لها حتى الآن، فإنه يواصل التهديد بشنّ عمليات عسكرية جديدة وباحتلال مباشر.

في الوقت الراهن، أدانت الحكومة الفنزويلية، عبر نائبة الرئيس ديلسي رودريغيز، الهجوم واختطاف مادورو، ودعت إلى المقاومة، وذلك رغم إعلان ترامب سابقًا أن نائبة الرئيس “سلّمت نفسها”.

وفي إجاباته على أسئلة الصحفيين، قال ترامب إنهم “مستعدون لعملية ثانية”، وإنهم “لا يرون أي مشكلة في إرسال الجنود الأميركيين إلى الميدان”. لذلك، يتعيّن على شعوب العالم مواصلة توسيع التعبئة ضد محاولة ترامب احتلال فنزويلا والسيطرة عليها. فلا شيء قد حُسم بعد في فنزويلا.

ومنذ أيلول/سبتمبر، أصبحت فنزويلا هدفًا مباشرًا لتهديدات الإمبريالية الأميركية. ففي منطقة الكاريبي، جرى تنفيذ أكبر حشد عسكري منذ غزو بنما عام 1989. وخلال الأسابيع الأخيرة، توسعت العملية العسكرية التي أطلقت عليها الولايات المتحدة اسم “عملية رمح الجنوب” على نحو متسارع. وشملت هذه العملية أكثر من 20 قصفًا للسفن، ومقتل ما يزيد على 100 شخص، ومنع نقل النفط الفنزويلي، ومصادرة عدد من السفن.

إن ما يجري هو هجوم غير مسبوق تشنّه الولايات المتحدة، القوة الإمبريالية الرئيسية في العالم، ضد فنزويلا.

تهدف هذه السياسة العدوانية للإمبريالية الأميركية، بذريعة مكافحة تهريب المخدرات، إلى تعميق نهب الموارد الطبيعية للدول، وزيادة الاستغلال المفرط لشعوب العالم، وقمع التعبئة الجماهيرية التي تهزّ النظام الرأسمالي–الإمبريالي الغارق في أزمة عميقة.

وتأتي كل هذه الاعتداءات في إطار هجومٍ مضاد عالمي يقوده ترامب بهدف قلب الأزمة الاقتصادية والسياسية التي تعيشها الولايات المتحدة. وهذه الأزمة هي بدورها جزء من الأزمة العامة للرأسمالية الإمبريالية. ويسعى ترامب، كما يردّد في شعاره، إلى “جعل أميركا عظيمة مجددًا”، إلا أنه لم ينجح في ذلك حتى الآن. وقد تجسّد هذا النهج مؤخرًا في دعمه غير المشروط للمجرم نتنياهو وللتطهير العرقي الجاري في غزة وفي عموم فلسطين. ومع ذلك، لم يتمكن نتنياهو وترامب حتى الآن من إعلان النصر في فلسطين.

وبصفتنا معارضة يسارية لحكومة نيكولاس مادورو، ندين بشكل قاطع هذا الهجوم الإجرامي والجبان ضد الشعب الفنزويلي. إن حكومة مادورو تقود نظامًا قمعيًا وسلطويًا متستّرًا بخطاب “اشتراكي” زائف، وتضم مئات المعتقلين السياسيين، وتفرض على الشعب سياسات تقشف رأسمالية متوحشة، وأجورًا تجويعية، وخدمات عامة متدهورة. ومع ذلك، فإننا في الاتحاد الدولي للعمال – الأممية الرابعة، وفي قسمه الفنزويلي حزب الاشتراكية والحرية (PSL)، نؤكد أن من يحق له تقرير مصير الشعب الفنزويلي هو الشعب نفسه، لا الإمبريالية الأميركية الإبادية. ولذلك ندين هذا العدوان الإمبريالي، وكل هجوم عسكري جديد أو محاولة احتلال تستهدف فنزويلا.

ويدعو الاتحاد الدولي للعمال – الأممية الرابعة شعوب أميركا اللاتينية والعالم إلى التحرك لإدانة الهجوم على فنزويلا، واختطاف مادورو وزوجته سيليا فلوريس، والتهديدات الجديدة بالهجوم والاحتلال وفرض حكومة دمية من قبل الولايات المتحدة وشركاتها متعددة الجنسيات. وقد نُظّمت بالفعل مسيرات إدانة في نيويورك وواشنطن ومدن أميركية أخرى، وكذلك في مدن مختلفة في أوروبا وأميركا اللاتينية. كما أدان رئيس بلدية نيويورك الجديد، المسلم والاشتراكي مامداني، هجوم ترامب. وكتبت صحيفة نيويورك تايمز في افتتاحيتها بتاريخ 3 كانون الثاني/يناير 2026 أن “هجوم ترامب على فنزويلا غير قانوني وأحمق”.

نرفض دعم الرئيس الأرجنتيني اليميني المتطرف خافيير ميلي للتدخل العسكري الذي يقوده ترامب. وندعو رؤساء كولومبيا والبرازيل والمكسيك، بيترو ولولا وكلوديا شينباوم، الذين رفضوا تهديدات ترامب العدوانية، إلى إطلاق نداء لتعبئة قارية شاملة. ولم يصدر مثل هذا النداء حتى الآن. كما ندعو الأحزاب السياسية والنقابات والمنظمات الطلابية ومنظمات النساء وLGBTI+ التي تعرّف نفسها بأنها ديمقراطية ومعادية للإمبريالية، إلى تنظيم تحركات موحدة في الشوارع وأمام السفارات أو القنصليات الأميركية في كل بلد.

لا للتدخل العسكري لترامب والإمبريالية في فنزويلا!
أوقفوا القصف الإجرامي في فنزويلا وفي المحيط الهادئ والكاريبي!
ندين اختطاف نيكولاس مادورو!
ترامب، اخرج من فنزويلا ومن أميركا اللاتينية!

الاتحاد الدولي للعمال – الأممية الرابعة

Afişlerle örtülen enkaz, Antakya’nın gerçeğini gizleyemez

0

Cumhurbaşkanı’nın Antakya’yı ziyaret edeceği açıklanır açıklanmaz, yetkililer kentin gerçeklerini afişlerle, brandalarla gizleme telaşına kapıldı. Ama bu telaşın hepsi Antakya’nın yaralarını sarmak için değil, yaraları görünmez kılmak içindi. Antakya’nın yaralarını sarmaya, insanlara güvenli bir yaşam kurmaya ya da yıkımın sorumluluğuyla yüzleşmeye yönelik değildi. Enkaz kaldırılmadı, acılar hafiflemedi, sorumlular yargılanmadı, güvencesizlik sona ermedi; yalnızca yıkımın üzeri renkli görsellerle kapatıldı. Antakya, bir kez daha yaşadığı felaketle değil, iktidarın göstermek istediği görüntüyle temsil edilmeye çalışıldı. Günler boyunca koca bir şehir afişlerle donatıldı. Enkazın önü brandalarla kapatıldı. Yıkımın üstü örtülmeye çalışıldı. Medya gerçekleri görmesin, yayınlamasın diye Antakya’nın gerçeği izole edilmek istendi.

Bu bir beceriksizlik değil.

Bu bilinçli bir tercihtir.

Ve bu tercih politiktir.

Ziyaret öncesi kurulan sahnede Antakya’nın gerçekliği yoktu. Enkaz kadraj dışına itildi, kameralar afişlerin önüne yerleştirildi. Medya, bu sürecin aktif bir parçası oldu. Kentin yaşadığı yıkımı göstermek yerine, iktidarın görmek istediği görüntüyü servis etti. Sorular sorulmadı, mikrofonlar enkazın başına uzatılmadı; barınamayanların, göç etmek zorunda kalanların, hâlâ güvende olmayanların sesi duyulmadı. Medya, kamunun haber alma hakkını değil, iktidarın görüntü ihtiyacını önceledi. Bu suskunluk bireysel bir tercihten değil, iktidarla kurulan yapısal ilişkiden kaynaklandı. Ve bu ilişki, Antakya’nın gerçeğini bir kez daha görünmez kılmanın aracına dönüştü.

Buradan konuşuyorum. Antakya’nın içinden. Bu sokaklarda yürüyen, bu şehirde sevdiklerini toprağa veren, hâlâ aynı korkuyla uyanan bir yerden. Konteyner kentleri brandayla kapatarak, yıkımın en derin yaşandığı kent merkezini afişlerle donatarak hayat normale dönmüyor. Yeni yapılan binaların dayanıklılığından bile şüphe ederken afiş asınca evimiz olmuyor. Kentin genelinde hâlâ güvensizlik kol gezerken afiş asınca güvende hissetmiyoruz. Ya da bir günlüğüne tüm yetkililer sahaya inince 6 Şubat ve devamındaki günlerde terk edildiğimizi unutmuyoruz.

Antakya’da enkaz hâlâ duruyor. Beton da duruyor, acı da. Ama asıl ağır olan, görünmeyen enkaz. Güvensizlik duruyor. Yoksulluk duruyor. Belirsizlik duruyor. İnsanlar hâlâ barınma sorunu yaşıyor. Hâlâ göç etmek zorunda kalanlar var. Çocuklar travmayla büyüyor, yaşlılar yalnız bırakılıyor. Bunların hiçbiri süslü görsellerde, renkli afişlerde yer almıyor.

Bu yıkım bir gecede olmadı. Bu enkazın altında yılların ihmali var. Denetlenmeyen yapılar var. Bilim insanlarının uyarılarına rağmen sürdürülen bir yapılaşma düzeni var. Rant uğruna verilen imar izinleri var. “Bir şey olmaz” denilerek ertelenen sorumluluklar var. Bugün afişlerle kapatılmak istenen tam olarak bu: Bu yıkımın politik sorumluluğu.

Bu bir kader değil.

Bu, bilinçli alınmış kararların sonucudur.

Merkezi yönetimin, yerel yönetimlerin, denetim mekanizmalarının ve müteahhitlik sisteminin bu tabloda çok büyük payı var. Ama bu pay konuşulmuyor. Hesap sorulmuyor. Yüzleşmek yerine görüntü düzeltiliyor. Enkaz gözümüzün önünde dururken “normalleşme” sahnesi kuruluyor. Bu, Antakya’ya yapılan yeni bir haksızlıktır.

Biz dekorla avutulacak bir halk değiliz. Acımız bir vitrin malzemesi değildir. Yasımızı bile tutamamışken, adalet yerini bulmamışken, sorumlular hâlâ cezalandırılmazken, insanlar hâlâ güvensiz koşullarda yaşarken sahte afişler asmak gerçeği değiştirmiyor. Sadece gerçeğin üstünü örtüyor.

Dünyanın en büyük afişini de assalar, yarattıkları bu enkazı kapatamazlar. Çünkü bu enkaz sadece yıkılan binalar değil. Bu enkaz, insanların yönetenlere olan güveninin yıkılmasıdır. Bu enkaz, insanca yaşama hakkının ertelenmesidir. Bu enkaz, cevapsız bırakılan soruların ağırlığıdır. Bu enkaz, devletin afetlere hazırlıksız olduğunun en büyük kanıtıdır. Bu enkaz, rant odaklı politikaların en büyük mezar alanıdır.

Biz ne istiyoruz?

Güvenli konut istiyoruz.

Şeffaflık istiyoruz.

Bu yıkımın hesabının sorulmasını istiyoruz.

Güvenli bir şehir istiyoruz. 

Demografik yapının bozulmamasını, bilakis korunmasını istiyoruz.

Antakya’yla ilgili kararların masa başında değil, bu şehirde yaşayanlarla birlikte alınmasını istiyoruz.

Süslü afişler değil, gerçek çözümler istiyoruz.

Antakya sahte afişlerle ayağa kalkmaz. Bu şehir makyajla iyileşmez. Antakya ancak gerçeklerle yüzleşildiğinde, sorumluluk alındığında, adalet sağlandığında toparlanır. 

Biz kabul etmiyoruz.

Unutmuyoruz.

Normalleşmiş gibi yapmıyoruz.

Afişlerle örtülen enkaz, Antakya’nın gerçeğini gizleyemez.

Ve herkes duyana kadar bu gerçeği yazmaya devam edeceğiz.

Yoksulluk, çocuk işçiliği, okul terkleri: 2025’te Türkiye’nin çocukları

0

2025 yılı, Türkiye’de çocuk hakları alanındaki ağır ve yapısal sorunların devam ettiği bir dönem oldu. Özellikle deprem bölgesindeki çocuklar, çocuk işçiliği ve artan çocuk yoksulluğu gibi başlıklarda tablo endişe verici düzeyde… Yayımlanan raporlar, çocukların yaşam hakkından eğitime erişimine kadar birçok alanda ciddi ihlallerle karşı karşıya kaldığını gösteriyor. Ülke, 2025 boyunca derinleşen ekonomik kriz, güvencesiz çalışma koşulları ve yetersiz kamu hizmetlerinin gölgesinde, en temel insan haklarından mahrum bırakılan çocukların acı tablosuna tanıklık etti. Çocuk işçiliği, yaşam hakkı ihlalleri, yoksulluk ve eğitim terkleri gibi pek çok alanda endişe verici artışlar yaşanırken, meslek örgütlerinin ve sendikaların açıkladığı sayısal veriler durumun vahametini gözler önüne seriyor.

6 Şubat depremlerinin üzerinden geçen neredeyse üçüncü yılda, depremden etkilenen 11 ildeki çocukların yaşam koşulları ve haklarına erişimi en kritik sorunlardan biri olmaya devam etti. Bölgede psikososyal destek hizmetlerinin yetersizliği ve çocuk dostu güvenli alanların sınırlı kalması, çocukların deprem travmasını atlatmasını zorlaştırdı. Kalıcı konutların gecikmesi, konteyner kentlerdeki eğitim olanaklarının kısıtlılığı ve öğretmen açıkları nedeniyle binlerce çocuk, nitelikli eğitim hakkından mahrum kaldı. Okul terk oranlarında bölgede artış gözlemlendi. Hijyen, sağlık ve güvenlik standartlarına uygun barınma koşullarına erişimdeki zorluklar, özellikle kış aylarında çocuk sağlığını tehdit etti.

2025 yılında çocuk işçiliği, özellikle Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) programı üzerinden yaşanan ölümlü iş kazaları ve sömürü iddiaları nedeniyle gündemin merkezine oturdu. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi verileri, durumun vahametini gözler önüne serdi. Son bir yılda tespit edilebildiği kadarıyla 91 çocuk işçi yaşamını yitirirken, bunlardan 17’sini MESEM’e kayıtlı çocuklar oluşturmakta. Bu ölümlerin ana nedenlerinin başında denetimsizlik geliyor. MESEM programı; mesleki eğitim adı altında çocukları güvencesiz, düşük ücretlerle ve ağır sanayi başta olmak üzere birçok sektörde çalışmaya zorladığı için eleştirildi. Yapılan açıklamalarda, bu uygulamanın çocukları erken yaşta işgücüne iterek eğitim haklarını gasp ettiği ve onları iş kazalarına açık hale getirdiği vurgulandı. Milli Eğitim Bakanlığı’na (MEB) bağlı bu merkezlerin, ucuz işgücü talebiyle birleşerek çocuk işçiliğinin “yasal” bir kılıfı haline gelme riski taşıdığı belirtiliyor. Ekonomik zorluklar, çocukları okul sıralarından alıp tehlikeli atölyelere, tarlalara ve sanayi tesislerine itmeye devam ediyor. İSİG Meclisi verilerine göre, ölümlerin dağılımında dikkat çekici bir değişim yaşandı: Geleneksel olarak tarımda yoğunlaşan çocuk işçi ölümleri, son dönemde kent merkezlerine ve sanayi sektörüne kaydı. Hayatını kaybeden çocukların sektörlere göre dağılımı şöyle: tarımda 20 çocuk, sanayide 19 çocuk, inşaatta 17 çocuk.

Çocuk yoksulluğu daha da derinleşiyor

Ekonomik kriz, çocuk yoksulluğunun derinleşmesine yol açarak, çocukların en temel haklarına erişimini doğrudan engelledi. Milyonlarca çocuk yetersiz beslenme riskiyle karşı karşıya kalırken, geçim mücadelesi veren aileler, çocuklarını okula göndermek yerine eve destek olması için merdiven altı atölyelerde çalışmaya yönlendirdi. Bu durum, özellikle ortaöğretimde okul terklerinin artışına neden olarak, eğitim hakkının önündeki en büyük engel haline geldi. Derinleşen ekonomik kriz, ailelerin çocukların en temel haklarından fedakârlık ederek geçim mücadelesini sürdürmesine yol açarak, çocuk yoksulluğunu eğitim hakkı ihlallerinin temel kaynağı haline getirdi. TÜİK verilerine göre Türkiye’deki çocukların yüzde 31,3’ü yoksulluk sınırının altında yaşarken, medyan gelir ölçütü kullanıldığında bu oran yüzde 42,4’e kadar yükseliyor. Bebeklerde yoksulluk oranı ise yüzde 41,4 ile en yüksek seviyede. Derin Yoksulluk Ağı’nın raporları, çocukların beslenme ve giyim gibi temel ihtiyaçlara erişimde ciddi zorluklar yaşadığını sürekli olarak gündeme getiriyor. Eğitim-İş Sendikası’nın raporuna göre, 2023-2024 döneminde 612 bin çocuk zorunlu eğitim dışında kaldı. Yoksulluk nedeniyle yaşanan okul terklerinin sonucu olarak, çocuk işçi sayısı 2022’de 619 binden 2024’te 869 bine yükseldi. Ortaöğretimde her 10 çocuktan biri eğitim alamazken, ortaöğretim tamamlama oranı yüzde 77,9’da kaldı.

Çocukların yaşam hakkı ihlalleri alarm verici boyutta

Çocukların yaşam hakkı ihlalleri sadece iş cinayetleriyle sınırlı kalmayıp; yetersiz kamu hizmetleri, denetimsizlik ve güvencesiz yaşam koşulları nedeniyle de alarm verici boyutlara ulaştı. Yılın ilk aylarında medyaya yansıyan ve FİSA Çocuk Hakları Merkezi’nin raporladığı veriler, yüzlerce çocuğun çeşitli nedenlerle hayatını kaybettiğini gösterdi. Bu ölümlerin büyük bir kısmı, kamu hizmetlerindeki (sağlık, eğitim, denetim) ihmaller ve pozitif koruma yükümlülüğünün yerine getirilmemesinden kaynaklandı. Yaşam hakkına yönelik en büyük tehditler arasında trafik kazaları, yangınlar, boğulmalar ve bireysel silahlanma sonucu yaşanan ölümlerin yanı sıra şiddet ve istismar olayları da yer aldı. FİSA Çocuk Hakları Merkezi’nin medya taramasına göre, 2025 yılının ilk 8 ayında (Ocak-Ağustos) en az 622 çocuk yaşamını yitirdi (ilk 5 ayda 365, Haziran-Ağustos’ta 257 çocuk.) En az 212 çocuk, kamu hizmetlerindeki ihmaller ve pozitif yükümlülüğün yerine getirilmemesi sonucu hayatını kaybetti. Bu çocuklardan 53’ü yangınlarda yaşamını yitirdi. Özellikle Bolu’da bir otelde çıkan yangın gibi olaylar, denetim eksikliği ve güvencesiz hizmet koşullarının yıkıcı sonuçlarını gözler önüne serdi. Barajlar ve sulama kanallarında en az 26 çocuk boğuldu. Sağlık hizmeti alırken 27 çocuk, eğitim hizmeti alırken ise 14 çocuk hayatını kaybetti.

Çocukların hak öznesi olarak kabul edilmesi ve haklarının korunması için daha güçlü bir toplumsal ve siyasal irade sergilenmesi esastır. Bu bağlamda, devletin çocuk işçiliğini yasaklayan, yoksulluğu ortadan kaldıran ve çocukların güvenli bir ortamda yaşama ve nitelikli eğitim alma hakkını koşulsuz sağlayan politikaları ivedilikle hayata geçirmesi için mücadelenin yükseltilmesi, kaybedilen her bir can ve çalınan her bir çocukluk için ertelenemez bir zorunluluktur.

Halep’te hükümetin askeri operasyonları derhal son bulmalı, Suriye halklarının demokratik hakları koşulsuz biçimde tanınmalıdır!

0

Şam hükümeti ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında süregelen müzakerelerin başarısızlığa uğramasının ardından Halep bir kez daha askeri çatışmaların merkezine dönüştü. Müzakerelerin 4 Ocak’ta sonuçsuz kalmasının hemen sonrasında Şam hükümeti Halep’in Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerini operasyon bölgesi ilan etti. Kürtlerin çoğunlukta olduğu ve SDG ile bağlantılı Asayiş tarafından kontrol edilen bu mahalleler bir süredir merkezi yönetimin ablukası altındaydı. Hükümetin operasyon ilanının ardından ise ondan fazla sivil hayatını kaybederken on binlerce kişi de evlerini terk etmeye zorlandı.

Son günlerde Halep’te yükselen askeri tırmanışın arkasında, Şara hükümeti ve SDG arasında imzalanan ve hayata geçmeyen 10 Mart Anlaşması’nın zayıf, kırılgan niteliği yatıyor. Aslında bu anlaşma imzalandığı anda başarısızlığa mahkûm bir temelde doğdu. Çünkü bu anlaşma özünde Kuzey ve Doğu Suriye’de Kürtlerin ve Arapların demokratik haklarını ve güvenliğini güvence altına almak için imzalanmadı. Aksine, SDG ile geçiş hükümetinin kısa vadeli çıkarlarını koruyan bir örtü işlevi gördü. Dahası, başta Amerikan emperyalizmi ve Türkiye olmak üzere, dış güçlerin nüfuz paylaşımını halkların demokratik hakları pahasına tahkim etmek bağlamında şekillendi.

Bu bağlamda Şeyh Maksud Mahallesi, taraflar arasında mesaj alışverişi için ideal bir alana dönüştü. SDG son açıklamasında mahalledeki Asayiş güçleriyle ilişkisini reddederken, Suriye devriminin başlangıcından bu yana Esad rejimine en çok karşı çıkan ve direnen mahallelerden biri olan bu mahalle, Şam yönetimi tarafından, havuç ve sopa politikasıyla SDG’yi 10 Mart Anlaşması’nı uygulamaya zorlamak için bir baskı aracı olarak kullanılıyor.

Öte yandan bu süreçte Türkiye’nin rolü de göz ardı edilemez. Son dönemde Dışişleri Bakanı Fidan’ın Şam’a yaptığı ziyaret ve 10 Mart Anlaşması’na ilişkin açıklamaları Türkiye’nin müdahalesini daha da görünür hâle getirdi. Türkiye’de Kürt siyasi hareketiyle müzakere sürecinin Suriye’deki gelişmelere ne denli bağlı olduğu ve Tek Adam rejiminin Kuzey ve Doğu Suriye’de özerk bir Kürt yönetiminin kurulmasından duyduğu kaygı ortadadır. Bu nedenle, SDG’yi müzakere masasına oturmaya ve taleplerinin çıtasını düşürmeye zorlayarak bu anlaşmada temel bir rol oynamaya çalışmaktadır.

Kürtlerin, Arapların ve Suriye halklarının şu anda Halep’te sürmekte olan çatışmalardan hiçbir çıkarı yoktur. Bu çatışmalar, Esad rejiminden miras kalan ırkçı ve mezhepçi bölünmeleri yeniden üretmektedir. Bu bağlamda, öncelikle Şam hükümeti, Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerine dönük başlattığı askeri operasyonları durdurmalı ve bu mahallelere dönük uyguladığı ablukaya son vermelidir. Kürt halkının ulusal ve demokratik hakları herhangi bir pazarlık konusu yapılmadan tanınmalıdır.

Buna karşılık, SDG’nin kısa vadeli çıkarlara, bölgesel ve küresel güç dengelerine dayanan politikalara değil Kürtlerin, Suriye ve tüm bölge halklarının barış içinde bir arada yaşamaya dayalı uzun vadeli çıkarlarına göre hareket etmesi bir zorunluluktur. Emperyalizmin, Siyonizmin ve bölgesel güçlerin Suriye’ye müdahalesi de ancak halkların demokratik ve sosyal haklarının tanınması ve güçlendirilmesiyle engellenebilir. Bu nedenle, Suriye’de halkların demokratik haklarının güvence altına alınmasıyla dış müdahalelere karşı mücadele kopmaz bir biçimde birbirine bağlı hale gelmiştir. “Tüm demokratik hak ve özgürlüklerin garanti altına alınabilmesi için, Bağımsız ve Egemen bir Kurucu Meclis” talebi çerçevesinde yürütülecek mücadele, güncel ve merkezi önemini korumaya devam etmektedir.

İDP’den “2026 yılına merhaba” etkinliği

0

İşçi Demokrasisi Partisi’nin (İDP) geleneksel yılbaşı etkinliği, bu sene 3 Ocak tarihinde Taksim’de gerçekleşti. İDP’nin 5 Ocak 2014’teki parti girişimi ilanı vd. önemli tarihsel dönemeçlerinin de anıldığı etkinlik, partinin 2025 yılında gerçekleştirdiği faaliyetleri özetleyen bir sinevizyon gösterimi ile başladı. Gösterimde 19 Mart seferberliğinden grev ve direnişlere, Filistin’le dayanışma eylemlerinden kadın mücadelesine geçtiğimiz yıla damga vuran mücadeleler de yer aldı.

Konuşmalarla devam eden etkinlikte ilk sözü İDP Genel Başkanı Oktay Çelik aldı. İDP’nin geride bıraktığı 10 yılın yanı sıra İşçi Cephesi geleneğinin 45 yılını da hatırlatan Çelik, içinden geçtiğimiz süreçte örgütlü ve birleşik mücadelenin önemine değindi. Konuşmasına Venezuela’ya yönelik ABD müdahalesini reddederek başlayan Çelik, bu müdahalenin aşılamayan küresel ekonomik krizin bir sonucu olduğunu ve dünya emperyalizminin derin bir hegemonya krizi içinde olduğu ifade etti. Konuşmasının devamında, Türkiye’de 19 Mart süreci, Öcalan açılımı ve Şimşek programının rejimin ömrünü ve geleceğini belirleyeceğine dikkat çekerken, tüm emekçilerin ve ezilenlerin emeği ve özgürlükleri için mücadeleleri birleştirme gerekliliğini vurguladı ve “birleşmezsek, hep birlikte kaybederiz” dedi.

Sonrasında söz, direnişlerini kazanımla tamamlayan Özel Okmeydanı Hastanesi işçilerindeydi. 51 günlük mücadelenin panoramasını çizen işçiler sınıf dayanışmasının önemini vurguladı. İşçiler adına söz alan konuşmacılar, direnişlerinde yanlarında olan tüm kurumlara teşekkürlerini ilettiler.

Devamında söz alan Kadın Dayanışması ve Zırhlı Tren üyesi konuşmacılar kadın ve gençlik mücadelesindeki deneyimlerini aktardılar ve rejimin birçok alanda haklarımızı, hayatlarımızı kısıtlayan politikalarına karşı bir arada durmanın önemini vurguladılar. 19 Mart seferberliğinde Balıkesir’de sokakta ve polis şiddeti karşısında adliyelerde mücadele eden avukatlar adına alınan sözlerde de aynı şekilde örgütlülük ve dayanışma vurgulandı. Devamında söz alan İDP üyesi metal işçisi geçtiğimiz yılda işçi mücadelesinin öne çıkan başlıklarını özetlerken sınıf çalışması içerisinde sabrın, örgütlülüğün ve mücadeleleri birleştirmenin önemini ifade etti. İDP üyesi emekli bir tekstil işçisi ise aldığı sözde emeklilerin mahkum edildiği sefalete dikkat çekti.

Etkinlikte İDP’nin enternasyonal devrimci mücadelesine dair de sözler alındı. Bu bağlamda, Filistinli yoldaşımız konuşmasında Filistin direnişi ile tutarlı bir dayanışmanın nasıl örgütlenmesi gerektiğinden bahsetti ve İDP ile onun dünya partisi İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Küresel Sumud Filosu’nun örgütlenmesinde aldığı rolün önemi üzerinde durdu. Ardından söz alan Lübnanlı yoldaşımız ise Suriye’de son bir yılda yaşanan gelişmeleri, devrimci olasılıklar üzerine katkıları ile Suriye’ye dair bir mücadele inşası perspektifini tüm katılımcılarla paylaştı. Konuşmaların ardından düzenlenen bilgi yarışmasında ise 2025’te öne çıkan kimi olay ve deneyimler mizahi bir şekilde ele alındı.

İstanbul, Balıkesir, Manisa ve Kocaeli’den davetlilerin katıldığı etkinlik, 2026 yılının dayanışmayla, mücadeleyle örülmesi ve kazanımlarla sonuçlanması temennisiyle tamamlandı.

CHP’nin yeni programı: “Aynı nehirde iki kez yıkanmak”

0

Özgür Özel’in genel başkanlığında CHP bir değişim ve dinamizm süreci yaşıyor. Bu değişim ve dinamizm sürecinin iç ve dış nedenleri var. En önemli neden, CHP’nin AKP karşısında en önemli iktidar adayı parti haline gelmesi. 2024 yerel seçim zaferi bu iktidar adaylığını perçinledi. Son iki yıldır kamuoyu yoklamalarında CHP ya birinci ya da AKP ile başa baş parti olarak görünüyor. Daha da önemlisi iki dönem İstanbul’u kazanan İmamoğlu’nun cumhurbaşkanlığını da kazanabilecek aday olarak öne çıkması. Bunlar CHP’ye değişim ve dinamizm rüzgârı getiren unsurların başında geliyor.

Nitekim iktidar da tabloyu böyle okumakta. İmamoğlu dahil birçok CHP’li belediye başkanı tutuklandı. CHP’li çeşitli belediyelere kayyum atandı. CHP kongreleri iptal edildi, davalar açıldı. CHP’nin kapatılması zikredildi. CHP’ye yönelik siyasi operasyonlar bu minvalde artarak devam ediyor. Lakin bütün bunlar CHP’yi paralize etmedi. Tersine parti daha da kenetlendi. İktidar adayı parti olma hüviyeti daha da güçlendi. İmamoğlu’nun yokluğunda Özgür Özel öne çıktı. Bir anlamda iktidarın hesabı şu ana kadar tutmadı.

CHP’nin iktidar adayı haline gelmesinde esas belirleyici unsur kendi programı ve performansı olmaktan öte iktidarın başarısızlığıydı. İktidarın başta ekonomi olmak üzere zayıf karnesi CHP’nin yerel seçimlerdeki başarısının anahtarıydı. İktidarın başarısızlığı CHP’ye bir şans sundu. CHP bu nedenle yerel yönetimlerde başarılı bir performans ortaya koyarak iktidar adaylığını daha da güçlendirmek istedi. İktidar tam da siyasi operasyonlarla bunun önünü kesmeye yöneldi.

CHP’nin son program ve tüzük kongresi de iktidar adaylığına uygun bir yeniden yapılanma anlamına gelmekte. Yerel seçimlerde sonuç üretmiş Kent Uzlaşısı politikası Kürt siyasi hareketiyle seçim ortaklığını ifade etmekteydi. Bu politika, doğası gereği hem bir işbirliğiydi hem de Kürt siyasetinin talep ve duyarlılıklarını dikkate almaktaydı. CHP’nin “Güçlü Yurttaş, Güvenli Gelecek, Kazanan Türkiye” isimli yenilenmiş parti programında özellikle “Demokrasi için Ayrımcılıkla Mücadele ve Çoğulculuk” ve “Yerellik ve Yerinden Yönetim” gibi başlıklar Kent Uzlaşısı’ndaki işbirliğine programatik bir çerçeve kazandırma çabası olarak görülmeli.

İktidar adayı olarak CHP’nin her kesimden oy alabilmesi gerekiyor. Kürt oyları ise her kesim için son derece değerli durumda. CHP de Kürt oylarını kazanmak için parti programında böyle bir açılım yapmış görünüyor. Lakin başta AKP olmak üzere konu söz vermek olduğunda kimse diğerinden aşağı kalmıyor. “Terörsüz Türkiye” sürecinde Devlet Bahçeli’nin çıtayı “sözle” taşıdığı nokta bu duruma bir örnek. Ama mesele icraata geldiğinde sözler unutuluyor. Süreç adına komisyona sunulan raporlar ortada. Zarfa değil mazrufa bakmak gerekiyor. Değişim mi? Herakleitos’un dediği gibi “değişmeyen tek şey değişimdir.” Değişim hep oluyor. Önemli olan değişimin yönü ve nedeni.

Lgbti+ların örgütlenme özgürlüğü engellenemez!

0
Fotoğraf: Serra Akcan / csgorselarsiv.org

Geçtiğimiz günlerde İzmir 3. Asliye Mahkemesi, Genç LGBTİ+ Derneği’nin kapatılmasında karar kıldı. Derneğin sosyal medya hesaplarında geriye dönük yapılan taramalar sonucu 5 ayrı paylaşım “müstehcen” olduğu gerekçesiyle İzmir Cumhuriyet Başsavcılığına ihbar edilmiş ve savcılık tarafından kapatma davası açılmıştı. Mahkeme, “söz konusu paylaşımların birçok kişi tarafından görüntülenerek geniş kitlelere ulaştığı, bu paylaşımlar ile toplumunun bireylerini lezbiyen, gay, biseksüel, travesti veya transseksüelliğe özendirici ve teşvik edici davranışlara yönlendirebileceği; söz konusu paylaşımların toplumun ahlaki değerlerine ve T.C. Anayasasının 41. Maddesine uygun olmadığı” gibi uydurma gerekçelerle derneğin kapatılması kararını aldı.

Bizler biliyoruz ki bu hukuksuz karar, türünün ilk örneği değil. Hacettepe’de ve Boğaziçi’nde lgbti+ öğrenci kulüplerini kapatarak örgütlenme özgürlüğümüzü engelleyenler, Yıldız Tar’ı aylarca hapsedenler, Onur Yürüyüşleri ve 8 Mart, 25 Kasım eylemlerinde bayraklarımızı suç unsuru sayanlar bulunduğumuz her alana bütün gücüyle saldırmakta.

Bornova Sokak’ta trans kadınların evlerini mühürleyen, cezaevlerinde lgbti+ları ölüme sürükleyen rejim elbette ki örgütlü mücadelemizden korkuyor ve bunun önüne geçmek için her türlü yolu arıyor. Rejim “aile yılı” safsatasıyla kadınları eve hapsetmeye çalışırken lgbti+ları kriminalize etmekte ve toplumsal bir nefret unsuruna dönüştürmekte. Doğum oranlarını yükseltmek ve kadınları kontrol etmek, kadınların emeğine çökmek için bütün dizginleri elinde tutmak isteyen rejim “toplumsal cinsiyet” kelimesini dahi kendisine bir tehdit olarak görüyor.

Aslında rejim bizleri kendisine birer tehdit olarak görmekte pek de haksız sayılmaz. Kadın ve lgbti+ların ekonomik ve demokratik talepleri için örgütlenip mücadele etmeleri, kendisini patriyarkal kapitalizm içerisinde kuran Tek Adam rejimi için oldukça büyük bir tehdit. Bizler de bunu bildiğimiz için diyoruz ki; alışın, buradayız, gitmiyoruz! Lgbti+lar ve kadınlar olarak ne haklarımızdan ne de hayatlarımızdan vazgeçiyoruz.

Konfederasyonların asgari cüreti ne olmalı?

0

Hükümet ve patronlar el ele Şimşek programının yıkıcı etkisini büyütüp ülkenin büyük bir çoğunluğunu sefalette eşitleme konusunda kararlı adımlarla ilerliyor.

“Bu kötü gidişi durdurmak için sendikalar genel grev yapmalıdır,” diyerek haklı tepkilerini ifade edenlere karşı sendikal konfederasyonlar “Türkiye’de genel grev yasak”, “Hükümetin baskısı üzerimizde” gibi bahanelerin arkasına saklanabiliyorlar. Peki buna karşı yapılabilecek hiçbir şey yok mu? Eldeki güç çerçevesinde konfederasyonlar, yapabileceğinin en büyüğü ile değil de asgari cüretiyle bile hareket etse bir şeyler değişebilir mi? Sormaya çalıştığımız soru bu.

Türkiye’de asgari ücret işveren, hükümet ve en büyük işçi konfederasyonunun beşer temsilcisi tarafından oluşturulan Asgari Ücret Tespit Komisyonu tarafından belirleniyor. Hükümet ve işverenlerin daima el ele kol kola olduğunu bildiğimiz üzere bu komisyonun yapısı son derecede patron yanlısı.

Komisyonda yer alma hakkına sahip olan Türk-İş, yapısı değişene dek komisyonda yer almayacağını ifade edip toplantılara katılmadı. Bu kadarcık adımla bile komisyonun meşruiyetinin sarsıldığını kavrayan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Işıkhan, Hak-İş ve Türk-İş’i ziyaret edip asgari ücret masasını buralarda da kurduğunu iddia etti. Öte yandan Bakan görüş almak adına dahi DİSK’in kapısını çalmadı.

Türk-İş’in asgari ücrete dair başlattığı pasif “direniş”in yanı sıra Hak-İş Genel Başkanı Mahmut Arslan, Bakanın ziyaretinin olumlu geçtiğini söyleyecek kadar eli yükseltti. Öte yandan DİSK ise bu süreç içerisinde “Gelirde, vergide adalet, insanca yaşam” diyerek genel merkez yönetim kurulu ile İstanbul’dan Ankara’ya bir yürüyüş başlattı.

Bunlar konfederasyon bürokrasilerinin üzerindeki ağır işçi basıncını gösteriyor. Türk-İş dahi imzayı atıp geçemeyecek kadar tabanından korkuyor. Açık bir hükümet destekçisi Hak-İş yönetimi ise ona söylenenleri ancak yuvarlak laflarla ifade edip sorumluluğu üzerinden atmaya çalışıyor. DİSK ise İstanbul’dan Ankara’ya taşınmadan önce yolu yürüyerek tatbik edip haklı bir sloganın etrafında hareket eder görüntüsünün ardına gizleniyor.

Peki eldeki imkânlar dahilinde yapılabileceklerin sınırı gerçekten bunlar mı? Bizce hayır. Bugün başta Türk-İş olmak üzere konfederasyonlar yalnızca ellerindeki güçle, mevcut sınırlı demokratik haklarını kullanarak harekete geçseler dahi asgari ücret çok daha iyi bir seviyeye çıkar! Gücümüzün farkına varalım. Konfederasyonlar asgari ücret belirlenene kadar Çalışma Bakanlığının önünde süreci takip edeceklerini ifade eden eylemlere dair çağrılarda bulunsalar; kendi işyeri temsilcileri, uzmanları ve yönetimleri ile çıkıp yalnızca burada oturup “Açıklanacak rakamı bekliyoruz” deseler dahi daha iyi bir asgari ücret açıklanırdı.

Bugün insanca bir asgari ücret, insanca bir emekli maaşı, ücretlere enflasyon oranında zam, vergi adaleti ve kıdem tazminatı tavanında düzenleme talepleri işçi sınıfının tamamının gündeminde olan mücadele başlıkları. Bu talepler etrafında yalnızca bir iki sendikanın çabasıyla dahi Gebze Meydanları dolabildiyse, konfederasyonları asgari cürete zorlayıp bu talepleri ifade eden birleşik bir eylem programını sağlamak, insan onuruna yaraşır bir ücret ve yaşam koşullarının kurulması için güçlü bir başlangıç olmaya yeter.

Süreç rölantide, gözler Suriye’de

0

Hükümet ile Kürt siyasi hareketi arasında yürüyen süreç tıkandı ama sona ermiş değil. Daha ziyade her adımın Suriye sahasındaki güçler denklemine endekslendiği ve sürecin içerdiği diğer tüm başlıkların ikincilleştiği bir uğraktayız.

Ortak raporun yazımı için meclis komisyonunun önüne iki ay gibi uzunca bir süre koyulmuş olması da iktidar kanadındaki “bekleyelim, görelim” tutumunun ağırlık kazandığını gösteriyor.

Siyasi partilerin komisyona sunduğu raporların da tekrar gün yüzüne çıkardığı gibi olağan koşullarda uzlaştırılması mümkün olmayan “terörün tasfiyesi yoluyla güvenliğin tesisi” ve “barış yoluyla demokratikleşmenin inşası” şeklinde özetlenebilecek iki zıt perspektif varlığını muhafaza ediyor. Fakat Suriye’deki anlaşmazlık sulh ile çözülürse masanın iki tarafı da pragmatik davranarak bir orta yol bulmakta zorlanmayacaktır.

Gelgelelim, bu topraklarda bir asrı aşkın süredir devam eden ulusal sorunun Kürt halkının hak ve özgürlükleri tam bir güvence altına alınmadan çözülemeyeceği de mevcut sürecin böyle bir çözüme hizmet etmekten uzak olduğu gerçeği de kendini farklı olaylarda açığa vuruyor.

İktidar sözcülerince Suriye Kürtleri her fırsatta parmak sallanarak tehdit ediliyor. En ufak statü ihtimali hararetle reddediliyor. Bir yandan ABD emperyalizminin dümen suyunda yol alınıp Şara hükümeti ile İsrail’in arasını hoş tutmaya mesai harcanırken öte yandan Suriye Kürtleri İsrail’in paralı askeri ilan edilerek şeytanlaştırılıyor. Bir yandan Şam ile SDG arasında görüşmeler sürerken öte yandan ne hikmetse Halep’teki Kürt mahallelerini hedef alan saldırılar bir türlü son bulmuyor. Demek ki bırakalım demokratikleşmeyi, kalıcı bir barış için ve hatta ciddi bir müzakere için dahi terk edilmesi gereken siyaset halen hem sınırlar dahilinde hem sınır ötesinde devrede: “Kürt anasını görmesin.”

Halbuki Kürt sorununun ortaya çıkışı ve derinleşmesi en başta Türk egemen sınıflarının bu tutumunun sonucudur. Keza bu sorunun çözümü, demokratikleşme meselesinden ayrı da ele alınamaz. Cumhuriyet tarihi boyunca Kürtlerin -ve elbette egemen ulus dışında kalan tüm diğer kimliklerin- tabi kılınması ülkede hiçbir zaman asgari bir burjuva demokrasisine dahi yaklaşılamamış olduğu gerçeği atlanarak kavranamaz.

Nitekim içeride de “yahu bu memlekette bir şeyler olumlu yönde değişecek galiba” denilmesini mümkün kılacak bir esinti yok, aksine yaprak kımıldamıyor: Kürt halkı için ulusal demokratik mücadelesinin sembollerinden biri haline gelmiş Leyla Zana’ya, aslında onun şahsında Kürt halkına stadyumlar dolusu ırkçı lümpen tarafından organize şekilde sövülürken, mesele iktidar sözcülerince göstermelik bir iki kınama lafıyla geçiştiriliyor.

Bu noktada Kürt meselesinin bir bütün olarak siyasal demokrasi meselesi ile kopmaz şekilde bağlı oluşunu hatırlamak gerekiyor. Demokratikleşme ise salt konjonktür zorlamasıyla, jeopolitik gerilimlerin basıncıyla koparılıp alınabilecek bir ödün değildir. Bu şekilde tesis edilecek bir barışın dahi kalıcı olacağı hayli su götürür.

Demokratikleşme yönünde atılması gereken adımların dile getirilmesi iktidar cenahınca “meseleyi sulandırmak” olarak kodlanırken, Demirtaş, Yüksekdağ, Atalay hala rehin tutulurken, kayyum siyasetinden geri adım atılmamışken, İmamoğlu ve CHP’yi hedef alan siyasi operasyon ve davalar sürerken bu siyasal atmosferde çeşit çeşit ırkçı aparatın da zehirlerini uluorta kusma cesareti bulması son derece normal değil mi?

PSL: “Trump’ın Venezuela’ya yönelik askeri saldırısını ve Nicolás Maduro ile Cilia Flores’in kaçırılmasını kınıyoruz!”

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Venezuela seksiyonu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi’nin (PSL) 3 Ocak 2026 tarihli açıklamasını yayımlıyoruz.

ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırısını kesinlikle reddediyoruz. Trump, Venezuela’dan ve Latin Amerika’dan defol!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Venezuela seksiyonu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL) olarak, ABD emperyalizminin ülkemize yönelik vahşi askeri saldırısını şiddetle kınıyoruz.

3 Ocak Cumartesi günü sabahın erken saatlerinde, saat 01.50 civarında aşırı sağcı Donald Trump hükümeti, helikopterler ve insansız hava araçlarıyla Caracas, La Guaira, Miranda ve Aragua eyaletlerinde çeşitli askeri ve sivil tesisleri bombalamaya başladı. Elimizdeki bilgilere göre Savunma Bakanlığı’nın da bulunduğu Fuerte Tiuna’daki birkaç tesis, ülkenin en önemli limanı olan La Guaira’daki tesisler, başkentten bir buçuk saat uzaklıkta, Venezuela’nın merkezinde bulunan Maracay kentindeki askeri tesisler ve Miranda’daki sivil havaalanları bombalandı. Bu yerlerin tümü Karakas’a yakın.

Emperyalist saldırılar yoğun nüfuslu bölgelerde gerçekleşti ve insan kaybı ile maddi hasarın boyutu henüz bilinmemekte. Ancak Venezuela hükümetinin ve Trump’ın bizzat kendisinin yaptığı resmi açıklamalara göre, Nicolás Maduro ve Cilia Flores ABD güçleri tarafından yakalandı. Bu nedenle, hayatta olduklarına dair kanıtların açıklanmasını, nerede tutulduklarına ve gözaltı koşullarına ilişkin bilgi verilmesini talep ediyoruz.

Fuerte Tiuna’da çok sayıda konut bombardımanlardan etkilendi. Benzer şekilde, ülkenin en kalabalık şehirlerinden biri olan Maracay’da da bombardımanlar gerçekleşti. ABD’ye ait saldırı helikopterleri ve özel harekât birimleri, hükümetin daha önce herhangi bir saldırıyı geri püskürtebileceğini iddia etmiş olmasına rağmen bu operasyonu gerçekleştirmiştir.

Eylül ayından bu yana ülke, ABD emperyalizminin tehditlerinin hedefi haline gelmiştir. Karayipler’de, 1989’da Panama’nın işgalinden bu yana bölgede görülmüş en büyük askeri yığınak yapıldı. Son haftalarda ABD’nin “Güney Mızrağı Operasyonu” adını verdiği askeri operasyonun ölçeği giderek büyüdü: 20’den fazla gemi bombalandı, 100’ün üzerinde kişi öldürüldü; Venezuela’nın petrol ticareti ablukaya alındı; gemiler ele geçirildi ve son olarak La Guajira’daki bir limana saldırı düzenlendi.

Bu, dünyanın önde gelen emperyalist gücü olan ABD tarafından Venezuela’ya karşı gerçekleştirilen eşi görülmemiş bir saldırıdır.

Yüzlerce siyasi tutuklunun bulunduğu baskıcı ve otoriter bir rejimin başında olan; işçileri açlığa, sefalet ücretlerine ve çökmüş kamu hizmetlerine mahkûm eden, acımasız kapitalist kemer sıkma politikalarının uygulayıcısı Maduro’ya sol muhalefet cephesinden seslenerek, Venezuela halkına yönelik bu korkakça saldırıyı kesinlikle kınıyoruz.

Venezuela’nın emekçi halkını, egemenliğimize yönelik bu saldırıyı reddetmeye çağırıyoruz. Aynı şekilde özellikle Latin Amerika ve Karayipler olmak üzere dünya halklarını, ABD’nin Venezuela’ya yönelik bu yeni saldırısını protesto etmek üzere sokaklara çıkmaya çağırıyoruz. Bu saldırı, ABD’nin Latin Amerika ve Karayipler’de Monroe Doktrini’ni yeniden dayatmayı amaçlayan ve kısa süre önce onaylanan ABD Ulusal Güvenlik Belgesi’nde yer alan sözde “Trump Doktrini” kapsamında gerçekleştirdiği uzun müdahale zincirine eklenmiştir.

Trump, Latin Amerika’dan ve Karayipler’den defol!

Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL),

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Venezuela seksiyonu

3 Ocak 2026

2025’i geride bırakırken isyanlar, potansiyeller ve eksikler

0

Geride bıraktığımız 2025’in hafızalarda savaşlar, süregiden soykırımlar, bölgesel gerilimler, artan savaş bütçeleri, dünya genelinde emekçi kesimlere yönelen saldırılar ve sosyal çalkantılarla yer ettiğini söyleyebiliriz. Öte yandan yine 2025, tüm olumsuzluklarıyla birlikte pek çok direniş ve seferberliğe de ev sahipliği yapmasıyla, devrimcilerin gitgide aciliyet kazanan enternasyonal görevlerine ümitvar bir çağrı olarak da görülebilir.

Karşımızda duran son örnek Bulgaristan. 2025’in sonuna gelirken yürürlüğe konan bütçe tasarısıyla sosyal harcamalarda yapılacak kesintiler artırıldı. Ancak vergi diliminin gelire göre değişmediği, işçinin de patronun da aynı oranda vergi ödemekle yükümlü olduğu ülkede bu vergilerin emekçilerin sırtına yükleneceğini öngörmek zor değildi. Üstüne bir de devlet-sermaye ilişkisinin durmaksızın derinleşiyor olması ve halkın vergilerinin “oligarklara” aktarılması kitlelerin sosyal harcama kavramına itibarını çoktan zedelemişti.

Kısaca bu şekilde yolsuzluklarla anılan siyasi iktidarın bu bütçeyi nasıl harcayacağı konusunda bir güven vermemesi, avroya geçiş süreci ve enflasyon altında ezilen halkın durumunun daha da kötüleşeceğine yönelik endişeyle birlikte bu programa yönelik itirazları körükledi. Bu tablo içinde 26 Kasım’da başlayan protestolar, bütçeden geri adım atıldıktan sonra da devam etti. Talepler hükümetin istifası ve seçimdi. Hükümet de bu dalgaya direnemeyip istifasını açıkladı. Yerine ise liberal demokrat muhalefet geçti. Kitleler dünün oligarklarına karşı bir muharebeyi kazanabildi. Ancak devrimci siyasetin eksikliği, yarın bütçelerin uğruna altın tepside sunulacağı yeni oligarklar yaratmaktan başka seçeneği olmayan kapitalizme karşı olan asıl savaşın ertelenmesine neden oldu. Üstelik bu boşluk, merkez ve sağ siyasetlerce doldurulmaya çalışıldı.

Aslına bakarsanız bu durumla 2025 boyunca başka gelişmekte olan ülkelerde de karşılaştık. Bu süreçler hükümetlerin devrilmesine, hatta parlamento baskını gibi olaylara kadar ilerleyebildi. Ancak karşı çıkışların ve taleplerin anlamlı ve yapısal bir çözüm için örgütlenememesi, en radikal ve şiddetli biçimler alan seferberliklerde bile kitleleri hükümet değişikliklerine, sistem içi partilerin “değişim” vaatlerine ümit bağlamaya itti. Stalinist ve kampçı siyasetlerse tıpkı geçen on yılda olduğu gibi isyanları ve taleplerini emperyalistlerin ya da yerel gericilerin müdahalelerine indirgemeye kadar götürdü. Oysa devrimci örgütlerin yokluğunun yarattığı boşluk bir gerçek olmakla ve bu boşluğu zaman zaman gerici güçler doldurabilmekle birlikte işçileri ve gençleri sokağa döken taleplerin gerçekliği hâlâ burada. Bu taleplere hitap edebilecek etkili bir devrimci siyasetin inşasının gerekliliği de.

Öte yandan 2025’in seferberlikleri gerçekten umut yeşertici nitelikler de sergiledi. Bunların en etkileyici olanlarından biri Avrupa ülkelerinde gelişen grev ve seferberliklerin Filistin halkının mücadelesiyle bağlantısıydı. İtalya ve İspanya başta olmak üzere çeşitli Avrupa ülkelerinde işçiler emek mücadelelerinin antiemperyalist mücadeleyle, soykırıma karşı mücadeleyle ilişkisini, hem söylemleriyle hem de pratikleriyle etkili bir şekilde kurdular. Soykırımcı Siyonist yapıyla mücadelenin kendi sömürücü iktidarlarına karşı mücadeleden bağımsız olmadığının ve üretmekten gelen güçlerinin bilinciyle hayatı durdurdular. Sınıf bilincinin bu kadar nitelikli yansımaları, şüphesiz dünya işçileri için büyük bir kazanım olarak tarihteki yerini aldı.

Trump’ın Venezuela’yı kontrol altına alma ilanına ve ABD’nin askeri müdahalesine hayır! Bombardımanları ve Nicolás Maduro’nun kaçırılmasını kınıyoruz!

0

Aşırı sağcı Donald Trump hükümetinin 3 Ocak’ta helikopterler ve insansız hava araçlarıyla Karakas’ta ve La Guaira, Miranda ve Aragua eyaletlerinde çeşitli askeri ve sivil tesislere yönelik gerçekleştirdiği suç teşkil eden bombardımanların (kaç kişinin öldüğü hâlâ bilinmiyor) ve Devlet Başkanı Nicolás Maduro ile eşi Cilia Flores’in utanç verici bir şekilde kaçırılmasının ardından Donald Trump, basın toplantısında ABD’nin Venezuela’nın kontrolünü süresiz olarak devralacağını ilan etti.

Trump, “güvenli, uygun ve makul” bir geçiş gerçekleşene kadar ülkeyi Washington’ın yöneteceğini beyan etti ve bu devrin ne zaman ve hangi koşullarda gerçekleşeceğine Beyaz Saray’ın karar vereceğini açıkladı. Trump o kadar ileri gitti ki, bu “geçişi” bizzat kendi hükümetinin yöneteceğini ilan etti. Trump bu sözde geçiş sürecinde muhalif lider González Urrutia’dan hiç söz etmediği gibi, sağcı María Corina Machado’yu da bu “geçişin” dışında tuttu.

Başka bir deyişle Trump, Venezuela’yı işgal etme tehditlerini hayata geçirme yolunda bir adım daha atmış oldu. Petrol endüstrisini “yeniden inşa etmek” için Venezuela’nın kontrolünü ele alacağını ilan ederek “uyuşturucu ticaretiyle mücadele” yalanının maskesini de tamamen düşürdü. Dahası, petrol endüstrisinin kendilerinden “çalındığını” iddia etti. Trump, ABD’li şirketlerin faaliyete geçmek için petrol altyapısını “onaracağını” ve ABD için “para üreteceğini” söyledi. Böylece Trump’ın hedefinin Venezuela’yı yeniden sömürgeleştirmek, bir tür protektora rejimi kurmak ve ABD’li çokuluslu şirketlerin yardımıyla petrolü yağmalamak olduğu bir kez daha doğrulanmış oldu.

Nitekim Trump, ilan ettiği bu “geçiş hükümeti” hâlâ ortada olmadığı için yeni askeri eylemler ve doğrudan işgal tehdidinde bulunuyor.

Şu an için Venezuela hükümeti, Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez aracılığıyla saldırıyı ve Maduro’nun kaçırılmasını kınadı ve direniş çağrısı yaptı. Bu, Trump’ın daha önce başkan yardımcısının “kendini teslim ettiğini” ilan etmiş olmasına rağmen gerçekleşti.

Trump, gazetecilerin sorularına verdiği yanıtlarda “ikinci bir harekâta hazır olduklarını” ve “Amerikan askerlerini sahaya sürmekte hiçbir sorun görmediklerini” söyledi. Bu nedenle dünya halkları, Trump’ın Venezuela’yı işgal ve kontrol etme girişimine karşı seferberliği büyütmeye devam etmelidir. Venezuela’da hiçbir şey bitmiş değildir.

Eylül ayından bu yana Venezuela, ABD emperyalizminin tehditlerinin hedefi haline gelmiş; Karayipler’de, 1989 Panama işgalinden bu yana bölgedeki en büyük askeri yığınak gerçekleştirilmişti. Son haftalarda, ABD’nin “Güneyin Mızrağı Operasyonu” adını verdiği askeri operasyon giderek daha büyük boyutlar kazandı. Gemilere yapılan 20’den fazla bombardıman, 100’ü aşkın insanın öldürülmesi, Venezuela petrolünün taşınmasının engellenmesi ve gemilere el konulması bu sürecin parçaları oldu.

Bu, dünyanın başlıca emperyalist gücü olan ABD tarafından Venezuela’ya karşı gerçekleştirilen, eşi benzeri olmayan bir saldırıdır.

ABD emperyalizminin bu saldırgan politikası, uyuşturucu ticaretiyle mücadele bahanesiyle, ülkelerin doğal kaynaklarının daha da fazla yağmalanmasını, dünya halklarının aşırı sömürüsünü ve derin bir kriz içindeki kapitalist-emperyalist sistemi sarsan kitle seferberliklerinin bastırılmasını amaçlamaktadır.

Tüm bu saldırılar, Trump’ın ABD’nin ekonomik ve politik krizini tersine çevirmeye dönük küresel bir karşı saldırısının parçasıdır. Bu kriz ise emperyalist kapitalizmin genel krizinin bir parçasıdır. Trump, sloganında söylediği gibi “Amerika’yı yeniden büyük yapmayı” hedeflemektedir. Şimdiye kadar bunda başarılı olamamıştır. Son dönemde bu tutum, soykırımcı Netanyahu’ya ve Gazze ile tüm Filistin’de yürütülen etnik temizliğe verdiği koşulsuz destekte somutlaşmıştır. Ancak Netanyahu ve Trump, Filistin’de de henüz zafer ilan edebilmiş değiller.

Nicolás Maduro hükümetine sol muhalefet olarak, Venezuela halkına yönelik bu suç teşkil eden ve korkakça saldırıyı kesinlikle kınıyoruz. Maduro hükümeti, sahte bir sosyalist söylemle baskıcı ve otoriter bir rejime liderlik eden, yüzlerce siyasi tutsağı bulunan ve halkı açlık ücretleriyle berbat kamu hizmetlerine mahkûm eden vahşi bir kapitalist kemer sıkma politikası uygulayan bir hükümettir. Ancak İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) ve Venezuela seksiyonu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL) olarak, Venezuela’nın emekçi halkının kaderini belirlemesi gerekenin bizzat kendisi olması gerektiğini savunuyoruz, soykırımcı ABD emperyalizmi değil. Dolayısıyla bu emperyalist saldırganlığı, Venezuela’ya yönelik her türlü yeni askeri saldırıyı ve işgal girişimini kınıyoruz.

İUB-DE olarak, Latin Amerika ve dünya halklarını Venezuela’ya dönük saldırıyı, Maduro ve eşi Cilia Flores’in kaçırılmasını, ABD’nin ve çokuluslu şirketlerinin kendi kukla hükümetlerini dayatmaya dönük yeni saldırı ve işgal tehdidini kınamak için harekete geçmeye çağırıyoruz. New York, Washington ve ABD’nin diğer kentlerinde olduğu gibi, Avrupa ve Latin Amerika’nın çeşitli şehirlerinde de kınama yürüyüşleri düzenlendi. New York’un yeni Müslüman ve sosyalist Belediye Başkanı Mamdani de Trump’ın saldırısını kınadı. The New York Times‘ın 3 Ocak 2026 tarihli editoryal yazısında “Trump’ın Venezuela’ya saldırısı yasadışı ve akılsızcadır” dedi.

Arjantin Devlet Başkanı, aşırı sağcı Javier Milei’nin Trump’ın askeri müdahalesine verdiği desteği reddediyoruz. Trump’ın saldırgan tehditlerini reddeden Kolombiya, Brezilya ve Meksika devlet başkanları Petro, Lula ve Claudia Sheinbaum’u kıta çapında bir seferberlik çağrısı yapmaya davet ediyoruz. Böylesi bir çağrı henüz gerçekleşmedi. Kendini demokratik ve antiemperyalist olarak tanımlayan siyasal partileri, sendikaları, öğrenci örgütlerini, kadın ve lgbti+ örgütlerini her ülkede sokaklarda ve ABD büyükelçilikleri veya konsoloslukları önünde birleşik eylemler örgütlemeye çağırıyoruz.

Trump’ın ve emperyalizmin Venezuela’ya askeri müdahalesine hayır!

Venezuela’da, Pasifik’te ve Karayipler’deki suç niteliğindeki bombardımanlara son!

Nicolás Maduro’nun kaçırılmasını kınıyoruz!

Trump, Venezuela’dan ve Latin Amerika’dan defol!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

3 Ocak 2026

BMİS Genel Başkanı Özkan Atar: “Sermayenin en örgütlü kesimi olan metal patronlarına karşı yürütülen mücadele Türkiye işçi sınıfının bugünü ve geleceği açısından son derece önemli”

0

DİSK Birleşik Metal-İş Sendikası Genel Başkanı Özkan Atar ile MESS Grup TİS sürecine ve Smart Solar grevine ilişkin gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi paylaşıyoruz.

154 bin metal işçisinin çalışma koşullarını belirleyecek MESS Grup TİS görüşmelerinde 5. oturumda uyuşmazlık tutanağı tutuldu. MESS’in ilk 6 ay için ortalama yüzde 10 ücret zammı, sosyal haklarda yüzde 25 artış ve üç yıllık sözleşme süresi dayatması metal işçileri açısından ne anlama geliyor? Bu tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

MESS’in bu dönem toplu iş sözleşmesinde ücretlerde yüzde 10 ve sosyal haklarda yüzde 25 gibi enflasyon altındaki teklifleri, üç yıllık sözleşme gibi dayatmaları ve kazanılmış hakları geriye götürecek saldırıları; AKP iktidarının yerli ve yabancı sermaye tekellerinin menfaati ve kaynak aktarımının ana programı olan IMF tandanslı orta vadeli programı doğrultusunda emekçilerin reel ücretlerini düşürme harekâtının bir parçası olarak metal işkolu sözleşmesindeki yansımasıdır. MESS, emek düşmanı sermaye hükümetinden aldığı destek ve cesaretle metal işçisinin haklarına saldırmaktadır.

Taleplerimizin karşılanması yönünde herhangi bir gelişme olmadığı takdirde, grev kapsamında olan 43 fabrikanın grev uygulaması stratejisini kurullarımızda belirleyip hayata geçireceğiz.

60 günlük yasal arabuluculuk süreci başladı. Bu süreçte sendikanın öncelikleri neler olacak? Arabuluculuk sürecinden sonuç alınamazsa grev seçeneği gündeme gelecek. Birleşik Metal-İş bu sürece nasıl hazırlanıyor?

MESS grup sözleşme sürecinde, yasal müzakere süresi 8 Aralık’ta doldu ve uyuşmazlık tutanağı tutuldu. Resmi arabulucu seçimi 16 Aralık’ta gerçekleşti ve 24 Aralık’ta arabulucuya görev tebligatı Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından yapıldı. 24 Aralık’tan itibaren arabulucunun 15 günlük yasal süresi var. 30 Aralık’ta arabulucu yasal prosedür doğrultusunda tarafları bir araya getirecek. Arabulucunun toplu sözleşme açısından taraflar üzerinde herhangi bir yaptırımı ve etkisi yoktur. Toplu sözleşmenin gidişatına ve sonucuna herhangi bir etkide bulunamaz. Biz zaten bu süreçten herhangi bir şey beklemiyoruz. Esas olan ve sürece etkisi olacak şey işveren tarafının tekliflerini gözden geçirerek anlaşma zemini yaratmaya yönelik adımlar atmasıdır.

Biz uyuşmazlıktan sonra 13 Aralık’ta Merkez Toplu Sözleşme Komisyonumuzu topladık, süreci değerlendirdik ve kurulumuzun önerilerini aldıktan sonra yönetim kurulumuz eylem programı ve takvimi oluşturdu. Bu doğrultuda 18 Aralık’tan itibaren her hafta birer gün tüm vardiyalarda birer saat iş durdurma eylemimizi gerçekleştiriyoruz. 18 ve 25 Aralık günleri etkin biçimde üretimden gelen gücümüzü kullandık, üç vardiya çalışan işyerlerinde bir günde 3 saat üretim durduruldu. Eylem programımız çerçevesinde 21 Aralık günü Gebze’de 10 binin üzerinde üyemizin katıldığı ve MESS’e tepkilerin ortaya konduğu coşkulu bir miting gerçekleştirdik. 29 Aralık’tan itibaren tüm işyerlerinde fazla mesailer kaldırıldı. Yine bölgelerde kamuoyuna yönelik eylem yürüyüş ve basın açıklamaları yapıyoruz. Bizim dışımızdaki başka sendika üyesi olan metal işçilerini de eylemlilik sürecine katmaya ve dayanışmaya çağırıyoruz. Muhtemel grev uygulamaları ya da TİS‘in olası bir anlaşmayla sonuçlandırılması sürecine kadar üretimden gelen gücümüz etkin bir şekilde kullanılacak ve eylemler sürdürülecek. Arabulucu 15 günlük süresinin dolmasını takiben raporunu yazarak taraflara resmi tebligatını yapacaktır. Raporun bize tebliğinden itibaren 60 günlük grev uygulama süreci başlıyor. O zamana kadar taleplerimizin karşılanması yönünde herhangi bir gelişme olmadığı takdirde biz de grev kapsamı içerisinde olan 43 fabrikanın grev uygulaması stratejisini kurullarımızda belirleyip hayata geçireceğiz.

Metal işkolu, asgari ücretin üzerinde ücret alan ayrıcalıklı bir işkolu olarak görülüyor. Ve bu argüman sürekli kullanılıyor. Bugün metal işçilerinin gerçek alım gücü ve yaşam koşulları bize ne söylüyor? Asgari ücretin açlık sınırının altında açıklandığı bu koşullar sizce toplu sözleşme süreçlerini ve sendikal pazarlık gücünü nasıl etkiliyor?

2025 ve 2026 asgari ücretleri enflasyonun altında, reel olarak ücret düşürme politikasının ve orta vadeli programın hayata geçirildiği bir alan oldu. Özellikle son 10 yılda asgari ücret sadece çalışanların neredeyse yarıya yakınının direkt kapsadığı bir ücret olmaktan ziyade toplu sözleşmeliler de dahil olmak üzere tüm emekçilerin ücret seviyelerinin belirlenmesinde en önemli parametrelerden ve etkenlerden biri haline geldi. Sermaye iktidarı tarafından toplumun ücret seviyesini ve yoksulluğu yönetme aracı haline geldi. Metal işkolu işçinin kalifikasyon ve niteliği açısından geleneksel olarak asgari ücretin üzerinde ve toplu sözleşmeli, sendikalı olma oranının göreceli olarak yüksek olduğu bir işkoludur. Asgari ücretin reel olarak düşürülmesi metal işkolundaki ücretleri ve toplu sözleşmeyi de baskılayan en önemli faktörlerden birisi. Sözleşmenin başlangıcı itibarıyla mevcut giydirilmiş ücretimiz asgari ücretin 2,5 katına yakın. Toplumdaki tüm emekçiler gibi metal işçilerinin de alım gücü uygulanan ekonomik politikalar neticesinde şiddetli olarak düştü ve bu toplu sözleşmeyle birlikte olması gereken yere getirmeye çalışıyoruz.

Türkiye sermayesinin en etkin ve örgütlü kesimi olan metal patronlarına karşı işçi sınıfının yürütülecek mücadelesi Türkiye işçi sınıfının bugünü ve geleceği açısından son derece önemlidir ve sınıftan yana tüm kesimlerin bu mücadeleye omuz vermesi, başarıya giden yolda önemli bir etken olacaktır.

TİS süreci yalnızca metal işçilerinin değil, tüm emekçilerin mücadelesini ilgilendiriyor. Sizce MESS TİS’i, Türkiye’de sermaye-iktidar blokuna karşı sınıf mücadelesinin neresinde duruyor ve nasıl bir ortak mücadele hattına ihtiyaç var?

Metal işkolu otomotivden demir çeliğe, beyaz eşyadan elektronik ve makine sektörlerine kadar ülke ekonomisinin ve ihracatının lokomotifi ve belirleyici işkolu. Kısacası ülke ekonomisinin can damarı. Dolayısıyla toplu sözleşme de hem sermaye açısından hem ülke yönetimi ve siyasi iktidar açısından, özel olarak metal işçileri ama genel olarak tüm emekçiler açısından son derece kritik öneme sahip.

Tarih boyunca metal işçilerinin mücadelesi her zaman sermaye ve sermaye iktidarlarının ortak direncine ve birlikteliğine karşı yürümüştür. 1980 darbesi öncesinde en çok üyeye sahip olan sendikamız Maden-İş, MESS grevleri ve mücadelesiyle siyasi iktidarı ve Türkiye burjuvazisini sarsmıştır. Zaten 1980 darbesinde işkolunda sendikal örgütlülük dengesi sermaye ve devlet tarafından zora dayalı biçimde değiştirilmiş ve kendi güdümlerinde yönetebilecekleri bir sendikal denge kurmaya çalışmışlardır. Burada her şeye rağmen metal işçilerinin bir kesimi sendikamız saflarında tutunarak mücadele geleneğini kesintisiz sürdürmüşler ve sürdürmektedirler.

Hatırlarsanız 2024 Aralık ve 2025 Ocak aylarında MESS üyesi uluslararası sermayeli önemli beş işletmede grevlerimiz hayata geçirilmiş, adrese teslim biçimde siyasi iktidar tarafından yasaklanmış, yasaklara rağmen tarafımızca kararlıca sürdürülmüş ve tarihsel kazanımlar elde edilmiştir. Bu kazanımlar 2025 yılı boyunca diğer sözleşmelere ve işkollarına da olumlu etkide bulunmuştur. Türkiye sermayesinin en etkin ve örgütlü kesimi olan metal patronlarına karşı işçi sınıfının yürütülecek mücadelesi Türkiye işçi sınıfının bugünü ve geleceği açısından son derece önemlidir ve sınıftan yana tüm kesimlerin bu mücadeleye omuz vermesi, başarıya giden yolda önemli bir etken olacaktır.

Bu grev Smart işçilerinin inancıyla, sendikamızın güçlü örgütlülüğü, deneyim ve birikimiyle mutlaka kazanılacak! Zafer direnen Smart işçilerinin olacak!

Bir yandan MESS süreci devam ederken öte yandan da Smart Solar’da sendikanızın grevi devam ediyor. Düşük ücret dayatmasına, patronun grev kırıcılığına karşı işçiler onurlu mücadelelerini geri adım atmaksızın sürdürüyor. Buradaki güncel durum ve eylem planı nedir? Emek örgütlerine ve sol-sosyalist kamuoyuna bir çağrınız olur mu?

Güneş enerji sistemleri alanında panel üretimi yapan Smart Solar işyerinde ikinci dönem sözleşme mücadelemiz grev boylarında sürüyor. Grevci üyelerimiz 68. günde ilk günkü inanç, kararlılık ve coşkularıyla grevlerini başarıyla sürdürüyorlar. Smart işvereni sendikalaşma öncesinde olduğu gibi asgari ücret seviyesinde düşük maliyetler ve yüksek kâr oranıyla işçi çalıştırma peşinde. Grev başladıktan itibaren toplu sözleşmeye yönelik taleplerimize işverenin verdiği cevap, sözleşmenin bağıtlanabilmesinden ve işçilerin kabulünden uzak noktada oldu. Smart patronu grevin etkinliği ve kararlılığı karşısında, çareyi grevi kırmak ve işçinin moralini bozmaya çalışmakta arıyor. Oysa içine düştüğü çaresizliği ve çıkmazı da gözler önüne seriyor. Bu da işçilerin grevine daha sıkı sarılmasına ve mücadelemizin yükseltilmesine yol açıyor.

25 Aralık’ta Gebze’de çok güçlü ve etkin grevle dayanışma şöleni gerçekleştirdik; mücadelemize maddi ve manevi önemli bir destek ortaya çıktı. İşverenin fason üretim yapmaya çalıştığı Kayseri’deki işyeri önünde, İstanbul Kavacık’taki şirket merkezi önünde, İzmir’deki diğer fabrikasında ve grevin sürdüğü Gebze fabrikası önünde değişik zamanlama ve biçimlerde etkin mücadele yöntemlerimiz ve eylemlerimiz çok yönlü hayata geçirilecek ve geçiriliyor. Yükselen mücadelemizle Smart işverenini tekrar masaya oturtarak olumlu bir anlaşmanın ortaya çıkabilme zeminini yaratmaya çalışıyoruz. Grevimizle dayanışma önemli ölçüde gerçekleşiyor, tabii ki daha iyi bir sahiplenme daha geniş alanda dayanışmanın sürmesi başarıya giden yolda kritik öneme sahip. Bu grev Smart işçilerinin inancıyla, sendikamızın güçlü örgütlülüğü, deneyim ve birikimiyle mutlaka kazanılacak! Zafer direnen Smart işçilerinin olacak!

Bu yoğun süreç içinde bizlerle süreci ve görüşlerini paylaştığınız için çok teşekkür ederiz. Gazete Nisan olarak, metal işçilerinin ve sendikanızın mücadelesinde yanınızda olmaya devam edeceğiz.

Metro değil, sabır peronu

0

Her sabah işe gitmek için M7 Metro’ya iniyoruz. Ama bu bir yolculuk değil; başlı başına bir mücadele. İşe giderken çile, işten dönerken çile. Biz işçiler için, özellikle de kadınlar için bu hat artık dayanılması zor bir hal aldı.

Yetkililer sık sık “Üç dakikada bir metro geçiyor” diyor. Evet, geçiyor. Ama yetmiyor. Çünkü bu hat eski bir hat değil. Güzergâh boyunca mahalleler kentsel dönüşüm geçirdi. Gecekondular yıkıldı, yerlerine onlarca dairelik dev apartmanlar yapıldı. Nüfus katlandı, yolcu sayısı arttı ama sefer sayısı aynı kaldı. Planlama yapılmadı, bedelini yine biz ödüyoruz.

Sabah saatlerinde peronlar dolup taşıyor. Tren geliyor ama binemiyoruz. Gelen trenler tıklım tıklım. Bir tren geçiyor, dolu. İkincisi geliyor, yine dolu. Üçüncüsünde “belki” diyoruz. İtiş kakış içinde ayakta durmaya, düşmemeye, nefes almaya çalışıyoruz.

Kadınlar için bu yolculuk sadece yorgunluk değil, sürekli bir tedirginlik. Sürekli sıkışarak gitmek, beden sınırlarının ihlal edilmesi, kendini korumaya çalışarak işe ulaşmaya çalışmak demek. Daha gün başlamadan yoruluyoruz, geriliyoruz, savunmaya geçiyoruz.

Bir de her sabah duyduğumuz o anonslar var: “Lütfen boşlukları doldurun.”

Hangi boşluk? Nerede boşluk? Zaten omuz omuza, sırt sırta dayanmışız. Nefes alacak yer yokken hangi boşluğu dolduruyoruz? Biz işçiler güne bu sözlerle başlıyoruz. Daha işimize varmadan tükenmiş, sabrı zorlanmış halde.

Bu hatta öğrenciler var, yaşlılar var ama en çok emeğiyle geçinen insanlar var. Sabah karanlığında yola çıkan, akşam eve sağ salim dönmek isteyen işçiler var. Ulaşım bir lütuf değil, haktır. İnsana yakışır, güvenli ve insanca yolculuk haktır.

Soruyoruz:

Kentsel dönüşüm yapılırken ulaşım neden planlanmadı?

Artan nüfusa rağmen neden ek sefer konulmuyor?

Kadınların her gün bu sıkışıklıkta yaşadığı güvensizlik neden görmezden geliniyor?

Biz bu hatta her gün varız. İşçiler olarak, kadınlar olarak buradayız. Sabır peronlarında beklemek değil, insanca yolculuk etmek istiyoruz. Ve artık bu çilenin normalleştirilmesini kabul etmiyoruz.

Taht savaşları ve emekçilerin tarafı

0

Türkiye siyasi gündemi yeni bir bombardımanın içinden geçiyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı adeta fazla mesai rekoru kırarak, her gün yeni bir operasyona girişiyor. Uyuşturucu, fuhuş, bahis, nitelikli dolandırıcılık, kara para aklama, şirketlere el koyma, kayyum atamaları… Sayısı artırılabilecek bu anahtar kelimeler, magazinel bir sosa da bulanarak adliyelerde ve anaakım medyada havalarda uçuşuyor.

Baş döndürücü bu operasyonlar silsilesi devam ederken, emekçilerin ve ezilenlerin temel gündemi artan sefalet ve antidemokratik saldırılar olmayı sürdürüyor. Bununla birlikte, açlık sınırının altında açıklanan asgari ücret zammı, metal toplu sözleşme sürecinde MESS’in sefalet dayatması, siyasi tutsaklar, Kürt meselesi, Gazze’de devam eden soykırım… Bütün bu başlıklar, Saray’ın tayin edebilmeyi başardığı gündem içerisinde boğuluyor. Öte yandan, Habertürk genel yayın yönetmeni Mehmet Akif Ersoy’un gözaltına alınmasıyla birlikte hızlanan bu süreci, buna da hizmet etmekle birlikte, yalnızca Saray’ın gündem değiştirme hamlesi olarak okumak fazlasıyla yetersiz ve yanlış olur.

“Temiz Eller” operasyonu mu?

Toplumun geniş çoğunluğu, yaşanan bu operasyonlar silsilesinin bir “Temiz Eller” operasyonu olmadığının farkında olacak uzunlukta AKP iktidarı altında yaşadı. Dolayısıyla asıl soru işaretleri, adliyeye taşınan bu suç isnatlarının nasıl olabildiğinden öte, neden ve niye şimdi yargının konusu haline getirildiği üzerine yoğunlaşıyor. Bu bağlamda, iki temel başlık öne çıkıyor. Bunlardan ilki, İmamoğlu davasına toplumsal meşruiyet yaratma çabası. İkincisi ise, iktidar bloku içi hesaplaşmalar ve tasfiyelerle güç dengelerinin yeniden inşası.

Yargı kılıcı

Cumhur İttifakı’nın içinde bulunduğu durum ortada. Görece adil ve özgür koşullarda gerçekleşebilecek seçimleri kazanma ihtimali oldukça zayıf görünüyor. Bu nedenle, yargıyı bir kılıç gibi kullanarak, seçimleri kazanabilecek adayları tasfiye, kriminalize etmek öncelikli hedefi. 2024 yerel seçimlerinin galibi CHP ve İmamoğlu, bu bağlamda, bir yılı aşkın süredir ağır bir kuşatma altında. Öte yandan, 19 Mart’tan beri tutukluluğu devam eden İmamoğlu’na ilişkin hazırlanan iddianame, Cumhur İttifakı’nın kendi tabanını dahi ikna edemiyor. Dolayısıyla, Saray’ın bu bağlamdaki yeni hamlesi, sözde yolsuzluk operasyonlarının çok daha geniş bir kesimi kapsadığı, “kimsenin gözünün yaşına bakılmadığı” izlenimini uyandırmak. Böylece kendisi de çok fazla şaibeli dosyanın içerisinde yer alan, hakkında çeşitli dava dilekçeleri bulunan İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek ve ekibi, davaların nitelikleri yerine niceliklerini artırıyor. Kamuoyunun yolsuzluk operasyonları bombardımanına boğulmasıyla, hem İmamoğlu davasının geri planda kalmasını, hem de bu davaya ilişkin toplumsal meşruiyeti artırma çabasına girişiyorlar.

Ana muhalefetin cumhurbaşkanı adayına dönük boyutunun yanı sıra bu operasyonların bir diğer işlevi, Cumhur İttifakı içerisinde güçler dengesini yeniden inşa etmek. İttifak içerisinde çeşitli kliklerin bulunduğu, bu kliklerin Erdoğan sonrası döneme hazırlandığı, klikler arası ölümüne mücadelenin gerek bürokrasi içerisindeki güçler dengesinde, gerekse de aday isimler etrafında cereyan ettiği herkesin malumu.

Erdoğan’a en yakın isimlerden Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un birkaç ay önce görevden alınmasının ardından, bu operasyonların başlamasıyla Dezenformasyonla Mücadele Merkezi Koordinatörünün istifa etmesi; son aylarda gerçekleşen yeni atamaların neredeyse tamamının Bilal Erdoğan’a yakın isimlerden oluşması ve bu gelişmelere eşzamanlı olarak Bilal Erdoğan’a ilişkin sosyal medyada yükselen halkla ilişkiler kampanyası, iktidar bloku içerisindeki taht kavgalarında yeni bir aşamaya geçildiğini gösteriyor.

Filler tepişirken…

AKP iktidarı doğal ömrünü çoktan tüketmişken, gerek iktidar bloku içerisinde gerekse de iktidar ile düzen muhalefeti arasında nefes nefese bir taht kavgası yaşanıyor. Toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan emekçilere ve ezilen, sömürülen kesimlere de bu burjuva kamplar arası çekişmede bir taraf olması dayatılıyor.

Bu tepişme altında ezilen çimenler konumundan çıkabilmemiz, burjuva kamplardan bağımsız bir siyasi seçenek üretebilmemize, emekçilerin siyasetin aktif öznesi haline gelmesine bağlı olacak. Yolsuzlukla mücadele, Kürt halkının haklarının tanınması, sefalete karşı topyekûn seferberlik, insan onuruna yaraşır çalışma ve yaşam koşullarının sağlanması… Bütün bu başlıkları burjuva partilerin kendi iktidarları için araçsallaştırmasından kurtarmalı, toplumsal eşitlik ve özgürlüğü gerçek anlamda tesis edecek emek siyasetinin asli gündemleri haline getirmeliyiz.

Ortak deklarasyon: Kahrolsun ABD’nin emperyalist saldırganlığı! Venezuela’yı savunalım!

0

ABD yönetiminin Venezuela ve tüm Latin Amerika’ya dönük artan saldırganlığına karşı İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE/UIT-CI), Uluslararası İşçi Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UİB-DE/LIT-CI) ve Uluslararası Devrimci Komünist Akım’ın (RCIT) ortak açıklaması.

Aşırı sağcı Donald Trump’ın başkanlığındaki ABD hükümeti, özellikle Venezuela’ya karşı olmak üzere Karayipler’de saldırgan ve müdahaleci saldırısını ilerletmekte. Aralık ayında, Venezuela’dan gelen birçok gemiyi keyfi biçimde alıkoyup tonlarca Venezuela petrolüne el koymasının ardından, ülkeye giren ya da ülkeden çıkan tüm petrol tankerlerine yönelik mutlak bir abluka ilan etti. Bu ilandan önce, “uyuşturucu ticaretiyle mücadele” gibi sahte bir gerekçeyle Karayipler ve Pasifik’teki gemilere yönelik yaklaşık 30 saldırı gerçekleşmiş, 100’ü aşkın insanın hayatını kaybetmişti. Bu durum, ağırlıklı olarak petrol ihracatından elde edilen gelirlere bağımlı bir ülke için son derecede ciddi bir anlam taşımakta.

Bunun yanı sıra Trump, Maduro’yu devirmek ve yerine aşırı sağcı bir hükümet dayatmak amacıyla Venezuela’ya yönelik bir askeri müdahale hazırlığı içinde. Bu doğrultuda Karayipler’e devasa bir savaş donanması konuşlandırdı. İster işgal yoluyla, ister hava saldırısıyla ister ekonomik olarak boğma yoluyla olsun, amaç aynı: Ülkede bir kukla hükümet dayatmak.

“Uyuşturucuya karşı savaş” argümanları, emperyalist manevranın yalnızca bir bahanesidir. ABD müdahalelerin tarihi, bu politikanın uyuşturucu ticaretiyle mücadele etmek gibi bir niyeti olmadığını göstermektedir. Aksine, ABD federal teşkilatları Meksika ve Kolombiya’daki uyuşturucu kartelleriyle işbirliği yapmış, müdahaleleri ticareti durdurmak yerine onu ABD denetimi altında yeniden organize etmiştir. Trump’ın, ABD’de uyuşturucu kaçakçılığından 45 yıl hapis cezası alan Honduras’ın eski devlet başkanı Juan Orlando Hernández’i affetmesi bu sahtekârlığın açık bir göstergesidir.

Trump hükümetinin kısa süre önce yayımlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesi, Latin Amerika’da kukla hükümetler oluşturma hedefini açıkça ortaya koymakta. Neoliberal planları uygulayan ve ekonomiyi çokuluslu şirketlere açan emperyalizm yanlısı hükümetler artık yeterli görülmüyor. Trump’a tamamen tabi olan aşırı sağcı hükümetler istiyorlar. Bunun için de seçimleri etkilemek amacıyla ekonomik ve siyasi baskılara dahi başvuruyorlar. Milei, Kast, Bukele, Asfura ile anlaşıyor; Kolombiya’da Uribizmin (ç.n. Kolombiya’nın aşırı sağcı eski Cumhurbaşkanı Álvaro Uribe’nin politikaları çerçevesinde şekillenen siyasi akım) ilerlemesini istiyorlar.

Bu çerçevede Trump, New York Times’ın da aktardığı üzere, Maduro’nun iktidarda kalması karşılığında ülkenin tüm petrol ve madenlerini devretme önerisini reddetti. Trump, her ne pahasına olursa olsun María Corina Machado’yu bir kukla hükümet olarak dayatmak istiyor. Ancak her şey Trump’ın lehine değil: ABD halkının yüzde 70’inden fazlası Venezuela’ya yönelik işgal ve saldırı planına karşı.

ABD hükümetinin bu tutumu; Venezuela’daki işçileri, diğer ülkelerde yaşayan Venezuelalıları ve bir bütün olarak Latin Amerika halklarını etkileyeceği için son derece ciddidir. Kıtada, ABD’nin askeri saldırı ya da doğrudan işgal gerçekleştirmesinin üzerinden on yıllar geçmiştir.

Bu nedenle, Venezuela ve Latin Amerika’da emperyalizm dayatılmasına karşı olan herkesle birlikte geniş ve birleşik bir kampanya çağrısı yapıyoruz. Mevcut tehdidin büyüklüğüyle orantılı bir antiemperyalist seferberlik bugüne kadar henüz ortaya çıkmadı. Bu durumun tersine çevrilmesi ve yaşananların ciddiyeti karşısında eylem birliğinin ilerletilmesi son derece önemli ve acildir.

Maduro’ya hiçbir şekilde güvenmiyoruz

Trump’a ve onun müdahaleciliğine karşı mücadele etmek, hiçbir koşulda Maduro’ya herhangi bir siyasi destek vermek anlamına gelmez. Maduro hükümetinin antiemperyalist ya da sosyalist olmakla hiçbir ilgisi yok. Nitekim ABD’li çokuluslu şirket Chevron bugün hâlâ Venezuela’da faaliyet göstermekte ve Venezuela petrolünün başlıca sömürücüsü ve ihracatçısı konumunda. Maduro hükümeti emekçi halka kemer sıkma politikaları dayatan, ikiyüzlü söylemlerle ve sahte bir sosyalizmle yöneten kapitalist bir diktatörlüktür.

Venezuelalı işçilerin ücretleri enflasyonla yerle bir edilmiş durumda. Bugün asgari ücret ayda bir dolardan daha azına tekabül ediyor. İşçi hakları ve sendikal haklar, Maduro’nun patron yanlısı ve işçi düşmanı kemer sıkma politikalarının bir parçası olarak gasp edildi. Temel hizmetler de bu politikaların sonucu olarak tam bir çöküş içinde.

Emperyalist yaptırımlar ve şimdi de bu saldırgan ve müdahaleci saldırı, emekçi halkın zaten son derece ağır olan yaşam koşullarını daha da kötüleştirmekten başka bir işe yaramamakta. Bu nedenle, Maduro’ya siyasi destek vermeden ve ona güvenmeden, Trump’ın Venezuela’ya yönelik müdahalesine karşı mücadelenin ön safında yer alacağız.

Güçlü ve birleşik bir antiemperyalist kampanya örgütleyelim

Donald Trump’ın “ABD’den çalınan tüm petrolün, toprakların ve diğer varlıkların geri verilmesi” yönündeki açıklamalarını reddediyoruz. Bu kaynaklar hiçbir zaman ABD’nin olmadı. Gerçekte, Venezuela’nın geçmişteki merkez partileri daha sonra Chavist rejim ve özellikle bugünkü Maduro hükümetleriyle işbirliği içinde hareket ederek, ABD emperyalizmi ülkenin yeraltı ve yerüstü zenginliklerini tarih boyunca yağmaladı. Trump’ın kıta içindeki emperyalistler arası rekabet bağlamında yapmak istediği, María Corina Machado ve onun temsil ettiği burjuva kesim gibi bir kukla hükümet aracılığıyla bu yağmayı güçlendirmek ve güvence altına almaktır.

Maduro hükümeti ise kemer sıkma uygulamaları ve baskıcı politikalarıyla, emekçi halka dönük rejimine yönelik nefreti büyüterek olası bir müdahaleyi kolaylaştırmakta.

Bu anlamda, emperyalizme karşı tutarlı bir mücadele, Venezuela işçilerinin ve halkının birleşerek Maduro hükümetinden şu taleplere dayalı bir program talep etmesini gerektirmektedir: demokratik özgürlüklerin savunulması; emperyalist saldırıyı reddeden siyasi tutsakların serbest bırakılması; asgari ücretin ve emekli maaşlarının yoksulluk sınırının üzerine yükseltilmesi; gasp edilen işçi haklarının ve sendikal hakların geri verilmesi; emek örgütlerine yönelik baskının sona ermesi; PCV, PPT, Marea Socialista, PSL gibi sol partilere siyasi hakların tanınması; Orinoco Madencilik Kuşağı (AMO) ve Orinoco Petrol Kuşağı’nın (FPO) kaynaklarının peşkeş çekilmesine son verilmesi; emperyalist müdahaleye ve tehditlere karşı çıkılması.

Karayipler ve Pasifik’teki askeri saldırganlığa, petrol ablukasına, tüm savaş eylemlerine ve olası bir askeri müdahaleye karşı çıkmak için işçi örgütleri ve kitle hareketlerinin en geniş eylem birliğini örgütlemek zorunludur. ABD ve Venezuela silahlı kuvvetleri arasında herhangi bir çatışmada, işçi ve halk örgütleri Venezuela’nın askeri zaferini ve ABD emperyalizminin yenilgisini savunmalıdır.

Bu emperyalist saldırıların Trump hükümetinin ABD işçi sınıfına yönelik saldırılarıyla, ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik müdahalelerle dolu tarihiyle ve genel olarak işçi düşmanı politikalarıyla doğrudan bağlantılı olduğunu biliyoruz. Bu saldırıları tamamen durdurmak için, ABD’nin kontrol ettiği tüm neokolonyal borçların iptal edilmesi talebini de içeren bir kitlesel seferberlik çağrısında bulunuyoruz.

Trump’ın müdahalesine karşı olduklarını söyleyen Latin Amerika hükümetleri, bugüne dek yapmadıkları seferberlik çağrısını yapmalıdır. Trump’ın müdahalesini reddettiklerini iddia eden Lula, Petro ve Sheinbaum Venezuela’nın yaptırımları aşmasına doğrudan yardım etmeli, mal ihracat ve ithalatına destek olmalı ve ABD saldırganlığına karşı askeri destek sağlamalıdır.

Çağrımız, ABD ve Latin Amerika işçi sınıfı ve halklarınadır. ABD emperyalizminin kıtada yürüttüğü ve savaş eylemleri olarak teşhir edilmesi gereken saldırılara karşı birleşelim ve seferber olalım. Bu saldırılar özel olarak Venezuela halkına, genel olarak ise tüm kıta halklarına yöneliktir.

Venezuela’ya ve Venezuela petrolüne yönelik deniz ablukasına tam ve kesin ret!

Venezuela petrolünün çalınmasına ve nakliye gemilerinin alıkonulmasına hayır!

Venezuela’ya yönelik emperyalist yaptırımlara son!

Karayipler ve Pasifik’teki bombalamalara ve cinayetlere son!

Venezuela’nın işgaline hayır!

Maduro’ya hiçbir şekilde güvenmiyoruz!

İşçilere silah! Emperyalizme karşı seferber olma özgürlüğü! Borç ödemeleri ve Orinoco kaynaklarını peşkeş çeken sözleşmeler askıya alınsın!

Donald Trump’ın kıtadaki savaş eylemlerine topyekûn ret!

Trump’ın müdahalesine karşı olduklarını söyleyen Lula, Petro ve Sheinbaum, Venezuela’nın bu saldırıları askeri olarak püskürtmesine doğrudan yardım etmelidir!

Trump ve ABD emperyalizmi, Latin Amerika ve Karayipler’den defol!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE, www.uit-ci.org)

Uluslararası İşçi Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UİB-DE, www.litci.org)

Uluslararası Devrimci Komünist Akım (RCIT, www.thecommunists.net)

28 Aralık 2025

Not: Bu girişimi destekleyen örgütleri bu açıklamaya ve kampanyaya katılmaya davet ediyoruz.

Soğuklar ve faturalar

0

Ülkenin birçok noktasında soğuk hava ve kar yağışı etkili. Karın beyazı şeklen bir güzellik oluştursa da madden faturalara yansıması güzel olmuyor tabii ki.

Doğalgaz, elektrik, su gibi faturalarda kâr ve vergilendirme politikası bizlere yüksek miktarlarda ödemeler olarak dönüyor. İşçiler kar yağışı olduğunda havanın güzelliği üzerine konuşmaktansa, soğuklardan dolayı doğalgaza ne kadar ödediklerini ve sonraki ay ne kadar ödeyeceklerini konuşuyor.

Sabah soğukta yollara düşen bizler, akşam aynı soğukta işlerimizden dönüyoruz. İktidarın daha yüksek kâr amacıyla yaz ve kış için saat düzenlemeleri yapmıyor olması sebebiyle güneş doğmadığı için henüz buzu erimemiş kaldırımlarda kayarak yürümeye çalışan bizleriz. Ellerin cebinde yürüsen düşeceksin, çıkarsan soğuktan ellerin üşüyecek ikilemi arasında yürüyen bizleriz. Aklımızda “Acaba doğalgazı bütün gün düşükte mi yaksam yoksa akşam yüksekten mi yaksam daha hesaplı olur?” sorusu dönüyor. Evde daha kalın giyinmek, battaniye ile oturmak gibi çözümler denemeye çalışan insan sayısı da azımsanmayacak kadar fazla. Kirada oturanlar, emekli maaşı ile geçinmeye çalışanlar, açlık sınırındaki maaşları ile kıt kanaat geçinmeye çalışan işçiler, faturayı düşük tutamazlarsa ödeyemeyecekleri düşüncesi ile yaşamaktalar.

Tabii ki bir de sokakta yaşayan evsiz insanlar var ki soğukları tam anlamıyla yaşayanlar da onlar. Belediyeler yılın karlı geçen bir iki günü için evsiz insanları hatırlar. O günlerde de spor salonu gibi alanlarda yatırarak bir lütufta bulunuyormuş gibi gösteri yaparlar. Bu insanların neden sokakta yaşadığının üzerine düşünüp bir çözüm arayışına giren olmuyor.

Biz faturayı azaltmak için çözümler aramak zorunda kalmamalıyız. Bizlerin maaşları halihazırda zamlara ve vergilere karşı günbegün kan kaybederken, bu soğuklarda ısınma ihtiyacımızı nasıl karşılayacağız diye düşünmek zorunda olmamalıyız. Enerji sektöründeki işletmeler işçi denetiminde kamulaştırılmalı ve barınma, ısınma ve beslenme gibi en temel ihtiyaçların karşılanması da dahil olmak üzere herkesin insanca bir yaşam sürmesi için gerekli olan tüm hizmetler halka ücretsiz olarak sunulmalıdır.

Açlık sınırının altındaki düzen

0

Mehmet Şimşek’in Orta Vadeli Programı (OVP) başından beri tek bir hedef üzerine kuruluydu: talebi kısmak. Ama hangi talebi? Sermayenin ya da en zengin yüzde 10’un tüketimini mi? Hayır. Hedef alınan, işçinin sofrasındaki ekmekti. Her yazımızda altını çizdiğimiz gibi, bu program planlı bir saldırı dalgasıydı. Hedeflenen bir şekilde gerçekleşti; yeni yıl başlarken asgari ücret ilk defa resmi açlık sınırının da altında yıla başladı.

2025 yılı boyunca gördük ki şirketler 2024’te olduğu gibi 2025’te de kâr rekorları kırmaya devam etti. Bankaların bilançoları parladı, büyük holdingler “zorlu koşullara rağmen” büyümelerini sürdürdü. TÜİK’in açıkladığı son rapora göre en yüksek gelire sahip yüzde 20’lik kesim toplam gelirin yüzde 48’ini aldı. Ülkenin yüzde 20’si tüm zenginliğin neredeyse yarısına el koyuyor. Üstelik bu, resmi bir kurumun itirafı. Şimşek’in programında sermayeye “dur” demek yok, sadece emeğe “kemer sık” demek var.

Gelelim yeni asgari ücrete. 2025 yılında 22.104 TL ile hayatta kalmaya çalışan işçiye, 2026 için 28.075 TL reva görüldü. Bu rakam açıklandığı gün itibarıyla çoktan açlık sınırının altında kaldı. 2026 yılı boyunca da yeni bir zam yapılmaz ise açlık sınırı ile arasındaki makas açılacak. Yani devlet ve sermaye el ele vererek işçiye diyor ki: Açlık sınırının altına mahkûmsun! Enflasyonla mücadelenin tüm yükü işçinin omuzlarına bindirildi. “Ücret artışları enflasyona sebep oluyor” yalanını diline dolayanlar, lüks tüketim vergilerini artırmayı, servet vergisini gündeme getirmeyi akıllarının ucundan bile geçirmediler. En zengin yüzde 10, enflasyonu fırsata çevirip servetini katlarken; işçilerin hayatları borçlandırılarak ipotek altına alındı.

Kimin istikrarı?

Ekonomik göstergeler “iyileşiyor” denildiğinde kastedilen, yabancı sermayenin Türkiye’ye daha rahat gelmesi ve parasını yüksek faizle katlayıp gitmesidir. Gençlerin geleceksizliği ve güvencesiz çalışma biçimleri kalıcı hale getirildi. Emeklilik her geçen yıl anlamsızlaştırılıyor. Bu da OVP’nin bir parçası. 21. yüzyılın ilk çeyreği biterken, Türkiye emeğin ucuzlatıldığı, kaynaklarının tarumar edildiği bir şantiyeye dönüştürüldü. Enflasyonun artış hızı yavaşlasa bile fiyatlar yerinde saymıyor, her gün etiketler değişmeye devam ediyor. Ama bizim ücretlerimiz yılda bir kez, o da ölmemize yetmeyecek kadar artıyor. Biz buna “ücretlerin baskılanması” diyoruz; yani her geçen gün daha fazla çalışıp, karşılığında daha az mal ve hizmet alabiliyoruz.

Şirket kârları patlarken asgari ücretin açlık sınırıyla imtihanı devam ediyorsa orada bir “başarıdan” değil, sistemli bir servet transferinden bahsedebiliriz. Emekçiler dışında bu süreçte bedel ödeyen olmadı.

Bu karanlık tablodan çıkışın yolu, Mehmet Şimşek’in piyasa dostu formüllerinde değil, işçi sınıfının birleşik örgütlü gücündedir. 2025’in bize öğrettiği en büyük ders şudur: Biz istemedikçe, biz emek ittifakı kurmadıkça o sofradan işçilere kırıntı bile düşmeyecek.

Taleplerimiz acil ve nettir:

  • Asgari ücret yılda dört kez güncellenmelidir: Enflasyonun bu kadar yüksek seyrettiği bir düzende, işçiyi yıl boyu aynı rakama mahkûm etmek sefalete mahkûm etmektir. Ücretler gerçek enflasyon oranında her üç ayda bir otomatik olarak artırılmalıdır.
  • Servet vergisi ve lüks tüketime vergi getirilmelidir: Krizin faturası işçiden değil; bankaların, holdinglerin devasa kârlarından ve en zengin yüzde 10’un lüks tüketiminden tahsil edilmelidir. Temel gıda ve tüketim maddelerindeki KDV ve ÖTV sıfırlanmalıdır.
  • Tüm yap-işlet-devret projeleri tazminatsız kamulaştırılmalı, hazineden sermayeye giden kaynaklar kesilmelidir.

Açlık sınırının altındaki bu düzeni ancak birleşik ve planlı bir mücadeleyle değiştirebiliriz.

Bolivya: Neoliberal saldırıya karşı seferberlik

0

Bolivya günlerdir Rodrigo Paz hükümetinin yakıt sübvansiyonlarını kaldırmayı içeren kararnamesine karşı işçilerin öncülüğünde gerçekleştirilen kitlesel bir seferberliğe sahne oluyor.

Ülkedeki en büyük işçi emekçi konfederasyonu olan Bolivya İşçi Merkezi (COB) 22 Aralık’ta süresiz genel grev çağrısı yaptı. Grevin tüm emekçilerin yaşam standartlarını hedef alan kararname geri çekilmeden sonlandırılmayacağı ilan edildi.

Eylemlerin en ön safında ise maden işçileri yer alıyor. 22 Aralık’tan bu yana binlerce maden işçisi, baretlerini takıp iş aletlerini taşıyarak başkent La Paz’a yürüdü; hükümet merkezinin bulunduğu bölgede yolları kesti ve barikatlar kurdu. Polis, göstericilere biber gazı ile saldırırken; saatler süren çatışmalar yaşandı. Eylemler ülkenin farklı bölgelerine de yayıldı ve birçok yol ulaşıma kapatıldı.

Bolivya İşçi Merkezi (COB), Noel’de yapılan genel kurul toplantısında, kararname yürürlükte kaldığı sürece grevi kaldırmayacağını bir kez daha ilan etti. Hükümet ise emekçilerin basıncını karşılayabilmek için orta sınıfın bazı kesimleriyle müzakereler yürütmenin yanı sıra, protestoculara karşı medya dezenformasyonu örgütlemeye çalışıyor. Devlet Başkanı Paz, kararnamenin “zorunlu bir önlem” olduğu iddiasına sığınıyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Bolivya partisi olan Emekçi Halkın Devrimci Alternatifi (ARPT) de bir açıklama yaparak akaryakıt fiyat artışının ne kaçınılmaz ne de gerekli olduğuna ve Paz hükümetinin emekçilere “para yok” derken Bolivya’nın en zenginlerini vergiden muaf tuttuğuna dikkat çekti.

Açıklamada ülkedeki ekonomik krizin özünde sübvansiyonların değil, yağma politikalarının yer aldığı belirtilirken; kazancıyla orantılı vergi vermeyen ve kârlarını vergi cennetlerine kaçıran tarım-sanayi oligarşisinin, doğayı yıkıma uğratarak Bolivya’dan muazzam bir servet çıkartan ve işçi haklarını hiçe sayan maden şirketlerinin ve uluslararası tekellerin yoğun sömürünün odağı olduğuna işaret edildi.

Açıklamanın devamında Paz hükümetinin ve onu destekleyen tüm sağcıların, emperyalizmin ve oligarşinin politikalarının yenilgiye uğratılmasına kadar mücadelenin güçlendirilmesi ve sürdürülmesi çağrısı yapılırken, saldırı paketini boşa çıkarmak ve ve bir işçi hükümeti kurmak amacıyla bir eylem planı oluşturmanın gerekliliği vurgulandı.

2026’da yine: Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz

0

İşçi sınıfı 2025 yılını emek ve kadın düşmanı iktidar politikalarına, Şimşek programına, sendika karşıtlığına, güvencesizliğe, sefalet dayatmasına karşı mücadeleyle geçirdi. 22 Ekim’den beri grevde olan, Birleşik Metal-İş’te örgütlü Smart Solar işçileri, 2026’ya da grevle giriyor. Yüzde 6’lık zam teklifini reddeden Smart Solar işçileri, patronun grev kırıcılığıyla da karşı karşıya. Bir yandan devam eden ve 150 bin metal işçisini kapsayan MESS Grup Toplu İş sözleşmesi sürecine karşı Birleşik Metal-İş’in iş durdurma ve basın açıklaması gibi eylemleri 2026’da da devam edecek.

2026’ya direnerek girenler arasında Özel Okmeydanı Hastanesi işçileri de var. Yenidoğan Çetesi’yle adını duyduğumuz Şafak Grubu’na ait hastane Kasım 2025’te “depreme dayanıksız bina” gerekçesiyle kapatılmış ancak hastanenin 200’e yakın çalışanına birikmiş alacakları ve tazminatları ödenmemişti. Hastane işçileri, yaşadıkları hak gaspına karşı direnişi sürdürüyor.

Sendikal haklarının tanınması için bir yılı aşkın süredir grevde olan, Petrol-İş’te örgütlü Temel Conta işçileri de yeni yılı mücadeleyle karşılıyor. Tez-Koop-İş’te örgütlü Özel İtalyan Lisesi öğretmenlerinin İtalyan meslektaşlarıyla eşit ücret almak için çıktığı grev sürüyor. Yine Tez-Koop-İş’te örgütlü File Market işçilerinin sendikal baskılara karşı başlattıkları direniş devam ediyor.

Tokat’ta Birtek-Sen’de örgütlü Şık Makas işçileri, maaş ve tazminat alacaklarının yanı sıra sendikal haklarının tanınması için direniyor. İşçiler “diğer nedenler” anlamına gelen Kod 22 ile işten çıkarıldıkları için işsizlik maaşına hak kazanamıyordu. Mücadele sonucunda Kod 22’yi kaldırmayı başardılar, ancak tüm taleplerinin yerine gelmesi için direnişi sürdürüyorlar.

SAG Hidrolik, GM Teknik Cam, Digel Tekstil ve daha birçok işyerinde insan onuruna yaraşır bir yaşam mücadelesi sürmekte. Bu mücadelelerin bize anlattığı bir şey var: 2026’da en acil ihtiyacımız, bir emek ittifakı olmayı sürdürüyor. Birbirlerinden yalıtık mücadeleler birleşmeli; tüm sendika konfederasyonları ortak bir mücadele planıyla sahneye çıkmalıdır. “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz” bir sloganın ötesine geçmeli, işçilerin birliği bir gerçekliğe dönüşmelidir. Karşımızdaki örgütlü iktidar ve patronlar sınıfına cevaben biz emekçilerin tek çıkış yolu bu.

2026’yı emekten yana örgütlemek mümkün!

0

İktidar, 2026 yılının gidişatını belirleyecek en önemli hamlelerden birini yaptı. Asgari ücret, yüzde 27 artışla net 28.075 TL olarak açıklandı. Böylece Türkiye’de ilk kez asgari ücret, açlık sınırının altında belirlendi. Bu tablo, Mehmet Şimşek’in “enflasyonla mücadele” adı altında yürüttüğü ekonomi programının emekçilere ödettiği bedeli açıkça gösteriyor. Açlık sınırının altına düşen bir asgari ücret, iktidarın izlediği sermayeden yana sınıf programının sonuçlarını tarif etmek için daha fazla söze gerek bırakmıyor.

Açlık sınırının altında ücret, üstünde sermaye düzeni!

Bu politik tercihin kurumsal zemini 2026 bütçe planlamalarında da açıkça görülüyor. Merkezi yönetim bütçesinde faiz giderleri, en büyük harcama kalemlerinden biri haline gelmiş durumda; faize ayrılan kaynaklar birçok sosyal harcama kalemini geride bırakıyor. Kaynaklar, emekçi ve emeklilere değil, döviz garantili ödemelerle köprü, otoyol, havaalanı, hastane ihalelerini alan sermaye sahiplerine gidiyor. Yani kaynak yokluğundan değil, kaynakların nereye aktarıldığından söz ediyoruz. Kamu bütçesi ücretlerin, milyonların yaşam koşullarının iyileştirilmesine değil; borçlanma düzeninin sürdürülmesine ve sermayenin korunmasına hizmet ediyor.

Bu yüzden tekrar edelim: Kaynak var! Olmayan şey, emekçiden yana bir ekonomi programı. Fiyat artışlarının geri alınması, vergi yükünün emekçilerin sırtından alınması, servet vergisiyle zenginlerden kaynak yaratılması ve ücretlerin yoksulluk sınırı esas alınarak yükseltilmesi mümkün. Sorun, bunların yapılamaz olması değil; iktidarın bunları yapmayı tercih etmemesidir!

Tabandan örülen bir mücadele hattı şart!

İktidarın bu tercihte en büyük kolaylığı ise emek hareketinin zayıflığı olmayı sürdürüyor. Sendikal konfederasyonların mücadeleyi sembolik açıklamalara ve sınırlı tepkilere sıkıştırması iktidarın elini rahatlatıyor. Bunların hiçbiri güç dengelerini değiştirmiyor. İşçi sınıfını eylemsizliğe mahkûm ediyor.

Bu ataleti kırmanın yolu; tabandan, işyeri komitelerinden, mücadeleci sendikal şubelerden başlayarak adım adım örülen mücadeleci bir hattın inşasını zorunlu kılıyor. Ücretler, çalışma koşulları, işsizlik, sendikalaşmaya dönük engeller karşısında acil talepler etrafında örülen bir mücadeleci sendikal çizginin somutlaşması gerekiyor. Farklı sektörlerde süregiden grev ve direnişleri bir araya getirecek -en azından- bir tür koordinasyon, mücadelelerin ortaklaşması adına ilk kritik eşik olarak önümüzde duruyor. Bu, yalnızca dayanışmayı büyütmek için değil, öncü işçilerin deneyimlerini yaygınlaştırmak ve ortak mücadele zeminini yaratmak için gerekiyor. Sendikal üst yönetimlerin bu yöndeki her direnci ise teşhir edilmeli ve aşılmalıdır.

Daha geniş ölçekte ise, sınıf mücadelesinin tüm bileşenlerini kapsayan bir emek ittifakının inşasına ihtiyaç sürüyor. Bugün en temel ekonomik, demokratik ve sosyal haklarımız için “Elinizi soframızdan, özgürlüklerimizden çekin” diyen böylesi bir birleşik mücadele hattının örülmesi zaruri. İktidar, 2026 yılının gidişatını belirleyecek en önemli hamleyi yaptı evet, ama sonucu belirleyecek olan, bu hamle karşısında bizim vereceğimiz cevap olmayı sürdürüyor.

“Serap artık özgür, bu feminist hareketin kazanımlarından biri oldu”

0

Yedi yıllık evliliği süresince fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kalan Serap Avcı, hayatını savunduğu için bir yıldır tutuklu yargılanıyordu. Davanın son duruşmasında Serap meşru müdafaada sınırın aşılması sebebiyle cezaya yer olmadığı kararıyla tahliye edildi. Bu karar, benzer davalar için emsal olabilecek önemli bir kazanım. Davayı yakından takip eden ve Serap’ı süreç boyunca yalnız bırakmayan Serap İçin Feministler grubundan Evrim Gürenin ile konuştuk.

Söyleşi: Serenay Sevimli

Serap ile tanışmanız, dava sürecine dahil olmanız nasıl gerçekleşti?

Serap’la tanışmamız, yedi yıllık evliliği boyunca sistematik şiddete uğradığını Mor Çatı’ya anlattığı mektupla oldu. 17 Nisan’ı 18 Nisan’a bağlayan gece onu balkondan atmaya kalkan, öldürmekle tehdit eden kocası Yasin’in elinden kurtulmak için, ölmemek için öldürmek zorunda kaldığını, bu sebeple “eşi kasten öldürme” suçundan Bakırköy Cezaevi’nde olduğunu anlatıyordu mektupta. Burada Necibe Yolcu’dan bahsetmek istiyorum. Necibe de tıpkı Serap gibi ölmemek için öldürmek zorunda kalmış bir kadın. 21 yıl boyunca şiddet gördüğü kocasını, engelli çocuğuna da şiddet uygulayınca hayatta kalmak için bıçaklamış ve 20 yıl hapis cezasına çarptırılmış. Serap koğuşa geldiğinde ona “Benim gibi geç kalma; kadınlara, feministlere yaz” diyerek mektup yazmaya yönlendirmiş onu. Bu mektupla beraber feministler hızlıca bir araya gelip Serap Hayatta Kaldığı İçin Hapiste kampanyasını başlatarak dava sürecine dahil olduk.

Serap tüm bu 7-8 yıl boyunca neler yaşamış, hangi kaygılarla ilişki içinde kalmaya devam etmiş, biraz bahseder misiniz?

Aslında altı duruşma boyunca gördük ki Serap’ın evliliği boyunca yaşadıkları kadınlar için maalesef bilinmeyen bir şey değil. Yine şiddet dolu ilişkilerde, evliliklerde kalmaya devam eden her kadının hikâyesiyle de çok benzer. Serap evliliği boyunca sistematik olarak fiziksel, psikolojik, ekonomik şiddet görmüş. Tanık olduğu şiddet sebebiyle çocuğu 2 yaşından beri konuşamıyor. Boşanmaya her karar verdiğinde ise kocası Yasin tarafından ailesinin başına gelebileceklerle, çocuğunu bir daha görememekle tehdit edilmiş. Serap’ın maruz kaldığı sistematik şiddeti duruşmalarda karşı tarafın tanık beyanlarında bile görmek mümkündü. Yasin’in Serap’a sürekli şiddet uyguladığı; ardından barışmak için hediyeler, çiçekler aldığı, onu yemeğe çıkardığı anlatıldı. Karşı tarafın avukatlarının anlatılanlara yorumu ise “Yasin ne kadar sevgi dolu, iyi bir insan. Bakın Serap mutlu olsun diye çiçek almış” oldu. Feministler olarak bizler çok iyi biliyoruz ki erkekler uyguladıkları şiddet sonrasında kadınlara hediye alır, pişman olduklarını söyler, bunun bir daha yaşanmayacağına dair sözler verir, affedilmek isterler. Erkekler kadınları şiddet gördükleri evliliklerden, ilişkilerden çıkıp kendi hayatlarını kurmasınlar diye bu şiddet döngüsü içinde tutarlar. Sistematik şiddet diye anlattığımız şey tam da bu aslında.

Uzun yıllardır kadın cinayetlerini, hayatına sahip çıkan kadınları ve cinsel saldırı davalarını feministler kolektif takip ediyor, kampanyalar yapıyor. Bu mücadele sayesinde haksız tahrik indirimin tartışılmasından erkek şiddetinin artık töre, namus, aşk cinayeti olarak tanımlanmamasına, duruşma salonlarında sistematik erkek şiddetinin başından sonuna tüm boyutlarıyla tartışılmasına dek birçok kazanım elde ettik.

Altı duruşmayı da sadece avukatlarla değil, isteyen her kadının katılabileceği bir kampanya grubuyla takip ettiniz. Bu süreci nasıl örgütlediniz? Feminist dava takibi derken ne kastediyorsunuz? Bu yöntemin dava sonucuna bir etkisi oldu mu sizce?

Duruşmaları, duruşmalara çağrılarını, savunmanın politik çerçevesini, basın metinlerini, basın ile iletişimi vb. bütünlüklü üzerinde durarak, düzenli toplantılar yaparak ve her adımda birlikte karar vererek kolektif örgütledik. Duruşmalarda önümüze çıkan her yeni durum için yeni politik çerçeveler çıkararak bunu kamuoyu ile paylaşmak, kadınların gözünün kulağının bu davada olmasını sağlamak ve tabii ki Serap’a özgürlük talebini yaygınlaştırmak için çabaladık her birimiz. Bir kadının yaşadığı erkek şiddetinin münferit olmadığının, tüm kadınları etkilediğinin politikasını yapma biçimlerinden biri de feminist dava takibi yapmak. Serap davası da onlardan biri oldu. Uzun yıllardır kadın cinayetlerini, hayatına sahip çıkan kadınları ve cinsel saldırı davalarını feministler kolektif takip ediyor, kampanyalar yapıyor. Bu mücadele sayesinde haksız tahrik indirimin tartışılmasından erkek şiddetinin artık töre, namus, aşk cinayeti olarak tanımlanmamasına, duruşma salonlarında sistematik erkek şiddetinin başından sonuna tüm boyutlarıyla tartışılmasına dek birçok kazanım elde ettik.

Kampanyanın ana sloganı “Serap Hayatta Kaldığı İçin Hapiste” idi. Süreç boyunca yaptığınız açıklamalarda da özsavunma demek yerine hayatını savunmak ifadesini tercih ettiniz. Bu tercihin sebebi ne?

Özsavunma kavramı feministler olarak ortaklaşmadığımız bir kavram. Bu uzun bir tartışma fakat kısaca kadınların kendi hayatlarını savunmak için yaptıkları eylemi özsavunma olarak tanımlayan feministler olduğu gibi, özsavunmanın sistematik ve yapısal şiddetle mücadeleyi şiddete uğrayan kadınlara yüklediğini ve bunun bireysel bir karşı koyuşla sonlanmayacağını düşünen feministler de var. Kolektif örgütlediğimiz bir kampanyayı da ortaklaştığımız bir kavram üzerinden tariflemek istedik.

Bu davada Yasin değil de Serap ölseydi bu bir kadın cinayeti davası olacaktı. Duruşmalarda belki de Yasin’e uygulanan indirimleri konuşacaktık bugün. Bu sebeple savcının “haksız tahrik indirimiyle yetinin” demesini kabul etmedik. Serap’ın o gece gördüğü şiddet, balkondan atılmaya çalışılması, kafasında ütü masasının kırılması üzerine can havliyle Yasin’i bıçaklaması haksız tahrik değil, meşru müdafaa olarak değerlendirilmeli dedik.

Serap için verilen mahkeme kararı feminist hareket adına müthiş bir kazanım. Bu sürecin daha önce takip edilen benzer dava süreçlerinden ayrışan yönleri neler? Hem takip hem sonuç açısından… Bundan sonraki davalara da olumlu bir yansıması olur sanırım.

Evet, Serap artık özgür ve bu feminist hareketin son zamanlarda elde ettiği kazanımlardan biri oldu. Çok sevinçliyiz. Davanın 5. duruşmasında savcı, Serap’ın 82/1-d maddesi, yani kasten öldürmenin nitelikli halinden cezalandırılması ve haksız tahrik indirimi uygulanması yönünde mütalaa verdi. Savcının verdiği bu mütalaada Serap’ın anlattığı sistematik şiddet beyanı, komşusunun olay gecesine ve Serap’ın öldürülmesinden korktuğuna dair anlattıkları yoktu. Mor Çatı Kadın Sığınma Vakfı’nın hazırladığı rapor ve İstanbul Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı raporu yer almıyordu. Sadece haksız tahrik indirimi vardı. Bizler ise buna itiraz ettik. Çünkü savcının Serap için istediği haksız tahrik indirimini kadınları öldüren erkeklerin “çorbanın tuzu yoktu, başkasıyla mesajlaşıyordu” gibi kadınları suçlayan beyanlarından, mahkemelerin verdiği indirimlerden, kravat taktı diye iyi hal indirimi uygulamalarından çok iyi biliyoruz. Bu davada Yasin değil de Serap ölseydi bu bir kadın cinayeti davası olacaktı. Duruşmalarda belki de Yasin’e uygulanan indirimleri konuşacaktık bugün. Bu sebeple savcının “haksız tahrik indirimiyle yetinin” demesini kabul etmedik. Serap’ın o gece gördüğü şiddet, balkondan atılmaya çalışılması, kafasında ütü masasının kırılması üzerine can havliyle Yasin’i bıçaklaması haksız tahrik değil, meşru müdafaa olarak değerlendirilmeli dedik.

Mütalaada bir diğer öne çıkan şey ise Serap’ın hiç polise şikâyette bulunmaması oldu. Şiddet sonrasında polise gitmemek savcıya göre “hayatın olağan akışına aykırıydı”. Şiddete uğrayan kadınları, şiddete uğradıkları o evlere geri göndermek, şikâyette bulunmasını engellemek bir polisin hayatının olağan akışı olabilir. Daha geçtiğimiz aylarda öldürülen Ayşe Tokyaz’ı arayan kardeşinin karakoldan dalga geçilerek gönderildiği yetmiyormuş gibi, yaptığı şikâyetin katil Cemil Koç’a bildirilmesi gibi mesela. Destek mekanizmalarının olmadığı yerde kadınlar için hayatın olağan akışı ise cezasız kalacağını bildiği erkeklerin şiddetine çoğu zaman sessiz kalmak. “Kadınlarla erkeklerin hayatının olağan akışı nedir”i mahkemede tartışmış, duruşma tutanaklarına geçirtmiş olduk bu davada. Yine karşı tarafın avukatlarının “Birkaç kırık olsaydı durum başka olurdu”, “Beyin sarsıntısı olsa meşru müdafaayı konuşurduk o zaman” gibi ifadelerle bir kadının evliliği boyunca uğradığı şiddeti nasıl normalleştirdiğini görmüş olduk ve buna itiraz ettik. Savcının mütalaasına rağmen mahkeme heyeti, oybirliği ile meşru müdafaada sınırın aşılması nedeniyle cezaya yer olmadığı ve Serap’ın tahliyesi yönünde karar verdi. Umarız benzer davalarda emsal karar olur bu dava.

11. Yargı Paketi ve deprem suçları

0

6 Şubat depreminin üçüncü yıldönümüne yaklaşırken mecliste görüşülmeye başlanan 11. Yargı Paketi, deprem suçlularının infaz sürelerinin kısaltılmasını gündeme getirdi. Bu endişelere sebep olan şey yargı paketinde “Covid affı” olarak bilinen 27. maddenin deprem suçlarını da kapsaması ihtimaliydi. Bunun üzerine depremde yakınlarını kaybeden insanların kurduğu Adalet Peşinde Aileler Platformu, TBMM’ye yakın bir parkta nöbet eylemi başlatarak tepkilerini gösterdiler. İktidar ve muhalefet partilerinin grup başkanvekilleriyle de görüşen platform taleplerini dile getirdi.

Tepkiler rejim kanadına geri adım attırdı. AKP Grup Başkanvekili Abdullah Güler 27. maddenin deprem suçlarını kapsamayacağını, bunun için özel bir düzenleme yapılacağını ifade etti. Ancak şunu da akıldan çıkarmamak lazım: Depremde yakınlarını kaybedenlerin mücadelesi tek tek deprem suçlularının yargılanmasına indirgenemez. Etkin ve adil yargılama talebi elbette bu mücadelenin bir parçası. Fakat deprem gibi bir olguyu felakete çeviren şey tek tek kişilerin suçları değil Tek Adam rejiminin politik tercihlerinin bir sonucu. Hem deprem öncesi sağlıklı çevreler ve sağlam konutlar inşa etmek için ayrılmayan bütçeler, hem deprem sonrası seferber edilmeyen kaynaklar, hem de elini ovuşturarak bekleyen sermayeye kapıların sonuna kadar açılması bunu net bir biçimde gösteriyor. Deprem sonrası zeytinlik alanların acele kamulaştırmayla imara açılması, asbest tehlikesine karşı önlem alınmaması ve altyapı çalışmalarının yetersizliği insanı değil kârı önceleyen sistemin politik tercihlerini faş ediyor. Depremin üzerinden neredeyse 3 yıl geçecek olmasına rağmen insanlar hâlâ konteyner evlerde kalıyor.

Yargı Paketi ile ilgili sorunlar burada bitmiyor. Kadın Dayanışması’nın yazılarında sıkça dile getirdiği gibi, kadınların haklarına yönelik saldırıyı artıran ve özellikle lgbti+ların varlığını yok sayan ve hormona erişimini zorlaştıran düzenlemeler de sık sık gündeme geliyor. Benzer şekilde bu saldırılar da mücadelelerin sonucunda bu yargı paketinden çıkarılmış olsa da, bu tehdit iktidar tarafından sürekli canlı tutuluyor. Yargı paketiyle ilgili diğer bir tehdit unsuru da bazı suçları kapsam dışı bıraksa da binlerce şiddet failinin ve adi suç işleyenlerin erken tahliye edilecek olması. Bu bir yandan kadınlara büyük bir tehdit oluştururken, diğer yandan keyfi tutuklamaların nasıl bir yargı sopası olarak kullanıldığını gözler önüne seriyor.

Günün sonunda 11. Yargı Paketi ile birlikte açılan tartışmalar hem kadın ve lgbti+lara yönelik saldırılar hem de yaşamlarımıza yönelik saldırıların aynı yerden geldiğini gösteriyor. Yargı “paketi”nin bir araya getirdiği şeyin sadece yasa maddeleri olmadığı aynı zamanda rejimin farklı veçhelerini ve saldırılarını da bir araya getirdiğini görüyoruz. O yüzden rejimin bu saldırılarına karşı bizim de mücadele ve eylem birliklerine, yani farklı farklı ve yalıtık mücadeleleri aynı “paket”te bir araya getirmeye ihtiyacımız var. Bu pakete ne isim verirsek verelim işaret ettiği şey bütün bu sorunların müsebbibi olan rejimden ve kapitalizmden kopuş olmalı.

21. yüzyıl: Hayaldi, kabus oldu!

0

25 yıl önce yeni bir bin yıla girildiğinde hayaller çok büyüktü. Savaşlar bitecekti. Açlık, yoksulluk, eşitsizlik son bulacaktı. Artık özgür insanlığın şafak vaktiydi. 25 yıl geride kaldı. 21. yüzyılın ilk çeyreği bitti. Artık 2026 yılındayız. Umulan hayallerin hiçbiri gerçekleşmedi. Aksine, dünya bütün hastalıkları nükseden bir hasta gibi perişan halde. Tersi mümkün müydü? Kapitalizm altında hayır!

Türkiye’nin payına ise hep olduğu gibi katmerli olumsuzluklar düştü. Türkiye 21. yüzyılın ilk çeyreğinin neredeyse tamamını AKP hükümetleri yönetiminde geçirdi. Bir dahaki seçimler, eğer öne çekilmezse, 2028 yılında olacak. Ve AKP o seçimleri de kazanarak yönetmeye devam etmek istiyor. Çünkü hikâyesinin bitmediğine inanıyor. Kuşkusuz kimin kazanacağına halk karar verecek.

Halkın tercihi şu aralar AKP’den yana görünmüyor. Çünkü ekonomi uzun süredir kötü gidiyor. Nitekim AKP bu nedenle 2024 yerel seçimlerini kaybetti. Kamuoyu yoklamaları da AKP’yi eski gücünden uzak ölçüyor. Ama giderek her seçim bir öncekinden daha eşitsiz koşullarda gerçekleşiyor. Başta devletin tüm imkânları olmak üzere her şey AKP’ye hizmet ediyor. Dolayısıyla AKP, kuşkusuz ittifaklarının ve müflis muhalefetin de yardımıyla, bir kez daha seçimleri kazanabilir ve 2028 sonrası bir beş yıl daha yönetebilir. Neden olmasın?

Evet, her şeyin mümkün olabildiği bir çağda yaşıyoruz. Bir tek şey hariç! İşçinin emekçinin derdine çare yok. Yoksulluk, işsizlik, eşitsizlik bir türlü son bulmuyor. Oysa insan ömrünün yüzyılı aşacağı hatta ölüme dahi çare bulunabileceği haberleri yayılıyor. Örneğin kişisel serveti 600 milyar doları aşan örnek patron Elon Musk birkaç on yıla artık paranın tedavülden kalkacağından bahsediyor. Dünyada cennet!

İyi de açlık sınırının altında kalmış asgari ücretle, emekli aylığıyla yüzyıllık ömür, hatta üstüne ölümsüzlük işçinin emekçinin ne işine yarayacak? 20 bin lira aylık alan emeklinin yaşam süresi ekonomi yönetimine dert oluyor. EYT’yi, emeklinin sayısını, yaşını konuşa konuşa bitiremiyorlar. Sosyal riskmiş! Asgari ücret miktarı adeta beka sorunu! Ama ömür uzayacakmış, ölümsüzlük hayal değilmiş, para tedavülden kalkacakmış, falan yüzyılıymış! Kalksın tabii ama bu haliyle işçinin emekçinin payına düşen ne? Dünyada cehennem!

Sermaye ve hükümetleri her çağda olduğu gibi servetlerinin ve güçlerinin sonuna kadar sefasını sürüyorlar. Dünyayı tüketerek bütün nimetlerden sınırsız yararlanıyorlar. İşçilerin emekçilerin payına ise daima yoksulluk düşüyor. Kapitalizm yıkılmadığı sürece bin yıl daha geçse yine bu düzen değişmez. Yıl oldu 2026, konuştuklarımıza bakın! Bu sömürü düzeni değişmeli… Sonsuz olmasa da eşit, adil ve özgür hayatlar yaşayalım. Yeni yıldan dileğimiz, hayalimiz ve mücadelemiz bu…

Vestel, krizinin faturasını işçiye kesti

0

Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nin en büyük ve en bilinen sermaye grubu Vestel, son dönemde yaşadığı finansal sıkıntıları gerekçe göstererek toplu işten çıkarmalara yöneldi. Şirket yönetimi, krizin sorumlusu olarak doğrudan ya da dolaylı biçimde çalışanları işaret ederken, çözüm olarak adeta bir “toplu kıyım” anlayışıyla binlerce işçiyi kapı önüne koymayı tercih ediyor.

Vestel yıllar boyunca binlerce işçinin emeğiyle büyümüş, üretmiş ve yüksek kârlar elde etmiştir. Sendika düşmanlığıyla nam salmış şirkette işçiler asgari ücrete çok yakın maaşlarla üç vardiya bant başında çalışırken, fazla mesailerle üretimi sürdürürken, şirket kârına kâr katmıştır. Ancak işler biraz sıkıntıya girdiğinde, piyasa koşulları değiştiğinde ya da beklenen kâr oranları tutmadığında ilk başvurulan yöntem yine aynı olmuştur: işçi çıkarmak. Bu durum, kapitalist sistemin kriz anlarında gerçek yüzünü göstermesinin tipik bir örneğidir.

Burada altı çizilmesi gereken önemli bir nokta şudur: Zorlu Holding’e bağlı Vestel bugün fiilen batmış bir şirket değildir. Şirket hâlâ üretmekte, hâlâ gelir elde etmekte ve hâlâ kazanmaktadır. Şirketin ve genel olarak holdingin son yıllarda artan genel borçluluğu ise işçilerin değil patronun ve şirket yönetiminin sorumluluğu ve hatasıdır. Patronun kötü yönetiminin faturasının işçilere kesilmesi kabul edilebilir değildir. Patronların yaşadığı her darboğazda ücretler baskılanır, sosyal haklar budanır, ardından işten çıkarmalar gelir. Oysa krizi yaratan işçiler değildir; yanlış yatırımlar, plansız büyüme, kâr hırsıyla alınan kararlar ve kötü yönetimdir. Eğer bir şirket yönetilemiyorsa, bunun bedelini işçiler değil, o şirketi yönetenler ödemelidir.

Bu noktada sınıfsal ve sosyalist bir perspektiften çözüm nettir: Madem bu şirketler toplumsal ölçekte bu kadar büyük, madem binlerce insanın hayatı bu fabrikalara bağlı, o halde yönetilemeyen ve krizi işçilere fatura eden şirketlerin işçi denetiminde kamulaştırılması gündeme gelmelidir. Tazminatsız bir şekilde, üretimi ve istihdamı koruyacak biçimde kamulaştırma, hem emekçilerin hem de toplumun yararınadır.

Vestel örneğinde bir diğer önemli sorun da sendikal yapının tutumudur. Türk-Metal’in örgütlü olduğu Vestel’de, yaşanan bu toplu işten çıkarmalar karşısında sendikanın etkili bir mücadele ortaya koymaması dikkat çekicidir. Taban örgütlenmesinden yoksun, bürokratikleşmiş sendikalar çoğu zaman işçilerin değil, kendi koltuklarının derdine düşer. İşçiler ise bu yapı için yalnızca her ay düzenli yatırılan aidatlardan ibarettir. Oysa gerçek sendikal mücadele, tabandan yükselen, işçilerin söz ve karar sahibi olduğu bir örgütlenmeyle mümkündür.

Bu yaşananlar yalnızca Vestel işçilerinin sorunu değildir. Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde Vestel’e yan sanayi olarak çalışan birçok işletmede de benzer politikalar izlenmektedir. Büyük firma işçi çıkardığında, yan sanayi de aynı yolu izlemekte; zincirleme bir biçimde binlerce emekçi güvencesizliğe itilmektedir. Bu nedenle sorun bireysel değil, sınıfsaldır.

Sonuç olarak, bu gidişata dur demenin yolu işçilerin birlik ve beraberliğinden geçmektedir. İşçinin sorununu ancak işçi çözer. Dayanışma, örgütlenme ve mücadele olmadan bu düzenin değişmesi mümkün değildir. Çözüm, emeği merkeze alan, üretimi toplumsal ihtiyaçlara göre planlayan ve krizin bedelinin onu yaratanlara ödetilmesini savunan bir anlayışla mümkündür. Vestel örneği, kapitalizmin kriz anlarında nasıl işlediğini ve neden emekçilerin kendi kaderini kendi ellerine alması gerektiğini bir kez daha gözler önüne sermektedir.

Sefalet ücretlerini reddedelim, harekete geçelim!

0

2026 yılı için net asgari ücret 28.075 lira olarak ilan edildi. Yapılacak artışın oranı zaten üç aşağı beş yukarı belliydi. Çünkü hükümet küresel ve yerel sermayenin çıkarlarına tam uyumlu ekonomik programını son sürat uygulamaya devam ediyor. Kısa vadede bir seçime gidilmeyecek oluşu da hükümetin tutumunda bir değişiklik beklemeyi imkansız kılıyor.

Ücretle çalışan milyonları hedef alan ve göz göre göre gelen bu yoksullaştırma hamlesini boşa çıkarmanın tek yolu vardı; işçi sınıfını alım gücünü korumak için seferber edecek birleşik bir mücadele programının başta sendika konfederasyonları olmak üzere tüm sınıf örgütlerince hayata geçirilmesi. Fakat bu yapılmadı.

Aksine asgari ücretin belirlenme sürecinde işçi sınıfı bu sürece tam bir eylemsizlikle girmek zorunda bırakıldı. İşçi sınıfı, uzun süredir devam eden ve şiddetinden bir şey yitirmeyen bir taarruz karşısında adeta silahsızlandırıldı.

Türk-İş bürokrasisi meseleyi asgari ücret tespit komisyonunda yer almak-almamak zemininde tartıştırarak, komisyonda yer almamanın kendi başına anlamlı bir tutum olduğu imajını yaratmak için çabaladı.

Açlık sınırının altında bir asgari ücretin belirlendiği gün dahi Türk-İş başkanı Ergün Atalay kameraların karşısına geçip mevcut yapı değişmediği sürece Asgari Ücret Tespit Komisyonu’ndan çalışanları tatmin edecek bir sonuç çıkmayacağını, gelecek yıl da komisyon çalışmalarına katılmayacaklarını açıkladı.

Atalay’a sormak gerek, bu yıl komisyona katılmayışınızın işçi sınıfının alım gücünü bir nebze olsun koruyabilmesi için ne faydası oldu ki bu tutumu yeterliymiş gibi savunuyor, üstüne üstlük seneye de bu eylemsizliği sürdüreceğinizi ilan ediyorsunuz? Doğru, komisyon denilen ucube yapı değişmelidir, asgari ücreti belirleme kudreti patronların ve siyasi temsilcilerinin iki dudağı arasından çekip alınmalıdır. Peki, bu görevi yerine getirmek için işçi sınıfının önüne bir eylem programı koymaktan köşe bucak kaçan sizleri, sizlerin içinde yuvalandığı bürokratik sendikal yapılanmayı ne yapmalı?

Bunun cevabını Atalay’dan beklemek beyhude, zaten cevap ortadadır: bu köhne yapı da değişmelidir.

Peki ya DİSK? İşçi sınıfının varı, yoğu, geleceği yağmalanırken; üstelik Hak-İş ölü taklidi yapmayı ve Türk-İş mızmızlanmayı sendikacılık olarak yutturmaya çalışırken, DİSK işçi sınıfını bir eylem programı etrafında seferber etmek için ne yaptı?

Biz şu kadarını söylemiş olalım, asgari ücretin ilan edilmesinden birkaç gün önce işçi sınıfının kalbi denilebilecek Gebze’ye miting çağrısı yapmasına rağmen bu çağrının gereğini dahi yerine getirmedi.

Alana bakan biri rahatlıkla bunun Birleşik Metal İş Sendikası’nın mitingi olduğunu sanabilirdi. Şimdi de “Açlık sınırının bile altındaki asgari ücreti kabul etmiyoruz!” açıklaması yapan Çerkezoğlu şahsında DİSK yönetimine sormak gerek: Kabul etmiyorsunuz da ne yapıyorsunuz? İşçi sınıfının alım gücü günden güne sistemli olarak eritilirken, asgari ücretin belirlenmesi gibi kritik bir gündemin eşiğinde böyle bir eylem tertip ediyorsunuz da diğer sendikalarınızdan anlamlı bir katılımı o alana dahil etmek için neden çabalamıyorsunuz? Asgari ücret, sadece halihazırda toplu sözleşme süreci devam eden metal işçilerinin gündemi midir? Asgari ücretin tüm ücretlerin belirlenmesi için önemli referans noktalarından biri olduğu, dolayısıyla tüm işçilerin hayatını doğrudan etkilediği ortadayken amacınız işçi sınıfına yönelen saldırıyı püskürtmek mi yoksa gündemi savuşturmak mı?

Yanlış anlaşılmasın, hedefi şaşırmış değiliz niyetimiz de hedef şaşırtmak değil.

İşçi sınıfını günden güne kahredici bir yoksulluğun pençesine sıkıştıranın kapitalistler ve Tek Adam rejimi olduğu tartışmasızdır.

Fakat sınıfsal karakteri dün ne ise bugün de o olan siyasi iktidar, bugün asgari ücreti ilan ederken geçmişte yaptığı gibi göstermelik olarak açlık sınırının üzerinde bir meblağ ilan etmek ihtiyacı dahi hissetmiyorsa ona bu rahatlığı verenin ne olduğu sorgulanmak zorundadır.

Elbette hiçbir şey bitmiş değil ve sınıf mücadelesi sürüyor. Fakat taraflardan biri olan sermaye sınıfı son derece örgütlü ve Şimşek eliyle sunulan net bir program çerçevesinde hücumlarını kesintisiz sürdürmekte.

İşçi sınıfı saflarında ise dağınıklık hüküm sürüyor. Bu, böyle sürüp gidemez!

Sendikalar, emek ve meslek örgütleri, sosyalistler, emekten yana tüm güçler bu sefalet dayatmasını reddetmek için bir araya gelmek zorundadır.

Kılı kırk yarmanın, meleklerin cinsiyetini tartışmanın, hele hele dükkan yarıştırmanın alemi yok, işçi sınıfına karşı sorumlu hissedenler basit ve hayati talepler etrafında ortaklaşmalı ve sınıfın önüne bir mücadele programı ile çıkmalıdır.

İnsanca yaşamak herkesin hakkı iken tüm ücretlerin yoksulluk sınırı üzerine çıkarılması yersiz bir talep midir?

Sebebi olmadıkları enflasyonun ceremesini milyonlarca işçi emekçi ve emekliler çekerken ücretlerin ve aylıkların üç ayda bir gerçek enflasyon oranında artırılması talebi haksız mıdır?

Bir yanda dolar milyonerlerinin sayısı her yıl rekor sayıda artarken öte yanda yoksulluk çocukların öğününe musallat edilmiş ise kaynaklar yani emekçilerin kendi elleriyle yaratmış oldukları zenginlik sermayeye değil emekçilere ayrılmalı demek gereksiz midir?

Bu sorulara cevabı “hayır” olanlar, yan yana gelmek ve gereğini yapmak zorundadır.

Bir kavram: asgari ücret

0

Asgari ücret, isminden anlaşıldığı üzere bir çalışana yasal olarak verilebilecek en düşük ücreti ifade eder. En genel anlamıyla bu ücret çalışanın asgari yaşam maliyetini karşılamaya yetecek bir miktardır. Peki asgari yaşam maliyetinin ne kadar olduğu nasıl belirlenir? Başka bir soru daha soralım, asgari yaşam maliyetine çalışmak reva mıdır?

Türkiye’de asgari ücret teknik olarak her sene sonunda toplanan bir komisyon tarafından masada belirlenir. Bu komisyonda hükümet, işveren ve işçi tarafı beşer üye ile temsil edilir ve oy çokluğu ile karar alınır. Teknik olarak asgari ücret böyle belirlenir; işçilerin azınlık olarak temsil edildiği bir komisyon tarafından…

Asgari ücreti esas belirleyen ise, bütün ücretlerin belirlenmesinde olduğu gibi, işçi sınıfının örgütlülüğü ve mücadelesidir. Sendikaların, işçi örgütlerinin dağınık ve zayıf olduğu bir emek rejiminde asgari ücretin düşük tutulması sermaye açısından daha kolaydır.

Asgari ücret gündemi Türkiye’de çok belirleyici çünkü çalışan nüfusun yarısından fazlası bu civarda ücret alıyor. Ayrıca asgari ücrete yapılan zam bütün ücretleri dolaylı olarak etkiliyor. Ekonomik açıdan işçi sınıfının en temel gündemi yani… AKP hükümetleri uzun bir süre asgari ücreti baskılamamaya çalıştı. En azından enflasyonla paralel olarak artan bir asgari ücret denklemi kurmaya çalıştı. Asgari ücret bir düzeyde tutulurken yoksullaşmaya karşı dönem dönem sosyal politikalara hız verildi. Rejim bunu da seçim ekonomisi vesilesiyle yapabildi. Musluğun ağzı ancak seçim dönemlerinde biraz açıldı, sandık masadan kalkınca musluklar da kapandı. Öte yandan son 20 yılda asgari ücretle çalışan nüfus çok ciddi oranda arttı. Sonuç olarak emekçiler yoksullukta eşitlendi; emeğin milli gelirden aldığı pay azalmaya devam etti.

Tek Adam rejiminin son yıllarda uyguladığı Şimşek Programı ise tabloyu daha dramatik bir hale getirdi. Son yıllarda asgari ücret zammı enflasyonun da altında tutuluyor ve emekçilerin alım gücü reel olarak küçülüyor. Sene başında belirlenen asgari ücret sene ortası gelmeden eriyiveriyor.

İnsanca bir yaşam için asgari ücret yoksulluk sınırının üzerine çıkmalı; yukarıdaki bütün unsurlar düşünülünce bu talep oldukça radikal ve beraberinde başka önlemler de gerektiriyor. Bu yüzden sermayeye karşı bütünlüklü bir mücadele şart. Kamulaştırma ve servet vergisi dahil olmak üzere sermayeye karşı radikal önlemler; bunları hayata geçirebilecek birleşik bir mücadele hattı!

Venezuela: Trump’ın Venezuela petrolüne yönelik deniz ambargosunu şiddetle kınıyoruz

0

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Venezuela seksiyonu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi’nin, Trump’ın Venezuela’ya dönük emperyalist saldırganlığına ve uyguladığı ambargoya ilişkin açıklamasının çevirisini okurlarımızla paylaşıyoruz.

Aşırı sağcı Donald Trump, Venezuela’ya yönelik saldırganlığında bir adım daha ileri giderek, ülkeye giren veya ülkeden çıkan petrol tankerlerine tamamen ambargo uygulanacağını ilan etti. Bu, gelirlerinin büyük kısmı petrolden gelen bir ülke için son derece ciddi bir durum. Bu hamle ile ekonomiyi boğmak, başlıca kaynağımızla yapılan ticareti kesmek ve dolayısıyla dolar girişini engellemek amaçlanmaktadır. Bu da, maaşların enflasyon tarafından yutulduğu bir dönemde, temel ihtiyaçların fiyatlarının ve hizmet ücretlerinin artmasıyla, esasen Venezuela’nın emekçi halkını etkileyecek ve emekçi halkın zaten çok kötü durumda olan yaşam koşullarını daha da kötüleştirecektir.

Emperyalist saldırganlığı reddetmemiz, tam da ulusal kahraman Simón Bolívar’ın ölümünün 195. yıldönümünde gerçekleşiyor. Bolívar, ülkemizin egemenliği ve Venezuela ile bölgedeki diğer ülkelerin bağımsızlığı için İspanyol imparatorluğuna karşı mücadele etmişti.

Trump, Venezuela’ya ambargo uygulandığını ve bu durumun “Venezuela, çaldığı tüm petrol, toprak ve diğer varlıkları ABD’ye geri verene kadar” devam edeceğini söyledi. Bu açıklama, Trump’ın gerçek amacının Venezuela’nın petrolünü, minerallerini ve tüm doğal zenginliklerini ele geçirmek olduğunu ortaya koyuyor. Bununla birlikte Trump; Maduro hükümetinin emperyalizm, IMF ve ulusal burjuvazinin ekonomi politikasıyla örtüşen acımasız kemer sıkma politikalarının ve yarattığı krizin sonucunda göç etmek zorunda kalan Venezuelalıları suçlu olarak nitelemeye devam ediyor.

Sosyalizm ve Özgürlük Partisi olarak, Maduro hükümetine karşı olduğumuzu belirtmekle birlikte, ülkemize yönelik bu yeni emperyalist saldırıyı şiddetle kınıyoruz. Maduro hükümetini sahte sosyalist söylemlerle krizin yükünü işçi sınıfının sırtına yükleyen, acımasız kapitalist kemer sıkma politikaları uygulayan, otoriter ve baskıcı bir rejim olarak görüyoruz. Ülkenin bağımsızlığını ve egemenliğimizi savunmak için mücadele eden Kurtarıcı Simón Bolívar’ın ölümünün 195. yıldönümünde, bu emperyalist saldırganlığı reddediyoruz.

ABD emperyalizmi aylardır Karayipler ve Pasifik’te uyuşturucu kaçakçılığı bahanesiyle uluslararası sulardaki gemilere saldırıyor ve hiçbir kanıt sunmuyor. Şimdiye kadar küçük gemilere yapılan 25 saldırıda 95 kişi hayatını kaybetti. Geçtiğimiz günlerde, ülkeden çıkan bir yük gemisine el koyarak petrolümüzü çaldılar; ayrıca PDVSA’ya (Venezuela Devlet Petrol Tekeli) siber saldırı düzenleyerek şirketin operasyonlarını aksattılar ve petrol işçilerini tehlikeye attılar.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, bu askeri operasyon, kapitalizmin tarihinin en büyük küresel ekonomik krizi bağlamında, başlıca emperyalist güç olarak ABD’nin hakimiyet krizini tersine çevirmeyi amaçlayan Trump’ın küresel politikasının bir parçasıdır.

ABD, çeşitli ülkelere tek taraflı anlaşmalar dayatarak yarısömürge ülkeler üzerindeki yağmayı derinleştirmeye çalışıyor. Venezuela örneğinde, Trump’ın eylemlerinin yasallığını araştıran ABD hükümeti ve kongresi içindeki çelişkilerin ötesinde Trump, Venezuela’ya yönelik saldırgan uygulamalarını sürdürüyor.

Öte yandan, María Corina Machado ve Venezuela’daki burjuva muhalefetin diğer sözcüleri, Trump’ın Karayipler’deki suç eylemlerini açıkça destekleyen skandal ve utanç verici açıklamalarda bulunmuş; ülkeye yönelik saldırıların artmasını teşvik etmiş ve Venezuela’ya olası bir askeri müdahaleyi alenen savunmuşlardır. Bu tesadüfi değildir. María Corina Machado, Netanyahu’yu ve Siyonist rejimin Gazze’de yürüttüğü soykırımı da desteklemiştir.

Boş laflara karnımız tok! Saldırganlığın suç ortağı olan Birleşmiş Milletler’e çağrı yapmak boşunadır. Emperyalizme karşı somut adımlar atılmalı; Amerikan petrol şirketleri ve diğer Amerikan şirketleri ülkeden çıkarılmalıdır. Venezuela halkını emperyalizme karşı birleştirmek için ücretler ve emekli maaşları artırılmalı, baskıya son verilmeli, demokratik özgürlükler korunmalı ve kamu hizmetleri yeniden sağlanmalıdır. Siyasi ve sendikal tutsaklar serbest bırakılmalı, Trump’ın müdahalesine karşı çıkan sol ve demokratik partilerin yasallaşması kolaylaştırılmalıdır.

Latin Amerika ve dünya halklarını, ABD’nin Karayipler ve Pasifik’teki askeri operasyonunu reddetmek için seferber olmaya çağırıyoruz. Kolombiya Devlet Başkanı Petro ve Brezilya Devlet Başkanı Lula’nın, Trump’ı yenmek için kıta çapında bir kınama ve seferberlik çağrısı yapmalarını öneriyoruz.

Venezuela petrolüne ambargoya hayır!

Karayipler ve Pasifik’te bombardıman ve cinayetlere son!

Trump’ın ve emperyalizmin Venezuela ve Kolombiya’ya yönelik müdahaleci tehditlerine hayır!

Trump, Latin Amerika’dan defol!

Sosyalizm ve Özgürlük Partisi

17 Aralık 2025

Binlerce işçi Gebze’deki mitingde buluştu

0

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) 21 Aralık Pazar günü Gebze Kent Meydanı’nda yoğun katılımlı bir miting düzenledi. “Gelirde vergide adalet” ve “Asgari değil insanca yaşanacak ücret” şiarları öne çıkarken; yaklaşan asgari ücret zamları, MESS süreci ve Smart-Solar işçilerinin sürmekte olan mücadelesi mitingin temel gündemlerini oluşturdu.

Sendikaların yanında İDP, EMEP, DİP, SEP, TİP, TKP ve Sol Parti gibi sosyalist partilerin ve derneklerin katıldığı miting saat 13.00 civarında Gebze Trafo Meydanı önünden yürüyüşle başladı. Yürüyüş sırasında “Mehmet Şimşek elini soframızdan çek!”, “Sefalet ücreti istemiyoruz!”, “MESS’e boyun eğmeyeceğiz!”, “Vergide adalet istiyoruz!” sloganları atılarak Gebze Kent Meydanı’nda miting için toplanıldı.

2026 için bütçe görüşmeleri yaklaşırken asgari ücrete gelecek zam milyonlarca işçinin açlık ve sefalete mahkum olup olmayacağını belirleyecek. Bununla birlikte MESS ile metal işkolunda çalışan işçiler arasında imzalanacak olan ve 2025-2027 dönemini kapsayacak Grup Toplu İş Sözleşmesi görüşmelerinde MESS’in sunduğu %10’luk zam ve yan hakları kısıtlaması gibi hak gaspları karşısında anlaşma sağlanamamış, arabulucu aşamasına geçilmişti. MESS süreci ile bağlantılı olarak işverenin %6’lık zam teklifine karşı iki ayı aşkın süredir grevde olan Smart Solar işçilerinin mücadelesi de tüm metal işçileri için belirleyici olacak.

Mitingde Birleşik Metal-İş Sendikası Genel Başkanı Özkan Atar ve DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu yaptıkları konuşmalarda asgari ücretin açlık sınırının altında olması, vergi adaletsizliği ile gelir politikaları gibi başlıkları eleştirirken şu an MESS sürecinde olan metal işçilerinin de taleplerine değindiler. Ayrıca aynı gün DİSK’in Kartal’dan başlattığı Ankara yürüyüşü hakkında da bilgilendirme yapıldı. DİSK’in bu yürüyüşle işçilerin taleplerini kamuoyuna ve meclise taşımayı hedeflediği belirtildi.

Miting işçilerin kararlılık ve mücadele sloganları ile sonlandı.

Arjantin işçi sınıfı Milei’ye geçit vermedi

0

Javier Milei hükümetinin reform adı altında esnek çalışmayı yaygınlaştırmayı ve grev hakkını daraltmayı içeren saldırı paketine karşı ülkedeki en büyük sendika konfederasyonu olan CGT’nin çağrısıyla başta Buenos Aires olmak üzere birçok şehirde işçiler meydanlara indi. Seferberliğin büyümesini göze alamayan hükümet yasa tasarısını şimdilik şubat ayına erteledi.

Saldırı paketi; kıdem ve fesih tazminatı rejiminde değişiklik, işgününün 12 saate kadar uzatılmasına imkan verecek şekilde esnetilmesi, grev hakkına yeni sınırlamalar getirilmesi, iş yerlerindeki sendikal faaliyetlerin zorlaştırılması gibi işçi sınıfının temel haklarını hedef alan bir içeriğe sahip.

CGT’nin ülkenin başkenti olan Buenos Aires’te düzenlediği yürüyüşe içinde militan sendikaların ve sosyalistlerin de olduğu birçok kesim katıldı. Yürüyüşte militan sendikalar “yürüyüş yeterli olmayacak, genel greve ihtiyacımız var!” sloganlarıyla seferberliklerin ilerletilmesi gerektiğine işaret etti.

Eyleme Sol Cephe Birlik (FIT-U) milletvekilleri de katıldı. Bu vekillerden biri olan Sosyalist Sol üyesi Juan Carlos Giordano, eylem sonrası yaptığı değerlendirmede; Saldırı paketini yenilgiye uğratmanın yolunun, mücadele, seferberlik, grev ve ulusal bir eylem planından geçtiğini ve bu eylemle atılan ilk adımın, hükümeti planından geri adım atmaya zorlayarak, mücadelenin etkili olduğunu gösterdiğini, seçimleri kazanmış olsa bile aşırı sağcı hükümetin durdurulabileceğini ve yenilgiye uğratılabileceğini ortaya koyduğunu belirtti.

Ne, neden, niçin devrim?

0

Devrim kelimesi pek çok işçi arkadaşımızın kulağına ürkütücü veya hayali bir şey olarak gelir. Gerçekleşmesi imkânsız veya gerçekleşse bile işçiler adına bir fayda sağlamayacak bir gelişme olarak düşünülür. Peki, bu kavramın ne anlama geldiğinin gerçekten farkında mıyız? Veya düzen siyasetinin sınırları içerisinde mevcut sorunlarımıza çözüm bulmamız mümkün mü?

Devrim, en basit tanımıyla devlet yönetiminde veya toplum düzeninde gerçekleştirilen köklü, radikal nitelikteki değişimdir. Siyasal, sosyal ve ekonomik baskıların birikmesi sonucu toplumun mevcut düzeni aşmak için harekete geçmesi olarak da değerlendirilebilir. Bu bağlamda devrim, yalnızca bir tercih değil, tarihsel koşulların zorladığı bir zorunluluk haline gelir.

Ülkemizde devrimin neden gerekli olduğunu sosyal açıdan ele alalım. Değinebileceğimiz onlarca başlık var ama bir örnek verelim. AKP iktidarı kadınlara yönelik şiddet, taciz ve tecavüz vakalarında dahi caydırıcı bir irade ortaya koymaktan kaçıyor. Kadınların temel hakları sistematik biçimde ihmal edilirken, mevcut yönetim toplumun en kırılgan kesimlerine dahi adalet sağlayamıyor. Meclis ve Saray lüks, gösteriş ve hesap vermezlik içinde çürürken, siyasal yapının tümüyle yenilenmesini zorunlu hale geliyor.

Ekonomik açıdan ise ülkenin durumu daha da çarpıcı. Halk barınma, beslenme ve giyinme gibi en temel ihtiyaçlarını dahi karşılamakta çok büyük güçlükler çekiyor. Yoksulluk sınırının 92.547 TL’ye ulaşması, işçi sınıfının sefalet koşullarına mahkûm edildiğini açıkça gösteriyor. Her geçen gün artan hayat pahalılığı, zamlar, düşük ücret politikaları ve sosyal devletin tasfiyesi, ekonomik düzenin sürdürülemez olduğunu kanıtlamaktadır. Taciz, cinayet, işsizlik, yoksulluk ve ayrımcılık gibi sorunların giderek derinleşmesi; siyasi iktidarın çözüm üretmek bir yana, krizi yönetmekten dahi uzaklaştığını ortaya koymaktadır. Bu nedenle baskı ve sömürüye dayanan mevcut sistem yerine, özgürlük ve eşitliğe dayalı yeni düzene ihtiyacımız var. Bu değişimi ise ancak işçi sınıfı ve ezilen kesimlerin ortak mücadelesi getirebilir. Bu nedenle düzen siyasetinin benzer seçeneklerini reddetmeli; kökten bir dönüşümü, devrimi, emekçilerin yönettiği bir düzeni savunmalıyız.

Bir petrokimya işçisi

Örgütlü ve kararlı mücadele süreci: toplu iş sözleşmesi

0

Toplu İş Sözleşmesini (TİS), işçilerin sendika aracılığıyla işverene karşı toplu pazarlık yapma hakkı olarak tanımlayabiliriz. Ücretler, çalışma saatleri, sosyal haklar, ikramiyeler, izinler gibi çalışma koşullarıyla ilgili konularda tek tek değil, birlikte söz söyleme ve karar alma gücü verir. TİS’ler en az 1, en çok 3 yıl süreli olabilir.

TİS hakkı, yürürlükteki kanunlar gereği ancak sendika aracılığı ile kullanılabilir. İşyerinde sendikal örgütlenme, işçilerin çoğunluğunun yetkili sendikaya üye olması, sendikanın bakanlıktan yetki belgesi alması gibi adımlardan sonra sendika ile işverenin masada anlaşma sağlaması durumunda ortaya bir toplu iş sözleşmesi çıkmış olur.

İşçi sınıfının en temel haklarından biri olan TİS hakkı, işçiye tanınan bir lütuf değil, tarih boyunca sınıf direnişleriyle kazanılmış bir mevzidir. TİS detayları mevzuat ile düzenlense de her bir hüküm sınıf mücadelesiyle sahada var olur. TİS hakkı patronun kârını tehdit eden baş düşmanlardan olmasına rağmen bugün biz bu hakkın verilen sınıf mücadeleleri sonucunda kanunlaşmış olduğunu görüyoruz.

TİS sayesinde patronun kendi hazırlayıp imzalattığı bireysel iş sözleşmeleri hükümsüz kalır; işçi, patronun keyfi uygulamalarına karşı korunur. TİS sonucu ücretler yükselir, ücret artışları güvence altına alınır; sosyal haklar (yol, yemek, yakacak, prim, erzak, ikramiye vb.) genişler; fazla mesai, vardiya düzeni, iş güvenliği gibi temel çalışma koşulları belirlenir; keyfi yönetim engellenir, işçi güvencesi artar. Özetle, işçilerin insanca yaşamaya yönelik ortak iradeleri ve üretimden gelen güçleri patrona karşı TİS pratiğiyle vücut bulur. Ama tekrar ediyoruz, tüm bunlar işçilerin örgütlenmesi ve kararlılığıyla mümkün.

İşveren TİS’e uymak zorundadır. Uymaz ise işçilere tazminat ödeme yükümlülüğü doğar. Ayrıca idari yaptırımlar uygulanır.

TİS imzalanmasa bile örgütlü mücadele ile kazanılan her deneyim sınıfın hafızasına kazınır. Aralık 2024’te TİS hakkı için başlayan Temel Conta direnişi kararlılıkla devam ediyor. İşçiler yetki gaspına karşı yalnızca hukuk mücadelesi vermiyor, aynı zamanda patronun sendikasızlaştırma ve yıldırma politikalarına karşı dayanışmayı kararlılıkla sürdürüyor.

Queen Flowers’ta sendikalaştıkları için işten atılan işçiler TİS hakkının yalnız mahkeme salonlarında değil, fabrika önlerinde, direniş çadırlarında da savunulduğunda kazanılabileceğini gösteriyor. Yasal süreçler devam etse de işçilerin birlik olmasının patronu geri adım atmaya zorladığına tanık oluyoruz. Bugün Temel Conta, Queen Flowers ve Smart Solar işçilerinin direnişi gibi pek çok direniş yarın başka işyerlerinde tezahür edecektir.

Geçmişten günümüze tecrübe ettiğimiz üzere bürokratik engellerin ardına saklanan patronların karşısına ancak örgütlü işçi sınıfı çıkabilir. İşçinin çalışma koşullarını ilgilendiren ve insanca yaşamaya elverişli hale getiren TİS pratiğinin sınıfın gündelik hayatına etki edebilmesi ortak ve birleşik bir mücadeleden geçiyor.

Interview with Ranko Radovanović, leader of the Air Traffic Controllers Union, on the mobilization in Serbia

0
Fotoğraf: AFP

The repressive and neoliberal regime of Serbian President Vučić, leader of the Serbian Progressive Party (SNS) which has been in power in Serbia since 2012, has been shaken since November 1, 2024.

The railways, which had been operating smoothly since the 1960s, entered a process of “modernization” under Vučić’s rule. The most serious consequence of this neoliberal transformation of the railways into high-speed trains was the accident that occurred at the Novi Sad train station on November 1, 2024. Following this tragic event, which claimed the lives of 14 people, including a child, the mobilization that began in Novi Sad spread throughout the country and, over the course of more than a year, has continued to grow stronger, led by young people, rather than fading away.

The ongoing mobilization in Serbia against the regime’s neoliberal policies and repressive practices is significant in several respects. Firstly, unlike previous mobilizations in Eastern Europe, this one did not become an example that could be poisoned by the European Union’s democratic reactionary policies. The European Union stood by Vučić, an open supporter of Putin. The European press did not show sufficient interest in these mobilizations for a long time. As a result, Brussels offered Vučić political support. All of this went hand in hand with the European Union’s policies of keeping migrants outside its borders and preventing Chinese investments from entering Europe. The mobilization of the Serbian people indicates that the EU is not a solution to anti-democratic practices but rather one of the problems.

The example of Serbia, on the other hand, is one that shatters the illusion of a resistance axis of China-Russia against the US-EU powers. The latest example of this is: Vučić, Putin’s strongest supporter, passed a legislative amendment allowing Trump’s son-in-law to lease the land of the former Yugoslav General Staff Headquarters in Belgrade to build a hotel and open it to tourism. The land was damaged by NATO bombing in 1999 and had been preserved as a cultural heritage site for 99 years to reveal NATO’s true face. This law was also protested by thousands of people on November 11.

In addition to the power of mobilization, the Vučić administration continues to show off its strength and strive to stay afloat with the support of the US, the EU and Russia. In addition to the tents set up in front of the parliament by Vučić’s supporters, a military parade was held in Belgrade on September 20 to intimidate the masses, involving approximately 10,000 military personnel, 2,500 weapons and military equipment, and both land and air forces.

While all this was happening, class struggle in Serbia also emerged as part of the mobilization. We share with you the interview with Ranko Radovanović, leader of the Sindikat Kontrole Letenja (SKL-Air Traffic Controllers Union).

I met Ranko at the executive committee meeting of the European Transport Workers’ Federation in May. In Serbia, the working-class organizations had begun to join the mobilization, initially led by young people, and Ranko’s union was one of those targeted even in May. Without playing up to the Western unions, Ranko and another SKL leader, who took a clear trade unionist stance on issues such as the independence of unions from governments and the removal of rights to organize, were dismissed from their jobs in the recent period.

As our international IWU-FI and Workers’ Democracy Party (IDP), we always stand with the masses mobilizing against repressive regimes and capitalism, and with independent unions and their leaders. In the coming period, we aim to cover the mobilization in Serbia more extensively in Gazete Nisan.

We also call on our readers to support the petition campaign launched against anti-union practices in Serbia. To support:

https://www.labourstartcampaigns.net/show_campaign.cgi?c=5744

Interview by Sedat Durel

Ranko Radovanović

Hello Ranko, first of all, thank you very much for agreeing to this interview. Before we begin, two executives of Sindikat Kontrole Letenja, including yourself, were dismissed on fabricated grounds. In response, ETF and ETUC launched an international campaign. Could you tell us about this union-busting attack in Serbia and how the campaign has been received, both nationally and internationally?

The Serbian ruling party is treating independent, strong unions in Serbia like they are their political enemies. They expect full political obedience from all unions in the public sector, our dismissal is a way for them to show political strength; by scapegoating independent union leaders they show others what’s to become if they are not in line with the ruling party’s political interests.

The international campaign launched by ETF and ETUC has been received very well in union and activist circles but has so far failed to gain traction outside of our niche. This is largely due to public disinterest in union and social matters. Unionism is facing a steep climb in almost every regard, so raising our issues in times like this is extremely hard. Unions are regarded as somewhat risky and unpredictable by almost all major players and interests, including the media conglomerates. 

We are witnessing one of the largest mass mobilizations in Serbia’s recent history. It appears that everything began after the tragic train accident that took place in Novi Sad on 1 November 2024. This accident revealed that public resources in Serbia are not being used for workers or the people. The mobilization has continued for a full year under different banners. In this period of a deep political crisis, what has changed, and what has remained the same?

In Serbia everything has changed. There is basically no part of society that hasn’t been affected by what the student movement represents and stands for. It is a period of both social and political crisis. People of Serbia do not want authoritarianism which is increasingly showing incompetence and complete disregard for the needs of common people, crumbling under institutional, deep-seeded corruption.

The strongest component of the mobilization seems to be the youth. Could you tell us about the situation at the faculties and the demands of the youth? And have any young people reached out to your union to express solidarity or offer support?

Yes, the new generation or generation Z as they call it, has changed the game in Serbia. Their main characteristic is to question everything around them, and by everything I really mean everything. The tragedy that happened in Novi Sad triggered them to question the level of corruption in our society and how it endangers all of us. It sparked protests which were then countered by physical attacks from ruling party phalanges, this in turn triggered students to go into mass blockades of universities.

Generation Z is also a part of our union and is the driving force behind our industrial action and strike this summer.

In Turkey, we have been going through a very similar process for quite a long time. A similar tragic train accident took place in Çorlu in 2018. Beyond the pressure and repression targeting workers’ right to organize, we are experiencing a broad wave of pressure and mobilization that extends even to the municipalities. But unlike Serbia, trade unions in Turkey are not part of these mobilizations — in fact, many avoid them. In your view, is there a connection between the struggle workers are currently waging for their most fundamental rights, such as collective bargaining and fair wages, and the mass mobilizations that have been ongoing for a year?

I think what connects our two societies is authoritarianism and high levels of corruption which is seeded deep into our institutions and society. This is a fertile ground for right wing mobilization and policies which in turn always ends in the repression of independent unions and activists. This is what we are facing, and we need to endure if we truly want to be an advocate for real change.

On the other hand, in times like these unions need to show a level of flexibility, but never when it comes to basic freedoms, that’s what should never be compromised.

Could you also talk a bit about the state of trade unions in Serbia and about your own union? How well organized are unions in Serbia, and how would you assess their independence from the government and employers?

Unions in Serbia are under real pressure and are easily swayed. There aren’t many that can keep their independence for long periods of time. The ruling party knows that unions have limited resources and that it can always outlast them when it comes to pressure and political games. That’s what they will try to do in our case as well.

Finally, we are already making an effort to ensure that the campaign is heard both nationally and internationally. Apart from this, is there anything you would like to ask from our readers or from those who become aware of your campaign?

I would like to ask your readers to spread the word of unionism and its importance not just for workers’ rights but more broadly for the rule of law and freedom of speech and association, especially to those who show disinterest in the matter considering unionism as a thing of the past. If it wasn’t for the unions people would not have most of the rights they have now, like a 40-hour work week for example, most people today are not aware of that, the system hides the importance of unions very well, it’s up to us to spread it.

Also, union leaders cannot be punished politically for protecting the rights of people they represent. The status of union leaders needs to be considered as one of the main parameters for the level of freedom and democracy in a society. 

2026’da öğrencileri ne bekliyor?

0

2025 sonlanırken bütçe görüşmeleri dolayısıyla tüm gözler Ankara’da. Şüphesiz her bir bakanlığa ne kadar bütçenin ayrıldığı siyaseten önem taşıyor. Örneğin Milli Savunma Bakanlığı’na ayrılan bütçe rejimin “bölgesel güç olma” planlarına dair ipuçları barındırırken; Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na ayrılan bütçe ise Aile Yılı kapsamında geliştirilen, kadınlara ve lgbti+lara yönelik saldırı politikalarının seyrini belirleyecek. Bu bağlamda, yeni yıla girerken öğrencilerin gündemine oturan iki süreç öne çıkıyor: asgari ücretin ve Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın (GSB) bütçesinin belirlenmesi.

Bilindiği üzere GSB’nin bütçesi yıllardır genel bütçe dağılımı içerisinde azalmakta. Bu sene daha da azalması ise olasılığın ötesinde, daha önce satırlarımızda yer verdiğimiz üzere planlanan bir durum. KYK’ya bağlı olan yurt, yemekhane, burs ve krediler dahil bütün hizmetlerin GSB bütçesinden finanse edildiğini düşünürsek meselenin gerçek vahameti ortaya çıkıyor. Öğrenciler bilinçli olarak her zamankinden daha kötü yaşam şartlarına, daha kötü yemeklere ve daha az burslara mahkûm ediliyor. Bu sebeple GSB bütçesi görüşmeleri devlet erkânı arasında yürütülen formalitelerden ibaret değil, bizzat öğrenci mücadelesinin merkezine oturması gereken, alabildiğine siyasi bir mesele.

Asgari ücret zammının öğrencilerle ilişkisini anlamak ise ilk bakışta zor olabilir. Burada hep akılda tutmamız gereken bir husus var: Çalışanların neredeyse yarısının asgari ücrete mahkûm edildiği ülkemizde, emekli aylıklarından tutun sendikalı işyerlerinin toplu iş sözleşmelerine kadar bütün ücretler kerteriz olarak kendisine asgari ücret zammını baz alır. Bu da demek ki bu sene KYK burs ve kredilerine yapılacak zam oranı, GSB bütçe görüşmeleri kadar Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun iki dudağının arasından çıkacak karara bakıyor. Rejimin “beklenen enflasyon” safsatasıyla asgari ücrete getirmek istediği korkunç zam oranı bu cephede de öğrenciler açısından pek parlak bir tablo çizmiyor. Hoş, resmi enflasyon oranını baz alsa bile yapacağı zam ile KYK bursları 4000 TL’yi geçmeyecekti…

Tüm bu acı gerçeklere rağmen öğrenciler olarak insanca yaşam şartlarına erişmek adına hâlâ bir çıkış yolumuz var. Bulunduğumuz okullarda, bizi açlığa mahkûm eden KYK burslarını kabul etmediğimizi haykırmamız gerekiyor. Yaşamımızı, kapıları bizlere açılmayan bütçe ve ücret görüşmelerine emanet edemeyiz. Bu yüzden okullarda mücadele ederken “KYK burslarına 3 ayda bir gerçek enflasyon oranında otomatik zam” sloganını öne çıkaran bir “KYK Burslarına Zam” kampanyası yürütmek en acil görevimiz. Böyle bir kampanyanın başarıya ulaşabilmesi için mümkün olan en geniş öğrenci kitlesini bu taleplere kazanmamız gerekiyor.

Bir iş görüşmesi: Başvuran No. 734

0

Sabahın soğuğu, umut ışığı taşımadan sokaklara çökmüştü. Yorgun gözleri ve derin düşünceleriyle, bir zamanlar umut dolu olan bir zihnin hâlâ kırıntılarını taşıyordu.

Binaya girdiğinde, kapının sensörü onu isteksizce selamladı. Koridorlar parlaktı ama ışığın altında hiçbir sıcaklık yoktu; duvarlarda asılı çerçeveler “verimlilik” diye tekrarlıyordu kendini. Nihayet müdürün ofisini buldu.

Burası bir ofis değil, bir veri laboratuvarı gibiydi. İşçi, belki ismiyle var olmayı, belki de sadece “Başvuran No. 734” olarak ölçülmeyi bekliyordu. İçinde, birbiriyle çelişen sesler uğultulu bir koro oluşturmuştu. Biri fısıldıyordu: “Kaç.” Diğeri homurdanıyordu: “Boyun eğ.”

“Önce iki sorum olacak,” dedi müdür. “Günde on iki saate varan vardiyalara uyum sağlayabilir misiniz? Fazla mesai mevcut. Verimlilik hedeflerini kabul ediyor musunuz?”

Öfke, kısa ve keskin bir kıvılcım gibi parladı; hemen ardından yorgunluk geldi, kıvılcımı söndürdü.

“Evet,” dedi işçi, sesi kulağına bir yabancının sesi gibi geldi. Neden evet? Ne için onay veriyorum? Bu sessizliğe mi, bu gürültüye mi?

Müdürün gözleri, verim tablolarını andıran katı bir ciddiyetle parladı.

“Biz burada insan yetiştirmiyoruz,” dedi, dudaklarında bir süreklilik hatası olmadan. “Biz burada üretim süreçlerini işletiyoruz. Siz, eğer seçilirseniz, bu sürecin bir unsurusunuzdur. Bireysel talepleriniz kayda geçer, değerlendirilir, fakat sonuç işletme politikalarına göre belirlenir. Beklentileriniz nelerdir?”

Soru, bir bıçak gibi saplandı korunaksız ruhuna.

Beklenti?

Beklenti, geleceğe dair bir umuttu. Oysa burada gelecek yoktu; zaman, kendi üstüne çöken boğucu bir şimdiden ibaretti.

“Çalışmak,” diye karşılık verdi, “Bir şeyler üretmek.”

“Yalan,” diye mırıldandı içindeki ses. “Üretmek mi istiyorsun? Yoksa sadece istemediğin koşullara boyun eğmek mi? Tüm bunlar, kendi varlığının sesini susturmak için mi?”

Müdür başını hafifçe yana eğdi. Bu bir anlama işareti değil, sadece bir fiziksel düzeltmeydi.

“Üretim,” dedi, “verimlilik fonksiyonunun bir çıktısıdır. Biz burada çıktıları değil, fonksiyonun kendisini optimize ederiz. Siz, bu fonksiyonda bir değişken olacaksınız. Değeriniz, sistem tarafından atanan katsayınıza bağlı.”

Müdür, son bir kez, bir barkod okur gibi baktı ona. “Uyum sağlayacağınızı varsayıyoruz. Uyum sağlamak, varlığınızı sürdürmenizin ön koşuludur. Uyum sağlamamak…” Cümlesini bitirmedi. Bitirmesine gerek yoktu. Bitmemiş cümle, odadaki tüm olasılıkların içinde en ağır olanını temsil ediyordu.

En nihayetinde, bir hesap makinesinin tuşuna basar gibi karar verdi:

“Şu an pozisyon uygun görünüyor. Gerekli evrakları tamamladığınız takdirde, pazartesi sabahı 07.00’de işe başlamanız bekleniyor.”

Ayağa kalktı. Vücudu, kendisine iade edilmiş gibi ağırlaşmıştı.

Pazartesi sabahı, fabrikanın kapısından içeri adım attığında, ilk vardiyanın soğuk havasını içine çekti. İş elbisesi, ilk günün tedirginliği, makinelerin ağır nefesi… Akşam olup da elini yıkadığında, suyun altında biriken kirlerin nasıl silindiğini değil, ruhunun bir bölümünün nasıl pırıltısını yitirdiğini fark etti.

Yine de, her günün sonunda evine dönerken, annesinin gülümsemesini, faturaların ödendiği küçük bir anı düşündü; bu düşünce, ona bir tür direniş verdi – sessiz, bitkin ama gerçek.

Böylece Başvuran No. 734, bir montaj hattının halkası, bir vardiyanın gölgesi oldu.

Hava Trafik Kontrolörleri Sendikası lideri Ranko Radovanović ile Sırbistan’daki seferberlik üzerine söyleşi

0
Fotoğraf: AFP

Sırbistan’da 2012’den beri iktidarda olan Sırp İlerleme Partisi (SNS) lideri ve Sırbistan Cumhurbaşkanı Vučić’in baskıcı ve neoliberal rejimi 1 Kasım 2024’ten beri sarsılıyor.

1960’lı yıllardan beri sorunsuzca işleyen demiryolları Vučić iktidarı altında bir “modernizasyon” sürecine girdi. Demiryollarındaki bu neoliberal hızlı trene dönüşümün en ağır sonucu 1 Kasım 2024 gününde Novi Sad tren garında yaşanan kaza oldu. Biri çocuk 14 kişinin yaşamını yitirdiği bu trajik olayın ardından Novi Sad’da başlayan seferberlik ülke geneline yayıldı ve bir yılı aşan bu süreç içerisinde gençliğin başını çektiği seferberlik sönümlenmek bir yana güçlenerek devam ediyor.

Sırbistan’da rejimin neoliberal politikalarının yanı sıra baskıcı uygulamalarına karşı da süregelen seferberlik birkaç açıdan oldukça önemli. Öncelikle bu seferberlik, daha öncesinde Doğu Avrupa’da yaşanan seferberliklerde olduğu gibi Avrupa Birliği’nin demokratik gerici politikaları ile zehirleyebildiği bir örnek olmadı. Avrupa Birliği açık bir Putin destekçisi olan Vučić’in yanında durdu. Avrupalı basın uzun süre bu seferberliklere yeterli ilgiyi göstermedi. Sonuç olarak Brüksel, Vučić’e politik destek sundu. Tüm bunlar, Avrupa Birliği’nin göçmenleri kendi sınırlarının dışında tutma ve Çin yatırımlarını Avrupa’ya sokmama konusundaki politikaları ile paralel gitti. Sırbistan’da halkın seferberliği AB’nin antidemokratik uygulamalara karşı çözüm değil sorunlardan biri olduğunu ifade eder bir niteliğe sahip.

Sırbistan örneği öte yandan ABD-AB güçleri karşısında Çin-Rusya ekseninde bir direniş ekseni olduğu hayallerini de yıkan bir örnek. Bunun son örneği şu: Putin’in en güçlü destekçisi Vučić 1999’da NATO bombardımanı ile hasar alan ve NATO’nun gerçek yüzünü gösteren bir kültürel miras olarak korunan Belgrad’daki Yugoslavya Genel Kurmay Merkezi’nin arazisini otel yapılıp turizme açması için Trump’ın damadına 99 yıllığına kiralamasını sağlayan bir yasa değişikliği gerçekleştirdi. Bu yasa da yine 11 Kasım gününde binlerce kişi tarafından protesto edilmişti.

Seferberliğin gücünün yanı sıra, Vučić yönetimi de ABD, AB ve Rusya’nın desteği ile güç gösterisi yapıp ayakta kalma çabasını göstermeyi sürdürüyor. Parlamento önünde kurulan Vučić destekçisi çadırların yanı sıra 20 Eylül günü Belgrad’da kitlelere gözdağı vermek için yaklaşık 10.000 askeri personel, 2.500 silah ve askeri teçhizat ve hem kara hem hava unsurları ile bir askeri geçit töreni yapıldı.

Tüm bunlar olup biterken Sırbistan’da sınıf mücadelesi de seferberliğin bir parçası olarak meydana çıkabildi. Sindikat Kontrole Letenja’nın (SKL-Hava Trafik Kontrolörleri Sendikası) lideri Ranko Radovanović ile yaptığımız söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz.

Ranko ile Avrupa Taşımacılık İşçileri Federasyonu’nun mayıs ayındaki yürütme kurulu toplantısında tanıştık. Sırbistan’da başlangıçta gençliğin başını çektiği seferberliğe işçi sınıfı örgütleri ile dahil olmaya başlamıştı ve Ranko’nun sendikası da bu sendikalardan biri olduğu için mayıs ayında dahi hedefteydi. Batılı sendikalara yaranma çabası göstermeksizin, sendikaların hükümetlerden bağımsızlığı ve örgütlenme önündeki hakların kaldırılması gibi konularda net bir sendikacı çizgisi çizen Ranko ve SKL’nin bir diğer yöneticisi geçtiğimiz dönemde işten çıkarıldı.

Enternasyonalimiz İUB-DE ve İDP olarak baskıcı rejimlere ve kapitalizme karşı seferber olan kitlelerin, bağımsız sendika ve yöneticilerinin her zaman yanındayız. Önümüzdeki süreçte Sırbistan’daki seferberliği Gazete Nisan’da daha fazla işlemeyi hedefliyoruz.

Aynı zamanda okurlarımıza Sırbistan’daki sendika düşmanı uygulamalara karşı başlatılan imza kampanyasına destek olmaları çağrısında bulunuyoruz. Destek olmak için: https://www.labourstartcampaigns.net/show_campaign.cgi?c=5744

Söyleşi: Sedat Durel

Ranko Radovanović

Merhaba Ranko, öncelikle bu röportajı kabul ettiğin için çok teşekkür ederiz. Sindikat Kontrole Letenja’nın (Hava Trafik Kontrolörleri Sendikası) sen dahil iki yöneticisi uydurma gerekçelerle görevden alındı. Buna karşılık ETF (Avrupa Taşımacılık İşçileri Federasyonu) ve ETUC (Avrupa Sendika Konfederasyonu) uluslararası bir kampanya başlattı. Sırbistan’daki bu sendika karşıtı saldırıdan ve kampanyanın ulusal ve uluslararası düzeyde nasıl karşılandığından bahsedebilir misin?

Sırbistan’daki iktidar partisi, ülkedeki bağımsız ve güçlü sendikaları siyasi düşmanları olarak görüyor. Kamu sektöründeki tüm sendikalardan tam siyasi itaat bekliyorlar. Bizim görevden alınmamız da siyasi güç gösterilerinin bir yolu. Bağımsız sendika liderlerini günah keçisi ilan ederek, iktidarın siyasi çıkarlarına uymayanların başına ne geleceğini başkalarına göstermiş oluyorlar.

ETF ve ETUC tarafından başlatılan uluslararası kampanya sendika ve aktivist çevrelerinde çok iyi karşılandı, ancak bunun dışındaki alanlarda görünürlük kazanamadı. Bu durum büyük ölçüde kamuoyunun sendikal ve toplumsal meselelere olan ilgisizliğinden kaynaklanıyor. Sendikacılık hemen her açıdan zorlu bir dönemden geçiyor; bu nedenle bu tür meseleleri bu dönemde öne çıkarmak son derece zor. Büyük medya grupları dahil olmak üzere büyük oyuncuların ve çıkar çevrelerinin çoğu sendikaları riskli ve öngörülemez olarak görüyor.

Sırbistan’ın yakın tarihinde görülen en büyük kitlesel seferberliklerden birine tanık oluyoruz. Her şey 1 Kasım 2024’te Novi Sad’da yaşanan trajik tren kazasından sonra başladı. Bu kaza, Sırbistan’daki kamu kaynaklarının işçiler veya halk için kullanılmadığını gözler önüne geldi. Seferberlik ise bir yıl boyunca farklı sloganlarla devam etti. Derin bir siyasi kriz dönemindeyiz; bu süreçte neler değişti ve neler aynı kaldı?

Sırbistan’da her şey değişti. Öğrenci hareketinin temsil ettiği ve savunduğu şeylerin etkilemediği neredeyse hiçbir toplumsal alan kalmadı. Hem sosyal hem de siyasi bir kriz dönemindeyiz. Sırbistan halkı, kurumsal ve köklü yolsuzluk altında çöken, sıradan halkın ihtiyaçlarını tamamen görmezden gelen ve giderek daha fazla beceriksizlik sergileyen bu otoriterliği istemiyor.

Bu seferberliğin en güçlü bileşeninin gençlik olduğu görülüyor. Fakültelerdeki durumdan ve gençlerin taleplerinden bahsedebilir misin? Ayrıca gençlerden sendikanıza dayanışma veya destek mesajı iletenler oldu mu?

Evet, yeni nesil -ya da popüler adıyla Z kuşağı- Sırbistan’daki dengeleri değiştirdi. Bu neslin en belirgin özelliği, çevresindeki her şeyi sorgulaması. “Her şey” derken gerçekten her şeyi kastediyorum. Novi Sad’daki trajedi, bu neslin, toplumsal yolsuzluğun düzeyini ve bunun hepimizi nasıl tehdit ettiğini sorgulamasına yol açtı. Bu durum protestoları tetikledi; protestolar ise iktidar partisinin saldırı timlerinin fiziksel müdahaleleriyle karşı karşıya kaldı. Bunun üzerine öğrenciler üniversiteleri kitlesel biçimde bloke etti.

Z kuşağı aynı zamanda sendikamızın da bir parçası ve bu yaz gerçekleştirdiğimiz eylemlerin ve grevin arkasındaki itici güç konumunda.

Türkiye’de de oldukça uzun süredir benzer bir süreçten geçiyoruz. 2018’de Çorlu’da buna benzer trajik bir tren kazası yaşandı. İşçilerin örgütlenme hakkına yönelik baskının ötesinde, belediyelere kadar uzanan geniş çaplı bir baskı ve seferberlik süreci görüyoruz. Ancak Sırbistan’ın aksine Türkiye’de sendikalar bu seferberliklerin bir parçası değil, hatta birçoğu bunlardan kaçınıyor. Sence toplu sözleşme ve adil ücret gibi en temel hakları için mücadele eden işçilerin bugün verdiği mücadele ile bir yıldır süren kitlesel seferberlikler arasında bir bağlantı var mı?

Bence toplum olarak Türkiye ve Sırbistan’ı birbirine bağlayan şey, otoriterlik ve kurumlarımıza ve toplumun dokusuna derinden işlemiş olan yolsuzluk. Bu durum, sağcı seferberlik ve politikalara elverişli bir zemin yaratıyor; bu da her zaman bağımsız sendikaların ve aktivistlerin baskı altına alınmasıyla sonuçlanıyor. Bizim karşı karşıya olduğumuz şey de bu ve gerçekten bir değişimin savunucusu olmak istiyorsak dayanmak zorundayız.

Öte yandan, böyle dönemlerde sendikaların belirli bir esneklik göstermesi gerekir, ancak bu asla temel özgürlükler söz konusu olduğunda olmamalıdır. Temel özgürlüklerden asla taviz verilmemeli.

Sırbistan’daki sendikaların genel durumundan ve kendi sendikanızdan da bahsedebilir misin? Sırbistan’daki sendikalar ne kadar örgütlü? Hükümetten ve patronlardan bağımsızlıklarını nasıl değerlendiriyorsun?

Sırbistan’daki sendikalar ciddi bir baskı altında ve kolayca yönlendirilebiliyorlar. Bağımsızlığını uzun süre koruyabilen sendika sayısı çok az. İktidar partisi; sendikaların sınırlı kaynaklara sahip olduğunu, baskı ve siyasi oyunlar yoluyla onları her zaman alt edebileceğini biliyor. Bizim durumumuzda da bunu yapmaya çalışacaklar.

Son olarak, kampanyanızın ulusal ve uluslararası ölçekte duyulması için biz de çaba gösteriyoruz. Bunun dışında, okurlarımızdan veya kampanyanızdan haberdar olan kişilerden bir isteğiniz var mı?

Okurlarınızdan sendikacılığın yalnızca işçi hakları için değil, aynı zamanda hukukun üstünlüğü ile ifade ve örgütlenme özgürlüğü açısından da önemini yaymalarını rica ediyorum; özellikle de sendikacılığı geçmişte kalmış bir şey olarak gören ve konuya ilgisiz olanlara. Sendikalar olmasaydı bugün sahip olduğumuz pek çok hakkımız da olmazdı; örneğin 40 saatlik çalışma haftası. Bugün çoğu insan bunun farkında değil, sistem sendikaların önemini ustaca gizliyor. Bunu yaymak bize düşüyor.

Ayrıca, sendika liderleri temsil ettikleri kişilerin haklarını korudukları için siyasi olarak cezalandırılamaz. Sendika liderlerinin statüsü, bir toplumdaki özgürlük ve demokrasi düzeyinin temel göstergelerinden biri olarak ele alınmalıdır.

Troçkist’in yeni sayısı yayında

0

Troçkist dergisinin yedinci sayısı Filistin dosyasıyla okurlarıyla buluştu. Aralık 2025 tarihli bu sayıda Filistin dosyasına ek olarak Tek Adam rejiminin dış politikasına, Sudan, Suriye, ABD ve Arjantin’de politik gelişmelere ilişkin analizler yer alıyor. Ayrıca Troçkist hareketin dünü ve bugünü üzerine iki önemli metin bulunuyor. Derginin yeni sayısına derginin internet sitesinden erişebilirsiniz. Yeni sayının Sunuş yazısı şu şekilde:

Siyonizmin Gazze’de uyguladığı soykırım ve buna karşı Filistin halkının kahramanca direnişi küresel sınıflar mücadelesinin merkezi konumunda yer almaya devam ediyor. Siyonist soykırım yalnızca Filistin halkının direnişiyle değil aynı zamanda giderek daha fazla büyüyen bir küresel dayanışma seferberliğiyle yüzleşti. Bu dayanışmanın zirve noktaları İtalya ve İspanya’da Filistin halkıyla dayanışma için gerçekleşen genel grevler ve Küresel Sumud Filosunun kampanyası oldu. Bu seferberliklerin basıncı Siyonizmi ve emperyalizmi, ekim ayında Filistin direnişiyle bir ateşkes anlaşması imzalamak zorunda bıraktı.

Bu ateşkesin içeriği, Filistin halkının taleplerini karşılamaktan çok uzak olduğu gibi fazlasıyla kırılgan bir nitelik taşıyor. Siyonizmin ateşkesi şu ana dek yüzlerce kez ihlal etmesi; Gazze’ye dönük işgal ve ablukanın sürüyor olması; Gazze’nin yanı sıra Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ün sömürgeleştirilmesi sürecinin hızlanarak devam etmesi, “nehirden denize özgür Filistin” mücadelesinin önümüzdeki dönemin de temel mücadele başlığı olacağını gösteriyor.

Bu bağlamda, Troçkist’in bu yeni sayısı, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) politik yayın organı Uluslararası Haberleşme’nin Ekim 2025’te çıkan 55. sayısındaki çeşitli makalelere de yer vererek, Filistin’i odağına almaya devam ediyor. Bu çerçevede, Siyonizme karşı yükselen küresel seferberliklere, tek devletli çözümün neden bir zorunluluk olduğuna, ateşkesin bilançosu ve Türkiye hükümetinin politikalarına ilişkin analizlerin yanı sıra, İUB-DE olarak bileşeni olduğumuz Küresel Sumud Filosuna ilişkin açıklamalar ve değerlendirmeler yer alıyor.

Dosya dışı başlıklarda, ilk olarak, Oktay Benol Tek Adam rejiminin kırılganlıklarını dış politikadaki salınımları üzerinden inceliyor. İlk bakışta anlamlandırması zor görünen rejimin ani zigzaglarını, arka planda kalan politik ve ekonomik dinamiklerle çözümlüyor.

Maysam AbuHindi bugün iç savaş ve katliamlarla gündeme gelen Sudan’daki politik durumu değerlendiriyor. 2019 devriminden bugüne yaşanan temel gelişmelerin bilançosunu, içsel ve dışsal aktörlerin tutumlarını Marksist bir perspektifle özetliyor.

Ezequiel Peressini, Trump yönetimindeki ABD’nin içinde bulunduğu hegemonya krizini, mevcut hükümetin kırılganlıklarını ve ülkede yükselen seferberlik dalgasını yorumluyor. Aisha Awdeh, Suriye’de Esad diktatörlüğünün yıkılmasının ardından Ahmed Şara yönetimindeki geçici burjuva hükümet altındaki temel çelişkileri ve gerilimleri ele alıyor.

Juan Carlos Giordano, Arjantin’de aşırı sağcı Milei’nin sürpriz zaferiyle sonuçlanan seçimleri, gerek ulusal gerekse de küresel ekonomik ve politik dengeler ekseninde analiz ediyor.

Son olarak, bu sayımızda Troçkizmin geçmişi ve bugünü üzerine iki önemli metin yer alıyor. Peressini, İUB-DE’nin kuruluşunun otuzuncu yıldönümü çerçevesinde, 1980’lerin sonunda krize giren Morenist Troçkizmin yeniden toparlanma sürecini ve günümüzde Dördüncü Enternasyonal’in yeniden inşa dinamiklerini tartışıyor. İUB-DE’nin önderlerinden Mercedes Petit ile yapılan söyleşi ise, hem Morenist Troçkizmin zengin deneyimi hem de bugün Morenizm içinde yaşanan teorik tartışmalara ilişkin çok değerli bir kaynak niteliği taşıyor.

2025, sınıf hareketine ne bıraktı?

0

2025 yılı işçi ve emekçilerin onurlu mücadeleleriyle dolu bir yıl oldu. Bir yandan toplu iş sözleşmesi süreçlerinde anlaşmaya varılamamasının sonucunda greve giden işçiler, öte yandan başta örgütlenme hakları olmak üzere haklarını elde edebilmek için direnişe geçenler 2025’in ve sonrasının umudu oldu. Aynı şekilde, sayısız emekçi örgütlenme haklarını elde edebilmek için sabırla sendikalarına üye oldu, mahkeme kararlarını bekledi ya da onları temsil etmeyen yöneticilerine karşı mücadeleye girişti.

Bundan sonra nelerle yüzleşirsek yüzleşelim yukarıda saydıklarımızı hep aklımızda tutalım. Gerçek çıkışın ne olduğunu yukarıda saydığımız örnekler bizlere gösteriyor. Ancak yukarıda ifade ettiğimiz sayısız mücadele kısmi başarılar sağlarken ne oluyor da ülkenin içerisinde bulunduğu durum emekçiler için her geçen gün daha kötüye gidiyor?

Bu sorunun yanıtı elbette ki uzun ama yeni yıl vesilesiyle en azından 2025 yılının bu tabloda tuttuğu yeri biraz olsun inceleyebiliriz.

2025 yılı işçi sınıfının patronların ve yönetenlerin ellerini sofrasından çekmesi için seferber olmaya hazır olduğunu kör göze parmak sokarcasına gösterdi. Hükümet 2023’e kadar uyguladığı asgari ücrete ara zam uygulamasını 2024’te uygulamayınca konfederasyonlar üzerinde yoğun bir işçi basıncı oluştu. Bu basıncın etkisi ile konfederasyonlar göstermelik dahi olsa bir arada açıklamalar yapıp, kendi eylem takvimlerini açıkladılar. Bu dönemde asgari ücrete ara zam, vergide adalet, insanca bir emekli maaşı ve kıdem tavanı gibi can yakıcı taleplerle ülkenin dört bir yanında emekçiler meydanları doldurmuştu. Öyle ki son olarak 20 Ekim 2024 tarihinde Ankara Tandoğan’da yüz binlerce emekçi meydanları doldurdu. Emekçiler sendikal önderliğe (Türk-İş) güvenmese de en ufak bir çağrıyı dahi ciddiye alıp mücadeleye girişmekte ısrarlı olduklarını gösterdi.

Geride bırakacağımız 2025 yılına işte böyle büyük bir dinamik ile giriş yapmıştık.

Ancak 2025 yılı, başta saydığımız onurlu mücadelelerin yanı sıra, büyük ölçüde rejimin muhalefete saldırıları ile sendikal bürokrasinin emekçileri kontrol altında tutma çabaları etrafında geçti. Ekonomik darboğazın artması ve elbette ki 19 Mart’ta başlayan İmamoğlu operasyonu ile demokratik haklara saldırı sürecinin işçi sınıfı üzerinde bir etkisi oldu. Bu etkinin daha önce daha yüksek bir düzeyde 15 Temmuz sürecinde yaşandığını söyleyebiliriz.

Siyasal iklim, kitle basıncı ile sokakları işaret etmek zorunda kalan bürokrasinin işçi sınıfını eve kapatmasına yardımcı oldu. Öte yandan yaşanan yoğun ekonomik kriz ve üretimdeki daralma, uzun yıllardır artmakta olan sendikalı işçi sayısında ilk kez bir gerileme yaşanmasına sebep oldu.

Bu azalışı tekstilde çalışan işçi sayısının 112 bin, metalde çalışan işçi sayısının ise 32 bin azalması gerçeği ile beraber ele alabiliriz. Sonuç olarak Türk Metal’de 10 bin, Tez Koop İş’te 12 bin, Belediye-İş’te 20 bin, Genel-İş’te 11 binlik bir üye azalışını görebiliyoruz. Elbette ki bu sayılar daha yakından incelenip, sendikalı işçi sayısındaki düşüşte sanayideki daralmanın yanı sıra belediyelerdeki kayyum süreçlerinin taşeronlarda yarattığı işçi ve sendika düşmanlığı fırsatlarının ne kadar etkili olduğunun da incelenmesi gerekir. Henüz elimizde resmi bir istatistik olmasa da 2025’in ikinci yarısının tabloyu geri çevirebilecek denli olumlu olmadığını öngörebiliriz.

Bu tablo, hükümetin OVP ile emekçilerden daha fazlasını alıp zenginlere verme pervasızlığını sürdürme iştahını artırıyor.

Ancak bu gördüğümüz gerilemelerin yalnızca anın fotoğrafı olduğunu unutmayalım. Sendikal bürokrasi her ne kadar emekçilerin 2025’te sokaklara taşıp haklarını aramalarına engel olmuş gibi görünse de emekçilerin biriktirdiği öfke uçup gitmiş ya da yer değiştirmiş durumda değil. Hatta gerçek tam tersini gösteriyor.

2025’te yapılmayanlar 2026’da yapılması gerekeni işaret ediyor. Kısa vadede OVP’nin dayattığı düşük asgari ücret ve zorunlu tamamlayıcı emeklilik gibi ekonomik saldırılara karşı çıkmak, orta ve uzun vadede ise yine ücretlerin enflasyona karşı korunması için ara zamlar, vergi adaleti ve kıdem tazminatı tavanında düzenlemelerin talep edilmesi ve yeni bir gündem olarak sanayideki daralmalara karşı işten çıkarmaların yasaklanması gibi talepler etrafında bir mücadele programının önerilmesi 2026 yılında daha insani koşulları kazanmamızın garantörü olur.

Bulgaristan: Büyük seferberlikler hükümeti düşürdü

0

Bulgaristan, kasım ayının ortalarından bu yana ve Avrupa genelinde büyüyen grev dalgasının ortasında, 1990’dan bu yana en büyük seferberliklere sahne oldu. Bu kez mücadele, hükümetin vergi artışı ve bireysel emeklilik ile sosyal güvenlik primlerinde artışın yanı sıra emekçi halka yönelik kesintiler içeren bütçe önerisine karşı verildi. Kamu çalışanlarına son derece yetersiz bir zam öngörülürken, güvenlik güçlerine ortalama çalışanların çok üzerinde büyük bir maaş artışı bahşediliyordu. Hükümetin hedefi, 1 Ocak 2026 itibarıyla ulusal para birimi levadan vazgeçip avroya geçmek için bütçeyi onaylamak ve böylece 2007’den beri üyesi olduğu Avrupa Birliği’nin ardından Euro Bölgesi’ne de katılmaktı.

Bütçe karşıtı seferberlikler, hükümetin saldırısı altındaki sosyal hakları savunma konusunda Bulgaristan halkının büyük kararlılığını ortaya koyuyor. Euro Bölgesi’ne 2026’da girişin daha fazla ekonomik istikrar ve daha iyi bir yaşam kalitesi getireceğine dair vaatler; işten çıkarmalar, barınma sorunu, yüksek ürün fiyatları, düşük ücretler ve baskıyla karşı karşıya kalan Avrupa’nın emekçi halkının kötüleşmiş yaşam koşullarına bakıldığında havaya uçup gidiyor.

Bulgaristan, 1945’ten itibaren Doğu Avrupa’da Stalinist komünist partiler tarafından yönetilen ülkeler bloğunun bir parçasıydı. 1989’dan sonra ülkede kapitalizm restore edildi ve o tarihten bu yana, basını ve ekonomiyi kontrol altında tutan yolsuz oligarklarla bağlantılı partiler tarafından yönetiliyor. Bu partiler yıllar boyunca sert kemer sıkma politikaları uygulayarak işçileri ve halk kesimlerini yoksullaştırdı.

Seferberliğin nedenleri, yaşam koşullarındaki kötüleşme ve ekonomik krizin etkilerinde yatıyor. Avrupa Birliği’nin en yoksul ülkesi olan 6,5 milyon nüfuslu Bulgaristan’da yoksulluk riski yüzde 21,7’ye ulaşmış durumda ve bu oran 18 yaş altındakilerde yüzde 28,2’ye çıkıyor. Konut maliyetlerindeki sürekli artış, barınmayı giderek daha erişilmez hale getiriyor. Bulgaristan, yüzde 15,5 ile konut maliyetlerindeki artışın en yüksek olduğu AB ülkeleri arasında Portekiz’den sonra ikinci sırada yer alıyor.

Siyasal rejimin içindeki yolsuzluğa karşı talepler de seferberliğin merkezinde yer almakta. En çok dile getirilen taleplerden biri, kukla hükümeti yönlendiren güçlü figürler olarak görülen Boyko Borisov’un ve Delyan Peevski’nin reddedilmesi. İktidardaki sağcı GERB partisinin (Bulgaristan’ın Avrupalı Gelişimi İçin Yurttaşlar Partisi) tepki toplayan lideri Boyko Borisov; önceki Stalinist rejim döneminde polis memurluğu yapmış, 2009-2013 yılları arasında (ve başka birçok kez) başbakanlık görevinde bulunmuş bir isim. Kendi döneminde otoriter ve yolsuz bir hükümet altında muhalefeti ve bağımsız gazeteciliği bastırırken, Bulgaristan’ın AB’ye katılmasını da desteklemişti. Delyan Peevski ise ABD ve Birleşik Krallık tarafından yolsuzluk nedeniyle yaptırıma tabi tutulmuş, medya patronu bir oligark ve Bulgar parlamentosunda milletvekili. Bir ankete göre anket katılımcılarının yüzde 80’inden fazlası, seferberliğin Boyko Borisov ve Delyan Peevski ile şahsen özdeşleştirilen yönetim modeline karşı bir sivil ayaklanma olduğunu belirtiyor.

Sendikalarıyla birlikte işçilerin, öğrencilerin ve Z Kuşağı olarak tanımlanan gençliğin katıldığı kitlesel seferberlikler ilk kazanımını elde etti ve geçen 11 Aralık’ta Başbakan Rosen Zhelyazkov’un istifa etmesini sağladı. İstifasından önce Zhelyazkov, tartışmalı bütçeyi geri çekeceğini bir manevra olarak duyurmuştu; ancak bu hamle başarısız oldu ve emekçi halk başkent Sofya ile diğer şehirlerin sokaklarını doldurmaya devam etti. 12 Aralık’ta parlamento, başbakanın istifasını oybirliğiyle kabul etti.

Hükümet düşüyor, kriz sürüyor

2021’den bu yana yapılan yedi parlamento seçimi ve kırılgan koalisyon hükümetleriyle Bulgaristan, Avrupa Birliği’nin en istikrarsız ülkelerinden biri. Bu yılın ocak ayında başbakan olarak atanmasından bu yana Rosen Zhelyazkov altı gensoru ile karşı karşıya kaldı. Parlamento, sosyal-liberal muhalefetin öncülük ettiği gensoruyu oylamadan önce başbakan istifa etti.

Şimdi Bulgaristan Cumhurbaşkanı Rumen Radev, siyasi güçlerle uzlaşarak yakın çevresinden bir geçici başbakan atamak zorunda kalacak; bu arada parlamento, Mart 2026’da yeniden erken seçimlere gitmeye hazırlanacak. Ancak bu kurumsal senaryo, seferberliklerin talepleri ve derin siyasal kriz nedeniyle risk altında.

Sorgulanan rejim ve partileri; zaman kazanmak, seferberliği dağıtmak ve kendilerini yeniden konumlandırmak amacıyla yeni bir seçim sürecine yönelik sahte bir güven yaratmak için başbakanın istifasını bir emniyet supabı olarak kullanmaya çalışıyor. Yukarıda düzenli bir değişim hazırlığı yapılırken, halkın büyük çoğunluğunun çektiği sıkıntılar rejim partilerine duyulan güveni aşındırmaya devam edecek; öyle ki bu partiler, siyasal farklılıklarına rağmen, emekçi çoğunlukları sömürüye ve açlığa mahkûm eden bir planı sürdürme konusunda uzlaşmakta.

Son anketler, büyük seferberliklerin toplumun geniş kesimleri ile GERB arasındaki kopuşu derinleştirdiğini gösteriyor. GERB, yalnızca üç ay içinde desteğinin önemli bir bölümünü kaybederek destek oranı yüzde 22’den yüzde 17’ye geriledi. Ankete katılanların yüzde 56’sı hükümetin istifası talebini desteklerken yüzde 51’i erken seçimlerde oy kullanmaya hazır olduğunu söylüyor. Ancak yüzde 25’i kime oy vereceği konusunda kararsız.

İşçilerin Uluslararası Birliği–Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, Bulgaristan’da işçilerin, gençlerin, kadınların ve halk kesimlerinin geliştirmekte olduğu seferberlikleri destekliyoruz. Başbakanın istifası ve tartışmalı bütçe tasarısının geri çekilmesiyle kazanılan büyük zaferin ardından, başkent Sofya’daki tarihsel seferberliklerde sokaklara çıkan 100 binden fazla insan, oligarkların ve siyasal rejimin partilerinin reddedildiğini ve bir politik alternatif arayışı olduğunu ortaya koyuyor. Rejimin tüm partilerinden siyasal bağımsızlıkla, mücadelelerin içinden doğacak böylesi bir politik alternatif; Avrupa’nın tamamını sarsan kapitalist kriz karşısında köklü bir çözüm programını yükselterek Bulgaristan’ı ve emekçi halkını emperyalist güçlerin ve çıkarlarının tahakkümü altında tutan koşullara karşı durabilir. Bu yönde bir mücadele devam edecek.

“Ev Sahibi” Türkiye’nin gerçek yüzü: Barınma hakkı betonla çözülür mü?

0

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın “Yüzyılın Konut Projesi” diye duyurduğu 500 Bin Sosyal Konut Projesi’nin başvuruları kasım ayında açıldı. Proje kapsamında, illere göre değişmekle birlikte İstanbul’da 100 bin konut inşa edilecek. Ödeme planı ise 6 bin 750 TL’den başlayan taksitler şeklinde olacak. İlk günlerden itibaren milyonlarca başvuru oldu. Bu derece yoğun bir başvuru olması barınma sorununun yakıcılığını göstermesi açısından önemli. Gelin hep birlikte “Ev Sahibi Türkiye” sloganıyla duyurulan konut projesinin barınma sorununu gerçekten çözüp çözemeyeceğine bakalım.

Türkiye genelinde 7 milyonu aşkın boş konut var. Yedi milyonu aşkın da halihazırda kiralanmış konut olduğunu göz önünde bulundurursak, Türkiye genelinde kiralanan kadar ev boş duruyor. Bu stoğun yaklaşık 400 ila 700 bininin İstanbul’da olduğu tahmin ediliyor. Bunun büyük çoğunluğu bankaların ve yatırımcıların, yani finans sermayesinin elinde. Finans kapital, insanlar maaşlarının yarısından çoğunu kiraya verip geri kalanıyla kıt kanaat geçinmeye çalışırken, konutları bir meta gibi alıp satıyor ve “nasıl olsa yarın daha değerli hale gelecek” diyerek konutu bir spekülasyon aracı olarak kullanıyor. Peki bütün bunlar ne anlama geliyor? İktidarın ballandıra ballandıra sunduğu yeni konut projelerinin aksine, sorunun sadece yeni konut inşa etmekte değil, halihazırda var olan konutların emekçi halkın kullanımına tahsis edilmemesinde olduğunu gösteriyor. Yanlış anlaşılmasın; depreme dayanıklı, nitelikli malzemelerle yapılmış ve ekolojik dengeleri gözeten yapılara ihtiyacımız var elbette, ancak bunun önündeki en büyük engel konutların kâr etmek için kullanıldığı üretim ilişkisi.

İktidarın hedefi konut sorununu çözmek değil elbette. 2000’lerden sonra AKP iktidarı döneminde inşaat sektörü sermaye birikiminin lokomotif sektörü haline geldi. Kentsel dönüşüm projeleri ve mega projeler inşaat sektörüne kaynak aktarmak için kullanıldı. Bu yazıda bahsi geçen konut projesi de bunun bir parçası. Bu kaynak transferinin kamusal aracı Toplu Konut İdaresi Başkanlığı (TOKİ), sanılanın aksine lüks konut projelerine daha çok kaynak aktardı. Bu koşullar altında emekçiler tabii ki bir umutla, başlarını sokabilecekleri 60 m² bile olsa bir alan istiyorlar. Fakat aynı zamanda işçi sınıfı, sorunun daha kalıcı bir çözümü için inşaat ve bankaların elinde bulunan konutların kamulaştırılmasını, konut ve barınma hakkının piyasanın spekülatif hareketlerine konu edilmemesini ve depreme dayanıklı, güvenilir konut hakkını savunması gerekiyor.

Emek Çalışmaları Topluluğu: “İşçi sınıfı adına çıkış, mücadeleci sendikal çizgilerin gelişmesi ve ortaklaşmasından geçiyor”

0

Ekim ayında 2024 İşçi Sınıfı Eylemleri Raporu’nu kamuoyuna sunan Emek Çalışmaları Topluluğu (EÇT) ile 2025 yılındaki emek mücadelelerinin panoraması, devam eden MESS süreci, asgari ücret gündemi ve Türkiye işçi sınıfı açısından 2026 yılı beklentileri üzerine konuştuk.

Öncelikle bu röportajı yapmayı kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Yakın zamanda 2024 İşçi Sınıfı Eylemleri Raporu’nu yayınladınız. 2025 yılındaki emek mücadelelerinin seyri hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? 2024 yılına kıyasla neler değişti?

2025 yılı için sistematik veri girişine henüz başlamadık. Bu nedenle, söyleyeceklerimiz genel ve gündelik, henüz sistematik olmayan gözlemlerimize dayanacaktır. İzlenimlerimize göre, 2025 yılında 2024’e göre eylemlilik bir miktar daha düşük seyretti. Ekonomik koşulların 2024’e göre iyileşmediğini, yüksek enflasyon sonucu ücretlerdeki erimenin bir yıl daha birikmesi sebebiyle muhtemelen daha ağır hissedildiğini söylemek mümkün. O zaman neden eylemler muhtemelen düştü?

İnsanın aklına ilk gelen elbette iktidarın 2025 Mart ayında otoriterleşme düzeyinde yeni bir aşamaya geçmesi. Bu, hem ülkede zaten daralan demokratik atmosferi daha da boğdu; direnmenin, eylem ve grev yapmanın riskini artırdı. Aynı zamanda, gündemin demokrasi meselesine kaymasına sebebiyet verdi. Zaten çok ön planda olamayan emek meseleleri ister istemez daha da geri plana düştü. Barış sürecinin de benzer bir etki yaptığı düşünülebilir.

2025’te yasal greve çıkan işçi sayısı büyük olasılıkla yüksek çıkacak. Grevlere odaklanırsak 2025, 2024’ü geride bırakabilir.

Öte yandan sizin muhtemelen bizden daha yakından bildiğiniz ve takip ettiğiniz üzere 2025’te yasal grevlerde kayda değer bir artış oldu. İktidar, yasal grevleri erteleme/yasaklama uygulamasından biraz caymış görünüyor. Birleşik Metal-İş’in kendisine 2024 sonunda gelen son yasakları hiçbir şekilde umursamayıp grevlerine devam etmesinin etkisiyle olacak, iktidar bu konuda geri adım attı. İktidarın erteleme/yasaklama uygulamaları sebebiyle yasal greve çıkan sayısı epeydir 1000 sayısının altındaydı. Bu, pratik olarak, yasal greve çıkmanın neredeyse imkânsız hale gelmesine neden oluyordu. Muhalif belediyelerdeki grevler hariç tüm grevler neredeyse otomatik olarak yasaklanıyordu. İktidarın bu tutumundan cayması sebebiyle 2025’te yasal greve çıkan işçi sayısı büyük olasılıkla yüksek çıkacak. Herhalde en belirgin fark bu olacak.

Öte yandan fiili grevler de sürüyor elbette. Sene başında Antep’te Birtek-Sen’in öncülük ettiği tekstil grevleri (hatırlayalım, ancak polisin yoğun baskısı ve Mehmet Türkmen’in hapse atılması ile dindirilebildi), ocak ayında aile sağlığı merkezlerindeki grevler, 18 Ağustos’ta kamu emekçilerin grevi ve ekim ayında Çukurova’daki tarım işçilerinin kitlesel grevi ilk akla gelenler. Bu toplamı düşündüğümüzde, 2024’ün altında kalmayacağını söylemek mümkün. Dolayısıyla, aslında grevlere odaklanırsak 2025, 2024’ü geride bırakabilir.

2025’te 2024’e göre azalan belki de sadece hükümete yönelik, sembolik yanı ağır basan, bizim raporlarda “genel eylem” dediğimiz eylemler olacak.

2024 yılının sonlarına doğru sendikaların yoğun şekilde dahil olduğu pek çok “asgari ücrete zam” eylemine tanıklık ettik. 2025 yılı sonlanırken benzer bir tabloya şahit olacağımızı düşünüyor musunuz?

Şu anki görüntüye göre sanki o düzeyde bir hareketliliğe şahit olmayacağız. Yine de, belli olmaz diyelim. Aralık ayında ivmelenme olabilir. Örneğin, KESK’te bir hareketlenme başladı.

Önümüzdeki MESS sürecine dair yüksek bir beklenti içinde olmak yanıltıcı olabilir.

Asgari ücret gündemiyle birlikte bir yandan da MESS sürecinin sonuna yaklaşıyoruz. Geçen dönemki MESS sürecinde Birleşik Metal-İş’in grev yasaklarına karşı yürüttüğü mücadele hâlâ hatırımızda. Bu bağlamda, aralık ayında MESS sürecinden neler bekleyebiliriz?

Zor bir konu. Bu sohbete vesile olan 2024 raporumuzun sonunda MESS Sözleşmesi Eylemleri üzerine bir bölüm bulunuyor. 2023 sonu-2024 başında yapılan eylemler sonucunda imzalanan 2023-2025 sözleşmesi üzerine. Orada Birleşik Metal-İş’ten bir işyeri baştemsilcisi arkadaş ile bir röportajdan alıntılar var. O röportajın tümüne, on ülkeden araştırmacılar ile birlikte çıkardığımız 2023 Uluslararası Grev Raporu’muzdan ulaşılabilir.

Bu baştemsilci arkadaş ile 2025’in bahar aylarında görüşmüştük. Önümüzdeki aralık ayında başlayacak sürece dair de tüyo vermişti. Mealen ve özetle söylüyorum: Fabrikasında işlerin kötü gittiği, stoktan çalışıldığı, işçi sayısının kayda değer ölçüde azaldığı bir dönemde olduklarını belirtmişti. 2025 açısından Bakanlık verilerine göre Birleşik Metal-İş’in 2024 Temmuz ve 2025 Ocak’ta 39 bin olan üye sayısının, 2025 Temmuz’unda 36 bine inmiş olması da bu durumun bir göstergesi. Dolayısıyla, önümüzdeki MESS sürecine dair yüksek bir beklenti içinde olmak yanıltıcı olabilir.

İşçi sınıfı adına çıkış; Birleşik Metal-İş, Birtek-Sen, Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası ve daha niceleri gibi mücadeleci sendikal çizgilerin gelişmesi, daha da etkinleşmesi, ortaklaşması, yaygınlaşması ve toplumun tüm demokrat-devrimci kesimlerince sahiplenilip aktif destek görmesinden geçiyor.

Asgari ücret gündemi, MESS süreci ve 2025 yılının emek hareketi açısından toplam bakiyesi şüphesiz 2026 yılı için önemli bir belirleyen olacak. 2026 yılında Türkiye işçi sınıfını neler bekliyor? Giderek ağırlaşan ekonomik kriz şartlarına karşı işçi sınıfı adına çıkış nereden geçiyor?

Objektif olarak ve bilimsel çerçevede baktığımızda 2026’nın 2025’e çok büyük ihtimalle az çok benzeyeceğini söylememiz gerekir. Ancak, hem işçi sınıfında saklı duran gücü hem de direnişin ne kadar hızlı yayılabildiğini iyi bilen insanlar olarak “her an her şey olabilir” şerhini düşmemiz gerekiyor.

EYT’nin belli bir etkisi oldu. Hükümetin bu yıl geliştirdiği, sosyal konut ve vatandaşlık maaşı hamlelerinin ne kadar etkisi olacağını hep birlikte göreceğiz.

İşçi sınıfı adına çıkış; Birleşik Metal-İş, Birtek-Sen, Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası ve daha niceleri gibi mücadeleci sendikal çizgilerin gelişmesi, daha da etkinleşmesi, ortaklaşması, yaygınlaşması ve toplumun tüm demokrat-devrimci kesimlerince sahiplenilip aktif destek görmesinden geçiyor.

Ekonomik ve demokratik saldırılara karşı acil görev Emek İttifakı!

0

Bir sene daha geride kalıyor. Emekçiler adına 2025 yılına, Tek Adam rejiminin ekonomik saldırı politikaları ve demokratik hakları gasp etme girişimleri damgasını vurdu dersek abartmış olmayız. 2025 yılından çıkarmamız gereken muhasebeyse ekonomik, demokratik ve sosyal haklar açısından önümüzdeki yılı nasıl daha iyi örgütleyebileceğimizi düşünmek için olmazsa olmaz.

Her şey sermaye için!

İşin ekonomik kısmında en belirleyici konu Şimşek programıyla asgari ücrete ara zammın ortadan kalkması ve düşük ücret politikasıyla çalışan nüfusun yarısının asgari ücret ya da ona çok yakın bir bantta, yani açlık sınırının altında bir yaşama mahkûm bırakılması oldu. Buna, enflasyon nedeniyle emekçilerin alım gücünün azalmasını ve iktidarın işçiden alıp patrona veren saldırı politikaları sonucu gelir dağılımdaki adaletsizliğin tırmandığını da eklememiz gerekli. İktidar ve patronlar tarafından emekçilere reva görülen yalnızca yoksullaşma değil. 2025 yılının ilk 10 ayında en az 1737 işçi çalışırken hayatını kaybetti! Yani bu ülkede günde en az altı işçi, iş cinayetinde yaşamını yitiriyor. Adeta bir savaş bilançosu!

2026 yılında da iktidar ve patronların bu alanda saldırılarına devam edecekleri apaçık ortada. Keza asgari ücret zammı için dillendirilen oranlar, asgari ücret ve o bantta ücret alan emekçilerin iktidar tarafından açlık sınırının altında bir yaşama zorlanmak istediğinin kanıtı. Tabii bunun diğer tüm ücretlerin artışını da belirleyeceğini unutmayalım. Türk-İş ve Hak-İş geçtiğimiz yıllardan farklı olarak bu sene Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nda yer almayacaklarını açıkladılar. Ama yine geçtiğimiz yıldan farklı olarak, tabandaki basıncın sokağa yansımasını da istemiyorlar. 

Yine Orta Vadeli Plan kapsamında yer alan Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi’yle birlikte, iktidar 2026 yılında kamusal sigorta sistemini de özelleştirerek patronların hizmetine sunmak istiyor. Bugünümüz insan onuruna yaraşır bir yaşamdan mahrum bırakılırken geleceğimiz de ellerimizden alınmaya çalışılıyor!

Siyasi demokrasinin Türkiye ile sınavı

Demokratik alandaysa, iktidar bir yandan CHP’ye yönelik siyasi operasyonlarını sürdürüp, seçilmiş belediyelere kayyum politikasına devam ederken öte yandan da Kürt sorununu çözmeye kendisini aday görebiliyor. Bunu yaparken de herhangi bir demokratik adımı atmaktan imtina ediyor ve süreci şeffaflıktan uzak bir şekilde ilerletmeye çalışıyor.

Seçme ve seçilme hakkını gasp edebilen bir rejim, Kürt halkına demokratik haklarını verebilir mi? Kadınların ve lgbti+ların özgürlüklerine saldıran bir rejim, Kürt halkının özgürlüklerini sağlayabilir mi? Bu ve benzeri sorular Kürt sorununun çözümünün nasıl ilerleyeceğinde önümüzdeki yıl da belirleyici olmayı sürdürecek. Ama iktidar belli demokratik hakları tanısa dahi en belirleyici soru “Ülkede siyasi demokrasi olmadan demokratik hak ve özgürlükler garanti altına alınabilir mi?” olmaya devam edecek.

Tablo mu çok karanlık? Birleşik bir mücadele hattı örmek mi çok zor?

Biz tablonun çok karanlık olduğunu düşünmüyoruz. Yukarıda aktarılanlara rağmen Tek Adam rejiminin çok fazla kırılganlığı bünyesinde barındırdığı aşikâr. Ama tüm içsel gerilimlerine rağmen burjuva muhalefetin sinik tutumu rejime can suyu taşıyor. Ancak emekçiler ve tüm ezilen kesimler için çözüme kavuşturulması gereken daha hayati bir mesele var: emek hareketinin örgütsüzlüğü ve sol, sosyalist hareketin birleşik bir mücadele programı sunamayışı. 

Keza durumu tersine çevirecek olan da bu iki sorunu çözüme kavuşturabilmemizden geçiyor.

Sol, sosyalist hareket, kendi gövdesinin ihtiyaçları için değil emekçi kitlelerin acil talepleri, ekonomik, demokratik ve sosyal hakları için bir mücadele programını kendi içerisinde ivedilikle ve açılıkla tartışmalı. Emek İttifakı’nı, yani işçi sınıfının birleşik cephesini yaratmayı en acil görevi edinmeli. Emek hareketindeki örgütsüzlüğü, siyasal alandaki alternatifsizliği, emekçilerin ve ezilenlerin özneleşmesini, bugünlerini ve geleceklerini kendi ellerine almalarını ancak bu yolla mümkün kılabiliriz.

Emeklilik hakkı çalınırken

0

20. yüzyıl işçi mücadelelerinin bir kazanımı olan kamusal sigorta ve emeklilik sisteminin neoliberal politikalarla tüm fonksiyonlarının dağıtılarak (emeklilik, sigorta, tasarruf) ayrı fonlarda biriktirilmesi ve bu fonların özel kurumlar eliyle işletilmesi anlamına gelen özel emeklilik ve özel sağlık sistemlerinin IMF ve Dünya Bankası eliyle nasıl dönüştürüldüğü ve uygulandığını geçen yıl yayımlanan “Kamusal emeklilik yok ediliyor” yazısında anlatmıştım.

8 Eylül’de açıklanan ve 2026-2028 döneminin yol haritasını çizen Orta Vadeli Program’da (OVP) bulunan başlıklardan biri de Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi (TES). Milyonlarca çalışanı ilgilendiren bu değişimin 2026’nın ikinci çeyreğinde hayata geçeceği öngörülüyor. TES, OVP’de “işverenlerin de katkısı ile ikinci basamak emeklilik sistemine dönüşecek bir sistem” olarak tanımlandı. Bu tanım, sıradan bir mali düzenleme değil, aksine kamusal sigortanın son kalesini de özel sermayeye teslim etmeye yönelik stratejik bir hamlenin ilanıdır. Türkiye kapitalizminin içinde bulunduğu krize çözüm bulma çabasının bedeli, yine işçi sınıfının geleceğinden çalınan tasarruflarla ödenmektedir.

“İkinci basamak” olarak sunulan TES, aslında bir zorunlu beslenme mekanizmasıdır. Mevcut kamusal Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) sisteminde, özellikle 2008 reformlarıyla yıldan yıla maaş bağlama oranlarının düşürülmesi sonucu emekli maaşlarının bugün fiilen yoksulluk harçlıklarına indirgenmesinin ardından, emekli olacak işçinin alacağı maaş, yaşam standardını sürdürmeye yetmemektedir. İşte TES, bu bilinçli şekilde yaratılmış güvencesizlik boşluğunu dolduracak şekilde ve “daha çok prim veren daha iyi maaş alır” mantığıyla tasarlanmış durumda.

TES’in mevcut bireysel emeklilik sisteminden farklı olarak zorunlu katılıma dayalı olacağı, çalışanların en az 10 yıl sistemde kalmak zorunda olacağı, çalışanların maaşlarından yüzde 3 oranında kesinti yapılacağı, işverenlerin de sisteme katkı sunacağı ve fona devlet katkısının yüzde 30 olacağı söyleniyor. Plana göre TES fonu özel sigorta ve yatırım şirketleri tarafından yönetilen fonlarda biriktirilebilecek. Bu durumun üç tehlikeli sonucu var:

1. Fonlarının özelleşmesi: İşçinin geleceği, SGK’nın kolektif ve devlet garantili güvencesinden çıkarılıp özel sermayenin kâr maksimizasyonuna emanet edilir. Fonun yönetimi, kararları ve riskleri tamamen piyasa koşullarına ve finansal spekülasyona bağımlı hale gelir.

2. Rizikonun özelleşmesi: Emeklilik bir “kamusal hak” olmaktan çıkar, bireysel bir piyasa riski haline gelir. Yatırımcı (işçi) fonun değer kaybetme riskini tek başına üstlenir. Devletin görevi, güvence sağlamaktan, özel fonların tahsildarlığını yapmaya doğru kayar.

3. Kaynağın özelleşmesi: Biriken devasa fon havuzu (milyarlarca TL), reel ekonomiye değil, büyük ölçüde finansal piyasaların ve uzun vadeli borçlanma arayan büyük holdinglerin kullanımına açılır. Bu, birikim krizindeki sermaye için finansal bir araç anlamına gelir.

Bu program, işçinin geleceğinden kesinti yaparak, finans kapitalin kârlılığını finanse etme mekanizmasından başka bir şey değil. Tıpkı Otomatik Katılım Sistemi (OKS) gibi, bireylerin rızası olmaksızın veya sınırlı rızayla, kamu gücü kullanılarak özel fonlara zorla aktarılmasıdır.

Kamusal emekliliğin aşama aşama ilga süreci şöyle gerçekleşiyor: İlk aşamada Derviş programıyla başlayıp 2008’e kadar, yaş artırımı, prim gün sayısı uzatılması ve maaş katsayılarının düşürülmesiyle kamusal güvence erozyona uğratıldı. Amaç, SGK’yı “sürdürülemez” göstermekti. İkinci aşamada, isteğe bağlı Bireysel Emeklilik Sistemi’ne devlet katkısı verilmesiyle kamusal kaynaklar özel fonlara sübvanse edildi. TES ile, kamusal sistemin artık yeterli olmadığı algısı üzerinden, işveren katkılı zorunlu bir özel fon dayatması getirilmektedir. Bu, kamusal emekliliğin tamamen bilinçli anlamsızlaştırılmasıdır. İşçinin emekliliğini artık SGK değil, özel sigorta şirketi belirleyecektir.

2009’da SGK’ya yapılan bütçe transferlerinin GSYH’ye oranı yüzde 19,6 iken, 2024 yılında bu oran yüzde 13,3’e düştü. Ortalama emekli aylığının SGK içindeki payı ise 2009’da yüzde 58 iken, 2024’te yüzde 33’e düştü. Veriler de gösteriyor ki devletin sosyal güvenliğe ayırdığı pay her geçen gün düşüyor. TES, zaten başlamış olan bu süreci hızlandıracak. Bugün her çalışan, yarının emeklisi olarak bu emeklilik sorunuyla kesinlikle yüzleşecektir. Emeklilere ve emeklilik sistemine yapılan bu saldırı sadece emeklileri ilgilendirmez. Çalınan, tüm bir toplumun geleceğidir. Geleceğimiz güvence altına alınmalı, ipotek altına değil! TES düzenlemesi ile milyonlarca çalışan sessiz sedasız özel fonların riskli dünyasına itilmektedir. Emeklilik hakkı çalınırken sadece TES’in detaylarına değil, bizzat OVP’nin sınıfsal hedeflerine karşı birleşik bir mücadele gerekir. Özel fonlara yüzde 30 prim desteği vermek yerine derhal emekli maaşları insanca yaşam koşulları sağlayacak bir seviyeye çıkarılmalıdır. Unutulmamalı ki emeklilik hakkı, bir yatırım aracı veya finansal risk değil, anayasal bir sosyal güvence hakkıdır. Kamusal emeklilik, sadece bir ödeme sistemi değil, işçi sınıfının tarihsel siyasi bir kazanımıdır.

Toplumsal eşitsizlik: Alınyazısı değil el yazısı!

0

Son açıklanan Küresel Servet Raporu’na göre Türkiye’de dolar milyoneri sayısı 236 bini geçmiş. Türkiye 2024 yılında dolar milyoneri sayısı artışında dünyadaki tüm ülkeleri açık ara sollamış. Türkiye’nin dolar milyoneri artış oranı dünyaya göre tam yedi kat daha fazla olmuş! Buna mukabil Türkiye’de ortalama servet yüzde 21 oranında gerilemiş. Kısaca birileri yine çok zengin olurken toplumun çoğunluğu yoksullaşmaya devam etmiş. Gelir dağılımındaki bozukluk daha da artmış. Gelir eşitsizliği daha da büyümüş. 

Bu rakamlar malumun ilanı olmuş! Kuşkusuz işçiler, emekçiler zaten bunları biliyor. Bilmemesi mümkün mü? Her gün bu yoksulluğu, eşitsizliği yaşıyorlar. İşsiz gençler, dar gelirli emekliler, kent yoksulları, açlık sınırında çalışan milyonlar bu verilerin yaşayan tanıkları ve mağdurları durumundalar. İyi de ne zenginlik ne de yoksulluk kendi başına oluyor. Toplumsal eşitsizlik ve yoksulluk doğal afet değil. Tercih edilen ekonomi politikalarının sonucu. AKP hükümetleri çeyrek asırdır bu ekonomi politikalarının uygulayıcısı durumda.

Toplumsal eşitsizlik ve yoksulluk nasıl olmasın ki? Aralık ayı sonuna kadar 2026 yılı asgari ücreti açıklanmış olacak. Mevcut asgari ücret 22 bin lira. Konuşulan artış oranı yüzde 25-30. Yeni asgari ücret bu durumda 28 bin lira civarı olacak. Demek bir asgari ücretli 125 yıl boyunca yemeden içmeden çalışırsa 236 bin dolar milyonerinden biri olabilir! Hadi asgari ücretin iki katını alsın. O durumda da dolar milyoneri olabilmek için yemeden, içmeden biriktirmek şartıyla, 60 yıldan fazla çalışması gerekiyor!

Böyle bir gelir eşitsizliği hakla, hukukla bağdaşır mı? Böyle bir eşitsizlik akılla, izanla izah edilebilir mi? Tabii ki hayır! Yoksulluk alınyazısı değil. Doğal afet de değil. Mesele imkânsızlık da değil. Mesele kaynak yokluğu da değil. Mesele tembellik de değil. Mesele kapitalizm. Mesele sömürü. Mesele AKP’nin Orta Vadeli Programı. Mesele deveyi havuduyla yutan sermaye düzeni. Mesele bile isteye açlık sınırının dahi altında bırakılan asgari ücret. Ortalama ücretin asgari ücret haline geldiği, asgari ücretin açlık sınırı altında kaldığı böyle bir ülke tabii ki dolar milyoneri şampiyonu olur. Emekli aylığının kiraya dahi yetmediği böyle bir ülkede tabii ki ekonomik-sosyal eşitsizlik patlar. Oysa imkân da var, kaynak da var. Olmayan, niyet. Olmayan, emekçi halka hizmet edecek bir iktidar. Olmayan, ekonomik-sosyal eşitlik. Olmayan, adil ve eşit bölüşüm. Ama bunlar kader değil. Bunlar asla alınyazısı değil. Bunlar kaçınılmaz doğal afetler değil. Sadece sermayenin el yazısı yerine emeğin el yazısı gerekiyor. Bu yüzden emekçiler siyasetin öznesi olmalı! Bu yüzden emekçiler yönetmeli!

Emperyalist yeniden silahlanmaya bir kuruş bile yok! Kamu kaynakları ücretlere, emekli maaşlarına, istihdama ve sosyal harcamalara ayrılsın!

0

Avrupa Birliği, Rus tehdidi bahanesiyle yeniden silahlanıyor. Mart 2025’te Avrupa Birliği’nin ReArm (Yeniden Silahlanma) Planı’nı onaylamasıyla 27 üye ülke, savunma harcamalarını 800 milyar avro artırmayı kabul etti. Bunun 150 milyarı AB’nin ortak fonundan düşük faizli ancak geri ödemeli kredilerden, 650 milyarı ise her bir devletin artan harcamalarından karşılanacak. Plan, tüm AB ülkelerinin 2030 yılına kadar silah alımlarının en az yarısını AB içinde yapmasını öngörüyor (bugün silahların yüzde 80’i dış pazardan, yüzde 64’ü ise doğrudan ABD’den alınıyor). Ayrıca alımların en az yüzde 40’ının ortak şekilde yapılması (şu an yalnızca yüzde 18’i bu şekilde) ve iç pazarın Avrupa silah ticaretinden en az yüzde 35 pay alacak şekilde büyütülmesi hedefleniyor.

Bu harcamalar kamu borcunu artıracak olsa da, bütçe açığı hesaplamalarında dikkate alınmayacak. Bu durum, Yunanistan’a memorandumları veya İspanya devletine kemer sıkma tedbirlerini dayatarak işçi sınıfının yaşam koşullarını çökerten sözde “ekonomik ortodoksluğun” ikiyüzlülüğünü gözler önüne seriyor.

24 Haziran 2025’te NATO Trump’ın başkanlığında Lahey’de toplandı. NATO henüz üç yıl önce Macron tarafından “beyin ölümü gerçekleşmiş” olarak tanımlanmıştı. Putin, Ukrayna işgalini gerekçelendirmek için NATO tehdidini kullanmıştı. Bugün NATO’ya İsveç ve Finlandiya da katılmış durumda ve NATO’nun askeri bütçesi büyüyor. 2022 Madrid Zirvesi’nde belirlenen 2029’a kadar GSYİH’nin yüzde 2’sini savunma harcamasına ayırma hedefi, Lahey’de Trump’ın talebiyle 2035’te GSYİH’nin yüzde 5’i olacak şekilde belirlendi. Bunun yüzde 3,5’i askeri savunmaya, yüzde 1,5’i ise askeri güvenliğe ayrılacak. Putin’in NATO’ya ve NATO’nun Putin’e tehditleri iki tarafın savaş makinesini yağlarken halklara refah kesintileri dayatılıyor.

Fakat artan askeri harcamaların Ukrayna’ya destekle hiçbir ilgisi yok. Zira AB’nin Ukrayna’ya yaptığı yardım, son üç yılda savunma bütçesindeki yüzde 30’luk artışın yarısına bile ulaşmıyor. Avrupa ve ABD emperyalizmleri, Putin’in zayıflamış ama yenilmemiş bir konumda müzakereye zorlanması için Ukrayna’ya giden silah akışını kontrol altında tuttu. Bizler, Rus emperyalist işgaline karşı Ukrayna halkının direnişinin yanındayız ve onların silahlanma hakkını savunuyoruz. Fakat bunu NATO’ya ve emperyalizme karşı çıkarak, Zelenski’nin neoliberal hükümetinden bağımsız bir konumda yapıyoruz.

Devasa kamu kaynağının silah endüstrisine akışı

İç üretimin AB’nin tedarik zincirinde büyük paya sahip olmaması, Avrupa silah endüstrisinin önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, dünya silah ihracatının yaklaşık üçte biri Avrupa ülkeleri tarafından yapılıyor ve ilk 10 büyük silah ihracatçısı arasında beş AB ülkesi var. Dünyanın en büyük 100 silah üreticisi arasında AB’den 27 şirket bulunuyor. ABD’nin ise bu listede 41 şirketi var. Avrupa’nın başlıca firmaları Fransız-Alman Airbus, İtalyan Leonardo, Fransız Thales ve Alman Rheinmetall. AB dışında ise Birleşik Krallık’ın BAE Systems’ı ve İsveç’in Saab’ı yer alıyor. Savaş rüzgârları ve devasa yeniden silahlanma planları eşliğinde bu şirketlerin hisseleri hızla yükseliyor. Hükümetlerin hepsi bu artışları güvenlik ihtiyacının yanı sıra ekonomiyi canlandırarak istihdamı koruma iddiasıyla meşrulaştırıyor. Ancak gerçekte silah ekonomisi asalak ve enflasyonisttir.

2009’da AB ve hükümetler milyarlarca avroyla bankaları kurtarmıştı; şimdi ise metalurji ve silah endüstrisi kurtarılıyor. Faturası ise işçi sınıfına ve yoksul kesimlere kesiliyor. Militarizasyon, kapitalizmin derin krizine verilen bir yanıttır. Otomobil üretimi için kullanılan tesisler, tıpkı 1930’ların Büyük Buhran’ında olduğu gibi, savaş endüstrisine uyarlanmak üzere hazırlanıyor. Sanayide kriz yaşayan Almanya’nın resesyona girmesi, Fransa’nın ağır bütçe sorunlarıyla boğuşmasıyla birlikte Avrupa’nın büyük güçleri emperyalist rekabette geriliyor. Bu arka planda, Almanya’daki ve yalnızca birkaç ayda birkaç hükümetin düştüğü Fransa’daki siyasi istikrarsızlık, AB’nin iki temel direğinin içinde bulunduğu, burjuvazinin derin bölünme yaşadığı durumun bir sonucu. Büyüyen bir burjuvazi kesimi, kitlelere sert planlar dayatmak ve baskıyı artırmak için aşırı sağın yükselmesini teşvik ediyor.

Avrupa Birliği göründüğü kadar güçlü değil

Trump, bu dev pastadan pay istediği için AB ürünlerine yüzde 30 gümrük vergisi uygulamakla tehdit etti. Avrupa Komisyonu hızla geri adım attı. 21 Ağustos’ta Trump ve Von der Leyen, AB’nin enerji açısından, askeri ve ticari olarak ABD’ye bağımlılığını pekiştiren bir anlaşma imzaladı: 2028’e kadar 750 milyar dolarlık ABD fosil enerjisi (LNG, petrol, nükleer enerji); AB şirketleri tarafından ABD’de stratejik sektörlere 600 milyar dolarlık yatırım. Trump vergileri yüzde 15’e düşürmekle yetinirken, ABD şirketleri AB’de 0 vergi ödeyecek. Ayrıca Trump, ABD’ye bağımlılığı azaltmayı hedefleyen ilk yeniden silahlanma planının, yaklaşık 500 milyar dolarlık bir askeri satın alma taahhüdüyle düzeltilmesini zorluyor.

Trump’ın AB’ye dayattığı bu anlaşma, Avrupa emperyalizmlerinin ABD’ye tabi olduğunu ve dünya emperyalist düzeninde ağırlık kaybettiğini gözler önüne seriyor. Avrupa emperyalistlerinin pazar payı düşüyor. Son 5 yılda AB yüzde 5,5 büyürken ABD yüzde 14,8, Çin ise yüzde 33,1 büyüdü.

Avrupa’da savunma harcamasında 7. sırada Fransa, 10. sırada İtalya, 15. sırada Almanya ve 17. sırada İspanya var. 27 ülke birlikte değerlendirildiğinde AB, dünyanın ikinci büyük askeri gücü haline geliyor. Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’ne göre AB, 1,97 milyon askerle Çin’den sonra dünyanın ikinci büyük kara gücü. Profesyonelleşmede birinci; tank, zırhlı araç, denizaltı ve fırkateynde en büyük güç ve havada dünyanın ikinci büyük gücü. Silah eksiği değil fazlası var. Ancak bu toplam gerçek bir bütün oluşturmuyor, çünkü tek bir Avrupa emperyalizmi (ya da Avrupa burjuvazisi) yok; birbirleriyle rekabet eden birçok ayrı emperyalizm var. Şirketler birbirleriyle rekabet ediyor, bu da aynı şeylerin tekrar üretilmesine ve silahların uyumsuz olmasına yol açıyor. Her burjuvazinin çıkarı, ABD veya Çin gibi büyük emperyalist güçlerle rekabet edecek ortak bir askeri endüstri oluşturmanın önüne geçiyor.

Avrupa işçi sınıfına ve ezilen halklara ödetilmek istenen bir fatura

AB ve hükümetler, yeniden silahlanma söyleminin kabul edilebilmesi için korku siyaseti yürütüyor: Rusya’nın saldırıları ve hatta üçüncü dünya savaşı uyarıları ya da siber saldırılar ve en az üç gün hayatta kalma kitleri için para bulundurma ihtiyacı… Bu korku siyaseti hem militarizasyonu hem de Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık’ta görüldüğü gibi Filistin halkıyla dayanışmayı kriminalize edip özgürlüklerin bastırılması için içerideki baskıyı artırma amacına hizmet ediyor.

Bu devasa silahlanma harcamaları kamu borcu ve faiz ödemelerini artırıyor. 2025’in ilk çeyreğinde 27 AB devletinin borcu 14,82 trilyon avroya ulaştı; bu, önceki yıla göre yüzde 4,5 artış demek. Aynı dönemde GSYİH sadece yüzde 1,5 arttı. Faiz ödemeleri ise yüzde 11,5 artarak 2025’in ilk yarısında 177 milyar avroya yaklaştı. Borç ödemesi kutsal sayıldı ve İspanya örneğinde olduğu gibi ülkeleri borç ödemesini anayasal reformlarda öncelik haline getirmeye zorladı.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, savunma harcaması artışının fedakârlıklar gerektireceğini söyledi. Birleşik Krallık bu reçeteyi ilk uygulayan oldu: Başbakan Keir Starmer, 2025 bütçesinde engellilere yardım, sağlık ve bakıma muhtaç ailelere desteklerde 5,7 milyar kesinti yapılmasını ve 10 bin kamu çalışanının işten çıkarılmasını önerdi. Fransa’da artan savunma bütçesine karşılık sosyal kesinti planları sunan hükümetler birbiri ardına düşüyor ve halk tarafından reddediliyor. Almanya’da Ekonomi Bakanı emeklilik yaşının 70’e çıkarılmasını önerdi. İspanya devleti ise sözde ilerici politikalarıyla yeniden silahlanmayı gizlemeye çalışıyor ancak silahlara giden paranın kamu hizmetlerinden alındığı apaçık ortada.

Eurostat raporuna göre 2024’te AB nüfusunun yüzde 21’i, yani 93,3 milyon kişi yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altındaydı. Savunmaya harcanan her kuruş; kamu eğitimi, sağlık, insanca barınma, emekli maaşları, yoksullukla mücadele ve güvenceli kamu istihdamı için bir kuruş eksik anlamına gelmekte.

Emperyalist yeniden silahlanma dünya halkları için bir tehdittir

İsrail’in Filistin halkına uygulanan soykırımda kullanılan silahlar için yaptığı ithalatın yüzde 30’unu Almanya karşılıyor. Diğer Avrupa güçleri de daha düşük oranda da olsa bunu yapıyor. AB ülkeleri ayrıca Avrupa güvenliği bahanesiyle Türkiye’deki otoriter Erdoğan hükümetiyle ilişkilerini derinleştiriyor. NATO üyesi Türk ordusunun Avrupa’nın güvenliğini sağlamak için kullanılmasına dair tartışmalar yürütülüyor. Türkiye hükümetiyle milyarlarca dolarlık yeni silah anlaşmaları imzalanıyor. Silah satışı aynı zamanda, kaynaklarının Avrupalı şirketler tarafından sömürülmesine izin veren diktatörlüklere de destek anlamına geliyor. İspanya devleti, Yemen’deki canice askeri saldırıları sırasında Suudi Arabistan’a silah satmıştı. Silahlar halkların yoksullaştırılmasının ve ezilmesinin hizmetinde kullanılıyor. Bizler, halkların emperyalizme ve baskıcı hükümetlere karşı direnişini savunuyoruz.

Yeniden silahlanma politikaları AB sınırlarının militarizasyonunu da artırmakta. Aynı madalyonun öteki yüzü de bu: Bir yandan çokuluslu şirketler tarafından halkların sömürüsüne izin veren diktatörlüklere destek veriliyor ve borç yoluyla halka dramatik planlar dayatılıyor. Diğer yandan ise bu sefaletten kaçmak zorunda kalanlar da göçmenlik yasalarıyla baskıyla karşı karşıya kalıp kriminalize ediliyor. Böylece AB’ye gelen göçmenlerin siyasi ve emek haklarından yoksun bırakılarak işgücü piyasasında acımasızca sömürülmelerine olanak tanınıyor.

Bir yıl önce onaylanan yeni Göç ve İltica Paktı giriş koşullarını ağırlaştırmakta, sınır dışı edilmeyi kolaylaştırmakta ve milyarlarca avroyu Türkiye, Libya, Fas, Mısır ve Moritanya gibi baskıcı rejimlere akıtarak sınırlara örülen duvarları güçlendirmekte. Kale Avrupası’nın inşası, son 10 yılda Akdeniz’de 30 binden fazla göçmenin ölmesine veya kaybolmasına yol açtı. AB’nin 2024 Frontex (Avrupa Sınır ve Sahil Güvenlik Ajansı) bütçesi 922 milyon avroya ulaştı; bu, iki yılda yüzde 22 artış demek. 22’den fazla ülke ile göç kontrolü ve gözaltı programları mevcut. Türkiye, göçü bastırması için son yıllarda AB’den neredeyse 10 milyar avro aldı. Avrupa Komisyonu, 2028-2034 döneminde göç, sınır yönetimi ve iç güvenlik fonlarını üç kat artırarak 81 milyar avroya çıkaracağını açıkladı. Bu ırkçı ve yabancı düşmanı politika, aşırı sağın söylemlerine zemin hazırlıyor.

Emperyalist yeniden silahlanma planını yenmek için seferber olalım

Emperyalist yeniden silahlanmaya karşı mücadele; işçi sınıfını, onun siyasi ve sendikal örgütlerini, gençliği ve halk kesimlerini ayağa kaldırmalıdır. Yeniden silahlanma politikası teşhir edilmeli, devlet bütçelerindeki uygulamalarına karşı toplumsal ihtiyaçlar öne çıkarılmalıdır. Şu talepler etrafında en geniş seferberlik örülmelidir:

Emperyalist yeniden silahlanmaya bir kuruş bile yok! Kamu kaynakları ücretlere, emekli maaşlarına, istihdama ve kamu hizmetlerine harcansın!

Kale Avrupası’na hayır; Göç ve İltica Paktı’na ve göçmenlik yasalarına hayır!

AB ve Avrupa hükümetlerinin Filistin’de Siyonist soykırımla suç ortaklığına son! İsrail’e derhal silah ambargosu uygulansın ve İsrail’le tüm ilişkiler kesilsin!

AB’ye ve Avrupa emperyalizmlerine hayır! Emperyalist baskıya karşı mücadele eden halklarla dayanışma! Filistin ve Ukrayna direnişlerine destek!

Büyük sermayenin hizmetindeki emperyalist Avrupa Birliği’ne hayır! İşçilerin ve halkların birleşik Avrupa’sı için, Sosyalist Birleşik Avrupa Devletleri için!

19 Kasım 2025

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Avrupa seksiyonları

İşçi Demokrasisi Partisi (İDP), Türkiye

Almanya’daki İUB-DE militanları

Birleşik İşçiler (TU), Portekiz

Devrimci Marksist Birlik Hareketi (MLMR), İtalya

Enternasyonalist Mücadele (LI), İspanya devleti

Belçika ve Avrupa’yı saran grev dalgası

0

Belçika, İtalya, Portekiz ve Fransa’da hükümetlerin uyguladığı kemer sıkma politikalarına karşı işçi sınıfının büyük ölçekli seferberlikleri ve grevleri yaşanıyor. Bu grevler tekil olaylar değil; aksine hükümetlerin “Yeniden Silahlanma Planı” adı altında kamu harcamalarını keserek askeri harcamaları artırma, büyük kapitalistleri (özellikle metalurji ve otomotiv sanayisini) krizden kurtarma ya da dış borcun ödenmesini garanti altına alma saldırılarına karşı Avrupa işçi sınıfının geliştirdiği bir tepki niteliğinde. Bu politikalar, geçtiğimiz yıllarda Yunanistan’ı ve İspanya’yı Troyka’nın baskısı ve 2008-2009 krizinden sonra bankalara verilen kurtarma paketleri altında ezmişti.

2025 yılında kriz daha da derinleşti. Donald Trump’ın kapitalist ve emperyalist hegemonyayı sürdürme adına başlattığı karşı saldırı AB ile gerilimlere yol açtı ve AB hızla geri adım attı. 21 Ağustos’ta Trump ile Von der Leyen arasında imzalanan anlaşma, AB’nin enerji, askeri ve ticari anlamda ABD’ye bağımlılığını pekiştirerek, Avrupa Birliği’nin “kâğıttan kaplan” olduğunu bir kez daha gösterdi.

Bu koşullar altında ise Avrupa’nın işçi sınıfı ve yoksullaşmış halk eli kolu bağlı beklemiyor; kemer sıkmaya dayalı bütçe planlarına karşı mücadele ediyor. Belçika, Fransa, İtalya ve Portekiz’deki büyük ve tekrar eden grevler, Avrupa’yı hareketli bir aralık ayına doğru götürüyor.

Belçika: Aşırı sağcı hükümete karşı tarihi grev ve seferberlikler yükseliyor

Belçika’da, Avrupa Parlamentosu seçimleriyle aynı zamanda yapılan 9 Temmuz 2024 seçimlerinde büyük oy bölünmeleri nedeniyle hükümet kurmak zorlaştı ve yedi ayı aşkın süre boyunca geçici bir başbakan görevlendirildi. Seçimlerde Yeni Flaman İttifakı (N-VA) yalnızca yüzde 16 oy aldı ve 150 sandalyenin sadece 24’ünü kazanabildi, buna rağmen birinci parti oldu.

3 Şubat 2025’te rejim nihayet bir hükümet kurmayı başardı ve aşırı sağcı N-VA lideri Bart De Wever başbakan olarak atandı. Bunun için aralarında Hıristiyan demokratların, Flaman Sosyal Demokratların ve Reform Hareketi’nin de bulunduğu dört partiden oluşan (partilerin renklerinden dolayı bu ismi alan) “Arizona” adlı bir koalisyon kuruldu.

Belçika üç bölgeden oluşuyor: Felemenkçe konuşulan 6,7 milyon nüfuslu Flandre bölgesi; Fransızca konuşulan 3,7 milyon nüfuslu Valonya bölgesi ve 1,2 milyon nüfuslu çok dilli Brüksel. N-VA, Flaman milliyetçisi aşırı sağın bir parçası olup Giorgia Meloni, Avrupa Parlamentosu Milletvekili Marion Maréchal ve Çekya Cumhurbaşkanı Petr Fiala ile birlikte Avrupa’daki “Muhafazakârlar ve Reformcular” birliğinin müttefiki. N-VA’nın programında Flandre’nin bağımsızlığı ve ayrılması yer alıyor. Son yılların ekonomik krizi, ekonomik gücün Valonya’dan Flandre’ye kaymasına neden oldu. Belçika, AB ülkeleri arasında en yüksek borca sahip ilk 5 ülke arasında ve kamu borcu GSYİH’nin yüzde 100’ünün üzerinde. Dolayısıyla, aşırı sağcı hükümette kemer sıkma ve kesinti politikaları gündemin merkezinde.

Son yılların en büyük grev dalgasına doğru

13 Şubat’ta yeni hükümetin emeklilik reformu girişimine karşı ilk genel grev başladı. Reform, emeklilik yaşını 2025’te 65’ten 66’ya, 2050’ye kadar ise 70’e çıkarmayı ve demiryolu işçileri, polis ve askerlerin özel emeklilik planlarını kaldırmayı hedefliyordu. Bu reformla işçiler üzerinden yılda 3 milyar avro tasarruf edilmesi amaçlanıyordu.

Grevin ilk günü tren işçilerinin büyük katılımıyla gerçekleşti; çalışanların üçte ikisi iş bıraktı. Havayolu taşımacılığında büyük katılım nedeniyle uçuşların yüzde 40’ı iptal edildi. Brüksel’de sayısı 30 bin ile 50 bin kişi arasında değişen büyük kitleler sokağa çıktı.

27 Şubat’ta ikinci grev dalgası yaşandı; özellikle eğitim emekçilerinin üçte biri seferberliğe katıldı. Hükümet buna, 500 eğitim emekçisini işten çıkararak yanıt verdi. Almanya’da yaşanan kriz nedeniyle Audi’nin Brüksel’deki fabrikasında 4 bin işçiyi işten çıkarma kararı aldığı otomotiv sektörü işçileri de eylemlerde öne çıktı; işçiler protesto amacıyla 200 aracın anahtarına el koydu.

31 Mart’ta üçüncü grev gerçekleşti ve en kitleseli bu oldu: Demiryolu, havayolu, eğitim ve kamu idaresinin genelinde büyük katılım sağlandı. O gün izinli olan askerler ve polisler bile eylemlere katıldı.

Hükümetin talepleri karşılamaması ve kemer sıkma ısrarı öfkeyi büyüttü. 14 Ekim’de son 40 yılın en büyük seferberliği düzenlendi ve ülke çapında 140 binden fazla kişi sokağa döküldü. 7 Eylül’de de 110 bin kişi Filistin’le dayanışmak ve İsrail’in gerçekleştirdiği soykırıma karşı durmak için yürümüştü.

2026 bütçesinin onaylanmasına karşı grevler geri dönüyor

Kasım sonunda Bart De Wever, 2026 bütçesini onaylatmak için Kral Philippe’ten 50 gün ek süre istemişti. Bütçenin gecikmesi, koalisyon partileri içindeki çatlakların derinleşmesinden kaynaklanıyordu. Tartışmalar özellikle KDV artışı ve sosyal yardımlardaki kesintiler üzerine yoğunlaştı. Sonunda, 24 Kasım’da, yani o gün başlayan üç günlük genel grevin ilk günü koalisyon, işçi karşıtı bir kemer sıkma planı üzerinde uzlaştı.

24 Kasım günü toplu taşıma durduruldu. 25 Kasım’da idari personel, hastaneler, postacılar ve eğitim çalışanları greve katıldı. 26 Kasım’da ise özel sektörün de katılımıyla ülke çapında grevler ve kitlesel yürüyüşler gerçekleşti.

Aşırı sağcı Bart De Wever hükümetinin sunduğu ve savunduğu bütçe; emeklilik, sosyal yardımlar, sağlık, eğitim ve kültür alanlarında 2030’a kadar 10 milyar avro kesinti öngörüyor. Amaç, ülkenin yüksek kamu borcunu ödemek. Başbakan, “Bütçemiz yapısal olarak açık veriyor; radikal önlemler almıyorsan iktidarda olmaya layık değilsindir,” diyerek planı savundu. İşçi sınıfında büyük öfke uyandıran bu ifade, İtalya’da Meloni veya Arjantin’de Milei gibi yeni aşırı sağcı hükümetlerde de karşımıza çıkan bir ifade.

Yeni bütçe; işçilerin ve emeklilerin maaşlarının enflasyona göre endekslenmesini dondurarak ücret kaybını yüzde 41’e varan oranlara çıkarmayı hedefliyor. “İşe dönüş” planı ile uzun süreli raporlu 100 bin işçinin zorla işine döndürülmesi, muayene ücretlerinde ek katkı payı artışları, gaz üzerindeki özel vergilerin yükseltilmesi planlanıyor. Koalisyonun devamlılığını sağlamak için genel KDV artışı kaldırılmış olsa da oteller, spor ve kültür etkinlikleri, kamp alanları ve hava yolculuğunda KDV artışı yapılacak. “Arizona hükümeti” ayrıca öğretmenlerin çalışma saatlerinin artırılmasına, üniversite eğitim masraflarının yükseltilmesine ve yakıt vergilerinin artırılmasına da bütçede yer veriyor

Diğer Avrupa hükümetlerinde olduğu gibi Belçika hükümeti de işçi sınıfına yönelik bu tarihi kesintileri hayata geçirmeye çalışırken, bir yandan da savunma harcamalarında keskin bir artış hedefliyor. NATO’nun GSYİH’nin yüzde 2’si hedefine 2029 yerine 2025’te ulaşmak için bütçeye ek 4 milyar avro aktarılacak.

En büyük sendika konfederasyonu olan Belçika Genel Emek Federasyonu (FGTB) ve hükümeti eleştiren Belçika İşçi Partisi (PTB), Bart De Wever’in parlamentoda anlaşma sağlanamaması halinde istifa tehdidiyle dayatmaya çalıştığı, işçilerin arkasından yapılan aldatıcı pazarlıklara boyun eğmeden ve geri adım atmadan hükümeti yenmek için bir mücadele planı yapmaya hazır olmalıdır. Belçika’daki bu seferberlikler Avrupa’yı saran genel grev dalgasıyla birlikte artarak devam etmelidir.

Avrupa’yı saran yeni bir grev dalgası

Belçika’daki büyük grevler kendinden menkul eylemler değil. Eurostat’a göre hükümetlerin politikaları nedeniyle AB nüfusunun yüzde 21’i (93,3 milyon kişi) 2024’te yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altındaydı. Ama bu hükümetler, savaş makinelerini beslemek için savunma harcamalarını 800 milyar avro artırmaya hazırlanıyor.

Fransa’da Başbakan François Bayrou tarafından sunulan, 44 milyar avroluk kesinti ve iki resmi tatilin kaldırılmasını öngören 2026 bütçe planı 10 Eylül’de binlerce kişinin sokağa dökülmesiyle protesto edildi. François Bayrou yerine, yine kemer sıkma planlarını sürdüren Sébastien Lecornu göreve geldi. 18 Kasım’da tüm sendika konfederasyonlarının çağrısıyla ülkenin büyük şehirlerinde genel grev ve eylemler gerçekleşti; bir milyonu aşkın kişi sokağa çıktı. 2 Aralık’ta yaklaşık 32 bin kişinin Paris’te sokağa çıktığı ve ülkenin farklı yerlerinde 150 eylemin düzenlendiği bir başka grev gerçekleşti.

İtalya’da 28-29 Ekim genel grevi, aşırı ağcı Georgia Meloni göreve geldiğinden beri seferber olan ve şu anda kemer sıkma uygulamalarının yanı sıra Gazze ve Filistin’le dayanışmak ve İsrail’in uyguladığı soykırıma karşı çıkmak için eylemlerini sürdüren İtalyan işçi sınıfının mücadeleci ruhunu gözler önüne serdi. 3 Ekim’de mücadeleci USB ve CGIL sendikalarının “her şeyi durdurma” çağrısında bulunduğu büyük grev ve tarihi protestolar sırasında, iki milyondan fazla kişi, Gazze’ye insani yardım götüren Küresel Sumud Filosu’na müdahale edilmesini protesto etmişti. 28-29 Ekim seferberlikleri öğrenci hareketinin de güçlü katılımıyla gerçekleşti. CGIL çağrıdan çekilip 12 Aralık’ta kendi genel grevine hazırlanacağını duyursa da grev günleri oldukça etkiliydi.

Portekiz’de, Demokratik İttifak-AD (PSD/CDS) hükümeti, Chega ve patron örgütlerinin desteğiyle Troyka’nın yeni emek reformu müdahalesinden bu yana işçilere yönelik en büyük saldırıyı yürütüyor. Bu reformlarla düzensiz çalışma saatleri dayatmayı, işçiler için iş güvencesini ortadan kaldırmayı, işten çıkarmaları kolaylaştırmayı, “iş ilişkilerini modernleştirme” gibi sahte bir argümanla deneme sürelerini uzatmayı, güvencesizliği kurumsallaştırmayı ve tam esneklik, düşük ücretler ve sürekli güvencesizliğe dayalı bir iş ilişkileri modelinin önünü açmayı hedefliyorlar. Aylarca süren felç ve müzakerelerin ardından CGTP ve UGT sendikaları 11 Aralık için genel grev çağrısı yapmak zorunda kalarak, Avrupa’yı kasıp kavuran grev dalgasına katıldı.

Avrupa işçi sınıfının ve yoksullaştırılmış halklarının bu büyük yanıtları; hükümetlerin gerici silah sanayine milyonlar aktaran bütçelerini geri püskürtmek için sürmeli ve genişlemelidir. 11 Aralık Portekiz ve 12 Aralık İtalya grevleri başarılı olursa bu hükümetleri durduracak ve işçilerin, öğrencilerin, kadın ve lgbti+ hareketlerinin yeniden örgütlenmesinin önünü açacaktır. Bu grev ve seferberlikler, “nehirden denize Özgür Filistin” talebini yükselten milyonlarca aktivistin desteğiyle birlikte, Trump’ın emperyalist karşı saldırısına, AB’nin işbirlikçiliğine ve aşırı sağcı, liberal ya da sosyal demokrat hükümetlerin işçi sınıfının kazanımlarını yok etme girişimlerine karşı mücadelenin yolunu göstermektedir.

3 Aralık 2025