Ana Sayfa Blog Sayfa 8

Zamlar artıyor, sabır taşı çatlıyor!

0

Eylül ekim ayları tüm ülkede, neredeyse bütün sektörlerde sezon başlangıcıdır. Okullar açılır, tatil ve turizm dönemi sona erer, öğretmenler, memurlar işyerlerine döner, iş yoğunluğu, trafik, kalabalık artar… Her sezonun başlangıcı emekçiler için yeni masrafların planlanması, hesap kitap yapılması, harcamaların neye göre yapılacağının belirlenmesi demektir. Bir de yıl sonunda belirlenecek olan asgari ücretin (ve tabii tüm ücretlerin) ne olacağını beklemek…

Yaz aylarında “zam” ücretlere değil, yine tüketim kalemlerine geldi. İstanbul başta olmak üzere pek çok kentte şehir içi ulaşım ücretleri arttı. Mevcut tabloda İstanbul’da bir mavi kart (aylık abonman) ücreti asgari ücretin yüzde 12’sinden fazlasına ulaştı. Bu oran geçen yıl yüzde 9’du. Ulaşıma yapılan zammın dolaylı olarak bütün kalemleri etkileyeceğini söylemeye herhalde gerek yok. İstanbul’daki ulaşım zammı İBB Meclisi’nde AKP’li “muhalefet” oylarının ret oyuna rağmen yapıldı. Fakat durum CHP’li belediyelerde durum, AKP’li belediyelerde de farklı değil elbette. Belediyeleri geçelim, kamu işçilerine ve memurlara geçen aylarda yapılan zam enflasyonun bile altında kaldı.

Giyimden akaryakıta, gıdadan enerjiye kadar pek çok kalemde zamlar kapıda. Kış yaklaşırken faturaların akıbeti de aşağı yukarı belli. Hükümet New York’ta simit dağıtadursun, asgari ücretli bir aile üç öğünü sadece simit ve çayla geçirse yine geçinemiyor, yetişemiyor. Simit dağıtırken imzalanan doğalgaz anlaşması ise vatandaşların ucuz doğalgaz kullanımından ziyade diplomatik bir hamle olarak görünüyor.

Seçim dönemlerinde seçim ekonomisi ile kesenin ağzını açan, borçları yapılandıran, ücretleri artıran hükümet ufukta seçim görünmediğinde ekonomik saldırı programını aynen uyguluyor. Ekonomide bütün gelişmeler emekçilerin aleyhine yol alıyor. Ülkeyi yöneten AKP, mevzubahis ekonomi olunca her şeyi düzelteceğiz diyor. 23 yıldır iktidarda olan bir partinin bir şeyler vaat etmeye pek yüzü olmasa gerek. Öyle ya, geçmişten bugüne kalan bir sorun varsa bile o sorun da bu parti olmalı.

Bugün emekçiler nezdinde en temel sorunların başında geçim gündemi geliyor. Kiraların artması ile derinleşen barınma krizi, ulaşıma gelen zamlar, gıda enflasyonu, faturalara yansıyan artışlar ve reel olarak yükselmeyen ücretler… Bütün bunlar emekçilerin ciddi bir ekonomik darboğazda olduğunu gösteriyor.

Emekçilerin bu sorunların çözümüne dair AKP’den pek beklentisi yok, onun en büyük rakibi olan CHP ise “rasyonel ekonomi programını biz daha iyi uygularız” diyor. Emekçilerin ise sabrı bitiyor. Biten sabrı ve öfkeyi mücadeleye çağırmak gerek. Bu sayfalarda son aylarda işaret ettiğimiz iki önemli dönemeç, metaldeki TİS ve asgari ücret görüşmeleri emekçileri doğrudan etkileyecek. Bu görüşmeler sendika bürokrasisiyle hükümet ve patronlar arasındaki pazarlığa kalırsa emekçiler için hayırlı bir sonuç çıkmaz. Ancak bu görüşmeleri masalardan çıkarıp bir seferberliğe dönüştürebilirsek; o zaman emekçiler kazanır. O yüzden, en ufak bir ücret talebinden demokratik istemlerimize kadar birlik ve seferberlik parolamız olmalı.

İşçi sınıfı, Filistin’deki kardeşlerinin mücadelesini sahiplenmeli

0

Bir yakınımızı kaybettiğimizde günlerce, aylarca acının içinde kayboluruz. Yemek boğazımızdan geçmez, uyku gözümüze girmez. Oysa Filistin’de insanlar bu acıyı tek bir kayıpla değil, her gün yaşıyor. Kadınlar, çocuklar ve aileler bombalar altında katlediliyor; kimi sakat kalıyor, kimi enkaz altında can veriyor. Siyonist rejim, insani yardımı engellediği gibi açlığı da bir silah olarak kullanıyor. Buna rağmen Gazze’de taş atan çocuklar ve kadınlar, yalnızca öfkelerini değil, yaşama tutunma ve direnme iradesini de ortaya koyuyor.

Filistin’de taş atan bir çocuğun elinde yalnızca bir taş yoktur; açlığın, yoksulluğun, sömürünün ve öfkenin yanında ayağa kalkma iradesi de vardır. Filistin’in işgali, emperyalizmin en vahşi yüzüdür ve Gazze’ye yağan bombalar, küresel tekellerin ve devletlerin desteğiyle beslenmektedir.

Ancak bu sömürü mekanizması tek cepheli değildir. Aynı emperyalist merkezler, kendi ülkelerindeki işçi sınıfını da benzer bir mantıkla sömürür. Yıkımı finanse eden vergiler işçinin cebinden kesilir, silah sanayii için çalışan emekçiler kendi zincirlerini dövmektedir. Troçki’nin Sürekli Devrim teorisi, demokratik ve ulusal kurtuluş mücadelelerinin işçi sınıfının öncülüğünde ve sosyalist bir enternasyonalizm perspektifiyle başarıya ulaşabileceğini gösterir.

İşte bu nedenle, Sumud Filosu enternasyonalist dayanışmanın çelikten yumruğudur. Dünyanın dört bir yanından işçi, emekçi ve aktivistlerin oluşturduğu bu filo sadece insani yardım taşımıyor; işgalci İsrail’e ve onu destekleyen emperyalist güçlere karşı moral direnci ve sivil itaatsizliği de temsil ediyor. Filistin halkının “Sumud”u, uluslararası işçi sınıfının somut dayanışmasına dönüşüyor. Görkemli direnişiyle Sumud Filosu, emperyalizmin tüm ablukalarına meydan okuyarak, dayanışmanın sınır tanımaz gücünü tüm dünyaya gösteriyor.

Eğer bir işçi, bir emekçi Filistin’de yaşananları görmezden geliyor, sadece kendi ekmeğiyle yetiniyorsa o mücadele eksiktir. Gazze’de gökyüzünü yakan bir bombanın sesi İstanbul’da, Kahire’de, Paris’te, Buenos Aires’te işçinin kulağında çınlamalıdır. Tıpkı Sumud Filosu’na katılanların sınırları aşan dayanışması gibi.

İşçi sınıfının, Filistin’deki kardeşlerinin mücadelesini sahiplenmemesi, kendi burjuvazisinin şovenizmine ve emperyalist savaş politikalarına teslim olması anlamına gelir. Filistin’deki taş, sadece bir direniş sembolü değil, aynı zamanda bizlere atılmış bir işaret fişeğidir. Sumud Filosu ise bu fişeğin aydınlattığı yolda ilerleyen somut bir dayanışma projesidir. Zincirleri kıracak olan, enternasyonalist mücadeledir.

Yaşasın Filistin direnişi!

Yaşasın enternasyonal dayanışma!

İktidarın yıpratma savaşı…

0

İktidarın CHP’ye yönelik baskı ve yıldırma operasyonları devam ediyor. CHP’li belediyelere dönük yolsuzluk operasyonları Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne dek ulaştı. Henüz Mansur Yavaş’a dönük bir soruşturma söz konusu değil. Bununla birlikte soruşturma, muhalefetin en güçlü cumhurbaşkanı adayı olarak öne çıkan Ekrem İmamoğlu’nun ardından Mansur Yavaş’ın da olası cumhurbaşkanlığı adaylığının önünü kesecek bir noktaya gidebilir. CHP’nin hem büyük kurultayının hem amiral gemisi sayılabilecek İstanbul il örgütünün kongresinin yargı kıskacına alınmış olması bu ihtimali artırıyor. İktidar CHP’ye yönelik bir yargı darbesinin söz konusu olmadığını, bütün bu yasal süreçlerin CHP’nin iç krizinin bir yansıması olduğunu iddia ediyor. Erdoğan’ın deyimiyle hem partide hem belediyelerde CHP’liler birbirlerinin kuyusunu kazıyor. Kale ona göre içeriden çöküyor…

Pratikte olan ise iktidarın bu iddiasının tam tersine işaret ediyor. Ekrem İmamoğlu’nun tutuklandığı 19 Mart’tan bu yana CHP hiç olmadığı kadar kenetlenmiş ve seferber olmuş durumda. Son altı aydır her hafta birkaç miting düzenleyen CHP hem olası bir mutlak butlan kararını geçersizleştirecek olağanüstü genel kurulunu yaptı hem de CHP İstanbul il kongresini düzenleyerek kayyum müdahalesine karşı hamlesini gerçekleştirdi. Bunlar CHP’yi yargı kıskacından kurtarır mı? Muhtemelen hayır! Bununla birlikte birkaç CHP’li dışında yargı müdahalesine meşruiyet atfeden hiç kimse yok. Sadece geniş muhalefet cenahında değil iktidar saflarında da CHP’ye yönelik yargı müdahalesinin izahı ve savunusu demokratik teamüller içinde giderek güçleşiyor. Kamuoyu yoklamaları da iktidarın değil muhalefetin tezlerinin daha fazla kabul gördüğünü gösteriyor.

CHP’ye yönelik iktidar eliyle yapılanlar her açıdan büyük bir yıpratma savaşı. Hedef belli: Dikensiz gül bahçesi yaratmak! Ve zaman muhtemelen olası seçim tarihine ayarlı olarak ilerliyor. O güne kadar iktidar sandıkta istediği sonucu garanti edebilme adına elinden geleni ardına koymayacak. Bununla birlikte sürecin yıpratıcılığı tek taraflı olarak ilerlemiyor. Ekonomideki maliyet ve dış politikadaki artan bağımlılık bir yana süreç rejim içi yetki ve karar ayrılıklarını da ortaya seriyor. Yüksek Seçim Kurulu (YSK) ve asliye mahkemeleri arasındaki yetki ve karar ayrılığı bu durumun son örneği oldu. Mahkeme CHP İstanbul ilk kongresinin yapılamayacağı kararını verirken ve polis marifetiyle bu yönde harekete geçilmişken YSK tam tersi bir kararla kongrenin yapılabileceğini açıkladı. Ve kongre mahkemenin aksi yönündeki kararına rağmen YSK’nın dediği şekilde gerçekleşti. YSK verdiği kararla sadece mahkemenin aksi yönünde bir karar vermiş olmadı. Aynı zamanda seçimlerle ilgili yetkinin asliye mahkemelerinde değil kendisinde olduğunu da ilan etmiş oldu.

Kuşkusuz bu gelişmeler dikkate değer ama gereğinden fazla anlam ve önem atfetmemek gerekir. Çünkü değişimin ve dönüşümün anahtarı rejim içi güç dengelerinde ya da burjuva siyasetin rekabetinde bulunmuyor. Günün sonunda belirleyici olan, başta işçi sınıfı ve emekçiler olmak üzere sol muhalefetin örgütlülüğü ve toplumun siyasi demokrasiye sahip çıkma iradesi olacak. İçinde bulunduğumuz antidemokratik ortam, zamanında gerekli emek ittifakı örgütlülüğü sağlanamadığı, birleşik ve kitlesel seferberlik ortaya konulamadığı için oluştu. Emekçiler ve ezilenler için mevcut cendereden sınıf seferberliği dışında bir başka çıkış yok.

ثلاثون عاماً على تأسيس الوحدة الدولية للعمال والعاملات

0

ايزيكيل بيرسيني

في نيسان ١٩٩٥، عُقِدَ مؤتمر دولي مفتوح في مدينة برشلونة بدعوة من اللجنة الدائمة للتنسيق الدولي وتيار اليسار الثوري الأممي والذي أسسه ناويل مورينو إلى جانب قادة ونشطاء اممين أخرين.

وقد قرر المؤتمر تأسيس منظمة أممية هكذا وُلِدَت منظمة (الوحدة الدولية للعمال والعاملات – الأممية الرابعة).

وقد أقر المؤتمر “الأسس السياسية” والتي دعت إلى أسقاط الديكتاتورية الستالينية من خلال التعبئة الثورية والتي أظهرت اننا في مرحلة من النضالات العظيمة.

ترك النص باب تعريف صفة الطبقة في الدول الحديثة مفتوحاً. ولم يكن حتى مؤتمر ٢٠٠٨ في مدينة اراغوا، فنزويلا، عندما كان تم إقرار الاتفاق السياسي تأسيساً لاستعادة الرأسمالية في الاتحاد السوفيتي سابقاً، الصين وأوروبا الشرقية. لاحقاً، حصل تقدم مشابه بالنسبة لكوبا وڤيتنام مصنفاً الصين وروسيا كدول إمبريالية. صادق المؤتمر على مهمة بناء أحزاب أممية مع مركزية ديموقراطية في النضال لتخطي أزمة القيادة الثورية.

تحديان اثنان للوحدة العمال والعاملات-الأممية الرابعة:

الثورات في أمريكا الجنوبية والربيع العربي.

في بدايات القرن الحادي والعشرين واجهت الوحدة العالمية تحدي عالمي كبير ويتمثل بالتدخل بشكل مبدئي وثابت في التعبئة السياسية الضخمة وظهور حكومات ذات طابع طبقي تصالحي مثل حكومات (لولا، ايڤو موراليس، كريشنر) وبشكل أدق حكومة هوغو تشافيز والتي قدمت نفسها على أنها “اشتراكية القرن ال٢١” بدعم من فيديل كاسترو وكوبا. أحدث ذلك تعاطفاً مضللاً بين ملايين المناضلين. حكومة باسم اشتراكية خاطئة سعت إلى عرقلة الصعود السياسي و الحد منه ضمن أطر الرأسمالية.

في فنزويلا، رفاقنا أورلاندو تشيرينو، خوسيه بوداس وميغيل انخل هيرنانديز، تصرفوا بطريقة مبدئية حيث كانوا في الصفوف الأمامية في مواجهة الانقلاب الموالي للولايات المتحدة في عام ٢٠٠٢-٢٠٠٣ وعززت بناء منظمات جديدة للعمال والدفاع عن الاستقلال السياسي للطبقة العاملة. إن تيارنا واجه الانتهازية والطائفية داخل التنظميات التروتيسكية. حيث قام بعض التروتيسكيين بالدعوة للدعم السياسي لحكومة تشافيز وحتى أنهم انضموا للحزب الحاكم، الحزب الاشتراكي الموحد الفنزويلي، مثل (تيار المناضل/ El Militante Corriente) لمتزعمه آلان وودز، المد الاشتراكي (Marea Socialista) المتصل/ المرتبط بحركة اليسار الاشتراكي – حزب الاشتراكية والحرية البرازيلي و حركة العمال الاشتراكية في الأرجنتين) والحزب الجديد المعادي للرأسمالية في فرنسا المتزعم من قبل مانديليزم.

تيارات تروتيسكية أخرى اتخذت موقفاً حزبياً، مثل الحزب الاشتراكي الموحد للعمال البرازيلي و الوحدة الدولبة للعمال والعاملات- الأممية الرابعة، الجناح التروتسكي في حزب العمال الاشتراكي والتي حصرت كل شيء في إدانة حكومة تشافيز باعتبارها رأسمالية، وامتنعت عن الحوار مع الطليعة النضالية التي كانت تأمل في تشافيز والتشافيزية. مع تفاقم التراجع السياسي للتشافيزية بعد وفاته في مارس 2013، انقلب كل من حزب العمال الاشتراكي وحزب العمال الاشتراكي فجأةً، وانتقلا من الطائفية إلى تقديم تنازلات سياسية كبيرة للتشافيزية مع تولي مادورو السلطة.

اعتمد الوحدة الدولبة للعمال والعاملات- الأممية الرابعة سياسةً واضحةً للاستقلال الطبقي. لم ندعم حكومة تشافيز أو ننضم إليها قط. اتبعنا سياسة “التنديد والمطالبة” التروتسكية. وهكذا، قدّم أورلاندو تشيرينو المرشح الوحيد من الطبقة العاملة، الثابت والمستقل، في الانتخابات الرئاسية لعام 2012، متحديًا تشافيز نفسه.

في عام ٢٠١١، شكّلت عملية ثورية هائلة أخرى تحديًا لاتحاد العمال الدولي – الأممية الرابعة. ففي تونس، اندلعت الثورة في شمال أفريقيا والشرق الأوسط، مع حشود جماهيرية ضخمة ضد الأنظمة الديكتاتورية التي استمرت لأكثر من ٣٠ عامًا. وحققت هذه الحشود انتصاراتها الثورية الأولى، متغلبةً على الديكتاتور التونسي بن علي، ومبارك في مصر، والقذافي في ليبيا. أما في سوريا، فقد بدأت الانتفاضة الثورية في مارس/آذار، واستمرت لسنوات، ولم تُسحق إلا في عام ٢٠١٧ على يد ديكتاتورية بشار الأسد، بدعم من الطيران الروسي ، فيما عُرف لاحقًا بمذبحة حلب أو “غيرنيكا القرن الحادي والعشرين”. لكن هذه العملية استؤنفت أخيراً في عام ٢٠٢٤، وأُطيح بالديكتاتورية. وإدراكاً للتحديات التي تمثلها عمليات النضال هذه، روج الاتحاد الدولي للعمال والعاملات – الأممية الرابعة، إلى جانب شخصيات ومنظمات اليسار السوري، لـ “المؤتمر الدولي للتضامن مع الثورة السورية” الذي عقد في إسطنبول في يوليو/تموز 2015. ومثل هذا الحدث المهم مساهمة في وحدة أولئك الذين واجهوا ديكتاتورية الجزار الأسد في موقف سياسي مستقل عن قيادة المعارضة البرجوازية للمجلس الوطني السوري، والإمبريالية، والميليشيات الإسلامية الرجعية، وداعش.

وحدة الثوار: جوهر الوحدة الدولية للعمال والعاملات – الأممية الرابعة

أتاح هذا المسار النضالي الهام، وخاصةً السياسة المبدئية والمستقلة ضد كاسترو-تشافيز، والمواجهة مع القيادات الإصلاحية الجديدة، ودعم الثورة العربية والقضية الفلسطينية، إحراز تقدم في التوحد مع الرفاق في حزب نضال أممي (LI) في إسبانيا، وحزب العمال الديمقراطي (IDP) في تركيا، وكذلك الرفاق في الحزب العمالي الأشتراكي في المكسيك، المعروف الآن باسم MAS. وكانت حركة العمال الاشتراكيين (MST) في تشيلي قد انضمت سابقًا. في يوليو 2014، عُقد مؤتمر توحيد في بوينس آيرس، وشاركت فيه أربع عشرة دولة من أمريكا اللاتينية وأوروبا والولايات المتحدة وأستراليا. وأُلقيت الكلمات والنقاشات بلغات مختلفة: التركية والإنجليزية والألمانية والبرتغالية والإسبانية. وهكذا، برز الوحدة العالمية للعمال والعاملات – الأممية الرابعة جديد، مُعززًا لدعم نضالات العالم والنضال من أجل وحدة أكبر بين الثوار. منذ ذلك الحين، شارك الوحدة الدولية للعمال والعاملات -الأممية الرابعة في عمليات نضالية جديدة، وناقشت سياسيًا ظواهر اجتماعية وسياسية جديدة. 

وهكذا، بصفتنا نسويات اشتراكيات، نشارك في تمرد المرأة والتعددية الجنسية ، وهي عملية تصاعدت منذ عام 2015، فيما يُعرف بالموجة الرابعة، وحققت مكاسب مهمة. كما ننشط في الحركة الدولية ضد التدمير البيئي الرأسمالي. في المؤتمر العالمي السابع عام 2020، تمت الموافقة على نص “الكارثة التي تهددنا وكيفية مواجهتها”. في الأرجنتين، يسعى لتعزيز الجبهة اليسارية (الجبهة اليسارية للعمال والعاملات-الإتحاد) كبديل للقيادة السياسية والنقابية، ببرنامج اشتراكي ثوري، وكمثال يُنشر في جميع أنحاء العالم كإمكانية لوحدة اليسار التروتسكي.

فيما يتعلق بغزو بوتين وروسيا لأوكرانيا، انحازت الوحدة الدولية للعمال والعاملات -الأممية الرابعة بالإجماع إلى المقاومة المسلحة للشعب الأوكراني. من دون تقديم الدعم السياسي لزيلينسكي والقول “لا لحلف شمال الأطلسي”.

خلال المؤتمر الثامن في ديسمبر 2023، أقرت الوثيقة الدولية أننا نمر بـ”أخطر أزمة رأسمالية في التاريخ”. وشهد هذا المؤتمر خطوة أخرى إلى الأمام باندماج الرفاق العمال المتحدون (TU) من البرتغال، وحركة الرابطة الماركسية الثورية (MLMR) من إيطاليا، وحركة العمال العماليين المتحدين (MST) من جمهورية الدومينيكان كقسم كامل. وشاركت UNIR من كولومبيا كمنظمة ضيفة، وفي عام 2024 قررت الانضمام إلى الوحدة الدولية للعمال والعاملات -الأممية الرابعة.

بعد ثلاثين عامًا من تأسيس الوحدة الدولية للعمال والعاملات – الأممية الرابع، نعزز وحدة الثوريين من خلال مكافحة التعصب والانقسام. ما زلنا بعيدين عن إعادة بناء الأممية الرابعة التي أسسها ليون تروتسكي عام 1938. ومع ذلك، فإن الخطوات المتخذة والتقدم المحرز يمهد الطريق لتحقيق هذا الهدف الاستراتيجي المتمثل في التغلب على غياب القيادة الثورية.

Küresel Sumud Filosu için küresel imza kampanyası

0

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE), Siyonist İsrail devletinin soykırımcı ablukasını kırmak için Gazze’ye insani yardım götüren Küresel Sumud Filosu’nu desteklemek amacıyla bir imza kampanyası başlattı. Kampanyanın çağrısını ve şu ana kadarki imzaları paylaşıyoruz.

Biz, aşağıda imzası bulunanlar, Küresel Sumud Filosu’nu ve filonun hedefini destekliyoruz. 44’ten fazla ülkeden temsilcileri onlarca gemide bir araya Küresel Sumud Filosu, İsrail’in Gazze’de uyguladığı soykırımcı ablukayı kırmayı ve gıda, ilaç gibi insani yardım malzemelerini gemilerle ulaştırmak için insani yardım koridoru açmayı hedefliyor.

İsrail hükümeti üyelerinin filoya yönelik tehditleri ve 8 Eylül’de Tunus limanında filonun Family adlı gemisine düzenlenen insansız hava aracı saldırısı karşısında, dünya hükümetlerini Gazze’ye yönelik bu insani görevi korumaya çağırıyoruz.

Tüm hükümetleri ve uluslararası kurumları, filoyu ve filonun tüm üyelerini Gazze’ye güvenli bir şekilde varana kadar korumaya ve filonun tehdit edilmemesini veya misyonunun engellenmemesini garanti altına almaya çağırıyoruz.

Küresel Sumud Filosu’na destek için şuradan imza verilebilir: imza kampanyası

İlk imzacılar

Türkiye

Oktay Çelik, İşçi Demokrasisi Partisi Genel Başkanı

Görkem Duru, İşçi Demokrasisi Partisi Merkez Komite ve İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal Uluslararası Yürütme Kurulu üyesi

Atakan Çiftçi, Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu Eğitim-Sen 6 Nolu Şube işyeri delegesi

Sedat Durel, Tüm Taşıma İşçileri Sendikası (TÜMTİS) Uluslararası İlişkiler Uzmanı

Cemre İlkan, Kadın Dayanışması sözcüsü

Enes Karakaş, Zırhlı Tren gençlik örgütü sözcüsü

Alparslan Aydın, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Basın-İş Sendikası Denetim Kurulu üyesi

Murat Özcan, Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Eğitim-Sen İstanbul 3 Nolu şube yöneticisi

Selahattin Eren, Marmara Üniversitesi Hukuk Bölümü Öğretim Üyesi

Merve Şanlıdağ, Gazete Nisan editörü

Arjantin

Adolfo Perez Esquivel, Nobel Barış Ödülü sahibi

Tilda Rabi, Arjantin-Filistin Kuruluşları Federasyonu Başkanı

Martin Saade, Arjantin Cumhuriyeti İslam Merkezi, CABA

Abdelkader Abu Kh, Arjantin’deki Filistinliler Topluluğu Derneği

Horacio Manzur, Córdoba Suriye-Lübnan Derneği Başkanı

Jorge Yacir, Córdoba Suriye-Lübnan Derneği Başkan Yardımcısı

Florencia Briasco, Öğretmen. Arjantin Filistin Halkıyla Dayanışma Komitesi, CABA

Noelia Victoria Castañeda, İnsan Hakları Daimi Meclisi Başkanı, Rosario

Pablo Carro, Vatan İçin Birlik Ulusal Milletvekili, Córdoba

Monica Macha, Vatan İçin Birlik Ulusal Milletvekili, PBA

Paula Penacca, Vatan İçin Birlik Ulusal Milletvekili, CABA

Victoria Montenegro, Vatan İçin Birlik Yerel Meclis Üyesi, CABA

Berenice Ianez, Vatan İçin Birlik Yerel Meclis Üyesi, CABA

Juan Pablo O Dezaille, Vatan İçin Birlik Yerel Meclis Üyesi, CABA

Alejandro Vilca, Solun ve İşçilerin Cephesi (FIT-U) Ulusal Milletvekili, Jujuy

Christian Castillo, Solun ve İşçilerin Cephesi (FIT-U) Ulusal Milletvekili, Buenos Aires

Mercedes de Mendieta, Solun ve İşçilerin Cephesi (FIT-U) Ulusal Milletvekili, CABA

Lorena Pokoik, Vatan İçin Birlik Ulusal Milletvekili, CABA

Mercedes Trimarchi, Solun ve İşçilerin Cephesi (FIT-U) Milletvekili, CABA

Gabriel Solano, Solun ve İşçilerin Cephesi (FIT-U) Milletvekili, CABA

Myriam Bregman, Solun ve İşçilerin Cephesi (FIT-U) Ulusal Milletvekili, CABA

Nicolas Del Caño, Solun ve İşçilerin Cephesi (FIT-U) Ulusal Milletvekili, Buenos Aires

Vanina Biasi, Solun ve İşçilerin Cephesi (FIT-U) Ulusal Milletvekili, CABA

Romina Del Plá, Solun ve İşçilerin Cephesi (FIT-U) Ulusal Milletvekili, Buenos Aires

Néstor Pïtrola, Solun ve İşçilerin Cephesi (FIT-U) Ulusal Milletvekili, Buenos Aires

Carlos del Frade, Egemenlik İçin Geniş Cephe Eyalet Milletvekili, Rosario

Enrique Gandolfo, CTA Bahía Blanca Genel Sekreteri

Analía Luzarreta, SUTEBA Bahía Blanca Genel Sekreteri

Rubén “Pollo” Sobrero, Demiryolu İşçileri Sendikası Genel Sekreteri, Oeste Gran Buenos Aires

Angélica Lagunas, ATEN Capital Genel Sekreteri, Neuquén

Mariana Scayola, ADEMyS Genel Sekreteri, CABA

Soledad Mosquera, ADEMyS, CABA

Carolina Goycochea, SAE Genel Sekreteri, La Rioja

Cristian Luna, SITU Genel Sekreteri, Tucumán

Alejandro Lipcovich, Hospital Garrahan ATE Sendikası İşyeri Komitesi Genel Sekreteri

Alfonso Villalobos, SIPREBA Yönetim Kurulu Üyesi

Marcelo Bornard, Comisión Interna No Docentes APUBA-Sociales Genel Delegesi

Jorge Hospital, “Mariano Ferreyra” Gri Liste lideri, FFCC Roca

Amanda Martín, ADEMyS Genel Sekreter Yardımcısı

Ramiro Tissera, SUTEBA Tigre Direktörü

Gerardo “Pino” Oroz, Hospital Garrahan ATE Sendikası İşyeri Komitesi Genel Sekreter Yardımcısı

Facundo Miño, Secretario Adjunto Comisión Interna Fuero Penal-UEJN Genel Sekreter Yardımcısı

Pablo Eibuszyc, FOETRA Yönetim Kurulu (Turuncu azınlık adına)

Sebastián Rodríguez, Gráfica Morvillo İşyeri Sendika Komitesi Genel Sekreteri

Lorena Ramirez, CESOC (Centro de Estudiantes de Sociales – Univ. Nac. Avellaneda) Başkanı

Pilar Barbas, Arjantin Üniversite Öğrencileri Federasyonu (FUA) Sekreteri

Martina Sarubbi, Arjantin Üniversite Öğrencileri Federasyonu (FUA) Sekreteri

Camila Silveira, CEV Başkanı

Ulises Russo, FVET Danışmanı

Lucia Tovar, FVET Danışmanı

Ailin Iglesias, CEAVI Başkanı

Alhué Retamar, CEDAM Başkanı

Joaquín Suarez, UNA Kıdemli Danışmanı

Tatiana Fernández Martí, CEFyL Genel Sekreteri ve FUBA Sekreteri

Alumine Picolló, UBA Felsefe Bölümü Yönetim Kurulu Danışamnı ve FUBA Sekreteri

Dana Andrea Orozco, UBA Sosyoloji Bölümü Danışmanı

Malena Benz, CECSo Öğrenci İşçi Birliği Sekreteri

Daniela Sánchez, Alicia Moreau de Justo Öğrenci Merkezi Başkanı

Ignacio Garcia Ruiz, Joaquín V. González Öğrenci Merkezi Başkanı

Daniela Monti, FFyB Danışmanı

Mauricio Casero, CEABA Eğitim Sekreteri

Marta Dillon, Gazeteci

Ariel Alasia, Gazeteci

Malena Dalessio, Şarkıcı

Sergio Olguín, Yazar

Atilio Alberto Borón, Siyaset Bilimci, UBA

Ricardo Forster, Filozof

Claudio Antonio Maraviglia, Ekonomist

Agustin Dib, Arap Kültürü Kulübü Direktörü

Claudia Korol, Gazeteci

Fernando Isas, Gazeteci – Radyo Programcısı (Detrás de los Muros)

Liliana Elsa Battistotti, “Hilda Fredes” Halkın Hafızası Komisyonu. Campo de Mayo Hayatta Kalanlar, Aileleri ve Dostları Derneği

Pablo Tissera, PSOL Başkanı, Córdoba

Noelia Agüero, Milletvekili, Sosyalist Sol Solun ve İşçilerin Cephesi (FIT-U), Córdoba

Liliana Olivero, Solun ve İşçilerin Cephesi (FIT-U) Milletvekili, Córdoba

Laura Marrone. Solun ve İşçilerin Cephesi (FIT-U) Milletvekili, CABA

Claudio Orosz, İnsan Hakları ve İnsanlığa Karşı Suçlar Avukatı, La Perla

Mabel Díaz, Universidad del Sur Eğitim Bölümü Müdür Yardımcısı

Montserrat Tata Gayone, Universidad del Sur Öğretim Üyesi

Fernanda Negrín, Universidad del Sur Öğretim Üyesi

Aldo Casas, Antropolog, Deneme Yazarı, Huella del Sur

Pablo Alejandro Gamba, Gazeteci ve Film Eleştirmeni

Daniel Berretoni, Gazeteci (Contra la pared)

Almanya

Ligia Liberatori, Müzisyen ve Sahne Sanatçısı

Orengo Juan Ignacio, Metal İşçisi

Dominik Cumhuriyeti

Isaac Rafael Maríñez Mejía, Dominik Filistin’le Dayanışma Hareketi – Araştırma Ekonomisti, Santo Domingo

Guillermo Casado Ducoudray, Görsel-İşitsel Yapımcı

Tobías Fernández, ADP Üyesi, Profesör ve Avukat

İspanya

Josep M. Moreto, Kimyager, Katalonya

Nora Muñoz Tupone, Emekli

Ramon Piqué, Profesör

Feliu Madaula Canadell, Kimya Mühendisi

Félix Andreassi, Programcı

Montserrat Reyes Diaz, PAICAM Maresme

Eva Márquez Roncero, BT uzmanı

Serigne Mbaye Diouf, Madrid Meclisi Eski Üyesi

Panama

Priscilla Vásquez Jaramillo, Propuesta Socialista (İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Panama seksiyonu Sosyalist Öneri) Lideri

Pedro Silva García, CAOS

Jose Ismael Quiros Saavedra, Tarihçi, Panama Üniversitesi

Juana Camargo, Espacio Encuentro de Mujeres

Venezuela

Miguel Ángel Hernandez, Üniversite Profesörü, Venezuela PSL (İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Venezuela seksiyonu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi) Lideri

Antonio Espinosa, Üniversite Profesörü

Pedro García Avendaño, Üniversite Profesörü

Naybi Chamate, Dilbilimci, Dil Öğretmeni

Meksika

Gilberto Javier Aquiles López, Öğretmen

Mayela Parra, Öğretmen

Daniela Rawicz, UACM Profesörü

Gabriela Bayona Trejo, Profesör

Peru

Jaime Quino, Milletvekili

Jaime Quito, Peru Sosyalist Grubu

Enrique Fernández Chacón, Eski Milletvekili, Uníos (İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Peru seksiyonu)

Ekvador

José Ramirez, MST

Arturo Francisco Chang Yanez

Cesar Augusto Sacoto Guzmán

Luis Heriberto Calle Vásquez

Kolombiya

Támara Figueroa, Sosyal Bilimler Araştırmacısı

Wilson Armando Acosta Jiménez, Öğretmen, Ulusal Pedagoji Üniversitesi

Leonardo Gonzalez, World English

Franklin Grajales Márquez, Ziraat Mühendisi

Brezilya

Babá, CST (İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Brezilya seksiyonu Sosyalist İşçi Akımı) Ulusal Koordinatörü

Henrique Soares Carneiro, Tarih Profesörü, USP

Plínio de Arruda Sampaio Jr, Contrapoder Editörü

Heleno Araújo, CNTE Başkanı

Lincoln Secco, Tarih Profesörü, USP

Osvaldo Coggiola, Tarih Profesörü, USP

Vera Lucía, Eski Cumhurbaşkanı Adayı, PSTU

Zé Maria, PSTU Ulusal Başkanı

Şili

Horacio Díaz, FESIN Federasyonu Başkanı

Camila Zárate Zárate, Eski Anayasa Kurulu Üyesi, Valparaíso

Loreto Vallejos, Eski Anayasa Kurulu Üyesi, O’Higgins

Carolina Hernández, Sindicato Único de Trabajadores y Trabajadoras de la Educación Direktörü

Amalia Pereira Campos, Ulusal Konsey Üyesi, Göç Sekreterliği Başkanı

Luis Barrera Jeria, San Antonio İnsan Hakları Komitesi Eğitim Komitesi Başkanı

Rodrigo Pérez Schnake, Independencia Belediyesi Yerel Kamu Lideri

Dafne Jennifer Aranguez Ferry, Sağlık, Afet ve Acil Durum Komitesi, Luz de Esperanza

Francisco Becerra, Agrupación de Anticuarios y Pulgueros Başkanı, Barrio Yungay

Elma Correa Muñoz, ACALIS Sendikası Başkanı, Kadın Sekreterliği Başkanı, CUT Doğu Bölgesi

ABD

Roberto Platzer, Tercüman, New York

Stephanie Holguin, Danışman/Eğitimci, Compas de la Diáspora

Amaury Rodriguez, Yazar

Morella Ortiz Montilla, Eğitimci

Anderson Bean, Profesör, NCAT

Küba

Frank Garcia Hernandez, Sosyolog, Tarihçi ve Gazeteci

Alexander Hall, Tarihçi, Afro Kökenli Aktivist

Raymar Aguado Hernández, Siyasi Aktivist, Deneme Yazarı

Okur mektubu: “Yozlaşmaya karşı çözüm sınıfsal örgütlenmede”

0

Kapitalist düzende yozlaşma bir istisna değil, bizzat kuraldır. Bugün toplumun her alanında gördüğümüz çürüme -siyasetten sendikalara, medyadan toplumsal ilişkilere kadar- bu düzenin mantığından doğar.

Yozlaşma bir “ahlak sorunu” değil, sınıfsal bir meseledir. Kapitalizmin varlığını sürdürmesinin yolu toplumu çürütmekten, bireyleri yalnızlaştırmaktan, dayanışmayı parçalamaktan geçer.

Kapitalizm, insanın ruhuna değen her şeyi parçalar ve pazara çıkarır. Bir dostluğun sıcaklığını, bir ağacın gölgesini, bir şiirin dinginliğini bile metalaştırır. “Her şeyin bir fiyatı vardır” diyerek, değeri etik ve estetikten değil, etiketten ölçer. Para ve kâr; dostluk, sanat, doğa, bilgi gibi değerlerin önüne geçer. İnsan ilişkileri araçsallaşır; arkadaşlıklar, hatta aile bağları bile ekonomik hesaplara tabi tutulur.

Tüketim kültürü bu düzenin tapınağıdır. Vitrinler ikon, markalar ilah, reklamlar vaazdır. İnsanlar artık emeğiyle değil, cebindeki kredi kartının limitiyle ölçülür. “Sahip olmak” var olmanın yerine geçirilir.

Kapitalizmin kalbi kısa vadeli atar. Bugünün kârı uğruna yarının ormanını, nehrini, çocuğunu bile gözden çıkarır. Gelecek yoktur; yalnızca hızla tüketilen bir “şimdi” vardır. Toplum, kendi mezar taşına kâr hanesi kazıyan bir muhasebeciye dönüşür.

Bu düzenin en ağır yükünü işçiler taşır. Üretimin gerçek aktörü olan işçiler, yoksulluğun dar sokaklarında varlık-yokluk savaşı verir. Maden ocaklarında göçük altında, orman yangınlarında, fabrikalarda, tersanelerde iş cinayetleriyle toprağa düşenler onlardır. Kapitalizm için işçi, kârın harcanabilir malzemesinden ibarettir.

Bu yüzden yozlaşmaya karşı gerçek çözüm, bireysel ahlak öğütlerinde değil, sınıfsal örgütlenmede yatıyor. Kapitalizmin çürüten mantığına karşı, işçi sınıfının örgütlü gücü tek panzehirdir. Dayanışma yeniden filizlendiğinde, üretim ve yaşam işçinin ellerinde yeniden şekillendiğinde, hem yozlaşmanın hem de sömürünün kökünü kurutacak tek yol açılacaktır: işçilerin kendi iktidarı.

Metal işçisi Yılmaz

Filistin destekçisi Zohran Mamdani, New York Belediye Başkanlığı için anketlerde önde gidiyor

0

Küresel Sumud Filo’suna katılan, İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Arjantin seksiyonu Sosyalist Sol’dan Ezequiel Peressini’nin İUB-DE Sempatizanı Sosyalist Çekirdek’in (Socialist Core) web sitesinde yayımlanan yazısının çevirisini okurlarımızla paylaşıyoruz.

4 Kasım’da New York şehri belediye başkanlığı seçimleri yapılacak. Genç Zohran Mamdani’nin adaylığı, ülke çapında siyasi sahnede bir kargaşaya neden oluyor. Mamdani açıkça Filistin davasını destekliyor ve “İsrail’in Gazze’deki askeri harekâtının soykırım olduğunu” ifade ediyor. Tepedekileri endişelendiren şey ise anketlerde önde olması.

24 Haziran’daki Demokrat Parti ön seçimlerinde Mamdani’nin sürpriz zaferi, partinin krizini daha da derinleştirdi. Parti liderliği, eski eyalet valisi Andrew Cuomo (66) üzerine büyük bir bahis oynamıştı; Cuomo’nun eski Başkan Bill Clinton’dan ve eski Cumhuriyetçi belediye başkanı Michael Bloomberg’den milyonlarca dolarlık finansman desteği vardı. Mamdani oyların yüzde 56,21’ini alarak 565.639 oyla şehrin ön seçimlerinde bir adayın şimdiye kadar elde ettiği en yüksek oyu almış oldu.

Mamdani, Hint kökenli Ugandalı bir ailenin çocuğu olan 33 yaşında bir Müslüman. Mamdani, Demokrat Parti içinde faaliyet gösteren sosyal demokrat ve sol eğilimli reformist akımları barındıran Amerika Demokratik Sosyalistleri (DSA) üyesi. Şu anda New York Eyalet Meclisi üyesi olan Mamdani, Gazze ve Filistin’deki soykırımı kınadı, protestolara aktif olarak katıldı ve seçilirse Benjamin Netanyahu şehri ziyaret ettiğinde onu tutuklayacağını açıkladı. Ayrıca soykırımı destekleyen iş insanlarına vergi uygulanmasını savunmakta. Bütün bu açıklamalarını ve önerilerini, İsrail dışında dünyadaki en büyük Yahudi nüfusunun yaşadığı şehirde yapıyor.

Mamdani ayrıca, yoksul işçilerin en acil ihtiyaçlarına yanıt vermeyi amaçlayan bir dizi ilerici öneriyi de teşvik ediyor: yaşam maliyetini düşürmek, ücretsiz ulaşım, konut erişimi ve en zenginler için daha yüksek vergiler.

Mamdani’nin kampanyasında kazandığı büyük sempati, ona şehir genelinde kapı kapı dolaşan 50 binden fazla gönüllüyü örgütleme imkânı sağladı. Mamdani’ye verilen destek ve onun uyandırdığı hareket, ancak Filistin halkına destek için artan kitlesel seferberliklerle ve Trump’ın baskıcı, antidemokratik, militarist ve kemer sıkma politikalarıyla yüzleşen işçi sınıfı ve gençliğin yeniden örgütlenmesiyle açıklanabilir.

Bu aynı zamanda Demokrat Parti’nin krizinin ve Biden-Harris yönetiminin başarısızlığının bir ifadesidir; milyonlarca kişi aşırı sağa karşı siyasi bir alternatif arıyor.

Hem Trump hem de Demokrat Parti’nin liderliği ve büyük sermaye, Mamdani’nin zaferini engellemeye çalışıyor. Örneğin geleneksel Demokrat lider Andrew Cuomo, Hillary ve Bill Clinton tarafından desteklenen bir “bağımsız” aday olarak yarışıyor. Trump ise Mamdani kazanırsa New York şehrini militarize etmekle tehdit ediyor. Tüm bunlar, kendisini sosyalist olarak tanımlayan ve Filistin halkını destekleyen bir adayın zaferi ihtimali karşısında kapitalist sınıfın hissettiği paniği ifade ediyor.

Bizim siyasi akımımızın Mamdani ve DSA ile önemli farklılıkları var. Bu farklardan en önemlisi, DSA’nın Demokrat Parti ile bağlarını koparmaması. Demokrat Parti, burjuva-emperyalist bir partidir ve bu nedenle işçi sınıfına dayalı büyük bir sol parti oluşumuna hiçbir katkıda bulunmamaktadır.

Buna rağmen, İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) ABD’deki destekçileri olan Sosyalist Çekirdek’ten yoldaşlarımızla birlikte, Mamdani’nin zaferinin yukarıdakilere karşı politik bir darbe olacağına inanıyoruz. Mamdani ile olan farklılıklarımızın ötesinde ve Demokratlara hiçbir güven duymaksızın, Mamdani’nin adaylığını eleştirel bir şekilde desteklemeye ve programının en ilerici yönlerinin gerçekten hayata geçirilmesi ve belediye başkanlığının soykırıma karşı mücadeleyi destekleyebilmesi için seferberliği ve halk baskısını sürdürmeye çağırıyoruz. Bu arada Demokratlardan ve Cumhuriyetçilerden bağımsız sol bir siyasi alternatifin ortaya çıkması için çalışmaya devam edeceğiz. Bu, kahraman Filistin halkını desteklemek için seferberliği derinleştirmek ve Trump’ın aşırı sağcı hükümetine karşı mücadeleyi güçlendirmek amacıyla Demokrat ve Cumhuriyetçi oligarşiye ve Siyonizme karşı bir oy olacak.

Patriyarkayı besleyen hukuk

0

Adalet Bakanı “Özellikle boşanma davalarının uzun sürmemesi, kişilerin bir an önce bir sonraki hayatlarını kurabilmeleri, aile kurumunun zedelenmemesi, çocukların ve kadınların yıpranmaması açısından yeni bir dönem başlatmak istiyoruz” sözleri ile aile hukuku uyuşmazlıklarında dava açmadan önce şart olarak arabuluculuk yolu getirileceğini ilan etti. Boşanma davalarından önce arabuluculuğa başvuru şartı getirilmesi halinde nafaka, tazminat, mal paylaşımı, velayet gibi talepler mahkeme önünde değil, tarafların bir araya gelmesi ile “çözüme” kavuşturulacak. Bu uygulama, iktidarın “Aile Yılı” vurgusu göz önüne alındığında bizlere sıradan bir hukuk tekniğini değil, çok daha derin bir siyasal tercihi işaret ediyor.

Patriyarkanın hukuk eliyle yeniden üretildiğine tanıklık ediyoruz. Kadının birey olarak hak ve özgürlükleri değil, “ailenin bütünlüğü” korunuyor. Bakanlık politikaları, kadının şiddetten, eşitsizlikten ve yoksulluktan arınmış bir yaşam sürmesinden ziyade; aileyi toplumun kutsal çekirdeği olarak tahkim etmeyi hedefliyor, mağduru daha da görünmez hale getiriyor.

Kadına yönelik şiddetin neredeyse sistematik bir cezasızlık politikasına bağlandığı Türkiye’de, rejimin kadınların güvenliği karşısındaki tercihleri çok açık. Kadına yönelik şiddet davalarında verilen iyi hal indirimleri, uzaklaştırma kararlarının etkin biçimde uygulanmaması, kolluğun “aile içi meseledir” diyerek geri çekilmesi… Bütün bunlar, erkek şiddetinin görünmez kılındığı, kadınların adalet talebinin ötelenip bastırıldığı bir tablo yaratıyor. Arabuluculuk, bu tabloya yeni bir halka ekliyor: Hem şiddet karşısında zaten var olan cezasızlık politikası sürdürülüyor, hem de kadınların adalete erişimi daha baştan sınırlandırılıyor.

Patriyarkal düzen, kadınları aile içine sıkıştırarak hem ücretsiz bakım emeğini garantiliyor hem de güvencesiz işgücü rezervini diri tutuyor. Arabuluculuk gibi düzenlemeler, kadınların hak arayışını hukuki alandan çekip, aile birliğini koruma gerekçesiyle sınırlıyor.

Arabuluculuk dava şartı, kadınların adalete erişimini kolaylaştırmıyor; tam tersine, onları erkek şiddetine ve eşitsizliğe karşı daha savunmasız hale getiriyor. Boşanma aşamasında olduğu erkek tarafından katledilen veya şiddete uğrayan kadınların sayısı ortadayken, arabuluculuk şartı ile kadınlar bir de boşanma aşamasında olduğu erkek ile kapalı kapılar arkasında bir araya gelmek zorunda bırakılıyor. “Aile Yılı” söylemiyle paketlenen bu politikalar, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin sürdüğü bu düzende aileyi “korurken” kadınları hak mücadelesini görmezden geliyor. Şiddet tehdidi, toplumsal ve aile içi baskı hesaba katıldığında, arabuluculuk masası kadın için özgür bir alan değil; erkek şiddetinin gölgesinde bir baskı mekânına dönüşüyor. Patriyarka, ekonomik gücünü ve toplumsal konumunu kullanarak kadını nafaka, tazminat ve mal paylaşım başta olmak üzere birçok konuda erkek lehine vazgeçmeye zorlayabileceği bir alan yaratıyor. Evde, işyerinde, sokakta kadına yönelik her türlü şiddet alanına bir de arabuluculuk masası ekleniyor. Kısacası arabuluculuk, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini devam ettirerek sermayeyi ve patriyarkayı birlikte korumuş oluyor.

Kadını korumak istiyoruz” söylemi altında aslında adaletten, hak temelli yaklaşımdan, koruyucu yasaların uygulanmasından kaçınan bir düzen inşa ediliyor. Şiddet, adaletsizlik ve eşitsizlikle beslenen düzen, devlet düzenlemeleriyle pekiştiriliyor.

Sorun yokmuşçasına daha fazla sorun doğuracak uygulamalara karşı mücadeleye devam! Kadınların adalete erişimini engelleyen, erkek şiddetini daha da görünmez hale getiren düzenlemelere son verilsin! Şiddete karşı mücadelede uluslararası güvencelerin ve yükümlülüklerin yeniden kabul edilmesi için İstanbul Sözleşmesi’ne geri dönülsün! Uzaklaştırma kararları derhal uygulansın! Şiddete mahal verecek daha fazla alan yaratmak yerine hızlı ve etkili koruma mekanizmaları işletilsin! İyi hal indirimi, “tahrik” gerekçesi gibi erkek şiddetini meşrulaştıran yargı pratikleri son bulsun!

Saldırılar derinleşiyor, mücadeleler dağınık: Emek ittifakı şart!

0

Son aylar, ağırlaşan ekonomik koşullara ve emek düşmanı politikalara karşı işçilerin farklı sektörlerde çok sayıda eylem ve direnişine sahne oldu. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde gerçekleşen kitlesel grev ve eylemler, belediye işçilerinin ücret adaletsizliğine ve güvencesizliğe karşı gösterdiği kararlılığı ortaya koydu. Hemen ardından kamu işçileri toplu iş sözleşmesi sürecinde düşük zam tekliflerine karşı alanlara çıktı; Ankara başta olmak üzere birçok şehirde kamu emekçilerinin talepleriyle düzenlenen kitlesel basın açıklamaları ve yürüyüşler, süregelen memnuniyetsizliği alanlara taşıdı. Diğer yandan, işçiler Temel Conta, Queen Tarım, Toros Tarım, Digel Tekstil, GM Teknik, DYO Boya gibi çeşitli işyerlerinde sendikal hakları ve ücretleri için mücadeleye geçti. Bütün bu örnekler, iktidarın ve patronların dayatmalarına karşı işçilerin mücadele iradesine ve kararlılığına işaret ediyor. Ancak mücadeleler parçalı ve yalıtılmış bir karakter taşıyor.

Bu eylemlerin birleşik ve kalıcı bir mücadele hattına dönüşememiş olmasının en büyük nedenlerinden biri, sendikal konfederasyonların pasif ve dağınık tutumları. Türk-İş, DİSK ve Hak-İş gibi büyük konfederasyonlar, işçilerin yaşadığı yoksullaşmaya, hak gasplarına ve güvencesizliğe karşı ortak bir eylem planı ortaya koymuyor. Hatta mevcut tüm mücadele dinamiğine rağmen, ortak açıklama yapıp yerellerde kendi eylemlerini örgütledikleri 2024 sonbaharının bile gerisine düşmüş durumdalar.

Ortak mücadele perspektifi eksik

2025 yılı başında belirlenen 22.104 TL’lik asgari ücret, yılın ortasında tüm temel harcamalara gelen zamlar ve yüzde 70’i aşan gıda enflasyonu karşısında hızla eridi. Türk-İş verilerine göre Haziran 2025’te açlık sınırı 22.000 TL, yoksulluk sınırı 75.953 TL idi. Buna rağmen temmuz ayında asgari ücrete herhangi bir zam yapılmadı. Temmuz ayında ise yoksulluk sınırı 89.768 TL’ye çıktı. Diğer yandan, turizm sektörüne yönelik çıkarılan yasa ile haftalık çalışma süresinin 45 saatin üzerine çıkarılması sonucunda emekçilerin temel haklarına açık bir saldırı gerçekleşti.

Bu tablo tesadüf değil; emekçilere dönük sistematik bir saldırı politikasının sonucu. İktidarın uyguladığı neoliberal ekonomi politikaları, özellikle Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in yürüttüğü “enflasyonla mücadele” programı adı altında doğrudan ücretleri baskılıyor; kamu kaynaklarını sermayeye aktarırken faturayı emekçilere kesiyor. Zamlar, vergiler, hayat pahalılığı aralıksız sürerken; iş cinayetleri artıyor, önlem alınmıyor. Emekçilere, emeklilere, memurlara sefalet ücretleri dayatılıyor; sendikalaşma hakkı çiğneniyor, grevler engelleniyor. Tüm bu saldırılar karşısında konfederasyonların örgütlü ve kararlı bir tutum sergileyememesi, işçi sınıfını daha da yalnızlaştırıyor.

İktidar bu pervasızlığı tam da buradan alıyor: işçi sınıfının örgütsüzlüğünden, mücadelelerin birbirinden kopukluğundan, sendikal konfederasyonların eylemsizliğinden… En önemlisi de sosyalist hareketin ve sendikal yapıların ortak mücadele perspektifi ve iradesi ortaya koyamamasından. Her konuda aynı fikirde olmak şart değil; ancak mevcut iktidarın derinleştirdiği ekonomik ve siyasal yıkım karşısında acil talepler etrafında bir araya gelinememesinin vebali büyük! Enflasyona ezilen ücretler, gasp edilen haklar, artan iş cinayetleri karşısında ortak bir eylem hattı örülemedikçe saldırılar daha da artıyor.

Emek ittifakı için ortak zemin

Türkiye’de emek hareketinin ve sosyalist hareketin önünde acil bir görev duruyor: mücadeleleri birleştirmek, ortak talepler etrafında eylem birliği oluşturmak, iktidarın ve sermayenin karşısında bir emek ittifakını gecikmeden hayata geçirmek.

Ücretler ve emekli aylıkları derhal yoksulluk sınırının üzerine çıkarılmalı; kamu kaynakları patronlara değil, emekçilere ayrılmalı; sendikalaşma, grev, gösteri ve örgütlenme haklarına yönelik tüm baskılar derhal son bulmalıdır. Ancak bu talepler etrafında kurulacak bir emek ittifakı, iktidarın işçi ve emekçilere dönük politikalarına gerçek bir karşı güç oluşturabilir. “Kurtuluş yok tek başına”lar, “Birleşe birleşe kazanacağız”lar artık sadece birer slogan değil, örgütlü bir sınıf hattının politik rehberleri olmak zorunda. Bağımsız sınıf hattını güçlendirecek bir politik perspektif, niyet ve iradeyi örgütleme görevi en acil görev olarak karşımızda!

Mağaza ve market işçileri kötü çalışma koşullarına karşı örgütleniyor!

0

Mağaza ve market emekçilerinin çalışma koşulları her geçen gün ağırlaşıyor. Geçtiğimiz haftalarda kamuoyuna yansıyan görüntüler; uzun mesai saatleri, mobbing, oturma yasağı ve molasızlık gibi uygulamalarla dayatılan insanlık dışı çalışma koşullarını bir kez daha gözler önüne serdi. Buna ilişkin, DİSK Sosyal-İş Sendikası, market ve mağaza çalışanlarının maruz kaldığı kuralsız çalışma koşullarına karşı sendikal mücadele ihtiyacını işaret ederek, “Marketlerde kölelik düzenini biz değiştiririz” sloganıyla temel talepler üzerinden mücadele çağrısında bulundu. Sosyal-İş İstanbul Şube Kadın Komisyonu’nun, mağaza ve market emekçilerine yönelik kampanya gündemiyle bir araya geldiği buluşmada ise kadın işçilerin anlattıkları, bu zincirlerdeki koşulların ve kadınların karşılaştığı sorunların boyutlarını gözler önüne seriyor.

Kadın işçiler, marketlerin çoğunlukla yeni mezunların kısa süreliğine çalıştığı bir alan olduğunu söylüyor. Bu durumu “telefon işçisi” tabiriyle açıklıyorlar: bir telefon alacak kadar para biriktirip, ilk fırsatta işi bırakmak. Koşullar uzun süre çalışmaya uygun değil. Çok az sayıda işçi uzun süre kalabiliyor; onlar da sistematik mobbingle istifaya zorlanıyor. Böylece şirketler tazminat ödemekten kurtuluyor, yerine daha deneyimsiz ve düşük ücretle çalışacak yeni işçiler alabiliyor.

Bir işçiye iki üç farklı görev yükleniyor. İşçiler uzun mesailere zorlanıyor, çoğu zaman molasız çalıştırılıyor ve fazladan mesailerinin karşılığını alamıyorlar. İşe başlarken imzalatılan “esnek çalışma” maddesi, haklarını savunmaya çalışan işçiler için bir tehdit unsuru olarak kullanılıyor. Haklarını savunanlar işten atılıyor.

Sektörde sendikasızlaştırma stratejisi o kadar etkin ki, çalışanların dönemsel olarak işe alımı ya da bir seneyi doldurmadan işten çıkarılmaları yaygın bir uygulama. İşyerlerinde örgütlenmek de oldukça zor. Öyle ki çalışma düzeni, vardiyalar ve mekânsal olanaklar iki çalışanın bir araya gelmesini bile engelleyecek durumda.

Kadın işçilerin yaşadıkları ise daha da çarpıcı. Marketleri onlar ayakta tutuyor. Kasadan reyon düzenine, sevkiyattan palet taşımaya kadar her işin merkezindeler. Ancak yük arttıkça baskı ve ayrımcılık da büyüyor.

Şirketler özellikle bekâr kadınları işe almayı tercih ediyor; evli kadınlar veya hamile işçiler istenmiyor. Çünkü şirket yöneticilerine göre evlilik ve hamilelik “izin” ve “sorumluluk” demek, bu da onlar açısından “maliyet”.

Uzun mesailer sonrasında gece geç saatlerde işten çıkmak zorunda kalan kadın işçilere ulaşım ve güvenlik desteği sağlanmıyor. Kadın işçiler, patrondan müşteriye taciz, hakaret ve şiddetin de hedefi oluyor. Böylesi durumlarda korunmak yerine suçlanıyor; “olay çıkarmakla” itham ediliyorlar. Yetmezmiş gibi, hangi koşullar altında olursa olsun sürekli güler yüzlü olmak zorunda bırakılan işçilerin üzerine bir de duygusal emek yükü biniyor.

Bütün bu sorunlar karşısında mağaza ve market çalışanlarının temel taleplerinden birisi denetim. Elbette patronların yine patronlar için çalışan hükümet kurumlarınca denetlenmesi çalışanlar lehine ancak sınırlı sonuçlar doğurabilir. Bu yüzden işçilerin işyerinde söz sahibi olabilmesini, sendikalaşma hakkını ve yine bunun üzerinden denetim hakkını savunmalıyız. Çalışanların büyük oranda örgütsüz ve güvencesiz olduğu bu sektörde ilk elden sendikalaşmak için mücadele etmeliyiz.

AKP bunu nasıl yapıyor, CHP nerede hata yapıyor?

0

31 Mart 2024 seçimlerinde AKP, tarihinde ilk kez 2. parti oldu. Seçimlerden bu yana 13 belediyeye kayyum atandı, 56 belediye başkanı ise taraf değiştirerek AKP’ye katıldı. Peki AKP ciddi bir seçim yenilgisinin ardından bunu nasıl yapabildi? Dahası, sandıktan 1. çıkan CHP nasıl oldu da elindeki avucundakini bir bir kaptırabildi?

Ekonomik kriz çok büyük ve burjuvazinin temel beklentileri net: işçi sınıfının alım gücünü düşürmek, belediyeler ve bakanlıklarla iş yaparak kamu kaynaklarını hızla kendi sermaye birikim sürecine dahil etmek ve buna uygun para politikalarından faydalanmak.

AKP bugüne değin emperyalizm, Türkiye’nin eski zenginleri ve kendi çeperindeki yeni sermaye gruplarının partisi oldu. Emperyalizmle dönem dönem sürtüşmeler yaşansa da, genel rotada her daim buluşuldu. Öyle ki İsrail ile tarihin en güçlü ilişkisi bu dönemde kuruldu. AB’nin göçmen politikasının jandarmalığı rolü sürdü. Derken tüm bu süreçte yıpranan AKP’ye karşı CHP bir adım ileri atıp pekâlâ bir alternatif olabileceğini iddia etti.

Halkın gözünde yıpranan AKP’ye karşı özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni kontrol eden CHP yönetimi net mesajlar verdi: Emperyalizme “Sizinle iletişimimizi aynı şekilde sürdüreceğiz” derken, TÜSİAD’ın “kaygılarını” anladığını söyledi. Bununla da yetinmedi, AKP’nin yandaş şirketlerine de “Bizimle de çalışmaya devam edeceksiniz” diyerek işbirliği yaptı. Bugün belediyelere yönelik operasyonlarda etkin pişmanlıktan faydalanıp, belediyeler aleyhinde ifadeler veren şirketlerin ciddi bir kısmı aslında AKP ile zenginleşen “yandaş” şirketlerdi. CHP ağzından beşli çete sözlerini de çıkarıp zenginlerin her cinsine “Aynı gemideyiz” dedi. Öyle ki İmamoğlu bizi daha da yoksullaştıran işçi düşmanı politikaları hayata geçirmekle meşgul Mehmet Şimşek’e “İyi bir ekonomistsin, itibarını bir acemi adaya ezdirme” diyerek, “Ekonomi politikan bizim de politikamız, ama yanlış kişiyi destekliyorsun” diyordu.

Ancak CHP’nin tıpkı AKP gibi tüm zenginlere hizmet etmeyi sürdürme iddiası “Taklitler aslını yaşatır” prensibiyle sert şekilde karşılandı.

AKP’nin gücü ve CHP’nin zayıflığı işte burada düğümleniyor. Yaşadığımız kayyum türünden antidemokratik uygulamalar, utanç verici parti değişiklikleri esasında “zengine daha iyi hizmet etme yarışı” etrafında gerçekleşiyor. Ve CHP bu kapışmada sınırlı bir muhalefetin ötesine geçemiyor, geçerse zengini zengin etme yarışından diskalifiye olacağını biliyor. AKP ise, “Ben hâlâ iktidardayım ve vaat değil icraat yapıyorum” diyerek işçi sınıfına TÜİK enflasyonunun dahi altında zamlar yapıyor, yoksuldan alıp zengine dağıtmaya devam ediyor.

Bu yarış bizim yarışımız değil. Bu yüzden solun CHP’nin etrafında kümelenmektense, bağımsız bir emek ittifakının kurulması için güç birliği yapması; mücadeleyi farklı ve doğru kulvara, emekçilerin var olabileceği bir kulvara taşıması gerekiyor.

İsrail’in Katar’daki Filistinli liderlere yönelik canice saldırısını lanetliyoruz

0

9 Eylül’de İsrail, Katar’da bulunan bir Hamas ofisini 15 uçakla bombaladı. Amaç, Gazze’den gelen ve İsrail ile ABD temsilcileriyle Gazze’de bir ateşkes görüşmesi için orada bulunan Filistinli yöneticileri öldürmekti.

Hamas tarafından verilen bilgilere göre öldürülen 6 kişi arasında, başmüzakereci Halil el-Hayya’nın oğlu Ebu Yahya ve Katar güvenlik güçleri üyesi Muhammed el-Humaidi bulunuyor.

Katar Dışişleri Bakanlığı, Netanyahu’yu “Katar topraklarını hedef alan korkak saldırıyı meşrulaştırmakla” suçladı. Açıklamada, “Netanyahu, Hamas ofisinin ağırlanmasının, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail tarafından talep edilen Katar’ın arabuluculuk çabaları çerçevesinde gerçekleştiğinin tamamen farkındadır” denildi.

Katar’ın İsrail ile sınırı olmadığının ve ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiklerinden biri olduğunun altını çizmek gerekir. Ortadoğu’daki en büyük Amerikan askeri üssünün bulunduğu Katar’da yaklaşık 10 bin ABD askeri yer alıyor.

Bu yeni ve vahşi saldırı, İsrail’in Arap ülkelerinden hiçbirine, hatta ABD’nin açıkça müttefiki olanlara bile hiçbir şekilde saygı göstermediğini ortaya koyuyor. Ve müzakere heyetini öldürmeye dönük bu katliam, dünya çapında ve hatta İsrail’in kendi içinde büyük halk tepkisine rağmen, Netanyahu’nun ateşkes görüşmelerini bitirmeye çalıştığını ve soykırımı sürdürmek istediğini gösteriyor. Şimdi de Gazze şehrinin bir milyonluk nüfusunu işgal etmeye, öldürmeye ve yerinden etmeye; açlığı tüm Gazze halkına yaymaya çalışıyor. Aynı zamanda insani yardım götüren Özgürlük Filosu’nu da insansız hava araçlarıyla hedef alarak ve yeni saldırılarla tehdit ediyor. Ve yakın zamanda Filistinlilerle aktif dayanışma içinde olan tek Arap hükümeti olduğu için Yemen’i tekrar bombaladı.

Trump ise bu saldırıyla bir ilgisi olmadığını söylese de İsrail’e silah desteğini sürdürüyor. Avrupa ve Arap ülkeleriyse saldırıyı kınadılar.

Ama İsrail’in saldırılarına yönelik eleştirel açıklamaların hiçbir yaptırım gücü bulunmuyor. Bu soykırımcı saldırı durdurulmalı! Gazze ve Batı Şeria’da derhal ateşkese ilan edilmesini, İsrail’in askerlerini derhal çekmesini ve diğer Arap ülkelerine yönelik saldırılarını durdurmasını talep etmeliyiz. Dünya çapındaki büyük halk hareketlerinin ve Gazze filosunun haykırdığı gibi, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak tüm hükümetlerden İsrail ile diplomatik, ekonomik ve ticari tüm ilişkilerin kesilmesini; her şeyden önce ABD ve Avrupa ülkelerinin gönderdiği silah sevkiyatının engellenmesini talep ediyoruz. Ve şu anda Gazze’ye doğru yola çıkan filo gibi, Filistin halkına insani yardım gönderilmesi talebini yükseltiyoruz.

Bu talepler bütün ülkelerde yükseltilmelidir. Ayrıca halihazırda Tunus’ta bulunan ve 44 ülkeden dayanışmacı insanları taşıyan uluslararası Gazze filosuna koruma ve destek sağlanması için harekete geçilmelidir.

Nehirden denize özgür Filistin!

Sırbistan, Fransa ve İspanya’daki seferberlikler bize ne anlatıyor?

0

Son zamanlarda Sırbistan, emek ve öğrenci mücadelesinde hareketli günlere sahne oluyor. 2024 Kasım’ında Novi Sad’daki tren istasyonunda tavan çökmesi sonucu 16 kişinin yaşamını yitirmesi nedeniyle, on ayı aşkın süredir başını öğrenci hareketinin çektiği kitlesel protestolar düzenleniyor. Restorasyon sırasındaki yolsuzlukların sonucu olan facia, Sırbistan halkının sağcı Aleksandar Vučić hükümetinin yolsuzluklarına, yoksulluğa ve güvencesizliğe karşı biriken öfkesinin ifadesi oldu. Fakülte işgalleri, yol kapatma eylemleri ve yürüyüşlerle aylarca süren protestolar, çeşitli sektörlerde grevlerle ve öğrencilerin çağrısıyla 24 Ocak genel greviyle desteklendi. 16 Ağustos’ta protestocular Vučić’in partisi SNS (Sırp İlerleme Partisi) binasını ateşe verdi. Ocak ayında Başbakan Miloš Vučević istifa etti ancak kitleler göstermelik istifaları yeterli bulmuyor. Tren istasyonu renovasyonuna harcanan 55 milyon avroluk belgelerin halka açılmasını, felaketle ilişkili tüm sorumluların hesap vermesini ve protestoculara yönelik şiddetin son bulmasını talep etmeyi sürdürüyorlar.

Fransa’da temmuz ayında ortaya çıkan Bloquons tout (Her Şeyi Durduralım) hareketi, Fransa Başbakanı François Bayrou’nun açıkladığı kemer sıkma politikalarına karşı 10 Eylül’de hayatı durdurma çağrısı yapmıştı. 2026 bütçesi için 44 milyar avroluk kesinti açıklayan Bayrou hükümetinin planları arasında 2 resmi tatili iptal etmek, sağlık hizmetlerine ayrılan bütçeyi azaltmak, emekli maaşlarını artırmamak gibi saldırılar var. Hareket, sosyal medya üzerinden “10 Eylül’de satın almayacağız, tüketmeyeceğiz, çalışmayacağız” mesajını yayımladı. Bazı sol-sosyalist partilerin de destek verdiği çağrı sonucunda 10 Eylül günü ülke genelinde kitlesel eylemler düzenlendi. Hareketin kendini apolitik olarak tanımlamasına rağmen krizin faturasını ödemeyi reddeden hareket aslında politik bir mücadeleyi işaret ediyor. Bir yandan sendikalar da açıklanan 2026 bütçe kesintisi nedeniyle eylülün ilk haftaları için grev duyurusu yapmıştı. Emekçilerin taleplerinin karşılık bulması için hareketin grevlerle birleşmesi gerektiği ortada.

İspanya’nın başkenti Madrid’de 15 Temmuz’da greve çıkıp yaygın orman yangınları nedeniyle greve ara veren orman itfaiyecileri, tekrar süresiz grev ilan etti. İtfaiyecilerin talepleri iş sağlığı ve güvenliği koşullarının iyileştirilmesi ve ücretlerin artırılması gibi çok temel talepler. Bu yıl İspanya’daki yangınlarda 400 bin hektardan fazla alan yandı, çok sayıda insan evini ve arazisini kaybetti, sayısız hayvan ve dört itfaiyeci hayatını kaybetti. Hükümetin yangınla mücadelesini ve iklim krizine hazırlıksız oluşunu eleştiren kitlesel protestolar da düzenlendi. İspanya’da itfaiyecilerin grevi ve yangınlar, emek mücadelesi ile ekolojik mücadelenin el ele gitmesi gerektiğini bir kez daha gösterdi.

Kâr hırsının neden olduğu “facia”ların ve iklim krizinin bedelini emekçiler ödüyor. Kapitalist hükümetler krizin faturasını emekçilere kesmeye çalışıyor. Yaşananların Türkiye’deki Çorlu tren kazasından, Grand Kartal Otel yangınından, tedbirsizlik ve hazırlıksızlık nedeniyle her yıl daha da fazla kontrolden çıkan orman yangınlarından ve Tek Adam rejiminin emek düşmanı saldırılarından pek farkı yok. Dünya işçi sınıfıyla dertlerimiz, taleplerimiz, mücadelemiz yine aynı. Burjuvaziden bağımsız, emekten yana bir alternatif de yine tek çıkış olmayı sürdürüyor.

Sendikalardan istifa etmek bir çözüm müdür?

0

Kamu emekçilerinin 2026–2027 yıllarını kapsayan 8. Dönem Toplu Sözleşme süreci büyük tartışmalarla sona erdi. Bu tartışmaların temelinde hiç şüphesiz ki tüm kamu emekçilerinin tepkisini çeken Memur-Sen ve Kamu-Sen konfederasyonlarının beceriksiz tutumları vardı.

Kamu işçileri yol gösterdi

Kamu emekçilerinin 8. Dönem Toplu Sözleşme süreci kamu işçilerinin toplu sözleşme sürecinin gölgesinde başladı. Uzun yıllar sonra işçi sendikaları AKP hükümetine karşı ses yükseltti ve çeşitli eylemler gerçekleştirdi bu süreçte. Bu eylemler neticesinde kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan yaklaşık 600 bin işçi için toplu sözleşme süreci, alım gücünde yaşanan kayıpları karşılamak çok uzak olmakla birlikte, görece iyi sayılabilecek bir sonuçla noktalandı. Buna göre kamu işçileri önümüzdeki 2 yıl için %50’nin üzerinde bir maaş zammı almış oldu.

İşçi sendikalarının uzun yıllar sonra AKP hükümetine karşı ses yükseltmeleri ve bunun neticesinde görece iyi sayılabilecek bir zam oranıyla toplu sözleşme yapması kamu emekçileri için de bir umut ışığı doğurdu. Ancak yaşanan toplu sözleşme süreci bu umut ışığının hızlıca sönmesine neden oldu. 

Yapılan görüşmelerde hükümet 2026 yılı için %18, 2027 yılı için ise %8 olmak üzere toplamda %26’lık bir zam oranında ısrar etti. Kamu emekçilerini masada temsil eden Memur-Sen, Kamu-Sen ve Birleşik Kamu-İş sendikaları bu orana tepki gösterdi. Bu üç konfederasyon, kamuda örgütlü başta KESK olmak üzere diğer konfederasyonlar ve bağımsız sendikalar tepki olarak 18 Ağustos Pazartesi günü bir günlük iş bırakma eylemi gerçekleştirdiler. Uzun süredir tüm kamu emekçileri sendikaları birlikte bir grev örgütlememişlerdi; bu bağlamda oldukça önemli bir eylemdi bu eylem. Fakat hükümet nezdinde eylemin çok da karşılığı olmadı. Zam oranları değişmedi ve karar Hakem Kuruluna götürüldü.

Memur-Sen, Kamu-Sen ve Birleşik Kamu-İş’in başkanları Hakem Kuruluna üye göndermeyeceklerini, bu sayede Hakem Kurulunun karar alamayacağını ve toplu sözleşme sürecinin meclise taşınmasını sağlayacaklarını belirttiler. Ancak bu kararın dile getirildiği günün ertesinde Memur-Sen ve Kamu-Sen temsilcileri Hakem Kuruluna katılarak kurulun karar almasına neden oldular. Hakem Kurulu da hükümetin verdiği oranı neredeyse tekrar etti ve kurulun kararı kamu emekçilerinin toplu sözleşme sürecinin zam oranını belirlemiş oldu.

Kısa bir süre içerisinde bu iki yüzlü tutum tüm kamu emekçilerinin tepkisine neden oldu ve özellikle sosyal medyada bu iki sendikadan istifa edilmesine yönelik bir kampanya başlatıldı. Bu iki sendika dışındaki tüm sendikalarda sosyal medya platformlarında ve işyerlerinde bu istifa kampanyasını desteklediler, istifa formları havalarda uçuşmaya başladı.

İstifa etmek çözüm müdür?

Herkes bilmektedir ki Memur-Sen AKP’nin, Kamu-Sen ise MHP’nin yani bugün ülkeyi yöneten iki partinin uzantısı olan sarı sendikalardır. Bu sarı sendikaların kamu emekçilerini satmaları ilk değildir. Nitekim daha önceki toplu sözleşme süreçlerinde de bu tarz satışlar yaşanmış ve Memur-Sen başkanı Ali Yalçın’ın lakabı “Buçuk Ali” olarak kamu emekçilerinin diline yerleşmiştir. Bu bağlamda bu tarz sarı sendikalardan emekçilerin kurtulması elbette tercih edilen bir tutumdur. Ancak bu tutum hangi biçimlerde ve hangi bilinçle yapılmaktadır, bu çok önemlidir.

Maalesef günümüzde sendika üyeliği hem işçiler için hem de kamu emekçileri için sınıfsal içerikten kopuk bir aidiyet hissi ile vücut bulmaktadır. Bu aidiyet hissi çoğu zaman kişisel çıkar ya da korku duyguları ile harmanlanmaktadır. Hal böyle olunca sendika aidiyeti bir form doldurmaktan ibaret hale gelmiştir. Sendikaların çoğu da bu durumdan memnundur. Üyelerine bilinç taşımak, üyelerin sendikal yönetim süreçlerine katılması, üyelerin söz ve kontrol sahibi olması gibi olmazsa olmaz hususlar göz ardı edilmekte, aktif yönetici pasif üye anlayışı hâkim kılınmaktadır. Böylesi bir sendikal yapı kurulunca da sıradan üye olumsuz bir durumla karşılaştığında tek çözüm olarak sendikadan istifa etmeyi görmektedir. Sendikadan istifa ederek kendince bireysel tepkisini dile getirmektedir üye. Halbuki bu tutum hiçbir yaraya ilaç olamayacaktır. 

Sendika yöneticilerinin işbirlikçi tutumları karşısında üyenin istifa etmesi hiçbir çözüm sağlamaz. İstifa etmek yerine kendisini satan yöneticileri alaşağı etmek, sendika temsilcilerini işyerlerine sokmamak ya da herkesin göz önünde yerin dibine sokmak, oturdukları koltukları sallamak ve hatta o koltuklardan o yöneticileri devirmek… Sendika üyesi emekçiler kendilerini satan bürokratlardan hesabı sendika içinde sormak yerine istifa ederek kaçmayı tercih ederse yarın gidecekleri herhangi bir sendikada da aynı şeylerle karşılaşacakları açıktır.

Muhalif sendikaların istifa kampanyası

AKP’nin uzun süredir iktidarda olması ve iktidarın verdiği gücü kamu emekçileri üzerinde kullanması neticesinde hükümet yanlısı sarı sendikalar güçlenmiş, muhalif sendikalar ise hızla küçülmüştür. Bu nedenle bu toplu sözleşme sürecinde ortaya çıkan tepkiyi kullanmak istemektedir muhalif sendikalar. Hemen hemen tüm muhalif sendikalar sosyal medya platformlarında, işyerlerinde istifa örgütlemektedir. Ancak üzülerek belirtmek gerekir ki bu istifa örgütleme süreci maalesef tüm sendikal süreci olumsuz etkilemektedir.

Sendikaların istifa örgütlemesi emekçiler içinde maalesef örgütsüzlüğü yaymaktadır. Görece güçlü görünen sendikaların üyeleri kendileri için risk olarak gördükleri diğer muhalif sendikalara da maalesef yönelmemektedirler. Bu süreçlerde istifa eden kamu emekçilerinin çok az bir kısmı muhalif sendikalara üye olmaktadır. Ayrıca bu şekilde üye olan emekçilerin büyük bir kısmı da yeni üye oldukları sendikaların en küçük olumsuz eyleminde tekrar istifayı tercih etmektedir.

Ne Yapmalı?

Başta da belirttiğimiz gibi elbette ki sarı sendikaların zayıflaması, muhalif, sınıfsal politikaları olan sendikaların güçlenmesi emekçilerin mücadelesi açısından oldukça önemlidir. Ama bu değişim bu şekilde sadece istifa örgütleyerek gerçekleşemez. İstifa edecek emekçilere bir mücadele programı sunmak ve de yeni üye olan emekçilere yönelik sınıfsal bilinci güçlendirecek eğitimler vermek gibi yol ve yöntemler geliştirilmezse bu tepkiler saman alevi gibi parlayıp gider. Nitekim daha önceki dönemlerde böyle süreçler olmuş, istifalar havalarda uçuşmuş en sonunda tekrar sarı sendikalar güçlerine güç katmışlardır. Etkili bir mücadele programı ve sınıfsal bilinci artıracak eylemler, tek çözüm yolu budur…

İç borçlanma ve faiz ödeme döngüsü

0

2025 yılının ilk altı ayında Türkiye’nin bütçe açığı 986 milyar TL olarak gerçekleşti. Temmuz ayında bir miktar azalmasına rağmen, yılın ilk yedi ayında toplam açık 1 trilyon TL’yi geçti. Borçlar için ödenen faiz giderleri çıkarıldığında ise bütçenin aslında fazla verdiği görülüyor; yani bütçenin açık vermesinin temel sebebi iç borçlanmaya ödenen faizler. Bu durum, bütçe dengesinde faize giden paranın ne kadar belirleyici hale geldiğini ortaya koyuyor.

Faiz ödemelerindeki bu artışla birlikte iç borç çevirme oranının rekor seviyelere yükselmesi dikkat çekiyor. Hazine Bakanlığının ilgili dönem içerisinde aldığı yeni borç miktarı, önceki borç ve onun faizinin toplamından daha yüksek. Önümüzdeki aylara dönük projeksiyonda da bu durum devam edecek gibi duruyor. Örnek olarak, haziran ayında Hazine 240 milyar TL’nin üzerinde iç borç faizi ödedi. Bu, geçmiş yıllara nazaran dramatik bir artışa işaret ediyor. Burada enflasyon etkisi de denkleme katılmalı ancak enflasyon etkisini katınca dahi açık, reel olarak ciddi düzeyde.

Daha net bir ifadeyle Türkiye, borçlarını yeni borçlarla kapattığı bir kısır döngüye girmiş durumda. İç borçlanmanın çeşitli nedenleri olsa da, bugün öne çıkan gerçeklik dış borçların bile iç borçlanma yoluyla finanse edilmesi. 2025 yılının ilk 7 ayında dış borcun yarattığı açık 4 milyar doların üzerinde. Bu da iç borçlanmanın artışını gösteren unsurlardan birisi. Bu tablo, dış borçların reddi talebini yeniden gündeme getiriyor.

Hükümet, bütçedeki açığı kapatmak için başta dolaylı vergiler olmak üzere vergi gelirlerine yükleniyor. Bu durum, büyük ölçüde emekçilerin omuzlarındaki vergi yükünü artırıyor ve kamu bütçesinin sosyal harcamalara ayrılabilecek kaynaklarını kısıtlıyor. Borç yükü arttıkça bu kısır döngü daha da derinleşiyor; kamuya dönük harcamalar kısılıyor. İşin diğer yanında çalışanların ücretlerinin baskılanması sürüyor. Yani bir yandan reel ücretler düşüyor, diğer yandan vergi yükü ağırlaşıyor.

Bahse konu olan iç borçlanma emekçilerin geçim sorununu derinleştirirken, ödenen faizler bankaların sermayesini büyütmeye devam ediyor. Mevcut iç borcun üçte ikisinden fazlası bankalara. Yani borç tutarını aşan miktarlarda ödenen faizler de yine bu bankaların kazancı haline geliyor. Şimşek programı, finans tekellerini zenginleştirmeye devam ediyor.

Mevcut borçlanma döngüsünün emekçiler lehine bir tablo yaratmadığı aşikâr. Bu döngüden çıkış yolu ise rejimin ekonomi politikalarının toptan reddedilmesi ile mümkün. Bu sebeple, iç borçlanmanın önemli nedenlerinden birisi olan dış borçların reddi hayati önemde. Bunun yanında bütçe üzerinde emekçi denetimi olmadığı sürece her türden borçlanma ve ihtiyaç emekçilerin vergileri ile karşılanacak. Kamu kaynaklarının borçlanma ve faiz yoluyla finans şirketlerine sunulmasına karşı emekçilerden yana bir ekonomi programı savunmaya; dış borçların reddi, kamulaştırma ve servet vergisi taleplerini güçlendirmeye devam etmeliyiz.

Nepal’de halkın öfkesi sokakları doldurdu

0

Nepal’de 8 Eylül Pazartesi günü, hükümetin birkaç sosyal medya platformunu yasaklamasının ardından, yolsuzluğa karşı protestolar patlak verdi. Barışçıl şekilde, parlamentonun önünde toplanan büyük bir kitleyle başlayan protestolar, güvenlik güçlerinin protestoları acımasızca bastırmasının ardından şiddetli bir hal aldı. Şimdiye kadar en az 20 ölü ve çoğu ateşli silahla vurulan 100’den fazla yaralı olduğu bildirildi.

Ülkenin başkenti Katmandu’da patlak veren ve Pokhara, Itahari gibi şehirlere yayılan kitlesel protestoların ardından, 9 Eylül’de günü Başbakan Khadga Prasad Oli görevinden istifa etti. Başbakanın istifasının ardından İçişleri Bakanı Ramesh Lekhak da kabine toplantısı sırasında istifa etti.

30,5 milyon nüfusa sahip, Güney Asya’da Hindistan ve Çin ile sınır komşusu olan Nepal’de halkın çoğunluğu Hindu ve Budist. Himalaya Dağları ile çevrili olan Nepal, Everest Dağı dahil olmak üzere dünyanın en yüksek zirvelerinden bazılarını barındırdığı için “dünyanın çatısı” olarak anılıyor. Nepal’de, sınıf uzlaşmacı bir kapitalist hükümet bulunuyor. Ülke, liberal burjuva partilerinin bir koalisyonu ile Maoist eğilimli Nepal Komünist Partisi (PCN, Birleşik Marksist-Leninist) tarafından yönetilmekte. İstifa eden başbakan da PCN üyesiydi.

Nepal, 1996–2006 yılları arasında monarşiye karşı uzun ve kanlı bir iç savaş yaşadı. 2006 yılında, Yedi Parti İttifakı’nın geçici hükümeti (liberal burjuva partilerinden oluşan bir koalisyon) ile PCN arasında bir anlaşma imzalanmıştı. 2008’de toplanan Kurucu Meclis, monarşiyi kaldırdı ve ülkeye parlamenter demokratik bir cumhuriyet sistemi getirdi.

Hükümet, Komünist Parti ile patron partilerinin birlikte yer aldığı sınıf uzlaşmacı bir hükümet; bu da onun gerçek kapitalist karakteri konusunda kafa karışıklığı yaratmakta. Bu durum, Venezuela veya Nikaragua gibi rejimlerde görülen durumla benzer; kendilerini “sosyalist” veya “sol” olarak tanımlasalar da aslında sert kapitalist politikalar uyguluyor, özel şirketler ve çokuluslu şirketlerle işbirliği yaparak yönetiyorlar.

Nepal’in başlıca ticaret ortakları Hindistan, Çin ve ABD. 2022 yılında Uluslararası Para Fonu (IMF) ile imzalanan ve bu yıl yenilenen anlaşma çerçevesinde, ülkede son yıllarda yabancı yatırımlar arttı. Ancak bu yatırımlar, yaygın işsizliğe yol açtı ve bu durum, Nepal’deki toplumsal huzursuzluğun ve son protestoların patlak vermesinin temel nedenlerinden biri oldu. Nepal’de faaliyet gösteren başlıca çokuluslu şirketler arasında şunlar var: Unilever, Coca Cola, Dabur (sağlık ve tüketim ürünleri alanında faaliyet gösteren Hindistan menşeli bir şirket), Suzuki, Honda, Hyundai, Verisk Nepal (ABD’li yazılım şirketi), Cotiviti Nepal (yine ABD’li bir yazılım şirketi), Fusemachines (yapay zekâ alanında uzmanlaşmış ABD’li bir şirket) ve daha birçok uluslararası şirket.

Sosyal medya ve halk öfkesi

Daha önce belirttiğimiz gibi, halkın patlak veren öfkesinin kıvılcımı, 4 Eylül’de 26 sosyal medya platformunun askıya alınması oldu. Bu platformlar arasında YouTube, X, Facebook, Instagram ve WhatsApp yer alıyor. Hükümet, bu kararın gerekçesini, platformların ilgili devlet kurumlarına kayıt süresini tamamlamaması ve bazı kullanıcıların nefret söylemi – söylentiler yayması, siber suç işlemesi ve toplumsal düzeni bozması olarak açıkladı.

Ancak, bu sosyal medya yasakları -özellikle gençler arasında- sansür girişimi ve rejimin üst düzey yetkililerinin ve çocuklarının gösteriş ve kayırmacılığına yönelik eleştirileri engelleme çabası olarak yorumlanıyor.

Binlerce gösterici, hükümetin ilan ettiği sokağa çıkma yasağına rağmen parlamento binasına girip binayı ateşe verip bir ambulansı yakıp polisle çatışmaya girdi.

Yıllarca yerine getirilmeyen vaatler, kötü ücretler, işsizlik ve yaygın yolsuzluk sonucu biriken halk öfkesi, sosyal medya yasaklarıyla patlak verdi. Göstericiler, yolsuz olarak algılanan bazı yetkililerin evlerine saldırıp ateşe verdiler. Eski Başbakan Jhalanath Khanal’ın eşi Rajyalaxmi Chitrakar, evinin yakılması sonucu hayatını kaybetti. Ekonomi Bakanı, çıplak bir şekilde bir nehre atıldı ve göstericiler tarafından dövüldü; diğer bazı yetkililer de protestolar sırasında saldırıya uğradı. Nepal’in en büyük medya grubu olan Kantipur Media Group’un merkezi de ateşe verildi. Bu grup, Nepalce ve İngilizce gazeteler ve televizyon kanallarını bünyesinde barındırıyor.

Yoksulluk, yolsuzluk ve eşitsizlik: protestoların kaynağı

Protestoların kaynağı, Nepal’de emekçi halkın yaşadığı derin yoksulluk ile politik liderlerin ve ailelerinin gösterişli yaşamları arasındaki derin eşitsizlikte yatmaktadır.

Nepalli gençlerin çoğu, eşitsizlik ve işsizlik karşısında umutsuz ve geleceksiz hissediyor. Dünya Bankası verilerine göre, Nepal’de genç işsizlik oranı geçen yıl %20 olarak kaydedildi. Kişi başına düşen yıllık gelir yaklaşık 1.300 dolardır; nüfusun %7,5’i yurtdışında çalışmakta ve diaspora üzerinden yapılan para transferleri iç tüketimi desteklemektedir.

Nepal’in üç ana partisinin liderleri — Nepal Kongre Partisi, Nepal Komünist Partisi (CPN-UML) ve Nepal Komünist Partisi (Maoist Merkez) — çeşitli skandallarla ilişkilendirilmiştir. Bu skandallar arasında şunlar yer almaktadır: Butanlı mülteciler dolandırıcılığı olarak adlandırılan olaylar, toprak gaspları, altın kaçakçılığı, 2015 depremi sonrası yeniden yapılanma sürecinde yolsuzluk ve pandemi sırasında Covid-19 aşılarının yönetimi.

Daha yakın tarihte ise, vatandaşları Birleşmiş Milletler konferansına katılacakları yalanıyla İspanya’ya seyahat etmeye ikna eden bir dolandırıcılık ağı ortaya çıkmıştır.

Z kuşağı sokaklara çıkıyor

Sosyal medya yasaklarından haftalar önce, genç gruplar TikTok videoları üzerinden bir kampanya başlattı. Bu kampanya, politikacıların çocuklarının lüks yaşamlarını gözler önüne seriyordu. Bu çocuklar, sahip oldukları malikaneleri, lüks araçları, yurtdışı seyahatleri ve Avrupa üniversitelerinden aldıkları eğitimlerini utanmadan kamuoyuna sergiliyorlardı. Tüm bunlar, milyonlarca gencin yaşadığı yoksulluk, işsizlik ve fırsat eksikliği ile keskin bir tezat oluşturuyordu.

Protestolar, 1997–2012 arasında doğan ve kendilerini “Z Kuşağı” olarak tanımlayan gençler tarafından başlatıldı. Sosyal medyada yürütülen kampanya ve protestolara çağrı, iki etiketle öne çıktı: “Nepo Baby” ve “Nepo Kids”. “Nepo”, nepotizmin kısaltmasıdır. Bu etiketler sosyal medyada büyük popülerlik kazandı ve videolar ile fotoğraflar aracılığıyla, hükümetin üst düzey yetkililerinin, ailelerinin ve çocuklarının lüks yaşam tarzını ve ebeveynlerinin görevlerini kullanarak zenginleşmelerini açığa çıkardı.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, Nepal’deki eylemleri koşulsuz destekliyor ve Nepalli gençlerin ve emekçi halkın mücadelesiyle dayanışma içinde olduğumuzu ilan ediyoruz.

Bu toplumsal patlama, hakkında pek az konuşulan bir ülke olan Nepal’de, emperyalist çöküş aşamasındaki kapitalist sistemin büyük krizinin bir başka ifadesidir. Bu absürt ve eşitsiz sistem halkları sefalet ve açlığa mahkûm ederken, politikacılar ve patronlar devlet kontrolü ve ülkenin doğal kaynaklarının koruması altında her türlü ayrıcalığı yaşamaktadır.

Yolsuzluk, gösteriş ve milyonlarca insanın yoksulluğu, halk ayaklanmalarının patlak vermesi için uygun zemin yaratmakta ve kapitalist hükümetleri sarsmaktadır.

Toplumun ortak derdi ve paydası: Yoksulluk!

0

Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar, denir. Eşitsizliğin, adaletsizliğin yarattığı zelzele böylesine yıkıcı, böylesine güçlü ifade edilegelmiştir. Biri yerken öbürünün aç biilaç hali dünyanın direğini kırar, vicdanını köreltir, dengesini yerle bir eder. O yüzden bu topraklarda “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” denmiştir. “Kul hakkı”nın yenmesi telafisi olmayan en büyük günahlardan sayılmıştır. Hakkı hukuku gözetip paylaşmayı, dayanışmayı övüp teşvik eden; hırsızlığı, sömürüyü, eşitsizliği, oburluğu ayıplayan bu anlayışlar kıymetlidir.

Peki, pratikte olan nedir? Baştan ayağa sömürüye dayalı eşitsiz ve müsrif bir düzen! Bütün marketler, raflar, zenginlerin kilerleri, buzdolapları ağzına kadar dolu iken milyonlar aç, milyonlar yoksul. Türkiye’nin doğal zenginlikleri kapitalist barbarlık altında yerle bir edilmiş olsa dahi tarlalar, çiftlikler, denizler, göller, gıda üretim merkezleri yine de Türkiye’yi birkaç kez doyuracak kadar ürüne ve sürekliliğe sahip. Merkezi bir planlama ve emek eksenli bir politika ile doğayla uyumlu, sömürüyü sona erdirecek bir ekonomik üretim ve bölüşüm de mümkün. Ama buna rağmen bugün bir avuç yağmacı kapitalist deveyi havuduyla yutarken milyonlar aç ve yoksul yaşamaya devam ediyor.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı 2024 yılı “Yoksulluk ve Yaşam Koşulları İstatistikleri” işte bu eşitsiz ve yağmacı tabloya biraz da olsa ışık tutuyor. Rapor, yoksulluğun ve yoksunluğun giderek genelleştiğini ve derinleştiğini gösteriyor. Rapora göre her yedi kişiden biri (yüzde 13,7) sürekli yoksulluk içinde yaşıyor. Her üç kişiden biri (yüzde 29,3) yoksulluk ve sosyal dışlanma riski altında bulunuyor. Tatil yapma, sağlıklı beslenme, ısınma, barınma ve eskimiş eşyaları yenileme imkânlarının düşüklüğü de yoksulluğun ve yoksunluğun derinliğine işaret ediyor. Dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı üzerinde yaşaması için 90 bin lira gerekirken asgari ücretin 22 bin 104 lira, en düşük emekli aylığının 14 bin 469 lira olması zaten her şeyi yeterince izah ediyor. Bu, hiç kuşkusuz bir sömürü ve bölüşüm sorunudur.

Bu sömürü ve bölüşüm sorunun sorumlusu, Türkiye’yi sözümona 23 yıldır “bir lokma bir hırka” inancıyla yöneten iktidardır. Bölüşüm dengesi AKP hükümetleri döneminde hiç olmadığı kadar bozulmuş durumda. Türkiye’nin sadece yüzde 14’ü dertsiz, tasasız, mutlu mesut yaşıyor. Kuşkusuz buna razı da mahkûm da değiliz.

Başta asgari ücret ve emekli aylıkları olmak üzere tüm ücretler yoksulluk sınırının üzerine taşınmalıdır.

Ücretler ve aylıklar her üç ayda bir gerçek enflasyon oranında yükseltilmelidir.

İşten çıkarmalar yasaklanmalıdır.

Başta işsizlik fonu olmak üzere kaynaklar emekçiler için kullanılmalıdır.

Mutlak suretle artan oranlı servet vergisi uygulanmalıdır.

Bu taleplerin uygulanabilmesi için işçiler, emekçiler, ezilenler mücadelelerini birleştirmeli, bir emek ittifakı altında ortak hareket etmelidir. Sendika bürokrasilerinin sinik ve işbirlikçi tutumlarını aşmak, mücadeleci sınıf sendikalarını güçlendirmek ve sonuç alıcı etkin mücadeleleri mümkün kılabilmek için öncü işçilere ve sol-sosyalist sınıf örgütlerine büyük görev ve sorumluluk düşüyor.

Çeşitli ülkelerden milletvekilleri, Küresel Sumud Filosu’nun korunmasını talep ediyor

0

Çeşitli ülkelerden onlarca milletvekili, Avrupa Parlamentosu üyesi ve belediye başkanı, hükümetlere Gazze’ye yönelik insani yardım filosunun hedefine ulaşmasını garanti altına almaları için çağrıda bulundu.

Farklı siyasi alanlardan ve Avrupa ile Güney Amerika ülkelerinden seçilmiş temsilciler, Gazze’ye gidecek insani yardım filosunun korunması amacıyla hükümetlere hitaben hazırlanan çağrıyı imzaladı. Küresel Sumud Filosu, 40’tan fazla ülkeden temsilcileri bir araya getiriyor. Onlarca gemiden oluşan bu filo, iki hafta içinde Gazze’ye ulaşmayı hedefliyor.

Filoya katılan İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Arjantin seksiyonu Sosyalist Sol’dan Ulusal Milletvekili Juan Carlos Giordano ve Eski Eyalet Milletvekili Ezequiel Peressini’nin de imzacıları arasında bulunduğu ortak bildirinin çevirisini okurlarımızla paylaşıyoruz.

Ortak Bildiri: Gazze’ye insani erişimin sağlanması ve Filistin halkına yönelik soykırımın sona ermesi için acil eylem çağrısı

Bizler, çeşitli ülkelerin seçilmiş temsilcileri olarak, tüm hükümetlere ve uluslararası kurumlara yönelik acil çağrımızda birleşiyoruz. Tüm hükümetlerden taleplerimiz şunlardır:

1. Acil insani koridorun açılması. Tüm ülkeleri ve yetkili mercileri, asgari olarak, Gazze’ye güvenli ve kalıcı bir insani koridorun açılmasını garanti altına almak için gerekli önlemleri almaya çağırıyoruz. Bu; ahlaki, hukuki ve insani bir zorunluluktur. Sivil halk, hiçbir kısıtlama ve gecikme olmaksızın insani yardıma erişebilmelidir.

2. Sivil toplumun eylemlerinin ve Küresel Sumud Filosu’nun korunması. Sivil toplumun barışçıl ve şiddet içermeyen insani girişimlere katılma hakkını ve görevini vurguluyoruz. Gazze halkına yardım götürmeyi ve onlarla dayanışmayı amaçlayan Küresel Sumud Filosu tam koruma altında olmalıdır. Tüm hükümetleri ve uluslararası kurumları, filonun güvenli bir şekilde Gazze’ye ulaşmasını sağlayarak misyonunun engellenmemesi ve tehdit edilmemesi için çağrıda bulunuyoruz. Küresel Sumud Filosu’nun yasal bir girişim olduğunu ve bu nedenle saldırıya uğrayamayacağını ya da engellenemeyeceğini özellikle hatırlatıyoruz.

3. Uluslararası toplumun sorumluluk alması. Uluslararası insancıl hukuk, tüm ülkelere çatışma bölgelerindeki sivilleri koruma ve insani yardımın dağıtımını kolaylaştırma yükümlülüğü getirir. Hükümetler, bu ilkelerin savunulmasında mazeretsiz ve gecikmesiz kararlılıkla hareket etmelidir. Bu, hem tarihi hem de hukuki bir sorumluluktur.

4. Açlığın savaş silahı olarak kullanılmasına son verilmesi. Bu durum, Cenevre Sözleşmesi’nin ek protokollerinin 54. maddesinin ihlalidir. Ayrıca Filistin halkının kendi topraklarında barış ve özgürlük içinde yaşama hakkına saygı gösterilmelidir.

5. Uluslararası hukuk uyarınca her türlü işgalin yasa dışı olduğunu hükümetlerimize hatırlatıyoruz.

Barışa, insan onuruna ve uluslararası hukuka yönelik ortak taahhüdümüzü yineliyoruz. Tarih bizleri, sözlerimizle değil, insan hayatını en kırılgan anlarında koruma yönünde attığımız adımlarla yargılayacaktır.

Filodaki imzacılar:

  • Eski Belediye Başkanı Ada Colau, Barselona, İspanya
  • Federal Milletvekili Luizianne Lins, İşçi Partisi (PT), Brezilya
  • Milletvekili Lorena Delgado Varas, bağımsız sosyalist, İsveç
  • Milletvekili Mariana Mortágua, Sol Blok, Portekiz
  • Belediye Meclis Üyesi Mariana Conti, Campinas Belediyesi, Özgürlük ve Sosyalizm Partisi (PSOL), Brezilya
  • Milletvekili Cele Fierro, Sosyalist İşçi Hareketi (MST), İşçilerin ve Solun Cephesi – Birlik (FIT-U), Uluslararası Sosyalist Birlik (LIS), Buenos Aires, Arjantin
  • Milletvekili Franciszek Sterczewski, bağımsız, Poznań, Polonya
  • Milletvekili Juan Bordera, Compromís, Valensiya Bölgesi, İspanya
  • Milletvekili Juan Carlos Giordano, Sosyalist Sol (İUB-DE), İşçilerin ve Solun Cephesi – Birlik (FIT-U), Arjantin
  • Belediye Meclis Üyesi Lucía Muñoz Dalda, Palma (Mayorka) Belediyesi; Eski Milletvekili, İspanya
  • Eski Eyalet Milletvekili Ezequiel Peressini, Sosyalist Sol (İUB-DE), İşçilerin ve Solun Cephesi – Birlik (FIT-U), Córdoba, Arjantin
  • Milletvekili Pilar Castillejo, Halkın Birlik Adaylığı (CUP), Katalonya, İspanya

Destekleyen imzacılar (filoda olmayanlar)

  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Pernando Barrena, EH Bildu, Bask Bölgesi
  • Senatör Gorka Elejabarrieta, EH Bildu temsilcisi, İspanya Senatosu, Bask Bölgesi
  • Milletvekili Mertxe Aizpurua, EH Bildu temsilcisi, İspanya Kongresi, Bask Bölgesi
  • Milletvekili Diana Urrea, EH Bildu, Bask Bölgesi
  • Milletvekili Irati Jiménez, EH Bildu, Navarra, Bask Bölgesi
  • Milletvekili Rui Tavares, Livre Partisi, Portekiz
  • Milletvekili Kathy Lie, SV, Norveç
  • Milletvekili Inês Sousa Real, Hayvanlar ve Doğa Partisi (PAN), Portekiz
  • Milletvekili Paulo Muacho, Livre Partisi, Portekiz
  • Ulusal Milletvekili Mercedes De Mendieta, Sosyalist Sol, FIT-U ve İUB-DE, Arjantin
  • Milletvekili Mercedes Trimarchi, Sosyalist Sol, FIT-U ve İUB-DE, Buenos Aires, Arjantin
  • Milletvekili Julieta Campos, Sosyalist Sol, İUB-DE, Neuquén, Arjantin
  • Milletvekili Mónica Schlottahuer, Sosyalist Sol, İUB-DE (görev süresi tamamlandı)
  • Belediye Meclis Üyesi José Barraza, Sosyalist Sol, İUB-DE, Neuquén, Arjantin
  • Belediye Meclis Üyesi Olga Ortigoza, Sosyalist Sol, İUB-DE, La Matanza, Buenos Aires, Arjantin
  • Belediye Meclis Üyesi Romina Ruocco, Sosyalist Sol, FIT-U, Merlo, Buenos Aires, Arjantin
  • Milletvekili Isabel Mendes Lopes, Livre Partisi, Portekiz
  • Milletvekili Jorge Pinto, Livre Partisi, Portekiz
  • Milletvekili Patrícia Gonçalves, Livre Partisi, Portekiz
  • Milletvekili Filipa Pinto, Livre Partisi, Portekiz
  • Milletvekili Daria Gosek-Popiołek, Ortak Yarın-Sol, Polonya
  • Milletvekili Joanna Wicha, Ortak Yarın-Sol, Polonya
  • Milletvekili Magda Biejat, Ortak Yarın-Sol, Polonya
  • Milletvekili Anna Górska, Ortak Yarın-Sol, Polonya
  • Milletvekili Dorota Olko, Ortak Yarın-Sol, Polonya
  • Milletvekili Malgorzata Tracz, Bağımsız-Kamusal Koalisyon, Polonya
  • Milletvekili Christophe Lacroix, Sosyalist Parti, Belçika
  • Milletvekili Isabel Moreira, Sosyalist Parti, Portekiz
  • Milletvekili Pedro Nuno Santos, Sosyalist Parti, Portekiz
  • Belediye Meclis Üyesi Toni Morillas González, Birleşik Sol, Málaga Belediyesi, İspanya
  • Belediye Meclis Üyesi José Miguel López España, Birleşik Sol, Fuengirola Belediyesi, Málaga, İspanya
  • Eyalet Milletvekili Juan Márquez Torres, Birleşik Sol, Málaga, İspanya
  • Belediye Başkanı Mari Carmen Romero García, Birleşik Sol, Almargen, Málaga, İspanya
  • Belediye Başkanı María Remedios Fernández Martín, Birleşik Sol, Monda, Málaga, İspanya
  • Belediye Başkanı Cristóbal Miguel Corral Maldonado, Birleşik Sol, Teba, Málaga, İspanya
  • Belediye Başkanı Juan Alberto Naranjo Moral, Birleşik Sol, Ardales, Málaga, İspanya
  • Belediye Başkanı José Miguel Marín Marín, Birleşik Sol, Istán, Málaga, İspanya
  • Belediye Başkanı José García Orejuela, Birleşik Sol, Alameda, Málaga, İspanya
  • Belediye Başkan Yardımcısı Justo Manuel Muñoz Del Río, Birleşik Sol, Ardales, Málaga, İspanya
  • Belediye Başkan Yardımcısı Ana Millán Escamilla, Birleşik Sol, Monda, Málaga, İspanya
  • Belediye Başkan Yardımcısı José Manuel Ortuño Gómez, Birleşik Sol, Alozaina, Málaga, İspanya
  • Belediye Başkan Yardımcısı Manuel Bermúdez Castañeda, Birleşik Sol, Sedella, Málaga, İspanya
  • Belediye Başkan Yardımcısı Rubén Ruiz Pacheco, Birleşik Sol, Humilladero, Málaga, İspanya
  • Belediye Meclis Üyesi Teresa Sánchez Ramírez, Birleşik Sol, Alhaurín el Grande, Málaga, İspanya
  • Belediye Meclis Üyesi Sheila Jiménez Nystrom, Birleşik Sol, Fuengirola, Málaga, İspanya
  • Belediye Meclis Üyesi Javier Caravias Chaves, Birleşik Sol, Alhaurín de la Torre, Málaga, İspanya
  • Belediye Meclis Üyesi María Francisca Sancho Fernández, Birleşik Sol, Ronda, Málaga, İspanya
  • Belediye Meclis Üyesi Francisco Miguel Vera Rivero, Birleşik Sol, Istán, Málaga, İspanya
  • Belediye Meclis Üyesi María Ángeles Del Pozo Cortes, Birleşik Sol, Alameda, Málaga, İspanya
  • Belediye Meclis Üyesi Rocío Calderón Muñoz, Birleşik Sol, Rincón de la Victoria, Málaga, İspanya
  • Belediye Meclis Üyesi Montserrat Paniagua López, Birleşik Sol, Rincón de la Victoria, Málaga, İspanya
  • Belediye Meclis Üyesi Alba Delgado Ruiz, Birleşik Sol, Arriate, Málaga, İspanya
  • Belediye Meclis Üyesi María del Pilar Ruiz Muñoz, Birleşik Sol, Antequera, Málaga, İspanya
  • Belediye Meclis Üyesi Antonia Claros Atencia, Birleşik Sol, Torrox, Málaga, İspanya
  • Belediye Meclis Üyesi Aurora María Palma Palma, Birleşik Sol, Almáchar, Málaga, İspanya
  • Belediye Başkan Yardımcısı Javier Segarra Pascual, Birleşik Sol, Periana, Málaga, İspanya
  • Milletvekili Daniel Riazat, bağımsız sosyalist, İsveç
  • Senatör Alice Mary Higgins, bağımsız, İrlanda
  • Senatör Frances Black, bağımsız, İrlanda
  • Senatör Eileen Flynn, bağımsız, İrlanda
  • Milletvekili Marina Gonçalves, Sosyalist Parti, Portekiz
  • Milletvekili Miguel Matos, Sosyalist Parti, Portekiz
  • Milletvekili Jamila Madeira, Sosyalist Parti, Portekiz
  • Senatör Lynn Ruane, bağımsız, İrlanda
  • Milletvekili Laia Estrada, CUP, Katalonya Parlamentosu
  • Milletvekili Dani Cornellà, CUP, Katalonya Parlamentosu
  • Milletvekili Laure Vega, CUP, Katalonya Parlamentosu
  • Federal Milletvekili Sâmia Bomfim, Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSOL), Brezilya
  • Eyalet Milletvekili Luciana Genro, Lauro Campos ve Marielle Franco Vakfı Başkanı, PSOL, Rio Grande do Sul, Brezilya
  • Eyalet Milletvekili Josemar Carvalho, PSOL, Rio de Janeiro, Brezilya
  • Eyalet Milletvekili Monica Seixas, PSOL, São Paulo, Brezilya
  • Eyalet Milletvekili Camila Valadão, PSOL, Espírito Santo, Brezilya
  • Federal Milletvekili Fábio Félix, PSOL, Federal Bölge, Brezilya
  • Belediye Meclis Üyesi Roberto Robaina, PSOL, Porto Alegre, Brezilya
  • Belediye Meclis Üyesi Vivi Reis, PSOL, Belém, Brezilya
  • Belediye Meclis Üyesi Luana Alves, PSOL, Brezilya
  • Belediye Meclis Üyesi Jurandir Silva, PSOL, Brezilya
  • Belediye Meclis Üyesi Bruna Biondi, PSOL, Brezilya
  • Belediye Meclis Üyesi Profesör Angela, PSOL, Brezilya
  • Federal Milletvekili Glauber Braga, PSOL, Brezilya
  • Milletvekili Pierre-Yves Dermagne, Sosyalist Parti, Temsilciler Meclisi Üyesi, Belçika
  • Milletvekili Håkan Svenneling, Sol Parti, İsveç
  • Milletvekili Malcolm Momodou Jallow, Sol Parti, İsveç
  • Milletvekili Adrian Zandberg, Razem, Polonya
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Alicia Homs, PSOE (S&D), İspanya
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Ana Catarina Mendes, Sosyalist Parti (S&D), Portekiz
  • Milletvekili Ana Isabel Santos, Sosyalist Parti, Portekiz
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Ana Miranda, BNG (Yeşiller/ALE), Galisya
  • Bölgesel Milletvekili António Lima, Sol Blok, Azor Adaları, Portekiz
  • Belediye Meclis Üyesi Beatriz Gomes Dias, Sol Blok, Lizbon Belediyesi, Portekiz
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Benedetta Scuderi, Avrupa Yeşilleri – Verdi (Yeşiller), İtalya
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Brando Benifei, PD (S&D), İtalya
  • Belediye Meclis Üyesi Carla Castelo, Evoluir Oeiras, Oeiras Belediyesi, Portekiz
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Carola Rackete, Die Linke (Sol Parti), Almanya
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Catarina Martins, Sol Blok (Sol Parti), Portekiz
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Catarina Vieira, GroenLinks (Yeşiller), Hollanda
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi César Luena, PSOE (S&D), İspanya
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Cristina Guarda, Avrupa Yeşilleri – Verdi (Yeşiller), İtalya
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Daniel Attard, İşçi Partisi (S&D), Malta
  • Milletvekili Eva Cruzeiro, Sosyalist Parti, Portekiz
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Evin Incir, Arbetarepartiet Socialdemokratena (S&D), İsveç
  • Milletvekili Freddy Mockel, Ecolo, Valon Parlamentosu, Belçika
  • Senatör Hajib El Hajjaji, Ecolo, Belçika
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Hana Jalloul, PSOE (S&D), İspanya
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Irena Joveva, Gibanje Svoboda (RENEW), Slovenya
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Irene Montero, Podemos (Sol Parti), İspanya
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Isa Serra, Podemos (Sol Parti), İspanya
  • Belediye Meclis Üyesi Joana Mortágua, Sol Blok, Almada Belediyesi, Portekiz
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Leire Pajín, PSOE (S&D), İspanya
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Leoluca Orlando, Yeşiller/ALE, İtalya
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Lynn Boylan, Sinn Féin (Sol Parti), İrlanda
  • Milletvekili Maciej Konieczny, Razem, Polonya
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Marc Botenga, PTB (Sol Parti), Belçika
  • Milletvekili Marcelina Zawisza, Razem, Polonya
  • Milletvekili Margaux De Ré, Ecolo, Belçika
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Maria Ohisalo, Vihreä liitto (Yeşiller), Finlandiya
  • Milletvekili Marta Stożek, Razem, Polonya
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Marta Temido, Sosyalist Parti (S&D), Portekiz
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Matjaž Nemec, Socialni demokrati (S&D), Slovenya
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Merja Kyllönen, Vasemmistoliitto (Sol Parti), Finlandiya
  • Milletvekili Miguel Costa Matos, Sosyalist Parti, Portekiz
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Mimmo Lucano, Alleanza Verdi e Sinistra (Sol Parti), İtalya
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Mounir Satouri, Les Écologistes (Yeşiller), Fransa
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Özlem Demirel, Die Linke (Sol Parti), Almanya
  • Milletvekili Paulina Matysiak, Razem, Polonya
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Per Clausen, Enhedslisten – De Rød-Grønne (Sol Parti), Danimarka
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Pernando Barrena, EH Bildu (Sol Parti), Bask Bölgesi
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Rima Hassan, LFI (Sol Parti), Fransa
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Saskia Bricmont, Ecolo (Yeşiller/EFA), Belçika
  • Belediye Meclis Üyesi Sérgio Aires, Sol Blok, Porto Belediyesi, Portekiz
  • Milletvekili Tiago Barbosa Ribeiro, Sosyalist Parti, Portekiz
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Vicent Marzà Ibañez, Compromís (Yeşiller/ALE), İspanya
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Vlad Voiculescu, PLUS (Renew), Romanya
  • Milletvekili Boris Barrera Moreno, Şili Komünist Partisi, Şili
  • Milletvekili Lydia Mutyebele Ngoi, Sosyalist Parti, Temsilciler Meclisi Üyesi, Belçika
  • Milletvekili Rajae Maouane, Ecolo, Temsilciler Meclisi Üyesi, Belçika
  • Temsilci ve Koordinatör Álvaro Sanz Remón, Birleşik Sol, Aragón Meclisi, İspanya
  • Milletvekili Alejandro Bodart, MST, Sol Cephe Birliği ve Uluslararası Sosyalist Birlik (LIS), Buenos Aires (mc), Arjantin
  • Milletvekili Vilma Ripoll, MST, Sol Cephe Birliği ve LIS, Arjantin
  • Milletvekili Guillermo Pacagnini, MST, Sol Cephe Birliği ve LIS, Buenos Aires, Arjantin
  • Milletvekili Luciana Echevarría, MST, FIT-U ve LIS, Córdoba, Arjantin
  • Milletvekili Leonardo Rivero, MST, FIT-U ve LIS, Jujuy, Arjantin
  • Eyalet Milletvekili Julieta Campo, Sosyalist Sol, FIT-U ve İUB-DE, Neuquén, Arjantin
  • Federal Milletvekili Valmir Assunção, İşçi Partisi (PT), Brezilya
  • Federal Milletvekili Natalia Bonavides, İşçi Partisi (PT), Brezilya
  • Federal Milletvekili Talíria Petrone, PSOL, Brezilya
  • Belediye Meclis Üyesi Joao Batista Araujo “Babá”, görev süresi tamamlandı, İşçi Sosyalist Akımı (CST), Rio de Janeiro, Brezilya
  • Federal Milletvekili Tarcisio Motta, PSOL, Brezilya
  • Federal Milletvekili Pastor Henrique Vieira, PSOL, Brezilya
  • Federal Milletvekili Fernanda Melchionna, PSOL, Brezilya
  • Federal Milletvekili João Daniel, İşçi Partisi (PT), Brezilya
  • Federal Milletvekili Patrus Ananias, İşçi Partisi (PT), Brezilya
  • Federal Milletvekili Luiza Erundina, İşçi Partisi (PT), Brezilya
  • Federal Milletvekili Ivan Valente, PSOL, Brezilya
  • Federal Milletvekili Jack Rocha, İşçi Partisi (PT), Brezilya
  • Federal Milletvekili Nilto Tatto, İşçi Partisi (PT), Brezilya
  • Federal Milletvekili Chico Alencar, Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSOL), Brezilya

İDP 2025 yaz okulu gerçekleşti

0

İşçi Demokrasisi Partisi 2025 yılı yaz okulunu “Devrimci parti ve örgütlenme sorunları” gündemiyle gerçekleştirdi. İDP her yıl farklı temalarla örgütlediği yaz okulları gerçekleştiriyor. Bu yılki yaz okulunda da farklı sektörlerden katılımcıların dahil olduğu atölyelerde devrimci partinin işlevi, yapısı, programı gibi temel tartışmalar yapıldı.

Açılış etkinliğinde devrimci Marksist gelenek içerisinde devrimci parti kuramının tarihsel gelişim seyri ve temel ilkeleri üzerine bir sunum gerçekleştirildi. Dört temel oturum olarak planlanan kampın ilk gündemi devrimci parti ve program anlayışı üzerine oldu. Bu kısımda reformizmin tarihsel kökenleri ve bugünkü yansımaları tartışıldı. Reformizmin kapitalizme dair ilerlemeci ve iyimser yaklaşımıyla onun ancak bir devrimle yıkılabileceğini ifade eden devrimci yaklaşım kıyaslandı.

Kampın ana teması çerçevesinde gerçekleştirilen diğer iki oturum da devrimci partinin yapısı, işleyişi, kitle örgütleriyle ilişkileri gibi başlıkları içeriyordu. Bu oturumlarda demokratik merkeziyetçilik ve enternasyonalizm öne çıkan iki tema oldu. Enternasyonalizmi farklı ülkelerdeki devrimcilerle dayanışma düzeyine indirgeyen yaklaşımların eksikleri ele alındı. Buna karşın dünya partisi perspektifinin devrimci Marksizm için olmazsa olmaz bir ilke olduğu vurgulandı. Benzer şekilde, demokratik merkeziyetçilik ilkesinin nasıl işlemesi gerektiği ve parti içi demokrasi ele alınan önemli konular arasındaydı.

Dördüncü oturum olarak planlanan toplumsal cinsiyet oturumunda feminist politika, rejimin aile yılı kampanyası, Filistin direnişinin feminizmle ilişkisi gibi temel başlıklar tartışıldı. İlk kısımda feminizmi bir kimlik mücadelesi olarak ele alan yaklaşımlar tartışıldı. Aile yılı kampanyasının ve kadına yönelik erkek şiddetinin sosyal, kültürel ve ekonomi politik temelleri, kapitalizmin patriyarkal bağlamı içinde ele alındı. Filistin başlığında Siyonizmin ve sömürgeciliğin feminizmle olan çelişkisi değerlendirildi ve feminizmin neden antiemperyalist olması gerektiği konuşuldu.

Kampta tartışmaların yapıldığı atölyeler dışında, Suriye ve Filistin’de yaşanan gelişmelerin değerlendirildiği bir panel de gerçekleştirildi. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) bu alandaki politikaları ve faaliyetleri aktarıldı. Filistinli, Lübnanlı ve İspanyalı devrimcilerin söz aldığı etkinlik, enternasyonalizmin pratikte nasıl olması gerektiğine dair örnekler sundu. İDP’nin 2025 yılı yaz okulu devrimci parti anlayışının kökenlerine, onun programatik anlayışına, işleyişine ve ilkelerine dair önemli konuların ele alındığı verimli bir şekilde gerçekleşti.

Okullar açılırken Tek Adam rejimine karşı mücadeleyi büyütelim

0

Tek Adam rejiminin siyasal alandaki en büyük rakibi ve rejimin karşısında konum alan halk kesimlerinin gözündeki tek alternatif figür olan Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınması ve tutuklanmasının ardından, belki de uzun yıllardır şahit olmadığımız bir öğrenci seferberliği yaşandı. Üzerinden aylar geçti fakat rejimin kayyum siyaseti derinleşerek sürüyor. Her geçen gün CHP’li belediyelere yeni operasyonlar düzenleniyor ve siyasetçiler tutuklanıyor. Bugün, geri çekilmiş olsa da bu seferberliğin henüz ağır bir yenilgiye uğradığını söyleyemeyiz. Yeni eğitim-öğretim dönemine girerken hâlâ tutuklu sıra arkadaşlarımız olduğunu hatırlamamız, içinden geçtiğimiz seferberliğin derslerini iyi çalışmamız, görevlerimizi yerine getirmeye devam etmemiz gerekiyor.

Uzun yıllardır süren keyfi öğrenci ve mezun kartı iptalleri, kulüp yasaklamaları ve kapatmaları, bazı kampüslerde polis ablukasına varan kolluk şiddeti gibi siyasal demokrasiyi baskılamaya yönelik tüm uygulamalar ve bu uygulamaların yürütücülüğünü üstlenen kayyumlar öğrencilerin tüm demokratik taleplerinin önünde bir engel teşkil etmeye devam ediyor. Bu eğitim-öğretim dönemine girerken de yeni bir soruşturma dalgasıyla öğrenciler sindirilmeye çalışılarak, demokratik ve ekonomik taleplerle donanmış bir seferberliğin dönem başında olası yeniden yükselişinin baskılanması hedefleniyor.

Ekonomik kaygılarımız da katlanarak artmaya devam ediyor. Henüz güz yarıyılı başlamadan yemekhane ücretlerine fahiş zamlar yapılıyor; niteliksiz, yetersiz kapasiteli öğrenci yurtları ve artan ev kiralarıyla barınma krizi giderek derinleşiyor. Bütün bunlara rağmen KYK burs ve kredilerine zam yapılmadığı için alım gücümüz giderek eriyor, bizi okurken çalışmaya ve yoksulluğa mahkûm ediyor.

Bütün bunların üniversitelere has sorunlar olmadığını, ekonomik darboğazın faturasını emekçilere ödeten Şimşek programının ve Tek Adam rejiminin yıllardır süren kayyum siyasetinin öğrenci gençlik içerisindeki yansımaları olduğunu biliyoruz. Bu yüzden bu seferberliğin başını öğrencilerin çekmiş olması tesadüf değil. Yine de bu devasa öğrenci seferberliğinin kendiliğinden bir doğayla geliştiğinin ve bir önderlikten yoksun olduğundan hızlıca geri çekildiğinin altını çizmek gerekiyor. Bu durum, öğrencileri bir program çerçevesinde, ortak talepler için seferber edecek, öğrencilerin kendi içerisinde tartışıp kararlar alabileceği ve ihtiyaçları doğrultusunda mücadeleler örebileceği bir öz örgütlenme ihtiyacının yakıcılığını gözler önüne seriyor.

Bu noktada, Boğaziçi Üniversitesi örneğinden ders alınarak Galatasaray Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi gibi bazı üniversitelerde yeni inşa edilen Öğrenci Temsilcileri Kurulları’nın (ÖTK) ve öğrencilerin en geniş birliğini sağlayacak araçların kalıcılığını sağlamalı, acil taleplerimizi bir mücadele programı haline getirecek bu kalıcı organları inşa etmeyi sürdürmeliyiz. Üniversitelerde ve belediyelerde kayyum rejimine son vermek için birleşik bir mücadeleyi örmeliyiz.

Yüksek enflasyon altında yeni bir eğitim-öğretim dönemi başlıyor

0

Türkiye dünyada yüksek enflasyon oranına sahip ülkelerden biri. Bir yandan veriler üzerinde çarpıtmalar yapılırken diğer yandan tüm yük emekçilerin üzerine yüklenerek enflasyon güya düşürülmeye çalışılıyor. Öğrenciler ve eğitim emekçileri için 2025-2026 eğitim-öğretim yılı büyük sorunlarla başlıyor.

Şimşek programı zenginlerin daha da zenginleşmesini sağlarken emekçilerin sırtındaki yükü artırıyor. Fiyatlar sürekli yükselirken emekçilerin maaşları o oranda artmıyor, sürekli eriyor. Bu durum, her ne kadar anayasada “eğitim parasız” ifadesi bulunsa da, eğitim alanında da benzer şekilde yaşanıyor. Servis ücretlerinden kantin fiyatlarına, bağış adı altında alınan okul aidatlarına ve daha pek çok şeye sürekli enflasyon ayarı çekiliyor. Anasınıfından üniversiteye kadar tüm eğitim kademelerinde fiyat dengesizlikleri yaşanırken özel okullarda durum daha da vahim. Hükümet çeşitli düzenlemeler yaptığını öne sürse de özel okullar farklı yöntemlerle eğitim ücretlerini fahiş seviyelere çıkarıyor.

Emekçiler enflasyonun yükünü sırtlanmak zorunda kalırken, onların çocukları olan öğrenciler için de zor bir eğitim ve öğretim yılı başlıyor. Geçtiğimiz dönem pek çok öğrencinin yeterince beslenemediği basında haber olmuştu. Muhtemelen bu haberler bu yıl artarak gündemde daha çok yer tutacaktır. Ödeneksizlikten temizlenemeyen, yardımcı hizmet personellerinin olmadığı okullar öğrencilerin sağlığı için de riskler oluşturacaktır.

Bir yandan enflasyon verileri çarpıtılırken diğer yandan tüm emekçilere, özellikle de kamu emekçilerine enflasyonun altında ücret artışları yapılıyor. Kamu işçilerinin toplu sözleşmesi büyük eleştiriler altında hükümet ve yandaş sendikalarca imzalandı. Aynı dönemde başlayan kamu emekçilerinin toplu görüşmeleri ise kamu işçilerinin sözleşmesinden daha kötü bir biçimde sonuçlandı. Kamu emekçilerini temsil eden yandaş sendika Memur-Sen 2026 için yüzde 88, 2027 için yüzde 46 oranlarında artış isterken Hakem Kurulu hükümetin teklifini onayladı. Buna göre 2026 yılı için yüzde 11+7, 2027 yılı için ise 5+4’lük bir artışa karar verdi. Kamu Hakem Kuruluna katılmayacağını belirten Memur-Sen ve Kamu-Sen, üyelerine sormadan bir gün sonra bu karardan vazgeçmiş ve bir bakıma bu utanç tablosunun müsebbibi olmuşlardır. Zamlar bu şekilde netleşirse nitelikli, kamusal eğitimin en önemli bileşeni olan eğitim emekçileri enflasyon altında ezilecek ve bundan tüm eğitim sistemi olumsuz etkilenecektir.

Yukarıda yazılan satırlar hemen hemen her yıl benzer içeriklerle tekrar ediliyor gibi gelebilir. Nitekim bu doğrudur da. Kapitalizmin egemen olduğu, kâr amacının eğitim hakkının önüne geçtiği bir ülkede her eğitim-öğretim yılı hem öğrenciler hem de emekçiler için aynı sorunlarla açılmaya devam edecek. Tüm ücretlerin yoksulluk sınırının üzerine çıkarılması ve üç ayda bir gerçek enflasyon oranında otomatik olarak artırılması, grevli toplu sözleşmeli sendika hakkımızın tanınması için mücadele etmekten başka yol yok.

Küresel Sumud Filosu Tunus’a ulaştı

0
Görkem Duru, Juan Carlos Giordano, Ezequiel Peressini

7 Eylül Pazar sabahının erken saatlerinden itibaren, Tunus’ta Filistin davasına destek veren yüzlerce kişi, Filistin bayrakları ile Gazze’ye doğru yola çıkan filonun gelişini bekliyordu. Sonunda, Gazze’ye doğru yola çıkan yüzlerce kişiyi taşıyan yaklaşık 30 gemi limana ulaştı.

İsveçli çevre aktivisti Greta Thunberg’in de önderlik ettiği insani yardım filosu, aralarında milletvekilleri, sanatçılar, gazeteciler ve aktivistlerin de bulunduğu 44’ten fazla ülkeden katılımcı ve destekçiyle yola çıkmıştı.

Filodakiler, Tunus’un başkentine 20 km uzaklıktaki Sidi Bou Said limanında coşkuyla karşılandı. Organizasyon komitesi, daha iyi bir koordinasyon için filonun Tunus ve diğer Kuzey Afrika ülkelerinden gelen gemilerle birlikte 10 Eylül’de yola çıkacağını duyurdu. Filo İtalya, Cenova, Sicilya ve muhtemelen Yunanistan’dan gelen gemilerle uluslararası sularda birleşecek.

Tunus’a doğru ilerlerken Greta Thunberg, soykırımcı İsrail’in, filonun katılımcılarını terörist olmakla suçlamasını ve tehdit etmesini kınadı. Bunun onları sindirme girişimi olduğunu, ancak filonun geri adım atmayacağını, ilaç ve gıda yardımını ulaştırmak için yoluna devam edeceğini söyledi. Filoda silah bulunmuyor. Filo, İsrail apartheid devletinin suçları, bombardımanları ve acımasız askeri saldırıları nedeniyle iki milyondan fazla Filistinli çocuk, kadın ve erkeğin maruz kaldığı kıtlığa karşı insani yardım götürüyor.

İUB-DE delegasyonunun da bulunduğu Sirius gemisinin üyeleri

Tunus’a varan Sirius gemisinde, İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) temsilcileri de bulunuyor. Arjantin’den Sosyalist Sol-Sol Birlik milletvekili Juan Carlos Giordano ve yine Sosyalist Sol liderlerinden Ezequiel Peressini Tunus’ta, İUB-DE Türkiye seksiyonu İşçi Demokrasisi Partisi önderlerinden Görkem Duru ile buluştu. Duru, günlerdir Tunus’ta bekleyen yüzlerce insandan birisi olarak filoya lojistik ve organizasyonel destek sağlıyor.

Filo, İsrail’in Trump ve ABD desteğiyle sürdürdüğü ablukayı kırmak için Gazze’ye doğru ilerlemeye devam edecek. Greta Thunberg ve filonun tüm üyelerinin yaptığı gibi, özellikle Avrupa hükümetleri olmak üzere dünya hükümetlerini filoyu korumaya ve İsrail’in uluslararası sularda herhangi bir müdahalesini önlemeye çağırıyoruz. Ayrıca nehirden deniz özgür Filistin için Filistin davasına verilen küresel dayanışma hareketi sürerken; Filistin halkını desteklemenin ve bu insani yardımı ulaştırmanın gerekliliğine inanan filonun her bir üyesinin korunmasını da talep ediyoruz.

Patronlar MESS sözleşmesinde yıkıma hazırlanırken metal işçisi mücadeleyi yükseltmeli!

0

Eylül ayında işçi sınıfının en büyük gündemlerinden biri metalde yapılacak olan toplu sözleşme. İşveren örgütü Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) ile Birleşik Metal-İş, Türk Metal ve Özçelik-İş sendikalarının arasında, on binlerce metal işçisinin alacağı ücretleri ve sosyal hakları belirleyecek bir grup toplu iş sözleşmesine şahit olacağız.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in programı emekçilerin başta ücretlerini -ve işsizliğin artmasıyla birlikte işlerini- ellerinden alarak ciddi bir saldırı planı uyguluyor. Bu saldırının amacı rejimin mevcut birikim krizini dış yatırımla aşmak ve krizin faturasını emekçilere kesmek. Temmuzda asgari ücrete zam verilmedi, kamu işçilerinin talepleri grev yasakları ile bastırıldı ve talep edilenin çok altında bir zam oranıyla “konu kapatıldı”. Ağustos ayında başlayan memur sözleşmesi süreci de “hedeflenen enflasyon oranında zam” dayatmasıyla başladı. Rejimin emekçilere mesajı net: Bu sene zam yok.

Öte yandan DİSK-AR’ın yayımladığı verilere göre Türkiye’de geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 32’ye ulaşmış durumda. Bu artış elbette metal işkolunu da tehdit ediyor. Fabrikalardan gelen haberler de bunu doğruluyor. İşverenler, Şimşek programını gerekçe göstererek metal işçilerinin üzerindeki sömürüyü ve baskıyı artırmaktan geri durmuyor. Rejimin metal işçilerinin seferberliklerini engellemek için en büyük dayanaklarından olan Türk Metal Sendikası’nın bazı fabrikalarda işyeri temsilcileri aracılığıyla işçilere “yüksek zam beklemeyin” dediğini görüyoruz. Geçtiğimiz aylarda Bilecik’te Birleşik Metal-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu Accuride Wheels jant fabrikasının kapanması da metal sektörü üzerindeki işsizlik basıncını artırmıştı. Bir diğer tarafta ise sendikalaşma girişimlerine karşı işten atmalar sürüyor. Son olarak Birleşik Metal-İş Sendikası’nda örgütlü OMSA Metal ve SAG Hidrolik’ten öncü işçiler işten çıkarılmış ve buna karşılık direniş başlatılmıştı.

Emekçilerin darboğazı patronlar ve Tek Adam rejimi tarafından derinleştiriliyor. Cendere, bir tarafta işsizlik baskısı, bir tarafta açlık ücretlerinden oluşuyor. MESS grup sözleşmesi sınıfın diğer birçok kesimi için referans olması sebebiyle ve kazanımların diğer örgütlü sektörlerde yeni mücadelelerin kıvılcımlarını yakabileceği için özel bir önem taşıyor. Bu süreç asgari ücretle birlikte bütün ücretleri doğrudan etkileme gücüne sahip.

Geçtiğimiz aralık ve ocak aylarında metal işkolunda MESS’le gerçekleştirilen diğer sözleşmelerde de görüldüğü üzere, emekçilerin kararlı mücadelesi Cumhurbaşkanının grev yasaklamasına rağmen zaferle sonuçlanmıştı. Bugün emekçilerin ücret ve sendikalaşma mücadelesini kazanmasının yolu da aynı patikayı takip etmektir. Konfederasyon farkı gözetmeksizin bütün metal işkolu sendikaları derhal acil talepler etrafında bir araya gelmeli; Şimşek programının ve MESS’in saldırı planına karşı savunma pozisyonundan çıkıp müdahaleye geçmelidir.

Enfekte rejim, enfekte süreç

0

AKP-MHP tarafından “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırılan süreç devam ediyor. Bu süreçte ulaşılması murat edilen net hedefler, bu hedeflere varmak üzere kullanılacak yol ve yöntemler ise halen belirsiz. Karşımızda iktidarın olabildiğince sündürmek istediği muğlak bir gidiş ve sürecin parçası olan herkesin farklı telden çalabileceği şekilde örgütlenmiş bir kakofoni var.

Rejim bir yandan Kürt halkının Suriye’de statü elde etme ihtimalini boğmak, öte yandan DEM ile CHP arasında birkaç seçimdir süren ittifakı bozmak ve varlığını kalıcılaştırmak niyetinde. Mevcut süreç, daha birkaç ay önce kitlesel seferberliklerin hedefi olmuş bu rejimin meşruiyetini tahkim etmesi, burjuva muhalefeti diz çöktürmeye yönelen operasyonların muhalefetin ortak ve eylemli karşı koyuşu ile karşılaşmadan sürdürülmesi, Kürt siyasi hareketinin mevcut rejime tehdit oluşturmayacak şekilde dişleri sökülerek ehlileştirilmesi hedefleriyle yürütülüyor.

Mecliste kurulan komisyon, tüm makyaj çabalarına rağmen rejimin gerçek yüzünü saklayamıyor. Kurucu önder olarak taltif edilen Öcalan’ın demokratik toplum manifestoları yazdığı bu tarihsel kesitte bir Barış Annesi, davet edildiği mecliste anadilinde konuşamıyor. Bu mudur çözümün adresi denilen meclis?

Sakız gibi çiğnenen “süreç enfekte olmasın” sözü, sağlıklı yürüyen bir süreç olduğu yanılsamasını besliyor. Ortada gerçekten demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü konusunda adım atmakta kısmen dahi samimi bir irade olsaydı, bu gibi ihtarlarla şimdiye dek topluma zerk edilmiş olan şoven milliyetçiliğe dikkat çekiyor olması gerekirdi. Bugün ise “aman arabayı devirmeyelim” diyen gerici bir uzlaşı çağrısı olmaktan öte anlam taşımıyor. Halbuki söz konusu arabanın Kürtlerin inmek için on yıllar boyu mücadele verdiği beyaz Toroslardan biri olup olmadığı dahi şüpheli. Rejimin kendisi enfekte iken süreç nasıl sağlıklı olabilir?

Gerçekçi olmak adına iktidarı muhatap almanın kaçınılmaz olduğu anlayışıyla hareket etmek, sorunun çözümünü imkânsız bir denkleme, emekçilerin ve ezilenlerin geleceğini Tek Adam rejimine hapsetme tehlikesi taşıyor. Konu gerçekçilik ise önce, iktidarın niteliğini kavrama hususunda gerçekçi olunması gerek. “Türk-Kürt-Arap ittifakı” gibi söylemler, halkların eşitlik temelinde bir araya gelmesini değil, Türk egemenlerinin, emperyalizmin olur verdiği sınırlar içinde bölgesel güç olmaya yeltenme hevesini, “iç cepheyi tahkim” parolası rejimin işçi sınıfını ve Kürt halkını bir asır daha zincire vurma dileğini yansıtıyor. 

Sosyalist titrini taşıyan vekillerin bu komisyonda yer almasına kategorik olarak karşı çıkmak gerekmiyor. Esas mesele, bu zeminin emekçilere seslenmek için hakkıyla değerlendirilmesi. Komisyonda açığa çıkan manzara karşısında yakınmacı bir pozisyona sıkışmaktansa rejimin işçilere, ezilenlere teşhir edilmesi gerek. Bu rejimin ve kurumlarının, demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü için anlamlı bir adım atmasının imkânsız olduğu kitlelere döne döne anlatılmalı. Ne de olsa demokrasi yasama faaliyetinin değil ancak o kitleler yöneldiği ölçüde gelişecek bir devrimci faaliyetin neticesi olarak hayat bulabilir.

Küresel alarm: Gazze’ye giden insani filoya Netanyahu hükümetinden ağır tehditler

0

İsrail, Barselona’dan yola çıkan ve Gazze’ye insani yardım götüren uluslararası filonun mürettebatına “terörist” olarak muamele edeceğini duyurdu.

İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, Küresel Sumud Filosu’nu durdurmaya yönelik planı İsrail hükümetine sundu. Plan, denizcilerin Ketziot ve Damon’daki yüksek güvenlikli hapishanelere nakledilmesini ve sıkı kurallara tabi tutulmasını öngörüyor. Yetkililer, aktivistlere televizyon, radyo ve özel yemek gibi ayrıcalıkların verilmesini reddedecek.

Arjantin’de Sol Cephe-Birlik’in (FIT-U) bir parçası olan Sosyalist Sol’dan Ulusal Milletvekili Juan Carlos Giordano, gelen tehditlere Akdeniz’de Gazze’ye doğru ilerleyen “Sirius” gemisinden yanıt verdi: “Si­yonist Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in söyledikleri tam anlamıyla skandaldır. Biz terörist değiliz; soykırım altında acı çeken bir halka insani yardım götürüyoruz. Eğer terör yöntemlerini kullananlar varsa, bu tam da İsrail Devleti’dir.”

Giordano sözlerini şöyle bitirdi: “Tüm demokratik kurumlara ve dünyadaki, özellikle de Arjantin’deki insan haklarını savunan herkese sesleniyoruz: Teyakkuzda olun ve bizi yüksek güvenlikli hapishanelere kapatma tehditlerini kınayın. Filonun başına gelebilecek her şeyden İsrail’in soykırımcı hükümetini ve NATO’yu sorumlu tutuyoruz.”

İUB-DE’den Tunus’ta Gazze filosuna destek

0

İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) ve İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) önderlerinden Görkem Duru, birkaç gündür Tunus’un başkentinde süreci takip ediyor. Duru, Barselona’dan yola çıkan ve Greta Thunberg’in de öncülüğünde ilerleyen Küresel Sumud Filosu’na yakında katılacak gemi grubunun hazırlıklarına destek olmak ve katkı sunmak için İstanbul, Türkiye’den geldi.

Duru, Filistin davasının ve 2011’de başlayan Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimci sürecinin aktif bir militanı. Uluslararası akımı İUB-DE adına bir süre Tunus’ta yaşadı. 2015’ten itibaren, partisi İDP ile birlikte, 2024’te devrilen diktatör Beşar Esad’a karşı Suriye devrimini destekleyen uluslararası dayanışma komitesinin bir üyesi oldu.

Duru’nun Gazze’ye yönelik soykırımcı ablukayı kırma hedefiyle yola çıkan Küresel Sumud Filosu’nun desteklenmesi ve savunulması için yaptığı çağrıyı paylaşıyoruz.

Gazze’de kıtlığı sonlandırmak bizim elimizde!

0

Tüm dünyanın gözü önünde yaşanan, hepimizin canlı canlı izlediği Gazze soykırımı bu satırlar yazılırken 700. gününe yaklaştı. Filistin halkının ve direniş örgütlerinin bu imha projesine karşı gösterdiği kahramanca direniş karşısında Siyonist İsrail devletinin cevabı, Gazze üzerindeki ablukayı tüm yardımları ve ticareti fiilen durduracak şekilde genişletmek oldu. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), Dünya Gıda Programı (WFP) ve Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), yaptıkları ortak açıklamada Gazze’de resmen kıtlık olduğunu ilan etti. 114’ü çocuk olmak üzere en az 281 Filistinli açlıktan hayatını kaybetti, iki bini aşkın Filistinli ise yiyecek aramaya çalışırken işgal güçleri tarafından öldürüldü. Bu cevapla birlikte hava saldırılarının, tankların, kara işgali girişimlerinin yıldıramadığı Gazze halkını bu sefer de aç bırakarak yok etmeyi hedefleyen Siyonist devlet; hayli kabarık savaş suçları sicilini günbegün kabartmaya devam ediyor.

Gazze’yi açlıkla sınayan işgal devleti, Batı Şeria’da da ilhak projesini geliştirmekten geri durmuyor. Temmuz ayında İsrail Parlamentosu’nun (Knesset) aldığı karar ile işgal altındaki Batı Şeria’nın tamamının ilhakı onaylandı, İsrail devletinin Batı Şeria üzerindeki egemenliği ve Siyonist yerleşimcilerin fiili dokunulmazlığı “yasallaştı”. Gazze’deki ablukayla eşzamanlı gerçekleşen bu saldırı, Siyonist devletin Filistin halkını imha ve Filistin’i ilhak planını tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.

Siyonist devletin bu artan saldırganlığını onun gücüne bir delalet olarak görmek yanlış olur. Tam aksine, İsrail’in soykırım saldırılarındaki böyle bir artışa 20 Ocak ateşkesinin öncesinde tanık olmuştuk. Tıpkı o zaman olduğu gibi uluslararası arenada gitgide yalnızlaşan, emperyalist müttefiklerini her geçen gün daha az ikna edebilen, işgalin ekonomik yükünü finanse etmekte zorlanan Siyonist devlet; yeni bir ateşkesin arifesinde tüm vahşiliğiyle kalıcı bir ateşkes ihtimalini tuzla buz etmeyi, olur da bu ateşkes gerçekleşirse anlaşma masasında elini güçlendirmeyi hedefliyor. Direniş güçlerinin ateşkesi onaylamasıyla oluşan basınç, Fransa ve Kanada’nın eylüldeki Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda Filistin Devleti’ni tanıyacağı yönündeki açıklamaları, Zorlu Enerji’nin İsrail’deki enerji üretiminden tamamen çekilmesiyle ufak bir kısmını görebildiğimiz ekonomik yalnızlaştırma… İsrail’in kanla boyadığı maskenin arkasında işte bu gerçekler yatıyor.

Unutmamamız gereken şey, işgal devletini yalnızlaştırma konusundaki tüm bu başarıların ne emperyalist devletlerin ne de soykırıma karşı üç maymunu oynayan gerici Arap rejimlerinin bir lütfu olduğu. Başta kahraman Filistin halkının direnişi, devamında dünya halklarının yerkürenin her köşesinden en gür sesleriyle yükselttikleri “Soykırıma hayır! Nehirden denize özgür Filistin! İsrail ile tüm ilişkileri kesin!” sloganları, Filistin halkının imhasına karşı tek güvencemiz.

Dünya halklarının soykırımı sonlandırmak ve bu yoldaki en acil görev olan Gazze’deki kıtlığı bitirmeye yönelik girişimleri bugün Sumud Filosu’nda somutlaşıyor. Onlarca gemi ile İspanya’dan, Tunus’tan ve diğer limanlardan hareket eden filo, Gazze’deki ablukayı kırmayı hedefliyor. Gazze’ye su, gıda ve ilaç ulaştırmak bizim elimizde! Sumud Filosu’nun bu girişimini tüm gücümüzle destekleyelim, Gazze’de kıtlık ve soykırıma karşı seferber olalım! Nehirden denize özgür Filistin!

Bahçeli-MHP: hakem ve kılıç!

0

Alparslan Türkeş liderliğinde Şubat 1969 tarihinde kurulan Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) her zaman bir siyasi partiden daha fazlasını ifade etti. Yarım asrı geçen tarihi boyunca hem devletle hem de mafya dünyasıyla hep iç içe oldu. MHP’nin bütün tarihi “devlet adına” işçi sınıfına, sol-sosyalist hareketlere ve Kürt siyasi hareketine hasımlıkla geçti. Rejimin “gayri resmi” kılıcı olarak her zaman muhalefet üzerinde sallandı. 1980 askeri darbesi sırasında MHP diğer siyasi partilerle birlikte kapatıldı ve birçok üyesi yargılandı, idam edilenler oldu. Türkeş de idamla yargılanıp yaklaşık beş yıl cezaevinde kaldı. Buna rağmen “biz hapisteyiz ama fikrimiz iktidarda” diyerek 12 Eylül askeri darbesini ve askeri yönetimi sahiplendi. MHP’nin rejimle iç içeliğini ve burjuva devletle ideolojik-politik organik bütünlüğünün en açık ifadelerinden biri tarihsel kurucu liderinin bu açıklamasıdır.

Günümüzde de MHP aynı ideolojik-politik çizgide devam etmekte. Türkeş’in 1997’de vefatı sonrası genel başkan olan Devlet Bahçeli 28 yıldır MHP’nin lideri ve ay farkıyla da olsa şimdiden kurucu lider Türkeş’ten daha uzun süredir MHP’nin başında kalmayı başardı. Bu liderlik birçok parti içi mücadeleden geçti. Pamuk ipliğine bağlı hale geldiği zamanlar oldu. İttifak ortağı Erdoğan’ın koltuğunun korunmasındaki katkısı muhtemelen en değerli olanıdır. Başta Akşener olmak üzere bir dizi lider adayının Bahçeli’yi liderlikten etme girişimine rejim izin vermedi. O liderlerin herbirinin bugün rejimin yörüngesinde siyasi faaliyet sürdürüyor olması ayrıca milliyetçi hareketleri anlama ve konumlandırmada kayda değer.

AKP’nin rejimle iç içe geçmişliği, bütün antidemokratik özüyle birlikte, 23 yıllık bir iktidar pratiğinin sonucu. Son birkaç seçim dışında seçmenden alınmış yüksek destekle de sağlanan bir güç ve nüfuz bu. Aynı şeyi MHP için ise söylemek mümkün değil. MHP 56 yıllık tarihinde yüzde 3-18 arası oylar aldı. Mayıs 2023 genel seçim oyu da yüzde 10 idi. MHP’nin rejim içi gücü, özellikle de güvenlik ve yargı bürokrasisindeki etkisi, sandıkla gelen bir kazanım ve meşruiyet değil. Özel Harekat Daire Başkanı’na Bahçeli’nin elini öptüren otorite, güç ve saygı rejimle kurulmuş yarım asrı geçen bir başka pratiğe dayanıyor.

Kuşkusuz 2015 sonrası Bahçeli’nin Erdoğan ile kurduğu Cumhur İttifakı MHP’nin rejimiçi gücünü ve etkisini önceki 46 yılı ile kıyaslanamaz derecede yükseltti ve pekiştirdi. Özellikle Erdoğan’ın iktidarda kalabilmek için Bahçeli-MHP’nin oy ve politik desteğine olan ihtiyacı arttığı oranda Bahçeli’nin gücü ve otoritesi en üst seviyeye çıktı. Rejim değişikliği sürecinin buz kıranı olarak Bahçeli-MHP hem bürokrasideki rıza, katkı ve uyumun sağlanmasında hem de “toplumsal meşruiyet” noktasında kilit bir rol üstlendi. Ama bu tablo rejimiçi güçler ve denge açısından gücü ve uyumu değil aksine krizi ve çatışmayı gösteriyor. Ve Bahçeli-MHP’nin gücü ve otoritesi bu koşulların devamına bağlı. Diğer bir ifadeyle Bahçeli-MHP politik-sosyal krizin parlattığı bir aktör olarak ancak kriz ile var olmaya devam edebilir.

Günün sonunda Türkiye’nin en güçlü iki partisi, biri iktidar, diğeri iktidar adayı, AKP ve CHP, meşruiyet açısından hakem olarak Bahçeli-MHP’ye dönerek konuşuyor. Öcalan ve Kürt siyasi hareketi çözüm ve barış için devlet adına Bahçeli’yi referans gösteriyor ve onu garantör olarak gördüğünü ifade ediyor. Bahçeli’nin CHP-İmamoğlu’na yönelik 19 Mart operasyonu ve devam eden yeni operasyon, gözaltı ve tutuklamalarla ilgili yaptığı her açıklama heyecan yaratıyor. Gazeteci ve yorumcular Bahçeli’nin aslında ne dediğini satır aralarından şifre çözer gibi analiz ederken İmamoğlu-Özel ikilisi Bahçeli’ye yönelik sürekli “Erdoğan’dan kop, birlikte yürüyelim” mesajları iletiyor. Bahçeli-MHP’nin hakem ve kılıç olarak hükmünün “Türkiye nasıl yönetilecek ve kim yönetecek?” sorularını belirleyeceğine dair adeta bir mutabakat var. Bu yanlış bir çıkarım! Bahçeli-MHP’nin rejim adına hakemliği ve kılıç olarak hükmü burada adı geçen tüm parti ve aktörlerin kendi kifayetsizliklerinin ve kitleden kopuk siyaset anlayış ve tercihlerinin bir sonucu. Bu anlayış ve tercih değişmediği sürece Bahçeli-MHP kendisine açılan alanı ve verilen rolü ama hakem ama kılıç olarak bihakkın yerine getirmeye devam edecek.

İşçi sınıfı, emekçiler ve ezilenler açısından ise Bahçeli-MHP’nin hakem ve kılıç olarak vaat edebileceği hiçbir şey yok. O yüzden ne asgari ücret ve emekli aylıklarında, ne kamu emekçileri ve memur sözleşmelerinde ne de işten çıkarmalarda, yoksullukta, deprem, orman yangını, sel ve felaketlerde emekten yana o hakemi görebiliyoruz. Gördüğümüz sadece sermaye düzeni adına işçi sınıfına, emekçilere ve ezilenlere karşı sallanan kılıç…

8. dönem memur TİS’inin anlattıkları

0

Yaklaşık 4 milyon memurun ve 2,5 milyon memur emeklisinin 2026 ve 2027 yılları arasındaki çalışma koşullarını belirleyecek 8. Dönem Kamu Toplu Sözleşme görüşmeleri 27 Ağustos tarihinde nihayete erdi. TİS masasında anlaşma sağlanamaması üzerine korkulan oldu ve Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’na gidildi. Kurul’dan memur ve memur emeklilerine sefalet zammı reva görüldü. Hakem Kurulu’ndan çıkan zam oranları 2026 yılı için yüzde 11+7, 2027 yılı için ise yüzde 5+4 oldu. Ayrıca taban aylığına 1000 TL’lik bir artış yapıldı.

Beklenen ama engellenemeyen ihanet!

Görüşmelerin başında görece yüksek zam talebiyle masaya oturan yetkili sendika Memur-Sen, taban basıncının da etkisiyle sokağa inmiş, ardından da iş bırakma kararını açıklamıştı. 18 Ağustos Pazartesi günü diğer kamu konfederasyonlarının (Kamu-Sen, Birleşik Kamu-İş, Kesk vb.) da katılımıyla bir günlük iş bırakma gerçekleşti. Fakat memurların en mücadeleci kesimi olan öğretmenlerin tatilde olması ve konfederasyonların da gerçek bir hazırlığının olmayışı, iş bırakma eylemini sembolik düzeyde bıraktı. Ayrıca Tek Adam rejimi eyleme katılımı zorlaştırmak için TCDD ve PTT gibi kurumlarda eyleme katılan memurlar hakkında soruşturma başlatacağı tehdidinde bulundu. Devam eden süreçte rejimin temsilcileri memurlara kırıntıları teklif etmekte ısrarcı olurken, Memur-Sen ise Tek Adam rejiminin politikalarını eleştirmek yerine memur ve kamu işçileri arasında ayrımları derinleştirmeyi seçti. TİS görüşmelerinde taban öfkesinden dolayı imza atamayan Memur-Sen, çoğunluğu Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından atanan Hakem Kurulu’na katılmayı kabul ederek beklenen ihanete de imza atmış oldu. Oysa Hakem Kurulu’nun toplanabilmesi için en az 8 üyenin olması gerekiyordu ve yetkili 3 sendikanın katılmayı reddetmesi kurulu devre dışı bırakabilirdi. Bu ihtimal gerçekleşseydi süreç meclise gelecek ve rejimin üzerindeki basınç artacaktı. Fakat Memur-Sen daha önce olduğu gibi rejimin payandası olmayı tercih etti. Memurların hak ettiği koşullara ulaşmak için başta Memur-Sen olmak üzere rejimin güdümündeki sendikal bürokrasiyi aşma zorunluluğu kendini bir kez daha ve acı bir şekilde hatırlattı.

Rejim küresel finans kapitalin emrinde!

8. Dönem Kamu TİS görüşmeleri, Kamu Çerçeve Protokolü sürecinde kamu işçilerine verilen zam oranı ile birlikte düşünüldüğünde Tek Adam rejiminin yapmak istediği aşikâr: emeğin payını küçültürken sermayeyi büyütmek. Kamuda gerçekleşen her iki TİS için rejimin referans noktasını hedeflenen enflasyon oranları oluşturuyor. TÜİK’in açıkladığı ve gerçeği yansıtmayan enflasyon oranının bile oldukça altında olan hedeflenen enflasyon, küresel finans sermayesinin talepleri doğrultusunda belirleniyor. Mehmet Şimşek ile özdeşleşen Orta Vadeli Program’ın enflasyonu düşürmek ve ülkeye sıcak para çekmek adına şart koştuğu ekonomik yıkım programı kamu işçisi veya memur ayrımı gözetmiyor, bütün emekçilerin sofrasını küçültüyor. Oysa ne enflasyonu emekçilerin ücretlerine yapılan zamlar yükseltiyor, ne de ülkede bir kaynak sorunu var. Emekten yana bakanlar için kaynak var. Örneğin geçtiğimiz ay Koç Holding’in vergilerinin yüzde 90’ını silindiği açıklanmıştı. Bu vergileri tahsil etmekle başlanabilir ve rejimin büyük şirketlerden sildiği kurum vergilerinin peşine düşülerek devam edilebilir. Türkiye ekonomisi büyüyor ama emeğin payı küçülüyorsa, yapılması gereken bu zenginliği üreten işçi ve emekçilerin lehine çözümler üretmektir. Bu yüzden en zengin kesimden servet vergisi alınmalı ve bu kaynaklar emekçilerin yararına kullanılmalı.

İmza sahte, çöküş gerçek!

0

Türkiye günlerce yeni bir skandalla çalkalandı: sahte diplomalar, kopyalanmış e-imzalar, kamu sistemlerine sızan organize yapılar. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın soruşturmasına göre, kamu yöneticilerinin e-imzaları kopyalandı; BTK, YÖK, MEB ve üniversite sistemlerine yetkisiz giriş yapıldı. Yüzlerce akademik atama, diploma ve sınav kaydı değiştirildi. Depremde hayatını kaybetmiş kişilerin kimlikleri üzerinden bile e-imza alındı. Belgeler milyonluk fiyatlarla, kripto para üzerinden satıldı. Bu skandalın ne kadar derin olduğuna ve ne yapılması gerektiğine gelin beraber bakalım.

Çürüyen güvenlik zinciri

Bu sadece bir “bilişim suçu” değil. Dijital devletin omurgası olarak sunulan e-imza, aslında bir USB bellek ve şifreden ibaret. Kim belleğe sahipse, sizin adınıza işlem yapabiliyor. Devletin güvenlik dediği şey pamuk ipliğine bağlı.

Skandalın adı geçen kurumlarından biri Türktrust. Hatırlayalım: 2012’de bu şirketin ürettiği sahte sertifikalar Google tarafından ortaya çıkarılmış, Türkiye uluslararası güven zincirinde rezil olmuştu. O gün ders alınmadı. Bugün hâlâ 2004 tarihli yasa yürürlükte, Avrupa çoklu biyometrik doğrulamaya geçmişken biz hâlâ USB bellek ve dört haneli şifreyle güvenliğimizi sağlıyoruz.

BTK’nın göstermelik denetimleri, nüfus müdürlüklerinin ihmalleri, kurumlar arası sorumluluk tartışmaları bu boşluğu daha da büyütüyor. Sonuç: sahte kimliklerle alınan sahte e-imzalar ve çöken kamu güvenliği. Bu sadece bireylerin değil, devletin kurumsal bütünlüğünün de çökmesi demek. Mesela avukatların kullandığı e-imzalarla UYAP’a girildiğinde dava dosyaları, savunmalar ve deliller manipüle edilebilir.

Ne yapmalı?

Bu krizin üstü, birkaç “kötü niyetli kişi”nin işi diye kapatılamaz. Türkiye’nin dijital sistemleri çoklu kriz içindedir ve geri döndürülemeyecek hasarlar şimdiden söz konusudur.

  • Denetim şeffaf olmalı: Kendi ve yetkili bulunduğu e-imza işlemlerine dair kayıtlar vatandaşın erişimine açılmalı. Ve olası şüphe durumunda anında bilgilendirilmeli.
  • Mevzuat güncellenmeli: 20 yıl öncesinin yasası değil, güncel güvenlik standartlarında biyometrik doğrulama zorunlu hale gelmeli.
  • Bağımsız denetim şart: Saray’ın ve BTK’nın tekelinden çıkarılarak bağımsız kurumların gözetimine açılmalı.

Ama asıl sorun teknik değil, politik. Dijital devlet, bizlerin güvenliği için değil, saray rejiminin egemenliği için işliyor. Sahte diplomalar, sahte imzalar, sahte kayıtlar gibi aslında devasa skandallar buzdağının görünen kısımları. Gerçek çözüm ise örgütlü toplumun şeffaf ve demokratik denetiminden geçiyor. Aksi halde, her yeni kriz bizi daha da sahte bir geleceğe mahkûm edecek.

İşçiler insanca yaşam ve sendikal hakları için mücadelede

0

Güncel asgari ücret, açıklandığı tarihte dahi resmi verilerde sunulan enflasyonun altında kalmıştı. Bunun üzerine, emekçiler tarafından geçtiğimiz aylarda yapılması talep edilen ara zam da gerçekleştirilmedi. Şimşek Programı olarak adlandırılan Orta Vadeli Ekonomi Programı, krizin faturasını emekçilere kesiyor. “Aman efendim, asgari ücrete zam yapılırsa enflasyon fırlar!” safsatasıyla patronların önü açılır ve milli gelirden işçinin tabağına düşen pay gitgide kısılırken, mücadele etmek işçiler için bir zorunluluk haline gelmiş durumda.

Tabii patronlar için işçilerin sendikalar aracılığıyla birliklerini sağlayarak işyerlerinde mücadeleye başlaması, bunca zamandır yaptıkları gibi işçileri pervasızca sömüremeyecekleri anlamına geldiğinden pek çok sermayedar bu sendikal “tehdide” karşı saldırılarını esirgemiyor.

Birleşik Metal-İş’te örgütlenen SAG Hidrolik işçisinin ağustos ayında sendikal faaliyet sebebiyle işten çıkarılması, bu saldırıların güncel bir örneği olarak önümüzde duruyor. Sakarya/Hendek’te bulunan bu fabrikada çoğunluğu sağlayan ve yetki prosedürünü tamamlayan sendikanın aktardığına göre Koç Holding’in en önemli şirketlerinden, MESS üyesi Türk Traktör’ün tedarikçisi olan firmanın üst yönetimi, mücadeleci işçilere mobbing ve baskı uygulayarak onları sendikadan istifa ettirmeye çalışsa da bu saldırı işçilerce boşa çıkarıldı. İşçiler, bir öncü işçinin işten çıkarılmasının ardından fabrika önünde başlattıkları direnişlerini atılan arkadaşlarının işe geri alınması, sendikal haklarının tanınması ve toplu iş sözleşmesi için masaya oturulması talepleriyle devam ettiriyor.

Kocaeli/Dilovası’ndaki Omsa Metal’de ise işveren Birleşik Metal-İş Sendikası’na verilen yetkiye itiraz ederek işçilerin insanca yaşam mücadelesine ket vurmaya çalıştı. Buna karşılık işçiler sendikal haklarına yönelik bu engellemeye dair protestolar gerçekleştirirken patron, toplu iş sözleşmesi görüşmelerinin ardından 57 işçiyi işten atarak saldırının boyutunu artırdı. Omsa işçilerinin direnişi ikinci ayını doldurmak üzere.

İki işyerinde de patronların sendikal hakları hedef alarak ve benzer yöntemler kullanarak giriştiği saldırılar, farklı yerlerde yürütülen mücadelelerin birbirleriyle alakasız olmadığını; tam aksine işçilerin aynı talepler etrafında mücadele ederken oldukça benzer, hatta kimi zaman aynı yıldırma taktikleriyle karşı karşıya kaldıklarını bizlere göstermekte.

Sermaye sınıfı bizleri içine hapsetmek istediği bu sömürü düzeninin devamını ortak ve organize saldırılarla sürdürmeye çalışırken, işçi sınıfının buna cevabı birleşik bir mücadeleyi örmek olmalıdır.

Arjantin’den Milletvekili Giordano, Gazze’ye doğru yola çıkan filoya katılıyor

0

Arjantin’deki Sosyalist Sol – İşçilerin ve Solun Cephesi-Birlik (FIT-U) milletvekili Juan Carlos Giordano*, Küresel Sumud Filosu Koordinasyonu tarafından düzenlenen ve Akdeniz’i aşarak Gazze’ye insani yardım ulaştırmayı amaçlayan yolculuğa katılacak. Bu misyona, aktivist Greta Thunberg ve farklı alanlardan tanınmış isimler öncülük edecek.

Giordano’ya, Sosyalist Sol ve İUB-DE yöneticisi ve Córdoba eyaletinin eski milletvekili Ezequiel Peressini de eşlik edecek.

Gemiler, 31 Ağustos’ta Barselona’dan hareket edecek ve Tunus ile dünyanın çeşitli noktalarından yola çıkan diğer gemilerle birleşecek. Amaç, Eylül ortasında Gazze’ye ulaşmak. Mürettebatta 44 ülke ve farklı milliyetlerden temsilciler yer alacak.

Juan Carlos Giordano filoya dair şunları söyledi: “Arjantin’den, Sosyalist Sol adına Filistin halkıyla böylesi uluslararası bir dayanışmaya katılmak bir onurdur. Amacımız kuşatmayı kırmak ve insani yardımın geçebilmesi için tüm kara ve deniz geçişlerinin açılmasını talep etmektir. Açlığın savaş silahı olarak kullanılmasına son verilmesini, İsrail soykırımının ve Netanyahu’nun duyurduğu işgalin kınanmasını istiyoruz.”

Giordano sözlerini şöyle sürdürdü: “Filistin halkıyla uluslararası dayanışma, soykırımı ve açlığı durdurmanın anahtarıdır. Dünyada yüzbinlerce kişi harekete geçiyor. Geçen hafta İsrail’de, İsrail hükümetine karşı yolların kapatıldığı bir genel grev düzenlendi. Biz de Arjantin’den coşkuyla katılıyoruz; 65.000 Filistinli’yi öldüren soykırımın suç ortağı olan aşırı sağcı Milei’yi teşhir ediyor ve İsrail ile diplomatik ilişkilerin kesilmesini talep ediyoruz.”

Milletvekili Giordano*

Sosyalist Sol (Izquierda Socialista) adına FIT-U çatısı altında ulusal milletvekili. Temmuz ayında göreve başladığında, yeminini Filistin halkına destek ve İsrail devletinin soykırımını kınama üzerine etti.

Arjantin-Filistin Halkıyla Dayanışma Komitesi üyesi ve İşçilerin Uluslararası Birliği–Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) bir parçası.

Son zamanlarda, Izquierda Socialista adına milletvekilleri Mercedes de Mendieta ve Mercedes Trimarchi ile Netanyahu’nun ülkeye gelmesi halinde tutuklanması için bir suç duyurusunda bulundu, çünkü Netanyahu, Arjantin’in de üyesi olduğu Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından mahkum edilmişti. Ayrıca FIT-U ile, Filistin halkının suyunu çalan ve AySA’nın (Arjantin Su Şirketi) kontrolünü ele geçirmek isteyen İsrailli şirket Mekorot’a karşı yasa teklifi sundu.

2021’de ulusal milletvekiliyken, siyonizmin suçlarını kınadı; bunun üzerine İsrail Büyükelçiliği ve DAIA tarafından “antisemitik” olmakla suçlandı. Ancak Giordano’ya karşı bu iftirayı ulusal ve uluslararası ölçekte kınayan büyük bir dayanışma kampanyası yürütüldü.

2017’de, Netanyahu’nun o yıl Arjantin’e yaptığı ziyareti kınamak için Temsilciler Meclisi’ne önerge sundu.

Tek Adam rejimi öğrencilere mücadeleden başka seçenek bırakmıyor

0

Türkiye’de siyasal gündem her gün ışık hızında değişiyor. Tek Adam rejiminin baskıcı uygulamaları, muhalefet partilerinin ilkesiz politikaları, iş cinayetleri, çevre felaketleri… Saymakla bitirmek güç. Öğrenciler hem bireyci ve kariyerist tavsiyelerle hem de baskıcı uygulamalarla siyasetin dışına ne kadar itilmeye çalışılsa da siyasal gündemlerin en çok etkilendiği kesimlerden birisi olmayı sürdürüyor.

Eğitim, özellikle de lise eğitimi genellikle toplumsal çelişkilerden soyutlanmış bir alan gibi görülse de esasında öyle değil. Lise öğrencileri de kapitalizmin Türkiye’deki icracısı olan Tek Adam rejiminin politikalarından payını alıyor. Bir taraftan her sene lise eğitimi müfredatının dinci ve milliyetçi içeriklerle doldurulmasıyla, bir taraftan da evrim kuramı gibi materyalist bilimsel kuramların müfredattan çıkarılmasıyla daha gerici temellere oturtuluyor. Bu da yetmiyor; birkaç senede bir tekrar düzenlenen sınav sistemiyle yapboza dönüşen lise eğitimi, bir de liseye giriş sınavı olan LGS’deki usulsüzlük iddialarıyla skandallara sahne oluyor. Eğer ülke çapında tepkiler büyümemiş olsaydı, bu skandal da cezasızlık ile sonuçlanacaktı.

Lise öğrencileri sadece sınavlardan veyahut müfredattan değil en çok da Mesleki Eğitim Merkezi (MESEM) protokolü gibi, ucuz işgücüne varoluşsal bir ihtiyaç duyan sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirilmiş uygulamalardan zarar görüyor. Her geçen gün MESEM kapsamında iş cinayetlerine tanık oluyoruz. Devletin bu iş cinayetlerinin ortadan kalkması için MESEM protokolünü iptal etmek yerine Makina ve Kimya Endüstrisi Kurumu (MKE) ve Ford gibi sanayi şirketleriyle yeni protokoller yapıp lise eğitimini esnekleştirmeyi gündemine aldığını görüyoruz.

Üniversitelerde de durum pek farklı değil. Öğrenciler yetersiz ve tıklım tıklım dolu olan Kredi Yurtlar Kurumu yurtlarında yaşamaya ve her gün okul yemekhanesinde yemeye bile yetmeyecek burslarla/kredilerle geçinmeye mahkûm ediliyor. Kamusal kaynakların öğrencilere ayrılmıyor oluşunun altında ise esas olarak sermayenin ihtiyaçlarını karşılama politikası yatıyor ve öğrenciler işçileşmeye mecbur bırakılıyor.

İster lise öğrencisi olsun ister üniversite, öğrencilerin koşulları görüldüğü üzere Türkiye emekçilerinin koşullarından pek farklı değil. Tek Adam rejimi bu sene asgari ücrete ara zam yapmadığı gibi 600 bin kamu işçisine sefalet ücretini dayattı. Şimdi de metal işçilerinin en büyük sözleşmesi olan, Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası ve metal işçilerinin sendikaları arasındaki toplu iş sözleşmesinde yıkım için hazırlanıyor. Geniş tanımlı işsizliğin yüzde 32’lere fırladığını göz önünde bulundurursak Tek Adam rejimi kısacası “Ya açlık ücretlerine çalışın ya da işsiz kalın” diyor. Öğrenci gençlik de bütün emekçi halk gibi kendisine dayatılan bu gerçeklere karşı en geniş emekçi cephesini kurmak için okullardan işyerlerine kadar mücadelesini büyütmeli, ekonomik ve demokratik taleplerini içeren bir program doğrultusunda seferber olmalı.

Kanal İstanbul kimin için inşa ediliyor?

0

Kanal İstanbul’un planlanan güzergâhı çevresinde yapılaşmanın hızlandığına, özellikle de Sazlıdere Barajı çevresindeki inşaatlara dair haberleri görünce aklıma bazı sorular takıldı: İstanbul bu yaz ne kadar yağış aldı? İstanbul’un su kaynakları nerelerde? Kanal İstanbul bu kaynakları nasıl etkileyecek? Ve en önemlisi, Kanal İstanbul kimin için yapılıyor?

İlk olarak, geride bıraktığımız bunaltıcı yaz mevsiminin verilerine bakalım. Yaz boyunca defalarca sıcak dalgalarına maruz kaldık ve yaşadığımız kentlerin bu sıcaklara dayanıklı olmamasının bedelini ağır bir şekilde hissettik. Copernicus verilerine göre geçtiğimiz temmuz ayı dünya genelinde ölçülen en sıcak üçüncü temmuz oldu. Marmara Bölgesi içinse son 65 yıldaki en kurak ay olarak kaydedildi. Üç büyük şehirdeki barajların doluluk oranları da alarm verici seviyelere geriledi: İstanbul’da geçen yıl aynı dönemde yüzde 54,9 olan oran bu yıl yüzde 48,1’e, İzmir’de yüzde 13,2’den yüzde 4,1’e, Ankara’da ise yüzde 32,8’den yüzde 9,3’e düştü.

Tüm bunlar yaşanırken Kanal İstanbul güzergâhında, Sazlıdere havzasında binlerce konut için ihaleler açılmaya devam ediliyor. Bu, İstanbul’un içme suyu ihtiyacını karşılayan en önemli kaynaklardan birinin yok edilmesi anlamına geliyor. Yalnızca kentin su güvenliği değil çevredeki tarım ve hayvancılık da ciddi bir tehdit altında. Karadeniz ve Marmara arasındaki akıntı dengesinin bozulacağı, Marmara Denizi’nin uzun vadede canlılığını yitirip ağır kirlilik ve dayanılmaz kokuyla “ölü bir denize” dönüşebileceği defalarca dile getirilmişti. Bunun yanında sulak alanların ve ormanların yapılaşmaya açılması ekolojik yıkımı çok daha derinleştirecek.

Peki plan ne? Anadolu coğrafyası kuraklıkla boğuşurken, iktidarın ve sermayenin planı rant uğruna su kaynaklarını, ormanları ve tüm canlıların yaşam alanlarını imara açmak. Yani hükümet yanlısı zenginleri daha da zenginleştirmek. Daha önce “Yap-İşlet-Devret” modeliyle, gerekirse de milli bütçeden karşılanarak “inadına” yapılacağı söylenen bu projenin tek amacı emekçilerden toplanan vergilerin patronların kasasına aktarılması.

Sermayenin daha da zenginleşmesi için işçilerin yoksullaşmasına, iş cinayetlerinde katledilmesine, Marmara Denizi’nin yok olmasına, Kuzey Ormanları’nın talan edilmesine göz yumuluyor. Patronların siyaseti hepimizi aynı anda öldürüyorsa, kurtuluş da ancak birleşerek mümkün olabilir. Emek ve yaşam mücadelemizi birleştirelim!

İşçi ve doğa düşmanı tüm mega projeler durdurulsun!

Çevreye zarar veren işletmeler işçi denetiminde kamulaştırılsın!

İklim felaketlerinin yükü yoksul emekçilerin sırtına yıkılamaz, zenginlerden alınacak vergilerle afet fonu oluşturulsun!

وفد من الاتحاد الدولي للعمال – الأممية الرابعة (UIT-CI) في سوريا

0
Rejime bağlı milisler tarafından kullanılmış olan bir askeri yerleşim

قام وفد من الاتحاد الدولي للعمال – الأممية الرابعة (UIT-CI) بزيارة شاملة إلى سوريا استمرت قرابة أسبوعين. زار الوفد العديد من محافظات سوريا، وأجرى لقاءات مع ثوريين وناشطين سياسيين ومثقفين، وعقد اجتماعات مثمرة للغاية من أجل تطوير التعاون السياسي والأنشطة المشتركة على مستوى سوريا والمنطقة.

وقف الاتحاد الدولي للعمال – الأممية الرابعة (UIT-CI) إلى جانب ثورات شمال أفريقيا والشرق الأوسط منذ بدايتها. ولم يضع شروطًا اصطناعية مختلفة للوقوف إلى جانب انتفاضة الشعوب ضد أنظمة الديكتاتورية، كما فعل العديد من أطياف اليسار. في هذا الإطار، وعلى عكس التيارات الاشتراكية التي دعمت نظام الأسد أو اتخذت موقفًا محايدًا وصامتًا، ظل دائمًا إلى جانب نضال الشعب السوري من أجل الحرية. وقاد أو شارك في العديد من حملات التضامن الدولية في هذا الاتجاه. وبعد الإطاحة بنظام الأسد، سيستمرون في كونهم أنصارًا أكثر حزمًا لنضال الشعب السوري هذه المرة ضد إدارة الشرع، انطلاقًا من مطالب الحرية والكرامة التي دافع عنها الشعب السوري منذ البداية.

نشارك أدناه مع قرائنا مقالة عضو الوفد اللبنانية عائشة عوضة التي تسرد فيها ملاحظاتها عن الرحلة وتقييمها للعملية السياسية الجارية في البلاد.

“ما بعد الأسد: في الطريق إلى سوريا جديدة”

في الطريق إلى سوريا بلا بشار، بلا ماهر، بلا أي من رموز حكم العائلة، تشعر وكأنك تسير في درب طويل بين النصر والخوف، بين الحلم والحطام. أحدهما لا ينفصل عن الآخر. تحفر خطاك على أرض كلّ حكاية، كلّ اسم شهيد، كلّ تهليلة هتف بها المتظاهرون في أولى أيام الثورة. كل شيء يعود دفعة واحدة. تسمع صوت والدك وهو يخبرك عن الأسد الأب، عن تدمر، عن حماة، عن الحرب في لبنان. القصص التي رافقتك ككابوس منذ الطفولة، لم تعد مجرد حكايات، بل مشاهد تمرّ من تحت نوافذ الطائرة، على خرائط الخراب.
تحمل معك وزر المجازر التي شاهدناها على المباشر، وتستذكر دموعك على حمزة الخطيب وهاجر عند استشهادهما، وعلى الأطفال الأسرى في درعا، درعا الشرارة والانطلاقة. حفظنا جغرافيا سوريا من دون زيارتها؛ حلمنا بإسقاط النظام كما حلم ملايين السوريين.

حلب…

الهبوط فوق مطار حلب هو بداية سردية الوجع. ترى الأحياء المنهكة، تعرفها بأسمائها: صلاح الدين، السكري، الشعار… كلّ ركن منها يقصّ مأساة. وتعرف كم برميلاً سقط فوق هذه المدينة التي لم تخضع إلا بعد أن شُلّت تماماً. ولكن ما لم يمت فيها هو ذاكرة أهلها.

عندما التقيت بصديقي بعد سنوات من الغياب، عانقته طويلاً. لم نقل شيئاً. الصمت كان أبلغ من أي خطاب. في تلك اللحظة، لم يكن اللقاء لقاء صديقين، بل كان احتفالاً بالحياة التي نجت، وذكرى لمن لم ينجُ. كان عناقاً من نوع خاص: كأننا نقول، “من أجل هذا سقط الأسد.”

في السيارة نحو حلب القديمة، تنفتح صفحة كاملة من الجراح. كلّ حجارة، كلّ سور، كلّ حيّ، يروي شيئاً من قصة القهر. تفوح رائحة الموت من الجدران، وكأنها لم تتوقف عن البكاء بعد. تشاهد كيف تمّت إبادة المدينة. إبادة، لا معركة. ليس فقط بالصواريخ الروسية أو بالبراميل، بل أيضاً بالإعلام، بالكذب، بالخذلان العالمي، وبصمت من كانوا يزعمون التقدّمية وهم يبرّرون للمذابح. اليسار الذين فضّل بقاء نظام ديكتاتوري مجرم فاسد، على أن ينتصر شعب فقير يهتف للكرامة.

كلّ مبنى في هذه الأحياء هو صفعة على وجه اليسار الموالي للأسد تحت حجة محاربة الإمبريالية. فأين الإمبريالية في أحياء فقيرة معدمة؟ الجواب أمامك: الدمار وعدد الشهداء وحدهما كفيلان بإسكات كلّ هؤلاء الحثالة. أقول هذا مكلوماً، فهذه الأثمان التي دُفِعت على حساب أرزاق الناس وحياتهم، وحدها من دفعت الطاغية للرحيل.

عندما سقطت حلب بيد الطاغية كتبتُ يومها: “حلب التي بصقت في وجه الطاغية تُعاقب اليوم”. الآن فقط رأيتُ ما فعلوه بها، ومن برّر لهم، ومن دعمهم ولو بكلمة.

منبج… صورة أخرى للهامش

منبج ليست تفصيلاً. هي خلاصة من اختُصرَ فيهم ظلم المركز والهامش. قبائل عربية، شوايا، كرد، عشائر، نازحون من الضفاف، ومهمشون من الدولة. الثورة مرّت من هنا، ثم جاءت داعش وذبحت، ثم قسد فمزّقت النسيج الاجتماعي باسم “الإدارة الذاتية”، ثم احتلها الأتراك، ثم وقفت تتفرّج عليها الحكومة الانتقالية، دون أن تعترف بها أو حتى تدرجها في خطاب النصر المزعوم.

في كلّ كيلومتر من ريف منبج، ترى قاعدة تركية، وكأنها حدود جديدة ترسم لسوريا من دون السوريين. هنا منبج، حيث لا دولة إلا الدولة الغائبة. حيث لا مشاريع، لا كهرباء، لا مؤسسات، فقط السلاح والتبعية.

إلى اليوم، تُستخدم منبج كأرض صراع بين القوى. تعيش على الزراعة والمواشي، وقد أصابها الجفاف منذ ما قبل الثورة. لكنّها انتفضت.
هي منبج التي أنجبت كتّاباً ومثقفين، رغم إصرار كل من حكمها على النظر لأهلها كبدوٍ جاهلين وعشائر.

حمص… عاصمة الثورة

حمص، مدينة عبد الباسط الساروت ورفاقه، مدينة الجوع والحصار والصمود. عرفتها منذ الأيام الأولى للثورة، حفظتُ أسماء أحيائها: الوعر، البياضة، جورة الشياح، الخالدية وحتى الرستن في ريفها. حمص التي هتفت فيها فدوى سليمان: “واحد واحد واحد… الشعب السوري واحد”.

حمص، التي أبى الساروت أن يخرج منها رغم صغر سنه، ثم استُشهد في عام 2019 عن عمر ناهز التسعة والعشرين. دخلتُها مجددًا، وأذني تصدح بصوته. كان حارس مرمى الكرامة الذي واجه الأسد وجيشه من قلب الميدان.

لم يكن عبد الباسط الساروت مجرد أيقونة، بل كان مشروع جيلٍ كامل: ابن حي شعبي، لاعب كرة قدم، تحول إلى منشد للثورة، ثم إلى مقاتل. عاش تحولات قاسية وعنيفة، دفعته في بعض مراحلها إلى التطرّف في أفكاره وخياراته، تحت وطأة الحصار والخسارات والانكسارات المتتالية.

فقد عانى من بطش النظام كما عانى من ضغوط الجماعات الإسلامية المتشددة، وهددته جبهة النصرة وغيرها مرارًا. ولأنه كان يشبه الشعب السوري وثورته بكل تناقضاتها، تنقّل من فصيل إلى آخر، ومن أيديولوجيا إلى أخرى، خاصة بعد خروجه من حمص وانتقاله إلى الشمال، حيث استقر أخيرًا في صفوف “جيش العزة”، حتى اغتالته رصاصات النظام في ريف حماة.

لم يُقتل الساروت وحده. لقد حوصرت حمص بأكملها حتى سُحقت. وعندما رُفعت أعلام النظام فوقها، لم تُرفع إلا على أطلال، لا على حياة.

حمص الجريحة من اليوم الأول للثورة ما تزال تنزف، خصوصاً ريفها، حيث ارتُكبت انتهاكات طائفية من بعد التحرير: قتل، خطف نساء علويات، كلّ ذلك على مرأى الحكومة الانتقالية التي لطالما وضعت هذه الجرائم في إطار “العمل الفردي”.

الساحل السوري… من التنميط إلى المجازر

في الساحل، ارتُكبت مجازر استهدفت مدنيين عُزّل لا علاقة لهم بالشبيحة. هؤلاء فلول و شبيحة النظام السّاقط الذين اختبؤوا كالجرذان خلف القرى ذات الغالبية العلوية، بينما تركوا الأهالي في الواجهة.

لم يكن يحقّ لأيّ سلطة أن تتعامل مع هذه الأحداث بمنطق ميليشياوي طائفي. الساحل لا يمثّل عصابة الأسد لمجرّد هويته الطائفية. على الأقل، كان يجب معاملة القرى كما عومل فادي صقر وغيره من الشبيحة المحميين.

الشعب السوري، بكلّ أطيافه، فرح بسقوط بشار الأسد. ويمكنك لمس هذا الشعور من حلب إلى دمشق، رغم القلق من أداء الحكومة الانتقالية. تعيين أحمد الشرع نفسه رئيساً انتقالياً، بلا موعد للانتخابات، وبدون حوار وطني جادّ و صياغة دستور، جعل الناس يخشون تكرار نسخة الأسد.

ثم جاءت صاعقة ٥ آذار: محاولة انقلاب من بقايا الشبيحة في الساحل لتأسيس فيدرالية. فشلت، لأنّ العلويين لم يستجيبوا، لكن ردّ الحكومة كان طائفياً ودموياً: مجازر، قتل على الهوية، واختطاف، راح ضحيتها ١٥٠٠ مدني و٣٠٠ من عناصر الأمن.

لم تستطع الحكومة ضبط الفصائل ولا سنّ قوانين واضحة. لا عدالة انتقالية، لا تمثيل حقيقي لباقي المكوّنات في الحوار الوطني، فقط سلطة فردية ورضا خارجي.

السويداء المحاصرة…

أحداث السويداء كانت القشّة التي قصمت ظهر البعير. بعد ثمانية أشهر من الفشل في التفاوض مع ممثلي طائفة الموحدين الدروز، قرّرت حكومة الشرع دخول السويداء لـ”بسط الأمن”، من دون ضمانات. لكنّ الناس تذكّروا ما حدث في الساحل، وقرّروا الدفاع عن أنفسهم.

ومع دخول الجيش، بدأت الانتهاكات: حرق البيوت، خطف، دوس على الرموز الدينية و الوطنية. صحيح أن الشيخ حكمت الهجري و مواليه يحموا مجرمين من فلول النظام و ارتباطه بالتهريب و تجارة المخدرات، لكن لا يمكن مقارنة عصابة بحكومة تدّعي تمثيل الدولة. من الطبيعي أن يقف أهل الجبل ضدّ هذا الانتهاك. أهل السويداء وقفوا بوجه نظام الأسد و لم تتلّوث أيديهم في الدم السوري، فمن المجحف أن نصنّف الدروز أنهم أتباع ليث البلعوس أو أتباع حكمت الهجري.

خطاب تصوير أهل السويداء كفلول هو خطاب يخدم إسرائيل، التي دخلت سريعاً على خطّ المواجهة بحجة “حماية الدروز”، وقصفت مراكز الأمن في السويداء و قيادة أركان الجيش في دمشق. الحكومة انسحبت، ثم استعانت بقبائل عربية أعلنت النفير العام، فتحوّلت السويداء إلى ساحة حرب أهلية صغيرة.

والآن، اتفاق هشّ لوقف إطلاق النار، وحصار: لا كهرباء، لا ماء، لا دواء، ولا ماوزوت، وتهجير للبدو. هذه الصور تعيدنا إلى مشاهد مضايا وكفريا والفوعة. الحصار جريمة حرب استخدمها الأسد، ويعيد استخدامها الشرع.

سوريا الجديدة… إلى أين؟ وما العمل؟

تسعى الحكومة المؤقتة الحالية إلى بناء نظام سلطوي جديد لا يختلف جوهرياً عن النظام الأسدي الذي أُسقط، مستندة إلى إدارة الأزمة، ودعم السلاح، والمساندة الخارجية لتعزيز سلطتها الفعلية، دون الحصول على شرعية حقيقية من الشعب. وهي تستخدم الانقسامات الطائفية والقومية الموروثة من النظام السابق، وتُقصي الشعب عن اتخاذ القرار.

منطق “من يحرر يقرر”، القائل بأن من يسيطر عسكرياً على منطقة ما له الحق في اتخاذ القرار السياسي فيها، تحوّل إلى مبدأ خطير. تسعى الحكومة إلى استمداد شرعيتها من العواصم الإقليمية والدولية، وليس من الشعب السوري. لكنها تتجاهل الأسئلة الحقيقية: من سيكتب الدستور؟ من سيرسم ملامح النظام السياسي والاقتصادي؟ كيف سيتحقق “العدالة الانتقالية”؟ ومتى يُحاسب مجرمو الحرب؟ لا توجد انتخابات، ولا قانون أحزاب، ولا مشاركة شعبية؛ بل فقط سلطة مغلقة تُقصي الآخرين تحت ذريعة “الواقعية”.

هذا المسار يُمهّد الطريق لانفجارات جديدة، ويجعل من سوريا خريطة دائمة التجزئة مليئة بالصراعات الصغيرة والولاءات المناطقية. إن غياب التمثيل الحقيقي، وتهميش الفاعلين السياسيين، وتجاهل مطالب الطبقات الفقيرة، كلها عوامل تعمق الانقسامات السياسية والاجتماعية والطبقية، وتؤسس لبناء نظام متعفن جديد.

لذلك، لا يكفي تغيير الحكومة فقط، بل يجب تغيير المسار كاملاً. إحياء روح الثورة لا يعني العودة إلى الشعارات فقط، بل إعادة بناء الحركة السياسية والاجتماعية من الأساس. علينا رفض الوصاية الخارجية واستعادة زمام المبادرة. ويجب على القوى الثورية أن تُشكّل تحالفاً ثورياً على مستوى وطني، يشمل كل من آمن بالنضال من أجل الحرية والعدالة الاجتماعية منذ بداية الثورة، وذلك على أساس الاستقلال التام عن الحكومة وعن القوى الاجتماعية والسياسية البرجوازية.

سوريا الجديدة يجب أن تكون بلد الفقراء، والفلاحين، والعمال، والمهجّرين، والعاطلين عن العمل. ويجب أن تُتوج هذه المعركة بحكومة عمالية وشعبية.

سوريا الجديدة لن تُبنى من خلال قرارات فوقية أو توافقات دولية. سوريا التي نحلم بها ستُبنى في الساحات، والقرى، والأحياء التي كانت محاصرة، وفي ذاكرة الشعب المقاوم للظلم. الثورة لم تُهزم، لكن الحكومة الجديدة تحاول سرقتها. ولنستعيدها، فإن الطريق لا يزال مفتوحاً أمامنا.

İUB-DE heyeti Suriye’deydi

0
Rejime bağlı milisler tarafından kullanılmış olan bir askeri yerleşim

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) heyeti Suriye’de yaklaşık iki hafta süren kapsamlı bir ziyaret gerçekleştirdi. Suriye’nin pek çok ilini ziyaret eden heyet devrimcilerle, siyasi aktivistlerle, aydınlarla görüşmeler gerçekleştirdi, gerek Suriye gerekse de bölge ölçeğinde politik işbirliklerini, ortak faaliyetleri geliştirmek doğrultusunda oldukça verimli toplantılar yaptı.

İUB-DE ve Türkiye partisi İDP başlangıcından itibaren Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimlerinin daima yanında oldu. Solun pek çok kesiminin yaptığı gibi, halkların diktatörlük rejimlerine karşı ayaklanmasının yanında yer almak için çeşitli yapay koşullar koymadı. Bu çerçevede, Esad rejimini destekleyen veya tarafsız, sessiz kalan sosyalist akımlardan farklı olarak Suriye halkının özgürlük mücadelesinin de daima yanında oldu.  Bu doğrultuda pek çok uluslararası dayanışma kampanyasına öncülük etti veya içerisinde yer aldı. Esad rejiminin devrilmesinin ardından, Suriye halkının başlangıçtan itibaren savunduğu özgürlük ve onur talepleri doğrultusunda bu kez Şara yönetimine karşı verdiği mücadelenin de en kararlı destekçileri olmaya devam edecek.

Aşağıda, heyetin Lübnanlı üyesi Aisha Awdeh’in seyahatin gözlemlerini aktardığı ve ülkedeki güncel politik süreci değerlendirdiği yazıyı okurlarımızla paylaşıyoruz.

Esad Sonrası: Yeni Bir Suriye Yolunda

Beşar’sız, Mahir’siz, aile yönetiminin hiçbir simgesi olmadan bir Suriye’ye doğru yolda, kendini zafer ile korku, hayal ile enkaz arasında uzun bir yolda yürür gibi hissediyorsun. Biri diğerinden ayrı değil. Adımlarını her hikâyenin, her şehit isminin, devrimin ilk günlerinde göstericilerin attığı her sloganın üzerinde atıyorsun. Her şey bir anda geri geliyor. Babanın sana Baba Esad’ı, Palmira’yı, Hama’yı, Lübnan’daki savaşı anlattığını duyuyorsun. Çocukluktan beri bir kâbus gibi seni takip eden hikâyeler artık sadece birer anlatı değil, uçağın pencerelerinden geçen, yıkım haritalarına işlenmiş sahneler.

Yanında, canlı yayında gördüğümüz katliamların yükünü taşıyorsun; Hamza el-Hatib ve Hacer’in şehadetinde döktüğün gözyaşlarını, Dera’daki esir çocukları hatırlıyorsun. Dera, kıvılcım ve başlangıç noktası… Suriye’nin coğrafyasını hiç gitmeden ezberledik; milyonlarca Suriyeli gibi biz de rejimi devirmeyi hayal ettik.

Halep…

Halep Havalimanı’na iniş, acının anlatısının başlangıcıdır. Yorgun semtleri görüyorsun, isimleriyle biliyorsun: Salahaddin, Sukkeri, Şear… Her köşesi bir trajedi anlatıyor. Bu kentin üzerine kaç varil düştüğünü biliyorsun; tamamen felç olana dek boyun eğmediğini de… Ama onda ölmeyen tek şey, halkının hafızası.

Yıllar sonra yoldaşımla Halep’te buluştuğumda onu uzun süre kucakladım. Hiçbir şey söylemedik. Sessizlik her türlü sözden daha anlamlıydı. O an, iki dostun, yoldaşın buluşması değildi; hayatta kalabilmişlerin kutlaması ve kurtulamayanların hatırasıydı. Özel bir kucaklamaydı: Sanki, “İşte bunun için Esad düştü” diyorduk.

Eski Halep’e doğru giderken, tam bir yara sayfası açılıyor. Her taş, her duvar, her mahalle baskı hikâyesinin bir kısmını anlatıyor. Duvarlardan ölüm kokusu geliyor; sanki hâlâ ağlamayı bırakmamışlar. Şehrin nasıl yok edildiğini görüyorsun. Bu bir yok etme, bir savaş değil. Sadece Rus füzeleriyle ya da varil bombalarıyla değil; medya ile, yalanla, küresel ihanetle ve kendini ilerici diye tanıtıp katliamları meşrulaştıranların sessizliğiyle… Fakir bir halkın onur için attığı slogan yerine, diktatör bir rejimin kalmasını tercih eden o “sol” ile…

Bu mahallelerdeki her bina, “emperyalizmle mücadele” bahanesiyle Esad’a destek veren solun yüzüne atılmış bir tokattır. Aç sefil semtlerde emperyalizm nerede? Cevap önünde: Yıkım ve şehit sayısı, bu saçmalıkların hepsini susturmaya yeter. Bunu yüreğim yanarak söylüyorum; çünkü diktatörün devrilmesini sağlayan insanların ekmeği ve hayatı pahasına ödediği işte bu bedellerdi.

Halep düştüğünde yazmıştım: “Diktatörün yüzüne tüküren Halep bugün cezalandırılıyor.” Ancak şimdi gördüm, Halep’e neler yaptıklarını… Ve bu yapılanlara mazeret üretenleri, kalemleriyle destekleyenleri tekrar düşündüm.

Menbic… Dışlanmışların merkezi

Menbic bir ayrıntı değil. Merkez ve çevre arasındaki adaletsizliğin özetidir. Arap kabileleri, göçebeler, Kürtler, aşiretler ve devletin her zaman dışladığı yoksullar… Devrim buradan geçti, ardından IŞİD geldi, boğazladı; sonra SDG “özyönetim” adı altında, Arap toplulukları yabancılaştırarak burayı yönetti. Şimdi ise geçici hükümet ise kenardan izlemekle yetiniyor, ne Menbic’in varlığını tanıdı ne de “zafer” nutuklarına dahil etti.

Menbic kırsalında her kilometrede bir Türk üssü görüyorsun, sanki Suriyeliler olmadan Suriye’ye yeni sınırlar çiziliyor. Burası Menbic; altyapı yok, elektrik yok, sosyal hizmet yok; sadece silah ve bağımlılık var.

Bugün bile Menbic güçler arası çatışma alanı olarak kullanılıyor. Halk tarım ve hayvancılıkla geçiniyor ama devrimden önce başlayan kuraklıktan beri ağır bir yoksulluk içinde. Ama yine de ayağa kalktı. Menbic, yönetenlerin halkını cahil Bedevi aşiretler olarak görmesine rağmen, devrimciler ve entellektüeller çıkardı.

Humus… Devrimin başkenti

Humus, Abdülbasit el Serut ve yoldaşlarının şehri; açlığın, kuşatmanın ve direnişin kenti. Onu devrimin ilk günlerinden tanıdım, semtlerinin isimlerini ezberledim: el-Vaer, el-Bayyade, Cevret’üş-Şiyah, Halidiye ve kırsaldaki Rastan… Humus’ta Fedva Süleyman “Bir, bir, bir… Suriye halkı birdir” diye haykırmıştı.

Humus… Genç yaşına rağmen ayrılmayı reddeden ve 2019’da 29 yaşında şehit düşen Sarut’un şehri. Şehre girdiğimde kulaklarım hâlâ onun sesiyle çınlıyordu. O, yalnızca Karamah’ın ve milli takımın kalecisi değil, meydanın tam kalbinden Esad’a ve ordusuna meydan okuyan bir gençti.

Sarut, sıradan bir ikon değil kendi kuşağının simgesiydi. Yoksul bir emekçi mahallenin çocuğu, bir futbolcuyken devrimin ezgicisine, oradan da savaşçısına dönüşmüştü. Kuşatmanın, kayıpların ve art arda gelen kırılmaların ağırlığı altında kimi zaman düşüncelerinde radikalleşti; yolu sert dönüşlerle şekillendi.

O, rejimin zulmünden olduğu kadar radikal İslamcı grupların baskılarından da nasibini aldı; defalarca El Nusra Cephesi ve diğerleri tarafından tehdit edildi. Çünkü o, Suriye halkının ve devrimin bütün çelişkilerini üzerinde taşıyordu. Bu yüzden bir gruptan diğerine, bir ideolojiden ötekine savruldu. Humus’tan çıkıp kuzeye geçtiğinde, son durağı “Ceyş’ul-İzza” oldu, ta ki rejimin kurşunları Hama kırsalında hayatına son verene kadar.

Ama Sarut tek başına ölmedi. Onunla birlikte bütün Humus kuşatılıp boğuldu. Ve nihayetinde rejimin bayrakları şehrin üzerine dikildiğinde, hayatın değil, yalnızca yıkıntıların üzerinde dalgalanıyordu.

Devrimin ilk gününden beri yaralı olan Humus hâlâ kanıyor; özellikle de kırsalı, “kurtuluştan” sonra mezhep temelli cinayetlerin işlendiği yer… Kadın kaçırmalar, öldürmeler; tüm bunlar, bu suçları her zaman “ferdi eylem” diye çerçeveleyen geçici hükümetin gözü önünde gerçekleşti.

Suriye sahili… Önyargıdan katliamlara

Sahil diye anılan Lazkiye ve Tarsus bölgesinde, eski rejimin paramiliter güçleri olan şebbihalarla ilgisi olmayan sivil halka karşı katliamlar yapıldı. Bu, rejimin artıklarının ve şebbihalarının, çoğunluğu Alevi köylerinin arkasına saklandığı, halkı ise öne sürdüğü yerlerdi.

Hiçbir yönetimin bu olayları mezhepçi bir mantıkla ve iç savaş yöntemleriyle yaklaşma hakkı olamazdı. Sahil, mezhepsel kimliği nedeniyle Esad çetesiyle asla özdeleştirilemez. Dahası yoksul köylüler, mevcut hükümetin koruması altında hayatına devam edebilen zengin şebbiha liderleri gibi muamele görmeyi fazlasıyla hak ediyordu…

Suriye halkı, tüm renkleriyle, Beşar Esad’ın düşüşüne sevindi. Geçici hükümete dair duyulan endişeye rağmen, Halep’ten Şam’a bu hissi görebilirsin. Bununla birlikte, Ahmed Şara’nın kendini seçim tarihi olmadan, sahte bir ulusal diyalogla ve anayasa olmadan geçici başkan ilan etmesi, insanların yeni bir Esad deneyimi yaşayabilecekleri korkusunu artırıyor.

Ve sonra 5 Mart felaketi geldi: Sahilde, şebbihaların kalıntılarının ayaklanma girişimi… Bu girişime Aleviler ve Sahil halkı destek vermediği için bu girişim başarısız oldu; ama hükümetin tepkisi mezhepçi ve kanlıydı: Katliamlar, kimliğe dayalı öldürmeler, insan kaçırmalar… 1500 sivil ve 300 güvenlik görevlisi hayatını kaybetti.

Abluka altındaki Süveyda…

Süveyda olayları, bardağı taşıran son damlaydı. Sekiz ay süren başarısız müzakerelerin ardından, Şara hükümeti “güvenliği sağlamak” için Süveyda’ya girdi; hiçbir garanti olmadan. Ama halk, sahilde olanları hatırladı ve kendini savunmaya karar verdi.

Ordu girince ihlaller başladı: ev yakmalar, adam kaçırmalar, dini ve ulusal sembollere hakaret… Süveyda’nın dini liderlerinden Hikmet Hicri ve destekçilerinin kendi politik çıkarları olduğu, eski rejim kalıntılarıyla ilişkileriyle olduğu doğrudur. Bununla birlikte Dürzilerin tamamını Hicri’nin veya diğer dini liderlerin sadık destekçileri gibi resmetmek doğru ve adil değildir. Şara yönetimi yanlısı basının Süveyda halkını eski rejimin “artıkları” olarak sunması, tehlikeli ve otoriter bir dildir ve nihayetinde İsrail işgal projesine hizmet etmektedir. Nitekim İsrail, “Dürzileri koruma” bahanesiyle bu durumu istismar etmekte gecikmemiş, savaş uçaklarıyla Süveyda’daki Suriye ordu mevzilerini ve Şam’daki Genelkurmay karargâhını bombalamıştır.

Şimdi, kırılgan bir ateşkes ve abluka var: Elektrik yok, su yok, ilaç yok, mazot yok; Bedeviler yerlerinden ediliyor. Bu manzaralar, Madaya, Kefreya ve Fua ablukalarını hatırlatıyor. Abluka, Esad’ın kullandığı bir savaş suçuydu; şimdi Şara tekrar kullanıyor.

Yeni Suriye… Nereye? Ne yapmalı?

Mevcut geçici hükümet, devrilen Esad rejiminden özde çok da farklı olmayan yeni bir otoriter düzen inşa etmeyi hedefliyor. Eski rejimden miras kalan mezhepsel ve ulusal bölünmeleri kullanarak ve halktan gerçek bir meşruiyet almadan; kriz yönetimi mantığıyla, silah ve dış destek yoluyla fiili iktidarını pekiştirmeye çalışıyor.

Bir yeri askeri olarak kontrol altına alanın siyasi karar hakkını da elde ettiğini savunan “kurtaran karar verir” anlayışı, tehlikeli bir ilkeye dönüşmüş durumda. Hükümet, meşruiyetini Suriye halkından değil, bölgesel ve uluslararası başkentlerden almaya çalışıyor. Oysa gerçek soruları görmezden geliyor: Anayasayı kim yazacak? Siyasal ve ekonomik sistemin çerçevesini kim belirleyecek? “Geçiş adaleti” nasıl sağlanacak? Savaş suçluları ne zaman yargılanacak? Ne seçim var, ne parti yasası, ne halk katılımı; sadece kapalı bir yönetim ve “gerçekçilik” kisvesi altında dışlayıcı bir otorite.

Bu gidişat, yeni patlamalara ve Suriye’nin küçük çatışmalar ve bölgesel sadakatlerle dolu kalıcı bir haritaya dönüşmesine zemin hazırlıyor. Gerçek temsiliyetin olmayışı, siyasi aktörlerin marjinalleşmesi ve yoksul kesimlerin taleplerinin görmezden gelinmesi; siyasal, toplumsal ve sınıfsal bölünmeleri derinleştiriyor ve yeni bir çürümüş rejimin inşasının zeminini hazırlıyor.

Bu nedenle yalnızca hükümeti değil, tüm gidişatı değiştirmek gerekiyor. Devrim ruhunu yeniden canlandırmak, sadece sloganlara dönmek değil; politik ve toplumsal hareketi temelden yeniden inşa etmektir. Dış eksenlerin vesayetini reddetmek ve inisiyatifi geri almak gerekiyor. Hükümetten ve burjuva toplumsal ve siyasal güçlerden kesin bağımsızlık temelinde devrimci güçler, devrim başladığından beri özgürlük ve sosyal adalet mücadelesine inanan herkesi kapsayan ulusal ölçekte bir devrimci ittifak kurmalıdır. Yeni Suriye, yoksulların, köylülerin, işçilerin, göçmenlerin, işsizlerin ülkesi olmalı ve bu mücadele bir işçi-emekçi hükümetiyle sonuçlanmalıdır.

Yeni Suriye ne yukarıdan alınan kararlarla ne de uluslararası mutabakatlarla inşa edilecek. Hayalini kurduğumuz Suriye; meydanlarda, köylerde, daha önce kuşatılmış mahallelerde ve zulme direnen halkın kolektif hafızasında inşa edilecek. Devrim yenilmedi ama yeni hükümet onu çalmaya çalışıyor. Ve onu geri almak için yolumuz açık.

Kuruluşunun 10. yılında: İşçi Demokrasisi Partisi Genel Başkanı Oktay Çelik ile söyleşi

0

İşçi Demokrasisi Partisi’nin 21 Ağustos 2015’teki kuruluşunun üzerinden 10 yıl geçti. Geride bırakılan mücadele dolu on yılı, partinin üzerinde yükseldiği 55 yıllık birikimi ve önümüzdeki döneme dair politik ve örgütsel perspektiflerini, İDP Genel Başkanı Oktay Çelik’le konuştuk.

İDP’nin kuruluşunun üzerinden 10 yıl geçti. 2014’te girişim olarak ilan edildi, ardından 2015 Ağustos’unda partileşti. O dönemin politik atmosferini de düşündüğünüzde, bu adımı atmaya iten en temel nedenler neydi sizce? Hangi ihtiyaçlar o süreci belirledi? 

Oktay Çelik: Bu soruyu cevaplamak için biraz geriye, 2008 yılına gitmemiz doğru olur. Hatırlayalım; 2008 dünya ekonomik krizi mali piyasaları çökertti. Batmasına müsaade edilemeyecek denli büyük denen yüzyıllık kapitalist şirketler darmaduman oldu. Bütün piyasa balonları patladı. Şirketler iflas etti. Sistem işlemez hale geldi. Sonuç: Küresel düzeyde işsizler ordusuna 20 milyon emekçi daha eklendi. Her zaman olduğu gibi burjuva hükümetler; sorunu, faturayı işçi sınıfına ve topluma ödeterek aşma yoluna gitti. Krizin ilk etkisiyle 20 milyon insan işsiz kalmışken çözüm diye sunulan reçeteler işsizler ordusuna 50 milyon insanın daha eklenmesine yol açtı. İşsiz sayısı 200 milyonu aştı. Mali kriz küresel düzeyde işçi sınıfı ve toplum üzerinde derin bir ekonomik ve sosyal yıkıma dönüştü. İşten çıkarma, düşük ücret, güvencesiz ve esnek çalıştırma, sosyal hak kayıpları genelleşerek derinleşti. Ve hızla siyasal bir kriz hüviyetine büründü.

Türkiye de 2008 dünya ekonomik krizini derin şekilde yaşadı. “Teğet geçecek” denilen kriz Türkiye ekonomisinin bir dönem yüzde 14’ün üzerinde daralmasına, işsizliğin resmi rakamlara göre dahi yüzde 14’ün üzerine çıkmasına yol açtı. 2008 krizinin en önemli kalıcı sonucu işçi sınıfı ve toplumların gelir ve hayat standardında artan bir gerileme; ekonomik ve sosyal yıkım; hak ve özgürlüklerin sistematik olarak aşınmasına yol açan siyasi demokrasi kaybı oldu.

Nitekim 2008 dünya ekonomik krizi önce 2011’de Kuzey Afrika ve Ortadoğu halk isyanlarını tetikledi. Ardından 2013-2014 yıllarında Türkiye dahil hemen hemen bütün ülkelerde halk ayaklanmalarının sahne almasına yol açtı. Bu bir dönüm noktasıydı. Bardak taştı, zemberek boşaldı ve yönetenlerin eskisi gibi yönetemediği, yönetilenlerin de eskisi gibi yönetilmek istemediği bir döneme girdik. Kapitalizmin ve burjuva hükümetlerinin reforme edilemeyeceği, tüm bilimsel-teknolojik gelişmelere rağmen daha insani bir kapitalizmin mümkün olamayacağı, aksine baskı ve şiddetin yoğunlaşacağı Bonapartist ve hatta faşist yönetimlerin ağırlık kazanacağı, küresel felaketlerin eşikte olduğu ve ama buna direnen, eşit ve özgür bir dünya isteyen milyonların seferberlikleriyle de belirlenen bir dünya! İnsanlığın içinde bulunduğu krizlerin hiç olmadığı oranda bir önderlik krizine dönüştüğünü gördük. Ekonomik ve demokratik sorunların sistem içi bir çözümünün olamayacağı çok açıktı. Ehvenişerci, aşamacı, yedeklenmeci, işbirlikçi politikaların karnesi ortadaydı. 1989 sonrası pusulası kırılmış, ideolojik boşluğa düşmüş, sınıf odağını yitirmiş, enternasyonal ufku olmayan geleneksel sol hareketler gerçeği, sadece zamanın değil bütün bir geleceğin kaybına yol açmaktaydı. İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) işte bu politik krize ve boşluğa, tüm mütevazılığı ile, emekten yana, enternasyonalist, devrimci ve sosyalist bir yanıt ve çözüm olma çaba ve iradesiyle doğdu.

Politik mücadeleler boşlukta salınamaz. Devrimci sosyalist bir program ve yöntem üzerine inşa olması gerekir. İDP bu anlamda 55 yıllık bir teorik-politik ve örgütsel mücadele ve birikimin ürünü üzerine kuruldu.

Geçtiğimiz yıl Enternasyonal Yayıncılık tarafından yayımlanan İşçi Demokrasisi Partisi’nin Tarihsel ve Politik Kökenleri kitabınızda da altını çizdiğiniz gibi, İDP 2015’te bu belirtmiş olduğunuz perspektif ve irade ile kurulmuş olsa da kökleri 1970’lerin devrimci Marksist geleneğine dayanıyor. Bu sürekliliği siz nasıl tarif edersiniz? Bu tarihsel hat bugün İDP’de nasıl somutlanıyor?

Mücadelenin organik bir bütün olduğuna inanıyoruz. Devrimci fikirler ve eylem ancak militan bir işçi hareketiyle gerçek anlamına kavuşabilir. Bizim ilk kırmızı çizgimiz bu. Politik mücadeleler boşlukta salınamaz. Devrimci sosyalist bir program ve yöntem üzerine inşa olması gerekir. İDP bu anlamda 55 yıllık bir teorik-politik ve örgütsel mücadele ve birikimin ürünü üzerine kuruldu. Kökü devrimci Marksizmin tarihsel ve politik mücadele geleneğine dayanıyor. Hiç kuşkusuz bu mücadele geleneğinin odağında Türkiye’de Troçkizmin önde gelen kurucularından Muhittin Karkın yoldaşımız yer alıyor. Muhittin ve yoldaşları devrimci Marksizmin bir politik akım olarak var olmasının temellerini attılar. Özellikle 1978’de kurulan İşçi Cephesi, İDP’nin üzerine yükseldiği bütün tarihsel ve politik mücadele geleneğini temsil ediyor. Muhittin Karkın yoldaşımız partimizin ve geleneğimizin kurucusu olarak daima en müstesna yerde durmaya devam edecek. Peki, nedir bu tarihsel ve politik mücadele geleneği? Mutlak şekilde işçi sınıfını, ezilen ve sömürülen kesimleri politikasının ve inşasının merkezine koyan, partinin ve önderliğin inşasının ancak sınıf mücadelesinin ve sınıf seferberliklerinin bir ürünü olabileceğini bilen, reformizm değil devrim diyen; kendinden menkul, maceracı, hareketçi, ikameci, sekter, bürokratik ve küçük burjuva anlayışlarla yolunu ayrı tutan ve onlarla teorik ve politik düzeyde mücadele eden tutarlı, devrimci ve sosyalist bir politik gelenek ve akım!

Maalesef sol-sosyalist hareket enerjisini çoğunlukla mücadeleyi birleştirmek, bağımsız ve kitlesel bir sınıf hareketi inşa etmek yerine bu iki burjuva kamptan daha ilerici gördüğüne destek vermek için harcamaya devam ediyor. Bu tabloya itirazımız var. Emeğin programının ve mücadele kampının inşasını her şeyden öncelikli görüyoruz. O yüzden Emek İttifakı vurgusunu temel bir politik çağrı olarak öne çıkardık.

10 yılı geride bırakırken Türkiye’de sınıf mücadelesinde sizce ne gibi değişimler yaşandı? Dinamiklerde bir kırılma ya da dönüşüm görüyor musunuz? İDP bu süreçte nerede durdu, nasıl müdahil oldu? Artıları ve eksileriyle süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Son 10 yılın en önemli değişimi yarı Bonapartist rejimin 20 yılın ardından yeniden Bonapartist bir karakter kazanması oldu. Bugün Türkiye Tek Adam rejimi olarak ifade ettiğimiz Bonapartist bir rejime sahip. Rejimler sandıkta değişmez! Türkiye’de de öyle oldu. Fethullah Gülen hareketiyle girilen iktidar mücadelesinin tüm devlet kurumlarına sirayet etmesi; Kürt siyasi hareketiyle yürütülen çözüm sürecinin çökmesi, 2008 dünya ekonomik krizinin devam eden etkileri; 2011 Arap isyanlarının yarattığı bölgesel değişimler ve bunların bir sonucu olarak özellikle 7 Haziran 2015 seçimleri sonrası MHP’nin köklü bir politika değişikliğiyle AKP’yi desteklemeye başlamasıyla birlikte, 2015’ten itibaren rejim içi güçler dengesi değişti. 15 Temmuz askeri darbe girişimiyle birlikte Bonapartist rejimin altyapısı oluştu. Türkiye hızla OHAL yönetimine geçti. Referandumla başkanlık sistemi kabul ettirildi. Erdoğan Türkiye’yi KHK’lar ile yönetmeye başladı.

Bu yeni tablonun ilk sonucu Türkiye’nin iktidar ve muhalefet olarak iki kutba bölünmesi ve seçimler dahil her tutum ve pozisyonun bu duruma göre şekillenmesi oldu. İDP olarak bunun bir demokrasi yanılsaması olduğunu, işçi sınıfını, ezilen ve sömürülen kesimleri programsız ve önderliksiz bıraktığını ve günün sonunda iki burjuva kampa mahkûm ettiğini söyledik. Maalesef sol-sosyalist hareket enerjisini çoğunlukla mücadeleyi birleştirmek, bağımsız ve kitlesel bir sınıf hareketi inşa etmek yerine bu iki burjuva kamptan daha ilerici gördüğüne destek vermek için harcamaya devam ediyor. Bu tabloya itirazımız var. Emeğin programının ve mücadele kampının inşasını her şeyden öncelikli görüyoruz. O yüzden Emek İttifakı vurgusunu temel bir politik çağrı olarak öne çıkardık. Demokratik mevzilerin savunusu ve siyasi demokrasi için mücadele kuşkusuz temel bir politik ihtiyaç ve gereklilik. Lakin sınıfsız bir demokrasi olmadığı gibi ekonomiyle ilişkisiz bir demokrasi de söz konusu olamaz.

Emek İttifakı her şeyden önce işçi sınıfının, ezilen ve sömürülen tüm kesimlerin sahip olduğu dönüştürücü ve kurucu güç ve kudretin tespitidir. İki burjuva kampın dışında emekçilerin ve ezilenlerin devrimci bir seçenek yaratma imkân ve zorunluluğuna bir atıftır. Sınıfın devrimci potansiyelinin harekete geçmesinde sol-sosyalist hareketin üzerine düşen görev ve sorumluluğa bir çağrıdır.

Emek İttifakı vurgusunu özellikle 2019’dan bu yana ısrarla öne çıkarıyorsunuz. Bugünün ekonomik ve siyasal krizleri karşısında bu çağrı nasıl bir çözüm öneriyor, nereye işaret ediyor? 

Çok açık ki kapitalist sistem durdurulamazsa üzerinde yaşayacak bir dünyamız olmayacak. Sağlık krizinden çevresel yıkıma, ekonomik krizden sosyal çöküşe, soykırımlardan askeri işgal ve savaşlara dek kapitalist düzen bir çoklu kriz içinde bulunuyor. Bu çoklu kriz ve yıkımdan dünyayı kurtarabilecek devrimci sosyalizm dışında bir başka seçenek yok. Biz buna inanıyoruz. Tüm tarihsel ve güncel bilgi ve olgular da bu gerçeğe işaret ediyor. Ama fikirler ne denli güçlü, haklı ve doğru olsa da milyonların kalbinde ve aklında, oldukları haliyle hemen yer edinemez. Kitlelerin fikrin sahiplerine inanması, güvenmesi, gücüne ikna olması gerekir. Emek İttifakı her şeyden önce işçi sınıfının, ezilen ve sömürülen tüm kesimlerin sahip olduğu dönüştürücü ve kurucu güç ve kudretin tespitidir. İki burjuva kampın dışında emekçilerin ve ezilenlerin devrimci bir seçenek yaratma imkân ve zorunluluğuna bir atıftır. Sınıfın devrimci potansiyelinin harekete geçmesinde sol-sosyalist hareketin üzerine düşen görev ve sorumluluğa bir çağrıdır. Rejimden, her türlü burjuva ideoloji ve kamptan, emperyalizmden ve kapitalizmden kopuşun politik zeminine yönelik bir işarettir.

Dünya sınıflar mücadelesi devrimci örgütler için enternasyonalizmin bir tercih ya da şıklık meselesi olmadığını, hem zaferle yenilgiyi tayin eden hem de politik rotayı belirleyen hayati bir mekanizma olduğunu defalarca gösterdi.

İDP enternasyonalist bir parti; ama bu çoğu zaman sadece “uluslararası dayanışma” gibi dar bir çerçevede anlaşılıyor. Oysa bizim açımızdan enternasyonalizm çok daha bütünlüklü bir politika ve inşa metodolojisi. Sizce bir partinin enternasyonalist olması ne anlama geliyor? Bugün bu perspektif İDP’nin politikalarına nasıl yansıyor? 

Dünya sınıflar mücadelesi devrimci örgütler için enternasyonalizmin bir tercih ya da şıklık meselesi olmadığını, hem zaferle yenilgiyi tayin eden hem de politik rotayı belirleyen hayati bir mekanizma olduğunu defalarca gösterdi. Enternasyonalizm yoksunluğu herhangi bir gözlükle tedavi edilemeyecek bir politik görme sorunudur. Dolayısıyla öncelikle şunun altını çizelim: Devrimci bir partinin enternasyonalist olması onun özelliklerinden herhangi biri değil asli politik kimliği olmalıdır. Çünkü bir dünya sistemi olan kapitalizme karşı politik mücadeleler yerel-ulusal düzeylerde verilse de ancak enternasyonal düzeyde kalıcı başarıya ulaşabilir. Bu ne anlama geliyor? Günümüzde kapitalist şirketler dünyanın her yanında iş yapıyorlar. Bir otomobil markasının onlarca ülkede fabrikaları ve her ulustan binlerce işçisi olabiliyor. Buna bankaları, gıda, perakende, enerji ve teknoloji şirketlerini ekleyebiliriz. On milyonlarca işçi birkaç yüz ya da bin şirketin çalışanı durumunda. Her bir ülkede bu fabrika ve işyerlerinde çalışan işçiler benzer sömürü sorunlarını yaşıyorlar. Hak ve ücretleri için örgütleniyor, mücadele ediyor, sendikalaşıyorlar. Patronlarından aldıkları ilk cevap işyerinin bir başka ülkeye taşınması tehdidi ya da üretim kaybını bir başka ülkede telafi etme girişimi oluyor. Nitekim her birinin kendi hükümetleri de bu şirketleri destekliyor. Enternasyonalist bir işçi ve siyasi hareketin varlığı buna engel olacaktır. İşçi sınıfının dünyayı parsellemiş sermaye karşısında daha örgütlü ve birleşik bir mücadele vermesine olanak sağlayacaktır. Sermayenin akışkanlığı ve uluslarüstü varlığı karşısında emeğin yerelliği ve bağımlılığı ancak enternasyonalizmle aşılabilir. Bunun aracı da dünya partisidir. Enternasyonalizm, kuşkusuz dayanışmayı da içeren ama daha ötesinde ortak mücadele aracı ve anlayışıdır!

Önümüzdeki 10 yıla bakarken hangi mücadele başlıklarının ön plana çıktığını düşünüyorsunuz? İDP, nasıl bir örgütlenme ve inşa hedefi ortaya koyuyor?

Önce şunu ifade edelim: 2008 dünya ekonomik krizi aşılamadı. Kapitalizm kimi manevralarla krizini aşmaya çalışsa da hepsi geri teperek krizin daha da derinleşmesine yol açtı. Trump’ın üstelik iki kez ABD başkanı seçilmesi, onun sakil gerici politika ve hayal gücünün dünyaya egemen olması ancak aşılamayan 2008 krizi ve rıza ve umut üretemeyen çürüyen emperyalist-kapitalist sistem gerçekliğinde açıklanabilir. Dolayısıyla önümüzdeki 10 yıl, geride bıraktığımız 10 yılın birikmiş tüm bu sorunlarının yoğunlaşarak var olmasıyla belirlenecek. Bu koşullarda antikapitalist olmayan hiçbir fikir ve hareketin başarıya ulaşması, olumlu bir sonuç üretmesi, felaketleri durdurması, geri çevirmesi mümkün olamaz. Antikapitalist olmanın özü sermaye karşısında odağını işçi sınıfının ve emek hareketinin oluşturduğu, tüm ezilen ve sömürülen kesimleri kapsayan sınıf mücadelesi ve sınıf seferberlikleridir. İDP tam bu kavşakta durmaya devam edecek. 

İkinci olarak, emperyalist-kapitalist egemenlik kaybı, kriz ve çürüme dünyada giderek derinleşmekte olan yerel ve bölgesel bir başıbozukluk ve vurgunculuk alanı açtı. İsrail’in Filistin’e yönelik topyekûn işgal ve soykırım girişimi bu kaotik tablonun en trajik yansıması. Keza Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve “kuralsız” bir dünyada mali ve askeri güç ve baskı ile sonuç alabilmenin mümkünlüğü emperyalizmi adeta yeni bir sömürgeci dönem çizgisine yerleştiriyor. 

Kuşkusuz kapitalizm boşlukta var olamaz. Burjuva hükümetler ve NATO gibi emperyalist aygıtlar kapitalist sistemin koruyucu ve yürütücüleri. Bu tabloda burjuva rejimlerin her yerde Bonapartist karakter kazanma eğiliminde olduğunu, emperyalist aygıtların askeri yığınak ve saldırganlığının ön plana çıktığını görüyoruz. Sınıflar mücadelesinin derinleşmesine paralel olarak eğer işçi ve sol hareket bir seçenek olamaz ise daha büyük yıkımların yaşanması, milliyetçi-şoven hareketlerin taban kazanması, faşist rejimlerin yeniden birer gerçeklik haline gelmesi söz konusu olabilir.

İşçi hareketi ve sol hareket burjuva devletten, sermayeden ve her türden bürokrasiden bağımsız olabildiği ölçüde bir seçenek haline gelecek.

Dolayısıyla, ekonomik ve demokratik mücadelenin organik bir bütün olduğu gerçeğini unutmadan ekmek ve demokrasi mücadelesini tek bir program altında bir arada sürdürmek ve baskıcı sermaye rejimlerine karşı mücadelenin mutlak surette antiemperyalist temelde ve enternasyonalist çizgide olması gerekiyor. İDP olarak mücadele ve örgütlenmemizi tam olarak bu gerçekliğin içinde inşa etme gayreti gösteriyoruz. Kapitalizm altında bir çözüm olmadığı gibi mevcut dünya koşulları içinde antiemperyalist özden yoksun, enternasyonalist olmayan yerel-tekil-ulusal mücadele ve anlayışların da kalıcı bir çözüm üretmesi mümkün olamaz. İşçi hareketi ve sol hareket burjuva devletten, sermayeden ve her türden bürokrasiden bağımsız olabildiği ölçüde bir seçenek haline gelecek ve inanıyoruz ki sınırsız, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünyayı mümkün kılacaktır.

Aile Yılı ve önlenmeyen kadın cinayetleri

0

2025’in ilk altı ayında 136 kadın erkekler tarafından öldürüldü, 145 kadın şüpheli şekilde ölü bulundu. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun hazırladığı 2025 Haziran raporuna göre, Aile Yılı’nın ilk altı ayında öldürülen kadınlardan 96’sının katili, aile üyesi olan bir erkekti. Failler yanı başımızda, hanemizde.

İktidarın aslında erkek şiddetini önlemek gibi bir ajandası yok. Erdoğan, Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele 2024 Yılı Faaliyet Planı’nı açıkladığı 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü programında “devlet olarak kadına yönelik şiddetle mücadeleyi temel politikaları haline getirdiklerini” söylemiş ve bu amaçla 2011 yılında Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının kurulduğunu hatırlatmıştı. Aynı bakanlığın 2024-2028 yıllarını kapsayan “Ailenin Korunması ve Güçlendirilmesi Vizyon Belgesi ve Eylem Planı’nda erkek şiddeti ve kadın cinayetlerinden bahsedilmiyor bile. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, esas hedefin ne olduğunu çok net açıklıyor: “Aileyi ve nüfus politikalarını bütün politika alanlarının merkezine yerleştirme hedefiyle yürüyeceğiz.” Çoğu kadın cinayetinde cinayet mahalli olan, sistematik erkek şiddetinin uygulandığı, bedenimiz denetlenirken emeğimize el konulan aileden bahsediyor. “Aile değil kadınız” demekteki ısrarımız bu yüzden.

Kadın cinayetlerine acil önlem!

Cinayetlerin göz göre göre geldiğini çok iyi biliyoruz. Temmuz ayında Ayşe Tokyaz’ı öldüren eski polis amiri Cemil Koç hakkında, cinayetten önce Ayşe’nin kardeşi Esra tarafından defalarca şikâyette bulunulduğu ortaya çıktı. Polis, tedbir almak yerine Esra’nın ihbarının üstünü örtmeye çalıştı. Katledilen Ayşe’nin hikâyesi ne yazık ki çok tanıdık. Pek çok kadın cinayetinin arkasından alınmayan tedbirler, üstü örtülen ihbarlar, korunan failler, el ele verip suç ortaklığı yapan devlet kurumları çıkıyor.

İşte bu yüzden erkek şiddetini önleyici ve caydırıcı mekanizmaları hayata geçirmeyen iktidar, koruyucu-önleyici yasaları ve tedbirleri uygulamayan kolluk kuvvetleri, failleri haksız tahrik indirimleriyle ve cezasızlıkla ödüllendiren yargı; hepsi kadın cinayetlerinin sorumluları. Bu yüzden kadın cinayetleri politik!

Keza erkek şiddetiyle mücadele edip etmemek de politik bir tercih. Hâlbuki kadın cinayetleri önlenebilir. Önlenememesinin sebebi kadın düşmanı politikalar! Bu nedenle, kadınlara ve lgbti+lara yönelik şiddete dair koruyucu ve önleyici politikalar; nitelikli ve donanımlı sığınaklar ile cinsel şiddet kriz merkezleri; kadına yönelik şiddet için 7/24 erişilebilir acil şiddet kanalları; İstanbul Sözleşmesi’nin tekrar imzalanması ve 6284’ün etkin uygulanması; cezasızlık politikalarına son verilmesi ve erkek adalet değil gerçek adalet gibi acil taleplerimiz için, hayatlarımıza sahip çıkmak için ısrarla mücadele etmekten vazgeçmiyoruz.

Okur mektubu: “Borçlunun değil bu düzenin yargılanması gerekiyor!”

0

Ben özel sektörde bir hukuk ofisinde çalışıyorum. Her gün önümde onlarca banka dosyası, kredi borçları, kredi kartı ödemeleri, takibe alınmış hesaplar. İşim gereği insanları arıyor, borçlarını hatırlatıyor, ödeme yapmalarını istiyorum. Ama çoğu zaman o telefon konuşmaları, sadece bir “hatırlatma” değil; bir insanlık sınavı oluyor. Çünkü o borç dosyalarının ardında sadece rakamlar yok. Çocuğuna süt alamayan bir anne var orada. Depremden sağ çıkan ama düzenini kuramayan yaşlı bir çift var. Konteynerde yaşamaya mahkûm edilmiş bir işçi. İşsiz kalan, iş bulamayan, borcu borçla çevirmeye çalışan binlerce insan. Ve onları ben arayıp, “Yasal takibiniz başladı, ödeme yapmazsanız haciz işlemi uygulanacak,” diyorum. O an sesleri değişiyor. Bazısı ağlıyor, bazısı susuyor. Aslında yaptığım şey, bu ülkenin en karanlık aynasında insan yüzlerini izlemek.

Bazısı başlıyor anlatmaya: “Ne olur biraz süre verin, iş arıyorum,” diyor.

“Eşim hasta, çocuğum okuldan atılmasın diye kredi çektim,” diyor.

“Depremde evimi kaybettim, şimdi banka da her şeyimi alacak mı?” diye soruyor.

Ne diyebilirim?

Sistemin bana verdiği yetkiyle değil, içimde kalan insanlıkla dinliyorum onları. Ama elimden bir şey gelmiyor. Çünkü bu ülkede borç vicdanla değil, prosedürle tahsil ediliyor. Bu işin en ağır yanı da tam burada başlıyor: Her gün hem başkasının yıkımına tanık oluyorum hem de kendi geçim sıkıntımla boğuşuyorum.

Antakya’yı biliyor musunuz? Ben oradan geldim, orada doğdum büyüdüm. Depremin üstünden 2,5 yıl geçti ama acısı hâlâ taş gibi oturuyor içimizde. Yetmedi. Geçen gün bir çiftçiyle konuştum… Yangında her şeyini kaybetmiş. Evi, zeytinliği, hayvanları. Sadece borcu kalmış elinde. Telefonda sesi kısık, bitkin: “Zaten depremden sonra bir şeyimiz kalmamıştı, şimdi toprağımız da yandı,” dedi. Ben ne diyeyim? “Ödemezseniz haciz gelecek” mi? Elim kolum bağlı, yüreğim parçalanmış halde dinliyorum onları.

Antakya’dan biriyle konuşmak başka… Ben orayı bilirim. Yangının kokusunu, toprağın suskunluğunu, insanların çaresizliğini bilirim. Ve şimdi masa başında, onların borçlarını takip etmek zorundayım. Her dosyada bir hikâye var: İşsiz bir genç, eşi hasta bir kadın, borçla çocuk büyütmeye çalışan anneler… Hepsine aynı cümleleri kurmak zorundayım: “Yasal takibiniz başladı, borcunuzu ödemeniz gerekiyor.” Ama içimden haykırmak geliyor: Onların değil, bu düzenin yargılanması gerekiyor! Patronum bana tahsilat oranını soruyor. Müvekkil “Dosyayı ne zaman sonuçlandırırsınız?” diyor. Ama ben gece yastığa başımı koyduğumda, o çiftçinin “Toprağım da gitti” diyen sesi çınlıyor kulağımda. Kadın olmak da zor. Özel sektörde ucuz işgücü sayılmak, geçinememek, susmak zorunda kalmak… Bir yanda kendi hayatta kalma mücadelen, bir yanda başkalarının yıkımı.

Ne işte adalet var ne hayatta. Bu mektubu bir çığlık olarak yazıyorum.

Antakya’nın külleri daha soğumadan, bu insanların üstüne haciz gönderen sistemin yüzüne çarpılsın diye. Borçlu onlar değil. Suçlu bu düzenin ta kendisi. Çünkü bu sistem, insanları borçlandırarak ayakta duruyor. Halkın yoksulluğundan, çaresizliğinden besleniyor.

Bir icra takip çalışanı

İsrail 6 gazeteciyi katletti, dünya çapında soykırıma karşı tepki büyüyor

0

9 Ağustos Cumartesi günü gerçekleşen kitlesel eylemler ve Filistin’le dayanışma amacıyla dünya çapında düzenlenen etkinliklerin ardından İsrail, bir basın çadırını bombalayarak El Cezire baş muhabiri Enes Şerif ve üç meslektaşıyla birlikte iki gazeteciyi daha öldürdü. Üzerinde gerekli basın ibareleri bulunan çadır, Gazze kentindeki Şifa Hastanesi’nin ana kapısının önünde bulunuyordu. Gazeteciler, basın yelekleri üzerlerindeyken öldürüldüler. Enes Şerif’in önceden kaydettiği bir mesaj, katledildiğini doğruladı: “Eğer bu kelimeler sana ulaştıysa, İsrail beni öldürmeyi başarmış demektir.” Gazeteciler, pazartesi günü düzenlenen bir yürüyüşle Gazze’deki Şeyh Rıdvan Mezarlığı’na defnedildi.

Gazetecilerin öldürülmesi bir hesap hatası değil, soykırımın işlendiği bölgeden dünyaya demokratik bir şekilde bilgi veren gazetecileri susturmak için İsrail’in uyguladığı politikanın bir parçasıdır. 7 Ekim’den sonra Siyonizmin saldırıları başladığından beri 270’ten fazla gazeteci katledildi. Bu sayı, iki dünya savaşında ölen gazeteci sayısını aşıyor. İsrail, Enes Şerif’in Hamas’ın askeri üyesi olduğunu öne sürerek bu suçunu meşrulaştırmaya çalıştı. Bu tür asılsız iddialar daha önce diğer gazetecilere karşı da kullanıldı. Birçok gazeteci, İsrail tarafından tehdit ve taciz edilerek bölgeyi terk etmeye ve haber yapmayı bırakmaya zorlandı.

9 Ağustos Dünya Gazze Günü

9 Ağustos’ta dünyanın çeşitli yerlerinde Filistin’e destek için kitlesel yürüyüşler yapıldı. Daha önceki eylemlerde Avustralya’da 300 binden fazla kişi, Japonya’da ise yüz binlerce kişi sokağa çıkmıştı. Netanyahu’nun Gazze’de işlediği soykırım, açlığı savaş silahı olarak kullanması, 61 binden fazla insanı öldürmesi ve Gazze Şeridi’nin tamamını işgal etme tehdidi, İsrail’in saldırılarına karşı dünya çapında bir öfke patlamasına yol açtı.

İsrail, işçilerin, gençliğin ve milyonlarca aktivistin kitlesel tepkisiyle karşı karşıya. Bu kitleler, eylemleri büyütmek, boykotları artırmak ve hükümetlere İsrail’e desteği kesmeleri için sıkı baskılar uygulamak üzere örgütleniyor. Gazze’ye Küresel Yürüyüş (Global March To Gaza) tarafından çağrısı yapılan 9 Ağustos eylemleri dünya çapındaki tüm aktivistlerce benimsenerek küresel seferberlikte yeni bir sıçrama yaratmış, İsrail’in küresel tecridini derinleştirerek soykırıma karşı mücadele yeni kapılar aralamıştır.

İşçilerin Uluslarası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI) olarak bu küresel seferberliğin bir parçasıyız ve İsrail’in işlediği soykırımı durdurmak için en geniş eylem birliğinin sağlanmasından yanayız. Dünyadaki tüm eylemleri selamlıyor, abluka ve açlığı kırmayı hedefleyen filolar gibi yeni girişimlerle dayanışmamızı bildiriyoruz. Sınırların derhal açılmasını; gıda, su, ilaç ve sağlık çalışanlarının toplu şekilde girişine izin verilmesini talep ediyoruz. Dünyadaki tüm hükümetlerden İsrail devletiyle ekonomik, siyasi ve diplomatik ilişkilerini derhal kesmelerini istiyoruz. Enes Şerif ve 270’ten fazla gazetecinin katledilmesini kınıyor, İsrail’in özgür basın faaliyetini garanti altına alması yönündeki küresel talebe katılıyoruz.

Diyoruz ki:

İsrail Filistin’den defol!

Soykırıma hayır!

Sınırlar açılsın!

Gazze halkına gıda, su ve ilaç!

Nehirden denize özgür Filistin!

Tek parça, laik, demokratik ve ırkçılığın olmadığı bir Filistin için!

12 Ağustos 2025

Ekonomide kalıcı faiz ve enflasyon kıskacı

0

Dünyanın en yüksek faizini veren ülke olarak Türkiye’nin 2025 bütçesi, faiz giderleri nedeniyle alarm veriyor. İlk 6 ay bütçe açığı 980,5 milyar TL olarak gerçekleşti. Oysa yıl başında bütçe hedefindeki açık ilk 6 ay için 245 milyar TL olarak öngörülmüştü. Gerçekleşen, hedeflenenin neredeyse dört katı! Peki neden?

Ocak-haziran döneminde merkezi yönetim bütçe giderleri 6 trilyon 579,1 milyar TL, bütçe gelirleri ise 5 trilyon 598,6 milyar TL olarak gerçekleşti. Açık, 980,5 milyar TL olarak gerçekleşmiş. Faiz dışı bütçe giderleri ise 5 trilyon 467,6 milyar TL ve bu durumda faiz dışı açık değil fazla var diyebiliriz: 131 milyar TL. Buradan bütçe açığındaki aslan payının faiz giderleri olduğunu net olarak söyleyebiliriz.

Bu açık, faiz giderlerini azaltarak değil daha fazla vergi toplayarak kapatılmaya çalışılıyor. Özellikle elektrikli araba sektörünü vuran son ÖTV düzenlemesi tam da bununla ilgili. ÖTV zammının Şimşek tarafından cari açığın kapatılmasına dönük yapıldığı söylense de asıl amacın bütçe olduğu kabak gibi ortada.

Bir diğer vergi artışı ise stopajda gerçekleşti. Stopajın yüzde 15’ten yüzde 17,5’e çıkarılması kararı, bütçe konusunda hükümetin ne denli zorlandığının önemli bir göstergesi. Çünkü alınan bu kararın Türk lirası mevduatlarından çıkma olasılığını artıracağının bilinmesine rağmen uygulamaya geçildi. Hükümet vergiyi artık resmen vakumluyor. Mal ve hizmet alımı geçen yıla göre yüzde 52 arttı. Kurdukları düzene para yetişmiyor desek yanlış olmaz. Emekçilere reva görülen ise kemere bir delik daha açılması. Bu faiz aktarımıyla Türkiye, emperyalist sermayeye daha da bağımlı hale geliyor. Ne de olsa IMF’siz IMF programlarının yegâne hedefi budur! Moodys’in bu politikaları ödüllendirerek ülkenin kredi notunu artırmasına şaşmamak gerekir.

Saldırı hızlanıyor

İşçi sınıfına yönelik saldırı dalgası bitmiş değil. Son sürat devam ediyor. Sınıf ise mücadeleleri parçalı yürütüyor. Sendikalar ve sınıf partileri yekpare bir mücadele hattı ve programı oluşturmaktan çok uzaklar. Üstüne üstlük siyasal demokrasi mücadelesiyle ekonomik mücadeleyi bilinçli olarak ayrı politik düzlemde ele alıyorlar.

Faiz baskısı, üretim kapasite kullanım oranını yüzde 4 azalttı. İşsizlik artışı ve ekonomik daralma enflasyonun yanında kendini hissettirmeye başladı. Mücadele edilmediği sürece çok uzun bir stagflasyon sürecinin başında olabiliriz. İşsizlik oranı haziranda yüzde 9,2’ye yükseldi. Bu, son 11 ayın en yüksek seviyesi. Tüketimin baskılanması, arz talep dengesizliği ve ekonominin durağanlaşması gibi etkiler işsizliği körüklüyor. Hâlâ temel sorun hayat pahalılığı olmaya devam ederken stagflasyonun bir sonucu olarak işsizliği önümüzdeki günlerde daha çok konuşacağız. İşçi sınıfına dayatılan ya 10 gün aralıksız çalışma ya da işsiz kalma seçeneği sermaye tarafından yaygınlaştırılacaktır. Buna karşılık 6 saat 4 vardiya talebimizi yaygınlaştırmalıyız.

Sanayi daralması arttıkça kârlılıklarını korumak isteyen sermaye enerji, madencilik ve finans gibi alanlara daha fazla kayıyor. Bu nedenle rejim yasalar eliyle tüm kaynakları uluslararası şirketlere ve onların organik ilişkideki yerel temsilcilerine açmakla meşgul. Maden yasası dışında Cumhuriyet tarihinin en büyük sosyal konut projesi olarak tanıtılan “gayrimenkul sertifikası” ise müteahhitlere kaynak yaratan, emekçilerin mülk sahibi olma olasılığını iyice zorlaştıran ve 2008 ABD Mortgage krizinin bir benzerinin Türkiye’de yaşanmasına olanak tanıyacak bir düzenleme. Konut hakkının finansallaşmasını hedefleyen bu proje, kaynakların fütursuzca yağmalanmasının emlak ayağı olarak görülebilir.

Toplumsal mücadelenin parçalı yapısının de verdiği güvenle Türkiye’de uygulanan saldırı dalgasında bu yaz gaza basılmış durumda. İşsizlikle beraber enflasyon ile terbiye edilen emekçiler artık temel ihtiyaçları bile borçlanarak karşılama noktasına geldi. Temmuz zammı yapılmadı. Ocak zammı ise yine beklenen enflasyona göre yapılacak. Bu, yüzde 12’lik bir zam anlamına gelir. Emperyalizme daha fazla bağımlı hale gelen ülkede kalıcı faiz ve enflasyona mahkûm edilen ise sadece emekçiler. Birleşik bir mücadele hattının kurulabilmesi için daha ne olması gerekiyor?

İsrail’in ablukasını kırmak için Gazze’ye gidecek olan Küresel Sumud Filosunu destekleyelim!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’den (İUB-DE) Gazze ablukasını kırmak için yola çıkan Küresel Sumud Filosu’na dair açıklama

Küresel dayanışma için yeni bir girişim başlıyor. Yine bir gemi filosu, Gazze’yi açlığa mahkum eden ablukayı kırmak için Akdeniz’de yelken açacak. Küresel Sumud Filosu, 44 ülkeden aktivistin ve bir düzine geminin katılımını bekliyor. Filo 31 Ağustos’ta İspanya’dan yola çıkarak 4 Eylül’de Tunus’ta diğer gemilerle birleşecek.

Mağrip Sumud Filosu, Özgürlük Filosu Koalisyonu, Küresel Gazze Hareketi ve Sumud Nusantara gibi kuruluşların oluşturduğu bu koalisyon, deniz üzerinde gerçek bir seferberlik başlatmak için aktif olarak çalışıyor.

Küresel Sumud Filosu, dünya çapında milyonlarca insanın “Soykırıma hayır! Sınırları açın!” diye haykırışının kararlılığını ve cesaretini gösteriyor. Uluslararası dayanışmayı Gazze’ye ulaştırmak için yola çıkan ilk filoların ardından 17 yıl sonra başlatılan bu yeni girişim, yıllardır süren mücadelenin devamı niteliğinde ve tüm gücüyle desteklenmeyi hak ediyor.

Yapılan resmi açıklamada şunlar söyleniyor: “31 Ağustos’ta Kürsel Sumud Filosu, İspanya’dan onlarca gemiyle denize açılacak ve 4 Eylül’de Tunus ve diğer limanlardan da aynı şekilde gemiler katılacak. Ardından Gazze’ye doğru hareket ederek ablukayı kırmak ve insani yardım koridoru açmak için yola çıkacak.” Çevre aktivisti Greta Thunberg, Küresel Sumud Filosuna yapacağı katılımı önceden duyurdu ve “Kuşatmayı kırmak için yeniden denize açılıyoruz.” dedi. Ünlü oyuncu Susan Sarandon, “hükümetler ve kurumlar başarısız olsa bile dayanışma içinde olmalıyız” diye vurguladı. Organizatörler, “İsrail erkek, kadın ve çocukların üzerine sekiz atom bombasına eşdeğer bir saldırı düzenledi. Hastaneler, okullar ve sığınaklar tamamen yıkıldı. Tarih boyunca hiç bu kadar çok doktor ve gazeteci öldürülmemişti” diyerek İsrail’i kınadılar.

Filistin halkının direnişini destekleyen küresel hareketin bir parçası olan İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI) olarak, soykırıma karşı bu yeni enternasyonalist girişimi coşkuyla selamlıyoruz. Dünya halklarını bu girişime katılmaya ve her ülkede düzenlenecek eylemlerle aktif olarak destek vermeye çağırıyoruz. Böylece tüm dünya hükümetlerinden İsrail ile ilişkilerini derhal kesmelerini talep edebiliriz. Soykırımı durdurmak ve gıda, su, ilaç ve sağlık profesyonellerinin derhal girişini talep etmek ve suç niteliğindeki ablukayı kırmak için İsrail’e ekonomik ve silah ambargosu uygulamak için mücadele edelim. 61.000’den fazla insanın ölümüne neden olan bombardımanlara ve açlığa son vermek için mücadele edelim. İsrail Gazze’den çekilsin! Filistin halkına karşı soykırımı yenilgiye uğratmak için mücadele edelim!

12 Ağustos 2025

Kamu emekçilerinin TİS süreci başladı

0

600 bin kamu işçisini ilgilendiren toplu sözleşme sürecinin ardından, kamu emekçilerinin 2026–2027 yıllarını kapsayacak olan 8. Dönem Toplu Sözleşme süreci başladı. Kamu işçilerinin toplu sözleşme sürecinde AKP hükümetinin sergilediği tavır kamu emekçilerinin toplu sözleşme sürecinin nasıl sonuçlanacağına dair de ipuçları verdi. Kamu işçilerinin toplu sözleşme süreci hükümet temsilcileri tarafından 7 ay bilinçli olarak geciktirildi. Türk-İş Başkanı Ergün Atalay sık sık açıklama yaparak hükümet temsilcilerinin bu süreci uzatmak için neler yaptığını belirtti. Ancak nihayetinde kamu işçileri için çok da iyi sayılmayacak bir sözleşmeye imza attı taraflar. Her ne kadar Türk-İş ve Hak-İş temsilcileri ara ara yüksek perdeden tehditkâr açıklamalar yapsalar da son tahlilde bürokratik yapıları nedeniyle anlaşmaya imza attılar.

Kamu işçilerinin yapmış oldukları görüşmeleri “toplu sözleşme” süreci olarak adlandırabiliyoruz. Zira kamu işçilerinin ve sendikalarının anlaşmazlık durumunda grev yapma hakları -Cumhurbaşkanlığı kararlarıyla engellenmeye çalışılsa da- bulunmaktaydı. Nitekim Türk-İş 500’ü aşkın işyerinde grev kararı almış ve bazı işyerlerine grev kararlarını asmıştı. Ancak 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları kanununa göre toplu sözleşme sürecinde kamu emekçilerinin grev hakları yok. Bu da sürdürülen sürecin bir tiyatro oyununun ötesine geçememesine neden olmakta. Kamu emekçilerini, 8. Dönem Toplu Sözleşme sürecinde maalesef hükümet yanlısı sarı sendika Memur-Sen temsil ediyor. Memur-Sen daha önceki toplu sözleşme süreçlerinde önce talepler ortaya atıp sonra arka kapılarda gizlice hükümetin önerdiği sözleşme metnini imzalamıştı. Bu sefer de sürecin benzer şekilde sürdürülmeye çalışılacağını tahmin etmek zor değil.

Buna karşı KESK, son bir aydır tüm illerde basın açıklamaları ve farklı eylem biçimleri ile kamu emekçilerinin gerçek taleplerini dile getirmeye çalışıyor. Buna mukabil görüşmelerin başladığı 1 Ağustos tarihinde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı önünde alternatif bir TİS masası kurarak sürece müdahale etmeye çalışıyor. Kurulan alternatif TİS masasında şu taleplerin dile getirildiği görülüyor:

Özgür bir toplu sözleşme için grevli toplu sözleşme hakkı, anayasal güvence altına alınmalıdır. Hiçbir kamu emekçisinin maaşı yoksulluk sınırı altında kalmamalıdır. En düşük kamu emekçisi maaşının temmuz ayı itibarıyla yoksulluk sınırı olan 85 bin TL’nin üzerine çıkarılmalıdır. Ocak 2026 itibarıyla en düşük kamu emekçisi maaşı 100 bin TL üzerine çıkarılmalıdır. Ücretli, vekil, taşeron ya da sözleşmeli, adı ne olursa olsun güvencesiz istihdama son verilmelidir. Tüm kamu emekçileri güvenceli-kadrolu istihdam edilmelidir. Vergi adaleti sağlanmalı; az kazanandan az, çok kazanandan çok vergi alınmalıdır. Gelir Vergisi 1. dilim oranı yüzde 15’ten yüzde 10’a düşürülmeli, yoksulluk sınırına kadar olan ücretlerden kesilen Gelir Vergisi bu oranda (yüzde 10) sabitlenmelidir. Mülakat kaldırılmalıdır. KHK ile işten atılan tüm kamu emekçileri işe iade edilmelidir.

Bu talepler, kamu emekçilerinin gerçek talepleridir. Ancak maalesef KESK’in sınırlı gücü bu taleplerin hükümet tarafından kabul edilebilme ihtimalini azaltmakta. Ancak yukarıda sıralanan talepler üzerinden kamu emekçilerinin birleşik bir mücadele yürütmesi ile gerçek bir TİS masası kurulabilecektir.

إنهاء الحصار على السويداء فورًا! الشعب هو من سيقرر مستقبل سوريا!

0

على مدى الأشهر الثمانية الماضية، شهدت محافظة السويداء تصعيدًا تدريجيًا بلغ ذروته عندما دخلت القوات الحكومية، التي تدّعي تمثيل الدولة، إلى المنطقة بذريعة “فرض الأمن” بعد فشلها في المفاوضات مع ممثلي المجتمع الدرزي. غير أن هذا الدخول العسكري كان مجرد بداية لانتهاكات موثقة شملت حرق المنازل، وعمليات اختطاف، والاعتداء على الرموز الدينية والوطنية. وهذا يعيد إلى الأذهان ما حدث قبل أشهر في المنطقة الساحلية، حيث استُخدم شعار “الأمن” كغطاء لتصفية حسابات سياسية وطائفية.

صحيح أن الشيخ حكمت الحاجري كانت له مشاريع أو مصالح خاصة، وربما علاقات سابقة مع نظام الأسد، لكن ذلك لا يعني أنه يمثّل سياسيًا جميع سكان الجبل أو تطلعاتهم. ومن الجدير بالذكر أن الشيخين الجربوع والحناوي أعلنا أيضًا موقفًا واضحًا ضد سياسة الحكومة. لذلك، لا يمكن بأي حال من الأحوال مقارنة مجموعة ميليشيا بحكومة تمتلك جميع أدوات الدولة وترتكب الانتهاكات باسم “السيادة”. إن التمرد الشعبي القائم اليوم في السويداء هو تعبير طبيعي عن الرفض الشعبي الواسع لهذه الانتهاكات، وليس انحيازًا لعصابة ضد أخرى. لقد وقف سكان السويداء ضد النظام الدكتاتوري لبشار الأسد، ولم تتلطخ أيديهم بدماء السوريين، بل رفضوا الالتحاق بالخدمة العسكرية الإلزامية في جيش الأسد.

لذلك، من الظلم تصنيف الدروز على أنهم أتباع لليث البلعوس أو حكمت الحاجري أو غيرهما. إن تصوير أهالي السويداء على أنهم “فلول” أو “عملاء” هو خطاب سلطوي خطير يخدم، في نهاية المطاف، مشروع الاحتلال الإسرائيلي. فقد سارع الكيان الصهيوني الإبادي إلى استغلال اللحظة بذريعة “حماية الدروز”، حيث قامت طائراته الحربية بقصف مواقع للجيش السوري في السويداء ومقر وزارة الدفاع في دمشق، فاتحةً بذلك الباب أمام صراع أوسع يخدم مشروعه التوسعي وجرائمه المستمرة ضد فلسطين وشعوب الشرق الأوسط.

وبعد انسحاب القوات الحكومية، لجأت الحكومة إلى الاستعانة بالقبائل العربية، مما حوّل السويداء إلى ساحة معركة أهلية مصغرة أعادت إلى الأذهان مشاهد الاقتتال الطائفي. واليوم، يسود اتفاق هش لوقف إطلاق النار وسط حصار خانق تفرضه الحكومة منذ 12 تموز/يوليو: لا كهرباء، لا ماء، لا أدوية، لا مازوت، مع تهجير للبدو. هذه ليست مظاهر “استقرار” كما تدّعي الحكومة، بل هي إعادة إنتاج لحصارات مضايا وكفريا والفوعة والغوطة الشرقية في ريف دمشق، لكن بأساليب وأسماء جديدة. كما أن الحملة العسكرية أدت إلى تهجير أكثر من 80 ألف شخص وتدمير ما يقارب 32 قرية.

ومؤخرًا، بدأت تظهر إلى العلن تسجيلات من كاميرات المراقبة، منها مثلًا مقطع فيديو من مدخل مستشفى السويداء بتاريخ 16 تموز/يوليو، يُظهر لحظة اقتحام عدد من العسكريين وأفراد الأمن العام للمستشفى، ثم جمعهم الطاقم الطبي وإجبارهم على الركوع أرضًا، قبل أن يقدم أحد المسلحين على إعدام متطوع من الفريق الطبي بدم بارد. كما تُظهر تسجيلات ومقاطع أخرى عددًا من العسكريين وأفراد الأمن العام بزي عسكري حكومي يحمل راية تنظيم “داعش”.

من موقعنا الاشتراكي الثوري ضد القمع والطائفية الدينية والاحتلال العسكري، نعلن ما يلي:

نطالب بالرفع الفوري وغير المشروط للحصار عن السويداء، والسماح بدخول المواد الغذائية والأدوية والمساعدات الإنسانية تحت إشراف هيئات مستقلة.

نطالب بمحاكمة جميع المتورطين في الانتهاكات ضد المدنيين في السويداء — سواء من أصدر الأوامر أو من نفذها — أمام هيئات قضائية مستقلة وبحضور ممثلين عن المجتمعات المحلية.

نطالب بتحقيق شفاف ومستقل في كل ما جرى، بخلاف ما حدث في المنطقة الساحلية حيث جرى طمس الحقائق، وذلك عبر لجنة وطنية مكوّنة من قضاة مستقلين ونقابيين وممثلين عن الضحايا.

نطالب بالشروع الفوري في مصالحة حقيقية بين القبائل العربية والبدو من جهة، وأهالي السويداء من جهة أخرى، على أساس الاعتراف المتبادل بحقوق كل مكوّن.

وأخيرًا، تقع المسؤولية الأساسية عن أزمة السويداء على عاتق حكومة الشرع، التي تواصل سياساتها التمييزية وترفض بدء عملية الاعتراف بالحقوق الديمقراطية لجميع المكوّنات. هذه الحكومة، التي لا تعترف بالتنوع الوطني والإثني والديني في البلاد ولا تحترمه، وتستبعد منهجيًا من العملية السياسية كلًّا من الأقليات الوطنية والدينية وكذلك الأحزاب السياسية الأخرى على المستوى الوطني، تسعى إلى ترسيخ سلطتها الاستبدادية. وإلى جانب هذه الأسباب الجوهرية، فإن غياب العدالة بشأن الجرائم المرتكبة خلال فترة حكم الأسد، والفشل في إجراء تحقيق ومحاسبة فعّالين حول المجازر التي ارتُكبت بحق المدنيين من أبناء الطائفة العلوية في آذار/مارس، هي أيضًا من العوامل المهمة وراء رفض أهالي السويداء لإدارة الشرع.

إن الأزمة الأخيرة في السويداء تطرح مجددًا المهام العاجلة التالية: ضمان الحقوق الديمقراطية لجميع الأقليات الوطنية والدينية؛ تنفيذ برنامج عاجل لإعادة الإعمار الاقتصادي قائم على أولويات الشعب الكادح؛ وإنهاء وجود وتدخل جميع القوى الرأسمالية الأجنبية (إسرائيل، تركيا، الولايات المتحدة، روسيا) في البلاد. ولا يمكن تحقيق هذه الأهداف إلا من خلال تعبئة شعبية موحدة وواسعة للشعب السوري، تشمل النضال من أجل إجراء انتخابات حرّة لجمعية تأسيسية تناقش وتقر جميع مطالب الشعب.

ندعو جميع القوى اليسارية والثورية في سوريا إلى التوحد في نضال مشترك على أساس برنامج عمل كهذا، وبناء منصة سياسية مستقلة، منفصلة عن الحكومة وعن القطاعات السياسية البرجوازية الممثلة للأغنياء وأصحاب النفوذ في البلاد.

كما ندعو في الـUIT-CI إلى تضامن دولي دائم مع النضالات والمطالب الديمقراطية والاجتماعية للشعب الكادح وجميع القطاعات الشعبية في سوريا.

ـUIT-CI

١٢ آب/أغسطس 2025

Suriye: Süveyda’daki hükümet ablukası derhal sonlanmalıdır!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Süveyda’da süren hükümet ablukası ve insani krize ilişkin açıklaması.

Son sekiz ay içerisinde Süveyda vilayeti, Dürzi topluluğunun temsilcileriyle müzakerelerde başarısız olmasının ardından, doruk noktasına hükümet güçlerinin “güvenliği sağlamak” bahanesiyle bölgeye girmesiyle ulaştığı, kademeli bir tırmanışa sahne oldu. Ancak bu askeri müdahale, yalnızca belgelenmiş ihlallerin başlangıcıydı: evlerin yakılması, insan kaçırmalar, dini ve ulusal sembollere yönelik saldırılar… Tüm bunlar, birkaç ay önce Lazkiye ve Tartus bölgelerinde yaşananları hatırlatıyor. Orada da “güvenlik” söylemi, siyasi ve mezhepsel hesaplaşmaların örtüsü olarak kullanılmıştı.

Hiçbir koşulda bir milis grubunun, devletin tüm araçlarına sahip ve “egemenlik” adına ihlallerde bulunan bir hükümetle kıyaslanması kabul edilemez. Bugün Süveyda’da gerçekleşen isyan, ihlallere karşı halkın doğal bir tepkisidir. Süveyda halkı, Esad rejimine de karşı durmuş, Esad ordusunda zorunlu askerlik görevini reddetmiş ve ellerini Suriye halkının kanına bulaştırmamıştır.

Süveyda’nın dini liderlerinden Hikmet Hicri ve destekçilerinin kendi politik çıkarları olduğu, eski rejim kalıntılarıyla ilişkileriyle olduğu doğrudur. Bununla birlikte Dürzilerin tamamını Hicri’nin veya diğer dini liderlerin sadık destekçileri gibi resmetmek doğru ve adil değildir. Şara yönetimi yanlısı basının Süveyda halkını eski rejimin “artıkları” olarak sunması, tehlikeli ve otoriter bir dildir ve nihayetinde İsrail işgal projesine hizmet etmektedir. Nitekim İsrail, “Dürzileri koruma” bahanesiyle bu durumu istismar etmekte gecikmemiş, savaş uçaklarıyla Süveyda’daki Suriye ordu mevzilerini ve Şam’daki Genelkurmay karargâhını bombalamıştır. Böylece Filistin’e ve Ortadoğu halklarına karşı süregelen suçlarını ve yayılmacı projesini besleyen daha geniş bir çatışmanın kapısını aralamıştır.

Ordunun geri çekilmesiyle birlikte hükümet, bu kez Arap aşiretlerinden destek alarak Süveyda’yı yakın geçmişteki mezhep çatışmalarını hatırlatan küçük ölçekli bir iç savaş alanına dönüştürdü. Bugün, kırılgan bir ateşkes anlaşması yürürlüktedir. Ancak hükümetin bir aydır uyguladığı boğucu bir abluka devam etmektedir: Elektrik yok, su yok, ilaç yok, mazot yok, Bedeviler sürgün ediliyor. Bunlar, hükümetin iddia ettiği gibi “istikrar” göstergeleri değil; geçmişteki Madaya, Kefraya, Füa ve Doğu Guta kuşatmalarının, yeni yöntemler ve yeni isimlerle yeniden üretilmesidir. Bu askeri harekat sırasında en az 80 bin kişi evini terk etmek zorunda kaldı ve 30’dan fazla köy boşaltıldı, harap edildi.

Baskıya, mezhepçiliğe ve işgale karşı devrimci sosyalist duruşumuz doğrultusunda şu talepleri yükseltiyoruz:

Birincisi: Süveyda’daki kuşatma derhal ve koşulsuz olarak kaldırılmalı; gıda, ilaç ve insani yardım malzemelerinin bölgeye bağımsız kurumların denetiminde girişine izin verilmelidir.
İkincisi: Süveyda’da sivillere yönelik ihlallerde bulunan, ister emir veren ister uygulayan olsun, siyasi ve askeri düzeydeki tüm sorumlular yargılanmalıdır.
Üçüncüsü: Yaşananlarla ilgili Lazkiye ve Tartus bölgelerine olduğu gibi gerçeklerin örtbas edilmediği, bağımsız ve şeffaf bir soruşturma yürütülmelidir. Bu soruşturma, bağımsız hukukçulardan, sendikacılardan ve mağdurların temsilcilerinden oluşan ulusal bir komite tarafından gerçekleştirilmelidir.
Dördüncüsü: Arap aşiretleri, Bedeviler ile Süveyda halkı arasında, iki kesimin de haklarının karşılıklı olarak tanınması temelinde gerçek bir uzlaşma süreci başlatılmalıdır.

Son olarak, Süveyda’da yaşanan krizin asli sorumlusu mezhepçi politikaları sürdüren ve tüm toplumsal kesimlerin demokratik haklarının tanındığı bir süreci başlatmayı reddeden Şara hükümetidir. Ülkenin ulusal, etnik ve dinsel çeşitliliği tanımayan; ulusal ve dinsel azınlıkların ve aynı zamanda ulusal ölçekteki diğer siyasal partilerin politik süreçten sistematik olarak dışlayan hükümetin amacı otoriter iktidarını konsolide etmektir. Bu temel nedenlerin yanı sıra, Esad rejimi döneminde işlenen suçlara ilişkin şeffaf bir adalet sürecinin işlememesi; Mart ayında Alevi halkına dönük sivil katliamlara ilişkin etkin bir soruşturma ve cezalandırma sürecinin yürütülmemesi de Süveyda halkının Şara yönetimini reddetmesindeki diğer önemli unsurlardır.

Süveyda’da yaşanan son krizin bir kez daha şu acil görevleri gündeme getirmektedir: Tüm ulusal ve dini azınlıkların demokratik haklarının garanti altına alınmalıı; emekçi halkın öncelikleri temelinde bir acil ekonomik yeniden inşa programı gerçekleştirilmeli; tüm dış güçlerin (İsrail, Türkiye, ABD, Rusya) ülkedeki varlığı ve müdahalesi son bulmalıdır. Bu hedeflere ancak Suriye halkının birleşik ve kitlesel seferberliğiyle ulaşılabilir. Bu aynı zamanda, halkın tüm taleplerini tartışacak ve karara bağlayacak bir Kurucu Meclis için özgür seçimler mücadelesini de içermelidir. Suriye’deki tüm sol ve devrimci güçleri böylesi bir eylem programı etrafında birleşik bir mücadeleye, hükümetten ve burjuva siyasi kesimlerden bağımsız bir politik platform inşa etmeye davet ediyoruz.

İUB-DE olarak, Suriye emekçi halkının ve tüm toplumsal kesimlerinin demokratik ve toplumsal talepler için sürdürdüğü mücadelelerle uluslararası dayanışmanın kesintisiz bir şekilde sürdürülmesi çağrısında bulunuyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

12 Ağustos 2025

İşçiler, sefalet koşullarına karşı mücadeleyi sürdürüyor

0

İşçi ve emekçiler kendilerine dayatılan sefalet koşullarına karşı sendikalarında örgütlenerek mücadele etmeye devam ediyor. İşte güncel işçi grevleri ve direnişleri:

Temel Conta

Yetersiz iş güvenliği önlemleri, kötü çalışma koşulları ve düşük ücretlere karşı Temel Conta işçileri Petrol-İş sendikasında örgütlendi. Sendikanın yetki almasına rağmen patron sendikayı tanımak istemedi ve toplu sözleşmeden bir sonuç alınamadı. İşçiler ise patronun sendika düşmanı tavırlarına karşı yaklaşık 8 aydır grevdeler ve insanca bir yaşam ve toplu sözleşme hakları için mücadele ediyorlar.

TPI Kompozit

İzmir Çiğli ve Menemen’de iki işyeri olan ve toplam 2150 işçinin çalıştığı TPI Kompozit fabrikasında 6. dönem toplu pazarlık görüşmeleri, patronun yüzde 30 sefalet zammı teklif etmesi nedeniyle tıkandı. 16 Ocak’tan bu yana yapılan oturumlarda sonuç alınamıyor çünkü işçiler insanca yaşayacak bir ücret talep ederek sefalet dayatmasını kabul etmeyeceklerini söylüyor.

Toros Tarım

Tekfen Grubu’na ait Toros Tarım’da grev ikinci ayını geride bıraktı. Mersin ve Adana’da faaliyet gösteren firma, işçilerin yüzde 137’lik zam teklifine karşı yüzde 52,5 teklif ederek işçilere sefalet koşullarını dayatmaya çalışıyor. Yılın ilk çeyreğinde 230 milyon lira kâr açıklayan Tekfen Holding, 20 Mayıs 2025’te yapılan toplu sözleşme görüşmesinde işçilerin ücret ve sosyal haklar konusundaki taleplerini karşılamadı. Bunun üzerine işçiler 21 Mayıs’tan beri grevde.

Gübretaş

Kocaeli Körfez’deki Gübretaş fabrikasında çalışan 240 işçi, grevde birinci ayına yaklaşıyor. Yılın ilk çeyreğinde işçi başına 1 milyon 386 bin TL kâr elde eden Gübretaş firması, Petrol-İş’te örgütlü işçilere yüzde 30’luk sefalet zammını dayatıyor. İnsanca yaşayacak bir ücret için yüzde 95 zam talebinde bulunan işçiler emeklerinin karşılığını istediklerini ifade ediyor.

Digel Tekstil

Alman tekstil firması Digel Tekstil işçileri 17 Ocak 2025’te patronun yüzde 30’luk sefalet zammı dayatmasına karşı bir günlük iş bırakmıştı. Aynı gün bütün işçiler TEKSİF sendikasına üye olup haklarını örgütlü bir şekilde aramaya karar verdi ancak patronların yasal silahı haline gelen itiraz davaları sonucunda süreç uzadı. Bu süreçte patron, 15 öncü işçiyi işten çıkararak sendika düşmanı tutumunu gösterdi. Gaziemir Ege Serbest Bölge önünde direnişlerini sürdüren işçiler 25 Eylül’e ertelenen işe iade davalarını beklerken aynı zamanda mücadelelerini sürdürüyorlar.

Queen Flowers

Kötü çalışma koşulları, uzun mesai saatleri, düşük ücretler ve mobbinge karşı Queen Flowers işçileri sendikalaşmaya karar verdi. Danimarkalı şirket Queen Seracılık’ta çalışan 350 işçi DİSK BTO-SEN’de örgütlendi ve yetki süreci başladı. Queen Flowers işçileri ve sendika düzenli olarak İstanbul Şişli’deki Danimarka Konsolosluğu önünde basın açıklaması düzenledi. Bir yandan da İzmir Dikili’de direniş çadırında mücadelelerini sürdürüyorlar.

GM Teknik Cam

Amasya Merzifon’da bulunan GM Teknik Cam işçileri Kristal-İş’te örgütlü. 3 Ocak’ta başlayan toplu iş sözleşmesinde anlaşma sağlanamadı. İnsanca bir yaşam ve çalışma koşulları için işçiler 17 Temmuz’dan beri grevde.

Accell Bisiklet

Yakın zamanda Bisan Bisiklet’e satılan Accell Bisiklet’te işçi kıyımı yaşanmış, ihracat rakamlarının düşüklüğü bahane edilerek yaklaşık 100 işçi işten çıkarılmıştı. Diğer yandan ocaktan beri gerçekleşen görüşmelerde anlaşma sağlanamadı. İş güvencesi ve insanca yaşayacak bir ücret için mücadele eden işçiler 11 Temmuz’dan beri grevde.

Turizm işçilerinin yeni yasası emek cehennemine odun taşıyor

0

“Bazı Kanunlarda ve 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”un 10 Temmuz’da Mecliste kabul edilmesiyle beraber emekçilere yönelik görülmemiş bir saldırı daha hayata geçti. Yeni yasa, 7 gün içerisinde 1 gün olan hafta sonu iznini, 7 değil 11 gün içerisinde kullanılabilir hale getiriyor. Yedinci gününde çalışmaya devam eden işçinin mesaisi fazla mesai olarak hesaplanmıyor. Sonuç olarak yasa haftalık izin hakkını ertelenebilir hale getirirken, fiilen yapılan fazla çalışmayı mesai ücretinden muaf tutmuş, işçiyi mesaisizleştirmiş oluyor.

Büyük bir tur şirketinin de sahibi olan turizm bakanının kendisi için yasa çıkardığı ifade edilse de, milletvekillerinin komisyondan aktardıklarına göre başta inşaat olmak üzere başka sektörlerin patronları da yasayı pek sevmiş ve kendileri için de istemeye başlamışlar bile.

Türkiye’nin taraf olduğu ILO sözleşmeleri ve Avrupa Sosyal Şartı’na açıkça aykırı olan yeni yasa aynı zamanda Anayasa’nın “Çalışma şartları ve dinlenme hakkı” başlığı altında yer alan 50. maddesini (Dinlenmek çalışanın hakkıdır) ihlal etmiş oluyor. Peki hükümet nasıl bu denli pervasızca hareket edebiliyor?

2002 yılından beri iktidarda olan AKP’nin sistematik şekilde başarılı olduğu tek husus işçi düşmanlığı oldu. İş cinayetlerindeki astronomik artış, sendikasızlaştırma, emeklilik yaşının artıp maaşının düşmesi, asgari ücretin açlık sınırının altına itilip ortalama ücret haline getirilmesi, özelleştirmeler, vergi yükünün patronlardan alınıp neredeyse tamamen işçilere yüklenmesi vb. hususların dışında Türkiye’deki işçiler şu anda Avrupa’nın açık ara en uzun saatler çalışan işçileri haline geldi. Almanya ile kıyaslayacak olursak, biz Almanya’daki işçilerden 10 saat daha fazla çalışıp ayda ortalama 1485 avro daha az kazanıyoruz.

Aslında yeni yasa, uzun süren AKP iktidarının temel dayanağının ne olduğunu, nasıl olup da bu kadar uzun süre iktidarda kalabildiğini gözler önüne seriyor. Çünkü AKP yalnızca kendisine yakın olan şirketler için değil Avrupalısı, katil İsraillisi ve muhalif gibi görünen yerlileri için de bu uygulamaları hayata geçiriyor. Ve nihayetinde AKP bir düzen partisi olarak holdinglerin biricik partisi olmayı sürdürüyor.

Yeni yasaya karşı göstermelik açıklamalar ve işaret edilen hukuki mücadele dışında, sendikaların bu konuda seferber olmaması da sorunlarımızın bir diğeri olarak karşımızda duruyor. Kötü koşulların daha da kötüleşmesi anlamına gelen bu yasa, hem Türk-İş’ten hem de DİSK’ten sendikacıların aynı biçimde ifade ettikleri üzere yalnızca turizm işçisini ilgilendirmiyor, Türkiye’deki tüm işçileri ilgilendiriyor. Bu yasanın geri çekilmesi, çalışma koşullarının insanileştirilmesi, vergi adaleti ve insanca bir yaşama yetecek ücret için sendikaların bir eylem planı hazırlayarak kararlılıkla bunu hayata geçirmesi, en azından bunun hayata geçirilmesi için biz emekçilerin sendika bürokratlarına basınç uygulayıp seferber olmamız, koşullarımızı iyileştirebilecek biricik şans olmayı sürdürüyor.

9 Ağustos’ta Gazze için küresel yürüyüş: Soykırıma karşı sokaklara!

0

İsrail’in uyguladığı soykırım, televizyonda canlı yayınlanıyor. 60 binden fazla insanın katledilmesi, sistematik olarak aç bırakılması ve bombardımana tutulması, Netanyahu’nun Gazze’de yürüttüğü soykırıma ve katliama karşı dünya çapında yükselen tepkinin yeni bir seviyeye ulaşmasına neden oldu. Gazze’ye ve Filistin direnişine verilen küresel destek her geçen gün büyüyor. 9 Ağustos’ta ise sokaklar bir kez daha, direnişin sembolü olan Filistin bayrağının renklerine bürünecek.

Temmuz ayının sonlarından bu yana, Küresel Gazze Hareketi dünya çapında bir çağrı başlattı ve bu çağrı, dünyanın dört bir yanındaki Filistin yanlısı binlerce aktivistin desteğini kazanmaya devam ediyor. Hareketin çağrısında şu ifadeler yer alıyor: “Dünyanın dört bir yanında hareketimiz büyüyor. Birlikte örgütleniyoruz. Yol kapatma, oturma eylemi, işyeri işgalleri gibi ortak fikirlerden beslenen eylemler her hafta yaygınlaşıyor. Ancak çoğunlukla ayrı hareket ediyoruz; sınırlarla bölünmüş, küresel bir birlikten yoksun bir şekilde. Bu 9 Ağustos’ta farklı bir şey öneriyoruz: Küresel Eşzamanlı Eylem.”

Bu önemli uluslararası çağrı, aylar önce tüm dünyayı etkileyen dayanışma eylemlerinin bir parçasıdır. Tıpkı Mısır üzerinden Gazze’ye ulaşmayı hedefleyen ancak Mısır’ı yöneten Sisi diktatörlüğü tarafından engellenen Küresel Yürüyüş, tanınmış aktivistlerin içinde bulunduğu ve yetersiz beslenen çocuklara gıda, ilaç ve süt taşıyan iki yardım filosu ve ağustos ayının sonunda yola çıkması planlanan, çeşitli girişimleri koordine eden büyük bir filo gibi. Bu filonun amacı, “Gazze’ye yönelik yasadışı deniz ablukasını kırmak, insani bir koridor oluşturmak ve Filistin halkına yönelik süregelen soykırıma meydan okumak” olacak.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak bizler de Gazze ve Filistin ile dayanışma içindeki küresel hareketin bir parçasıyız. Bu önemli girişimleri selamlıyor, dünyanın dört bir yanındaki halkları 9 Ağustos’taki eylemlere kitlesel olarak katılmaya ve bu hareketleri büyütmeye, İsrail’e yönelik boykot eylemlerini artırmaya ve Filistin halkının direnişiyle en üst düzeyde dayanışma göstermeye çağırıyoruz. Netanyahu ve İsrail’in Trump, ABD emperyalizmi ve AB hükümetlerinin suç ortaklığıyla işlediği soykırıma karşı çıkıyoruz.

Tüm hükümetlerden şunları talep ediyoruz:

  • İsrail ile tüm ilişkiler kesilsin!
  • İsrail’e askeri ambargo uygulansın!
  • Acil insani yardımın Gazze’ye girişine derhal izin verilsin!
  • Soykırıma son!

Filistin kazanacak! Nehirden denize özgür Filistin!

Sefalet ücretlerine karşı ortak mücadele örülmeli!

0

Yaklaşık 4 milyon memurun ve 2,5 milyon memur emeklisinin 2026 ve 2027 yılları arasındaki çalışma koşullarını belirleyecek 8. Dönem Kamu Toplu Sözleşme görüşmeleri 28 Temmuz itibarıyla Çalışma Bakanlığı ile yetkili sendikalar arasında başladı. Kamu emekçilerinin mücadeleci kesimlerinin başını çeken öğretmenlerin tatilde olduğu ağustos ayında yapılan görüşmelerin tarihi kasten bu şekilde tercih ediliyor. Tek Adam rejimi bu sayede kamu emekçilerinin mücadeleci kesimlerinin seferber olmasını engellemeyi hedefliyor. Aileleri de hesaba katıldığında 20 milyondan fazla insanı ilgilendiren görüşmelerde memur kesiminin adına üç sendika görüşmeleri yürütüyor. Memur-Sen’in yanında Kamu-Sen de görüşmelerde yer alırken, Birleşik Kamu-İş ise görüşmelere ilk kez katılıyor.

Rejimin eli kamu işçisinden sonra memurun sofrasında

4668 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanununa göre ağustos ayının ilk iş günü başlaması gereken görüşmeler, Çalışma Bakanı Vedat Işıkhan’ın yurtdışı gezi planları gerekçe gösterilerek kendi koydukları yasanın belirlediği tarihten önce başladı. Yalnızca görüşmelerin başlangıç tarihi gibi konularda değil, grev hakkı gibi en temel meselelerde dahi mevcut yasalara uymayan Tek Adam rejimi kısa bir süre önce maden işçilerinin grevini “milli güvenliği tehdit” gerekçesiyle yasaklamıştı. Kamu Çerçeve Protokolü’nde (KÇP) sendikal bürokrasi ile kol kola kamu işçilerini sefalet koşullarına mahkûm eden Tek Adam rejimi şimdi de memurların sofrasını küçültmek peşinde.

Enflasyonla mücadeleyi işçi ücretlerinin baskılanmasıyla eşanlamlı hale getiren iktidar ve patronlar cephesi, son dönemde Türkiye işçi sınıfının önemli sektörlerinin TİS süreçlerinde de bu planlarında başarıya ulaştı. Tüpraş’ın ardından, ağustos ayının başında, tabandaki tüm basınca rağmen kapalı kapılar ardında imzalanan KÇP TİS’i ise bunun son örneği oldu.

600 bin işçiyi ve dolasıyla ailelerini de kapsayan KÇP süreci, rejimin kendi yanına çektiği sendikal bürokrasi kesimlerince işçi iradesinin nasıl gasp edildiğinin ve işçilerin nasıl sefalet zammına mahkûm edildiğinin önemli bir örneği. Masaya yüzde 90 artış talebiyle oturan Türk-İş ve Hak-İş bürokrasisi ilk altı ay için yüzde 24, ikinci altı ay içinse günlük 50 lira artı yüzde 11 zam sözleşmesine imza atarak konfederasyonların ilgili sendikalarına üye işçilerini yarı yolda bıraktı.

Bunu yaparken de sefalet zammını kabul etmeyen, insan onuruna yaraşır bir ücret ve yaşam talep eden işçilerin azmini ve ısrarını zaman zaman “göstermelik” eylemlerle sahneye çıkarsa da planlı bir eylem programı hazırlamaktan bile isteye kaçındı. Kapalı kapılar ardında iktidarla birlikte süreci sündürmeyi hedeflerken, sendikalı olmanın getirdiği en temel hak olan grev hakkının yasaklanmasına karşın da yasaklara karşı birleşik mücadele arayışı yerine iktidarın düşük ücret politikasına biat etmeyi tercih etti.

Şimdi 8. Dönem Kamu Toplu Sözleşme görüşmeleri başlayan kamu emekçileri için KÇP süreci önemli dersler barındırıyor. Tabii ki sadece kamu emekçileri için değil, iktidarın ve patronların krizi kendilerine fatura etmeye çalışması karşısında bir çıkış arayan tüm emekçiler ve sendikal bürokrasinin irade gaspına karşı sendikalarını nasıl bir mücadeleyle dönüştürebileceklerini arayan tüm işçiler için.

İşyerlerinden başlayan ve kamu kurumlarını saran bir seferberliğe ihtiyaç var

Geçtiğimiz yıllarda kamu emekçilerinin taleplerini hiçe sayan ve alım gücünün düşmesine sebep olan rejim ile göbekten bağlı Memur-Sen, tabandan gelen yoğun tepkiler üzerine bu sözleşme döneminde talepleri yüksek bir orandan açıklamak zorunda kaldı. 2026 yılı için yüzde 88, 2027 yılı için ise yüzde 46 oranında zam talep eden Memur-Sen’in bu taleplerinin arkasında durmayacağını kamu emekçilerinin büyük bir kısmı geçmiş deneyimlerinden ötürü biliyor. Memur-Sen ve Kamu-Sen’in rejimin dayatmalarını kabul etmeyip imza atmadığı koşulda bile süreç rejimin kontrolündeki Hakem Kurulu’na gidecek. Bu durumda da yine rejimin istediğinin gerçekleşmesi olasılığını kamu emekçileri ve emeklileri geçtiğimiz dönemden hatırlıyor.

7. Dönem TİS’in bilançosu ortada: Özellikle büyük şehirlerde barınma krizinin de etkisiyle darboğazda olan memurların maaşları yoksulluk sınırının altında kalırken, memur emeklilerinin aylıklarında ise durum daha da vahim ve açlık sınırının altında. Kamu emekçilerinin ve memurlarının rejimin saldırıları ve onunla göbekten bağlı sendika bürokratlarının kesin gözüyle bakılan ihaneti karşısında yapmaları gereken şey ise, Birleşik Kamu-İş ve KESK gibi konfederasyonlar ile birlikte ama onları da aşan bir güç oluşturmak. Kamu emekçileri KÇP’den gerekli dersleri çıkarmalı ve sendikal bürokrasinin rejim ile tabiri caizse “al gülüm ver gülüm” yapmasına müsaade etmemeli. Kamu emekçileri ancak konfederasyon farkı gözetmeksizin birleşik bir mücadele platformu yaratabilirse grevli gerçek bir toplu sözleşme hakkını elde edebilir ve bu yolla taleplerini kazanabilir.

Sürece dair notlar…

0
Dem Parti heyeti Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi komisyonunda

Süreç ilerliyor, devlet güvenlikçi yaklaşımını büyük ölçüde koruyor. Dem Parti ise meselenin demokrasi, hak ve özgürlükler zemininde ele alınmasının gerekliliğini vurgulamaya, kendi mensup ve müttefiklerini bu yönde harekete geçirmeye çabalıyor.

Şimdiye dek Kürt siyasi hareketinden silahlı örgütün feshi ve silahların sembolik bir törenle bırakılması gibi adımlar geldi. Mecliste kurulan komisyonu da iktidarın ilk adımı olarak görebiliriz. Tüm bu adımların, kalıcı sonuçlar doğurmayan birer ön adım olduğu, meselenin özüne dokunmaktan ziyade dokunabilecek adımlara zemin hazırlamaya yöneldiği aşikar.

Öze dair tartışmaların nasıl yürüyeceğini göreceğiz. Sorun dile dair olmasa da öncelikle dildeki yansımaları göze batıyor. Nitekim aynı zamanda bir çeşit mücadele olan bu müzakere süreci ilk sınavını sürecin nasıl adlandırılacağı konusunda veriyor. Öyle ya, “Terörsüz Türkiye” ile “Barış ve Demokratik Toplum” arasındaki fark bariz. Komisyona verilen “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi” isminin, komisyonda yürüyecek faaliyet ile örtüşüp örtüşmeyeceği bilinmez ama görülen o ki komisyonda bulunan herkesi kesen bir formül bulunmuş oldu.

Hangi yaklaşımın sürece ne kadar renk verebileceğini siyasetin şekillenişi belirleyecek. Bu gidiş, bir tarafın diğerinin sırtını tek seferde yere vurduğu bir güreş müsabakasına değil iki tarafın da güç topladıkça rakibine yüklendiği uzun bir bilek güreşine benzeyecektir.

Tabii bu mücadelenin spor müsabakalarına benzemeyen bir yönü var, o da bir tarafın aynı zamanda kuralları koyma gücüne sahip olmasıdır. Devletle masaya oturmak bunu göze almak demek.

İyi ama Tek Adam rejiminin söz gelimi Suriye’deki güçler dengesi istediği gibi şekillenmediği veya yeni bir anayasanın istediği şekilde oluşturulmasına beklediği desteği bulamadığı koşullarda masayı devirmesine kim, nasıl mani olacak?

Bu noktada Kürt siyasi hareketinin önderliği kendisine güveniyor. Fakat bu coğrafyada ve mevcut güçler dengesi içindeki bir tarihsel kavşakta Kürt halkı ve her milliyetten, inançtan milyonlarca işçi ve emekçiden başka güvenilebilecek kimse yoktur. Kitlelerin seferberliği dışında rejimi dizginleyebilecek, sınırlayabilecek, sıkıştırabilecek ilerici tek bir güç yoktur. Hal böyleyken ortada sürece kitlesel bir karşı çıkış olmadığı gibi onu sahiplenen ve heyecanını duyan bir toplum gerçeği olmadığı da gözlerden kaçmamalı.

Kürt siyasi hareketinin kendisini hangi taleplerle sınırladığı bir yana, ezilen bir ulusun herhangi bir hakkının tanınmazken tanınır hale gelmesi tüm emekçilerin faydasınadır. Bu bağlamda demokratik hak ve özgürlüklerin bir pazarlık konusu olmaktan çıkarılarak bir kazanım haline getirilmesi emekçilerin ve ezilenlerin bu doğrultudaki seferberliğini zorunlu kılıyor.

Bu bakımdan sınıf siyaseti yürütenlerin Kürt halkının demokratik ve ulusal haklarının tanınması için net bir politik tutum ve birleşik bir mücadele hattı ortaya koyması gerektiği gibi Kürt siyasi hareketinin de yüzünü Şimşek programı altında yaşam savaşı veren emekçilere, sendikal özgürlükleri ayaklar altına alan işçilere daha çok dönmesi gerekir.

Bu başarılabilir mi? Kolay görünmüyor. Kürt siyasi hareketinin ideolojik gıdasını aldığı kaynağın kapitalist toplumda sınıfların merkezi mahiyetini anlamaktan gitgide uzaklaşan ve bunun yerine liberal/anarşizan devlet-toplum ikiliği okumasını koyan yaklaşımı, Kürt siyasi hareketinin kalıcı ve kapsamlı kazanımlar elde etmeye giden yolda kendi elini kolunu bağlamasına yol açıyor.

Kapitalist toplumda emek-sermaye çelişkisi, arada bir değinebileceğiniz “meselelerden bir mesele” değildir. Siyasi alanı bir dizi eşdeğer meselenin birbirine eklemlenmesi, mücadeleyi ise bu meselelerin taşıyıcılarının ittifakı olarak kavramakta ısrar etmek sahiplerine -demokrasi ufukları burjuva demokrasisi ile sınırlı ise dahi- ancak sukutuhayal getirir. Umarız ki öyle olmasın.