Ana Sayfa Blog Sayfa 9

Gazze’deki soykırımın diplomatik maskesi

0

10 Ekim’de başlayan Gazze ateşkesinin soykırımın şiddetini azaltsa da sona erdirdiğini söylemek mümkün değil. Korsan devlet İsrail, ateşkes başladığından bu yana anlaşmayı yüzlerce kez ihlal etti ve yüzlerce Gazzeliyi katletti. Gazze Şeridi’ne ulaşacağı vaat edilen insani yardımın yalnızca yüzde 5 ila yüzde 10’u şeride girebiliyor. Öte yandan Birleşmiş Milletler (BM) verilerine göre, Batı Şeria’da 7 Ekim 2023’ten bu yana 1010 Filistinli işgal devleti tarafından öldürüldü. Bu sayı, Batı Şeria için son 20 yıldaki en yüksek saldırı oranı anlamına geliyor. Filistinliler için hem ekonomik hem de kültürel öneme sahip olan zeytin hasadının bu sene oldukça yoğun Siyonist yerleşimci saldırısı altında gerçekleşmesi de bu veriyi doğrular nitelikte. Ayrıca İsrail Parlamentosu Knesset, Filistinli tutsaklar için idam cezasını yasallaştırarak Filistin direnişi üzerindeki baskının dozunu artırma arayışında.

Sahadaki bu yıkıcı tablo BM’de alınan kararla daha da ağırlaştı. BM Güvenlik Konseyi, 17 Kasım’da Trump yönetiminin önerdiği Gazze Planı’nı onayladı. 13 ülkenin kabul ettiği, Rusya ve Çin’in veto hakkına sahip olmasına rağmen çekimser kaldığı plan bu şekilde yürürlüğe girdi.

Alınan kararla ABD ve AB emperyalizmi, bölgedeki gerici hükümetlerin ve ihanetçi Fetih yönetiminin de dahliyle Gazze’nin yeniden sömürgeleştirilmesini hedefliyor. Filistin direnişini silahsızlandırmayı ve Gazze’de bir manda yönetimi kurmayı öngören plan hayata geçerse, Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkı engellenecek ve emperyalist kurumların insafına terk edilecek. Böylece soykırımcı İsrail, Gazze’de iki yıldır ulaşamadığı politik ve askeri hedeflerini gerçekleştirmiş olacak.

Bu plana bölgedeki diğer gerici rejimler gibi Tek Adam rejiminin de destek verdiği, hatta uygulanmasında rol almak istediği not edilmeli. Tek Adam rejiminin Gazze’ye dair temel gündemini şu sıralar Uluslararası İstikrar Gücü’nde yer alma arayışı oluşturuyor. Bu sömürge gücünün temel görevi Filistin direnişini silahsızlandırmak ve manda yönetiminin inşasını mümkün kılmak olacak. Buna karşın Hamas, İslami Cihad ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi gibi direniş örgütleri silahlarını bırakmayı reddettiklerini kesin bir dille açıklamıştı.

Emperyalist ülkeler ve kapitalist hükümetler Filistin halkını ve direnişini boğmaya çalışırken, İsrail’in soykırımını geri döndürülemez bir şekilde durdurmak için dünya halkları ayağa kalkmalı. Tıpkı İtalyan işçi sınıfının “Blocchiamo tutto!” (Her şeyi durduralım!) şiarıyla 28–29 Kasım tarihlerinde düzenleyeceği genel grev gibi. İsrail’i hak ettiği şekilde korsan bir devlet ilan etmek ve hükümetlerin “İsrail’e tam ambargo” uygulamasını sağlamak için başta işçi sınıfı olmak üzere dünya halkları seferber olmalı. Çünkü ne emperyalizm ne de diğer kapitalist hükümetler Filistin halkının acılarını gerçekten durduracak bir programa sahip.

Asgari ücret değil sefalet ücreti

0

Asgari ücretin belirlenme süreci ve belirlenecek asgari ücretin miktarı her zaman ülkede bir numaralı gündem olmayı başarmıştır. Bunun nedeni ülkedeki emekçilerin önemli bir kısmının asgari ücretle çalışıyor olmasıdır. Asgari ücret her ne kadar bir ülkedeki en düşük taban maaş olarak belirlense de veriler asgari ücretin Türkiye’de hâkim-ortalama ücret olduğunu göstermekte. 2024 verilerine göre ülkede çalışan nüfus olan 32 milyon işçinin 11 milyon 200 bini asgari ücretle çalışmakta; bu da çalışanların yaklaşık yüzde 38’nin asgari ücretle çalıştığını gösteriyor. Bu oran 2025 sonunda muhtemelen yüzde 45 civarında olacak. Yani her iki çalışandan biri asgari ücretlidir diyebiliriz rahatlıkla.   

Asgari ücret nedir?

Asgari ücret veya minimum ücret, patronların işçilere yasal olarak ödeyebilecekleri en düşük ücreti, yani işçinin bir işgünü çalışabilmesi için ödenebilecek en düşük ücreti ifade eder. Mealen, “Bir işçi en az kaç lira alırsa ertesi gün ölmeden tekrar işe gelebilir?” sorusunun cevabıdır asgari ücret.

Pek çok ülkede asgari ücret belirlenirken dört kişilik bir ailenin bir aylık temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir ücret göz önüne alınır. Güya ülkemizde de bu yol izlenir ancak ortaya çıkan rakamlar maalesef bunun nasıl büyük bir yalan olduğunu ortaya koyar. 2025 yılı asgari ücreti 22.104 TL iken 2025 yılı açlık sınırı 28.412 TL. Bu da asgari ücretin açlık sınırının bile altında olduğunu göstermekte.

Asgari ücret ilk ne zaman uygulandı?

Asgari ücretin tarihçesine bakıldığında, bu ücretin işçi mücadeleleri sonucunda kazanılmış bir hak olduğunu görürüz. Asgari ücretin ilk uygulamaları, oldukça kötü şartlarda çalışan işçilerin verdiği mücadeleler neticesinde ortaya çıkmıştı. Malum olduğu üzere kapitalizmin ilk dönemlerinde işçiler açlık sınırının bile altında ücretlerle çalıştırılmaktaydı.

İlk olarak 1894 yılında Yeni Zelanda’da kabul edilen asgari ücret uygulaması zamanla tüm ülkelere yayıldı. Bu yıllarda yükselen işçi mücadelesini önlemeyi amaçlayan kapitalist ülkeler asgari ücret uygulamasını yasalarla güvence altına almak zorunda kaldı. Türkiye’de ise 1974 yılında asgari ücret uygulaması başladı.

Özellikle Sovyetler Birliğinin kurulması ve peşi sıra gelen devrimci dalga işçi sınıfının kazanımlarını perçinlemiş, birçok ülkede asgari ücret az sayıda işçinin aldığı taban ücret durumuna gelmişti. Ancak Sovyetler Birliği ve diğer işçi devletlerindeki bürokratik çürüme ve buna bağlı olarak bu devletlerin çöküşü ile yine asgari ücret birçok ülkede hâkim-ortalama ücret haline gelmeye başladı.   

Asgari ücret nasıl belirlenir?

Türkiye’de asgari ücret, hükümet denetimindeki 15 kişilik bir komisyon tarafından belirlenir. Bu komisyon beşi hükümet temsilcisi, beşi patron sendikalarının temsilcileri ve kalan beşi de işçi sendikalarının (en çok üyeye sahip işçi konfederasyonunun) temsilcilerinin katılımıyla şekillenir. Komisyon aralık ayı başlarında toplanarak bir sonraki yılın asgari ücret miktarını belirler. Görünürde işçi temsilcileri ile patron temsilcilerinin sayısı eşit gibi görünse de burjuva bir devletin temsilcileri doğal olarak patron sınıfının temsilcileridir ve aslında 10’a beş şeklinde bir şekilleniş vardır karşımızda. Dolayısıyla komisyon toplanırken sık sık dile getirilen “uzlaşma” ifadesi aslında kitlelerin gözünü boyamaya yönelik bir perdeden ibarettir.

Geçtiğimiz yıl işçi sınıfını temsil eden Türk-İş sendikasının yöneticileri bu yıl komisyona katılmayacaklarını belirtmişlerdi. Zira geçtiğimiz yıl, enflasyonun yüksek olması nedeniyle 2022 ve 2023 yıllarında asgari ücrete yapılan senede iki zam uygulamasından vazgeçilmiş ve enflasyonun çok altında bir zam yapılmıştı. İşçi sınıfından yükselen tepkiler üzerine Türk-İş göstermelik eylemler yapmış ve komisyona katılmayacağını açıklamak zorunda kalmıştı. Şimdi Türk-İş, hükümet temsilcisi sayısının bire düşürülmesi şartıyla komisyona katılabileceğini açıkladı. Ancak bu durumda bile patron sınıfının nicelik olarak daha güçlü olacağı çok bariz. Muhtemelen komisyonda yine bir gölge oyunu oynanacak, işçi sınıfının yükselecek tepkisi sendika bürokratları tarafından sönümlendirilmeye çalışılacaktır.

Çözüm nedir?    

Sonda da belirtildiği gibi bu yıl da asgari ücret belirleme sürecinden bir fiyasko çıkacağı aşikâr. Patronlar krizi ve yüksek maliyetleri, hükümet ise enflasyonu gerekçe gösterip bin dereden su getirerek asgari ücreti en düşük düzeyde tutmaya çalışacak. En iyi beklenti asgari ücrete yüzde 28,5 artış yapılması ve rakamın 28.404 TL’ye çıkartılması. En azından TÜİK enflasyon verileri bunu zorunlu kılıyor. Lakin rakamın bunun altında olması hiç de sürpriz olmaz. Zira Şimşek yönetimi enflasyonun düşürülmesi için gerçek enflasyonun altında maaş artışları yapmakta kararlı. Yani aslında enflasyonun yükünü işçi sınıfının sırtına yüklemekte kararlı…

Halbuki asgari ücretin ya da işçi maaşlarının yükseltilmesi enflasyonun artmasının temel nedeni değildir. Enflasyon artışını durdurmak isteyenler devletin dış borçlarına, cari açığına, faiz ödemelerine bakmalıdır. Bu enflasyon ateşinin sorumlusu işçi sınıfı değildir. Bu olumsuz tablo karşısında asgari ücretin en azından açlık sınırının üstüne çıkartılması mücadelesi oldukça önem kazanmakta. Ayrıca asgari ücret artışının eşel mobil sistemi ile belirlenmesi ve yılda dört kez gerçek enflasyon oranında zam yapılmasını talep etmek de gerekmekte. Zira asgari ücrete yapılacak zam tüm işçilere yapılacak maaş artışlarının miktarını belirleyecek. Komisyon kurulmadan tüm işçi sendikalarının, devrimci demokrat güçlerin harekete geçmesi, bu taleplerde birleşerek sermaye temsilcilerini sıkıştırması elzem. Aksi halde 2026 yılı da işçi sınıfı için kapkara bir yıl olacak.

Suriye’de Esad’sız bir yıl: Özgürlük ve Onur mücadelesi sürüyor!

0

İnsanlık tarihinin gördüğü en kanlı diktatörlüklerden biri, bir yıl önce bugün tarihe karıştı. 8 Aralık 2024’te 54 yıllık Esad hanedanlığının son bulmasıyla, yalnızca Suriye değil tüm bölgenin geleceğinde yeni bir sayfa açıldı. Çok büyük bedeller ödeyerek bu kanlı rejime son vermiş olan Suriye halkının bugün sokaklardaki kutlamalarını ve sevincini paylaşıyor ve içerisinde yer alıyoruz.

Suriye’deki değişim, 2010 sonunda Tunus’ta başlayarak tüm bölgeye yayılan devrimci dalganın 2011 Mart’ında Suriye’ye ulaşması ve halkın “özgürlük ve onur” talepleriyle sokakları zapt etmesiyle başlamıştı. Esad diktatörlüğünün halk isyanını kanla bastırma girişimiyle pek çok yükseliş ve düşüşten geçen neredeyse 14 yıllık bir sürecin ardından, “Halk rejimin yıkılmasını istiyor!” sloganı nihayet gerçeklik kazandı.

Rejimin yıkılmasıyla birlikte, halk işkence ve katliam merkezleri olan zindanlara kilit vurdu, politik tutsaklar özgürlüğüne kavuştu ve Suriye halkı ifade ve örgütlenme özgürlüğü bağlamında önemli kazanımlar sağladı. Bununla birlikte, son bir yıl içerisinde devrimin kazanımlarını tehdit eden çok vahim gelişmeler yaşandı. Sahil ve Süveyda’da gerçekleşen katliamlar yeni dönemin kırılganlığını gösteren en önemli olaylardı. Siyonist İsrail’in güneydeki işgalini genişletmesi ve askeri operasyonlarını sürdürmesi, emekçi halkın ekonomik ve sosyal koşullarında hiçbir ciddi ilerlemenin olmayışı, kadın haklarını tehdit eden gelişmeler bu dönemin diğer belirleyici başlıklarıydı.

Fırsatlar ve tehlikelerle dolu bu yeni dönemin temel belirleyeni, rejimin yıkılmasının ardından iktidarın, devrimin “özgürlük ve onur” taleplerini temsil etmeyen bir geçici burjuva hükümetin eline geçmiş olmasıdır. HTŞ lideri Şara’nın önderliğinde kurulan geçici hükümetin önceliği, devrimin tahrip ettiği kapitalist devletin yeniden inşa edilmesiyle kendi iktidarını kalıcı hale getirmektir.

İktidarının meşruiyetini önce kendinden menkul bir “Zafer Konferansına” ve ardından yalnızca 6 bin kişinin oy kullanma hakkına sahip olduğu bir seçim tiyatrosuna dayandıran geçici hükümet, bu dönemde temel olarak iki temel politika üzerinden ayakta kalmaya çalıştı. İlk olarak, eski rejimden miras kalan mezhepsel ve ulusal bölünmeleri kullanarak ülkenin Sünni Arap çoğunluğunun temsiliyetini kendi tekeli altına almaya çalıştı. Bu doğrultuda ülkenin kadim ve asli bileşenleri olan ulusal ve mezhepsel azınlıkları bir tehdit olarak göstermekten geri durmadı. Bu politikanın sonuçları, geçici hükümet dışındaki diğer siyasi aktörlerin politik süreçten sistematik olarak dışlanmaları ve nihayet Sahil ve Süveyda’da yaşanan katliamlarda somutlandı.

Geçici hükümetin diğer temel politikası ise, her ne pahasına olursa olsun, bölgesel ve küresel güçlerin desteğini almak oldu. Uluslararası tanınırlıkla meşruiyetini sağlamaya çalışan geçici hükümet, bu yönde her türlü tavizi vermeye hazır bir politika izledi. Siyonizmin güneydeki yeni işgallerine; Türkiye’nin kuzeyde sürdürdüğü işgale ve askeri uzantılarıyla çeşitli alanları kontrol etmeyi sürdürmesine; ABD’nin askeri varlığına ve sürdüğü operasyonlara; Rusya’nın mevcudiyetini sürdüren askeri üslerine ilişkin olarak, ülkenin ulusal egemenliği çerçevesinde bir herhangi tutum almadı.

Bu tavizkâr politikasının mevcut yaptırımları sona erdireceğini, dış yatırımlar ve özelleştirmeler yoluyla ekonomik gelişmenin sağlanabileceğini umdu. Ne var ki, Körfezden Avrupa’ya ve ABD’ye imzalanan onlarca anlaşmaya rağmen, şu ana dek hayata geçmiş herhangi bir somut sonuç almayı başaramadı. Kaldı ki, bu anlaşmaların hayata geçmesi, ülkenin emekçi halkının yaşam koşullarını iyileştirmekten ziyade, ülkenin geçmişte Rusya ve İran’ın bir yarısömürgesi olma konumundan, Batı emperyalizmlerinin ve Körfez ülkelerinin bir yarısömürgesi haline gelmesi anlamına gelecek.

Geçici hükümet, somut kazanımlar için “zaman istemeye” devam ederken, biz “yaptıklarınız yapacaklarınızın teminatıdır” diyoruz. Bu nedenle, rejimin devrilmesinin yıldönümü eylemlerine somut talep ve sloganlarımızla katılıyoruz. Suriye devriminin hakiki talepleri yalnızca Suriye emekçi halklarının bu doğrultudaki seferberliği yoluyla gerçekleşebilir ve bir işçi ve halk hükümeti iktidarı altında kalıcı ve kesin kazanımlar haline gelebilir. Esad rejimi devrildi ama özgürlük ve onur mücadelemiz sürüyor!

  • Katledilenler, kayıplar ve mahkumlar için adalet, hemen şimdi!
  • Ülkenin zenginlikleri emekçi halkın acil ihtiyaçları için kullanılmalıdır. Esad oligarşisine ait ve onunla ilişkili tüm varlıklar tazminatsız kamulaştırılmalı; Rusya ve İran’a dış borç ödemeleri iptal edilmeli; Esad dönemine ait kamu borçları silinmeli ve buradan elde edilecek kaynaklar halkın barınma, gıda, ulaşım, sağlık, eğitim gibi en acil ihtiyaçlarının karşılanması için kullanılmalıdır.
  • Siyonizm Suriye’den ve Filistin’den defol! Golan Suriye’nindir. Nehirden denize özgür Filistin!
  • ABD, Rusya, Türkiye, tüm dış güçler ülkeyi derhal etmelidir.
  • Siyasi, toplumsal ve çalışma hayatında kadınlara yönelik uygulanan tüm dışlama ve marjinalleştirme politikalarına, ezilen halklara dönük baskılara karşı mücadeleyi yükseltelim! Bu haklar vaatler ve mevcut otoriteler tarafından değil, ancak Suriye halkının seferberliğiyle elde edilebilir.
  • Sahte seçimlere hayır! Tüm demokratik hak ve özgürlüklerin garanti altına alınabilmesi için, Bağımsız ve Egemen bir Kurucu Meclis!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

عام على سوريا بلا الأسد: نضال الحرية والكرامة مستمر

0

قبل عام من اليوم فقط، انهارت واحدة من أكثر الدكتاتوريات دموية في تاريخ الإنسانية. في 8 كانون الأول/ديسمبر 2024، ومع نهاية سلالة الأسد التي دامت 54 عاماً، فُتح فصل جديد ليس فقط في مستقبل سوريا، بل في مستقبل المنطقة كلها. اليوم نشارك الشعب السوري احتفالاته في الشوارع وفرحته بالخلاص من هذا النظام الدموي الذي أسقطه بعد تضحيات هائلة.

بدأ التغيير في سوريا عندما وصلت الموجة الثورية التي انطلقت من تونس في أواخر عام 2010 وامتدت إلى عموم المنطقة إلى سوريا في آذار/مارس 2011، فاجتاح الشعب الشوارع مطالباً بـ«الحرية والكرامة». وبعد ما يقارب 14 عاماً من مسار مليء بالمدّ والجزر، حاولت خلاله دكتاتورية الأسد قمع انتفاضة الشعب بالدم، أصبح شعار «الشعب يريد إسقاط النظام» حقيقة ملموسة.

مع سقوط النظام، وُضعت الأقفال على مراكز التعذيب والإعدام، واستعاد المعتقلون السياسيون حريتهم، وحققت جماهير الشعب السوري مكاسب مهمة في مجال حرية التعبير والتنظيم. ومع ذلك، فقد شهد العام الماضي تطورات خطيرة هدّدت منجزات الثورة. وكانت المجازر التي وقعت في الساحل والسويداء أبرز الأحداث التي كشفت هشاشة المرحلة الجديدة. كما شكّل توسيع الاحتلال الصهيوني في الجنوب واستمرار عملياته العسكرية، وعدم حدوث أي تقدّم جدي في الظروف الاقتصادية والاجتماعية للشعب الكادح، إلى جانب التهديدات التي تطال حقوق النساء، عناوين أساسية لتلك الفترة.

إن المحدِّد الأساسي لهذه المرحلة الجديدة، التي تحمل فرصاً ومخاطر معاً، هو انتقال السلطة بعد إسقاط النظام إلى حكومة برجوازية مؤقتة لا تمثّل مطالب الثورة في «الحرية والكرامة». أولوية الحكومة المؤقتة التي تشكّلت بقيادة زعيم هيئة تحرير الشام أحمد الشرع هي إعادة بناء الدولة الرأسمالية التي هدمتها الثورة، وتثبيت سلطتها الخاصة بصورة دائمة.

اعتمدت الحكومة المؤقتة في شرعنة سلطتها أولاً على «مؤتمر النصر» المزعوم ونتائجه المدّعاة، ثم على مسرحية انتخابية لم يملك حق التصويت فيها سوى ستة آلاف شخص. وخلال هذه المرحلة حاولت البقاء عبر سياستين أساسيتين. أولاً، سعت إلى احتكار تمثيل الأغلبية العربية السنية عبر استغلال الانقسامات الطائفية والقومية الموروثة عن النظام السابق، ولم تتردّد في تصوير المكوّنات القومية والطائفية الأصيلة والتاريخية للبلاد على أنها تهديد. وأسفرت هذه السياسة عن إقصاء ممنهج لكل الفاعلين السياسيين خارج الحكومة المؤقتة، وتجسّدت نتائجها الدامية في المجازر التي شهدها الساحل والسويداء.

وكانت السياسة الأساسية الأخرى للحكومة المؤقتة هي الحصول على دعم القوى الإقليمية والدولية مهما كان الثمن. فقد اتّبعت نهجاً قائماً على تقديم كل أنواع التنازلات في سبيل الحصول على اعتراف دولي يمنحها الشرعية. ولم تتخذ أي موقف يتعلق بسيادة البلاد تجاه الاحتلالات الجديدة للصهيونية في الجنوب، ولا تجاه الاحتلال التركي المستمر في الشمال وسيطرة ميليشياته على مناطق مختلفة، ولا تجاه الوجود العسكري الأميركي وعملياته، ولا تجاه قواعد روسيا العسكرية التي ما زالت قائمة وتحمي بقايا النظام.

وقد علّقت الحكومة آمالها على إنهاء العقوبات القائمة، وعلى جلب الاستثمار الخارجي والخصخصة بوصفها طريقاً للنمو الاقتصادي. ولكن رغم عشرات الاتفاقيات الموقّعة، من الخليج إلى أوروبا والولايات المتحدة، لم تتحقق أي نتيجة ملموسة حتى الآن. وحتى لو تحقّقت تلك الاتفاقيات، فلن تكون في صالح تحسين ظروف عيش الشعب العامل، بل ستنقل البلاد من وضعية شبه المستعمَرة لروسيا وإيران إلى شبه مستعمَرة للإمبرياليات الغربية ولدول الخليج.

وبينما تستمر الحكومة المؤقتة في طلب «المزيد من الوقت» لتحقيق مكاسب ملموسة، نقول نحن إن «ما فعلتموه هو الضامن لما ستفعلونه». لهذا نشارك في فعاليات الذكرى السنوية لإسقاط النظام بشعارات واضحة ومطالب ملموسة. إن المطالب الحقيقية للثورة السورية لا يمكن أن تتحقق إلا عبر تعبئة الشعب الكادح، ويمكن أن تتحوّل إلى مكاسب دائمة وقاطعة فقط تحت سلطة حكومة عمّالية وشعبية. لقد سقط نظام الأسد، لكن نضالنا من أجل الحرية والكرامة مستمر.

مطالبنا:

العدالة للشهداء والمفقودين والمعتقلين. الآن وفوراً.

يجب أن تُستخدم ثروات البلاد لتلبية الحاجات العاجلة للشعب الكادح. يجب تأميم كل أملاك الأوليغارشية الأسدية والمتعاونين معها دون تعويض. يجب إلغاء ديون البلاد لروسيا وإيران. ويجب شطب ديون الدولة المتراكمة في عهد الأسد، وتوجيه الموارد المُحرَّرة لتأمين حاجات الناس الأساسية مثل السكن والغذاء والمواصلات والصحة والتعليم.

الصهيونية ارحلي عن سوريا وفلسطين. الجولان سوري. من النهر إلى البحر فلسطين حرّة.

الولايات المتحدة وروسيا وتركيا وجميع القوى الأجنبية يجب أن تغادر البلاد فوراً.

نقف بثبات لا يلين في وجه كل سياسات الإقصاء والتهميش بحقّ النساء في الحياة السياسية والاجتماعية وميادين العمل، كما بحقّ كل الفئات المستضعفة. ونؤكد أن الضامن الوحيد لهذه الحقوق ليس الوعود ولا السلطات، بل نضال السوريين والسوريات المستمر، حتى انتزاع الحرية والعدالة.

لا للانتخابات المزيّفة. من أجل ضمان كل الحقوق والحريات الديمقراطية، نطالب بجمعية تأسيسية مستقلة وذات سيادة.

اتحاد العمال الأممي – الأممية الرابعة (إ.و.ب – د.أ)

Rehin alınan siyaset

0

İBB/İmamoğlu dosyasına ilişkin iddianame 400’ün üzerinde kişiyi “örgüt” şeması içine yerleştiriyor. İddianamenin merkezinde “çıkar amaçlı suç örgütü” suçlaması var. Böylece bu dev belediyedeki her temas, her ihale, her bürokratik imza kolayca “hiyerarşi” ve “talimat” ilişkisi olarak nitelenip suç ve cezanın alanına taşınabiliyor.

İdari ve siyasi denetime tabi süreçler, mahkeme salonunda polisiye bir anlatıya dönüşürken gerçekler ters yüz ediliyor: Türkiye’de tüm belediyelerde kronik olan kokuşmuş “al gülüm ver gülüm” düzeni, sanki yalnızca İBB’de varmış gibi sunuluyor.

Bir kez, hem de böylesine geniş bir “örgüt” keşfedildi mi suçlamaları çeşitlendirmek de kolaylaşıyor. Savcılığın daha önce İSFALT ve KİPTAŞ’tan 2019 sonrası tüm ihale/proje dosyalarını istemesi, ardından İSFALT ihalelerine dair ayrı bir iddianamenin gündeme gelmesi, iştirakler üzerinden yeni dosyaların biriktirilerek yargılamanın kasten içinden çıkılmaz bir labirente çevrilmesi ihtimalini büyütüyor. Hedef, yalnızca bir kişiyi değil; seçimi kazanma ihtimali taşıyan bir siyasal odağı yıpratıp felç etmek, topluma ise “muhalefet edebilirsin ama asla kazanamazsın” fikrini kabul ettirmek.

Böyle bir uğrakta Kılıçdaroğlu’nun fırsat bu fırsat deyip yayınladığı videoyla davanın siyasi niteliğini karartıp meseleyi “yolsuzlukla anılmama” başlığına sıkıştırması manidar. Gürsel Tekin ve Kılıçdaroğlu ile rejimin ısmarlamak istediği muhalefet tipi de berraklaşıyor: kendi partisine kayyum olarak atanmaktan yüzü kızarmayan; iktidarın kurduğu mahkemede koşa koşa tanıklık etmek istercesine video çekimlerine sarılan, şahsi hırslarını ağzında iğreti duran “devletin âli menfaatleri” gibi gülünç laflarla pazarlamaya çalışan majestelerinin muhalefeti.

Elbette bu davada sahnelenen yöntemler yeni icat edilmiş değil. Ergenekon-Balyoz dosyalarında yıllar sonra bozulan hükümler ve beraatlar, KCK davaları ve kayyum siyasetiyle Kürt hareketine kurulan bitmeyen baskı, Can Atalay’ın tahliyesini hukuka rağmen engelleyen hukukçular; yargının siyasal alanı dizayn etmek maksadıyla nasıl bir şiddet aracına çevrilebildiğini son yıllarda defalarca gösterdi. Bugün aynı şiddet, ana muhalefet partisine yöneliyor. Üstelik henüz tünelin sonu da görünmüş değil.

Bir süredir “rehine siyaseti” kavramı dilimize yerleşmişti. Halbuki içinde bulunduğumuz durum çoktandır bu kavramın kapsamının aşılıp siyasetin rehin alındığı bir yere varmamıza çok da mesafe kalmadığını gösteriyor. Bu hayırsız gidişi durdurmak ise, bulunduğumuz yere gelmemizde ama doğrudan ama dolaylı olarak her biri pay sahibi olan hiçbir düzen aktörünün harcı değil. Bunu yapabilirse işçiler, emekçiler, ezilenler yapacak. Yeter ki tutabilecekleri güvenilir dalı bulsunlar.

Çıkmayan zorlu lekelere kültür-sanat: Terminal Kadıköy örneği

0

Belli bir süredir müzik sektöründe çeşitli rollerde, çoğunlukla güvencesiz çalışan biri olarak, kültürel alanların farklı endüstrilerdeki faaliyetlerin üstünü örtmek adına kullanılmasına aşinayım. Terminal Kadıköy’deki etkinlik mekânları üzerinden bunun güncel bir örneğine dikkat çekmek için yazıyorum.

Söğütlüçeşme durağında yer alan Terminal Kadıköy’ün hayata geçebilmesi adına, konum yıllarca atıl bırakılarak rıza inşa edildi. Böylece insanların para harcamaksızın kullanabileceği bir alanın daha kaybı göze çarpmaz oldu. Bu dikkat dağıtmanın beraberinde getireceği adımsa belliydi: belli kültürel sermaye gruplarının ilgisini çekmek. Kültürel alanı belli yatırımlarına paravan olarak kullanan kripto para borsası Paribu’nun yeni etkinlik mekânı Paribu Art da kent suçu tartışmalarının ortasındaki bu konumda yerini aldı. Bir diğer kültür mekânı Komünite de buraya açıldı. Artık hedef, olan biteni normalleştirmek için dikkatleri üzerine toplamakta. Bunun yolu da tabii bir kez daha kültür-sanat endüstrisinden geçiyor.

Geçtiğimiz günlerde Kadıköy’ün taze etkinlik mekânı, Paribu Art’ta bir festival gerçekleşti. Bu festival, Avrupa Birliği fonuyla “müzik sektöründe kadınların görünürlüğü” üzerine çalışan bir STK tarafından düzenlendi. Sayısız “alternatif” ismin katıldığı ve “bağımsız” oluşumların sponsorluğunu üstlendiği festivalle müzik sektörü, suç aklama ritüellerinin bir diğerine imzasını attı. Mekânın başına yerel komüniteden bir ismin getirilmesi de işi kolaylaştırdı. Semtin en bilindik yeraltı sahnesinin organizasyonunda yıllarca aktif rol oynamış isim daha önce, İsrail’deki yatırımları nedeniyle BDS’nin geniş çağrısıyla boykot edilen ve zamanında deprem toplanma alanına kurulmasıyla eleştirilen AVM-mekân Zorlu PSM’nin etkinlik koordinasyonunu yapmaktaydı. Tabii bu sektörde her şeye rağmen kimse alternatif konumlanmalarını kaybetmez, tatlar kaçmaz.

Herkes bilir ki burada yaratıcı endüstriler zararına çalışır. Küresel üretim ağlarını elinde tutan plak şirketleri ve müzik platformlarının cebine girerse bir şeyler girer. Ya alkol şirketlerinin sponsorluklarına bağımlısındır ya da tekelleşmiş mekânlara. Bir de bolca stajyer, gündelik çalışan, güvencesiz işçi emeğine bağımlısındır. Bugün Terminal Kadıköy’de yaşananlar, kültür politikalarının kent hakkı, sermaye hareketleri ve emek rejimleriyle ne kadar iç içe geçtiğinin güncel bir örneği. Bu yüzden kültürel alanlar üzerine birlikte söz üretmek ve başka ilişki biçimleri düşünmek gerek.

Bir kültür-sanat emekçisi

Bir metal işçisinden çocuk işçiliği ve iş cinayetleri üzerine

0

Bazen bazı haberleri okuduğumda, çocuk yaşlarda işyerinde oynadığımız tehlikeli oyunlar aklıma geliyor. O zamanlar bizim için bunlar sadece eğlenceydi. Şans işte; o tehlikeli oyunların hiçbirinde bana bir şey olmadı. Ama bugün düşünüyorum da, aynı şeylerin bizim başımıza gelmemesi yalnızca bir tesadüfmüş.

O günlerde oynadığımız oyunlardan bazılarını anlatmak isterim; çünkü hepsi de sonucunda ağır bedeller doğurabilecek türden tehlikeli hareketlerdi. Mesela bir rulmanı bir tornavidaya geçirip yüksek basınçlı hava tabancasıyla döndürürdük. Rulman öyle bir hızlanırdı ki, yere bıraktığımızda kıvılcım saça saça ilerler, duvara çarptığında betonda bile ciddi bir göçük bırakırdı. Şimdi düşünüyorum da… Ya o rulman sekip bize gelseydi? Ya yakındaki argon ya da diğer parlayıcı tüplere denk gelseydi? Ya da biri oradan geçerken bacağına, ayağına, gövdesine çarpsaydı… Sonuçların ne olacağını artık çok daha iyi biliyorum.

Bir diğer oyunumuz da metal kesme uçlarıyla yaptığımız “düdüklerdi.” Karbür uçlu cıvata deliğinden ince bir çubuk geçirir, yine yüksek basınçlı hava ile döndürürdük. Çıkan ses hakem düdüğünü andırırdı; bu bize büyük bir mutluluk verirdi. Öğle yemeğine giderken birbirimize haber vermek için böyle bir yöntem geliştirmiştik. Ama o karbür ucu dengede tutamazsan, parmak uçlarını parçalayabilecek bir kesiciydi. Daha bunun gibi saymakla bitmeyecek tehlikeli oyunlarımız vardı. Makinede çalışan arkadaşımızı korkutmak için sac tenekelere vurur, dikkati dağılsın diye el kol şakaları yapardık.

Bu satırları okuyanları duyar gibiyim: “Arkadaş, insan bunları neden yapar? Kafanız çalışmıyor muydu?” Evet, çalışmıyordu… Çünkü çocuktuk. Amacımız; geçim sıkıntısı içinde, omuzlarımıza yüklenen sömürü düzeninin beklediği kârı artırmak değil, sadece oyun oynamaktı. Çünkü biz çocuktuk. Bu durum bizim acizliğimizi değil, kapitalizmin vahşiliğini gösterir: Öğrenmesi, okuması, eğlenmesi ve sosyal bir çevre kurması gereken çocukların emeği sömürülüyordu.

Bir insanın kalifiye bir eleman olabilmesi için en az 25 yaşına kadar öğrenerek, deneyim kazanarak yetişmesi gerekir. Çocuk işçiliği ise bu süreci tamamen yok eder. Çocuklar çalışmak için değil, çocukluklarını yaşayabilmek için vardır.

Bir metal işçisi

Trump’ın Venezuela ve Kolombiya’ya yeni askeri saldırı tehditlerine hayır!

0

Aşırı sağcı Donald Trump, 2 Aralık’ta “Kara harekâtına da başlayacağız” diyerek Venezuela’yı işaret etti ve aynı tehdidin Kolombiya için de geçerli olabileceğini ima etti. Bu tehdit için narkotrafik ile ilgili sahte bir argüman kullandı: “Kolombiya’nın her yerinde kokain fabrikaları var (…) Bu işi yapan ve ülkemize satan herkes saldırıya maruz kalacaktır… sadece Venezuela değil.” (La Nación, Arjantin, 3/12/2025) Trump’ın emperyalist saldırganlığı öyle bir düzeye ulaştı ki, Venezuela hava sahasının yolcu taşıyan ticari uçaklara bile kapatılmasını “emretti”.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’den (İUB-DE) devrimci sosyalistler olarak, bu emperyalist tehditleri ve aşırı sağcı Donald Trump tarafından Karayipler ve Pasifik’te gerçekleştirilen füze saldırılarını kınıyoruz. Eylül ayından bu yana ABD onlarca bombardıman düzenledi; ölü sayısı 80’den fazla, bunların bir kısmı Venezuelalı, Kolombiyalı, Ekvadorlu ve Trinidad ve Tobagolu. Bunlar, uluslararası sularda işlenen gerçek cinayetlerdir. Kolombiya, Venezuela ve Trinidad’da öldürülenlerin çoğunun, Karayipler’in güneyinde küçük teknelerde çalışan balıkçılar oldukları aileleri tarafından teyit edildi.

ABD emperyalizminin narkotrafikle mücadele masalı altında yürüttüğü bu saldırgan politika; ülkelerin doğal kaynaklarının yağmalanmasını artırmayı, dünya halklarının aşırı sömürülmesini derinleştirmeyi ve kapitalist/emperyalist sistemin bütününü sarsan kitle seferberliklerini bastırmayı amaçlıyor; bu sistem şu anda en derin krizine batmış durumda.

Tüm bu saldırılar, Trump tarafından yürütülen ve ABD’nin egemenlik ve ekonomik krizini aşmayı hedefleyen küresel bir karşı taarruzun parçasıdır. Bu kriz, emperyalist kapitalizmin küresel krizinin de bir parçasıdır. Trump, sloganında söylediği gibi “Amerika’yı yeniden büyük yapma” çabasında, ancak şimdiye kadar başarılı olamadı. Tüm bunlar son dönemde, Netanyahu’nun uyguladığı soykırımın yanı sıra Gazze’de ve tüm Filistin’de yürütülen etnik temizliğe verdiği koşulsuz destekte de kendini gösterdi; orada da hâlâ zafer ilan edebilmiş değiller.

Aşırı sağcı Donald Trump, aylardır yaklaşık 10 bin asker, Tomahawk füzeli destroyerler, F-35 uçakları ve B-52 stratejik bombardıman uçakları konuşlandırıyor. Bunun yanında, en büyük uçak gemisi USS Gerald Ford’u Karayipler’e gönderdi. Çeşitli savaş gemilerinden oluşan bir taarruz grubu, Venezuela ve Kolombiya kıyılarına çok yakın bir bölgede bu uçak gemisine eşlik ediyor. Ayrıca Trump, Dominik Cumhuriyeti hükümetiyle ülkeyi askeri destek üssü olarak kullanmak üzere anlaşma yaptı.

Gerçekte, Karayipler ve Pasifik’teki tüm bu askeri yığınak bir güç gösterisi değil; tam tersine, yıllardır geri çekilme ve ekonomik, siyasi ve askeri başarısızlıklarla boğuşan emperyalizmin zayıflıklarını ve krizini açığa vuruyor. Bu süreç 1975’te Vietnam yenilgisiyle başladı ve 20 yıllık bir işgalin ardından 2021’de Afganistan’dan çekilme ile devam etti.

Trump, kendi ülkesinde de işini kolay görmüyor; son anketlere göre nüfusun yüzde 70’inden fazlası Venezuela’ya veya başka bir ülkeye askeri bir işgale karşı çıkıyor. Birçok Demokrat ve bazı Cumhuriyetçi parlamenterler, uluslararası sulardaki bombardımanların meşruiyetini sorguluyor. Öyle ki, altı Demokrat kongre üyesi –hepsi eski asker ya da istihbarat mensubu– bir video yayımlayarak askerlere “emirler yasadışı olduğunda bunları reddedebileceklerini” hatırlattı. Trump ise Demokratları “isyankâr davranışla” suçladı ve “Bu ülkenin her bir haininin tutuklanıp yargılanması gerek” diye yazdı. Ayrıca tutumlarının “ölümle cezalandırılabilir” olduğunu ekledi. (La Nación, Arjantin, 3/12/2025)

Bu durum, ABD Başkanının -Karayipler’deki iki kazazedeyi öldürme emri verdiği iddia edilen- Savunma Bakanını desteklediği ve “çok yakında” Venezuela içinde operasyonlar başlatacaklarını söylediği yönündeki iddialar eşliğinde yaşanıyor.

The Washington Post’un Pentagon yetkililerinin tanıklıklarına dayanan bir haberine göre, Savunma Bakanı Pete Hegseth, sözlü olarak, yanan bir enkazın parçalarına tutunan iki kazazedeyi öldürme emrini vermişti. Ortak Özel Harekât Komutanlığı (JSOC) şefi Amiral Frank Bradley görünüşe göre bu emri güçlerine iletti; sonrasında gerçekleştirilen ek saldırıda savunmasız iki kazazede öldürüldü.

İUB-DE ve seksiyonları, Trump’ın Karayipler ve Pasifik’teki bu suç niteliğindeki eylemlerini, Venezuela ve Kolombiya’ya yönelik askeri saldırı tehditlerini, bu ülkelerin topraklarına yönelik her tür bombardımanı veya işgal girişimini bir kez daha kınıyor. Trump ayrıca tehditleri arasında Nicolás Maduro’nun iktidardan istifasını talep etmeyi de dahil etti. Bu talebi de kınıyoruz.

İUB-DE ve onun Venezuela seksiyonu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL), kendisini sosyalist olarak tanıtan ancak emekçi halkı ezen ve sömüren kapitalist bir diktatörlük olarak gördüğümüz Maduro hükümetini desteklemiyor. Fakat Venezuelalı işçi halkının kaderini, ABD’nin soykırımcı emperyalizmi değil, yine Venezuelalı emekçi halk belirlemelidir. Bu nedenle Venezuela kıyılarına yönelik emperyalist saldırganlığı, ülkeye yönelik her türlü saldırı ya da işgal girişimini kınıyoruz.

İUB-DE olarak Latin Amerika ve dünya halklarını, ABD savaş gemilerinin ve birliklerinin Karayipler ve Pasifik’teki varlığını reddetmek üzere tepki göstermeye ve harekete geçmeye çağırıyoruz. Kolombiya Başkanı Petro da Trump’ın saldırgan tehditlerini reddetti. Kendisine, Trump’ı durdurmak üzere bir protesto günü ve kıta çapında bir seferberlik çağrısı yapmasını öneriyoruz. Aynı doğrultuda Brezilya’da Lula’nın da tutum almasını istiyoruz; ki şu ana kadar kendisinden böyle bir açıklama gelmedi. Demokratik ve antiemperyalist olduklarını iddia eden siyasi, sendikal, öğrenci, kadın ve lgbti+ hareketlerini, ABD büyükelçilikleri veya konsoloslukları önünde ya da sokaklarda birleşik protestolar düzenlemeleye çağırıyoruz.

Karayipler ve Pasifik’teki deniz bombardımanlarına ve katliamlara son!

Trump’ın ve emperyalizmin Venezuela ve Kolombiya’ya yönelik müdahaleci tehditlerine hayır!

Trump, Latin Amerika’dan defol!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

3 Aralık 2025

Ekonomik saldırı derinleşirken

0

Gazetemizin üzerinde sıkça durduğu asgari ücret gündeminde 2026 yılı için sona geliniyor. Birkaç haftaya komisyon sonuçlanacak ve önümüzdeki yılın asgari ücreti belirlenecek. İşçi sendikalarının (Türk-İş) tepki gösterip katılmadığı komisyonda muhtemelen işveren sendikası ve hükümet kararı verecek.

AKP, iktidara geldiği 2002 yılından beri neoliberal bir hükümetti. Tek Adam rejimi bu emek düşmanı karakteri derinleştirdi. Bütün politikaları işçi sınıfının tarihsel ve konjonktürel kazanımlarını tırpanlamak; sermayeye güvence sağlamaktı. Özelleştirmeler, sendikasızlaştırma, esnek çalışma rejiminin bina edilmesi, güvencesizlik… Bunlar son 23 yılda çalışma hayatında norm halini aldı. Ancak son birkaç yıldır, Şimşek Programı’nın devreye girmesiyle sermayenin saldırısı yeni bir boyut kazandı. Emekçiler ücretlerin baskılanmasıyla derin bir yoksullaşma girdabının içine girdi.

2024 yılında enflasyon yüzde 45 civarında gerçekleşmesine rağmen asgari ücrete yapılan zam yüzde 30 civarında kalmıştı. Yani asgari ücret, onunla satın alınabilen şeyler kadar zamlanmamıştı. Kira, gıda, ulaşım kalemlerindeki artışlar alım gücünü aşağı çekmeye devam etti. Türk-İş’in verilerine göre ekim ayında dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 28 bin liranın üzerinde. Yapılacak olan zamla birlikte asgari ücret açlık sınırının altında kalacağa benziyor. Bunu bir de, nüfusun yüzde 70’inin asgari ücret ve civarında maaş aldığını düşünerek ele alalım.

Asgari ücretin baskılanarak genel ücret haline gelmesi elbette tesadüfen olmadı. Bu, bir dizi bilinçli politikanın parçası. Bu politika bütünü asgari ücreti baskılarken doğrudan ve dolaylı olarak diğer ücretleri de eritiyor. Örneğin en düşük emekli maaşı 10 yıl önce asgari ücret düzeyinde iken, artık üçte ikisine tekabül ediyor. Başka bir ifade ile, bir emekli maaşı açlık sınırının yaklaşık yarısına denk geliyor. Kıdem tavanının baskılanması ve vergi dilimine giren çalışan oranındaki artış, saldırının diğer boyutlarını gösteriyor. Derinleşen ekonomik saldırı programı ücretli çalışanları asgari ücret düzeyine; asgari ücreti de açlık sınırına hapsetmeyi hedefliyor.

Bu tablo içerisinde, önümüzdeki yıl ücret mücadelesinin emekçiler nezdinde başat gündemlerden biri olacağını söylemek gerekir. Emekçilerin yoksulluk girdabından kurtulması için mücadeleye girişmekten başka yolu yok. Bunun için ücretleri artırmak gerek ancak bu, tek başına yetmez. Yukarıda ifade edildiği gibi sermayenin ve onun hükümetinin saldırı programı çok bütüncül; buna karşın emekçilerin programı da bütüncül olmalı. Acil olarak tüm ücretler yoksulluk sınırının üzerine çıkmalı ve 3 ayda bir gerçek enflasyon oranında zam yapılmalı. Vergi, çalışanlardan değil sermayeden alınmalı. Bu taleplerin gerçekleşmesi içinse emekçiler sendikalarıyla seferber olmalı, sermayeden bağımsız bir siyasi hat inşa etmeli.

Temiz eller operasyonu: Niyet çözmek değil, peki ne?

0

Türkiye futbolunda günlerdir izlediğimiz şey, tam anlamıyla bir “kral çıplak” gösterisi. Bir yanda “gösteri devam etmeli” diyerek dönen milyar dolarlık endüstriyel çark, diğer yanda o çarkın dişlileri arasında ezilen binlerce çalışan, emekçi. Önceden çürük elmalar var diye geçiştirilen şeyin aslında kökünden çürümüş bir ağaç olduğu artık resmen tescillendi. Türkiye Futbol Federasyonu’nun (TFF) kendi verileri bunu söylüyor: Sadece son 5 yılda 1024 futbolcu, bahis oynadığı iddiasıyla PFDK’ya sevk edildi. Öyle ki 2. ve 3. Lig maçları, sahaya çıkaracak 11 bulamayan kulüpler yüzünden ertelendi. Gelin tüm bu olanlara ve ne yapmalı sorusuna birlikte bakalım.

Sistemin kendi yarattığı canavar

16–17 yaşındaki bir altyapı oyuncusunu düşünün. Statta bahis reklamı var, aynı stat kara para aklamayla ilişkili bir şirketin ismini taşıyor ya da maçı izlemek için açtığımız kanalda her ara yeni bahis oranlarının müjdesine dönüşüyor. Tüm bunlar olurken federasyon ise isim hakları pazarlığında bizzat bahis tekelleriyle masaya oturuyor. Yani sistem, her hücresine kolay parayı, bir kuponla köşeyi dönme fikrini işliyor, sonra da o zehri yutan oyuncuyu ahlaksız ilan ediyor. Tüm bunların yanında Eyüpspor Başkanı gibi sermaye temsilcilerinin tutuklanması, bu ikiyüzlülüğü gizlemeye yetmiyor, yetmeyecek. Asıl soru şu: Bu düzeni kuran, besleyen, kârını buradan büyüten bahis sermayesinin gerçek sahipleri nerede?

Hakikat mi, cadı avı mı?

1024 kişilik torba liste tam da bu yüzden tehlikeli. Kendi maçına bahis oynayanla sistemin kurbanı olanı veya şikecilerle kimliği çalınanları aynı çuvala dolduruyor. Mesela bahis oynadığı iddia edilen Necip Uysal’ın “Ben oynamadım, kimliğim kullanılmış olabilir” itirazı, hakem Zorbay Küçük’le ilgili belirsizlikler, bu sürecin nasıl bir kaos ürettiğini gösteriyor. Gerçek failleri açığa çıkarmak yerine, “Kimse suçsuz değil” denilerek pisliğin kaynağı olan düzen aklanmaya çalışılıyor ve sorun bireysel hatalara indirgeniyor.

Gösterinin bekası

Neden 2. ve 3. Ligler durdurulurken, Süper Lig’de süreç bu kadar yavaş, puslu ve kontrollü ilerliyor? Çünkü asıl rant, yayın geliri ve reklam pastası orada dönüyor. Alt lig oyuncuları, bahis piyasasının güvenilirliğini yeniden inşa etmek için rahatça feda edilebilirken, sıra yıldızlara ve milli oyunculara gelince dosyalar yumuşatılıyor, isimler örtük geçiliyor. Bu operasyonun hedefi sporu temizlemek değil; kimi maçlar üzerindeki şaibe iddiaları spor ekosistemini zedelemesin diye, sermayenin bekasını korumaktır.

Ne yapmalı?

Bataklığı kurutmadan sinek avlamak, sadece bir sonraki sezonda daha büyük sineklerle karşılaşmak demektir. Çözüm, daha sert cezalar ya da vitrin süsü etik kurullar değildir. Asıl ihtiyaç, sporun finansmanını kumar sermayesinden koparmaktır. Bunun için kulüplerin ve menajerlik şirketlerinin bahis firmalarıyla tüm para trafiği ticari sır perdesinden çıkarılmalı ve emekçiler ile taraftarların denetimine açılmalıdır. TFF benzeri bürokratik aygıtların yerine futbolcuların, teknik ekiplerin, stat çalışanlarının ve örgütlü taraftarların söz ve karar sahibi olduğu demokratik yapılar gelmelidir. Spor, bir avuç zenginin oyuncağı olarak değil, emekçi sınıfların sağlığı ve özgürleşme mücadelesinin bir parçası olarak savunulmalıdır.

Smart Solar işçileri insanca yaşamak istiyor

0

Birleşik Metal-iş Sendikası’nda örgütlü Smart Solar işçileri 22 Ekim’den beri grevde. Yeni yatırımlara, fabrika açmaya ve kâr elde etmeye devam etmesine rağmen “işlerin kötü gittiğini” gerekçe gösteren işverenin işçilere zam teklifi yüzde 6 gibi gülünç bir rakam olmuştu. Patronun teklifine karşı işçiler net yüzde 50 zam talep ediyor.

Smart Solar’a sendikanın girmesi de yine mücadele sonucu olmuştu. 2019 yılında sendikanın fabrikada örgütlenme çalışması başladı. Ardından işçiler, yetki davası gibi bilindik sendika düşmanı uygulamalarla karşı karşıya kaldılar ancak sendika 2023 yılında yetki almayı başardı. 2022 yılında sendikalaşma faaliyetine öncülük eden bir kadın işçinin işten atılması üzerine işçiler fabrikayı işgal ederek patrona geri adım attırmışlardı. Smart Solar işçileri bugün de sefalet ücreti dayatmasını reddederek mücadelelerine sahip çıkıyor.

Smart Solar’da grevin başını kadınlar çekiyor

Smart Solar işçilerinin çoğunluğu kadın. Kadınlar grev alanında birbirlerinden güç alıyor, hem sınıf hem de kadın dayanışmasını yaşatıyor. “Bizim istediğimiz atla deve değil, insanca yaşamak sadece,” diyor Smart Solar işçisi Emine. “Çalışıyoruz ama alım gücümüz sıfır.” Çünkü alım gücü eridi, bitti. Yoksulluk sınırının 92 bin TL olduğu koşullarda Smart Solar patronu, işçilere 3 bin TL zammı reva görüyor.

MESS’ten sendikalara karşı teklif

Bir yandan devam eden MESS Grup Toplu İş Sözleşmesi görüşmelerinin dördüncüsü 26 Kasım’da yapıldı. Görüşmede MESS; 2 ay olan deneme süresinin 4 aya çıkarılması, hafif işlerde çalışabilir raporu alan işçilerin teklif edilen uygun işi kabul etmemesi durumunda ihbar tazminatının ödenmemesi, günlük 1,5 saatlik süt izninin birleştirilerek haftanın bir gününde toplu olarak kullanılabilmesi hükmünün TİS’ten çıkarılması gibi işçilerin hak ve kazanımlarını geriye götürecek karşı tekliflerde bulundu.

Smart Solar işçilerinin grevi, MESS sürecinden bağımsız değil. Tıpkı yine Birleşik Metal-İş’in örgütlü olduğu ve 20 Kasım’da grev kararı asan Pratt & Whitney (TEC) işçilerinin, sendikalaşmaya dönük baskılar nedeniyle başlattıkları direniş 100 günü aşan SAG Hidrolik işçilerinin mücadelesinin de bu süreçten bağımsız olmadığı gibi. Smart Solar, Pratt & Whitney ve SAG Hidrolik’teki kazanım tüm metal işçileri için kazanım olacak. MESS’in sefalet teklifine karşı metal işçilerinin elde edeceği kazanımların tüm işçi sınıfı için bir anlamı olacak.

25 Kasım’ın ardından: Haklarımızı, emeğimizi, bedenimizi ve hayatımızı teslim etmeyeceğiz!

0
Fotoğraf: 25 Kasım Kadın Platformu

25 Kasım günü kadınlar dünyanın her yerinde erkek-devlet şiddetine karşı sokaklardaydı. İstanbul’da da bileşeni olduğumuz 25 Kasım Kadın Platformu’nun çağrısıyla “Aile ahlak dediniz, sömürdünüz katlettiniz. Erkek-devlet şiddetine karşı kadınlar isyanda!” pankartının arkasında binlerce kadındık.

Önce “Aile Yılı”, ardından “Aile ve Nüfus On Yılı” ilanlarıyla hayatlarımıza dadanan devletin aileyi merkeze alan söylemi büyüdükçe bizim hayatlarımız küçüldü; haklarımız, bedenlerimiz ve özgürlüğümüz sistematik biçimde hedef alındı. Bizler, 25 Kasım’da yalnızca erkek şiddetine değil, aynı zamanda bu şiddeti mümkün kılan cezasızlık düzenine, emeğimizi ve bedenimizi kuşatan patriyarkal sisteme itiraz etmek için sokaklara çıktık.

Geçtiğimiz yıl 394 olan kadın cinayeti sayısı, KCDP’nin ekim ayı raporuna göre bu yıl 407. Cinayetlerin büyük bir kısmı hâlâ aile içinde, çoğu zaman “nedeni tespit edilemedi” denilerek üzeri örtülen biçimlerde işleniyor.

Peki bu yıl şiddet gören kadınlar için ne yapıldı? Boşanma süreçlerinde zorunlu arabuluculuk gündeme geldi. İktidar, “süreci kolaylaştırma” adı altında süreci zorlaştıran yeni bir baskı mekanizması yaratmayı hedefliyor. Hem kadınların ekonomik özgürlüklerini zayıflatan hem de şiddet gördüğü ilişkiden çıkmak isteyen kadınları failleriyle kapalı odalarda görüşmeye mecbur bırakan bir sistem demek bu. Öte yandan, boşanan ya da boşanmak isteyen kadınlara yönelik hiçbir koruyucu önlem alınmadı. Nafaka hakkı zaten yıllardır tartışma konusu yapılarak kadınlar sürekli tehdit altında tutuluyor. 6284 etkin biçimde uygulanmıyor. Erkek yargı, her zaman olduğu gibi failleri cezasız bırakmayı sürdürüyor. Erkeklik indirimleri ve minimum cezalar, erkek şiddetini fiilen devlet politikası haline getiriyor.

Tahakküm yalnızca evlerimizde ve yaşam hakkımız üzerinde kurulmuyor. Erkekler gibi erkek devlet de bedenlerimiz üzerinde hak iddia ediyor. 2025 yılının bir kampanyası olan “Normal Doğum Eylem Planı” rezaletini unutmadık. Sezaryene karşı açılan savaşla kadınların doğum tercihleri dahi kontrol altına alınmak isteniyor. “Normal” olan yalnızca Tek Adam rejiminin uygun gördüğü şey artık.

Farklı cinsel yönelimler ve cinsiyet kimlikleri ise yasaklamaya varan adımlarla hedef haline getirildi. 11. Yargı Paketi’nin kamuoyuna sızan fakat Meclise sunulurken çıkarılan maddelerinde lgbti+lar açıkça kriminalize ediliyor, toplumsal hayattan dışlanıyordu. Bu maddelerin başka bir paketle önümüze gelmeyeceğinin hiçbir garantisi yok.

İşsizlik oranları artarken çözüm üretmek yerine kadınları güvencesiz ve esnek çalışmaya iten, emeğimizi değersizleştiren politikalar devreye sokuluyor. Erdoğan son konuşmasında ev işlerinin ve çocuk bakımının “kadının görevi” olduğunu bir kez daha vurguladı; erkekleri de ancak “kadınlara destek olmaya” çağırdı. Emeğimiz görünmez, yükümüz sonsuz, haklarımız ise sürekli hedefte.

Diğer yandan Filistin’de süren işgal, kadınların ve lgbti+ların en temel haklarını -barınma, su, hareket özgürlüğü- hedef alıyor. Filistinli kadınlar hem soykırımcı İsrail devletinin Siyonist saldırılarına hem de savaşın yarattığı yoksulluğa, göçmenliğe, bakım yükünün katlanmasına ve toplumsal cinsiyet temelli şiddete karşı direniyor. Evlerini, çocuklarını, hayatlarını korumaya çalışırken aynı zamanda özgürlük mücadelesinin ön saflarında duruyorlar. Filistin’in feminist bir mesele olduğunu biliyoruz çünkü dünyanın neresinde olursa olsun, militarizm kadınların yaşam hakkını, beden bütünlüğünü ve özgürlüğünü tehdit ediyor.

Tüm baskı politikalarına rağmen geri adım atmıyoruz. Çünkü biliyoruz ki yaşadığımız hayat da sokaklar da bizim. 25 Kasım’da Taksim’de binlerce kadın ve lubunya hep beraber yürüdük, yürümeye devam edeceğiz. Haklarımızı, emeğimizi, bedenimizi ve hayatımızı teslim etmeyeceğiz. Bir kişi daha eksilmeyeceğiz! Erkek egemen devlet şiddetini yeneceğiz!

Mamdani’nin New York zaferinin gösterdikleri

0

Amerika Demokratik Sosyalistleri’nin (DSA) ve adayları olan Zohran Mamdani’nin New York’u kazanması tüm dünyada sol çevrelerde büyük ses getirdi. Bu zafer üzerine uzun analizler yazıldı, çizildi. ABD gibi soğuk savaş boyunca antikomünizmin merkezi olmuş bir coğrafyada “sosyalist” sıfatı taşıyan bir figürün seçilmiş olması pek çokları tarafından hayretle karşılandı. Bu hayret ne tamamen haklı ne de tamamen yersiz olarak görülmeli.

New York, ABD’nin sınıf mücadeleleri tarihinde önemli bir yere sahip. 70’lerin büyük kentsel krizinde en çok zarar gören kentlerden biri. Bu dönemde sermayenin kent merkezlerini terk etmesiyle kitleler yoksulluğa ve işsizliğe sürüklenirken suç oranları zirve yapmıştı. Yine bu dönemi takiben New York,  Trump’ın da neoliberal politikaların uygulayıcısı ve bir kriz istismarcısı olarak parladığı merkezdi. Dönemin neoliberal yöneticileri, halkın parasını yoksulluğa ve işsizliğe itilen kesimlerin şartlarını iyileştirmek için kullanmak bir yana dursun, kenti ayağa kaldırmak için devletin kaynaklarını Trump gibi bir emlak baronuna akıtmayı tercih etti. Sonuç ise, kent tekrar canlanmış olsa da kentsel krizin sebebi olan ekonomi politikalarının emekçi kitleler üzerindeki yıkıcı etkisinin kronikleşmesi oldu.

New York bugün çalışan kesimlerin barınma imkânı bile bulmakta zorlandığı, kiraların kabul edilebilir seviyelerin çok üstünde seyrettiği, toplu ulaşım ve gıdaya erişim gibi basit ihtiyaçların neredeyse lüks haline geldiği bir emekçi öğütme makinesine dönüştü. ABD’nin Cumhuriyetçileri ve Demokratları bu şatafatlı sefalet makinesine hizmet etmekten asla geri durmadı. Mamdani’nin zaferi, tüm bu yıkım süreci üzerine gecikmiş bile sayılabilecek örgütlü bir sol tepki olarak geldi. “Sosyalist” sıfatıyla ilgili Amerikan tabusunun parçalanması söz konusu olduğundaysa, bu zafer büyük bir adım olsa da aslında işaretler 2008 ekonomik krizi, Wall Street işgal protestoları ve takip eden süreçte belirmeye başlamıştı. 2014’te Seattle şehir meclisine Troçkist bir aday seçilebilmiş, 2016’da DSA’nın daha ılımlı kanadından Sanders ve Ocasio-Cortez gibi isimler Demokrat Parti’nin iç seçimlerinde belirli bir güce ulaşabilmişlerdi. 2016’da Trump’ın ilk başkanlık dönemi boyunca ülkede yükselen beyaz üstünlükçü radikal grupların şiddet eylemlerine karşı, DSA dışında da yerel sosyalist ve anarşist örgütlenmeler büyümüş ve ulusal çapta da daha görünür olmaya başlamışlardı. Yoksullaşan kitlelerde ekonomik zorluklar ve yükselen faşizm tehdidine ve Demokrat Parti’nin etkisizliği ve işbirlikçiliğine karşı sola ve sosyalizme karşı sempati yükselmekteydi. Gazze’de süren soykırım ise Amerikan siyasetinde sola da sirayet eden Siyonizmi görünür kılarak sola yönelen kitleleri antiemperyalist bir çizgiye çekti. Mamdani, tüm bu sürecin bir durağı olarak bugün karşımızda duruyor. Zaferine dair sosyal medya kampanyaları, kişi karizması, göçmen ya da Müslüman kimliği gibi faktörlerin üzerinde ne kadar durulsa da şüphesiz tüm bu toplumsal süreçlerin ve bu süreçler boyunca deneyim ve örgütlenme becerisi kazanmış sosyalistlerin katkısı en belirleyici etkendir.

New York’ta yürütülen seçim kampanyası, ABD’nin şirket fonlamalarına dayanan seçim sistemine karşı kitle seferberliğine dayalı, etkili ve siyaseten samimi bir alternatif olarak yükseldi. Sistem içi bir alternatif arayışının sembolü olan Mamdani’nin sosyalist politikalar yürütmekte ne kadar başarılı olacağı ziyadesiyle tartışmaya açık bir konu. Ancak bir başarıdan söz edilecekse, bu başarı Trumpçı kitlenin de sürekli dem vurduğu ve Trump’ın da seçim kampanyaları boyunca sürekli eleştirdiği ABD seçim sistemine karşı gerçek bir alternatifin yaratılması ve bunun tabandan örgütlenebilmiş olmasıdır.

Üzerinde durulması gereken bir diğer başarı ise söylem ve programla ilgilidir. ABD’de merkeze yakın solu işçi sınıfından koparan kültür savaşının üstünden atlanmasıdır. Herhangi bir kimliğe karşı düşmanlık gütmeden, kimlikleri etrafında birleştirebilecek bir sınıf odaklı söylemin başarısıdır.

Bu iki başarının bize gösterdiğiyse, gerçek bir sosyalist örgütlenme için sahip olunan potansiyeldir. Trump’a oy veren, sistem tarafından dışlanmış ve yoksullaştırılmış “Pas Kuşağı” olarak anılan bölgelerde yoğunlaşan kitlelerin Trump’ta çözüm aradıkları problemlerine gerçek bir alternatifle hitap edebilme potansiyelidir. Bunu kültür savaşının kavramları ve sembollerini aşarak yapabilme ve Amerikan antikomünizmini gerçek anlamda alt edebilme potansiyelidir.

Dilovası: kaza değil katliam

0
Fotoğraf: Erinç Durlanık

8 Kasım’da Dilovası’nda Ravive Kozmetik isimli parfüm deposunda çıkan yangın sonucu, 6 kadın ve kız çocuğu hayatını kaybetti. İşçilere mezar olan işyeri ruhsatsızdı. Söndürme ekipmanı, acil tahliye yolları şöyle dursun; defalarca kez CİMER’e şikâyet edilen bu işyerinin tek çıkışı vardı. Üstelik içinde bin metreküplük tanklarda alkol ve yanıcı kimyasal bulundurulan bina, kolay alev alabilecek yapı malzemesi ile yapılmıştı ve hakkında yıkım kararı vardı, uygulanmamıştı.

Katliamın ardından işçilerin çoğunlukla kadınlardan ve kız çocuklarından oluştuğunu; sigortasız, koruyucu ekipman olmadan, 600 küsur lira günlük yevmiye ile çalıştırıldıklarını öğrendik. 30 gün çalışsan, asgari ücret bile etmiyor yani. Dilovası’nda bunun gibi onlarca merdivenaltı işletme olduğu, bölgedeki kadınların yoksulluk ve kimi zaman ailedeki erkeğin baskısı sebebiyle bu işlere mecbur edildiği de pek çoğumuzun malumu.

Kader değil. Kaza desen, işçilerin çalıştığı koşullar, canlarının çoktan gözden çıkarıldığının kanıtı. “Planlasan bu kadar olmaz” diyebileceğimiz bir katliam bu. İşyeri sahibi, işyerini denetlemekle yükümlü kamu görevlileri, sermayenin çıkarını kollayan iktidar; hepsi bu katliamın sorumlusu. Kadınların ve çocukların canı, sermayenin ucuz işgücüne erişiminden daha önemli olsaydı Esma Dikan, Hanım Gülek, Şengül Yılmaz, Tuğba Taşdemir, Nisa Taşdemir ve Cansu Esatoğlu bugün hayatta olabilirdi.

İşçi sağlığı ve iş güvenliğinin cinsiyeti olur mu?

Olur. Erkek egemen düzende pek çok şeyin cinsiyeti vardır. Ravive Kozmetik’teki iş cinayeti göz göre göre geldi. Fakat genel tabloya baktığımızda denetimsizliğin, tedbirsizliğin yanı sıra kadınlar erkeklerle iş güvenliğinde de eşitlenemiyor, tıpkı yoksullukta ve güvencesizlikte eşitlenemediği gibi. Babadan, kocadan, ağabeyden bağımsız hayat kuramayacakları ücretlerle; eve ek gelir getirici, gündelik ve güvencesiz işlerde çalışmaya itilen kadınlar, iş sağlığı ve güvenliği mevzuatında da “görünmez”.

Uygulamaların mevzuata göre yapılmıyor oluşu kocaman bir başlık, ama iş sağlığı ve güvenliği mevzuatı da çoğunlukla erkek işçiler baz alınarak hazırlanmış durumda. İşyerlerindeki tezgâhlar, makineler, koruyucu ekipmanlar çoğunlukla kadınlar için uygun değil. Kadın işçiler engellilerle ve çocuklarla aynı kategoride, kırılganlık ve “annelik” üzerinden kodlanıyor. Hamilelik, çocuk emzirme vs. mevzuatta bir şekilde kendine yer buluyor fakat kadının ev içi emeği yine görünmez. Kadın işçilerin en çok vurguladığı, “erkeklerle farkımız” diye ortaya koyduğu ev içi çalışma yükü, kadınların işyerine dinlenemeden gitmesine yol açıyor. Bu da “iş kazalarına” bir davetiye daha demek… Kadınlar iki iş arasında mekik dokurken, erkekler için ev çoğunlukla bir dinlenme ve kendini ertesi güne hazırlama alanı. Peki bu bakımı onlara kim veriyor? Yine kadınlar…

Toplumsal cinsiyet odaklı bir işçi sağlığı ve iş güvenliği mevzuatı ve sahadaki uygulamaların bu mevzuata göre yapılması zaruri. Patronlara dönük cezasızlık ve işyerlerindeki denetimsizlik sürdükçe hayatımız, emeğimiz günden güne ucuzluyor. Kadın işçiler ise bu koşullarda hem evde hem işyerinde mücadele etmek zorunda. Mücadelede de eşitlenemiyoruz yani, çifte sömürüye çifte mücadele. Canımızı üç kuruşa sermayeye satan-sattıran, evdeki bakım yükünü bize zimmetleyen bu düzenden kurtulmamızın başka bir yolu da yok.

Swatch işçileri kazandı

0

İsviçreli saat markası Swatch’un Türkiye şubesi mağazalarında çalışan işçiler, 10 Kasım 2025’te, örgütlü oldukları Türk-İş’e bağlı Koop-İş Sendikası’yla birlikte şirketle yapılan TİS sürecinde yaşanan anlaşmazlık nedeniyle greve çıkmıştı. Türkiye’nin farklı AVM’lerinde toplam 13 mağazada ve şirket merkezinde çalışan 100’den fazla işçi hakları için greve çıktı. Greve çıkan işçilerin talebi “insanca yaşayacak ücret ve iş yükü” idi.

İşçilerin talebi yüzde 40 zam ve haftalık daha kısa mesai süresi iken, Swatch şirketi yüzde 25 zam oranı teklif ediyordu. Bu da enflasyonun çok altında bir zamdı. Swatch işçilerinin çalışma koşulları da fazlasıyla ağırdı. Personel eksikliği ve AVM’lerin ağır çalışma koşulları nedeniyle işçiler çok daha fazla mesaiye kalmak zorunda kalıyorlardı.

Grevin 17. gününde Koop-İş Sendikası, Swatch işçilerinin grevinin kazanımla sonuçlandığını ve TİS’in imzalandığını duyurdu. 2026 yılı itibarıyla haftalık çalışma saatlerinin 40 saate düşürüleceği ve haftalık iznin 2 güne çıkarılacağı duyuruldu. Sosyal yardım, çocuk yardımı, resmi tatil yardımı, eğitim yardımı gibi kalemler ilk defa uygulanacak olup, maaşlarda da pozisyon bazlı önemli artışlar sağlandı.

Koop-İş Sendikası Genel Başkanı Eyüp Alemdar, TİS ile alakalı yaptığı açıklamada, Swatch çalışanlarının insanca çalışma koşulları ve adil ücret talebiyle başlattıkları mücadelenin başarıyla sonuçlandığını dile getirdi.

Alemdar, “Bu mücadele, Swatch çalışanlarının kararlı duruşuyla başarıya ulaştı. Üyelerimizin dayanışması, cesareti ve inancı sayesinde haklı ve onurlu mücadelenin karşılığını aldık. Bu zafer emeğin, alın terinin ve örgütlü dayanışmanın zaferidir,” dedi ve kazanımın, AVM’lerde zor koşullarda çalışan on binlerce emekçi açısından da emsal niteliğinde olduğunu vurguladı. Sendikasız çalışan tüm AVM emekçilerini Koop-İş’te örgütlenmeye davet etti.

İmralı ziyareti ne anlama gelmiyor?

0

Kürt sorununu bir kapıya benzetirsek bugüne dek o kapıyı açmak için uygun bir anahtar kullanmak dışında her türlü yöntem denendi. Yeri geldi, kapı yok sayıldı. Yeri geldi, kapı kırılmaya çalışıldı. Yeri geldi, kapı önüne duvar örüldü. Yeri geldi, “kapıyı çalalım, ev sahibiyle konuşalım” diyenlere bedeli baskıyla, şiddetle, hapis cezalarıyla ödetildi. Nihayetinde Kürt sorunu yüzyıllık bir birikimin ürünü olarak siyasi hayatın tam merkezine yerleşti. Bu çerçevede komisyonun İmralı ziyareti o kapıyı çalma, ev sahibiyle konuşma anlamına geliyor. Askeri çözüm yerine siyasetin, yok sayma yerine diyaloğun, asimilasyon yerine eşit ve özgür bir arada yaşamın ön planda olması doğru bir yöntem. Ama sürecin tamamına ermesi ve bunların gerçekleşebilmesi ancak uygun anahtarla olabilir. O anahtar siyasi demokrasi. Bu anlamda İmralı ziyareti siyasi demokrasi anlamına gelmiyor.

Peki siyasi demokrasi sürecin neresinde? Kürt sorununda belirleyici olan demokratik çözüm yöntemi mi? Sorunu “devlet mi”, meclis/siyaset mi çözecek? Çözüm yöntemi ne olacak? Bu sorular ve yöntem farklılıkları İmralı ziyareti tartışmalarında bir kez daha kendini gösterdi. CHP, “milletin geniş kesiminin onayını almayan yöntemlerle” sürecin yürümesine karşı olduğunu ifade ederek İmralı’ya gidilmesine karşı tutum aldı. Bununla birlikte Öcalan ile görüşülmesine ilkesel olarak karşı olmadığını açıkladı. Bir anlamda topu taca atarak “bu eli pas geçiyorum” demiş oldu! Bunun üzerine DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Bu görüşmeler devletle yapılıyor, AKP-MHP’yle değil” diyerek CHP’nin tutumunu eleştirdi. Bir anlamda sürecin siyaset ve meclis üstü bir konumda olduğunu (ki öyle ise bu durumda toplumun da üstünde demektir) ifade etmiş oldu. Eğer öyle ise neden bir komisyon kurulduğu, komisyon heyetinin Öcalan ile görüşmesinin ne anlama geldiği ayrıca açıklanmaya muhtaç. Çünkü bugüne dek sorunun halli hep devlete havale edildi. Meclis ve siyaset devletin çizdiği rotayı izledi. Sonuç ortada. Bu anlamda İmralı ziyareti Kürt sorununda meclisin ve siyasetin başat aktör haline geldiği anlamına gelmiyor.

Kürt sorunu, siyasi demokrasi noksanlığının bir sonucu olarak var oldu. Eğer sorun çözülecek ise bu ancak siyasi demokrasiyle mümkün olabilir. Eğer siyasi demokrasi önündeki fiili/yasal antidemokratik engeller ortadan kalkmayacak, mevcut olağanüstü hal rejimi olduğu gibi devam edecek ise Kürt sorunu nasıl çözüme kavuşacak? Nitekim gerekli demokratik adımlar gecikiyor. Süreç şeffaflıktan uzak bir şekilde ilerliyor. Eşzamanlı olarak CHP’ye yönelik siyasi operasyonlar devam ediyor. Demirtaş’ın tahliyesi konuşulurken İmamoğlu’na binlerce yıllık dava açılıyor. Kürt siyasetçilere zindanların kapısının açılması beklenirken CHP’li siyasetçiler zindanlara atılıyor. DEM Parti üzerindeki siyasi baskı gevşerken CHP’ye kapatma davası gündeme geliyor. Kayyum politikası DEM’den CHP’ye yön değiştirerek devam ediyor. Siyasi demokrasinin soluk borusunu Tek Adam rejimi sıkıyor. Ama AKP-MHP iktidar bloku ortada antidemokratik bir tablo yok gibi davranıyor. Doğal olarak “Çözüm süreci neyi çözüyor?” sorusu gündeme geliyor. Çözüm kendi başına siyasi demokrasi yaratamaz. Aksine, ancak siyasi demokrasinin varlığı çözüm için gerekli koşulları ve ortamı sağlayabilir. Tablo buyken İmralı ziyareti bu yönde atılmış bir adım anlamına gelmiyor.

25 Kasım: Erkek şiddetine karşı mücadelemizi yükseltelim!

0

25 Kasım, Dominik Cumhuriyeti’ndeki diktatörlüğün soykırımcı baskısına karşı yaşamları pahasına direnen Mirabal kız kardeşleri selamladığımız; kadınların ve lgbti+ların dünyanın dört bir yanında erkek egemenliğine, erkek ve devlet şiddetine ve kapitalist sömürü düzenine karşı isyanını ortaklaştırdığı uluslararası mücadele günü. 25 Kasım yalnızca bir anma günü değil; patriyarkal kapitalizmin yarattığı tüm şiddet biçimlerine karşı tarihsel ve güncel direnişin küresel ifadesidir.

6284’ü tam ve etkin uygula!

“Kadın cinayetleri politiktir” diyoruz çünkü kadınların erkekler tarafından öldürülmesinin bireysel öfke patlamaları ya da anlık sinir krizleri olmadığını, erkek devletin ihmalleriyle beslenen toplumsal ve siyasal bir sorun olduğunu biliyoruz. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun hazırladığı rapora göre 2025 yılının ilk 6 ayında 136 “kadın cinayeti”, 145 “şüpheli ölüm” kaydedildi. Öldürülen kadınlardan 96’sının katili, aile üyesi olan bir erkekti. Bu veriler, devletin kadınların yaşam hakkını koruma yükümlülüğünü yerine getirmediğini ve bu cinayetlerin göz göre göre geldiğini açıkça gösteriyor. Oysa 6284 sayılı Kanun, koruma kararından uzaklaştırmaya, acil destekten sığınak erişimine kadar kadınları hayatta tutabilecek somut mekanizmalar içeriyor. Fakat uygulanmadığında kâğıt üzerinde kalıyor: Karakollar başvuruları ciddiye almıyor, mahkemeler tedbir kararlarını geciktiriyor, failler cezasızlıkla, haksız tahrik indirimiyle cesaretleniyor. Kadınlar ellerinde koruma kâğıtları ile öldürülüyor. Çünkü devlet, patriyarkal kapitalist düzeni sürdürürken kadını aileye, ucuz emek gücüne hapseden yapıyı koruyor; bu nedenle şiddeti önleyici politikaları hayata geçirmek yerine görmezden geliyor.

“Erkek adalet değil gerçek adalet” diye yeniden haykırmak için 25 Kasım’da sokaklara!

Eşdeğer işe eşit ücret!

Ekonomik krizin faturası işçi sınıfına, özellikle de kadın işçilere kesiliyor. Enflasyon, güvencesizlik, esnek çalışma, taşeronlaştırma ve bakım yükünün kadınların omzuna yıkılması, kadınların ekonomik bağımsızlığını ve yaşam güvencesini gasp ediyor. Biz biliyoruz ki patriyarka ve kapitalizm birbirini besleyen sistemlerdir. Kadınların ucuz işgücü, ücretsiz ev içi emek ve toplumsal roller üzerinden sömürülmesi sermaye düzeninin temel direklerindendir.

İşte tam da bu nedenle Tek Adam rejimi 2025 yılını “Aile Yılı” ilan etti. “Esnek ve uzaktan çalışma modelleriyle kadınların ev ve iş yaşamlarını kolaylaştıracak yeni imkânlar sunacağız,” diye müjdeler sıraladı. Oysa kadın işsizliğinin zirveye çıktığı bu yılda, kadınlara fiilen “Evde otur, haneye biraz yan gelir getirsen yeter; asıl önemli olan ev işlerini yapman, çocuğuna bakman ki kocan ertesi gün emek gücünü satıp sermaye düzeninin çarklarını döndürebilsin,” demiş oldu.

“Aile değil kadınız” diye yeniden haykırmak için 25 Kasım’da sokaklara!

Siyonist işgale son!

Bugün Filistin’de yaşanan işgal ve etnik temizlik; kadınların ve lgbti+ların yaşamlarında geri dönüşü olmayan yaralar açıyor. Militarizmin ve sömürgeciliğin en ağır biçimlerinin her zaman kadınların bedenine, yaşamına ve geleceğine yöneldiğini biliyoruz.

Filistinli kadınlar, hem soykırımcı İsrail devletinin işgalci, militarist şiddetine hem de savaş koşullarının yarattığı yoksulluğa, göçmenliğe, bakım yükünün ağırlaşmasına ve toplumsal cinsiyet temelli şiddete karşı mücadele ediyor. Bu yüzden Filistin feminist bir meseledir diyoruz.

“Kadınlar Filistin halkının yanında” diye yeniden haykırmak için 25 Kasım’da sokaklara!

25 Kasım’da mücadelemizi büyütüyoruz!

Biz kadınlar, sistemin bize dayattığı şiddete, sömürüye, yoksulluğa ve savaşlara boyun eğmiyoruz. Hayatlarımızı çalanlara karşı birbirimizin gücü oluyor; sokakta, işyerlerinde, kampüslerde ve dünyanın her yerinde örgütleniyoruz. Biliyoruz ki özgürlüğümüzü bize hiçbir devlet, hiçbir mahkeme, hiçbir iktidar armağan etmeyecek. Yaşamlarımızı ancak kendi örgütlü gücümüzle savunacağız. Bu 25 Kasım’da bir kez daha haykırıyoruz: Ne bizi aileye hapsedip ucuz işgücü olarak gören politikaları kabul ediyoruz, ne de elimizden alınmak istenen kazanılmış haklarımızdan vazgeçiyoruz. Şiddetsiz, eşit ve özgür bir dünya kurana kadar mücadelemize devam edeceğiz.

Bir dejavu içinde asgari ücret dönemi

0

Asgari ücret size bir hayat değil, bir senaryo sunar. Bu senaryoda her şey bellidir; sürpriz yoktur. Sürpriz, lükstür. Siz sadece, daha önce defalarca oynanmış bu oyunun içinde, aynı replikleri söyler, aynı hareketleri tekrar edersiniz. Ve her seferinde o tanıdık acıyı, o bildik sıkışmışlığı fark edersiniz. İşte o an dejavu çarpar sizi: “Bu anı daha önce de yaşamıştım,” dersiniz.

Yoksulluk, biriken çaresizliklerle yoğrulmuş bir varoluş halidir. Asgari ücret, bu varoluşun tam merkezinde durur. Kâğıt üzerinde “yaşamak için verilen en az miktar” olarak tanımlanır ama gerçekte yaşamı değil, yalnızca hayatta kalmayı mümkün kılar; yoksulluğun kurumsal hali olur. Ve bu kurumsal yoksulluğun en acımasız yanı, bir dejavu çemberine hapsolmaktır. Bu, zamanın değil, çaresizliğin tekerrürüdür.

Ayın birinde cüzdana giren, 15’inde eriyen, 20’sinde buharlaşan bir gelirle her ay aynı döngüyü yaşamak… Faturalar aynı kâbus dilinde fısıldar, market fişleri aynı kısıtlı hayatın kanıtıdır. Bu döngüyü kıran değil daha da kemikleştiren bir gerçekle yüzleştiğiniz yeni bir asgari ücret dönemi gelmiştir. Aynı hikâyeler: “Asgariye zam enflasyonu tetikler.” Telaffuz edilen rakamlar açlık sınırının altında seyreder.

Bizi bekleyen, enflasyonun görünmez dişleriyle her an kemirilip değersizleşen bir gelirdir bu. Giderek ağırlaşan bir geçim yükünün ta kendisidir. Bu sıkışmışlık, en saf haliyle bir akşam sofrasında tezahür eder. O geçim sıkıntısının mutfağıdır: neredeyse her gün makarna, patates… Bir çeşit yemek değil, bir matematiğin soğuk sonucudur tabaklara düşen. Ve bir akşam, o matematiğin sessiz dilini henüz çözememiş bir çocuk, öfke ve çaresizlikle isyan eder: “Yine mi bu? Ben bundan bıktım! Hiç istediğim bir şeyi alamıyorsunuz!”

O an, dejavunun en keskin, en yakıcı halidir. Ebeveynin elinde, çocuğun gözyaşlarını silecek bir mendil vardır belki; ama silemeyeceği şey, tekrarlanan yetersizlik hissidir. Çocuğun ağlaması sadece yemeğe değil, hayatın bu naylon örtüsüne, bu sıkışmışlık döngüsüne karşı bir isyandır. Ebeveynin suskunluğu ise, rakamlarla oynanmış o gelirin, enflasyonla kemirilmiş o maaşın dilidir. Bu dilde “hayır” kelimesinden başka bir şey yoktur. Bu, bir neslin çaresizliğinin, bir sonraki neslin hayal kırıklığına evrilişidir.

Fakat bu kader değildir. Bu; örgütsüzlüğün, dağınıklığın, bölünmüşlüğün sonucudur. Gerçek değişim, işçinin kendi kaderine seyirci olmayı reddettiği anda başlar. O an, bürokrasinin tabelalarının değil, işçi demokrasisinin söz aldığı andır. O an, koltuk sevdası değil, üretenlerin kolektif iradesi konuşur.

Artık taleplerimizi patronlar belirlememeli! En temel haklarımız onların keyfine bırakılamaz. Asgari ücret, Saray masasının lütfu değil, emeğin karşılığıdır. Bu yüzden asgari ücrete üç ayda bir en az enflasyon oranında otomatik zam yapılmalıdır. Çünkü açlık her gün artarken, ücret yılda bir gün artamaz.

Gerçek çözüm, bu düzenin değişmesinde yatar. Çözüm ne yeni bir liderde ne de Saray’ın değişmesinde. Çözüm, emekçilerin yönetiminde; her fabrikada, her atölyede, her şantiyede “Biz üretiyoruz, biz yöneteceğiz” diyen sınıf bilincinde. Çünkü bu düzeni kuranlar değil, onu her gün sırtında taşıyanlar yönetmelidir.

Metal işçisi Yılmaz

Bir kavram: emperyalizm

0

Filistin’de iki yıldır devam eden soykırım, NATO’nun genişlemesi tartışmaları, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali gibi gelişmeler ortak bir kavramı işaret ediyor: emperyalizm. Peki, herkesin kendi meşrebince tanımladığı bu emperyalizm, bizim açımızdan nedir?

En genel anlamda sömürünün bir biçimi olan emperyalizm bize göre büyük kapitalistlerin dünyayı bir pazar olarak bölüşmesi anlamına gelir; bu da bölüşüm için güçlü devletlerin (emperyalistlerin) savaşlar çıkarması, askeri harcamalar yapması demektir. Emperyalizm, dünyada egemen olan sınıfsal kesimin sanayi sermayesi ile bütünleşen finans sermayesi olması anlamına gelir. Güçlü devletlerin geri kalmış ülkeleri yağmalarken artık oralara sermaye ihracı yapması onun bir diğer özelliğidir. Bununla geri kalmış ülkeleri bir bağımlılık ilişkisine sokar. Son olarak sermayenin tekelleşme eğilimi emperyalizmin esaslı bir diğer özelliğidir. Büyük şirketlerin süper kârları emperyalist dönemin olmazsa olmazıdır. Bütün bu özellikler onun kapitalizmin bir aşaması olduğunu ifade eder. Klasik anlamda sömürgecilikten farkı ise kapitalist ilişkilerle iç içe geçmesidir. Emperyalizm yerküreyi bir bağımlılık ilişkisi ile yeniden örgütler.

Emperyalizm, dünyadaki sömürü düzeninin evrenselliğini ve eşitsiz bileşik gelişimi izah eden anahtar kavramlardan birisidir. Emperyalizme karşı mücadele etmek ise sömürü ve tahakküme karşı enternasyonalist bir görevdir. Ancak bunu yaparken emperyalizmin sadece birkaç emperyalist aktör ve onların askeri birliklerinden ibaret olmadığını hatırda tutmak gerek. Bu, ekonomik bir yapıdır aynı zamanda. Bu yüzden, örneğin, bugünkü en büyük emperyalist güç olan ABD’ye ve NATO’ya karşı olmak gerekli ancak antiemperyalist olmak için yetersizdir. Bağımlılık ilişkilerinin önemli bir aracı olan dış borçlar da reddedilmelidir. Dünya siyasetinde ise emperyalizmden kopmak zayıf olan emperyalist kampı destekleyerek değil; işçi sınıfının ve ezilen halkların alternatif siyasetini güçlendirmekle mümkündür. Bunun yolu da devrimci bir dünya partisi inşasını ertelemeden mücadele etmektir.

***

İleri okumalar için:
Lenin, V. İ., Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Yar Yayınları.
Troçki, L., Lenin ve Emperyalist Savaş, erişim: https://www.marxists.org/turkce/trocki/1939/subat/lenin.htm

منتدى سلامة كيلة والعمل النقابي: بين إرث الديكتاتورية واستحقاقات الانتقال السياسي

0

أقام منتدى سلامة كيلة الثقافي ندوته الثانية في دمشق حول العمل النقابي والتحديات التي تواجهه، وذلك بمشاركة مجموعة من المتحدثين.

سليم خير بك استعرض دور النقابات في مواجهة الديكتاتورية خلال عهد الأسدين، متوقفاً عند تجارب الاعتقال الواسعة في الثمانينيات، وما خلّفته تلك المرحلة من إرث ثقيل على الحركة النقابية واستقلاليتها.

أما عارف الشعّال فناقش الأطر القانونية المنظمة للعمل النقابي، سواء في عهد النظام السابق أو في المرحلة الراهنة. وأشار إلى أنه، رغم مرور عام على سقوط الأسد، لم يحدث أي تغيير حقيقي في القوانين الناظمة للعمل النقابي، كما لم تُجرَ أي انتخابات داخل النقابات. وأوضح أنّ ما جرى هو تعيينات من الحكومة المؤقتة في بعض النقابات لسدّ الفراغ الذي خلّفه اجتثاث البعثيين من المجالس النقابية، ما أبقى العمل النقابي أسير الوصاية السياسية.

بدوره تناول سلطان جلبي تجربة النقابات في إدلب وإمكانية الاستفادة من تلك التجربة على مستوى سوريا ككل. وتطرق إلى أبرز التحديات التي واجهت النقابات هناك، ولا سيما من قبل حكومة الإنقاذ آنذاك، إضافةً إلى الدور المهم الذي لعبه المجتمع المدني في تشكيل هذه النقابات رغم الظروف الصعبة.

شهدت الندوة مشاركة واسعة من الحضور، وتمحورت غالبية الطروحات حول كيفية إحياء دور النقابات في المرحلة الانتقالية، وكيفية التعامل مع السلطة الانتقالية التي تحاول وضع يدها على العمل النقابي من خلال التعيينات المتتالية. كما دار نقاش معمق حول إمكانية إجراء انتخابات نقابية، فانقسمت الآراء بين من يرى ضرورة تأجيلها في هذه المرحلة ومن يدعو إلى التعجيل بها لضمان استقلالية النقابات.

وكان لنا أيضاً مشاركة في النقاش؛ حيث تحدث الرفيق أشرف، المندوب عن وحدة العمال/العاملات الدولية – الأممية الرابعة UIT-CI، عن خطورة المرحلة الانتقالية الحالية، مؤكداً أن انتظار “نضج” السلطة الانتقالية أو منحها الوقت يعني السماح لها بالتحكم الكامل في العمل النقابي، ومشبّهاً الوضع ببدايات عهد الأسد الأب. كما تناول أهم التحديات التي تواجه الحركة النقابية، وعلى رأسها غياب الضامن التشريعي، إذ تبقى القوانين المنظمة بيد مجلس شعب تتحكم به الحكومة المؤقتة عبر “الثلث الضامن”. إضافة إلى ذلك، أشار إلى ضعف التحالفات الأفقية بين النقابات وضعف الأحزاب السياسية الداعمة لها.

ودعا الرفيق أشرف النقابيين والنقابيات إلى التنظم والضغط لمواجهة هيمنة السلطة المؤقتة، والمطالبة بإجراء انتخابات نقابية حقيقية، والدفاع عن الحق في تشكيل نقابات جديدة. كما شدد على ضرورة بناء أوسع جبهة معارضة نقابية وسياسية للدفع قدماً بحقوق العمال والعاملات وحماية مصالحهم.

كذلك طُرحت دعوة للمنضوين ضمن النقابات إلى ممارسة دورهم الطبيعي في الحياة السياسية، وخاصة في المراحل الانتقالية، حيث يمكن للنقابات أن تلعب دوراً محوريّاً في بناء نظام سياسي جديد يقوم على “الحرية والكرامة”، و هما المطالب الحقيقية للثورة.

Tahmini enflasyon rakamları ve açıklanacak tahmini asgari ücret

0

Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası (TCMB) 2025 yılının sonu ve 2026 yılı için enflasyon tahminlerini açıkladı. Merkez Bankası’na göre enflasyon 2025 yılı sonunda yüzde 31-33 arasında olacakken 2026 yılı için yüzde 13-19 arasında olacağı tahmin edildi. 2025 yılının sonu için daha öncesinde tahmin edilen enflasyon artış oranı yüzde 25-29 arasındaydı.

Bu açıklama işçileri nasıl etkileyecek?

Son zamanlarda özellikle Cumhurbaşkanlığı ve Maliye Bakanlığının açıklamalarına baktığımızda, asgari ücret artışının gerçekleşen değil gelecek yıl için beklenen enflasyona göre yapıldığını görüyoruz. Daha önce yaptıkları açıklamaların aksine, 2025 yılının sonu için yaptıkları enflasyon tahmini tutmadı ve artarak devam etti.

Asgari ücretin belirlenmesi aslında “Asgari Ücret Tespit Komisyonu”na bağlıdır. Ancak son söz pratikte her zaman Cumhurbaşkanına bırakılmakta. Genellikle olumsuz bir tablo açıklanacaksa önce AKP kurmayları halkın nabzını yoklama açıklamaları yapar. Ardından gelen dönüşler doğrultusunda Cumhurbaşkanı küçük bir artış daha ekleyerek son noktayı koyar.

Geçmiş yıllarda asgari ücret tespit sürecine bazı konfederasyonlar katılım göstermekteydi. Bu yıl asgari ücret tespit sürecinde Hak-İş de Türk-İş de bulunmayacak. Kendi istekleri doğrultusunda bu sürece katılmayacaklarını açıkladılar. Yani asgari ücreti iktidar ve patronların temsilcileri yalnız başlarına belirleyecekler.

Açıklamalar ve enflasyon rakamları 2026 için asgari ücretin ne kadar olacağı konusunda bazı tabloların oluşturulmasına yardımcı oluyor. Eğer TCMB’nin 2026 yılı için yaptığı enflasyon tahmini çerçevesinde bir asgari ücret belirlenecekse bu durum oldukça düşük bir maaşı gösteriyor demektir.

Asgari ücretin açıklanan enflasyon tahmini aralığında (yüzde 13 ila 19) en yüksek şekilde artırılacağını düşünsek bile bugün 22 bin TL civarında olan asgari ücret yüzde 19 gibi bir artışla dahi 26.500 TL civarına çıkacak gibi görünüyor. Muhtemelen Cumhurbaşkanı bir açıklamayla bu ücreti 27 bin TL civarına yükselterek kararı onaylayacaktır.

ABD merkezli finans kuruluşlarının yaptığı tahminler de asgari ücrete yüzde 20-25 zam yapılacağı yönünde. Yüzde 25 olsa dahi asgari ücret 27.500 TL oluyor. Bu bile, ihtimaller arasındaki en yüksek oranda karşımıza çıkacak tabloyu gösteriyor.

27 bin TL ile geçinilir mi?

Türkiye’de çalışanların yaklaşık olarak yüzde 70’i asgari ücret düzeyinde maaş ile yaşamını idame ettirmeye çalışıyor. Türk-İş’in yaptığı araştırmaya göre dört kişilik bir ailenin aylık gıda masrafı -yani açlık sınırı- yaklaşık olarak 28 bin TL görünüyor. Yani “sarı sendika” olarak anılan Türk-İş yönetiminin yaptığı araştırmalar bile asgari ücretin, yapılacak zamla dahi açlık sınırının altında kalacağını gösteriyor.

Açıklanan tahmini enflasyonun özel sektörde karşılığı ne olacak?

Halihazırda çalışanların hatırı sayılır bir kısmı, daralma veya işgücü azalması bahane gösterilerek işten çıkarılmakta. Yapılan TİS’lerde de çok düşük maaş artış teklifleri görülüyor. Patronlar çalışanları işten çıkarmakla tehdit edip düşük ücretlere mahkûm etmeye çalışıyor. Asgari ücrete yapılacak zam sonrasında da özel sektörde doğrudan işçileri hedef alan politikalar izlenmeye devam edecektir. Düşük maaş zamları, çalışanlara verilmeyen özlük hakları, sosyal haklardan mahrumiyet ve birçok sonucu karşımıza çıkacaktır.

Bu durum karşısında ne yapmalı?

İşçiler, sendika konfederasyonlarından ne dünkü gibi ücretler belirlenirken dayatılan bürokratik masa başı pazarlığı müsameresinin bir parçası olmalarını ne de bugünkü gibi masadan kalkarak sorumluluktan kaçmaya çalışmalarını istiyor. Ücretlerin işçi sınıfının daha lehine olacak şekilde belirlenmesi ancak işçilerin birleşik ve eylemli mücadelesi örgütlenerek başarılabilir. Sendikalara düşen sadece asgari ücret belirlenme sürecinde aktif rol almak değil, böylesi birleşik bir mücadeleyi örgütlemeye yönelmektir.

Bu yöneliş sadece ücretlerin artırılması için değil; işçi sınıfının tüm ücretlere ve aylıklara üç ayda bir gerçek enflasyon oranında zam yapılması, en düşük işçi ücretinin yoksulluk sınırının üzerine çekilmesi, ücretlerden alınan vergilerin sıfırlanması gibi taleplerinin karşılanabilmesi için de hayati önem taşıyor.

“Çocuk Hakları Günü” üzerine

0

20 Kasım, Birleşmiş Milletler tarafından Dünya Çocuk Hakları Günü olarak kabul edilmiş bir tarih. Bugün, 1989’da imzalanan Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin yıldönümü nedeniyle, çocukların temel haklarını korumayı ve ihlalleri gündeme getirmeyi amaçlıyor. Ancak ne yazık ki, dünya genelinde ve Türkiye’de çocuk hakları ihlalleri hâlâ yaygın bir sorun. Özellikle çocuk işçiliği, yoksulluk ve eğitim sistemindeki çarpıklıklar, milyonlarca çocuğun yaşamını tehdit ediyor.

Dünya çapında çocuk hakları ihlalleri, çatışmalar, yoksulluk ve iklim değişikliği gibi faktörlerle derinleşiyor. Ancak en yaygın ihlallerden biri çocuk işçiliği. UNICEF ve ILO’nun ortak raporlarına göre, 2024 itibarıyla dünyada yaklaşık 138 milyon çocuk işçiliği yapıyor; bu çocukların 54 milyonu sağlık, güvenlik veya ahlaki gelişimlerini tehlikeye atan tehlikeli işlerde çalışıyor. Ekonomik krizler nedeniyle çocuk işçiliğinde artış söz konusu. Sahra Altı Afrika ve Asya’da yoğunlaşan bu sorun, çocukların eğitim hakkını elinden alıyor ve fiziksel-ruhsal gelişimlerini engelliyor.

Türkiye’de de çocuk hakları ihlalleri her geçen gün daha da derinleşiyor. Bu ihlaller, çocuk işçiliğinden çocuk yoksulluğuna, eğitim, oyun ve sağlık haklarının ihlal edilmesine kadar geniş bir yelpazede karşımıza çıkıyor. Derinleşen ekonomik kriz, yaygınlaşan yoksulluk çocukları okuldan kopmaya, çalışmaya ve sokakta risk altında yaşamaya sürüklüyor.

Türkiye’de çocuk işçiliği, ekonomik kriz, yoksulluk ve eğitim sistemindeki sorunlarla iç içe geçmiş bir gerçeklik. Çocuk işçiliği, çocukların eğitim, sağlık hakkını engellerken fiziksel, zihinsel ve duygusal gelişimlerini de engelliyor. 4857 Sayılı İş kanuna göre 15 yaşından küçük çocukların çalıştırılması yasakken, Türkiye’de yaşayan çocukların yüzde 16,67’si çalışıyor. Yani her 6 çocuktan 1 tanesi çocuk işçi. Çocukların çoğu tarımda, sanayide ve hizmet sektöründe çalışıyor. Türkiye’de iş kazaları sonucunda her gün çocuk işçiler hayatlarını kaybediyor. İSİG Meclisi’nin raporları, bu alanda en çarpıcı verileri sunuyor. Son 10 yılda en az 742 çocuk işçi hayatını kaybetti; bu ölümlerin çoğu önlenebilir iş kazalarından kaynaklanıyor. 2024-2025 eğitim-öğretim yılında ise en az 72 çocuk işçi öldü. Bu ölümlerin yüzde 28’i tarım sektöründe gerçekleşti, ancak İSİG’e göre çocuk işçiliği kırsaldan kentlere kayıyor: Ekonomik kriz ve pandemi, kentsel yoksulluğu artırarak çocukları Organize Sanayi Bölgeleri’ndeki güvencesiz işlere sürüklüyor. AKP’li yıllarda ise en az 978 çocuk çalışırken hayatını kaybediyor.

MESEM sömürüsü

Türkiye’de çocuk işçiliğinin en tartışmalı unsurlarından biri MESEM’lerdir. Çocukları örgün eğitimden koparan, ucuz işçi gücü olarak sermayeye sunan MESEM’ler, Mili Eğitim Bakanlığı’na bağlı bir projedir. Staj adı altında çocukları çalışmak zorunda bırakan bu proje ortaokul mezunu 15-17 yaş arası çocukları kapsamaktadır. MESEM’ler zorunlu eğitim kısalttığı gibi aynı zamanda eşitsizliği derinleştirmekte ve çocuk işçiliğinin yasallaştırılmasının da önünü açmaktadır. Sermayeye karşılıksız emek sağlama aracı olan MESEM’ler, iş kazalarının artmasına da neden olmaktadır. Bu kazaların artmasının en temel nedeni ise güvenlik eksikliği ve denetimsizliktir. İSİG Meclisi, MESEM’leri “kitleselleştirilmiş çocuk işçilik sistemi” olarak tanımlıyor: 2016’dan beri Çıraklık Eğitim Merkezleri’nin devamı niteliğinde, 505 bin 18 yaş altı çocuğu kapsıyor. Raporlara göre, MESEM’lerle birlikte son bir yılda en az 15 çocuk hayatını kaybetti. 17 yaşındaki Alperen Enes Ünal inşaatta, 14 yaşındaki Arda Tonbul metal fabrikasında MESEM altında hayatını kaybeden çocuklardan sadece iki tanesi.  Çocukları eğitim hakkından koparan, işçileştiren, yaşam hakkını tehlikeye sokan, ihmale ve istismara açık hale getiren MESEM’ler kapatılmalıdır.

Çocuklar ve derin yoksulluk

Derin Yoksulluk Ağı, çocuk işçiliğinin temelinde yatan en büyük nedeni yoksulluk olarak açıklamaktadır. Raporlarına göre, derin yoksulluk “kronik sosyal dışlanma ve eşitsizlik” olarak tanımlanıyor; bu durum çocukların eğitim, sağlık ve barınma haklarını doğrudan etkiliyor. Yoksulluk derinleştikçe çocuklar en temel hakları olan eğitim hakkından yararlanamamaktadır. Bununla birlikte okul terkleri artmakta, çocuklar yaşamlarını devam ettirebilmek için ya merdiven altı atölyelerde güvencesiz uzun saatler ucuza çalıştırılmakta ya da her türlü istismara açık olan sokakta çalışmaya itilmektedir. TEPAV bünyesinde yapılan bir çalışmada, 2 milyon çocuğun derin yoksulluk içinde yaşadığı gösterilmektedir.

Bugün, çocukların var olan haklarının ne kadar tehdit altında olduğunu hatırlamak ve bu ihlalleri görünür kılmak için bir fırsattır. Türkiye’de her yıl onlarca çocuk çalışırken ölüyorsa, bu bir “kaza” değil, yapısal bir sorundur. Küresel olarak da milyonlarca çocuk, oyun oynamak, öğrenmek ve güvende olmak yerine üretimin en ucuz işgücü parçası olarak görülüyor.

Çocukların yeri atölye, sokak ya da güvencesiz iş sahaları değil; okul, oyun alanı ve güvenli yaşam alanlarıdır. Mücadelemiz bunun içindir.

Petrokimya işçisi: “Göçmen yerli ayrımı yapmadan mücadeleyi büyütmeliyiz”

0

Merhaba Gazete Nisan okurları. Ben bir geri dönüşüm fabrikasında çalışıyorum. Bu fabrikada elektrikli araç bataryalarından ev eşyalarına kadar aklınıza gelebilecek pek çok şey sanayide yeniden kullanılmak üzere dönüştürülüyor veya imha edildikten sonra yakıma gönderiliyor.

Bu dönüşüm süreci çok fazla risk barındıran tehlikeli bir iş. Son bir yılda irili ufaklı ondan fazla yangın çıktı. Bu yangınlar temel olarak lityum iyon pillerin depolama zafiyeti nedeniyle yaşanıyor. Bu yangınlardan biri işçilerin kaldığı barakaların çok yakınına dek geldi. Ölümlerin yaşanmaması bir şans eseriydi.

İş güvenliği tehlikesinin yanında son aylarda yaşadığımız en büyük sorun, maaşların zamanında verilmemesi. Ücretlerin 5 aydır parça parça verilmesi işçilerin belini bükmüş durumda. Patron sektördeki daralmayı gerekçe göstererek ücretlerimizi zamanında yatırmazken makine almaya devam ediyor. Patron ayrıca göçmen işçileri sigortasız, kayıtdışı biçimde çalıştırarak sömürüyü katmerliyor.

Biz işçiler, göçmen yerli ayrımı yapmaksızın patronun sömürü ve baskılarına karşı birlikte mücadele örmeliyiz. Sömürü düzeni renk, dil, din, milliyet ayırmadan devam ederken biz de enternasyonal işçi birliğimizi sağlamalıyız.

Petrokimya işçisi

Direnişteki Özel Okmeydanı Hastanesi işçisiyle söyleşi

0

10 Kasım günü Özel Okmeydanı Hastanesi yönetiminin, hastane binasının depreme dayanıksızlığı gerekçesiyle apar topar işçileri süresiz ücretsiz izne çıkarmasıyla başlayan direnişin yedinci gününde, işçilerden Kader ile direniş üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Bu direnişin özel hastane sektöründeki ikinci direniş eylemi olduğunun altını çizen Kader, sektördeki güvencesizliğe vurgu yaparak direnişin kazanımla sonuçlanmasının sektördeki diğer işçiler için de önemli olduğunu belirtti.

Gazete Nisan: Merhaba Kader, bu hastanede hangi pozisyonda ve ne zamandır çalışıyorsun? Direnişe giden yolda neler yaşadınız?

Kader: Merhaba, ben 18 yıldır bu hastanede radyoloji teknisyeni olarak çalışıyorum. 2021’e kadar bu hastane Dr. Ercan Kesal’ın yönetim kurulu başkanı olduğu bir yönetim tarafından işletiliyordu. Bizim bilgimiz dışında hastane Şafak Grubu’na satıldı. Maaşlarımız düşük olsa da maaşlarımızı geç alma gibi bir durumla bu yıla kadar karşılaşmamıştık. Fakat son 8 aydır maaşlarımız geç yatmaya başladı. Hem iki ay geriden maaş yatırılıyordu hem de primler eksik yatıyordu. Bu durumda çoğu arkadaşımız borçlanmak zorunda kaldı. Sürece bu şekilde girdik.

GN: Direniş tam olarak neden ve nasıl başladı?

K: 10 Kasım Pazartesi günü yönetimin kararıyla “Bu hastane boşaltılmalı, depreme dayanıksızdır. Tüm çalışanlar ücretsiz izne ayrılacak.” şeklinde hızlıca bir karar çıkıyor. Elbette bunu duyan arkadaşlarımız bunu kabul etmediler. Akşam vardiyasındaki arkadaşlara da haber verildi hepsi hastaneye desteğe çağırıldı. O sırada açıklamayı yapan mali müşavirle tartıştık. “Muhatabımız yönetimdir, onlar açıklama yapsın.” dedik. Bu tepkiler üzerine yönetim bize 10 Aralık’ta maaşlarımızın yatacağını söyleyen basit bir kâğıt vererek bizi eve göndermek istedi. Biz de bu ciddiyetsiz tutum sonrası açıkça “Sizinle çalışmayacağız, ücretsiz izni kabul etmiyoruz. Yeniden hastanenin açılacağına da inanmadığımız için tüm özlük haklarımızı vermek koşuluyla işten çıkarmak istiyorsanız çıkartın.” dedik. Sonradan DİSK Dev Sağlık-İş devreye girdi. Sendikanın avukatları ile yönetim görüştü. Yönetim, “Bize zaman lazım, haklarınızı hemen veremeyiz.” deyince biz de direnişi başlattık. Özellikle yönetimin hastaneye kilit vurma ya da ekipmanları kaçırma ihtimaline karşı süresiz olarak hastane önündeyiz. 

GN: Ne zaman sendikalaştınız? Hastanede sendika var mıydı?

K: Biz sendikalı değildik. Direnişle birlikte hızlıca sendikalaştık. Sendika da o andan itibaren devreye girdi. Eski yönetim sırasında sendikalaşmaya dönük bir çalışma olmuştu ama hemen önü kesilmişti. Hemen hepsi işten atılmıştı. Sendikalaşmaya -bildiğim kadarıyla- sektörde hiç izin verilmiyor. Özel hastanelerde başarıya ulaşmış bir sendikalaşma maalesef yok. Çalışma koşulları berbat, ayda 140 saat çalışmamız gerekirken ben 170 saat çalışıyordum. Hemşirelerde ise 225 saate kadar çıkıyor. Ciddi bir sömürü var özel hastanelerde.

GN: Hastanenin bağlı olduğu Şafak Grubu’nun sektördeki diğer hastanelerinin de önceden kapandığı, var olanları da kapatacağı konuşuluyor. Aslında var olan şey bir küçülme mi? Depremin bir kılıf olduğunu düşünüyor musunuz?

K: Duyumlarıma göre küçülme değil ama grubun sağlık alanında çekilmek istediği söyleniyor. Daha önce kapattıkları hastaneler oldu. Her seferinde emekçileri biçe biçe bunu gerçekleştirdiler. Daha önce, Koç Üniversitesi Hastanesi’ndeki 10 yıl önce gerçekleşen direnişin ardından bizim direnişimizin sektördeki ikinci eylem olduğunu söyleyebiliriz.

GN: Görünüşe göre sektörde özel sektörü besleyen kamu desteğiyle -örneğin şehir hastaneleriyle- daha büyük kompleksler yapılırken küçük özel hastaneler kapanıyor ya da daha büyük kampüs hastanelerin bir parçası haline geliyor. Yıllardır sektörde çalışan bir işçi olarak bu konu hakkında ne söylemek istersin?

K: Biz de bunun duyumunu aldık. Butik hastanelerin kaldırılması ile ilgili çalışmalar var. Hatta Okmeydanı’ndaki bu bölge de bir kentsel dönüşüm alanı, deprem bahanesi bir tesadüf değil. Binanın bölgedeki diğer binalarla birlikte yıkılması ve daha büyük bir sağlık kompleksinin parçası olması hedefleniyor gibi duruyor. Sağlık gibi yüksek maliyetli bir sektörde daha büyük sermaye gruplarının kalıcılaştığını görüyoruz. Burada işin çirkinleştiği yer; sermaye grupları büyüse de hak kayıpları, güvencesizlik ve çalışma koşullarının kötülüğü de aynı oranda büyüyor.

GN: Son olarak temel talepleriniz nedir? Direniş süreciyle ilgili neler söylemek istersin?

K: İstediğimiz şey kıdem ve ihbar tazminatlarımızın derhal ödenmesi. Bununla birlikte geriye dönük olarak izinlerimizin, yatmamış maaşlarımızın tamamının ve yine ödenmemiş primlerimizin eksiksiz bir biçimde verilmesini istiyoruz. Ve en önemlisi bu şekilde bu hastane ile ilişkimizi kesmek istiyoruz. Hastane yönetimine kesinlikle güven duymuyoruz. Asla (burada) çalışmak istemiyoruz. Haklarımızı alıp yolumuza bakmak istiyoruz.

Çok güçlü bir destek var. Özellikle çalışanların ailelerinden, mahalle sakinlerinden ve tabi ki sendika ve partilerden hızlı ve güçlü bir destek görüyoruz. Bizim direnişimizin kazanımla sonuçlanması, sektörde çalışan diğer işçiler için de büyük bir örnek teşkil edecektir. Bu desteğin sürmesi yönetimin süreç içindeki tüm yıldırma politikalarına karşı direnişin devam edebilmesi için önemli.

GN: Direnişinizi destekliyor, tüm taleplerinizi sahiplenerek yanında olduğumuzu belirtmek istiyoruz.

K: Çok teşekkür ederiz. Herkesi direnişimize destek olmaya çağırıyoruz.

Ev temizlik işçisi: “Cam silmeyi mesleğimden silmek isterdim”

0

Merhaba, ben Leyla. 20 yıldır evlere temizliğe gidiyorum. Ondan önceki 6-7 yıl da bina merdivenlerini siliyordum.

Gittiğim bir evde günlük olarak cam silme, toz alma, kapı silme, süpürme, vileda, banyo temizliği, yatak çarşaf değişimi, ütü ve yemek işlerini yapıyorum. Bazı evlerde yarım gün çalışırken bazılarında da tam gün çalışıyorum. Günlük çalışma saatlerim tam günler için 9-10 saati geçiyor.

Bütün bu işler arasında beni hayatım boyunca en çok zorlayan cam silmek oldu. Çünkü camı silerken yüksek katlı evlerde bir güvenlik olmaksızın dışarı sarkmam gerekiyor. Bir kere elim ya da ayağım kaysa ölme riski bile var. Bu yüzden son birkaç yıldır gittiğim evlerde cama çıkmama kararı aldım.

Yetmezmiş gibi bir de güvencesiz çalışmaya devam ediyorum. Normal şartlarda yasal olarak temizliğe gittiğim evlerin bana günlük bile olsa sigorta yaptırması gerekiyor. Ama hiçbir ev sahibi bu masrafın altına girmiyor. Bundan dolayı kendi kendime dışarıdan bireysel olarak Bağ-Kur ödüyorum. Emekli olabilmek için 15 yıl ödeme yapmam gerekiyor. Ödemeler her sene yılbaşında asgari ücrete yapılan zam oranında artış görüyor. Evet, Bağ-Kur sigorta ve emeklilik için işe yarıyor ancak tazminat gibi diğer işçi haklarından yararlanamıyorum. Yıllık iznim yok, resmi tatil iznim yok, hastalık iznim yok, güçlü bir sendikal örgütlenme yok. Böyle bir sürü hak sayabilirim. Örneğin 2020 yılında yaklaşık 1,5 sene süren bir pandemi yaşadık. Günlük çalışıp ona göre yaşamını idame ettiren biri olarak o dönemde oldukça fazla maddi sıkıntı yaşadım.

Bu iş bende birçok hastalığa sebep oldu. Aslında meslek hastalığı kapsamına girebilecek durumlar yaşadım. Mesela uzun zamandır boyun fıtığım olmasına ve ağrı yapmasına rağmen işe devam etmek zorundayım. Cam silmek, ütü yapmak gibi bazı işleri mesleğimden silmek isterdim. Zaten zorlayıcı işler olmasının yanı sıra boyun fıtığımın olması da ekstra zor bir duruma sokuyor beni.

Aslında ben, işverenlerin benim gibi çalışanlarına sigorta yaptırmasını, devletin bunu daha sık denetlemesini, çalışma saatlerimin diğer meslekler gibi belli saatler aralığında olmasını, tazminat ve izin haklarımın devlet tarafından güvenceye alınmasını istiyorum. Daha bunun gibi birçok maddeyle listeyi uzatabilirim. Mesleğimde sendikal çalışmalar olmasına rağmen güçlü bir örgütlülük henüz yok; fakat bu durum tersine dönmeli ve güçlü bir işçi dayanışması örülmelidir.

Ev temizlik işçisi Leyla

Tarihte bu ay | Sükûtu bozan grev: 1986 Netaş Grevi

0

12 Eylül 1980 darbesi ’70’lerde yükselen işçi sınıfı hareketine karşı rejimin askeri kanadını harekete geçirmiş ve o dönemin trendlerine uygun olarak neoliberal politikaları uygulayacak hükümetlere kendini bırakmıştı. Yasalarla, tüzük ve yönetmeliklerle işçi sınıfının o döneme kadar kazandığı ekonomik ve demokratik hakları budamaya çalışan böyle bir darbe anayasası ortamında, 18 Kasım 1986 Netaş Grevi ’89 bahar eylemlerine de yol gösteren bir işaret fişeğine döndü.

Netaş fabrikasının kuruluşu ve işçilerinin mücadele tarihinden kesitler dönemi oldukça iyi anlatıyor. PTT ve Kanada menşeili Northern Elektrik ortaklığında Ümraniye’de kurulan fabrikadaki işçiler 1975 yılında Tek Met-İş’ten DİSK’e bağlı Maden-İş Sendikası’na geçti. Bu süreçte baskılara maruz kalan işçilere, Kanada’da Northern Elektrik’e bağlı işyerlerinde çalışan yaklaşık 24 bin işçi 24 saatlik bir grevle, enternasyonal bir destek sundu. 13 Mart 1980 ise Netaş işçileri için kara bir gün olarak tarihe geçti. Netaş işçisi Mustafa Benlioğlu, Otosan fabrikası önünde Maden-İş örgütlenme çalışma yaparken vurularak öldürüldü. Sonrasında 12 Eylül darbesiyle DİSK kapatılıp liderleri tutuklanınca işçiler bağımsız Otomobil-İş Sendikası’nda örgütlendi.

1982 Anayasası, 1983 Sendikalar Kanunu ve Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu ile işçi sınıfına yönelik saldırıların kurumsallaşması ’80’li yıllara damgasını vurdu. Netaş Grevi işte böyle bir ortamda, yani grev, toplu iş sözleşmesi ve sendikal örgütlenme haklarının kısıtlandığı, dahası bir dönem MESS (Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası) genel sekreterliği yapmış, dönemin başbakanı Turgut Özal’ın 24 Ocak kararlarını uygulamaya koyduğu bir ortamda, işçi sınıfının grev gücünü yeniden kullanılabilmesinde yol gösterici olmuştur.

1986’ya gelindiğinde Netaş fabrikası toplu iş sözleşmesi sürecinde anlaşmazlıklar yaşandı. Bunun sonucunda alım gücü eriyen işçiler daha iyi çalışma koşulları için kasımda greve çıktılar. Devlet desteğiyle grev kırıcılık yapan fabrika yönetimine rağmen sınıf dayanışmasını sürdürdüler. Dönemin gazetelerinden Milliyet’te grev şöyle ifade ediliyordu: “İşveren grev kırıcılığı yaparak endüstri meslek liselerinden 14-16 yaşlarında çocuk işçileri çalışması için getirdi”, “Fabrikadan mal çıkışına izin vermeyen grevci işçilere polis müdahalesi yapılarak fabrikadan mal çıkarıldı.”

Bunların ötesinde, eski Netaş işçisi Nazım Alpman’ın grev anılarını derlediği Emeğin Şövalyeleri adlı kitaptan öğreniyoruz ki grev çok büyük maddi yetersizliklere rağmen devam etmiş: borç parayla grev yapan işçiler veyahut grev alanına yürüyerek gidip gelen grev gözcüleri…

Tüm bu zorluklara rağmen işverenin yüzde 31 zam teklifine karşı yüzde 40,5’lik bir artış yaşandı, dahası grev yapmanın zor olduğu böylesi bir dönemde sükûtu bozan bir grev gerçekleşti. Netaş Grevi’nin arkasında bıraktığı mücadele deneyimi ve azmi 1987 yılında Petrol-İş’in örgütlü olduğu 63 işyerinde sektörel bazda yapılan KİPLAS grevlerine, ’89 Bahar eylemlerine ve 1991 maden yürüyüşüne aktarıldı.

Nadir toprak elementleri ve önemi

0

Nadir toprak elementleri (NTE) periyodik tablodaki 17 elementi kapsar. Aslında yer kabuğunda altın veya platin gibi birçok değerli metalden daha bol bulunurlar. Nadir diye adlandırılmalarının sebebi dünya yüzeyinde çok dağınık olarak bulunmaları ve birim alandaki bulunma yoğunluklarının çok düşük olmasıdır. Başka bir ifadeyle, ekonomik olarak işlenebilmeleri maliyetli ve saflaştırılmaları oldukça nadirdir. Üretimleri, madencilikten nihai ürün elde edilene kadar bir dizi karmaşık, yoğun emek ve yüksek maliyetli işlem gerektirir. NTE’ler savunma sanayisi, lazer sistemleri, elektrikli araçlar, mikroçipler ve diğer yüksek teknoloji ürünler uygulamalarının vazgeçilmez bileşenleridir.

Çin, NTE’lerin küresel arzında tartışmasız bir lider konumunda. Bu liderlik, sadece zengin rezervlerinden değil, geliştirdiği ileri işleme teknolojilerinden de kaynaklanıyor. ABD’nin Çin’i gümrük vergileri ile tehdidine karşılık Çin de NTE’lerin ihracını durdurmasıyla ABD’yi tehdit ediyor. ABD, Çin’in dünya pazarındaki NTE liderliğini üçüncü ülkelerdeki NTE rezervlerinin işletilmesiyle aşmayı planlıyor. Şu ana kadar Pakistan, Ukrayna ve Türkiye’de bulunan rezervlerle ilgili görüşmeler ve/veya anlaşmalar yapıldı.

Enerji Bakanlığı’na göre Eskişehir’in Beylikova bölgesinde 694 milyon ton NTE bulunuyor. İktidar, çıkarılıp işletilmesi için yüksek teknoloji gerektiren bu madenleri, çevreye vereceği zarara bakmaksızın ABD ile çıkarma konusunda son derece istekli. Anlaşmanın ana hatları henüz net olmasa da sürecin görüşme sonrası hızlandığı belirtiliyor. Son olarak Erdoğan konuyla ilgili “biz de teknolojik hafızaya sahip ülkelerin uzman kuruluşlarıyla işbirlikleri geliştirmek amacıyla görüşmeler yapıyoruz” diyerek iddiaları reddetmedi.

Yeni sorularla düşünmek

0

“İyi, doğru şeyler söylüyorsunuz,” dedi geçenlerde sohbet ederken genç bir emekçi dostumuz. “… ama hep olumsuzluklar. Bunları zaten yaşıyoruz, bir de üzerine okumak, konuşmak bazen fazla geliyor.” Bu cümleyi duyduğumda içimden önce tahmin edebileceğiniz bazı açıklamalar geçti. Ancak sonra bir anlığına durdum ve söylediğini, bunun altındaki hissi yeniden duymaya çalıştım: “Bunları zaten yaşıyoruz…”

Uzun süredir kötüleşen ekonomik ve politik koşullar altında, hep aynı tabloya bakıyor ve benzer sonuçlara varıyoruz. Yoksullaştırma politikaları, örgütlü emeğe yönelik saldırılar, toplumsal muhalefetin kuşatılması, demokratik hakların engellenmesi… Bunlar bizim hayatlarımızın ortasında duruyorlar.

Tam da bu noktada “… bir de üzerine okumak, konuşmak fazla geliyor” ifadesi, bir bıkkınlığın ötesinde başka bir tepkiyi içeriyor, bizi başka bir yere yönlendirmek istiyor olabilir mi? Bu hissiyatı bir sonuç ama aynı zamanda bazı soruların başlangıç noktası olarak almak mümkün mü? “Neden hep aynı sonuçları yaşıyoruz, neden değiştiremiyoruz?”

AKP iktidarının, Tek Adam rejiminin adil ve özgür yaşam hakkımıza dönük saldırılarını teşhir ediyoruz etmesine ama yetmiyor. Mücadele etmiyoruz diyemeyiz; birçok alanda birçok mücadele de veriliyor. Zira yaşamımızdaki her alan iktidar eliyle bizler için yeni bir mücadele alanına dönüşmüş durumda. Ancak tekil ve yalıtık kalmaları, son dönemde yaşanan mücadelelerin en temel sorunu. Bunu derken, sadece bir koordinasyon meselesini kast etmiyoruz. En büyük sorun politik olarak tekil ve yalıtık kalmaları. Mesela bugün birçok sektörde işçiler benzer sorunlar üzerinden mücadele ediyor ama bu mücadeleleri bir araya getirecek ortak zemini bulamıyor. Veya iktidarın demokratik hakların gaspı yönünde attığı adımların işçi, öğrenci, kadın ve Kürt mücadelesindeki izdüşümleri aynı somut sorunu işaret etmesine rağmen, bu mücadeleler acil talepler etrafında işçi sınıfının öncülüğünde bir eylem birliğine dönüşemiyor. Tüm bunlar, sendikal bürokrasilerin ve sınıfın çıkarlarını öncelemeyen politik tutumların sonucu.

Geri dönüp baktığımızda yakın zamanlı en önemli deneyimin 2018 sonlarında bir araya gelen “Krize Karşı Emeğin Hakları İçin Omuz Omuza” platformu olduğunu söyleyebiliriz. Birçok eksikliğine rağmen DİSK, KESK, TMMOB, TTB öncülüğünde ve birçok sosyalist kurumun dahli ile gerçekleşen bu eylem birliğinin bile oldukça gerisindeyiz bugün. Ve bunun sebebi yetersizliklerden öte tercihlerde saklı. İşçi sınıfının örgütlü güçlerini bir araya getirerek bir mevzi alma çabası bugün de en az dün kadar gerekli. Önümüzde asgari ücret görüşmeleri, metalde ve çeşitli sektörlerde süren TİS süreçleri, birçok işyerinde halihazırda süren işçi eylemleri var. Belki de artık konuşmaya buradan başlamak gerekiyor. Ne yapıyoruz, neyi yapmadık, şimdi neyi farklı yapmalıyız? (Bir sonraki yazıda devam edecek.)

Efsane kasım değil efsane sömürü

0

Yıllardır süren ekonomik kriz yüzünden emekçiler açlık ve yoksullukla mücadele ederken, krizi fırsata çevirip krizin faturasını emekçilere kesmeye çalışan sermaye sınıfı tam hız sömürüye devam ediyor. Biz emekçilerin payına düşense uzun mesai saatleri, düşük gelirler, vergi kesintileri ve bunların doğrudan sonucu olarak büyük bir yoksulluk. Her sektörde çalışma saatleri artarken sömürü oranı da artıyor.

Ben kargo sektöründe faaliyet gösteren, Türkiye’nin en büyük kargo firmalarından birinde çalışıyorum. Uzun bir süredir de patronların ne kadar zarar ettiklerini, işlerin eskisi gibi iyi olmadığını, şirketin eski pazar payının daraldığını söyleyip duruyorlar. Kimse maval okumasın, bir patronun zarara uğramasına rağmen hâlâ faaliyet yürütmesi görülmüş, duyulmuş şey değildir. En ufak bir zararda iflas ilan edip vergiden kaçar, işçiye verecekleri tazminatlara çöker, keyiflerine bakarlar. Ne eksik ne fazla, tastamam böyle yaparlar. Onların zarar dedikleri kârlarındaki azalmadır ancak. Sermayeleri ise bütün heybetiyle yerinde duruyor. Kâr oranlarındaki dönemsel azalmayı abartarak işçiye daha fazla yüklenmenin yolunu yaptıkları besbelli.

Kasım ayına girerken alışveriş sitelerinin kampanyaları da başlıyor. Efsane cumalar, şahane kasımlar derken, kârlarına kâr katacakları ayı ellerini ovuşturarak beklerken bir de mesai saatlerini uzatıp işçiyi daha fazla çalıştırma, daha fazla verim elde etme derdine düşüyorlar. Bunlarla kalmayıp, “daralmaya gidiyoruz” bahanesiyle işçi çıkarmaya başlamaları, işçi ve emekçilere karşı işsizliği bir silah olarak kullandıklarını gösteriyor. Uzun mesai saatleri, düşük ücretler ve yoksullukla başa çıkmaya çalışan emekçilerin karşısına bir de işten atma tehditlerini çıkarmaları, işçi ve emekçiyi açlık ve yoksulluk mengenesine sıkıştırmaya çalıştıklarının bir göstergesidir. Mesai saatlerini uzatarak sadece daha fazla verim elde etmenin hesaplarını yapmakla kalmıyorlar. Emekçiyi evden işe, işten eve giden bir makinaya dönüştürmek, kültürel ve sosyal aktivitelere zaman bırakmadan çalışma hayatı dayatmak istiyorlar. Bu vesileyle, sosyalleşemeyen sınıfı yalnızlaştırıp örgütsüzleştirerek işçilerin bireyciliğe savrulmasını istiyorlar.

Yoğun bir ay bizi beklerken kargo işçisinin insanca çalışma koşulları ve insan onuruna yaraşır bir ücret mücadelesi de her zamankinden daha fazla yükseltilmesi gereken bir talep olarak karşımızda duruyor. İşten atmaların yasaklanması, uzun çalışma saatlerinin kısaltılması ve insanca çalışma koşulları talep etmek; sektördeki örgütsüzlüğü parçalayıp sendikasız işyeri bırakmayana kadar mücadeleyi yükseltmek zorundayız.

Eduardo Barragán, sosyalizme kadar daima!

0

Troçkist hareketin liderlerinden Eduardo Barragán’ın vefatına ilişkin İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) açıklaması.

Geçtiğimiz salı, 11 Kasım günü, yoldaş Eduardo Barragán’ın üzücü ölüm haberini aldık. Barragán, yaşamı boyunca Kolombiya Sosyalist İşçi Partisi’nin (PST) bir üyesi, Nahuel Moreno ve diğer devrimci önderlerle birlikte Uluslararası İşçi Birliği–Dördüncü Enternasyonal’in (LIT-CI/UİB-DE) kurucularından biri ve onun bir yöneticisiydi. 79 yaşındaydı ve 1946’da Kolombiya Karayip kıyısındaki Santa Marta kentinde doğmuştu.

Eduardo, 1970’lerin başında Kolombiya’daki gençlik ve halk hareketlerinin yoğun yükselişinin bir parçasıydı. Valle Üniversitesi’ndeki Marksist Eleştiri kolektifinin üyesi olarak, devrimci öğrenci örgütlerinin birleşmesinin sonucu olan Sosyalist Blok’un kuruluşunda yer aldı. 70’lerin ortasında kurulan Sosyalist Blok, Moreno’nun önderlik ettiği akıma katılarak 1977’de PST’yi kuran bileşenlerden biri oldu.

1980’lerde Barragán Arjantin’e taşındı ve orada ülkenin PST’sine katıldı. Askeri diktatörlüğe karşı yeraltı direnişinde yer aldı. Diktatörlük devrildikten sonra Sosyalizme Doğru Hareket’in (MAS) inşasında yer aldı ve ulusal önderliğinde görev aldı.

Barragán devrimci militanlığını doktorluk mesleğiyle birlikte yürütüyordu. Buenos Aires eyaletindeki Larcade Hastanesi’nde yirmi yıl boyunca çalıştı. Hastanenin özelleştirilmesini engellemek için verilen önemli bir mücadelenin içindeydi. Bu çatışma hastane çalışanlarının çarpıcı bir zaferiyle sonuçlandı.

Moreno’nun ölümünün ardından MAS içindeki kriz ve bölünme sürecinde politik yollarımız farklı yönlere gitti. Ancak tüm bu koşulların ötesinde Eduardo’yu son günlerine kadar kendisini bir Morenist olarak savunan bir devrimci olarak tanıyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği–Dördüncü Enternasyonal olarak, yoldaşlarına, dostlarına ve ailesine, özellikle de hayat arkadaşı Amelia’ya ve kız kardeşi Yolanda’ya başsağlığı dileklerimizi iletiyoruz.

Eduardo Barragán: Sosyalizme kadar, daima!

Yerel yönetimlerde taşeronlaşma biçimi olarak belediye şirketleri ve örgütlenme

0

2018 öncesinde kamuda taşeron çalışma, tamamen kamu kaynaklarının sermayeye aktarılması için sürdürülen bir yöntemdi. Taşeronlar, kendi bünyelerinde çalışıyor gösterdikleri işçilerin maaşlarını ödemek için kamu kuruluşlarından komisyon alıyorlardı. 2018 öncesinde sendikal örgütlenme girişimlerimizin önündeki temel engel yetki sorunu yaşanmasıydı. Yani sendikaya üye olabiliyor, toplu sözleşme yapamıyorduk.

2018’deki KHK ile taşeronluk, belediye şirketleri aracılığı ile yerel yönetimlerde biçim değiştirdi. Taşeron şirketlerde çalışıyor gösterilen işçiler, her belediyenin kendi bünyesindeki şirketlere devredildik. Yukarıda bahsettiğim pay alma şöyle işliyor artık: Belediye, kurmuş olduğu veya halihazırda var olan şirkete komisyon/hizmet bedeli ödüyor. AKP, belediyelerde özellikle taşeronluğu bu şekilde sürdürmeye devam ediyor. Bunun işçi sınıfını bölmek, oluşturduğu ara kadro ile taşeronu kaldırdığını iddia ederek siyası rant elde etmek ve belediyeler üzerinden dönen ekonominin bürokratik engellere takılmadan sürdürülmesini merkezileştirerek devam ettirmek gibi sonuçları, ayrı bir yazıda incelenebilir. Bahsi geçen hizmet bedeli “Ne için var?” diye düşünürsek, burada ciddi siyasi ve ekonomik rant söz konusu. Başta CHP olmak üzere, belediyeleri yöneten tüm siyasi partilerin buraya bir itirazı yok gibi.

Fakat 2018’deki KHK, taşeronluğu devam ettirse de, bir yandan da belediyelerdeki sendikal yetki problemini ortadan kaldırarak toplu sözleşmeleri ve elbette kazanımları getirmiş oldu. Farklı mesleklerden olmakla birlikte büyük çoğunluğumuz genel işler kolunda görünüyoruz ve artık belediyelere ait tek bir firmada çalışıyoruz. Özellikle büyükşehir belediyeleri olmakla birlikte, bazı belediyelerde hâlâ birden fazla şirket ve yetki sorunları sürüyor. Sendikalaşma ile birlikte haftalık 40 saatlik çalışma, hafta tatili, mesai, gece çalışma farkı, ikramiye vb. (bu haklar 2018 öncesinde ya yoktu ya da yok denecek kadar düşük rakamlara tekabül ediyordu) ücretleri doğrudan etkileyen kazanımların yanı sıra Kadıköy özelinde ücretsiz kreş hakkı, regl izni, İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanması gibi politik kazanımlar da oldu.

2018’den bugüne gelinen süreçte bu kazanımların artarak belirli bir noktaya geldiğini söyleyebiliriz. Kadıköy Belediyesi’nde genel işler kolunda çalışan işçiler olarak Genel-İş’te örgütlüyüz. Buraya kadar baktığımızda, Genel-İş’in ücretler konusunda belediyelerde çalışan işçileri belirli bir noktaya taşıdığını, asgari ücrete mahkûm etmeme noktasında kısmi başarısının olduğunu söyleyebiliriz. Ancak, tabloya işçiler arasından baktığımızda huzursuzluk, sendikaya güvensizlik gibi örgütlenmenin politik anlamda gelişmesini tıkayan unsurlarla neden karşılaşıyoruz? Burayı biraz açmamız gerekiyor, başka bir yazıda.

Üniversitelerden yükselen “Rojin için adalet!” çağrısı

0

15 Ekim 2024 tarihinde Van Gölü kıyısında cansız bedeni bulunan Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi öğrencisi Rojin Kabaiş’in ölümü, bir yıl boyunca bilinçli bir şekilde sır perdesi ardında tutulmaya çalışıldı. Rojin’in intihar ettiğine veya Van Gölü’nde boğulduğuna yönelik başta Rojin’in ailesi olmak üzere hiç kimsenin inanmadığı açıklamalarla bu ölümü sümen altı etme çabaları, Rojin’i şüpheli ölümü aydınlatılmayan sayısız kadından biri haline getirmeyi hedefliyordu. Geçtiğimiz bir yılda başta Rojin’in ailesi, sıra arkadaşları ve Rojin Kabaiş İçin Adalet Komisyonları’nın yoğun çabaları olmak üzere yürütülen yoğun adalet mücadelesi ise bu planları adeta suya düşürecek, erkek yargının kirli oyunlarını ana akım medyanın bile gündemine sokacak ve birçok ilde eylemlerin önünü açacaktı.

Geçtiğimiz bir yıl boyunca otopsi sürecine dahil olunmasına izin verilmemesi ve soruşturmaya getirilen kısıtlılık kararı gibi uygulamalarla Rojin’in akıbeti gizlenmeye çalışıldı. Rojin’in bedeninde iki erkeğe ait DNA’nın tespit edilmesine rağmen Adli Tıp Kurumu’nun otopsi raporunu detaylı olarak açıklamaması, erkek yargının ayak oyunlarıyla failleri koruma çabalarının en net göstergesiydi. 10 Ekim 2025 tarihinde yoğun baskılar sonucu raporun detaylı açıklanması, Rojin’in ölümünde cinsel saldırı şüphesinin resmen tespit edilmesine yol açtı. Bu, en rejim yanlısı medya organlarının bile kulak tıkayamayacağı bir gelişmeydi. Delil karartma gerekçesiyle Van ve Diyarbakır barolarının Adli Tıp Kurumu hakkında suç duyurusunda bulunması, erkek-devlet şiddetinin Kürt halkına yönelik baskı politikalarıyla ne kadar iç içe geçtiğini tekrar anımsatan bir gelişmeydi. Gülistan Doku ve Fatma Altınmakas cinayetlerinden aşina olduğumuz bu gerçeklik, kadınların sistem içinde maruz kaldıkları çoklu sömürü-ezilmişlik ilişkisini de yeniden ortaya koyuyor.

Bir yıldır süren adalet arayışı ve son bir ayda ortaya çıkan gelişmeler, başta Rojin’in okulu Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi olmak üzere birçok üniversitede öğrencilerin Rojin’e adalet talebini yükseltmesine sebep oldu. Trabzon, Karaman ve Bingöl gibi eylem görmeye alışkın olmadığımız illerin yanında Rojin için yapılan eylemler Kobane Üniversitesi’ne bile sıçramış vaziyette. Bu denli yaygın eylemler karşısında ise rejimin tepkisi, polis saldırısı ve sosyal medya paylaşımlarını sansürlemek oldu. Tüm bu saldırılara rağmen Rojin’in adalet mücadelesi, erkek yargıya ve ulusal baskıya karşı bir mücadele olarak sürmeye devam ediyor.

Çözüm var, çözüm var

0

Kürt siyasi hareketinin silahlı kanadı Türkiye sınırları içerisinde ve sınır boylarında bulunan güçlerini Medya Savunma Alanları olarak adlandırdığı üs bölgelerine çekti. Hareketin sözcüleri bu hamleyle sürecin bir aşamasının kapandığını belirtirken, sıranın hukuki ve siyasi adımların atılmasında olduğunu vurguluyor.

Rejim ise şimdiye dek en ufak bir hak kırıntısını dahi o hakkın sahiplerine vermeye yanaşmadı. Ortada AİHM’in ihlal kararı gibi yasal bir gerekçe varken dahi Demirtaş’ın serbest bırakılmasına halen ayak direnmesi bu katılığın son örneğiydi.

Fakat iktidar somut adımlar atmaktan daha fazla kaçamaz. Bu bağlamda, infaz yasasında düzenleme yapılarak kitlesel tahliyelerin önünün açılması, silah bırakan eski PKK militanlarının legal yaşama entegrasyonu için hukuki güvencelerin tanınması, Öcalan’a umut hakkının sağlanması gibi gelişmeler zamana yayılarak da olsa hayata geçirilebilir.

Gelgelelim rejimin hak ve özgürlükleri her düzeyde hedef almaya devam ettiği, üstelik bunu el artırarak yaptığı koşullarda bu düzenlemelerin asgari demokratik bir ortamın oluşabilmesi için dahi ne kadar yetersiz kalacağı açıktır.

Aslında Kürt siyasi hareketinin birçok mensubu da ortadaki bu aşılması güç çelişkinin farkında.

DEM Parti’nin 27 Ekim tarihli Parti Meclisi toplantısının sonuç metninin hükümeti çözüm için adım atmaya çağıran ilk maddesinde şöyle deniyor: “Barış yalnızca silahların susmasıyla değil, eşit yurttaşlık ve demokratik hakların tanınmasıyla kalıcı hale gelir.” İmamoğlu ve TELE1’i hedef alan casusluk soruşturmasını kınayan ikinci madde ise şu cümleyle başlıyor: “Türkiye bir kez daha iktidardan yöneltilen hukuk dışı uygulamalarla, adaletsizlikle ve baskıyla karşı karşıyadır.”

Gel de çık işin içinden.

Herhangi bir demokratik hakkın ipine tutunup çekmeye başladığınız vakit o ipin ucu her seferinde aynı düğüme varıyor: rejim sorununa.

Geçtiğimiz günlerde Tokat’ta ücretlerini gasp eden patrona da işbirlikçi sendika bürokratlarına da “yeter” dedi Şık Makas işçileri. Önce kimi buldular karşılarında? Eylem yasağı ilan eden valiliği!

Yeni yargı paketiyle cinsiyet kimliklerinin, cinsel yönelimlerinin, yani insani varoluşlarının hedef alınmasına karşı barışçıl bir protesto açıklaması gerçekleştirmek isteyen kadın ve lgbti’ler daha toplanamadan polis ablukasına alındı. Kimin buyruğuyla? Kadıköy Kaymakamlığı’nın.

Maskeli faşist saldırganlar, cezasızlık politikasının zırhı ile korunacaklarından emin oldukları için üniversite öğrencilerine silahlarla saldırma cüreti gösteriyor. Nerede? Başkent Ankara’da.

Bu manzara karşısında işçilere, kadınlara, Kürtlere; kapitalizmden ve rejimden kopuş ekseninde bir araya gelmekten daha sahici bir çözüm önerisi sunulabilir mi? Barışın kalıcı hale gelmesinin yolu tam da burada aranmamalı mı?

Tek Adam rejimi güçleniyor mu: Doğu Akdeniz ne söylüyor?

0

Tek Adam rejimi Türkiye’yi güçlü ve bağımsız bir ülke haline getirmekle övünüyor. Dış politikadaki gelişmelere mercek tutup sınıflar mücadelesi içerisinde incelemek çoğu kez bu gibi iddiaların gerçek olup olmadığını anlamamızı sağlayabilir. AKP’nin Doğu Akdeniz’de güttüğü politikaları Kıbrıs ve Filistin özelinde incelemek rejimin ne övündüğü gibi güçlü ne de geçmişten daha bağımsız bir Türkiye yarattığını gösteriyor.

Filistin’de hamaset politikası

AKP’nin Filistin politikası hiçbir zaman hamasetin ötesine geçmedi. AKP’nin esas ilgisi İsrail ile başta ekonomik ama elbette ki askeri ve siyasal ilişkiler kurmak oldu. Korsan devlet başkanının Türkiye’yi son ziyareti üst düzey ve gösterişli törenlerle yapılırken 7 Ekim’den birkaç gün önce ABD’de gerçekleşen Netanyahu-Erdoğan görüşmesinde Erdoğan “enerji, teknoloji, inovasyon, yapay zekâ ve siber güvenlik alanlarında” artan işbirliği umutlarını ifade etmişti. Bugün gelinen noktada üstlenilen diplomatik rollerden ötürü Gazze’deki ateşkes sürecinin kazananı olarak lanse edilmeye çalışan Tek Adam rejimi ise İsrail’in ateşkese uymayan davranışları ve sürdürdüğü Gazze ablukasına karşı sert ama karşılığı olmayan sözlerin dışında bir şey yapmıyor. Ticaretin sürdüğü ise herkesin malumu.

Tek Adam rejimi için popülizm yapıp kitle desteğini arkasına alarak iktidarını garanti etme yeteneğine sahip olduğu ifade ediliyordu. Filistin davasının Türkiye toplumunun ezici bir çoğunluğunca benimsenmesine ve rejimin yeni bir kahramanlık destanına ihtiyacı olmasına rağmen, sözün dışına çıkan göstermelik adımlar dahi atılmıyor. Çünkü Tek Adam rejiminin, Filistin halkının hak ettiği özgürlükten bir çıkarı yok. Ancak İsrail ve ABD ile yaptığı ticaret anlaşmalarına bağımlılığı var. Yani rejim övündüğünün aksine Türkiye kapitalizminin sınırlarını aşamıyor. Tek Adam rejimi konu Filistin de olsa, yapmak istediğini değil, bağımlı ve yarısömürge bir ülke olarak yapmak zorunda olduklarını yapıyor.

Kıbrıs’ta seçim sürprizi

KKTC’de yapılan seçimler ise Tek Adam rejiminin övündüğü kadar güçlü olmadığını başka bir şekilde ifade ediyor. Tek Adam rejiminin her türlü maddi, manevi desteğini arkasına alan eski cumhurbaşkanı Ersin Tatar, KKTC’nin Rum kesimi ile federatif birliğini savunan Tufan Erhürman’a karşı ezici bir yenilgi aldı. Bu durum Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki varlığının sarsılmasına ve AKP’nin iktidara gelmesinden bu yana Kıbrıs’ta büyüyen kara para ekonomisinin hayati bir yara almasına sebep olabilecek bir gelişme. Tek Adam ittifakı tüm varlığı ile desteklediği adayının seçimi kaybetmesinin ardından sürece dair çelişkili yanıtlar verdi. Bahçeli, Kıbrıs’ın Türkiye’ye bağlanmasını savunurken, Rum kesiminin patronlarının birlikten yana olmamasına duydukları güvenle olacak, cumhurbaşkanlığı sözcüleri itidalli yanıtlar verdi. Bahçeli’nin sözlerini MHP’nin ittifaktaki “denge ve denetleme” rolü ile açıklama çabaları da ortada ciddi bir yenilginin olduğunu, bırakalım İsrail’i, “yavru vatan”da dahi her zaman sonuç alan bir güce sahip olunmadığını gösteriyor. Doğu Akdeniz’de çekilen tomografi, neredeyse çeyrek asırlık AKP iktidarının Türkiye’yi daha güçlü ve bağımsız değil, daha güçsüz ve bağımlı bir hale getirdiğini bir kez daha gösteriyor.

Asgari ücret, sömürünün ölçüsüdür!

0

Türkiye’de asgari ücret ile insani koşullarda yaşamak mümkün değil. Gerçekleri çarpıtmadan bunun aksini hiç kimse iddia edemez. Nitekim sendikalar her ay yaptıkları araştırmalarla asgari ücretin açlık sınırının dahi altında olduğunu ortaya koyuyor. Türk-İş’in Eylül 2025 verilerine göre asgari ücret 22 bin lira iken dört kişilik bir aile için açlık sınırı 28 bin liraya dayanmış durumda.

Şaşırtıcı değil! Asgari ücret ile bırakın insanca yaşamayı kirayı yetirmek dahi çok zor. Yoksulluk sınırının üzerinde, yani biraz insani koşullarda yaşamak için 91 bin lira yani dört asgari ücret gerekiyor. Oysa Türkiye’de çalışanların yarıdan fazlası asgari ücret ve civarı bir ücret alıyor. Asgari ücret bu nedenle Türkiye’de tüm çalışma rejimini belirleyen emek sömürüsünün temel bir ölçüsüdür. Asgari ücret doğrudan ve dolaylı olarak tüm ücretleri belirlemektedir. Emek ve sermaye arasındaki gelir paylaşım bozukluğunun temelinde asgari ücret politikası bulunmaktadır.

Tam da bu nedenle, artık mızrak çuvala sığmaz hale geldiği için, Türk-İş mevcut koşullarda bir daha Asgari Ücret Komisyonu’na katılmayacağını ilan etmek zorunda kalmıştı. Ekim 2025 ayında toplanan hazırlık komisyonunda Türk-İş bu kararında bir değişiklik olmadığını tekrarladı. Komisyonda işçi kesimini temsil eden iki sendikadan biri olan Hak-İş de Türk-İş gibi komisyona katılmayacağını ilan etti. Bu durumda Aralık 2025 ayında toplanacak komisyon işveren ve hükümet temsilcilerinden ibaret olacak.

Komisyonun mevcut tabloda işçi tarafı olmaksızın toplanmasının pratikte hiçbir anlamı yok. Zaten asgari ücret kararı işveren ve iktidar tarafından ortaklaşa veriliyordu. İşçi tarafı adına komisyonda bulunan sendikalar göstermelik iki laf edip zımnen kararı onaylıyor ve müsamerenin dekoru olarak görevlerini ifa ediyordu. Şimdi sendikalar komisyonda yer almayacaklarını söyleyerek, belirlenecek olası düşük asgari ücretin vebalini işverene ve iktidara bırakmayı umuyor. Karar doğru ama eksik. Sendikalar tutumlarını komisyona katılmama kararıyla sınırlayamaz. Bu, pasif şekilde ilan edilecek olası asgari ücreti kabul etme, sineye çekme sonucunu doğuracaktır.

Asgari ücret zammı için konuşulan oran yüzde 25 düzeylerinde. Bu oran gerçekleşirse 2026 yılı için asgari ücret 27 bin 600 lira civarında olacak. Eylül 2025 ayı açlık sınırının dahi 28 bin lira olduğunu hatırlayalım. Bu durumda üç ay sonra alınacak ve 2026 yılı sonuna kadar geçerli olacak asgari ücret geçen ayın açlık sınırını dahi geçemeyecek. Bu, korkunç bir sömürü ve yoksullaşmadır. Bu tabloda çok açık ki sendikalar üretimden gelen güçlerini kullanmalıdır. Açlık sınırının dahi altında kalacak bir asgari ücret kabul edilmemelidir. Asgari ücrette dört kişilik bir aile için geçerli olan yoksulluk sınırı hedef olmalıdır.

Tabii ki hayat pahalılığının alıp başını gittiği günümüz koşullarında sorun, oran ne olursa olsun tek bir zam ile çözülemez. Başta asgari ücret olmak üzere tüm ücretler gerçek enflasyon oranında üç ayda bir otomatik olarak artmalıdır. Kriz bahanesiyle işten çıkarmalar yasaklanmalıdır. Temel gıda ve hizmetler başta olmak üzere hayat pahalılığına sebep olan fiyat artışları kontrol altına alınmalıdır. Kaynaklar bizzat yaratıcıları olan emekçiler için kullanılmalıdır.

Kâğıt üstünde kalkan: 6284

0

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü, uzun süredir yalnızca anma değil, adalet talebinin yükseldiği bir isyan gününe dönüştü. Kadınlar, translar, lgbti+lar; şiddete, eşitsizliğe, yoksulluğa, savaş politikalarına, emeğin sömürüsüne karşı birlikte ses çıkarıyor. Çünkü biliyoruz ki, kadına yönelik şiddet sadece bireysel öfkenin değil, patriyarkal sistemin kurumsal bir sonucu.

25 Kasım yaklaşırken 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’dan bahsetmek elzem. Bu kanuna göre rejimin görevi sadece “olay olduktan sonra müdahale etmek” değil, şiddet ihtimali doğmadan önlem almak. Kanun üç temel mekanizmayı düzenliyor. İlk olarak şiddet mağduru bireylere barınma, geçici maddi yardım, psikolojik destek, kimlik gizleme gibi koruyucu haklar sağlanması vaat edilmiş, ancak uzaklaştırma kararı için delil aranmayacağına dair açık düzenleme olmasına rağmen kolluk ve hakimin ikna arayışına girdiği pratikleri sıkça görmeye başladık.

İkinci olarak, şiddet uygulayan veya uygulama ihtimali bulunan kişilere verilen uzaklaştırma kararlarının ihlali durumunda öngörülen 3 ila 10 günlük hapis cezası, fail için hiçbir şekilde caydırıcı değil. Dahası, fail bu kararı ne kadar sık ihlal ederse etsin, verilebilecek toplam hapis cezasının 6 ayı geçemiyor olması, “erkek adaletin” yetersizliğini ve cezasızlık politikasının henüz bu aşamada başladığını açıkça göstermektedir.

Son olarak, kanunun vaat ettiği bir diğer mekanizma, şiddet vakalarının Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, kolluk kuvvetleri ve yargı birimlerince zorunlu olarak izlenmesi. Ne var ki, birimler arası bilgi akışı yavaş ve yetersiz. Sıkça duyduğumuz “uzaklaştırma kararı faile tebliğ edilmemişti” haberleri de bu eksikliğin bir sonucu. Buna rağmen, koruma tedbirlerinin uygulanmaması nedeniyle kadın cinayetleri yaşandığında, görevini ihmal eden kamu görevlileri hakkında etkin bir soruşturma veya cezai süreç işletilmesi söz konusu bile olmuyor.

Bugün için kâğıt üzerinde bir kanun var ancak kanunun uygulayıcılığı tamamen rejimin keyfiyetinde olduğundan ve hiçbir kademe merci de denetlenmediğinden, kadınlar ellerinde uzaklaştırma kararları ile öldürülüyor. Türkiye’nin 2021 yılında İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi de yine patriyarkal kapitalizmin kadına yönelik şiddet konusundaki politik tercihini gözler önüne seriyor. Sözleşme, 6284’ün uygulanması için yol gösterici bir çerçeveydi.

6284’ün amacı, şiddeti gizlemek değil ifşa etmek; “ailenin korunması” değil kadının yaşamıdır. Her kadın cinayeti, her “şüpheli ölüm” bir ihmalin, bir uygulama eksikliğinin sonucudur. Kadınlar sadece eşlerinden, babalarından, eski sevgililerinden değil; işlevsiz kurumların sessizliğinden de öldürülüyor. 2025 yılının ilk 9 ayında erkekler tarafından 290 kadın öldürüldü. Bu kadınların büyük bir kısmı, daha önce defalarca savcılığa, karakola başvurmuş; uzaklaştırma kararı aldırmış, koruma talep etmişti. Ancak sistem, onları korumadı.

Denetimsizlik son bulmalı, tedbir kararı ihlallerine verilen cezalar caydırıcı olmalı ve kadınların beyanına şüpheyle yaklaşan zihniyet terk edilmeli, 6284’ün her hükmü tereddütsüz ve eksiksiz uygulanmalı, faillere yönelik cezasızlık politikaları acilen yıkılmalıdır!

Mamdani New York belediye başkanlığını kazandı: Trump, Siyonizm ve büyük burjuvazinin yenilgisi

0

Tarihi bir seçimde, reformist sol örgüt Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri (DSA) aktivisti ve militanı Zohran Mamdani, henüz 34 yaşında, son yüz yılın en genç New York belediye başkanı oldu. Genç seçmenlerin desteğiyle gelen zafer eziciydi: oyların yüzde 50,4’ünü, yani bir milyondan fazla oyu aldı. Demokratların eski valisi Andrew Cuomo ise bağımsız aday olarak yüzde 41,6’da kaldı. Cumhuriyetçi Curtis Sliwa ise yüzde 7,1 oy alabildi. Cuomo, Demokrat Parti önseçimlerinde Mamdani’ye kaybettikten sonra bağımsız aday olmuştu.

Seçim zaferinin ilanının ardından yaptığı konuşmada Mamdani, sendika lideri ve sosyalist Eugene Debs ile Hint milliyetçisi Jawaharlal Nehru’dan alıntı yaptı. New York işçi sınıfını, özellikle göçmen kökenlileri selamladı ve şehrin göçmenler tarafından kurulduğunu, şimdi ise bir göçmen tarafından yönetileceğini hatırlattı. Cuomo’yu ayrıcalıklı bir azınlığa hizmet eden bir siyaset tarzının temsilcisi olarak niteledi ve geleneksel Amerikan siyasetinin ikiyüzlülüğünden uzaklaştığını belirterek yeni bir siyasi çağın başladığını söyledi.

2026 Ocak ayında başlayacak belediye başkanlığı görevine yönelik olarak, halk için daha erişilebilir bir şehir sözüne sadık kalacağını yineledi. Hayat pahalılığına karşı kira dondurma, ücretsiz otobüs hizmeti ve evrensel kreş erişimi gibi önlemlerle mücadele edeceğini açıkladı. Daha fazla öğretmen işe alacağını ve bürokratik harcamaları azaltacağını söyledi. Trump’la ilişkilendirdiği oligarşi ve otoriterliğe meydan okuyan ifadeler kullandı. Trump gibi zenginlerin vergi kaçakçılığıyla mücadele edeceğini, sendikalaşmayı savunacağını vaat etti. Kendini demokratik sosyalist olarak tanımladı ve kampanyasına katılan yüz binden fazla gönüllüye teşekkür etti. Seçim zaferinde sendikaların desteğin belirleyici önemdeydi.

Mamdani’nin zaferi, sağ için ve Siyonizm için büyük bir yenilgi anlamına geliyor. Mamdani, binlerce koordineli mesajla yürütülen “İslami komünist” karalama kampanyasını aştı. Yapay zekâyla üretilmiş videolar da dahil olmak üzere bu kampanya, Elon Musk, eski belediye başkanı Michael Bloomberg, fanatik Siyonist iş insanı Bill Ackman ve bizzat Başkan Trump gibi milyarderlerin desteğiyle yürütülmüştü. Trump son dakikada Cuomo’ya oy çağrısı yapmıştı.

Demokrat Parti’nin Siyonist kanadı, Mamdani’ye Filistin halkına verdiği desteği geri çekmesi ve Siyonist apartheid ile Gazze’deki soykırıma karşı tavrını yumuşatması için baskı yaptı. Ancak Mamdani, “nehirden denize, özgür Filistin” ve “intifadayı küreselleştirelim” gibi sloganları kınamayı reddetti. Hatta başkan seçilirse Netanyahu New York’u ziyaret ettiğinde onu tutuklama emri vereceğini bile söyledi.

Filistin meselesi, Demokrat taban ile parti liderliği arasında büyük bir yarık açtı. Parti tabanı çoğunlukla Siyonist soykırıma karşıyken, liderlik İsrail’i destekliyor. Bernie Sanders ve Alexandria Ocasio-Cortez gibi sol liberal figürler bile soykırım sürerken İsrail’e “savunma amaçlı” silah gönderilmesine oy verdiler.

iki milyondan fazla kişiyle, New York’ta İsrail dışındaki en kalabalık Yahudi topluluğu yaşıyor. Mamdani “antisemit” diye karalanmasına rağmen, birçok anti-siyonist Yahudi aktivist kampanyasında yer aldı. CNN’in anketine göre Yahudi seçmenlerin yüzde 33’ü Mamdani’ye oy verdi. Bu sonuç, Mamdani’ye karşı kampanya yürüten ADL gibi Siyonist örgütler için gürültülü bir hezimet anlamına geliyor.

1 Ocak’tan itibaren New York, ilk Müslüman belediye başkanına sahip olacak. Mamdani, eski vali Cuomo’nun temsil ettiği siyasi hanedanı ve Demokrat Parti yönetiminin sessiz sabotajını alt etmeyi başardı. Bu yalnızca bir kuşak değişimi değil, aynı zamanda kutuplaşmış Amerikan siyasetinde merkez solun ilerleyişi anlamına geliyor. Neoliberal programlara yakınlaşmış eski sağcı Demokrat elitin yerini yeni bir sol eğilim alıyor. Trump, Mamdani’nin yönetimine ekonomik kaynakları kesmek ve hatta şehri askerileştirmekle tehdit etti. Bu nedenle halkın örgütlenmesi ve seferberliği, aşırı sağcı başkanın tehditlerini püskürtmek için belirleyici olacak.

Mamdani, Amerikan kapitalizminin finansal merkezi olan New York’ta siyasal yenilenmenin sembolü olarak öne çıkıyor. Seçim kampanyası, şehirdeki en yakıcı toplumsal sorunlara değinerek gençleri ve işçi sınıfını harekete geçirdi: yüksek yaşam maliyeti, uygun fiyatlı konut eksikliği, gıda fiyatlarının artışı ve kötü, pahalı toplu taşıma hizmeti.

Zaferi aynı zamanda Filistin’i destekleyen hareketin yükselişini de yansıtıyor. Soykırıma karşı kurulan üniversite kamplarının ve yürüyüşlerin, ayrıca Trump’ın kitlesel ve ırkçı sınır dışı politikalarına direnişin etkisi büyük. Cuomo, kampanya boyunca ırkçı saldırılarda bulundu ve İslamofobiyi körükleyerek Mamdani’yi itibarsızlaştırmaya çalıştı, ama başarısız oldu.

Kendini açıkça sosyalist olarak tanımlayan Mamdani’nin zaferi, ABD’de yalnızca Trumpçı sağın ilerlemediğini, aynı zamanda büyüyen bir kutuplaşmanın varlığını da gösteriyor. En büyük çelişki şu: Mamdani Demokrat Parti düzenine meydan okuyor, ancak mücadelesini o partinin içinden veriyor. Bu durum, onlarca yıldır “toplumsal hareketlerin mezarlığı” olarak bilinen o yapıya yeniden nefes kazandırıyor.

Antikomünist propaganda ile göçmen karşıtı ve İslamofobik ırkçı söylemlerin günlük propaganda haline geldiği bir ülkede, bu tür saldırılarla yürütülen bir kampanyaya rağmen gelen bu ezici zafer, istisnai bir olay. Bu zafer, ülkenin diğer bölgelerinde demokratik, solcu ve sosyalist önerilerin gelişimine ivme kazandırabilir. Ancak asıl zorluk, bu gençlik ve işçi sınıfı coşkusunu Demokrat Parti’nin liberal düzeni dışında, bağımsız bir sol ve işçi sınıfı örgütlenmesine kanalize edebilmekte yatıyor.

Sosyalist Çekirdek (Socialist Core) ve İUB-DE (İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal) olarak, DSA’nın Demokrat Parti’den ayrılıp bağımsız, sol ve işçi sınıfı temelli büyük bir parti kurmasının büyük bir adım olacağını düşünüyoruz. Mamdani’nin zaferi ve kişisel itibarı bu doğrultuda önemli bir katkı olabilir.

Şimdi yenilen Demokratlar ve kapitalistler, seçimde başaramadıklarını müzakereyle elde etmeye çalışacaklar. Mamdani’ye reform programının en ilerici unsurlarından, özellikle zenginlere vergi getirerek sosyal programları finanse etme planından vazgeçmesi için baskı yapacaklar.

Mamdani belediye başkanlığına gelmeden önce bile politik tutumlarını yumuşatmaya başlamıştı. Örneğin, polis bütçesini azaltma fikrinden vazgeçti. Şimdi belirleyici olan şey, Trump’ın New York’u kuşatılmış bir şehir haline getirme tehdidine karşı yalnızca halkın örgütlenmesi ve seferberliği değil, aynı zamanda Mamdani’nin yeni tavizler vermesini önlemek olacak. Bu büyük mücadelede gençliğe ve işçilere destek vermek son derece önemli. Fakat aynı zamanda kendi bağımsız siyasi örgütümüzü kurmanın ve gerçek bir siyasal, ekonomik ve toplumsal değişim stratejisi inşa etmenin gerekliliği temel görevimiz olmaya devam edecek.

Sosyalist Çekirdek
(İUB-DE’nin ABD’deki sempatizanları)

5 Kasım 2025

Grev ve direnişlerden kısa kısa

0

Türkiye’de devam etmekte olan grev ve işçi direnişlerine baktığımızda bu eylemlere işçilerin sendikalı, güvenceli çalışma isteğinin ve insanca yaşamaya yetecek bir ücret talebinin damga vurduğunu görebiliyoruz.

Petrol-İş Sendikası’na üye işçilerin örgütlediği üç grev sürüyor. İzmir’deki TPI Kompozit’te 2 binden fazla işçi, insanca yaşamaya yetecek bir ücret talebiyle 5 aydır grevdeydi. İşçiler şimdi de ABD merkezli şirketin iflas göstererek kendilerini işten çıkarmasına karşı mücadele ediyor. Aynı şehirdeki Temel Conta’da, 10 Aralık 2024’te sendikalı, toplu sözleşmeli bir çalışma yaşamı için başlatılan grev kararlılıkla sürdürülüyor. Kocaeli’de kurulu olan Gübretaş’ta yönetimin sefalet zammı teklifine karşı yaklaşık 4 aydır devam eden grevin etkileri piyasada açıkça görülmesine karşın firma, göstermelik artışlarla ilk teklifini yinelemeyi sürdürüyor.

İzmir Gaziemir’deki Digel Tekstil’de çalışan işçiler 17 Ocak tarihinden bu yana direnişte. Mobbing ve taciz koşullarında çalışmaya karşı Teksif‘e üye olan ve işten atma saldırısıyla karşılaşan işçiler, güvenceli koşullarda işlerine dönmek istiyor. Aynı sendikaya üye olan işçilerin Ankara Sincan’daki Tapeten Mensucat’ta TİS anlaşmazlığı sebebiyle 4 Eylül’de başlattığı grev de devam ediyor.

Sakarya Hendek’te bulunan SAG Hidrolik’te Birleşik Metal-İş Sendikası’na üye oldukları için işten atılan işçiler direnişlerini yaklaşık 3 aydır sürdürüyor. Çoğunluğu kadın olan işçiler, sendikal hakları tanınana ve insanca bir ücret elde edene kadar mücadeleyi sürdüreceklerini bildiriyor. Gebze OSB’deki Smart Solar’da çalışan 225 işçi, patronun yüzde 6’lık gülünç zam teklifine karşı 22 Ekim’de; Balıkesir Gönen’deki Gesbey Rüzgâr Türbini Fabrikası işçileri ise 24 Ekim’de greve çıktı. Bu iki fabrikada da Birleşik Metal-İş örgütlü.

Amasya GM Teknik Cam’da Kristal-İş üyesi işçiler talep ettikleri ücret artışının kabul edilmemesi sebebiyle 17 Temmuz’dan beri grevde.

MNG Kargo’da TÜMTİS’e üye olan işçiler, firmanın DHL eCommerce tarafından satın alınmasının ardından mobbing ve tehdit ile bu sendikadan istifa etmeye zorlandı. İstifa etmeyenler işten atma saldırısıyla karşılaştı. Bunun üzerine sendika, DHL depoları önünde açıklamalar gerçekleştirerek, sendikasız olan işçilerin de örgütlenmesi için çağrı yaparken, firmayı da sendika düşmanlığına son vermesi konusunda uyardı.

Van Büyükşehir Belediyesi’nde çalışan Genel-İş üyesi 223 işçi, kayyum tarafından işten çıkarılmaları sebebiyle işlerine dönme talebiyle yaklaşık 4 aydır mücadele ediyor.

Tokat’ta Şık Makas işçileri maaşlarının ödenmemesi, zorlayıcı çalışma koşulları ve mevcut sendikanın haklarını savunmaması sebebiyle Birtek-Sen ile iş bırakarak direnişe başladı. Hem devlet hem patron baskısı ile engellenmek istenen bu mücadelenin yaratacağı sonuçları zaman gösterecek.

Tüm işyerlerinde güvenceli, sendikalı, insanca çalışma koşullarının oluşturulması için mevcut direniş ve grevlerin desteklenmesi ve dayanışma göstermenin ötesine geçilerek, işçilerin ve sendikaların öncülüğünde, bu dağınık mücadeleleri birleştirmeye dönük adımlar atılması gerek.

Brezilya’da gerçekleşen katliamlar ve yükselen adalet talebi

0

Rio de Janiero eyaletine bağlı favelalarda, uyuşturucuya karşı mücadele bahanesiyle onlarca kişinin katledilmesi Brezilya’da ve uluslararası ölçekte tepkilere neden oldu. Konuya ilişkin İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Brezilya partisi Sosyalist İşçi Akımı (CST) bir açıklama yayımladı.

1- Rio de Janeiro eyaletine bağlı Alemão ve Penha favelalarındaki (gecekondu mahallelerindeki) katliamda 130’dan fazla kişi öldürüldü. Bu katliam, Bolsonaro çizgisindeki Rio Valisi Cláudio Castro’nun yürüttüğü politikanın bir parçasıdır. Bu politika, sömürge döneminden ve askeri diktatörlükten miras kalan soykırımcı geleneği sürdürmeyi amaçlamaktadır. Aşırı sağ, kendi projesini kurşunla, tüfekle ve polis postallarıyla dayatmak istiyor; tıpkı Eldorado dos Carajás, Corumbiara, Vigário Geral, Candelária ve yakın zamanda Jacarezinho ve Baixada Santista’da yaşanan katliamlarda olduğu gibi. Bu; kafaya kurşun sıkarak, arkadan bıçaklayarak, boğaz keserek yapılan yargısız infazların “kanun ve nizam” anlayışıdır.  “Suçla ve uyuşturucuyla mücadele” adı altında yürütülen bu kampanya, aslında işçileri ve siyah gençliği yıldırma ve sindirme politikasıdır. Bu söylemle burjuvaziye hizmet eden aşırı sağ, muhafazakâr seçmen tabanını sağlamlaştırmaktadır.

2- Bu katliam, aynı zamanda Trump’ın Brezilya egemenliğine saldırdığı ve “uyuşturucuyla mücadele” bahanesiyle Venezuela ve Kolombiya’ya yönelik askeri operasyonlar yürüttüğü bir dönemde gerçekleşti. Bu saldırı ve operasyonları kınıyoruz. Yine aynı dönemde Netanyahu’nun Gazze’deki ateşkesi bozmasını da lanetliyoruz. Brezilya askeri polisinin kullandığı yöntemler, İsrail’in Nazi güvenlik aygıtından ithal edilmiştir. Aşırı sağla diyalog mümkün değildir. Aşırı sağ ile mücadele etmenin yolu, örgütlenme ve sokakta birleşik bir mücadeledir.

3- İşçi Partisi (PT), Brezilya Komünist Partisi (PCdoB), Sürdürülebilirlik Ağı (REDE) ve Sosyalizm ve Özgürlük Partisi’nin (PSOL) oluşturduğu geniş cephe ve Lula hükümeti, aşırı sağ karşısında etkisiz kalmıştır. Söylemleri doğruymuş gibi görünmekle birlikte, şimdiye kadar hiçbir kitlesel eylem çağrısı yapmamışlardır. Söz yetmez, eylem gerekir: Polis operasyonları derhal durdurulmalı, uyuşturucu yasası yürürlükten kaldırılmalıdır. Bahia eyaletinde İşçi Partili vali Jerônimo Rodrigues’in yönetimi, ülkenin en kanlı askeri polislerinden birine sahiptir. Lula hükümeti, Adalet Bakanı Ricardo Lewandowski aracılığıyla soykırımcı Cláudio Castro ile “diyalog” kurmaya çalışıyor. Bu, Lula hükümetinin ve İşçi Partisi’nin patronlarla, Faria Lima’daki finans çevreleriyle, gerici güçlerle (örneğin Múcio) ve eyalet valileriyle yaptığı uzlaşma politikasının sonucudur.

4- Vali Cláudio Castro, “suçla ve uyuşturucuyla mücadele” söyleminin arkasına sığınıyor; bu, favela halkına korku salmak için tasarlanmış açık bir safsatadır. Bu bölgeleri kontrol eden askeri güçler ile güçlü uyuşturucu ve silah kaçakçılığı baronları, hükümetle iç içe yaşamaktadır ve Rio de Janeiro’nun büyük siyasi partileri ile mevcut elitin seçim kampanyalarını finanse etmektedir. Bunlar, kapitalist sistemden servet kazanan, Rio’nun milyarderlerinin ve Faria Lima sermayesinin çıkarlarını besleyen kişilerdir. Tesadüf değildir ki, Castro’nun yakın çevresinden biri olan MDB Partisi milletvekili Thiago Raimundo dos Santos Silva (kamuoyunda TH Joias olarak bilinir), kısa süre önce uyuşturucu kaçakçılığı, yolsuzluk ve kara para aklama suçlarından tutuklanmıştır. Kendisinin Comando Vermelho (Kızıl Komando) adlı suç örgütüyle bağlantısı olduğu düşünülmektedir. Bu durum, gerçek suçluların iktidarda olduğunu göstermektedir: Laranjeiras Sarayı’nda ve ALERJ’de (Rio de Janeiro Eyalet Yasama Meclisi). Ve unutmamalıyız ki, Rio Sivil Polisi’nin eski başkanı, Marielle Franco cinayetinin mimarlarından biridir. On yıllardır Rio de Janeiro’daki “uyuşturucuyla savaş”, marjinalleştirilmiş nüfusa -özellikle siyah gençliğe- karşı yürütülen bir soykırım ve kitlesel hapis politikası için bahane olarak kullanılmaktadır. Valinin söylemi, işçi sınıfının sorunlarını çözmedeki yetersizliğini gizlemeye çalışmaktadır: işsizlik, barınma eksikliği, kamu sağlığı krizi, güvenlik ve eğitim. İşçi sınıfının durumunu yalnızca sosyal politikalar iyileştirebilir. Mafyalara, büyük silah kaçakçılarına ve uyuşturucu kartellerine karşı mücadele, denetimin, istihbarat operasyonlarının ve bu çetelerle mücadele edebilmek için daha iyi hazırlığın güçlendirilmesiyle verilmelidir; çünkü bu çetelerin etkisi Laranjeiras Sarayı’na, ALERJ’e, belediyeye, kent konseyine, mahkemelere, askeri ve sivil polise, hatta Ulusal Kongre’ye kadar uzanmaktadır.

5- “Uyuşturucuyla savaş” adı altında çocukların, gençlerin, kadınların ve siyahların öldürülmesini kabul edemeyiz. Aynı şekilde, gecekondu mahallelerinde evleri basan ve halkı terörize eden “operasyonları” da kabul etmiyoruz. Baskıya ve yasakçılığa dayalı bu strateji hiçbir sorunu çözmemekte, tersine yeni sorunlar yaratmaktadır: Bu, favela gençliğinin hapsedilmesi ve yok edilmesi anlamına gelir. Tüm bunlar, 2006 yılında İşçi Partisi (PT) hükümetleri tarafından çıkarılan Federal Uyuşturucu Yasası ve 2025 Şubat’ında Yüksek Adalet Mahkemesi tarafından onaylanan Federal Polis Eylem Planı (ADPF) ile daha da ağırlaşmıştır; çünkü bu plan, polis operasyonlarında kullanılacak güç düzeyini polisin kendisinin belirlemesine olanak tanımaktadır. Biz, uyuşturucuların yasallaştırılmasını savunuyoruz, tıpkı alkol ve tütün gibi. Bu tutum, bu maddelerin tıbbi veya eğlence amaçlı kullanımının, polis baskısına gerek kalmadan tanınması anlamına gelir. Psikotrop madde bağımlılığı bir kamu sağlığı meselesi olarak ele alınmalıdır. Bu, kapitalist uyuşturucu ticareti şirketlerinin çokuluslu paralel piyasa kazançlarını sona erdirmenin etkili bir yoludur; çünkü bu kazançlar, geleneksel siyasetçilerin kampanyalarını finanse etmektedir.

5.1 Biz, Birleşik Sağlık Sistemi (SUS) kapsamında yürütülen zarar azaltma politikalarını savunuyoruz. Bu politika, uyuşturucu kullanımını ve etkilerini insancıl bir bakış açısıyla ele alır. Uyuşturucu kullanımını hemen bırakmak istemeyen veya bırakamayanlar için, zarar azaltma yaklaşımı, zararları en aza indirerek özerkliği ve toplumsal katılımı teşvik eder. Buna karşılık, tam yoksunluğa dayalı yasakçı model, uyuşturucuya ahlakçı ve kriminalize edici bir yaklaşım getirir ve bu da “uyuşturucuyla savaş” adı altında yürütülen soykırımı körükler. Gerçek savaş, Alemão ve Penha’daki katliamlarda olduğu gibi, siyah halka karşı yürütülmektedir.

6- Sokaklarda birleşik bir yanıt verilmesi gereklidir. Serra da Misericórdia’da infaz edilenlerin bulunmasını ve kimliklerinin tespit edilmesini, ayrıca Vigário Geral’de olduğu gibi insan hakları ihlallerinin açığa çıkarılmasını sağlayan özörgütlenme, önemli bir ilk adımdı. Penha’daki cesetlerin çıkarılması sırasında halkın öfkesi, efsanevi Cidinho ve Doca’nın Rap’inde yankı buldu; bu da bir başka olumlu adımdı. “Cláudio Castro, terörist katil” pankartıyla Penha’da yapılan gösteri, bunun bir başka kanıtıdır. 21 Eylül eylemlerinde işçi sınıfının, halkın ve demokratik kesimlerin gücü açıkça görülmüştür. Mücadele, cezai faaliyetlerle ilgili özel anayasa değişikliğinin (PEC) sonlandırılmasını sağlamış ve 5.000 real’e kadar gelir vergisi muafiyetinin onaylanmasını güvence altına almıştır. Bu kazanım, CUT (Birleşik İşçi Merkezi) ve CTB (Brezilya İşçileri Merkezi); MTST (Topraksız İşçiler Hareketi) ve UNE (Ulusal Öğrenciler Birliği); PSOL (Sosyalizm ve Özgürlük Partisi), PT (İşçi Partisi) ve PcdoB’un (Brezilya Komünist Partisi) ortak tutum sergilemesiyle mümkün olmuştur. Ve her şeyden önemlisi, Caetano Veloso, Gil, Chico Mendes, Djavan, Paulinho da Viola, Chico César, Duda Beat, Daniela Mercury, Fernanda Takai, Nanda Costa, Djonga ve DonL gibi sanatçıların katkıları sayesinde gerçeklik kazanmıştır. Alemão ve Penha’daki soykırımı kınamak için bu ittifakı yenilemek acildir. Biz, Siyah Hakları Koalisyonu, MNU, UNEAFRO, favela sakinlerinin dernekleri ve insan hakları hareketleri aracılığıyla geniş bir birliği savunuyoruz. Bu nedenle bu taleplerle gerçekleşen eylemlere aktif biçimde katılıyoruz. 21 Eylül’ün birliğini yeniden sağlamalıyız: Polis cinayetlerine ve siyahlara yönelik soykırıma karşı mücadele günü!

7- CST (Sosyalist İşçi Akımı) şunları savunur:

  1. Favela’larda askerileşmeye ve polis operasyonlarına son verilsin! Sivil ve askeri tüm sorumlular cezalandırılsın! Cláudio Castro’nun ve diğer valilerin soykırımcı politikalarına son verilsin! Cláudio Castro istifa etsin!
  2. Cinayetler ve insan hakları ihlalleri hakkında bağımsız bir soruşturma yapılsın! Mahalle sakinleri, dernekler, siyah hareketleri, sendikalar ve OAB (Brezilya Barolar Birliği) temsilcilerinden oluşan bir komisyon kurulsun!
  3. Askerî Polis, Sivil Polis, Federal Karayolu Polisi ve tüm baskı aygıtları lağvedilsin!
  4. 8 Temmuz’daki darbe girişimine karışan herkes tutuklansın ve mallarına el konulsun! 1964 darbesi ve 8 Temmuz darbesinin yüksek askerî komutanları cezalandırılsın! 8 Temmuz’u finanse eden şirketler kamulaştırılsın!
  5. Yasakçılığa ve askerî baskıya karşıyız, uyuşturucuların yasallaştırılmasını savunuyoruz!
  6. Lula hükümetinden taleplerimiz:

 – Favelalarda ordunun ve polisin gerçekleştirdiği tüm operasyonları yasaklayan geçici bir kararname çıkarılsın! Uyuşturucu yasası yürürlükten kaldırılsın! Uyuşturucular yasallaştırılsın!
 – İsrail’in Nazi rejimiyle ilişkiler kesilsin. İsrail silahlarının ve tekniklerinin Brezilya topraklarında kullanılmasına yasak getirilsin.
 – ABD ve çokuluslu şirketlerine karşı karşılıklılık yasası uygulansın. Venezuela ve Kolombiya’nın egemenliğine yönelik saldırılar reddedilsin.

29.10.2025 Sosyalist İşçi Akımı (CST) | İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Brezilya seksiyonu

2026’da emekçileri ne bekliyor?

0

2025 yılının bitmesine az bir zaman kaldı. Çarşı pazarda yeni yıl telaşesi yakında başlar. Bu esnada asgari ücret gündemi ısınıyor. Yeni yıla dönük projeksiyonlar çiziliyor. Hükümet plan program yapıyor ve bunları büyük bir şatafatla açıklıyor. Ancak bu süreçte, emekçiler cephesinde yoksullaşma artıyor, ücretler eriyor ve işçi sınıfının alım gücü giderek düşüyor… Borçluluğun her cenahta arttığı bu çelişkili tabloda Türkiye ekonomisi büyümeye, zenginler ise zenginleşmeye devam ediyor. Bu durum, emekle sermaye arasındaki uçurumun ve sömürü makasının daha da açıldığının somut bir göstergesi.

Temel gündem: asgari ücret zammı

Asgari ücret, Türkiye işçi sınıfının en önemli ekonomik gündem maddesi. Zira Türkiye’deki çalışan nüfusun yarısına yakını asgari ücret veya buna çok yakın bir ücretle geçinmek zorunda. Buna ek olarak asgari ücret, tüm ücretlerin hangi istikamette belirleneceğini de tayin eden ve diğer ücretleri aşağı çeken bir çıpa işlevi görüyor. Buradan bakıldığında tablo pek iç açıcı değil. ABD merkezli finans kuruluşlarının tahminleri ve işverenlerin beklentileri, asgari ücrete yapılacak zammın yüzde 20-25 bandında kalacağı yönünde. Hükümetin geçmiş dönem projeksiyonları ve Orta Vadeli Program (OVP) bağlamında öngördüğü enflasyon artışları da bu tahminlerle ne yazık ki uyumlu. Bu da gösteriyor ki, fırsatlar elverse hükümet, Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nu dahi toplamayıp, “Buyurun yüzde 25 zam!” deyip işi kestirip atmayı tercih edecek.

Bu yıl asgari ücreti belirleyecek olan komisyonda dikkate değer bir durum da yaşanıyor. Asıl toplantıları aralık ayında başlayacak olan Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun yapısının belirlenmesi için ön toplantılar başladı. Bu toplantılarda Türk-İş ve Hak-İş sendika konfederasyonları, işçiler lehine adil bir düzenleme yapılmadığı takdirde komisyondan çekileceğini tekrarlamış oldu. Hatırlanacağı gibi, bu komisyonda işçi, işveren ve hükümet temsilcileri yer alıyor ve “hakem” rolündeki hükümet tarafının tercihiyle sonuç genelde işçi sınıfının aleyhine oluyor.

Türk-İş ve Hak-İş’in bu tepkisi dikkate değer. Bir tiyatroyu andıran ve hükümetle işverenler arasındaki pazarlığa yaslanan bu komisyonun belirlediği asgari ücret, uzun süredir reel değerini yitiriyordu ve işçiyi açlığa mahkûm ediyordu. İlginç olan, sendika bürokrasisinin yıllardır süren bu duruma ancak geçen yılın sonunda göstermelik de olsa tepki verebilmiş olmasıdır. Üstelik Hak-İş’in hükümetle sıkı ilişkileri olduğu da bilinen bir gerçek. Ama bunun sebebini de hatırlayalım; 2024 yılında sendikalı işçiler, kendi bürokrasilerini sokağa inmek zorunda bırakmıştı. Göstermelik dahi olsa birkaç şehirde yapılan “Geçinemiyoruz!” temalı mitinglere on binlerce işçi coşkuyla katılmıştı. Yine aynı yıl farklı sektörlerde süren direniş ve mücadeleler, Türk-İş gibi bürokratik bir önderliği dahi hareket ettirebilmişti. Geçen yıl yaşananlar, mevcut asgari ücret belirlenme sürecinde de, sendikal önderliklerin işçi sınıfı lehine kararlar alabilmesinin yegâne yolunu göstermişti: sokağa inmek, işi durdurmak ve şalteri indirmek.

Orta Vadeli Program: Sermayenin saldırı programı

Yeni OVP, emekçilerin bir diğer önemli gündem maddesi. Yukarıda bahsi geçen asgari ücretin belirlenmesi hükümetin bu programı ile sıkı bağlantılıdır elbette. Yeni hedeflerden önce emekçiler açısından geçmişte neler yapıldığına bir göz atalım. Hükümetin beklentileri enflasyon ve işsizlik açısından oldukça başarısız bir tablo çizdi. Önceki dönem OVP beklentilerinde enflasyon 2023 için yüzde 24,9, 2024 için yüzde 13,8 ve 2025 için yüzde 9,9 olarak öngörülüyordu. Oysa bu dönemde yıl sonu enflasyon oranları sırasıyla yüzde 65, 44 ve 33 olarak gerçekleşti. Resmi işsizlik hedeflerinde hükümet beklentilere ulaşmış görünse de, öte yandan geniş tanımlı işsizlik, iş aramaktan vazgeçen işçiler ve genç işsizliği oranları ürkütücü boyutlarda. OVP’nin hedeflerinin “başarı” durumu işçi sınıfı açısından işte böyledir. Hedeflerin kim için olduğuna gelince; genel olarak hedefler sermaye lehine kurgulanmış ve tasarlanmış durumda. Bu süreç, ne yazık ki önümüzdeki yıl da aynı şekilde süreceğe benzemekte. Hükümetin planları, atıl sendikal önderlikler ve OVP’nin belirlediği çerçeve derken, işçi sınıfının ücret gündemi bu şekilde belirlenmekte. Gelelim bir de işin siyaset kısmına…

Emekçiler siyasetin öznesi olmalı

Ücretler bu kadar düşerken, rejim bir yandan da Kürt hareketi ile çözüm arayışlarına dair manevralar yapıyor. O tarafta da tablo pek parlak görünmüyor. Zira Tek Adam rejimi, siyasi rakiplerini elemek için yakın geçmişte Kürtlere yapılan baskı ve zorlama yöntemlerini farklı siyasi aktörlere karşı da kullanıyor. CHP’li belediyelere kayyumlar atanıyor, belediye çalışanları, hatta seçilmiş belediye başkanları kumpaslarla tutuklanıyor. Siyasetteki bu gelişmeler önemli, çünkü yukarıda da bahsedilen ekonomik saldırıların yanında işçi sınıfını ilgilendiren diğer basınç bu alandan geliyor. Demokratik haklardaki budanmalar ve kısıtlamalar, işçi sınıfının hem örgütlenme ve eylem özgürlüğünü eline alabilmesi için kritik hem de kendi bağımsız siyasetini üretebilmesi için hayati önem taşımaktadır.

Buraya kadar karamsar görünen bir tablo çizmiş olabiliriz; fakat durum o kadar da karamsar değil. Her şeyden önce, tüm kudretli görüntüsüne rağmen Tek Adam rejimi çok fazla kırılganlık ve içsel gerilim barındırıyor. Bu zayıflıklara rağmen ayakta kalabilmesinin temel nedeni burjuva muhalefetin pasif tutumu ve emek hareketinin örgütsüz niteliğinden kaynaklanıyor. Dolayısıyla, önümüzdeki dönemin temel başlıkları, emek örgütlerinin birleşik bir eylem planıyla siyasete müdahale etmesi, sol ve sosyalist hareketin bir Emek İttifakı etrafında gerçek bir siyasi seçenek haline gelebilmesi olmaya devam ediyor. Artan siyasal baskıları ve derinleşen sefaleti ancak bu şekilde, emekçilerin ve ezilen kitlelerin siyasetin aktif öznesi haline gelmesiyle durdurabiliriz.

Okur mektubu: “Güvenlik-İş’te örgütlenmeye dair”

0

Kamuda özel güvenlik görevlisiyim. Mesleğe başladığım ilk günden beri şunu öğrendim. Bizim işimiz sadece nöbet tutmak değil, insanların huzurunu ve güvenini korumak. Kamuda çalışanlar olarak daha yoğun olmakla birlikte, hemen hepimiz görev tanımlarımızın dışında çalışıyoruz. Vatandaş kapıdan içeri girdiğinde ilk bizler “Merhaba” deriz.

Gecenin sessizliğinde, sabahın ayazında, bayramda, resmi tatillerde, törenlerde, pandemide, depremde hep biz vardık. Ama çoğu zaman ne ismimizi bilen oldu ne de halimizi soran. Biz herkes için görevimizi yaparken, birilerinin de bizi koruyup kollaması gerekirdi.

5188 Sayılı Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanun’a bağlı, belediye şirketlerinde çalışan işçileriz. Yakın zamanda işkolumuzda yapılan değişiklik sebebiyle artık genel işler kolunda çalışamıyor olduğumuzdan, bugüne kadar örgütlü olduğumuz Genel-İş Sendikası’ndan üyeliklerimiz düştü. Bu süreçte “Bizim sesimizi kim duyacak, hakkımızı kim savunacak, kim koruyacak?” diye düşünürken araştırdık, gördük, takip ettik ve Güvenlik-İş Sendikası’na geçme kararı aldık. İşyerindeki çalışma arkadaşlarımızla ve ardından Güvenlik-İş Sendikası ile yaptığımız görüşmeler neticesinde bu karara demokratik bir şekilde vardık aslında.

Özel güvenlik sendikalarının geçmişine baktığımızda; ilk toplu sözleşmenin, ilk promosyonun, 12 saat nöbet sisteminin, gece çalışması farkının, mesleğimizde birtakım standartların belirlenmesinin sağlanmasında, kimlik iptallerine karşı kanuni düzenlemelerin altında Güvenlik-İş’in mücadelesi var. Burada 12 saat nöbet sistemi yanlış anlaşılmasın, bizim çalışma koşullarımızdan kaynaklanan özel bir durum bu. 12 saat mesaide iseniz güvenlikte, 36 saat dinlenirsiniz. Tabii yine çalışma koşullarına bağlı olarak klasik şekilde de, 8.00-17.00 diyelim, çalışan arkadaşlarımız var kurumda.

Sendikal süreçlerde tüm işçilerin kafasındaki sorular aşağı yukarı benzer: Nasıl yapacağız? Nerede örgütleneceğiz? Hangi sendikada ücretlerimizi iyileştirebilir, haklarımızı geliştirebiliriz? Hele bizim gibi bir anda işkolunda yapılan değişiklikle boşta kaldığınızda, bu sorular daha yoğun dolaşıyor kafanızda.

Benim mantığımda sen ve ben yok; biz varız. Aynı görevin nöbetçileri, aynı sofrada ekmeği paylaşan emekçileriz. Onuruyla çalışan, hakkıyla yaşayan, dik duran emekçileriz. Ve biliyorum ki biz bir aradaysak hiçbir güç bizi susturamaz, hiçbir fırtına bizi yıkamaz. Bu süreçte Güvenlik-İş’in yaklaşımı bize şunu hissettirdi: Bizler açık ve net şekilde birleşmeye, dayanışmaya katıldık. Ve elbette biliyoruz ki bir olursak, hak verilmez, alınır.

Yaşasın emeği ve ekmeği için mücadele eden onurlu güvenlik emekçileri!

Yaşasın örgütlü mücadelemiz!

Kadıköy Belediyesi’nden bir işçi

İktidarın günahına muhalefet yetmez! Emekçiler yönetmeli!

0

Son dönemde bir dizi büyük patrona yönelik gözaltı ve tutuklamalar oldu. Bazılarının şirketlerine el konuldu. Bu operasyonların devam edeceği söyleniyor. Medyadan enerjiye, inşaattan finansa, savunma sanayinden lojistiğe birçok önde gelen sektör patronu söz konusu. Gözaltı ve tutuklamaya maruz kalan patronların önemli bir kesiminin iktidara yakın isimler ve şirketler olması ayrıca kayda değer. Bu operasyonlara bakarak iktidarın sermaye karşısında bir pozisyon aldığı sanılmamalı. Aksine AKP hükümetleri döneminde sermaye bir bütün olarak olağanüstü kârlar elde etti. Sadece iktidara yakın/taraf olmanın avantajıyla ve kayırmayla sıfırdan en zenginler listesine giren birçok isim var. Doğal olarak emekçilerin payına da milli gelir pastasından Cumhuriyet tarihinin en küçük dilimi düştü. Bu tablo aynen devam ediyor. O yüzden isimler değil sistem değişmeli diyoruz.

Peki, olan ne? Bir kısım sermaye üzerinde bir tapu kadastro işlemi yapılıyor. Bir kısım sermayenin teşvik ve iltimasla sağladığı sermaye birikimine rot balans ayarı çekiliyor. Bu bir temiz eller operasyonu değil. Çökme ve yağmaya yönelik bir cezalandırma hiç değil. Osmanlı’dan ilhamla bir kısım sermayeye yönelik bir müsadere ve tanzim işlemi. Kuşkusuz kurunun yanında yaş da yanabiliyor. Sonuç olarak, sistem devasa bir çarpıklık üzerine kurulmuş durumda. Eskiden “bir koyup üç alma” ve “benim memurum işini bilir” diye tarif edilirdi bu durum. Şimdi “Allah’ın bir lütfu” ve “atı alanın Üsküdar’ı geçmesi” olarak tarif ediliyor. Nasıl tarif edilirse edilsin, kuralsızlığın ve hukuksuzluğun egemen olduğu bir sistemde fırsatçılar da dahil hiç kimse güvende olamaz. O yüzden eşit ve adil bir düzen için, emek eksenli bir toplumsal mücadele ve dönüşüm, diyoruz.

“Başkalarının günahıyla aziz olunmaz” denir! Birbirlerinin günahlarını kendileri için toplumsal onay haline getirme peşinde bir burjuva iktidar-muhalefet çekişmesine tanık oluyoruz. Emekçiler, tarihinin en kötü koşullarında yaşıyor. Sermaye adına doğa paramparça ediliyor. Buna rağmen sırtında yumurta küfesi olmayan burjuva muhalefet yalandan dahi sermaye karşıtı, emek yanlısı iki laf edemiyor. Ülkenin yarısı asgari ücrete talim ederken, emeklilerin çoğunluğu asgari ücret kadar dahi aylık alamazken, susuzluk ve çölleşme ülkeyi sarmışken kılını kıpırdatmayan bir muhalefetin emekçilere ne faydası var? İsimleri değişiyor, cisimleri değişmiyor. İktidardan tek farkı muhalefette olmak olan burjuva partilerin emekçilere vaat edebileceği hiçbir şey yok.

Nicedir ülkeyi yönetenlerin de sözüm ona muhalefet rolü yapanların da rıza üretme ve isteme yolu benzer. En beteri işaret edip, korkutarak onay almak! İstiyorlar ki toplum “beterin beteri var” diyerek bütün ömrünü ehvenişerlere gönül indirerek yaşamaya mahkûm olsun. Yaşadık, gördük: Ehvenle yetinen en beterinden kurtulamaz. Evet, tablo vahim ve çok kuvvetli bir toplumsal itiraza, örgütlülüğe ve birleşik mücadeleye fazlasıyla ihtiyaç var. Emekçilerin asgari ücret, emekli aylığı, hayat pahalılığı, gelir eşitsizliği, yoksulluk ve işsizlik gibi gerçek ve acil sorunlarına odaklanan… Birtakım teknokratların sözüm ona finansal rasyonalitelerinin yerine kaynakların sermaye için değil toplumsal ihtiyaçlar için kullanılmasını önceleyip emekçiler için merkezi ekonomik planlamayı hayata geçiren… İçi boş demokrasi söylemlerini bir kenara bırakarak siyasi demokrasi için harekete geçen bir işçi sınıfı muhalefeti… Çözüm de, ihtiyacımız da bu! Emekçiler yönetmeli! Çizgi tam buradan çizilmeli…

Filistin’de kalıcı barış nasıl mümkün olur?

0

Filistin’de 7 Ekim 2023’ten beri tırmanan Siyonist işgal ve soykırımın ikinci yılı geride kalmışken, 10 Ekim tarihinde bir ateşkes ilan edildi. Ateşkes ilanına giden yolun taşlarıysa “Trump’ın yeni planı” ya da “Kalıcı Barış ve Refah İçin Trump Bildirgesi” başlıklı belgeyle döşendi.

Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim.

Tüm kısmiliğine ve güvenilmezliğine rağmen bir ateşkesin imzalanmış olması Filistin halkının onurlu direnişinin ve son iki aylık süreçte daha da yükselen uluslararası seferberliklerin ufak da olsa bir kazanımıdır. Siyonist Nazi devletin ve onun aşırı sağcı lideri Netanyahu’nun ise geride kalan iki yıllık süreçte planlarına ulaşamadığının, başarısızlığının göstergesidir.

Trump planının ve ateşkesin gündeme gelmesi, Siyonist devletin kurulduğu günden bu yana uluslararası ölçekte en izole sürecinden geçmesiyle oldukça ilintili. Bir yandan Filistin’deki soykırım ve ablukanın ulaştığı boyut kapitalist hükümetleri dahi zor duruma sürüklemekteydi. Öte yandan ağustos ayıyla birlikte Filistin’le uluslararası dayanışma seferberliklerindeki niteliksel sıçrama da yine bu kapitalist hükümetleri Siyonist devlete karşı kısmi pozisyonlar almaya itti.

İşte Trump planı ve ateşkes tam da böylesi bir konjonktürün ürünü olarak karşımıza çıktı. İzole olmuş Netanyahu’ya can simidi uzatmak, kitlesel seferberliklerin dizginlenebilmesini sağlamak ve Filistin halkının ana taleplerini silikleştirmenin bir ürünü.

Keza Filistin halkı da bu ateşkesin ne denli kısmi olduğunun farkında. Filistin direniş örgütleri de ateşkesi benimsemekle birlikte Trump planının Filistin için önerdiği “sömürge valiliğine” ya da Filistin halkının kendisini savunma hakkının elinden alınması önerisine cepheden karşı.

Zaten Filistin halkının karşısındaki Siyonist aygıt ateşkes ilan edilmiş olmasına karşın katliamlarını sürdürüyor. Siyonist parlamentoda Batı Şeria’nın işgali planlarını tartışmaya açıyor. Ayrıca ateşkes ilan edilmiş olmasına karşın Gazze üzerindeki abluka sürüyor, temel ihtiyaç ve insani yardım malzemelerinin ulaşımı engelleniyor.

Tüm bunlar bu kısmi ateşkesin kalıcı bir çözüme ulaşamayacağının açık göstergeleri.

Emperyalizm Netanyahu’yu bir nebze dizginleme, “iki devletli çözüm” adı altında Filistin’in sömürgeleştirilmesi planını öne çıkarma gayretinde. Türkiye, Mısır, Katar gibi bölge ülkeleriyse “bu sömürgeleştirmeden bizim payımıza ne düşer” diyerek pusuda bekliyor. Keza Gazze’nin olası yeniden inşası planında kendi burjuvazilerine yer açmanın hesaplarını yapıyorlar. Yani Gazze’de inşaat yap, İsrail’e petrol sat!

Özetle, Filistin halkı, Siyonist devletin varlığının kalıcı bir barış ihtimalini ortadan kaldırdığı, emperyalizmin ve kapitalist hükümetlerin hesabının ise kalıcı barış değil de kendi çıkarlarının kalıcılaşması olduğu bir denklem içerisinde.

Bu denklemi Filistin halkının yararına değiştirebilecek olansa dünya halklarının, emperyalizmin ve kendi ülke iktidarlarının ikiyüzlü planlarına kanmayarak, Filistin halkının taleplerini destekleyen seferberliğini sürdürmeleri. Hükümetleri üzerinde, Filistin’de sömürgeci planlar uygulamaya çalışmak yerine Siyonist devletle tüm ilişkilerini kesmeleri ve İsrail’e tam ambargo uygulamaları yönünce basıncı artırmaları. “İki devletli çözüm” maskaralığı karşısında tek, birleşik, özgür, laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin devleti inşa olana dek mücadeleye devam etmeleri. Filistin’de kalıcı bir barışın tek garantisi ancak bu yolla sağlanabilir.

Su şehri Bursa’da barajlar kurudu, kuraklık kapıda

0

Musluğu açtığında suyun ince bir çizgiye düştüğünü, sonra tamamen kesildiğini gördün mü? Son aylarda binlerce kişi bunu yaşıyor. Su şehri Bursa’da kentin ana kaynakları Nilüfer ve Doğancı Barajları ekim ayında tamamen kurudu ve kentte 12’şer saatlik planlı kesintiler devreye girdi. İstanbul’da 28 Ekim 2025’te genel doluluk yüzde 23,17, İzmir’de ise Tahtalı yüzde 1,9, Ürkmez yüzde 3,7 seviyesine kadar indi. Tekirdağ’da Naip Barajı yaz sonunda sıfır kapasiteyi görerek uzun süreli kesintilere yol açtı. Bu tablo “mevsimsel” değil, iklim krizinin gerçek yüzü. Bugün Bursa’da olanlar, Türkiye’nin yarınını gösteriyor.

İklim krizi ve nedenleri

Kömür, petrol ve gazın yakılması, ormansızlaşma ve endüstriyel tarım atmosferi ısıtıyor; yağış rejimleri bozuluyor. Kimi yerde seller artarken, kimi yerde kuraklık uzayıp şiddetleniyor. Akdeniz havzasının kalbindeki Türkiye bu tabloya en açık ülkelerden. 2025 yazı rekor sıcak geçti. Bu temmuz son 55 yılın en sıcağıydı, Silopi’de 50,5 °C ile ulusal rekor kırıldı. Yağışlar dramatik biçimde düştü, 2025’in ilk 10 ayında ortalama yağış 401,1 kg/m² idi. Bu, 30 yıl ortalamasının yüzde 27 altında ve 52 yılın en düşük seviyesi. Bunların sonucunda yeraltı suları çekilirken, tarımda yüzde 20–30 verim kaybı yaşandı. Ayrıca gıda fiyatları zaten yüksekken iklim kriziyle birlikte gıda daha da ulaşılmaz hale geldi.

Madencilik, şişelenmiş su ve riskler

Altın ve diğer madenciliklerde yaygın kullanılan yığın liç yöntemi; çözelti hazırlama, toz bastırma ve atık yönetimi için devasa su ister. Geri kazanım yetersizse, ki Türkiye’deki çoğu maden sahasında bu dikkate alınmıyor, temiz su talebi katlanarak su havzasını tüketiyor, kurutuyor. Ayrıca 2024 İliç faciasında liç sahasındaki kaymayı da unutmayalım. Siyanürlü 10 milyon m³ toprak Fırat Nehri’ne doğru kaymış ve 9 madenci bu faciada hayatını kaybetmişti. Tüm bunların yanında şişelenmiş su endüstrisi de kaynaklardan aşırı çekimle yeraltı sularını tüketiyor. Mesela su şehri olarak geçen Bursa’da Uludağ’dan gelen su pınarlarının çoğu ticari şirketlerce kontrol edilmekte. Bursa susuzlukla uğraşırken bu gerçek oldukça trajik.

Ne yapmalı?

Su meta değil, kamusal ve kolektif bir haktır. Havza bazlı, gerçek zamanlı ve şeffaf planlamayla tüm çekimler ve kuyular izlenmeli, kuraklıkta öncelik “içme suyu ve ekosistem → tarım → sanayi” olarak uygulanmalı. Şebekeler yenilenip kayıplar yüzde 10’un altına indirilmeli, yağmur ve gri su toplama zorunlu olmalı. Tarımda kamusal destekle damla sulama ve sensörlü izleme yaygınlaştırılmalı. Riskli havzalarda madencilik durdurulmalı, su idareleri kamulaştırılmalı, yerel topluluklara bağlayıcı veto hakkı tanınmalı, musluklardan akan su içilebilmeli. Bütçeler sermaye lehine rant temelli mega projelerden çekilip altyapı, arıtma ve kırsal destek programlarına yönlendirilmeli. Kısacası, suyu kâr mantığından kurtaran, toplumsal ihtiyaç ve ekolojik dengeyi önceleyen, planlı ve doğadan, halktan yana bir düzen “su krizine” verilecek tek kalıcı yanıttır.

Arjantin: Milei’nin zaferi, Peronizmin yenilgisi ve Sol Cephe’ye 900 bin oy

0

26 Ekim seçimleri bir yandan aşırı sağcı Milei hükümetinin şaşırtıcı zaferini, Peronist Fuerza Patria’nın açık bir yenilgisini ve valilerin oluşturduğu Provincias Unidas (Birleşik Eyaletler) ittifakının tam bir fiyasko olduğunu gösterdi. Öte yandan, iki ana gücün toplamda oyların yüzde 74’ünü (üçte ikiden fazlasını) aldığı bu kutuplaşmış ortamda, Sol Cephe-Birlik (Frente de Izquierda Unidad) öne çıktı. Ülke genelinde 900 bine yakın oy (tam olarak 897.063) alarak kilit bölgelerde önemli başarılar elde etti ve Ulusal Kongre’de üç sandalye kazandı. Bu gücü Milei’nin “elektrikli testeresine”, valilere, IMF’ye, Donald Trump’a ve hazırlanan emek yasası reformuna karşı mücadele çağrısı yapmak için kullanacağız.

“Şaşırtıcı, beklenmedik.” Medya, La Libertad Avanza’nın (Özgürlük Gelişimi-LLA) özellikle Buenos Aires eyaletindeki zaferini böyle yansıttı. Hatta Milei’nin kendisi bile bunu öngörmemişti: “Buenos Aires eyaletini kazanabileceğimiz kimin aklına gelirdi?” (Clarín, 28/10). Tüm bunlar, 1983’ten bu yana rekor düzeyde bir seçim katılım düşüklüğü zemininde gerçekleşti: 11.459.149 kişi sandığa gitmedi, 664.994 kişi boş oy kullandı ve 597.938 oy geçersiz sayıldı. Bu durum, halkın egemen sınıfların demokrasisine olan güvensizliğini ortaya koydu.

LLA ittifakı ve PRO oyların yüzde 40,65’ini (9.341.798 oy) kazandı. Her ne kadar bu oran 2023’te iki partinin toplamından 3.789.496 oy daha az olsa da, 16 eyalette zafer kazanmaya ve Kongre’nin her iki kanadında da yaklaşık üçte birlik bir temsil gücüne ulaşmaya yetti. Bu durum Milei’ye, olası bir azil girişimini engelleme veya vetolarını koruma imkânı tanıyor.

Şimdi bu konumunu, işbirlikçi patron partileriyle anlaşarak; büyük sermayenin, emperyalizmin, Trump’ın ve IMF’nin talep ettiği yasaları – işçi düşmanı emek reformunu, büyük şirketler için vergi indirimlerini, daha sert ceza reformunu ve yaşlılara yönelik yeni bir emeklilik saldırısını – geçirmek için kullanmaya çalışacak.

Trump’ın kurtarma operasyonu, kaos korkusu ve “utanç oyu”

Milei bu kadar kötü bir durumda olmasına rağmen neden kazandı? İşte milyon dolarlık soru bu.
Hükümet, 7 Eylül’de Buenos Aires’te yapılan eyalet seçimlerinde neredeyse 14 puan farkla ağır bir yenilgi almıştı; uyuşturucu bağlantılı adayı José Luis Espert’in çöküşüyle sarsılmıştı; Dışişleri Bakanı Werthein ve Adalet Bakanı Cúneo Libarona’nın (sonradan geri alınan) istifalarıyla sonuçlanan bir siyasi kriz yaşamıştı; Milei’nin kız kardeşi Karina’ya yönelik rüşvet skandalı patlamıştı; milyonlarca insan yoksulluk sınırındaki gelirleriyle çaresiz bir yaşam sürüyordu; işten çıkarmalar ve durgunluk toplumu vurmuştu. Peki o halde bu zaferin nedenleri nelerdi? Birkaç etken öne çıkıyor.

Hükümet, “geçmişe dönmemek gerekir” fikrini yerleştirmeyi başardı ve bu da, kendisinden önceki felaket niteliğindeki Peronist hükümete karşı süregelen doğal tepkiyle birleşti. O dönem ülke yüzde 42 yoksulluk ve yüzde 211 enflasyonla bırakılmıştı. Hükümetin sloganı “Ya Özgürlük İlerler[1] ya da Arjantin geriye gider”di. Ayrıca Milei yönetimi “elektrikli testere”yi (keskin kemer sıkma politikasını) göstermemeye özen gösterdi; hatta durumun kötü olduğunu kabul edip “ama yolun yarısında her şeyi çöpe atamayız” mesajı verdi.

Verdiği temel mesaj şuydu: “Ya bu ya da istikrarsızlık ve kaos.” Bu mesaj, Donald Trump tarafından da desteklendi; Trump, “Arjantinliler ölmek istemiyorsa Milei’ye oy vermelidir” dedi. ABD, yalnızca iktidar partisinin kazanması halinde Arjantin’e “yardım etmeye” hazır olduğunu belirtti ve Milei için milyarlarca dolarlık bir kurtarma paketi uygulamaya koydu. Bu paket, hükümetin 26 Ekim’e kadar dolarda patlama yaşanmadan ve ekonominin tamamen çökmeden seçime ulaşmasını sağladı. Bizim de defalarca vurguladığımız gibi, bu kurtarma operasyonu, yaşanan kritik durum karşısında bir cankurtaran simidi olarak görülse de, çalışan halk için değil, bankalar ve uluslararası tefeciler içindi.

Kimse 2001’deki gibi bir sosyal kriz istemiyor; bankaların küçük tasarruf sahiplerinin elindekini aldığı, toplumsal çöküşle sarsılan o dönem yeniden yaşansın istenmiyor. Hükümet, bu korkuyu da kışkırtarak kendi lehine kullandı. Örneğin, eylül ayında Buenos Aires eyalet seçimlerine katılmamış yoksul kesimlerin bir bölümü bu kez “daha büyük bir kaos”u önlemek için Milei’ye oy verdi ve Milei önceki seçimlere göre 850 bin oy daha kazandı. Bir siyasal analistin dediği gibi: “Seçmenler cüzdanlarına göre oy verdi ama bu, kişisel veya ailevi ekonomilerinin iyi olmasından dolayı değil; daha da kötüleşmesinden korktukları içindi.”

Böylece anketlerde görünmeyen sessiz bir oy, bir “utanç oyu” ortaya çıktı: Milei’ye coşkusuz, gönülsüz bir destek. Ne yazık ki bu yanlış bir oydu; çünkü hükümet bu desteği işçi halkına karşı kendi “testere planını” uygulamak için kullanacak.

Son olarak, hükümetin yeniden toparlanmasının, yalanlarına devam etmesinin ve bu zaferi kazanmasının nedeni “halkın suçu” değildir. Asıl neden UCR (Radikal Yurttaş Birliği), Pichetto, valiler ve Peronizmin bir kısmı dahil olmak üzere burjuva muhalefetinin Milei’ye verdiği açık destektir. Bu kesimler Milei’nin yasalarına ve kararnamelerine defalarca oy verdi. Özellikle de Peronist CGT sendikasının rolü belirleyiciydi: CGT, hükümetle bir anlaşma içinde; oysa hükümetin politikalarına karşı bir mücadele planının başını çekmesi gerekirdi.

Peronizmin yenilgisi kendi politikasının sonucu, Provincias Unidas ise tam bir fiyasko oldu

Fuerza Patria’nın temsil ettiği Peronizm ağır bir yenilgi aldı. 2023 seçimlerine kıyasla iki milyon oy kaybederek yüzde 31’de kaldı (7.268.611 oy). En stratejik bölgesi olan Buenos Aires eyaletinde de kaybetti. 7 Eylül’de açık farkla kazandığı bu eyaleti yalnızca bir buçuk ay içinde yitirdi. 2027 başkanlık seçimlerinin doğal adayı olarak görülen Kicillof bu sonuçla ciddi bir darbe aldı. Pazar akşamı seçim merkezinde Máximo Kirchner’in yüzündeki şok ifadesi her şeyi anlatıyordu: Yenilen liste, annesi Cristina Fernández de Kirchner’in hazırladığı ve Buenos Aires listesinin başına 35 yaş altındaki seçmenlerin çoğunun tanımadığı Taiana’yı koyduğu listeden başkası değildi. Bu sözde “birlik listesi”; Massa, Grabois ve sendika bürokratlarını da kapsayan tüm Peronist kesimleri bir araya getiriyordu.

Seçimden sonra suçlamalar gecikmedi. Üstüne üstlük Cristina’nın yenilgiden sonra balkonda dans etmesi, kendi tabanı içinde büyük tepki yarattı. Quilmes’li Camporist[2] Mayra Mendoza fitili ilk ateşleyen oldu: “Cristina seçimleri bölmemekte haklıydı.” Karşı tarafta Kicillof’a yakın isimler hemen yanıt verdi: “Kazansaydık bu Cristina’nın listesi olacaktı; kaybettik diye şimdi suç Axel’in mi?” Önceden var olan kriz, bu yenilgiyle birlikte daha da derinleşti.

Bazıları kaybı şu nedenlerle açıklamaya çalıştı: eylülde Peronizme daha yakın yabancı seçmenlerin oy kullanmış olması, belediye başkanlarının 7 Eylül’de kendi koltukları için mücadele ederken şimdi aynı motivasyonu göstermemesi vb. Ancak gizleyemedikleri gerçek şu ki, Milei’nin aşırı sağı, eyaleti ellerinden aldı ve bunun bir açıklaması olmalı.

Sosyal medyada Peronist kesimler, 2023’te olduğu gibi yine aynı bahaneye sığındı: “Suç, onu (Milei’yi) seçen halkta.” Bu argüman, son iki yılda Milei’nin önünü açan kendi teslimiyetlerini örtbas etme biçimi. Oysa gerçek şu: Peronizm, Alberto Fernández ve Cristina Kirchner döneminde ülkeyi yönetirken tam bir felaketti ve bu, Milei’nin aşırı sağının yükselmesine zemin hazırladı. Şimdi Milei’nin Buenos Aires’te kazanmasının nedeni de Kicillof’un söylediği gibi eyaletin “Milei’nin kemer sıkmasından etkilenmemesi” değil. Çünkü orada da yoksulluk, açlık, eğitim ve kamusal sağlıkta sefalet ücretleri hâkim. Peronizmin son iki yıldaki politikası “Milei yıpransın, biz de seçimlerde bundan faydalanalım” anlayışıydı. Bunun sonucu şudur: Peronist CGT sendikası hâlâ hükümetle uzlaşma içindedir; Garrahan Hastanesi işçileri, emekliler, işten çıkarılanlar gibi kahramanca mücadeleler karşısında sessiz kalmış, yüzde 1’lik toplu sözleşmelere imza atmıştır. Yani en azından Milei’nin “testeresine” bir sınır çekmek için dahi hiçbir şey yapmamıştır. Peronizmin yenilgisinin arka planı budur: Kendi toplumsal tabanında derin bir hayal kırıklığı yarattı ve bu tabanın bir kısmı Sol Cephe’ye (FIT-U) oy verdi.

Aynı şey Provincias Unidas ittifakının büyük yenilgisi için de geçerlidir. Córdoba (Llaryora), Santa Fe (Pullaro), Chubut (Nacho Torres), Jujuy (Sadir) ve Corrientes (Valdez) valilerinin desteklediği bu liste tam bir başarısızlık oldu. Yalnızca Valdez kıl payı kazandı, geri kalan hepsi kaybetti. Buenos Aires, CABA, Mendoza, San Luis, Tierra del Fuego eyaletlerinde Sol Cephe’nin gerisinde kaldılar ve 9 bölgede hiç aday göstermediler. En çarpıcı örnek, “büyük kazanan” olacağı öngörülen Córdoba’daki Schiaretti oldu; ancak o, tanınmayan bir Milei yanlısı -Gonzalo Roca adlı biri- karşısında yüzde 42 oy alarak, 14 puan farkla kaybetti. Sebep mi? Çünkü Milei’nin politikalarına ortak olmuşlar ve kendi eyaletlerinde de aynı kemer sıkma politikalarını uygulamışlardı.

Sol Cephe’nin 900 bin oyu, emekçi halkın ihtiyaç duyduğu köklü değişimler için tek işçi ve sosyalist alternatif olduğu gerçeğini pekiştiriyor

Sol Cephe-Birlik (FIT-U) ulusal düzeyde büyük bir seçim başarısı elde etti: 900 bin oy (yüzde 3,7) aldı. Yani 2023’e göre 111 bin oy artışı elde etti. FIT-U, Buenos Aires Eyaletinde yüzde 5,04 (438.747 oy) oranıyla iki milletvekilliği kazandı. Bu koltuklara 10 Aralık’ta Nicolás del Caño (PTS) ve Romina del Plá (PO) oturacak; daha sonra, rotasyon mekanizması gereği, Sosyalist Sol (Izquierda Socialista) adına bu koltukları biz devralacağız. Bu kapsamda demiryolu işçisi temsilcimiz Mónica Schlotthauer de 10 Aralık’ta Buenos Aires eyalet meclisinde milletvekili olarak göreve başlayacak. Ayrıca CABA’da (Buenos Aires Özerk Şehri) yüzde 9,11 (148.438 oy) ile bir sandalye daha kazandık; bu göreve de Myriam Bregman (PTS) başlayacak ve daha sonra Sosyalist Sol’dan Mercedes de Mendieta (halen ulusal milletvekili) ile dönüşümlü olarak görev yapacak.

FIT-U, eyaletler arasındaki doğal farklılıklara rağmen, bazı bölgelerde dikkat çekici oranlara ulaştı: Jujuy’da yüzde 9,85, Chubut’ta yüzde 5,13, Santa Cruz’da yüzde 4,86, Neuquén’de yüzde 4,51, San Luis’te yüzde 3,49, Mendoza’da yüzde 3,44, Tierra del Fuego’da yüzde 3,24. Ayrıca başkentin çevresindeki işçi banliyölerinde de önemli sonuçlar elde etti. Bu şekilde Sol Cephe; işçi sınıfı hareketinden, öğrenci hareketinden, kadın ve lgbti+ mücadelesinden, gençlikten, sanatçılardan, kültür ve çevre direnişlerinden gelen geniş ve değerli bir seçmen kesiminin desteğini kazandı. Bu başarı, Sol Cephe’nin kimliğini daha da belirginleştirdi: Milei’nin “testere” politikalarına, valilere ve IMF’ye karşı tutarlı bir mücadele yürütmesi; her toplumsal direnişte yer alması; İsrail’in soykırımına karşı Filistin davasını kararlılıkla savunması ve Milei’nin ABD emperyalizmi, Donald Trump ve IMF ile yaptığı sömürgeci anlaşmalara karşı çıkması sayesinde büyük bir saygınlık kazandı.

Gelecekteki saldırılara karşı hazırlık zamanı

Milei’nin seçim zaferinin ardından önünde büyük bir sınav duruyor. “Testere” planını ilerletmek, işçi sınıfına ve halkın farklı kesimlerine yönelik yeni saldırılar başlatmak zorunda. Fakat Milei de biliyor ki, bu saldırılara karşı emekçi halk direnmeye devam edecek. Nitekim aşırı sağcı hükümetinin son iki yılı, bu direnişin çok sayıda örneğiyle dolu. Emekliler, Garrahan Hastanesi çalışanları, engelli bireyler, üniversiteler, öğretmenler, sağlık emekçileri, şoförler, Tierra del Fuego’daki metal işçileri, kadın ve lgbti+ hareketi, kültürel hareketler ve daha pek çoğu hep bu mücadelenin ön saflarında yer aldı. Emeki halkımız, CGT’nin ihanet içindeki rolüne rağmen, mücadeleyi hiç bırakmadı ve Milei’nin umduğu gibi yenilmedi. Hatta CGT’yi üç güçlü genel greve zorlamayı başardı.

Milei’nin zaferi; maaşların daha da düşürülmesi, işten çıkarmaların ve baskının artması için “açık çek” anlamına gelmiyor. Bu yüzden Milei kazansa da, ertesi gün ne sokaklarda ne de işyerlerinde bir sevinç havası vardı. Sadece borsalarda, IMF’de ve büyük sermaye çevrelerinde bir “kutlama” görüldü ya da İtalya’daki aşırı sağcı Meloni ve soykırımcı Netanyahu gibi isimlerden tebrikler geldi.

Bu tür zaferlerin kendilerine daha fazla saldırı yetkisi verdiğini düşünen hükümetler her zaman sorun yaşamıştır. Birçok kişi, 2017’de Macri’nin seçim zaferini ve hemen ardından gelen yenilgisini hatırlatıyor; çünkü Macri, tepkiyle karşılanan emeklilik reformunu dayatmaya kalkışmıştı.

Sol Cephe-Birlik olarak aldığımız güçlü desteğe dayanarak şimdi işyerlerinde, okullarda ve mahallelerde örgütlenme zamanı. Hedefimiz Milei’nin testeresiyle, valilerle, IMF ve Donald Trump’la hesaplaşmak; emek yasası reformuna “hayır” demek; maaşların ve emekli gelirlerinin acilen artırılması için mücadele etmek; paranın IMF’ye değil halkın ihtiyaçlarına harcanmasını sağlamak. Bunun için CGT’yi teşhir ediyoruz, hükümetle yaptığı anlaşmayı bozmasını ve mücadele eylemleri çağrısı yapmasını talep ediyoruz. Aynı zamanda, sendikal ve toplumsal alanlardaki yeni mücadeleci liderleri güçlendirerek bu direnişi büyütmeye ve Sol Cephe-Birlik’i, hükümete ve Peronizme karşı emekçi halkın çıkarlarını savunan tek siyasi alternatif olarak sağlamlaştırmaya devam edeceğiz.

Juan Carlos Giordano – Sosyalist Sol/Sol Cephe-Birlik Ulusal Milletvekili
29 Ekim 2025


[1] Milei’nin koalisyonu La Libertad Avanza ismine gönderme yapılıyor.

[2] Sol Peronist La Campora adlı örgüte referans veriliyor.

Smart Solar işçileri “İnsanca ücret, insanca yaşam!” talebiyle grevde

0

Gebze Organize Sanayi Bölgesi’ndeki Smart Solar fabrikasında çalışan ve Birleşik Metal-iş Sendikası’nda örgütlü 265 işçi, 22 Ekim’de greve çıktı. Patronun yüzde 6’lık maaş zammına karşı yüzde 50 artış talep eden işçiler toplu iş sözleşmesi (TİS) görüşmelerinin tıkanması sonucu grev kararını astı.

Çalışanların yaklaşık yüzde 70’i kadınlardan oluşan Smart Solar fabrikası işçileri yaklaşık 5 yıl önce mücadele sonucu fabrikaya sendikayı sokmuş ve ilk TİS’i yapmışlardı. Sendikanın fabrikada örgütlenme sürecinde patronun büyük baskılarına karşı işçiler fabrika işgali ile sendikal örgütlenmede zafere ulaşmışlardı. 

Bugün de yüzde 6, yani 3 bin TL gibi bir zam teklifiyle gelen patrona karşı işçiler “Nasıl ki direnerek sendikalı olduysak şimdi de direnerek hakkımız olan zammı alacağız,” diyorlar.

Bir süre önce küçülme bahanesi ile 100 işçi işten çıkarılmıştı. Ancak firma aynı sektörde başka fabrikalar açıyor. Smart Solar fabrikasında üretilen güneş enerji panellerinin hammaddesinin üretimi için firmanın İzmir’de yeni fabrika açtığı biliniyor. Ve işçiler, patronun bu fabrikalar için devletten oldukça yüksek miktarlarda teşvikler ve vergi indirimleri aldığını söylüyor.

İşçi Demokrasisi Partisi, grevin 11. gününde işçileri ziyaret ederek “Smart Solar işçilerinin mücadeleleri bizim de mücadelemizdir, sefalet zammı dayatmalarına karşı verdiğiniz mücadelenin yanındayız!” dedi.

Patronun baskı ve işten atma tehditlerine karşı kararlı bir şekilde grevlerini sürdüreceklerini söyleyen işçiler, insan onuruna yaraşır bir ücret zammı alana kadar mücadeleyi bırakmayacaklarını ifade ediyorlar.

MESS’in sefalet teklifi ve sendikaların talepleri

0

Metal sektöründe Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) ile yapılan 2025-2027 Grup Toplu İş Sözleşmesi görüşmeleri sürerken, 2026 asgari ücret görüşmeleri için de geri sayım başladı. Yaklaşan asgari ücret görüşmeleri öncesinde, metal işkolundaki gelişmelerin tüm emekçiler için bir anlamı var. Çünkü asgari ücrete ara zammı kaybetmişken ve belediyelerde, kamuda ve memur TİS’te yenilgi almışken metalde elde edilebilecek bir kazanım tüm işçi sınıfının hanesine yazılacak. Birbirleriyle ilişkili bu süreçler yaşanırken Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan’ın Türk-İş ve Hak-İş’in Asgari Ücret Tespit Komisyonu’na katılmama açıklaması üzerine “karşımıza somut bir şeyle gelmiyorlar” diyerek topu sendikalara atması ve otomotiv sektörü devlerinden Ford Otosan’ın iş güvenliği tedbirlerini tasarruf kalemi olarak görmesi, iktidar ve patron cephesinin görüşmelerdeki tutumunun ne olacağını başlı başına ortaya koyuyor.

MESS grup toplu iş sözleşmesi görüşmelerinin ilki 13 Ekim’de yapıldı, ikinci görüşme ise 31 Ekim için planlandı. İlk görüşmede 15 idari maddenin sendikanın teklif ettiği haliyle kabul edildiğini açıklayan Türk Metal Sendikası’nın ilk 6 ay için ortalama yüzde 38,97 zam talebinde bulunduğu taslağı şu şekilde: 31 Ağustos 2025 tarihindeki saat ücretlerine yüzde 20 oranında zam; bu zammın ardından, tüm üyelerin saat ücretlerine seyyanen 35 lira ek zam. İkinci 6 ay için 6 aylık enflasyon oranında zam; üçüncü 6 ay için 6 aylık enflasyon oranına +3 puan ek iyileştirme zammı; dördüncü ve son 6 ay için ise enflasyon oranında zam. Ayrıca sosyal yardımlara yıllık yüzde 65, Kurban Bayramı yardımına ise yıllık yüzde 80 oranında zam; Tamamlayıcı Sağlık Sigortası’nın üyelerin eşlerini de kapsaması; ulusal ve dini bayramlar ile arife günlerinde çalışan üyelerin ücretlerinin yüzde 200 zamlı ödenmesi ve gece çalışma tazminatının yüzde 20’ye çıkarılması da teklif taslağında yer alıyor.

Özçelik-İş Sendikası sözleşmenin ilk 6 ayı için 40 TL seyyanen zam, bu artışın ardından aynı dönem için ayrıca yüzde 20 oranında ücret zammı ve sosyal hak ödemelerinde yüzde 75 ile yüzde 105 arasında artış talep etti.

Birleşik Metal-İş Sendikası’nın, kadın işçilerin ihtiyaç ve taleplerini de içeren 16 maddelik talepler listesi şu şekilde:

  1. Ücretlerde ilk 6 ay için %58,5 oranında zam
  2. İlk yıl için sosyal yardımlarda %150-190 oranında artış
  3. Gelir vergisinin %15’i aşan kısmının işveren tarafından karşılanması
  4. Yıllık izinlerde 2’şer gün artış
  5. Şiddet ve tacize karşı ILO 190’ı temel alan işyeri politikaları oluşturulması
  6. Ev içi şiddete maruz kalan işçiye en az 5 gün ücretli izin verilmesi, işçi aleyhine işlem yapılmaması
  7. Eşi doğum yapan erkek işçilere babalık iznine ek olarak 15 iş günü ücretli izin; ayrıca işçilere yılda 4 gün ebeveyn izni hakkı tanınması
  8. MESS’in sanayi bölgelerinde kreş açılması için yerel yönetimler ve kamu kurumları nezdinde çalışma başlatması
  9. MESEM sömürüsünün son bulması, 16 yaşından küçük hiçbir çocuğun staj adı altında çalıştırılmaması
  10. İşyerlerinde yılda en az 1 kez sendikanın görevlendirdiği uzmanlar tarafından İSİG denetimi yapılması
  11. Raporlu işçiye SGK’nın ödemediği ilk 2 günün ücretini işverenin ödemesi. İşyeri hekimince verilen istirahat nedeniyle ücret kesintisi yapılmaması
  12. Hafta tatilinin pazar günü olarak sabitlenmesi
  13. Fazla mesai ücretlerinin artırılması. Bayramda çalışan üyenin ücretine %200 zam, ayrıca gece çalışmasının zorluğu nedeniyle %20 gece zammı
  14. Promosyon ödemelerinin işçilere eşit tutarda ödenmesi
  15. Tamamlayıcı sağlık sigortasının eş ve çocukları kapsaması
  16. Günde 2 defa 15’er dakikalık ücretli çay molası

Türk-İş’in verilerine göre eylül ayı açlık sınırı 27,970 TL, yoksulluk sınırı ise 91 bin 109 TL olmuşken, teklif edilen rakamlar insanca bir yaşama ne kadar yetecek? Ekonomik krizin faturasını yalnızca emekçilere ödeten iktidarın ve işçi düşmanı politikaları seve seve uygulayan patronların tarafı MESS’in karnesini de, sendika bürokrasilerinin tutumunu da önceki grup TİS’lerden biliyoruz. Metal işkolundaki işçilerin büyük çoğunluğunun örgütlü olduğu Türk Metal’in güncel taslağındaki zam oranı, TÜİK’in açıkladığı tartışmalı enflasyon oranına bile zar zor yetişiyor. İktidarı destekleyen Özçelik-İş’in taslağı Türk Metal’in de gerisinde.

MESS’in ise işçilere sunduğu tek bir teklif var: sefalet. Bunun karşısında işçilerin sendika ayrımı gözetmeksizin taleplerde birleşmesi elzem. Öte yandan iktidar ve patronlar birlikte hareket ederken işçi sınıfı çok parçalı. Bu noktada en ileri taslak olarak karşımızda duran Birleşik Metal-İş’in taleplerine kulak verip başlatacağı mücadelelere destek olmak ayrıca önem taşıyor.

TÜMTİS Genel Başkanı Kenan Öztürk ile söyleşi: “Sınıfa dönük saldırıları durdurmanın yolu birleşik mücadeledir”

0

Tüm Taşıma İşçileri Sendikası (TÜMTİS) Genel Başkanı Kenan Öztürk ile DHL eCommerce’te sürdürdükleri sendikal mücadele sürecini ve Türkiye’de sınıf hareketinin önündeki mücadele gündemlerini konuştuğumuz söyleşiyi Gazete Nisan okurlarıyla paylaşıyoruz.

***

Öncelikle DHL eCommerce’te sürdürdüğünüz sendikal mücadele ile başlamak isteriz. 15 Ekim’de aktarma merkezi önünde gerçekleştirdiğiniz açıklamada DHL yönetiminin sendika üyesi işçilere dönük sistematik baskılar yaptığını dile getirdiniz. Daha önce de DHL’e bağlı farklı işyerlerinde örgütlenme süreciniz olmuştu, hatta sendikalaşma sağlanmıştı. Şu an DHL eCommerce’te yaşanan bu sendika düşmanı tutumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

DHL çokuluslu, uluslararası bir şirket. Çok sayıda ülkede faaliyet gösteriyor ve Avrupa’nın büyük bölümünde sendikalı ve örgütlü çalışanları var. Ama bizim gibi ülkelerde, Latin Amerika’da ve başka yerlerde sendika düşmanlığı yapmaktan geri durmuyor; sendikal örgütlenmeyi engellemek için elinden gelen her türlü çabayı gösteriyor.

Aslında DHL’i yeni tanımıyoruz. Sizin de değindiğiniz gibi daha önce DHL Lojistik’te uzun süreli bir mücadele yürüttük. Çok sayıda işçi çıkarıldı; kapısında 486 gün çadır kurarak direniş yaptık. Üst örgütümüz olan federasyonumuz Uluslararası Taşımacılık İşçileri Federasyonu (ITF) ve Avrupa Taşımacılık İşçileri Federasyonu (ETF) ile birlikte uzun süreli bir kampanya sürdürdük. O dönemde DHL’in yaklaşımı şuydu: “Asla bu sendikayla masaya oturmayacağız.” Hatta o dönem Hak-İş’e bağlı bir sendika kurdurup finanse ederek, masraflarını karşılayarak, biz kapıda direniş yaparken o sendikaya içeride toplantı yaptırdılar. “Biz TÜMTİS’i istemiyoruz; bu sendikayı istiyoruz” diyerek işçiyi baskıyla o sendikaya yöneltmeye çalıştılar. Fakat burada sürdürülen mücadele ve uluslararası kampanya sayesinde çok sayıda ülkedeki kardeş sendikalarımızdan destek aldık. Sonunda, 486 gün sonra masaya oturduk ve DHL’le toplu sözleşmeyi imzaladık. Yaklaşık 800 işçiyi taşerondan kadroya aldırdık; çünkü şirketin çok büyük bir bölümü taşeron işçi çalıştırıyordu.

Protokol ve çerçeve anlaşmasına rağmen DHL, bu kez DHL eCommerce’te sendikal mücadeleyi engellemeye çalışıyor.

Daha sonra DHL’in ikinci şirketi olan DHL Express’te örgütlendik. Orada da aynı agresif tutumla karşılaştık. 500 günü aşkın süre, işten çıkarılan arkadaşlarımızla birlikte kapı önünde mücadele sürdürdük ve DHL masaya oturup örgütlenmeyi kabul etmek zorunda kaldı.

Şimdi DHL’in üçüncü şirketiyle karşı karşıyayız ve yine aynı yöntem deneniyor. Oysa o mücadelelerin bir sonucu olarak ITF ile bir çerçeve anlaşması imzalanmıştı: DHL, dünyanın her yerinde sendika hakkına ve örgütlenme hakkına saygı göstereceğini taahhüt etmişti. Bütün bu protokol ve çerçeve anlaşmasına rağmen DHL, bu kez DHL eCommerce’te aynı yöntemleri deneyerek sendikal mücadeleyi engellemeye çalışıyor.

Engellemek adına ne gibi yöntemlere başvuruluyor?

Sendikamız yaklaşık bir buçuk yıldır burada yoğun bir örgütlenme çalışması yürütüyor. Burası daha önce bir Türk firmasıydı; o dönemde de işçi üzerinde baskı vardı. DHL satın aldıktan sonra da baskı yoğun şekilde devam ediyor. Ne yapıyorlar? İstanbul’daki sendika üyelerini bir uçtan öbür uca aktarım yer değişikliğiyle tehdit ediyorlar: “Seni şu aktarmadan alıp buraya gönderiyorum; gitmeyi kabul ediyor musun, yoksa tazminatını alıp ayrılmak mı istiyorsun?” Bunu da ahlaksızca, Türkiye’deki ekonomik kaos ve krizi, işçilerin yoksulluğunu ve özellikle borç yükünü kullanarak yapıyorlar. Üstelik kıdem/ihbar tazminatını da tam hesaplamadan eksik veriyorlar; hukukçularımız bunları tek tek çıkarıyor.

Taşıma sektörü, kayıtdışı çalışmanın yoğun olduğu bir alan. Son dönemde sektörde en işçi düşmanı uygulama olan “esnaf kurye” modelini de yayıyorlar. Esnaf kurye; kuralsız, esnek, güvencesiz çalıştırma biçimi: sigorta hakkı yok, kıdem tazminatı yok, sendika hakkı yok; parça başı ödeme. Sendikal örgütlenmeyi baypas eden bu modeli hızla yaygınlaştırmaya çalışıyorlar. Bir bölümü de “ya esnaf kurye ol, ya işten çık” diye dayatıyorlar. Kamuoyuna “işinin patronu ol, kendi hesabına çalış” diye reklamlar veriliyor; Yemeksepeti, Trendyol Express gibi örnekler üzerinden aynı söylem öne sürülüyor. Bunun Türkçesi şu: sendikal örgütlenmeden kaçmak; güvenceli, sigortalı 8 saat çalışmayı ortadan kaldırmak; tam bir kölelik uygulaması. DHL de, DHL eCommerce’e sendika girmeden önce mümkün olduğunca çok işçiyi güvencesiz ve örgütsüz hale getirmek için aynı şeyleri taklit ediyor.

TÜMTİS olarak siz de bir yandan mücadeleyi sürdürürken bir yandan da bu süreci teşhir etmeye çalışıyorsunuz.

Evet, süreci aktarmak adına geçtiğimiz günlerde Kemerburgaz Transfer Merkezi önünde bir basın açıklaması yaptık. Önümüzdeki hafta İzmir Transfer Merkezi önünde İzmir şubemiz kitlesel bir basın açıklaması yapacak. Saldırı devam ederse işyeri önlerinde direniş başlatmaya, çadır kurmaya dönük hazırlıklarımız var. Ayrıca önümüzdeki günlerde ülkemizdeki kardeş sendikalar ve uluslararası federasyonlarımız ITF, ETF ile birlikte kampanyayı uluslararası boyuta taşıyacak, DHL’in işçi ve sendika düşmanlığını her yerde teşhir edeceğiz.

Sermayenin yerlisi yabancısı yoktur; tek amaçları daha ucuza işçi çalıştırıp daha fazla kâr etmek ve mümkün olduğunca kuralsız, güvencesiz şekilde daha az işçiye daha fazla iş yaptırmaktır.

Doğrudan sürdürülen sistematik baskıların yanı sıra işçilerin sendikaya karşı tutumunu etkileyen ne tip argümanlarla karşılaşıyorsunuz?

DHL eCommerce’te “yabancı şirket geldi; Alman firması; haklarınıza saygı duyacak; maaşlarınız, koşullarınız mükemmel olacak; gidip bir de sendikaya aidat vermeyin” propagandası yürütülüyor. Bu, içerideki bazı işçi düşmanı yöneticiler tarafından hâlâ yoğun şekilde dillendiriliyor. Bireysel değil; DHL politikası olarak görüyoruz. İşçilerde “örgütlenmeyelim, Alman firması zaten haklarımızı verir” düşüncesi oluşsun istiyorlar.

Biz de arkadaşlara sürekli anlatıyoruz: Sermayenin yerlisi yabancısı yoktur; tek amaçları daha ucuza işçi çalıştırıp daha fazla kâr etmek ve mümkün olduğunca kuralsız, güvencesiz şekilde daha az işçiye daha fazla iş yaptırmaktır. İşçiler de yaşayarak görüyor: Radikal bir değişiklik olmuyor; hâlâ mesailer çalınıyor; fazla mesailer eksik ödeniyor; baskı devam ediyor; iş güvencesi yok. Bir amir “yarın gelme” dediğinde işçinin çalışması iki dudağın arasında. Oysa sendikalı yerlerde böyle değil; disiplin kurulu kararı olmadan hiçbir işçi işten çıkarılamaz. Yavaş yavaş işçiler DHL’in geçmiş “MNG döneminden” (önceki şirket döneminden) bir farkı olmadığını görüyor.

Bu noktada daha genel bir soruya geçersek: Son dönemde güvencesizlik, düşük ücret politikası, vergide adaletsizlik gibi sorunlar en yoğun haliyle yaşanıyor. Bir yandan da asgari ücret görüşmeleri geliyor. Buna karşı konfederasyonların sahadaki tepkisi ise oldukça sınırlı ve yalıtık. Peki sizce bu süreçte nasıl bir mücadele hattı örülmeli?

Türkiye’de yaşanan ekonomik kriz ve kaos; uygulanan yeni ekonomik program, faturayı yoksulların sırtına yıkma politikasıdır. Vergide korkunç adaletsizlik sürüyor. İşçiler 5. aydan itibaren vergi dilimine giriyor; yıl sonuna doğru maaşın üçte biri vergiye gidiyor. Milyarlar kazananlara defalarca vergi affı çıkarken işçilere gelince vergi dilimleri güncellenmiyor. Türk-İş’in Ankara’daki mitingi kısa hazırlığa rağmen yüz binleri topladı; duyarlılık ortadaydı. Ama iktidar tutumunu değiştirmedi.

Çözüm; ortak mücadeleyi yükseltmekten geçiyor. Tek bir sendikanın ya da tek bir konfederasyonun altından kalkabileceği bir dönem değil.

Orta vadeli programda da emekçiyi koruyan somut bir şey yok. Asgari ücrete, memura, emekliye yapılan artışlar enflasyonun altında bırakıldı. TÜİK’in açıkladığı yüzde 33’lük enflasyon rakamının gerçekle ilgisi yok; talimatla açıklanan bu rakamlar üzerinden TİS masasına oturuluyor ve milyonların hakkı gasp ediliyor. Şimdi asgari ücrette de “Gerçekleşen enflasyona mı, hedef enflasyona mı bakacağız?” tartışması var. Bu, emekçilere açık bir meydan okumadır.

Çözüm; ortak mücadeleyi yükseltmekten geçiyor. Tek bir sendikanın ya da tek bir konfederasyonun altından kalkabileceği bir dönem değil. Türk-İş, Hak-İş, DİSK ve diğer emek örgütleri, asgari müşterek talepler belirleyerek omuz omuza bir mücadele hattı kurmalı. Sadece durum tespiti yapmak, günübirlik basın açıklamaları ve lokal eylemler yetmez. İktidar, sermayenin çıkarları doğrultusunda belirlediği ekonomik politikayı tavizsiz sürdürüyor. Bunu durdurmanın yolu güçlü, birleşik bir mücadeledir. Ortak hatla, güçlü bir direnişle bu gidişatı tersine çevirebiliriz.

Mücadelemiz devam edecek. Çokuluslu bir şirket, dünyanın birçok yerinde sendikalı olmasına rağmen Türkiye’deki işçi düşmanı yasalardan ve örgütlenme önündeki engellerden cesaret alıyor.

Bir sendika genel başkanı olarak birleşik mücadele ihtiyacına yaptığınız vurgunun oldukça önemli olduğunu düşünüyoruz. Umuyoruz buna ilişkin somut adımlar da en kısa sürede atılabilir. Söyleşimizi sonlandırırken, sürdürdüğünüz DHL eCommerce mücadelesi adına kamuoyuna çağrınız nedir?

Mücadelemiz devam edecek. Çokuluslu bir şirket, dünyanın birçok yerinde sendikalı olmasına rağmen Türkiye’deki işçi düşmanı yasalardan ve örgütlenme önündeki engellerden cesaret alıyor. Dünya ölçeğinde benzeri olmayan baraj sistemi (yüzde 40+1) gibi engeller yetkiyi zorlaştırıyor; işten çıkarılanlar çoğunluk hesabına dahil edilmiyor; başvurduğunuz anda fiilen çalışanlar sayılıyor. Bu antidemokratik iklimden güç alarak pervasızca sendikal örgütlenmeyi engellemeye çalışıyorlar. Sendikamız, buna karşı ülkede mücadeleyi büyütecek; çok sayıda ülkedeki kardeş sendikalarla bağlantı içinde uluslararası kampanya yürütecek. Türkiye’deki tüm duyarlı emek örgütlerini ve kesimleri DHL eCommerce işçileriyle dayanışmaya çağırıyorum.

Biz de bu mücadelenizde hem sendikanızın hem de DHL eCommerce işçilerinin haklı taleplerinin yanındayız ve sonuna kadar mücadelenizle dayanışma içinde olacağız.

11. Yargı Paketi taslağı, kadınlar ve lgbti+lar için ne ifade ediyor?

0

2025 yılının başından beri gündemde olan 11. Yargı Paketi taslağı basına sızdırıldı. Söz konusu paket, tüm torba yasa teklifleri gibi birbirinden farklı konuları içeriyor ve 30 maddeden oluşuyor. Ama bu 30 maddenin üçü, Medeni Kanun ve Ceza Kanunu’nda yapılacak değişikliklerle lgbti+ların varoluşuna doğrudan saldırı niteliğinde.

15 yaşında “yetişkin”ler ve 25 yaşında “çocuk”lar

Paketteki kimi maddeler suça sürüklenen çocuklara ceza artırımı öngörürken, transların cinsiyet uyum süreçlerini zorlaştırmak üzere tasarlanmış. Mevcut yasada cinsiyet uyum süreci için asgari yaş 18 iken, bu tasarıyla birlikte asgari yaşın 25’e çıkarılması söz konusu. Yani “15 yaşında bir çocuk, hareketlerinden tümüyle mesul tutulabilir ve bir yetişkin gibi yargılanabilir ama 18 yaşında bir yetişkin hormon kullanmaya bile karar veremez” demek istiyor bu taslak.

Ayrıca cinsiyet uyum süreçlerinde alınması gereken raporların yalnızca Sağlık Bakanlığı’nın belirlediği hastanelerden alınabileceği söyleniyor. Kaç hastane belirlenecek, rapor hangi doktorlar tarafından verilecek bilmiyoruz. Uyum süreçlerinin de kürtaj gibi fiilen yasaklanacağını düşünmememiz için hiçbir sebep yok. Yine aynı tasarıda, cinsiyet uyum ameliyatı olmak için daha önce AYM kararıyla kanun maddesinden çıkarılan “üreme yeteneğinden yoksun olma” şartı getiriliyor. Bu ise zorunlu kısırlaştırma demek.

“Kanuna aykırı cinsiyet değişikliği” diye bir suçtan da bahsediliyor bu taslakta. Kişinin cinsiyetini değiştirmeye yönelik herhangi bir tıbbi müdahalede bulunanlara “üç yıldan yedi yıla kadar hapis ve bin günden on bin güne kadar adlî para cezası” verilmek istenirken, tıbbi müdahale yaptıran kişiye de “bir yıldan üç yıla kadar” hapis cezası öngörülüyor. Bahsedilen “tıbbi müdahale”nin psikoterapi ve hormon kullanımı gibi süreçleri kapsayıp kapsamadığı da meçhul.

Neymiş bu “hayasızlık”?

Mevcut hali “alenen cinsel ilişkide bulunmak ve teşhircilik yapmak” olarak tanımlanan “hayasızca hareketler” suçu ise muğlak ifadelerle genişletiliyor ve suçun cezasında artırıma gidiliyor:

“Doğuştan gelen biyolojik cinsiyete ve genel ahlaka aykırı tutum ve davranışta bulunan ya da bulunmayı alenen teşvik eden, öven veya özendiren kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”

Taslakta “aynı cinsiyetteki kişilerin nişan ve evlenme töreni yapması” da suç olarak tanımlanıyor ve dört yıla kadar hapisle cezalandırılması öngörülüyor. Sembolik bir tören bile yargılanabilecek, hatta hapse girme gerekçesi sayılabilecek yani.

11. Yargı Paketi’nin mecliste kabul edilmesi, lgbti+ların var olma haklarının ellerinden alınması demek. Bu tek başına çok önemli ve tehlikeli olmakla birlikte, toplumsal cinsiyet normlarına uymayan kadın ve erkeklerin de pekâlâ hedef alınabileceğini söyleyebiliriz. Uzun saçlı, küpe takan bir erkek ya da kısa saçlı bir kadın; genel ahlaka uymadığı için yargılanabilir, ceza alabilir mesela. Yarın kılık kıyafetimizden yaşam tarzımıza dek uzanan bir suç yelpazesi yaratmayacaklarının garantisi var mı? Gey rolündeki bir oyuncunun, sahnede dans eden ve belki biraz “feminen” bir erkek sanatçının hapisle yargılanmayacağının?

11. Yargı Paketi taslağı bu haliyle kadın ve lgbti+ örgütlerini de tehdit ediyor. Lgbti+ların haklarından bahsetmenin, hatta sadece lgbti+ demenin “teşvik” ve “özendirme” suçu olarak değerlendirilmesi, bu yolla yargılamaların önünün açılması işten bile değil.

Bize kaskatı kadınlık-erkeklik rollerini dayatan bu taslak, “tek tipleştirme” ile mücadele ettiği iddiasında. Evet, yasa tasarısı ile istenen bu değişiklikler “tek tipleştirme ve cinsiyetsizleştirme akımlarıyla mücadele edilmesi, fiziksel ve ruhsal açıdan sağlıklı nesillerin yetiştirilmesi, aile kurumunun korunması” diye gerekçelendiriliyor. “Bu siyasal-ekonomik krizde iktidarımızı korumak için daha fazla sopaya, sopayla terbiye edeceğimiz ortak düşmanlara ihtiyacımız var” diyecek halleri yok. “Aileyi önemsiyoruz çünkü sömürü üstüne kurulu düzenimizin yapıtaşı; kadınların emeğine sorgusuz sualsiz çökebileceğimiz başka neresi var? Kadınlık-erkeklik rolleri aşınırsa, aile vasıtasıyla çöktüğümüz kadın emeğini; aile sayesinde kontrol edebildiğimiz, yoksulluğunun ve yoksunluğunun rızasını ürettiğimiz toplumu, yani çıkarlarımızı nasıl koruruz?” da demiyorlar tabii. Dünyanın hiçbir yerindeki sağ-otoriter rejimler baskı politikalarını bu şekilde açıklamıyor.

Kadınların ve lgbti+ların yaşamı, bedeni ve kimliği üzerinden kurulmak istenen bu denetim AKP ile başlamadı, fakat özellikle de rejimin niteliğinin değişmesiyle birlikte farklı bir boyut kazandı. Yıllardır yasal bir dayanak olmaksızın onur yürüyüşlerini kriminalize eden, Aile Yılı’nın ilanıyla eylemlerde “lgbti+” demeyi gözaltı gerekçesi haline getiren, “toplumsal cinsiyet” kavramıyla bile derdi olan iktidar; şimdi tüm bu baskı ve inkar politikalarını yasalar eliyle meşrulaştırmanın ve kalıcılaştırmanın peşinde.

On yıllardır, hatta yüzyıllardır baskı ve inkâr politikalarıyla karşı karşıya kalsak da ne yasalar ne yasaklar hayatlarımızı esir alabildi. Bugün 11. Yargı Paketi, yarın başka bir yasa ya da yasak, kadınların ve lgbti+ların mücadelesi karşısında yenilmeye mahkûm. Buradayız, haklarımızdan da hayatlarımızdan da vazgeçmiyoruz.

2024 işçi sınıfı eylemleri bize ne anlatıyor?

0

Emek Çalışmaları Topluluğu (EÇT), her yıl yayımladığı “İşçi Sınıfı Eylemleri Raporu” serisinin 2024 yılı nüshasını kamuoyuna sundu. Sayısal verilerin incelenmesi yoluyla Türkiye’de işçi sınıfı mücadelesinin geçen seneki resmini çizen bu rapor, önümüzdeki senelerdeki mücadele olanaklarına da ışık tutuyor.

Eylemlerde ve katılımcı sayısında artış

Raporda, 2024 yılı içerisinde toplam 1.000 farklı eylem vakasının kapsadığı 1.703 tekil eylem tespit ediliyor, ki bu da Türkiye işçi sınıfının her gün ortalama 4,6 eylem gerçekleştirdiği anlamına geliyor (raporda tek bir mesele üzerine gerçekleştirilen birden çok eylem tek bir vaka olarak kaydedilmekte). Bu eylem vakalarının 588 adedi (482 farklı işyerini kapsayan) işyeri temelli sorunlardan kaynaklanırken 366 adedi politik talepli vakaları veya hukuki düzenlemeleri, kalanı ise dayanışma eylemlerini kapsıyor. Bu yüksek eylem vakası sayısı 2023 yılına kıyasla bir artışa işaret ettiği gibi son 10 yılın en yüksek eylemlilik dalgasının da gerçekleştiğini gösteriyor.

Benzer bir durum eylemlerdeki katılımcı sayısında da mevcut. Neredeyse 100 bin kişilik bir artışla 2024 yılında toplam eylemci sayısı yaklaşık 333.125’i bulmakta. Bu artışta aslan payının Türk-İş’in pek çok ilde örgütlediği ve Ankara’da zirve noktasını bulan “Zordayız, Geçinemiyoruz” miting serisinde olduğu göz önünde bulundurulduğunda; 2024 yılının işçi sınıfının taleplerini örgütlü ve kitlesel bir şekilde sokağa taşıdığı bir yıl olduğu söylenebilir.

Eylemlerin sebepleri ve sonuçları

Raporda, geçen senelerde olduğu gibi işçi eylemlerinin önemli bir çoğunluğunun mevcut hakları savunmaktan ziyade işçilerin haklarını geliştirmeye yönelik olduğu belirtilmekte. Bu bağlamda, eylem sebeplerinin başını toplu iş sözleşmesi yoluyla ücret ve sosyal hak geliştirmelerinin çekmesi sürpriz değil. Geçen senelerden farklı olan ise işten atma, (TİS ihlalleri dahil olmak üzere) işteyken ücret gaspı ve (TİS süreçleri hariç) düşük ücrete karşı mücadelenin toplam eylem vakalarının yüzde 48’ini oluşturacak şekilde artış göstermesi. Bu durum, özellikle pandemi sonrası patronların ve rejimin ekonomik krizi emekçilere fatura etme amaçlı emekçilere karşı artarak gerçekleşen saldırılarının işçi sınıfı tarafından kanıksanmadığını, işçilerin bu saldırılara mücadele ile cevap verdiklerini gösteriyor.

Öne çıkan eylemler ve geleceğe dair olanaklar

Raporun son kısmı ise 2024 yılında öne çıkan eylemlerin yakından incelenmesine ayrılıyor. Bu eylemlerden şüphesiz en dikkat çekeni ise Türk-İş’in “Zordayız, Geçinemiyoruz” mitingleri. Raporda da belirtildiği üzere bu mitingler her ne kadar başta “Vergide adalet” olmak üzere işçilerin taleplerinin gerçekleşmesiyle sonuçlanmasa da işçilerin taban basınçları sonucunda en bürokratik sendikaların bile nasıl hareket ettirilebildiğini göstermesi ve miting sürecinin başında üç konfederasyonun ortak bildirisiyle beraber (her ne kadar gerçekleşmese de) konfederasyon farkı gözetmeksizin yürütülecek ortak bir mücadele olanağını gün yüzüne çıkarması bakımından anlam taşıyor.