Ana Sayfa Blog Sayfa 9

Ekmeği paylaşmayan demokrasiyi paylaşır mı?

0

Resmi rakamlara göre ilk altı aylık enflasyon yüzde 16,67 oldu. 22 bin 100 lira olan asgari ücretin alım gücü 3 bin 685 lira eridi. Ocak ayındaki 22 bin 100 lira, temmuz itibarıyla artık 18 bin 415 lira ediyor. Bunlar en iyimser oran ve rakamlar.

Yılın ilk altı ayında başta elektrik, doğalgaz, akaryakıt, ulaşım olmak üzere zam gelmeyen hemen hiçbir ürün, hizmet kalmadı. Devlet dahil herkes zammını yaptı. Üstelik kira zammı yüzde 40’ın üzerinde gerçekleşti. Ama asgari ücrete yine de zam yapılmadı.

Emekliler ise resmi enflasyon oranına göre zam aldı. En düşük emekli aylığı 16 bin 881 lira oldu. Bu arada ortalama emekliği aylığı da 17 bin lira civarında. Bu hayat pahalılığına ve düşük gelirlere rağmen kamu işçilerine dayatılan yüzde 24 zam da çabası.

Açıklamaları belli: İşçi ücretlerine, emekli aylıklarına yapılan zam enflasyonu azdırıyor. Kısacası enflasyonla mücadele işçinin, emeklinin, kamu emekçisinin sofrasındaki ekmeğin azalmasına bağlı! Şimşek ve programı, işçi sınıfına “Bugün aç kalırsanız belki yarın karnınız doyar,” diyor.

Kuşkusuz sorun işçi ücretleri, emekli aylıkları olmadığı için buradan nihai bir çözüm çıkmayacak. Emeğin sofrasından kısılan, sermayenin masasına daha da fazla akacak. Böylece emeğin milli gelirden aldığı düşük pay yeni tarihi rekorlar kıracak. Milyarder sayımız daha da artacak. Türkiye, en zengin yüzde 5, 10, 20 için çalışmaya, üretmeye devam edecek.

Malum, Saray’ın ifadesiyle “Terörsüz Türkiye” sathı mailine de girdik. İyi ki de girdik. Tek bir insanın dahi hayatını kaybetmemesi dünyalara değer. Ayrıca savaşa harcanan milyarca doların ölüm değil yaşam için kullanılabilme ihtimali dahi muazzam. Sonuna kadar bu ihtimali sahipleniyoruz.

Tabii bu sırada bitmeyen bir demokrasi ve anayasa tartışması da devam ediyor. Öyle ya, yeni temiz bir sayfaya ihtiyaç var. Sorun da burada başlıyor. Marx’ın deyimiyle, kapitalist dünyada gölgesi para etmeyen ağacın yaşama şansı yok. Peki, para etmeyen barışın yaşama şansı var mı? Sormadan edemiyoruz: Ekmeği paylaşmayanlar, demokrasiyi paylaşırlar mı?

Filistin mücadelesi sürdükçe Siyonizmin krizi büyüyor

0

Gazze’deki soykırım 22. ayını geride bıraktı. Siyonizmin doğrudan gazetecileri hedef alan savaş suçu niteliğindeki saldırılarına rağmen, Gazze’de açlıktan kaynaklanan ölümler dünya kamuoyunun gözleri önüne serilmekte. ABD’li bir özel şirket tarafından işletilen “Gazze Yardım Merkezi”nde ise Filistinliler her gün işgalciler tarafından sistematik bir şekilde katledilmekte.

Siyonizm yüzyılın en büyük barbarlığını sürdürürken Filistin halkının soykırıma rağmen yurtlarını terk etmemekteki kahramanca ısrarı, Siyonizmin krizini her geçen gün daha da artırmakta. Gazze’deki işgal askerleri hâlâ silahlı direniş örgütleri Kassam ve Kudüs Tugayları’nın nitelikli saldırılarına maruz kalmakta ve ciddi kayıplar vermekte. Bu saldırıların bilançosu olarak, işgal devleti medyası tarafından sıkı bir sansür uygulansa da, 22 ayın sonunda Filistin direnişinin askeri gücünü sürdürdüğünü söylemek abartı olmayacaktır.

Gözlerimizi işgal altında olan Batı Şeria’ya çevirdiğimizde ise Siyonist parlamento Knesset’in Batı Şeria’nın tamamını işgal etmeye yönelik bir “yasa”yı onayladığını görüyoruz. Bu “yasa”nın doğrudan uygulamaya konulmayacağına dair yorumlar yapılsa da Batı Şeria’da işgalin fiilen her geçen gün genişletilmeye çalışıldığı göz önünde bulundurulduğunda, Siyonizmin Gazze’deki “kriz”ini kendi lehine çözmesinin ardından sıradaki hedefinin Batı Şeria’nın bütünüyle ilhakı olduğunu tahmin edebiliriz.

Başta ABD ve ardından Avrupa emperyalizmleri ise her gün dünya emekçi halklarına Siyonist varlığın gerçekleştirdiği soykırımın asli sponsorları olduğunu göstermeyi sürdürmekte. Bu işbirlikçilik, soykırımda kullanılan silah ve mühimmatın sağlanmasından birçok ülkedeki Filistin’le dayanışma hareketlerinin kriminalize edilmesine ve Filistin dostlarının polis ve yargı şiddetine maruz bırakılmasına kadar uzanıyor. Buna rağmen, Siyonizmin tarihi müttefiki Fransa’nın Filistin Devleti’ni tanıyacağını açıklaması, ardından Birleşik Krallık’ın eğer İsrail Gazze’de bir ateşkeste uzlaşmaz ve insani yardım girişi sağlamazsa Filistin Devleti’ni tanıyacağına dair açıklaması Siyonizmin krizinin uluslararası alandaki boyutunu gözler önüne sermektedir.

Tek Adam rejiminin bütün Filistin dostu söylemlerine rağmen Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı ve limanlar aracılığıyla işgal devletine taşınan petrol, silah ve mühimmatla soykırım suçlarına ortak olduğuna aylardır şahit oluyoruz. Erdoğan’ın bizzat açılışına katıldığı sözde savunma, esasen bir savaş sanayisi fuarı olan IDEF2025’te işgal devletine silah ve mühimmat tedarikiyle bilinen birçok şirketin ağırlanmasıyla bu işbirlikçi tutum tekrar gözler önüne serildi. Bu fuarı protesto eden Filistin Eylem Komitesi’nin eylemi yasaklandı ve eyleme katıldığı gerekçesiyle gözaltına alınan Filistin dostlarından biri tutuklandı. Türkiye hükümeti, BM’de İsrail’e askeri ambargo uygulamak amacıyla kurulan Lahey grubunun yaptırım belgesine imza atmamasına gelen tepkiler sonucunda imza atmak zorunda kalırken, diğer yandan 18 ülkeyle birlikte Hamas’a silah bırakma çağrısında bulundu. Kısacası, Tek Adam rejimi tüm retoriğine rağmen soykırımı besleyen politikalarını sürdürmekte.

Aksa Tufanı ve ardından başlayan Gazze soykırımı hâlâ dünya sınıflar mücadelesinin merkezinde bulunuyor. Ortadoğu’da gerici Arap rejimleri soykırım ortaklıklarını sürdürürken Mısır diktatörü Sisi’nin işbirlikçiliğine karşı Mısır’da ve dünya genelinde Mısır konsoloslukları önünde protestolar düzenleniyor. ABD’nin başını çektiği emperyalist cephe, Siyonizmin krizini sonlandırmak için maşaları aracılığıyla ve doğrudan Filistin direnişini silahsızlandırmaya çabalıyor. Son sözü ise Nakba’dan beri silahlı direnişini sürdüren Filistin halkının ve dünya halklarının antiemperyalist mücadelesi söyleyecek.

Ara zam yok, hayat pahalılığına karşı ne yapmalı?

0

Asgari ücrete temmuz ayında ara zam yapılmadı. Malum, hükümet ücretlerin reel olarak olağanüstü düzeylerde erimesi ve seçim ekonomisi perspektifi sonucunda 2022 ve 2023 yıllarında asgari ücrete temmuz ayında da zam yapmıştı. Kaşıkla verip kepçeyle almayı huy edinen hükümet bu uygulamadan da patronların kârlı çıkmasını bir şekilde sağladı.

Elbette asgari ücrete yapılan zam doğrudan ve dolaylı olarak bütün ücretlileri ilgilendiriyor. Emekçilerin büyük bir kısmı bu yıllarda temmuz ayında ara zam alabilmişti. Ancak 2023 seçimlerinin hemen ardından “Şimşek Programı”nın devreye girmesiyle bu uygulama sona erdi. Mehmet Şimşek öncülüğünde gerçekleşen OVP’nin nerelerde “başarı” gösterdiği ayrı bir konu. Ama krizden sermaye lehine bir çıkış sağlayıp faturayı emekçilere kesme konusunda başarılı olduğu açık.

Asgari ücrete ocakta yapılan yüzde 30 oranındaki zam ile, asgari ücretin yılın ilk aylarında açlık sınırının altına düşeceği belliydi. Nitekim bu oran enflasyonun epey altındaydı. Bugün geldiğimiz noktada durum çok daha vahim. TÜİK’e göre haziran ayında yıllık enflasyon artışı yüzde 35 civarında. Bu durum hayat pahalılığındaki artışın kesintisiz olarak sürdüğünün göstergesi. Enflasyonun en çok hissedildiği unsurlar ise konut, gıda ve ulaşım gibi emekçilerin temel harcama kalemleri. Enflasyondaki yıllık yüzde 35’lik artışın 21’i bu üç hayati alandan kaynaklanıyor. Özellikle barınma alanında son yıllarda yaşanan kriz emekçilerin en belirleyici sorunlarından birisi olarak göze çarpıyor.

Tablo çok belirgin. İşçi sınıfının, emekçilerin, yoksulların alım gücü düşmeye devam ediyor; hayat pahalılığı artıyor. Bu durum yoksullaşmayı ve borçlanmayı tetikliyor, kısır bir döngü açığa çıkıyor. Hayat pahalılığının dolaylı olarak tetiklediği pek çok sosyal sorun da açığa çıkmaya devam ediyor. Fakat bu karamsar tablodan çıkış mümkün. Patronların ve rejimin emekçilere karşı bir ekonomi programı varsa bizim de tutarlı ve birleşik bir mücadele programımız olmalı. Taleplerimiz ve araçlarımız, emekçileri bu cendereden kurtaracak olan çözümleri üretmeli.

Ücretlere üç ayda bir gerçek enflasyon oranında zam yapılması talebimiz güncelliğini ve aciliyetini koruyor. Bu talebi savunmaya devam etmeliyiz. Sadece bu değil; emekçilerin hayat pahalılığı karşısında ezilmesi karşısında tüm ücretlerin yoksulluk sınırının üzerine çekilmesi ve artan oranlı servet vergisi alınması elzemdir. Bütün bunlar için sendikalar başta olmak üzere bütün emek örgütlerinin ve sosyalistlerin seferber olması gerekli. Temmuzda ara zam mücadelesi için bu türden birleşik bir seferberlik yaratılamadı. İşçi sınıfının daha da yoksullaşmasının bir sorumlusu da budur. Aslında sınıfın acil gündemleri için birleşik bir seferberlik yaratma konusundaki zafiyet 2025 1 Mayıs’ındaki parçalı görüntüden de belliydi. Fakat önümüzdeki aylarda metal sektöründe toplu sözleşme ve asgari ücrete ocakta zam gibi kritik gündemler bulunuyor. İşçi sınıfını somut olarak etkileyecek bu kritik gündemlere şimdiden hazırlanmalıyız. Yakın dönemin deneyimlerinden hareketle emekçilerin birleşik mücadele hattını oluşturmak için çalışmaya devam etmeliyiz.

Yeni maden yasası: Kimin için ekonomik kalkınma?

0

İklim krizinin artık bilimsel bir rapordan çok, yakınımızda yanan ormanlar, kurumakta olan göller ve göç etmek zorunda kalan kuşlarla hayatımıza girdiği bu çağda, 24 Temmuz’da Resmi Gazete’de yayımlanan ve maden yasasında yapılan değişiklikleri içeren yasal düzenleme, ekolojik dengenin ve insanca yaşam hakkının daha derin şekilde yara alacağı kaygısını yükseltiyor.

Yeni yasa kapsamında özellikle maden aramalarının genişletilebileceği bölgelerde yaşayan yurttaşlar tedirgin. Tarım ve hayvancılıkla geçinen kesimler, su kaynaklarının ve yaşam alanlarının tehlikeye gireceğini belirtiyor. Yasada kamu denetimi geri plana atılmış, karar süreçleri yalnızca ekonomik fayda eksenine oturtulmuş durumda. Yeni düzenlemeye göre, özel şirketlerin maden ruhsatı alması kolaylaştırılırken, bazı orman ve sit alanlarında madencilik faaliyetlerinin önü açılıyor. Ayrıca çevresel etki değerlendirme (ÇED) süreçlerinin esnetilmesi ve izin alma sürecinin hızlandırılması da dikkat çeken başlıklar arasında yer alıyor. Geçmişten günümüze bu süreçlerin denetimsizliği nedeniyle yaşanan onca faciaya karşılık yeni yasa değişikliği ile denetimsizliğin kalıcı hale getirilmesi yasalaştırılmış vaziyette.

Bakanlık söz konusu yasanın “Türkiye’nin maden ve enerji bakımından bağımsızlığı için kritik önem arz ettiğini” belirtirken ekonomik kalkınma bahanesi ile doğa, insan sağlığı ve yerel halkın yaşam hakkı yok sayılıyor. Zira madencilik ruhsatları için çeşitli kolaylıklar sağlanırken, en dikkat çeken düzenlemelerden biri şu: Zeytinlik alanlarda “kamu yararı” gözetilerek madencilik yapılabilmesinin önü açılıyor. Ancak buradaki politik problem, “kamu yararı” tanımının belirsizliğinde saklı.

Yasada öne çıkan bir diğer düzenleme ise zeytin ağaçlarının taşınabilir sayılması. 6 Şubat depremlerinin üzerinden 2,5 yıl geçmesine rağmen depremden etkilenen 10 ilde hâlâ daha hayat kurulamamış, altyapı sorunları dahi çözülememişken yeni yasada belirtilen zeytinliklerin sökülerek taşınmasına dair düzenlemenin, insan yaşamının ve sağlığının hiçe sayıldığı bu düzende hiçbir surette işlevsel olmayacağı bir gerçektir. Meselenin bu şekilde çözüleceğine inanılması da yaşanan iklim krizi bakımından içler acısıdır. Bununla birlikte uzmanların yüksek sesle belirttiği üzere, zeytin ağaçlarının taşınması ekolojik dengeyi ve tarımsal sürdürülebilirliği tamamen olumsuz etkiler. Zeytin ağacının taşınması ile uzun bir süre ürün vermemesi, duruma göre hiçbir şekilde ürün vermemesi riski ile karşılaşılır, zeytin ağaçlarının bulunduğu bölgelerde yaşayan habitatın, biyolojik çeşitliliğinin yok olmasına yol açılır ve bir zeytinliğin sökülmesi bölgedeki karbon dengesini bozar. Kısacası, sökülen zeytin ağaçları ekosistemden koparılmış sayılır.

İktidarın dilinde ekonomik kalkınma amacıyla yeni maden yasası düzenlemesi yapıldığı belirtiliyor. Ancak eğer bu kalkınma toprağını, suyunu, ağacını kaybeden köylüye rağmen yapılacaksa, yeraltı sularını kirletecek sonuçları olmasına rağmen yapılacaksa, iklim krizini çözüme ulaştırmak yerine doğayı daha da tahrip edecek olmasına rağmen uygulanacaksa bu mesele, tek başına bir çevre meselesi değil, adalet ve demokrasi meselesi haline gelmiş olur. Bu yüzden başta Kaz Dağları ve Munzur Vadisi olmak üzere birçok bölgede çevre örgütleri yasa sonrası acil eylem planlarına başladı. Çeşitli ekolojik platformlar yaptıkları ortak açıklamada, “Doğayı sermayeye teslim eden bir yasa ile karşı karşıyayız” ifadelerine yer verdi. Ankara’da, Türkiye’nin dört bir yanından gelen köylüler TBMM Dikmen Kapısı önünde nöbet tutuyor, tutulan nöbetler açlık grevi ve oturma eylemlerine dönüşmüş durumda. Kaz Dağları, Akbelen, İkizdere örneklerinde görüldüğü gibi, yerel mücadeleler ekolojik hakları savunmanın en somut zemini olmaya devam ediyor.

Muhittin Karkın Seçme Eserleri II: Türkiye’de Devlet ve Devrim

0

Muhittin Karkın, bir sınıf devrimcisi olarak ömrü boyunca mücadele etti. Sosyalist fikirlerini açık bir şekilde savundu. İncelemekten, öğrenmekten, yazmaktan ve aktarmaktan hiç vazgeçmedi. Merakı ve devrimci coşkusuyla farklı konularda binlerce yazı üretti. Haziran ayında Enternasyonal Yayıncılık’tan çıkan “Türkiye’de Devlet ve Devrim” kitabı işte bu yazıların bir kısmına ev sahipliği yapıyor.

Muhittin Karkın’ın Seçme Eserleri’nin ikincisi olan kitap, Kasım 1978 ile Haziran 2023 dönemine ait 58 yazıdan oluşuyor. İstanbul’da 6 Temmuz’da bir etkinlik ile tanıtımı yapılan kitap, içerdiği her bir yazıya sinmiş devrimci Marksist metodolojisiyle hem güncelliğini koruyor hem de bir devrimci kılavuz işlevi görmeye devam ediyor. Bu açıdan bugüne ve yarına ışık tutan bu kitabı tüm okurlarımıza, tüm öncü işçilere, tüm devrimci Marksist militanlara öneriyoruz.

Aşağıdaki kısım, kitapta yer alan Eylül 1995 tarihine ait “Demokrasi İçin Devrim” yazısından alınmıştır.

Nasıl bir demokrasi, nasıl bir mücadele?

Biz bu ülkede demokrasinin, bizzat demokrasi ve özgürlüklerin önünde bir engel olarak duran, demokratik kazanımları tehdit altında tutan ve krizin tek sorumlusu olan sermaye sınıfı tarafından kurulamayacağını biliyoruz. Gerçek bir demokrasinin, bu ülkede ve tüm dünyada işçi sınıfının bağımsız önderliği altında mücadele eden emekçiler tarafından ve ancak kapitalizmin tasfiyesi ile kurulabileceğini söylüyoruz.

Bugün işçi sınıfının önündeki en önemli görev siyasi demokrasi talebi ile mücadeleye girmektir. Krize çare olarak önerilen “acı ilaçların”, ne tür baskı yöntemleri ile emekçilere içirilmeye çalışıldığı anlaşıldığında siyasi demokrasi mücadelesinin önemi de ortaya çıkar.

İşçi sınıfının tüm emek güçlerine önderlik ederek mücadeleyi daha öte noktalara taşıması tarihsel bir zorunluluktur. Bu mücadele “burjuva demokrasisinin” ihya edilmesi hedefiyle sınırlanırsa kaybeden yine emekçiler olacaktır. (…)

Sermaye düzeninin sınırları içindeki sözde demokrasi, sahtekârlıktan başka bir şey değildir. Bu nedenle demokrasi sorununun çözümü patronların siyasi temsilcilerinin ellerine ve insaflarına terk edilemez. İşçi sınıfı demokrasiyi kendi elleri ve gücüyle kurmalıdır. İşçi sınıfı için tek gerçek demokrasi kapitalizmin ortadan kaldırıldığı, işçi sınıfının üreten ve yöneten bir sınıf olarak ekonomik, politik ve toplumsal hayatın bütününün denetim ve yönetimini kendi ellerine aldığı bir İşçi Demokrasisi olacaktır.

أنهوا الجوع والإبادة الجماعية في غزة! افتحوا الحدود! إسرائيل ارحلي عن فلسطين!

0

الإبادة الجماعية التي تُبث مباشرة عبر شاشات التلفاز أوصلت صور أبشع الجرائم التي يرتكبها الصهاينة في فلسطين إلى العالم بأسره. الأطفال يموتون جوعًا أمام أعيننا، ووجوههم الهزيلة بسبب سوء التغذية تُنشر على الشاشات ومواقع التواصل الاجتماعي. النساء لا يستطعن إكمال الحمل أو النجاة من الجروح. الأجساد الممزقة والأطراف المبتورة أصبحت مشهدًا يوميًا مألوفًا. البنية التحتية في غزة دُمّرت بنسبة تزيد عن خمسة وتسعين بالمئة، ولم يبقَ شيء: لا مستشفيات ولا أدوية، لا مدارس ولا حتى حليب للأطفال. هذا الواقع ليس خيالًا علميًا بل نتيجة مباشرة لإبادة جماعية تنفذها إسرائيل منذ نحو سبعمئة يوم، بتواطؤ الإمبريالية الأميركية والأوروبية، وتجاهل حكومات العالم. إن هذه الإبادة تمثل دليلًا جديدًا على وحشية النظام الرأسمالي العالمي.

استخدام الجوع كسلاح حرب كان من أبرز أساليب النازية الألمانية خلال الحرب العالمية الثانية. واليوم، يكرر نظام الفصل العنصري الإسرائيلي هذه الجريمة بوحشية متعمدة، في إطار مخططه التاريخي لاحتلال كامل فلسطين وتحقيق مشروع “إسرائيل الكبرى”. غير أن عقودًا من المقاومة البطولية حالت دون تحقيق هذا الحلم الاستعماري.

بحسب تقارير الأمن الغذائي الصادرة في نهاية شهر أيار، يعاني جميع سكان غزة من انعدام حاد في الأمن الغذائي، فيما يواجه أكثر من أربعمئة وسبعين ألف شخص المجاعة الكارثية. سبعون ألف طفل وسبعة عشر ألف أم يحتاجون إلى علاج طارئ من سوء التغذية الحاد، وهو عدد مرشح للارتفاع يومًا بعد يوم. في بداية العام الجاري، توقعت المؤسسات الإنسانية حاجة ستين ألف طفل للعلاج، لكن الأوضاع تدهورت بشكل متسارع.

وفقًا لوزارة الصحة في غزة، قُتل ما يقارب ستين ألف شخص منذ تشرين الأول الماضي، بينهم أكثر من سبعة عشر ألف طفل، وأصيب أكثر من مئة وخمسة وأربعين ألف شخص بجروح خطيرة. وتقدّر منظمات عدة أن العدد الحقيقي للضحايا قد يتجاوز مئة ألف بسبب شدة الإبادة وطول مدتها. ومنذ نهاية أيار، استشهد أكثر من ألف شخص خلال محاولتهم الحصول على المساعدات الغذائية من مراكز التوزيع التي تحوّلت إلى مصائد موت بتواطؤ الولايات المتحدة وما يسمى بـ”صندوق المساعدات الإنسانية لغزة”.

رغم القمع، تتوسع التعبئة العالمية دعمًا للمقاومة الفلسطينية ورفضًا لسياسة الإبادة الجماعية التي تنتهجها حكومة نتنياهو. من لندن وباريس إلى مقديشو وبيروت والقاهرة وطهران، خرجت تظاهرات حاشدة تندد بالمجازر. في الولايات المتحدة، ارتفعت الأعلام الفلسطينية في قلب التظاهرات المناهضة لترامب. وفي مختلف البلدان العربية، نزلت الشعوب إلى الشوارع مطالبة بفتح المعابر وإنهاء الحصار. التظاهرات الأوروبية تصاعدت، خصوصًا في إسبانيا، حيث دعمت قطاعات واسعة “المسيرة العالمية إلى غزة” التي حاولت الوصول إلى رفح عبر الصحراء، لكنها وُجهت بالقمع الوحشي من نظام السيسي، وتم سجن وترحيل عشرات النشطاء. أما “أسطول الحرية”، فتم اعتراضه مرتين من قبل الاحتلال، ما زاد الغضب الشعبي العالمي.

تحت ضغط هذه التعبئة، سمحت إسرائيل بدخول محدود للمساعدات الغذائية والطبية، لكنها واصلت ارتكاب المجازر قرب مراكز التوزيع، مما أدى إلى سقوط عشرات الشهداء يوميًا. بعض الحكومات، وبسبب ضغط شعوبها، حاولت تحسين صورتها عبر إصدار بيانات رمزية ضد إسرائيل والتعهد بالاعتراف المستقبلي بدولة فلسطين، لكنها لم تتخذ أي خطوات ملموسة يمكن أن تهدد علاقاتها السياسية والاقتصادية مع الكيان الصهيوني، بما في ذلك حكومات مثل لولا وبيترو وبوريك في أميركا اللاتينية، وستورمر وبيدرو سانشيز وماكرون في أوروبا.

الضغط الشعبي أجبر بعض حلفاء إسرائيل على إسقاط المساعدات جوًا على مراكز اللاجئين في غزة، بما في ذلك إسبانيا وألمانيا وفرنسا والأردن والإمارات، ما يعكس عزلة نتنياهو المتزايدة، لكنه لا يعوض النقص الكارثي في حجم الإمدادات. تشير تقارير الأونروا إلى أن أكثر من مليونين ومئة ألف غزي يحتاجون إلى مرور خمسمئة إلى ستمئة شاحنة يوميًا لتجنب المجاعة، بينما لا يسمح الاحتلال إلا بمرور خمسين شاحنة فقط.

إننا في الرابطة الأممية للعمال – الأممية الرابعة ندعو إلى الاستمرار في التعبئة الجماهيرية وتصعيدها دعمًا للمقاومة الفلسطينية، ورفضًا للحرب والإبادة. يجب أن نرفع أصواتنا في كل مدينة وكل بلد، مطالبين الحكومات بقطع جميع أشكال العلاقات مع إسرائيل: الاقتصادية والدبلوماسية والثقافية والأكاديمية. كما نطالب بفتح جميع المعابر الحدودية العربية فورًا لإدخال المساعدات الغذائية والمياه والأدوية ومواد إعادة الإعمار، بالإضافة إلى السماح بدخول الأطباء والمتطوعين، على أن تدار هذه الموارد من قبل الهيئات التي يقرها الشعب الفلسطيني نفسه، لا من قبل مؤسسات متواطئة مع الاحتلال.

لا مزيد من الجوع، لا مزيد من الإبادة في غزة. يجب انسحاب جميع الجنود الإسرائيليين من فلسطين ولبنان وسوريا فورًا. من النهر إلى البحر، فلسطين حرة. من أجل فلسطين موحدة، علمانية، ديمقراطية، وغير عنصرية.

الأول من آب/أغسطس ٢٠٢٥
الرابطة الأممية للعمال – الأممية الرابعة

Gazze’de açlık ve soykırıma son! Sınırları açın! İsrail Filistin’den defol!

0

Televizyondan canlı yayınlanan soykırım, Siyonistlerin Filistin’de işlediği en vahşi suçların görüntülerini tüm dünyaya ulaştırdı: Yetersiz beslenmiş çocukların ölüm anları ekranlardan ve sosyal medyadan izleniyor. Ne hamileliğini sürdürebilen ne de hayatta kalabilen kadınlar… Parçalanmış, uzuvlarını kaybetmiş binlerce insan… Tüm bunların arka planında, bombalamalarla altyapısının %95’i yok edilmiş bir Gazze var. Artık ne hastane kaldı ne ilaç; ne okul var ne de yetersiz beslenen çocuklar için süt. Bu görüntüler bilim kurgu değil: canlı yayında izlediğimiz gerçek ve neredeyse 700 gündür süren İsrail soykırımının, Amerikan ve Avrupa emperyalizminin işbirliğinin ve dünya hükümetlerinin kayıtsızlığının öngörülen sonucu. Gazze’deki soykırım, kapitalist sistemin barbarlığının bir başka açık göstergesidir.

Açlığı bir savaş yöntemi olarak kullanmak, Nazi Almanyası’nın İkinci Dünya Savaşı’nda başvurduğu özel bir stratejiydi. Bugün ise İsrail’in apartheid rejimi, aynı yöntemleri kullanarak, apaçık ve gaddar bir iki yüzlülükle, Gazze ve Batı Şeria’nın tamamını işgal etmeye çalışıyor. Bu, “Büyük İsrail” hedefinin bir parçası ve Siyonist emperyalist sömürgeciliğin tarihsel planı. Ancak on yıllardır süren Filistin direnişi sayesinde bu hedeflerine ulaşamadılar.

Soykırımın rakamları

Mayıs ayı sonunda yayınlanan Entegre Gıda Güvencesi Aşama Sınıflandırması (IPC) bilgilerine göre, Gazze’de 470 bin kişi felaket düzeyinde açlıkla (IPC Aşama 5) karşı karşıya ve tüm nüfus akut gıda güvensizliği yaşıyor. Raporda ayrıca 71 bin çocuk ve 17 binden fazla annenin akut yetersiz beslenme nedeniyle acil tedaviye ihtiyaç duyacağı öngörülüyor. 2025 yılının başında, kurumlar 60 bin çocuğun tedaviye ihtiyaç duyacağını tahmin ediyordu. Bu dramatik göstergeler her geçen gün artıyor.

Gazze Sağlık Bakanlığı’nın Temmuz ayı sonundaki açıklamasına göre, Ekim 2023’ten bu yana aralarında 17 bin fazla çocuğun da bulunduğu 60 bin kişi öldürüldü ve 145 binden fazla kişi ağır yaralandı. Soykırımın şiddeti ve uzunluğu nedeniyle, çeşitli kuruluşlar bu rakamların çok daha yüksek olabileceğini ve öldürülenlerin sayısının 100 bine ulaşabileceğini belirtiyor. Sadece Mayıs sonundan bu yana, binden fazla kişi, ABD ve Trump ile birlikte ölüm tuzağına dönüştürülen Gazze İnsani Yardım Vakfı’nın gıda dağıtım merkezlerinde gıda yardımı ararken İsrail’in şarapnel ateşinde öldü.

Sınırların açılması ve soykırımın sonlanması için seferberliği sürdürmeli, genişletmeli ve derinleştirmeliyiz!

Gazze direnişini desteklemek ve Netanyahu’nun soykırımcı hükümetini reddetmek için küresel düzeydeki seferberlik büyümeye devam ediyor. Bu destek, tüm kıtalarda gerçekleşen kitlesel protestolarla kendini gösterdiği gibi, İsrail sınırları içinde de Siyonizm karşıtı Yahudi topluluğunun bir kesiminin, saldırının sona ermesi talebiyle harekete geçmesinde kendini gösteriyor.

Soykırıma karşı Londra, Fransa, Somali, Lübnan, Mısır ve İran’da kitlesel eylemler düzenlendi. ABD’de Trump’a karşı düzenlenen büyük eylemlerde Filistin bayrağı dalgalandırıldı. Mısır’da olduğu gibi Arap ülkelerinin halkları hükümetlerinden sınırları açmalarını talep etmek için harekete geçti. Geçtiğimiz haftalarda, başta İspanya olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde kitlesel eylemler gerçekleşti. Haziran ortasında, Küresel Gazze Yürüyüşü, sınırların derhal açılmasını ve insani yardımın girmesini talep etmek için çölü geçerek Mısır’ın Gazze sınırındaki Rafah’a ulaşmayı hedeflemişti. Mısır’ı yöneten baskıcı Sisi diktatörlüğü soykırıma suç ortağı olduğunu göstererek hareketi bastırdı ve dünyanın çeşitli yerlerinden gelen aktivistleri hapse attı ve sınır dışı etti. Özgürlük Filosu, İsrail tarafından iki kez durduruldu ve bu da dünya çapında tepkiyi daha da derinleştirdi.

İsrail, gıda ve ilaçların damla damla akışına izin vermek zorunda kaldı, ancak dağıtım merkezlerinin yakınında cinayetlerine devam ediyor ve her gün onlarca insanı öldürüyor. Çeşitli hükümetler, kendi ülkelerindeki protestoların yarattığı baskı sonucunda, İsrail’e karşı yeni açıklamalar yaparak ve BM’de Filistin devletinin gelecekte tanınacağını vaat ederek kendilerini yeniden konumlandırmaya çalışıyorlar. Ancak, İsrail ile siyasi ve ekonomik ilişkilerini tehlikeye atacak hiçbir somut adım atmıyorlar. Tıpkı Latin Amerika’da Lula, Petro ve Boric, Avrupa’da Starmer, Pedro Sánchez veya Fransız emperyalisti Macron gibi.

Küresel seferberliğin yarattığı baskı, İspanya, Almanya, Fransa, Ürdün ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi İsrail’in müttefiklerini, Gazze’deki mülteci merkezlerine havadan gıda yardımı yapmaya zorladı. Bu durum Netanyahu’nun giderek daha fazla yalnızlaştığının bir göstergesi olsa da, yardım miktarı son derecede yetersiz. Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistin Mültecilerine Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA), 2,1 milyondan fazla Gazzelinin açlıktan ölmesini önlemek için günde 500 ila 600 kamyonun geçişine ihtiyaç olduğunu belirtiyor. Ancak İsrail, günde en fazla 50 kamyonun geçişine izin veriyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, Gazze’deki soykırıma karşı küresel seferberliği sürdürme ve Filistin direnişine desteği genişletme ve derinleştirme çağrısında bulunuyoruz. Dünyanın her şehrinde öfkemizi ve tepkimizi açıkça göstermeliyiz. Tüm hükümetlerden, soykırımcı Netanyahu ve İsrail ile olan ekonomik, diplomatik, kültürel, akademik ve diğer tüm ilişkilerin derhal ve kalıcı olarak kesilmesini ısrarla talep etmeliyiz.

Arap ülkelerinden, gıda, su, ilaç, temel yeniden inşa malzemeleri ile sağlık çalışanları ve gönüllülerden oluşan kitlesel yardımın girişine izin verecek şekilde tüm sınır kapılarını derhal açmalarını talep ediyoruz. Bu kaynakların tamamı, Filistin halkının kabul ettiği kuruluşlar tarafından yönetilmelidir; emperyalizmin suç şebekesi Gazze İnsani Yardım Vakfı tarafından değil. Gazze’de daha fazla açlığa ve soykırıma hayır! Tüm İsrail askerleri Filistin, Lübnan ve Suriye’den derhal çekilsin! Nehirden denize özgür Filistin! Tek, laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin için!

1 Ağustos 2025

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Erdoğan mı, İmamoğlu mu?

0

Sorunun uyandırdığı merak, cazibe ve taşıdığı gerilim herkesin malumu! Türkiye bir süredir bu soruya kilitlenmiş durumda. Siyasi rekabet bu soru ve cevap üzerinden şekilleniyor. Nitekim iktidar yargı eliyle CHP’ye topyekûn bir siyasi operasyon başlattı ve el yükselterek operasyonlara devam ediyor. CHP’nin İstanbul ilçe belediyelerinin ardından İzmir, Adana, Antalya, Adıyaman belediye ve il yönetimlerine dek siyasi operasyon genişledi. Belli ki bu siyasi operasyonlar gidebildiği yere kadar gidecek.

Ve ama anlaşılan o ki 19 Mart’ın ardından “Erdoğan mı, İmamoğlu mu?” sorusu, olası bir genel seçim bağlamında, fiilen kadük hale geldi. Çok sayıda dava ile sıkıştırılmış durumdaki İmamoğlu’nun siyasi yasaklı hale gelmemesi ve olası bir iktidar değişimi olmaksızın serbest kalabilmesi mevcut tabloda çok zor görünüyor. Kuşkusuz burası Türkiye, beş dakikada her şey değişebilir! İşçi Demokrasisi Partisi olarak, iktidar marifetiyle gerçekleşen bu siyasi operasyonların siyasi demokrasi temelinde kuşkusuz tam karşısındayız. Demokratik hakların bu derece ayaklar altına alınmasının kabulü mümkün değil. Bu muamele on yıllarca Kürt siyasal hareketine yönelik de uygulandı. Bu, kişilerle sınırlı ve ilgili olmayan, herkesi içeren ve tüm bir siyasal/toplumsal sistemi kapsayan bir hak ve özgürlükler meselesi.

Lakin tablonun bu olması ve siyasetin “Erdoğan mı, İmamoğlu mu?” sorusuna kilitlenmiş görünmesi, çözümün bu soruda saklı olduğu anlamına gelmiyor. Temel soru ve sorun “Türkiye’yi ‘kim’ yönetecek?” olmamalı. Özgür Özel’in yükselen performansı, Mansur Yavaş’ın toplumun geniş bir kesiminden teveccüh alıyor görünmesi ve bunun muhalefete moral ve güç vermesi ya da Erdoğan’ın bütün bir iktidar bloku açısından taşıdığı değer anlaşılabilir. Tarihte bireyin rolü bir gerçeklik. Yine de temel sorunların çözümü açısından kişiler/partiler ikincil görülmeli. Esas mesele bir asırdır aynı: “Türkiye ‘nasıl’ yönetilecek?”

Burjuva restorasyon mu?

İktidar blokunun cevabı ortada ki bu iktidar açısından hem birinci soruyu yanıtlıyor hem devletin hangi sınıfa/kesimlere hizmet edeceğini ifade ediyor. Muhalefet için ise aynı şeyi söyleyemiyoruz. Ortada çeşitli sınıfsal/politik muhalefet odakları var. CHP en güçlü ve belirleyici olanı ve muhalefetinin odak noktası “Kim yönetecek?” sorusuna yoğunlaşmış durumda. Bir bakıma muhalefet 2023 seçimlerini böyle kaybetti.

Peki, “Türkiye nasıl yönetilecek?” CHP’nin bu soruya cevabı, “Kim yönetecek?” sorusuna verdiği cevap kadar açık ve net değil. Kuşkusuz CHP, Tek Adam rejiminin antidemokratik yönetim pratiğinden çok daha demokratik bir yönetim vaat ediyor. CHP’nin bu vaadi görece özgürlükçü ve demokratik bir siyasal ortam ihtimali içerse de, pek çok kez olduğu gibi, sermaye düzeninin çıkarlarıyla sınırlarının çizileceğine emin olabiliriz.

Emek İttifakı

Bu yüzden ısrarla Emek İttifakı kendi cevabını net ortaya koymalı diyoruz. Ki böylece üzerine konuştuğumuz muhalefetin sınıfsal bileşiminin ve siyasal programının sınırları çizilsin. 2023 seçimlerinde iktidar karşısında diye herkesi muhalefet çuvalına doldurmanın maliyeti, rezilliği ve moral bozukluğu ortada. Niye bunda ısrar ediyoruz? Çünkü kapitalizmle ilişkisi müphem afaki bir demokrasi talebi ve mücadelesi, her şeyden önce toplumun en geniş ve belirleyici kesimini oluşturan işçi sınıfını ve emekçi halk kesimlerini dışlıyor. Onları sosyokültürel kodlarla başta AKP olmak üzere çeşitli burjuva partilerin emek düşmanı politikalarının içine hapsediyor. Onları işçi-emekçi olmaktan kaynaklı sınıfsal kimliğinden önce coğrafi, dini, mezhebi kimliğiyle etiketliyor, bölüyor ve parselliyor. Sonuç belli!

Kuşkusuz kültürel kimliklerimizden azade değiliz. Aksine onlar varlığımızı şekillendiren son derece önemli unsurlar. Peki, ama sadece aynı şehirden, yöreden ya da mezhepten diye bir patron ya da emek düşmanı, sermaye dostu bir politikacı niye dostunuz olsun? Herkes kendi hayatından öyle olmadığını bilir!

“Demokrasi için devrim”

Kısacası kapitalizmden bahsetmeden bahsedilen demokrasi burjuva demokrasisidir. Burjuva demokrasisi bütün eşitsizlikleri saklayan, onayan ve normalleştiren bir sermaye demokrasisidir. Bu ifadeler birçoklarına çok genel, anlamsız ya da bağlamsız gelebilir. Oysa sermaye demokrasisi mi, işçi demokrasisi mi ayrımı doğrudan hayatlarımızı belirliyor. Nasıl mı? Soralım! Demokrasiyi paylaşmaktan bahsedenler neden ülke gelirlerini ve zenginliğini paylaşmaktan bahsetmez? Açlık sınırı altındaki asgari ücreti, emekli aylıklarını, çalışsa da yoksulluğu damga gibi taşıyan milyonları nereye koyacağız? Demokrasi, öyle mi! Ya grev hakkı? Evet, grev anayasal bir hak ama pratikte sınırı güvenlik ve yargı, yani hükümet/iktidar çiziyor. Muhalefet belediyelerindeki grev karşıtlığı ve düşük ücret politikası da iktidarı aratmıyor. Keza haklar gibi özgürlüklerimiz de yerlerde sürünüyor. Sistem değişmeden isimlerin değişmesiyle bu sorunlar çözülmedi, çözülmez! 2002’de Erdoğan’ın 3 Y’yi (yolsuzluk, yoksulluk, yasaklar) bitirmek için çıktığı yolda geldiği noktaya bakın! İsimlerle sorunlar çözülseydi şimdiye bütün dertler çoktan bitmiş gitmiş olurdu. Doğru soru, “Türkiye ‘nasıl’ yönetilecek?” olmalı.

Erken ya da zamanında, en geç 2,5 yıl içinde seçimler olacak. Seçim barajından siyasi partiler yasasına eşitsizlik, yasak ve engellerle dolu antidemokratik bir yapı heyula gibi ortada duruyor. Antidemokratik bir yapıdan demokrasi çıkmaz. Öncelikle tüm siyasi tutsaklar serbest kalmalı. Seçim barajı sıfırlanmalı. Seçimlerde devlet imkânları herkese eşit ve sonuna kadar açık olmalı. Propaganda önünde hiçbir engel, yasak olmamalı. Kazananın her şeyi aldığı ve belirlediği düzen son bulmalı. Ülkenin temel sorunlarını tartışacak ve karar verecek bir kurucu meclis oluşturulmalı. Kurucu meclis öncelikle tek adam yönetimine son vermeli; siyasi demokrasiyi egemen kılan, ezilen ve sömürülen emekçi halklardan yana demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü yeni bir siyasi sürecin temelini atmalı. Şüphesiz bu hedeflere ancak emekçilerin kitlesel seferberliğiyle ulaşılabilir ve bu süreç bir işçi-emekçi hükümeti ile taçlanmalıdır…

Geçmişten Bugüne İzmir’de İşçi Mücadeleleri paneli gerçekleşti

0

Birleşik Metal-İş Sendikası, Petrol-İş İzmir Şubesi, Basın-İş İzmir Şubesi ve Tekgıda-İş Sendikası başta olmak üzere birçok sendikanın içerisinde bulunduğu Sendikal Haklar Komitesi’nin emekleriyle gerçekleştirilen Geçmişten Bugüne İzmir’de İşçi Mücadeleleri paneli 25 Temmuz’da katılımcılarla buluştu. Yakın zamandaki orman yangınlarında ihmaller sebebiyle hayatlarını kaybeden işçi ve gönüllüler adına bir dakikalık saygı duruşuyla başlayan panel, Evrensel Gazetesi İzmir Temsilciliği’nin hazırladığı sinevizyon gösterimi ile devam etti.

İlk konuşmacı Doç. Dr. Hakan Koçak, “İzmir’de İşçi Sınıfının Doğuşu: İlk Grevler, Kazanımlar” başlıklı konuşmasını sundu. Bir liman kenti olan İzmir’in Osmanlı’nın kapitalistleşme sürecindeki önemine değinen Koçak, 1920’lerde ortaya çıkan ve sendikaların öncesinde işçilerin özörgütlülüğü olan işçi cemiyetlerinden ve “amele” değil “işçi” olarak hitap edilmek isteyen İzmir işçilerinin sınıfsal kimliklerini kazanmaya başlamasıyla 1923’te sendikalaşma, haftalık izin ve tatiller, kadın işçilere yönelik talepler gibi pek çok sınıfsal talebi dile getirmelerinden bahsetti. 

Bir sonraki konuşmacı olan Evrensel Gazetesi yazarı Nuray Sancar, “Tariş Grevi’nden Günümüze Mücadelenin Öğrettikleri” başlıklı konuşmasına işçi sınıfının geçmiş deneyimlerinin bugün bizlere ders çıkarma imkânı sunduğunu söyleyerek başladı. Dönemin rejiminin işçi sınıfı üzerindeki sindirme politikalarını belirten Sancar konuşmasında Tariş üzerinde ülkücü çeteler tarafından kurulan baskı ve tahakkümden, burjuva medya tarafından yürütülen algı operasyonlarına ve işçilerin kriminalize edilmesine değin birçok saldırıya değinerek mücadeleye dair etraflıca bir tablo ortaya koydu. Sancar ayrıca bu saldırılara rağmen halkın farklı kesimlerinin desteğini arkasına alan Tariş Grevi’nin kitlesel bir mücadele olmasının öneminin de altını çizdi. İşçilerin kazanımlarının yok edilmesini, Tariş’in dağıtılmasını ve birçok özelleştirmeyi amaçlayan 24 Ocak Kararları ve daha sonrasında 12 Eylül darbesiyle burjuvazinin artan saldırılarından bahseden Sancar, AKP iktidarının bugünkü varlığını 12 Eylül darbesine borçlu olduğunu söyledi.

Panelin son konuşması, “Grev Yasakları” başlığıyla Birleşik Metal-İş Genel Başkanı Özkan Atar tarafından yapıldı. Grev hakkının işçi sınıfının mücadelesinde en temel mücadele araçlarından bir tanesi olduğunu söyleyen Atar, bu hakkın tarih boyunca kapitalizmin gelişimine paralel biçimde, hem yasalarla hem de keyfi biçimde baskılandığını, bugün dahi grev yasakları ya da erteleme adı altındaki yasakların bu mücadele geleneğinin önünde bir engel olmaya devam ettiğini dile getirdi. Sonrasında Atar, “Grev hakkı halen bir hak olmaktan çok bir istisna gibi uygulanıyor. Sendikalaşma oranlarının düşüklüğü, işkolu ve işyeri barajları, yetki süreçlerinin yıllarca sürmesi, mahkeme ve Yüksek Hakem Kurulu bariyerleri grevi fiilen imkansız hâle getiriyor. Grev kararı alınsa dahi, erteleme adı altında yasaklar devreye giriyor,” diyerek grev hakkının önüne koyulan engellere değindi. 2010 yılında MESS sözleşmesinin reddedilmesiyle önemli kazanımlar elde edildiğini söyleyen Atar, konuşmasını sene içerisindeki grev ve mücadelelerden bahsederek bitirdi.

بعد 41 عامًا في سجون فرنسا… جورج عبد الله حرّ .

0

أصدرت محكمة الاستئناف في باريس، الأسبوع الماضي، قرارها بالإفراج عن المناضل اللبناني جورج عبد الله بتاريخ 25 تموز/يوليو، بشرط مغادرته الأراضي الفرنسية وعدم عودته إليها.

وكان عبد الله، البالغ من العمر اليوم 74 عامًا، قد حُكم عليه بالسجن المؤبد عام 1987 بتهمة التواطؤ في اغتيال دبلوماسيين أميركي وإسرائيلي في باريس عام 1982. وعلى الرغم من أهليته للإفراج المشروط منذ 25 عامًا، رُفضت 12 طلبًا تقدم بها، ما جعله أحد أقدم السجناء السياسيين في أوروبا.

ورغم إعلان النيابة العامة في باريس يوم الإثنين الماضي نيتها الطعن في قرار الإفراج أمام محكمة التمييز، إلا أن هذا الطعن لا يعلّق تنفيذ الحكم، ولن يمنع بالتالي عبد الله من مغادرة فرنسا والعودة إلى وطنه.

ورأى قضاة محكمة الاستئناف أن مدة احتجازه “غير متناسبة” مع الأفعال المنسوبة إليه، خاصة مع تقدمه في السن، معتبرين أن عبد الله بات “رمزًا من الماضي للنضال الفلسطيني”. وجاء في قرارهم أن “الفصائل المسلحة الثورية اللبنانية”، التي أسسها عبد الله وضمت مناضلين ماركسيين وعلمانيين ومناصرين للقضية الفلسطينية، لم تقم بأي نشاط مسلح منذ عام 1984.

وأسف القضاة لكون عبد الله لم يُبدِ أي “ندم أو تعاطف مع الضحايا”، لكنه أكد عزمه على قضاء “ما تبقى من أيامه” في قريته شمال لبنان، وربما الانخراط في السياسة المحلية، مع الإشارة إلى أنه لم يعد يشكّل خطرًا على الأمن العام.

سيرة مناضل لا ينكسر

أُصيب جورج عبد الله خلال الاجتياح الإسرائيلي لجنوب لبنان عام 1978، فانضم إلى صفوف الجبهة الشعبية لتحرير فلسطين بقيادة جورج حبش، قبل أن يؤسس لاحقًا مع أفراد من عائلته تنظيم “الفصائل المسلحة الثورية اللبنانية”، وهو فصيل ماركسي مناهض للإمبريالية، تبنّى خمس عمليات نوعية في أوروبا بين عامي 1981 و1982، أربعٌ منها أدّت إلى سقوط قتلى في فرنسا.

وفي عام 1986، حُكم عليه في ليون بالسجن أربع سنوات بتهم تتعلق بالتآمر وحيازة السلاح، ثم أُعيدت محاكمته في العام التالي بتهمة التواطؤ في اغتيال الدبلوماسي الأميركي تشارلز راي والإسرائيلي ياكوف بارسيمينتوف، ومحاولة اغتيال دبلوماسي ثالث في 1984.

وما لبثت السلطات الفرنسية أن تعرفت بعد الحكم على منفذي تلك الهجمات الحقيقيين، وتبيّن ارتباطهم بإيران، إلا أن عبد الله بقي في السجن، رافضًا الاعتراف بالتهم، ومصنفًا ما نُسب إليه ضمن إطار “المقاومة” في مواجهة الاحتلال الإسرائيلي والسياسة الأميركية في المنطقة، لا سيما خلال الحرب الأهلية اللبنانية والاجتياحات الصهيونية المتكررة.

العودة إلى الوطن… واستمرار الصوت المقاوم

وصل عبد الله يوم أمس إلى بيروت، حيث كان في استقباله رفاقه وأحباؤه، إلى جانب وفود من القوى والأحزاب الوطنية اللبنانية. وكان أول تصريح له موجّهًا إلى غزة، داعيًا الجماهير العربية إلى التحرّك لكسر الحصار، وخصوصًا الشعب المصري، الذي خصّه بدعوة لفك الطوق عن معبر رفح.

رغم 41 عامًا قضاها في الزنازين، لم يتغيّر جورج عبد الله. بقي ثابتًا على مواقفه، شامخًا، رافضًا الاعتراف بإسرائيل أو التراجع عن التزامه بقضية فلسطين. لم يندم، ولم يساوم. بقي رمزًا للمقاومة والصمود في وجه الاحتلال والإمبريالية.

ختامًا

نتمنى للرفيق جورج حياة هادئة وحرّة بين شعبه ورفاقه. خروجه من السجن ليس نهاية حكاية، بل بداية فصل جديد من النضال. فكما كان جورج عبد الله رمزًا في الزنزانة، يبقى اليوم رمزًا في الساحة، شاهدًا حيًا على أن المقاومة ليست جريمة، بل حق.

جورج عبد الله… حرٌ أخيرًا، لكنه لم يتوقف يومًا عن أن يكون حرًا.

41 yılın ardından Fransa zindanlarından… George Abdullah özgür!

0

Geçtiğimiz hafta Paris Temyiz Mahkemesi, Lübnanlı direnişçi George Abdullah’ın 25 Temmuz’da serbest bırakılmasına, ancak Fransa topraklarını terk etmesi ve bir daha geri dönmemesi şartıyla karar verdi.

Bugün 74 yaşında olan Abdullah, 1982 yılında Paris’te bir Amerikalı ve bir İsrailli diplomatın suikastine iştirak ettiği suçlamasıyla 1987 yılında müebbet hapis cezasına çarptırılmıştı. Koşullu tahliye hakkını 25 yıl önce kazanmış olmasına rağmen, yaptığı 12 başvuru reddedildi ve böylece Avrupa’daki en uzun süreli siyasi tutsaklardan biri haline geldi.

Geçtiğimiz Pazartesi günü Paris Savcılığı, serbest bırakılma kararına Yargıtay nezdinde itiraz edeceğini duyurmuş olsa da, bu itiraz kararın uygulanmasını durdurmuyor ve dolayısıyla Abdullah’ın Fransa’dan ayrılarak ülkesine dönmesine engel teşkil etmiyor.

Temyiz Mahkemesi hâkimleri, Abdullah’ın tutukluluk süresinin “kendisine isnat edilen eylemlerle orantısız” olduğunu ve yaşının ilerlemiş olması göz önünde bulundurulduğunda Abdullah’ın artık “Filistin mücadelesinin geçmişten kalma bir sembolü” haline geldiğini belirtti. Kararda, Abdullah’ın kurucusu olduğu, Marksist, seküler ve Filistin davasını savunan militanları barındıran Lübnan Devrimci Silahlı Gruplar’ın 1984 yılından bu yana hiçbir silahlı faaliyet yürütmediği ifade edildi.

Hâkimler, Abdullah’ın “kurbanlara karşı herhangi bir pişmanlık veya sempati göstermemiş olmasından” üzüntü duyduklarını belirtmekle birlikte, onun “kalan günlerini” Kuzey Lübnan’daki köyünde geçirmek istediğini ve belki yerel siyasete katılabileceğini dile getirdiğini, ancak kamu güvenliği açısından artık bir tehdit teşkil etmediğini vurguladılar.

Kırılmayan bir direnişçinin yaşam öyküsü

George Abdullah, 1978 yılında İsrail’in Güney Lübnan’ı işgali sırasında yaralandıktan sonra George Habbaş liderliğindeki Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’ne katıldı. Daha sonra ailesinden bazı kişilerle birlikte “Lübnan Devrimci Silahlı Gruplar” adlı antiemperyalist Marksist bir örgüt kurdu. Bu grup, 1981-1982 yılları arasında Avrupa’da toplam beş eylem gerçekleştirdi; bunların dördü Fransa’da can kayıplarına yol açtı.

1986 yılında Lyon’da komplo ve silah bulundurma suçlamalarıyla dört yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ertesi yıl, Amerikalı diplomat Charles Ray ve İsrailli diplomat Yakov Barsimentov’un suikastlarına ve 1984 yılında üçüncü bir diplomata yönelik suikast girişimine iştirak ettiği gerekçesiyle yeniden yargılandı.

Fransız yetkililer, hüküm sonrası söz konusu saldırıları gerçekleştiren asıl faillerin kimliğini ve İran bağlantılarını ortaya çıkarmalarına rağmen, Abdullah hapiste kalmaya devam etti. Suçlamaları reddeden Abdullah, kendisine yöneltilen eylemleri, özellikle Lübnan İç Savaşı ve İsrail’in tekrar eden işgalleri bağlamında, İsrail işgaline ve Amerikan politikasına karşı yürütülen “direniş” kapsamında değerlendirdi.

Vatanına dönüş… Direnişin sesi sürüyor

George Abdullah dün Beyrut’a ulaştı. Onu karşılayanlar arasında yoldaşları, sevdikleri ve Lübnan’daki ulusal güçlerden ve partilerden oluşan heyetler yer aldı. Abdullah’ın ilk açıklaması Gazze’ye yönelikti: Arap halklarını kuşatmayı kırmak için harekete geçmeye çağırdı, özellikle de Refah Sınır Kapısı’ndaki ablukayı kaldırmaları yönünde Mısır halkına özel bir çağrıda bulundu.

41 yılı zindanlarda geçmesine rağmen George Abdullah değişmedi. Duruşundan ödün vermedi, başı dik kaldı. İsrail’i tanımayı reddetti, Filistin davasına olan bağlılığından vazgeçmedi. Pişmanlık duymadı, pazarlık yapmadı. İşgal ve emperyalizme karşı direnişin ve direncin sembolü olmaya devam etti.

Sonuç olarak

Yoldaş George’a halkının ve yoldaşlarının arasında huzurlu ve özgür bir yaşam diliyoruz. Onun hapisten çıkışı bir hikâyenin sonu değil, mücadelenin yeni bir evresinin başlangıcıdır. Zira George Abdullah zindanda bir sembol olduğu gibi, bugün de meydanlarda bir sembol olmaya devam etmektedir. Canlı bir tanıktır: Direniş bir suç değil, haktır.

George Abdullah… Nihayet özgür, ama bir gün bile özgür olmaktan vazgeçmemişti.

Orman yangınında hayatını kaybeden emekçilerin hesabı sorulmalı! 

0

İhmaller zincirinin, taşeronlaştırmanın ve yağma düzeninin üstü örtülemez! 

Eskişehir’in Seyitgazi ilçesinde 23 Temmuz’da başlayan orman yangınına müdahale eden emekçilerden 5’i orman işçisi, 5’i AKUT gönüllüsü olmak üzere 10 kişi hayatını kaybetti; en az 14 kişi yaralandı, biri hâlâ yoğun bakımda. Adalet Bakanlığı olayla ilgili soruşturma başlatıldığını açıkladı. Bu katliamın gerçek sorumluları ortaya çıkarılmalı ve cezalandırılmalıdır. 

Sorumluluk iktidarındır! 

Yıllardır orman yangınlarıyla mücadele kapasitesi sistematik biçimde zayıflatıldı: 

Yangın söndürme uçakları, erken uyarı sistemleri ve koruyucu ekipmanlar yetersiz bırakıldı. 

Orman işçileri sezonluk, düşük ücretli ve güvencesiz koşullarda çalıştırıldı. 

İzmir-Buca’daki Orman Yangınları Eğitim Merkezi 2019’da kapatıldı. Bu merkezde verilen uygulamalı eğitimler sona erdirilerek yangınlarla mücadele gücü zayıflatıldı. 

Yangına ilk müdahalede kritik rol oynayan orman köylüleri sistem dışına itildi. Yerel bilgi ve deneyimin devre dışı bırakılması, yangınlara karşı savunmasızlık yarattı. 

Orman alanları; maden, enerji, turizm ve inşaat sermayesinin kullanımına açıldı. Korunması gereken doğal alanlar, “rant arazisi” olarak görüldü. 

Yaşananlar ne kaderdir ne de yalnızca bir doğal afet: Bu, örgütlü ihmallerin ve kamu hizmetlerinin tasfiyesinin yol açtığı sınıfsal bir cinayettir. 

Göstermelik soruşturmalara hayır! 

Adalet Bakanlığı’nın başlattığı süreç, ihmaller neticesinde can kayıpları yaşadığımız her olayın ardından yapıldığı gibi iktidar sorumluluğunu örtmek amacıyla yürütülen bir formaliteye dönüşecektir. 

Gerçek bir soruşturma için, aşağıdaki niteliklere sahip bağımsız bir komisyon derhal kurulmalıdır: 

Komisyon, emek ve meslek örgütleri, orman işçileri sendikaları, ekoloji hareketleri ve bağımsız bilim insanlarından oluşmalıdır. 

Soruşturma yalnızca yangının çıkış nedenine değil; 

Müdahale kapasitesinin neden yetersiz kaldığına, 

Personel, ekipman, organizasyon ve eğitim eksikliklerine, 

Eğitim merkezlerinin kapatılması ile taşeronlaştırmanın etkisine, 

Yetki suistimallerine ve gecikme zincirine, 

Ormanların sermayeye tahsis sürecine odaklanmalıdır. 

Komisyonun tüm bulguları kamuoyuna açık ve erişilebilir biçimde yayımlanmalı, 

Sorumlular hakkında suç duyurusunda bulunulmalıdır. 

Acil taleplerimiz 

1. Sorumlular yargılansın, Bakan istifa etsin.

İhmal ve kusur taşıyan tüm kamu görevlileri ve özel sektör yetkilileri hakkında işlem başlatılmalı, Tarım ve Orman Bakanı siyasi sorumluluğu üstlenerek derhal istifa etmelidir. 

2. Yangınla mücadele kapasitesi kamusal ve kalıcı biçimde güçlendirilsin. 

Kamusal yangın söndürme uçak/helikopter filosu oluşturulmalı, 

Orman işçileri kadrolu, sendikalı ve tam donanımlı şekilde çalıştırılmalıdır, 

Buca’daki eğitim merkezi ve ihtiyaca binaen benzerleri yeniden açılmalı, saha eğitimi ve tatbikatlar kurumsallaştırılmalıdır, 

Orman köylüleri yeniden aktif mücadeleye dahil edilmelidir. 

3. Risk yönetimi ve erken uyarı sistemleri kurulsun.

Yangın sezonundan önce risk haritaları, zorunlu tahliye planları ve uyarı sistemleri oluşturulmalı; iletişim altyapısı modernize edilmelidir. 

4. Ormanlar ranttan arındırılsın.

Maden, enerji ve turizm yatırımları için verilen tüm imar izinleri iptal edilmeli; ormanlar ekolojik ve toplumsal bir yaklaşımla korunmalıdır. 

5. Zararlar kamu tarafından karşılanmalıdır.

Hayatını kaybedenlerin ailelerine ve yaralılara koşulsuz, tam tazminat ödenmelidir. 

6. Emekten yana kamucu bir iklim ve afet programı oluşturulsun.

İklim krizine karşı, fosil yakıt bağımlılığını azaltan, karbon yoğun sektörleri kamu planlamasıyla dönüştüren bir acil eylem planı hayata geçirilmelidir. 

7. Şeffaf veri ve kamu denetimi sağlansın.

Yangınlara dair tüm bütçe, kapasite, ihale ve personel verileri, gerçek zamanlı ve açık formatta kamuoyuna sunulmalı; sendikalar ve ekoloji örgütleri tarafından izlenebilmelidir.

Bu katliam, “şehadet”, “kader” ya da “kaçınılmaz afet” söylemleriyle örtülemez.

Yaşanan, bilinçli olarak kamu hizmetlerini çökertme politikasının ve rant düzeninin doğrudan sonucudur. 

Yaşamını yitiren emekçilerin anısı önünde saygıyla eğiliyor, tüm işçileri ve emekçileri hesap soruluncaya kadar davanın takipçisi olmaya çağırıyoruz.

İrlanda: Filistin için Ulusal Yürüyüş

0

19 Temmuz Cumartesi günü Dublin halkı İsrail’in Filistin’de gerçekleştirdiği soykırıma karşı İrlanda hükümetinin ekonomik ve politik yaptırımlar uygulaması ve soykırımı fonlamayı kesmesi talepleriyle sokağa çıktı. Yedi bin civarında insanın katıldığı yürüyüş Garden of Remembrance’tan başlayıp hükumet binası önünde son buldu.

İrlanda’da İsrail’e karşı yaptırım talebinin özel bir anlamı var çünkü İrlanda Merkez Bankası, İngiltere Avrupa Birliği’nden ayrıldığından beri, “İsrail Tahvillerinin” AB’ye giriş kapısı görevini üstlenmiş durumda. Bu tahviller İsrail tarafından para toplamak için ihraç edilen finansal araçlar ve “İsrail savaşta!”, “İsrail’i destekleyin!” gibi sloganlar ile pazarlanıyorlar. Bu tahvillerin satışından toplanan sermaye ise İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği soykırımı finanse etmek için kullanılıyor. Peki İrlanda Merkez Bankası bunun neresinde? AB dışından bir ülkenin tahvil ve bonolarının AB içerisinde satılması için, söz konusu tahvil ve bonoların AB üyesi bir ülkenin merkez bankası tarafından regüle edilmesi gerekiyor. İşte bu görev İngiltere’nin AB’den çıkışından sonra İrlanda Merkez Bankası tarafından üstlenilmiş durumda. Dahası, İrlanda Merkez Bankası Eylül 2024’te İsrail’in soykırımı hız kesmeden devam ederken İsrail Tahvilleri için yapılan anlaşmayı yenilemiş durumda.

İşte bu şartlar altında Dublin halkı, merkez bankasının, soykırımın AB çapında finanse edilmesinin dayanak noktası olmasına ve İrlanda hükümetinin bu konudaki sessizliğine tepki olarak hükümet binası önüne yürüdü. Dublin halkı hükümete İrlanda devletinin ‘Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ imzacısı olduğunu; dolayısıyla devlet kurumlarının soykırımı kolaylaştırma ihtimali olan eylemlerin hepsine son vermesi ve soykırımcı devlete karşı yaptırımlar uygulamaya başlaması gerektiğini ve Uluslararası Adalet Divanı’nın, “İsrail’in Gazze’deki eylemleri nedeniyle soykırım suçlamasının makul görüldüğünü” onayladığını hatırlattı.

Burjuva demokrasilerinde çok önemli olduğu gibi, İrlanda Merkez Bankası gerçekten hükümetten bağımsız denebilecek bir yapıda. Fakat emperyalizme göbekten bağlı. Merkez Bankası başkanı Mısır doğumlu Gabriel Makhlouf bir İngiliz vatandaşı ve İrlanda vatandaşlığı yok. Daha önce Yeni Zelanda Hazine Başkanlığı görevinde bulunmuş. Adeta bir sömürge valisi. Kendisi konuyla ilgili “bir beyanname onayladık (…) bu beyanname eksiksizlik, anlaşılırlık ve tutarlılık açısından sorunsuzsa İsrail Tahvillerini almaya ve AB çapında satılmasına ön ayak olmaya devam edeceğiz.” diyor. Bu açıklama en basit burjuva çerçevede bile geçerliliğini korumuyor; zira İsrail Tahvil beyannamesi ne etik risklerden ne de Uluslararası Adalet Divanı’nın kararından bahsediyor; dolayısıyla ne eksiksiz ne anlaşılır ne de tutarlı. Tam da bu yüzden İrlanda halkı şu an hükumetin Merkez Bankasına müdahale etmesini ve milletin iradesini temsilen mecliste duran vekillerin ve hükümetin, tarih boyunca her zaman Filistin halkı ile dayanışma içinde olmuş İrlanda halkının iradesi ile İrlanda Merkez Bankası’na karşı harekete geçmesini talep ediyor.

ندين العدوان الصهيوني في سوريا والمجازر بحق المدنيين في السويداء! يجب أن يقرّر الشعب السّوري مستقبله بنفسه!

0

شهدت الأيام الأخيرة تصعيدًا عسكريًا بدأ باختطاف أحد أبناء الطائفة الدرزية في السويداء على يد مجموعات مسلّحة من العشائر البدوية، وتطوّر إلى اشتباكات شملت مجازر ضد المدنيين في السويداء من كلا الطرفين، بالإضافة إلى هجمات شنّها الكيان الصهيوني، مثل قصف هيئة الأركان العامة في دمشق. ويأتي هذا التصعيد العسكري الإسرائيلي في إطار عدوانه الإجرامي المستمر في كامل المنطقة. في المقابل، تواصل حكومة أحمد الشرع رفضها الاعتراف بالحقوق الديمقراطية للشعب السوري. وتقييـمنا كـ”الوحدة الأممية للعمال والعاملات – الأممية الرابعة” (UIT-CI) للتطورات الأخيرة في سوريا هو كما يلي:
 
 ١. نرفض بشكل قاطع العدوان العسكري وسياسة الاحتلال جوًّا وبرًّا التي ينتهجها الكيان الصهيوني في سوريا. فالكيان الصهيوني الذي يواصل ارتكاب أبشع مجازر الإبادة الجماعية في القرن الحادي والعشرين في غزة، قد كثّف عدوانه العسكري في سوريا بذريعة “الدفاع عن حقوق الطائفة الدرزية”. إلا أن هدف الصهيونية الحقيقي ليس حماية الدروز، بل تعميق الانقسامات بين الشعب السوري وترسيخ الإحتلال، خاصة في الجنوب السوري وفي هضبة الجولان المحتلة منذ عام 1967، والتي تضمّ سكانًا سوريين من الطائفة الدرزية.
  
٢. إن المسؤول عن التصعيد العسكري والمجازر ضد المدنيين في السويداء هو حكومة أحمد الشرع، التي تتولى السلطة منذ ثمانية أشهر. فعقب سقوط النظام الدكتاتوري لبشار الأسد، اعتمدت حكومة الشرع سياسة تمحورت حول ترسيخ سلطتها، بدلاً من إطلاق مسار يضمن الحقوق السياسية والديمقراطية للجميع ويعترف بالتنوع القومي والإثني والديني في البلاد فقد أدت هذه السياسة إلى استمرار الانقسامات القومية والطائفية التي خلفّها نظام الأسد. إضافةً إلى غياب أي مسار شفّاف لتحقيق العدالة الانتقالية من أجل محاسبة الجرائم المرتكبة خلال عهد الأسد، وعدم اتخاذ أي خطوة لقطع العلاقة مع القوى الاقتصادية والسياسية التي دعمته، والامتناع عن التحقيق أو معاقبة المسؤولين عن المجازر بحق المدنيين منذ مارس 2011 (بما فيها مجزرة مارس ضد أبناء الطائفة العلوية)، وأيضاً، الإقصاء الممنهج لغالبية السوريين/ات عبر تهميش باقي التيارات السياسية والأقليات القومية والدينية من العملية السياسية تحت سلطة الشرع، كل هذه العوامل شكّلت الأساس السياسي للصراعات والمجازر الأخيرة في السويداء.
 
 ٣. إن الشيخ  حكمت الهجري، الذي احتفظ بعلاقات وثيقة مع نظام الأسد، ومع بقايا قوى موالية له وأخرى على علاقة بالكيان الصهيوني، لا يمثّل سوى أقلية ضئيلة من أبناء المجتمع الدرزي في السويداء. فقد خاضت الغالبية الكبرى من أبناء السويداء نضالات بطولية، أولًا ضد ديكتاتورية الأسد، ثم من أجل نظام سياسي يكفل حقوقهم الديمقراطية، ودفعوا ثمنًا باهظًا في سبيل ذلك. إن الطائفة الدرزية لا ترى في الصهيونية الإجرامية حليفًا لها، بل تعتبر الشعب السوري الذي يواصل النضال من أجل الحرية حلفاءها الحقيقيين.
 
 ٤. تعيد الأحداث في سوريا تأكيد حقيقة أساسية: هناك تناقض لا يمكن التوفيق بينه، بين الثورة الشعبية التي انطلقت ضد ديكتاتورية الأسد تحت شعار “الحرية والكرامة”، وبين البرنامج السياسي لحكومة الشرع. فالحكومة المؤقتة لم تتمكن من حماية سوريا من العدوان الصهيوني، ولم تتّخذ أي خطوة لتحقيق المطالب الديقراطية للشعب السوري  (من عرب وكرد ودروز وبدو وغيرهم). إن شرعية “الإدارة المؤقتة” لا يمكن أن تستند إلى ما يسمى “مؤتمر النصر” الذي أعلنته. من الضروري اليوم: ضمان الحقوق الديمقراطية لجميع الأقليات القومية والدينية، تنفيذ برنامج عاجل لإعادة الإعمار يركّز على أولويات الشعب السوري والطبقات المستغلة منه، وإنهاء وجود وتدخل جميع القوى الأجنبية (الروسية، التركية، الصهيونية والأميركية) في البلاد. ولا يمكن تحقيق هذه الأهداف إلا من خلال تعبئة جماهيرية واسعة من الشعب السوري، بما في ذلك النضال من أجل انتخابات حرّة لمجلس تأسيسي يتولّى مناقشة وحسم القضايا الكبرى التي يطالب بها الشعب السوري.
  
٥. ندعو جميع القوى اليسارية والثورية في سوريا إلى التوحد في نضال مشترك وبناء منصة سياسية مستقلة عن الحكومة على أساس هذا البرنامج النضالي. ومن جهتنا في “الوحدة الأممية للعمال والعاملات – الأممية الرابعة” (UIT-CI)، نعلن تضامننا الكامل مع شعب سوريا وندين كل عدوان تشنّه دولة الاحتلال الصهيوني، سواء في سوريا أو لبنان أو في المنطقة بأسرها. وسنواصل العمل من أجل تعبئة جماهيرية دولية دعمًا للشعب الفلسطيني في مواجهة الإبادة الجماعية والتطهير العرقي الذي تمارسه الصهيونية في غزة.

الوحدة الأممية للعمال والعاملات – الأممية الرابعة (UIT-CI) 17 تموز/يوليو 2025

Siyonizmin Suriye’deki saldırganlığını ve Süveyda’daki sivil katliamları lanetliyoruz! Suriye’nin geleceğine Suriye halkları karar vermelidir!

0

Geçtiğimiz günlerde Süveyda’da Dürzi topluluğuna bağlı bir kişinin Bedevi silahlı gruplar tarafından kaçırılmasıyla başlayan askeri gerilim, Süveyda’da her iki taraftan sivil katliamları kapsayan çatışmalara ve Siyonizmin Şam’daki genel kurmay başkanlığını bombaladığı saldırılara uzanan bir silsileyi tetikledi. Bu askeri tırmanış, Siyonist İsrail’in tüm bölgedeki saldırganlığını artırdığı ve Şara yönetiminin Suriye halklarının demokratik haklarını tanımayı reddettiği bir politik geçiş süreci içinde gerçekleşti. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, Suriye’deki son gelişmelere dair değerlendirmemiz şu şekildedir:

1) Siyonist İsrail’in Suriye’de havadan ve karadan sürdürdüğü askeri saldırganlık ve işgal politikalarını kesin bir biçimde reddediyoruz. Gazze’de 21. yüzyılın en gaddar soykırımını sürdüren Siyonist devlet, Suriye’deki askeri saldırganlığını bu kez Dürzi halkının haklarını savunduğu iddiasıyla derinleştirmektedir. Siyonizmin amacı Dürzi halkını korumak değil, Suriye halkları arasındaki bölünmeyi derinleştirerek, başta Golan olmak üzere Suriye’nin güneyinde gerçekleştirdiği işgali kalıcı hale getirmektir.

2) Süveyda’da yaşanan askeri tırmanışın ve sivil katliamların sorumlusu yaklaşık 8 aydır politik iktidarı elinde bulunduran Şara hükümetidir. Esad rejiminin devrilmesinin ardından Şara yönetimi, ulusal, etnik ve dinsel çeşitliliği tanıyan; herkes için siyasal ve demokratik hakları güvence altına alan bir süreci başlatmak yerine, iktidarını pekiştirmeye odaklanan bir siyaset benimsemiştir. Bu politika Esad rejiminden miras kalan ulusal ve dinsel temeldeki bölünmeleri devam ettirmiştir. Esad rejimi döneminde işlenen suçlara ilişkin şeffaf bir adalet sürecinin işlememesi; Mart ayında Alevi halkına dönük sivil katliamlara ilişkin etkin bir soruşturma ve cezalandırma sürecinin yürütülmemesi; Şara yönetimi altında ulusal ve dinsel azınlıkların ve aynı zamanda ulusal ölçekteki diğer siyasal partilerin politik süreçten sistematik olarak dışlanmaları; bütün bu faktörler, Süveyda’da yaşanan çatışma ve katliamların politik altyapısını oluşturmuştur.

3) Esad rejimi ve artıklarıyla, Siyonist devletle derin ilişkileri bulunan Şeyh Hikmet El Hicri Süveyda’daki Dürzi topluluğunun yalnızca küçük bir azınlığını temsil etmektedir. Süveyda halkının büyük çoğunluğu önce Esad tiranlığından kurtulmak ardından demokratik haklarının garanti altına alındığı bir politik rejim için kahramanca mücadeleler yürütmüş ve ağır bedeller ödemiştir. Dürzi halkı müttefiki olarak soykırımcı Siyonizmi değil özgürlüğü için mücadeleyi sürdüren Suriye halklarını görmektedir.  

4) Suriye’deki bu gelişmeler bir kez daha şu gerçekliği ortaya koymaktadır: Esad diktatörlüğüne karşı hürriyet ve haysiyet talepleriyle gerçekleşen halk devrimiyle Şara yönetiminin politik programı arasında uzlaşmaz bir çelişki bulunmaktadır. Şara yönetimi ne Suriye’yi Siyonist devlete karşı savunabilmiş, ne de Suriye halklarının demokratik taleplerini hayata geçirmek yönünde bir adım atmıştır. Suriye’de “geçici yönetimin” meşruiyeti kendinden menkul “Zafer Konferansından” gelemez. Tüm ulusal ve dini azınlıkların demokratik haklarının garanti altına alınması; emekçi halkın öncelikleri temelinde bir acil ekonomik yeniden inşa programının gerçekleştirilmesi; tüm dış güçlerin (İsrail, Türkiye, ABD, Rusya) ülkedeki varlığının ve müdahalesinin ortadan kaldırılması bugünün acil görevleridir. Bu hedeflere ancak Suriye halkının kitlesel seferberliğiyle ulaşılabilir. Bu aynı zamanda, halkın tüm taleplerini tartışacak ve karara bağlayacak bir Kurucu Meclis için özgür seçimler mücadelesini de içermelidir.

5) Suriye’deki tüm sol ve devrimci güçleri böylesi bir eylem programı etrafında birleşik bir mücadeleye ve hükümetten bağımsız bir politik platform inşa etmeye davet ediyoruz. İUB-DE olarak, Suriye halkıyla dayanışma içinde olma ve Siyonist İsrail devletinin Suriye, Lübnan ya da İran’daki tüm saldırganlıklarını reddetme çağrısında bulunuyoruz. Aynı zamanda Gazze’de Siyonizmin yürüttüğü soykırıma ve etnik temizliğe karşı Filistin halkını destekleyen seferberliği büyütmeye devam edeceğiz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

17 Temmuz 2025

Aile yılında miras hakkı!

0

Kasım 2024’te yayımlanan “Tapu Sicilinde Arabuluculuk Uygulamaları” genelgesiyle arabuluculuk uygulamalarının kapsamı genişletilmiş, tapu devirleri de arabuluculuk süreçlerine dahil edilmişti. Bu genelge ile birlikte kadınların eşit miras hakkının kaldırıldığına dair başlıklar gündeme gelmişti. Kadınların sahip olduğu miras hakkı başta anayasal bir hak olmakla birlikte Medeni Kanun ile de güvence altına alınmış bir hak. Bir genelge ile ortadan kaldırılamayacağı gibi kısıtlanamaz nitelikte. Ancak elbette söz konusu genelge ile başlayan arabuluculuk süreçlerinde yine kadının patriyarka karşısında mağdur edildiğini görüyoruz. Özellikle miras kalan malların paylaşımı bakımından yürütülen arabuluculuk süreçlerinde ileri yaşta, okuryazar olmayan veya ekonomik bağımlılığı bulunan kadınlar yeterince bilgilendirilmeden arabuluculuğa katılmak ve anlaşmalara imza atmak zorunda kalıyor.

İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi’nin açıklamasına göre, “Kadın mirasçılar, sürece dair yeterli bilgiye sahip olmadan, hukuki destekten yoksun şekilde baskı altında arabuluculuğa yönlendiriliyor. … Ekonomik, hukuki ve bilgi açısından dezavantajlı durumda olması, arabuluculuk sürecinde haklarını kaybetmelerine neden oluyor.” Yani bu durum patriyarkanın kadınlar üzerindeki ekonomik şiddetinin başka bir yüzü olarak karşımıza çıkıyor. Kadınlar baskı altında imzalamak zorunda kaldıkları arabuluculuk tutanakları ile haklarından “yasal” olarak patriyarka lehine vazgeçmiş oluyor. Bu haliyle patriyarkanın miras hakkı başta olmak üzere kadın üzerindeki ekonomik şiddet temelli baskısı görünmez hale gelmiş oluyor.

Bu düzenlemenin “Aile Yılı” ilan edilen bir dönemde hayata geçirilmesi de elbette tesadüf değil. Kadınların yıllardır verdiği hak ve özgürlük mücadelesi yok sayılıyor, kazanımlara göz dikiliyor. Kadını yalnızca aile içinde tanımlayanlar, ancak anne olmakla “tamamlanmış” görenler; kadının susması, hayatından ödün vermesi ve “fedakâr” eş, anne ya da abla/kardeş rolünü üstlenmesiyle “aile”nin korunabileceği fikrinden yola çıkarak baskı politikalarına hız veriyor.

Biz biliyoruz ki bu düzenleme, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin sürdüğü koşullarda şiddeti ve baskıyı artıracak, kadınların üstündeki tahakkümü daha da derinleştirecek. “Kocan sana bakar” gibi kalıplarla kadınlar psikolojik ve duygusal şiddete maruz bırakılıp; yasal olarak sahip oldukları miras hakkına dahi erişmekte zorlanacaklar.

Patriyarkal kapitalist düzende kadınlar, zaten hayatın her alanında fedakârlık yapmaya bir şekilde mecbur bırakılıyor. Yoksulluğun arttığı dönemlerde ilk işten çıkarılan onlar oluyor. Hasta, yaşlı ve çocuk bakımı ile birlikte ev içinde harcanan ve görünmeyen emek kadınların omuzlarında birikiyor. Tüm bunların yanında şimdi de yayımlanan bir genelge ile hukuka da aykırı davranılarak kadınların mirasta “fedakâr”  davranmaya zorlanmasının önü açılıyor. Bu durumun önüne geçmek için arabuluculuk sürecinde kadınlara hukuki destek sağlanarak imza atacakları işlemin hukuki anlam ve sonuçlarının anlaşılır şekilde açıklanması, bu konudaki hakları bakımından yol gösterilmesi, arabulucunun toplumsal cinsiyet eşitliğini gözeterek arabuluculuk ilkelerine uygun davranış sergilemesi elzem. Elbette bu durum da etkin bir denetim sistemi ve toplumsal cinsiyet eşitliğini esas alan yasal düzenlemeler ile mümkün.

Her koşulda eşitlik talebimizi dile getireceğiz!

İktidarın bedenimize, emeğimize ve kimliğimize yönelik çok katmanlı saldırı politikalarının artarak süreceğini biliyoruz. Ancak bizler, bu baskı dalgası karşısında sessiz kalmayacağız. Tam da bu nedenle mücadelemize dört elle sarılmalı, gelecek her yeni saldırıya karşı örgütlü ve yan yana durarak cevap verebilmeliyiz. Hukuksuzluğa, baskıya ve sömürüye karşı sesimizi yükseltmeli; kararlılığımızı sürdürerek dayanışmayı her geçen gün daha da büyütmeliyiz.

Turizm sektöründe “kölelik” yasası

0

Turizm sektöründe “kölelik yasası” olarak adlandırılan düzenleme Resmi Gazete’de yayımlanarak yasalaştı. Artık turizm çalışanları 10 gün çalışıp sadece 1 gün izin kullanabilecek. Üstelik o izin gününde de çalışmaları durumunda fazla mesai ücreti ödenmeyecek.

Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, bu yasadan dolayı patronlardan teşekkür alarak hem kendi adına hem de sermaye sınıfı adına “büyük bir zafer” kazanmış oldu. Patronlar sevindi, emekçilerin daha da yıpranmasının önü açıldı.

İnşaat sektörü başta olmak üzere, diğer sektörlerden de “böyle bir talep var” denilerek saldırılar genişletilmeye çalışılıyor. Bakanlık cephesi ise açık açık şunu söylüyor: “Hiç merak etmeyin; sizler için, yani patronlar için, elimizden ne geliyorsa yapmaya devam edeceğiz. Ayrıca ben de patronum.”

Ara zam bekleyen işçilerin karşılaştığı bu durum tam anlamıyla bir travmadır. Bu yasanın diğer sektörlere sıçraması için şimdiden bir algı çalışması yürütülüyor. “Diğer sektörlerde de böyle talepler var” denilerek önce bu uygulamayı meşrulaştırma, ardından da hayata geçirme planı yapılıyor.

Patronlar, bu yasa için önce teşekkürlerini iletti, ardından da göz kırparak “Darısı diğer sektörlerin başına,” diyerek mutluluklarını ifade ettiler. Adeta “Devam, devam,” dediler.

Ara zam beklerken böyle bir saldırıyla karşılaşmak şaşırtıcı mı peki? Maalesef hayır. Çünkü mücadelelerimiz, parçalı olması nedeniyle zayıf kalmakta. Bakın ne güzel jestleşiyorlar yoksulluğumuz üzerinden. Birbirlerine teşekkür ediyor, sonra yol haritası sunuyorlar, “Devam, devam,” diyerek. Çünkü birleşik mücadele içindeler.

Biz işçiler, emekliler, gençler, kadınlar… Hepimiz yoksullukla mücadele ederken bizi savunacak bir emek ittifakına, birleşik mücadeleye ihtiyacımız var. Ancak bunun yapılamaması, daha da büyük saldırılara maruz kalacağımızın işaretidir. Elleri hep soframızdan çalmakla meşgul olacaktır. Yoksulluğumuz katmerlenerek devam edecektir. Bu düşük ücretlerle, kavurucu sıcaklarda on gün çalışıp bir gün izin kullanmak çok zorlayıcı. Sadece bedensel değil zihinsel de bir dinlemeye ihtiyacı vardır insanın.

Yoksul, yoksun bir hayatı utanmadan bizlere reva görenlerin bu zulmüne direnerek cevap vermekten başka çaremiz yok. Çünkü “Direnen işçiler yenilmezler” diyen işçilerin yenilmediğini yakın zamanda DYO direnişinde ve başka mücadelelerde gördük. Turizmde “kölelik” yasasına karşı direnelim, yaygınlaşmasının önüne geçmek için var gücümüzle çalışalım, diye bekler benim gibi endişeli işçiler. Zaten geçinemiyoruz, zaten çalışma saatleri çok uzun. Bunların üstüne bir de böyle bir uygulamanın yasalaşması karşısında yine de umutsuzluğa kapılmadan mücadele etme gerekliliğine inancımızı kaybedersek daha büyük saldırılarla karşılaşacağımızı daha da yoksullaşarak öğrenmek zorunda kalacağız. Bu hırsızlık düzenine, bu yağma talan düzenine verilecek cevabımız; birleşerek, umudu büyüterek olabilir.

Emek İttifakı, şimdi değilse ne zaman?

0

Türkiye uzun zamandır çoklu krizlerle boğuşuyor. İktisadi ve politik kriz sarmalı, toplumsal bir kriz halini almış durumda. İşçilerin ve emekçilerin en derinden hissettiği tüm bu sorunlar yumağı karşısında iktidar, Türkiye’nin acil sorunlarını çözme kabiliyetini ve isteğini çoktan yitirmiş durumda. Öyle ki sorunlar karşısında aldığı her karar ve attığı her adım kendi meşruiyetini aşındırdığı gibi krizi daha da harlıyor.

Seçim ekonomisi sonrası hızla uygulanan Şimşek programı, en yoksul yüzde 80’lik dilimi daha da yoksullaştırdı. Emeklilerin insanca yaşayacakları geliri ellerinden aldı ve kamusal emekliliği anlamsızlaştırdı. Seçim öncesi yılda iki defa yapılan asgari ücret zammı terk edilerek yılın başlarında açlık sınırına eşitlenen tek zamla yetinildi. Tüm bu bilinçli yoksullaştırma politikası, “enflasyonu dizginliyoruz” kılıfıyla işçilere dayatıldı. Bu sürede en zengin yüzde 20 ise daha fazla zenginleşti, tüketimini artırdı ve kârlılığında rekorlar kırdı.

Tüm bu saldırı politikasını dünya kapitalizminin içinde bulunduğu krizden ayrı düşünemeyiz. Ne sıcak para ne de doğrudan yatırım çekebilen Şimşek politikası iktidarın toplumsal rıza üretmesini gittikçe zorlaştırdı. Güçlenen ve toplumsal desteği artan muhalefet karşısında rıza üretemeyen rejim kendi iç cephesini tahkim etmek için sopaya sarıldı. İç politikada muhalefeti terörize eden ve muhalif olmayı kriminalize bir durum haline getiren rejim, aşırı sağın güçlendiği ABD’de ve Avrupa’da değişen konjonktürün de verdiği güvenle ardı ardına giriştiği tutuklama dalgasıyla siyasal demokrasiyi ayaklar altına aldı. Bunun yarattığı ekonomik maliyet de cabası… Altı ayda bir ÖTV zammını atlamayan iktidar, temmuzda asgari ücrete zam kararı almayarak sermayenin köhnemiş planını uygulamaya devam ettiğini bir kere daha gösterdi.

Dış politikanın iç politikanın devamı olduğu; hatta iç politikanın da dış politikanın devamı olduğu söylenebilir. İkisi birbirini karşılıklı olarak etkiler ve yer yer inşa eder. İç cepheyi tahkim şiarıyla bugüne kadar sağlayamadığı meşruiyeti zor araçlarıyla kurmaya çalışan rejim, Kürt siyasal hareketi ve ekonomik sıkıntılar gibi yumuşak karnını oluşturan ve çözmeye muktedir olamadığı sorunlar karşısında dış politikada çeşitli manevra yapabileceği alanlar aramakta. Akdeniz’de, Ortadoğu’da ve Ukrayna’daki politik ve askeri gerilimler karşısında ABD emperyalizmin çıkarları ile uyumlu politika yapmaya, onunla çelişmemeye ve Trump’ı kızdırmamaya özenle dikkat eden iktidar, iç cephede kuramadığı tahkimatı, dış politikada almayı denediği emperyalist destekle güçlendirmeye çalışıyor.

Ukrayna-Rusya ve İran-İsrail arasında arabuluculuk hamleleriyle somut bir başarı elde edemese de, NATO içinde daha önemli bir konuma gelmekten ve Ortadoğu’da NATO’nun bayraktarlığını yapmaktan asla vazgeçmediğini her fırsatta gösteren rejimin ihtiyaç duyduğu bu destek, içeride dizginleyemediği toplumsal muhalefet karşısında kendisini çok daha fazla hissettiriyor. Dolayısıyla içeride muhalefete ve emekçilere dönük saldırı dalgasının gücü ve sürekliliği dış politikadan bağımsız değil. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki sermayenin, emperyalizmin bir kesiminin desteğiyle sürdürdüğü saldırılarına karşı ancak enternasyonalist ve birleşik bir mücadele programıyla cevap verilebilir.

Siyasal demokrasiye dönük saldırılarla işçilere dönük saldırılar birbirlerinden ayrıştırılamaz. Dolayısıyla siyasal demokrasinin savunusuyla alım gücümüzün savunusu da birbirinden ayrılamaz. Bir iç cephe tahkim edilecekse bu ancak birleşik bir işçi cephesi olabilir. Ortak mücadele hattının oluşturulabilmesinin yegâne yolu budur. Topyekûn saldırı birleşik savunmayı gerektirir. Hem siyasal demokrasiye hem de emeğe dönük planlı saldırının en yakıcı dönemlerindeyken tekrar soruyoruz: Şimdi değilse ne zaman? Ortak acil talepler programı etrafında sınıfın tüm kesimleri bir araya gelmeli ve seferber olmalıdır.

مرحلة جديدة ومهام جديدة

0

_هذا المقال صدر في الأوّل من نيسان-

بعد الإطاحة بسلالة الأسد التي دامت 54 عامًا، نحن الآن في مرحلة سياسية جديدة كليًا في سوريا. لقد بدأت الثورة في مارس/آذار 2011 كجزء من مسار الثورات في شمال إفريقيا والشرق الأوسط، وانتهت بعد 14 عامًا من الصراع المرير، بهروب الأسد إلى روسيا ومغادرته البلاد

لقد دفع الشعب السوري ثمنًا باهظًا لنضاله. فقد تسببت سياسة “الأسد أو نحرق البلد” في مقتل ما يقرب من مليون شخص، وتهجير أكثر من 10 ملايين شخص، وإجبار أكثر من 5 ملايين على مغادرة البلاد. بعد سقوط النظام، تمكن تحالف عسكري من قوى المعارضة بقيادة هيئة تحرير الشام من السيطرة على السلطة والحفاظ عليها. ومنذ اليوم الأول، تصرف أحمد الشرع كرئيس بحكم الأمر الواقع. حكومة الإنقاذ السورية هي حكومة برجوازية جديدة تهيمن عليها هيئة تحرير الشام

“الانتقال السياسي” و”الحوار الوطني”

عززت الحكومة الجديدة سلطتها، متجنبة الصراعات المفتوحة مع القطاعات الداخلية والخارجية. وبدلًا من القضاء على البيروقراطية البعثية، حاولت احتواءها قدر الإمكان، باستثناء عدد قليل من كبار المسؤولين ومجرمي الحرب. وحافظت على سياسة التفاوض والحوار مع قوات سورية الديمقراطية (قسد) اللتي تسيطر على شمال شرق البلاد، وكذلك مع القيادات الاجتماعية والعسكرية للجبهة الجنوبية وزعماء الأقليات. وقد طبقت السياسة نفسها في العلاقات الدولية، مع الاتحاد الأوروبي والولايات المتحدة الأمريكية، ومن خلال زيارة المملكة العربية السعودية وتركيا

إلى متى ستستمر القيادة السياسية السورية الجديدة في هذا “الانتقال” القائم على التفاوض؟ هل ستكون هناك انتخابات ديمقراطية وحرة؟ في البداية أُعلن أنها ستُجرى في الأول من مارس، ثم تأجلت لأربع سنوات. وبعد تصاعد الانتقادات، بدأ الشرع يصرّح بأن عملية “الحوار الوطني” الشامل ستحدد الإطار السياسي الأساسي لهذه المرحلة الجديدة.

في 25 شباط/فبراير، عقدت حكومة الشرع مؤتمر الحوار الوطني في دمشق بحضور 600 مشارك اختارتهم الحكومة. ولم يشهد هذا المؤتمر تمثيل قادة قوات سورية الديمقراطية الكردية أو قادة الجنوب، ولا حضور قطاعات مهمة من المعارضة. وكان آخر الأحداث المهمة خلال ذلك حلّ حكومة الإنقاذ في 29 آذار/مارس وتشكيل حكومة انتقالية جديدة، ضمت 23 وزيراً وامرأة واحدة فقط، وتسعة مستقلين وسبعة أعضاء من هيئة تحرير الشام (الحكومة السابقة)، واللافت أن خمسة وزراء سابقين من نظام الأسد قبل عام 2011 كانوا من وزراء نظام الأسد. ولم توضح حكومة الشرع حتى الآن توقيت أو تفاصيل العملية الدستورية أو الانتخابات الوطنية.

إن من أهم العقبات التي تقف أمام محاولات حكومة الشرع لبناء نظام استبدادي جديد هي إنجازات الثورة: إطلاق سراح مئات الآلاف من المعتقلين السياسيين وإغلاق السجون، وبداية ممارسة الشعب السوري لحرية التعبير والتنظيم، وبداية عودة المعارضين والشعب. ومن هذا المنطلق، لن يتسنى ضمان الحقوق الديمقراطية ومحاكمة جرائم النظام السابق وحماية حقوق الأقليات القومية والدينية والمرأة إلا من خلال التفاف الشعب السوري حول هذه المطالب. وفي مواجهة محاولة قيادة الشرع الاستيلاء على السلطة السياسية من خلال الوقائع المنجزة، يصبح مطلب إجراء انتخابات حرة من أجل عقد جمعية تأسيسية حرة وذات سيادة مطلبًا ملحًا أيضًا.

محاولات إعادة بناء الجيش والأجهزة الأمنية

السعي إلى إعادة بناء القوات المسلحة وقوات الأمن

كان اختفاء الجيش وقوات الأمن بعد سقوط النظام سمة مميزة للعملية الثورية السورية. وبالنظر إلى أن احتكار العنف من خلال قوات الجيش والشرطة هو سمة أساسية من سمات الدولة الرأسمالية، فليس من المفاجئ أن يكون الاهتمام الأساسي لحكومة الشرع هو بالتحديد تأمين هذا الاحتكار. وبالتالي، فإن أولوية حكومة الشرع من خلال السعي إلى حل الوحدات المسلحة المستقلة، ليس ضمان ”سلام وأمن“ الشعب، بل نزع سلاح معارضيها، وفي نهاية المطاف، الشعب أيضًا.

وفي الوقت الحالي، تعمل وحدات الجبهة الجنوبية وقوات سوريا الديمقراطية الكردية والجيش الوطني السوري المدعوم من تركيا بشكل مستقل عن حكومة الشرع. وبالمثل، تحافظ العناصر العسكرية الموالية للنظام السابق على وجودها. وفي الواقع، حاولت هذه الجماعات في أوائل مارس/آذار الماضي القيام بانتفاضة عسكرية في المنطقة الساحلية، حيث تسود الأقلية العلوية. وقد أسفر تدخل الوحدات الإسلامية المتطرفة المتحالفة مع الحكومة الجديدة في المنطقة عن مجزرة راح ضحيتها المئات من المدنيين العلويين. هذه الأحداث مستهجنة تمامًا. ورغم إعلان حكومة الشرع عن تقديم المسؤولين عن الجريمة إلى العدالة، إلا أن المخاوف على سلامة الأقليات وانعدام الثقة في السلطات الجديدة لا تزال قائمة.

وقد وقعت حكومة الشرع الشهر الماضي اتفاقيات مع قوات سوريا الديمقراطية ووحدات الجبهة الجنوبية لإنشاء ”جيش وطني“. ومع ذلك، لم يتم إحراز أي تقدم ملموس في هذا الاتجاه حتى الآن. وبالتالي، فإن حكومة الشرع تعتبر إنشاء قوات مسلحة وشرطة تحت سيطرتها ضمانة لعملية ”الحوار الوطني“ وتوطيد سلطتها السياسية. لا يمكن تحقيق ”السلام والأمن“ للشعب السوري من خلال احتكار حكومة الشرع البرجوازية الرجعية للعنف، بل من خلال تعزيز قدرة الشعب على الإدارة الذاتية والدفاع عن النفس.

الإمبريالية والصهيونية والعلاقات مع القوى الإقليمية.

حتى الآن، بذلت حكومة الشرع كل ما في وسعها لإقامة ”علاقات جيدة“ مع القوى الإمبريالية والصهيونية والقوى الإقليمية. لدرجة أنها تركت الباب مفتوحًا أمام إمكانية التفاوض مع روسيا – أحد المتسببين الرئيسيين في تدمير البلاد – حول مستقبل القواعد العسكرية الروسية في سوريا. ونتيجة لهذه الجهود، بدأت المساعدات المادية والإنسانية من دول الخليج والحكومة التركية بالوصول إلى البلاد منذ اليوم الأول. كما قرر الاتحاد الأوروبي رفع عقوباته الاقتصادية، وتناقش حكومة الولايات المتحدة الأمريكية أيضًا القيام بذلك.

ولكن، إلى أي مدى تتوافق هذه السياسة مع طموح الشعب السوري في السيادة على أرضه؟ فلا تزال القوات الأجنبية موجودة بقوة في سوريا. القوات الأمريكية لا تزال متمركزة في شمال شرق البلاد، مستقبل القواعد الروسية لا يزال غامضًا، القوات التركية باقية في الشمال، والأسوأ من ذلك، أن الدولة الصهيونية تواصل توسعها في جنوب البلاد. ومع سقوط نظام الأسد، الذي كان قد قبل باحتلال مرتفعات الجولان ولعب دور حارس الحدود الشمالية لإسرائيل، صعّد الكيان الصهيوني هجماته ضد سوريا. فإلى جانب تدمير القوات الجوية والبحرية السورية بالكامل تقريبًا من خلال القصف، وسّع احتلاله إلى ما وراء الجولان. ومؤخرًا، أعلن نتنياهو أن نزع سلاح جنوب سوريا شرط أساسي، ورفع مستوى عدوانه عبر استفزازات إضافية وصلت حتى قصف مناطق في دمشق. ورداً على هذه الاستفزازات الصهيونية، اندلعت احتجاجات في عدة مناطق من البلاد، لا سيما في الجنوب، رفضًا للاحتلال الإسرائيلي، وشهدت هذه الاحتجاجات أيضًا دعوات للرد المباشر على إسرائيل. حتى الآن، اكتفت حكومة الشرع بإصدار بيانات خجولة في مواجهة الهجمات الإسرائيلية. لذلك، يُعد أحد المطالب الأكثر إلحاحًا هو الانسحاب الفوري لجميع القوات الأجنبية من البلاد، بدءًا بإسرائيل، واستعادة السيادة الوطنية السورية.

إعادة الإعمار الاقتصادي ومهام المرحلة الجديدة

لم يترك نظام الأسد كارثة إنسانية فحسب، بل دمارًا اقتصاديًا هائلًا أيضًا. ففي السنوات الأخيرة من حكمه، ومع انهيار الليرة السورية، فقدت العملة قيمتها بالكامل تقريبًا، وبلغت نسبة السكان الذين يعيشون تحت خط الفقر أكثر من 90%، وحتى الفئات الاجتماعية التي استفادت سابقًا من النظام لم تعد قادرة على الحصول على الغذاء أو الطاقة.

ومع ذلك، فإن الاحتياجات الملحة للشعب السوري والقطاعات المستغلة التي دفعت ثمناً باهظاً لإسقاط نظام الأسد باسم ”الحرية والكرامة“ تتطلب برنامجاً اقتصادياً مختلفاً تماماً. هذا البرنامج لا يمكن أن يكون له أي أساس آخر غير برنامج مناهض للرأسمالية: مصادرة جميع أصول الأقلية الأوليغارشية الأسدية دون تعويضات وإعادتها إلى الشعب؛ وإلغاء الديون لإيران وروسيا، المتسببين الرئيسيين في تدمير البلاد؛ ومصادرة الشركات المرتبطة بهذين البلدين دون تعويضات؛ وتعليق مدفوعات الدين العام واستخدام كل هذه الموارد لتلبية احتياجات الشعب السوري الملحة للأجور والغذاء والرعاية الصحية والتعليم والإسكان.

هذه مهام ملموسة ولا يمكن تجنبها والتي يفرضها حجم الدمار. لا يمكن تنفيذ هذه المهام الجسيمة والمطالب الديمقراطية والاجتماعية في هذه المرحلة الجديدة إلا من خلال تعبئة الشعب السوري، إذا ما توسعت اللجان الشعبية المحلية مرة أخرى – كما حدث في بداية الثورة – وإذا ما ظهر اليسار السوري كبديل سياسي حقيقي.

Alım gücümüz sadece mücadele ile artabilir

0

Hatırlayın, rejim değişikliğinden önce “Yetkiyi verin, faiz ile enflasyon ile nasıl mücadele edilir görün” denmişti. “Yetki” verildi, ardından Türkiye büyük bir döviz kuru şoku yaşadı. Sonrasında damat politikaları dediğimiz dönem ve ardından pandemi geldi. Duran ve küçülen ekonominin canlandırılması için planlama yapılmadan, insanların gelecekleri düşünülmeden çok düşük faiz ile adeta para saçıldı.

Arz daralmış, tüketim ise hızla ve biraz da korkuyla olağandan çok fazla artmıştı. Hayat pahalılığı ve enflasyon zaten tanıdık kavramlardı fakat bu dönemde enflasyon bir canavara dönüştü. Emekçiler gelecek günlere hazırlıklı olmak adına daha fazla tükettiler ve dövize yöneldiler. Rejim buna kur korumalı mevduatla cevap verince bir de faiz yükü bindi. Ayrıca doların tutulması pahasına milyarlarca dolar harcandı.

Son seçim sonrası ise toparlanması çok zor hale gelen ekonomide “Önceki politikalar rasyonel değildi” diye başka bir program uygulandı. Şimşek programı, OVP gibi isimler dışında bizim IMF’siz IMF programı dediğimiz bu yeni saldırı dalgası ise ne enflasyonu çözebildi ne de yüksek faizi indirebildi. Program tek bir şeyde başarılı oldu: sefalet ücretleri. Emeklilerin maaşlarını harçlık seviyesine indirdi. Emekçilerin ise alım gücünü topluca aşağı çekti. Bugün artık aylık gelirlerin çok büyük bir kısmı sadece iki kaleme gidiyor: barınma ve gıda. Evet, OVP tam da IMF’nin istediği şeyi yaptı; insanları karın tokluğuna çalıştıracak şartların oluşturulması sağlandı.

Görüldüğü gibi, yıllar geçse de politikalar değişse de her şey sermayenin ve rejimin o anki ihtiyaçlarının bir bileşkesi olarak gerçekleşiyor. İşçi ve emekçilerin alım gücünün ve kaybedilen hakların tekrar kazanımı için kimseden lütuf bekleyemeyiz. Çok uzun zamandır söylediğimiz gibi mücadelelerin emek ittifakı perspektifi ile birleştirilmesi gerekiyor. Yani sendikaların ve işçi partilerinin bir araya gelerek kendi planlarını oluşturması tarihsel bir zorunluluk. Yoksa hayat pahalılığı ile yaşamak bir kader değil, sermaye tarafından bizlere zorla dayatılan bilinçli bir durumdur sadece.

Türkiye’nin faiz giderleri, dış borç ödemeleri ve Hazine garantili şirketlere aktardığı ödemeler bile kaynağın var olduğunu ama emekçilere akmadığını gösteriyor. Bizden aldıkları, dünyada eşi benzeri olmayan vergiler ile sermayenin beslenmesi, bizzat sermaye iktidarı ve onun politikalarının sonucu.

Seçimler yaklaştığında ise kesenin ağzını açarak göz boyamaya ve küçük kırıntılarla oy toplamaya çalışacaklar. Ama dümenin başına emekçiler geçmediği sürece fırtınalı denizlerde gitmek dışında pek bir gelecek yok. Mücadele edilmez ise yarın yaşayacaklarımız bu günleri aratabilir. Emekçilere fütursuzca saldıran bu program, dünyada olası bir savaş sonucunda oluşabilecek hızlı fiyat artışlarına karşı korunmasız.

Çözümün bir emek ittifakından geçtiğini söylüyoruz. Evet ama bir program etrafında bir araya gelmek şartıyla sonuç alınabilir. Uzun zamandır, alım gücümüzün korunması için her 3 ayda bir ücretlere enflasyon oranında otomatik zam yapılmalı diyoruz. Enflasyon, emekçilerin ücretlerinin artmasından değil şirket kârlılıklarının artışından ve en zengin yüzde 20’lik kesimin harcamalarından kaynaklanıyor. Ama bu da yetmez, tüm ücretler yoksulluk sınırının üzerine çıkarılmalı diyoruz. Eğer Hazine kaynak arıyorsa bugüne kadar büyük şirketlerden sildikleri kurum vergilerinin peşine düşsün. Yukarıda kaynağın sermayeye aktığını söylemiştik. Bunun için de en zengin kesimden servet vergisi alınmalı ve Hazine garantisi verilen tüm yapılar tazminatsız kamulaştırılmalıdır. Ülkenin tüm doğasının sermayeye açılmaya çalışıldığı bir dönemde kamulaştırmayı programına almayan hiçbir mücadele sorunlara gerçek çözümler getiremez. Yoksulluğa muhtaç değiliz. İhtiyacımız olan şey program ve birliktir. Dünya ve Türkiye için sınıf mücadelesinde ve mevcut ekonomik krizde tarihsel kırılmaların yaşandığı bu günlerde tekrar soruyoruz: Emek İttifakı, şimdi değilse ne zaman?

Süreç ayrı demokratikleşme ayrı

0

Aylardır yalnızca Türkiye kamuoyunun değil, uluslararası toplumun da dikkatle izlediği bir sürecin içindeyiz.

Sürecin seyri içinde inisiyatifin fazlasıyla rejimde olduğu görülüyor. Tek Adam rejiminin karakteri ve güncel icraatları, bu sürecin demokratikleşmeye hizmet edecek kısmi bir siyasal dönüşüm yaratma potansiyelinin dahi ciddi sınırlılıklara tabi olduğunu her gün biraz daha açığa vuruyor.

Kürt siyasi hareketi, sürecin zorluklarını da görerek, bir yol kazasına sebebiyet vermeme hassasiyetiyle farklı bileşenleri üzerinden uyarılar yapmayı sürdürüyor. Sürecin yasal zemine kavuşturulması, toplumsallaştırılarak üzerine bina edileceği zeminin genişletilmesi; kapsamının güçler dengesinin de izin verdiği ölçüde genişletilmesi için çabalıyor.

Ancak bu çabaya rağmen yolda birçok engel var. Bir yandan mecliste komisyon kurulması ve PKK’nin sembolik bir törenle silahlarını teslim etmesi gündemdeyken öte yandan sürecin ana aktörü Öcalan sınırları esnetilse de hâlâ tecrit altında. Demirtaş, Yüksekdağ gibi sayısız siyasi tutsak hâlâ serbest bırakılmış değil. Ağır hasta tutsaklara ilişkin düzenleme çağrıları ivedilikle ele alınmıyor. Hatta huzura kavuşması ümit edilen dağlardan silahlı operasyonların devam ettiği haberleri geliyor.

Şurası kesin, Tek Adam rejimi açısından demokratikleşme gibi bir gündem söz konusu bile değil. Öncelikli tehdit algısı değişmiş durumda ve artık öncelikli hedef Kürt hareketi değil, CHP. Burjuva ana muhalefet partisine arka arkaya yapılan saldırılarla “Ya boyun eğ ya da ezil” mesajı veriliyor.

Kürt siyasiler sürece zarar vermemek adına bu otoriter gidişata yalnızca itirazla yetinmekte. İlk bakışta anlaşılır olan bu hassasiyet, rejim açısından kolayca suistimal edilebilir bir kırılganlığa dönüşüyor. Bu kırılgan zemin, süreci sahiplenmenin ötesinde, rejimin peşinden sürüklenme riskini de barındırıyor.

Bu atmosferde bir “yeni anayasa” sürecinin gündeme getirilmesi ise geri dönüşü mümkün olmayan bir hata olacaktır. Eğer kırmızı bir çizgi çekilecekse bu sınırı işaretlemeli.

Silahların susması için bu iktidarla masaya oturmak ne kadar anlaşılır ve meşruysa, bu iktidarı demokratik bir anayasanın kurucu gücü olarak kabul etmek o derece yanlış olur. Bu, demokratik toplum iddiasıyla bağdaşmayacak bir yük olur.

İfade özgürlüğünün baskılandığı, bir karikatür bahanesiyle mizah dergilerinin hedef alındığı, lgbti+ların devlet ricali tarafından şeytanlaştırıldığı, göstermelik seçimle ilerleyecek bir rejime geçişin yoklandığı bu ülkede “süreç” ile “demokratikleşme” arasındaki bağı otomatikman varsaymak gibi bir lükse sahip değiliz.

Silahların susması, uzun vadede emekçilerin birliği, şovenizmin geriletilmesi ve sınıf hareketinin önünün açılması açısından önemlidir. Ancak sürecin demokratik kazanımlar için değerlendirilmesi ne kadar meşru ve gerekliyse, rejimin otoriter karakterinin ve hedeflerinin hesaba katılması da o derece zaruri.

Demokratikleşme; işçi sınıfının ekmek ve özgürlük kavgası ile Kürt halkının eşitlik mücadelesinin, kadınların, lgbti+ların, gençlerin, Alevilerin özgürlük taleplerinin bir arada ele alınmasıyla, kitlelerin bu yönlü birleşik mücadelesiyle kazanılacak. Silahların susması, bu kavgayı kolaylaştırdığı ölçüde tarihsel anlamını kazanacak.

Türkiye’de Devlet ve Devrim kitabı tanıtıldı

0

2023 yılında aramızdan ayrılan, Türkiye Troçkizminin kurucu önderlerinden, İşçi Cephesi’nin ve İşçi Demokrasisi Partisi’nin (İDP) kurucularından ve Gazete Nisan’ın yazarlarından olan Muhittin Karkın’ın 1978 ile 2023 yılları arasında kaleme aldığı yazılarının derlendiği Muhittin Karkın Seçme Eserleri 2 – Türkiye’de Devlet ve Devrim‘in tanıtım etkinliği 6 Temmuz günü gerçekleşti. Enternasyonal Yayıncılık tarafından basılan kitabın ilk cildi Türkiye’de Devrimci Partinin İnşası başlığıyla Şubat 2024’te yayımlanmıştı.

Muhittin Karkın’ın hayatındaki önemli dönemeçleri aktaran bir sinevizyon gösterimi ile başlayan etkinliğe Karkın’ın dostları ve yoldaşları katıldı. Sinevizyon gösteriminin ardından, İDP üyesi ve Gazete Nisan yazarı Cemre Sava ve İDP Genel Başkanı Oktay Çelik yeni çıkan kitap hakkında konuşma yaptı. Sava, konuşmasında Muhittin Karkın’ın düşünme biçiminin üzerinde bıraktığı derin izleri anlatırken Karkın’ın hem bir yoldaş olarak hem de insani olarak öneminden söz etti. İşçi sınıfı içinde ve ona adanmış bir hayat olarak tarif ettiği Karkın’ın kitabının Türkiye’de rejim tahlillerine dair kıymetli bir katkı ve sınıf devrimcileri için faydalı bir başvuru kaynağı olacağını anlattı. Sava konuşmasının devamında, Türkiye’deki rejimi faşizm veya belli aralıklarla kesintiye uğrayan bir parlamenter demokrasi olarak tahlil eden hatalı yaklaşımlara karşı Karkın’ın sui generis (kendine özgü) Bonapartizm olarak isimlendirdiği rejim tahlilini izah etti.

Oktay Çelik ise Karkın’ın 1978’den 2023’e kadar yazdığı metinlerden seçilerek hazırlanan ve altı bölümden oluşan kitabın tarihi bir belge niteliği taşımasının yanı sıra içindeki tezlerin bugün için de geçerliliğini koruduğunu söyledi. Karkın’ın 1980 öncesindeki yazılarıyla başlayan Türkiye’de Devlet ve Devrim ve rejimin içinde bulunduğu kriz haliyle bugün Tek Adam rejiminin siyasal baskı ve emekçi halka yönelik ekonomik saldırıları arasında bağ kuran Çelik, kitabın yalnızca geçmişe ve bugüne değil geleceğe de ışık tuttuğunu vurguladı. Çelik’in konuşmasının ardından sorular ve katkılarla devam eden etkinlik, Muhittin Karkın ile birlikte devrimci faaliyet sürdürmüş yoldaşlarının onunla ilgili anılarını anlatmalarıyla sona erdi.

İşçiler niçin muhalefete yönelen baskılara karşı gelmelidir?

0

Hükümetin İmamoğlu’nun tutuklanması ile zirveye taşıdığı siyasi saldırı biz işçilerin bir kesimi için kabul edilemez görünüyor; bir kesim “Yok aslında birbirlerinden farkları” derken diğerlerine göre daha az ama azımsanmayacak bir kesim ise AKP’yi desteklediğini söylüyor.

Bizler ise İmamoğlu’nun tutuklanması, ilçe belediyelerine kayyum ve CHP’ye kayyum-butlan gibi temel demokratik haklara yönelen saldırıların karşısında durmamız gerektiğini söylerken bu saldırıların emeğe yapılan saldırıların kardeşi olduğunu düşünüyoruz.

Neden mi?

AKP ilk yıllarında yoksulluk, yolsuzluk ve yasaklara karşı mücadele ettiğini iddia ediyordu. İlk seçimde tam da yasaklar (seçim barajı) sayesinde oyların yüzde 34,3’ünü alarak Meclisteki sandalyelerin yüzde 66’sına sahip oldu.

AKP’nin programı bir burjuva program olarak netti: özelleştirme, sendikasızlaştırma, maaşların baskılanması, doğal varlıkların talana açılması… Tüm bunlar mevcut burjuvazinin kârına kâr katmasını, bugün iyiden iyiye serpilmiş olan yeni talancıların önünün açılmasını ve emperyalizme verilen payın artırılmasını sağlayacaktı. İşte bu yüzden AKP ilk yıllarında bu üçlünün (çokuluslu şirketler, eski zenginler ve kendi zenginleri) ortak iktidarı olmayı başardı. Bu süreçte eski tip baskıcı rejimin kalıntılarıyla rekabet ederken demokratikleşme yalanını satmaya çalıştı.

Tabloyu değiştiren 2008 krizi oldu. Dünya genelinde yaşanan seferberlikler, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da patlak veren devrimler AKP’nin demokrasi maskesini makyaj tutmaz hale getirdi. Pasta küçüldü, pay isteyen arttı. Üstüne Gezi ile başlayan kitlesel seferberlik iktidar içi bloğu bile çatırdattı. Nihayetinde Erdoğan’ın burjuvaziyi tatmin etme çabası tam baskıcı bir rejime evrilmekle mümkün oldu.

AKP’den önceki rejimin işçi ve emekçiler için savunulacak bir yanı elbette ki yoktu. Ancak Erdoğan iktidarının bize maliyetine bakalım: En zengin yüzde 5, bugün geri kalanın toplamından daha zengin! 2002 yılında gelir vergisinin 1. dilimi asgari ücretin 15 katından fazla idi, şimdi asgari ücretli dahi altıncı aydan sonra ilk vergi dilimini geçiyor. Kıdem tavanı 2003 yılında asgari ücretin 4,4 katı idi, 2025’te bu oran asgari ücretin 1,7 katına geriledi. Benzer gerilemeleri emeklilerde, sosyal haklarda, eğitim ve sağlığa ayrılan bütçelerde vb. görmemiz de mümkün.

Bu yüzden bize göre tüm bu baskı, umut ve umutsuzluk ortamında öncelikli olarak yapmamız gereken şey işçi ve emekçilerin bağımsız birliğini kurmaktır. Buradan başlamayan veya buraya varmayan hiçbir yol ne Türkiye’yi ne de dünyayı daha iyi bir hale getirebilir. Zira kapitalist ilişkilerden kopamayan hiçbir çözüm önerisi bizlere daha insanca koşullar sunamıyor. Bugün burjuvazi dünyanın hiçbir yerinde demokrasi aradığını yalan da olsa söylemiyor!

Eskiden “iyi, dürüst adam” denen Kılıçdaroğlu bugün AKP’nin rüzgârını kanatlarına alıp partiye tünemeye çalışıyor. Çünkü o, burjuva düzenden kopamayan bir programın savunucusu. 2023 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde “seçimlerin olağanüstülüğü” bahane edilerek Kılıçdaroğlu’na yapılan açık çağrılar o gün sınıfın ve Kürt halkının burjuvaziden bağımsız bir şekilde bir araya gelme ihtimalini kurban etti. Kılıçdaroğlu’nun (ve unutmayalım ki Akşener’in de) bugünkü tutumu, eğer seçilseydiler başımıza geleceklerin bir jeneriğidir.

İşçi sınıfına, kendimize dönelim. CHP muhalefetinin bambaşka bir ekonomi programı önermediğini biliyoruz. Ancak saldırıların yalnızca CHP’ye değil, temel demokratik haklara yöneldiğini biliyoruz.

İktidarın iki büyük gücü var: muhalefeti baskılamak ve yoksuldan aldığını zengine dağıtmak. Kuşkusuz ki hükümet birincisini yapabildikçe ikincisini daha güçlü yapacak. Bu yüzden Esenyurt Belediyesi ile başlayan, İmamoğlu ile süren, eski belediye başkanlarına ulaşan bu saldırıların karşısında durmak biz işçi emekçilerin görevidir.

Bugün CHP’ye hiç inanmayan, güvenmeyen yüz binlerce, milyonlarca insan (başta gençler) demokratik seferberliğe katılıyor. Baskıcı rejim bir yandan gözaltı ve davalarla, bir yandan CHP’yi bölmeye çalışarak ama diğer yandan da işçi ve emekçileri daha da baskılayıp yoksullaştırarak zenginlere kendi değerini anımsatıyor. İşte bu yüzden iktidarın soframızdan elini çekmesini söyleyen çağrımız ile hükümetin elinde tuttuğu siyasi tutsakların (İmamoğlu, Demirtaş, Osman Kavala, Can Atalay ve daha niceleri) serbest bırakılmasından yana olmamız, ekmek kavgamıza güç veren taleplerdir.

Baskıların karşısında düzen muhaliflerinin nasıl döküldüğünü görüyoruz. İşte bu yüzden muhalefete yönelik baskılara karşı çıkmayı, “Soframdan elini çek” diyen birleşik ve bağımsız mücadelemizi de güçlendirecek şekilde örmek bizim büyük dermanımız olarak karşımızda duruyor.

Gazze’de emperyalist soykırım ve devrimci direniş

0

İsrail işgalinin Gazze’ye yönelik saldırıları, modern tarihin en acımasız ve sistematik soykırımlarından biri olmaya devam ediyor. Ekim 2023’ten bu yana Gazze Şeridi, çoğu sivil olan 55 binden fazla Filistinlinin hayatını kaybettiği acımasız bombardımanlara maruz kaldı. Yerleşim bölgeleri yerle bir edildi, hastaneler kasıtlı olarak hedef alındı ve hatta mülteci kamplarıyla okullar bombalandı. İsrail işgal hükümeti ve ordusu, sadece soykırım değil, tam bir yok etme kampanyası yürütmekte. İsrail işgalinin gıda, su ve elektriği kesmesi ve nüfusu kasıtlı olarak aç bırakması, savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar teşkil etmekte. Yıkımın boyutu, yakın tarihte eşi benzeri görülmemiş bir boyutta ve Gazze’nin tüm sivil altyapısı, büyük ölçüde sessiz kalan dünyanın gözleri önünde sistematik olarak yıkılıyor.

Ancak bu dehşetin ortasında direniş de sürüyor. 17 yıldan fazla bir süredir kuşatma altında olan Gazze halkı, teslim olmayı reddeden bir ruhla direnmeye devam ediyor. Savaşçılar asimetrik gerilla savaşı yürütüyor, enkazlara rağmen tüneller yeniden yapılıyor ve çok sayıda hava saldırısından sonra bile evler yeniden inşa ediliyor. Ancak Gazze’deki direniş sadece askeri değil sosyal, kültürel ve derinlemesine insani bir direniş de. Aileler komşularını enkaz altından çıkarıyor, sağlık görevlileri anestezi olmadan ameliyat yapıyor ve anneler çocuklarını onurlu ve dirençli bir şekilde gömüyor. Bunlar, sömürgeci gücün mantığına meydan okuyan direnç eylemleri. Topyekûn şiddet altında çökmeyi reddetmek, başlı başına bir direniş biçimidir. Ölenleri sadece kurban olarak değil, şehit olarak adlandırmak siyasi bir eylemdir; işgalcinin ölümün anlamını dikte etmesine izin vermemektir.

Bu soykırım boşlukta gerçekleşmiyor. Küresel emperyalist güçler tarafından finanse ediliyor ve sürdürülüyor. ABD, İsrail işgaline milyarlarca dolarlık silah tedarik etmeye devam ediyor, sadece 2025 yılında 8 milyar doların üzerinde bir miktarı onaylarken, uluslararası ateşkes çağrılarını engelliyor. Avrupa hükümetleri, kitlesel halk protestolarına rağmen, retorik ötesinde çok az şey yaptı. Almanya ve İngiltere gibi bazı devletler, dayanışma protestolarını suç saydı ve Filistin yanlısı sesleri bastırdı. Mesaj açık: Batı hükümetleri, sadece sessizlikle değil, maddi destekle de derin bir suç ortaklığı yapmaktadır.

Buna rağmen dünyanın dört bir yanındaki sıradan insanlar sessiz kalmadı. Sendikalar, öğrenciler, sömürgecilik karşıtı hareketler ve sosyalist örgütler, benzeri görülmemiş bir dayanışma içinde harekete geçti. Liman işçileri Siyonist kargoları taşımayı reddetti, sanatçılar Siyonist kurumlar tarafından finanse edilen performanslarını iptal etti ve üniversiteler yaygın boykotlar başlattı. Filistinli sendikalar da küresel eylem çağrısı yaparak, uluslararası yoldaşlarına mücadelelerinin ırkçılık, apartheid ve emperyalizme karşı ortak bir savaşın parçası olduğunu hatırlattı.

Gazze sadece acı çeken bir yer değil, sömürgeciliğe karşı küresel mücadelenin ön safıdır. Filistin’i desteklemek, silah üreticilerinden medyanın sessizliğine kadar soykırımı mümkün kılan bir sisteme karşı durmak demektir. Gazze halkının her direniş eyleminde hepimize bir çağrı var: harekete geçmek, ses çıkarmak, örgütlenmek. Bombalar düşerken Gazze hâlâ ayakta. Ve açlığa, yıkıma rağmen bu canlı, sarsılmayan duruş, işgalcinin elde edemeyeceği bir zaferdir.

Kamu işçileri sefalet dayatmasına direniyor

0

Ocak 2025-2027 arasını kapsayacak ve yaklaşık 600 bin kamu işçisini ilgilendiren, Türkiye’nin en büyük Toplu İş Sözleşmesi (TİS) süreci devam ediyor. Bu sürecin işveren tarafını TÜHİS (rejim), kamu işçileri tarafını ise Türk-İş ve Hak-İş oluşturuyor.

İşçi tarafı süreci şubat ayındaki başvurusu ile başlatmış olmasına rağmen işveren tarafı tekliflerini ancak haziran ayında yaptı. İlk teklif 2025’in ilk 6 ayı için yüzde 16, ikinci 6 ayı için yüzde 8; 2026’nın ilk 6 ayı için yüzde 7, ikinci 6 ayı için yüzde 5. İkinci teklif 2025’in ilk 6 ayı için yüzde 17, ikinci 6 ayı için yüzde 10; 2026 yılına ait bir teklif ise bulunmuyor.

Son yıllarda hükümetin bakanları emekçiye yapılacak maaş zamlarında hedeflenen enflasyon oranının dikkate alınacağını dile getiriyordu ki bu emellerini gerçekleştirme pratikleri halihazırda önümüzde cereyan ediyor.

Gerçek enflasyon oranından düşük veriler açıklayan TÜİK’ten dahi düşük ve onur zedeleyici bu teklifler kamu işçisinin insanca yaşama hakkını görmezden geliyor, kamu işçisine sefaleti dayatıyor. Bu TİS süreci 2025-2027 arasını kapsayacağından bırakalım yoksulluk sınırını, 4 kişilik bir ailenin aylık gıda harcaması, yani açlık sınırı asgari ücretten yüksek seyrederken yürütülen bu süreç kamu işçisi için her zamankinden daha fazla hayati öneme sahip.

Fakat tarafların anlaşamadığı durumda son sözü hükümet ile organik bağı olan Yüksek Hakem Kurulu (YHK) söylüyor. YHK dilediği şekilde karar verebildiği gibi bu kararlar kesin ve toplu iş sözleşmesi hükmünde oluyor. Kararların denetimi de mümkün olmadığından toplu iş sözleşmesi tek taraflı olarak mevcut rejimin keyfiyetine kalıyor.

Bitmedi tabii, 6356 sayılı Kanundaki bürokratik zorlukların karşısında kamu işçisinin bir de mecbur bırakıldığı yandaş sarı sendikalarla mücadele etmesi gerekiyor. Nitekim sendikal bürokrasi bu süreçte de hareketsiz kalmayı deniyor ancak kamu işçisi bu sefalet dayatmasına boyun eğmiyor; yapılabilecek en yakın yerde eyleme girişiyor, yol kapatıyor, basıncı ile sendikaya öğlene kadar iş bıraktırıyor, hatta üzerine grev sinyali bile verdirtiyor.

Birçok grev yasağına ek olarak “milli güvenliği” bozucu nitelikte kabul edilen grevler Cumhurbaşkanı tarafından ertelenebiliyor. Hâlbuki bu hüküm grevin ertelenmesine değil, esasen grevin işlevsiz kılınmasına yol açıyor. Dolayısıyla işçinin talebini dile getirdiği her kulvarda “milli güvenlik” tehlikesi görüp en güçlü grev kırıcı görevini yerine getiren ve işçinin karşısına doğrudan dikilen hükümet olmuş oluyor. Kamu işçilerine “söz hakkı” vermeksizin bürokratik yollarla dayatılan toplu iş sözleşmesinin meşruluğundan bahsedemeyiz. Toplu İş Sözleşmesi’nin meşruluğundan bahsedebilmemiz için öncelikle sendikal örgütlenmenin ve grevin pratik sonuçlarının önünü tıkayan bürokratik kanunlar kaldırılmalı, tüm kamu işçilerine grev hakkı tanınmalı, Hakem Kurulu’nun yapısı bağımsız, kararları denetime açık olmalıdır. Özellikle hukuki güvenlik ve öngörülebilirliğin kalmadığı bu son dönemde tepeden inme sefalet dayatmalarına karşı emekçilerin birleşik ve örgütlü mücadele hattında buluşması gerekiyor.

İran’a yönelik ABD-Siyonizm saldırısının ardından

0

Emperyalizmin Ortadoğu’daki garnizonu Siyonist İsrail, 13 Haziran günü İran’a yönelik başlattığı savaşla öncelikle İran’ın hava savunma sistemini, hava üslerini ve nükleer tesislerini hedef aldı. İran silahlı kuvvetlerinin birçok üst düzey komutanını ve ülkenin nükleer programında aktif olan bilim insanlarını öldürdü. Katliamcı Siyonizmin saldırıları yalnızca askeri üslerle sınırlı kalmadı ve İran’ın birçok şehrine yönelik bombardımanlar neticesinde yüzlerce sivil hayatını kaybetti. İran ise misilleme olarak Siyonist varlığın kuzey ve güney merkez bölgelerine füze ve insansız hava araçlarıyla saldırılar gerçekleştirdi.

Siyonizmin aşırı sağcı Trump’ın desteğiyle başlattığı bu savaş, ABD emperyalizminin İran’ın üç önemli nükleer tesisi olan Forda, Natanz ve İsfahan’a sığınak delici GBU-57 bombalarıyla düzenlediği saldırının ardından, 12 günün ertesinde yapılan ateşkesle “şimdilik” sonlandı.

“Şimdilik” diyoruz, çünkü “kuruluşu” işgal, soykırım ve savaş üzerine oturan, emperyalizmin bölgedeki garnizonu Siyonist İsrail devleti var olduğu müddetçe Ortadoğu halkları sürekli bu tehdit altında yaşamayı sürdürecek.

Siyonizmin ABD destekli saldırısının gösterdikleri

Siyonist İsrail’in İran’a dönük başlattığı bu saldırı, Netanyahu rejiminin Filistin halkına yönelik 7 Ekim 2023’ten bu yana sürdürmekte olduğu soykırımın gölgesinde gerçekleşti. Netanyahu rejimi, aradan geçen 1,5 yıllık süreçte, Filistin halkının yaşamı ve toprakları uğruna sürdürdüğü kahramanca direnişi neticesinde askeri ve siyasi hedeflerine ulaşamadıkça savaşı yaygınlaştırma çabalarına girişmişti. Lübnan, Suriye, Yemen ve son olarak İran’a dönük saldırıları bunun örnekleri. Siyonist rejim hedeflerine erişemedikçe kendi içerisindeki politik, askeri ve ekonomik çelişkileri de derinleşiyor. Ve Netanyahu savaşı genişletmeyi kendi meşruiyetini sağlamanın ve “Siyonizmin birliğini” mümkün kılmanın bir aracı olarak kullanıyor. Yine Siyonizmin soykırımına karşı Filistin halkıyla dayanışmak için sokaklara dökülen dünya emekçi halklarının seferberliği Netanyahu rejiminin daha fazla yalıtılmasına olanak sağlıyor. Netanyahu için savaşı yaygınlaştırma çabaları, aynı zamanda emperyalizme, özellikle de başını Trump’ın çektiği ABD emperyalizmine hâlâ “güvenilir” bir ortak olduğunu kanıtlamanın bir aracına dönüşüyor.

Keza Trump’ın başa gelmesiyle ekonomik, askeri ve politik hegemonya krizini aşmak adına daha da saldırgan bir politika benimsemeye çalışan ABD emperyalizminin bu karşı saldırı politikasının Ortadoğu’daki birincil ortağı Siyonist varlık.

Siyonizm ve ABD’nin ortak saldırısı sonucu birçok sivilin hayatını kaybettiği, ordu üst kademesinin öldürüldüğü, savunma sistemi ve askeri üsleri gibi askeri altyapısı ciddi hasar gören İran’da ise, İran İslam Cumhuriyeti rejimi haklı olarak misilleme saldırıları düzenledi. Öte yandan, Siyonist aygıtın istihbarat güçlerinin Molla rejiminin merkezine kadar sirayet ettiğini de bu savaş açığa çıkardı. Aslında bu tablo, İslam Cumhuriyeti rejiminin krizini göstermesi bakımından da oldukça önemli.

Bir diğer önemli husus ise Siyonizm ve ABD’nin İran’a yönelik başlattığı savaşa karşı, devrimci Marksizmin öne çıkarması gereken tutum.

Savaş ve üç tutum

Üzerinde etraflıca durulmaması gereken birinci tutum İslam Cumhuriyeti rejimine karşı Siyonist saldırganlığın yanında konumlandı. Başını İran rejimine muhalif olan şahçı, liberal, kapitalistlerin çektiği bu tutum yine liberal ya da çarpıtılmış bir laiklik anlayışına sahip çevrelerce desteklendi. Varlığı din üzerine bina edilmiş soykırımcı Siyonizmin İran’a “laiklik” ve emperyalizmle birlikte “özgürlük” vaat edebileceğini savunan bu kesimler sadece İran emekçi halkının değil aynı zamanda tüm bölge halklarının da azılı düşmanları. 

Antiemperyalizm tahlilini “kampçı”, “direniş eksenci” bir zaviyeden yapan, bu nedenle de sınıflar arası mücadele yerine burjuva devletler arası bir çekişmeyi/çatışmayı öne çıkaran akımlar ise haklı olarak, İran İslam Cumhuriyeti’nin Siyonizm ve ABD ortak saldırısına karşı kendisini askeri olarak savunma ve karşı saldırı hakkını destekledi. Ancak tam da “kampçı” bakış açısının bir sonucu olan ehvenişer pozisyonuna sürüklenerek İran İslam Cumhuriyeti rejimine politik desteğe/yedeklenmeye teslim oldu.

Üçüncüsü ise, bizim İşçi Demokrasisi Partisi ve İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak savunduğumuz ve devrimci Marksist yöntemi benimseyen gruplar tarafından da alınan pozisyon: İran İslam Cumhuriyeti’nin Siyonizmin ve ABD emperyalizminin saldırılarına karşı kendisini savunma ve karşı saldırı hakkını desteklemek ama bunu İslam Cumhuriyeti rejimine politik destek sunmaksızın yapmak. Yani İran’ın askeri olarak desteklenmesi ama kapitalist, teokratik İslam Cumhuriyeti diktatörlüğünden siyasi bağımsızlığın korunması. Keza bu pozisyon İran’da hem molla rejiminden hem de şahçılardan bağımsız bir alternatifin inşasını -tüm zorluklarına rağmen- sahiplenen sosyalistlerin de pozisyonu.

KYK burslarına acil zam!

0

21-22 Haziran tarihlerinde yaklaşık 2,5 milyon öğrenci üniversite okuma umuduyla YKS’ye girdi. Geçmiş yıllardaki sayıları göz önünde bulunduracak olursak bu öğrencilerin yaklaşık 1,5 milyonu bir okula kayıt yaptıracak ve önümüzdeki eylül ayında üniversite hayatına başlayacak. Bin bir umutla üniversiteye girme hayalleri kuran müstakbel sıra arkadaşlarımızı bekleyen gerçeklik ise maalesef pek iç açıcı değil; zira üniversiteler yaşadığımız dünyadan azade alanlar değil. Kapitalist düzenin ve onun bu ülkedeki siyasi dışavurumu olan Tek Adam rejiminin yarattığı tüm sorunlar, üniversitelerde iyice katmerlenerek öğrencilerin üzerine çöküyor.

Mevzubahis sorunlar arasında belki de en vurucu olanı ise yaşadığımız ekonomik yıkım olmayı sürdürüyor. Tek Adam rejiminin ekonomik krizin faturasını emekçilere kesme politikası, emekçilerle beraber onların çocukları ve geleceğin emekçileri olan öğrencilere de sert bir darbe vurdu. İstanbul Planlama Ajansı’nın (İPA) araştırmasına göre İstanbul’da üç kişilik bir öğrenci evinin ortalama kirası 27.108TL’ye varmış durumda. Yalnızca aylık kira maliyetinin 9.036 TL olması demek, başka geliri olmayan bir öğrenci için eve çıkmanın gıptayla dinlenen bir masala dönüşmesi anlamına geliyor. Bu öğrenci arkadaşımız hasbelkader barınma krizini çözebilmişse; asansörleri sürekli bozulan, yemekhanesi her ay yiyeni zehirleyen KYK yurdunda 6 ila 8 kişilik bir odaya kapağı atabilmişse, bir de aylık 3000 TL’lik KYK bursuna (tabii bu bursu geri ödemek zorunda olmayan yüzde 5’lik dilimin içindeyse) erişebilmişse ne âlâ! Tek sorun, aldığı bu 3000 TL’lik bursun hiçbir devlet üniversitesinde günde üç öğün yemek yemeye yetmiyor olması… Hayat pahalılığı öyle bir raddeye geldi ki artık çalışmadan okumak hiçbirimiz için mümkün değil.

Halbuki bu yoksulluk kader değil! Bizler öğrenciler olarak bir yandan üniversite okumaya çalışmak; bir yandan da sigortasız, esnek, güvencesiz çalışmaya mahkûm edilmek zorunda değiliz. Barınmadan beslenmeye, giyimden eğitime en temel insan haklarımızın ekonomik yıkım eşliğinde ayaklar altına alındığı bu koşullarda haklarımızı korumanın en kesin yolu burslarımızı korumaktan geçiyor. Her geçen gün artan yaşam maliyetlerine karşı eğitim hakkımızı korumak istiyorsak KYK burslarımızın enflasyon karşısında erimemesini sağlamamız gerekiyor. Bunun için burslarımıza üç ayda bir enflasyon oranında otomatik zam talep ediyoruz! Hayat pahalılığının sorumlusu biz değiliz, rejimin enflasyonu dizginlemeyi başaramamasının sorumlusu biz değiliz; faturayı da biz ödemeyeceğiz! Ücretlere, emekli aylıklarına ve KYK burslarına üç ayda bir otomatik zam! Aynı zamanda Türkiye’de mevcut sistemde kamusal eğitimin temel taşı olan KYK burslarının “kredi” adı altında geri ödeme zorunluluğuna tabi tutulmasını, öğrencilere yapılan bu aleni şantajı reddediyoruz. Tüm KYK kredileri bursa çevrilsin! KYK kredi borçları iptal edilsin!

Gerçek bir kamusal eğitimin barınma, beslenme ve eğitimin nitelikli ve ücretsiz sağlanmasından geçtiğini biliyoruz. Bu yola çıkan mücadelenin ilk adımı olarak en acil ihtiyacımızı, KYK burslarına üç ayda bir otomatik zam talebini önümüze koyuyoruz. İnsanca bir yaşam ve eğitim için!

Ekonomik kriz derinleşirken işçi mücadeleleri büyüyor!

0

2025 yılının yarısını geride bıraktık. Biz yılın yarısını geride bırakmadan, Tek Adam rejiminin verdiği asgari ücret bizi açlık sınırının altında bir yaşama çoktan mahkûm etti. Emekçilerin geçtiğimiz aylarda ve halihazırda verdikleri mücadeleler bu yoksul ve yoksun hayatı kabul etmeyeceklerini, insan onuruna yaraşır bir ücret ve çalışma koşulları için mücadeleden geri durmayacaklarını gösteriyor.

Biraz yakından bakacak olursak, özellikle işçi kenti Gebze’de emekçiler birçok fabrikada mücadeleler verdi. Geçtiğimiz aylarda Tüpraş’ta çalışan ve Petrol-İş sendikasına üye binlerce işçinin ücretlerin artması için iş bırakmaya kadar varan fiili eylemliliklerle mücadeleye atıldığını görmüştük. Yine Petrol-İş’e üye olan Portakal Plastik işçileri grevlerini kazanımlarla sonuçlandırmıştı. Tarım Kredi Kooperatifi ile arasındaki toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde anlaşma sağlanamaması üzerine Gebze’de bulunan Petrol-İş Sendikası üyesi Gübretaş fabrikası işçileri de insanca yaşayacak ücret talebi ile 3 Temmuz’da greve başladı.

DİSK Basın İş’in üyelerinin bulunduğu KRT Televizyonu işçileri de ödenmeyen ücretleri karşılığında günlerce yayını durdurmuş ve nihayetinde mücadelelerini zaferle sonuçlandırmışlardı.

Son olarak, sendika düşmanlığıyla öne çıkan ve işçilerin fiili mücadeleleriyle zorla toplu iş sözleşmesi masasına oturtulan DYO Boya’da insanca yaşayacak bir ücret için Kocaeli Dilovası ve İzmir Çiğli’de yer alan iki fabrikada birden grevlerini sürdüren 600 işçi 43. günde mücadelelerini kazandı. İşçiler grevleri sonucunda ücretlerinde il yıl için yüzde 73 oranında zam ve 7 bin 500 TL seyyanen artış elde etti.

Birçok işyerinde ise insanca yaşayacak ücret mücadelesi sürmeye devam ediyor. İzmir’deki Temel Conta işçileri 200’ü aşkın gündür, TPI Kompozit işçileri ise 50 günü aşkındır sefalet ücretlerine karşı insanca yaşayacak bir ücret talebiyle grevdeler. İzmir’de Teksif üyesi Digel tekstil işçileriyse, patronun sendika düşmanlığı yaparak sendikalı işçileri işten çıkarmasının üzerine 17 Ocak’tan bu yana direnişlerini fabrika önünde sürdürüyorlar. İzmir Dikili’de bulunan Queen Çiçek işçileri ise BTO-Sen’e üye oldular ve sendika işyerinde örgütlenme hakkını elde etti. Fakat Danimarka menşeili çiçek tekeli işveren sendika düşmanlığı yaparak işçileri ve ailelerini tehdit etti, örgütlülüğü kırmaya çalıştı. Söz konusu baskılara karşı, BTO-Sen ve üye işçiler her cuma günü Danimarka Başkonsolosluğu önünde basın açıklaması gerçekleştiriyor ve baskıların son bulmasını talep ediyor.

İzmir geçtiğimiz ay 20 bin işçinin katıldığı büyük bir greve şahit oldu. Bu grev her ne kadar CHP’nin işçi düşmanı politikalarıyla kırılmış olsa da büyük bir deneyimdi. İşçiler bir taraftan günlük talepleri için mücadele ederken, memleketin sorunlarını emanet ettiği partilerin kendilerinin taleplerine kulaklarını ne kadar tıkamış olduğunu gösterdi. Bugün İzmir’in Buca Belediyesi’nde çalışan işçiler de insan onuruna yaraşır ücretler ve iş koşulları için grevlerini sürdürmekte.

Kamuda 8. Dönem Toplu Sözleşmesi’ne yaklaştık. Kamu Çerçeve Protokolü altı yüz bin işçinin ücretlerini ve haklarını ilgilendirmekte. Hükümetin kamu işçilerine teklif olarak yine sefalet ücreti sunması sonucu Türk-İş tabandan gelen basınç üzerine bir eylem programı açıkladı. Bu eylem programının üzerine, binlerce sendikalı işçi uyarı eylemlerine başlayarak çalışmadan kaçınma haklarını kullandılar. Bu çerçeve protokole karşı ilk grev kararı ise İzmir’den geldi. Öz Büro İş’in yetkili olduğu Kâtip Çelebi Üniversitesi’nde taleplerin karşılanmaması üzerine işçiler greve çıktılar.

Türkiye işçi sınıfı Tek Adam rejimine “Elinizi soframızdan çekin!” diyor. Patronların temsilcisi olan Tek Adam rejimine karşı en acil taleplerimiz olan “Ücretlere ve emekli aylıklarına üç ayda bir gerçek enflasyon oranında zam!” ve “İşten atmalar yasaklansın!” talepleri etrafında birleşelim!. Sendikal hakların engellenmesine karşı mücadelemizi büyütelim. “Emekçilere kaynak yok” diyenlere, krizin faturasını emekçilere yıkmak isteyenlere karşı çözüm Emek İttifakı’nda diyelim!

Önce grev kırıcılığı, sonra işten çıkarmalar: İzBB’de işçi düşmanlığı sürüyor

0

Geçtiğimiz ay İzmir Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinde çalışan DİSK-Genel-İş üyesi 23 bin işçi, toplu iş sözleşmesi süreci içerisinde taleplerinin karşılanmaması sonucu yasal hakları olan grev kararını aldı ve bu, kamuoyunda uzun süre tartışıldı. Birbiriyle ilişkili birçok açıdan incelenebilecek bu konuda en öne çıkan ise CHP’li belediyenin greve karşı tutumu ve yöntemleri oldu.

Önce sosyal medya trolleri üzerinden işçileri karalama kampanyasına girişildi. “Muhalif bir belediyede yapılan grev iktidara yarar” söylemi üzerinden toplum işçiye düşman edilmeye çalışıldı. Çünkü İzmir halkı grevdeki belediye işçisini desteklerse CHP’li başkan sıkışacaktı. Kendilerini mağdur olarak gösterme çabaları oldukça aşikârdı. 

Keza işçilerin yıllık kıyafet paralarının dahi dahil edildiği yalan yanlış maaş tekliflerini basına ve sosyal medyaya sundular. İşçinin talebinin aşırı yüksek olduğu ve kendi tekliflerinin yeterli miktarda olduğu gibi bir imaj yaratmaya çalıştılar. İşçinin talebi ise aynı belediyede birlikte çalıştıkları Türk-İş’e bağlı Belediye-İş sendikasındaki işçilerle eşit ücret ve sosyal haklara sahip olmaktı.

Süreç içinde çöp toplama gibi işleri başkalarına yaptırarak grev kırıcılık dahi yaptılar. İşçinin karşısına dikilip “grevdeki adam evinde oturur” diyerek grevin içini boşaltmaya çalıştılar, ahkâm kesebilme hakkını kendilerinde görebildiler.

AKP’nin “kamu yararı” adı altında yasakladığı yüzlerce greve karşı güya işçinin yanında olan CHP, grev kırıcılığı yapmalarını “kamu yararı” olarak savundu. Belediye başkanı kendisini mağdur göstermeye çalışarak sokağa çıkıp çöp toplayıp görüntüler servis etti.

Özellikle 19 Mart sürecine baktığımızda, kitlenin genel grev çağrıları karşısında CHP boykot gibi cevaplar üretmişti. Bu çağrıda bulunan kitlenin içerisinde bulunan insanların önemli bir kısmı ise grevin CHP’li bir belediyede gerçekleşiyor olmasından dolayı işçi düşmanı söylem ve tavırlar ortaya koydu; CHP belediyesinin süreci manipüle eden tutumu bunu pekiştirdi.

Yedinci günde uzlaşı ile sonuçlanan grev sonrası bu sefer belediye işten çıkarmalarla gündeme geldi. İşçinin eşit işe eşit ücret talebini karşılamak bir yana dursun, daha iyi şartlarda TİS imzalamış olan çalışanları cezalandırır gibi Belediye-İş ücretlerde geri adım atmazsa 1300’ün üzerinde işçiyi işten çıkaracağını açıkladı. Şu ana kadar Belediye-İş’e bağlı 228 işçi daha önce toplu sözleşmeyle belirlenmiş olarak aldıkları yaşanabilir ücret ve sosyal haklarından feragat etmedikleri için işten çıkarıldı. Sendikaya aba altından sopa gösteren İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı, açıkça “Ya maaşları kendi elinizle düşürün ya da işten çıkarmalar devam edecek” diyor.

İzmir Büyükşehir Belediyesi, sürecin tamamında işçi ve emek düşmanı tutumunu her hareketinde göstermiş oldu. Karalama kampanyaları, grev kırıcılıklar, işten atmalar gibi yöntemlerle hem grevdeki işçiyi hem de diğer işçileri bezdirme politikasını güttü.

Belediyenin bu işçi düşmanlığına karşı greve çıkan Genel-İş üyesi işçilerin ve sırf daha yüksek maaş aldıkları için işten atılmayla karşı karşıya kalan Belediye-İş üyesi işçilerin hakları için mücadelelerinde yanlarında olmalıyız. İnsanca yaşayacak ücret ve çalışma koşulları ile eşit işe eşit ücret talepleri bugün tüm işçi sınıfının ortak sorunlarının birer ifadesi. Bizi yoksullukta eşitlemeye çalışanlara, her durumda fedakârlığı bizlerden isteyenlere karşı taleplerimizi ortaklaştırabilecek bir birleşik mücadele hattına ihtiyaç var.

Doğanın imhası için yasal zırh

0

13 Haziran’da Meclise sunulan Maden Kanunu’nda değişiklik yapılmasına dair teklif, TBMM Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabii Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonu’ndan geçti ve TBMM Genel Kurulu’nda görüşülecek. “Enerji yatırımları hızlansın, dışa bağımlılık azalsın” denilerek savunulan teklif, aslında Türkiye’nin sosyal dokusu, ekonomik dengesi ve ekolojik geleceği için bir tehdit.

Yıllardır koruma altında olan zeytinlik, sulak alan ve SİT alanları kanun teklifiyle madenciliğe açılıyor. Teklifin onaylanması halinde artık ormanlar, meralar ve su havzaları sadece “kamu yararı” gerekçe gösterilerek sermayeye tahsis edilebilecek. Ancak doğayı katletmek üzere hazırlanan bu teklif çerçevesinde madencilik faaliyetlerinin genişletilmesi ile pek çok köy yok edilecek, köylünün geçim kaynağı elinden alınacak, binlerce ağaç kesilecek, biyolojik çeşitlilik tehlikeye girecek, su kaynaklarındaki kirlilik sorunu artacak.

Teklifteki dikkat çeken düzenleme, yapılan başvuruya rağmen ilgili kurum tarafından madencilik faaliyetine izin verilmemesi halinde, Cumhurbaşkanı’nın görevlendirmesi ile oluşturulan kurula “kamu yararı” gerekçe gösterilerek izin hakkında nihai karar verme yetkisi verilmesi. Bu halde madencilik faaliyetlerindeki denetimsizliği azaltmak, şeffaf izin süreçleri yürütmek ve halkın iradesini sürece dahil etmek yerine madencilik faaliyetinin doğaya uygun olup olmadığına bakılmaksızın gerçekleştirilmesinin her bakımdan önü açılmış olacak. Aynı değişiklik teklifinde, kurulun kamu yararı gerekçesi ile madencilik faaliyetine izin vermesi halinde 1 ay içinde ruhsat verileceği düzenlemesine de yer veriliyor. Bu şekilde deyim yerinde ise ışık hızıyla, her türlü denetimden uzak süreç neticesinde, “gerçek” kamu yararı gözetilmeden zeytinlikler, ormanlık alanlar, sit alanları maden alanlarına dönüştürülecek, tarımsal miras yok edilecek.

Yine benzer şekilde kanun teklifinde yer alan bir diğer maddede, sunulan projelere ilişkin kurumların görüş verme süresinin 3 ay gibi bir süre ile kısıtlandığı dikkat çekiyor. Kanun metninde 3 aylık süre içinde kurumun cevap vermemesi halinde “olumlu görüş verildiği” kabul edileceğine yer verilmiş. Örneğin sunulan proje kapsamında Çevre, Şehircilik ve İklim Bakanlığı tarafından yürütülen çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) sürecine dair, kurumların 3 ay içinde görüşlerini bildirmemeleri halinde 3 ay sonunda olumlu görüş bildirildiği kabul edilecek. Dolayısıyla bu değişiklik teklifi, projelerin çevresel etkileri kapsamlı bir şekilde değerlendirilmeden izin sürecine geçmesi anlamına gelmekte. Uygulanacak maden projelerinin sosyal, ekonomik ve ekolojik etkileri ve projenin 25-30 yıl gibi bir süre için faaliyet göstereceği düşünüldüğünde 3 ay gibi kısa bir süre içinde değerlendirme beklenmesi, ilgili kanun teklifi ile sadece hızlıca zeytinliklere kazma kürek vurulmasının hedeflendiğini gözler önüne seriyor.

Diğer yandan, Türkiye’de her yıl onlarca işçi madencilik faaliyetlerinde hayatını kaybederken, ormanlarımız kül, zeytinliklerimiz taş ocağı haline geliyor. Bu gerçekliğe rağmen kamuoyunda tepkiye yol açan söz konusu kanun teklifinde ne bu kayıpların önlenmesine yönelik bir tedbir yer alıyor ne de doğa tahribatını engellemeye dair bir kaygı. Türkiye, ILO verilerine göre dünyada iş cinayetlerinde ilk sıralarda. Soma, Ermenek, Amasra gibi faciaların üzerinden yıllar geçti ama iş güvenliği hâlâ kâğıt üzerinde. Maden sahaları hızla genişlerken işçi sağlığı, iş güvenliği ve örgütlenme hakkı hiçe sayılarak yeni “Soma”lara davetiye çıkaracak.

Doğa ve emek düşmanı bir büyüme modeli olan ve denetimsizliği kalıcılaştırmayı hedefleyen söz konusu kanun düzenlemesine karşı sosyal, ekonomik ve ekolojik ihtiyaçlar gözetilerek “gerçek” kamu yararını ön plana koyan bir düzen için toplumun tüm kesimlerinin birlikte mücadelesi şart!

Jeff Bezos’un düğünü… İnsanlığın yüzüne vurulmuş küstah bir tokat!

0

Dünyada da Türkiye’de de ekonomik kriz var diye lüks tüketiminden vazgeçmiş tek bir patron yok! Şimdi dünya magazin gündeminin tepesine yerleşmiş Jeff Bezos’un Venedik’te yaptığı düğün bunun şahikası. 237 milyar dolarlık servetiyle dünyanın en zengin üçüncü kişisi olan Bezos, Venedik’teki üç günlük düğünü için 30 milyon avro harcamış! Yaklaşık 1,5 milyar Türk lirası!

Harcıyorlar çünkü krizin faturasını onlar değil bütün dünyada emekçiler ödüyor. Ama bunca servete ve harcamaya rağmen deveyi havuduyla yutan bu zengin tayfa adil bir bölüşüm için servet vergisi lafını duymayagörsün, derhal cin çarpmışa dönüyorlar. Zenginlerden artan oranlı servet vergisi alınması şart ve bu artık bütün dünyada temel bir talep olmalı!

Nitekim konu işçi ücretlerine, emekli aylıklarına, kamu hizmetlerine geldiğinde bir düğün parasına kıyamaz oluyor bu patronlar. Başta Amazon olmak üzere Bezos’un şirketleri çalışma koşullarının kötülüğü ve işçi ücretlerinin düşüklüğü konusunda başı çekiyor. İşçiler buna itiraz için örgütlendiğinde ise hükümet destekli baskı ve saldırılar hemen başlıyor. Bezos biliyor ki devlet bir patron devleti, sistem emek sömürüsü üzerine kurulu. O yüzden her hak mücadelesi siyasi bir mücadeledir, diyoruz. Sendika düşmanlığına son verilmeli! Sendikalaşma önündeki tüm engeller kaldırılmalı.

Tabii ki işçi-emekçi düşmanlığı konusunda Bezos yalnız değil. Tüm servetlerinin kaynağı bu düşmanlık ve sömürü! Tam da bu nedenle hemen tüm patronlar kazanırken kârlarını paylaşmazken; kaybederken istiyorlar ki ama işten atılarak, ama düşük ücretlere boyun eğerek zararı çalışanlar ödesin. Peki niye? İşçiler, emekçiler sorumlusu olmadıkları bir krizin faturasını neden ödesinler ki? Kuşkusuz bu kabul edilemez. Tüm ücretler ve aylıklar yoksulluk sınırının üzerine çıkarılmalı. Her çalışan, insan onuruna yaraşır ücretler alabilmeli. İşten atmalar kesinlikle yasaklanmalı.

Tekrar edelim: Ekonomik krizin nedeni emperyalist-kapitalist sistem ve ona yön veren burjuva hükümetler. Kapitalist bataklık kurutulmadan ne barbarlıktan, ne yoksulluktan, ne krizlerden kurtulabiliriz ne de eşit ve özgür bir dünya kurabiliriz. Patronun adı Bezos olur, Sabancı-Koç olur, Marcos Galperin olur, Lei Jun olur. Ülke ABD olur, Türkiye olur, Arjantin olur, Çin olur. Yöneten Trump olur, Erdoğan olur, Milei olur, Şi Cinping olur. Hiç ama hiç fark etmez. Kapitalizm aynı kapitalizm. Sömürü aynı sömürü. Dolayısıyla tarafımız da, çözüm ve mücadelemiz de aynı… Ve şiarımız tüm dünyada ortak: Elinizi soframızdan da, özgürlüklerimizden de çekeceksiniz!

8. Dönem Toplu Sözleşme’de kazanım için tek yol birleşik mücadele

0

2026-2027 yıllarını kapsayan 8. Dönem Toplu Sözleşme süreci temmuz ayı itibarıyla başladı. 1 Ağustos’ta kamu emekçilerini temsilen, yetkili sendika Memur-Sen ile hükümet tarafı masaya oturacak. Ancak ağustos ayına sayılı günler kala Memur-Sen henüz neleri talep ettiğine yönelik bir açıklama yapmadı.

Benzer şekilde Memur-Sen’den sonra en çok üyeye sahip Kamu-Sen ve Birleşik Kamu-İş de somut talepler içeren ya da yol haritası çizen bir açıklama yapmadı. Her geçen gün yüksek enflasyon altında ezilen kamu emekçilerinin tepkileri artarken en büyük üç memur konfederasyonunun bu sessizliği toplu sözleşme sürecinin nasıl sonuçlanacağının da ipucunu vermektedir aslında.

Dördüncü büyük konfederasyon olan KESK ise daha somut açıklamalar ve bir mücadele takvimi açıklamıştı geçtiğimiz aylarda. Artan oranlı vergilendirme sisteminin sabitlenmesi, yoksulluk sınırının üstünde zam, insanca yaşayabilecek emekli maaşı talebi gibi somut taleplerini dile getiren KESK, bu taleplerini haftalara yayarak illerde gerçekleştirdiği basın açıklamaları ile duyurmaya çalıştı. Yapılan açıklamalardaki en önemli vurgu ise tüm kamu emekçilerine ve diğer konfederasyonlara yönelik birlik çağrısı oldu.

AKP hükümetinin iktidarını korumak pahasına uyguladığı yanlış siyasi ve ekonomik politikalar başta kamu emekçileri olmak üzere tüm emekçileri zorlamaktadır. Her geçen gün hızla yükselen enflasyon karşısında yoksulluk ile açlık sınırı altında gidip gelen maaşlara mahkûm bırakılan kamu emekçileri bu konuda yalnız değil. Tıpkı onlar gibi kamu işçileri de şu an toplu sözleşme sürecinde ve hükümetin yaptığı ilk teklifler işçiler tarafından büyük tepki ile karşılandı.

Hem kamu cephesinde hem özel sektör cephesinde tüm emekçiler enflasyon altında eziliyor. Her ne kadar büyük çapta işçi eylemleri henüz mücadele alanında ortaya çıkmasa da lokal bazı direnişler işçi ve emekçilerin patlamaya hazır bir volkan gibi kaynadığını göstermektedir. Bu bağlamda KESK’in yaptığı birleşik mücadele çağrısı oldukça önem taşımakta. Hükümet, kamu emekçileri ve kamu işçilerinin sözleşme tarihleri arasında bilinçli olarak mesafe bıraktı. Amaç, yükselen tepkilerin birleşik bir şekilde karşılarına dikilmesini engellemek. Ancak gemi su alıyor. AKP iktidarı enflasyonu düşürmek adına tüm yükü emekçilerin sırtına yüklemekten vazgeçmeyecek. Buna verilecek yegâne cevap ise tüm işçi ve emekçilerin birleşik bir hat etrafında kenetlenip mücadeleyi yükseltmesi olacak. 

ABD: “Çalınmış topraklarda kimse kaçak değildir!”

0
Solda: Çalınmış topraklarda kimse yasadışı değildir. Sağda: ICE'yi İsrail eğitiyor.

ABD, devlet şiddetinin ve ona karşı mücadelenin yükseldiği bir haziran ayını geride bıraktı. Göçmenlere adeta savaş açan Trump, Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi (ICE) aracılığıyla ülkenin birçok kısmında göçmen avına çıktı. Sokaklarda esen ICE terörü, Trump’ın görevdeki birinci yılında 1 milyon göçmeni sınır dışı etme hedefinden kaynaklanıyor. Bu hedef doğrultusunda evler, işyerleri, kiliseler gibi alanları basan ICE; aileleri ve akrabaları birbirinden koparıyor. Bu saldırılar karşısında ABD’nin güneyindeki Kaliforniya eyaletinde 6 Haziran tarihinde büyük ve kendiliğinden bir seferberlik patlak verdi. Bu bölge İspanyolca konuşan göçmen işçi sınıfının yoğun olarak yaşadığı bir bölge olması sebebiyle ICE’nin hedefindeydi. Bölgenin yine bu özellikleri ICE karşısında direnişi tetikleyen dinamikleri de barındırıyor.

Eyaletin en büyük şehri Los Angeles’ta bir kasaba ve nüfusunun ezici çoğunluğu Latin olan Paramount’ta başlayan seferberlikte göçmen işçiler; ailelerini, akrabalarını ve iş arkadaşlarını korumak için iş bıraktılar ve işyerlerini bloke ettiler. Bunun ardından devlet şiddetine karşı meydanları dolduran göçmen emekçiler işyerlerinden ve yaşam alanlarından başlayarak ICE’nin ilgası, bölgeyi derhal terk etmesi ve gözaltına alınanların da derhal serbest bırakılması talebini yükselttiler. Bu seferberlik herhangi bir halk hareketi değil, çünkü hem işyerlerinin, hatta iş arayanların bekledikleri amele pazarlarının hedef alınması doğrudan işçi sınıfına karşı bir saldırı saldırı anlamına geliyor hem de göçmen emekçilerin verdiği cevabın işyerlerinden ve emekçi mahallelerinden başlaması eylemlerin bir işçi sınıfı isyanı olarak karakterize etmemize sebep oluyor. Bu kendiliğinden eylemlerin sınıfsal niteliğini gösteren önemli olaylardan bir diğeri de ülke çapında 2 milyon üyesi olan Hizmet Çalışanları Uluslararası Sendikası’nın (SEIU) Batı yakası başkanı David Huerta’nın da eylemlere katıldığı için polis tarafından elektroşok silahıyla vurulduktan sonra gözaltına alınmasıydı. Huerta, sendika üyelerinin müdafaası için katıldığı bir eylem gerekçesiyle gözaltına alındı. Yani seferberliğin başından itibaren emekçiler sendikaları ile beraber seferber oldular. Eylemlerde sendikaların yanı sıra Toplum Öz Savunma Koalisyonu* gibi çeşitli göçmen topluluklarının özörgütleri de önemli bir rol oynadı.

Eylemlere ulusal muhafızları ve ABD emperyalizminin eli kanlı deniz piyadelerini bölgeye göndererek cevap veren Trump yönetimi, bu müdahalesiyle Kaliforniya eyalet yönetimini de baypas etmiş oldu. Kitle hareketinin buna cevabı ise Trump’ın doğum gününe denk gelen 14 Haziran tarihinde tarihi bir eylem çağrısında bulunmak oldu. Ülke çapında 5 milyon insanın katıldığı tahmin edilen ve “Krallara Hayır!” şiarıyla düzenlenen eylem yalnızca ICE karşıtı talepleri kapsamıyordu. Filistin’de devam eden soykırımı kınayan eylemde özellikle kamu emekçilerine yönelik işten çıkarma saldırılarının durdurulması ve lgbti+ haklarının savunusu gibi taleplerle, Trump’ın politikalarının yol açtığı birçok hoşnutsuzluk gündemdeydi. İlk günden beri Filistin ve Meksika bayraklarıyla sokağa inen göçmen işçiler dikkatleri çekerken, ulusal çaptaki “Krallara Hayır!” seferberliğinin Boston ayağında ise aynı güne denk gelen Onur Yürüyüşü ile bu seferberlik birleşti. Bu gibi çok olumlu işaretlerin yanında ulusal çaptaki seferberliğe bazı sendikalar katılsa da Kaliforniya’daki düzey yakalanamadı. Yine de Trump’ın göçmen düşmanı programının emek hareketinin gündemine girmesi oldukça kritik. Göçmen emekçilerin dinamik ve militan hattı, sadece ICE karşında değil, aynı zamanda Amerikan işçi sınıfının geri kalanının Trump karşısındaki mücadelesinde de belirleyici bir rol oynayabilir.

*30’dan fazla yerel grubun bir araya gelerek oluşturduğu koalisyon; ICE operasyonlarını izlemek ve komşuları uyararak sınır dışı etmeleri engellemek için bir araya gelen bir taban örgütlenmesi.

13. İzmir LGBTİ+ Onur Yürüyüşü: “Müdahale” sizin, mücadele bizimdir!

0

13. İzmir LGBTİ+ Onur Yürüyüşü bütün engellemelere rağmen gerçekleşti. İzmir Valiliği’nin yasaklarına ve kolluk kuvvetlerinin bütün baskılarına rağmen Alsancak Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde kitle bir araya geldi. Yürüyüşte “Nefrete inat yaşasın hayat!”, “Be trans jiyan nabe”, “Katledilen translar isyanımızdır!”, “Transfobik devlet, yıkacağız elbet!” sloganları atıldı.

Yürüyüşten önce lgbti+lar İzmir’in dört bir yanını gökkuşağı ve trans bayraklarıyla donattı. “Çarka çıkıyoruz” diyerek yürüdüler, yürüyüş esnasında renkleriyle ve binalardan sarkıttıkları metrelerce uzunlukta bayraklarla caddeyi renklendirdiler. Bir süre sonra polis tarafından önleri kesildi ve ablukaya alındılar fakat tüm tedbirlere rağmen yürümeyi başardılar.

13. İzmir LGBTİ+ Onur Haftası’nın basın açıklamasında şu sözlere yer verildi:

“13 yıldır İzmir’de her sene sokağa taşan neşemizi, öfkemizi, isyanımızı ve mücadelemizi; bugün de sokaklara taşıyoruz, geliyoruz! LGBTİ+’lara yönelik her yıl giderek artan nefretin, baskının ve şiddetin arasından, bulduğumuz tüm çatlaklardan sızarak yine çarka çıkıyoruz!

Hormon kısıtlamalarıyla başlayan, ardından ‘aile yılı’ ilan edilen 2025’te bir de var oluşumuzu suçlaştırmaya çalışan bir yasa tasarısıyla karşı karşıyayız. İktidar ve çıkar ortağı şakşakçıları kürsülerden, televizyonlardan, hutbelerden LGBTİ+fobi yaymaya devam ediyor.

2025’e girerken ilan ettikleri ‘aile on yılı’ ile sesimizi kısan, bizi şiddetle tanıştıran, hatta katleden kurumu nefretlerinin kalkanı haline getirdiler. ‘Genel ahlak’ dedikleri, ezenin zulmünü meşrulaştırma çabasından ibaret sömürü ve şiddet düzenini nefret politikalarına dayanak yaptılar. Daha dün, Sağlık Bakanlığı Aile Yılını gerekçe göstererek 21 yaşın altındaki transların hormona erişimini kısıtladı. Transların halihazırda erişemedikleri sağlık hakkında bir boşluk daha açıldı. Edirne’de ‘Bize yaşam hakkı tanımıyorlar’ diyerek hayatına son veren arkadaşımız Helin Kayra’yı kaybedeli 1 ay dahi olmamışken getirilen bu kısıtlama, Helin Kayra’yı ve intihara sürüklenen tüm transları öldürenin devlet olduğunu bir kez daha gösterdi.

Genel ahlakmış, aileymiş, yasakmış. Tanımıyoruz! 2025’i Direniş Yılı, önümüzdeki on yılı Direniş On Yılı ilan ediyoruz! İnsan onuruna sahip çıkan biz lubunyalar ve yoldaşlarımızın mücadelesiyle devletin bahşettiği değil, bizim inşa edeceğimiz bir demokrasiye kavuşacağımızı biliyoruz. Nefret ve düşmanlık üzerinden var ettikleri düzenlerine karşı birbirimizin elini bırakmıyoruz, direniyoruz, çoğalıyoruz. Her Haziran olduğu gibi, bu Haziran da haykırıyoruz: İnadımıza, sabrımıza, mücadelemize sağlık lubunya! Onur Ayımız kutlu olsun!”

Okur mektubu: “Yabancılaşmanın sesi, hüznün dili ve çaresizliğin melodisi”

0

“Köylü, tarihin tekerleğiyle ezilmiş, ama onu döndüren güç olmamıştır.” — L. Troçki

Cumhuriyet’in başından bugüne dek Türkiye’de köylü sınıfı, üretimin yükünü omuzlayan ama siyasetin merkezine bir türlü yerleşemeyen bir toplumsal kesim olarak kalmıştır. Atatürk’ün “Köylü milletin efendisidir” sözüyle onurlandırılan bu sınıf, gerçekte toprağın efendisi değil; çoğunlukla onun bekçisi olabilmiştir. Siyaset ise onu ya sadakatle destekleyen bir seçmen ya da değişimi geciktiren geleneksel bir engel olarak görmüştür.

Osmanlı’dan devralınan ağalık sistemi, Cumhuriyet’in ilk yıllarında köklü biçimde yıkılamadı. Toprak reformu denemeleri, büyük toprak sahiplerinin siyasal gücü karşısında kadük kaldı. Köy Enstitüleri aracılığıyla halkçı bir kalkınma hayali kurulduysa da bu hayal 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelişiyle sona erdi. Üretim araçları değişti.

Traktör tarlaya girdiğinde köylü dışarı atıldı. Toprak artık demirin ve paranın buyruğundaydı. Ağanın gölgesinde yaşayamayanlar kente kaçtı. Sandılar ki şehir özgürlük; meğer şehir, başka bir ağanın çiftliğiydi. O köyde toprak yoktu, bu şehirde zaman. Orada ürün ağaya giderdi, burada emek patrona. Değişen sadece efendinin adıydı.

Traktör köye girdiğinde yalnızca toprak değil hayat da sürüldü. Sabanın yerini alan demir; kadının emeğini görünmez kıldı, erkeklerin sırtındaki yükü makineye devretti. Biçerdöver tarlayı bir günde biçti ama köydeki işçiyi, özellikle mevsimlik kadın emeğini boşa çıkardı. İnsan gücüne gerek kalmayınca köyde iş bitti. İş bitince göç başladı. Ekin biçemeyen, traktör alamayan, toprağı mirasla bölünen yoksul köylüler umudu sırtlayıp şehre aktı.

Şehir, umutla gelinip yoksullukla kalınan yerdi. Bu yolculuk yalnızca bir yer değişimi değil, bir dünyadan kopuşun ve başka bir dünyaya tutunamayışın hikâyesiydi. Köylü gitmiş, işçiye dönüşmüştü. Ama zincir hâlâ aynıydı. Köyde tanınan şehirde yabancıydı artık. Ama en çok da kendilerine yabancılaştılar.

Aynaya baktıklarında gördükleri yüzü tanıyamadılar. Bir zamanlar umutla yola çıkan, köyün dar patikalarında düşe kalka büyüyen o çocuk gitmiş, yerine sabah ezanıyla uyanıp gece yarısı dönen, elleri nasır tutmuş ama sesi çıkmayan bir gölge gelmişti. İçlerinde biriken öfke yerini kabullenişe bırakmıştı. Kabulleniş de bir tür inkârdı aslında. Kendi gerçekliğini unutmanın, yaşadığını sanmanın bir yoluydu. Geldikleri şehirde düzene de, kendilerine de emeklerine de yabancıydılar. Yanlarında çalışan kişi dost değil rakipti, onun başarısı kendi başarısızlıklarıydı. Bir lokma ekmek için bile yarışa zorlandığın bu yeni dünyada kim daha az dinlenirse, kim daha az hata yaparsa, kim daha az ücretle çalışmayı kabul ederse o kazanıyordu. Ama bu zafer, kazananı da sevindirmiyordu. Çünkü her kazanç bir başkasının kaybı, her terfi başka birinin işsiz kalmasıydı. Her ekmek, bir başkasının açlığı pahasına kazanılmıştı. Ve insan, bir başkasının kaybına sevindiği anda, kendi kaybını da kutlamaya başlamış oluyordu.

Bu yabancılaşmanın sesi, şehirlerin arka sokaklarından yükselen bir melodiyle buluştu: Arabesk! Toplumun gazını almaya yönelik, acıyı anlatan ama isyanı değil kederi besleyen bir müzik. Çatışmacı, isyancı bir dinamiği vardı sanki, ama devletin, iktidarın, statükonun gölgesinde yankılanıyordu. Hüzünle büyüyor ama bir adım öteye gitmiyordu. Mücadeleye çağırmıyordu.

Arabesk, şehirdeki köylünün sesi oldu. Yeni dünyanın ezgilerini söylediler, ama o dünya onlara da yabancıydı. Artık ne köylüydüler ne de tam anlamıyla şehirli. Terk ettikleri dünyanın ekonomisinden ve kültüründen kopmuşlardı. İçine girdikleri yeni dünyanın bir parçası da olamamışlardı. Köylülükleri kültürel bir yanıydı, ama ekonomik olarak köylülükten çıkmışlardı. Fabrikaları dolduran işçi yığınlarına dönüşmüşlerdi. Ama sınıf bilincinden uzaktılar. Kent yoksulluğu, arada kalmışlığın adı oldu. Terk edilen dünyadan kopmuş, bunun yarattığı bir ürkeklik, bir çaresizlik, bir kimsesizlik içinde bocalıyorlardı. Gecekondu mahalleleri hayatın ta kendisi oldu. Barınma biçimi değişti, alışkanlıklar değişti. Ama şehirle bütünleşemediler.

Şehir kültürüne yabancıydılar. Şehrin seküler ritmine de, modern yaşamın akışına da. Merkezlere kıyıdan kıyıdan, ürkek gözlerle baktılar. Kaygılı, tedirgin, melankolik… Kendi içlerine kapanmış bir şehir yaşamı sürdüler. Arabesk, işte bu kaygının, bu çelişkinin, bu ikircikli ruh halinin melodisiydi. Ülkede büyüyen eşitsizliğe, adaletsizliğe, yoksulluğa karşı bir siyasi hareket içinde olabilecek onca genç, onca işçi, bir tür uyuşuk bekleyişe sürüklendi. Oysa bir takviye güç olabilirlerdi. Ama olmadılar.

Arabesk, yabancılaşmanın müziğiydi. Hem acıyı anlatan hem de onu besleyen bir çelişki. İnsanların kendi emeklerine, birbirlerine ve hatta kendilerine yabancılaştığı bir dünyada, bu müzik bir ayna gibiydi. Aynayı kırmak yerine, ona bakmayı tercih ettiler. Belki de bu yüzden arabesk yalnızca bir müzik değil, bir yaşam biçimi oldu. Yabancılaşmanın sesi, hüznün dili ve çaresizliğin melodisi…

Metal işçisi Yılmaz

Zehir tarladan başlar: pestisit kullanımı ve tarımda sınıfsal yıkım

0

Türkiye’de son yıllarda tarımsal üretimde pestisit (tarım zehri) kullanımı çarpıcı biçimde arttı. Soframıza gelen her sebzede, meyvede hatta hayvansal gıdalarda bile artık kimyasal kalıntı riski yüksek. Bu sadece çevresel bir tehdit değil; doğrudan bir sınıf meselesidir. Çünkü bu tablo, neoliberal tarım politikalarının ve iktidarın tarım sermayesiyle kurduğu çıkar ilişkilerinin ürünüdür.

AKP iktidarı boyunca tarım politikaları, üreticiyi değil tarım tüccarını, toprak ağasını, tarım şirketlerini koruyan bir hatta ilerledi. Yıllarca köylünün örgütlü gücü olan tarım kooperatifleri tasfiye edildi; üreticinin örgütlenme ve pazarlık gücü bilinçli şekilde zayıflatıldı. Bunun sonucunda çiftçi, her hasat döneminde ürününü satabilmek için sermayedar tüccarın insafına terk edildi.

Tüccar ne verirse ona razı olmak zorunda kalan çiftçi, emeğinin karşılığını alamayınca üretim maliyetlerini kısmaya, verimi artırmak için kimyasallara yönelmeye başladı. Çünkü artık küçük üretici ne gübreye ne ilaca ne de traktör yakıtına güç yetirebiliyor; elinde kalan tek araç, tarlasını ayakta tutmak için pestisit. Bu, çaresizliğin kimyasallaşmış halidir.

Geliri yetmeyen çiftçi, yalnızca tarımsal üretimle geçinemediği için besiciliğe de yöneliyor. Ancak bu sefer iş yükü katlanıyor. Hem tarla işleri hem de ahır işleri arasında ezilen çiftçi, organik gübre üretimi için biriktirdiği tezekleri sağlıklı biçimde saklayamıyor. Bu ihmaller, haşere ve hastalıkları tetikliyor. Çiftçi ise çözümü yine kimyasalda arıyor. Böylece pestisit kısır döngüsü büyüyor: Toprağı, ürünü, havayı zehirliyor; ama bu, çiftçiyi de kurtarmıyor.

Pestisit kullanımı sadece toprağı değil, emeğiyle yaşayan milyonların sağlığını tehdit ediyor. Tüketiciler zehirli gıdalarla besleniyor, çiftçiler bu zehirlere maruz kalıyor. Kanser vakaları, hormonal bozukluklar, toprak erozyonu, biyolojik çeşitlilik kaybı… Tüm bunlar piyasanın “verim” adı altında dayattığı ölümcül sonuçlardır. Kapitalist tarım modeli doğaya ve insana aynı anda savaş açmıştır.

Çözüm kimyada değil, örgütlü tarımda

Çiftçi, üretimden koparılıyor. Tarım bir geçim yolu değil, borç batağına dönüşmüş durumda. Fakat bu tablo kader değil. Pestisitli gıdalarla değil örgütlü üretimlekooperatiflerlekamucu tarım politikalarıyla bu düzen değişebilir.

Ama bu da yetmez: Çiftçinin özgürlüğü, emeğini sermayeye değil kolektife yönlendirmesiyle mümkündür. Gerçek çözüm, emekçilerin birleşik mücadelesindedir. Tarım işçisinin, köylünün, üreticinin kurtuluş yolu, işçi sınıfının devrimci programında yatar.

Doğanın ve insanın birlikte sömürüldüğü bu düzende pestisit sadece bir kimyasal değil, sermayenin panzehirsiz açgözlülüğünün sembolüdür.

Belçika’da 25 Haziran genel grevi: işçi sınıfı saldırı programına karşı 5. kez sokakta

0

Belçika’da 25 Haziran Çarşamba günü, hükümetin, işçi sınıfının sosyal haklarını gasp etme girişimine karşı ülke genelinde bir genel grev gerçekleştirildi. Üç büyük sendika konfederasyonu — ABVV‑FGTB, ACV‑CSC ve CGSLB‑ACLVB — tarafından organize edilen eylem, ulaşım, havacılık, liman faaliyetleri ve kamu hizmetlerinde geniş çaplı etki yarattı.

Bu grev, 2025 yılı içinde işçi sınıfına yöneltilen saldırılara karşı düzenlenen beşinci büyük genel grev oldu. Daha önce 6 Ocak, 13 Şubat, 31 Mart ve 29 Nisan tarihlerinde de hayatı durduran eylemler yapılmıştı¹. Bu bakımdan 25 Haziran’daki grev, Belçika işçi sınıfının tüm yıla yayılan direnişinin de bir uğrağı niteliğinde.

Saldırı paketinin içeriği: hükümet ne yapmak istiyor?

Grev, emeklilik hakkına, işsizlik ödeneğine ve ücretlere yönelik saldırılara karşı gerçekleştirildi. Hükümetin uygulamaya koymak istediği saldırı paketi şu başlıklardan oluşuyor:

  • Erken emeklilik hakkının gaspı: Yıpratıcı işlerde çalışanlar dahil, erken emeklilik koşulları zorlaştırılıyor².
  • İşsizlik yardımlarının aşamalı kesilmesi: Uzun süreli işsizlere verilen destek, birkaç ay içinde azaltılarak sıfırlanacak³.
  • Ücret artışlarının yasal sınırla engellenmeye devam edilmesi: 1996 tarihli ücret normu yasası, hükümet tarafından korunuyor. Bu yasa, toplu sözleşmelerde ücret artışını sınırlıyor ve reel ücretlerin yükselmesini engelliyor. Sendikalar, artan hayat pahalılığı karşısında bu düzenlemenin kaldırılmasını talep etse de, hükümet bu sınırlamayı sürdürmekte ısrar ediyor⁴.
  • Kamu hizmetlerinde kesinti ve personel azaltımı: Sağlık, ulaşım, adalet gibi alanlarda binlerce çalışanın görevine son verilmesi hedefleniyor⁵.

Sendikalardan tepki ve talepler

ABVV‑FGTB yaptığı açıklamada, “sosyal güvenlik çökertilmekte, ücretler dondurulmakta ve kamu hizmetleri kesintiye uğratılmaktadır; oysa kârlar artıyor ve eşitsizlik büyüyor” dedi⁶.

ACV‑CSC Başkanı Ann Vermorgen ise bu grevi, “yalnızca sendika üyelerinin değil, tüm çalışanların dayanışma içinde hükümete karşı birlik sergilemesi” olarak değerlendirdi⁷.

FGTB Başkanı Thierry Bodson, saldırıların yaklaşık 185 bin kişiyi doğrudan etkilediğini, yalnızca 55 yaş üzerindeki işsizler arasında 50 bin kişinin hak kaybına uğrayacağını belirtti. Ayrıca 14 Ekim’de daha büyük bir protesto düzenleneceğini duyurdu⁸.

Greve katılım ve etkileri

Brüksel’de sabah saatlerinde yaklaşık 20 bin ila 35 bin kişi protestolara katıldı; polis 20 bin, sendikalar ise 30-35 bin civarında gösterici olduğunu bildirdi⁹.

Brüksel toplu taşıma şirketi STIB, sadece bir metro hattının çalıştığını ve tramvay/otobüs seferlerinin ciddi şekilde sınırlandığını açıkladı¹⁰. Kamu hizmetlerinde de ciddi aksaklıklar yaşandı. Adalet çalışanları, Brüksel Adalet Sarayı önünde bir araya gelerek “yetersiz finansman” nedeniyle adalet sisteminin sürdürülemez hale geldiğini dile getirdi¹¹.

Brüksel Zaventem Havalimanı’nda 261 planlı kalkıştan yalnızca 103’ü gerçekleşebildi¹². Charleroi Havalimanı ise tüm uçuşlarını iptal etti, yolculara yeniden rezervasyon ve iade seçenekleri sunuldu¹³.

Antwerp Limanı’nda pilotaj ve çekici hizmetlerinde kapasite yaklaşık %65’e düştü, bu da liman operasyonlarında belirgin bir yavaşlamaya yol açtı¹⁴.

Dipnotlar

1. RTBF. (2025). “Les cinq journées de grève contre la réforme sociale”, 25.06.2025.

2. Le Soir. “La pension anticipée remise en question”, 15.06.2025.

3. RTBF. “Le gouvernement veut limiter les allocations de chômage dans le temps”, 12.06.2025.

4. De Morgen. “Le plafond salarial reste inchangé”, 18.06.2025.

5. L’Echo. “Des économies prévues dans les services publics”, 10.06.2025.

6. ABVV-FGTB. “Communiqué de presse”, 25.06.2025. https://www.fgtb.be

7. RTBF. “Grève générale: les syndicats dénoncent l’injustice sociale”, 25.06.2025.

8. RTBF. “Thierry Bodson (FGTB): mobilisation générale prévue le 14 octobre”, 25.06.2025.

9. VRT News. “General strike attracts tens of thousands in Brussels”, 25.06.2025.

10. Brussels Times. “Only one metro line running in Brussels amid strike”, 25.06.2025.

11. RTBF. “Fonctionnaires de la justice mobilisés devant le palais”, 25.06.2025.

12. Aviation24.be. “Brussels Airport: over half of flights cancelled”, 25.06.2025.

13. Aviation24.be. “Charleroi Airport shuts down amid national strike”, 25.06.2025.

14. Port of Antwerp-Bruges. “Operational update during national strike”, 25.06.2025.

Okur mektubu: “Yoksulluk utanç değil, onurlu yaşam mücadelesidir”

0

Kapitalizmin meşrulaştırılmasında kullanılan birtakım başarı hikâyeleri vardır. Bu hikâyeler sınıfsal eşitsizlikleri, yoksulluğu ve sömürüyü görmezden gelerek, herkesin yalnızca çalışıp çabalayarak zengin olabileceğini öne sürer: “Temizlikçi olarak işe başladı, sonra çalıştığı şirketi satın aldı.” “Sabancı limon satarak geldi bu günlere.” “Koç sıfırdan başladı…” Sanki azimli, çalışkan, akıllı olan herkesin bir gün zengin olabileceği masalı anlatılır. “Yeter ki istesin, neleri başaramaz ki insan?” denir. Doğru, neleri başaramaz ki insan…

Mesela 22 bin TL asgari ücretle geçinmeye çalışan bir işçi kiralı, çocuklu, borçlu haliyle hâlâ ayakta kalmaya çalışıyorsa, bunu neden bir başarı hikâyesi olarak görmezler? Çünkü bu hikâyede Sabancı’nın limon sattıktan sonra biten yoksulluğu yoktur. Koç’un “sıfırdan başladıktan” sonra o sözde zor günleri yoktur artık.

Ömür boyu yoksulluk vardır işçinin bu başarısında. Makyajlı TÜİK verileriyle bastırılmış enflasyonla yaşam mücadelesi veren işçi yıllarca çalışır, sonra emeklilik için yaş bekler. Emekli olur, maaşı 15 bin TL’ye düşer. Ve hâlâ birileri çıkar, “Bak işte, temizlikçiydi, şimdi şirketin sahibi oldu,” deyip bu trajediyi kötü bir şakaya çevirir.

Ama bu şakalar bitmez; renkli ışıklar altında, şaşalı hayat hikâyeleriyle, dizilerle, filmlerle süslenir. Burjuva yaşamı kutsanır, özendirilir. Peki işçi, bu hikâyelere bakıp kendini başarısız mı hissetmeli? Bu yaşam koşullarından utanmalı mı?

Yoksulluk utanılacak bir durum değil, onurlu bir yaşam mücadelesidir. El emeğiyle, alın teriyle yaşamak utanç değil, direniştir. Onun gibi yaşayan milyonların sınıf kardeşi olduğunu bildiği an; yoksulluğun kişisel değil, toplumsal bir sonuç olduğunu kavradığı an, artık başka bir yolda yürümeye başlar.

O yol, sorgulamanın ötesine geçip değiştirme arzusuyla yanıp tutuşanların yoludur. O yolun sabahı kimi zaman bir çekiç sesiyle başlar, kimi zaman fabrika sireniyle… Kimi zaman bir çocuğun aç karnı, kimi zaman ay sonunu getirememenin sert zorluğu gibi yüze çarpan gerçeklerle biten nice çalışma günleri yaşamı boyunca sürer gider. Çocuklarına “Bugün değil,” demekten kalbi sızlayanların, asgari ücretle hayatta kalmayı başaranların sessiz ama direngen yürüyüşüdür o yol. Yoksulluğu omzunda değil bilincinde taşıyanların, “Bu düzen böyle gitmez,” diyenlerin yoludur. İlk adımı düş kurmakla atılır; bir hayalin üstüne dökülen gözyaşı, mücadeleye yazılmış bir yemindir.

Kurduğu düşte ekmek vardır, adalet vardır, kardeşlik vardır. Sabancı’nın fabrikasında, Koç’un holdinginde alın teriyle büyütülen o zenginliğin ardında kimlerin yoksulluk çektiğini bilerek yaşamak vardır. Ve bilir ki o holdinglerin temeli, kendi ömrüyle harçlanmıştır.

İşte bu yüzden işçinin başarı hikâyesi zengin olmak değildir. Sınıf bilincine varmak, omuz omuza mücadele etmek, bir gün kendi kaderini eline almaktır. Başarı, milyonların alın terini çalıp kendini “başarılı” ilan edenlerin değil, alın terini paylaşanların hikâyesidir.

Yoksulluk ayıp değildir. Ama yoksulluğu üretip onu başarı hikâyesiyle süsleyen bu düzen, arsızlıktır.

Metal işçisi Yılmaz

İran’a yönelik ABD-Siyonizm saldırısını kınıyoruz! İran’ı savunalım!

0

Sosyalist örgütler* tarafından Trump’ın ilan ettiği ateşkesin hemen öncesinde yapılan ortak Açıklama – 23 Haziran 2025

13 Haziran’da İsrail Ortadoğu’da yeni bir savaş başlattı. Şu ana kadar yaklaşık 600 kişiyi öldürdü ve çok sayıda binayı yerle bir etti. Buna karşılık İran misillemede bulundu ve Siyonist sömürgeci devlete karşı bir dizi füze ateşledi. Dokuz gün sonra aşırı sağcı Donald Trump, ABD emperyalizmi adına savaşa katıldı ve sığınak delici GBU-57 bombalarıyla (dünyadaki nükleer olmayan en güçlü silahlarla) üç nükleer bölgeye saldırdı. Trump zafer kazanmış bir edayla “İran’ın kilit nükleer zenginleştirme tesislerinin tamamen yok edildiğini” iddia ederken, İranlı yetkililer nükleer tesislerde yalnızca sınırlı bir hasar meydana geldiğini söylüyor.

İran’a yönelik Siyonizm-ABD saldırısı, İsrail ve ABD’nin Ortadoğu’daki Arap ve Müslüman halklara yönelik uzun vadeli saldırganlığının bir devamıdır. İsrail’in var olduğu 1948 yılından bu yana, Siyonist devlet Filistin halkını anavatanından sürmüş (Nakba) ve tüm komşu ülkelere karşı sayısız savaş başlatmıştır. Mevcut çatışma, Siyonist devletin Gazze’deki Filistin halkına karşı yürüttüğü soykırım savaşının arka planında gerçekleşmektedir. Dahası, İsrail defalarca Suriye ve Lübnan’a saldırmış ve bu ülkelerin bazı kısımlarını işgal etmiştir.

Aynı şekilde, ABD emperyalizminin 1980’lerden beri Lübnan’dan Afganistan ve Irak’ın işgaline kadar Ortadoğu’da uzun bir saldırganlık tarihi vardır.

İsrail ve ABD’nin bu yeni saldırganlık savaşını kınıyor ve İran’ın karşı saldırılarını destekliyoruz. Bunu yapıyoruz çünkü bu tür karşı saldırılar, Arap ve Müslüman halkların, kendisini ancak sürekli askeri saldırganlık ve işgallerle ayakta tutabilen emperyalizmin askeri yerleşimci bölgesi (anklav) konumundaki İsrail devletine karşı mücadelesinin bir ifadesidir. Bu çatışmada askeri olarak İran’ın yanındayız ve Siyonist-Amerikan canavarın karşısındayız.

Bu askeri tutumumuzla birlikte, molla rejimine karşı siyasi bağımsızlığımızı tamamen koruyoruz. İranlı kitlelerin ülkeyi despotça yöneten burjuva ve teokratik diktatörlüğe karşı protestolarını her zaman destekledik.

Siyonist/emperyalist saldırganlara karşı zafere giden yol, İsrail devletine karşı mücadelesinde Filistin’i destekleyen Arap ve Müslüman kitlelerin yeni bir Arap Baharı (bölgedeki kendi gerici hükümetleriyle yüzleşen bir devrim) gerçekleştirmesinden geçmektedir. Emperyalist ülkelerde Filistin’le ve şimdi de İran’la uluslararası dayanışmanın inşa edilmesi de aynı derecede gereklidir.

Bu nedenle tüm sosyalistleri, antiemperyalistleri ve demokratları, Arap ve Müslüman halkları katleden Siyonist canavarı durdurmak için uluslararası dayanışma faaliyetlerine katılmaya çağırıyoruz. İran’ı savunmayı reddeden “sosyalistleri” kınıyoruz. Sosyalistler İran’ı savunmak ve Siyonist/emperyalist saldırganın yenilgiye uğratılması için bir araya gelmelidir!

Dünya halklarını, katil Trump ve Netanyahu’nun başını çektiği İran’a yönelik askeri saldırganlığı reddetmek üzere harekete geçmeye çağırıyoruz. Onları yenilgiye uğratmak için en geniş eylem birliği çağrısında bulunuyoruz. Ancak bu şekilde, Filistin halkının etnik temizlik ve Siyonist soykırımı durdurması ve nehirden denize Özgür Filistin’e ulaşması için verdiği kahramanca mücadeleye de katkıda bulunabiliriz.

İran’ı savunalım, İsrail ve ABD emperyalizmini yenilgiye uğratalım!

ABD güçleri Ortadoğu’dan defol!

Kahraman Filistin direnişine zafer!

Terör ve apartheid devleti İsrail’e karşı küresel boykot hareketi destekliyoruz!

*İmzacılar:

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (www.uit-ci.org)

Uluslararası İşçi Birliği – Dördüncü Enternasyonal (www.litci.org)

Devrimci Komünist Uluslararası Eğilim (www.thecommunists.net)

Bu metni kabul eden kuruluşları bu deklarasyona ve kampanyaya katılmaya davet ediyoruz.

İtalya’da genel grev: gündem ekonomik talepler ve Filistin’le dayanışma oldu

0

19–20 Haziran genel grevi

19–20 Haziran 2025 tarihlerinde İtalya’da ülke çapında çeşitli sektörleri etkileyen bir genel grev gerçekleştirildi. Grev çağrısı başta USB (Unione Sindacale di Base), CUB (Confederazione Unitaria di Base), SGB (Sindacato Generale di Base) gibi taban sendikaları tarafından yapıldı.1 Grev; ulaştırma, sağlık, eğitim, lojistik ve kamu hizmetleri dahil olmak üzere birçok sektörü etkiledi.

“Abbassate le armi, alzate i salari!”
“Silahları indirin, ücretleri yükseltin!”

Roma, Milano ve Napoli gibi büyük şehirlerde metro, otobüs, tramvay gibi toplu taşıma seferlerinde büyük aksamalar yaşandı. Trenitalia’nın bölgesel tren seferlerinde iptaller ve gecikmeler görüldü. Hava taşımacılığı da grevden etkilendi. ITA Airways, Ryanair ve Wizz Air gibi firmalar çok sayıda uçuşu iptal etti.2

Aynı gün, USB sendikası tarafından son günlerde Türkiye kamuoyunda adı Baykar ile kurduğu ortaklık sebebiyle sıkça duyulan Leonardo S.p.A. şirketinin Roma, Napoli, Torino, Floransa ve Catania’daki ofisleri ve üretim tesisleri önünde protesto eylemleri düzenlendi. Eylemlerin amacı, şirketin dünya genelindeki silahlı çatışmalarda oynadığı rolü ve İtalya’daki askeri sanayiye kamu desteği sağlanmasını teşhir etmekti.3 Leonardo, Avrupa’nın en büyük savaş sanayii şirketlerinden biri olarak biliniyor ve İsrail’e yönelik askeri sevkiyatları, Gazze’deki soykırım bağlamında yoğun şekilde eleştiriliyor. USB’nin açıklamasına göre, bu tesis önündeki eylemler, “savaş ekonomisine karşı çıkmak ve Gazze’deki katliama ortak olmamak” amacı taşıyordu.4

Grevin gerekçeleri

Grev çağrısı yapan sendikalar açıklamalarında şu talepleri vurguladılar:56

  • Tüm sektörlerde gerçek enflasyon oranlarını yansıtacak şekilde ücret artışları yapılması,
  • Kamu ve özel sektörde toplu iş sözleşmelerinin yenilenmesi,
  • İş güvencesinin sağlanması ve taşeron sisteminin sınırlandırılması,
  • İş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin artırılması,
  • Emeklilik sisteminin iyileştirilmesi,
  • Kamu kaynaklarının askeri harcamalar yerine eğitim, sağlık ve sosyal hizmetlere yönlendirilmesi.

Sendikalar ayrıca grev sırasında yayınladıkları bildirilerde, çalışma yaşamında artan güvencesizliği, sözleşmesiz çalıştırmayı ve düşük ücret politikasını sert bir dille eleştirdi.7

Metal işçileri de grevdeydi

Aynı tarihlerde metal işkolunda örgütlü FIM, FIOM ve UILM sendikalarının çağrısıyla ülke genelinde bir günlük uyarı grevi düzenlendi. Özellikle Trentino-Alto Adige, Umbria ve Emilia-Romagna bölgelerinde çok sayıda fabrika üretimi durdurdu.

ZF, Bonfiglioli, Meccanica del Sarca gibi büyük işyerlerinde grev katılım oranları %85 ila %90 arasında gerçekleşti. Perugia kentinde ise binlerce işçi toplu olarak yürüyüş düzenledi ve bölgesel sendika temsilcileri tarafından yapılan konuşmalarda, ücret artışı ve yeni sözleşme talepleri dile getirildi.8

Temmuz 2025’te planlanan grevler

İtalya’da temmuz ayı da sınıf mücadelesi açısından hareketli geçeceğe benziyor. İtalya Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı (MIT) tarafından yayınlanan resmî takvime göre Temmuz 2025’te aşağıdaki grevlerin yapılması planlanmakta:9

  • 7–8 Temmuz 2025: Trenitalia ve Trenitalia Emilia-Romagna personeli 21 saatlik greve çıkacak. Grev nedeniyle bazı tren seferlerinde iptaller ve gecikmeler bekleniyor. Bölgesel hatlarda sadece yasal güvence kapsamındaki saat dilimlerinde (sabah 06:00–09:00 ve akşam 18:00–21:00) sefer yapılacak.10
  • 10 Temmuz 2025: Havalimanı yer hizmetleri çalışanları 24 saatlik grev gerçekleştirecek. Grev çağrısını USB ve CUB sendikaları yaptı. Talepler arasında vardiya sisteminin düzenlenmesi, personel yetersizliğine karşı istihdam talepleri ve toplu sözleşme hakkının tanınması yer alıyor.11
  • 26 Temmuz 2025: Hava taşımacılığı sektöründe 13:00 ile 17:00 saatleri arasında 4 saatlik uyarı grevi planlanıyor. Grevde yer hizmetleri, kabin personeli ve pilotlar yer alacak. Grev, sektördeki aşırı iş yükü ve düşük ücret politikalarına karşı bir tepki olarak örgütleniyor.12
  1. USB.it – Comunicato stampa 19 giugno 2025 ↩︎
  2. Il Manifesto – “Sciopero nei trasporti: treni, bus, aerei fermi”, 20.06.2025  ↩︎
  3. USB.it – Comunicato: Presìdi davanti agli stabilimenti della Leonardo, 20.06.2025  ↩︎
  4. The Weapon Watch & Rete Pace e Disarmo, 2025 raporları  ↩︎
  5. USB Lavoro Pubblico – Comunicato: “Basta salari fermi e precarietà!”, 18.06.2025  ↩︎
  6. CUB Trasporti – “Adesione allo sciopero del 20 giugno”, 19.06.2025  ↩︎
  7. SGB Nazionale – “Il mondo del lavoro non ci sta”, 19.06.2025  ↩︎
  8. FIOM-CGIL – “Mobilitazione nazionale dei metalmeccanici”, 20.06.2025  ↩︎
  9. MIT.gov.it – Calendario Scioperi Nazionali – luglio 2025  ↩︎
  10. Trenitalia.it – Info Mobilità: Sciopero 7–8 luglio 2025  ↩︎
  11. USB.it Settore Aereoportuale – Comunicato sciopero 10 luglio ↩︎
  12. CUB Trasporti – Comunicato sciopero 26 luglio 2025 ↩︎

Trump’ın İran’a yönelik emperyalist saldırganlığını reddediyoruz

0

Başında aşırı sağcı Donald Trump’ın bulunduğu ABD emperyalizmi, bir kez daha başka bir ülkeye saldırdı. 21 Haziran Cumartesi gecesi Fordow, İsfahan ve Natanz’daki nükleer tesisleri bombaladı.

İsrail ve ABD’nin bu saldırıyı gerekçelendirme biçimi, İran’ın nükleer silahlara sahip olduğu ya da çok yakında sahip olacağı iddiasına dayanıyor. Ancak tüm kanıtlar bunun tamamen yanlış olduğunu gösteriyor. Nitekim İran’ın nükleer programını uzun süredir denetleyen Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun (UAEK) Genel Direktörü Rafael Grossi, emperyalist saldırıdan iki gün önce şöyle dedi: “Eğer şu anda sorarsanız, elimizde bir nükleer silah üretimine dair, üretim planına dair hiçbir somut kanıt bulunmamaktadır.”

Öte yandan ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard da geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, Amerikan istihbaratının “İran’ın bir nükleer silah inşa etmekte olmadığını ve Dini Lider Hamaney’in 2003’te askıya alınan nükleer silah programını yeniden başlatma yönünde bir yetkilendirme vermediğini düşünmeye devam ettiğini” belirtti.

Gerçekte nükleer bombalara sahip olan ülke İsrail’dir. Hatta İsrail’in 90 civarında nükleer başlığa sahip olduğu tahmin ediliyor. Üstelik bu ülkenin nükleer gelişimleri Birleşmiş Milletler tarafından hiçbir şekilde denetlenmiyor. ABD de 1945’ten bu yana bir nükleer güçtür ve Hiroşima ile Nagazaki’ye attığı iki nükleer bombayla sivil nüfusa doğrudan nükleer saldırıda bulunan tek ülkedir.

Ayrıca İsrail, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nı imzalamamıştır. ABD de bu antlaşmaya taraf değildir. Buna karşın İran, Birleşmiş Milletler’e bağlı UAEK tarafından tamamen denetlenmektedir.

İran’daki diktatörlük rejimine ve teokratik yönetime hiçbir şekilde siyasi destek vermeksizin, bu emperyalist ve Siyonist bombardımanları bir kez daha en güçlü şekilde kınıyoruz.

Bu yaşananlar, yalnızca Siyonizmin Filistin’deki apartheid rejimine verilen emperyalist bir destektir. İsrail’in Lübnan’a, Suriye’ye ve şimdi de İran’a yönelik bombardımanlarının; Gazze’de 3 yıldır sürdürdüğü soykırımın; Batı Şeria’da yürüttüğü etnik temizlik sürecinin -yasa dışı yerleşimlerin sürekli genişletilmesinin– açık bir onaylanmasıdır.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak, Trump’ın İran’a yönelik bu saldırısını reddetmeye ve dünyanın tüm halklarını saldırıya uğrayan İran’la dayanışmaya çağırıyoruz. Aynı zamanda Filistin halkına desteğimizi sürdürüyor, Gazze’deki soykırıma karşı mücadeleye devam ediyoruz.

Kanada işçi sınıfının önemli kazanımı: Grev kırıcılığı yasaklandı

0

Kanada işçi sınıfı, yıllardır süren örgütlü mücadelesinin sonucunda önemli bir kazanım elde etti. 20 Haziran 2025 itibarıyla yürürlüğe giren Federal Anti-Scab Yasası (Grev Kırıcılığı Karşıtı Yasa, Bill C‑58) ile bankacılık, ulaşım, haberleşme ve kargo gibi federal düzeyde düzenlenen sektörlerde işverenlerin grev veya lokavt sırasında grev kırıcı işçi çalıştırması yasaklandı. Bu yasayı ihlal eden şirketlere günlük 100 bin Kanada dolarına kadar para cezası uygulanacak.

Yasa, Kanada’nın en büyük özel sektör sendikası Unifor başta olmak üzere emek örgütlerinin ısrarlı ve disiplinli baskısıyla ortaya çıktı. 2022’de Unifor kurultayında ana gündem haline getirilen grev kırıcılığına karşı mücadele, muhalefet ile azınlık hükümeti arasında yapılan anlaşma ile meclise taşındı ve bir yıllık bekleme sürecinin ardından yürürlüğe girdi.

Unifor Başkanı Lana Payne, bu gelişmeyi “Nesilde bir kez elde edilebilecek bir mevzi” olarak değerlendirdi ve grev hakkının fiilen korunmasının emek hareketi için taşıdığı önemi vurguladı. Yasa, sadece dışarıdan getirilen işçileri değil; şirket içindeki yöneticilerin ya da diğer personelin de grevdeki işçilerin işlerini devralmasını yasaklıyor. Sadece kamu güvenliği ya da ciddi altyapı riskleri gibi sınırlı istisnalar tanınıyor.

Yasanın ilk büyük sınavı, DHL Express grevinde yaşandı. Toplu iş sözleşmesi sürecinde tıkanma yaşanınca 2100 Unifor üyesi greve giderken, işveren geçici işçilerle faaliyetleri sürdürmeye çalıştı. Ancak yasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte bu uygulama sona erdi. DHL’in hükümete başvurarak yasadan muaf tutulma talebi ise kamuoyunda ve sendikal çevrelerde büyük tepki topladı.

Bu yasal düzenleme, işçilerin toplu pazarlık gücünün korunması ve işverenin pazarlık masasından kaçmasının engellenmesi açısından kritik önemde. Quebec ve British Columbia gibi eyaletlerde 1990’lardan beri uygulanan benzer yasaların, grev sürelerini önemli ölçüde azalttığı biliniyor.

Ancak bu yeni düzenleme sadece federal sektörleri kapsıyor. Kanada’daki işçilerin yüzde 90’ından fazlası ise eyalet düzeyinde düzenlenen sektörlerde çalışıyor. Bu nedenle sendikalar şimdi mücadelenin yeni evresine hazırlanıyor: grev kırıcılığı karşıtı yasayı tüm eyaletlerde hayata geçirmek. Unifor ve diğer konfederasyonlar, bu kazanımı ülke geneline yaymakta kararlı olduklarını belirtiyor.

KRT TV emekçileri direnişin 15. gününde Beşiktaş Meydanı’ndaydı

0

KRT TV işçileri, maaş ve yemek ödemelerinin iki aydan fazla süredir yapılmaması üzerine başlattıkları mücadelenin 15. gününde Beşiktaş Meydanı’ndaydı. 28 Mart’tan bu yana hiçbir ödeme alamayan direnişteki işçiler, başta kanal sahibi Fırat Bozfırat olmak üzere hiçbir yönetici tarafından muhatap alınmadıklarını ifade ettiler. Ödemelerin sürekli ileri tarihlerde yapılacağını söyleyen Fırat Bozfırat, Kurban Bayramı sırasında tüm işçilere “ileri bir tarihte” tazminatlarını ödeyeceğini belirterek “kademeli işten çıkarma” teklifinde bulundu. Bunun üzerine işten kaçınma hakkını kullanarak yayını durduran KRT emekçileri, Beşiktaş İskele Meydanı’nda gerçekleştirdikleri basın açıklamasında ödemelerini alana kadar direnişi sürdürmekte kararlı olduklarını ifade etti.

Basın açıklamasının tam metnini aşağıda siz okurlarımızla paylaşıyoruz:

“Başından beri bizi haklı mücadelemizde yalnız bırakmayan, burada olan ve çeşitli sebeplerle burada olamayan ama desteklerini daima hissettiğimiz dostlarımızı KRT emekçileri olarak selamlıyoruz. Esasında bu basın açıklamasını yapmayı planlamıyorduk çünkü kanal patronu Fırat Bozfırat bize 16 Haziran Pazartesi günü bizimle masaya oturacağıve yarattığı mağduriyeti gidereceği sözünü vermişti. Ancak Bozfırat tıpkı daha önce yaptığı gibi sözünü tutmadı, masadan kaçtı ve biz yine şaşırtmadı. Biz de başından sonuna kadar haklı olduğumuz bu mücadelemizi başka bir safhaya geçirmeye karar verdik ve burada meydanlarda sizinle buluştuk. Peki Kültür Radyo Televizyon emekçileri olarak neden buradayız, neden bu meydanda sizlerleyiz ve neden yayını durdurduk? Kanalımızda yanlış yönetim anlayışı sebebiyle bir kriz yaşanmakta: bir ödeme krizi ama salt bir ödeme krizi değil. Aynı zamanda habercilik ve demokratik toplumlar için nefes borusu işlevi gören editöryal bağımsızlık krizi. Çalışanların muhatap alınmaması ve sistematik şekilde değersizleştirilmesi krizi. Bu çoklu kriz ortamı 2023 sonbaharında kanalın el değiştirmesiyle başladı. Olağanlaştırılan düşük ücret politikaları, keyfi işten çıkarmalarla oluşan kadro istikrarsızlığı, seyredilme oranlarını ve kanalın gelirlerini ciddi şekilde olumsuz etkileyen anlaşılmaz ve istikrarsız yayın politikası… Bütün bunlar özelde KRT’nin zaman zaman da Türkiye medyasının genel sorunu. Ülkemizin içerisinde bulunduğu ekonomik kriz ve enflasyonist ortam hepimizin malumu. Bu ortamda KRT emekçilerinin hesaplarına en son 28 mart’ta maaş girişi oldu. Çalışanlar yemek ödemelerini de 3 aydır alamıyor ve içerisindeki bakiyeleri ile birlikte yemek kartları da ayrıca bloke edildi. Bütün bu yaşananlar karşısında ilgili yöneticilerden -ki hepsi bu süreçte çok kötü sınav verdiler- doyurucu bir açıklama alınamadı. Çalışanların çözüm için harekete geçme çağrılarına da ilgili yöneticiler karşılık vermedi. KRT’de çalışan gazeteciler defalarca Fırat Bozfırat’tan görüşme talep etmiş ancak bu talepler kendisi tarafından cevaplandırılmamıştır. Tüm bu olumsuz tabloya rağmen kanal çalışanları rutin mesailerine devam etmiş, ekrana hiçbir olumsuzluk yansımamıştır. Böyle bir ortamda kanalın yayınlarının durduğu 4 Haziran Çarşamba gününe gelinmiştir. 4 Haziran Çarşamba hem bayram öncesi olması hem de daha önce defalarca söz verilen ödeme günlerinin sonuncusu olması sebebiyle önemli bir gündür. O gün alınterinin karşılığını 2 ay gecikmeyle de olsa söz verildiği gibi almayı bekleyen KRT emekçilerine hak edişlerinin ödenmeyeceği ve herhangi bir ödeme gününde verilemeyeceği söylenmiş, bunlara ek olarak tazminatların belirsiz bir tarihte ödenmesi şartıyla kademeli işten çıkarma teklifi yapılmıştır. Yani “Sizi kovalım, tazminatınızı da bir ara ödeyelim” denmiştir. KRT çalışanları bu kabul edilemez teklif karşısında İş Kanununun 34. maddesi kapsamında işten kaçınma hakkını kullanmış ve yayını durmuşlardır. Kanal patronu Fırat Bozfırat ve yöneticiler yayına tekrar geçmek için yaptıkları her türlü gayri etik baskıdan sonuç alamayınca Fırat Bozfırat çalışan temsilcileriyle görüşmeyi kabul etmek zorunda kalmış, görüşmede hiçbir somut öneri sunmamıştır. Aynı zamanda kanal çalışanlarına bir açıklama yapma talebini de geri çevirmiştir gecenin ilerleyen vakitlerinde kanal CEO’su aracılığı 27 Haziran’da ödeme ve bayram için 10-15.000 liralık prim teklifi hem tarihin geç olması hem de yazılı garanti verilmemesi sebebiyle reddedilmiş, işten kaçınma hakkına ek olarak kanal içerisinde 24 saat vardiya usulü nöbete başlanmıştır. Ve süreç bugüne kadar gelmiştir. Gazetecilik, entelektüel kapasite, politik birikim ve kamu yararı bilinciyle yapılması gereken özel bir iştir. Kendi hakkını ve hukukunu savunmayanlar gazetecilik yapamazlar. Toplumun hakkını hukukunu korumak için mücadele eden gazetecilerin kendi hakkını hukukunu korumayı unuttuğunu, bundan korktuğunu sananlara, bizler KRT emekçileri olarak yanıldıklarını göstermek kararlılığındayız ve hakkımız olanı alana kadar mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğiz.”

Mısır’daki baskılara rağmen, Filistin için büyük bir küresel yürüyüş düzenlendi

0

Arap ülkelerinden, Avrupa’dan ve dünyanın dört bir yanından örgütler, Gazze’nin Mısır sınırındaki Refah’a 15 Haziran’da bir yürüyüş düzenlenmesi ve ayrıca Gazze’ye gıda ve su girişine uygulanan ablukanın sona erdirilmesi talebiyle dünyanın dört bir yanında yürüyüşler yapılması çağrısında bulundular. Ayrıca, ABD ve diğer Avrupalı emperyalistlerin silahlı desteğiyle İsrail tarafından gerçekleştirilen soykırıma son verilmesi çağrısında bulundular. İsrail, son 20 aydır Gazze’yi işgal ederek 55.000’den fazla insanı öldürdü ve şimdi de kıtlığa neden oluyor.

Geçen Cuma (13 Haziran), 50 ülkeden binlerce kişi yürüyüşe katılmak için Kahire’ye geldi. Binlerce Mısırlı’nın da yürüyüşe katılması bekleniyordu. Bunların çoğu Kuzey Afrika’daki Arap ülkelerinden gelmişti. Ancak İsrail ile işbirliği içinde olan Mısırlı yetkililer protestocuları engelledi. Önce yürüyüş izni taleplerine yanıt vermeyi reddettiler. Ardından, yürüyüşe başlamak için Mısır’ın İsmailiye kentinde (Kahire’den 100 km uzaklıkta) toplanmış olan protestocuları gözaltına alıp bastırdılar. Pasaportlarına el koyup hapse attılar ve acımasızca dövdüler. Sonra da yabancı katılımcıları Mısır’dan sınır dışı ettiler.

Ayrıca, 9 Haziran’da İsrail askerleri, Gazze Şeridi’ne insani yardım götürmek isteyen İsveçli aktivist Greta Thunberg’in de aralarında bulunduğu Özgürlük Filosu gemisi Madleen’i durdurdu. Aktivistler tutuklandı, sınır dışı edilerek kendi ülkelerine gönderildi.

İsrail, ABD’nin desteği ve Mısır gibi Arap hükümetlerinin suç ortaklığıyla yürüyüşün Gazze sınırına ulaşmasını engelledi.

Ancak yaşananlar, Siyonist İsrail’e karşı çıkmak ve Filistin halkını desteklemek için küresel çapta büyük bir seferberliği engelleyemedi.

Geçtiğimiz hafta boyunca, Filistin’e destek ve Gazze’deki soykırıma karşı küresel yürüyüşü desteklemek için dünya çapında gösteriler düzenlendi.

İspanya’da Barselona, Madrid ve 120 diğer şehirde büyük gösteriler düzenlendi. Hollanda’nın Amsterdam kentinde 150.000 kişi kırmızı giysiler giyip Filistin bayrakları ile sokaklara döküldü. Benzer şekilde, Belçika’nın Brüksel kentinde de 100.000 kişi sokaklara döküldü. İtalya, Almanya, Fransa, İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerinde de büyük yürüyüşler düzenlendi. Amerika Birleşik Devletleri’nde de Filistin için yeni yürüyüşler düzenlendi. Bu yürüyüşlerin talepleri arasında, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’dan İsrail’e silah sevkiyatının derhal durdurulması da vardı.

Afrika, Orta Doğu, Asya ve Latin Amerika’da da büyük yürüyüşler düzenlendi. Arjantin, Meksika, Venezuela, Brezilya, Bolivya ve neredeyse tüm Latin Amerika ülkelerinde yürüyüşler düzenlenirken, bunlar arasında 15.000 kişinin katıldığı Şili yürüyüşü özellikle dikkat çekti. Yürüyüş, İsrail ile tüm ilişkilerin derhal kesilmesini talep ediyordu.

İUB-DE olarak, derhal ateşkes, tüm İsrail birliklerinin Gazze, Batı Şeria, Suriye ve Lübnan’dan çekilmesi ve İran’a karşı sürdürülen suç niteliğindeki saldırganlığın sona erdirilmesi için mücadele ediyoruz. Ayrıca Mısır hükümeti tarafından gözaltına alınanların serbest bırakılması için de mücadele ediyoruz. Kahraman Filistin direnişini destekliyoruz. Tek, laik, demokratik ve ırkçılık karşıtı bir Filistin! Nehirden denize kadar özgür bir Filistin!

İUB-DE olarak, bu çok önemli küresel yürüyüş çağrısına katıldık ve aktif olarak yer aldık. Gazze’ye yardım için bu birleşik uluslararası mücadeleyi sürdürmeye hazırız. Mısır hükümetinden, Trump ve Netanyahu’nun teşvik ettiği soykırıma karşı, baskıyı durdurmasını ve yardımların Gazze’ye ulaşmasına izin vermesini talep ediyoruz.

Çocuk işçiler: sermayenin en küçük kurbanları

0

Kapitalizm, yalnızca bugünün işçisini değil, henüz doğmamış çocukları bile sömürü zincirine dahil edecek kadar açgözlüdür. Türkiye gibi ülkelerde, emekçi anne ve babaların geçim sıkıntısı altında ezildiği koşullarda, çocuklar da yaşam mücadelesine daha oyun çağında katılmak zorunda kalıyor. Sermaye düzeni sadece çocukluğu değil, geleceği de gasp ediyor.

Eğitim sisteminin piyasaya entegre edildiği, rekabetin bireyleri daha ilkokulda elediği bir ülkede, yoksul çocukların okulda kalma şansı giderek azalıyor. Yoksulluk çocukları okulların dışına, atölyelere, tamirhanelere, tarım alanlarına itiyor. “Çırak”, “ayakçı”, “yardımcı eleman” gibi masumlaştırılmış sıfatlarla çocuk işçiliği meşrulaştırılıyor. Oysa bu sıfatların ardında yatan gerçek: ağır iş yükü, düşük ücret, kötü muamele ve sosyal izolasyon.

Çocuk işçiler, akranlarıyla oynayacakları, öğrenecekleri, kendilerini ifade edecekleri en kritik yaşlarda, çoğu zaman sabahın köründe iş başı yapıyor. Hayat yükü omuzlarına erken biniyor ve bu yük, onların sadece fiziksel değil, duygusal gelişimlerini de sakatlıyor.

Çocuk işçiliği yalnızca ekonomik bir sorun değil, aynı zamanda sınıfsal bir şiddet biçimidir. Bu çocuklar, çalıştıkları yerlerde aşağılanıyor, azarlanıyor, kötü muameleye maruz kalıyor. Kimlikleri, özgüvenleri ve geleceğe dair hayalleri törpüleniyor. Bu erken yaşta edinilen “çalışmak zorundayım” düşüncesi, onları itaatkâr, boyun eğen ve kolay manipüle edilebilen bireylere dönüştürüyor. Sermaye düzeni tam da bunu ister: sorgulamayan, hak aramayan, sendikal mücadeleden uzak duran bir işçi tipi.

Kapitalist devlet, eğitimli, bilinçli, hakkını arayan bir işçiden korkar. Bu nedenle çocuk işçiliğine göz yummakla kalmaz; çoğu zaman bu durumu teşvik eder. “Mesleki eğitim” adı altında çocuk emeği sistemli hale getirilir. Sermaye yanlısı iktidarlar, çocukların eğitimden kopup ucuz işgücüne dönüşmesini bir kalkınma politikası gibi sunar.

Ancak bu sistem, yalnızca çocukları değil, ailelerini de sömürür. Geçinemeyen anne ve babalar, çocuklarının çalışmasına ses çıkaramaz hale gelir. Böylece çocuk işçilik, kuşaktan kuşağa aktarılan bir sınıf kaderine dönüşür.

Çocuk işçiliğiyle mücadele, yalnızca yasalarla değil, toplumsal örgütlenmeyle mümkündür. Aileler de işçi sınıfının bir parçasıdır ve çocuklarının geleceği için kendi çalışma koşullarına da karşı çıkmalıdır. Bu mücadele, sendikalarda birleşmeyi, grevleri, eğitimde eşitliği savunmayı gerektirir.

Çocuk, çocuktur. Görevi çalışmak değil, oyun oynamak, öğrenmek, gelişmek ve mutlu olmaktır. Onların yeri üretim bantları değil, okul bahçeleri, oyun alanlarıdır. Çocuk işçiliği bir kader değil, bir sistem tercihidir. Bu tercihi ancak örgütlü mücadeleyle değiştirebiliriz.

ندين هجمات إسرائيل الإجرامية ضد إيران!

0

في يوم 12 يونيو، شنت إسرائيل هجوماً إجرامياً على إيران باستخدام حوالي 200 طائرة حربية. تم قصف مناطق مدنية ومناطق عسكرية في العاصمة طهران. في الهجوم، لقي أكثر من 70 مدنياً مصرعهم، من بينهم كبار المسؤولين العسكريين، بما في ذلك رئيس الأركان الإيراني محمد باقري، وقائد الحرس الثوري الجنرال حسين سلامي، ونائب قائد القوات المسلحة الجنرال غلام علي رشيد. كما تم الإبلاغ عن انفجارات في المجمعات العسكرية والصناعية في مدن أصفهان وآراك وكرمانشاه الإيرانية.

بصفتنا الاتحاد الدولي للعمال – الأممية الرابعة (UFI-FI)، ندين هذا الهجوم الإجرامي الجديد الذي شنته الدولة الصهيونية، التي تواصل ارتكاب الإبادة الجماعية ضد الشعب الفلسطيني وتهدد باستمرار شعوب لبنان وسوريا وإيران بالقصف. رئيس الوزراء الإسرائيلي الصهيوني بنيامين نتنياهو زعم أن الهجوم ”ضروري“ و”وقائي“ وأنه تم تنفيذه ضد هجوم نووي محتمل من إيران. هذا الأمر غير صحيح على الإطلاق. إيران، التي تجري مفاوضات مع الولايات المتحدة بشأن إنتاج الطاقة النووية وتخضع هذه المفاوضات لمراقبة دائمة من قبل الوكالة الدولية للطاقة الذرية التابعة للأمم المتحدة، لم تقم بأي عمل عسكري. أما إسرائيل فقد أعلنت أن عملية ”الأسد الصاعد“ التي أطلقت عليها هذا الاسم ”ستستمر حتى يتم القضاء على التهديد“.

على الرغم من أن الهجوم يحظى بدعم الإمبريالية الأمريكية والأوروبية، إلا أن هاتين الإمبرياليتين تحاولان إخفاء ذلك في تصريحاتهما لأنهما تعلمان أن شعبيهما يرفضان إسرائيل بشكل متزايد ويؤيدان الشعب الفلسطيني في الشوارع. أعلن اليميني المتطرف دونالد ترامب وحكومته أنهما ”لا يؤيدان العمل العسكري الإسرائيلي“ و”لا يريدان حرباً أوسع مع إيران“. لكن ترامب قال لاحقًا إنه سيدعم بقوة العمل العسكري الإسرائيلي، وهدد إيران بـ ”التوصل إلى اتفاق“، محذرًا من المزيد من ”الموت والدمار“ في حالة عدم التوصل إلى ذلك. وأصر ترامب على أن ”إيران يجب أن تتوصل إلى اتفاق قبل أن يتبقى شيء… افعلوا ذلك قبل فوات الأوان“. كما أيد الرئيس الفرنسي ماكرون ذلك، وأعلن أن ”إسرائيل لها الحق في الدفاع عن نفسها“، واقترح بسخرية ”تجنب تصعيد التوتر والاعتدال“.

إسرائيل شنت هذا الهجوم لأنها لم تستطع إعلان النصر على غزة بعد مرور عام ونصف على الإبادة الجماعية، وعلى الرغم من الدمار الهائل الذي تسببت فيه. إسرائيل أصبحت معزولة بشكل متزايد في العالم، والأزمة والانقسام اللذان يعيشهما النظام الصهيوني يتعمقان. في أوروبا ومناطق أخرى من العالم، يتم تنظيم احتجاجات جماهيرية جديدة لدعم المقاومة الفلسطينية ومناهضة ظروف المجاعة التي تسببها الحصار اللاإنساني المفروض على غزة. وفي إسرائيل أيضاً، تتزايد ردود الفعل ضد استمرار احتلال غزة. ويتزايد عدد الجنود الذين يرفضون الانضمام إلى الجيش. تستمر الاحتجاجات اليومية للمطالبة بالإفراج عن الأسرى وإنهاء الحرب. تشكل هذه الاحتجاجات الجماهيرية خلفية للأزمة السياسية المستمرة التي يمر بها النظام الصهيوني. أصدر نتنياهو أمرًا بشن هجوم على إيران في وقت بدأت فيه المعارضة في البرلمان التحرك من أجل الدعوة إلى إجراء انتخابات، مما قد يؤدي إلى إنهاء حكم نتنياهو وحلفائه الصهيونيين اليمينيين المتطرفين. ويهدف من هذا الهجوم إلى صرف الانتباه عن الأزمة الداخلية ودعوة إلى ”الوحدة ضد أعداء إسرائيل“.

أما بالنسبة لإيران، فإننا نعترف بحق الشعب الإيراني في الدفاع عن نفسه ضد الهجوم الصهيوني، ونشجب بشدة هجوم إسرائيل. كما ندافع بشدة عن حق إيران في تطوير برنامجها النووي وحيازة أسلحة نووية. ومع ذلك، لا يمكننا أن نغفل عن الإشارة إلى أننا لا نقدم أي دعم سياسي للنظام الإيراني. فالحكومة الإيرانية الاستبدادية الثيوقراطية لم ترد أبدًا بقوة على الأعمال الإجرامية التي ترتكبها إسرائيل، كما أنها لم تكن متسقة في دعمها للمقاومة الفلسطينية. من ناحية أخرى، فإن هذا النظام الرأسمالي والقمعي يقمع بشدة الحركات الجماهيرية والطبقة العاملة والشعب الإيراني، ولا سيما مطالبات النساء بحقوقهن.

بصفتنا IUB-DE، ندعو جميع شعوب العالم إلى التحرك للاحتجاج على هذا الهجوم الإجرامي الذي تشنه إسرائيل، ودعم حق إيران في الدفاع عن نفسها، والمطالبة بتنفيذ إعلان الحكومة الإيرانية بـ”الرد“. إن مقاومة عدوانية الصهيونية والإمبريالية وإدانتها بالخروج إلى الشوارع في جميع أنحاء العالم هي جزء من كفاحنا لإحباط المخططات الاستعمارية الموجهة ضد شعوب الشرق الأوسط. يجب أن نطالب جميع حكومات العالم بقطع علاقاتها الدبلوماسية وغيرها من العلاقات مع إسرائيل. وبذلك نواصل دعم المقاومة الفلسطينية ونساهم في إنهاء الإبادة الجماعية والجوع ونظام الفصل العنصري الإسرائيلي في غزة.

أوقفوا الهجوم الإجرامي الذي تشنه إسرائيل على إيران!

ندين الدعم الذي يقدمه الإمبريالية لهذا الهجوم!

نعترف بحق إيران في الدفاع عن نفسها!

ندعم المقاومة الفلسطينية ضد الإبادة الجماعية!

أوقفوا الحصار على غزة!

فلسطين حرة من النهر إلى البحر!

İran’daki bağımsız emek örgütlerinin ortak bildirisi

0

İran’dan bağımsız emek örgütlerinin İsrail’in İran’a saldırısı üzerine yayımladıkları bu ortak deklarasyonu Gazete Nisan okurları için paylaşıyoruz. Gazete Nisan yayın kurulu ve İşçi Demokrasisi Partisi, Siyonizmin ve emperyalizmin mevcut saldırganlığı karşısında soyut bir barış talebini değil, İran’ın gerici molla rejimine politik destek vermeksizin, Siyonizmin ve emperyalizmin askeri yenilgisini savunmaktadır. Bununla birlikte, mevcut deklarasyon İran’daki mücadeleci sendikaların hem Siyonist saldırganlığa hem de molla rejimine karşı aldığı tutum açısından önem taşımaktadır. Sitemizde bu konuda yayımlanan diğer iki açıklamaya buradan ulaşabilirsiniz. İşçilerin Uluslararası Birliği- Dördüncü Enternasyonal’in açıklaması ve onun Türkiye partisi İşçi Demokrasisi Partisi’nin açıklaması.


İran ve bölgedeki mevcut istikrarsız ve tehlikeli koşullar ışığında, aşağıda imzası bulunan kuruluşlar ortak bir tutum sergilemeyi görevleri olarak görmektedirler.

İran’ın emekçi halkının — işçiler, öğretmenler, hemşireler, emekliler ve diğer ücretliler — savaştan, militarizasyondan, ülkenin bombalanmasından veya baskıcı ve sömürücü politikalardan hiçbir zaman çıkarları olmamıştır ve olmayacaktır.

İsrail ordusunun İran’ın farklı bölgelerindeki yüzlerce hedefi — altyapı, işyerleri, rafineriler ve yerleşim alanları dahil — bombalaması, sıradan insanların, özellikle de işçi sınıfının hayatları, geçim kaynakları ve gelecekleri ile ödenen bir savaş çığırtkanlığı projesinin parçasıdır.

İsrail’in İran halkına karşı düşmanlık beslemediğini iddia etmesi, yalan ve siyasi propagandadan başka bir şey değildir. Daha dün, İsrail Savunma Bakanı “Tahran’ı yakmak” tehdidinde bulundu. Trump ve diğer ABD yetkililerinin tekrarlanan tehditleri ve Batı hükümetlerinin bu tür eylemlere tam destek vermesi, bölgedeki gerginliği, güvensizliği ve yıkımı daha da artırmıştır.

İsrail ve ABD hükümetleri, Gazze’de devam eden soykırımın ve bölgede ve dünyada işlenen sayısız diğer suçların başlıca failleridir. Bu zulümlere karşı sessiz kalırken ikiyüzlü bir şekilde barış arayışında gibi davranan Birleşmiş Milletler ve uluslararası kurumlar da aynı egemenlik sisteminin parçasıdır. Küresel kapitalist sistemin tamamı, kâr odaklı mantığı ve emperyalist güçler, savaşların, insani felaketlerin ve çevresel yıkımın ana nedenleridir.

İran işçi sınıfı savaştan hiçbir fayda görmemektedir, aksine bu savaşlar doğrudan onun yaşamını ve güvenliğini hedef almaktadır. Ekonomik yaptırımların devamı, askeri harcamalara ayrılan devasa bütçeler ve özgürlüklerin kısıtlanması, daha fazla yoksulluk, daha geniş çaplı baskı, açlık, ölüm ve milyonlarca insanın yerinden edilmesine yol açacaktır.

İran’daki bağımsız işçi ve taban örgütleri ve aktivistler olarak, ABD ve İsrail’in bize özgürlük, eşitlik ve adalet getirmek istediğine dair hiçbir yanılsamamız yok. Tıpkı İslam Cumhuriyeti’nin baskıcı, müdahaleci ve işçi düşmanı doğası ve davranışları konusunda hiçbir yanılsamamız olmadığı gibi.

Biz İran’ın işçileri ve emekçileri, en temel haklarımızı ve yaşam gerekliliklerimizi güvence altına almak için verdiğimiz mücadelelerde yıllardır ağır bedeller ödedik — hapis, işkence, infaz, işten atılma, tehditler ve dayak gibi. Örgütlenme, toplanma ve ifade özgürlüğü haklarımızdan mahrum bırakılıyoruz. Bu ülkenin işçileri ve emekçileri, son kırk yıldır sırtımızdan astronomik servetler biriktirirken bizi sürekli güvensizlik ve yoksunluğa mahkum eden İslam Cumhuriyeti ve kapitalistlere haklı olarak öfkeliler ve bıkmış durumdalar. İran’ın işçilerini, kadınlarını, gençlerini ve ezilen halkını baskı ve katliamlara maruz bırakan tüm yetkililer ve kurumlar, ezilen halkın kendisi tarafından yargılanmalı ve hesap vermeli.

İşçiler olarak mücadelemiz, toplumsal ve sınıfsal bir mücadeledir. Bu mücadele, yalnızca kendi gücümüze dayanarak, son yıllardaki hareketlerin devamı olarak — “Ekmek, İş, Özgürlük” ve “Kadın, Yaşam, Özgürlük” eylemleri dahil — ve uluslararası işçi sınıfı, tüm hümanist, özgürlük arayışında olan ve eşitlik odaklı güçlerle dayanışma içinde ilerleyebilir.

Mevcut savaşın devamı, daha büyük yıkım, geri dönüşü olmayan çevresel zarar ve insani felaketlerin tekrarlanmasından başka bir şey getirmeyecektir. İran işçi sınıfı ve yoksul halkı, bölgedeki diğer ülkelerin ezilenleri gibi, bu durumun başlıca kurbanları arasındadır.

Aşağıda imzası bulunan örgütler, tüm işçi örgütlerini, insan hakları kurumlarını, savaş karşıtı grupları, çevre aktivistlerini ve dünya çapında barış arayışında olan güçleri; savaşın, bombalamaların, masum insanların öldürülmesinin ve çevrenin tahrip edilmesinin derhal durdurulmasını talep etmek için birleşmeye ve İran halkının ve bölgenin soykırım, militarizm ve baskıya son vermek için verdiği mücadeleleri desteklemeye çağırmaktadır.

Ortadoğu halkları, bölgesel ve küresel güçler arasındaki yıkıcı gerilimin sona ermesini ve kalıcı bir barışın kurulmasına ihtiyaç duymaktadır — bu barış, hakların örgütlenmesi, kitlesel seferberlikler, büyüyen protesto hareketleri ve doğrudan- kolektif katılım yoluyla kendi kaderlerini belirleyebilecekleri bir barış olmalıdır.

Savaşa hayır — Savaş çığırtkanlığı politikalarına hayır

Acil ateşkes bizim en acil talebimizdir.

İmza sahipleri:

* Tahran ve Banliyöleri Otobüs Şirketi İşçileri Sendikası

* Haft Tapeh Şeker Kamışı İşçileri Sendikası

* Huzistan Emekli İşçileri

* Emekliler Sendikası

* İşçi Örgütlerinin Kurulmasına Yardım Koordinasyon Komitesi

* Emekliler Sendikası Grubu

https://laboursolidarity.org/en/n/3499/joint-statement-by-independent-organizations-in-iran

Gazze direniyor. Ve hayır, Netanyahu kazanmıyor

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in İspanya devleti partisi Enternasyonalist Mücadele‘nin (LI) 14 Haziran tarihli açıklaması.

Gazze’de 20 aydır süren kesintisiz soykırıma rağmen İsrail kazanmıyor. Dünyanın altıncı en güçlü ordusuna sahip, nükleer bir güç, yıkım ve gözetleme teknolojisinde en ileri düzeye sahip bu devlet, direnmeye kararlı bir halkı yenemiyor. Ne tankı ne de uçağı olan, ordusu dahi bulunmayan bir gerilla hareketi, neredeyse 20 yıldır Ortaçağ koşullarında kuşatma altında olan Akdeniz’in küçük bir köşesini İsrail’in her şeye muktedir ordusu için bir bataklığa çevirdi. Bölgedeki emperyalizmin kılıcı gibi davranan bu devlet, bu konumunun sağladığı tam cezasızlıkla hareket ediyor.

Filistin halkının direnişini yenemediği için İsrail, hiçbir sınır tanımayan, maskesiz, kör bir yıkım politikası izlemek zorunda kalıyor. Öldürüyorlar (şimdiye kadar kayda geçen 60 bin can kaybı, gerçekte çok daha fazla), hastaneleri, okulları, tarım alanlarını, hayvanları, su altyapılarını yok ediyorlar… Hayatı mümkün kılan herkesi — doktorları, acil yardım çalışanlarını, öğretmenleri, kadınları, erkekleri, çocukları — ve dünyaya olup biteni duyuran gazetecileri sistematik biçimde hedef alıyorlar. En gelişmiş teknolojiler, yapay zekâ dahil, bu toplu yok etme hizmetine sokulmuş durumda. Her gün İsrailli yöneticiler soykırım niyetlerini açıkça ilan ediyor, askerleri ise bunu nasıl gerçekleştirdiklerini belgeleriyle gösteriyor. En acımasız Avrupalı sömürgecilik uygulamalarını ve Nazi soykırımını andıran tüm bu dehşete rağmen Gazze halkı teslim olmuyor. Çünkü biliyorlar ki teslim olurlarsa sürgün edilecekler. İsrail’in kuruluşundan bu yana uyguladığı ırkçı plan hep aynı: En fazla Filistin toprağını, en az Filistinliyle ele geçirmek.

Bu uğurda her yol mübah. Yakın zamanda Netanyahu’nun da kabul ettiği gibi, halkın direnişini kırmak için DEAŞ (İslam Devleti) bağlantılı mafyatik silahlı grupları bile finanse etmek mübah. Halkı açlıktan öldürmek amacıyla üç ay boyunca sınır kapılarını kapatmak ve ardından insani yardım dağıtımını askerileştirerek, Trump’ın kurduğu Gazze İnsani Yardım Vakfı’nın dağıtım noktalarını birer imha merkezine çevirmek bile mubah. En az 130 Filistinli bu dağıtım noktalarında yiyecek toplamaya çalışırken İsrail ordusu tarafından katledildi. Bunlar Gazze’nin kanlı “Açlık Oyunları”dır.

Bu sırada, Gazze’deki soykırımın gölgesinde İsrail, Batı Şeria’daki sömürgecilik faaliyetlerini derinleştirmeye devam ediyor. Direnişin en güçlü olduğu kuzeydeki mülteci kamplarını, örneğin Cenin’i, işgal güçlerinin doğrudan temsilcisine dönüşmüş olan Filistin Ulusal Yönetimi’nin yardımıyla boşaltmayı başardı. 40 bin Filistinli kamplardan zorla çıkarıldı. İsrail yerleşimleri genişlerken yerleşimciler birer paramiliter saldırı gücüne dönüştü.

Fakat İsrail ordusunun Gazze’de batağa saplanması ülke içinde de benzeri görülmemiş bir krizi tetikledi. Her geçen gün daha fazla asker Gazze’de ölmek istemediğini söylüyor, rehinelerin aileleri Netanyahu’nun onları kurtarma niyeti olmadığını daha açık biçimde görüyor ve ülkenin uluslararası alanda giderek yalıtılması iç gerilimleri artırıyor. Netanyahu’nun planı işlemiyor ve bu da krizi derinleştiriyor.

Fransa, Birleşik Krallık ve İsveç gibi ülkelerde yeniden yükselen kitle seferberlikleri ve soykırımın inkâr edilemez hale gelmesi bazı ülkeleri, kendilerini kurtarmak için cılız adımlar atmaya zorluyor. Londra, ikili ticaret anlaşmasına ilişkin müzakereleri askıya aldı. Avrupa Birliği ise şimdi İsrail’le yaptığı ayrıcalıklı ortaklık anlaşmasını gözden geçirmeyi düşünüyor. İspanya Meclisi, insan haklarını ihlal eden ülkelere silah ambargosu getirilmesini öngören bir yasa tasarısını gündemine aldı. Barselona Belediyesi, geçen yıl yeniden kurduğu İsrail’le olan ilişkileri bir kez daha sonlandırdı. Biz de sözlerden eyleme geçilmesi için baskıyı sürdürmeliyiz. İspanyol hükümeti tüm bu Filistin yanlısı retoriğine rağmen hâlâ İsrail’le diplomatik ilişkilerini sürdürüyor ve ondan silah alıyor. Hükümet söylemlerinde İsrail’i eleştiriyor; ama gerçeklikte savaş makinesini beslemeye ve işgal ile sömürgeleştirmeyi normalleştirmeye bir gün bile ara vermedi.

Seferberliklerin yeniden canlanmasının yanı sıra, Filistin’e yönelik dayanışmayı doğrudan Gazze’ye ulaştırmak isteyen üç uluslararası girişim de önümüzdeki günlerde birleşiyor. Özgürlük Filosu’na ait geminin Gazze sahiline 60 km mesafedeyken kaçırılmasının ardından, Tunus’tan yola çıkıp Cezayir ve Libya üzerinden geçen Rafah Yürüyüşü ve Sumud kara konvoyu önümüzdeki günlerde Mısır’da buluşacak. Bu girişimler, aynı zamanda 2011 devrimini bastıran Sisi rejiminin soykırıma ortaklığını da ifşa ediyor.

Tabandan yükselen tüm bu mücadeleler, halkın taleplerine rağmen İsrail’i bu stratejik bölgenin kontrolü için kilit bir aktör olarak gören emperyalist hükümetlerin ve Arap rejimlerinin suç ortaklığıyla tam bir tezat oluşturuyor. Bu rejimler açısından İsrail, çürümüş küresel kapitalizmin işleyişinde merkezi bir rol oynuyor. İşte Filistin halkı buna karşı savaşıyor ve bu yüzden bu mücadele çok zorlu; ve tam da bu nedenle onun mücadelesi hepimizin özgürlüğü için. Bu nedenle tüm mahallelerde, okullarda, işyerlerinde Filistin halkıyla dayanışma komiteleri kurmaya ve seferberliği büyütmeye çağırıyoruz. Filistin’le dayanışmayı derinleştirmeye devam etmeliyiz, çünkü orada hepimizin geleceği belirleniyor.

İsrail’in soykırımcı devletiyle suç ortaklığına son: PSOE-SUMAR hükümeti, yalanlara artık yeter!
İsrail’e derhal silah ambargosu!
İsrail’le tüm diplomatik ve ticari ilişkiler kesilsin!
Filistin halkının direnişiyle dayanışma!
Nehirden denize özgür Filistin!

Enternasyonalist Mücadele

14 Haziran 2015

Okur mektubu: “Yoksulluğun gizlenmesi çözüm değil meşrulaştırmadır”

0

Bugünün yoksulu, eskisi gibi çıplak ayakla dolaşmıyor. Eskiden yoksulluk daha çok temel ihtiyaçların eksikliğiyle tanımlanırken artık insanlar çalıştıkları halde geçinemiyor. Yoksulluk, yalnızca maddi bir eksiklik değil; sosyal, psikolojik ve kültürel alanlarda da derinleşiyor. Yoksulluk yalnızca ceplerde değil düşüncelerde, ilişkilerde, hayallerde de var. Bugünün yoksulu çoğu zaman gizli yoksuldur çünkü yoksulluk, utanç verici bir şey olarak gösterilmiştir. Bu yüzden insanlar yoksulluğunu saklar; kredi kartıyla alışveriş yapar, taksitle telefon alır, borçla yaşar; yoksulluğu görünmez olur. Bu, neoliberal sistemin “göstermelik refah”ıdır. Göstermezsen dışlanırsın. Yoksul olmak değil, yoksul görünmek ayıplanır.

Devletler “aşırı yoksulluğu azalttık” derken, kredi borçlarıyla ayakta duran milyonları görmezden gelir. İnsanlar geçinemediği halde gerçeği kabul edemez, çünkü “başarısız” ilan edilmekten korkar. Sefaletin görünmez kılındığı her toplumda çürüme içeriden başlar. Çünkü kültür, yalnızca estetik beğenilerin değil, aynı zamanda sınıfsal bir imtiyazın alanı haline gelmiştir. Tüketemeyen, erişemeyen o dünyada görünmeyen sayılır. Dijital çağda kültürel üretim bile bir satın alma gücüne, bir platform aboneliğine bağlı. Yoksullar artık sadece ekmekten değil ezgiden, sözcükten, sanattan da mahrum kalmış durumda. Bu mahrumiyet yalnızca maddi değil duygusal, düşünsel ve toplumsal bir dışlanmışlık yaratıyor.

Tüketemeyen görünemiyor; görünmeyen ise var olamıyor. Yoksullar yalnızca piyasadan değil, kültürel anlatıdan da dışlanıyor. Geçmişte mücadele kültürü, bu sessizliğe karşı bir çığlık, bir görünürlük biçimiydi bir nebze de olsa. Bugün, kültürel damar kuruduğunda, yoksullar yalnızca ekonomik değil varoluşsal bir yalnızlığa da itilmiş oluyor. Direnişin kültürel zeminle olan kopuşu, yoksulun mücadeleye katılımını da zayıflatıyor. Mücadele sadece hak arayışı değil, kendini ifade etme, tanınma arzusudur. Kendini bir şarkıda, bir şiirde göremeyen insan, zamanla varlığına olan inancını yitirir. Kültürden dışlanan direnişten de dışlanır çünkü her direniş, bir hayalin içinde yeşerir.

Yoksulluğun gizlenmesi çözüm değil meşrulaştırmadır. İşçi sınıfı, yoksulluğu görünür kılmak için vardır. Gizlenen şey açığa çıkmadıkça çözüm de hayal olur. Ancak görünmeyen yoksulluk, örgütlenme sorunlarını derinleştirir çünkü yoksulluk, insanları sadece maddi değil, psikolojik olarak da parçalar. Güven kaybı ve korkular, örgütlenmeyi engeller. Ancak bu yoksullukla yüzleşmek ve onu görünür kılmak, örgütlenmenin önündeki engellerin bir kısmını ortadan kaldırabilir.

Sonunda bu örtüyü kaldıracak güç işçi sınıfının elindedir. Gerçeği açığa çıkarmak, sadece yoksulluğun görünür kılınmasıyla değil, onun yarattığı toplumsal ve psikolojik tahribatla da yüzleşmeyi gerektirir. İşçi sınıfı bu görünmeyen dünyayı aydınlatacak, karanlıkları delip geçecek ve yalnızca ekonomik değil, varoluşsal bir yeniden doğuşun kapılarını aralayacaktır.

Metal işçisi Yılmaz

Anti-Siyonist Yahudi Kongresi: “Bizim adımıza değil”

0

13-15 Haziran 2025 tarihleri arasında, Birinci Uluslararası Anti-Siyonist Yahudi Kongresi, beş kıtadan 500’den fazla kişiyi bir araya getiren tarihi bir olay olarak Viyana’da düzenlendi. Bu sadece bir konferans değil, aynı zamanda siyasi, ruhani ve kültürel bir bildiriydi: “İsrail, Yahudiliği temsil etmiyor!”

Dünyanın dört bir yanından yüzlerce Yahudi, ilk kez açıkça İsrail devletine meydan okumak, anti-Siyonizmi Yahudiliğin etik ve moral bir ifadesi olarak haklı çıkarmak ve Filistin direnişiyle dayanışma göstermek için bir araya geldi.

Katılımcılar arasında tanınmış akademisyenler, Hasidik hahamlar, genç aktivistler, Holokost’tan kurtulanlar ve Nazizm tarafından zulüm görmüş ailelerin soyundan gelenler vardı. Hepsi tek bir slogan altında birleşti: “Bizim adımıza değil.”

Kongre, Filistin direnişine her biçimiyle açık destek ifade etti, onu ırkçı bir sömürge sistemine karşı meşru bir mücadele olarak değerlendirdi ve İsrail liderliğinin insanlığa karşı işlediği suçlardan dolayı Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne çıkarılmasını talep etti.

Kongrenin sonucu iki devletli çözüm maskaralığı değil, tüm nüfus için tek bir demokratik devlet aracılığıyla nehirden denize Filistin’i özgürleştirmek oldu.

Kabul edilen bildirinin bir kısmını paylaşıyoruz:

Dünya, Siyonizmin Batı ile işbirliği içinde Filistin halkına karşı başlattığı soykırımı dehşetle izlemektedir. Yahudiler olarak, bunun bizim adımıza yapılıyor olması nedeniyle harekete geçme yükümlülüğümüz vardır. En karanlık zamanlarında Filistinli kardeşlerimizin yanında durmalı ve Filistin’in sömürgecilikten arındırılması için çalışmalıyız!

Dünyadaki Yahudiler ve Yahudi kökenli insanlar -Siyonist devletin temsil ettiğini iddia ettiği kişiler- Siyonizme karşı sarsılmaz muhalefetlerini ilan etmek için birleşiyorlar.

Yüzyılı aşkın bir süre önceki Birinci Siyonist Kongre’den bu yana, Siyonist liderler tüm dünya Yahudiliği adına konuştuklarını iddia etmiş, böylece Yahudileri ve Yahudiliği Siyonizme rehin tutarken, muhalefetimizi sürekli olarak susturmaya ve Yahudi dininin ruhani bütünlüğünü ayaklar altına almaya çalışmışlardır. Yahudi geleneği, tarihi ve kültürü soykırıma kesin olarak karşıdır.

Siyonizme karşı Yahudi direnişinin etkileyici tarihi, Siyonizmin kendisi kadar uzundur: Buna Yahudi dini cemaatlerinin yanı sıra Yahudi kökenli laik hareketler ve Siyonist devletin kuruluşuna yönelik Filistin’in bizzat içinden şiddetli Yahudi muhalefeti dahildir.

Siyonizm, Yahudiliğe ve Filistin’in yerli halkına karşı bir suçtur ve onu yok etmeye kararlıyız. Yıllar boyunca, Siyonizmin Yahudileri korumak yerine, Yahudiler ve Yahudilik adına iğrenç eylemler işleyerek büyük bir tehlike haline geldiği kanıtlanmıştır. Siyonizm, Yahudi üstünlüğünü iddia eder ve bu nedenle Yahudilerin “ötekiliğinde” ısrar eden, antisemitizmin doğasında var olan ırkçı varsayımı tamamen benimser.

Siyonist sömürgeci varlık, Filistinlilerin en temel haklarını bile inkâr etmektedir. Siyonizm, Batı Şeria ve Gazze’deki sömürgecilikten, apartheid’dan, etnik temizlikten ve soykırımdan sorumludur. Dünya çapındaki on dört milyon Filistinli bunun doğrudan mağdurudur.

Siyonizmin işlediği vahşetler karşısında kararlılıkla şunu söylüyoruz: “Bizim adımıza değil!” Filistinli müttefiklerimizle birlikte Siyonizmi sona erdirmeye ve Filistin’in sömürgecilikten arındırılmasına kararlıyız!

(…) İlk Yahudi Anti-Siyonist Kongresi’nde birlikte güçlerimizi birleştireceğiz ve birleşmiş bir şekilde, Filistin’i özgürleştirmek ve adil ve eşitlikçi bir toplum inşa etmek için Filistinlilere katılacağız!

Yahudilik Siyonizm değildir!