Ana Sayfa Blog Sayfa 10

Tarihte bu ay | 15-16 Haziran Direnişi

0

15-16 Haziran 1970’te Türkiye işçi sınıfı kitlesel ve birleşik bir işçi sınıfı seferberliğine imza attı. Birleşik mücadele ile Türkiye işçi sınıfının neler başarabileceğini gösteren 15-16 Haziran Direnişi, Türkiye sınıflar mücadelesinde önemli kırılma anlarından biri oldu.

15-16 Haziran Direnişi’nin arka planında işçilerin muazzam örgütlülüğünün yanı sıra onu meydana getiren, işçi hareketinin yükselişte olduğu koşullar mevcuttu. İşçiler sendika kanalıyla işyerlerinde örgütleniyor, hakları için mücadele ederek önemli kazanımlar elde ediyordu. Mücadele halindeki işçiler, devlet güdümündeki Türk-İş’ten ayrılarak, o günlerde sendikal mücadelenin odağı haline gelen DİSK’i kurmuştu. Bunun karşılığında devlet, Sendikalar Kanunu ile Grev ve Lokavt Kanunu’nda değişiklik yaparak işçilerin sendikal mücadelesini ve örgütlülüğünü kırmak istedi. Adalet Partisi (AP) ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) birbirlerinden ayrı bir şekilde sendikalar, grev ve lokavt konularına eğilen iki yasa taslağı hazırladı. Komisyonda birleştirilen taslakla oluşan ve 11 Haziran 1970’te yürürlüğe giren 1317 sayılı kanun sendikal örgütlenme, sendika değiştirme ve greve çıkma hakkını kısıtlıyor, Türk-İş’ten DİSK’e geçişi zorlaştırırken DİSK’in işçi hareketi içinde devrimci bir sendikal kutup olmasının önüne geçmek istiyordu. Ancak işçiler, yıllar boyunca elde ettikleri kazanımları bir yasayla kaybetmeyi kabullenmedi.

İşçiler, saldırının geri püskürtülmesi için işyerlerinde Anayasal Direniş Komiteleri örgütledi. Yasanın geri çekilmesi için hükümetle yaptıkları görüşmelerden sonuç alamayan işçiler, 14 Haziran’da direniş kararı aldı. 15 Haziran günü İstanbul çok büyük bir ayaklanmaya sahne oldu. Kartal’dan Topkapı’ya, Bakırköy’de Eyüp’e, İstanbul’un her noktasında işçiler yürüyüşteydi. 16 Haziran’a gelindiğinde yüz binlerce işçi şalter indirmiş, fabrikaları boşaltmış, sokağa çıkmıştı. İstanbul’un yanı sıra Ankara, İzmir, Gebze ve İzmit’te de kitlesel eylemler gerçekleşti. Sadece DİSK değil çok sayıda Türk-İş üyesi işçi de sokağa çıktı. Sermayenin polis gücünün yetersiz kaldığı noktalarda ordu işçilere müdahale etti. 150’den fazla fabrikanın katıldığı seferberlikte Mutlu Akü Fabrikası işçisi Yaşar Yıldırım, Vinleks işçisi Mustafa Bayram ve Cevizli Tekel Fabrikası işçisi Mehmet Gıdak polis kurşunuyla hayatını kaybetti. Ayaklanma karşısında çaresiz kalan hükümet sıkıyönetim ilan etti ve bunun üzerine DİSK bürokrasisi, işçilere direnişi bitirme çağrısında bulundu. Yine de bir süre sonra, ayaklanmanın bir kazanımı olarak yasa Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi.

15-16 Haziran Direnişi, sınıfa kendi muazzam gücünü göstermiş ve örgütlü gücün karşısında hiçbir şeyin duramayacağını kanıtlamıştır. Hiçbir rejimin kadir-i mutlak olmadığının, meclisten apar topar geçen yasalarla örgütlü işçi sınıfının kolay kolay alt edilemeyeceğinin göstergesidir. Zira o gün de bugün de iktidarın emekçilere biçtiği hayat aynı: güvencesiz, sağlıksız, kölelik düzeyinde çalışma ve yaşam koşulları; işsizlik ve yoksulluk ile terbiye; sendikal haklara ve örgütlülüğe dönük saldırılar. İşçi ve emekçilerin birleşik ve örgütlü ortak mücadelesi ise bugün hâlâ en temel eksikliğimiz. Bu da sendikaların, emek örgütlerinin ve sosyalistlerin birleşik bir mücadele hattını, bir Emek İttifakı’nı inşa etmesini zorunlu kılıyor.

İsrail’in İran’a yönelik suç teşkil eden saldırılarını kınıyoruz!

0

12 Haziran’da İsrail, yaklaşık 200 savaş uçağıyla İran’a yönelik suç teşkil eden bir saldırı başlattı. Başkent Tahran’da sivil bölgeler ile askeri yerleşim alanları bombalandı. Saldırıda aralarında İran Genelkurmay Başkanı Muhammed Bakıri, Devrim Muhafızları Başkomutanı General Hüseyin Selâmi ve Silahlı Kuvvetler Komutan Yardımcısı General Gulamali Reşid’in de bulunduğu üst düzey askeri yetkililer ile birlikte 70’ten fazla sivil yaşamını yitirdi. İran’ın İsfahan, Erak ve Kirmanşah kentlerindeki askeri ve sanayi komplekslerinde de patlamalar bildirildi.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, Filistin halkına yönelik soykırımı sürdüren ve Lübnan, Suriye ve İran halklarını sürekli olarak bombalarla tehdit eden Siyonist devletin bu yeni suç saldırısını kınıyoruz. İsrail’in soykırımcı Başbakanı Benyamin Netanyahu saldırının “gerekli” ve “önleyici” olduğunu, İran’ın olası bir nükleer saldırısına karşı gerçekleştirildiğini ileri sürdü. Bu tamamen gerçek dışıdır. Nükleer üretimi konusunda ABD ile müzakereler yürüten ve bu müzakereler BM Atom Enerjisi Ajansı tarafından daimi olarak kontrol edilen İran herhangi bir askeri eylemde bulunmamıştır. İsrail ise “Yükselen Aslan” adını verdiği operasyonun “tehdit ortadan kaldırılana kadar süreceğini” ilan etti.

Saldırı ABD ve Avrupa emperyalizminin desteğine sahip olsa da ABD ve Avrupa emperyalizmi, açıklamalarıyla bunu gizlemeye çalışıyor çünkü halklarının İsrail’i giderek daha fazla reddettiğini ve sokaklarda Filistin halkını desteklediğini biliyor. Aşırı sağcı Donald Trump ve hükümeti, “İsrail’in askeri eylemini desteklemediklerini” ve “İran ile daha geniş bir savaş” istemediklerini ilan etti. Ancak daha sonra Trump, İsrail’in askeri harekâtını güçlü bir şekilde destekleyeceğini söyledi ve İran’ı “bir anlaşmaya varması” için tehdit ederek, aksi takdirde daha fazla “ölüm ve yıkım” olacağı konusunda uyardı. Trump ısrarla “İran ortada hiçbir şey kalmadan önce bir anlaşma yapmalı… Çok geç olmadan bunu yapın,” dedi. Fransa Cumhurbaşkanı Macron da bunu onaylayarak “İsrail’in kendini savunma hakkı olduğunu” ilan etti ve alaycı bir şekilde “gerilimi tırmandırmaktan kaçınma ve itidal” önerisinde bulundu.

İsrail bu saldırıyı, Gazze’ye yönelik işgalinin üzerinden bir buçuk yıl geçmesine ve yarattığı yıkımla devasa suçlarına rağmen zafer ilan edemediği için gerçekleştirdi. İsrail dünyada giderek yalnızlaştı ve Siyonist rejimin yaşadığı kriz ve bölünme derinleşiyor. Avrupa’da ve dünyanın diğer bölgelerinde Filistin direnişine destek için ve Gazze’de uygulanan insanlık dışı ablukanın yol açtığı açlık koşullarına karşı yeniden kitlesel protesto eylemleri düzenleniyor. İsrail’de de Gazze işgalinin sürmesine yönelik tepkiler artıyor. Orduya katılmayı reddeden asker sayısı yükseliyor. Esirlerin serbest bırakılması ve savaşın sona erdirilmesi talebiyle günlük protestolar sürüyor. Bu kitlesel tepkiler, Siyonist rejimin süreklilik arz eden siyasi krizinin arka planını oluşturuyor. Netanyahu, parlamentodaki muhalefetin seçim çağrısı yapmak üzere harekete geçtiği ve bunun Netanyahu ile aşırı sağcı Siyonist müttefiklerinin iktidarını sonlandırabileceği bir dönemde İran’a saldırı emrini verdi. Bu saldırıyla hem dikkatleri iç krizden uzaklaştırmayı hem de “İsrail düşmanlarına karşı birlik” çağrısı yapmayı amaçlıyor.

İran’a gelince, İran halkının Siyonist saldırıya karşı kendini savunma hakkını tanıyor ve bu İsrail’in saldırısını en sert şekilde kınıyoruz. İran’ın nükleer programını geliştirme ve nükleer silahlara sahip olma hakkını da sonuna kadar savunuyoruz. Ancak bununla birlikte, İran rejimine herhangi bir siyasi destek vermediğimizi de belirtmeden geçemeyiz. İran’ın otoriter teokratik hükümeti İsrail’in suç teşkil eden eylemlerine hiçbir zaman güçlü cevaplar vermemiş, Filistin direnişini destekleme konusunda da tutarlı davranmamıştır. Öte yandan bu kapitalist ve baskıcı rejim; kitle hareketini, işçi sınıfını ve İran halkını, özellikle de kadınların hak taleplerini şiddetle bastırmaktadır.

İUB-DE olarak tüm dünya halklarını İsrail’in bu suç teşkil eden saldırısını protesto etmek ve İran’ın kendini savunma hakkını desteklemek üzere harekete geçmeye ve İran hükümetinin “karşılık verilecek” yönündeki açıklamasının hayata geçirilmesini talep etmeye çağırıyoruz. Soykırımcı Siyonizmin ve emperyalizmin saldırganlığına karşı durmak ve bunu dünyanın dört bir yanında sokaklara çıkarak kınamak, Ortadoğu halklarına yönelik sömürgeci planları bozguna uğratma mücadelemizin bir parçasıdır. Tüm dünya hükümetlerinden İsrail ile diplomatik ve diğer tüm ilişkilerini kesmelerini talep etmeliyiz. Böylece aynı zamanda Filistin direnişine de desteği sürdürmüş; Gazze’deki soykırımı, açlığı ve İsrail’in apartheid rejimini sona erdirme mücadelesine katkı sunmuş oluruz.

İsrail’in İran’a yönelik suç teşkil eden saldırısına son!

Emperyalizmin saldırıya sunduğu desteği kınıyoruz!

İran’ın kendini savunma hakkını tanıyoruz!

Soykırıma karşı Filistin direnişini destekleyelim!

Gazze’de ablukaya son!

Nehirden denize özgür Filistin!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

13 Haziran 2025

Emek bölünürse sermaye kazanır: İzmir’de grevler, sessizlikler ve işten çıkarmalar

0

29 Mayıs 2025 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde DİSK’e bağlı Genel-İş sendikası üyeleri, ücret adaletsizliğine karşı greve çıktı. Emekçilerin talepleri açık ve netti: Aynı işi yapmalarına rağmen farklı ücret politikalarıyla karşı karşıya kalıyorlar, bu da çalışma barışını ve emekçilerin onurunu zedeliyordu. Günler süren direnişin ardından, kimi kazanımları içeren, orta seviyede bir toplu iş sözleşmesine imza atıldı. Ancak bu süreçte emek mücadelesinin en can alıcı sorunu bir kez daha gözler önüne serildi: Emekçilerin birliği ve kolektif mücadelenin eksikliği.

Genel-İş üyesi işçiler greve çıktığında, aynı belediyede çalışan, Türk-İş’e bağlı Belediye-İş sendikası üyeleri sessiz kaldı. Grevle dayanışma gösterilmedi. Aynı kantinde yemek yiyen, aynı otobüsle işe gelen, aynı kaldırımda yürüyen işçiler, sendikal ayrımlar üzerinden bölündü. Sermaye sınıfının yıllardır işçilere karşı kullandığı en etkili yöntemlerden biri, yine başarıya ulaşmıştı: “Böl, parçala, yönet.”

Bugün tablo tersine dönmüş durumda. Belediye-İş’e bağlı İZDOĞA, İZBETON ve İZULAŞ gibi şirketlerde çalışan yaklaşık 1000 işçi işten çıkarılma tehlikesiyle karşı karşıya. Fakat bu kez de DİSK’e bağlı Genel-İş cephesi sessiz. Emekçilerin iş güvencesi ellerinden alınırken, bir zamanlar grev çadırında omuz omuza durmayanlar şimdi sessizliğe gömülüyor.

İzmir Büyükşehir Belediyesi her ne kadar CHP yönetiminde olsa da, uygulanan politikalar AKP’nin yıllardır sürdürdüğü neoliberal ekonomik yaklaşımın kopyasından ibaret. CHP Genel Başkanı Özgür Özel, kürsülerden AKP’yi eleştirirken “işçi harap, emekli bitap” diyor; ancak İzmir’de kendi partisinin belediyesi işçiyi görmezden geliyor, işten çıkarıyor, ücret eşitsizliğine göz yumuyor.

Bu tablo bize bir kez daha şunu gösteriyor: İktidarın rengi ne olursa olsun, sermaye sınıfı kendi çıkarlarını korur. İşçi sınıfı ise ancak birlikte hareket ettiğinde kazanabilir.

Sendikaların farklı olması, işkollarının ayrı olması, bir arada mücadele etmenin önünde engel olmamalıydı. Eğer 29 Mayıs’ta işçiler bir bütün olarak hareket edebilseydi, bugün ne ücret eşitsizliği olurdu ne de 1000 kişi işini kaybetmekle karşı karşıya kalırdı.

Bu yüzden bugün daha yüksek sesle şunu söylemek gerekir:
Farklı sendikalar değil, ortak mücadele hattı gereklidir.
Farklı işkolları değil, birleşik emek cephesi gereklidir.
Çünkü emek bölünürse, sermaye kazanır
.

Siyonist İsrail’in İran’a yönelik saldırılarına, Filistin halkına dönük soykırımına son!

0

Filistin halkına karşı soykırımını sürdürmekte olan işgalci, Siyonist İsrail devleti bu sabaha karşı İran’a yönelik başlattığı saldırı harekâtını sürdürüyor. Siyonizmin sözcüleri askeri üsleri, nükleer tesisleri ve Devrim Muhafızları ordusu komuta kademesini hedef aldıklarını dile getirseler de sivilleri de katletmeye devam ediyorlar.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak, Siyonist varlığın İran’a yönelik saldırısını kınıyoruz. Molla rejimine hiçbir politik destek sunmaksızın İran emekçi halkının yanında olduğumuzu ifade ediyoruz. ABD başkanı, aşırı sağcı Donald Trump’ın açıklamaları da gösteriyor ki, Siyonist İsrail rejimi bu saldırıyı ABD emperyalizminin icazeti çerçevesinde gerçekleştirmekte. Tıpkı Filistin halkına yönelik uygulamakta olduğu soykırım politikalarında olduğu gibi!

Netanyahu rejimi bir yandan Filistin direnişini ezmek, Filistin halkını kendi topraklarından sürmek ve işgalini genişletmek istese de Filistin halkının haklı mücadelesi, askeri ve politik olarak bu hedeflerine ulaşmasını engelliyor. Bu durumun kendisi Siyonist rejim içerisindeki politik krizi derinleştirirken, Netanyahu kendi içsel krizini çözmenin bir aracı olarak bölge ülkelerine saldırılar düzenleyerek Siyonist devlet içerisinde kendi meşruiyetini güçlendirmeye çalışıyor. Lübnan, Yemen ve Suriye’ye operasyon düzenlediği gibi, bugün de İran’a karşı bir harekât başlatıyor.

Siyonist devletin İran’a dönük bu saldırıları, Filistin halkına yönelik katliam, soykırım ve işgal politikalarını da hızlandıracağının bir kanıtı. Keza soykırımcı Netanyahu defaatle bunu dile getirirken, Trump da her fırsatta Siyonist rejimin uyguladığı soykırıma desteğini ifade ediyor.

Bu nedenle Siyonist İsrail’in İran’a yönelik saldırılarını kınamanın yolu, Filistin halkının mücadelesinin koşulsuz desteklenmesini zorunlu kılmakta. Bunun yolu ise, bölge ülkelerinin ikiyüzlü rejimlerine karşı emekçi halkların seferber olmasından ve Siyonist İsrail’le askeri, diplomatik, ekonomik, ticari ve akademik tüm ilişkilerin kesilmesi, İsrail’e tam ambargo uygulanması talepleriyle mücadeleyi büyütmesini dayatıyor.

Siyonist devletin saldırılarına son! İsrail’e kalkan olan Kürecik üssü  ve ABD’nin karakolu İncirlik üstü derhal kapatılsın!

Siyonist devletin, Trump destekli soykırım politikalarına son!

Yıkılsın Siyonist İsrail devleti!

13 Haziran 2025

İşçi Demokrasisi Partisi

ABD’de Trump’ın göçmen politikasına karşı protestolar yayılıyor: 14 Haziran Cumartesi seferberlik günü

0

Amerika Birleşik Devletleri 14 Cumartesi günü, “Krallara Hayır!” olarak adlandırılan büyük bir ulusal ve uluslararası protestonun merkez üssü olacak. ABD genelinde yaklaşık 1800 protestonun gerçekleşmesi bekleniyor. Çağrı, Avrupa, bazı Afrika ülkeleri, Kanada ve Meksika gibi diğer ülke ve bölgeleri de kapsayacak şekilde genişletildi.

Bu mücadele günü, kamuoyunda ICE olarak bilinen ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza tarafından gerçekleştirilen şiddetli baskınlara karşı geçtiğimiz cuma günü Los Angeles şehrinde patlak veren güçlü protestoların akabinde gerçekleşecek.

Ana sloganları “ICE kaldırılsın!” ve “ICE defolsun!” olan cumartesi günkü eylemin motivasyonu, aşırı sağcı Trump tarafından uygulanan keyfi ve yasadışı göçmen sınır dışı etme uygulamalarının sonlanması olacak.

Bu ulusal ve uluslararası seferberlik, 50501 hareketi (50 protesto, 50 eyalet, 1 hareket) ve Donald Trump’ın 2016’da seçilmesinin ardından ortaya çıkan Indivisible hareketi tarafından da destekleniyor. 50501 hareketi, Nisan ayında Trump ve Elon Musk’ın (ki Musk, Hükümet Verimliliği Bakanlığı’nın (DOGE) başkanıydı) federal ofislerdeki işten çıkarmaları ve politika kesintilerini reddederek “Ellerini Çek!” sloganıyla ülke çapında 1.200’den fazla protesto gösterisi düzenleyen ulusal bir seferberlik gerçekleştirdi.

Başlangıçta ‘Krallara Hayır!’ protestosunun amacı, Trump’ın doğum gününe denk gelen -ABD ordusunun 250. yıldönümü vesilesiyle- 14 Haziran’da yapılması planlanan askeri geçit törenini reddetmekti. Bu durum ABD’deki aktivistler ile sosyal ve siyasi örgütlerin bunu Trump’ın figürünü yüceltme jesti olarak yorumlamalarına yol açtı. Bu benzeri görülmemiş ve sıra dışı geçit töreni, yaklaşık 45 milyon dolarlık kamu fonlarıyla gerçekleştirilecek. Bu arada hükümet binlerce devlet çalışanını işten çıkarıyor ve sosyal güvenlik, kamu okulları, Medicaid (10,9 milyon insanı sağlık sigortasız bırakıyor), Ek Beslenme Yardım Programı (SNAP) için kaynakları kesiyor. Böylece yaklaşık 4 milyon insan bu programdan sağlanan gıda kuponu hakkından ve diğer sosyal kazanımlardan mahrum kalıyor.

Los Angeles’taki halk öfkesinin ardından, göçmenleri destekleyen eylemler yayıldı ve ülke genelinde ABD vatandaşları da dahil olmak üzere binlerce kişi tarafından sürdürüldü. Philadelphia, Boston, San Francisco, New York, Seattle, Chicago, Denver, Dallas, Austin, Atlanta ve Washington gibi şehirlerde göçmenlik mahkemeleri, ICE ofisleri ve belediye binaları önünde gösteriler düzenlendi. Protestolar, göçmenlere verilen desteğin yanı sıra, Trump’ın giderek artan otoriter ve baskıcı tutumunun bir parçası olarak 2000 Ulusal Muhafız askeri ve 700 deniz piyadesi gönderdiği Los Angeles’ın militarize edilmesine de bir tepki niteliği taşıyor.

Önümüzdeki cumartesi günü, Trump’ın ırkçı göçmen politikasına karşı protestoların kitleselleşmesi ve yükselmesi için yeni bir katalizör ve Trump’ın işçi ve halk karşıtı politikalarına karşı bir dönüm noktası olabilir. Göçmenlerin savunulması, Los Angeles’ın militarizasyonunun ve Trump’ın otoriter eğilimlerinin reddedilmesi ile işten çıkarmaların ve sosyal programlardaki kesintilerin reddedilmesi mücadelesini bir araya getirecektir. Bu büyük protesto günü, eylemleri ülke geneline yaymak, demokratik özgürlüklere yönelik saldırıları durdurmak, tutukluların özgürlüğünü talep etmek, ICE’nin kaldırılması ve göçmenlere ve çalışanlara yönelik zulüm, gözaltı ve sınır dışı işlemlerine son verilmesi için elverişli bir birleşik sahne olabilir.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, Trump’ın otoriter ve anti-demokratik iddialarını reddeden ‘Krallara Hayır!’ eylemlerine destek veriyor ve Los Angeles’tan New York’a göstericilerin attığı sloganları destekliyoruz: ICE kaldırılsın! Sınır dışı edilmelere hayır! Los Angeles ve diğer şehirlerdeki mahkumlar serbest bırakılsın! Los Angeles’ta sokağa çıkma yasağına hayır! Ulusal Muhafızlar, Deniz Piyadeleri ve FBI defolsun! Kahrolsun Trump’ın baskısı!

Kim korkar toplumsal cinsiyetten?

0

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, 2025 yılının “aile yılı” ilan edilmesi kapsamında “toplumsal cinsiyet eşitliği”, “lgbti+” ve “cinsel yönelim çeşitliliği” gibi hak temelli kavramları hedef alan bir genelge yayımladı. Genelgede bu kavramların “aile yapısına zarar verdiği” öne sürülüyor. Bu ifadelerin kullanılmasıyla oluşabilecek zihinsel dönüşümlerin geleneksel aile yapısını aşındıracağı, telafisi güç toplumsal sorunlara yol açacağı belirtilerek söz konusu kavramlardan kaçınılmasını öğütleniyor.

Aile Bakanlığının bu kavramların gücünü bu denli kavrayabilmiş olmasına şaşkınız! Zira bu kavramlar aslında yalnızca kavram değil; kadınların, lgbti+ların “aile içi” denilip üstü örtülmeye çalışılan şiddetten korunma, eşit eğitim alma, sağlık hizmetlerine erişme ve temel haklarını kullanabilme mücadelesinin özünü oluşturuyor. İstanbul Sözleşmesi gibi birçok uluslararası sözleşme, bu kavramları bireysel özgürlüklerden de öte toplumsal eşitliğin temel taşları olarak kabul ediyor. Bu kavramlar eşitsizlikleri tarif ederken zihinleri özgürleştirip bir araya gelmenin, örgütlenmenin araçlarını oluşturuyor. Tam da bu yüzden Aile Bakanlığının bu kavramları tehdit olarak görmesine şaşırmıyoruz, hatta kadın ve lgbti+ların başkaldırışını duyduğunu anlıyoruz.

Kadın katillerine ödül yasası!

Aile Bakanlığının ajandasına paralel olarak Adalet Bakanlığı da eli artırdı ve yeni infaz düzenlemesiyle pek çok mahkûmun cezasını tamamlamadan tahliye edilmesine yol açacak örtülü bir affın hazırlığına girişti. Bu affın kadınlara ve çocuklara yönelik işlenen cinsel saldırı, cinsel istismar, cinayet ve yaralama suçlarından infaz edilen cezaları da kapsadığı söyleniyor. Mevcut durumda zaten pek çok davada hâkimler cezaları genellikle alt sınırdan verdikleri gibi iyi hal indirimi gibi uygulamalarla failleri cezasız bırakıyorlar. Kasten yaralama, tehdit, hakaret suçları için genellikle hükmedilen hapis cezaları adli para cezasına çevriliyor, ardından hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı ile para cezası dahi fiilen ödenmiyor. Kadınların yeterli hukuki bilgi ve desteğe erişememesi, soruşturma aşamasında makul sürelerin aşılması, yargılamaların yıllarca sürmesi ve yakalama kararlarının uygulanmaması gibi sistematik sorunlar, kadın ve lgbti+ların hak arama yollarını da tıkıyor.

Adalet yerini bulur mu?

Nasıl ki toplumsal cinsiyet yalnızca bir kavram değilse adaletin yerini bulması da yalnızca bir dava sonucu değildir; bu bir sistem meselesidir. Kadınların, lgbti+ların ve çocukların haklarını tanımayan, onları tehdit olarak gören bir anlayışla sürdürülen uygulamaların hepsi politiktir. Adaletin sağlanabilmesi için yalnızca bir mahkeme kararına değil, şiddet mağdurlarının haklarını tanıyan bir sisteme, etkin ve hızlı işleyen bir yargıya ve toplumsal cinsiyet eşitliğini benimseyen bir hukuk anlayışına ihtiyaç var. Bu yüzden iktidarın ajandasına tümden itiraz ediyoruz! Kadınlar ve lubunyalar olarak ısrar ve inatla mücadeleye sarılma zamanı!

Kadınlara, lgbti+lara ve çocuklara yönelik suçların infaz yasasından çıkarılmasını ve bu suçların faillerine özel bir ayrıcalık tanınmamasını talep ediyoruz. Faillere cesaret aşılayan bu düzenlemede “kadın ve çocuklara karşı suçlara dair” istisna getirilmelidir!

İş cinayetleri: “Hukuk devleti” ise cezasızlık niye?

0

Sakarya/Hendek’te 3 Temmuz 2020 tarihinde bir havai fişek fabrikasında gerçekleşen patlama sonucunda yedi işçi hayatını kaybetmiş, pek çok işçi de yaralanmıştı. Her iş cinayeti yargılamasında olduğu gibi hiçbir önlemin alınmadığı, güvenlik tedbirinin uygulanmadığı, yalnızca kâr hırsıyla üretimin devam ettiği fabrikada yaşanan patlama nedeniyle yargılanan sanıklar “ihmalen” öldürme suçundan cezalandırıldı.

Yargıtay ise fabrikanın patronu olan sanık hakkında ihmalen öldürme suçundan cezalandırılma kararı verilmesini hukuka aykırı buldu. Riskli üretim yapan bu fabrikada patronun 25 yıldır bu işin içinde olduğunu; daha önce meydana gelen patlamalara ve uyarılara rağmen güvenli bir çalışma ortamı sağlamaya çalışmak ve patlama riskine karşı güvenlik tedbirleri almak yerine izinsiz şekilde barut üretimi yapılması ve depolanması gibi kâr hırsı ile yalnızca üretimi artırmaya yönelik hareket ederek çalışanlarının güvenliklerini hiçe sayması nedeniyle, yaşanan patlama neticesinde oluşabilecek sonucu öngörebileceği değerlendirmesini yaparak, söz konusu patronun öldürme suçunu kasten işlemiş olduğunu, diğer sanıklar yönünden verilen cezaların da yetersiz olduğunu belirterek önceki kararı bozdu.

Aslında Yargıtay, tüm iş cinayetleri ile ilgili yürütülen yargılamalarda, gerek adalet arayan işçi ailelerinin, gerek hak savunucularının gerekse kamuoyunun taleplerine nadir görülen şekilde cevap verdi. Bu karar ile fabrika patronuna “Patlama riskini bilmene rağmen, engellemek yerine daha fazla para kazanmak için işçilerinin ölümünü göze almışsın” demiş oldu. Buna karşılık Yargıtay’ın söz konusu kararından sonra, 13 Mayıs 2025’te görülen ilk duruşmada fabrikanın patronu şu sözler ile ülkedeki iş cinayetleri konusunda yargının tutumunu ve rejimin cezasızlık politikasını gözler önüne serdi: “Soma’da 301 kişi öldü, orada bu cezayı vermediniz. Türkiye genelinde patlayan fabrikaların hiçbir patronu tutuklanmadı, ihale bana kaldı.” Hukuk sistemindeki cezasızlık politikaları nedeniyle artık mahkemelerce “olması gereken” hukukun uygulanması karşısında sanıklar “sitem ediyor”.

Biz bu durumla ilk kez karşılaşmıyoruz. Rejim bir yandan “Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir” derken diğer yandan uyguladığı cezasızlık politikaları nedeniyle iş cinayeti failleri, kadın cinayeti failleri, cinsel istismar failleri sokaklarda geziyorlar ve “Üç ay yatar çıkarım” güvencesi ile suç işlemeye devam ediyorlar. Görülen o ki patronlar korkmuyorlar çünkü 300-500 işçi de ölse ceza almayacaklarını biliyorlar ve bugün, hukuka uygun davranıp ceza vermek isteyen mahkemeye de bunun hesabını soruyorlar.

Anılan duruşma tarihinden tam 11 yıl önce, 13 Mayıs 2014’te, Soma’da yaşanan maden faciasında 301 işçi hayatını kaybetmişti. Dünya tarihinde en ölümcül 13. kaza olarak nitelendirilen bu facia ile ilgili yapılan yargılamada ise tam tersine, önce mahkeme yargılanan sanıkların kasten öldürme suçundan cezalandırılmasına karar verdi, ardından Yargıtay’ın kararı bozması ile sanıklar ihmalen öldürme suçundan cezalandırıldılar. Bugüne geldiğimizde Soma katliamı ile ilgili yargılanan hiçbir sanık cezaevinde değil, yalnızca davada işçi ailelerinin avukatlığını üstlenen Can Atalay ve Selçuk Kozağaçlı cezaevinde. Soma katliamı ile ilintili olduğu belirtilen kamu görevlilerinin yargılandığı dava neticesinde de 10 kamu görevlisi hakkında beraat kararı verilirken diğerleri için verilen cezalar 5-6 ay arasında. İşçi aileleri ise 11 yıl önce ulaşılan bedenlerin çoğunda kimlik tespitini bile yapamadıkları yakınlarının acısını hâlâ yüreklerinde en ağır şekilde taşıyor.

Yaşanan iş cinayetleri kapsamında yürütülen yargılamaların bilançosu fecaat. İşçiler ölmeye devam ediyor, ancak “hukuk devleti” olduğu vurgulanan sistem, ödül gibi cezalar verilmesini emrediyor. İş cinayetlerinin işyerlerinde bağıra bağıra sinyal vermesine rağmen denetim yok, tedbir yok, mezarlıklar binlerce işçi ile dolu ama patronlar yargılanmıyor. Yargılananlar ise cezaevinde değiller, fabrikalarında servetlerine servet katmaya devam ediyorlar.

İşte bu yüzden soruşturmalar etkin yürütülmedikçe, ardı arkasına facialar yaşanırken gerçek sorumlular kasten öldürme suçu ile yargılanmadıkça, işyerlerinde zorunlu işçi sağlığı ve iş güvenliği tedbirleri uygulanmadıkça ve denetlenmedikçe, insanca koşullarda çalışma şartları sağlanmadıkça sermaye emek sömürüsüne, işyerleri de emekçiler için mezar olmaya devam edecek!

Los Angeles: Trump’ın sınır dışı uygulamalarına ve baskılarına karşı öfke günleri

0

Arjantin’deki kardeş partimiz Sosyalist Sol’un (Izquierda Socialista) ve dünya partimiz İUB-DE’nin (İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal) önderlerinden Ezequiel Peressini tarafından kaleme alınmıştır.

Aşırı sağcı Donald Trump, 6 Haziran Cuma gününden bu yana ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi’ni (ICE) kullanarak Kaliforniya eyaletinin başkenti Los Angeles’ta belgesiz göçmenleri gözaltına almak, hapsetmek ve sınır dışı etmek için baskınlar düzenliyor. İlk baskında yaklaşık 50 kişinin gözaltına alındığı bildirilmiş; bu da büyük bir halk hareketine yol açmış, yüzlerce kişi gözaltı merkezlerinin önünde toplanarak bu baskıyı reddetmiş ve gözaltındakilerin serbest bırakılmalarını talep etmişti. ICE’nin protestoları durduramaması üzerine Trump, Ulusal Muhafızları Los Angeles’a ve diğer yakın şehirlere göndererek askeri yöntemlere başvurdu.

İkinci sefer göreve geldiğinden bu yana Trump, göçmenlerin toplu olarak sınır dışı edilmesini emretti ve Barack Obama’nın gerçekleştirdiği yıllık 400.000 sınır dışı işlemini epeyce aşarak yılda bir milyon kişiyi sınır dışı etme sözü verdi. Trump, 2003 yılında Müslüman nüfusa zulmetmek için kurulan ICE’ye süper yetkiler verdi. Latin nüfusun yoğun olduğu farklı şehirlerde baskınlar düzenleyerek restoranları ve işyerlerini hedef aldı ve aynı zamanda pek çok göçmeni doğrudan evlerinden çıkardı. Hapse attığı Mahmud Halil örneğinde olduğu gibi, göçmen karşıtı saldırgan politikasını Filistin davasını savunan üniversiteli aktivistlere karşı da kullandı. 200’den fazla Venezuelalı göçmeni sınır dışı etti ve El Salvador’da aşırı sağcı Bukele’nin hapishanelerine zorla nakletti. Daha önce de göçmenleri Küba’daki Guantánamo cezaevine göndermişti.

Görevdeki ilk yılında bir milyon kişiyi sınır dışı etme hedefine ulaşmak için Kaliforniya eyaletinde harekete geçmek isteyen Trump, göçmen nüfusun yoğun olduğu -ve genelde polisin göçmenlik konularında federal makamlarla işbirliği yapmadığı bir şehir olan- Los Angeles’ta güçlü bir direnişle karşılaştı. Buradaki protestoları bastırmak üzere Adalet Bakanlığı ve Pentagon’a ordu ve FBI gibi federal güçleri gönderme yetkisini yasadışı olarak verdi.

Seferberliği durdurmak için 2000 asker

Los Angeles’ta Trump’ın göçmen politikasına karşı düzenlenen protestolar durup dururken ortaya çıkmış değil. Trump’ın göreve başlamasından on gün sonra binlerce göçmen ülke genelinde, özellikle de protestoların kitlesel olduğu Kaliforniya’nın başkentinde, hükümetin göçmen politikasına karşı harekete geçmişti. 6 Haziran Cuma günü ICE, Mexico City’den sonra dünyada en çok Meksikalının yaşadığı ikinci şehir olan Los Angeles’a geldi ve şehrin güneyinde ve tarihi merkezinde yer alan, tekstil ve giyim fabrikaları ile dükkanların bulunduğu ve işçilerin çoğunun Latin Amerikalı ve Asyalı olduğu “moda bölgesi” olarak adlandırılan bölgeye ayrım gözetmeksizin baskınlar düzenledi. Silahlı adamlar tarafından yürütülen ve tüm insan haklarını ihlal eden gerçek bir cadı avı başlatıldı. Bu operasyonlarda çoğu Meksikalı olmak üzere yaklaşık 50 kişi tutuklandı.

Donald Trump’ın aşırı sağcı politikalarına karşı büyüyen seferberliğin bir parçası olarak tepki hızla gelişti. 6 ve 7 Haziran günleri yüzlerce kişi gözaltı merkezlerinin önünü doldurarak keyfi ve yasadışı gözaltıları protesto etti ve alıkonulanların serbest bırakılmasını talep etti. “Gerçek düşman milyarderlerdir, göçmenler değil”, “ICE, topluluklarımızdan defol”, “Bütün göçmenlere tüm haklar tanınsın”, “Sınır dışı değil eğitim” yazılı pankartlarla ICE’yi reddettiklerini ve haklarından mahrum bırakılan, gölgelerde yaşayan, sağlık, eğitim ve tüm hizmetlerden dışlanan göçmen işçiler arasında var olan büyük huzursuzluğu açıkça ortaya koydular. Bu gelişmelerle, ICE ve eyalet polisleri protestocular karşısında afalladı.

Buna karşılık aşırı sağcı Trump yönetimi, ABD yasalarının üstünden atlayarak otoriter ve baskıcı tutumunu sürdürdü ve eyalet valisi tarafından talep edilmemiş olmasına rağmen 2000 Ulusal Muhafız askerinin konuşlandırılması emrini verdi. Ayrıca 500 deniz piyadesinin emir verilmesi halinde şehirde konuşlanmaya hazır olduğu belirtildi.

Askeri birliklerin şehirdeki varlığı ve uyguladıkları şiddetli baskı, protestoların üçüncü gününde kitlesel olarak sokağa dökülen halkı öfkelendirdi; işçiler ve göçmenler arasında günlerce süren öfkeye yol açtı. Protestolar Los Angeles’ın güneyinde yer alan ve nüfusunun yüzde 82’sinin Latin kökenli olduğu Paramount semtine de sıçradı. Yine Kaliforniya’nın başkentinin güneyinde yer alan Compton’da da protestolar vardı. Uzun süreli ve sert çatışmalar yaşandı. Yüzlerce kişi tutuklandı ve onlarca kişi yaralandı. Tutuklananlar arasında, 750.000 üyesiyle eyaletin en büyüklerinden biri olan Kaliforniya Hizmet Çalışanları Uluslararası Sendikası’nın (SEIU) başkanı David Huerta da vardı.

Tutuklamalara ve artan askeri uygulamalara rağmen seferberlik yayıldı ve uygulanan baskı; göz yaşartıcı gaz, şok bombası, elektrik şoku ve plastik mermilere kahramanca karşı koyan protestocuların meşru tepkisini sertleştirdi.

Seferberliği işçilerle birlikte 50 eyaletin tamamına yaymak için!

Los Angeles’taki olağanüstü mücadele günleri; artan eşitsizliğin, uzun bir ırkçılık ve polis şiddeti geçmişinin olduğu bir ülkede münferit tepkiler değildir. Bu protestolar, Donald Trump hükümetinin milyonlarca insan tarafından reddedilmesinin bir parçasıdır. Trump’ın göreve geldiği ilk 100 gün içinde büyük eylemler ABD’nin dört bir yanına yayıldı. Trump’ın görev süresinin başında kamu çalışanları Hükümet Verimliliği Dairesi’ndeki (Doge) kesintilere, işten çıkarmalara ve Trump’ın eski ortağı Elon Musk’a karşı harekete geçti. Nisan ayında 50 şehirde 1200 protesto düzenlendi, ardından Harvard ve Columbia Üniversitelerine yapılan saldırılar da dahil olmak üzere sağlık ve eğitim alanındaki saldırılar protesto edildi. Şimdi 50501 Hareketi (50 protesto, 50 eyalet, 1 hareket), Trump’ın otoriter heveslerine atıfta bulunarak 14 Haziran’da “Krallara Hayır” sloganı altında ulusal bir seferberlik çağrısında bulunuyor. Bu seferberlik; eylemleri genişletmek, demokratik özgürlüklere yönelik saldırıları durdurmak, tutukluların serbest bırakılmasını talep etmek, ICE’yi ortadan kaldırmak ve göçmenler ile emekçilere yönelik zulüm, gözaltı ve sınır dışı işlemlerine son vermek için elverişli bir birleşik zemin sağlayabilir.

Demokrat meclis üyeleri ve yetkililer sosyal medya üzerinden açıklama yapmakla yetinirken, kendi yönetimleri döneminde binlerce göçmenin sınır dışı edildiği gerçeğini gizliyorlar. Demokrat Barack Obama, görevde bulunduğu iki dönem boyunca yaklaşık 3 milyon kişi ile en fazla kişiyi sınır dışı eden ABD başkanı.

Emekçiler ve onların sendikaları ile halk örgütleri ve 2020’de George Floyd cinayetinin ardından Trump’ı başkentte barikat kurmaya zorlayan adalet mücadelesini hatırlayan militan gençler bugün, son yıllarda sayısız grev yapan işçilerle, kadınlarla, siyah nüfusla ve tüm yoksul halkla birlikte Donald Trump’ı ve yakın zamanda iş adamı Musk ile yaşanan skandal ayrılıkla kendini dışa vuran bir siyasi krizden geçmeye başlayan hükümeti yenebileceklerini biliyorlar.

14 Haziran için planlanan ulusal seferberlik; Amerikalı gençlerin ve işçilerin Filistin direnişiyle dayanışma içinde olduklarını ve Filistin halkının davasını savundukları için zulme uğrayıp sınır dışı edilen diğer ülkelerden gelen öğrencilere yapılan zulmün yanı sıra hiçbir hükümetin Gazze halkına garanti etmek istemediği insani yardımı taşırken İsrail ordusu tarafından durdurulan Greta Thunberg ve diğer Madleen aktivistlerinin kaçırılmasını reddettiklerini bir kez daha göstermelidir.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak seferberliğin taleplerini sahipleniyoruz:

Kahrolsun Trump’ın baskıları!

Los Angeles’taki tutsaklar serbest bırakılsın!

Ulusal Muhafızlar, Deniz Piyadeleri ve FBI, mahallelerden defolun!

ICE ortadan kaldırılsın ve sınır dışı uygulamaları durdurulsun!

6 Haziran 2025

Fransa ve İtalya’daki liman işçilerinden İsrail’e silah taşınmasına reddiye!

0

Fransa’nın en büyük sendikal konfederasyonlarından olan CGT’ye (Genel İş Konfederasyonu) üye olan liman işçileri, Marsilya’dan işgal devleti İsrail’e taşınacak olan mühimmatları yüklemeyi reddettiler. İşçilerin üye olduğu CGT’ye bağlı liman işçileri sendikası, işçilerin eyleminin ardından onları destekleyen bir açıklama yayımladı. Fransa’daki işçilerin ardından İtalya’nın Cenova limanındaki Tabandan Sendikalar Birliği (Unione Sindacale di Base) üyesi işçiler de işgal devletine gidecek silah ve mühimmatları yüklemeyi reddettiler. İşgal devletinin soykırımcı politikalarına karşı en kuvvetli karşı duruş olan örgütlü işçi sınıfı eylemleri Siyonizmin krizini derinleştiriyor. Aşağıda okurlarımızla CGT ve USB’nin yapmış olduğu açıklamaları paylaşıyoruz:

Fransa: İsrail’e silah sevkiyatı yapılmayacak!

Çarşamba günü, Fos Körfezindeki liman işçileri İsrail’e giden “hafif makineli tüfek yedek parçaları” içeren bir konteyneri yüklemeyi reddettiler. Liman işçilerinin genel sendikası CGT, silahların “İsrail ordusu tarafından Filistin halkına yönelik katliamı sürdürmek için” kullanılacağını savunarak silahları teslim etmeyi reddetti. Bugün Cenova limanındaki liman işçileri de aynı yönde bir açıklama yaptı.

CGT Gümrük Acenteleri Ulusal Birliği (Syndicat national des agents des douanes CGT) onlara tam destek verdi.

Bu eylemi memnuniyetle karşılıyor ve Gazze’de devam eden soykırımın mağduru olan Filistin halkına desteğimizi bir kez daha teyit ediyoruz. Bizler halklar arasında barıştan yanayız. Ölüm, sefalet, salgın hastalıklar, nüfus göçü ve sömürgeleştirme yaratan tüm bu silahlı çatışmaları esefle kınıyor ve lanetliyoruz.

Aylardır İsrail’e yapılan silah ihracatına ilişkin bilgiler ortaya çıkmaktadır. Ekim 2023 sonu itibariyle Fransa, Netanyahu’ya Negev 5 makineli tüfekleri için 100 bin mermi teslim etmişti. Euro-Med NGO İnsan Hakları İzleme Merkezi’nin (Human Rights Monitor) de gösterdiği gibi bu mermiler Un katliamında kullanıldı. Hükümet o dönemde tüm bunları inkâr etmişti.

Silahlı Kuvvetler Bakanı Sébastien Lecornu, 27 Şubat 2024 tarihinde Ulusal Mecliste İsrail’e satılan silahlar için verilen bu “birkaç lisansın” (gümrük izinleri) İsrail devleti tarafından yeniden ihraç edilmek üzere… özel gümrük rejimlerine tabi olacağını iddia etme cüretini göstermiştir… Böyle bir yalana kim inanabilir!

SNAD CGT’ye göre, 14 ton tüfek yedek parçası ve makineli tüfek ekipmanını gizlice sevk etmeye yönelik bu yeni girişim, Cumhurbaşkanı’nın 5 Ekim 2024 tarihinde Gazze Şeridi’ndeki çatışmalarda kullanılan silahlara uygulanmasını istediği ambargo hakkında söylediklerinin ihlalidir!

Gümrükler silah ve silah parçalarına yönelik bir ihracat yasağı uygulayabilir, o halde bunu yapalım!

Gümrükler Genel Müdürü’nden, Cumhurbaşkanı Macron’un vaatlerini yerine getirmek üzere tüm gümrük işlemlerini derhal dondurmasını talep ediyoruz. Gümrük memurları bu soykırımın suç ortağı olmak istememektedir.

Bu talebin takibi konusunda çok dikkatli olmaya devam edeceğiz ve yeni bilgileri medya ile paylaşacağız.

CGT

İtalya: Cenova’da İsrail ordusu için silah nakline hayır!

USB Ports, Fos Körfezindeki Fransız CGT’deki meslektaşlarından, İsrail’deki IDF’ye gönderilmek üzere 14 ton makineli tüfek mühimmatı parçası içeren 19 paletin limanlarından ayrılmasının planlandığı bilgisini aldı: ZIM şirketine ait bir gemi 6 Haziran Cuma günü Cenova limanına yanaşacak. Marsilya’daki liman işçileri bu silahların gemiye yüklenmesini engellemek için derhal harekete geçti.

Bu nedenle, 6 Haziran günü saat 15:00’te Varco di Ponte Etiopia’ya yanaşması planlanan ZIM gemisi “Contship ERA”nın yanaşmasını engellemek amacıyla Cenova Limanı’nda derhal bir garnizon oluşturulması çağrısında bulunduk.

Gazze’deki soykırıma ortak olmak istemediğimizi ve tüm savaşlara kesinlikle karşı olduğumuzu bir kez daha yineliyoruz!

Bu nedenle herkesi 6 Haziran günü saat 15:00’te Cenova’daki Varco Etiopia’da yapılacak garnizona ve 20 Haziran’daki genel greve katılmaya davet ediyoruz. USB, İtalyan limanlarında, Cenova ve Livorno limanlarında ve aynı zamanda Pisa ve Brescia havaalanlarında silah kaçakçılığına karşı harekete geçti.

Silahlarımızı indirmeli ve ücretlerimizi yükseltmeliyiz: 6 Haziran Cuma günü Cenova’da yapılacak miting, İtalyan hükümetinin ve Avrupa Birliği’nin Filistin halkının soykırımıyla suç ortaklığını kınamak için önemli bir an olacaktır. Dahası, Meloni hükümeti tarafından sürdürülen savaş politikaları, zaten enflasyon ve düşük ücretlerle boğuşan İtalyan halkını yoksullaştırmaktan başka bir işe yaramamaktadır. İşte tam da bu nedenlerle USB 20 Haziran’da genel grev çağrısında bulunuyor ve 21’inde Roma’da saat 14.00’te Piazza Vittorio Emanuele’de silahlanma politikalarına karşı yapılacak ulusal gösteriye katılacak!

Tüm dayanışmamız, Fos Körfezi’ndeki CGT’li Fransız yoldaşlar gibi savaşa karşı harekete geçenlere ve ‘hükümetlerimiz’ tarafından yürütülen savaşlardan, özellikle de soykırımın derhal durdurulması gereken Filistin’deki savaştan acı çeken halklara gitmektedir.

Tabandan Sendikalar Birliği – Cenova Limanı

İstanbul Üniversitesi öğrencileri ÖTK mücadelesini sürdürüyor

0

19 Mart’ta başlayan seferberliğin sonuna yaklaşırken somut kazanımlar elde etmeyi amaçlıyoruz. Bu süreçte İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğrencilerin inisiyatifiyle düzenlenen fiili ÖTK seçimini örnek göstererek, hem bu seçimin nasıl yapıldığını hem de diğer sınıf ve fakültelere nasıl model olabileceğini aktarmak istiyorum.

ÖTK kurulabilmesi için öncelikle öğrencilerin bu talebi dile getirmesi ve seçimlere aktif katılım göstermesi gerekiyor. Biz de forumlarımızda ve sınıf grubumuzda ÖTK isteğinin yaygınlaştığını gördük. Seçime olan ilgi, katılım oranının sınıfın yarısından fazlasına ulaşmasıyla pekişti. Düzenleme aşamasında, inisiyatif almak isteyen arkadaşlarımızla bir araya gelip seçim usulünü belirledik. Ardından zorunlu ve yoklamalı bir dersimizde, hocamızın izniyle adaylar kendilerini tanıtarak “ÖTK nedir, neden ihtiyaç duyuyoruz?” sorularına kısa yanıtlar verdiler. Seçim aşamasında öğrenci kartlarımızı ve adayların imzasını taşıyan formları kullanarak oylarımızı kullandık. Oylar sayıldığında, temsilcimiz yaklaşık yüzde 66 oranla seçildi. Seçim sonunda adaylar son sözlerini söylediler ve süreci belgeleyen bir tutanak tutuldu.

Yine de bu seçimi henüz tam anlamıyla bir kazanım olarak değerlendiremiyoruz. Rektörlüğe gerçek bir baskı uygulayabilmek ve gelecek yıl ÖTK seçimlerinin üniversitenin çoğunluğunda olması gerektiği gibi yaygınlaşmasını sağlamak için, benzer seçimlerin diğer bölümlerde de gerçekleştirilmesi gerekiyor. Bu yüzden deneyimlerimizi diğer bölümlerdeki arkadaşlarımızla paylaştık ve ihtiyaç duyulan her noktada destek verdik.

Yine de en önemli olanın ÖTK seçimlerinin üniversite ölçeğinde bütün bölümleri kapsayarak yapılması olduğunu düşünüyorum. Çünkü tanımı gereği en geniş öğrenci birlikleri olan ÖTK’lar birkaç bölümde değil, bütün üniversitede veya en azından büyük çoğunluğunda öğrenciler tarafından sahiplenilerek seçildiğinde gerçek bir ÖTK olabilir. Bugünse bunun mücadelesi sadece fiili seçimler örgütleyerek değil, üniversite çapında yönetimi ÖTK seçimlerini demokratik bir şekilde gerçekleştirmek zorunda bırakacak birlikleri sağlamaktan geçiyor. Buna “ÖTK inisiyatifleri” veyahut başka isimler verebiliriz fakat esas görevi şu olmalıdır: ÖTK ihtiyacının yakıcılığını kavramış ve bu ihtiyaca karşılık gelen “ÖTK seçimleri” talebini bölümlerinden başlayarak bütün üniversiteye örgütleyecek olan öğrencileri bir araya getirmek. İşte bu durumda gerçek bir ÖTK seferberliğine şahitlik edebilir ve demokratik ÖTK’lara sahip olabiliriz.

İstanbul Üniversitesi’nden bir öğrenci

Siyonizmin ve emperyalizmin saldırılarına rağmen halkların direnişi sürüyor

0

Geçtiğimiz yıl Arap dünyası, emperyalist güçlerin taleplerinden ve bölgesel elitlerin açgözlülüğünden ayrı tutulamayacak bir mücadele ve baskı yoğunlaşmasına tanık oldu. Gazze’den Şam’a halklar kendilerini çelikten duvarlar, ideoloji duvarları ve mezhepsel bölünme duvarları arasında buluyorlar; her biri yabancı silah tüccarları, bağımlı rejimler ve içerideki vurguncular tarafından inşa edilip sürdürülen duvarlar.

Filistin’de, Siyonist işgalin Gazze’ye yönelik bombardımanı yeni ve acımasız bir boyuta ulaştı. Yerleşim bölgeleri enkaz halinde, hastaneler jeneratörlerle çalışıyor, Gazze Şeridi’ne yaklaşmaya cesaret eden insani yardım konvoyları havadan saldırıya uğruyor. Bütün aileler barınak, yiyecek ve tıbbi bakımdan yoksun durumda. Tüm bunlar olurken İsrail parlamentosu Knesset’teki sağcı gruplar, Filistin vatandaşlarının oy haklarını ellerinden almak ve mülteci toplulukları Necef ve Celile’deki kasabalardan çıkarmak için yasa çıkarmaya çalışıyor.

Diğer tarafta ise işgal güçlerinin gece baskınları düzenlediği Batı Şeria var: Geçen ay Masafer Yatta’da dokuz ev ve El Halil yakınlarında 25’ten fazla yapı dahil olmak üzere 150’den fazla ev yıkıldı. Bunlara Ramallah’ın doğusunda gece gündüz kontrol noktaları, Kudüs’te üç UNRWA (Birleşmiş Milletler Yakındoğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Çalışma Ajansı) okulunun kapatılması ve Cenin ve Nablus’ta onlarca Filistinlinin “güvenlik operasyonu” adı altında tutuklanması eşlik etti.

Suriye İnsan Hakları Ağı, Suriye’de sadece nisan ayında saldırılar sonucunda 23’ü çocuk ve beşi kadın olmak üzere en az 174 sivilin öldüğünü belgeledi. 2-3 Nisan tarihlerinde, Dera ve Kuneytire’deki askeri tesisler, yakıt depoları ve elektrik santrallerinin yanı sıra Şam’ın banliyölerini de hedef alan onlarca saldırı düzenlendi. Dera’da gece geç saatlerde füzelerin yerleşim bölgelerine isabet etmesi sonucu aralarında ailelerin de bulunduğu en az 11 sivilin öldüğü bildirildi. Bu arada, uzaktan kumandalı insansız hava araçları BM kuruluşlarına ve hastanelere giden ikmal konvoylarını vurarak insani yardımı engelledi ve yerinden edilmiş nüfusun acılarını derinleştirdi. Şubat ayından bu yana Siyonist güçler Suriye’nin güneyinde 89 kara saldırısı ve 64 hava veya topçu saldırısı gerçekleştirerek askeri işgal altında fiili tampon bölgeler oluşturdu.

Lübnan’a yönelik ekonomik ablukanın, Irak’ta kuraklığın yol açtığı krizin ve Ürdün ile Mısır’da yeniden otoriterleşmenin aynı emperyal mantıktan kaynaklandığını belirtmek de önem taşımakta: halkın egemenliği ve sosyal refah pahasına petrole ve stratejik üslere erişimi garanti eden bağımlı rejimleri sürdürmek.

Halkların mücadeleleri konusunda basit ama temel bir gerçeği yinelemeliyiz: Özgürlük bölünemez. Filistin’deki işgale karşı mücadele, Suriye’de toplumsal adalet için verilen mücadeleden ya da Kuzey Afrika ve Levant’taki neoliberal sömürüye karşı verilen mücadeleden ayrı tutulamaz. Londra, Paris ve Madrid’de “Golan’dan Gazze’ye, Dünya İşçileri Birleşin” yazılı pankartların taşındığı dayanışma protestoları, sınırların empatimizin ve ortak davamızın önündeki doğal engeller değil, siyasi yapılar olduğunu hatırlatıyor bize.

Gazze’nin paramparça olmuş evlerinden İdlib’in kenar mahallelerindeki kamplarda kalan çocuklara kadar insanlığın çektiği acıların boyutları üzerinde düşünürken, direnen insanların cesaretini de fark etmeliyiz: ateş altında çalışmaya devam eden sağlık görevlileri, bombaların sardığı mahallelerde gizli dersler veren öğretmenler, ellerindeki azıcık yiyeceği paylaşan esnaf. Bizim görevimiz onların seslerini yükseltmek, emperyalist hükümetlere suç ortaklıklarının hesabını sormak ve hayırseverliğe değil adalete dayanan uluslararası dayanışma kampanyaları inşa etmektir. Ayrılıklarımızdan beslenen eli silahlı kapitalizme meydan okumayı ve Ortadoğu’yu kendi kaderini tayin eden bir bölgeye dönüştürmeyi ancak Beyrut’taki liman işçilerini İskenderiye’deki liman işçilerine, yerinden edilmiş Suriyeli çiftçileri Filistinli zeytin hasatçılarına bağlayan birleşik bir hareketle başarabiliriz.

Öğrenci seferberliğinin üçüncü ayı: yeni sorunlar, yeni görevler

0

Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla başlayan 19 Mart seferberliği üçüncü ayını doldurmak üzere. Seferberlik sona ermiş değil; CHP’nin Beyazıt Mitingi’ne binlerce öğrencinin kişinin katılması hâlâ kitlesel tepkinin sürdüğünü gösteriyor. Ancak bir geri çekilme döneminden geçtiğimiz gerçek. Bunun başında şüphesiz seferberlikteki politik önderlik sorunu yer alıyor. CHP’nin seferberliği sönümlendirerek kendi seçim kampanyasına dönüştürme politikası ve sosyalist solun seferberliğe yön verememesi bu süreçteki ana etkenler. Bu duruma nasıl yanıt verileceği, mücadeleci öğrencilerin önündeki en temel sorudur.

Seferberliğin başında, öğrenci hareketi çeşitli araçlar tanımladı. Genel olarak bu araçlar üç ana formda ortaya çıktı: boykot komiteleri, İstanbul Üniversiteler Koordinasyonu (İÜK) ve Öğrenci Temsilciliği Kurulları (ÖTK’lar). Türkiye’de akademik boykot deneyimi sınırlı olsa da, ODTÜ başta olmak üzere Boğaziçi Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi, Galatasaray Üniversitesi gibi birçok üniversitede boykot komiteleri aracılığıyla bir haftaya yayılan etkili boykotlar gerçekleşti. Ancak politik nedenlerin yanı sıra bayram tatili ve deprem nedeniyle eğitime ara verilmesi gibi dışsal etkenler, boykotları sürdürülemez kıldı ve komiteler işlevsizleşti.

Boykot komiteleriyle aynı dönemde ortaya çıkan İÜK, üniversiteler arasındaki mücadeleleri birleştirmeyi hedefliyordu. 40 binden fazla öğrencinin katıldığı Maçka Parkı-Şişli yürüyüşü gibi eylemlerle bu hedefe kısmen ulaşıldı. Ancak koordinasyon eksikliği ve boykot komitelerinin dağılması, üniversite hareketinin tekrar yerelleşmesine yol açtı ve İÜK’ün işlevi de sona erdi.

Seferberliğin ulusal düzeyde yavaşlaması, mücadeleyi tekil üniversitelerde sürdürecek yeni araçlara olan ihtiyacı doğurdu. Bu noktada ÖTK’lar, öğrenci hareketinin gündemine girdi. Pek çok okulda fiili ÖTK seçimleri yapıldı ve resmi olarak tanınmaları için mücadele başlatıldı. Şimdi cevaplanması gereken soru, bu geri çekilme sürecinde ÖTK’ların nasıl inşa edileceğidir.

Zırhlı Tren olarak bizler, ÖTK seçimleri talebinin öğrenci kitlelere günlük olarak eşlik ederek kazandırılabileceğini ve ÖTK’ların gündelik mücadeleler içinde etkin kılınarak meşruiyet kazanabileceğini düşünüyoruz. Bu nedenle yurt, yemekhane, toplumsal cinsiyet, öğrenci hakları gibi alanlarda komisyonlar kurulmalı ve bu alanlarda faaliyet yürüten öğrenciler ÖTK çatısı altında bir araya getirilmelidir. Boğaziçi Üniversitesi ÖTK’sı bu yöntemle kuruldu ve seferberlikte merkezi bir rol oynadı. Diğer üniversiteler için de bu model geçerlidir.

Seferberlik sona ermedi, sadece geri çekildi. Ancak yeni bir yükseliş dalgası her an başlayabilir. Bu olasılığa hazırlıklı olmak için geçmişte kullandığımız araçlarımızın eksiklerinden ders çıkarmalı, örgütsel sürekliliği sağlamalıyız. ÖTK’ların gündelik sorunlara odaklanması geçici ama stratejik bir görevdir. Gerçekten kazanmak istiyorsak ÖTK’larımızı inşa etmek zorundayız.

19 Mart’ın ardından Saray daha mı güçlü?

0

İmamoğlu’nun 19 Mart’ta tutuklanmasıyla birlikte Türkiye siyaseti ve ekonomisi yeni bir kargaşanın içerisine girdi. Hiç şüphesiz Erdoğan, en büyük rakibinin uydurma gerekçelerle tutuklanmasının yaratabileceği sonuçların farkındaydı. Beklemediği şey ise, öğrenci gençliğin öncülüğünde kitlelerin seferber olması ve bu antidemokratik saldırı karşısında sokakları doldurmasıydı. Nisan başından itibaren seferberlikler geri çekilmeye başlarken, İmamoğlu’nun tutukluluğu ve İBB’ye yönelik operasyonlar ise sürüyor. Peki bu süreçten Saray yönetimi ve Cumhur İttifakı güçlenerek mi çıktı? Tek Adam rejimine karşı mücadele şimdi nasıl büyütülmeli? Bu sorular mücadelenin öncüleri arasında tartışılmaya devam ediyor.

Öncelikle, 19 Mart operasyonunun kendisinin Saray’ın gücünün değil zayıflığının bir sonucu olduğunun altını çizmek gerekiyor. Yerel seçimlerde ağır bir yenilgi alan ve popülaritesi İmamoğlu ve Yavaş’ın çok gerisinde kalan Erdoğan, bu operasyonla rakiplerini ancak kriminalize ederek iktidar ömrünü uzatabileceğini itiraf etmiş oldu. Öte yandan bu operasyonun uzun zamandır planlandığı ve adım adım örüldüğü ortadaydı. Aslında bu süreç resmen CHP’nin Esenyurt belediyesine ekim ayında kayyum atanmasıyla başlamıştı. CHP yönetiminin bu saldırıya karşı topyekûn bir seferberliğe girişmek yerine cılız birtakım tepkilerle gündelik politikalarına devam etmesi Saray’ın önünü tamamen açtı. Cumhur İttifakı’nın tam da bu süreçte başlattığı “yeni süreç”, başka nedenlerin yanı sıra, muhalefeti bölmeyi ve bu operasyonu kolaylaştırmayı hedefliyordu.

CHP’nin bu ağır çekim operasyona karşı pasif duruşunda bir burjuva düzen partisi ve siyaseti seçimlere indirgeyen politikasının yanı sıra, içerisindeki çıkar ve liderlik mücadeleleri de önemli bir etkendi. Operasyonun öncesinde İmamoğlu cumhurbaşkanlığı adaylığını ilan ederek öne çıkmayı hedefledi. Bununla birlikte, çeşitli illerde seçim ziyaretleri ve mitingleriyle sınırlı kalan bir program, yüzleştiği saldırıyı püskürtebilecek bir güçten fazlasıyla yoksundu.

Bu çerçevede, 19 Mart’ta başlayan toplumsal seferberlik sadece Saray için değil aynı zamanda CHP için de bir sürpriz oldu. Öğrenci gençliğin fitilini ateşlediği seferberlik olmasaydı, hiç şüphesiz CHP yönetimi İmamoğlu’nun tutuklanmasını da birtakım kınamalar ve göstermelik eylemlerle geçiştirecekti. Öğrencilerin ve halk kitlelerinin eylemleri İBB’ye kayyum atanmasını durdursa da, Saray’ın saldırısını yenilgiye uğratacak bir noktaya ulaşamadı. CHP önderliğinin mücadeleyi büyütmek yerine seferberliğe sönümlendirerek onu bir seçim kampanyasına dönüştürme girişimi bu sonucun temel sebebiydi.

Bu noktada sendikal önderliklerin ve sosyalist hareketin de tutumu da belirleyici oldu. Kitleler adeta kendiliğinden bir şekilde “genel grev” sloganını sahiplenirken, bırakalım sahici bir eylem programı açıklamaktan, uygulamaktan geri durması mücadelenin çıkmaza girmesinde büyük rol oynadı. Operasyon belediyelere olmuşken ve yönetiminde CHP’nin çok büyük ağırlığının olduğu Genel-İş yönetiminin dahi etkili bir eylem, iş bırakma örgütlemekten kaçınmış olması, bu bağlamda manidardır. Yine bu süreçte sendika yönetimlerinin 1 Mayıs’ı bir kez daha tabanını harekete geçirmeden, alan tartışmalarına boğarak çok kötü bir şekilde örgütlemesinin de altı çizilmelidir.

Sosyalist hareket ise bu seferberlik sırasında maalesef bağımsız ve etkili bir politik güç rolü oynayamadı. Bunun başında, solun önemli bir kesiminin uzunca bir süredir demokratik mücadeleyi CHP önderliğine havale etmiş olması yatıyor. “Önce Erdoğan karşısında en güçlü adayı destekleyelim, sonrasına bakarız” şeklinde özetlenebilecek bu anlayış, solu iktidar perspektifinden yoksun kılar ve siyaset sahnesinde silikleştirirken, CHP yönetiminin kitleleri bu kadar kolayca kontrol edebilmesinde başat rol oynadı. Solun daha azınlıktaki bir kesimi ise, CHP yönetimine “yedeklenmemek” adına seferberliğe katılmaktan kaçınıp kitleleri CHP önderliğine teslim ederek ilkinden daha az hatalı olmayan bir politika izledi.

Peki şimdi neredeyiz? Erdoğan yönetimi İmamoğlu’nu Silivri’de tutabilmeye ve “dalga” operasyonlarıyla İBB’yi işlevsizleştirme ve muhalefeti kriminalizasyon politikasına devam etse de, eskisinden de büyük çelişkilerle yüzleşmek zorunda. Öncelikle, bu operasyona kendi tabanının önemli bir kesimini dahi inandıramadığı ve toplumsal desteğinin 19 Mart öncesinden daha da geride olduğu ortada. İkincisi bu operasyon, son derecede kırılgan durumdaki ekonomi üzerinde belirleyici sonuçlar yarattı. 19 Mart’ın ardından dövizin tutulması için 50 milyar dolardan fazla rezervin yakılması ve faizlerin daha da artırılması, Şimşek’in ekonomi politikasının da iflası anlamına geldi. Derinleşen sefaletin ortasında Saray’ın şimdi hiçbir işçiyi “enflasyonu düşürmek için ücretlere zam olmamalı” palavrasına inandırması mümkün değil. Bu durum hükümet içerisindeki çatlakları artırırken, son tahlilde emekçiler için yeni bir yıkımdan başka bir şey getirmeyecek olmakla birlikte, ekonomi politikasında yeni bir makas değişikliğini getirebilir.

Mevcut tabloda Saray’ın 19 Mart’tan güçlenerek çıktığını söylemek mümkün değil. Bununla birlikte, ömrünü uzatmak için Erdoğan yönetimi, elinde bulundurduğu politik iktidarın tüm araçlarını çekinmeksizin kullanmaya devam edecek. 19 Mart sürecinin bir kez daha gösterdiği şey, mevcut baskı ve sömürü rejiminden düzen muhalefetinin sinik politikalarıyla çıkış ihtimali bulunmuyor. Ekonomik ve demokratik talepleri birleştiren, bu talepler doğrultusunda kitlelerin en geniş seferberliğini hedefleyen, düzen muhalefetinden bağımsız bir emek ittifakının inşası tek kalıcı çözüm olmayı sürdürüyor.

Trump-Musk: Bir aşkın sonu

0

Donald Trump ile Elon Musk arasındaki mesafe giderek büyüdü ve bu durum dünya çapında bir skandala dönüştü. Ancak bu, sıradan bir skandal değil. Başrollerde, başlıca emperyalist güç olan ABD’nin başkanı ve dünyanın en zengin iş insanı yer alıyor. Güney Afrikalı milyarder, daha birkaç gün öncesine kadar Trump’ın sağ koluydu ve ABD’nin “motorlu testere”sinin, yani kemer sıkma planının, baş danışmanı ve yöneticisi konumundaydı. Trump’ın emriyle Musk binlerce kamu çalışanını işten çıkarmıştı.

Bu alışılmadık kavga, Trump hükümetinin yıpranmışlığını, “ticaret savaşları” konusundaki gel gitlerini ve ABD emperyalizmi hükümetinin içindeki siyasi krizin varlığını gözler önüne seriyor.

Musk, yaşadığı bir dizi başarısızlığın ardından birkaç gün önce görevinden istifa etmişti. Ancak Musk’ın düşüşü büyük gürültü kopardı. Trump’ın Kongre’ye sunduğu bütçe yasasını “iğrenç bir rezalet” olarak niteledi.

Elon ile çok iyi bir ilişkimiz vardı. Artık öyle mi, bilmiyorum” diyen Beyaz Saray’ın şefi, Musk’ın Trump’ın bütçe yasasını sert şekilde eleştirmesinin ardından böyle konuştu. Ancak kavga büyüdü. Başkan, Musk ile bağlantılı şirketlere verilen devlet sübvansiyonlarını ve kamu ihalelerini geri çekmekle tehdit etti. Böylece başkan ile tartışmalı milyarderin ittifakı kamuoyu önünde tamamen dağıldı. Musk ise sessiz kalmadı ve Trump’ın, pedofili ve cinsel istismar suçlamalarıyla gündeme gelen iş insanı Jeffrey Epstein’ın kayıtlarında isminin geçtiğini öne sürdü. Bu kayıtlarda, çoğu “zengin ve ünlü” olan suç ortaklarının isimlerinin yer aldığı iddia ediliyor. (…) Musk, kendi sosyal ağı olan X’te şunu yazdı: “Büyük bombayı atmanın zamanı geldi: Trump, Epstein’ın kayıtlarında yer alıyor. Bu kayıtların hâlâ açıklanmamış olmasının gerçek nedeni de bu.” (Alıntılar: Clarín, Arjantin, 5/6/2025)

Bu sansasyonel kopuşun ardındaki neden, aşırı sağcı Trump’ın planlarının önünde bulunan devasa engellerde yatıyor. Örneğin, gümrük tarifeleri meselesindeki gelgitler, burjuva kesimler arası sürtüşmelerin boyutunu ve Trump’ın politikalarının önemli kriz dinamikleri barındırdığını gösteriyor. Ayrıca ülkede ve dünyada protestolar da artıyor. ABD’de büyük kitle hareketleri başladı. Nisan ayında 50 şehirde 1200 gösteri düzenlendi. Ardından sağlık ve eğitime yönelik saldırılara karşı protestolar geldi; Harvard Üniversitesi topluluğunun eylemleri bunlar arasında öne çıktı. Tüm bu gelişmeler Trump’ın popülaritesinde ciddi bir düşüşe yol açtı. Çeşitli anketlere göre, Nisan-Mayıs arasında Trump’ın destek oranı %52’den %41’e geriledi. Emperyalist basın bu düşüşü, son 70 yılda –yani 1950’lerdeki Eisenhower döneminden bu yana– bir ABD başkanının ilk 100 günündeki en büyük imaj kaybı olarak niteledi.

Elon Musk’ın hükümetten ayrılması, Trump’ın siyasi zikzaklarının bir diğer örneği oldu. Trump’ın seçim kampanyasına büyük meblağlar yatıran ve kamu çalışanlarının, sağlık ve eğitim emekçilerinin kitlesel şekilde işten çıkarılmasını öngören “motorlu testere” politikasını uygulamakla görevli DOGE (Hükümet Verimliliği Bakanlığı) adlı kurumun başında yer alan kişi nihayetinde düştü. Musk yalnızca 100 günden biraz fazla dayanabildi.

Resmi olarak “hayal kırıklığına uğradım” diyerek istifa etti. Ancak gerçek şu ki, Trump’ın sağ kolu olarak bizzat yol açtığı krizin kurbanı oldu.

Bu düşüşte birden fazla unsur etkili oldu. İlk olarak, onun kitlesel işten çıkarma planı, Trump kabinesindeki birçok bakanla çatışmalara yol açtı. Aylar öncesinde, kendisi de bir başka aşırı sağcı olan Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Trump ile yapılan bir bakanlar toplantısında, Musk’ın personelini fazla azaltmak istemesini sert şekilde eleştirmişti. Tartışma öyle boyutlara ulaştı ki, Trump araya girip “balta yerine neşter kullanacağız” demek zorunda kaldı.

İkinci olarak, Musk’ın onayladığı Trump’ın gümrük tarifeleri politikası, Musk’ın elektrikli otomobil şirketi Tesla’nın yönetim kurulu tarafından eleştirildi. Zira Tesla’nın en büyük üretimi Çin’de gerçekleşiyor ve bu ülke tarifelerden doğrudan etkilenecekti.

Üçüncü ve belki de en önemli neden ise, Musk’ın bizzat ABD’de protestoların ve boykotların hedefi haline gelmesiydi. Bayilerine yönelik tepki eylemleri düzenlendi, binlerce kişi araçlarına Musk karşıtı çıkartmalar yapıştırdı.

Sonuç: Tesla’nın ABD’deki satışları düşüşe geçti. Yılın ilk çeyreğinde satışlar %13 oranında azaldı. Dünyanın geri kalanında ise durum daha da kötüydü. Mayıs ayında Tesla’nın Avrupa’daki 32 ülkedeki satışları %49 oranında düştü. (Kaynak: Clarín, Arjantin, 28/5/2025)

Bir şey kesin: Trump-Musk ayrılığıyla ilgili bu skandalın daha birçok bölümü olacak.

Kamuda 8. dönem toplu sözleşme süreci yaklaşırken

0

Kamu emekçilerinin 2026-2027 yıllarını kapsayan 8. toplu sözleşme (!) görüşmeleri 1 Ağustos 2025 tarihinde başlayacak. Bu yılki toplu sözleşme sürecinde de kamu emekçilerini hükümet yanlısı sarı sendika Memur-Sen’in temsil edeceği kesinleşti. Bu nedenle, 2024-2025 toplu sözleşme sürecinde olduğu gibi, kamu emekçilerini maalesef kötü bir sözleşme süreci bekliyor.

Bilindiği üzere yetkili sendika Memur-Sen, 2024- 2025 yıllarını kapsayan 7. toplu sözleşme döneminde tüm kamu emekçilerinin tepkisini çeken bir anlaşmaya imza atmıştı. 2024 yılı için yüzde 25, 2025 yılı için ise yüzde 11 oranında zamma imza atan Memur-Sen, ekonomik krizle birlikte enflasyon oranlarındaki artış nedeniyle büyük bir tepki ile karşılaşmıştı.

Memur-Sen kısa bir süre önce 8. dönem toplu sözleşme taleplerini açıklamaya başladı. Ancak sıralanan talepler ve söylemler her ne kadar ileri talepler gibi görünse de konfederasyonun önceki pratikleri bu taleplerin söylem düzeyinde kalacağını şimdiden gösteriyor.

Buna mukabil KESK başta olmak üzere diğer muhalif sendikalar da taleplerini yavaş yavaş ilan etmeye başladı. Enflasyonun altında kalan maaşların artırılmasından tutun da diğer özlük haklarına kadar her ne kadar oldukça önemli talepler dillendirilse de toplu sözleşme sürecinin yaz aylarına denk gelmesi maalesef muhalif sendikaların ellerini de zayıflatıyor. Buna rağmen tüm muhalif sendikalar enflasyon ve hayat pahalılığı altında ezilen kamu emekçilerinin gerçek taleplerini dile getirmeye, işyerlerinde tartıştırmaya gayret göstermektedir.

8. toplu sözleşme sürecinde özellikle KESK tarafından dile getirilen en önemli talep grev talebidir. Bilindiği üzere adına “toplu sözleşme” denilen bu pazarlık sürecinde yetkili sendikanın grev hakkı olmadığı için aslında “toplu görüşme” niteliği taşımaktadır bu süreç. Yapılan pazarlık sürecinde kamu emekçilerinin ellerinin güçlenebilmesi için grev hakkının tanınması oldukça önemli bir talep.

Kamu emekçileri açısından bir diğer önemli talep, vergi dilimlerinin yüzde 10’a sabitlenmesi. Maalesef kamu emekçileri artan oranda vergi dilimine tabi ve de bu nedenle yeni yılın ilk aylarından itibaren vergi kesintileri ciddi boyutlara ulaşmakta. Ocak ayında verilen zamlar haziran ayından itibaren vergi adı altında geri alınmakta.

Kamu emekçilerinin önemli taleplerinden birisi de çalışırken alınan maaş ile emekli olunduğunda alınan maaş arasında uçurum denecek bir farkın oluşmaması. Bunun temel nedeni, kamu emekçilerine yapılan birçok zammın tazminat adı altında ayrı bir kalem olarak verilmesi. Bu tazminatlar taban maaşa yansıtılmadığı için emekli olmak isteyen kamu emekçilerinin maaşları birden yarı yarıya düşmekte.

Bu üç önemli talebin yanı sıra pek çok özlük ya da sosyal hakla ilgili acil talepleri var kamu emekçilerinin. Ancak bunlar kadar önemli bir talep de maaş zamlarının yoksulluk sınırının üzerine çıkarılması talebi. Ekonomik kriz ve yüksek enflasyon kamu emekçilerinin alım gücünü düşürmüş, yoksulluk sınırı ile açlık sınırı arasında gidip gelmesine neden olmuş durumda. Hükümetin krizin ve enflasyonun yükünü emekçilerin sırtına yüklemek gibi bir hedefi olduğu aşikâr. Kamu emekçilerine ve başta KESK olmak üzere tüm muhalif sendikalara düşen ise hükümetin bu hedefini boşa düşürmek, insanca yaşam için mücadeleyi yükseltmek olmalıdır.

İzmir’de eşit işe eşit ücret mücadelesi

0

Türkiye’de sendikal haklar ve işçi mücadelesi, yıllar içinde birçok zorlukla sınanmış, ancak her dönemde işçi sınıfının örgütlü gücüyle yeniden şekillenmiştir. Son olarak İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde DİSK’e bağlı Genel-İş Sendikası üyeleri, “eşit işe eşit ücret” talebiyle iş bırakma eylemi yaparak, toplumsal eşitlik ve adalet kavramlarını yeniden gündeme taşıdı. Belediye bünyesinde aynı işleri yapmalarına karşın Türk-İş’e bağlı Belediye-İş Sendikası’na üye olan işçilerin Genel-İş üyesi işçilerden oldukça fazla ücret alması, işçiler arasındaki adaletsizlik duygusunu derinleştirmiştir.

Genel-İş üyeleri, uzun süredir aynı belediye çatısı altında benzer görev tanımlarıyla çalışmakta, ancak farklı sendikalara üye olmaları nedeniyle büyük bir ücret farkına maruz kalmaktadır. Anayasal eşitlik ilkesine aykırı olan bu durum, işçilerin eşit ve adil koşullarda çalışma hakkını ortadan kaldırmakta ve işçiler arasındaki ayrımları derinleştirerek sınıf dayanışmasının zeminine zarar vermektedir.

Ne yazık ki işçilerin hak arama mücadelesi, bazı sosyal medya hesapları ve sözde muhalif medya organları tarafından “provokasyon”, “siyasi manipülasyon” gibi ifadelerle itibarsızlaştırılmaya çalışılmıştır. Bu tür kara propaganda faaliyetleri, işçilerin haklı taleplerini gölgede bırakmayı hedeflemekte, toplumsal desteği kırmaya çalışmaktadır.

Ancak bu noktada taban örgütlülüğünün önemi bir kez daha ortaya çıkmıştır. İşçilerin birlik içinde, kararlı ve örgütlü bir şekilde hareket etmesi; yalnızca belediye yönetimi üzerinde değil, kamuoyunda da ciddi bir farkındalık yaratmıştır. Taban örgütlülüğü sayesinde:

  • İşçiler kendi taleplerini doğrudan dile getirme cesaretini bulmuştur.
  • Sendika tabanı yönetime baskı yaparak mücadeleyi sürüklemiştir.
  • Medyada çıkan olumsuz haberler karşısında işçiler alternatif mecralarda kendi seslerini duyurabilmiştir.
  • Toplumda dayanışma duygusu yeniden canlanmış, başka işkollarından da destek mesajları gelmiştir.

İzmir’deki bu eylem, yalnızca ücret adaletsizliğine karşı bir başkaldırı değil, aynı zamanda örgütlü mücadelenin gücünü ve ne denli etkili olabileceğini gösteren önemli bir örnektir. “Eşit işe eşit ücret” talebi, hem etik hem hukuki zeminde haklıdır ve geniş kesimlerin desteğini almayı hak etmektedir. Taban örgütlülüğü ise bu tür mücadelelerin temel taşı olup, işçilerin sesi olmayı sürdürecektir.

Panama: Yaşasın Panama halkının mücadelesi! Kahrolsun Mulino’nun, patronların ve IMF’nin işçi karşıtı, halk düşmanı ve Amerika yanlısı saldırısı!

0

Sosyalist Öneri, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Panama Seksiyonu

24 Mayıs 2025

Yaklaşık bir aydır Panama, emekçi ve yoksul halkın büyük eylemlerine, eğitim emekçilerinin ve güçlü inşaat işçileri sendikası SUNTRACS’ın grevlerine sahne oluyor. Mücadele, ülkenin tüm eyaletlerine ve yerli bölgelerine yayılarak büyüyor; Río Indio Havzası’nda direnişteki topluluklardan Bocas del Toro’daki muz işçilerine kadar halk kesimleri ayağa kalkıyor. Gençlik lise ve üniversitelerdeki öğrenci gösterileriyle mücadeleye katılıyor, kadınlar güçlü eylemler düzenliyor ve mücadele için örgütlenmeyi sürdürüyor. Bir kez daha görüyoruz ki bu mücadele tek bir halk kesimin değil, hepimizin mücadelesidir.

Halk seferberliği ve bu meşru ve kahramanca grevler, José Raúl Mulino’nun Amerika yanlısı hükümetinin, Donald Trump gibi aşırı sağcı ortaklarının, ABD emperyalizminin ve IMF’nin gerçekleştirmekte olduğu saldırılara karşı yoksul ve emekçi halkın cevabıdır. 9 Nisan’da ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, hükümetle sözde bir “Mutabakat Zaptı” imzaladı. Bu anlaşma, Panama’nın egemenliğini ihlal ederek ABD askeri ve ticari gemilerine ayrıcalıklı muamele tanımak, doğal kaynakların yağmalanmasını kolaylaştırmak ve ABD’nin askeri nüfuzunu artırmak anlamına geliyor. Trump ve kabinesi Panama’nın ve Kanal’ın kendilerine ait olduğunu sanıyor, Mulino hükümeti ise bu teslimiyeti kabul ediyor!

Mulino’nun patronlardan yana hükümeti, geçmişte emekçi ve yoksul halkın, yerli halkların, kadınların ve gençlerin mücadelesiyle geri püskürtülen yağma projesini tamamlamak üzere geldi. Yükselişteki aşırı sağcı dalgaya katılan Mulino hükümeti, Trump ve IMF’nin taleplerini yerine getirmek için işçi sınıfı ve halkların sendikal, ekonomik, sosyal ve demokratik haklarını budamak adına açık bir saldırı başlattı.

Bu saldırıyı gerçekleştirebilmek için Mulino sert bir baskı politikası uyguluyor. SUNTRACS sendikasının mücadeleci önderlerini takibe alıp tutukluyor, grevleri yasadışı ilan ediyor ve Bocas del Toro’daki 5000 muz işçisini işten çıkarıyor. Öğretmenlerin grevini kırmak adına maaşlarda kesinti uyguluyor.

Tüm tutuklananların serbest bırakılması, baskının sona erdirilmesi, 462 sayılı yasanın iptali, Mulino’nun ABD ile yaptığı anlaşmaların geçersiz kılınması, Río Indio baraj projesine ve First Quantum Minerals’ın madeninin yeniden açılmasına karşı doğayı savunmak için kamu ve özel sektörde genel grev ilan edilmesini ve ülke çapında seferberliklerin sürdürülmesini gündemine alacak, tüm mücadeleci sektörlerin dahil olacağı bir ulusal buluşma acil bir zorunluluk.

Sosyal Güvenlik Kurumu (CSS)’nu özelleştiren 462 Sayılı Yasa derhal iptal edilsin!

Emeklilik ve kamusal sağlık hakkı, tüm hükümetlerin – Arjantin’deki Milei’den Fransa’daki Macron’a kadar – büyük şirketlerin ve bankaların çıkarları için yağmalamak istediği bir savaş ganimetine dönüşmüş durumda. Hükümetin ve IMF’nin amacı, Peru’daki Fujimori ve Şili’deki Pinochet diktatörlüklerinin uyguladığı gibi bir “bireysel emeklilik” sistemi dayatmak. Yani yalnızca sefalet düzeyinde bir yaşlılık maaşına izin veren bir sistem getirmek.

Mulino, işçilerin emeklilik ve sağlık gibi kazanılmış haklarını yok ederek Sosyal Güvenlik Kurumu’nu özelleştirmek istiyor. Bunun amacı büyük finansal sermayeyi, bankaları ve sigorta şirketlerini kurtarmak ve giderek büyüyen, yasa dışı ve gayrimeşru dış borcu ödemek için kaynak yaratmak. Bu dış borç miktarı 54 milyar doları, yani GSYH’nin %61’ini, aşmış durumda. Sadece 2024 yılının borç ödemeleri 7 milyar dolara ulaştı. Kitleler tarafından tepkiyle karşılanan, hükümet ve patronlarla suç ortaklığı içerisindeki Ulusal Meclis tarafından Nisan ayında onaylanan 462 sayılı yasanın asıl amacı budur.

462 sayılı yasa derhal iptal edilmelidir!

Çünkü bu yasa, kaynakları finans sistemine devrederek işçi ve emekçilerin hakkını gasp ediyor. Sosyal Güvenlik Kurumu işçilerinin grev hakkını ortadan kaldırıyor. Sağlığı kamusal bir hizmet olmaktan çıkartarak özelleştirmenin, taşeronlaştırmanın ve kitlesel işten çıkarmaların önünü açıyor. Ayrıca bu yasa, hastalanan ya da iş kazası geçiren işçilere ve sağlık hizmetlerini Sosyal Güvenlik Kurumu üzerinden alan nüfusun %90’ına sağlık hizmeti verilmesini fiilen reddediyor.

Baskılara son! Tutuklanan SUNTRACS liderleri derhal serbest bırakılsın! Chiquita tarafından işten çıkarılan tüm muz işçileri işe geri alınsın!

Sosyal Güvenlik Kurumu’nu savunma ve 462 sayılı yasaya karşı kararlı mücadele, ülkenin tüm işçi ve halk örgütleri tarafından sahiplenildi. Ancak mücadeleyi bastırmak için Mulino hükümeti, demokratik haklara saldırmakta ve giderek artan bir otoriterlikle, kendi politikalarına karşı çıkan örgütleri baskı altına almaya ve yıldırmaya çalışıyor.

Mulino, Martinelli döneminde Güvenlik Bakanı iken baskı politikalarını öğrenmişti. O dönemde aynı zamanda, Panama İş Yöneticileri Derneği (APEDE) ve Ulusal Özel Sektör Konseyi (CONEP) temsilcisi sıfatıyla, büyük sermayenin çıkarlarını vahşice koruma görevini üstlenmişti. 2010, 2011 ve 2012’de Bocas del Toro, Colón’daki muz işçilerine ve yerli halklara yönelik baskının baş sorumlusuydu.

Bugün ise siyasi gücü de elinde tutarak adaleti, şahsi avukatı tarafından yönetilen Başsavcılığı, polisi ve diğer tüm baskı aygıtlarını mücadele edenleri susturmak için kullanıyor. Hedefi, işçi sınıfı düşmanı saldırısını ve egemenliğimizi, Kanal’ı teslim eden politikalarını hayata geçirmek için baskı politikalarını daha da artırmak. Bu şekilde, demokratik hakları, örgütlenme, toplanma, protesto ve grev özgürlüğünü yok ediyor.

Muz işçilerini tehdit ediyor ve Chiquita Panama şirketinin patronlarıyla anlaşarak, Çalışma Bakanlığı aracılığıyla grevleri yasa dışı ilan ettikten sonra 5000 işçinin işten çıkarılmasına destek veriyor. Grevdeki öğretmenlerin maaşlarından kesinti yapıyor, sendika liderlerini yargı yoluyla takip ediyor ve hapse attırıyor, topraklarını savunan yerli topluluklara ise sert baskılar uyguluyor.

Yolsuzluktan hüküm giymiş eski başkan Martinelli, cezasız bir şekilde Nikaragua ile Kolombiya arasında dolaşırken, Mulino’nun kontrolündeki Başsavcılık, SUNTRACS sendikasının lideri Jaime Caballero’yu yüksek güvenlikli bir cezaevinde önleyici tutuklulukla cezalandırdı. Yine bu süreçte, SUNTRACS’ın ofislerine baskın düzenledi, sendikanın kooperatifi yasa dışı ilan edildi, banka hesapları önce donduruldu ve sonrasında iptal edildi. Böylece iktidar, sendikanın günlük işleyişini engellemeye girişti. Şimdi ise genel sekreter Saúl Méndez, hayatının tehlikede olduğunu belirterek Bolivya büyükelçiliğinde siyasi sığınma talebinde bulundu.

Biz, Sosyalist Öneri olarak, hükümetin bu siyasi baskısını ve sendika önderlerine yönelik kirli yargı oyunlarını kınıyor, gözaltına alınan, tutuklanan tüm mücadeleci liderlerin derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz. Emekçi halkın sosyal ve demokratik haklarını savunmanın tek yolu, diktatörlüğün ve Amerikan işgalinin yenildiği yoldan geçer: örgütlenme, seferberlik, mücadele ve birleşik grev!

Kapitalist yağmanın karşısında çevrenin savunusu için

Mulino’nun planı son derecede karanlık ve tehlikeli. Yalnızca emekçilerin sosyal, demokratik, ekonomik ve siyasi haklarını gasp etmekle kalmıyor, aynı zamanda doğal kaynaklarımızı yok eden kapitalist ve emperyalist talanı daha da derinleştirmeyi hedefliyor. Bu nedenle, 13 Mart Perşembe günü yaptığı klasik basın toplantısında, emekçi halkın büyük mücadelesi sonucunda ve Anayasa Mahkemesi’nin 25 maddeyi ihlal ettiği gerekçesiyle sözleşmesini anayasaya aykırı ilan ettiği Kanada merkezli First Quantum Minerals şirketine ait açık ocak bakır madenini yeniden açma girişimini duyurdu. Mulino, 3 milyar ton rezerv barındıran bu madeni, halkın sağlığı, yaşam alanı ve çevresi pahasına adeta hediye ederek, GSYİH’nın %5’i kadar gelir elde etmeyi ve bu geliri yoksul ve emekçi halka değil, emeklilik fonlarını alıp götüren IMF’ye aktarmayı planlıyor. Bu yağmacı çokuluslu bakır şirketi, Mulino’yu bu açıklamasından dolayı kutladı ve saldırıya yeniden başlamadan evvel, 31 Mart’ta Panama’ya karşı açmış olduğu uluslararası tahkim süreçlerini sözde bir “iyi niyet göstergesi” olarak askıya aldığını açıkladı.

Mulino’nun hedeflediği sömürgecilik düzeyi akıl almaz boyutlarda. Sadece bakır madeninin yeniden açılmasını değil, aynı zamanda Río Indio havzasında yeni bir baraj inşa edilmesini de planlıyor. Bu baraj, bölgenin %8’ini sular altında bırakacak, orada yaşayan 500’den fazla köylü ailesinin yaşam alanlarını ve kaynaklarını yok edecek. Amaç, gelecekteki kuraklık dönemlerinde Panama Kanalı’na milyonlarca litre su sağlayarak daha fazla deniz trafiği garanti etmek. Gerçek bir çılgınlık! İklim krizi, kapitalist sömürünün bir ürünüdür ve yapılan tüm yatırımlar yalnızca kâr ve aşırı kazanç amacı gütmektedir. Bu barajın inşası, çevreyi daha da tahrip edecek ve orada yaşayanların emeğini, onurunu yok ederek, ABD’nin ve dünya ticaretinin lojistiğine hükmeden tekellerin çıkarlarına hizmet edecektir. Buna izin veremeyiz!

Panama halkının hafızası güçlü ve tazedir. First Quantum Minerals’a karşı kazanılan zaferi hâlâ hatırlamakta ve şimdi, topraklarını ve çevresini savunma mücadelesini, emekçilerin ve halkların yürüttüğü mücadeleyle birleştirerek yeniden başlatmaya hazırlanmaktadır.

Krizin faturasını işçilerin değil, kapitalistlerin ödemesi için: İşçiden emekçiden yana bir acil eylem programı

Panama, son derece zengin doğal kaynaklara ve güçlü bir işçi sınıfına sahip bir ülke. Ancak bu zenginlik emperyalizm, yerel kapitalistler ve onların hizmetindeki tüm patron hükümetlerince talan edilmektedir. On yıllardır süren bu politikalar, nüfusun yarısını etkileyen iş güvencesizliğini artırmış, düşük ücretler nedeniyle halkın %30’undan fazlası temel ihtiyaçlarını karşılamak için ağır borç yükleri altına girmek zorunda kalmıştır. Farklı araştırmalar (CEİP / ceips.org.pa), son 20 yılda üretimden elde edilen gelirden işçilere düşen payın GSYİH’nin %50’sinden %30’un altına gerilediğini ortaya koyuyor. Zenginlik hızla artıyor: En zengin %10, ulusal gelirin %37,3’ünü alıyor; bu da, en yoksul %40’ın kazandığının neredeyse 13 katı anlamına geliyor.

Mulino, ekonominin durmaksızın büyüdüğünü ve 2025 Nisan’ında GSYH’nin %7,8 oranında arttığını iddia ediyor. Ancak, 2024 yılında vergi gelirlerinin GSYİH’nın sadece %6,6’sına ulaştığını, bunun Latin Amerika ülkelerindeki en düşük oran olduğunu ve 2022’nin yarısı seviyesine düştüğünü gizliyor. Yani GSYİH büyürken, devletin gelirleri giderek azalıyor çünkü kapitalistler vergi muafiyetleriyle büyük miktarda gelir elde ediyor ve vergi kaçakçılığı GSYİH’nın %4’ünü oluşturuyor. Ülkede son 10 yılda 35 milyar dolardan fazla vergi kaçırıldı.

Bugünkü ve geçmişteki meşru mücadeleler, tüm hükümetlerin sorumlusu olduğu ekonomik, sosyal ve siyasal krize karşı bir yanıt arayışıdır. Mulino ise, milletvekillerine, adalete ve farklı isimler alsa da politikası hep aynı kalan sermaye yanlısı, sahte bağımsızlıkçı siyasi partilere karşı duyulan hoşnutsuzluğu bastırmanın tek yolu olarak daha fazla baskı uygulamayı hedeflemektedir.

Bu felaket boyutundaki sosyal ve politik durum karşısında, emekçi halkın egemenliğini ve refahını güçlendirmek adına acil önlemler alınmalıdır:

Biz, Sosyalist Öneri olarak krizin bedelini işçilerin değil, kapitalistlerin ödemesi için işçi sınıfı ve emekçilerden yana bir acil eylem programının hayata geçirilmesi için mücadele edilmesi gerektiğine inanıyoruz. Bunun için derhal yapısal tedbirler alınmalıdır:

Emperyalizmle yapılmış olan ve ülke egemenliğine zarar veren tüm anlaşmalar, mutabakatlar ve protokoller derhal iptal edilsin! Cristóbal ve Balboa limanları derhal kamulaştırılsın! Elektrik enerjisi, telekomünikasyon ve ulaşım sektörlerinde tüm imtiyazlar iptal edilsin! Ayrıcalıklar kaldırılsın! Havalimanları devlet işletmesinde kalsın, Mulino’nun halktan gizli şekilde Fransız şirketlere yaptığı imtiyaz görüşmeleri durdurulsun! Bu adımlar sayesinde ulusal kaynaklar yabancı şirketler ve çevre yıkımı için değil, emekçi ve yoksul halk yararına kullanılsın!

Yağmayı sonlandırmak için IMF’ye olan gayrimeşru ve hileli dış borçlar reddedilsin ve ödenmesin! Büyük kapitalistlere tanınan tüm vergi muafiyetleri ve imtiyazlar iptal edilsin! Bankalar ve dış ticaret kamulaştırılsın! En zenginlerden daha fazla verginin alınacağı bir vergi reformu yapılsın! Bu sayede ülkeden sermaye kaçışının önüne geçilecek, yoksul ve emekçi halkın çektiği açlık sonsuza dek son bulacaktır!

Temel bir hak olan suya erişim hakkı üzerindeki ayrıcalık ve imtiyazlar son bulsun, tüm Panama halkı için temiz içme suyunu garanti altına alacak kamusal altyapı projeleri hayata geçirilsin! Barbarlık düzeyindeki gayrimenkul spekülasyonuna, lüks ama boş kalan konutların inşasına, emekçi halkın onurlu bir barınmadan mahrum bırakılmasına son! Emekçi halk için sosyal konutlar inşa edilsin! Emekçi halkın yaşam koşullarının iyileşmesi adına ülke genelinde toplu yol onarımı ve inşası yapılmalı, kamu hastaneleri inşa edilmeli! Kırsal bölgelerdeki köylülerin ürettikleri ürünleri şehirlere ulaştırabilmesi için ulaşım altyapısı güçlendirilmeli! Bu sayede yalnızca çok uluslu şirketleri zenginleştiren ithalata olan bağımlılık sona ermeli, ulusal üretim desteklenerek emekçi halkın gıda ürünlerine erişimi sağlanmalı!

Ülke kaynakları emekçi halka geri verilmelidir! Sağlık ve eğitimde bütçe artırılsın! Tüm işçi ücretlerine derhal zam! Sosyal Güvenlik Kurumu’na acil kaynak aktarımı yapılsın! İşçi sınıfını ve yoksulları koruyan dayanışmacı bir sistemin güçlendirilmesi bir zorunluluktur.

Sıraladığımız tüm bu acil önlemler birer hayal değil. Bunlar, emekçi halkın krizden çıkabilmesi için acil olarak ihtiyaç duyduğu somut çözümlerdir. Bu talepler, ancak bir işçi-emekçi hükümetini de hedefleyen örgütlenme, mücadele ve seferberlikle gerçekleşebilir. Bu hedefler uğruna mücadele etmek için, Sosyalist Öneri’ye katıl!

Genel grev acildir!

İktidarın baskı, şiddet ve yargı yoluyla kriminalize etme çabaları karşısında seferberlikler bir aydır devam ediyor ve şimdi mücadeleci birçok kesim şu soruyu soruyor: Mulino’yu yenmek için nasıl örgütlenmeye devam edebiliriz? Sosyalist Öneri olarak, mücadele halindeki kesimler ve mücadeleci örgütlerce demokratik bir biçimde tartışılması ve birleşik bir mücadelenin örülebilmesi adına bazı düşünce ve önerilerimizi paylaşıyoruz.

Hükümete karşı yürütülmekte olan bu mücadelenin, en geniş birlik çabasını gerektirdiğine inanıyoruz. Tüm konfederasyonlar, sendikalar, federasyonlar ve ulusal işçi örgütlerinin, öğretmenlerin, SUNTRACS’ın, muz işçilerinin, yerli halkların, kadınların ve gençlerin başını çektiği mücadeleye ulusal grevle katılması bizce hayati önemde. Onları yalnız bırakamayız!

İktidarın baskı politikalarına son!

SUNTRACS üzerindeki baskılara son! SUNTRACS liderleri derhal serbest bırakılsın!

Chiquita’nın işten çıkardığı tüm muz işçileri derhal işe geri alınsın!

Egemenliğin savunusu için: Mulino’nun ABD ile yaptığı tüm anlaşmalar ve mutabakatlar iptal edilsin!

Sosyal Güvenlik Kurumu’nu özelleştiren 462 sayılı yasa derhal yürürlükten kaldırılsın!

Río Indio Havzası’na baraja hayır!

First Quantum Minerals Panama’dan defol!

Anayasa’ya aykırı ve doğayı yok eden mega madenciliğe hayır!

“Rasyonel” ekonomiye ne oldu?

0

Mayıs 2023 genel seçimleri sonrası Mehmet Şimşek’in Hazine ve Maliye Bakanı olması, o seçimlere kadar uygulanan ve tam iki yıldan fazla süren “düşük faiz, yüksek borç ve büyüme” şeklinde özetlenebilecek enflasyonist politikanın da sonu anlamına gelmekteydi. Şimşek “Rasyonel ekonomiye dönüyoruz” diyerek kendinden önce yapılanları ciddi bir şekilde eleştirmiş, tam 27 ay sonra faiz artışı için düğmeye basmıştı.

Biz ise ilk andan itibaren bunun IMF soslu bir soygun planı olduğunu ve iktidarın yanlışa başka bir yanlışla cevap vermeyi tercih ettiğini; enflasyonla mücadeleyi bilinçli olarak sermayenin lehine, emekçilerin aleyhine olacak şekilde yapmayı seçtiğini belirtmiştik.

Tercih edilen bu politika emekçiler nezdinde kabul edilmedi. Emekli maaşlarının harçlık seviyesine indirilmesi, asgari ücretlilerin açlık sınırına mahkûm edilmesi, tüm maaşların asgari ücrete yaklaştırılması ve emekçilerin üzerindeki vergi yükünü artırması gibi sonuçları olan bu program, yerel seçimlerde iktidarın aldığı seçim yenilgisini beraberinde getirse de ekonomide tüketim kısılmış, faizler ile büyüme yavaşlatılmış ve enflasyon artış hızı baz etkisiyle düşmeye başlamıştı. Ama nihai hedef olan enflasyonun tamamen kontrol altına alınması gerçekleşmedi. Bunun için 2025 yılı hedeflenmişti ki siyasal alanda rejimin muhalefete dönük saldırısı artık uygulanan programın sonunu getirdi.

Şimşek politikasının (OVP) bitmesinin dört ana nedeni var:

1. Enflasyonla mücadelenin faizleri yükseltmeye, dövizi baskılamaya indirgenmesi. Oysaki olağanüstü şirket kârlarının vergilendirilmesi, Yap-İşlet-Devret soygununun sona erdirilmesi, temel ihtiyaç ürünlerinde ÖTV, KDV haraçlarına son vererek indirimler sağlanması gibi maliye politikası alanında adımlar atmadan enflasyonla mücadeleden bahsedilemez.

2. OVP’nin sonuçlarını kabul etmeyen, onunla siyasal demokrasi alanında ya da fabrikalarda mücadele eden emekçiler.

3. Dünya kapitalizminin kendi krizini çözmekten uzak oluşu, başta AB olmak üzere durgunluğun devam etmesi.

4. Türkiye’de rejimin iki yıl boyunca uygulanan bu programın maliyetini artık taşıyamıyor olması. Mevcut düzende Türkiye ancak cari açık ve düşük faiz ile büyüyebilir. Seçim yaklaştıkça işsizliği azaltmak için tüketimi teşvike, bunu sağlamak için de düşük faize geri dönülecek gibi görülüyor.

Özellikle sanayide kitlesel işten atmaların başlaması faiz yükünün artık taşınamadığının bir göstergesi. Rejim için artık işe yaramayan ve sonuçlandırılması kesintiye uğramış OVP, fiili olarak sonlandırılabilir. Faiz indirimi ve kredi genişlemesi politikasına geri dönülebilir. Elbette bu durum, OVP ile çözülmesi hedeflenen fakat çözülemediği gibi hasır altına süpürülmeye çalışılan enflasyonu bugünkünden çok daha hızlı yükseltecektir. O zaman şu soruyu sorabiliriz: Hani “rasyonel” politika uyguluyordunuz? Dümeni Nureddin Nebati’nin “irrasyonel” enflasyonist programına mı kıracaksınız? Evet, iktidarın verebileceği alternatif bu işte. Şimşek’in de Nebati’nin de eli hâlâ soframızda!

Bu iki akıldışı programı şöyle okumalıyız: Türkiye, hayat pahalılığı ve işsizlik sarmalına yani enflasyon-faiz ikilemine hapsedilmiş durumda. Bu da bizi emperyalist politikalara daha fazla bağımlı kılan, akıldışı ve plansız işleyen, emekçileri ya işsizlik ya da enflasyon ile terbiye eden sermaye programlarından işçilerin planlı ekonomisine geçiş yapma zorunluluğuna götürüyor. Örgütlü saldırıya karşı örgütlü bir şekilde cevap vermek, “Elinizi soframızdan çekin” demek dışında bir seçeneğimiz yok.

Yeni enflasyon dönemine karşı cılız bir “temmuzda zam” talebinin ötesine geçmek gerek. İşçi sınıfının sendika ve işçi partileri düzeyinde bir araya gelip bir eylem programı etrafında hareket etmesinin zamanı çoktan geldi. Tekrar vurguluyoruz: Emek İttifakı acil bir zorunluluk!

Enflasyona karşı maaşlar nasıl korunur?

0

2020 yılında asgari ücret net 2.324 TL’ymiş. Yani bugünkü asgari ücretin onda biri!

Beş yılda asgari ücret neredeyse 10 kat yükselmiş ama biz daha da yoksullaşmışız. Nasıl mı?

Türk-İş’in raporlarına baktığımızda 2020 yılı Ocak ayında tek yaşayan bir işçinin aylık yaşam maliyeti 2.698 TL iken, bugün bu maliyet 31.142 TL olarak neredeyse 12 kart artmış!

Asgari ücretin Türkiye’deki tüm ücretleri etkilediğini ve asgari ücret civarı ücret alan işçilerin çoğunluk olduğunu görecek olursak diyebiliriz ki, beş yıl öncesine göre bugün topyekûn daha yoksuluz!

YılNet Asgari Ücret (TL)
202522.104
202417.002
2023 Temmuz-Aralık11.402,32
2023 Ocak-Haziran8.506,80
2022 Temmuz-Aralık5.500,35
2022 Ocak-Haziran4.253,40
20212.825,90
20202.324,70

Geçtiğimiz yılın bu dönemlerinde asgari ücrete bir ara zammın yapılıp yapılmayacağını hâlâ tartışabiliyorduk. Bu yıl ise “tık alma” yarışındaki yandaş haber siteleri dahi en iyimser şekli ile asgari ücrete ara zammın “zayıf ihtimal” olduğunu vurguluyor.

Halbuki enflasyon almış başını gidiyor. Bir dönemlerin meşhur “ücret arttıkça enflasyon da artıyor” söylemini şu anda en koyu hükümet taraftarları dahi anımsatamıyor. Hayat pahalılığı artarken İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik yapılan ve şimdilik dördüncü dalgasına ulaşan operasyonların ekonomiye etkisi yine gündemin birinci sırasında yer alıyor. Enflasyonun en çok bizi vurduğunu biliyorsak, bizimle hiç ilgisi olmadığını düşündüğümüz bir haksızlığın da ilk elden yine biz emekçileri vurduğunu da anlamalıyız. Evet, konumuz ücretlerin enflasyon karşısında korunması, ama ücret mücadelesinde olduğu gibi ülkedeki her türlü adalet ve demokrasi mücadelesinin de bizim mücadelemiz olduğunu, adaletin çıkarsız ve dolaysız tek savunucusunun da biz emekçiler olduğumuzu bir kez daha vurgulayalım.

Konumuza dönecek olursak, geçen beş yıl içerisinde henüz krizin etkileri toplu işten çıkarmalar halinde yansımamışken dahi ücretlerimiz enflasyonla eridi, aradaki fark holdinglerin hesap cüzdanlarında kaldı. Önümüzdeki süreçte ise pek çok sektörde daralma öngörülüyor. Bu, bir kısmımız için işsizlik, geri kalanımız için ise alım gücümüzün daha da hızlı erimesi anlamına gelecek.

İşte bu yüzden geçtiğimiz dönemden daha da fazla şekilde ara zam tartışmasını yükseltmemiz, ölü taklidi yapan konfederasyonlara asgari ücrete ara zam için harekete geçmeleri adına basınç uygulamamız gerekiyor.

Bugüne değin krizin de ekonomik büyümenin de faturası hep bize kesildi. AKP’nin iktidara geldiği günden bu yana emekçilerin toplumsal servetten aldığı pay sürekli olarak azaldı. Yani, işçilerin hepsi toplandığında aldıkları pay azalırken, zenginler toplandığında aldıkları pay devleşti! “Artık yeter!” deyip “Elinizi soframızdan çekin!” diye haykırmamız gerekiyor.

Bunu yapabilmenin iyi bir başlangıcı olarak asgari ücrete ara zam talebimizi yeniden yükseltmeliyiz. Hatta bu bile yetmez; gerçek emniyet kemeri, maaşlara her üç ayda bir gerçek enflasyon oranında zam yapılarak alım gücünün korunmasıdır!

Maaşlara üç ayda bir zam imkânsız mı? Tabii ki de değil. Bankadan alınan borcun, geciken faturanın faizi nasıl ki varsa, hükümet ve patronların yanlış yönettikleri ekonominin de bir bedeli olmalı ve onu da biz ödememeliyiz.

“Kaza” bile olmayan bir işçi cinayeti

0

Mayıs ayının başında korkunç bir cinayete şahit olduk. Ülkenin en büyük şehrinin en merkezi noktasında “koruma” görevinde bulunan tetikçiler bir işçiyi darp ederek öldürdü. Bu kan donduran cinayetin sebebi ise Tek Adam rejiminin, patronların, şirketlerin ve onlardan nemalananların ne düzeyde çürüdüğünü gözler önüne serdi.

Çalık Holdinge ait tekstil fabrikasında çalışan ve 10 yıldır tazminatını alamadığı için Şişli’deki firma önüne hakkını aramaya giden Erol Eğrek adlı işçi holdingin kapısındaki güvenlikler tarafından darp edildi. Hastaneye kaldırılan işçi orada hayatını kaybetti. Mafya filmlerinde görülecek türden bir cinayetin hemen ardından emekten yana bütün sosyalistler, sendikalar, örgütler olay karşısında tutum aldı, gösteriler düzenledi.

Bu menfur cinayet tam da Soma katliamının yıldönümüne yakın bir zamanda gerçekleşti. “Kaza” adı verilen cinayetlerde ya da gerçekten “cinayet” olan cinayetlerde katledilen işçi kardeşlerimizi düşününce, yaşananların bir iç savaş olduğunu söylemek zorundayız. Evet, emek ve sermaye arasında kanlı bir iç savaş var. Bu savaşta Tek Adam rejimi patronlara işçi öldürme serbestisi tanıyor. Göstermelik cezalarla patronlar aklanıyor, düzenlerini sürdürüyor.

Bu cinayet, rejimin de desteğiyle kârlarına kâr katan Çalık Holding gibilerinin nasıl zenginleştiğini de faş etti. Ödenmeyen tazminatlar, haksız fesihler, göz korkutarak işten atmalar… Bütün bunlar sermaye çevrelerinin nasıl büyüdüğünü, ne pahasına zenginleştiğini gösteriyor: işçinin emeği ve kanı üzerine yükselen bir zenginlik.

Gelelim meselenin diğer tarafına, daha doğrusu bu meseleyi ters yüz etmenin koşullarına. “Kaza” adı verilen işçi cinayetlerinin sona ermesi için iş süreçlerinin sermaye kârı için değil, insanların faydası için planlanması gerek. Çünkü kâr güdüsü oldukça patronların baskısı, iş güvenliğinden taviz vs. yaşanacak. Ancak bir günde bütün çalışmayı sermaye yerine emeğin lehine çevirmek mümkün değil. Onun siyasi dayanaklarını ortadan kaldırmak gerek.

Tek Adam rejiminin ne kadar antidemokratik olduğunu anlatmaya herhalde gerek yoktur. Bunun yanında bu rejim işçi düşmanı bir karaktere sahip. Öyle ise bu rejimden kurtulmadan işçi ve emekçilerin kanı üzerinde dönen çarkları kırmak da pek mümkün değil. Tek Adam rejiminin antidemokratik uygulamaları, baskı ve şiddet işçi ve emekçiler için var. Sermaye kesimleri için demokrasi de siyasi haklar da gayet yerinde. Öyle ya, işçi öldürmek bile serbest!

Bu rejimden kurtulmak için birleşik bir mücadele örmeliyiz. Erol Eğrek cinayetinde sosyalist kesimlerin gösterdiği refleks anlamlı fakat oldukça yetersizdi. Bir eylem birliği yaparak bu alçak cinayeti protesto eden kesimlerin daha ileri düzeyde birliktelikler kurması gerek. Gazetemizde pek çok kere emek ittifakı olarak ifade ettiğimiz bu birleşik mücadele yolu sadece sosyalistlerin yan yana gelmesiyle değil; bütün emek örgütlerinin seferber olmasıyla muzaffer bir birliktelik olabilir. Sınıf kardeşlerimizin alçakça öldürülmesinin önüne de ancak böyle geçilebilir. 

Bir düzen trajikomedisi: “Ama kopuktu kopuktu zincir, olduramadım…”

0

Özkan Uğur’un Olduramadım isimli şahane şarkısının başlıktaki repliği, “Ne yaptım ne ettimse olduramadım” diye devam eder. Olduramaz çünkü zincir kopuktur! Zincir koptu mu şarkının devamında dediği gibi, “Bıktım usandım bu hataları tekrarlamaktan. Onun bunun adına film olmaktan. Özendim bezendim her seferinde. Bu defa acaba olur mu diye?” bir kısırdöngü içine yuvarlanıverilir! Kıssadan hisse, olduramamak ama doğmamış çocuğa don biçmek misali zorlamaya devam etmek çürüyen kapitalizmde bir düzen trajikomedisidir.

Türkiye’de iktidarın uzun süredir olduramadığı ve eskisi gibi yönetemediği bir sır değil. Erdoğan-Bahçeli ikilisi, kendilerince en ideal formülü oldurmak için on yıldır sistemin ayarlarıyla oynuyor. Eskiler bilir, televizyonda ses-görüntü gidince sağına soluna vurulurdu. Erdoğan-Bahçeli ikilisi de bir nevi bu yöntemi uyguluyor. Lakin oyun hamuruna dönmüş siyasal sistem (rejim) yine de bir türlü dikiş tutmuyor. Ne yapıp ne etseler de olduramıyorlar! Oldurmaları da mümkün değil. Çünkü iktidarın politik eklektizmi ve izlenimciliği bir yana, konu Türkiye’de geçse de, sorunun kaynağı ve çözümü salt Türkiye ile sınırlı ve ilgili değil. Her kapitalist rejim kendi zamanının ruhuna (sınıf mücadelesine) uygun lider ve iktidarları tarih sahnesine çıkarır. Ne eksik ne fazla; Erdoğan-Bahçeli ikilisi de, adına Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen siyasal sistem de bu dönemin ruhunun (sınıf mücadelesinin) ürünleri.

Hiç şüphesiz çözümsüz değiliz ama buraya nasıl ve niye geldik kısmına değinmeden olmaz! 2008 dünya ekonomik krizi, artçıları ve tetiklediği yeni depremler ile 17 yıldır aşılamayan küresel bir yıkım tablosu yarattı. İklim ve sağlık krizleri ekonomik ve siyasi krizler ile iç içe geçerek sadece mevcut siyasal sistemleri yıkan değil, insan uygarlığını ve bütün bir gezegeni tehdit eden bir dinamik oluşturdu. Erdoğan-Bahçeli ikilisinin müteahhitliğini üstelendiği Türk tipi Bonapartizmin güncel sürümü işte bu küresel yıkım dinamiğinin bir sonucu.

Hatırlayalım! Dünyada ve Türkiye’de bu noktaya gelinmesinin ana motivasyonu sermayenin “bal tutan parmağını yalar” düsturu ile sinekten yağ çıkarma adına bütün dünyada bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler diyerek neoliberal karşıdevrimi dizginsiz sahaya salmasıydı. Özelleştirmelerle eğitimden sağlığa, ulaşımdan belediyelere kamusal hizmetlerin özel ve paralı hale getirilmesi başlangıç noktası oldu. Eşzamanlı olarak toplumsal-politik örgütlülük paramparça edildi. Bu yıkıma iman etmiş sermaye ve temsilcisi düzen partilerinin dışında hak arama, sorgulama, denetleme, katılım, yönetim gibi özörgütlenme girişim ve inisiyatifleri neredeyse imkânsız hale getirildi. Sözüm ona devletler küçüldü, iktisadi ve sosyal alanlar tamamen piyasanın insafına terk edilir oldu. Doğal olarak, hepimizin çok iyi bildiği üzere, devletleri anonim şirket gibi yönetme dönemi iddia ve furyası başladı. Trump şov şimdilik bu kapitalist Amok koşusunun zirvesi!

Lakin ortaya çıktı ki devlet sadece işçi sınıfı için, emekçiler için, ezilen ve sömürülen kesimler için iktisaden küçülmüş. Batamayacak kadar büyük denilen şirketlerin kamuya ait yüz milyarca dolarlarla kurtarılması ama sıra işçiye, emekliye, yoksula geldiğinde bir lira harcamadan dahi kaçınılması kârların özelleştiği, zararın toplumsallaştığı bir sınıfsal eşitsizlik gerçeğini ortaya koydu. Kısaca vergiyi asıl olarak emekçi halktan toplayan ama aslan payını sermaye için harcayan bir mekanizma! Bugün sadece Erdoğan-Bahçeli ikilisinin değil düzen muhalefetine mensup tüm partilerin Türkiye’ye sunduğu program özü itibarıyla budur. Bu deveyi havuduyla yutma kapitalist sömürü programları nedeniyle tüm dünyada ve Türkiye’de sermaye ve emeğin bölüşüm eşitsizliği tarihi bir eşiğe ulaşmış durumda.

Kuşkusuz gelir bölüşümünün bu denli bozulduğu, toplumsal servet eşitsizliğin bu derece arttığı, sömürünün inanılmaz derinleştiği bir toplumsal düzen kaçınılmaz olarak demokratik hak ve özgürlüklerin de emek aleyhine gerilemesine yol açtı. Burjuvazi kendi mezar kazıcılarına tabii ki demokrasinin d’sini bile koklatmayacak tarih bilincine sahip. O yüzden diyoruz ki, kapitalizm hakkında konuşmayan demokrasi hakkında konuşmasın! Çözüm için zemin ve hareket noktası, antikapitalist program ve mücadelede…

Silahlara veda mı?

0

Aylar önce Bahçeli’nin sürpriz çıkışı ile kamuoyuna taşınan, öncesinde “devlet” ile Abdullah Öcalan arasında yürütülen görüşmelerle altyapısının oluşturulduğu anlaşılan süreç, ilk somut sonucunu yarattı.

PKK, Öcalan’ın çağrısına yanıt verdi ve kongresini toplayarak; silahlı mücadeleyi bırakma kararı aldığını, örgütsel varlığına son vereceğini ilan etti. Ülke tarihinin son kırk yılına kabaca atılacak bir bakış dahi silahların susması anlamına gelebilecek bu gelişmenin önemini anlamaya yeter. Çatışmasızlığın bir imkân olmaktan çıkıp kalıcılaşması halinde yaşadığımız coğrafyadaki sınıflar mücadelesinin seyrine irili ufaklı birçok etkisi olacaktır. Orta ve uzun vadede bu etkilerin olumlu olacağını söylemekte beis yok.

Evet, ortada halen detaylarını bilemediğimiz ve nihayete ermemiş bir müzakere var ama fesih kararını sadece bu güncel sürecin bir çıktısı olarak görmek yanıltıcı olur. Kürt siyasi hareketi on yıllardır atmak istediği bir adımı atmak için elverişli konjonktürü bulduğunu düşünmekte ve bu adımı atmakta da kararlı görünmektedir.

Uzun zamandır hedeflenen bu geçişin şimdi daha mümkün hale gelmiş görünmesi, şüphesiz ki Ortadoğu’daki güç dengelerinin değişmekte oluşu ile doğrudan alakalı. Fakat yaşananları “emperyalizmin buyruğu” veya “AKP’nin zorlaması” gibi Kürt siyasi hareketinin aktörlüğünü hiçe sayan savlarla açıklama girişimleri yersizdir. Tıpkı fesih kararını, hareketin programatik çizgisinde dramatik bir kırılmaya tekabül ediyormuşçasına yapılan “teslimiyet” vurgulu değerlendirmelerin de yersiz oluşu gibi.

Bu süreçle Kürt halkının ulusal demokratik talepleri son bulacak değildir. Nitekim Kürt siyasetinin de böyle bir iddiası yok. Karşılaştığı imha, inkâr ve asimilasyon saldırıları karşısında bir asırdan fazla süredir birçok silahlı isyan, kitlesel seferberlik ve mücadele aracı yaratmış, bu mücadele içerisinde sayısız yöntem denemiş olan Kürt halkı, kendi kaderini tayin hakkını eline alacağı güne değin yeni araç ve yöntemlerle mücadelesini sürdürecektir.

Uzun zamandır devlet ile Abdullah Öcalan arasında görüşmeler yapıldığını biliyor ve devlet tarafından da atılması yönünde söz verilmiş adımlar olduğunu tahmin ediyoruz. Şüphesiz ki bu, taraflar arasında tüm detaylarıyla üzerinde mutabık kalınmış ve artık geriye sadece uygulanması kalmış bir takvimin işlediği anlamına gelmiyor.

Kürt siyasi hareketi uzunca zamandır mücadele yöntemlerini değiştirmesini mümkün kılacak bir fırsatı kollar ve mevcut konjonktürü de aradığı o fırsat olarak değerlendirmeye yönelirken, olanca despotluğu ile rejim, sürece hem bölgesel gelişmelerin zorlaması, hem de iktidarının devamı için tüketecek başka barutu kalmadığı için yöneliyor.

Tarihin bir ironisi ile karşı karşıyayız. Ülkenin bir siyasal demokrasi çölünü andırdığı koşullar içindeyken, demokratikleşme ile dolaysızca bağlı olması gereken barış sürecine girileceğini ilan etmek baskıcı karakteri su götürmez olan Tek Adam rejimine düşüyor. Haliyle süreç çelişkilerle yüklü ve kırılgan.

Nitekim PKK kendisi için atılması en zor adımı attı ancak rejimin sahipleri süreci hayli ağırdan alıyor ve yarı yolda sabote etmeyeceklerinin de hiçbir garantisi yok. Süreç ilerlediği müddetçe, onu yürüten rejim tarafından kendisini tahkim etme yönünde araçsallaştırılmak isteneceği de kesindir. Bu uğursuz hedefe imkânlar ölçüsünde mani olmanın yolu ise pratikte silahlı çatışmanın sona ermesine “istemezük” demekten başka anlam ifade etmeyen marazi çıkışlar yapmak olamaz.

Gün; Kürt halkının meşru ulusal demokratik taleplerine sonuna kadar destek olmanın, aralanan kapının tüm emekçiler ve ezilenler için siyasal demokrasi kanallarını genişletecek şekilde açılmasını zorlayacak talepler etrafında seferber olmanın günüdür.

Elbette Kürt ulusal sorununun kalıcı çözümünün ulusal ve demokratik taleplerle diğer sınıfsal taleplerin iç içe olduğu emek eksenli devrimci, enternasyonalist ve sosyalist bir programın kitleleri saracağı günlerin gelişini beklediğini unutmadan, bu gerçeği her zeminde dile getirerek.

Gazze’de açlık ve soykırıma son!

0

Netanyahu’nun aşırı sağcı hükümeti, neredeyse üç aya ulaşan bir süredir Gazze Şeridi’ne insanlık suçu niteliğinde bir abluka uyguluyor, gıda, su, ilaç ve yakıt girişini engellerken ve elektriği kısıtlıyor.

Amacı, Gazze halkını açlığa mahkûm ederek nüfusu yerinden etmek ve Filistin direnişini teslim olmaya zorlamak, böylece İsrail’in 1947’de başlattığı ve bugün Trump tarafından da desteklenen etnik temizliği tamamlamaktır.

Gazze, ciddi bir insani krizle karşı karşıya. Kıtlık tehlikesi giderek artıyor. Rakamlar ürkütücü: Birleşmiş Milletler’e göre, 14 bin bebek gerekli acil gıda yardımını alamazsa ölüm riskiyle karşı karşıya kalacak. Yine aynı kuruluşa ait raporlara göre, yarım milyon kişi (Filistin nüfusunun yüzde 20’si) açlıktan ölme tehlikesiyle karşı karşıya. Dünya Sağlık Örgütü ise, İsrail’in Gazze ablukasını başlattığı Mart ayından bu yana 57 çocuğun yetersiz beslenme nedeniyle hayatını kaybettiğini bildirdi.

Netanyahu ve etnik temizlik

Siyonist İsrail rejimi, Mart ayında ateşkesi bozarak bombardımanlara yeniden başladı ve yeni bir saldırı planın parçası olarak 18 Mayıs’ta “Gideon’un Arabaları Operasyonu” olarak adlandırılan harekâtı başlattı.

Soykırımcı Netanyahu, bu yeni saldırının Gazze topraklarını ele geçirmek amacıyla yapıldığını ve kesinlikle geri çekilmeyeceklerini söyledi. Siyonist parlamentonun bir komitesinde yaptığı konuşmadaysa şu ifadeleri kullandı: “Her geçen gün daha fazla evi yıkıyoruz ve Gazzelilerin geri dönebilecekleri hiçbir yer kalmadı. Kaçınılmaz tek sonuç, Gazzelilerin Gazze Şeridi’nden göç etme arzusu olacaktır.”

13 Mayıs’ta, yeni askeri operasyonu duyururken yaptığı açıklamadaysa şöyle dedi: “Gitmelerine imkân tanıyacak bir plan ve yönetim kurduk, ancak bizim açımızdan tek sorun şu: Onları kabul etmeye istekli ülkelere ihtiyacımız var. Şu anda da bunun üzerinde çalışıyoruz… Eğer gitme imkânı sunarsak, %50’den fazlası gider, hatta bence çok daha fazlası. Ve o zaman artık Hamas kalmaz.”

Amaç oldukça açık: Gazze’nin tamamının kontrolünü ele geçirmek, Filistin halkını topraklarından ve evlerinden sürmek ve Gazze Şeridi’ni, Trump’ın da duyurduğu gibi, bir tatil beldesine dönüştürmek.

Dünya çapındaki baskı, İsrail’i asgari düzeyde insani yardıma izin vermeye zorladı

Filistin halkını Gazze’de açlıktan ölmenin eşiğine getirdikten sonra, Netanyahu çok sınırlı miktarda insani yardımın girişine izin vermek zorunda kaldı. 19 Mayıs Pazartesi ile 23 Mayıs Cuma günleri arasında, yaklaşık 385 kamyon dolusu gıda, ilaç ve diğer ihtiyaç malzemeleri bölgeye giriş yaptı. Ancak bu yardımların çoğunun ihtiyaç sahibi Gazzelilere ulaşması gecikti. Ayrıca bu miktarlar oldukça yetersiz kalıyor. Örneğin ateşkes döneminde günde 600’e kadar insani yardım kamyonu bölgeye giriş yapabiliyordu. Ve bugün halen yüzlerce kamyon sınırda bekletiliyor.

İsrail hükümetinin bu tutum değişikliği insani nedenlerle olmadı. Bu, soğukkanlı ve hesaplanmış bir karar olup, farklı hükümetlerin oluşturduğu baskıdan kaynaklandı. Keza Netanyahu bunu bizzat itiraf etti: “Dünyadaki en iyi dostlarımız, İsrail’i desteklediklerini bildiğim senatörler geliyor ve bana diyorlar ki: Sana Hamas’ı yok etmek, kesin zafer kazanmak için her türlü yardımı vereceğiz. Silah, BM Güvenlik Konseyi desteği… ama artık açlık görüntülerinin (Gazze’den) elimize ulaşmasını istemiyoruz.”

Acımasızlığıyla bilinen aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich ise şöyle dedi: “Gazze’ye, sivillere bile, tek bir gram yiyecek göndermemeyi mi tercih ederim? Muhtemelen.” Ve ekledi: “Hepimizin hissettiği öfke ve acıyı derinden anlıyorum. Gerçek şu ki, tüm rehineler teslim edilene kadar bir damla su bile göndermemeliyiz. Ama bunu yaparsak, dünya bizi savaşı derhal durdurmaya zorlar ve kaybederiz.”

Kitlesel seferberlikler hükümetlerin İsrail üzerindeki baskısında belirleyici oldu

Birçok uluslararası örgütün büyük bir insani felaketin kapıda olduğunu belirten sayısız deklarasyonu, dünya çapında, özellikle Avrupa’da, protesto hareketlerini yeniden ivmelendirdi. Bu çağrılar, on binlerce kişinin kendi hükümetlerine karşı ve Filistin halkının mücadelesine destek vermek için sokağa çıktığı Nakba’nın 77. yıldönümüyle de birleşti. 10 Mayıs’ta Madrid’de 80 binden fazla kişi sokaklara çıkarak İsrail’e silah satışının durdurulmasını ve İsrail’le ilişkilerin kesilmesini talep etti. 18 Mayıs’ta Hollanda’nın Lahey kentinde sokaklara çıkan 100 bin kişi hükümetin İsrail’e verdiği desteği sona erdirmesini istedi. 17 Mayıs’ta ise Londra’da yaklaşık yarım milyon kişi Filistin için seferber oldu.

Fransa, Kanada ve Birleşik Krallık, 19 Mayıs’ta yayımladıkları bir bildiriyle Siyonist rejimin yeni askeri saldırısını kınayarak ateşkes çağrısı yaptı. Aylarca İsrail’i destekledikten sonra ikiyüzlü bir şekilde “Gazze’deki insani acının seviyesi tahammül edilemez boyutlarda” dediler. Ortak açıklamada şu ifadeler yer aldı: “Eğer İsrail yeni askeri saldırıyı durdurmaz ve insani yardım üzerindeki kısıtlamaları kaldırmazsa, buna karşılık olarak daha somut adımlar atacağız.” Bu açıklamadan kısa süre sonra Birleşik Krallık hükümeti, İsrail ile sürdürdüğü serbest ticaret anlaşması müzakerelerini askıya aldı. Diğer 18 ülke ise Gazze Şeridi’ne yönelik yardımların derhal ve tam kapsamlı olarak yeniden başlatılmasını talep etti.

Avrupa ya da diğer bölgelerdeki kapitalist hükümetler İsrail’i insanlık adına değil, kitlesel seferberliklerin yarattığı basınç ve bu seferberliklerin kendi rejimlerinde yaratabileceği potansiyel krizler nedeniyle eleştiriyor.

İsrail’de politik kriz sürüyor

Bu arada İsrail’de savaşın sona erdirilmesi ve Filistin direnişinin elindeki rehinelerin geri iadesi talepleriyle düzenlenen protestolar her gün artarak devam ediyor. Bu kitlesel eylemler, durmak bilmeyen bir politik krizin zeminini oluşturuyor.

Eski Başbakan Ehud Olmert’in 4 Nisan’daki bir röportajında İsrail’in “tarihinin en ciddi krizini” yaşadığını söylemesi tesadüf değil. Yine Olmert, 21 Mayıs’ta yaptığı bir başka açıklamada ise, “İsrail’in şu anda Gazze’de yaptıkları savaş suçuna çok yakın” ifadelerini kullandı.

Olmert’in sözleriyle neredeyse eş zamanlı olarak, emekli asker, milletvekili ve Demokratlar partisinin lideri Yair Golan da İsrail’de büyük yankı uyandıran açıklamalarda bulundu: “Akıllı bir ülke sivillerle savaşmaz, bebekleri öldürmeyi bir eğlenceye dönüştürmez ve bir halkı sürmeyi hedef olarak belirlemez.” Ve ekledi: “İsrail, Apartheid dönemindeki Güney Afrika gibi bir parya devlete dönüşme yolunda ilerliyor.”

Olmert, Golan ve Netanyahu hükümetine muhalif diğer siyasetçiler, Netanyahu kadar Siyonist ve Filistin karşıtı olsalar da, dünya genelindeki soykırım karşıtı protestolar ve İsrail içindeki yoğun hükümet karşıtı gösteriler, Siyonizm içerisinde ciddi bir politik krize yol açıyor ve bu durum farklı siyasi çelişkileri ve ayrışmaları açığa çıkarıyor. Golan, Olmert, Benny Gantz ve benzerleri, başarısız olmuş iki devletli çözümü savunanlar arasında yer alıyorlar ve Filistin direnişiyle nasıl mücadele edilmesi gerektiği konusunda Netanyahu ve aşırı sağcı bakanlarından yöntem ve tempo açısından ayrılıyorlar.

Filistin direnişine destek için dünya çapındaki seferberliği büyütelim

İUB-DE (İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal) olarak diyoruz ki, Gazze’deki etnik temizlik ve işgal girişimini yenilgiye uğratmak için dünya çapında seferberlik sürdürülmeli, Filistin halkı ve direnişi desteklenmelidir.

15 Haziran için, yirmiyi aşkın ülkeden örgütlerin çağrısıyla “Gazze’ye Yürüyüş” planlanıyor. Bu yürüyüş, insani yardımın ve Filistin halkına yönelik her türlü desteğin serbestçe ulaştırılabilmesi için kuşatmanın kırılması ve Refah Sınır Kapısı’nın açılması talepleriyle, Mısır ile Gazze sınırına doğru gerçekleştirilecek.

İUB-DE olarak bu yürüyüş çağrısına katılıyoruz ve aynı gün, aynı taleplerle tüm dünyada bu yürüyüşün desteklenmesi için birleşik ve kitlesel dayanışma eylemleri düzenlenmesi çağrısında bulunuyoruz. Bu çerçevede, sınır kapılarının derhal açılmasını, gıda, ilaç, yakıt ve suyun girişinin sağlanmasını ve elektrik enerjisinin yeniden verilmesini talep ediyoruz.

İUB-DE olarak dünya çapındaki tüm hükümetlere, özellikle de Filistinliler için neredeyse hiçbir şey yapmayan Kuzey Afrika ve Ortadoğu rejimlerine İsrail ile siyasi, diplomatik, ticari, kültürel ve akademik tüm ilişkilerini kesmeleri çağrısında bulunuyoruz. Ve özellikle Arap hükümetlerini Gazze ve Batı Şeria’daki Filistin direnişine silah ve kaynak desteği sağlamaya çağırıyoruz.

Derhal ateşkes ilan edilmeli, İsrail ordusu Gazze, Batı Şeria, Suriye ve Lübnan’dan tamamen çekilmelidir! Trump ve Netanyahu eliyle yürütülen etnik temizlik planlarını da ABD ve İsrail’in Yemen’e yönelik bombardımanlarını da reddediyoruz! İsrail ve Trump’ın insani yardımı askeri kontrol altına alma ve özelleştirme planlarına karşı çıkıyoruz!

Filistin’in özgürlüğünü savunan aktivistlerin ABD ve Almanya’da olduğu gibi, yasa dışı olarak gözaltına alınmalarını ve sınır dışı edilme tehditleriyle karşı karşıya bırakılmalarını kınıyoruz! Tek, laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin için. Nehirden denize özgür Filistin!

Şirketler batıyor mu? Defterler işçi denetimine!

0

Türkiye’de işlerin iyi gitmediğini herkes kendi hayatından biliyor. Milyonlarca işçi, emekli, dar gelirli insan pamuk ipliğine bağlı hayatlar yaşıyor. Milyonlarca insan yoksulluk ortak paydasında çoktan buluşmuş durumda. Ne yazık ki ufukta sorunların çözüleceğine, ekonomik refaha çıkılacağına dair bir emare de yok. Aksine Şimşek’in şirazeden çıkmış orta vadeli programı ve 19 Mart’ın ağırlaştırdığı siyasal sorunlar emekçiler için ekonomik krizin daha da derinleşeceğine işaret ediyor.

Oysa iktidar yıllarca “Kriz bizi teğet geçti” diyerek, “Başkanlık sistemiyle refah ve zenginlik gelecek” diyerek vaatler verdi. Ve geldiğimiz nokta işte bu! Emekçiler evdeki bulgurdan dahi oldular. Ortada emekçiler için ne pilav var ne plan! Ve bu koşullara rağmen iktidar emekçiler için çözüm üreteceği yerde sabır ve kanaat telkini dışında bir şey diyemiyor.

Lakin bıçak kemiğe dayandı. Ekonomide uzun süredir çalan alarm zilleri artık yedi düvele ulaştı. İşten çıkarmalar bir yandan, düşük ücretler bir yandan, hayat pahalılığı bir yandan, ağır koşullarda güvencesiz çalışma ve iş cinayetleri bir yandan, artık emekçiler nefes alamaz hale gelmiş durumda. Çözüm kendini dayatıyor.

Şimşek programı açıkça başarısızdır. Enflasyon hedeflerinin tutması zaten çok zordu. 19 Mart sonrası yüzde 24 enflasyon hedefinin tutması artık imkânsız hale geldi. Kaldı ki işçi ücretleri ve emekli aylıkları dışında Şimşek programına tabi tutulan, hak ve gelirleri kesintiye uğrayan hiçbir kesim olmadı.

Temmuz ayında asgari ücrete insanca yaşayacak oranda zam yapılmalı, bu zam her üç ayda bir gerçek enflasyon oranında otomatik olarak devam etmelidir. En düşük emekli aylığı asgari ücret düzeyine çıkarılmalı ve yoksulluk sınırı altında ücret ve aylık kalmamalıdır.

Biliyoruz ki işçi ücretlerini ve maliyetleri bahane eden patronlar hemen işten çıkarma silahını kullanmaya başlıyor. Oysa hem işçiler üç kişilik işi tek başına yapıyor hem üç işçi tek işçi maaşı alıyor. Türkiye’nin sayısı ve cüzdanı sürekli büyüyen milyarderleri de, yıllardır milyarca lira kâr açıklayan şirket bilançoları da bu gerçeği gösteriyor.

Buna rağmen battık, yandık, kül olduk diyen şirketler varsa açsınlar işçi denetimine defterlerini, görelim. Kim zarar ediyor, kim kazanıyor, kim servetine servet katıyor? Tabii ki yağma yok! Pamuk eller cebe, süper zenginler servet vergisi vermeli! Madem aynı gemideyiz…

Vestel’de kitlesel işten çıkarma!

0

Toplamda 6 bin işçi işsiz kaldı!

Manisa organize sanayi bölgesinde 30 bin üretim işçisi bulunan Vestel City’de kitlesel işten çıkarmalar başladı. Geçtiğimiz yıl Türk Metal ile sözleşme imzalayan fabrika sendika geldiğinden beri sistematik olarak işten çıkartmalara devam ediyor. Son işten çıkarma dalgası 2 bin işçiyi kapsıyor. Ama bu süreçte kademe kademe çıkarılan işçi sayısı bunun neredeyse üç katı.

Otomotiv sektöründeki girişiminin başarısızlığını bahane eden Vestel birçok biriminde düzenlemeye gitti. Türk Metal ile imzalanan sözleşmeden önce Vestel, Manisa’daki 40 yıllık varlığı boyunca sendikal çalışmalar dışında bu denli işçiyi işten çıkarmamıştı. Sendikanın işten atmalara tepki göstermemesi ve ekonomideki daralmayla birlikte, patronlar her yerde olduğu gibi Vestel’de de faturayı işçilere ödetmeye başladı.

Önce elektronik fabrikasında 16 banttan 6 banda düşürülen üretim, diğer birimlerde çalışan emekli ve engelli işçilerin azaltılması derken idari birimlerinde de çalışan sayısının azaltılmasıyla işten çıkarılanların sayısı 6 bine yükseldi.

Bu daralma politikasını doğrudan Vestel ile çalışan yan sanayilerin de uygulaması halinde Manisa organize sanayi bölgesinde yerel bir kriz oluşturabilir. İktidarın yüksek faiz politikası sanayi patronlarının üzerinde bir basınç oluşturuyor. Düşük işçi ücretleriyle ve yüksek kârlarla çalışmaya alışmış patronlar, iktidarın ekonomi politikasına sızlanmaktan öteye geçemezlerken, ilk adım olarak işçi çıkarmaya yöneliyorlar.

Öte yandan 30 bin üyesi olan Türk Metal Vestel şubesi işten çıkarmalara karşı henüz hiçbir adım atmadı. Geçtiğimiz yıl sefalet sözleşmesine imza atan sendika yönetimi, bu süreçte işten atmalara ilişkin de hiçbir girişimde bulunmadı.

Sefalet ücretlerine mahkûm edilen işçi sınıfı şimdi de kitlesel işsizlikle sınanıyor. İktidarın işçi düşmanı ekonomik yıkım politikaları emekçileri her geçen gün daha fazla bir çıkmaza sürüklüyor. Tek çözüm tüm emek örgütlerinin acil taleplerimiz ekseninde bir mücadele planı etrafında harekete geçmesidir. Kitlesel işten çıkarmalar derhal son bulmalı, atılan işçiler geri alınmalı ve ücretlere temmuz ayında derhal zam yapılmalıdır.

İşçinin bir günü ve umut

0

SABAH, fabrikanın camlarında parçalanan güneş ışığıyla başladı. Makinelerin ritmi, bir kalbin atışını taklit ediyordu: tık-tık-tık… Kadın, parmaklarındaki iğne izlerine bakarken, çocukluğunda annesinin ördüğü kazağı düşündü. O kazağın rengi neydi? Mavi miydi, yoksa lavanta mıydı? Şimdi ellerinde sadece kumaşın sertliği ve makine yağının siyah lekeleri vardı. Dışarıda, nehrin üstünde uçuşan martılar, camdan içeri süzülen ışığa çarpıp dağılıyordu.  
Erkek, tuğlaları üst üste dizerken, bileğindeki saatine bakıyordu. “Zaman burada neden daha ağır akıyor?” diye merak etti. Gençliğinde, bir kütüphanenin sessizliğinde okuduğu şiirleri hatırladı; şimdi kulaklarını dolduran, kamyonların gürültüsü ve patronun bağırışlarıydı. Tuğlaların arasına sıkışmış bir çiçek filizi gördü. Köklerini topraktan çekti; belki bir gün saksıda büyütürdü.  
Çocuk, tuğla yığınlarının gölgesinde, avuçlarındaki yaralara bakıyordu. Okulda öğrendiği tek şey, sayı saymaktı: Bir tuğla, iki tuğla, üç… Martıların kanat çırpışı, makinelerin uğultusuna karışıp kayboldu. Bir an, nehrin kenarındaki söğütlerin hışırtısını duyduğunu sandı. Ama fabrikanın kapısı açıldı; soğuk bir rüzgâr, toz bulutlarını içeri savurdu.  
ÖĞLE vakti. Kadın, önlüğünün cebindeki bayat ekmeği çıkarırken, bu elbiseyi giyecek kızın da aç olduğunu düşündü. Belki benim kızım kadar. Erkek, çiçek filizini cebine koydu. Belki bir gün… Çocuk, ayakkabılarının ucundaki yırtığı gizlemeye çalıştı.  
Ve işte o an:  
Duvardaki saatin akrebi titredi.  
Makineler sustu.  
Rüzgâr, kapıyı itip içeri doldu.  
Kadın, dikiş ipliğini kopardı.  
Erkek, tuğlayı yere bıraktı.  
Çocuk, martıların gökyüzündeki izini takip etti.  
Sokaklara çıktılar.  
Nehrin kenarında yürürken, söğüt dalları eğildi; sanki selam veriyordu. İnsanlar… Bir nehrin kıyısındaki çakıl taşları gibiydiler: yuvarlak, sert, sessiz. Ama suyun akışı, taşları yerinden oynatabilirdi.  
GÜN BATIMI, fabrikanın camlarını ateşe verdi. Turuncu ışık, duvardaki çatlakları altın bir haritaya dönüştürdü. Kadın, elini cama dokundurdu. Belki yarın, diye fısıldadı, bu çatlaklar çiçek açar. 
Metal işçisi Yılmaz

Kadıköy Belediyesi işçilerinden hak kayıpları için eylem

0

Kadıköy Belediyesi’nde örgütlü olan DİSK/Genel-İş Sendikası 1 No’lu Şube’nin yönetici ve temsilcileri, bugün bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Belediye binasında bildiri dağıtan işçiler, yaşadıkları hak kayıplarını ve taleplerini içeren metinleri Kadıköy merkezde halka ve esnafa da ulaştırdı. Belediye binasından Kalkedon Meydanı’na kadar yürünüp yapılan açıklamada, işçiler alacaklarının ay sonuna kadar ödenmemesi durumunda iş bırakacaklarını duyurdu.

Belediye işçilerinin yaptığı açıklamanın tamamını okurlarımızla paylaşıyoruz:

Saygıdeğer Kadıköy Halkı,

Bizler, Kadıköy Belediyesinde alın teriyle çalışan emekçiler olarak, uzun süredir yaşadığımız haksızlıkları ve içinde bulunduğumuz zorlu durumu sizlerle paylaşmak istiyoruz.

Bizler, bu şehrin, bu ülkenin kalkınmasına emekleriyle katkıda bulunan işçileriz. Ailelerimizin geçimini sağlamak, çocuklarımızın geleceğine umutla bakabilmek için var gücümüzle çalışıyoruz. Ancak, son dönemde yaşadığımız gelişmeler, emeğimizin karşılığını almamızın engellendiğini göstermektedir.

Toplu iş sözleşmemizden doğan maaş farklarımız tam 10 aydır ödenmemiştir.

Bu durum, yasal ve insani hakkımız olan ücretlerimizin gaspı anlamına gelmektedir. Her geçen gün artan enflasyon karşısında alım gücümüz erimekte, geçim sıkıntımız katlanmaktadır.

Dahası, son 3 aydır maaşlarımız düzenli olarak ödenmemektedir. Bu gecikmeler, bizleri ve ailelerimizi derin bir ekonomik krizin eşiğine getirmiştir. Temel ihtiyaçlarımızı karşılamakta, faturalarımızı ödemekte, çocuklarımızın eğitim masraflarını karşılamakta büyük zorluklar yaşamaktayız

Yaşanan bu sistematik hak ihlalleri ve pervasızlık:

Ailelerimizi borç batağına ve geçim derdine mahkûm etmektedir!

Çalışma şevkimizi kırmakta, üretimden gelen gücümüzü yok saymaktadır!

İşyerini bir angarya ve gerilim yuvasına çevirmektedir!

En temel yasal ve insani sorumlulukların çiğnendiğini gözler önüne sermektedir!

Bizler, sorunların çözümü için defalarca iyi niyetle girişimde bulunduk, yetkililere sesimizi duyurmaya çalıştık. Ancak, bugüne kadar somut bir adım atılmamış, taleplerimiz görmezden gelinmiştir.

Gelinen bu noktada, Anayasal haklarımızı kullanarak sesimizi daha güçlü bir şekilde duyurmak zorunda kalmış bulunmaktayız. Eğer toplu iş sözleşmesinden doğan maaş farklarımız en geç mayıs ayı sonuna kadar ödenmezse, iş bırakma eylemi başlatacağımızı saygıyla bildiriyoruz.

Bu eylemin amacı, sadece kendi haklarımızı savunmak değil, aynı zamanda tüm emekçilerin haklı mücadelesine destek vermek ve gelecekte benzer mağduriyetlerin yaşanmasının önüne geçmektir.

Bizler, emeğimizin değer görmesini, haklarımızın korunmasını ve insanca yaşayabileceğimiz bir çalışma ortamının sağlanmasını talep ediyoruz. Bu haklı mücadelemizde siz değerli halkımızın desteğini bekliyoruz.

Saygılarımızla,

Disk / Genel – İş Sendikası İstanbul Anadolu Yakası 1 No’lu Şube

Papalar değişiyor, Katolik Kilisesi aynı kalıyor

0

Sonunda, 8 Mayıs’ta, Vatikan’daki Sistina Şapeli’nin çatısına kurulan bacadan beyaz duman yükseldi. Dünyaya canlı yayınla aktarılan görüntülerde, Fransız kardinal Dominique Mamberti, Aziz Petrus Bazilikası’nın balkonundan “Habemus papam” (“Bir papamız var”) sözleriyle yeni papanın seçildiğini ilan etti: Peru asıllı Amerikalı kardinal Robert Prevost, artık XIV. Leo adıyla anılacak.

Bütün bunlardan bazı ilk sonuçlar çıkarabiliriz. Bu, tarihteki en kısa papalık konklavlarından biri oldu. Katolik Kilisesi’nin gelecekte bir ayrılığa sahne olabileceğini öne süren aşırı muhafazakârlar ve “ilericiler” arasındaki farklara rağmen, kardinallerin, “konfordan uzak ve kenar mahallelerin hizmetinde” olduğu söylenen yeni Papa’nın şahsında birleştiği görüldü. Böylece Papa Francis’in papalığının devamlılığı da güvence altına alınmış oldu.

Katolik Kilisesi, emperyalist kapitalizmin çöküşüyle birlikte ve kitlelerin geleneksel siyasal ve dini otoritelere yönelik artan güvensizliğiyle derin bir kriz yaşıyor. Bu bağlamda, yıllardır Vatikan fonlarını yöneten Banco Ambrosiano’da yaşanan ünlü dolandırıcılık (1982) örneğinde olduğu gibi, yolsuzluk ve mali skandallarla ilgili ifşalar artıyor. Son yıllarda ise Katolik Kilisesi’nin içinde cinsel istismar ve pedofili vakalarına dair suçlamalar giderek çoğaldı.

Bu kriz, 2013 yılında neredeyse eşi benzeri olmayan bir gelişmeye yol açtı: Papa Joseph Ratzinger’in (XVI. Benedikt) istifası. Yerine Papa Francis getirildi. Alman Papa sadece geleneksel Katolik değerlerini ve litürjisini –örneğin ayinlerde Latince kullanımını ve eski papa kıyafetlerini– savunduğu için değil, aynı zamanda Vatikan’daki mali skandallarla ilişkilendirilmesi ve Hitler Gençliği geçmişinin ifşa edilmesi nedeniyle de sürdürülemez hale gelmişti. Bütün bunlara, 2008’de başlayan ve dünya genelinde milyonlarca işçiyi hükümetlerin kemer sıkma politikalarına karşı harekete geçiren emperyalist kapitalizmin derin krizi eklendiğinde, Katolik Kilisesi’nin Benedikt’ten vazgeçip Francis’i öne çıkarması zorunlu hale geldi.

2013’te Arjantinli ve Cizvit kökenli Jorge Bergoglio’nun Papa olarak atanması, Avrupa dışından bir papa seçilerek Vatikan’a “ilerici” bir imaj kazandırma girişimiydi. Katolik Kilisesi’nin yitirdiği alanları geri kazanmak ve Vatikan’ın yüzünü “aklamak” amaçlanıyordu. XIV. Leo’nun seçilmesi de aynı çizgide gerçekleşti. Süregiden inançsızlık dalgası, özellikle gençlerde dini yaşama ilginin azalması, kiliselerin papazsız kalmasına neden oluyor. Ayrıca, dünya kapitalizminin krizi sadece sürmekle kalmıyor, Donald Trump gibi figürlerin ortaya çıkışıyla daha da derinleşiyor. Trump’ın aldığı kararlar, dünyanın ezilen kitleleri için çözüm sunmayan büyük bir kaosa yol açıyor. İşte bu yüzden, Trump’ın gözdesi olan kardinal Raymond Burke yerine, Papa Francis’in Peru’nun kuzeybatısındaki Chiclayo’ya piskopos olarak atadığı ABD’li-Perulu Robert Prevost seçildi. Francis, 2023’te onu Roma’ya taşıyarak kilit görevlere getirmiş ve halefini hazırlamıştı.

Yeni bir kilise modeli yok

Bu, “yoksulların kilisesi” ile karşı karşıya olduğumuz anlamına gelmiyor. Bu kavram, 1962’de II. Vatikan Konsili’nde Papa XXIII. John tarafından ortaya atılmış, Francis tarafından Evangelii Gaudium adlı genelgesiyle tekrar gündeme getirilmişti. Ancak burada söz konusu olan, 500 yılı aşkın süredir kapitalizme sadakatle eşlik eden bir kurumun zamana ayak uydurma çabasıdır. XIV. Leo ismi de günümüz koşullarına göre düşünülmüş bir tercihtir. Zira 1891 yılında XIII. Leo (1878-1903 arası papa), kapitalizmin yükselişte olduğu bir dönemde, işçi sınıfının sömürüsünü eleştiren ve daha iyi ücret ile yaşam koşulları talep eden Rerum Novarum genelgesini yazarak Kilise’nin Toplumsal Öğretisi’ni başlatmıştı. Ancak aynı zamanda sosyalizmin yükselişine karşı da açıkça tavır almıştı.

19. yüzyıl sonlarında Marksizmin yükselişi ve 1917’de 20. Yüzyılın en büyük devrimi olan Rus Devrimi’nin gerçekleşmesi, kapitalizmi alarma geçirdi. Kilise, sosyalizme yönelen ezilenleri durdurmak için bu Toplumsal Öğreti’yi bir kalkan olarak inşa etti. Bu öğreti, çoğunlukla anlatıldığı gibi kapitalizme ve sosyalizme eşit mesafede değildi; tek amacı kapitalizmi savunmaktı.

Günümüzde sözde “yoksulların kilisesi” söylemi, zamana uyarlanmış bir ikiyüzlülükten ibarettir. Bugünün kaotik ve istikrarsız dünyası, bu sahte yüzü her zamankinden daha fazla gerektiriyor. Bunlar, sadece kapitalizmin devamını sağlamak için her dönemin ihtiyaçlarına göre şekillenen siyasi tutumlardır. Kilisenin zaman zaman aldığı biçim, onun tarihsel içeriğiyle, yani özünde son derece gerici bir kurum olmasıyla karıştırılmamalıdır.

Papa Francis’in geleneksel kırmızı ayakkabıları giymeyi reddetmesi ya da papaların geleneksel konutu olan Apostolik Saray yerine “sade” Santa Marta evinde kalması, Vatikan’ın özünü değiştirmemiştir. Aynı şekilde, Chiclayo Piskoposu’nun, yani yeni Papa’nın “Perulu” hissetmesi, tenis oynaması ya da görev bölgesini at sırtında gezmesi de hiçbir şeyi değiştirmeyecektir.

Katolik Kilisesi’ne bir kurum olarak eleştirel tutumumuz devam ediyor

İlerici göz kırpmalar, Katolik Kilisesi’nin rolünü gizleyemez. Papa Francis, başını çektiği Kilise aygıtıyla birlikte, kadınların en temel haklarını –örneğin Arjantin’de Kilise’nin tüm kampanyasına rağmen kazanılmış olan kürtajın yasallaşması hakkını– reddetmiştir. Francis’in yaptığı “değişimler” o kadar yüzeyseldir ki, pedofil ya da istismarcı rahipler hâlâ kilise yetkilileri tarafından korunmakta, sadece “başka yerlere” gönderilerek daha büyük skandallar önlenmeye çalışılmaktadır. Kadınlar sadece kardinal konklavında tamamen dışlanmakla kalmıyor, hâlâ rahipliğe kabul edilmiyorlar. Boşanmış bireyler ve lgbti+lar hâlâ “günahkâr” sayılıyor. Nitekim Chiclayo’lu papaz Jorge Millán Cotrina –yeni Papa’nın öğrencisi– bu ifadeleri tekrarlamıştır.

Katolik Kilisesi, eşit evlilik hakkının yasallaşmasına hâlâ karşı çıkıyor ve birçok ülkede, devletle kilise arasındaki ayrımı reddederek hükümetlerin sağladığı ekonomik imtiyaz ve kaynaklara sıkı sıkıya tutunuyor. Tarih boyunca oynadığı karanlık rol ise cabası: Ortaçağ’da Müslüman ve Yahudilere yönelik infazlar, Amerika kıtasındaki yerli halklara karşı soykırıma destek, “cadı” olduğu iddiasıyla kadınların yakılması, Papa XII. Pius’un Nazizmle doğrudan işbirliği, Arjantin’deki askeri diktatörlükle kilise hiyerarşisinin kurduğu suç ortaklığı…

Elbette işçi sınıfını savunan ya da diktatörlüklere karşı çıkan kilise üyeleri de oldu: Brezilya’daki Üçüncü Dünyacı rahipler, El Salvador’dan piskopos Oscar Romero, Arjantin’de diktatörlük karşısında Enrique Angelelli gibi. Ancak bunlar istisnadır. Katolik hiyerarşisinin ve Vatikan’ın genel çizgisi, emperyalist kapitalist sistemin hizmetinde gerici bir siyaseti sürdürmek olmuştur.

Bizler, Sosyalist Sol (Arjantin) ve İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, her bir yoldaşımızın dini inancını ve tutumunu saygıyla karşılıyoruz. Çünkü bunun kişisel ve özel bir tercih olduğuna inanıyoruz. Ancak Katolik Kilisesi’ne bir kurum olarak eleştirel yaklaşımımızı sürdürüyoruz. Bergoglio’yu “yoksulların papası” olarak tanımlayanlarla ya da XIV. Leo hakkında benzer övgüler dile getirenlerle aynı fikirde değiliz. Defalarca söylediğimiz gibi, devrimci sosyalistler olarak, bu gezegendeki milyarlarca yoksul, dışlanmış ve ezilen insan için adaletin ve onurun ancak her yerde sömürüye karşı mücadele ederek ve bu insanlık dışı kapitalist sistemi yıkarak mümkün olacağına, yerine işçi demokrasisi temelinde sosyalizmin kurulmasıyla sağlanabileceğine inanıyoruz.

15 Mayıs: Nakba’nın 77. yılı. Soykırıma ve etnik temizlik girişimine karşı küresel seferberliği büyütelim

0

İsrail, 1947 ile 1948 yılları arasında gerçekleştirdiği etnik temizliği tamamlamaya çalışıyor: 370 köyü yok ederek, o dönem Filistin’de yaşayan bir buçuk milyon insanın yaklaşık 750 binini zorla yerinden etti.

15 Mayıs 1948’de yaşanan Nakba’nın (Arapça’da felaket anlamına gelir) üzerinden 77 yıl geçti. Bu yıldönümünde, çeşitli örgütler Filistin halkına destek amacıyla önümüzdeki günlerde küresel bir eylem çağrısı yapıyor. Bu eylemler, 15 Mayıs Perşembe günü tüm dünyada gerçekleştirilecek yürüyüşler ve etkinliklerle zirveye ulaşacak. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, kahramanca direnen Filistin halkının yanında olduğumuzu bir kez daha ilan ediyor; İsrail’e silah desteğine, soykırıma ve Netanyahu’nun, aşırı sağcı Donald Trump’ın desteğiyle Gazze’yi ilhak etme, Filistinlileri öldürme ve sürgün etme girişimlerine karşı bu küresel eylem gününe katılıyoruz.

Ayrıca önümüzdeki haziran ayında, Filistin’in İşgaline Karşı Küresel Koalisyon tarafından organize edilen “Gazze’ye Yürüyüş” kampanyasına dahil olacağız. Bu etkinlik şimdiden 25’ten fazla ülkeden örgütler tarafından sahiplenildi ve amacı, Mısır-Gazze sınırındaki Refah’ta gerçekleştirilecek kitlesel bir yürüyüş ile insani yardımın girişinin sağlanması talebini yükseltmek.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal, Siyonist saldırganlığın başladığı ilk andan itibaren koşulsuz olarak Filistin halkının yanında yer aldı. Bu destek sadece politik düzeyde kalmadı; maddi yardımlar, gıda, su ve ilaç gönderimiyle de somutlaştı. Diğer örgütlerle birlikte, İspanya’daki partimiz Enternasyonalist Mücadele (LI), Gazze’nin kuzeyine 12 kez yardım ulaştırdı.

İsrail, Gazze’de açlığı bir silah olarak kullanıyor

Siyonist varlığın bir buçuk yılı aşkın süredir işlediği soykırım sonucu, çoğu kadın ve çocuk olmak üzere yaklaşık 52 bin Filistinli yaşamını yitirdi. Bu süreç, İsrail’in Gazze’ye insani yardım girişini reddetmesi ve 18 Mart’tan itibaren bombardımanları yoğunlaştırmasıyla yeni bir aşamaya girdi. 18 Mart’ta Siyonist yapı, Hamas ile Ocak ayında imzalanan kırılgan anlaşmanın ikinci aşamasına geçmeyi reddederek ateşkesi tek taraflı olarak bozdu.

2 Mart’tan bu yana Netanyahu ve aşırı sağcı müttefiklerinin suç hükümeti, Gazze’ye gıda, su, yakıt, ilaç ve diğer temel ihtiyaçların girişini engelleyen bir ablukayı sürdürüyor. İsrail, açlığı bir savaş silahı olarak kullanıyor ve Gazze halkını teslim almaya çalışıyor.

Bugün Gazze’de benzeri görülmemiş bir kriz yaşanıyor. 2 milyon nüfuslu bölgede insanlar açlıktan ölmenin eşiğinde. 65 bin çocuğun hayatı çok ciddi tehlike altında. Fırınlar 40 günden uzun süredir kapalı. Gıda dağıtımı yapan World Central Kitchen gibi insani yardım kuruluşları, erzak ve yakıt tükenmesi nedeniyle faaliyetlerini durdurdu.

Gıda eksikliğine ilaç, temiz su ve elektrik yokluğu da eklenince, Siyonist ordunun bombardımanları sonucu harabeye dönen hastane ve sağlık ocaklarının da etkisiyle, bulaşıcı hastalıklar artıyor.

İsrail, insani yardımın girişine izin vermek için yeni bir plan öneriyor. ABD ile birlikte hazırlanan bu plan, Refah’ta İsrail askeri kontrolü altındaki bölgelerde dağıtım noktalarının kurulmasını öngörüyor. Bu sürece özel güvenlik şirketleri ve insani yardım ajansları da dahil edilecek. Yardımın girişini Siyonist ordu denetleyecek. Bu planın, Trump’ın 13-16 Mayıs tarihlerinde Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne yapacağı ziyaretin ardından uygulanması hedefleniyor. Plan aynı zamanda, Gazze’nin kuzey ve merkez bölgelerindeki halkın kitlesel biçimde güneye sürülmesini de içeriyor.

Etnik temizlik yönünde yeni bir adım

Kısa süre önce Netanyahu, Gazze’ye daha geniş ve yoğun bir saldırı başlatılacağını duyurarak şu ifadeleri kullandı: “Bölgeye sadece baskın yapmak için girip çıkmayacağız. Niyetimiz bunun tam tersi.” Yani bölgede kalmak istediklerini açıkça beyan etti. Ordu komutanı Eyal Zami ise daha net konuştu: “Plan, Gazze Şeridi’nin işgali ve toprakların elde tutulmasını da içerecek; halkın korunması için güney bölgelere taşınması da plan dahilinde.” Artık niyetlerini gizlemiyorlar, gerçek hedeflerini açıkça dile getiriyorlar: Gazze’nin tamamını ele geçirmek ve halkını sürgün etmek — yani 77 yıl önce başlattıkları etnik temizliği sürdürmek.

Aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich ise Netanyahu’nun planını şu sözlerle acımasızca dile getirdi: “Gazze’yi kalıcı biçimde işgal ediyoruz… ‘İşgal’ kelimesinden korkmayı bırakmanın zamanı geldi… Rehinelerin kurtarılması en önemli konu değil.”

İsrail gazetesi Haaretz, hükümete ait bir belgeye ulaştı. Belgede yer alan hedefler şunlardı: Hamas’ın askeri olarak yenilmesi, yönetimin tasfiye edilmesi, Gazze’de operasyonel kontrolün İsrail’e geçmesi ve nüfusun yerinden edilmesi. Rehinelerin serbest bırakılmasıysa belgede son sırada yer alıyor.

Trump’ın desteğiyle cesaretlenen Netanyahu için rehineler önemsiz. Asıl hedefi Gazze topraklarının tamamını işgal etmek ve Filistinlileri topraklarından ve evlerinden atarak etnik temizliği tamamlamak. Filistin direnişiyle bir anlaşmaya varmak ise gündeminde değil; çünkü bu, Netanyahu’nun hükümetinin ve siyasi kariyerinin sonu anlamına gelebilir.

Bu yeni askeri saldırı, Siyonist ordunun başarısızlığını bir kez daha gözler önüne seriyor. Bir buçuk yılı aşkın süredir devam eden saldırılara rağmen ordu hedeflerine ulaşamadı. Gazze halkı bombardıman ve kuşatmaya rağmen kahramanca direnmeye devam ediyor; ağır darbelere rağmen direniş örgütleri silahla Siyonist saldırganlığa karşı koymayı sürdürüyor.

Filistin halkına destek için küresel seferberliği büyütelim

İUB-DE olarak, Gazze’nin işgali ve etnik temizlik girişiminin durdurulması için dünya halklarının seferberliğini sürdürmesi gerektiğini vurguluyoruz. 10 Mayıs’ta Madrid’de 80 bin kişinin “Bu bir savaş değil, soykırımdır” sloganıyla yürüyerek İsrail’e silah satışının sonlandırılmasını talep etmesi bunun güçlü bir örneğiydi. Nakba’nın yıldönümünde ise, Filistin için düzenlenen küresel eylemler kapsamında dünyanın dört bir yanında gerçekleştirilecek yürüyüşlere ve etkinliklere milyonlar olarak katılalım.

Arap ve Ortadoğu’daki hükümetlere yönelik şu talepleri yükseltiyoruz: İsrail ile tüm ilişkileri kesin ve Gazze ile Batı Şeria’daki Filistin direniş örgütlerine silah ve diğer tüm kaynaklarla destek olun. Acil ateşkes sağlanmalı, İsrail ordusu Gazze, Batı Şeria, Suriye ve Lübnan’dan çekilmeli. Trump ve Netanyahu’nun etnik temizlik politikalarını ve ABD ile İsrail’in Yemen’e yönelik bombardımanlarını reddediyoruz. Gıda, ilaç, yakıt ve suyun girişini sağlamak ve elektriği yeniden tesis etmek için sınır kapıları derhal açılmalı. İsrail ve Trump’ın yardımları askerileştirip özelleştirme planını da reddediyoruz.

Filistin özgürlüğünü savunan aktivistlerin —özellikle ABD ve Almanya’da— yasa dışı şekilde tutuklanmasını ve sınır dışı edilme tehditlerini kınıyoruz. İsrail ile tüm siyasi, diplomatik, ticari, kültürel ve akademik ilişkiler kesilmelidir. Tek, laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin için. Nehirden denize özgür Filistin!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

11 Mayıs 2025

Portakal Plastik’te grev sürüyor

0

Kocaeli’nin Çayırova ilçesinde bulunan, aynı patrona ait Portakal Plastik ve Porvil Çatı fabrikalarında patronun sefalet zammı dayatmasına karşı işçilerin 7 Mayıs’ta başlattıkları grev sürüyor.

“Bizi açlıkla terbiye etmeye çalışıyorlar”

Petrol-İş Sendikası’nda örgütlü 153 işçinin çalıştığı bu fabrikalarda Ocak ayından beri süren toplu iş sözleşmesi (TİS) görüşmelerinde anlaşma sağlanamaması üzerine işçiler grev kararı aldı.

Petrol-İş önderliğinde iki yıl önce başlayan sendikal örgütlenme çalışmaları neticesinde işyerinde kısa sürede örgütlenme sağlanmış ancak sendika düşmanı patron yetkiye itiraz davası hilesiyle işçilerin taleplerinin önünü tıkamak istemişti. İşçiler yürüttükleri mücadele ile patronu fiilen TİS masasına oturtmayı başarmıştı. Aradan geçen iki yılda mücadelelerini kararlılıkla büyüten işçiler insan onuruna yaraşır ücret ve çalışma koşullarında ısrar etmekten vazgeçmediler. 

İşçiler, 2025 Ocak ayında yüzde 140 oranında ücret zammı talebiyle hazırlanan taslakla başlayan görüşmelerde taleplerini aşağıya çekmiş olmalarına rağmen patronun yüzde 55’ten yukarı çıkmamakta ısrar ettiğini aktarıyor.

İşçilerin ılımlı tutumuna rağmen patronun sefalet zammında ısrar ederek görüşme masasını devirmesi üzerine ise gece vardiyasındaki işçilerin eli şaltere uzandı ve 7 Mayıs sabahı grev başladı.

“Birleşen işçiler yenilmezler”

Patron lokavt kararı alarak işçileri baskı altına almaya çalışmış olsa da işçiler lokavt kararının kendilerini değil, greve çıkmamış olan beyaz yakalı işçileri etkilediğini dile getiriyor ve bu arkadaşlarını da mücadeleye davet ediyor.

Portakal Plastik ve Porvil Çatı işçileri insanca yaşamalarını mümkün kılacak bir ücret artışı yapılana ve TİS taslağında yer alan talepleri anlamlı ölçüde karşılanana dek grevlerini sürdürmekte kararlı.

Kamuda TİS çerçeve protokolü nedir, neden hepimizi ilgilendiriyor?

0

4-D statüsündeki kamu işçileri için 2025 zam oranının belirlenmesine yönelik süreç devam ediyor. 600 bin kamu işçisinin yakından takip ettiği bu süreç, ileri vadede iskelet rolü oynayarak işçi ve memur ücretlerinin belirlenmesinde kıstas kabul edilebilir. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın hakemliğinde yürüyen süreçte, işçi temsilciliğini Türk-İş ve Hak-İş, işveren temsilciliğini ise TÜHİS üstleniyor. Karayolları, demiryolları, elektrik santralleri, üniversiteler, hastaneler gibi devlete ait çeşitli sektörlerden farklı işyerlerini kapsayan çerçeve protokol, farklı toplu iş sözleşmeleri (TİS) süreçlerinin yerine tamamının önünde duran bir TİS olarak işlev görecek.

27 Şubat’ta Türk-İş ve Hak-İş’in ortak zam talebini bakanlığa sunmasıyla süreç başlamış; işçi sendikaları talep ve beklentilerini iletmiş, ancak işveren tarafından henüz bir teklif sunulmamıştır. Talepler arasında en çok öne çıkan ve tartışılan maddeler; en düşük günlük ücretin 1800 liraya çıkarılması, 2025’in ilk altı ayı için %50, ikinci altı ayı için %25 zam ve %10 refah payıdır. Geri kalanlar ise standart TİS maddeleri… Genel hatlarıyla sendikaların üyelerine reva gördüğü, “biraz olsun yaşanabilir” ücretlerdir. Bu talepler, sendikaların pazarlık masasına koyduğu ilk el olsa da zamanla daha da geriye çekileceği açıktır.

Ağır ekonomik koşullar, sürekli artan ve durdurulamayan enflasyon, özel sektörden kamuya bütün işçilerin ve emekçilerin yaşam kalitesini düşürmüş; en temel ihtiyaçlarını dahi karşılamalarını güç hale getirmiştir. İktidarın dünya ekonomik krizinin etkilerini sermayenin lehine, işçi sınıfının aleyhine yönetmeyi hedefleyen para politikaları uygulaması ile emekçi halk bu politikaların ağır sonuçlarıyla baş başa kalmış ve işçi sınıfı içinde bir mücadele eğilimi doğmuştur. Ancak işçilerin altında toplandıkları sendika bayraklarının durumu ortadadır. Yukarıda belirtilen sözleşme koşulları, sendikaların mücadeleden kaçan genel vaziyetini gözler önüne sermektedir.

Ekonomik krizin ağır sonuçları, işçi sınıfı içinde hoşnutsuzluğa; iktidar cephesinde ise oy kaybına yol açarken, sendikal bürokrasiler kendi bekaları için tabanlarında uğuldayan homurtulara kulak vermek zorunda kalmıştır. Yakın dönemde belirleyici kazanımlarla sonuçlanan işçi direnişlerine, sendikalılık oranında artışa ve uzun süredir görmediğimiz büyük meydan mitinglerine tanıklık ettik. Ancak bu gelişmeler, işçi sınıfının ekonomik krizden kurtulduğu şeklinde okunmamalıdır. Zira mücadele, bitmek bir yana, henüz başlamamıştır bile. Tam tersine, ses çıkarmadığımız her noktada tırpanlanan ücretlerimiz, ekonomik krizin yükünü –insanlık dışı olsa da– taşıyabileceğimiz, yalnızca ölmeden yaşayabileceğimiz düzeylere çekilmiştir. Yani böyle devam ederse ekonomik krizi atlatan bizler değil, rejimin kendisi olacaktır.

Kamuda TİS çerçeve protokolü, farklı işyerlerinin özgün koşullarını görmezden gelen, tek tip ve yukarıdan dayatılan bir sözleşme anlayışının sonucudur. Örgütlenmenin ve mücadelenin adının bile anılmadığı her alanda standartlaştırılan asgari ücretin belirlenişiyle ve bu ücretin tüm maaşları etkileyen artış oranlarıyla büyük benzerlik taşıyan bu protokol, gerçekte sadece farklı ambalajlanmış bir dayatmadır. Bu nedenle aynı asgari ücret gibi bizi doğrudan ilgilendirir ve yaratmadığımız krize katlanmak zorunda bırakır.

Kapitalizmin, rejimin, iktidarın bekasını önceleyen bu işleyişten kurtulmak için ortak taleplerimizi en gür sesimizle hep birlikte haykırmalıyız. Seçme ve seçilme hakkımızın bile gasp edildiği bu dönemde, bize yeni krizler yaratacak ve yaşatacaklara karşı şu talepleri yükseltiyoruz:

Sendikalarda işçi denetimi ve yönetimi!
İşçi ve memur hayatı yaratan ve durduran gücünün etrafında birleşmelidir!
Krizin faturasını krizi yaratanlar ödemelidir!
Ücretlerimiz her üç ayda bir gerçek enflasyon oranında artırılmalıdır!

Nakba’nın 77. yıldönümünde: 15 Mayıs’ta Filistin’deki soykırıma karşı küresel eylem günü

0

Filistinli sendikalar, Nakba’nın 77. yıldönümüne denk gelen 15 Mayıs tarihinde bir Küresel Eylem Günü çağrısı yaptı: “İsrail’e karşı, tam askeri ambargo da dahil olmak üzere, acil, yasal ve somut yaptırımlar lehine baskının artırılması” çağrısında bulundular.

Nakba, Arapçada “felaket” anlamına gelir. Filistinliler, 15 Mayıs 1948’i Nakba Günü olarak ilan ettiler çünkü bu tarih, İsrail Devleti’nin kuruluşunun ertesi günüdür ve Filistinlilerin evlerinden ve topraklarından zorla çıkarılmasının başlangıcına işaret eder.

Emperyalist ve Siyonist sömürgeleştirme

ABD ve Britanya emperyalizmleri, İsrail’in kuruluşunda belirleyici rol oynadılar. İsrail, Ortadoğu’yu kontrol altına almak ve özellikle hidrokarbon kaynaklarına el koymak için bir araç olarak kuruldu.

İsrail, Filistinlileri yerinden ederek kuruldu ve toprakları Avrupa, Rusya, Ukrayna, Polonya, Almanya, Arjantin ve dünyanın başka yerlerinden gelen Yahudi göçmenlere verildi. Siyonist argüman, bu toprakların “vaat edilmiş topraklar” olduğu ve 2000 yıl önce burada yaşamış sözde Yahudi atalara ait olduğu yönündeydi. Bu, absürt bir şekilde yanlıştır. Filistin’e göç eden Yahudilerin neredeyse hiçbirinin bölgede gerçek ataları bulunmamaktadır. Yalnızca semitik kökenli küçük bir Yahudi azınlık yüzyıllar boyunca bölgede yaşamış ve farklı dinlere mensup diğer semitik Araplarla, Hristiyanlarla barış içinde birlikte var olmuştur. Bölgede İslam ise ancak 7. yüzyıldan itibaren baskın din hâline gelmiştir.

1948’deki bu Nakba, sonraki yıllarda daha da kötüleşti. Filistinlilerin büyük çoğunluğu evlerinden ve topraklarından sürüldü, on binlercesi katledildi.

İsrail, farklı dönemlerde Lübnan, Mısır ve Ürdün gibi komşu Arap ülkelerine de saldırılarda bulundu.

Birçok Filistinli başka ülkelere sığınmak zorunda kaldı. Önemli bir kısmı, Filistin tarihsel topraklarının yalnızca %22’sini oluşturan Batı Şeria ve Gazze’ye geçti. Bugün burada beş milyon Filistinli direnmeye devam ediyor.

Otuz yıl önce, İsrail ile Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) arasında burada bir Filistin Devleti kurulması üzerine bir anlaşmaya varılmıştı. Ancak bu hiçbir zaman gerçekleşmedi. İsrail buna izin vermedi. Bunun yerine Batı Şeria’yı işgal etti, ardından Gazze’yi.

Soykırımı durdurmak

Son 19 ay içinde, İsrail’in Gazze’ye yeni işgaliyle birlikte 61.700’den fazla Filistinli katledildi; bunların %70’i kadın ve çocuklardan oluşuyor. Kahramanca bir direniş sayesinde İsrail, Gazze Şeridi’ni tamamen kontrol altına alıp iki milyon Filistinliyi sürmeyi şu ana kadar başaramadı; bunu açıkça ilan etmişlerdi ve Donald Trump’ın desteğini de almışlardı.

Aynı zamanda, dünyanın dört bir yanında Filistin ile dayanışma gösterileri devam ediyor. 2 Mayıs’ta Yemen’de bir milyondan fazla kişi yürüdü; Yemen, Filistin’e destek veren tek Arap hükümetine sahip ülke ve defalarca ABD tarafından bombalandı. 12 Nisan’da Bangladeş’te de bir milyon kişi yürüdü. Son dönemde Fas, Lübnan, Fransa, Kanada, ABD, Birleşik Krallık, Suriye gibi birçok ülkede de büyük yürüyüşler düzenlendi.

Filistin’den, Gazze ve Batı Şeria’dan sendikalar bu dayanışmanın artırılması çağrısını yapıyor; 15 Mayıs Nakba Günü’nde eylemler düzenlenmesini, İsrail’e yaptırımlar uygulanmasını ve ABD ile Avrupa’dan yapılan silah sevkiyatlarının durdurulmasını talep ediyorlar. Dünyanın farklı ülkelerinden Filistin’le dayanışma içinde olan örgütler, Nakba Günü ve o haftada gerçekleştirilecek gösterilere destek vereceklerini açıkladılar.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, kahraman Filistin halkını savunmak için bu küresel seferberlik çağrısını destekliyoruz. İsrail’e yapılan tüm silah teslimatlarını, soykırımı ve Netanyahu’nun –aşırı sağcı Donald Trump’ın desteğiyle– Filistinlileri katlederek ve sürgün ederek Gazze’yi ilhak etme girişimlerini reddediyoruz.

Arap ve Ortadoğu hükümetleri ile monarşileri, Yemen’deki Husi rejimi dışında, Filistin halkının mücadelesine hiçbir somut destek vermemektedir. Oysa İsrail’le tüm ilişkileri kesmeleri ve direniş örgütlerine silah ve kaynak sağlamaları gerekirdi; ancak bunun yerine sadece cılız açıklamalarla yetiniyorlar.

Derhal ateşkes ilan edilmesini, tüm İsrail askerlerinin geri çekilmesini ve Gazze’nin Filistin’in ayrılmaz bir parçası olarak bütünlüğünün tanınmasını talep ediyoruz. Ayrıca sınır kapılarının derhal açılarak gıda, ilaç, yakıt ve su girişinin sağlanması ve elektrik enerjisinin hemen yeniden verilmesi gerektiğini vurguluyoruz. ABD’nin Yemen’e yönelik bombalamalarını kınıyor ve reddediyor, İsrail güçlerinin Suriye’nin güneyinden ve Lübnan’dan derhal çekilmesi talebini yükseltiyoruz. ABD ve Almanya gibi ülkelerde Filistin’in özgürlüğünü savunan aktivistlerin yasa dışı olarak gözaltına alınması ve sınır dışı edilme tehdidiyle karşı karşıya kalmalarını reddediyoruz. İsrail’le tüm siyasi, diplomatik, ticari, kültürel ve akademik ilişkilerin kesilmesini talep ediyoruz. Tek, laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin için. Nehirden denize özgür Filistin!

İkinci Dünya Savaşı’nda Nazizmin yenilgiye uğratılmasından 80 yıl sonra

0

30 Nisan 1945’te Nazi lideri Adolf Hitler intihar etti. Alman orduları 2 Mayıs’ta Almanya’nın başkenti Berlin’de teslim oldu. İkinci Dünya Savaşı’ndaki Nazi yenilgisi, insanlık tarihindeki en büyük devrimci ve demokratik zaferi temsil ediyordu.

Almanya’daki Hamburg Radyosu, 1 Mayıs 1945 günü 22.30 civarında Anton Bruckner’in 7. Senfonisi’nin yayınını keserek şoke edici bir duyuru yaptı: “Karargâh, Führerimiz Adolf Hitler’in Bolşevizme karşı son nefesine kadar savaşarak bu öğleden sonra Almanya için hayatını kaybettiğini bildirmiştir.” Sonunda olayın görgü tanıkları Hitler’in ölümüyle ilgili bu versiyonu yalanladı. Hitler o gün çatışmada ölmemiş, bir gün önce eşi Eva Braun ile birlikte Berlin’deki Başbakanlık binasının altındaki sığınakta bulunan metro ofisinde intihar etmişti. Cesetleri yakıldı ve sığınağın dışına gömüldü.[1]

Hitler’in intiharı, Nazi rejiminin nihai çöküşü ve Kızıl Ordu’nun kapsamlı saldırısının ardından Berlin’de kuşatılan Alman ordusunun İkinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgisi anlamına geliyordu. İki gün önce Faşist lider Benito Mussolini, Müttefik ordularının ilerleyişi sırasında İtalyan partizanlar (gerillalar) tarafından yakalanıp kurşuna dizilmişti.[2]

1943 Stalingrad Muharebesi, savaşın gidişatını değiştirdi

Mart 1939’da Alman orduları Çekoslovakya’yı işgal etti, eylül ayında Polonya’ya girdi. İşgalden bir hafta önce, başında Josef Stalin’in bulunduğu Sovyetler Birliği’nin bürokratik liderliği, Polonya’yı paylaştıkları Hitler ile korkunç ve skandal bir “barış ve karşılıklı yardım” paktı imzalayarak Nazilerin ilerleyişini kolaylaştırmıştı.

Rus devrimci lider Lev Troçki, 1933’te Almanya’da Nazizmin yükselişinden bu yana yeni bir emperyalist savaş olasılığına dikkat çekiyordu ve Alman-Sovyet paktını “Stalin’in Sovyet oligarşisini korumak için faşist emperyalizme teslim olması” olarak nitelendirdi.[3] Faşizmin ve Nazizmin amacının, fethedilen ülkelerde işçiler üzerinde aşırı sömürü dayatan rejimler kurmak ve bürokratik diktatörlüğe rağmen 1917’deki büyük devrimci zaferle elde edilmiş sosyalist kazanımların hâlâ korunduğu Sovyetler Birliği’ni haritadan silmek olduğunu vurguluyordu.

Keza 1941 yılının Haziran ayında, Nazi Almanyası’nın Sovyetler Birliği’ni işgali olan Barbarossa Harekâtı başladı. Stalin’in Hitler’le yaptığı pakta olan güveni ve “Troçkist” muhalefeti ezmek adına Stalinist bürokrasi tarafından yürütülen tasfiyelerle başsız bırakılmış Kızıl Ordu’nun dağınık durumu, Nazi savaş makinesine karşı koyulmasını engelledi. Aralık ayına gelindiğinde Nazi ordusu Litvanya, Belarus ve Ukrayna’yı işgal etmiş; Moskova kapılarına dayanmış, Stalingrad’ı (Volgograd) işgal etmiş ve Leningrad’ı (St. Petersburg) kuşatmıştı. 1942 yılına gelindiğinde ise Avrupa’nın büyük bir kısmı ve Sovyetler Birliği’nin üçte biri Nazizmin ve faşizmin egemenliği altına girmişti.

Ancak yaşanan tüm korkunç sıkıntılara rağmen Sovyet halkı toparlanmayı başardı ve Kızıl Ordu’yu yeniden ayağa kaldırdı. Başlangıçtaki felaketin ardından ordunun başına Sovyetler’in en yetkin generalleri getirildi: Georgi Jukov, Konstantin Rokossovski ve Vasili Çuykov. Stalin kendisini “Savunma Komutanı” ilan etti. Böylece Sovyet halklarının “Büyük Yurtseverlik Savaşı” başlamış oldu. Şiddetli çatışmalarda ve bürokrasinin neden olduğu sürekli felaketlere rağmen Kızıl Ordu, kaybedilen toprakları geri almaya başladı ve Nazileri geri püskürttü. Şubat 1943’te, savaşın seyrini değiştiren ve Nazizmin sonunun başlangıcını işaret eden muharebede Stalingrad’ı işgal eden Nazi kuvvetlerinin teslim olmasıyla ilk büyük Sovyet zaferi elde edildi.

Bu zafer, işgal altındaki halklara Nazilerin yenilebileceği umudunu geri verdi. Direniş hareketleri her yerde güç kazandı. Polonya’da Nisan 1943’te Varşova Gettosu, Ağustos 1944’te ise tüm şehir, Stalin’in emriyle yalnız bırakılmış olmasına rağmen ayaklandı.[4] Fransız maquis direnişçileri, İtalyan partizanlar ile Yugoslav ve Yunan gerillaları da giderek güçlendi. Haziran 1944’te İngiliz ve Amerikan birlikleri Fransa’nın hâlâ Nazi işgali altındaki Normandiya kıyılarına çıkarma yaptı. Ağustos ayında ise direniş Paris’i özgürleştirdi.

Berlin Muharebesi ve Nazi rejiminin sonu

Kızıl Ordu, 12 Ocak 1945’te Alman topraklarına girdi. Ezici bir ilerleyişin ardından, 14 Nisan’da Berlin’in etrafına ulaşıldı. İki gün sonra Avrupa’daki savaşın son büyük muharebesi başladı. Naziler kuşatma altındaki şehri savunmak için iki savunma hattı oluşturdu. Barikatlar ve yüzlerce sığınak hazırladılar; Kızıl Ordu tanklarının ilerleyişini bomba atarlarla durdurmaya çalıştılar. Sovyetler için bu savaşın bedeli çok ağır oldu. Yalnızca bu muharebede 80 bin kişi hayatını kaybetti, 270 binden fazla kişi de yaralandı.

Son çatışma, şehrin merkezindeki en yüksek bina olan Reichstag’ın (Parlamento) kontrolü için yaşandı. Bu binanın ele geçirilmesi simgesel bir anlam taşıyordu. 30 Nisan öğleden sonra, Sovyet askerleri binayı ele geçirdi ve üzerinde kızıl bayrağı çekti. Aynı saatlerde Hitler intihar etmişti.

Berlin savunmasından sorumlu komutan, 2 Mayıs’ta Sovyet generallerine teslim belgesini imzaladı. Altı gün sonra İngiliz, Fransız ve Amerikalı generallerin de katılımıyla bir tören düzenlendi. Bu törende, Jukov ile birlikte Alman komutanlığının kesin teslimiyetini belgeleyen bir antlaşma imzalandı. Böylece Avrupa’daki savaş; 22 milyonu Sovyet yurttaşı olan 50 milyondan fazla ölüyü geride bırakarak sona erdi.

Troçkist akımımızın kurucusu ve önderi Nahuel Moreno, Nazi faşizminin yenilgisini, bürokratik ve hain önderliklere rağmen “insanlık tarihindeki en görkemli devrimci zafer” olarak tanımlamıştı.[5] Çünkü Nazi faşizmi sadece Yahudileri değil Romanları, solcuları, eşcinselleri ve totaliter, ırkçı rejimlere karşı çıkan herkesi zorla gönderdiği toplama ve çalışma kamplarıyla, kapitalist sistem altında yeni bir köleci toplumun nüvesini temsil ediyordu. Alman barbarlığının savaşta yenilmesi, Nazi-faşist emperyalist karşıdevrimin tüm dünyaya yayılma girişimini durdurdu.

Yeni bir devrimci aşama

Sovyet ve Avrupa halklarının zaferi, dünya çapında kitlesel hareketlerin büyük yükselişine sahne olan yeni bir devrimci aşamanın kapısını araladı. Nahuel Moreno, Nazizmin yenilgisinin dünya çapında yeni bir devrimci aşamayı başlattığını belirtmişti. Savaşın sona ermesinden itibaren “dünya proletaryası ve kitleleri bir dizi görkemli zafer elde etti. Bunların ilki, emperyalist karşıdevrim anlamına gelen Nazi ordusunun Kızıl Ordu tarafından yenilgiye uğratılmasıdır. Bu zafer, SSCB’yi yöneten Stalinizmi konjonktürel olarak güçlendirse de, temelde devrimci bir başarıdır.”[6]

Gerçekten de o dönemden itibaren halk kitleleri birçok başarılı devrimin öncüsü oldu, onlarca sömürge bağımsızlığını kazandı ve Yugoslavya, Çin, Küba ve Vietnam gibi ülkelerle birlikte dünyanın üçte birinde burjuvazi mülksüzleştirildi. Ancak bu süreçte işçi ve kitle hareketinin bürokratik önderlikleri de güç kazandı. Örneğin Stalin, artan otoritesini sosyalist devrimin yayılmasını engellemek ve Avrupa’nın kapitalist restorasyonu için emperyalist hükümetlerle anlaşmalar (Yalta ve Potsdam) yapmak üzere kullandı. Stalin’in ölümünden sonra da diğer Stalinist bürokrasiler veya burjuva milliyetçi aygıtlar ve önderlikler bu politikayı sürdürdü.

1980’li yıllardan itibaren dünyanın üçte birindeki bu bürokrasi tarafından desteklenen kapitalist restorasyon süreci ve Stalinist diktatörlüklerin çöküşü, yeni bir devrimci aşamayı beraberinde getirdi. Bu yeni aşamada, her türden emperyalist karşıdevrime ve kapitalist dünya egemenliğine kesin olarak son verecek devrimci bir önderliğin inşası tarihsel bir görev olarak hâlâ önümüzde durmaktadır.

Francisco Moreira


[1] Oliver Hirschbiegel’in yönettiği “Çöküş” (2004) filmi, Hitler ve yandaşlarının sığınakta geçen son günlerini konu alır.

[2] Bkz. El Socialista Sayı 602, 11.04.2025. www.izquierdasocialista.org.ar adresinden erişilebilir.

[3] Lev Troçki. “Alman-Sovyet İttifakı” (04.09.1939), Yazılar (1929-1940) içinde. www.marxists.org adresinden erişilebilir.

[4] Bkz. El Socialista Sayı 558, 12.04.2023 ve Sayı 588, 21.08.2024. www.izquierdasocialista.org.ar adresinden erişilebilir.

[5] Nahuel Moreno, Devrimci Marksizm ve 20. Yüzyıl Dersleri. Enternasyonal Yayıncılık.

[6] Nahuel Moreno, Günümüz Programı – Geçiş Programı’nın Güncellenmesi. h2o kitap.

Kitleler ve sosyalistler

0

2008 kapitalist krizinin ardından, dünyanın birçok ülkesindeki seferberliklere dönük analizlerimizde devrimci önderlik krizi tespitini yapmıştık. Türkiye de bu tespitten azade değil; 2013 yılında bunu deneyimledik. Keza, 19 Mart siyasi operasyonuyla başlayan Tek Adam rejimi karşıtı seferberlikler de bu alternatifsizliği şu ana kadar bir kez daha gösterdi.

Başta öğrenciler olmak üzere emekçiler, kadınlar, çiftçiler ve toplumun birçok kesimi demokratik hak ve özgürlüklerine sahip çıkmak, geleceksizliği kabul etmemek ve arka planda ekonomik krizin yarattığı yoksullaşma ve yoksunlaşmayı reddetmek gibi saiklerle seferber oldu, olmayı da sürdürüyor.

Ancak temel eksik hâlâ aynı: Sosyalist hareket, birleşik bir mücadele programı etrafında kitlelerin önüne bir alternatif sunabilmiş değil. Hal böyle olunca da CHP, bu önderlik boşluğunu şu ana kadar doldurabilmiş bir konumda bulunuyor.

Bu alternatifin, bir birleşik cephenin şimdiye dek yaratılamamış olmasının birkaç nedeni mevcut. Bazılarını hızlıca sayalım: İşçi sınıfının düzen partilerinden bağımsız politikasına yapılan vurgunun neredeyse tedavülden kalkmış olması; ehvenişer anlayışından kopulamaması; kitleleri seferberliğe davet edecek bir eylem programı anlayışındansa, kendisini kitlelerin yerine koyan ikameci anlayışların hâlen kırılamamış olması… Tabii, bu kavrayışların yarattığı politik sonuçlar da oluyor.

Ehvenişer anlayışı, demokratik taleplerin ve ülkede siyasal demokrasinin tesisinin doğal muhatabının düzen muhalefeti olduğu algısını pekiştirirken hem rejimden kopuş tartışmasının üzerini örtüyor hem de toplumda kırılması gereken suni AKP-CHP ikiliğinin aşılmasını engelliyor. İşçi sınıfı, ekonomik krizin etkilerine karşı mücadele ederken; sendikalı olup örgütlenmeye, demokratik haklarına sahip çıkmaya çalışırken ya da yeri geldiğinde sendikal bürokrasiler üzerinde basınç oluşturmaya gayret ederken, sınıfın bağımsızlığı vurgusunun eksik bırakılması, seferberliklerin buluşmasının ve birleşmesinin önüne bariyer oluyor. İkamecilik ise doğrudan kitle seferberliğine ket vuruyor.

Peki bu anlayışlardan azade bir birleşik cephenin yaratılması mümkün değil mi? Bizce mümkün ve mümkün olmaktan da öte bir zorunluluk! Bu birleşik cephenin yolu ise devrimci politikadan geçiyor; reformizmden, ikamecilikten ya da sekterlikten değil.

Bahsettiğimiz devrimci politika en radikal söylemleri yükseltmekle ilişkili değil şüphesiz. Asıl mesele, kitlelerin verili talepleriyle, rejimden ve sömürü düzeninden kopuş hattını buluşturabilecek bir anlayışı oluşturabilmekten geçiyor. Bunun için de emeğimize ve demokratik haklarımıza dönük saldırılara karşı en acil talepleri birlikte yükselten bir eylem planına ihtiyacımız var. Kayyum siyasetini her alanda egemen kılmaya çalışan anlayışla emekçilere ekonomik yıkım yaşatan politikalar bir ve aynı adresten geliyor. Başta İmamoğlu ve Demirtaş olmak üzere tüm siyasi tutsakların serbest bırakılması; başta İBB olmak üzere görevden el çektirilen tüm seçilmişlerin derhal görevlerine iadesi; ücretlerin ve emekli aylıklarının derhal yoksulluk sınırı üzerine çıkarılması; kaynakların patronlar için değil emekçi halk için kullanılması; böylesi bir birleşik eylem planının en temel taleplerini oluşturuyor.

Böylesi bir eylem programıyla tüm emek örgütlerini ve sendikaları birleştirme hedefiyle hareket etmeliyiz. Böylece işçilerin, gençlerin, kadınların, toplumun seferber olan tüm kesimlerinin mücadelelerinin birleştirilebilmesi gerçek bir olasılık haline gelebilir. Yine bu mücadele programı yoluyla seferberliklerin sürekliliğinin sağlanması, seferberlik organlarının yaratılması gerçek bir tartışma zeminine kavuşur. Ve son olarak, bu eylem programı ışığında, düzen muhalefetinden bağımsız bir cephenin, bir devrimci önderliğin inşası bir seçenek haline gelebilir.

Önümüzde duran en acil görev bizce bu. Ve bu görev, tüm muhataplarını açıklıkla tartışmaya çağırıyor.

Okur mektubu: “Sendikal yetkiye itiraz hak değildir!”

0

Daha önce çalıştığım kargo şirketinden sendikal faaliyet sonucu işten çıkarılmış ve sendikal dava ile şirketi mahkûm ettirmiş biri olarak, işyerlerinde sendikal faaliyet yürütmenin ne kadar zor olduğunu çok iyi biliyorum. Şu anda çalıştığım kargo firmasında sendikalı bir işçiyim ve toplu iş sözleşmesi yapabiliyoruz. İşçi sınıfının genelinde sendikalılık oranının düşüklüğü ve patronlar ile devletin sendikal çalışmalara dönük tutumu da eklenince bir işyerinde sendikalı olmanın ve toplu iş sözleşmesi yapabilmenin önemi daha iyi anlaşılabiliyor.

Bir işyerinde işçilerin sendikalı olması bir sürü engeli aşmak anlamına geliyor. Öncelikle işten atma saldırılarına karşı dirençli olmak gerekiyor. Bunun yanında sendikanın antidemokratik bir uygulama olan sendikal barajı aşmış olması gerekiyor. Patronların sendikal faaliyetlere karşı başvurdukları yöntemler çeşitlilik gösteriyor. Ama bütün olumsuzlukları aşıp çoğunluğu sağladıktan sonra, devletin patrona verdiği “yetkiye itiraz hakkı”, başarıya ulaşmış sendikal örgütlenmelerin karşısına oyunlardaki bölüm sonu canavarı gibi çıkıyor.

En düşüğü 1 yıl olmak üzere senelerce süren yetkiye itiraz davaları, sendikal faaliyetlerin önündeki en önemli sorunlardan biri olmaya devam ediyor. Başarıya ulaşmış sendikal örgütlenmelerin yetkiye itiraz davaları yüzünden başarısızlıkla sona erdiğini birçok kez gördük. Toplu iş sözleşmesi imzalanamıyor ve bu süre içinde patron, sendikalı işçilerin direncini kırmaya çalışarak sendikanın önünü kesmiş oluyor. 

Patronlara verilen bu hakkın derhal geri alınması gerekiyor. Çalışma Bakanlığının incelemeleri sonucunda çoğunluğun sağlandığı tespit edildikten sonra yetkiye itiraz olmamalı. Patronların bunu bir silah olarak kullandıkları çok açık. Bu yetkiye itiraz garabetinin son bulması için bütün sendikaların bunu hedefe alan bir mücadele programına ihtiyacı var. Bütün sendika konfederasyonları bir araya gelerek, işçi sınıfının örgütsüzlüğünün en büyük sebeplerinden biri olan sendikal engellerin derhal kaldırılması için seferber olmalıdır.

Kargo işçisi Veysel

Süregiden işçi eylemleri ortak ihtiyaç ve talepleri işaret ediyor

0

1 Mayıs’a, son dönemde artan toplumsal eylemliliklerin ve işçi direnişlerinin deneyimleriyle girdik. Son birkaç aydır kazanımlarla sonuçlanan grev ve direnişler ile farklı işyerlerinde halihazırda mücadelelerini sürdüren işçiler öne çıkan ortak ihtiyaç ve talepleri işaret ediyor.

Eker Süt Ürünleri fabrikasında Tekgıda-iş Sendikası’na üye oldukları için işten çıkarılan üç işçi 23 Eylül tarihinden beri fabrika önündeki direnişlerini sürdürüyor. İşçilerin sendikal haklara saygı gösterilmesi ve işlerine geri alınma talepleri öne çıkıyor.

Mercan Makina patronu, sendikaya üye olduklarını öğrendiği yedi öncü işçiyi işten çıkarmıştı. Yedi işçinin fabrika kapısında direnişe başlamasını takiben patron birçok işçiyi daha işten çıkardı. Toplamda 49 kişi işten atılmış oldu. İşçilerin talebi sendikalı bir şekilde işlerine geri dönebilmek.

Temel Conta çalışanları, sendikalı olmaları sonrasında patronla toplu iş sözleşmesi görüşmelerine bir türlü geçilememesi sebebiyle grev kararı almıştı. İnsan onuruna yaraşır bir ücret, sendikal hakların tanınması ve sağlıklı iş koşulları talep eden işçiler mücadelelerini devam ettirmekte.

Kocaeli Kartepe’deki Tezcan Galvaniz’de TİS görüşmeleri sürecinde patron tarafının yüzde 8 zam teklifinin karşısında yüzde 80 zam talep eden işçiler 11 Mart tarihinde greve çıktı.

Digel Tekstil fabrikasında işçiler düşük ücretlere ve güvencesiz çalışma koşullarına karşı sendikaya üye olma sürecine girmişti. Bunun üzerine işten atılan çalışanlar fabrika kapısındaki direnişlerini sürdürüyor.

Şişecam’da halen süren TİS görüşmelerinde anlaşma sağlanamaz ise Petrol-İş Sendikası’nda örgütlü işçiler 14 Mayıs’ta greve başlayacak.

Geçtiğimiz günlerde kazanımla sonuçlanan Oryantal, Sunel, TTL tütün fabrikalarındaki grevler ise bizlere bir başarı örneği sunuyor. Aynı sektörde faaliyet gösteren bu üç fabrikanın çalışanları grevlerini birbirine yakın tarihlerde başlatmışlardı. Üç fabrikanın patronları nasıl ki çıkarları doğrultusunda ortak hareket ediyorsa işçileri de ortak bir mücadele yürüttü ve kazanımlar elde etti.

İktidarın patronlar lehine izlediği ekonomik saldırı programı, işçilerin her sektörde benzer talepler için mücadele etmesine sebep oluyor. İstisnai örnekler var olsa da talepler genellikle tüm Türkiye’de benzerlikler gösterirken mücadeleler ortaklaştırılamıyor. İşçilerin uğruna seferber olduğu yaygın taleplerle çerçevelenen bir politika örülmeli ve bu politikanın bütün işyerlerinde mücadelenin rotasını belirlemesi sağlanmalıdır.

Öne çıkan ortak talepleri sendikalaşma hakkının önündeki fiili engellerin kaldırılması, TİS görüşmelerinin yapılması, yaşanabilir bir ücret ve güvenceli çalışma koşullarının sağlanması ve işyerlerinde işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin alınması olarak sayabiliriz.

Bu ortak talepler üzerinden hareket eden bir acil eylem planının ortaya koyulması gidişat açısından büyük önem taşıyor. Ücretler her geçen gün değerini kaybederken bu yakıcı soruna karşı “3 ayda bir ücretlere gerçek enflasyon oranında zam” ve işçi-emekli maaşlarının açlık ve yoksulluk sınırlarının üzerine çıkarılması, insanca yaşama koşullarının sağlanması için “Tüm ücretlere, aylıklara hemen zam!” taleplerimizi yükseltmeliyiz.

Trump’ın etnik temizlik planına karşı Filistin halkının mücadelesine destek!

0

Filistin halkına yönelik etnik temizlik planlarının açıkça dile getirildiği, topyekûn işgalin adım adım uygulamaya konduğu, sivillerin hedef alındığı, gıda ve sağlık sistemlerinin çökertildiği bir döneme şahit oluyoruz. ABD’nin açık desteğiyle İsrail, Gazze’de fiili bir toprak işgaline ve nüfus mühendisliğine yönelmiş durumda.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile ABD Başkanı Donald Trump arasında şubat ayında Beyaz Saray’da gerçekleşen görüşmelerin ardından İsrail ordusu Gazze’ye yönelik bombardıman ve kara harekâtlarını yoğunlaştırdı. Bu görüşmelerde Trump, Gazze’de yaşayan Filistinlilerin komşu ülkelere “taşınması” ve bölgenin ABD askeri kontrolüne alınıp bir tatil bölgesine dönüştürülmesi gerektiğini savunmuştu.

Mart 2025’te İsrail ordusu, Hamas’ın henüz bırakmadığı rehineler ve devam eden roket saldırıları gerekçesiyle Gazze’ye tekrar kapsamlı bir hava ve kara harekâtı başlattı​. İki ay süren aradan sonra savaşın yeniden alevlenmesiyle bir hafta içinde 700’e yakın Filistinli hayatını kaybetti​. Nisan ayına gelindiğinde Gazze’deki durum kritik insani felaket boyutundaydı. Resmi rakamlara göre Ekim 2023’ten bu yana 50 binden fazla Filistinli hayatını kaybetti (bu sayının yaklaşık üçte biri 18 yaş altı çocuklar)​. Gazze nüfusunun yüzde 2’sinden fazlası bu savaşta yaşamını yitirmiş oldu. Çok sayıda bina yerle bir olduğu için yüz binlerce insan derme çatma sığınaklarda veya BM okullarında barınıyor; temel altyapı (elektrik, su arıtma, kanalizasyon) neredeyse hiç çalışmıyor. BM İnsani İşler İrtibat Ofisi, 2025 Nisan’ında Gazze’de “kıtlık” düzeyinde bir insani kriz yaşandığını, nüfusun yarısından fazlasının en yüksek seviyede gıda güvensizliği çektiğini raporladı.

İsrail ordusu, Gazze’nin güneyindeki Refah ve Han Yunus bölgeleri başta olmak üzere birçok noktaya kara harekâtı düzenledi. Son bir ayda 400 binden fazla Filistinli yerinden edildi. Gazze Şeridi boyunca 1.500 metreye kadar uzanan bir “güvenlik bölgesi” oluşturularak yerleşimcilerin topraklarına el konuldu. Morag Hattı ve Philadelphi Koridoru gibi askeri hatlarla Gazze’nin kuzeyi ve güneyi birbirinden izole edildi.

7 Nisan’daki ikinci Trump-Netanyahu görüşmesinde Trump, sürgün planını “Bu inanılmaz bir emlak alanı. Eğer Filistinlileri taşırsak özgürlük alanı yaratmış oluruz,” diyerek, bu kez Yeni Şafak’ın da “hicret” olarak önerdiği Filistinlileri topraklarını terk etmeye zorlama planını açıkladı.

Tüm baskı ve saldırılara rağmen Gazze halkının direnişi devam ediyor. Ateşkes sırasında binlerce Filistinli kuzeye yönelerek teslim olmadığını gösterdi. İsrail ordusu Kuzey Gazze’yi kontrol ettiğini iddia etse de, bölgeden hâlâ roketler fırlatılıyor.

Uluslararası tepkiler de büyüyor. İsrail’de yüzlerce asker savaşa karşı açık mektup yayımlarken, dünya genelinde protestolar artıyor. Bangladeş’te bir milyon kişi sokaklara dökülürken Kanada, Fas, Lübnan, ABD ve Fransa gibi ülkelerde Filistin’le dayanışma yürüyüşleri düzenlendi.

Derhal ateşkes ilan edilmeli, İsrail ordusu Gazze’den tamamen çekilmeli ve Gazze’nin Filistin’in bir parçası olarak bütünlüğüne saygı gösterilmelidir. Tüm sınır kapıları açılmalı; gıda, ilaç, yakıt ve suyun girişine izin verilmeli ve elektrik derhal geri verilmelidir. Filistin ve Gazze’nin özgürlüğünü savunan aktivistlerin gözaltına alınmasını ve sınır dışı edilme tehditlerini -ABD’de Mahmoud Khalil örneğinde olduğu gibi- reddediyoruz. Bu baskılara son verilmelidir.

1 Mayıs 2025: Kitleler öfkeli, meydanlar kalabalıklaşıyor. Tek çözüm birleşik mücadele!

0

Türkiye işçi sınıfı bu seneki 1 Mayıs’ı ekonomik yıkımın ve antidemokratik saldırıların derinleştiği bir dönemde karşıladı. İstanbul’da bölünmüş 1 Mayıs’ın miting adresleri Kadıköy ve Kartal olurken, Taksim Meydanı ve çevresi abluka altına alındı, yüzlerce eylemci ağır polis şiddetiyle gözaltına alındı. Ülke çapında bir önceki yıla göre daha fazla alanda ve daha geniş katılımlı eylemler düzenlenmekle birlikte, 19 Mart operasyonunun sonrasında başını öğrenci gençliğin çektiği kitlesel seferberliklerin ardından 1 Mayıs, emek ve özgürlük mücadelesini büyütmek için yeterince değerlendirilemedi. Sendikal konfederasyonların önderliklerinin birleşik ve kitlesel eylemler düzenlemekten ısrarla kaçınmaya devam etmesi ve sosyalist hareketin parçalı ve edilgen hali bu fırsatın kaçırılmasındaki temel etkenler oldu. Ülkenin ikinci büyük işçi konfederasyonu olan Hak-İş’in yönetimi ise, 1 Mayıs’tan kaçabilmek için bu seneki mitingini merkezi olarak Rize’de gerçekleştirme yolunu buldu.

İstanbul’da 1 Mayıs

İstanbul’da 1 Mayıs’ın örgütlenme süreci bu yıl da alan tartışmalarının gölgesinde kaldı. 19 Mart’ta başlayan seferberliklerin ve Özgür Özel’in Saraçhane’de 1 Mayıs için Taksim’de olacakları sözünü vermesinin ardından oluşan beklenti, DİSK-KESK-TMMOB-TTB yönetimleri (Dörtlü) tarafından oldukça kötü bir şekilde yönetildi. Valilikle ve emek örgütleriyle 1 Mayıs’tan yalnızca iki hafta önce yapılan ilk görüşmenin ardından, 1 Mayıs’ın nerede örgütleneceği belirsizliğe terk edildi ve Kadıköy çağrısı 1 Mayıs’tan yalnızca birkaç gün önce resmi olarak duyuruldu. Böylece sınıfın acil ihtiyaçları temelinde bir örgütlenme ve hazırlık çalışması bu yıl da yapılmamış oldu. Dörtlünün bilinçli bir şekilde tercih ettiği bu hazır(sız)lık sürecinin kötü hava koşullarıyla da birleşmesiyle, Kadıköy mitingi olması gerekenden daha zayıf ve sönük bir şekilde geçti. Bütün bu olumsuz faktörlere rağmen, on binlerce emekçinin ve gencin alanı doldurmaktaki ısrarı ve yıllar sonra ilk kez bir kent meydanında, Kadıköy’de, 1 Mayıs’ın örgütlenmiş olması önemliydi.

DİSK’in ortak 1 Mayıs örgütleme çağrısını ısrarla reddeden Türk-İş yönetimi ise, kendi mitingini Kartal Meydanı gibi kendi kitlesinin gücüyle tamamen orantısız olan bir alanda gerçekleştirmeyi tercih etti. Geçtiğimiz yıl Bursa’da düzenledikleri 1 Mayıs mitingindeki konuşmasında, bu yıl için 1 Mayıs’ın İstanbul’da kutlanacağı sözünü veren Ergün Atalay, bu sözünü Saray’ı da kızdırmadan gerçekleştirebilmek için böyle bir formül üretmişti. Geçtiğimiz Ekim ayında Türk-İş’in Ankara’da 100 bin kişiyle gerçekleştirdiği “Zordayız, Geçinemiyoruz” güçlü mitinginin ardından Kartal 1 Mayıs’ı Türk-İş tabanının gerçek potansiyelini ve öfkesini yansıtmaktan uzak kaldı. Bütün bunlara rağmen, on binlerce Türk-İş üyesi Kartal mitinginde yer aldı. Kamu Toplu İş Sözleşmeleri Çerçeve Protokolü’nün sendikanın talepleri doğrultusunda derhal imzalanması ve vergide adalet işçilerin öne çıkardığı başlıklar oldu.

Türkiye’de 1 Mayıs

İzmir’de DİSK ve Türk-İş’in beraber örgütlediği ve Gündoğdu Meydanı’nda gerçekleşen miting, birleşik niteliği ve kitleselliğiyle bu yıl da öne çıktı. Ankara’da 1 Mayıs’ın merkezi Dörtlü’nün öncülüğünde Tandoğan Meydanı’nda gerçekleşen miting oldu. Ülkenin önemli sanayi havzalarından Manisa’da 1 Mayıs bu yıl daha fazla sendikanın katılımıyla daha kitlesel ve güçlü gerçekleşti. Yine ülkenin onlarca kentinde emekçiler 1 Mayıs’ta alanları doldurdu.

Tek Adam rejiminin ekonomik yıkım ve baskı politikalarının kitleleri bunalttığı bir dönemde, 1 Mayıs alanları bir önceki yıla göre daha genç, daha yaygın ve daha kalabalıktı. Bununla birlikte, rejime karşı mücadelenin bir adım ileriye taşınması açısından 1 Mayıs, sendikal ve politik önderliklerin menfur politikaları sonucunda, bu yıl da olması gerektiği gibi değerlendirilemedi. Buna rağmen, ülke çapında yüz binlerce emekçi ve genç alanlara çıkarak rejimin saldırılarına karşı mücadele kararlılığını bir kez daha ortaya koydu. 1 Mayıs’ın ardından ekonomik ve demokratik talepleri birleştiren, bu talepler temelinde birleşik bir eylem planını yükselten, siyaseti sandıkla sınırlamak yerine kitlelerin seferberliğine dayandıran bir mücadele hattının inşası önümüzdeki temel görev olmayı sürdürüyor.

Tek Adam rejimi Türkiye’ye iyi gelmedi! Değişim zamanı! Ama nasıl?

0

Erdoğan çok rollü/kimlikli olmanın avantajlarını sonuna kadar kullanıyor. Hakem gibi görünürken birden oyuncu olup golü atıveriyor. “Rakip takım” gol atmasın diye ona müdahale etmek istediğinde hakeme itirazdan sarı ya da kırmızı kartı görüveriyor. Erdoğan bu bol rollü/kimlikli hali bile isteye inşa etti ve kullanıyor. O sebeple “turpun büyüğü heybede” ifadesiyle en güçlü rakibi Ekrem İmamoğlu’nu ve Mart 2024 seçimlerinden bu yana birinci parti konumunda görünen muhtemel iktidar adayı CHP’yi hedef aldığında bunun siyasi mi, yargısal mı, polisiye mi, istihbari mi bir işlem/söylem olduğu sorgulanamıyor ya da sorgulamak anlamını yitiriyor. Oysa her rol-yetki ancak görev ve sorumlulukla birlikte tanımlanabilir. Hem hakem hem oyuncu olunamaz!

Lakin Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, bir bütün olarak, siyasetin kimyasını ve dengesini bu yolla bozdu. Bunu sadece bir Tek Adam rejimi üreterek ve devletin her bir kurumunu ve işleyişini organik olarak Saray’a bağımlı kılarak yapmadı. Aynı zamanda yüzde 50’ye endeksli başkanlık yarışını ve sonucunu “ya hep ya hiç” eksenine mıhlayarak siyasal yozlaşmayı ve toplumsal kutuplaşmayı en uç noktalara dek sürükledi. Küçük partileri, toplulukları hiçleştiren ya da yutan, seçim barajlarıyla, siyasal baskı ve şiddetle toplumsal temsili, ayrımları, ihtiyaçları ve duyarlılıkları hiçe sayan siyaset yapısı doğal olarak sistemin çürümesini derinleştirdi. Bu anlamıyla, “önce yık, karar arkadan gelir” uyanıklığıyla, “al içeri, kılıf bulunur” anlayışı aynı pratik sürekliliği ihtiva ediyor.

İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesini de, ekibiyle birlikte görevden alınarak tutuklanmasını da, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ve CHP’ye yönelik kayyum siyasetini de, Kanal İstanbul’u hayata geçirme arayışlarını da bu Bonapartist siyasal sistemin bir sonucu olarak görüyor, haksız ve hukuksuz buluyor ve reddediyoruz. Bu çerçevede 19 Mart sonrası başta gençler olmak üzere ortaya çıkan toplumsal/siyasal seferberlikleri anlamlı ve gerekli buluyor ve sahipleniyoruz. Nedeni açık: Tek Adam rejimi Türkiye’ye iyi gelmedi. Hem olduğu kadarıyla çoksesliliği boğdu, hem toplumsal gelişmeye ket vurdu, hem ekonomik krizi ve eşitsizliği derinleştirdi hem de siyasal temsili ve gelişimi ağır yaraladı.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin terk edilmesi gerekliliğini düzen muhalefeti de dile getiriyor. Bunun için de seçimleri işaret ediyor ve tüm muhalefeti kendi adayını desteklemeye çağırıyor. Bununla birlikte, bu çürümüş sistem içerisinde Türkiye AKP öncesine dönme veya AKP’nin ilk on yılı gibi bir hedefle kendini bağlayamaz, sınırlayamaz. Sosyalist bir perspektiften önerimiz ve mücadelemiz Türkiye’de siyasal demokrasi üzerine yükselecek emek eksenli bir toplumsal-siyasal dönüşümdür.

Böylesi bir dönüşüm programının temel düsturu kapitalist sömürü ve yağma sistemine son vermektir. İşçi sınıfının ve ezilenlerin sorunlarını dile getirmek ve taleplerini savunmak amacıyla somut sorunlara emekçilerin ve ezilenlerin acil ihtiyaçlarından hareketle, emek eksenli, sınıfsal yanıtlar üretmektir. Ekonomiyle siyaset arasına çizilen burjuva siyaset anlayışına karşı ekonomik ve demokratik sorunların çözümünün doğrudan siyasal mücadele alanında olduğunu savunmaktır. Başta işçi ücretleri, emekli aylıkları, sosyal yardım ve destekler olmak üzere ekonomiyi merkezi ve planlı bir üretim ve bölüşüm temelinde emekçi halk merkezli planlamaktır.

Bunlar ancak emperyalist kapitalist sistemden kopuşçu bir devrimci program ve siyasetle mümkün. O yüzden işçi sınıfı, emekçiler, ezilenler burjuva muhalefete güvenmemeli; kendi kopuşçu programlarıyla önlerine bir emek ittifakı ve işçi-emekçi hükümeti hedefi koymalıdır. Bu hedefe giden yolda sıfır barajlı, yasaksız, engelsiz bir seçim yoluyla bir kurucu meclis çağrısı yapılmalı ve emek eksenli adil, özgür ve eşitlikçi bir siyasal dönüşüm hedefi yükseltilmeli. Çabamız, mücadelemiz bu anlayışa sahip tüm sosyalistlerle birlikte böylesi bir emekçi programı ve örgütlenmesini inşa etmek. Emekçi halka gerçek kurtuluş umudunu ve mücadele azmini ancak böylesine bir devrimci program anlayışı ve işçi sınıfı önderliği sunabilir. Seçimler yaklaşırken önerimiz, ufkumuz ve mücadelemiz budur…

1 Mayıs afişlerinde görmediklerimiz

0

1 Mayıs’a giderken kent meydanları yine birçok 1 Mayıs afişi ile donatıldı. Heyecan verici afişler olduğunu söyleyebiliriz kolayca. 19 Mart’ın ardından gelen eylemliliklerin etkisi hala sürerken 1 Mayıs’ın ne kadar önemli bir fırsat olduğu herkes tarafından kabul görüyor. Üniversite öğrencileri Öğrenci Temsilcileri Konseylerinde (ÖTK) ve yerel komitelerinde 1 Mayıs tutumlarını tartışmayı sürdürüyorlar. Fakat görünen o ki 1 Mayıs’a dair tartışmaların seyri afişlere de kendi rengini vermiş durumda: Kısır denebilecek ve 1 Mayıs’ın esas anlamını gölgede bırakmaya aday bir “Meydan” vurgusu.

1 Mayıs’ın anlamının ne olduğu herkes tarafından tartışmaya açılabilir elbette. Fakat tarihsel bir hafıza var ki o da bize 1 Mayıs’ın emekçilerin günü olduğunu söylemekte. Fakat hem sosyal medyada hem de sokaklardaki afişlerde gördüğümüz üzere emekçilerin ihtiyaçları ve taleplerinden bahsedilen afişlere/çağrılara rastlamak neredeyse imkansız. Emekçilerin rejimden kopuş perspektifinde seferber olması için, işçi-emekçi hükümeti için mücadeleye çağrı yapan bir politik hattın inşası acil bir görevken ve demokratik seferberliğin öncüleri olan üniversite öğrencilerini de bu hattın inşası için seferber etme fırsatı varken bütün yakıcı sorunları unutup meydan tartışmasını öne çıkarmak en hafif tabiriyle mücadeleye atılan geniş kitlelerin kafasında ciddi bir odak kaymasına sebep oluyor.

Emekçi halkın her geçen gün daha fazla içine sürüklendiği ekonomik kriz, deprem sorunu ve konut hakkı, vergi adaletsizliğine karşı servet vergisi ve KYK burslarının arttırılması gibi yakıcı ekonomik taleplere yer vermektense kendinde bir amaç haline gelen Taksim ısrarı mücadelenin yarınına ne katacağı konusunda tartışılmayı bekliyor. Taksim’in miting ve eylemlere kapalı olması gibi antidemokratik uygulamalarla ayakta duran rejime karşı demokratik talepleri örgütlemek yerine sadece antidemokratik uygulamaların görüngüsüyle savaşan bu anlayışın mücadeleye geçmiş ve geçmeye hazırlanan geniş kitlelere katabileceği bir perspektif maalesef ki bulunmuyor.

Özellikle öğrenci gençlik içerisinde yankılanan bu çağrılar, çağrıları yapan toplamların öğrenci gençliğin yurt sorunu gibi acil, okullar içerisinde temsil haklarının yok sayılması gibi önemli konulardaki sessizliğini de düşününce bir yere oturuyor. Bugün Taksim’i emekçilere ve gençliğe açmayı vaat eden bu kutup esasında Taksim’i açacak olan kitle seferberliklerini örgütleyecek taleplere duyarsız, bu talepleri merkeze alacak özörgütleri inşa edecek politik kabiliyetten ise programları gereği uzaklar.

Emekçilerin de öğrencilerin de ihtiyacı olan şey onlar adına en “iyisini” düşüneceği, onlar adına en “cesur” şekilde eyleyeceği iddiasıyla davranan ve onlardan kopuk halde hareket etmekte bir beis görmeyen kerameti kendinden menkul “öncü”ler değil; mücadele örgütlerini inşa ederken taleplerini dikkate alacak ve mesafesini kendilerinden öğrenmeyi de deneyimlerini onlara aktarmayı da mümkün kılma gayretiyle tayin edecek mücadele arkadaşlarıdır.

Okur mektubu: “İşçi, kadın, emekli, genç; 1 Mayıs’ta alanlardayız!”

0

Bu hafta, yılın en anlamlı günü 1 Mayıs’ı kutlayacağız: İşçinin, emekçinin bayramı! Kapitalizmin acımasız dişlileriyle hayatımızın her köşesine nüfuz eden neoliberal sistem yoksulluk, adaletsizlik, gözyaşı ve kanla besleniyor. İnsanları sömürerek büyüyen, emeği ve doğayı tüketen, her birimizin yaşamını kontrol altına alarak daha fazla kazanç ve güç elde etmeyi hedefleyen bu düzen, bizleri birer araç haline getiriyor. Emeğimiz, bu düzenin omurgasını oluşturuyor; savaşlar, yok sayılan hayatlar, tahribat ve yıkımlar… İnsanlık, doğa ve emek, her geçen gün bu çıkar savaşıyla daha fazla tüketiliyor. Bu acımasız düzenin aktörleri küresel çapta işbirliği yapıyor, birlikte zenginleşiyor ve birlikte ülkeleri yönetiyorlar.

Bir dilim ekmek için gün doğumuyla gün batımını karanlık mahzenlerde yitiren işçiler! Evde, görünmeyen ama her an omuzlarına çöken sorumluluklarla ezilen, patriyarkal düzene boyun eğdirilmek istenen, eşdeğer işe eşit ücret alamayan kadınlar! Bir ömür boyu emek vermiş ama bir ev kirasının yarısını karşılayamayacak kadar ücrete mahkûm edilmiş, torununa harçlık dahi veremeyecek kadar yoksullaşmış emekliler! Diplomasına rağmen işsiz kalan, karanlık bir gelecekte kaybolan gençler!

Biz hepimiz, bu düzeni sorgulamak ve zulme karşı sesimizi yükseltmek için 1 Mayıs’ta alanlarda olacağız! İşçi, kadın, emekli, genç! Hep birlikte, bu adaletsiz düzene karşı bir araya geliyoruz!

Seni de bekliyoruz!

Metal işçisi Yılmaz

Krizin ve hayatımızın yükü omuzlarımızda, mücadelemiz her yerde!

0

1 Mayıs yaklaşırken, kadınlar olarak yine sokakta olacağız. Ama bu sadece bir “emek bayramı” değil bizim için. Bu, yaşadığımız çok katmanlı sömürüye, şiddete, dışlanmaya, yoksulluğa, hayatımızın her alanına sirayet eden erkek egemen düzene karşı yükselttiğimiz bir isyan günü. Çünkü bu sistem, hem emeğimizi sömürüyor hem de yaşam hakkımıza göz dikiyor.

Krizin en yakıcı etkilerini biz kadınlar yaşıyoruz. Ekonomik kriz, istatistiklerde yüzde olarak ifade ediliyor ama bu oranlar bizim hayatlarımızda artan borçlar, eksilen öğünler, kapatılan kreşler, kesilen destekler demek. Kadın işsizliği rakamsal olarak en yüksek seviyelerde: Kadınların neredeyse beşte biri işsiz. Ama mesele yalnızca işsizlik değil. İstihdamdaki kadınların da çoğu güvencesiz, kayıtdışı, düşük ücretli, esnek çalıştırılıyor. Biz bu tabloyu “eşdeğer işe eşit ücret” talebimizin yıllardır görmezden gelinmesinden biliyoruz. Bu 1 Mayıs’ta, güvenceli iş ve insanca yaşayacak ücretlerle çalışma talebimizi yükseltiyoruz.

Evlerimiz ise çoğu zaman ikinci bir işyerine, kimi zaman da birer şiddet ortamına dönüşüyor. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmenin bedelini biz ödüyoruz. Devletin “koruma” adı altındaki mekanizmaları yetersiz; nafaka hakkımız sürekli tartışma konusu yapılıyor. Bu yüzden 6284’ün etkin uygulanmasını, şiddete karşı etkili korunma, barınma ve sosyal destek mekanizmalarının artırılmasını istiyoruz.

Bizi aileye mahkûm eden politikalara karşı, yaşamın her alanında var olma mücadelesi veriyoruz. “Kadın-erkek eşit değildir” söylemiyle beslenen bu gerici anlayış, biz kadınları yalnızca “annelik” ya da “eşlik” üzerinden tanımlıyor. Oysa biz yaşamı yeniden üretenleriz, üretimin her alanında varız; sokakta, okulda, fabrikada, plazada, hastanede, tarlada çalışıyoruz. Bu nedenle bakım emeğinin toplumsallaştırılmasını, her mahallede ve işyerinde kreş zorunluluğunu, ücretsiz ve kamusal bakım hizmetlerinin yaygınlaştırılmasını talep ediyoruz.

Kadın bedeni üzerindeki tahakküm yalnızca evde, sokakta değil; doğumhanede de karşımıza çıkıyor. “Normal doğum” dayatması üzerinden yürütülen tartışmalar, kadınların nasıl doğuracağına dair karar hakkını dahi tanımayan bir zihniyetin ürünüdür. Bizim bedenimiz, bizim kararımız! Ne Tek Adam rejiminin ne de erkeklerin bedenimiz üzerinde söz hakkı var. Doğumdan kürtaja, sağlıktan yaşam biçimimize kadar her konuda kendi irademizi savunuyoruz.

Lgbti+lar, göçmen kadınlar, genç kadınlar; emeği ucuz, hayatı değersiz görülenler; patriyarkal kapitalizmin çarklarının dönmesine en fazla katkı sağlayan, bu düzenin en ağır yükünü taşıyanlar… Bizim için mücadele çok biçimli ama kökü aynı: Erkek egemenliğine, sömürüye ve ayrımcılığa karşı isyandayız! Bu yüzden taleplerimiz sadece ekonomik değil, politik de: ILO 190’ın uygulanması, işyerlerinde tacize karşı mekanizmalar kurulması, toplumsal cinsiyet kimliği temelli ayrımcılığa son verilmesi, göçmen kadınlara insanca yaşam koşulları sağlanması hepimizin ortak mücadelesi.

Bu 1 Mayıs’ta taleplerimiz yalnızca pankartlarda değil her bir adımımızda, her bir sloganımızda yankılanacak. Çünkü bu düzeni değiştirecek olanlar biziz. Sadece taleplerimizi dile getirmeye değil, hayatın her alanında örgütlenmeye, dayanışmaya, birlikte mücadele etmeye kararlıyız.

Kadın emeği sömürüsü bitene dek isyanımız da bitmeyecek!

İstanbul, 1 Mayıs, üç meydan

0

Bu yıl da 1 Mayıs’a olağanüstü koşullarda giriyoruz. Tek Adam rejimi bir yandan demokratik haklara yönelik geniş çaplı saldırılarda bulunurken öte yandan işçi emekçileri sürüklediği sefaleti daha da derinleştiriyor.

Tek Adam rejiminin antidemokratik saldırıları sürüyor

Tek Adam rejimi artık rıza üretemiyor. Erdoğan’ın en büyük rakibi Ekrem İmamoğlu’nun uydurma suçlarla tutuklanmasının ardından bir ayı aşkın bir zamanı geride bıraktık. Baş döndürücü bir ayın sonunda Ekrem İmamoğlu tutuklu yargılanmaya devam ederken, Tek Adam rejiminin demokratik haklara yönelik hayallerini süsleyen “saldırının büyüğü”, başını gençlerin çektiği devasa bir seferberlik sayesinde hayata geçirilemedi. Kitleler bir kez daha Tek Adam rejimine geri adım attırdı.

Ancak bu tablo Tek Adam rejiminin tahrip gücünün tükendiği anlamına gelmiyor. Kanal İstanbul projesine karşı çıkan ve Sazlıbosna’daki su havzası üzerinde yapılan hukuksuz TOKİ inşaatlarına itiraz eden İSKİ bürokratları ve İBB’ye bağlı başka müdürlüklerden kişiler henüz tutuklandılar. Yani rejim saldırının en büyüğünü yapamasa da, hukuksuz uygulamalar ve uydurma suçlarla pres yapmayı sürdürüyor.

Öfkesi dinmeyen ve moral üstünlüğü de halen elinde bulunduran kitlelerin umudu elbette ki 1 Mayıs’ı bu içerikle, hem de Taksim’de kutlamak idi. CHP’yi de açıkça eleştiren ve onu sokaklara indiren kitle seferberliği, CHP’nin Genel Başkanı Özgür Özel’e bile Saraçhane mitinglerinde Taksim sözü verdirebilmişti.

Tek Adam rejiminin en büyük zaferi: yoksulluk

Rejimin antidemokratik baskıları bir dakika için bile gündemden düşmezken işçi sınıfına yönelik saldırıları da hız kesmeksizin sürüyor. Kitlelerin rızasını üretemeyen Tek Adam rejimi, Kanal İstanbul örneğinde olduğu gibi kamusal alanların holdinglere iştah açıcı olarak servis edilmesinden tutun, TÜPRAŞ’ta TİS sürecinde Koç Holding’i desteklemesine, açlık sınırının altında kalan asgari ücrete ve iş güvencesinin temeli olan kıdem tazminatının düşük bir tavan ile anlamsızlaştırılmasına kadar onlarca saldırıyı, hem de başarı ile sürdürüyor. Bir burjuva parti olan AKP, Tek Adam rejiminin burjuvazi için en verimli rejim olduğunu ispat etmek için çabalarken, bu politikaları yerli ve yabancı burjuvazinin tamamı tarafından da destekleniyor. Burjuvazinin muhalefeti olmaz, onların yalnızca holdingleri ve banka cüzdanları vardır. Bugün hiçbir holding AKP’nin ekonomi politikalarını eleştirmiyor. Hatta İmamoğlu’nun kendisi dahi Mehmet Şimşek’i büyük bir ekonomist olmakla methederken tek kusurunun Erdoğan’ı desteklemek olduğunu söylüyordu.

1 Mayıs’a hangi koşullarda girdiğimizi ifade eden önemli noktalardan biri de işte tam da burası. İşçi sınıfı şunu biliyor, 2023 cumhurbaşkanlığı seçimlerini Kemal Kılıçdaroğlu kazansa idi şu anda ekonominin başında Mehmet Şimşek’in politikalarını uygulamak için Ali Babacan bulunacaktı. Ve emek cephesinde değişen hiçbir şey olmayacaktı. İşte bu yüzden işçi sınıfının en geniş kesimleri ve hatta örgütlü kesimlerinin de geniş bir kısmı halen Tek Adam rejimine karşı mücadelede kendi işyerleri ve sendikaları üzerinden seferberliğe girişmiyor. Bunu gerçekçi de bulmuyor. Çünkü işçi sınıfı sefaletle boğuşurken düzen partileri Tek Adam rejiminin ekonomi politikalarını yalnızca bir propaganda malzemesi olarak kullanıyor. Karşısında gerçekçi bir alternatif bulamayan işçi sınıfı, aynı ekonomi politikalarını uygulayacak başka bir alternatifin hanesine yazacak bir seferberlikten kaçınıyor.

Tek Adam rejiminin gücünün kaynağı nedir ve birleşik ve kitlesel bir 1 Mayıs ne demektir?

Rejimin büyük sömürü düzeni altında nefes alamaz hale gelen işçi ve emekçilerin seferber olmasını sağlayabilecek bir odak söz konusu değil. İşte Tek Adam rejiminin en büyük gücü bu!

Tek Adam rejiminin antidemokratik uygulamaları kitle seferberliği tarafından kısmen durdurulup yavaşlatılırken, emek hareketinin Tek Adam rejimine karşı harekete geçmesi, aydınlık bir geleceğin biricik garantörü olurdu.

İşte bu ikili tablo içerisinde 1 Mayıs’a girerken en büyük çabamız demokratik haklar için verilen mücadelenin yanı sıra emek mücadelesinin taleplerinin de baskın olduğu, şu anda Tek Adam rejimine karşı seferber olmayan emekçileri yoksulluğa ve onun mimarı burjuva Tek Adam rejimine karşı seferberliğe çağırmaktı. Yani sorun nerede toplanılacağı sorunu değil; yoksullukla boğuşan, bunun için seferber olmaya hazır olan, ancak sendikal bürokrasinin parçalayıcı politikaları nedeniyle seferber olma imkânına ulaşamayan emekçilerle buluşmaktı.

1 Mayıs, iki konfederasyon

DİSK, bu yıl 1 Mayıs için geçmiş yıllardan daha baskın bir şekilde TÜRK-İŞ’e de birlik davetinde bulundu. Geçtiğimiz yıl Saraçhane’de gerçekleşen 1 Mayıs fiyaskosunun ardından DİSK’in TÜRK-İŞ ile 1 Mayıs’ı birleştirme çabası kuşkusuz ki daha iyi bir pozisyon olsa da yetersiz kaldı. Buna rağmen TÜRK-İŞ, tabanını İstanbul’dan uzaklaştırmaya çalışırken; başta 600 bin işçiyi kapsayan kamu sözleşmeleri ve üye sendikaları üzerindeki asgari ücrete ara zam, vergi adaleti gibi baskılardan ötürü İstanbul’dan kaçamadı. DİSK’in çağrısını akla hayale uymayan şartlar koşarak geri çevirdi. DİSK de bu yıl KESK, TTB ve TMMOB’nin yanı sıra diğer emek ve demokrasi bileşenleri ile bir araya gelerek Kadıköy’ü işaret etti.

Bu tartışmaların yanı sıra kimi sivil toplum kuruluşları, siyasi partiler ve gençlik örgütlerinden de Taksim çağrısı geldi. Ve sonuç olarak, antidemokratik uygulamalara ve emek düşmanı politikalara karşı emek merkezli bir şekilde birleşik bir 1 Mayıs’a girme olanağımızı bir kez daha yitirmiş olduk.

Nasıl ve nerede bir 1 Mayıs?

Biz mücadeleyi hayalimizdeki yerde veremeyiz, elimizdeki gerçeklikle veririz. Gerçeklik çerçevesinde, İşçi Demokrasisi Partisi olarak 2025 1 Mayıs’ında bir emek cephesinin örülmesi, rejime ve sendika bürokrasisine karşı mücadelenin güçlendirilmesi konusunda halen çeşitli olanaklara sahip olduğumuzu düşünüyoruz. Demokrasi ve emek mücadelesinin taleplerini bir arada ifade etmenin olanaklarını taşıyan Kadıköy Meydanı’nda “Baskı ve Sömürü Düzenine Son! Emekçiler Yönetmeli” diyerek yer alacağız ve tüm destekçilerimizi de buraya çağırıyoruz.

1 Mayıs günü Taksim’e çıkmak isteyen mücadele arkadaşlarımızı anladığımız gibi, TÜRK-İŞ üyesi olan işçilerin de sendikaları ile beraber Kartal Meydanı’nda olmalarını da anlıyoruz. Hatta anlamanın ötesinde, TÜRK-İŞ’e bağlı sendikalara üye olan işçilerin kendi bürokratlarını sıkıştırmak için Kartal Meydanı’nı doldurmalarını destekliyor ve doğru buluyoruz. Bugün Türkiye’nin en büyük işçi konfederasyonu olan TÜRK-İŞ’in en büyük korkusu tabanı. Ekonomik darboğaz içerisinde nefes alamayan ve seferberlik çağrısı talep eden TÜRK-İŞ üyesi işçilerin bu 1 Mayıs’ta sendikaları ile alanlarda olup kendi sendikalarını zorlamaları TÜRK-İŞ bürokrasisi üzerinde baskı oluşturup asgari ücret ara zammı, vergi adaleti gibi bizzat Ergün Atalay’ın defalarca mücadele içinde kalma sözü verdiği hususları hatırlatarak, Tek Adam rejimine karşı karnının en yumuşak olduğu yerden harekete zorlamaları tüm Türkiye işçi sınıfı mücadelesi için en mütevazı hali ile bile büyük bir dayanak noktası olacaktır.

1 Mayıs 2025, ön bilanço

1 Mayıs’ının üç meydana bölünmesini en büyük kaybımız olarak görsek de TÜRK-İŞ’in tabanını İstanbul’dan kaçıramaması ve DİSK’in geçen yıldan farklı olarak emek meslek örgütleri ve KESK ile koordineli hareket edip emek, barış ve demokrasi güçlerini de sürece dahil etmesini olumlu olarak değerlendirmeliyiz. TÜRK-İŞ’in 2025 1 Mayıs’ının bölünmesinin birinci aktörü olduğunu unutmadığımız gibi, DİSK’in de işçi ve emekçileri bütünlüklü bir mücadele programı etrafında seferberliğe davet etmediğini de yine görebiliyoruz. Ancak tüm bu koşullar altında işçi sınıfı Kartal’a ve Kadıköy’e on binler, yüz binler haline akacak ve bu seferberlik dahi Tek Adam rejimine karşı verilen mücadeleye işçi ve emekçilerin de örgütleri ile dahil olması için bir olanak sağlayacak.

Türkiye işçi sınıfı, örgütlerini ve klasik mücadele araçlarını (sendikalarını ve grevlerini) kullanarak mücadele etmek istiyor. Ancak bunu burjuva partilerden bağımsız olarak yapmak ve gerçekçi bir şekilde yapmak istiyor. İşte bu yüzden sınıf devrimcileri olan bizler için kalbimizin her daim attığı meydanlar tabii ki olacak, ancak o meydanları bir daha kaybetmemek üzere kazanmak için görevimizin işçi sınıfının olduğu yerde olmak ve birleşik bir mücadeleyi örgütlemek için çabalamak olduğunu hiç ikinci plana atmayacağız.

Okur mektubu: “Her mahalleye ve işyerine nitelikli ücretsiz kreş!”

0

Bu seneki 1 Mayıs’a kitle seferberlikleriyle girecek olmak beni çok motive ediyor. Uzun bir süreden sonra bunca yıkıma, hak gaspına ve kadınlara yönelik artan baskılara karşı ses çıkarmak, ne yalan söyleyeyim bir kadın olarak bana güç verdi.

Ben 12 yıldır farklı ofislerde çalışmış bir kadın işçiyim. Aslında öğretmenim fakat herkesin de bildiği gibi yüksek mevkilerde tanıdığımız olmadığı için atanamadım ve geçim derdinden dolayı ilk bulduğum işe girmek zorunda kaldım. İş hayatında kadın olarak ilk karşılaştığım ayrımcılık iş görüşmelerinde oldu. Vasfımdan çok bana ilk yöneltilen soru “Bekârsınız, yakın zamanda evlilik düşünüyor musunuz?” olmuştu. O an bana bu sorunun neden yöneltildiğini anlamamıştım, ama daha sonra kadın olarak maruz kaldığımız ayrımcı tutumları görünce zamanla neden bu sorunun bana sorulduğunu daha net kavradım.

Bekâr olmam onlar için bir tehdit gibiydi. Çünkü evlenebilir, hatta ve hatta çocuk doğurabilirdim. Bu da onlar için performansımı düşüren bir tehdit unsuruydu. Evet, evlendim ama çocuk yapmadım. Daha doğrusu, çalışan çocuklu kadınların ne kadar zorluk çektiğini görünce doğurmaktan bilinçli olarak vazgeçtim.

Hem iş hayatında olmamız hem de çocuk bakmamız isteniyor. Üstelik çocuk bakımının büyük bir kısmı anneye yükleniyor. Çalışma hayatım boyunca 4 farklı işyerinde çalışmama rağmen hiçbirinde kreş yoktu. Üstelik ofislerin büyük bir kısmı kadın işçilerden oluşuyordu. Birkaç kadın hariç çoğu anneydi. Onlar için çalışan anne olmak demek büyük bir fedakârlık demekti. Özellikle son yıllarda artan kreş fiyatları çoğu arkadaşımın işten ayrılmasıyla sonuçlandı. Çünkü aldığı maaş kreş ücretine ve ihtiyaçlarına yetemez hale gelmişti.

Ücretli kreş sorunu kadınların iş yaşamını olumsuz etkilediği gibi bakım emeği yükü de kadının omuzlarına terk ediyor. Biz kadınlar hem mahallelerimizde hem de özellikle işyerlerimizde nitelikli ücretsiz kreşler talep ediyoruz. Bizler iş yaşamından uzaklaşmak istemiyoruz. Hayatın her alanında var olmak, görünmek istiyoruz.

Ofis çalışanı İpek

Okur mektubu: “Bu 1 Mayıs’ta sesimiz sadece bir fısıltı olmasın”

0
Dieb Oroubah

Bu 1 Mayıs’ı pasif bir tanık olarak değil, günlük gerçekliği mücadele, sömürü ve direnişle şekillenen bir göçmen işçi ve bir kadın olarak karşılıyorum. Günümüzde pek çok kişi hâlâ ilerleme ve kapsayıcılık yanılsamalarına sarılırken; özellikle sınırlarla, toplumsal cinsiyetle ve sınıfsal farklarla kenara itilen bizler olmak üzere milyonlarca işçi için gerçekler çok daha sarsıcı.

İşçi sınıfı sistematik olarak sömürülürken, eşitlik ve fırsat vaatlerinin içi boş kalıyor. Devletin politikaları uzun zamandır sermayenin ve iktidarın çıkarlarını halkın refahından üstün tutmakta. Emeğimiz metalaştırıldı, haklarımız baltalandı ve sesimiz iktidar koridorlarında sadece bir fısıltıya indirgendi.

Bu ülkede her gün karşı karşıya kaldığımız zorlukları dile getirmekten çekinmiyorum. Zenginlik içinde yaşayanlar ile yaşamak için çalışmak zorunda olanlar arasındaki uçurum giderek büyüyor ve içinde bulunduğumuz durumun üstü çoğu zaman gerçekleri gizleyen söylemlerle kapatılmaya çalışılıyor. Gerçek şu ki, işçilerin yaşam koşulları giderek kötüleşiyor ve müreffeh bir toplumda yaşama ayrıcalığı, özellikle de benim gibi göçmen kadınlar için ulaşılmaz bir hayal olarak kalıyor.

Ben dayanışmanın ve kolektif eylemin gücüne inanıyorum. Bu 1 Mayıs’ta her işçiyi, her göçmeni ve her marjinalleştirilmiş kadını, haklarımızı gerçekten güvence altına alacak politikalar talep etmek üzere birleşmeye çağırıyorum. Dünyanın dört bir yanındaki göçmen işçiler kâğıtsız işçiliğin düzenlenerek güvenceli hale getirilmesini, sınır dışı edilmeye karşı korunmayı, sağlık hizmetlerine ve sosyal hizmetlere erişimi, kalıcı oturum hakkının önünde yasal yolların açılmasını, sendikalaşma hakkını ve statüden bağımsız olarak adil ücret ve güvenli çalışma koşullarının sağlanmasını talep ediyor. Sömürüye dayalı çalışma koşullarına, yabancı düşmanı politikalara ve emeğimizden kâr elde ederken varlığımızı kriminalize eden sistemlere son verilmesini istiyoruz.

Bilinsin ki mücadelemiz milli gurur anlayışının veya göz boyayan söylemlerin dar sınırlarına hapsedilemez. Mücadelemiz gündelik hayatımıza nüfuz eden yapısal adaletsizliklere karşı bir mücadeledir; ekonomik haklarımızı güvence altına almak kadar insanlık onurumuzu geri kazanmakla da ilgili bir mücadeledir. Biz emekçi kitleler, gerçekliğimizi yeniden tanımlama gücüne sahibiz ve bu ancak sesimizi duyurduğumuzda ve taleplerimizi anlamlı eylemlerle birleştirdiğimizde mümkündür.

Dayanışma ve direnişle,

Göçmen bir işçi

Seferberliğin gör dediği

0

Hareketli günlerden geçiyoruz. İmamoğlu şahsında seçmen iradesinin hedef alınması; derinleşen ekonomik sefaletin ve dayanılmaz hale gelen baskı uygulamalarının doldurduğu bardağı taşıran son damla oldu. Toplumun büyük kesimi Tek Adam rejiminin ülkeyi içine sıkıştırmak istediği kalıba girmeyi reddediyor.

Proje okullar olarak belirlenen liselerdeki öğrencilerin günlerce süren mücadelesinin de gösterdiği gibi eylemler sönümlenmek bir yana; haksızlığa uğrayan farklı toplumsal grupların kendi özel sorunlarının çözümü ile Tek Adam rejiminden kurtulmanın gereği arasında köprüler kurmasıyla boyutlanıyor ve tazelenerek devam ediyor.

Bardağın dolu tarafında seferberliklere girişen kitlelerin yenilmemiş olması, iktidara karşı moral üstünlüğü elinde bulundurması var. Toplumsal muhalefetin zayıf karnı ise, önündeki yolu açacak bir önderlikten mahrum olması.

Bu mahrumiyet hali kitlelerin yaşadığı kafa karışıklığı ile açığa çıkıyor. Tüketim boykotu gibi el yordamı ile yaratmaya çalıştıkları mücadele araçlarının rejimi sarsmakta yetersiz kaldığını gören halk kesimleri yerinde bir seziyle yüzlerini sınıfa dönme ihtiyacı hissediyor ve genel grev çağrılarında bulunuyor. Ancak burada henüz sınıf mücadelesinin kapitalist toplumdaki tüm siyasal güç dengelerini altüst etmeyi haiz merkezi konumuna ilişkin berrak bir kavrayış yok. O yüzden aynı kesimler 1 Mayıs’ı seferberlikleri daha üst bir düzeye sıçratmanın zemini kılmak için birleşik ve kitlesel bir eylem isteği ile sendikalara basınç uygulamaya yönelmiyor.

İşçiler ise tarihimizin en yakıcı ekonomik darboğazlarından birinden geçmekte olmalarına rağmen sınıf olarak kendi talepleri ve mücadele örgütleriyle sahaya inmiyor, seferberliklere renklerini vermiyorlar. Burada vebalin büyüğü sendikal bürokrasinin omuzlarındadır, orası kesin. Fakat bürokrasiyi alaşağı etmek de sınıf hareketine programlı bir müdahalenin konusu ise biz sosyalistlerin buraya ortak bir yığınak yapmak konusunda yeterince başarılı olamadığımızı görmemiz ve değneği bu ihtiyaca bükerek kolları sıvamamız gerekiyor.

İçinde bulunduğumuz sıcak günlerde bir arayış halinde seferber olan kitlelerin dağınık ve bulanık haldeki isteklerini sınıf perspektifi ile işleyerek net politik talepler halinde formüle edecek ve onları ihtiyacını duydukları mücadele araçları ile donatacak bir siyasal güç odağı inşa etmek zorundayız.

Emekçiler ve ezilenler eskiden yönetildikleri gibi yönetilmeye razı gelmezken, rejim de eskisi gibi yönetemez halde ve içine girdiği türbülanstan çıkamıyor. Ülkenin siyaset arenasında bir şeylerin mutlaka değişeceği kritik bir eşikte olduğumuz görülüyor. Mesele bu değişimin ne yönde olacağıdır.

Tek Adam rejimi bu altüst oluştan kendini tahkim ederek çıkmayı başarabilir mi? CHP arkasına aldığı rüzgârla yelkenlerini şişirmekteyken kitlelerin öfke ve enerjisini rejimin esasına dokunmayacak ama kendisini iktidara taşıyacak yüzeysel bir dönüşüme yedekleyebilir mi? Bunlar ve daha birçok senaryo gerçekleşmeye açıktır.

Peki, açlık sınırının altında ücretlerle yaşamaya mecbur bırakılan, en temel özgürlükleri elinden alınmışken hâlâ daha beteri ile tehdit edilen ve ne yazık ki karşısında hem rejimden hem kapitalizmden kopuşu müjdeleyen elle tutulur bir alternatif göremeyen işçi sınıfı siyaset sahnesine adım atarak tüm ezberleri bozabilir mi? Neden olmasın?

Bir birleşik işçi cephesine ve ona ulaşmayı mümkün kılacak bir sıçrama tahtası olma işlevi de görecek bir devrimci birleşik cepheye duyulan ihtiyaç şimdi her zamankinden daha yakıcıdır.

Dünyanın dört bir yanında emekçilerden yükselen ses: “Ya onların kârı ya bizim hayatımız”

0

ABD’de nisan ayında Trump yönetimine karşı milyonlarca işçi, öğrenci, göçmen, kadın ve lgbti+nın kitlesel protestoları gerçekleşti. Trump’ın Siyonizmle işbirliğinden kadın ve lgbti+ düşmanlığına kadar emperyalist ve aşırı sağcı politikaları hepimizin malumu. Kendi deyişiyle “Amerikan kapitalizminin gelmiş geçmiş en iyi dostu” olan Trump, temsil ettiği ideolojinin ve sınıfın doğası gereği emeğe dönük saldırılara da durmaksızın devam ediyor. Yüz binlerce göçmen işçiyi sınır dışı edecek uygulamalara başvuruyor, kamu personelinin çalışma koşullarını güvencesizleştirmeye çalışıyor. Tüm bunlara karşı 5 Nisan’da ABD’nin dört bir yanında neredeyse 1500 eşzamanlı eylem düzenlendi. ABD halkı, “Ellerini Çek” eylemlerinde Trump’ın antidemokratik uygulamalarıyla ekonomik ve sosyal yıkım politikalarına karşı sokakları doldurdu. Bir diğer kitlesel protesto da 19 Nisan’da gerçekleşti.

Yunanistan’da 9 Nisan’da kamu sektörünü ve özel sektörü temsil eden GSEE ve ADEDY sendika konfederasyonlarının çağrısıyla geniş sektörlerin katıldığı genel grevle hayat durduruldu. Grevde ücretlerin artırılması, işçi sağlığı ve iş güvenliğinin garanti altına alınması, işyerinde tacize ve şiddete karşı önlemler, gasp edilen toplu iş sözleşmesi haklarının geri verilmesi, barınma krizinin çözülmesi ve vergi adaleti gibi talepler öne çıkarıldı. Yunanistan halkı 57 kişinin hayatını kaybettiği Tempi tren kazasının yıldönümü olan 28 Şubat’ta da “Ya onların kârı ya bizim hayatımız” diyerek kitlesel bir şekilde sokakları doldurmuştu. İki yıl önceki tren kazası, özelleştirmelerin ardından demiryolu ve sinyalizasyon altyapı bakımının yapılmaması, güvenlik ve personel eksiklikleri gibi doğrudan hükümetin neoliberal politikasının bir sonucu olarak gerçekleşmişti. Yunanistan emekçileri, bu eylemlerde tren kazasının tüm sorumlularının cezalandırılması talebiyle ekonomik taleplerini birleştirdi.

Belçika’da ülkenin en büyük iki sendika konfederasyonu olan FGTB/ABVV ile CSC/ACV’nin çağrısıyla, yeni federal hükümetin bütçe kesintilerine karşı 31 Mart’ta 24 saatlik genel grev yapıldı. Taşımacılıktan eğitime, liman işçilerinden kültür-sanat emekçilerine kadar pek çok sektörün katıldığı greve feminist örgütler de destek verdi. Patron sendikaları ise ülkenin itibarının olumsuz etkilendiğinden dem vurarak Belçika’nın greve en “yatkın” Avrupa ülkelerden biri haline geldiğinden şikâyet etti. Merkez sağ, Hıristiyan muhafazakâr, merkez sol ve liberal koalisyon hükümetinin Maliye Bakanının “Bir süre dişimizi sıkacağız” diye savunduğu reformlar emekli aylıklarında ve kamu hizmetlerinde kesinti, savunma harcamalarının artırılması ve işsizlik yardımlarının azaltılması gibi saldırılar içeriyor. Kapitalizmin krizi, Avrupa’nın zengin ülkelerinde bile emekçilerin haklarının tırpanlanmasına yol açıyor.

Çin’in otomotiv devi BYD fabrikalarında ücret kesintileri ve kötüleşen çalışma koşulları nedeniyle greve çıkan işçilerden özelleştirmelere karşı eyleme geçen Pakistanlı sağlık emekçilerine; Arjantin’de Milei hükümetinin kemer sıkma politikalarına karşı meydanları dolduran emekçilerden İspanya’da konut krizini ve yüksek ev kiralarını protesto etmek için sokağa dökülen binlerce kişiye… Dünyanın dört bir yanında emekçiler, hayatlarını hiçe sayıp kârı önceleyen patronlara ve hükümetlere karşı mücadeleyi sürdürüyor.

Ticaret savaşları kızışırken dünyayı bekleyen tehlike

0

20 Ocak’ta başkanlık koltuğuna oturan Trump, 2 Nisan gününü “Kurtuluş Günü” ilan ederek, tüm dünyaya karşı başlattığı ticaret savaşını bir başka seviyeye çıkardı. ABD’nin ithalat yaptığı tüm ülkelere karşılıklı gümrük tarifesi açıkladığı “Kurtuluş Günü” borsalar ve finans dünyası için kâbus gibi bir gün oldu. Açıklanan gümrük tarifeleri sonrası borsalarda pandeminin başından beri gerçekleşen en büyük düşüşler yaşandı. Tüm bu maliyete katlanmanın ardındaki temel motivasyon ABD’nin dış ticaret açığının kapatılması ve Çin ile sanayide gerçek anlamda rekabet edebilmek. Bu motivasyonun ABD emperyalizminin dünya kapitalist krizine paralel gelişen emperyalist rekabete bir tepki olarak biçimlendiğini unutmamak gerekiyor.

ABD’nin dış ticaret açığı verdiği tüm ülkelere uygulayacağı gümrük tarifelerini o ülke ile yapılan ticaret açığının, yapılan toplam ithalata bölünmesi ardından çıkan sonucun ikiye bölünmesi sonrası belirledikleri açıklandı. Bu formül doğrudan dış ticaret açığının kapatılmasının hedeflendiğini kanıtlamaktadır.

Bu kararın ardından ABD ile ticarette fazla veren ülkelerden tepkiler gecikmedi. Özellikle Çin’in çok sert çıkması ve ABD’yi neoliberalizmin başat kurumu Dünya Ticaret Örgütü’ne şikâyet etmesiyle ABD el yükseltti. Yüzde 50 daha ek vergi getirerek tarifeyi yüzde 104’e yükseltti. Bununla birlikte, ABD’nin Çin’e geri adım attırma ve şartlarını kabul ettireceği bir anlaşma için köşeye sıkıştırma hamlesi tutmadı. Bu el yükseltme, Çin’in daha sert çıkışına sebep oldu. Karşılıklı vergi oranları sırayla artırıldı. Son durumda ABD Çin’e yüzde 145, Çin ise ABD’ye yüzde 125 gümrük vergisi uyguluyor. İş buradan daha yüksek seviyeler gidebilir. Bu oranlar dünya ticareti için korkunç bir tablo.

Her gün yeni haberlerin geldiği bu savaşta son olarak Çin, askeri araçlarda ve elektrikli arabalarda kullanılan bazı nadir metallerin ABD’ye ihracatını durdurdu. Çin nadir metallerin çıkartılması ve işletilmesi konusunda dünyada tekel konumunda ve bu kartı ABD’ye karşı öne sürmesi, geri adım atmayacağının göstergesi.

ABD’de Trump yönetimi gümrük tarifeleriyle enflasyonun yükseleceğini biliyor. FED’in faiz indirmesini, doların değersizleşmesiyle daha kolay ihracat yapmayı ve kredi bolluğu yaratmayı hedefliyor. Neoliberal kurum ve kurallarla çevrelenmiş bir dünya ekonomisinde Trump’ın hedeflerine sessiz ve sakince ilerlemesi çok zor. ABD, Çin’leşmek istiyor. Fakat ABD finans kapitali kendi çelişkilerini Çin’in yaptıklarını yaparak aşamaz. Bu bir reçete işi değil. Sermayenin toplumsal çelişkisiyle ilgili.

Sanayiyi ülke içine taşımak, iç talebi artırmak ve ihracat ile büyüyebilmek hedeflerini gerçekleştirmek için gereğinden fazla sermaye birikimine sahipler. Çünkü ABD en büyük emperyalist ülke olarak kapitalizmin son aşamasında ve 100 yıl öncesinin büyüme modelini uygulamak için finans kapital fazla yoğunlaşmış durumda. Üstelik bunun yanında iç içe geçmiş sanayi ve finans sermayelerini adeta baltayla ikiye bölmesi gerekir. Finansa karşı sanayi “savaşında” iç içe geçmiş mali oligarşinin zayıflatılmasını göze alamaz. Trump’ın en büyük destekçisi Elon Musk’ın tarifeler karşısında homurdanmaya başlamasının ardından bazı elektrikli aletler için tarifelerin kaldırılması bu çelişkinin sonucu. Şimdi tüm ülkelere uygulanan tarifeler 90 günlüğüne durduruldu. Çin hariç!

Çin’in emperyalist rekabet içinde belirli bir seviyeye çıkabilmesinin iktisadi koşullarını yaratan neoliberal serbest ticaret dönemi bizzat ABD eliyle baltalanmış oldu. Bu, bildiğimiz neoliberalizmin sonu, fakat herhangi bir şeyin başlangıcı olup olmayacağını hem emperyalist rekabetin hem de dünya sınıf mücadelesinin seyri tayin edecektir. Çünkü hiçbir ekonomi politik düzen havada asılı duramaz. Üzerinde yükseldiği sınıflar mücadelesindeki denge ile biçimlenmek zorunda. Net olarak söyleyebileceğimiz tek bir şey var: Finans kapital, kendi krizini çözecek koşulları yaratmak için ya işçilere kölelik koşullarını ya da küresel ölçekte bir sermaye yıkımını günbegün daha fazla dayatıyor.

Arpa boyu yol gitmek

0

Bir önceki yazımızda “2025’te enflasyon kontrol altına alındığında küçük küçük yapılacak faiz indirimlerine başlanmıştı. Şimdi faiz indirimleri ötelendi. Hatta bir sonraki faiz kararı artırım bile olabilir,” demiştik. Aylık toplantısında Merkez Bankası gecelik borç verme faiz oranını yüzde 46’dan yüzde 49’a çıkardı. 19 Mart’ın maliyeti Şimşek ile özdeşleşen OVP’yi anlamsızlaştırdı. Ne enflasyon kontrol altına alınabildi ne de faiz. Geçen yıl yüzde 50 olan faiz bugün yüzde 49 seviyesinde. Tüm yıl “kararlılıkla uyguluyoruz” dedikleri program ile emekçinin ve emeklinin alım gücünü düşürmek dışında bir arpa boyu yol bile gidilemedi.

Yaratılan algı neydi? 2024 yılında önce emekçiler olarak dişimizi sıkacaktık; enflasyon kontrol altına alınacak, faizler yavaşça ve planlı düşürülüp 2025 yılında ekonominin büyümesi gerçekleşecek ve krediye ulaşım kolaylaşacaktı. Acı reçete diye ortaya koydukları ilaçların derde deva olmadığı gibi yan etkileriyle fazladan maliyet çıkardığı netleşti. Rejimin varlığını sürdürme çabasının ortaya çıkardığı ekonomik ve politik maliyet her geçen gün artsa ve içinde bulunduğu çoklu krizi derinleşse de rejimin acil ihtiyaçları her şeyin önünde. Şimdi OVP’nin çökmesi enflasyonu kontrol altına almak için katlanılan tüm maliyetleri heba ettiği gibi, emekçileri yüksek enflasyonla ve ekonomik durgunlukla baş başa bıraktı.

Mayıs 2023’ten beri söylediğimiz bir şey var: Şimşek “faiz lobisinin adamıydı” denilerek kenara atılabilir. Serbest ticarete darbe üstüne darbe indiren ABD’nin yeni ekonomi politikaları varken klasik tarzda uygulanmaya çalışılan bir IMF programının (OVP) işlevsizleşmesi beklenen bir durum olur. Bu durum sadece dünya ekonomisindeki eksen değişikliği ile açıklanamaz elbette, kitlelerin programa gösterdikleri tepki ve ona karşı seferber olmaları, programı gerçek anlamda geçersiz kılar. Bu kapsamda bir ayı aşkın süredir seferberlik halinde olan kitlelerin demokratik taleplerinin yanında enflasyon ve ekonomik durgunluk dışında hiçbir vaadi kalmamış bu saldırının karşısında ekonomik taleplerle de seferber olmak, hatta sendikalar eliyle bu taleplerin merkeze taşınması çok kritik.

Unutulmaması ve altının çizilmesi gereken bir nokta da şu: Şimşek’in hâlâ ekonominin dümeninde olmasının en büyük sebebi, ona en başından beri destek veren ana muhalefetin güven oyudur. Şimşek’in programının işlememesi ve alım gücü düşen kitleler arasındaki hoşnutsuzluğunun artması sonucunda yavaş yavaş eleştiriler CHP tarafından da gelmeye başladı. 19 Mart sonrası ise çok sertleşti. Ama ana sorun şu ki CHP, Şimşek’in ve onun temsil ettiği ekonomi politikalarının karşısına kendi programıyla çıkamıyor. Bir sermaye partisi olarak CHP’nin dünyadaki yeni ekonomik konjonktüre uyum sağlaması ve Türkiye’deki sermayenin acil ihtiyaçlarına çözüm üretecek alternatif bir program ile kendini gösterebilmesi çok zor.

Trump tarifeleriyle Çin’e uygulanan büyük vergiler nedeniyle Türkiye’nin ihraç ürünlerinin dünya pazarında daha fazla talep görme olasılığı Şimşek ve ekibinin rüyalarını süslese de şimdilik bunun altının boş olduğunu söylemek gerekiyor. Ama bu başka bir yazının konusu. Tüm köhneliğiyle hâlâ alternatif üretmeye çalışanın Şimşek ve ekibinin olması, işçilerin kendi alternatif programlarıyla sahneye çıkamamış olmasındandır. Bu 1 Mayıs sürecinin ve sonrasının tüm işçi konfederasyonlarının acil talepler ekseninde bir araya gelerek hareket etmeye başlaması için bir dönüm noktası olabilmesi, ekonomik inisiyatifin IMF temsilcisi Şimşek yerine emekçilere geçmesi için çok önemli fırsattır.

Çocuk işçi Abdurrahman’ın kahredici ölümü!

0

Abdurrahman Özkul 14 yaşında bir çocuk. Okulda olması gereken, derdi ekmek değil yaşıtlarıyla birlikte ders ve oyun olması gereken bir çocuk! Okuyabilse muhtemelen şimdi hayatının baharında, lisede derste, sınavlar için dertlenen, olası bir sevgilisi için hülyalanan, gençliğinin eşiğinde bir insan olarak yaşayacaktı.

Olmadı! Abdurrahman okulu bırakmak zorunda kaldı. Niğde’de Bor Karma Organize Sanayi Bölgesi’nde çalıştığı geri dönüşüm tesisinde makineye kaptırdığı kolunun omuz hizasından kopması sonucu hayatını kaybetti. Aynı 12 yıl önce, Adana’da çalıştığı işyerinde pres makinesine sıkışarak hayatını kaybeden 13 yaşındaki Ahmet Yıldız gibi!

Yıllar geçiyor, çocuk işçilerin ölümü son bulmuyor.

Ahmet’in patronu dört yıl hapis cezası, 24 ay taksitle 30 bin lira adli para cezası almıştı. Çalışma ruhsatı bile olmayan bir işyerinde 13 yaşında bir çocuğun iş cinayetine kurban gitmesinin bedeli işte buydu! Abdurrahman’ın patronu farklı mı olacak?

Rakamların dehşet vericiliğine bakınca olmayacağı anlaşılıyor.

2025 yılının ilk 3,5 ayında 19 çocuk işçi iş cinayetine kurban gitmiş. 2024 yılında Abdurrahman’ın akranı 14 yaş ve altında en az 14 çocuk işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetmiş. 2024 yılında 18 yaşının altında iş cinayetlerine kurban giden çocuk/genç işçi sayısı 71 olmuş!

Bütün bunlar Abdurrahman’ın başına gelenin ne tekil bir örnek ne de ilk olduğunu gösteriyor. Nitekim Ahmet Yıldız’dan bu yana geçen 12 yılda en az 742 çocuk iş cinayetine kurban gitmiş. Üstelik ölümler azalmak yerine artmış. 2024 yılı, son 12 yılda en fazla çocuk işçi ölümünün yaşandığı yıl olarak kayıtlara geçmiş.

Ahmet Yıldız yaşasa şimdi 25 yaşında olacaktı. Oysa o hep 13 yaşında kalacak. Kendisinden 11 yıl sonra iş cinayetine kurban giden 14 yaşındaki Abdurrahman’ın hep yaşıtı ve arkadaşı olacak! Çocuk işçiler ne zaman ölürlerse ölsünler hep birbirlerine akranlar.

Maalesef çocuk işçiliği yasaklanmadan, işçi sağlığı ve güvenliği tedbirleri tam ve eksiksiz alınmadan, sorumlular hakkında en ağır ve caydırıcı cezalar verilmeden bu zamansız ölümler sona ermeyecek. Ve en önemlisi; çocuk işçi olmaya mecbur bırakan bu sömürü düzeni, yoksulluk yaratıcı bu rejim sona ermeden çocuk işçi cinayetleri bitmeyecek…