Ana Sayfa Blog Sayfa 10

Avrupa’da grev rüzgârı

0

İspanya’da 15 Ekim Çarşamba günü Filistin’le dayanışma amacıyla düzenlenen ve yüz binlerin katılımına ulaşan genel grev ve eylemlerle hayat durdu. Sosyalist ve anarşist örgütlerle sendika konfederasyonlarının çağrısıyla gerçekleşen grev, ülke genelinde büyük yankı uyandırdı. Onlarca şehirde sokakları dolduran işçi ve öğrenciler, İsrail’e karşı sembolik değil etkili yaptırımlar talep ederek tarihi bir dayanışma örneği sergiledi.

İspanyol işçi sınıfının, İsrail’i en sert eleştiren hükümetlerden biri olan Pedro Sánchez liderliğindeki Sosyalist İşçi Partisi hükümetine karşı neden bu talepleri yükselttiği sorusu önem taşıyor. Çünkü grevi organize eden sendikalar, hükümetin attığı adımların sembolik olmanın ötesine geçemediğini vurguluyor. Hükümetin İsrail’e karşı silah ambargosu ilan etmesi dahi ancak soykırımın ikinci yılında, liman işçilerinin grev ve protestolarının ardından gerçekleşebildi. Üstelik bu ambargo, İspanya’nın İsrail’le askeri işbirliğini ciddi biçimde etkilemiyor; mevcut anlaşmalar sürüyor ve İsrail gemilerinin denetlenmesine yönelik hiçbir adım atılmıyor.

Bu tablo karşısında İspanyol işçileri, İsrail’le tüm diplomatik, askeri ve ticari ilişkilerin kesilmesi ile Avrupa’nın silahlanma çılgınlığının son bulması çağrısını sürdürüyor.

Yunanistan’da çalışma saatlerinin uzatılmasına karşı grev

Ekim ayında Avrupa emek gündemine damga vuran bir diğer gelişme Yunanistan’da yaşandı. Özel sektörde günlük çalışma süresini 13 saate kadar uzatmaya izin veren yasa tasarısı parlamentoya taşındı. Hükümetin “işgücü piyasasını daha esnek ve verimli kılma” iddiasıyla savunduğu, işçi sınıfının tarihsel kazanımlarını hiçe sayan bu tasarıya karşı sendikalar harekete geçti. 15 gün içinde iki kez gerçekleştirilen genel grevle kamu ve özel sektör çalışanları Atina ve Selanik başta olmak üzere ülkede ulaşımı, ekonomik faaliyetleri ve kamu kurumlarını felç etti.

Yunanistan işçi sınıfı uzun süredir, ekonomik krizden çıkış söylemleriyle dayatılan kemer sıkma politikalarına maruz kalıyor. Ekonominin toparlandığı iddia edilse de fatura halka kesiliyor; alım gücü düşüyor, maaşlar azalıyor. Bu tabloya direnen örgütlü işçiler, “kölelik yasası” olarak niteledikleri tasarının gündeme gelmesiyle yeniden seferber oldu. Ancak Mitsotakis hükümeti emek düşmanı politikasının arkasında durarak yasayı kabul ettirdi. Sendikalar ise yasanın uygulanmaya başlamasıyla toplumsal baskıyı artıracaklarını ve tüm mücadele araçlarını kullanacaklarını duyurdu.

Belçika’da kamu harcamalarında kesinti

Belçika’da ise kamu harcamalarındaki kesintilere karşı 14 Ekim’de genel greve gidildi. Sendikalar, hükümetin emeklilik yaşını yükseltme planları, kamu harcamalarındaki kısıntılar ve esnek çalışma düzenlemeleriyle dolu emek düşmanı politikalarına karşı birleşti. Perakende sektöründeki çalışanlar greve katıldı; tüketiciler de dayanışmaya çağrıldı. Düzenlenen kitlesel eylemlere 140 binden fazla kişi katıldı, kara ve hava ulaşımı durduruldu. Tüm bunlara karşı hükümetin geri adım atmayı reddetmesi üzerine sendikalar, kasım ayı için üç günlük yeni bir eylem takvimi açıkladı.

İspanya, Yunanistan ve Belçika münferit örnekler değil. Avrupa genelinde esnek çalışma politikaları, emeklilik yaşının yükseltilmesi ve alım gücündeki düşüşler, iktidarlar tarafından “ekonomik büyüme” ya da “savaş tehdidi” gerekçesiyle sürdürülüyor. Ancak Avrupalı işçiler kazanılmış haklarını korumak için örgütlü adımlar atmaktan geri durmuyorlar. Avrupa’nın mevcut ekonomik ve politik durumu göz önüne alındığında, emek mücadelesinin önümüzdeki dönemde yoğunlaşacağı açık. Fakat AB’nin “liberal demokrat” müesses nizamının bunu öngörmediğini ve işçi sınıfının örgütlü gücünü zayıflatmak için baskıcı politikalara bel bağlayıp politik arenada aşırı sağ ile dans edeceğini görmemek naiflik olacaktır.

ABD Karayipler ve Pasifik’ten defol! Trump, Latin Amerika’dan elini çek!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, aşırı sağcı Donald Trump’ın Karayipler ve Pasifik’te gerçekleştirdiği son füze saldırılarını en sert biçimde kınıyoruz. 2 Eylül’den bu yana ABD, aralarında Venezuelalı, Kolombiyalı, Ekvadorlu ve Trinidadlıların da bulunduğu 43 kişinin ölümüne yol açan 10 bombardıman düzenledi. Bu saldırılar hiçbir yargı süreci olmadan, kanıtsız “uyuşturucu kaçakçılığı” iddialarıyla gerekçelendirilerek gerçekleştirildi. Bunlar uluslararası sularda işlenmiş açık cinayetlerdir. Kolombiya, Venezuela ve Trinidad’dan yaşamını yitirenlerin birçoğu, küçük tekneleriyle Güney Karayip sularında balık avlayan balıkçılar olarak aileleri tarafından teşhis edildi.

Bir aydan uzun süredir aşırı sağcı Donald Trump yönetimi, yaklaşık 10 bin asker ile Tomahawk füzesi yüklü muhripleri, F-35 savaş uçaklarını ve B-52 stratejik bombardıman uçaklarını Venezuela ve Kolombiya kıyılarına çok yakın bir bölge olan Karayipler’e konuşlandırmış durumda. Daha da yakın zamanda Pentagon, en büyük uçak gemisi olan USS Gerald Ford’un, birçok savaş gemisinden oluşan bir taarruz filosuyla birlikte Karayipler’e gönderileceğini duyurdu.

ABD ile Kolombiya ve Venezuela arasındaki gerilim ve tehditler, Trump’ın yeni bir açıklamasıyla daha da tırmandı. Trump, yönetiminin “uyuşturucu karşıtı askeri kampanyayı” kara operasyonlarını da kapsayacak şekilde genişletmeyi planladığını duyurdu; ancak bu operasyonların nerede yapılacağını belirtmedi. Savaş Bakanı Pete Hegseth ile birlikte düzenlediği basın toplantısında Trump, “Sırada kara var.” diyerek bunu ilan etti. ABD emperyalizminin lideri ayrıca CIA’ye, henüz gerçekleşmemiş olsa da, Venezuela topraklarında olası gizli operasyonlar yürütme talimatı verdi.

Bu operasyon, Karayip ve Latin Amerika halklarına yönelik yeni bir emperyalist tehdittir. ABD hükümeti, kendi sözcüleri aracılığıyla bu operasyonun “caydırıcı” amaçlı bir güç gösterisi olduğunu açıkça ifade etti. Yani, uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele bahanesi altında aslında bölgeyi askerî olarak kuşatmak ve savaş hazırlığı yapmak için gemiler, denizaltılar ve deniz piyadeleriyle güç gösterisinde bulunuyor.

Öte yandan Trump yakın zamanda Kolombiya Cumhurbaşkanı Gustavo Petro’ya “serseri” diyerek saldırdı ve onu “çok fazla uyuşturucu üretmekle” suçladı. Biz Petro’ya politik olarak destek vermiyoruz; ancak onun Birleşmiş Milletler’de Trump’ın desteklediği İsrail’in Gazze’deki soykırımını açıkça kınaması ve Filistin halkını desteklemek için uluslararası bir askeri güç kurulması çağrısında bulunması doğru bir tutumdur. Ayrıca Petro, Karayipler’deki emperyalist bombardımanları da reddetmiştir.

Emperyalist Trump, özellikle Venezuela’ya karşı “havuç ve sopa” taktiğini uygulamaya çalışıyor. Bir yandan El Salvador’daki Bukele hapishanesinde tutulan Venezuelalı göçmenlerle Amerikan mahkûmların takası için Nicolás Maduro hükümetiyle pazarlık yapıyor ve Chevron şirketine Venezuela’da faaliyet göstermesi için yeni bir izin veriyor. Diğer yandan ise Maduro’yu “uyuşturucu kaçakçısı” olmakla suçlayıp olası bir “kara operasyonu”yla tehdit ediyor.

Biz, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) ve onun Venezuela partisi olan Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL) olarak, kendisini sahte bir sosyalist söylemle gizleyen, işçileri ezen ve baskı altına alan kapitalist bir diktatörlük olarak gördüğümüz Maduro hükümetini desteklemiyoruz. Ancak, Venezuela açıklarında süren emperyalist tehditleri, ülkeye yönelik her türlü bombardıman veya askeri müdahale girişimini kesin bir biçimde kınıyoruz.

Tüm bu saldırılar, Trump tarafından başlatılan küresel bir karşı saldırının parçasıdır. Bu girişim, ABD’nin sarsılan dünya egemenliğini yeniden tesis etme çabasının bir ifadesidir ve aslında emperyalist kapitalizmin genel krizinin bir parçasıdır. Trump, sloganında söylediği gibi “Amerika’yı yeniden harika hale getirmek” istiyor, ancak şu ana kadar bu hedefinde hiçbir başarı elde edemedi.

Aslında Karayipler ve Pasifik’teki bu askeri yığınak, bir güç gösterisinden ziyade tam tersine, yıllardır ekonomik, siyasi ve askeri yenilgiler yaşayan emperyalizmin zayıflığını ve krizini açığa vuruyor. Kriz o kadar derin ki, bazı Cumhuriyetçi senatörler bile Karayipler’deki bombardımanları sorgulamaya başladı. Kentucky Senatörü Cumhuriyetçi Rand Paul, “Delil sunmamız gerekiyor. Bütün bu insanlar, kim olduklarını bile bilmeden, ortada hiçbir suç kanıtı olmadan öldürüldü,” diyerek eleştiride bulundu. Paul, Demokrat senatörler Tim Kaine (Virginia) ve Adam Schiff (California) ile birlikte, hükümetin Venezuela’da gizli CIA operasyonu emrine duyulan endişeyi dile getiren “iki partili bir karar tasarısı” sundu. 

1975’teki Vietnam yenilgisinden bu yana ABD emperyalizmi kendini toparlayamadı. Afganistan’ı 20 yıl boyunca işgal ettikten sonra, 2021’de NATO’yla birlikte yenilgi içinde çekilmek zorunda kaldı; geride yoksullaşmış, yıkılmış bir ülke ve kadınlar ile halkı baskı altına alan gerici Taliban rejimini bıraktı.

Bu karşı saldırı küresel ölçekte yürütülüyor. Bir yandan, saldırgan politikalarla yarısömürge ülkelerin yağmalanmasını ve aşırı sömürülmesini derinleştiriyor; Avrupa ve diğer emperyalist güçlerle anlaşmaları yeniden tanımlayarak tek taraflı hâkimiyetini dayatmaya çalışıyor. Bu kapsamda yürütülen “gümrük savaşı”, ırkçı göçmen politikası, kadınların ve ezilenlerin kazandığı hakların geri alınması, Panama Kanalı’nı ele geçirmek için ülkeye asker yığılması, Grönland’ı maden kaynaklarını sömürmek amacıyla ilhak etme talebi —ki bu, Danimarka’ya ait olduğu için Avrupa Birliği’ne açık bir saldırı anlamına geliyor— hep aynı çizginin parçasıdır. Ancak bu hamlelerin hiçbiri sonuç vermemiştir.

Son dönemde bu saldırganlık, Netanyahu’nun Gazze ve tüm Filistin’de yürüttüğü soykırım ve etnik temizlik politikalarına koşulsuz destekle kendini gösteriyor. ABD emperyalizmi orada da zafer ilan edememiştir. Aynı politika, Arjantin’deki aşırı sağcı ve emperyalizme bağımlı Devlet Başkanı Javier Milei’ye verilen finansal destekle de sürmektedir. ABD bankaları JP Morgan Chase, Bank of America, Goldman Sachs ve Citi Group, Arjantin’e verilecek 20 milyar dolarlık kredinin teminatı olarak, ülkenin ABD çıkarlarına daha fazla boyun eğmesini şart koşmaktadır.

İUB-DE, ABD emperyalizminin bu saldırgan politikasını bir kez daha lanetliyor. Bu politika, ülkelerin doğal kaynaklarının yağmalanmasını, dünya halklarının aşırı sömürülmesini ve kapitalist emperyalist sistemin içinde bulunduğu derin krize karşı yükselen kitlesel direnişleri bastırmayı amaçlamaktadır.

Dünyanın halklarını, kemer sıkma politikalarına ve emperyalist sömürü planlarına karşı mücadeleyi sürdürmeye çağırıyoruz; tıpkı Nepal, Endonezya, Fas, Ekvador ve Peru’daki eylemler gibi; Fransa’daki grevlerde ya da 3 Ekim’de Filistin halkı ve Küresel Sumud Filosu ile dayanışma amacıyla İtalya’da gerçekleştirilen tarihsel genel grevde olduğu gibi.

İUB-DE olarak, Karayipler ve Pasifik’teki ABD savaş gemileri ile askerî varlığına karşı tüm halkları protesto ve kitlesel seferberliğe çağırıyoruz.

Deniz bombardımanları ve suikastlar derhal son bulsun!

Venezuela ve Kolombiya’ya yönelik müdahale tehditlerine hayır!

Trump Latin Amerika’dan defol!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

25 Ekim 2025

Emperyal politikaların sahnesi olarak “Nobel Barış Ödülü”

0

Nobel Ödülleri’nin bu seneki kazananları geçtiğimiz haftalarda açıklandı. Nobel Barış Ödülü, bu yıl da şiddeti siyasi araç haline getiren bir figüre gitti. Venezuelalı aşırı sağcı siyasetçi María Corina Machado, ödülünü Trump’a adamakta gecikmedi. Bir diğer kritik hamlesi ise Netanyahu’yu arayarak soykırım sırasında “başarılarını” tebrik etmesi oldu. Nobel Komitesi’nin Machado’yu, “diktatörlükten demokrasiye adil ve barışçıl bir geçiş için verdiği mücadele nedeniyle” ödüllendirmesinden oldukça kısa bir süre sonra Trump, Venezuela’ya kara harekâtı yapacağını duyurdu. Böylece “barışçıl”ın emperyal politikalara işaret ettiği belli oldu. Halihazırda uyuşturucu trafiği iddialarını sebep göstererek donanmalarını bölgede tutan ABD’nin olası müdahalesi, bu ödülle meşrulaştırıldı.

Nobel Barış Ödülü, yıllardır bu tür aklamalarda aktif bir sahne işlevinde. Kissinger ve Obama gibi bilindik savaş suçlularının da kucakladığı ödülün tarihine biraz olsun inerek bunu görmek mümkün. Henüz 2019’da ödülü alan Etiyopyalı reformist lider Abiy Ahmed, bir sene içinde Tigray bölgesinde silahlı çatışmalarla anılmıştı. 2016’da ise ülkesinin “Latin Amerika’nın İsrail’i” olarak anılmasından gurur duyduğunu söyleyen bir diğer sağcı başkan, Kolombiyalı Juan Manuel Santos ödüllendirildi. Hikâyeyi biraz daha geri sararsak Rohingya soykırımından sorumlu Aung San Suu Kyi ve iki devletli çözümü savunduğu Oslo Anlaşması sürecinde ödülü alan FKÖ lideri Yaser Arafat gibi tartışmalı diğer isimleri görüyoruz.

Başkanlığı süresince Ortadoğu’nun çeşitli bölgelerinde yürüttüğü savaşlara karşın 2009’da Obama da ödüle layık görülmüştü. Obama yönetimi boyunca Pakistan, Yemen ve Somali’de toplam 563 insansız hava aracı saldırısı gerçekleştirildi. Ocak ayında yeniden göreve geldiğinden bu yana Trump da çeşitli söylemlerinde “Nobel Barış Ödülü’nü hak ettiğini” ifade etmişti. Netanyahu’nun Trump’ı ödüle aday olarak göstermesi de bu propaganda sürecini taçlandırdı. ABD’nin ödülle geçmişinde öne çıkan bir diğer isim de şüphesiz Kissinger. Vietnam ve Kamboçya’da on binlerce sivilin ölmesine sebep olan saldırıların planlayıcısı, Vietnam’da müzakerelerdeki rolü sebebiyle ödüllendirildi.

Tüm bunlar, Nobel Barış Ödülleri’nin politik karakterini gösteren örneklerin ne ilki ne de sonuncusu olacak. Emperyalizmin yıkım politikalarını “demokrasi” ve “özgürlük” kisvesiyle aklayan bu ödüller, dünyanın dört bir yanında barış için mücadele eden emekçilerin sesini bastıramıyor. Gerçek barış, ödül törenlerinde değil, dayanışmanın büyüdüğü her yerde filizleniyor.

شعب بلا خبز و حكومة ذات أجندة استبدادية

0

بعد مرور عشرة أشهر على تشكيل الحكومة المؤقتة في سوريا عقب سقوط نظام الأسد، فمن الواضح أنّها تمرّ بمرحلة ضعف هي الأشد حتى الآن. الأجواء الأولى من التفاؤل التي سادت بين قطاعات واسعة من المجتمع بعد التخلص من الديكتاتورية الأسدية الدموية، تحولت إلى تشكيك عميق عقب مجازر الساحل في مارس. وبعد مجازر السويداء، ازدادت الأصوات الناقدة للحكومة الحالية بشكل كبير. ولم تتشكل هذه الحالة فقط من محاولات الحكومة المؤقتة احتكار الساحة السياسية، بل أيضًا من فشلها في اتخاذ خطوات جدية لتجاوز الدمار الاقتصادي الذي أصاب البلاد.

سعت حكومة سوريا المؤقتة إلى ترسيخ سلطتها من خلال استراتيجيتين رئيسيتين. الأولى هي استغلال الانقسامات الطائفية التي ورثتها عن نظام الأسد بهدف كسب وضبط غالبية السكان من العرب السنة في البلاد وتصديرهم بصورة “الموالين الجدد”. وبناءً على ذلك، لم تتردد في تصوير الأقليات والمكونات الأخرى كتهديدات أو كامتدادات لقوى خارجية. أما الاستراتيجية الثانية، فهي تأمين دعم القوى الإقليمية والعالمية. وبهدف الحصول على اعتراف دولي كمصدر للشرعية، اتبعت الحكومة المؤقتة سياسة الاستعداد لتقديم كل تنازل ممكن لتحقيق ذلك.

ضمن هذا الإطار، وبداية من زيارة الشرع إلى الأمم المتحدة، سنناقش السياسات الداخلية والخارجية الأخيرة للحكومة المؤقتة، بالإضافة إلى الوضع الراهن.

زيارة الرئيس الانتقالي أحمد الشرع إلى نيويورك

تعد زيارة الرئيس الانتقالي أحمد الشرع إلى نيويورك ومشاركته في أعمال الجمعية العامة للأمم المتحدة نقطة جديدة على طريق الحكومة المؤقتة في محاولة لترسيخ شرعيتها الدولية. كانت هذه الزيارة بمثابة منصة لعرض الخطاب الرسمي للسلطة السورية أمام المجتمع الدولي. لكن ما يلفت الانتباه في هذه الزيارة هو أن أحمد الشرع، الذي يتولى منصب “الرئيس الانتقالي”، لم يقدم أي جديد فيما يتعلق بالحلول الداخلية للمشاكل السياسية والاقتصادية والاجتماعية في سوريا.

لقد ركز الشرع في كلمته على الدعوة إلى “التعاون الدولي” لمساعدة سوريا من أجل نهضتها ولرفع العقوبات عنها، متجاهلًا تمامًا المطالب الداخلية التي تتزايد بشأن الإصلاحات السياسية والدستورية. في الواقع، كانت هذه الزيارة جزءًا من سلسلة طويلة من محاولات السلطة لشرعنة وجودها في الساحة الدولية، رغم أنها لا تزال تواجه تحديات ضخمة على الصعيد الداخلي، حيث يعاني الشعب السوري من الفقر المدقع والبطالة والمجاعة، بالإضافة إلى ملف مجازر الساحل التي طُويت صفحاته بدون أي محاسبة، وإلى حصار السويداء الذي ما زال قائمًا منذ شهر تموز، وإلى اتفاق 10 آذار مع الإدارة الذاتية لشمال وشرق سوريا.

علاوة على ذلك، لا يزال الركام الثقيل للاقتصاد منذ عهد الأسد قائمًا. ما زالت البطالة والأجور المتدنية من أهم المشكلات في البلاد. ولم تُتخذ أي خطوات ملموسة لصالح الملايين الذين دُمرت منازلهم والذين نزحوا؛ فالملايين في الداخل ما زالوا يكافحون للبقاء في خيام أو مبانٍ نصف مهدّمة. وبسبب هذا الواقع الكئيب، يتردد اللاجئون في الخارج في العودة.

 كما أنّ في أغلب المدن، لا يتم توفير الكهرباء إلا لساعتين يوميًا، والبنية التحتية للإنترنت لا تزال في حالة انهيار.

تعوّل إدارة الشرع على حل هذه الأزمات من خلال المصالحة مع القوى الإمبريالية كروسيا مؤخرًا ودول الخليج وتركيا وإسرائيل، معتمدةً على توقعات الاستثمار الأجنبي. ولكن، رغم مئات الاجتماعات وعشرات الاتفاقيات التي تمت في هذا الاتجاه، لم يتم تحقيق أي تقدم ملموس.

الاتفاق الأمني مع إسرائيل: جبهة جديدة من الغموض

من الملفات التي تثير القلق والغموض في الساحة السياسية السورية الاتفاق الأمني المحتمل مع إسرائيل، الذي لم تتكشف تفاصيله الكاملة بعد. في وقت تسعى فيه الحكومة السورية للحصول على شرعية دولية عبر مؤسسات مثل الأمم المتحدة، يبرز السؤال: ما الذي تُخفيه السلطة في هذا الاتفاق مع دولة الاحتلال التي ترتكب في الوقت نفسه أفظع جريمة إبادة جماعية في غزة في القرن الحادي والعشرين؟ فبينما يروّج البعض لخطوات “إيجابية” نحو استقرار المنطقة، يبقى الغموض يلفّ معالم هذا الاتفاق. هل سيكون جزءًا من تسوية إقليمية أكبر؟ أم أن الحكومة الحالية تخطط لتقديم تنازلات جوهرية من أجل الحصول على دعم دولي، مع تجاهل تام لمصالح الشعب السوري؟

لا يمكن النظر إلى مثل هذه التحركات إلا باعتبارها استمرارًا لتحالفات مع القوى الإمبريالية الإقليمية والدولية، التي لم يكن لها أي دور سوى تمويل الحرب وتدمير البلاد.

إن هذا الاتفاق الأمني، إذا تم تنفيذه، سيكون بمثابة خيانة للشعب السوري الذي لا يزال يرزح تحت نير الاحتلال الإسرائيلي في الجولان السوري والتوغلات الأخيرة في محافظة درعا بعد 8 ديسمبر.

قالت مصادر مطلعة على المحادثات إن الجهود للتوصل إلى اتفاق أمني بين سوريا وإسرائيل اصطدمت بعقبة في اللحظة الأخيرة بسبب مطالبة إسرائيل بفتح “ممر إنساني” إلى محافظة السويداء جنوب سوريا. وكانت سوريا وإسرائيل قد اقتربتا خلال الأسابيع الأخيرة من الاتفاق على الخطوط العريضة بعد أشهر من محادثات برعاية أميركية في باكو وباريس ولندن، والتي تسارعت قبيل انعقاد الجمعية العامة للأمم المتحدة في نيويورك. وكان الاتفاق يهدف إلى إنشاء منطقة منزوعة السلاح تشمل محافظة السويداء، حيث أودت أعمال العنف الطائفية في يوليو الماضي بحياة آلاف من أبناء الطائفة الدرزية.

وبعيدًا عن السردية التي تُروّج أنّ إسرائيل “دافعت عن الدروز”، يبقى الهدف الأهم للدولة الصهيونية هو تحويل جنوب سوريا إلى “منطقة منزوعة السلاح”.

اتفاق 10 آذار مع “قسد”: المماطلة في تنفيذ وعود السلطة

الاتفاق الذي تم توقيعه في 10 آذار 2025 بين الحكومة السورية المؤقتة و”قسد” (قوات سوريا الديمقراطية) لم يُنفّذ بعد، وهو ما يعكس ضعف السلطة في الالتزام بتعهداتها حتى مع الأطراف المحلية. هذه المماطلة تُظهر بوضوح غياب الإرادة الحقيقية من قبل النظام لإنهاء النزاع في شمال وشرق سوريا. في الواقع، تُظهر الحكومة السورية عدم استعدادها للتفاوض الجاد، وتفضل استخدام القوة العسكرية تارة والتكتيكات الأمنية تارة أخرى، بدلًا من إيجاد حلول سياسية تُنهي حالة الفوضى المستمرة.

ومن ناحية أخرى، استفادت “قسد” من حمّام الدم الذي ارتكبته السلطة في السويداء، ما منحها فرصة لرفع سقف مطالبها وكسب قوة على أي طاولة حوار قادمة. وهذا ما يحصل فعلًا في الوقت الحالي على طاولة المفاوضات بين “قسد” وسلطة دمشق، التي تبحث في عملية دمج قوات “قسد” في الجيش والشرطة، إذ إن التواصل بين الطرفين حصل بطلب صريح من توم برّاك بعد اشتباكات حي الشيخ مقصود في حلب التي استمرت لساعات.

وهذا دليل صارخ على أن اتفاق 10 آذار بين مظلوم عبدي والشرع هو اتفاق لا يعبّر عن القضايا السياسية والاجتماعية الأساسية للقوميات والمكونات في شرق الفرات من كرد وعرب وسريان وغيرهم. فهل هناك ما يضمن للأكراد حقهم في تقرير مصيرهم؟ وهل فعلًا اللامركزية هي الحل لجميع تلك القضايا العالقة؟ أم أن التمثيل السياسي لكل المكونات والأحزاب السياسية في سوريا ضمن أطر ديمقراطية هو ما ينقص هذا الاتفاق؟ وأخيرًا، هل فعلًا “قسد” أو حكومة دمشق قادرتان على العمل بسياسات اقتصادية عادلة منحازة للطبقات المفقّرة؟

ومن هنا وجب التأكيد أن لا خلاص إلا ببناء نظام سياسي يراعي حقوق كل القوميات، ويحقق المساواة والحرية والعدالة الاجتماعية للجميع.

الانتخابات الشكلية في سوريا: القمع السياسي وتجريف إرادة الشعب

في ظل هذا المشهد السياسي المعقد، تبرز الانتخابات البرلمانية التي جرت مؤخرًا في سوريا كدليل صارخ على عقلية التهميش التي تسيطر على سلطة الشرع. إن هذه الانتخابات لا تعدو كونها مسرحية سياسية لتأكيد السلطوية في الحكم، حيث يتم تعيين النواب والممثلين دون أي مجال حقيقي للشعب السوري لاختيار ممثليه بحرية، من خلال هيئة ناخبة معينة من قبل السلطة ستنتخب ثلثي المقاعد، في حين سيُعيَّن الثلث الآخر من قبل السلطة مباشرة.

قبيل الانتخابات شهدت محافظة القنيطرة انسحابات متتالية من الهيئة الناخبة لمجلس الشعب، احتجاجًا على ما اعتبره أبناء المحافظة “تزويرًا لإرادتهم” و”تهميشًا للثوار” من قبل اللجنة العليا للانتخابات. فقد أعلن سبعة أعضاء انسحابهم من الهيئة الناخبة، مؤكدين أنهم لا يسعون وراء مناصب، وإنما يرفضون “المؤامرة والإقصاء والتحيز المكشوف ضد رموز الثورة وزملائهم من الكفاءات”.

من خلال هذه الانتخابات الشكلية، تواصل حكومة الشرع عملية تجريف الحريات السياسية واحتكار السلطة، في الوقت الذي تُجهِز فيه على أي محاولة للتغيير الديمقراطي أو السياسي في البلاد. هذه الانتخابات ليست سوى وسيلة لتوسيع رقعة السيطرة السياسية للنظام، لكنها تفضح في الوقت نفسه فشل هذه السلطة في تقديم أي حلول جادة للشعب السوري.

اكسروا الحصار عن السويداء الآن!

بالرغم من وجود جهد دولي وإقليمي لإيجاد حل لمشكلة السويداء، فإن خريطة طريق العمل التي أعلن عنها الشيباني بعد اجتماعه بتوم برّاك برعاية أردنية، تجاهلت أن المشكلة الحقيقية هي سياسات حكومة دمشق بالتحديد. المشكلة سياسية بامتياز، فالسلطة ترى نفسها سلطة مستقرة وليست انتقالية، وتعتبر الدولة ملكًا لها، وتسعى لفرض رؤيتها على السوريين، وكل من يرفض هيمنة هيئة تحرير الشام مصيره التهميش أو الإقصاء أو المجازر.

وتزامن ذلك مع رفض الشيخ حكمت الهجري لأي اتفاق مع حكومة دمشق رفضًا قاطعًا، مطالبًا بتدخل دولي وتأمين ممر إنساني، بالإضافة إلى المطالبة بالانفصال، رغم عدم موافقة الشيخ موفق طريف على هذا الطرح مؤخرًا.

بل أكثر من ذلك، أسس الهجري مجلسًا عسكريًا يضم عددًا من أبناء السويداء وضباطًا سابقين من نظام الأسد، كخطوة منه لجمع أبناء المحافظة تحت راية موحدة، مقدمًا نفسه كزعيم أوحد للجبل محتكِرًا قراره السياسي. وفي هذا السياق، سبق أن أعلن تحالفًا مع “قسد” لمواجهة سلطة دمشق، كما أنه في آخر خطاب له استخدم تسمية “جبل باشان” بدل “جبل العرب” المعروف بهذه التسمية منذ مئات السنين. وتعود كلمة “باشان” إلى الممالك القديمة كما وردت في التوراة والكتب المقدسة. فما الرسائل التي يريد الهجري إيصالها للحكومة وللخارج باستخدام هذه التسمية؟

والسؤال الأهم: هل هذا المشروع السياسي يحظى فعلًا بتأييد أبناء السويداء؟ إذ بدأت الأصوات المعارضة من داخل المحافظة بالظهور، كما حصل مؤخرًا في بيان لتجمع عدد من شيوخ عقل طائفة الموحدين الدروز، الذين أعلنوا بحزم رفضهم تسمية “جبل باشان” وتأكيدهم على هويتهم العربية. وفي الوقت ذاته، حمّلوا حكومة الشرع المسؤولية الكاملة عن المجازر التي ارتُكبت في تموز الفائت.

حتى الآن لا جديد يُذكر حول الحل السياسي لمحافظة السويداء، لكن الحقيقة المرة أن الطحين غير متوفر في المحافظة منذ أسبوعين، والوضع الإنساني للسكان يتدهور يومًا بعد يوم، ما ينذر بأزمة إنسانية وشيكة. وأشارت آخر المعلومات من داخل السويداء إلى أن حواجز السلطة تطبق حصارًا حادًا على الداخلين إلى المحافظة، لمنعهم من إدخال أي مواد مهما كان نوعها أو كميتها.

ليس هناك حل سوى رفع الحصار فورًا ودون شروط، مع ضمان حقوق أهل السويداء الديمقراطية. التمكين السياسي للشعب السوري هو الحاجز الوحيد الواجب بناؤه ضد الدولة الصهيونية.

المراهنة على الخارج

بناءً على كل ما سبق، يتضح أن الحكومة السورية تحت قيادة الرئيس الانتقالي أحمد الشرع لا تسعى إلى حل الأزمات الداخلية، بل تواصل رهن مصير البلاد للنفوذ الخارجي. العلاقات مع القوى الكبرى، مثل الولايات المتحدة والسعودية وتركيا، وكذلك السعي نحو اتفاقات أمنية مشبوهة مع إسرائيل، تُظهر بوضوح أن الحكومة المؤقتة تعتمد على الخارج لتأمين شرعيتها وبقائها في السلطة، على حساب الشعب السوري الذي لا يزال يعاني من القمع والفقر والدمار.

إن الاعتماد على القوى الخارجية ورفض الاستماع إلى مطالب الشعب يضع سوريا في حالة من الاستنزاف المستمر، حيث يظل الشعب السوري يدفع ثمن هذه السياسات المدمرة التي لا تراعي مصالحه أو تطلعاته نحو الديمقراطية والعدالة الاجتماعية.

لا يمكن توقع حل جدي من الحكومة المؤقتة التي لا تمثل مطالب الشعب بالحرية والكرامة، والتي أطاحت بنظام الأسد لمعالجة المشاكل الملحة لطبقة العمال السورية.

تحقيق تطلعات الشعب السوري للحرية والكرامة يعتمد فقط على تعبئة الشعب ونضاله السياسي في هذا الاتجاه. وضمن هذا الإطار، يبقى تطوير هياكل التنظيم الذاتي لطبقة العمال، ومن جهة أخرى، بناء بديل سياسي حقيقي يساري اشتراكي للحكومة المؤقتة، من أولويات الوضع الراهن.

Arjantin’de Sol Cephe’den önemli seçim başarısı

0

Arjantin’de Sol Cephe-Birlik (FIT-U), önemli bir seçim başarısı elde etti. Milletvekili seçimlerinde ülke genelinde 915 bin oy toplayarak hem Buenos Aires Özerk Şehri (CABA) hem de Buenos Aires eyaletinde üçüncü büyük siyasi güç oldu. FIT-U üç milletvekilliği kazandı: biri CABA’da Myriam Bregman, ikisi Buenos Aires eyaletinde Nicolás del Caño ve Romina del Plá. Geleneksel olarak bu milletvekillikleri, FIT-U içindeki partiler arasında dönüşümlü olarak paylaşılacak. Dolayısıyla Sosyalist Sol’dan (Izquierda Socialista) yoldaşlarımız Juan Carlos “Gringo” Giordano, Mónica Schlotthauer ve Mercedes de Mendieta de dönem içinde bu görevleri üstlenecekler.

Bu milletvekillikleri, FIT-U’nun CABA’daki milletvekilliği seçimlerinde kazandığı bir koltuğa ve 7 Eylül’de Buenos Aires eyalet meclisinde kazandığı iki koltuğa eklenmiş oldu.

Seçim sonuçları işçilerden, emekçilerden, gençlerden, kadın ve lgbti+ hareketlerinden ve emeklilerden oluşan geniş bir işçi ve halk kesiminin FIT-U’yu gerçek bir alternatif olarak görmeye devam ettiğini ortaya koyuyor. Bugün galip gibi görünen aşırı sağcı hükümet, aslında kendi iç çelişkilerini gizleyemiyor. Seçim haritası ne kadar renkli görünse de iktidar, iki yıl öncesine kıyasla yüzde 15 daha az oy aldı. Üstelik bu sonuç, Trump yönetimi tarafından yürütülen ve yalnızca bankerlere, finans spekülatörlerine, dış borç “akbabalarına” ve zenginlere yarayan fakat emekçilere hiçbir fayda sağlamayan IMF destekli bir “kurtarma operasyonu”nun ortasında elde edildi.

Milei hükümetinin zaferini hazırlayan bir diğer unsur da Pichetto, Radikal Yurttaşlar Birliği (UCR) ve Sivil Koalisyon’un (Coalición Cívica) “yönetilebilirlik” politikaları ile Peronizmin sessiz onayıydı. Peronizm, halkın tepkisini seçimde oya dönüştürme hesabıyla kemer sıkma ve “motorlu testere” (bütçe kıyımı) politikalarının önünü bilerek açtılar. Bu süreçte CGT (Genel Emek Federasyonu) bürokrasisi de hükümetle utanç verici bir uzlaşmaya giderek, mücadele eden işçileri yalnız bıraktı.

Sosyalist Sol ve Sol Cephe-Birlik olarak bizler, yarından itibaren Milei, Trump, IMF ve bunların temsilcilerinin teslimiyet ve kemer sıkma planlarına karşı, mücadeleci sendikalarla omuz omuza vererek ayağa kalkmamız gerektiğini söylüyoruz. IMF ile bağları koparacak, Trump ve ABD emperyalizmiyle tüm siyasi ve ekonomik ilişkileri sonlandıracak, dış borç ödemelerini durduracak ve ülkenin tüm kaynaklarını halkın acil ihtiyaçlarının karşılanmasına yönlendirecek işçi ve halk temelli bir alternatif program için mücadelemizi sürdüreceğiz.

Sol Cephe-Birlik’e verilen oylar aynı zamanda Siyonist İsrail devletinin Filistin halkına uyguladığı soykırım karşısında, Filistin halkına verilen bir dayanışma mesajıdır. Cumhurbaşkanı Milei, İsrail’in en yakın müttefiklerinden biri. Bu nedenle FIT-U, “Nehirden denize özgür Filistin” sloganıyla koşulsuz biçimde seferber olan tek siyasi güç olarak aldığı oylarla gurur duymaktadır.

Hacettepe Üniversitesinden okur mektubu

0

Öncelikle sözlerime Hacettepe Üniversitesinden Boğaziçi Üniversitesine binlerce öğrencinin dayanışma duygularını ve en içten selamlarımızı ileterek başlıyorum.

Biz, hangi görüşten ve fikirden olursak olalım, hak ve özgürlüklerimiz uğruna mücadele veren ve iktidar tarafından atanmış, rant ve para hırsıyla gözleri boyanmış kayyum rektörlüğe karşı duran, birbirimize dayanışma ruhu ile kenetlenmiş üniversite öğrencileriyiz. Sizlere kampüsümüzde son dönemde ne olup bittiğini aktarmak istiyorum:

19 Mart tarihinde başlayan halk iradesine karşı yapılan darbe girişimiyle beraber, ülkemizin dört bir yanındaki üniversite öğrencileri gibi, biz de barışçıl ve meşru protesto eylemlerine başlamıştık. Üniversitemizden binlerce öğrencinin katıldığı boykot eylemleriyle güçlü bir direniş gerçekleştirdik.

Eylemlerimizin ardından uzatılmış bayram tatilinden hemen sonra, üniversitemizde Proliz adı verilen bir uygulama ile e-yoklama sistemi devreye sokuldu. Önceleri hocalarımızın inisiyatifiyle boykot sürecine ve çalışma hayatımıza zarar verilmemesi adına, devamsızlık haklarımız güvence altında bulunuyordu. Fakat bu durumu sindiremeyen YÖK ve kayyum rektörlük, AKP’li yandaş şirketlere verdiği milyonlarca liralık ihalelerle bütçemizi peşkeş çekerek, bizi tahakküm altına sokup direnişimizi kırmak istemişti.

Nisan-Haziran ayları arasında, neredeyse her bir hafta protesto eylemi gerçekleştirdik. Tarafımıza yönelik ülkücü ve İslamcı çetelerin saldırılarına, kayyum rektörlüğün hak ihlallerine, iktidarın özgürlük karşıtı dayatmalarına, farklı üniversitelerde de yaşanan baskı politikalarına karşı dayanışma hâlinde büyük çaplı yürüyüşler ve eylemler düzenledik.

Haziran ayında ise bu eylemlere katılan yüzlerce öğrenciye yönelik onlarca soruşturma açıldı. Final sınavlarına denk getirilen ifade çağrıları ile, akademik başarımız sekteye uğratılmak istendi. Kısacası ağır bir yıldırma operasyonu ile karşı karşıya kalmıştık. Bunun üstüne kampüs içindeki binlerce öğrencinin barındığı yurtlar bölgelerinde, su sistemindeki tadilat gerekçesiyle bütünleme sınavları dahi başlamadan zorla çıkarılmaya çalışılmıştık. Buna yönelik yaptığımız eylemlerle çıkarılmaları bütünlemelerin sonrasına ertelemeyi başararak küçük bir kazanım elde etmiştik.

Üniversitemiz yaz tatilindeki aradan sonra, geçtiğimiz Eylül ayında yine faaliyete başladı. Bir de baktık ki, barınma birimlerimizdeki tadilat neredeyse hiç ilerlememiş ve sıcak suya erişim imkânı ortadan kalkmış durumda. Biz de buna karşı Eylül ayının sonuna doğru yine çok güçlü bir eylemsellik gösterdik. Hemen devamında ise kısa sürede, daha tadilat halledilmeden, musluklarımızdan sıcak su aktığını ve yine küçük çaplı bir kazanım elde ettiğimizi gördük.

Ekim ayının ortasına doğru ise, bizi tahakküm altında tutmaya çalışan ve fişleme aracı olarak kullanılan Proliz sistemine karşı olarak tam eylemler planlamaya başlamıştık ki, kayyum rektörlük daha önce Yapı Kredi adlı özel bankaya peşkeş çektiği ve aksak bir sistem meydana getirdiği yemekhane hakkında şu kararları vermişti:

“İsrafı önleme gerekçesiyle” yemekhanelerde yapılacak olan yemekler, bir hafta öncesinde alabildiğimiz rezervasyon miktarına göre yapılacaktı.

Rezervasyonsuzlar için, rezervasyon yapılan miktarın %10’u kadar ek yemek payı ayrılacaktı.

Rezervasyon yapanlar, rezervasyon yaptığı anda ödemeyi gerçekleştirecek, yemekhaneye gelemezse paraları yanacaktı.

Normalde 35 TL olan yemek ücreti, rezervasyonlular için 40 TL’ye, rezervasyonsuzlar için ise 50 TL’ye yükseltilecekti.

Kayyum rektörlük, kâr hırsıyla gözü dönmüş bir zihniyet ile, büyük bir eşitsizlik ve niteliksiz bir beslenme sistemi politikası getirerek, 50 bine yakın öğrencinin bulunduğu Hacettepe Üniversitesini ranta ve açlığa mahkûm etmek uğruna bu kararı vermişti.

Biz öğrenciler de buna karşı, derhal eylemler düzenlemeye başladık ve bu kararın geri çekilmesi adına barışçıl yürüyüşler ve basın açıklamaları yaparak Üniversite yönetimi ve rektörlükle görüşme talebimizi ilettik. Binlerce öğrencinin imzası bulunan dilekçeleri de ilettik. Bir an önce geri dönüş yapılması adına da 5 günlük bir mühlet verdik.

Lakin bize hiçbir geri dönüş yapılmadı ve cevap verilmedi. Biz de geçtiğimiz haftanın başında bu sebeple yine rektörlük önünde toplandık ve görüşme talebimizi iletip bekledik. Geri dönüş yapılmayınca, kampüs yollarını kapatma eylemi gerçekleştirerek dikkate alınmak istediğimizi haykırdık. 2 saat sonunda öğrencilerin ulaşım mağduriyeti yaşamaması adına yol kesme eylemini sonlandırdık ve rezervasyon sisteminin başlayacağı gün olan çarşamba günü için eylem çağrısı yaparak dağıldık.

15 Ekim Çarşamba gününe geldiğimizde ise, en işlek olan yemekhanemizin önünde toplanarak yeni bir eyleme başladık. Bir de görmüş olduk ki, rezervasyon sistemi çalışmıyor ve herkesten 50 TL’lik ücret alınarak işletme sürüyor. Biz de basın açıklamamızın ardından yemekhane içine girerek rezervasyon sistemini protesto etmek amacıyla, işçiler yerine yemek dağıtımını devralarak ve turnikelerin üzerinden atlayarak ücretsiz şekilde yemekhaneyi işletmeye başladık. İşçiler ve diğer öğrenciler de dâhil olmak üzere bütün herkes bu durumdan memnundu. Tarafımızca hiçbir aksaklık yaşatılmadığı gibi, zaten bozuk ve aksak olan sistemin mağduriyetini aşmak uğruna bunu yaptık ve “Söz, yetki, karar öğrencilere!” diye haykırdık.

17 Ekim Cuma günü de yine aynı eylemi devam ettirmek için yemekhane önünde toplandık. Bir de baktık ki, Özel Güvenlik Birimi barikat oluşturmuş ve bizi kendi yemekhanemize sokmuyor. Biz de bunun üzerine barikata yüklendik ve karşımızdaki engeli aştık. Yemekhane içerisine geçip önceki gün gibi yemek dağıtımını ücretsiz şekilde biz sağladık.

Biz bu eylemselliğin ardından Rektörlük önüne yürüyüp basın açıklaması yapmak ve binlerce öğrencinin imzaladığı dilekçeleri iletmek üzere yemekhane önünde toplanmıştık. Bir de gördük ki, çevik kuvvet ekipleri bir köşede bekliyor. Rektörlük önüne giden yolu açık tutuyorlardı. “Yürüyüş yapmayın” gibi bir ikazda asla bulunmadılar. Ardından biz planladığımız üzere Rektörlük önüne geldik. Peşimizden gelen polisler de bizi çemberleyip abluka altına alıp sıkıştırmaya başladı. Kısacası bize karşı apaçık bir işkence kumpası kurmuşlardı.

Abluka esnasında polisler, onlarca öğrenciye şiddet uygulayarak hepimizi sıkıştırıp nefessiz bıraktı. Biz “alanı açın dağılalım” dedikçe onlar daha çok sıkıştırdılar. Olay esnasında 2 öğrenci baygınlık geçirdi ve bu durumu gördüklerinde bizi daha çok sıkıştırıp üzerimize yürüdüler ve tekmeler savurdular. Her birimize kalkanlarıyla, elleriyle vurmaya ve içimizden birilerini çekip yere fırlatarak gözaltına almaya başladılar. Bu korkunç vahşet altında, amir ve polisler hakaret ve tahrik dolu sözlerle bize sözlü saldırıda da bulundu. Tüm bu arbedede, iki arkadaşımızın çenesi, bir arkadaşımızın omurgası kırıldı ve oradaki tüm öğrenciler irili ufaklı yaralar aldılar. Üzerimizdeki çantalar, hırkalar, gözlükler ve kıyafetler ya yırtıldı ya kırıldı ya da kayboldu. 38 kişi, kimi zaman dövülerek, kimi zaman birden fazla polisle kafası ezilerek, korkunç bir işkence ile gözaltına alınmıştı. Baygınlık geçiren bir arkadaşımız “seni ambulansa götürüyoruz” denilerek, çevreden selam veren iki kişi ise eylemde bulunmamasına rağmen gözaltına alındılar. Birkaç polis de çevredeki öğrencilere “gözaltına alınmak isteyen var mı?” şeklinde bağırarak tahriklerde bulundu.

Bütün bu yaşananların ardından 30 öğrenci bu olay gününün akşamında, diğer 8 öğrenci de mevcutlu olarak bir geceyi nezarethanede geçirerek ertesi günün öğle vaktinde serbest bırakıldık.

Biz gözaltında iken de kayyum rektörlük, üniversitenin resmî sosyal medya hesaplarından “Öğrencilere Sağladığımız Destekler” başlıklı paylaşımlar yaparak resmen dalga geçmişti. Bu doğrultuda kendilerini 14 milyar liralık okul bütçesinin yalnızca 25 milyon lirasını desteğe ayırarak, yaklaşık binde bir (%0,14) oranında bir destekle övündüklerini gösterdikleri için tebrik ediyoruz. (!)

Anayasal hakkımıza ve barışçıl eylemlerimize yönelik böylesine karşılık veren kayyum rektörlük ve çevik kuvvet ekiplerinden hiçbirimiz korkmadığımız gibi, asla yılmayacağız. Haklarımızı ve özgürlüklerimizi alana kadar, işkenceye, vahşete ve tüm baskılara karşı durmaya ve direnmeye devam edeceğiz!

*Hacettepe İktisat Bölümü Öğrencisi Eray

Okur mektubu: “Çaresizliğe mahkûm değiliz”

0

Küçük bir fabrikadaysanız örgütlenmek bir hayli zordur. Çalıştığım Demotek tekstil fabrikası da böyle yerlerden biri. Bu tip fabrikalarda işçiler aile olduklarına ikna edilir; sanki fabrika sahipleri onlardan daha zor bir durumdaymış gibi işçilerin omuzlarına sorumluluk yüklenir. Uzun süre manipüle edilerek işçilerin fabrikaya bağlı olmaları sağlanır. Bir yandan “Biz bir aileyiz,” bir yandan da “Her zaman yeriniz doldurulabilir” fikri empoze edilir. Sonuç olarak, durumlarından memnun olmasalar dahi eyleme geçmekten korkar hale gelmiş bir çalışan topluluğu oluşturulur. Kimsenin kimseye güveni kalmaz, herkeste mecburi bir kabullenme oluşur.

Ara ara bu durumu düzeltmeyi deneyen işçiler tabii ki olur fakat çoğu korkutularak, avutularak ya da ümitsizleştirilerek bastırılmaya çalışılır. İş arkadaşlarına sunduğun birleşip sendikaya üye olma teklifinin, “Bu insanlar burada yıllarını geçirmiş, kaybedebilecekleri şeylerin korkusu kazanacakları haklardan daha ağır basar” diyerek reddedildiği olur. İşte bu, zaman içinde işçilere zorla dayatılmış çaresizliktir. Fakat bu çaresizliğe mahkûm değiliz. Çaresizlikten de, ümitsizlikten de çıkışın yolu, işçilerin güçlerini birleştirip birlikte mücadele etmesinden geçiyor.

Manisa’dan bir tekstil işçisi

Türkiye’de tekstil sektörü nasıl bitirildi?

0

Türkiye’de hazırgiyim ve tekstil sektörü bir süredir can çekişiyor. İflas ve konkordato ilan eden şirketler, kapanan fabrikalar ve sektörde işten çıkarılan yüz binlerce işçi son birkaç yılda yaşananların özeti. Gelecek ise sektör açısından parlak değil. Veriler, işlerin daha da kötüye gideceğine işten çıkarmaların ve iflas eden şirketlerin artacağına işaret ediyor.

Türkiye’de her zaman sanayinin lokomotiflerinden biri olarak görülen tekstil sektörünün can çekişmesinin tek bir sebebi yok. Ülke içi ekonomik verilerden özellikle faiz ve döviz kıskacının bir sonucu olarak artan maliyetler ana sebeplerden. Fakat buz dağının görünmeyen kısmındaki asıl neden bu sektörde uluslararası tedarik zincirindeki değişmelere emperyalizmin ihtiyaçları doğrultusunda iktidarın izin vermesidir.

Bugün sektörün önde gelen patronları ardı ardına açıklamalar yaptı. Abdullah Kiğılı: “Devlet, hazır giyim ve tekstili gözden çıkardı. İş öyle bir noktaya gidiyor ki üretici bulmakta sıkıntı çekeceğiz. Bizi bekleyen en büyük felaket bu. 6 ay sonra üretim duruyor. Anadolu’da fabrikalar kapanıyor. Üretim Mısır’a kayıyor. Çok sık bir araya gelmemiz lazım. Bizi bekleyen büyük bir tehlike var. Üretim olmazsa malı nasıl yerine koyacağız.” diyerek, sektörün içinde bulunduğu çıkmazı itiraf etti. Sektörde 2022 yılı sonundan bu yana şirket sayısı 7096 azaldı. 2022-2025 başı arasındaki dönemde sektörde 300 binden fazla işçi işini kaybetti. Şimdi tekstil sektörünün bilinçli olarak nasıl gözden çıkarıldığına bakalım.

2024 yılı verilerini baz alırsak Mısır’da 1 bin 700 Türkiye sermayeli şirket faaliyet gösteriyor. Bu şirketlerin toplam 3 milyar doları aşan yatırımları var. Bu şirketlerin Mısır’da özellikle tekstil, giyim sektöründe faaliyet gösteren 200’den fazla fabrikası bulunuyor. Mısır’ın Ortadoğu’da tekstil merkezi haline gelmesi ABD ve İsrail’in önce Ürdün sonra ise Mısır ile yaptıkları Nitelikli Sanayi Bölgeleri (QIZ) anlaşmalarıyla gerçekleşti.

Bugün Mısır’ın ABD’ye ihracatının ise %45’ini sadece giyim ürünleri oluşturuyor. Yandaki grafikte Mısır’dan ABD’ye gerçekleşen tekstil ihracatının evrimi görülüyor. QIZ anlaşmalarının devreye girdiği 2008 yılı sonrasında nitel sıçrama gerçekleşiyor. 2020 pandemisi sonrası daha da artıyor.

Bu anlaşmalara göre QIZ olarak belirlenmiş alanlarda üretilen mallar, belirli koşullara tabi olarak, tarife veya kota kısıtlamaları olmaksızın doğrudan ABD pazarlarına erişebilir. Anlaşmanın temel koşulu bu ilgili sanayi bölgelerinde üretilen malların belirli bir oranda İsrail girdisi içermesi gerek.

Bu tip anlaşmaların kökeni 1985 yılında gerçekleşen ABD-İsrail Serbest Ticaret Anlaşması’na (USIFTA) dayanıyor. Bu anlaşma uyarınca, %35 oranında İsrail girdisi olan ve en az iki “önemli dönüşümü” İsrail’de gerçekleşmiş mallar ABD pazarına tarifesiz, kotasız bir şekilde girebiliyor.  Bu ticaret anlaşmasının bir uzantısı olan QIZ kapsamında belirlenen bölgelerden ithal edilen mallar (belli “menşe kurallara” uyduğu takdirde) gümrük vergisinden muaf tutulmuştur. Bu kapsamda İsrail’in işbirlikçi Sisi iktidarı altındaki Mısır’a yönelik ihracatı son 10 yılda 112 Milyon dolardan 304 milyon dolara çıktı.

Bugün Mısır’da dört QIZ bölgesi bulunuyor. Buralardaki fabrikalarda çoğunlukla kadınlar çok ucuza çalıştırılmaktalar. Bugün Mısır’da asgari ücret 7 bin Mısır lirası. Bunun TL cinsinden karşılığı 6 bin 153 TL. Bu korkunç sömürü, ABD ve İsrail’in ticari çıkarları için işbirlikçi Sisi iktidarının onayıyla yaratıldı.

Son tahlilde tekstildeki bu dönüşüm ABD ve İsrail’in bölgedeki ortak çıkarları çerçevesinde ve Türkiye sermayedarlarının da bundan faydalanmasıyla gerçekleşti. Bugün tekstil için dökülen timsah göz yaşları kimseyi aldatmasın. Tekstil patronları Mısır’da ucuz işçiliğin, kotasız ticaretin keyfini sürmekle meşgul. İktidarın ise tekstildeki bu batışın önüne geçmek için hiçbir önlem almadığı görülüyor. Hatta birtakım sektör patronlarının Türkiye’nin de bu anlaşmaların bir parçası olması gerektiğini, özellikle Gaziantep bölgesinin QIZ alanı haline getirilmesi gerektiğini dillendirdikleri belirtiliyor. Emperyalizmin ekonomik çıkarları nedeniyle tekstil sektörünün gerilemesi, ülkenin emperyalizme bağımlılığının ve yerli sermaye gruplarının İsrail ve ABD ile organik bağının iktisadi açıdan tescillenmesinin ders verici nitelikteki bir göstergesi.

Trump’ın “barış planı”: Gazze’yi yeniden sömürgeleştirme girişimi

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

14/10/2025

Donald Trump, İsrail’den sonra geçtiği Mısır’dan yaptığı açıklamada dünyaya “Ortadoğu’nun altın çağı”nın başladığını ve “nihayet barışa ulaştıklarını” ilan etti. Trump, kendini “dünyanın büyük barış sağlayıcısı” olarak sunmaktan ve şu anki durumu, yeni Ortadoğu’nun tarihi şafağı olarak nitelemekten geri durmadı. Bu açıklamaları yaparken Trump’ın çevresinde, Fransa’dan Macron, İtalya’dan Meloni, Birleşik Krallık’tan Starmer ve İspanya’dan Pedro Sánchez gibi Avrupalı emperyalist liderlerin yanı sıra çeşitli Arap ve Müslüman burjuva hükûmetlerin temsilcileri de vardı.

“Kalıcı Barış ve Refah İçin Trump Bildirgesi” başlıklı belge Trump, Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah el Sisi, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Sani tarafından imzalandı.

Dikkat çekici olan, İsrail hükûmetinin ve Hamas yönetiminin -yani başlıca tarafların- ne toplantıya katılmış ne de belgeyi imzalamış olmaları. Bu durum, “barış planının” sağlam bir temele dayanmadığını ve aslında Siyonist devlet tarafından dahi benimsenmediğini gösteriyor.

İUB-DE (İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal) olarak biliyoruz ki sözde barış anlaşmasının barışla hiçbir ilgisi yoktur; bu, Gazze’ye yeni bir sömürgeleştirilme tasarısını dayatma girişimidir. Tasarı, emperyalizmin bütününün ve İsrail’in soykırımcı devletinin Gazze üzerindeki vesayetini kurmayı amaçlayan 20 maddeden oluşmakta. Bu tasarı aynı zamanda, Trump’ın İsrail siyonizminin giderek artan uluslararası yalnızlaşması karşısında Netanyahu’yu kurtarma girişimidir.

Milyonlarca insan soykırımı protesto etmek ve Filistin davasını desteklemek için sokaklara çıkıyor. İtalya’da (22 Eylül ve 3 Ekim tarihlerinde) Filistin halkına destek vermek ve “Sumud Küresel Filosu”nu savunmak amacıyla eşi benzeri görülmemiş iki genel grev ve devasa yürüyüşler düzenlendi. Tarihi filo, 44 ülkeden yaklaşık 500 kişilik mürettebatı olan 50’den fazla gemiye ulaşması bakımından bir ilkti; bunlar arasında İUB-DE delegasyonu da yer aldı. 12 Eylül’de Londra’da yarım milyon kişi sokaklara döküldü. 15 Ekim’de İspanya’da grev yapılacak. Bütün bunlar Trump’ı “barış planı” manevrasına, ABD’yi ve kendisini Ortadoğu’daki “barışın garantörleri” olarak göstermeye zorladı. Oysa biz biliyoruz ki ABD ve Trump, İsrail’in soykırımcı devletinin tarihsel destekçileri ve bölgedeki tüm emperyalist saldırıların başlıca kışkırtıcılarıdır.

İsrail ve soykırımcı hükûmeti öyle bir krizin içinde ki, iki yıllık bombardıman, bu büyük yıkım ve binlerce Filistinlinin ölümü bile bir zafer getiremedi. Trump bu yüzden sahte bir “barış planı” uydurmak zorunda kaldı. Bu plan, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun neredeyse boş salonlarında sergilenen, İsrail tarihinin en büyük uluslararası yalnızlığı sonrasında Netanyahu’ya atılmış bir can simididir. Bu durum, Filistin halkıyla dayanışma içindeki küresel kitle hareketinin hükûmetler üzerindeki baskısının doğrudan sonucudur; bu baskı, soykırımcıların ve suç ortaklarının tecrit edilmesini talep etmektedir.

Plan, İsrail hükümetinin Gazze Şehri’ni ele geçirmek için ordusuna tanıdığı sürenin dolduğu, ordunun bu hedefe ulaşamadığı, rehineleri kurtaramadığı ve Siyonist kuvvetlerin tükenme belirtileri gösterdiği bir anda gündeme getirildi.

Trump İsrail Parlamentosu’nda yaptığı konuşmada açıkça şunları söyledi:

“Yıkıntıya dönmüş bir Gazze ve açlıktan ölen çocuklar, İsrail Başbakanı’nın adını öylesine yerle bir etti ki, buna son vermekten başka çare kalmadı. Ona dedim ki: ‘Bibi (Netanyahu), tarih seni, bu şekilde sürekli öldürmeye devam etseydin hatırlanacağından çok daha fazla bu barış planı ile hatırlayacak’.”

“Barış planı”nın ilk aşaması ateşkesin ilan edilmesi, rehinelerin serbest bırakılması, yaklaşık 2000 Filistinli tutsağın salıverilmesi, Siyonist ordunun Gazze topraklarının %47’sinden çekilmesi ve insani yardım girişine izin verilmesi olarak açıklandı. Binlerce Filistinli, ateşkesi kutlamak için sokaklara çıktı; hemen ardından yüz binlercesi Gazze’nin kuzeyine dönmeye başladı.

Filistinliler bir nebze nefes alırken, ölüm ve yıkım bilançosu katlanarak artıyor. Yine de bu gelişmeler, soykırıma, açlığa ve etnik temizlik planına maruz kalan Filistin halkı açısından küçük ama önemli bir zaferdir.

Filistin halkı bunun yalnızca kısmî bir ateşkes olduğunu ve Siyonizmin her an soykırıma devam edebileceğini biliyor. Zira İsrail daha önceden de yaptığı anlaşmaları tek taraflı bozmuş mesela 2025 Mart’ında imzaladığı “barış anlaşmasına” istinaden Gazze’den çekilmesi gerekirken soykırıma devam etmişti.

“Trump barışının” ne kadar sahte ve kırılgan olduğunun en açık göstergesi, açıklamadan sadece 24 saat sonra İsrail’in “anlaşmanın ihlal edildiğini” ileri sürmesidir. İsrail, “ölü rehinelerin cenazelerinin teslim edilmemesini” ihlal gerekçesi olarak göstermiştir; oysa çok iyi biliyorlar ki o rehineler, İsrail’in canice bombardımanlarıyla yerle bir ettiği enkazların altında, binlerce Filistinlinin bedeniyle birlikte gömülü durumda.

Yirmi maddelik plan, Filistin halkını yok edemedikleri için onu yeni bir biçimde sömürgeleştirme girişimidir. Plan, “Filistinli teknokratlardan” oluşacak bir uluslararası komitenin Gazze’yi yönetmesini, komitenin başkanlığını eski İngiltere Başbakanı Tony Blair’in üstlenmesini ve Trump’ın “uzaktan danışman” olmasını öngörüyor.

Bu planda büyük çelişkiler var. Daha önce Filistinlilerin Gazze’yi terk etmesi gerektiğini, kişi başı 5000 dolar ödeneceğini söylerken; şimdi Hamas’ın rehineleri serbest bırakması karşılığında Filistinlilerin sürülmeyeceğini ileri sürüyorlar. Şubat ayında Trump tarafından açıklanıp Netanyahu tarafından onaylanan kitlesel tehcir planı, Filistin direnişi, Siyonist ordunun tükenmesi ve devasa uluslararası seferberlikler sonucu oluşan ve giderek büyüyen yalnızlaşma karşısında geri çekilmek zorunda kalmıştır.

Plan, İsrail’in kademeli olarak Gazze’den çekilmesini, Batı Şeria’daki yeni yerleşimci işgallerinin durdurulmasını ve gelecekte bir Filistin devleti kurulmasını öngörüyor; yani, Netanyahu ve Nazi bakanlarının “kabul edilemez” dedikleri gerici “iki devletli çözüm” ütopyasını yeniden gündeme getiriyor.

Trump’ın Gazze projeleri, ABD liderliğinde on yıl sürecek bir “emanet fonu” kurulmasını ve “Gazze’nin yeniden inşası” için gayrimenkul yatırımcılarına ayrıcalıklar verilmesini içeriyor. Yani “Trump barışı”, Arap petrol monarşilerinin finanse edeceği iddia edilen milyarlarca dolarlık bir rant projesiyle bağlantılı; bundan başlıca kâr sağlayacaklar, damadı Jared Kushner ile ABD’nin Ortadoğu özel temsilcisi ve inşaat yatırımcısı Steve Witkoff’tur.

Bu yeni sömürgeci plan, Avrupa Birliği’nin, Suudi Arabistan, Mısır, Katar, Ürdün gibi Arap burjuva hükûmetlerinin ve Türkiye’nin desteğini almış durumda. Yalnızlaştırılmış Hamas ise planı bütünüyle reddetmedi; bazı maddelerin tartışılabileceğini, ancak İsrail Gazze ve Batı Şeria’dan çekilmeden ve gerçek bir Filistin hükûmeti kurulmadan silah bırakmayacağını açıkladı. Bu aslında, diplomatik bir dille söylenmiş, kibar bir “hayır” anlamına geliyor.

Soykırım duracak mı? Buna inanmıyoruz. Daha önce de çok sayıda anlaşma denendi ve İsrail hepsini ihlal etti.

Neden kısmî bir ateşkes olsa bile bunun kalıcı bir çözüm olamayacağına inanıyoruz? Çünkü soykırım 78 yıl önce başladı. İsrail bir ülke değil, emperyalist bir ileri karakol, ırkçı ve yapay bir oluşumdur. Emperyalizm bu karakolu, Arap halklarını ve onların petrol zenginliklerini sömürmek için bir mızrak ucu olarak inşa etti.

Gerçek bir barış ancak İsrail’in ırkçı-sömürgeci devletinin ortadan kalkması ve Filistin diasporasının dönebileceği, Müslüman, Yahudi ve Hristiyan tüm Filistinlilerin eşit hak ve özgürlüklere sahip olduğu, birleşik, özgür, laik, demokratik ve ırkçılıktan arınmış bir Filistin’in kurulmasıyla mümkündür.

Bu nedenle tek yol, dünya halklarının seferberliğini sürdürmektir.

İUB-DE olarak tüm hükûmetlerin İsrail’le ilişkilerini kesmeleri, sanatsal, ticari, sportif, askerî ve diplomatik boykotun sürdürülmesi çağrımızı yineliyoruz.

Filistin bugün emperyalist barbarlığa karşı tüm halkların mücadelesinin simgesidir.

Nehirden denize özgür Filistin!

Filistin kazanacak!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

14 Ekim 2025

خطة ترامب للسلام، محاولة جديدة لاستعمار غزة

0

من مصر، وبعد مروره بإسرائيل، أعلن دونالد ترامب للعالم عن بداية ما سماه “العصر الذهبي للشرق الأوسط”، قائلاً: “أخيراً حققنا السلام”. لم يتوقف ترامب عن تقديم نفسه بوصفه “صانع السلام العالمي” والتباهي بأن هذا هو “الفجر التاريخي لشرق أوسط جديد”. وقد فعل ذلك محاطًا بممثلين عن عدد من الحكومات البرجوازية العربية والإسلامية، وبقادة إمبرياليين أوروبيين مثل ماكرون (فرنسا)، ميلوني (إيطاليا)، ستارمر (المملكة المتحدة)، وبيدرو سانشيز (إسبانيا).

الوثيقة التي حملت عنوان “إعلان ترامب من أجل السلام والازدهار الدائمين” وُقعت من قبل ترامب، والرئيس المصري عبد الفتاح السيسي، ورئيس الدولة التركية رجب طيب أردوغان، وأمير قطر تميم بن حمد آل ثاني.

اللافت أن الحكومة الإسرائيلية وقيادة حركة حماس – الطرفين الرئيسيين في الصراع – لم يحضرا ولم يوقعا على الإعلان، ما يُظهر أن “خطة السلام” تفتقر إلى أي أساس حقيقي، وأنها ليست مقبولة حتى من قبل الكيان الصهيوني نفسه.

نحن في الأممية الرابعة (UIT-CI) نؤكد مسبقًا أن ما يُسمى “اتفاق السلام” لا يمت إلى السلام بصلة، بل هو محاولة لفرض استعمار جديد على غزة. إذ أن الخطة تتكوّن من عشرين بندًا تهدف إلى إقامة نظام وصاية إمبريالية على القطاع، وبيد الدولة الصهيونية الإجرامية. كما تمثل محاولة من ترامب لإنقاذ نتنياهو في ظل العزلة العالمية المتزايدة التي يعاني منها الكيان الصهيوني.

يخرج الملايين إلى الشوارع تنديدًا بالإبادة الجماعية ودعماً للقضية الفلسطينية. ففي إيطاليا جرت إضرابات عامة غير مسبوقة (في 22 سبتمبر و3 أكتوبر) تخللتها مظاهرات ضخمة تضامناً مع الشعب الفلسطيني ودعماً لأسطول الحرية العالمي “صمود”، الذي بلغ هذه المرة أكثر من خمسين سفينة تضم نحو 500 مشارك من 44 بلدًا، بينها وفد من الأممية الرابعة. وفي 12 سبتمبر، تظاهر نصف مليون شخص في لندن، وسينفذ في 15 أكتوبر إضرابات واسعة في إسبانيا. كل هذا دفع ترامب إلى المناورة بما يسمى “خطة السلام”، محاولاً تصوير نفسه والولايات المتحدة كـ”ضامنين للسلام في الشرق الأوسط”، بينما هما تاريخياً أكبر الداعمين للكيان الصهيوني ولجميع العدوانات الإمبريالية في المنطقة والعالم.

الأزمة التي تعصف بإسرائيل وحكومتها الإجرامية بلغت درجة أن سنتين من القصف والتدمير الهائل وقتل آلاف الفلسطينيين لم تحقق نصراً يُذكر. لذا اضطر ترامب لاختراع “خطة سلام” زائفة، تظهر كطوق نجاة لنتنياهو بعد أن تجسد في جلسة شبه فارغة للأمم المتحدة أكبر عزلة دولية في تاريخ إسرائيل. وهي نتيجة مباشرة لتصاعد الضغط الشعبي العالمي على الحكومات من قبل حركة التضامن مع فلسطين، التي تطالب بعزل المجرمين الصهاينة وشركائهم.

تأتي الخطة بينما انتهت المهلة التي منحها الجيش الإسرائيلي لنفسه للسيطرة على مدينة غزة دون أن ينجح، ودون أن يتمكن من تحرير رهائن، ومع تزايد مؤشرات الإرهاق وصعوبة تعويض القوات الصهيونية المنهكة.

وقد قال ترامب نفسه صراحة في خطابه أمام البرلمان الإسرائيلي: “غزة المدمَّرة والأطفال الذين يموتون جوعاً دمّروا اسم رئيس الوزراء الإسرائيلي إلى حد لم يبقِ خيارًا سوى إنهاء الأمر. قلت له: “بيبي (نتنياهو)، سيُذكرك التاريخ بهذا (خطة السلام) أكثر من استمرارك في القتل والقتل” (كلارين – الأرجنتين، 14/10/2025).

المرحلة الأولى من “خطة السلام” هي هدنة مع وقف لإطلاق النار، وتحرير الرهائن، وإطلاق سراح نحو 2000 أسير فلسطيني، وانسحاب الجيش الصهيوني من 47% من أراضي غزة، والسماح بدخول المساعدات الإنسانية. خرج آلاف الفلسطينيين للاحتفال بوقف إطلاق النار، وسرعان ما بدأ مئات الآلاف بالعودة إلى شمال غزة.

يتنفس الفلسطينيون الصعداء، رغم أن أعداد الضحايا والدمار تواصل الارتفاع نتيجة آلة القتل التي ارتكبت كل الجرائم الممكنة. ومع ذلك، فإن هذه التطورات تشكل انتصارًا صغيرًا لكنه مهم للشعب الفلسطيني الذي يعاني الإبادة والمجاعة ومخطط التطهير العرقي.

يدرك الفلسطينيون أنها هدنة جزئية، وأن الصهيونية قد تستأنف جرائمها في أي لحظة، إذ سبق لإسرائيل أن وقعت أو وافقت على اتفاقات “سلام” أخرى، مثل اتفاق مارس 2025، الذي نقضته من جانب واحد عندما كان من المفترض أن تنسحب من غزة.

وما يؤكد زيف وهشاشة “سلام ترامب” هو أنه خلال 24 ساعة فقط من الإعلان، أعلنت إسرائيل “خرق الاتفاق” بحجة عدم تسليم جثث الرهائن القتلى، مع علمها بأنها لا تزال تحت الأنقاض إلى جانب آلاف جثث الفلسطينيين ضحايا قصفها الإجرامي.

خطة النقاط العشرين هي محاولة استعمار جديدة للشعب الفلسطيني، لأنهم عجزوا عن إبادته. وتقضي بأن تُدار غزة من قِبل لجنة دولية يترأسها “خبراء فلسطينيون” برئاسة رئيس الوزراء البريطاني الأسبق توني بلير، وترامب نفسه كمستشار عن بُعد.

تتضمن الخطة تناقضات كبيرة. فبعد أن كانت تطالب بتهجير الفلسطينيين من غزة مقابل خمسة آلاف دولار للشخص الواحد، أصبحت الآن، مقابل تسليم رهائن حماس، تقترح عدم طردهم. خطة التهجير الجماعي التي أعلنها ترامب في فبراير وأيّدها نتنياهو تراجعت أمام المقاومة الفلسطينية، والإرهاق العسكري الصهيوني، والعزلة الدولية المتزايدة بفعل الحركات الجماهيرية الضخمة.

تقول الخطة إن إسرائيل يجب أن تسحب قواتها تدريجيًا من غزة، وأن توقف التوسع الاستيطاني في الضفة الغربية، بل وتدعو إلى قيام “دولة فلسطينية” في المستقبل، أي إعادة إحياء الوهم الرجعي لفكرة “حل الدولتين”، وهي مسألة أعلن نتنياهو ووزراؤه الفاشيون أنها مرفوضة تمامًا.

مشاريع ترامب لغزة تتضمن إنشاء صندوق وصاية بقيادة الولايات المتحدة لمدة عشر سنوات، وتسهيلات للمستثمرين العقاريين لـ”إعادة إعمار غزة”، أي أن “سلام ترامب” مرتبط بمشاريع تجارية بمليارات الدولارات، تموَّل – كما يُزعم – من الممالك النفطية العربية لصالح شركائه، وعلى رأسهم صهره جاريد كوشنر، والمبعوث الأميركي إلى الشرق الأوسط ستيف ويتكوف، وكلاهما من المستثمرين في قطاع البناء.

يحظى هذا المشروع الاستعماري الجديد بدعم الاتحاد الأوروبي، وعدد من الحكومات البرجوازية العربية (السعودية، مصر، قطر، الأردن)، وتركيا، وغيرها. أما حماس، المعزولة، فلم ترفضه بالكامل، لكنها أعلنت أنها ترغب في مناقشة بعض البنود، وأنها لن تتخلى عن سلاحها ما لم تحصل على ضمانات بانسحاب إسرائيل من غزة والضفة، وأن ذلك لن يحدث إلا بوجود حكومة فلسطينية حقيقية – وهي طريقة مهذبة لقول “لا”.

هل ستتوقف الإبادة؟ لا نعتقد ذلك. لقد كانت هناك محاولات اتفاق عديدة، وإسرائيل نقضتها جميعًا.

ولماذا لا نعتقد أن هناك حلاً جذريًا حتى في حال هدنة مؤقتة؟ لأن الإبادة بدأت قبل 78 عامًا. فإسرائيل ليست دولة حقيقية بل مستعمرة إمبريالية وكيان عنصري مصطنع. أنشأها الاستعمار لتكون رأس حربة لنهب الشعوب العربية وثرواتها النفطية.

لن يكون هناك سلام حقيقي إلا بزوال الدولة الصهيونية العنصرية والاستعمارية، وقيام فلسطين واحدة، حرة، علمانية، ديمقراطية وغير عنصرية، يمكن أن يعود إليها الشتات الفلسطيني، يعيش فيها الفلسطينيون – مسلمون ويهود ومسيحيون – بحقوق وحريات متساوية.

لذلك، لا طريق سوى استمرار تعبئة شعوب العالم. من موقعنا في الأممية الرابعة، ندعو إلى تصعيد النضال الشعبي من أجل قطع العلاقات مع إسرائيل من قبل جميع الحكومات، وإلى مقاطعة فنية وتجارية ورياضية وعسكرية ودبلوماسية شاملة للكيان الصهيوني.

ففلسطين اليوم هي رمز نضال جميع الشعوب ضد الهمجية الإمبريالية.

فلسطين حرة، من النهر إلى البحر. فلسطين ستنتصر.

الوحدة الدولية للعمال والعاملات – الأممية الرابعة (UIT-CI)
14 تشرين الأول / أكتوبر 2025

Patriyarka ve rejim el ele

0

AKP iktidarı yıllardır kadınların ve lgbti+ların yaşamlarına doğrudan müdahale eden politikalarıyla da iktidarını sürdürüyor. Bugün Türkiye’de cinsiyet eşitsizliği yalnızca toplumsal bir sorun değil, doğrudan devlet politikalarıyla beslenen, kurumsallaştırılan bir gerçeklik haline gelmiş durumda.

Kadınların kazanılmış hakları birer birer gasp edilirken, iktidar cephesinden yükselen “aile” vurgusu, kadınları yalnızca anneliğe ve ev içi emeğe hapseden bir ideolojik saldırının parçası. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı bunun en somut örneğiydi: Kadına yönelik şiddeti önleme yükümlülüğünden geri adım atmak, erkek şiddetini fiilen korumak anlamına geliyor. Lgbti+lara yönelik nefret dili ise artık devletin resmi söylemine dönüşmüş durumda. Onur Yürüyüşleri yıllardır polis şiddetiyle yasaklanıyor, lgbti+ hareketi hedef gösteriliyor, bireylerin yaşam hakkı tehdit ediliyor.

Altı kadının bir araya gelerek oluşturduğu müzik ve dans grubu olan Manifest’in son zamanlarda yaşadıkları, bu tabloyu bir kez daha gözler önüne serdi. İstanbul’daki bir konserlerinde sergiledikleri performans, iktidarın ve yargının radarına girdi. “Teşhircilik” ve “hayasızca hareketler” gibi muğlak suçlamalarla soruşturma başlatıldı. Grup üyelerine yurtdışı yasağı konuldu, konser turneleri iptal edildi, görüntülere erişim engeli getirildi. Manifest’e yönelik saldırılar, kadınlara ve lgbti+lara yönelen baskıların yalnızca bir parçası. Bugün yasaklanan bir konser, yarın susturulmak istenen bir kadın örgütü, ertesi gün kriminalize edilen bir grev olabilir. Çünkü bu saldırılar aynı kökten besleniyor: patriyarkal kapitalist düzen.

Rejimin gündemi, bizim gündemimiz

Mevcut rejim, kadınlara ve lgbti+lara yönelik saldırıları, baskıyı gündeme almak yerine baskı ve şiddet alanlarının genişletilmesi konusunda pek çok girişimde bulunuyor. Öyle ki ilan edilen “Aile Yılı” kapsamında Cumhurbaşkanı kararı ile yürürlüğe giren düzenlemede “Evlenecek Gençlerin Desteklenmesi Projesi” Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından hayata geçirildi. Proje; yeni evlenecek gençlerin ekonomik, psikolojik ve sosyal desteklerle evliliklerini “daha sağlam” temeller üzerine kurmalarını ve gençlerin evliliğe teşvik edilmesini amaçlıyor. İktidarın gündemi hane içindeki şiddet oranları, kadına yönelik şiddeti önlemeye yönelik girişimlerde bulunmak değil, “hane içinde olan hane içinde kalsın” temennisi ile kadına yönelik şiddeti aile içinde meşrulaştırmak.

Bugün hâlâ bir erkek, hakkında 3 kere uzaklaştırma kararı verilmiş olmasına rağmen, boşanmış olduğu kadını, bir poşet içine koyduğu pompalı tüfek ile elini kolunu sallaya sallaya güpegündüz hastane koridorunda katledebiliyor. Kadına yönelik şiddet ve buna bağlı olarak gerçekleşen kadın cinayetleri önlenebilir. Bu durum sadece kanunların yetersizliği ile açıklanamaz, idari ve adli birimler dahil olmak üzere her türlü mekanizmanın kadına yönelik şiddet ile mücadele konusunda etkin kullanılması şart. Ancak iktidar, kendi çıkarları ile ters düştüğü için bu mekanizmaların işletilmesini pek de istemiyor. Çünkü kadınların özgürleşmesi, görünür olması erkek egemen anlayışı aşındıracağı için mevcut rejim de kadınları destekleyecek herhangi bir girişimde bulunmaktan uzak durmak zorunda. Kapitalist patriyarka, ucuz kadın emeğine dayanıyor. Ev içi görünmeyen emek, kadınların düşük ücretli işlere sıkıştırılması ve güvencesizleştirilmesi, sermayenin çıkarlarıyla doğrudan bağlantılı. İktidarın “aileyi koruma” bahanesiyle kadınları eve kapatmaya çalışması, aslında sermayeye daha ucuz işgücü ve daha fazla denetim sağlamaktan başka bir şey değil. Bu nedenle kadına yönelik her türlü şiddet politiktir!

Yeni iş arayanları bekleyen acı reçete

0

Bugün Türkiye’de iktidarın uyguladığı neoliberal politikalar, yalnızca bir ekonomik tercih değil, doğrudan bir sınıf saldırısı. “Acı reçete” denilen şeyin faturası, toplumun en zayıf kesimlerinin sırtına yükleniyor. Çalışan kesimin alım gücü hızla düşüyor. Maaşlar daha cebe girmeden eriyor; bir işçi kirasını, faturalarını, mutfak giderlerini dahi karşılarken zorlanıyor. Bu çaresizlik, emekçiyi yeni iş arayışına itiyor. Ancak karşısına çıkan tablo, umut değil daha derin bir sömürü zinciri oluyor.

Bugün birçok işçi, işe alınsa dahi önce taşeron firmaya mahkûm edilmekte. Altı ay taşeron eliyle, 6 ay da fabrika eliyle “deneme” adı altında çalıştırılan işçi, en az bir yıl boyunca asgari ücrete zincirlenmekte. Bu süreçte işçi, en ufak bir itirazında kapının önüne konulabileceğini bilerek, işverenin her türlü keyfiyetine boyun eğmek zorunda bırakılıyor.

İşçilere sözde destek için kurulan İŞKUR ise, patronlara ucuz işgücü sağlama mekanizmasına dönüştü. “İşbaşı eğitimi” adı altında işçiler aylarca günde 300 TL yevmiye karşılığında çalıştırılmakta, ne kıdem hakkı tanınmakta ne de güvenceli bir istihdam sağlanmakta. Bu uygulama, kapitalizmin “eğitim” kılıfıyla sömürüyü meşrulaştırmasından başka bir şey değil.

Ayrıca “asgari ücret” korunacak, asgari ücretten vergi kesilmeyecek denildi; fakat uygulama bambaşka bir yüz gösteriyor. Pek çok işyeri işçiyi gerçekten asgari ücretle çalıştırmıyor; resmi bordroda düşük gösterilen ücretin yanında elden veya farklı kalemlerle verilen “birkaç binlik” ödemelerle işçinin gerçek gelirini manipüle ediyor. Bu manevra, çalışanın vergi, prim ve sosyal hak hesaplamalarında belirsizlik ve kırılganlık yaratıyor. İşçi kümülatif vergi tablosuna sokularak hem daha az net hak hem de ileride daha düşük kıdem ve emeklilik matrahı ile karşı karşıya bırakılıyor.

Bu hileler iki amaç taşıyor: Birincisi, işverene maliyetleri düşürme ve devletin denetiminden kaçma imkânı tanıyor. İkincisi, çalışanı resmi görünüm altında daha zayıf bir statüye mahkûm ederek örgütlenme ve hak talebini zorlaştırıyor. Sözde “asgari ücretten vergi kesilmeyecek” vaatleri, uygulamada vergi ve prim oyunlarıyla etkisizleştiriliyor. Sonuç ise emekçinin sosyal güvencesini çalan bir düzenin kurulması.

Bu manipülasyonlar, neoliberal iktidarın sınıfsal yönelimini açık ediyor: Siyasi söylemde “koruma” vaat edilirken, pratikte ise işçi hakları sistematik biçimde aşındırılıyor. Dolayısıyla mesele sadece düşük ücret değil, ücretin nasıl gösterildiği, hangi kalemlere gizlendiği ve bunun sosyal güvenceye dönük etkileri de bir sınıf saldırısı.

Yeni iş arayan işçiye yığınla evrak ve prosedür dayatılır. Bunlardan biri de sağlık raporları. Görünürde iş güvenliği için istenen bu raporlar, gerçekte bu amaca hizmet etmiyor. İşçi sağlığı ve güvenliği için alınması gereken hiçbir önlem doğru düzgün alınmaz ve bu durum denetlenmezken, istenen bu sağlık raporları, işçiler tarafından potansiyel madde bağımlıları olduklarını ima eden, onları kriminalize eden bir mekanizma olarak deneyimleniyor. Ülkeyi bir narkotik üssüne çevirenlerin kendi yarattıkları bu devasa sosyal problemlerin kaynağı işçilermiş gibi davranması da bir çeşit sınıfsal şiddettir.

Bütün bu tablo, neoliberalizmin emekçiler için ne anlama geldiğini açıkça göstermekte: güvencesizlik, taşeronlaştırma, işsizlik korkusu, düşük ücret ve hak gaspı. İşçi sınıfı, her geçen gün daha fazla örgütsüz bırakılmakta, bireysel çıkış yolları aramaya zorlanmakta. Çözüm, iktidarın Tek Adam rejimiyle kurumsallaştırdığı bu acımasız sermaye düzenine karşı işçilerin birleşik mücadelesindedir. İşçiler, yalnızca hak arayan değil, aynı zamanda yönetimde söz ve karar sahibi olan bir toplumsal düzenin kurucusu olmalıdır.

Gerçek kurtuluş, bireysel arayışlarda değil; birleşik, örgütlü ve sosyalist bir işçi mücadelesinde yatmaktadır. Ancak bu yolla, sermayenin dayattığı acı reçeteyi reddedip, insanca yaşamın kapısını aralayabiliriz.

DHL eCommerce işçileri: DHL’ye sendika girecek, başka yolu yok!

0

Tüm Taşıma İşçileri Sendikası (TÜMTİS) üyesi işçiler, eski adı MNG Kargo olan DHL eCommerce işyerindeki sendikal baskılara karşı firmanın İstanbul Kemerburgaz’da bulunan aktarma merkezi önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdi.

İşçiler, açıklama öncesi toplandıkları sırada yaptıkları ajitasyon konuşmaları ile firmanın sendika düşmanı tutumunu teşhir etti.

Toplanmanın ardından sendikanın Genel Başkanı Kenan Öztürk bir konuşma yaparak DHL Lojistik ve DHL Express’teki örgütlenmelerinden bahsetti ve dünyanın dört bir yanındaki taşımacılık işçilerinin de DHL eCommerce işçilerinin sendikalaşma mücadelesinin yanında olduklarını duyurdu. Öztürk, firmayı baskılarına son vermeye çağırırken, tüm işçileri de sendikaya üye olmaya davet etti.

Açıklamaya, Türk-İş 1. Bölge Başkanı Halil Faki Erdal, Toleyis Sendikası İstanbul Şube Başkanı Özgür Boyraz ve Koop-İş Sendikası İstanbul 2 nolu Şube Başkanı Şahin Kaya da katılırken, TÜMTİS İstanbul Şube Başkanı Ersin Türkmen tarafından okunan basın açıklamasında şu ifadelere yer verildi:

“SENDİKALAŞMAK ANAYASAL HAKTIR ENGELLENEMEZ!

DHL E-COMMERCE’Yİ SENDİKA HAKKINA SAYGI GÖSTERMEYE ÇAĞIRIYORUZ!

Sendikamızın örgütlenme çalışması başlatıp sürdürdüğü MNG Kargo, örgütlenme çalışmamız devam ederken dünyanın en büyük taşımacılık ve lojistik firmalarından biri olan DHL tarafından satın alındı. Sendikalaşma çalışmamızın başından beri sendikal haklara saygı duymayan şirket, DHL tarafından satın alındıktan sonra da sendika karşıtlığına devam etti. 

Satın alma ve devir işleminden sonra DHL eCommerce (DHL e-ticaret) adıyla faaliyetini devam ettiren şirket, sahibi ve ortakları değişse de sendika karşıtlığını, sendikal haklara, işçilerin demokratik haklarına karşı haksız ve hukuksuz davranışlarını ısrarla devam ettirdi. 

Dünyanın en büyük taşımacılık firmalarından biri olan DHL, Uluslararası Taşımacılık İşçileri Federasyonu-ITF ve UNI ile imzalayıp OECD’ye verdiği protokolle; işçilerin sendikal haklarına saygı duyma taahhüdünde bulunmuştur. Ancak bu taahhüdüne rağmen, önceli MNG Kargo gibi, sendika üyesi işçilere baskı yapmaya, hatta sendikaya üye olduğu için işçi çıkarmaya devam ediyor. 

Kimi yerde baskı ve işten çıkarma tehdidiyle çalışanlarının e-devlet şifrelerini alıp üyelikten istifa ettiriyor. Şifresini vermeyi ve istifa etmeyi kabul etmeyen işçileri ise evlerinden çok uzak başka şube veya işyerlerine sürgün ediyor. Sürgün kararlarının altına işverenin dikte ettiği yazıları yazmadıkları takdirde, işsizlik ödeneği dahi alamayacak gerekçelerle tazminatsız olarak işten çıkarılacaklarını söylüyor. Bu şekilde üye işçileri sendikadan istifaya zorluyor. Servisleri kaldırdım diyerek sendikadan istifa ya da işten çıkarılma seçeneği ile baş başa bırakıyor. 

10 bini aşkın çalışanı ile Türkiye’nin en büyük kargo şirketlerinden birini satın alan DHL, OECD’nin hakemliğinde imzaladığı protokolle sözünü verdiği taahhütlerine sadık kalmalı, işçilerin en temel haklarından birisi olan sendikal haklara saygı göstermelidir. 

Bu taahhüt, DHL eCommerce işyerlerini de bağlamaktadır. Ancak şirket, bugün bu protokolü açıkça ihlâl etmektedir. DHL, yasal haklarını kullanarak e-Devlet üzerinden sendikamıza üye olan işçilere karşı baskıcı, ötekileştirici, üyelikten istifaya zorlayan yıldırıcı tutumlardan vazgeçmelidir!

Sendikamız, DHL Lojistik ve DHL Express’te örgütlü, toplu iş sözleşmesi yetkisine sahip tek sendikadır. Çağrımız açık ve nettir; buradan DHL eCommerce işverenine sesleniyoruz;

Sendikal baskılara, işten çıkarmalara ve yıldırma politikalarına derhal son verin! Aksi halde, bu hak ihlallerinizi uluslararası alanda teşhir etmeye devam edeceğiz.

Anayasal bir hak olan sendika hakkını engellemek, Türk Ceza Kanunu’na göre suçtur ve bu suçu işleyenler 1 yıldan 3 yıla kadar hapisle cezalandırılır. 

DHL işvereni bilmelidir ki bu mücadelede yalnız değiliz. Bugün dünyanın dört bir yanındaki sendikalar DHL eCommerce işçileriyle dayanışma içindedir. Bugün dünyanın dört bir yanında, ITF çatısı altındaki 150 ülke, 700 sendika ve 16 milyon işçi DHL eCommerce işçileriyle dayanışma içindedir. Avrupa Taşımacılık İşçileri Federasyonu (ETF), konfederasyonumuz TÜRK-İŞ ve kardeş sendikalarımız da bu mücadelede bizimle beraberdir.

DHL yönetimi sendikamızı yakından tanımaktadır. Eğer “sendikasız işçiyle daha çok kâr ederim” anlayışıyla hareket ediyorsa yanılmaktadır. TÜMTİS, yasal ve demokratik her zeminde mücadeleyi sürdürecek, DHL eCommerce işçileri sendikal haklarına kavuşana kadar bu mücadeleyi uluslararası boyuta taşımaktan da geri durmayacaktır.

İçerde sendika karşıtı tutum sergileyen, baskı ve tehditlerle işçilere gözdağı vermeye çalışan yöneticilere de sesleniyoruz; bu yaptıklarınız yanınıza kalmayacak. Yarın sendikamız bu işyerinde toplu sözleşme yetkisini aldığında, bugün baskı yaptığınız işçilerin yüzüne nasıl bakacaksınız?! Yasalara uyun, sendika hakkına saygı gösterin!

Bugün burada bizimle dayanışma içinde olan kardeş sendikalara, ambar, kargo ve taşımacılık işkolundaki üyelerimize teşekkür ediyoruz.

Emekten yana tüm kesimleri DHL eCommerce işçilerinin mücadelesiyle dayanışmaya çağırıyoruz.

Kamuoyunun bilgisine saygıyla bildiririz.”

 

[vc_video link=”https://vimeo.com/1127573191″]
[vc_video link=”https://vimeo.com/1127573086″]

Güvenceli esneklik: işçi sınıfına yeni saldırı planı

0

Güvencesizleştirme, kapitalist üretim ilişkilerinin yapısal stratejisi olarak hayatımızın tam ortasında. Neoliberalizmin 1980’lerden bu yana dünya çapında dayattığı emek politikalarının merkezinde iş güvencesinin esnetilmesi, sendikal örgütlenmenin zayıflatılması ve esnek çalışmanın norm haline getirilmesi var. Amaç hep aynı: emeği daha düşük maliyetle, daha dağınık biçimlerde çalıştırmak.

Bugün bu politikalar, “güvenceli esneklik” adı altında yeniden pazarlanıyor. Avrupa’dan başlayarak yayılan bu kavram, “teknolojiye uyum”, “dijital dönüşüm”, “çalışan refahı”, hatta kadınların istihdama katılımı gibi parıltılı başlıklarla süsleniyor. İşsizlik ve yoksulluk sopa gibi sallanırken, esnek modeller “çözüm” diye sunuluyor; bu yolla işçiden rıza devşiriliyor.

OVP’nin emek gündemi: esnek, kuralsız, güvencesiz

Türkiye’de de sermaye örgütleri yıllardır aynı koroya katılmış durumda. TÜSİAD, TİSK, MÜSİAD, TOBB… Hepsi işgücünü esnekleştirme “ihtiyacından” söz ediyor. Mehmet Şimşek ise 2026–2028 Orta Vadeli Program’da (OVP) bu talepleri karşılıyor: yeni nesil esnek çalışma projesi, yani “güvenceli esneklik.” Sözde işgücü piyasasının dönüşen yapısına uyum sağlayacak, gerçekte ise geçici, esnek ve bireysel sözleşmeye dayalı istihdamı kurumsallaştıracak. Tam zamanlı, kadrolu, güvenceli istihdam istisna; proje bazlı, geçici ve güvencesiz istihdam norm haline getiriliyor.

Güvenceli esneklik modelinde işçinin işe alımı ve işten çıkarılması kolaylaştırılıyor; sözleşmeler, çalışma süreleri, görev tanımları ve ücretler patronun ihtiyaçlarına göre esnetiliyor. Yani doğrudan iş ve gelir güvencesine saldırıyor. Bunun sonucu ücretlerin düşmesi, iş güvencesinin zayıflaması ve işçilerin işveren karşısında toplu pazarlık gücünün kırılması. İşçi yalnızlaşıyor, örgütsüzleşiyor. Bu sadece ekonomik sömürü değil, aynı zamanda politik bir tahakküm mekanizmasıdır.

Üstelik saldırı sadece çalışma hayatıyla sınırlı değil. Sosyal güvenlik sistemi de hedefte. Emeklilik hakkı bireysel tasarruflara indirgeniyor. “Güvenceli işin yok ama bireysel fonlarla geleceğini güvenceye alabilirsin” deniliyor. Prim ödeyemeyen milyonlarca işçi fiilen emeklilikten dışlanıyor, yoksulluk kalıcılaştırılıyor.

Zaten Türkiye’de güvencesizlik emekçilerin en yakıcı sorunu. İşçiler ve emekliler temel yaşam maliyetlerini bile karşılayamazken, işsizlik özellikle gençler ve kadınlar arasında yüksek. Kayıtdışı istihdam ve yetersiz işçi sağlığı ve güvenliği önlemleri can güvenliğimizi tehdit ediyor. Sendikal haklar ise Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’nun verilerine göre Türkiye’yi en kötü durumda olan 10 ülke arasına yerleştiriyor. İşte bu tabloda bir kez daha “esnekliği” gündeme getirmek, iktidarın gerçek niyetini açığa vuruyor: işçi sınıfına ve tarihsel kazanımlarımıza yeni saldırılar örgütlemek, fiili saldırılara yasal kılıf bulmak. OVP’nin içine açıkça yazılan güvenceli esneklik, iktidarın sermayeye alan açmak için işçi sınıfını daha da kuşatma kararlılığını gösteriyor. Onların “güvencesi”, İşsizlik Sigortası Fonu gibi kamusal kaynakları patronların hizmetine açmak. Yani işçiden alınanı işçiye değil, sermayeye aktarmak.

Peki ya orta vadeli mücadele programı?

Bu tablo karşısında ne yapmalı? Bugün birçok işyerinde düşük ücrete, esnek ve güvencesiz çalışmaya, sendikasızlaştırmaya karşı parçalı direnişler sürüyor. Bu direnişler yol gösterici, ama tek başına yetmiyor. Hep sorduğumuz asıl soru şu: Bu mücadeleler neden hâlâ iktidarın ve sermayenin topyekûn saldırısına karşı birleşik bir mücadeleye dönüşemiyor?

İktidar ve sermaye OVP ile orta vadeli saldırı planlarını ortaya koymuş durumda. Peki işçi sınıfının orta vadeli mücadele programı ve planı ne? İktidarın, OVP’nin bütününde de bir kez daha açığa çıkan yoksullaştırma ve güvencesizleştirme politikasını hedefe alan bir acil eylem programına ihtiyacımız var! Bunun için işyerlerinde taban örgütlenmesinin ve işçilerin acil talepler etrafında ortak eylemlerinin koşullarını yaratmak gerekiyor. Sendika bürokrasilerine rağmen birleşik sendikal mücadelenin olanaklarını zorlamak gerekiyor!

Rejimin rehin alma politikaları

0

Bugün cezaevleri yalnızca suç işleyenlerin tutulduğu yerler değil; muhalifleri, kadınları, lgbti+ları ve demokratik haklarına sahip çıkan tüm kesimleri sindirmek için kullanılan birer rehin alma merkezine dönüştürülmüş durumda.

Rejim, infaz yasalarında yaptığı düzenlemelerle kimin içeride kalacağına, kimin dışarı çıkacağına kendi çıkarları doğrultusunda karar veriyor. Bir yanda yolsuzluk yapan, toplumun kaynaklarını semiren yandaşlar dokunulmazlık zırhı ile serbestçe dolaşabilirken ve bu sırada adli suçlulara infaz indirimleri gelirken, diğer yanda temel hakları için mücadele eden öğrenciler, emekçiler, salt mesleğini icra etmeye çalışan gazeteciler, hak savunucuları ve seçilmişler hepimizin gözleri önünde haksız yere cezaevlerine gönderiliyor.

Bugün onlarca hasta tutsak, cezaevlerinde tedavi hakkından mahrum bırakılıyor, yaşam hakkı hiçe sayılıyor. Rejimin bu keyfi tutumu, infaz ertelemelerinin uygulanmaması ve “yatar”ı bitse bile tahliye edilmeme pratikleri, hukukun değil rejimin çıkarlarının işletildiğini gösteriyor.

Diğer taraftan, haksız suç isnatları ile veya suç uydurmak suretiyle yargılamaya maruz kalanlar, ceza alsalar dahi hiçbir şekilde yatarı olmayacak suçlar için şafak operasyonları ile cezaevlerine konularak tutsak ediliyor.

Özetle, rejimin kırılganlıkları artarken cezaevleri siyasi tutsaklarla dolup taşıyor. Avrupa Konseyi verilerine göre Türkiye nüfusuna oranla en fazla mahkûm ve tutuklu barındıran ülke (100 bin kişide 408 mahkûm) konumunda. 2005-2023 arası cezaevi nüfusundaki yüzde 439’luk rekor artış, rejimin toplumsal muhalefeti hapsederek yıldırma siyasetinin açık göstergesidir. Tutsak politikasının temelinde, sindirme ve muhalefeti bastırma amacı yatıyor. Adaletin yerine keyfiliğin, eşitliğin yerine ayrıcalığın, hukukun yerine iktidarın sopasının geçtiği bir düzlemde bastığımız yer oldukça kaygan.

Benzer şekilde son yıllarda inşa edilen, önceki F tipi cezaevlerinin devamı olarak ağır tecrit ve izolasyonu içerecek şekilde tasarlanan ve halk arasında “kuyu tipi” olarak anılan hapishaneler, mevcut infaz kanunlarına ve uluslararası hukuka aykırı şekilde hücre cezasını olağanlaştırmakta. Varlığı tamamen politik olan bu hapishaneler, tutsakların insan onuruyla bağdaşmayan koşullarda tutulması amacıyla inşa edildi. Bu hapishanelerde; sürekli hücre cezası uygulanması, havalandırma hakkının ihlal edilmesi, 7/24 kamera ile izlenen fanusa benzer hücrelerde özel hayatın gizliliğinin ihlal edilmesi, sohbet hakkının uygulanmaması, spor hakkının ise ayda 1 saat gibi kısıtlanması vb. izolasyonun derinleşmesine yol açan, sosyal ve kültürel hakları gasp eden bir düşman hukuku sistemi işletiliyor. Kuyu tipi hapishaneler mimari yapısı ve infaz rejimiyle bir çifte cezalandırma aracı olarak işlev görmekte; insanlık dışı ve onur kırıcı muamele yasağını açıkça ihlal etmekte.

Düşüncelerinden, kimliğinden, hak ve eşitlik mücadelesinden ötürü içeride tutulan tüm tutsaklar derhal serbest bırakılmalıdır. Tedavi hakkı engellenen, yaşamı hiçe sayılan hasta tutsaklar bir an önce tahliye edilmelidir. İzolasyon ve işkence merkezleri olan F Tipi ve yüksek güvenlikli hapishaneler kapatılmalı; insanlık dışı tecrit politikalarına son verilmelidir. Siyasi tutsaklara yönelik ayrımcı uygulamalar sona erdirilmelidir.

İDP’den “Filistin’de ablukaya son!” etkinliği

0

4 Ekim günü İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) tarafından İstanbul’da Filistin’le dayanışma etkinliği düzenlendi. Etkinlik, “Ablukaya son, Siyonizme tam ambargo!” şiarıyla gerçekleştirildi. Gazze’deki soykırımın ikinci yılında düzenlenen etkinlikte Küresel Sumud Filosu, dünya çapında güçlenen Filistin seferberliği ve enternasyonal mücadele konuşuldu. Etkinlik, 2 yıldır soykırıma tabi tutulan Filistin halkı ve direnişi anılarak başladı.

Onlarca dinleyicinin katıldığı etkinlikte ilk sözü İDP üyesi Filistinli devrimci Maysam AbuHindi aldı. Filistin mücadelesinin bugünkü durumundan söz eden AbuHindi; Trump’ın ortaya attığı planı, Hamas’ın bu plan karşısındaki pozisyonunu ve direnişin olası tutumlarını değerlendirdi. Filistin mücadelesinin ezilen halklar ve emekçiler için ne anlama geldiği tartışıldı. Konuşmada, enternasyonalizmin sadece bir dayanışma ilkesi olmadığı, küresel düzeydeki sömürü ve tahakküme karşı mutlak bir mücadele birliği olduğu vurgulandı.

İkinci konuşmacı İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) ve İDP önderliğinden Görkem Duru’ydu. Duru aldığı sözde emperyalistlerin demokratik gerici politikalarının altını çizdi. Küresel Sumud Filosu gönüllüsü, organizasyona destek için süreci Tunus’tan takip eden Duru, uluslararası seferberliğin büyümesinin önemini işaret etti. İtalya’daki liman işçilerinin filonun güvenliği için grev yapması, Brezilya’daki işçilerin dayanışma eylemleri gibi örnekleri hatırlatan Duru, Türkiye’de de işçi sınıfının bu seferberliklere dahil olması için mücadele edilmesi gerektiğini ifade etti.

Salondan alınan sözlerde Filistin seferberliğinin dünya sınıflar mücadelesindeki yeri ve emperyalizmin krizini derinleştirmesi vurgulandı. Türkiyeli sosyalistlerin Filistin mücadelesi konusundaki görevleri ele alındı. Rejimin Filistin’e dair ikiyüzlü tutumuna karşı nasıl politikalar geliştirilmesi gerektiği konuşuldu.

Etkinlik yapılırken Siyonist İsrail tarafından tutsak edilmiş olan Küresel Sumud Filosu katılımcısı Ezequiel Peressini’ye1 özgürlük talebi de dile getirildi. İstanbul’da yaşayan göçmen devrimcilerin, sendikalardan işçilerin, öğrencilerin ve Filistin aktivistlerinin katıldığı etkinlik özgür Filistin mücadelesini yükseltme vurgusu ile sona erdi.

  1. İUB-DE ve onun Arjantin partisi olan Sosyalist Sol (Izquierda Socialista) üyesi devrimci. 7 Ekim tarihinde serbest bırakıldı. ↩︎

Sefalette Eşitlenme Planı’na karşı emek ittifakı

0

2026-2028 yıllarını kapsayan Orta Vadeli Plan 7 Eylül tarihli Resmi Gazete’de yayımlandı. Orta Vadeli Plan’lar biz emekçilerin hayatını doğrudan etkiliyor. Burjuvaziye altın tepside sunulan bir önceki OVP’de asgari ücrete ara zammın kaldırılacağı ifade edilmiş, ücret zamlarının gerçekleşen değil, beklenen enflasyon oranında yapılmak istendiği söylenmişti.

Emekçiler tarafından “Sefaleti Yaygınlaştırma Programı” olarak okunabilecek olan yeni planda ise beklenti daha karanlık. 2025 yılı için büyüme hedefi 0,7 puan aşağı inip yüzde 3,3 olurken enflasyon hedefi de yüzde 11 artıp yüzde 28,5 oldu. 2026 için olan yüzde 9,7’lik enflasyon tahmini yüzde 16’ya yükseldi.

Emekliliği tarihe gömme hedefi de yeniden heybeden çıkarıldı. Daha önce emekçilerin sistemden çıkarak istemediklerini açıkça gösterdikleri Bireysel Emeklilik Sistemi, Otomatik BES ile yeniden önümüze koyuldu.

Bir önceki OVP’de emekçinin alım gücüne açık bir saldırı varken (asgari ücrete ara zammın tasfiye edilip, ücret artışlarının ülke genelinde tartışmalı TÜİK enflasyonunun dahi altında hedeflenmesi), yayımlanan OVP bu saldırıların daha karanlık bir tabloda sürdürülmek istendiğini ifade ediyor. Üstüne üstlük Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’na bağlı Dezenformasyonla Mücadele Merkezi’nin OVP’de yer alan özelleştirme planının köprü ve otoyolların satışına dair olmadığını ifade etmek için yayımladığı bildiride dahi köprü ve otoyollardan işletme hakkı devirleri vesilesiyle özelleştirme geliri hedeflendiği kabullenildi.

Krizin iki yüzü

OVP bir krizin içerisinde olduğumuzu kabul ediyor. Peki, bu krizi aynı şekilde mi yaşıyoruz?

2025 yılının başında Türkiye’de otomotiv pazarının yüzde 14’e yakın daraldığı ifade ediliyordu. Buna rağmen toplam satışlardaki lüks araçların payı 7,3 puan artarak yüzde 18’e dayanmış; Mercedes, BMW ve Audi gibi araçların satışında patlama olmuştu. Eylül ayına gelindiğinde ise (10Haber’in yayımladığı bir habere göre) en ucuzu 38 milyar liradan satışa sunulan Rolls-Royce’un Türkiye bayisi dünya çapında “yılın bayisi” oldu. Haberde bayi Türkiye pazarındaki tek rakibini “yat, villa ve mücevher” satıcıları olarak tanımladı.

Madalyonun bir yüzü bu iken, biz işçi ve emekçilerin yer aldığı diğer yüzünde görünüm şu: Şu anda MESS grup sözleşmeleri süren Birleşik Metal-İş Sendikası’nın araştırmasına göre geçtiğimiz ay 4 kişilik bir ailenin sağlıklı ve dengeli beslenme maliyeti 26 bin 149 TL oldu. Yani bir asgari ücretli kira ödemese, yol masrafı olmasa, elektrik, su, doğalgaz faturası ödemese ve gıda dışında hiçbir harcama yapmasa dahi maaşı ailesinin sağlıklı beslenmesine yetmiyor. Aynı araştırma yoksulluk sınırının ise 90 bin 450 TL olduğunu söylüyor. Yani 4 kişilik ailenin 4’ü de asgari ücretle çalışsa dahi yoksul olmaktan kurtulamıyor.

Tek gösterge maaşlarımız değil, sosyal haklarımızda da benzer bir kesinti söz konusu. Pırlantadan vergi almayan hükümet, temel ihtiyaçların neredeyse tamamından ÖTV istiyor. Bu da yetmiyor, şirket vergileri silinirken emekçiye adaletsiz bir şekilde vergi dilimleri dayatılıyor. Kıdem tazminatı tavanı 1975 yılında yürürlüğe giren 1927 sayılı yasa ile ilk kez asgari ücretin 7,5 katı ile sınırlandırılmasından bugüne en düşük düzeyde; şu anki kıdem tazminatı tavanı ancak iki asgari ücret yapıyor.

Türkiye’nin en büyük sorunu çok net bir biçimde karşımızda duruyor. Emekçilerin kendi ürettikleri toplumsal servetten aldıkları pay azalırken, zenginlerin aldığı pay ve emekçilerin asla yanına bile yaklaşamayacağı lüks tüketim artıyor. İşte milletçe yaşadığımız iddia edilen ekonomik kriz madalyonunun iki yüzü bu!

Çıkış nerede?

Hükümetin burjuvaziye verdiği mesaj net: “Evet, dünya büyük bir kriz içerisinde. Ama biz iktidardayken, emekçilerin alım gücüne artan şekilde el koymayı sürdüreceğiz. Bu sayede de siz lüks tüketiminizi artırabileceksiniz. Bunu sürdürebilmek için de tartışmasız bir güce ihtiyacımız var ve elbette ki bu gücü düzen içi rakiplerimizi ezmek için de kullanacağız!”

İşte yakın dönemimizin özeti bu. Ve düzen içi hiçbir parti, hiçbir kurum ekonomideki bu adaletsizliğe karşı koyabilecek bir programa sahip değil.

Ancak buradan çıkış var! Biz emekçilerden “Kırk katır mı, kırk satır mı?” yönünde bir tercih yapmamız bekleniyor. Ancak bizi buradan kurtaracak olan yalnızca kendi kollarımız olabilir. Bugün MESS grup sözleşmesinde pazarlık halinde olan emekçilerle koşulsuz dayanışmaya geçerek, vergi dilimleri ve ücret zammı gibi mücadelelerinin OVP’de yer alan tüm saldırılara karşı birleştirilmesi için bir emek ittifakının kurulması tek çıkış yolumuz olarak karşımızda duruyor.

10 Ekim Ankara Garı Katliamı’nın 10. yılında adaletin yerini bulması talebiyle yüründü

0

10 Ekim Ankara Gar Katliamı’nın 10. yılında İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri’nin çağrısıyla Kadıköy’de gerçekleştirilen kitlesel eylemde adaletin yerini bulması talebiyle yüründü. 

“Adalet halkların elleriyle gelecek!”

Çok sayıda kurumun katıldığı eylem Kadıköy Boğa Heykeli’nden “Katillerden hesabı emekçiler soracak!” ve “Adalet halkların elleriyle gelecek!” sloganları eşliğinde İskele Meydanı’na doğru yürünmesiyle başladı. Sloganlarda, hükümetin göz göre göre gerçekleştirilen saldırıyı engellememiş olmasına ve katliamdan 10 yıl sonrasında dahi adaletin yerini bulmayışına dair öfke dile getirildi. 

“Barış şehitleri mücadelemizde yaşıyor!”

Yürüyüşün ardından Rıhtım’da gerçekleştirilen anma barış şehitlerinin anısına bir dakikalık saygı duruşu yapılmasıyla başladı. Yaşamını yitirenlerin isimleri kürsüden teker teker anons edilirken kitle bu anonsları “Yaşıyor!” haykırışlarıyla cevapladı.

Alandaki ilk konuşmayı yapan İstanbul Barosu’ndan Erkan Ünüvar; geride kalan 10 seneye rağmen adaletin hâlâ sağlanmadığını ve tek bir kamu görevlisinin dahi yargılanmadığını, aksine dosyanın kapatılmaya çalışıldığını aktardı. Ünüvar konuşmasında, katliamı organize edenlerin takibe alınmalarına rağmen engellenmediklerini de dile getirdi.

Bir diğer konuşmacı olan, kayıp yakını Faik Deli konuşmasında; katliamı gerçekleştirenlerin sadece iki IŞİD mensubu olmadığını, güvenlik önlemlerini almayanların da patlamadan sorumlu olduğunu söyledi. Kolluk kuvvetlerinin katliamın gerçekleştirildiği alana saldırıdan sonra gelerek, yaralılara ve halka biber gazı ve plastik mermi sıktığını ifade eden Deli, gerçek sorumlular ortaya çıkana kadar mücadeleden vazgeçilmeyeceğini, ülkeye barış ve demokrasi gelene dek mücadeleyi sürdüreceklerini belirtti. 

“10 Ekim’i unutma, unutturma!”

DİSK İstanbul Bölge Temsilcisi Asalettin Arslanoğlu tarafından okunan basın açıklamasında; katliamın ardından geçen 10 yılda ne yerde yatan yaralılara saldıran polislerin ne de “oylarımız yükseliyor” itirafında bulunan siyasetçilerin unutulmuş olduğu vurgulandı. Açıklama “Er ya da geç katiller kaybedecek! Emek, barış, demokrasi kazanacak!” sözleriyle sona erdi.

“Katillerden hesabı emekçiler soracak!”

Kanlı 10 Ekim’in ardından geçen 10 yılda ne faillerle gizli ilişkiler aydınlatıldı ne de gerçek sorumlular hesap verdi. Bu saldırıya göz yuman AKP Hükümeti ise hâlâ iktidarda ve emekçileri ve ezilenleri hedef alan politikalar uygulamaya devam ediyor. Bu katliamın her yönüyle aydınlatılmasının ve tüm sorumluların hak ettikleri şekilde yargılanmasının yolu ise Tek Adam rejimine karşı birleşik mücadeleyi yükseltmekten geçiyor.

Suriye’de düğümlenen süreç

0

Mecliste yeni yasama yılı başlıyor. Şimdiye dek çeşitli demokratik kitle örgütü ve STK temsilcilerini, kayıp yakınlarını dinlemiş olan komisyonun olağan koşullarda, gerekli yasal düzenlemelere dair bir hazırlık yapması ve bunu meclisin gündemine taşıması gerekiyor. Bu gerçekleşecek mi göreceğiz. Suriye’deki düğüm, Ankara’daki yolu tıkıyor gibi.

Her ne kadar zaman zaman farklı telden çalıyor görünseler de ne Bahçeli’nin ne Erdoğan’ın meselenin kısmen de olsa demokratik bir neticeye hızlıca kavuşturulması yönünde bir arzusu var. Görünürdeki tutum farklarının da, zaman kazanmaya kararlı ortakların iyi polis-kötü polis oyunundan fazlasına delil olduğuna inanmak için sebep yok.

Kürt siyasi hareketi de sorunların ve dolayısıyla çözümlerin esasına yönelmektense etrafında gezinmeye dayalı bu sündürme politikasına kuvvetli bir karşı koyuş geliştiremedi. Meselenin düğümlendiği yer Suriye olmasına rağmen, orada yürümekte olan süreç ile Türkiye içindeki süreci birbirinden ayrı ele alma yaklaşımı öne çıktı. Suriye’de akan zamanın Rojava’nın fiili statüsünü pekiştirme ve ona resmiyet kazandırma yolunda Kürtlerin lehine işlediği ve öyle de işlemeye devam edeceği hesap ediliyordu.

Fakat Erdoğan’ın son ABD ziyaretinde açığa çıkan manzara, bu emperyalist güç ile Tek Adam rejimi arasındaki dönemsel çelişkilerin pekâlâ aşılabileceğini ve sahadaki güçlerin mevcut konumlanışlarına dayanarak ilerletilecek bir politikanın sınırlarının ufukta belirdiğini düşündürüyor. Elbette Kürtler de başından beri bu ihtimalin farkında. Özgüçlerinden başka dayanacakları güç kalmadığında girilmesi muhtemel bir çarpışma uğrağına olabildiğince hazırlıklı girmek istiyorlar. Görünen o ki Trump bölgede taşların az çok yerine oturmasını istiyor ve Suriye Kürtleri için de karar anı yaklaşıyor.

Tıpkı “çatışma” durumunda olduğu gibi mevcut “çatışmasızlık” durumunun da bir çözümü müjdelemekten uzak olduğunu görüyoruz.

Rejimin, ulusların kendi kaderini tayin hakkını tanımak bir yana asgari bir demokratikleşmenin gereklerini yerine getirmeye dahi yabancı olan baskıcı karakteri ve Kürt siyasi hareketinin devrimci, kopuşçu bir hat yerine gerek silahla gerek demokratik araçlarla her daim reformist-pazarlıkçı bir yolu yeğliyor oluşu, bu süreci de 50 yıllık savaşın bugüne dek birbirini izleyen sayısız zikzaklarından bir diğeri haline getirirse sürpriz olmaz.

Rejim, ana muhalefet partisini seçime girse de kazanamayacağı hale getirene dek hırpalamak, bunu yaparken de Türk ve Kürt emekçilerin demokrasi talebiyle birleşik bir seferberliğe girişmesinin önünü kapatmak olarak özetlenebilecek yol haritasını takip etmeyi sürdürüyor. Fakat planını tamamına erdirmek için hâlâ zamana ihtiyacı var. Kürt siyasi hareketi de Rojava için zaman kazanmak, tutsak önderliği için daha fazla meşruiyet alanı açmak, çeşitli yasal tavizler elde etmek için çabalıyor, eleştirilerini dile getirse de oyunu bozan taraf olmak istemiyor. Bahçeli’nin meclisteki çıkışıyla başlayan bir yıllık sürecin ilerleyişi bir barışın başlangıcından ziyade yeni çatışmalardan önce verilen bir molanın içinde olup olmadığımızı düşündürüyor.

Soykırımın 2. yılında “İsrail’e tam ambargo!” çağrısıyla yürüyüş

0

Soykırımcı İsrail devletinin Filistin’de 7 Ekim 2023’ten bu yana uyguladığı soykırımın 2. yılında Filistin Eylem Komitesi’nin çağrısıyla binlerce kişi Taksim’den Dolmabahçe’ye yürüdü. Filistin Eylem Komitesi’nin “İsrail’e tam ambargo!” çağrısıyla 5 Ekim Cumartesi günü gerçekleşen yürüyüşe komitenin bileşeni birçok sosyalist parti ve kurumun yanı sıra kadın örgütleri, sendikalar ve Filistin dostları katıldı.

Kitlenin “Özgür Filistin İçin İsrail’e Tam Ambargo!” pankartının arkasında toplandığı yürüyüşte “Nehirden denize Özgür Filistin!”, “Yaşasın küresel İntifada!”, “Yıkılsın Siyonist işgal devleti!”, “Katil İsrail, işbirlikçi ABD!”, “Filistin’e özgürlük, İsrail’e boykot!” sloganları atıldı. “Hamaseti bırak, ilişkiyi kes!” ve “BOTAŞ’tan akan petrol değil kan” sloganlarına yer verilerek, Tek Adam rejiminin Filistin dostu söylemlerine rağmen soykırımcı İsrail’le ilişkilerini sürdürmesine dikkat çekildi.

İsrail’e askeri, siyasi, ticari, diplomatik, her alanda tam ambargo talebinin önde olduğu basın açıklaması metnini okurlarımızla paylaşıyoruz:

“Bugün biz de Türkiye’deki Filistin dostları olarak, bu topraklardan soykırıma sağlanan desteğin derhal durdurulması talebiyle bir aradayız. Bu ülkedeki siyasi iktidar her gün Filistin hamaseti yaparken, o sırada kendi topraklarından Siyonist ordunun uçaklarına ve tanklarına petrol taşımaya devam ediyor. Türkiye’deki askeri üsler soykırımcı orduya anlık istihbarat akışını sürdürüyor. İsrail’e gidip gelen gemiler Türkiye limanlarını serbestçe kullanırken bu suç ortaklığını ifşa edenler, devletin baskısına maruz kalarak gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, yargılanıyor.

Gazze ablukasını kırmak amacıyla yola çıkan Sumud Filosu’na limanlarını açmayan, saldırı ve tehditler altındayken yanlarında olmayan devletin, gönüllüleri karşılarken döktüğü gibi timsah gözyaşlarına kanmıyoruz, gerçek yaptırımlar görmek istiyoruz.

Filistin mücadelesinin ihtiyacı olan gözyaşları değil, Siyonist rejimin beslendiği kaynakların kesilmesidir. Türkiye’deki iktidarı, uluslararası toplantılarda İsrail’e yaptırım ve ambargo çağrıları yapmadan önce kendisinin bu kararları alarak hemen uygulamaya geçmeye çağırıyoruz.

Filistin halkı varlık savaşı verirken, soykırıma destek olunmasını kabul etmiyoruz. Siyonizm’in ve destekçilerinin olduğu her yer Filistin’le dayanışma hareketinin hedefindedir. İsrail’e tam ambargo ilan edilene, bu gayrimeşru rejim tecrit edilip ortadan kaldırılana kadar bulunduğumuz her yerde intifada ruhuyla mücadeleyi yükselteceğiz.”

Üniversitelerde yeni döneme girerken kayyum rejimi ve OVP kıskacı

0

Yeni akademik yıla girerken Tek Adam rejiminin üniversitelere yönelik baskıları artıyor. Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınması ve tutuklanmasının ardından yükselen, yıllardır benzeri görülmemiş öğrenci seferberliğinin üzerinden aylar geçti ve Tek Adam rejiminin kayyum siyaseti derinleşerek devam ediyor. CHP’li belediyelere düzenlenen operasyonlar, siyasetçilerin tutuklanması ve kampüslerdeki baskılar birbirine paralel ilerliyor. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde 11 kulüp kapatıldı ve yerlerine kayyum kulüpler kurulmaya çalışılıyor. Geçtiğimiz dönem 34 kulübün yönetimlerinin görevden alındığı Boğaziçi Üniversitesi’nde yeni kulüpler tüzüğüyle baskı ve denetim artırıldı. ODTÜ, Hacettepe, Boğaziçi, İTÜ, Mimar Sinan ve daha birçok üniversitede yüzlerce öğrenciye soruşturma açıldı. Ege Üniversitesi’nde ise üniversite toplulukları adına stant açmak isteyen 20 öğrenci gözaltına alındı.

Ekonomik krizin faturasını emekçilere ve tüm ezilen kesimlere kesmeye çalışan Mehmet Şimşek’in Orta Vadeli Programı (OVP) da talanına hız kesmeden devam ediyor. Boğaziçi’nde yıllardır ücretsiz olan çamaşırhane hizmeti özelleştirildi, artık öğrencilerden her yıkama için 200 TL talep ediliyor. Hacettepe’de haftalardır sıcak su yok, İstanbul Üniversitesi’nde yemekhane zamlarını protesto eden göçmen öğrenci Nana Babazade bir aydan uzun süredir Geri Gönderme Merkezi’nde işkence görüyor, ölüm tehditleri aldığı ülkesine geri gönderilmekle tehdit ediliyor. Artan ev kiraları ve yetersiz kapasitedeki yurtlar, KYK burs ve kredilerine zam yapılmamasıyla birleşince öğrencileri okurken çalışmaya ve yoksulluğa mahkûm ediyor. 

Tüm bu gelişmeler birbirinden bağımsız değil. Kayyum politikalarıyla siyasal demokrasi baskılanırken OVP ile ekonomik kuşatma derinleşiyor. Bir yandan kayyum siyasetiyle söz ve karar hakkı gasp edilen öğrenciler, öbür yandan OVP ile barınma ve yaşam maliyetleri altında eziliyor, en temel kamusal hizmetlerden mahrum bırakılıyor. Tek Adam rejimi, üniversiteleri kamusal bir alan olmaktan çıkarıp öğrencileri birer müşteri haline getirmeye çalışıyor.

Öğrencileri sessiz ve itaatkâr bir kitleye dönüştürmeye yönelik siyasal ve ekonomik saldırılar katlanarak artıyor. Ancak geçmiş deneyimler gösteriyor ki öğrenciler baskı karşısında geri çekilmiyor, aksine kendi taleplerini yükseltmek ve haklarını savunmak için örgütleniyor. Başta Boğaziçi Üniversitesi olmak üzere Galatasaray, Yıldız Teknik, İTÜ, Mimar Sinan gibi üniversitelerde kurulan Öğrenci Temsilcileri Kurulları (ÖTK), öğrencilere siyasal baskılara ve ekonomik talana karşı taleplerini ortak bir mücadele programı ekseninde yükseltmek ve bu doğrultuda seferber olmak imkânı sağlıyor. Bu ÖTK’ların inşacıları olmak, kalıcılıklarını sağlamak ve öğrencilerin taleplerini ortak bir mücadele programına dönüştürüp kampüslerdeki baskılara ve ekonomik yıkıma karşı birleşik bir seferberliği sürdürmek en temel görevimiz.

Fransa’da kemer sıkma uygulamalarına karşı, İtalya’da Filistin’e destek için genel grev

0

Eylül ayında Fransa, Macron hükümetinin uygulamaya koymayı planladığı yeni kemer sıkma önlemlerine karşı iki hafta boyunca büyük protestolara sahne oldu. 10 Eylül’de binlerce kişi “Her şeyi durduralım” sloganıyla sokaklara döküldü. Paris merkezli protestolar, eski Başbakan François Bayrou tarafından sunulan ve 44 milyar avroya varan kesintiler ve iki resmi tatilin kaldırılmasını öngören 2026 bütçe planına karşı düzenlendi. Yoğun protestolar sonucunda Başbakan görevden alındı ​​ve yerine, düzenlemeleri sürdüren ancak resmi tatillerin kaldırılmasını iptal eden Sébastien Lecornu getirildi.

18 Eylül’de ülkenin başlıca şehirlerinde tüm sendika konfederasyonlarının çağrısıyla genel grev düzenlendi. Sendikalar, Bayrou’nun önerdiği kemer sıkma kesintilerinin iptalinin yanı sıra emek düşmanı 2023 emeklilik reformunun yürürlükten kaldırılmasını, kamu hizmetlerine daha fazla kaynak ayrılmasını ve vergilerin kaldırılmasını talep ediyor.

Fransa, çoğu Avrupa Birliği ülkesinde olduğu gibi ciddi bir ekonomik kriz içinde. Geçen yılki açık, GSYİH’nin yüzde 5,8’ine ulaştı. Bu, Avrupa Birliği tarafından belirlenen yüzde 3 sınırının neredeyse iki katı. Ulusal borç ise 3,3 trilyon avroyu aşarak GSYİH’nin yaklaşık yüzde 114’üne denk geliyor. Ancak her zamanki gibi, hükümetler krizin yükünü işçilere ve yoksullara yüklüyor, sosyal harcamaları ve ücretleri azaltıyor.

Fransa’daki protestolar, kapitalizmin derin ekonomik ve politik kriz ortamında, patronlardan ve çokuluslu şirketlerden yana hükümetlerin halklara dayattığı kemer sıkma uygulamalarına karşı Endonezya ve Nepal’de çıkan isyanlarla aynı dönemde gerçekleşti.

İtalya’da 22 Eylül’de Gazze’deki soykırımı kınamak, Küresel Sumud Filosu’nu desteklemek ve Meloni hükümetinin İsrail ile ilişkilerini keserek Filistin Devleti’ni tanımasını talep etmek için ülke çapında bir grev düzenlendi. Taban Sendikaları Birliği’nin (USB) çağrısını yaptığı greve İtalya’nın büyük bir bölümünde binlerce kişi katıldı. Liman, karayolu taşımacılığı, sağlık ve lojistik işçilerinin katıldığı greve öğrenciler ve öğretmenler de destek verdi. Ülkenin en büyük sendikalarından biri olan İtalya Genel İşçi Sendikası’nın (CGIL) çağrısıyla da 19 Eylül’de Gazze’ye destek için dört saatlik bir grev yapılmıştı. USB’nin aktardığına göre İtalya’nın ana limanları kapatıldı, toplu taşımanın yüzde 90’ı ve demiryolu ulaşımının yüzde 50’si durduruldu. Grevlerle beraber Roma, Bologna ve Napoli gibi kentlerde on binlerin katıldığı kitlesel protestolar düzenlendi.

Filistin’le enternasyonal dayanışmaya damga vuran olaylardan biri de İtalyan liman işçilerinin eylemleri oldu. Gazze’ye giden Küresel Sumud Filosu’nun organizasyonunda yer alan USB, limanları felç etmenin başını çekti. Cenova ve Venedik’teki limanların yanı sıra protestolar Livorno, Trieste, Ancona ve Civitavecchia’daki limanlara da yayıldı. Ravenna’da liman işçileri İsrail’e giden iki konteyneri durdurdu.

Gazze’yle ve Filistin halkıyla dayanışma giderek artan bir güçle yayılıyor; “Nehirden denize özgür Filistin” sesleri çoğalıyor. Küresel emperyalizmin desteklediği Siyonizmin suçlarını durdurmak ve işgalci İsrail Devleti ile ticari, diplomatik ve askeri tüm ilişkilerin kesilmesini talep etmek, dünya halkları için acil bir görev.

Birleşik saldırılara karşı mücadeleler sürüyor

0

Türkiye’nin farklı illerinde ve sektörlerinde işçiler düşük ücretler, güvencesiz koşullar ve sendikal hakların tanınmaması karşısında mücadele ediyor. Öne çıkan talepler bütün işyerlerinde aynı: sendikalaşma hakkı önündeki engellerin kaldırılması, toplu iş sözleşmelerinin yapılması, ücretlerin enflasyon karşısında korunarak insanca yaşamaya yetecek seviyeye çıkarılması ve işçi sağlığı ile iş güvenliği önlemlerinin etkin biçimde uygulanması.

İzmir Kemalpaşa’daki Temel Conta işçileri, 2023’te Petrol-İş sendikasına üye olarak çoğunluk tespiti için Bakanlığa başvurmuştu. Patronun itirazlarına rağmen sendikanın yetkisi kesinleşti. Ancak patronun toplu sözleşme sürecinde masaya oturmaması üzerine işçiler 10 Aralık 2024’te greve çıktı. İşçilerin greve gitmesinde patronun herkesi asgari ücrete mahkûm etmesi, gerekli güvenlik önlemlerinin kaldırılması, bakanlık desteğiyle hava filtresi gibi mevcut tedbirlerin dahi ortadan kaldırılması ve patronun baskıcı, zaman zaman şiddete varan tutumları etkili oldu. Grevde 300 gün geride bırakıldı.

Kocaeli’de Gübretaş’ta 21 Ocak’ta başlayan toplu sözleşme görüşmelerinde işverenin yüzde 30 zam teklifi kabul edilmedi. 3 Temmuz’da yaklaşık 240 Petrol-İş üyesi greve çıktı. İşçiler sefalet zammına karşı mücadeleye devam ediyor.

İzmir’deki TPI Kompozit işçileri 13 Mayıs’ta greve çıktı. Petrol-İş İzmir Şubesi’nin yürüttüğü toplu iş sözleşmesi görüşmeleri patronun yüzde 30’luk teklifinde ısrar etmesiyle çıkmaza girince grev kararı alındı. 11 Ağustos’ta şirket iflas başvurusu yaptıktan sonra XCS Composites L.L.C.-FZ adlı bir şirkete devredildi. İşçiler grev ve toplu iş sözleşmesi haklarının çiğnenmemesi için belirsizliğin giderilmesini istiyor.

Amasya Merzifon’da GM Teknik Cam fabrikasında çalışan Kristal-İş üyesi işçiler, 17 Temmuz 2025’te greve başladı. Patron, ücret ve sosyal haklara ilişkin talepleri reddetti. Bunun üzerine üretim durduruldu. İşçiler, açlık sınırındaki ücretlere karşı güvenceli bir iş ve insanca bir çalışma ortamı için mücadele ediyor.

Sakarya Hendek’te bulunan SAG Hidrolik’te 114 işçi, ağustos ayında Birleşik Metal-İş’e üye oldu. 18 Ağustos’ta sendikanın yetkisi bakanlık tarafından onaylandı. Kısa süre içinde üç öncü işçi Kod 46 gerekçesiyle işten çıkarıldı. Fabrikada telefon yasağı ve bölüm geçiş kısıtlamalarıyla baskılar artırıldı. İşçiler, bu koşullar altında fabrika önünde direnişe geçti. İşçiler işten atılanların geri alınmasını ve sendika ile masaya oturulmasını talep ediyor.

Hyundai Asansör işçileri, üç yıl süren hukuk sürecinin ardından sendikal yetkiyi kazandı. Ancak toplu sözleşme görüşmelerinde işveren, 2026’ya kadar zam yapılmamasını ve sonrasında ücretlerin sadece asgari ücret oranında artırılmasını önerdi. İşçiler bu teklifi kabul etmedi. İşçilerin temel talebi, toplu iş sözleşmesinin derhal hayata geçirilmesi.

Avane Cloud Kitchen işçileri, aylarca maaş almadan çalıştırıldıktan sonra tazminatsız işten çıkarıldı. 270 işçi, gasp edilen maaşlarının faiziyle ödenmesini ve tazminatlarının verilmesini talep ediyor. Ayrıca patronun iflas gerekçesiyle yükümlülüklerden kaçmaya çalıştığını, bunun yargı tarafından soruşturulması gerektiğini ifade ediyor.

İzmir Gaziemir Serbest Bölge’de bulunan Digel Tekstil işçileri, sistematik mobbing ve tacize karşı çalışma koşullarının düzeltilmesi için Teksif Sendikası’nda örgütlenmelerinin ardından işten çıkarıldılar. İşçiler işlerine dönmek, sendikalı ve güvenceli çalışabilmek için 17 Ocak’tan bu yana direniyorlar. Alman menşeli firmayı sendika düşmanı tutumundan vazgeçmeye ve işçilerin işe iadesi talebini kabul etmeye çağıran direnişteki Digel Tekstil işçileri, sendikaları ile birlikte uluslararası bir imza ve destek kampanyası başlattı.

MESS Grup Toplu İş Sözleşmesi yaklaşıyor!

0

Metal işkolunda on binlerce işçiyi ilgilendiren MESS (Türk Metal Sanayicileri Sendikası) Grup Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmeleri başlıyor. İlki 13 Ekim’de gerçekleşecek görüşmelerin temsilciliğini Türk Metal, Birleşik Metal-İş (BMİS) ve Özçelik-İş yapıyor. 15 Eylül’de sözleşmelerin ilk taslağını açıklayan Türk Metal ve BMİS, ilk altı ay için sırasıyla ortalama yüzde 35 ve 58,5 zam talep etti. Metal işçisinin ortalama maaşı son dönemde ikramiye ve gelir vergisi istisnası dahil net 55 bin 511 TL. Yoksulluk sınırı ise BMİS’e göre 89 bin 768 TL olmuş durumda. Ücret zammı taleplerini hesaba katınca BMİS’in teklifi metal işçisinin aylık net 84 bin 666 TL alması yönünde. Bunların yanında TİS kapsamının genişletilmesi, yüzde 15’lik vergi diliminin üzerinin işveren tarafından karşılanması, ebeveyn izni ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanmasına yönelik düzenlemeler yapılması gibi talepler var. Özçelik-İş’in taslağı ise Türk Metal’inkinden bile geride.

Geçtiğimiz günlerde yaklaşık 600 bin kamu işçisini ve 4 milyon memuru ilgilendiren TİS görüşmeleri gerçekleşmişti. Sendikal bürokrasinin engellenemeyen ihaneti sonucunda kamu işçisine ve memurlara sefalet zammı dayatıldı. Bu gelişmeler ışığında metal işçilerini kolay bir süreç beklemiyor çünkü işçi sınıfı birbirinden olumlu/olumsuz etkileniyor ve mücadelelerinden öğreniyor. Bir yandan da işsizlik tehdidinin sanayi işçisinin elini kolunu bağlayan bir diğer etken olduğunu ve sendika bürokratlarının bir silahına dönüştüğünü belirtelim. Bu durum işçilerin kaderlerine razı olduğu, mücadele etmediği anlamına gelmiyor. Geçtiğimiz sene grev yasaklarına rağmen mücadelelerini sürdüren Hitachi, GE Grid Solutions ve Schneider Elektrik işçileri hâlâ hafızamızda. Daha güncel bir örnek olarak Omsa Metal işçileri sendikalı olarak işlerine geri dönmeyi başardı; Hyundai Asansör işçileri “sendikadan ayrılın” telkinlerine karşı sendikalı ve toplu sözleşmeli çalışma hakkı için seferber oluyor. Önümüzdeki süreçte ise yeni grev yasaklamalarına hazır olunmasına ve fiili olarak bu yasakları aşacak bir örgütlenmeye ihtiyaç var.

Diğer taraftan işçiler, Türk Metal yetkilileri gibi “ayağı yere basan” bir teklif yapıldığını, bunun şartların dayatması olduğunu öne süren sendika bürokratlarıyla mücadele etmek zorunda. 2015 Metal Fırtına zamanında olduğu gibi işçilerin tabandan karşı çıkışlarının ne kadar elzem olduğunu ve diğer mücadeleleri etkileyeceğini hatırlamakta fayda var. 2026 Ocak ayında asgari ücrete ne kadar zam yapılacağı metal işçisinin çalışma koşullarındaki gelişmelerle iç içe geçmiş durumda.

Peki işçiler bu darboğazdan nasıl kurtulacak ve sıkıştıkları bu cendereden çıkış yolu nerede? İlk elden mücadelelerin parçalılığını aşması ve ortak bir mücadele programı etrafında bir araya gelmesi gerektiğini söylemeliyiz. Yukarıda saydığımız örneklerin daha fazla artması ve Orta Vadeli Program (OVP) etrafında bir araya gelen patron sınıfının topyekûn saldırılarına karşı işçi sınıfının da mücadeleleri birleştirmesi ve topyekûn mücadele etmesi gerektiğini görüyoruz. IMF’siz IMF programı olan Şimşek programı ekonomik krizin bütün faturasını emekçi sınıfların omuzlarına yüklerken, bir yandan yeni milyarderler peyda oluyor. Buna karşı bizim programımız ise sendikalı-sendikasız bütün işçileri kapsayan, üç konfederasyonun sayacağımız acil talepler etrafında bir araya geldiği ortak bir eylem planı etrafında şekillenmeli:

Tüm ücretler ve emekli aylıkları yoksulluk sınırı üzerine çıkarılsın!

Ücretlere ve emekli aylıklarına her üç ayda bir gerçek enflasyon oranında zam!

İşten çıkarmalar yasaklansın!

İşsizlik fonu emekçiler için kullanılsın!

Artan oranda servet vergisi alınsın!

Bu programın hayata geçmesi için ise işçi sınıfının bağımsızlığı temelinde kurulacak bir Emek İttifakı ihtiyacı şimdi her zamankinden daha belirgin bir şekilde karşımızda.

Gazze abluka altında: emperyalist soykırımın iki yılı

0

Gazze’ye yönelik soykırımcı saldırının ikinci yılı, emperyalizmin ve onun Siyonist öncüsünün bitmek bilmeyen barbarlığını bir kez daha gözler önüne seriyor. İki yıldır süren aralıksız bombardıman, aç bırakma ve sistematik yıkım Filistin halkının iradesini kıramadı; aksine, tüm ezilen insanlık için bir direniş meşalesi gibi yükselen sarsılmaz bir kararlılık yarattı. Bu, küresel sınıf mücadelesinin kritik bir cephesi; kapitalizmin denetim arzusunun vahşi sömürgeci şiddet olarak nasıl vücut bulduğunun çıplak bir örneği.

Gazze’deki yıkım tahayyül edilemez boyutlarda. Batılı emperyalist güçler tarafından silahlandırılıp desteklenen sömürgeci devlet, bilinçli olarak bir enkaz ve çaresizlik yaratıyor. Okullar, hastaneler, evler -yaşamın bütün dokusu- sistematik biçimde yok edilmekte. Filistin halkı, bu cehennemin ortasında bile acılarının mimarlarıyla alay edercesine direniyor. Onların özgürlük mücadelesi, kapitalist sömürüye ve emperyalist tahakküme karşı verilen küresel mücadeleyle doğrudan bağlantılı. Gazze’deki soykırım; savaş, mülksüzleştirme ve kendi kaderini tayin hakkının bastırılmasıyla varlığını sürdüren küresel sistemin doğrudan bir sonucu.

Washington’dan Brüksel’e Batılı güçler, bu vahşetin tarafsız gözlemcileri değil, aktif suç ortaklarıdır. Siyonizme verdikleri siyasi ve askeri destek, ablukadaki rolleri ve propagandaları, sömürgeci projeyi hesap verilebilirlikten koruyor. Demokrasi nutukları atarken bir apartheid rejimini silahlandırıyor, insan haklarından bahsederken toplu katliamlara gözlerini yumuyorlar. Bu ikiyüzlülük, sermaye birikimini ve küresel hegemonyasını sürdürmek için önüne çıkan her şeyi yutan emperyalizmin temel özelliği.

Filistin direnişi, tüm farklı biçimleriyle, uluslararası işçi sınıfının ve özgürlük arayışında olan tüm halkların en ulvi ideallerini somutlaştırıyor. Kuşatılmış Gazze sokaklarından işgal altındaki Batı Şeria’ya adalet çağrısı yankılanıyor ve giderek büyüyen uluslararası dayanışmayla güçleniyor. Bu mücadele sınır tanımıyor! Her işçi ve ezilenin bilmesi gereken bir gerçek var: Filistinlileri bağlayan zincirler, bizleri de esir etmeye çalışan zincirlerdir.

Bu tarihsel dönemeci, burjuva diplomasisinin kısır bakışından değil, devrimci ideolojinin sarsılmaz netliğinden kavramalıyız. Filistin’in kurtuluşu; emperyalizmin çöküşü ve kapitalizmin yıkılışıyla ayrılmaz bir bütündür. Gazze’nin direnci, insan ruhunun bastırılamaz gücünün kanıtıdır; en karanlık anlarda bile devrimin tohumlarının atıldığını gösterir. Filistin için verilen mücadele, sömürgeci baskı ve kapitalist sömürüyü geride bırakacak bir gelecek içindir. Bu gelecek, enternasyonal sosyalist dayanışmanın ateşiyle şekilleniyor.

Dayanışmanın talepleri açık: İsrail’i her kurumda tecrit edin; insansız hava aracı üreten fabrikaları kapatın; İsrail çıkarına askeri seferberliği yasaklayın; işgalden kâr eden şirketlerin varlıklarına el koyun. Bu konuda tarafsızlık söz konusu olamaz; ya ezilenin yanındasınızdır ya da ezenin. “İki devlet” yanılsamaları ve kapalı kapılar ardındaki anlaşmalar; ABD, Avrupa ve Körfez’i imparatorluğun aracısı haline getiren kapitalistlere hizmet ediyor. Tek adil sonuç, herkesin eşit haklara sahip olduğu bir Filistin ve mültecilerin yıllardır inkâr edilen geri dönüş hakkının tanınmasıdır. Bu vizyon emperyalistleri korkutuyor; bu yüzden bunu “aşırılık” olarak yaftalıyorlar. Oysa asıl soru şu: Adalet için ayağa kalkmak mı daha aşırı, yoksa Gazze’deki toplu katliamı onaylamak mı?

İUB-DE’den Ezequiel Peressini, Küresel Sumud Filosu’nun geri kalanı ile birlikte serbest bırakıldı

0

7 Ekim günü, Solun ve İşçilerin Cephesi (FIT) bileşeni Sosyalist Sol’un ve İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) önderlerinden Arjantinli Ezequiel Peressini, emperyalist İsrail anklavına sınırı olan Ürdün’e sınır dışı edilerek nihayet serbest bırakıldı.

Peressini, Küresel Sumud Filosu’nun Gazze’ye insani yardım götürme ve Siyonist işgalin yasadışı ablukasını kırma amacıyla 31 Ağustos’ta Barselona limanından hareket eden Sirius gemisinde yer alıyordu.

Peressini, sağlık sorunları nedeniyle Yunanistan’da filodan ayrılmak zorunda kalan Arjantin Sosyalist Sol Ulusal Milletvekili Juan Carlos Giordano ile birlikte İUB-DE heyetindeydi. Türkiye’den İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) önderlerinden Görkem Duru da Tunus’ta haftalarca yürüttüğü faaliyetle bu heyetin içinde yer alıyordu.

İsrail, Peressini gibi yüzlerce filo katılımcısını Tel Aviv’in yaklaşık 180 km güneyinde, Mısır sınırına yakın Necef çölünde bulunan yüksek güvenlikli Ketziot hapishanesinde tuttu. Bu hapishane, Filistinliler için kötü anılar barındıran, ıssız ve çorak bir bölgede yer alıyor; her adımda kum bulutlarının yükseldiği bu hapishane duvarlarının ardında birçok kışla bulunuyor. Ezequiel ve diğer tutuklular, dehşet verici koşullarda, Siyonizmin ve gardiyanların baskı ve kışkırtmalarına rağmen haysiyetlerini korudular.

Soykırımcı İsrail devleti, İtalya’daki genel grev gibi kitlesel seferberlikler ve uluslararası basınç sayesinde, filodaki 400’ü aşkın aktivisti farklı dönemlerde, gruplar halinde serbest bırakmak zorunda kaldı.

Örneğin genç aktivist Greta Thunberg, gemilerdeki insani yardımla Gazze’ye doğru yolculuklarında İsrail tarafından tutuklanan 135 kişilik bir grupla birlikte sınır dışı edildikten sonra 6 Ekim’de Yunanistan’da Atina havalimanına ulaştı. Genç İsveçli aktivist, havalimanında toplanan kitleye yaptığı konuşmasında “Çok net konuşacağım, bir soykırım yaşanıyor” diyerek İsrail’in saldırganlığından bahsetti. Donald Trump’ın kendisine “baş belası” demesine ve “öfkesini kontrol etmesi” için doktora görünmesini önermesine de değinen Thunberg, alaycı bir biçimde önerileri kabul etmeye açık olduğunu söyledi ve “Etkileyici sicilinize bakılırsa, siz de benzer öfke kontrolü sorunları yaşıyorsunuz gibi görünüyor,” diye yanıt verdi.

Peressini; MST/LIS üyesi Arjantinli Celeste Fierro, gemi kaptanı Arjantinli Carlos Bertola ve filo katılımcısı iki Uruguaylı ile birlikte serbest bırakıldı. Tutuklular otobüsle cezaevinden alınarak Ürdün sınırına götürüldüler, burada serbest bırakıldılar ve Ürdün’de Arjantin Konsolosluğu olmadığı için Uruguay Konsolosluğu temsilcilerine teslim edildiler.

Ürdün’de sıcak bir karşılamanın ardından tedbir amacıyla sağlık muayenesi için hastaneye götürüldüler. Ürdün’deki hastane personeli çok destekleyiciydi ve Sumud Filosu üyeleri ile hatıra fotoğrafları çekildi.

Şu anda Arjantin’e dönmeye hazırlanıyorlar. Ezequiel Peressini ve Celeste Fierro, 8 Ekim Çarşamba günü saat 20.30’da Ezeiza Havalimanı’na iniş yapacak bir uçuşla Arjantin’e ulaşacaklar.

Arjantin’den Küresel Sumud Filosu’na katılan tek milletvekili olan ve Sosyalist Sol ile FIT’i temsil eden Juan Carlos Giordano (IS-FIT-U) şunları ifade etti: “Onların serbest bırakılması küresel seferberlik sayesinde oldu. Bu, soykırımcı Siyonizme karşı önemli bir zafer; çünkü karada ve denizde binlerce kişi olarak soykırıma, açlığa karşı, ‘Nehirden denize özgür Filistin’ talebiyle sesimizi yükselttik. Onları, Gazze’ye destek vermeyi amaçlayan bu büyük insani davanın kahraman savaşçıları olarak karşılayacağız.”

Mısır’ı gösterip AKP’ye razı etmek!

0

Ne kadar geliriniz olduğu rakam olarak çok önemli değil. Önemli olan paranın değeri, alım gücü! Aldığınız ücretle, emekli aylığıyla ayın sonunu getirebiliyor musunuz? Çarşıya pazara çıktığınızda istediklerinizi, istediğiniz miktarda alabiliyor musunuz? Gelirinizin ne kadarını kiraya, elektriğe, suya, doğalgaza, eğitime ve sağlığa harcıyorsunuz? Yılda bir kez olsun, bir hafta, evinizin uzağında tatil yapabiliyor musunuz? Bunları yapamıyor iseniz kâğıt üzerinde aldığınız paranın hiçbir önemi yok…

Ama böyle bir hesap iktidarın işine gelmiyor. Muhalefetteyken çay-simit hesabı yapan iktidar haklı olarak alım gücünün düşüklüğünden yakınan emekçi halkın önüne sürekli oranlar koyuyor:

“2002 yılında net asgari ücret 184 liraydı. 2025 itibarıyla 22 bin 104 lira düzeyinde oldu. Nominal olarak 119 kat, reel olarak da 242 artış sağlanmış durumda. 2002’de 127 dolardan bu yıl başında 630 dolara, euro bazında da 144 euro iken 605 euro’ya yükselmiş durumda.”

Böyle demiş Çalışma Bakanı Vedat Işıkhan. Oranlar güzel ama karın doyurmuyor. Işıkhan’a sormalı: Peki, alım gücü ne oldu?

Alım gücü yerle yeksan oldu! İşçinin, emekçinin poşeti dolmaz oldu! Emeklinin aylığı kiraya bile yetmez oldu! Memurlar büyükşehirlerden kaçmak için tayin ister oldu! Peki, Çalışma Bakanı bunu bilmez mi? Bilir tabii ki! O yüzden de işçiye, emekçiye Mısır’ı gösterip AKP’ye yani yoksulluğa, işsizliğe razı etmek istiyor.

Şöyle demiş: “Asgari ücrette diğer ülkelerle karşılaştırdığımızda aslında çok iyi bir noktadayız. Avrupa ülkeleriyle karşılaştırdığınızda da öyle, Afrika ya da Asya ülkeleriyle de öyle. Örneğin Mısır’da 100-110 dolar düzeyinde.”

Yani demeye getiriyor ki Bakan, “siz Türkiye’de asgari ücret düşük diyorsunuz ama bakın Mısır’da 100-110 dolar olan asgari ücret Türkiye’de 630 dolar!” Yani şükredin diyor! Beterin beteri var diyor!

İşçi-emekçi tabii ki şükreder de deveyi havuduyla yutana niye boyun eğsin? Türkiye’de yaşayan işçiler-emekçiler neden Mısır’ı örnek alsın? Kirasını Mısır’a göre mi ödüyor Türkiye’deki işçi-emekçi? Türkiye’de kazanıp Mısır’da mı harcıyor işçi-emekçi? Değil tabii ki! Minareyi çalan kılıfını uydurur derler! Uydu mu peki? Uymadı…

Filoyu savunmak ve tüm mürettebatın derhal serbest bırakılması için sokağa!

0

1 Ekim gecesi, İsrail donanması 20’den fazla savaş gemisiyle uluslararası sularda Küresel Sumud Filosu’na saldırdı. Alma ve Sirius gemileriyle başlayan müdahale, diğer gemilerle devam etti. Siyonist donanma, katılımcıları kaçırdı, gemileri ele geçirdi ve Gazze’ye taşıdıkları insani yardımı çaldı. Bu, tam anlamıyla bir korsanlık eylemi ve uluslararası hukukun açık bir ihlalidir; İsrail devletinin Gazze’deki Filistin halkına karşı işlediği soykırımın bir uzantısıdır.

İtalya’nın aşırı sağcı hükümeti, grevler ve kitlesel eylemlerin baskısı altında gönderdiği gemiyi, gemiye çıkılmadan önce geri çekti. İspanya hükümeti de sokakların baskısı altında gönderdiği gemiyi “operasyonel menzil” mesafesine kadar yaklaştırdı ve her iki hükümet de aktivistleri vazgeçirmeye çalıştı.

İsrail, tüm dünya onun sömürgeci ve ırkçı doğasını görürken, aşırı sağcıların desteğini alarak ve tüm hükümetlerin eylem veya ihmaliyle korunarak, tamamen cezasız bir şekilde hareket ediyor. Bunu, 29 Eylül Pazartesi günü Trump ve Netanyahu’nun verdiği ültimatoma Avrupa hükümetlerinin, Arap rejimlerinin ve Türkiye’nin oybirliğiyle verdiği destekle gördük. Açlık ve yıkımla şantaj yaparak, Filistin direnişinin koşulsuz teslim olmasını, Gazze’deki Filistinliler için ölüm cezası verilmesini istiyorlar. Bunun da en somut örneği, 2004 Irak işgalinden sonra bölgede yüzbinlerce kişinin ölümünden sorumlu olan savaş suçlusu Tony Blair’in vali olarak atanmasıdır. İsrail’in, bu yaz Tour de France bisiklet yarışındaki protestolar veya İtalya’daki genel grevde gördüğümüz gibi, seferberlik baskısı nedeniyle en yalıtılmış olduğu anda, şimdi şapkadan çıkardıkları bir “plan” söz konusu. Aynı zamanda, bu plan Netanyahu’nun 7 Ekim’den önce Gazze şehrini ele geçirme emrinin başarısızlığını gizlemesine olanak tanıyor. Bu, kuzu kılığına girmiş “Riviera” planıdır ve bir kez daha Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını inkar etmektedir.

Küresel Sumud Filosu, İsveçli çevre aktivisti Greta Thunberg, Barselona eski belediye başkanı Ada Colau, sanatçılar ve farklı ülkelerden milletvekilleri gibi isimlerin de aralarında bulunduğu 44 ülkeden 50 gemiden oluşan, tarihin en büyük filolarından biridir. Filo, dünya çapında binlerce kişi tarafından desteklenmektedir. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) de filoya desteğini sunarken, Sirius gemisinde Arjantin (Izquierda Socialista – IS) milletvekili Juan Carlos “Gringo” Giordano ve IS ve İUB-DE önderliğinden Ezequiel Peressini de mürettebata dahil oldu. Giordano, tıbbi bir acil durum nedeniyle Yunanistan’ın Girit adasında filodan ayrılmak zorunda kaldı.

Sirius gemisine baskın düzenlenmeden önce Peressini, Siyonizmin baskıcı güçleri tarafından baskına uğramaları ihtimaline karşı bir mesaj göndermişti. Kaydedilen mesajda, “dünya halklarını Filistin halkıyla dayanışmayı ve uluslararası seferberliği sürdürmeye ve tüm hükümetlerden, şu anda İsrail’in suç tehditleri altında bulunan Küresel Sumud Filosu’nun 500 katılımcısının korunmasını talep etmeye” çağırdı. Peressini şunları ekledi:

“Ayrıca, tüm bu süre boyunca Filistin halkını desteklemek için ikiyüzlü ve sahte konuşmalar yapan hükümetleri de kınıyoruz. Filistin’de öldürülen kız ve erkek çocukları sahte bir şekilde ağlayanlar, Nazi-Siyonist İsrail devletinin her bir kurbanının kanıyla ellerini lekelemişlerdir.

“Bir gemi göndereceğine söz veren İspanya hükümetinin tutumunu kınıyoruz. Dört gün geçmesine rağmen, gemi hala gelmedi. İtalya gemileri korkakça geri çekildi ve bizi İsrail’in suçlu şiddetine terk etti.

“Nehirden denize kadar, tek, laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin için mücadeleye devam edeceğiz.”

Yüzbinlerce insan, İsrail’in soykırımını, Küresel Sumud Filosunun kaçırılmasını ve tüm mürettebatın gözaltına alınmasını protesto etmek için dünyanın dört bir yanındaki sokaklara dökülüyor. Bu metnin yazıldığı sırada, Siyonist donanmanın baskıcı ve yasadışı müdahalesinin sonuçlarına ilişkin ayrıntılar ve mürettebatın tam yeri bilinmiyordu.

İUB-DE olarak, filonun kaçırılan üyelerinin derhal serbest bırakılmasını, götürdüğümüz insani yardımın Filistinli kuruluşlara teslim edilmesini ve gemilerin iade edilmesini talep etmek için harekete geçmeye çağırıyoruz.

Gazze’deki katliam ve yasadışı ablukanın sona erdirilmesi ve iki yıllık soykırım ve etnik temizlikten sonra tüm halkın muazzam ihtiyaçlarını karşılamak için koşulsuz olarak yeterli bir insani yardım koridoru açılmalı; Tüm İsrail askerleri Gazze ve Batı Şeria’yı terk etmelidir.

Dünyadaki tüm hükümetler İsrail ile diplomatik, kurumsal, ekonomik, sportif ve kültürel ilişkilerini kesmelidir.

Soykırıma ve apartheida son! Nehirden denize özgür Filistin!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

1 Ekim 2025

Akbelen direnişi ve “işgal yasası”

0

Limak Holding’in iştiraki olan YK Enerji’nin kömür madeni sahasını genişletmek için Akbelen Ormanı’nı talan etmesine karşı İkizköylülerin direnişi 2019’dan beri sürüyor. 2023’te yoğun ağaç kesimleriyle orman fiilen yok edilmişti. 24 Temmuz 2025’te yürürlüğe giren 7554 sayılı yasanın hemen ardından ise ilk hedef zeytinlikler oldu. 15 Eylül sabahı erken saatlerde, kolluk kuvvetleri eşliğinde bölgede zeytin ağaçlarının sökümü ve güya taşınması için çalışmalar başlatıldı. Şirket, asker eşliğinde girdiği ormanda köylülerin direnişiyle karşılaşınca yalnızca birkaç ağacı sökebildi ve alandan çekilmek zorunda kaldı.

Bunun hemen ardından, 28 Eylül Cumartesi günü Toprağımızı Vermiyoruz Platformu’nun çağrısıyla Muğla’da kitlesel bir miting düzenlendi. Ülkenin dört bir yanından yaşam savunucusunun, derneklerin, sivil toplum kuruluşlarının, siyasi partilerin yer aldığı miting, Gezi Direnişi’nden Sumud Filosu’na dek mücadelelerin selamlanması ile başladı. Mücadelenin Akbelen’le de zeytinliklerle de sınırlı olmadığı; temelden bir yaşam mücadelesi olduğu sıklıkla vurgulananlar arasındaydı.

Mitingte konuşan TTB Merkez Konsey Başkanı Prof. Dr. Alpay Azap’ın söylediğine göre; her 100 insanın 92’si kirli hava soluyor ve kirli hava, her yıl 50 bin insanın erken ölmesine sebep oluyor. Ne kadar korkunç değil mi? Ekolojik yıkımın bedeli toplum sağlığı, canlı hayatın yok olması. Yani iklim krizi demek aynı zamanda sağlık krizi demek.

Doğaya, insana, hayvana dönük tüm bu saldırıların toplumsal ve siyasal kriz dönemlerinde, rejimlerin otoriterleşmesine paralel gelişiyor olması da tesadüf değil. Çünkü bu krizlerin göbekten bağlı olduğu; insanları açlığa, doğayı ölüme terk eden tek bir kriz var aslında: kapitalizmin krizi. Kapitalizmin kendisi de diyebiliriz. Bir avuç zenginin kârı uğruna dünya üzerindeki bütün canlılığı yok edebilecek bir sistem bu, aklı da mantığı da bu kadar.

7554 sayılı “işgal yasası” ne amaçlıyor?

“İşgal yasası” olarak da anılan 7554 sayılı kanun, maden ve enerji şirketlerine yeni imtiyazlar tanıyor:

  • ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) raporlarını işlevsiz hale getiriyor.
  • Meslek odalarını ve sivil toplumu süreçlerin dışında bırakıyor, kamu denetiminin önünü kapatıyor.
  • Yenilenebilir enerji yatırımlarının izin süreçlerindeki yetkiyi belediyelerden alıp Bakanlığa devrediyor.
  • Ruhsat, ihale, üretim faaliyetlerinin denetimine ilişkin yasal düzenlemeleri esnetiyor.
  • “Stratejik ve kritik maden”, “kamu yararına maden” gibi bahanelerle köylerin boşaltılmasının önünü açıyor.

Kısacası, şirketlere kolaylık sağlamak için ne gerekiyorsa hepsi bu torbada. Yasa da yetmiyor tabii, devletin kasasından milyonlarca lira aktarılıyor bu şirketlere.

Peki ne pahasına?

Bölge halkının toprakla bağının koparılması; doğanın, tarım alanlarının yok edilmesi pahasına. Öyle ya, bu saydıklarımızın hiçbiri sermayenin çıkarları kadar “kritik” değil.

Meclise AKP eli ile sunulan yasa tasarısında Milas ve Yatağan’da 48 köyün koordinatları verilerek madencilik faaliyetlerine açılması istenmişti. Şimdi Muğla’da 48 köy haritadan silinme tehlikesiyle, 34 bin insan yerinden yurdundan olma tehlikesiyle karşı karşıya. Daha kötüsünü söyleyelim, bu daha başlangıç; yeni düzenlemeyle ormanların, tarım alanlarının anahtarı sermayeye teslim ediliyor.

24 Temmuz’da yürürlüğe giren yasa, şaşırtıcı olmayan biçimde Anayasa’ya da uluslararası sözleşmelere de aykırı. Fakat mevcut yasalar sermayenin lehine bükülebildiği/çiğnenebildiği gibi, bu düzenleme de elbette sermayenin ihtiyaçlarını gözetiyor. Tek Adam rejimi; toprağı, suyu, insanı değil, maden sahasını genişletmek isteyen şirketlerin çıkarlarını korumayı tercih ediyor.

Milas’ın Karacahisar köyünden Ayşe Günay’ın dediği gibi, “Üç-beş tane zengin insan maden arayacakmış, bize ne faydası var?“ Bu yüzden enerji ve maden tekellerinin kamulaştırılmasını ve hatta kamuya yararı olmayan madencilik faaliyetlerinin durdurulmasını savunuyoruz.

7554 sayılı yasa, köylülerin deyimiyle bir savaş ilanı olan bu “işgal yasası”, bir an evvel iptal edilmeli. İkizköylülerin 9 yıllık mücadelesi kararlılıkla sürerken bizlere düşen, Muğla’daki mitingde bir bir selamlanan mücadeleleri sahiplenmek ve emek eksenli bir programda birleştirmek. Soframıza zeytin gelmeye devam edebilsin, o sofralarda gönül rahatlığı ile buluşabilelim diye…

Görkem Duru ile Filistin ve Küresel Sumud Filosu üzerine söyleşi

0

Gazete Nisan olarak, İşçi Demokrasisi Partisi Merkez Komite, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal Uluslararası Yürütme Kurulu üyesi ve Küresel Sumud Filosu gönüllüsü Görkem Duru ile Gazze’deki soykırım ikinci yılını doldururken Filistin mücadelesini, emperyalizmin ve kapitalist hükümetlerin ikiyüzlü politikalarını, uluslararası dayanışmayı ve Küresel Sumud Filosu’nu konuştuk.

Gazete Nisan: Gazze’de Siyonist devletin soykırımı neredeyse iki yılı geride bıraktı. Son iki yılı politik açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu dönemde belirleyici kırılma anları nelerdi?

Görkem Duru: Dünya kamuoyunun gözleri önünde iki yıldır canlı canlı bir soykırıma tanıklık ediyoruz. Siyonist – Nazi devleti İsrail’in kuruluşu Filistin halkının sürgünü, katli ve topraklarının işgali üzerine bina edilmiş durumda. Ancak 7 Ekim 2023’ten bu yana niteliksel olarak daha ağır bir durumla karşı karşıyayız. Nakba’dan Karitha’ya diye adlandırabileceğimiz bir süreç bu, yani felaketten soykırıma. Netanyahu hükümeti Gazze’yi yerle bir etme planını fütursuzca dillendirmekten bir beis duymadığı gibi Gazze’den sonra hedefinin Batı Şeria olduğunu da söylemekten çekinmiyor.

Ancak bu iki yıllık sürece baktığımızda temel belirleyenlerden bir tanesinin de Filistin halkının onurlu direnişi olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Siyonist devletin hedeflerine ulaşamamasının temel belirleyeni bu. Ve aşırı sağcı Netanyahu hükümeti hedeflerine ulaşamadıkça “en iyi savunma saldırıdır” düşüncesiyle her seferinde Gazze üzerindeki katliamlarını artırıyor. Ayrıca tüm bu süreç Siyonist rejim içerisinde de politik krizlerin derinleşmesinin emarelerini de açığa çıkarttı. Kendisini bu krizden çıkartmanın bir yolu olarak da Netanyahu’nun sürekli olarak savaşı genişletmesine, Lübnan, Yemen, Suriye ve İran’a yönelik saldırılar düzenlemesine ve bu yolla iktidarını konsolide etme çabasına tanıklık ettik.

Bugüne geldiğimizdeyse soykırımın, ablukanın, işgalin ulaştığı boyut karşısında Filistin halkıyla dayanışmanın uluslararası ölçekteki kitleselliği önemli bir etki yaratıyor. Emperyalizmin ve kapitalist hükümetlerin ikiyüzlü politikalarına rağmen bu seferberlikler Siyonist devletin kurulduğu günden bu yana ilk defa bu denli izole olmasının yolunu aralıyor.

Gazete Nisan: Uluslararası destek, dayanışma ve görünürlük açısından bu süre boyunca ne ölçüde mesafe alınabildi? Nerelerde eksikler oldu?

Görkem Duru: 7 Ekim 2023’ten bu yana hemen her kıtada ve birçok ülkede Filistin mücadelesiyle dayanışma için kitlesel seferberliklerin sayısında, örgütlenen kampanyalarda oldukça önemli bir yükseliş mevcut ve bu da aslında geçtiğimiz iki yılın belirleyici unsurlarından bir tanesi. İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) olarak Türkiye’de, biz de bu süreçte birçok kampanyanın, seferberliğin içerisinde yer aldık. Keza bileşeni olduğumuz Filistin Eylem Komitesi olarak birçok kampanyanın örgütlenmesine öncülük ettik. Yine enternasyonalimiz, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak uluslararası arenada da bu seferberliğin içerisindeyiz ve olmaya da devam edeceğiz. Çünkü Filistin şu anda dünya sınıflar mücadelesinin belirleyici noktası.

Ancak tüm bu seferberliklerde, son bir ayı dışarıda bırakırsak – bunu ayrıca konuşuruz diye düşünüyorum – kapitalist devletlerin Siyonist devletle askeri, diplomatik, ticari ilişkilerini kesmesi, İsrail’e tam ambargo uygulanması gibi talepler üzerinden çok ciddi bir mesafe katedilememişti. Burada da asıl belirleyen kitlesellikle örgütlülük arasındaki temel çelişki. Yani kitlelerin sokakları doldurması hükümetler üzerinde baskıyı artırsa da hükümetleri bir tutum almaya zorlayan kırılmayı örgütlülük yaratabiliyor. İşçi sınıfının, sendikaların örgütlü bir şekilde sokağa çıkabilmesi yani. Örneğin İtalya işçi sınıfının 22 Eylül günü üretimden gelen gücünü kullanıp genel greve gitmesi önemli ve geliştirilmesi gereken asıl örnek Filistin mücadelesi adına.

Gazete Nisan: Bugün kitle hareketinin tepkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Görkem Duru: İtalya örneğini tam da bunun için vermiştim aslında. Hem Siyonist devletin soykırım ve ablukasının ulaştığı boyut hem insani krizin gitgide derinleşmesi hem de 31 Ağustos’ta Küresel Sumud Filosu’nun Barcelona limanından Gazze’ye doğru yola çıkışı kitle hareketinde olumlu anlamda bir kırılma yarattı bence. Biz bu röportajı yaparken Filo Gazze’ye doğru ilerleyişini sürdürüyor ve yola çıkalı tam bir ay oldu. Son bir aydaki seferberliklerin niteliklerine baktığımızda da kapitalist hükümetlerin ikiyüzlü politikalarının teşhiri ve buna karşı mücadelenin ilerletilmesi anlamında belli mevziler kazanılmış gibi görünüyor. İtalya’da genel grev dışında liman işçileri İsrail’e yük taşıyan gemilerin yüklenmesini engelledi, Brezilya’da petrol işçileri sendikası tankerlerin yola çıkışını durdurdu. Yunanistan’da, İspanya’da yine işçiler Siyonist devlete mal taşınmasının önüne geçti. İşçi sınıfı dışında birçok ülkede on binler sokakları doldurdu. 

Aslında tüm bu seferberlikler son dönemde kapitalist hükümetlerin Siyonist devlet karşısında yeterli olmasa da belli pozisyonlar almasını, kısmi yaptırımlar açıklamasının yolunu açtı. İspanya’da Pedro Sanchez ya da İtalya’da aşırı sağcı Meloni hükümetlerinin Küresel Sumud Filosu’ndaki katılımcıların güvenliğini takip etmek adına birer donanma gemisi göndermek zorunda kalması ya da birçok devletin peşi sıra Filistin Devleti’ni tanıma çağrısı yapmaya zorlanmasının bu seferberliklerin bir sonucu olduğunu görmemiz gerekiyor.

Gazete Nisan: “Tanıma” süreci ne anlam ifade ediyor? Bu sadece diplomatik bir mesele mi?

Görkem Duru: Açımlamadan önce iki cümleyle özetlemek isterim. Asıl mevzu Filistin Devleti’nin tanınması değil, Siyonist devletle tüm ilişkilerin kesilmesi ve tam ambargo uygulanması. Bir diğeri, kitle hareketinin emperyalizmin ve kapitalist hükümetlerin demokratik gerici taktiklerine karşı teyakkuzda ve uyanık olması gerekliliği.

Evet, tanınma kararlarının peşi sıra açıklanması kitle hareketinin basıncının bir sonucu. Ama olayı tanınma kararına sıkıştırmaya çalışmak da kapitalizmin bir taktiği. Birincisi, tanınma kararıyla birlikte emperyalizm yeniden “iki devletli çözüm” maskaralığına tutunmaya çalışıyor. Ama şunu açıklıkla söylememiz lazım: Siyonizmin varlığı iki devletli bir çözümün bırakın mümkünlüğünü, dile getirilmesini dahi abesle iştigal kılıyor. Keza geçtiğimiz günlerde basına sızan Trump’ın yeni 21 maddelik Gazze planını da bu zaviyeden ele almak gerekli. Emperyalizm Oslo Anlaşmaları’nın da gerisinde bir “iki devletli çözüm” önerisini gündemde tutmaya çabalıyor. Oslo’nun da gerisinde diyorum çünkü açıktan Filistin halkının kendisini savunma hakkını elinden alan ve Filistinsizleştirilmiş bir Filistin hükümeti öneren bir plan bu.

Tam da bu nedenle demokratik gerici bir taktik olarak değerlendirilebileceğini düşünüyorum tanınma kararlarının. Kitle hareketinin radikalleşmesi hükümetleri bir şey yapmaya zorluyor, aksi takdirde bu seferberliklerin kendi hükümetlerine de dönmesi korkusunu taşıyorlar. Ama yapmak istedikleri şey Siyonist devletle ilişkilerin kesilmesi, ambargo uygulanması ya da Filistin halkının ve topraklarının özgürlüğüne kavuşması değil. Kitlelere ufak da olsa bir şey verip seferberliklerin dizginlenmesini istiyorlar. Siyonizm’e dedikleri de özetle şu aslında: “Soykırım ve ablukanın ulaştığı boyut bizi de zor duruma sokuyor. Biraz dur, geri çekil, kontrolü kaybetmeyelim, kitle hareketini ‘iki devletli çözüm’ önerileriyle dizginleyelim, zaten senin varlığın işgalin devam etmesinin garantörü olacak.”

Bu yüzden de nehirden denize özgür bir Filistin uğruna mücadele eden hepimizin uyanık olması gerekiyor. Konunun Filistin devletinin tanınması değil, Siyonist devletin yıkılması olduğu gerçeğiyle, tüm ilişkilerin kesilmesi, tam ambargo uygulanması talepleriyle mücadeleden bir adım olsun geri atmamak zorundayız.

Gazete Nisan: Filo sürecinin bu mücadeledeki yeri/anlamı nedir? Nasıl örgütlendi? Neyi amaçlıyor?

Görkem Duru: Sondan başlayacak olursak, tam da yukarıda konuştuklarımızdan hareketle, Küresel Sumud Filosu’nun Gazze’ye ulaşıp ulaşamayacağından, Siyonist devletin filoya dönük nasıl bir müdahale çizgisi izleyeceğinden bağımsız olarak, ben filonun bu mücadelenin ilerletilmesindeki yerinin oldukça önemli olduğunu ve tamamlanmamış bilançosunun da bu anlamıyla olumlu olduğunu düşünüyorum. 31 Ağustos tarihinden bu yana gelişen seferberlikler de bunu kanıtlıyor.

Örgütlenmesine ve taleplerine gelecek olursak. Karşımızda dünya tarihinin en büyük sivil dayanışma filosu hareketi var. 44 ülkeden yüzlerce katılımcı, elliye yakın gemiyle, beraberlerinde insani yardım malzemeleri taşıyarak Gazze’deki ablukayı yıkmaya ve soykırımı sona erdirmeye çalışıyor.

Bildiğiniz üzere Mayıs ve Haziran aylarında da uluslararası kampanyalar örgütlenmişti. Özgürlük Filosu, Küresel Gazze Yürüyüşü, Magrib Sumud Konvoyu, yine Güneydoğu Asya’da örgütlenen Sumud Nusantara gibi. Aslında bu deneyimlerin dersleri ışığında bu organizasyonlar bir koalisyon oluşturmaya çalışarak Küresel Sumud Filosu’nu örgütledi. Bu bakımdan oldukça büyük ve zorlu bir organizasyon. Hem hükümetlerin baskısına hem Siyonizm’in tehditlerine hem de bazen olumsuz hava koşullarına göğüs germeniz gerekiyor. Son kertede İspanya Devleti, Tunus, İtalya ve Yunanistan’dan yola çıkan gemiler şu anda Akdeniz açıklarında ve önümüzdeki 1-2 gün içerisinde Gazze yakınlarına varacaklar.

Böylesi önemli bir uluslararası kampanyanın örgütlenmeye başlamasıyla birlikte biz de hem İDP hem de İUB-DE olarak bu sürecin parçası olmak gerektiğine kanaat getirdik. Arjantin kardeş partimiz Sosyalist Sol’un ulusal milletvekili yoldaşımız Juan Carlos Giordano ve yine Sosyalist Sol’un önderliğinden Ezequiel Peressini yoldaşımız Barcelona’dan kalkan gemilerde yerlerini aldılar. Bense gemilerde yer alamasam da yirmi gün Tunus’ta kalarak yereldeki organizasyona destek oldum, gemilerin hazırlık sürecine ve insani yardım malzemelerinin gemilere yüklenmesine katkı sundum. Öncelikle böylesi bir kampanyanın parçası olmak üçümüz için de bir onur kaynağı.

Ama meselenin bir diğer boyutu, herkesin gemilerde olamayacağı gerçeğinden hareketle karadan filonun desteklenmesi mücadelesinin büyütülmesi. Hepimizin aynı gemide olduğu düşüncesiyle. Şu ana kadar kitle hareketinin bu sınavda önemli adımlar attığını görüyoruz. Şimdi izlememiz gereken 1-2 gün içerisinde Siyonist devletin filoya karşı nasıl bir reaksiyon vereceği. Ve bunun karşısında, yani olası bir saldırı, engelleme girişimi karşısında, Küresel Sumud Filosu’yla dayanışma, ablukayı yıkma, soykırımı sona erdirme, Siyonist devletle tüm ilişkilerin kesilmesi ve tam ambargo uygulanması talepleriyle seferberlikleri büyütmemiz gerekiyor. Devamındaysa nehirden denize özgür bir Filistin inşa olana dek bu mücadeleyi nasıl daha da ileriye taşıyacağımızı hep birlikte konuşmalıyız.

Zamlar artıyor, sabır taşı çatlıyor!

0

Eylül ekim ayları tüm ülkede, neredeyse bütün sektörlerde sezon başlangıcıdır. Okullar açılır, tatil ve turizm dönemi sona erer, öğretmenler, memurlar işyerlerine döner, iş yoğunluğu, trafik, kalabalık artar… Her sezonun başlangıcı emekçiler için yeni masrafların planlanması, hesap kitap yapılması, harcamaların neye göre yapılacağının belirlenmesi demektir. Bir de yıl sonunda belirlenecek olan asgari ücretin (ve tabii tüm ücretlerin) ne olacağını beklemek…

Yaz aylarında “zam” ücretlere değil, yine tüketim kalemlerine geldi. İstanbul başta olmak üzere pek çok kentte şehir içi ulaşım ücretleri arttı. Mevcut tabloda İstanbul’da bir mavi kart (aylık abonman) ücreti asgari ücretin yüzde 12’sinden fazlasına ulaştı. Bu oran geçen yıl yüzde 9’du. Ulaşıma yapılan zammın dolaylı olarak bütün kalemleri etkileyeceğini söylemeye herhalde gerek yok. İstanbul’daki ulaşım zammı İBB Meclisi’nde AKP’li “muhalefet” oylarının ret oyuna rağmen yapıldı. Fakat durum CHP’li belediyelerde durum, AKP’li belediyelerde de farklı değil elbette. Belediyeleri geçelim, kamu işçilerine ve memurlara geçen aylarda yapılan zam enflasyonun bile altında kaldı.

Giyimden akaryakıta, gıdadan enerjiye kadar pek çok kalemde zamlar kapıda. Kış yaklaşırken faturaların akıbeti de aşağı yukarı belli. Hükümet New York’ta simit dağıtadursun, asgari ücretli bir aile üç öğünü sadece simit ve çayla geçirse yine geçinemiyor, yetişemiyor. Simit dağıtırken imzalanan doğalgaz anlaşması ise vatandaşların ucuz doğalgaz kullanımından ziyade diplomatik bir hamle olarak görünüyor.

Seçim dönemlerinde seçim ekonomisi ile kesenin ağzını açan, borçları yapılandıran, ücretleri artıran hükümet ufukta seçim görünmediğinde ekonomik saldırı programını aynen uyguluyor. Ekonomide bütün gelişmeler emekçilerin aleyhine yol alıyor. Ülkeyi yöneten AKP, mevzubahis ekonomi olunca her şeyi düzelteceğiz diyor. 23 yıldır iktidarda olan bir partinin bir şeyler vaat etmeye pek yüzü olmasa gerek. Öyle ya, geçmişten bugüne kalan bir sorun varsa bile o sorun da bu parti olmalı.

Bugün emekçiler nezdinde en temel sorunların başında geçim gündemi geliyor. Kiraların artması ile derinleşen barınma krizi, ulaşıma gelen zamlar, gıda enflasyonu, faturalara yansıyan artışlar ve reel olarak yükselmeyen ücretler… Bütün bunlar emekçilerin ciddi bir ekonomik darboğazda olduğunu gösteriyor.

Emekçilerin bu sorunların çözümüne dair AKP’den pek beklentisi yok, onun en büyük rakibi olan CHP ise “rasyonel ekonomi programını biz daha iyi uygularız” diyor. Emekçilerin ise sabrı bitiyor. Biten sabrı ve öfkeyi mücadeleye çağırmak gerek. Bu sayfalarda son aylarda işaret ettiğimiz iki önemli dönemeç, metaldeki TİS ve asgari ücret görüşmeleri emekçileri doğrudan etkileyecek. Bu görüşmeler sendika bürokrasisiyle hükümet ve patronlar arasındaki pazarlığa kalırsa emekçiler için hayırlı bir sonuç çıkmaz. Ancak bu görüşmeleri masalardan çıkarıp bir seferberliğe dönüştürebilirsek; o zaman emekçiler kazanır. O yüzden, en ufak bir ücret talebinden demokratik istemlerimize kadar birlik ve seferberlik parolamız olmalı.

İşçi sınıfı, Filistin’deki kardeşlerinin mücadelesini sahiplenmeli

0

Bir yakınımızı kaybettiğimizde günlerce, aylarca acının içinde kayboluruz. Yemek boğazımızdan geçmez, uyku gözümüze girmez. Oysa Filistin’de insanlar bu acıyı tek bir kayıpla değil, her gün yaşıyor. Kadınlar, çocuklar ve aileler bombalar altında katlediliyor; kimi sakat kalıyor, kimi enkaz altında can veriyor. Siyonist rejim, insani yardımı engellediği gibi açlığı da bir silah olarak kullanıyor. Buna rağmen Gazze’de taş atan çocuklar ve kadınlar, yalnızca öfkelerini değil, yaşama tutunma ve direnme iradesini de ortaya koyuyor.

Filistin’de taş atan bir çocuğun elinde yalnızca bir taş yoktur; açlığın, yoksulluğun, sömürünün ve öfkenin yanında ayağa kalkma iradesi de vardır. Filistin’in işgali, emperyalizmin en vahşi yüzüdür ve Gazze’ye yağan bombalar, küresel tekellerin ve devletlerin desteğiyle beslenmektedir.

Ancak bu sömürü mekanizması tek cepheli değildir. Aynı emperyalist merkezler, kendi ülkelerindeki işçi sınıfını da benzer bir mantıkla sömürür. Yıkımı finanse eden vergiler işçinin cebinden kesilir, silah sanayii için çalışan emekçiler kendi zincirlerini dövmektedir. Troçki’nin Sürekli Devrim teorisi, demokratik ve ulusal kurtuluş mücadelelerinin işçi sınıfının öncülüğünde ve sosyalist bir enternasyonalizm perspektifiyle başarıya ulaşabileceğini gösterir.

İşte bu nedenle, Sumud Filosu enternasyonalist dayanışmanın çelikten yumruğudur. Dünyanın dört bir yanından işçi, emekçi ve aktivistlerin oluşturduğu bu filo sadece insani yardım taşımıyor; işgalci İsrail’e ve onu destekleyen emperyalist güçlere karşı moral direnci ve sivil itaatsizliği de temsil ediyor. Filistin halkının “Sumud”u, uluslararası işçi sınıfının somut dayanışmasına dönüşüyor. Görkemli direnişiyle Sumud Filosu, emperyalizmin tüm ablukalarına meydan okuyarak, dayanışmanın sınır tanımaz gücünü tüm dünyaya gösteriyor.

Eğer bir işçi, bir emekçi Filistin’de yaşananları görmezden geliyor, sadece kendi ekmeğiyle yetiniyorsa o mücadele eksiktir. Gazze’de gökyüzünü yakan bir bombanın sesi İstanbul’da, Kahire’de, Paris’te, Buenos Aires’te işçinin kulağında çınlamalıdır. Tıpkı Sumud Filosu’na katılanların sınırları aşan dayanışması gibi.

İşçi sınıfının, Filistin’deki kardeşlerinin mücadelesini sahiplenmemesi, kendi burjuvazisinin şovenizmine ve emperyalist savaş politikalarına teslim olması anlamına gelir. Filistin’deki taş, sadece bir direniş sembolü değil, aynı zamanda bizlere atılmış bir işaret fişeğidir. Sumud Filosu ise bu fişeğin aydınlattığı yolda ilerleyen somut bir dayanışma projesidir. Zincirleri kıracak olan, enternasyonalist mücadeledir.

Yaşasın Filistin direnişi!

Yaşasın enternasyonal dayanışma!

İktidarın yıpratma savaşı…

0

İktidarın CHP’ye yönelik baskı ve yıldırma operasyonları devam ediyor. CHP’li belediyelere dönük yolsuzluk operasyonları Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne dek ulaştı. Henüz Mansur Yavaş’a dönük bir soruşturma söz konusu değil. Bununla birlikte soruşturma, muhalefetin en güçlü cumhurbaşkanı adayı olarak öne çıkan Ekrem İmamoğlu’nun ardından Mansur Yavaş’ın da olası cumhurbaşkanlığı adaylığının önünü kesecek bir noktaya gidebilir. CHP’nin hem büyük kurultayının hem amiral gemisi sayılabilecek İstanbul il örgütünün kongresinin yargı kıskacına alınmış olması bu ihtimali artırıyor. İktidar CHP’ye yönelik bir yargı darbesinin söz konusu olmadığını, bütün bu yasal süreçlerin CHP’nin iç krizinin bir yansıması olduğunu iddia ediyor. Erdoğan’ın deyimiyle hem partide hem belediyelerde CHP’liler birbirlerinin kuyusunu kazıyor. Kale ona göre içeriden çöküyor…

Pratikte olan ise iktidarın bu iddiasının tam tersine işaret ediyor. Ekrem İmamoğlu’nun tutuklandığı 19 Mart’tan bu yana CHP hiç olmadığı kadar kenetlenmiş ve seferber olmuş durumda. Son altı aydır her hafta birkaç miting düzenleyen CHP hem olası bir mutlak butlan kararını geçersizleştirecek olağanüstü genel kurulunu yaptı hem de CHP İstanbul il kongresini düzenleyerek kayyum müdahalesine karşı hamlesini gerçekleştirdi. Bunlar CHP’yi yargı kıskacından kurtarır mı? Muhtemelen hayır! Bununla birlikte birkaç CHP’li dışında yargı müdahalesine meşruiyet atfeden hiç kimse yok. Sadece geniş muhalefet cenahında değil iktidar saflarında da CHP’ye yönelik yargı müdahalesinin izahı ve savunusu demokratik teamüller içinde giderek güçleşiyor. Kamuoyu yoklamaları da iktidarın değil muhalefetin tezlerinin daha fazla kabul gördüğünü gösteriyor.

CHP’ye yönelik iktidar eliyle yapılanlar her açıdan büyük bir yıpratma savaşı. Hedef belli: Dikensiz gül bahçesi yaratmak! Ve zaman muhtemelen olası seçim tarihine ayarlı olarak ilerliyor. O güne kadar iktidar sandıkta istediği sonucu garanti edebilme adına elinden geleni ardına koymayacak. Bununla birlikte sürecin yıpratıcılığı tek taraflı olarak ilerlemiyor. Ekonomideki maliyet ve dış politikadaki artan bağımlılık bir yana süreç rejim içi yetki ve karar ayrılıklarını da ortaya seriyor. Yüksek Seçim Kurulu (YSK) ve asliye mahkemeleri arasındaki yetki ve karar ayrılığı bu durumun son örneği oldu. Mahkeme CHP İstanbul ilk kongresinin yapılamayacağı kararını verirken ve polis marifetiyle bu yönde harekete geçilmişken YSK tam tersi bir kararla kongrenin yapılabileceğini açıkladı. Ve kongre mahkemenin aksi yönündeki kararına rağmen YSK’nın dediği şekilde gerçekleşti. YSK verdiği kararla sadece mahkemenin aksi yönünde bir karar vermiş olmadı. Aynı zamanda seçimlerle ilgili yetkinin asliye mahkemelerinde değil kendisinde olduğunu da ilan etmiş oldu.

Kuşkusuz bu gelişmeler dikkate değer ama gereğinden fazla anlam ve önem atfetmemek gerekir. Çünkü değişimin ve dönüşümün anahtarı rejim içi güç dengelerinde ya da burjuva siyasetin rekabetinde bulunmuyor. Günün sonunda belirleyici olan, başta işçi sınıfı ve emekçiler olmak üzere sol muhalefetin örgütlülüğü ve toplumun siyasi demokrasiye sahip çıkma iradesi olacak. İçinde bulunduğumuz antidemokratik ortam, zamanında gerekli emek ittifakı örgütlülüğü sağlanamadığı, birleşik ve kitlesel seferberlik ortaya konulamadığı için oluştu. Emekçiler ve ezilenler için mevcut cendereden sınıf seferberliği dışında bir başka çıkış yok.

ثلاثون عاماً على تأسيس الوحدة الدولية للعمال والعاملات

0

ايزيكيل بيرسيني

في نيسان ١٩٩٥، عُقِدَ مؤتمر دولي مفتوح في مدينة برشلونة بدعوة من اللجنة الدائمة للتنسيق الدولي وتيار اليسار الثوري الأممي والذي أسسه ناويل مورينو إلى جانب قادة ونشطاء اممين أخرين.

وقد قرر المؤتمر تأسيس منظمة أممية هكذا وُلِدَت منظمة (الوحدة الدولية للعمال والعاملات – الأممية الرابعة).

وقد أقر المؤتمر “الأسس السياسية” والتي دعت إلى أسقاط الديكتاتورية الستالينية من خلال التعبئة الثورية والتي أظهرت اننا في مرحلة من النضالات العظيمة.

ترك النص باب تعريف صفة الطبقة في الدول الحديثة مفتوحاً. ولم يكن حتى مؤتمر ٢٠٠٨ في مدينة اراغوا، فنزويلا، عندما كان تم إقرار الاتفاق السياسي تأسيساً لاستعادة الرأسمالية في الاتحاد السوفيتي سابقاً، الصين وأوروبا الشرقية. لاحقاً، حصل تقدم مشابه بالنسبة لكوبا وڤيتنام مصنفاً الصين وروسيا كدول إمبريالية. صادق المؤتمر على مهمة بناء أحزاب أممية مع مركزية ديموقراطية في النضال لتخطي أزمة القيادة الثورية.

تحديان اثنان للوحدة العمال والعاملات-الأممية الرابعة:

الثورات في أمريكا الجنوبية والربيع العربي.

في بدايات القرن الحادي والعشرين واجهت الوحدة العالمية تحدي عالمي كبير ويتمثل بالتدخل بشكل مبدئي وثابت في التعبئة السياسية الضخمة وظهور حكومات ذات طابع طبقي تصالحي مثل حكومات (لولا، ايڤو موراليس، كريشنر) وبشكل أدق حكومة هوغو تشافيز والتي قدمت نفسها على أنها “اشتراكية القرن ال٢١” بدعم من فيديل كاسترو وكوبا. أحدث ذلك تعاطفاً مضللاً بين ملايين المناضلين. حكومة باسم اشتراكية خاطئة سعت إلى عرقلة الصعود السياسي و الحد منه ضمن أطر الرأسمالية.

في فنزويلا، رفاقنا أورلاندو تشيرينو، خوسيه بوداس وميغيل انخل هيرنانديز، تصرفوا بطريقة مبدئية حيث كانوا في الصفوف الأمامية في مواجهة الانقلاب الموالي للولايات المتحدة في عام ٢٠٠٢-٢٠٠٣ وعززت بناء منظمات جديدة للعمال والدفاع عن الاستقلال السياسي للطبقة العاملة. إن تيارنا واجه الانتهازية والطائفية داخل التنظميات التروتيسكية. حيث قام بعض التروتيسكيين بالدعوة للدعم السياسي لحكومة تشافيز وحتى أنهم انضموا للحزب الحاكم، الحزب الاشتراكي الموحد الفنزويلي، مثل (تيار المناضل/ El Militante Corriente) لمتزعمه آلان وودز، المد الاشتراكي (Marea Socialista) المتصل/ المرتبط بحركة اليسار الاشتراكي – حزب الاشتراكية والحرية البرازيلي و حركة العمال الاشتراكية في الأرجنتين) والحزب الجديد المعادي للرأسمالية في فرنسا المتزعم من قبل مانديليزم.

تيارات تروتيسكية أخرى اتخذت موقفاً حزبياً، مثل الحزب الاشتراكي الموحد للعمال البرازيلي و الوحدة الدولبة للعمال والعاملات- الأممية الرابعة، الجناح التروتسكي في حزب العمال الاشتراكي والتي حصرت كل شيء في إدانة حكومة تشافيز باعتبارها رأسمالية، وامتنعت عن الحوار مع الطليعة النضالية التي كانت تأمل في تشافيز والتشافيزية. مع تفاقم التراجع السياسي للتشافيزية بعد وفاته في مارس 2013، انقلب كل من حزب العمال الاشتراكي وحزب العمال الاشتراكي فجأةً، وانتقلا من الطائفية إلى تقديم تنازلات سياسية كبيرة للتشافيزية مع تولي مادورو السلطة.

اعتمد الوحدة الدولبة للعمال والعاملات- الأممية الرابعة سياسةً واضحةً للاستقلال الطبقي. لم ندعم حكومة تشافيز أو ننضم إليها قط. اتبعنا سياسة “التنديد والمطالبة” التروتسكية. وهكذا، قدّم أورلاندو تشيرينو المرشح الوحيد من الطبقة العاملة، الثابت والمستقل، في الانتخابات الرئاسية لعام 2012، متحديًا تشافيز نفسه.

في عام ٢٠١١، شكّلت عملية ثورية هائلة أخرى تحديًا لاتحاد العمال الدولي – الأممية الرابعة. ففي تونس، اندلعت الثورة في شمال أفريقيا والشرق الأوسط، مع حشود جماهيرية ضخمة ضد الأنظمة الديكتاتورية التي استمرت لأكثر من ٣٠ عامًا. وحققت هذه الحشود انتصاراتها الثورية الأولى، متغلبةً على الديكتاتور التونسي بن علي، ومبارك في مصر، والقذافي في ليبيا. أما في سوريا، فقد بدأت الانتفاضة الثورية في مارس/آذار، واستمرت لسنوات، ولم تُسحق إلا في عام ٢٠١٧ على يد ديكتاتورية بشار الأسد، بدعم من الطيران الروسي ، فيما عُرف لاحقًا بمذبحة حلب أو “غيرنيكا القرن الحادي والعشرين”. لكن هذه العملية استؤنفت أخيراً في عام ٢٠٢٤، وأُطيح بالديكتاتورية. وإدراكاً للتحديات التي تمثلها عمليات النضال هذه، روج الاتحاد الدولي للعمال والعاملات – الأممية الرابعة، إلى جانب شخصيات ومنظمات اليسار السوري، لـ “المؤتمر الدولي للتضامن مع الثورة السورية” الذي عقد في إسطنبول في يوليو/تموز 2015. ومثل هذا الحدث المهم مساهمة في وحدة أولئك الذين واجهوا ديكتاتورية الجزار الأسد في موقف سياسي مستقل عن قيادة المعارضة البرجوازية للمجلس الوطني السوري، والإمبريالية، والميليشيات الإسلامية الرجعية، وداعش.

وحدة الثوار: جوهر الوحدة الدولية للعمال والعاملات – الأممية الرابعة

أتاح هذا المسار النضالي الهام، وخاصةً السياسة المبدئية والمستقلة ضد كاسترو-تشافيز، والمواجهة مع القيادات الإصلاحية الجديدة، ودعم الثورة العربية والقضية الفلسطينية، إحراز تقدم في التوحد مع الرفاق في حزب نضال أممي (LI) في إسبانيا، وحزب العمال الديمقراطي (IDP) في تركيا، وكذلك الرفاق في الحزب العمالي الأشتراكي في المكسيك، المعروف الآن باسم MAS. وكانت حركة العمال الاشتراكيين (MST) في تشيلي قد انضمت سابقًا. في يوليو 2014، عُقد مؤتمر توحيد في بوينس آيرس، وشاركت فيه أربع عشرة دولة من أمريكا اللاتينية وأوروبا والولايات المتحدة وأستراليا. وأُلقيت الكلمات والنقاشات بلغات مختلفة: التركية والإنجليزية والألمانية والبرتغالية والإسبانية. وهكذا، برز الوحدة العالمية للعمال والعاملات – الأممية الرابعة جديد، مُعززًا لدعم نضالات العالم والنضال من أجل وحدة أكبر بين الثوار. منذ ذلك الحين، شارك الوحدة الدولية للعمال والعاملات -الأممية الرابعة في عمليات نضالية جديدة، وناقشت سياسيًا ظواهر اجتماعية وسياسية جديدة. 

وهكذا، بصفتنا نسويات اشتراكيات، نشارك في تمرد المرأة والتعددية الجنسية ، وهي عملية تصاعدت منذ عام 2015، فيما يُعرف بالموجة الرابعة، وحققت مكاسب مهمة. كما ننشط في الحركة الدولية ضد التدمير البيئي الرأسمالي. في المؤتمر العالمي السابع عام 2020، تمت الموافقة على نص “الكارثة التي تهددنا وكيفية مواجهتها”. في الأرجنتين، يسعى لتعزيز الجبهة اليسارية (الجبهة اليسارية للعمال والعاملات-الإتحاد) كبديل للقيادة السياسية والنقابية، ببرنامج اشتراكي ثوري، وكمثال يُنشر في جميع أنحاء العالم كإمكانية لوحدة اليسار التروتسكي.

فيما يتعلق بغزو بوتين وروسيا لأوكرانيا، انحازت الوحدة الدولية للعمال والعاملات -الأممية الرابعة بالإجماع إلى المقاومة المسلحة للشعب الأوكراني. من دون تقديم الدعم السياسي لزيلينسكي والقول “لا لحلف شمال الأطلسي”.

خلال المؤتمر الثامن في ديسمبر 2023، أقرت الوثيقة الدولية أننا نمر بـ”أخطر أزمة رأسمالية في التاريخ”. وشهد هذا المؤتمر خطوة أخرى إلى الأمام باندماج الرفاق العمال المتحدون (TU) من البرتغال، وحركة الرابطة الماركسية الثورية (MLMR) من إيطاليا، وحركة العمال العماليين المتحدين (MST) من جمهورية الدومينيكان كقسم كامل. وشاركت UNIR من كولومبيا كمنظمة ضيفة، وفي عام 2024 قررت الانضمام إلى الوحدة الدولية للعمال والعاملات -الأممية الرابعة.

بعد ثلاثين عامًا من تأسيس الوحدة الدولية للعمال والعاملات – الأممية الرابع، نعزز وحدة الثوريين من خلال مكافحة التعصب والانقسام. ما زلنا بعيدين عن إعادة بناء الأممية الرابعة التي أسسها ليون تروتسكي عام 1938. ومع ذلك، فإن الخطوات المتخذة والتقدم المحرز يمهد الطريق لتحقيق هذا الهدف الاستراتيجي المتمثل في التغلب على غياب القيادة الثورية.

Küresel Sumud Filosu için küresel imza kampanyası

0

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE), Siyonist İsrail devletinin soykırımcı ablukasını kırmak için Gazze’ye insani yardım götüren Küresel Sumud Filosu’nu desteklemek amacıyla bir imza kampanyası başlattı. Kampanyanın çağrısını ve şu ana kadarki imzaları paylaşıyoruz.

Biz, aşağıda imzası bulunanlar, Küresel Sumud Filosu’nu ve filonun hedefini destekliyoruz. 44’ten fazla ülkeden temsilcileri onlarca gemide bir araya Küresel Sumud Filosu, İsrail’in Gazze’de uyguladığı soykırımcı ablukayı kırmayı ve gıda, ilaç gibi insani yardım malzemelerini gemilerle ulaştırmak için insani yardım koridoru açmayı hedefliyor.

İsrail hükümeti üyelerinin filoya yönelik tehditleri ve 8 Eylül’de Tunus limanında filonun Family adlı gemisine düzenlenen insansız hava aracı saldırısı karşısında, dünya hükümetlerini Gazze’ye yönelik bu insani görevi korumaya çağırıyoruz.

Tüm hükümetleri ve uluslararası kurumları, filoyu ve filonun tüm üyelerini Gazze’ye güvenli bir şekilde varana kadar korumaya ve filonun tehdit edilmemesini veya misyonunun engellenmemesini garanti altına almaya çağırıyoruz.

Küresel Sumud Filosu’na destek için şuradan imza verilebilir: imza kampanyası

İlk imzacılar

Türkiye

Oktay Çelik, İşçi Demokrasisi Partisi Genel Başkanı

Görkem Duru, İşçi Demokrasisi Partisi Merkez Komite ve İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal Uluslararası Yürütme Kurulu üyesi

Atakan Çiftçi, Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu Eğitim-Sen 6 Nolu Şube işyeri delegesi

Sedat Durel, Tüm Taşıma İşçileri Sendikası (TÜMTİS) Uluslararası İlişkiler Uzmanı

Cemre İlkan, Kadın Dayanışması sözcüsü

Enes Karakaş, Zırhlı Tren gençlik örgütü sözcüsü

Alparslan Aydın, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Basın-İş Sendikası Denetim Kurulu üyesi

Murat Özcan, Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Eğitim-Sen İstanbul 3 Nolu şube yöneticisi

Selahattin Eren, Marmara Üniversitesi Hukuk Bölümü Öğretim Üyesi

Merve Şanlıdağ, Gazete Nisan editörü

Arjantin

Adolfo Perez Esquivel, Nobel Barış Ödülü sahibi

Tilda Rabi, Arjantin-Filistin Kuruluşları Federasyonu Başkanı

Martin Saade, Arjantin Cumhuriyeti İslam Merkezi, CABA

Abdelkader Abu Kh, Arjantin’deki Filistinliler Topluluğu Derneği

Horacio Manzur, Córdoba Suriye-Lübnan Derneği Başkanı

Jorge Yacir, Córdoba Suriye-Lübnan Derneği Başkan Yardımcısı

Florencia Briasco, Öğretmen. Arjantin Filistin Halkıyla Dayanışma Komitesi, CABA

Noelia Victoria Castañeda, İnsan Hakları Daimi Meclisi Başkanı, Rosario

Pablo Carro, Vatan İçin Birlik Ulusal Milletvekili, Córdoba

Monica Macha, Vatan İçin Birlik Ulusal Milletvekili, PBA

Paula Penacca, Vatan İçin Birlik Ulusal Milletvekili, CABA

Victoria Montenegro, Vatan İçin Birlik Yerel Meclis Üyesi, CABA

Berenice Ianez, Vatan İçin Birlik Yerel Meclis Üyesi, CABA

Juan Pablo O Dezaille, Vatan İçin Birlik Yerel Meclis Üyesi, CABA

Alejandro Vilca, Solun ve İşçilerin Cephesi (FIT-U) Ulusal Milletvekili, Jujuy

Christian Castillo, Solun ve İşçilerin Cephesi (FIT-U) Ulusal Milletvekili, Buenos Aires

Mercedes de Mendieta, Solun ve İşçilerin Cephesi (FIT-U) Ulusal Milletvekili, CABA

Lorena Pokoik, Vatan İçin Birlik Ulusal Milletvekili, CABA

Mercedes Trimarchi, Solun ve İşçilerin Cephesi (FIT-U) Milletvekili, CABA

Gabriel Solano, Solun ve İşçilerin Cephesi (FIT-U) Milletvekili, CABA

Myriam Bregman, Solun ve İşçilerin Cephesi (FIT-U) Ulusal Milletvekili, CABA

Nicolas Del Caño, Solun ve İşçilerin Cephesi (FIT-U) Ulusal Milletvekili, Buenos Aires

Vanina Biasi, Solun ve İşçilerin Cephesi (FIT-U) Ulusal Milletvekili, CABA

Romina Del Plá, Solun ve İşçilerin Cephesi (FIT-U) Ulusal Milletvekili, Buenos Aires

Néstor Pïtrola, Solun ve İşçilerin Cephesi (FIT-U) Ulusal Milletvekili, Buenos Aires

Carlos del Frade, Egemenlik İçin Geniş Cephe Eyalet Milletvekili, Rosario

Enrique Gandolfo, CTA Bahía Blanca Genel Sekreteri

Analía Luzarreta, SUTEBA Bahía Blanca Genel Sekreteri

Rubén “Pollo” Sobrero, Demiryolu İşçileri Sendikası Genel Sekreteri, Oeste Gran Buenos Aires

Angélica Lagunas, ATEN Capital Genel Sekreteri, Neuquén

Mariana Scayola, ADEMyS Genel Sekreteri, CABA

Soledad Mosquera, ADEMyS, CABA

Carolina Goycochea, SAE Genel Sekreteri, La Rioja

Cristian Luna, SITU Genel Sekreteri, Tucumán

Alejandro Lipcovich, Hospital Garrahan ATE Sendikası İşyeri Komitesi Genel Sekreteri

Alfonso Villalobos, SIPREBA Yönetim Kurulu Üyesi

Marcelo Bornard, Comisión Interna No Docentes APUBA-Sociales Genel Delegesi

Jorge Hospital, “Mariano Ferreyra” Gri Liste lideri, FFCC Roca

Amanda Martín, ADEMyS Genel Sekreter Yardımcısı

Ramiro Tissera, SUTEBA Tigre Direktörü

Gerardo “Pino” Oroz, Hospital Garrahan ATE Sendikası İşyeri Komitesi Genel Sekreter Yardımcısı

Facundo Miño, Secretario Adjunto Comisión Interna Fuero Penal-UEJN Genel Sekreter Yardımcısı

Pablo Eibuszyc, FOETRA Yönetim Kurulu (Turuncu azınlık adına)

Sebastián Rodríguez, Gráfica Morvillo İşyeri Sendika Komitesi Genel Sekreteri

Lorena Ramirez, CESOC (Centro de Estudiantes de Sociales – Univ. Nac. Avellaneda) Başkanı

Pilar Barbas, Arjantin Üniversite Öğrencileri Federasyonu (FUA) Sekreteri

Martina Sarubbi, Arjantin Üniversite Öğrencileri Federasyonu (FUA) Sekreteri

Camila Silveira, CEV Başkanı

Ulises Russo, FVET Danışmanı

Lucia Tovar, FVET Danışmanı

Ailin Iglesias, CEAVI Başkanı

Alhué Retamar, CEDAM Başkanı

Joaquín Suarez, UNA Kıdemli Danışmanı

Tatiana Fernández Martí, CEFyL Genel Sekreteri ve FUBA Sekreteri

Alumine Picolló, UBA Felsefe Bölümü Yönetim Kurulu Danışamnı ve FUBA Sekreteri

Dana Andrea Orozco, UBA Sosyoloji Bölümü Danışmanı

Malena Benz, CECSo Öğrenci İşçi Birliği Sekreteri

Daniela Sánchez, Alicia Moreau de Justo Öğrenci Merkezi Başkanı

Ignacio Garcia Ruiz, Joaquín V. González Öğrenci Merkezi Başkanı

Daniela Monti, FFyB Danışmanı

Mauricio Casero, CEABA Eğitim Sekreteri

Marta Dillon, Gazeteci

Ariel Alasia, Gazeteci

Malena Dalessio, Şarkıcı

Sergio Olguín, Yazar

Atilio Alberto Borón, Siyaset Bilimci, UBA

Ricardo Forster, Filozof

Claudio Antonio Maraviglia, Ekonomist

Agustin Dib, Arap Kültürü Kulübü Direktörü

Claudia Korol, Gazeteci

Fernando Isas, Gazeteci – Radyo Programcısı (Detrás de los Muros)

Liliana Elsa Battistotti, “Hilda Fredes” Halkın Hafızası Komisyonu. Campo de Mayo Hayatta Kalanlar, Aileleri ve Dostları Derneği

Pablo Tissera, PSOL Başkanı, Córdoba

Noelia Agüero, Milletvekili, Sosyalist Sol Solun ve İşçilerin Cephesi (FIT-U), Córdoba

Liliana Olivero, Solun ve İşçilerin Cephesi (FIT-U) Milletvekili, Córdoba

Laura Marrone. Solun ve İşçilerin Cephesi (FIT-U) Milletvekili, CABA

Claudio Orosz, İnsan Hakları ve İnsanlığa Karşı Suçlar Avukatı, La Perla

Mabel Díaz, Universidad del Sur Eğitim Bölümü Müdür Yardımcısı

Montserrat Tata Gayone, Universidad del Sur Öğretim Üyesi

Fernanda Negrín, Universidad del Sur Öğretim Üyesi

Aldo Casas, Antropolog, Deneme Yazarı, Huella del Sur

Pablo Alejandro Gamba, Gazeteci ve Film Eleştirmeni

Daniel Berretoni, Gazeteci (Contra la pared)

Almanya

Ligia Liberatori, Müzisyen ve Sahne Sanatçısı

Orengo Juan Ignacio, Metal İşçisi

Dominik Cumhuriyeti

Isaac Rafael Maríñez Mejía, Dominik Filistin’le Dayanışma Hareketi – Araştırma Ekonomisti, Santo Domingo

Guillermo Casado Ducoudray, Görsel-İşitsel Yapımcı

Tobías Fernández, ADP Üyesi, Profesör ve Avukat

İspanya

Josep M. Moreto, Kimyager, Katalonya

Nora Muñoz Tupone, Emekli

Ramon Piqué, Profesör

Feliu Madaula Canadell, Kimya Mühendisi

Félix Andreassi, Programcı

Montserrat Reyes Diaz, PAICAM Maresme

Eva Márquez Roncero, BT uzmanı

Serigne Mbaye Diouf, Madrid Meclisi Eski Üyesi

Panama

Priscilla Vásquez Jaramillo, Propuesta Socialista (İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Panama seksiyonu Sosyalist Öneri) Lideri

Pedro Silva García, CAOS

Jose Ismael Quiros Saavedra, Tarihçi, Panama Üniversitesi

Juana Camargo, Espacio Encuentro de Mujeres

Venezuela

Miguel Ángel Hernandez, Üniversite Profesörü, Venezuela PSL (İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Venezuela seksiyonu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi) Lideri

Antonio Espinosa, Üniversite Profesörü

Pedro García Avendaño, Üniversite Profesörü

Naybi Chamate, Dilbilimci, Dil Öğretmeni

Meksika

Gilberto Javier Aquiles López, Öğretmen

Mayela Parra, Öğretmen

Daniela Rawicz, UACM Profesörü

Gabriela Bayona Trejo, Profesör

Peru

Jaime Quino, Milletvekili

Jaime Quito, Peru Sosyalist Grubu

Enrique Fernández Chacón, Eski Milletvekili, Uníos (İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Peru seksiyonu)

Ekvador

José Ramirez, MST

Arturo Francisco Chang Yanez

Cesar Augusto Sacoto Guzmán

Luis Heriberto Calle Vásquez

Kolombiya

Támara Figueroa, Sosyal Bilimler Araştırmacısı

Wilson Armando Acosta Jiménez, Öğretmen, Ulusal Pedagoji Üniversitesi

Leonardo Gonzalez, World English

Franklin Grajales Márquez, Ziraat Mühendisi

Brezilya

Babá, CST (İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Brezilya seksiyonu Sosyalist İşçi Akımı) Ulusal Koordinatörü

Henrique Soares Carneiro, Tarih Profesörü, USP

Plínio de Arruda Sampaio Jr, Contrapoder Editörü

Heleno Araújo, CNTE Başkanı

Lincoln Secco, Tarih Profesörü, USP

Osvaldo Coggiola, Tarih Profesörü, USP

Vera Lucía, Eski Cumhurbaşkanı Adayı, PSTU

Zé Maria, PSTU Ulusal Başkanı

Şili

Horacio Díaz, FESIN Federasyonu Başkanı

Camila Zárate Zárate, Eski Anayasa Kurulu Üyesi, Valparaíso

Loreto Vallejos, Eski Anayasa Kurulu Üyesi, O’Higgins

Carolina Hernández, Sindicato Único de Trabajadores y Trabajadoras de la Educación Direktörü

Amalia Pereira Campos, Ulusal Konsey Üyesi, Göç Sekreterliği Başkanı

Luis Barrera Jeria, San Antonio İnsan Hakları Komitesi Eğitim Komitesi Başkanı

Rodrigo Pérez Schnake, Independencia Belediyesi Yerel Kamu Lideri

Dafne Jennifer Aranguez Ferry, Sağlık, Afet ve Acil Durum Komitesi, Luz de Esperanza

Francisco Becerra, Agrupación de Anticuarios y Pulgueros Başkanı, Barrio Yungay

Elma Correa Muñoz, ACALIS Sendikası Başkanı, Kadın Sekreterliği Başkanı, CUT Doğu Bölgesi

ABD

Roberto Platzer, Tercüman, New York

Stephanie Holguin, Danışman/Eğitimci, Compas de la Diáspora

Amaury Rodriguez, Yazar

Morella Ortiz Montilla, Eğitimci

Anderson Bean, Profesör, NCAT

Küba

Frank Garcia Hernandez, Sosyolog, Tarihçi ve Gazeteci

Alexander Hall, Tarihçi, Afro Kökenli Aktivist

Raymar Aguado Hernández, Siyasi Aktivist, Deneme Yazarı

Okur mektubu: “Yozlaşmaya karşı çözüm sınıfsal örgütlenmede”

0

Kapitalist düzende yozlaşma bir istisna değil, bizzat kuraldır. Bugün toplumun her alanında gördüğümüz çürüme -siyasetten sendikalara, medyadan toplumsal ilişkilere kadar- bu düzenin mantığından doğar.

Yozlaşma bir “ahlak sorunu” değil, sınıfsal bir meseledir. Kapitalizmin varlığını sürdürmesinin yolu toplumu çürütmekten, bireyleri yalnızlaştırmaktan, dayanışmayı parçalamaktan geçer.

Kapitalizm, insanın ruhuna değen her şeyi parçalar ve pazara çıkarır. Bir dostluğun sıcaklığını, bir ağacın gölgesini, bir şiirin dinginliğini bile metalaştırır. “Her şeyin bir fiyatı vardır” diyerek, değeri etik ve estetikten değil, etiketten ölçer. Para ve kâr; dostluk, sanat, doğa, bilgi gibi değerlerin önüne geçer. İnsan ilişkileri araçsallaşır; arkadaşlıklar, hatta aile bağları bile ekonomik hesaplara tabi tutulur.

Tüketim kültürü bu düzenin tapınağıdır. Vitrinler ikon, markalar ilah, reklamlar vaazdır. İnsanlar artık emeğiyle değil, cebindeki kredi kartının limitiyle ölçülür. “Sahip olmak” var olmanın yerine geçirilir.

Kapitalizmin kalbi kısa vadeli atar. Bugünün kârı uğruna yarının ormanını, nehrini, çocuğunu bile gözden çıkarır. Gelecek yoktur; yalnızca hızla tüketilen bir “şimdi” vardır. Toplum, kendi mezar taşına kâr hanesi kazıyan bir muhasebeciye dönüşür.

Bu düzenin en ağır yükünü işçiler taşır. Üretimin gerçek aktörü olan işçiler, yoksulluğun dar sokaklarında varlık-yokluk savaşı verir. Maden ocaklarında göçük altında, orman yangınlarında, fabrikalarda, tersanelerde iş cinayetleriyle toprağa düşenler onlardır. Kapitalizm için işçi, kârın harcanabilir malzemesinden ibarettir.

Bu yüzden yozlaşmaya karşı gerçek çözüm, bireysel ahlak öğütlerinde değil, sınıfsal örgütlenmede yatıyor. Kapitalizmin çürüten mantığına karşı, işçi sınıfının örgütlü gücü tek panzehirdir. Dayanışma yeniden filizlendiğinde, üretim ve yaşam işçinin ellerinde yeniden şekillendiğinde, hem yozlaşmanın hem de sömürünün kökünü kurutacak tek yol açılacaktır: işçilerin kendi iktidarı.

Metal işçisi Yılmaz

Filistin destekçisi Zohran Mamdani, New York Belediye Başkanlığı için anketlerde önde gidiyor

0

Küresel Sumud Filo’suna katılan, İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Arjantin seksiyonu Sosyalist Sol’dan Ezequiel Peressini’nin İUB-DE Sempatizanı Sosyalist Çekirdek’in (Socialist Core) web sitesinde yayımlanan yazısının çevirisini okurlarımızla paylaşıyoruz.

4 Kasım’da New York şehri belediye başkanlığı seçimleri yapılacak. Genç Zohran Mamdani’nin adaylığı, ülke çapında siyasi sahnede bir kargaşaya neden oluyor. Mamdani açıkça Filistin davasını destekliyor ve “İsrail’in Gazze’deki askeri harekâtının soykırım olduğunu” ifade ediyor. Tepedekileri endişelendiren şey ise anketlerde önde olması.

24 Haziran’daki Demokrat Parti ön seçimlerinde Mamdani’nin sürpriz zaferi, partinin krizini daha da derinleştirdi. Parti liderliği, eski eyalet valisi Andrew Cuomo (66) üzerine büyük bir bahis oynamıştı; Cuomo’nun eski Başkan Bill Clinton’dan ve eski Cumhuriyetçi belediye başkanı Michael Bloomberg’den milyonlarca dolarlık finansman desteği vardı. Mamdani oyların yüzde 56,21’ini alarak 565.639 oyla şehrin ön seçimlerinde bir adayın şimdiye kadar elde ettiği en yüksek oyu almış oldu.

Mamdani, Hint kökenli Ugandalı bir ailenin çocuğu olan 33 yaşında bir Müslüman. Mamdani, Demokrat Parti içinde faaliyet gösteren sosyal demokrat ve sol eğilimli reformist akımları barındıran Amerika Demokratik Sosyalistleri (DSA) üyesi. Şu anda New York Eyalet Meclisi üyesi olan Mamdani, Gazze ve Filistin’deki soykırımı kınadı, protestolara aktif olarak katıldı ve seçilirse Benjamin Netanyahu şehri ziyaret ettiğinde onu tutuklayacağını açıkladı. Ayrıca soykırımı destekleyen iş insanlarına vergi uygulanmasını savunmakta. Bütün bu açıklamalarını ve önerilerini, İsrail dışında dünyadaki en büyük Yahudi nüfusunun yaşadığı şehirde yapıyor.

Mamdani ayrıca, yoksul işçilerin en acil ihtiyaçlarına yanıt vermeyi amaçlayan bir dizi ilerici öneriyi de teşvik ediyor: yaşam maliyetini düşürmek, ücretsiz ulaşım, konut erişimi ve en zenginler için daha yüksek vergiler.

Mamdani’nin kampanyasında kazandığı büyük sempati, ona şehir genelinde kapı kapı dolaşan 50 binden fazla gönüllüyü örgütleme imkânı sağladı. Mamdani’ye verilen destek ve onun uyandırdığı hareket, ancak Filistin halkına destek için artan kitlesel seferberliklerle ve Trump’ın baskıcı, antidemokratik, militarist ve kemer sıkma politikalarıyla yüzleşen işçi sınıfı ve gençliğin yeniden örgütlenmesiyle açıklanabilir.

Bu aynı zamanda Demokrat Parti’nin krizinin ve Biden-Harris yönetiminin başarısızlığının bir ifadesidir; milyonlarca kişi aşırı sağa karşı siyasi bir alternatif arıyor.

Hem Trump hem de Demokrat Parti’nin liderliği ve büyük sermaye, Mamdani’nin zaferini engellemeye çalışıyor. Örneğin geleneksel Demokrat lider Andrew Cuomo, Hillary ve Bill Clinton tarafından desteklenen bir “bağımsız” aday olarak yarışıyor. Trump ise Mamdani kazanırsa New York şehrini militarize etmekle tehdit ediyor. Tüm bunlar, kendisini sosyalist olarak tanımlayan ve Filistin halkını destekleyen bir adayın zaferi ihtimali karşısında kapitalist sınıfın hissettiği paniği ifade ediyor.

Bizim siyasi akımımızın Mamdani ve DSA ile önemli farklılıkları var. Bu farklardan en önemlisi, DSA’nın Demokrat Parti ile bağlarını koparmaması. Demokrat Parti, burjuva-emperyalist bir partidir ve bu nedenle işçi sınıfına dayalı büyük bir sol parti oluşumuna hiçbir katkıda bulunmamaktadır.

Buna rağmen, İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) ABD’deki destekçileri olan Sosyalist Çekirdek’ten yoldaşlarımızla birlikte, Mamdani’nin zaferinin yukarıdakilere karşı politik bir darbe olacağına inanıyoruz. Mamdani ile olan farklılıklarımızın ötesinde ve Demokratlara hiçbir güven duymaksızın, Mamdani’nin adaylığını eleştirel bir şekilde desteklemeye ve programının en ilerici yönlerinin gerçekten hayata geçirilmesi ve belediye başkanlığının soykırıma karşı mücadeleyi destekleyebilmesi için seferberliği ve halk baskısını sürdürmeye çağırıyoruz. Bu arada Demokratlardan ve Cumhuriyetçilerden bağımsız sol bir siyasi alternatifin ortaya çıkması için çalışmaya devam edeceğiz. Bu, kahraman Filistin halkını desteklemek için seferberliği derinleştirmek ve Trump’ın aşırı sağcı hükümetine karşı mücadeleyi güçlendirmek amacıyla Demokrat ve Cumhuriyetçi oligarşiye ve Siyonizme karşı bir oy olacak.

Patriyarkayı besleyen hukuk

0

Adalet Bakanı “Özellikle boşanma davalarının uzun sürmemesi, kişilerin bir an önce bir sonraki hayatlarını kurabilmeleri, aile kurumunun zedelenmemesi, çocukların ve kadınların yıpranmaması açısından yeni bir dönem başlatmak istiyoruz” sözleri ile aile hukuku uyuşmazlıklarında dava açmadan önce şart olarak arabuluculuk yolu getirileceğini ilan etti. Boşanma davalarından önce arabuluculuğa başvuru şartı getirilmesi halinde nafaka, tazminat, mal paylaşımı, velayet gibi talepler mahkeme önünde değil, tarafların bir araya gelmesi ile “çözüme” kavuşturulacak. Bu uygulama, iktidarın “Aile Yılı” vurgusu göz önüne alındığında bizlere sıradan bir hukuk tekniğini değil, çok daha derin bir siyasal tercihi işaret ediyor.

Patriyarkanın hukuk eliyle yeniden üretildiğine tanıklık ediyoruz. Kadının birey olarak hak ve özgürlükleri değil, “ailenin bütünlüğü” korunuyor. Bakanlık politikaları, kadının şiddetten, eşitsizlikten ve yoksulluktan arınmış bir yaşam sürmesinden ziyade; aileyi toplumun kutsal çekirdeği olarak tahkim etmeyi hedefliyor, mağduru daha da görünmez hale getiriyor.

Kadına yönelik şiddetin neredeyse sistematik bir cezasızlık politikasına bağlandığı Türkiye’de, rejimin kadınların güvenliği karşısındaki tercihleri çok açık. Kadına yönelik şiddet davalarında verilen iyi hal indirimleri, uzaklaştırma kararlarının etkin biçimde uygulanmaması, kolluğun “aile içi meseledir” diyerek geri çekilmesi… Bütün bunlar, erkek şiddetinin görünmez kılındığı, kadınların adalet talebinin ötelenip bastırıldığı bir tablo yaratıyor. Arabuluculuk, bu tabloya yeni bir halka ekliyor: Hem şiddet karşısında zaten var olan cezasızlık politikası sürdürülüyor, hem de kadınların adalete erişimi daha baştan sınırlandırılıyor.

Patriyarkal düzen, kadınları aile içine sıkıştırarak hem ücretsiz bakım emeğini garantiliyor hem de güvencesiz işgücü rezervini diri tutuyor. Arabuluculuk gibi düzenlemeler, kadınların hak arayışını hukuki alandan çekip, aile birliğini koruma gerekçesiyle sınırlıyor.

Arabuluculuk dava şartı, kadınların adalete erişimini kolaylaştırmıyor; tam tersine, onları erkek şiddetine ve eşitsizliğe karşı daha savunmasız hale getiriyor. Boşanma aşamasında olduğu erkek tarafından katledilen veya şiddete uğrayan kadınların sayısı ortadayken, arabuluculuk şartı ile kadınlar bir de boşanma aşamasında olduğu erkek ile kapalı kapılar arkasında bir araya gelmek zorunda bırakılıyor. “Aile Yılı” söylemiyle paketlenen bu politikalar, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin sürdüğü bu düzende aileyi “korurken” kadınları hak mücadelesini görmezden geliyor. Şiddet tehdidi, toplumsal ve aile içi baskı hesaba katıldığında, arabuluculuk masası kadın için özgür bir alan değil; erkek şiddetinin gölgesinde bir baskı mekânına dönüşüyor. Patriyarka, ekonomik gücünü ve toplumsal konumunu kullanarak kadını nafaka, tazminat ve mal paylaşım başta olmak üzere birçok konuda erkek lehine vazgeçmeye zorlayabileceği bir alan yaratıyor. Evde, işyerinde, sokakta kadına yönelik her türlü şiddet alanına bir de arabuluculuk masası ekleniyor. Kısacası arabuluculuk, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini devam ettirerek sermayeyi ve patriyarkayı birlikte korumuş oluyor.

“Kadını korumak istiyoruz” söylemi altında aslında adaletten, hak temelli yaklaşımdan, koruyucu yasaların uygulanmasından kaçınan bir düzen inşa ediliyor. Şiddet, adaletsizlik ve eşitsizlikle beslenen düzen, devlet düzenlemeleriyle pekiştiriliyor.

Sorun yokmuşçasına daha fazla sorun doğuracak uygulamalara karşı mücadeleye devam! Kadınların adalete erişimini engelleyen, erkek şiddetini daha da görünmez hale getiren düzenlemelere son verilsin! Şiddete karşı mücadelede uluslararası güvencelerin ve yükümlülüklerin yeniden kabul edilmesi için İstanbul Sözleşmesi’ne geri dönülsün! Uzaklaştırma kararları derhal uygulansın! Şiddete mahal verecek daha fazla alan yaratmak yerine hızlı ve etkili koruma mekanizmaları işletilsin! İyi hal indirimi, “tahrik” gerekçesi gibi erkek şiddetini meşrulaştıran yargı pratikleri son bulsun!

Saldırılar derinleşiyor, mücadeleler dağınık: Emek ittifakı şart!

0

Son aylar, ağırlaşan ekonomik koşullara ve emek düşmanı politikalara karşı işçilerin farklı sektörlerde çok sayıda eylem ve direnişine sahne oldu. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde gerçekleşen kitlesel grev ve eylemler, belediye işçilerinin ücret adaletsizliğine ve güvencesizliğe karşı gösterdiği kararlılığı ortaya koydu. Hemen ardından kamu işçileri toplu iş sözleşmesi sürecinde düşük zam tekliflerine karşı alanlara çıktı; Ankara başta olmak üzere birçok şehirde kamu emekçilerinin talepleriyle düzenlenen kitlesel basın açıklamaları ve yürüyüşler, süregelen memnuniyetsizliği alanlara taşıdı. Diğer yandan, işçiler Temel Conta, Queen Tarım, Toros Tarım, Digel Tekstil, GM Teknik, DYO Boya gibi çeşitli işyerlerinde sendikal hakları ve ücretleri için mücadeleye geçti. Bütün bu örnekler, iktidarın ve patronların dayatmalarına karşı işçilerin mücadele iradesine ve kararlılığına işaret ediyor. Ancak mücadeleler parçalı ve yalıtılmış bir karakter taşıyor.

Bu eylemlerin birleşik ve kalıcı bir mücadele hattına dönüşememiş olmasının en büyük nedenlerinden biri, sendikal konfederasyonların pasif ve dağınık tutumları. Türk-İş, DİSK ve Hak-İş gibi büyük konfederasyonlar, işçilerin yaşadığı yoksullaşmaya, hak gasplarına ve güvencesizliğe karşı ortak bir eylem planı ortaya koymuyor. Hatta mevcut tüm mücadele dinamiğine rağmen, ortak açıklama yapıp yerellerde kendi eylemlerini örgütledikleri 2024 sonbaharının bile gerisine düşmüş durumdalar.

Ortak mücadele perspektifi eksik

2025 yılı başında belirlenen 22.104 TL’lik asgari ücret, yılın ortasında tüm temel harcamalara gelen zamlar ve yüzde 70’i aşan gıda enflasyonu karşısında hızla eridi. Türk-İş verilerine göre Haziran 2025’te açlık sınırı 22.000 TL, yoksulluk sınırı 75.953 TL idi. Buna rağmen temmuz ayında asgari ücrete herhangi bir zam yapılmadı. Temmuz ayında ise yoksulluk sınırı 89.768 TL’ye çıktı. Diğer yandan, turizm sektörüne yönelik çıkarılan yasa ile haftalık çalışma süresinin 45 saatin üzerine çıkarılması sonucunda emekçilerin temel haklarına açık bir saldırı gerçekleşti.

Bu tablo tesadüf değil; emekçilere dönük sistematik bir saldırı politikasının sonucu. İktidarın uyguladığı neoliberal ekonomi politikaları, özellikle Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in yürüttüğü “enflasyonla mücadele” programı adı altında doğrudan ücretleri baskılıyor; kamu kaynaklarını sermayeye aktarırken faturayı emekçilere kesiyor. Zamlar, vergiler, hayat pahalılığı aralıksız sürerken; iş cinayetleri artıyor, önlem alınmıyor. Emekçilere, emeklilere, memurlara sefalet ücretleri dayatılıyor; sendikalaşma hakkı çiğneniyor, grevler engelleniyor. Tüm bu saldırılar karşısında konfederasyonların örgütlü ve kararlı bir tutum sergileyememesi, işçi sınıfını daha da yalnızlaştırıyor.

İktidar bu pervasızlığı tam da buradan alıyor: işçi sınıfının örgütsüzlüğünden, mücadelelerin birbirinden kopukluğundan, sendikal konfederasyonların eylemsizliğinden… En önemlisi de sosyalist hareketin ve sendikal yapıların ortak mücadele perspektifi ve iradesi ortaya koyamamasından. Her konuda aynı fikirde olmak şart değil; ancak mevcut iktidarın derinleştirdiği ekonomik ve siyasal yıkım karşısında acil talepler etrafında bir araya gelinememesinin vebali büyük! Enflasyona ezilen ücretler, gasp edilen haklar, artan iş cinayetleri karşısında ortak bir eylem hattı örülemedikçe saldırılar daha da artıyor.

Emek ittifakı için ortak zemin

Türkiye’de emek hareketinin ve sosyalist hareketin önünde acil bir görev duruyor: mücadeleleri birleştirmek, ortak talepler etrafında eylem birliği oluşturmak, iktidarın ve sermayenin karşısında bir emek ittifakını gecikmeden hayata geçirmek.

Ücretler ve emekli aylıkları derhal yoksulluk sınırının üzerine çıkarılmalı; kamu kaynakları patronlara değil, emekçilere ayrılmalı; sendikalaşma, grev, gösteri ve örgütlenme haklarına yönelik tüm baskılar derhal son bulmalıdır. Ancak bu talepler etrafında kurulacak bir emek ittifakı, iktidarın işçi ve emekçilere dönük politikalarına gerçek bir karşı güç oluşturabilir. “Kurtuluş yok tek başına”lar, “Birleşe birleşe kazanacağız”lar artık sadece birer slogan değil, örgütlü bir sınıf hattının politik rehberleri olmak zorunda. Bağımsız sınıf hattını güçlendirecek bir politik perspektif, niyet ve iradeyi örgütleme görevi en acil görev olarak karşımızda!

Mağaza ve market işçileri kötü çalışma koşullarına karşı örgütleniyor!

0

Mağaza ve market emekçilerinin çalışma koşulları her geçen gün ağırlaşıyor. Geçtiğimiz haftalarda kamuoyuna yansıyan görüntüler; uzun mesai saatleri, mobbing, oturma yasağı ve molasızlık gibi uygulamalarla dayatılan insanlık dışı çalışma koşullarını bir kez daha gözler önüne serdi. Buna ilişkin, DİSK Sosyal-İş Sendikası, market ve mağaza çalışanlarının maruz kaldığı kuralsız çalışma koşullarına karşı sendikal mücadele ihtiyacını işaret ederek, “Marketlerde kölelik düzenini biz değiştiririz” sloganıyla temel talepler üzerinden mücadele çağrısında bulundu. Sosyal-İş İstanbul Şube Kadın Komisyonu’nun, mağaza ve market emekçilerine yönelik kampanya gündemiyle bir araya geldiği buluşmada ise kadın işçilerin anlattıkları, bu zincirlerdeki koşulların ve kadınların karşılaştığı sorunların boyutlarını gözler önüne seriyor.

Kadın işçiler, marketlerin çoğunlukla yeni mezunların kısa süreliğine çalıştığı bir alan olduğunu söylüyor. Bu durumu “telefon işçisi” tabiriyle açıklıyorlar: bir telefon alacak kadar para biriktirip, ilk fırsatta işi bırakmak. Koşullar uzun süre çalışmaya uygun değil. Çok az sayıda işçi uzun süre kalabiliyor; onlar da sistematik mobbingle istifaya zorlanıyor. Böylece şirketler tazminat ödemekten kurtuluyor, yerine daha deneyimsiz ve düşük ücretle çalışacak yeni işçiler alabiliyor.

Bir işçiye iki üç farklı görev yükleniyor. İşçiler uzun mesailere zorlanıyor, çoğu zaman molasız çalıştırılıyor ve fazladan mesailerinin karşılığını alamıyorlar. İşe başlarken imzalatılan “esnek çalışma” maddesi, haklarını savunmaya çalışan işçiler için bir tehdit unsuru olarak kullanılıyor. Haklarını savunanlar işten atılıyor.

Sektörde sendikasızlaştırma stratejisi o kadar etkin ki, çalışanların dönemsel olarak işe alımı ya da bir seneyi doldurmadan işten çıkarılmaları yaygın bir uygulama. İşyerlerinde örgütlenmek de oldukça zor. Öyle ki çalışma düzeni, vardiyalar ve mekânsal olanaklar iki çalışanın bir araya gelmesini bile engelleyecek durumda.

Kadın işçilerin yaşadıkları ise daha da çarpıcı. Marketleri onlar ayakta tutuyor. Kasadan reyon düzenine, sevkiyattan palet taşımaya kadar her işin merkezindeler. Ancak yük arttıkça baskı ve ayrımcılık da büyüyor.

Şirketler özellikle bekâr kadınları işe almayı tercih ediyor; evli kadınlar veya hamile işçiler istenmiyor. Çünkü şirket yöneticilerine göre evlilik ve hamilelik “izin” ve “sorumluluk” demek, bu da onlar açısından “maliyet”.

Uzun mesailer sonrasında gece geç saatlerde işten çıkmak zorunda kalan kadın işçilere ulaşım ve güvenlik desteği sağlanmıyor. Kadın işçiler, patrondan müşteriye taciz, hakaret ve şiddetin de hedefi oluyor. Böylesi durumlarda korunmak yerine suçlanıyor; “olay çıkarmakla” itham ediliyorlar. Yetmezmiş gibi, hangi koşullar altında olursa olsun sürekli güler yüzlü olmak zorunda bırakılan işçilerin üzerine bir de duygusal emek yükü biniyor.

Bütün bu sorunlar karşısında mağaza ve market çalışanlarının temel taleplerinden birisi denetim. Elbette patronların yine patronlar için çalışan hükümet kurumlarınca denetlenmesi çalışanlar lehine ancak sınırlı sonuçlar doğurabilir. Bu yüzden işçilerin işyerinde söz sahibi olabilmesini, sendikalaşma hakkını ve yine bunun üzerinden denetim hakkını savunmalıyız. Çalışanların büyük oranda örgütsüz ve güvencesiz olduğu bu sektörde ilk elden sendikalaşmak için mücadele etmeliyiz.

AKP bunu nasıl yapıyor, CHP nerede hata yapıyor?

0

31 Mart 2024 seçimlerinde AKP, tarihinde ilk kez 2. parti oldu. Seçimlerden bu yana 13 belediyeye kayyum atandı, 56 belediye başkanı ise taraf değiştirerek AKP’ye katıldı. Peki AKP ciddi bir seçim yenilgisinin ardından bunu nasıl yapabildi? Dahası, sandıktan 1. çıkan CHP nasıl oldu da elindeki avucundakini bir bir kaptırabildi?

Ekonomik kriz çok büyük ve burjuvazinin temel beklentileri net: işçi sınıfının alım gücünü düşürmek, belediyeler ve bakanlıklarla iş yaparak kamu kaynaklarını hızla kendi sermaye birikim sürecine dahil etmek ve buna uygun para politikalarından faydalanmak.

AKP bugüne değin emperyalizm, Türkiye’nin eski zenginleri ve kendi çeperindeki yeni sermaye gruplarının partisi oldu. Emperyalizmle dönem dönem sürtüşmeler yaşansa da, genel rotada her daim buluşuldu. Öyle ki İsrail ile tarihin en güçlü ilişkisi bu dönemde kuruldu. AB’nin göçmen politikasının jandarmalığı rolü sürdü. Derken tüm bu süreçte yıpranan AKP’ye karşı CHP bir adım ileri atıp pekâlâ bir alternatif olabileceğini iddia etti.

Halkın gözünde yıpranan AKP’ye karşı özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni kontrol eden CHP yönetimi net mesajlar verdi: Emperyalizme “Sizinle iletişimimizi aynı şekilde sürdüreceğiz” derken, TÜSİAD’ın “kaygılarını” anladığını söyledi. Bununla da yetinmedi, AKP’nin yandaş şirketlerine de “Bizimle de çalışmaya devam edeceksiniz” diyerek işbirliği yaptı. Bugün belediyelere yönelik operasyonlarda etkin pişmanlıktan faydalanıp, belediyeler aleyhinde ifadeler veren şirketlerin ciddi bir kısmı aslında AKP ile zenginleşen “yandaş” şirketlerdi. CHP ağzından beşli çete sözlerini de çıkarıp zenginlerin her cinsine “Aynı gemideyiz” dedi. Öyle ki İmamoğlu bizi daha da yoksullaştıran işçi düşmanı politikaları hayata geçirmekle meşgul Mehmet Şimşek’e “İyi bir ekonomistsin, itibarını bir acemi adaya ezdirme” diyerek, “Ekonomi politikan bizim de politikamız, ama yanlış kişiyi destekliyorsun” diyordu.

Ancak CHP’nin tıpkı AKP gibi tüm zenginlere hizmet etmeyi sürdürme iddiası “Taklitler aslını yaşatır” prensibiyle sert şekilde karşılandı.

AKP’nin gücü ve CHP’nin zayıflığı işte burada düğümleniyor. Yaşadığımız kayyum türünden antidemokratik uygulamalar, utanç verici parti değişiklikleri esasında “zengine daha iyi hizmet etme yarışı” etrafında gerçekleşiyor. Ve CHP bu kapışmada sınırlı bir muhalefetin ötesine geçemiyor, geçerse zengini zengin etme yarışından diskalifiye olacağını biliyor. AKP ise, “Ben hâlâ iktidardayım ve vaat değil icraat yapıyorum” diyerek işçi sınıfına TÜİK enflasyonunun dahi altında zamlar yapıyor, yoksuldan alıp zengine dağıtmaya devam ediyor.

Bu yarış bizim yarışımız değil. Bu yüzden solun CHP’nin etrafında kümelenmektense, bağımsız bir emek ittifakının kurulması için güç birliği yapması; mücadeleyi farklı ve doğru kulvara, emekçilerin var olabileceği bir kulvara taşıması gerekiyor.

İsrail’in Katar’daki Filistinli liderlere yönelik canice saldırısını lanetliyoruz

0

9 Eylül’de İsrail, Katar’da bulunan bir Hamas ofisini 15 uçakla bombaladı. Amaç, Gazze’den gelen ve İsrail ile ABD temsilcileriyle Gazze’de bir ateşkes görüşmesi için orada bulunan Filistinli yöneticileri öldürmekti.

Hamas tarafından verilen bilgilere göre öldürülen 6 kişi arasında, başmüzakereci Halil el-Hayya’nın oğlu Ebu Yahya ve Katar güvenlik güçleri üyesi Muhammed el-Humaidi bulunuyor.

Katar Dışişleri Bakanlığı, Netanyahu’yu “Katar topraklarını hedef alan korkak saldırıyı meşrulaştırmakla” suçladı. Açıklamada, “Netanyahu, Hamas ofisinin ağırlanmasının, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail tarafından talep edilen Katar’ın arabuluculuk çabaları çerçevesinde gerçekleştiğinin tamamen farkındadır” denildi.

Katar’ın İsrail ile sınırı olmadığının ve ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiklerinden biri olduğunun altını çizmek gerekir. Ortadoğu’daki en büyük Amerikan askeri üssünün bulunduğu Katar’da yaklaşık 10 bin ABD askeri yer alıyor.

Bu yeni ve vahşi saldırı, İsrail’in Arap ülkelerinden hiçbirine, hatta ABD’nin açıkça müttefiki olanlara bile hiçbir şekilde saygı göstermediğini ortaya koyuyor. Ve müzakere heyetini öldürmeye dönük bu katliam, dünya çapında ve hatta İsrail’in kendi içinde büyük halk tepkisine rağmen, Netanyahu’nun ateşkes görüşmelerini bitirmeye çalıştığını ve soykırımı sürdürmek istediğini gösteriyor. Şimdi de Gazze şehrinin bir milyonluk nüfusunu işgal etmeye, öldürmeye ve yerinden etmeye; açlığı tüm Gazze halkına yaymaya çalışıyor. Aynı zamanda insani yardım götüren Özgürlük Filosu’nu da insansız hava araçlarıyla hedef alarak ve yeni saldırılarla tehdit ediyor. Ve yakın zamanda Filistinlilerle aktif dayanışma içinde olan tek Arap hükümeti olduğu için Yemen’i tekrar bombaladı.

Trump ise bu saldırıyla bir ilgisi olmadığını söylese de İsrail’e silah desteğini sürdürüyor. Avrupa ve Arap ülkeleriyse saldırıyı kınadılar.

Ama İsrail’in saldırılarına yönelik eleştirel açıklamaların hiçbir yaptırım gücü bulunmuyor. Bu soykırımcı saldırı durdurulmalı! Gazze ve Batı Şeria’da derhal ateşkese ilan edilmesini, İsrail’in askerlerini derhal çekmesini ve diğer Arap ülkelerine yönelik saldırılarını durdurmasını talep etmeliyiz. Dünya çapındaki büyük halk hareketlerinin ve Gazze filosunun haykırdığı gibi, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak tüm hükümetlerden İsrail ile diplomatik, ekonomik ve ticari tüm ilişkilerin kesilmesini; her şeyden önce ABD ve Avrupa ülkelerinin gönderdiği silah sevkiyatının engellenmesini talep ediyoruz. Ve şu anda Gazze’ye doğru yola çıkan filo gibi, Filistin halkına insani yardım gönderilmesi talebini yükseltiyoruz.

Bu talepler bütün ülkelerde yükseltilmelidir. Ayrıca halihazırda Tunus’ta bulunan ve 44 ülkeden dayanışmacı insanları taşıyan uluslararası Gazze filosuna koruma ve destek sağlanması için harekete geçilmelidir.

Nehirden denize özgür Filistin!

Sırbistan, Fransa ve İspanya’daki seferberlikler bize ne anlatıyor?

0

Son zamanlarda Sırbistan, emek ve öğrenci mücadelesinde hareketli günlere sahne oluyor. 2024 Kasım’ında Novi Sad’daki tren istasyonunda tavan çökmesi sonucu 16 kişinin yaşamını yitirmesi nedeniyle, on ayı aşkın süredir başını öğrenci hareketinin çektiği kitlesel protestolar düzenleniyor. Restorasyon sırasındaki yolsuzlukların sonucu olan facia, Sırbistan halkının sağcı Aleksandar Vučić hükümetinin yolsuzluklarına, yoksulluğa ve güvencesizliğe karşı biriken öfkesinin ifadesi oldu. Fakülte işgalleri, yol kapatma eylemleri ve yürüyüşlerle aylarca süren protestolar, çeşitli sektörlerde grevlerle ve öğrencilerin çağrısıyla 24 Ocak genel greviyle desteklendi. 16 Ağustos’ta protestocular Vučić’in partisi SNS (Sırp İlerleme Partisi) binasını ateşe verdi. Ocak ayında Başbakan Miloš Vučević istifa etti ancak kitleler göstermelik istifaları yeterli bulmuyor. Tren istasyonu renovasyonuna harcanan 55 milyon avroluk belgelerin halka açılmasını, felaketle ilişkili tüm sorumluların hesap vermesini ve protestoculara yönelik şiddetin son bulmasını talep etmeyi sürdürüyorlar.

Fransa’da temmuz ayında ortaya çıkan Bloquons tout (Her Şeyi Durduralım) hareketi, Fransa Başbakanı François Bayrou’nun açıkladığı kemer sıkma politikalarına karşı 10 Eylül’de hayatı durdurma çağrısı yapmıştı. 2026 bütçesi için 44 milyar avroluk kesinti açıklayan Bayrou hükümetinin planları arasında 2 resmi tatili iptal etmek, sağlık hizmetlerine ayrılan bütçeyi azaltmak, emekli maaşlarını artırmamak gibi saldırılar var. Hareket, sosyal medya üzerinden “10 Eylül’de satın almayacağız, tüketmeyeceğiz, çalışmayacağız” mesajını yayımladı. Bazı sol-sosyalist partilerin de destek verdiği çağrı sonucunda 10 Eylül günü ülke genelinde kitlesel eylemler düzenlendi. Hareketin kendini apolitik olarak tanımlamasına rağmen krizin faturasını ödemeyi reddeden hareket aslında politik bir mücadeleyi işaret ediyor. Bir yandan sendikalar da açıklanan 2026 bütçe kesintisi nedeniyle eylülün ilk haftaları için grev duyurusu yapmıştı. Emekçilerin taleplerinin karşılık bulması için hareketin grevlerle birleşmesi gerektiği ortada.

İspanya’nın başkenti Madrid’de 15 Temmuz’da greve çıkıp yaygın orman yangınları nedeniyle greve ara veren orman itfaiyecileri, tekrar süresiz grev ilan etti. İtfaiyecilerin talepleri iş sağlığı ve güvenliği koşullarının iyileştirilmesi ve ücretlerin artırılması gibi çok temel talepler. Bu yıl İspanya’daki yangınlarda 400 bin hektardan fazla alan yandı, çok sayıda insan evini ve arazisini kaybetti, sayısız hayvan ve dört itfaiyeci hayatını kaybetti. Hükümetin yangınla mücadelesini ve iklim krizine hazırlıksız oluşunu eleştiren kitlesel protestolar da düzenlendi. İspanya’da itfaiyecilerin grevi ve yangınlar, emek mücadelesi ile ekolojik mücadelenin el ele gitmesi gerektiğini bir kez daha gösterdi.

Kâr hırsının neden olduğu “facia”ların ve iklim krizinin bedelini emekçiler ödüyor. Kapitalist hükümetler krizin faturasını emekçilere kesmeye çalışıyor. Yaşananların Türkiye’deki Çorlu tren kazasından, Grand Kartal Otel yangınından, tedbirsizlik ve hazırlıksızlık nedeniyle her yıl daha da fazla kontrolden çıkan orman yangınlarından ve Tek Adam rejiminin emek düşmanı saldırılarından pek farkı yok. Dünya işçi sınıfıyla dertlerimiz, taleplerimiz, mücadelemiz yine aynı. Burjuvaziden bağımsız, emekten yana bir alternatif de yine tek çıkış olmayı sürdürüyor.

Sendikalardan istifa etmek bir çözüm müdür?

0

Kamu emekçilerinin 2026–2027 yıllarını kapsayan 8. Dönem Toplu Sözleşme süreci büyük tartışmalarla sona erdi. Bu tartışmaların temelinde hiç şüphesiz ki tüm kamu emekçilerinin tepkisini çeken Memur-Sen ve Kamu-Sen konfederasyonlarının beceriksiz tutumları vardı.

Kamu işçileri yol gösterdi

Kamu emekçilerinin 8. Dönem Toplu Sözleşme süreci kamu işçilerinin toplu sözleşme sürecinin gölgesinde başladı. Uzun yıllar sonra işçi sendikaları AKP hükümetine karşı ses yükseltti ve çeşitli eylemler gerçekleştirdi bu süreçte. Bu eylemler neticesinde kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan yaklaşık 600 bin işçi için toplu sözleşme süreci, alım gücünde yaşanan kayıpları karşılamak çok uzak olmakla birlikte, görece iyi sayılabilecek bir sonuçla noktalandı. Buna göre kamu işçileri önümüzdeki 2 yıl için %50’nin üzerinde bir maaş zammı almış oldu.

İşçi sendikalarının uzun yıllar sonra AKP hükümetine karşı ses yükseltmeleri ve bunun neticesinde görece iyi sayılabilecek bir zam oranıyla toplu sözleşme yapması kamu emekçileri için de bir umut ışığı doğurdu. Ancak yaşanan toplu sözleşme süreci bu umut ışığının hızlıca sönmesine neden oldu. 

Yapılan görüşmelerde hükümet 2026 yılı için %18, 2027 yılı için ise %8 olmak üzere toplamda %26’lık bir zam oranında ısrar etti. Kamu emekçilerini masada temsil eden Memur-Sen, Kamu-Sen ve Birleşik Kamu-İş sendikaları bu orana tepki gösterdi. Bu üç konfederasyon, kamuda örgütlü başta KESK olmak üzere diğer konfederasyonlar ve bağımsız sendikalar tepki olarak 18 Ağustos Pazartesi günü bir günlük iş bırakma eylemi gerçekleştirdiler. Uzun süredir tüm kamu emekçileri sendikaları birlikte bir grev örgütlememişlerdi; bu bağlamda oldukça önemli bir eylemdi bu eylem. Fakat hükümet nezdinde eylemin çok da karşılığı olmadı. Zam oranları değişmedi ve karar Hakem Kuruluna götürüldü.

Memur-Sen, Kamu-Sen ve Birleşik Kamu-İş’in başkanları Hakem Kuruluna üye göndermeyeceklerini, bu sayede Hakem Kurulunun karar alamayacağını ve toplu sözleşme sürecinin meclise taşınmasını sağlayacaklarını belirttiler. Ancak bu kararın dile getirildiği günün ertesinde Memur-Sen ve Kamu-Sen temsilcileri Hakem Kuruluna katılarak kurulun karar almasına neden oldular. Hakem Kurulu da hükümetin verdiği oranı neredeyse tekrar etti ve kurulun kararı kamu emekçilerinin toplu sözleşme sürecinin zam oranını belirlemiş oldu.

Kısa bir süre içerisinde bu iki yüzlü tutum tüm kamu emekçilerinin tepkisine neden oldu ve özellikle sosyal medyada bu iki sendikadan istifa edilmesine yönelik bir kampanya başlatıldı. Bu iki sendika dışındaki tüm sendikalarda sosyal medya platformlarında ve işyerlerinde bu istifa kampanyasını desteklediler, istifa formları havalarda uçuşmaya başladı.

İstifa etmek çözüm müdür?

Herkes bilmektedir ki Memur-Sen AKP’nin, Kamu-Sen ise MHP’nin yani bugün ülkeyi yöneten iki partinin uzantısı olan sarı sendikalardır. Bu sarı sendikaların kamu emekçilerini satmaları ilk değildir. Nitekim daha önceki toplu sözleşme süreçlerinde de bu tarz satışlar yaşanmış ve Memur-Sen başkanı Ali Yalçın’ın lakabı “Buçuk Ali” olarak kamu emekçilerinin diline yerleşmiştir. Bu bağlamda bu tarz sarı sendikalardan emekçilerin kurtulması elbette tercih edilen bir tutumdur. Ancak bu tutum hangi biçimlerde ve hangi bilinçle yapılmaktadır, bu çok önemlidir.

Maalesef günümüzde sendika üyeliği hem işçiler için hem de kamu emekçileri için sınıfsal içerikten kopuk bir aidiyet hissi ile vücut bulmaktadır. Bu aidiyet hissi çoğu zaman kişisel çıkar ya da korku duyguları ile harmanlanmaktadır. Hal böyle olunca sendika aidiyeti bir form doldurmaktan ibaret hale gelmiştir. Sendikaların çoğu da bu durumdan memnundur. Üyelerine bilinç taşımak, üyelerin sendikal yönetim süreçlerine katılması, üyelerin söz ve kontrol sahibi olması gibi olmazsa olmaz hususlar göz ardı edilmekte, aktif yönetici pasif üye anlayışı hâkim kılınmaktadır. Böylesi bir sendikal yapı kurulunca da sıradan üye olumsuz bir durumla karşılaştığında tek çözüm olarak sendikadan istifa etmeyi görmektedir. Sendikadan istifa ederek kendince bireysel tepkisini dile getirmektedir üye. Halbuki bu tutum hiçbir yaraya ilaç olamayacaktır. 

Sendika yöneticilerinin işbirlikçi tutumları karşısında üyenin istifa etmesi hiçbir çözüm sağlamaz. İstifa etmek yerine kendisini satan yöneticileri alaşağı etmek, sendika temsilcilerini işyerlerine sokmamak ya da herkesin göz önünde yerin dibine sokmak, oturdukları koltukları sallamak ve hatta o koltuklardan o yöneticileri devirmek… Sendika üyesi emekçiler kendilerini satan bürokratlardan hesabı sendika içinde sormak yerine istifa ederek kaçmayı tercih ederse yarın gidecekleri herhangi bir sendikada da aynı şeylerle karşılaşacakları açıktır.

Muhalif sendikaların istifa kampanyası

AKP’nin uzun süredir iktidarda olması ve iktidarın verdiği gücü kamu emekçileri üzerinde kullanması neticesinde hükümet yanlısı sarı sendikalar güçlenmiş, muhalif sendikalar ise hızla küçülmüştür. Bu nedenle bu toplu sözleşme sürecinde ortaya çıkan tepkiyi kullanmak istemektedir muhalif sendikalar. Hemen hemen tüm muhalif sendikalar sosyal medya platformlarında, işyerlerinde istifa örgütlemektedir. Ancak üzülerek belirtmek gerekir ki bu istifa örgütleme süreci maalesef tüm sendikal süreci olumsuz etkilemektedir.

Sendikaların istifa örgütlemesi emekçiler içinde maalesef örgütsüzlüğü yaymaktadır. Görece güçlü görünen sendikaların üyeleri kendileri için risk olarak gördükleri diğer muhalif sendikalara da maalesef yönelmemektedirler. Bu süreçlerde istifa eden kamu emekçilerinin çok az bir kısmı muhalif sendikalara üye olmaktadır. Ayrıca bu şekilde üye olan emekçilerin büyük bir kısmı da yeni üye oldukları sendikaların en küçük olumsuz eyleminde tekrar istifayı tercih etmektedir.

Ne Yapmalı?

Başta da belirttiğimiz gibi elbette ki sarı sendikaların zayıflaması, muhalif, sınıfsal politikaları olan sendikaların güçlenmesi emekçilerin mücadelesi açısından oldukça önemlidir. Ama bu değişim bu şekilde sadece istifa örgütleyerek gerçekleşemez. İstifa edecek emekçilere bir mücadele programı sunmak ve de yeni üye olan emekçilere yönelik sınıfsal bilinci güçlendirecek eğitimler vermek gibi yol ve yöntemler geliştirilmezse bu tepkiler saman alevi gibi parlayıp gider. Nitekim daha önceki dönemlerde böyle süreçler olmuş, istifalar havalarda uçuşmuş en sonunda tekrar sarı sendikalar güçlerine güç katmışlardır. Etkili bir mücadele programı ve sınıfsal bilinci artıracak eylemler, tek çözüm yolu budur…

İç borçlanma ve faiz ödeme döngüsü

0

2025 yılının ilk altı ayında Türkiye’nin bütçe açığı 986 milyar TL olarak gerçekleşti. Temmuz ayında bir miktar azalmasına rağmen, yılın ilk yedi ayında toplam açık 1 trilyon TL’yi geçti. Borçlar için ödenen faiz giderleri çıkarıldığında ise bütçenin aslında fazla verdiği görülüyor; yani bütçenin açık vermesinin temel sebebi iç borçlanmaya ödenen faizler. Bu durum, bütçe dengesinde faize giden paranın ne kadar belirleyici hale geldiğini ortaya koyuyor.

Faiz ödemelerindeki bu artışla birlikte iç borç çevirme oranının rekor seviyelere yükselmesi dikkat çekiyor. Hazine Bakanlığının ilgili dönem içerisinde aldığı yeni borç miktarı, önceki borç ve onun faizinin toplamından daha yüksek. Önümüzdeki aylara dönük projeksiyonda da bu durum devam edecek gibi duruyor. Örnek olarak, haziran ayında Hazine 240 milyar TL’nin üzerinde iç borç faizi ödedi. Bu, geçmiş yıllara nazaran dramatik bir artışa işaret ediyor. Burada enflasyon etkisi de denkleme katılmalı ancak enflasyon etkisini katınca dahi açık, reel olarak ciddi düzeyde.

Daha net bir ifadeyle Türkiye, borçlarını yeni borçlarla kapattığı bir kısır döngüye girmiş durumda. İç borçlanmanın çeşitli nedenleri olsa da, bugün öne çıkan gerçeklik dış borçların bile iç borçlanma yoluyla finanse edilmesi. 2025 yılının ilk 7 ayında dış borcun yarattığı açık 4 milyar doların üzerinde. Bu da iç borçlanmanın artışını gösteren unsurlardan birisi. Bu tablo, dış borçların reddi talebini yeniden gündeme getiriyor.

Hükümet, bütçedeki açığı kapatmak için başta dolaylı vergiler olmak üzere vergi gelirlerine yükleniyor. Bu durum, büyük ölçüde emekçilerin omuzlarındaki vergi yükünü artırıyor ve kamu bütçesinin sosyal harcamalara ayrılabilecek kaynaklarını kısıtlıyor. Borç yükü arttıkça bu kısır döngü daha da derinleşiyor; kamuya dönük harcamalar kısılıyor. İşin diğer yanında çalışanların ücretlerinin baskılanması sürüyor. Yani bir yandan reel ücretler düşüyor, diğer yandan vergi yükü ağırlaşıyor.

Bahse konu olan iç borçlanma emekçilerin geçim sorununu derinleştirirken, ödenen faizler bankaların sermayesini büyütmeye devam ediyor. Mevcut iç borcun üçte ikisinden fazlası bankalara. Yani borç tutarını aşan miktarlarda ödenen faizler de yine bu bankaların kazancı haline geliyor. Şimşek programı, finans tekellerini zenginleştirmeye devam ediyor.

Mevcut borçlanma döngüsünün emekçiler lehine bir tablo yaratmadığı aşikâr. Bu döngüden çıkış yolu ise rejimin ekonomi politikalarının toptan reddedilmesi ile mümkün. Bu sebeple, iç borçlanmanın önemli nedenlerinden birisi olan dış borçların reddi hayati önemde. Bunun yanında bütçe üzerinde emekçi denetimi olmadığı sürece her türden borçlanma ve ihtiyaç emekçilerin vergileri ile karşılanacak. Kamu kaynaklarının borçlanma ve faiz yoluyla finans şirketlerine sunulmasına karşı emekçilerden yana bir ekonomi programı savunmaya; dış borçların reddi, kamulaştırma ve servet vergisi taleplerini güçlendirmeye devam etmeliyiz.

Nepal’de halkın öfkesi sokakları doldurdu

0

Nepal’de 8 Eylül Pazartesi günü, hükümetin birkaç sosyal medya platformunu yasaklamasının ardından, yolsuzluğa karşı protestolar patlak verdi. Barışçıl şekilde, parlamentonun önünde toplanan büyük bir kitleyle başlayan protestolar, güvenlik güçlerinin protestoları acımasızca bastırmasının ardından şiddetli bir hal aldı. Şimdiye kadar en az 20 ölü ve çoğu ateşli silahla vurulan 100’den fazla yaralı olduğu bildirildi.

Ülkenin başkenti Katmandu’da patlak veren ve Pokhara, Itahari gibi şehirlere yayılan kitlesel protestoların ardından, 9 Eylül’de günü Başbakan Khadga Prasad Oli görevinden istifa etti. Başbakanın istifasının ardından İçişleri Bakanı Ramesh Lekhak da kabine toplantısı sırasında istifa etti.

30,5 milyon nüfusa sahip, Güney Asya’da Hindistan ve Çin ile sınır komşusu olan Nepal’de halkın çoğunluğu Hindu ve Budist. Himalaya Dağları ile çevrili olan Nepal, Everest Dağı dahil olmak üzere dünyanın en yüksek zirvelerinden bazılarını barındırdığı için “dünyanın çatısı” olarak anılıyor. Nepal’de, sınıf uzlaşmacı bir kapitalist hükümet bulunuyor. Ülke, liberal burjuva partilerinin bir koalisyonu ile Maoist eğilimli Nepal Komünist Partisi (PCN, Birleşik Marksist-Leninist) tarafından yönetilmekte. İstifa eden başbakan da PCN üyesiydi.

Nepal, 1996–2006 yılları arasında monarşiye karşı uzun ve kanlı bir iç savaş yaşadı. 2006 yılında, Yedi Parti İttifakı’nın geçici hükümeti (liberal burjuva partilerinden oluşan bir koalisyon) ile PCN arasında bir anlaşma imzalanmıştı. 2008’de toplanan Kurucu Meclis, monarşiyi kaldırdı ve ülkeye parlamenter demokratik bir cumhuriyet sistemi getirdi.

Hükümet, Komünist Parti ile patron partilerinin birlikte yer aldığı sınıf uzlaşmacı bir hükümet; bu da onun gerçek kapitalist karakteri konusunda kafa karışıklığı yaratmakta. Bu durum, Venezuela veya Nikaragua gibi rejimlerde görülen durumla benzer; kendilerini “sosyalist” veya “sol” olarak tanımlasalar da aslında sert kapitalist politikalar uyguluyor, özel şirketler ve çokuluslu şirketlerle işbirliği yaparak yönetiyorlar.

Nepal’in başlıca ticaret ortakları Hindistan, Çin ve ABD. 2022 yılında Uluslararası Para Fonu (IMF) ile imzalanan ve bu yıl yenilenen anlaşma çerçevesinde, ülkede son yıllarda yabancı yatırımlar arttı. Ancak bu yatırımlar, yaygın işsizliğe yol açtı ve bu durum, Nepal’deki toplumsal huzursuzluğun ve son protestoların patlak vermesinin temel nedenlerinden biri oldu. Nepal’de faaliyet gösteren başlıca çokuluslu şirketler arasında şunlar var: Unilever, Coca Cola, Dabur (sağlık ve tüketim ürünleri alanında faaliyet gösteren Hindistan menşeli bir şirket), Suzuki, Honda, Hyundai, Verisk Nepal (ABD’li yazılım şirketi), Cotiviti Nepal (yine ABD’li bir yazılım şirketi), Fusemachines (yapay zekâ alanında uzmanlaşmış ABD’li bir şirket) ve daha birçok uluslararası şirket.

Sosyal medya ve halk öfkesi

Daha önce belirttiğimiz gibi, halkın patlak veren öfkesinin kıvılcımı, 4 Eylül’de 26 sosyal medya platformunun askıya alınması oldu. Bu platformlar arasında YouTube, X, Facebook, Instagram ve WhatsApp yer alıyor. Hükümet, bu kararın gerekçesini, platformların ilgili devlet kurumlarına kayıt süresini tamamlamaması ve bazı kullanıcıların nefret söylemi – söylentiler yayması, siber suç işlemesi ve toplumsal düzeni bozması olarak açıkladı.

Ancak, bu sosyal medya yasakları -özellikle gençler arasında- sansür girişimi ve rejimin üst düzey yetkililerinin ve çocuklarının gösteriş ve kayırmacılığına yönelik eleştirileri engelleme çabası olarak yorumlanıyor.

Binlerce gösterici, hükümetin ilan ettiği sokağa çıkma yasağına rağmen parlamento binasına girip binayı ateşe verip bir ambulansı yakıp polisle çatışmaya girdi.

Yıllarca yerine getirilmeyen vaatler, kötü ücretler, işsizlik ve yaygın yolsuzluk sonucu biriken halk öfkesi, sosyal medya yasaklarıyla patlak verdi. Göstericiler, yolsuz olarak algılanan bazı yetkililerin evlerine saldırıp ateşe verdiler. Eski Başbakan Jhalanath Khanal’ın eşi Rajyalaxmi Chitrakar, evinin yakılması sonucu hayatını kaybetti. Ekonomi Bakanı, çıplak bir şekilde bir nehre atıldı ve göstericiler tarafından dövüldü; diğer bazı yetkililer de protestolar sırasında saldırıya uğradı. Nepal’in en büyük medya grubu olan Kantipur Media Group’un merkezi de ateşe verildi. Bu grup, Nepalce ve İngilizce gazeteler ve televizyon kanallarını bünyesinde barındırıyor.

Yoksulluk, yolsuzluk ve eşitsizlik: protestoların kaynağı

Protestoların kaynağı, Nepal’de emekçi halkın yaşadığı derin yoksulluk ile politik liderlerin ve ailelerinin gösterişli yaşamları arasındaki derin eşitsizlikte yatmaktadır.

Nepalli gençlerin çoğu, eşitsizlik ve işsizlik karşısında umutsuz ve geleceksiz hissediyor. Dünya Bankası verilerine göre, Nepal’de genç işsizlik oranı geçen yıl %20 olarak kaydedildi. Kişi başına düşen yıllık gelir yaklaşık 1.300 dolardır; nüfusun %7,5’i yurtdışında çalışmakta ve diaspora üzerinden yapılan para transferleri iç tüketimi desteklemektedir.

Nepal’in üç ana partisinin liderleri — Nepal Kongre Partisi, Nepal Komünist Partisi (CPN-UML) ve Nepal Komünist Partisi (Maoist Merkez) — çeşitli skandallarla ilişkilendirilmiştir. Bu skandallar arasında şunlar yer almaktadır: Butanlı mülteciler dolandırıcılığı olarak adlandırılan olaylar, toprak gaspları, altın kaçakçılığı, 2015 depremi sonrası yeniden yapılanma sürecinde yolsuzluk ve pandemi sırasında Covid-19 aşılarının yönetimi.

Daha yakın tarihte ise, vatandaşları Birleşmiş Milletler konferansına katılacakları yalanıyla İspanya’ya seyahat etmeye ikna eden bir dolandırıcılık ağı ortaya çıkmıştır.

Z kuşağı sokaklara çıkıyor

Sosyal medya yasaklarından haftalar önce, genç gruplar TikTok videoları üzerinden bir kampanya başlattı. Bu kampanya, politikacıların çocuklarının lüks yaşamlarını gözler önüne seriyordu. Bu çocuklar, sahip oldukları malikaneleri, lüks araçları, yurtdışı seyahatleri ve Avrupa üniversitelerinden aldıkları eğitimlerini utanmadan kamuoyuna sergiliyorlardı. Tüm bunlar, milyonlarca gencin yaşadığı yoksulluk, işsizlik ve fırsat eksikliği ile keskin bir tezat oluşturuyordu.

Protestolar, 1997–2012 arasında doğan ve kendilerini “Z Kuşağı” olarak tanımlayan gençler tarafından başlatıldı. Sosyal medyada yürütülen kampanya ve protestolara çağrı, iki etiketle öne çıktı: “Nepo Baby” ve “Nepo Kids”. “Nepo”, nepotizmin kısaltmasıdır. Bu etiketler sosyal medyada büyük popülerlik kazandı ve videolar ile fotoğraflar aracılığıyla, hükümetin üst düzey yetkililerinin, ailelerinin ve çocuklarının lüks yaşam tarzını ve ebeveynlerinin görevlerini kullanarak zenginleşmelerini açığa çıkardı.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, Nepal’deki eylemleri koşulsuz destekliyor ve Nepalli gençlerin ve emekçi halkın mücadelesiyle dayanışma içinde olduğumuzu ilan ediyoruz.

Bu toplumsal patlama, hakkında pek az konuşulan bir ülke olan Nepal’de, emperyalist çöküş aşamasındaki kapitalist sistemin büyük krizinin bir başka ifadesidir. Bu absürt ve eşitsiz sistem halkları sefalet ve açlığa mahkûm ederken, politikacılar ve patronlar devlet kontrolü ve ülkenin doğal kaynaklarının koruması altında her türlü ayrıcalığı yaşamaktadır.

Yolsuzluk, gösteriş ve milyonlarca insanın yoksulluğu, halk ayaklanmalarının patlak vermesi için uygun zemin yaratmakta ve kapitalist hükümetleri sarsmaktadır.

Toplumun ortak derdi ve paydası: Yoksulluk!

0

Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar, denir. Eşitsizliğin, adaletsizliğin yarattığı zelzele böylesine yıkıcı, böylesine güçlü ifade edilegelmiştir. Biri yerken öbürünün aç biilaç hali dünyanın direğini kırar, vicdanını köreltir, dengesini yerle bir eder. O yüzden bu topraklarda “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” denmiştir. “Kul hakkı”nın yenmesi telafisi olmayan en büyük günahlardan sayılmıştır. Hakkı hukuku gözetip paylaşmayı, dayanışmayı övüp teşvik eden; hırsızlığı, sömürüyü, eşitsizliği, oburluğu ayıplayan bu anlayışlar kıymetlidir.

Peki, pratikte olan nedir? Baştan ayağa sömürüye dayalı eşitsiz ve müsrif bir düzen! Bütün marketler, raflar, zenginlerin kilerleri, buzdolapları ağzına kadar dolu iken milyonlar aç, milyonlar yoksul. Türkiye’nin doğal zenginlikleri kapitalist barbarlık altında yerle bir edilmiş olsa dahi tarlalar, çiftlikler, denizler, göller, gıda üretim merkezleri yine de Türkiye’yi birkaç kez doyuracak kadar ürüne ve sürekliliğe sahip. Merkezi bir planlama ve emek eksenli bir politika ile doğayla uyumlu, sömürüyü sona erdirecek bir ekonomik üretim ve bölüşüm de mümkün. Ama buna rağmen bugün bir avuç yağmacı kapitalist deveyi havuduyla yutarken milyonlar aç ve yoksul yaşamaya devam ediyor.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı 2024 yılı “Yoksulluk ve Yaşam Koşulları İstatistikleri” işte bu eşitsiz ve yağmacı tabloya biraz da olsa ışık tutuyor. Rapor, yoksulluğun ve yoksunluğun giderek genelleştiğini ve derinleştiğini gösteriyor. Rapora göre her yedi kişiden biri (yüzde 13,7) sürekli yoksulluk içinde yaşıyor. Her üç kişiden biri (yüzde 29,3) yoksulluk ve sosyal dışlanma riski altında bulunuyor. Tatil yapma, sağlıklı beslenme, ısınma, barınma ve eskimiş eşyaları yenileme imkânlarının düşüklüğü de yoksulluğun ve yoksunluğun derinliğine işaret ediyor. Dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı üzerinde yaşaması için 90 bin lira gerekirken asgari ücretin 22 bin 104 lira, en düşük emekli aylığının 14 bin 469 lira olması zaten her şeyi yeterince izah ediyor. Bu, hiç kuşkusuz bir sömürü ve bölüşüm sorunudur.

Bu sömürü ve bölüşüm sorunun sorumlusu, Türkiye’yi sözümona 23 yıldır “bir lokma bir hırka” inancıyla yöneten iktidardır. Bölüşüm dengesi AKP hükümetleri döneminde hiç olmadığı kadar bozulmuş durumda. Türkiye’nin sadece yüzde 14’ü dertsiz, tasasız, mutlu mesut yaşıyor. Kuşkusuz buna razı da mahkûm da değiliz.

Başta asgari ücret ve emekli aylıkları olmak üzere tüm ücretler yoksulluk sınırının üzerine taşınmalıdır.

Ücretler ve aylıklar her üç ayda bir gerçek enflasyon oranında yükseltilmelidir.

İşten çıkarmalar yasaklanmalıdır.

Başta işsizlik fonu olmak üzere kaynaklar emekçiler için kullanılmalıdır.

Mutlak suretle artan oranlı servet vergisi uygulanmalıdır.

Bu taleplerin uygulanabilmesi için işçiler, emekçiler, ezilenler mücadelelerini birleştirmeli, bir emek ittifakı altında ortak hareket etmelidir. Sendika bürokrasilerinin sinik ve işbirlikçi tutumlarını aşmak, mücadeleci sınıf sendikalarını güçlendirmek ve sonuç alıcı etkin mücadeleleri mümkün kılabilmek için öncü işçilere ve sol-sosyalist sınıf örgütlerine büyük görev ve sorumluluk düşüyor.

Çeşitli ülkelerden milletvekilleri, Küresel Sumud Filosu’nun korunmasını talep ediyor

0

Çeşitli ülkelerden onlarca milletvekili, Avrupa Parlamentosu üyesi ve belediye başkanı, hükümetlere Gazze’ye yönelik insani yardım filosunun hedefine ulaşmasını garanti altına almaları için çağrıda bulundu.

Farklı siyasi alanlardan ve Avrupa ile Güney Amerika ülkelerinden seçilmiş temsilciler, Gazze’ye gidecek insani yardım filosunun korunması amacıyla hükümetlere hitaben hazırlanan çağrıyı imzaladı. Küresel Sumud Filosu, 40’tan fazla ülkeden temsilcileri bir araya getiriyor. Onlarca gemiden oluşan bu filo, iki hafta içinde Gazze’ye ulaşmayı hedefliyor.

Filoya katılan İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Arjantin seksiyonu Sosyalist Sol’dan Ulusal Milletvekili Juan Carlos Giordano ve Eski Eyalet Milletvekili Ezequiel Peressini’nin de imzacıları arasında bulunduğu ortak bildirinin çevirisini okurlarımızla paylaşıyoruz.

Ortak Bildiri: Gazze’ye insani erişimin sağlanması ve Filistin halkına yönelik soykırımın sona ermesi için acil eylem çağrısı

Bizler, çeşitli ülkelerin seçilmiş temsilcileri olarak, tüm hükümetlere ve uluslararası kurumlara yönelik acil çağrımızda birleşiyoruz. Tüm hükümetlerden taleplerimiz şunlardır:

1. Acil insani koridorun açılması. Tüm ülkeleri ve yetkili mercileri, asgari olarak, Gazze’ye güvenli ve kalıcı bir insani koridorun açılmasını garanti altına almak için gerekli önlemleri almaya çağırıyoruz. Bu; ahlaki, hukuki ve insani bir zorunluluktur. Sivil halk, hiçbir kısıtlama ve gecikme olmaksızın insani yardıma erişebilmelidir.

2. Sivil toplumun eylemlerinin ve Küresel Sumud Filosu’nun korunması. Sivil toplumun barışçıl ve şiddet içermeyen insani girişimlere katılma hakkını ve görevini vurguluyoruz. Gazze halkına yardım götürmeyi ve onlarla dayanışmayı amaçlayan Küresel Sumud Filosu tam koruma altında olmalıdır. Tüm hükümetleri ve uluslararası kurumları, filonun güvenli bir şekilde Gazze’ye ulaşmasını sağlayarak misyonunun engellenmemesi ve tehdit edilmemesi için çağrıda bulunuyoruz. Küresel Sumud Filosu’nun yasal bir girişim olduğunu ve bu nedenle saldırıya uğrayamayacağını ya da engellenemeyeceğini özellikle hatırlatıyoruz.

3. Uluslararası toplumun sorumluluk alması. Uluslararası insancıl hukuk, tüm ülkelere çatışma bölgelerindeki sivilleri koruma ve insani yardımın dağıtımını kolaylaştırma yükümlülüğü getirir. Hükümetler, bu ilkelerin savunulmasında mazeretsiz ve gecikmesiz kararlılıkla hareket etmelidir. Bu, hem tarihi hem de hukuki bir sorumluluktur.

4. Açlığın savaş silahı olarak kullanılmasına son verilmesi. Bu durum, Cenevre Sözleşmesi’nin ek protokollerinin 54. maddesinin ihlalidir. Ayrıca Filistin halkının kendi topraklarında barış ve özgürlük içinde yaşama hakkına saygı gösterilmelidir.

5. Uluslararası hukuk uyarınca her türlü işgalin yasa dışı olduğunu hükümetlerimize hatırlatıyoruz.

Barışa, insan onuruna ve uluslararası hukuka yönelik ortak taahhüdümüzü yineliyoruz. Tarih bizleri, sözlerimizle değil, insan hayatını en kırılgan anlarında koruma yönünde attığımız adımlarla yargılayacaktır.

Filodaki imzacılar:

  • Eski Belediye Başkanı Ada Colau, Barselona, İspanya
  • Federal Milletvekili Luizianne Lins, İşçi Partisi (PT), Brezilya
  • Milletvekili Lorena Delgado Varas, bağımsız sosyalist, İsveç
  • Milletvekili Mariana Mortágua, Sol Blok, Portekiz
  • Belediye Meclis Üyesi Mariana Conti, Campinas Belediyesi, Özgürlük ve Sosyalizm Partisi (PSOL), Brezilya
  • Milletvekili Cele Fierro, Sosyalist İşçi Hareketi (MST), İşçilerin ve Solun Cephesi – Birlik (FIT-U), Uluslararası Sosyalist Birlik (LIS), Buenos Aires, Arjantin
  • Milletvekili Franciszek Sterczewski, bağımsız, Poznań, Polonya
  • Milletvekili Juan Bordera, Compromís, Valensiya Bölgesi, İspanya
  • Milletvekili Juan Carlos Giordano, Sosyalist Sol (İUB-DE), İşçilerin ve Solun Cephesi – Birlik (FIT-U), Arjantin
  • Belediye Meclis Üyesi Lucía Muñoz Dalda, Palma (Mayorka) Belediyesi; Eski Milletvekili, İspanya
  • Eski Eyalet Milletvekili Ezequiel Peressini, Sosyalist Sol (İUB-DE), İşçilerin ve Solun Cephesi – Birlik (FIT-U), Córdoba, Arjantin
  • Milletvekili Pilar Castillejo, Halkın Birlik Adaylığı (CUP), Katalonya, İspanya

Destekleyen imzacılar (filoda olmayanlar)

  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Pernando Barrena, EH Bildu, Bask Bölgesi
  • Senatör Gorka Elejabarrieta, EH Bildu temsilcisi, İspanya Senatosu, Bask Bölgesi
  • Milletvekili Mertxe Aizpurua, EH Bildu temsilcisi, İspanya Kongresi, Bask Bölgesi
  • Milletvekili Diana Urrea, EH Bildu, Bask Bölgesi
  • Milletvekili Irati Jiménez, EH Bildu, Navarra, Bask Bölgesi
  • Milletvekili Rui Tavares, Livre Partisi, Portekiz
  • Milletvekili Kathy Lie, SV, Norveç
  • Milletvekili Inês Sousa Real, Hayvanlar ve Doğa Partisi (PAN), Portekiz
  • Milletvekili Paulo Muacho, Livre Partisi, Portekiz
  • Ulusal Milletvekili Mercedes De Mendieta, Sosyalist Sol, FIT-U ve İUB-DE, Arjantin
  • Milletvekili Mercedes Trimarchi, Sosyalist Sol, FIT-U ve İUB-DE, Buenos Aires, Arjantin
  • Milletvekili Julieta Campos, Sosyalist Sol, İUB-DE, Neuquén, Arjantin
  • Milletvekili Mónica Schlottahuer, Sosyalist Sol, İUB-DE (görev süresi tamamlandı)
  • Belediye Meclis Üyesi José Barraza, Sosyalist Sol, İUB-DE, Neuquén, Arjantin
  • Belediye Meclis Üyesi Olga Ortigoza, Sosyalist Sol, İUB-DE, La Matanza, Buenos Aires, Arjantin
  • Belediye Meclis Üyesi Romina Ruocco, Sosyalist Sol, FIT-U, Merlo, Buenos Aires, Arjantin
  • Milletvekili Isabel Mendes Lopes, Livre Partisi, Portekiz
  • Milletvekili Jorge Pinto, Livre Partisi, Portekiz
  • Milletvekili Patrícia Gonçalves, Livre Partisi, Portekiz
  • Milletvekili Filipa Pinto, Livre Partisi, Portekiz
  • Milletvekili Daria Gosek-Popiołek, Ortak Yarın-Sol, Polonya
  • Milletvekili Joanna Wicha, Ortak Yarın-Sol, Polonya
  • Milletvekili Magda Biejat, Ortak Yarın-Sol, Polonya
  • Milletvekili Anna Górska, Ortak Yarın-Sol, Polonya
  • Milletvekili Dorota Olko, Ortak Yarın-Sol, Polonya
  • Milletvekili Malgorzata Tracz, Bağımsız-Kamusal Koalisyon, Polonya
  • Milletvekili Christophe Lacroix, Sosyalist Parti, Belçika
  • Milletvekili Isabel Moreira, Sosyalist Parti, Portekiz
  • Milletvekili Pedro Nuno Santos, Sosyalist Parti, Portekiz
  • Belediye Meclis Üyesi Toni Morillas González, Birleşik Sol, Málaga Belediyesi, İspanya
  • Belediye Meclis Üyesi José Miguel López España, Birleşik Sol, Fuengirola Belediyesi, Málaga, İspanya
  • Eyalet Milletvekili Juan Márquez Torres, Birleşik Sol, Málaga, İspanya
  • Belediye Başkanı Mari Carmen Romero García, Birleşik Sol, Almargen, Málaga, İspanya
  • Belediye Başkanı María Remedios Fernández Martín, Birleşik Sol, Monda, Málaga, İspanya
  • Belediye Başkanı Cristóbal Miguel Corral Maldonado, Birleşik Sol, Teba, Málaga, İspanya
  • Belediye Başkanı Juan Alberto Naranjo Moral, Birleşik Sol, Ardales, Málaga, İspanya
  • Belediye Başkanı José Miguel Marín Marín, Birleşik Sol, Istán, Málaga, İspanya
  • Belediye Başkanı José García Orejuela, Birleşik Sol, Alameda, Málaga, İspanya
  • Belediye Başkan Yardımcısı Justo Manuel Muñoz Del Río, Birleşik Sol, Ardales, Málaga, İspanya
  • Belediye Başkan Yardımcısı Ana Millán Escamilla, Birleşik Sol, Monda, Málaga, İspanya
  • Belediye Başkan Yardımcısı José Manuel Ortuño Gómez, Birleşik Sol, Alozaina, Málaga, İspanya
  • Belediye Başkan Yardımcısı Manuel Bermúdez Castañeda, Birleşik Sol, Sedella, Málaga, İspanya
  • Belediye Başkan Yardımcısı Rubén Ruiz Pacheco, Birleşik Sol, Humilladero, Málaga, İspanya
  • Belediye Meclis Üyesi Teresa Sánchez Ramírez, Birleşik Sol, Alhaurín el Grande, Málaga, İspanya
  • Belediye Meclis Üyesi Sheila Jiménez Nystrom, Birleşik Sol, Fuengirola, Málaga, İspanya
  • Belediye Meclis Üyesi Javier Caravias Chaves, Birleşik Sol, Alhaurín de la Torre, Málaga, İspanya
  • Belediye Meclis Üyesi María Francisca Sancho Fernández, Birleşik Sol, Ronda, Málaga, İspanya
  • Belediye Meclis Üyesi Francisco Miguel Vera Rivero, Birleşik Sol, Istán, Málaga, İspanya
  • Belediye Meclis Üyesi María Ángeles Del Pozo Cortes, Birleşik Sol, Alameda, Málaga, İspanya
  • Belediye Meclis Üyesi Rocío Calderón Muñoz, Birleşik Sol, Rincón de la Victoria, Málaga, İspanya
  • Belediye Meclis Üyesi Montserrat Paniagua López, Birleşik Sol, Rincón de la Victoria, Málaga, İspanya
  • Belediye Meclis Üyesi Alba Delgado Ruiz, Birleşik Sol, Arriate, Málaga, İspanya
  • Belediye Meclis Üyesi María del Pilar Ruiz Muñoz, Birleşik Sol, Antequera, Málaga, İspanya
  • Belediye Meclis Üyesi Antonia Claros Atencia, Birleşik Sol, Torrox, Málaga, İspanya
  • Belediye Meclis Üyesi Aurora María Palma Palma, Birleşik Sol, Almáchar, Málaga, İspanya
  • Belediye Başkan Yardımcısı Javier Segarra Pascual, Birleşik Sol, Periana, Málaga, İspanya
  • Milletvekili Daniel Riazat, bağımsız sosyalist, İsveç
  • Senatör Alice Mary Higgins, bağımsız, İrlanda
  • Senatör Frances Black, bağımsız, İrlanda
  • Senatör Eileen Flynn, bağımsız, İrlanda
  • Milletvekili Marina Gonçalves, Sosyalist Parti, Portekiz
  • Milletvekili Miguel Matos, Sosyalist Parti, Portekiz
  • Milletvekili Jamila Madeira, Sosyalist Parti, Portekiz
  • Senatör Lynn Ruane, bağımsız, İrlanda
  • Milletvekili Laia Estrada, CUP, Katalonya Parlamentosu
  • Milletvekili Dani Cornellà, CUP, Katalonya Parlamentosu
  • Milletvekili Laure Vega, CUP, Katalonya Parlamentosu
  • Federal Milletvekili Sâmia Bomfim, Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSOL), Brezilya
  • Eyalet Milletvekili Luciana Genro, Lauro Campos ve Marielle Franco Vakfı Başkanı, PSOL, Rio Grande do Sul, Brezilya
  • Eyalet Milletvekili Josemar Carvalho, PSOL, Rio de Janeiro, Brezilya
  • Eyalet Milletvekili Monica Seixas, PSOL, São Paulo, Brezilya
  • Eyalet Milletvekili Camila Valadão, PSOL, Espírito Santo, Brezilya
  • Federal Milletvekili Fábio Félix, PSOL, Federal Bölge, Brezilya
  • Belediye Meclis Üyesi Roberto Robaina, PSOL, Porto Alegre, Brezilya
  • Belediye Meclis Üyesi Vivi Reis, PSOL, Belém, Brezilya
  • Belediye Meclis Üyesi Luana Alves, PSOL, Brezilya
  • Belediye Meclis Üyesi Jurandir Silva, PSOL, Brezilya
  • Belediye Meclis Üyesi Bruna Biondi, PSOL, Brezilya
  • Belediye Meclis Üyesi Profesör Angela, PSOL, Brezilya
  • Federal Milletvekili Glauber Braga, PSOL, Brezilya
  • Milletvekili Pierre-Yves Dermagne, Sosyalist Parti, Temsilciler Meclisi Üyesi, Belçika
  • Milletvekili Håkan Svenneling, Sol Parti, İsveç
  • Milletvekili Malcolm Momodou Jallow, Sol Parti, İsveç
  • Milletvekili Adrian Zandberg, Razem, Polonya
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Alicia Homs, PSOE (S&D), İspanya
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Ana Catarina Mendes, Sosyalist Parti (S&D), Portekiz
  • Milletvekili Ana Isabel Santos, Sosyalist Parti, Portekiz
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Ana Miranda, BNG (Yeşiller/ALE), Galisya
  • Bölgesel Milletvekili António Lima, Sol Blok, Azor Adaları, Portekiz
  • Belediye Meclis Üyesi Beatriz Gomes Dias, Sol Blok, Lizbon Belediyesi, Portekiz
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Benedetta Scuderi, Avrupa Yeşilleri – Verdi (Yeşiller), İtalya
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Brando Benifei, PD (S&D), İtalya
  • Belediye Meclis Üyesi Carla Castelo, Evoluir Oeiras, Oeiras Belediyesi, Portekiz
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Carola Rackete, Die Linke (Sol Parti), Almanya
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Catarina Martins, Sol Blok (Sol Parti), Portekiz
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Catarina Vieira, GroenLinks (Yeşiller), Hollanda
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi César Luena, PSOE (S&D), İspanya
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Cristina Guarda, Avrupa Yeşilleri – Verdi (Yeşiller), İtalya
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Daniel Attard, İşçi Partisi (S&D), Malta
  • Milletvekili Eva Cruzeiro, Sosyalist Parti, Portekiz
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Evin Incir, Arbetarepartiet Socialdemokratena (S&D), İsveç
  • Milletvekili Freddy Mockel, Ecolo, Valon Parlamentosu, Belçika
  • Senatör Hajib El Hajjaji, Ecolo, Belçika
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Hana Jalloul, PSOE (S&D), İspanya
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Irena Joveva, Gibanje Svoboda (RENEW), Slovenya
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Irene Montero, Podemos (Sol Parti), İspanya
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Isa Serra, Podemos (Sol Parti), İspanya
  • Belediye Meclis Üyesi Joana Mortágua, Sol Blok, Almada Belediyesi, Portekiz
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Leire Pajín, PSOE (S&D), İspanya
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Leoluca Orlando, Yeşiller/ALE, İtalya
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Lynn Boylan, Sinn Féin (Sol Parti), İrlanda
  • Milletvekili Maciej Konieczny, Razem, Polonya
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Marc Botenga, PTB (Sol Parti), Belçika
  • Milletvekili Marcelina Zawisza, Razem, Polonya
  • Milletvekili Margaux De Ré, Ecolo, Belçika
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Maria Ohisalo, Vihreä liitto (Yeşiller), Finlandiya
  • Milletvekili Marta Stożek, Razem, Polonya
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Marta Temido, Sosyalist Parti (S&D), Portekiz
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Matjaž Nemec, Socialni demokrati (S&D), Slovenya
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Merja Kyllönen, Vasemmistoliitto (Sol Parti), Finlandiya
  • Milletvekili Miguel Costa Matos, Sosyalist Parti, Portekiz
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Mimmo Lucano, Alleanza Verdi e Sinistra (Sol Parti), İtalya
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Mounir Satouri, Les Écologistes (Yeşiller), Fransa
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Özlem Demirel, Die Linke (Sol Parti), Almanya
  • Milletvekili Paulina Matysiak, Razem, Polonya
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Per Clausen, Enhedslisten – De Rød-Grønne (Sol Parti), Danimarka
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Pernando Barrena, EH Bildu (Sol Parti), Bask Bölgesi
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Rima Hassan, LFI (Sol Parti), Fransa
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Saskia Bricmont, Ecolo (Yeşiller/EFA), Belçika
  • Belediye Meclis Üyesi Sérgio Aires, Sol Blok, Porto Belediyesi, Portekiz
  • Milletvekili Tiago Barbosa Ribeiro, Sosyalist Parti, Portekiz
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Vicent Marzà Ibañez, Compromís (Yeşiller/ALE), İspanya
  • Avrupa Parlamentosu Üyesi Vlad Voiculescu, PLUS (Renew), Romanya
  • Milletvekili Boris Barrera Moreno, Şili Komünist Partisi, Şili
  • Milletvekili Lydia Mutyebele Ngoi, Sosyalist Parti, Temsilciler Meclisi Üyesi, Belçika
  • Milletvekili Rajae Maouane, Ecolo, Temsilciler Meclisi Üyesi, Belçika
  • Temsilci ve Koordinatör Álvaro Sanz Remón, Birleşik Sol, Aragón Meclisi, İspanya
  • Milletvekili Alejandro Bodart, MST, Sol Cephe Birliği ve Uluslararası Sosyalist Birlik (LIS), Buenos Aires (mc), Arjantin
  • Milletvekili Vilma Ripoll, MST, Sol Cephe Birliği ve LIS, Arjantin
  • Milletvekili Guillermo Pacagnini, MST, Sol Cephe Birliği ve LIS, Buenos Aires, Arjantin
  • Milletvekili Luciana Echevarría, MST, FIT-U ve LIS, Córdoba, Arjantin
  • Milletvekili Leonardo Rivero, MST, FIT-U ve LIS, Jujuy, Arjantin
  • Eyalet Milletvekili Julieta Campo, Sosyalist Sol, FIT-U ve İUB-DE, Neuquén, Arjantin
  • Federal Milletvekili Valmir Assunção, İşçi Partisi (PT), Brezilya
  • Federal Milletvekili Natalia Bonavides, İşçi Partisi (PT), Brezilya
  • Federal Milletvekili Talíria Petrone, PSOL, Brezilya
  • Belediye Meclis Üyesi Joao Batista Araujo “Babá”, görev süresi tamamlandı, İşçi Sosyalist Akımı (CST), Rio de Janeiro, Brezilya
  • Federal Milletvekili Tarcisio Motta, PSOL, Brezilya
  • Federal Milletvekili Pastor Henrique Vieira, PSOL, Brezilya
  • Federal Milletvekili Fernanda Melchionna, PSOL, Brezilya
  • Federal Milletvekili João Daniel, İşçi Partisi (PT), Brezilya
  • Federal Milletvekili Patrus Ananias, İşçi Partisi (PT), Brezilya
  • Federal Milletvekili Luiza Erundina, İşçi Partisi (PT), Brezilya
  • Federal Milletvekili Ivan Valente, PSOL, Brezilya
  • Federal Milletvekili Jack Rocha, İşçi Partisi (PT), Brezilya
  • Federal Milletvekili Nilto Tatto, İşçi Partisi (PT), Brezilya
  • Federal Milletvekili Chico Alencar, Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSOL), Brezilya

İDP 2025 yaz okulu gerçekleşti

0

İşçi Demokrasisi Partisi 2025 yılı yaz okulunu “Devrimci parti ve örgütlenme sorunları” gündemiyle gerçekleştirdi. İDP her yıl farklı temalarla örgütlediği yaz okulları gerçekleştiriyor. Bu yılki yaz okulunda da farklı sektörlerden katılımcıların dahil olduğu atölyelerde devrimci partinin işlevi, yapısı, programı gibi temel tartışmalar yapıldı.

Açılış etkinliğinde devrimci Marksist gelenek içerisinde devrimci parti kuramının tarihsel gelişim seyri ve temel ilkeleri üzerine bir sunum gerçekleştirildi. Dört temel oturum olarak planlanan kampın ilk gündemi devrimci parti ve program anlayışı üzerine oldu. Bu kısımda reformizmin tarihsel kökenleri ve bugünkü yansımaları tartışıldı. Reformizmin kapitalizme dair ilerlemeci ve iyimser yaklaşımıyla onun ancak bir devrimle yıkılabileceğini ifade eden devrimci yaklaşım kıyaslandı.

Kampın ana teması çerçevesinde gerçekleştirilen diğer iki oturum da devrimci partinin yapısı, işleyişi, kitle örgütleriyle ilişkileri gibi başlıkları içeriyordu. Bu oturumlarda demokratik merkeziyetçilik ve enternasyonalizm öne çıkan iki tema oldu. Enternasyonalizmi farklı ülkelerdeki devrimcilerle dayanışma düzeyine indirgeyen yaklaşımların eksikleri ele alındı. Buna karşın dünya partisi perspektifinin devrimci Marksizm için olmazsa olmaz bir ilke olduğu vurgulandı. Benzer şekilde, demokratik merkeziyetçilik ilkesinin nasıl işlemesi gerektiği ve parti içi demokrasi ele alınan önemli konular arasındaydı.

Dördüncü oturum olarak planlanan toplumsal cinsiyet oturumunda feminist politika, rejimin aile yılı kampanyası, Filistin direnişinin feminizmle ilişkisi gibi temel başlıklar tartışıldı. İlk kısımda feminizmi bir kimlik mücadelesi olarak ele alan yaklaşımlar tartışıldı. Aile yılı kampanyasının ve kadına yönelik erkek şiddetinin sosyal, kültürel ve ekonomi politik temelleri, kapitalizmin patriyarkal bağlamı içinde ele alındı. Filistin başlığında Siyonizmin ve sömürgeciliğin feminizmle olan çelişkisi değerlendirildi ve feminizmin neden antiemperyalist olması gerektiği konuşuldu.

Kampta tartışmaların yapıldığı atölyeler dışında, Suriye ve Filistin’de yaşanan gelişmelerin değerlendirildiği bir panel de gerçekleştirildi. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) bu alandaki politikaları ve faaliyetleri aktarıldı. Filistinli, Lübnanlı ve İspanyalı devrimcilerin söz aldığı etkinlik, enternasyonalizmin pratikte nasıl olması gerektiğine dair örnekler sundu. İDP’nin 2025 yılı yaz okulu devrimci parti anlayışının kökenlerine, onun programatik anlayışına, işleyişine ve ilkelerine dair önemli konuların ele alındığı verimli bir şekilde gerçekleşti.

Okullar açılırken Tek Adam rejimine karşı mücadeleyi büyütelim

0

Tek Adam rejiminin siyasal alandaki en büyük rakibi ve rejimin karşısında konum alan halk kesimlerinin gözündeki tek alternatif figür olan Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınması ve tutuklanmasının ardından, belki de uzun yıllardır şahit olmadığımız bir öğrenci seferberliği yaşandı. Üzerinden aylar geçti fakat rejimin kayyum siyaseti derinleşerek sürüyor. Her geçen gün CHP’li belediyelere yeni operasyonlar düzenleniyor ve siyasetçiler tutuklanıyor. Bugün, geri çekilmiş olsa da bu seferberliğin henüz ağır bir yenilgiye uğradığını söyleyemeyiz. Yeni eğitim-öğretim dönemine girerken hâlâ tutuklu sıra arkadaşlarımız olduğunu hatırlamamız, içinden geçtiğimiz seferberliğin derslerini iyi çalışmamız, görevlerimizi yerine getirmeye devam etmemiz gerekiyor.

Uzun yıllardır süren keyfi öğrenci ve mezun kartı iptalleri, kulüp yasaklamaları ve kapatmaları, bazı kampüslerde polis ablukasına varan kolluk şiddeti gibi siyasal demokrasiyi baskılamaya yönelik tüm uygulamalar ve bu uygulamaların yürütücülüğünü üstlenen kayyumlar öğrencilerin tüm demokratik taleplerinin önünde bir engel teşkil etmeye devam ediyor. Bu eğitim-öğretim dönemine girerken de yeni bir soruşturma dalgasıyla öğrenciler sindirilmeye çalışılarak, demokratik ve ekonomik taleplerle donanmış bir seferberliğin dönem başında olası yeniden yükselişinin baskılanması hedefleniyor.

Ekonomik kaygılarımız da katlanarak artmaya devam ediyor. Henüz güz yarıyılı başlamadan yemekhane ücretlerine fahiş zamlar yapılıyor; niteliksiz, yetersiz kapasiteli öğrenci yurtları ve artan ev kiralarıyla barınma krizi giderek derinleşiyor. Bütün bunlara rağmen KYK burs ve kredilerine zam yapılmadığı için alım gücümüz giderek eriyor, bizi okurken çalışmaya ve yoksulluğa mahkûm ediyor.

Bütün bunların üniversitelere has sorunlar olmadığını, ekonomik darboğazın faturasını emekçilere ödeten Şimşek programının ve Tek Adam rejiminin yıllardır süren kayyum siyasetinin öğrenci gençlik içerisindeki yansımaları olduğunu biliyoruz. Bu yüzden bu seferberliğin başını öğrencilerin çekmiş olması tesadüf değil. Yine de bu devasa öğrenci seferberliğinin kendiliğinden bir doğayla geliştiğinin ve bir önderlikten yoksun olduğundan hızlıca geri çekildiğinin altını çizmek gerekiyor. Bu durum, öğrencileri bir program çerçevesinde, ortak talepler için seferber edecek, öğrencilerin kendi içerisinde tartışıp kararlar alabileceği ve ihtiyaçları doğrultusunda mücadeleler örebileceği bir öz örgütlenme ihtiyacının yakıcılığını gözler önüne seriyor.

Bu noktada, Boğaziçi Üniversitesi örneğinden ders alınarak Galatasaray Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi gibi bazı üniversitelerde yeni inşa edilen Öğrenci Temsilcileri Kurulları’nın (ÖTK) ve öğrencilerin en geniş birliğini sağlayacak araçların kalıcılığını sağlamalı, acil taleplerimizi bir mücadele programı haline getirecek bu kalıcı organları inşa etmeyi sürdürmeliyiz. Üniversitelerde ve belediyelerde kayyum rejimine son vermek için birleşik bir mücadeleyi örmeliyiz.