Ana Sayfa Blog Sayfa 11

Yüksek enflasyon altında yeni bir eğitim-öğretim dönemi başlıyor

0

Türkiye dünyada yüksek enflasyon oranına sahip ülkelerden biri. Bir yandan veriler üzerinde çarpıtmalar yapılırken diğer yandan tüm yük emekçilerin üzerine yüklenerek enflasyon güya düşürülmeye çalışılıyor. Öğrenciler ve eğitim emekçileri için 2025-2026 eğitim-öğretim yılı büyük sorunlarla başlıyor.

Şimşek programı zenginlerin daha da zenginleşmesini sağlarken emekçilerin sırtındaki yükü artırıyor. Fiyatlar sürekli yükselirken emekçilerin maaşları o oranda artmıyor, sürekli eriyor. Bu durum, her ne kadar anayasada “eğitim parasız” ifadesi bulunsa da, eğitim alanında da benzer şekilde yaşanıyor. Servis ücretlerinden kantin fiyatlarına, bağış adı altında alınan okul aidatlarına ve daha pek çok şeye sürekli enflasyon ayarı çekiliyor. Anasınıfından üniversiteye kadar tüm eğitim kademelerinde fiyat dengesizlikleri yaşanırken özel okullarda durum daha da vahim. Hükümet çeşitli düzenlemeler yaptığını öne sürse de özel okullar farklı yöntemlerle eğitim ücretlerini fahiş seviyelere çıkarıyor.

Emekçiler enflasyonun yükünü sırtlanmak zorunda kalırken, onların çocukları olan öğrenciler için de zor bir eğitim ve öğretim yılı başlıyor. Geçtiğimiz dönem pek çok öğrencinin yeterince beslenemediği basında haber olmuştu. Muhtemelen bu haberler bu yıl artarak gündemde daha çok yer tutacaktır. Ödeneksizlikten temizlenemeyen, yardımcı hizmet personellerinin olmadığı okullar öğrencilerin sağlığı için de riskler oluşturacaktır.

Bir yandan enflasyon verileri çarpıtılırken diğer yandan tüm emekçilere, özellikle de kamu emekçilerine enflasyonun altında ücret artışları yapılıyor. Kamu işçilerinin toplu sözleşmesi büyük eleştiriler altında hükümet ve yandaş sendikalarca imzalandı. Aynı dönemde başlayan kamu emekçilerinin toplu görüşmeleri ise kamu işçilerinin sözleşmesinden daha kötü bir biçimde sonuçlandı. Kamu emekçilerini temsil eden yandaş sendika Memur-Sen 2026 için yüzde 88, 2027 için yüzde 46 oranlarında artış isterken Hakem Kurulu hükümetin teklifini onayladı. Buna göre 2026 yılı için yüzde 11+7, 2027 yılı için ise 5+4’lük bir artışa karar verdi. Kamu Hakem Kuruluna katılmayacağını belirten Memur-Sen ve Kamu-Sen, üyelerine sormadan bir gün sonra bu karardan vazgeçmiş ve bir bakıma bu utanç tablosunun müsebbibi olmuşlardır. Zamlar bu şekilde netleşirse nitelikli, kamusal eğitimin en önemli bileşeni olan eğitim emekçileri enflasyon altında ezilecek ve bundan tüm eğitim sistemi olumsuz etkilenecektir.

Yukarıda yazılan satırlar hemen hemen her yıl benzer içeriklerle tekrar ediliyor gibi gelebilir. Nitekim bu doğrudur da. Kapitalizmin egemen olduğu, kâr amacının eğitim hakkının önüne geçtiği bir ülkede her eğitim-öğretim yılı hem öğrenciler hem de emekçiler için aynı sorunlarla açılmaya devam edecek. Tüm ücretlerin yoksulluk sınırının üzerine çıkarılması ve üç ayda bir gerçek enflasyon oranında otomatik olarak artırılması, grevli toplu sözleşmeli sendika hakkımızın tanınması için mücadele etmekten başka yol yok.

Küresel Sumud Filosu Tunus’a ulaştı

0
Görkem Duru, Juan Carlos Giordano, Ezequiel Peressini

7 Eylül Pazar sabahının erken saatlerinden itibaren, Tunus’ta Filistin davasına destek veren yüzlerce kişi, Filistin bayrakları ile Gazze’ye doğru yola çıkan filonun gelişini bekliyordu. Sonunda, Gazze’ye doğru yola çıkan yüzlerce kişiyi taşıyan yaklaşık 30 gemi limana ulaştı.

İsveçli çevre aktivisti Greta Thunberg’in de önderlik ettiği insani yardım filosu, aralarında milletvekilleri, sanatçılar, gazeteciler ve aktivistlerin de bulunduğu 44’ten fazla ülkeden katılımcı ve destekçiyle yola çıkmıştı.

Filodakiler, Tunus’un başkentine 20 km uzaklıktaki Sidi Bou Said limanında coşkuyla karşılandı. Organizasyon komitesi, daha iyi bir koordinasyon için filonun Tunus ve diğer Kuzey Afrika ülkelerinden gelen gemilerle birlikte 10 Eylül’de yola çıkacağını duyurdu. Filo İtalya, Cenova, Sicilya ve muhtemelen Yunanistan’dan gelen gemilerle uluslararası sularda birleşecek.

Tunus’a doğru ilerlerken Greta Thunberg, soykırımcı İsrail’in, filonun katılımcılarını terörist olmakla suçlamasını ve tehdit etmesini kınadı. Bunun onları sindirme girişimi olduğunu, ancak filonun geri adım atmayacağını, ilaç ve gıda yardımını ulaştırmak için yoluna devam edeceğini söyledi. Filoda silah bulunmuyor. Filo, İsrail apartheid devletinin suçları, bombardımanları ve acımasız askeri saldırıları nedeniyle iki milyondan fazla Filistinli çocuk, kadın ve erkeğin maruz kaldığı kıtlığa karşı insani yardım götürüyor.

İUB-DE delegasyonunun da bulunduğu Sirius gemisinin üyeleri

Tunus’a varan Sirius gemisinde, İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) temsilcileri de bulunuyor. Arjantin’den Sosyalist Sol-Sol Birlik milletvekili Juan Carlos Giordano ve yine Sosyalist Sol liderlerinden Ezequiel Peressini Tunus’ta, İUB-DE Türkiye seksiyonu İşçi Demokrasisi Partisi önderlerinden Görkem Duru ile buluştu. Duru, günlerdir Tunus’ta bekleyen yüzlerce insandan birisi olarak filoya lojistik ve organizasyonel destek sağlıyor.

Filo, İsrail’in Trump ve ABD desteğiyle sürdürdüğü ablukayı kırmak için Gazze’ye doğru ilerlemeye devam edecek. Greta Thunberg ve filonun tüm üyelerinin yaptığı gibi, özellikle Avrupa hükümetleri olmak üzere dünya hükümetlerini filoyu korumaya ve İsrail’in uluslararası sularda herhangi bir müdahalesini önlemeye çağırıyoruz. Ayrıca nehirden deniz özgür Filistin için Filistin davasına verilen küresel dayanışma hareketi sürerken; Filistin halkını desteklemenin ve bu insani yardımı ulaştırmanın gerekliliğine inanan filonun her bir üyesinin korunmasını da talep ediyoruz.

Patronlar MESS sözleşmesinde yıkıma hazırlanırken metal işçisi mücadeleyi yükseltmeli!

0

Eylül ayında işçi sınıfının en büyük gündemlerinden biri metalde yapılacak olan toplu sözleşme. İşveren örgütü Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) ile Birleşik Metal-İş, Türk Metal ve Özçelik-İş sendikalarının arasında, on binlerce metal işçisinin alacağı ücretleri ve sosyal hakları belirleyecek bir grup toplu iş sözleşmesine şahit olacağız.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in programı emekçilerin başta ücretlerini -ve işsizliğin artmasıyla birlikte işlerini- ellerinden alarak ciddi bir saldırı planı uyguluyor. Bu saldırının amacı rejimin mevcut birikim krizini dış yatırımla aşmak ve krizin faturasını emekçilere kesmek. Temmuzda asgari ücrete zam verilmedi, kamu işçilerinin talepleri grev yasakları ile bastırıldı ve talep edilenin çok altında bir zam oranıyla “konu kapatıldı”. Ağustos ayında başlayan memur sözleşmesi süreci de “hedeflenen enflasyon oranında zam” dayatmasıyla başladı. Rejimin emekçilere mesajı net: Bu sene zam yok.

Öte yandan DİSK-AR’ın yayımladığı verilere göre Türkiye’de geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 32’ye ulaşmış durumda. Bu artış elbette metal işkolunu da tehdit ediyor. Fabrikalardan gelen haberler de bunu doğruluyor. İşverenler, Şimşek programını gerekçe göstererek metal işçilerinin üzerindeki sömürüyü ve baskıyı artırmaktan geri durmuyor. Rejimin metal işçilerinin seferberliklerini engellemek için en büyük dayanaklarından olan Türk Metal Sendikası’nın bazı fabrikalarda işyeri temsilcileri aracılığıyla işçilere “yüksek zam beklemeyin” dediğini görüyoruz. Geçtiğimiz aylarda Bilecik’te Birleşik Metal-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu Accuride Wheels jant fabrikasının kapanması da metal sektörü üzerindeki işsizlik basıncını artırmıştı. Bir diğer tarafta ise sendikalaşma girişimlerine karşı işten atmalar sürüyor. Son olarak Birleşik Metal-İş Sendikası’nda örgütlü OMSA Metal ve SAG Hidrolik’ten öncü işçiler işten çıkarılmış ve buna karşılık direniş başlatılmıştı.

Emekçilerin darboğazı patronlar ve Tek Adam rejimi tarafından derinleştiriliyor. Cendere, bir tarafta işsizlik baskısı, bir tarafta açlık ücretlerinden oluşuyor. MESS grup sözleşmesi sınıfın diğer birçok kesimi için referans olması sebebiyle ve kazanımların diğer örgütlü sektörlerde yeni mücadelelerin kıvılcımlarını yakabileceği için özel bir önem taşıyor. Bu süreç asgari ücretle birlikte bütün ücretleri doğrudan etkileme gücüne sahip.

Geçtiğimiz aralık ve ocak aylarında metal işkolunda MESS’le gerçekleştirilen diğer sözleşmelerde de görüldüğü üzere, emekçilerin kararlı mücadelesi Cumhurbaşkanının grev yasaklamasına rağmen zaferle sonuçlanmıştı. Bugün emekçilerin ücret ve sendikalaşma mücadelesini kazanmasının yolu da aynı patikayı takip etmektir. Konfederasyon farkı gözetmeksizin bütün metal işkolu sendikaları derhal acil talepler etrafında bir araya gelmeli; Şimşek programının ve MESS’in saldırı planına karşı savunma pozisyonundan çıkıp müdahaleye geçmelidir.

Enfekte rejim, enfekte süreç

0

AKP-MHP tarafından “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırılan süreç devam ediyor. Bu süreçte ulaşılması murat edilen net hedefler, bu hedeflere varmak üzere kullanılacak yol ve yöntemler ise halen belirsiz. Karşımızda iktidarın olabildiğince sündürmek istediği muğlak bir gidiş ve sürecin parçası olan herkesin farklı telden çalabileceği şekilde örgütlenmiş bir kakofoni var.

Rejim bir yandan Kürt halkının Suriye’de statü elde etme ihtimalini boğmak, öte yandan DEM ile CHP arasında birkaç seçimdir süren ittifakı bozmak ve varlığını kalıcılaştırmak niyetinde. Mevcut süreç, daha birkaç ay önce kitlesel seferberliklerin hedefi olmuş bu rejimin meşruiyetini tahkim etmesi, burjuva muhalefeti diz çöktürmeye yönelen operasyonların muhalefetin ortak ve eylemli karşı koyuşu ile karşılaşmadan sürdürülmesi, Kürt siyasi hareketinin mevcut rejime tehdit oluşturmayacak şekilde dişleri sökülerek ehlileştirilmesi hedefleriyle yürütülüyor.

Mecliste kurulan komisyon, tüm makyaj çabalarına rağmen rejimin gerçek yüzünü saklayamıyor. Kurucu önder olarak taltif edilen Öcalan’ın demokratik toplum manifestoları yazdığı bu tarihsel kesitte bir Barış Annesi, davet edildiği mecliste anadilinde konuşamıyor. Bu mudur çözümün adresi denilen meclis?

Sakız gibi çiğnenen “süreç enfekte olmasın” sözü, sağlıklı yürüyen bir süreç olduğu yanılsamasını besliyor. Ortada gerçekten demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü konusunda adım atmakta kısmen dahi samimi bir irade olsaydı, bu gibi ihtarlarla şimdiye dek topluma zerk edilmiş olan şoven milliyetçiliğe dikkat çekiyor olması gerekirdi. Bugün ise “aman arabayı devirmeyelim” diyen gerici bir uzlaşı çağrısı olmaktan öte anlam taşımıyor. Halbuki söz konusu arabanın Kürtlerin inmek için on yıllar boyu mücadele verdiği beyaz Toroslardan biri olup olmadığı dahi şüpheli. Rejimin kendisi enfekte iken süreç nasıl sağlıklı olabilir?

Gerçekçi olmak adına iktidarı muhatap almanın kaçınılmaz olduğu anlayışıyla hareket etmek, sorunun çözümünü imkânsız bir denkleme, emekçilerin ve ezilenlerin geleceğini Tek Adam rejimine hapsetme tehlikesi taşıyor. Konu gerçekçilik ise önce, iktidarın niteliğini kavrama hususunda gerçekçi olunması gerek. “Türk-Kürt-Arap ittifakı” gibi söylemler, halkların eşitlik temelinde bir araya gelmesini değil, Türk egemenlerinin, emperyalizmin olur verdiği sınırlar içinde bölgesel güç olmaya yeltenme hevesini, “iç cepheyi tahkim” parolası rejimin işçi sınıfını ve Kürt halkını bir asır daha zincire vurma dileğini yansıtıyor. 

Sosyalist titrini taşıyan vekillerin bu komisyonda yer almasına kategorik olarak karşı çıkmak gerekmiyor. Esas mesele, bu zeminin emekçilere seslenmek için hakkıyla değerlendirilmesi. Komisyonda açığa çıkan manzara karşısında yakınmacı bir pozisyona sıkışmaktansa rejimin işçilere, ezilenlere teşhir edilmesi gerek. Bu rejimin ve kurumlarının, demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü için anlamlı bir adım atmasının imkânsız olduğu kitlelere döne döne anlatılmalı. Ne de olsa demokrasi yasama faaliyetinin değil ancak o kitleler yöneldiği ölçüde gelişecek bir devrimci faaliyetin neticesi olarak hayat bulabilir.

Küresel alarm: Gazze’ye giden insani filoya Netanyahu hükümetinden ağır tehditler

0

İsrail, Barselona’dan yola çıkan ve Gazze’ye insani yardım götüren uluslararası filonun mürettebatına “terörist” olarak muamele edeceğini duyurdu.

İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, Küresel Sumud Filosu’nu durdurmaya yönelik planı İsrail hükümetine sundu. Plan, denizcilerin Ketziot ve Damon’daki yüksek güvenlikli hapishanelere nakledilmesini ve sıkı kurallara tabi tutulmasını öngörüyor. Yetkililer, aktivistlere televizyon, radyo ve özel yemek gibi ayrıcalıkların verilmesini reddedecek.

Arjantin’de Sol Cephe-Birlik’in (FIT-U) bir parçası olan Sosyalist Sol’dan Ulusal Milletvekili Juan Carlos Giordano, gelen tehditlere Akdeniz’de Gazze’ye doğru ilerleyen “Sirius” gemisinden yanıt verdi: “Si­yonist Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in söyledikleri tam anlamıyla skandaldır. Biz terörist değiliz; soykırım altında acı çeken bir halka insani yardım götürüyoruz. Eğer terör yöntemlerini kullananlar varsa, bu tam da İsrail Devleti’dir.”

Giordano sözlerini şöyle bitirdi: “Tüm demokratik kurumlara ve dünyadaki, özellikle de Arjantin’deki insan haklarını savunan herkese sesleniyoruz: Teyakkuzda olun ve bizi yüksek güvenlikli hapishanelere kapatma tehditlerini kınayın. Filonun başına gelebilecek her şeyden İsrail’in soykırımcı hükümetini ve NATO’yu sorumlu tutuyoruz.”

İUB-DE’den Tunus’ta Gazze filosuna destek

0

İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) ve İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) önderlerinden Görkem Duru, birkaç gündür Tunus’un başkentinde süreci takip ediyor. Duru, Barselona’dan yola çıkan ve Greta Thunberg’in de öncülüğünde ilerleyen Küresel Sumud Filosu’na yakında katılacak gemi grubunun hazırlıklarına destek olmak ve katkı sunmak için İstanbul, Türkiye’den geldi.

Duru, Filistin davasının ve 2011’de başlayan Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimci sürecinin aktif bir militanı. Uluslararası akımı İUB-DE adına bir süre Tunus’ta yaşadı. 2015’ten itibaren, partisi İDP ile birlikte, 2024’te devrilen diktatör Beşar Esad’a karşı Suriye devrimini destekleyen uluslararası dayanışma komitesinin bir üyesi oldu.

Duru’nun Gazze’ye yönelik soykırımcı ablukayı kırma hedefiyle yola çıkan Küresel Sumud Filosu’nun desteklenmesi ve savunulması için yaptığı çağrıyı paylaşıyoruz.

Gazze’de kıtlığı sonlandırmak bizim elimizde!

0

Tüm dünyanın gözü önünde yaşanan, hepimizin canlı canlı izlediği Gazze soykırımı bu satırlar yazılırken 700. gününe yaklaştı. Filistin halkının ve direniş örgütlerinin bu imha projesine karşı gösterdiği kahramanca direniş karşısında Siyonist İsrail devletinin cevabı, Gazze üzerindeki ablukayı tüm yardımları ve ticareti fiilen durduracak şekilde genişletmek oldu. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), Dünya Gıda Programı (WFP) ve Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), yaptıkları ortak açıklamada Gazze’de resmen kıtlık olduğunu ilan etti. 114’ü çocuk olmak üzere en az 281 Filistinli açlıktan hayatını kaybetti, iki bini aşkın Filistinli ise yiyecek aramaya çalışırken işgal güçleri tarafından öldürüldü. Bu cevapla birlikte hava saldırılarının, tankların, kara işgali girişimlerinin yıldıramadığı Gazze halkını bu sefer de aç bırakarak yok etmeyi hedefleyen Siyonist devlet; hayli kabarık savaş suçları sicilini günbegün kabartmaya devam ediyor.

Gazze’yi açlıkla sınayan işgal devleti, Batı Şeria’da da ilhak projesini geliştirmekten geri durmuyor. Temmuz ayında İsrail Parlamentosu’nun (Knesset) aldığı karar ile işgal altındaki Batı Şeria’nın tamamının ilhakı onaylandı, İsrail devletinin Batı Şeria üzerindeki egemenliği ve Siyonist yerleşimcilerin fiili dokunulmazlığı “yasallaştı”. Gazze’deki ablukayla eşzamanlı gerçekleşen bu saldırı, Siyonist devletin Filistin halkını imha ve Filistin’i ilhak planını tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.

Siyonist devletin bu artan saldırganlığını onun gücüne bir delalet olarak görmek yanlış olur. Tam aksine, İsrail’in soykırım saldırılarındaki böyle bir artışa 20 Ocak ateşkesinin öncesinde tanık olmuştuk. Tıpkı o zaman olduğu gibi uluslararası arenada gitgide yalnızlaşan, emperyalist müttefiklerini her geçen gün daha az ikna edebilen, işgalin ekonomik yükünü finanse etmekte zorlanan Siyonist devlet; yeni bir ateşkesin arifesinde tüm vahşiliğiyle kalıcı bir ateşkes ihtimalini tuzla buz etmeyi, olur da bu ateşkes gerçekleşirse anlaşma masasında elini güçlendirmeyi hedefliyor. Direniş güçlerinin ateşkesi onaylamasıyla oluşan basınç, Fransa ve Kanada’nın eylüldeki Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda Filistin Devleti’ni tanıyacağı yönündeki açıklamaları, Zorlu Enerji’nin İsrail’deki enerji üretiminden tamamen çekilmesiyle ufak bir kısmını görebildiğimiz ekonomik yalnızlaştırma… İsrail’in kanla boyadığı maskenin arkasında işte bu gerçekler yatıyor.

Unutmamamız gereken şey, işgal devletini yalnızlaştırma konusundaki tüm bu başarıların ne emperyalist devletlerin ne de soykırıma karşı üç maymunu oynayan gerici Arap rejimlerinin bir lütfu olduğu. Başta kahraman Filistin halkının direnişi, devamında dünya halklarının yerkürenin her köşesinden en gür sesleriyle yükselttikleri “Soykırıma hayır! Nehirden denize özgür Filistin! İsrail ile tüm ilişkileri kesin!” sloganları, Filistin halkının imhasına karşı tek güvencemiz.

Dünya halklarının soykırımı sonlandırmak ve bu yoldaki en acil görev olan Gazze’deki kıtlığı bitirmeye yönelik girişimleri bugün Sumud Filosu’nda somutlaşıyor. Onlarca gemi ile İspanya’dan, Tunus’tan ve diğer limanlardan hareket eden filo, Gazze’deki ablukayı kırmayı hedefliyor. Gazze’ye su, gıda ve ilaç ulaştırmak bizim elimizde! Sumud Filosu’nun bu girişimini tüm gücümüzle destekleyelim, Gazze’de kıtlık ve soykırıma karşı seferber olalım! Nehirden denize özgür Filistin!

Bahçeli-MHP: hakem ve kılıç!

0

Alparslan Türkeş liderliğinde Şubat 1969 tarihinde kurulan Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) her zaman bir siyasi partiden daha fazlasını ifade etti. Yarım asrı geçen tarihi boyunca hem devletle hem de mafya dünyasıyla hep iç içe oldu. MHP’nin bütün tarihi “devlet adına” işçi sınıfına, sol-sosyalist hareketlere ve Kürt siyasi hareketine hasımlıkla geçti. Rejimin “gayri resmi” kılıcı olarak her zaman muhalefet üzerinde sallandı. 1980 askeri darbesi sırasında MHP diğer siyasi partilerle birlikte kapatıldı ve birçok üyesi yargılandı, idam edilenler oldu. Türkeş de idamla yargılanıp yaklaşık beş yıl cezaevinde kaldı. Buna rağmen “biz hapisteyiz ama fikrimiz iktidarda” diyerek 12 Eylül askeri darbesini ve askeri yönetimi sahiplendi. MHP’nin rejimle iç içeliğini ve burjuva devletle ideolojik-politik organik bütünlüğünün en açık ifadelerinden biri tarihsel kurucu liderinin bu açıklamasıdır.

Günümüzde de MHP aynı ideolojik-politik çizgide devam etmekte. Türkeş’in 1997’de vefatı sonrası genel başkan olan Devlet Bahçeli 28 yıldır MHP’nin lideri ve ay farkıyla da olsa şimdiden kurucu lider Türkeş’ten daha uzun süredir MHP’nin başında kalmayı başardı. Bu liderlik birçok parti içi mücadeleden geçti. Pamuk ipliğine bağlı hale geldiği zamanlar oldu. İttifak ortağı Erdoğan’ın koltuğunun korunmasındaki katkısı muhtemelen en değerli olanıdır. Başta Akşener olmak üzere bir dizi lider adayının Bahçeli’yi liderlikten etme girişimine rejim izin vermedi. O liderlerin herbirinin bugün rejimin yörüngesinde siyasi faaliyet sürdürüyor olması ayrıca milliyetçi hareketleri anlama ve konumlandırmada kayda değer.

AKP’nin rejimle iç içe geçmişliği, bütün antidemokratik özüyle birlikte, 23 yıllık bir iktidar pratiğinin sonucu. Son birkaç seçim dışında seçmenden alınmış yüksek destekle de sağlanan bir güç ve nüfuz bu. Aynı şeyi MHP için ise söylemek mümkün değil. MHP 56 yıllık tarihinde yüzde 3-18 arası oylar aldı. Mayıs 2023 genel seçim oyu da yüzde 10 idi. MHP’nin rejim içi gücü, özellikle de güvenlik ve yargı bürokrasisindeki etkisi, sandıkla gelen bir kazanım ve meşruiyet değil. Özel Harekat Daire Başkanı’na Bahçeli’nin elini öptüren otorite, güç ve saygı rejimle kurulmuş yarım asrı geçen bir başka pratiğe dayanıyor.

Kuşkusuz 2015 sonrası Bahçeli’nin Erdoğan ile kurduğu Cumhur İttifakı MHP’nin rejimiçi gücünü ve etkisini önceki 46 yılı ile kıyaslanamaz derecede yükseltti ve pekiştirdi. Özellikle Erdoğan’ın iktidarda kalabilmek için Bahçeli-MHP’nin oy ve politik desteğine olan ihtiyacı arttığı oranda Bahçeli’nin gücü ve otoritesi en üst seviyeye çıktı. Rejim değişikliği sürecinin buz kıranı olarak Bahçeli-MHP hem bürokrasideki rıza, katkı ve uyumun sağlanmasında hem de “toplumsal meşruiyet” noktasında kilit bir rol üstlendi. Ama bu tablo rejimiçi güçler ve denge açısından gücü ve uyumu değil aksine krizi ve çatışmayı gösteriyor. Ve Bahçeli-MHP’nin gücü ve otoritesi bu koşulların devamına bağlı. Diğer bir ifadeyle Bahçeli-MHP politik-sosyal krizin parlattığı bir aktör olarak ancak kriz ile var olmaya devam edebilir.

Günün sonunda Türkiye’nin en güçlü iki partisi, biri iktidar, diğeri iktidar adayı, AKP ve CHP, meşruiyet açısından hakem olarak Bahçeli-MHP’ye dönerek konuşuyor. Öcalan ve Kürt siyasi hareketi çözüm ve barış için devlet adına Bahçeli’yi referans gösteriyor ve onu garantör olarak gördüğünü ifade ediyor. Bahçeli’nin CHP-İmamoğlu’na yönelik 19 Mart operasyonu ve devam eden yeni operasyon, gözaltı ve tutuklamalarla ilgili yaptığı her açıklama heyecan yaratıyor. Gazeteci ve yorumcular Bahçeli’nin aslında ne dediğini satır aralarından şifre çözer gibi analiz ederken İmamoğlu-Özel ikilisi Bahçeli’ye yönelik sürekli “Erdoğan’dan kop, birlikte yürüyelim” mesajları iletiyor. Bahçeli-MHP’nin hakem ve kılıç olarak hükmünün “Türkiye nasıl yönetilecek ve kim yönetecek?” sorularını belirleyeceğine dair adeta bir mutabakat var. Bu yanlış bir çıkarım! Bahçeli-MHP’nin rejim adına hakemliği ve kılıç olarak hükmü burada adı geçen tüm parti ve aktörlerin kendi kifayetsizliklerinin ve kitleden kopuk siyaset anlayış ve tercihlerinin bir sonucu. Bu anlayış ve tercih değişmediği sürece Bahçeli-MHP kendisine açılan alanı ve verilen rolü ama hakem ama kılıç olarak bihakkın yerine getirmeye devam edecek.

İşçi sınıfı, emekçiler ve ezilenler açısından ise Bahçeli-MHP’nin hakem ve kılıç olarak vaat edebileceği hiçbir şey yok. O yüzden ne asgari ücret ve emekli aylıklarında, ne kamu emekçileri ve memur sözleşmelerinde ne de işten çıkarmalarda, yoksullukta, deprem, orman yangını, sel ve felaketlerde emekten yana o hakemi görebiliyoruz. Gördüğümüz sadece sermaye düzeni adına işçi sınıfına, emekçilere ve ezilenlere karşı sallanan kılıç…

8. dönem memur TİS’inin anlattıkları

0

Yaklaşık 4 milyon memurun ve 2,5 milyon memur emeklisinin 2026 ve 2027 yılları arasındaki çalışma koşullarını belirleyecek 8. Dönem Kamu Toplu Sözleşme görüşmeleri 27 Ağustos tarihinde nihayete erdi. TİS masasında anlaşma sağlanamaması üzerine korkulan oldu ve Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’na gidildi. Kurul’dan memur ve memur emeklilerine sefalet zammı reva görüldü. Hakem Kurulu’ndan çıkan zam oranları 2026 yılı için yüzde 11+7, 2027 yılı için ise yüzde 5+4 oldu. Ayrıca taban aylığına 1000 TL’lik bir artış yapıldı.

Beklenen ama engellenemeyen ihanet!

Görüşmelerin başında görece yüksek zam talebiyle masaya oturan yetkili sendika Memur-Sen, taban basıncının da etkisiyle sokağa inmiş, ardından da iş bırakma kararını açıklamıştı. 18 Ağustos Pazartesi günü diğer kamu konfederasyonlarının (Kamu-Sen, Birleşik Kamu-İş, Kesk vb.) da katılımıyla bir günlük iş bırakma gerçekleşti. Fakat memurların en mücadeleci kesimi olan öğretmenlerin tatilde olması ve konfederasyonların da gerçek bir hazırlığının olmayışı, iş bırakma eylemini sembolik düzeyde bıraktı. Ayrıca Tek Adam rejimi eyleme katılımı zorlaştırmak için TCDD ve PTT gibi kurumlarda eyleme katılan memurlar hakkında soruşturma başlatacağı tehdidinde bulundu. Devam eden süreçte rejimin temsilcileri memurlara kırıntıları teklif etmekte ısrarcı olurken, Memur-Sen ise Tek Adam rejiminin politikalarını eleştirmek yerine memur ve kamu işçileri arasında ayrımları derinleştirmeyi seçti. TİS görüşmelerinde taban öfkesinden dolayı imza atamayan Memur-Sen, çoğunluğu Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından atanan Hakem Kurulu’na katılmayı kabul ederek beklenen ihanete de imza atmış oldu. Oysa Hakem Kurulu’nun toplanabilmesi için en az 8 üyenin olması gerekiyordu ve yetkili 3 sendikanın katılmayı reddetmesi kurulu devre dışı bırakabilirdi. Bu ihtimal gerçekleşseydi süreç meclise gelecek ve rejimin üzerindeki basınç artacaktı. Fakat Memur-Sen daha önce olduğu gibi rejimin payandası olmayı tercih etti. Memurların hak ettiği koşullara ulaşmak için başta Memur-Sen olmak üzere rejimin güdümündeki sendikal bürokrasiyi aşma zorunluluğu kendini bir kez daha ve acı bir şekilde hatırlattı.

Rejim küresel finans kapitalin emrinde!

8. Dönem Kamu TİS görüşmeleri, Kamu Çerçeve Protokolü sürecinde kamu işçilerine verilen zam oranı ile birlikte düşünüldüğünde Tek Adam rejiminin yapmak istediği aşikâr: emeğin payını küçültürken sermayeyi büyütmek. Kamuda gerçekleşen her iki TİS için rejimin referans noktasını hedeflenen enflasyon oranları oluşturuyor. TÜİK’in açıkladığı ve gerçeği yansıtmayan enflasyon oranının bile oldukça altında olan hedeflenen enflasyon, küresel finans sermayesinin talepleri doğrultusunda belirleniyor. Mehmet Şimşek ile özdeşleşen Orta Vadeli Program’ın enflasyonu düşürmek ve ülkeye sıcak para çekmek adına şart koştuğu ekonomik yıkım programı kamu işçisi veya memur ayrımı gözetmiyor, bütün emekçilerin sofrasını küçültüyor. Oysa ne enflasyonu emekçilerin ücretlerine yapılan zamlar yükseltiyor, ne de ülkede bir kaynak sorunu var. Emekten yana bakanlar için kaynak var. Örneğin geçtiğimiz ay Koç Holding’in vergilerinin yüzde 90’ını silindiği açıklanmıştı. Bu vergileri tahsil etmekle başlanabilir ve rejimin büyük şirketlerden sildiği kurum vergilerinin peşine düşülerek devam edilebilir. Türkiye ekonomisi büyüyor ama emeğin payı küçülüyorsa, yapılması gereken bu zenginliği üreten işçi ve emekçilerin lehine çözümler üretmektir. Bu yüzden en zengin kesimden servet vergisi alınmalı ve bu kaynaklar emekçilerin yararına kullanılmalı.

İmza sahte, çöküş gerçek!

0

Türkiye günlerce yeni bir skandalla çalkalandı: sahte diplomalar, kopyalanmış e-imzalar, kamu sistemlerine sızan organize yapılar. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın soruşturmasına göre, kamu yöneticilerinin e-imzaları kopyalandı; BTK, YÖK, MEB ve üniversite sistemlerine yetkisiz giriş yapıldı. Yüzlerce akademik atama, diploma ve sınav kaydı değiştirildi. Depremde hayatını kaybetmiş kişilerin kimlikleri üzerinden bile e-imza alındı. Belgeler milyonluk fiyatlarla, kripto para üzerinden satıldı. Bu skandalın ne kadar derin olduğuna ve ne yapılması gerektiğine gelin beraber bakalım.

Çürüyen güvenlik zinciri

Bu sadece bir “bilişim suçu” değil. Dijital devletin omurgası olarak sunulan e-imza, aslında bir USB bellek ve şifreden ibaret. Kim belleğe sahipse, sizin adınıza işlem yapabiliyor. Devletin güvenlik dediği şey pamuk ipliğine bağlı.

Skandalın adı geçen kurumlarından biri Türktrust. Hatırlayalım: 2012’de bu şirketin ürettiği sahte sertifikalar Google tarafından ortaya çıkarılmış, Türkiye uluslararası güven zincirinde rezil olmuştu. O gün ders alınmadı. Bugün hâlâ 2004 tarihli yasa yürürlükte, Avrupa çoklu biyometrik doğrulamaya geçmişken biz hâlâ USB bellek ve dört haneli şifreyle güvenliğimizi sağlıyoruz.

BTK’nın göstermelik denetimleri, nüfus müdürlüklerinin ihmalleri, kurumlar arası sorumluluk tartışmaları bu boşluğu daha da büyütüyor. Sonuç: sahte kimliklerle alınan sahte e-imzalar ve çöken kamu güvenliği. Bu sadece bireylerin değil, devletin kurumsal bütünlüğünün de çökmesi demek. Mesela avukatların kullandığı e-imzalarla UYAP’a girildiğinde dava dosyaları, savunmalar ve deliller manipüle edilebilir.

Ne yapmalı?

Bu krizin üstü, birkaç “kötü niyetli kişi”nin işi diye kapatılamaz. Türkiye’nin dijital sistemleri çoklu kriz içindedir ve geri döndürülemeyecek hasarlar şimdiden söz konusudur.

  • Denetim şeffaf olmalı: Kendi ve yetkili bulunduğu e-imza işlemlerine dair kayıtlar vatandaşın erişimine açılmalı. Ve olası şüphe durumunda anında bilgilendirilmeli.
  • Mevzuat güncellenmeli: 20 yıl öncesinin yasası değil, güncel güvenlik standartlarında biyometrik doğrulama zorunlu hale gelmeli.
  • Bağımsız denetim şart: Saray’ın ve BTK’nın tekelinden çıkarılarak bağımsız kurumların gözetimine açılmalı.

Ama asıl sorun teknik değil, politik. Dijital devlet, bizlerin güvenliği için değil, saray rejiminin egemenliği için işliyor. Sahte diplomalar, sahte imzalar, sahte kayıtlar gibi aslında devasa skandallar buzdağının görünen kısımları. Gerçek çözüm ise örgütlü toplumun şeffaf ve demokratik denetiminden geçiyor. Aksi halde, her yeni kriz bizi daha da sahte bir geleceğe mahkûm edecek.

İşçiler insanca yaşam ve sendikal hakları için mücadelede

0

Güncel asgari ücret, açıklandığı tarihte dahi resmi verilerde sunulan enflasyonun altında kalmıştı. Bunun üzerine, emekçiler tarafından geçtiğimiz aylarda yapılması talep edilen ara zam da gerçekleştirilmedi. Şimşek Programı olarak adlandırılan Orta Vadeli Ekonomi Programı, krizin faturasını emekçilere kesiyor. “Aman efendim, asgari ücrete zam yapılırsa enflasyon fırlar!” safsatasıyla patronların önü açılır ve milli gelirden işçinin tabağına düşen pay gitgide kısılırken, mücadele etmek işçiler için bir zorunluluk haline gelmiş durumda.

Tabii patronlar için işçilerin sendikalar aracılığıyla birliklerini sağlayarak işyerlerinde mücadeleye başlaması, bunca zamandır yaptıkları gibi işçileri pervasızca sömüremeyecekleri anlamına geldiğinden pek çok sermayedar bu sendikal “tehdide” karşı saldırılarını esirgemiyor.

Birleşik Metal-İş’te örgütlenen SAG Hidrolik işçisinin ağustos ayında sendikal faaliyet sebebiyle işten çıkarılması, bu saldırıların güncel bir örneği olarak önümüzde duruyor. Sakarya/Hendek’te bulunan bu fabrikada çoğunluğu sağlayan ve yetki prosedürünü tamamlayan sendikanın aktardığına göre Koç Holding’in en önemli şirketlerinden, MESS üyesi Türk Traktör’ün tedarikçisi olan firmanın üst yönetimi, mücadeleci işçilere mobbing ve baskı uygulayarak onları sendikadan istifa ettirmeye çalışsa da bu saldırı işçilerce boşa çıkarıldı. İşçiler, bir öncü işçinin işten çıkarılmasının ardından fabrika önünde başlattıkları direnişlerini atılan arkadaşlarının işe geri alınması, sendikal haklarının tanınması ve toplu iş sözleşmesi için masaya oturulması talepleriyle devam ettiriyor.

Kocaeli/Dilovası’ndaki Omsa Metal’de ise işveren Birleşik Metal-İş Sendikası’na verilen yetkiye itiraz ederek işçilerin insanca yaşam mücadelesine ket vurmaya çalıştı. Buna karşılık işçiler sendikal haklarına yönelik bu engellemeye dair protestolar gerçekleştirirken patron, toplu iş sözleşmesi görüşmelerinin ardından 57 işçiyi işten atarak saldırının boyutunu artırdı. Omsa işçilerinin direnişi ikinci ayını doldurmak üzere.

İki işyerinde de patronların sendikal hakları hedef alarak ve benzer yöntemler kullanarak giriştiği saldırılar, farklı yerlerde yürütülen mücadelelerin birbirleriyle alakasız olmadığını; tam aksine işçilerin aynı talepler etrafında mücadele ederken oldukça benzer, hatta kimi zaman aynı yıldırma taktikleriyle karşı karşıya kaldıklarını bizlere göstermekte.

Sermaye sınıfı bizleri içine hapsetmek istediği bu sömürü düzeninin devamını ortak ve organize saldırılarla sürdürmeye çalışırken, işçi sınıfının buna cevabı birleşik bir mücadeleyi örmek olmalıdır.

Arjantin’den Milletvekili Giordano, Gazze’ye doğru yola çıkan filoya katılıyor

0

Arjantin’deki Sosyalist Sol – İşçilerin ve Solun Cephesi-Birlik (FIT-U) milletvekili Juan Carlos Giordano*, Küresel Sumud Filosu Koordinasyonu tarafından düzenlenen ve Akdeniz’i aşarak Gazze’ye insani yardım ulaştırmayı amaçlayan yolculuğa katılacak. Bu misyona, aktivist Greta Thunberg ve farklı alanlardan tanınmış isimler öncülük edecek.

Giordano’ya, Sosyalist Sol ve İUB-DE yöneticisi ve Córdoba eyaletinin eski milletvekili Ezequiel Peressini de eşlik edecek.

Gemiler, 31 Ağustos’ta Barselona’dan hareket edecek ve Tunus ile dünyanın çeşitli noktalarından yola çıkan diğer gemilerle birleşecek. Amaç, Eylül ortasında Gazze’ye ulaşmak. Mürettebatta 44 ülke ve farklı milliyetlerden temsilciler yer alacak.

Juan Carlos Giordano filoya dair şunları söyledi: “Arjantin’den, Sosyalist Sol adına Filistin halkıyla böylesi uluslararası bir dayanışmaya katılmak bir onurdur. Amacımız kuşatmayı kırmak ve insani yardımın geçebilmesi için tüm kara ve deniz geçişlerinin açılmasını talep etmektir. Açlığın savaş silahı olarak kullanılmasına son verilmesini, İsrail soykırımının ve Netanyahu’nun duyurduğu işgalin kınanmasını istiyoruz.”

Giordano sözlerini şöyle sürdürdü: “Filistin halkıyla uluslararası dayanışma, soykırımı ve açlığı durdurmanın anahtarıdır. Dünyada yüzbinlerce kişi harekete geçiyor. Geçen hafta İsrail’de, İsrail hükümetine karşı yolların kapatıldığı bir genel grev düzenlendi. Biz de Arjantin’den coşkuyla katılıyoruz; 65.000 Filistinli’yi öldüren soykırımın suç ortağı olan aşırı sağcı Milei’yi teşhir ediyor ve İsrail ile diplomatik ilişkilerin kesilmesini talep ediyoruz.”

Milletvekili Giordano*

Sosyalist Sol (Izquierda Socialista) adına FIT-U çatısı altında ulusal milletvekili. Temmuz ayında göreve başladığında, yeminini Filistin halkına destek ve İsrail devletinin soykırımını kınama üzerine etti.

Arjantin-Filistin Halkıyla Dayanışma Komitesi üyesi ve İşçilerin Uluslararası Birliği–Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) bir parçası.

Son zamanlarda, Izquierda Socialista adına milletvekilleri Mercedes de Mendieta ve Mercedes Trimarchi ile Netanyahu’nun ülkeye gelmesi halinde tutuklanması için bir suç duyurusunda bulundu, çünkü Netanyahu, Arjantin’in de üyesi olduğu Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından mahkum edilmişti. Ayrıca FIT-U ile, Filistin halkının suyunu çalan ve AySA’nın (Arjantin Su Şirketi) kontrolünü ele geçirmek isteyen İsrailli şirket Mekorot’a karşı yasa teklifi sundu.

2021’de ulusal milletvekiliyken, siyonizmin suçlarını kınadı; bunun üzerine İsrail Büyükelçiliği ve DAIA tarafından “antisemitik” olmakla suçlandı. Ancak Giordano’ya karşı bu iftirayı ulusal ve uluslararası ölçekte kınayan büyük bir dayanışma kampanyası yürütüldü.

2017’de, Netanyahu’nun o yıl Arjantin’e yaptığı ziyareti kınamak için Temsilciler Meclisi’ne önerge sundu.

Tek Adam rejimi öğrencilere mücadeleden başka seçenek bırakmıyor

0

Türkiye’de siyasal gündem her gün ışık hızında değişiyor. Tek Adam rejiminin baskıcı uygulamaları, muhalefet partilerinin ilkesiz politikaları, iş cinayetleri, çevre felaketleri… Saymakla bitirmek güç. Öğrenciler hem bireyci ve kariyerist tavsiyelerle hem de baskıcı uygulamalarla siyasetin dışına ne kadar itilmeye çalışılsa da siyasal gündemlerin en çok etkilendiği kesimlerden birisi olmayı sürdürüyor.

Eğitim, özellikle de lise eğitimi genellikle toplumsal çelişkilerden soyutlanmış bir alan gibi görülse de esasında öyle değil. Lise öğrencileri de kapitalizmin Türkiye’deki icracısı olan Tek Adam rejiminin politikalarından payını alıyor. Bir taraftan her sene lise eğitimi müfredatının dinci ve milliyetçi içeriklerle doldurulmasıyla, bir taraftan da evrim kuramı gibi materyalist bilimsel kuramların müfredattan çıkarılmasıyla daha gerici temellere oturtuluyor. Bu da yetmiyor; birkaç senede bir tekrar düzenlenen sınav sistemiyle yapboza dönüşen lise eğitimi, bir de liseye giriş sınavı olan LGS’deki usulsüzlük iddialarıyla skandallara sahne oluyor. Eğer ülke çapında tepkiler büyümemiş olsaydı, bu skandal da cezasızlık ile sonuçlanacaktı.

Lise öğrencileri sadece sınavlardan veyahut müfredattan değil en çok da Mesleki Eğitim Merkezi (MESEM) protokolü gibi, ucuz işgücüne varoluşsal bir ihtiyaç duyan sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirilmiş uygulamalardan zarar görüyor. Her geçen gün MESEM kapsamında iş cinayetlerine tanık oluyoruz. Devletin bu iş cinayetlerinin ortadan kalkması için MESEM protokolünü iptal etmek yerine Makina ve Kimya Endüstrisi Kurumu (MKE) ve Ford gibi sanayi şirketleriyle yeni protokoller yapıp lise eğitimini esnekleştirmeyi gündemine aldığını görüyoruz.

Üniversitelerde de durum pek farklı değil. Öğrenciler yetersiz ve tıklım tıklım dolu olan Kredi Yurtlar Kurumu yurtlarında yaşamaya ve her gün okul yemekhanesinde yemeye bile yetmeyecek burslarla/kredilerle geçinmeye mahkûm ediliyor. Kamusal kaynakların öğrencilere ayrılmıyor oluşunun altında ise esas olarak sermayenin ihtiyaçlarını karşılama politikası yatıyor ve öğrenciler işçileşmeye mecbur bırakılıyor.

İster lise öğrencisi olsun ister üniversite, öğrencilerin koşulları görüldüğü üzere Türkiye emekçilerinin koşullarından pek farklı değil. Tek Adam rejimi bu sene asgari ücrete ara zam yapmadığı gibi 600 bin kamu işçisine sefalet ücretini dayattı. Şimdi de metal işçilerinin en büyük sözleşmesi olan, Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası ve metal işçilerinin sendikaları arasındaki toplu iş sözleşmesinde yıkım için hazırlanıyor. Geniş tanımlı işsizliğin yüzde 32’lere fırladığını göz önünde bulundurursak Tek Adam rejimi kısacası “Ya açlık ücretlerine çalışın ya da işsiz kalın” diyor. Öğrenci gençlik de bütün emekçi halk gibi kendisine dayatılan bu gerçeklere karşı en geniş emekçi cephesini kurmak için okullardan işyerlerine kadar mücadelesini büyütmeli, ekonomik ve demokratik taleplerini içeren bir program doğrultusunda seferber olmalı.

Kanal İstanbul kimin için inşa ediliyor?

0

Kanal İstanbul’un planlanan güzergâhı çevresinde yapılaşmanın hızlandığına, özellikle de Sazlıdere Barajı çevresindeki inşaatlara dair haberleri görünce aklıma bazı sorular takıldı: İstanbul bu yaz ne kadar yağış aldı? İstanbul’un su kaynakları nerelerde? Kanal İstanbul bu kaynakları nasıl etkileyecek? Ve en önemlisi, Kanal İstanbul kimin için yapılıyor?

İlk olarak, geride bıraktığımız bunaltıcı yaz mevsiminin verilerine bakalım. Yaz boyunca defalarca sıcak dalgalarına maruz kaldık ve yaşadığımız kentlerin bu sıcaklara dayanıklı olmamasının bedelini ağır bir şekilde hissettik. Copernicus verilerine göre geçtiğimiz temmuz ayı dünya genelinde ölçülen en sıcak üçüncü temmuz oldu. Marmara Bölgesi içinse son 65 yıldaki en kurak ay olarak kaydedildi. Üç büyük şehirdeki barajların doluluk oranları da alarm verici seviyelere geriledi: İstanbul’da geçen yıl aynı dönemde yüzde 54,9 olan oran bu yıl yüzde 48,1’e, İzmir’de yüzde 13,2’den yüzde 4,1’e, Ankara’da ise yüzde 32,8’den yüzde 9,3’e düştü.

Tüm bunlar yaşanırken Kanal İstanbul güzergâhında, Sazlıdere havzasında binlerce konut için ihaleler açılmaya devam ediliyor. Bu, İstanbul’un içme suyu ihtiyacını karşılayan en önemli kaynaklardan birinin yok edilmesi anlamına geliyor. Yalnızca kentin su güvenliği değil çevredeki tarım ve hayvancılık da ciddi bir tehdit altında. Karadeniz ve Marmara arasındaki akıntı dengesinin bozulacağı, Marmara Denizi’nin uzun vadede canlılığını yitirip ağır kirlilik ve dayanılmaz kokuyla “ölü bir denize” dönüşebileceği defalarca dile getirilmişti. Bunun yanında sulak alanların ve ormanların yapılaşmaya açılması ekolojik yıkımı çok daha derinleştirecek.

Peki plan ne? Anadolu coğrafyası kuraklıkla boğuşurken, iktidarın ve sermayenin planı rant uğruna su kaynaklarını, ormanları ve tüm canlıların yaşam alanlarını imara açmak. Yani hükümet yanlısı zenginleri daha da zenginleştirmek. Daha önce “Yap-İşlet-Devret” modeliyle, gerekirse de milli bütçeden karşılanarak “inadına” yapılacağı söylenen bu projenin tek amacı emekçilerden toplanan vergilerin patronların kasasına aktarılması.

Sermayenin daha da zenginleşmesi için işçilerin yoksullaşmasına, iş cinayetlerinde katledilmesine, Marmara Denizi’nin yok olmasına, Kuzey Ormanları’nın talan edilmesine göz yumuluyor. Patronların siyaseti hepimizi aynı anda öldürüyorsa, kurtuluş da ancak birleşerek mümkün olabilir. Emek ve yaşam mücadelemizi birleştirelim!

İşçi ve doğa düşmanı tüm mega projeler durdurulsun!

Çevreye zarar veren işletmeler işçi denetiminde kamulaştırılsın!

İklim felaketlerinin yükü yoksul emekçilerin sırtına yıkılamaz, zenginlerden alınacak vergilerle afet fonu oluşturulsun!

وفد من الاتحاد الدولي للعمال – الأممية الرابعة (UIT-CI) في سوريا

0
Rejime bağlı milisler tarafından kullanılmış olan bir askeri yerleşim

قام وفد من الاتحاد الدولي للعمال – الأممية الرابعة (UIT-CI) بزيارة شاملة إلى سوريا استمرت قرابة أسبوعين. زار الوفد العديد من محافظات سوريا، وأجرى لقاءات مع ثوريين وناشطين سياسيين ومثقفين، وعقد اجتماعات مثمرة للغاية من أجل تطوير التعاون السياسي والأنشطة المشتركة على مستوى سوريا والمنطقة.

وقف الاتحاد الدولي للعمال – الأممية الرابعة (UIT-CI) إلى جانب ثورات شمال أفريقيا والشرق الأوسط منذ بدايتها. ولم يضع شروطًا اصطناعية مختلفة للوقوف إلى جانب انتفاضة الشعوب ضد أنظمة الديكتاتورية، كما فعل العديد من أطياف اليسار. في هذا الإطار، وعلى عكس التيارات الاشتراكية التي دعمت نظام الأسد أو اتخذت موقفًا محايدًا وصامتًا، ظل دائمًا إلى جانب نضال الشعب السوري من أجل الحرية. وقاد أو شارك في العديد من حملات التضامن الدولية في هذا الاتجاه. وبعد الإطاحة بنظام الأسد، سيستمرون في كونهم أنصارًا أكثر حزمًا لنضال الشعب السوري هذه المرة ضد إدارة الشرع، انطلاقًا من مطالب الحرية والكرامة التي دافع عنها الشعب السوري منذ البداية.

نشارك أدناه مع قرائنا مقالة عضو الوفد اللبنانية عائشة عوضة التي تسرد فيها ملاحظاتها عن الرحلة وتقييمها للعملية السياسية الجارية في البلاد.

“ما بعد الأسد: في الطريق إلى سوريا جديدة”

في الطريق إلى سوريا بلا بشار، بلا ماهر، بلا أي من رموز حكم العائلة، تشعر وكأنك تسير في درب طويل بين النصر والخوف، بين الحلم والحطام. أحدهما لا ينفصل عن الآخر. تحفر خطاك على أرض كلّ حكاية، كلّ اسم شهيد، كلّ تهليلة هتف بها المتظاهرون في أولى أيام الثورة. كل شيء يعود دفعة واحدة. تسمع صوت والدك وهو يخبرك عن الأسد الأب، عن تدمر، عن حماة، عن الحرب في لبنان. القصص التي رافقتك ككابوس منذ الطفولة، لم تعد مجرد حكايات، بل مشاهد تمرّ من تحت نوافذ الطائرة، على خرائط الخراب.
تحمل معك وزر المجازر التي شاهدناها على المباشر، وتستذكر دموعك على حمزة الخطيب وهاجر عند استشهادهما، وعلى الأطفال الأسرى في درعا، درعا الشرارة والانطلاقة. حفظنا جغرافيا سوريا من دون زيارتها؛ حلمنا بإسقاط النظام كما حلم ملايين السوريين.

حلب…

الهبوط فوق مطار حلب هو بداية سردية الوجع. ترى الأحياء المنهكة، تعرفها بأسمائها: صلاح الدين، السكري، الشعار… كلّ ركن منها يقصّ مأساة. وتعرف كم برميلاً سقط فوق هذه المدينة التي لم تخضع إلا بعد أن شُلّت تماماً. ولكن ما لم يمت فيها هو ذاكرة أهلها.

عندما التقيت بصديقي بعد سنوات من الغياب، عانقته طويلاً. لم نقل شيئاً. الصمت كان أبلغ من أي خطاب. في تلك اللحظة، لم يكن اللقاء لقاء صديقين، بل كان احتفالاً بالحياة التي نجت، وذكرى لمن لم ينجُ. كان عناقاً من نوع خاص: كأننا نقول، “من أجل هذا سقط الأسد.”

في السيارة نحو حلب القديمة، تنفتح صفحة كاملة من الجراح. كلّ حجارة، كلّ سور، كلّ حيّ، يروي شيئاً من قصة القهر. تفوح رائحة الموت من الجدران، وكأنها لم تتوقف عن البكاء بعد. تشاهد كيف تمّت إبادة المدينة. إبادة، لا معركة. ليس فقط بالصواريخ الروسية أو بالبراميل، بل أيضاً بالإعلام، بالكذب، بالخذلان العالمي، وبصمت من كانوا يزعمون التقدّمية وهم يبرّرون للمذابح. اليسار الذين فضّل بقاء نظام ديكتاتوري مجرم فاسد، على أن ينتصر شعب فقير يهتف للكرامة.

كلّ مبنى في هذه الأحياء هو صفعة على وجه اليسار الموالي للأسد تحت حجة محاربة الإمبريالية. فأين الإمبريالية في أحياء فقيرة معدمة؟ الجواب أمامك: الدمار وعدد الشهداء وحدهما كفيلان بإسكات كلّ هؤلاء الحثالة. أقول هذا مكلوماً، فهذه الأثمان التي دُفِعت على حساب أرزاق الناس وحياتهم، وحدها من دفعت الطاغية للرحيل.

عندما سقطت حلب بيد الطاغية كتبتُ يومها: “حلب التي بصقت في وجه الطاغية تُعاقب اليوم”. الآن فقط رأيتُ ما فعلوه بها، ومن برّر لهم، ومن دعمهم ولو بكلمة.

منبج… صورة أخرى للهامش

منبج ليست تفصيلاً. هي خلاصة من اختُصرَ فيهم ظلم المركز والهامش. قبائل عربية، شوايا، كرد، عشائر، نازحون من الضفاف، ومهمشون من الدولة. الثورة مرّت من هنا، ثم جاءت داعش وذبحت، ثم قسد فمزّقت النسيج الاجتماعي باسم “الإدارة الذاتية”، ثم احتلها الأتراك، ثم وقفت تتفرّج عليها الحكومة الانتقالية، دون أن تعترف بها أو حتى تدرجها في خطاب النصر المزعوم.

في كلّ كيلومتر من ريف منبج، ترى قاعدة تركية، وكأنها حدود جديدة ترسم لسوريا من دون السوريين. هنا منبج، حيث لا دولة إلا الدولة الغائبة. حيث لا مشاريع، لا كهرباء، لا مؤسسات، فقط السلاح والتبعية.

إلى اليوم، تُستخدم منبج كأرض صراع بين القوى. تعيش على الزراعة والمواشي، وقد أصابها الجفاف منذ ما قبل الثورة. لكنّها انتفضت.
هي منبج التي أنجبت كتّاباً ومثقفين، رغم إصرار كل من حكمها على النظر لأهلها كبدوٍ جاهلين وعشائر.

حمص… عاصمة الثورة

حمص، مدينة عبد الباسط الساروت ورفاقه، مدينة الجوع والحصار والصمود. عرفتها منذ الأيام الأولى للثورة، حفظتُ أسماء أحيائها: الوعر، البياضة، جورة الشياح، الخالدية وحتى الرستن في ريفها. حمص التي هتفت فيها فدوى سليمان: “واحد واحد واحد… الشعب السوري واحد”.

حمص، التي أبى الساروت أن يخرج منها رغم صغر سنه، ثم استُشهد في عام 2019 عن عمر ناهز التسعة والعشرين. دخلتُها مجددًا، وأذني تصدح بصوته. كان حارس مرمى الكرامة الذي واجه الأسد وجيشه من قلب الميدان.

لم يكن عبد الباسط الساروت مجرد أيقونة، بل كان مشروع جيلٍ كامل: ابن حي شعبي، لاعب كرة قدم، تحول إلى منشد للثورة، ثم إلى مقاتل. عاش تحولات قاسية وعنيفة، دفعته في بعض مراحلها إلى التطرّف في أفكاره وخياراته، تحت وطأة الحصار والخسارات والانكسارات المتتالية.

فقد عانى من بطش النظام كما عانى من ضغوط الجماعات الإسلامية المتشددة، وهددته جبهة النصرة وغيرها مرارًا. ولأنه كان يشبه الشعب السوري وثورته بكل تناقضاتها، تنقّل من فصيل إلى آخر، ومن أيديولوجيا إلى أخرى، خاصة بعد خروجه من حمص وانتقاله إلى الشمال، حيث استقر أخيرًا في صفوف “جيش العزة”، حتى اغتالته رصاصات النظام في ريف حماة.

لم يُقتل الساروت وحده. لقد حوصرت حمص بأكملها حتى سُحقت. وعندما رُفعت أعلام النظام فوقها، لم تُرفع إلا على أطلال، لا على حياة.

حمص الجريحة من اليوم الأول للثورة ما تزال تنزف، خصوصاً ريفها، حيث ارتُكبت انتهاكات طائفية من بعد التحرير: قتل، خطف نساء علويات، كلّ ذلك على مرأى الحكومة الانتقالية التي لطالما وضعت هذه الجرائم في إطار “العمل الفردي”.

الساحل السوري… من التنميط إلى المجازر

في الساحل، ارتُكبت مجازر استهدفت مدنيين عُزّل لا علاقة لهم بالشبيحة. هؤلاء فلول و شبيحة النظام السّاقط الذين اختبؤوا كالجرذان خلف القرى ذات الغالبية العلوية، بينما تركوا الأهالي في الواجهة.

لم يكن يحقّ لأيّ سلطة أن تتعامل مع هذه الأحداث بمنطق ميليشياوي طائفي. الساحل لا يمثّل عصابة الأسد لمجرّد هويته الطائفية. على الأقل، كان يجب معاملة القرى كما عومل فادي صقر وغيره من الشبيحة المحميين.

الشعب السوري، بكلّ أطيافه، فرح بسقوط بشار الأسد. ويمكنك لمس هذا الشعور من حلب إلى دمشق، رغم القلق من أداء الحكومة الانتقالية. تعيين أحمد الشرع نفسه رئيساً انتقالياً، بلا موعد للانتخابات، وبدون حوار وطني جادّ و صياغة دستور، جعل الناس يخشون تكرار نسخة الأسد.

ثم جاءت صاعقة ٥ آذار: محاولة انقلاب من بقايا الشبيحة في الساحل لتأسيس فيدرالية. فشلت، لأنّ العلويين لم يستجيبوا، لكن ردّ الحكومة كان طائفياً ودموياً: مجازر، قتل على الهوية، واختطاف، راح ضحيتها ١٥٠٠ مدني و٣٠٠ من عناصر الأمن.

لم تستطع الحكومة ضبط الفصائل ولا سنّ قوانين واضحة. لا عدالة انتقالية، لا تمثيل حقيقي لباقي المكوّنات في الحوار الوطني، فقط سلطة فردية ورضا خارجي.

السويداء المحاصرة…

أحداث السويداء كانت القشّة التي قصمت ظهر البعير. بعد ثمانية أشهر من الفشل في التفاوض مع ممثلي طائفة الموحدين الدروز، قرّرت حكومة الشرع دخول السويداء لـ”بسط الأمن”، من دون ضمانات. لكنّ الناس تذكّروا ما حدث في الساحل، وقرّروا الدفاع عن أنفسهم.

ومع دخول الجيش، بدأت الانتهاكات: حرق البيوت، خطف، دوس على الرموز الدينية و الوطنية. صحيح أن الشيخ حكمت الهجري و مواليه يحموا مجرمين من فلول النظام و ارتباطه بالتهريب و تجارة المخدرات، لكن لا يمكن مقارنة عصابة بحكومة تدّعي تمثيل الدولة. من الطبيعي أن يقف أهل الجبل ضدّ هذا الانتهاك. أهل السويداء وقفوا بوجه نظام الأسد و لم تتلّوث أيديهم في الدم السوري، فمن المجحف أن نصنّف الدروز أنهم أتباع ليث البلعوس أو أتباع حكمت الهجري.

خطاب تصوير أهل السويداء كفلول هو خطاب يخدم إسرائيل، التي دخلت سريعاً على خطّ المواجهة بحجة “حماية الدروز”، وقصفت مراكز الأمن في السويداء و قيادة أركان الجيش في دمشق. الحكومة انسحبت، ثم استعانت بقبائل عربية أعلنت النفير العام، فتحوّلت السويداء إلى ساحة حرب أهلية صغيرة.

والآن، اتفاق هشّ لوقف إطلاق النار، وحصار: لا كهرباء، لا ماء، لا دواء، ولا ماوزوت، وتهجير للبدو. هذه الصور تعيدنا إلى مشاهد مضايا وكفريا والفوعة. الحصار جريمة حرب استخدمها الأسد، ويعيد استخدامها الشرع.

سوريا الجديدة… إلى أين؟ وما العمل؟

تسعى الحكومة المؤقتة الحالية إلى بناء نظام سلطوي جديد لا يختلف جوهرياً عن النظام الأسدي الذي أُسقط، مستندة إلى إدارة الأزمة، ودعم السلاح، والمساندة الخارجية لتعزيز سلطتها الفعلية، دون الحصول على شرعية حقيقية من الشعب. وهي تستخدم الانقسامات الطائفية والقومية الموروثة من النظام السابق، وتُقصي الشعب عن اتخاذ القرار.

منطق “من يحرر يقرر”، القائل بأن من يسيطر عسكرياً على منطقة ما له الحق في اتخاذ القرار السياسي فيها، تحوّل إلى مبدأ خطير. تسعى الحكومة إلى استمداد شرعيتها من العواصم الإقليمية والدولية، وليس من الشعب السوري. لكنها تتجاهل الأسئلة الحقيقية: من سيكتب الدستور؟ من سيرسم ملامح النظام السياسي والاقتصادي؟ كيف سيتحقق “العدالة الانتقالية”؟ ومتى يُحاسب مجرمو الحرب؟ لا توجد انتخابات، ولا قانون أحزاب، ولا مشاركة شعبية؛ بل فقط سلطة مغلقة تُقصي الآخرين تحت ذريعة “الواقعية”.

هذا المسار يُمهّد الطريق لانفجارات جديدة، ويجعل من سوريا خريطة دائمة التجزئة مليئة بالصراعات الصغيرة والولاءات المناطقية. إن غياب التمثيل الحقيقي، وتهميش الفاعلين السياسيين، وتجاهل مطالب الطبقات الفقيرة، كلها عوامل تعمق الانقسامات السياسية والاجتماعية والطبقية، وتؤسس لبناء نظام متعفن جديد.

لذلك، لا يكفي تغيير الحكومة فقط، بل يجب تغيير المسار كاملاً. إحياء روح الثورة لا يعني العودة إلى الشعارات فقط، بل إعادة بناء الحركة السياسية والاجتماعية من الأساس. علينا رفض الوصاية الخارجية واستعادة زمام المبادرة. ويجب على القوى الثورية أن تُشكّل تحالفاً ثورياً على مستوى وطني، يشمل كل من آمن بالنضال من أجل الحرية والعدالة الاجتماعية منذ بداية الثورة، وذلك على أساس الاستقلال التام عن الحكومة وعن القوى الاجتماعية والسياسية البرجوازية.

سوريا الجديدة يجب أن تكون بلد الفقراء، والفلاحين، والعمال، والمهجّرين، والعاطلين عن العمل. ويجب أن تُتوج هذه المعركة بحكومة عمالية وشعبية.

سوريا الجديدة لن تُبنى من خلال قرارات فوقية أو توافقات دولية. سوريا التي نحلم بها ستُبنى في الساحات، والقرى، والأحياء التي كانت محاصرة، وفي ذاكرة الشعب المقاوم للظلم. الثورة لم تُهزم، لكن الحكومة الجديدة تحاول سرقتها. ولنستعيدها، فإن الطريق لا يزال مفتوحاً أمامنا.

İUB-DE heyeti Suriye’deydi

0
Rejime bağlı milisler tarafından kullanılmış olan bir askeri yerleşim

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) heyeti Suriye’de yaklaşık iki hafta süren kapsamlı bir ziyaret gerçekleştirdi. Suriye’nin pek çok ilini ziyaret eden heyet devrimcilerle, siyasi aktivistlerle, aydınlarla görüşmeler gerçekleştirdi, gerek Suriye gerekse de bölge ölçeğinde politik işbirliklerini, ortak faaliyetleri geliştirmek doğrultusunda oldukça verimli toplantılar yaptı.

İUB-DE ve Türkiye partisi İDP başlangıcından itibaren Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimlerinin daima yanında oldu. Solun pek çok kesiminin yaptığı gibi, halkların diktatörlük rejimlerine karşı ayaklanmasının yanında yer almak için çeşitli yapay koşullar koymadı. Bu çerçevede, Esad rejimini destekleyen veya tarafsız, sessiz kalan sosyalist akımlardan farklı olarak Suriye halkının özgürlük mücadelesinin de daima yanında oldu.  Bu doğrultuda pek çok uluslararası dayanışma kampanyasına öncülük etti veya içerisinde yer aldı. Esad rejiminin devrilmesinin ardından, Suriye halkının başlangıçtan itibaren savunduğu özgürlük ve onur talepleri doğrultusunda bu kez Şara yönetimine karşı verdiği mücadelenin de en kararlı destekçileri olmaya devam edecek.

Aşağıda, heyetin Lübnanlı üyesi Aisha Awdeh’in seyahatin gözlemlerini aktardığı ve ülkedeki güncel politik süreci değerlendirdiği yazıyı okurlarımızla paylaşıyoruz.

Esad Sonrası: Yeni Bir Suriye Yolunda

Beşar’sız, Mahir’siz, aile yönetiminin hiçbir simgesi olmadan bir Suriye’ye doğru yolda, kendini zafer ile korku, hayal ile enkaz arasında uzun bir yolda yürür gibi hissediyorsun. Biri diğerinden ayrı değil. Adımlarını her hikâyenin, her şehit isminin, devrimin ilk günlerinde göstericilerin attığı her sloganın üzerinde atıyorsun. Her şey bir anda geri geliyor. Babanın sana Baba Esad’ı, Palmira’yı, Hama’yı, Lübnan’daki savaşı anlattığını duyuyorsun. Çocukluktan beri bir kâbus gibi seni takip eden hikâyeler artık sadece birer anlatı değil, uçağın pencerelerinden geçen, yıkım haritalarına işlenmiş sahneler.

Yanında, canlı yayında gördüğümüz katliamların yükünü taşıyorsun; Hamza el-Hatib ve Hacer’in şehadetinde döktüğün gözyaşlarını, Dera’daki esir çocukları hatırlıyorsun. Dera, kıvılcım ve başlangıç noktası… Suriye’nin coğrafyasını hiç gitmeden ezberledik; milyonlarca Suriyeli gibi biz de rejimi devirmeyi hayal ettik.

Halep…

Halep Havalimanı’na iniş, acının anlatısının başlangıcıdır. Yorgun semtleri görüyorsun, isimleriyle biliyorsun: Salahaddin, Sukkeri, Şear… Her köşesi bir trajedi anlatıyor. Bu kentin üzerine kaç varil düştüğünü biliyorsun; tamamen felç olana dek boyun eğmediğini de… Ama onda ölmeyen tek şey, halkının hafızası.

Yıllar sonra yoldaşımla Halep’te buluştuğumda onu uzun süre kucakladım. Hiçbir şey söylemedik. Sessizlik her türlü sözden daha anlamlıydı. O an, iki dostun, yoldaşın buluşması değildi; hayatta kalabilmişlerin kutlaması ve kurtulamayanların hatırasıydı. Özel bir kucaklamaydı: Sanki, “İşte bunun için Esad düştü” diyorduk.

Eski Halep’e doğru giderken, tam bir yara sayfası açılıyor. Her taş, her duvar, her mahalle baskı hikâyesinin bir kısmını anlatıyor. Duvarlardan ölüm kokusu geliyor; sanki hâlâ ağlamayı bırakmamışlar. Şehrin nasıl yok edildiğini görüyorsun. Bu bir yok etme, bir savaş değil. Sadece Rus füzeleriyle ya da varil bombalarıyla değil; medya ile, yalanla, küresel ihanetle ve kendini ilerici diye tanıtıp katliamları meşrulaştıranların sessizliğiyle… Fakir bir halkın onur için attığı slogan yerine, diktatör bir rejimin kalmasını tercih eden o “sol” ile…

Bu mahallelerdeki her bina, “emperyalizmle mücadele” bahanesiyle Esad’a destek veren solun yüzüne atılmış bir tokattır. Aç sefil semtlerde emperyalizm nerede? Cevap önünde: Yıkım ve şehit sayısı, bu saçmalıkların hepsini susturmaya yeter. Bunu yüreğim yanarak söylüyorum; çünkü diktatörün devrilmesini sağlayan insanların ekmeği ve hayatı pahasına ödediği işte bu bedellerdi.

Halep düştüğünde yazmıştım: “Diktatörün yüzüne tüküren Halep bugün cezalandırılıyor.” Ancak şimdi gördüm, Halep’e neler yaptıklarını… Ve bu yapılanlara mazeret üretenleri, kalemleriyle destekleyenleri tekrar düşündüm.

Menbic… Dışlanmışların merkezi

Menbic bir ayrıntı değil. Merkez ve çevre arasındaki adaletsizliğin özetidir. Arap kabileleri, göçebeler, Kürtler, aşiretler ve devletin her zaman dışladığı yoksullar… Devrim buradan geçti, ardından IŞİD geldi, boğazladı; sonra SDG “özyönetim” adı altında, Arap toplulukları yabancılaştırarak burayı yönetti. Şimdi ise geçici hükümet ise kenardan izlemekle yetiniyor, ne Menbic’in varlığını tanıdı ne de “zafer” nutuklarına dahil etti.

Menbic kırsalında her kilometrede bir Türk üssü görüyorsun, sanki Suriyeliler olmadan Suriye’ye yeni sınırlar çiziliyor. Burası Menbic; altyapı yok, elektrik yok, sosyal hizmet yok; sadece silah ve bağımlılık var.

Bugün bile Menbic güçler arası çatışma alanı olarak kullanılıyor. Halk tarım ve hayvancılıkla geçiniyor ama devrimden önce başlayan kuraklıktan beri ağır bir yoksulluk içinde. Ama yine de ayağa kalktı. Menbic, yönetenlerin halkını cahil Bedevi aşiretler olarak görmesine rağmen, devrimciler ve entellektüeller çıkardı.

Humus… Devrimin başkenti

Humus, Abdülbasit el Serut ve yoldaşlarının şehri; açlığın, kuşatmanın ve direnişin kenti. Onu devrimin ilk günlerinden tanıdım, semtlerinin isimlerini ezberledim: el-Vaer, el-Bayyade, Cevret’üş-Şiyah, Halidiye ve kırsaldaki Rastan… Humus’ta Fedva Süleyman “Bir, bir, bir… Suriye halkı birdir” diye haykırmıştı.

Humus… Genç yaşına rağmen ayrılmayı reddeden ve 2019’da 29 yaşında şehit düşen Sarut’un şehri. Şehre girdiğimde kulaklarım hâlâ onun sesiyle çınlıyordu. O, yalnızca Karamah’ın ve milli takımın kalecisi değil, meydanın tam kalbinden Esad’a ve ordusuna meydan okuyan bir gençti.

Sarut, sıradan bir ikon değil kendi kuşağının simgesiydi. Yoksul bir emekçi mahallenin çocuğu, bir futbolcuyken devrimin ezgicisine, oradan da savaşçısına dönüşmüştü. Kuşatmanın, kayıpların ve art arda gelen kırılmaların ağırlığı altında kimi zaman düşüncelerinde radikalleşti; yolu sert dönüşlerle şekillendi.

O, rejimin zulmünden olduğu kadar radikal İslamcı grupların baskılarından da nasibini aldı; defalarca El Nusra Cephesi ve diğerleri tarafından tehdit edildi. Çünkü o, Suriye halkının ve devrimin bütün çelişkilerini üzerinde taşıyordu. Bu yüzden bir gruptan diğerine, bir ideolojiden ötekine savruldu. Humus’tan çıkıp kuzeye geçtiğinde, son durağı “Ceyş’ul-İzza” oldu, ta ki rejimin kurşunları Hama kırsalında hayatına son verene kadar.

Ama Sarut tek başına ölmedi. Onunla birlikte bütün Humus kuşatılıp boğuldu. Ve nihayetinde rejimin bayrakları şehrin üzerine dikildiğinde, hayatın değil, yalnızca yıkıntıların üzerinde dalgalanıyordu.

Devrimin ilk gününden beri yaralı olan Humus hâlâ kanıyor; özellikle de kırsalı, “kurtuluştan” sonra mezhep temelli cinayetlerin işlendiği yer… Kadın kaçırmalar, öldürmeler; tüm bunlar, bu suçları her zaman “ferdi eylem” diye çerçeveleyen geçici hükümetin gözü önünde gerçekleşti.

Suriye sahili… Önyargıdan katliamlara

Sahil diye anılan Lazkiye ve Tarsus bölgesinde, eski rejimin paramiliter güçleri olan şebbihalarla ilgisi olmayan sivil halka karşı katliamlar yapıldı. Bu, rejimin artıklarının ve şebbihalarının, çoğunluğu Alevi köylerinin arkasına saklandığı, halkı ise öne sürdüğü yerlerdi.

Hiçbir yönetimin bu olayları mezhepçi bir mantıkla ve iç savaş yöntemleriyle yaklaşma hakkı olamazdı. Sahil, mezhepsel kimliği nedeniyle Esad çetesiyle asla özdeleştirilemez. Dahası yoksul köylüler, mevcut hükümetin koruması altında hayatına devam edebilen zengin şebbiha liderleri gibi muamele görmeyi fazlasıyla hak ediyordu…

Suriye halkı, tüm renkleriyle, Beşar Esad’ın düşüşüne sevindi. Geçici hükümete dair duyulan endişeye rağmen, Halep’ten Şam’a bu hissi görebilirsin. Bununla birlikte, Ahmed Şara’nın kendini seçim tarihi olmadan, sahte bir ulusal diyalogla ve anayasa olmadan geçici başkan ilan etmesi, insanların yeni bir Esad deneyimi yaşayabilecekleri korkusunu artırıyor.

Ve sonra 5 Mart felaketi geldi: Sahilde, şebbihaların kalıntılarının ayaklanma girişimi… Bu girişime Aleviler ve Sahil halkı destek vermediği için bu girişim başarısız oldu; ama hükümetin tepkisi mezhepçi ve kanlıydı: Katliamlar, kimliğe dayalı öldürmeler, insan kaçırmalar… 1500 sivil ve 300 güvenlik görevlisi hayatını kaybetti.

Abluka altındaki Süveyda…

Süveyda olayları, bardağı taşıran son damlaydı. Sekiz ay süren başarısız müzakerelerin ardından, Şara hükümeti “güvenliği sağlamak” için Süveyda’ya girdi; hiçbir garanti olmadan. Ama halk, sahilde olanları hatırladı ve kendini savunmaya karar verdi.

Ordu girince ihlaller başladı: ev yakmalar, adam kaçırmalar, dini ve ulusal sembollere hakaret… Süveyda’nın dini liderlerinden Hikmet Hicri ve destekçilerinin kendi politik çıkarları olduğu, eski rejim kalıntılarıyla ilişkileriyle olduğu doğrudur. Bununla birlikte Dürzilerin tamamını Hicri’nin veya diğer dini liderlerin sadık destekçileri gibi resmetmek doğru ve adil değildir. Şara yönetimi yanlısı basının Süveyda halkını eski rejimin “artıkları” olarak sunması, tehlikeli ve otoriter bir dildir ve nihayetinde İsrail işgal projesine hizmet etmektedir. Nitekim İsrail, “Dürzileri koruma” bahanesiyle bu durumu istismar etmekte gecikmemiş, savaş uçaklarıyla Süveyda’daki Suriye ordu mevzilerini ve Şam’daki Genelkurmay karargâhını bombalamıştır.

Şimdi, kırılgan bir ateşkes ve abluka var: Elektrik yok, su yok, ilaç yok, mazot yok; Bedeviler yerlerinden ediliyor. Bu manzaralar, Madaya, Kefreya ve Fua ablukalarını hatırlatıyor. Abluka, Esad’ın kullandığı bir savaş suçuydu; şimdi Şara tekrar kullanıyor.

Yeni Suriye… Nereye? Ne yapmalı?

Mevcut geçici hükümet, devrilen Esad rejiminden özde çok da farklı olmayan yeni bir otoriter düzen inşa etmeyi hedefliyor. Eski rejimden miras kalan mezhepsel ve ulusal bölünmeleri kullanarak ve halktan gerçek bir meşruiyet almadan; kriz yönetimi mantığıyla, silah ve dış destek yoluyla fiili iktidarını pekiştirmeye çalışıyor.

Bir yeri askeri olarak kontrol altına alanın siyasi karar hakkını da elde ettiğini savunan “kurtaran karar verir” anlayışı, tehlikeli bir ilkeye dönüşmüş durumda. Hükümet, meşruiyetini Suriye halkından değil, bölgesel ve uluslararası başkentlerden almaya çalışıyor. Oysa gerçek soruları görmezden geliyor: Anayasayı kim yazacak? Siyasal ve ekonomik sistemin çerçevesini kim belirleyecek? “Geçiş adaleti” nasıl sağlanacak? Savaş suçluları ne zaman yargılanacak? Ne seçim var, ne parti yasası, ne halk katılımı; sadece kapalı bir yönetim ve “gerçekçilik” kisvesi altında dışlayıcı bir otorite.

Bu gidişat, yeni patlamalara ve Suriye’nin küçük çatışmalar ve bölgesel sadakatlerle dolu kalıcı bir haritaya dönüşmesine zemin hazırlıyor. Gerçek temsiliyetin olmayışı, siyasi aktörlerin marjinalleşmesi ve yoksul kesimlerin taleplerinin görmezden gelinmesi; siyasal, toplumsal ve sınıfsal bölünmeleri derinleştiriyor ve yeni bir çürümüş rejimin inşasının zeminini hazırlıyor.

Bu nedenle yalnızca hükümeti değil, tüm gidişatı değiştirmek gerekiyor. Devrim ruhunu yeniden canlandırmak, sadece sloganlara dönmek değil; politik ve toplumsal hareketi temelden yeniden inşa etmektir. Dış eksenlerin vesayetini reddetmek ve inisiyatifi geri almak gerekiyor. Hükümetten ve burjuva toplumsal ve siyasal güçlerden kesin bağımsızlık temelinde devrimci güçler, devrim başladığından beri özgürlük ve sosyal adalet mücadelesine inanan herkesi kapsayan ulusal ölçekte bir devrimci ittifak kurmalıdır. Yeni Suriye, yoksulların, köylülerin, işçilerin, göçmenlerin, işsizlerin ülkesi olmalı ve bu mücadele bir işçi-emekçi hükümetiyle sonuçlanmalıdır.

Yeni Suriye ne yukarıdan alınan kararlarla ne de uluslararası mutabakatlarla inşa edilecek. Hayalini kurduğumuz Suriye; meydanlarda, köylerde, daha önce kuşatılmış mahallelerde ve zulme direnen halkın kolektif hafızasında inşa edilecek. Devrim yenilmedi ama yeni hükümet onu çalmaya çalışıyor. Ve onu geri almak için yolumuz açık.

Kuruluşunun 10. yılında: İşçi Demokrasisi Partisi Genel Başkanı Oktay Çelik ile söyleşi

0

İşçi Demokrasisi Partisi’nin 21 Ağustos 2015’teki kuruluşunun üzerinden 10 yıl geçti. Geride bırakılan mücadele dolu on yılı, partinin üzerinde yükseldiği 55 yıllık birikimi ve önümüzdeki döneme dair politik ve örgütsel perspektiflerini, İDP Genel Başkanı Oktay Çelik’le konuştuk.

İDP’nin kuruluşunun üzerinden 10 yıl geçti. 2014’te girişim olarak ilan edildi, ardından 2015 Ağustos’unda partileşti. O dönemin politik atmosferini de düşündüğünüzde, bu adımı atmaya iten en temel nedenler neydi sizce? Hangi ihtiyaçlar o süreci belirledi? 

Oktay Çelik: Bu soruyu cevaplamak için biraz geriye, 2008 yılına gitmemiz doğru olur. Hatırlayalım; 2008 dünya ekonomik krizi mali piyasaları çökertti. Batmasına müsaade edilemeyecek denli büyük denen yüzyıllık kapitalist şirketler darmaduman oldu. Bütün piyasa balonları patladı. Şirketler iflas etti. Sistem işlemez hale geldi. Sonuç: Küresel düzeyde işsizler ordusuna 20 milyon emekçi daha eklendi. Her zaman olduğu gibi burjuva hükümetler; sorunu, faturayı işçi sınıfına ve topluma ödeterek aşma yoluna gitti. Krizin ilk etkisiyle 20 milyon insan işsiz kalmışken çözüm diye sunulan reçeteler işsizler ordusuna 50 milyon insanın daha eklenmesine yol açtı. İşsiz sayısı 200 milyonu aştı. Mali kriz küresel düzeyde işçi sınıfı ve toplum üzerinde derin bir ekonomik ve sosyal yıkıma dönüştü. İşten çıkarma, düşük ücret, güvencesiz ve esnek çalıştırma, sosyal hak kayıpları genelleşerek derinleşti. Ve hızla siyasal bir kriz hüviyetine büründü.

Türkiye de 2008 dünya ekonomik krizini derin şekilde yaşadı. “Teğet geçecek” denilen kriz Türkiye ekonomisinin bir dönem yüzde 14’ün üzerinde daralmasına, işsizliğin resmi rakamlara göre dahi yüzde 14’ün üzerine çıkmasına yol açtı. 2008 krizinin en önemli kalıcı sonucu işçi sınıfı ve toplumların gelir ve hayat standardında artan bir gerileme; ekonomik ve sosyal yıkım; hak ve özgürlüklerin sistematik olarak aşınmasına yol açan siyasi demokrasi kaybı oldu.

Nitekim 2008 dünya ekonomik krizi önce 2011’de Kuzey Afrika ve Ortadoğu halk isyanlarını tetikledi. Ardından 2013-2014 yıllarında Türkiye dahil hemen hemen bütün ülkelerde halk ayaklanmalarının sahne almasına yol açtı. Bu bir dönüm noktasıydı. Bardak taştı, zemberek boşaldı ve yönetenlerin eskisi gibi yönetemediği, yönetilenlerin de eskisi gibi yönetilmek istemediği bir döneme girdik. Kapitalizmin ve burjuva hükümetlerinin reforme edilemeyeceği, tüm bilimsel-teknolojik gelişmelere rağmen daha insani bir kapitalizmin mümkün olamayacağı, aksine baskı ve şiddetin yoğunlaşacağı Bonapartist ve hatta faşist yönetimlerin ağırlık kazanacağı, küresel felaketlerin eşikte olduğu ve ama buna direnen, eşit ve özgür bir dünya isteyen milyonların seferberlikleriyle de belirlenen bir dünya! İnsanlığın içinde bulunduğu krizlerin hiç olmadığı oranda bir önderlik krizine dönüştüğünü gördük. Ekonomik ve demokratik sorunların sistem içi bir çözümünün olamayacağı çok açıktı. Ehvenişerci, aşamacı, yedeklenmeci, işbirlikçi politikaların karnesi ortadaydı. 1989 sonrası pusulası kırılmış, ideolojik boşluğa düşmüş, sınıf odağını yitirmiş, enternasyonal ufku olmayan geleneksel sol hareketler gerçeği, sadece zamanın değil bütün bir geleceğin kaybına yol açmaktaydı. İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) işte bu politik krize ve boşluğa, tüm mütevazılığı ile, emekten yana, enternasyonalist, devrimci ve sosyalist bir yanıt ve çözüm olma çaba ve iradesiyle doğdu.

Politik mücadeleler boşlukta salınamaz. Devrimci sosyalist bir program ve yöntem üzerine inşa olması gerekir. İDP bu anlamda 55 yıllık bir teorik-politik ve örgütsel mücadele ve birikimin ürünü üzerine kuruldu.

Geçtiğimiz yıl Enternasyonal Yayıncılık tarafından yayımlanan İşçi Demokrasisi Partisi’nin Tarihsel ve Politik Kökenleri kitabınızda da altını çizdiğiniz gibi, İDP 2015’te bu belirtmiş olduğunuz perspektif ve irade ile kurulmuş olsa da kökleri 1970’lerin devrimci Marksist geleneğine dayanıyor. Bu sürekliliği siz nasıl tarif edersiniz? Bu tarihsel hat bugün İDP’de nasıl somutlanıyor?

Mücadelenin organik bir bütün olduğuna inanıyoruz. Devrimci fikirler ve eylem ancak militan bir işçi hareketiyle gerçek anlamına kavuşabilir. Bizim ilk kırmızı çizgimiz bu. Politik mücadeleler boşlukta salınamaz. Devrimci sosyalist bir program ve yöntem üzerine inşa olması gerekir. İDP bu anlamda 55 yıllık bir teorik-politik ve örgütsel mücadele ve birikimin ürünü üzerine kuruldu. Kökü devrimci Marksizmin tarihsel ve politik mücadele geleneğine dayanıyor. Hiç kuşkusuz bu mücadele geleneğinin odağında Türkiye’de Troçkizmin önde gelen kurucularından Muhittin Karkın yoldaşımız yer alıyor. Muhittin ve yoldaşları devrimci Marksizmin bir politik akım olarak var olmasının temellerini attılar. Özellikle 1978’de kurulan İşçi Cephesi, İDP’nin üzerine yükseldiği bütün tarihsel ve politik mücadele geleneğini temsil ediyor. Muhittin Karkın yoldaşımız partimizin ve geleneğimizin kurucusu olarak daima en müstesna yerde durmaya devam edecek. Peki, nedir bu tarihsel ve politik mücadele geleneği? Mutlak şekilde işçi sınıfını, ezilen ve sömürülen kesimleri politikasının ve inşasının merkezine koyan, partinin ve önderliğin inşasının ancak sınıf mücadelesinin ve sınıf seferberliklerinin bir ürünü olabileceğini bilen, reformizm değil devrim diyen; kendinden menkul, maceracı, hareketçi, ikameci, sekter, bürokratik ve küçük burjuva anlayışlarla yolunu ayrı tutan ve onlarla teorik ve politik düzeyde mücadele eden tutarlı, devrimci ve sosyalist bir politik gelenek ve akım!

Maalesef sol-sosyalist hareket enerjisini çoğunlukla mücadeleyi birleştirmek, bağımsız ve kitlesel bir sınıf hareketi inşa etmek yerine bu iki burjuva kamptan daha ilerici gördüğüne destek vermek için harcamaya devam ediyor. Bu tabloya itirazımız var. Emeğin programının ve mücadele kampının inşasını her şeyden öncelikli görüyoruz. O yüzden Emek İttifakı vurgusunu temel bir politik çağrı olarak öne çıkardık.

10 yılı geride bırakırken Türkiye’de sınıf mücadelesinde sizce ne gibi değişimler yaşandı? Dinamiklerde bir kırılma ya da dönüşüm görüyor musunuz? İDP bu süreçte nerede durdu, nasıl müdahil oldu? Artıları ve eksileriyle süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Son 10 yılın en önemli değişimi yarı Bonapartist rejimin 20 yılın ardından yeniden Bonapartist bir karakter kazanması oldu. Bugün Türkiye Tek Adam rejimi olarak ifade ettiğimiz Bonapartist bir rejime sahip. Rejimler sandıkta değişmez! Türkiye’de de öyle oldu. Fethullah Gülen hareketiyle girilen iktidar mücadelesinin tüm devlet kurumlarına sirayet etmesi; Kürt siyasi hareketiyle yürütülen çözüm sürecinin çökmesi, 2008 dünya ekonomik krizinin devam eden etkileri; 2011 Arap isyanlarının yarattığı bölgesel değişimler ve bunların bir sonucu olarak özellikle 7 Haziran 2015 seçimleri sonrası MHP’nin köklü bir politika değişikliğiyle AKP’yi desteklemeye başlamasıyla birlikte, 2015’ten itibaren rejim içi güçler dengesi değişti. 15 Temmuz askeri darbe girişimiyle birlikte Bonapartist rejimin altyapısı oluştu. Türkiye hızla OHAL yönetimine geçti. Referandumla başkanlık sistemi kabul ettirildi. Erdoğan Türkiye’yi KHK’lar ile yönetmeye başladı.

Bu yeni tablonun ilk sonucu Türkiye’nin iktidar ve muhalefet olarak iki kutba bölünmesi ve seçimler dahil her tutum ve pozisyonun bu duruma göre şekillenmesi oldu. İDP olarak bunun bir demokrasi yanılsaması olduğunu, işçi sınıfını, ezilen ve sömürülen kesimleri programsız ve önderliksiz bıraktığını ve günün sonunda iki burjuva kampa mahkûm ettiğini söyledik. Maalesef sol-sosyalist hareket enerjisini çoğunlukla mücadeleyi birleştirmek, bağımsız ve kitlesel bir sınıf hareketi inşa etmek yerine bu iki burjuva kamptan daha ilerici gördüğüne destek vermek için harcamaya devam ediyor. Bu tabloya itirazımız var. Emeğin programının ve mücadele kampının inşasını her şeyden öncelikli görüyoruz. O yüzden Emek İttifakı vurgusunu temel bir politik çağrı olarak öne çıkardık. Demokratik mevzilerin savunusu ve siyasi demokrasi için mücadele kuşkusuz temel bir politik ihtiyaç ve gereklilik. Lakin sınıfsız bir demokrasi olmadığı gibi ekonomiyle ilişkisiz bir demokrasi de söz konusu olamaz.

Emek İttifakı her şeyden önce işçi sınıfının, ezilen ve sömürülen tüm kesimlerin sahip olduğu dönüştürücü ve kurucu güç ve kudretin tespitidir. İki burjuva kampın dışında emekçilerin ve ezilenlerin devrimci bir seçenek yaratma imkân ve zorunluluğuna bir atıftır. Sınıfın devrimci potansiyelinin harekete geçmesinde sol-sosyalist hareketin üzerine düşen görev ve sorumluluğa bir çağrıdır.

Emek İttifakı vurgusunu özellikle 2019’dan bu yana ısrarla öne çıkarıyorsunuz. Bugünün ekonomik ve siyasal krizleri karşısında bu çağrı nasıl bir çözüm öneriyor, nereye işaret ediyor? 

Çok açık ki kapitalist sistem durdurulamazsa üzerinde yaşayacak bir dünyamız olmayacak. Sağlık krizinden çevresel yıkıma, ekonomik krizden sosyal çöküşe, soykırımlardan askeri işgal ve savaşlara dek kapitalist düzen bir çoklu kriz içinde bulunuyor. Bu çoklu kriz ve yıkımdan dünyayı kurtarabilecek devrimci sosyalizm dışında bir başka seçenek yok. Biz buna inanıyoruz. Tüm tarihsel ve güncel bilgi ve olgular da bu gerçeğe işaret ediyor. Ama fikirler ne denli güçlü, haklı ve doğru olsa da milyonların kalbinde ve aklında, oldukları haliyle hemen yer edinemez. Kitlelerin fikrin sahiplerine inanması, güvenmesi, gücüne ikna olması gerekir. Emek İttifakı her şeyden önce işçi sınıfının, ezilen ve sömürülen tüm kesimlerin sahip olduğu dönüştürücü ve kurucu güç ve kudretin tespitidir. İki burjuva kampın dışında emekçilerin ve ezilenlerin devrimci bir seçenek yaratma imkân ve zorunluluğuna bir atıftır. Sınıfın devrimci potansiyelinin harekete geçmesinde sol-sosyalist hareketin üzerine düşen görev ve sorumluluğa bir çağrıdır. Rejimden, her türlü burjuva ideoloji ve kamptan, emperyalizmden ve kapitalizmden kopuşun politik zeminine yönelik bir işarettir.

Dünya sınıflar mücadelesi devrimci örgütler için enternasyonalizmin bir tercih ya da şıklık meselesi olmadığını, hem zaferle yenilgiyi tayin eden hem de politik rotayı belirleyen hayati bir mekanizma olduğunu defalarca gösterdi.

İDP enternasyonalist bir parti; ama bu çoğu zaman sadece “uluslararası dayanışma” gibi dar bir çerçevede anlaşılıyor. Oysa bizim açımızdan enternasyonalizm çok daha bütünlüklü bir politika ve inşa metodolojisi. Sizce bir partinin enternasyonalist olması ne anlama geliyor? Bugün bu perspektif İDP’nin politikalarına nasıl yansıyor? 

Dünya sınıflar mücadelesi devrimci örgütler için enternasyonalizmin bir tercih ya da şıklık meselesi olmadığını, hem zaferle yenilgiyi tayin eden hem de politik rotayı belirleyen hayati bir mekanizma olduğunu defalarca gösterdi. Enternasyonalizm yoksunluğu herhangi bir gözlükle tedavi edilemeyecek bir politik görme sorunudur. Dolayısıyla öncelikle şunun altını çizelim: Devrimci bir partinin enternasyonalist olması onun özelliklerinden herhangi biri değil asli politik kimliği olmalıdır. Çünkü bir dünya sistemi olan kapitalizme karşı politik mücadeleler yerel-ulusal düzeylerde verilse de ancak enternasyonal düzeyde kalıcı başarıya ulaşabilir. Bu ne anlama geliyor? Günümüzde kapitalist şirketler dünyanın her yanında iş yapıyorlar. Bir otomobil markasının onlarca ülkede fabrikaları ve her ulustan binlerce işçisi olabiliyor. Buna bankaları, gıda, perakende, enerji ve teknoloji şirketlerini ekleyebiliriz. On milyonlarca işçi birkaç yüz ya da bin şirketin çalışanı durumunda. Her bir ülkede bu fabrika ve işyerlerinde çalışan işçiler benzer sömürü sorunlarını yaşıyorlar. Hak ve ücretleri için örgütleniyor, mücadele ediyor, sendikalaşıyorlar. Patronlarından aldıkları ilk cevap işyerinin bir başka ülkeye taşınması tehdidi ya da üretim kaybını bir başka ülkede telafi etme girişimi oluyor. Nitekim her birinin kendi hükümetleri de bu şirketleri destekliyor. Enternasyonalist bir işçi ve siyasi hareketin varlığı buna engel olacaktır. İşçi sınıfının dünyayı parsellemiş sermaye karşısında daha örgütlü ve birleşik bir mücadele vermesine olanak sağlayacaktır. Sermayenin akışkanlığı ve uluslarüstü varlığı karşısında emeğin yerelliği ve bağımlılığı ancak enternasyonalizmle aşılabilir. Bunun aracı da dünya partisidir. Enternasyonalizm, kuşkusuz dayanışmayı da içeren ama daha ötesinde ortak mücadele aracı ve anlayışıdır!

Önümüzdeki 10 yıla bakarken hangi mücadele başlıklarının ön plana çıktığını düşünüyorsunuz? İDP, nasıl bir örgütlenme ve inşa hedefi ortaya koyuyor?

Önce şunu ifade edelim: 2008 dünya ekonomik krizi aşılamadı. Kapitalizm kimi manevralarla krizini aşmaya çalışsa da hepsi geri teperek krizin daha da derinleşmesine yol açtı. Trump’ın üstelik iki kez ABD başkanı seçilmesi, onun sakil gerici politika ve hayal gücünün dünyaya egemen olması ancak aşılamayan 2008 krizi ve rıza ve umut üretemeyen çürüyen emperyalist-kapitalist sistem gerçekliğinde açıklanabilir. Dolayısıyla önümüzdeki 10 yıl, geride bıraktığımız 10 yılın birikmiş tüm bu sorunlarının yoğunlaşarak var olmasıyla belirlenecek. Bu koşullarda antikapitalist olmayan hiçbir fikir ve hareketin başarıya ulaşması, olumlu bir sonuç üretmesi, felaketleri durdurması, geri çevirmesi mümkün olamaz. Antikapitalist olmanın özü sermaye karşısında odağını işçi sınıfının ve emek hareketinin oluşturduğu, tüm ezilen ve sömürülen kesimleri kapsayan sınıf mücadelesi ve sınıf seferberlikleridir. İDP tam bu kavşakta durmaya devam edecek. 

İkinci olarak, emperyalist-kapitalist egemenlik kaybı, kriz ve çürüme dünyada giderek derinleşmekte olan yerel ve bölgesel bir başıbozukluk ve vurgunculuk alanı açtı. İsrail’in Filistin’e yönelik topyekûn işgal ve soykırım girişimi bu kaotik tablonun en trajik yansıması. Keza Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve “kuralsız” bir dünyada mali ve askeri güç ve baskı ile sonuç alabilmenin mümkünlüğü emperyalizmi adeta yeni bir sömürgeci dönem çizgisine yerleştiriyor. 

Kuşkusuz kapitalizm boşlukta var olamaz. Burjuva hükümetler ve NATO gibi emperyalist aygıtlar kapitalist sistemin koruyucu ve yürütücüleri. Bu tabloda burjuva rejimlerin her yerde Bonapartist karakter kazanma eğiliminde olduğunu, emperyalist aygıtların askeri yığınak ve saldırganlığının ön plana çıktığını görüyoruz. Sınıflar mücadelesinin derinleşmesine paralel olarak eğer işçi ve sol hareket bir seçenek olamaz ise daha büyük yıkımların yaşanması, milliyetçi-şoven hareketlerin taban kazanması, faşist rejimlerin yeniden birer gerçeklik haline gelmesi söz konusu olabilir.

İşçi hareketi ve sol hareket burjuva devletten, sermayeden ve her türden bürokrasiden bağımsız olabildiği ölçüde bir seçenek haline gelecek.

Dolayısıyla, ekonomik ve demokratik mücadelenin organik bir bütün olduğu gerçeğini unutmadan ekmek ve demokrasi mücadelesini tek bir program altında bir arada sürdürmek ve baskıcı sermaye rejimlerine karşı mücadelenin mutlak surette antiemperyalist temelde ve enternasyonalist çizgide olması gerekiyor. İDP olarak mücadele ve örgütlenmemizi tam olarak bu gerçekliğin içinde inşa etme gayreti gösteriyoruz. Kapitalizm altında bir çözüm olmadığı gibi mevcut dünya koşulları içinde antiemperyalist özden yoksun, enternasyonalist olmayan yerel-tekil-ulusal mücadele ve anlayışların da kalıcı bir çözüm üretmesi mümkün olamaz. İşçi hareketi ve sol hareket burjuva devletten, sermayeden ve her türden bürokrasiden bağımsız olabildiği ölçüde bir seçenek haline gelecek ve inanıyoruz ki sınırsız, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünyayı mümkün kılacaktır.

Aile Yılı ve önlenmeyen kadın cinayetleri

0

2025’in ilk altı ayında 136 kadın erkekler tarafından öldürüldü, 145 kadın şüpheli şekilde ölü bulundu. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun hazırladığı 2025 Haziran raporuna göre, Aile Yılı’nın ilk altı ayında öldürülen kadınlardan 96’sının katili, aile üyesi olan bir erkekti. Failler yanı başımızda, hanemizde.

İktidarın aslında erkek şiddetini önlemek gibi bir ajandası yok. Erdoğan, Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele 2024 Yılı Faaliyet Planı’nı açıkladığı 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü programında “devlet olarak kadına yönelik şiddetle mücadeleyi temel politikaları haline getirdiklerini” söylemiş ve bu amaçla 2011 yılında Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının kurulduğunu hatırlatmıştı. Aynı bakanlığın 2024-2028 yıllarını kapsayan “Ailenin Korunması ve Güçlendirilmesi Vizyon Belgesi ve Eylem Planı’nda erkek şiddeti ve kadın cinayetlerinden bahsedilmiyor bile. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, esas hedefin ne olduğunu çok net açıklıyor: “Aileyi ve nüfus politikalarını bütün politika alanlarının merkezine yerleştirme hedefiyle yürüyeceğiz.” Çoğu kadın cinayetinde cinayet mahalli olan, sistematik erkek şiddetinin uygulandığı, bedenimiz denetlenirken emeğimize el konulan aileden bahsediyor. “Aile değil kadınız” demekteki ısrarımız bu yüzden.

Kadın cinayetlerine acil önlem!

Cinayetlerin göz göre göre geldiğini çok iyi biliyoruz. Temmuz ayında Ayşe Tokyaz’ı öldüren eski polis amiri Cemil Koç hakkında, cinayetten önce Ayşe’nin kardeşi Esra tarafından defalarca şikâyette bulunulduğu ortaya çıktı. Polis, tedbir almak yerine Esra’nın ihbarının üstünü örtmeye çalıştı. Katledilen Ayşe’nin hikâyesi ne yazık ki çok tanıdık. Pek çok kadın cinayetinin arkasından alınmayan tedbirler, üstü örtülen ihbarlar, korunan failler, el ele verip suç ortaklığı yapan devlet kurumları çıkıyor.

İşte bu yüzden erkek şiddetini önleyici ve caydırıcı mekanizmaları hayata geçirmeyen iktidar, koruyucu-önleyici yasaları ve tedbirleri uygulamayan kolluk kuvvetleri, failleri haksız tahrik indirimleriyle ve cezasızlıkla ödüllendiren yargı; hepsi kadın cinayetlerinin sorumluları. Bu yüzden kadın cinayetleri politik!

Keza erkek şiddetiyle mücadele edip etmemek de politik bir tercih. Hâlbuki kadın cinayetleri önlenebilir. Önlenememesinin sebebi kadın düşmanı politikalar! Bu nedenle, kadınlara ve lgbti+lara yönelik şiddete dair koruyucu ve önleyici politikalar; nitelikli ve donanımlı sığınaklar ile cinsel şiddet kriz merkezleri; kadına yönelik şiddet için 7/24 erişilebilir acil şiddet kanalları; İstanbul Sözleşmesi’nin tekrar imzalanması ve 6284’ün etkin uygulanması; cezasızlık politikalarına son verilmesi ve erkek adalet değil gerçek adalet gibi acil taleplerimiz için, hayatlarımıza sahip çıkmak için ısrarla mücadele etmekten vazgeçmiyoruz.

Okur mektubu: “Borçlunun değil bu düzenin yargılanması gerekiyor!”

0

Ben özel sektörde bir hukuk ofisinde çalışıyorum. Her gün önümde onlarca banka dosyası, kredi borçları, kredi kartı ödemeleri, takibe alınmış hesaplar. İşim gereği insanları arıyor, borçlarını hatırlatıyor, ödeme yapmalarını istiyorum. Ama çoğu zaman o telefon konuşmaları, sadece bir “hatırlatma” değil; bir insanlık sınavı oluyor. Çünkü o borç dosyalarının ardında sadece rakamlar yok. Çocuğuna süt alamayan bir anne var orada. Depremden sağ çıkan ama düzenini kuramayan yaşlı bir çift var. Konteynerde yaşamaya mahkûm edilmiş bir işçi. İşsiz kalan, iş bulamayan, borcu borçla çevirmeye çalışan binlerce insan. Ve onları ben arayıp, “Yasal takibiniz başladı, ödeme yapmazsanız haciz işlemi uygulanacak,” diyorum. O an sesleri değişiyor. Bazısı ağlıyor, bazısı susuyor. Aslında yaptığım şey, bu ülkenin en karanlık aynasında insan yüzlerini izlemek.

Bazısı başlıyor anlatmaya: “Ne olur biraz süre verin, iş arıyorum,” diyor.

“Eşim hasta, çocuğum okuldan atılmasın diye kredi çektim,” diyor.

“Depremde evimi kaybettim, şimdi banka da her şeyimi alacak mı?” diye soruyor.

Ne diyebilirim?

Sistemin bana verdiği yetkiyle değil, içimde kalan insanlıkla dinliyorum onları. Ama elimden bir şey gelmiyor. Çünkü bu ülkede borç vicdanla değil, prosedürle tahsil ediliyor. Bu işin en ağır yanı da tam burada başlıyor: Her gün hem başkasının yıkımına tanık oluyorum hem de kendi geçim sıkıntımla boğuşuyorum.

Antakya’yı biliyor musunuz? Ben oradan geldim, orada doğdum büyüdüm. Depremin üstünden 2,5 yıl geçti ama acısı hâlâ taş gibi oturuyor içimizde. Yetmedi. Geçen gün bir çiftçiyle konuştum… Yangında her şeyini kaybetmiş. Evi, zeytinliği, hayvanları. Sadece borcu kalmış elinde. Telefonda sesi kısık, bitkin: “Zaten depremden sonra bir şeyimiz kalmamıştı, şimdi toprağımız da yandı,” dedi. Ben ne diyeyim? “Ödemezseniz haciz gelecek” mi? Elim kolum bağlı, yüreğim parçalanmış halde dinliyorum onları.

Antakya’dan biriyle konuşmak başka… Ben orayı bilirim. Yangının kokusunu, toprağın suskunluğunu, insanların çaresizliğini bilirim. Ve şimdi masa başında, onların borçlarını takip etmek zorundayım. Her dosyada bir hikâye var: İşsiz bir genç, eşi hasta bir kadın, borçla çocuk büyütmeye çalışan anneler… Hepsine aynı cümleleri kurmak zorundayım: “Yasal takibiniz başladı, borcunuzu ödemeniz gerekiyor.” Ama içimden haykırmak geliyor: Onların değil, bu düzenin yargılanması gerekiyor! Patronum bana tahsilat oranını soruyor. Müvekkil “Dosyayı ne zaman sonuçlandırırsınız?” diyor. Ama ben gece yastığa başımı koyduğumda, o çiftçinin “Toprağım da gitti” diyen sesi çınlıyor kulağımda. Kadın olmak da zor. Özel sektörde ucuz işgücü sayılmak, geçinememek, susmak zorunda kalmak… Bir yanda kendi hayatta kalma mücadelen, bir yanda başkalarının yıkımı.

Ne işte adalet var ne hayatta. Bu mektubu bir çığlık olarak yazıyorum.

Antakya’nın külleri daha soğumadan, bu insanların üstüne haciz gönderen sistemin yüzüne çarpılsın diye. Borçlu onlar değil. Suçlu bu düzenin ta kendisi. Çünkü bu sistem, insanları borçlandırarak ayakta duruyor. Halkın yoksulluğundan, çaresizliğinden besleniyor.

Bir icra takip çalışanı

İsrail 6 gazeteciyi katletti, dünya çapında soykırıma karşı tepki büyüyor

0

9 Ağustos Cumartesi günü gerçekleşen kitlesel eylemler ve Filistin’le dayanışma amacıyla dünya çapında düzenlenen etkinliklerin ardından İsrail, bir basın çadırını bombalayarak El Cezire baş muhabiri Enes Şerif ve üç meslektaşıyla birlikte iki gazeteciyi daha öldürdü. Üzerinde gerekli basın ibareleri bulunan çadır, Gazze kentindeki Şifa Hastanesi’nin ana kapısının önünde bulunuyordu. Gazeteciler, basın yelekleri üzerlerindeyken öldürüldüler. Enes Şerif’in önceden kaydettiği bir mesaj, katledildiğini doğruladı: “Eğer bu kelimeler sana ulaştıysa, İsrail beni öldürmeyi başarmış demektir.” Gazeteciler, pazartesi günü düzenlenen bir yürüyüşle Gazze’deki Şeyh Rıdvan Mezarlığı’na defnedildi.

Gazetecilerin öldürülmesi bir hesap hatası değil, soykırımın işlendiği bölgeden dünyaya demokratik bir şekilde bilgi veren gazetecileri susturmak için İsrail’in uyguladığı politikanın bir parçasıdır. 7 Ekim’den sonra Siyonizmin saldırıları başladığından beri 270’ten fazla gazeteci katledildi. Bu sayı, iki dünya savaşında ölen gazeteci sayısını aşıyor. İsrail, Enes Şerif’in Hamas’ın askeri üyesi olduğunu öne sürerek bu suçunu meşrulaştırmaya çalıştı. Bu tür asılsız iddialar daha önce diğer gazetecilere karşı da kullanıldı. Birçok gazeteci, İsrail tarafından tehdit ve taciz edilerek bölgeyi terk etmeye ve haber yapmayı bırakmaya zorlandı.

9 Ağustos Dünya Gazze Günü

9 Ağustos’ta dünyanın çeşitli yerlerinde Filistin’e destek için kitlesel yürüyüşler yapıldı. Daha önceki eylemlerde Avustralya’da 300 binden fazla kişi, Japonya’da ise yüz binlerce kişi sokağa çıkmıştı. Netanyahu’nun Gazze’de işlediği soykırım, açlığı savaş silahı olarak kullanması, 61 binden fazla insanı öldürmesi ve Gazze Şeridi’nin tamamını işgal etme tehdidi, İsrail’in saldırılarına karşı dünya çapında bir öfke patlamasına yol açtı.

İsrail, işçilerin, gençliğin ve milyonlarca aktivistin kitlesel tepkisiyle karşı karşıya. Bu kitleler, eylemleri büyütmek, boykotları artırmak ve hükümetlere İsrail’e desteği kesmeleri için sıkı baskılar uygulamak üzere örgütleniyor. Gazze’ye Küresel Yürüyüş (Global March To Gaza) tarafından çağrısı yapılan 9 Ağustos eylemleri dünya çapındaki tüm aktivistlerce benimsenerek küresel seferberlikte yeni bir sıçrama yaratmış, İsrail’in küresel tecridini derinleştirerek soykırıma karşı mücadele yeni kapılar aralamıştır.

İşçilerin Uluslarası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI) olarak bu küresel seferberliğin bir parçasıyız ve İsrail’in işlediği soykırımı durdurmak için en geniş eylem birliğinin sağlanmasından yanayız. Dünyadaki tüm eylemleri selamlıyor, abluka ve açlığı kırmayı hedefleyen filolar gibi yeni girişimlerle dayanışmamızı bildiriyoruz. Sınırların derhal açılmasını; gıda, su, ilaç ve sağlık çalışanlarının toplu şekilde girişine izin verilmesini talep ediyoruz. Dünyadaki tüm hükümetlerden İsrail devletiyle ekonomik, siyasi ve diplomatik ilişkilerini derhal kesmelerini istiyoruz. Enes Şerif ve 270’ten fazla gazetecinin katledilmesini kınıyor, İsrail’in özgür basın faaliyetini garanti altına alması yönündeki küresel talebe katılıyoruz.

Diyoruz ki:

İsrail Filistin’den defol!

Soykırıma hayır!

Sınırlar açılsın!

Gazze halkına gıda, su ve ilaç!

Nehirden denize özgür Filistin!

Tek parça, laik, demokratik ve ırkçılığın olmadığı bir Filistin için!

12 Ağustos 2025

Ekonomide kalıcı faiz ve enflasyon kıskacı

0

Dünyanın en yüksek faizini veren ülke olarak Türkiye’nin 2025 bütçesi, faiz giderleri nedeniyle alarm veriyor. İlk 6 ay bütçe açığı 980,5 milyar TL olarak gerçekleşti. Oysa yıl başında bütçe hedefindeki açık ilk 6 ay için 245 milyar TL olarak öngörülmüştü. Gerçekleşen, hedeflenenin neredeyse dört katı! Peki neden?

Ocak-haziran döneminde merkezi yönetim bütçe giderleri 6 trilyon 579,1 milyar TL, bütçe gelirleri ise 5 trilyon 598,6 milyar TL olarak gerçekleşti. Açık, 980,5 milyar TL olarak gerçekleşmiş. Faiz dışı bütçe giderleri ise 5 trilyon 467,6 milyar TL ve bu durumda faiz dışı açık değil fazla var diyebiliriz: 131 milyar TL. Buradan bütçe açığındaki aslan payının faiz giderleri olduğunu net olarak söyleyebiliriz.

Bu açık, faiz giderlerini azaltarak değil daha fazla vergi toplayarak kapatılmaya çalışılıyor. Özellikle elektrikli araba sektörünü vuran son ÖTV düzenlemesi tam da bununla ilgili. ÖTV zammının Şimşek tarafından cari açığın kapatılmasına dönük yapıldığı söylense de asıl amacın bütçe olduğu kabak gibi ortada.

Bir diğer vergi artışı ise stopajda gerçekleşti. Stopajın yüzde 15’ten yüzde 17,5’e çıkarılması kararı, bütçe konusunda hükümetin ne denli zorlandığının önemli bir göstergesi. Çünkü alınan bu kararın Türk lirası mevduatlarından çıkma olasılığını artıracağının bilinmesine rağmen uygulamaya geçildi. Hükümet vergiyi artık resmen vakumluyor. Mal ve hizmet alımı geçen yıla göre yüzde 52 arttı. Kurdukları düzene para yetişmiyor desek yanlış olmaz. Emekçilere reva görülen ise kemere bir delik daha açılması. Bu faiz aktarımıyla Türkiye, emperyalist sermayeye daha da bağımlı hale geliyor. Ne de olsa IMF’siz IMF programlarının yegâne hedefi budur! Moodys’in bu politikaları ödüllendirerek ülkenin kredi notunu artırmasına şaşmamak gerekir.

Saldırı hızlanıyor

İşçi sınıfına yönelik saldırı dalgası bitmiş değil. Son sürat devam ediyor. Sınıf ise mücadeleleri parçalı yürütüyor. Sendikalar ve sınıf partileri yekpare bir mücadele hattı ve programı oluşturmaktan çok uzaklar. Üstüne üstlük siyasal demokrasi mücadelesiyle ekonomik mücadeleyi bilinçli olarak ayrı politik düzlemde ele alıyorlar.

Faiz baskısı, üretim kapasite kullanım oranını yüzde 4 azalttı. İşsizlik artışı ve ekonomik daralma enflasyonun yanında kendini hissettirmeye başladı. Mücadele edilmediği sürece çok uzun bir stagflasyon sürecinin başında olabiliriz. İşsizlik oranı haziranda yüzde 9,2’ye yükseldi. Bu, son 11 ayın en yüksek seviyesi. Tüketimin baskılanması, arz talep dengesizliği ve ekonominin durağanlaşması gibi etkiler işsizliği körüklüyor. Hâlâ temel sorun hayat pahalılığı olmaya devam ederken stagflasyonun bir sonucu olarak işsizliği önümüzdeki günlerde daha çok konuşacağız. İşçi sınıfına dayatılan ya 10 gün aralıksız çalışma ya da işsiz kalma seçeneği sermaye tarafından yaygınlaştırılacaktır. Buna karşılık 6 saat 4 vardiya talebimizi yaygınlaştırmalıyız.

Sanayi daralması arttıkça kârlılıklarını korumak isteyen sermaye enerji, madencilik ve finans gibi alanlara daha fazla kayıyor. Bu nedenle rejim yasalar eliyle tüm kaynakları uluslararası şirketlere ve onların organik ilişkideki yerel temsilcilerine açmakla meşgul. Maden yasası dışında Cumhuriyet tarihinin en büyük sosyal konut projesi olarak tanıtılan “gayrimenkul sertifikası” ise müteahhitlere kaynak yaratan, emekçilerin mülk sahibi olma olasılığını iyice zorlaştıran ve 2008 ABD Mortgage krizinin bir benzerinin Türkiye’de yaşanmasına olanak tanıyacak bir düzenleme. Konut hakkının finansallaşmasını hedefleyen bu proje, kaynakların fütursuzca yağmalanmasının emlak ayağı olarak görülebilir.

Toplumsal mücadelenin parçalı yapısının de verdiği güvenle Türkiye’de uygulanan saldırı dalgasında bu yaz gaza basılmış durumda. İşsizlikle beraber enflasyon ile terbiye edilen emekçiler artık temel ihtiyaçları bile borçlanarak karşılama noktasına geldi. Temmuz zammı yapılmadı. Ocak zammı ise yine beklenen enflasyona göre yapılacak. Bu, yüzde 12’lik bir zam anlamına gelir. Emperyalizme daha fazla bağımlı hale gelen ülkede kalıcı faiz ve enflasyona mahkûm edilen ise sadece emekçiler. Birleşik bir mücadele hattının kurulabilmesi için daha ne olması gerekiyor?

İsrail’in ablukasını kırmak için Gazze’ye gidecek olan Küresel Sumud Filosunu destekleyelim!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’den (İUB-DE) Gazze ablukasını kırmak için yola çıkan Küresel Sumud Filosu’na dair açıklama

Küresel dayanışma için yeni bir girişim başlıyor. Yine bir gemi filosu, Gazze’yi açlığa mahkum eden ablukayı kırmak için Akdeniz’de yelken açacak. Küresel Sumud Filosu, 44 ülkeden aktivistin ve bir düzine geminin katılımını bekliyor. Filo 31 Ağustos’ta İspanya’dan yola çıkarak 4 Eylül’de Tunus’ta diğer gemilerle birleşecek.

Mağrip Sumud Filosu, Özgürlük Filosu Koalisyonu, Küresel Gazze Hareketi ve Sumud Nusantara gibi kuruluşların oluşturduğu bu koalisyon, deniz üzerinde gerçek bir seferberlik başlatmak için aktif olarak çalışıyor.

Küresel Sumud Filosu, dünya çapında milyonlarca insanın “Soykırıma hayır! Sınırları açın!” diye haykırışının kararlılığını ve cesaretini gösteriyor. Uluslararası dayanışmayı Gazze’ye ulaştırmak için yola çıkan ilk filoların ardından 17 yıl sonra başlatılan bu yeni girişim, yıllardır süren mücadelenin devamı niteliğinde ve tüm gücüyle desteklenmeyi hak ediyor.

Yapılan resmi açıklamada şunlar söyleniyor: “31 Ağustos’ta Kürsel Sumud Filosu, İspanya’dan onlarca gemiyle denize açılacak ve 4 Eylül’de Tunus ve diğer limanlardan da aynı şekilde gemiler katılacak. Ardından Gazze’ye doğru hareket ederek ablukayı kırmak ve insani yardım koridoru açmak için yola çıkacak.” Çevre aktivisti Greta Thunberg, Küresel Sumud Filosuna yapacağı katılımı önceden duyurdu ve “Kuşatmayı kırmak için yeniden denize açılıyoruz.” dedi. Ünlü oyuncu Susan Sarandon, “hükümetler ve kurumlar başarısız olsa bile dayanışma içinde olmalıyız” diye vurguladı. Organizatörler, “İsrail erkek, kadın ve çocukların üzerine sekiz atom bombasına eşdeğer bir saldırı düzenledi. Hastaneler, okullar ve sığınaklar tamamen yıkıldı. Tarih boyunca hiç bu kadar çok doktor ve gazeteci öldürülmemişti” diyerek İsrail’i kınadılar.

Filistin halkının direnişini destekleyen küresel hareketin bir parçası olan İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UIT-CI) olarak, soykırıma karşı bu yeni enternasyonalist girişimi coşkuyla selamlıyoruz. Dünya halklarını bu girişime katılmaya ve her ülkede düzenlenecek eylemlerle aktif olarak destek vermeye çağırıyoruz. Böylece tüm dünya hükümetlerinden İsrail ile ilişkilerini derhal kesmelerini talep edebiliriz. Soykırımı durdurmak ve gıda, su, ilaç ve sağlık profesyonellerinin derhal girişini talep etmek ve suç niteliğindeki ablukayı kırmak için İsrail’e ekonomik ve silah ambargosu uygulamak için mücadele edelim. 61.000’den fazla insanın ölümüne neden olan bombardımanlara ve açlığa son vermek için mücadele edelim. İsrail Gazze’den çekilsin! Filistin halkına karşı soykırımı yenilgiye uğratmak için mücadele edelim!

12 Ağustos 2025

Kamu emekçilerinin TİS süreci başladı

0

600 bin kamu işçisini ilgilendiren toplu sözleşme sürecinin ardından, kamu emekçilerinin 2026–2027 yıllarını kapsayacak olan 8. Dönem Toplu Sözleşme süreci başladı. Kamu işçilerinin toplu sözleşme sürecinde AKP hükümetinin sergilediği tavır kamu emekçilerinin toplu sözleşme sürecinin nasıl sonuçlanacağına dair de ipuçları verdi. Kamu işçilerinin toplu sözleşme süreci hükümet temsilcileri tarafından 7 ay bilinçli olarak geciktirildi. Türk-İş Başkanı Ergün Atalay sık sık açıklama yaparak hükümet temsilcilerinin bu süreci uzatmak için neler yaptığını belirtti. Ancak nihayetinde kamu işçileri için çok da iyi sayılmayacak bir sözleşmeye imza attı taraflar. Her ne kadar Türk-İş ve Hak-İş temsilcileri ara ara yüksek perdeden tehditkâr açıklamalar yapsalar da son tahlilde bürokratik yapıları nedeniyle anlaşmaya imza attılar.

Kamu işçilerinin yapmış oldukları görüşmeleri “toplu sözleşme” süreci olarak adlandırabiliyoruz. Zira kamu işçilerinin ve sendikalarının anlaşmazlık durumunda grev yapma hakları -Cumhurbaşkanlığı kararlarıyla engellenmeye çalışılsa da- bulunmaktaydı. Nitekim Türk-İş 500’ü aşkın işyerinde grev kararı almış ve bazı işyerlerine grev kararlarını asmıştı. Ancak 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları kanununa göre toplu sözleşme sürecinde kamu emekçilerinin grev hakları yok. Bu da sürdürülen sürecin bir tiyatro oyununun ötesine geçememesine neden olmakta. Kamu emekçilerini, 8. Dönem Toplu Sözleşme sürecinde maalesef hükümet yanlısı sarı sendika Memur-Sen temsil ediyor. Memur-Sen daha önceki toplu sözleşme süreçlerinde önce talepler ortaya atıp sonra arka kapılarda gizlice hükümetin önerdiği sözleşme metnini imzalamıştı. Bu sefer de sürecin benzer şekilde sürdürülmeye çalışılacağını tahmin etmek zor değil.

Buna karşı KESK, son bir aydır tüm illerde basın açıklamaları ve farklı eylem biçimleri ile kamu emekçilerinin gerçek taleplerini dile getirmeye çalışıyor. Buna mukabil görüşmelerin başladığı 1 Ağustos tarihinde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı önünde alternatif bir TİS masası kurarak sürece müdahale etmeye çalışıyor. Kurulan alternatif TİS masasında şu taleplerin dile getirildiği görülüyor:

Özgür bir toplu sözleşme için grevli toplu sözleşme hakkı, anayasal güvence altına alınmalıdır. Hiçbir kamu emekçisinin maaşı yoksulluk sınırı altında kalmamalıdır. En düşük kamu emekçisi maaşının temmuz ayı itibarıyla yoksulluk sınırı olan 85 bin TL’nin üzerine çıkarılmalıdır. Ocak 2026 itibarıyla en düşük kamu emekçisi maaşı 100 bin TL üzerine çıkarılmalıdır. Ücretli, vekil, taşeron ya da sözleşmeli, adı ne olursa olsun güvencesiz istihdama son verilmelidir. Tüm kamu emekçileri güvenceli-kadrolu istihdam edilmelidir. Vergi adaleti sağlanmalı; az kazanandan az, çok kazanandan çok vergi alınmalıdır. Gelir Vergisi 1. dilim oranı yüzde 15’ten yüzde 10’a düşürülmeli, yoksulluk sınırına kadar olan ücretlerden kesilen Gelir Vergisi bu oranda (yüzde 10) sabitlenmelidir. Mülakat kaldırılmalıdır. KHK ile işten atılan tüm kamu emekçileri işe iade edilmelidir.

Bu talepler, kamu emekçilerinin gerçek talepleridir. Ancak maalesef KESK’in sınırlı gücü bu taleplerin hükümet tarafından kabul edilebilme ihtimalini azaltmakta. Ancak yukarıda sıralanan talepler üzerinden kamu emekçilerinin birleşik bir mücadele yürütmesi ile gerçek bir TİS masası kurulabilecektir.

إنهاء الحصار على السويداء فورًا! الشعب هو من سيقرر مستقبل سوريا!

0

على مدى الأشهر الثمانية الماضية، شهدت محافظة السويداء تصعيدًا تدريجيًا بلغ ذروته عندما دخلت القوات الحكومية، التي تدّعي تمثيل الدولة، إلى المنطقة بذريعة “فرض الأمن” بعد فشلها في المفاوضات مع ممثلي المجتمع الدرزي. غير أن هذا الدخول العسكري كان مجرد بداية لانتهاكات موثقة شملت حرق المنازل، وعمليات اختطاف، والاعتداء على الرموز الدينية والوطنية. وهذا يعيد إلى الأذهان ما حدث قبل أشهر في المنطقة الساحلية، حيث استُخدم شعار “الأمن” كغطاء لتصفية حسابات سياسية وطائفية.

صحيح أن الشيخ حكمت الحاجري كانت له مشاريع أو مصالح خاصة، وربما علاقات سابقة مع نظام الأسد، لكن ذلك لا يعني أنه يمثّل سياسيًا جميع سكان الجبل أو تطلعاتهم. ومن الجدير بالذكر أن الشيخين الجربوع والحناوي أعلنا أيضًا موقفًا واضحًا ضد سياسة الحكومة. لذلك، لا يمكن بأي حال من الأحوال مقارنة مجموعة ميليشيا بحكومة تمتلك جميع أدوات الدولة وترتكب الانتهاكات باسم “السيادة”. إن التمرد الشعبي القائم اليوم في السويداء هو تعبير طبيعي عن الرفض الشعبي الواسع لهذه الانتهاكات، وليس انحيازًا لعصابة ضد أخرى. لقد وقف سكان السويداء ضد النظام الدكتاتوري لبشار الأسد، ولم تتلطخ أيديهم بدماء السوريين، بل رفضوا الالتحاق بالخدمة العسكرية الإلزامية في جيش الأسد.

لذلك، من الظلم تصنيف الدروز على أنهم أتباع لليث البلعوس أو حكمت الحاجري أو غيرهما. إن تصوير أهالي السويداء على أنهم “فلول” أو “عملاء” هو خطاب سلطوي خطير يخدم، في نهاية المطاف، مشروع الاحتلال الإسرائيلي. فقد سارع الكيان الصهيوني الإبادي إلى استغلال اللحظة بذريعة “حماية الدروز”، حيث قامت طائراته الحربية بقصف مواقع للجيش السوري في السويداء ومقر وزارة الدفاع في دمشق، فاتحةً بذلك الباب أمام صراع أوسع يخدم مشروعه التوسعي وجرائمه المستمرة ضد فلسطين وشعوب الشرق الأوسط.

وبعد انسحاب القوات الحكومية، لجأت الحكومة إلى الاستعانة بالقبائل العربية، مما حوّل السويداء إلى ساحة معركة أهلية مصغرة أعادت إلى الأذهان مشاهد الاقتتال الطائفي. واليوم، يسود اتفاق هش لوقف إطلاق النار وسط حصار خانق تفرضه الحكومة منذ 12 تموز/يوليو: لا كهرباء، لا ماء، لا أدوية، لا مازوت، مع تهجير للبدو. هذه ليست مظاهر “استقرار” كما تدّعي الحكومة، بل هي إعادة إنتاج لحصارات مضايا وكفريا والفوعة والغوطة الشرقية في ريف دمشق، لكن بأساليب وأسماء جديدة. كما أن الحملة العسكرية أدت إلى تهجير أكثر من 80 ألف شخص وتدمير ما يقارب 32 قرية.

ومؤخرًا، بدأت تظهر إلى العلن تسجيلات من كاميرات المراقبة، منها مثلًا مقطع فيديو من مدخل مستشفى السويداء بتاريخ 16 تموز/يوليو، يُظهر لحظة اقتحام عدد من العسكريين وأفراد الأمن العام للمستشفى، ثم جمعهم الطاقم الطبي وإجبارهم على الركوع أرضًا، قبل أن يقدم أحد المسلحين على إعدام متطوع من الفريق الطبي بدم بارد. كما تُظهر تسجيلات ومقاطع أخرى عددًا من العسكريين وأفراد الأمن العام بزي عسكري حكومي يحمل راية تنظيم “داعش”.

من موقعنا الاشتراكي الثوري ضد القمع والطائفية الدينية والاحتلال العسكري، نعلن ما يلي:

نطالب بالرفع الفوري وغير المشروط للحصار عن السويداء، والسماح بدخول المواد الغذائية والأدوية والمساعدات الإنسانية تحت إشراف هيئات مستقلة.

نطالب بمحاكمة جميع المتورطين في الانتهاكات ضد المدنيين في السويداء — سواء من أصدر الأوامر أو من نفذها — أمام هيئات قضائية مستقلة وبحضور ممثلين عن المجتمعات المحلية.

نطالب بتحقيق شفاف ومستقل في كل ما جرى، بخلاف ما حدث في المنطقة الساحلية حيث جرى طمس الحقائق، وذلك عبر لجنة وطنية مكوّنة من قضاة مستقلين ونقابيين وممثلين عن الضحايا.

نطالب بالشروع الفوري في مصالحة حقيقية بين القبائل العربية والبدو من جهة، وأهالي السويداء من جهة أخرى، على أساس الاعتراف المتبادل بحقوق كل مكوّن.

وأخيرًا، تقع المسؤولية الأساسية عن أزمة السويداء على عاتق حكومة الشرع، التي تواصل سياساتها التمييزية وترفض بدء عملية الاعتراف بالحقوق الديمقراطية لجميع المكوّنات. هذه الحكومة، التي لا تعترف بالتنوع الوطني والإثني والديني في البلاد ولا تحترمه، وتستبعد منهجيًا من العملية السياسية كلًّا من الأقليات الوطنية والدينية وكذلك الأحزاب السياسية الأخرى على المستوى الوطني، تسعى إلى ترسيخ سلطتها الاستبدادية. وإلى جانب هذه الأسباب الجوهرية، فإن غياب العدالة بشأن الجرائم المرتكبة خلال فترة حكم الأسد، والفشل في إجراء تحقيق ومحاسبة فعّالين حول المجازر التي ارتُكبت بحق المدنيين من أبناء الطائفة العلوية في آذار/مارس، هي أيضًا من العوامل المهمة وراء رفض أهالي السويداء لإدارة الشرع.

إن الأزمة الأخيرة في السويداء تطرح مجددًا المهام العاجلة التالية: ضمان الحقوق الديمقراطية لجميع الأقليات الوطنية والدينية؛ تنفيذ برنامج عاجل لإعادة الإعمار الاقتصادي قائم على أولويات الشعب الكادح؛ وإنهاء وجود وتدخل جميع القوى الرأسمالية الأجنبية (إسرائيل، تركيا، الولايات المتحدة، روسيا) في البلاد. ولا يمكن تحقيق هذه الأهداف إلا من خلال تعبئة شعبية موحدة وواسعة للشعب السوري، تشمل النضال من أجل إجراء انتخابات حرّة لجمعية تأسيسية تناقش وتقر جميع مطالب الشعب.

ندعو جميع القوى اليسارية والثورية في سوريا إلى التوحد في نضال مشترك على أساس برنامج عمل كهذا، وبناء منصة سياسية مستقلة، منفصلة عن الحكومة وعن القطاعات السياسية البرجوازية الممثلة للأغنياء وأصحاب النفوذ في البلاد.

كما ندعو في الـUIT-CI إلى تضامن دولي دائم مع النضالات والمطالب الديمقراطية والاجتماعية للشعب الكادح وجميع القطاعات الشعبية في سوريا.

ـUIT-CI

١٢ آب/أغسطس 2025

Suriye: Süveyda’daki hükümet ablukası derhal sonlanmalıdır!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Süveyda’da süren hükümet ablukası ve insani krize ilişkin açıklaması.

Son sekiz ay içerisinde Süveyda vilayeti, Dürzi topluluğunun temsilcileriyle müzakerelerde başarısız olmasının ardından, doruk noktasına hükümet güçlerinin “güvenliği sağlamak” bahanesiyle bölgeye girmesiyle ulaştığı, kademeli bir tırmanışa sahne oldu. Ancak bu askeri müdahale, yalnızca belgelenmiş ihlallerin başlangıcıydı: evlerin yakılması, insan kaçırmalar, dini ve ulusal sembollere yönelik saldırılar… Tüm bunlar, birkaç ay önce Lazkiye ve Tartus bölgelerinde yaşananları hatırlatıyor. Orada da “güvenlik” söylemi, siyasi ve mezhepsel hesaplaşmaların örtüsü olarak kullanılmıştı.

Hiçbir koşulda bir milis grubunun, devletin tüm araçlarına sahip ve “egemenlik” adına ihlallerde bulunan bir hükümetle kıyaslanması kabul edilemez. Bugün Süveyda’da gerçekleşen isyan, ihlallere karşı halkın doğal bir tepkisidir. Süveyda halkı, Esad rejimine de karşı durmuş, Esad ordusunda zorunlu askerlik görevini reddetmiş ve ellerini Suriye halkının kanına bulaştırmamıştır.

Süveyda’nın dini liderlerinden Hikmet Hicri ve destekçilerinin kendi politik çıkarları olduğu, eski rejim kalıntılarıyla ilişkileriyle olduğu doğrudur. Bununla birlikte Dürzilerin tamamını Hicri’nin veya diğer dini liderlerin sadık destekçileri gibi resmetmek doğru ve adil değildir. Şara yönetimi yanlısı basının Süveyda halkını eski rejimin “artıkları” olarak sunması, tehlikeli ve otoriter bir dildir ve nihayetinde İsrail işgal projesine hizmet etmektedir. Nitekim İsrail, “Dürzileri koruma” bahanesiyle bu durumu istismar etmekte gecikmemiş, savaş uçaklarıyla Süveyda’daki Suriye ordu mevzilerini ve Şam’daki Genelkurmay karargâhını bombalamıştır. Böylece Filistin’e ve Ortadoğu halklarına karşı süregelen suçlarını ve yayılmacı projesini besleyen daha geniş bir çatışmanın kapısını aralamıştır.

Ordunun geri çekilmesiyle birlikte hükümet, bu kez Arap aşiretlerinden destek alarak Süveyda’yı yakın geçmişteki mezhep çatışmalarını hatırlatan küçük ölçekli bir iç savaş alanına dönüştürdü. Bugün, kırılgan bir ateşkes anlaşması yürürlüktedir. Ancak hükümetin bir aydır uyguladığı boğucu bir abluka devam etmektedir: Elektrik yok, su yok, ilaç yok, mazot yok, Bedeviler sürgün ediliyor. Bunlar, hükümetin iddia ettiği gibi “istikrar” göstergeleri değil; geçmişteki Madaya, Kefraya, Füa ve Doğu Guta kuşatmalarının, yeni yöntemler ve yeni isimlerle yeniden üretilmesidir. Bu askeri harekat sırasında en az 80 bin kişi evini terk etmek zorunda kaldı ve 30’dan fazla köy boşaltıldı, harap edildi.

Baskıya, mezhepçiliğe ve işgale karşı devrimci sosyalist duruşumuz doğrultusunda şu talepleri yükseltiyoruz:

Birincisi: Süveyda’daki kuşatma derhal ve koşulsuz olarak kaldırılmalı; gıda, ilaç ve insani yardım malzemelerinin bölgeye bağımsız kurumların denetiminde girişine izin verilmelidir.
İkincisi: Süveyda’da sivillere yönelik ihlallerde bulunan, ister emir veren ister uygulayan olsun, siyasi ve askeri düzeydeki tüm sorumlular yargılanmalıdır.
Üçüncüsü: Yaşananlarla ilgili Lazkiye ve Tartus bölgelerine olduğu gibi gerçeklerin örtbas edilmediği, bağımsız ve şeffaf bir soruşturma yürütülmelidir. Bu soruşturma, bağımsız hukukçulardan, sendikacılardan ve mağdurların temsilcilerinden oluşan ulusal bir komite tarafından gerçekleştirilmelidir.
Dördüncüsü: Arap aşiretleri, Bedeviler ile Süveyda halkı arasında, iki kesimin de haklarının karşılıklı olarak tanınması temelinde gerçek bir uzlaşma süreci başlatılmalıdır.

Son olarak, Süveyda’da yaşanan krizin asli sorumlusu mezhepçi politikaları sürdüren ve tüm toplumsal kesimlerin demokratik haklarının tanındığı bir süreci başlatmayı reddeden Şara hükümetidir. Ülkenin ulusal, etnik ve dinsel çeşitliliği tanımayan; ulusal ve dinsel azınlıkların ve aynı zamanda ulusal ölçekteki diğer siyasal partilerin politik süreçten sistematik olarak dışlayan hükümetin amacı otoriter iktidarını konsolide etmektir. Bu temel nedenlerin yanı sıra, Esad rejimi döneminde işlenen suçlara ilişkin şeffaf bir adalet sürecinin işlememesi; Mart ayında Alevi halkına dönük sivil katliamlara ilişkin etkin bir soruşturma ve cezalandırma sürecinin yürütülmemesi de Süveyda halkının Şara yönetimini reddetmesindeki diğer önemli unsurlardır.

Süveyda’da yaşanan son krizin bir kez daha şu acil görevleri gündeme getirmektedir: Tüm ulusal ve dini azınlıkların demokratik haklarının garanti altına alınmalıı; emekçi halkın öncelikleri temelinde bir acil ekonomik yeniden inşa programı gerçekleştirilmeli; tüm dış güçlerin (İsrail, Türkiye, ABD, Rusya) ülkedeki varlığı ve müdahalesi son bulmalıdır. Bu hedeflere ancak Suriye halkının birleşik ve kitlesel seferberliğiyle ulaşılabilir. Bu aynı zamanda, halkın tüm taleplerini tartışacak ve karara bağlayacak bir Kurucu Meclis için özgür seçimler mücadelesini de içermelidir. Suriye’deki tüm sol ve devrimci güçleri böylesi bir eylem programı etrafında birleşik bir mücadeleye, hükümetten ve burjuva siyasi kesimlerden bağımsız bir politik platform inşa etmeye davet ediyoruz.

İUB-DE olarak, Suriye emekçi halkının ve tüm toplumsal kesimlerinin demokratik ve toplumsal talepler için sürdürdüğü mücadelelerle uluslararası dayanışmanın kesintisiz bir şekilde sürdürülmesi çağrısında bulunuyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

12 Ağustos 2025

İşçiler, sefalet koşullarına karşı mücadeleyi sürdürüyor

0

İşçi ve emekçiler kendilerine dayatılan sefalet koşullarına karşı sendikalarında örgütlenerek mücadele etmeye devam ediyor. İşte güncel işçi grevleri ve direnişleri:

Temel Conta

Yetersiz iş güvenliği önlemleri, kötü çalışma koşulları ve düşük ücretlere karşı Temel Conta işçileri Petrol-İş sendikasında örgütlendi. Sendikanın yetki almasına rağmen patron sendikayı tanımak istemedi ve toplu sözleşmeden bir sonuç alınamadı. İşçiler ise patronun sendika düşmanı tavırlarına karşı yaklaşık 8 aydır grevdeler ve insanca bir yaşam ve toplu sözleşme hakları için mücadele ediyorlar.

TPI Kompozit

İzmir Çiğli ve Menemen’de iki işyeri olan ve toplam 2150 işçinin çalıştığı TPI Kompozit fabrikasında 6. dönem toplu pazarlık görüşmeleri, patronun yüzde 30 sefalet zammı teklif etmesi nedeniyle tıkandı. 16 Ocak’tan bu yana yapılan oturumlarda sonuç alınamıyor çünkü işçiler insanca yaşayacak bir ücret talep ederek sefalet dayatmasını kabul etmeyeceklerini söylüyor.

Toros Tarım

Tekfen Grubu’na ait Toros Tarım’da grev ikinci ayını geride bıraktı. Mersin ve Adana’da faaliyet gösteren firma, işçilerin yüzde 137’lik zam teklifine karşı yüzde 52,5 teklif ederek işçilere sefalet koşullarını dayatmaya çalışıyor. Yılın ilk çeyreğinde 230 milyon lira kâr açıklayan Tekfen Holding, 20 Mayıs 2025’te yapılan toplu sözleşme görüşmesinde işçilerin ücret ve sosyal haklar konusundaki taleplerini karşılamadı. Bunun üzerine işçiler 21 Mayıs’tan beri grevde.

Gübretaş

Kocaeli Körfez’deki Gübretaş fabrikasında çalışan 240 işçi, grevde birinci ayına yaklaşıyor. Yılın ilk çeyreğinde işçi başına 1 milyon 386 bin TL kâr elde eden Gübretaş firması, Petrol-İş’te örgütlü işçilere yüzde 30’luk sefalet zammını dayatıyor. İnsanca yaşayacak bir ücret için yüzde 95 zam talebinde bulunan işçiler emeklerinin karşılığını istediklerini ifade ediyor.

Digel Tekstil

Alman tekstil firması Digel Tekstil işçileri 17 Ocak 2025’te patronun yüzde 30’luk sefalet zammı dayatmasına karşı bir günlük iş bırakmıştı. Aynı gün bütün işçiler TEKSİF sendikasına üye olup haklarını örgütlü bir şekilde aramaya karar verdi ancak patronların yasal silahı haline gelen itiraz davaları sonucunda süreç uzadı. Bu süreçte patron, 15 öncü işçiyi işten çıkararak sendika düşmanı tutumunu gösterdi. Gaziemir Ege Serbest Bölge önünde direnişlerini sürdüren işçiler 25 Eylül’e ertelenen işe iade davalarını beklerken aynı zamanda mücadelelerini sürdürüyorlar.

Queen Flowers

Kötü çalışma koşulları, uzun mesai saatleri, düşük ücretler ve mobbinge karşı Queen Flowers işçileri sendikalaşmaya karar verdi. Danimarkalı şirket Queen Seracılık’ta çalışan 350 işçi DİSK BTO-SEN’de örgütlendi ve yetki süreci başladı. Queen Flowers işçileri ve sendika düzenli olarak İstanbul Şişli’deki Danimarka Konsolosluğu önünde basın açıklaması düzenledi. Bir yandan da İzmir Dikili’de direniş çadırında mücadelelerini sürdürüyorlar.

GM Teknik Cam

Amasya Merzifon’da bulunan GM Teknik Cam işçileri Kristal-İş’te örgütlü. 3 Ocak’ta başlayan toplu iş sözleşmesinde anlaşma sağlanamadı. İnsanca bir yaşam ve çalışma koşulları için işçiler 17 Temmuz’dan beri grevde.

Accell Bisiklet

Yakın zamanda Bisan Bisiklet’e satılan Accell Bisiklet’te işçi kıyımı yaşanmış, ihracat rakamlarının düşüklüğü bahane edilerek yaklaşık 100 işçi işten çıkarılmıştı. Diğer yandan ocaktan beri gerçekleşen görüşmelerde anlaşma sağlanamadı. İş güvencesi ve insanca yaşayacak bir ücret için mücadele eden işçiler 11 Temmuz’dan beri grevde.

Turizm işçilerinin yeni yasası emek cehennemine odun taşıyor

0

“Bazı Kanunlarda ve 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”un 10 Temmuz’da Mecliste kabul edilmesiyle beraber emekçilere yönelik görülmemiş bir saldırı daha hayata geçti. Yeni yasa, 7 gün içerisinde 1 gün olan hafta sonu iznini, 7 değil 11 gün içerisinde kullanılabilir hale getiriyor. Yedinci gününde çalışmaya devam eden işçinin mesaisi fazla mesai olarak hesaplanmıyor. Sonuç olarak yasa haftalık izin hakkını ertelenebilir hale getirirken, fiilen yapılan fazla çalışmayı mesai ücretinden muaf tutmuş, işçiyi mesaisizleştirmiş oluyor.

Büyük bir tur şirketinin de sahibi olan turizm bakanının kendisi için yasa çıkardığı ifade edilse de, milletvekillerinin komisyondan aktardıklarına göre başta inşaat olmak üzere başka sektörlerin patronları da yasayı pek sevmiş ve kendileri için de istemeye başlamışlar bile.

Türkiye’nin taraf olduğu ILO sözleşmeleri ve Avrupa Sosyal Şartı’na açıkça aykırı olan yeni yasa aynı zamanda Anayasa’nın “Çalışma şartları ve dinlenme hakkı” başlığı altında yer alan 50. maddesini (Dinlenmek çalışanın hakkıdır) ihlal etmiş oluyor. Peki hükümet nasıl bu denli pervasızca hareket edebiliyor?

2002 yılından beri iktidarda olan AKP’nin sistematik şekilde başarılı olduğu tek husus işçi düşmanlığı oldu. İş cinayetlerindeki astronomik artış, sendikasızlaştırma, emeklilik yaşının artıp maaşının düşmesi, asgari ücretin açlık sınırının altına itilip ortalama ücret haline getirilmesi, özelleştirmeler, vergi yükünün patronlardan alınıp neredeyse tamamen işçilere yüklenmesi vb. hususların dışında Türkiye’deki işçiler şu anda Avrupa’nın açık ara en uzun saatler çalışan işçileri haline geldi. Almanya ile kıyaslayacak olursak, biz Almanya’daki işçilerden 10 saat daha fazla çalışıp ayda ortalama 1485 avro daha az kazanıyoruz.

Aslında yeni yasa, uzun süren AKP iktidarının temel dayanağının ne olduğunu, nasıl olup da bu kadar uzun süre iktidarda kalabildiğini gözler önüne seriyor. Çünkü AKP yalnızca kendisine yakın olan şirketler için değil Avrupalısı, katil İsraillisi ve muhalif gibi görünen yerlileri için de bu uygulamaları hayata geçiriyor. Ve nihayetinde AKP bir düzen partisi olarak holdinglerin biricik partisi olmayı sürdürüyor.

Yeni yasaya karşı göstermelik açıklamalar ve işaret edilen hukuki mücadele dışında, sendikaların bu konuda seferber olmaması da sorunlarımızın bir diğeri olarak karşımızda duruyor. Kötü koşulların daha da kötüleşmesi anlamına gelen bu yasa, hem Türk-İş’ten hem de DİSK’ten sendikacıların aynı biçimde ifade ettikleri üzere yalnızca turizm işçisini ilgilendirmiyor, Türkiye’deki tüm işçileri ilgilendiriyor. Bu yasanın geri çekilmesi, çalışma koşullarının insanileştirilmesi, vergi adaleti ve insanca bir yaşama yetecek ücret için sendikaların bir eylem planı hazırlayarak kararlılıkla bunu hayata geçirmesi, en azından bunun hayata geçirilmesi için biz emekçilerin sendika bürokratlarına basınç uygulayıp seferber olmamız, koşullarımızı iyileştirebilecek biricik şans olmayı sürdürüyor.

9 Ağustos’ta Gazze için küresel yürüyüş: Soykırıma karşı sokaklara!

0

İsrail’in uyguladığı soykırım, televizyonda canlı yayınlanıyor. 60 binden fazla insanın katledilmesi, sistematik olarak aç bırakılması ve bombardımana tutulması, Netanyahu’nun Gazze’de yürüttüğü soykırıma ve katliama karşı dünya çapında yükselen tepkinin yeni bir seviyeye ulaşmasına neden oldu. Gazze’ye ve Filistin direnişine verilen küresel destek her geçen gün büyüyor. 9 Ağustos’ta ise sokaklar bir kez daha, direnişin sembolü olan Filistin bayrağının renklerine bürünecek.

Temmuz ayının sonlarından bu yana, Küresel Gazze Hareketi dünya çapında bir çağrı başlattı ve bu çağrı, dünyanın dört bir yanındaki Filistin yanlısı binlerce aktivistin desteğini kazanmaya devam ediyor. Hareketin çağrısında şu ifadeler yer alıyor: “Dünyanın dört bir yanında hareketimiz büyüyor. Birlikte örgütleniyoruz. Yol kapatma, oturma eylemi, işyeri işgalleri gibi ortak fikirlerden beslenen eylemler her hafta yaygınlaşıyor. Ancak çoğunlukla ayrı hareket ediyoruz; sınırlarla bölünmüş, küresel bir birlikten yoksun bir şekilde. Bu 9 Ağustos’ta farklı bir şey öneriyoruz: Küresel Eşzamanlı Eylem.”

Bu önemli uluslararası çağrı, aylar önce tüm dünyayı etkileyen dayanışma eylemlerinin bir parçasıdır. Tıpkı Mısır üzerinden Gazze’ye ulaşmayı hedefleyen ancak Mısır’ı yöneten Sisi diktatörlüğü tarafından engellenen Küresel Yürüyüş, tanınmış aktivistlerin içinde bulunduğu ve yetersiz beslenen çocuklara gıda, ilaç ve süt taşıyan iki yardım filosu ve ağustos ayının sonunda yola çıkması planlanan, çeşitli girişimleri koordine eden büyük bir filo gibi. Bu filonun amacı, “Gazze’ye yönelik yasadışı deniz ablukasını kırmak, insani bir koridor oluşturmak ve Filistin halkına yönelik süregelen soykırıma meydan okumak” olacak.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak bizler de Gazze ve Filistin ile dayanışma içindeki küresel hareketin bir parçasıyız. Bu önemli girişimleri selamlıyor, dünyanın dört bir yanındaki halkları 9 Ağustos’taki eylemlere kitlesel olarak katılmaya ve bu hareketleri büyütmeye, İsrail’e yönelik boykot eylemlerini artırmaya ve Filistin halkının direnişiyle en üst düzeyde dayanışma göstermeye çağırıyoruz. Netanyahu ve İsrail’in Trump, ABD emperyalizmi ve AB hükümetlerinin suç ortaklığıyla işlediği soykırıma karşı çıkıyoruz.

Tüm hükümetlerden şunları talep ediyoruz:

  • İsrail ile tüm ilişkiler kesilsin!
  • İsrail’e askeri ambargo uygulansın!
  • Acil insani yardımın Gazze’ye girişine derhal izin verilsin!
  • Soykırıma son!

Filistin kazanacak! Nehirden denize özgür Filistin!

Sefalet ücretlerine karşı ortak mücadele örülmeli!

0

Yaklaşık 4 milyon memurun ve 2,5 milyon memur emeklisinin 2026 ve 2027 yılları arasındaki çalışma koşullarını belirleyecek 8. Dönem Kamu Toplu Sözleşme görüşmeleri 28 Temmuz itibarıyla Çalışma Bakanlığı ile yetkili sendikalar arasında başladı. Kamu emekçilerinin mücadeleci kesimlerinin başını çeken öğretmenlerin tatilde olduğu ağustos ayında yapılan görüşmelerin tarihi kasten bu şekilde tercih ediliyor. Tek Adam rejimi bu sayede kamu emekçilerinin mücadeleci kesimlerinin seferber olmasını engellemeyi hedefliyor. Aileleri de hesaba katıldığında 20 milyondan fazla insanı ilgilendiren görüşmelerde memur kesiminin adına üç sendika görüşmeleri yürütüyor. Memur-Sen’in yanında Kamu-Sen de görüşmelerde yer alırken, Birleşik Kamu-İş ise görüşmelere ilk kez katılıyor.

Rejimin eli kamu işçisinden sonra memurun sofrasında

4668 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanununa göre ağustos ayının ilk iş günü başlaması gereken görüşmeler, Çalışma Bakanı Vedat Işıkhan’ın yurtdışı gezi planları gerekçe gösterilerek kendi koydukları yasanın belirlediği tarihten önce başladı. Yalnızca görüşmelerin başlangıç tarihi gibi konularda değil, grev hakkı gibi en temel meselelerde dahi mevcut yasalara uymayan Tek Adam rejimi kısa bir süre önce maden işçilerinin grevini “milli güvenliği tehdit” gerekçesiyle yasaklamıştı. Kamu Çerçeve Protokolü’nde (KÇP) sendikal bürokrasi ile kol kola kamu işçilerini sefalet koşullarına mahkûm eden Tek Adam rejimi şimdi de memurların sofrasını küçültmek peşinde.

Enflasyonla mücadeleyi işçi ücretlerinin baskılanmasıyla eşanlamlı hale getiren iktidar ve patronlar cephesi, son dönemde Türkiye işçi sınıfının önemli sektörlerinin TİS süreçlerinde de bu planlarında başarıya ulaştı. Tüpraş’ın ardından, ağustos ayının başında, tabandaki tüm basınca rağmen kapalı kapılar ardında imzalanan KÇP TİS’i ise bunun son örneği oldu.

600 bin işçiyi ve dolasıyla ailelerini de kapsayan KÇP süreci, rejimin kendi yanına çektiği sendikal bürokrasi kesimlerince işçi iradesinin nasıl gasp edildiğinin ve işçilerin nasıl sefalet zammına mahkûm edildiğinin önemli bir örneği. Masaya yüzde 90 artış talebiyle oturan Türk-İş ve Hak-İş bürokrasisi ilk altı ay için yüzde 24, ikinci altı ay içinse günlük 50 lira artı yüzde 11 zam sözleşmesine imza atarak konfederasyonların ilgili sendikalarına üye işçilerini yarı yolda bıraktı.

Bunu yaparken de sefalet zammını kabul etmeyen, insan onuruna yaraşır bir ücret ve yaşam talep eden işçilerin azmini ve ısrarını zaman zaman “göstermelik” eylemlerle sahneye çıkarsa da planlı bir eylem programı hazırlamaktan bile isteye kaçındı. Kapalı kapılar ardında iktidarla birlikte süreci sündürmeyi hedeflerken, sendikalı olmanın getirdiği en temel hak olan grev hakkının yasaklanmasına karşın da yasaklara karşı birleşik mücadele arayışı yerine iktidarın düşük ücret politikasına biat etmeyi tercih etti.

Şimdi 8. Dönem Kamu Toplu Sözleşme görüşmeleri başlayan kamu emekçileri için KÇP süreci önemli dersler barındırıyor. Tabii ki sadece kamu emekçileri için değil, iktidarın ve patronların krizi kendilerine fatura etmeye çalışması karşısında bir çıkış arayan tüm emekçiler ve sendikal bürokrasinin irade gaspına karşı sendikalarını nasıl bir mücadeleyle dönüştürebileceklerini arayan tüm işçiler için.

İşyerlerinden başlayan ve kamu kurumlarını saran bir seferberliğe ihtiyaç var

Geçtiğimiz yıllarda kamu emekçilerinin taleplerini hiçe sayan ve alım gücünün düşmesine sebep olan rejim ile göbekten bağlı Memur-Sen, tabandan gelen yoğun tepkiler üzerine bu sözleşme döneminde talepleri yüksek bir orandan açıklamak zorunda kaldı. 2026 yılı için yüzde 88, 2027 yılı için ise yüzde 46 oranında zam talep eden Memur-Sen’in bu taleplerinin arkasında durmayacağını kamu emekçilerinin büyük bir kısmı geçmiş deneyimlerinden ötürü biliyor. Memur-Sen ve Kamu-Sen’in rejimin dayatmalarını kabul etmeyip imza atmadığı koşulda bile süreç rejimin kontrolündeki Hakem Kurulu’na gidecek. Bu durumda da yine rejimin istediğinin gerçekleşmesi olasılığını kamu emekçileri ve emeklileri geçtiğimiz dönemden hatırlıyor.

7. Dönem TİS’in bilançosu ortada: Özellikle büyük şehirlerde barınma krizinin de etkisiyle darboğazda olan memurların maaşları yoksulluk sınırının altında kalırken, memur emeklilerinin aylıklarında ise durum daha da vahim ve açlık sınırının altında. Kamu emekçilerinin ve memurlarının rejimin saldırıları ve onunla göbekten bağlı sendika bürokratlarının kesin gözüyle bakılan ihaneti karşısında yapmaları gereken şey ise, Birleşik Kamu-İş ve KESK gibi konfederasyonlar ile birlikte ama onları da aşan bir güç oluşturmak. Kamu emekçileri KÇP’den gerekli dersleri çıkarmalı ve sendikal bürokrasinin rejim ile tabiri caizse “al gülüm ver gülüm” yapmasına müsaade etmemeli. Kamu emekçileri ancak konfederasyon farkı gözetmeksizin birleşik bir mücadele platformu yaratabilirse grevli gerçek bir toplu sözleşme hakkını elde edebilir ve bu yolla taleplerini kazanabilir.

Sürece dair notlar…

0
Dem Parti heyeti Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi komisyonunda

Süreç ilerliyor, devlet güvenlikçi yaklaşımını büyük ölçüde koruyor. Dem Parti ise meselenin demokrasi, hak ve özgürlükler zemininde ele alınmasının gerekliliğini vurgulamaya, kendi mensup ve müttefiklerini bu yönde harekete geçirmeye çabalıyor.

Şimdiye dek Kürt siyasi hareketinden silahlı örgütün feshi ve silahların sembolik bir törenle bırakılması gibi adımlar geldi. Mecliste kurulan komisyonu da iktidarın ilk adımı olarak görebiliriz. Tüm bu adımların, kalıcı sonuçlar doğurmayan birer ön adım olduğu, meselenin özüne dokunmaktan ziyade dokunabilecek adımlara zemin hazırlamaya yöneldiği aşikar.

Öze dair tartışmaların nasıl yürüyeceğini göreceğiz. Sorun dile dair olmasa da öncelikle dildeki yansımaları göze batıyor. Nitekim aynı zamanda bir çeşit mücadele olan bu müzakere süreci ilk sınavını sürecin nasıl adlandırılacağı konusunda veriyor. Öyle ya, “Terörsüz Türkiye” ile “Barış ve Demokratik Toplum” arasındaki fark bariz. Komisyona verilen “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi” isminin, komisyonda yürüyecek faaliyet ile örtüşüp örtüşmeyeceği bilinmez ama görülen o ki komisyonda bulunan herkesi kesen bir formül bulunmuş oldu.

Hangi yaklaşımın sürece ne kadar renk verebileceğini siyasetin şekillenişi belirleyecek. Bu gidiş, bir tarafın diğerinin sırtını tek seferde yere vurduğu bir güreş müsabakasına değil iki tarafın da güç topladıkça rakibine yüklendiği uzun bir bilek güreşine benzeyecektir.

Tabii bu mücadelenin spor müsabakalarına benzemeyen bir yönü var, o da bir tarafın aynı zamanda kuralları koyma gücüne sahip olmasıdır. Devletle masaya oturmak bunu göze almak demek.

İyi ama Tek Adam rejiminin söz gelimi Suriye’deki güçler dengesi istediği gibi şekillenmediği veya yeni bir anayasanın istediği şekilde oluşturulmasına beklediği desteği bulamadığı koşullarda masayı devirmesine kim, nasıl mani olacak?

Bu noktada Kürt siyasi hareketinin önderliği kendisine güveniyor. Fakat bu coğrafyada ve mevcut güçler dengesi içindeki bir tarihsel kavşakta Kürt halkı ve her milliyetten, inançtan milyonlarca işçi ve emekçiden başka güvenilebilecek kimse yoktur. Kitlelerin seferberliği dışında rejimi dizginleyebilecek, sınırlayabilecek, sıkıştırabilecek ilerici tek bir güç yoktur. Hal böyleyken ortada sürece kitlesel bir karşı çıkış olmadığı gibi onu sahiplenen ve heyecanını duyan bir toplum gerçeği olmadığı da gözlerden kaçmamalı.

Kürt siyasi hareketinin kendisini hangi taleplerle sınırladığı bir yana, ezilen bir ulusun herhangi bir hakkının tanınmazken tanınır hale gelmesi tüm emekçilerin faydasınadır. Bu bağlamda demokratik hak ve özgürlüklerin bir pazarlık konusu olmaktan çıkarılarak bir kazanım haline getirilmesi emekçilerin ve ezilenlerin bu doğrultudaki seferberliğini zorunlu kılıyor.

Bu bakımdan sınıf siyaseti yürütenlerin Kürt halkının demokratik ve ulusal haklarının tanınması için net bir politik tutum ve birleşik bir mücadele hattı ortaya koyması gerektiği gibi Kürt siyasi hareketinin de yüzünü Şimşek programı altında yaşam savaşı veren emekçilere, sendikal özgürlükleri ayaklar altına alan işçilere daha çok dönmesi gerekir.

Bu başarılabilir mi? Kolay görünmüyor. Kürt siyasi hareketinin ideolojik gıdasını aldığı kaynağın kapitalist toplumda sınıfların merkezi mahiyetini anlamaktan gitgide uzaklaşan ve bunun yerine liberal/anarşizan devlet-toplum ikiliği okumasını koyan yaklaşımı, Kürt siyasi hareketinin kalıcı ve kapsamlı kazanımlar elde etmeye giden yolda kendi elini kolunu bağlamasına yol açıyor.

Kapitalist toplumda emek-sermaye çelişkisi, arada bir değinebileceğiniz “meselelerden bir mesele” değildir. Siyasi alanı bir dizi eşdeğer meselenin birbirine eklemlenmesi, mücadeleyi ise bu meselelerin taşıyıcılarının ittifakı olarak kavramakta ısrar etmek sahiplerine -demokrasi ufukları burjuva demokrasisi ile sınırlı ise dahi- ancak sukutuhayal getirir. Umarız ki öyle olmasın.

Ekmeği paylaşmayan demokrasiyi paylaşır mı?

0

Resmi rakamlara göre ilk altı aylık enflasyon yüzde 16,67 oldu. 22 bin 100 lira olan asgari ücretin alım gücü 3 bin 685 lira eridi. Ocak ayındaki 22 bin 100 lira, temmuz itibarıyla artık 18 bin 415 lira ediyor. Bunlar en iyimser oran ve rakamlar.

Yılın ilk altı ayında başta elektrik, doğalgaz, akaryakıt, ulaşım olmak üzere zam gelmeyen hemen hiçbir ürün, hizmet kalmadı. Devlet dahil herkes zammını yaptı. Üstelik kira zammı yüzde 40’ın üzerinde gerçekleşti. Ama asgari ücrete yine de zam yapılmadı.

Emekliler ise resmi enflasyon oranına göre zam aldı. En düşük emekli aylığı 16 bin 881 lira oldu. Bu arada ortalama emekliği aylığı da 17 bin lira civarında. Bu hayat pahalılığına ve düşük gelirlere rağmen kamu işçilerine dayatılan yüzde 24 zam da çabası.

Açıklamaları belli: İşçi ücretlerine, emekli aylıklarına yapılan zam enflasyonu azdırıyor. Kısacası enflasyonla mücadele işçinin, emeklinin, kamu emekçisinin sofrasındaki ekmeğin azalmasına bağlı! Şimşek ve programı, işçi sınıfına “Bugün aç kalırsanız belki yarın karnınız doyar,” diyor.

Kuşkusuz sorun işçi ücretleri, emekli aylıkları olmadığı için buradan nihai bir çözüm çıkmayacak. Emeğin sofrasından kısılan, sermayenin masasına daha da fazla akacak. Böylece emeğin milli gelirden aldığı düşük pay yeni tarihi rekorlar kıracak. Milyarder sayımız daha da artacak. Türkiye, en zengin yüzde 5, 10, 20 için çalışmaya, üretmeye devam edecek.

Malum, Saray’ın ifadesiyle “Terörsüz Türkiye” sathı mailine de girdik. İyi ki de girdik. Tek bir insanın dahi hayatını kaybetmemesi dünyalara değer. Ayrıca savaşa harcanan milyarca doların ölüm değil yaşam için kullanılabilme ihtimali dahi muazzam. Sonuna kadar bu ihtimali sahipleniyoruz.

Tabii bu sırada bitmeyen bir demokrasi ve anayasa tartışması da devam ediyor. Öyle ya, yeni temiz bir sayfaya ihtiyaç var. Sorun da burada başlıyor. Marx’ın deyimiyle, kapitalist dünyada gölgesi para etmeyen ağacın yaşama şansı yok. Peki, para etmeyen barışın yaşama şansı var mı? Sormadan edemiyoruz: Ekmeği paylaşmayanlar, demokrasiyi paylaşırlar mı?

Filistin mücadelesi sürdükçe Siyonizmin krizi büyüyor

0

Gazze’deki soykırım 22. ayını geride bıraktı. Siyonizmin doğrudan gazetecileri hedef alan savaş suçu niteliğindeki saldırılarına rağmen, Gazze’de açlıktan kaynaklanan ölümler dünya kamuoyunun gözleri önüne serilmekte. ABD’li bir özel şirket tarafından işletilen “Gazze Yardım Merkezi”nde ise Filistinliler her gün işgalciler tarafından sistematik bir şekilde katledilmekte.

Siyonizm yüzyılın en büyük barbarlığını sürdürürken Filistin halkının soykırıma rağmen yurtlarını terk etmemekteki kahramanca ısrarı, Siyonizmin krizini her geçen gün daha da artırmakta. Gazze’deki işgal askerleri hâlâ silahlı direniş örgütleri Kassam ve Kudüs Tugayları’nın nitelikli saldırılarına maruz kalmakta ve ciddi kayıplar vermekte. Bu saldırıların bilançosu olarak, işgal devleti medyası tarafından sıkı bir sansür uygulansa da, 22 ayın sonunda Filistin direnişinin askeri gücünü sürdürdüğünü söylemek abartı olmayacaktır.

Gözlerimizi işgal altında olan Batı Şeria’ya çevirdiğimizde ise Siyonist parlamento Knesset’in Batı Şeria’nın tamamını işgal etmeye yönelik bir “yasa”yı onayladığını görüyoruz. Bu “yasa”nın doğrudan uygulamaya konulmayacağına dair yorumlar yapılsa da Batı Şeria’da işgalin fiilen her geçen gün genişletilmeye çalışıldığı göz önünde bulundurulduğunda, Siyonizmin Gazze’deki “kriz”ini kendi lehine çözmesinin ardından sıradaki hedefinin Batı Şeria’nın bütünüyle ilhakı olduğunu tahmin edebiliriz.

Başta ABD ve ardından Avrupa emperyalizmleri ise her gün dünya emekçi halklarına Siyonist varlığın gerçekleştirdiği soykırımın asli sponsorları olduğunu göstermeyi sürdürmekte. Bu işbirlikçilik, soykırımda kullanılan silah ve mühimmatın sağlanmasından birçok ülkedeki Filistin’le dayanışma hareketlerinin kriminalize edilmesine ve Filistin dostlarının polis ve yargı şiddetine maruz bırakılmasına kadar uzanıyor. Buna rağmen, Siyonizmin tarihi müttefiki Fransa’nın Filistin Devleti’ni tanıyacağını açıklaması, ardından Birleşik Krallık’ın eğer İsrail Gazze’de bir ateşkeste uzlaşmaz ve insani yardım girişi sağlamazsa Filistin Devleti’ni tanıyacağına dair açıklaması Siyonizmin krizinin uluslararası alandaki boyutunu gözler önüne sermektedir.

Tek Adam rejiminin bütün Filistin dostu söylemlerine rağmen Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı ve limanlar aracılığıyla işgal devletine taşınan petrol, silah ve mühimmatla soykırım suçlarına ortak olduğuna aylardır şahit oluyoruz. Erdoğan’ın bizzat açılışına katıldığı sözde savunma, esasen bir savaş sanayisi fuarı olan IDEF2025’te işgal devletine silah ve mühimmat tedarikiyle bilinen birçok şirketin ağırlanmasıyla bu işbirlikçi tutum tekrar gözler önüne serildi. Bu fuarı protesto eden Filistin Eylem Komitesi’nin eylemi yasaklandı ve eyleme katıldığı gerekçesiyle gözaltına alınan Filistin dostlarından biri tutuklandı. Türkiye hükümeti, BM’de İsrail’e askeri ambargo uygulamak amacıyla kurulan Lahey grubunun yaptırım belgesine imza atmamasına gelen tepkiler sonucunda imza atmak zorunda kalırken, diğer yandan 18 ülkeyle birlikte Hamas’a silah bırakma çağrısında bulundu. Kısacası, Tek Adam rejimi tüm retoriğine rağmen soykırımı besleyen politikalarını sürdürmekte.

Aksa Tufanı ve ardından başlayan Gazze soykırımı hâlâ dünya sınıflar mücadelesinin merkezinde bulunuyor. Ortadoğu’da gerici Arap rejimleri soykırım ortaklıklarını sürdürürken Mısır diktatörü Sisi’nin işbirlikçiliğine karşı Mısır’da ve dünya genelinde Mısır konsoloslukları önünde protestolar düzenleniyor. ABD’nin başını çektiği emperyalist cephe, Siyonizmin krizini sonlandırmak için maşaları aracılığıyla ve doğrudan Filistin direnişini silahsızlandırmaya çabalıyor. Son sözü ise Nakba’dan beri silahlı direnişini sürdüren Filistin halkının ve dünya halklarının antiemperyalist mücadelesi söyleyecek.

Ara zam yok, hayat pahalılığına karşı ne yapmalı?

0

Asgari ücrete temmuz ayında ara zam yapılmadı. Malum, hükümet ücretlerin reel olarak olağanüstü düzeylerde erimesi ve seçim ekonomisi perspektifi sonucunda 2022 ve 2023 yıllarında asgari ücrete temmuz ayında da zam yapmıştı. Kaşıkla verip kepçeyle almayı huy edinen hükümet bu uygulamadan da patronların kârlı çıkmasını bir şekilde sağladı.

Elbette asgari ücrete yapılan zam doğrudan ve dolaylı olarak bütün ücretlileri ilgilendiriyor. Emekçilerin büyük bir kısmı bu yıllarda temmuz ayında ara zam alabilmişti. Ancak 2023 seçimlerinin hemen ardından “Şimşek Programı”nın devreye girmesiyle bu uygulama sona erdi. Mehmet Şimşek öncülüğünde gerçekleşen OVP’nin nerelerde “başarı” gösterdiği ayrı bir konu. Ama krizden sermaye lehine bir çıkış sağlayıp faturayı emekçilere kesme konusunda başarılı olduğu açık.

Asgari ücrete ocakta yapılan yüzde 30 oranındaki zam ile, asgari ücretin yılın ilk aylarında açlık sınırının altına düşeceği belliydi. Nitekim bu oran enflasyonun epey altındaydı. Bugün geldiğimiz noktada durum çok daha vahim. TÜİK’e göre haziran ayında yıllık enflasyon artışı yüzde 35 civarında. Bu durum hayat pahalılığındaki artışın kesintisiz olarak sürdüğünün göstergesi. Enflasyonun en çok hissedildiği unsurlar ise konut, gıda ve ulaşım gibi emekçilerin temel harcama kalemleri. Enflasyondaki yıllık yüzde 35’lik artışın 21’i bu üç hayati alandan kaynaklanıyor. Özellikle barınma alanında son yıllarda yaşanan kriz emekçilerin en belirleyici sorunlarından birisi olarak göze çarpıyor.

Tablo çok belirgin. İşçi sınıfının, emekçilerin, yoksulların alım gücü düşmeye devam ediyor; hayat pahalılığı artıyor. Bu durum yoksullaşmayı ve borçlanmayı tetikliyor, kısır bir döngü açığa çıkıyor. Hayat pahalılığının dolaylı olarak tetiklediği pek çok sosyal sorun da açığa çıkmaya devam ediyor. Fakat bu karamsar tablodan çıkış mümkün. Patronların ve rejimin emekçilere karşı bir ekonomi programı varsa bizim de tutarlı ve birleşik bir mücadele programımız olmalı. Taleplerimiz ve araçlarımız, emekçileri bu cendereden kurtaracak olan çözümleri üretmeli.

Ücretlere üç ayda bir gerçek enflasyon oranında zam yapılması talebimiz güncelliğini ve aciliyetini koruyor. Bu talebi savunmaya devam etmeliyiz. Sadece bu değil; emekçilerin hayat pahalılığı karşısında ezilmesi karşısında tüm ücretlerin yoksulluk sınırının üzerine çekilmesi ve artan oranlı servet vergisi alınması elzemdir. Bütün bunlar için sendikalar başta olmak üzere bütün emek örgütlerinin ve sosyalistlerin seferber olması gerekli. Temmuzda ara zam mücadelesi için bu türden birleşik bir seferberlik yaratılamadı. İşçi sınıfının daha da yoksullaşmasının bir sorumlusu da budur. Aslında sınıfın acil gündemleri için birleşik bir seferberlik yaratma konusundaki zafiyet 2025 1 Mayıs’ındaki parçalı görüntüden de belliydi. Fakat önümüzdeki aylarda metal sektöründe toplu sözleşme ve asgari ücrete ocakta zam gibi kritik gündemler bulunuyor. İşçi sınıfını somut olarak etkileyecek bu kritik gündemlere şimdiden hazırlanmalıyız. Yakın dönemin deneyimlerinden hareketle emekçilerin birleşik mücadele hattını oluşturmak için çalışmaya devam etmeliyiz.

Yeni maden yasası: Kimin için ekonomik kalkınma?

0

İklim krizinin artık bilimsel bir rapordan çok, yakınımızda yanan ormanlar, kurumakta olan göller ve göç etmek zorunda kalan kuşlarla hayatımıza girdiği bu çağda, 24 Temmuz’da Resmi Gazete’de yayımlanan ve maden yasasında yapılan değişiklikleri içeren yasal düzenleme, ekolojik dengenin ve insanca yaşam hakkının daha derin şekilde yara alacağı kaygısını yükseltiyor.

Yeni yasa kapsamında özellikle maden aramalarının genişletilebileceği bölgelerde yaşayan yurttaşlar tedirgin. Tarım ve hayvancılıkla geçinen kesimler, su kaynaklarının ve yaşam alanlarının tehlikeye gireceğini belirtiyor. Yasada kamu denetimi geri plana atılmış, karar süreçleri yalnızca ekonomik fayda eksenine oturtulmuş durumda. Yeni düzenlemeye göre, özel şirketlerin maden ruhsatı alması kolaylaştırılırken, bazı orman ve sit alanlarında madencilik faaliyetlerinin önü açılıyor. Ayrıca çevresel etki değerlendirme (ÇED) süreçlerinin esnetilmesi ve izin alma sürecinin hızlandırılması da dikkat çeken başlıklar arasında yer alıyor. Geçmişten günümüze bu süreçlerin denetimsizliği nedeniyle yaşanan onca faciaya karşılık yeni yasa değişikliği ile denetimsizliğin kalıcı hale getirilmesi yasalaştırılmış vaziyette.

Bakanlık söz konusu yasanın “Türkiye’nin maden ve enerji bakımından bağımsızlığı için kritik önem arz ettiğini” belirtirken ekonomik kalkınma bahanesi ile doğa, insan sağlığı ve yerel halkın yaşam hakkı yok sayılıyor. Zira madencilik ruhsatları için çeşitli kolaylıklar sağlanırken, en dikkat çeken düzenlemelerden biri şu: Zeytinlik alanlarda “kamu yararı” gözetilerek madencilik yapılabilmesinin önü açılıyor. Ancak buradaki politik problem, “kamu yararı” tanımının belirsizliğinde saklı.

Yasada öne çıkan bir diğer düzenleme ise zeytin ağaçlarının taşınabilir sayılması. 6 Şubat depremlerinin üzerinden 2,5 yıl geçmesine rağmen depremden etkilenen 10 ilde hâlâ daha hayat kurulamamış, altyapı sorunları dahi çözülememişken yeni yasada belirtilen zeytinliklerin sökülerek taşınmasına dair düzenlemenin, insan yaşamının ve sağlığının hiçe sayıldığı bu düzende hiçbir surette işlevsel olmayacağı bir gerçektir. Meselenin bu şekilde çözüleceğine inanılması da yaşanan iklim krizi bakımından içler acısıdır. Bununla birlikte uzmanların yüksek sesle belirttiği üzere, zeytin ağaçlarının taşınması ekolojik dengeyi ve tarımsal sürdürülebilirliği tamamen olumsuz etkiler. Zeytin ağacının taşınması ile uzun bir süre ürün vermemesi, duruma göre hiçbir şekilde ürün vermemesi riski ile karşılaşılır, zeytin ağaçlarının bulunduğu bölgelerde yaşayan habitatın, biyolojik çeşitliliğinin yok olmasına yol açılır ve bir zeytinliğin sökülmesi bölgedeki karbon dengesini bozar. Kısacası, sökülen zeytin ağaçları ekosistemden koparılmış sayılır.

İktidarın dilinde ekonomik kalkınma amacıyla yeni maden yasası düzenlemesi yapıldığı belirtiliyor. Ancak eğer bu kalkınma toprağını, suyunu, ağacını kaybeden köylüye rağmen yapılacaksa, yeraltı sularını kirletecek sonuçları olmasına rağmen yapılacaksa, iklim krizini çözüme ulaştırmak yerine doğayı daha da tahrip edecek olmasına rağmen uygulanacaksa bu mesele, tek başına bir çevre meselesi değil, adalet ve demokrasi meselesi haline gelmiş olur. Bu yüzden başta Kaz Dağları ve Munzur Vadisi olmak üzere birçok bölgede çevre örgütleri yasa sonrası acil eylem planlarına başladı. Çeşitli ekolojik platformlar yaptıkları ortak açıklamada, “Doğayı sermayeye teslim eden bir yasa ile karşı karşıyayız” ifadelerine yer verdi. Ankara’da, Türkiye’nin dört bir yanından gelen köylüler TBMM Dikmen Kapısı önünde nöbet tutuyor, tutulan nöbetler açlık grevi ve oturma eylemlerine dönüşmüş durumda. Kaz Dağları, Akbelen, İkizdere örneklerinde görüldüğü gibi, yerel mücadeleler ekolojik hakları savunmanın en somut zemini olmaya devam ediyor.

Muhittin Karkın Seçme Eserleri II: Türkiye’de Devlet ve Devrim

0

Muhittin Karkın, bir sınıf devrimcisi olarak ömrü boyunca mücadele etti. Sosyalist fikirlerini açık bir şekilde savundu. İncelemekten, öğrenmekten, yazmaktan ve aktarmaktan hiç vazgeçmedi. Merakı ve devrimci coşkusuyla farklı konularda binlerce yazı üretti. Haziran ayında Enternasyonal Yayıncılık’tan çıkan “Türkiye’de Devlet ve Devrim” kitabı işte bu yazıların bir kısmına ev sahipliği yapıyor.

Muhittin Karkın’ın Seçme Eserleri’nin ikincisi olan kitap, Kasım 1978 ile Haziran 2023 dönemine ait 58 yazıdan oluşuyor. İstanbul’da 6 Temmuz’da bir etkinlik ile tanıtımı yapılan kitap, içerdiği her bir yazıya sinmiş devrimci Marksist metodolojisiyle hem güncelliğini koruyor hem de bir devrimci kılavuz işlevi görmeye devam ediyor. Bu açıdan bugüne ve yarına ışık tutan bu kitabı tüm okurlarımıza, tüm öncü işçilere, tüm devrimci Marksist militanlara öneriyoruz.

Aşağıdaki kısım, kitapta yer alan Eylül 1995 tarihine ait “Demokrasi İçin Devrim” yazısından alınmıştır.

Nasıl bir demokrasi, nasıl bir mücadele?

Biz bu ülkede demokrasinin, bizzat demokrasi ve özgürlüklerin önünde bir engel olarak duran, demokratik kazanımları tehdit altında tutan ve krizin tek sorumlusu olan sermaye sınıfı tarafından kurulamayacağını biliyoruz. Gerçek bir demokrasinin, bu ülkede ve tüm dünyada işçi sınıfının bağımsız önderliği altında mücadele eden emekçiler tarafından ve ancak kapitalizmin tasfiyesi ile kurulabileceğini söylüyoruz.

Bugün işçi sınıfının önündeki en önemli görev siyasi demokrasi talebi ile mücadeleye girmektir. Krize çare olarak önerilen “acı ilaçların”, ne tür baskı yöntemleri ile emekçilere içirilmeye çalışıldığı anlaşıldığında siyasi demokrasi mücadelesinin önemi de ortaya çıkar.

İşçi sınıfının tüm emek güçlerine önderlik ederek mücadeleyi daha öte noktalara taşıması tarihsel bir zorunluluktur. Bu mücadele “burjuva demokrasisinin” ihya edilmesi hedefiyle sınırlanırsa kaybeden yine emekçiler olacaktır. (…)

Sermaye düzeninin sınırları içindeki sözde demokrasi, sahtekârlıktan başka bir şey değildir. Bu nedenle demokrasi sorununun çözümü patronların siyasi temsilcilerinin ellerine ve insaflarına terk edilemez. İşçi sınıfı demokrasiyi kendi elleri ve gücüyle kurmalıdır. İşçi sınıfı için tek gerçek demokrasi kapitalizmin ortadan kaldırıldığı, işçi sınıfının üreten ve yöneten bir sınıf olarak ekonomik, politik ve toplumsal hayatın bütününün denetim ve yönetimini kendi ellerine aldığı bir İşçi Demokrasisi olacaktır.

أنهوا الجوع والإبادة الجماعية في غزة! افتحوا الحدود! إسرائيل ارحلي عن فلسطين!

0

الإبادة الجماعية التي تُبث مباشرة عبر شاشات التلفاز أوصلت صور أبشع الجرائم التي يرتكبها الصهاينة في فلسطين إلى العالم بأسره. الأطفال يموتون جوعًا أمام أعيننا، ووجوههم الهزيلة بسبب سوء التغذية تُنشر على الشاشات ومواقع التواصل الاجتماعي. النساء لا يستطعن إكمال الحمل أو النجاة من الجروح. الأجساد الممزقة والأطراف المبتورة أصبحت مشهدًا يوميًا مألوفًا. البنية التحتية في غزة دُمّرت بنسبة تزيد عن خمسة وتسعين بالمئة، ولم يبقَ شيء: لا مستشفيات ولا أدوية، لا مدارس ولا حتى حليب للأطفال. هذا الواقع ليس خيالًا علميًا بل نتيجة مباشرة لإبادة جماعية تنفذها إسرائيل منذ نحو سبعمئة يوم، بتواطؤ الإمبريالية الأميركية والأوروبية، وتجاهل حكومات العالم. إن هذه الإبادة تمثل دليلًا جديدًا على وحشية النظام الرأسمالي العالمي.

استخدام الجوع كسلاح حرب كان من أبرز أساليب النازية الألمانية خلال الحرب العالمية الثانية. واليوم، يكرر نظام الفصل العنصري الإسرائيلي هذه الجريمة بوحشية متعمدة، في إطار مخططه التاريخي لاحتلال كامل فلسطين وتحقيق مشروع “إسرائيل الكبرى”. غير أن عقودًا من المقاومة البطولية حالت دون تحقيق هذا الحلم الاستعماري.

بحسب تقارير الأمن الغذائي الصادرة في نهاية شهر أيار، يعاني جميع سكان غزة من انعدام حاد في الأمن الغذائي، فيما يواجه أكثر من أربعمئة وسبعين ألف شخص المجاعة الكارثية. سبعون ألف طفل وسبعة عشر ألف أم يحتاجون إلى علاج طارئ من سوء التغذية الحاد، وهو عدد مرشح للارتفاع يومًا بعد يوم. في بداية العام الجاري، توقعت المؤسسات الإنسانية حاجة ستين ألف طفل للعلاج، لكن الأوضاع تدهورت بشكل متسارع.

وفقًا لوزارة الصحة في غزة، قُتل ما يقارب ستين ألف شخص منذ تشرين الأول الماضي، بينهم أكثر من سبعة عشر ألف طفل، وأصيب أكثر من مئة وخمسة وأربعين ألف شخص بجروح خطيرة. وتقدّر منظمات عدة أن العدد الحقيقي للضحايا قد يتجاوز مئة ألف بسبب شدة الإبادة وطول مدتها. ومنذ نهاية أيار، استشهد أكثر من ألف شخص خلال محاولتهم الحصول على المساعدات الغذائية من مراكز التوزيع التي تحوّلت إلى مصائد موت بتواطؤ الولايات المتحدة وما يسمى بـ”صندوق المساعدات الإنسانية لغزة”.

رغم القمع، تتوسع التعبئة العالمية دعمًا للمقاومة الفلسطينية ورفضًا لسياسة الإبادة الجماعية التي تنتهجها حكومة نتنياهو. من لندن وباريس إلى مقديشو وبيروت والقاهرة وطهران، خرجت تظاهرات حاشدة تندد بالمجازر. في الولايات المتحدة، ارتفعت الأعلام الفلسطينية في قلب التظاهرات المناهضة لترامب. وفي مختلف البلدان العربية، نزلت الشعوب إلى الشوارع مطالبة بفتح المعابر وإنهاء الحصار. التظاهرات الأوروبية تصاعدت، خصوصًا في إسبانيا، حيث دعمت قطاعات واسعة “المسيرة العالمية إلى غزة” التي حاولت الوصول إلى رفح عبر الصحراء، لكنها وُجهت بالقمع الوحشي من نظام السيسي، وتم سجن وترحيل عشرات النشطاء. أما “أسطول الحرية”، فتم اعتراضه مرتين من قبل الاحتلال، ما زاد الغضب الشعبي العالمي.

تحت ضغط هذه التعبئة، سمحت إسرائيل بدخول محدود للمساعدات الغذائية والطبية، لكنها واصلت ارتكاب المجازر قرب مراكز التوزيع، مما أدى إلى سقوط عشرات الشهداء يوميًا. بعض الحكومات، وبسبب ضغط شعوبها، حاولت تحسين صورتها عبر إصدار بيانات رمزية ضد إسرائيل والتعهد بالاعتراف المستقبلي بدولة فلسطين، لكنها لم تتخذ أي خطوات ملموسة يمكن أن تهدد علاقاتها السياسية والاقتصادية مع الكيان الصهيوني، بما في ذلك حكومات مثل لولا وبيترو وبوريك في أميركا اللاتينية، وستورمر وبيدرو سانشيز وماكرون في أوروبا.

الضغط الشعبي أجبر بعض حلفاء إسرائيل على إسقاط المساعدات جوًا على مراكز اللاجئين في غزة، بما في ذلك إسبانيا وألمانيا وفرنسا والأردن والإمارات، ما يعكس عزلة نتنياهو المتزايدة، لكنه لا يعوض النقص الكارثي في حجم الإمدادات. تشير تقارير الأونروا إلى أن أكثر من مليونين ومئة ألف غزي يحتاجون إلى مرور خمسمئة إلى ستمئة شاحنة يوميًا لتجنب المجاعة، بينما لا يسمح الاحتلال إلا بمرور خمسين شاحنة فقط.

إننا في الرابطة الأممية للعمال – الأممية الرابعة ندعو إلى الاستمرار في التعبئة الجماهيرية وتصعيدها دعمًا للمقاومة الفلسطينية، ورفضًا للحرب والإبادة. يجب أن نرفع أصواتنا في كل مدينة وكل بلد، مطالبين الحكومات بقطع جميع أشكال العلاقات مع إسرائيل: الاقتصادية والدبلوماسية والثقافية والأكاديمية. كما نطالب بفتح جميع المعابر الحدودية العربية فورًا لإدخال المساعدات الغذائية والمياه والأدوية ومواد إعادة الإعمار، بالإضافة إلى السماح بدخول الأطباء والمتطوعين، على أن تدار هذه الموارد من قبل الهيئات التي يقرها الشعب الفلسطيني نفسه، لا من قبل مؤسسات متواطئة مع الاحتلال.

لا مزيد من الجوع، لا مزيد من الإبادة في غزة. يجب انسحاب جميع الجنود الإسرائيليين من فلسطين ولبنان وسوريا فورًا. من النهر إلى البحر، فلسطين حرة. من أجل فلسطين موحدة، علمانية، ديمقراطية، وغير عنصرية.

الأول من آب/أغسطس ٢٠٢٥
الرابطة الأممية للعمال – الأممية الرابعة

Gazze’de açlık ve soykırıma son! Sınırları açın! İsrail Filistin’den defol!

0

Televizyondan canlı yayınlanan soykırım, Siyonistlerin Filistin’de işlediği en vahşi suçların görüntülerini tüm dünyaya ulaştırdı: Yetersiz beslenmiş çocukların ölüm anları ekranlardan ve sosyal medyadan izleniyor. Ne hamileliğini sürdürebilen ne de hayatta kalabilen kadınlar… Parçalanmış, uzuvlarını kaybetmiş binlerce insan… Tüm bunların arka planında, bombalamalarla altyapısının %95’i yok edilmiş bir Gazze var. Artık ne hastane kaldı ne ilaç; ne okul var ne de yetersiz beslenen çocuklar için süt. Bu görüntüler bilim kurgu değil: canlı yayında izlediğimiz gerçek ve neredeyse 700 gündür süren İsrail soykırımının, Amerikan ve Avrupa emperyalizminin işbirliğinin ve dünya hükümetlerinin kayıtsızlığının öngörülen sonucu. Gazze’deki soykırım, kapitalist sistemin barbarlığının bir başka açık göstergesidir.

Açlığı bir savaş yöntemi olarak kullanmak, Nazi Almanyası’nın İkinci Dünya Savaşı’nda başvurduğu özel bir stratejiydi. Bugün ise İsrail’in apartheid rejimi, aynı yöntemleri kullanarak, apaçık ve gaddar bir iki yüzlülükle, Gazze ve Batı Şeria’nın tamamını işgal etmeye çalışıyor. Bu, “Büyük İsrail” hedefinin bir parçası ve Siyonist emperyalist sömürgeciliğin tarihsel planı. Ancak on yıllardır süren Filistin direnişi sayesinde bu hedeflerine ulaşamadılar.

Soykırımın rakamları

Mayıs ayı sonunda yayınlanan Entegre Gıda Güvencesi Aşama Sınıflandırması (IPC) bilgilerine göre, Gazze’de 470 bin kişi felaket düzeyinde açlıkla (IPC Aşama 5) karşı karşıya ve tüm nüfus akut gıda güvensizliği yaşıyor. Raporda ayrıca 71 bin çocuk ve 17 binden fazla annenin akut yetersiz beslenme nedeniyle acil tedaviye ihtiyaç duyacağı öngörülüyor. 2025 yılının başında, kurumlar 60 bin çocuğun tedaviye ihtiyaç duyacağını tahmin ediyordu. Bu dramatik göstergeler her geçen gün artıyor.

Gazze Sağlık Bakanlığı’nın Temmuz ayı sonundaki açıklamasına göre, Ekim 2023’ten bu yana aralarında 17 bin fazla çocuğun da bulunduğu 60 bin kişi öldürüldü ve 145 binden fazla kişi ağır yaralandı. Soykırımın şiddeti ve uzunluğu nedeniyle, çeşitli kuruluşlar bu rakamların çok daha yüksek olabileceğini ve öldürülenlerin sayısının 100 bine ulaşabileceğini belirtiyor. Sadece Mayıs sonundan bu yana, binden fazla kişi, ABD ve Trump ile birlikte ölüm tuzağına dönüştürülen Gazze İnsani Yardım Vakfı’nın gıda dağıtım merkezlerinde gıda yardımı ararken İsrail’in şarapnel ateşinde öldü.

Sınırların açılması ve soykırımın sonlanması için seferberliği sürdürmeli, genişletmeli ve derinleştirmeliyiz!

Gazze direnişini desteklemek ve Netanyahu’nun soykırımcı hükümetini reddetmek için küresel düzeydeki seferberlik büyümeye devam ediyor. Bu destek, tüm kıtalarda gerçekleşen kitlesel protestolarla kendini gösterdiği gibi, İsrail sınırları içinde de Siyonizm karşıtı Yahudi topluluğunun bir kesiminin, saldırının sona ermesi talebiyle harekete geçmesinde kendini gösteriyor.

Soykırıma karşı Londra, Fransa, Somali, Lübnan, Mısır ve İran’da kitlesel eylemler düzenlendi. ABD’de Trump’a karşı düzenlenen büyük eylemlerde Filistin bayrağı dalgalandırıldı. Mısır’da olduğu gibi Arap ülkelerinin halkları hükümetlerinden sınırları açmalarını talep etmek için harekete geçti. Geçtiğimiz haftalarda, başta İspanya olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde kitlesel eylemler gerçekleşti. Haziran ortasında, Küresel Gazze Yürüyüşü, sınırların derhal açılmasını ve insani yardımın girmesini talep etmek için çölü geçerek Mısır’ın Gazze sınırındaki Rafah’a ulaşmayı hedeflemişti. Mısır’ı yöneten baskıcı Sisi diktatörlüğü soykırıma suç ortağı olduğunu göstererek hareketi bastırdı ve dünyanın çeşitli yerlerinden gelen aktivistleri hapse attı ve sınır dışı etti. Özgürlük Filosu, İsrail tarafından iki kez durduruldu ve bu da dünya çapında tepkiyi daha da derinleştirdi.

İsrail, gıda ve ilaçların damla damla akışına izin vermek zorunda kaldı, ancak dağıtım merkezlerinin yakınında cinayetlerine devam ediyor ve her gün onlarca insanı öldürüyor. Çeşitli hükümetler, kendi ülkelerindeki protestoların yarattığı baskı sonucunda, İsrail’e karşı yeni açıklamalar yaparak ve BM’de Filistin devletinin gelecekte tanınacağını vaat ederek kendilerini yeniden konumlandırmaya çalışıyorlar. Ancak, İsrail ile siyasi ve ekonomik ilişkilerini tehlikeye atacak hiçbir somut adım atmıyorlar. Tıpkı Latin Amerika’da Lula, Petro ve Boric, Avrupa’da Starmer, Pedro Sánchez veya Fransız emperyalisti Macron gibi.

Küresel seferberliğin yarattığı baskı, İspanya, Almanya, Fransa, Ürdün ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi İsrail’in müttefiklerini, Gazze’deki mülteci merkezlerine havadan gıda yardımı yapmaya zorladı. Bu durum Netanyahu’nun giderek daha fazla yalnızlaştığının bir göstergesi olsa da, yardım miktarı son derecede yetersiz. Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistin Mültecilerine Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA), 2,1 milyondan fazla Gazzelinin açlıktan ölmesini önlemek için günde 500 ila 600 kamyonun geçişine ihtiyaç olduğunu belirtiyor. Ancak İsrail, günde en fazla 50 kamyonun geçişine izin veriyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, Gazze’deki soykırıma karşı küresel seferberliği sürdürme ve Filistin direnişine desteği genişletme ve derinleştirme çağrısında bulunuyoruz. Dünyanın her şehrinde öfkemizi ve tepkimizi açıkça göstermeliyiz. Tüm hükümetlerden, soykırımcı Netanyahu ve İsrail ile olan ekonomik, diplomatik, kültürel, akademik ve diğer tüm ilişkilerin derhal ve kalıcı olarak kesilmesini ısrarla talep etmeliyiz.

Arap ülkelerinden, gıda, su, ilaç, temel yeniden inşa malzemeleri ile sağlık çalışanları ve gönüllülerden oluşan kitlesel yardımın girişine izin verecek şekilde tüm sınır kapılarını derhal açmalarını talep ediyoruz. Bu kaynakların tamamı, Filistin halkının kabul ettiği kuruluşlar tarafından yönetilmelidir; emperyalizmin suç şebekesi Gazze İnsani Yardım Vakfı tarafından değil. Gazze’de daha fazla açlığa ve soykırıma hayır! Tüm İsrail askerleri Filistin, Lübnan ve Suriye’den derhal çekilsin! Nehirden denize özgür Filistin! Tek, laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin için!

1 Ağustos 2025

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Erdoğan mı, İmamoğlu mu?

0

Sorunun uyandırdığı merak, cazibe ve taşıdığı gerilim herkesin malumu! Türkiye bir süredir bu soruya kilitlenmiş durumda. Siyasi rekabet bu soru ve cevap üzerinden şekilleniyor. Nitekim iktidar yargı eliyle CHP’ye topyekûn bir siyasi operasyon başlattı ve el yükselterek operasyonlara devam ediyor. CHP’nin İstanbul ilçe belediyelerinin ardından İzmir, Adana, Antalya, Adıyaman belediye ve il yönetimlerine dek siyasi operasyon genişledi. Belli ki bu siyasi operasyonlar gidebildiği yere kadar gidecek.

Ve ama anlaşılan o ki 19 Mart’ın ardından “Erdoğan mı, İmamoğlu mu?” sorusu, olası bir genel seçim bağlamında, fiilen kadük hale geldi. Çok sayıda dava ile sıkıştırılmış durumdaki İmamoğlu’nun siyasi yasaklı hale gelmemesi ve olası bir iktidar değişimi olmaksızın serbest kalabilmesi mevcut tabloda çok zor görünüyor. Kuşkusuz burası Türkiye, beş dakikada her şey değişebilir! İşçi Demokrasisi Partisi olarak, iktidar marifetiyle gerçekleşen bu siyasi operasyonların siyasi demokrasi temelinde kuşkusuz tam karşısındayız. Demokratik hakların bu derece ayaklar altına alınmasının kabulü mümkün değil. Bu muamele on yıllarca Kürt siyasal hareketine yönelik de uygulandı. Bu, kişilerle sınırlı ve ilgili olmayan, herkesi içeren ve tüm bir siyasal/toplumsal sistemi kapsayan bir hak ve özgürlükler meselesi.

Lakin tablonun bu olması ve siyasetin “Erdoğan mı, İmamoğlu mu?” sorusuna kilitlenmiş görünmesi, çözümün bu soruda saklı olduğu anlamına gelmiyor. Temel soru ve sorun “Türkiye’yi ‘kim’ yönetecek?” olmamalı. Özgür Özel’in yükselen performansı, Mansur Yavaş’ın toplumun geniş bir kesiminden teveccüh alıyor görünmesi ve bunun muhalefete moral ve güç vermesi ya da Erdoğan’ın bütün bir iktidar bloku açısından taşıdığı değer anlaşılabilir. Tarihte bireyin rolü bir gerçeklik. Yine de temel sorunların çözümü açısından kişiler/partiler ikincil görülmeli. Esas mesele bir asırdır aynı: “Türkiye ‘nasıl’ yönetilecek?”

Burjuva restorasyon mu?

İktidar blokunun cevabı ortada ki bu iktidar açısından hem birinci soruyu yanıtlıyor hem devletin hangi sınıfa/kesimlere hizmet edeceğini ifade ediyor. Muhalefet için ise aynı şeyi söyleyemiyoruz. Ortada çeşitli sınıfsal/politik muhalefet odakları var. CHP en güçlü ve belirleyici olanı ve muhalefetinin odak noktası “Kim yönetecek?” sorusuna yoğunlaşmış durumda. Bir bakıma muhalefet 2023 seçimlerini böyle kaybetti.

Peki, “Türkiye nasıl yönetilecek?” CHP’nin bu soruya cevabı, “Kim yönetecek?” sorusuna verdiği cevap kadar açık ve net değil. Kuşkusuz CHP, Tek Adam rejiminin antidemokratik yönetim pratiğinden çok daha demokratik bir yönetim vaat ediyor. CHP’nin bu vaadi görece özgürlükçü ve demokratik bir siyasal ortam ihtimali içerse de, pek çok kez olduğu gibi, sermaye düzeninin çıkarlarıyla sınırlarının çizileceğine emin olabiliriz.

Emek İttifakı

Bu yüzden ısrarla Emek İttifakı kendi cevabını net ortaya koymalı diyoruz. Ki böylece üzerine konuştuğumuz muhalefetin sınıfsal bileşiminin ve siyasal programının sınırları çizilsin. 2023 seçimlerinde iktidar karşısında diye herkesi muhalefet çuvalına doldurmanın maliyeti, rezilliği ve moral bozukluğu ortada. Niye bunda ısrar ediyoruz? Çünkü kapitalizmle ilişkisi müphem afaki bir demokrasi talebi ve mücadelesi, her şeyden önce toplumun en geniş ve belirleyici kesimini oluşturan işçi sınıfını ve emekçi halk kesimlerini dışlıyor. Onları sosyokültürel kodlarla başta AKP olmak üzere çeşitli burjuva partilerin emek düşmanı politikalarının içine hapsediyor. Onları işçi-emekçi olmaktan kaynaklı sınıfsal kimliğinden önce coğrafi, dini, mezhebi kimliğiyle etiketliyor, bölüyor ve parselliyor. Sonuç belli!

Kuşkusuz kültürel kimliklerimizden azade değiliz. Aksine onlar varlığımızı şekillendiren son derece önemli unsurlar. Peki, ama sadece aynı şehirden, yöreden ya da mezhepten diye bir patron ya da emek düşmanı, sermaye dostu bir politikacı niye dostunuz olsun? Herkes kendi hayatından öyle olmadığını bilir!

“Demokrasi için devrim”

Kısacası kapitalizmden bahsetmeden bahsedilen demokrasi burjuva demokrasisidir. Burjuva demokrasisi bütün eşitsizlikleri saklayan, onayan ve normalleştiren bir sermaye demokrasisidir. Bu ifadeler birçoklarına çok genel, anlamsız ya da bağlamsız gelebilir. Oysa sermaye demokrasisi mi, işçi demokrasisi mi ayrımı doğrudan hayatlarımızı belirliyor. Nasıl mı? Soralım! Demokrasiyi paylaşmaktan bahsedenler neden ülke gelirlerini ve zenginliğini paylaşmaktan bahsetmez? Açlık sınırı altındaki asgari ücreti, emekli aylıklarını, çalışsa da yoksulluğu damga gibi taşıyan milyonları nereye koyacağız? Demokrasi, öyle mi! Ya grev hakkı? Evet, grev anayasal bir hak ama pratikte sınırı güvenlik ve yargı, yani hükümet/iktidar çiziyor. Muhalefet belediyelerindeki grev karşıtlığı ve düşük ücret politikası da iktidarı aratmıyor. Keza haklar gibi özgürlüklerimiz de yerlerde sürünüyor. Sistem değişmeden isimlerin değişmesiyle bu sorunlar çözülmedi, çözülmez! 2002’de Erdoğan’ın 3 Y’yi (yolsuzluk, yoksulluk, yasaklar) bitirmek için çıktığı yolda geldiği noktaya bakın! İsimlerle sorunlar çözülseydi şimdiye bütün dertler çoktan bitmiş gitmiş olurdu. Doğru soru, “Türkiye ‘nasıl’ yönetilecek?” olmalı.

Erken ya da zamanında, en geç 2,5 yıl içinde seçimler olacak. Seçim barajından siyasi partiler yasasına eşitsizlik, yasak ve engellerle dolu antidemokratik bir yapı heyula gibi ortada duruyor. Antidemokratik bir yapıdan demokrasi çıkmaz. Öncelikle tüm siyasi tutsaklar serbest kalmalı. Seçim barajı sıfırlanmalı. Seçimlerde devlet imkânları herkese eşit ve sonuna kadar açık olmalı. Propaganda önünde hiçbir engel, yasak olmamalı. Kazananın her şeyi aldığı ve belirlediği düzen son bulmalı. Ülkenin temel sorunlarını tartışacak ve karar verecek bir kurucu meclis oluşturulmalı. Kurucu meclis öncelikle tek adam yönetimine son vermeli; siyasi demokrasiyi egemen kılan, ezilen ve sömürülen emekçi halklardan yana demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü yeni bir siyasi sürecin temelini atmalı. Şüphesiz bu hedeflere ancak emekçilerin kitlesel seferberliğiyle ulaşılabilir ve bu süreç bir işçi-emekçi hükümeti ile taçlanmalıdır…

Geçmişten Bugüne İzmir’de İşçi Mücadeleleri paneli gerçekleşti

0

Birleşik Metal-İş Sendikası, Petrol-İş İzmir Şubesi, Basın-İş İzmir Şubesi ve Tekgıda-İş Sendikası başta olmak üzere birçok sendikanın içerisinde bulunduğu Sendikal Haklar Komitesi’nin emekleriyle gerçekleştirilen Geçmişten Bugüne İzmir’de İşçi Mücadeleleri paneli 25 Temmuz’da katılımcılarla buluştu. Yakın zamandaki orman yangınlarında ihmaller sebebiyle hayatlarını kaybeden işçi ve gönüllüler adına bir dakikalık saygı duruşuyla başlayan panel, Evrensel Gazetesi İzmir Temsilciliği’nin hazırladığı sinevizyon gösterimi ile devam etti.

İlk konuşmacı Doç. Dr. Hakan Koçak, “İzmir’de İşçi Sınıfının Doğuşu: İlk Grevler, Kazanımlar” başlıklı konuşmasını sundu. Bir liman kenti olan İzmir’in Osmanlı’nın kapitalistleşme sürecindeki önemine değinen Koçak, 1920’lerde ortaya çıkan ve sendikaların öncesinde işçilerin özörgütlülüğü olan işçi cemiyetlerinden ve “amele” değil “işçi” olarak hitap edilmek isteyen İzmir işçilerinin sınıfsal kimliklerini kazanmaya başlamasıyla 1923’te sendikalaşma, haftalık izin ve tatiller, kadın işçilere yönelik talepler gibi pek çok sınıfsal talebi dile getirmelerinden bahsetti. 

Bir sonraki konuşmacı olan Evrensel Gazetesi yazarı Nuray Sancar, “Tariş Grevi’nden Günümüze Mücadelenin Öğrettikleri” başlıklı konuşmasına işçi sınıfının geçmiş deneyimlerinin bugün bizlere ders çıkarma imkânı sunduğunu söyleyerek başladı. Dönemin rejiminin işçi sınıfı üzerindeki sindirme politikalarını belirten Sancar konuşmasında Tariş üzerinde ülkücü çeteler tarafından kurulan baskı ve tahakkümden, burjuva medya tarafından yürütülen algı operasyonlarına ve işçilerin kriminalize edilmesine değin birçok saldırıya değinerek mücadeleye dair etraflıca bir tablo ortaya koydu. Sancar ayrıca bu saldırılara rağmen halkın farklı kesimlerinin desteğini arkasına alan Tariş Grevi’nin kitlesel bir mücadele olmasının öneminin de altını çizdi. İşçilerin kazanımlarının yok edilmesini, Tariş’in dağıtılmasını ve birçok özelleştirmeyi amaçlayan 24 Ocak Kararları ve daha sonrasında 12 Eylül darbesiyle burjuvazinin artan saldırılarından bahseden Sancar, AKP iktidarının bugünkü varlığını 12 Eylül darbesine borçlu olduğunu söyledi.

Panelin son konuşması, “Grev Yasakları” başlığıyla Birleşik Metal-İş Genel Başkanı Özkan Atar tarafından yapıldı. Grev hakkının işçi sınıfının mücadelesinde en temel mücadele araçlarından bir tanesi olduğunu söyleyen Atar, bu hakkın tarih boyunca kapitalizmin gelişimine paralel biçimde, hem yasalarla hem de keyfi biçimde baskılandığını, bugün dahi grev yasakları ya da erteleme adı altındaki yasakların bu mücadele geleneğinin önünde bir engel olmaya devam ettiğini dile getirdi. Sonrasında Atar, “Grev hakkı halen bir hak olmaktan çok bir istisna gibi uygulanıyor. Sendikalaşma oranlarının düşüklüğü, işkolu ve işyeri barajları, yetki süreçlerinin yıllarca sürmesi, mahkeme ve Yüksek Hakem Kurulu bariyerleri grevi fiilen imkansız hâle getiriyor. Grev kararı alınsa dahi, erteleme adı altında yasaklar devreye giriyor,” diyerek grev hakkının önüne koyulan engellere değindi. 2010 yılında MESS sözleşmesinin reddedilmesiyle önemli kazanımlar elde edildiğini söyleyen Atar, konuşmasını sene içerisindeki grev ve mücadelelerden bahsederek bitirdi.

بعد 41 عامًا في سجون فرنسا… جورج عبد الله حرّ .

0

أصدرت محكمة الاستئناف في باريس، الأسبوع الماضي، قرارها بالإفراج عن المناضل اللبناني جورج عبد الله بتاريخ 25 تموز/يوليو، بشرط مغادرته الأراضي الفرنسية وعدم عودته إليها.

وكان عبد الله، البالغ من العمر اليوم 74 عامًا، قد حُكم عليه بالسجن المؤبد عام 1987 بتهمة التواطؤ في اغتيال دبلوماسيين أميركي وإسرائيلي في باريس عام 1982. وعلى الرغم من أهليته للإفراج المشروط منذ 25 عامًا، رُفضت 12 طلبًا تقدم بها، ما جعله أحد أقدم السجناء السياسيين في أوروبا.

ورغم إعلان النيابة العامة في باريس يوم الإثنين الماضي نيتها الطعن في قرار الإفراج أمام محكمة التمييز، إلا أن هذا الطعن لا يعلّق تنفيذ الحكم، ولن يمنع بالتالي عبد الله من مغادرة فرنسا والعودة إلى وطنه.

ورأى قضاة محكمة الاستئناف أن مدة احتجازه “غير متناسبة” مع الأفعال المنسوبة إليه، خاصة مع تقدمه في السن، معتبرين أن عبد الله بات “رمزًا من الماضي للنضال الفلسطيني”. وجاء في قرارهم أن “الفصائل المسلحة الثورية اللبنانية”، التي أسسها عبد الله وضمت مناضلين ماركسيين وعلمانيين ومناصرين للقضية الفلسطينية، لم تقم بأي نشاط مسلح منذ عام 1984.

وأسف القضاة لكون عبد الله لم يُبدِ أي “ندم أو تعاطف مع الضحايا”، لكنه أكد عزمه على قضاء “ما تبقى من أيامه” في قريته شمال لبنان، وربما الانخراط في السياسة المحلية، مع الإشارة إلى أنه لم يعد يشكّل خطرًا على الأمن العام.

سيرة مناضل لا ينكسر

أُصيب جورج عبد الله خلال الاجتياح الإسرائيلي لجنوب لبنان عام 1978، فانضم إلى صفوف الجبهة الشعبية لتحرير فلسطين بقيادة جورج حبش، قبل أن يؤسس لاحقًا مع أفراد من عائلته تنظيم “الفصائل المسلحة الثورية اللبنانية”، وهو فصيل ماركسي مناهض للإمبريالية، تبنّى خمس عمليات نوعية في أوروبا بين عامي 1981 و1982، أربعٌ منها أدّت إلى سقوط قتلى في فرنسا.

وفي عام 1986، حُكم عليه في ليون بالسجن أربع سنوات بتهم تتعلق بالتآمر وحيازة السلاح، ثم أُعيدت محاكمته في العام التالي بتهمة التواطؤ في اغتيال الدبلوماسي الأميركي تشارلز راي والإسرائيلي ياكوف بارسيمينتوف، ومحاولة اغتيال دبلوماسي ثالث في 1984.

وما لبثت السلطات الفرنسية أن تعرفت بعد الحكم على منفذي تلك الهجمات الحقيقيين، وتبيّن ارتباطهم بإيران، إلا أن عبد الله بقي في السجن، رافضًا الاعتراف بالتهم، ومصنفًا ما نُسب إليه ضمن إطار “المقاومة” في مواجهة الاحتلال الإسرائيلي والسياسة الأميركية في المنطقة، لا سيما خلال الحرب الأهلية اللبنانية والاجتياحات الصهيونية المتكررة.

العودة إلى الوطن… واستمرار الصوت المقاوم

وصل عبد الله يوم أمس إلى بيروت، حيث كان في استقباله رفاقه وأحباؤه، إلى جانب وفود من القوى والأحزاب الوطنية اللبنانية. وكان أول تصريح له موجّهًا إلى غزة، داعيًا الجماهير العربية إلى التحرّك لكسر الحصار، وخصوصًا الشعب المصري، الذي خصّه بدعوة لفك الطوق عن معبر رفح.

رغم 41 عامًا قضاها في الزنازين، لم يتغيّر جورج عبد الله. بقي ثابتًا على مواقفه، شامخًا، رافضًا الاعتراف بإسرائيل أو التراجع عن التزامه بقضية فلسطين. لم يندم، ولم يساوم. بقي رمزًا للمقاومة والصمود في وجه الاحتلال والإمبريالية.

ختامًا

نتمنى للرفيق جورج حياة هادئة وحرّة بين شعبه ورفاقه. خروجه من السجن ليس نهاية حكاية، بل بداية فصل جديد من النضال. فكما كان جورج عبد الله رمزًا في الزنزانة، يبقى اليوم رمزًا في الساحة، شاهدًا حيًا على أن المقاومة ليست جريمة، بل حق.

جورج عبد الله… حرٌ أخيرًا، لكنه لم يتوقف يومًا عن أن يكون حرًا.

41 yılın ardından Fransa zindanlarından… George Abdullah özgür!

0

Geçtiğimiz hafta Paris Temyiz Mahkemesi, Lübnanlı direnişçi George Abdullah’ın 25 Temmuz’da serbest bırakılmasına, ancak Fransa topraklarını terk etmesi ve bir daha geri dönmemesi şartıyla karar verdi.

Bugün 74 yaşında olan Abdullah, 1982 yılında Paris’te bir Amerikalı ve bir İsrailli diplomatın suikastine iştirak ettiği suçlamasıyla 1987 yılında müebbet hapis cezasına çarptırılmıştı. Koşullu tahliye hakkını 25 yıl önce kazanmış olmasına rağmen, yaptığı 12 başvuru reddedildi ve böylece Avrupa’daki en uzun süreli siyasi tutsaklardan biri haline geldi.

Geçtiğimiz Pazartesi günü Paris Savcılığı, serbest bırakılma kararına Yargıtay nezdinde itiraz edeceğini duyurmuş olsa da, bu itiraz kararın uygulanmasını durdurmuyor ve dolayısıyla Abdullah’ın Fransa’dan ayrılarak ülkesine dönmesine engel teşkil etmiyor.

Temyiz Mahkemesi hâkimleri, Abdullah’ın tutukluluk süresinin “kendisine isnat edilen eylemlerle orantısız” olduğunu ve yaşının ilerlemiş olması göz önünde bulundurulduğunda Abdullah’ın artık “Filistin mücadelesinin geçmişten kalma bir sembolü” haline geldiğini belirtti. Kararda, Abdullah’ın kurucusu olduğu, Marksist, seküler ve Filistin davasını savunan militanları barındıran Lübnan Devrimci Silahlı Gruplar’ın 1984 yılından bu yana hiçbir silahlı faaliyet yürütmediği ifade edildi.

Hâkimler, Abdullah’ın “kurbanlara karşı herhangi bir pişmanlık veya sempati göstermemiş olmasından” üzüntü duyduklarını belirtmekle birlikte, onun “kalan günlerini” Kuzey Lübnan’daki köyünde geçirmek istediğini ve belki yerel siyasete katılabileceğini dile getirdiğini, ancak kamu güvenliği açısından artık bir tehdit teşkil etmediğini vurguladılar.

Kırılmayan bir direnişçinin yaşam öyküsü

George Abdullah, 1978 yılında İsrail’in Güney Lübnan’ı işgali sırasında yaralandıktan sonra George Habbaş liderliğindeki Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’ne katıldı. Daha sonra ailesinden bazı kişilerle birlikte “Lübnan Devrimci Silahlı Gruplar” adlı antiemperyalist Marksist bir örgüt kurdu. Bu grup, 1981-1982 yılları arasında Avrupa’da toplam beş eylem gerçekleştirdi; bunların dördü Fransa’da can kayıplarına yol açtı.

1986 yılında Lyon’da komplo ve silah bulundurma suçlamalarıyla dört yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ertesi yıl, Amerikalı diplomat Charles Ray ve İsrailli diplomat Yakov Barsimentov’un suikastlarına ve 1984 yılında üçüncü bir diplomata yönelik suikast girişimine iştirak ettiği gerekçesiyle yeniden yargılandı.

Fransız yetkililer, hüküm sonrası söz konusu saldırıları gerçekleştiren asıl faillerin kimliğini ve İran bağlantılarını ortaya çıkarmalarına rağmen, Abdullah hapiste kalmaya devam etti. Suçlamaları reddeden Abdullah, kendisine yöneltilen eylemleri, özellikle Lübnan İç Savaşı ve İsrail’in tekrar eden işgalleri bağlamında, İsrail işgaline ve Amerikan politikasına karşı yürütülen “direniş” kapsamında değerlendirdi.

Vatanına dönüş… Direnişin sesi sürüyor

George Abdullah dün Beyrut’a ulaştı. Onu karşılayanlar arasında yoldaşları, sevdikleri ve Lübnan’daki ulusal güçlerden ve partilerden oluşan heyetler yer aldı. Abdullah’ın ilk açıklaması Gazze’ye yönelikti: Arap halklarını kuşatmayı kırmak için harekete geçmeye çağırdı, özellikle de Refah Sınır Kapısı’ndaki ablukayı kaldırmaları yönünde Mısır halkına özel bir çağrıda bulundu.

41 yılı zindanlarda geçmesine rağmen George Abdullah değişmedi. Duruşundan ödün vermedi, başı dik kaldı. İsrail’i tanımayı reddetti, Filistin davasına olan bağlılığından vazgeçmedi. Pişmanlık duymadı, pazarlık yapmadı. İşgal ve emperyalizme karşı direnişin ve direncin sembolü olmaya devam etti.

Sonuç olarak

Yoldaş George’a halkının ve yoldaşlarının arasında huzurlu ve özgür bir yaşam diliyoruz. Onun hapisten çıkışı bir hikâyenin sonu değil, mücadelenin yeni bir evresinin başlangıcıdır. Zira George Abdullah zindanda bir sembol olduğu gibi, bugün de meydanlarda bir sembol olmaya devam etmektedir. Canlı bir tanıktır: Direniş bir suç değil, haktır.

George Abdullah… Nihayet özgür, ama bir gün bile özgür olmaktan vazgeçmemişti.

Orman yangınında hayatını kaybeden emekçilerin hesabı sorulmalı! 

0

İhmaller zincirinin, taşeronlaştırmanın ve yağma düzeninin üstü örtülemez! 

Eskişehir’in Seyitgazi ilçesinde 23 Temmuz’da başlayan orman yangınına müdahale eden emekçilerden 5’i orman işçisi, 5’i AKUT gönüllüsü olmak üzere 10 kişi hayatını kaybetti; en az 14 kişi yaralandı, biri hâlâ yoğun bakımda. Adalet Bakanlığı olayla ilgili soruşturma başlatıldığını açıkladı. Bu katliamın gerçek sorumluları ortaya çıkarılmalı ve cezalandırılmalıdır. 

Sorumluluk iktidarındır! 

Yıllardır orman yangınlarıyla mücadele kapasitesi sistematik biçimde zayıflatıldı: 

Yangın söndürme uçakları, erken uyarı sistemleri ve koruyucu ekipmanlar yetersiz bırakıldı. 

Orman işçileri sezonluk, düşük ücretli ve güvencesiz koşullarda çalıştırıldı. 

İzmir-Buca’daki Orman Yangınları Eğitim Merkezi 2019’da kapatıldı. Bu merkezde verilen uygulamalı eğitimler sona erdirilerek yangınlarla mücadele gücü zayıflatıldı. 

Yangına ilk müdahalede kritik rol oynayan orman köylüleri sistem dışına itildi. Yerel bilgi ve deneyimin devre dışı bırakılması, yangınlara karşı savunmasızlık yarattı. 

Orman alanları; maden, enerji, turizm ve inşaat sermayesinin kullanımına açıldı. Korunması gereken doğal alanlar, “rant arazisi” olarak görüldü. 

Yaşananlar ne kaderdir ne de yalnızca bir doğal afet: Bu, örgütlü ihmallerin ve kamu hizmetlerinin tasfiyesinin yol açtığı sınıfsal bir cinayettir. 

Göstermelik soruşturmalara hayır! 

Adalet Bakanlığı’nın başlattığı süreç, ihmaller neticesinde can kayıpları yaşadığımız her olayın ardından yapıldığı gibi iktidar sorumluluğunu örtmek amacıyla yürütülen bir formaliteye dönüşecektir. 

Gerçek bir soruşturma için, aşağıdaki niteliklere sahip bağımsız bir komisyon derhal kurulmalıdır: 

Komisyon, emek ve meslek örgütleri, orman işçileri sendikaları, ekoloji hareketleri ve bağımsız bilim insanlarından oluşmalıdır. 

Soruşturma yalnızca yangının çıkış nedenine değil; 

Müdahale kapasitesinin neden yetersiz kaldığına, 

Personel, ekipman, organizasyon ve eğitim eksikliklerine, 

Eğitim merkezlerinin kapatılması ile taşeronlaştırmanın etkisine, 

Yetki suistimallerine ve gecikme zincirine, 

Ormanların sermayeye tahsis sürecine odaklanmalıdır. 

Komisyonun tüm bulguları kamuoyuna açık ve erişilebilir biçimde yayımlanmalı, 

Sorumlular hakkında suç duyurusunda bulunulmalıdır. 

Acil taleplerimiz 

1. Sorumlular yargılansın, Bakan istifa etsin.

İhmal ve kusur taşıyan tüm kamu görevlileri ve özel sektör yetkilileri hakkında işlem başlatılmalı, Tarım ve Orman Bakanı siyasi sorumluluğu üstlenerek derhal istifa etmelidir. 

2. Yangınla mücadele kapasitesi kamusal ve kalıcı biçimde güçlendirilsin. 

Kamusal yangın söndürme uçak/helikopter filosu oluşturulmalı, 

Orman işçileri kadrolu, sendikalı ve tam donanımlı şekilde çalıştırılmalıdır, 

Buca’daki eğitim merkezi ve ihtiyaca binaen benzerleri yeniden açılmalı, saha eğitimi ve tatbikatlar kurumsallaştırılmalıdır, 

Orman köylüleri yeniden aktif mücadeleye dahil edilmelidir. 

3. Risk yönetimi ve erken uyarı sistemleri kurulsun.

Yangın sezonundan önce risk haritaları, zorunlu tahliye planları ve uyarı sistemleri oluşturulmalı; iletişim altyapısı modernize edilmelidir. 

4. Ormanlar ranttan arındırılsın.

Maden, enerji ve turizm yatırımları için verilen tüm imar izinleri iptal edilmeli; ormanlar ekolojik ve toplumsal bir yaklaşımla korunmalıdır. 

5. Zararlar kamu tarafından karşılanmalıdır.

Hayatını kaybedenlerin ailelerine ve yaralılara koşulsuz, tam tazminat ödenmelidir. 

6. Emekten yana kamucu bir iklim ve afet programı oluşturulsun.

İklim krizine karşı, fosil yakıt bağımlılığını azaltan, karbon yoğun sektörleri kamu planlamasıyla dönüştüren bir acil eylem planı hayata geçirilmelidir. 

7. Şeffaf veri ve kamu denetimi sağlansın.

Yangınlara dair tüm bütçe, kapasite, ihale ve personel verileri, gerçek zamanlı ve açık formatta kamuoyuna sunulmalı; sendikalar ve ekoloji örgütleri tarafından izlenebilmelidir.

Bu katliam, “şehadet”, “kader” ya da “kaçınılmaz afet” söylemleriyle örtülemez.

Yaşanan, bilinçli olarak kamu hizmetlerini çökertme politikasının ve rant düzeninin doğrudan sonucudur. 

Yaşamını yitiren emekçilerin anısı önünde saygıyla eğiliyor, tüm işçileri ve emekçileri hesap soruluncaya kadar davanın takipçisi olmaya çağırıyoruz.

İrlanda: Filistin için Ulusal Yürüyüş

0

19 Temmuz Cumartesi günü Dublin halkı İsrail’in Filistin’de gerçekleştirdiği soykırıma karşı İrlanda hükümetinin ekonomik ve politik yaptırımlar uygulaması ve soykırımı fonlamayı kesmesi talepleriyle sokağa çıktı. Yedi bin civarında insanın katıldığı yürüyüş Garden of Remembrance’tan başlayıp hükumet binası önünde son buldu.

İrlanda’da İsrail’e karşı yaptırım talebinin özel bir anlamı var çünkü İrlanda Merkez Bankası, İngiltere Avrupa Birliği’nden ayrıldığından beri, “İsrail Tahvillerinin” AB’ye giriş kapısı görevini üstlenmiş durumda. Bu tahviller İsrail tarafından para toplamak için ihraç edilen finansal araçlar ve “İsrail savaşta!”, “İsrail’i destekleyin!” gibi sloganlar ile pazarlanıyorlar. Bu tahvillerin satışından toplanan sermaye ise İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği soykırımı finanse etmek için kullanılıyor. Peki İrlanda Merkez Bankası bunun neresinde? AB dışından bir ülkenin tahvil ve bonolarının AB içerisinde satılması için, söz konusu tahvil ve bonoların AB üyesi bir ülkenin merkez bankası tarafından regüle edilmesi gerekiyor. İşte bu görev İngiltere’nin AB’den çıkışından sonra İrlanda Merkez Bankası tarafından üstlenilmiş durumda. Dahası, İrlanda Merkez Bankası Eylül 2024’te İsrail’in soykırımı hız kesmeden devam ederken İsrail Tahvilleri için yapılan anlaşmayı yenilemiş durumda.

İşte bu şartlar altında Dublin halkı, merkez bankasının, soykırımın AB çapında finanse edilmesinin dayanak noktası olmasına ve İrlanda hükümetinin bu konudaki sessizliğine tepki olarak hükümet binası önüne yürüdü. Dublin halkı hükümete İrlanda devletinin ‘Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ imzacısı olduğunu; dolayısıyla devlet kurumlarının soykırımı kolaylaştırma ihtimali olan eylemlerin hepsine son vermesi ve soykırımcı devlete karşı yaptırımlar uygulamaya başlaması gerektiğini ve Uluslararası Adalet Divanı’nın, “İsrail’in Gazze’deki eylemleri nedeniyle soykırım suçlamasının makul görüldüğünü” onayladığını hatırlattı.

Burjuva demokrasilerinde çok önemli olduğu gibi, İrlanda Merkez Bankası gerçekten hükümetten bağımsız denebilecek bir yapıda. Fakat emperyalizme göbekten bağlı. Merkez Bankası başkanı Mısır doğumlu Gabriel Makhlouf bir İngiliz vatandaşı ve İrlanda vatandaşlığı yok. Daha önce Yeni Zelanda Hazine Başkanlığı görevinde bulunmuş. Adeta bir sömürge valisi. Kendisi konuyla ilgili “bir beyanname onayladık (…) bu beyanname eksiksizlik, anlaşılırlık ve tutarlılık açısından sorunsuzsa İsrail Tahvillerini almaya ve AB çapında satılmasına ön ayak olmaya devam edeceğiz.” diyor. Bu açıklama en basit burjuva çerçevede bile geçerliliğini korumuyor; zira İsrail Tahvil beyannamesi ne etik risklerden ne de Uluslararası Adalet Divanı’nın kararından bahsediyor; dolayısıyla ne eksiksiz ne anlaşılır ne de tutarlı. Tam da bu yüzden İrlanda halkı şu an hükumetin Merkez Bankasına müdahale etmesini ve milletin iradesini temsilen mecliste duran vekillerin ve hükümetin, tarih boyunca her zaman Filistin halkı ile dayanışma içinde olmuş İrlanda halkının iradesi ile İrlanda Merkez Bankası’na karşı harekete geçmesini talep ediyor.

ندين العدوان الصهيوني في سوريا والمجازر بحق المدنيين في السويداء! يجب أن يقرّر الشعب السّوري مستقبله بنفسه!

0

شهدت الأيام الأخيرة تصعيدًا عسكريًا بدأ باختطاف أحد أبناء الطائفة الدرزية في السويداء على يد مجموعات مسلّحة من العشائر البدوية، وتطوّر إلى اشتباكات شملت مجازر ضد المدنيين في السويداء من كلا الطرفين، بالإضافة إلى هجمات شنّها الكيان الصهيوني، مثل قصف هيئة الأركان العامة في دمشق. ويأتي هذا التصعيد العسكري الإسرائيلي في إطار عدوانه الإجرامي المستمر في كامل المنطقة. في المقابل، تواصل حكومة أحمد الشرع رفضها الاعتراف بالحقوق الديمقراطية للشعب السوري. وتقييـمنا كـ”الوحدة الأممية للعمال والعاملات – الأممية الرابعة” (UIT-CI) للتطورات الأخيرة في سوريا هو كما يلي:
 
 ١. نرفض بشكل قاطع العدوان العسكري وسياسة الاحتلال جوًّا وبرًّا التي ينتهجها الكيان الصهيوني في سوريا. فالكيان الصهيوني الذي يواصل ارتكاب أبشع مجازر الإبادة الجماعية في القرن الحادي والعشرين في غزة، قد كثّف عدوانه العسكري في سوريا بذريعة “الدفاع عن حقوق الطائفة الدرزية”. إلا أن هدف الصهيونية الحقيقي ليس حماية الدروز، بل تعميق الانقسامات بين الشعب السوري وترسيخ الإحتلال، خاصة في الجنوب السوري وفي هضبة الجولان المحتلة منذ عام 1967، والتي تضمّ سكانًا سوريين من الطائفة الدرزية.
  
٢. إن المسؤول عن التصعيد العسكري والمجازر ضد المدنيين في السويداء هو حكومة أحمد الشرع، التي تتولى السلطة منذ ثمانية أشهر. فعقب سقوط النظام الدكتاتوري لبشار الأسد، اعتمدت حكومة الشرع سياسة تمحورت حول ترسيخ سلطتها، بدلاً من إطلاق مسار يضمن الحقوق السياسية والديمقراطية للجميع ويعترف بالتنوع القومي والإثني والديني في البلاد فقد أدت هذه السياسة إلى استمرار الانقسامات القومية والطائفية التي خلفّها نظام الأسد. إضافةً إلى غياب أي مسار شفّاف لتحقيق العدالة الانتقالية من أجل محاسبة الجرائم المرتكبة خلال عهد الأسد، وعدم اتخاذ أي خطوة لقطع العلاقة مع القوى الاقتصادية والسياسية التي دعمته، والامتناع عن التحقيق أو معاقبة المسؤولين عن المجازر بحق المدنيين منذ مارس 2011 (بما فيها مجزرة مارس ضد أبناء الطائفة العلوية)، وأيضاً، الإقصاء الممنهج لغالبية السوريين/ات عبر تهميش باقي التيارات السياسية والأقليات القومية والدينية من العملية السياسية تحت سلطة الشرع، كل هذه العوامل شكّلت الأساس السياسي للصراعات والمجازر الأخيرة في السويداء.
 
 ٣. إن الشيخ  حكمت الهجري، الذي احتفظ بعلاقات وثيقة مع نظام الأسد، ومع بقايا قوى موالية له وأخرى على علاقة بالكيان الصهيوني، لا يمثّل سوى أقلية ضئيلة من أبناء المجتمع الدرزي في السويداء. فقد خاضت الغالبية الكبرى من أبناء السويداء نضالات بطولية، أولًا ضد ديكتاتورية الأسد، ثم من أجل نظام سياسي يكفل حقوقهم الديمقراطية، ودفعوا ثمنًا باهظًا في سبيل ذلك. إن الطائفة الدرزية لا ترى في الصهيونية الإجرامية حليفًا لها، بل تعتبر الشعب السوري الذي يواصل النضال من أجل الحرية حلفاءها الحقيقيين.
 
 ٤. تعيد الأحداث في سوريا تأكيد حقيقة أساسية: هناك تناقض لا يمكن التوفيق بينه، بين الثورة الشعبية التي انطلقت ضد ديكتاتورية الأسد تحت شعار “الحرية والكرامة”، وبين البرنامج السياسي لحكومة الشرع. فالحكومة المؤقتة لم تتمكن من حماية سوريا من العدوان الصهيوني، ولم تتّخذ أي خطوة لتحقيق المطالب الديقراطية للشعب السوري  (من عرب وكرد ودروز وبدو وغيرهم). إن شرعية “الإدارة المؤقتة” لا يمكن أن تستند إلى ما يسمى “مؤتمر النصر” الذي أعلنته. من الضروري اليوم: ضمان الحقوق الديمقراطية لجميع الأقليات القومية والدينية، تنفيذ برنامج عاجل لإعادة الإعمار يركّز على أولويات الشعب السوري والطبقات المستغلة منه، وإنهاء وجود وتدخل جميع القوى الأجنبية (الروسية، التركية، الصهيونية والأميركية) في البلاد. ولا يمكن تحقيق هذه الأهداف إلا من خلال تعبئة جماهيرية واسعة من الشعب السوري، بما في ذلك النضال من أجل انتخابات حرّة لمجلس تأسيسي يتولّى مناقشة وحسم القضايا الكبرى التي يطالب بها الشعب السوري.
  
٥. ندعو جميع القوى اليسارية والثورية في سوريا إلى التوحد في نضال مشترك وبناء منصة سياسية مستقلة عن الحكومة على أساس هذا البرنامج النضالي. ومن جهتنا في “الوحدة الأممية للعمال والعاملات – الأممية الرابعة” (UIT-CI)، نعلن تضامننا الكامل مع شعب سوريا وندين كل عدوان تشنّه دولة الاحتلال الصهيوني، سواء في سوريا أو لبنان أو في المنطقة بأسرها. وسنواصل العمل من أجل تعبئة جماهيرية دولية دعمًا للشعب الفلسطيني في مواجهة الإبادة الجماعية والتطهير العرقي الذي تمارسه الصهيونية في غزة.

الوحدة الأممية للعمال والعاملات – الأممية الرابعة (UIT-CI) 17 تموز/يوليو 2025

Siyonizmin Suriye’deki saldırganlığını ve Süveyda’daki sivil katliamları lanetliyoruz! Suriye’nin geleceğine Suriye halkları karar vermelidir!

0

Geçtiğimiz günlerde Süveyda’da Dürzi topluluğuna bağlı bir kişinin Bedevi silahlı gruplar tarafından kaçırılmasıyla başlayan askeri gerilim, Süveyda’da her iki taraftan sivil katliamları kapsayan çatışmalara ve Siyonizmin Şam’daki genel kurmay başkanlığını bombaladığı saldırılara uzanan bir silsileyi tetikledi. Bu askeri tırmanış, Siyonist İsrail’in tüm bölgedeki saldırganlığını artırdığı ve Şara yönetiminin Suriye halklarının demokratik haklarını tanımayı reddettiği bir politik geçiş süreci içinde gerçekleşti. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, Suriye’deki son gelişmelere dair değerlendirmemiz şu şekildedir:

1) Siyonist İsrail’in Suriye’de havadan ve karadan sürdürdüğü askeri saldırganlık ve işgal politikalarını kesin bir biçimde reddediyoruz. Gazze’de 21. yüzyılın en gaddar soykırımını sürdüren Siyonist devlet, Suriye’deki askeri saldırganlığını bu kez Dürzi halkının haklarını savunduğu iddiasıyla derinleştirmektedir. Siyonizmin amacı Dürzi halkını korumak değil, Suriye halkları arasındaki bölünmeyi derinleştirerek, başta Golan olmak üzere Suriye’nin güneyinde gerçekleştirdiği işgali kalıcı hale getirmektir.

2) Süveyda’da yaşanan askeri tırmanışın ve sivil katliamların sorumlusu yaklaşık 8 aydır politik iktidarı elinde bulunduran Şara hükümetidir. Esad rejiminin devrilmesinin ardından Şara yönetimi, ulusal, etnik ve dinsel çeşitliliği tanıyan; herkes için siyasal ve demokratik hakları güvence altına alan bir süreci başlatmak yerine, iktidarını pekiştirmeye odaklanan bir siyaset benimsemiştir. Bu politika Esad rejiminden miras kalan ulusal ve dinsel temeldeki bölünmeleri devam ettirmiştir. Esad rejimi döneminde işlenen suçlara ilişkin şeffaf bir adalet sürecinin işlememesi; Mart ayında Alevi halkına dönük sivil katliamlara ilişkin etkin bir soruşturma ve cezalandırma sürecinin yürütülmemesi; Şara yönetimi altında ulusal ve dinsel azınlıkların ve aynı zamanda ulusal ölçekteki diğer siyasal partilerin politik süreçten sistematik olarak dışlanmaları; bütün bu faktörler, Süveyda’da yaşanan çatışma ve katliamların politik altyapısını oluşturmuştur.

3) Esad rejimi ve artıklarıyla, Siyonist devletle derin ilişkileri bulunan Şeyh Hikmet El Hicri Süveyda’daki Dürzi topluluğunun yalnızca küçük bir azınlığını temsil etmektedir. Süveyda halkının büyük çoğunluğu önce Esad tiranlığından kurtulmak ardından demokratik haklarının garanti altına alındığı bir politik rejim için kahramanca mücadeleler yürütmüş ve ağır bedeller ödemiştir. Dürzi halkı müttefiki olarak soykırımcı Siyonizmi değil özgürlüğü için mücadeleyi sürdüren Suriye halklarını görmektedir.  

4) Suriye’deki bu gelişmeler bir kez daha şu gerçekliği ortaya koymaktadır: Esad diktatörlüğüne karşı hürriyet ve haysiyet talepleriyle gerçekleşen halk devrimiyle Şara yönetiminin politik programı arasında uzlaşmaz bir çelişki bulunmaktadır. Şara yönetimi ne Suriye’yi Siyonist devlete karşı savunabilmiş, ne de Suriye halklarının demokratik taleplerini hayata geçirmek yönünde bir adım atmıştır. Suriye’de “geçici yönetimin” meşruiyeti kendinden menkul “Zafer Konferansından” gelemez. Tüm ulusal ve dini azınlıkların demokratik haklarının garanti altına alınması; emekçi halkın öncelikleri temelinde bir acil ekonomik yeniden inşa programının gerçekleştirilmesi; tüm dış güçlerin (İsrail, Türkiye, ABD, Rusya) ülkedeki varlığının ve müdahalesinin ortadan kaldırılması bugünün acil görevleridir. Bu hedeflere ancak Suriye halkının kitlesel seferberliğiyle ulaşılabilir. Bu aynı zamanda, halkın tüm taleplerini tartışacak ve karara bağlayacak bir Kurucu Meclis için özgür seçimler mücadelesini de içermelidir.

5) Suriye’deki tüm sol ve devrimci güçleri böylesi bir eylem programı etrafında birleşik bir mücadeleye ve hükümetten bağımsız bir politik platform inşa etmeye davet ediyoruz. İUB-DE olarak, Suriye halkıyla dayanışma içinde olma ve Siyonist İsrail devletinin Suriye, Lübnan ya da İran’daki tüm saldırganlıklarını reddetme çağrısında bulunuyoruz. Aynı zamanda Gazze’de Siyonizmin yürüttüğü soykırıma ve etnik temizliğe karşı Filistin halkını destekleyen seferberliği büyütmeye devam edeceğiz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

17 Temmuz 2025

Aile yılında miras hakkı!

0

Kasım 2024’te yayımlanan “Tapu Sicilinde Arabuluculuk Uygulamaları” genelgesiyle arabuluculuk uygulamalarının kapsamı genişletilmiş, tapu devirleri de arabuluculuk süreçlerine dahil edilmişti. Bu genelge ile birlikte kadınların eşit miras hakkının kaldırıldığına dair başlıklar gündeme gelmişti. Kadınların sahip olduğu miras hakkı başta anayasal bir hak olmakla birlikte Medeni Kanun ile de güvence altına alınmış bir hak. Bir genelge ile ortadan kaldırılamayacağı gibi kısıtlanamaz nitelikte. Ancak elbette söz konusu genelge ile başlayan arabuluculuk süreçlerinde yine kadının patriyarka karşısında mağdur edildiğini görüyoruz. Özellikle miras kalan malların paylaşımı bakımından yürütülen arabuluculuk süreçlerinde ileri yaşta, okuryazar olmayan veya ekonomik bağımlılığı bulunan kadınlar yeterince bilgilendirilmeden arabuluculuğa katılmak ve anlaşmalara imza atmak zorunda kalıyor.

İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi’nin açıklamasına göre, “Kadın mirasçılar, sürece dair yeterli bilgiye sahip olmadan, hukuki destekten yoksun şekilde baskı altında arabuluculuğa yönlendiriliyor. … Ekonomik, hukuki ve bilgi açısından dezavantajlı durumda olması, arabuluculuk sürecinde haklarını kaybetmelerine neden oluyor.” Yani bu durum patriyarkanın kadınlar üzerindeki ekonomik şiddetinin başka bir yüzü olarak karşımıza çıkıyor. Kadınlar baskı altında imzalamak zorunda kaldıkları arabuluculuk tutanakları ile haklarından “yasal” olarak patriyarka lehine vazgeçmiş oluyor. Bu haliyle patriyarkanın miras hakkı başta olmak üzere kadın üzerindeki ekonomik şiddet temelli baskısı görünmez hale gelmiş oluyor.

Bu düzenlemenin “Aile Yılı” ilan edilen bir dönemde hayata geçirilmesi de elbette tesadüf değil. Kadınların yıllardır verdiği hak ve özgürlük mücadelesi yok sayılıyor, kazanımlara göz dikiliyor. Kadını yalnızca aile içinde tanımlayanlar, ancak anne olmakla “tamamlanmış” görenler; kadının susması, hayatından ödün vermesi ve “fedakâr” eş, anne ya da abla/kardeş rolünü üstlenmesiyle “aile”nin korunabileceği fikrinden yola çıkarak baskı politikalarına hız veriyor.

Biz biliyoruz ki bu düzenleme, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin sürdüğü koşullarda şiddeti ve baskıyı artıracak, kadınların üstündeki tahakkümü daha da derinleştirecek. “Kocan sana bakar” gibi kalıplarla kadınlar psikolojik ve duygusal şiddete maruz bırakılıp; yasal olarak sahip oldukları miras hakkına dahi erişmekte zorlanacaklar.

Patriyarkal kapitalist düzende kadınlar, zaten hayatın her alanında fedakârlık yapmaya bir şekilde mecbur bırakılıyor. Yoksulluğun arttığı dönemlerde ilk işten çıkarılan onlar oluyor. Hasta, yaşlı ve çocuk bakımı ile birlikte ev içinde harcanan ve görünmeyen emek kadınların omuzlarında birikiyor. Tüm bunların yanında şimdi de yayımlanan bir genelge ile hukuka da aykırı davranılarak kadınların mirasta “fedakâr”  davranmaya zorlanmasının önü açılıyor. Bu durumun önüne geçmek için arabuluculuk sürecinde kadınlara hukuki destek sağlanarak imza atacakları işlemin hukuki anlam ve sonuçlarının anlaşılır şekilde açıklanması, bu konudaki hakları bakımından yol gösterilmesi, arabulucunun toplumsal cinsiyet eşitliğini gözeterek arabuluculuk ilkelerine uygun davranış sergilemesi elzem. Elbette bu durum da etkin bir denetim sistemi ve toplumsal cinsiyet eşitliğini esas alan yasal düzenlemeler ile mümkün.

Her koşulda eşitlik talebimizi dile getireceğiz!

İktidarın bedenimize, emeğimize ve kimliğimize yönelik çok katmanlı saldırı politikalarının artarak süreceğini biliyoruz. Ancak bizler, bu baskı dalgası karşısında sessiz kalmayacağız. Tam da bu nedenle mücadelemize dört elle sarılmalı, gelecek her yeni saldırıya karşı örgütlü ve yan yana durarak cevap verebilmeliyiz. Hukuksuzluğa, baskıya ve sömürüye karşı sesimizi yükseltmeli; kararlılığımızı sürdürerek dayanışmayı her geçen gün daha da büyütmeliyiz.

Turizm sektöründe “kölelik” yasası

0

Turizm sektöründe “kölelik yasası” olarak adlandırılan düzenleme Resmi Gazete’de yayımlanarak yasalaştı. Artık turizm çalışanları 10 gün çalışıp sadece 1 gün izin kullanabilecek. Üstelik o izin gününde de çalışmaları durumunda fazla mesai ücreti ödenmeyecek.

Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, bu yasadan dolayı patronlardan teşekkür alarak hem kendi adına hem de sermaye sınıfı adına “büyük bir zafer” kazanmış oldu. Patronlar sevindi, emekçilerin daha da yıpranmasının önü açıldı.

İnşaat sektörü başta olmak üzere, diğer sektörlerden de “böyle bir talep var” denilerek saldırılar genişletilmeye çalışılıyor. Bakanlık cephesi ise açık açık şunu söylüyor: “Hiç merak etmeyin; sizler için, yani patronlar için, elimizden ne geliyorsa yapmaya devam edeceğiz. Ayrıca ben de patronum.”

Ara zam bekleyen işçilerin karşılaştığı bu durum tam anlamıyla bir travmadır. Bu yasanın diğer sektörlere sıçraması için şimdiden bir algı çalışması yürütülüyor. “Diğer sektörlerde de böyle talepler var” denilerek önce bu uygulamayı meşrulaştırma, ardından da hayata geçirme planı yapılıyor.

Patronlar, bu yasa için önce teşekkürlerini iletti, ardından da göz kırparak “Darısı diğer sektörlerin başına,” diyerek mutluluklarını ifade ettiler. Adeta “Devam, devam,” dediler.

Ara zam beklerken böyle bir saldırıyla karşılaşmak şaşırtıcı mı peki? Maalesef hayır. Çünkü mücadelelerimiz, parçalı olması nedeniyle zayıf kalmakta. Bakın ne güzel jestleşiyorlar yoksulluğumuz üzerinden. Birbirlerine teşekkür ediyor, sonra yol haritası sunuyorlar, “Devam, devam,” diyerek. Çünkü birleşik mücadele içindeler.

Biz işçiler, emekliler, gençler, kadınlar… Hepimiz yoksullukla mücadele ederken bizi savunacak bir emek ittifakına, birleşik mücadeleye ihtiyacımız var. Ancak bunun yapılamaması, daha da büyük saldırılara maruz kalacağımızın işaretidir. Elleri hep soframızdan çalmakla meşgul olacaktır. Yoksulluğumuz katmerlenerek devam edecektir. Bu düşük ücretlerle, kavurucu sıcaklarda on gün çalışıp bir gün izin kullanmak çok zorlayıcı. Sadece bedensel değil zihinsel de bir dinlemeye ihtiyacı vardır insanın.

Yoksul, yoksun bir hayatı utanmadan bizlere reva görenlerin bu zulmüne direnerek cevap vermekten başka çaremiz yok. Çünkü “Direnen işçiler yenilmezler” diyen işçilerin yenilmediğini yakın zamanda DYO direnişinde ve başka mücadelelerde gördük. Turizmde “kölelik” yasasına karşı direnelim, yaygınlaşmasının önüne geçmek için var gücümüzle çalışalım, diye bekler benim gibi endişeli işçiler. Zaten geçinemiyoruz, zaten çalışma saatleri çok uzun. Bunların üstüne bir de böyle bir uygulamanın yasalaşması karşısında yine de umutsuzluğa kapılmadan mücadele etme gerekliliğine inancımızı kaybedersek daha büyük saldırılarla karşılaşacağımızı daha da yoksullaşarak öğrenmek zorunda kalacağız. Bu hırsızlık düzenine, bu yağma talan düzenine verilecek cevabımız; birleşerek, umudu büyüterek olabilir.

Emek İttifakı, şimdi değilse ne zaman?

0

Türkiye uzun zamandır çoklu krizlerle boğuşuyor. İktisadi ve politik kriz sarmalı, toplumsal bir kriz halini almış durumda. İşçilerin ve emekçilerin en derinden hissettiği tüm bu sorunlar yumağı karşısında iktidar, Türkiye’nin acil sorunlarını çözme kabiliyetini ve isteğini çoktan yitirmiş durumda. Öyle ki sorunlar karşısında aldığı her karar ve attığı her adım kendi meşruiyetini aşındırdığı gibi krizi daha da harlıyor.

Seçim ekonomisi sonrası hızla uygulanan Şimşek programı, en yoksul yüzde 80’lik dilimi daha da yoksullaştırdı. Emeklilerin insanca yaşayacakları geliri ellerinden aldı ve kamusal emekliliği anlamsızlaştırdı. Seçim öncesi yılda iki defa yapılan asgari ücret zammı terk edilerek yılın başlarında açlık sınırına eşitlenen tek zamla yetinildi. Tüm bu bilinçli yoksullaştırma politikası, “enflasyonu dizginliyoruz” kılıfıyla işçilere dayatıldı. Bu sürede en zengin yüzde 20 ise daha fazla zenginleşti, tüketimini artırdı ve kârlılığında rekorlar kırdı.

Tüm bu saldırı politikasını dünya kapitalizminin içinde bulunduğu krizden ayrı düşünemeyiz. Ne sıcak para ne de doğrudan yatırım çekebilen Şimşek politikası iktidarın toplumsal rıza üretmesini gittikçe zorlaştırdı. Güçlenen ve toplumsal desteği artan muhalefet karşısında rıza üretemeyen rejim kendi iç cephesini tahkim etmek için sopaya sarıldı. İç politikada muhalefeti terörize eden ve muhalif olmayı kriminalize bir durum haline getiren rejim, aşırı sağın güçlendiği ABD’de ve Avrupa’da değişen konjonktürün de verdiği güvenle ardı ardına giriştiği tutuklama dalgasıyla siyasal demokrasiyi ayaklar altına aldı. Bunun yarattığı ekonomik maliyet de cabası… Altı ayda bir ÖTV zammını atlamayan iktidar, temmuzda asgari ücrete zam kararı almayarak sermayenin köhnemiş planını uygulamaya devam ettiğini bir kere daha gösterdi.

Dış politikanın iç politikanın devamı olduğu; hatta iç politikanın da dış politikanın devamı olduğu söylenebilir. İkisi birbirini karşılıklı olarak etkiler ve yer yer inşa eder. İç cepheyi tahkim şiarıyla bugüne kadar sağlayamadığı meşruiyeti zor araçlarıyla kurmaya çalışan rejim, Kürt siyasal hareketi ve ekonomik sıkıntılar gibi yumuşak karnını oluşturan ve çözmeye muktedir olamadığı sorunlar karşısında dış politikada çeşitli manevra yapabileceği alanlar aramakta. Akdeniz’de, Ortadoğu’da ve Ukrayna’daki politik ve askeri gerilimler karşısında ABD emperyalizmin çıkarları ile uyumlu politika yapmaya, onunla çelişmemeye ve Trump’ı kızdırmamaya özenle dikkat eden iktidar, iç cephede kuramadığı tahkimatı, dış politikada almayı denediği emperyalist destekle güçlendirmeye çalışıyor.

Ukrayna-Rusya ve İran-İsrail arasında arabuluculuk hamleleriyle somut bir başarı elde edemese de, NATO içinde daha önemli bir konuma gelmekten ve Ortadoğu’da NATO’nun bayraktarlığını yapmaktan asla vazgeçmediğini her fırsatta gösteren rejimin ihtiyaç duyduğu bu destek, içeride dizginleyemediği toplumsal muhalefet karşısında kendisini çok daha fazla hissettiriyor. Dolayısıyla içeride muhalefete ve emekçilere dönük saldırı dalgasının gücü ve sürekliliği dış politikadan bağımsız değil. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki sermayenin, emperyalizmin bir kesiminin desteğiyle sürdürdüğü saldırılarına karşı ancak enternasyonalist ve birleşik bir mücadele programıyla cevap verilebilir.

Siyasal demokrasiye dönük saldırılarla işçilere dönük saldırılar birbirlerinden ayrıştırılamaz. Dolayısıyla siyasal demokrasinin savunusuyla alım gücümüzün savunusu da birbirinden ayrılamaz. Bir iç cephe tahkim edilecekse bu ancak birleşik bir işçi cephesi olabilir. Ortak mücadele hattının oluşturulabilmesinin yegâne yolu budur. Topyekûn saldırı birleşik savunmayı gerektirir. Hem siyasal demokrasiye hem de emeğe dönük planlı saldırının en yakıcı dönemlerindeyken tekrar soruyoruz: Şimdi değilse ne zaman? Ortak acil talepler programı etrafında sınıfın tüm kesimleri bir araya gelmeli ve seferber olmalıdır.

مرحلة جديدة ومهام جديدة

0

_هذا المقال صدر في الأوّل من نيسان-

بعد الإطاحة بسلالة الأسد التي دامت 54 عامًا، نحن الآن في مرحلة سياسية جديدة كليًا في سوريا. لقد بدأت الثورة في مارس/آذار 2011 كجزء من مسار الثورات في شمال إفريقيا والشرق الأوسط، وانتهت بعد 14 عامًا من الصراع المرير، بهروب الأسد إلى روسيا ومغادرته البلاد

لقد دفع الشعب السوري ثمنًا باهظًا لنضاله. فقد تسببت سياسة “الأسد أو نحرق البلد” في مقتل ما يقرب من مليون شخص، وتهجير أكثر من 10 ملايين شخص، وإجبار أكثر من 5 ملايين على مغادرة البلاد. بعد سقوط النظام، تمكن تحالف عسكري من قوى المعارضة بقيادة هيئة تحرير الشام من السيطرة على السلطة والحفاظ عليها. ومنذ اليوم الأول، تصرف أحمد الشرع كرئيس بحكم الأمر الواقع. حكومة الإنقاذ السورية هي حكومة برجوازية جديدة تهيمن عليها هيئة تحرير الشام

“الانتقال السياسي” و”الحوار الوطني”

عززت الحكومة الجديدة سلطتها، متجنبة الصراعات المفتوحة مع القطاعات الداخلية والخارجية. وبدلًا من القضاء على البيروقراطية البعثية، حاولت احتواءها قدر الإمكان، باستثناء عدد قليل من كبار المسؤولين ومجرمي الحرب. وحافظت على سياسة التفاوض والحوار مع قوات سورية الديمقراطية (قسد) اللتي تسيطر على شمال شرق البلاد، وكذلك مع القيادات الاجتماعية والعسكرية للجبهة الجنوبية وزعماء الأقليات. وقد طبقت السياسة نفسها في العلاقات الدولية، مع الاتحاد الأوروبي والولايات المتحدة الأمريكية، ومن خلال زيارة المملكة العربية السعودية وتركيا

إلى متى ستستمر القيادة السياسية السورية الجديدة في هذا “الانتقال” القائم على التفاوض؟ هل ستكون هناك انتخابات ديمقراطية وحرة؟ في البداية أُعلن أنها ستُجرى في الأول من مارس، ثم تأجلت لأربع سنوات. وبعد تصاعد الانتقادات، بدأ الشرع يصرّح بأن عملية “الحوار الوطني” الشامل ستحدد الإطار السياسي الأساسي لهذه المرحلة الجديدة.

في 25 شباط/فبراير، عقدت حكومة الشرع مؤتمر الحوار الوطني في دمشق بحضور 600 مشارك اختارتهم الحكومة. ولم يشهد هذا المؤتمر تمثيل قادة قوات سورية الديمقراطية الكردية أو قادة الجنوب، ولا حضور قطاعات مهمة من المعارضة. وكان آخر الأحداث المهمة خلال ذلك حلّ حكومة الإنقاذ في 29 آذار/مارس وتشكيل حكومة انتقالية جديدة، ضمت 23 وزيراً وامرأة واحدة فقط، وتسعة مستقلين وسبعة أعضاء من هيئة تحرير الشام (الحكومة السابقة)، واللافت أن خمسة وزراء سابقين من نظام الأسد قبل عام 2011 كانوا من وزراء نظام الأسد. ولم توضح حكومة الشرع حتى الآن توقيت أو تفاصيل العملية الدستورية أو الانتخابات الوطنية.

إن من أهم العقبات التي تقف أمام محاولات حكومة الشرع لبناء نظام استبدادي جديد هي إنجازات الثورة: إطلاق سراح مئات الآلاف من المعتقلين السياسيين وإغلاق السجون، وبداية ممارسة الشعب السوري لحرية التعبير والتنظيم، وبداية عودة المعارضين والشعب. ومن هذا المنطلق، لن يتسنى ضمان الحقوق الديمقراطية ومحاكمة جرائم النظام السابق وحماية حقوق الأقليات القومية والدينية والمرأة إلا من خلال التفاف الشعب السوري حول هذه المطالب. وفي مواجهة محاولة قيادة الشرع الاستيلاء على السلطة السياسية من خلال الوقائع المنجزة، يصبح مطلب إجراء انتخابات حرة من أجل عقد جمعية تأسيسية حرة وذات سيادة مطلبًا ملحًا أيضًا.

محاولات إعادة بناء الجيش والأجهزة الأمنية

السعي إلى إعادة بناء القوات المسلحة وقوات الأمن

كان اختفاء الجيش وقوات الأمن بعد سقوط النظام سمة مميزة للعملية الثورية السورية. وبالنظر إلى أن احتكار العنف من خلال قوات الجيش والشرطة هو سمة أساسية من سمات الدولة الرأسمالية، فليس من المفاجئ أن يكون الاهتمام الأساسي لحكومة الشرع هو بالتحديد تأمين هذا الاحتكار. وبالتالي، فإن أولوية حكومة الشرع من خلال السعي إلى حل الوحدات المسلحة المستقلة، ليس ضمان ”سلام وأمن“ الشعب، بل نزع سلاح معارضيها، وفي نهاية المطاف، الشعب أيضًا.

وفي الوقت الحالي، تعمل وحدات الجبهة الجنوبية وقوات سوريا الديمقراطية الكردية والجيش الوطني السوري المدعوم من تركيا بشكل مستقل عن حكومة الشرع. وبالمثل، تحافظ العناصر العسكرية الموالية للنظام السابق على وجودها. وفي الواقع، حاولت هذه الجماعات في أوائل مارس/آذار الماضي القيام بانتفاضة عسكرية في المنطقة الساحلية، حيث تسود الأقلية العلوية. وقد أسفر تدخل الوحدات الإسلامية المتطرفة المتحالفة مع الحكومة الجديدة في المنطقة عن مجزرة راح ضحيتها المئات من المدنيين العلويين. هذه الأحداث مستهجنة تمامًا. ورغم إعلان حكومة الشرع عن تقديم المسؤولين عن الجريمة إلى العدالة، إلا أن المخاوف على سلامة الأقليات وانعدام الثقة في السلطات الجديدة لا تزال قائمة.

وقد وقعت حكومة الشرع الشهر الماضي اتفاقيات مع قوات سوريا الديمقراطية ووحدات الجبهة الجنوبية لإنشاء ”جيش وطني“. ومع ذلك، لم يتم إحراز أي تقدم ملموس في هذا الاتجاه حتى الآن. وبالتالي، فإن حكومة الشرع تعتبر إنشاء قوات مسلحة وشرطة تحت سيطرتها ضمانة لعملية ”الحوار الوطني“ وتوطيد سلطتها السياسية. لا يمكن تحقيق ”السلام والأمن“ للشعب السوري من خلال احتكار حكومة الشرع البرجوازية الرجعية للعنف، بل من خلال تعزيز قدرة الشعب على الإدارة الذاتية والدفاع عن النفس.

الإمبريالية والصهيونية والعلاقات مع القوى الإقليمية.

حتى الآن، بذلت حكومة الشرع كل ما في وسعها لإقامة ”علاقات جيدة“ مع القوى الإمبريالية والصهيونية والقوى الإقليمية. لدرجة أنها تركت الباب مفتوحًا أمام إمكانية التفاوض مع روسيا – أحد المتسببين الرئيسيين في تدمير البلاد – حول مستقبل القواعد العسكرية الروسية في سوريا. ونتيجة لهذه الجهود، بدأت المساعدات المادية والإنسانية من دول الخليج والحكومة التركية بالوصول إلى البلاد منذ اليوم الأول. كما قرر الاتحاد الأوروبي رفع عقوباته الاقتصادية، وتناقش حكومة الولايات المتحدة الأمريكية أيضًا القيام بذلك.

ولكن، إلى أي مدى تتوافق هذه السياسة مع طموح الشعب السوري في السيادة على أرضه؟ فلا تزال القوات الأجنبية موجودة بقوة في سوريا. القوات الأمريكية لا تزال متمركزة في شمال شرق البلاد، مستقبل القواعد الروسية لا يزال غامضًا، القوات التركية باقية في الشمال، والأسوأ من ذلك، أن الدولة الصهيونية تواصل توسعها في جنوب البلاد. ومع سقوط نظام الأسد، الذي كان قد قبل باحتلال مرتفعات الجولان ولعب دور حارس الحدود الشمالية لإسرائيل، صعّد الكيان الصهيوني هجماته ضد سوريا. فإلى جانب تدمير القوات الجوية والبحرية السورية بالكامل تقريبًا من خلال القصف، وسّع احتلاله إلى ما وراء الجولان. ومؤخرًا، أعلن نتنياهو أن نزع سلاح جنوب سوريا شرط أساسي، ورفع مستوى عدوانه عبر استفزازات إضافية وصلت حتى قصف مناطق في دمشق. ورداً على هذه الاستفزازات الصهيونية، اندلعت احتجاجات في عدة مناطق من البلاد، لا سيما في الجنوب، رفضًا للاحتلال الإسرائيلي، وشهدت هذه الاحتجاجات أيضًا دعوات للرد المباشر على إسرائيل. حتى الآن، اكتفت حكومة الشرع بإصدار بيانات خجولة في مواجهة الهجمات الإسرائيلية. لذلك، يُعد أحد المطالب الأكثر إلحاحًا هو الانسحاب الفوري لجميع القوات الأجنبية من البلاد، بدءًا بإسرائيل، واستعادة السيادة الوطنية السورية.

إعادة الإعمار الاقتصادي ومهام المرحلة الجديدة

لم يترك نظام الأسد كارثة إنسانية فحسب، بل دمارًا اقتصاديًا هائلًا أيضًا. ففي السنوات الأخيرة من حكمه، ومع انهيار الليرة السورية، فقدت العملة قيمتها بالكامل تقريبًا، وبلغت نسبة السكان الذين يعيشون تحت خط الفقر أكثر من 90%، وحتى الفئات الاجتماعية التي استفادت سابقًا من النظام لم تعد قادرة على الحصول على الغذاء أو الطاقة.

ومع ذلك، فإن الاحتياجات الملحة للشعب السوري والقطاعات المستغلة التي دفعت ثمناً باهظاً لإسقاط نظام الأسد باسم ”الحرية والكرامة“ تتطلب برنامجاً اقتصادياً مختلفاً تماماً. هذا البرنامج لا يمكن أن يكون له أي أساس آخر غير برنامج مناهض للرأسمالية: مصادرة جميع أصول الأقلية الأوليغارشية الأسدية دون تعويضات وإعادتها إلى الشعب؛ وإلغاء الديون لإيران وروسيا، المتسببين الرئيسيين في تدمير البلاد؛ ومصادرة الشركات المرتبطة بهذين البلدين دون تعويضات؛ وتعليق مدفوعات الدين العام واستخدام كل هذه الموارد لتلبية احتياجات الشعب السوري الملحة للأجور والغذاء والرعاية الصحية والتعليم والإسكان.

هذه مهام ملموسة ولا يمكن تجنبها والتي يفرضها حجم الدمار. لا يمكن تنفيذ هذه المهام الجسيمة والمطالب الديمقراطية والاجتماعية في هذه المرحلة الجديدة إلا من خلال تعبئة الشعب السوري، إذا ما توسعت اللجان الشعبية المحلية مرة أخرى – كما حدث في بداية الثورة – وإذا ما ظهر اليسار السوري كبديل سياسي حقيقي.

Alım gücümüz sadece mücadele ile artabilir

0

Hatırlayın, rejim değişikliğinden önce “Yetkiyi verin, faiz ile enflasyon ile nasıl mücadele edilir görün” denmişti. “Yetki” verildi, ardından Türkiye büyük bir döviz kuru şoku yaşadı. Sonrasında damat politikaları dediğimiz dönem ve ardından pandemi geldi. Duran ve küçülen ekonominin canlandırılması için planlama yapılmadan, insanların gelecekleri düşünülmeden çok düşük faiz ile adeta para saçıldı.

Arz daralmış, tüketim ise hızla ve biraz da korkuyla olağandan çok fazla artmıştı. Hayat pahalılığı ve enflasyon zaten tanıdık kavramlardı fakat bu dönemde enflasyon bir canavara dönüştü. Emekçiler gelecek günlere hazırlıklı olmak adına daha fazla tükettiler ve dövize yöneldiler. Rejim buna kur korumalı mevduatla cevap verince bir de faiz yükü bindi. Ayrıca doların tutulması pahasına milyarlarca dolar harcandı.

Son seçim sonrası ise toparlanması çok zor hale gelen ekonomide “Önceki politikalar rasyonel değildi” diye başka bir program uygulandı. Şimşek programı, OVP gibi isimler dışında bizim IMF’siz IMF programı dediğimiz bu yeni saldırı dalgası ise ne enflasyonu çözebildi ne de yüksek faizi indirebildi. Program tek bir şeyde başarılı oldu: sefalet ücretleri. Emeklilerin maaşlarını harçlık seviyesine indirdi. Emekçilerin ise alım gücünü topluca aşağı çekti. Bugün artık aylık gelirlerin çok büyük bir kısmı sadece iki kaleme gidiyor: barınma ve gıda. Evet, OVP tam da IMF’nin istediği şeyi yaptı; insanları karın tokluğuna çalıştıracak şartların oluşturulması sağlandı.

Görüldüğü gibi, yıllar geçse de politikalar değişse de her şey sermayenin ve rejimin o anki ihtiyaçlarının bir bileşkesi olarak gerçekleşiyor. İşçi ve emekçilerin alım gücünün ve kaybedilen hakların tekrar kazanımı için kimseden lütuf bekleyemeyiz. Çok uzun zamandır söylediğimiz gibi mücadelelerin emek ittifakı perspektifi ile birleştirilmesi gerekiyor. Yani sendikaların ve işçi partilerinin bir araya gelerek kendi planlarını oluşturması tarihsel bir zorunluluk. Yoksa hayat pahalılığı ile yaşamak bir kader değil, sermaye tarafından bizlere zorla dayatılan bilinçli bir durumdur sadece.

Türkiye’nin faiz giderleri, dış borç ödemeleri ve Hazine garantili şirketlere aktardığı ödemeler bile kaynağın var olduğunu ama emekçilere akmadığını gösteriyor. Bizden aldıkları, dünyada eşi benzeri olmayan vergiler ile sermayenin beslenmesi, bizzat sermaye iktidarı ve onun politikalarının sonucu.

Seçimler yaklaştığında ise kesenin ağzını açarak göz boyamaya ve küçük kırıntılarla oy toplamaya çalışacaklar. Ama dümenin başına emekçiler geçmediği sürece fırtınalı denizlerde gitmek dışında pek bir gelecek yok. Mücadele edilmez ise yarın yaşayacaklarımız bu günleri aratabilir. Emekçilere fütursuzca saldıran bu program, dünyada olası bir savaş sonucunda oluşabilecek hızlı fiyat artışlarına karşı korunmasız.

Çözümün bir emek ittifakından geçtiğini söylüyoruz. Evet ama bir program etrafında bir araya gelmek şartıyla sonuç alınabilir. Uzun zamandır, alım gücümüzün korunması için her 3 ayda bir ücretlere enflasyon oranında otomatik zam yapılmalı diyoruz. Enflasyon, emekçilerin ücretlerinin artmasından değil şirket kârlılıklarının artışından ve en zengin yüzde 20’lik kesimin harcamalarından kaynaklanıyor. Ama bu da yetmez, tüm ücretler yoksulluk sınırının üzerine çıkarılmalı diyoruz. Eğer Hazine kaynak arıyorsa bugüne kadar büyük şirketlerden sildikleri kurum vergilerinin peşine düşsün. Yukarıda kaynağın sermayeye aktığını söylemiştik. Bunun için de en zengin kesimden servet vergisi alınmalı ve Hazine garantisi verilen tüm yapılar tazminatsız kamulaştırılmalıdır. Ülkenin tüm doğasının sermayeye açılmaya çalışıldığı bir dönemde kamulaştırmayı programına almayan hiçbir mücadele sorunlara gerçek çözümler getiremez. Yoksulluğa muhtaç değiliz. İhtiyacımız olan şey program ve birliktir. Dünya ve Türkiye için sınıf mücadelesinde ve mevcut ekonomik krizde tarihsel kırılmaların yaşandığı bu günlerde tekrar soruyoruz: Emek İttifakı, şimdi değilse ne zaman?