Ana Sayfa Blog Sayfa 11

Okur mektubu: “Devrimlerin ardında önce bir hayal, sonra onun peşinden azimle yürüyenler vardır”

0

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde şimdiki zaman varmış. Hep aynı hikâyeler hep aynı düzende sürüp gitmekteymiş. Bir ülke varmış, adı Düşler Ülkesi. Bu ülkede bir de kral varmış. Kral saraylarda yaşarmış. Evvel zamanda şimdiki zamanın yaşaması gibi, bir kral gider bir diğeri gelirmiş. Düşler Ülkesi’nin vatandaşları açlık ve yoksulluk içinde yaşarmış. Biri çıkmış, demiş ki: “Bu kral ve avenesi lüks içinde, şatafat içinde yaşarken bizler neden bir dilim ekmeği kazanmak için gün boyu çalışıyoruz?” Bir diğeri, “Ama o kral,” demiş. “Krallar saraylarda yaşar, bizler ise yaşamak için gün boyu çalışmalıyız, yoksa açlıktan ölürüz.”

Derken, halk arasında fısıltılar başlamış. Önce birkaçı sormuş: “Neden?” Sonra daha fazlası merak etmiş: “Neden böyle?” Kralın huzuruna çıkmaya karar vermişler. Sarayın önünde toplanmışlar, kapıyı çalmışlar. İçeriden bir vezir çıkmış: “Kralımız meşguldür, sizinle görüşemez.”

Ama halk ısrar etmiş. Kapıyı daha güçlü çalmışlar. Kral nihayet lütfedip tahtının başına geçmiş, perdeler açılmış, halk onu görmüş. Ama kral hiç de bekledikleri gibi değilmiş. Ne görkemli bir adam, ne de ihtişamlı bir bilgeymiş. Gözleri korkuyla açılmış, sesi titremiş: “Ne istiyorsunuz?” Halk hep bir ağızdan sormuş: “Biz neden açız? Sen neden toksun?” Kral cevap verememiş. Cevap veremeyen bir kral, kral olabilir miymiş?

İşte o gün, Düşler Ülkesi’nde büyük bir değişim başlamış. Ancak saray kolay kolay düşmezmiş. Kral hemen vezirlerini toplamış, danışmanlarına sormuş: “Bu halk ne cüretle bana soru sorar? Ne yapmak gerekir?” Vezirlerden biri eğilip kulağına fısıldamış: “Halkı birbirine düşürelim, efendimiz. Kimse açlığın sebebini sizde aramasın. Birine ‘sen tembelsin’, diğerine ‘sen hainsin’, ötekine ‘sen dinsizsin’ diyelim. Birbirlerini suçlasınlar, size bakacak vakitleri olmasın.”

Kral gülmüş, rahatlamış. Hemen tellalları salmış şehre. “Açlığın sebebi komşunuzdur, suçluyu arayın!” diye bağırmış tellallar. Ve halk, birbirine düşmeye başlamış. Evvel zaman içinde şimdiki zaman yaşamaya devam etmiş. Bu masal eski masal olsa da hâlâ yeni masal olarak siz Gazete Nisan okurları için yeniden yazılmış.

Ama sonra bir şey olmuş: Halk aldatılmaktan yorulmuş. Artık birbirlerine düşmek yerine omuz omuza vermeye başlamışlar. “Bizi bölemeyecekler!” diye haykırmışlar. Önce yürüyüşler, sonra grevler, ardından büyük bir genel grev… Ve ülke sarsılmış. Çarklar durmuş, makineler susmuş. Kralın sarayının ışıkları sönmüş, tahtı sallanmış.

Genel grevlerle sarsılan ülkeye yeni bir düzen gelmiş. Artık hiç kimse aç değilmiş. Artık hiç kimse çaresiz değilmiş. Adaletsizlik yerini eşitliğe, sömürü yerini dayanışmaya bırakmış. Sarayların ihtişamı, sokakların ışığında eriyip gitmiş. Halk artık kendi kaderini kendi elleriyle yazmaya başlamış. Hayaller olmasaydı, gerçekler hiç olmazdı. Tüm keşiflerin, tüm devrimlerin altında önce bir hayal, sonra onun peşinden azimle yürüyenler vardır. Çünkü en büyük değişimler önce bir düşle başlar.

Genel grev bir düş değil, bir gün gelecek olan gerçektir.

Metal işçisi Yılmaz

Genel grev çağrısı üzerine

0

19 Mart’ta başlayan seferberlik; rejimin tutuklamaları, CHP’nin dindirme çabası, öğrencilerin ısrarı ve sendikaların suskunluğu ile devam ediyor. Rejime karşı gelişen bu büyük seferberlik geniş bir eylem repertuarı, talepler ve mücadele biçimleri açığa çıkardı. Seferberliğin ilk günlerinde yüz binlerce insan başta Saraçhane olmak üzere alanları doldurup protesto gösterileri düzenledi. Üniversite öğrencileri önce barikatları yıktı, ardından kitlesel eylemler düzenledi, günlerce süren akademik boykotlar örgütledi. Seferberliğin basıncı ile kitlesel ölçekte tüketim boykotları yapıldı. Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla tetiklenen bu silsile farklı toplumsal kesimlerin ellerindeki güçle rejime karşı mücadelesine sahne oldu. Bu mücadele kısa sürede biteceğe de benzemiyor.

Öğrenciler, işçiler, çiftçiler, emekçiler… Farklı sosyal kesimlerden insanlar bu seferberliğin parçası olurken, onların örgütleri benzer roller üstlenmekten çekindi. Seferberliğin başını çeken aktörlerin en belirgini olarak öğrenciler kendi öncüsünü süreç içinde yaratmaya devam ediyor. Kitlesel forumlar ve yerel örgütlenmelerle mücadelenin merkezi bir kanala akmasına ve kalıcı mevziler elde etmesine uğraşıyorlar. Bu esnada öğrenciler hangi örgütlenme, eylem biçimi, yöntem ve araçlarla yola devam edeceğini bulmaya çalışıyor.

CHP ya da başkaca partilere mensup olan insanlar kısmen bu önderliklere ayak uydururken, bilinç ve hareket açısından onları aşan pratikler sergiliyor. Elbette CHP her sınıftan insana seslenme iddiasında bir örgüt. Üyeleri de farklı sınıflardan. Oysa üyeleri aynı sınıftan olan sendika konfederasyonları; hatta üyeleri aynı işyerinden, işkolundan olan sendikalar oldukça sessiz. Sendikaların sessizliği karşısında “genel grev, genel direniş” sloganı pek çok yerde dile getiriliyor. Bu slogan tüketim boykotu gibi anlamlı fakat sınırlı eylem biçimlerinden ileriye doğru gitmeyi işaret ediyor. Bu açıdan sloganın kitlelerce sahipleniliyor olması da ayrıca önemlidir.

Biz elbette bu sloganın meşru olduğunu ve doğru bir istikamete işaret ettiğini düşünüyoruz. Kimileri Türkiye’de sendikalılık oranının düşük olduğunu (yaklaşık yüzde 15) ifade edip işçi sınıfının böyle bir gücü olmadığını ifade edebilir. Biz buna, verili sendikalılığın sadece genel grev için değil, ülkenin radikal bir biçimde dönüşümü için bile yeterli olduğunu ifade etmekle yetinelim. Öte yandan genel grevin ne olduğuna da kısaca değinmek istiyoruz. Genel grev; üretimi ülke ölçeğinde durduran, ekonomik olmaktan ziyade doğrudan siyasal hedefleri ve sonuçları olan bir eylem biçimidir. Üretimi ve dolaşımı kitlesel ölçekte durdurmayı hedeflemesi ona radikal bir politik nitelik kazandırır. Bu radikallik onun taleplerine de yansımak durumundadır. Öyle ise bugün genel grev sloganı atarken bunu niçin talep ettiğimizi de vurgulamalıyız. “Bütün siyasi tutsakların serbest kalması için genel grev!”, “Bütün kayyumların çekilmesi için genel grev!” gibi… Aksi halde tek başına bir genel grev çağrısı amaçsız bir söylem olarak kalacaktır.

Genel grev gibi güçlü ve kullanmanın zor olduğu bir aracı işaret ederken onu anlamsızlaştıracak girişimlerden de uzak durmalıyız. Genel grevin her kapıyı açan bir maymuncuk olmadığını, sadece basit bir propaganda ile örgütlenemeyeceğini unutmamalıyız. Propaganda düzeyinde bile dillendirilse, bu türden bir aracın zorluklarını ve ona ulaşana kadar önümüze çıkan görevleri göz ardı edemeyiz.

Evet, genel grev! Fakat bugün sadece bu sloganı atıp susmak bütün sosyal sorunlara sosyalizmi çare gösterip kenara çekilmekten farksızdır. Evet, sosyalizm bütün sosyal sorunlara çaredir ve genel grev somut durumdaki hedefler için oldukça kritik bir eşiktir. Ancak politika, gerçeklerin dillendirilmesinden ibaret bir iş değil. Politika yapanların, devrimcilerin, sosyalistlerin işi de gerçeği dillendirmek değil, bulanık bilinçleri gerçek harekete yaklaştıracak taktikler geliştirmektir. O yüzden bugün genel grev çağrısı yapmanın anlamlı olduğunu düşünmekle birlikte, ilk elden sendikaların asgari düzeyde seferber olmasını da talep etmeliyiz. Biz her türden sloganın somut durumla ilişkisine bakarak hareket ederiz. O yüzden talep ve sloganları belirlerken en uzakta ve radikal olanı değil; kitleleri seferber edecek, onlara yol gösterecek olan acil istemleri ele almalıyız.

Öğrencilerin seferberliğin ilk günlerinden beri ifade ettiği önemli bir sloganı hatırlayalım: “Öğrenciler boykota, sendikalar sokağa!” Öğrencilerin dillendirdiği slogan sendikaların genel grev ya da başka bir eylem için atması gereken ilk adımı işaret ediyor. Bugün genel grev sloganını temkini elden bırakmadan savunalım ve ondan önce sendikaların seferberliğe etkin olarak katılmasının yolunu bulmaya çalışalım.

Emeğimize ve demokratik haklarımıza dönük saldırılara karşı birleşik ve kitlesel 1 Mayıs!

0

Türkiye tarihinin en büyük kırılma anlarından birinden geçerken üç büyük saldırı planı altında 1 Mayıs’a yaklaşıyoruz. Öncelikle biz işçi ve emekçilere reva görülen yoksulluk dört nala gidiyor. Türk-İş’in mart ayına dair yayımladığı rapora göre bir çalışanın yaşama maliyeti 30.617,43 TL olarak asgari ücretten yüzde 38,5 daha yüksek bir seviyeye sıçradı. Yoksulluk sınırı ise 76.922 TL! İmamoğlu operasyonunun etkisi ve elektriğe gelen yüzde 25’lik zammın ardından şu anda yaşadığımız tablonun daha beter olduğunu söyleyebiliriz. Sonuç olarak, adaletsizlik her yerde ama en çok da zenginler ile işçi ve emekçinin sofrası arasındaki uçurumda!

Her şeyi üreten biz işçi ve emekçiler olsak da Tek Adam rejimi, halkı yoksullaştırıp kaynağı zenginlere yönlendirme konusundaki saldırılarında çok başarılı. Rejim, işçilerin ürettiklerini, sevgi dolu cümlelerinden anlaşıldığı üzere Trump’a, soykırıma uğrayan Filistin halkına hicret önerecek denli ikiyüzlüleşerek İsrail’e, Avrupa Birliği’nin patronlarına ve elbette ki Türkiye’nin ultra zenginlerine veriyor. Türkiye’de yaşanan tüm adaletsizliğin temelini işte bu zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul kılma politikası oluşturuyor.

Bozuk düzen her yanı sarmış, adaletsizlik her yanda kol gezerken Tek Adam rejimi, yeni bir süreç içerisine girdiğini ilan edip gizli diplomasi yaparak temel demokratik hakları bir pazarlık kozu olarak kullanmanın derdinde. Deneyimlerimizden biliyoruz: Kalıcı ve güvenilir bir çözüm için, Kürt halkının temel demokratik haklarının garantisini kapalı kapılarda verilen sözler değil, ancak emekçiler olarak bizlerin ortak ve birleşik mücadelesi verebilir.

Bu tabloya paralel olarak İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yönelik başlatılan terör ve yolsuzluk operasyonları toplumun ezici bir kısmının nezdinde siyasi bir operasyon olarak görülüyor ve bir haksızlık olarak algılanıyor. İmamoğlu’nun haksız yere tutuklandığı 19 Mart tarihinden itibaren başlayan ve devamındaki hukuksuz tutuklamalar karşısında süren halk seferberliği, başta gençler olmak üzere toplumun geniş kesimlerini sokağa dökerek üniversitelerde, belediyelerde ve ülkede kayyum rejiminin daha da yaygınlaşmasını engelleyebilmişti. Ancak haksız yere tutuklu bulunan yüzlerce kişi halen özgürlüklerinden alıkonulmaya devam ediliyor. Tek Adam rejimi, bulduğu her fırsatta saldırılarını sürdürmek niyetinde.

Bu üç büyük saldırı planının ve adaletsizliğin var olduğu koşullarda 1 Mayıs’a giriyoruz. 1 Mayıs günü, Tek Adam rejiminin antidemokratik uygulamaları ile yoksulluğumuz arasındaki bağı kurarak işçi sınıfını sahneye çıkarmak için bulunmaz bir olanak sağlayabilir. Çünkü rejimin antidemokratik uygulamaları ile yoksullaştırma saldırıları aynı kaynaktan besleniyor. Bu yüzden, antidemokratik uygulamalara yönelik başlayan seferberliğin, bizi yoksullaştıran Tek Adam rejimi politikalarına karşı birleşik bir seferberlikle güçlendirilmesi acil bir ihtiyaç olarak önümüzde duruyor. Birleşik ve kitlesel bir 1 Mayıs’ta konfederasyon farkı gözetmeksizin tüm işçi ve emekçileri ortak bir mücadeleye çağıracak bir programın ilan edilmesi, Türkiye’deki antidemokratik, baskıcı uygulamaları sonlandırabileceği gibi, yoksulluğumuza da çare olabilir. Bunun için de konfederasyonlara iş düşüyor.

Türk-İş, ücretlerin erimesi ve kamudaki 600 bin işçiyi kapsayacak toplu iş sözleşmesi sürecinden kaynaklanan güçlü taban baskısının etkisi ile yıllar sonra ilk kez İstanbul’da 1 Mayıs’ı kutlama çağrısı yapmak durumunda kaldı. Ancak bunu yaparken de aldığı kararın mücadeleyi birleştirme ve kitleselliği artırma potansiyelini sınırlamak adına Kartal Meydanı gibi sınırlı bir alanı işaret etti. Kadıköy’e çağrı yapan DİSK ise işçi sınıfını uzun vadeli bir eylem programı etrafında seferberliğe çağırmıyor.

Oysaki 1 Mayıs’ta temel ihtiyacımız mevcut seferberliği işçi sınıfının örgütlü seferberliği ile güçlendirip kalıcı ve güvenilir bir çözüm yaratabilecek bir olanağı inşa etmekten geçiyor. Başta İstanbul olmak üzere tüm Türkiye’de konfederasyon farkı gözetmeksizin birleşik ve kitlesel 1 Mayıs’ları örmek; ücretlere her üç ayda bir enflasyon oranında zam, vergi adaleti ve örgütlenme önündeki engellerin kaldırılması talepleri dahil olmak üzere, başta belediyelere yönelik olan tüm antidemokratik uygulamaların sonlandırılmasını; Kürt halkının demokratik haklarının koşulsuz tanınmasını; gençler, belediye başkanları ve tüm siyasi tutsakların serbest bırakılmasını içeren taleplerle meydanları dolduracak bir 1 Mayıs’ı hedeflemek birincil önceliğimiz olmalıdır. Tek Adam rejiminin sona ermesi için mücadeleye; kitlesel ve birleşik bir 1 Mayıs’a!

Okur mektubu: “Şimdi mücadelemizi genel grevle büyütme zamanı”

0

Sokaklardan yükselen öfke yalnızca bir tepki değil, yeni bir mücadele hattının habercisidir. Bugün yaşanan hukuksuzluk, baskı ve otoriterleşme süreci yalnızca belli kesimlere değil, emeğiyle geçinen, insanca yaşamak isteyen herkese yönelmiş bir saldırıdır. Kayyumlarla gasp edilen belediyeler, tutuklanan siyasetçiler, işinden atılan akademisyenler, susturulmak istenen gazeteciler, patriyarkal düzende ezilen, katledilen kadınlar, cinsiyetçilikle derinleşen eşitsizlikler, sefalet ücretine mahkûm edilen işçiler ve geleceksizliğe mahkûm edilen gençler… Bu düzenin mağdurları bir avuç değil milyonlardır. Her birimiz, bulunduğumuz yerde bu adaletsizliğin bir parçasıyız. Ya da onu durdurabilecek gücün ta kendisiyiz.

Yükselen kitlesel tepki, sadece protestolarla sınırlı kalmamalıdır. Bugün ihtiyacımız olan, örgütlü ve etkili bir karşı duruştur: Genel grev! Sadece yürüyüşle, sadece protestolarla değil; üretimi durdurarak, üretimden gelen gücümüzü kullanarak, işyerlerinde ve yaşam alanlarında direnişi büyütmek için genel grev gereklidir. Çünkü bu düzenin çarkları bizim alın terimizle nefes alıyor. Peki ya biz nefes vermeyi reddedersek? Nefes alamayan boğulur…

Bugün yaşananlar, artık bir bireyin ya da tek bir kesimin meselesi olmaktan çıkmıştır. Bu, halkın iradesine yönelmiş topyekûn bir saldırıdır. Buna karşı verilecek yanıt da topyekûn olmalıdır. Bugün, bu düzenin bizsiz işlemeyeceğini kanıtlamanın tam zamanı. Artık suskunluğumuzu bozma zamanı. Bu duvarlar, bu korku düzeni bizim suskunluğumuzdan besleniyor. Korku bir örümcek ağı gibidir; bir kez dokunduğunda dağılır. Bir kez birleştiğimizde, bu duvarlar yıkılır. Ve o zaman göreceğiz aslında hiçbir zaman duvar olmadığını, yalnızca bizim suskunluğumuzun yarattığı hayaletler olduğunu. Şimdi grev zamanı. Şimdi direnerek var olma zamanı. Şimdi mücadelemizi genel grevle büyütme zamanı.

Metal işçisi Yılmaz

Gazze: İsrail öldürmeye, hastaneleri bombalamaya ve toprakları ilhak etmeye devam ediyor. Soykırımı durdurmak için seferber olalım!

0

Hakkında savaş suçlarından tutuklama emri çıkarılan Netanyahu ile aşırı sağcı Donald Trump arasındaki ilk görüşme 4 Şubat’ta Beyaz Saray’da gerçekleşti. Bu görüşmenin ardından İsrail, Gazze’ye yönelik bombardımanlara ve kara harekâtına yeniden başladı. O tarihten bu yana çoğu çocuk ve kadın olmak üzere 1.574 Filistinli katledildi.

Bu görüşmede Trump, Gazze’deki Filistinlilerin komşu ülkelere sürülmesini, öncesinde ise bölgenin ABD’nin askeri kontrolüne alınmasını ve ardından Gazze’nin milyarder arkadaşları için bir tür lüks tatil beldesine dönüştürülmesini önerdi. İlk kez bir Amerikan emperyalist başkanı, Gazze’de etnik temizlik uygulamaya açıkça hazır olduğunu ilan etti ve iki devletli çözüm politikasını çöpe attı.

7 Nisan’da Washington’da Netanyahu ile yapılan ikinci görüşmede Trump, Gazze’deki Filistinlilere yönelik etnik temizlik planını teyit etti. Hiç utanmadan şöyle dedi: “Buranın inanılmaz derecede önemli bir emlak alanı olduğunu düşünüyorum… Eğer Filistinlileri farklı ülkelere taşırsak —ki onları kabul edecek çok sayıda ülke var— gerçekten bir özgürlük alanı elde etmiş oluruz.”

Siyonizm Gazze’yi ilhak etmeye çalışıyor ve etnik temizliği ilerletiyor

İsrail ordusu, son bir ayda askeri operasyonlarını yoğunlaştırarak Gazze’nin büyük bölümünü ele geçirdi. Siyonistlerin bu yeni saldırısının ardından yaklaşık 400 bin Gazzeli yerinden edildi.

Sivilleri öldürmeye devam ediyorlar; sağlık çalışanlarına ve hastanelere karşı özel bir kinle hareket ediyorlar. 23 Mart’ta Gazze Kızılayı ve Sivil Savunma’da görevli 15 doktor ve sağlık görevlisi öldürüldü ve bedenleri toplu mezarlara gömüldü. Siyonist ordu cenazeleri teslim etmeyi reddetti ve cinayetten ancak bir hafta sonra cenazelerin nerede olduğu ortaya çıktı. 13 Nisan’da Gazze Şeridi’ndeki son işleyen hastanelerden biri, hastane personeline yapılan kısa ve dramatik bir uyarının ardından yıkıldı: “Çıkmak için 20 dakikanız var.”

12 Nisan Cumartesi günü, Gazze’nin güneyindeki Han Yunus ile Mısır sınırına yakın Refah’ı birbirinden ayıran Morag Hattı’nın kurulduğu açıklandı. Refah İsrail ordusu tarafından tamamen kuşatılmış durumda. Siyonist işgalden önce Refah’ta yaklaşık 270 bin Filistinli yaşıyordu; ayrım gözetmeden yapılan bombardımanlardan sonra bugün sadece birkaç yüz tanesi kaldı. İsrail, Mısır sınırındaki Filadelfiya Koridoru’nun kontrolünü de elinde tutuyor.

İsrail ordusu, Gazze çevresindeki tüm topraklara el koyarak 800 ile 1.500 metre arasında değişen bir “güvenlik bölgesi” oluşturdu. İsrail, Gazze’yi küçük Bantustanlara bölmek istiyor; kuzey ve güney halklarını birbirinden izole ediyor. Aile bağlarını, dayanışma ilişkilerini ve Filistinli direniş örgütleri arasındaki irtibatı koparmaya çalışıyor. Batı Şeria’da yaptıklarına benzer bir tablo çiziliyor: halk giderek küçülen bir toprak parçasına sıkıştırılıyor.

Siyonist Savunma Bakanı İsrael Katz, açıkça bir savaş suçu anlamına gelen şu cümleyi sarf etti: “Ordu faaliyetleri yakında Gazze’nin büyük kısmında şiddetle genişleyecek ve (nüfusun) çatışma bölgelerinden tahliye edilmesi gerekecek.” Ayrıca, “istemeleri hâlinde” Filistinlilerin başka ülkelere “gönüllü olarak” taşınmalarına izin verileceğini de ekledi. Böylece, Filistinlilerin Gazze’den sürülmesinin Trump’ın vizyonuna uygun olarak yapıldığını açıkça dile getirdi.

Trump’ın bu sözleri, Netanyahu’nun müttefiki olan aşırı sağcı bakanların hayalini kurduğu “Büyük İsrail” projesi doğrultusunda etnik temizlik ve Gazze’nin tamamının kontrol altına alınması planına güçlü bir destek anlamına geliyor.

Netanyahu, Gazzelileri açlıktan öldürmeye çalışıyor

Bombardımanlar ve kara işgaliyle eş zamanlı olarak Netanyahu’nun siyonist rejimi, bir aydan fazladır Gazze’deki 2 milyon insanı gıda, yakıt, su, ilaç ve diğer insani yardımlardan mahrum bırakan acımasız bir abluka uyguluyor. Amaçları, Gazzelileri açlık ve susuzlukla boyun eğmeye zorlamak, onları topraklarını terk etmeye mecbur bırakmak. Ancak Gazze halkı, ateşkes ilan edildiğinde binlerce kişiyle kuzeye yönelerek kararlılığını gösterdi. Tüm saldırılara rağmen direniş sürüyor. İsrail ordusu Kuzey Gazze’yi kontrol ettiğini iddia etmesine rağmen, oradan İsrail’e hâlâ roketler fırlatılıyor.

Soykırıma karşı dünya çapında mücadeleyi büyütelim

İsrail’in başlıca kentlerinde, savaşa karşı ve rehinelerin geri getirilmesi talebiyle protestolar sürüyor. Yakın zamanda 1000 kadar havacı yedek asker ve 200’den fazla donanma personeli, savaşa karşı olduklarını ve rehinelerin serbest bırakılmasını isteyen açık mektuplar yayınladı. Mektuplardan biri şöyle diyordu: “Şu anda savaş, güvenlik değil, siyasi ve kişisel çıkarlara hizmet ediyor. Savaşın sürdürülmesi, ilan edilen hiçbir amaca hizmet etmeyecek; rehinelerin, askerlerin ve masum sivillerin ölmesine yol açacak, yedek askerlerin tükenmesine neden olacaktır.”

Dünyanın dört bir yanında halklar sokakta. 12 Nisan Cumartesi günü, Bangladeş’in başkenti Dakka’da bir milyondan fazla insan “Özgür Filistin!”, “İsrail saldırganlığına son!” ve “İsrail ürünlerine boykot!” sloganlarıyla yürüdü. Ertesi gün Kanada’nın Ottawa kentinde 30 bin kişi, 7 Nisan Pazartesi günü ise dünya genelinde Filistin’le dayanışma içinde Küresel Grev Günü düzenlendi. Fas, Lübnan, Fransa, Kanada, ABD, Birleşik Krallık, Suriye gibi ülkelerde yürüyüşler ve mitingler düzenlendi.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak direniş sürdükçe kahraman Filistin halkına tüm desteğimizi sunacağımızı ilan ediyoruz. Netanyahu’nun Gazze’yi ilhak etme ve Trump’ın teşvik ettiği etnik temizlik planını ilerletme çabasına karşı dünyanın dört bir yanında mücadeleyi büyütmeye çağırıyoruz.

Arap ve Ortadoğu’daki hükümetler ve monarşiler, Yemen’deki Husiler dışında, Filistin halkının mücadelesini desteklemek adına hiçbir şey yapmıyorlar. Yapmaları gereken; direniş örgütlerine silah ve her tür kaynakla destek olmak ve İsrail’le tüm ilişkileri kesmektir. Ancak onlar sadece zayıf açıklamalarla yetiniyor ve Netanyahu’nun soykırımına göz yummaya devam ediyorlar. Bu tutumları suç ortaklığıdır.

Derhal ateşkes ilan edilmeli, İsrail ordusu Gazze’den tamamen çekilmeli ve Gazze’nin Filistin’in bir parçası olarak bütünlüğüne saygı gösterilmelidir. Tüm sınır kapıları açılmalı; gıda, ilaç, yakıt ve suyun girişine izin verilmeli ve elektrik derhal geri verilmelidir. ABD’nin Yemen’e yönelik bombalamalarını kınıyoruz; İsrail’in Golan Tepeleri’nden ve Suriye’nin diğer bölgelerinden derhal çekilmesini talep ediyoruz. Filistin ve Gazze’nin özgürlüğünü savunan aktivistlerin gözaltına alınmasını ve sınır dışı edilme tehditlerini —ABD’deki Mahmoud Khalil örneğinde olduğu gibi— reddediyoruz. Bu baskılara son verilsin.

İsrail’le tüm siyasi, diplomatik, ticari, kültürel ve akademik ilişkiler kesilsin.
Tek, laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin için!
Nehirden denize özgür Filistin!

Boykot değil genel grev!

0

19 Mart’ta İmamoğlu’nun gözaltına alınmasıyla başlayan süreç, CHP’yi çoktan -ve baştan- aşmasına rağmen CHP’nin politik önderliğinde devam ediyor. Ülkenin dört bir yanından yurttaşlar 23 yıllık eskitme iktidar ve keyfi politikalarıyla olan görülmemiş onca hesap için meydanları doldurdu. Ayak sesleri çoktandır duyulan bu halk hareketi CHP’nin sandığı işaret etme sevdasına ve rejimin saldırılarına rağmen henüz bitecekmiş gibi durmuyor. Rejim yine de fişleme, gözaltı, tutuklama, şafak operasyonları, yalan haberlerle birlikte bu işi bastırmak için bayram tatilinin uzatılmasından tutun maçların bedava seyrine, emekli ikramiyelerine komik zamlar, asgari ücrete kesinlikle yapılmayacak denmesine rağmen temmuzda seyyanen zam vaadi gibi kartlarını oynadı bile. Daha şimdiden dövizi tutmak için milyarlarca dolar yakıldı.

Hiç şüphesiz bugün mücadelenin öne çıkanları öğrenciler ve gençlerdir. Günlerdir duygularımıza ve nefretimize tercüman oldular sokaklarda. Açıkça ifade edebiliriz ki rejim, işkence edip hukuksuzca tutukladığı gençlerden sonra toplumun geniş kesimlerinde meşruiyetini tamamen yitirmiş durumdadır.

Öte yandan tutuklanan İBB Başkanı İmamoğlu, yapılan cumhurbaşkanı adayı önseçiminde dayanışma oylarıyla beraber 15 milyon oy aldı. Bu seçime giden herkesin kanı altı ok diye akmasa da CHP’nin süreç boyunca örgütlediği en büyük kampanya oldu. Mevcut önderlik boşluğunda bu kadar büyük bir seferberliğin en büyük muhalefet bayrağı altında toplanması elbette normaldir. CHP’nin bu seferberliğin taleplerini karşılayamadığı ise aşikar. AKP-MHP iktidarının bir an önce çözülmesini arzulayan ve radikal eğilimler gösteren seferberliğe Erdoğan’ın inisiyatifine bırakılmış bir erken seçim çağrısı cevap veremez. Yine seferberliğin kendiliğinden örgütlediği boykota ayak uydurmak zorunda kalan CHP, buna bile sınırlar çizmekle meşgul. Bir gün ile sınırlandırdıkları ekonomik boykot, genel bir boykot bile değil alternatif tüketim ürünleri önerme şenliğidir.

Diğer yandan, rejimin saldırılarını en yoğun şekilde hisseden emekçilere hitap eden sendika ve emek örgütleri, süreci sükûnetle izlemekte. Daha sürecin başında DİSK ve KESK önderlikleri tepkilerini belirtseler de tabanlarını seferber etmeye dönük tutum almayarak CHP’ye kurumsal desteklerini sunmuş oldular. Türk-İş başkanı Ergün Atalay ise süreci tedirginlikle takip ettiklerini açıklamaktan öteye asla geçmedi. Oysa yıllardır grevleri yasaklanan, sendikal örgütlenmeleri bozguna uğratılan, ücretleri baskılanan, vergilere bağlanan ve bugünlere gelindiğinde temel yaşam koşullarını bile sağlayamayan biz işçi ve emekçileriz. Rejim ortaklarıyla beraber tüm meşruiyetini yitirse de ekonomik varlığını bize borçludur.

Altını çizmekte fayda var, bu sürecin fitilini ateşleyen gençler oldu. Akademik boykot ve ardından gelen ekonomik boykot çağrısı üniversite kampüslerinden bir uğultu halinde yükselerek ülke politikasını belirlemiştir ve asla küçümsenmeyecek etkiler yaratmıştır. Bunu telaşla marketlere koşan bakanların yüzlerinden rahatça ve keyifle okuyabiliriz. Fakat seferberliğin gidişatının belirleyicisi olacak unsur henüz sahneye çıkmamış ve usta eller tarafından sahne arkasında tutulmaya devam ediliyor. Bugün süreci ileriye taşıyabilmenin yolu zaten çok zayıf olan tüketim gücümüzü kullanmaktan öte meşruiyetini kaybetmiş rejimin yaşam damarlarını koparmaktan geçer: genel grev! Öğrenciler, gençler, kadınlar, emekçiler, emekliler hem iktidarın politikalarına duydukları öfkeyle hem de en demokratik haklarını savunmak için sokaktalar. Ancak bu mücadelenin büyümesi ve güçlenmesi için mücadeleyi işyerlerimize, fabrikalarımıza da taşımamız gerekiyor.

1 Mayıs’a giden bugünlerde sokağa inme sıra bizde! CHP’yi boykota sürükleyen gençler gibi görevimiz sendikalarımızı genel grevi örgütlemek için harekete geçirmektir. Bugün ölmeye yüz tutmuş asalak burjuvazi ve iktidar hayatı durdurmak neymiş görmeli. Fişi çekelim, şalteri indirelim, hayatı durduralım. Mücadelemizi genel grev ile büyütelim!

Trump Depremi

0

Arjantin Sosyalist Sol ve İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) liderlerinden Miguel Sorans tarafından kaleme alındı ve ilk kez 7 Nisan’da İUB-DE’nin sitesinde yayımlandı.

Aşırı sağcı Donald Trump tarafından başlatılan gümrük vergileri ile ilgili “ticaret savaşı”, kapitalizmin küresel ekonomik krizinde yeni bir sıçramaya neden oluyor. Bir ABD başkanının aldığı bir önlemin dünya ekonomisinde bu kadar büyük bir kargaşaya yol açtığı nadiren görülmüştür. Trump bunu başardı.

7 Nisan Pazartesi günü “kara pazartesi” olarak tanımlandı: Trump’ın uyguladığı gümrük tarifelerinin ardından dünya borsaları çöktü. Ancak kriz o kadar derin ki, daha 3 Nisan Perşembe günü yaşanan başka bir düşüşe de “kara perşembe” denilmişti. Analistler yaşananları şimdiden “tarihi” bir düşüş olarak nitelendirdi, hatta Asya ve Avrupa piyasalarında gerçek bir “kan banyosu” ve “yıkıcı sonuçlar” olarak tanımladılar. Henüz “çöküş” (kriz) kelimesini telaffuz etmek istemiyorlar ama yaşananlar buna en yakın şey.

Tokyo Borsası en çok etkilenenlerden biri oldu ve %7,8 oranında düştü; Seul’de (%5,6), Sidney’de (%4,2) ve Hong Kong’da da büyük düşüşler yaşandı; Hong Kong’da endeks neredeyse %13 değer kaybetti. Avrupa borsaları da panikten kaçamadı: Almanya’da DAX endeksi %6,5 düşerek 19.311,29 puana geriledi, Paris’te CAC 40 endeksi %5,9 kayıpla 6.844,96 puana indi. Londra’da FTSE 100 endeksi %5 düşüşle 7.652,73 puanda kapandı. ABD borsaları da düştü ve başı Wall Street çekti.

Gümrük vergileri kapitalist ekonominin kriz ateşini körüklüyor

Trump, bu küresel “gümrük vergisi savaşını” büyük bir tantanayla “kurtuluş günü” olarak ilan etti ve ABD’nin, “ABD üzerinden zenginleşen” dünya ülkelerinin “kurbanı” olduğu yönündeki sahte ve gülünç argümanla savundu. Hatta neredeyse grotesk bir şekilde örnek olarak Kamboçya’yı gösterdi. “Bakın Kamboçya’ya” dedi — oysa Dünya Bankası’na göre ortalama bir Kamboçyalı işçi günde sadece 6,65 dolar kazanıyor. Yani ayda 140 dolara bile ulaşamıyor.

Gerçek şu ki; ABD, çokuluslu şirketleri, bankaları ve IMF aracılığıyla dünya ülkelerini ve halklarını ezen bir yağmacıdır. Örneğin, dünyanın en büyük on şirketinin tamamı Amerikalıdır. Bu şirketler, dünya nüfusunun sadece %1’ini oluşturan (8 milyarlık bir dünya nüfusunda yaklaşık 56 milyon kişi) kesimin içindedir ve bu kesim, dünya zenginliğinin %45’ine el koymuş durumdadır.

Kapitalist emperyalist sistemin çöküşü ve çürümüşlüğü, aşırı sağcı Trump’ı bu “gümrük savaşı”nı umutsuzca başlatmaya itmiştir. Trump, ticaret yaptığı — hatta müttefiki ve uydusu olan — ülkelere bile ekonomik ve siyasi tavizler koparmak için bu savaşı bir şantaj aracı olarak kullanmaya çalışmaktadır. Bu vergi duyurusu o kadar çılgınca ve umutsuzca yapılmıştır ki, Trump listeye yalnızca penguenler ve fokların yaşadığı, küçük ve uzak iki adacığı bile eklemiştir. Avustralya’nın 4.000 km güneybatısında yer alan Heard ve McDonald Adaları, yalnızca Perth’ten yedi günlük bir gemi yolculuğuyla ulaşılabilen, neredeyse on yıldır insan ayağı basmamış yerlerdir.

Trump’a göre, bu “gümrük savaşı” ABD’yi “altın bir çağa” taşıyacak ve ülkeyi “gerilemeden çıkaracaktır.” Yatırımların gelmeye başladığını, yeni iş alanlarının açılacağını coşkuyla ilan etmiştir. “Amerikan rüyası” yeniden kapıda olacaktır. Ancak görünen o ki hem ABD’de hem de dünyada bunun tam tersi yaşanabilir. Süren ekonomik deprem, bizzat emperyalist analistlere göre, ABD’de ve dünyada bir durgunluğa yol açabilir. Bu da kapitalist ekonominin daha da duraklamasına, işsizliğin ve maaşların düşmesine neden olabilir. Trump’ın mücadele ettiğini söylediği enflasyon da artabilir; çünkü ithal ürünlere (gıda, oyuncak, ayakkabı, otomobil gibi) getirilen vergiler, şirketler tarafından fiyatlara yansıtılacak ve bu da ABD’deki emekçilerin yaşam standardının düşmesine yol açacaktır.

Çokuluslu şirketler ve IMF’deki müttefikleri bile onu eleştiriyor

Trump’ın yarattığı kaos öyle bir boyuta ulaştı ki, Trump’a yakın üst düzey müttefikler bile bu gümrük vergisi politikasını sorgulamaya, hatta doğrudan eleştirmeye başladı.

Bu isimler arasında IMF Genel Direktörü Kristalina Georgieva da var. Georgieva, “gümrük vergileri, zayıf büyüme döneminde küresel görünüm açısından açıkça önemli bir risk teşkil ediyor” ifadelerini kullandı. (Clarín, Arjantin, 4/4/2025)

ABD’nin en büyük bankası JPMorgan’ın Başkanı Jamie Dimon da ticaret savaşına karşı iş dünyasının giderek artan tepkisine katıldı: “Müttefiklerimizle ekonomik ayrışma uzun vadede yıkıcı olabilir” uyarısında bulundu. Dimon, gümrük vergilerinin büyümeyi yavaşlatacağını düşünse de bunun doğrudan bir resesyona yol açıp açmayacağının henüz net olmadığını belirtti. Ancak bankanın analistleri, ABD için resesyonu artık temel senaryo olarak kabul ediyor ve küresel resesyon olasılığının da arttığını vurguluyor. Dimon, zararın en aza indirilmesi için manzaranın bir an önce netleşmesi gerektiğini söylüyor. (El País, 7/4/2025)

Virgin Grubu’nun milyarder sahibi Richard Branson –ki şirketi seyahat, telekom, müzik ve eğlence gibi pek çok sektöre yatırım yapıyor– vergileri eleştirerek, “Bu, devasa bir hatanın kabul edilip rotanın değiştirilmesi gereken bir an.” dedi. Wedbush Securities’in baş analisti Dan Ives ise Trump’ın vergilerini “piyasalarda görülen en büyük felaket” olarak nitelendirdi ve “Bu, ekonomik Armageddon olacak” dedi. (Clarín, 6/4/2025)

İronik biçimde, Trump’ı destekleyen büyük teknoloji devleri bile bu politikadan etkilenmeye başladı. “Yedi Harika” olarak adlandırılan şirketler —Apple, Amazon, Alphabet (Google), Microsoft, Nvidia ve hatta Elon Musk’ın Tesla’sı— süper kârlarında ciddi düşüşler yaşadı. Tesla hisseleri %50 değer kaybetti. Ayrıca bu şirketlerin neredeyse tamamı üretimlerini Çin ya da Vietnam gibi yüksek gümrük vergisi uygulanan ülkelere kaydırmış durumda.

Sadece bir hafta içinde, borsa düşüşleri nedeniyle Wall Street’te işlem gören büyük şirketlerden 6 trilyon dolar gibi olağanüstü bir meblağ silindi. (Kaynak: AP, Bloomberg, Clarín, 6/4/2025). Bu kriz ortamında Trump geri adım atmayı düşünmüyor. Aksine, Çin’i halihazırda açıklanan vergilerin üzerine %50 daha fazla gümrük vergisi koymakla tehdit etti. Eleştiriler ve sokak protestoları karşısında öfkeli bir Trump, hiç çekinmeden şöyle konuştu: “Amerika onlarca yıl önce yapması gerekeni şimdi yapma fırsatına sahip. Zayıf olmayın! Aptal olmayın! “Panikan olmayın (zayıf ve aptallardan oluşan yeni bir parti)! Güçlü, cesur ve sabırlı olun ve sonuç büyük bir zafer olacaktır!” (Ámbito, Arjantin, 7/4/2025),

Trump, kapitalizmin tarihteki en ciddi krizini yaşadığını söylüyor

Trump’ın bu siyasi ve ekonomik anlamdaki “masayı devirme” hamlesi, emperyalist kapitalizmin onlarca yıldır süren büyük bir ekonomik, siyasi, toplumsal ve çevresel krizden geçmesiyle açıklanabilir. Bu geçici bir kriz değildir. Ancak Trump’ın izlediği siyaset, küresel ekonomik krizin yeni ve keskin bir zirvesinin başlangıcına yol açmaktadır.

Devrimci sosyalistler olarak, bu krizi kapitalizmin tarihindeki en derin kriz olarak değerlendiriyoruz; çünkü 20. yüzyıldaki 1929 Buhranı’ndan bile daha derin ve yıkıcıdır. Bunun birinci ve en önemli nedeni, çok daha uzun süreli olmasıdır — 2007/2008’de başlayan bu kriz, 17 yılı aşkın süredir devam ediyor. İkinci olarak, bu kriz yalnızca kendisiyle sınırlı kalmamış; yeni krizlerle zincirleme biçimde birleşmiş ve kapitalizmin bizzat neden olduğu çevresel krizin de ağırlaşmasına yol açmıştır.

Bu, emperyalist kapitalizmin mutlak bir çöküş ve kargaşa sürecidir. Krizin aşılamamasının en önemli nedeni ise; kapitalist hükümetlerin uyguladığı kemer sıkma ve yağma planlarına rağmen, işçi sınıfı ve halkların mücadeleyle direnmeye devam etmesidir. Bu yüzden, eğer işçi sınıfının iktidarları yoluyla sosyalizmin önü açılmazsa, bizi daha büyük ve derinleşen krizler bekliyor.

İşte bu bağlamda Trump, emperyalist karşıdevrimci bir karşı saldırı başlatıyor. Amacı, Çin gibi ikinci büyük emperyalist gücü, Avrupa Birliği veya Rusya gibi daha küçük emperyalistleri ve dünyanın yarısömürge ülkelerini kendi yağma ve sömürü politikalarına boyun eğdirmek. Öte yandan, kitle hareketlerinin mücadelelerini bastırmayı, kadınların dördüncü dalga kazanımlarını ve lgbti+ haklarını geri almayı hedefliyor. Bu saldırılar, ABD ve dünya çapında ırkçı ve göçmen karşıtı bir söylemle birleşiyor.

Trump, bu saldırılarını, İkinci Dünya Savaşı sonrası emperyalist güçler arasında kurulmuş anlaşmaları yıkarak, dünya çapında yeni bir hizalanma yaratma arayışıyla birleştiriyor. Örneğin, Avrupa Birliği ile anlaşmaları bozarak Putin ve Rusya ile bir pakt kurmaya çalışıyor. Grönland gibi toprakları ele geçirmeyi ya da Panama Kanalı’nın kontrolünü almayı hedefliyor; bu da 80 yıl önce emperyalist burjuvazinin kendi koyduğu uluslararası yasaları çiğnemek anlamına geliyor.

Trump’ın, emperyalizmin içinde bulunduğu krizi ve kaosu aşma girişimi başarısızlığa mahkûmdur. Gerçekliğin eğilimi; küresel ekonomik krizin sıçrama yapmasına, burjuvaziler arası gerilimlerin ve çatışmaların artmasına ve en önemlisi, Trump’ın planlarının ve onun müttefiki hükümetlerin kemer sıkma politikalarının neden olduğu yoksulluk ve sosyal krizlere karşı ABD’de ve dünyada işçi sınıfı ve halk mücadelelerinin yükselmesine doğrudur.

Bu saldırılara karşı ilk büyük yanıtı, 5 Nisan’da ABD halkı verdi. Ülkenin birçok kentinde 1200’den fazla eylem gerçekleşti ve bu eylemler Avrupa’nın birçok başkentinde de yankı buldu. ABD’deki eylemlerin ana sloganı “Ellerini çek!” idi — bu çağrı Trump’a ve kamuda kitlesel işten çıkarmaların sorumlusu Elon Musk’a yönelmişti. Eylemlere 5 milyondan fazla insanın katıldığı bildiriliyor. İşçilerin, öğrencilerin, göçmenlerin, kadınların ve lgbti+’ların bu kitlesel seferberliği, ABD’de ve dünyadaki tüm ülkelerde, aşırı sağcı Donald Trump’ın gerici saldırılarına karşı mücadele ve zaferin yolunu gösteriyor.

Üniversite seferberliği ve ÖTK’lar üzerine

0

Her türden sosyal seferberliğin önünde iki önemli soru durur: Niçin ve nasıl mücadele etmeli? Genellikle kitleler niçin mücadele ettiğini; neyi istemediğini, neyi yıkmak istediğini bilir. Mevcut seferberlikte de kitleler ne için mücadele ettiğini biliyor: Halk, baskı rejiminin yıkılmasını istiyor! Öte yandan kitleler nasıl mücadele edeceğini el yordamıyla arıyor.

İmamoğlu’nun gözaltına alınması ile başlayan seferberlikte yüz binlerce sıra arkadaşımız antidemokratik uygulamalara, kayyumlara, polis saldırısına ve tutuklama terörüne karşı sokağa çıktı, boykotlar örgütledi. Ancak öğrencilerin başını çektiği seferberlik merkezi ve ortak politika ve örgütlenmelerden yoksun; çok fazla inisiyatif, örgütlenme ve dağınık öğrenci kümelenmesi söz konusu. Biz bunları bir çatı altında toplamanın, seferberliği koordine etmenin kritik olduğunu düşünüyoruz. Bunun için eldeki araçlara bakalım.

Öğrenci Temsilcileri Kurulları (ÖTK) bugünkü görevlerin altından kalkmak için işlevsel bir araç halini alabilir. ÖTK’lar 1977’de ODTÜ’deki büyük öğrenci seferberliği ile ortaya çıkmış organlardı. Daha sonra resmi olarak tanındılar, üniversite hareketi zayıfladığı oranda ise işlevsizleştiler. Dönem dönem, öğrenci seferberlikleri arttıkça gündemimize giren kitlesel örgütlenmeler olmayı sürdürüyorlar.

Sadece öğrencilerin akademik sorunlarını değil, demokratik ve sosyal sorunlarını da ele alan bir örgütlenme hem kitlesel düzeyde meşruiyet sahibi olabilir hem de öğrencilerin kendilerini ifade edebildiği, politika yapabildiği, yan yana gelebildiği zeminler yaratabilir. Bugün için somut konuşalım; pek çok üniversitede sıra arkadaşlarımız -kayda değer ölçüde başarılı- bir akademik boykot kampanyası yürüttü. Öne çıkan söylemler okuldan okula değişse de talepler aşağı yukarı belirgin ve aynı: kayyumların gitmesi! O zaman akademik boykotu yaparken kayyumlara karşı da mücadele ediyoruz. Hayatlarımıza dair her türlü kararı alma cüretini gösteren zorbaların artık bizi dikkate almalarını, söz hakkımızın olmasını ve -günün sonunda yaşadığımız ülkeyi o ülkenin emekçilerinin yönetmesini istediğimiz gibi- okuduğumuz okulu da o okulun çalışanlarıyla birlikte biz yönetmek istiyoruz. İşte ÖTK’lar bunun için bir araç olabilir. Demokratik ve akademik mücadele içerisinde istemlerimizi merkezileştirecek, öğrencilerin sesi olabilecek bir yapı… Bugünkü seferberlik pek çok okulda bu organların tartışılmasını ve yaygınlaşmasını sağladı. Bu, oldukça olumlu bir gelişme ancak yetmez. ÖTK’ların ulusal düzeyde koordine olabildiği, tüm öğrencilerin taleplerinin ortaklaştığı bir organizasyon inşa edilmeyi bekliyor.

Kalıcı kitle örgütlerinin inşasının yanında bir de sokağa, somut duruma müdahale etmeyi sağlayacak araçların önemini vurgulamalıyız. Elbette ÖTK’lar bunun kısmen aracı olabilir, ancak üniversitelerin çoğunda bu türden örgütlenmeler yok. Onun yerine seferberliğin yarattığı çeşitli inisiyatifler, örgütlenmeler var. İstanbul’da bu örgütlenmelerin buluştuğu İstanbul Üniversiteler Koordinasyonu ismiyle kurulan yapı, bütün eksikleri ve çelişkisine rağmen bu çeşitliliği merkezileştirip koordine etmek için atılmış önemli bir adım. On binlerce öğrencinin katıldığı büyük yürüyüşler, boykotlar, çeşitli eylemler merkezi bir koordinasyondan yoksun kaldıkça sönümlenecek, yolundan sapacaktır. Bu tür fiili araçları öğrenci hareketinin ihtiyaç duyduğu ve inşa edilmesi zorunlu olan ulusal düzeydeki koordinasyonun ilk adımları olarak görmeliyiz. Görevimiz, nüveleri açığa çıkan bu örgütleri geliştirmek, merkezileştirmek ve kitleselleştirmektir.

Liselerden de öğretmenlerden de ellerinizi çekin!

0

İşçi Demokrasisi Partisi’nin liselerdeki keyfi öğretmen atamalarına ilişkin bildirisi

İktidarın “proje okul” dayatması kapsamında başta İstanbul, Ankara ve İzmir olmak üzere toplamda bine yakın lisede öğretmenleri keyfi şekilde atanmaya tabii tutmaya çalışması karşısında lise öğrencileri geçtiğimiz Cuma gününden beri ayakta.

İktidar kamu sektöründeki güvenceli çalışmayı tasfiye etmeye, eğitim sistemini kendi beklentileri ışığında tasarlamaya ve öğretmenleri de bu doğrultuda sürgüne zorlamaya çalışırken, lise öğrencileri öğretmenlerinin maruz bırakıldığı bu keyfi uygulamaya karşı ülkenin birçok lisesinde eylemlerine devam ediyor.

Lise öğrencileri, 19 Mart’tan bu yana korku duvarını aşan üniversite öğrencilerinin izinden gidiyor. Tek Adam rejimi üniversite öğrencilerini baskı, şiddet, gözaltı ve hukuksuz tutuklama saldırılarıyla sindirmeye çalışsa da bunda başarılı olamadı.

Ve rejimin uygulamaya çalıştığı her saldırı politikası toplumun ilgili kesimlerinin ciddi karşı koyuşunu beraberinde getiriyor. Bugün liselerde tanık olduğumuz bu mücadele de bunun bir örneği.

Çünkü keyfiyet demek kayyum demek! Ve Türkiye’de kayyum rejimine karşı öfke gitgide büyüyor!

İşçi Demokrasisi Partisi olarak, lise öğrencilerinin öğretmenlerinin keyfi şekilde atanması karşısında başlattığı mücadeleyi selamlıyor ve sonuna kadar destekliyoruz!

“Proje okul” dayatması kapsamındaki keyfi atamalara son!

Kamu sektöründe güvenceli çalışmayı tasfiye etmeye çalışan politikalara hayır!

Keyfi şekilde atanan öğretmenler derhal görevlerine iade edilsin!

Liselerde, üniversitelerde, belediyelerde ve tüm ülkede kayyum rejimine son!

Gelir uçurumu büyüyor: çözüm servet vergisi!

0

Türkiye’deki en zengin kesimle toplumun geri kalanı arasındaki gelir uçurumu günden güne artıyor. Türkiye’deki en zengin 10 kişinin kişisel serveti geçtiğimiz yıl 29,2 milyar dolar iken bu yıl 40 milyar dolara çıktı. Diğer milyarderleri de ekleyince en zengin 35 kişinin toplam serveti 79,4 milyar dolar oldu. Bu miktar, bir yıl içerisinde ülkede üretilen mal ve hizmetlerin yüzde 7’sinden fazlasına tekabül ediyor. Ülkenin nüfusunun yarısından çoğunun toplam birikimi, bu milyarderlerin sahip olduğundan çok daha az. Söz konusu zenginler AKP döneminde yıldızı parlayanlardan yüz yıllık aile şirketlerine kadar çeşitlilik gösteriyor.

Tepede servet yoğunlaşırken emekçilerin alım gücü düşmeye devam ediyor. Türk-İş’e göre dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 72 bin liranın üzerinde. 22 bin liraya ulaşan açlık sınırı ise asgari ücretle yarışıyor. Başka bir ifadeyle, milyonlarca emekçi birkaç zenginin daha “milyarderler kulübü” üyesi olması pahasına açlığa itiliyor.

Gelir uçurumundaki bu derinleşme Türkiye’ye has bir olay değil. ABD gibi merkez ülkelerde de en zengin birkaç kişinin elindeki birikim artıyor, birkaç kişi ülke nüfusunun yarısının sahip olduğundan büyük bir serveti kontrol ediyor. Forbes’a göre dünya çapındaki milyarderlerin serveti geçen yıldan bu yıla 2 trilyon dolar artarak 16,1 trilyon dolara yükseldi. Yani tüm dünyada tepedeki en zengin bir avuç servetini katlarken, dünyanın ezici çoğunluğu yoksulluğa mahkûm ediliyor.

Türkiye’ye dönersek, gerek Saray ve çevresinde yuvalanan inşaat, savunma ve enerji tekelleri gerekse diğer sektörleri elinde tutan büyük şirketler, finans tekelleri -ve elbette onların sahipleri, yöneticileri- servetlerini günbegün artırıyor. Emekçiler cephesinde ise durum oldukça kritik. Bir emekçi, gelirinin ortalama üçte birini barınma için kiraya harcarken, gıda harcamaları da gelirin yaklaşık dörtte birini götürüyor. Bu harcamaların yanında emekçiler geçimlerini sağlamak için büyük bir borç cenderesinin içinde debeleniyor. Yani yoksullaşma, emekçilerin hayatını hiç olmadığı kadar etkiliyor.

Gelir ve servet açısından tablo böyleyken vergilendirme meselesinde de büyük bir eşitsizlik göze çarpıyor. Bütçe gelirlerinin belirleyici kısmını oluşturan vergi yükü büyük oranda çalışanların omuzlarında. Örneğin gelir vergisinin tamamına yakını çalışanlar tarafından ödeniyor. Öte yandan büyük şirketlere vergi indirimleri yapılıyor, hibeler veriliyor, iltimaslar geçiliyor… Vergi afları sermaye açısından rutin bir işlem halini alıyor. Üstelik bunlar sadece “beşli çete” gibi kesimleri değil, sermayedarların önemli bir kısmını kapsıyor.

Büyük şirketler kârlarını korurken, milyarder sayısı her yıl artarken, toplumun kalanında yoksullaşma sürüyor. Öte yandan bu tablonun değişmesi elbette mümkün. Bütün servetin bir avuç asalağın elinde toplandığı bu ekonomik sistem değişebilir. Bunun için ufuktaki bilinmez bir zamanı beklemeye de gerek yok. Acil olarak alınabilecek önlemler mevcut: gelire göre oranlanan adil bir vergi sistemi ve tepedeki bir avuç asalaktan servet vergisi alınması. Yapılması gereken, her dönem açığa çıkan krizlerin faturasının sermayeye kesilmesi, tasarrufun emekten değil sermayeden yapılması…

Google algoritmaları, sansür ve ne yapmalı?

0

Hiç sosyal medyada bir şey yazıp “Bunu kimse görmeyecek galiba” diye düşündüğün oldu mu? Ya da Google’da bir şey ararken karşına hep aynı şeyler, hep aynı kaynaklardan haberler mi çıkıyor? Eğer öyle hissediyorsan yalnız değilsin. Günümüz dünyasında haber almak, fikir paylaşmak sanki görünmez bir duvara çarpıyor. Google’ın algoritmaları, sosyal medya sansürü ve Türkiye’deki son baskılar bunun açık örnekleri. Büyük şirketler ve hükümetler, teknolojiyi bir sopa gibi kullanıp bizi, özellikle öğrencileri ve emekçileri sessiz bırakıyor ya da izole ediyor.

Google’ın algoritmaları: görünmez bir patron

Google dediğin, günümüz dünyasında internetin kapı bekçisi. Neyi görüp neyi bulamayacağına o karar veriyor. Masum bir arama motoru mu? Hiç sanmıyorum! Alphabet, yani Google’ın çatı şirketi, sadece 2024’ün son çeyreğinde reklamlardan geçen yıla göre yüzde 12 artışla 96,47 milyar dolar kazanmış. Bu ne anlama geliyor? Daha çok reklam, daha çok tıklama, daha çok kâr. Peki, bu arada ne oluyor? İşçilerin haklarını savunan yazılar, sistemi eleştiren haberler arka sayfalara itiliyor. Birçok muhalif gazete, platform tamamen yok sayıldı ya da arka plana itildi, bu yüzden de okunma oranları azaldı. Hatırlayalım, daha geçtiğimiz günlerde sırf bu yüzden Gazete Duvar kapanmıştı.

Sosyal medyada sansür

Google’ın algoritmaları bir yandan bilgiye erişimi şekillendirirken, öte yandan sosyal medya platformları da ifade özgürlüğünü kısıtlayan bir ağ gibi işliyor. Facebook, Instagram, X gibi platformlar, yüzeyde “özgür alanlar” gibi görünse de arka planda algoritmalar, içerik moderasyonu ve hükümet baskılarıyla dolu bir kontrol mekanizması var. X’in Türkiye’deki içerik kaldırma taleplerine uyum oranı da dikkat çekici. Platformun şeffaflık raporlarına bakarsak, 2024’te Türkiye’den gelen taleplerin yüzde 80’inden fazlası kabul edilmiş. Bu, hükümetin muhalif sesleri susturmak için X’i bir araç olarak kullandığını gösteriyor. Öte yandan bu sansür sadece hesap kapatmayla sınırlı değil. “Shadow banning” denen gölge yasaklar da yaygın. Paylaşımlarınız teknik olarak duruyor ama kimse görmüyor, etkileşim sıfırlanıyor. Böylece hem sesiniz kısılıyor hem de “sansür yok” diyerek işin içinden sıyrılıyorlar.

19 Marttan bugüne

19 Mart’ta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla Türkiye’de muhaliflere yönelik baskılar yeni bir evreye girdi. İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın açıklamasına göre protestolar sırasında 261 şüpheli hesap tespit edildi, 37 kişi gözaltına alındı ve X’te 700’den fazla muhalif hesap BTK talebiyle engellendi. Mart 2025’te gazeteciler, öğrenciler ve aktivistler dahil 2 bine yakın kişi gözaltına alınırken, İstanbul’da 268, Türkiye genelinde ise 301 kişi tutuklandı. Bunların arasında yoldaşımız Enes Karakaş da var. Selam olsun tüm bu zorbalığa direnenlere!

Ne yapmalı?

Baskı ve sansür karşısında dayanışma ağları bizleri bir araya getirerek güçlendirirken, bağımsız platformlar ve sesimizi paylaşmaya yardımcı olan alternatif kanallar ise bu birlikteliği görünür kılacaktır. Bu yapılar, merkezi kontrolün denetim mekanizmasını kırmak için oldukça işlevsel araçlar, bunun en güzel örneğini son günlerde boykotlarda görüyoruz. Ancak şunu unutmayalım, sanal dünya her şey değildir, dijital mücadele bir araçtır. Uzun bir zaman direnmemizi gerektiren bu mücadelemizi anlamlı kılacak olan, onu büyütecek olan da örgütlü birlikteliğimiz, fiziksel dayanışmamız ve üretimden gelen gücümüzdür.

Haklarımızın, hayatlarımızın, irademizin gaspına hayır!

0

19 Mart’ta İmamoğlu’nun tutuklanması ile başlayan protestolar, ülke çapında ciddi bir seferberliğe sahne oldu. Milyonlarca insan, 23 senelik AKP iktidarına ve kayyum rejimine karşı biriken öfkesiyle sokaklardan taştı. Kimler yoktu ki aralarında… Toplumun her kesiminden insan, memnuniyetsiz olduğu yerden ayağa kalktı. Biz kadınlar da her geçen gün katlanarak artan sorunlarımızın yakıcılığı ile; haklarımızın gaspına karşı, hayatlarımızı çevreleyen erkek şiddetine karşı sokaklardaydık.

Sokağın da seferberliğin de steril olamayacağını, toplumsal tüm marazları bünyesine çektiğini çok iyi biliyoruz. Ataerki ilga edilmedikçe bizler için “güvenli alan” denilenin ancak bir tahayyül olduğunu ya da ufak sınırlarda soluk alabileceğimizi de. Tam da bu yüzden, belki de ortak sebepler ve hedefler için buluştuğumuz kurumlarda, toplantılarda, meydanlarda bizi bir başka mücadele daha bekliyor: erkeklik ve erkekler. Şaşılmayacak biçimde homojenlikten uzak bu eylemlerde ırkçı, cinsiyetçi, homofobik ifadeler de kendine yer buldu. Kaslı İmamoğlu fotoğrafları, adeta böğürerek ağız dolusu küfreden erkekler… Öyle ki kimi zaman tekinsizlik hissiyle eylemlerde, yürüyüşlerde yerimizi değiştirdik.

Yan yana yürüdüklerimizin şiddetinin yanı sıra, eylemlere katılan kadın ve lgbti+ları ayrıca hedef alan polis şiddetini ifade tutanaklarından okuduk. Kadınlar, konuşmamaları yönünde tehdit edilmelerine rağmen gözaltı sırasında uğradıkları cinsel saldırı ve tacizi emniyetteki ifade tutanaklarına geçirdiler. Yine hapishaneye girişlerde, anayasaya açıkça aykırı ve bir cinsel şiddet biçimi olan “çıplak arama”nın “rutin” denilerek uygulandığını öğrendik. İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi, yaptıkları görüşmelerde kadınlara yönelik cinsel şiddet, hakaret ve aşağılayıcı muamele tespit ettiklerini açıkladı. Demokratik hakları için sokağa çıkan ve polis şiddetiyle gözaltına alınan insanların gönüllü avukatlığını yapan kadın avukatlar da çeşitli internet platformlarında cinsiyetçi saldırılara maruz kaldı.

Tüm bunlara rağmen ne kadınlar sokakları ve mücadele alanlarını ne de avukatlar adliyeleri terk etti. Kadın Dayanışması olarak irademizin, haklarımızın gasp edilmesine karşı sokaklardaydık, “Belediyelere de hayatlarımıza da kayyuma hayır” dedik. Seferberlik esnasında pek çok şehirden feminist yol arkadaşımız eylemlerdeki cinsiyetçi, homofobik ifadelere karşı forumlarda buluştu, erkek şiddetine karşı feminist sözü alanlara taşıdı.

Emniyet Genel Müdürlüğü ise gözaltında cinsel şiddet uygulayanları araştırmak şöyle dursun, konuyu sosyal medyada gündem edenlerle ilgili suç duyurusunda bulunduğunu açıkladı. “Gözaltında cinsel saldırıya uğrayan kadınları her gün konuşacağız” tweet’ini paylaşan bir kadın, 3 Nisan’da evinden gözaltına alındı. Bu yolla sorumlular araştırılıp yargı önüne çıkarılacağına, kadına yönelik şiddete ses çıkaranlar bir kez daha tehdit edilmiş oldu.

Yalnızca kadın olduğumuz için uğradığımız şiddeti ve ayrımcılığı hayatımızın her alanından bildiğimiz gibi, devletin gerektiğinde bu şiddet biçimlerini sindirme-yıldırma yöntemleri olarak kullandığını da biliyoruz. Politikada, işyerinde, evde, hayatımızı kuşatan erkeklere karşı sokaklara çıktığımızda bir de polis şiddetiyle muhatap olmamız, erkek şiddetinin kendini ataerkil sistem içerisinde nasıl var ettiğini bir kez daha gözler önüne seriyor. Fakat kadınlar ve lgbti+ların bu yöntemlerle sindirilemediği, hatta tam da bu saldırılar yüzünden mücadeleye daha sıkı sarıldığı da aşikâr. Biz hayatımızı yoksullukla, güvencesizlikle, erkek şiddetiyle çevreleyen; irademizi ve haklarımızı tanımayan bu kayyum rejimini istemiyoruz. “Hayır”ımız duyulana kadar da mücadeleden geri durmaya hiç niyetimiz yok.

Pire için yorgan yakmak

0

Mehmet Şimşek önderliğinde uygulanan IMF’siz IMF programı olan Orta Vadeli Plan’ın (OVP) ana hedefi enflasyonu kontrol altına almaktı. Bunun için tüketim kısıldı. Tüm faturalar emekçilere kesildi. Alım gücü bilinçli bir biçimde düşürüldü. Emekliler, asgari ücretliler, öğrenciler en çok etkilenen kesim olsa da tüm işçi sınıfının ortalama alım gücü geriledi. 2025’in herkes için zor geçeceği belliyken ve tüm planlar buna göre yapılmışken rejimin İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu hukuksuzca tutuklama hamlesiyle ekonomide yaşananlar, OVP uygulanırken alınan tüm iktisadi kararların altını boşalttı. Şimdi 2025 zor değil, çok zor geçecek diyebiliriz.

İmamoğlu’nun gözaltına alındığı gün ve sonraki gün -OVP sonrası yüksek faiz vererek döviz toplama politikasıyla yani yüksek maliyetle- birikmiş döviz rezervini, gözaltı sonrası doların kontrolden çıkarak 42 TL’ye varması sonucu erittiler. Böylece doları kontrol altına almak için yaklaşık 30 milyar dolar yakılmış oldu. Yaklaşık 10 milyar doları Merkez Bankası, geri kalan kısmı ise hazineden ya da kamu bankaları aracılığıyla arka kapıdan satıldı. Bunun dışında borsa hızla düştü, devre kesiciler çalıştı, kamu kurumları milyarlarca liralık hisse satın alarak borsadaki çöküşü durdurmaya çalıştı. BİST’te değer kaybının 40 milyar dolar olduğu söyleniyor.

2025’te enflasyon kontrol altına alındığında küçük küçük yapılacak faiz indirimlerine başlanmıştı. Şimdi faiz indirimleri ötelendi. Hatta bir sonraki faiz kararı artırım bile olabilir. Öyle ki hazinenin iç borçlanma maliyetleri gösterge faizin yükselmesiyle arttı.

Dolara müdahale ile avro ile dolar arasındaki makas da açılmış oldu. İhracat yaparken çoğunlukla avro ile, ithalat yaparken ise çoğunlukla dolar ile yapıldığı düşünülürse zaten fazla olan cari açık lehine bir durum oluşmuş oldu. Bu durum üretim maliyetlerine, dolayısıyla enflasyona olumsuz yansıyacaktır. Mehmet Şimşek’in IMF’nin gözetiminde enflasyon kontrolü için kurduğu tüm program alım gücünü düşürdü. Ama ana hedefine ulaşamadan neredeyse devrildi.

Art arda devrilen tüm bu taşlar nedeniyle piyasaların sakinleştirilmesi gerekmekteydi. Dokuz günlük bayram tatilinin seferberliklerin durulması hedefinin yanında piyasaların da durulmasını hedeflediği çok açık. Sonrası ise her zaman söylediğimiz gibi sınıf mücadelesinin belirleyiciliği ile devam edecek. Bizi asıl ilgilendiren, borsanın ne kadar çöktüğü değil işçilerin ekonomisidir.

Mevcut toplumsal ve politik kriz, rejimin ana akım iktisat çerçevesinde, bir IMF programı uygulamasında bile yol kazası yaşamak zorunda olduğunu gösteriyor. Sermaye ve rejim özünde güçsüz. Dünyadaki ekonomi politik değişimlerde etken değil edilgen durumunda. Konjonktürel rüzgârların savrulmasına açık bir vaziyette. Neoliberal programların tek tek rafa kalktığı küresel konjonktürde, devletin ekonomi üzerinde ağırlığı ve korporatist politikalarda bir artış yaşanabilir. Böylesi bir durumda rejimin de ekonomi politikası değişecektir. Emekçiler cephesinden baktığımızda ise işçi sınıfının örgütsüz ve programsız kaldığı her durumda, gelen politikanın gideni aratır hale gelmesi işten bile değil. Hem siyasal demokrasinin savunulması hem de ekonomik saldırıların durdurulmasının yolu, içinde bulunduğumuz şu dönemde kendini gösteriyor: grevlerle desteklenmiş seferberlikler.

Öğrenciler yolu açtı, emekçiler sahneye!

0

Bazı olaylar vardır; bir kez gerçekleştiğinde kimse olmamış gibi davranamaz, var olan tüm dengeler onun basıncına göre şekil alır, verilen tüm kararlar ondan etkilenerek, onu hesaba katarak verilmek zorundadır. 19 Mart’ta İmamoğlu’nun gözaltına alınmasıyla başlayan süreçten beri Türkiye için böyle tarihi günlerden geçiyoruz. Gözaltı kararının ardından ikircikli ve pasif bir tutum takınan CHP liderliğini Saraçhane’de nöbet yapmaya iten öğrenci hareketinin Beyazıt’ta aştığı barikat, sonrasında gelen günlerde gerçekleşen büyük öğrenci buluşması, ODTÜ’den çıkan çağrıyla başta büyükşehirlerde olmak üzere onlarca okulda kuvvetle başlatılan akademik boykot ve Maçka’da 40 binin üzerinde öğrencinin katılımıyla gerçekleştirilen büyük yürüyüş Tek Adam rejimine karşı yükselen itiraza damgasını vurdu. Tek Adam rejiminin özellikle CHP liderliğinden bağımsız şekilde örgütlenen öğrenci hareketini hedef alan, bununla birlikte Saraçhane’de toplanan yüz binlerce insanı da kriminalize etmeye ve korkuyla sindirmeye çalıştığı cevabı şafak operasyonları, tutuklamalar ve ana akım medyada sürdürdüğü karalama kampanyaları oldu.

Bütün bu süreçte altını çizmeyi önemli bulduğumuz birkaç noktadan bahsetmek istiyoruz. Her ne kadar geliştiği konjonktür, ortaya çıkış dinamikleri ve mevcut durumu karşılaştırılamaz olsa dahi 2013 yılında gerçekleşen Gezi ayaklanmasından bu yana yüz binlerce insan ilk kez düzen siyasetinin olağan kalıplarına sığmayan bir biçimde seferber oldu. Tabiri caizse bir çevrim tamamlandı ve hayatı Tek Adam rejiminin ekonomik yıkımı ve baskı politikalarıyla geçen bir kuşak ilk kez alışıldık siyasi pratiklerin dışına kitlesel bir şekilde çıkarak özlemlerini ve öfkelerini sokakta ifade etti.

Mevcut durum büyük bir azmi ve enerjiyi içerisinde barındırmakla birlikte tam da bu saydığımız sebepten ötürü çelişkili bir nitelik de taşıyor. Kitleler ne istemediğini biliyor. Sokağa çıkan, okullarında eylemlere, forumlara katılan ya da bütün bunlara dışarıdan destek veren ve sempati duyan herkes Tek Adam rejiminden kurtulmak istiyor. Ancak bunu nasıl yapacağımıza dair kitlesel düzeyde meşruiyet kazanmış, belirginleşmiş bir yol haritasından, taleplerden ve eylem programından yoksunuz. CHP liderliği hayatın olağan akışına dönmesi için kitleleri oy vermekle mükellef uslu seçmenlere indirgeyen, ancak onların kendi özörgütlenmelerini yaratmaları konusunda hiçbir şekilde ön açıcı olmayan önerilerini sunarak seferberliği sönümlendirmeye devam ediyor. Tam da bu sebeple hâlâ içinde bulunduğumuz seferberlik dinamiği ne yöne evrileceği noktasında belirsizliğini korumakta.

Kesin olan şu ki bu süreçte eyleme geçen kimse işin bittiğini, hayata hiçbir şey olmamış gibi devam etmemiz gerektiğini düşünmüyor. Rejimin seferberliği sindirmek için gerçekleştirdiği tutuklama dalgası toplum nezdinde tutsaklara büyük bir sahiplenme ve ardından rejime yönelik görülmemiş bir öfke yarattı. Öğrenci hareketinin ve sosyalist hareketin bir kesiminin yükselttiği genel grev çağrılarına sessiz kalan sendikal önderliklerin aksine, kitleler CHP’nin seferberliğin enerjisini bir kültürel kamplaşmaya sıkıştırabilecek marka boykotu gibi önerilerini bir adım öteye taşıyıp 2 Nisan için çağrısı yapılan genel tüketim boykotu gibi hayatı durdurmanın yollarını arayan biçimlerde bir adım öteye taşımanın yolunu arıyor.

İlk günden itibaren buzu kırıp yolu gösteren öğrenci hareketi olarak şimdi görevlerimiz okullarda açığa çıkan boykot komiteleri, fiili Öğrenci Temsilciliği Kurulları (ÖTK) ve ne kadar zayıf ve sönümlenmeye müsait bir şekilde ortaya çıksa da İstanbul Üniversiteler Koordinasyonu gibi yapıları kalıcılaştırmak için mücadeleyi yükseltmekten geçiyor. Tek Adam rejiminin pervasız saldırılarına karşı ekonomik, demokratik ve akademik taleplerimizi ortaklaştırdığımız bir mücadele planında ortaklaşmak, bu planı uygulamak için ÖTK’larımızı seçip kalıcı organlar inşa etmek zorundayız. Hukuksuz bir biçimde tutsak edilen sıra arkadaşlarımızın özgürlüğü için, belediyelerden üniversitelere kayyum rejiminin son bulması için mücadelelerimizi birleştirmeliyiz. Bugün, seferberlik halinde kendi organlarını yaratmaya çalışan öğrenci hareketinin emek hareketiyle kader birliğini bir mücadele birliğine çevirmek üzere, sessizliğini koruyan sendikal önderlikler üzerindeki basıncı yükseltelim! Öğrencilerin özgürlük talepleriyle emekçilerin üretimden gelen gücünü birleştirelim, mücadelemizi genel grevle büyütelim!

Tutsak öğrencilere özgürlük! 

Üniversitelerde söz, yetki ve karar hakkı için mücadeleye!

Belediyelerden üniversitelere kayyum rejimine son!

Nereden çıktı bu süreç?

0

Kimsenin varacağı yer hakkında umutlu konuşamadığı, iktidar tarafından ulak gibi kullanılan kimi sözde gazeteciler dışında kimsenin nereye varacağı hakkında uzun boylu tahminlerde bulunamadığı bir garip “süreç” devam ediyor.

Bu sürece duyulan ihtiyacın nereden hasıl olduğu ile ilgili iki ciddi argüman var.

Öncelikle “konjonktürün zorlaması”, “Ortadoğu’da değişen dengeler” gibi ifadelerle kodlanan argümanı ele alalım. Bu argümana göre Ortadoğu’da açılmakta olan yeni sayfa hem emperyalist güçlerin hedeflerinin hem de sahadaki güç dengelerinin zorlaması sebebiyle Tek Adam rejimini açılım yapmaya ve Kürt sorununu bir çözüme bağlayarak bölgede aktif rol almasını engelleyen köklü zaafından kurtulmaya mecbur bıraktı.

Bu yabana atılabilecek bir tez değil. 7 Ekim 2023 Aksa Tufanı operasyonu, onu örgütleyenlerin de öngöremeyeceği şekilde bölgedeki birçok domino taşını art arda deviren bir fiske oldu. Aradan geçen bir buçuk yıldan sonra İsrail’in, bütün iç krizlerine rağmen, bölgede saldırgan bir güç olarak davranmaya devam ettiğini, diktatörlüğün yıkılışını takiben bir otorite boşluğunun doğduğu Suriye’de işgal ettiği alanları genişlettiğini ve buradaki üslenmelerini genişletmek isteyen Türkiye’ye set çekmeye çalıştığını görüyoruz.

Üstelik Trump’ın işbaşına gelmesi ile emperyalizmin İran’ı çevreleme politikasının hız kazandığı ve olası bir askeri harekâtta esas müttefiki olarak AKP-MHP’den ziyade İsrail ve Körfez monarşileriyle birlikte davranacağı da netleşiyor.

Türk egemenleri açısından yaklaşan bu sert viraja Suriye’nin kuzeyindeki otonom Kürt bölgesini ortadan kaldıramamış olarak girmek büyük bir handikap. Bölgesel hegemonya rüyası görürken bölgede hayata geçirilecek emperyalist bir oyunda kayda değer rol kapamamak rüyanın suya düşmesi anlamına gelecekken; bugüne dek kâh parça parça ilhak etmeye girişerek kâh SMO’yu saldırtarak müdahale ettikleri Rojava’nın, ABD ve İsrail himayesinde dokunulmazlık elde etmesi ihtimali ise rüyayı kabusa çeviriyor.

Rejim Kürtler ile “barışmasının” bölgedeki muhtemel ABD saldırganlığına daha kolayca dahil olmasına imkân vereceğini, bu senaryoda başrol kapamasa dahi en azından bölgedeki bir altüst oluşu daha az zararla atlatmasını sağlayacağını umuyor.

Gelelim ikinci argümana.

Tek Adam rejimi, yerel seçimlerde açığa çıktığı üzere toplumda ancak bir azınlığın desteğini koruyabilen, üstelik mevcut ekonomik ve siyasi krizin derinleşen seyri sebebiyle bu tabloyu tersyüz etme imkânına da sahip olmayan, kısacası zayıflamış ve iktidarının sonuna gelmiş haldedir.

Elbette sermaye sınıfının genel çıkarlarını korumak kaydıyla işleyen ve motivasyonunu bir davayı başarıya ulaştırmaktan ziyade oligarşik bir çevrenin güç ve zenginliğini sürdürmekten alan bu yapı kendi ömrünü uzatabilmek için her oyuna başvurabilir. Nitekim söz konusu Kürt halkının hakları olduğunda, vaktiyle bir açılım sürecini başlatıp sonra rafa kaldıran da, ardından belleğimizde sayısız acıya yol açmış uzun soluklu bir çöktürme planını devreye sokan da ve şimdi yeniden kardeşlik masalları anlatmaya başlayan da bu iktidardır.

Birkaç seçimdir başını CHP ve Kürt siyasi hareketinin çektiği AKP karşıtı saflaşmaya cevaben hemen her koz masaya sürülmüş, fakat emekçilerin yaşamını çekilmez kılan mevcut kriz koşullarında seçim oyununu sürdürerek iktidarda kalabilmek için bu saflaşmayı dağıtmaktan başka çare kalmamıştır.

Bir yandan “çözüm” sürecinin devam ettiği dile getirilirken öte yandan ilk seçimde seçilmesi muhtemel cumhurbaşkanı adayını hapsedecek denli gözün karartılması, üstelik bu yapılırken CHP ile DEM’in ortak projesi olan Kent Uzlaşısı’nın kriminalize edilmesi ne demektir?

Belli ki AKP-MHP hem karşısındaki muhalefet bloğunu dağıtmak hem de DEM’i müzakere ederken mücadele edemeyeceği bir alana sıkıştırarak hareketsiz kılmak istemektedir.

İki argümanın da haklılık payı olmakla beraber Tek Adam rejiminin kendi karakteri itibarıyla ikinci gündemi her zaman daha öncelikli göreceğini ve gerekirse emperyalist güçler hiyerarşisinde dönemsel olarak pozisyon kaybetmek pahasına da olsa ne iktidardan vazgeçmeye ne de Kürtlerin meşru demokratik ulusal taleplerini tanımaya yanaşacağını söyleyebiliriz.

İşçiler sendikal hakları için mücadele ediyor

0

Bir anayasal hak olmasına rağmen patronların sendikalaşmaya dönük saldırıları hız kesmeden devam ediyor. İşçiler ise bu haklarını korumak için mücadelelerini kararlılıkla sürdürüyor. Bunun son örneklerinden biri Manisa OSB’de kurulu olan Mercan Endüstriyel Tasarım Makina fabrikası oldu. Mercan Makina’da 7 işçi 19 Mart 2025 tarihinde sendikalı oldukları için işten atıldı. Bunun üzerine 20 Mart tarihinde işçiler fabrika önünde direniş başlattılar. İşyerinde çalışan 95 işçiden 80’i sendikalı olmasına ve bakanlığın yetki tescili ile resmileşmiş olmasına rağmen Mercan Makina’nın patronu sendikal örgütlenmeye karşı baskılarına devam edip, sendikalı işçileri 28 Mart’a kadar zorunlu izne çıkarttı.

Yaşanan tüm gelişmelerin ardından 26 Mart’ta fabrika önünde basın açıklaması yapan işçiler taleplerini tekrardan dile getirdi ve patrona yeniden işbaşı yaptırılması, sendika ile masaya oturulması yönünde çağrı yaptı. Aksi takdirde ise sendika düşmanı bu tavır karşısında kararlılıkla mücadele edeceklerini belirttiler. Ancak 28 Mart’ta 28 işçi daha İş Kanunu’nun 25/2 sayılı maddesi gerekçe gösterilerek işten atıldı.

Sendikalaşmaya dönük benzer saldırılar Mercan Makina ile sınırlı değil. 114 gündür eylemlerini sürdüren İzmir Temel Conta işçileri de sendikalaşmaya dönük mücadelelerini kararlılıkla yürütmeye devam ediyorlar. 24 kişilik fabrikada 23 işçi grevi sürdürüyor. İşçilerin sendikalaşma süreci patronun işçi düşmanı tutumuna karşı başlamıştı. Fabrikada çalışan işçilerin büyük kısmı eski ve kalifiye olmasına rağmen kıdem farkı gözetilmediğini, genel asgari ücret politikası uygulandığını ve petrokimya üretimi yapılmasına rağmen yeterli güvenlik tedbirleri alınmadığını ifade eden işçiler süreci şu sözlerle aktarmıştı: “Mevcut tedbirlerin (örneğin hava filtresi) bakanlık desteğiyle ortadan kaldırılması da örgütlenme için bir diğer önemli neden oldu. Buna ek olarak, patronun taciz ve şiddete varan tutumu bizi greve katılmaya itti. Şimdi, çelik gibi bir dayanışma sergileyerek kapının önünde halaylarla ve ateşlerle grevimizin coşkusunu yaşıyoruz. Biz her şeyden önce sendikal yetkimizin tanınması için mücadele ediyoruz. Böylesine yüksek enflasyon ortamında ücretlerimizin değeri kalmadı. Ancak elimizde kalan son anayasal haklarımızı sonuna kadar savunmaya ve mücadeleye devam edeceğiz.[1]

Yakın zamanda, Çağrı-İş Sendikası’nda örgütlenen, İzmir’de bulunan Kanada menşeili Telus Digital işçileri, Türk-İş’e bağlı Teksif sendikasında örgütlenen Tuzla Serbest Bölge’de bulunan TKIS Blinds ve İzmir Gaziemir’de bulunan Digel Tekstil işçileri de kötü çalışma koşullarına, baskı ve mobbinge, düşük ücrete karşı sendikal örgütlenme gerçekleştirmiş ancak karşı karşıya kaldıkları sendika düşmanı tutumlar karşısında mücadeleye geçmişlerdi.


[1] https://www.gazetenisan.net/2024/12/temel-contada-isciler-grevin-16-gununde/

Devlet imkân ve gücüyle ayakta durabilen bir iktidar! Ama buz çatladı!

0

Erdoğan liderliğindeki iktidar artık toplumun çoğunluğu üzerinde rıza üretemiyor. İktidar meşruiyeti kendinden menkul kimi söylem ve uygulamalara rağmen çoğunluk üzerinde inandırıcılık sağlayamıyor. İktidarın gazeteleri toplumun çoğunluğu tarafından okunmuyor. Toplumun çoğunluğu iktidarın televizyonlarını seyretmiyor. Sosyal medyada iktidar adına gönüllü fikir üretecek inandırıcılık sahibi hiç kimse yok. İktidar adına muhbirlik yapan beslemeler ve fanatiklik düzeyinde yandaşlık yapan fikir yoksunu hesaplar, iktidara olan antipatiyi daha da artırıyor. İktidar fikir ve ehliyet açısından tam bir sefalet yaşıyor.

Erdoğan’ın toplumun önemli bir kesiminde samimi karşılığı olan bir dönemi oldu. O zamanlar iktidarın gazetelerinin, televizyonlarının, sosyal medyasının da bir fikri ağırlığı ve inandırıcılığı vardı. Ama o dönemler uzun süre önce sona erdi. Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazandığı dönemde kendisine en karşı medya organlarına dahi korkusuzca çıkıp meydan okuduğu dönemlerin üzerinden çok zaman geçti. Şimdi tamamıyla kendine bağlı televizyonlara çıktığında dahi sorular ve akış baştan sona kontrol ediliyor. Artık fikirleri ve samimiyetiyle rıza üreten değil devlet imkânları ve gücüyle itaat üreterek sonuç alan bir iktidar pratiği söz konusu.

Bu durum bugüne has da değil. Erdoğan Haziran 2018 ve Mayıs 2023 seçimlerini ancak devlet gücünü yanına alarak kazanabildi. Aradaki birkaç puanlık farklar iktidar lehine seferber edilen olağanüstü devlet gücü düşünüldüğünde sonuçların hayatın olağan akışına uygun olmadığını ortaya koydu. Bu gerçek, Erdoğan’ın bir toplumsal desteğe sahip olmadığı anlamına gelmiyor. Erdoğan’ın bir toplumsal desteği var. Bahsettiğimiz kazanmak için gerekli yüzde 50 artı 1 desteği. Ve bu destek bugün 2023’e göre daha az. 2018’e göre ise çok daha az bir destek! Erdoğan’ın toplumun çoğunluğunun desteğini yitirmeye başlamasının kırılma noktası 2013 yılıydı. Haziran 2015 seçimlerinde AKP ilk kez toplumsal çoğunluğunu yitirdi. Ve iktidar o desteği yeniden açık ve gönüllü toplumsal rıza ile değil ancak MHP’nin desteği ve devlet gücüyle yeniden tesis edilebildi.

Türkiye’nin 2017 yılında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişinin arka planında bu toplumsal rızayı artık üretememe ve sistemsel temsiliyet krizi vardı. 15 Temmuz askeri darbe girişimi sonrası bugün halen devam eden Tek Adam rejimi ete kemiğe büründü. Toplu gözaltı ve tutuklamalar, kayyum politikaları, iktidar yanlısı olmayan herkesin kamu yönetiminden sistematik olarak dışlanması gibi olağanüstü hal uygulamaları rutin yönetim pratiği halini aldı. Her dönem, yöntemi ve yoğunluğu değişmekle birlikte, Kürt siyasi hareketinin kriminalizasyonu bu dönemeç anlarında iktidarın baş tacı politikası oldu. Toplumsal rızanın yerini devlet gücüyle giderek daha da fazla ikame edilen zorunlu itaat aldı.

Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesi, tutuklanması, belediye başkanlığının düşürülmesi ve bütün bir siyasal hayatının sona erdirilmek istenmesi hamlesi işte böylesi bir tarihsel politik arka plan üzerinden gelişti. Demokratik koşullar altında yaklaşık 12 yıldır sistematik olarak toplumun çoğunluğunda rıza üretmeyen iktidar, artık devlet gücüyle de aradaki farkı kapatamayacağını gördüğü oranda, ilk seçimlerde doğrudan kendisi için tehdit oluşturan İmamoğlu’nu devre dışına çıkarmak adına kendi antidemokratik pratiğini de aşan bir siyasi operasyon gerçekleştirdi. CHP’nin kurumsal olarak Tek Adam rejiminin ihtiyaçları doğrultusunda terbiye edilmeye ve makbul muhalefet sınıfına dahil edilmeye çalışılmasının arka planında da iktidarın rakiplerini sandık öncesinde diskalifiye etmeye, hizaya sokmaya dönük bu arzusu var.

Lakin iktidarın toplumsal/siyasal meşruiyet kaybı o derece fazla ki giriştiği bu güç istismarı İmamoğlu’nu ve CHP’yi aşan birikmiş bir toplumsal tepki ve protesto ile karşılandı. Başta gençlik olmak üzere toplumsal seferberlik adeta zembereğinden boşaldı. İktidarın başta gençlik olmak üzere giriştiği orantısız gözaltı ve tutuklama furyası toplumsal/siyasal meşruiyetini daha da zedeledi. Ve bugün iktidarın toplumsal/siyasal desteği ve meşruiyeti 19 Mart’tan da çok daha az durumda. Net şekilde iktidarın giriştiği siyasi/yargısal operasyon bumerang etkisiyle kendisini vurdu. Uzun süredir devlet imkân ve gücüyle ayakta durabilen iktidar, devlet gücüne bundan böyle çok daha fazla ve pervasız sarılacaktır. Ancak buz çatladı. Sonucu iktidarın arzusu değil, başta emekçiler ve gençler olmak üzere toplumsal güçlerin kararlı mücadele ve seferberlikleri tayin edecektir.

Tütün grevinde “gücümüz birliğimizden gelir” şiarı

0

Tekgıda-İş sendikasının örgütlü olduğu 3 fabrikada toplamda 1700 işçi düşük ücretlere karşı ve sosyal hakları için greve başladı. Üç fabrikanın da üretim alanı tütün sektöründe bulunuyor. T.T.L. Tütün, Sunel Tütün ve Oryantal Tütün, İzmir’de grevde olan bu üç işletmenin isimleridir.

Sunel Tütün

Tütün sektöründe mevsimlik işçiler önemli bir yer kaplıyor. Bu fabrikada çalışanların da çok büyük bir kısmı mevsimlik işçilerden oluşuyor. Bu işçiler yılın ortalama 3 ayında çalışabiliyorlar. 

Bu yılki Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmelerinde patron tarafının sunduğu %50 maaş artışı teklifine karşı 600 sendikalı işçi %71 zam ve iyileştirilmiş sosyal haklar talebiyle 27 Şubat tarihinde grev kararını fabrika kapısına astı.

T.T.L. Tütün

Toplu İş Sözleşmesi (TİS) sürecinin ilk bölümü tamamlanmış olup herhangi bir anlaşmaya varılmaması üzerine ikinci 60 günün başlangıcında diğer fabrikalarla dayanışma içerisinde hareket etmek için grev kararı alındı ve 300 işçi 3 Mart tarihinde greve çıktı.

Oryantal Tütün

Patron tarafının enflasyon + 2 puan teklifinde bulunmasına karşı 800 sendikalı işçi yaşanabilir ücret ve iyileştirilmiş sosyal haklar için 28 Şubat tarihinde greve çıktı.

Bu 3 fabrikanın ortak noktası sadece tütün sektöründe olmaları ve yakın tarihlerde greve çıkmaları değil. Aynı zamanda bu 3 fabrikanın sahipleri Ege Tütün İhracatçılar Birliği’nde yönetici konumundadır.

Uzun yıllar önce bir devlet politikası olarak özellikle Manisa ilinde tütün üretiminin önü kesilmiş, halk sanayi sektöründe ucuz işçi olarak çalıştırılmaya mahkum bırakılmıştı. Tütünde tekelleşmenin önü açılmış ve desteklenmişti. Bu tekelleşmenin somut sonuçları karşımızda durmakta.

T.T.L. firmasının sahibi Ege Tütün İhracatçılar Birliği yönetim kurulu başkanı, Oryantal firmasının sahibi Ege Tütün İhracatçılar Birliği başkan yardımcısı ve Sunel firmasının sahibi Ege Tütün İhracatçılar Birliği başkan yardımcısı. Yani patronlar Ege bölgesinde üretilen tütünün en önemli temsilcileri arasında. Bu 3 patron işçilere “anlaşma bir fabrikada olunca hepsinde olacak” tehdidinde bulunurken, işçiler “taleplerimiz de mücadelemiz de ortak” diyerek grev kararını fabrika kapılarına astı.

Bu mücadele bizlere işçi dayanışmasının çok yalın bir örneğini gösteriyor. Nasıl ki patronlar ortak çıkarları doğrultusunda baskı kurarak kendi istediklerini kabul ettirmeye çalışıyorsa, işçilerde birlik ve beraberlik içerisinde mücadele ederek haklarını alabileceklerini gösteriyorlar.

Mücadele sürecini özetleyebilecek tek bir söz var ise o da “gücümüz birliğimizden gelir” sloganıdır. 

TİS süreçlerine patronların kâr hırsı damga vuruyor

0

Koç Holding’e bağlı TÜPRAŞ’ta 1 Ocak’tan beri toplu iş sözleşmesi (TİS) süreci devam ediyor. Holding yönetiminin önce yüzde 15,75, daha sonra yüzde 20 ve 21 zam teklif etmesi nedeniyle TİS görüşmeleri tıkanmış durumda. Çünkü Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşu olan TÜPRAŞ yönetimi, işçilere sefalet ücreti dayatmakta ısrar ediyor. TÜPRAŞ işçilerinin temel talebi enflasyon altında ezilmemek, geçinebilmek. İşçilerin örgütlü olduğu Petrol-İş Sendikası, zam talebini yüzde 85’ten 80’e çekti ve talebin karşılanmaması halinde daha kararlı bir tutum alacağını kamuoyuna duyurdu.

TÜPRAŞ’ta 2019 yılında Yüksek Hakem Kurulu kararıyla bağıtlanan TİS kapsamının iki yıldan üç yıla çıkarılması, enflasyon altında zam verilmesi, vardiya sisteminin işçilerin aleyhine değiştirilmesi ve pandemi döneminde hükümetin dayattığı esnek çalışma koşulları nedeniyle binlerce işçi bir sonraki TİS sürecine de hak kayıplarıyla girmişti. Ayrıca TÜPRAŞ, AKP hükümetleri döneminde yasalaşan 6356 Sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun 62. Maddesi uyarınca grev yasağı kapsamında olduğu için TÜPRAŞ işçilerinin grev silahı da ellerinden alınmış durumda. Dolayısıyla işçiler, zam taleplerinin yanı sıra grev yasağının kalkmasını ve TİS süresinin iki yıla düşürülmesini de talep ediyor.

TÜPRAŞ’ın 2005 yılında özelleştirilmesiyle Koç-Shell ortaklığı (Koç Holding daha sonra Shell’in hissesini de satın alacaktı) emekçilerin vergileriyle ve kamu kaynaklarıyla kurulmuş olan rafinerinin kârının üzerine konmuştu. Kısa bir süre sonra da işten atmalar, ücret düşürmeler başlamıştı. Ve saldırılar, Tek Adam rejiminin emek düşmanı politikalarının da yardımıyla devam etmekte. Geçen yıl 18,3 milyar TL net kâr elde eden TÜPRAŞ, işçisine sefalet koşullarında yaşamasını söylüyor. AKP tipi sermaye karşısında “aydın” sermaye olarak gösterilip kimi kesimlerce methedilen Koç Holding’in de aslında hiçbir farkı yok. Burjuvazi yine burjuvazi, patron yine patron.

Petrol-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu Ravago Petrokimya, Özçelik-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu Tezcan Galvaniz ve Tekgıda-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu Sunel, OTP ve TTL tütün fabrikaları dahil başka sektör ve fabrikalarda da TİS süreçleri devam ediyor. Hemen hemen hepsinde karşımıza aynı tablo çıkıyor: Kâr hırsıyla patronlar, işçilere yalnızca sefalet ücretlerini reva görüyor. Tütün fabrikalarında olduğu gibi pek çoğunda bu duruma insanca olmayan çalışma koşulları eşlik ediyor.

Asgari ücrete resmi enflasyonun dahi altında yapılan zammın ardından Türkiye büyük burjuvazisinin temel hedeflerinden biri, TİS’leri düşük zam oranları ile bitirerek ücretleri enflasyon altında ezmek ve kârlılıklarını artırmak oldu. Bu saldırı dalgasına karşı tek tek işyerlerinin örgütlülüğü ve direnci son derecede önemli olsa da, bu örgütlü saldırıya karşı gerçek bir kazanım için emek hareketi içerisinde birleşik bir mücadele hattının kurulması bir numaralı görevimiz olarak karşımızda durmayı sürdürüyor.

Emeklinin aylığı da onuru da ayaklar altında!

0

Lafı hiç uzatmaya, eğip bükmeye gerek yok. Hiçbir iktidar döneminde emekliler şu an olduğu kadar aşağılanmadı, muhtaç duruma düşürülmedi. Emekliler hiçbir iktidar döneminde bu kadar toplumsal safra muamelesi görmedi. AKP iktidarının emeklilere yönelik düşmanlığının son örneği Ramazan Bayramı ikramiyesine eklenen bin lira oldu.

Özünde emek düşmanlığının bir yansıması olan orta vadeli program, popüler ifadeyle, emeklilerin zaten içinden geçti. Programın yöneticisi Şimşek her fırsatta aktif-pasif çalışan oranı ve EYT üzerinden emeklileri hedef gösterdi. Üç bin lira olan emekli ikramiyesine eklenen bin lira işte emek düşmanı bu programın bir sonucu. Şimşek ve AKP’li vekiller o bin lirayı bayram harçlığı diye yeğenlerine, torunlarına veremez. Ama 16,5 milyon emekliye o bin lira artışın verilmesine onay vermekten ve bunu savunmaktan utanmıyorlar.

Emekli bayram ikramiyesi 2018 yılında bin lira olarak verilmeye başlandı. 2018 yılında en düşük emekli aylığı 939 liraydı. Bayram ikramiyesi en düşük emekli aylığından yüksekti! 2025 yılındayız ve en düşük emekli aylığı 14 bin 469 lira olmasına rağmen bayram ikramiyesi sadece dört bin liraya yükselebildi. Bunun anlamı 2025 yılında her bir emeklinin cebinden 20 bin lira bayram ikramiyesinin çalınmasıdır.

Yalanları da hazır! Emeklilik sistemi mevcut haliyle sürdürülemezmiş! Rakamlar ortada. Sosyal Sigortalar Kurumu, tarihinin en yüksek gelir-gider dengesine sahip durumda. Gelirlerin giderleri karşılama oranı neredeyse yüzde 99’u geçti. Peki, nasıl oldu bu? Milyonlarca emeklinin aylığını kuşa çevirerek, milyonlarca emekliye harçlık düzeyinde bayram ikramiyesi vererek oldu. Ve buna rağmen yalanlarla emeklileri toplumun sırtında bir kambur gibi gösterme arsızlığına devam ediyorlar.

Emekli hayat pahalılığı karşısında eline geçen aylığın nasıl eridiğinin de, ikramiye diye verilen üç kuruşun da hiçbir işe yaramadığının son derece farkında. Zamanı gelir, aylıklar yükselir ama emekli, onurunun ayaklar altına alınmasını unutmaz. Oturduğunuz koltuklar tapulu malınız sanıyorsunuz. Öyle olmadığını öğreneceksiniz.

En düşük emekli aylığı asgari ücret düzeyine yükselmelidir. Asgari ücret yoksulluk sınırının üzerine çıkmalıdır. Bayram ikramiyesi tutarı en düşük emekli aylığına eşitlenerek ödenmelidir.

Arjantin: Sol Cephe milletvekilleri Türkiye’deki antidemokratik saldırılara karşı mecliste önerge sundu

0

Sol Cephe (FIT-U) milletvekillerinin imzasıyla Türkiye’de Erdoğan hükümetinin demokratik özgürlüklere karşı yürüttüğü baskıcı saldırıyı kınayan bir önerge, Temsilciler Meclisi’ne sunuldu. Metin, siyasi muhaliflerin hapse atılması, protesto hakkının yasaklanması ve baskıcı siyasi rejimin niteliğindeki sıçramaya karşı duran emekçiler ile gençlere yönelik sert baskı ve şiddet uygulamalarını mahkûm ediyor.

NATO, ABD ve AB gibi müttefiklerinin desteğini alan Erdoğan, ana muhalefet adayının hapsedilmesini, yürüyüşlerde uygulanan baskı ve tutuklamaları ve aralarında Sosyalist Emekçiler Partisi (SEP), İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) ve Devrimci İşçi Partisi (DİP) gibi sosyalist örgütlerin üyelerinin evlerine düzenlenen onlarca polis baskınının bulunduğu saldırı dalgasında 2000’den fazla kişiyi gözaltına aldı. Ancak bu uygulamalar, halkın tepkisini durdurmayı başaramadı; 29 Cumartesi günü İstanbul’da 2 milyondan fazla gösterici, uygulanan polis baskısını aşarak baskı dalgasına karşı durdu.

Sol Cephe, önergenin Meclis tarafından hızlı bir şekilde ele alınmasını talep etmenin yanı sıra, Arjantin’deki Türkiye Büyükelçiliğine bir mektup göndererek büyükelçiyle görüşme talep etti ve antidemokratik ve baskıcı önlemlere karşı olduklarını ve tüm siyasi tutukluların serbest bırakılmasını istediklerini ifade etti.

4 Nisan Cuma günü saat 12’de Sol Cephe üyeleri, milletvekilleri ve liderleriyle birlikte, taleplerini dile getirmek ve görüşme isteğinde bulunmak üzere Türkiye büyükelçiliği önüne gidecek.

ABD: Filistinli öğrenci Mahmud Halil’e özgürlük!

0

Aşırı sağcı Donald Trump hükümeti, Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi (ICE) aracılığıyla, Columbia Üniversitesi mezunu Filistin kökenli öğrenci Mahmud Halil’i tutukladı. Halil, 2024 yılında gerçekleşen kamp eylemlerine katılan bir aktivist. Trump yönetimi, onu haksızca antisemitik olmak ve “terörizmi” desteklemekle suçladı. Trump, Columbia Üniversitesi’ndeki Filistin destekçisi öğrenci liderinin tutuklanmasının “birçok tutuklamanın ilki” olduğunu ifade etti.

Bu tutuklama, Donald Trump’ın Gazze’deki soykırıma karşı tüm eylemleri suç saymayı ve 2024 öğrenci hareketinde aktif rol alan aktivist ve liderleri kitlesel biçimde sınır dışı etmeyi amaçlayan baskıcı politikasının bir sonucudur. Aynı doğrultuda, Dışişleri Bakanı Marco Rubio da “ABD’deki Hamas destekçilerinin vizelerini veya yeşil kartlarını iptal ederek sınır dışı edilmelerini sağlayacağız” açıklamasını yaptı.

21 Ocak’ta bir grup aktivist, Bernard College’daki “Modern İsrail Tarihi” dersini engelledi. 6-8 Ocak arasında ise New York’taki Columbia Üniversitesi’nde yaptırımlara ve üniversite yönetimlerinin öğrencilere yönelik baskılarına karşı gösteriler, oturma eylemleri ve çeşitli protestolar düzenlendi. Bugün Trump yönetimi tarafından hedef alınan Mahmud Halil, Filistin için mücadele edenleri korkutmak ve sindirmek amacıyla gözaltına alınarak sınır dışı edilmek isteniyor. Buna izin veremeyiz!

Donald Trump, Netanyahu’nun başlıca ortağıdır. Trump’ın aşırı sağcı ve faşizan projesi, 2 milyondan fazla Gazzelinin Arap ülkelerine göç ettirilerek yerine “Ortadoğu Rivierası” adı altında turizm ve gayrimenkul projelerinin yapılmasını öneren skandal bir sosyal medya videosu aracılığıyla duyuruldu. Böylece Trump, Netanyahu ve Siyonizmin ırkçı etnik temizlik politikasına destek vermektedir.

Küresel dayanışma eylemleri ve Filistin direnişi ilk zaferlerini ateşkesle elde etti. İsrail’in politikası darbe aldı ve Gazze’yi kontrol edemeden geri çekilmeye başladı; milyonlarca insan, Gazze’nin tahrip edilmiş kuzeyine kahramanca geri dönüyor. Buna karşılık Netanyahu, Batı Şeria’da vahşi saldırılara başladı ve planından vazgeçmeyeceğini açıkça gösterdi.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak ABD ve tüm dünyadaki öğrenci, sendika ve siyasi örgütlere, Trump’ın baskıcı politikasını, gözaltı ve sınır dışı uygulamalarını reddetmeye ve Mahmud Halil ile diğer aktivistlerin derhal serbest bırakılmasını, Filistin destekçisi eylemcilerin ise beraatini ve davalarının düşürülmesini kitlesel olarak talep etmeye çağırıyoruz.

Mahmud Halil’e derhal özgürlük! Onun serbest bırakılması için imza kampanyasına katılalım! Eylemcilerin beraatini ve davalarının düşürülmesini talep ediyoruz! Üniversite yönetimlerinin yaptırımlarına son verilsin! Yaşasın Filistin halkının direnişi ve küresel dayanışma! Tüm hükümetlerin soykırımcı İsrail devletiyle ekonomik, diplomatik, akademik ve siyasi ilişkilerini kesmesini talep ediyoruz! Birleşik, laik, demokratik ve ırkçı olmayan tek bir Filistin için mücadele edelim!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

10 Mart 2024

Gerçek sorumluların yargılanmadığı bir sistemde adalet arayışı

0

Mart ayında üç ayrı iş cinayetine ilişkin davaların duruşmaları görüldü. Yaşanan facialarla ilgili dikkat çekilmesi gereken esas mesele, asıl sorumluların hiçbir şekilde yargılanmaması! İşyerlerindeki ihmaller, alınmayan önlemler ve uygulanmayan İş Sağlığı ve Güvenliği Yasaları nedeniyle işçiler sürekli katlediliyor, ancak şirket yetkilisi/ortağı ya da bu duruma göz yummuş Bakanlık yetkilileri hiçbir surette yargılanmıyor. Mağdurlar isyanını sürdürüyor ancak asıl sorumlular yargılanmadığından, sermaye sahipleri kâr hırsı ile can güvenliğini hiçe sayan, insanlık dışı çalışma koşullarında işçilerin emeklerini sömürmeye devam edecek ve yaşanan bu katliamların sonu gelmeyecek!

17 Mart’ta İliç maden katliamının ilk duruşması görüldü. 13 Şubat 2024’te Erzincan’ın İliç ilçesindeki Çöpler Altın Madeni’nde liç yığını çökmesi sonucu 9 işçinin hayatını kaybetmesine neden olan faciada 43 sanık, taksirle birden fazla kişinin ölümüne ve yaralanmasına sebep olma suçundan yargılanıyor. Ancak alandaki tehlikeler ile ilgili daha önce meslek örgütlerinin tonlarca idari başvuruda bulunmasına rağmen, yani yaşanan facianın öngörülebilir olmasına rağmen bu iş cinayetini “kaza” olarak nitelendirmek insanlık dışıdır.

Facianın bağıra bağıra gelmiş olmasına rağmen yargı makamları yaşanan olayı heyelan olarak değerlendirmeye çalışarak asıl sorumluları gözden uzak tutmak istiyor. Soruşturma aşamasında alınan bilirkişi raporunda hiçbir şekilde somut değerlendirme yapılmadan, uygulama esnasındaki olumsuzluklardan ÇED raporuna onay veren Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı yetkililerinin ve ilgililerin sorumlu tutulamayacağı, kazanın ÇED raporundan ayrı bir durum olarak değerlendirilmesi gerektiği vurgulanarak Bakanlık yetkililerinin olayda KUSURSUZ olduğu yönünde değerlendirme yapılmıştı. İlk duruşmada yeniden bilirkişi incelemesine karar verilirken maden bölgesinde insan ve çevre sağlığını tehlikeye soktuğu defalarca ispat edilmiş olan faaliyetlerin devamına izin veren, ses çıkarmayan dönemin bakanları ve şirket ortakları/yetkilileri elbette ki yargılanmıyor.

21 Mart’ta Balıkesir ZSR Mühimmat Fabrikası’ndaki patlamanın ilk duruşması görüldü. 24 Aralık 2024’te Balıkesir’deki mühimmat fabrikasında meydana gelen patlama neticesinde 11 işçi hayatını kaybetmiş, yedi işçi de yaralanmıştı. İlk duruşmada “taksirle birden fazla kişinin ölümüne neden olma” suçlaması ile yargılanan üçü tutuklu dört sanık hakim karşısına çıktı. Mühendis, iş güvenliği uzmanları ve patlayıcı üretim müdüründen oluşan sanıkların beyanlarına göre her şey dört dörtlük iken patlama gerçekleşti. Sanıklar tüm yetkinin yönetim kurulunda olduğunu vurgulamışken yargılananlar arasında tek bir tane bile şirket ortağı/yetkilisi yok!

Duruşmada dinlenen tanıklar beyanlarında üretim alanında normalden çok daha fazla patlayıcı madde bulunduğunu özellikle vurgularken, patlamada hayatını kaybeden işçilerden birinin alandaki patlayıcı madde yoğunluğundan sürekli şikâyetçi olduğunu ve azaltılması için sürekli amirlerine bildirimde bulunduğunu belirttiler. Ayrıca çalışma sürelerinin uzun olduğunu da vurguladılar.

Patlamada oğlunu kaybeden bir annenin “Benim oğlum 16 saatlik çalışmanın üzerine eve geldi, üç saat uyudu ve bir daha işe gitti. Benim oğlum uykusuz öldü,” isyanı ile acı gerçekler haykırılırken, patlamada kızını kaybeden bir baba ise “Benim kızımın kolu 15 gün sonra geldi ve bunu olay yeri inceleme değil çalışan işçiler buldu, ben ikinci kez öldüm,” tepkisi ile idarenin soruşturmadaki ihmal ve eksikliklerine sitem etti.

Duruşma sırasında mağdur vekilleri tarafından soruşturma aşamasında alınan bilirkişi raporları ile patlamanın kaynağı net olarak tespit edilememişken fabrikada bulunması yasak olan iki ayrı patlayıcı maddenin olay yerinde tespit edildiği, yine olay anından önce kayıt almaya devam eden işyeri kamerasında patlamadan bir dakika öncesine ilişkin anların kayıtlarına ulaşılamadığı vurgulandı. Dosyada onca şaibeli tespit varken eksikliklerin araştırılması ve yönetim kurulu hakkında da soruşturma yapılması talepleri reddedildi. Ne yazık ki rejimin yargı erki üzerindeki müdahalesi ile adalet yerini bulamayacak ve sermayedarlar cezalandırılmayacak, yine hız kesmeden kâr hırsı ile emek sömürüsüne devam edecekler.

24 Mart’ta ise Amasra maden katliamının karar duruşması görüldü. 14 Ekim 2022’de Bartın’ın Amasra ilçesinde Türkiye Taşkömürü Kurumu’na ait madende meydana gelen patlama neticesinde 43 işçi hayatını kaybetmişti. Toplam 23 sanığın yargılandığı davanın son duruşmasında verilen karar ile 20 sanık taksirle birden fazla kişinin ölümüne ve yaralanmasına sebep olma suçundan cezalandırılırken, üç sanığın beraatına karar verildi. Sözde 20 sanık hakkında “mahkûmiyet” kararı verilmişse de sanıkların cezaevinde geçirecekleri süre 3-4 yıldan fazla değil. Ve işin en acı tarafı, yargılanması gereken gerçek sorumlular yine yargılanmadı.

Amasra kömür havzası yıllardır birçok kez iş cinayetinin yaşandığı bir yer olmasına rağmen sanıklar taksirle/ihmalen öldürme ile yargılandılar. Katliamın sebebi havalandırma altyapısının iyileştirilmemiş olması ve yüksek metan seviyelerinde üretimin sürdürülmesi olarak tespit edilmesine rağmen hiçbir bakan veya müfettiş yargılanmadı.

Soruşturmalar etkin yürütülmedikçe, ardı arkasına facialar yaşanırken gerçek sorumlular kasten öldürme suçu ile yargılanmadıkça, işyerlerinde zorunlu işçi sağlığı ve iş güvenliği tedbirleri uygulanmadıkça ve denetlenmedikçe, insanca koşullarda çalışma şartları sağlanmadıkça sermaye emek sömürüsüne, işyerleri emekçiler için mezar olmaya devam edecek!

İUB-DE: Türkiye’deki seferberlikle uluslararası dayanışma! Tutuklananlara derhal özgürlük!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) bildirisi

19 Mart sabahı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, Şişli ve Beylikdüzü belediye başkanları ve yüzden fazla kişi gözaltına alındı. Bu operasyon, seçme ve seçilme hakkı gibi en temel demokratik hakları yok eden açıkça baskıcı bir politikanın göstergesidir. Son seçimlerde otokrat ve baskıcı Recep Tayyip Erdoğan ve Cumhur İttifakı’nın aldığı seçim yenilgisi sonrası hükümet, ana burjuva muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) ve bunların yanı sıra işçi sınıfının örgütlerini de içeren siyasi örgütlerin tamamına karşı politik bir saldırı hazırlıyor. Bu amaçla, kendisine bağlı yargı sistemini kullanarak muhalifleri ve hakları için hükümete karşı seferber olan binlerce kişiyi hapsetmekten çekinmiyor. Erdoğan rejimi toplantı ve gösteri özgürlüğünü ortadan kaldırmayı, emekçi halkın haber alma hakkını kısıtlamayı hedefliyor. Bu çerçevede çok sayıda gazeteci tutuklandı.

19 Mart’tan bu yana Türkiye sokakları kitlesel protestolara sahne oluyor. Ülkenin ana şehirlerinin meydanlarında, diğer şehirlerde ve mahallelerde öğrenciler, işçiler, gençlik ve halk geneli, Recep Tayyip Erdoğan’ın baskıcı politikalarını ve otokratik rejimini açıkça reddettiğini gösteriyor. Bu seferberlikler, rejime meydan okuyor, demokratik özgürlüklerin savunusunu üstleniyor ve aynı zamanda derinleşen ekonomik kriz ve geniş halk kesimlerinin yaşam kalitesindeki düşüş karşısında biriken büyük öfkeyi de ifade ediyor. Polis, cop, plastik mermi, biber gazı ve “sokak terörü” suçlamalarıyla mücadele edenleri hapsetme gibi yoğun baskıya rağmen, eylemciler her gün tekrar tekrar kitlesel gösterilerle Erdoğan rejimine karşı sokakları doldurmaya devam ediyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, işçiler, gençler, kadınlar, lgbti+lar, Kürt halkı ve tüm ezilenlerin mücadeleleriyle dayanışmamızı ifade ediyor ve hükümetin artan baskılarını kınıyoruz. Tüm gözaltına alınanların derhal serbest bırakılmasını, haklarındaki tüm suçlamaların düşürülmesini ve beraat etmelerini talep ediyoruz. Türkiye’deki seksiyonumuz olan İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) ile birlikte Türk-İş, DİSK ve KESK’in resmi açıklamalar yapmanın ötesine geçip genel grev çağrısı yapmaları için sesleniyoruz. Bunun için, Eğitim-Sen ‘in öğrencilerin öncülüğündeki akademik boykota destek vermek amacıyla bir günlük grev kararı almasını ve seferberliklerin sürdürülmesini sağlayan Boykot Komitelerinin oluşumunu örnek alıp bunu bin kat artırmak gerekmektedir.

Mevcut rejim altında hiçbir demokratik hak garanti altında değildir! Bu nedenle, Erdoğan’ın baskıcı ve otokratik rejiminden gerçek bir kopuş sağlanana dek seferberlikler genel grevle büyütülmelidir.

Seçme ve seçilme hakkının gasp edilmesine, toplantı ve gösteri özgürlüğüne yönelik saldırılara hayır!

Baskıya, şiddete, gözaltılara ve tutuklamalara derhal son! Tüm gözaltılar derhal sona ersin! Siyasi tutsaklar derhal serbest bırakılsın!

Belediyelerde, üniversitelerde ve tüm ülkede kayyum rejimine son!

Erdoğan’ın baskısına karşı demokratik, ekonomik ve sosyal haklar için uluslararası dayanışma ve mücadeleye!

İUB-DE: Enes Karakaş ve tüm siyasi tutsaklara derhal özgürlük!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal bildirisi

Türkiye partimiz olan İşçi Demokrasi Partisi’nin üyesi ve Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi yoldaşımız Enes Karakaş, 27 Mart Salı sabahı, Erdoğan’ın baskıcı rejimine ve onun kukla adaletine karşı seferber olan diğer insanlarla birlikte gözaltına alındı.

Erdoğan’ın totaliter rejimi siyasi muhalefeti hapsetme ve tutuklamalarla yok etmeye çalışmakta ve ülkenin büyük kentlerindeki meydanları dolduran kitlesel seferberlikleri bastırmayı amaçlamaktadır. Ayrıca belediye ve üniversite gibi kurumlara antidemokratik şekilde müdahale ederek seçilmiş temsilcilerini görevden uzaklaştırmakta ve onları tutuklamaktadır.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak, sürmekte olan mücadelelerle dayanışmamızı ifade ediyor ve demokratik ve sosyal hakları savunmak için mücadele eden yoldaş Enes Karakaş’ın ve tüm siyasi tutukluların derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz.

Enes Karakaş ve tüm siyasi tutsaklara derhal özgürlük!

Erdoğan’ın baskı rejimine son!

Yaşasın Türkiye halkının mücadele ve seferberliği!

Okur mektubu: “ODTÜ’den Boğaziçi’ne akademik boykottayız”

0

Biz öğrenciler yıllardır üniversitelerimize atanan kayyumlar ile mücadele ediyoruz. Ülkemizin dört bir tarafındaki üniversitelere devlet eliyle yerleştirilen kayyum rektörler adeta bir kanser hücresi gibi teker teker üniversite hayatımızın her bir noktasına girip orayı zayıflatıyorlar. Akademisyenlerimiz görevden uzaklaştırılıyor ve yerlerine atanan liyakatsiz isimlerle aldığımız eğitim niteliksizleştiriliyor.

Bizim daha ders çalışabilecek yerimiz yokken ortak alanlarımız şarkıların, türkülerin eksik olmadığı ve ders çalışmaya asla müsait olmayan alışveriş merkezlerindekilerden hallice kafelere çevriliyor. Kampüslerimizdeki spor tesislerinin sermayeye para akıtan teknoparklara çevrilmesine karar kılınıyor. Üniversitede sosyal hayatımızın en büyük parçası olan öğrenci kulüplerimiz kayyumların baskı politikaları doğrultusunda donduruluyor.

Öğrencinin ihtiyaçlarını hiçe sayan, birilerinin cebi daha da şişsin diye okullarımıza atanan kayyumların, belediyelerimize atanan kayyumlardan farklı bir amaca hizmet etmediğini oldukça iyi biliyoruz. Van Belediyesi’nde kadınlara ücretsiz ulaşım desteği sağlayan Jin Kart’ı iptal eden kayyumla, Boğaziçi Üniversitesi’nde Cinsel Tacizi Önleme Komisyonlarını (CİTÖK) etkisiz hale getiren kayyumun aynı rejime hizmet ettiğinin farkındayız. Bu yüzden de halkın iradesine, seçme seçilme hakkına yapılan saldırılara karşılık yüz binlerce öğrenci sokaklara, meydanlara dökülüyoruz ve kayyum rejimine, mücadelemiz sonucunda onların gideceğini ancak bizim kalacağımızı tek bir ağızdan haykırıyoruz.

ODTÜ’den Boğaziçi’ne bütün öğrenciler olarak akademik boykottayız. Derslere gitmiyoruz, sınavlara girmiyoruz, bu baskı ve korku havası kampüslerimizden ve hayatımızdan çekilene kadar üniversitelerimizde işleyişi durduruyoruz. Öfkeliyiz ve bu rejim devrilene kadar da öfkemiz dinmeyecek. Sonuna kadar “Kampüslerde de belediyelerde de kayyuma hayır!” demeye devam edeceğiz.

Boğaziçi Üniversitesi’nden bir öğrenci

Tek Adam rejimine karşı mücadele genel grevle büyümeli!

0

Tek Adam rejiminin 19 Mart 2025 sabahı başta Ekrem İmamoğlu ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) olmak üzere Şişli ve Beylikdüzü Belediyeleri’ne ve yüzü aşkın kişiye yönelik başlattığı gözaltı, tutuklama, baskı ve kayyum operasyonunun tetiklediği kitle seferberlikleri bir haftadır büyüyerek devam ediyor.

Seçme ve seçilme hakkının gasp edilmesine karşı başlayan seferberlikler Tek Adam rejiminin süreklileşen baskı politikalarından, tüm alanlarda demokratik hak ve özgürlüklerin kısıtlanıyor oluşundan, geleceksizlikten ve ekonomik krizin derinleştirdiği yoksullaşma ve yoksunlaşmadan kaynaklı, halihazırda birikmiş olan öfkeyi rejim karşıtı mücadelede hızlı bir şekilde bir araya getirdi.

Başından itibaren mücadelenin öncü rolünü üstlenen üniversite öğrencileri, pek çok üniversitede örgütledikleri akademik boykotla birlikte seferberliği ileriye taşımayı sürdürüyor. Başta İstanbul, Ankara ve İzmir olmak üzere ülkenin birçok şehrinde, birçok meydanında ve mahallesinde yüz binler demokratik hak ve özgürlüklerini savunmak adına sokakları doldurmaya devam ediyor.

Seferberliklere yönelik şiddet, gözaltı, tutuklama saldırısı

Tek Adam rejimi ise kitle seferberlikleri karşısında en iyi bildiği yöntemi kullanmayı sürdürüyor; kolluk güçlerinin orantısız güç, biber gazı, plastik mermi kullanımı ile kitleleri korkutmaya, şafak operasyonlarıyla bir gözaltı ve tutuklama terörü yaratarak kitleleri sindirmeye çalışıyor. Zaten demokratik hak ve özgürlüklerini savunmak için seferber olan yığınları “sokak terörü” yaratmakla itham eden Erdoğan, bu söylemiyle rejimin kitlelere dönük saldırısının önünü açmıştı.

Bu baskı, şiddet ve tutuklama saldırısı özellikle öğrenci hareketini sindirmenin bir çabası olarak başlamış olsa da gazetecilere, sendikacılara, birçok sosyalist partiden mücadele dostlarımıza da yönelmiş durumda. Üniversite öğrencilerinin akademik boykotunu desteklemek adına bir günlük grev kararı alan Eğitim-Sen yönetimi ve eğitim emekçileri rejim tarafından hedef tahtasına konulmaya çalışılıyor.

Seçme ve seçilme hakkını gasp etmeye çalışan Tek Adam rejimi toplanma ve gösteri yürüyüşü özgürlüğünü rafa kaldırmaya, emekçi halkın haber alma özgürlüğünü kısıtlamaya çalışıyor. Bu kapsamda birçok gazeteci tutuklanırken, birçok bağımsız basının sosyal medya hesaplarına erişim engeli getiriliyor, meydanlardan haber yapmaya çalışan basın kuruluşları RTÜK eliyle tehdit ediliyor.

Tek Adam rejimi demokrasinin “d” sine, özgürlüklerin “ö” süne dahi tahammül gösteremiyor. Rejimin bu baskı, şiddet, gözaltı ve tutuklama saldırısının arka planında ise seferberliklerin rejimin planını bozması yatıyor. Ekrem İmamoğlu’nu tutuklamanın yanında İBB’ye de kayyum atamak hedefiyle başlatılan operasyon, İmamoğlu tutuklansa da kitle seferberliklerinin kayyum hedefini püskürtmesi sonucunu doğurdu. Seferberlikleri sindirmeye çalışan tüm bu kanunsuz girişimler ise kitlelerin Tek Adam rejimine karşı öfkesini, mücadele azim ve kararlılığını engelleyemiyor.

Kitleler ve CHP önderliğinin sınırları

Halk protestolarının ilk günü kitlelere bir adres göstermekten imtina eden CHP önderliği, özellikle üniversite öğrencilerinin ön açıcı mücadelesinin yarattığı basınç karşısında bir hafta boyunca her akşam yaptığı Saraçhane çağrılarıyla seferberliği kontrol altına almaya çabaladı. Sınıf karakteri itibarıyla kontrolünden çıkabilecek bir seferberliği hiçbir surette tercih etmeyecek olan CHP önderliği, bu kontrolü sağlamak adına birkaç taktiğe başvurdu. İlk olarak, seçme ve seçilme haklarının gasp edilmesi karşısında sahneye çıkan kitlelerin seferberliğini gelecek seçimlerdeki Cumhurbaşkanı adayını belirlemek adına kurulan 23 Mart sandıklarına kanalize etmeye çabaladı. Bu çağrı kitlelerde ciddi bir karşılık bulmasına ve ülkedeki seçmenlerin dörtte biri seferber olmasına karşın, CHP önderliği bu kitleye de Saraçhane’de toplanan ya da ülkenin birçok noktasında sokakları dolduran yüz binlere de rejimden kopuş eksenli bir mücadele hattı sunmaktan bilerek ve isteyerek kaçınmayı sürdürüyor.

Bunun da ötesinde, rejimin saldırılarının boyutu ve seferberliklerin gücü dikkate alındığında, CHP önderliği acil ve kısmi sayılabilecek birtakım asli talepleri dahi öne çıkarmaktan imtina etti. Bu kapsamda, örneğin “İmamoğlu’nun derhal serbest bırakılması” talebi geliyordu. CHP önderliği, “İmamoğlu ve diğer tutuklular serbest bırakılana kadar mücadeleyi kararlılıkla sürdürüyoruz” vurgusundan kaçındı. Benzer şekilde, kayyum atanacağı aşikâr olan Şişli Belediyesi’nin savunusu için bir plan oluşturulmadı. Yine “üniversitelerde ve belediyelerde kayyum rejimine son” şiarıyla akademik boykot başlatan ve ülkede siyasal demokrasinin tesisi mücadelesine sendikaları ve emek örgütlerini üretimden gelen gücünü kullanarak katılmaya çağıran öğrencilerin genel grev talebini, “tüketimden gelen gücün” kullanılması önerisiyle çarpıtarak kitlelere sundu.

Tüm bu politik tutumlar ve 25 Mart akşamı Özgür Özel’in yaptığı “Saraçhane’ye veda konuşması”, CHP önderliğinin seferberliği ilerletmeyi değil soğurmayı, rejimden kopuşu değil düzen içerisinde kalmayı, demokratik taleplerle ekonomik talepleri birleştirerek emekçilerin, gençlerin, kadınların, lgbti+ların, Kürt halkının ve ezilen tüm kesimlerin çıkarlarını savunmayı değil kendi parti aygıtının ve parti önderliğinin temsil ettiği sınıfsal katmanın çıkarlarını savunmayı tercih etmeyi sürdürdüğünün ve buna devam edeceğinin kanıtları niteliğinde.

Düzen muhalefetinin bu politik tutumu bizim için ne yeni ne de şaşırtıcı. Ancak bizim için daha da önemlisi, seferber olan kitlelerin taleplerine sahip çıkma kararlılığı ve mücadele azimlerinin CHP önderliğinin oldukça ilerisinde oluşu. Bununla birlikte, mevcut durumda hareketin politik önderliğinin CHP’de merkezileştiğinin de farkındayız. Bu nedenle, dile getirdiğimiz eleştirilerle birlikte, CHP önderliğine başta İmamoğlu olmak üzere tüm siyasi tutsaklar serbest bırakılana kadar eylemleri sürdürme, görev savma niteliğinde çağrılar yerine rejime geri adım attırabilecek sahici bir eylem planı hazırlama çağrısında bulunuyoruz. Bu çağrı ise, sembolik boykot kampanyalarıyla değil, işçi sınıfının üretimden gelen gücünü kullanarak hayatı durdurmasıyla mümkün olabilir. Birçok sendikanın yönetimini kontrol eden ve son seçimlerde en çok oyu almış bir partinin yönetimi, mevcut saldırının bir darbe olduğu iddiasında ciddiyse, genel grevi de içeren gerçek bir seferberliği halkın önüne koymak zorundadır. CHP’yi politik olarak destekleyen kitleleri, CHP önderliği üzerinde bu doğrultuda basınç oluşturmaya davet ediyoruz.

Gücümüz üretimden gelir! Tüketecek gücümüz kalmadı!

Bu seferberliği demokratik, ekonomik ve sosyal taleplerle birleştirerek Tek Adam rejiminden kopuşu mümkün kılabilecek ve düzen muhalefetinden bağımsız bir alternatifin noksanlığı belirleyici olmayı sürdürüyor. İşçi Demokrasisi Partisi olarak biz, uzunca bir süredir bu alternatifi Emek İttifakı adıyla çağırıyoruz. Demokratik hak ve özgürlük seferberliğiyle, ekonomik krizden emekçiler yararına bir çıkış ve insan onuruna yaraşır bir ücret ve yaşam mücadelesinin birleştirilebilmesini mümkün kılmaya dönük bir ittifak.

Bunun yolu ise, kitlelerin mevcut talep ve mücadele bilinç düzeylerini ve toplumsal gerçekliği hareket noktası alarak ama bu düzeyi yine kitlelerin ihtiyaç, istek ve özlemlerine erişmelerini sağlamak adına ilerletecek talepler bütününün ve mücadele araçlarının yaratılmasından geçiyor. Neredeyse tamamı asgari ücret bandında gelire sahip olan ve seferberliğin parçası olan emekçilerin ya da okumak için çalışmak zorunda olup alanları dolduran öğrencilerin önüne “tüketim boykotu” gibi pasif bir öneriyi koymaktan değil. Hele ki kitleler yoksullukla, düşük ücretlerle ve alım güçlerinin her geçen gün daha da ezilmesiyle boğuşurken. Ya da “Üniversitelerde ve belediyelerde kayyum rejimine son” diyerek mücadele eden öğrencilerin seferberliğini soğurmaya değil ilerletmeye çalışmaktan geçiyor.

Bu ise düzen muhalefetinden bağımsızlaşmayı; sekterlikten ve ikamecilikten arınmayı zorunlu kılan bir ittifakı dayatıyor. Bunun ilk adımı ise sosyalist hareketin, mücadeleci sendikaların ve kitle örgütlerinin acil talepler etrafında birleşik bir eylem programı oluşturmasıdır.

Dahası, tüketecek gücü kalmamış emekçilere, sendikaları üzerinde üretimden gelen güçlerini kullanma basıncını yükseltecek bir mücadele hattı önermeyi gerektiriyor. Türk-İş yönetiminin kafasını kuma gömmeye son vermesini, DİSK’in sembolik açıklamaların ötesine geçmesini ve tüm işçi, kamu emekçileri sendikalarının demokratik ve sosyal hakların savunusu doğrultusunda bir eylem planı oluşturmasını sağlamak için harekete geçmeyi zorunlu kılıyor. Bu doğrultuda, başta Türk-İş, DİSK ve KESK olmak üzere sendikaları delege ve temsilcilerinin ulusal çapta kurullarını toplamaya, sendika ve konfederasyonlarını bir eylem programı oluşturmaya ve üretimden gelen güçlerini kullanmaya itmek için mücadeleye davet ediyoruz!

Mevcut rejim altında hiçbir demokratik hak ve özgürlüğümüz güvence altında değil. Tam da bu nedenle, bugünkü seferberlikler Tek Adam rejiminden kopuş sağlanana dek büyütülerek sürdürülmelidir.

Üniversite öğrencilerinin akademik boykotun örgütlenmesi için yarattığı boykot komiteleri, seferberliğin sürekliliğinin sağlanması ve araçlarının yaratılabilmesi adına bizlere bir sinyal veriyor. Keza ülkenin birçok mahallesinde emekçi halk her akşam talepleri için sokaklara dökülüyor. Rejime ve ekonomik çöküşe karşı mücadelenin sürekliliğini sağlamak, seferberliği örgütlü kılmak adına işyerlerimizde, mahallelerimizde ve üniversitelerimizde özörgütlülüğümüzü büyütelim!

Ve tüm bu seferberlik; sosyalist partileri, demokratik kitle örgütlerini, sendikaları, meslek odalarını, mücadeleci sektörleri bir eylem programı üzerine tartışıp uzlaşma ve seferberliklere ulusal çapta bir alternatif inşa etme görevine çağırıyor! Çünkü çözüm birleşik mücadelede, çözüm Emek İttifakı’nda!

Seçme ve seçilme hakkının, toplanma ve gösteri özgürlüğünün gasp edilmesine hayır!

Baskı, şiddet, gözaltı ve tutuklama saldırısına son! Gözaltılar derhal son bulsun! Siyasi tutsaklar derhal serbest bırakılsın!

Belediyelerde, üniversitelerde ve ülkede kayyum rejimine son!

Demokratik, ekonomik ve sosyal haklarımız için mücadeleye, seferberliğe!

İşçi Demokrasisi Partisi

27 Mart 2025

Let’s amplify the struggle for the defence of democratic rights!

0

On March 23, 45 people including Ekrem İmamoğlu were arrested on charges of corruption. While the arrest decision was rejected in the terrorism investigation opened against İmamoğlu on the grounds of “urban reconciliation”, other arrest decisions were issued on this charge for three people including Şişli Mayor Resul Emrah Şahan. As a result, a trustee was appointed to the Şişli Municipality. It is clear that, all these accusations were manufactured by the judiciary, which acting as the Palace’s sword, with the aim of criminalizing, intimidating, and eliminating the opposition in order to ensure the continuity of Erdoğan’s administration. As the Workers’ Democracy Party, we condemn and reject these attacks against the right to vote and be elected, the freedom of organization, and the most fundamental democratic rights.

The One-Man regime’s aggression—going as far as arresting İmamoğlu, the Mayor of Istanbul and the biggest rival in the upcoming Presidential elections—was by no means a new or surprising development. After suffering a heavy defeat in the local elections, People’s Alliance had already initiated policies to regain political dominance and criminalize the opposition by appointing trustees to municipalities. The trustee appointments that began with the DEM municipalities extended to CHP with Esenyurt Municipality. This aggression continued in the form of corruption operations—as seen in the cases of the Beşiktaş and Beykoz Municipalities—and terrorism investigations under the guise of Urban Reconciliation targeting elected CHP municipal council members and administrators. It was obvious that all these operations were preparations for a move against İmamoğlu. Ultimately, with the cancellation of İmamoğlu’s university diploma on March 18, and the subsequent corruption and terrorism allegations that led to the detention of nearly a hundred people including İmamoğlu, the One-Man regime executed its major attack. After four days of detention and following police and public prosecutor interrogations, İmamoğlu was arrested on corruption charges, while the decision to release him on terrorism charges was under review due to an objection by the Chief Prosecutor’s Office at the time of writing these lines.

In addition to the operation targeting İmamoğlu, it appears that there are plans to appoint a trustee to CHP due to alleged irregularities at its last congress, and that—with the Palace’s intervention—CHP is to be forced into an extraordinary congress. In response to this move, Özgür Özel has announced a decision to take CHP into an extraordinary congress on April 6.

These attacks by the Erdoğan administration against CHP—the main opposition—and İmamoğlu reveal the desperation and entrapment of the People’s Alliance. As a result of its own economic devastation and continuous repressive, anti-democratic policies, which have steadily weakened its electoral support, the People’s Alliance is once again attempting to maintain its power through methods of criminalizing the opposition with pressure and fear. Moreover, these moves further deepen the contradictions inherent in the regime. On the one hand, the aggressiveness of detaining the main opposition’s presidential candidate and sidelining him by appointing a trustee to the municipality ultimately undermines the fundamental legitimacy of the ballot. On the other hand, these moves further destabilize the fragile economic structure and gradually narrow the societal base upon which the regime relies. The initiative process it is conducting under the name “Turkey without Terror” is, meanwhile, encountering new impasses by criminalizing “Urban Reconciliation.” Most importantly, the Palace’s new aggression is facing the mobilization of the masses in the streets, especially among the youth.

The student youth, who mobilized immediately after the cancellation of İmamoğlu’s university diploma and detention operations, also demonstrated a lesson in how to respond to anti-democratic attacks. Following these operations, CHP management—which initially appeared paralyzed and silent—eventually called for action in Saraçhane[1] in response to these developments and the growing social pressure. From day one, and increasingly over time, the masses filled Saraçhane Square and mobilized in defence of democratic rights. Mass actions took place not only in Saraçhane Square but also in many other squares in İstanbul, as well as in İzmir, Ankara, and across the country. The mobilization of the working people became the key factor that undermined the legitimacy of the Palace’s move.

Although CHP management did call the people to the streets under the pressure of mobilization, it showed that it was more afraid of the power and mobilization of the masses than of the palace in the face of this development as it had already demonstrated in the previous breaking points. CHP management carried out its calls to action under the pressure of the masses, attempting to limit, control, and, to the extent it could not, transform them into its own rallies. It did not call on its district organizations, arrange buses from districts, or make any attempt to further advance the mobilization of the masses in order to fill the streets. Nevertheless, the masses filled the streets despite the CHP management’s passive, cynical, and “waiting for the ballot” approach.

As a result of the masses’ mobilization, it appears that the Palace took a partial step back by releasing İmamoğlu from the terrorism charges and abandoning the appointment of a trustee to the İstanbul Metropolitan Municipality. However, as evidenced by the prosecutor’s objection to this decision, as long as the current regime continues to exist, the trustee appointments will continue to threaten every aspect of life from the İstanbul Metropolitan Municipality to other municipalities, from universities to political parties.

Now, the masses are debating what should be done next and how the mobilization should be sustained. CHP management will soon end its calls to action limited to gathering at Saraçhane Square and will be eager to return to its everyday politics, limited to “waiting for the ballot.” However, the mobilizations that began with İmamoğlu’s detention emerged as a result of accumulated anger against the One-Man regime’s repressive attacks in defence of democratic rights. Mobilizations should continue to spread until all political prisoners are released, the criminalization of political opposition ends, and there is a genuine break from the trustee regime and mentality that extends from municipalities to universities and national government!

Today, millions of people—both CHP supporters and non-supporters—who are angry at the One-Man regime are mobilizing by casting their votes in the primary elections and showing their protest, while the Kurdish people, demanding freedom and an honourable peace, are filling the squares, and the student youth is trying to maintain and expand the academic boycott. All these mobilizations need to be united and expanded in order to defeat the Palace regime. The only and decisive actor that will unite these different dynamics is the working class, which will take centre stage by “using its power derived from production.” General strike calls to unions and labour organizations gain significant meaning in this context. For all labour organizations—especially Türk-İş—to mobilize, the pressure on their leadership, which either buries its head in the sand or is content with symbolic statements, must be increased two to threefold. Accordingly, as the Workers’ Democracy Party, we continue to call for the formation of a Labor Alliance that will combine the struggle against anti-democratic attacks and economic devastation policies with an action plan, addressed to the socialist left and all labour organizations.

Free the political prisoners!
End the criminalization of political opposition!
End the trustee regime in municipalities, universities, and throughout the country!
The solution lies in united struggle, the solution is in a labour alliance!

Workers’ Democracy Party
March 23, 2025


[1] In front of the municipality building.

Demokratik hakların savunusu için mücadeleyi büyütelim!

0

Bu sabah Ekrem İmamoğlu’nun da içinde olduğu 45 kişi yolsuzluk gerekçesiyle tutuklandı. İmamoğlu’na “kent uzlaşısı” gerekçesiyle açılan terör soruşturmasından tutuklama kararı reddedilirken, Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan dahil üç kişiye ise bu suçlamadan tutuklama kararı verildi ve ayrıca Şişli Belediyesi’ne kayyum atandı. Tüm bu suçlamaların Saray’ın bir kılıcı gibi davranan yargı tarafından, Erdoğan yönetiminin devamlılığı doğrultusunda muhalefeti kriminalize ederek sindirmek ve tasfiye etmek amaçlı üretildiği açıkça ortada. İşçi Demokrasisi Partisi olarak seçme ve seçilme hakkına, örgütlenme özgürlüğüne, en temel demokratik haklara dönük bu saldırıları kınıyor ve reddediyoruz.

Tek Adam yönetiminin İBB Başkanı ve gelecek Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki en büyük rakibi İmamoğlu’nu tutuklamaya varan saldırganlığı, hiç şüphesiz, yeni ve sürpriz bir gelişme olarak gerçekleşmedi. Yerel seçimlerde aldığı ağır hezimetin ardından Cumhur İttifakı, kayyum uygulamalarına yeniden başlayarak siyasi üstünlüğü yeniden ele geçirme ve muhalefeti kriminalize etme politikalarını başlatmıştı. DEM belediyelerine dönük başlayan kayyum siyaseti, Esenyurt Belediyesi’yle CHP’ye uzandı. Bu saldırganlık, Beşiktaş ve Beykoz Belediyeleri örneklerinde yolsuzluk operasyonları biçiminde, Kent Uzlaşısı çerçevesinde seçilmiş CHP belediye meclis üyelerine ve belediye yöneticilerine dönük terör soruşturmalarıyla devam etti. Bütün bu operasyonların İmamoğlu’na yönelik hamlenin hazırlıkları olduğu aşikârdı. Ve nihayetinde, önce 18 Mart günü İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesi ve hemen ardından başlatılan yolsuzluk ve terör operasyonlarıyla İmamoğlu ve yüze yakın kişinin gözaltına alınmasıyla Tek Adam rejimi asıl büyük saldırısını hayata geçirdi. Dört günlük gözaltı, Emniyet ve Savcılık sorgusunun ardından da İmamoğlu yolsuzluk suçlamasıyla tutuklanırken, terör suçlamasından serbest bırakılmasına Cumhuriyet Başsavcılığının itirazı, bu satırlar yazılırken değerlendirilme aşamasında.

İmamoğlu’na dönük operasyonun yanı sıra, CHP’nin son kongresinde usulsüzlükler olduğu gerekçesiyle CHP’ye kayyum atanacağı ve Saray’ın müdahalesiyle CHP’nin olağanüstü kongreye götürülmesinin planlandığı anlaşılıyor. Bu hamleye karşı Özgür Özel CHP’yi 6 Nisan’da olağanüstü kurultaya götürme kararını açıklamış durumda.

Erdoğan yönetiminin ana muhalefet konumundaki CHP ve İmamoğlu’na dönük bu saldırıları, Cumhur İttifakı’nın sıkışmışlığını ve umutsuzluğunu ortaya koyuyor. Sorumlusu olduğu ekonomik yıkım ve süreğen baskıcı, antidemokratik politikaları sonucu oy desteği giderek zayıflayan Cumhur İttifakı, bir kez daha baskı ve korkuyla, muhalefeti kriminalize etme yöntemleriyle iktidarını korumaya çalışıyor. Bununla birlikte, giriştiği bu hamleler, içinde bulunduğu çelişkileri daha da derinleştiriyor. Bir yandan ana muhalefetin cumhurbaşkanı adayını tutuklayarak siyaset dışı bırakma ve başkanlığına kayyum atamaya ulaşan saldırganlığı, son tahlilde nihai dayanağı olan “sandık meşruiyetini” iyiden iyiye zayıflatıyor. Öte yandan, bu hamleler kırılgan ekonomik yapıyı daha da alt üst ederek iktidarın dayandığı toplumsal zemini giderek daraltıyor. “Terörsüz Türkiye” adı altında yürüttüğü açılım süreci ise, “Kent Uzlaşısı”nın terörize edilmesiyle yeni çıkmazlara giriyor. En önemlisi ise, Saray’ın bu yeni saldırganlığı başta gençlik olmak üzere kitlelerin sokaklardaki seferberliğiyle yüzleşiyor.

Diploma iptali ve gözaltı operasyonlarının hemen ardından harekete geçen öğrenci gençlik, antidemokratik saldırılara yanıtın nasıl verilmesi gerektiğinin dersini de vermiş oldu. Operasyonun ardından başlangıçta paralize olmuş görünen ve sessiz kalan CHP yönetimi, bu eylemlerin ve gelişen toplumsal basıncın ardından Saraçhane’ye eylem çağrısında bulundu. Kitleler ilk günden itibaren ve giderek artan bir biçimde Saraçhane Meydanı’nı doldurarak demokratik hakların savunusu doğrultusunda seferber oldu. Sadece Saraçhane Meydanı’nda değil, İstanbul’un başka pek çok meydanında, İzmir’de, Ankara’da ve ülkenin dört bir yanında kitlesel eylemler gerçekleşti. Emekçi halkın bu seferberliği, Saray’ın bu hamlesinin meşruiyetini yerle bir eden asıl faktör oldu.

CHP yönetimi seferberliğin basıncıyla sokağa çağrı yapsa da tıpkı daha önceki kırılma anlarında olduğu gibi, bu gelişme karşısında da, Saray’dan çok sokağın, kitlelerin gücünden ve seferberliğinden korktuğunu gösterdi. CHP yönetimi eylem çağrılarını kitlelerin basıncı altında, onları sınırlamak, kontrol etmek ve engelleyemediği ölçüde de onları kendi mitinglerine dönüştürmeye çalışmak adına gerçekleştirdi. Alanları doldurmak için ne ilçe örgütlerine çağrıda bulundu, ne ilçelerden otobüsler kaldırdı ne de kitlelerin seferberliğini ileriye taşıyabilecek herhangi bir girişimde bulundu. Kitleler alanları CHP yönetiminin bu pasif, sinik ve politikayı “sandığa hapsetme” tutumuna rağmen doldurdu.

Kitlelerin bu seferberliği sonucunda, İmamoğlu’nun terör suçlamasından serbest bırakıldığı ve İBB yönetimine kayyum atanmasından vazgeçilmesi yönünde Saray’ın kısmi bir geri adım attığı görülüyor. Bununla birlikte, Savcılığın bu karara itirazında da görüldüğü gibi mevcut rejim var olmayı sürdürdükçe İBB’den diğer belediyelere, üniversitelerden siyasi partilere kayyum rejimi hayatın her alanını tehdit etmeye devam ediyor. 

Şimdi kitleler bundan sonra ne yapılması, seferberliğin nasıl sürdürülmesi gerektiğini tartışıyor. CHP yönetimi Saraçhane Meydanı’nda toplanmayla sınırlı eylem çağrılarını çok geçmeden sonlandıracak ve “sandığı beklemekle” sınırlı gündelik siyasetine dönmek için can atacaktır. Oysa, İmamoğlu’nun gözaltına alınmasıyla başlayan seferberlikler, Tek Adam rejiminin baskıcı saldırılarına dönük biriken öfkenin sonucunda demokratik hakların savunusu için ortaya çıkmıştır. Tüm siyasi tutsaklar serbest bırakılana, siyasal muhalefetin kriminalizasyonu son bulana, belediyelerden üniversitelere ve ülke yönetimine dek uzanan kayyum rejiminden ve zihniyetinden gerçek bir kopuş sağlanana dek seferberlikler yaygınlaşarak sürmelidir!

Bugün, Tek Adam rejimine öfke duyan CHP’li ve CHP’li olmayan milyonlarca kişi önseçim sandıklarında oy kullanıp tepkilerini göstererek seferber olurken, özgürlük ve onurlu bir barış talep eden Kürt halkı meydanları dolduruyor, öğrenci gençlik ise akademik boykotu sürdürmeye ve yaygınlaştırmaya çalışıyor. Tüm bu seferberliklerin Saray rejiminin yenilgisi için birleştirilmesi ve yaygınlaştırılması gerekiyor. Bu farklı dinamikleri birleştirecek yegâne ve belirleyici aktör ise, “üretimden gelen gücünü kullanarak” sahneye çıkacak işçi sınıfıdır. Sendikalara ve emek örgütlerine yapılan genel grev çağrıları bu çerçevede büyük bir anlam kazanmaktadır. Başta Türk-İş olmak üzere tüm emek örgütlerinin harekete geçmesi için, kafalarını kuma gömmeye çalışan veya sembolik açıklamalarla yetinen önderlikleri üzerindeki basınç iki üç katına çıkarılmalıdır. Bu doğrultuda, İşçi Demokrasisi Partisi olarak, sosyalist sola ve tüm emek örgütlerine, antidemokratik saldırılarla ekonomik yıkım politikalarına karşı mücadeleyi bir eylem planıyla birleştirecek bir Emek İttifakı’nın inşası çağrısını sürdürüyoruz.

Siyasi tutsaklar serbest bırakılsın!

Siyasi muhalefetin kriminalize edilmesine son!

Belediyelerde, üniversitelerde, tüm ülkede kayyum rejimine son!

Çözüm birleşik mücadelede, çözüm emek ittifakında!

İşçi Demokrasisi Partisi

23 Mart 2025

Boğaziçi öğrencilerinden emek örgütlerine birleşik mücadele çağrısı

0

Boğaziçi Üniversitesi Öğrenci Temsilciliği Kurulu (ÖTK) emek örgütlerine yönelik bir açık mektup yayımladı. İmamoğlu’nun gözaltına alınmasının ardından yaşanan seferberliklere öğrencilerin öncülük ettiğinin hatırlatıldığı metinde, “emekçilerin ve toplumun baskılanan bütün kesimlerinin dahil olmadığı bir mücadeleyi kazanmak mümkün olmayacaktır” vurgusu yapıldı. “Ya hep beraber ya hiçbirimiz” çağrısıyla öğrenciler emek örgütlerine şu şekilde seslendi:

“Biz öğrenciler olarak emekçilere sesleniyoruz; biz bütün bu hukuksuzluklar karşısında derslerimizi durdurduk, sokakları doldurduk, elimizdeki tüm araçlarla mücadeleyi büyütmeye çalıştık. Ancak bugün kol kola girmenin vaktidir! Sendikalara, emek örgütlerine, meslek örgütlerine sesleniyoruz; öğrencilerin başını çektiği bu mücadeleye omuz verin! DİSK, KESK, Türk-İş ve bağlı sendikalara, bağımsız, mücadeleci sendikalara sesleniyoruz. ‘Çözüm sokakta, sandıkta değil!’ diyen, ‘Boykot!’ diyen öğrencilerin sesine ses olun! Acil taleplerimiz etrafında birleşelim! Tüm akademisyenleri de mücadelemizi büyütmeye, öğrencilerle birlik olmaya, sınavlarını ertelemeye,  yoklama almamaya ve öğrencilere yardımcı olabilecek her tür imkanlarını seferber etmeye davet ediyoruz.”

Emek Örgütlerine Açık Mektup başlıklı çağrının tamamı şu şekilde:

19 Mart 2025 sabahı bütün ülke yeni bir hukuksuz saldırıyla uyandık. Aralarında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da bulunduğu yüzden fazla kişi hakkında hukuksuz bir gözaltı saldırısı yaşandı. Bu saldırı sarayın yargı üzerindeki tahakkümünü gözler önüne serdiği gibi seçim dahil olmak üzere hiçbir demokratik işleyişe tahammül edemediğini de gösterdi. Bir kez daha anladık ki, ülkedeki en temel sorunlardan birisi siyasal demokrasi sorunudur.

Ekonomik krizin her geçen gün emekçileri, öğrencileri, gençleri darboğaza sürüklediği ülkemizde saray ancak daha çok baskı ile kendi varlığını koruyabiliyor. Siyasi ömrünü uzatmak için en iyi bildiği işi yaparak “terör” söylemine başvuruyor, anti demokratik uygulamalarına hız vermeden devam ediyor. Emekçilerin, öğrencilerin demokratik hakları budanıyor, örgütlenme ve eylem özgürlüğü engelleniyor.

Öğrenciler olarak bu gibi anti demokratik uygulamaların sonuçlarını gayet iyi biliyoruz. Çalışanlarla, akademisyenlerle, öğrencilerle birlikte yönetmek istediğimiz üniversitelere saraydan kayyumlar atanıyor. En ufak bir hak talebimiz soruşturmalarla karşılık buluyor.

Bu anti demokratik uygulamaları en iyi bilenler biz öğrenciler seçme ve seçilme hakkına dönük bu saldırı karşısında ilk günden beri sokaklardayız. Baskılara ve anti demokratik uygulamalara karşı mücadele ediyoruz. Okullarımızda boykotlar örgütlüyoruz, sokaklarda barikatlar karşısında direniyoruz.

Öğrenciler seferberliğe öncülük ediyor!

CHP’nin sürecin başından beri, kitlelerin mücadelesine ket vuran, ikircikli ve pasif yaklaşımı karşısında öğrencilerin kararlı tutumu CHP dahil bütün muhalefeti etkiledi. Sandık dışında bir seçenek sunmayan muhalefete rağmen on binlerce öğrencinin sokaklardaki kararlı duruşu, hukuksuz saldırılara karşı bir direnç noktası halini aldı.

22 Mart Cumartesi sabahında ise İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya ve Eskişehir başta olmak üzere birçok şehirde sıra arkadaşlarımıza yönelik ev baskınları gerçekleşti. Mücadeleci öğrencilerin eylemlere katıldığı gerekçesiyle kriminalize edilmesine karşı tek adam rejimine cevabımız kararlılıkla büyüyen mücadelemiz olacak.

Ancak öğrencilerin mücadelesi ne kadar kararlı olursa olsun tek başına siyasal demokrasi mücadelesinin kazanması için yetersiz kalacaktır. Emekçilerin ve toplumun baskılanan bütün kesimlerinin dahil olmadığı bir mücadeleyi kazanmak mümkün olmayacaktır.

Ya hep beraber ya hiçbirimiz!

Bu yüzden, biz öğrenciler olarak emekçilere sesleniyoruz; biz bütün bu hukuksuzluklar karşısında derslerimizi durdurduk, sokakları doldurduk, elimizdeki tüm araçlarla mücadeleyi büyütmeye çalıştık. Ancak bugün kol kola girmenin vaktidir! Sendikalara, emek örgütlerine, meslek örgütlerine sesleniyoruz; öğrencilerin başını çektiği bu mücadeleye omuz verin! DİSK, KESK, Türk-İş ve bağlı sendikalara, bağımsız, mücadeleci sendikalara sesleniyoruz. “Çözüm sokakta, sandıkta değil!” diyen, “Boykot!” diyen öğrencilerin sesine ses olun! Acil taleplerimiz etrafında birleşelim! Tüm akademisyenleri de mücadelemizi büyütmeye, öğrencilerle birlik olmaya, sınavlarını ertelemeye,  yoklama almamaya ve öğrencilere yardımcı olabilecek her tür imkanlarını seferber etmeye davet ediyoruz.

Mevcut iktidarın yıllardır bina ettiği baskı rejimi karşısında birleşik mücadele dışında bir çözüm yok. Ekonomik yahut demokratik bütün sorunlarımızın temelinde bu baskı ve şiddet rejimi var. Bu baskı rejimini yenmek için, üniversitelerden ve belediyelerden kayyumların kovulması için, demokratik haklarımızı kazanmak için kol kola girmek, emekçi ve ezilenlerin taleplerini kitlesel seferberliklere taşımak zorundayız.

Gözaltıların serbest kalması, Kayyum rejiminin sona ermesi, Yargı üzerindeki saray tahakkümünün ortadan kalkması için!

Sendikalar, emek örgütleri, öğrenciler, işçiler; birleşik mücadeleye!

Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz!

Kitleler, CHP ve demokrasi mücadelesi

0

Tek Adam rejiminin 19 Mart 2025 sabahı, başta Ekrem İmamoğlu olmak üzere 100’ü aşkın kişiyi hukuksuz bir şekilde gözaltına alması, Erdoğan’ın siyasi ömrünü uzatma ve bu yolda siyasi hasımlarını tasfiye etme çabasında yeni bir aşamaya geçildiğini kanıtlar nitelikte.

Aslında gören gözler için bu çaba çok da yeni başlamamıştı. 2024 yerel seçimlerinde rejimin ve doğal olarak AKP’nin ciddi gerileyişi ve CHP’nin hem büyük şehirlerin önemli bir kısmını kazanması hem de seçimlerden birinci parti olarak çıkması bu sürecin başlangıcıydı. CHP “rüzgârı arkasına aldığını” hissederken, rejim “rüzgârı tersine çevirmenin” hesaplarına gömüldü.

Bir musibet bin nasihat mi? Bin musibet sıfır ders mi?

Halihazırda rejimin alameti farikasının kayyumlar, demokratik alanın ve özgürlüklerin mümkün mertebe sınırlandırılmaya çalışılması olduğu bilincinden hareketle, Erdoğan’ın bu inisiyatifi yeniden ele geçirme ve düzen muhalefetini zayıflatma ya da paralize etme girişiminin “demokrasinin” ve “hukukun” sınırları içerisinde yaşanmayacağı bilinen bir gerçekti. Tabii bunu yaparken “terörle ilişkilendirme”, “diploma” gibi kendisine meşruiyet kazandırmaya çalışacak kılıflara başvuracağı da. Keza şu ana kadar da öyle oldu.

Yüz binlerin oyunun gasp edilerek Esenyurt Belediyesi’ne kayyum atanması karşısında düzen muhalefetinin pasif tepkisi, iktidarın saldırısını genelleştirmesinin de önünü açtı. Ve gelinen noktada, yüz binlerin oyunu gasp edip kitlesel ve birleşik bir seferberlikle karşılaşmadığını defalarca deneyimleyen rejim, milyonların seçme ve seçilme hakkını hiçe sayma noktasına erişti.

Tabii bu süreç aynı zamanda, meşruiyetini sandıktan aldığını iddia eden Tek Adam rejiminin, meşruiyet zemininin ne denli aşındığının da bir göstergesi niteliğinde. Ancak rejimin bekası için bu yöntemlere başvurabiliyor oluşunun bizatihi sorumlusu da düzen muhalefetinin politik tercihleri.

Uzunca bir süredir ekonomik kriz emekçilerin darboğazını katlanılmaz bir boyuta taşımışken, en temel demokratik hak ve özgürlüklerin dahi engelleniyor oluşu işçi sınıfının, Kürt halkının, gençlerin, kadınların, lgbti+’ların ve toplumun tüm ezilen kesimlerinin tahammül sınırlarını zorlamışken, düzen muhalefetinin kitlelerin önüne koyduğu yegâne seçenek, sandık olmanın ötesine geçmedi. Temsil ettiği sınıfın çıkarları hesaba katıldığında, düzen muhalefetinin bu hoşnutsuzluğu kendisinin de kontrolünden çıkabilecek başka bir mecraya kanalize etmesini düşünmek de safdillik olurdu açıkçası.

Keza buna paralel olarak, düzen muhalefetinin politik söylemi de dönüşüm gösterdi. İktidar olunduğu takdirde “devr-i sabık” yaratılmayacağı söylemi korunarak, rejimde bir dönüşüme gidileceği önermesi terk edildi. Hatırlamakta fayda var, sınırları çok muğlak olsa dahi kitlelere sunulan “güçlendirilmiş parlamenter sisteme dönüş” retoriği çok keskin bir şekilde tedavülden kaldırılarak yerini belirsiz bir “normalleşme” anlayışı aldı. Ekonomik alanda ise krizi emekçilere fatura etmek anlamına gelen “Orta Vadeli Plan” sahiplenildi. Keza bu plan 2023 seçimlerinde iktidar olunabilseydi, düzen muhalefetinin uzun vadeli planı olacaktı. Kısacası, düzen muhalefeti seçimler vesilesiyle kitlelerin rejimden ve ekonomik krizden kaynaklı hoşnutsuzluğunu kendisine çekebilse de rejimden kopuş ya da ekonomik krizden çıkış gibi can alıcı konulardaki politik açmazları ve sınıfsal doğası bu kitlelere şu ana kadar net bir yol haritası sunabilmesini de engelledi.

Yine 2023 seçimlerinde sosyalist hareketin geniş kesimlerinin ehven-i şer çizgisine hapsolarak ilk turdan düzen muhalefetini destekler bir pozisyon alması, alternatif arayışı içerisindeki kitlelerde demokrasi ve rejimden kopuş mücadelesinin muhatabının burjuva düzen muhalefeti olduğu yanılgısını pekiştirdi. Aynı zamanda bu alternatifsiz bırakılma durumu, demokratik hak ve özgürlükleri ya da ekonomik talepleri için mücadele etmekte olan birçok sektörün talep ve mücadelelerinin tek bir potada birleştirilebilmesini de mümkün kılmadı. 2024 yerel seçimlerinde de sosyalist hareketin geniş kesimleri tarafından benzeri pozisyonların benimsenmesi ya da kitlelerin acil talepleri eksenli, sandığı da aşabilecek bir ortak mücadele hattının tercih edilmemesi kitlelerde “sandık ataleti” olarak tarif edebileceğimiz durumun derinleşmesine yol açtı.

Tek Adam rejiminin, milyonların seçme ve seçilme hakkını gasp ettiği 19 Mart operasyonundan yola çıkarak böylesi bir özet değerlendirme yapmış olmamızın çok temel bir nedeni var. 19 Mart akşamı Saraçhane’de bir araya gelen kitlelerin ruh halinin de çağrının sahibi CHP önderliğinin ortaya koyduğu politik kabiliyetsizliğin de arka planları büyük oranda yukarıda özetlemeye çalıştığımız tabloda gizli.

19 Mart izlenimleri

Keskin olandan başlayalım. Partisinin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan’ı olan ve bir sonraki seçimlerde de Cumhurbaşkanı adayı olması için öne çıkan figürü Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınması karşısında CHP, demokratik haklarını savunmak için sokağa çıkmak isteyen tabanına ve kitlelere, özellikle İstanbul’da, bir adres göstermekten uzunca bir süre kaçındı. İstanbul dışındaki illerde yapılan il ve ilçe binaları önünde toplanma çağrıları ise kısa ve oraya katılanların önüne hiçbir yol ve mücadele haritası sunmayan açıklamalarla sona erdirildi. Keza bu politik öngörüsüzlük parti tabanının da tepkisiyle karşılandı.

İstanbul’da ise, özellikle İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin mücadeleleri sonucu polis barikatını aşmaları, önce Beyazıt Meydanı’na, devamında ise Saraçhane’ye yürüyüşleri diğer üniversitelerde de eyleme geçilmesini tetiklerken, Saraçhane önündeki kalabalığın da artmasına vesile oldu. Bu ise, CHP önderliği üzerinde “gecikmeli Saraçhane çağrısını” yapma basıncını yarattı.

Gençliğin üstlendiği bu öncü rol, saat 20.30 için yapılan çağrıda da kendisini gösterdi. CHP önderliği kendi ilçe örgütlerini seferber etmekten uzak dururken, alandaki en büyük kalabalığı gençlik ve kadınlar oluşturdu. Ülkede demokratik hak ve özgürlükleri en çok kısıtlanmaya çalışılan ya da geleceksizlik kaygısını en derinden yaşayan kesimler… Keza bu yazının yazılmakta olduğu esnada, yine üniversiteli gençlik son yıllarda şahit olduğumuz en kitlesel öğrenci yürüyüşü eşliğinde Saraçhane önüne ulaşmak üzere.

Rejimin bu sert antidemokratik saldırısı karşısında, sendikaların tepkisi ya da katılımı ise oldukça sınırlı kaldı. 2024 İstanbul 1 Mayıs’ını Saraçhane’ye hapsederek birleşik ve kitlesel bir zeminden uzaklaştırmayı tercih eden DİSK yönetimi, bu çağrıyı yapmış olma gerekçesi üzerindeki hukuksuz gözaltılar karşısında tabanını seferber etmek yerine temsili düzeyde bir katılım örgütledi.

Saraçhane çağrısının neden “gecikmeli” yapıldığını merak edenler ise cevabını Özgür Özel’in konuşmasında buldu. CHP önderliği alanın organizasyonundan ses sisteminin yetersizliğine tüm teknik kabiliyetsizliğini sergilemişken bunu politik basiretsizliğiyle daha da pekiştirdi. Demokratik hak ve özgürlüklerini savunmak adına alanı dolduran on binler, mücadelelerini sürdürme ve ilerletme noktasında cevapsız bırakıldı. CHP önderliğinin sınıfsal doğası gereği en çok çekindiği husus yine baş gösterdi: kitle seferberliği.

Özel tarafından işaret edilen tek konunun CHP’nin 23 Mart Pazar günü kuracağı ön seçim sandığı olması, seçme ve seçilme hakları gasp edildiği için sokağa çıkan kitlelerde anlaşılması çok doğal bir memnuniyetsizliğe yol açtı. Rejimin antidemokratik saldırısı karşısında, demokratik hak ve özgürlükler ile rejimden kopuş mücadelesini ilerletmek için alanda olup da CHP’li olmayan kitleye, parti önderliği tarafından yapılan öneri ise daha vahimdi: Pazar günü dayanışma sandığı kuracağız, gelin siz de oy verin!

Saraçhane’deki bu genel tablo, CHP önderliğinin, demokratik hak ve özgürlükler mücadelesini kapsayıcılıktan uzak, kendi tekelinde ve kitlelerin değil parti önderliğinin, bürokrasisinin çıkarları doğrultusunda sürdürme kararlılığını bir kez daha gösterdi.

Ne yapmalı?

İmamoğlu ve 100’ü aşkın kişinin hukuksuzca gözaltına alınması bir kez daha gösterdi ki Tek Adam rejimi siyasi ömrünü uzatmak adına her türlü yöntemi denemeye hazır. Ve yine başvurduğu her yöntem rejimin tüm kurumlarının çürümüşlüğünü gözler önüne seriyor.

Öte yandan bugün, seçilmiş İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın gözaltına alınması ve seçme seçilme hakkının gasp edilmesinde cisimleşen mücadele, aslında süreklileşen baskı ve şiddet rejimine ve derinleşen ekonomik enkaz ve geleceksizlik kaygısına karşı öfkeyi içinde barındırıyor. Ancak bugün başını gençliğin çektiği bu öfke örgütlenmek ve ülkede siyasal demokrasinin sağlanabilmesi adına şekillendirilmek zorunda. Bu anlamıyla, İmamoğlu’nun ve 100’ü aşkın gözaltının serbest kalması oldukça önemliyken, ülkede tüm demokratik hak ve özgürlüklerin garanti altına alınabilmesi mücadelesini örebilmek de bir o kadar hayati.

Bu sayfalarda defalarca vurgulamaya çalıştık. Mevcut rejim altında en temel demokratik hak ve özgürlüklerin savunusu dahi birleşik bir mücadeleyi zorunlu kılıyor. Ve yine bu ülkede demokratik ve ekonomik taleplerle verilmeye çalışılan her mücadele doğası gereği rejimin sınırlarını zorlamak anlamına geliyor, yani özünde rejimden kopuş tahayyülünü barındırmayı olmazsa olmaz kılıyor. Ve bu tahayyül, demokratik ve sosyal taleplerle ekonomik talepleri bir arada ele almayı dayatıyor.

Tam da bu nedenle bugün, bu mücadelenin nasıl ilerletilebileceğini en açıklıkla ortaya koyabilmek zorundayız. Seçme ve seçilme hakkına sahip çıkmaya çalışan kitlelerin, demokratik hak ve özgürlüklerini elde etmek isteyen Kürt halkının, erkek egemen sisteme ve rejimin baskısına karşı koyan kadınların, insan onuruna yaraşır bir yaşam ve ücret isteyen işçi sınıfının, geleceksizliğe tahammül etmek istemeyen gençlerin ve nicesinin mücadelesini nasıl ileriye taşıyabileceğimizi…

Bu öncelikle, düzen muhalefetinin politik ve sınıfsal pozisyonunu aşmak zorunda olan bir politik tahayyül gerektiriyor. Sokaktaki mücadeleyi seferberliğe dönüştürebilecek bir politik hattı inşa edebilmeyi dayatıyor.

Bunun yolu ise bugün kitleleri seferber eden acil taleplerle, yine kitlelerin demokratik, sosyal ve ekonomik beklentilerine erişmelerini mümkün kılabilecek taleplerin kaynaştığı bir eylem programı oluşturabilmekten geçiyor. Ve sınıf örgütlerinin, sendikaların, meslek odalarının, demokratik kitle örgütlerinin, sosyalistlerin, gençlik, kadın ve lgbti+ örgütlerinin, böylesi bir programda uzlaşabilecek kesimleriyle bir ittifakın inşa edilebilmesini ve bu ittifak yoluyla kitlelerin seferber edilebilmesinin sağlanmasından.

Birleşik İşçi Cephesi kavrayışından yola çıkarak biz böylesi bir ittifakın çağrısını uzun süredir “Emek İttifakı” adıyla yapmaktayız. Ama yukarıda anlatmaya çalıştığımız üzere bizim için önemli olan bu ittifakın ismi değil, politik muhtevası ve tahayyülü.

Ve bu acil görev tüm muhataplarını çağırmaya devam ediyor: Şimdi değilse ne zaman?

20 Mart 2025

Filistin ve Ukrayna halklarının savunusu için! Trump, Putin ve Netanyahu; Ukrayna ve Filistin’den defolun!

0

Sosyalist örgütlerin ortak bildirisi (metnin sonundaki nota bakınız)
19 Mart 2025

1. Ukrayna ve Filistin halkları; Trump, Putin ve Netanyahu tarafından acımasızca saldırıya uğruyor. Netanyahu, Gazze’deki ateşkes anlaşmasını bozarak soykırıma yeniden başlıyor. Trump ise Putin’le birlikte, Ukrayna’nın teslimiyeti ve ülkenin bölünmesi anlamına gelen bir “anlaşmayı” dayatmak istiyor.

2. Trump’ın dış politikasında Vladimir Putin’in Ukrayna’yı işgalini onaylamaktan eski kapitalist müttefikleri (Kanada, Meksika ve Avrupa Birliği) aleyhine bir “gümrük vergisi savaşı” başlatmaya kadar tezahür eden dönüşüm, kapitalist emperyalist dünya düzeninde daha da büyük bir krize yol açıyor.

Trump’ın aşırı sağ yönetimi göçmenlerin, lgbti+ların, kadınların ve işçilerin haklarına yönelik son derece gerici saldırıları, ABD emperyalizminin geleneksel politikasında yaptığı değişimle birleştiriyor. Bu değişim, ABD’nin uzun süredir devam eden ekonomik ve siyasi gerilemesi ve Çin ile Rusya gibi yeni emperyalist güçlerin ortaya çıkmasının bir sonucu. 1945’ten bu yana küresel kapitalist ilişkilerin kilit bir dayanağı olan ABD’nin Avrupa emperyalizmi ile uzun erimli ittifakında Trump’ın tetiklediği kriz, Avrupa güçleri tarafından eşi benzeri görülmemiş bir silahlanma programını beraberinde getirdi.

Trump, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana hegemonik emperyalist konumunda olan ancak giderek zayıflayan ABD’nin tahakküm krizini aşmaya çalışıyor. Bizzat Trump, göreve başladığında “Bugün ABD’nin gerilemesi sona erdi” diyerek ülkenin yaşadığı krizi kabullenmiş; ancak bunu kendisinin çözeceğini iddia etmişti. Bu “çözüm”, bir yandan dünya çapında işgal ve yağma tehditleri anlamına gelirken diğer yandan da Trump’ın Çin emperyalizmi ile olan çekişmelere odaklanmak istediği anlamına geliyor. Trump; Panama, Grönland ve Kanada gibi ülkeleri ilhak etme niyetini açıklayan şaşaalı duyurular yapıyor. Benzer şekilde İran’a karşı da savaş tehditlerinde bulunuyor. Bu çerçeve içerisinde Trump, Ukrayna ve Filistin halklarını yenilgiye uğratmaya çalışıyor.

3. Biz sosyalistler, ABD’nin ve aşırı sağcı Trump’ın Ukrayna hükümetini Rus emperyalizmine teslim olmaya zorlayan ve ülkeyi, doğal kaynaklarıyla birlikte iki güç arasında bölmeyi hedefleyen politikasını şiddetle kınıyoruz. Trump, ABD emperyalizminin Ukrayna’daki savaş konusundaki tutumunu değiştirerek Rus işgalini ve işgal altındaki toprakların ilhakını kabul etti ve meşrulaştırdı. Trump’ın, Zelenski’nin ABD’ye değerli madenleri teslim etmesini ve Ukrayna topraklarının bir kısmının devrini öngören teslimiyetçi bir yaklaşıma dayanan ateşkes ve mütareke teklifini reddediyoruz.

Rus işgalcileri defetmeyi amaçlayan Ukrayna direnişine verdiğimiz desteği sürdürüyor ve Zelenski’nin Batılı güçlere biat eden burjuva politikalarına karşı uyarıda bulunuyoruz. NATO’ya hayır diyor ve NATO’nun dağıtılmasını talep ediyoruz. Biz sosyalistler ayrıca Ukrayna’nın mümkün olan her yerden silah tedarik etme hakkını savunuyor ve Ukrayna direnişiyle yeni bir uluslararası dayanışma kampanyasının çağrısını yapıyoruz. Putin’in sözde antiemperyalist bir rol oynadığını iddia ederek Ukrayna’yı savunmayı reddeden ve bugün objektif olarak Trump’la aynı çizgiye gelen neo-Stalinist ve pasifist güçleri kesin bir dille kınıyoruz. Rus birlikleri, Ukrayna’dan defolun! Tüm büyük güçlerden bağımsız, özgür bir Ukrayna için! Ekonominin kilit sektörlerini kamulaştıracak bir işçi-emekçi hükümeti için!

4. Netanyahu, Trump’ın desteğiyle ateşkes anlaşmasını tek taraflı biçimde bozdu ve soykırımı yeniden başlattı. Siyonist devletin Filistin halkına karşı uyguladığı korkunç soykırım karşısında, sosyalistler olarak Filistin direnişinin kahramanca mücadelesine desteği artırmalıyız. Netanyahu’nun Filistin halkını Mısır ve Ürdün gibi Arap ülkelerine zorla yerleştirme politikasına destek veren Trump’ın etnik temizlik politikasını reddediyoruz. Trump alaycı bir biçimde, Gazze’yi bir turizm merkezine dönüştüreceklerini söyledi. Ancak Gazze halkı Trump’a Gazze’den ayrılmaya niyetleri olmadığını eylemleriyle gösterdi. Yüz binlerce kişi, aileleriyle beraber, İsrail’in kendilerini kovduğu Kuzey Gazze’deki büyük çoğunluğu harap olmuş evlerine geri döndü. Filistinliler açıkça “Gazze bizim evimizdir” diyorlar. Filistinlilerin evlerine dönüşü, Siyonizmin ve Trump’ın bir yenilgisidir ve Filistin halkının kahramanca direnişini simgelemektedir.

Ortadoğu ülkeleri, Gazze ve Batı Şeria’daki kardeşlerine insani yardım ve silah sağlayarak destek olmalıdır. Dünyanın her yanında işçiler ve kitle örgütleri, İsrail terör devletine karşı boykot uygulamalıdır. Sosyalistleri, uluslararası işçi hareketi içindeki Siyonizm yanlısı güçlere karşı mücadeleyi yoğunlaştırmaya çağırıyoruz. Nehirden denize özgür, demokratik, ırkçı olmayan ve laik bir Filistin için!

Sosyalistler olarak, Trump’ın Yemen’e yönelik kapsamlı bombardıman kampanyasını da kınıyoruz. “ABD emperyalizmini yenilgiye uğratalım! Yemen’i savunalım!” diyoruz.

5. Geçen yıl 8 Aralık’ta Esad tiranlığını devirmeyi başarmış Suriye devrimine desteğimizi yineliyoruz. Bugün Suriye’deki sosyalistlerin görevi Esadcı karşıdevrimin yeniden ortaya çıkma çabalarına karşı koymak, HTŞ’nin yeni burjuva hükümetine karşı işçi ve kitle örgütlerini yeniden inşa etmek ve cinsiyetler ve cinsiyet kimlikleri, etnik gruplar ve dini gruplar arasında eşitlik sağlama mücadelesi vermektir. Diktatör Esad’ın destekçilerinin Akdeniz kıyısındaki karşıdevrimci girişimini reddediyoruz. Aynı zamanda, HTŞ hükümeti tarafından Alevilere yönelik gerçekleştirilen katliamı şiddetle kınıyoruz. Mart 2011’de başlayan Suriye devriminden beri Esad diktatörlüğünün ve onun Rus ve İranlı efendilerinin utanç verici bir biçimde yanında duran Stalinist ve Chavezci güçlerin bu politikalarını kınıyoruz. Ekonominin kilit sektörlerini işçi denetimi altında kamulaştıracak, sosyalist bir Suriye’nin yolunu açacak bir işçi-emekçi hükümeti için! Rusya, ABD, İsrail ve Türkiye’nin tüm askeri üsleri ve güçleri Suriye’den defolun!

6. Sosyalistler olarak, Trump’ın Panama veya Meksika gibi yarısömürge ülkelere yönelik gümrük vergileri uygulamaktan askeri müdahalelere ve hatta ilhaka kadar uzanan tehditlerine kesinlikle karşı çıkıyoruz. Bu ülkelerin ekonomik, politik ve askeri yollar dahil olmak üzere her türlü yolla kendi çıkarlarını savunma hakkını destekliyoruz. Aynı zamanda ne sağcı ne de merkez sol burjuva hükümetlere herhangi bir politik destek veriyoruz. Latin Amerika’daki emperyalist müdahaleye karşı geniş kapsamlı bir uluslararası dayanışma kampanyası çağrısında bulunuyoruz! ABD ve diğer emperyalistler, Latin Amerika’dan defolun!

7. Sosyalistler olarak, işçilerin ve ezilenlerin uluslararası dayanışmasını ve sınır ötesi ortak mücadeleleri savunuyoruz. Emperyalist ülkelerin işçi hareketini, göçmenlerle pratik dayanışmayı örgütlemeye, eşit haklar talep etmeye ve ırkçı sınır kontrol uygulamalarına karşı çıkmaya çağırıyoruz.

Trump, Putin ve Netanyahu; Ukrayna ve Filistin’den defolun!
Gazze’de soykırıma son!
Trump’ın Ukrayna’ya yönelik sömürgeci “anlaşma”sına hayır! Ukrayna ve Filistin direnişleri kazanacak!
Ukrayna ve Filistin direnişlerine silah yardımı!
Emperyalist güçlerin silahlanma planlarına hayır!

İmzacılar:

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE, www.uit-ci.org)

Uluslararası İşçi Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UİB-DE, www.litci.org)

Uluslararası Devrimci Komünist Akım (RCIT, www.thecommunists.net)

Bu bildiriyi ve kampanyayı destekleyen örgütleri, bu ortak bildiride yer almaya davet ediyoruz.

İsrail 500’den fazla kişiyi öldürerek ateşkesi bozdu! Gazze’de soykırıma son!

0

Ramazan ayının ortasında ve ABD Başkanı Donald Trump’ın garanti altına aldığı cezasızlık şemsiyesi altında İsrail, 18 Mart Salı gününün erken saatlerinde Gazze’ye yoğun bir şekilde onlarca bombardıman ve topçu saldırısı düzenledi. Han Yunus’taki hastaneler ve morglar, çoğu kadın ve çocuk olan sivillerin cesetleriyle dolup taştı. Netanyahu ve rejimi bir başka insanlık suçu işleyerek, aralarında üst düzey Hamas hükümet yetkilileri ve serbest bırakılmayı bekleyen İsrailli bir rehinenin de bulunduğu beş yüzden fazla kişiyi öldürdü.

Bu münferit bir eylem değildir; direnişin ve dünya çapında Filistin’le dayanışma hareketinin kazandığı kırılgan ateşkesin ardından Netanyahu hükümeti önceki günlerde başka saldırılar gerçekleştirmiş, insani yardımı engellemiş, elektriği kesmiş, tuzdan arındırma tesisini felç etmiş ve böylece Gazze halkını susuz, gıdasız ve tıbbi malzemesiz bırakmıştır. Dahası, yaklaşık iki ay önce ateşkesin başlamasından bu yana Netanyahu, Batı Şeria’daki üç mülteci merkezindeki kamplarda yaşayan halka sayısız saldırı düzenlemiş ve buldozerler, ağır makineler ve ateşli silahlarla İsrail’in, Netanyahu’nun ve onun suçlu yerleşimcilerinin sömürgeci gücünü genişletmeyi amaçlayan yeni bir işgali doğrudan kışkırtmıştır.

Bu da Gazze’nin, Nazi Siyonist Netanyahu’nun, ABD ve Donald Trump tarafından sağlanan bomba ve mermileri ateşlediği bir açık hava hapishanesi olduğunu bir kez daha kanıtlamaktadır. Beyaz Saray sözcüsü Karoline Leavitt, bombardımanların Trump’a danışıldığını ve bu nedenle izin verildiğini söylerken, “Başkan Trump’ın açıkça belirttiği gibi, Hamas, Husiler, İran -sadece İsrail’i değil ABD’yi de terörize etmek isteyen herkes- bir bedel ödeyecek ve kaos ortaya çıkacaktır” dedi.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal olarak dünya halklarını ve tüm öğrenci, sosyal, sendikal ve siyasi örgütleri, Gazze ve Filistin’le dünya dayanışmasını yeniden harekete geçirmeye ve Netanyahu’nun katliamları durdurmaktan aciz kapitalist ve ikiyüzlü diplomasinin hayal kırıklığına uğramış gözleri altında yürüttüğü bu yeni katliamı enerjik bir şekilde sokaklarda reddetmeye çağırıyoruz.

Derhal ateşkes ilan edilmesini, tüm İsrail askerlerinin geri çekilmesini ve bombardımana son verilmesini, ayrıca gıda, ilaç ve yeniden inşa için gerekli malzemelerin girişini garanti altına almak üzere tüm sınır kapılarının derhal açılmasını ve elektriğin derhal yeniden tesis edilmesini talep ediyoruz. Ayrıca ABD’nin Yemen’e karşı gerçekleştirdiği bombardımanları reddediyor ve Suriye’deki Golan Tepelerinden Şam’a yaklaşan İsrail güçlerinin derhal geri çekilmesini talep ediyoruz. ABD’de Mahmud Halil’in başına geldiği gibi, Filistin ve Gazze’nin özgürlüğünü savunan aktivistlerin yasadışı bir şekilde gözaltına alınmasını ve sınır dışı edilme tehdidini reddediyoruz.

Gazze ve Filistin’in bombalanmasını durdurun, etnik temizliği durdurun, derhal ateşkes!  İsrail askerleri tüm Filistin topraklarından defol! Birleşik, laik, demokratik ve ırkçı olmayan tek bir Filistin için, tüm hükümetlerin İsrail ile ilişkilerini kesmesi için dünya çapında seferber olalım, Filistin’e karşı Nazi Siyonist katliamlarını destekleyen Donald Trump ve uşaklarının emperyalizmini sokaklarda reddedelim!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

18 Mart 2025

Halk iradesinin gasp edilmeye çalışılmasının ve hukuksuz gözaltıların karşısındayız!

0

Türkiye bu sabah yeni bir operasyona uyandı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da arasında bulunduğu 100’ün üzerinde kişi hakkında “suç örgütü, rüşvet, dolandırıcılık, ihaleye fesat karıştırma” gibi suçlardan gözaltı kararı verildi. Savcılık tarafından yapılan açıklamada ise “kent uzlaşısı” üzerinden “terör örgütü” kapsamında soruşturma yapıldığı ifade edildi.

Dün İmamoğlu’nun diplomasının hukuksuz bir şekilde iptal edilmesi, iktidarın demokratik teamüller içinde mücadele etmeyeceğini bir kez daha teyit etmişti. Bu süreç aynı zamanda, meşruiyetini sandıktan aldığını iddia eden Tek Adam rejiminin meşruiyet zemininin ne denli aşındığının da bir göstergesi.

Tek Adam rejiminin bu antidemokratik saldırısının karşısında, seçme ve seçilme hakkı gasp edilmeye çalışılan emekçi halkımızın yanındayız.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak bir kez daha vurguluyoruz: Mevcut rejim altında en temel demokratik hak ve özgürlüklerimizin savunusu birleşik bir mücadele hattının örülmesini zorunlu kılıyor.

Gözaltılar derhal serbest bırakılsın!

Kayyum rejimine ve keyfi gözaltılara hayır!

Seçme ve seçilme hakkının gasp edilmeye çalışılmasına hayır!

İşçi Demokrasisi Partisi

19 Mart 2025

Okurken çalışmak zorunda kalmamak için mücadelede birleşelim!

0

Recep Tayyip Erdoğan, 23 Şubat tarihinde AKP’nin 8. Olağan Büyük Kongresi’nde yaptığı konuşmada Türkiye Yüzyılı Reform Programı kapsamında 41 maddelik ekonomik yol haritasını açıklamıştı. Bu maddeler arasında özellikle bir tanesi bilhassa üniversite öğrencilerini ilgilendiriyordu: Yükseköğretim sisteminde revizyona giderek üniversitelerin şehirlerle bütünleştiği, üretim süreçlerine aktif katıldığı yeni bir modelin ilanı.

Eğitim kurumlarının “üretim süreçlerine aktif katılmasının” tam olarak ne anlama geldiğine ve öğrenciler açısından ne gibi sonuçlarının olduğuna, satırlarımızda sıkça yer verdiğimiz yasal çocuk işçilik merkezleri olan MESEM’lerden aşinayız. MESEM’lerde lise öğrencileri iş öğrenmesi ve deneyim kazanması kılıfıyla sermayenin doyumsuz kâr hırsına terk ediliyor, her gün iş cinayetlerine kurban gidiyor ve denetimsizlik altında çalışıyorlar. Öğrenciler bir kez MESEM’e kayıt yaptırdıklarında açık öğretime geçerek eğitimden kopmadıkları sürece okul değiştiremiyor. Sözün özü, MESEM’lerdeki öğrencilerin kaderleri ya eğitim sürecinde ucuz ve güvencesiz işçi olmak ya da eğitimden koparılarak ucuz ve güvencesiz işçi olmakta ortaklaşıyor.

Dolayısıyla “üniversitelerin üretim süreçlerine aktif katılımından” bahsedildiği zaman, bunun gerçek anlamının üniversite öğrencilerini geçici, örgütlenme hakkı olmayan ucuz işgücü olarak kullanmak olduğunu tahmin etmek çok da güç değil. Nitekim 4 Şubat tarihinde açıklanan İŞKUR Gençlik Programı birebir bu amaca hizmet ediyor. Bu program ile devlet üniversitesi öğrencileri haftanın 3 günü 7,5 saatlik mesailer ile; normal şartlarda üniversite emekçilerinin çalıştığı alanlarda, üniversitede çalışan en düşük maaşlı memurun aldığı ücretin yarısına istihdam edilecek. Kamu Tasarruf Tedbirleri kapsamında, üniversite emekçilerinin servislerine bile göz dikildiği, kamu emekçilerinin özlük haklarının düzenli olarak geriletildiği ve 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’na tabi emekçilerin sözleşmeli personel haline getirilmek istendiği bir süreç yaşanıyor. Bu saldırılar düzleminde, üniversitelerde geçici olduğu için kadro talep etmeyecek, örgütlenme hakkı olmayan ve ucuz işgücü haline getirilmiş öğrencilerin kamu emekçilerinin yerine ikame edilmesini öngören bu programın zamanlaması şüphesiz tesadüf değil.

İŞKUR Gençlik Programı, bir istihdam programı olmasının yanında Türkiye’de eğitim sisteminde köklü bir dönüşüme de işaret ediyor. Bu dönüşüm en berrak haliyle programa başvuru şartlarından hane geliri şartında ifadesini buluyor. Hane geliri şartı normalde üniversite öğrencileri olarak gereksinim bursu başvurularında gördüğümüz bir madde, halbuki burada emek gücümüzü satarak para kazandığımız bir “iş ilanında” karşımıza çıkıyor. KYK burslarının okul yemekhanesinden 3 öğün beslenmemize bile imkân vermeyecek kadar düşük miktarda olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda karşımıza çıkan tablo şu: Artık burs diye bir şey yok. Artık her bir üniversite öğrencisinin gerçekliği haline gelen okurken çalışma zorunluluğu çözülmeyi bırakın bizzat devlet politikası haline gelmiş vaziyette.

Kamusal eğitim almanın tek yolunun okurken bir yandan çalışmak oluşunu kabul etmiyoruz. Üniversite eğitimimizi nitelikli bir biçimde sürdürebilmemiz için KYK bursu asgari ücretin en az üçte ikisine yükseltilmeli ve burslarımıza üç ayda bir enflasyon oranında otomatik zam yapılmalıdır. Bununla beraber okullarımızda nitelikli ve ücretsiz yurt ve yemekhanelerin bulunması en doğal hakkımız.

Elinizi soframızdan çekin! İşçi ücretleri ve emekli aylıkları derhal artırılsın!

0

Ülke tarihinin en büyük ekonomik yıkımı derinleşerek sürüyor. İktidar ve patronlar, sorumlusu oldukları ekonomik krizi biz emekçilere fatura etmeye devam ediyor. Patronlar kârlarına kâr katmaya devam ederken emekçilerin ellerindeki ekmek her geçen gün daha da küçülüyor.

Asgari ücrete yapılan yüzde 30 oranındaki zam üzerinden henüz bir ay geçmişken asgari ücret açlık sınırının altında kaldı. Düşük ücret politikası sadece asgari ücretlileri değil tüm emekçileri ve emeklileri yoksullukla mücadeleye itiyor. İktidarın “enflasyonun nedeni işçi ücretleri” yalanı üzerinden uygulamakta olduğu ücretleri baskılama politikası halihazırda asgari ücreti ortalama ücret haline getirdi. Kamu, özel sektör, mavi yaka, beyaz yaka, emekli, emekçi fark etmeksizin toplumun geniş kesimleri hayat pahalılığı, alım gücünün düşüşü, gelir dağılımındaki adaletsizlik ve gerçek enflasyon ile iktidar ve patronların paravan enflasyonu arasındaki uçurum altında eziliyor.

Şubat ayıyla birlikte zamlı ücretlerini alan işçiler, 2025 yılının en yüksek aylık gelirine ulaşmanın getirdiği geçici bir rahatlama hissetse de, bu tablonun sürdürülebilir olmadığının farkında. Vergi dilimleri nedeniyle her ay işçilerin eline geçen miktarın azalacak olması ve ücretlere ara zam yapılmayacağının iktidar tarafından ısrarla vurgulanması, gerçek tabloyu gözler önüne seriyor. Orta vadeli planlarıyla elde kalan kırıntılara dahi göz diken iktidar ve patronların, 2025 yılı için işçi sınıfına ve emekçilere reva gördüğü şey, daha fazla yoksulluk ve daha fazla yoksunluk.

Tablonun patronlar ayağıysa biz emekçilerinkinin tam tersi. İktidarın ekonomik saldırı ve yağma politikalarının alameti farikası belli: Krizi emekçi sınıfları baskılamak için kullan, sermaye sınıfının kârlarını garanti altına al, tüm kaynakları onlara akıt. Sonuç mu?

Türkiye’de ücretlilerin milli gelirden aldığı pay ülke tarihinin en düşük seviyesine geriledi! Ama dolar milyonerlerinin sayısı katlanmaya devam ediyor. En zengin yüzde 10 ülke gelirlerinin yüzde 55’ini kontrol ederken, en yoksul yüzde 50’nin tüm gelirlerden payı yalnızca yüzde 10! Ama yine de en çok vergi biz emekçilerin cebinden çıkıyor!

İktidar; temsil ettiği sınıfla, patronlarla ittifak halinde, işçi sınıfını ve tüm emekçi kesimleri sefalete mahkûm ediyor.

Bu da yetmezmiş gibi, kendi yasalarını dahi uygulamaktan imtina ediyorlar. Bu tablo karşısında, ücretleri ve daha iyi çalışma koşulları için anayasal haklarını kullanarak sendikalaşan işçilerin mücadeleleri patron-iktidar işbirliği ile sindirilmeye çalışılıyor. İktidar ve patronlar kendi sınıf dürtüleriyle hareket ediyor. En çok korktukları şey, bu ekonomik enkazdan işçi sınıfının örgütlenerek çıkması.

Haklı oldukları tek konu da bu zaten. Sermaye sınıfının topyekûn saldırısı karşısında, işçi sınıfının yegâne çıkışı bir araya gelmek, birlik olmak ve örgütlü kalmak.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak, bu tabloyu tersine çevirmenin tek yolunun işçi sınıfının birliğini sağlamak olduğuna inanıyoruz. Bunun yolu ise, emekçilerin acil talepleri etrafında birleşerek, bu saldırı ittifakına karşı Emek İttifakı’nı inşa etmekten geçiyor. Bu doğrultuda tüm işçi sınıfını, emekçileri, sendikaları, sınıf örgütlerini ve sosyalistleri insan onuruna yaraşır bir yaşam için, taleplerimiz için örgütlenmeye, mücadelemizi birleştirmeye davet ediyoruz!

  • Ücretlere ve emekli aylıklarına üç ayda bir gerçek enflasyon oranında otomatik zam!
  • Tüm ücretler ve emekli aylıkları yoksulluk sınırının üzerine çıkarılsın!
  • Zenginlerden artan oranlı servet vergisi alınsın!
  • Yap-İşlet-Devret projeleri tazminatsız kamulaştırılsın!
  • Dış borç ödemeleri durdurulsun!
  • Sendikalaşma önündeki engellere son!

Zehir politikası: metil alkol

0


Her yeni yıl, yeni bir başlangıç umuduyla kendimize verdiğimiz sözlerle gelir. Ancak bu sözlerin çoğu, bir önceki yıldan, hatta daha eskilerden kalmadır ve genellikle gerçekleşmez. Üstelik sonraki yıllarda bu sözlerin gerçekleşmeyeceğini bile bile, yine de onlardan vazgeçmeyiz. Türkiye’de ise durum bambaşka bir trajediyi gözler önüne seriyor: sahte içki zehirlenmeleri. Her yıl bu konuyla ilgili iyileşme sözleri veriliyor, fakat sorun bir türlü çözülmüyor; hatta iyileştirilmesi istenmiyormuş gibi giderek daha da kötüleşiyor. Rakamlar, bu trajedinin boyutlarını çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. İstanbul’da, sadece 1 Ocak’tan bu yana sahte içki tüketimi nedeniyle 124 kişi hayatını kaybetti, 230’dan fazla kişi ise hastanelere başvurdu. Ankara’da ise 3 Mart itibarıyla 81 kişi aynı nedenle yaşamını yitirdi.  

Bu zehirlenmelerin temel nedeni metil alkol. Tehlikeli bir madde olan metil alkolün kimler tarafından üretildiği ve satıldığı bilinse de, devlet ve hükümet yetkilileri bu konuda herhangi bir adım atmıyor. Daha da kötüsü, halkın yanında olması beklenen Ankara Valisi, bir basın toplantısında mağdurları neredeyse suçlayıcı bir tavır sergiledi. Peki, metil alkol nedir ve bu soruna karşı ne yapmalıyız? Gelin, meseleyi adım adım inceleyelim.

Metil alkol nedir?

Metil alkol, ya da diğer adıyla metanol, renksiz, yanıcı ve son derece zehirli bir alkol türüdür. Endüstride çözücü, antifriz ve yakıt gibi alanlarda kullanılır, ancak insan tüketimine asla uygun değildir. Vücuda alındığında, karaciğerde formaldehit ve formik asit gibi toksik bileşiklere dönüşerek sinir sistemine ve iç organlara ciddi zararlar verir. Küçük miktarlarda bile körlüğe, böbrek yetmezliğine ve merkezi sinir sistemi hasarına yol açabilir. Yüksek dozda tüketildiğinde ise koma ve ölüm kaçınılmaz hale gelir. Ancak bu toksik etki, metil alkolün saf halde ve etil alkol olmadan bulunması durumunda ortaya çıkar. Evde üretilen içkilerde böyle bir tehlike yoktur; şimdi bunun nedenini açıklayalım.

Evde üretim mi suçlu?

Sahte içki zehirlenmelerinin evde yapılan içkilerden kaynaklandığına dair yaygın bir yanılgı var. Ancak gerçek şu: Metil alkolün ölümcül seviyelere ulaşması, yalnızca endüstriyel üretimle ve bilinçli bir müdahaleyle mümkündür. Evde fermente edilen içkilerin damıtılmasıyla toksik düzeyde metil alkol oluşması imkansızdır. Örneğin, 1000 birim şarapta yaklaşık 120-150 birim etil alkol bulunurken, metil alkol miktarı yalnızca 0.2 birim civarındadır. Metil alkolün zehirli olabilmesi için saf halde ve etil alkol içermemesi gerekir. Çünkü etil alkol, karaciğer tarafından işlenirken metil alkolün metabolize edilmesini engeller ve onun vücuttan atılmasını kolaylaştırır. Dolayısıyla, bu ölümler evde üretimden değil, sahte ve denetimsiz içkilerden kaynaklanıyor.

Vergi ile cezalandırma

Peki, bu sahte içki sorunu neden büyüyor? Cevap, büyük ölçüde hükümetin vergi politikalarında yatıyor. Son yıllarda alkollü içecekler üzerindeki Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) artışları, halkı ekonomik olarak baskı altına alan bir araca dönüştü. 2010’da alkolden alınan ÖTV, toplam vergi gelirlerinin %1,33’ünü oluştururken, 2024’te bu oran %0,98’e geriledi. Ancak nominal değerlerdeki artış çarpıcı: 2023’te 68,9 milyar TL olan alkol ÖTV’si, 2024’te 104,9 milyar TL’ye yükseldi. Bu, halkın cebinden daha fazla para çıktığını gösteriyor. Hükümetin doğrudan gelir vergisi yerine dolaylı vergilere ağırlık vermesi, özellikle düşük ve orta gelirli kesimleri vuruyor. Yüksek vergiler nedeniyle yasal içkiler pahalı hale geldikçe, insanlar sahte ve tehlikeli alternatiflere yöneliyor. Bu durum, ekonomik baskının bir cezalandırma mekanizmasına dönüştüğünü açıkça ortaya koyuyor.

Ne Yapmalı?

Alkol üzerindeki fahiş vergilendirme, halk sağlığını korumaktan çok, ekonomik darboğazın faturasını emekçilere kesmenin bir yolu haline geldi. Devletin dolaylı vergilere dayalı gelir politikası, geniş kitleleri yoksullaştırırken, vatandaşların güvenli ve yasal yollarla içki tüketme hakkını da elinden alıyor. Her geçen gün hem maddi hem de manevi baskı artarken, toplum sağlığını koruyacak yapısal çözümler bir türlü önceliklendirilmiyor. Devlet ve hükümetin bu soruna kayıtsız kaldığı ortada. Peki, çözüm ne? Bu cezalandırıcı politikalara karşı hep birlikte sesimizi yükseltmeli ve yetkilileri geri adım atmaya zorlamalıyız. “Biz dikkatliyiz, bize bir şey olmaz” diye düşünebiliriz, ama gerçek şu ki durum kritik bir noktada ve hiç kimse güvende değil.

Sonuç olarak, sahte içki zehirlenmeleri Türkiye’de her yıl tekrarlanan bir trajedi olmaktan çıkmalı. Metil alkolün tehlikesi açık, evde üretimin masumiyeti ortada, vergi politikalarının yıkıcı etkisi ise inkar edilemez. Bu sorunu çözmek için bireysel dikkat yetmez; birlikte bir duruş ve köklü bir değişim şart. Aksi halde, her yeni yıl bu umutsuz döngüyü yeniden yaşamaya mahkumuz.

Esnek ve güvencesiz kadın istihdamına tam gaz devam!

0

“Ev kadınlarına cep harçlığı çıkarma imkânı”, “Kadına evde maaşlı iş”, “Ev kadınlarına evde çalışma devrimi”… Hükümetin duyurduğu Yeni Nesil Çalışma Projesi basında böyle başlıklarla yer aldı. Proje kapsamında ev kadınları 10 ay süreyle belirli işkollarında evden çalışıp ayda 15 bin TL kazanacaklar. Aslında demek istedikleri şu: “Kadınlara müjde! Esnek ve güvencesiz kadın istihdamına tam gaz devam!”

Erdoğan, şubat ayındaki 2025-2028 Ulusal İstihdam Stratejisi tanıtım toplantısında son 1 yılda 1,1 puan artırdıkları kadın işgücüne katılma oranı ve 1 puan yükselttikleri kadın istihdam oranı ile övündü. Bu “1” puan ne övünülecek bir gelişmedir ne de yeterlidir. Cinsiyet Eşitliği İzleme Derneği (CEİD) Yönetim Kurulu Başkanı ve Kadın Emeği Çalışan Feminist Araştırmacılar (KEFA) üyesi Prof. Dr. Gülay Toksöz, kadın işsizlik oranının 2014 sonrasında artış eğilimine girdiğini aktarıyor. DİSK-AR’ın İşsizliğin Görünümü Raporu verilerine baktığımızda geniş tanımlı kadın işsizlik oranının Ocak 2014’te yüzde 23,4 iken Aralık 2024’te yüzde 37,2 olduğunu görüyoruz. Kasım 2024’te ise yüzde 38,3’e ulaşarak tarihi seviyeye çıkmış. Yani AKP iktidarında kadın işsizliği artmış.

Aynı toplantıda Erdoğan, kadınların işgücüne dahil edilmesini desteklemek amacıyla iş-yaşam dengesi politikalarının yeniden belirleneceğini aktardı. Platform işleri gibi “uzaktan, kısmi ve geçici süreli işlerle kadın-erkek fırsat eşitliğini sağlama ve iş-özel yaşam dengesini gözeten düzenlemeler yapma” hedefi Orta Vadeli Program’la ortaya konmuştu. Kadınların iş hayatına eşit şekilde katılamamalarının başlıca nedenleri arasında bakım yükümlülüğü varken kadınlara sundukları seçenek yine evde kalmaları, eve ancak ikincil veya ek gelir getirmeleri, ucuz işgücü olmaları. “Evden çalış, çalışma saatlerini kendin ayarla, cep harçlığını çıkar,” deniyor ki kadınlar ev işlerine, hasta-çocuk-yaşlı bakımına karşılığını almadan devam edebilsinler, çifte sömürü sürekli kılınabilsin. İş-yaşam dengesiyle kastettikleri bu olsa gerek, ne de olsa Aile Yılı’ndayız!

Proje için sıfır saat sözleşmeleri, mikro işler, dijital platform çalışması gibi yöntemler incelenmiş. Bu yöntemlerin anlamı güvencesizliğin sınırlarının genişletilmesi, sendikasızlaşma ve sömürünün katlanması demek. Keza Türkiye dahil tüm dünyada yaygınlaşan platform ekonomisinin kadınlar üzerindeki yansıması da toplumsal cinsiyet temelli işbölümüne göre istihdamın devam etmesi ve ücretsiz emeğin yoğunlaşması şeklinde oluyor. Hükümetin kadınlara uygun gördüğü yeni nesil çalışma modelleri bu. Elbette bu durum OVP ile yaygınlaşan esneklik, güvencesizlik ve hak gasplarından, kısacası rejimin emek düşmanı politikalarından bağımsız değil. Fakat kadınların iş hayatında eşitsiz koşullarda yer alabiliyor olmaları, eşitliği sağlayacak politikalar ve uygulamalar gerektiriyor.

Yeni nesil adı altında aynı sömürünün dayatılmasını kabul etmiyoruz. Kadınların iş hayatına eşit şekilde katılabilmelerinin yolu ev ve bakım işlerinin kamulaştırılması, kadınlara yönelik istihdam ayrımcılığının sona ermesi, eşdeğer işe eşit ücret, ILO 190 dahil şiddete ve tacize yönelik koruyucu ve önleyici mekanizmalar ve kadınları eve hapseden değil güçlendiren sosyal politikalardır.

Lüks tüketimin kaynağı ödenmeyen vergiler!

0

Türkiye’de vergiyi kim ödüyor? Evet, kağıt üzerinde tüm mükellefler! Peki ama kim gerçekte ne kadar ödüyor? TEPAV’a göre 2024 yılında her yüz liralık verginin 65 lirasını işçi ve esnaf ödemiş. Hatta gelir vergisi baz alındığında her 100 liranın 93 lirasını işçiler ödemiş! Vergi dediğin bütün kamusal harcamanın temel kaynağı. O kaynağın da kaynağı işçiler ve emekçiler!

Hani emekli hazineyi sömürüyor, “yüksek” işçi ücretleri ekonomiyi batırıyor vs. diyorlar ya! Arkadaş para işçinin emekçinin zaten! Kimin parasını kime karşı kullanıyorsunuz? 1,5 trilyon liralık gelir vergisinin 1,4 trilyonunu ücretli çalışanlar ödemiş. Neredeyse gelir vergisinin tamamı!

Buna mukabil asgari ücret şimdiden açlık sınırının altına düştü. Temmuzda ara zam olmayacak deniliyor. İşçi yıl sonunu nasıl getirecek? Milyonlarca emekli asgari ücretin de altında aylık alıyor. Bakanlığın bizzat kendi verdiği rakama göre üç milyonun üzerinde emekli en düşük aylık olan 14 bin 469 lirayı alıyor. Üstelik kök maaşlar bundan daha da az. Destek ile 14 bin küsura tamamlanıyor.

BİSAM’ın verilerine göre tek başına yaşayan bir kişi için dahi yoksulluk sınırı 35 bin lira. Asgari ücretliler, emekliler nasıl hayatta kalacak? Üstelik işçi de emekli de doğrudan/dolaylı vergi ödemeye devam ediyor. Çok açık ki hem asgari ücret hem emekli aylığı yoksulluk sınırının üzerine çıkmalı, hem de işçinin, emeklinin üzerindeki vergi yükü kaldırılmalı.

Vergide adaletin ilk adımı şu an yüzde 70 düzeyinde olan dolaylı verginin en az OECD ülkelerindeki yüzde 30 oranına indirilmesidir. İkinci adım çok kazanandan çok vergi almayı sağlayacak doğrudan verginin artırılması ve indirim, iltimas vs. kıyaklar uygulamaksızın etkin tahsilidir.

Milyonluk kazanca, milyarlık servete sahip olan zenginlerin çalışanlar kadar dahi vergi vermemesi kabul edilemez. Dünya yıkılsa en lüks araç ve konut satışlarının yükselmeye devam etmesi boşuna değil. Türkiye’de 2024 yılında lüks araç satışı yüzde 7,2 artarak 118 bin adete ulaşmış. Lüks tüketimin kaynağı ödenmeyen vergiler. Çok açık ki yüksek enflasyonla mücadelenin de, gelir dağılımındaki eşitsizliğin de kaynağında vergide adaletsizlik var. Vergide adalet için servet vergisi ve gelire oranlı vergi şimdi değilse ne zaman?

Santorini’den İstanbul’a, depreme karşı ne yapmalı?

0

Ege Denizi’ndeki Santorini Adası’nda birbirini takip eden depremlerin ardından Güney Ege’deki yeni volkanik aktivite endişelere yol açtı. Bu endişelerin birden çok yansıması varken, acısı hâlâ taze ve yaraları hâlâ açık olan 6 Şubat depremlerinin de deneyimi ile Ege kıyıları ve İstanbul yeniden kaygı ve karamsarlığa boğuldu.

Alınmayan tedbirler, yapılmayan denetimlerle on binlerin ölümüne şahit olduk. Şu anda ise sorumlu müteahhitlerin bir bir tahliye edildiğini acı içerisinde görüyoruz. Öte yandan hükümete öylesine büyük bir güvensizlik söz konusu ki halk deprem ile sismolog, pandemi ile enfeksiyon uzmanı, Grand Kartal Oteli yangını ile beraber yangın danışmanı haline gelmişti. Geldiğimiz noktada Santorini’deki volkanik aktivitenin ardından Türkiye’deki volkanik dağları yeniden inceleyip aktif olanların hangi kara yollarına yakın olduğunu öğrenmeye çalışan arkadaşlarıma dahi şahit oldum.

Bu noktada bir not düşmeliyim. Zaten yeterince kaygı ile yaşıyoruz, bir yenisi eklenmesin. Takip ettiğim jeofizikçiler içerisinde Türkiye’de ciddi bir volkanik hareket bekleyen bir uzman ile karşılaşmadım. Ayrıca bildiğim kadarıyla Türkiye’nin en genç volkanı olan Kula’daki magma odalarını 12 bilim insanı bir risk beklemeksizin, yalnızca araştırma adına 15 sismometre ile takip ediyor. Türkiye’de işçi emekçilerin kaygılanmak için geleceksizlik, yoksulluk, deprem vb. onlarca kaygısı varken göründüğü kadarıyla bunlara bir volkanik kaygıyı eklemeye gerek yok.

İstanbul depremi

Santorini ile yeniden gündeme gelen İstanbul depremi kaygısı tüm önemine rağmen, Türkiye’nin başka stres yüklü gündemleri ile çoğumuzun bilinçdışına itildi. Ancak söz konusu işçinin, emekçinin, eşimizin, dostumuzun hayatı olduğu için bizim hiçbir şeyi tamamen unutma şansımız yok.

İstanbul Tabip Odası ve İstanbul Barosu’nun düzenlediği “Marmara-İstanbul Depremi, Bizi Neler Bekliyor?” başlıklı 2. Kongre kapsamında 7-8 Aralık 2024 günlerinde, “Depreme Bağlı Afetlerin Çevresel Etkileri” başlıklı bir sunum yapmak üzere İstanbul Barosu’nda idim. Yapılan sunumlar genel olarak depremlerden bir ders çıkarılmadığını vurgularken öte yandan da hazırlıksız olunduğuna işaret ediyordu. Ancak bu hususta “Deprem, Afet ve Kent Mimarisi” başlığı altında sunum yapan mimar Mücella Yapıcı, sorunun depreme karşı hazırlıklı olunması ile sınırlı olmadığını, (Bağdat Caddesi’ndeki inşaat faaliyetlerini işaret ederek) deprem olmadan da bir yıkımın yaşandığını anlattı. Öyle ki rantın yüksek olduğu bölgelerde güçlendirme yapılması gayet de mümkün olan binalar kat artışı sayesinde müteahhitlerin ağzını sulandırıyor ve çok sayıda örnekte sağlam binalar “kentsel dönüşüm” adı altında yıkılıyor.

Buradan hareketle anlatmaya çalıştığımız şey şu: Evet, depremden korkuyoruz ancak yıkım depreme kadar durmuyor. Türkiye’deki sermaye birikim modeli öylesine inşaata dayalı ki, depremin adını kullanarak yaratılan yıkım şimdiden çok ciddi bir seviyeye ulaşırken, buradaki “kentsel dönüşüm” halkı depreme karşı korunaklı bir hale getirmiyor.

Türkiye’nin sermaye birikim modeli, hayatın her parçasından işçi ve emekçilere, yoksullara ağır bir yıkım biçiyor. Bu sebeple, kaygılanmayı bir kenara bırakıp neyi talep etmemiz gerektiğini anımsamamız ve buna sarılmamız gerekiyor.

Yaklaşan İstanbul depremi hakkında çok konuştuk, çok yazdık. Her daim aklımızda kalması gereken, bizleri depreme dayanıklı, sağlıklı konutlarda yaşatabilecek olan talebimiz şu olmayı sürdürüyor: Tüm inşaat, enerji ve maden şirketleri derhal kamulaştırılsın! Buradan elde edilen kaynaklarla sağlıklı, depreme dayanıklı yapılar toplumun ihtiyaçları gözetilerek inşa edilsin.

Suriye’de mezhepçiliğe hayır! Alevi katliamının tüm sorumluları yargılanmalıdır!

0
Şam'da katliamlara ve güvenlik güçlerine saldırılara ilişkin bir protesto. Dövizlerde yazanlar: "Ben Suriyeliyim, şiddeti reddediyorum, hesap sorulmasından yanayım", “"Suri‌ye hepimiz i‌çi‌ndi‌r, başkası i‌çi‌n deği‌l, öldürmek i‌çi‌n deği‌l.", "Suriyelinin kanı Suriyeliye haramdır", "Ne siviller ne de güvenlik görevlileri hedef olmamalı"

Suriye’nin Lazkiye ve Tartus bölgelerinde çoğunluğu masum Alevi siviller olmak üzere binden fazla insan hayatını kaybetti.

HTŞ’den müteşekkil yeni Şam yönetimi Alevilere yönelik mezhepçi katliamı yalnızca Esad’a bağlı silahlı gruplara yönelik operasyonların bir parçası gibi göstermeye çalışsa da gerçekliğin böyle olmadığı aşikâr.

Katliamcı grupların çekinmeden kayıt altına alarak yayınladığı videolar ve bölgeden birinci ağızdan aktarılan bilgiler Alevilerin seçilerek, hedef gözetilerek katledildiğini, ailelerin toplu halde yok edildiğini zaten kanıtlıyordu.

Geçiş hükümetinin devlet başkanı ilan edilen HTŞ lideri Ahmet Şara olaylar için araştırma komiteleri kurduğunu açıkladı. Katliamın “resmi güvenlik görevlisi” statüsü verilmiş HTŞ’den mürekkep güçlerin de katılımıyla gerçekleştirildiği ortadayken bu araştırma komiteleri hiç kimseyi ikna etmeyecektir.

Hem tüm suçluların tespit edilip yargılanabilmesi hem de Aleviler dahil bölgedeki tüm sivillerin can ve mal güvenliğinin sağlanabilmesi için araştırma komitelerinin mevcut hükümetten bağımsız bir şekilde çalışması sağlanmalı, katliamda payı veya ihmali olanlar bu komitelerde kesinlikle yer almamalıdır.

Bir diğer önemli boyut ise, eski rejimin katliamlardan ve işkencelerden sorumlu kişilerinin çok dikkatli, seçici ve aynı zamanda hızlı ve adil bir şekilde yargılama süreçlerinin gerçekleştirilmesidir. Eski rejim ile Alevi toplumunu eşitleyen mezhepçi kışkırtmalara asla geçit verilmemelidir. Bu adımlar ise ancak Suriye halkının bu hedefler doğrultusunda seferber olmasıyla gerçekleşebilir.

Bu çerçevede, Şara yönetimiyle Suriye Demokratik Güçleri ve Dürzi toplulukları arasında varılan anlaşmalar, ulusal ve dinsel azınlıkların tanınması ve haklarının güvence altına alınması yönünden olumlu sayılabilecek olmakla birlikte asla yeterli değildir.

Ulusal ve dinsel azınlıkların haklarının gerçekten garanti altına alındığı, Alevi katliamının sorumlularının cezalandırıldığı, eski rejimin suçlarının yargılandığı bir politik süreç Suriye emekçilerinin ve ezilen halklarının aktif katılımıyla hayat bulacak bir Kurucu Meclis’le sağlanabilir.

Bu bağlamda, rejimin yıkılmasının ardından Şara önderliğinin seçimleri erteleyerek politik iktidarı gasp etme girişimi karşısında, Kurucu Meclis’in toplanması için serbest seçimlerin gerçekleştirilmesi talebi aciliyet kazanmaktadır.

Bu zorlu görevler, Suriye halkının politik seferberliğinin güçlenmesi, halkın yerel örgütlenmelerinin yeniden yaygınlaşması ve Suriye solunun hakiki bir politik seçenek olarak ortaya çıkmasıyla gerçeklik kazanabilir.

ABD’de yeniden Trump dönemi

0

Donald Trump bir dönemlik aranın ardından geçtiğimiz kasım ayında tekrar ABD başkanı seçildi. Ocak ayında göreve başlayan Trump’ın ilk icraatı ve söylemleri beklendiği gibi epey sansasyonel oldu.

Trump bugünün küresel sağ siyasetinin sembol isimlerinden birisi. Kendisi de bir iş adamı olan Trump’ın büyük şirketlerle doğrudan sıkı ilişkileri var. Cinsiyetçi, ırkçı ve göçmen düşmanı bir söyleme sahip. Burjuva diplomasi dilinde pek alışık olmadığımız bir söylem ve retorikle hareket ediyor.

Trump’ın söz konusu alaycı retoriği ile pratikte yapacaklarının doğrudan örtüşmediği açık. Yoksa çoktan bir savaşın içine girmiştik. Zira Kanada’dan Panama’ya kadar genişleme hayalleri anca savaşla gerçekleşebilir gibi görünüyor. Öte yandan bu saldırgan, şımarık ve sağcı retoriğin arkasında yatan belli hedefler de mevcut. Başta ABD’li finans ve bilişim oligarşisi olmak üzere egemen sınıfın -Bonapart misali ortada duran ve esnek bir hareket alanı bulunan- bir temsilcisi olarak bu sınıfların çıkarlarını korumakla mükellef. Kullandığı retoriğin asıl muhatabı ise ekonomik krizden doğrudan etkilenen işçi sınıfı ve geniş yoksul kesimler. Bir yandan söylem olarak bu kesimlerin rızasını kazanırken öte yandan Amerikan sermaye sınıfının çıkarlarını korumaya çalışıyor.

Trump, egemen kesimlerin çıkarlarını savunurken bir yandan da mevcut ekonomik yıkımın reçetesini göçmenlere, siyahlara, translara kesmek istiyor. Göçmenlerin toplu olarak sınır dışı edileceğine dair iddialarda bulunuyor. Aile kurumunu ve dini grupları destekliyor. Emperyalist politikalarının mantıksal sonucu olarak Filistin’e göz dikiyor, Gazze’yi yeniden yapılandırmaktan söz ediyor. Siyonizme açıktan destek vermeye devam ediyor.

Trump’ın söylemleri ve politikaları ciddi çelişkiler de barındırıyor. Bir yandan bilişim tekellerinin doğrudan desteğini alırken öte yandan onların çıkarlarıyla çatışan hamleler yapıyor. Örneğin Çin’e dönük yaptırımlar… ABD ve Çin arasındaki rekabetten dolayı Çin’den gelen ürünlere yüksek gümrük vergileri getirmek Trump’ın uzun zamandır gündeminde. Ancak bu vergiler Çin’de üretim yapan ABD menşeili şirketleri de (Trump’ı açıktan destekleyen Elon Musk’ınki dahil olmak üzere) olumsuz etkiliyor. Bunun yanında Çin’den yalnızca tüketim mamulleri değil, pek çok ara mal da ithal ediliyor. Bu da ABD’de üretim yapan ve Çin’den ara mal alan sanayici patronların çıkarına pek uymuyor.

Göçmen düşmanı politikalar da kendi içinde oldukça çelişkili. Bir yandan üretimin ABD’ye taşınmasını amaçlayan Trump, öte yandan kayıtdışı çalışmanın belkemiğini oluşturan göçmen emeğini dışlayacağını savunuyor. Bu durumun işçi ücretleri üzerindeki baskıyı hafifletebileceği göz önüne alındığında nasıl uygulanacağı bir soru olarak duruyor.

Trump’ın aşırı sağcı söylemleri bizi yanıltmamalı. Zira Trump’ın politikaları ile Biden ya da Obama dönemi politikaları arasında belli bir süreklilik de söz konusu. Özellikle emperyalist hegemonya için girişilen çabalar bunun göstergesi… Ancak Trump’ın yeniden iktidara gelmesiyle sağcı politikalarının güçlenerek süreceğini gözden kaçırmamak gerekiyor. Göçmenlerin, transların, kadınların düşmanca politikalarla ezilmesine karşı durmamız gerekiyor. Bunun yolu, Trump’ın önceki döneminde başını oldukça ağrıtan, George Floyd’un polis tarafından öldürülmesiyle başlayan büyük kitle seferberlikleri örneklerini takip etmekten geçiyor.

UTTS – iktidarın yeni geçim kaynağı

0

Günümüz ekonomi politikasına baktığımızda iktidarın yaratmış olduğu iç ve dış borçlar çalışanlar üzerinden ödenmeye çalışılıyor. Sermaye ve iktidarın çıkarları için harcanan paralardan dolayı oluşan cari açık ve borçları vergi yolu ile işçilere yükleniyor.

İktidar tarafından birçok yeni vergilendirme ve kazanç kapısı ortaya çıkarılıyor. 2024 yılında araçlar için ödenen motorlu taşıtlar vergisi (MTV) iki defa ödetilmişti. Bir kararla vergi iki katına çıkarılmış oldu. Enflasyona karşı çok düşük miktarda artış gören maaşlar için vergi dilimlerinde herhangi bir düzenleme yapılmayıp, açlık sınırında yaşayan insanlardan kesilen vergiler arttırılmış oldu.

Şimdi de yeni bir para kaynağı çıkarıldı, ulusal taşıt tanıma sistemi (UTTS). Bu düzenleme akaryakıt kullanımında kayıt dışı ekonomiye karşı alınan bir güvenlik önlemi olarak piyasaya sürüldü. Öncelikle ticari araçlarda kullanıma sokulan bu cihazın, sıfır araçlar için 1 Temmuz 2025 tarihinden itibaren zorunlu hale geleceği açıklandı. Kademeli olarak kullanımda olan araçlarda da zorunlu hale getirileceği düşünülüyor. Yeni çıkarılan bu sistemin amacı başta vergi indirimi için gider olarak kullanılan akaryakıtın kontrol altına alınması gösteriliyor. Peki uzun vadede neler olacak? Sıfır araçlara da takılma zorunluluğunun başlayacak olması ileride bütün araçlarda olması gibi bir durum doğurabilir.

Peki bunun maliyeti nedir? Masrafı kime ait olacak? Tek sefer almak yetecek mi?

2025 yılı için cihazın ücreti 2.326.21 TL + KDV (cihaz ücreti 1.413.72 TL+ KDV, yetkili servis montaj hizmet bedeli ise 912,492 TL + KDV) olarak belirlenmiş. Bu işlemlerin ve sürecin yürütülmesi için hızlı ve gizli bir ihale yapılmış ardından yandaş bir firmaya verilmiş. Firma ile ilgili bilgilere ulaşmak pek kolay değil çünkü firmanın internet sitesi bile bulunmuyor. İhaleyi alan firmanın yıllardır zarar açıklıyor olduğu iddialarının da olduğuna bakılırsa, ihale adrese teslim yapılmış gibi duruyor. İktidar ve ihale sahiplerinin cebine her yıl milyarlarca TL para girecek gibi görünüyor.

Bu ödemeleri yapıp UTTS kullanmaya başlamak yeterli oluyor mu? Aracı satmak istediğinizde takılmış olan aparat iptal ediliyor yani çöp oluyor. Alıcı kişi bütün masrafları sıfırdan yapmak zorunda kalıyor. Yani aslında iktidar için masrafsız ve sürdürülebilir bir gelir kaynağı oluşturulmuş oluyor. Bunlar gibi daha birçok kazanç kapısı oluşturulacağı bariz bir şekilde görülmekte. İktidar ve zenginler yaptıkları borcu işçilerin, emekçilerin sırtından ödeyecek ve daha fazla kâr edecekler.

Biz ise iktidarın bu politikalarına karşı dış borç ödemelerinin durdurulması ve vergilerin işçilerden değil zenginlerden alınması politikasını savunmalıyız. Aksi halde bu durum iktidar için geçim, bizim için yoksullaşma kapısı olmaya devam edecek.

Sopalardan sopa beğen siyaseti

0

31 Mart 2024 yerel seçimlerinde Özel ve İmamoğlu’nun başını çektiği CHP’nin ülkenin birinci partisi çıkması, 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde düzen muhalefetinin aldığı tarihsel yenilginin yarattığı moral bozukluğunu gidermişti. Hatta iktidarın uzun süredir elinde tuttuğu inisiyatifi artık kaybettiği ve iktidar için sonun başlangıcı yorumları yapılır olmuştu. Bununla birlikte, yerel seçimlerin üzerinden bir yıl geçmeden, ülkeye hakim ortam değişti. İktidar 2002’den bu yana defalarca görüldüğü gibi, içinde bulunduğu krizi atlatma fırsatı buldu. Seçimlerin ardından çok geçmeden Hakkari, Mardin, Batman ve Halfeti belediyelerine kayyum atayarak Kürt halkının siyasi iradesi bir kez daha yok sayıldı. CHP’nin kent uzlaşısı yoluyla belirleyip seçtirdiği Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in tutuklanmasıyla, rejimin antidemokratik saldırılarında yeni bir aşamaya geçildi. Gazeteci ve sendikacı tutuklamaları da bunu takip etti.

İmamoğlu’na yönelik usulsüz diploma soruşturması da bu sürecin önemli bir parçası. Seçimlerin ardından inandırıcı bir iktidar alternatifi haline gelemeyen ve yalpalayan CHP, iktidarı erken seçime zorlamak ve kendi içindeki tartışmalara son vermek için cumhurbaşkanı adayını belirlemeye girişti. Buna karşılık iktidar, öne çıkan siyasi figür olan İmamoğlu’na cumhurbaşkanlığı yolunu kapamak için harekete geçti. Muhalefetin en güçlü ismine karşı çıkarılan bu sopa, iktidarın rejimin sınırlarını demokratik alanın aleyhine adım adım genişletmek istediğini gösteriyor. Ayakta kalmak için iktidar ister istemez baskıyı ve sopanın şiddetini artırma ihtiyacı hissediyor. CHP başta olmak üzere muhalefetin baskılara karşı kararsız, özgüvensiz ve cılız tepkileri ise bırakın saldırıların püskürtülmesini sağlamayı, tam tersine mevcut iktidarı yeni saldırılarda bulunma konusunda oldukça cesaretlendiriyor.

Şüphesiz son aylarda yürütülen “Terörsüz Türkiye” projesi bu tabloda önemli bir yere sahip. Baskı rejiminin tarihsel bir tehdit olarak gördüğü Kürt siyasi hareketiyle yapılan görüşmeler, egemen sınıfın bazı kesimlerinin Ortadoğu’daki ihtiyaçlarını karşılamanın yanı sıra, aynı zamanda olası erken seçimlerde iktidarın devamlılığını sağlamak amacıyla mevcut iktidar ortaklığını genişletmeyi de hedefliyor. Kürt siyasi hareketinin mevcut iktidar-muhalefet blokları karşısında en azından tarafsız bir çizgiye çekilmesi, iktidarın seçimleri kazanması için önemli bir adım olacak. Baskı rejimi ile iktidar bileşiminin iç içe geçtiği bu dönemde, iktidarın korunması dolaylı olarak rejimin de bekasını garanti altına almasına hizmet ediyor. Ancak büyük tarihsel zorluklara sahip bu sürecin iktidar açısından başarıya ulaşması halinde bile, kendiliğinden bir demokratik açılım ve sopanın terkini beklemek gerçekçi olmaz.

İktidarın ve onun temsilcisi olduğu egemen sınıf kesimlerinin demokratik alanın genişlemesinde bir menfaatleri yok. Emekçi sınıf için kazanılacak her hak ve özgürlük, ekmek mücadelesini şiddetlendirecek ve patronların çıkarlarını zedeleyecektir. Dolayısıyla bu baskılara karşı koymanın yegâne yolu, rejime karşı örgütlü bir mücadeleden, emekçi halkın sosyal ve demokratik halklarını güvence altına alınacak bir anayasa için kitlesel seferberlikten geçiyor.

Alevi katliamlarının karşısında, Suriye halklarının onurlu yaşam mücadelesinin yanında

0

Geçtiğimiz perşembe günü, Esad destekçisi silahlı gruplar ile HTŞ önderliğindeki geçiş hükümetinin silahlı güçleri arasında şiddetlenen silahlı çatışmalar Lazkiye, Banyas, Tartus ve Cebele gibi Suriye’nin sahil bölgesinde, sivil Alevi halka dönük bir katliam ve pogroma dönüştü. Birçok kaynak henüz net bir rakam açıklayamasa da önemli kesimini sivillerin oluşturduğu, iki taraftan silahlı güçlerin de dahil olduğu, toplamda 600 ila 1500 kişinin yaşamını yitirdiği tahmin ediliyor.

Bu katliamın ana sorumlusu, Esad destekçisi silahlı gruplarla çatışmayı sivil halka dönük bir katliama dönüştüren geçiş hükümetinin silahlı güçleri ve yine geçiş hükümeti tarafından önü kesilmeyen ya da bilinçli olarak müsaade edilen mezhepçi, rövanşist gruplardır.

Alevi sivillere dönük bu katliamın tüm sorumlularının yargılanabilmesi, tırmandırılan mezhepçi gerilimin kalıcı bir şekilde sonlandırılabilmesi ise Suriye halklarının politik mücadelesini zorunlu kılıyor. Çünkü bu gelişmeler aynı zamanda, Esad hanedanlığının devrilmesinin ardından ülkede yaşanmakta olan geçiş sürecinin barındırdığı tehlikeleri de gözler önüne seriyor.

2011 yılında özgürlük ve onur talepleriyle, Esad diktatörlüğüne karşı başlayan halk isyanı rejim, bölge ülkeleri ve emperyalizm eliyle bir iç savaşa döndürülmüş ve yine bu odaklar eliyle mezhepçi çatışma kışkırtılmıştı. Bugün gelinen noktada, Esad rejiminin devrilmiş olması Suriye halklarının 2011’in taleplerine erişebilmesi adına önemli bir ileri adım olsa da iç savaş pratiğinin çok taze oluşu ve mezhepçi ayrımlar halen ciddi bir tehdit olmayı sürdürüyor.

Şara önderliğindeki “geçiş” hükümeti ise şu ana kadar “geçiş” sürecinde Suriyeli halkların, kadınların, lgbti+ların, ulusal ve dinsel azınlıkların taleplerindense kendi politik iktidarını süreklileştirme önceliği üzerinden hareket ediyor. Bu ise “geçiş” hükümetini denetimden ve kapsayıcılıktan uzak; ulusal, dinsel, mezhepsel gerilimi tırmandıran bir karaktere büründürüyor.

Yine son üç haftalık dönemde ciddi bir artış gösteren Esad destekçisi silahlı grupların eylemleri bu gerilimin tırmanmasında çok büyük bir paya sahip. Bu silahlı grupların eylemlerinin son üç haftada artış göstermiş olması ise tesadüf olmaktan uzak. Şara yönetimi kendi iktidarını pekiştirmeye çalışırken, Esad rejimi artığı bürokrasinin önemli bir bölümünü şu ana kadar yanına çekebildi. Ayrıca son dönemde, Esad oligarşisinin bazı güçlü kesimleriyle de uzlaşma çabası hız kazanmış durumda. Esadçıların önemli bir kesiminin “geçiş” sürecinin bir parçası haline gelmeye doğru ilerleyişi ise geride kalanların daha radikal bir pozisyona itilmelerini doğurdu.

“Geçiş” sürecinin barındırdığı, burada saydığımız ve burada sayamasak da başka birçok yazımızda belirttiğimiz tüm bu tehlikeler, Suriye halklarının uğruna çokça bedel ödediği özgürlük ve onur talepleri için politik mücadelesini zorunlu kılıyor. Tüm savaş suçlularının yargılanması, siyasi partilerin kurulmasının önündeki engellerin kaldırılması, Suriye halklarının, kadınların, lgbti+ların, ulusal ve dinsel azınlıkların tüm demokratik ve sosyal haklarını garanti altına alabilecek bir anayasa için Kurucu Meclis seçimlerinin yapılması gibi talepler ve bu talepler etrafında, 2011’de yaygın olan, bugün ise bazı bölgelerde yeniden oluşturulmaya çalışılan yerel komitelerin, halkın özörgütlenmelerinin geliştirilmesi bu politik mücadelenin seyrinde belirleyici olacak.

Emeğimiz, bedenimiz, mücadelemiz bizim!

0

Patriyarkal kapitalist sistemin ve erkek egemen devlet politikalarının yaşamlarımızda yarattığı yük her geçen gün daha da artıyor. Şimşek’in kemer sıkma politikalarının derinleştirdiği yoksulluk, cezasızlık politikalarıyla artan erkek şiddeti, iktidarın bedenlerimiz ve yaşamlarımız üzerindeki baskısı biz kadın ve lgbti+ların sorunlarını derinleştiriyor. Tüm bunların üzerine, kadınları bir kez daha aile içine hapsetme hedefi ile 2025, “Aile Yılı” olarak ilan edildi. “Türkiye Yüzyılı” söylemi altında ailenin kutsallaştırılması, hayatlarımıza yönelik şiddeti, sömürüyü ve baskıyı artırmanın önünü açacak.

Aile değil kadınız!

İktidar, aile politikalarını sürdürmek üzere açtığı yeni sayfada Nüfus Politikaları Yüksek Kurulu ve Aile Enstitüsü gibi yeni araçlardan da faydalanarak kadın ve lgbti+ların bedenleri ve hayatları üzerinde daha fazla denetim kurmayı hedefliyor. Bu yeni araçlar ve önüne koyduğu eylem planlarının en önemli hedefi ise aslında patriyarkal kapitalizmin sürekliliğini sağlamak. Kadınların yalnızca aile içinde, lgbti+ların ise yok hükmünde olduğu bir düzen; mevcut iktidarın bu sürekliliği sağlaması için biçilmiş kaftan.

Yıllardır çeşitli söylemlerle ve son zamanlarda özellikle de lgbti+ düşmanlığı ile merkeze alınan “aile”, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini derinleştirerek özgürlüğümüze ket vuruyor. Bedenimize, kimliğimize, yönelimlerimize dönük bu saldırı planına karşı korunması gerekenin aile değil, eşit ve özgür yaşam hakkımız olduğunu söylemeye devam edeceğiz.

Cezasızlık politikalarına son! 6284 etkin uygulansın!

Öldürülen kadınların sayısı her geçen yıl bir önceki yıla göre artış gösteriyor. Haksız tahrik indirimleri, cezasızlık politikaları, önleyici politikaların uygulanmaması ve iktidarın söylem ve uygulamaları bu artışta kilit rol oynuyor. 2024 yılında 394 kadın öldürüldü. 394 kadının 280’i kutsal ailesi içerisindeki bir erkek tarafından öldürüldü. Sadece ocak ayında 33 kadın cinayeti, 32 şüpheli kadın ölümü var. Caydırıcı cezalara, önleyici tedbirlere; donanımlı sığınaklara, ŞÖNİM’lere ve cinsel şiddet kriz merkezlerine ihtiyacımız var. Bu noktada İstanbul Sözleşmesi’nin yeniden imzalanması ve 6284’ün etkin şekilde uygulanması için mücadelemizi sürdürmeye devam edeceğiz.

Eşdeğer işe eşit ücret!

Patriyarkal kapitalist sistem sadece bedenlerimizi değil emeğimizi de hedef alıyor. Bizler her gün hayatı yeniden üretirken, ev içi emeğimiz yok sayılıyor; bakım emeği yükümüz her geçen gün artıyor. Diğer yandan, güncel verilere göre her 5 kadından sadece biri kayıtlı ve tam zamanlı istihdamda yer alabiliyor. Çalışan kadınlar için ise güvencesiz, düşük ücretli çalışma; işyerinde baskı ve taciz olağanlaştırılmaya çalışılıyor. İş hayatında, aynı işi yapan erkeklerden yüzde 18 oranında daha düşük ücret alıyor, ekonomik kriz dönemlerinde ise ilk gözden çıkarılanlar yine biz oluyoruz. Bunun yanı sıra lgbti+lar, kimlikleri nedeniyle yoğun bir ayrımcılık neticesinde işsizlik tehdidiyle karşı karşıya kalıyor. Uğradığımız cinsiyet temelli ayrımcılık, mobbing ve taciz ise azalmıyor, aksine kronikleşiyor.

Mücadelemiz sürecek!

Yaşadığımız tüm sorunlar karşısında ancak mücadelemizle var olabileceğimizi biliyoruz. Erkek şiddetine karşı hayatlarını savunan kadınların mücadelesinden; işi, emeği, örgütlenme hakkı için direnen kadınların mücadelesinden; bugün üzerinden iki yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ depremin yarattığı yıkım koşullarına mahkûm edilen kadınların yaşam mücadelesinden; tüm dünyada tacize, mobbinge karşı ses çıkaran kadınların mücadelesinden; transfobi ve lgbti+fobi karşısında var olma mücadelesi veren lgbti+ların mücadelesinden, Siyonist işgale karşı yıllardır direnen Filistinli kadınların ve tüm dünyada emperyalizme, patriyarkal kapitalist sisteme karşı mücadele veren kadınların deneyiminden güç alıyoruz.

Patriyarkanın, sömürünün ve baskının karşısında dayanışmamızla, direncimizle varız! Bir kişi daha eksilmemek, özgür ve eşit bir yaşamı birlikte kurmak için 8 Mart’ta meydanlardayız! “Emeğimiz, bedenimiz, mücadelemiz bizim! Aileniz sizin olsun!” demek için 8 Mart’ta alanlardayız!

Kadınlar enkazlara inat Antakya’yı yeniden inşa edecek

0

6 Şubat depremlerinde Hatay en fazla yıkıma uğrayan kent olarak tarihe geçti. Yaşam alanlarının büyük kısmı yıkıldı ya da büyük bir hasar aldı. Yaşam konteyner kentlere ya da şanslıysanız depremden daha az etkilenen kırsal alanlara kaydı. Antakya merkezinde ise insanlar topraklarını terk etmek istemediği için kendi arsalarına geçici barınma alanları inşa etti. İnşa etti dediysem de ev olarak düşünmeyin. Ev ile baraka arası barınma yerleri. Diğer taraftan konteynerde yaşamayan ve maddi imkânsızlıktan dolayı geçici barınma alanı inşa edemediği için çadırda yaşamaya çalışan insanlar var.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliği afet dönemlerinde daha fazla gün yüzüne çıkıyor. Yaşanan afet, kadınların zorlu yaşam koşullarını çekilmez bir duruma getirdi. Depremin üzerinden 2 yıldan fazla zaman geçmesine rağmen insanlar hâlâ sağlık hizmetlerinden, eğitimden, güvenlikten, altyapı hizmetlerinden mahrum durumda yaşama devam etmeye çalışıyor. Artan ihtiyaçların devlet tarafından karşılanamaması kadınların omuzlarına binen yükü kat be kat artırdı. Sosyal hizmetlerin geçen onca aya rağmen yeniden organize edilemeyişi kadınların omuzlarına bırakılan yükün kaldırılamayacak hale gelmesine neden oldu. Yaşlı bakımı, ev işleri, çocuk bakımı üstüne bir de yaşamı yeniden kurmak zorunda olunca hiçbir destek almadan bunları yapmak düşündüğünüzden daha zor, hatta imkânsız. Kadınlar 21 metrekare alana sıkışan yaşamlarını yeniden örmek için üstün bir çaba gösteriyor. Bunu artık kronik hale gelen elektrik ve su kesintilerine rağmen yapmaya çalışıyorlar.

Deprem bölgesinde kadınlar için yaşam şartları çok ağır. Aile Sağlığı Merkezleri o kadar yetersiz ki en basit sağlık tarama testleri bile yapılamıyor. Deprem bölgelerinde kadınların yaşadığı sağlık sorunlarında yükseliş gözlemlendi, aynı zamanda bebek ölüm oranları da arttı. Sağlıksız ve hijyenik olmayan yaşam alanları özellikle kadın hastalıklarının ciddi boyutlara ulaşmasına sebep oldu. Deprem ve sonrasında yaşanan travmalar nedeniyle insanlar psikolojik olarak kötü hissediyor. İnsanların büyük bir kısmı umutsuzluğa kapılsa da kadınlar karanlığa teslim olmamakta kararlı. Evet, bazen yoruluyorlar, umutları tükeniyor, hatta yaşamla aralarında bağ kurmakta zorlanıyor da olabilirler ama bu, onların vazgeçtiği anlamına gelmiyor. Antakyalı kadınlar memleketlerini yeniden kuracaklar. Bunu bir sohbette, seslendirdikleri bir şarkıda ya da yaptıkları işlerde görebiliyorsunuz.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü yaklaşırken Antakyalı kadınlardan mesaj var: Kadınlar enkaza dönüşen bu şehri terk etmiyor. “Yaşamımız bizim” demek için, deprem zamanında ve sonrasında bizi hayata bağlayan, güçlü durmamızı sağlayan kadın dayanışmasını daha da büyütmek için 8 Mart’ta yine alanlarda olacağız. Bugünü yarına bağlayan bizleriz. Bize dayatılan bu cinsiyetçi yaşamı kabul etmiyoruz, etmeyeceğiz. Enkazların altında ölüme terk ettiğiniz kadınlar isyanımızdır! Hüznümüz isyanımızdır! Eşit bir dünya kurana dek isyanımızdan vazgeçmiyoruz. Unutmak yok, affetmek yok, helalleşmek yok. Kadınlar bu düzenden alacaklı ve hak ettikleri yaşamı kurana kadar devam edecekler.

Gitmedik biz buradayız. Ma rıhna nıhna hon.

Tarihte bu ay | 8 Mart 2017 Uluslararası Kadın Grevi

0

Tarih boyunca dünyanın dört bir yanında toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı mücadeleler yürütüldü. 1909 yılında New York’ta gerçekleşen ve “20.000’in Ayaklanması” olarak bilinen grevde kötü şartlar altında çalışan fabrika işçisi göçmen kadınlar eşit işe eşit ücret ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi için mücadele yürütmüş, devam eden yıllarda kadın işçiler çalışma koşullarında kazanım elde etmeye başlamıştı. 1910 İngiltere Kadınlar Günü Grevi’nde kadınlar işgücüne katılım hakkı, oy verme hakkı ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi gibi taleplerin ön planda olduğu bir grev yaparak seslerini yükseltti. 1918 yılında İngiltere’de kadınların oy kullanma hakkını elde etmeleri, bu grevin başarısı olarak gösterilmekte.

1975 İzlanda Kadın Grevi’nde ise kadınlar bir günlüğüne işlerinden, ev işlerinden ve çocuk bakımından çekilerek toplumdaki rollerini gözler önüne sermişti. Grevin ardından İzlanda hükümetinin kadınlar lehine reformlar yapması sağlandı. 2016 yılında Polonya Kadın Grevi ile kadınlar “Siyah Protesto” adını verdikleri grevde hükümetin kürtaj hakkını kısıtlamaya yönelik girişimlerine karşı mücadele yürüttü.

Yıllardır süregelen kadın mücadelesinin uluslararası anlamda en geniş örgütlülüğe ulaştığı 8 Mart 2017 tarihli kadın grevi ise, Polonyalı ve Arjantinli feministlerin çağrısı ile pek çok ülkede karşılık bulmuştu. Feminist hareketin uluslararası alanda en görünür olduğu ve en geniş kitleye ulaştığı bu grevde kadınlar işyerinde eşit ücret, iş güvenliği, sağlık hizmetlerine eşit erişim, şiddetle ilgili yasaların güçlendirilmesi, cezasızlık politikalarına son verilmesi ve kürtaj hakkı başta olmak üzere taleplerini haykırdılar. Aynı zamanda bu grevi, iş bırakmanın yanı sıra hayatın her alanını içeren bir grev olarak kurguladılar. Sorunu tanımlama biçimi, dile getirdiği talepler ve yöntemleri açısından bu aynı zamanda feminist bir grevdi. “Uluslararası Kadın Grevi” olarak anılan bu grev, toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı küresel bir farkındalık yarattı ve kadınların talepleri küresel bir gündem haline geldi. En önemli özelliği ise 50’yi aşkın ülkede farklı coğrafyalardan kadınlar ile ortak mücadele yürütülmüş olmasıydı.

DİSK’ten 7 Mart 2025 için kadın grevi çağrısı!

Türkiye’deki cezasızlık politikaları, şüpheli kadın ölümleri, denetimsiz ve güvencesiz çalışma, düşük ücretler, ekonomik kriz ve “aile yılı” vurgusuyla birlikte kadına yönelik patriyarkal basıncın arttığını söylemek mümkün. DİSK Kadın Komisyonu, 7 Mart 2025 için bir kadın grevi çağrısında bulundu. Kadının hem çalışma hayatında hem de ev içinde maruz kaldığı eşitsizliğe, baskıya, güvencesizliğe, şiddete karşı kadınları işyerinde ve evlerinde işlerini bırakarak hayatı durdurmaya davet etti. Bu çağrı, çağrının yöntemi ve hazırlığına dair eleştirilerimizi saklı tutmak kaydıyla, talepleri ve kadın grevini bir araç olarak öne çıkarması sebebiyle Türkiye’deki mevcut kadın mücadelesi ve sendikal mücadele açısından sembolik bir anlam taşımakta.

8 Mart: Mücadeleyle kazanılan haklarımızı savunmak için sokaklara

0

Bu 8 Mart; aşırı sağcı, cinsiyetçi ve kadın düşmanı Trump’ın başlıca emperyalist ülke olan ABD’nin başkanlığına geri dönmesinden sonra ilk olacak. Bu aşırı sağ akımın dünya çapında büyümesi, sokaklarda mücadeleyle kazandığımız haklara özel bir gaddarlıkla saldıran patriyarkal ve dini gericilikte somutlaşan yeni siyasi fenomenlerin bir parçasıdır. Almanya’daki seçimlerin sonucu, nüanslarıyla birlikte bu senaryoyu doğruluyor.

Ocak ayında İsrail’in geri adım atması ve Filistin halkının direnişini yok etme ve Gazze’yi sömürgeleştirme girişiminde başarısız olan soykırım politikasının yenilgisi anlamına gelen bir Gazze ateşkesi imzalanmışken bir yandan da Trump, “Gazzeliler topraklarını terk edip Mısır’a ve Ürdün’e gitmelidir,” dedi. Ve “ABD, Gazze Şeridi’nin kontrolünü ele geçirecek… Onu sahipleneceğiz…” diye ekledi. Başka bir deyişle, İsrail’in ırkçı etnik temizlik politikasının hizmetinde bir emlak işi yürütmek için Gazze’nin yerli nüfusunu sınır dışı etme ve yeniden yerleştirme politikasını onayladı. Bu 8 Mart’ta Trump’ın açıklamalarını reddetmek ve şunları haykırmak için sokaklardayız: Var olmak direnmektir! Etnik temizliğe hayır! Nehirden denize yaşasın özgür Filistin! Hükümetler, İsrail devleti ile siyasi, diplomatik, ekonomik ve askeri ilişkileri kesmelidir! Filistin halkının davası feminist bir davadır!

Arjantin, küresel aşırı sağa karşı bir başka direniş noktası. Javier Milei’nin Davos’ta kadınlara ve lgbti+lara yönelik nefret söylemi nedeniyle Milei hükümeti, 1 Şubat’ta antifaşist ve ırkçılık karşıtı onur yürüyüşünde sokaklarda kitlesel olarak reddedildi. Bir milyondan fazla insan Ni Una Menos (Bir Kadın Daha Eksilmeyeceğiz) mücadeleleri sayesinde tanınmış toplumsal cinsiyete dayalı şiddete karşı tavır alan hükümete, toplumsal cinsiyete dayalı şiddetle mücadele politikalarındaki kesintilere ve cinsiyet kimliği, trans işçi kotası, Kapsamlı Cinsel Eğitim Yasası ve diğer pek çok hakka yönelik saldırılara olan öfkesini ifade etmek için sokağa çıktı. Bu 8 Mart’ta kazanımlarımıza yönelik saldırıları durdurmak için sokaklara çıkıyoruz: Haklarımızı elimizden alamayacaklar.

Türkiye’de 2025 yılını Aile Yılı ilan eden rejim kadınları eve hapseden, bedenlerini denetleyen, haklarını gasp etmeyi hedefleyen aile politikalarına hız verdi. Rejim lgbti+lara dönük saldırı politikasını da artırdı ve lgbti+ları kriminalize etmeye devam ediyor, eylemlerde lgbti+ ifadesinin geçmesi bile gözaltı sebebi oluyor. Kadın hareketinin kriminalizasyonu da sürüyor.

Mevcut kapitalist kriz karşısında hükümetlerin işçi sınıfına uyguladığı kemer sıkma planları, özellikle halk kesimlerinden kadınlara ve lgbti+lara zarar veriyor. Patriyarka ve kapitalizm toplumun en çok ezilen kesimlerini aşırı sömürmek için bir araya gelerek işgücü piyasasındaki güvencesizliğe en çok maruz kalanların, en düşük ücretli işleri yapanların ve işten ilk çıkarılanların kadınlar ve lgbti+lar olmasına neden oluyor. Sosyal hizmetler, sağlık veya eğitim bütçelerinin kısılması, ücretsiz yeniden üretim emeğinin yükünü artıran, toplumsal cinsiyete dayalı bir şiddet biçimidir. Özellikle ayrımcılığa daha fazla maruz kalan göçmenler ve ırk ayrımcılığına uğrayan kişiler bu ekonomik şiddeti daha yoğun yaşıyor. Panama’da Sosyal Güvenlik Fonu rezervlerinden bireysel hesaplar yoluyla bankalara aktarılması planlanan 11 milyar dolardan fazla paranın çalınmasına ve emeklilik yaşının kadınlar için 8 yıl yükseltilmesine karşı büyük seferberliklerde olduğu gibi kadınlar bu kemer sıkma politikaları karşısında işçi sınıfıyla birlikte mücadele ediyor, seferber oluyor ve örgütleniyor. Öte yandan direnişin ortasında polis kadınlara yönelik toplumsal cinsiyete dayalı şiddet uyguluyor, cinsel saldırıda ve tacizde bulunuyor ve kadınları tutukluyor.

ABD’de Trump’ın göçmenleri kitlesel olarak sınır dışı etme politikası, kadınları ve özellikle de ebeveynlerine yapılan baskınların sonucunda birçok kez yalnız bırakılan çocukları ve gençleri önemli ölçüde etkiliyor. Trump, Latin Amerika ülkelerini insan depolarına dönüştürüyor ve bölge genelinde Guantanamo mayın üsleri oluşturuyor. Aşırı sağcı José Mulino hükümetinin, refakatsiz olarak sınır dışı ettiği iki kız çocuğu da dahil olmak üzere insanları Darien ormanındaki gizli bir üsse gönderdiği Panama’yı ele alalım. Ya da Meksika gibi ülkeleri, göç akışını kontrol altına almak için askeri güçlerini artırmaya zorlayarak insan haklarının sistematik olarak ihlal edilmesine yol açıyor.

Nefret dolu ve aşırı gerici politikaların ve söylemlerin büyümesine ve emperyalist sömürgeci şiddetin artmasına, ırkçılıkta ve yabancı düşmanlığında bir artış eşlik ediyor. Tüm seçim kampanyalarında ve siyasi programlarda – sadece aşırı sağın değil, aynı zamanda sosyal demokrasinin de – göçmenleri kriminalize etmeyi, daha fazla baskı altına almayı ve suçlamayı amaçlayan öneriler artıyor. Bu politikaları ve aynı zamanda, idari açıdan düzensiz durumda tutularak aşırı sömürülen bir işgücünü sürdürmek amacıyla temel hakları reddedenlerin ikiyüzlülüğünü kınamak ve onlarla mücadele etmek hayati önem taşımaktadır. Bu nedenle, bu 8 Mart’ta, ırkçılığa ve sömürgeciliğe karşı uluslararası bir haykırışı yükseltiyoruz: Hiç kimse yasadışı değildir! Kahrolsun göç yasaları!

Bu 8 Mart’ta bütçenin dış borçlara değil, toplumsal cinsiyete dayalı şiddetle mücadeleye ayrılması için sokaklara çıkıyoruz.

Halkçı veya merkez sol olduğunu iddia eden hükümetler de ikiyüzlü söylemlerinin ötesinde kadınlar ve lgbti+lar için yaşam koşullarını iyileştirmede başarısız oldular. Kemer sıkma ve dış borçlanma politikalarıyla feminist hareketin en acil taleplerine yanıt veremiyorlar. Brezilya’da Lula hükümeti altında feminist hareket, tecavüzün kürtaj için bir gerekçe olmaktan çıkarılması girişimiyle karşı karşıya. Bu 8 Mart’ta diyoruz ki: Bir adım geriye gitmek yok!

2017’de bir grup Kuzey Amerikalı feminist, Trump hükümetinin göreve başlamasından önce ilk kez Uluslararası Feminist Grev çağrısında bulundu ve Clara Zetkin’in 8 Mart’ı kadınların hakları için bir mücadele günü olarak önerdiği İkinci Sosyalist Kadın Konferansı geleneğini sürdürdü. Bugün, aşırı sağın ilerlemesi karşısında, tüm haklarımızı savunmak ve kapitalist hükümetlerin kemer sıkma önlemlerine karşı büyük bir enternasyonalist gün haline gelen bir 8 Mart gerçekleştirmek zorundayız.

Yirminci yüzyılın başında 12 saatlik işgününe karşı mücadele eden ve 8 Mart’ın kadın işçi hakları için uluslararası bir gün olarak doğmasını sağlayan New Yorklu kadın işçileri anıyoruz. Ve bugün, tüm mücadelelerin başarıya ulaşması için çabalıyoruz. Ancak, bu derin kapitalist kriz anında, başta mülksüzlerin çoğunluğu olmak üzere insanlığın aşağılanması, gezegenin yok edilmesi, kadınların ve lgbti+ların ezilmesi pahasına ayakta kalan kapitalist sisteme son vermezsek, ne kadar küçük olursa olsun hiçbir kazanımın uzun vadede garanti edilemeyeceğinin altını çiziyoruz. İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak sosyalist feminizmi sahipleniyor ve tüm dünyada sosyalizmin zaferi için antipatriyarkal mücadeleyi antikapitalist mücadele ile birleştirmeyi ve bu yolla her türlü sömürü ve baskıya son vermeyi amaçlıyoruz. Bu görev ancak işçi ve halk hükümetleri tarafından, emekçilerin yönetmesiyle yerine getirilebilir.

8 Mart’ta dünyanın her yerinde şu taleplerle mücadele ediyoruz:

Trump’a ve aşırı sağa karşı,

Tüm hükümetlerin kemer sıkma planlarına karşı,

Irkçılığa ve yabancı düşmanlığına karşı,

Kadın cinayetlerine ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddete karşı,

Kürtajın yasallaşması için,

Nehirden denize özgür Filistin için,

Her türlü baskı ve sömürüye karşı sosyalist feminizmle!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Turnusol kağıdı: siyasal demokrasi

0

Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum başlıklı çağrı metninin kamuoyuyla paylaşılmasının hemen ardından, Devlet Bahçeli İmralı heyetinde de yer alan Dem Parti eş başkanı Tuncel Bakırhan’ı aradı. Bakırhan Bahçeli’nin “Rahat olun, bu ülkeyi birlikte demokratikleşeceğiz … Ben durduğum yerdeyim. Demokrasi için ne gerekiyorsa yapmaya hazırım” dediğini aktardı.

Çağrı metninin ardından yaptığı ilk konuşmada Erdoğan da “Silah ve terör baskısı ortadan kalkınca doğal olarak siyasetin demokratik alanı daha da genişleyecektir.” şeklinde konuştu.

Öcalan’ın çağrı metninde de “Cumhuriyetin ikinci yüzyılı ancak demokrasiyle taçlandırıldığında kalıcı ve kardeşçe bir sürekliliğe sahip olabilecektir. … Demokratik uzlaşma temel yöntemdir.” ifadeleriyle, benzer bir şekilde, demokratikleşmeye dönük vurgu merkezi bir yer tutuyordu.

Türkiye’de demokratik hakların genişlemesiyle Kürt halkına dönük baskıların azalacağı, Kürt halkının en temel bazı haklarına kavuşabileceği oldukça açık. Bu iki başlık arasındaki bağlantı üzerine bir tartışma yürütmek dahi gereksiz sayılabilir. Bununla birlikte, buradaki asıl sorun, Türkiye’deki mevcut baskıcı Tek Adam rejiminin başlıca iki mimarının rejimin demokratikleşmesinden bahsetmelerinde yatıyor. Onca yıldır emek emek ördükleri ve kimi zaman “Türk tipi Cumhurbaşkanlığı sistemi” adını verdikleri bu otokratik rejimin sonuna mı gelindi?

Tek Adam rejiminin inşası ve Cumhur İttifakı’nın siyasal iktidarı emekçilere ve Kürt halkına dönük yoğun bir baskı politikasıyla mümkün olabildi. AKP’nin Haziran 2015 seçimlerinde meclis çoğunluğunu yitirmesinin ardından gelişen yakın siyasal tarih, bu baskı politikasının sayısız örneğiyle örüldü. Bu baskı politikasına eşlik eden derin yoksullaşma, emekçilerden sermayeye yapılan benzeri görülmedik servet transferi zamanla iktidarın siyasal ve toplumsal tabanını daralttı. Cumhur İttifakı’nın bileşenlerinin sayısı artarken oy desteği giderek eridi. Mart 2024 yerel seçimlerinde de tarihi hezimeti yaşadı.

Cumhur İttifakı yönetimi büyük bir çıkmazın içerisinde olduğunun farkında. Oy desteğinin muhalefetin gerisine düşmüş olması, emekçi halkın içinde bulunduğu ağır ekonomik yıkım, dış politikadaki açmazlar, ittifak içi gerilimler ve taht oyunları… Bu bağlamda gündeme gelen “Terörsüz Türkiye” açılımı, Cumhur İttifakının çıkmazlarının ve çelişkilerinin bir sonucu olarak doğdu. Dolayısıyla, emekçi halka ekonomik yıkım politikası uygulamaya devam ederken Saray mevcut politik dengeleri değiştirmek için iki temel hedef üzerinden ilerleme çabasında: Baskı ve provokasyonlarla CHP’yi etkisizleştirmek, Kürt siyasi hareketiyle CHP arasındaki seçim işbirliğini engellemek. Bu temel üzerinden mecliste 360 milletvekili barajını aşarak Erdoğan’ın yeniden seçimlere girmesini ve mümkünse ihtiyaç duyduğu anayasal değişiklikleri sağlamak.

Peki Öcalan’ın çağrı metni ve Dem Parti’nin güncel politikası, Cumhur İttifakı’na ihtiyaç duyduğu bu desteği sağlayan bir çerçeve mi sunuyor? Mevcut tablo, şimdilik bunun oldukça uzağında ve büyük çelişkilerle dolu. Cumhur İttifakı’nın müzakerelerde ilerlemek için siyasi tutsakları serbest bırakması, kayyum rejimine son vermesi gibi en temel politik adımları atması gerekiyor. Bu adımlar ise mevcut baskı rejiminin çözülmeye başlaması, Bahçeli’nin sözleriyle “ülkenin demokratikleştirilmesi” yönündeki dinamiklerin harekete geçirilmesi anlamına geliyor. Bu dinamikler ise bizzat Tek Adam rejiminin ve Cumhur İttifakı’nın varlık zeminini ortadan kaldırabilecek bir potansiyeli gündeme getiriyor.

Saray’da emekçiler ve Kürt halkı için ne gibi acılı yemeklerin pişirilmeye çalışıldığına tam olarak vakıf olma şansımız yok. Öte yandan, bizzat Saray’ın tetiklediği tektonik hareketlenmelerin kendi temellerini de yıkabilecek sarsıntılara yol açabileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Önümüzdeki dönemde emekçiler ve Kürt halkı açısından turnusol kağıdı siyasal demokrasi olmaya devam edecek. Bu çerçevede, ifade, örgütlenme, sendikalaşma hakları üzerindeki tüm engellerin kaldırılması, siyasi tutsakların özgürlüğü, Kürt halkının demokratik ve ulusal haklarının koşulsuz ve pazarlıksız bir biçimde tanınması temel taleplerimiz olmaya devam edecek.