Ana Sayfa Blog Sayfa 12

Okur mektubu: “Kadınlar toplumsal kalıplarınıza sığmaz”

0

Ah şu kadınlar yok mu? Biri bin yapan, emek veren, yaşatan, büyüten, bereketlendiren bizler kadın olarak bazen kendimizi dahi anlamayabiliyoruz. Toplumun varoluşundan bugüne birçok zorluğa, kıtlığa, toplumsal cinsiyet eşitsizliğine, kadının namus ile tanımlanmasına, bazen bir mal olarak görülüp istekleri dışında kullanılmasına, hor görülmesine, sadece gebe kalmaya mahkûm bir varlık olarak görülmesine yüzyıllardır o kadar alıştık ki bugün kendimizi var edebilmek için sürekli bir şeyler yapmalı sanıyoruz.

Anne olursak mı sevileceğiz? Usturuplu kadın olursak mı sevileceğiz? Sadece evli olursak mı sevileceğiz? Belli giyim kuşam kalıplarına uyunca mı sevileceğiz? 2025 yılında kadınlar hâlâ katlediliyor, öldürülüyor, hor görülüyor, ötekileştiriliyor. Özellikle yalnız kadınlar toplumun bir parçası olarak değil de joker kartı olarak görülüyor. Daha yakın zamanda Ankara’nın Altındağ ilçesinde Necla Teyze birkaç hayvan dostu ile birlikte katledildi. Necla Teyze ne usturupsuzluk yaptı ne de sokaktaydı, sadece evinde uyuyordu. Bugün anlıyoruz ki bir kadın olarak bizim varoluşumuz dahi istenmiyor. Biz toplum olarak neden Necla Teyze’nin hakkını 2025 yılında dahi koruyamıyoruz?

Kadın olmak dünyanın varoluşundan bugüne kadar zordu. Tarih öncesi çağlarda doğurmak dışında; anne, abla, teyze, hala, kardeş görevlerinin dışında avcılık-toplayıcılık yapan kadın bugün toplumumuz tarafından avlanıyor, yakılıyor ve biz toplum olarak sadece protesto yapıyoruz, yürüyoruz. Birbirimiz için bir şeyler yapılması gerektiğini biliyoruz, konuşuyoruz. Sonuç? Hep aynı yerdeyiz. Bu çürümenin bir an önce değişmesi, kadının artık hak ettiği yerde olabilmesi için koruyucu önlemlerin ve yasaların bir an önce uygulanması gerekiyor. Bundan da öte her bireyin kadına hiçbir görev ve anlam yüklemeden saygı duymayı bilmesi gerekiyor. Ataerkil toplumun kadınlara belli kalıp ve görevler yüklerken bir kadından var olduklarını hatırlatmak isterim.

8 Mart yaklaşıyorken, kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmak yolunda verdiği savaşın dönüm noktalarından olan, 8 Mart 1857 yılında Amerika’nın New York kentinde tekstil sektöründe çalışan yüzlerce kadının düşük ücretler, insanlık dışı çalışma koşulları karşısında mücadele verdikleri için yandıklarını unutmamamız gerekiyor.

Yazılacak onca şey varken birkaç cümleye sığdıramadığım duygular içerisindeyim. Son olarak deprem sonrasında çadır ve konteynerde yaşayan kadınlara da değinmek istiyorum. Su problemi, kadınlar açısından birçok problemi beraberinde getirdi. Kadın hastalıkları, yetersiz hastaneler ve soğuk hava koşulları onları çok zorluyor. Maddi destek bir yana, en temel sorun kent güvenliğinin sağlanamamış olması. Özellikle bu durum konteyner kentlerde güvensiz durumlar yaratıyor. Güvenli yaşam alanlarının sağlanamayışı özellikle kız çocuklarına yönelik tacizin önünü açmış durumda. Bir kadın neden bir yandan temel ihtiyaçlarını karşılamak bir yandan da çocuğunu koruma kaygısı yaşamak zorunda bırakılır ki? Bugün tüm insanları bireysellikten sıyrılıp, toplumun en temel yapıtaşı olan kadınlara saygı duymaya davet ediyorum. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü anıyor, dünyadaki tüm kadınlara özgür, eşit ve hiçbir kaygı duymaksızın var olabildikleri bir yaşam diliyorum.

Yelda

Çözüm bu rejime sığmaz!

0

Aylar önce Bahçeli’nin beklenmedik çıkışı ile kamuoyunun gündemine giren ve bugünlerde hükumet cenahınca “Terörsüz Türkiye” adı ile pazarlanmaya çalışılan sürecin halen sayısız belirsizlik barındırmakla beraber ilk somut ürünlerini verdiğine şahit oluyoruz.

Aslında arka planında yaklaşık bir yıldır süren gizli görüşmelerin yer aldığını ve devlet katında hayli organize biçimde örgütlenmiş olduğunu şimdilerde öğrendiğimiz bu sürecin yeni çıktısı Öcalan’ın PKK’ye silah bırakma çağrısı yaptığı mektup oldu.

Kırk yıldır sürekli can kaybına yol açan bir çatışma halinin varlığı ortada olsa da bu çağrıda dikkat çeken ilk şey silahların bırakılmasına yapılan vurgu olmamalı. Keza Öcalan’ın silahlı mücadelenin miadını doldurduğuna dair söylemi yeni değil.

Fakat hayli zaman evvel bağımsız sosyalist Kürdistan hedefinin rafa kaldırılışı gibi demokratik konfederalizm/özerklik tezlerinin de bu kez bizzat tezlerin sahibince terk edilmiş olduğu göze çarpıyor. Öcalan mektubunda silahlı mücadelenin iflasını ilan eder ve bunu değişen dünya ve ülke koşulları ile temellendirmeye yönelirken aslında silahlı reformizm programının yenilgiye uğradığını itiraf ediyor.

Bu mektuptan yola çıkarak aktüel sürecin bundan sonra nasıl şekilleneceğine ilişkin uzun boylu yargılara varmak yerinde olmayacaktır. O şekillenmeye tüm aktörlerin karşılıklı hamleleri yön verecek ve belli ki bu pilav daha çok su kaldıracak.

Şimdilik görünen o ki Kürt siyasi hareketi tarafından Öcalan için umut hakkı, siyasi tutsakların affı, PKK üyelerinin legal yaşama entegrasyonu, kayyum uygulamasının sonlandırılması ve tüm bunların hukuki güvence altına alınması gibi bir dizi sınırlı talebin devletçe karşılanması bekleniyor, bunun için kamuoyu oluşturulmaya çalışılıyor.

Elbette sınıf devrimcileri Kürt hareketinin her biri meşru olan tüm bu taleplerini destekler ve ama Kürt sorununun çözümünün Tek Adam rejimi koşullarında mümkün olamayacağını yoldaşça hatırlatmayı da ihmal edemez.

Emperyalizm ve proleter devrimler çağında ulusal soruna dair sahici bir çözümün yegâne yolu bir işçi emekçi iktidarının kuruluşundan geçer. Bu arkaik bir inanış değil geride bıraktığımız yüzyıla bakarak sağlamasını yapmanın mümkün olduğu bir gerçektir.

Halklar hapishanesi namlı çarlık Rusya’sının toprağında her ulustan emekçilerin gönüllü birlikteliğine dayalı Sovyet cumhuriyetleri deneyimini yeşerten Ekim devrimi örneği ulusal sorunun nasıl çözüme kavuşturulacağını gösterirken çözüme nasıl ulaşılamayacağının örnekleri ise saymakla bitmez.

Katalan halkının bağımsızlık istemlerinin karşısına tankları sürmekten çekinmeyeceğini geçtiğimiz yıllarda ortaya koyan İspanya devletine veya gerek Korsika’da gerek denizaşırı sömürgelerinde bağımsızlık taleplerini zor kullanarak bastırmayı bugün de sürdüren Fransa örneğine bakmak ulusal sorunun emperyalist kapitalist sistem içerisinde, üstelik burjuva demokratik kurum ve teamüllerin görece yerleşik olduğu ülkelerde dahi çözülemediğini göstermeye yeter.

Bugün karşı karşıya bulunduğumuz Tek Adam rejimi ise bu ülkelerde rastlanabilecek türden kimi demokratik gericilik adımlarını atma kapasitesinden bile fersah fersah uzaktadır.

Onurlu ve adil bir barışa herkesten çok Türk ve Kürt emekçilerinin ihtiyacı olduğu açıktır. Fakat bir asırdır gözyaşı, kan ve ter içinde mücadele eden Kürt halkının ulusal demokratik taleplerinin mevcut rejimin sınırları dahilinde karşılık bulamayacağı ve bulması için bu talepleri diğer sınıfsal taleplerle birleştirmekten başka yol olmadığı da bir o kadar açıktır.

Tütün işçisi ortak mücadelede!

0

Tek Gıda-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu 3 fabrikada toplam 1700 tütün işçisi düşük ücret, sosyal haklar ve çalışma koşullarının zorluğuna karşı greve çıktı.

İzmir’in Torbalı ve Bornova ilçelerinde bulunan 3 fabrikada farklı tarihlerde toplu iş sözleşmelerinden sonuç çıkmaması üzerine grev kararı alındı. Bornova’da bulunan Sunel Tütün Fabrikası’nda çalışan 600 işçi 27 Şubat tarihinde, Torbalı’da bulunan Oryantal Tütün Fabrikası’nda çalışan 800 işçi 28 Şubat tarihinde, TTL Tütün Fabrikası’nda çalışan 300 işçi 3 Mart tarihinde olmak üzere toplamda 1700 tütün işçisi greve çıkmış oldu.

3 fabrikanın sahibi olan patronların ortak hareket ederek işçiler üzerinde kurduğu baskıya karşı 3 fabrikanın işçileri grev kararlarını asma süreçlerini ortaklaştırarak cevap verdi.

Tek Gıda-İş Sendikası yetkililerinin yaptığı açıklamaya göre işverenler yapılan görüşmelerde işçilere 23 – 24 bin TL civarında bir ücret teklifinde bulundu. Buna karşın işçiler açlık sınırının altında kalan bu maaşları reddetti.

Bu fabrikalarda çalışanların önemli bir kısmını mevsimlik işçiler oluşturuyor. Yılın birkaç ayında çalışma şansı bulabiliyorlar. Az çalışmanın yanı sıra kadın işçiler erkek işçilere oranla çok daha kısa süreli çalışabiliyor.

İnsani yaşam koşullarında hayatını idame ettirmek isteyen işçiler ya tekliflerinin kabul edilmesini ya da işçinin yararına ortak bir noktada buluşulmasını istiyor. Son aylarda kazanımlarla sonuçlanan mücadele dalgasına bir yenisinin daha ekleneceği düşüncesinde olan işçiler mücadeleye devam edeceklerini vurguluyor.

TÜMTİS Aras Kargo ve UPS’de yeni kazanımlar içeren TİS’leri imzaladı

0

Tüm Taşıma İşçileri Sendikası (TÜMTİS), 6 bin üyesinin olduğu Aras Kargo’da 4. dönem ve bine yakın üyesini temsil ettiği UPS Kargo’da 7. dönem toplu iş sözleşmelerini (TİS) imzaladı.

UPS’de TİS üyelerin onayı ile imzalandı

UPS Kargo’da TİS ile elde edilen kazanımlar şu şekilde: Ücretlere ilk yıl için yüzde 52, ikinci yıl için TÜFE ya da asgari ücretten hangisi yüksekse o oranda zam. 75 ve 90 gün şeklinde uygulanmakta olan ikramiye ödemeleri sözleşmenin ikinci yılında 5’er ve 10’ar gün artırılırken sözleşme uyarınca ikramiyeler net maaş üzerinden hesaplanıyor. Ek olarak işçilere ocak ayında tek seferlik bir ödeme daha yapılacak. Sosyal haklar, yol ve yemek zamlarının yanı sıra kıdem zamları da elde edildi.

Kargoda örgütlenme serüveni

Türkiye’de taşımacılık genel olarak ambarlar ile idare edilirken 2000’li yıllara gelindiğinde ambarların yerini kargo şirketleri doldurmaya başlamıştı. Kargolar hiçbir örgütlülüğün bulunmadığı, tamamen kara düzen çalışan, işçilerin fazla mesai ücretlerini almaksızın asgari ücrete çalıştırıldığı bir alan olarak mantar gibi çoğaldı. İşkolundaki bu değişime karşı TÜMTİS, “TÜMTİS yüzünü kargolara dönüyor” diyerek genel kurul kararı ile 2010 yılı için kargolara yönelmeyi hedeflemişti. Sektördeki ilk zafer, 272 günlük zorlu direnişin ardından, uluslararası dayanışmanın da büyük desteği ile UPS’de kazanılmıştı. TÜMTİS bir sonraki genel kurulunda az sayıda kargoda örgütlü olmanın sektör genelinde anlamlı bir değişikliğe yol açamayacağı tespitini yaparak bu kez “Örgütsüz kargo kalmayacak” şiarı ile önüne yeni bir hedef koydu. Bu doğrultuda bin bir zorluk içerisinde geçen, tüm Türkiye’yi kapsayan dört yıllık bir örgütlenme faaliyetinin ardından Aras Kargo’da da örgütlenme tamamlanmıştı.

Aras Kargo’da TİS’in yeni kazanımları

Aras Kargo’da geçtiğimiz ay imzalanan 4. dönem TİS’i ile Aras Kargo işçileri haklarını daha da ileri taşıdı: İlk yıl yüzde için 47, ikinci yıl için TÜFE ya da asgari ücretten hangisi yüksekse o oran +2 puan zam hakkı kazanıldı. Yıl içerisinde asgari ücrete zam yapılması halinde ücret ve sosyal haklara, asgari ücrete yapılan zam oranında artış yapılması maddesi eklenerek asgari ücretle sendikalı işçilerin maaşları arasındaki oranın korunması da sağlandı. 60-75 günlük ikramiye hakları kazanılırken tek sefere mahsus olmak üzere sendika üyesi işçilere 10 günlük ücrete denk gelen ek ödeme hakkı da elde edildi. Kıdem zamlarına yüzde 63’lük bir artış uygulandı. Sosyal haklara yüzde 45 zam kazanıldı. İşçilerin bu yıl içerisinde banka promosyonu alması gibi hususlar da sözleşme ile garanti altına alındı.

UPS’de olduğu gibi Aras Kargo’da da TİS görüşmeleri temsilcilerin hazır bulunması halinde sürdü ve nihayetinde sözleşmeler temsilcilerin büyük bir çoğunluğunun onay vermesinin ardından imzalandı.

Bu iki TİS örneği, daha önce asgari ücretle ve hiçbir sosyal hakka sahip olmaksızın kara düzen çalışan kargo işçilerinin ekonomik kazançlarının ötesinde bir anlama geliyor. Bu toplu iş sözleşmeleri sektöre yönelik uzun vadeli planlar yapıp planını ısrarla takip eden bir sendikanın içinde bulunduğumuz zorlu koşullar altında dahi ciddi kazanımlar elde edebildiğinin bir örneği olarak karşımızda duruyor.

Kargoda örgütlenme sürüyor

“Kargoda sendikasız işyeri kalmayacak” diyen TÜMTİS, mevcut TİS’lerin daha da ileri taşınması için kargoda örgütlenme çabalarını sürdürüyor. Sendika yakın dönemde TÜVTÜRK Adana-İçel-Hatay ve ULTİMATE’de de toplu sözleşmeler imzalamıştı. Ayrıca TÜMTİS Yönetim Kurulu yakın dönemde MNG Kargo’da örgütlenme çalışmalarını başlattığını duyurmuştu.

İşçiler insanca bir ücret, yaşam ve çalışma koşulları için mücadele ediyor!

0

İşçi sınıfı sendikal hakları ve insanca bir yaşam için mücadelesini, başta Tuzla ve Gebze bölgesinde olmak üzere, İzmir ve Gaziantep’i de kapsayacak şekilde sürdürüyor. Yakın zamanda mücadelelerin önemli bir kısmı kazanımla sonuçlandı. Gebze’de bulunan ve Birleşik Metal-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu Green Transfo ve Chinatool‘da işçiler, patronların dayattığı sefalet zammı karşısında greve çıktı ve önemli ekonomik ve sosyal haklar kazanarak toplu iş sözleşmesi imzaladılar.

Green Transfo ile aynı sanayi bölgesinde bulunan Kaynak Tekniği (Lincoln Electric) işçileri ise bir ayı aşkın süredir grevde. İki yıl önce Birleşik Metal-İş’te örgütlenme çalışmalarına başlayan işçiler patronun yetki itirazı sonrası 1,5 yıllık bir hukuki mücadelenin ardından TİS sürecine geçtiler. Patronun teklifini yetersiz bularak 31 Ocak günü greve çıkan işçiler, Green Transfo fabrikasındaki kazanımların kendilerine güç verdiğini söylüyor.

Tuzla Deri Organize Yan Sanayi Bölgesi’nde bulunan Tarkett işçileri ise yaklaşık dört ayın ardından fabrikaya Petrol-İş Sendikası’nı sokmayı başararak sendikalılık oranının çok düşük olduğu bir bölgede diğer işçilere örnek oldu. Tarkett zemin kaplama fabrikasında işçiler 18 Eylül 2024’te greve başlamış ve ücretler, yan haklar ve sendikalaşma hakları için grev çadırını kurmuşlardı. Yaklaşık iki yıllık bir örgütlenme sürecine sahip işçiler patronun yetki itirazına rağmen fabrikaya sendikayı sokarak işçi sınıfına güç katan bir örnek olmayı başardılar.

Tkis Blind perde fabrikası işçilerinin direnişi ise dört ayı geride bıraktı. Düşük ücretler, baskı ve mobbinge karşı sendikalaşan işçilerin işten atılmasıyla başlayan direniş tüm kararlılığıyla devam ediyor. Hollanda sermayeli Tkis Blind fabrikası sendikal yetkinin alınmasına rağmen itiraz etmiş ve Teksif’te örgütlenen 10 işçiyi işten çıkarmıştı. Bunun üzerine işçiler Tuzla Serbest Bölge’nin girişinde direniş çadırlarını kurdular. İşçiler anayasal hakları olan sendikalaşma hakları önündeki fiili engellere karşı mücadeleyi sürdürüyorlar. İşe iade için açtıkları davanın duruşması ise 18 Mart’ta gerçekleşecek.

Kararlılıkla süren bir diğer grev örneği ise Petrol-İş’te örgütlü İzmir Temel Conta işçilerinin grevi. Üçüncü aya giren grevdeki işçiler, patron sendika düşmanı tavırlarını bitirene kadar mücadeleye devam edeceklerini ve sefalet koşullarını kabul etmediklerini söylüyorlar. İşçiler toplu iş sözleşmesi masasına oturmayan ve asgari ücret dayatan patrona, yeterli işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemi alınmamasına ve mobbinge karşı anayasal hakları için mücadeleyi büyütüyorlar.

Gaziantep Başpınar Organize Sanayi Bölgesi’nde ise yüzde 30’luk sefalet zammı dayatmalarına karşı başlayan eylemler ve direnişlere Valilik yasağı ve BİRTEK-SEN Başkanı Mehmet Türkmen’in tutuklanması damgasını vurdu. İnsanca bir ücret, yaşam ve çalışma koşulları için mücadele eden işçilere sendikal faaliyet önündeki keyfi yasaklarla ve uygulamalarla cevap veren patron yanlısı hükümet, Başpınar’da çalışan yaklaşık 300 bin işçinin haklarını hiçe sayıyor.

Türkiye işçi sınıfı bir bütün olarak birleşik bir mücadele pratiğinden şimdilik uzak olsa da birbirinden güç almaya ve öğrenmeye devam ediyor. Chinatool işçilerinin yüzde 20’lik sefalet zammına karşı grevi ve patronların dört günde masaya oturmak zorunda kalmaları, Green Transfo işçilerinin yüzde 38’lik zam teklifini kabul etmeyip önemli kazanımlar elde etmesi ve Tarkett işçilerinin sendikayı kabul ettirmesi, inişli çıkışlı devam eden sınıf mücadelesinin önemli mevzileri olmayı şimdiden başardı.

Toplu yok oluştan çıkış mümkün mü?

0

Ocak 2025, dünya genelinde şimdiye kadar kaydedilen en sıcak ocak ayı oldu. Copernicus verilerine göre, bu ayın ortalama sıcaklığı 13,23 °C olarak ölçüldü. Bu sayı 1991-2020 yılları arasındaki ocak ayı ortalamasından 0,79 °C daha yüksek. Sanayi öncesi döneme kıyasla ise sıcaklık 1,75 °C artmış durumda. Üstelik bu, soğutucu etkileri olan bir hava olayı olan La Niña’ya rağmen gerçekleşti. Yani dünya artık neredeyse her ay tehlikeli derecede yüksek sıcaklıklarla karşı karşıya.

Türkiye’de de sıcaklıklar mevsim normallerinin çok üzerine çıktı. 1991-2020 yılları arasında ocak aylarının ortalama sıcaklığı 2,9 °C iken, Ocak 2025’te bu değer 5,7 °C’ye yükseldi. Yani Türkiye’de ocak ayı, bu yılların ortalamasına göre 2,8 °C daha sıcak geçti. Bu iç karartıcı tabloya karşı hükümetlerin attıkları adımlar da hiç umut vermiyor.

İkinci kez ABD Başkanı seçilen Donald Trump’ın da iklim politikalarına yaklaşımı endişe yaratıyor. İlk başkanlık döneminde Paris İklim Anlaşması’ndan çekilen Trump, bu yıl göreve geldikten sonra “Enerji Acil Durumu” ilan etti, Biden döneminde imzalanan yürütme emirlerini iptal etti ve LNG ihracatına yeni izinler verdi. Ayrıca Alaska’da petrol ve gaz arama faaliyetlerini artırdı ve elektrikli araç teşviklerini kaldırdı. “Drill, baby, drill” (Kaz, bebeğim, kaz) diyerek ilan ettiği “ulusal enerji acil durumu”, fosil yakıt endüstrisini desteklemeyi ve enerji üretimini artırmayı hedefliyor. Bu adımlar Trump’ın küresel kapitalist sistemin içinde bulunduğu krizi ucuz enerji ile aşmak istediğini gösteriyor.

Gezegenimizin geleceği konusunda endişe duyan birçok kişi, Trump ve benzer sağcı liderlerin yükselişinden ve iklim politikalarındaki geri adımlardan haklı olarak rahatsızlık duyuyor. Ancak, bu krizin kökenlerine baktığımızda, sorunu yaratanların yalnızca Trump veya benzerleri olmadığını görüyoruz. Bu krize ABD’nin Demokratlar’ı da, Almanya’nın Yeşiller’i de çare olamıyor. Çünkü iklim krizi bir üretim sorunu değil; sınırsız büyüme, kâr maksimizasyonu ve doğanın metalaştırılması gibi kapitalist üretim ilişkilerinin doğrudan bir sonucudur. Bu sistem, fosil yakıtlara bağımlılığı sürdürerek ve ekolojik yıkımı görmezden gelerek krizi derinleştirmeye devam ediyor.

Tüm bu sorunlar acil ve köklü adımlar atmayı gerektiriyor. Bu adımlar fosil yakıt endüstrisinin sınırlandırılması, yenilenebilir enerjiye adil bir geçiş ve ekolojik yıkımın durdurulması etrafında şekillenmeli. Sıfır karbon hedefleri, göstermelik vaatlerle değil, derhal uygulanacak somut önlemlerle hayata geçirilmeli. Mega projeler ve ihtiyaç fazlası enerji santralleri durdurulmalı. Hava, su ve toprak kirliliği ile mücadele için düzenli ölçümler yapılmalı, kirlilik yaratan enerji santralleri derhal kamulaştırılmalı, işçi denetiminde iyileştirmeler yapılmalı. İklim felaketlerinin yükü yoksul emekçilerin sırtına yıkılmamalı; zenginlerden alınacak ek vergilerle bir afet fonu oluşturulmalı. Bu talepler etrafında örülecek kitlesel bir mücadele ile bu krizin aşılması mümkün.


Filistin’de ateşkes, tehcir planları ve direniş

0

Gazze’de ateşkes birinci ayını doldurdu. 15 ay süren saldırılarda 50 bini aşkın Gazzelinin direkt saldırılarla, toplamda 180 bini aşkın Gazzelinin ise savaş koşullarında dolaylı olarak hayatını kaybettiği düşünülüyor. 21. yüzyılın Holokost’u diyebileceğimiz bu soykırımcı saldırılar Gazze’deki Filistin direniş örgütlerinin 7 Ekim 2023’te başlattığı El Aksa Tufanı ayaklanmasının ardından gelmişti. İşgal devleti, direniş örgütlerinin ele geçirdiği yerleşimci esirleri kurtarmak gerekçesiyle emperyalist devletlerden tam destek almış ve Gazze’yi yerle bir etmişti. Lakin bu saldırılar hem direniş güçlerinin güçlü duruşu hem de dünya çapında halkların tepkileriyle birlikte işgal devletini tarihinde görülmemiş bir ekonomik, siyasi, askeri ve diplomatik krizler silsilesine sokmuştu. Bu krizlerin sonucu olarak Netanyahu hükümeti direnişin koşullarını kabul ederek ateşkes anlaşmasını imzalamaya mecbur kalmıştı. Bu anlaşmanın sonucunda ise işgal ordusu geçtiğimiz günlerde Netzarim koridorundan da çekilerek Gazze’deki askeri varlığını sonlandırdı.

Geçtiğimiz ay boyunca ateşkes anlaşmasının gerekleri olan esir takasları gerçekleşmiş, 20’yi aşkın yerleşimci esir karşılığında yüzlerce Filistinli tutsak serbest bırakılmıştı. Bu takaslar esnasında dünya kamuoyu Filistin halkının tutsaklarını kucaklayışını ve bütün baskılara ve tehditlere rağmen dirayetini tekrardan görmüş oldu. Filistinli tutsaklar oldukça kötü durumlarda, işkence gördükleri aşikâr görünümlerle serbest bırakılırken Siyonist esirler soykırım koşullarına ve işgal devletinin vahşi saldırılarına rağmen çok daha sağlıklı bir şekilde serbest bırakılmış, dünya kamuoyu da böylece Siyonist barbarlığın boyutlarına ve Filistin direnişinin haklılığına tekrar tanık olmuştu.

İşgal devletinin Gazze’de yürürlükte olan ateşkes anlaşmasının gerekliliklerini tam olarak yerine getirmediği gibi anlaşmayı yüzlerce defa ihlal ettiği de belgelenmiş durumda. Anlaşmanın birinci aşamasının koşulları olan yakıt ikmali, molozları kaldıracak iş makinelerinin girişi, yüz binlerce çadır ve on binlerce konteyner evin girişi gibi koşullar işgal devleti tarafından yerine tam olarak getirilmiyor. Bütün bunlar yetmezmiş gibi işgal ordusu her gün birkaç Gazzeliyi anlaşmayı ihlal ettikleri gerekçesiyle katlediyor. Direnişin bu ihlallere cevabı ve çağrısı ise anlaşmaya sadık oldukları ve bütün koşulların yerine getirilmesi için işgal devletinin uluslararası alanda sıkıştırılması. Anlaşmanın ikinci aşamasının müzakere edilmeye başlanması gereken bu günlerde ateşkes anlaşması işgal devletinin saldırgan tutumlarından dolayı tehlike altında.

Siyonist devlet, bütün bunlar olurken Trump’ın Batı Şeria’nın ilhakını ilerletme planını açıklamasından sonra Cenin ve ardından Tulkarim kentlerine büyük kapsamlı askeri operasyonlar başlattı. Onlarca Filistinlinin ölümüyle sonuçlanan bu saldırılar bir süre daha devam edecek gibi görünüyor. Özellikle Trump’ın, görülmemiş bir siyasi kriz içerisinde olan işgal devleti kabinesinin dağılmasını engellemek amacıyla her gün kamuoyuna akıl almaz şekilde yaptığı “Gazze’nin ABD tarafından satın-devir alınacağı” ve Batı Şeria’nın ilhakının tamamlanması yönündeki açıklamalar, emperyalist ABD’nin Siyonist devletin krizini çözmesi için ona şapkadan tavşan çıkarma şansı tanıması şeklinde yorumlanabilir. Emperyalizmin bu hedeflerinin ne kadar gerçekleşeceği direnişin sahadaki gücüne, gerici Arap rejimlerinin tutumlarına, işgal ordusunun kabiliyetlerine ve elbette uluslararası güç dengelerine bağlı olacaktır. Burada işçi sınıfına ve halklara düşen ve her geçen gün yakıcılaşan görev ise nehirden denize özgür Filistin programının savunulması ve işgal devletini bütün dünyada izole kılmaktır.

ألمانيا: الانتخابات والحكومات تمر، لكن الأزمة والتخفيضات لا تزال قائمة

0

 كُتبت العديد من المقالات وقيل الكثير عن الانتخابات المبكرة في ألمانيا. تؤثر قوة ألمانيا الاقتصادية بشكل كبير على أوروبا والعالم. انتخابات المستشارية هنا؛ دعونا نحلل النتائج الأولية والآفاق المستقبلية لليسار الثوري.

نتائج الانتخابات

بلغت نسبة المشاركة 84%، وهو رقم قياسي ألماني، وهو ما أكدته استطلاعات الرأي: المحافظون في المقدمة والحكومة في الأسفل. بطريقة مشوهة، فهي تعبر عن قطاع يعاقب حكومة الحزب الاشتراكي الديمقراطي القديم (SPD) والمتحالف مع حزب الخضر وحزب ليبرالي صغير، ويصوت لصالح التحالف المحافظ الاتحاد الديمقراطي المسيحي/ الاتحاد الاجتماعي المسيحي البافاري (CDU/CSU) بزعامة فريدريش ميرتس، محققًا 28.5% من الأصوات، والذي سبق له أن حكم لسنوات مع أنجيلا ميركل. أو لليمين المتطرف المتمثل في حزب البديل من أجل ألمانيا (AfD) بنسبة 20.6%، أي ضعف ما حققه في انتخابات 2021. يسلط نمو اليسار الضوء على الاستقطاب والتوجه نحو السياسة الراديكالية.

وجاء الحزب الاشتراكي الديمقراطي بزعامة المستشار أولاف شولتس في المركز الثالث بنسبة 16%، محققًا أسوأ انتخابات في تاريخه. وجاء حلفاؤهم حزب الخضر رابعًا بنسبة 12% تقريبًا.

يعكس التصويت لليمين المتطرف خيبة الأمل من الأحزاب القائمة.

إعادة صياغة 1: ستعرض لنا وسائل الإعلام هذه ”اللعبة الانتخابية“ في الأيام القادمة، حيث يتم التفاوض على التحالفات والمواقف مثل سوق الماشية. أيًا كان التحالف الذي سيخرج، لن يأتي أي منها بحلول جذرية للمشاكل الحالية في الإسكان والصحة والتعليم والعسكرة المتزايدة وتسريح العمال في الصناعة، إلخ.

الحملة الانتخابية

اتسمت الحملة الانتخابية بنبرة كراهية واضحة للأجانب. وبدا أن الأحزاب الرئيسية ( SPD و CDU و Greens و AFD) تتنافس على ما يبدو لمعرفة من لديه سياسة أكثر معاداة للهجرة. ركز النقاش على إظهار أن جميع المشاكل هي بسبب العدد الكبير من الأجانب، وبالتالي يجب ”تنظيمهم“ كما يقول البعض، والبعض الآخر، مثل حزب AFD اليميني المتطرف، بطردهم تمامًا.

لكن أي شخص يقوم بالحد الأدنى من التحليل الجاد يعرف أن هذا الهجوم على الهجرة له استخدام انتخابي وشعبوي بحت. إنه مجرد أداة لصرف انتباه معظم السكان عن المشاكل الحقيقية التي تعاني منها البلاد، وبالتالي تجنب مناقشة الحلول الفعلية. ومن الثابت أن ألمانيا لا يمكنها طرد المهاجرين، بل على العكس من ذلك، فهي بحاجة إلى الهجرة لملء مئات الآلاف من الوظائف الشاغرة بسبب نقص العمالة، كما أنها بحاجة إلى الهجرة بسبب المشاكل الديموغرافية العميقة التي تعاني منها بسبب انخفاض معدل المواليد. وإذا ما تم تنفيذ سياسة طرد المهاجرين، فإن الإنتاج الرأسمالي الألماني سيصاب بالشلل على الفور تقريباً.

الهيكل الرأسمالي الألماني في أزمة

تكمن المشكلة الحقيقية في الأزمة الهيكلية لاقتصادها أو ما يسميه العديد من الاقتصاديين ”نهاية المعجزة الألمانية“ أو ”نهاية الدورة“. وتعود هذه الحالة من الأزمة العميقة إلى عدة مشاكل. بعضها ذو طبيعة دولية والبعض الآخر ذو طبيعة داخلية متشابكة. دعونا نلقي نظرة على بعضها.

من ناحية، هناك تفاقم الأزمة الرأسمالية العالمية التي أفرزت نزاعًا قويًا بين الإمبرياليات، حيث تقع ألمانيا بين المتنافسين الرئيسيين، الولايات المتحدة والصين، وعلى الرغم من أنها رابع أو ثالث أكبر اقتصاد في العالم، حسب الأرقام التي تؤخذ في الاعتبار، إلا أنها متأخرة كثيرًا عن القوتين الرئيسيتين. وهذا الوضع يجبرها على القتال من أجل الحصول على مكان في هذه المنافسة مع وجود توازن قوى سيئ. بالإضافة إلى ذلك، فهي دولة مصدرة بشكل أساسي وهذه ”الحرب التجارية“ مع التعريفات الجمركية والحصص الجمركية والمعارك القوية على الأسواق لا تفيدها على الإطلاق.

ومن العوامل الأخرى التي يجب أخذها في الاعتبار أنها لا تزال منذ الحرب العالمية الثانية دولة تسيطر عليها الولايات المتحدة الأمريكية بشكل كبير؛ كما أن الأزمة التي يعاني منها القطاع أثرت بشكل كبير على صناعتها الأساسية وهي صناعة السيارات، كما أن الحرب بين روسيا وأوكرانيا تسببت في توقف حصولها على الغاز والنفط منخفض التكلفة لتشغيل صناعتها، وهي دولة متخلفة جداً في كل ما يتعلق بالرقمنة، إلخ. يُضاف إلى كل هذه المشاكل كان الدافع وراء الانتخابات المبكرة، وهو أن الدستور الألماني يحظر على الحكومة، برئاسة شولتس الاشتراكي الديمقراطي، زيادة الديون لإعادة تنشيط الاقتصاد.

لا بديل حقيقي للعمال

لسوء الحظ، لم يكن هناك أي حزب يتمتع بالحد الأدنى من التمثيل الذي يطرح برنامجًا بديلًا للطبقة العاملة والشعب.

وهكذا، ركز كلّ من CDU أو AFD أو BSD (حزب سارة فاجنكنخت، الزعيمة السابقة لحزب Die Linke) حملتهم على الهجرة، مخفين عجزهم عن تقديم مقترح اقتصادي يستجيب للوضع الحالي. من جانبهم، ركز الحزب الاشتراكي الديمقراطي وحزب الخضر على حملة ”احذروا، اليمين قادم“ في محاولة لتعبئة ناخبيهم، وبهذه الطريقة تجاهلوا الكارثة التي تتعرض لها حكومتهم الحالية وأخفوا أيضًا حقيقة أنهم لا يملكون اقتراحًا بديلًا للخروج من الأزمة.

إن تركيز النقاش حول الهجرة خدم أحزاب النظام لتجنب تقديم مقترحات ملموسة، وفي المرات القليلة التي نوقشت فيها الحلول الاقتصادية، اقترحت بعض الأحزاب سياسة ”العجز الصفري“، أي التخفيضات في جميع الجوانب لتحقيق التوازن في الأرقام، واقترح البعض الآخر النموذج القديم المتمثل في الدخول في مزيد من الديون لإعادة تنشيط السوق الداخلية. وكما نعلم بالفعل، لا يجلب أي من هذين المشروعين فوائد للعمال والشعب. كل هذه الأحزاب، مع اختلافاتها الدقيقة، تحكم وستحكم لصالح الرأسمالية الألمانية الكبيرة.

بعض الاستنتاجات من الانتخابات وآفاق المستقبل

من المحتمل جدًا أن يظهر ائتلاف حكومي برئاسة ميرتس المحافظ، والذي لا يتمتع بأغلبية ووحدة واضحة لتنفيذ خطة التخفيضات التي يحتاجونها لاستعادة الشركات الألمانية الثقة وتحسين معدلات أرباحها. تُظهر الأرقام عدم وجود أغلبية واضحة مما سيجعل من الصعب الحصول على حكومة جديدة قوية. ولكن بصرف النظر عن مدى صلابة الحكومة المستقبلية أو ما إذا كانت ستكمل ولايتها، فإن المؤكد، سواء مع نموذج ”العجز الصفري“ أو نموذج زيادة الديون، فإن ما ينتظر الطبقة العاملة هو المزيد من التخفيضات في القضايا الاجتماعية مثل التعليم والصحة والمعاشات، والمزيد من المرونة في العمل ”حتى تكون الشركات الألمانية أكثر تنافسية“، وزيادة الميزانية العسكرية، ودعم الإبادة الجماعية في فلسطين، إلخ.

كما قلنا في البداية، كان لا بد من تقديم موعد الانتخابات، وكان هذا حدثًا ليس عاديًا على الإطلاق في ألمانيا، ولكنه علامة واضحة على وجود أزمة سياسية. فالاستقرار الذي ساد لعقود من الزمن يقترب من نهايته ويفسح المجال أمام استقطاب اجتماعي متزايد. لم تعد الأزمة تؤثر فقط على الأطراف، بل دخلت الأزمة إلى قلب أوروبا وستبقى هنا. هناك استياء اجتماعي واضح وزيادة في الصراعات السياسية والنقابية. في العامين الماضيين، كانت هناك إضرابات واحتجاجات من أجل زيادة الأجور أو تحسين ظروف العمل في صناعة المعادن، وعمال السكك الحديدية، وعمال الموانئ، وموظفي لوفتهانزا الأرضيين، وغيرهم.

في مواجهة هذا الوضع، يجب على الطبقة العاملة أن تتوقف عن أن تكون مجرد متفرج على فيلم الرعب الرأسمالي هذا، وأن تكون في طليعة النضالات التي تجري الآن وتلك التي ستأتي، جنبًا إلى جنب مع الشباب والقطاعات الشعبية. علينا أن نواجه الحكومة الجديدة منذ اللحظة الأولى. في أماكن العمل والمدارس، علينا أن ننتخب المندوبين المناضلين. نطالب القيادات النقابية بتولي زمام المبادرة في النضالات وعلينا أن نرفع برامج تمثل مصالحنا وتقدم استجابات جوهرية وطبقية للمشاكل الحالية. في هذه العملية يتم وضع البرامج والأحزاب على المحك. هذا هو الأساس لتطوير تنظيم سياسي بديل وقائم على أساس طبقي، لليسار المستقل حقًا، وهو أيضًا بديل لمواجهة وهزيمة نمو اليمين المتطرف. هذه هي اللحظة التي يصبح فيها بناء حزب اشتراكي وثوري ضروريًا وممكنًا أيضًا. يعمل مناضلو الاتحاد الدولي للنساء في ألمانيا من هذا المنظور.24 فبراير 2025

Almanya: Seçimler ve hükümetler geçer, kriz ve kesintiler baki kalır

0

Almanya’daki erken seçimler hakkında pek çok makale yazıldı ve pek çok şey söylendi. Dünyanın en büyük dördüncü ekonomisinden ve Avrupa Birliği’nin (AB) motor gücünden bahsediyoruz. Ve hiç şüphesiz, ABD seçimleri kadar önemli olmasa da Berlin’de yaşananların uluslararası arenada ve dahası Avrupa açısından büyük yansımaları olacak. Şansölye seçimleri nihayet geldi. Şimdi ilk sonuçları çıkarmak ve seçimlerden sonra durumun nasıl gelişeceğinin yanı sıra devrimci solun görevlerini gözden geçirmemiz gerekiyor.

Seçim sonuçları

Seçime katılım oranı, Almanya’nın birleşmesinden bu yana rekor seviyeye ulaştı (yüzde 84) ve sonuçlar aşağı yukarı anketlerde tahmin edildiği gibi geldi: daha muhafazakâr alternatiflerin yükselişi ve mevcut hükümet partilerinin düşüşü. Bu durum, çarpık bir şekilde, sol alternatiflerin yokluğunda, Friedrich Merz’in Angela Merkel’le yıllarca iktidarda olan Hristiyan Demokrat Birliği/Bavyera Hristiyan Sosyal Birliği’nin (CDU/CSU) muhafazakâr ittifakına (oyların yüzde 28,5’i) veya aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif’e (AfD) (2021 seçimlerinin neredeyse iki katıyla yüzde 20,6) oy vererek, Yeşiller ve küçük bir liberal partiyle ittifak kuran eski sosyal demokrat (SPD) hükümeti cezalandıran bir kesimi ifade ediyor. Eski Stalinist Komünist Parti üyeleri, Maoistler, Troçkist gruplar ve bağımsızlardan oluşan Die Linke (Sol Parti), mevcut kutuplaşmayı ve daha radikal seçeneklere yönelik arayışı doğrular şekilde önemli bir oy artışı elde etti.

Şansölye Olaf Scholz’un Sosyal Demokrat Partisi (SPD) yüzde 16 ile üçüncü sırada yer aldı ve tarihinin en kötü seçimini yaşadı. Müttefikleri Yeşiller ise yaklaşık yüzde 12 ile dördüncü sırada.

Aşırı sağ, neonazi AfD’nin seçimlerdeki öngörülen oy artışı; Trump, Meloni, Le Pen ve Milei ile olduğu gibi, zaten iktidara gelen ve toplumsal krize, milyonların yaşam standartlarında düşüşe yol açan eski geleneksel kapitalist partilerden bıkan toplumsal bir kesimin yanlış yönde cezalandırmasını temsil ediyor.

Gelecek günlerde medyada koalisyonlar ve koltuklar için pazarlıkların yapıldığı bu “seçim oyununu” göreceğiz. Ortaya hangi koalisyon çıkarsa çıksın hiçbiri mevcut barınma, sağlık, eğitim, yükselen militarizm, endüstrideki işten çıkarmalar gibi sorunlara köklü çözümler getirmeyecek.

Seçim kampanyası

Seçim kampanyası, açık yabancı düşmanlığıyla dikkat çekti. Büyük partiler (SPD, CDU, Yeşiller ve AfD) kimin en göçmen karşıtı politikaya sahip olduğunu göstermek için adeta yarışıyordu. Tüm sorunların kaynağının yabancıların fazla sayıda olmasından kaynaklandığını göstermeye odaklanan tartışma bir yürütüldü ve bu nedenle bazıları “düzenlemeler” gerektiğini, aşırı sağcı AfD gibi bazıları ise yabancıların tamamen sınır dışı edilmesini söylüyordu.

Ancak asgari ciddiyette bir analiz yapan herkes, göçmenlere yönelik bu saldırının tamamen seçim odaklı ve popülist bir söylem olduğunu görür. Bu, yalnızca nüfusun büyük bir kısmının dikkatini ülkenin içinde bulunduğu gerçek sorunlardan uzaklaştırmak ve böylece gerçek çözümleri tartışmaktan kaçınmak için kullanılan bir araçtan ibarettir. Almanya’nın göçmenleri sınır dışı edemeyeceği, aksine işgücü eksikliği nedeniyle boş kalan yüz binlerce iş pozisyonunu doldurmak için ve düşük doğum oranı nedeniyle yaşadığı derin demografik sorunlar nedeniyle göçe ihtiyacı olduğu ortadadır. Göçmenleri sınır dışı etme politikası uygulandığı takdirde Alman kapitalist üretimi neredeyse anında felç olacaktır.

Alman kapitalist yapısının krizi

Asıl sorun, ekonominin yapısal krizinden ya da birçok ekonomistin “Alman mucizesinin sonu” veya “bir döngünün sonu” olarak adlandırdığı durumdan kaynaklanmakta. Bu derin kriz durumu pek çok etkene bağlı. Bunların bir kısmı uluslararası etkenlerken kaynaklanırken bir kısmı da iç sorunlar ve hepsi içe içe girmiş durumda. Bu sorunlardan birkaçını inceleyelim.

Bir yanda, emperyalistler arası güçlü bir anlaşmazlık ortaya çıkaran derinleşen küresel kapitalist kriz söz konusu. Almanya, iki ana rakip olan ABD ve Çin arasında sıkışmış durumda ve dünyanın dördüncü veya üçüncü büyük ekonomisi olmasına rağmen, hesaba katılan rakamlara bağlı olarak iki ana gücün çok gerisinde. Bu durum Almanya’yı kötü bir güçler dengesiyle bu yarışta bir derece kazanmak için mücadele etmeye zorluyor. Üstelik, esasında ihracatçı bir ülke olduğundan gümrük tarifeleri, gümrük kotaları ve pazarlar için verilen büyük kavgalarla bu “ticaret savaşı” ona hiç fayda sağlamıyor.

Dikkate alınması gereken diğer unsurlarınsa Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana büyük ölçüde ABD tarafından kontrol edilen bir ülke olmaya devam etmesi; sektördeki krizin birincil endüstrisi olan otomotiv endüstrisini kötü etkilemesi; Rusya ve Ukrayna arasındaki savaşın endüstrisini işletmek için gerekli düşük maliyetli gaz ve petrol alımını durdurmasına neden olması; dijitalleşmeyle ilgili her konuda çok geri kalmış bir ülke olması olduğu söylenebilir. Tüm bu sorunlara, Alman anayasasının, Sosyal Demokrat Scholz başkanlığındaki hükümetin ekonomiyi canlandırmak için borçlanmayı artırmasını engellemesi de eklendi.

İşçilerden başka gerçek alternatif yok

Ne yazık ki, işçi sınıfı ve halk için alternatif bir program öneren bir parti olmadı. Böylece CDU, AfD veya BSD (Die Linke’nin eski lideri Sahra Wagenknecht’in partisi), kampanyalarını göç konusuna odaklayarak mevcut duruma ekonomik bir yanıt verecek bir öneri sunmadaki yetersizliklerini gizleyebildiler. SPD ve Yeşiller ise “Dikkat edin, sağ geliyor” kampanyasına odaklanarak seçmenlerini harekete geçirmeye odaklandı ve böylece mevcut hükümetin bir felaket olduğu gerçeğini görmezden gelip krizden çıkmak için alternatif bir önerileri olmadığını da gizleyebilmiş oldular.

Tartışmayı göç konusunda odaklamak, rejim partilerine somut öneriler sunmaktan kaçınma fırsatı verdi. Ekonomik çözümlerin nadiren tartışıldığı durumlarda ise bazı partiler, denge tutturmak için her alanda kesintiler öngören “sıfır açık” politikasını önerirken diğerleri iç pazarı canlandırmak için daha fazla borçlanma modelini savundu. Bildiğimiz gibi, bu iki projenin de işçilere ve halka faydası yok. Ufak tefek farklılıklarıyla beraber tüm bu partiler, büyük Alman kapitalizmi için yönetiyorlar ve yönetecekler.

Seçimlerden çıkarılan bazı sonuçlar ve perspektifler

Büyük olasılıkla, muhafazakâr Merz liderliğinde bir koalisyon hükümeti ortaya çıkacak. Ancak bu hükümetin net bir çoğunluğu yok ve Alman şirketlerinin güvenini yeniden kazanıp kâr oranlarını iyileştirmeleri için ihtiyaç duyulan kesinti planını uygulama konusunda da bir birliğe sahip değil. Sayılar net bir çoğunluğun olmadığını gösteriyor ve bu durum sağlam bir yeni hükümet kurulmasını zorlaştıracak. Ancak gelecekteki hükümetin ne kadar sağlam olacağından veya görev süresini tamamlayıp tamamlayamayacağından bağımsız olarak kesin olan bir şey var: İster “sıfır açık” modeliyle ister borç artırma modeliyle olsun, işçi sınıfını bekleyenler eğitim, sağlık ve emeklilik gibi toplumsal konularda daha fazla kesinti, “Alman şirketlerinin daha rekabetçi olması” için daha fazla iş esnekliği, askeri bütçede artış, Filistin’deki soykırıma destek ve fazlası.

Başta söylediğimiz gibi, seçimlerin erkene alınması gerekti ve bu, Almanya’da hiç de normal olmayan, bariz bir siyasi krize işaret eden bir olaydı. On yıllardır hüküm süren istikrar sona eriyor ve yerini artan toplumsal kutuplaşmaya bırakıyor. Kriz artık sadece çevresini etkilemiyor, Avrupa’nın göbeğine kadar geldi ve burada kalıcı. Toplumda belirgin bir hoşnutsuzluk kendini gösterirken siyasi ve sendikal çatışmalar artıyor. Son iki yılda metal işçileri, demiryolu işçileri, liman işçileri, Lufthansa yer personeli ve dahası ücret artışı veya daha iyi çalışma koşulları için grevler ve protestolar düzenlendi. 

Bu durum karşısında işçi sınıfı, bu kapitalist korku filminin sadece bir izleyicisi olmaktan çıkmalı, gençlikle ve halk kesimleriyle birlikte hem mevcut hem de gelecek mücadelelerin ön saflarında yer almalıdır. Yeni hükümetle ilk andan itibaren yüzleşmek zorunda kalacağız. İşyerlerinde ve okullarda mücadeleci temsilciler seçmeli, sendika liderlerinden mücadelelere öncülük etmelerini talep etmeliyiz. Çıkarlarımızı temsil eden, mevcut sorunlara bütüncül ve sınıfsal yanıtlar sunan programlar öne sürmeliyiz. Programlar ve partiler tam da bu süreçte sınanır. Bu aynı zamanda aşırı sağın büyümesiyle yüzleşmek ve onu yenmek için bir alternatif olan, gerçekten bağımsız bir solun, sınıf temelli bir siyasi örgütlenmenin gelişiminin temelidir. Şu anda sosyalist ve devrimci bir parti inşa etmek hem gereklidir hem de mümkündür. İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) militanları Almanya’da tam da bu perspektifle çalışıyor.

24 Şubat 2025

ثلاث سنوات بعد الغزو الروسي: لا للتقسيم الإمبريالي لأوكرانيا

0

بقلم وحدة العمال الأممية- الأممية الرابعة

22 فبراير 2025.

 مع اقتراب الذكرى الثالثة للغزو الروسي لأوكرانيا، لا تزال القوات الروسية تتمتع بالمبادرة وتتقدم ببطء. ومع نقص الأسلحة والصعوبات في تجنيد الجنود لتوفير التناوب على الجبهة، تواجه أوكرانيا صعوبات. في هذه الحالة، ومع ترامب في البيت الأبيض، بدأت الولايات المتحدة وروسيا مفاوضات بشأن أوكرانيا.

إن دعم الإمبريالية الأمريكية لإسرائيل يمكّن الفظائع الصهيونية؛ وبالمثل، تُعتبر أوكرانيا بيدقًا إمبرياليًا. كانت الإمبريالية الأوروبية والأمريكية تهدف إلى التوصل إلى تفاوض مفضل، وليس هزيمة روسيا، وهو ما يفسر التأخيرات في إرسال الأسلحة في الماضي والحاضر. و يعتقد ترامب أنه حان الوقت للتفاوض، محتوى هذه المفاوضات ليس تحقيق سلام عادل، بل لتقسيم أوكرانيا بين روسيا والولايات المتحدة. يحتفظ بوتين بالأراضي المحتلة، بينما تحتفظ الولايات المتحدة بالثروات من “الأرض النادرة”، تقسيم إمبريالي مثل العديد من التقسيمات الأخرى في التاريخ على حساب الشعوب.

لتغطية محاولة استعمار أوكرانيا وشعبها، استبعدت القوتان حكومة زيلينسكي من المفاوضات. انحاز ترامب إلى بوتين، مهاجمًا دور زيلينسكي في الحرب.

منذ 22 فبراير 2022، كان المعتدي الوحيد هو الإمبريالية الروسية بقيادة بوتين، التي غزت أوكرانيا بدباباتها وجنودها. وكانت الدولة المعتدى عليها هي أوكرانيا. القضية العادلة هي مع الشعب الأوكراني الذي يقاوم الغزو. من اليوم الأول، دعمنا نحن الاشتراكيين الثوريين الشعب الأوكراني، معارضين حكومة زيلينسكي وحلف الناتو.

إن الولايات المتحدة وروسيا تستبعدان الإمبرياليات الأوروبية من المفاوضات، وهو تراجع في التنسيق الإمبريالي العالمي. التأثير المتزايد لليمين المتطرف والمناصر لموسكو أصبح واضحًا في دول مثل هنغاريا وفرنسا وألمانيا.

كما أن انتقادات ترامب لزيلينسكي بسبب تأجيل الانتخابات هي إهانة، خاصة بالنظر إلى قمع بوتين للمعارضة. مع ترامب، يخلع الإمبريالية قناعها، وعلى جانبه، يحك إيلون ماسك وغيرهم من كبار الرأسماليين أيديهم لسرقة ثروات أوكرانيا.

إن الإمبريالية، التي وثقت بها حكومة زيلينسكي، فشلت في تحرير الشعب. الحكومة الأوكرانية ترضي الإمبريالية، تاركة المجال للمفاوضات مع الولايات المتحدة بشأن نسبة ثرواتها المعدنية التي يمكن أن تمنحها لهم. الحكومة تفضل الأوليغارشيا والخصخصة، مما يثقل كاهل العمال الذين يقاتلون في الحرب.

كان هناك وما زال هناك سياسة أخرى تطالب بها اليسار السياسي والنقابي الأوكراني، بينما يقاتل على الجبهة ضد الغزو الروسي. طالب اليسار الأوكراني الحكومة باستخدام ثروات الأوليغارشيا الكبرى المرتبطة بالشركات متعددة الجنسيات لتمويل جهود الحرب ومساعدة الجماهير، التي تحملت دفاع أوكرانيا بالموت والمعاناة. تتحمل معظم اليسار الإصلاحي في العالم مسؤولية هائلة. لقد وقفوا إلى جانب المعتدي الإمبريالي، بوتين. من خلال عزل نضال مقاومة العمال والشعب الأوكراني ونضال يسارهم السياسي والنقابي. اتهموا الشعب الأوكراني بأنه أداة للناتو، وأنه يميني متطرف، والعديد من الافتراءات الأخرى. بل إنهم يصفون اليسار الثوري بـ”عملاء الناتو”.

الآن أصبح من الساخر أن يتجمع مع كورال كاسترو-تشافيزم، والستالينية في أحزاب الشيوعيين أو قطاعات من اليسار الوسط مثل بوديموس، الذين كانوا يدعمون بوتين كـ”مناهض للإمبريالية”، لم يكن أحد سوى ترامب، رأس الإمبريالية الحالية.

من الساخر الآن أن يتجمع مع كورال كاسترو-تشافيزم، والستالينية في حزب الشيوعيين أو قطاعات من اليسار الوسط مثل بوديموس، الذين كانوا يدعمون بوتين كـ”مناهض للإمبريالية”، لم يكن أحد سوى ترامب، رأس الإمبريالية الحالية. الجناح الأكثر فاشية من الإمبريالية الأمريكية ورأس حلف الناتو. نفس ترامب الذي يشن عملية إجرامية ضد المهاجرين، الذي يهدد حقوق النساء ومجتمع الميم، الذي يريد أن يحول غزة إلى منتجع من خلال التطهير العرقي ضد الفلسطينيين. ترامب، الذي يبرر طموحات بوتين التوسعية، يسعى إلى تأكيد طموحاته في بنما، في غرينلاند أو تلك الخاصة بالصهيونية في إسرائيل في إبادة الشعب الفلسطيني.

يجب هزيمة خطط ترامب والإمبريالية في أوكرانيا وفلسطين. أرسلت وحدة العمال الأممية-الأممية الرابعة مساعدات إلى اليسار المناهض للسلطوية والنقابات الأوكرانية، الذين يواجهون الغزو وخطط حكومة زيلينسكي. ندعو إلى تطوير مزيد من التضامن مع نضال الشعب الأوكراني من أجل الحرية، من موقف طبقي وشعبي مستقل، ضد غزو الإمبريالية الروسية وضد خطط ترامب وحلف الناتو. كما ندعو لدعم مقاومة اليسار الروسي، الذي يعارض الغزو ويتم قمعه بشدة من قبل بوتين وحليفه، الدكتاتور لوكاشينكو من بيلاروسيا. 

التضامن مع مقاومة الشعب الأوكراني. القوات الروسية خارج أوكرانيا.

لا لخطة ترامب وبوتين الإمبريالية لتقسيم أوكرانيا.

التضامن ضد قمع اليسار في روسيا وبيلاروسيا.

وحدة العمال الأممية -الأممية الرابعة (IWU-FI)

22 فبراير 2025 

Almanya seçimlerinin gösterdikleri

0

Almanya’da 2021 yılında yapılan seçimlerden sonra kurulan Sosyal Demokrat Parti (SPD), Yeşiller ve Özgür Demokratik Parti’den (FDP) oluşan koalisyonun bütçe görüşmeleri sonucunda dağılmasıyla erken seçim kararı alınmıştı. Seçimler, Almanya’nın içinde bulunduğu derin krizin politik yansımalarını çarpık da olsa açığa çıkardı: İşçiler öfkeli ve alternatif arıyorlar. Avrupa Birliği (AB) çatısı altında yeni bir kemer sıkma istemiyorlar. Bu krize sahici, sınıf eksenli ve somut politika üretemeyen her parti yenilgiye mahkûm.

630 koltuklu Bundestag’da (Almanya Federal Meclisi) 316 koltuk ile iktidar olunuyor. Bu sayıyı yakalayan parti çıkmadığına göre koalisyon kurulmak zorunda. Yüksek olasılıkla, Almanya’daki tüm kemer sıkma politikalarının altında en çok imzası bulunan iki parti Hristiyan Demokratlar (CDU) ve SPD koalisyonu göreceğiz.

AfD gerçeği

Oylarını ikiye katlayan aşırı sağcı parti Almanya İçin Alternatif (AfD), seçimin galiplerinden biri. Hiçbir partinin AfD ile hükümet kurmayacağını açıklamasıyla 2029 seçimlerine kadar ana muhalefet partisi olarak kalacak. Trump iktidarı tarafından Avrupa’da gittikçe destek gören ve meşrulaştırılan AfD’nin neoliberal ve kemer sıkma dışında Almanya’ya bir şey vermeyen SPD ve CDU’nun büyük koalisyonuna karşı elini güçlü tutacağı açık. Almanya genel politikasının alternatifsizlik hali AfD’nin bir sonraki seçimlerde iktidar olma olasılığını artırıyor.

Seçimin en çok oy alan partisi Merkel’in mirasçısı CDU oldu. Pandemi ile ciddi oy kaybı yaşayan CDU 2021 seçimlerinde yerini SPD’ye bırakmıştı. Ekonomik krizle iktidardan giden CDU yine bir ekonomik krizle ve yeni başkanı ile geri döndü.

Yeni Almanya Şansölyesi olarak Friedrich Merz, eskinin neoliberal politikalarından farklı pek fazla bir şey vaat etmiyor. Fakat AfD’nin yükselişi CDU’yu daha sağa itmiş durumda. Yeni Şansölye, ocak ayında Almanya’nın göç politikalarını sertleştirmeyi hedefleyen yasayı AfD’nin desteğiyle meclisten geçirdi. Bu ortaklığın karşısında ülkede ciddi kitle seferberlikleri oldu.

Almanya’da 1350 avronun altında yaşayanlar yoksul kabul ediliyor. Buradan yola çıkarak Almanya’nın yüzde 16’sının yoksul olduğu söylenebilir. 2020 yılından bu yana Almanya’da gıda enflasyonu yüzde 30 oranında arttı. Bunun dışında Almanya uygun maliyetli konut sorunu ile de boğuşuyor. Emlak krizinin bir sonucu olarak kira fiyatları ciddi oranda arttı.

AfD, tüm bu çözümsüzlük ortamında kitlelerin yoksullaşmasıyla ve devrimci sol bir alternatifin olmamasıyla büyüyor. Tüm bu yoksullaşma, enerji krizi, ekonomik kriz ve AB’ye karşı bir politika vaat eden AfD’ye işçilerin yüzde 38’i, işsizlerin yüzde 34’ü, emeklilerin ise yüzde 13’ü oy vermiş durumda. 25 yaş altındaki gençliğin ise 2. partisi konumunda. Almanya’nın enerji krizine karşı AfD nükleer santralleri tekrar açmayı vaat ediyor. AfD Başkanı Alice Weidel bir konuşmasında rüzgâr santrallerine karşı şöyle demişti: “Tüm rüzgâr türbinlerini yıkacağız. Yıkılsın bu utanç değirmenleri!”

Alternatif var mı?

AfD’nin yükselişi CDU, SPD ve Yeşiller gibi partilerin bulunduklarından daha da sağda konumlanmalarına yol açıyor. 1998 yılında ilk defa SPD ve Yeşiller iktidarı altında Almanya’nın bugün enerji krizine yol açan politikalar hayata geçirildi. Ayrıca AB’nin avro ortak para birimine geçmesi yine bu hükümet altında oldu.

2000’lerin başında Alman sendikalar konfederasyonu DGB ile avro basma tekelini elinde bulunduran Merkez Bankası, grevlerin ve ücretlerin baskılanması için bir anlaşma yaptı. Avrupa’nın güneyinde işçilik maliyetleri artarken Almanya’da azaldı. DGB’nin örgütlü olduğu sektörler özellikle ihracat yapan sektörlerdi. Almanya ihracat fazlasıyla cari fazla verirken 2001 ile 2009 arasında Alman işçilerin reel alım güçleri ciddi oranda düşürüldü. O gün döşenen taşlar bugün kendisini iktisadi açmaz ve kriz ile gösteriyor.

Seçimlerde öne çıkan partilerden biri de, bölünme yaşamasına rağmen yeni lideri Heidi Reichinnek ile seçime girerek kısa sürede oyunu iki katına çıkaran (yüzde 8,7) Die Linke (Sol Parti) oldu. Devrimci bir kopuş çizgisinde olmayan bu parti, 25 yaş altı gençler arasında hızla popülerleşti. Ayrıca işçiler arasında oyu 3 puanlık artışla yüzde 8’e çıktı. Fakat Die Linke, işçi sınıfı içinde onun bağımsız politikasını yürüten bir parti olmaktan uzak. Aynı zamanda Filistin’de soykırıma karşı durmadığı gibi İsrail’i açıktan eleştiremiyor. Yine de bu partinin hızlıca büyümesi, işçi sınıfının kopuşçu bir sol alternatif yaratıldığında hızla kitleselleşeceğini gösteriyor.

Alman emperyalizmi, ister CDU isterse AfD iktidarı altında olsun her şekilde işçi sınıfına ve emek hareketine karşı büyük bir mücadeleye girecek. İşçi sınıfının ve nitelikli işçi açığının en büyük paydaşı olan göçmenlere karşı mücadele, sınıfa karşı mücadelenin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu sömürü ve baskı ortamı, Alman emek hareketi üstünde de kendisini hissettirecek.

Alman işçi sınıfı AfD’ye mahkûm edilemez. Zamanında dünyanın en eski işçi partilerinin kurulduğu Almanya’da bugün devrimci bir işçi partisinin inşası yakıcı bir şekilde aciliyetini korumaktadır. Böyle bir partinin varlığı tüm Avrupa’da işçi sınıfı için bir alternatif teşkil edecek, Avrupa enternasyonalizminin katalizörü olacaktır.

Rus işgalinden üç yıl sonra: Ukrayna’nın emperyalist paylaşımına hayır!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal
22 Şubat 2025

Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin üçüncü yılı arifesinde, Rus birlikleri inisiyatifi ele geçirmiş olarak yavaşça ilerliyorlar. Silah sıkıntısı çeken ve cephedeki asker rotasyonunu sağlamakta sorunlar yaşayan Ukrayna zor bir süreçten geçiyor. İşte bu koşullar altında, Trump’ın Beyaz Saray’a gelmesiyle birlikte, ABD ile Rusya arasında Ukrayna konusunda müzakereler başlamış durumda.

İsrail ABD emperyalizmi için stratejik bir öneme sahip ve bu Siyonizme en büyük vahşetleri işleme konusunda açık çek sağlıyor. Ukrayna ise daima emperyalist güçler arasında bir pazarlık unsuru oldu. Avrupa ve ABD emperyalizmlerinin hedefi hiçbir zaman Rusya’nın yenilgisi değil, Rusya’yla kendi çıkarlarına uygun bir anlaşmaya varmaktı. Geçmişte ve şu anda Ukrayna’nın silah tedarikinde yaşadığı zorluklar da bundan kaynaklanıyor. Şimdi Trump bir anlaşmaya varmak için mevcut durumu zorlamak gerektiğine inanıyor. Dolayısıyla, müzakerelerin içeriği adil bir barışı sağlamak değil, Ukrayna’nın iki emperyalist güç, yani Rusya ve ABD arasında nasıl paylaşılacağıdır. Putin işgal ettiği toprakları elinde tutmak, ABD ise “nadir toprak elementleri” bakımından zengin kaynaklara sahip olmak istiyor. Bu, tarihte halkların iradesi pahasına gerçekleşen sayısız emperyalist paylaşımın bir yenisidir.

Ukrayna’nın bu şekilde paylaşılması için iki büyük güç arasında yürütülen müzakerelerden Zelenski hükümeti dışlanıyor ve Ukrayna ile Ukrayna halkını sömürgeleştirme girişimi gizlenmeye çalışılıyor. Trump, Putin’in “meşru bir Ukraynalı müzakereci olmadığı” yönündeki iddiasını sahiplenerek, Zelenski’ye karşı sert bir saldırı başlattı. Onu savaşın sorumlusu olmakla, seçim yapmak istemeyen bir diktatör olmakla suçluyor. Bu suçlamalar Kremlin’de büyük bir coşkuyla karşılanıyor.

22 Şubat 2022’den bu yana, saldırgan tek taraf, tankları ve birlikleriyle Ukrayna’yı işgal eden Putin liderliğindeki Rus emperyalizmidir. Saldırıya uğrayan ulus Ukrayna’dır. İstilaya direnen Ukrayna halkının mücadelesi haklı bir davadır. Bu nedenle devrimci sosyalistler olarak, ilk günden itibaren Ukrayna halkının yanında durduk. Bu desteğimizi Zelenski hükümetine hiçbir politik destek vermeksizin ve “NATO’ya Hayır” diyerek gerçekleştirdik.

ABD ve Rusya, Avrupa emperyalizmlerini müzakere masasının dışında bırakıyor ve böylece Avrupa’nın küresel emperyalist düzendeki gerileyişini gözler önüne seriyor. Avrupa’nın iç bölünmüşlüğü ve güçsüzlüğü her zamankinden daha belirgin hale geliyor; zira Moskova’nın müttefiki aşırı sağ partiler bazı ülkeleri doğrudan yönetiyor veya iktidar alternatifi haline geliyor. Buna örnek olarak Macaristan’da Orban, Fransa’da Le Pen ve Almanya’da AfD gösterilebilir.

Zelenski’nin savaşın ortasında seçim düzenlememiş olmasını eleştiren Trump’ın tutumu, son derece aşağılayıcıdır. Oysa Putin, tüm muhalefeti ortadan kaldırmış durumda: Sol muhalefet ya hapiste ya da sürgünde, liberal sağ muhalefetin lideri Navalni ise zehirlendi. Trump ile birlikte emperyalizm yüzündeki maskeyi çıkarıyor ve yanındaki Elon Musk gibi devasa sermaye sahipleriyle, Ukrayna’nın zenginliklerini yağmalamak için ellerini ovuşturuyor.

Zelenski’nin kapitalist hükümetinin politikası, her şeyi emperyalist güçlere bel bağlamaya dayalıydı. Ancak tarihte defalarca görüldüğü gibi, emperyalistlerin önceliği hiçbir zaman halkların özgürlüğü olmadı. Ukrayna hükümeti, emperyalist güçleri memnun etmeye devam etmek istediği için, ABD ile zengin maden kaynaklarından onlara verebileceği yüzde için pazarlık yapmaya bile kapıyı açık bıraktı. Bu süreçte hükümet, oligarkların çıkarlarına hizmet eden politikaları uygulamayı sürdürüyor ve kamu hizmetleri ile üniversiteleri özelleştiriyor. Bu politikalar, savaşın maliyetini Rus işgaline karşı bizzat cephede direnen emekçilere yükleyerek onları demoralize ediyor.

Bu süreçte Ukrayna solu ve sendikal hareketi, bir yandan Rus işgaline karşı en ön safta savaşırken, alternatif bir politika geliştirdi ve bu politika varlığını sürdürüyor. Ukrayna solu, hükümetten, büyük çokuluslu şirketlerle bağlantılı oligarkların devasa servetlerine müdahale etmesini ve bu kaynakları cephedeki mücadeleyi desteklemek ile halkın temel ihtiyaçlarını karşılamak için seferber etmesini istedi. Çünkü Ukrayna’nın savunmasının bedelini canlarıyla ve büyük acılarla ödeyenler, esas olarak emekçi kitleler oldu.

Aynı zamanda, küresel ölçekte reformist solun büyük çoğunluğunun da ciddi bir sorumluluğu bulunuyor. Bu kesimler, emperyalist saldırgan Putin’in yanında saf tuttular ve Ukraynalı işçilerin, halkın, sol ve sendikal hareketin direnişini yalnız bıraktılar. Ukrayna halkını NATO’nun bir aracı olmakla, aşırı sağcı bir halk olmakla suçladılar ve bu mücadeleyi karalamak için birçok yalan ürettiler. Ukrayna halkının yanında duran devrimci solu “NATO’nun ajanları” olmakla suçlayacak kadar ileri gittiler.

Şimdi ise durum daha da garip ve ironik bir hal alıyor. Yıllardır Putin’i sözde “anti-emperyalist” olarak destekleyen Castro-Chavist hareketler, Stalinistler ve Podemos gibi merkez sol kesimlere, bizzat Trump, emperyalizmin bugünkü lideri katılmış durumda. Basettiğimiz kişi ABD emperyalizminin en faşizan kanadının ve NATO’nun başında yer alıyor. Aynı Trump göçmenlere karşı tedhiş operasyonları başlatıyor, kadın ve lgbti+ haklarının tehdit ediyor ve Filistin halkına yönelik etnik temizlik uygulandıktan sonra Gazze’yi bir tatil beldesine çevirmek istiyor. Putin’in yayılmacı emellerini meşrulaştırarak Trump, Panama ve Grönland’da kendi yayılmacı politikalarına veya İsrail siyonizminin Filistin halkına yönelik soykırımına bir dayanak yaratmaya çalışıyor.

Trump’ın ve emperyalistlerin Ukrayna ve Filistin üzerine planları yenilgiye uğratılmalı. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak, hem işgale hem de Zelenski hükümetinin planlarına karşı mücadele eden Ukrayna sendikaları ve antiotoriter soluna yardımlarda bulunduk. Bağımsız bir işçi ve emekçi tutumuyla, Rus emperyalizminin işgaline, Trump’ın ve NATO’nun planlarına karşı Ukrayna halkının özgürlük mücadelesiyle dayanışmayı büyütmeye çağırıyoruz. Aynı zamanda, işgale karşı çıkan ve Putin ile müttefiki Belarus diktatörü Lukaşenko tarafından ağır baskılara maruz kalan Rus solunun direnişini de desteğe davet ediyoruz.

Katliam yasasına karşı mücadeleye devam

0

2 Ağustos 2024 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanan 7527 sayılı “hayvan katliamı” yasası zaman içerisinde çok cana kıydı. Bu yasanın çıkacağı söylemleri üzerine ülke genelinde kitlesel eylemlilikler yapılmış ve henüz yasa taslağı halindeyken reddedilmesi ve hayvanların korunması gerektiği dile getirilmişti.

Bu yasaya sırtını veren birçok belediye, hayvan katliamlarına girişti. Kocaeli’de Gebze, İstanbul’da Ümraniye, Ankara’da Altındağ belediyelerinden katliam haberleri o günlerde gündeme gelmişti. Erzincan Belediyesi’nin yaşayan köpekleri diri diri toprağa gömdürttüğü görüntülerle açığa çıktı. Adı sürekli yeni skandallarla gündeme gelen Sağlık Bakanlığı, yolladığı bir genelge ile sokak hayvanlarının bakanlığa bağlı kurumların bahçelerinden toplatılmasını istedi. 

Tüm bunlar olup biterken hayvanların yaşamını savunmak isteyenler medyadaki tetikçi haberciliğe karşı da mücadele veriyor. Hükümete yakın basın kuruluşları hayvanları hedef alan baskıya çanak tutan ve yeni saldırıları körükleyebilecek manipülatif haberlere imza atıyor. Son günlerde bu mecralarda Tarım ve Orman Bakanlığı talimatı ile sokakta yaşayan her köpek için belediyelere 71.960 TL ceza kesileceği yönünde haberlere yer verilmiş olsa da, aslında mevcut yasa sokak hayvanlarının belediyeler tarafından bakımevine alındıktan sonra serbest bırakılması durumunda ceza öngörüyor. Halihazırda bakımevlerinde yeterli kapasite yok ve yasa bu durumun giderilmesi için de 2028 yılına kadar zaman tanıyor.

Kimi belediyeler de bakımevlerinin mevcut yetersiz kapasitesinin farkında olmalarına ve yasa tarafından kendilerine süre tanınmış olmasına rağmen hevesle hayvanlarının katline yöneliyor. Üstelik bu kırımı bir rant yaratma ve dağıtma fırsatı olarak görüyorlar. Örneğin Erzurum BB tarafından sokak köpeklerinin 3 ay süreyle toplanması için ihale açıldığı ve devamında 1.3 milyon TL karşılığında bir şirketle anlaşıldığı Ocak ayında kamuoyuna yansımıştı.

Genel duruma baktığımızda sokaktaki hayvanları toplayıp sağlıklı bir şekilde tedavi edip, kısırlaştırılıp, aşılarını yapıp, yeniden yaşam alanlarına bırakmak belediyeler için de bir masraf kapısı olarak görülüyor. Belediyeler bu masrafa girmektense yasa üzerinden hayvan katliamı yapmaya yöneliyor. Böylece buralardan kalan paralar ihalelerde yandaşlara verilebilsin.

Sürecin başından beri tepki gösteren birçok insan bugün de bu mücadeleyi devam ettirmekte. İktidarın, hayvan katliamı yapmayan belediyelere ceza keseceği açıklamasının üzerine bazı kurum ve aktivistler Ümraniye gibi bazı ilçe barınaklarının önünde nöbet tutmaya çağrı yaptı. Bu konuda mücadele etmek isteyen insanları saflarına davet ediyorlar.

Hayvanların aşılanıp, kısırlaştırılıp bulundukları alanlarda yaşamaya devam etmesinin sağlanması elzem bir görev olarak önümüzde duruyor. Öldürmenin bir çözüm değil bir katliam olduğunu yüzlerine haykırmaya devam etmeliyiz. Sokak hayvanları biz yokken de yaşıyorlardı ve biz gittikten sonra da yaşamaya devam edecekler. Ellerinden alınan alanların üzerine bir de canlarının alınmasına karşı mücadele etmeliyiz.

Nüfus Politikaları Kurulu ve Aile Enstitüsü ne amaçlıyor?

0

Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile iki yeni kurum kuruldu ve 25 Aralık 2024 tarihli Resmi Gazete’de yayımlandı: Nüfus Politikaları Kurulu ve Aile Enstitüsü. 2025’in ilk günlerinde ise büyük bir müjdeymiş gibi bu yılı “aile yılı” ilan ettiler.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun yayımladığı verilere göre, 2024 yılında 394 kadın katledildi ve bu kadınların yüzde 71’i aile içerisinde öldürüldü. 2024, kadın cinayetlerinin en yüksek olduğu yıl oldu.

26-27 Ekim 2023 tarihinde sekizincisi gerçekleştirilen “Aile Şurası”nda muhafazakâr yeni nesil vurgusu ve lgbti+ düşmanlığı yapılmıştı. Erdoğan ahlakın ailede kuşanılacağını, inancın ailede yerleşeceğini söylemişti.

Halbuki “Türkiye Yüzyılı” ailesinde erkek şiddeti, patriyarkal sömürü ve istismar var. Kadınlar, kız çocukları ve lgbti+lar erkek egemen aile sistemi içerisinde sürekli baskıya ve şiddete maruz kalıp katledilirken, kadınların ücretsiz emeği yok sayılırken, kadınlar aynı işi yaptıkları erkeklerden yüzde 18 daha az ücret alırken Tek Adam rejimi bu seneyi aile yılı ilan etmeyi tercih etti.

Artan yoksulluk, şiddet ve gençlerin hapsedildiği geleceksizlik içinde aileyi bu sistemin sürdürülebilmesi bir araç olarak kullandıkları ortada. Yaklaşık iki senedir (belki de daha fazla) düzenledikleri ve kutsal aile söylemini yineleyen aile şurası ve toplantıları, bunun uzun süredir sistematik olarak uygulanan bir politika olduğunun da göstergesi.

Kararnamelerde ifade edilene göre Aile Enstitüsünün görevleri arasında aile yapısının ve değerlerinin korunması ve güçlendirilmesi; ailenin sosyal refahının artırılması; kadın, çocuk, engelli vb. ile ilgili politikalara veri oluşturmaya yönelik tüm bakanlık faaliyetlerini kapsayan araştırmalar yürütmek gibi maddeler yer alırken Nüfus Politikaları Kurulu da doğurganlık oranının azalmasına neden olan faktörleri inceleyip tedbir alacakmış. Bu kurullar altı ayda bir toplanacakmış.

Aslına baktığımızda bu eylem planı bizzat Tek Adam rejiminin kadın düşmanı politikalarını ortaya koyuyor. İstanbul Sözleşmesi, 6284 sayılı kanun, nafaka gibi kazanılmış haklarımıza saldıran iktidar, bu politikalarla kadınların bedenlerini de denetlemek istiyor. Kadınların her gün erkekler tarafından katledilmesi, fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kalması, kadın emeğinin giderek daha da değersiz hale gelmesi, lgbti+ların hem sözlü hem de fiziksel olarak nefret söylemlerine ve şiddete maruz kalması gibi sorunlar, bu iki saldırı kurumuyla beraber görünmez kılınıyor. Yeni evlilere faizsiz ev kredisi, boşanmak isteyen çiftlere aile arabuluculuğu hizmeti sunulması ve nafaka hakkının tartışmaya açılmasıyla evliliğe teşvik ve boşanmanın önüne geçme gibi politikalar yürütülüyor.

Bakanlık bu iki kurumla beraber kadının adını yok etmeye ve patriyarkal kapitalizmin sürekliliğini sağlamaya çalışıyor. Ancak kadınlar ve lgbti+lar olarak ailenin değil kadınların ve lgbti+ların korunması, boşanmaların değil erkek şiddetinin önlenmesi gerektiğini söylüyor ve savunuyoruz. Nüfus Politikaları Kurulu ve Aile Enstitüsü safsatasını reddediyoruz!

Okur mektubu: “Ya işçilerin birliği ya da sefaletin derinliği”

0

Merhaba sevgili Gazete Nisan okurları. Açlığa mahkûm edilmiş, yüksek kiralar altında ezilmiş, faturalarla son bir nefes boşluğunu da yitirmiş biz işçilerin dertlerini, sorunlarını siz istersiniz de ben yazmaz mıyım? Nereden başlamalı, nasıl anlatmalı? 22 bin TL’lik kazancım varken hangi bilgi birikimiyle, hangi tahsille, hangi hayal gücüyle yazabilirim? Sadece gördüklerimi, yaşadıklarımızı anlatabilirim.

Bildiğiniz gibi bu memlekette işçinin emeğinin pek değeri yoktur. Zaten aldığımız asgari ücretten de bu değerin ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu değerle gelecek için bir plan yapılabilir mi? Bırakın planı, umutlu ve mutlu hayaller kurulabilir mi? Maalesef kocaman bir hayır.

Çalıştığım işyerinde de biz işçiler arasında birlik yok. Birliğimiz rekabet duygularıyla, siyasi ve dini ayrışmalarımızla zayıflıyor. Patronların ve avenelerinin saldırıları karşısında dağınık bir ordu gibi her birimiz ayrı yönlere savruluyoruz. Böylelikle patronlar istediklerini dayatıyorlar. Mesela bazen iki olan çay molasının birini kaybederiz, bazen bir saatlik yemek molasının 15 dakikasını yitiririz ve yitirdiklerimizin karşılığını daha fazla çalışarak öderiz. Enflasyon her ay artarken maaş zammı yılda bir kez yapılır.

İşyerimizde de ücretler aralık ayının son haftasında asgari ücret netleştikten sonra, bir iki hafta içinde işçilerle tek tek konuşularak belirlenir. Yazıhaneye girişimizde çok sıcak karşılanırız; neşeli, pozitif, güzel bir atmosferde sohbet edilir. “Biz bir aileyiz” ile başlayan samimi görünümlü konuşmalarla yoksul işçiye değer verildiği söylenir. Ancak “İstesek yerine daha yetenekli biri gelebilir ama buna gerek yok, çünkü sen seviliyorsun. Performansının yetersizliği ise aşılabilir,” denir. Devletin öngördüğü oranda zam yapılmasının vatana millete hayırlı olacağı, bazılarına bu oranın da altında zam verilmesinin helal olacağı belirtilerek işçiler ikna edilmeye çalışılır.

İşçi de “Ama bu maaşla nasıl geçinilir? Kiradan sonra bir şey kalmıyor. Çocuk var, hanım var, üç boğazız evde. Biraz yardımcı olun, biraz fazla yapın zammı,” der. Müdür biraz düşünür gibi yaptıktan sonra, “Senin için mesai yazarım bol bol. Cumartesi, pazar, akşamları çalışırsın, toparlarsın kendini,” diyerek güncel maaş bordrosunu işçinin eline tutuşturur. Kaşlarını çatar, birden gerilen atmosferde işçinin dışarı çıkmasını bekler. Çok üsteleyenler olur, başını eğip razı olanlar olur.

Patron ise bu işlere karışmaz. O daha çok “Maliyetler çok yüksek, bana da pek bir şey kalmıyor,” serzenişlerinde bulunur. Ancak 5 milyona aldığı arabasından, banka promosyonlarımızı cebine atmasından, sürekli yeni makineler almasından, servetine servet katmasından asla bahsetmez. Neden bahsetsin ki? Kendisi ve avenesi mutludur, her şey yolundadır. Bu yoksullar ordusunu gayet iyi idare etmektedirler.

Biz işçilerin kendimizden başka dostu olmadığı gibi, örgütsüzlüğümüzden başka düşmanımız da yoktur işte. Halbuki demirleri, çelikleri işleyen biziz. Hayatı üreten, temizleyen, paklayan biziz. Hizmet sektörüyle hayatı devam ettiren, sağlık sektöründe hastaları yeniden hayata bağlayan biziz. Kısacası, varlığımızla hayatı her gün yeniden üreten biziz.

İşçi olmak yetmez; bu zulüm, kan ve gözyaşı düzenini sarsmak, dönüştürmek için devrimci işçi olup sendikalara, emek örgütlerine katılıp mücadelemizi birleştirmeliyiz. Haydi işçi kardeşim, korkma, mücadeleye katıl. Sesimize ses, nefesimize nefes ol. Bir omuz ver, haykıralım meydanlarda: “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!”

Metal işçisi Yılmaz

Rejimin saldırılarına karşı emekçilerin ve gençliğin ortak mücadelesini örelim

0

Türkiye’de öğrenci ve emekçi gençliğin sorunları her gün daha da artıyor. Gençler 2025 için açıklanan sefalet düzeyindeki asgari ücretin bile altında ücretlerle çalışıyorlar: MESEM’lerde çalışan çocuk işçiler, kiralarını ve masraflarını çıkarmak için çalışan üniversite öğrencileri veyahut işsiz kalmamak için asgari ücret ya da altında çalışan genç işçiler…

Sorunlarımız ücretlerimizle sınırlı kalmıyor tabii. MESEM’lerde ucuz işçi olarak çalışan ve ihmaller sonucu iş cinayetlerine kurban giden çocuklar, üniversite harçlığı kazanmak için motokuryelik yapan öğrenciler ve ucuz işlere mahkûm olan birçok genç işçi, patronların kâr hırsı yüzünden hayatlarından oluyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG) verilerine göre 2024 yılında 12’si MESEM’lerde olmak üzere en az 71 çocuk işçi iş cinayetine kurban gitti. 300 bin çocuğun yasal olarak işçileştirildiği MESEM protokolü yeni yılda saldırılarına hız kesmeden devam ediyor: Ülke çapında 196 okulda başlatılan pilot uygulama ile “mesleki eğitim” yaşı 12’ye kadar düşürülüyor. “1 gün okul 4 gün işyeri” sloganıyla çocukları üretim bantlarına süren, korkunç düşük ücretlerle adeta köle gibi çalıştıran ve çocukların yaşamını hiçe sayan MESEM protokolüne karşı tavrımız net: MESEM protokolü derhal iptal edilsin! Emekçi çocuklarının sağlıklı olabilmelerinin, eğitim alabilmelerinin, mutlu bir geleceğe büyüyebilmelerinin koşulu MESEM ile mücadeleden geçiyor.

Çocuk işçilerin yanında 395 genç işçi de iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Bunca can kaybını işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerini alarak engellemek elbette mümkündü. Fakat patronların kârı insan hayatından daha önemli gördüğü bu düzen ve o düzenin Türkiye’deki koruyucusu olan Tek Adam rejimi bunu imkânsız kılıyor.

İhmaller ve kayıplarımız iş cinayetleriyle son bulmuyor. Yaşadığımız KYK yurtlarında, okul yemekhanelerinde ve ortak yaşam alanlarımızdaki ihmaller hem biz öğrencileri hem de okul ve yurt emekçilerini etkiliyor. Sadece okullar ve yurtlarda da değil, geçtiğimiz günlerde Bolu Kartalkaya’da yaşanan ve 78 insanımızı kaybettiğimiz otel yangını felaketinde de gördüğümüz gibi, ihmaller bizlerin hayatı pahasına yapılıyor. Sefalet ücretleri, güvenli olmayan yaşam alanları, ihmaller ve iş cinayetleri; işte Tek Adam rejiminin emekçilere ve gençlere sunduğu tek gelecek bu! Bu geleceği değiştirmek ise ancak bizim elimizde. Bizim yoksulluğumuzdan beslenen patronların akıl almaz zenginliklerine karşı insanca yaşayacak ücretler istiyoruz. Gerçek enflasyon oranının oldukça altında olan sefalet zamları değil, asgari ücrete 3 ayda bir gerçek enflasyon oranında zam istiyoruz. İhmallerle bizi öldürenlerin yargı önünde hesap vermesini, ihmallerle biriktirdikleri servetlerinin ise tazminatsız kamulaştırılmasını, bu kaynakların emekçilerin ve gençlerin insanca yaşam taleplerinin karşılanması için kullanılmasını talep ediyoruz. Bu taleplerimizi gerçekleştirmenin yolu ise emekçilerin ve gençlerin ortak mücadelesinden geçiyor.

Batı Şeria’da tırmanan şiddet: IOF operasyonları ve yerleşimci saldırganlığı, krizi derinleştiriyor

0

Batı Şeria’da şu anda şiddet olaylarında önemli ve endişe verici bir artış yaşanıyor; Siyonist işgal güçlerinin Filistinli topluluklara yönelik askeri operasyonları yoğunlaşıyor. İsrail İşgal Güçleri (IOF) Nablus, Cenin, Tulkarim ve Tubas gibi büyük şehirlerde geniş çaplı saldırılar düzenleyerek yaygın yıkıma, toplu tutuklamalara ve büyüyen bir insani krize yol açtı. Saldırganlıktaki bu artış, işgalin askeri stratejisinde ve iç siyasi gerginliklerde değişikliklere yol açan son Gazze ateşkesinin ardından geldi. Filistin Sağlık Bakanlığı’na göre IOF 2025 yılının başından bu yana Batı Şeria’da en az 70 Filistinliyi öldürdü.

Uzun bir direniş geçmişine sahip olan Cenin’deki mülteci kampı, işgal ordusunun saldırılarının öncelikli hedefi haline geldi. 2 Şubat 2025’te IOF kampa geniş çaplı bir baskın düzenleyerek insansız hava araçları, helikopterler ve zırhlı buldozerlerle altyapıyı ve sivillerin evlerini yıktı; tek bir operasyonda en az 20 bina yıkıldı ve onlarca aile yerinden edildi. Birkaç saat süren saldırı çok sayıda can kaybına yol açtı ve kamptaki tıbbi tesisler kullanılamaz hale geldi. İlk olarak Nakba sırasında yerlerinden edilen mülteciler için 1953 yılında kurulan Cenin kampı, yıllar boyunca defalarca işgal güçlerinin askeri operasyonlarına maruz kaldı ancak mevcut saldırının ölçeği daha önce hiç görülmedi.

Benzer şekilde Nablus, Tulkarim ve Tubas’ta da işgal güçleri operasyonlarını yoğunlaştırdı. Askeri kontrol noktaları sıkılaştırılarak Filistinlilerin hareketleri kısıtlanırken, gece baskınları ve toplu tutuklamalar günlük bir olay haline geldi. Aktivistleri, öğrencileri ve çocukları hedef alan işgal askerleri, yılın başından bu yana 2.000’den fazla Filistinliyi gözaltına aldı. Gözaltına alınanların çoğu idari gözetim altında tutuluyor, yani suçlama ya da yargılama olmaksızın hapsediliyor.

Peki neden özellikle bu şehirler? Nablus, Cenin, Tulkarim ve Tubas, Filistin direnişinde her zaman tarihi ve stratejik bir öneme sahip oldu. Bu şehirler uzun zamandır işgale karşı örgütlü direnişin merkezleri oldu ve çok sayıda grup bu bölgelerde faaliyet gösterdi. Özellikle Cenin ve Nablus, işgal ordusunun saldırılarına karşı koymada önemli bir rol oynayan güçlü silahlı direniş grupları ağlarına sahip. Tulkarim ve Tubas da Siyonist yerleşimlere yakınlıkları ve Filistin ayaklanmalarındaki tarihsel rolleri nedeniyle kilit yerler. Bu bölgelerin yoğun mülteci kampları ve ulaşılması zor arazilerden oluşan coğrafyası, işgal güçlerinin kontrolünü zorlaştırıyor ve bu da direniş ağlarını dağıtmayı ve yerel muhalefeti bastırmayı amaçlayan büyük ölçekli operasyonların tekrarlanmasına yol açıyor.

Askeri baskılara paralel olarak, Siyonist yerleşimciler Filistinli topluluklara yönelik saldırılarını yoğunlaştırdı. IOF koruması ile desteklenen bu silahlı yerleşimciler köyleri bastı, Filistinlilerin evlerini, araçlarını ve zeytinliklerini yaktı ve sivillere saldırdı. Birleşmiş Milletler’e göre, Ekim 2023 ile Mayıs 2024 arasında Filistinlilere yönelik 800’den fazla yerleşimci saldırısı belgelendi. Bu saldırıların sıklığı ve vahşeti son haftalarda ciddi bir şekilde arttı ve tüm aileler evlerini terk etmek zorunda kaldı.

Yerleşimci şiddetindeki artış, işgal hükümeti içindeki siyasi dinamiklerle bağlantılı. Aşırı sağcı bir milliyetçi olan Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Gazze ateşkesinin ardından Netanyahu’nun zayıflayan konumundan faydalanarak Batı Şeria’nın ilhak edilmesi için bastırıyor. Smotrich ve diğer sağcı yetkililer işgal altındaki topraklar üzerinde tam bir Siyonist egemenliği savunuyor ve Filistinlilerin kendi kaderlerini tayin etme olasılığını reddediyor. Bu siyasi baskılar hem IOF’yi hem de yerleşimcileri Filistinli topluluklara yönelik saldırgan eylemlerini hızlandırmaları için cesaretlendirdi.

Bu operasyonların insani etkisi felaket düzeyinde. Etkilenen bölgelerdeki aileler ciddi gıda, su ve tıbbi malzeme sıkıntısı çekmekteler. Altyapı tahribatı temel hizmetlere erişimi neredeyse imkânsız hale getirdi. Cenin, Nablus ve Tulkarim’deki hastaneler, işgalcilerin tıbbi yardımlara getirdiği kısıtlamalar nedeniyle, artan yaralı sayısını tedavi etmekte zorlanıyor.

Filistin Yönetimi, işgalle güvenlik koordinasyonundaki rolü nedeniyle giderek artan eleştirilere maruz kalıyor. Birçok Filistinli, Filistinli sivilleri IOF saldırganlığından ve yerleşimci şiddetinden korumadaki başarısızlığı nedeniyle Filistin Yönetimi’ni işgalin suç ortağı olarak görüyor. Filistin Yönetimi’ne yönelik hayal kırıklığı, özellikle genç nesil arasında silahlı direnişe yönelik artan desteği körüklemekte.

İşgal ordusunun son dönemde odağını Gazze’den Batı Şeria’ya kaydırması, işgalin uzun vadeli hedeflerine ilişkin kritik soruları gündeme getiriyor. Bu yoğunlaştırılmış saldırıların zamanlaması, Netanyahu hükümeti iç istikrarsızlıkla boğuşurken Batı Şeria’daki Filistin direnişini zayıflatmaya yönelik stratejik bir girişim olduğunu göstermekte.

Batı Şeria’da şiddetin tırmanması münferit bir olay değil, onlarca yıldır devam eden sistematik baskı ve işgalin bir devamıdır. Askeri baskınlar, yerleşimci saldırıları ve aşırı sağcı Siyonist yetkililerin siyasi manevralarının birleşimi, Filistinli siviller için yıkıcı sonuçları olan patlamalı bir durum yaratmıştır. Acil uluslararası eylemlilikler olmaksızın Filistin halkının çektiği acılar daha da derinleşmeye devam edecektir. Filistinlilerin evlerinin yıkılması, toplu tutuklamalar ve devam eden insani kriz, Filistinlilerin direncini kırmaya ve kendi kaderlerini tayin etme isteklerini bastırmaya yönelik daha geniş çaplı bir çabanın parçasıdır. Filistin halkı işgale son verilmesini, mültecilerin geri dönüş hakkının tanınmasını ve nehirden denize tek bir Filistin devletinin kurulmasını talep etmeye devam ediyor.

Kaynak Tekniği işçileri sefalet ücretlerine karşı grevde!

0

ABD sermayeli Kaynak Tekniği (Lincoln Electric) fabrikasında işçilerin insan onuruna yaraşır bir ücret ve çalışma koşulları talepli grevi 31 Ocak’tan beri kararlılıkla sürüyor!

265 mavi yakalı çalışanın olduğu fabrikada işçilerin Birleşik Metal-İş Sendikası Gebze 2 No’lu Şube’ye üye olması ve işyerinde hızlıca çoğunluğu sağlamasıyla başlayan süreç, patronun işçileri sendikadan koparma çabasına rağmen grev kararının asılmasıyla başlamıştı.

İşçiler ücretlerinin sektörel seviyenin çok altında, asgari ücrete yakın bir düzeyde olduğunu belirtiyor ve bu sebepten ötürü  yüzde 110’luk bir ücret artışı talep ediyor.

Sendikalı olmalarının sadece ücret artışları için değil, işyerindeki bütün koşulların iyileşmesi ile ilgili olduğunu belirten işçiler, örgütlülüğün getirmiş olduğu dayanışma duygusuyla, talepleri karşılanana grevlerine kadar devam edeceklerini belirtiyorlar.

Yakın zamanda grev yasaklarına rağmen grevlerini çeşitli kazanımlarla sonuçlandıran metal işçilerinin bu başarısının ve sürmekte olan Green Transfo Energy işçilerinin mücadele deneyiminin de onlara güç verdiğini belirten işçiler, kendi kazanımlarının da henüz sendikalı olmamış işçilere cesaret vermesini istediklerini, grevin zaferle sonuçlanmasının bu yönüyle de önem taşıdığını söylüyorlar.

2025 mücadele yılı olmalı çünkü geleceğimiz için başka bir seçenek yok!

0

Mevcut koşullarda 2025’in emekçiler için zor bir yıl olacağını söylüyorduk. Bu, henüz ilk aydan kendini göstermeye başladı. Alım gücü toplumun yüzde 80’i için topyekûn düştü. Fakat zor olduğu kadar mücadele dolu bir yıl olması da bir o kadar mümkün. Evet, kriz var ve fatura çoktan emekçilere kesildi fakat o faturayı yırtıp atacak tek şey siyasi arenada; çözüm, sınıf mücadelesindeki güçler dengesindedir. Bu yüzden 2025 mücadele dolu bir yıl olmalı. Fakat parçalı ve yalıtık değil. Birleşik ve planlı olmalı. Her defasında söylediğimiz gibi: Sermaye, örgütlü ve planlı saldırıyor. Buna ancak birleşik mücadele hattı ile örülmüş bir emek ittifakı ile cevap verilebilir.

Yüzde 30 asgari ücret zammı gösterdi ki gerçekleşen enflasyona göre -ki o da şaibeli TÜİK oranlarından oluşuyor- zam dönemi kapandı. Artık yılda bir kere beklenen enflasyona göre yapılacak zam sürekli bir hale getirilmek isteniyor. Çalışma Bakanı’nın dediğine göre yılda bir kez zam yaptıkları için birçok sermayedardan tebrik telefonu almışlar. Ne de olsa IMF gözetiminde hazırlanan bir saldırı programını fütursuzca uyguluyorlar.

Bu program sadece maaşlar üzerinden alım gücüne saldırmıyor. Vergilerle cebimizdekine de göz dikiyor. Bütçe 2024’te 2 trilyon liradan fazla açık verdi. Bunun 1,2 trilyon lirası sadece faiz ödemesiydi. Bu faiz ödemeleri hazineden yani ödenen vergilerden sermayeye akıyor. Yap-İşlet-Devret ile yapılmış tüm yapıların hazine garantileri de öyle… Bu kadar vergiye rağmen kamusal hiçbir hizmet vermeyen hatta kamusal olması gereken tüm hizmetlerde bile özelleştirmeyi yaygınlaştıran iktidar, ana paranın kendisinden daha fazla iç borç faiz ödemesi yapıyor. Bu durum, bizlerin ve gelecek kuşakların hayatlarının bir borç ve vergi yüküyle ipotek altına alınması anlamına geliyor. Bunun yanına dış borcu ve maaşlara yapılan saldırıyı, kamusal emekliliği ilga etme hedefini de koyduğumuzda tablo biraz daha netleşir.

Herhangi bir IMF programı sadece oradaki emekçilere saldırıyı değil, mevcut ülkenin emperyalizme olan entegrasyonunu ve bağımlılığını da artırmayı güder. Uygulanan bu programla dış şoklara ve krizlere çok daha entegre, sürekli bütçe açığı ve cari açık vermeden büyüyemeyen, büyüse de bunun emekçiler tarafından hissedilmediği bir ekonomi ülkede kök salıyor. Emperyalizmle en ufak bir sürtüşme büyük şoklara gebe hale getiriyor ekonomiyi. Trump iktidarı altındaki belirsizlikleri de hesaba katarsak küresel ölçekte olası gümrük savaşlarının ekonomi üzerindeki etkisi korkunç olabilir. Çünkü neoliberalizmin işlemediği bir dünyada neoliberal bir programın yaratacağı çelişkileri önümüzdeki yıllarda daha net göreceğiz.

Sermaye, içinde bulunduğu küresel çoklu krizle birlikte fütursuzca saldırmaya devam edecek. Gidişat gösteriyor ki işçi sınıfının toplumsal zaferi, ancak kopuş çizgisindeki birleşik mücadelesine bağlıdır. Farklı sektörlere dağılmış yalıtık mücadeleler yıl içinde artabilir. Onları bir program etrafında birleştirecek önderlik eksikliği ve sendikaların bölünmüşlüğü ise işçi sınıfının toplumsal örgütsüzlüğünü besliyor. Sendikaların tabanlarıyla bir araya gelmesi bir temenni olmaktan çıkmalı ve derhal ete kemiğe bürünmelidir. 2025 mücadele yılı olmalı çünkü geleceğimiz için başka bir seçenek yok.

Green Transfo Energy’de grev sürüyor

0

Birleşik Metal-İş sendikasına bağlı Gebze 2 No’lu şubede örgütlü olan Green Transfo Energy işçileri Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmelerinde anlaşma sağlanamadığı için 25 Aralık’ta başlattıkları grevi sürdürüyor.

Kocaeli Çayırova’da bulunan fabrikanın bahçesindeki grev çadırında bir buçuk ayı geride bırakan işçiler mücadelelerine ilk günkü heyecan ve kararlılıkla devam ediyor. Çevrede bulunan diğer fabrikalarda çalışan işçiler de grev çadırına sık sık dayanışma ziyaretleri gerçekleştiriyor.
Ücretlerine %125 oranında zam talep eden işçiler, grevlerinin 46. günündeyken bu süre zarfında patron tarafından yapılan tutarsız teklifleri aktardı: TİS masasına oturulduğunda işçilere %38’lik bir artış teklif eden patron, sonraki teklifinde bu oranı düşürerek %31’e indirmiş ve son görüşmede ise %45 oranında bir zam teklifinde bulunmuş.

Grevdeki 263 işçi, taleplerini karşılamaktan uzak olan bu teklifleri kabul etmediklerini ve haklarını alana kadar mücadelelerine devam edeceklerini dile getiriyor.

Fransız sermayeli şirket son süreçte lokavt ilan ederek işçileri baskı altına almaya çalışmış olsa da grevci işçiler, 10 Şubat’ta başlayacak lokavtın kendilerini değil, içeride bulunan ve greve çıkmayan beyaz yakalı işçileri etkileyeceğini dile getiriyor ve bu arkadaşlarını da mücadeleye katılmaya davet ediyor.

Green Transfo Energy işçileri insanca yaşamalarını mümkün kılacak bir ücret artışı yapılana ve TİS taslağında yer alan talepleri anlamlı ölçüde karşılanana dek grevi sürdürmekte kararlı.

لا لتهديد ترامب بالتدخل العسكري في غزة!

0

الرفض التام للتطهير العرقي الذي أعلنه ترامب!

من الوحدة العمالية الأممية – الأممية الرابعة الدولية

أدلى دونالد ترامب، في مؤتمر صحفي بمناسبة زيارة بنيامين نتنياهو إلى الولايات المتحدة، بتصريح خاطئ أثار ضجة عالمية. فقد أعلن ترامب اليميني المتطرف عن اقتراحه طرد الفلسطينيين من غزة ونقلهم إلى دول أخرى في المنطقة، وذكر تحديداً مصر والأردن. وقال رئيس الإمبريالية ”سوف تسيطر الولايات المتحدة على قطاع غزة…. سوف نمتلكه.“ ويمكنهم حتى إرسال قواتهم إلى غزة إذا لزم الأمر.

لقد كانت تصريحاته التدخلية منكرة ورجعية لدرجة أن الأمم المتحدة رفضتها حتى. وكذلك فعلت الحكومات الرجعية في مصر والمملكة العربية السعودية وقطر والإمارات العربية المتحدة وغيرها من الدول الأعضاء في جامعة الدول العربية.

وقال ساخرًا إنهم سيحولون غزة إلى ”ريفييرا الشرق الأوسط“، في إشارة إلى الريفيرا الفرنسية، المنتجع الساحلي والمصيف الذي يقصده مليونيرات العالم. خططت الشركات الإسرائيلية لعقد صفقات عقارية كبيرة بينما كان الجيش يدمر ممتلكات الفلسطينيين.

وأيد المجرم نتنياهو مزاعم ترامب الذي قال بابتسامة عريضة على وجهه: ”لم تنتهِ المهمة“. إن أهداف إسرائيل الثلاثة التي لم تتحقق هي تدمير حماس، وتحرير الرهائن، وتحييد تهديد غزة. وعند هذه النقطة، أيّد خطة ترامب لطرد الفلسطينيين، مضيفًا أن ‘الأمر يستحق الاهتمام بهذه الفكرة’.

تصرف غير مسبوق: رئيس أمريكي يدفع باتجاه التطهير العرقي لغزة. وهذا سيجعل من الممكن إنشاء إسرائيل الكبرى، الهدف الاستراتيجي للصهيونية والليكود وحكومة نتنياهو اليمينية المتطرفة.

وهذا من شأنه أن يلغي عمليًا المرحلة الثالثة من اتفاق وقف إطلاق النار التي تتضمن إعادة إعمار غزة وعودة السكان إلى ديارهم. مرة أخرى تهديد حياة الفلسطينيين في غزة.

لقد أسقط ترامب العبارات الملطفة والتملق لمشروع الدولتين، الذي كان خارطة طريق الحكومات الأمريكية والأوروبية المختلفة، واقترح بوحشية، وبأسلوبه الإمبريالي ”المتنمر“ المعتاد، طرد الفلسطينيين من غزة بشكل دائم.

 وقد برر ذلك بالقول إن القطاع كان ”رمزًا للدمار والموت لعقود عديدة“؛ وأنه اليوم ”موقع هدم“، ”كل المباني آيلة للسقوط“.

وقال إن الناس الذين يعيشون في غزة ”لم يحالفهم الحظ“، وأنهم ”عاشوا حياة رهيبة هناك“، كل هذا كما لو أن هذا الدمار والموت كان نتيجة لأسباب طبيعية، وكأن الولايات المتحدة لا علاقة لها بذلك، في حين أن موت أهل غزة ونكباتهم كانت نتيجة سنوات من القصف والغزوات التي قام بها الجيش الصهيوني الممول والمسلح حتى الأسنان من قبل الإمبريالية الأمريكية نفسها وحلفائها الأوروبيين. وليست الصدفة هي التي حكمت على فلسطينيي غزة بالموت والدمار.

لقد قال بكل جرأة أنه يجب السماح لسكان غزة بالعيش في مكان آخر حيث لا يتعرضون لإطلاق النار والقتل. لكنه لم يقل أن حلفاءه الإسرائيليين، الذين كان رئيس وزرائهم نتنياهو يقف بجانبه في المؤتمر الصحفي، هم الذين أطلقوا النار عليهم وقتلوهم.

ومع ذلك، فإن الشعب الفلسطيني في غزة هو الذي رد بالفعل على ترامب بأفعاله بأنه لا ينوي مغادرة القطاع. فمنذ أسبوع، يعود مئات الآلاف من سكان غزة الذين اضطروا للنزوح جنوبًا في مواجهة القصف والعدوان الصهيوني إلى شمال غزة مع عائلاتهم على عربات تجرها الحمير أو سيارات قديمة أو سيرًا على الأقدام مع ما تبقى لديهم من ممتلكات قليلة. ”غزة هي بيتنا”، كما يقولون علانية. إن عودتهم هي هزيمة للصهيونية وترامب. وهذا يدل على المقاومة الفلسطينية البطولية.

إن IWU-FI يحث على التعبئة الجماهيرية العالمية ضد خطة نتنياهو لطرد الفلسطينيين من غزة، وهي عملية بدأت مع النكبة عام 1948.

ومن الضروري أن يخرج الشباب الأمريكي إلى الشوارع مجددًا، كما حدث في اعتصامات الجامعات، لرفض ما قاله ترامب، ودعمًا لنتنياهو الذي يمارس الإبادة الجماعية. وعلى الشباب العربي والشرق أوسطي أن يطالبوا حكوماتهم بدعم فلسطين وقطع العلاقات مع إسرائيل.

ويجب على الحركة الأممية المتضامنة مع فلسطين أن تنهض مجددًا، كما فعلت لمواجهة عمليات القصف التي تنطوي على الإبادة الجماعية والتبرؤ منها. ويدعو IWU – FI إلى أوسع وحدة في العمل الدولي للتنديد بتصريحات ترامب المتعصبة ولإفشال أي محاولة للتدخل العسكري في غزة وفي أي مكان في العالم.

الوحدة العمالية الأممية – الأممية الرابعة (IWU-FI),

5 شباط/فبراير 2025

Ölüm sebebi: hukuksuzluk

0

Son dönemlerde avukatlar başta olmak üzere hukukçu intiharlarını duyuyoruz. 2025’in başında 4 günde 3 hukukçu kendi hayatına son verdi.

– Hâkimlik/savcılık sınavında 115. olarak derece yapmasına rağmen “sözlü” mülakatta elendi ve hayalini kurduğu hâkimlik/savcılık mesleğine yalnızca liyakatsiz uygulamalar nedeniyle kavuşamadığı için hayatına son verdi (avukat).

-Yaşadığı psikolojik zorluklar nedeniyle 32 yaşında kendi evinde hayatına son verdi (avukat).

– Meslek içinde kendisinden daha kıdemli meslektaşlarından mobbing ve tehditlere maruz kaldığı iddialarını ardında bırakarak ve kişisel X hesabından intihar notu paylaşarak kaldığı otel odasında ölü bulundu (stajyer savcı).

Rejim liyakati değil ahbap çavuş ilişkisini gözetiyor. Bu tutum hukuksuz karar ve uygulamalara yol açtığından toplumda adalet kavramına duyulan güvenin de yok olmasına yol açıyor ve yaşanan bu ölümleri politik kılıyor.

Son yıllarda fütursuzca açılan ancak tahta ve tebeşirden müteşekkil olan hukuk fakülteleri nedeniyle ülkedeki hukukçu sayısı oldukça arttı. Bu artışın sonucu olarak özellikle stajyer avukatlar ve genç avukatlar iş bulmakta zorlanıyor ve/veya düşük ücret ile çalışmaya mahkûm oluyor. Yaşanan ekonomik kriz her sektörde olduğu gibi avukatları da büyük oranda etkiledi, genç avukatların meslek içinde vermek zorunda olduğu mücadelenin yanına hayatta kalma savaşı da eklendi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, İstanbul Barosu başkanının ve yeni yönetiminin görevlerine son verilmesi ve seçimin yenilenmesi için dava açtı. Bununla birlikte kanunen alması gereken soruşturma iznini almaksızın doğrudan başkan ve yönetim kurulu üyeleri hakkında hukuksuzca soruşturma başlattı. Hatta bu süreçte yönetim kurulu üyelerinden bir avukat tutuklandı. Yalnızca bu husus dahi rejimin avukatların meslek örgütü olan barolara artık şeklen dahi tahammül edemediğini gösteriyor.

Hâkim ve savcıların mesleğe kabulü ve meslekten ihracı gibi özlük haklarını düzenleyen Hâkimler ve Savcılar Kurulu, eskiden görevdeki hâkim ve savcılar tarafından yapılan seçimlerle seçilir, bu nedenle en azından görece yargı ve yürütmenin ayrımı kâğıt üzerinde dikkat çekerdi. Ancak geldiğimiz aşamada HSK’nın başkanlığını, Cumhurbaşkanı tarafından ne zaman ve hangi saikle atanacağı belli olmayan adalet bakanı yapıyor. Bu durum da yürütme ve yargı organının aynı potada erimesine ve yürütmenin yargı üzerindeki açık vesayetine yol açıyor.

Dolayısıyla rejim, HSK eliyle, kendisinden olmayanı hâkim/savcı mesleğine kabul etmiyor, herhangi bir gerekçe göstermeksizin “sözlü” mülakatta elediği gibi hoşuna gitmeyen kararlara imza atan yargı mensuplarını da sürgün cezasına çarptırdığı gibi meslekten ihraç dahi edebiliyor.

İşte bu atmosferde ve tam da İstanbul Barosu’nun tüm bileşenlerinin 16 Şubat 2025’te Olağanüstü Genel Kurul çağrısı yaptığı bu dönemde yargı camiasındaki tüm aktörlerin hakkını, dolayısıyla yurttaşın hakkını savunabilmek, insanca yaşam için gerekli mücadeleyi örgütlü bir şekilde verebilmek adına ortak bir acil eylem programı çıkarması ve bu doğrultuda harekete geçmesi elzemdir.

Sırbistan Türkiye’ye örnek olur mu?

0

Geçtiğimiz kasım ayında Sırbistan’ın ikinci büyük kenti Novi Sad’da tren istasyonunun çatısının çökmesi sonucunda 15 kişi hayatını kaybetti. Yaşanan facianın nedeninin, istasyonun restorasyonu sırasında yapılan yolsuzluklar olduğuna inanan bölge halkı, o günden itibaren protestolara başladı. Protestolarda şeffaf bir soruşturma yürütülmesi, gerçek sorumluların yargılanması, facianın politik sorumlusu olarak 10 yıldır ülkeyi yöneten devlet başkanı Vučić’in istifası ve erken seçime gidilmesi talepleri yükseliyordu. Bu sırada ulaştırma bakanı istifa ettiğini açıklarken, bu adım eylemciler için yeterli olmaktan fazlasıyla uzaktı.

Eylemciler ağır polis müdahalesinin yanı sıra iktidardaki Sırp İlerleme Partisi’nin militanlarının saldırılarıyla yüzleşti. Buna rağmen Sırp halkı eylemlerini kararlılıkla sürdürdü. Protestoların üçüncü ayında bir genel grev gerçekleşti. Ardından protestolar başkent Belgrad’a taşındı. Öğrencilerin başını çektiği seferberlik sırasında Belgrad’a giden ana yollar bloke edildi. Blokaj sırasında traktörleriyle eyleme katılan çiftçiler, eylemcileri polisin ve paramiliter güçlerin saldırılarından korumaya çalıştılar.

Protestoların sonucu olarak başbakan Milos Vucevic, Novi Sad belediye başkanı ile siyasi sorumluluğu üstlenerek istifa ettiklerini açıkladı. İstasyonun 2022’de başlayan restorasyonu sırasında Vucevic Novi Sad’ın belediye başkanıydı. Protestoların başlangıcında eylemcileri “Batılı yabancı ajanlar” olmakla suçlayan devlet başkanı Vučić ise seferberliğin gücü karşısında eylemcilerle müzakereye hazır olduğunu açıkladı. Son seçimlerde seçim sahtekarlığı iddialarıyla gündeme gelen Vučić’in yeni bir başbakan mı atayacağı yoksa erken seçimlere mi gideceği, bu satırlar yazılırken belirsizliğini koruyordu.

O sırada Türkiye’de

Sırbistan’da protestolar devam ederken Türkiye’de 21 Ocak günü Bolu’da Grand Kartal Oteli’nde çıkan yangında, neredeyse yarısı çocuk olmak üzere 78 kişi yaşamını yitirdi. Bir katliama yol açan bu yangın, otel zincirlerine ve ülkenin en büyük tur operatörlerinden birine sahip olan bir kişinin başında olduğu Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yetki alanındaki bir bölgede gerçekleşti. Sayısız ihmalin sonucu olarak gerçekleşen bu katliamın ardından, başta Turizm Bakanı olmak üzere henüz hiçbir kamu görevlisi sorumluluk kabul etmedi ve istifa etmedi.

Kâr hırsının ve denetimsizliğin sonucu olan bu felaketten birkaç gün sonra menajer Ayşe Barım Gezi Parkı eylemlerinin düzenleyicisi olduğu iddiasıyla “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüse yardım etmek” suçu isnat edilerek müebbet hapis cezasıyla yargılanmak üzere tutuklandı. Bu operasyon gündemdeyken, aynı zamanda AKP gençlik kollarının kongresi gerçekleşiyordu. AKP gençlik kolları başkanı konuşmasında “Sayın Cumhurbaşkanım yüksek affınıza sığınarak sadece bir konuda düşüncemi ifademi etmek istiyorum” dedikten sonra “Bugün ‘yeni bir Gezi olur mu?’ hayalini kuranlara AK Gençlik olarak Ankara’dan sesleniyoruz. Bir daha bu ülkenin bir karış sokağını işgal etmeye kalkışırsanız milli iradenin asli unsuru olan biz gençleri karşınızda göreceksiniz.” şeklindeki “düşüncelerini” ifade ediyordu.

Grand Kartal Oteli katliamı, beraberinde getirdiği tüm trajedilerle birlikte, AKP hükümetleri döneminde gerçekleşen felaketler listesine eklenen yeni bir madde oldu. Sırbistan halkının kararlı mücadelesi böylesi katliamlar karşısında yapılması gerekenin ne olduğunu bir kez daha bütün çıplaklığıyla ortaya koydu. Böylesi günlerde, başka faktörlerin yanı sıra, Saray rejiminin bir kez daha Gezi korkusunu hatırla(t)ması boşuna değildi. Çünkü her bir hücresine dek çürümüş mevcut iktidardan kopuşun yolu emekçi halkın demokratik kitlesel seferberlikleriyle siyaset sahnesine yeniden çıkmasından geçiyor.

Trump’ın Gazze’ye askeri müdahale tehdidine hayır! Trump’ın açıkladığı etnik temizlik planını kabul etmiyoruz!

0

Donald Trump, Binyamin Netanyahu’nun ABD ziyareti vesilesiyle düzenlediği basın toplantısında, dünya çapında tepkiye neden olan korkunç bir açıklama yaptı. Aşırı sağcı Trump, Filistinlilerin Gazze’den sürülmelerini ve özellikle Mısır ve Ürdün olmak üzere bölgedeki diğer ülkelere yerleştirilmelerini önerdiğini açıkladı. “ABD, Gazze Şeridi’nin kontrolünü ele geçirecek… Oranın sahibi biz olacağız,” diyen emperyalizmin hamisi Trump, gerekirse asker gönderebileceklerini ekledi.

Trump’ın müdahaleci açıklamaları o kadar inkârcı ve gerici ki Mısır, Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Arap Birliği’nin diğer üyelerinin gerici hükümetlerinin yanı sıra Birleşmiş Milletler (BM) bile açıklamaları reddetmek zorunda kaldı. Trump, alaycı bir şekilde Gazze’yi “Ortadoğu’nun Rivierası” haline getireceklerini söyledi; bu sözleriyle dünya milyonerlerinin yazlıklarının bulunduğu Fransız Rivierası’na gönderme yaptı. Siyonist birlikler tanklar, bombalar ve buldozerlerle Filistinlilerin evlerini ve binalarını yıkarken İsrailli şirketler daha önce planladıkları gibi bölgede büyük gayrimenkul anlaşmaları yapmayı düşünmeye başladı bile.

Trump’ın açıklamaları, “İşimiz henüz bitmedi” diyen suçlu Netanyahu tarafından, yüzünde bir gülümsemeyle desteklendi. Netanyahu, İsrail’in 1,5 yılın ardından hiçbirine tamamen ulaşamadığını kabul ettiği üç hedefi tekrarladı: Hamas’ı yok etmek, rehinelerin geri dönmesini sağlamak ve Gazze’nin İsrail için bir tehdit olmasını engellemek. Bu noktada Trump’ın Filistinlileri sınır dışı etme planını destekledi ve fikrin dikkate değer olduğunu ekledi.

Ancak Avrupalı, Amerikalı ve Ortadoğulu milyonerler için kentsel kalkınma projelerinin ötesinde dikkat çekici olan, ilk kez ve açıkça, bir ABD başkanının Gazze topraklarında etnik temizlik yapmaya ve iki milyon Filistinliyi tarihi topraklarından sürmeye istekli olmasıdır. Böylece Siyonizmin, Likud’un ve Netanyahu’nun aşırı sağcı hükümetinin stratejik hedefi olan Büyük İsrail’i kurmak bir gerçeklik haline geliyor. Bu da ateşkes anlaşmasının Gazze’nin yeniden inşasını ve halkın evlerine dönmesini içeren üçüncü aşamasını fiilen iptal etmek anlamına geliyor. Gazze’deki Filistinlilerin yaşamları bir kez daha tehdit altında.

Trump, ABD ve çeşitli Avrupa hükümetlerinin yol haritası olan iki devletli projeye yönelik laf kalabalığını ve ikiyüzlülüğünü bir kenara bıraktı ve tipik emperyalist “kabadayı” tarzıyla Filistinlilerin Gazze’den kalıcı olarak sürülmesini önerdi. Buna gerekçe olarak da Gazze Şeridi’nin “onlarca yıldır yıkımın ve ölümün sembolü” olduğunu; bugün bir “yıkım alanı” haline geldiğini ve “tüm binaların yıkıldığını” söyledi. Gazze’de yaşayan insanların “çok şanssız olduklarını” ve “orada korkunç bir yaşam sürdüklerini” söyledi. Sanki bu yıkım ve ölüm doğal nedenlerden kaynaklanıyormuş, sanki ABD’nin bununla hiçbir ilgisi yokmuş, sanki Gazzelilerin yaşadığı felaketler ve ölümler bizzat ABD emperyalizmi ve onun Avrupalı müttefikleri tarafından finanse edilip tepeden tırnağa silahlandırılan Siyonist ordunun yıllarca süren bombardıman ve işgallerinin sonucu değilmiş gibi.

Gazze’deki Filistinlileri ölüme ve yıkıma mahkûm eden şey tesadüf değildir. Trump küstahça Gazzelilerin vurulmayacaklarını ve öldürülmeyeceklerini, başka bir yerde yaşamalarına izin verilmesi gerektiğini söyledi ancak Gazzelilerin, basın toplantısı boyunca yanında duran Başbakan Netanyahu ve İsrailli müttefikleri tarafından vurulup öldürüldüklerinden bahsetmedi.

Ancak Gazze’deki Filistin halkı, Trump’a Gazze Şeridi’ni terk etmeye niyetli olmadıklarını göstererek yanıt verdi bile. Siyonist bombardıman ve saldırılar karşısında güneye göç etmek zorunda kalan yüz binlerce Gazzeli, bir haftadır aileleriyle birlikte eşek arabaları, eski arabalar ya da ellerinde kalan birkaç parça eşyayla yürüyerek Gazze’nin kuzeyine dönüyor. Açıkça “Gazze bizim evimiz” diyorlar. Gazzelilerin dönüşü Siyonizmin ve Trump’ın yenilgisi demektir. Bu, Filistinlilerin kahramanca direnişinin bir ifadesidir.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, Netanyahu ve aşırı sağcı hükümetinin, Siyonizmin 1948’de Nakba ile başlattığı etnik temizliği tamamlamak amacıyla Filistin halkını Gazze’den sürmeye yönelik emperyalist planına karşı tüm dünyada seferberliği sürdürmemiz gerektiğini söylüyoruz.

ABD gençliğinin, üniversitelerdeki kamplarda olduğu gibi şimdi de Trump’ın söylediği ve soykırımcı Netanyahu’nun onayladığı plana karşı yeniden sokaklara dökülmesi özellikle önemlidir. Arap ve Ortadoğu halklarının ve gençlerinin, hükümetlerinden Filistin halkına koşulsuz siyasi, ekonomik ve askeri destek talep etmek ve Mısır ya da Fas gibi İsrail ile ilişkileri olan ülkelerden bu ilişkileri derhal kesmelerini istemek için sokaklara dökülmeleri gerekmekte.

Filistin ile uluslararası dayanışma hareketi, soykırım bombardımanlarıyla yüzleşmek ve bunları reddetmek için yaptığı gibi yeniden ayağa kalkmalıdır. İUB-DE olarak, Trump’ın bağnaz sözlerini reddetmek ve Gazze’ye ya da dünyanın herhangi bir yerine yönelik askeri müdahale girişimlerini boşa çıkarmak için en geniş uluslararası eylem birliğine çağrıda bulunuyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

5 Şubat 2025

İşçinin canı işçiye emanet

0

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) son yayımlanan verilerine göre dünyada her yıl en az 3 milyon iş kaynaklı ölüm gerçekleşiyor. Bunların 2,6 milyonu iş kaynaklı hastalıklardan, 330 bini de iş kazaları sonucu yaşanan iş cinayetlerinden oluşuyor. Türkiye’deki tablo ise, İSİG Meclisi verilerine göre, geçtiğimiz yıl en az 1897 iş kazası kaynaklı iş cinayeti gerçekleştiği şeklinde. Meslek hastalığı sonucu ölümler ise resmi kurumların istatistiklerine dahi girmediği için buna dair sağlıklı bir veri yok. En çok iş cinayeti gerçekleşen sektörler ise tüm dünyada olduğu gibi inşaat, tarım/orman ve taşımacılık işkolları. Bu cinayetlerin başlıca nedenleri ise servis kazaları, ezilme/göçük altında kalma ve yüksekten düşme.

Tüm bu ölümlere yol açan faktör ‘‘kaza’’ değil patronların kâr hırsı. Özellikle trafik kazası kaynaklı cinayetlerin bu kadar çok olması uzun çalışma saatleri nedeniyle yorgunluk, araç bakımlarının iyi yapılmaması/araçların eski olması ve özellikle motokuryeler üzerindeki performans baskısı. Diğer bir husus da denetimlerin iyi yapılmaması sonucunda sanayi sektöründe yaşanan patlamalar ve yanmalar. En son Bolu Grand Kartal Otel’de yaşanan felaket, bilinçli şekilde denetimsizliğin bir diğer örneği. Patronların kâr hırsı onlarca insanın yanı sıra Eslem Uyanık, Esra Nazik, Şeval Şahin ve Dilara Dermanoğlu isimli dört işçinin iş cinayetine kurban gitmesine sebep oldu. Öte yandan çocuk ölümleri 2024 yılında en az 71 olarak kaydedildi. Her ne kadar çalışmak kapitalist koşullar altında bir halk sağlığı sorunuyken, sermayenin kâr hırsı özellikle tarım sektöründeki çocuk işçiliğinin yanında MESEM gibi uygulamalarla daha ortaokul-lise çağındaki çocukların sağlığını kıskacına almış durumda.

İş kaynaklı hastalıklar ise işçinin emekli olduktan sonra da peşini bırakmıyor. En düşük emekli maaşının asgari ücretin neredeyse yarısı olduğunu ve kamusal sağlık hizmetlerinin özel sermayeye devredildiğini hesaba katarsak zaten karnını doyuramayan emeklinin sağlık harcamalarına nasıl para yetiştireceği sorusunu sormamız gerekiyor. ILO’ya göre iş kaynaklı hastalıkların önemli bir kısmı dolaşım yolu/solunum yolu hastalıkları ve kötü huylu tümörler. Böyle ciddi hastalıkların yaratacağı mali yük, onca yıl çalışıp sefalet koşullarına mahkûm edilen emeklilerin sırtlanabileceği bir yük değil.

Peki işyerlerinde yaşadığımız bütün bu ölüm ve hastalık risklerine karşı biz emekçiler olarak nasıl önlemler geliştireceğiz ve iş cinayetlerinin önüne nasıl geçeceğiz? Tekrardan İSİG Meclisi verilerine dönersek 2024 yılında iş cinayetinden ölenlerin yüzde 2’si sendikalı. Bu durum gösteriyor ki sendikalar her ne kadar tek başına işçi sağlığı ve iş güvenliğini garanti altına alamasa da buna dönük talepleri TİS’lere eklemek ve bu talepler etrafında örgütlenmek açısından önemli. Yani sendikalar üzerinden işçi sağlığı ve iş güvenliği alanında işçi denetimi talebi hayatlarımızın yegâne garantisi. Bunun yanında meslek hastalıklarının ve bu hastalıklardan kaynaklanan ölümlerin önlenmesi için işyerlerinin ötesinde ulusal çapta sağlık sisteminin kamulaştırılması elzem bir talep olmayı sürdürüyor.

Tarihte bu ay: 6 Şubat depremleri

0

6 Şubat depremlerinin üzerinden iki yıl geçti. İki yıl önce yaşanan Kahramanmaraş merkezli iki büyük deprem ve artçıları devasa bir yıkıma neden olmuştu. Resmi açıklamalara göre depremlerde 60 binden fazla insan hayatını kaybetti, yüz binlerce insan yaralandı, milyonlarca insan evinden oldu. Türkiye ve Suriye’de hissedilen depremin bilançosu oldukça ağır oldu.

Çürümüş rejim, bu devasa yıkım karşısında niteliğine uygun biçimde felç oldu. Özellikle depremin ilk anlarında halk kendi imkânlarıyla yıkıma karşı mücadele etti. Depremzede emekçi halkın yardımına rejimden önce emekçi halk koştu. Facianın ilk günlerinde arama kurtarma çalışmaları pek çok yerde halkın çabası ve inisiyatifi ile gerçekleştirildi. Deprem gibi büyük bir yıkım karşısında rejimin hiçbir hazırlığının olmadığı acı bir şekilde açığa çıktı. Enkaz altında insanlar varken camilerden sela okutulması, bölgeye yardım için giden insanların koordine edilememesi ve giden yardımların engellenmesi gibi skandallar yaşandı.

Öte yandan deprem kimileri için rant kapısı oldu. Kızılay çadırlarının satılmasından borsada çimento hisselerinin artışına kadar yaşananlarla sermayenin insan canını hiçe sayan doğasını bir kez daha gösterdi. İnşaat tekelleri başta olmak üzere sermaye, yıkımın telafisi için değil yeniden inşadan pay kapmak için kolları sıvadı.

Yıkım ekolojik bir felaket de getirdi, ancak bu felaket önlenmediği gibi daha da derinleştirildi. Deprem esnasında ve sonrasında yıkılan binalardan çevreye yoğun biçimde asbest yayıldı. Kanalizasyon sistemleri çöktü. Tarım alanları tahrip oldu. Bütün bunlar bir yandan halk sağlığını tehdit eden sorunlar doğurduğu gibi ekolojik sorunları da perçinledi.

Türkiye’de son yıllarda yaşanan bütün afetler ne yazık ki rejimin ne kadar çürüdüğünü de faş eden bir nitelik barındırıyor. Yaşanan iş kazaları, sel, yangın gibi felaketler büyük oranda yetersiz alınan önlemlerden kaynaklanıyor. Yetersiz önlemin de iki temel sebebi göze çarpıyor: kârı artırma çabası ve rant! En tepesinden yereldeki belediyelere kadar bu rejimin parçası olan bütün kurumlar aynı zamanda kâr ve rantın da bir parçası durumundalar. Öyle olunca bir afet karşısında öncelenen şey insan ya da çevre sağlığı değil kâr etme güdüsü oluyor.

Şimdilerde olası Marmara depreminin 6 Şubat depremlerinden daha yıkıcı etkileri olacağından söz ediliyor. Ancak yetkililerin herhangi bir önlem aldığını söylemek güç. Kamucu, emekten yana ve rantı engelleyen bir yönetim kurulmadığı sürece yeterli önlemlerin alınması da zor görünüyor. Bir daha böylesi bir yıkım yaşamamak için gerekense halk sağlığını önceleyen ve rantı ortadan kaldıran, emekçilerden yana bir bütçeyle tertip edilmiş, denetlenebilen yerel yönetimler; emekten, çevreden, insan ve hayvan sağlığından yana bir siyasi düzen!

Okur mektubu: “Kaybettiklerimizin anısına 6 Şubat’ta Antakya’da yürüyelim”

0

Gün güneşi değil ölümü doğurmuştu. Hava karanlıktı, soğuktu, bedenlerin enkazlarda ezildiği, yandığı, parçalandığı o günde ölümden öte bir şey vardı. Vicdansız müteahhitler, izin veren belediyeler, kontrol edilmeyen binalar, işini yapmayan devlet görevlileri! Tüm insanlığın, insan hayatının para karşılığında ucuz beton, çimento, kolon yığınları karşılığında satıldığı bir şehir. Hatay devleti idi bir zamanlar birçok medeniyete ev sahipliği yapmış Antakya’m. Doğduğumuz, nefes aldığımız Antakya!

Anne karnında henüz gözlerini açamadan bu sisteme kurban gitmiş onca bebek vardı enkaz yığınları arasında! Kabul edemiyorum, etmeye gönlüm razı gelmiyor, bir şehrin hastaneleri yıkılır mı? Bir hastane ovaya kurulur mu? İnsanın canının kurtarıldığı yegâne yer olan hastaneler yıkılır mı? Morglar dahi yıkılmış, sokakta can pazarı yaşanıyordu. Su yoktu, elektrik yoktu, iletişim yoktu, devlet yoktu, ortalık savaş alanıydı. Ya ne vardı? Haykırışlar, yanan bedenler, molozların arasında dozerle ezilen bedenler, soğuk, açlık, karanlık vardı. Kelimelerin anlamsız kaldığı, kedilerin, köpeklerin açlıktan cesetleri yalamaya başladığı, cesetlerin başında bizzat beklediğim, kime ait olduğunu bilmediğim bedenlere bekçilik ettiğim Antakya halkının depremden sonra neler yaşadığını yazmak istiyorum.

Bugün Antakya’da hâlâ binlerce insan konteyner alanlara sıkıştırılmış durumda, cenazelerini bulamayan acılı aileler var. Travma sonrası birçok intihar vakaları yaşandı. Maddi yardımlar yeterince yapılmıyor, hatta kesiliyor ve koşullar insanlık dışı. Geçen sene 6 Şubat yürüyüşünde sokaklar dahi ışıklandırılmamıştı. O sokaklarda sevdiklerimizi anarken acımızı yüreklerimizin derinliklerinde hissettiğimiz yetmezmiş gibi o depremin acısını yeniden yaşayarak o sokaklarda yürüdük. Sokaklarda kimsesiz şekilde dünyaya fırlatılmış bir şehir düşünün. Canının, sevdiklerinin, insanlığın hiç kıymetinin kalmadığı, en temel barınma ihtiyacını karşılayan evinizin olmadığı, hakkın hukukun yerle yeksan olduğu yerin adıdır Antakya. Şu an susuzluğun, evsizliğin, açlığın, yoksulluğun, yalnızlığın, elektriksizliğin, soluduğumuz havanın temiz olmadığı, ciğerlerin asbest ile zehirlenerek hastanelerin dolup taştığı ama yetersiz olduğu, psikolojik desteğin zayıf kaldığı, halkının yalnızlaştırıldığı, halkın yazına kışına uygun barınma alanının olmadığı, eğitimin eskisi gibi devam etmediği, sosyal alanların yetersiz kaldığı, vatansız bir bölgedeymiş gibi kuruyup giden insanların yok sayıldığı yerin adıdır Antakya. Antakya’da hayat bu kadar zorluklara, engellere ve acılara rağmen devam etmekte.

Bütün bu ölümlerin nedeninin sadece afet değil, koskoca bir ihmalkârlık zinciri olduğunu biliyoruz. Bitmek bilmeyen kâr hırsları yüzünden, birilerinin cebi daha fazla dolsun diye insanlar göz göre göre ölüme sürüklendi. SİT alanına hastane, ovaya apartman, bataklık alana rezidans, sulak alana havaalanı, dere yataklarına AVM yapmak hangi zekânın ürünüdür? Zengin olanın, eğitimsiz olanın müteahhit olduğu, insan canının kıymetinin kalmadığı bir düzenden ne beklenir ki?

Depremin üçüncü yılında orada yitirdiğimiz ruhların, bedenlerin, sokakların, evlerin anısına, insanlığın değerinin ve öneminin anısına Antakya’ya gidiyoruz. Tek bir insan hayatının dahi ölümle kanıksanmadığı, insan canına kıymet verildiği, felaketlerin çoğunun önlenebilir olduğu farkındalığına erişilmesi umuduyla gidiyoruz Antakya’ya. Ben bu şehirde ailemin tamamını kaybetmiş bir kadın olarak, ailesini kaybetmiş minik bebeklerin, çocukların kalplerine dokunmak için, onların hakları için gidiyorum. Tüm aile bireylerinin yok olduğu, haklarını savunacak tek bir kişinin dahi kalmadığı aileler için de yürüyeceğiz bu sokaklarda. Eğer hâlâ karanlık ise o sokaklar, meşalelerimizle geleceğiz bu memlekete. Dünyanın ışıklandırılan ilk caddesi olan Kurtuluş Caddesi’nin tarihi sokaklarının öylece bırakılması bizi vazgeçiremez. Ben orada doğdum, orada yetiştim. Toprağıma, şehrime sahip çıkacağım. En çok da sevdiklerim için. Kalbimin her köşesine dağılan annemin, ablamın, abimin, yeğenlerimin ve komşularımın cesetleriyle dolu olan acılı kalbimle, katiller ceza alana kadar mücadele edeceğim. Haydi şimdi siz de bize bir el verin. Oradaki insanların yüklerini birlikte hafifletelim ve dayanışalım. Biz yardım değil dayanışma istiyoruz! Haydi 6 Şubat’ta Antakya’da el ele yürüyelim.

Yelda

Sistemsel çöküş; Saray yönetemiyor

0

21 Ocak’ta Bolu Kartalkaya Grand Kartal Otel’de 78 vatandaşımızın öldüğü ve onlarcasının ağır yaralandığı bu facia, son dönemde yaşadığımız felaketlerin ne ilki ne de son halkası. Facianın yaşandığı günden bu yana ise her yeni gelişme, aslında felaketin her an gerçekleşebileceğini, çünkü hiçbir önlemin alınmadığını kanıtlıyor. Ne denetleyenler işini doğru yapmış, ne otel sahipleri sorumluluklarını yerine getirmiş ne de sistem bu facianın ortaya çıkmasını engellemiş. Bu nedenlerden dolayı Tek Adam rejimi bu facianın asıl siyasi sorumlusudur. Gelin, bu sürecin tekrar ve tekrar nasıl gerçekleştiğine bakalım.

Bunlar tekil değil, genel genel

Ülkemizdeki iş kazaları, doğal afetler, maden faciaları, kadın cinayetleri, sahte içki ölümleri, hatta çocukların dahi ihmal sonucu yaşamını yitirdiği olaylar… Sorumluların hiçbiri ne adil yargılandı ne de toplum nezdinde yeterli cezayı aldı. Depremde yüz bini aşkın insanı kaybetsek de, Kartalkaya’da insanlar cayır cayır yansa da, sorumluluğu bulunan makam sahiplerinden istifa haberini duyamıyoruz. Kimin canı yanarsa yansın, kader söylemiyle geçiştirilen acılar, neoliberal politikalarla beslenen kayıtsızlıkla üst üste biniyor. Tarımdan sanayiye, eğitimden sağlığa kadar neredeyse her alanda denetimlerin göstermelik hâle gelmesi, vatandaşın güvenliğini hiçe sayan bir kâr hırsını hortlatıyor.

“Şansız” tarihimiz mi?

Somalı madencilerin üzerine kapanan maden ocakları hâlâ hafızalarımızda. Denetimlerden “geçer not” alıp işçi güvenliğini görmezden gelen patronların yanı sıra, sorumluluğu elinde tutan devlet erkânı da ortada yok. Soma davasında sadece iki tutuklu kaldı: Can Atalay ve Selçuk Kozağaçlı. Soma’daki patron, 301 kişinin ölümüne sebep oldu ama Can Atalay’ın aldığı 18 yıllık cezayı almadı. Ermenek’te, Amasra’da yaşananlar farklı mıydı? Hayır. Can kayıpları “münferit vaka” diye tanımlandıkça facialar artıyor. Aynı durum kadın cinayetlerinden trafik kazalarına, sahte içki ölümlerinden KYK yurtlarındaki ihmallere kadar devam ediyor. Bu düzenin ödülü cezasızlık, sonucu ise “atı alan Üsküdar’ı geçti” oluyor.

Saray rejiminin yarattığı bu ortamda, kamu kaynakları toplumsal ihtiyaçlar yerine beton ekonomisine, gösterişli projelere veya yandaşlara akıtılıyor. Neoliberal politikaların dayattığı “kâr önceliği” yüzünden gıda denetimi de iş güvenliği de geri plana itiliyor. Basit bir yangın söndürme sisteminden mahrum bırakılan binalarda onlarca insan hayatını kaybediyor. “Denetledik” diyorlar, ama ortaya çıkan tablo bunun koca bir yalandan ibaret olduğunu gösteriyor.

Ne yapmalı?

Bu sistemsel çöküşü kırmanın yolu çok açık: toplumsal muhalefeti güçlendirmek ve her felaketi farklı kelimelerle geçiştirmeye son vermek. İhmali olanların cezalandırılması, gerçek sorumluların yargılanması ve caydırıcı yaptırımların devreye sokulması elzemdir. Sorumluların asli görevi ise siyahlar giyinip ekranlara çıkmak değil, bilimsel veriler ışığında yaşam hakkını güvence altına almaktır. Eğer hâlâ “Neden ölüyoruz?” diye soruyorsak cevap net: Cezasızlıkla beslenen bu sistem, her krizden kâr sağlayanları koruyan Tek Adam rejiminin ve neoliberal politikaların eseridir. Unutmayalım ki ölüm “kader” değildir; kader diye söylenen şey çoğu zaman yanlış yönetimin, denetimsizliğin ve vurdumduymazlığın ta kendisidir.

İşçi ücretleri ve emekli aylıkları derhal artırılmalı!

0

Malum, emekçiler haksız yere yüksek enflasyonun sorumlusu ilan edildi. Tabii ki bu bir yalan. Yüksek enflasyonun sorumlusu işçi ücretleri ve emekli aylıkları değil. Yüksek enflasyonun gerçek sorumlusu, AKP-MHP iktidarının izlediği ekonomi politikalarıydı. İktidar, zengini daha da zengin yapmak için bile isteye düşük faiz-yüksek enflasyon politikası izledi. Emekten alıp sermayeye aktardı. Milyonlar daha da yoksullaşırken bir avuç zengin daha da semirdi.

Nitekim şimdi iki işçiden biri asgari ücret ve civarı ücret alıyor. Dört emekliden üçü asgari ücret civarı ve altında emekli aylığı alıyor. Emeğin milli gelirden aldığı pay, tarihinin en düşük seviyelerine gerilemiş durumda. Bu şekilde şirket kârları aldı başını gitti. En zengin kesimle en fakir kesim arasındaki gelir ve servet farkı utanç verici düzeyde büyüdü.

Bu politikanın sonucu olarak 2024 yılında asgari ücrete bir kez zam yapıldı. Yetmedi 2025 yılı için resmi enflasyon oranı yüzde 44,38 olmasına rağmen ücret artışlarında bu oran dikkate alınmadı. Yerine beklenen enflasyon diye bir şey uyduruldu. Ama beklenen enflasyon oranı bir tek işçiye, emekliye uygulandı. Devlet bile kamu hizmetlerine yüzde 44 oranında zam yaptı.

Netice olarak asgari ücret yüzde 30 zamla 22 bin 104 TL, taban emekli aylığı yüzde 15,75 zamla 14 bin 469 TL oldu. Bu arada 12 liralık ekmek yüzde 25 zamla 15 liraya, 15 liralık simit yüzde 33 zamla 20 liraya, 20 liralık otobüs bileti yüzde 35 zamla 27 liraya çıktı. Buna mukabil kiralar ocak ayında yüzde 58 oranında artarken akaryakıttan sağlık hizmetlerine dek fahiş oranlarda artışlar gerçekleşti. Yıl sonuna kadar bütün bu ürün ve hizmetlere kaç kez daha zam geleceği belirsiz. Oysa asgari ücretli bir yıl aynı ücreti alacak. Emekli, asgari ücretin altındaki aylığıyla zaten perişan.

Bu tablo kabul edilemez, sineye çekilemez. Hiç vakit kaybetmeksizin tüm işçi ücretlerine ve emekli aylıklarına yoksulluk sınırının üzerine çıkacak şekilde ilave artışlar yapılmalıdır. Ücret artışları her üç ayda bir gerçek enflasyon oranında otomatik olarak artmalıdır. Tüm sınıf örgütlerinin temel ve öncelikli hedef ve mücadele başlığı bu olmalıdır.

Suriye’de “geçiş süreci” ve çelişkileri

0

Suriye’de Esad rejiminin devrilmesinin ardından yaklaşık iki ay sonra politik “geçiş süreci”ne ilişkin ilk önemli ve belirleyici kararlar alındı. 29 Ocak günü HTŞ yönetiminin diğer silahlı grupların liderleriyle yaptığı toplantıda Ahmet El Şara (Colani) “geçici dönemin” cumhurbaşkanı ilan edildi. Toplantıda aynı zamanda Şara’ya yeni anayasa oluşturulana dek faaliyet gösterecek geçici yasama konseyi kurma yetkisi verildi. Toplantının ardından yaptığı açıklamada Şara Ulusal Diyalog Konferansı için hazırlık komitesinin kısa süre içinde duyurulacağını açıkladı. Şara’ya göre farklı politik ve toplumsal kesimleri içerecek bu Konferans, geçiş sürecinin referansı olacak bir anayasal belge hazırlamakla sorumlu olacak.

Şara yönetiminin çizdiği bu çerçevenin en kritik yönü “geçiş süreci”nin ne kadar devam edeceğine ilişkin bir takvim verilmemesi. Geçici hükümetin başbakanı olan Muhammed El Beşir, hükümetin görev süresinin 1 Mart 2025’te sonlanacağını açıklamıştı. Sonraki günlerde Şara, ilk genel seçimlerin yapılması için gereken sürenin dört yılı bulabileceğini söylemişti. Tepki çeken bu demecin ardından yeni yönetimden takvime ilişkin yeni bir açıklama gelmedi.

Bir diğer kritik boyut ise Ulusal Diyalog Konferansı’nın bileşimine ve yetkilerine ilişkin olacak. Bu süreç geçici yönetimin iddia ettiği gibi dinsel ve ulusal azınlıklar başta olmak üzere farklı toplumsal ve politik kesimleri kapsayacak mı? Konferans Şara yönetimi için bir “danışma organı” niteliğinde mi yoksa geçici anayasal belgenin hazırlanmasında yetkili, “kurucu” bir rolü mü olacak?

Demokratik hakların garanti altına alındığı bir politik rejim ancak emekçi halkın aktif katılımıyla hayat bulacak bir egemen Kurucu Meclis’in kurulmasıyla gerçekleşebilir. Kurucu Meclis’in kurulması ise teknik değil bir politik sorundur. Dolayısıyla, Şara yönetimi politik manevralarla ve süreci zamana yayarak iktidarını konsolide etmek, kapitalist devleti politik kurumlarıyla yeniden inşa etmek ve emekçi halkın siyasi bir özne olarak sürece katılmasını engellemek için elindeki tüm imkânları kullanacaktır. Bu doğrultuda ne kadar başarılı olacağı ise politik mücadelenin konusu olacak.

“Silahlı bir grup insan”

Engels devleti “silahlı bir grup insan” tanımıyla formüle etmişti. Ordu ve polis gücüyle şiddet tekelini elinde bulundurması kapitalist devletin varlığını sürdürebilmesi için belirleyicidir. Esad rejimi yıkılırken ordunun ve güvenlik güçlerinin de yok olması Suriye’deki devrimci sürecin ayırt edici özelliklerinden birisi oldu. İktidarı ele geçirmesinin ardından HTŞ yönetimi de kapitalist devletin asli unsuru olarak bu şiddet tekelini hızla yeniden inşa etmeye odaklandı. Dolayısıyla, söz konusu olan halkın “huzur ve güvenliği”ni sağlamak değil nihai hedef olarak halkın silahsızlandırılmasıdır. Bu bağlamda, yukarıda andığımız 29 Ocak tarihli toplantıda alınan bir diğer önemli karar, HTŞ de dahil olmak üzere Suriye’de faaliyet gösteren tüm özerk silahlı grupların tasfiye edildiğini duyurmak oldu. Bunun gerçekleşmesi durumunda, Şara yönetimi iktidarını konsolide etmek yönünde hayati bir adım atmış olacak.

Bununla birlikte, şüphesiz böyle bir kararın alınması, hayata geçirilebilmesinden çok daha kolay. Bu doğrultuda Şara yönetiminin önünde devasa sınamalar bulunuyor. Bir tarafta, HTŞ ve müttefikleriyle ne ideolojik ne de örgütsel bağlantısı bulunan Güney Cephesi birlikleri bulunuyor. Dahası, güneyde başta Dürziler olmak üzere, haklarının garanti alınacağına ikna olmadan silahlarını teslim etmeyeceğini açıklamış azınlık halklar bulunuyor. Suriye Demokratik Güçleri’yle (SDG) süren müzakereler ise taşıdığı uluslararası boyutla çok daha çetrefilli bir nitelik taşıyor. Bunun için Şara yönetimi bir yandan Kürt halkını ve temsilcilerini ikna etmeye, diğer yandan SDG ile olası bir anlaşmada ABD ve Türkiye yönetimlerinin de onayını almaya çalışmakla yüzleşecek. Bununla ilişkili bir diğer başlık ise, Türkiye himayesindeki Suriye Milli Ordusu (SMO). SMO’nun lağvedilmesi de SDG ile sürecin nasıl ilerleyeceğine bağlı olacak.

HTŞ’nin programı ve Suriye halkının acil ihtiyaçları

Artık tasfiye edildiği duyurulan HTŞ’nin politik yeniden inşa planıyla birlikte ekonomiye ve dış politikaya ilişkin programlarının toplamı Suriye’de kapitalist devletin yeniden inşasını garanti altına almak ve bu devletin yönetiminde kalıcı bir egemenlik sağlamak. HTŞ yönetiminin bu programı en iyi ihtimalle Suriye’nin Batı emperyalizminin ve bölge ülkelerinin bir yarısömürgesi olmasıyla sonuçlanacaktır. Oysa “özgürlük ve haysiyet” talebiyle Esad rejiminin yıkılması için çok ağır bedeller ödemiş Suriye halkının acil ihtiyaçları çok daha farklı bir programı gerekli kılıyor. Demokratik hakların garanti altına alındığı ve eski rejimin katliamlarının, suçlarının yargılandığı, cezalandırıldığı bir politik sürecin yanı sıra ekonomik kaynakların hızla ağır bir sefalet içinde bulunan halkın ihtiyaçları için kullanılması gerekiyor. Bu ise yeni özelleştirmeler ve “dış yatırımları” cezbetmekle değil, Esad oligarşisiyle ilişkili sermayeyi tazminatsız kamulaştırmak, kamu borcunu ve dış borcu ödemeyi durdurmakla başlayabilir. Ülkedeki istisnasız tüm yabancı askeri güçlerin ülkeyi derhal terk etmesini savunmayı gerektirir. Bu devasa ve zorlu görevler ise her şeyden önce Suriye halkının bu talepler doğrultusunda seferber olmasıyla, tıpkı devrimin başlangıcında olduğu gibi halkın yerel komitelerinin yeniden yaygınlaşmasıyla ve hakiki Suriye solunun bir politik seçenek olarak inşa edilmesiyle mümkün olabilir.

Havuçla sopa arasına sıkışan siyaset

0

31 Mart 2024’te AKP-MHP iktidarının yerel seçimlerde yaşadığı hüsran emekçi ve ezilenlerde haklı bir heyecan yaratmış ve hem ekmeğimizi hem de hak ve özgürlükler namına sahip olduğumuz her şeyi un ufak eden Tek Adam rejiminin yolun sonuna yaklaştığı inancı tüm muhalifleri sarmıştı.

Aradan henüz bir yıl geçmedi. Fakat bugün aynı saflarda bir ümitsizlikten değilse de diken üstünde olma halinden bahsetmek yersiz olmaz. Çünkü AKP-MHP yerel seçimler ile kaybettiği oyun kuruculuk inisiyatifini yeniden ve önemli ölçüde ele geçirmiş görünüyor.

Cumhur İttifakı yaşadığı sarsıntıyı bir dizi yoklama yaparak aşmaya çalıştı. Kendi ittifak bloğu dışında kalan her kesimin kendisine karşı konsolide olduğu bir seçimin ardından, önce içi boş bir normalleşme söylemiyle İmamoğlu-Özel-Yavaş CHP’sini kolayca paralize etti, hayli yıpranan meşruiyetini tamir fırsatı buldu ve seçimlerin etkisiyle muhalif kitlede açığa çıkan motivasyonu bir ölçüde kırmayı başardı.

Şimşek programı acımasızca uygulanırken enflasyonu düşürme bahanesi ile emekçilerden gasp edilen devasa miktarda servet sermayeye aktarıldı. Ücretlerin baskılanması, hayat pahalılığının hız kesmeyişi ve sendikal mücadele önündeki engeller işçi sınıfını kendisine karşı açılan bir savaşta silahsız bırakmışken, ana muhalefet partisi her zaman olduğu gibi kitleleri harekete geçirecek hiçbir yola başvurmadı.

Temmuzda ara zam talebi veya yıl sonunda asgari ücrete yapılacak zammın gerçek enflasyonun altında kalmaması gibi milyonların hayatını doğrudan etkileyen gündemler hak alıcı bir mücadelenin konusu yapılmak bir yana laf salatasıyla geçiştirildi.

Ajandasında iktidarını korumaktan daha önemli hiçbir gündemi olmadığından ancak safdillerin şüphe edebileceği AKP-MHP iktidarı şimdilerde kitlelerden ve sokaktan öcü gibi korkan biçare CHP’yi birçok koldan sıkıştırıyor.

Birincisi iktidar, DEM ile CHP arasında birkaç seçimdir kurulmuş olan sandık ittifakını bölmeyi hedefleyen ve esas hedefi bu olmasa da buna da yaramasını umduğu birçok hamle yaptı, yapmaya da devam edecek. Gerek CHP gerek DEM belediyelerine atanan ve atanması olası her bir kayyumun böyle bir anlamı da var. Kâh sendikacıları kâh kent uzlaşısı ile seçilen belediye başkanlarını hedef alan polisiye operasyonların bu yarılmayı hedefleyen nokta atışları olduğu da aşikâr.

İkincisi, olası bir cumhurbaşkanlığı seçimi için en güçlü aday olarak görülen İmamoğlu’nu gerek doğrudan kendisini gerekse de belediyelere dağılmış olan ekibini adım adım kriminalize ederek oyun dışına itmeye yönelmiş durumdalar.

Üçüncüsü belediye bütçelerini SGK borcu bahanesi ile kısarak darboğaza sokma hamlesi benzer başka hamlelerin de gelebileceğini gösteriyor.

Dördüncüsü, Bahçeli’nin ‘80 öncesi halka karşı estirdikleri faşist terörü anımsatarak her daim paramiliter zoru devreye sokabileceklerini hatırlatması ciddi bir tehdit olmasa dahi sindirme, pasifize etme hedefli dilin hız kesmeyeceğini gösteriyor.

Üstelik bu dört koldan saldırı hali dahi henüz CHP’nin düzen sınırları içinde ama daha derli toplu ve hedefli bir muhalefet stratejisi geliştirmesini sağlayabilmiş değil. Bir gün kırmızı kart maskaralığı sahneye konulurken birkaç hafta içinde o dahiyane(!) kampanya çoktan rafa kaldırılmış oluyor. Sözün özü CHP siyaset sınavından kaldı, kalmaya da devam edecek gibi görünüyor.

Tek Adam rejimi şimdilerde Kürt siyasi hareketini de sınava tabi tutma hevesi içinde. Sırtında yumurta küfesi taşıyanların, muhatapları ne kadar güvenilmez olursa olsun bir barış ihtimalini en başından ellerinin tersiyle itmelerinin ne beklenecek ne istenecek şey olduğu açık. Açıkça yürütülerek topluma mal edilmesi ve bu coğrafyadaki tüm hak ve özgürlük talepleri ile bir aradalığı içerisinde ele alınarak içeriklendirilmesi durumunda, mevcut muğlak “süreç” pekâlâ AKP-MHP’nin altından kalkamayacağı bir sınava da çevrilebilir.

Değinip geçmekle yetinecek olursak sosyalist hareketin kronik etkisizliğinin sürdüğünü de belirtmemiz gerekiyor. Emeği odağına alan bir cepheyi kurmak yerine ya büyük siyaset hevesiyle CHP’nin peşine takılmaktan ya da kendinden başkasını sosyalist göremeyecek bir sekterizmin içinde debelenmekten kaçabilen yok gibi.

CHP’nin kendini korumaktan aciz halini yukarıda anlattık ki bu esasen onun düzen partisi oluşu ile karakterize olan doğal halidir. Fakat Kartalkaya’da apaçık bir sosyal cinayetle onlarca insan katledilmişken İstanbul’da sol sosyalist devrimci güçlerin bir ortak eylem dahi örgütle(ye)meyişi üzerine kafa yormak gerekiyor.

Sonuç olarak; AKP-MHP, muhataplarına havuç uzattığında tutulacağından, sopa gösterdiğinde kaçılacağından emin olduğu ölçüde daha rahat hareket ediyor ki bu da politik atmosferdeki değişimin esas sebebini açığa vuruyor: Bugün Türkiye sınıflar mücadelesine ve siyasal alana damga vuran o veya bu odağın varlığı değil devrimci siyasal odağın yokluğudur.

Kapitalizmden ve Tek Adam rejiminden kopuş perspektifinde netleşmiş, emekçileri ve ezilenleri o kopuşun yoluna taş döşeyecek talepler etrafında mücadeleye sevk edecek bir siyasi odağı yaratmak zorundayız.

Metal işçileri grev yasaklarına ve MESS baskılarına karşın kazandı

0

DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu fabrikalarda 1700 işçiyi kapsayan toplu iş sözleşmesi (TİS) süreci metal işçilerinin kazanımıyla sonuçlandı. Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) üyesi Hitachi Enerji, GE Grid Solutions, Arıtaş Kriyojenik ve Schneider Elektrik fabrikalarını kapsayan süreç ağustos ayında başlamıştı.

MESS’in üç yıllık sözleşme, sefalet zammı dayatması ve uzlaşmaz tavrı TİS görüşmelerinin tıkanmasına neden olmuş, fabrikalarda grev kararları asılmıştı. Ardından 4 Aralık’ta Hitachi Enerji, 13 Aralık’ta GE Grid Solutions ve Schneider Elektrik işçileri greve çıktı. İşçi düşmanı karakterini her fırsatta bir kez daha göz önüne seren Tek Adam rejimi ise 14 Aralık tarihinde MESS patronlarının imdadına yetişerek metal işçilerinin haklı grevini yasakladı. Kararın ardından grevleri yasaklanmış olsa da Arıtaş işçileri de 19 Aralık tarihinde greve çıktı.

İktidarın krizin faturasını emekçilere ödetmeye çalışan politikalarının bir yansıması olarak, MESS patronları da metal işçilerine bir yandan yüzde 38 oranında sefalet zammı dayatmaya çalışırken öte yandan da üç yıllık sözleşme imzalama ve esnek çalışma modelini sözleşmede geçirme ısrarıyla metal işçilerinin kazanımlarını da tırpanlamaya çalışıyordu. Buna iktidarın patronların yanında konumlanarak grev yasağı getirmesiyle birlikte doğrudan baskı ve işten çıkarma tehditleri eklendi.

TİS sürecinin metal işçileri adına en büyük kazanımı da aslında bu temele oturmakta. Yasaklar, işten çıkarma tehditleri ve baskılar karşısında metal işçileri tüm fabrikalarda sıfır fireyle üretimden gelen güçlerini kullandılar. İktidarın ve patronların birliği karşısında işçilerin birliği galebe çaldı.

14 Ocak tarihinde GE Grid Solutions’ta da sözleşmenin imzalanmasıyla birlikte dört işletmede grev süreçleri sonlanmış oldu. Metal işçileri bu sözleşmelerle grev yasaklarına boyun eğmedi. Aynı zamanda MESS’in üç yıllık sözleşme ve esnek çalışma dayatmasını da geri püskürttü. Sözleşmelerin imzalanmasıyla birlikte metal işçilerini en huzursuz kılabilecek husus ise ücret zammı oldu. Ortalama saat ücretlerine MESS yüzde 38 zam önerirken, metal işçilerinin talebi yüzde 125 idi. Grev süreçlerini sonlandıran sözleşmelerde kararlaştırılan saat ücreti zamları ise yüzde 52 ile 55 arasında oldu. Mevcut ekonomik kriz ortamında metal işçilerinin beklentilerinin altında bir zam almış olması kritik bir konu olmakla birlikte grev sürecinin önemli bir kazanımla sonuçlandığını söyleyebiliriz. Belirttiğimiz gibi, grev yasakları, işten çıkarma tehditleri ve esnek çalışma dayatmaları metal işçilerinin birleşik ve örgütlü mücadelesiyle geri püskürtüldü.

Ancak tabii ki bu süreçten önümüzdeki dönem için de dersler çıkarmak gerekiyor. Sadece metal işçileri için değil, tüm sınıf örgütleri ve işçi sınıfı için de. Keza 2025 yılının Eylül ayında büyük MESS grup sözleşmesi başlayacak. Bir yanda Şimşek planı ile emekçilerin elindeki kırıntıya dahi gözünü dikmiş iktidar, aynı zamanda işçi sınıfının en temel anayasal haklarını dahi kullanmasının önünü baskı ve yasaklamalar yoluyla kesmeye çalışıyor. Mevcut tabloda, metal işçisinin Türkiye işçi sınıfının motor güçlerinden biri olduğu da hesaba katıldığında, tabanda eylül ayının hazırlıkları şimdiden başlamalı. MESS’in düşük ücret, üç yıllık sözleşme, esnek çalışma dayatmalarına ve yine iktidarın olası grev yasaklarına karşı metal işçileri konfederasyon ayrımı yapmaksızın tabandaki birliğini güçlendirmenin yollarını aramalı. İktidar ve patronlar cephesi her saldırısını ortaklaşa yaparken bizlerin en temel dayanağı sınıfımızın birliği ve üretimden gelen gücümüz olmaya devam edecek.

Sağlık çalışanları, talepleri için “mücadeleye devam” diyor

0

Aile Sağlığı Merkezi (ASM) birinci basamak çalışanlarının başlattığı iş bırakma eylemlerine son olarak ikinci ve üçüncü basamak sağlık emekçileri de katıldı. Binlerce sağlık çalışanı 6-10 Ocak tarihleri arasında greve çıktı. 

Eylemler başta Aile Hekimliği Çalışanları Sendikası (AHESEN), Birlik Dayanışma Sendikası, Genel Sağlık Sen, Hürriyet Sağlık Sen, İstanbul Aile Hekimliği Derneği (İSTAHED), İstanbul Tabip Odası, Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) dahil 11 sağlık örgütü tarafından düzenlendi.

Daha önce “eziyet yönetmeliği” olarak tanımlanan Aile Hekimliği Sözleşme ve Ödeme Yönetmeliği’ne karşı taleplerini ileten hekimler; bu kez sağlık sistemindeki çok belirgin olan çöküş karşısında genişletilmiş taleplerini Türk Tabipleri Birliği (TTB) aracılığıyla paylaştılar.

TTB, sağlık emekçilerinin iş bırakma nedenlerini ve taleplerini şu şekilde sıraladı:

  • Sağlıkta şiddeti artıracak düzenlemeler değil şiddetin önlenmesini sağlayacak etkin ve caydırıcı tedbirler alınması, sağlıkta şiddet yasası çıkarılması ve sağlık çalışanlarının can güvenliğinin sağlanması;
  • Tüm sağlık mesleklerine yönelik iş tanımlarının net olarak yapılması, angarya çalıştırmanın yasaklanması, üniversite hastaneleri başta olmak üzere çalışanların özlük ve sosyal haklarının garanti altına alınması;
  • Hekimleri, diş hekimlerini ve dolayısıyla hastaları da mağdur eden, hekimlere karşı şiddet kaynağı olabilen, halkın sağlığını tehlikeye atan, hastalara yeterli tedavi yapma süresi sağlamayan 5 dakikada bir muayene randevusu dayatmasından vazgeçilmesi; nitelikli bir sağlık hizmeti sunabilmek için hasta randevularının her hastaya en az 15 dakika ayrılacak şekilde yeniden düzenlenmesi;
  • Diş hekimlerinde saat 24.00’dan sonra mevzuata aykırı şekilde nöbet yazılmasından ve vardiya çalışma sisteminden vazgeçilmesi;
  • Hekim, ebe, hemşire ve tüm sağlık emekçilerine performans ve ciro odaklı sistemin yerine emekliliğe yansıyacak insanca ücret ödenmesi; sabit ödemelerin genel bütçeden karşılanması, ek zamların temel ücretlere ve emekliliğe yansıyacak şekilde düzenlenmesi. Talepler gerçekleşinceye kadar; acil olarak ilave ek zamların emekliliğe yansıtılacak şekilde düzenlenmesi ve mevcut memur emeklilerine de yansıtılması;
  • Kamu emekçilerin vergi diliminin yüzde 10’a sabitlenmesi.

Eylemler İstanbul, İzmir ve Ankara başta olmak üzere geniş çapta tüm yurt genelinde gerçekleşti.

Grevler ile ilgili ortak basın açıklaması, İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi önünde TTB ikinci başkanı Prof. Dr. Pınar Saip tarafından okundu.

Açıklamada bir araya gelen sağlık emekçileri, hekimler, diş hekimleri, hemşireler, ebeler, acil tıp teknisyenleri, paramedikler ve teknisyenler, Bakanlığın yarattığı sorunlar çözülene kadar mücadeleye devam kararını aldıklarını bildirdi.

Günleri yarını bekleyerek geçirmemek için…

0

Güncel gerçek enflasyona bakıldığında (ki bu TÜİK’in açıkladığı enflasyon olmuyor tabii ki) ücretlere yapılan zamların değersizliği insanın yüzüne acı bir tokat atıyor. Yoksulluğa mahkûm, açlık sınırının altında olan yaşamlarda artış devam ediyor ve gittikçe daha kötü bir tablo karşımıza çıkıyor.

Açlık sınırının yarısı kadar maaş alan emeklilerden, açlık sınırı ile yarışan asgari ücretlilerden, borçla hayatını idame ettirmeye çalışan insanlardan bu hayatı keyifle yaşaması bekleniyor.

Sabah güneş doğmadan yollara düşen ve akşam güneş battıktan sonra işten çıkan bu insanların yaşamayı istemesi bekleniyor. Günlerini güzel, keyifli ve mutlu geçirebileceklerinin düşünülmesi biraz garip geliyor.

Maddi durum, ekonomik koşulların yarattığı buhran ve umutsuzluk doğal olarak insanların yaşamlarında psikolojik sorunların doğmasını tetikliyor. Elbette toplumda yaşanan her şeyi buraya bağlayamayız. Depresyon ilaçlarındaki kullanımın bu kadar arttığı şu süreçlerde bu etkenin psikolojik durumlar için temel yapıtaşı olduğu gerçeğini de göz ardı edemeyiz.

Zaten hayat mücadelesinde zorluklar yaşayan, ev içinde çeşitli bakım yükleri olan –belki evinde bakıma muhtaç hastası, yaşlısı olan insanlar- bu koşullar için bir destek göremiyor ve bu buhran karşısında depresif bir hayata sürükleniyor.

Bu psikolojik durumu ilişkilerine, arkadaşlıklarına, ailesine ve bütün yaşantısına yansıtıyor. Aile içerisinde yaşadığı maddi ve manevi baskıyı kaldıramaz duruma geliyor. Ve domino taşı misali önüne geleni yıkıyor. İnsanlarla tartışıyor, yüzünde somurtkanlık eksik olmuyor. Çoğaltılacak ve yazılacak çok fazla psikolojik etki gözlemleyebiliriz. Sorunları fark ettiğinde, çözüme yönelmek istediğinde ise bu sefer farklı zorluklarla karşılaşıyor.

Maddi sorun yaşayan işçinin psikiyatrik ve/veya psikolojik desteğe ulaşabilmesi veya bunu sürdürebilmesi de gerçekçi görülmüyor. Devlet hastaneleri mevcut yoğunlukları, randevu sistemi ve ayırabildikleri zaman göz önüne alındığında, kişiye özel tedavi gerektirecek ve belki de uzun bir dönem sürecek bir tedavi süreci için güven vermiyor ve sürdürülebilir gelmiyor. Özel sağlık sistemi içinde bu tedaviyi almak ise maddi açıdan emekçiler için oldukça zorlayıcı ve ulaşılabilir değil. Bunu yapmaya çalışsa bile ya yemeğinden kesmesi ya da borcunu artırması gerekiyor.

Peki ne yapmalıyız? Öncelikle psikolojik sağlığımızın, hem onu etkileyen hem de tedavi edebilecek koşullar açısından değerlendirdiğimizde, ekonomik ve politik bir mevzu olduğunu görmemiz gerekiyor. Ve kişisel ruh sağlığımızın bu koşullara karşı verdiğimiz mücadeleyle yani toplumsal olanla ne kadar ilişkili olduğunu anlamalıyız.

Hayatımızı insanca yaşama seviyesine çıkaracak maaşlar için,

Hastanelerde doğru ve yeterli bir sağlık hizmetine ulaşabilmek için,

Yaşadığımız her güne lanet etmemek için,

Günleri yarını bekleyerek geçirmemek için,

Örgütlü mücadeleye sarılmalıyız. Birleşik ve örgütlü olduğumuzda, karşımıza çıkabilecek bütün zorlukları aşabilme kabiliyetine sahibiz.

Öcalan açılımında ikinci perde

0

DEM Parti heyeti Öcalan ile ikinci görüşmesini yaptı. İmralı’da dört saat sürdüğü açıklanan görüşmeden beklenen tarihi açıklama çıkmadı. Bununla birlikte sürecin, beklentilere uygun olarak, olumlu ilerlediği tekraren ifade edildi. Önümüzdeki süreçte de aksi beklenmemeli. Ortada bir yol haritası var. Bahçeli’nin çağrısı öncesi Öcalan ile süreç İmralı’da olgunlaştırılmış olmalı. Şu anki süreç tüm tarafların onayının alınması, toplumun sindirmesinin sağlanması ve meselenin adının koyulması olarak görülmeli. Kuşkusuz bu, sürecin itirazsız, engelsiz ilerlediği anlamına gelmiyor.

Kim aslında ne istiyor? 

Öcalan açılımında MHP-AKP’nin başını çektiği iktidar bloku hedefini Türkiye Yüzyılı sloganıyla “Terörsüz Türkiye” olarak ifade ediyor. Örgütün silah bırakması ve kendini lağvetmesi ana hedef olarak ortaya konuyor. İktidar sözcüleri bu çerçevede kesinlikle çözüm süreci benzeri bir durumun söz konusu olmadığını, terörle ve teröristle asla bir pazarlık olmayacağını söylüyor. Bu haliyle ortaya çıkan fotoğraf, muhatap dahi alınmayan örgüte Öcalan üzerinden teslim ol çağrısı yapılması ve örgütün Öcalan’ın çağrısına binaen tek taraflı olarak kendini feshetmesi olarak şekilleniyor.

Bu tabloya göre eğer örgüt Öcalan’ın çağrısına rağmen kendini feshetmez ise belli ki Kürtler nezdinde hiçbir politik meşruiyetinin kalmadığı bir konuma sürüklenmesi ve büyük bir siyasal parçalanma yaşaması hesap ediliyor. Örgüt ve Öcalan iki zıt stratejik konuma düşerse ikisinin birden politik meşruiyetini devam ettirmesi mümkün olamaz.

Belli ki Öcalan PKK’nin misyonunu tamamladığını, örgütün kendini lağvederek yeni paradigmaya uygun olarak “dönüşmesi” gerektiği çağrısını yapacak. Şu ana kadarki gelişmeler bunu gösteriyor. Aslında bu, Öcalan’ın 25 yıllık politik dönüşüm sürecinin bir sonucu sayılmalı. Öcalan “ayrılıkçı” programdan ideolojik-politik olarak çoktan kopmuş, teorik-politik olarak mevcut olanın demokratikleştirilmesi çizgisine çoktan gelmişti. Devlet Bahçeli’nin çağrısı ve “konjonktür” bu çizginin karşılık bulmasına imkân sağlamış görünüyor. Başta Selahattin Demirtaş olmak üzere Kürt siyasal aktörlerinin de Öcalan’ın çizgisini desteklemesi Kandil’in İmralı’ya karşıt bir tutum almasını zorlaştıracaktır.

“Konu” olarak Kürtler!

DEM Parti heyeti birinci İmralı ziyareti sonrası başta MHP-AKP olmak üzere mecliste -İYİP dışında- CHP dahil tüm partilerle görüşmüştü. Şu ana kadar sağ-milliyetçi yelpazede yer alan İYİP ve Zafer gibi birkaç parti dışında süreci kategorik olarak reddeden herhangi bir parti olmadı. MHP dışında AKP, CHP dahil diğer tüm partilerin ihtiyatlı bir yaklaşım içinde olduğu gözleniyor. Bu ihtiyatlı yaklaşıma DEM Parti dahi dahil edilebilir.

MHP ise hem hasta-yaşlı mahkûmlar için af çağrısı çıkışıyla hem kayyum politikasını önleyecek yasal düzenleme çağrısıyla hem de Öcalan’ın rolüne ve konumuna dair yaklaşımıyla sürecin tam anlamıyla ana sahiplenicisi ve yönlendiricisi durumunda görünüyor.

Birinci görüşmenin temel çıktısı Öcalan’ın süreci sahiplendiğinin netleşmesiydi. Devlet Bahçeli birinci İmralı görüşmesi sonrası Öcalan’ın tutumunu memnuniyetle karşıladığını ifade etmişti. İkinci görüşmenin çıktısı Erdoğan’ın “adamın kendisi dahi dışarı çıkmak istemiyor” ifadesinde karşılığını bulabilir. Belli ki iktidar bloku anayasa değişikliğini ve olası bir erken seçimi merkezine alacak sürecin bir yol kazasına uğramasını istemiyor.

Oysa sürecin en büyük engeli, kesintisiz devam eden kayyum/OHAL politikaları ve ona hayat veren Tek Adam rejimi olmaya devam ediyor. Kapanmayan Gezi davaları, İstanbul Barosu’na yönelik soruşturma ve tutuklamalar, siyasi partilere yönelik gözaltı ve baskılar gibi antidemokratik uygulamalar sürerken Türkiye’nin en önemli siyasal-toplumsal sorunu siyasal demokrasi olmaksızın nasıl çözülecek? “Konu” deyince sorun biter mi?

Filistin: Bugün ateşkes, yarın kurtuluş

0

7 Ekim 2023’te Filistin direniş örgütlerinin başlattığı El Aksa Tufanı harekâtına 15 aydır Gazze’yi yakıp yıkarak ve Gazzelileri katlederek soykırım ile yanıt veren İsrail, 15 Ocak’ta ateşkes anlaşmasını kabul etti. 19 Ocak’ta başlayan ateşkese kadar okullar ve hastaneler dahil olmak üzere Gazze’deki tüm binaların yüzde 70’ini bombardımanlarla yıkan Siyonist işgal devleti, 47 bine yakın Gazzeliyi ve 800’e yakın Batı Şerialıyı katletti. Gazze’de katledilen Filistinlilerin gerçek sayısı hâlâ tam olarak bilinmiyor ve ateşkes ile birlikte her gün enkaz altından onlarca cansız beden çıkarılıyor. Bununla birlikte gerçek ölüm sayısının 70 bini aştığı düşünülüyor. Katledilenlerin yüzde 70’inin kadın ve çocuk olması ise soykırımın korkunç boyutlarından yalnızca birini gözler önüne seriyor.

Bütün bu yıkımın ardından gelen ateşkes, Gazze sokaklarında büyük bir coşkuyla kutlandı. Başta İzzettin El Kassam savaşçıları olmak üzere Filistin direnişçilerinin Gazze sokaklarında halk tarafından büyük bir sevgiyle karşılandığı kutlamalar halkın direnişe desteğinin ne denli yüksek olduğunu tekrar tescillemiş oldu. İşgal ordusunun başta ABD olmak üzere emperyalist devletlerce desteklenmesine rağmen Filistin direnişi karşısında bir başarı elde edememesi oldukça önemli. Siyonist rejim ne yerleşimci esirleri zor yoluyla serbest bırakmayı başarabildi ne de Gazze’de Hamas’ı yok ederek Gazze halkını topraklarından sürebildi. Filistin direnişi ise başından beri öne sürdüğü taleplerini işgal rejimine dayatmayı bildi. Esir değiş tokuşu gerçekleşmeye başladı, işgal ordusu Gazze topraklarını peyderpey terk ediyor ve Gazze’ye insani yardım sevki hedeflenen düzeyde gerçekleşiyor.

Hiçbir askeri ve politik hedefine ulaşamayan Siyonist rejim yüz binlerce yerleşimcinin işgal topraklarını terk ettiği, ekonomisinin resesyon aşamasına geldiği ve siyasi olarak büyük bir krizin içine girdiği bir noktada ateşkesi kabul etmek zorunda kaldı. On binlerce Filistinliyi katletmek ve Gazze’yi yıkmak dışında bir “başarı” elde edemeyen Siyonist oluşumun bu “başarı”sı ise 15 aydır dünya halkları tarafından güçlü bir şekilde kınanıyor. Bunun sonucu olarak Siyonist oluşum büyük bir uluslararası yalıtılmışlığa maruz kalıyor.

Fakat bütün bunlar, anlaşmanın kalıcı bir ateşkes anlamına geleceği sonucunu yine de doğurmayabilir. Siyonist oluşumun tarihi katliamlarla olduğu kadar uymadığı anlaşmalarla dolu. Birkaç ay önce gerçekleşen Lübnan ateşkesini yüzlerce kez ihlal etmesi ve Gazze’deki ateşkesi de ihlal ederek Filistinlileri öldürmeye devam etmesi bu olasılığın sadece bazı göstergeleri. Ayrıca ateşkes anlaşmasının en önemli fazı olan 3. aşamasında Gazze’nin yeniden inşası ve kimin tarafından yönetileceği başlıkları hâlâ bağıtlanmış değil. Ateşkesin ardından Cenin gibi direnişçi Batı Şeria kamplarında başlayan kuşatmalar da işgal güçlerinin yüzünü Batı Şeria’yı ilhak planına dönebileceğini gösteriyor. İşgalcinin bu planlarını boşa düşürmek için bizler de nehirden denize özgür Filistin programına sıkı sıkıya sarılmalı ve Filistin direnişinin zaferi için mücadeleyi sürdürmeliyiz.

Auschwitz’in kurtarılmasından 80 yıl sonra, yeni soykırımların yaşandığı bir dünya

0

1940 ve 1945 yılları arasında, insanlık tarihinin en büyük imha kampı olan Auschwitz-Birkenau’da yaklaşık 1,1 milyon insan öldü. Gaz odaları ve krematoryum fırınlarında günde neredeyse 5 bin kişi öldürülüyordu. Öldürülenlerin çoğu Yahudi’ydi ancak aralarında devrimciler, seks işçileri, eşcinseller ve başka ülkelerden gelen savaş esirleri de vardı.

Bu toplama kampı, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Nazi Almanya’sı tarafından işgal edilen Polonya’daydı. Esirler İtalya, Fransa, Macaristan, Baltık ülkeleri, Almanya ve Polonya’dan her birine onlarca kişinin tıka basa doldurulduğu aşırı kalabalık sığır vagonlarında naklediliyordu. 27 Ocak 1945’te Sovyet Ordusu Auschwitz’i kurtardı.

80. yıldönümünde bu soykırımı bir kez daha kınamak için bir etkinlik düzenlenecek. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, kendisi de Polonyalı bir aileden gelen bir Yahudi olduğu için etkinliğe davet edildi. Fakat Netanyahu bugün Gazze’de yaşanan yeni bir soykırımdan sorumlu olduğu için gidemeyebilir ya da gitmek istemeyebilir. Lahey’de bulunan Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) Netanyahu hakkında tutuklama kararı var. UCM’nin bir üyesi olarak Polonya, yasal olarak Netanyahu’yu tutuklamakla yükümlüdür. Ancak Polonya hükümeti bunu yapmayacağını açıkça belirtti. Asıl önemli olan, İsrail’in bu etkinliğe katılımının ilk kez sorgulanmaya başlanmış olmasıdır.

Yeniden iktidara gelen aşırı sağcı Trump ile sokaklarda yüzleşmeliyiz

0

Aşırı sağcı Donald Trump, bizzat inkâr ettiği iklim değişikliğinin çarpıcı bir göstergesi olan Arktik ani soğuk hava dalgasının ortasında, 20 Ocak’ta ABD’nin 47. başkanı olarak göreve başladı. Törende Tesla ve SpaceX’in CEO’su Elon Musk, Amazon’un kurucusu ve The Washington Post’un sahibi Jeff Bezos, Meta’nın CEO’su ve Facebook’un kurucu ortağı Mark Zuckerberg, Google’ın ana şirketi Alphabet’in CEO’su Sundar Pichai ve Apple’ın CEO’su Tim Cook yer aldı. Bu durum, Trump hükümetinin büyük ulusötesi şirket CEO’larının hükümeti olacağını gösteriyor. Tıpkı aşırı sağcı hükümetler ve liderler Javier Milei, Nayib Bukele, Giorgia Meloni ve Santiago Abascal’da olduğu gibi.

“ABD, dünyanın en büyük, en güçlü ve en saygın ülkesi olarak hak ettiği yeri geri alacak ve tüm dünyada korku ve hayranlık uyandıracak,” diyen Trump’ın yarım saatlik konuşması kibir, küstahlık ve aşırı milliyetçilikle doluydu. Panama Kanalı’na atıfta bulunarak tehditkâr bir şekilde “Geri alacağız” dedi. Göçmenleri suçlular olarak gösterdi: “Birçoğu hapishanelerden ve psikiyatri kurumlarından geliyor ve dünyanın dört bir yanından ülkemize yasadışı yollarla giriyorlar.” Bir ticaret savaşı tehdidinde bulundu: “Vatandaşlarımızı zenginleştirmek için yabancı ülkelere gümrük vergileri ve tarifeler uygulayacağız.” Ve “Erkek ve kadın olmak üzere sadece iki cinsiyetin var olması ABD’nin resmi hükümet politikası olacaktır,” diyerek kadın ve lgbti+ düşmanlığını ve hak karşıtlığını bir kez daha ortaya koydu. Etkinlik ayrıca Siyonist bir hahamın konuşmasıyla sona erdi.

Emperyalizmin önde gelen temsilcisi olarak daha göreve başladığı ilk günlerde, halk karşıtı karakterini yansıtan ve hem Kuzey Amerika hem de dünya halklarına yönelik hak ihlallerinin habercisi olan bir dizi kararname imzaladı. Bu kararnameler arasında ilaç fiyatlarını düşürmeyi amaçlayan önceki yönergelerin kaldırılması; çeşitlilik, eşitlik ve kapsayıcılık programı kapsamında işe alınan kamu çalışanlarının daha sonra işten çıkarılmak üzere işlerinin dondurulması; doğumla vatandaşlık hakkına son verilmesi; Trump’ın ‘‘radikal çevrecilik’’ olarak adlandırdığı çevre koruma tedbirlerinin geri alınması ve cinsiyet çeşitliliğini destekleyen programların kaldırılması var. Bunların yanı sıra ABD’nin ikinci kez Paris İklim Anlaşması’ndan ve Dünya Sağlık Örgütü’nden çekildiğini duyurdu. Çevre kontrolleri olmadan petrol ve doğalgaz çıkarımını önemli ölçüde genişletmek için “ulusal enerji acil durumu” ilan etti. Ayrıca 2021’de ABD Kongre Binası’na şiddet kullanarak baskın yapan 1.500 aşırı sağcıyı affetti.

Aşırı sağcı Donald Trump’ın başkanlığa geri dönüşü, kapitalist-emperyalist sistemin yıllardır yaşadığı toplumsal, ekonomik ve siyasi krizin ve çöküşün ABD’deki tezahürüdür. Yeni yönetim işçiler, kadınlar, gençler ve göçmenler için hiçbir iyileştirme getirmeyecek. Dünya halkları, Filistinliler, Ukrayna halkı ve dünyanın diğer sömürülen ve ezilen kesimleri yararına hiçbir şey beklenemez.

Birçok teknoloji şirketinin CEO’sunun katıldığı yemin töreninde de görüldüğü gibi, Trump hükümeti büyük ulusötesi şirketlere dayalı bir hükümet olacak. Trump, Amerikan işçilerinin sömürülmesini ve dünya halklarının yağmalanmasını sürdürecek. ABD, “güç yoluyla barış” adı altında faşist ve saldırgan karakterini yansıtan dünyanın jandarması rolünü oynamaya devam edecek. Küçümsemememiz ve yüzleşmemiz gereken bu rol aynı zamanda dünyadaki diğer aşırı sağcı hükümetleri ve liderleri de cesaretlendirecektir.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak ABD’deki işçi sınıfını, gençliği, kadınları, lgbti+ları ve halk kesimlerini talepleri etrafında seferber olmaya çağırmayı sürdüreceğiz. Bu bağlamda, Trump’ın göreve başlamasından bir gün önce ABD genelinde gerçekleşen büyük yürüyüş ve mitinglerin altını çizmek gerekiyor. New York ve Washington başta olmak üzere 350 şehirde binlerce kişi kadın hakları ve özgürlükleri, göçmenlerin savunulması, cinsiyet çeşitliliği, Filistin halkına destek ve diğer birçok taleple yürüdü. Bu, ABD halkının aşırı sağcı Donald Trump’a sokaklarda meydan okuma isteğini gözler önüne serdi. ABD’nin başkentinde bir protestocunun söylediği gibi: “Milyarderler zenginleşirken diğerlerinin sokaklarda aç kalmasına seyirci kalmayacağız.”

İUB-DE Venezuela seksiyonu Özgürlük ve Sosyalizm Partisi (PSL) önderi Miguel Angel Hernández

Denetimsizlik, ihmal ve kâr hırsı insan hayatına mâl olmaya devam ediyor!

0

Bolu, Kartalkaya, Grand Kartal Otel’de gerçekleşen yangında, resmî açıklamalara göre 76 kişi yaşamını yitirdi! Hayatını kaybedenlerin yakınlarına baş sağlığı, yaralılara da acil şifalar diliyoruz.

Üzgünüz ve üzgün olduğumuz kadar da öfkeliyiz.

Mevcut düzenin alamet-i farikası haline gelmiş olan tedbirsizlik, denetimsizlik, kâr hırsı ve daha nicesi, insan hayatını hiçe saymaya, kamu güvenliğini yerle yeksan etmeye devam ediyor.

Yangının bir katliama dönüşmesi, otel sahiplerinden başlayıp Kültür ve Turizm Bakanlığı’na dek ulaşan, birçok yetkilinin ve kamu kurumları ve görevlilerinin sorumsuzluğunun bir sonucu.

Yangın algılama ve uyarı sistemlerinin çalışmıyor oluşu, yangından kaçış yollarının eksikliği, yağmurlama gibi yangın söndürme sistemlerinin eksikliği… Bunların hepsi, tedbirsizliğin boyutlarını gözler önüne seriyor.

Otel sahiplerinin bu tedbirsizliklerinin denetimsiz bırakılmış olması ve gerekli önlemlerin alınmasının sağlanmamış olması ise otel sahipleri dışında bu denetimleri yapmakla ve gerekli yetki belgelerini vermekle sorumlu olan tüm kamu kurum ve kuruluşlarının görevlerini layıkıyla yerine getirmediklerinin bir kanıtı.

Kısacası, 76 kişinin yaşamını yitirmiş olması apaçık bir şekilde, denetim görevini yapmayan kurum ve kuruluşlar ile kâr hırsı sonucu güvenlik tedbirlerini almaktan imtina eden sermaye sahiplerinin sorumluluğundadır.

Bu nedenle, katliamda sorumluluğu bulunan tüm kamu görevlileri derhal görevinden alınmalı ve otel yetkilileriyle birlikte yargı önüne taşınmalıdır. Etkin ve şeffaf bir yargılanma sürecinin işletilmesi ve tüm sorumluların cezalandırılması için Bolu katliamı davasının takipçisi olacağız. Tıpkı, Soma’da, Çorlu’da, Hendek’te olduğu gibi!

İşçi Demokrasisi Partisi

22 Ocak 2025 

Telus’ta sendika düşmanlığına karşı direniş devam ediyor

0

Çağrı-İş Sendikası’nda örgütlenen Telus Digital işçilerinin sendika düşmanlığına ve işçi kıyımına karşı mücadelesi devam ediyor. Telus işçileri, direnişin 9. günü olan 18 Ocak’ta firma önünde basın açıklaması düzenledi. Telus’un işçilere uyguladığı mobbing ve baskıya da dikkat çekilen açıklama, mücadeleyi sürdürme ve dayanışmayı büyütme çağrısıyla sona erdi. Kod-25 ile işine son verilen Telus işçisi Hasan Hüseyin Yavuz’un okuduğu açıklamayı aşağıda okurlarımızla paylaşıyoruz.

“Telus’un sömürü düzenine karşı direnişin 9. günündeyiz!

Ben Hasan Hüseyin Yavuz. Telus’ta sendikal mücadelede öncü işçilerden biriydim. Telus yönetimi kanıtsız ve hukuksuz bir şekilde Kod-25 ile işime son verdi. İşime son verilmesiyle birlikte direnişe geçtim ve bugün bu direnişin 9. günü.

Bugün burada, Telus’un işçilere reva gördüğü baskı, mobbing ve insanlık dışı çalışma koşullarına karşı bir kez daha sesimizi yükseltmek için toplandık. Telus, haklarımızı gasp ederek ve üzerimizde baskı kurarak bu direnişi kırmaya çalışıyor. Ancak buradan açıkça söylüyoruz: Bu düzeni kabul etmiyoruz ve asla etmeyeceğiz!

Telus yönetimi, biz işçilerin yasal haklarını hiçe sayıyor. Departman küçültme bahaneleriyle işçileri kovuyor ancak daha sonra alımlara devam ediyorlar. Mola sürelerimizi keyfi bir şekilde gasp ederek, üzerimizde yoğun bir performans baskısı yaratıyorlar. Camları açtırmayarak ve hareket etmemizi engelleyerek bizleri havasız, sağlıksız bir ortamda çalışmaya zorluyorlar. En ufak bir mola ihlalinde uyarılar vererek yıldırma politikaları uyguluyorlar. Bütün bunlar, işçileri istifaya zorlamaya ve sendikal mücadelemizi kırmaya yönelik organize bir baskı planıdır. Buradaki çalışan profilini değiştirmek istiyorlar. Sesini çıkaran herkesi buradan gönderme peşindeler.

Sevgili işçi kardeşlerim, peki biz işçiler bu oyunlara kanacak mıyız? Elbette hayır! Yaptıkları hiçbir şey yanlarına kâr kalmayacak. Birliğimizi bozamayacaklar! Hoşnutsuz olduğumuzu bilecekler, bize reva görülen şartları kabul etmediğimizi yüzlerine vuracağız. Bizlerin anayasal hakkını gasp edenlere burayı dar edeceğiz! Kanada’da veya Avrupa’daki şehirlerde sıcak ofislerinde otururlarken boğazımızdaki lokmaya çökenlerden hesap soracağız. Bizlere bir maille cevap verme tenezzülüne bile girmeyenler bizleri görmezden gelmeye devam edemeyecek!

Buradan Telus yönetimine açıkça sesleniyoruz:

Biz işçiler, bu sömürü düzenini kabul etmiyoruz ve hakkımız olan insanca çalışma koşullarını alana kadar bu direnişi kararlılıkla sürdüreceğiz. Sizi bir kez daha uyarıyoruz: Eğer bu baskılara son vermezseniz, bu direniş yalnızca büyüyecek ve sesimiz daha gür çıkacak.

Biz yalnız değiliz. Bu mücadelede bizlere destek olan sivil toplum kuruluşları, sendikalar ve tüm dayanışma ağlarıyla birlikteyiz. Bu baskıcı düzeni değiştirmek için direnişimizi büyüteceğiz ve direnişimizi kırmaya çalışan her türlü yönteminize karşı duracağız.

Telus’a son sözümüz şudur:

Hakkımızı verin ya da bu direnişin büyümesine tanıklık edin! Bu masalarda hakkımızı alamazsak, sokaklarda almayı çok iyi biliriz. İşçiyi yıldırmaya yönelik her adımınız, yalnızca direncimizi güçlendirir.
Tüm işçi kardeşlerimizi bu mücadeleye katılmaya, omuz omuza durmaya ve dayanışmamızı büyütmeye çağırıyoruz. Birlikte kazanacağız!

Yaşasın direniş, yaşasın dayanışma!”

Gazze’de ateşkes: İsrail geri çekiliyor, Filistin halkı zaferi kutluyor

0

15 Ocak’ta ABD, Mısır ve Katar arabulucu olarak Gazze’de ateşkes anlaşması imzalandığını duyurdu. Anlaşma, Gazze’de yaklaşık 50.000, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te ise 800 Filistinlinin hayatına mal olan 15 aylık İsrail bombardımanı ve kara harekâtının ardından geldi. İsrail için büyük bir gerileme anlamına gelen anlaşma, aynı zamanda İsrail’in Filistin halkının direnişini yok ederek “Büyük İsrail”i inşa etme yönündeki faşist planı çerçevesinde Gazze’yi sömürgeleştirme girişiminde başarısız olan soykırımcı politikanın yenilgisidir. Gazze’de ateşkes anlaşması ve direnişin zaferi sevinç ve mücadeleyle kutlanıyor.

Ateşkes anlaşması

Aylar süren müzakerelerin ardından Netanyahu, Temmuz 2024’ten bu yana şiddetle reddettiği ateşkesi imzalamak zorunda kaldı. Anlaşma 19 Ocak Pazar günü yürürlüğe girecek ve üç aşamadan oluşacak. İlk aşamada, 42 gün sürecek bir ateşkes uygulanacak ve Hamas 33 rehineyi teslim etmeyi taahhüt edecek. Buna karşılık İsrail de Siyonist hapishanelerde tutulan “birkaç yüz” Filistinli mahkûmu serbest bırakacak.

Anlaşma, işgalci birliklerin Gazze’den, büyük şehir merkezlerinden ve şehri ikiye bölen Netzarim koridorundan aşamalı olarak çekilmesini içeriyor. Ancak bazı birlikler sınırda kalmaya devam edecek. Bu anlaşma, mülteci kamplarında yaşayan yaklaşık 2,5 milyon yerinden edilmiş Filistinlinin geri dönüşüne ve Mısır ile olan sınır kapılarından günde 600 tır insani yardım girişine izin verecek ve şu anda İsrail tarafından kontrol edilen Philadelphi geçişini serbest bırakacak. İkinci aşama kalıcı bir ateşkes, tüm rehinelerin teslim edilmesi ve askerlerin tamamının geri çekilmesini öngörmekte. Bu aşama için müzakereler ilk aşamanın 16. gününde başlayacak. Üçüncü aşama ise Gazze’nin yönetimi ve yeniden inşası konularının çözüme kavuşturulmasından oluşacak.

İsrail şu ana kadar rehinelerin serbest bırakılmasından sonra bombardımana devam etmeyeceğine dair yazılı güvence vermeyi reddetti ve İsrail’in aşırı sağcı koalisyon hükümetinin yerinde kalıp kalmayacağı ya da Gazze’ye ne tür bir hükümet dayatmak isteyecekleri başta olmak üzere pek çok soru masada duruyor.

Netanyahu için bir yenilgi; direniş ve küresel seferberlik için bir zafer

Dünya seferberliği ve Filistin direnişi, Siyonist hükümete rehineleri geri almanın tek yolunun tüm İsrail askerlerinin Gazze’den geri çekilmesi olduğunu dayatarak önemli bir zafer elde edecek. İsrail bir kez daha, geçici bir süre için de olsa, yayılmacı planında başarısızlığa uğradı. ABD ve AB’nin silahları ve İsrail, direnişi tasfiye edemez!

Gazze’de bir yıldan fazla süren soykırımın ardından İsrail, 7 Ekim 2023’ten sonra saldırıya başladığında belirlediği hedeflerin hiçbirine ulaşamadı: Gazze topraklarını işgal edemedi ve şimdi tüm birliklerini geri çekmeli; Hamas’ı ve diğer Filistinli direniş örgütlerini tasfiye edemedi ve rehineler ancak henüz imzalanan ve kabul ettirmek için savaşmaya devam etmesi gereken anlaşmadan sonra kurtarılacak.

Anlaşma aynı zamanda Siyonizmin iç krizini ve küresel yalıtılmışlığını da göstermekte. İsrail’deki kitlesel eylemler rehinelerin serbest bırakılması için ateşkes talep ediyordu. Şu anda bile rehinelerin aileleri, “Hamas yok edilene kadar durmayacağını” iddia eden Netanyahu’nun konutunun önünde günlerdir nöbet tutuyor. Uluslararası Ceza Mahkemesi, Netanyahu için tutuklama emri çıkarmıştı. Bu karar ABD ve diğer müttefik ülkeler tarafından reddedilse de siyasi etkisi gizlenemedi ve Netanyahu’nun manevra kabiliyetini en aza indirdi.

Filistin halkının kahramanca direnişi, soykırımı reddetmek için dünya çapında seferberliğin genişlemesi, iç kriz ve Netanyahu’nun uluslararası yalıtılmışlığının birleşimi, Netanyahu hükümetine Mayıs-Haziran 2024’te sunulan ve şimdiye kadar imzalamayı reddettiği bir anlaşmayı dayattı. İsrail kabinesinin anlaşmayı onaylaması gerekirken, hükümet içindeki kriz derinleşiyor. Ulusal Güvenlik Bakanı Ben Gvir daha şimdiden anlaşmayı “teslimiyet” olarak değerlendiriyor ve diğer yetkilileri istifaya çağırıyor. Aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich ise anlaşmayı “kötü ve tehlikeli” olarak değerlendiriyor. Öte yandan anlaşmayı duyuran İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, Netanyahu hükümetinin üyelerini anlaşmayı kabul etmeye çağırdı.

Biden anlaşmanın başarısından kendine pay çıkarırken, Trump “güç yoluyla barış “ı savunuyor

ABD emperyalizminin başı Joe Biden ise anlaşmanın imzalanmasını sağladığını iddia ediyor ve ikiyüzlü bir şekilde “Filistin halkının bunu hak ettiğini”, “Gazze’nin masum halkının artık insani yardıma erişebileceğini” söylüyor. Halbuki Netanyahu’nun Filistin halkına yönelik soykırımı sürdürmesini sağlayan, ABD ve AB’nin İsrail’i finanse edip tepeden tırnağa silahlandırması ve kuşatma nedeniyle yardımların engellenmesiydi. 20 Ocak’ta göreve başlayacak olan Trump, kendi sosyal medya ağı Truth Social üzerinden yaptığı açıklamada Beyaz Saray’ın “Gazze’nin bir daha asla teröristler için güvenli bir sığınak haline gelmemesini sağlamak için İsrail ve müttefikleriyle yakın bir şekilde çalışmaya devam edeceğini” söyledi.

Askerler tamamen geri çekilene kadar seferberliği sürdürelim ve Filistin’in bütünlüğünü savunalım!

Anlaşmanın üçüncü aşaması en zorlu aşama olacak; Gazze’de ve tüm Filistin’de tek bir İsrail askeri kalmayana kadar dünya halklarının Filistin halkıyla ve direnişiyle uluslararası dayanışmayı ve seferberliği sürdürmesine bağlı olacak.

İsrail, yenilgiye uğradıktan sonra askerlerini tamamen geri çekmemek ve Gazze’deki meşru Hamas hükümetine ve Filistin’in toprak bütünlüğüne saygı göstermemek için çeşitli manevralar arayacak. Netanyahu ve Trump, Gazze’deki mevcut hükümeti tanımayı reddediyor. Netanyahu’nun anlaşmaya uymaktan kaçınma çabalarını ancak Filistin direnişiyle birlikte uluslararası seferberlikler önleyebilir.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak tüm dünyada demokratik örgütler ile işçi ve gençlik örgütlerini bu seferberliği desteklemeye çağırıyoruz: İsrail birlikleri Gazze’den çekilsin! Bombardımanlara son! Açlığa ve hastalıklara son vermek üzere uluslararası yardımların kitlesel olarak ulaşması için tüm sınır kapıları derhal açılsın! Netanyahu cezalandırılsın! Soykırım kurbanları için adalet! İsrail ve emperyalist güçlerin askeri müdahalesi olmaksızın, Gazze’nin ve yıkıma uğramış tüm Filistin’in yeniden inşası için! Gazze’nin kendi kaderini özgürce tayin etmesi, hükümetinin ve örgütlerinin tanınması için! Gazze ve Filistin’e siyasi müdahaleye hayır! Soykırım makinesine bir dolar daha harcanmamasını; İsrail ile ekonomik, siyasi, askeri ve diplomatik ilişkilerin kesilmesini talep ediyoruz. Nehirden denize özgür Filistin!

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

15 Ocak 2025

Venezuela’da Maduro’nun üçüncü dönemi başlıyor

0

Seçim sahtekârlığı ve baskı yöntemleriyle Maduro 10 Ocak günü kendisini üçüncü bir dönem için devlet başkanı ilan etti. Bu gelişmeye ilişkin İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Venezuela seksiyonu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi’nin (PSL) 11 Ocak tarihli açıklamasını paylaşıyoruz.

10 Ocak Cuma günü, Nicolás Maduro üçüncü altı yıllık dönem için başkan olarak ilan edildi. Bu gelişme, ordunun ülkede belirleyici güç haline geldiği koşullarda gerçekleşti. Polis, Bolivarcı Ulusal Muhafızlar ve askeri istihbarat birimleri (Dgcim), başkent ve ülkenin ana şehirlerinin yanı sıra devletin tüm kurumlarının merkezlerini ele geçirdi.

Maduro’nun göreve başlama töreninden önceki günlerde, 49 kişinin gözaltına alındığı yeni bir baskı dalgası yaşandı. Gözaltına alınanlar arasında siyasi liderler, insan hakları aktivistleri, toplumsal öncüler ve gazeteciler bulunuyordu.

Maduro, 28 Temmuz’daki başkanlık seçimlerinde skandal nitelikte hile ve sahtekârlıklara imza attı. Çoğunluğun halk iradesine darbe olarak gördüğü bu duruma tepki olarak 29 ve 30 Temmuz’da gerçekleşen halk protestolarını acımasızca bastırarak göreve başladı. Bu ayrım gözetmeyen baskı, sonraki günler ve haftalarda devam ederek çoğu yoksul mahallelerde yaşayan iki binden fazla kişinin tutuklanmasıyla sonuçlandı.

Bu durum, Maduro’nun muhalefetin çoğunlukta olduğu Ulusal Meclisi tanımadığı ve Başsavcılığa askeri müdahalede bulunduğu 2016’dan bu yana diktatörlük olarak nitelendirdiğimiz bir rejimin yeni dönemeçlerinden başka bir şey değildir. 28 Temmuz’dan sonraki günlerde yaşanan sahtekârlık, baskı ve geçtiğimiz Cuma günü duyurulan başkanlık ilanı, Nisan ve Haziran 2017 arasında gerçekleşen protestoların şiddetle bastırılmasının bir devamı niteliğindedir.

Öte yandan, María Corina Machado ve Edmundo González Urrutia liderliğindeki burjuva ve emperyalizm yanlısı sağ muhalefet, son aylarda 10 Ocak’a yönelik yanlış beklentiler yarattı. Daha önce uyardığımız gibi, María Corina Machado’nun bahsettiği geçiş süreci gerçekleşmedi ve Edmundo González ülkeye gelip görevi devralmadı.

Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL) olarak, emekçi halkın özlemini çektiği değişimler naif beklentilerle ya da sihirli formüllerle gerçekleşmeyeceğini söylüyoruz. Bu değişiklikler, yabancı müdahalelerden veya ne olduğu belirsiz bir “uluslararası toplumun” eylemlerinden de gelmeyecektir. Hükümeti ve onun kapitalist sefalet politikalarını yenmek, demokratik özgürlükleri geri kazanmak için burjuva muhalefet partilerine, María Corina Machado ve Edmundo González’e güvenemeyiz. Hele ki ekonomik çıkarları adına kendilerini en yüksek teklife satan patronlara hiç güvenemeyiz.

10 Ocak’ta Maduro’nun ilanıyla, meşruiyeti olmayan ve halk desteğinden yoksun bir hükümet teyit edildi. Bu hükümet, iş dünyasıyla anlaşmalarını daha da derinleştirerek, patron örgütleri Fedecámaras ve Conindustria ile işbirliği içinde sert bir kapitalist kemer sıkma politikası uygulamaya devam edecek. Maduro’nun rejimi, bir zamanlar halk arasında büyük beklentiler yaratmış bir siyasi proje olarak Chavizm’in başarısızlığının bir ifadesidir. Chavizm, kapitalizmin sınırları içinde iş dünyasıyla işbirliği yapan ve “sol” ve “halkçı” bir söylem eşliğinde uygulanan iki yüzlü reformist politikaların başarısızlığını temsil ediyor.

Bu bağlamda, PSL olarak işçi sınıfının ve emekçi halk kesimlerinin içinde bulunduğu gerçekliğin ancak mücadele ile değişebileceğini söylüyoruz. Diktatörlüğü yenmek ve demokratik özgürlükleri geri kazanmak yalnızca işçi sınıfının ve halkın seferberliği ile mümkün olacaktır.

Hükümetin kapitalist sefalet politikalarına alternatif bir program öneriyoruz. Siyasi tutsakların özgürlüğü, demokratik hakların savunulması ve mevcut toplumsal sefaletin son bulması için seferber olmalıyız. Bu doğrultuda öncelikle, emekçilerden yana bir acil durum planını ilan edilmelidir. Bu planın uygulanması için mahallelerde, fabrikalarda, ofislerde, sağlık ve eğitim merkezlerinde gerekli önlemleri alarak örgütlenmemiz acil bir gerekliliktir. Bu plan, emekçi halkın ekonomik ve sosyal sorunlarını önceliklerinden bir özel fon aracılığıyla finanse edilmelidir. Bu fonun kaynakları büyük ulusal ve uluslararası şirketlerden, bankalardan ve çokuluslu şirketlerden sağlanmalı ve şu unsurları da içermelidir: Ülkenin petrolü çokuluslu şirketler ve karma işletmeler olmaksızın %100 kamusal, devlete ait olmalıdır. Bu sektör emekçilerin, uzmanların ve teknikerlerin denetimi altında işletilmelidir. Yerli ve çokuluslu tekellere yönelik vergiler çıkartılmalıdır. Dış borç ödemesi durdurulmalıdır. Orduya ve kolluk kuvvetlerine yönelik devasa harcamalar sonlandırılmalıdır. Yurtdışına kaçırılan ekonomik kaynaklar geri getirilmelidir. Yolsuzluk yapanların mal varlıklarına el konulmalıdır.

Bu kaynaklarla, enflasyona göre aylık olarak endekslenen, temel ihtiyaçlara eşdeğer maaşlar ve emekli maaşları garanti edilmelidir. Ücret prim sistemine son verilmelidir! Üniversiteleri, okulları, hastaneleri ve sağlık merkezlerini yeniden inşa etmek için bir altyapı planı oluşturulmalı, şiddeti ifşa etmeye cesaret eden kadınlar ve lgbti+lar için barınak ve koruma evleri sağlanmalıdır. Benzin, gaz ve elektrik için petrol sanayisi ve temel sanayiye yatırım planı uygulanmalıdır. Tüm bunlar, emekçilerin yönettiği, işçi demokrasisine dayalı gerçek bir sosyalizm için mücadele perspektifiyle yapılmalıdır.

Muhalefet nasıl inşa edilebilir?

0

Türkiye’nin içerisinden geçmekte olduğu çoklu kriz ortamında ana sorunlardan bir tanesi muhalefetin noksanlığı ya da basiretsizliği olmayı sürdürüyor. Siyasal demokrasi sorununun ve ekonomik krizin emekçi kitleler üzerinde yarattığı yıkımın her geçen gün derinleşiyor olması karşısında başta CHP olmak üzere düzen muhalefeti, sistem içi pozisyonlarına tutunmayı devam ettirip kitlelerin taleplerine sırtını dönerek ne demokratik ne de ekonomik alanda bir alternatif sunuyor.

Yoksullaşma ve yoksunlaşmaya karşı öfkenin en güçlü hissedildiği yer işçi sınıfı olmayı sürdürüyor. Ancak işçi sınıfının örgütlü kesimini bünyesinde barındıran sendika konfederasyonlarının önderlikleri de deklarasyonlar yayımlayarak, göstermelik basın açıklamaları ya da sınıfın birliğinden uzak, ayrıksı eylemler düzenleyerek bu öfkeyi örgütlemekten kaçınıyor. Üç büyük konfederasyonun “İnsan onuruna yaraşır bir yaşam istiyoruz” başlığıyla ortak imzaladığı deklarasyonun sonucu alanda ortaklaşmamak olmuştu. Türk-İş’in kitlesel Ankara mitingini saymazsak -ki bu miting dahi işçi sınıfının önüne bir mücadele programı sunmadı- süreç önderlikler tarafından emekçi kitlelerin tabanda yarattığı basıncı bir nebze olsun azaltmak adına kullanıldı.

Sol muhalefet ise, 2023 seçimlerinde arşa çıkan ehvenişer politikasını 2024 yerel seçimlerinde de devam ettirerek demokratik alanın sorunlarını düzen muhalefetinin ellerine teslim etti. Bunun yanı sıra siyasal demokrasi konusunda da ekonomik yıkımla mücadele konusunda da düzenden bağımsız bir politik hat, bir güç birliği oluşturmayarak emekçi kitleler nezdinde güven yaratabilme potansiyeli taşıyan bir süreci elinin tersiyle itmiş oldu.

Rejimin demokratik alanı sınırlayan, en temel demokratik hakların dahi önünü tıkayan politikaları (örneğin kayyım politikaları ya da sendikal örgütlenmeyi kriminalize eden uygulamaları) karşısında ortak bir direnç sergilenemedi. Bu basiretsizliğin son örneğini ise toplumun tamamını ilgilendiren asgari ücret konusu oluşturdu. CHP önderliği “asgari ücret 30 bin TL altında kalırsa yeri göğü inletiriz” söyleminin nasıl bir demagoji olduğunu kanıtlarcasına suskunluğunu korumayı ve daha da önemlisi aslında sınıf karakterini tescillemeyi tercih etti.

Sendikalar ise ya asgari ücret toplantısına katılmayarak ya da sefalet zammı açıklandıktan sonra görünüşü kurtarmak adına yaptıkları küçük basın açıklamalarıyla sinik pozisyonlarını devam ettirdi.

2024 yılını geride bıraktığımız bugünler, Türkiye emekçi halkları adına 2025’in yeni saldırı politikalarıyla, çoklu krizin derinleşmesiyle geçeceğinin sinyallerini fazlasıyla vermekte. Bu tablonun kendisi dahi sol muhalefetin kendisine şu soruyu sormasını ve cevaplarını birlikte tartışmasını dayatıyor: Türkiye’de emekçi kitlelerin, kadınların, gençlerin, lgbti+ların, Kürt halkının ve ezilen tüm kesimlerin muhalefeti nasıl ve kim tarafından inşa edilebilir?

Bizler, bu sorunun cevaplarını tüm mücadele dostlarımızla, daha fazla zaman kaybetmeden tartışmaya açığız. Ancak bunun yolu en temelde, demokratik sorunları düzen muhalefetinin çözeceği yanılgısını toplumsallaştıran ehvenişer politikasının terkiyle ve rejimden kopuş meselesinin emekçi kitlelerin seferber edilmesiyle gündeme gelebileceğinin kabulünden geçmekte.

Ekonomik talepler uğruna mücadeleyi ise salt sendikal bürokrasilerin iki dudağı arasına terk eden teslimiyetçi çizginin ya da sosyalist hareketin kitleden kopuk, dükkancı zihniyette kendi ihtiyaçlarına cevap üreten politikalarının acilen terk edilmesi gerekiyor. Bunun yerine işçi sınıfının örgütlü kesiminin bürokrasiler üzerindeki basıncını daha örgütlü şekilde ifade edebilmesine olanak sağlayabilecek, örgütsüz kitleleri de acil talepler etrafında seferber edebilecek bir mücadele programının inşasının gerekliliğini vurgulamalıyız.

Kısacası, daha fazla mevzi yitirmeden, demokratik ve ekonomik taleplerle mücadeleyi birbirine bağlayacak, rejimden ve sömürü düzeninden kopuş için bir siyasi alternatifin temellerini döşeyebilecek bir Emek İttifakı’nı nasıl inşa edebileceğimiz sorusunu önümüze koymamız gerekiyor.

Zehirli hasat: tarladan sofraya pestisit tehdidi

0

Alışveriş için zincir marketlere gittiğimde raflarda istediğim kaliteyi bulmak bir yana, tatsız ve tuzsuz meyve-sebzelerle karşılaşıyorum herkes gibi. Üstelik bu ürünler fahiş fiyatlara satılmakta. Hiper enflasyon ve ekonomik krizin etkilerini her alanda hissettiğimiz bugünlerde semt pazarları, çoğumuz gibi benim için de genelde daha taze ve sağlıklı ürünlere ulaşmanın kurtarıcı yoluydu; ta ki son günlerde iyice ayyuka çıkan pestisit dolu gündemimize kadar. Bu sorun aslında bir yazıda özetlenemeyecek kadar geniş ve çok boyutlu olan bir konu. Size temel hatlarıyla aktarmaya çalışacağım.

Pestisit nedir?

Tarım ve çevre alanlarında zararlı organizmaları (böcekler, yabancı otlar, mantarlar, kemirgenler gibi) kontrol etmek, uzaklaştırmak veya yok etmek için kullanılan kimyasal maddeler veya biyolojik ajanlardır. İşlevlerine göre böcek öldürücü (insektisit), ot öldürücü (herbisit), mantar öldürücü (fungusit) veya kimyasal yapılarına göre organoklorlu, organofosfatlı, karbamatlı gibi çeşitli sınıflara ayrılır.

Her yanımız zehir

Pestisit kullanımı dünya genelinde, özellikle de Türkiye’de her geçen yıl artmakta. Kapitalizmin dayatması olan “gıda güvenliği” ve “sürekli kâr beklentisi” bahanesiyle bu kimyasallar, üretimin olmazsa olmazı gibi pazarlanmakta. Ancak bu durum, hem doğanın dengesi hem de halk sağlığı açısından büyük bir tehdit oluşturmakta.

Tarım Bakanlığının sitesindeki verilere göre Türkiye’de 2013’te 39 bin 440 ton olan pestisit kullanımı 2015’ten sonra keskin bir artış göstererek 2020 ve 2021 yıllarında 53 bin, 2022’de 55 bin, geçen yıl ise 57 bin 766 tona ulaştı. 1980’lerde ise bu rakam 7-8 bin ton civarındaydı. Pestisitlerin yoğun olarak kullanıldığı bölgeler olarak sırasıyla Akdeniz, Ege ve Marmara Bölgeleri öne çıkmakta.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) gibi uluslararası kuruluşlar, Türkiye’nin pestisit kullanım oranlarının dünya ortalamasının üzerinde olduğuna dikkat çekiyor. Türkiye’de hektar başına düşen pestisit kullanımı yaklaşık 2 kilogram iken, bu oran gelişmiş ülkelerde 1 kilogram civarında. Avrupa Birliği ülkeleri pestisit kullanımını kısıtlayan düzenlemelerle bu oranı azaltma çabası içerisindeyken, Türkiye’de denetim eksikliği nedeniyle kontrolsüz kullanım artmakta. Tüm bunların yanında da diğer bir ciddi sorun, bunların sadece takip edilebilen miktarlar olması. Belki de bu rakam ortalama 2 kilogramdan çok daha fazla.

Daha da endişe verici olan ise Türkiye’de bazı yasaklanmış pestisitlerin hâlâ kullanılması. Örneğin, Avrupa Birliği’nde kullanımı yasaklanan ve muhtemel/olası kanser yapıcı madde listesinde olan klorpirifos gibi pestisitler, Türkiye’de 2016 yılından beri yasaklı olmasına rağmen el altından satılıyor. Daha geçtiğimiz aylarda Avrupa’ya yollanan portakal ve mandalinalarda bu madde saptandı.

Neden şimdi?

Pestisit konusu yeni bir sorun olmamakla birlikte, son yıllarda bu sorunun boyutu ciddi şekilde artmakta. Bunun başlıca nedenlerinden biri, Avrupa’nın sıkı denetim politikaları. Örneğin, 2023 yılında Türkiye’den ihraç edilen 370’ten fazla ürün pestisit kalıntıları nedeniyle Avrupa Birliği tarafından reddedildi, 2024 bitmeden bu rakam 468’e çıkmış durumda. Ve bu reddedilen ürünlerin kaderi net bir şekilde bizlere aktarılmamakta. Unutmadan, ihraç edilen ürünlere ekstra özen gösterilmesine rağmen bunlar oluyor ve ihraç ürünleri toplam üretimin sadece yüzde 10’u, geri kalan kontrol edilmemiş yüzde 90 bizlere yediriliyor.

Bir diğer önemli neden ise ekonomik kriz ve denetimsizlik. Tarım sektöründeki maliyet baskıları nedeniyle çiftçiler daha yüksek verim alabilmek için bilinçsiz ve aşırı miktarda pestisit kullanmakta. Denetimlerin yetersizliği de bu kimyasalların kontrolsüzce kullanılmasına zemin hazırlamakta. Ayrıca zararlı olduğu kanıtlanmış bazı pestisitlerin stoklar bitene kadar geçici izinlerle kullanılmasına izin verilmesi, büyük şirketlerin kârını korurken halk sağlığını ve çevreyi tehlikeye atıyor.

Sorular…

Pestisitler özellikle Türkiye’de farkında olmadan uzun yıllardır etkilendiğimiz ve bizleri zehirleyen bir sorun. Şirketlerin ve bu işin ithalatını yapanların tek derdi ise kâr; halk sağlığı ve tabiatın korunması umurlarında değil. Bu sürecin takipçisi olmakla birlikte, pestisit krizinden sorumlu olan iktidar ile Tarım ve Orman Bakanlığına soruyoruz:

  • Avrupa’dan geri gönderilen bu ürünler Türkiye iç pazarında satışa sunulmakta mıdır? Bununla ilgili süreci kanıtlarıyla belgelendiriyor musunuz?
  • Zehirli olduğunu bilerek kâr amacıyla daha fazla ürün almak için kamu sağlığını yok sayan çiftçilere yönelik ne gibi yaptırımlarınız var?
  • Çok zararlı olduğu kanıtlanmış bazı pestisitlerin, şirketler zarar etmesin diye stokları bitene kadar geçici kullanımına izin verildi mi?
  • Pestisit kalıntılarının denetimi için kaç laboratuvarınız var ve kaçı vatandaşın test için kullanımına açık?
  • Çiftçilerin pestisit kullanımını azaltmaları ve daha güvenli alternatiflere yönelmeleri için teşvik veya destek programları var mı? Bununla ilgili ne gibi eğitimleri kaç çiftçiye verdiniz?
  • Halk pazarlarında satılan ürünlerin denetimi için ne gibi uygulamalarınız var?
  • Saray’da ve Bakanlığınızda çalışanların büyük ilaç şirketleriyle nasıl bağları var ve kaçının ithalatı yapan şirketle direkt veya dolaylı yoldan ortaklığı var?

Okur mektubu: “Asgari ücretli için kurtuluş var”

0

Seçimlerde iktidar yaptığımız partilere “bizi yönet” diyerek gücümüzü devrederiz. Aslında güçlerimizden, yetkilerimizden vazgeçmek anlamına gelen bu durum örgütsüz emekçilerin aleyhine kullanılır. Seçtiğimizi denetleyemezsek onların köleleri oluruz. Sonuç olarak ağır vergi yüküyle, savaşlara yollanmakla, açlıkla, yoksullukla yüzleşiriz.

Buna razı gelmeyen toplum kesimleri vatan hainliği gibi gerekçelerle suçlanır. Katledilmelerinin, zindanlarda çürümelerinin meşru zemin bulması propaganda araçlarıyla sağlanır. Milliyetçilik pompalanır, dini duygular kullanılır… Tutarsa devam, tepkilerle karşılaşırlarsa ertelerler. Yalanlar üstüne yalanlarla bu algılara şekil verilir. Bazen bu yalanların öyle çok akıllıca, dahiyane olması gerekmez. Örneğin 90’lı yıllar deyince Tansu Çiller’i, 5 Nisan kararlarını, faili meçhulleri, Kürtlere yönelik baskıları hatırlarken öte yandan da “herkese bir ev, bir araba anahtarı” vaadini yaşı yeten her birimiz anımsarız. Bugüne şans eseri gelmedik. Özallar, Demireller, Ecevitler farklı şekilde sömüre sömüre şimdiki zamanı getirdiler bize. Çünkü onlar bize her ne kadar farklı olduklarını söyleseler de birbirlerinin devamıydılar. Şimdiki iktidara bakarsak hikâye başka…

Bugüne kadar gelen yalanlar nasıl oldu da karşılık buldu? Şöyle açıklayabiliriz: Önceki büyük sömürü düzeni temel olarak vaat ile ayakta duruyordu. Umut satıyordu eski yönetenler. Şimdi ise elimizden o bile alındı. Eskiden çöp konteynırları etrafında sokak hayvanları oldurdu. Şimdi çöp konteynırlarında yoksul insanlar bekliyor. Sıkı sıkıya bağlı oldukları bu düzen yoksulluk sınırının altındaki asgari ücretle, kadın cinayetlerini savunan patriyarkal yüzüyle, grev yasaklarıyla, yüksek kiralarla, faizi biriken kredi kartı borçlarıyla, icralarla bizim sefaletimizle ayakta dururken birilerini zengin ediyor. Bu yüzden ultra zenginler bizler için asgari ücrete yüzde 30 zammı yeter gördüler. Ülkenin ortalama maaşını 22.100 TL olarak belirlediler.

Patronlar kulübü, hükümet ve sendika bürokratları uzun zamandır bizi düşük zamma alıştırmak için el ele, diz dize verdiler. Asgariye “zam eşittir enflasyon” diyerek yalanlar saçtılar. Peki biz işçiler ne yapacağız, böyle gelmiş böyle gider mi diyeceğiz? Ömür boyu çalışıp yoksullukla yaşamayı kabul mü edeceğiz?

Gece gündüz, hafta içi ve hafta sonu çalışmaktan başka hiçbir şey yapmayalım, konuşmayalım, haklarımızdan bahsetmeyelim, itiraz etmeyelim, ne deniyorsa uslu uslu yapalım ister bu egemenler sınıfı. Ama bizim yapabilecek farklı bir şeyimiz var. Bunu Hitachi işçileri ispatladılar. Direndiler, birlikte başardılar. Polonez işçileri aylardır direniyor. İşimiz tüm direnişleri birleştirmek olmalı.

Zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan işçilerin gücü, toplumun en kalabalık sınıfı olmasından ama en çok da üreten olmasından gelir. Ancak bu gücümüzü kullanmamız için örgütlü olmamız mecburidir. Biz üretmesek hayat durur. Egemenlerin, burjuvazinin saldırıları boşa çıkar. Patronların tek derdi çok üretip az maaş vererek kâr etmek ise, bizim üretimden gelen gücümüzü kullanmamız burjuvazinin aslında bir balon olduğunu gösterir.

Sonra ne mi olur? O muazzam güç, yani işçilerin örgütlü mücadelesi hayatı yeniden kurar. Mezheple, dinle, milliyetle hatta yeri geldiğinde tuttuğumuz takımla dahi bölünebilen biz işçi ve emekçiler bugün geçinemiyor olmakta birleşiyorsak bunun çaresi insan onuruna yaraşır bir yaşam için birleşik mücadelededir. Ve birleşik mücadele için de Emek İttifakı’nı örmeliyiz!

Metal işçisi Yılmaz

Sanayide işten atmaların nedeni ekonomik daralma mı?

0

İşçi sınıfı her sektör, işkolu ve kesimi ile adeta elindeki her şeyi yitirmiş şekilde, ağır kayıplar ile 2025’e girdi. Asgari ücret yüzde 30’luk bir zam ile 22.105 lira oldu. Patronlara, ağalara hayırlı olsun. Elbette hayatlarımız ile alay eden bu zam(!) haberinden sonra Ergün Atalay’ın “küstüm bir daha masaya oturmam” tepkisi de CHP’nin “30.000 lira altında yapılacak bir zammı kabul etmem” dedikten sonra kabul edip bunu erken seçim kampanyasına dönüştürmesi de biz işçilerin yaşadığı krize uzaktan yakından bir çözüm üretmiyor. Bunların dışında gelişen cılız “Reis çıkıp 25’e tamamlayacak, sürpriz yapacak” beklentisi ise, yapsa bile bir o kadar anlamsız. Plan belli. Kriz var, hem de büyük kriz. Bunun faturasını, ne kadar acılı geçerse geçsin, yoksul milyonlar ödeyecek.

Etraftan işten çıkarma haberleri geliyor. Manisa’da Tor Demir, Arçelik, Bitron gibi büyük fabrikalar küçülmeyi bahane ederek işçi çıkartıyor. Küçülüyorlar ama asla daha az üretmiyorlar. Küçülttükleri bizlerin maaşları. Schneider’de grevi yasaklanmış işçiler inatla direnişlerini sürdürürken anlaşma umudunu içeride biriken siparişlere bağlıyor. Skoda Türkiye üretim ve satış rekorları kırıyor. Bir organize sanayi şehrine yukarıdan baksanız bacalar işçi mahallelerinin üzerinde değil fabrikalarda tütüyor. Hammadde ne kadar zamlanırsa yapılan iş/ürün o kadar zamlanıyor. Elbette düşük faizle krediler alıp iş yapmaya alışmış, belki de bu şekilde var olmuş orta ölçekli patronların, bizler için hiç de yeni olmayan yeni ekonomik durumda ayağı sendeleyebilir. Onlar için hiç üzülmemek ile birlikte onların da bizim için üzülmesini beklemiyoruz. En azından dert etmedikleri bir şey var ki o da bizim ücretlerimiz.

Asgari ücret artık yaygın ve neredeyse tek resmi ücret. Kiralar artıyor, günlük yaşam zorlaşıyor ama asgari ücret bu artan pahalılığa yüzdesel olarak yaklaşmıyor bile. Bundandır ya parası yetmez, kredi çıkmaz, patronu bilemeyiz ama işçi ücreti bir masraf kalemi bile değilken fabrikalar çatır çatır çalışıyor. Şimdi, tersine trollük sırası bizde! E hal buysa nerede kriz? Ne krizi? Bu ücretlerin hali ne? Şakası falan yok. Kemalpaşa’daki Temel Conta işçileri soruyor: Kıdem fark etmeksizin herkese asgari ücret veren patronun parası mı yok sendikayı kabul etmiyor? Hayır, 30 yıldır yanında asgari ücret ile çalışan işçi sendika istiyor diye dövmeye kalkışacak kadar yüzsüz, alçak ve bu ücret baskılama politikasına o denli bağlı.

Bunca büyütülmüş işsiz ordumuza rağmen, üretim hacmi henüz küçülmüş durmuyor. Krizin bugünkü aşamasında böylesine ucuz bir emek gücü ile çalıştırmak hâlâ epeyce mantıklı patronlar için. Ama yetmiyor, çalıştığımız için neredeyse üstüne para verdiğimiz bir dünya yaratmak için her zamankinden çok daha aç, çok daha saldırganlar. Nitekim sesimiz henüz gür değil, üretimi durdurup meydanları dolduramıyoruz.

Tamamen tepkisiziz demek de yanlış olur. Polonez’den MKB Rondo’ya, Hitachi’den Schneider’e ve Temel Conta’ya işçiler bu sefalet düzenine seslerini yükseltmeye çalışıyor. İşçi sınıfının tamamı rahatsız ancak altında toplanacakları bayrakları yok henüz. Tek Adam rejiminin en güçlü muhalefeti erken seçimden başka bir şey önermiyor. Rejim ile dost sendikacılar, sağ olsunlar küskünlüklerini belirtiyorlar ya, mücadelelerimizi yalıtık tutmakta da pek ustalar. Sanki ücret baskılama programının bir parçasılar. Yine de tepkiler yükselmeye devam ediyor ve biz devrimci işçilerin görevi daha da belirginleşiyor. Hiçbir şekilde hiçbir sorunumuzun temsilcisi olmayan her düzen unsuruna karşı bütün mücadeleleri birleştirmek, kardeşleşmek ve hayatlarımızın emek rezervi olarak görenlere karşı; alım gücünün düşmesine, ücretlerin baskılanmasına karşı; dış borç olarak alınan tonlarca parayı patronlara karşılıksız dağıtan, taksitini bize ödeten Tek Adam rejimine karşı “Ücretler her üç ayda bir gerçek enflasyon oranında artırılsın” ve “Dış borç ödemelerine son” sloganlarını gittiğimiz her grev çadırına taşımak, bulunduğumuz her yeri grev çadırına dönüştürmek ve diğer grev çadırlarına sesimizi yetiştirecek kadar bağırmak ve yaygınlaştırmak en asli görevimizdir.

Telus’ta sendikalı işçi düşmanlığı

0

İnsan onuruna yaraşır bir yaşam ve çalışma koşulları için Çağrı-İş sendikasında örgütlenen Telus işçilerinin sendikal mücadelesi devam ediyor. İşçilerin Ağustos 2024’te sendikal çoğunluğu sağlamasına rağmen, Telus patronunun sendika düşmanı tutumu bir tutum sergileyerek Çağrı-İş’le masaya oturmayı reddetmişti. Sendika düşmanı yasaları kullanarak işçilerin iradesini kırmaya çalışan Telus patronu karşısında Çağrı-İş örgütlenme ısrarsını sürdürüyor ve dayanışma çağrısında bulunuyor.

Çağrı-İş’in konuyla ilgili yayımladığı son açıklama şu şekilde:

“Ağustos 2024 ayında sendikal hakları için yasalarca istenilen sayıyı da aşarak büyük çoğunluk ile sendikalaşan Telus Digital işçileri, hem şirketin geçersiz yetki itirazı ile hem de sendika düşmanı bölücü ayrıştırıcı tutumu ile karşılaştılar. İşçileri birbirine karşı kışkırtmaya, etnik ve siyasi aidiyetleri üzerinden kısmen de olsa ayrıştırmaya çalışan şirket bununla da yetinmeyerek, özellikle öncü durumda olan işçileri işten atmaktadır. Bugün işten atılan işçi arkadaşımız meclis kürsüsüne kadar da giderek sendikalaşmanın önündeki engellere ve şirketin sendika düşmanlığına da dikkat çekmiştir. Kanada’da işçilerine sendikal haklarını tanımak zorunda kalan Telus Firması, Kanada’da işçi nüfusunu azaltarak ülkemiz gibi sendikalaşmanın daha az olduğu ülkelere yönelip işçi sömürüsünü yoğunlaştırırken sendikal haklarını arayan işçilere karşı da düşmanca tutumunu geliştirmektedir. Üstelik dünyanın en yıpratıcı işlerinin yapıldığı çağrı merkezlerinde Telus işçisinin yaptığı iş daha yıpratıcı ve aldığı ücretler de bir o kadar düşük.
Yeni kurulan genç sendikamız ile kısa sürede bütünleşen Telus işçisi arkadaşlarımız sadece kendi şirketlerini değil diğer çağrı merkezlerinde de örgütlemeye öncülük etmişlerdir. Telus’un da dahil olduğu patron oluşumu olan Çağrı Merkezleri Derneği ise işkolunun değişimi ile örgütlenmeye tedbir almıştır. Yani Telus gibi uluslararası firmaların sendika karşıtlığında Çalışma Bakanlığı’ndan da cesaret aldığını görüyoruz.
Sendikamız ve Telus işçileri olarak Çalışma Bakanlığı ve hükümeti yönetenlere bu sömürünün son bulması yolunda adım atılması için sesleniyoruz.
Ayrıca bizler insanca çalışma koşullarımız insanca yaşanacak ücretler için, evrensel bir insan hakkı olan sendikal haklarımızın tanınması için de Telus nezdinde yapacağımız eylem ve direnişlere tüm duyarlı STK ve kamuoyunun da desteğini bekliyoruz.
Patron düzenine karşı dayanışma yaşatır.”

2024: Filistinli tutsaklara yönelik zulmün en kanlı yılı

0

2024 yılı, Filistinli tutsaklar hareketinin tarihindeki en kanlı sayfa olarak kayda geçti ve Siyonist işgalin acımasız hapishane rejiminin amansız vahşetini gözler önüne serdi. Mahkûmlar ve Eski Tutsaklarla İlişkiler Komisyonu, Filistinli Tutsaklar Derneği ve Addameer Tutuklulara Destek ve İnsan Hakları Derneği’nden oluşan Tutsak Kurumları tarafından yayımlanan özel bir rapor, Filistinli tutsaklara uygulanan şiddeti ve Siyonist işgalin kontrolü elinde tutmak için sürdürdüğü sistematik politikaları gözler önüne seren sarsıcı bir tablo sunuyor. Günlük gözlem ve saha izlemelerine, hukuki analizlere ve tanıklıklara dayanan bu rapor, hapis cezasının Filistin halkına yönelik bir savaş silahına dönüştüğü, kesintisiz saldırganlıkla dolu bir yılı ortaya koymakta.

Siyonist işgal, Batı Şeria’da tutuklama furyasını Gazze’deki 450 günü aşkın süredir devam eden soykırım saldırısıyla eşzamanlı olarak yoğunlaştırdı. Bu furya sistematik işkence, zorla kaybetmeler, idari tutuklamalar ve hedefli infazlarla karakterize olmuş durumda. Sadece 2024 yılında 54 mahkûm şehit oldu; bunların 35’i Gazze’den olmak üzere toplamda 43 tutuklu hayatını kaybetti. Bu yılki tutuklama furyası Filistin direnişini kırmayı, muhalefeti susturmayı ve ırk ayrımcılığına dayalı bir kontrol rejimini sürdürmeyi amaçlayan kasıtlı bir stratejiyi yansıtmaktadır.

Bu tutuklamaların boyutu şaşırtıcı derecede büyük. 2024 yılında 8.800’ün üzerinde tutuklama belgelendi ve soykırımın başlangıcından bu yana Kudüs dahil Batı Şeria’da yaklaşık 14.300 Filistinli tutuklandı. Zorla kaybetmeler nedeniyle sayıları eksik bildirilen Gazzeli tutuklular ise bu karanlık tabloya binlerce kişi daha ekliyor. Tutuklananlar arasında 266 kadın bulunmakta ve soykırımın başlangıcından bu yana 450’den fazla kadın gözaltına alındı; bu sayı 1948 toprakları ve Gazze’deki Filistinlileri kapsıyor. Çocuklar da başlıca hedefler arasında; 2024 yılında Batı Şeria’da en az 700 çocuk, soykırımın başlangıcından bu yana ise toplam 1.055 çocuk tutuklandı. 145 gazeteci ve 320 sağlık çalışanının tutuklanması, işgalin gerçekleri anlatma ve insani yardım çabalarını bastırma niyetini daha da net bir şekilde ortaya koymakta.

Suçlama ya da yargılama olmaksızın süresiz hapis cezasına izin veren baskıcı bir uygulama olan idari tutuklama, soykırımın başlangıcından bu yana 10.000’in üzerinde emirle daha da arttı. Bu uygulama yalnızca erkekleri değil, kadınları ve çocukları da hedef alarak işgalin cezalandırıcı politikalarının temel taşlarından biri olduğunu gözler önüne seriyor. Sayıların ötesinde rapor, tutuklama furyalarına eşlik eden suçları da detaylandırıyor: vahşi dayaklar, tutuklulara ve ailelerine yönelik tehditler, mülklerin tahrip edilmesi ve tutukluların insan kalkanı olarak kullanılması. Tulkarim ve Cenin mülteci kamplarında işgalin şiddeti yeni zirvelere ulaştı; evler yıkıldı ve aile üyeleri, teslim olmaları sağlamak amacıyla birer pazarlık aracı olarak kullanıldı.

Aralık 2024 itibarıyla Siyonist hapishanelerindeki toplam mahkûm sayısı 10.300’ü aşmış durumda. Bunlardan 3.428 kişi idari tutuklu statüsünde, aralarında 100 çocuk ve 22 kadın bulunuyor. İşgal güçleri tarafından “yasadışı savaşçı” olarak sınıflandırılanların Gazzeli tutukluların sayısı ise 1.772, ancak bu rakama askeri kamplarda tutulan birçok kişi dahil değil. Bilinen kadın mahkûm sayısı 89 ve bunlardan 22’si idari tutuklu, 4’ü ise Gazze’den getirilip Damon Hapishanesi’nde tutulan kadınlar. Siyonist hapishanelerindeki çocuk sayısı en az 300 ve bunlar Megiddo, Ofer ve Damon Hapishanelerine dağıtılmış durumda; Gazzeli tutsak çocuklar ise bu sayıya dahil değil. İşgalin zorla kaybetme ve keyfi sınıflandırma politikaları, Gazzeli tutukluların hapsedilme boyutunun tam anlamıyla anlaşılmasını engellemekte.

Bu çarpıcı rakamlar, işgalin hapis cezasını bir tahakküm ve kontrol aracı olarak stratejik bir şekilde kullandığını açıkça ortaya koyuyor. Tutuklamalar yalnızca bireyleri değil, bütün toplulukları hedef alıyor; özellikle Kudüs ve El-Halil odak noktası oluyor. Rakamlar, aralarında işçilerin ve tedaviye ihtiyacı olan hastaların da bulunduğu Gazzeli tutsakların keyfi bir şekilde tutuklanıp insanlık dışı muameleye maruz bırakıldığını göstererek, işgalin temel insan haklarını hiçe sayan pervasızlığını gözler önüne seriyor. Tutukluların yaşadığı sıkıntılar, işgalin bilgi saklama, hukuki sınıflamaları manipüle etme ve süresiz tutuklamayı toplu cezalandırma yöntemi olarak uygulama gibi kasıtlı taktikleriyle daha da ağırlaşıyor.

Tutsak Kurumları tarafından hazırlanan rapor, Filistinlilerin işgal altında maruz kaldığı bitmek bilmeyen şiddetin çarpıcı bir hatırlatıcısıdır. Hapishane sisteminin apartheid rejimini ve sömürgeci tahakkümü sürdürmedeki rolü, askeri saldırganlığın bir yan ürünü değil, Filistin direnişini yok etmeyi ve Filistin kimliğini ortadan kaldırmayı amaçlayan kasıtlı bir stratejidir. Gazze’deki soykırım savaşıyla daha da yoğunlaşan bu sistematik şiddet, acil uluslararası dikkat ve müdahaleyi gerektirmekte. Raporda belgelenen suçlar münferit olaylar değil, daha geniş bir baskı ve mülksüzleştirme projesinin yansımalarıdır. Filistinli tutsaklarla dayanışma, işgal ve apartheid rejimine karşı verilen mücadeleden ayrı düşünülemez. Filistinli tutsakların özgürlüğü, tüm Filistinliler için adalet ve özgürlüğe giden yolda zorunlu bir adımdır.

Eşit ve özgür bir yaşam için mücadeleye 2025’te de devam!

0

2024 yılı, kadınlar ve lgbti+lar açısından direniş ve dayanışmanın ön planda olduğu bir yıl olarak geçti. İktidarın tüm baskı ve engellerine karşın kadınlar ekonomik krizin derinleştirdiği sorunlara, erkek şiddetine ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı mücadelelerini sürdürdü.

Yaz ayları itibarıyla öne çıkan işçi direnişleri içinde kadınların çoğunlukta olduğu Polonez işçilerinin mücadelesi, kadınların emek mücadelesi içinde öne çıkan rolleri ve talepleri açısından bir sembol haline geldi. Sendikaya üye oldukları gerekçesiyle işten atılan işçiler, mücadelelerini tüm zorluklara rağmen kararlılıkla sürdürdü. Polonez işçileri 2024 yılının neredeyse yarısında direndi ve kazandı.

Ancak kadınların mücadelesi yalnızca işyerlerindeki hak ihlalleriyle sınırlı kalmadı; ücret eşitsizliği gibi daha geniş yapısal sorunlarla da devam etti. Kadınlar bu yıl da genel ücret ortalamasının altında ve erkeklerden daha düşük ücretlerle çalıştılar. DİSK-AR’ın 2024 Asgari Ücret Araştırması raporuna göre, asgari ücret ve altında ücret alanların oranı genel olarak yüzde 43,6 iken, kadınlarda bu oran yüzde 54,5’e çıkıyor. Aynı rapora göre, özel sektörde çalışan tahmini 3,5 milyon kadının yüzde 77,4’ü asgari ücretin altında veya asgari ücretin yüzde 20 fazlası ile çalışıyor. Bu durum, cinsiyete dayalı ücret eşitsizliğini bir kez daha gözler önüne seriyor.

Kadınlar, yaşam hakkı için de sokaklardaydı. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun verilerine göre, 2023 yılında 418 kadın öldürülürken, 2024 yılının Kasım ayına kadar 425 kadın cinayeti kayda geçti. Bu sayı her yıl bir önceki yıla göre artış gösteriyor. Ancak kadınların katilleri değişmiyor: Kadınlar bu yıl da evli oldukları erkekler, boşandıkları erkekler, sevgilileri ve babaları, yani en yakınlarındaki erkekler tarafından katledildi. Erkekler ise caydırıcı nitelikte cezalara çarptırılmadı. Türkiye’de toplum ve aile yapısı için tehdit olarak görülen İstanbul Sözleşmesi’nden çıkan Tek Adam rejimi, önleyici tedbirler almak yerine, erkeğin aile reisi olduğu ve kadının kocasına veya çocuğuna baktığı, ev işlerine gömüldüğü “aile”yi güçlendirici politikalar izledi, erkek egemen toplum yapısını pekiştirdi. 2024 yılında kadınlar aileyi güçlendiren politikalara karşı “Hayatlarımız Ailenize Sığmaz” isimli bir kampanya örgütledi, 2025 yılını ise “Cinayetlere Karşı Feminist Kampanya” ile karşılamaya hazırlanıyor.

Anayasa Mahkemesi’nin “kadınların eşinin soyadını alma zorunluluğu eşitliğe aykırıdır” gerekçesiyle Şubat 2023’te Medeni Kanun’un evli kadının kocasının soyadını taşıması zorunluluğu getiren maddesini iptal etmesiyle, kadınların mahkeme kararları yoluyla kendi soyadlarını kullanma hakkı mücadelesi yasal alanda önemli bir kazanım elde etmişti. Ancak 2024 yılında AYM tarafından iptal edilen bu madde 9. Yargı Paketi’nde yeniden düzenlenip Meclis’e getirildi ve AYM’nin kararı dikkate alınmadı. 2025 yılında kadınlar soyadı mücadelesine devam edecek. Çünkü soyadı mücadelesi kadının kendine ait bir kişiliğinin, bağımsız bir varlığının olduğunu kabul ettirme mücadelesidir.

Genel olarak, kadın hareketi 2024’te çeşitli zorluklarla karşılaşmasına rağmen, dayanışma ve direniş ile önemli bir güç olmaya devam etti. 2025 yılında aynı mücadele ve kararlılıkla meydanları ve sokakları dolduracağız. Taleplerimizi hep bir ağızdan dayanışma içerisinde dile getireceğiz. Örgütlenmenin önemini hayatımızın birçok alanında görüyoruz. Kapitalizme ve patriyarkaya karşı mücadelede, eşdeğer işe eşit ücret talebimizi 2025’te de güçlü bir şekilde dile getirmeye devam edeceğiz. Cezasızlık politikalarının son bulması ve bir kişi daha eksilmemek için 6284 sayılı kanunun etkin şekilde uygulanması için mücadeleye devam edeceğiz. Sadece belirli mücadele günlerinde değil, gündelik mücadeleyi hep birlikte her gün yeniden örüp bulunduğumuz her alanda sözümüzü dile getireceğiz.

Bir de enflasyona ezdirselerdi!

0

AKP’li politikacılar son günlerde ayrı bir sevinç yaşıyormuş. Sevinçlerinin nedeni seçmenin artık onlarla fotoğraf çekilmekten geri durmamasıymış. Anlıyoruz ki ekonomik yıkımdan ötürü çok fena kızgın olan AKP seçmeni yeniden partisine göz kırpıyormuş. İyi de hangi dağda kurt öldü!

AKP’nin karnesinde başta ekonomi, eğitim ve sağlık hizmetleri olmak üzere tam anlamıyla bir yıkım ve başarısızlık hâkim. İktidar, yüzü kızarmadan bu alanlarda konuşabilecek durumda değil. Konuşuyorlar, o ayrı!

İktidarın 22 yılın sonunda verebileceği yeni tek bir vaadi dahi yok. Vaat diye söyledikleri zaten kendi bozup ettikleri. Enflasyonu düşüreceklermiş! Bir enflasyon kaç kere düşürülür ki? Onu zaten 20 yıl önce yapmamış mıydınız?

Bakan Şimşek enflasyonu nasıl patakladıklarından bahsetmeyi çok seviyor. Ortada henüz pataklanan, yediği dayakla arkasına bakmadan kaçan öyle bir enflasyon da yok. An itibarıyla enflasyon yüzde 47! Ama diyelim ki öyle! İyi de enflasyon niye yükseldi? Tabii ki sizin politikalarınızda ötürü! Neydi? Faiz sebep, enflasyon sonuç!

Eyvallah herkes yanılabilir! Ama kaç kere? Üstelik faturayı ödeyen daima işçi sınıfı ve emekçi yoksul halk. Her yanılgıda fatura daha da ağırlaşıyor. Yanılan siz, faturayı ödeyen niye işçi-emekçi? Düşünün, bu bir de işçinin-emekçinin enflasyona ezdirilmemiş hali!

Lafa gelince büyük ülkeyiz! Ama her şeye ve herkese yeten bütçe işçiye, emekçiye gelince boş tenekeye dönüyor. İşçiye, emekçiye gelince Hazine birden boşalıyor. Milyarlara hükmeden patronlara sağlanan iltimas, kayırma, af, destek işçiye, emekçiye gelince tersine dönüyor. Patrona verilen işçiden, emekçiden niye esirgeniyor?

Maliyenin hayatında öngörüsü bir kez tutmamış ama işçiye, emekliye hedef enflasyon oranında zam yapacakmış! Madem öyle yeniden değerlenme oranı niye yüzde 44? Trafik cezasına, vergiye, her türlü kamusal hizmete yüzde 44 zam yap ama işçinin emekçinin ücreti söz konusu olunca hedef enflasyondan bahset! Niye?

Sebep ortada! Alın teri ne kadar ucuzlarsa bir avuç patronun serveti o kadar birikecek. Onların zenginliği bizim yoksulluğumuz olacak. Onlar servetlerinden vazgeçmez, biz yoksulluğumuzdan vazgeçmediğimiz sürece… Talebimiz net: Tüm ücretlere ve aylıklara üç ayda bir gerçek enflasyon oranında zam istiyoruz! Hiçbir ücretin emek örgütlerinin belirlediği yoksulluk sınırından aşağı olmasını kabul etmiyoruz! Başta sağlık, eğitim, ulaşım, enerji, maden gibi temel hizmetler ve üretim alanları olmak üzere kamulaştırma ve işçi denetimi öneriyoruz!