Ana Sayfa Blog Sayfa 12

Süreç ayrı demokratikleşme ayrı

0

Aylardır yalnızca Türkiye kamuoyunun değil, uluslararası toplumun da dikkatle izlediği bir sürecin içindeyiz.

Sürecin seyri içinde inisiyatifin fazlasıyla rejimde olduğu görülüyor. Tek Adam rejiminin karakteri ve güncel icraatları, bu sürecin demokratikleşmeye hizmet edecek kısmi bir siyasal dönüşüm yaratma potansiyelinin dahi ciddi sınırlılıklara tabi olduğunu her gün biraz daha açığa vuruyor.

Kürt siyasi hareketi, sürecin zorluklarını da görerek, bir yol kazasına sebebiyet vermeme hassasiyetiyle farklı bileşenleri üzerinden uyarılar yapmayı sürdürüyor. Sürecin yasal zemine kavuşturulması, toplumsallaştırılarak üzerine bina edileceği zeminin genişletilmesi; kapsamının güçler dengesinin de izin verdiği ölçüde genişletilmesi için çabalıyor.

Ancak bu çabaya rağmen yolda birçok engel var. Bir yandan mecliste komisyon kurulması ve PKK’nin sembolik bir törenle silahlarını teslim etmesi gündemdeyken öte yandan sürecin ana aktörü Öcalan sınırları esnetilse de hâlâ tecrit altında. Demirtaş, Yüksekdağ gibi sayısız siyasi tutsak hâlâ serbest bırakılmış değil. Ağır hasta tutsaklara ilişkin düzenleme çağrıları ivedilikle ele alınmıyor. Hatta huzura kavuşması ümit edilen dağlardan silahlı operasyonların devam ettiği haberleri geliyor.

Şurası kesin, Tek Adam rejimi açısından demokratikleşme gibi bir gündem söz konusu bile değil. Öncelikli tehdit algısı değişmiş durumda ve artık öncelikli hedef Kürt hareketi değil, CHP. Burjuva ana muhalefet partisine arka arkaya yapılan saldırılarla “Ya boyun eğ ya da ezil” mesajı veriliyor.

Kürt siyasiler sürece zarar vermemek adına bu otoriter gidişata yalnızca itirazla yetinmekte. İlk bakışta anlaşılır olan bu hassasiyet, rejim açısından kolayca suistimal edilebilir bir kırılganlığa dönüşüyor. Bu kırılgan zemin, süreci sahiplenmenin ötesinde, rejimin peşinden sürüklenme riskini de barındırıyor.

Bu atmosferde bir “yeni anayasa” sürecinin gündeme getirilmesi ise geri dönüşü mümkün olmayan bir hata olacaktır. Eğer kırmızı bir çizgi çekilecekse bu sınırı işaretlemeli.

Silahların susması için bu iktidarla masaya oturmak ne kadar anlaşılır ve meşruysa, bu iktidarı demokratik bir anayasanın kurucu gücü olarak kabul etmek o derece yanlış olur. Bu, demokratik toplum iddiasıyla bağdaşmayacak bir yük olur.

İfade özgürlüğünün baskılandığı, bir karikatür bahanesiyle mizah dergilerinin hedef alındığı, lgbti+ların devlet ricali tarafından şeytanlaştırıldığı, göstermelik seçimle ilerleyecek bir rejime geçişin yoklandığı bu ülkede “süreç” ile “demokratikleşme” arasındaki bağı otomatikman varsaymak gibi bir lükse sahip değiliz.

Silahların susması, uzun vadede emekçilerin birliği, şovenizmin geriletilmesi ve sınıf hareketinin önünün açılması açısından önemlidir. Ancak sürecin demokratik kazanımlar için değerlendirilmesi ne kadar meşru ve gerekliyse, rejimin otoriter karakterinin ve hedeflerinin hesaba katılması da o derece zaruri.

Demokratikleşme; işçi sınıfının ekmek ve özgürlük kavgası ile Kürt halkının eşitlik mücadelesinin, kadınların, lgbti+ların, gençlerin, Alevilerin özgürlük taleplerinin bir arada ele alınmasıyla, kitlelerin bu yönlü birleşik mücadelesiyle kazanılacak. Silahların susması, bu kavgayı kolaylaştırdığı ölçüde tarihsel anlamını kazanacak.

Türkiye’de Devlet ve Devrim kitabı tanıtıldı

0

2023 yılında aramızdan ayrılan, Türkiye Troçkizminin kurucu önderlerinden, İşçi Cephesi’nin ve İşçi Demokrasisi Partisi’nin (İDP) kurucularından ve Gazete Nisan’ın yazarlarından olan Muhittin Karkın’ın 1978 ile 2023 yılları arasında kaleme aldığı yazılarının derlendiği Muhittin Karkın Seçme Eserleri 2 – Türkiye’de Devlet ve Devrim‘in tanıtım etkinliği 6 Temmuz günü gerçekleşti. Enternasyonal Yayıncılık tarafından basılan kitabın ilk cildi Türkiye’de Devrimci Partinin İnşası başlığıyla Şubat 2024’te yayımlanmıştı.

Muhittin Karkın’ın hayatındaki önemli dönemeçleri aktaran bir sinevizyon gösterimi ile başlayan etkinliğe Karkın’ın dostları ve yoldaşları katıldı. Sinevizyon gösteriminin ardından, İDP üyesi ve Gazete Nisan yazarı Cemre Sava ve İDP Genel Başkanı Oktay Çelik yeni çıkan kitap hakkında konuşma yaptı. Sava, konuşmasında Muhittin Karkın’ın düşünme biçiminin üzerinde bıraktığı derin izleri anlatırken Karkın’ın hem bir yoldaş olarak hem de insani olarak öneminden söz etti. İşçi sınıfı içinde ve ona adanmış bir hayat olarak tarif ettiği Karkın’ın kitabının Türkiye’de rejim tahlillerine dair kıymetli bir katkı ve sınıf devrimcileri için faydalı bir başvuru kaynağı olacağını anlattı. Sava konuşmasının devamında, Türkiye’deki rejimi faşizm veya belli aralıklarla kesintiye uğrayan bir parlamenter demokrasi olarak tahlil eden hatalı yaklaşımlara karşı Karkın’ın sui generis (kendine özgü) Bonapartizm olarak isimlendirdiği rejim tahlilini izah etti.

Oktay Çelik ise Karkın’ın 1978’den 2023’e kadar yazdığı metinlerden seçilerek hazırlanan ve altı bölümden oluşan kitabın tarihi bir belge niteliği taşımasının yanı sıra içindeki tezlerin bugün için de geçerliliğini koruduğunu söyledi. Karkın’ın 1980 öncesindeki yazılarıyla başlayan Türkiye’de Devlet ve Devrim ve rejimin içinde bulunduğu kriz haliyle bugün Tek Adam rejiminin siyasal baskı ve emekçi halka yönelik ekonomik saldırıları arasında bağ kuran Çelik, kitabın yalnızca geçmişe ve bugüne değil geleceğe de ışık tuttuğunu vurguladı. Çelik’in konuşmasının ardından sorular ve katkılarla devam eden etkinlik, Muhittin Karkın ile birlikte devrimci faaliyet sürdürmüş yoldaşlarının onunla ilgili anılarını anlatmalarıyla sona erdi.

İşçiler niçin muhalefete yönelen baskılara karşı gelmelidir?

0

Hükümetin İmamoğlu’nun tutuklanması ile zirveye taşıdığı siyasi saldırı biz işçilerin bir kesimi için kabul edilemez görünüyor; bir kesim “Yok aslında birbirlerinden farkları” derken diğerlerine göre daha az ama azımsanmayacak bir kesim ise AKP’yi desteklediğini söylüyor.

Bizler ise İmamoğlu’nun tutuklanması, ilçe belediyelerine kayyum ve CHP’ye kayyum-butlan gibi temel demokratik haklara yönelen saldırıların karşısında durmamız gerektiğini söylerken bu saldırıların emeğe yapılan saldırıların kardeşi olduğunu düşünüyoruz.

Neden mi?

AKP ilk yıllarında yoksulluk, yolsuzluk ve yasaklara karşı mücadele ettiğini iddia ediyordu. İlk seçimde tam da yasaklar (seçim barajı) sayesinde oyların yüzde 34,3’ünü alarak Meclisteki sandalyelerin yüzde 66’sına sahip oldu.

AKP’nin programı bir burjuva program olarak netti: özelleştirme, sendikasızlaştırma, maaşların baskılanması, doğal varlıkların talana açılması… Tüm bunlar mevcut burjuvazinin kârına kâr katmasını, bugün iyiden iyiye serpilmiş olan yeni talancıların önünün açılmasını ve emperyalizme verilen payın artırılmasını sağlayacaktı. İşte bu yüzden AKP ilk yıllarında bu üçlünün (çokuluslu şirketler, eski zenginler ve kendi zenginleri) ortak iktidarı olmayı başardı. Bu süreçte eski tip baskıcı rejimin kalıntılarıyla rekabet ederken demokratikleşme yalanını satmaya çalıştı.

Tabloyu değiştiren 2008 krizi oldu. Dünya genelinde yaşanan seferberlikler, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da patlak veren devrimler AKP’nin demokrasi maskesini makyaj tutmaz hale getirdi. Pasta küçüldü, pay isteyen arttı. Üstüne Gezi ile başlayan kitlesel seferberlik iktidar içi bloğu bile çatırdattı. Nihayetinde Erdoğan’ın burjuvaziyi tatmin etme çabası tam baskıcı bir rejime evrilmekle mümkün oldu.

AKP’den önceki rejimin işçi ve emekçiler için savunulacak bir yanı elbette ki yoktu. Ancak Erdoğan iktidarının bize maliyetine bakalım: En zengin yüzde 5, bugün geri kalanın toplamından daha zengin! 2002 yılında gelir vergisinin 1. dilimi asgari ücretin 15 katından fazla idi, şimdi asgari ücretli dahi altıncı aydan sonra ilk vergi dilimini geçiyor. Kıdem tavanı 2003 yılında asgari ücretin 4,4 katı idi, 2025’te bu oran asgari ücretin 1,7 katına geriledi. Benzer gerilemeleri emeklilerde, sosyal haklarda, eğitim ve sağlığa ayrılan bütçelerde vb. görmemiz de mümkün.

Bu yüzden bize göre tüm bu baskı, umut ve umutsuzluk ortamında öncelikli olarak yapmamız gereken şey işçi ve emekçilerin bağımsız birliğini kurmaktır. Buradan başlamayan veya buraya varmayan hiçbir yol ne Türkiye’yi ne de dünyayı daha iyi bir hale getirebilir. Zira kapitalist ilişkilerden kopamayan hiçbir çözüm önerisi bizlere daha insanca koşullar sunamıyor. Bugün burjuvazi dünyanın hiçbir yerinde demokrasi aradığını yalan da olsa söylemiyor!

Eskiden “iyi, dürüst adam” denen Kılıçdaroğlu bugün AKP’nin rüzgârını kanatlarına alıp partiye tünemeye çalışıyor. Çünkü o, burjuva düzenden kopamayan bir programın savunucusu. 2023 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde “seçimlerin olağanüstülüğü” bahane edilerek Kılıçdaroğlu’na yapılan açık çağrılar o gün sınıfın ve Kürt halkının burjuvaziden bağımsız bir şekilde bir araya gelme ihtimalini kurban etti. Kılıçdaroğlu’nun (ve unutmayalım ki Akşener’in de) bugünkü tutumu, eğer seçilseydiler başımıza geleceklerin bir jeneriğidir.

İşçi sınıfına, kendimize dönelim. CHP muhalefetinin bambaşka bir ekonomi programı önermediğini biliyoruz. Ancak saldırıların yalnızca CHP’ye değil, temel demokratik haklara yöneldiğini biliyoruz.

İktidarın iki büyük gücü var: muhalefeti baskılamak ve yoksuldan aldığını zengine dağıtmak. Kuşkusuz ki hükümet birincisini yapabildikçe ikincisini daha güçlü yapacak. Bu yüzden Esenyurt Belediyesi ile başlayan, İmamoğlu ile süren, eski belediye başkanlarına ulaşan bu saldırıların karşısında durmak biz işçi emekçilerin görevidir.

Bugün CHP’ye hiç inanmayan, güvenmeyen yüz binlerce, milyonlarca insan (başta gençler) demokratik seferberliğe katılıyor. Baskıcı rejim bir yandan gözaltı ve davalarla, bir yandan CHP’yi bölmeye çalışarak ama diğer yandan da işçi ve emekçileri daha da baskılayıp yoksullaştırarak zenginlere kendi değerini anımsatıyor. İşte bu yüzden iktidarın soframızdan elini çekmesini söyleyen çağrımız ile hükümetin elinde tuttuğu siyasi tutsakların (İmamoğlu, Demirtaş, Osman Kavala, Can Atalay ve daha niceleri) serbest bırakılmasından yana olmamız, ekmek kavgamıza güç veren taleplerdir.

Baskıların karşısında düzen muhaliflerinin nasıl döküldüğünü görüyoruz. İşte bu yüzden muhalefete yönelik baskılara karşı çıkmayı, “Soframdan elini çek” diyen birleşik ve bağımsız mücadelemizi de güçlendirecek şekilde örmek bizim büyük dermanımız olarak karşımızda duruyor.

Gazze’de emperyalist soykırım ve devrimci direniş

0

İsrail işgalinin Gazze’ye yönelik saldırıları, modern tarihin en acımasız ve sistematik soykırımlarından biri olmaya devam ediyor. Ekim 2023’ten bu yana Gazze Şeridi, çoğu sivil olan 55 binden fazla Filistinlinin hayatını kaybettiği acımasız bombardımanlara maruz kaldı. Yerleşim bölgeleri yerle bir edildi, hastaneler kasıtlı olarak hedef alındı ve hatta mülteci kamplarıyla okullar bombalandı. İsrail işgal hükümeti ve ordusu, sadece soykırım değil, tam bir yok etme kampanyası yürütmekte. İsrail işgalinin gıda, su ve elektriği kesmesi ve nüfusu kasıtlı olarak aç bırakması, savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar teşkil etmekte. Yıkımın boyutu, yakın tarihte eşi benzeri görülmemiş bir boyutta ve Gazze’nin tüm sivil altyapısı, büyük ölçüde sessiz kalan dünyanın gözleri önünde sistematik olarak yıkılıyor.

Ancak bu dehşetin ortasında direniş de sürüyor. 17 yıldan fazla bir süredir kuşatma altında olan Gazze halkı, teslim olmayı reddeden bir ruhla direnmeye devam ediyor. Savaşçılar asimetrik gerilla savaşı yürütüyor, enkazlara rağmen tüneller yeniden yapılıyor ve çok sayıda hava saldırısından sonra bile evler yeniden inşa ediliyor. Ancak Gazze’deki direniş sadece askeri değil sosyal, kültürel ve derinlemesine insani bir direniş de. Aileler komşularını enkaz altından çıkarıyor, sağlık görevlileri anestezi olmadan ameliyat yapıyor ve anneler çocuklarını onurlu ve dirençli bir şekilde gömüyor. Bunlar, sömürgeci gücün mantığına meydan okuyan direnç eylemleri. Topyekûn şiddet altında çökmeyi reddetmek, başlı başına bir direniş biçimidir. Ölenleri sadece kurban olarak değil, şehit olarak adlandırmak siyasi bir eylemdir; işgalcinin ölümün anlamını dikte etmesine izin vermemektir.

Bu soykırım boşlukta gerçekleşmiyor. Küresel emperyalist güçler tarafından finanse ediliyor ve sürdürülüyor. ABD, İsrail işgaline milyarlarca dolarlık silah tedarik etmeye devam ediyor, sadece 2025 yılında 8 milyar doların üzerinde bir miktarı onaylarken, uluslararası ateşkes çağrılarını engelliyor. Avrupa hükümetleri, kitlesel halk protestolarına rağmen, retorik ötesinde çok az şey yaptı. Almanya ve İngiltere gibi bazı devletler, dayanışma protestolarını suç saydı ve Filistin yanlısı sesleri bastırdı. Mesaj açık: Batı hükümetleri, sadece sessizlikle değil, maddi destekle de derin bir suç ortaklığı yapmaktadır.

Buna rağmen dünyanın dört bir yanındaki sıradan insanlar sessiz kalmadı. Sendikalar, öğrenciler, sömürgecilik karşıtı hareketler ve sosyalist örgütler, benzeri görülmemiş bir dayanışma içinde harekete geçti. Liman işçileri Siyonist kargoları taşımayı reddetti, sanatçılar Siyonist kurumlar tarafından finanse edilen performanslarını iptal etti ve üniversiteler yaygın boykotlar başlattı. Filistinli sendikalar da küresel eylem çağrısı yaparak, uluslararası yoldaşlarına mücadelelerinin ırkçılık, apartheid ve emperyalizme karşı ortak bir savaşın parçası olduğunu hatırlattı.

Gazze sadece acı çeken bir yer değil, sömürgeciliğe karşı küresel mücadelenin ön safıdır. Filistin’i desteklemek, silah üreticilerinden medyanın sessizliğine kadar soykırımı mümkün kılan bir sisteme karşı durmak demektir. Gazze halkının her direniş eyleminde hepimize bir çağrı var: harekete geçmek, ses çıkarmak, örgütlenmek. Bombalar düşerken Gazze hâlâ ayakta. Ve açlığa, yıkıma rağmen bu canlı, sarsılmayan duruş, işgalcinin elde edemeyeceği bir zaferdir.

Kamu işçileri sefalet dayatmasına direniyor

0

Ocak 2025-2027 arasını kapsayacak ve yaklaşık 600 bin kamu işçisini ilgilendiren, Türkiye’nin en büyük Toplu İş Sözleşmesi (TİS) süreci devam ediyor. Bu sürecin işveren tarafını TÜHİS (rejim), kamu işçileri tarafını ise Türk-İş ve Hak-İş oluşturuyor.

İşçi tarafı süreci şubat ayındaki başvurusu ile başlatmış olmasına rağmen işveren tarafı tekliflerini ancak haziran ayında yaptı. İlk teklif 2025’in ilk 6 ayı için yüzde 16, ikinci 6 ayı için yüzde 8; 2026’nın ilk 6 ayı için yüzde 7, ikinci 6 ayı için yüzde 5. İkinci teklif 2025’in ilk 6 ayı için yüzde 17, ikinci 6 ayı için yüzde 10; 2026 yılına ait bir teklif ise bulunmuyor.

Son yıllarda hükümetin bakanları emekçiye yapılacak maaş zamlarında hedeflenen enflasyon oranının dikkate alınacağını dile getiriyordu ki bu emellerini gerçekleştirme pratikleri halihazırda önümüzde cereyan ediyor.

Gerçek enflasyon oranından düşük veriler açıklayan TÜİK’ten dahi düşük ve onur zedeleyici bu teklifler kamu işçisinin insanca yaşama hakkını görmezden geliyor, kamu işçisine sefaleti dayatıyor. Bu TİS süreci 2025-2027 arasını kapsayacağından bırakalım yoksulluk sınırını, 4 kişilik bir ailenin aylık gıda harcaması, yani açlık sınırı asgari ücretten yüksek seyrederken yürütülen bu süreç kamu işçisi için her zamankinden daha fazla hayati öneme sahip.

Fakat tarafların anlaşamadığı durumda son sözü hükümet ile organik bağı olan Yüksek Hakem Kurulu (YHK) söylüyor. YHK dilediği şekilde karar verebildiği gibi bu kararlar kesin ve toplu iş sözleşmesi hükmünde oluyor. Kararların denetimi de mümkün olmadığından toplu iş sözleşmesi tek taraflı olarak mevcut rejimin keyfiyetine kalıyor.

Bitmedi tabii, 6356 sayılı Kanundaki bürokratik zorlukların karşısında kamu işçisinin bir de mecbur bırakıldığı yandaş sarı sendikalarla mücadele etmesi gerekiyor. Nitekim sendikal bürokrasi bu süreçte de hareketsiz kalmayı deniyor ancak kamu işçisi bu sefalet dayatmasına boyun eğmiyor; yapılabilecek en yakın yerde eyleme girişiyor, yol kapatıyor, basıncı ile sendikaya öğlene kadar iş bıraktırıyor, hatta üzerine grev sinyali bile verdirtiyor.

Birçok grev yasağına ek olarak “milli güvenliği” bozucu nitelikte kabul edilen grevler Cumhurbaşkanı tarafından ertelenebiliyor. Hâlbuki bu hüküm grevin ertelenmesine değil, esasen grevin işlevsiz kılınmasına yol açıyor. Dolayısıyla işçinin talebini dile getirdiği her kulvarda “milli güvenlik” tehlikesi görüp en güçlü grev kırıcı görevini yerine getiren ve işçinin karşısına doğrudan dikilen hükümet olmuş oluyor. Kamu işçilerine “söz hakkı” vermeksizin bürokratik yollarla dayatılan toplu iş sözleşmesinin meşruluğundan bahsedemeyiz. Toplu İş Sözleşmesi’nin meşruluğundan bahsedebilmemiz için öncelikle sendikal örgütlenmenin ve grevin pratik sonuçlarının önünü tıkayan bürokratik kanunlar kaldırılmalı, tüm kamu işçilerine grev hakkı tanınmalı, Hakem Kurulu’nun yapısı bağımsız, kararları denetime açık olmalıdır. Özellikle hukuki güvenlik ve öngörülebilirliğin kalmadığı bu son dönemde tepeden inme sefalet dayatmalarına karşı emekçilerin birleşik ve örgütlü mücadele hattında buluşması gerekiyor.

İran’a yönelik ABD-Siyonizm saldırısının ardından

0

Emperyalizmin Ortadoğu’daki garnizonu Siyonist İsrail, 13 Haziran günü İran’a yönelik başlattığı savaşla öncelikle İran’ın hava savunma sistemini, hava üslerini ve nükleer tesislerini hedef aldı. İran silahlı kuvvetlerinin birçok üst düzey komutanını ve ülkenin nükleer programında aktif olan bilim insanlarını öldürdü. Katliamcı Siyonizmin saldırıları yalnızca askeri üslerle sınırlı kalmadı ve İran’ın birçok şehrine yönelik bombardımanlar neticesinde yüzlerce sivil hayatını kaybetti. İran ise misilleme olarak Siyonist varlığın kuzey ve güney merkez bölgelerine füze ve insansız hava araçlarıyla saldırılar gerçekleştirdi.

Siyonizmin aşırı sağcı Trump’ın desteğiyle başlattığı bu savaş, ABD emperyalizminin İran’ın üç önemli nükleer tesisi olan Forda, Natanz ve İsfahan’a sığınak delici GBU-57 bombalarıyla düzenlediği saldırının ardından, 12 günün ertesinde yapılan ateşkesle “şimdilik” sonlandı.

“Şimdilik” diyoruz, çünkü “kuruluşu” işgal, soykırım ve savaş üzerine oturan, emperyalizmin bölgedeki garnizonu Siyonist İsrail devleti var olduğu müddetçe Ortadoğu halkları sürekli bu tehdit altında yaşamayı sürdürecek.

Siyonizmin ABD destekli saldırısının gösterdikleri

Siyonist İsrail’in İran’a dönük başlattığı bu saldırı, Netanyahu rejiminin Filistin halkına yönelik 7 Ekim 2023’ten bu yana sürdürmekte olduğu soykırımın gölgesinde gerçekleşti. Netanyahu rejimi, aradan geçen 1,5 yıllık süreçte, Filistin halkının yaşamı ve toprakları uğruna sürdürdüğü kahramanca direnişi neticesinde askeri ve siyasi hedeflerine ulaşamadıkça savaşı yaygınlaştırma çabalarına girişmişti. Lübnan, Suriye, Yemen ve son olarak İran’a dönük saldırıları bunun örnekleri. Siyonist rejim hedeflerine erişemedikçe kendi içerisindeki politik, askeri ve ekonomik çelişkileri de derinleşiyor. Ve Netanyahu savaşı genişletmeyi kendi meşruiyetini sağlamanın ve “Siyonizmin birliğini” mümkün kılmanın bir aracı olarak kullanıyor. Yine Siyonizmin soykırımına karşı Filistin halkıyla dayanışmak için sokaklara dökülen dünya emekçi halklarının seferberliği Netanyahu rejiminin daha fazla yalıtılmasına olanak sağlıyor. Netanyahu için savaşı yaygınlaştırma çabaları, aynı zamanda emperyalizme, özellikle de başını Trump’ın çektiği ABD emperyalizmine hâlâ “güvenilir” bir ortak olduğunu kanıtlamanın bir aracına dönüşüyor.

Keza Trump’ın başa gelmesiyle ekonomik, askeri ve politik hegemonya krizini aşmak adına daha da saldırgan bir politika benimsemeye çalışan ABD emperyalizminin bu karşı saldırı politikasının Ortadoğu’daki birincil ortağı Siyonist varlık.

Siyonizm ve ABD’nin ortak saldırısı sonucu birçok sivilin hayatını kaybettiği, ordu üst kademesinin öldürüldüğü, savunma sistemi ve askeri üsleri gibi askeri altyapısı ciddi hasar gören İran’da ise, İran İslam Cumhuriyeti rejimi haklı olarak misilleme saldırıları düzenledi. Öte yandan, Siyonist aygıtın istihbarat güçlerinin Molla rejiminin merkezine kadar sirayet ettiğini de bu savaş açığa çıkardı. Aslında bu tablo, İslam Cumhuriyeti rejiminin krizini göstermesi bakımından da oldukça önemli.

Bir diğer önemli husus ise Siyonizm ve ABD’nin İran’a yönelik başlattığı savaşa karşı, devrimci Marksizmin öne çıkarması gereken tutum.

Savaş ve üç tutum

Üzerinde etraflıca durulmaması gereken birinci tutum İslam Cumhuriyeti rejimine karşı Siyonist saldırganlığın yanında konumlandı. Başını İran rejimine muhalif olan şahçı, liberal, kapitalistlerin çektiği bu tutum yine liberal ya da çarpıtılmış bir laiklik anlayışına sahip çevrelerce desteklendi. Varlığı din üzerine bina edilmiş soykırımcı Siyonizmin İran’a “laiklik” ve emperyalizmle birlikte “özgürlük” vaat edebileceğini savunan bu kesimler sadece İran emekçi halkının değil aynı zamanda tüm bölge halklarının da azılı düşmanları. 

Antiemperyalizm tahlilini “kampçı”, “direniş eksenci” bir zaviyeden yapan, bu nedenle de sınıflar arası mücadele yerine burjuva devletler arası bir çekişmeyi/çatışmayı öne çıkaran akımlar ise haklı olarak, İran İslam Cumhuriyeti’nin Siyonizm ve ABD ortak saldırısına karşı kendisini askeri olarak savunma ve karşı saldırı hakkını destekledi. Ancak tam da “kampçı” bakış açısının bir sonucu olan ehvenişer pozisyonuna sürüklenerek İran İslam Cumhuriyeti rejimine politik desteğe/yedeklenmeye teslim oldu.

Üçüncüsü ise, bizim İşçi Demokrasisi Partisi ve İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak savunduğumuz ve devrimci Marksist yöntemi benimseyen gruplar tarafından da alınan pozisyon: İran İslam Cumhuriyeti’nin Siyonizmin ve ABD emperyalizminin saldırılarına karşı kendisini savunma ve karşı saldırı hakkını desteklemek ama bunu İslam Cumhuriyeti rejimine politik destek sunmaksızın yapmak. Yani İran’ın askeri olarak desteklenmesi ama kapitalist, teokratik İslam Cumhuriyeti diktatörlüğünden siyasi bağımsızlığın korunması. Keza bu pozisyon İran’da hem molla rejiminden hem de şahçılardan bağımsız bir alternatifin inşasını -tüm zorluklarına rağmen- sahiplenen sosyalistlerin de pozisyonu.

KYK burslarına acil zam!

0

21-22 Haziran tarihlerinde yaklaşık 2,5 milyon öğrenci üniversite okuma umuduyla YKS’ye girdi. Geçmiş yıllardaki sayıları göz önünde bulunduracak olursak bu öğrencilerin yaklaşık 1,5 milyonu bir okula kayıt yaptıracak ve önümüzdeki eylül ayında üniversite hayatına başlayacak. Bin bir umutla üniversiteye girme hayalleri kuran müstakbel sıra arkadaşlarımızı bekleyen gerçeklik ise maalesef pek iç açıcı değil; zira üniversiteler yaşadığımız dünyadan azade alanlar değil. Kapitalist düzenin ve onun bu ülkedeki siyasi dışavurumu olan Tek Adam rejiminin yarattığı tüm sorunlar, üniversitelerde iyice katmerlenerek öğrencilerin üzerine çöküyor.

Mevzubahis sorunlar arasında belki de en vurucu olanı ise yaşadığımız ekonomik yıkım olmayı sürdürüyor. Tek Adam rejiminin ekonomik krizin faturasını emekçilere kesme politikası, emekçilerle beraber onların çocukları ve geleceğin emekçileri olan öğrencilere de sert bir darbe vurdu. İstanbul Planlama Ajansı’nın (İPA) araştırmasına göre İstanbul’da üç kişilik bir öğrenci evinin ortalama kirası 27.108TL’ye varmış durumda. Yalnızca aylık kira maliyetinin 9.036 TL olması demek, başka geliri olmayan bir öğrenci için eve çıkmanın gıptayla dinlenen bir masala dönüşmesi anlamına geliyor. Bu öğrenci arkadaşımız hasbelkader barınma krizini çözebilmişse; asansörleri sürekli bozulan, yemekhanesi her ay yiyeni zehirleyen KYK yurdunda 6 ila 8 kişilik bir odaya kapağı atabilmişse, bir de aylık 3000 TL’lik KYK bursuna (tabii bu bursu geri ödemek zorunda olmayan yüzde 5’lik dilimin içindeyse) erişebilmişse ne âlâ! Tek sorun, aldığı bu 3000 TL’lik bursun hiçbir devlet üniversitesinde günde üç öğün yemek yemeye yetmiyor olması… Hayat pahalılığı öyle bir raddeye geldi ki artık çalışmadan okumak hiçbirimiz için mümkün değil.

Halbuki bu yoksulluk kader değil! Bizler öğrenciler olarak bir yandan üniversite okumaya çalışmak; bir yandan da sigortasız, esnek, güvencesiz çalışmaya mahkûm edilmek zorunda değiliz. Barınmadan beslenmeye, giyimden eğitime en temel insan haklarımızın ekonomik yıkım eşliğinde ayaklar altına alındığı bu koşullarda haklarımızı korumanın en kesin yolu burslarımızı korumaktan geçiyor. Her geçen gün artan yaşam maliyetlerine karşı eğitim hakkımızı korumak istiyorsak KYK burslarımızın enflasyon karşısında erimemesini sağlamamız gerekiyor. Bunun için burslarımıza üç ayda bir enflasyon oranında otomatik zam talep ediyoruz! Hayat pahalılığının sorumlusu biz değiliz, rejimin enflasyonu dizginlemeyi başaramamasının sorumlusu biz değiliz; faturayı da biz ödemeyeceğiz! Ücretlere, emekli aylıklarına ve KYK burslarına üç ayda bir otomatik zam! Aynı zamanda Türkiye’de mevcut sistemde kamusal eğitimin temel taşı olan KYK burslarının “kredi” adı altında geri ödeme zorunluluğuna tabi tutulmasını, öğrencilere yapılan bu aleni şantajı reddediyoruz. Tüm KYK kredileri bursa çevrilsin! KYK kredi borçları iptal edilsin!

Gerçek bir kamusal eğitimin barınma, beslenme ve eğitimin nitelikli ve ücretsiz sağlanmasından geçtiğini biliyoruz. Bu yola çıkan mücadelenin ilk adımı olarak en acil ihtiyacımızı, KYK burslarına üç ayda bir otomatik zam talebini önümüze koyuyoruz. İnsanca bir yaşam ve eğitim için!

Ekonomik kriz derinleşirken işçi mücadeleleri büyüyor!

0

2025 yılının yarısını geride bıraktık. Biz yılın yarısını geride bırakmadan, Tek Adam rejiminin verdiği asgari ücret bizi açlık sınırının altında bir yaşama çoktan mahkûm etti. Emekçilerin geçtiğimiz aylarda ve halihazırda verdikleri mücadeleler bu yoksul ve yoksun hayatı kabul etmeyeceklerini, insan onuruna yaraşır bir ücret ve çalışma koşulları için mücadeleden geri durmayacaklarını gösteriyor.

Biraz yakından bakacak olursak, özellikle işçi kenti Gebze’de emekçiler birçok fabrikada mücadeleler verdi. Geçtiğimiz aylarda Tüpraş’ta çalışan ve Petrol-İş sendikasına üye binlerce işçinin ücretlerin artması için iş bırakmaya kadar varan fiili eylemliliklerle mücadeleye atıldığını görmüştük. Yine Petrol-İş’e üye olan Portakal Plastik işçileri grevlerini kazanımlarla sonuçlandırmıştı. Tarım Kredi Kooperatifi ile arasındaki toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde anlaşma sağlanamaması üzerine Gebze’de bulunan Petrol-İş Sendikası üyesi Gübretaş fabrikası işçileri de insanca yaşayacak ücret talebi ile 3 Temmuz’da greve başladı.

DİSK Basın İş’in üyelerinin bulunduğu KRT Televizyonu işçileri de ödenmeyen ücretleri karşılığında günlerce yayını durdurmuş ve nihayetinde mücadelelerini zaferle sonuçlandırmışlardı.

Son olarak, sendika düşmanlığıyla öne çıkan ve işçilerin fiili mücadeleleriyle zorla toplu iş sözleşmesi masasına oturtulan DYO Boya’da insanca yaşayacak bir ücret için Kocaeli Dilovası ve İzmir Çiğli’de yer alan iki fabrikada birden grevlerini sürdüren 600 işçi 43. günde mücadelelerini kazandı. İşçiler grevleri sonucunda ücretlerinde il yıl için yüzde 73 oranında zam ve 7 bin 500 TL seyyanen artış elde etti.

Birçok işyerinde ise insanca yaşayacak ücret mücadelesi sürmeye devam ediyor. İzmir’deki Temel Conta işçileri 200’ü aşkın gündür, TPI Kompozit işçileri ise 50 günü aşkındır sefalet ücretlerine karşı insanca yaşayacak bir ücret talebiyle grevdeler. İzmir’de Teksif üyesi Digel tekstil işçileriyse, patronun sendika düşmanlığı yaparak sendikalı işçileri işten çıkarmasının üzerine 17 Ocak’tan bu yana direnişlerini fabrika önünde sürdürüyorlar. İzmir Dikili’de bulunan Queen Çiçek işçileri ise BTO-Sen’e üye oldular ve sendika işyerinde örgütlenme hakkını elde etti. Fakat Danimarka menşeili çiçek tekeli işveren sendika düşmanlığı yaparak işçileri ve ailelerini tehdit etti, örgütlülüğü kırmaya çalıştı. Söz konusu baskılara karşı, BTO-Sen ve üye işçiler her cuma günü Danimarka Başkonsolosluğu önünde basın açıklaması gerçekleştiriyor ve baskıların son bulmasını talep ediyor.

İzmir geçtiğimiz ay 20 bin işçinin katıldığı büyük bir greve şahit oldu. Bu grev her ne kadar CHP’nin işçi düşmanı politikalarıyla kırılmış olsa da büyük bir deneyimdi. İşçiler bir taraftan günlük talepleri için mücadele ederken, memleketin sorunlarını emanet ettiği partilerin kendilerinin taleplerine kulaklarını ne kadar tıkamış olduğunu gösterdi. Bugün İzmir’in Buca Belediyesi’nde çalışan işçiler de insan onuruna yaraşır ücretler ve iş koşulları için grevlerini sürdürmekte.

Kamuda 8. Dönem Toplu Sözleşmesi’ne yaklaştık. Kamu Çerçeve Protokolü altı yüz bin işçinin ücretlerini ve haklarını ilgilendirmekte. Hükümetin kamu işçilerine teklif olarak yine sefalet ücreti sunması sonucu Türk-İş tabandan gelen basınç üzerine bir eylem programı açıkladı. Bu eylem programının üzerine, binlerce sendikalı işçi uyarı eylemlerine başlayarak çalışmadan kaçınma haklarını kullandılar. Bu çerçeve protokole karşı ilk grev kararı ise İzmir’den geldi. Öz Büro İş’in yetkili olduğu Kâtip Çelebi Üniversitesi’nde taleplerin karşılanmaması üzerine işçiler greve çıktılar.

Türkiye işçi sınıfı Tek Adam rejimine “Elinizi soframızdan çekin!” diyor. Patronların temsilcisi olan Tek Adam rejimine karşı en acil taleplerimiz olan “Ücretlere ve emekli aylıklarına üç ayda bir gerçek enflasyon oranında zam!” ve “İşten atmalar yasaklansın!” talepleri etrafında birleşelim!. Sendikal hakların engellenmesine karşı mücadelemizi büyütelim. “Emekçilere kaynak yok” diyenlere, krizin faturasını emekçilere yıkmak isteyenlere karşı çözüm Emek İttifakı’nda diyelim!

Önce grev kırıcılığı, sonra işten çıkarmalar: İzBB’de işçi düşmanlığı sürüyor

0

Geçtiğimiz ay İzmir Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinde çalışan DİSK-Genel-İş üyesi 23 bin işçi, toplu iş sözleşmesi süreci içerisinde taleplerinin karşılanmaması sonucu yasal hakları olan grev kararını aldı ve bu, kamuoyunda uzun süre tartışıldı. Birbiriyle ilişkili birçok açıdan incelenebilecek bu konuda en öne çıkan ise CHP’li belediyenin greve karşı tutumu ve yöntemleri oldu.

Önce sosyal medya trolleri üzerinden işçileri karalama kampanyasına girişildi. “Muhalif bir belediyede yapılan grev iktidara yarar” söylemi üzerinden toplum işçiye düşman edilmeye çalışıldı. Çünkü İzmir halkı grevdeki belediye işçisini desteklerse CHP’li başkan sıkışacaktı. Kendilerini mağdur olarak gösterme çabaları oldukça aşikârdı. 

Keza işçilerin yıllık kıyafet paralarının dahi dahil edildiği yalan yanlış maaş tekliflerini basına ve sosyal medyaya sundular. İşçinin talebinin aşırı yüksek olduğu ve kendi tekliflerinin yeterli miktarda olduğu gibi bir imaj yaratmaya çalıştılar. İşçinin talebi ise aynı belediyede birlikte çalıştıkları Türk-İş’e bağlı Belediye-İş sendikasındaki işçilerle eşit ücret ve sosyal haklara sahip olmaktı.

Süreç içinde çöp toplama gibi işleri başkalarına yaptırarak grev kırıcılık dahi yaptılar. İşçinin karşısına dikilip “grevdeki adam evinde oturur” diyerek grevin içini boşaltmaya çalıştılar, ahkâm kesebilme hakkını kendilerinde görebildiler.

AKP’nin “kamu yararı” adı altında yasakladığı yüzlerce greve karşı güya işçinin yanında olan CHP, grev kırıcılığı yapmalarını “kamu yararı” olarak savundu. Belediye başkanı kendisini mağdur göstermeye çalışarak sokağa çıkıp çöp toplayıp görüntüler servis etti.

Özellikle 19 Mart sürecine baktığımızda, kitlenin genel grev çağrıları karşısında CHP boykot gibi cevaplar üretmişti. Bu çağrıda bulunan kitlenin içerisinde bulunan insanların önemli bir kısmı ise grevin CHP’li bir belediyede gerçekleşiyor olmasından dolayı işçi düşmanı söylem ve tavırlar ortaya koydu; CHP belediyesinin süreci manipüle eden tutumu bunu pekiştirdi.

Yedinci günde uzlaşı ile sonuçlanan grev sonrası bu sefer belediye işten çıkarmalarla gündeme geldi. İşçinin eşit işe eşit ücret talebini karşılamak bir yana dursun, daha iyi şartlarda TİS imzalamış olan çalışanları cezalandırır gibi Belediye-İş ücretlerde geri adım atmazsa 1300’ün üzerinde işçiyi işten çıkaracağını açıkladı. Şu ana kadar Belediye-İş’e bağlı 228 işçi daha önce toplu sözleşmeyle belirlenmiş olarak aldıkları yaşanabilir ücret ve sosyal haklarından feragat etmedikleri için işten çıkarıldı. Sendikaya aba altından sopa gösteren İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı, açıkça “Ya maaşları kendi elinizle düşürün ya da işten çıkarmalar devam edecek” diyor.

İzmir Büyükşehir Belediyesi, sürecin tamamında işçi ve emek düşmanı tutumunu her hareketinde göstermiş oldu. Karalama kampanyaları, grev kırıcılıklar, işten atmalar gibi yöntemlerle hem grevdeki işçiyi hem de diğer işçileri bezdirme politikasını güttü.

Belediyenin bu işçi düşmanlığına karşı greve çıkan Genel-İş üyesi işçilerin ve sırf daha yüksek maaş aldıkları için işten atılmayla karşı karşıya kalan Belediye-İş üyesi işçilerin hakları için mücadelelerinde yanlarında olmalıyız. İnsanca yaşayacak ücret ve çalışma koşulları ile eşit işe eşit ücret talepleri bugün tüm işçi sınıfının ortak sorunlarının birer ifadesi. Bizi yoksullukta eşitlemeye çalışanlara, her durumda fedakârlığı bizlerden isteyenlere karşı taleplerimizi ortaklaştırabilecek bir birleşik mücadele hattına ihtiyaç var.

Doğanın imhası için yasal zırh

0

13 Haziran’da Meclise sunulan Maden Kanunu’nda değişiklik yapılmasına dair teklif, TBMM Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabii Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonu’ndan geçti ve TBMM Genel Kurulu’nda görüşülecek. “Enerji yatırımları hızlansın, dışa bağımlılık azalsın” denilerek savunulan teklif, aslında Türkiye’nin sosyal dokusu, ekonomik dengesi ve ekolojik geleceği için bir tehdit.

Yıllardır koruma altında olan zeytinlik, sulak alan ve SİT alanları kanun teklifiyle madenciliğe açılıyor. Teklifin onaylanması halinde artık ormanlar, meralar ve su havzaları sadece “kamu yararı” gerekçe gösterilerek sermayeye tahsis edilebilecek. Ancak doğayı katletmek üzere hazırlanan bu teklif çerçevesinde madencilik faaliyetlerinin genişletilmesi ile pek çok köy yok edilecek, köylünün geçim kaynağı elinden alınacak, binlerce ağaç kesilecek, biyolojik çeşitlilik tehlikeye girecek, su kaynaklarındaki kirlilik sorunu artacak.

Teklifteki dikkat çeken düzenleme, yapılan başvuruya rağmen ilgili kurum tarafından madencilik faaliyetine izin verilmemesi halinde, Cumhurbaşkanı’nın görevlendirmesi ile oluşturulan kurula “kamu yararı” gerekçe gösterilerek izin hakkında nihai karar verme yetkisi verilmesi. Bu halde madencilik faaliyetlerindeki denetimsizliği azaltmak, şeffaf izin süreçleri yürütmek ve halkın iradesini sürece dahil etmek yerine madencilik faaliyetinin doğaya uygun olup olmadığına bakılmaksızın gerçekleştirilmesinin her bakımdan önü açılmış olacak. Aynı değişiklik teklifinde, kurulun kamu yararı gerekçesi ile madencilik faaliyetine izin vermesi halinde 1 ay içinde ruhsat verileceği düzenlemesine de yer veriliyor. Bu şekilde deyim yerinde ise ışık hızıyla, her türlü denetimden uzak süreç neticesinde, “gerçek” kamu yararı gözetilmeden zeytinlikler, ormanlık alanlar, sit alanları maden alanlarına dönüştürülecek, tarımsal miras yok edilecek.

Yine benzer şekilde kanun teklifinde yer alan bir diğer maddede, sunulan projelere ilişkin kurumların görüş verme süresinin 3 ay gibi bir süre ile kısıtlandığı dikkat çekiyor. Kanun metninde 3 aylık süre içinde kurumun cevap vermemesi halinde “olumlu görüş verildiği” kabul edileceğine yer verilmiş. Örneğin sunulan proje kapsamında Çevre, Şehircilik ve İklim Bakanlığı tarafından yürütülen çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) sürecine dair, kurumların 3 ay içinde görüşlerini bildirmemeleri halinde 3 ay sonunda olumlu görüş bildirildiği kabul edilecek. Dolayısıyla bu değişiklik teklifi, projelerin çevresel etkileri kapsamlı bir şekilde değerlendirilmeden izin sürecine geçmesi anlamına gelmekte. Uygulanacak maden projelerinin sosyal, ekonomik ve ekolojik etkileri ve projenin 25-30 yıl gibi bir süre için faaliyet göstereceği düşünüldüğünde 3 ay gibi kısa bir süre içinde değerlendirme beklenmesi, ilgili kanun teklifi ile sadece hızlıca zeytinliklere kazma kürek vurulmasının hedeflendiğini gözler önüne seriyor.

Diğer yandan, Türkiye’de her yıl onlarca işçi madencilik faaliyetlerinde hayatını kaybederken, ormanlarımız kül, zeytinliklerimiz taş ocağı haline geliyor. Bu gerçekliğe rağmen kamuoyunda tepkiye yol açan söz konusu kanun teklifinde ne bu kayıpların önlenmesine yönelik bir tedbir yer alıyor ne de doğa tahribatını engellemeye dair bir kaygı. Türkiye, ILO verilerine göre dünyada iş cinayetlerinde ilk sıralarda. Soma, Ermenek, Amasra gibi faciaların üzerinden yıllar geçti ama iş güvenliği hâlâ kâğıt üzerinde. Maden sahaları hızla genişlerken işçi sağlığı, iş güvenliği ve örgütlenme hakkı hiçe sayılarak yeni “Soma”lara davetiye çıkaracak.

Doğa ve emek düşmanı bir büyüme modeli olan ve denetimsizliği kalıcılaştırmayı hedefleyen söz konusu kanun düzenlemesine karşı sosyal, ekonomik ve ekolojik ihtiyaçlar gözetilerek “gerçek” kamu yararını ön plana koyan bir düzen için toplumun tüm kesimlerinin birlikte mücadelesi şart!

Jeff Bezos’un düğünü… İnsanlığın yüzüne vurulmuş küstah bir tokat!

0

Dünyada da Türkiye’de de ekonomik kriz var diye lüks tüketiminden vazgeçmiş tek bir patron yok! Şimdi dünya magazin gündeminin tepesine yerleşmiş Jeff Bezos’un Venedik’te yaptığı düğün bunun şahikası. 237 milyar dolarlık servetiyle dünyanın en zengin üçüncü kişisi olan Bezos, Venedik’teki üç günlük düğünü için 30 milyon avro harcamış! Yaklaşık 1,5 milyar Türk lirası!

Harcıyorlar çünkü krizin faturasını onlar değil bütün dünyada emekçiler ödüyor. Ama bunca servete ve harcamaya rağmen deveyi havuduyla yutan bu zengin tayfa adil bir bölüşüm için servet vergisi lafını duymayagörsün, derhal cin çarpmışa dönüyorlar. Zenginlerden artan oranlı servet vergisi alınması şart ve bu artık bütün dünyada temel bir talep olmalı!

Nitekim konu işçi ücretlerine, emekli aylıklarına, kamu hizmetlerine geldiğinde bir düğün parasına kıyamaz oluyor bu patronlar. Başta Amazon olmak üzere Bezos’un şirketleri çalışma koşullarının kötülüğü ve işçi ücretlerinin düşüklüğü konusunda başı çekiyor. İşçiler buna itiraz için örgütlendiğinde ise hükümet destekli baskı ve saldırılar hemen başlıyor. Bezos biliyor ki devlet bir patron devleti, sistem emek sömürüsü üzerine kurulu. O yüzden her hak mücadelesi siyasi bir mücadeledir, diyoruz. Sendika düşmanlığına son verilmeli! Sendikalaşma önündeki tüm engeller kaldırılmalı.

Tabii ki işçi-emekçi düşmanlığı konusunda Bezos yalnız değil. Tüm servetlerinin kaynağı bu düşmanlık ve sömürü! Tam da bu nedenle hemen tüm patronlar kazanırken kârlarını paylaşmazken; kaybederken istiyorlar ki ama işten atılarak, ama düşük ücretlere boyun eğerek zararı çalışanlar ödesin. Peki niye? İşçiler, emekçiler sorumlusu olmadıkları bir krizin faturasını neden ödesinler ki? Kuşkusuz bu kabul edilemez. Tüm ücretler ve aylıklar yoksulluk sınırının üzerine çıkarılmalı. Her çalışan, insan onuruna yaraşır ücretler alabilmeli. İşten atmalar kesinlikle yasaklanmalı.

Tekrar edelim: Ekonomik krizin nedeni emperyalist-kapitalist sistem ve ona yön veren burjuva hükümetler. Kapitalist bataklık kurutulmadan ne barbarlıktan, ne yoksulluktan, ne krizlerden kurtulabiliriz ne de eşit ve özgür bir dünya kurabiliriz. Patronun adı Bezos olur, Sabancı-Koç olur, Marcos Galperin olur, Lei Jun olur. Ülke ABD olur, Türkiye olur, Arjantin olur, Çin olur. Yöneten Trump olur, Erdoğan olur, Milei olur, Şi Cinping olur. Hiç ama hiç fark etmez. Kapitalizm aynı kapitalizm. Sömürü aynı sömürü. Dolayısıyla tarafımız da, çözüm ve mücadelemiz de aynı… Ve şiarımız tüm dünyada ortak: Elinizi soframızdan da, özgürlüklerimizden de çekeceksiniz!

8. Dönem Toplu Sözleşme’de kazanım için tek yol birleşik mücadele

0

2026-2027 yıllarını kapsayan 8. Dönem Toplu Sözleşme süreci temmuz ayı itibarıyla başladı. 1 Ağustos’ta kamu emekçilerini temsilen, yetkili sendika Memur-Sen ile hükümet tarafı masaya oturacak. Ancak ağustos ayına sayılı günler kala Memur-Sen henüz neleri talep ettiğine yönelik bir açıklama yapmadı.

Benzer şekilde Memur-Sen’den sonra en çok üyeye sahip Kamu-Sen ve Birleşik Kamu-İş de somut talepler içeren ya da yol haritası çizen bir açıklama yapmadı. Her geçen gün yüksek enflasyon altında ezilen kamu emekçilerinin tepkileri artarken en büyük üç memur konfederasyonunun bu sessizliği toplu sözleşme sürecinin nasıl sonuçlanacağının da ipucunu vermektedir aslında.

Dördüncü büyük konfederasyon olan KESK ise daha somut açıklamalar ve bir mücadele takvimi açıklamıştı geçtiğimiz aylarda. Artan oranlı vergilendirme sisteminin sabitlenmesi, yoksulluk sınırının üstünde zam, insanca yaşayabilecek emekli maaşı talebi gibi somut taleplerini dile getiren KESK, bu taleplerini haftalara yayarak illerde gerçekleştirdiği basın açıklamaları ile duyurmaya çalıştı. Yapılan açıklamalardaki en önemli vurgu ise tüm kamu emekçilerine ve diğer konfederasyonlara yönelik birlik çağrısı oldu.

AKP hükümetinin iktidarını korumak pahasına uyguladığı yanlış siyasi ve ekonomik politikalar başta kamu emekçileri olmak üzere tüm emekçileri zorlamaktadır. Her geçen gün hızla yükselen enflasyon karşısında yoksulluk ile açlık sınırı altında gidip gelen maaşlara mahkûm bırakılan kamu emekçileri bu konuda yalnız değil. Tıpkı onlar gibi kamu işçileri de şu an toplu sözleşme sürecinde ve hükümetin yaptığı ilk teklifler işçiler tarafından büyük tepki ile karşılandı.

Hem kamu cephesinde hem özel sektör cephesinde tüm emekçiler enflasyon altında eziliyor. Her ne kadar büyük çapta işçi eylemleri henüz mücadele alanında ortaya çıkmasa da lokal bazı direnişler işçi ve emekçilerin patlamaya hazır bir volkan gibi kaynadığını göstermektedir. Bu bağlamda KESK’in yaptığı birleşik mücadele çağrısı oldukça önem taşımakta. Hükümet, kamu emekçileri ve kamu işçilerinin sözleşme tarihleri arasında bilinçli olarak mesafe bıraktı. Amaç, yükselen tepkilerin birleşik bir şekilde karşılarına dikilmesini engellemek. Ancak gemi su alıyor. AKP iktidarı enflasyonu düşürmek adına tüm yükü emekçilerin sırtına yüklemekten vazgeçmeyecek. Buna verilecek yegâne cevap ise tüm işçi ve emekçilerin birleşik bir hat etrafında kenetlenip mücadeleyi yükseltmesi olacak. 

ABD: “Çalınmış topraklarda kimse kaçak değildir!”

0
Solda: Çalınmış topraklarda kimse yasadışı değildir. Sağda: ICE'yi İsrail eğitiyor.

ABD, devlet şiddetinin ve ona karşı mücadelenin yükseldiği bir haziran ayını geride bıraktı. Göçmenlere adeta savaş açan Trump, Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi (ICE) aracılığıyla ülkenin birçok kısmında göçmen avına çıktı. Sokaklarda esen ICE terörü, Trump’ın görevdeki birinci yılında 1 milyon göçmeni sınır dışı etme hedefinden kaynaklanıyor. Bu hedef doğrultusunda evler, işyerleri, kiliseler gibi alanları basan ICE; aileleri ve akrabaları birbirinden koparıyor. Bu saldırılar karşısında ABD’nin güneyindeki Kaliforniya eyaletinde 6 Haziran tarihinde büyük ve kendiliğinden bir seferberlik patlak verdi. Bu bölge İspanyolca konuşan göçmen işçi sınıfının yoğun olarak yaşadığı bir bölge olması sebebiyle ICE’nin hedefindeydi. Bölgenin yine bu özellikleri ICE karşısında direnişi tetikleyen dinamikleri de barındırıyor.

Eyaletin en büyük şehri Los Angeles’ta bir kasaba ve nüfusunun ezici çoğunluğu Latin olan Paramount’ta başlayan seferberlikte göçmen işçiler; ailelerini, akrabalarını ve iş arkadaşlarını korumak için iş bıraktılar ve işyerlerini bloke ettiler. Bunun ardından devlet şiddetine karşı meydanları dolduran göçmen emekçiler işyerlerinden ve yaşam alanlarından başlayarak ICE’nin ilgası, bölgeyi derhal terk etmesi ve gözaltına alınanların da derhal serbest bırakılması talebini yükselttiler. Bu seferberlik herhangi bir halk hareketi değil, çünkü hem işyerlerinin, hatta iş arayanların bekledikleri amele pazarlarının hedef alınması doğrudan işçi sınıfına karşı bir saldırı saldırı anlamına geliyor hem de göçmen emekçilerin verdiği cevabın işyerlerinden ve emekçi mahallelerinden başlaması eylemlerin bir işçi sınıfı isyanı olarak karakterize etmemize sebep oluyor. Bu kendiliğinden eylemlerin sınıfsal niteliğini gösteren önemli olaylardan bir diğeri de ülke çapında 2 milyon üyesi olan Hizmet Çalışanları Uluslararası Sendikası’nın (SEIU) Batı yakası başkanı David Huerta’nın da eylemlere katıldığı için polis tarafından elektroşok silahıyla vurulduktan sonra gözaltına alınmasıydı. Huerta, sendika üyelerinin müdafaası için katıldığı bir eylem gerekçesiyle gözaltına alındı. Yani seferberliğin başından itibaren emekçiler sendikaları ile beraber seferber oldular. Eylemlerde sendikaların yanı sıra Toplum Öz Savunma Koalisyonu* gibi çeşitli göçmen topluluklarının özörgütleri de önemli bir rol oynadı.

Eylemlere ulusal muhafızları ve ABD emperyalizminin eli kanlı deniz piyadelerini bölgeye göndererek cevap veren Trump yönetimi, bu müdahalesiyle Kaliforniya eyalet yönetimini de baypas etmiş oldu. Kitle hareketinin buna cevabı ise Trump’ın doğum gününe denk gelen 14 Haziran tarihinde tarihi bir eylem çağrısında bulunmak oldu. Ülke çapında 5 milyon insanın katıldığı tahmin edilen ve “Krallara Hayır!” şiarıyla düzenlenen eylem yalnızca ICE karşıtı talepleri kapsamıyordu. Filistin’de devam eden soykırımı kınayan eylemde özellikle kamu emekçilerine yönelik işten çıkarma saldırılarının durdurulması ve lgbti+ haklarının savunusu gibi taleplerle, Trump’ın politikalarının yol açtığı birçok hoşnutsuzluk gündemdeydi. İlk günden beri Filistin ve Meksika bayraklarıyla sokağa inen göçmen işçiler dikkatleri çekerken, ulusal çaptaki “Krallara Hayır!” seferberliğinin Boston ayağında ise aynı güne denk gelen Onur Yürüyüşü ile bu seferberlik birleşti. Bu gibi çok olumlu işaretlerin yanında ulusal çaptaki seferberliğe bazı sendikalar katılsa da Kaliforniya’daki düzey yakalanamadı. Yine de Trump’ın göçmen düşmanı programının emek hareketinin gündemine girmesi oldukça kritik. Göçmen emekçilerin dinamik ve militan hattı, sadece ICE karşında değil, aynı zamanda Amerikan işçi sınıfının geri kalanının Trump karşısındaki mücadelesinde de belirleyici bir rol oynayabilir.

*30’dan fazla yerel grubun bir araya gelerek oluşturduğu koalisyon; ICE operasyonlarını izlemek ve komşuları uyararak sınır dışı etmeleri engellemek için bir araya gelen bir taban örgütlenmesi.

13. İzmir LGBTİ+ Onur Yürüyüşü: “Müdahale” sizin, mücadele bizimdir!

0

13. İzmir LGBTİ+ Onur Yürüyüşü bütün engellemelere rağmen gerçekleşti. İzmir Valiliği’nin yasaklarına ve kolluk kuvvetlerinin bütün baskılarına rağmen Alsancak Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde kitle bir araya geldi. Yürüyüşte “Nefrete inat yaşasın hayat!”, “Be trans jiyan nabe”, “Katledilen translar isyanımızdır!”, “Transfobik devlet, yıkacağız elbet!” sloganları atıldı.

Yürüyüşten önce lgbti+lar İzmir’in dört bir yanını gökkuşağı ve trans bayraklarıyla donattı. “Çarka çıkıyoruz” diyerek yürüdüler, yürüyüş esnasında renkleriyle ve binalardan sarkıttıkları metrelerce uzunlukta bayraklarla caddeyi renklendirdiler. Bir süre sonra polis tarafından önleri kesildi ve ablukaya alındılar fakat tüm tedbirlere rağmen yürümeyi başardılar.

13. İzmir LGBTİ+ Onur Haftası’nın basın açıklamasında şu sözlere yer verildi:

“13 yıldır İzmir’de her sene sokağa taşan neşemizi, öfkemizi, isyanımızı ve mücadelemizi; bugün de sokaklara taşıyoruz, geliyoruz! LGBTİ+’lara yönelik her yıl giderek artan nefretin, baskının ve şiddetin arasından, bulduğumuz tüm çatlaklardan sızarak yine çarka çıkıyoruz!

Hormon kısıtlamalarıyla başlayan, ardından ‘aile yılı’ ilan edilen 2025’te bir de var oluşumuzu suçlaştırmaya çalışan bir yasa tasarısıyla karşı karşıyayız. İktidar ve çıkar ortağı şakşakçıları kürsülerden, televizyonlardan, hutbelerden LGBTİ+fobi yaymaya devam ediyor.

2025’e girerken ilan ettikleri ‘aile on yılı’ ile sesimizi kısan, bizi şiddetle tanıştıran, hatta katleden kurumu nefretlerinin kalkanı haline getirdiler. ‘Genel ahlak’ dedikleri, ezenin zulmünü meşrulaştırma çabasından ibaret sömürü ve şiddet düzenini nefret politikalarına dayanak yaptılar. Daha dün, Sağlık Bakanlığı Aile Yılını gerekçe göstererek 21 yaşın altındaki transların hormona erişimini kısıtladı. Transların halihazırda erişemedikleri sağlık hakkında bir boşluk daha açıldı. Edirne’de ‘Bize yaşam hakkı tanımıyorlar’ diyerek hayatına son veren arkadaşımız Helin Kayra’yı kaybedeli 1 ay dahi olmamışken getirilen bu kısıtlama, Helin Kayra’yı ve intihara sürüklenen tüm transları öldürenin devlet olduğunu bir kez daha gösterdi.

Genel ahlakmış, aileymiş, yasakmış. Tanımıyoruz! 2025’i Direniş Yılı, önümüzdeki on yılı Direniş On Yılı ilan ediyoruz! İnsan onuruna sahip çıkan biz lubunyalar ve yoldaşlarımızın mücadelesiyle devletin bahşettiği değil, bizim inşa edeceğimiz bir demokrasiye kavuşacağımızı biliyoruz. Nefret ve düşmanlık üzerinden var ettikleri düzenlerine karşı birbirimizin elini bırakmıyoruz, direniyoruz, çoğalıyoruz. Her Haziran olduğu gibi, bu Haziran da haykırıyoruz: İnadımıza, sabrımıza, mücadelemize sağlık lubunya! Onur Ayımız kutlu olsun!”

Okur mektubu: “Yabancılaşmanın sesi, hüznün dili ve çaresizliğin melodisi”

0

“Köylü, tarihin tekerleğiyle ezilmiş, ama onu döndüren güç olmamıştır.” — L. Troçki

Cumhuriyet’in başından bugüne dek Türkiye’de köylü sınıfı, üretimin yükünü omuzlayan ama siyasetin merkezine bir türlü yerleşemeyen bir toplumsal kesim olarak kalmıştır. Atatürk’ün “Köylü milletin efendisidir” sözüyle onurlandırılan bu sınıf, gerçekte toprağın efendisi değil; çoğunlukla onun bekçisi olabilmiştir. Siyaset ise onu ya sadakatle destekleyen bir seçmen ya da değişimi geciktiren geleneksel bir engel olarak görmüştür.

Osmanlı’dan devralınan ağalık sistemi, Cumhuriyet’in ilk yıllarında köklü biçimde yıkılamadı. Toprak reformu denemeleri, büyük toprak sahiplerinin siyasal gücü karşısında kadük kaldı. Köy Enstitüleri aracılığıyla halkçı bir kalkınma hayali kurulduysa da bu hayal 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelişiyle sona erdi. Üretim araçları değişti.

Traktör tarlaya girdiğinde köylü dışarı atıldı. Toprak artık demirin ve paranın buyruğundaydı. Ağanın gölgesinde yaşayamayanlar kente kaçtı. Sandılar ki şehir özgürlük; meğer şehir, başka bir ağanın çiftliğiydi. O köyde toprak yoktu, bu şehirde zaman. Orada ürün ağaya giderdi, burada emek patrona. Değişen sadece efendinin adıydı.

Traktör köye girdiğinde yalnızca toprak değil hayat da sürüldü. Sabanın yerini alan demir; kadının emeğini görünmez kıldı, erkeklerin sırtındaki yükü makineye devretti. Biçerdöver tarlayı bir günde biçti ama köydeki işçiyi, özellikle mevsimlik kadın emeğini boşa çıkardı. İnsan gücüne gerek kalmayınca köyde iş bitti. İş bitince göç başladı. Ekin biçemeyen, traktör alamayan, toprağı mirasla bölünen yoksul köylüler umudu sırtlayıp şehre aktı.

Şehir, umutla gelinip yoksullukla kalınan yerdi. Bu yolculuk yalnızca bir yer değişimi değil, bir dünyadan kopuşun ve başka bir dünyaya tutunamayışın hikâyesiydi. Köylü gitmiş, işçiye dönüşmüştü. Ama zincir hâlâ aynıydı. Köyde tanınan şehirde yabancıydı artık. Ama en çok da kendilerine yabancılaştılar.

Aynaya baktıklarında gördükleri yüzü tanıyamadılar. Bir zamanlar umutla yola çıkan, köyün dar patikalarında düşe kalka büyüyen o çocuk gitmiş, yerine sabah ezanıyla uyanıp gece yarısı dönen, elleri nasır tutmuş ama sesi çıkmayan bir gölge gelmişti. İçlerinde biriken öfke yerini kabullenişe bırakmıştı. Kabulleniş de bir tür inkârdı aslında. Kendi gerçekliğini unutmanın, yaşadığını sanmanın bir yoluydu. Geldikleri şehirde düzene de, kendilerine de emeklerine de yabancıydılar. Yanlarında çalışan kişi dost değil rakipti, onun başarısı kendi başarısızlıklarıydı. Bir lokma ekmek için bile yarışa zorlandığın bu yeni dünyada kim daha az dinlenirse, kim daha az hata yaparsa, kim daha az ücretle çalışmayı kabul ederse o kazanıyordu. Ama bu zafer, kazananı da sevindirmiyordu. Çünkü her kazanç bir başkasının kaybı, her terfi başka birinin işsiz kalmasıydı. Her ekmek, bir başkasının açlığı pahasına kazanılmıştı. Ve insan, bir başkasının kaybına sevindiği anda, kendi kaybını da kutlamaya başlamış oluyordu.

Bu yabancılaşmanın sesi, şehirlerin arka sokaklarından yükselen bir melodiyle buluştu: Arabesk! Toplumun gazını almaya yönelik, acıyı anlatan ama isyanı değil kederi besleyen bir müzik. Çatışmacı, isyancı bir dinamiği vardı sanki, ama devletin, iktidarın, statükonun gölgesinde yankılanıyordu. Hüzünle büyüyor ama bir adım öteye gitmiyordu. Mücadeleye çağırmıyordu.

Arabesk, şehirdeki köylünün sesi oldu. Yeni dünyanın ezgilerini söylediler, ama o dünya onlara da yabancıydı. Artık ne köylüydüler ne de tam anlamıyla şehirli. Terk ettikleri dünyanın ekonomisinden ve kültüründen kopmuşlardı. İçine girdikleri yeni dünyanın bir parçası da olamamışlardı. Köylülükleri kültürel bir yanıydı, ama ekonomik olarak köylülükten çıkmışlardı. Fabrikaları dolduran işçi yığınlarına dönüşmüşlerdi. Ama sınıf bilincinden uzaktılar. Kent yoksulluğu, arada kalmışlığın adı oldu. Terk edilen dünyadan kopmuş, bunun yarattığı bir ürkeklik, bir çaresizlik, bir kimsesizlik içinde bocalıyorlardı. Gecekondu mahalleleri hayatın ta kendisi oldu. Barınma biçimi değişti, alışkanlıklar değişti. Ama şehirle bütünleşemediler.

Şehir kültürüne yabancıydılar. Şehrin seküler ritmine de, modern yaşamın akışına da. Merkezlere kıyıdan kıyıdan, ürkek gözlerle baktılar. Kaygılı, tedirgin, melankolik… Kendi içlerine kapanmış bir şehir yaşamı sürdüler. Arabesk, işte bu kaygının, bu çelişkinin, bu ikircikli ruh halinin melodisiydi. Ülkede büyüyen eşitsizliğe, adaletsizliğe, yoksulluğa karşı bir siyasi hareket içinde olabilecek onca genç, onca işçi, bir tür uyuşuk bekleyişe sürüklendi. Oysa bir takviye güç olabilirlerdi. Ama olmadılar.

Arabesk, yabancılaşmanın müziğiydi. Hem acıyı anlatan hem de onu besleyen bir çelişki. İnsanların kendi emeklerine, birbirlerine ve hatta kendilerine yabancılaştığı bir dünyada, bu müzik bir ayna gibiydi. Aynayı kırmak yerine, ona bakmayı tercih ettiler. Belki de bu yüzden arabesk yalnızca bir müzik değil, bir yaşam biçimi oldu. Yabancılaşmanın sesi, hüznün dili ve çaresizliğin melodisi…

Metal işçisi Yılmaz

Zehir tarladan başlar: pestisit kullanımı ve tarımda sınıfsal yıkım

0

Türkiye’de son yıllarda tarımsal üretimde pestisit (tarım zehri) kullanımı çarpıcı biçimde arttı. Soframıza gelen her sebzede, meyvede hatta hayvansal gıdalarda bile artık kimyasal kalıntı riski yüksek. Bu sadece çevresel bir tehdit değil; doğrudan bir sınıf meselesidir. Çünkü bu tablo, neoliberal tarım politikalarının ve iktidarın tarım sermayesiyle kurduğu çıkar ilişkilerinin ürünüdür.

AKP iktidarı boyunca tarım politikaları, üreticiyi değil tarım tüccarını, toprak ağasını, tarım şirketlerini koruyan bir hatta ilerledi. Yıllarca köylünün örgütlü gücü olan tarım kooperatifleri tasfiye edildi; üreticinin örgütlenme ve pazarlık gücü bilinçli şekilde zayıflatıldı. Bunun sonucunda çiftçi, her hasat döneminde ürününü satabilmek için sermayedar tüccarın insafına terk edildi.

Tüccar ne verirse ona razı olmak zorunda kalan çiftçi, emeğinin karşılığını alamayınca üretim maliyetlerini kısmaya, verimi artırmak için kimyasallara yönelmeye başladı. Çünkü artık küçük üretici ne gübreye ne ilaca ne de traktör yakıtına güç yetirebiliyor; elinde kalan tek araç, tarlasını ayakta tutmak için pestisit. Bu, çaresizliğin kimyasallaşmış halidir.

Geliri yetmeyen çiftçi, yalnızca tarımsal üretimle geçinemediği için besiciliğe de yöneliyor. Ancak bu sefer iş yükü katlanıyor. Hem tarla işleri hem de ahır işleri arasında ezilen çiftçi, organik gübre üretimi için biriktirdiği tezekleri sağlıklı biçimde saklayamıyor. Bu ihmaller, haşere ve hastalıkları tetikliyor. Çiftçi ise çözümü yine kimyasalda arıyor. Böylece pestisit kısır döngüsü büyüyor: Toprağı, ürünü, havayı zehirliyor; ama bu, çiftçiyi de kurtarmıyor.

Pestisit kullanımı sadece toprağı değil, emeğiyle yaşayan milyonların sağlığını tehdit ediyor. Tüketiciler zehirli gıdalarla besleniyor, çiftçiler bu zehirlere maruz kalıyor. Kanser vakaları, hormonal bozukluklar, toprak erozyonu, biyolojik çeşitlilik kaybı… Tüm bunlar piyasanın “verim” adı altında dayattığı ölümcül sonuçlardır. Kapitalist tarım modeli doğaya ve insana aynı anda savaş açmıştır.

Çözüm kimyada değil, örgütlü tarımda

Çiftçi, üretimden koparılıyor. Tarım bir geçim yolu değil, borç batağına dönüşmüş durumda. Fakat bu tablo kader değil. Pestisitli gıdalarla değil örgütlü üretimle, kooperatiflerle, kamucu tarım politikalarıyla bu düzen değişebilir.

Ama bu da yetmez: Çiftçinin özgürlüğü, emeğini sermayeye değil kolektife yönlendirmesiyle mümkündür. Gerçek çözüm, emekçilerin birleşik mücadelesindedir. Tarım işçisinin, köylünün, üreticinin kurtuluş yolu, işçi sınıfının devrimci programında yatar.

Doğanın ve insanın birlikte sömürüldüğü bu düzende pestisit sadece bir kimyasal değil, sermayenin panzehirsiz açgözlülüğünün sembolüdür.

Belçika’da 25 Haziran genel grevi: işçi sınıfı saldırı programına karşı 5. kez sokakta

0

Belçika’da 25 Haziran Çarşamba günü, hükümetin, işçi sınıfının sosyal haklarını gasp etme girişimine karşı ülke genelinde bir genel grev gerçekleştirildi. Üç büyük sendika konfederasyonu — ABVV‑FGTB, ACV‑CSC ve CGSLB‑ACLVB — tarafından organize edilen eylem, ulaşım, havacılık, liman faaliyetleri ve kamu hizmetlerinde geniş çaplı etki yarattı.

Bu grev, 2025 yılı içinde işçi sınıfına yöneltilen saldırılara karşı düzenlenen beşinci büyük genel grev oldu. Daha önce 6 Ocak, 13 Şubat, 31 Mart ve 29 Nisan tarihlerinde de hayatı durduran eylemler yapılmıştı¹. Bu bakımdan 25 Haziran’daki grev, Belçika işçi sınıfının tüm yıla yayılan direnişinin de bir uğrağı niteliğinde.

Saldırı paketinin içeriği: hükümet ne yapmak istiyor?

Grev, emeklilik hakkına, işsizlik ödeneğine ve ücretlere yönelik saldırılara karşı gerçekleştirildi. Hükümetin uygulamaya koymak istediği saldırı paketi şu başlıklardan oluşuyor:

  • Erken emeklilik hakkının gaspı: Yıpratıcı işlerde çalışanlar dahil, erken emeklilik koşulları zorlaştırılıyor².
  • İşsizlik yardımlarının aşamalı kesilmesi: Uzun süreli işsizlere verilen destek, birkaç ay içinde azaltılarak sıfırlanacak³.
  • Ücret artışlarının yasal sınırla engellenmeye devam edilmesi: 1996 tarihli ücret normu yasası, hükümet tarafından korunuyor. Bu yasa, toplu sözleşmelerde ücret artışını sınırlıyor ve reel ücretlerin yükselmesini engelliyor. Sendikalar, artan hayat pahalılığı karşısında bu düzenlemenin kaldırılmasını talep etse de, hükümet bu sınırlamayı sürdürmekte ısrar ediyor⁴.
  • Kamu hizmetlerinde kesinti ve personel azaltımı: Sağlık, ulaşım, adalet gibi alanlarda binlerce çalışanın görevine son verilmesi hedefleniyor⁵.

Sendikalardan tepki ve talepler

ABVV‑FGTB yaptığı açıklamada, “sosyal güvenlik çökertilmekte, ücretler dondurulmakta ve kamu hizmetleri kesintiye uğratılmaktadır; oysa kârlar artıyor ve eşitsizlik büyüyor” dedi⁶.

ACV‑CSC Başkanı Ann Vermorgen ise bu grevi, “yalnızca sendika üyelerinin değil, tüm çalışanların dayanışma içinde hükümete karşı birlik sergilemesi” olarak değerlendirdi⁷.

FGTB Başkanı Thierry Bodson, saldırıların yaklaşık 185 bin kişiyi doğrudan etkilediğini, yalnızca 55 yaş üzerindeki işsizler arasında 50 bin kişinin hak kaybına uğrayacağını belirtti. Ayrıca 14 Ekim’de daha büyük bir protesto düzenleneceğini duyurdu⁸.

Greve katılım ve etkileri

Brüksel’de sabah saatlerinde yaklaşık 20 bin ila 35 bin kişi protestolara katıldı; polis 20 bin, sendikalar ise 30-35 bin civarında gösterici olduğunu bildirdi⁹.

Brüksel toplu taşıma şirketi STIB, sadece bir metro hattının çalıştığını ve tramvay/otobüs seferlerinin ciddi şekilde sınırlandığını açıkladı¹⁰. Kamu hizmetlerinde de ciddi aksaklıklar yaşandı. Adalet çalışanları, Brüksel Adalet Sarayı önünde bir araya gelerek “yetersiz finansman” nedeniyle adalet sisteminin sürdürülemez hale geldiğini dile getirdi¹¹.

Brüksel Zaventem Havalimanı’nda 261 planlı kalkıştan yalnızca 103’ü gerçekleşebildi¹². Charleroi Havalimanı ise tüm uçuşlarını iptal etti, yolculara yeniden rezervasyon ve iade seçenekleri sunuldu¹³.

Antwerp Limanı’nda pilotaj ve çekici hizmetlerinde kapasite yaklaşık %65’e düştü, bu da liman operasyonlarında belirgin bir yavaşlamaya yol açtı¹⁴.

—

Dipnotlar

1. RTBF. (2025). “Les cinq journées de grève contre la réforme sociale”, 25.06.2025.

2. Le Soir. “La pension anticipée remise en question”, 15.06.2025.

3. RTBF. “Le gouvernement veut limiter les allocations de chômage dans le temps”, 12.06.2025.

4. De Morgen. “Le plafond salarial reste inchangé”, 18.06.2025.

5. L’Echo. “Des économies prévues dans les services publics”, 10.06.2025.

6. ABVV-FGTB. “Communiqué de presse”, 25.06.2025. https://www.fgtb.be

7. RTBF. “Grève générale: les syndicats dénoncent l’injustice sociale”, 25.06.2025.

8. RTBF. “Thierry Bodson (FGTB): mobilisation générale prévue le 14 octobre”, 25.06.2025.

9. VRT News. “General strike attracts tens of thousands in Brussels”, 25.06.2025.

10. Brussels Times. “Only one metro line running in Brussels amid strike”, 25.06.2025.

11. RTBF. “Fonctionnaires de la justice mobilisés devant le palais”, 25.06.2025.

12. Aviation24.be. “Brussels Airport: over half of flights cancelled”, 25.06.2025.

13. Aviation24.be. “Charleroi Airport shuts down amid national strike”, 25.06.2025.

14. Port of Antwerp-Bruges. “Operational update during national strike”, 25.06.2025.

Okur mektubu: “Yoksulluk utanç değil, onurlu yaşam mücadelesidir”

0

Kapitalizmin meşrulaştırılmasında kullanılan birtakım başarı hikâyeleri vardır. Bu hikâyeler sınıfsal eşitsizlikleri, yoksulluğu ve sömürüyü görmezden gelerek, herkesin yalnızca çalışıp çabalayarak zengin olabileceğini öne sürer: “Temizlikçi olarak işe başladı, sonra çalıştığı şirketi satın aldı.” “Sabancı limon satarak geldi bu günlere.” “Koç sıfırdan başladı…” Sanki azimli, çalışkan, akıllı olan herkesin bir gün zengin olabileceği masalı anlatılır. “Yeter ki istesin, neleri başaramaz ki insan?” denir. Doğru, neleri başaramaz ki insan…

Mesela 22 bin TL asgari ücretle geçinmeye çalışan bir işçi kiralı, çocuklu, borçlu haliyle hâlâ ayakta kalmaya çalışıyorsa, bunu neden bir başarı hikâyesi olarak görmezler? Çünkü bu hikâyede Sabancı’nın limon sattıktan sonra biten yoksulluğu yoktur. Koç’un “sıfırdan başladıktan” sonra o sözde zor günleri yoktur artık.

Ömür boyu yoksulluk vardır işçinin bu başarısında. Makyajlı TÜİK verileriyle bastırılmış enflasyonla yaşam mücadelesi veren işçi yıllarca çalışır, sonra emeklilik için yaş bekler. Emekli olur, maaşı 15 bin TL’ye düşer. Ve hâlâ birileri çıkar, “Bak işte, temizlikçiydi, şimdi şirketin sahibi oldu,” deyip bu trajediyi kötü bir şakaya çevirir.

Ama bu şakalar bitmez; renkli ışıklar altında, şaşalı hayat hikâyeleriyle, dizilerle, filmlerle süslenir. Burjuva yaşamı kutsanır, özendirilir. Peki işçi, bu hikâyelere bakıp kendini başarısız mı hissetmeli? Bu yaşam koşullarından utanmalı mı?

Yoksulluk utanılacak bir durum değil, onurlu bir yaşam mücadelesidir. El emeğiyle, alın teriyle yaşamak utanç değil, direniştir. Onun gibi yaşayan milyonların sınıf kardeşi olduğunu bildiği an; yoksulluğun kişisel değil, toplumsal bir sonuç olduğunu kavradığı an, artık başka bir yolda yürümeye başlar.

O yol, sorgulamanın ötesine geçip değiştirme arzusuyla yanıp tutuşanların yoludur. O yolun sabahı kimi zaman bir çekiç sesiyle başlar, kimi zaman fabrika sireniyle… Kimi zaman bir çocuğun aç karnı, kimi zaman ay sonunu getirememenin sert zorluğu gibi yüze çarpan gerçeklerle biten nice çalışma günleri yaşamı boyunca sürer gider. Çocuklarına “Bugün değil,” demekten kalbi sızlayanların, asgari ücretle hayatta kalmayı başaranların sessiz ama direngen yürüyüşüdür o yol. Yoksulluğu omzunda değil bilincinde taşıyanların, “Bu düzen böyle gitmez,” diyenlerin yoludur. İlk adımı düş kurmakla atılır; bir hayalin üstüne dökülen gözyaşı, mücadeleye yazılmış bir yemindir.

Kurduğu düşte ekmek vardır, adalet vardır, kardeşlik vardır. Sabancı’nın fabrikasında, Koç’un holdinginde alın teriyle büyütülen o zenginliğin ardında kimlerin yoksulluk çektiğini bilerek yaşamak vardır. Ve bilir ki o holdinglerin temeli, kendi ömrüyle harçlanmıştır.

İşte bu yüzden işçinin başarı hikâyesi zengin olmak değildir. Sınıf bilincine varmak, omuz omuza mücadele etmek, bir gün kendi kaderini eline almaktır. Başarı, milyonların alın terini çalıp kendini “başarılı” ilan edenlerin değil, alın terini paylaşanların hikâyesidir.

Yoksulluk ayıp değildir. Ama yoksulluğu üretip onu başarı hikâyesiyle süsleyen bu düzen, arsızlıktır.

Metal işçisi Yılmaz

İran’a yönelik ABD-Siyonizm saldırısını kınıyoruz! İran’ı savunalım!

0

Sosyalist örgütler* tarafından Trump’ın ilan ettiği ateşkesin hemen öncesinde yapılan ortak Açıklama – 23 Haziran 2025

13 Haziran’da İsrail Ortadoğu’da yeni bir savaş başlattı. Şu ana kadar yaklaşık 600 kişiyi öldürdü ve çok sayıda binayı yerle bir etti. Buna karşılık İran misillemede bulundu ve Siyonist sömürgeci devlete karşı bir dizi füze ateşledi. Dokuz gün sonra aşırı sağcı Donald Trump, ABD emperyalizmi adına savaşa katıldı ve sığınak delici GBU-57 bombalarıyla (dünyadaki nükleer olmayan en güçlü silahlarla) üç nükleer bölgeye saldırdı. Trump zafer kazanmış bir edayla “İran’ın kilit nükleer zenginleştirme tesislerinin tamamen yok edildiğini” iddia ederken, İranlı yetkililer nükleer tesislerde yalnızca sınırlı bir hasar meydana geldiğini söylüyor.

İran’a yönelik Siyonizm-ABD saldırısı, İsrail ve ABD’nin Ortadoğu’daki Arap ve Müslüman halklara yönelik uzun vadeli saldırganlığının bir devamıdır. İsrail’in var olduğu 1948 yılından bu yana, Siyonist devlet Filistin halkını anavatanından sürmüş (Nakba) ve tüm komşu ülkelere karşı sayısız savaş başlatmıştır. Mevcut çatışma, Siyonist devletin Gazze’deki Filistin halkına karşı yürüttüğü soykırım savaşının arka planında gerçekleşmektedir. Dahası, İsrail defalarca Suriye ve Lübnan’a saldırmış ve bu ülkelerin bazı kısımlarını işgal etmiştir.

Aynı şekilde, ABD emperyalizminin 1980’lerden beri Lübnan’dan Afganistan ve Irak’ın işgaline kadar Ortadoğu’da uzun bir saldırganlık tarihi vardır.

İsrail ve ABD’nin bu yeni saldırganlık savaşını kınıyor ve İran’ın karşı saldırılarını destekliyoruz. Bunu yapıyoruz çünkü bu tür karşı saldırılar, Arap ve Müslüman halkların, kendisini ancak sürekli askeri saldırganlık ve işgallerle ayakta tutabilen emperyalizmin askeri yerleşimci bölgesi (anklav) konumundaki İsrail devletine karşı mücadelesinin bir ifadesidir. Bu çatışmada askeri olarak İran’ın yanındayız ve Siyonist-Amerikan canavarın karşısındayız.

Bu askeri tutumumuzla birlikte, molla rejimine karşı siyasi bağımsızlığımızı tamamen koruyoruz. İranlı kitlelerin ülkeyi despotça yöneten burjuva ve teokratik diktatörlüğe karşı protestolarını her zaman destekledik.

Siyonist/emperyalist saldırganlara karşı zafere giden yol, İsrail devletine karşı mücadelesinde Filistin’i destekleyen Arap ve Müslüman kitlelerin yeni bir Arap Baharı (bölgedeki kendi gerici hükümetleriyle yüzleşen bir devrim) gerçekleştirmesinden geçmektedir. Emperyalist ülkelerde Filistin’le ve şimdi de İran’la uluslararası dayanışmanın inşa edilmesi de aynı derecede gereklidir.

Bu nedenle tüm sosyalistleri, antiemperyalistleri ve demokratları, Arap ve Müslüman halkları katleden Siyonist canavarı durdurmak için uluslararası dayanışma faaliyetlerine katılmaya çağırıyoruz. İran’ı savunmayı reddeden “sosyalistleri” kınıyoruz. Sosyalistler İran’ı savunmak ve Siyonist/emperyalist saldırganın yenilgiye uğratılması için bir araya gelmelidir!

Dünya halklarını, katil Trump ve Netanyahu’nun başını çektiği İran’a yönelik askeri saldırganlığı reddetmek üzere harekete geçmeye çağırıyoruz. Onları yenilgiye uğratmak için en geniş eylem birliği çağrısında bulunuyoruz. Ancak bu şekilde, Filistin halkının etnik temizlik ve Siyonist soykırımı durdurması ve nehirden denize Özgür Filistin’e ulaşması için verdiği kahramanca mücadeleye de katkıda bulunabiliriz.

İran’ı savunalım, İsrail ve ABD emperyalizmini yenilgiye uğratalım!

ABD güçleri Ortadoğu’dan defol!

Kahraman Filistin direnişine zafer!

Terör ve apartheid devleti İsrail’e karşı küresel boykot hareketi destekliyoruz!

*İmzacılar:

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (www.uit-ci.org)

Uluslararası İşçi Birliği – Dördüncü Enternasyonal (www.litci.org)

Devrimci Komünist Uluslararası Eğilim (www.thecommunists.net)

Bu metni kabul eden kuruluşları bu deklarasyona ve kampanyaya katılmaya davet ediyoruz.

İtalya’da genel grev: gündem ekonomik talepler ve Filistin’le dayanışma oldu

0

19–20 Haziran genel grevi

19–20 Haziran 2025 tarihlerinde İtalya’da ülke çapında çeşitli sektörleri etkileyen bir genel grev gerçekleştirildi. Grev çağrısı başta USB (Unione Sindacale di Base), CUB (Confederazione Unitaria di Base), SGB (Sindacato Generale di Base) gibi taban sendikaları tarafından yapıldı.1 Grev; ulaştırma, sağlık, eğitim, lojistik ve kamu hizmetleri dahil olmak üzere birçok sektörü etkiledi.

“Abbassate le armi, alzate i salari!”
“Silahları indirin, ücretleri yükseltin!”

Roma, Milano ve Napoli gibi büyük şehirlerde metro, otobüs, tramvay gibi toplu taşıma seferlerinde büyük aksamalar yaşandı. Trenitalia’nın bölgesel tren seferlerinde iptaller ve gecikmeler görüldü. Hava taşımacılığı da grevden etkilendi. ITA Airways, Ryanair ve Wizz Air gibi firmalar çok sayıda uçuşu iptal etti.2

Aynı gün, USB sendikası tarafından son günlerde Türkiye kamuoyunda adı Baykar ile kurduğu ortaklık sebebiyle sıkça duyulan Leonardo S.p.A. şirketinin Roma, Napoli, Torino, Floransa ve Catania’daki ofisleri ve üretim tesisleri önünde protesto eylemleri düzenlendi. Eylemlerin amacı, şirketin dünya genelindeki silahlı çatışmalarda oynadığı rolü ve İtalya’daki askeri sanayiye kamu desteği sağlanmasını teşhir etmekti.3 Leonardo, Avrupa’nın en büyük savaş sanayii şirketlerinden biri olarak biliniyor ve İsrail’e yönelik askeri sevkiyatları, Gazze’deki soykırım bağlamında yoğun şekilde eleştiriliyor. USB’nin açıklamasına göre, bu tesis önündeki eylemler, “savaş ekonomisine karşı çıkmak ve Gazze’deki katliama ortak olmamak” amacı taşıyordu.4

Grevin gerekçeleri

Grev çağrısı yapan sendikalar açıklamalarında şu talepleri vurguladılar:56

  • Tüm sektörlerde gerçek enflasyon oranlarını yansıtacak şekilde ücret artışları yapılması,
  • Kamu ve özel sektörde toplu iş sözleşmelerinin yenilenmesi,
  • İş güvencesinin sağlanması ve taşeron sisteminin sınırlandırılması,
  • İş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin artırılması,
  • Emeklilik sisteminin iyileştirilmesi,
  • Kamu kaynaklarının askeri harcamalar yerine eğitim, sağlık ve sosyal hizmetlere yönlendirilmesi.

Sendikalar ayrıca grev sırasında yayınladıkları bildirilerde, çalışma yaşamında artan güvencesizliği, sözleşmesiz çalıştırmayı ve düşük ücret politikasını sert bir dille eleştirdi.7

Metal işçileri de grevdeydi

Aynı tarihlerde metal işkolunda örgütlü FIM, FIOM ve UILM sendikalarının çağrısıyla ülke genelinde bir günlük uyarı grevi düzenlendi. Özellikle Trentino-Alto Adige, Umbria ve Emilia-Romagna bölgelerinde çok sayıda fabrika üretimi durdurdu.

ZF, Bonfiglioli, Meccanica del Sarca gibi büyük işyerlerinde grev katılım oranları %85 ila %90 arasında gerçekleşti. Perugia kentinde ise binlerce işçi toplu olarak yürüyüş düzenledi ve bölgesel sendika temsilcileri tarafından yapılan konuşmalarda, ücret artışı ve yeni sözleşme talepleri dile getirildi.8

Temmuz 2025’te planlanan grevler

İtalya’da temmuz ayı da sınıf mücadelesi açısından hareketli geçeceğe benziyor. İtalya Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı (MIT) tarafından yayınlanan resmî takvime göre Temmuz 2025’te aşağıdaki grevlerin yapılması planlanmakta:9

  • 7–8 Temmuz 2025: Trenitalia ve Trenitalia Emilia-Romagna personeli 21 saatlik greve çıkacak. Grev nedeniyle bazı tren seferlerinde iptaller ve gecikmeler bekleniyor. Bölgesel hatlarda sadece yasal güvence kapsamındaki saat dilimlerinde (sabah 06:00–09:00 ve akşam 18:00–21:00) sefer yapılacak.10
  • 10 Temmuz 2025: Havalimanı yer hizmetleri çalışanları 24 saatlik grev gerçekleştirecek. Grev çağrısını USB ve CUB sendikaları yaptı. Talepler arasında vardiya sisteminin düzenlenmesi, personel yetersizliğine karşı istihdam talepleri ve toplu sözleşme hakkının tanınması yer alıyor.11
  • 26 Temmuz 2025: Hava taşımacılığı sektöründe 13:00 ile 17:00 saatleri arasında 4 saatlik uyarı grevi planlanıyor. Grevde yer hizmetleri, kabin personeli ve pilotlar yer alacak. Grev, sektördeki aşırı iş yükü ve düşük ücret politikalarına karşı bir tepki olarak örgütleniyor.12
  1. USB.it – Comunicato stampa 19 giugno 2025 ↩︎
  2. Il Manifesto – “Sciopero nei trasporti: treni, bus, aerei fermi”, 20.06.2025  ↩︎
  3. USB.it – Comunicato: Presìdi davanti agli stabilimenti della Leonardo, 20.06.2025  ↩︎
  4. The Weapon Watch & Rete Pace e Disarmo, 2025 raporları  ↩︎
  5. USB Lavoro Pubblico – Comunicato: “Basta salari fermi e precarietà!”, 18.06.2025  ↩︎
  6. CUB Trasporti – “Adesione allo sciopero del 20 giugno”, 19.06.2025  ↩︎
  7. SGB Nazionale – “Il mondo del lavoro non ci sta”, 19.06.2025  ↩︎
  8. FIOM-CGIL – “Mobilitazione nazionale dei metalmeccanici”, 20.06.2025  ↩︎
  9. MIT.gov.it – Calendario Scioperi Nazionali – luglio 2025  ↩︎
  10. Trenitalia.it – Info Mobilità: Sciopero 7–8 luglio 2025  ↩︎
  11. USB.it Settore Aereoportuale – Comunicato sciopero 10 luglio ↩︎
  12. CUB Trasporti – Comunicato sciopero 26 luglio 2025 ↩︎

Trump’ın İran’a yönelik emperyalist saldırganlığını reddediyoruz

0

Başında aşırı sağcı Donald Trump’ın bulunduğu ABD emperyalizmi, bir kez daha başka bir ülkeye saldırdı. 21 Haziran Cumartesi gecesi Fordow, İsfahan ve Natanz’daki nükleer tesisleri bombaladı.

İsrail ve ABD’nin bu saldırıyı gerekçelendirme biçimi, İran’ın nükleer silahlara sahip olduğu ya da çok yakında sahip olacağı iddiasına dayanıyor. Ancak tüm kanıtlar bunun tamamen yanlış olduğunu gösteriyor. Nitekim İran’ın nükleer programını uzun süredir denetleyen Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun (UAEK) Genel Direktörü Rafael Grossi, emperyalist saldırıdan iki gün önce şöyle dedi: “Eğer şu anda sorarsanız, elimizde bir nükleer silah üretimine dair, üretim planına dair hiçbir somut kanıt bulunmamaktadır.”

Öte yandan ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard da geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, Amerikan istihbaratının “İran’ın bir nükleer silah inşa etmekte olmadığını ve Dini Lider Hamaney’in 2003’te askıya alınan nükleer silah programını yeniden başlatma yönünde bir yetkilendirme vermediğini düşünmeye devam ettiğini” belirtti.

Gerçekte nükleer bombalara sahip olan ülke İsrail’dir. Hatta İsrail’in 90 civarında nükleer başlığa sahip olduğu tahmin ediliyor. Üstelik bu ülkenin nükleer gelişimleri Birleşmiş Milletler tarafından hiçbir şekilde denetlenmiyor. ABD de 1945’ten bu yana bir nükleer güçtür ve Hiroşima ile Nagazaki’ye attığı iki nükleer bombayla sivil nüfusa doğrudan nükleer saldırıda bulunan tek ülkedir.

Ayrıca İsrail, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nı imzalamamıştır. ABD de bu antlaşmaya taraf değildir. Buna karşın İran, Birleşmiş Milletler’e bağlı UAEK tarafından tamamen denetlenmektedir.

İran’daki diktatörlük rejimine ve teokratik yönetime hiçbir şekilde siyasi destek vermeksizin, bu emperyalist ve Siyonist bombardımanları bir kez daha en güçlü şekilde kınıyoruz.

Bu yaşananlar, yalnızca Siyonizmin Filistin’deki apartheid rejimine verilen emperyalist bir destektir. İsrail’in Lübnan’a, Suriye’ye ve şimdi de İran’a yönelik bombardımanlarının; Gazze’de 3 yıldır sürdürdüğü soykırımın; Batı Şeria’da yürüttüğü etnik temizlik sürecinin -yasa dışı yerleşimlerin sürekli genişletilmesinin– açık bir onaylanmasıdır.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak, Trump’ın İran’a yönelik bu saldırısını reddetmeye ve dünyanın tüm halklarını saldırıya uğrayan İran’la dayanışmaya çağırıyoruz. Aynı zamanda Filistin halkına desteğimizi sürdürüyor, Gazze’deki soykırıma karşı mücadeleye devam ediyoruz.

Kanada işçi sınıfının önemli kazanımı: Grev kırıcılığı yasaklandı

0

Kanada işçi sınıfı, yıllardır süren örgütlü mücadelesinin sonucunda önemli bir kazanım elde etti. 20 Haziran 2025 itibarıyla yürürlüğe giren Federal Anti-Scab Yasası (Grev Kırıcılığı Karşıtı Yasa, Bill C‑58) ile bankacılık, ulaşım, haberleşme ve kargo gibi federal düzeyde düzenlenen sektörlerde işverenlerin grev veya lokavt sırasında grev kırıcı işçi çalıştırması yasaklandı. Bu yasayı ihlal eden şirketlere günlük 100 bin Kanada dolarına kadar para cezası uygulanacak.

Yasa, Kanada’nın en büyük özel sektör sendikası Unifor başta olmak üzere emek örgütlerinin ısrarlı ve disiplinli baskısıyla ortaya çıktı. 2022’de Unifor kurultayında ana gündem haline getirilen grev kırıcılığına karşı mücadele, muhalefet ile azınlık hükümeti arasında yapılan anlaşma ile meclise taşındı ve bir yıllık bekleme sürecinin ardından yürürlüğe girdi.

Unifor Başkanı Lana Payne, bu gelişmeyi “Nesilde bir kez elde edilebilecek bir mevzi” olarak değerlendirdi ve grev hakkının fiilen korunmasının emek hareketi için taşıdığı önemi vurguladı. Yasa, sadece dışarıdan getirilen işçileri değil; şirket içindeki yöneticilerin ya da diğer personelin de grevdeki işçilerin işlerini devralmasını yasaklıyor. Sadece kamu güvenliği ya da ciddi altyapı riskleri gibi sınırlı istisnalar tanınıyor.

Yasanın ilk büyük sınavı, DHL Express grevinde yaşandı. Toplu iş sözleşmesi sürecinde tıkanma yaşanınca 2100 Unifor üyesi greve giderken, işveren geçici işçilerle faaliyetleri sürdürmeye çalıştı. Ancak yasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte bu uygulama sona erdi. DHL’in hükümete başvurarak yasadan muaf tutulma talebi ise kamuoyunda ve sendikal çevrelerde büyük tepki topladı.

Bu yasal düzenleme, işçilerin toplu pazarlık gücünün korunması ve işverenin pazarlık masasından kaçmasının engellenmesi açısından kritik önemde. Quebec ve British Columbia gibi eyaletlerde 1990’lardan beri uygulanan benzer yasaların, grev sürelerini önemli ölçüde azalttığı biliniyor.

Ancak bu yeni düzenleme sadece federal sektörleri kapsıyor. Kanada’daki işçilerin yüzde 90’ından fazlası ise eyalet düzeyinde düzenlenen sektörlerde çalışıyor. Bu nedenle sendikalar şimdi mücadelenin yeni evresine hazırlanıyor: grev kırıcılığı karşıtı yasayı tüm eyaletlerde hayata geçirmek. Unifor ve diğer konfederasyonlar, bu kazanımı ülke geneline yaymakta kararlı olduklarını belirtiyor.

KRT TV emekçileri direnişin 15. gününde Beşiktaş Meydanı’ndaydı

0

KRT TV işçileri, maaş ve yemek ödemelerinin iki aydan fazla süredir yapılmaması üzerine başlattıkları mücadelenin 15. gününde Beşiktaş Meydanı’ndaydı. 28 Mart’tan bu yana hiçbir ödeme alamayan direnişteki işçiler, başta kanal sahibi Fırat Bozfırat olmak üzere hiçbir yönetici tarafından muhatap alınmadıklarını ifade ettiler. Ödemelerin sürekli ileri tarihlerde yapılacağını söyleyen Fırat Bozfırat, Kurban Bayramı sırasında tüm işçilere “ileri bir tarihte” tazminatlarını ödeyeceğini belirterek “kademeli işten çıkarma” teklifinde bulundu. Bunun üzerine işten kaçınma hakkını kullanarak yayını durduran KRT emekçileri, Beşiktaş İskele Meydanı’nda gerçekleştirdikleri basın açıklamasında ödemelerini alana kadar direnişi sürdürmekte kararlı olduklarını ifade etti.

Basın açıklamasının tam metnini aşağıda siz okurlarımızla paylaşıyoruz:

“Başından beri bizi haklı mücadelemizde yalnız bırakmayan, burada olan ve çeşitli sebeplerle burada olamayan ama desteklerini daima hissettiğimiz dostlarımızı KRT emekçileri olarak selamlıyoruz. Esasında bu basın açıklamasını yapmayı planlamıyorduk çünkü kanal patronu Fırat Bozfırat bize 16 Haziran Pazartesi günü bizimle masaya oturacağıve yarattığı mağduriyeti gidereceği sözünü vermişti. Ancak Bozfırat tıpkı daha önce yaptığı gibi sözünü tutmadı, masadan kaçtı ve biz yine şaşırtmadı. Biz de başından sonuna kadar haklı olduğumuz bu mücadelemizi başka bir safhaya geçirmeye karar verdik ve burada meydanlarda sizinle buluştuk. Peki Kültür Radyo Televizyon emekçileri olarak neden buradayız, neden bu meydanda sizlerleyiz ve neden yayını durdurduk? Kanalımızda yanlış yönetim anlayışı sebebiyle bir kriz yaşanmakta: bir ödeme krizi ama salt bir ödeme krizi değil. Aynı zamanda habercilik ve demokratik toplumlar için nefes borusu işlevi gören editöryal bağımsızlık krizi. Çalışanların muhatap alınmaması ve sistematik şekilde değersizleştirilmesi krizi. Bu çoklu kriz ortamı 2023 sonbaharında kanalın el değiştirmesiyle başladı. Olağanlaştırılan düşük ücret politikaları, keyfi işten çıkarmalarla oluşan kadro istikrarsızlığı, seyredilme oranlarını ve kanalın gelirlerini ciddi şekilde olumsuz etkileyen anlaşılmaz ve istikrarsız yayın politikası… Bütün bunlar özelde KRT’nin zaman zaman da Türkiye medyasının genel sorunu. Ülkemizin içerisinde bulunduğu ekonomik kriz ve enflasyonist ortam hepimizin malumu. Bu ortamda KRT emekçilerinin hesaplarına en son 28 mart’ta maaş girişi oldu. Çalışanlar yemek ödemelerini de 3 aydır alamıyor ve içerisindeki bakiyeleri ile birlikte yemek kartları da ayrıca bloke edildi. Bütün bu yaşananlar karşısında ilgili yöneticilerden -ki hepsi bu süreçte çok kötü sınav verdiler- doyurucu bir açıklama alınamadı. Çalışanların çözüm için harekete geçme çağrılarına da ilgili yöneticiler karşılık vermedi. KRT’de çalışan gazeteciler defalarca Fırat Bozfırat’tan görüşme talep etmiş ancak bu talepler kendisi tarafından cevaplandırılmamıştır. Tüm bu olumsuz tabloya rağmen kanal çalışanları rutin mesailerine devam etmiş, ekrana hiçbir olumsuzluk yansımamıştır. Böyle bir ortamda kanalın yayınlarının durduğu 4 Haziran Çarşamba gününe gelinmiştir. 4 Haziran Çarşamba hem bayram öncesi olması hem de daha önce defalarca söz verilen ödeme günlerinin sonuncusu olması sebebiyle önemli bir gündür. O gün alınterinin karşılığını 2 ay gecikmeyle de olsa söz verildiği gibi almayı bekleyen KRT emekçilerine hak edişlerinin ödenmeyeceği ve herhangi bir ödeme gününde verilemeyeceği söylenmiş, bunlara ek olarak tazminatların belirsiz bir tarihte ödenmesi şartıyla kademeli işten çıkarma teklifi yapılmıştır. Yani “Sizi kovalım, tazminatınızı da bir ara ödeyelim” denmiştir. KRT çalışanları bu kabul edilemez teklif karşısında İş Kanununun 34. maddesi kapsamında işten kaçınma hakkını kullanmış ve yayını durmuşlardır. Kanal patronu Fırat Bozfırat ve yöneticiler yayına tekrar geçmek için yaptıkları her türlü gayri etik baskıdan sonuç alamayınca Fırat Bozfırat çalışan temsilcileriyle görüşmeyi kabul etmek zorunda kalmış, görüşmede hiçbir somut öneri sunmamıştır. Aynı zamanda kanal çalışanlarına bir açıklama yapma talebini de geri çevirmiştir gecenin ilerleyen vakitlerinde kanal CEO’su aracılığı 27 Haziran’da ödeme ve bayram için 10-15.000 liralık prim teklifi hem tarihin geç olması hem de yazılı garanti verilmemesi sebebiyle reddedilmiş, işten kaçınma hakkına ek olarak kanal içerisinde 24 saat vardiya usulü nöbete başlanmıştır. Ve süreç bugüne kadar gelmiştir. Gazetecilik, entelektüel kapasite, politik birikim ve kamu yararı bilinciyle yapılması gereken özel bir iştir. Kendi hakkını ve hukukunu savunmayanlar gazetecilik yapamazlar. Toplumun hakkını hukukunu korumak için mücadele eden gazetecilerin kendi hakkını hukukunu korumayı unuttuğunu, bundan korktuğunu sananlara, bizler KRT emekçileri olarak yanıldıklarını göstermek kararlılığındayız ve hakkımız olanı alana kadar mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğiz.”

Mısır’daki baskılara rağmen, Filistin için büyük bir küresel yürüyüş düzenlendi

0

Arap ülkelerinden, Avrupa’dan ve dünyanın dört bir yanından örgütler, Gazze’nin Mısır sınırındaki Refah’a 15 Haziran’da bir yürüyüş düzenlenmesi ve ayrıca Gazze’ye gıda ve su girişine uygulanan ablukanın sona erdirilmesi talebiyle dünyanın dört bir yanında yürüyüşler yapılması çağrısında bulundular. Ayrıca, ABD ve diğer Avrupalı emperyalistlerin silahlı desteğiyle İsrail tarafından gerçekleştirilen soykırıma son verilmesi çağrısında bulundular. İsrail, son 20 aydır Gazze’yi işgal ederek 55.000’den fazla insanı öldürdü ve şimdi de kıtlığa neden oluyor.

Geçen Cuma (13 Haziran), 50 ülkeden binlerce kişi yürüyüşe katılmak için Kahire’ye geldi. Binlerce Mısırlı’nın da yürüyüşe katılması bekleniyordu. Bunların çoğu Kuzey Afrika’daki Arap ülkelerinden gelmişti. Ancak İsrail ile işbirliği içinde olan Mısırlı yetkililer protestocuları engelledi. Önce yürüyüş izni taleplerine yanıt vermeyi reddettiler. Ardından, yürüyüşe başlamak için Mısır’ın İsmailiye kentinde (Kahire’den 100 km uzaklıkta) toplanmış olan protestocuları gözaltına alıp bastırdılar. Pasaportlarına el koyup hapse attılar ve acımasızca dövdüler. Sonra da yabancı katılımcıları Mısır’dan sınır dışı ettiler.

Ayrıca, 9 Haziran’da İsrail askerleri, Gazze Şeridi’ne insani yardım götürmek isteyen İsveçli aktivist Greta Thunberg’in de aralarında bulunduğu Özgürlük Filosu gemisi Madleen’i durdurdu. Aktivistler tutuklandı, sınır dışı edilerek kendi ülkelerine gönderildi.

İsrail, ABD’nin desteği ve Mısır gibi Arap hükümetlerinin suç ortaklığıyla yürüyüşün Gazze sınırına ulaşmasını engelledi.

Ancak yaşananlar, Siyonist İsrail’e karşı çıkmak ve Filistin halkını desteklemek için küresel çapta büyük bir seferberliği engelleyemedi.

Geçtiğimiz hafta boyunca, Filistin’e destek ve Gazze’deki soykırıma karşı küresel yürüyüşü desteklemek için dünya çapında gösteriler düzenlendi.

İspanya’da Barselona, Madrid ve 120 diğer şehirde büyük gösteriler düzenlendi. Hollanda’nın Amsterdam kentinde 150.000 kişi kırmızı giysiler giyip Filistin bayrakları ile sokaklara döküldü. Benzer şekilde, Belçika’nın Brüksel kentinde de 100.000 kişi sokaklara döküldü. İtalya, Almanya, Fransa, İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerinde de büyük yürüyüşler düzenlendi. Amerika Birleşik Devletleri’nde de Filistin için yeni yürüyüşler düzenlendi. Bu yürüyüşlerin talepleri arasında, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’dan İsrail’e silah sevkiyatının derhal durdurulması da vardı.

Afrika, Orta Doğu, Asya ve Latin Amerika’da da büyük yürüyüşler düzenlendi. Arjantin, Meksika, Venezuela, Brezilya, Bolivya ve neredeyse tüm Latin Amerika ülkelerinde yürüyüşler düzenlenirken, bunlar arasında 15.000 kişinin katıldığı Şili yürüyüşü özellikle dikkat çekti. Yürüyüş, İsrail ile tüm ilişkilerin derhal kesilmesini talep ediyordu.

İUB-DE olarak, derhal ateşkes, tüm İsrail birliklerinin Gazze, Batı Şeria, Suriye ve Lübnan’dan çekilmesi ve İran’a karşı sürdürülen suç niteliğindeki saldırganlığın sona erdirilmesi için mücadele ediyoruz. Ayrıca Mısır hükümeti tarafından gözaltına alınanların serbest bırakılması için de mücadele ediyoruz. Kahraman Filistin direnişini destekliyoruz. Tek, laik, demokratik ve ırkçılık karşıtı bir Filistin! Nehirden denize kadar özgür bir Filistin!

İUB-DE olarak, bu çok önemli küresel yürüyüş çağrısına katıldık ve aktif olarak yer aldık. Gazze’ye yardım için bu birleşik uluslararası mücadeleyi sürdürmeye hazırız. Mısır hükümetinden, Trump ve Netanyahu’nun teşvik ettiği soykırıma karşı, baskıyı durdurmasını ve yardımların Gazze’ye ulaşmasına izin vermesini talep ediyoruz.

Çocuk işçiler: sermayenin en küçük kurbanları

0

Kapitalizm, yalnızca bugünün işçisini değil, henüz doğmamış çocukları bile sömürü zincirine dahil edecek kadar açgözlüdür. Türkiye gibi ülkelerde, emekçi anne ve babaların geçim sıkıntısı altında ezildiği koşullarda, çocuklar da yaşam mücadelesine daha oyun çağında katılmak zorunda kalıyor. Sermaye düzeni sadece çocukluğu değil, geleceği de gasp ediyor.

Eğitim sisteminin piyasaya entegre edildiği, rekabetin bireyleri daha ilkokulda elediği bir ülkede, yoksul çocukların okulda kalma şansı giderek azalıyor. Yoksulluk çocukları okulların dışına, atölyelere, tamirhanelere, tarım alanlarına itiyor. “Çırak”, “ayakçı”, “yardımcı eleman” gibi masumlaştırılmış sıfatlarla çocuk işçiliği meşrulaştırılıyor. Oysa bu sıfatların ardında yatan gerçek: ağır iş yükü, düşük ücret, kötü muamele ve sosyal izolasyon.

Çocuk işçiler, akranlarıyla oynayacakları, öğrenecekleri, kendilerini ifade edecekleri en kritik yaşlarda, çoğu zaman sabahın köründe iş başı yapıyor. Hayat yükü omuzlarına erken biniyor ve bu yük, onların sadece fiziksel değil, duygusal gelişimlerini de sakatlıyor.

Çocuk işçiliği yalnızca ekonomik bir sorun değil, aynı zamanda sınıfsal bir şiddet biçimidir. Bu çocuklar, çalıştıkları yerlerde aşağılanıyor, azarlanıyor, kötü muameleye maruz kalıyor. Kimlikleri, özgüvenleri ve geleceğe dair hayalleri törpüleniyor. Bu erken yaşta edinilen “çalışmak zorundayım” düşüncesi, onları itaatkâr, boyun eğen ve kolay manipüle edilebilen bireylere dönüştürüyor. Sermaye düzeni tam da bunu ister: sorgulamayan, hak aramayan, sendikal mücadeleden uzak duran bir işçi tipi.

Kapitalist devlet, eğitimli, bilinçli, hakkını arayan bir işçiden korkar. Bu nedenle çocuk işçiliğine göz yummakla kalmaz; çoğu zaman bu durumu teşvik eder. “Mesleki eğitim” adı altında çocuk emeği sistemli hale getirilir. Sermaye yanlısı iktidarlar, çocukların eğitimden kopup ucuz işgücüne dönüşmesini bir kalkınma politikası gibi sunar.

Ancak bu sistem, yalnızca çocukları değil, ailelerini de sömürür. Geçinemeyen anne ve babalar, çocuklarının çalışmasına ses çıkaramaz hale gelir. Böylece çocuk işçilik, kuşaktan kuşağa aktarılan bir sınıf kaderine dönüşür.

Çocuk işçiliğiyle mücadele, yalnızca yasalarla değil, toplumsal örgütlenmeyle mümkündür. Aileler de işçi sınıfının bir parçasıdır ve çocuklarının geleceği için kendi çalışma koşullarına da karşı çıkmalıdır. Bu mücadele, sendikalarda birleşmeyi, grevleri, eğitimde eşitliği savunmayı gerektirir.

Çocuk, çocuktur. Görevi çalışmak değil, oyun oynamak, öğrenmek, gelişmek ve mutlu olmaktır. Onların yeri üretim bantları değil, okul bahçeleri, oyun alanlarıdır. Çocuk işçiliği bir kader değil, bir sistem tercihidir. Bu tercihi ancak örgütlü mücadeleyle değiştirebiliriz.

ندين هجمات إسرائيل الإجرامية ضد إيران!

0

في يوم 12 يونيو، شنت إسرائيل هجوماً إجرامياً على إيران باستخدام حوالي 200 طائرة حربية. تم قصف مناطق مدنية ومناطق عسكرية في العاصمة طهران. في الهجوم، لقي أكثر من 70 مدنياً مصرعهم، من بينهم كبار المسؤولين العسكريين، بما في ذلك رئيس الأركان الإيراني محمد باقري، وقائد الحرس الثوري الجنرال حسين سلامي، ونائب قائد القوات المسلحة الجنرال غلام علي رشيد. كما تم الإبلاغ عن انفجارات في المجمعات العسكرية والصناعية في مدن أصفهان وآراك وكرمانشاه الإيرانية.

بصفتنا الاتحاد الدولي للعمال – الأممية الرابعة (UFI-FI)، ندين هذا الهجوم الإجرامي الجديد الذي شنته الدولة الصهيونية، التي تواصل ارتكاب الإبادة الجماعية ضد الشعب الفلسطيني وتهدد باستمرار شعوب لبنان وسوريا وإيران بالقصف. رئيس الوزراء الإسرائيلي الصهيوني بنيامين نتنياهو زعم أن الهجوم ”ضروري“ و”وقائي“ وأنه تم تنفيذه ضد هجوم نووي محتمل من إيران. هذا الأمر غير صحيح على الإطلاق. إيران، التي تجري مفاوضات مع الولايات المتحدة بشأن إنتاج الطاقة النووية وتخضع هذه المفاوضات لمراقبة دائمة من قبل الوكالة الدولية للطاقة الذرية التابعة للأمم المتحدة، لم تقم بأي عمل عسكري. أما إسرائيل فقد أعلنت أن عملية ”الأسد الصاعد“ التي أطلقت عليها هذا الاسم ”ستستمر حتى يتم القضاء على التهديد“.

على الرغم من أن الهجوم يحظى بدعم الإمبريالية الأمريكية والأوروبية، إلا أن هاتين الإمبرياليتين تحاولان إخفاء ذلك في تصريحاتهما لأنهما تعلمان أن شعبيهما يرفضان إسرائيل بشكل متزايد ويؤيدان الشعب الفلسطيني في الشوارع. أعلن اليميني المتطرف دونالد ترامب وحكومته أنهما ”لا يؤيدان العمل العسكري الإسرائيلي“ و”لا يريدان حرباً أوسع مع إيران“. لكن ترامب قال لاحقًا إنه سيدعم بقوة العمل العسكري الإسرائيلي، وهدد إيران بـ ”التوصل إلى اتفاق“، محذرًا من المزيد من ”الموت والدمار“ في حالة عدم التوصل إلى ذلك. وأصر ترامب على أن ”إيران يجب أن تتوصل إلى اتفاق قبل أن يتبقى شيء… افعلوا ذلك قبل فوات الأوان“. كما أيد الرئيس الفرنسي ماكرون ذلك، وأعلن أن ”إسرائيل لها الحق في الدفاع عن نفسها“، واقترح بسخرية ”تجنب تصعيد التوتر والاعتدال“.

إسرائيل شنت هذا الهجوم لأنها لم تستطع إعلان النصر على غزة بعد مرور عام ونصف على الإبادة الجماعية، وعلى الرغم من الدمار الهائل الذي تسببت فيه. إسرائيل أصبحت معزولة بشكل متزايد في العالم، والأزمة والانقسام اللذان يعيشهما النظام الصهيوني يتعمقان. في أوروبا ومناطق أخرى من العالم، يتم تنظيم احتجاجات جماهيرية جديدة لدعم المقاومة الفلسطينية ومناهضة ظروف المجاعة التي تسببها الحصار اللاإنساني المفروض على غزة. وفي إسرائيل أيضاً، تتزايد ردود الفعل ضد استمرار احتلال غزة. ويتزايد عدد الجنود الذين يرفضون الانضمام إلى الجيش. تستمر الاحتجاجات اليومية للمطالبة بالإفراج عن الأسرى وإنهاء الحرب. تشكل هذه الاحتجاجات الجماهيرية خلفية للأزمة السياسية المستمرة التي يمر بها النظام الصهيوني. أصدر نتنياهو أمرًا بشن هجوم على إيران في وقت بدأت فيه المعارضة في البرلمان التحرك من أجل الدعوة إلى إجراء انتخابات، مما قد يؤدي إلى إنهاء حكم نتنياهو وحلفائه الصهيونيين اليمينيين المتطرفين. ويهدف من هذا الهجوم إلى صرف الانتباه عن الأزمة الداخلية ودعوة إلى ”الوحدة ضد أعداء إسرائيل“.

أما بالنسبة لإيران، فإننا نعترف بحق الشعب الإيراني في الدفاع عن نفسه ضد الهجوم الصهيوني، ونشجب بشدة هجوم إسرائيل. كما ندافع بشدة عن حق إيران في تطوير برنامجها النووي وحيازة أسلحة نووية. ومع ذلك، لا يمكننا أن نغفل عن الإشارة إلى أننا لا نقدم أي دعم سياسي للنظام الإيراني. فالحكومة الإيرانية الاستبدادية الثيوقراطية لم ترد أبدًا بقوة على الأعمال الإجرامية التي ترتكبها إسرائيل، كما أنها لم تكن متسقة في دعمها للمقاومة الفلسطينية. من ناحية أخرى، فإن هذا النظام الرأسمالي والقمعي يقمع بشدة الحركات الجماهيرية والطبقة العاملة والشعب الإيراني، ولا سيما مطالبات النساء بحقوقهن.

بصفتنا IUB-DE، ندعو جميع شعوب العالم إلى التحرك للاحتجاج على هذا الهجوم الإجرامي الذي تشنه إسرائيل، ودعم حق إيران في الدفاع عن نفسها، والمطالبة بتنفيذ إعلان الحكومة الإيرانية بـ”الرد“. إن مقاومة عدوانية الصهيونية والإمبريالية وإدانتها بالخروج إلى الشوارع في جميع أنحاء العالم هي جزء من كفاحنا لإحباط المخططات الاستعمارية الموجهة ضد شعوب الشرق الأوسط. يجب أن نطالب جميع حكومات العالم بقطع علاقاتها الدبلوماسية وغيرها من العلاقات مع إسرائيل. وبذلك نواصل دعم المقاومة الفلسطينية ونساهم في إنهاء الإبادة الجماعية والجوع ونظام الفصل العنصري الإسرائيلي في غزة.

أوقفوا الهجوم الإجرامي الذي تشنه إسرائيل على إيران!

ندين الدعم الذي يقدمه الإمبريالية لهذا الهجوم!

نعترف بحق إيران في الدفاع عن نفسها!

ندعم المقاومة الفلسطينية ضد الإبادة الجماعية!

أوقفوا الحصار على غزة!

فلسطين حرة من النهر إلى البحر!

İran’daki bağımsız emek örgütlerinin ortak bildirisi

0

İran’dan bağımsız emek örgütlerinin İsrail’in İran’a saldırısı üzerine yayımladıkları bu ortak deklarasyonu Gazete Nisan okurları için paylaşıyoruz. Gazete Nisan yayın kurulu ve İşçi Demokrasisi Partisi, Siyonizmin ve emperyalizmin mevcut saldırganlığı karşısında soyut bir barış talebini değil, İran’ın gerici molla rejimine politik destek vermeksizin, Siyonizmin ve emperyalizmin askeri yenilgisini savunmaktadır. Bununla birlikte, mevcut deklarasyon İran’daki mücadeleci sendikaların hem Siyonist saldırganlığa hem de molla rejimine karşı aldığı tutum açısından önem taşımaktadır. Sitemizde bu konuda yayımlanan diğer iki açıklamaya buradan ulaşabilirsiniz. İşçilerin Uluslararası Birliği- Dördüncü Enternasyonal’in açıklaması ve onun Türkiye partisi İşçi Demokrasisi Partisi’nin açıklaması.


İran ve bölgedeki mevcut istikrarsız ve tehlikeli koşullar ışığında, aşağıda imzası bulunan kuruluşlar ortak bir tutum sergilemeyi görevleri olarak görmektedirler.

İran’ın emekçi halkının — işçiler, öğretmenler, hemşireler, emekliler ve diğer ücretliler — savaştan, militarizasyondan, ülkenin bombalanmasından veya baskıcı ve sömürücü politikalardan hiçbir zaman çıkarları olmamıştır ve olmayacaktır.

İsrail ordusunun İran’ın farklı bölgelerindeki yüzlerce hedefi — altyapı, işyerleri, rafineriler ve yerleşim alanları dahil — bombalaması, sıradan insanların, özellikle de işçi sınıfının hayatları, geçim kaynakları ve gelecekleri ile ödenen bir savaş çığırtkanlığı projesinin parçasıdır.

İsrail’in İran halkına karşı düşmanlık beslemediğini iddia etmesi, yalan ve siyasi propagandadan başka bir şey değildir. Daha dün, İsrail Savunma Bakanı “Tahran’ı yakmak” tehdidinde bulundu. Trump ve diğer ABD yetkililerinin tekrarlanan tehditleri ve Batı hükümetlerinin bu tür eylemlere tam destek vermesi, bölgedeki gerginliği, güvensizliği ve yıkımı daha da artırmıştır.

İsrail ve ABD hükümetleri, Gazze’de devam eden soykırımın ve bölgede ve dünyada işlenen sayısız diğer suçların başlıca failleridir. Bu zulümlere karşı sessiz kalırken ikiyüzlü bir şekilde barış arayışında gibi davranan Birleşmiş Milletler ve uluslararası kurumlar da aynı egemenlik sisteminin parçasıdır. Küresel kapitalist sistemin tamamı, kâr odaklı mantığı ve emperyalist güçler, savaşların, insani felaketlerin ve çevresel yıkımın ana nedenleridir.

İran işçi sınıfı savaştan hiçbir fayda görmemektedir, aksine bu savaşlar doğrudan onun yaşamını ve güvenliğini hedef almaktadır. Ekonomik yaptırımların devamı, askeri harcamalara ayrılan devasa bütçeler ve özgürlüklerin kısıtlanması, daha fazla yoksulluk, daha geniş çaplı baskı, açlık, ölüm ve milyonlarca insanın yerinden edilmesine yol açacaktır.

İran’daki bağımsız işçi ve taban örgütleri ve aktivistler olarak, ABD ve İsrail’in bize özgürlük, eşitlik ve adalet getirmek istediğine dair hiçbir yanılsamamız yok. Tıpkı İslam Cumhuriyeti’nin baskıcı, müdahaleci ve işçi düşmanı doğası ve davranışları konusunda hiçbir yanılsamamız olmadığı gibi.

Biz İran’ın işçileri ve emekçileri, en temel haklarımızı ve yaşam gerekliliklerimizi güvence altına almak için verdiğimiz mücadelelerde yıllardır ağır bedeller ödedik — hapis, işkence, infaz, işten atılma, tehditler ve dayak gibi. Örgütlenme, toplanma ve ifade özgürlüğü haklarımızdan mahrum bırakılıyoruz. Bu ülkenin işçileri ve emekçileri, son kırk yıldır sırtımızdan astronomik servetler biriktirirken bizi sürekli güvensizlik ve yoksunluğa mahkum eden İslam Cumhuriyeti ve kapitalistlere haklı olarak öfkeliler ve bıkmış durumdalar. İran’ın işçilerini, kadınlarını, gençlerini ve ezilen halkını baskı ve katliamlara maruz bırakan tüm yetkililer ve kurumlar, ezilen halkın kendisi tarafından yargılanmalı ve hesap vermeli.

İşçiler olarak mücadelemiz, toplumsal ve sınıfsal bir mücadeledir. Bu mücadele, yalnızca kendi gücümüze dayanarak, son yıllardaki hareketlerin devamı olarak — “Ekmek, İş, Özgürlük” ve “Kadın, Yaşam, Özgürlük” eylemleri dahil — ve uluslararası işçi sınıfı, tüm hümanist, özgürlük arayışında olan ve eşitlik odaklı güçlerle dayanışma içinde ilerleyebilir.

Mevcut savaşın devamı, daha büyük yıkım, geri dönüşü olmayan çevresel zarar ve insani felaketlerin tekrarlanmasından başka bir şey getirmeyecektir. İran işçi sınıfı ve yoksul halkı, bölgedeki diğer ülkelerin ezilenleri gibi, bu durumun başlıca kurbanları arasındadır.

Aşağıda imzası bulunan örgütler, tüm işçi örgütlerini, insan hakları kurumlarını, savaş karşıtı grupları, çevre aktivistlerini ve dünya çapında barış arayışında olan güçleri; savaşın, bombalamaların, masum insanların öldürülmesinin ve çevrenin tahrip edilmesinin derhal durdurulmasını talep etmek için birleşmeye ve İran halkının ve bölgenin soykırım, militarizm ve baskıya son vermek için verdiği mücadeleleri desteklemeye çağırmaktadır.

Ortadoğu halkları, bölgesel ve küresel güçler arasındaki yıkıcı gerilimin sona ermesini ve kalıcı bir barışın kurulmasına ihtiyaç duymaktadır — bu barış, hakların örgütlenmesi, kitlesel seferberlikler, büyüyen protesto hareketleri ve doğrudan- kolektif katılım yoluyla kendi kaderlerini belirleyebilecekleri bir barış olmalıdır.

Savaşa hayır — Savaş çığırtkanlığı politikalarına hayır

Acil ateşkes bizim en acil talebimizdir.

İmza sahipleri:

* Tahran ve Banliyöleri Otobüs Şirketi İşçileri Sendikası

* Haft Tapeh Şeker Kamışı İşçileri Sendikası

* Huzistan Emekli İşçileri

* Emekliler Sendikası

* İşçi Örgütlerinin Kurulmasına Yardım Koordinasyon Komitesi

* Emekliler Sendikası Grubu

https://laboursolidarity.org/en/n/3499/joint-statement-by-independent-organizations-in-iran

Gazze direniyor. Ve hayır, Netanyahu kazanmıyor

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in İspanya devleti partisi Enternasyonalist Mücadele‘nin (LI) 14 Haziran tarihli açıklaması.

Gazze’de 20 aydır süren kesintisiz soykırıma rağmen İsrail kazanmıyor. Dünyanın altıncı en güçlü ordusuna sahip, nükleer bir güç, yıkım ve gözetleme teknolojisinde en ileri düzeye sahip bu devlet, direnmeye kararlı bir halkı yenemiyor. Ne tankı ne de uçağı olan, ordusu dahi bulunmayan bir gerilla hareketi, neredeyse 20 yıldır Ortaçağ koşullarında kuşatma altında olan Akdeniz’in küçük bir köşesini İsrail’in her şeye muktedir ordusu için bir bataklığa çevirdi. Bölgedeki emperyalizmin kılıcı gibi davranan bu devlet, bu konumunun sağladığı tam cezasızlıkla hareket ediyor.

Filistin halkının direnişini yenemediği için İsrail, hiçbir sınır tanımayan, maskesiz, kör bir yıkım politikası izlemek zorunda kalıyor. Öldürüyorlar (şimdiye kadar kayda geçen 60 bin can kaybı, gerçekte çok daha fazla), hastaneleri, okulları, tarım alanlarını, hayvanları, su altyapılarını yok ediyorlar… Hayatı mümkün kılan herkesi — doktorları, acil yardım çalışanlarını, öğretmenleri, kadınları, erkekleri, çocukları — ve dünyaya olup biteni duyuran gazetecileri sistematik biçimde hedef alıyorlar. En gelişmiş teknolojiler, yapay zekâ dahil, bu toplu yok etme hizmetine sokulmuş durumda. Her gün İsrailli yöneticiler soykırım niyetlerini açıkça ilan ediyor, askerleri ise bunu nasıl gerçekleştirdiklerini belgeleriyle gösteriyor. En acımasız Avrupalı sömürgecilik uygulamalarını ve Nazi soykırımını andıran tüm bu dehşete rağmen Gazze halkı teslim olmuyor. Çünkü biliyorlar ki teslim olurlarsa sürgün edilecekler. İsrail’in kuruluşundan bu yana uyguladığı ırkçı plan hep aynı: En fazla Filistin toprağını, en az Filistinliyle ele geçirmek.

Bu uğurda her yol mübah. Yakın zamanda Netanyahu’nun da kabul ettiği gibi, halkın direnişini kırmak için DEAŞ (İslam Devleti) bağlantılı mafyatik silahlı grupları bile finanse etmek mübah. Halkı açlıktan öldürmek amacıyla üç ay boyunca sınır kapılarını kapatmak ve ardından insani yardım dağıtımını askerileştirerek, Trump’ın kurduğu Gazze İnsani Yardım Vakfı’nın dağıtım noktalarını birer imha merkezine çevirmek bile mubah. En az 130 Filistinli bu dağıtım noktalarında yiyecek toplamaya çalışırken İsrail ordusu tarafından katledildi. Bunlar Gazze’nin kanlı “Açlık Oyunları”dır.

Bu sırada, Gazze’deki soykırımın gölgesinde İsrail, Batı Şeria’daki sömürgecilik faaliyetlerini derinleştirmeye devam ediyor. Direnişin en güçlü olduğu kuzeydeki mülteci kamplarını, örneğin Cenin’i, işgal güçlerinin doğrudan temsilcisine dönüşmüş olan Filistin Ulusal Yönetimi’nin yardımıyla boşaltmayı başardı. 40 bin Filistinli kamplardan zorla çıkarıldı. İsrail yerleşimleri genişlerken yerleşimciler birer paramiliter saldırı gücüne dönüştü.

Fakat İsrail ordusunun Gazze’de batağa saplanması ülke içinde de benzeri görülmemiş bir krizi tetikledi. Her geçen gün daha fazla asker Gazze’de ölmek istemediğini söylüyor, rehinelerin aileleri Netanyahu’nun onları kurtarma niyeti olmadığını daha açık biçimde görüyor ve ülkenin uluslararası alanda giderek yalıtılması iç gerilimleri artırıyor. Netanyahu’nun planı işlemiyor ve bu da krizi derinleştiriyor.

Fransa, Birleşik Krallık ve İsveç gibi ülkelerde yeniden yükselen kitle seferberlikleri ve soykırımın inkâr edilemez hale gelmesi bazı ülkeleri, kendilerini kurtarmak için cılız adımlar atmaya zorluyor. Londra, ikili ticaret anlaşmasına ilişkin müzakereleri askıya aldı. Avrupa Birliği ise şimdi İsrail’le yaptığı ayrıcalıklı ortaklık anlaşmasını gözden geçirmeyi düşünüyor. İspanya Meclisi, insan haklarını ihlal eden ülkelere silah ambargosu getirilmesini öngören bir yasa tasarısını gündemine aldı. Barselona Belediyesi, geçen yıl yeniden kurduğu İsrail’le olan ilişkileri bir kez daha sonlandırdı. Biz de sözlerden eyleme geçilmesi için baskıyı sürdürmeliyiz. İspanyol hükümeti tüm bu Filistin yanlısı retoriğine rağmen hâlâ İsrail’le diplomatik ilişkilerini sürdürüyor ve ondan silah alıyor. Hükümet söylemlerinde İsrail’i eleştiriyor; ama gerçeklikte savaş makinesini beslemeye ve işgal ile sömürgeleştirmeyi normalleştirmeye bir gün bile ara vermedi.

Seferberliklerin yeniden canlanmasının yanı sıra, Filistin’e yönelik dayanışmayı doğrudan Gazze’ye ulaştırmak isteyen üç uluslararası girişim de önümüzdeki günlerde birleşiyor. Özgürlük Filosu’na ait geminin Gazze sahiline 60 km mesafedeyken kaçırılmasının ardından, Tunus’tan yola çıkıp Cezayir ve Libya üzerinden geçen Rafah Yürüyüşü ve Sumud kara konvoyu önümüzdeki günlerde Mısır’da buluşacak. Bu girişimler, aynı zamanda 2011 devrimini bastıran Sisi rejiminin soykırıma ortaklığını da ifşa ediyor.

Tabandan yükselen tüm bu mücadeleler, halkın taleplerine rağmen İsrail’i bu stratejik bölgenin kontrolü için kilit bir aktör olarak gören emperyalist hükümetlerin ve Arap rejimlerinin suç ortaklığıyla tam bir tezat oluşturuyor. Bu rejimler açısından İsrail, çürümüş küresel kapitalizmin işleyişinde merkezi bir rol oynuyor. İşte Filistin halkı buna karşı savaşıyor ve bu yüzden bu mücadele çok zorlu; ve tam da bu nedenle onun mücadelesi hepimizin özgürlüğü için. Bu nedenle tüm mahallelerde, okullarda, işyerlerinde Filistin halkıyla dayanışma komiteleri kurmaya ve seferberliği büyütmeye çağırıyoruz. Filistin’le dayanışmayı derinleştirmeye devam etmeliyiz, çünkü orada hepimizin geleceği belirleniyor.

İsrail’in soykırımcı devletiyle suç ortaklığına son: PSOE-SUMAR hükümeti, yalanlara artık yeter!
İsrail’e derhal silah ambargosu!
İsrail’le tüm diplomatik ve ticari ilişkiler kesilsin!
Filistin halkının direnişiyle dayanışma!
Nehirden denize özgür Filistin!

Enternasyonalist Mücadele

14 Haziran 2015

Okur mektubu: “Yoksulluğun gizlenmesi çözüm değil meşrulaştırmadır”

0

Bugünün yoksulu, eskisi gibi çıplak ayakla dolaşmıyor. Eskiden yoksulluk daha çok temel ihtiyaçların eksikliğiyle tanımlanırken artık insanlar çalıştıkları halde geçinemiyor. Yoksulluk, yalnızca maddi bir eksiklik değil; sosyal, psikolojik ve kültürel alanlarda da derinleşiyor. Yoksulluk yalnızca ceplerde değil düşüncelerde, ilişkilerde, hayallerde de var. Bugünün yoksulu çoğu zaman gizli yoksuldur çünkü yoksulluk, utanç verici bir şey olarak gösterilmiştir. Bu yüzden insanlar yoksulluğunu saklar; kredi kartıyla alışveriş yapar, taksitle telefon alır, borçla yaşar; yoksulluğu görünmez olur. Bu, neoliberal sistemin “göstermelik refah”ıdır. Göstermezsen dışlanırsın. Yoksul olmak değil, yoksul görünmek ayıplanır.

Devletler “aşırı yoksulluğu azalttık” derken, kredi borçlarıyla ayakta duran milyonları görmezden gelir. İnsanlar geçinemediği halde gerçeği kabul edemez, çünkü “başarısız” ilan edilmekten korkar. Sefaletin görünmez kılındığı her toplumda çürüme içeriden başlar. Çünkü kültür, yalnızca estetik beğenilerin değil, aynı zamanda sınıfsal bir imtiyazın alanı haline gelmiştir. Tüketemeyen, erişemeyen o dünyada görünmeyen sayılır. Dijital çağda kültürel üretim bile bir satın alma gücüne, bir platform aboneliğine bağlı. Yoksullar artık sadece ekmekten değil ezgiden, sözcükten, sanattan da mahrum kalmış durumda. Bu mahrumiyet yalnızca maddi değil duygusal, düşünsel ve toplumsal bir dışlanmışlık yaratıyor.

Tüketemeyen görünemiyor; görünmeyen ise var olamıyor. Yoksullar yalnızca piyasadan değil, kültürel anlatıdan da dışlanıyor. Geçmişte mücadele kültürü, bu sessizliğe karşı bir çığlık, bir görünürlük biçimiydi bir nebze de olsa. Bugün, kültürel damar kuruduğunda, yoksullar yalnızca ekonomik değil varoluşsal bir yalnızlığa da itilmiş oluyor. Direnişin kültürel zeminle olan kopuşu, yoksulun mücadeleye katılımını da zayıflatıyor. Mücadele sadece hak arayışı değil, kendini ifade etme, tanınma arzusudur. Kendini bir şarkıda, bir şiirde göremeyen insan, zamanla varlığına olan inancını yitirir. Kültürden dışlanan direnişten de dışlanır çünkü her direniş, bir hayalin içinde yeşerir.

Yoksulluğun gizlenmesi çözüm değil meşrulaştırmadır. İşçi sınıfı, yoksulluğu görünür kılmak için vardır. Gizlenen şey açığa çıkmadıkça çözüm de hayal olur. Ancak görünmeyen yoksulluk, örgütlenme sorunlarını derinleştirir çünkü yoksulluk, insanları sadece maddi değil, psikolojik olarak da parçalar. Güven kaybı ve korkular, örgütlenmeyi engeller. Ancak bu yoksullukla yüzleşmek ve onu görünür kılmak, örgütlenmenin önündeki engellerin bir kısmını ortadan kaldırabilir.

Sonunda bu örtüyü kaldıracak güç işçi sınıfının elindedir. Gerçeği açığa çıkarmak, sadece yoksulluğun görünür kılınmasıyla değil, onun yarattığı toplumsal ve psikolojik tahribatla da yüzleşmeyi gerektirir. İşçi sınıfı bu görünmeyen dünyayı aydınlatacak, karanlıkları delip geçecek ve yalnızca ekonomik değil, varoluşsal bir yeniden doğuşun kapılarını aralayacaktır.

Metal işçisi Yılmaz

Anti-Siyonist Yahudi Kongresi: “Bizim adımıza değil”

0

13-15 Haziran 2025 tarihleri arasında, Birinci Uluslararası Anti-Siyonist Yahudi Kongresi, beş kıtadan 500’den fazla kişiyi bir araya getiren tarihi bir olay olarak Viyana’da düzenlendi. Bu sadece bir konferans değil, aynı zamanda siyasi, ruhani ve kültürel bir bildiriydi: “İsrail, Yahudiliği temsil etmiyor!”

Dünyanın dört bir yanından yüzlerce Yahudi, ilk kez açıkça İsrail devletine meydan okumak, anti-Siyonizmi Yahudiliğin etik ve moral bir ifadesi olarak haklı çıkarmak ve Filistin direnişiyle dayanışma göstermek için bir araya geldi.

Katılımcılar arasında tanınmış akademisyenler, Hasidik hahamlar, genç aktivistler, Holokost’tan kurtulanlar ve Nazizm tarafından zulüm görmüş ailelerin soyundan gelenler vardı. Hepsi tek bir slogan altında birleşti: “Bizim adımıza değil.”

Kongre, Filistin direnişine her biçimiyle açık destek ifade etti, onu ırkçı bir sömürge sistemine karşı meşru bir mücadele olarak değerlendirdi ve İsrail liderliğinin insanlığa karşı işlediği suçlardan dolayı Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne çıkarılmasını talep etti.

Kongrenin sonucu iki devletli çözüm maskaralığı değil, tüm nüfus için tek bir demokratik devlet aracılığıyla nehirden denize Filistin’i özgürleştirmek oldu.

Kabul edilen bildirinin bir kısmını paylaşıyoruz:

Dünya, Siyonizmin Batı ile işbirliği içinde Filistin halkına karşı başlattığı soykırımı dehşetle izlemektedir. Yahudiler olarak, bunun bizim adımıza yapılıyor olması nedeniyle harekete geçme yükümlülüğümüz vardır. En karanlık zamanlarında Filistinli kardeşlerimizin yanında durmalı ve Filistin’in sömürgecilikten arındırılması için çalışmalıyız!

Dünyadaki Yahudiler ve Yahudi kökenli insanlar -Siyonist devletin temsil ettiğini iddia ettiği kişiler- Siyonizme karşı sarsılmaz muhalefetlerini ilan etmek için birleşiyorlar.

Yüzyılı aşkın bir süre önceki Birinci Siyonist Kongre’den bu yana, Siyonist liderler tüm dünya Yahudiliği adına konuştuklarını iddia etmiş, böylece Yahudileri ve Yahudiliği Siyonizme rehin tutarken, muhalefetimizi sürekli olarak susturmaya ve Yahudi dininin ruhani bütünlüğünü ayaklar altına almaya çalışmışlardır. Yahudi geleneği, tarihi ve kültürü soykırıma kesin olarak karşıdır.

Siyonizme karşı Yahudi direnişinin etkileyici tarihi, Siyonizmin kendisi kadar uzundur: Buna Yahudi dini cemaatlerinin yanı sıra Yahudi kökenli laik hareketler ve Siyonist devletin kuruluşuna yönelik Filistin’in bizzat içinden şiddetli Yahudi muhalefeti dahildir.

Siyonizm, Yahudiliğe ve Filistin’in yerli halkına karşı bir suçtur ve onu yok etmeye kararlıyız. Yıllar boyunca, Siyonizmin Yahudileri korumak yerine, Yahudiler ve Yahudilik adına iğrenç eylemler işleyerek büyük bir tehlike haline geldiği kanıtlanmıştır. Siyonizm, Yahudi üstünlüğünü iddia eder ve bu nedenle Yahudilerin “ötekiliğinde” ısrar eden, antisemitizmin doğasında var olan ırkçı varsayımı tamamen benimser.

Siyonist sömürgeci varlık, Filistinlilerin en temel haklarını bile inkâr etmektedir. Siyonizm, Batı Şeria ve Gazze’deki sömürgecilikten, apartheid’dan, etnik temizlikten ve soykırımdan sorumludur. Dünya çapındaki on dört milyon Filistinli bunun doğrudan mağdurudur.

Siyonizmin işlediği vahşetler karşısında kararlılıkla şunu söylüyoruz: “Bizim adımıza değil!” Filistinli müttefiklerimizle birlikte Siyonizmi sona erdirmeye ve Filistin’in sömürgecilikten arındırılmasına kararlıyız!

(…) İlk Yahudi Anti-Siyonist Kongresi’nde birlikte güçlerimizi birleştireceğiz ve birleşmiş bir şekilde, Filistin’i özgürleştirmek ve adil ve eşitlikçi bir toplum inşa etmek için Filistinlilere katılacağız!

Yahudilik Siyonizm değildir!

Tarihte bu ay | 15-16 Haziran Direnişi

0

15-16 Haziran 1970’te Türkiye işçi sınıfı kitlesel ve birleşik bir işçi sınıfı seferberliğine imza attı. Birleşik mücadele ile Türkiye işçi sınıfının neler başarabileceğini gösteren 15-16 Haziran Direnişi, Türkiye sınıflar mücadelesinde önemli kırılma anlarından biri oldu.

15-16 Haziran Direnişi’nin arka planında işçilerin muazzam örgütlülüğünün yanı sıra onu meydana getiren, işçi hareketinin yükselişte olduğu koşullar mevcuttu. İşçiler sendika kanalıyla işyerlerinde örgütleniyor, hakları için mücadele ederek önemli kazanımlar elde ediyordu. Mücadele halindeki işçiler, devlet güdümündeki Türk-İş’ten ayrılarak, o günlerde sendikal mücadelenin odağı haline gelen DİSK’i kurmuştu. Bunun karşılığında devlet, Sendikalar Kanunu ile Grev ve Lokavt Kanunu’nda değişiklik yaparak işçilerin sendikal mücadelesini ve örgütlülüğünü kırmak istedi. Adalet Partisi (AP) ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) birbirlerinden ayrı bir şekilde sendikalar, grev ve lokavt konularına eğilen iki yasa taslağı hazırladı. Komisyonda birleştirilen taslakla oluşan ve 11 Haziran 1970’te yürürlüğe giren 1317 sayılı kanun sendikal örgütlenme, sendika değiştirme ve greve çıkma hakkını kısıtlıyor, Türk-İş’ten DİSK’e geçişi zorlaştırırken DİSK’in işçi hareketi içinde devrimci bir sendikal kutup olmasının önüne geçmek istiyordu. Ancak işçiler, yıllar boyunca elde ettikleri kazanımları bir yasayla kaybetmeyi kabullenmedi.

İşçiler, saldırının geri püskürtülmesi için işyerlerinde Anayasal Direniş Komiteleri örgütledi. Yasanın geri çekilmesi için hükümetle yaptıkları görüşmelerden sonuç alamayan işçiler, 14 Haziran’da direniş kararı aldı. 15 Haziran günü İstanbul çok büyük bir ayaklanmaya sahne oldu. Kartal’dan Topkapı’ya, Bakırköy’de Eyüp’e, İstanbul’un her noktasında işçiler yürüyüşteydi. 16 Haziran’a gelindiğinde yüz binlerce işçi şalter indirmiş, fabrikaları boşaltmış, sokağa çıkmıştı. İstanbul’un yanı sıra Ankara, İzmir, Gebze ve İzmit’te de kitlesel eylemler gerçekleşti. Sadece DİSK değil çok sayıda Türk-İş üyesi işçi de sokağa çıktı. Sermayenin polis gücünün yetersiz kaldığı noktalarda ordu işçilere müdahale etti. 150’den fazla fabrikanın katıldığı seferberlikte Mutlu Akü Fabrikası işçisi Yaşar Yıldırım, Vinleks işçisi Mustafa Bayram ve Cevizli Tekel Fabrikası işçisi Mehmet Gıdak polis kurşunuyla hayatını kaybetti. Ayaklanma karşısında çaresiz kalan hükümet sıkıyönetim ilan etti ve bunun üzerine DİSK bürokrasisi, işçilere direnişi bitirme çağrısında bulundu. Yine de bir süre sonra, ayaklanmanın bir kazanımı olarak yasa Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi.

15-16 Haziran Direnişi, sınıfa kendi muazzam gücünü göstermiş ve örgütlü gücün karşısında hiçbir şeyin duramayacağını kanıtlamıştır. Hiçbir rejimin kadir-i mutlak olmadığının, meclisten apar topar geçen yasalarla örgütlü işçi sınıfının kolay kolay alt edilemeyeceğinin göstergesidir. Zira o gün de bugün de iktidarın emekçilere biçtiği hayat aynı: güvencesiz, sağlıksız, kölelik düzeyinde çalışma ve yaşam koşulları; işsizlik ve yoksulluk ile terbiye; sendikal haklara ve örgütlülüğe dönük saldırılar. İşçi ve emekçilerin birleşik ve örgütlü ortak mücadelesi ise bugün hâlâ en temel eksikliğimiz. Bu da sendikaların, emek örgütlerinin ve sosyalistlerin birleşik bir mücadele hattını, bir Emek İttifakı’nı inşa etmesini zorunlu kılıyor.

İsrail’in İran’a yönelik suç teşkil eden saldırılarını kınıyoruz!

0

12 Haziran’da İsrail, yaklaşık 200 savaş uçağıyla İran’a yönelik suç teşkil eden bir saldırı başlattı. Başkent Tahran’da sivil bölgeler ile askeri yerleşim alanları bombalandı. Saldırıda aralarında İran Genelkurmay Başkanı Muhammed Bakıri, Devrim Muhafızları Başkomutanı General Hüseyin Selâmi ve Silahlı Kuvvetler Komutan Yardımcısı General Gulamali Reşid’in de bulunduğu üst düzey askeri yetkililer ile birlikte 70’ten fazla sivil yaşamını yitirdi. İran’ın İsfahan, Erak ve Kirmanşah kentlerindeki askeri ve sanayi komplekslerinde de patlamalar bildirildi.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, Filistin halkına yönelik soykırımı sürdüren ve Lübnan, Suriye ve İran halklarını sürekli olarak bombalarla tehdit eden Siyonist devletin bu yeni suç saldırısını kınıyoruz. İsrail’in soykırımcı Başbakanı Benyamin Netanyahu saldırının “gerekli” ve “önleyici” olduğunu, İran’ın olası bir nükleer saldırısına karşı gerçekleştirildiğini ileri sürdü. Bu tamamen gerçek dışıdır. Nükleer üretimi konusunda ABD ile müzakereler yürüten ve bu müzakereler BM Atom Enerjisi Ajansı tarafından daimi olarak kontrol edilen İran herhangi bir askeri eylemde bulunmamıştır. İsrail ise “Yükselen Aslan” adını verdiği operasyonun “tehdit ortadan kaldırılana kadar süreceğini” ilan etti.

Saldırı ABD ve Avrupa emperyalizminin desteğine sahip olsa da ABD ve Avrupa emperyalizmi, açıklamalarıyla bunu gizlemeye çalışıyor çünkü halklarının İsrail’i giderek daha fazla reddettiğini ve sokaklarda Filistin halkını desteklediğini biliyor. Aşırı sağcı Donald Trump ve hükümeti, “İsrail’in askeri eylemini desteklemediklerini” ve “İran ile daha geniş bir savaş” istemediklerini ilan etti. Ancak daha sonra Trump, İsrail’in askeri harekâtını güçlü bir şekilde destekleyeceğini söyledi ve İran’ı “bir anlaşmaya varması” için tehdit ederek, aksi takdirde daha fazla “ölüm ve yıkım” olacağı konusunda uyardı. Trump ısrarla “İran ortada hiçbir şey kalmadan önce bir anlaşma yapmalı… Çok geç olmadan bunu yapın,” dedi. Fransa Cumhurbaşkanı Macron da bunu onaylayarak “İsrail’in kendini savunma hakkı olduğunu” ilan etti ve alaycı bir şekilde “gerilimi tırmandırmaktan kaçınma ve itidal” önerisinde bulundu.

İsrail bu saldırıyı, Gazze’ye yönelik işgalinin üzerinden bir buçuk yıl geçmesine ve yarattığı yıkımla devasa suçlarına rağmen zafer ilan edemediği için gerçekleştirdi. İsrail dünyada giderek yalnızlaştı ve Siyonist rejimin yaşadığı kriz ve bölünme derinleşiyor. Avrupa’da ve dünyanın diğer bölgelerinde Filistin direnişine destek için ve Gazze’de uygulanan insanlık dışı ablukanın yol açtığı açlık koşullarına karşı yeniden kitlesel protesto eylemleri düzenleniyor. İsrail’de de Gazze işgalinin sürmesine yönelik tepkiler artıyor. Orduya katılmayı reddeden asker sayısı yükseliyor. Esirlerin serbest bırakılması ve savaşın sona erdirilmesi talebiyle günlük protestolar sürüyor. Bu kitlesel tepkiler, Siyonist rejimin süreklilik arz eden siyasi krizinin arka planını oluşturuyor. Netanyahu, parlamentodaki muhalefetin seçim çağrısı yapmak üzere harekete geçtiği ve bunun Netanyahu ile aşırı sağcı Siyonist müttefiklerinin iktidarını sonlandırabileceği bir dönemde İran’a saldırı emrini verdi. Bu saldırıyla hem dikkatleri iç krizden uzaklaştırmayı hem de “İsrail düşmanlarına karşı birlik” çağrısı yapmayı amaçlıyor.

İran’a gelince, İran halkının Siyonist saldırıya karşı kendini savunma hakkını tanıyor ve bu İsrail’in saldırısını en sert şekilde kınıyoruz. İran’ın nükleer programını geliştirme ve nükleer silahlara sahip olma hakkını da sonuna kadar savunuyoruz. Ancak bununla birlikte, İran rejimine herhangi bir siyasi destek vermediğimizi de belirtmeden geçemeyiz. İran’ın otoriter teokratik hükümeti İsrail’in suç teşkil eden eylemlerine hiçbir zaman güçlü cevaplar vermemiş, Filistin direnişini destekleme konusunda da tutarlı davranmamıştır. Öte yandan bu kapitalist ve baskıcı rejim; kitle hareketini, işçi sınıfını ve İran halkını, özellikle de kadınların hak taleplerini şiddetle bastırmaktadır.

İUB-DE olarak tüm dünya halklarını İsrail’in bu suç teşkil eden saldırısını protesto etmek ve İran’ın kendini savunma hakkını desteklemek üzere harekete geçmeye ve İran hükümetinin “karşılık verilecek” yönündeki açıklamasının hayata geçirilmesini talep etmeye çağırıyoruz. Soykırımcı Siyonizmin ve emperyalizmin saldırganlığına karşı durmak ve bunu dünyanın dört bir yanında sokaklara çıkarak kınamak, Ortadoğu halklarına yönelik sömürgeci planları bozguna uğratma mücadelemizin bir parçasıdır. Tüm dünya hükümetlerinden İsrail ile diplomatik ve diğer tüm ilişkilerini kesmelerini talep etmeliyiz. Böylece aynı zamanda Filistin direnişine de desteği sürdürmüş; Gazze’deki soykırımı, açlığı ve İsrail’in apartheid rejimini sona erdirme mücadelesine katkı sunmuş oluruz.

İsrail’in İran’a yönelik suç teşkil eden saldırısına son!

Emperyalizmin saldırıya sunduğu desteği kınıyoruz!

İran’ın kendini savunma hakkını tanıyoruz!

Soykırıma karşı Filistin direnişini destekleyelim!

Gazze’de ablukaya son!

Nehirden denize özgür Filistin!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

13 Haziran 2025

Emek bölünürse sermaye kazanır: İzmir’de grevler, sessizlikler ve işten çıkarmalar

0

29 Mayıs 2025 tarihinde İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde DİSK’e bağlı Genel-İş sendikası üyeleri, ücret adaletsizliğine karşı greve çıktı. Emekçilerin talepleri açık ve netti: Aynı işi yapmalarına rağmen farklı ücret politikalarıyla karşı karşıya kalıyorlar, bu da çalışma barışını ve emekçilerin onurunu zedeliyordu. Günler süren direnişin ardından, kimi kazanımları içeren, orta seviyede bir toplu iş sözleşmesine imza atıldı. Ancak bu süreçte emek mücadelesinin en can alıcı sorunu bir kez daha gözler önüne serildi: Emekçilerin birliği ve kolektif mücadelenin eksikliği.

Genel-İş üyesi işçiler greve çıktığında, aynı belediyede çalışan, Türk-İş’e bağlı Belediye-İş sendikası üyeleri sessiz kaldı. Grevle dayanışma gösterilmedi. Aynı kantinde yemek yiyen, aynı otobüsle işe gelen, aynı kaldırımda yürüyen işçiler, sendikal ayrımlar üzerinden bölündü. Sermaye sınıfının yıllardır işçilere karşı kullandığı en etkili yöntemlerden biri, yine başarıya ulaşmıştı: “Böl, parçala, yönet.”

Bugün tablo tersine dönmüş durumda. Belediye-İş’e bağlı İZDOĞA, İZBETON ve İZULAŞ gibi şirketlerde çalışan yaklaşık 1000 işçi işten çıkarılma tehlikesiyle karşı karşıya. Fakat bu kez de DİSK’e bağlı Genel-İş cephesi sessiz. Emekçilerin iş güvencesi ellerinden alınırken, bir zamanlar grev çadırında omuz omuza durmayanlar şimdi sessizliğe gömülüyor.

İzmir Büyükşehir Belediyesi her ne kadar CHP yönetiminde olsa da, uygulanan politikalar AKP’nin yıllardır sürdürdüğü neoliberal ekonomik yaklaşımın kopyasından ibaret. CHP Genel Başkanı Özgür Özel, kürsülerden AKP’yi eleştirirken “işçi harap, emekli bitap” diyor; ancak İzmir’de kendi partisinin belediyesi işçiyi görmezden geliyor, işten çıkarıyor, ücret eşitsizliğine göz yumuyor.

Bu tablo bize bir kez daha şunu gösteriyor: İktidarın rengi ne olursa olsun, sermaye sınıfı kendi çıkarlarını korur. İşçi sınıfı ise ancak birlikte hareket ettiğinde kazanabilir.

Sendikaların farklı olması, işkollarının ayrı olması, bir arada mücadele etmenin önünde engel olmamalıydı. Eğer 29 Mayıs’ta işçiler bir bütün olarak hareket edebilseydi, bugün ne ücret eşitsizliği olurdu ne de 1000 kişi işini kaybetmekle karşı karşıya kalırdı.

Bu yüzden bugün daha yüksek sesle şunu söylemek gerekir:
Farklı sendikalar değil, ortak mücadele hattı gereklidir.
Farklı işkolları değil, birleşik emek cephesi gereklidir.
Çünkü emek bölünürse, sermaye kazanır
.

Siyonist İsrail’in İran’a yönelik saldırılarına, Filistin halkına dönük soykırımına son!

0

Filistin halkına karşı soykırımını sürdürmekte olan işgalci, Siyonist İsrail devleti bu sabaha karşı İran’a yönelik başlattığı saldırı harekâtını sürdürüyor. Siyonizmin sözcüleri askeri üsleri, nükleer tesisleri ve Devrim Muhafızları ordusu komuta kademesini hedef aldıklarını dile getirseler de sivilleri de katletmeye devam ediyorlar.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak, Siyonist varlığın İran’a yönelik saldırısını kınıyoruz. Molla rejimine hiçbir politik destek sunmaksızın İran emekçi halkının yanında olduğumuzu ifade ediyoruz. ABD başkanı, aşırı sağcı Donald Trump’ın açıklamaları da gösteriyor ki, Siyonist İsrail rejimi bu saldırıyı ABD emperyalizminin icazeti çerçevesinde gerçekleştirmekte. Tıpkı Filistin halkına yönelik uygulamakta olduğu soykırım politikalarında olduğu gibi!

Netanyahu rejimi bir yandan Filistin direnişini ezmek, Filistin halkını kendi topraklarından sürmek ve işgalini genişletmek istese de Filistin halkının haklı mücadelesi, askeri ve politik olarak bu hedeflerine ulaşmasını engelliyor. Bu durumun kendisi Siyonist rejim içerisindeki politik krizi derinleştirirken, Netanyahu kendi içsel krizini çözmenin bir aracı olarak bölge ülkelerine saldırılar düzenleyerek Siyonist devlet içerisinde kendi meşruiyetini güçlendirmeye çalışıyor. Lübnan, Yemen ve Suriye’ye operasyon düzenlediği gibi, bugün de İran’a karşı bir harekât başlatıyor.

Siyonist devletin İran’a dönük bu saldırıları, Filistin halkına yönelik katliam, soykırım ve işgal politikalarını da hızlandıracağının bir kanıtı. Keza soykırımcı Netanyahu defaatle bunu dile getirirken, Trump da her fırsatta Siyonist rejimin uyguladığı soykırıma desteğini ifade ediyor.

Bu nedenle Siyonist İsrail’in İran’a yönelik saldırılarını kınamanın yolu, Filistin halkının mücadelesinin koşulsuz desteklenmesini zorunlu kılmakta. Bunun yolu ise, bölge ülkelerinin ikiyüzlü rejimlerine karşı emekçi halkların seferber olmasından ve Siyonist İsrail’le askeri, diplomatik, ekonomik, ticari ve akademik tüm ilişkilerin kesilmesi, İsrail’e tam ambargo uygulanması talepleriyle mücadeleyi büyütmesini dayatıyor.

Siyonist devletin saldırılarına son! İsrail’e kalkan olan Kürecik üssü  ve ABD’nin karakolu İncirlik üstü derhal kapatılsın!

Siyonist devletin, Trump destekli soykırım politikalarına son!

Yıkılsın Siyonist İsrail devleti!

13 Haziran 2025

İşçi Demokrasisi Partisi

ABD’de Trump’ın göçmen politikasına karşı protestolar yayılıyor: 14 Haziran Cumartesi seferberlik günü

0

Amerika Birleşik Devletleri 14 Cumartesi günü, “Krallara Hayır!” olarak adlandırılan büyük bir ulusal ve uluslararası protestonun merkez üssü olacak. ABD genelinde yaklaşık 1800 protestonun gerçekleşmesi bekleniyor. Çağrı, Avrupa, bazı Afrika ülkeleri, Kanada ve Meksika gibi diğer ülke ve bölgeleri de kapsayacak şekilde genişletildi.

Bu mücadele günü, kamuoyunda ICE olarak bilinen ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza tarafından gerçekleştirilen şiddetli baskınlara karşı geçtiğimiz cuma günü Los Angeles şehrinde patlak veren güçlü protestoların akabinde gerçekleşecek.

Ana sloganları “ICE kaldırılsın!” ve “ICE defolsun!” olan cumartesi günkü eylemin motivasyonu, aşırı sağcı Trump tarafından uygulanan keyfi ve yasadışı göçmen sınır dışı etme uygulamalarının sonlanması olacak.

Bu ulusal ve uluslararası seferberlik, 50501 hareketi (50 protesto, 50 eyalet, 1 hareket) ve Donald Trump’ın 2016’da seçilmesinin ardından ortaya çıkan Indivisible hareketi tarafından da destekleniyor. 50501 hareketi, Nisan ayında Trump ve Elon Musk’ın (ki Musk, Hükümet Verimliliği Bakanlığı’nın (DOGE) başkanıydı) federal ofislerdeki işten çıkarmaları ve politika kesintilerini reddederek “Ellerini Çek!” sloganıyla ülke çapında 1.200’den fazla protesto gösterisi düzenleyen ulusal bir seferberlik gerçekleştirdi.

Başlangıçta ‘Krallara Hayır!’ protestosunun amacı, Trump’ın doğum gününe denk gelen -ABD ordusunun 250. yıldönümü vesilesiyle- 14 Haziran’da yapılması planlanan askeri geçit törenini reddetmekti. Bu durum ABD’deki aktivistler ile sosyal ve siyasi örgütlerin bunu Trump’ın figürünü yüceltme jesti olarak yorumlamalarına yol açtı. Bu benzeri görülmemiş ve sıra dışı geçit töreni, yaklaşık 45 milyon dolarlık kamu fonlarıyla gerçekleştirilecek. Bu arada hükümet binlerce devlet çalışanını işten çıkarıyor ve sosyal güvenlik, kamu okulları, Medicaid (10,9 milyon insanı sağlık sigortasız bırakıyor), Ek Beslenme Yardım Programı (SNAP) için kaynakları kesiyor. Böylece yaklaşık 4 milyon insan bu programdan sağlanan gıda kuponu hakkından ve diğer sosyal kazanımlardan mahrum kalıyor.

Los Angeles’taki halk öfkesinin ardından, göçmenleri destekleyen eylemler yayıldı ve ülke genelinde ABD vatandaşları da dahil olmak üzere binlerce kişi tarafından sürdürüldü. Philadelphia, Boston, San Francisco, New York, Seattle, Chicago, Denver, Dallas, Austin, Atlanta ve Washington gibi şehirlerde göçmenlik mahkemeleri, ICE ofisleri ve belediye binaları önünde gösteriler düzenlendi. Protestolar, göçmenlere verilen desteğin yanı sıra, Trump’ın giderek artan otoriter ve baskıcı tutumunun bir parçası olarak 2000 Ulusal Muhafız askeri ve 700 deniz piyadesi gönderdiği Los Angeles’ın militarize edilmesine de bir tepki niteliği taşıyor.

Önümüzdeki cumartesi günü, Trump’ın ırkçı göçmen politikasına karşı protestoların kitleselleşmesi ve yükselmesi için yeni bir katalizör ve Trump’ın işçi ve halk karşıtı politikalarına karşı bir dönüm noktası olabilir. Göçmenlerin savunulması, Los Angeles’ın militarizasyonunun ve Trump’ın otoriter eğilimlerinin reddedilmesi ile işten çıkarmaların ve sosyal programlardaki kesintilerin reddedilmesi mücadelesini bir araya getirecektir. Bu büyük protesto günü, eylemleri ülke geneline yaymak, demokratik özgürlüklere yönelik saldırıları durdurmak, tutukluların özgürlüğünü talep etmek, ICE’nin kaldırılması ve göçmenlere ve çalışanlara yönelik zulüm, gözaltı ve sınır dışı işlemlerine son verilmesi için elverişli bir birleşik sahne olabilir.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, Trump’ın otoriter ve anti-demokratik iddialarını reddeden ‘Krallara Hayır!’ eylemlerine destek veriyor ve Los Angeles’tan New York’a göstericilerin attığı sloganları destekliyoruz: ICE kaldırılsın! Sınır dışı edilmelere hayır! Los Angeles ve diğer şehirlerdeki mahkumlar serbest bırakılsın! Los Angeles’ta sokağa çıkma yasağına hayır! Ulusal Muhafızlar, Deniz Piyadeleri ve FBI defolsun! Kahrolsun Trump’ın baskısı!

Kim korkar toplumsal cinsiyetten?

0

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, 2025 yılının “aile yılı” ilan edilmesi kapsamında “toplumsal cinsiyet eşitliği”, “lgbti+” ve “cinsel yönelim çeşitliliği” gibi hak temelli kavramları hedef alan bir genelge yayımladı. Genelgede bu kavramların “aile yapısına zarar verdiği” öne sürülüyor. Bu ifadelerin kullanılmasıyla oluşabilecek zihinsel dönüşümlerin geleneksel aile yapısını aşındıracağı, telafisi güç toplumsal sorunlara yol açacağı belirtilerek söz konusu kavramlardan kaçınılmasını öğütleniyor.

Aile Bakanlığının bu kavramların gücünü bu denli kavrayabilmiş olmasına şaşkınız! Zira bu kavramlar aslında yalnızca kavram değil; kadınların, lgbti+ların “aile içi” denilip üstü örtülmeye çalışılan şiddetten korunma, eşit eğitim alma, sağlık hizmetlerine erişme ve temel haklarını kullanabilme mücadelesinin özünü oluşturuyor. İstanbul Sözleşmesi gibi birçok uluslararası sözleşme, bu kavramları bireysel özgürlüklerden de öte toplumsal eşitliğin temel taşları olarak kabul ediyor. Bu kavramlar eşitsizlikleri tarif ederken zihinleri özgürleştirip bir araya gelmenin, örgütlenmenin araçlarını oluşturuyor. Tam da bu yüzden Aile Bakanlığının bu kavramları tehdit olarak görmesine şaşırmıyoruz, hatta kadın ve lgbti+ların başkaldırışını duyduğunu anlıyoruz.

Kadın katillerine ödül yasası!

Aile Bakanlığının ajandasına paralel olarak Adalet Bakanlığı da eli artırdı ve yeni infaz düzenlemesiyle pek çok mahkûmun cezasını tamamlamadan tahliye edilmesine yol açacak örtülü bir affın hazırlığına girişti. Bu affın kadınlara ve çocuklara yönelik işlenen cinsel saldırı, cinsel istismar, cinayet ve yaralama suçlarından infaz edilen cezaları da kapsadığı söyleniyor. Mevcut durumda zaten pek çok davada hâkimler cezaları genellikle alt sınırdan verdikleri gibi iyi hal indirimi gibi uygulamalarla failleri cezasız bırakıyorlar. Kasten yaralama, tehdit, hakaret suçları için genellikle hükmedilen hapis cezaları adli para cezasına çevriliyor, ardından hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı ile para cezası dahi fiilen ödenmiyor. Kadınların yeterli hukuki bilgi ve desteğe erişememesi, soruşturma aşamasında makul sürelerin aşılması, yargılamaların yıllarca sürmesi ve yakalama kararlarının uygulanmaması gibi sistematik sorunlar, kadın ve lgbti+ların hak arama yollarını da tıkıyor.

Adalet yerini bulur mu?

Nasıl ki toplumsal cinsiyet yalnızca bir kavram değilse adaletin yerini bulması da yalnızca bir dava sonucu değildir; bu bir sistem meselesidir. Kadınların, lgbti+ların ve çocukların haklarını tanımayan, onları tehdit olarak gören bir anlayışla sürdürülen uygulamaların hepsi politiktir. Adaletin sağlanabilmesi için yalnızca bir mahkeme kararına değil, şiddet mağdurlarının haklarını tanıyan bir sisteme, etkin ve hızlı işleyen bir yargıya ve toplumsal cinsiyet eşitliğini benimseyen bir hukuk anlayışına ihtiyaç var. Bu yüzden iktidarın ajandasına tümden itiraz ediyoruz! Kadınlar ve lubunyalar olarak ısrar ve inatla mücadeleye sarılma zamanı!

Kadınlara, lgbti+lara ve çocuklara yönelik suçların infaz yasasından çıkarılmasını ve bu suçların faillerine özel bir ayrıcalık tanınmamasını talep ediyoruz. Faillere cesaret aşılayan bu düzenlemede “kadın ve çocuklara karşı suçlara dair” istisna getirilmelidir!

İş cinayetleri: “Hukuk devleti” ise cezasızlık niye?

0

Sakarya/Hendek’te 3 Temmuz 2020 tarihinde bir havai fişek fabrikasında gerçekleşen patlama sonucunda yedi işçi hayatını kaybetmiş, pek çok işçi de yaralanmıştı. Her iş cinayeti yargılamasında olduğu gibi hiçbir önlemin alınmadığı, güvenlik tedbirinin uygulanmadığı, yalnızca kâr hırsıyla üretimin devam ettiği fabrikada yaşanan patlama nedeniyle yargılanan sanıklar “ihmalen” öldürme suçundan cezalandırıldı.

Yargıtay ise fabrikanın patronu olan sanık hakkında ihmalen öldürme suçundan cezalandırılma kararı verilmesini hukuka aykırı buldu. Riskli üretim yapan bu fabrikada patronun 25 yıldır bu işin içinde olduğunu; daha önce meydana gelen patlamalara ve uyarılara rağmen güvenli bir çalışma ortamı sağlamaya çalışmak ve patlama riskine karşı güvenlik tedbirleri almak yerine izinsiz şekilde barut üretimi yapılması ve depolanması gibi kâr hırsı ile yalnızca üretimi artırmaya yönelik hareket ederek çalışanlarının güvenliklerini hiçe sayması nedeniyle, yaşanan patlama neticesinde oluşabilecek sonucu öngörebileceği değerlendirmesini yaparak, söz konusu patronun öldürme suçunu kasten işlemiş olduğunu, diğer sanıklar yönünden verilen cezaların da yetersiz olduğunu belirterek önceki kararı bozdu.

Aslında Yargıtay, tüm iş cinayetleri ile ilgili yürütülen yargılamalarda, gerek adalet arayan işçi ailelerinin, gerek hak savunucularının gerekse kamuoyunun taleplerine nadir görülen şekilde cevap verdi. Bu karar ile fabrika patronuna “Patlama riskini bilmene rağmen, engellemek yerine daha fazla para kazanmak için işçilerinin ölümünü göze almışsın” demiş oldu. Buna karşılık Yargıtay’ın söz konusu kararından sonra, 13 Mayıs 2025’te görülen ilk duruşmada fabrikanın patronu şu sözler ile ülkedeki iş cinayetleri konusunda yargının tutumunu ve rejimin cezasızlık politikasını gözler önüne serdi: “Soma’da 301 kişi öldü, orada bu cezayı vermediniz. Türkiye genelinde patlayan fabrikaların hiçbir patronu tutuklanmadı, ihale bana kaldı.” Hukuk sistemindeki cezasızlık politikaları nedeniyle artık mahkemelerce “olması gereken” hukukun uygulanması karşısında sanıklar “sitem ediyor”.

Biz bu durumla ilk kez karşılaşmıyoruz. Rejim bir yandan “Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir” derken diğer yandan uyguladığı cezasızlık politikaları nedeniyle iş cinayeti failleri, kadın cinayeti failleri, cinsel istismar failleri sokaklarda geziyorlar ve “Üç ay yatar çıkarım” güvencesi ile suç işlemeye devam ediyorlar. Görülen o ki patronlar korkmuyorlar çünkü 300-500 işçi de ölse ceza almayacaklarını biliyorlar ve bugün, hukuka uygun davranıp ceza vermek isteyen mahkemeye de bunun hesabını soruyorlar.

Anılan duruşma tarihinden tam 11 yıl önce, 13 Mayıs 2014’te, Soma’da yaşanan maden faciasında 301 işçi hayatını kaybetmişti. Dünya tarihinde en ölümcül 13. kaza olarak nitelendirilen bu facia ile ilgili yapılan yargılamada ise tam tersine, önce mahkeme yargılanan sanıkların kasten öldürme suçundan cezalandırılmasına karar verdi, ardından Yargıtay’ın kararı bozması ile sanıklar ihmalen öldürme suçundan cezalandırıldılar. Bugüne geldiğimizde Soma katliamı ile ilgili yargılanan hiçbir sanık cezaevinde değil, yalnızca davada işçi ailelerinin avukatlığını üstlenen Can Atalay ve Selçuk Kozağaçlı cezaevinde. Soma katliamı ile ilintili olduğu belirtilen kamu görevlilerinin yargılandığı dava neticesinde de 10 kamu görevlisi hakkında beraat kararı verilirken diğerleri için verilen cezalar 5-6 ay arasında. İşçi aileleri ise 11 yıl önce ulaşılan bedenlerin çoğunda kimlik tespitini bile yapamadıkları yakınlarının acısını hâlâ yüreklerinde en ağır şekilde taşıyor.

Yaşanan iş cinayetleri kapsamında yürütülen yargılamaların bilançosu fecaat. İşçiler ölmeye devam ediyor, ancak “hukuk devleti” olduğu vurgulanan sistem, ödül gibi cezalar verilmesini emrediyor. İş cinayetlerinin işyerlerinde bağıra bağıra sinyal vermesine rağmen denetim yok, tedbir yok, mezarlıklar binlerce işçi ile dolu ama patronlar yargılanmıyor. Yargılananlar ise cezaevinde değiller, fabrikalarında servetlerine servet katmaya devam ediyorlar.

İşte bu yüzden soruşturmalar etkin yürütülmedikçe, ardı arkasına facialar yaşanırken gerçek sorumlular kasten öldürme suçu ile yargılanmadıkça, işyerlerinde zorunlu işçi sağlığı ve iş güvenliği tedbirleri uygulanmadıkça ve denetlenmedikçe, insanca koşullarda çalışma şartları sağlanmadıkça sermaye emek sömürüsüne, işyerleri de emekçiler için mezar olmaya devam edecek!

Los Angeles: Trump’ın sınır dışı uygulamalarına ve baskılarına karşı öfke günleri

0

Arjantin’deki kardeş partimiz Sosyalist Sol’un (Izquierda Socialista) ve dünya partimiz İUB-DE’nin (İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal) önderlerinden Ezequiel Peressini tarafından kaleme alınmıştır.

Aşırı sağcı Donald Trump, 6 Haziran Cuma gününden bu yana ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi’ni (ICE) kullanarak Kaliforniya eyaletinin başkenti Los Angeles’ta belgesiz göçmenleri gözaltına almak, hapsetmek ve sınır dışı etmek için baskınlar düzenliyor. İlk baskında yaklaşık 50 kişinin gözaltına alındığı bildirilmiş; bu da büyük bir halk hareketine yol açmış, yüzlerce kişi gözaltı merkezlerinin önünde toplanarak bu baskıyı reddetmiş ve gözaltındakilerin serbest bırakılmalarını talep etmişti. ICE’nin protestoları durduramaması üzerine Trump, Ulusal Muhafızları Los Angeles’a ve diğer yakın şehirlere göndererek askeri yöntemlere başvurdu.

İkinci sefer göreve geldiğinden bu yana Trump, göçmenlerin toplu olarak sınır dışı edilmesini emretti ve Barack Obama’nın gerçekleştirdiği yıllık 400.000 sınır dışı işlemini epeyce aşarak yılda bir milyon kişiyi sınır dışı etme sözü verdi. Trump, 2003 yılında Müslüman nüfusa zulmetmek için kurulan ICE’ye süper yetkiler verdi. Latin nüfusun yoğun olduğu farklı şehirlerde baskınlar düzenleyerek restoranları ve işyerlerini hedef aldı ve aynı zamanda pek çok göçmeni doğrudan evlerinden çıkardı. Hapse attığı Mahmud Halil örneğinde olduğu gibi, göçmen karşıtı saldırgan politikasını Filistin davasını savunan üniversiteli aktivistlere karşı da kullandı. 200’den fazla Venezuelalı göçmeni sınır dışı etti ve El Salvador’da aşırı sağcı Bukele’nin hapishanelerine zorla nakletti. Daha önce de göçmenleri Küba’daki Guantánamo cezaevine göndermişti.

Görevdeki ilk yılında bir milyon kişiyi sınır dışı etme hedefine ulaşmak için Kaliforniya eyaletinde harekete geçmek isteyen Trump, göçmen nüfusun yoğun olduğu -ve genelde polisin göçmenlik konularında federal makamlarla işbirliği yapmadığı bir şehir olan- Los Angeles’ta güçlü bir direnişle karşılaştı. Buradaki protestoları bastırmak üzere Adalet Bakanlığı ve Pentagon’a ordu ve FBI gibi federal güçleri gönderme yetkisini yasadışı olarak verdi.

Seferberliği durdurmak için 2000 asker

Los Angeles’ta Trump’ın göçmen politikasına karşı düzenlenen protestolar durup dururken ortaya çıkmış değil. Trump’ın göreve başlamasından on gün sonra binlerce göçmen ülke genelinde, özellikle de protestoların kitlesel olduğu Kaliforniya’nın başkentinde, hükümetin göçmen politikasına karşı harekete geçmişti. 6 Haziran Cuma günü ICE, Mexico City’den sonra dünyada en çok Meksikalının yaşadığı ikinci şehir olan Los Angeles’a geldi ve şehrin güneyinde ve tarihi merkezinde yer alan, tekstil ve giyim fabrikaları ile dükkanların bulunduğu ve işçilerin çoğunun Latin Amerikalı ve Asyalı olduğu “moda bölgesi” olarak adlandırılan bölgeye ayrım gözetmeksizin baskınlar düzenledi. Silahlı adamlar tarafından yürütülen ve tüm insan haklarını ihlal eden gerçek bir cadı avı başlatıldı. Bu operasyonlarda çoğu Meksikalı olmak üzere yaklaşık 50 kişi tutuklandı.

Donald Trump’ın aşırı sağcı politikalarına karşı büyüyen seferberliğin bir parçası olarak tepki hızla gelişti. 6 ve 7 Haziran günleri yüzlerce kişi gözaltı merkezlerinin önünü doldurarak keyfi ve yasadışı gözaltıları protesto etti ve alıkonulanların serbest bırakılmasını talep etti. “Gerçek düşman milyarderlerdir, göçmenler değil”, “ICE, topluluklarımızdan defol”, “Bütün göçmenlere tüm haklar tanınsın”, “Sınır dışı değil eğitim” yazılı pankartlarla ICE’yi reddettiklerini ve haklarından mahrum bırakılan, gölgelerde yaşayan, sağlık, eğitim ve tüm hizmetlerden dışlanan göçmen işçiler arasında var olan büyük huzursuzluğu açıkça ortaya koydular. Bu gelişmelerle, ICE ve eyalet polisleri protestocular karşısında afalladı.

Buna karşılık aşırı sağcı Trump yönetimi, ABD yasalarının üstünden atlayarak otoriter ve baskıcı tutumunu sürdürdü ve eyalet valisi tarafından talep edilmemiş olmasına rağmen 2000 Ulusal Muhafız askerinin konuşlandırılması emrini verdi. Ayrıca 500 deniz piyadesinin emir verilmesi halinde şehirde konuşlanmaya hazır olduğu belirtildi.

Askeri birliklerin şehirdeki varlığı ve uyguladıkları şiddetli baskı, protestoların üçüncü gününde kitlesel olarak sokağa dökülen halkı öfkelendirdi; işçiler ve göçmenler arasında günlerce süren öfkeye yol açtı. Protestolar Los Angeles’ın güneyinde yer alan ve nüfusunun yüzde 82’sinin Latin kökenli olduğu Paramount semtine de sıçradı. Yine Kaliforniya’nın başkentinin güneyinde yer alan Compton’da da protestolar vardı. Uzun süreli ve sert çatışmalar yaşandı. Yüzlerce kişi tutuklandı ve onlarca kişi yaralandı. Tutuklananlar arasında, 750.000 üyesiyle eyaletin en büyüklerinden biri olan Kaliforniya Hizmet Çalışanları Uluslararası Sendikası’nın (SEIU) başkanı David Huerta da vardı.

Tutuklamalara ve artan askeri uygulamalara rağmen seferberlik yayıldı ve uygulanan baskı; göz yaşartıcı gaz, şok bombası, elektrik şoku ve plastik mermilere kahramanca karşı koyan protestocuların meşru tepkisini sertleştirdi.

Seferberliği işçilerle birlikte 50 eyaletin tamamına yaymak için!

Los Angeles’taki olağanüstü mücadele günleri; artan eşitsizliğin, uzun bir ırkçılık ve polis şiddeti geçmişinin olduğu bir ülkede münferit tepkiler değildir. Bu protestolar, Donald Trump hükümetinin milyonlarca insan tarafından reddedilmesinin bir parçasıdır. Trump’ın göreve geldiği ilk 100 gün içinde büyük eylemler ABD’nin dört bir yanına yayıldı. Trump’ın görev süresinin başında kamu çalışanları Hükümet Verimliliği Dairesi’ndeki (Doge) kesintilere, işten çıkarmalara ve Trump’ın eski ortağı Elon Musk’a karşı harekete geçti. Nisan ayında 50 şehirde 1200 protesto düzenlendi, ardından Harvard ve Columbia Üniversitelerine yapılan saldırılar da dahil olmak üzere sağlık ve eğitim alanındaki saldırılar protesto edildi. Şimdi 50501 Hareketi (50 protesto, 50 eyalet, 1 hareket), Trump’ın otoriter heveslerine atıfta bulunarak 14 Haziran’da “Krallara Hayır” sloganı altında ulusal bir seferberlik çağrısında bulunuyor. Bu seferberlik; eylemleri genişletmek, demokratik özgürlüklere yönelik saldırıları durdurmak, tutukluların serbest bırakılmasını talep etmek, ICE’yi ortadan kaldırmak ve göçmenler ile emekçilere yönelik zulüm, gözaltı ve sınır dışı işlemlerine son vermek için elverişli bir birleşik zemin sağlayabilir.

Demokrat meclis üyeleri ve yetkililer sosyal medya üzerinden açıklama yapmakla yetinirken, kendi yönetimleri döneminde binlerce göçmenin sınır dışı edildiği gerçeğini gizliyorlar. Demokrat Barack Obama, görevde bulunduğu iki dönem boyunca yaklaşık 3 milyon kişi ile en fazla kişiyi sınır dışı eden ABD başkanı.

Emekçiler ve onların sendikaları ile halk örgütleri ve 2020’de George Floyd cinayetinin ardından Trump’ı başkentte barikat kurmaya zorlayan adalet mücadelesini hatırlayan militan gençler bugün, son yıllarda sayısız grev yapan işçilerle, kadınlarla, siyah nüfusla ve tüm yoksul halkla birlikte Donald Trump’ı ve yakın zamanda iş adamı Musk ile yaşanan skandal ayrılıkla kendini dışa vuran bir siyasi krizden geçmeye başlayan hükümeti yenebileceklerini biliyorlar.

14 Haziran için planlanan ulusal seferberlik; Amerikalı gençlerin ve işçilerin Filistin direnişiyle dayanışma içinde olduklarını ve Filistin halkının davasını savundukları için zulme uğrayıp sınır dışı edilen diğer ülkelerden gelen öğrencilere yapılan zulmün yanı sıra hiçbir hükümetin Gazze halkına garanti etmek istemediği insani yardımı taşırken İsrail ordusu tarafından durdurulan Greta Thunberg ve diğer Madleen aktivistlerinin kaçırılmasını reddettiklerini bir kez daha göstermelidir.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak seferberliğin taleplerini sahipleniyoruz:

Kahrolsun Trump’ın baskıları!

Los Angeles’taki tutsaklar serbest bırakılsın!

Ulusal Muhafızlar, Deniz Piyadeleri ve FBI, mahallelerden defolun!

ICE ortadan kaldırılsın ve sınır dışı uygulamaları durdurulsun!

6 Haziran 2025

Fransa ve İtalya’daki liman işçilerinden İsrail’e silah taşınmasına reddiye!

0

Fransa’nın en büyük sendikal konfederasyonlarından olan CGT’ye (Genel İş Konfederasyonu) üye olan liman işçileri, Marsilya’dan işgal devleti İsrail’e taşınacak olan mühimmatları yüklemeyi reddettiler. İşçilerin üye olduğu CGT’ye bağlı liman işçileri sendikası, işçilerin eyleminin ardından onları destekleyen bir açıklama yayımladı. Fransa’daki işçilerin ardından İtalya’nın Cenova limanındaki Tabandan Sendikalar Birliği (Unione Sindacale di Base) üyesi işçiler de işgal devletine gidecek silah ve mühimmatları yüklemeyi reddettiler. İşgal devletinin soykırımcı politikalarına karşı en kuvvetli karşı duruş olan örgütlü işçi sınıfı eylemleri Siyonizmin krizini derinleştiriyor. Aşağıda okurlarımızla CGT ve USB’nin yapmış olduğu açıklamaları paylaşıyoruz:

Fransa: İsrail’e silah sevkiyatı yapılmayacak!

Çarşamba günü, Fos Körfezindeki liman işçileri İsrail’e giden “hafif makineli tüfek yedek parçaları” içeren bir konteyneri yüklemeyi reddettiler. Liman işçilerinin genel sendikası CGT, silahların “İsrail ordusu tarafından Filistin halkına yönelik katliamı sürdürmek için” kullanılacağını savunarak silahları teslim etmeyi reddetti. Bugün Cenova limanındaki liman işçileri de aynı yönde bir açıklama yaptı.

CGT Gümrük Acenteleri Ulusal Birliği (Syndicat national des agents des douanes CGT) onlara tam destek verdi.

Bu eylemi memnuniyetle karşılıyor ve Gazze’de devam eden soykırımın mağduru olan Filistin halkına desteğimizi bir kez daha teyit ediyoruz. Bizler halklar arasında barıştan yanayız. Ölüm, sefalet, salgın hastalıklar, nüfus göçü ve sömürgeleştirme yaratan tüm bu silahlı çatışmaları esefle kınıyor ve lanetliyoruz.

Aylardır İsrail’e yapılan silah ihracatına ilişkin bilgiler ortaya çıkmaktadır. Ekim 2023 sonu itibariyle Fransa, Netanyahu’ya Negev 5 makineli tüfekleri için 100 bin mermi teslim etmişti. Euro-Med NGO İnsan Hakları İzleme Merkezi’nin (Human Rights Monitor) de gösterdiği gibi bu mermiler Un katliamında kullanıldı. Hükümet o dönemde tüm bunları inkâr etmişti.

Silahlı Kuvvetler Bakanı Sébastien Lecornu, 27 Şubat 2024 tarihinde Ulusal Mecliste İsrail’e satılan silahlar için verilen bu “birkaç lisansın” (gümrük izinleri) İsrail devleti tarafından yeniden ihraç edilmek üzere… özel gümrük rejimlerine tabi olacağını iddia etme cüretini göstermiştir… Böyle bir yalana kim inanabilir!

SNAD CGT’ye göre, 14 ton tüfek yedek parçası ve makineli tüfek ekipmanını gizlice sevk etmeye yönelik bu yeni girişim, Cumhurbaşkanı’nın 5 Ekim 2024 tarihinde Gazze Şeridi’ndeki çatışmalarda kullanılan silahlara uygulanmasını istediği ambargo hakkında söylediklerinin ihlalidir!

Gümrükler silah ve silah parçalarına yönelik bir ihracat yasağı uygulayabilir, o halde bunu yapalım!

Gümrükler Genel Müdürü’nden, Cumhurbaşkanı Macron’un vaatlerini yerine getirmek üzere tüm gümrük işlemlerini derhal dondurmasını talep ediyoruz. Gümrük memurları bu soykırımın suç ortağı olmak istememektedir.

Bu talebin takibi konusunda çok dikkatli olmaya devam edeceğiz ve yeni bilgileri medya ile paylaşacağız.

CGT

İtalya: Cenova’da İsrail ordusu için silah nakline hayır!

USB Ports, Fos Körfezindeki Fransız CGT’deki meslektaşlarından, İsrail’deki IDF’ye gönderilmek üzere 14 ton makineli tüfek mühimmatı parçası içeren 19 paletin limanlarından ayrılmasının planlandığı bilgisini aldı: ZIM şirketine ait bir gemi 6 Haziran Cuma günü Cenova limanına yanaşacak. Marsilya’daki liman işçileri bu silahların gemiye yüklenmesini engellemek için derhal harekete geçti.

Bu nedenle, 6 Haziran günü saat 15:00’te Varco di Ponte Etiopia’ya yanaşması planlanan ZIM gemisi “Contship ERA”nın yanaşmasını engellemek amacıyla Cenova Limanı’nda derhal bir garnizon oluşturulması çağrısında bulunduk.

Gazze’deki soykırıma ortak olmak istemediğimizi ve tüm savaşlara kesinlikle karşı olduğumuzu bir kez daha yineliyoruz!

Bu nedenle herkesi 6 Haziran günü saat 15:00’te Cenova’daki Varco Etiopia’da yapılacak garnizona ve 20 Haziran’daki genel greve katılmaya davet ediyoruz. USB, İtalyan limanlarında, Cenova ve Livorno limanlarında ve aynı zamanda Pisa ve Brescia havaalanlarında silah kaçakçılığına karşı harekete geçti.

Silahlarımızı indirmeli ve ücretlerimizi yükseltmeliyiz: 6 Haziran Cuma günü Cenova’da yapılacak miting, İtalyan hükümetinin ve Avrupa Birliği’nin Filistin halkının soykırımıyla suç ortaklığını kınamak için önemli bir an olacaktır. Dahası, Meloni hükümeti tarafından sürdürülen savaş politikaları, zaten enflasyon ve düşük ücretlerle boğuşan İtalyan halkını yoksullaştırmaktan başka bir işe yaramamaktadır. İşte tam da bu nedenlerle USB 20 Haziran’da genel grev çağrısında bulunuyor ve 21’inde Roma’da saat 14.00’te Piazza Vittorio Emanuele’de silahlanma politikalarına karşı yapılacak ulusal gösteriye katılacak!

Tüm dayanışmamız, Fos Körfezi’ndeki CGT’li Fransız yoldaşlar gibi savaşa karşı harekete geçenlere ve ‘hükümetlerimiz’ tarafından yürütülen savaşlardan, özellikle de soykırımın derhal durdurulması gereken Filistin’deki savaştan acı çeken halklara gitmektedir.

Tabandan Sendikalar Birliği – Cenova Limanı

İstanbul Üniversitesi öğrencileri ÖTK mücadelesini sürdürüyor

0

19 Mart’ta başlayan seferberliğin sonuna yaklaşırken somut kazanımlar elde etmeyi amaçlıyoruz. Bu süreçte İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğrencilerin inisiyatifiyle düzenlenen fiili ÖTK seçimini örnek göstererek, hem bu seçimin nasıl yapıldığını hem de diğer sınıf ve fakültelere nasıl model olabileceğini aktarmak istiyorum.

ÖTK kurulabilmesi için öncelikle öğrencilerin bu talebi dile getirmesi ve seçimlere aktif katılım göstermesi gerekiyor. Biz de forumlarımızda ve sınıf grubumuzda ÖTK isteğinin yaygınlaştığını gördük. Seçime olan ilgi, katılım oranının sınıfın yarısından fazlasına ulaşmasıyla pekişti. Düzenleme aşamasında, inisiyatif almak isteyen arkadaşlarımızla bir araya gelip seçim usulünü belirledik. Ardından zorunlu ve yoklamalı bir dersimizde, hocamızın izniyle adaylar kendilerini tanıtarak “ÖTK nedir, neden ihtiyaç duyuyoruz?” sorularına kısa yanıtlar verdiler. Seçim aşamasında öğrenci kartlarımızı ve adayların imzasını taşıyan formları kullanarak oylarımızı kullandık. Oylar sayıldığında, temsilcimiz yaklaşık yüzde 66 oranla seçildi. Seçim sonunda adaylar son sözlerini söylediler ve süreci belgeleyen bir tutanak tutuldu.

Yine de bu seçimi henüz tam anlamıyla bir kazanım olarak değerlendiremiyoruz. Rektörlüğe gerçek bir baskı uygulayabilmek ve gelecek yıl ÖTK seçimlerinin üniversitenin çoğunluğunda olması gerektiği gibi yaygınlaşmasını sağlamak için, benzer seçimlerin diğer bölümlerde de gerçekleştirilmesi gerekiyor. Bu yüzden deneyimlerimizi diğer bölümlerdeki arkadaşlarımızla paylaştık ve ihtiyaç duyulan her noktada destek verdik.

Yine de en önemli olanın ÖTK seçimlerinin üniversite ölçeğinde bütün bölümleri kapsayarak yapılması olduğunu düşünüyorum. Çünkü tanımı gereği en geniş öğrenci birlikleri olan ÖTK’lar birkaç bölümde değil, bütün üniversitede veya en azından büyük çoğunluğunda öğrenciler tarafından sahiplenilerek seçildiğinde gerçek bir ÖTK olabilir. Bugünse bunun mücadelesi sadece fiili seçimler örgütleyerek değil, üniversite çapında yönetimi ÖTK seçimlerini demokratik bir şekilde gerçekleştirmek zorunda bırakacak birlikleri sağlamaktan geçiyor. Buna “ÖTK inisiyatifleri” veyahut başka isimler verebiliriz fakat esas görevi şu olmalıdır: ÖTK ihtiyacının yakıcılığını kavramış ve bu ihtiyaca karşılık gelen “ÖTK seçimleri” talebini bölümlerinden başlayarak bütün üniversiteye örgütleyecek olan öğrencileri bir araya getirmek. İşte bu durumda gerçek bir ÖTK seferberliğine şahitlik edebilir ve demokratik ÖTK’lara sahip olabiliriz.

İstanbul Üniversitesi’nden bir öğrenci

Siyonizmin ve emperyalizmin saldırılarına rağmen halkların direnişi sürüyor

0

Geçtiğimiz yıl Arap dünyası, emperyalist güçlerin taleplerinden ve bölgesel elitlerin açgözlülüğünden ayrı tutulamayacak bir mücadele ve baskı yoğunlaşmasına tanık oldu. Gazze’den Şam’a halklar kendilerini çelikten duvarlar, ideoloji duvarları ve mezhepsel bölünme duvarları arasında buluyorlar; her biri yabancı silah tüccarları, bağımlı rejimler ve içerideki vurguncular tarafından inşa edilip sürdürülen duvarlar.

Filistin’de, Siyonist işgalin Gazze’ye yönelik bombardımanı yeni ve acımasız bir boyuta ulaştı. Yerleşim bölgeleri enkaz halinde, hastaneler jeneratörlerle çalışıyor, Gazze Şeridi’ne yaklaşmaya cesaret eden insani yardım konvoyları havadan saldırıya uğruyor. Bütün aileler barınak, yiyecek ve tıbbi bakımdan yoksun durumda. Tüm bunlar olurken İsrail parlamentosu Knesset’teki sağcı gruplar, Filistin vatandaşlarının oy haklarını ellerinden almak ve mülteci toplulukları Necef ve Celile’deki kasabalardan çıkarmak için yasa çıkarmaya çalışıyor.

Diğer tarafta ise işgal güçlerinin gece baskınları düzenlediği Batı Şeria var: Geçen ay Masafer Yatta’da dokuz ev ve El Halil yakınlarında 25’ten fazla yapı dahil olmak üzere 150’den fazla ev yıkıldı. Bunlara Ramallah’ın doğusunda gece gündüz kontrol noktaları, Kudüs’te üç UNRWA (Birleşmiş Milletler Yakındoğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Çalışma Ajansı) okulunun kapatılması ve Cenin ve Nablus’ta onlarca Filistinlinin “güvenlik operasyonu” adı altında tutuklanması eşlik etti.

Suriye İnsan Hakları Ağı, Suriye’de sadece nisan ayında saldırılar sonucunda 23’ü çocuk ve beşi kadın olmak üzere en az 174 sivilin öldüğünü belgeledi. 2-3 Nisan tarihlerinde, Dera ve Kuneytire’deki askeri tesisler, yakıt depoları ve elektrik santrallerinin yanı sıra Şam’ın banliyölerini de hedef alan onlarca saldırı düzenlendi. Dera’da gece geç saatlerde füzelerin yerleşim bölgelerine isabet etmesi sonucu aralarında ailelerin de bulunduğu en az 11 sivilin öldüğü bildirildi. Bu arada, uzaktan kumandalı insansız hava araçları BM kuruluşlarına ve hastanelere giden ikmal konvoylarını vurarak insani yardımı engelledi ve yerinden edilmiş nüfusun acılarını derinleştirdi. Şubat ayından bu yana Siyonist güçler Suriye’nin güneyinde 89 kara saldırısı ve 64 hava veya topçu saldırısı gerçekleştirerek askeri işgal altında fiili tampon bölgeler oluşturdu.

Lübnan’a yönelik ekonomik ablukanın, Irak’ta kuraklığın yol açtığı krizin ve Ürdün ile Mısır’da yeniden otoriterleşmenin aynı emperyal mantıktan kaynaklandığını belirtmek de önem taşımakta: halkın egemenliği ve sosyal refah pahasına petrole ve stratejik üslere erişimi garanti eden bağımlı rejimleri sürdürmek.

Halkların mücadeleleri konusunda basit ama temel bir gerçeği yinelemeliyiz: Özgürlük bölünemez. Filistin’deki işgale karşı mücadele, Suriye’de toplumsal adalet için verilen mücadeleden ya da Kuzey Afrika ve Levant’taki neoliberal sömürüye karşı verilen mücadeleden ayrı tutulamaz. Londra, Paris ve Madrid’de “Golan’dan Gazze’ye, Dünya İşçileri Birleşin” yazılı pankartların taşındığı dayanışma protestoları, sınırların empatimizin ve ortak davamızın önündeki doğal engeller değil, siyasi yapılar olduğunu hatırlatıyor bize.

Gazze’nin paramparça olmuş evlerinden İdlib’in kenar mahallelerindeki kamplarda kalan çocuklara kadar insanlığın çektiği acıların boyutları üzerinde düşünürken, direnen insanların cesaretini de fark etmeliyiz: ateş altında çalışmaya devam eden sağlık görevlileri, bombaların sardığı mahallelerde gizli dersler veren öğretmenler, ellerindeki azıcık yiyeceği paylaşan esnaf. Bizim görevimiz onların seslerini yükseltmek, emperyalist hükümetlere suç ortaklıklarının hesabını sormak ve hayırseverliğe değil adalete dayanan uluslararası dayanışma kampanyaları inşa etmektir. Ayrılıklarımızdan beslenen eli silahlı kapitalizme meydan okumayı ve Ortadoğu’yu kendi kaderini tayin eden bir bölgeye dönüştürmeyi ancak Beyrut’taki liman işçilerini İskenderiye’deki liman işçilerine, yerinden edilmiş Suriyeli çiftçileri Filistinli zeytin hasatçılarına bağlayan birleşik bir hareketle başarabiliriz.

Öğrenci seferberliğinin üçüncü ayı: yeni sorunlar, yeni görevler

0

Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla başlayan 19 Mart seferberliği üçüncü ayını doldurmak üzere. Seferberlik sona ermiş değil; CHP’nin Beyazıt Mitingi’ne binlerce öğrencinin kişinin katılması hâlâ kitlesel tepkinin sürdüğünü gösteriyor. Ancak bir geri çekilme döneminden geçtiğimiz gerçek. Bunun başında şüphesiz seferberlikteki politik önderlik sorunu yer alıyor. CHP’nin seferberliği sönümlendirerek kendi seçim kampanyasına dönüştürme politikası ve sosyalist solun seferberliğe yön verememesi bu süreçteki ana etkenler. Bu duruma nasıl yanıt verileceği, mücadeleci öğrencilerin önündeki en temel sorudur.

Seferberliğin başında, öğrenci hareketi çeşitli araçlar tanımladı. Genel olarak bu araçlar üç ana formda ortaya çıktı: boykot komiteleri, İstanbul Üniversiteler Koordinasyonu (İÜK) ve Öğrenci Temsilciliği Kurulları (ÖTK’lar). Türkiye’de akademik boykot deneyimi sınırlı olsa da, ODTÜ başta olmak üzere Boğaziçi Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi, Galatasaray Üniversitesi gibi birçok üniversitede boykot komiteleri aracılığıyla bir haftaya yayılan etkili boykotlar gerçekleşti. Ancak politik nedenlerin yanı sıra bayram tatili ve deprem nedeniyle eğitime ara verilmesi gibi dışsal etkenler, boykotları sürdürülemez kıldı ve komiteler işlevsizleşti.

Boykot komiteleriyle aynı dönemde ortaya çıkan İÜK, üniversiteler arasındaki mücadeleleri birleştirmeyi hedefliyordu. 40 binden fazla öğrencinin katıldığı Maçka Parkı-Şişli yürüyüşü gibi eylemlerle bu hedefe kısmen ulaşıldı. Ancak koordinasyon eksikliği ve boykot komitelerinin dağılması, üniversite hareketinin tekrar yerelleşmesine yol açtı ve İÜK’ün işlevi de sona erdi.

Seferberliğin ulusal düzeyde yavaşlaması, mücadeleyi tekil üniversitelerde sürdürecek yeni araçlara olan ihtiyacı doğurdu. Bu noktada ÖTK’lar, öğrenci hareketinin gündemine girdi. Pek çok okulda fiili ÖTK seçimleri yapıldı ve resmi olarak tanınmaları için mücadele başlatıldı. Şimdi cevaplanması gereken soru, bu geri çekilme sürecinde ÖTK’ların nasıl inşa edileceğidir.

Zırhlı Tren olarak bizler, ÖTK seçimleri talebinin öğrenci kitlelere günlük olarak eşlik ederek kazandırılabileceğini ve ÖTK’ların gündelik mücadeleler içinde etkin kılınarak meşruiyet kazanabileceğini düşünüyoruz. Bu nedenle yurt, yemekhane, toplumsal cinsiyet, öğrenci hakları gibi alanlarda komisyonlar kurulmalı ve bu alanlarda faaliyet yürüten öğrenciler ÖTK çatısı altında bir araya getirilmelidir. Boğaziçi Üniversitesi ÖTK’sı bu yöntemle kuruldu ve seferberlikte merkezi bir rol oynadı. Diğer üniversiteler için de bu model geçerlidir.

Seferberlik sona ermedi, sadece geri çekildi. Ancak yeni bir yükseliş dalgası her an başlayabilir. Bu olasılığa hazırlıklı olmak için geçmişte kullandığımız araçlarımızın eksiklerinden ders çıkarmalı, örgütsel sürekliliği sağlamalıyız. ÖTK’ların gündelik sorunlara odaklanması geçici ama stratejik bir görevdir. Gerçekten kazanmak istiyorsak ÖTK’larımızı inşa etmek zorundayız.

19 Mart’ın ardından Saray daha mı güçlü?

0

İmamoğlu’nun 19 Mart’ta tutuklanmasıyla birlikte Türkiye siyaseti ve ekonomisi yeni bir kargaşanın içerisine girdi. Hiç şüphesiz Erdoğan, en büyük rakibinin uydurma gerekçelerle tutuklanmasının yaratabileceği sonuçların farkındaydı. Beklemediği şey ise, öğrenci gençliğin öncülüğünde kitlelerin seferber olması ve bu antidemokratik saldırı karşısında sokakları doldurmasıydı. Nisan başından itibaren seferberlikler geri çekilmeye başlarken, İmamoğlu’nun tutukluluğu ve İBB’ye yönelik operasyonlar ise sürüyor. Peki bu süreçten Saray yönetimi ve Cumhur İttifakı güçlenerek mi çıktı? Tek Adam rejimine karşı mücadele şimdi nasıl büyütülmeli? Bu sorular mücadelenin öncüleri arasında tartışılmaya devam ediyor.

Öncelikle, 19 Mart operasyonunun kendisinin Saray’ın gücünün değil zayıflığının bir sonucu olduğunun altını çizmek gerekiyor. Yerel seçimlerde ağır bir yenilgi alan ve popülaritesi İmamoğlu ve Yavaş’ın çok gerisinde kalan Erdoğan, bu operasyonla rakiplerini ancak kriminalize ederek iktidar ömrünü uzatabileceğini itiraf etmiş oldu. Öte yandan bu operasyonun uzun zamandır planlandığı ve adım adım örüldüğü ortadaydı. Aslında bu süreç resmen CHP’nin Esenyurt belediyesine ekim ayında kayyum atanmasıyla başlamıştı. CHP yönetiminin bu saldırıya karşı topyekûn bir seferberliğe girişmek yerine cılız birtakım tepkilerle gündelik politikalarına devam etmesi Saray’ın önünü tamamen açtı. Cumhur İttifakı’nın tam da bu süreçte başlattığı “yeni süreç”, başka nedenlerin yanı sıra, muhalefeti bölmeyi ve bu operasyonu kolaylaştırmayı hedefliyordu.

CHP’nin bu ağır çekim operasyona karşı pasif duruşunda bir burjuva düzen partisi ve siyaseti seçimlere indirgeyen politikasının yanı sıra, içerisindeki çıkar ve liderlik mücadeleleri de önemli bir etkendi. Operasyonun öncesinde İmamoğlu cumhurbaşkanlığı adaylığını ilan ederek öne çıkmayı hedefledi. Bununla birlikte, çeşitli illerde seçim ziyaretleri ve mitingleriyle sınırlı kalan bir program, yüzleştiği saldırıyı püskürtebilecek bir güçten fazlasıyla yoksundu.

Bu çerçevede, 19 Mart’ta başlayan toplumsal seferberlik sadece Saray için değil aynı zamanda CHP için de bir sürpriz oldu. Öğrenci gençliğin fitilini ateşlediği seferberlik olmasaydı, hiç şüphesiz CHP yönetimi İmamoğlu’nun tutuklanmasını da birtakım kınamalar ve göstermelik eylemlerle geçiştirecekti. Öğrencilerin ve halk kitlelerinin eylemleri İBB’ye kayyum atanmasını durdursa da, Saray’ın saldırısını yenilgiye uğratacak bir noktaya ulaşamadı. CHP önderliğinin mücadeleyi büyütmek yerine seferberliğe sönümlendirerek onu bir seçim kampanyasına dönüştürme girişimi bu sonucun temel sebebiydi.

Bu noktada sendikal önderliklerin ve sosyalist hareketin de tutumu da belirleyici oldu. Kitleler adeta kendiliğinden bir şekilde “genel grev” sloganını sahiplenirken, bırakalım sahici bir eylem programı açıklamaktan, uygulamaktan geri durması mücadelenin çıkmaza girmesinde büyük rol oynadı. Operasyon belediyelere olmuşken ve yönetiminde CHP’nin çok büyük ağırlığının olduğu Genel-İş yönetiminin dahi etkili bir eylem, iş bırakma örgütlemekten kaçınmış olması, bu bağlamda manidardır. Yine bu süreçte sendika yönetimlerinin 1 Mayıs’ı bir kez daha tabanını harekete geçirmeden, alan tartışmalarına boğarak çok kötü bir şekilde örgütlemesinin de altı çizilmelidir.

Sosyalist hareket ise bu seferberlik sırasında maalesef bağımsız ve etkili bir politik güç rolü oynayamadı. Bunun başında, solun önemli bir kesiminin uzunca bir süredir demokratik mücadeleyi CHP önderliğine havale etmiş olması yatıyor. “Önce Erdoğan karşısında en güçlü adayı destekleyelim, sonrasına bakarız” şeklinde özetlenebilecek bu anlayış, solu iktidar perspektifinden yoksun kılar ve siyaset sahnesinde silikleştirirken, CHP yönetiminin kitleleri bu kadar kolayca kontrol edebilmesinde başat rol oynadı. Solun daha azınlıktaki bir kesimi ise, CHP yönetimine “yedeklenmemek” adına seferberliğe katılmaktan kaçınıp kitleleri CHP önderliğine teslim ederek ilkinden daha az hatalı olmayan bir politika izledi.

Peki şimdi neredeyiz? Erdoğan yönetimi İmamoğlu’nu Silivri’de tutabilmeye ve “dalga” operasyonlarıyla İBB’yi işlevsizleştirme ve muhalefeti kriminalizasyon politikasına devam etse de, eskisinden de büyük çelişkilerle yüzleşmek zorunda. Öncelikle, bu operasyona kendi tabanının önemli bir kesimini dahi inandıramadığı ve toplumsal desteğinin 19 Mart öncesinden daha da geride olduğu ortada. İkincisi bu operasyon, son derecede kırılgan durumdaki ekonomi üzerinde belirleyici sonuçlar yarattı. 19 Mart’ın ardından dövizin tutulması için 50 milyar dolardan fazla rezervin yakılması ve faizlerin daha da artırılması, Şimşek’in ekonomi politikasının da iflası anlamına geldi. Derinleşen sefaletin ortasında Saray’ın şimdi hiçbir işçiyi “enflasyonu düşürmek için ücretlere zam olmamalı” palavrasına inandırması mümkün değil. Bu durum hükümet içerisindeki çatlakları artırırken, son tahlilde emekçiler için yeni bir yıkımdan başka bir şey getirmeyecek olmakla birlikte, ekonomi politikasında yeni bir makas değişikliğini getirebilir.

Mevcut tabloda Saray’ın 19 Mart’tan güçlenerek çıktığını söylemek mümkün değil. Bununla birlikte, ömrünü uzatmak için Erdoğan yönetimi, elinde bulundurduğu politik iktidarın tüm araçlarını çekinmeksizin kullanmaya devam edecek. 19 Mart sürecinin bir kez daha gösterdiği şey, mevcut baskı ve sömürü rejiminden düzen muhalefetinin sinik politikalarıyla çıkış ihtimali bulunmuyor. Ekonomik ve demokratik talepleri birleştiren, bu talepler doğrultusunda kitlelerin en geniş seferberliğini hedefleyen, düzen muhalefetinden bağımsız bir emek ittifakının inşası tek kalıcı çözüm olmayı sürdürüyor.

Trump-Musk: Bir aşkın sonu

0

Donald Trump ile Elon Musk arasındaki mesafe giderek büyüdü ve bu durum dünya çapında bir skandala dönüştü. Ancak bu, sıradan bir skandal değil. Başrollerde, başlıca emperyalist güç olan ABD’nin başkanı ve dünyanın en zengin iş insanı yer alıyor. Güney Afrikalı milyarder, daha birkaç gün öncesine kadar Trump’ın sağ koluydu ve ABD’nin “motorlu testere”sinin, yani kemer sıkma planının, baş danışmanı ve yöneticisi konumundaydı. Trump’ın emriyle Musk binlerce kamu çalışanını işten çıkarmıştı.

Bu alışılmadık kavga, Trump hükümetinin yıpranmışlığını, “ticaret savaşları” konusundaki gel gitlerini ve ABD emperyalizmi hükümetinin içindeki siyasi krizin varlığını gözler önüne seriyor.

Musk, yaşadığı bir dizi başarısızlığın ardından birkaç gün önce görevinden istifa etmişti. Ancak Musk’ın düşüşü büyük gürültü kopardı. Trump’ın Kongre’ye sunduğu bütçe yasasını “iğrenç bir rezalet” olarak niteledi.

“Elon ile çok iyi bir ilişkimiz vardı. Artık öyle mi, bilmiyorum” diyen Beyaz Saray’ın şefi, Musk’ın Trump’ın bütçe yasasını sert şekilde eleştirmesinin ardından böyle konuştu. Ancak kavga büyüdü. Başkan, Musk ile bağlantılı şirketlere verilen devlet sübvansiyonlarını ve kamu ihalelerini geri çekmekle tehdit etti. Böylece başkan ile tartışmalı milyarderin ittifakı kamuoyu önünde tamamen dağıldı. Musk ise sessiz kalmadı ve Trump’ın, pedofili ve cinsel istismar suçlamalarıyla gündeme gelen iş insanı Jeffrey Epstein’ın kayıtlarında isminin geçtiğini öne sürdü. Bu kayıtlarda, çoğu “zengin ve ünlü” olan suç ortaklarının isimlerinin yer aldığı iddia ediliyor. (…) Musk, kendi sosyal ağı olan X’te şunu yazdı: “Büyük bombayı atmanın zamanı geldi: Trump, Epstein’ın kayıtlarında yer alıyor. Bu kayıtların hâlâ açıklanmamış olmasının gerçek nedeni de bu.” (Alıntılar: Clarín, Arjantin, 5/6/2025)

Bu sansasyonel kopuşun ardındaki neden, aşırı sağcı Trump’ın planlarının önünde bulunan devasa engellerde yatıyor. Örneğin, gümrük tarifeleri meselesindeki gelgitler, burjuva kesimler arası sürtüşmelerin boyutunu ve Trump’ın politikalarının önemli kriz dinamikleri barındırdığını gösteriyor. Ayrıca ülkede ve dünyada protestolar da artıyor. ABD’de büyük kitle hareketleri başladı. Nisan ayında 50 şehirde 1200 gösteri düzenlendi. Ardından sağlık ve eğitime yönelik saldırılara karşı protestolar geldi; Harvard Üniversitesi topluluğunun eylemleri bunlar arasında öne çıktı. Tüm bu gelişmeler Trump’ın popülaritesinde ciddi bir düşüşe yol açtı. Çeşitli anketlere göre, Nisan-Mayıs arasında Trump’ın destek oranı %52’den %41’e geriledi. Emperyalist basın bu düşüşü, son 70 yılda –yani 1950’lerdeki Eisenhower döneminden bu yana– bir ABD başkanının ilk 100 günündeki en büyük imaj kaybı olarak niteledi.

Elon Musk’ın hükümetten ayrılması, Trump’ın siyasi zikzaklarının bir diğer örneği oldu. Trump’ın seçim kampanyasına büyük meblağlar yatıran ve kamu çalışanlarının, sağlık ve eğitim emekçilerinin kitlesel şekilde işten çıkarılmasını öngören “motorlu testere” politikasını uygulamakla görevli DOGE (Hükümet Verimliliği Bakanlığı) adlı kurumun başında yer alan kişi nihayetinde düştü. Musk yalnızca 100 günden biraz fazla dayanabildi.

Resmi olarak “hayal kırıklığına uğradım” diyerek istifa etti. Ancak gerçek şu ki, Trump’ın sağ kolu olarak bizzat yol açtığı krizin kurbanı oldu.

Bu düşüşte birden fazla unsur etkili oldu. İlk olarak, onun kitlesel işten çıkarma planı, Trump kabinesindeki birçok bakanla çatışmalara yol açtı. Aylar öncesinde, kendisi de bir başka aşırı sağcı olan Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Trump ile yapılan bir bakanlar toplantısında, Musk’ın personelini fazla azaltmak istemesini sert şekilde eleştirmişti. Tartışma öyle boyutlara ulaştı ki, Trump araya girip “balta yerine neşter kullanacağız” demek zorunda kaldı.

İkinci olarak, Musk’ın onayladığı Trump’ın gümrük tarifeleri politikası, Musk’ın elektrikli otomobil şirketi Tesla’nın yönetim kurulu tarafından eleştirildi. Zira Tesla’nın en büyük üretimi Çin’de gerçekleşiyor ve bu ülke tarifelerden doğrudan etkilenecekti.

Üçüncü ve belki de en önemli neden ise, Musk’ın bizzat ABD’de protestoların ve boykotların hedefi haline gelmesiydi. Bayilerine yönelik tepki eylemleri düzenlendi, binlerce kişi araçlarına Musk karşıtı çıkartmalar yapıştırdı.

Sonuç: Tesla’nın ABD’deki satışları düşüşe geçti. Yılın ilk çeyreğinde satışlar %13 oranında azaldı. Dünyanın geri kalanında ise durum daha da kötüydü. Mayıs ayında Tesla’nın Avrupa’daki 32 ülkedeki satışları %49 oranında düştü. (Kaynak: Clarín, Arjantin, 28/5/2025)

Bir şey kesin: Trump-Musk ayrılığıyla ilgili bu skandalın daha birçok bölümü olacak.

Kamuda 8. dönem toplu sözleşme süreci yaklaşırken

0

Kamu emekçilerinin 2026-2027 yıllarını kapsayan 8. toplu sözleşme (!) görüşmeleri 1 Ağustos 2025 tarihinde başlayacak. Bu yılki toplu sözleşme sürecinde de kamu emekçilerini hükümet yanlısı sarı sendika Memur-Sen’in temsil edeceği kesinleşti. Bu nedenle, 2024-2025 toplu sözleşme sürecinde olduğu gibi, kamu emekçilerini maalesef kötü bir sözleşme süreci bekliyor.

Bilindiği üzere yetkili sendika Memur-Sen, 2024- 2025 yıllarını kapsayan 7. toplu sözleşme döneminde tüm kamu emekçilerinin tepkisini çeken bir anlaşmaya imza atmıştı. 2024 yılı için yüzde 25, 2025 yılı için ise yüzde 11 oranında zamma imza atan Memur-Sen, ekonomik krizle birlikte enflasyon oranlarındaki artış nedeniyle büyük bir tepki ile karşılaşmıştı.

Memur-Sen kısa bir süre önce 8. dönem toplu sözleşme taleplerini açıklamaya başladı. Ancak sıralanan talepler ve söylemler her ne kadar ileri talepler gibi görünse de konfederasyonun önceki pratikleri bu taleplerin söylem düzeyinde kalacağını şimdiden gösteriyor.

Buna mukabil KESK başta olmak üzere diğer muhalif sendikalar da taleplerini yavaş yavaş ilan etmeye başladı. Enflasyonun altında kalan maaşların artırılmasından tutun da diğer özlük haklarına kadar her ne kadar oldukça önemli talepler dillendirilse de toplu sözleşme sürecinin yaz aylarına denk gelmesi maalesef muhalif sendikaların ellerini de zayıflatıyor. Buna rağmen tüm muhalif sendikalar enflasyon ve hayat pahalılığı altında ezilen kamu emekçilerinin gerçek taleplerini dile getirmeye, işyerlerinde tartıştırmaya gayret göstermektedir.

8. toplu sözleşme sürecinde özellikle KESK tarafından dile getirilen en önemli talep grev talebidir. Bilindiği üzere adına “toplu sözleşme” denilen bu pazarlık sürecinde yetkili sendikanın grev hakkı olmadığı için aslında “toplu görüşme” niteliği taşımaktadır bu süreç. Yapılan pazarlık sürecinde kamu emekçilerinin ellerinin güçlenebilmesi için grev hakkının tanınması oldukça önemli bir talep.

Kamu emekçileri açısından bir diğer önemli talep, vergi dilimlerinin yüzde 10’a sabitlenmesi. Maalesef kamu emekçileri artan oranda vergi dilimine tabi ve de bu nedenle yeni yılın ilk aylarından itibaren vergi kesintileri ciddi boyutlara ulaşmakta. Ocak ayında verilen zamlar haziran ayından itibaren vergi adı altında geri alınmakta.

Kamu emekçilerinin önemli taleplerinden birisi de çalışırken alınan maaş ile emekli olunduğunda alınan maaş arasında uçurum denecek bir farkın oluşmaması. Bunun temel nedeni, kamu emekçilerine yapılan birçok zammın tazminat adı altında ayrı bir kalem olarak verilmesi. Bu tazminatlar taban maaşa yansıtılmadığı için emekli olmak isteyen kamu emekçilerinin maaşları birden yarı yarıya düşmekte.

Bu üç önemli talebin yanı sıra pek çok özlük ya da sosyal hakla ilgili acil talepleri var kamu emekçilerinin. Ancak bunlar kadar önemli bir talep de maaş zamlarının yoksulluk sınırının üzerine çıkarılması talebi. Ekonomik kriz ve yüksek enflasyon kamu emekçilerinin alım gücünü düşürmüş, yoksulluk sınırı ile açlık sınırı arasında gidip gelmesine neden olmuş durumda. Hükümetin krizin ve enflasyonun yükünü emekçilerin sırtına yüklemek gibi bir hedefi olduğu aşikâr. Kamu emekçilerine ve başta KESK olmak üzere tüm muhalif sendikalara düşen ise hükümetin bu hedefini boşa düşürmek, insanca yaşam için mücadeleyi yükseltmek olmalıdır.

İzmir’de eşit işe eşit ücret mücadelesi

0

Türkiye’de sendikal haklar ve işçi mücadelesi, yıllar içinde birçok zorlukla sınanmış, ancak her dönemde işçi sınıfının örgütlü gücüyle yeniden şekillenmiştir. Son olarak İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde DİSK’e bağlı Genel-İş Sendikası üyeleri, “eşit işe eşit ücret” talebiyle iş bırakma eylemi yaparak, toplumsal eşitlik ve adalet kavramlarını yeniden gündeme taşıdı. Belediye bünyesinde aynı işleri yapmalarına karşın Türk-İş’e bağlı Belediye-İş Sendikası’na üye olan işçilerin Genel-İş üyesi işçilerden oldukça fazla ücret alması, işçiler arasındaki adaletsizlik duygusunu derinleştirmiştir.

Genel-İş üyeleri, uzun süredir aynı belediye çatısı altında benzer görev tanımlarıyla çalışmakta, ancak farklı sendikalara üye olmaları nedeniyle büyük bir ücret farkına maruz kalmaktadır. Anayasal eşitlik ilkesine aykırı olan bu durum, işçilerin eşit ve adil koşullarda çalışma hakkını ortadan kaldırmakta ve işçiler arasındaki ayrımları derinleştirerek sınıf dayanışmasının zeminine zarar vermektedir.

Ne yazık ki işçilerin hak arama mücadelesi, bazı sosyal medya hesapları ve sözde muhalif medya organları tarafından “provokasyon”, “siyasi manipülasyon” gibi ifadelerle itibarsızlaştırılmaya çalışılmıştır. Bu tür kara propaganda faaliyetleri, işçilerin haklı taleplerini gölgede bırakmayı hedeflemekte, toplumsal desteği kırmaya çalışmaktadır.

Ancak bu noktada taban örgütlülüğünün önemi bir kez daha ortaya çıkmıştır. İşçilerin birlik içinde, kararlı ve örgütlü bir şekilde hareket etmesi; yalnızca belediye yönetimi üzerinde değil, kamuoyunda da ciddi bir farkındalık yaratmıştır. Taban örgütlülüğü sayesinde:

  • İşçiler kendi taleplerini doğrudan dile getirme cesaretini bulmuştur.
  • Sendika tabanı yönetime baskı yaparak mücadeleyi sürüklemiştir.
  • Medyada çıkan olumsuz haberler karşısında işçiler alternatif mecralarda kendi seslerini duyurabilmiştir.
  • Toplumda dayanışma duygusu yeniden canlanmış, başka işkollarından da destek mesajları gelmiştir.

İzmir’deki bu eylem, yalnızca ücret adaletsizliğine karşı bir başkaldırı değil, aynı zamanda örgütlü mücadelenin gücünü ve ne denli etkili olabileceğini gösteren önemli bir örnektir. “Eşit işe eşit ücret” talebi, hem etik hem hukuki zeminde haklıdır ve geniş kesimlerin desteğini almayı hak etmektedir. Taban örgütlülüğü ise bu tür mücadelelerin temel taşı olup, işçilerin sesi olmayı sürdürecektir.

Panama: Yaşasın Panama halkının mücadelesi! Kahrolsun Mulino’nun, patronların ve IMF’nin işçi karşıtı, halk düşmanı ve Amerika yanlısı saldırısı!

0

Sosyalist Öneri, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Panama Seksiyonu

24 Mayıs 2025

Yaklaşık bir aydır Panama, emekçi ve yoksul halkın büyük eylemlerine, eğitim emekçilerinin ve güçlü inşaat işçileri sendikası SUNTRACS’ın grevlerine sahne oluyor. Mücadele, ülkenin tüm eyaletlerine ve yerli bölgelerine yayılarak büyüyor; Río Indio Havzası’nda direnişteki topluluklardan Bocas del Toro’daki muz işçilerine kadar halk kesimleri ayağa kalkıyor. Gençlik lise ve üniversitelerdeki öğrenci gösterileriyle mücadeleye katılıyor, kadınlar güçlü eylemler düzenliyor ve mücadele için örgütlenmeyi sürdürüyor. Bir kez daha görüyoruz ki bu mücadele tek bir halk kesimin değil, hepimizin mücadelesidir.

Halk seferberliği ve bu meşru ve kahramanca grevler, José Raúl Mulino’nun Amerika yanlısı hükümetinin, Donald Trump gibi aşırı sağcı ortaklarının, ABD emperyalizminin ve IMF’nin gerçekleştirmekte olduğu saldırılara karşı yoksul ve emekçi halkın cevabıdır. 9 Nisan’da ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, hükümetle sözde bir “Mutabakat Zaptı” imzaladı. Bu anlaşma, Panama’nın egemenliğini ihlal ederek ABD askeri ve ticari gemilerine ayrıcalıklı muamele tanımak, doğal kaynakların yağmalanmasını kolaylaştırmak ve ABD’nin askeri nüfuzunu artırmak anlamına geliyor. Trump ve kabinesi Panama’nın ve Kanal’ın kendilerine ait olduğunu sanıyor, Mulino hükümeti ise bu teslimiyeti kabul ediyor!

Mulino’nun patronlardan yana hükümeti, geçmişte emekçi ve yoksul halkın, yerli halkların, kadınların ve gençlerin mücadelesiyle geri püskürtülen yağma projesini tamamlamak üzere geldi. Yükselişteki aşırı sağcı dalgaya katılan Mulino hükümeti, Trump ve IMF’nin taleplerini yerine getirmek için işçi sınıfı ve halkların sendikal, ekonomik, sosyal ve demokratik haklarını budamak adına açık bir saldırı başlattı.

Bu saldırıyı gerçekleştirebilmek için Mulino sert bir baskı politikası uyguluyor. SUNTRACS sendikasının mücadeleci önderlerini takibe alıp tutukluyor, grevleri yasadışı ilan ediyor ve Bocas del Toro’daki 5000 muz işçisini işten çıkarıyor. Öğretmenlerin grevini kırmak adına maaşlarda kesinti uyguluyor.

Tüm tutuklananların serbest bırakılması, baskının sona erdirilmesi, 462 sayılı yasanın iptali, Mulino’nun ABD ile yaptığı anlaşmaların geçersiz kılınması, Río Indio baraj projesine ve First Quantum Minerals’ın madeninin yeniden açılmasına karşı doğayı savunmak için kamu ve özel sektörde genel grev ilan edilmesini ve ülke çapında seferberliklerin sürdürülmesini gündemine alacak, tüm mücadeleci sektörlerin dahil olacağı bir ulusal buluşma acil bir zorunluluk.

Sosyal Güvenlik Kurumu (CSS)’nu özelleştiren 462 Sayılı Yasa derhal iptal edilsin!

Emeklilik ve kamusal sağlık hakkı, tüm hükümetlerin – Arjantin’deki Milei’den Fransa’daki Macron’a kadar – büyük şirketlerin ve bankaların çıkarları için yağmalamak istediği bir savaş ganimetine dönüşmüş durumda. Hükümetin ve IMF’nin amacı, Peru’daki Fujimori ve Şili’deki Pinochet diktatörlüklerinin uyguladığı gibi bir “bireysel emeklilik” sistemi dayatmak. Yani yalnızca sefalet düzeyinde bir yaşlılık maaşına izin veren bir sistem getirmek.

Mulino, işçilerin emeklilik ve sağlık gibi kazanılmış haklarını yok ederek Sosyal Güvenlik Kurumu’nu özelleştirmek istiyor. Bunun amacı büyük finansal sermayeyi, bankaları ve sigorta şirketlerini kurtarmak ve giderek büyüyen, yasa dışı ve gayrimeşru dış borcu ödemek için kaynak yaratmak. Bu dış borç miktarı 54 milyar doları, yani GSYH’nin %61’ini, aşmış durumda. Sadece 2024 yılının borç ödemeleri 7 milyar dolara ulaştı. Kitleler tarafından tepkiyle karşılanan, hükümet ve patronlarla suç ortaklığı içerisindeki Ulusal Meclis tarafından Nisan ayında onaylanan 462 sayılı yasanın asıl amacı budur.

462 sayılı yasa derhal iptal edilmelidir!

Çünkü bu yasa, kaynakları finans sistemine devrederek işçi ve emekçilerin hakkını gasp ediyor. Sosyal Güvenlik Kurumu işçilerinin grev hakkını ortadan kaldırıyor. Sağlığı kamusal bir hizmet olmaktan çıkartarak özelleştirmenin, taşeronlaştırmanın ve kitlesel işten çıkarmaların önünü açıyor. Ayrıca bu yasa, hastalanan ya da iş kazası geçiren işçilere ve sağlık hizmetlerini Sosyal Güvenlik Kurumu üzerinden alan nüfusun %90’ına sağlık hizmeti verilmesini fiilen reddediyor.

Baskılara son! Tutuklanan SUNTRACS liderleri derhal serbest bırakılsın! Chiquita tarafından işten çıkarılan tüm muz işçileri işe geri alınsın!

Sosyal Güvenlik Kurumu’nu savunma ve 462 sayılı yasaya karşı kararlı mücadele, ülkenin tüm işçi ve halk örgütleri tarafından sahiplenildi. Ancak mücadeleyi bastırmak için Mulino hükümeti, demokratik haklara saldırmakta ve giderek artan bir otoriterlikle, kendi politikalarına karşı çıkan örgütleri baskı altına almaya ve yıldırmaya çalışıyor.

Mulino, Martinelli döneminde Güvenlik Bakanı iken baskı politikalarını öğrenmişti. O dönemde aynı zamanda, Panama İş Yöneticileri Derneği (APEDE) ve Ulusal Özel Sektör Konseyi (CONEP) temsilcisi sıfatıyla, büyük sermayenin çıkarlarını vahşice koruma görevini üstlenmişti. 2010, 2011 ve 2012’de Bocas del Toro, Colón’daki muz işçilerine ve yerli halklara yönelik baskının baş sorumlusuydu.

Bugün ise siyasi gücü de elinde tutarak adaleti, şahsi avukatı tarafından yönetilen Başsavcılığı, polisi ve diğer tüm baskı aygıtlarını mücadele edenleri susturmak için kullanıyor. Hedefi, işçi sınıfı düşmanı saldırısını ve egemenliğimizi, Kanal’ı teslim eden politikalarını hayata geçirmek için baskı politikalarını daha da artırmak. Bu şekilde, demokratik hakları, örgütlenme, toplanma, protesto ve grev özgürlüğünü yok ediyor.

Muz işçilerini tehdit ediyor ve Chiquita Panama şirketinin patronlarıyla anlaşarak, Çalışma Bakanlığı aracılığıyla grevleri yasa dışı ilan ettikten sonra 5000 işçinin işten çıkarılmasına destek veriyor. Grevdeki öğretmenlerin maaşlarından kesinti yapıyor, sendika liderlerini yargı yoluyla takip ediyor ve hapse attırıyor, topraklarını savunan yerli topluluklara ise sert baskılar uyguluyor.

Yolsuzluktan hüküm giymiş eski başkan Martinelli, cezasız bir şekilde Nikaragua ile Kolombiya arasında dolaşırken, Mulino’nun kontrolündeki Başsavcılık, SUNTRACS sendikasının lideri Jaime Caballero’yu yüksek güvenlikli bir cezaevinde önleyici tutuklulukla cezalandırdı. Yine bu süreçte, SUNTRACS’ın ofislerine baskın düzenledi, sendikanın kooperatifi yasa dışı ilan edildi, banka hesapları önce donduruldu ve sonrasında iptal edildi. Böylece iktidar, sendikanın günlük işleyişini engellemeye girişti. Şimdi ise genel sekreter Saúl Méndez, hayatının tehlikede olduğunu belirterek Bolivya büyükelçiliğinde siyasi sığınma talebinde bulundu.

Biz, Sosyalist Öneri olarak, hükümetin bu siyasi baskısını ve sendika önderlerine yönelik kirli yargı oyunlarını kınıyor, gözaltına alınan, tutuklanan tüm mücadeleci liderlerin derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz. Emekçi halkın sosyal ve demokratik haklarını savunmanın tek yolu, diktatörlüğün ve Amerikan işgalinin yenildiği yoldan geçer: örgütlenme, seferberlik, mücadele ve birleşik grev!

Kapitalist yağmanın karşısında çevrenin savunusu için

Mulino’nun planı son derecede karanlık ve tehlikeli. Yalnızca emekçilerin sosyal, demokratik, ekonomik ve siyasi haklarını gasp etmekle kalmıyor, aynı zamanda doğal kaynaklarımızı yok eden kapitalist ve emperyalist talanı daha da derinleştirmeyi hedefliyor. Bu nedenle, 13 Mart Perşembe günü yaptığı klasik basın toplantısında, emekçi halkın büyük mücadelesi sonucunda ve Anayasa Mahkemesi’nin 25 maddeyi ihlal ettiği gerekçesiyle sözleşmesini anayasaya aykırı ilan ettiği Kanada merkezli First Quantum Minerals şirketine ait açık ocak bakır madenini yeniden açma girişimini duyurdu. Mulino, 3 milyar ton rezerv barındıran bu madeni, halkın sağlığı, yaşam alanı ve çevresi pahasına adeta hediye ederek, GSYİH’nın %5’i kadar gelir elde etmeyi ve bu geliri yoksul ve emekçi halka değil, emeklilik fonlarını alıp götüren IMF’ye aktarmayı planlıyor. Bu yağmacı çokuluslu bakır şirketi, Mulino’yu bu açıklamasından dolayı kutladı ve saldırıya yeniden başlamadan evvel, 31 Mart’ta Panama’ya karşı açmış olduğu uluslararası tahkim süreçlerini sözde bir “iyi niyet göstergesi” olarak askıya aldığını açıkladı.

Mulino’nun hedeflediği sömürgecilik düzeyi akıl almaz boyutlarda. Sadece bakır madeninin yeniden açılmasını değil, aynı zamanda Río Indio havzasında yeni bir baraj inşa edilmesini de planlıyor. Bu baraj, bölgenin %8’ini sular altında bırakacak, orada yaşayan 500’den fazla köylü ailesinin yaşam alanlarını ve kaynaklarını yok edecek. Amaç, gelecekteki kuraklık dönemlerinde Panama Kanalı’na milyonlarca litre su sağlayarak daha fazla deniz trafiği garanti etmek. Gerçek bir çılgınlık! İklim krizi, kapitalist sömürünün bir ürünüdür ve yapılan tüm yatırımlar yalnızca kâr ve aşırı kazanç amacı gütmektedir. Bu barajın inşası, çevreyi daha da tahrip edecek ve orada yaşayanların emeğini, onurunu yok ederek, ABD’nin ve dünya ticaretinin lojistiğine hükmeden tekellerin çıkarlarına hizmet edecektir. Buna izin veremeyiz!

Panama halkının hafızası güçlü ve tazedir. First Quantum Minerals’a karşı kazanılan zaferi hâlâ hatırlamakta ve şimdi, topraklarını ve çevresini savunma mücadelesini, emekçilerin ve halkların yürüttüğü mücadeleyle birleştirerek yeniden başlatmaya hazırlanmaktadır.

Krizin faturasını işçilerin değil, kapitalistlerin ödemesi için: İşçiden emekçiden yana bir acil eylem programı

Panama, son derece zengin doğal kaynaklara ve güçlü bir işçi sınıfına sahip bir ülke. Ancak bu zenginlik emperyalizm, yerel kapitalistler ve onların hizmetindeki tüm patron hükümetlerince talan edilmektedir. On yıllardır süren bu politikalar, nüfusun yarısını etkileyen iş güvencesizliğini artırmış, düşük ücretler nedeniyle halkın %30’undan fazlası temel ihtiyaçlarını karşılamak için ağır borç yükleri altına girmek zorunda kalmıştır. Farklı araştırmalar (CEİP / ceips.org.pa), son 20 yılda üretimden elde edilen gelirden işçilere düşen payın GSYİH’nin %50’sinden %30’un altına gerilediğini ortaya koyuyor. Zenginlik hızla artıyor: En zengin %10, ulusal gelirin %37,3’ünü alıyor; bu da, en yoksul %40’ın kazandığının neredeyse 13 katı anlamına geliyor.

Mulino, ekonominin durmaksızın büyüdüğünü ve 2025 Nisan’ında GSYH’nin %7,8 oranında arttığını iddia ediyor. Ancak, 2024 yılında vergi gelirlerinin GSYİH’nın sadece %6,6’sına ulaştığını, bunun Latin Amerika ülkelerindeki en düşük oran olduğunu ve 2022’nin yarısı seviyesine düştüğünü gizliyor. Yani GSYİH büyürken, devletin gelirleri giderek azalıyor çünkü kapitalistler vergi muafiyetleriyle büyük miktarda gelir elde ediyor ve vergi kaçakçılığı GSYİH’nın %4’ünü oluşturuyor. Ülkede son 10 yılda 35 milyar dolardan fazla vergi kaçırıldı.

Bugünkü ve geçmişteki meşru mücadeleler, tüm hükümetlerin sorumlusu olduğu ekonomik, sosyal ve siyasal krize karşı bir yanıt arayışıdır. Mulino ise, milletvekillerine, adalete ve farklı isimler alsa da politikası hep aynı kalan sermaye yanlısı, sahte bağımsızlıkçı siyasi partilere karşı duyulan hoşnutsuzluğu bastırmanın tek yolu olarak daha fazla baskı uygulamayı hedeflemektedir.

Bu felaket boyutundaki sosyal ve politik durum karşısında, emekçi halkın egemenliğini ve refahını güçlendirmek adına acil önlemler alınmalıdır:

Biz, Sosyalist Öneri olarak krizin bedelini işçilerin değil, kapitalistlerin ödemesi için işçi sınıfı ve emekçilerden yana bir acil eylem programının hayata geçirilmesi için mücadele edilmesi gerektiğine inanıyoruz. Bunun için derhal yapısal tedbirler alınmalıdır:

Emperyalizmle yapılmış olan ve ülke egemenliğine zarar veren tüm anlaşmalar, mutabakatlar ve protokoller derhal iptal edilsin! Cristóbal ve Balboa limanları derhal kamulaştırılsın! Elektrik enerjisi, telekomünikasyon ve ulaşım sektörlerinde tüm imtiyazlar iptal edilsin! Ayrıcalıklar kaldırılsın! Havalimanları devlet işletmesinde kalsın, Mulino’nun halktan gizli şekilde Fransız şirketlere yaptığı imtiyaz görüşmeleri durdurulsun! Bu adımlar sayesinde ulusal kaynaklar yabancı şirketler ve çevre yıkımı için değil, emekçi ve yoksul halk yararına kullanılsın!

Yağmayı sonlandırmak için IMF’ye olan gayrimeşru ve hileli dış borçlar reddedilsin ve ödenmesin! Büyük kapitalistlere tanınan tüm vergi muafiyetleri ve imtiyazlar iptal edilsin! Bankalar ve dış ticaret kamulaştırılsın! En zenginlerden daha fazla verginin alınacağı bir vergi reformu yapılsın! Bu sayede ülkeden sermaye kaçışının önüne geçilecek, yoksul ve emekçi halkın çektiği açlık sonsuza dek son bulacaktır!

Temel bir hak olan suya erişim hakkı üzerindeki ayrıcalık ve imtiyazlar son bulsun, tüm Panama halkı için temiz içme suyunu garanti altına alacak kamusal altyapı projeleri hayata geçirilsin! Barbarlık düzeyindeki gayrimenkul spekülasyonuna, lüks ama boş kalan konutların inşasına, emekçi halkın onurlu bir barınmadan mahrum bırakılmasına son! Emekçi halk için sosyal konutlar inşa edilsin! Emekçi halkın yaşam koşullarının iyileşmesi adına ülke genelinde toplu yol onarımı ve inşası yapılmalı, kamu hastaneleri inşa edilmeli! Kırsal bölgelerdeki köylülerin ürettikleri ürünleri şehirlere ulaştırabilmesi için ulaşım altyapısı güçlendirilmeli! Bu sayede yalnızca çok uluslu şirketleri zenginleştiren ithalata olan bağımlılık sona ermeli, ulusal üretim desteklenerek emekçi halkın gıda ürünlerine erişimi sağlanmalı!

Ülke kaynakları emekçi halka geri verilmelidir! Sağlık ve eğitimde bütçe artırılsın! Tüm işçi ücretlerine derhal zam! Sosyal Güvenlik Kurumu’na acil kaynak aktarımı yapılsın! İşçi sınıfını ve yoksulları koruyan dayanışmacı bir sistemin güçlendirilmesi bir zorunluluktur.

Sıraladığımız tüm bu acil önlemler birer hayal değil. Bunlar, emekçi halkın krizden çıkabilmesi için acil olarak ihtiyaç duyduğu somut çözümlerdir. Bu talepler, ancak bir işçi-emekçi hükümetini de hedefleyen örgütlenme, mücadele ve seferberlikle gerçekleşebilir. Bu hedefler uğruna mücadele etmek için, Sosyalist Öneri’ye katıl!

Genel grev acildir!

İktidarın baskı, şiddet ve yargı yoluyla kriminalize etme çabaları karşısında seferberlikler bir aydır devam ediyor ve şimdi mücadeleci birçok kesim şu soruyu soruyor: Mulino’yu yenmek için nasıl örgütlenmeye devam edebiliriz? Sosyalist Öneri olarak, mücadele halindeki kesimler ve mücadeleci örgütlerce demokratik bir biçimde tartışılması ve birleşik bir mücadelenin örülebilmesi adına bazı düşünce ve önerilerimizi paylaşıyoruz.

Hükümete karşı yürütülmekte olan bu mücadelenin, en geniş birlik çabasını gerektirdiğine inanıyoruz. Tüm konfederasyonlar, sendikalar, federasyonlar ve ulusal işçi örgütlerinin, öğretmenlerin, SUNTRACS’ın, muz işçilerinin, yerli halkların, kadınların ve gençlerin başını çektiği mücadeleye ulusal grevle katılması bizce hayati önemde. Onları yalnız bırakamayız!

İktidarın baskı politikalarına son!

SUNTRACS üzerindeki baskılara son! SUNTRACS liderleri derhal serbest bırakılsın!

Chiquita’nın işten çıkardığı tüm muz işçileri derhal işe geri alınsın!

Egemenliğin savunusu için: Mulino’nun ABD ile yaptığı tüm anlaşmalar ve mutabakatlar iptal edilsin!

Sosyal Güvenlik Kurumu’nu özelleştiren 462 sayılı yasa derhal yürürlükten kaldırılsın!

Río Indio Havzası’na baraja hayır!

First Quantum Minerals Panama’dan defol!

Anayasa’ya aykırı ve doğayı yok eden mega madenciliğe hayır!

“Rasyonel” ekonomiye ne oldu?

0

Mayıs 2023 genel seçimleri sonrası Mehmet Şimşek’in Hazine ve Maliye Bakanı olması, o seçimlere kadar uygulanan ve tam iki yıldan fazla süren “düşük faiz, yüksek borç ve büyüme” şeklinde özetlenebilecek enflasyonist politikanın da sonu anlamına gelmekteydi. Şimşek “Rasyonel ekonomiye dönüyoruz” diyerek kendinden önce yapılanları ciddi bir şekilde eleştirmiş, tam 27 ay sonra faiz artışı için düğmeye basmıştı.

Biz ise ilk andan itibaren bunun IMF soslu bir soygun planı olduğunu ve iktidarın yanlışa başka bir yanlışla cevap vermeyi tercih ettiğini; enflasyonla mücadeleyi bilinçli olarak sermayenin lehine, emekçilerin aleyhine olacak şekilde yapmayı seçtiğini belirtmiştik.

Tercih edilen bu politika emekçiler nezdinde kabul edilmedi. Emekli maaşlarının harçlık seviyesine indirilmesi, asgari ücretlilerin açlık sınırına mahkûm edilmesi, tüm maaşların asgari ücrete yaklaştırılması ve emekçilerin üzerindeki vergi yükünü artırması gibi sonuçları olan bu program, yerel seçimlerde iktidarın aldığı seçim yenilgisini beraberinde getirse de ekonomide tüketim kısılmış, faizler ile büyüme yavaşlatılmış ve enflasyon artış hızı baz etkisiyle düşmeye başlamıştı. Ama nihai hedef olan enflasyonun tamamen kontrol altına alınması gerçekleşmedi. Bunun için 2025 yılı hedeflenmişti ki siyasal alanda rejimin muhalefete dönük saldırısı artık uygulanan programın sonunu getirdi.

Şimşek politikasının (OVP) bitmesinin dört ana nedeni var:

1. Enflasyonla mücadelenin faizleri yükseltmeye, dövizi baskılamaya indirgenmesi. Oysaki olağanüstü şirket kârlarının vergilendirilmesi, Yap-İşlet-Devret soygununun sona erdirilmesi, temel ihtiyaç ürünlerinde ÖTV, KDV haraçlarına son vererek indirimler sağlanması gibi maliye politikası alanında adımlar atmadan enflasyonla mücadeleden bahsedilemez.

2. OVP’nin sonuçlarını kabul etmeyen, onunla siyasal demokrasi alanında ya da fabrikalarda mücadele eden emekçiler.

3. Dünya kapitalizminin kendi krizini çözmekten uzak oluşu, başta AB olmak üzere durgunluğun devam etmesi.

4. Türkiye’de rejimin iki yıl boyunca uygulanan bu programın maliyetini artık taşıyamıyor olması. Mevcut düzende Türkiye ancak cari açık ve düşük faiz ile büyüyebilir. Seçim yaklaştıkça işsizliği azaltmak için tüketimi teşvike, bunu sağlamak için de düşük faize geri dönülecek gibi görülüyor.

Özellikle sanayide kitlesel işten atmaların başlaması faiz yükünün artık taşınamadığının bir göstergesi. Rejim için artık işe yaramayan ve sonuçlandırılması kesintiye uğramış OVP, fiili olarak sonlandırılabilir. Faiz indirimi ve kredi genişlemesi politikasına geri dönülebilir. Elbette bu durum, OVP ile çözülmesi hedeflenen fakat çözülemediği gibi hasır altına süpürülmeye çalışılan enflasyonu bugünkünden çok daha hızlı yükseltecektir. O zaman şu soruyu sorabiliriz: Hani “rasyonel” politika uyguluyordunuz? Dümeni Nureddin Nebati’nin “irrasyonel” enflasyonist programına mı kıracaksınız? Evet, iktidarın verebileceği alternatif bu işte. Şimşek’in de Nebati’nin de eli hâlâ soframızda!

Bu iki akıldışı programı şöyle okumalıyız: Türkiye, hayat pahalılığı ve işsizlik sarmalına yani enflasyon-faiz ikilemine hapsedilmiş durumda. Bu da bizi emperyalist politikalara daha fazla bağımlı kılan, akıldışı ve plansız işleyen, emekçileri ya işsizlik ya da enflasyon ile terbiye eden sermaye programlarından işçilerin planlı ekonomisine geçiş yapma zorunluluğuna götürüyor. Örgütlü saldırıya karşı örgütlü bir şekilde cevap vermek, “Elinizi soframızdan çekin” demek dışında bir seçeneğimiz yok.

Yeni enflasyon dönemine karşı cılız bir “temmuzda zam” talebinin ötesine geçmek gerek. İşçi sınıfının sendika ve işçi partileri düzeyinde bir araya gelip bir eylem programı etrafında hareket etmesinin zamanı çoktan geldi. Tekrar vurguluyoruz: Emek İttifakı acil bir zorunluluk!

Enflasyona karşı maaşlar nasıl korunur?

0

2020 yılında asgari ücret net 2.324 TL’ymiş. Yani bugünkü asgari ücretin onda biri!

Beş yılda asgari ücret neredeyse 10 kat yükselmiş ama biz daha da yoksullaşmışız. Nasıl mı?

Türk-İş’in raporlarına baktığımızda 2020 yılı Ocak ayında tek yaşayan bir işçinin aylık yaşam maliyeti 2.698 TL iken, bugün bu maliyet 31.142 TL olarak neredeyse 12 kart artmış!

Asgari ücretin Türkiye’deki tüm ücretleri etkilediğini ve asgari ücret civarı ücret alan işçilerin çoğunluk olduğunu görecek olursak diyebiliriz ki, beş yıl öncesine göre bugün topyekûn daha yoksuluz!

YılNet Asgari Ücret (TL)
202522.104
202417.002
2023 Temmuz-Aralık11.402,32
2023 Ocak-Haziran8.506,80
2022 Temmuz-Aralık5.500,35
2022 Ocak-Haziran4.253,40
20212.825,90
20202.324,70

Geçtiğimiz yılın bu dönemlerinde asgari ücrete bir ara zammın yapılıp yapılmayacağını hâlâ tartışabiliyorduk. Bu yıl ise “tık alma” yarışındaki yandaş haber siteleri dahi en iyimser şekli ile asgari ücrete ara zammın “zayıf ihtimal” olduğunu vurguluyor.

Halbuki enflasyon almış başını gidiyor. Bir dönemlerin meşhur “ücret arttıkça enflasyon da artıyor” söylemini şu anda en koyu hükümet taraftarları dahi anımsatamıyor. Hayat pahalılığı artarken İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik yapılan ve şimdilik dördüncü dalgasına ulaşan operasyonların ekonomiye etkisi yine gündemin birinci sırasında yer alıyor. Enflasyonun en çok bizi vurduğunu biliyorsak, bizimle hiç ilgisi olmadığını düşündüğümüz bir haksızlığın da ilk elden yine biz emekçileri vurduğunu da anlamalıyız. Evet, konumuz ücretlerin enflasyon karşısında korunması, ama ücret mücadelesinde olduğu gibi ülkedeki her türlü adalet ve demokrasi mücadelesinin de bizim mücadelemiz olduğunu, adaletin çıkarsız ve dolaysız tek savunucusunun da biz emekçiler olduğumuzu bir kez daha vurgulayalım.

Konumuza dönecek olursak, geçen beş yıl içerisinde henüz krizin etkileri toplu işten çıkarmalar halinde yansımamışken dahi ücretlerimiz enflasyonla eridi, aradaki fark holdinglerin hesap cüzdanlarında kaldı. Önümüzdeki süreçte ise pek çok sektörde daralma öngörülüyor. Bu, bir kısmımız için işsizlik, geri kalanımız için ise alım gücümüzün daha da hızlı erimesi anlamına gelecek.

İşte bu yüzden geçtiğimiz dönemden daha da fazla şekilde ara zam tartışmasını yükseltmemiz, ölü taklidi yapan konfederasyonlara asgari ücrete ara zam için harekete geçmeleri adına basınç uygulamamız gerekiyor.

Bugüne değin krizin de ekonomik büyümenin de faturası hep bize kesildi. AKP’nin iktidara geldiği günden bu yana emekçilerin toplumsal servetten aldığı pay sürekli olarak azaldı. Yani, işçilerin hepsi toplandığında aldıkları pay azalırken, zenginler toplandığında aldıkları pay devleşti! “Artık yeter!” deyip “Elinizi soframızdan çekin!” diye haykırmamız gerekiyor.

Bunu yapabilmenin iyi bir başlangıcı olarak asgari ücrete ara zam talebimizi yeniden yükseltmeliyiz. Hatta bu bile yetmez; gerçek emniyet kemeri, maaşlara her üç ayda bir gerçek enflasyon oranında zam yapılarak alım gücünün korunmasıdır!

Maaşlara üç ayda bir zam imkânsız mı? Tabii ki de değil. Bankadan alınan borcun, geciken faturanın faizi nasıl ki varsa, hükümet ve patronların yanlış yönettikleri ekonominin de bir bedeli olmalı ve onu da biz ödememeliyiz.

“Kaza” bile olmayan bir işçi cinayeti

0

Mayıs ayının başında korkunç bir cinayete şahit olduk. Ülkenin en büyük şehrinin en merkezi noktasında “koruma” görevinde bulunan tetikçiler bir işçiyi darp ederek öldürdü. Bu kan donduran cinayetin sebebi ise Tek Adam rejiminin, patronların, şirketlerin ve onlardan nemalananların ne düzeyde çürüdüğünü gözler önüne serdi.

Çalık Holdinge ait tekstil fabrikasında çalışan ve 10 yıldır tazminatını alamadığı için Şişli’deki firma önüne hakkını aramaya giden Erol Eğrek adlı işçi holdingin kapısındaki güvenlikler tarafından darp edildi. Hastaneye kaldırılan işçi orada hayatını kaybetti. Mafya filmlerinde görülecek türden bir cinayetin hemen ardından emekten yana bütün sosyalistler, sendikalar, örgütler olay karşısında tutum aldı, gösteriler düzenledi.

Bu menfur cinayet tam da Soma katliamının yıldönümüne yakın bir zamanda gerçekleşti. “Kaza” adı verilen cinayetlerde ya da gerçekten “cinayet” olan cinayetlerde katledilen işçi kardeşlerimizi düşününce, yaşananların bir iç savaş olduğunu söylemek zorundayız. Evet, emek ve sermaye arasında kanlı bir iç savaş var. Bu savaşta Tek Adam rejimi patronlara işçi öldürme serbestisi tanıyor. Göstermelik cezalarla patronlar aklanıyor, düzenlerini sürdürüyor.

Bu cinayet, rejimin de desteğiyle kârlarına kâr katan Çalık Holding gibilerinin nasıl zenginleştiğini de faş etti. Ödenmeyen tazminatlar, haksız fesihler, göz korkutarak işten atmalar… Bütün bunlar sermaye çevrelerinin nasıl büyüdüğünü, ne pahasına zenginleştiğini gösteriyor: işçinin emeği ve kanı üzerine yükselen bir zenginlik.

Gelelim meselenin diğer tarafına, daha doğrusu bu meseleyi ters yüz etmenin koşullarına. “Kaza” adı verilen işçi cinayetlerinin sona ermesi için iş süreçlerinin sermaye kârı için değil, insanların faydası için planlanması gerek. Çünkü kâr güdüsü oldukça patronların baskısı, iş güvenliğinden taviz vs. yaşanacak. Ancak bir günde bütün çalışmayı sermaye yerine emeğin lehine çevirmek mümkün değil. Onun siyasi dayanaklarını ortadan kaldırmak gerek.

Tek Adam rejiminin ne kadar antidemokratik olduğunu anlatmaya herhalde gerek yoktur. Bunun yanında bu rejim işçi düşmanı bir karaktere sahip. Öyle ise bu rejimden kurtulmadan işçi ve emekçilerin kanı üzerinde dönen çarkları kırmak da pek mümkün değil. Tek Adam rejiminin antidemokratik uygulamaları, baskı ve şiddet işçi ve emekçiler için var. Sermaye kesimleri için demokrasi de siyasi haklar da gayet yerinde. Öyle ya, işçi öldürmek bile serbest!

Bu rejimden kurtulmak için birleşik bir mücadele örmeliyiz. Erol Eğrek cinayetinde sosyalist kesimlerin gösterdiği refleks anlamlı fakat oldukça yetersizdi. Bir eylem birliği yaparak bu alçak cinayeti protesto eden kesimlerin daha ileri düzeyde birliktelikler kurması gerek. Gazetemizde pek çok kere emek ittifakı olarak ifade ettiğimiz bu birleşik mücadele yolu sadece sosyalistlerin yan yana gelmesiyle değil; bütün emek örgütlerinin seferber olmasıyla muzaffer bir birliktelik olabilir. Sınıf kardeşlerimizin alçakça öldürülmesinin önüne de ancak böyle geçilebilir.