Ana Sayfa Blog Sayfa 13

Bir düzen trajikomedisi: “Ama kopuktu kopuktu zincir, olduramadım…”

0

Özkan Uğur’un Olduramadım isimli şahane şarkısının başlıktaki repliği, “Ne yaptım ne ettimse olduramadım” diye devam eder. Olduramaz çünkü zincir kopuktur! Zincir koptu mu şarkının devamında dediği gibi, “Bıktım usandım bu hataları tekrarlamaktan. Onun bunun adına film olmaktan. Özendim bezendim her seferinde. Bu defa acaba olur mu diye?” bir kısırdöngü içine yuvarlanıverilir! Kıssadan hisse, olduramamak ama doğmamış çocuğa don biçmek misali zorlamaya devam etmek çürüyen kapitalizmde bir düzen trajikomedisidir.

Türkiye’de iktidarın uzun süredir olduramadığı ve eskisi gibi yönetemediği bir sır değil. Erdoğan-Bahçeli ikilisi, kendilerince en ideal formülü oldurmak için on yıldır sistemin ayarlarıyla oynuyor. Eskiler bilir, televizyonda ses-görüntü gidince sağına soluna vurulurdu. Erdoğan-Bahçeli ikilisi de bir nevi bu yöntemi uyguluyor. Lakin oyun hamuruna dönmüş siyasal sistem (rejim) yine de bir türlü dikiş tutmuyor. Ne yapıp ne etseler de olduramıyorlar! Oldurmaları da mümkün değil. Çünkü iktidarın politik eklektizmi ve izlenimciliği bir yana, konu Türkiye’de geçse de, sorunun kaynağı ve çözümü salt Türkiye ile sınırlı ve ilgili değil. Her kapitalist rejim kendi zamanının ruhuna (sınıf mücadelesine) uygun lider ve iktidarları tarih sahnesine çıkarır. Ne eksik ne fazla; Erdoğan-Bahçeli ikilisi de, adına Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen siyasal sistem de bu dönemin ruhunun (sınıf mücadelesinin) ürünleri.

Hiç şüphesiz çözümsüz değiliz ama buraya nasıl ve niye geldik kısmına değinmeden olmaz! 2008 dünya ekonomik krizi, artçıları ve tetiklediği yeni depremler ile 17 yıldır aşılamayan küresel bir yıkım tablosu yarattı. İklim ve sağlık krizleri ekonomik ve siyasi krizler ile iç içe geçerek sadece mevcut siyasal sistemleri yıkan değil, insan uygarlığını ve bütün bir gezegeni tehdit eden bir dinamik oluşturdu. Erdoğan-Bahçeli ikilisinin müteahhitliğini üstelendiği Türk tipi Bonapartizmin güncel sürümü işte bu küresel yıkım dinamiğinin bir sonucu.

Hatırlayalım! Dünyada ve Türkiye’de bu noktaya gelinmesinin ana motivasyonu sermayenin “bal tutan parmağını yalar” düsturu ile sinekten yağ çıkarma adına bütün dünyada bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler diyerek neoliberal karşıdevrimi dizginsiz sahaya salmasıydı. Özelleştirmelerle eğitimden sağlığa, ulaşımdan belediyelere kamusal hizmetlerin özel ve paralı hale getirilmesi başlangıç noktası oldu. Eşzamanlı olarak toplumsal-politik örgütlülük paramparça edildi. Bu yıkıma iman etmiş sermaye ve temsilcisi düzen partilerinin dışında hak arama, sorgulama, denetleme, katılım, yönetim gibi özörgütlenme girişim ve inisiyatifleri neredeyse imkânsız hale getirildi. Sözüm ona devletler küçüldü, iktisadi ve sosyal alanlar tamamen piyasanın insafına terk edilir oldu. Doğal olarak, hepimizin çok iyi bildiği üzere, devletleri anonim şirket gibi yönetme dönemi iddia ve furyası başladı. Trump şov şimdilik bu kapitalist Amok koşusunun zirvesi!

Lakin ortaya çıktı ki devlet sadece işçi sınıfı için, emekçiler için, ezilen ve sömürülen kesimler için iktisaden küçülmüş. Batamayacak kadar büyük denilen şirketlerin kamuya ait yüz milyarca dolarlarla kurtarılması ama sıra işçiye, emekliye, yoksula geldiğinde bir lira harcamadan dahi kaçınılması kârların özelleştiği, zararın toplumsallaştığı bir sınıfsal eşitsizlik gerçeğini ortaya koydu. Kısaca vergiyi asıl olarak emekçi halktan toplayan ama aslan payını sermaye için harcayan bir mekanizma! Bugün sadece Erdoğan-Bahçeli ikilisinin değil düzen muhalefetine mensup tüm partilerin Türkiye’ye sunduğu program özü itibarıyla budur. Bu deveyi havuduyla yutma kapitalist sömürü programları nedeniyle tüm dünyada ve Türkiye’de sermaye ve emeğin bölüşüm eşitsizliği tarihi bir eşiğe ulaşmış durumda.

Kuşkusuz gelir bölüşümünün bu denli bozulduğu, toplumsal servet eşitsizliğin bu derece arttığı, sömürünün inanılmaz derinleştiği bir toplumsal düzen kaçınılmaz olarak demokratik hak ve özgürlüklerin de emek aleyhine gerilemesine yol açtı. Burjuvazi kendi mezar kazıcılarına tabii ki demokrasinin d’sini bile koklatmayacak tarih bilincine sahip. O yüzden diyoruz ki, kapitalizm hakkında konuşmayan demokrasi hakkında konuşmasın! Çözüm için zemin ve hareket noktası, antikapitalist program ve mücadelede…

Silahlara veda mı?

0

Aylar önce Bahçeli’nin sürpriz çıkışı ile kamuoyuna taşınan, öncesinde “devlet” ile Abdullah Öcalan arasında yürütülen görüşmelerle altyapısının oluşturulduğu anlaşılan süreç, ilk somut sonucunu yarattı.

PKK, Öcalan’ın çağrısına yanıt verdi ve kongresini toplayarak; silahlı mücadeleyi bırakma kararı aldığını, örgütsel varlığına son vereceğini ilan etti. Ülke tarihinin son kırk yılına kabaca atılacak bir bakış dahi silahların susması anlamına gelebilecek bu gelişmenin önemini anlamaya yeter. Çatışmasızlığın bir imkân olmaktan çıkıp kalıcılaşması halinde yaşadığımız coğrafyadaki sınıflar mücadelesinin seyrine irili ufaklı birçok etkisi olacaktır. Orta ve uzun vadede bu etkilerin olumlu olacağını söylemekte beis yok.

Evet, ortada halen detaylarını bilemediğimiz ve nihayete ermemiş bir müzakere var ama fesih kararını sadece bu güncel sürecin bir çıktısı olarak görmek yanıltıcı olur. Kürt siyasi hareketi on yıllardır atmak istediği bir adımı atmak için elverişli konjonktürü bulduğunu düşünmekte ve bu adımı atmakta da kararlı görünmektedir.

Uzun zamandır hedeflenen bu geçişin şimdi daha mümkün hale gelmiş görünmesi, şüphesiz ki Ortadoğu’daki güç dengelerinin değişmekte oluşu ile doğrudan alakalı. Fakat yaşananları “emperyalizmin buyruğu” veya “AKP’nin zorlaması” gibi Kürt siyasi hareketinin aktörlüğünü hiçe sayan savlarla açıklama girişimleri yersizdir. Tıpkı fesih kararını, hareketin programatik çizgisinde dramatik bir kırılmaya tekabül ediyormuşçasına yapılan “teslimiyet” vurgulu değerlendirmelerin de yersiz oluşu gibi.

Bu süreçle Kürt halkının ulusal demokratik talepleri son bulacak değildir. Nitekim Kürt siyasetinin de böyle bir iddiası yok. Karşılaştığı imha, inkâr ve asimilasyon saldırıları karşısında bir asırdan fazla süredir birçok silahlı isyan, kitlesel seferberlik ve mücadele aracı yaratmış, bu mücadele içerisinde sayısız yöntem denemiş olan Kürt halkı, kendi kaderini tayin hakkını eline alacağı güne değin yeni araç ve yöntemlerle mücadelesini sürdürecektir.

Uzun zamandır devlet ile Abdullah Öcalan arasında görüşmeler yapıldığını biliyor ve devlet tarafından da atılması yönünde söz verilmiş adımlar olduğunu tahmin ediyoruz. Şüphesiz ki bu, taraflar arasında tüm detaylarıyla üzerinde mutabık kalınmış ve artık geriye sadece uygulanması kalmış bir takvimin işlediği anlamına gelmiyor.

Kürt siyasi hareketi uzunca zamandır mücadele yöntemlerini değiştirmesini mümkün kılacak bir fırsatı kollar ve mevcut konjonktürü de aradığı o fırsat olarak değerlendirmeye yönelirken, olanca despotluğu ile rejim, sürece hem bölgesel gelişmelerin zorlaması, hem de iktidarının devamı için tüketecek başka barutu kalmadığı için yöneliyor.

Tarihin bir ironisi ile karşı karşıyayız. Ülkenin bir siyasal demokrasi çölünü andırdığı koşullar içindeyken, demokratikleşme ile dolaysızca bağlı olması gereken barış sürecine girileceğini ilan etmek baskıcı karakteri su götürmez olan Tek Adam rejimine düşüyor. Haliyle süreç çelişkilerle yüklü ve kırılgan.

Nitekim PKK kendisi için atılması en zor adımı attı ancak rejimin sahipleri süreci hayli ağırdan alıyor ve yarı yolda sabote etmeyeceklerinin de hiçbir garantisi yok. Süreç ilerlediği müddetçe, onu yürüten rejim tarafından kendisini tahkim etme yönünde araçsallaştırılmak isteneceği de kesindir. Bu uğursuz hedefe imkânlar ölçüsünde mani olmanın yolu ise pratikte silahlı çatışmanın sona ermesine “istemezük” demekten başka anlam ifade etmeyen marazi çıkışlar yapmak olamaz.

Gün; Kürt halkının meşru ulusal demokratik taleplerine sonuna kadar destek olmanın, aralanan kapının tüm emekçiler ve ezilenler için siyasal demokrasi kanallarını genişletecek şekilde açılmasını zorlayacak talepler etrafında seferber olmanın günüdür.

Elbette Kürt ulusal sorununun kalıcı çözümünün ulusal ve demokratik taleplerle diğer sınıfsal taleplerin iç içe olduğu emek eksenli devrimci, enternasyonalist ve sosyalist bir programın kitleleri saracağı günlerin gelişini beklediğini unutmadan, bu gerçeği her zeminde dile getirerek.

Gazze’de açlık ve soykırıma son!

0

Netanyahu’nun aşırı sağcı hükümeti, neredeyse üç aya ulaşan bir süredir Gazze Şeridi’ne insanlık suçu niteliğinde bir abluka uyguluyor, gıda, su, ilaç ve yakıt girişini engellerken ve elektriği kısıtlıyor.

Amacı, Gazze halkını açlığa mahkûm ederek nüfusu yerinden etmek ve Filistin direnişini teslim olmaya zorlamak, böylece İsrail’in 1947’de başlattığı ve bugün Trump tarafından da desteklenen etnik temizliği tamamlamaktır.

Gazze, ciddi bir insani krizle karşı karşıya. Kıtlık tehlikesi giderek artıyor. Rakamlar ürkütücü: Birleşmiş Milletler’e göre, 14 bin bebek gerekli acil gıda yardımını alamazsa ölüm riskiyle karşı karşıya kalacak. Yine aynı kuruluşa ait raporlara göre, yarım milyon kişi (Filistin nüfusunun yüzde 20’si) açlıktan ölme tehlikesiyle karşı karşıya. Dünya Sağlık Örgütü ise, İsrail’in Gazze ablukasını başlattığı Mart ayından bu yana 57 çocuğun yetersiz beslenme nedeniyle hayatını kaybettiğini bildirdi.

Netanyahu ve etnik temizlik

Siyonist İsrail rejimi, Mart ayında ateşkesi bozarak bombardımanlara yeniden başladı ve yeni bir saldırı planın parçası olarak 18 Mayıs’ta “Gideon’un Arabaları Operasyonu” olarak adlandırılan harekâtı başlattı.

Soykırımcı Netanyahu, bu yeni saldırının Gazze topraklarını ele geçirmek amacıyla yapıldığını ve kesinlikle geri çekilmeyeceklerini söyledi. Siyonist parlamentonun bir komitesinde yaptığı konuşmadaysa şu ifadeleri kullandı: “Her geçen gün daha fazla evi yıkıyoruz ve Gazzelilerin geri dönebilecekleri hiçbir yer kalmadı. Kaçınılmaz tek sonuç, Gazzelilerin Gazze Şeridi’nden göç etme arzusu olacaktır.”

13 Mayıs’ta, yeni askeri operasyonu duyururken yaptığı açıklamadaysa şöyle dedi: “Gitmelerine imkân tanıyacak bir plan ve yönetim kurduk, ancak bizim açımızdan tek sorun şu: Onları kabul etmeye istekli ülkelere ihtiyacımız var. Şu anda da bunun üzerinde çalışıyoruz… Eğer gitme imkânı sunarsak, %50’den fazlası gider, hatta bence çok daha fazlası. Ve o zaman artık Hamas kalmaz.”

Amaç oldukça açık: Gazze’nin tamamının kontrolünü ele geçirmek, Filistin halkını topraklarından ve evlerinden sürmek ve Gazze Şeridi’ni, Trump’ın da duyurduğu gibi, bir tatil beldesine dönüştürmek.

Dünya çapındaki baskı, İsrail’i asgari düzeyde insani yardıma izin vermeye zorladı

Filistin halkını Gazze’de açlıktan ölmenin eşiğine getirdikten sonra, Netanyahu çok sınırlı miktarda insani yardımın girişine izin vermek zorunda kaldı. 19 Mayıs Pazartesi ile 23 Mayıs Cuma günleri arasında, yaklaşık 385 kamyon dolusu gıda, ilaç ve diğer ihtiyaç malzemeleri bölgeye giriş yaptı. Ancak bu yardımların çoğunun ihtiyaç sahibi Gazzelilere ulaşması gecikti. Ayrıca bu miktarlar oldukça yetersiz kalıyor. Örneğin ateşkes döneminde günde 600’e kadar insani yardım kamyonu bölgeye giriş yapabiliyordu. Ve bugün halen yüzlerce kamyon sınırda bekletiliyor.

İsrail hükümetinin bu tutum değişikliği insani nedenlerle olmadı. Bu, soğukkanlı ve hesaplanmış bir karar olup, farklı hükümetlerin oluşturduğu baskıdan kaynaklandı. Keza Netanyahu bunu bizzat itiraf etti: “Dünyadaki en iyi dostlarımız, İsrail’i desteklediklerini bildiğim senatörler geliyor ve bana diyorlar ki: Sana Hamas’ı yok etmek, kesin zafer kazanmak için her türlü yardımı vereceğiz. Silah, BM Güvenlik Konseyi desteği… ama artık açlık görüntülerinin (Gazze’den) elimize ulaşmasını istemiyoruz.”

Acımasızlığıyla bilinen aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich ise şöyle dedi: “Gazze’ye, sivillere bile, tek bir gram yiyecek göndermemeyi mi tercih ederim? Muhtemelen.” Ve ekledi: “Hepimizin hissettiği öfke ve acıyı derinden anlıyorum. Gerçek şu ki, tüm rehineler teslim edilene kadar bir damla su bile göndermemeliyiz. Ama bunu yaparsak, dünya bizi savaşı derhal durdurmaya zorlar ve kaybederiz.”

Kitlesel seferberlikler hükümetlerin İsrail üzerindeki baskısında belirleyici oldu

Birçok uluslararası örgütün büyük bir insani felaketin kapıda olduğunu belirten sayısız deklarasyonu, dünya çapında, özellikle Avrupa’da, protesto hareketlerini yeniden ivmelendirdi. Bu çağrılar, on binlerce kişinin kendi hükümetlerine karşı ve Filistin halkının mücadelesine destek vermek için sokağa çıktığı Nakba’nın 77. yıldönümüyle de birleşti. 10 Mayıs’ta Madrid’de 80 binden fazla kişi sokaklara çıkarak İsrail’e silah satışının durdurulmasını ve İsrail’le ilişkilerin kesilmesini talep etti. 18 Mayıs’ta Hollanda’nın Lahey kentinde sokaklara çıkan 100 bin kişi hükümetin İsrail’e verdiği desteği sona erdirmesini istedi. 17 Mayıs’ta ise Londra’da yaklaşık yarım milyon kişi Filistin için seferber oldu.

Fransa, Kanada ve Birleşik Krallık, 19 Mayıs’ta yayımladıkları bir bildiriyle Siyonist rejimin yeni askeri saldırısını kınayarak ateşkes çağrısı yaptı. Aylarca İsrail’i destekledikten sonra ikiyüzlü bir şekilde “Gazze’deki insani acının seviyesi tahammül edilemez boyutlarda” dediler. Ortak açıklamada şu ifadeler yer aldı: “Eğer İsrail yeni askeri saldırıyı durdurmaz ve insani yardım üzerindeki kısıtlamaları kaldırmazsa, buna karşılık olarak daha somut adımlar atacağız.” Bu açıklamadan kısa süre sonra Birleşik Krallık hükümeti, İsrail ile sürdürdüğü serbest ticaret anlaşması müzakerelerini askıya aldı. Diğer 18 ülke ise Gazze Şeridi’ne yönelik yardımların derhal ve tam kapsamlı olarak yeniden başlatılmasını talep etti.

Avrupa ya da diğer bölgelerdeki kapitalist hükümetler İsrail’i insanlık adına değil, kitlesel seferberliklerin yarattığı basınç ve bu seferberliklerin kendi rejimlerinde yaratabileceği potansiyel krizler nedeniyle eleştiriyor.

İsrail’de politik kriz sürüyor

Bu arada İsrail’de savaşın sona erdirilmesi ve Filistin direnişinin elindeki rehinelerin geri iadesi talepleriyle düzenlenen protestolar her gün artarak devam ediyor. Bu kitlesel eylemler, durmak bilmeyen bir politik krizin zeminini oluşturuyor.

Eski Başbakan Ehud Olmert’in 4 Nisan’daki bir röportajında İsrail’in “tarihinin en ciddi krizini” yaşadığını söylemesi tesadüf değil. Yine Olmert, 21 Mayıs’ta yaptığı bir başka açıklamada ise, “İsrail’in şu anda Gazze’de yaptıkları savaş suçuna çok yakın” ifadelerini kullandı.

Olmert’in sözleriyle neredeyse eş zamanlı olarak, emekli asker, milletvekili ve Demokratlar partisinin lideri Yair Golan da İsrail’de büyük yankı uyandıran açıklamalarda bulundu: “Akıllı bir ülke sivillerle savaşmaz, bebekleri öldürmeyi bir eğlenceye dönüştürmez ve bir halkı sürmeyi hedef olarak belirlemez.” Ve ekledi: “İsrail, Apartheid dönemindeki Güney Afrika gibi bir parya devlete dönüşme yolunda ilerliyor.”

Olmert, Golan ve Netanyahu hükümetine muhalif diğer siyasetçiler, Netanyahu kadar Siyonist ve Filistin karşıtı olsalar da, dünya genelindeki soykırım karşıtı protestolar ve İsrail içindeki yoğun hükümet karşıtı gösteriler, Siyonizm içerisinde ciddi bir politik krize yol açıyor ve bu durum farklı siyasi çelişkileri ve ayrışmaları açığa çıkarıyor. Golan, Olmert, Benny Gantz ve benzerleri, başarısız olmuş iki devletli çözümü savunanlar arasında yer alıyorlar ve Filistin direnişiyle nasıl mücadele edilmesi gerektiği konusunda Netanyahu ve aşırı sağcı bakanlarından yöntem ve tempo açısından ayrılıyorlar.

Filistin direnişine destek için dünya çapındaki seferberliği büyütelim

İUB-DE (İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal) olarak diyoruz ki, Gazze’deki etnik temizlik ve işgal girişimini yenilgiye uğratmak için dünya çapında seferberlik sürdürülmeli, Filistin halkı ve direnişi desteklenmelidir.

15 Haziran için, yirmiyi aşkın ülkeden örgütlerin çağrısıyla “Gazze’ye Yürüyüş” planlanıyor. Bu yürüyüş, insani yardımın ve Filistin halkına yönelik her türlü desteğin serbestçe ulaştırılabilmesi için kuşatmanın kırılması ve Refah Sınır Kapısı’nın açılması talepleriyle, Mısır ile Gazze sınırına doğru gerçekleştirilecek.

İUB-DE olarak bu yürüyüş çağrısına katılıyoruz ve aynı gün, aynı taleplerle tüm dünyada bu yürüyüşün desteklenmesi için birleşik ve kitlesel dayanışma eylemleri düzenlenmesi çağrısında bulunuyoruz. Bu çerçevede, sınır kapılarının derhal açılmasını, gıda, ilaç, yakıt ve suyun girişinin sağlanmasını ve elektrik enerjisinin yeniden verilmesini talep ediyoruz.

İUB-DE olarak dünya çapındaki tüm hükümetlere, özellikle de Filistinliler için neredeyse hiçbir şey yapmayan Kuzey Afrika ve Ortadoğu rejimlerine İsrail ile siyasi, diplomatik, ticari, kültürel ve akademik tüm ilişkilerini kesmeleri çağrısında bulunuyoruz. Ve özellikle Arap hükümetlerini Gazze ve Batı Şeria’daki Filistin direnişine silah ve kaynak desteği sağlamaya çağırıyoruz.

Derhal ateşkes ilan edilmeli, İsrail ordusu Gazze, Batı Şeria, Suriye ve Lübnan’dan tamamen çekilmelidir! Trump ve Netanyahu eliyle yürütülen etnik temizlik planlarını da ABD ve İsrail’in Yemen’e yönelik bombardımanlarını da reddediyoruz! İsrail ve Trump’ın insani yardımı askeri kontrol altına alma ve özelleştirme planlarına karşı çıkıyoruz!

Filistin’in özgürlüğünü savunan aktivistlerin ABD ve Almanya’da olduğu gibi, yasa dışı olarak gözaltına alınmalarını ve sınır dışı edilme tehditleriyle karşı karşıya bırakılmalarını kınıyoruz! Tek, laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin için. Nehirden denize özgür Filistin!

Şirketler batıyor mu? Defterler işçi denetimine!

0

Türkiye’de işlerin iyi gitmediğini herkes kendi hayatından biliyor. Milyonlarca işçi, emekli, dar gelirli insan pamuk ipliğine bağlı hayatlar yaşıyor. Milyonlarca insan yoksulluk ortak paydasında çoktan buluşmuş durumda. Ne yazık ki ufukta sorunların çözüleceğine, ekonomik refaha çıkılacağına dair bir emare de yok. Aksine Şimşek’in şirazeden çıkmış orta vadeli programı ve 19 Mart’ın ağırlaştırdığı siyasal sorunlar emekçiler için ekonomik krizin daha da derinleşeceğine işaret ediyor.

Oysa iktidar yıllarca “Kriz bizi teğet geçti” diyerek, “Başkanlık sistemiyle refah ve zenginlik gelecek” diyerek vaatler verdi. Ve geldiğimiz nokta işte bu! Emekçiler evdeki bulgurdan dahi oldular. Ortada emekçiler için ne pilav var ne plan! Ve bu koşullara rağmen iktidar emekçiler için çözüm üreteceği yerde sabır ve kanaat telkini dışında bir şey diyemiyor.

Lakin bıçak kemiğe dayandı. Ekonomide uzun süredir çalan alarm zilleri artık yedi düvele ulaştı. İşten çıkarmalar bir yandan, düşük ücretler bir yandan, hayat pahalılığı bir yandan, ağır koşullarda güvencesiz çalışma ve iş cinayetleri bir yandan, artık emekçiler nefes alamaz hale gelmiş durumda. Çözüm kendini dayatıyor.

Şimşek programı açıkça başarısızdır. Enflasyon hedeflerinin tutması zaten çok zordu. 19 Mart sonrası yüzde 24 enflasyon hedefinin tutması artık imkânsız hale geldi. Kaldı ki işçi ücretleri ve emekli aylıkları dışında Şimşek programına tabi tutulan, hak ve gelirleri kesintiye uğrayan hiçbir kesim olmadı.

Temmuz ayında asgari ücrete insanca yaşayacak oranda zam yapılmalı, bu zam her üç ayda bir gerçek enflasyon oranında otomatik olarak devam etmelidir. En düşük emekli aylığı asgari ücret düzeyine çıkarılmalı ve yoksulluk sınırı altında ücret ve aylık kalmamalıdır.

Biliyoruz ki işçi ücretlerini ve maliyetleri bahane eden patronlar hemen işten çıkarma silahını kullanmaya başlıyor. Oysa hem işçiler üç kişilik işi tek başına yapıyor hem üç işçi tek işçi maaşı alıyor. Türkiye’nin sayısı ve cüzdanı sürekli büyüyen milyarderleri de, yıllardır milyarca lira kâr açıklayan şirket bilançoları da bu gerçeği gösteriyor.

Buna rağmen battık, yandık, kül olduk diyen şirketler varsa açsınlar işçi denetimine defterlerini, görelim. Kim zarar ediyor, kim kazanıyor, kim servetine servet katıyor? Tabii ki yağma yok! Pamuk eller cebe, süper zenginler servet vergisi vermeli! Madem aynı gemideyiz…

Vestel’de kitlesel işten çıkarma!

0

Toplamda 6 bin işçi işsiz kaldı!

Manisa organize sanayi bölgesinde 30 bin üretim işçisi bulunan Vestel City’de kitlesel işten çıkarmalar başladı. Geçtiğimiz yıl Türk Metal ile sözleşme imzalayan fabrika sendika geldiğinden beri sistematik olarak işten çıkartmalara devam ediyor. Son işten çıkarma dalgası 2 bin işçiyi kapsıyor. Ama bu süreçte kademe kademe çıkarılan işçi sayısı bunun neredeyse üç katı.

Otomotiv sektöründeki girişiminin başarısızlığını bahane eden Vestel birçok biriminde düzenlemeye gitti. Türk Metal ile imzalanan sözleşmeden önce Vestel, Manisa’daki 40 yıllık varlığı boyunca sendikal çalışmalar dışında bu denli işçiyi işten çıkarmamıştı. Sendikanın işten atmalara tepki göstermemesi ve ekonomideki daralmayla birlikte, patronlar her yerde olduğu gibi Vestel’de de faturayı işçilere ödetmeye başladı.

Önce elektronik fabrikasında 16 banttan 6 banda düşürülen üretim, diğer birimlerde çalışan emekli ve engelli işçilerin azaltılması derken idari birimlerinde de çalışan sayısının azaltılmasıyla işten çıkarılanların sayısı 6 bine yükseldi.

Bu daralma politikasını doğrudan Vestel ile çalışan yan sanayilerin de uygulaması halinde Manisa organize sanayi bölgesinde yerel bir kriz oluşturabilir. İktidarın yüksek faiz politikası sanayi patronlarının üzerinde bir basınç oluşturuyor. Düşük işçi ücretleriyle ve yüksek kârlarla çalışmaya alışmış patronlar, iktidarın ekonomi politikasına sızlanmaktan öteye geçemezlerken, ilk adım olarak işçi çıkarmaya yöneliyorlar.

Öte yandan 30 bin üyesi olan Türk Metal Vestel şubesi işten çıkarmalara karşı henüz hiçbir adım atmadı. Geçtiğimiz yıl sefalet sözleşmesine imza atan sendika yönetimi, bu süreçte işten atmalara ilişkin de hiçbir girişimde bulunmadı.

Sefalet ücretlerine mahkûm edilen işçi sınıfı şimdi de kitlesel işsizlikle sınanıyor. İktidarın işçi düşmanı ekonomik yıkım politikaları emekçileri her geçen gün daha fazla bir çıkmaza sürüklüyor. Tek çözüm tüm emek örgütlerinin acil taleplerimiz ekseninde bir mücadele planı etrafında harekete geçmesidir. Kitlesel işten çıkarmalar derhal son bulmalı, atılan işçiler geri alınmalı ve ücretlere temmuz ayında derhal zam yapılmalıdır.

İşçinin bir günü ve umut

0

SABAH, fabrikanın camlarında parçalanan güneş ışığıyla başladı. Makinelerin ritmi, bir kalbin atışını taklit ediyordu: tık-tık-tık… Kadın, parmaklarındaki iğne izlerine bakarken, çocukluğunda annesinin ördüğü kazağı düşündü. O kazağın rengi neydi? Mavi miydi, yoksa lavanta mıydı? Şimdi ellerinde sadece kumaşın sertliği ve makine yağının siyah lekeleri vardı. Dışarıda, nehrin üstünde uçuşan martılar, camdan içeri süzülen ışığa çarpıp dağılıyordu.  
Erkek, tuğlaları üst üste dizerken, bileğindeki saatine bakıyordu. “Zaman burada neden daha ağır akıyor?” diye merak etti. Gençliğinde, bir kütüphanenin sessizliğinde okuduğu şiirleri hatırladı; şimdi kulaklarını dolduran, kamyonların gürültüsü ve patronun bağırışlarıydı. Tuğlaların arasına sıkışmış bir çiçek filizi gördü. Köklerini topraktan çekti; belki bir gün saksıda büyütürdü.  
Çocuk, tuğla yığınlarının gölgesinde, avuçlarındaki yaralara bakıyordu. Okulda öğrendiği tek şey, sayı saymaktı: Bir tuğla, iki tuğla, üç… Martıların kanat çırpışı, makinelerin uğultusuna karışıp kayboldu. Bir an, nehrin kenarındaki söğütlerin hışırtısını duyduğunu sandı. Ama fabrikanın kapısı açıldı; soğuk bir rüzgâr, toz bulutlarını içeri savurdu.  
ÖĞLE vakti. Kadın, önlüğünün cebindeki bayat ekmeği çıkarırken, bu elbiseyi giyecek kızın da aç olduğunu düşündü. Belki benim kızım kadar. Erkek, çiçek filizini cebine koydu. Belki bir gün… Çocuk, ayakkabılarının ucundaki yırtığı gizlemeye çalıştı.  
Ve işte o an:  
Duvardaki saatin akrebi titredi.  
Makineler sustu.  
Rüzgâr, kapıyı itip içeri doldu.  
Kadın, dikiş ipliğini kopardı.  
Erkek, tuğlayı yere bıraktı.  
Çocuk, martıların gökyüzündeki izini takip etti.  
Sokaklara çıktılar.  
Nehrin kenarında yürürken, söğüt dalları eğildi; sanki selam veriyordu. İnsanlar… Bir nehrin kıyısındaki çakıl taşları gibiydiler: yuvarlak, sert, sessiz. Ama suyun akışı, taşları yerinden oynatabilirdi.  
GÜN BATIMI, fabrikanın camlarını ateşe verdi. Turuncu ışık, duvardaki çatlakları altın bir haritaya dönüştürdü. Kadın, elini cama dokundurdu. Belki yarın, diye fısıldadı, bu çatlaklar çiçek açar. 
Metal işçisi Yılmaz

Kadıköy Belediyesi işçilerinden hak kayıpları için eylem

0

Kadıköy Belediyesi’nde örgütlü olan DİSK/Genel-İş Sendikası 1 No’lu Şube’nin yönetici ve temsilcileri, bugün bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Belediye binasında bildiri dağıtan işçiler, yaşadıkları hak kayıplarını ve taleplerini içeren metinleri Kadıköy merkezde halka ve esnafa da ulaştırdı. Belediye binasından Kalkedon Meydanı’na kadar yürünüp yapılan açıklamada, işçiler alacaklarının ay sonuna kadar ödenmemesi durumunda iş bırakacaklarını duyurdu.

Belediye işçilerinin yaptığı açıklamanın tamamını okurlarımızla paylaşıyoruz:

Saygıdeğer Kadıköy Halkı,

Bizler, Kadıköy Belediyesinde alın teriyle çalışan emekçiler olarak, uzun süredir yaşadığımız haksızlıkları ve içinde bulunduğumuz zorlu durumu sizlerle paylaşmak istiyoruz.

Bizler, bu şehrin, bu ülkenin kalkınmasına emekleriyle katkıda bulunan işçileriz. Ailelerimizin geçimini sağlamak, çocuklarımızın geleceğine umutla bakabilmek için var gücümüzle çalışıyoruz. Ancak, son dönemde yaşadığımız gelişmeler, emeğimizin karşılığını almamızın engellendiğini göstermektedir.

Toplu iş sözleşmemizden doğan maaş farklarımız tam 10 aydır ödenmemiştir.

Bu durum, yasal ve insani hakkımız olan ücretlerimizin gaspı anlamına gelmektedir. Her geçen gün artan enflasyon karşısında alım gücümüz erimekte, geçim sıkıntımız katlanmaktadır.

Dahası, son 3 aydır maaşlarımız düzenli olarak ödenmemektedir. Bu gecikmeler, bizleri ve ailelerimizi derin bir ekonomik krizin eşiğine getirmiştir. Temel ihtiyaçlarımızı karşılamakta, faturalarımızı ödemekte, çocuklarımızın eğitim masraflarını karşılamakta büyük zorluklar yaşamaktayız

Yaşanan bu sistematik hak ihlalleri ve pervasızlık:

Ailelerimizi borç batağına ve geçim derdine mahkûm etmektedir!

Çalışma şevkimizi kırmakta, üretimden gelen gücümüzü yok saymaktadır!

İşyerini bir angarya ve gerilim yuvasına çevirmektedir!

En temel yasal ve insani sorumlulukların çiğnendiğini gözler önüne sermektedir!

Bizler, sorunların çözümü için defalarca iyi niyetle girişimde bulunduk, yetkililere sesimizi duyurmaya çalıştık. Ancak, bugüne kadar somut bir adım atılmamış, taleplerimiz görmezden gelinmiştir.

Gelinen bu noktada, Anayasal haklarımızı kullanarak sesimizi daha güçlü bir şekilde duyurmak zorunda kalmış bulunmaktayız. Eğer toplu iş sözleşmesinden doğan maaş farklarımız en geç mayıs ayı sonuna kadar ödenmezse, iş bırakma eylemi başlatacağımızı saygıyla bildiriyoruz.

Bu eylemin amacı, sadece kendi haklarımızı savunmak değil, aynı zamanda tüm emekçilerin haklı mücadelesine destek vermek ve gelecekte benzer mağduriyetlerin yaşanmasının önüne geçmektir.

Bizler, emeğimizin değer görmesini, haklarımızın korunmasını ve insanca yaşayabileceğimiz bir çalışma ortamının sağlanmasını talep ediyoruz. Bu haklı mücadelemizde siz değerli halkımızın desteğini bekliyoruz.

Saygılarımızla,

Disk / Genel – İş Sendikası İstanbul Anadolu Yakası 1 No’lu Şube

Papalar değişiyor, Katolik Kilisesi aynı kalıyor

0

Sonunda, 8 Mayıs’ta, Vatikan’daki Sistina Şapeli’nin çatısına kurulan bacadan beyaz duman yükseldi. Dünyaya canlı yayınla aktarılan görüntülerde, Fransız kardinal Dominique Mamberti, Aziz Petrus Bazilikası’nın balkonundan “Habemus papam” (“Bir papamız var”) sözleriyle yeni papanın seçildiğini ilan etti: Peru asıllı Amerikalı kardinal Robert Prevost, artık XIV. Leo adıyla anılacak.

Bütün bunlardan bazı ilk sonuçlar çıkarabiliriz. Bu, tarihteki en kısa papalık konklavlarından biri oldu. Katolik Kilisesi’nin gelecekte bir ayrılığa sahne olabileceğini öne süren aşırı muhafazakârlar ve “ilericiler” arasındaki farklara rağmen, kardinallerin, “konfordan uzak ve kenar mahallelerin hizmetinde” olduğu söylenen yeni Papa’nın şahsında birleştiği görüldü. Böylece Papa Francis’in papalığının devamlılığı da güvence altına alınmış oldu.

Katolik Kilisesi, emperyalist kapitalizmin çöküşüyle birlikte ve kitlelerin geleneksel siyasal ve dini otoritelere yönelik artan güvensizliğiyle derin bir kriz yaşıyor. Bu bağlamda, yıllardır Vatikan fonlarını yöneten Banco Ambrosiano’da yaşanan ünlü dolandırıcılık (1982) örneğinde olduğu gibi, yolsuzluk ve mali skandallarla ilgili ifşalar artıyor. Son yıllarda ise Katolik Kilisesi’nin içinde cinsel istismar ve pedofili vakalarına dair suçlamalar giderek çoğaldı.

Bu kriz, 2013 yılında neredeyse eşi benzeri olmayan bir gelişmeye yol açtı: Papa Joseph Ratzinger’in (XVI. Benedikt) istifası. Yerine Papa Francis getirildi. Alman Papa sadece geleneksel Katolik değerlerini ve litürjisini –örneğin ayinlerde Latince kullanımını ve eski papa kıyafetlerini– savunduğu için değil, aynı zamanda Vatikan’daki mali skandallarla ilişkilendirilmesi ve Hitler Gençliği geçmişinin ifşa edilmesi nedeniyle de sürdürülemez hale gelmişti. Bütün bunlara, 2008’de başlayan ve dünya genelinde milyonlarca işçiyi hükümetlerin kemer sıkma politikalarına karşı harekete geçiren emperyalist kapitalizmin derin krizi eklendiğinde, Katolik Kilisesi’nin Benedikt’ten vazgeçip Francis’i öne çıkarması zorunlu hale geldi.

2013’te Arjantinli ve Cizvit kökenli Jorge Bergoglio’nun Papa olarak atanması, Avrupa dışından bir papa seçilerek Vatikan’a “ilerici” bir imaj kazandırma girişimiydi. Katolik Kilisesi’nin yitirdiği alanları geri kazanmak ve Vatikan’ın yüzünü “aklamak” amaçlanıyordu. XIV. Leo’nun seçilmesi de aynı çizgide gerçekleşti. Süregiden inançsızlık dalgası, özellikle gençlerde dini yaşama ilginin azalması, kiliselerin papazsız kalmasına neden oluyor. Ayrıca, dünya kapitalizminin krizi sadece sürmekle kalmıyor, Donald Trump gibi figürlerin ortaya çıkışıyla daha da derinleşiyor. Trump’ın aldığı kararlar, dünyanın ezilen kitleleri için çözüm sunmayan büyük bir kaosa yol açıyor. İşte bu yüzden, Trump’ın gözdesi olan kardinal Raymond Burke yerine, Papa Francis’in Peru’nun kuzeybatısındaki Chiclayo’ya piskopos olarak atadığı ABD’li-Perulu Robert Prevost seçildi. Francis, 2023’te onu Roma’ya taşıyarak kilit görevlere getirmiş ve halefini hazırlamıştı.

Yeni bir kilise modeli yok

Bu, “yoksulların kilisesi” ile karşı karşıya olduğumuz anlamına gelmiyor. Bu kavram, 1962’de II. Vatikan Konsili’nde Papa XXIII. John tarafından ortaya atılmış, Francis tarafından Evangelii Gaudium adlı genelgesiyle tekrar gündeme getirilmişti. Ancak burada söz konusu olan, 500 yılı aşkın süredir kapitalizme sadakatle eşlik eden bir kurumun zamana ayak uydurma çabasıdır. XIV. Leo ismi de günümüz koşullarına göre düşünülmüş bir tercihtir. Zira 1891 yılında XIII. Leo (1878-1903 arası papa), kapitalizmin yükselişte olduğu bir dönemde, işçi sınıfının sömürüsünü eleştiren ve daha iyi ücret ile yaşam koşulları talep eden Rerum Novarum genelgesini yazarak Kilise’nin Toplumsal Öğretisi’ni başlatmıştı. Ancak aynı zamanda sosyalizmin yükselişine karşı da açıkça tavır almıştı.

19. yüzyıl sonlarında Marksizmin yükselişi ve 1917’de 20. Yüzyılın en büyük devrimi olan Rus Devrimi’nin gerçekleşmesi, kapitalizmi alarma geçirdi. Kilise, sosyalizme yönelen ezilenleri durdurmak için bu Toplumsal Öğreti’yi bir kalkan olarak inşa etti. Bu öğreti, çoğunlukla anlatıldığı gibi kapitalizme ve sosyalizme eşit mesafede değildi; tek amacı kapitalizmi savunmaktı.

Günümüzde sözde “yoksulların kilisesi” söylemi, zamana uyarlanmış bir ikiyüzlülükten ibarettir. Bugünün kaotik ve istikrarsız dünyası, bu sahte yüzü her zamankinden daha fazla gerektiriyor. Bunlar, sadece kapitalizmin devamını sağlamak için her dönemin ihtiyaçlarına göre şekillenen siyasi tutumlardır. Kilisenin zaman zaman aldığı biçim, onun tarihsel içeriğiyle, yani özünde son derece gerici bir kurum olmasıyla karıştırılmamalıdır.

Papa Francis’in geleneksel kırmızı ayakkabıları giymeyi reddetmesi ya da papaların geleneksel konutu olan Apostolik Saray yerine “sade” Santa Marta evinde kalması, Vatikan’ın özünü değiştirmemiştir. Aynı şekilde, Chiclayo Piskoposu’nun, yani yeni Papa’nın “Perulu” hissetmesi, tenis oynaması ya da görev bölgesini at sırtında gezmesi de hiçbir şeyi değiştirmeyecektir.

Katolik Kilisesi’ne bir kurum olarak eleştirel tutumumuz devam ediyor

İlerici göz kırpmalar, Katolik Kilisesi’nin rolünü gizleyemez. Papa Francis, başını çektiği Kilise aygıtıyla birlikte, kadınların en temel haklarını –örneğin Arjantin’de Kilise’nin tüm kampanyasına rağmen kazanılmış olan kürtajın yasallaşması hakkını– reddetmiştir. Francis’in yaptığı “değişimler” o kadar yüzeyseldir ki, pedofil ya da istismarcı rahipler hâlâ kilise yetkilileri tarafından korunmakta, sadece “başka yerlere” gönderilerek daha büyük skandallar önlenmeye çalışılmaktadır. Kadınlar sadece kardinal konklavında tamamen dışlanmakla kalmıyor, hâlâ rahipliğe kabul edilmiyorlar. Boşanmış bireyler ve lgbti+lar hâlâ “günahkâr” sayılıyor. Nitekim Chiclayo’lu papaz Jorge Millán Cotrina –yeni Papa’nın öğrencisi– bu ifadeleri tekrarlamıştır.

Katolik Kilisesi, eşit evlilik hakkının yasallaşmasına hâlâ karşı çıkıyor ve birçok ülkede, devletle kilise arasındaki ayrımı reddederek hükümetlerin sağladığı ekonomik imtiyaz ve kaynaklara sıkı sıkıya tutunuyor. Tarih boyunca oynadığı karanlık rol ise cabası: Ortaçağ’da Müslüman ve Yahudilere yönelik infazlar, Amerika kıtasındaki yerli halklara karşı soykırıma destek, “cadı” olduğu iddiasıyla kadınların yakılması, Papa XII. Pius’un Nazizmle doğrudan işbirliği, Arjantin’deki askeri diktatörlükle kilise hiyerarşisinin kurduğu suç ortaklığı…

Elbette işçi sınıfını savunan ya da diktatörlüklere karşı çıkan kilise üyeleri de oldu: Brezilya’daki Üçüncü Dünyacı rahipler, El Salvador’dan piskopos Oscar Romero, Arjantin’de diktatörlük karşısında Enrique Angelelli gibi. Ancak bunlar istisnadır. Katolik hiyerarşisinin ve Vatikan’ın genel çizgisi, emperyalist kapitalist sistemin hizmetinde gerici bir siyaseti sürdürmek olmuştur.

Bizler, Sosyalist Sol (Arjantin) ve İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, her bir yoldaşımızın dini inancını ve tutumunu saygıyla karşılıyoruz. Çünkü bunun kişisel ve özel bir tercih olduğuna inanıyoruz. Ancak Katolik Kilisesi’ne bir kurum olarak eleştirel yaklaşımımızı sürdürüyoruz. Bergoglio’yu “yoksulların papası” olarak tanımlayanlarla ya da XIV. Leo hakkında benzer övgüler dile getirenlerle aynı fikirde değiliz. Defalarca söylediğimiz gibi, devrimci sosyalistler olarak, bu gezegendeki milyarlarca yoksul, dışlanmış ve ezilen insan için adaletin ve onurun ancak her yerde sömürüye karşı mücadele ederek ve bu insanlık dışı kapitalist sistemi yıkarak mümkün olacağına, yerine işçi demokrasisi temelinde sosyalizmin kurulmasıyla sağlanabileceğine inanıyoruz.

15 Mayıs: Nakba’nın 77. yılı. Soykırıma ve etnik temizlik girişimine karşı küresel seferberliği büyütelim

0

İsrail, 1947 ile 1948 yılları arasında gerçekleştirdiği etnik temizliği tamamlamaya çalışıyor: 370 köyü yok ederek, o dönem Filistin’de yaşayan bir buçuk milyon insanın yaklaşık 750 binini zorla yerinden etti.

15 Mayıs 1948’de yaşanan Nakba’nın (Arapça’da felaket anlamına gelir) üzerinden 77 yıl geçti. Bu yıldönümünde, çeşitli örgütler Filistin halkına destek amacıyla önümüzdeki günlerde küresel bir eylem çağrısı yapıyor. Bu eylemler, 15 Mayıs Perşembe günü tüm dünyada gerçekleştirilecek yürüyüşler ve etkinliklerle zirveye ulaşacak. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, kahramanca direnen Filistin halkının yanında olduğumuzu bir kez daha ilan ediyor; İsrail’e silah desteğine, soykırıma ve Netanyahu’nun, aşırı sağcı Donald Trump’ın desteğiyle Gazze’yi ilhak etme, Filistinlileri öldürme ve sürgün etme girişimlerine karşı bu küresel eylem gününe katılıyoruz.

Ayrıca önümüzdeki haziran ayında, Filistin’in İşgaline Karşı Küresel Koalisyon tarafından organize edilen “Gazze’ye Yürüyüş” kampanyasına dahil olacağız. Bu etkinlik şimdiden 25’ten fazla ülkeden örgütler tarafından sahiplenildi ve amacı, Mısır-Gazze sınırındaki Refah’ta gerçekleştirilecek kitlesel bir yürüyüş ile insani yardımın girişinin sağlanması talebini yükseltmek.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal, Siyonist saldırganlığın başladığı ilk andan itibaren koşulsuz olarak Filistin halkının yanında yer aldı. Bu destek sadece politik düzeyde kalmadı; maddi yardımlar, gıda, su ve ilaç gönderimiyle de somutlaştı. Diğer örgütlerle birlikte, İspanya’daki partimiz Enternasyonalist Mücadele (LI), Gazze’nin kuzeyine 12 kez yardım ulaştırdı.

İsrail, Gazze’de açlığı bir silah olarak kullanıyor

Siyonist varlığın bir buçuk yılı aşkın süredir işlediği soykırım sonucu, çoğu kadın ve çocuk olmak üzere yaklaşık 52 bin Filistinli yaşamını yitirdi. Bu süreç, İsrail’in Gazze’ye insani yardım girişini reddetmesi ve 18 Mart’tan itibaren bombardımanları yoğunlaştırmasıyla yeni bir aşamaya girdi. 18 Mart’ta Siyonist yapı, Hamas ile Ocak ayında imzalanan kırılgan anlaşmanın ikinci aşamasına geçmeyi reddederek ateşkesi tek taraflı olarak bozdu.

2 Mart’tan bu yana Netanyahu ve aşırı sağcı müttefiklerinin suç hükümeti, Gazze’ye gıda, su, yakıt, ilaç ve diğer temel ihtiyaçların girişini engelleyen bir ablukayı sürdürüyor. İsrail, açlığı bir savaş silahı olarak kullanıyor ve Gazze halkını teslim almaya çalışıyor.

Bugün Gazze’de benzeri görülmemiş bir kriz yaşanıyor. 2 milyon nüfuslu bölgede insanlar açlıktan ölmenin eşiğinde. 65 bin çocuğun hayatı çok ciddi tehlike altında. Fırınlar 40 günden uzun süredir kapalı. Gıda dağıtımı yapan World Central Kitchen gibi insani yardım kuruluşları, erzak ve yakıt tükenmesi nedeniyle faaliyetlerini durdurdu.

Gıda eksikliğine ilaç, temiz su ve elektrik yokluğu da eklenince, Siyonist ordunun bombardımanları sonucu harabeye dönen hastane ve sağlık ocaklarının da etkisiyle, bulaşıcı hastalıklar artıyor.

İsrail, insani yardımın girişine izin vermek için yeni bir plan öneriyor. ABD ile birlikte hazırlanan bu plan, Refah’ta İsrail askeri kontrolü altındaki bölgelerde dağıtım noktalarının kurulmasını öngörüyor. Bu sürece özel güvenlik şirketleri ve insani yardım ajansları da dahil edilecek. Yardımın girişini Siyonist ordu denetleyecek. Bu planın, Trump’ın 13-16 Mayıs tarihlerinde Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne yapacağı ziyaretin ardından uygulanması hedefleniyor. Plan aynı zamanda, Gazze’nin kuzey ve merkez bölgelerindeki halkın kitlesel biçimde güneye sürülmesini de içeriyor.

Etnik temizlik yönünde yeni bir adım

Kısa süre önce Netanyahu, Gazze’ye daha geniş ve yoğun bir saldırı başlatılacağını duyurarak şu ifadeleri kullandı: “Bölgeye sadece baskın yapmak için girip çıkmayacağız. Niyetimiz bunun tam tersi.” Yani bölgede kalmak istediklerini açıkça beyan etti. Ordu komutanı Eyal Zami ise daha net konuştu: “Plan, Gazze Şeridi’nin işgali ve toprakların elde tutulmasını da içerecek; halkın korunması için güney bölgelere taşınması da plan dahilinde.” Artık niyetlerini gizlemiyorlar, gerçek hedeflerini açıkça dile getiriyorlar: Gazze’nin tamamını ele geçirmek ve halkını sürgün etmek — yani 77 yıl önce başlattıkları etnik temizliği sürdürmek.

Aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich ise Netanyahu’nun planını şu sözlerle acımasızca dile getirdi: “Gazze’yi kalıcı biçimde işgal ediyoruz… ‘İşgal’ kelimesinden korkmayı bırakmanın zamanı geldi… Rehinelerin kurtarılması en önemli konu değil.”

İsrail gazetesi Haaretz, hükümete ait bir belgeye ulaştı. Belgede yer alan hedefler şunlardı: Hamas’ın askeri olarak yenilmesi, yönetimin tasfiye edilmesi, Gazze’de operasyonel kontrolün İsrail’e geçmesi ve nüfusun yerinden edilmesi. Rehinelerin serbest bırakılmasıysa belgede son sırada yer alıyor.

Trump’ın desteğiyle cesaretlenen Netanyahu için rehineler önemsiz. Asıl hedefi Gazze topraklarının tamamını işgal etmek ve Filistinlileri topraklarından ve evlerinden atarak etnik temizliği tamamlamak. Filistin direnişiyle bir anlaşmaya varmak ise gündeminde değil; çünkü bu, Netanyahu’nun hükümetinin ve siyasi kariyerinin sonu anlamına gelebilir.

Bu yeni askeri saldırı, Siyonist ordunun başarısızlığını bir kez daha gözler önüne seriyor. Bir buçuk yılı aşkın süredir devam eden saldırılara rağmen ordu hedeflerine ulaşamadı. Gazze halkı bombardıman ve kuşatmaya rağmen kahramanca direnmeye devam ediyor; ağır darbelere rağmen direniş örgütleri silahla Siyonist saldırganlığa karşı koymayı sürdürüyor.

Filistin halkına destek için küresel seferberliği büyütelim

İUB-DE olarak, Gazze’nin işgali ve etnik temizlik girişiminin durdurulması için dünya halklarının seferberliğini sürdürmesi gerektiğini vurguluyoruz. 10 Mayıs’ta Madrid’de 80 bin kişinin “Bu bir savaş değil, soykırımdır” sloganıyla yürüyerek İsrail’e silah satışının sonlandırılmasını talep etmesi bunun güçlü bir örneğiydi. Nakba’nın yıldönümünde ise, Filistin için düzenlenen küresel eylemler kapsamında dünyanın dört bir yanında gerçekleştirilecek yürüyüşlere ve etkinliklere milyonlar olarak katılalım.

Arap ve Ortadoğu’daki hükümetlere yönelik şu talepleri yükseltiyoruz: İsrail ile tüm ilişkileri kesin ve Gazze ile Batı Şeria’daki Filistin direniş örgütlerine silah ve diğer tüm kaynaklarla destek olun. Acil ateşkes sağlanmalı, İsrail ordusu Gazze, Batı Şeria, Suriye ve Lübnan’dan çekilmeli. Trump ve Netanyahu’nun etnik temizlik politikalarını ve ABD ile İsrail’in Yemen’e yönelik bombardımanlarını reddediyoruz. Gıda, ilaç, yakıt ve suyun girişini sağlamak ve elektriği yeniden tesis etmek için sınır kapıları derhal açılmalı. İsrail ve Trump’ın yardımları askerileştirip özelleştirme planını da reddediyoruz.

Filistin özgürlüğünü savunan aktivistlerin —özellikle ABD ve Almanya’da— yasa dışı şekilde tutuklanmasını ve sınır dışı edilme tehditlerini kınıyoruz. İsrail ile tüm siyasi, diplomatik, ticari, kültürel ve akademik ilişkiler kesilmelidir. Tek, laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin için. Nehirden denize özgür Filistin!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

11 Mayıs 2025

Portakal Plastik’te grev sürüyor

0

Kocaeli’nin Çayırova ilçesinde bulunan, aynı patrona ait Portakal Plastik ve Porvil Çatı fabrikalarında patronun sefalet zammı dayatmasına karşı işçilerin 7 Mayıs’ta başlattıkları grev sürüyor.

“Bizi açlıkla terbiye etmeye çalışıyorlar”

Petrol-İş Sendikası’nda örgütlü 153 işçinin çalıştığı bu fabrikalarda Ocak ayından beri süren toplu iş sözleşmesi (TİS) görüşmelerinde anlaşma sağlanamaması üzerine işçiler grev kararı aldı.

Petrol-İş önderliğinde iki yıl önce başlayan sendikal örgütlenme çalışmaları neticesinde işyerinde kısa sürede örgütlenme sağlanmış ancak sendika düşmanı patron yetkiye itiraz davası hilesiyle işçilerin taleplerinin önünü tıkamak istemişti. İşçiler yürüttükleri mücadele ile patronu fiilen TİS masasına oturtmayı başarmıştı. Aradan geçen iki yılda mücadelelerini kararlılıkla büyüten işçiler insan onuruna yaraşır ücret ve çalışma koşullarında ısrar etmekten vazgeçmediler. 

İşçiler, 2025 Ocak ayında yüzde 140 oranında ücret zammı talebiyle hazırlanan taslakla başlayan görüşmelerde taleplerini aşağıya çekmiş olmalarına rağmen patronun yüzde 55’ten yukarı çıkmamakta ısrar ettiğini aktarıyor.

İşçilerin ılımlı tutumuna rağmen patronun sefalet zammında ısrar ederek görüşme masasını devirmesi üzerine ise gece vardiyasındaki işçilerin eli şaltere uzandı ve 7 Mayıs sabahı grev başladı.

“Birleşen işçiler yenilmezler”

Patron lokavt kararı alarak işçileri baskı altına almaya çalışmış olsa da işçiler lokavt kararının kendilerini değil, greve çıkmamış olan beyaz yakalı işçileri etkilediğini dile getiriyor ve bu arkadaşlarını da mücadeleye davet ediyor.

Portakal Plastik ve Porvil Çatı işçileri insanca yaşamalarını mümkün kılacak bir ücret artışı yapılana ve TİS taslağında yer alan talepleri anlamlı ölçüde karşılanana dek grevlerini sürdürmekte kararlı.

Kamuda TİS çerçeve protokolü nedir, neden hepimizi ilgilendiriyor?

0

4-D statüsündeki kamu işçileri için 2025 zam oranının belirlenmesine yönelik süreç devam ediyor. 600 bin kamu işçisinin yakından takip ettiği bu süreç, ileri vadede iskelet rolü oynayarak işçi ve memur ücretlerinin belirlenmesinde kıstas kabul edilebilir. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın hakemliğinde yürüyen süreçte, işçi temsilciliğini Türk-İş ve Hak-İş, işveren temsilciliğini ise TÜHİS üstleniyor. Karayolları, demiryolları, elektrik santralleri, üniversiteler, hastaneler gibi devlete ait çeşitli sektörlerden farklı işyerlerini kapsayan çerçeve protokol, farklı toplu iş sözleşmeleri (TİS) süreçlerinin yerine tamamının önünde duran bir TİS olarak işlev görecek.

27 Şubat’ta Türk-İş ve Hak-İş’in ortak zam talebini bakanlığa sunmasıyla süreç başlamış; işçi sendikaları talep ve beklentilerini iletmiş, ancak işveren tarafından henüz bir teklif sunulmamıştır. Talepler arasında en çok öne çıkan ve tartışılan maddeler; en düşük günlük ücretin 1800 liraya çıkarılması, 2025’in ilk altı ayı için %50, ikinci altı ayı için %25 zam ve %10 refah payıdır. Geri kalanlar ise standart TİS maddeleri… Genel hatlarıyla sendikaların üyelerine reva gördüğü, “biraz olsun yaşanabilir” ücretlerdir. Bu talepler, sendikaların pazarlık masasına koyduğu ilk el olsa da zamanla daha da geriye çekileceği açıktır.

Ağır ekonomik koşullar, sürekli artan ve durdurulamayan enflasyon, özel sektörden kamuya bütün işçilerin ve emekçilerin yaşam kalitesini düşürmüş; en temel ihtiyaçlarını dahi karşılamalarını güç hale getirmiştir. İktidarın dünya ekonomik krizinin etkilerini sermayenin lehine, işçi sınıfının aleyhine yönetmeyi hedefleyen para politikaları uygulaması ile emekçi halk bu politikaların ağır sonuçlarıyla baş başa kalmış ve işçi sınıfı içinde bir mücadele eğilimi doğmuştur. Ancak işçilerin altında toplandıkları sendika bayraklarının durumu ortadadır. Yukarıda belirtilen sözleşme koşulları, sendikaların mücadeleden kaçan genel vaziyetini gözler önüne sermektedir.

Ekonomik krizin ağır sonuçları, işçi sınıfı içinde hoşnutsuzluğa; iktidar cephesinde ise oy kaybına yol açarken, sendikal bürokrasiler kendi bekaları için tabanlarında uğuldayan homurtulara kulak vermek zorunda kalmıştır. Yakın dönemde belirleyici kazanımlarla sonuçlanan işçi direnişlerine, sendikalılık oranında artışa ve uzun süredir görmediğimiz büyük meydan mitinglerine tanıklık ettik. Ancak bu gelişmeler, işçi sınıfının ekonomik krizden kurtulduğu şeklinde okunmamalıdır. Zira mücadele, bitmek bir yana, henüz başlamamıştır bile. Tam tersine, ses çıkarmadığımız her noktada tırpanlanan ücretlerimiz, ekonomik krizin yükünü –insanlık dışı olsa da– taşıyabileceğimiz, yalnızca ölmeden yaşayabileceğimiz düzeylere çekilmiştir. Yani böyle devam ederse ekonomik krizi atlatan bizler değil, rejimin kendisi olacaktır.

Kamuda TİS çerçeve protokolü, farklı işyerlerinin özgün koşullarını görmezden gelen, tek tip ve yukarıdan dayatılan bir sözleşme anlayışının sonucudur. Örgütlenmenin ve mücadelenin adının bile anılmadığı her alanda standartlaştırılan asgari ücretin belirlenişiyle ve bu ücretin tüm maaşları etkileyen artış oranlarıyla büyük benzerlik taşıyan bu protokol, gerçekte sadece farklı ambalajlanmış bir dayatmadır. Bu nedenle aynı asgari ücret gibi bizi doğrudan ilgilendirir ve yaratmadığımız krize katlanmak zorunda bırakır.

Kapitalizmin, rejimin, iktidarın bekasını önceleyen bu işleyişten kurtulmak için ortak taleplerimizi en gür sesimizle hep birlikte haykırmalıyız. Seçme ve seçilme hakkımızın bile gasp edildiği bu dönemde, bize yeni krizler yaratacak ve yaşatacaklara karşı şu talepleri yükseltiyoruz:

Sendikalarda işçi denetimi ve yönetimi!
İşçi ve memur hayatı yaratan ve durduran gücünün etrafında birleşmelidir!
Krizin faturasını krizi yaratanlar ödemelidir!
Ücretlerimiz her üç ayda bir gerçek enflasyon oranında artırılmalıdır!

Nakba’nın 77. yıldönümünde: 15 Mayıs’ta Filistin’deki soykırıma karşı küresel eylem günü

0

Filistinli sendikalar, Nakba’nın 77. yıldönümüne denk gelen 15 Mayıs tarihinde bir Küresel Eylem Günü çağrısı yaptı: “İsrail’e karşı, tam askeri ambargo da dahil olmak üzere, acil, yasal ve somut yaptırımlar lehine baskının artırılması” çağrısında bulundular.

Nakba, Arapçada “felaket” anlamına gelir. Filistinliler, 15 Mayıs 1948’i Nakba Günü olarak ilan ettiler çünkü bu tarih, İsrail Devleti’nin kuruluşunun ertesi günüdür ve Filistinlilerin evlerinden ve topraklarından zorla çıkarılmasının başlangıcına işaret eder.

Emperyalist ve Siyonist sömürgeleştirme

ABD ve Britanya emperyalizmleri, İsrail’in kuruluşunda belirleyici rol oynadılar. İsrail, Ortadoğu’yu kontrol altına almak ve özellikle hidrokarbon kaynaklarına el koymak için bir araç olarak kuruldu.

İsrail, Filistinlileri yerinden ederek kuruldu ve toprakları Avrupa, Rusya, Ukrayna, Polonya, Almanya, Arjantin ve dünyanın başka yerlerinden gelen Yahudi göçmenlere verildi. Siyonist argüman, bu toprakların “vaat edilmiş topraklar” olduğu ve 2000 yıl önce burada yaşamış sözde Yahudi atalara ait olduğu yönündeydi. Bu, absürt bir şekilde yanlıştır. Filistin’e göç eden Yahudilerin neredeyse hiçbirinin bölgede gerçek ataları bulunmamaktadır. Yalnızca semitik kökenli küçük bir Yahudi azınlık yüzyıllar boyunca bölgede yaşamış ve farklı dinlere mensup diğer semitik Araplarla, Hristiyanlarla barış içinde birlikte var olmuştur. Bölgede İslam ise ancak 7. yüzyıldan itibaren baskın din hâline gelmiştir.

1948’deki bu Nakba, sonraki yıllarda daha da kötüleşti. Filistinlilerin büyük çoğunluğu evlerinden ve topraklarından sürüldü, on binlercesi katledildi.

İsrail, farklı dönemlerde Lübnan, Mısır ve Ürdün gibi komşu Arap ülkelerine de saldırılarda bulundu.

Birçok Filistinli başka ülkelere sığınmak zorunda kaldı. Önemli bir kısmı, Filistin tarihsel topraklarının yalnızca %22’sini oluşturan Batı Şeria ve Gazze’ye geçti. Bugün burada beş milyon Filistinli direnmeye devam ediyor.

Otuz yıl önce, İsrail ile Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) arasında burada bir Filistin Devleti kurulması üzerine bir anlaşmaya varılmıştı. Ancak bu hiçbir zaman gerçekleşmedi. İsrail buna izin vermedi. Bunun yerine Batı Şeria’yı işgal etti, ardından Gazze’yi.

Soykırımı durdurmak

Son 19 ay içinde, İsrail’in Gazze’ye yeni işgaliyle birlikte 61.700’den fazla Filistinli katledildi; bunların %70’i kadın ve çocuklardan oluşuyor. Kahramanca bir direniş sayesinde İsrail, Gazze Şeridi’ni tamamen kontrol altına alıp iki milyon Filistinliyi sürmeyi şu ana kadar başaramadı; bunu açıkça ilan etmişlerdi ve Donald Trump’ın desteğini de almışlardı.

Aynı zamanda, dünyanın dört bir yanında Filistin ile dayanışma gösterileri devam ediyor. 2 Mayıs’ta Yemen’de bir milyondan fazla kişi yürüdü; Yemen, Filistin’e destek veren tek Arap hükümetine sahip ülke ve defalarca ABD tarafından bombalandı. 12 Nisan’da Bangladeş’te de bir milyon kişi yürüdü. Son dönemde Fas, Lübnan, Fransa, Kanada, ABD, Birleşik Krallık, Suriye gibi birçok ülkede de büyük yürüyüşler düzenlendi.

Filistin’den, Gazze ve Batı Şeria’dan sendikalar bu dayanışmanın artırılması çağrısını yapıyor; 15 Mayıs Nakba Günü’nde eylemler düzenlenmesini, İsrail’e yaptırımlar uygulanmasını ve ABD ile Avrupa’dan yapılan silah sevkiyatlarının durdurulmasını talep ediyorlar. Dünyanın farklı ülkelerinden Filistin’le dayanışma içinde olan örgütler, Nakba Günü ve o haftada gerçekleştirilecek gösterilere destek vereceklerini açıkladılar.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, kahraman Filistin halkını savunmak için bu küresel seferberlik çağrısını destekliyoruz. İsrail’e yapılan tüm silah teslimatlarını, soykırımı ve Netanyahu’nun –aşırı sağcı Donald Trump’ın desteğiyle– Filistinlileri katlederek ve sürgün ederek Gazze’yi ilhak etme girişimlerini reddediyoruz.

Arap ve Ortadoğu hükümetleri ile monarşileri, Yemen’deki Husi rejimi dışında, Filistin halkının mücadelesine hiçbir somut destek vermemektedir. Oysa İsrail’le tüm ilişkileri kesmeleri ve direniş örgütlerine silah ve kaynak sağlamaları gerekirdi; ancak bunun yerine sadece cılız açıklamalarla yetiniyorlar.

Derhal ateşkes ilan edilmesini, tüm İsrail askerlerinin geri çekilmesini ve Gazze’nin Filistin’in ayrılmaz bir parçası olarak bütünlüğünün tanınmasını talep ediyoruz. Ayrıca sınır kapılarının derhal açılarak gıda, ilaç, yakıt ve su girişinin sağlanması ve elektrik enerjisinin hemen yeniden verilmesi gerektiğini vurguluyoruz. ABD’nin Yemen’e yönelik bombalamalarını kınıyor ve reddediyor, İsrail güçlerinin Suriye’nin güneyinden ve Lübnan’dan derhal çekilmesi talebini yükseltiyoruz. ABD ve Almanya gibi ülkelerde Filistin’in özgürlüğünü savunan aktivistlerin yasa dışı olarak gözaltına alınması ve sınır dışı edilme tehdidiyle karşı karşıya kalmalarını reddediyoruz. İsrail’le tüm siyasi, diplomatik, ticari, kültürel ve akademik ilişkilerin kesilmesini talep ediyoruz. Tek, laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin için. Nehirden denize özgür Filistin!

İkinci Dünya Savaşı’nda Nazizmin yenilgiye uğratılmasından 80 yıl sonra

0

30 Nisan 1945’te Nazi lideri Adolf Hitler intihar etti. Alman orduları 2 Mayıs’ta Almanya’nın başkenti Berlin’de teslim oldu. İkinci Dünya Savaşı’ndaki Nazi yenilgisi, insanlık tarihindeki en büyük devrimci ve demokratik zaferi temsil ediyordu.

Almanya’daki Hamburg Radyosu, 1 Mayıs 1945 günü 22.30 civarında Anton Bruckner’in 7. Senfonisi’nin yayınını keserek şoke edici bir duyuru yaptı: “Karargâh, Führerimiz Adolf Hitler’in Bolşevizme karşı son nefesine kadar savaşarak bu öğleden sonra Almanya için hayatını kaybettiğini bildirmiştir.” Sonunda olayın görgü tanıkları Hitler’in ölümüyle ilgili bu versiyonu yalanladı. Hitler o gün çatışmada ölmemiş, bir gün önce eşi Eva Braun ile birlikte Berlin’deki Başbakanlık binasının altındaki sığınakta bulunan metro ofisinde intihar etmişti. Cesetleri yakıldı ve sığınağın dışına gömüldü.[1]

Hitler’in intiharı, Nazi rejiminin nihai çöküşü ve Kızıl Ordu’nun kapsamlı saldırısının ardından Berlin’de kuşatılan Alman ordusunun İkinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgisi anlamına geliyordu. İki gün önce Faşist lider Benito Mussolini, Müttefik ordularının ilerleyişi sırasında İtalyan partizanlar (gerillalar) tarafından yakalanıp kurşuna dizilmişti.[2]

1943 Stalingrad Muharebesi, savaşın gidişatını değiştirdi

Mart 1939’da Alman orduları Çekoslovakya’yı işgal etti, eylül ayında Polonya’ya girdi. İşgalden bir hafta önce, başında Josef Stalin’in bulunduğu Sovyetler Birliği’nin bürokratik liderliği, Polonya’yı paylaştıkları Hitler ile korkunç ve skandal bir “barış ve karşılıklı yardım” paktı imzalayarak Nazilerin ilerleyişini kolaylaştırmıştı.

Rus devrimci lider Lev Troçki, 1933’te Almanya’da Nazizmin yükselişinden bu yana yeni bir emperyalist savaş olasılığına dikkat çekiyordu ve Alman-Sovyet paktını “Stalin’in Sovyet oligarşisini korumak için faşist emperyalizme teslim olması” olarak nitelendirdi.[3] Faşizmin ve Nazizmin amacının, fethedilen ülkelerde işçiler üzerinde aşırı sömürü dayatan rejimler kurmak ve bürokratik diktatörlüğe rağmen 1917’deki büyük devrimci zaferle elde edilmiş sosyalist kazanımların hâlâ korunduğu Sovyetler Birliği’ni haritadan silmek olduğunu vurguluyordu.

Keza 1941 yılının Haziran ayında, Nazi Almanyası’nın Sovyetler Birliği’ni işgali olan Barbarossa Harekâtı başladı. Stalin’in Hitler’le yaptığı pakta olan güveni ve “Troçkist” muhalefeti ezmek adına Stalinist bürokrasi tarafından yürütülen tasfiyelerle başsız bırakılmış Kızıl Ordu’nun dağınık durumu, Nazi savaş makinesine karşı koyulmasını engelledi. Aralık ayına gelindiğinde Nazi ordusu Litvanya, Belarus ve Ukrayna’yı işgal etmiş; Moskova kapılarına dayanmış, Stalingrad’ı (Volgograd) işgal etmiş ve Leningrad’ı (St. Petersburg) kuşatmıştı. 1942 yılına gelindiğinde ise Avrupa’nın büyük bir kısmı ve Sovyetler Birliği’nin üçte biri Nazizmin ve faşizmin egemenliği altına girmişti.

Ancak yaşanan tüm korkunç sıkıntılara rağmen Sovyet halkı toparlanmayı başardı ve Kızıl Ordu’yu yeniden ayağa kaldırdı. Başlangıçtaki felaketin ardından ordunun başına Sovyetler’in en yetkin generalleri getirildi: Georgi Jukov, Konstantin Rokossovski ve Vasili Çuykov. Stalin kendisini “Savunma Komutanı” ilan etti. Böylece Sovyet halklarının “Büyük Yurtseverlik Savaşı” başlamış oldu. Şiddetli çatışmalarda ve bürokrasinin neden olduğu sürekli felaketlere rağmen Kızıl Ordu, kaybedilen toprakları geri almaya başladı ve Nazileri geri püskürttü. Şubat 1943’te, savaşın seyrini değiştiren ve Nazizmin sonunun başlangıcını işaret eden muharebede Stalingrad’ı işgal eden Nazi kuvvetlerinin teslim olmasıyla ilk büyük Sovyet zaferi elde edildi.

Bu zafer, işgal altındaki halklara Nazilerin yenilebileceği umudunu geri verdi. Direniş hareketleri her yerde güç kazandı. Polonya’da Nisan 1943’te Varşova Gettosu, Ağustos 1944’te ise tüm şehir, Stalin’in emriyle yalnız bırakılmış olmasına rağmen ayaklandı.[4] Fransız maquis direnişçileri, İtalyan partizanlar ile Yugoslav ve Yunan gerillaları da giderek güçlendi. Haziran 1944’te İngiliz ve Amerikan birlikleri Fransa’nın hâlâ Nazi işgali altındaki Normandiya kıyılarına çıkarma yaptı. Ağustos ayında ise direniş Paris’i özgürleştirdi.

Berlin Muharebesi ve Nazi rejiminin sonu

Kızıl Ordu, 12 Ocak 1945’te Alman topraklarına girdi. Ezici bir ilerleyişin ardından, 14 Nisan’da Berlin’in etrafına ulaşıldı. İki gün sonra Avrupa’daki savaşın son büyük muharebesi başladı. Naziler kuşatma altındaki şehri savunmak için iki savunma hattı oluşturdu. Barikatlar ve yüzlerce sığınak hazırladılar; Kızıl Ordu tanklarının ilerleyişini bomba atarlarla durdurmaya çalıştılar. Sovyetler için bu savaşın bedeli çok ağır oldu. Yalnızca bu muharebede 80 bin kişi hayatını kaybetti, 270 binden fazla kişi de yaralandı.

Son çatışma, şehrin merkezindeki en yüksek bina olan Reichstag’ın (Parlamento) kontrolü için yaşandı. Bu binanın ele geçirilmesi simgesel bir anlam taşıyordu. 30 Nisan öğleden sonra, Sovyet askerleri binayı ele geçirdi ve üzerinde kızıl bayrağı çekti. Aynı saatlerde Hitler intihar etmişti.

Berlin savunmasından sorumlu komutan, 2 Mayıs’ta Sovyet generallerine teslim belgesini imzaladı. Altı gün sonra İngiliz, Fransız ve Amerikalı generallerin de katılımıyla bir tören düzenlendi. Bu törende, Jukov ile birlikte Alman komutanlığının kesin teslimiyetini belgeleyen bir antlaşma imzalandı. Böylece Avrupa’daki savaş; 22 milyonu Sovyet yurttaşı olan 50 milyondan fazla ölüyü geride bırakarak sona erdi.

Troçkist akımımızın kurucusu ve önderi Nahuel Moreno, Nazi faşizminin yenilgisini, bürokratik ve hain önderliklere rağmen “insanlık tarihindeki en görkemli devrimci zafer” olarak tanımlamıştı.[5] Çünkü Nazi faşizmi sadece Yahudileri değil Romanları, solcuları, eşcinselleri ve totaliter, ırkçı rejimlere karşı çıkan herkesi zorla gönderdiği toplama ve çalışma kamplarıyla, kapitalist sistem altında yeni bir köleci toplumun nüvesini temsil ediyordu. Alman barbarlığının savaşta yenilmesi, Nazi-faşist emperyalist karşıdevrimin tüm dünyaya yayılma girişimini durdurdu.

Yeni bir devrimci aşama

Sovyet ve Avrupa halklarının zaferi, dünya çapında kitlesel hareketlerin büyük yükselişine sahne olan yeni bir devrimci aşamanın kapısını araladı. Nahuel Moreno, Nazizmin yenilgisinin dünya çapında yeni bir devrimci aşamayı başlattığını belirtmişti. Savaşın sona ermesinden itibaren “dünya proletaryası ve kitleleri bir dizi görkemli zafer elde etti. Bunların ilki, emperyalist karşıdevrim anlamına gelen Nazi ordusunun Kızıl Ordu tarafından yenilgiye uğratılmasıdır. Bu zafer, SSCB’yi yöneten Stalinizmi konjonktürel olarak güçlendirse de, temelde devrimci bir başarıdır.”[6]

Gerçekten de o dönemden itibaren halk kitleleri birçok başarılı devrimin öncüsü oldu, onlarca sömürge bağımsızlığını kazandı ve Yugoslavya, Çin, Küba ve Vietnam gibi ülkelerle birlikte dünyanın üçte birinde burjuvazi mülksüzleştirildi. Ancak bu süreçte işçi ve kitle hareketinin bürokratik önderlikleri de güç kazandı. Örneğin Stalin, artan otoritesini sosyalist devrimin yayılmasını engellemek ve Avrupa’nın kapitalist restorasyonu için emperyalist hükümetlerle anlaşmalar (Yalta ve Potsdam) yapmak üzere kullandı. Stalin’in ölümünden sonra da diğer Stalinist bürokrasiler veya burjuva milliyetçi aygıtlar ve önderlikler bu politikayı sürdürdü.

1980’li yıllardan itibaren dünyanın üçte birindeki bu bürokrasi tarafından desteklenen kapitalist restorasyon süreci ve Stalinist diktatörlüklerin çöküşü, yeni bir devrimci aşamayı beraberinde getirdi. Bu yeni aşamada, her türden emperyalist karşıdevrime ve kapitalist dünya egemenliğine kesin olarak son verecek devrimci bir önderliğin inşası tarihsel bir görev olarak hâlâ önümüzde durmaktadır.

Francisco Moreira


[1] Oliver Hirschbiegel’in yönettiği “Çöküş” (2004) filmi, Hitler ve yandaşlarının sığınakta geçen son günlerini konu alır.

[2] Bkz. El Socialista Sayı 602, 11.04.2025. www.izquierdasocialista.org.ar adresinden erişilebilir.

[3] Lev Troçki. “Alman-Sovyet İttifakı” (04.09.1939), Yazılar (1929-1940) içinde. www.marxists.org adresinden erişilebilir.

[4] Bkz. El Socialista Sayı 558, 12.04.2023 ve Sayı 588, 21.08.2024. www.izquierdasocialista.org.ar adresinden erişilebilir.

[5] Nahuel Moreno, Devrimci Marksizm ve 20. Yüzyıl Dersleri. Enternasyonal Yayıncılık.

[6] Nahuel Moreno, Günümüz Programı – Geçiş Programı’nın Güncellenmesi. h2o kitap.

Kitleler ve sosyalistler

0

2008 kapitalist krizinin ardından, dünyanın birçok ülkesindeki seferberliklere dönük analizlerimizde devrimci önderlik krizi tespitini yapmıştık. Türkiye de bu tespitten azade değil; 2013 yılında bunu deneyimledik. Keza, 19 Mart siyasi operasyonuyla başlayan Tek Adam rejimi karşıtı seferberlikler de bu alternatifsizliği şu ana kadar bir kez daha gösterdi.

Başta öğrenciler olmak üzere emekçiler, kadınlar, çiftçiler ve toplumun birçok kesimi demokratik hak ve özgürlüklerine sahip çıkmak, geleceksizliği kabul etmemek ve arka planda ekonomik krizin yarattığı yoksullaşma ve yoksunlaşmayı reddetmek gibi saiklerle seferber oldu, olmayı da sürdürüyor.

Ancak temel eksik hâlâ aynı: Sosyalist hareket, birleşik bir mücadele programı etrafında kitlelerin önüne bir alternatif sunabilmiş değil. Hal böyle olunca da CHP, bu önderlik boşluğunu şu ana kadar doldurabilmiş bir konumda bulunuyor.

Bu alternatifin, bir birleşik cephenin şimdiye dek yaratılamamış olmasının birkaç nedeni mevcut. Bazılarını hızlıca sayalım: İşçi sınıfının düzen partilerinden bağımsız politikasına yapılan vurgunun neredeyse tedavülden kalkmış olması; ehvenişer anlayışından kopulamaması; kitleleri seferberliğe davet edecek bir eylem programı anlayışındansa, kendisini kitlelerin yerine koyan ikameci anlayışların hâlen kırılamamış olması… Tabii, bu kavrayışların yarattığı politik sonuçlar da oluyor.

Ehvenişer anlayışı, demokratik taleplerin ve ülkede siyasal demokrasinin tesisinin doğal muhatabının düzen muhalefeti olduğu algısını pekiştirirken hem rejimden kopuş tartışmasının üzerini örtüyor hem de toplumda kırılması gereken suni AKP-CHP ikiliğinin aşılmasını engelliyor. İşçi sınıfı, ekonomik krizin etkilerine karşı mücadele ederken; sendikalı olup örgütlenmeye, demokratik haklarına sahip çıkmaya çalışırken ya da yeri geldiğinde sendikal bürokrasiler üzerinde basınç oluşturmaya gayret ederken, sınıfın bağımsızlığı vurgusunun eksik bırakılması, seferberliklerin buluşmasının ve birleşmesinin önüne bariyer oluyor. İkamecilik ise doğrudan kitle seferberliğine ket vuruyor.

Peki bu anlayışlardan azade bir birleşik cephenin yaratılması mümkün değil mi? Bizce mümkün ve mümkün olmaktan da öte bir zorunluluk! Bu birleşik cephenin yolu ise devrimci politikadan geçiyor; reformizmden, ikamecilikten ya da sekterlikten değil.

Bahsettiğimiz devrimci politika en radikal söylemleri yükseltmekle ilişkili değil şüphesiz. Asıl mesele, kitlelerin verili talepleriyle, rejimden ve sömürü düzeninden kopuş hattını buluşturabilecek bir anlayışı oluşturabilmekten geçiyor. Bunun için de emeğimize ve demokratik haklarımıza dönük saldırılara karşı en acil talepleri birlikte yükselten bir eylem planına ihtiyacımız var. Kayyum siyasetini her alanda egemen kılmaya çalışan anlayışla emekçilere ekonomik yıkım yaşatan politikalar bir ve aynı adresten geliyor. Başta İmamoğlu ve Demirtaş olmak üzere tüm siyasi tutsakların serbest bırakılması; başta İBB olmak üzere görevden el çektirilen tüm seçilmişlerin derhal görevlerine iadesi; ücretlerin ve emekli aylıklarının derhal yoksulluk sınırı üzerine çıkarılması; kaynakların patronlar için değil emekçi halk için kullanılması; böylesi bir birleşik eylem planının en temel taleplerini oluşturuyor.

Böylesi bir eylem programıyla tüm emek örgütlerini ve sendikaları birleştirme hedefiyle hareket etmeliyiz. Böylece işçilerin, gençlerin, kadınların, toplumun seferber olan tüm kesimlerinin mücadelelerinin birleştirilebilmesi gerçek bir olasılık haline gelebilir. Yine bu mücadele programı yoluyla seferberliklerin sürekliliğinin sağlanması, seferberlik organlarının yaratılması gerçek bir tartışma zeminine kavuşur. Ve son olarak, bu eylem programı ışığında, düzen muhalefetinden bağımsız bir cephenin, bir devrimci önderliğin inşası bir seçenek haline gelebilir.

Önümüzde duran en acil görev bizce bu. Ve bu görev, tüm muhataplarını açıklıkla tartışmaya çağırıyor.

Okur mektubu: “Sendikal yetkiye itiraz hak değildir!”

0

Daha önce çalıştığım kargo şirketinden sendikal faaliyet sonucu işten çıkarılmış ve sendikal dava ile şirketi mahkûm ettirmiş biri olarak, işyerlerinde sendikal faaliyet yürütmenin ne kadar zor olduğunu çok iyi biliyorum. Şu anda çalıştığım kargo firmasında sendikalı bir işçiyim ve toplu iş sözleşmesi yapabiliyoruz. İşçi sınıfının genelinde sendikalılık oranının düşüklüğü ve patronlar ile devletin sendikal çalışmalara dönük tutumu da eklenince bir işyerinde sendikalı olmanın ve toplu iş sözleşmesi yapabilmenin önemi daha iyi anlaşılabiliyor.

Bir işyerinde işçilerin sendikalı olması bir sürü engeli aşmak anlamına geliyor. Öncelikle işten atma saldırılarına karşı dirençli olmak gerekiyor. Bunun yanında sendikanın antidemokratik bir uygulama olan sendikal barajı aşmış olması gerekiyor. Patronların sendikal faaliyetlere karşı başvurdukları yöntemler çeşitlilik gösteriyor. Ama bütün olumsuzlukları aşıp çoğunluğu sağladıktan sonra, devletin patrona verdiği “yetkiye itiraz hakkı”, başarıya ulaşmış sendikal örgütlenmelerin karşısına oyunlardaki bölüm sonu canavarı gibi çıkıyor.

En düşüğü 1 yıl olmak üzere senelerce süren yetkiye itiraz davaları, sendikal faaliyetlerin önündeki en önemli sorunlardan biri olmaya devam ediyor. Başarıya ulaşmış sendikal örgütlenmelerin yetkiye itiraz davaları yüzünden başarısızlıkla sona erdiğini birçok kez gördük. Toplu iş sözleşmesi imzalanamıyor ve bu süre içinde patron, sendikalı işçilerin direncini kırmaya çalışarak sendikanın önünü kesmiş oluyor. 

Patronlara verilen bu hakkın derhal geri alınması gerekiyor. Çalışma Bakanlığının incelemeleri sonucunda çoğunluğun sağlandığı tespit edildikten sonra yetkiye itiraz olmamalı. Patronların bunu bir silah olarak kullandıkları çok açık. Bu yetkiye itiraz garabetinin son bulması için bütün sendikaların bunu hedefe alan bir mücadele programına ihtiyacı var. Bütün sendika konfederasyonları bir araya gelerek, işçi sınıfının örgütsüzlüğünün en büyük sebeplerinden biri olan sendikal engellerin derhal kaldırılması için seferber olmalıdır.

Kargo işçisi Veysel

Süregiden işçi eylemleri ortak ihtiyaç ve talepleri işaret ediyor

0

1 Mayıs’a, son dönemde artan toplumsal eylemliliklerin ve işçi direnişlerinin deneyimleriyle girdik. Son birkaç aydır kazanımlarla sonuçlanan grev ve direnişler ile farklı işyerlerinde halihazırda mücadelelerini sürdüren işçiler öne çıkan ortak ihtiyaç ve talepleri işaret ediyor.

Eker Süt Ürünleri fabrikasında Tekgıda-iş Sendikası’na üye oldukları için işten çıkarılan üç işçi 23 Eylül tarihinden beri fabrika önündeki direnişlerini sürdürüyor. İşçilerin sendikal haklara saygı gösterilmesi ve işlerine geri alınma talepleri öne çıkıyor.

Mercan Makina patronu, sendikaya üye olduklarını öğrendiği yedi öncü işçiyi işten çıkarmıştı. Yedi işçinin fabrika kapısında direnişe başlamasını takiben patron birçok işçiyi daha işten çıkardı. Toplamda 49 kişi işten atılmış oldu. İşçilerin talebi sendikalı bir şekilde işlerine geri dönebilmek.

Temel Conta çalışanları, sendikalı olmaları sonrasında patronla toplu iş sözleşmesi görüşmelerine bir türlü geçilememesi sebebiyle grev kararı almıştı. İnsan onuruna yaraşır bir ücret, sendikal hakların tanınması ve sağlıklı iş koşulları talep eden işçiler mücadelelerini devam ettirmekte.

Kocaeli Kartepe’deki Tezcan Galvaniz’de TİS görüşmeleri sürecinde patron tarafının yüzde 8 zam teklifinin karşısında yüzde 80 zam talep eden işçiler 11 Mart tarihinde greve çıktı.

Digel Tekstil fabrikasında işçiler düşük ücretlere ve güvencesiz çalışma koşullarına karşı sendikaya üye olma sürecine girmişti. Bunun üzerine işten atılan çalışanlar fabrika kapısındaki direnişlerini sürdürüyor.

Şişecam’da halen süren TİS görüşmelerinde anlaşma sağlanamaz ise Petrol-İş Sendikası’nda örgütlü işçiler 14 Mayıs’ta greve başlayacak.

Geçtiğimiz günlerde kazanımla sonuçlanan Oryantal, Sunel, TTL tütün fabrikalarındaki grevler ise bizlere bir başarı örneği sunuyor. Aynı sektörde faaliyet gösteren bu üç fabrikanın çalışanları grevlerini birbirine yakın tarihlerde başlatmışlardı. Üç fabrikanın patronları nasıl ki çıkarları doğrultusunda ortak hareket ediyorsa işçileri de ortak bir mücadele yürüttü ve kazanımlar elde etti.

İktidarın patronlar lehine izlediği ekonomik saldırı programı, işçilerin her sektörde benzer talepler için mücadele etmesine sebep oluyor. İstisnai örnekler var olsa da talepler genellikle tüm Türkiye’de benzerlikler gösterirken mücadeleler ortaklaştırılamıyor. İşçilerin uğruna seferber olduğu yaygın taleplerle çerçevelenen bir politika örülmeli ve bu politikanın bütün işyerlerinde mücadelenin rotasını belirlemesi sağlanmalıdır.

Öne çıkan ortak talepleri sendikalaşma hakkının önündeki fiili engellerin kaldırılması, TİS görüşmelerinin yapılması, yaşanabilir bir ücret ve güvenceli çalışma koşullarının sağlanması ve işyerlerinde işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin alınması olarak sayabiliriz.

Bu ortak talepler üzerinden hareket eden bir acil eylem planının ortaya koyulması gidişat açısından büyük önem taşıyor. Ücretler her geçen gün değerini kaybederken bu yakıcı soruna karşı “3 ayda bir ücretlere gerçek enflasyon oranında zam” ve işçi-emekli maaşlarının açlık ve yoksulluk sınırlarının üzerine çıkarılması, insanca yaşama koşullarının sağlanması için “Tüm ücretlere, aylıklara hemen zam!” taleplerimizi yükseltmeliyiz.

Trump’ın etnik temizlik planına karşı Filistin halkının mücadelesine destek!

0

Filistin halkına yönelik etnik temizlik planlarının açıkça dile getirildiği, topyekûn işgalin adım adım uygulamaya konduğu, sivillerin hedef alındığı, gıda ve sağlık sistemlerinin çökertildiği bir döneme şahit oluyoruz. ABD’nin açık desteğiyle İsrail, Gazze’de fiili bir toprak işgaline ve nüfus mühendisliğine yönelmiş durumda.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile ABD Başkanı Donald Trump arasında şubat ayında Beyaz Saray’da gerçekleşen görüşmelerin ardından İsrail ordusu Gazze’ye yönelik bombardıman ve kara harekâtlarını yoğunlaştırdı. Bu görüşmelerde Trump, Gazze’de yaşayan Filistinlilerin komşu ülkelere “taşınması” ve bölgenin ABD askeri kontrolüne alınıp bir tatil bölgesine dönüştürülmesi gerektiğini savunmuştu.

Mart 2025’te İsrail ordusu, Hamas’ın henüz bırakmadığı rehineler ve devam eden roket saldırıları gerekçesiyle Gazze’ye tekrar kapsamlı bir hava ve kara harekâtı başlattı​. İki ay süren aradan sonra savaşın yeniden alevlenmesiyle bir hafta içinde 700’e yakın Filistinli hayatını kaybetti​. Nisan ayına gelindiğinde Gazze’deki durum kritik insani felaket boyutundaydı. Resmi rakamlara göre Ekim 2023’ten bu yana 50 binden fazla Filistinli hayatını kaybetti (bu sayının yaklaşık üçte biri 18 yaş altı çocuklar)​. Gazze nüfusunun yüzde 2’sinden fazlası bu savaşta yaşamını yitirmiş oldu. Çok sayıda bina yerle bir olduğu için yüz binlerce insan derme çatma sığınaklarda veya BM okullarında barınıyor; temel altyapı (elektrik, su arıtma, kanalizasyon) neredeyse hiç çalışmıyor. BM İnsani İşler İrtibat Ofisi, 2025 Nisan’ında Gazze’de “kıtlık” düzeyinde bir insani kriz yaşandığını, nüfusun yarısından fazlasının en yüksek seviyede gıda güvensizliği çektiğini raporladı.

İsrail ordusu, Gazze’nin güneyindeki Refah ve Han Yunus bölgeleri başta olmak üzere birçok noktaya kara harekâtı düzenledi. Son bir ayda 400 binden fazla Filistinli yerinden edildi. Gazze Şeridi boyunca 1.500 metreye kadar uzanan bir “güvenlik bölgesi” oluşturularak yerleşimcilerin topraklarına el konuldu. Morag Hattı ve Philadelphi Koridoru gibi askeri hatlarla Gazze’nin kuzeyi ve güneyi birbirinden izole edildi.

7 Nisan’daki ikinci Trump-Netanyahu görüşmesinde Trump, sürgün planını “Bu inanılmaz bir emlak alanı. Eğer Filistinlileri taşırsak özgürlük alanı yaratmış oluruz,” diyerek, bu kez Yeni Şafak’ın da “hicret” olarak önerdiği Filistinlileri topraklarını terk etmeye zorlama planını açıkladı.

Tüm baskı ve saldırılara rağmen Gazze halkının direnişi devam ediyor. Ateşkes sırasında binlerce Filistinli kuzeye yönelerek teslim olmadığını gösterdi. İsrail ordusu Kuzey Gazze’yi kontrol ettiğini iddia etse de, bölgeden hâlâ roketler fırlatılıyor.

Uluslararası tepkiler de büyüyor. İsrail’de yüzlerce asker savaşa karşı açık mektup yayımlarken, dünya genelinde protestolar artıyor. Bangladeş’te bir milyon kişi sokaklara dökülürken Kanada, Fas, Lübnan, ABD ve Fransa gibi ülkelerde Filistin’le dayanışma yürüyüşleri düzenlendi.

Derhal ateşkes ilan edilmeli, İsrail ordusu Gazze’den tamamen çekilmeli ve Gazze’nin Filistin’in bir parçası olarak bütünlüğüne saygı gösterilmelidir. Tüm sınır kapıları açılmalı; gıda, ilaç, yakıt ve suyun girişine izin verilmeli ve elektrik derhal geri verilmelidir. Filistin ve Gazze’nin özgürlüğünü savunan aktivistlerin gözaltına alınmasını ve sınır dışı edilme tehditlerini -ABD’de Mahmoud Khalil örneğinde olduğu gibi- reddediyoruz. Bu baskılara son verilmelidir.

1 Mayıs 2025: Kitleler öfkeli, meydanlar kalabalıklaşıyor. Tek çözüm birleşik mücadele!

0

Türkiye işçi sınıfı bu seneki 1 Mayıs’ı ekonomik yıkımın ve antidemokratik saldırıların derinleştiği bir dönemde karşıladı. İstanbul’da bölünmüş 1 Mayıs’ın miting adresleri Kadıköy ve Kartal olurken, Taksim Meydanı ve çevresi abluka altına alındı, yüzlerce eylemci ağır polis şiddetiyle gözaltına alındı. Ülke çapında bir önceki yıla göre daha fazla alanda ve daha geniş katılımlı eylemler düzenlenmekle birlikte, 19 Mart operasyonunun sonrasında başını öğrenci gençliğin çektiği kitlesel seferberliklerin ardından 1 Mayıs, emek ve özgürlük mücadelesini büyütmek için yeterince değerlendirilemedi. Sendikal konfederasyonların önderliklerinin birleşik ve kitlesel eylemler düzenlemekten ısrarla kaçınmaya devam etmesi ve sosyalist hareketin parçalı ve edilgen hali bu fırsatın kaçırılmasındaki temel etkenler oldu. Ülkenin ikinci büyük işçi konfederasyonu olan Hak-İş’in yönetimi ise, 1 Mayıs’tan kaçabilmek için bu seneki mitingini merkezi olarak Rize’de gerçekleştirme yolunu buldu.

İstanbul’da 1 Mayıs

İstanbul’da 1 Mayıs’ın örgütlenme süreci bu yıl da alan tartışmalarının gölgesinde kaldı. 19 Mart’ta başlayan seferberliklerin ve Özgür Özel’in Saraçhane’de 1 Mayıs için Taksim’de olacakları sözünü vermesinin ardından oluşan beklenti, DİSK-KESK-TMMOB-TTB yönetimleri (Dörtlü) tarafından oldukça kötü bir şekilde yönetildi. Valilikle ve emek örgütleriyle 1 Mayıs’tan yalnızca iki hafta önce yapılan ilk görüşmenin ardından, 1 Mayıs’ın nerede örgütleneceği belirsizliğe terk edildi ve Kadıköy çağrısı 1 Mayıs’tan yalnızca birkaç gün önce resmi olarak duyuruldu. Böylece sınıfın acil ihtiyaçları temelinde bir örgütlenme ve hazırlık çalışması bu yıl da yapılmamış oldu. Dörtlünün bilinçli bir şekilde tercih ettiği bu hazır(sız)lık sürecinin kötü hava koşullarıyla da birleşmesiyle, Kadıköy mitingi olması gerekenden daha zayıf ve sönük bir şekilde geçti. Bütün bu olumsuz faktörlere rağmen, on binlerce emekçinin ve gencin alanı doldurmaktaki ısrarı ve yıllar sonra ilk kez bir kent meydanında, Kadıköy’de, 1 Mayıs’ın örgütlenmiş olması önemliydi.

DİSK’in ortak 1 Mayıs örgütleme çağrısını ısrarla reddeden Türk-İş yönetimi ise, kendi mitingini Kartal Meydanı gibi kendi kitlesinin gücüyle tamamen orantısız olan bir alanda gerçekleştirmeyi tercih etti. Geçtiğimiz yıl Bursa’da düzenledikleri 1 Mayıs mitingindeki konuşmasında, bu yıl için 1 Mayıs’ın İstanbul’da kutlanacağı sözünü veren Ergün Atalay, bu sözünü Saray’ı da kızdırmadan gerçekleştirebilmek için böyle bir formül üretmişti. Geçtiğimiz Ekim ayında Türk-İş’in Ankara’da 100 bin kişiyle gerçekleştirdiği “Zordayız, Geçinemiyoruz” güçlü mitinginin ardından Kartal 1 Mayıs’ı Türk-İş tabanının gerçek potansiyelini ve öfkesini yansıtmaktan uzak kaldı. Bütün bunlara rağmen, on binlerce Türk-İş üyesi Kartal mitinginde yer aldı. Kamu Toplu İş Sözleşmeleri Çerçeve Protokolü’nün sendikanın talepleri doğrultusunda derhal imzalanması ve vergide adalet işçilerin öne çıkardığı başlıklar oldu.

Türkiye’de 1 Mayıs

İzmir’de DİSK ve Türk-İş’in beraber örgütlediği ve Gündoğdu Meydanı’nda gerçekleşen miting, birleşik niteliği ve kitleselliğiyle bu yıl da öne çıktı. Ankara’da 1 Mayıs’ın merkezi Dörtlü’nün öncülüğünde Tandoğan Meydanı’nda gerçekleşen miting oldu. Ülkenin önemli sanayi havzalarından Manisa’da 1 Mayıs bu yıl daha fazla sendikanın katılımıyla daha kitlesel ve güçlü gerçekleşti. Yine ülkenin onlarca kentinde emekçiler 1 Mayıs’ta alanları doldurdu.

Tek Adam rejiminin ekonomik yıkım ve baskı politikalarının kitleleri bunalttığı bir dönemde, 1 Mayıs alanları bir önceki yıla göre daha genç, daha yaygın ve daha kalabalıktı. Bununla birlikte, rejime karşı mücadelenin bir adım ileriye taşınması açısından 1 Mayıs, sendikal ve politik önderliklerin menfur politikaları sonucunda, bu yıl da olması gerektiği gibi değerlendirilemedi. Buna rağmen, ülke çapında yüz binlerce emekçi ve genç alanlara çıkarak rejimin saldırılarına karşı mücadele kararlılığını bir kez daha ortaya koydu. 1 Mayıs’ın ardından ekonomik ve demokratik talepleri birleştiren, bu talepler temelinde birleşik bir eylem planını yükselten, siyaseti sandıkla sınırlamak yerine kitlelerin seferberliğine dayandıran bir mücadele hattının inşası önümüzdeki temel görev olmayı sürdürüyor.

Tek Adam rejimi Türkiye’ye iyi gelmedi! Değişim zamanı! Ama nasıl?

0

Erdoğan çok rollü/kimlikli olmanın avantajlarını sonuna kadar kullanıyor. Hakem gibi görünürken birden oyuncu olup golü atıveriyor. “Rakip takım” gol atmasın diye ona müdahale etmek istediğinde hakeme itirazdan sarı ya da kırmızı kartı görüveriyor. Erdoğan bu bol rollü/kimlikli hali bile isteye inşa etti ve kullanıyor. O sebeple “turpun büyüğü heybede” ifadesiyle en güçlü rakibi Ekrem İmamoğlu’nu ve Mart 2024 seçimlerinden bu yana birinci parti konumunda görünen muhtemel iktidar adayı CHP’yi hedef aldığında bunun siyasi mi, yargısal mı, polisiye mi, istihbari mi bir işlem/söylem olduğu sorgulanamıyor ya da sorgulamak anlamını yitiriyor. Oysa her rol-yetki ancak görev ve sorumlulukla birlikte tanımlanabilir. Hem hakem hem oyuncu olunamaz!

Lakin Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, bir bütün olarak, siyasetin kimyasını ve dengesini bu yolla bozdu. Bunu sadece bir Tek Adam rejimi üreterek ve devletin her bir kurumunu ve işleyişini organik olarak Saray’a bağımlı kılarak yapmadı. Aynı zamanda yüzde 50’ye endeksli başkanlık yarışını ve sonucunu “ya hep ya hiç” eksenine mıhlayarak siyasal yozlaşmayı ve toplumsal kutuplaşmayı en uç noktalara dek sürükledi. Küçük partileri, toplulukları hiçleştiren ya da yutan, seçim barajlarıyla, siyasal baskı ve şiddetle toplumsal temsili, ayrımları, ihtiyaçları ve duyarlılıkları hiçe sayan siyaset yapısı doğal olarak sistemin çürümesini derinleştirdi. Bu anlamıyla, “önce yık, karar arkadan gelir” uyanıklığıyla, “al içeri, kılıf bulunur” anlayışı aynı pratik sürekliliği ihtiva ediyor.

İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesini de, ekibiyle birlikte görevden alınarak tutuklanmasını da, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ve CHP’ye yönelik kayyum siyasetini de, Kanal İstanbul’u hayata geçirme arayışlarını da bu Bonapartist siyasal sistemin bir sonucu olarak görüyor, haksız ve hukuksuz buluyor ve reddediyoruz. Bu çerçevede 19 Mart sonrası başta gençler olmak üzere ortaya çıkan toplumsal/siyasal seferberlikleri anlamlı ve gerekli buluyor ve sahipleniyoruz. Nedeni açık: Tek Adam rejimi Türkiye’ye iyi gelmedi. Hem olduğu kadarıyla çoksesliliği boğdu, hem toplumsal gelişmeye ket vurdu, hem ekonomik krizi ve eşitsizliği derinleştirdi hem de siyasal temsili ve gelişimi ağır yaraladı.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin terk edilmesi gerekliliğini düzen muhalefeti de dile getiriyor. Bunun için de seçimleri işaret ediyor ve tüm muhalefeti kendi adayını desteklemeye çağırıyor. Bununla birlikte, bu çürümüş sistem içerisinde Türkiye AKP öncesine dönme veya AKP’nin ilk on yılı gibi bir hedefle kendini bağlayamaz, sınırlayamaz. Sosyalist bir perspektiften önerimiz ve mücadelemiz Türkiye’de siyasal demokrasi üzerine yükselecek emek eksenli bir toplumsal-siyasal dönüşümdür.

Böylesi bir dönüşüm programının temel düsturu kapitalist sömürü ve yağma sistemine son vermektir. İşçi sınıfının ve ezilenlerin sorunlarını dile getirmek ve taleplerini savunmak amacıyla somut sorunlara emekçilerin ve ezilenlerin acil ihtiyaçlarından hareketle, emek eksenli, sınıfsal yanıtlar üretmektir. Ekonomiyle siyaset arasına çizilen burjuva siyaset anlayışına karşı ekonomik ve demokratik sorunların çözümünün doğrudan siyasal mücadele alanında olduğunu savunmaktır. Başta işçi ücretleri, emekli aylıkları, sosyal yardım ve destekler olmak üzere ekonomiyi merkezi ve planlı bir üretim ve bölüşüm temelinde emekçi halk merkezli planlamaktır.

Bunlar ancak emperyalist kapitalist sistemden kopuşçu bir devrimci program ve siyasetle mümkün. O yüzden işçi sınıfı, emekçiler, ezilenler burjuva muhalefete güvenmemeli; kendi kopuşçu programlarıyla önlerine bir emek ittifakı ve işçi-emekçi hükümeti hedefi koymalıdır. Bu hedefe giden yolda sıfır barajlı, yasaksız, engelsiz bir seçim yoluyla bir kurucu meclis çağrısı yapılmalı ve emek eksenli adil, özgür ve eşitlikçi bir siyasal dönüşüm hedefi yükseltilmeli. Çabamız, mücadelemiz bu anlayışa sahip tüm sosyalistlerle birlikte böylesi bir emekçi programı ve örgütlenmesini inşa etmek. Emekçi halka gerçek kurtuluş umudunu ve mücadele azmini ancak böylesine bir devrimci program anlayışı ve işçi sınıfı önderliği sunabilir. Seçimler yaklaşırken önerimiz, ufkumuz ve mücadelemiz budur…

1 Mayıs afişlerinde görmediklerimiz

0

1 Mayıs’a giderken kent meydanları yine birçok 1 Mayıs afişi ile donatıldı. Heyecan verici afişler olduğunu söyleyebiliriz kolayca. 19 Mart’ın ardından gelen eylemliliklerin etkisi hala sürerken 1 Mayıs’ın ne kadar önemli bir fırsat olduğu herkes tarafından kabul görüyor. Üniversite öğrencileri Öğrenci Temsilcileri Konseylerinde (ÖTK) ve yerel komitelerinde 1 Mayıs tutumlarını tartışmayı sürdürüyorlar. Fakat görünen o ki 1 Mayıs’a dair tartışmaların seyri afişlere de kendi rengini vermiş durumda: Kısır denebilecek ve 1 Mayıs’ın esas anlamını gölgede bırakmaya aday bir “Meydan” vurgusu.

1 Mayıs’ın anlamının ne olduğu herkes tarafından tartışmaya açılabilir elbette. Fakat tarihsel bir hafıza var ki o da bize 1 Mayıs’ın emekçilerin günü olduğunu söylemekte. Fakat hem sosyal medyada hem de sokaklardaki afişlerde gördüğümüz üzere emekçilerin ihtiyaçları ve taleplerinden bahsedilen afişlere/çağrılara rastlamak neredeyse imkansız. Emekçilerin rejimden kopuş perspektifinde seferber olması için, işçi-emekçi hükümeti için mücadeleye çağrı yapan bir politik hattın inşası acil bir görevken ve demokratik seferberliğin öncüleri olan üniversite öğrencilerini de bu hattın inşası için seferber etme fırsatı varken bütün yakıcı sorunları unutup meydan tartışmasını öne çıkarmak en hafif tabiriyle mücadeleye atılan geniş kitlelerin kafasında ciddi bir odak kaymasına sebep oluyor.

Emekçi halkın her geçen gün daha fazla içine sürüklendiği ekonomik kriz, deprem sorunu ve konut hakkı, vergi adaletsizliğine karşı servet vergisi ve KYK burslarının arttırılması gibi yakıcı ekonomik taleplere yer vermektense kendinde bir amaç haline gelen Taksim ısrarı mücadelenin yarınına ne katacağı konusunda tartışılmayı bekliyor. Taksim’in miting ve eylemlere kapalı olması gibi antidemokratik uygulamalarla ayakta duran rejime karşı demokratik talepleri örgütlemek yerine sadece antidemokratik uygulamaların görüngüsüyle savaşan bu anlayışın mücadeleye geçmiş ve geçmeye hazırlanan geniş kitlelere katabileceği bir perspektif maalesef ki bulunmuyor.

Özellikle öğrenci gençlik içerisinde yankılanan bu çağrılar, çağrıları yapan toplamların öğrenci gençliğin yurt sorunu gibi acil, okullar içerisinde temsil haklarının yok sayılması gibi önemli konulardaki sessizliğini de düşününce bir yere oturuyor. Bugün Taksim’i emekçilere ve gençliğe açmayı vaat eden bu kutup esasında Taksim’i açacak olan kitle seferberliklerini örgütleyecek taleplere duyarsız, bu talepleri merkeze alacak özörgütleri inşa edecek politik kabiliyetten ise programları gereği uzaklar.

Emekçilerin de öğrencilerin de ihtiyacı olan şey onlar adına en “iyisini” düşüneceği, onlar adına en “cesur” şekilde eyleyeceği iddiasıyla davranan ve onlardan kopuk halde hareket etmekte bir beis görmeyen kerameti kendinden menkul “öncü”ler değil; mücadele örgütlerini inşa ederken taleplerini dikkate alacak ve mesafesini kendilerinden öğrenmeyi de deneyimlerini onlara aktarmayı da mümkün kılma gayretiyle tayin edecek mücadele arkadaşlarıdır.

Okur mektubu: “İşçi, kadın, emekli, genç; 1 Mayıs’ta alanlardayız!”

0

Bu hafta, yılın en anlamlı günü 1 Mayıs’ı kutlayacağız: İşçinin, emekçinin bayramı! Kapitalizmin acımasız dişlileriyle hayatımızın her köşesine nüfuz eden neoliberal sistem yoksulluk, adaletsizlik, gözyaşı ve kanla besleniyor. İnsanları sömürerek büyüyen, emeği ve doğayı tüketen, her birimizin yaşamını kontrol altına alarak daha fazla kazanç ve güç elde etmeyi hedefleyen bu düzen, bizleri birer araç haline getiriyor. Emeğimiz, bu düzenin omurgasını oluşturuyor; savaşlar, yok sayılan hayatlar, tahribat ve yıkımlar… İnsanlık, doğa ve emek, her geçen gün bu çıkar savaşıyla daha fazla tüketiliyor. Bu acımasız düzenin aktörleri küresel çapta işbirliği yapıyor, birlikte zenginleşiyor ve birlikte ülkeleri yönetiyorlar.

Bir dilim ekmek için gün doğumuyla gün batımını karanlık mahzenlerde yitiren işçiler! Evde, görünmeyen ama her an omuzlarına çöken sorumluluklarla ezilen, patriyarkal düzene boyun eğdirilmek istenen, eşdeğer işe eşit ücret alamayan kadınlar! Bir ömür boyu emek vermiş ama bir ev kirasının yarısını karşılayamayacak kadar ücrete mahkûm edilmiş, torununa harçlık dahi veremeyecek kadar yoksullaşmış emekliler! Diplomasına rağmen işsiz kalan, karanlık bir gelecekte kaybolan gençler!

Biz hepimiz, bu düzeni sorgulamak ve zulme karşı sesimizi yükseltmek için 1 Mayıs’ta alanlarda olacağız! İşçi, kadın, emekli, genç! Hep birlikte, bu adaletsiz düzene karşı bir araya geliyoruz!

Seni de bekliyoruz!

Metal işçisi Yılmaz

Krizin ve hayatımızın yükü omuzlarımızda, mücadelemiz her yerde!

0

1 Mayıs yaklaşırken, kadınlar olarak yine sokakta olacağız. Ama bu sadece bir “emek bayramı” değil bizim için. Bu, yaşadığımız çok katmanlı sömürüye, şiddete, dışlanmaya, yoksulluğa, hayatımızın her alanına sirayet eden erkek egemen düzene karşı yükselttiğimiz bir isyan günü. Çünkü bu sistem, hem emeğimizi sömürüyor hem de yaşam hakkımıza göz dikiyor.

Krizin en yakıcı etkilerini biz kadınlar yaşıyoruz. Ekonomik kriz, istatistiklerde yüzde olarak ifade ediliyor ama bu oranlar bizim hayatlarımızda artan borçlar, eksilen öğünler, kapatılan kreşler, kesilen destekler demek. Kadın işsizliği rakamsal olarak en yüksek seviyelerde: Kadınların neredeyse beşte biri işsiz. Ama mesele yalnızca işsizlik değil. İstihdamdaki kadınların da çoğu güvencesiz, kayıtdışı, düşük ücretli, esnek çalıştırılıyor. Biz bu tabloyu “eşdeğer işe eşit ücret” talebimizin yıllardır görmezden gelinmesinden biliyoruz. Bu 1 Mayıs’ta, güvenceli iş ve insanca yaşayacak ücretlerle çalışma talebimizi yükseltiyoruz.

Evlerimiz ise çoğu zaman ikinci bir işyerine, kimi zaman da birer şiddet ortamına dönüşüyor. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmenin bedelini biz ödüyoruz. Devletin “koruma” adı altındaki mekanizmaları yetersiz; nafaka hakkımız sürekli tartışma konusu yapılıyor. Bu yüzden 6284’ün etkin uygulanmasını, şiddete karşı etkili korunma, barınma ve sosyal destek mekanizmalarının artırılmasını istiyoruz.

Bizi aileye mahkûm eden politikalara karşı, yaşamın her alanında var olma mücadelesi veriyoruz. “Kadın-erkek eşit değildir” söylemiyle beslenen bu gerici anlayış, biz kadınları yalnızca “annelik” ya da “eşlik” üzerinden tanımlıyor. Oysa biz yaşamı yeniden üretenleriz, üretimin her alanında varız; sokakta, okulda, fabrikada, plazada, hastanede, tarlada çalışıyoruz. Bu nedenle bakım emeğinin toplumsallaştırılmasını, her mahallede ve işyerinde kreş zorunluluğunu, ücretsiz ve kamusal bakım hizmetlerinin yaygınlaştırılmasını talep ediyoruz.

Kadın bedeni üzerindeki tahakküm yalnızca evde, sokakta değil; doğumhanede de karşımıza çıkıyor. “Normal doğum” dayatması üzerinden yürütülen tartışmalar, kadınların nasıl doğuracağına dair karar hakkını dahi tanımayan bir zihniyetin ürünüdür. Bizim bedenimiz, bizim kararımız! Ne Tek Adam rejiminin ne de erkeklerin bedenimiz üzerinde söz hakkı var. Doğumdan kürtaja, sağlıktan yaşam biçimimize kadar her konuda kendi irademizi savunuyoruz.

Lgbti+lar, göçmen kadınlar, genç kadınlar; emeği ucuz, hayatı değersiz görülenler; patriyarkal kapitalizmin çarklarının dönmesine en fazla katkı sağlayan, bu düzenin en ağır yükünü taşıyanlar… Bizim için mücadele çok biçimli ama kökü aynı: Erkek egemenliğine, sömürüye ve ayrımcılığa karşı isyandayız! Bu yüzden taleplerimiz sadece ekonomik değil, politik de: ILO 190’ın uygulanması, işyerlerinde tacize karşı mekanizmalar kurulması, toplumsal cinsiyet kimliği temelli ayrımcılığa son verilmesi, göçmen kadınlara insanca yaşam koşulları sağlanması hepimizin ortak mücadelesi.

Bu 1 Mayıs’ta taleplerimiz yalnızca pankartlarda değil her bir adımımızda, her bir sloganımızda yankılanacak. Çünkü bu düzeni değiştirecek olanlar biziz. Sadece taleplerimizi dile getirmeye değil, hayatın her alanında örgütlenmeye, dayanışmaya, birlikte mücadele etmeye kararlıyız.

Kadın emeği sömürüsü bitene dek isyanımız da bitmeyecek!

İstanbul, 1 Mayıs, üç meydan

0

Bu yıl da 1 Mayıs’a olağanüstü koşullarda giriyoruz. Tek Adam rejimi bir yandan demokratik haklara yönelik geniş çaplı saldırılarda bulunurken öte yandan işçi emekçileri sürüklediği sefaleti daha da derinleştiriyor.

Tek Adam rejiminin antidemokratik saldırıları sürüyor

Tek Adam rejimi artık rıza üretemiyor. Erdoğan’ın en büyük rakibi Ekrem İmamoğlu’nun uydurma suçlarla tutuklanmasının ardından bir ayı aşkın bir zamanı geride bıraktık. Baş döndürücü bir ayın sonunda Ekrem İmamoğlu tutuklu yargılanmaya devam ederken, Tek Adam rejiminin demokratik haklara yönelik hayallerini süsleyen “saldırının büyüğü”, başını gençlerin çektiği devasa bir seferberlik sayesinde hayata geçirilemedi. Kitleler bir kez daha Tek Adam rejimine geri adım attırdı.

Ancak bu tablo Tek Adam rejiminin tahrip gücünün tükendiği anlamına gelmiyor. Kanal İstanbul projesine karşı çıkan ve Sazlıbosna’daki su havzası üzerinde yapılan hukuksuz TOKİ inşaatlarına itiraz eden İSKİ bürokratları ve İBB’ye bağlı başka müdürlüklerden kişiler henüz tutuklandılar. Yani rejim saldırının en büyüğünü yapamasa da, hukuksuz uygulamalar ve uydurma suçlarla pres yapmayı sürdürüyor.

Öfkesi dinmeyen ve moral üstünlüğü de halen elinde bulunduran kitlelerin umudu elbette ki 1 Mayıs’ı bu içerikle, hem de Taksim’de kutlamak idi. CHP’yi de açıkça eleştiren ve onu sokaklara indiren kitle seferberliği, CHP’nin Genel Başkanı Özgür Özel’e bile Saraçhane mitinglerinde Taksim sözü verdirebilmişti.

Tek Adam rejiminin en büyük zaferi: yoksulluk

Rejimin antidemokratik baskıları bir dakika için bile gündemden düşmezken işçi sınıfına yönelik saldırıları da hız kesmeksizin sürüyor. Kitlelerin rızasını üretemeyen Tek Adam rejimi, Kanal İstanbul örneğinde olduğu gibi kamusal alanların holdinglere iştah açıcı olarak servis edilmesinden tutun, TÜPRAŞ’ta TİS sürecinde Koç Holding’i desteklemesine, açlık sınırının altında kalan asgari ücrete ve iş güvencesinin temeli olan kıdem tazminatının düşük bir tavan ile anlamsızlaştırılmasına kadar onlarca saldırıyı, hem de başarı ile sürdürüyor. Bir burjuva parti olan AKP, Tek Adam rejiminin burjuvazi için en verimli rejim olduğunu ispat etmek için çabalarken, bu politikaları yerli ve yabancı burjuvazinin tamamı tarafından da destekleniyor. Burjuvazinin muhalefeti olmaz, onların yalnızca holdingleri ve banka cüzdanları vardır. Bugün hiçbir holding AKP’nin ekonomi politikalarını eleştirmiyor. Hatta İmamoğlu’nun kendisi dahi Mehmet Şimşek’i büyük bir ekonomist olmakla methederken tek kusurunun Erdoğan’ı desteklemek olduğunu söylüyordu.

1 Mayıs’a hangi koşullarda girdiğimizi ifade eden önemli noktalardan biri de işte tam da burası. İşçi sınıfı şunu biliyor, 2023 cumhurbaşkanlığı seçimlerini Kemal Kılıçdaroğlu kazansa idi şu anda ekonominin başında Mehmet Şimşek’in politikalarını uygulamak için Ali Babacan bulunacaktı. Ve emek cephesinde değişen hiçbir şey olmayacaktı. İşte bu yüzden işçi sınıfının en geniş kesimleri ve hatta örgütlü kesimlerinin de geniş bir kısmı halen Tek Adam rejimine karşı mücadelede kendi işyerleri ve sendikaları üzerinden seferberliğe girişmiyor. Bunu gerçekçi de bulmuyor. Çünkü işçi sınıfı sefaletle boğuşurken düzen partileri Tek Adam rejiminin ekonomi politikalarını yalnızca bir propaganda malzemesi olarak kullanıyor. Karşısında gerçekçi bir alternatif bulamayan işçi sınıfı, aynı ekonomi politikalarını uygulayacak başka bir alternatifin hanesine yazacak bir seferberlikten kaçınıyor.

Tek Adam rejiminin gücünün kaynağı nedir ve birleşik ve kitlesel bir 1 Mayıs ne demektir?

Rejimin büyük sömürü düzeni altında nefes alamaz hale gelen işçi ve emekçilerin seferber olmasını sağlayabilecek bir odak söz konusu değil. İşte Tek Adam rejiminin en büyük gücü bu!

Tek Adam rejiminin antidemokratik uygulamaları kitle seferberliği tarafından kısmen durdurulup yavaşlatılırken, emek hareketinin Tek Adam rejimine karşı harekete geçmesi, aydınlık bir geleceğin biricik garantörü olurdu.

İşte bu ikili tablo içerisinde 1 Mayıs’a girerken en büyük çabamız demokratik haklar için verilen mücadelenin yanı sıra emek mücadelesinin taleplerinin de baskın olduğu, şu anda Tek Adam rejimine karşı seferber olmayan emekçileri yoksulluğa ve onun mimarı burjuva Tek Adam rejimine karşı seferberliğe çağırmaktı. Yani sorun nerede toplanılacağı sorunu değil; yoksullukla boğuşan, bunun için seferber olmaya hazır olan, ancak sendikal bürokrasinin parçalayıcı politikaları nedeniyle seferber olma imkânına ulaşamayan emekçilerle buluşmaktı.

1 Mayıs, iki konfederasyon

DİSK, bu yıl 1 Mayıs için geçmiş yıllardan daha baskın bir şekilde TÜRK-İŞ’e de birlik davetinde bulundu. Geçtiğimiz yıl Saraçhane’de gerçekleşen 1 Mayıs fiyaskosunun ardından DİSK’in TÜRK-İŞ ile 1 Mayıs’ı birleştirme çabası kuşkusuz ki daha iyi bir pozisyon olsa da yetersiz kaldı. Buna rağmen TÜRK-İŞ, tabanını İstanbul’dan uzaklaştırmaya çalışırken; başta 600 bin işçiyi kapsayan kamu sözleşmeleri ve üye sendikaları üzerindeki asgari ücrete ara zam, vergi adaleti gibi baskılardan ötürü İstanbul’dan kaçamadı. DİSK’in çağrısını akla hayale uymayan şartlar koşarak geri çevirdi. DİSK de bu yıl KESK, TTB ve TMMOB’nin yanı sıra diğer emek ve demokrasi bileşenleri ile bir araya gelerek Kadıköy’ü işaret etti.

Bu tartışmaların yanı sıra kimi sivil toplum kuruluşları, siyasi partiler ve gençlik örgütlerinden de Taksim çağrısı geldi. Ve sonuç olarak, antidemokratik uygulamalara ve emek düşmanı politikalara karşı emek merkezli bir şekilde birleşik bir 1 Mayıs’a girme olanağımızı bir kez daha yitirmiş olduk.

Nasıl ve nerede bir 1 Mayıs?

Biz mücadeleyi hayalimizdeki yerde veremeyiz, elimizdeki gerçeklikle veririz. Gerçeklik çerçevesinde, İşçi Demokrasisi Partisi olarak 2025 1 Mayıs’ında bir emek cephesinin örülmesi, rejime ve sendika bürokrasisine karşı mücadelenin güçlendirilmesi konusunda halen çeşitli olanaklara sahip olduğumuzu düşünüyoruz. Demokrasi ve emek mücadelesinin taleplerini bir arada ifade etmenin olanaklarını taşıyan Kadıköy Meydanı’nda “Baskı ve Sömürü Düzenine Son! Emekçiler Yönetmeli” diyerek yer alacağız ve tüm destekçilerimizi de buraya çağırıyoruz.

1 Mayıs günü Taksim’e çıkmak isteyen mücadele arkadaşlarımızı anladığımız gibi, TÜRK-İŞ üyesi olan işçilerin de sendikaları ile beraber Kartal Meydanı’nda olmalarını da anlıyoruz. Hatta anlamanın ötesinde, TÜRK-İŞ’e bağlı sendikalara üye olan işçilerin kendi bürokratlarını sıkıştırmak için Kartal Meydanı’nı doldurmalarını destekliyor ve doğru buluyoruz. Bugün Türkiye’nin en büyük işçi konfederasyonu olan TÜRK-İŞ’in en büyük korkusu tabanı. Ekonomik darboğaz içerisinde nefes alamayan ve seferberlik çağrısı talep eden TÜRK-İŞ üyesi işçilerin bu 1 Mayıs’ta sendikaları ile alanlarda olup kendi sendikalarını zorlamaları TÜRK-İŞ bürokrasisi üzerinde baskı oluşturup asgari ücret ara zammı, vergi adaleti gibi bizzat Ergün Atalay’ın defalarca mücadele içinde kalma sözü verdiği hususları hatırlatarak, Tek Adam rejimine karşı karnının en yumuşak olduğu yerden harekete zorlamaları tüm Türkiye işçi sınıfı mücadelesi için en mütevazı hali ile bile büyük bir dayanak noktası olacaktır.

1 Mayıs 2025, ön bilanço

1 Mayıs’ının üç meydana bölünmesini en büyük kaybımız olarak görsek de TÜRK-İŞ’in tabanını İstanbul’dan kaçıramaması ve DİSK’in geçen yıldan farklı olarak emek meslek örgütleri ve KESK ile koordineli hareket edip emek, barış ve demokrasi güçlerini de sürece dahil etmesini olumlu olarak değerlendirmeliyiz. TÜRK-İŞ’in 2025 1 Mayıs’ının bölünmesinin birinci aktörü olduğunu unutmadığımız gibi, DİSK’in de işçi ve emekçileri bütünlüklü bir mücadele programı etrafında seferberliğe davet etmediğini de yine görebiliyoruz. Ancak tüm bu koşullar altında işçi sınıfı Kartal’a ve Kadıköy’e on binler, yüz binler haline akacak ve bu seferberlik dahi Tek Adam rejimine karşı verilen mücadeleye işçi ve emekçilerin de örgütleri ile dahil olması için bir olanak sağlayacak.

Türkiye işçi sınıfı, örgütlerini ve klasik mücadele araçlarını (sendikalarını ve grevlerini) kullanarak mücadele etmek istiyor. Ancak bunu burjuva partilerden bağımsız olarak yapmak ve gerçekçi bir şekilde yapmak istiyor. İşte bu yüzden sınıf devrimcileri olan bizler için kalbimizin her daim attığı meydanlar tabii ki olacak, ancak o meydanları bir daha kaybetmemek üzere kazanmak için görevimizin işçi sınıfının olduğu yerde olmak ve birleşik bir mücadeleyi örgütlemek için çabalamak olduğunu hiç ikinci plana atmayacağız.

Okur mektubu: “Her mahalleye ve işyerine nitelikli ücretsiz kreş!”

0

Bu seneki 1 Mayıs’a kitle seferberlikleriyle girecek olmak beni çok motive ediyor. Uzun bir süreden sonra bunca yıkıma, hak gaspına ve kadınlara yönelik artan baskılara karşı ses çıkarmak, ne yalan söyleyeyim bir kadın olarak bana güç verdi.

Ben 12 yıldır farklı ofislerde çalışmış bir kadın işçiyim. Aslında öğretmenim fakat herkesin de bildiği gibi yüksek mevkilerde tanıdığımız olmadığı için atanamadım ve geçim derdinden dolayı ilk bulduğum işe girmek zorunda kaldım. İş hayatında kadın olarak ilk karşılaştığım ayrımcılık iş görüşmelerinde oldu. Vasfımdan çok bana ilk yöneltilen soru “Bekârsınız, yakın zamanda evlilik düşünüyor musunuz?” olmuştu. O an bana bu sorunun neden yöneltildiğini anlamamıştım, ama daha sonra kadın olarak maruz kaldığımız ayrımcı tutumları görünce zamanla neden bu sorunun bana sorulduğunu daha net kavradım.

Bekâr olmam onlar için bir tehdit gibiydi. Çünkü evlenebilir, hatta ve hatta çocuk doğurabilirdim. Bu da onlar için performansımı düşüren bir tehdit unsuruydu. Evet, evlendim ama çocuk yapmadım. Daha doğrusu, çalışan çocuklu kadınların ne kadar zorluk çektiğini görünce doğurmaktan bilinçli olarak vazgeçtim.

Hem iş hayatında olmamız hem de çocuk bakmamız isteniyor. Üstelik çocuk bakımının büyük bir kısmı anneye yükleniyor. Çalışma hayatım boyunca 4 farklı işyerinde çalışmama rağmen hiçbirinde kreş yoktu. Üstelik ofislerin büyük bir kısmı kadın işçilerden oluşuyordu. Birkaç kadın hariç çoğu anneydi. Onlar için çalışan anne olmak demek büyük bir fedakârlık demekti. Özellikle son yıllarda artan kreş fiyatları çoğu arkadaşımın işten ayrılmasıyla sonuçlandı. Çünkü aldığı maaş kreş ücretine ve ihtiyaçlarına yetemez hale gelmişti.

Ücretli kreş sorunu kadınların iş yaşamını olumsuz etkilediği gibi bakım emeği yükü de kadının omuzlarına terk ediyor. Biz kadınlar hem mahallelerimizde hem de özellikle işyerlerimizde nitelikli ücretsiz kreşler talep ediyoruz. Bizler iş yaşamından uzaklaşmak istemiyoruz. Hayatın her alanında var olmak, görünmek istiyoruz.

Ofis çalışanı İpek

Okur mektubu: “Bu 1 Mayıs’ta sesimiz sadece bir fısıltı olmasın”

0
Dieb Oroubah

Bu 1 Mayıs’ı pasif bir tanık olarak değil, günlük gerçekliği mücadele, sömürü ve direnişle şekillenen bir göçmen işçi ve bir kadın olarak karşılıyorum. Günümüzde pek çok kişi hâlâ ilerleme ve kapsayıcılık yanılsamalarına sarılırken; özellikle sınırlarla, toplumsal cinsiyetle ve sınıfsal farklarla kenara itilen bizler olmak üzere milyonlarca işçi için gerçekler çok daha sarsıcı.

İşçi sınıfı sistematik olarak sömürülürken, eşitlik ve fırsat vaatlerinin içi boş kalıyor. Devletin politikaları uzun zamandır sermayenin ve iktidarın çıkarlarını halkın refahından üstün tutmakta. Emeğimiz metalaştırıldı, haklarımız baltalandı ve sesimiz iktidar koridorlarında sadece bir fısıltıya indirgendi.

Bu ülkede her gün karşı karşıya kaldığımız zorlukları dile getirmekten çekinmiyorum. Zenginlik içinde yaşayanlar ile yaşamak için çalışmak zorunda olanlar arasındaki uçurum giderek büyüyor ve içinde bulunduğumuz durumun üstü çoğu zaman gerçekleri gizleyen söylemlerle kapatılmaya çalışılıyor. Gerçek şu ki, işçilerin yaşam koşulları giderek kötüleşiyor ve müreffeh bir toplumda yaşama ayrıcalığı, özellikle de benim gibi göçmen kadınlar için ulaşılmaz bir hayal olarak kalıyor.

Ben dayanışmanın ve kolektif eylemin gücüne inanıyorum. Bu 1 Mayıs’ta her işçiyi, her göçmeni ve her marjinalleştirilmiş kadını, haklarımızı gerçekten güvence altına alacak politikalar talep etmek üzere birleşmeye çağırıyorum. Dünyanın dört bir yanındaki göçmen işçiler kâğıtsız işçiliğin düzenlenerek güvenceli hale getirilmesini, sınır dışı edilmeye karşı korunmayı, sağlık hizmetlerine ve sosyal hizmetlere erişimi, kalıcı oturum hakkının önünde yasal yolların açılmasını, sendikalaşma hakkını ve statüden bağımsız olarak adil ücret ve güvenli çalışma koşullarının sağlanmasını talep ediyor. Sömürüye dayalı çalışma koşullarına, yabancı düşmanı politikalara ve emeğimizden kâr elde ederken varlığımızı kriminalize eden sistemlere son verilmesini istiyoruz.

Bilinsin ki mücadelemiz milli gurur anlayışının veya göz boyayan söylemlerin dar sınırlarına hapsedilemez. Mücadelemiz gündelik hayatımıza nüfuz eden yapısal adaletsizliklere karşı bir mücadeledir; ekonomik haklarımızı güvence altına almak kadar insanlık onurumuzu geri kazanmakla da ilgili bir mücadeledir. Biz emekçi kitleler, gerçekliğimizi yeniden tanımlama gücüne sahibiz ve bu ancak sesimizi duyurduğumuzda ve taleplerimizi anlamlı eylemlerle birleştirdiğimizde mümkündür.

Dayanışma ve direnişle,

Göçmen bir işçi

Seferberliğin gör dediği

0

Hareketli günlerden geçiyoruz. İmamoğlu şahsında seçmen iradesinin hedef alınması; derinleşen ekonomik sefaletin ve dayanılmaz hale gelen baskı uygulamalarının doldurduğu bardağı taşıran son damla oldu. Toplumun büyük kesimi Tek Adam rejiminin ülkeyi içine sıkıştırmak istediği kalıba girmeyi reddediyor.

Proje okullar olarak belirlenen liselerdeki öğrencilerin günlerce süren mücadelesinin de gösterdiği gibi eylemler sönümlenmek bir yana; haksızlığa uğrayan farklı toplumsal grupların kendi özel sorunlarının çözümü ile Tek Adam rejiminden kurtulmanın gereği arasında köprüler kurmasıyla boyutlanıyor ve tazelenerek devam ediyor.

Bardağın dolu tarafında seferberliklere girişen kitlelerin yenilmemiş olması, iktidara karşı moral üstünlüğü elinde bulundurması var. Toplumsal muhalefetin zayıf karnı ise, önündeki yolu açacak bir önderlikten mahrum olması.

Bu mahrumiyet hali kitlelerin yaşadığı kafa karışıklığı ile açığa çıkıyor. Tüketim boykotu gibi el yordamı ile yaratmaya çalıştıkları mücadele araçlarının rejimi sarsmakta yetersiz kaldığını gören halk kesimleri yerinde bir seziyle yüzlerini sınıfa dönme ihtiyacı hissediyor ve genel grev çağrılarında bulunuyor. Ancak burada henüz sınıf mücadelesinin kapitalist toplumdaki tüm siyasal güç dengelerini altüst etmeyi haiz merkezi konumuna ilişkin berrak bir kavrayış yok. O yüzden aynı kesimler 1 Mayıs’ı seferberlikleri daha üst bir düzeye sıçratmanın zemini kılmak için birleşik ve kitlesel bir eylem isteği ile sendikalara basınç uygulamaya yönelmiyor.

İşçiler ise tarihimizin en yakıcı ekonomik darboğazlarından birinden geçmekte olmalarına rağmen sınıf olarak kendi talepleri ve mücadele örgütleriyle sahaya inmiyor, seferberliklere renklerini vermiyorlar. Burada vebalin büyüğü sendikal bürokrasinin omuzlarındadır, orası kesin. Fakat bürokrasiyi alaşağı etmek de sınıf hareketine programlı bir müdahalenin konusu ise biz sosyalistlerin buraya ortak bir yığınak yapmak konusunda yeterince başarılı olamadığımızı görmemiz ve değneği bu ihtiyaca bükerek kolları sıvamamız gerekiyor.

İçinde bulunduğumuz sıcak günlerde bir arayış halinde seferber olan kitlelerin dağınık ve bulanık haldeki isteklerini sınıf perspektifi ile işleyerek net politik talepler halinde formüle edecek ve onları ihtiyacını duydukları mücadele araçları ile donatacak bir siyasal güç odağı inşa etmek zorundayız.

Emekçiler ve ezilenler eskiden yönetildikleri gibi yönetilmeye razı gelmezken, rejim de eskisi gibi yönetemez halde ve içine girdiği türbülanstan çıkamıyor. Ülkenin siyaset arenasında bir şeylerin mutlaka değişeceği kritik bir eşikte olduğumuz görülüyor. Mesele bu değişimin ne yönde olacağıdır.

Tek Adam rejimi bu altüst oluştan kendini tahkim ederek çıkmayı başarabilir mi? CHP arkasına aldığı rüzgârla yelkenlerini şişirmekteyken kitlelerin öfke ve enerjisini rejimin esasına dokunmayacak ama kendisini iktidara taşıyacak yüzeysel bir dönüşüme yedekleyebilir mi? Bunlar ve daha birçok senaryo gerçekleşmeye açıktır.

Peki, açlık sınırının altında ücretlerle yaşamaya mecbur bırakılan, en temel özgürlükleri elinden alınmışken hâlâ daha beteri ile tehdit edilen ve ne yazık ki karşısında hem rejimden hem kapitalizmden kopuşu müjdeleyen elle tutulur bir alternatif göremeyen işçi sınıfı siyaset sahnesine adım atarak tüm ezberleri bozabilir mi? Neden olmasın?

Bir birleşik işçi cephesine ve ona ulaşmayı mümkün kılacak bir sıçrama tahtası olma işlevi de görecek bir devrimci birleşik cepheye duyulan ihtiyaç şimdi her zamankinden daha yakıcıdır.

Dünyanın dört bir yanında emekçilerden yükselen ses: “Ya onların kârı ya bizim hayatımız”

0

ABD’de nisan ayında Trump yönetimine karşı milyonlarca işçi, öğrenci, göçmen, kadın ve lgbti+nın kitlesel protestoları gerçekleşti. Trump’ın Siyonizmle işbirliğinden kadın ve lgbti+ düşmanlığına kadar emperyalist ve aşırı sağcı politikaları hepimizin malumu. Kendi deyişiyle “Amerikan kapitalizminin gelmiş geçmiş en iyi dostu” olan Trump, temsil ettiği ideolojinin ve sınıfın doğası gereği emeğe dönük saldırılara da durmaksızın devam ediyor. Yüz binlerce göçmen işçiyi sınır dışı edecek uygulamalara başvuruyor, kamu personelinin çalışma koşullarını güvencesizleştirmeye çalışıyor. Tüm bunlara karşı 5 Nisan’da ABD’nin dört bir yanında neredeyse 1500 eşzamanlı eylem düzenlendi. ABD halkı, “Ellerini Çek” eylemlerinde Trump’ın antidemokratik uygulamalarıyla ekonomik ve sosyal yıkım politikalarına karşı sokakları doldurdu. Bir diğer kitlesel protesto da 19 Nisan’da gerçekleşti.

Yunanistan’da 9 Nisan’da kamu sektörünü ve özel sektörü temsil eden GSEE ve ADEDY sendika konfederasyonlarının çağrısıyla geniş sektörlerin katıldığı genel grevle hayat durduruldu. Grevde ücretlerin artırılması, işçi sağlığı ve iş güvenliğinin garanti altına alınması, işyerinde tacize ve şiddete karşı önlemler, gasp edilen toplu iş sözleşmesi haklarının geri verilmesi, barınma krizinin çözülmesi ve vergi adaleti gibi talepler öne çıkarıldı. Yunanistan halkı 57 kişinin hayatını kaybettiği Tempi tren kazasının yıldönümü olan 28 Şubat’ta da “Ya onların kârı ya bizim hayatımız” diyerek kitlesel bir şekilde sokakları doldurmuştu. İki yıl önceki tren kazası, özelleştirmelerin ardından demiryolu ve sinyalizasyon altyapı bakımının yapılmaması, güvenlik ve personel eksiklikleri gibi doğrudan hükümetin neoliberal politikasının bir sonucu olarak gerçekleşmişti. Yunanistan emekçileri, bu eylemlerde tren kazasının tüm sorumlularının cezalandırılması talebiyle ekonomik taleplerini birleştirdi.

Belçika’da ülkenin en büyük iki sendika konfederasyonu olan FGTB/ABVV ile CSC/ACV’nin çağrısıyla, yeni federal hükümetin bütçe kesintilerine karşı 31 Mart’ta 24 saatlik genel grev yapıldı. Taşımacılıktan eğitime, liman işçilerinden kültür-sanat emekçilerine kadar pek çok sektörün katıldığı greve feminist örgütler de destek verdi. Patron sendikaları ise ülkenin itibarının olumsuz etkilendiğinden dem vurarak Belçika’nın greve en “yatkın” Avrupa ülkelerden biri haline geldiğinden şikâyet etti. Merkez sağ, Hıristiyan muhafazakâr, merkez sol ve liberal koalisyon hükümetinin Maliye Bakanının “Bir süre dişimizi sıkacağız” diye savunduğu reformlar emekli aylıklarında ve kamu hizmetlerinde kesinti, savunma harcamalarının artırılması ve işsizlik yardımlarının azaltılması gibi saldırılar içeriyor. Kapitalizmin krizi, Avrupa’nın zengin ülkelerinde bile emekçilerin haklarının tırpanlanmasına yol açıyor.

Çin’in otomotiv devi BYD fabrikalarında ücret kesintileri ve kötüleşen çalışma koşulları nedeniyle greve çıkan işçilerden özelleştirmelere karşı eyleme geçen Pakistanlı sağlık emekçilerine; Arjantin’de Milei hükümetinin kemer sıkma politikalarına karşı meydanları dolduran emekçilerden İspanya’da konut krizini ve yüksek ev kiralarını protesto etmek için sokağa dökülen binlerce kişiye… Dünyanın dört bir yanında emekçiler, hayatlarını hiçe sayıp kârı önceleyen patronlara ve hükümetlere karşı mücadeleyi sürdürüyor.

Ticaret savaşları kızışırken dünyayı bekleyen tehlike

0

20 Ocak’ta başkanlık koltuğuna oturan Trump, 2 Nisan gününü “Kurtuluş Günü” ilan ederek, tüm dünyaya karşı başlattığı ticaret savaşını bir başka seviyeye çıkardı. ABD’nin ithalat yaptığı tüm ülkelere karşılıklı gümrük tarifesi açıkladığı “Kurtuluş Günü” borsalar ve finans dünyası için kâbus gibi bir gün oldu. Açıklanan gümrük tarifeleri sonrası borsalarda pandeminin başından beri gerçekleşen en büyük düşüşler yaşandı. Tüm bu maliyete katlanmanın ardındaki temel motivasyon ABD’nin dış ticaret açığının kapatılması ve Çin ile sanayide gerçek anlamda rekabet edebilmek. Bu motivasyonun ABD emperyalizminin dünya kapitalist krizine paralel gelişen emperyalist rekabete bir tepki olarak biçimlendiğini unutmamak gerekiyor.

ABD’nin dış ticaret açığı verdiği tüm ülkelere uygulayacağı gümrük tarifelerini o ülke ile yapılan ticaret açığının, yapılan toplam ithalata bölünmesi ardından çıkan sonucun ikiye bölünmesi sonrası belirledikleri açıklandı. Bu formül doğrudan dış ticaret açığının kapatılmasının hedeflendiğini kanıtlamaktadır.

Bu kararın ardından ABD ile ticarette fazla veren ülkelerden tepkiler gecikmedi. Özellikle Çin’in çok sert çıkması ve ABD’yi neoliberalizmin başat kurumu Dünya Ticaret Örgütü’ne şikâyet etmesiyle ABD el yükseltti. Yüzde 50 daha ek vergi getirerek tarifeyi yüzde 104’e yükseltti. Bununla birlikte, ABD’nin Çin’e geri adım attırma ve şartlarını kabul ettireceği bir anlaşma için köşeye sıkıştırma hamlesi tutmadı. Bu el yükseltme, Çin’in daha sert çıkışına sebep oldu. Karşılıklı vergi oranları sırayla artırıldı. Son durumda ABD Çin’e yüzde 145, Çin ise ABD’ye yüzde 125 gümrük vergisi uyguluyor. İş buradan daha yüksek seviyeler gidebilir. Bu oranlar dünya ticareti için korkunç bir tablo.

Her gün yeni haberlerin geldiği bu savaşta son olarak Çin, askeri araçlarda ve elektrikli arabalarda kullanılan bazı nadir metallerin ABD’ye ihracatını durdurdu. Çin nadir metallerin çıkartılması ve işletilmesi konusunda dünyada tekel konumunda ve bu kartı ABD’ye karşı öne sürmesi, geri adım atmayacağının göstergesi.

ABD’de Trump yönetimi gümrük tarifeleriyle enflasyonun yükseleceğini biliyor. FED’in faiz indirmesini, doların değersizleşmesiyle daha kolay ihracat yapmayı ve kredi bolluğu yaratmayı hedefliyor. Neoliberal kurum ve kurallarla çevrelenmiş bir dünya ekonomisinde Trump’ın hedeflerine sessiz ve sakince ilerlemesi çok zor. ABD, Çin’leşmek istiyor. Fakat ABD finans kapitali kendi çelişkilerini Çin’in yaptıklarını yaparak aşamaz. Bu bir reçete işi değil. Sermayenin toplumsal çelişkisiyle ilgili.

Sanayiyi ülke içine taşımak, iç talebi artırmak ve ihracat ile büyüyebilmek hedeflerini gerçekleştirmek için gereğinden fazla sermaye birikimine sahipler. Çünkü ABD en büyük emperyalist ülke olarak kapitalizmin son aşamasında ve 100 yıl öncesinin büyüme modelini uygulamak için finans kapital fazla yoğunlaşmış durumda. Üstelik bunun yanında iç içe geçmiş sanayi ve finans sermayelerini adeta baltayla ikiye bölmesi gerekir. Finansa karşı sanayi “savaşında” iç içe geçmiş mali oligarşinin zayıflatılmasını göze alamaz. Trump’ın en büyük destekçisi Elon Musk’ın tarifeler karşısında homurdanmaya başlamasının ardından bazı elektrikli aletler için tarifelerin kaldırılması bu çelişkinin sonucu. Şimdi tüm ülkelere uygulanan tarifeler 90 günlüğüne durduruldu. Çin hariç!

Çin’in emperyalist rekabet içinde belirli bir seviyeye çıkabilmesinin iktisadi koşullarını yaratan neoliberal serbest ticaret dönemi bizzat ABD eliyle baltalanmış oldu. Bu, bildiğimiz neoliberalizmin sonu, fakat herhangi bir şeyin başlangıcı olup olmayacağını hem emperyalist rekabetin hem de dünya sınıf mücadelesinin seyri tayin edecektir. Çünkü hiçbir ekonomi politik düzen havada asılı duramaz. Üzerinde yükseldiği sınıflar mücadelesindeki denge ile biçimlenmek zorunda. Net olarak söyleyebileceğimiz tek bir şey var: Finans kapital, kendi krizini çözecek koşulları yaratmak için ya işçilere kölelik koşullarını ya da küresel ölçekte bir sermaye yıkımını günbegün daha fazla dayatıyor.

Arpa boyu yol gitmek

0

Bir önceki yazımızda “2025’te enflasyon kontrol altına alındığında küçük küçük yapılacak faiz indirimlerine başlanmıştı. Şimdi faiz indirimleri ötelendi. Hatta bir sonraki faiz kararı artırım bile olabilir,” demiştik. Aylık toplantısında Merkez Bankası gecelik borç verme faiz oranını yüzde 46’dan yüzde 49’a çıkardı. 19 Mart’ın maliyeti Şimşek ile özdeşleşen OVP’yi anlamsızlaştırdı. Ne enflasyon kontrol altına alınabildi ne de faiz. Geçen yıl yüzde 50 olan faiz bugün yüzde 49 seviyesinde. Tüm yıl “kararlılıkla uyguluyoruz” dedikleri program ile emekçinin ve emeklinin alım gücünü düşürmek dışında bir arpa boyu yol bile gidilemedi.

Yaratılan algı neydi? 2024 yılında önce emekçiler olarak dişimizi sıkacaktık; enflasyon kontrol altına alınacak, faizler yavaşça ve planlı düşürülüp 2025 yılında ekonominin büyümesi gerçekleşecek ve krediye ulaşım kolaylaşacaktı. Acı reçete diye ortaya koydukları ilaçların derde deva olmadığı gibi yan etkileriyle fazladan maliyet çıkardığı netleşti. Rejimin varlığını sürdürme çabasının ortaya çıkardığı ekonomik ve politik maliyet her geçen gün artsa ve içinde bulunduğu çoklu krizi derinleşse de rejimin acil ihtiyaçları her şeyin önünde. Şimdi OVP’nin çökmesi enflasyonu kontrol altına almak için katlanılan tüm maliyetleri heba ettiği gibi, emekçileri yüksek enflasyonla ve ekonomik durgunlukla baş başa bıraktı.

Mayıs 2023’ten beri söylediğimiz bir şey var: Şimşek “faiz lobisinin adamıydı” denilerek kenara atılabilir. Serbest ticarete darbe üstüne darbe indiren ABD’nin yeni ekonomi politikaları varken klasik tarzda uygulanmaya çalışılan bir IMF programının (OVP) işlevsizleşmesi beklenen bir durum olur. Bu durum sadece dünya ekonomisindeki eksen değişikliği ile açıklanamaz elbette, kitlelerin programa gösterdikleri tepki ve ona karşı seferber olmaları, programı gerçek anlamda geçersiz kılar. Bu kapsamda bir ayı aşkın süredir seferberlik halinde olan kitlelerin demokratik taleplerinin yanında enflasyon ve ekonomik durgunluk dışında hiçbir vaadi kalmamış bu saldırının karşısında ekonomik taleplerle de seferber olmak, hatta sendikalar eliyle bu taleplerin merkeze taşınması çok kritik.

Unutulmaması ve altının çizilmesi gereken bir nokta da şu: Şimşek’in hâlâ ekonominin dümeninde olmasının en büyük sebebi, ona en başından beri destek veren ana muhalefetin güven oyudur. Şimşek’in programının işlememesi ve alım gücü düşen kitleler arasındaki hoşnutsuzluğunun artması sonucunda yavaş yavaş eleştiriler CHP tarafından da gelmeye başladı. 19 Mart sonrası ise çok sertleşti. Ama ana sorun şu ki CHP, Şimşek’in ve onun temsil ettiği ekonomi politikalarının karşısına kendi programıyla çıkamıyor. Bir sermaye partisi olarak CHP’nin dünyadaki yeni ekonomik konjonktüre uyum sağlaması ve Türkiye’deki sermayenin acil ihtiyaçlarına çözüm üretecek alternatif bir program ile kendini gösterebilmesi çok zor.

Trump tarifeleriyle Çin’e uygulanan büyük vergiler nedeniyle Türkiye’nin ihraç ürünlerinin dünya pazarında daha fazla talep görme olasılığı Şimşek ve ekibinin rüyalarını süslese de şimdilik bunun altının boş olduğunu söylemek gerekiyor. Ama bu başka bir yazının konusu. Tüm köhneliğiyle hâlâ alternatif üretmeye çalışanın Şimşek ve ekibinin olması, işçilerin kendi alternatif programlarıyla sahneye çıkamamış olmasındandır. Bu 1 Mayıs sürecinin ve sonrasının tüm işçi konfederasyonlarının acil talepler ekseninde bir araya gelerek hareket etmeye başlaması için bir dönüm noktası olabilmesi, ekonomik inisiyatifin IMF temsilcisi Şimşek yerine emekçilere geçmesi için çok önemli fırsattır.

Çocuk işçi Abdurrahman’ın kahredici ölümü!

0

Abdurrahman Özkul 14 yaşında bir çocuk. Okulda olması gereken, derdi ekmek değil yaşıtlarıyla birlikte ders ve oyun olması gereken bir çocuk! Okuyabilse muhtemelen şimdi hayatının baharında, lisede derste, sınavlar için dertlenen, olası bir sevgilisi için hülyalanan, gençliğinin eşiğinde bir insan olarak yaşayacaktı.

Olmadı! Abdurrahman okulu bırakmak zorunda kaldı. Niğde’de Bor Karma Organize Sanayi Bölgesi’nde çalıştığı geri dönüşüm tesisinde makineye kaptırdığı kolunun omuz hizasından kopması sonucu hayatını kaybetti. Aynı 12 yıl önce, Adana’da çalıştığı işyerinde pres makinesine sıkışarak hayatını kaybeden 13 yaşındaki Ahmet Yıldız gibi!

Yıllar geçiyor, çocuk işçilerin ölümü son bulmuyor.

Ahmet’in patronu dört yıl hapis cezası, 24 ay taksitle 30 bin lira adli para cezası almıştı. Çalışma ruhsatı bile olmayan bir işyerinde 13 yaşında bir çocuğun iş cinayetine kurban gitmesinin bedeli işte buydu! Abdurrahman’ın patronu farklı mı olacak?

Rakamların dehşet vericiliğine bakınca olmayacağı anlaşılıyor.

2025 yılının ilk 3,5 ayında 19 çocuk işçi iş cinayetine kurban gitmiş. 2024 yılında Abdurrahman’ın akranı 14 yaş ve altında en az 14 çocuk işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetmiş. 2024 yılında 18 yaşının altında iş cinayetlerine kurban giden çocuk/genç işçi sayısı 71 olmuş!

Bütün bunlar Abdurrahman’ın başına gelenin ne tekil bir örnek ne de ilk olduğunu gösteriyor. Nitekim Ahmet Yıldız’dan bu yana geçen 12 yılda en az 742 çocuk iş cinayetine kurban gitmiş. Üstelik ölümler azalmak yerine artmış. 2024 yılı, son 12 yılda en fazla çocuk işçi ölümünün yaşandığı yıl olarak kayıtlara geçmiş.

Ahmet Yıldız yaşasa şimdi 25 yaşında olacaktı. Oysa o hep 13 yaşında kalacak. Kendisinden 11 yıl sonra iş cinayetine kurban giden 14 yaşındaki Abdurrahman’ın hep yaşıtı ve arkadaşı olacak! Çocuk işçiler ne zaman ölürlerse ölsünler hep birbirlerine akranlar.

Maalesef çocuk işçiliği yasaklanmadan, işçi sağlığı ve güvenliği tedbirleri tam ve eksiksiz alınmadan, sorumlular hakkında en ağır ve caydırıcı cezalar verilmeden bu zamansız ölümler sona ermeyecek. Ve en önemlisi; çocuk işçi olmaya mecbur bırakan bu sömürü düzeni, yoksulluk yaratıcı bu rejim sona ermeden çocuk işçi cinayetleri bitmeyecek…

Okur mektubu: “Devrimlerin ardında önce bir hayal, sonra onun peşinden azimle yürüyenler vardır”

0

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde şimdiki zaman varmış. Hep aynı hikâyeler hep aynı düzende sürüp gitmekteymiş. Bir ülke varmış, adı Düşler Ülkesi. Bu ülkede bir de kral varmış. Kral saraylarda yaşarmış. Evvel zamanda şimdiki zamanın yaşaması gibi, bir kral gider bir diğeri gelirmiş. Düşler Ülkesi’nin vatandaşları açlık ve yoksulluk içinde yaşarmış. Biri çıkmış, demiş ki: “Bu kral ve avenesi lüks içinde, şatafat içinde yaşarken bizler neden bir dilim ekmeği kazanmak için gün boyu çalışıyoruz?” Bir diğeri, “Ama o kral,” demiş. “Krallar saraylarda yaşar, bizler ise yaşamak için gün boyu çalışmalıyız, yoksa açlıktan ölürüz.”

Derken, halk arasında fısıltılar başlamış. Önce birkaçı sormuş: “Neden?” Sonra daha fazlası merak etmiş: “Neden böyle?” Kralın huzuruna çıkmaya karar vermişler. Sarayın önünde toplanmışlar, kapıyı çalmışlar. İçeriden bir vezir çıkmış: “Kralımız meşguldür, sizinle görüşemez.”

Ama halk ısrar etmiş. Kapıyı daha güçlü çalmışlar. Kral nihayet lütfedip tahtının başına geçmiş, perdeler açılmış, halk onu görmüş. Ama kral hiç de bekledikleri gibi değilmiş. Ne görkemli bir adam, ne de ihtişamlı bir bilgeymiş. Gözleri korkuyla açılmış, sesi titremiş: “Ne istiyorsunuz?” Halk hep bir ağızdan sormuş: “Biz neden açız? Sen neden toksun?” Kral cevap verememiş. Cevap veremeyen bir kral, kral olabilir miymiş?

İşte o gün, Düşler Ülkesi’nde büyük bir değişim başlamış. Ancak saray kolay kolay düşmezmiş. Kral hemen vezirlerini toplamış, danışmanlarına sormuş: “Bu halk ne cüretle bana soru sorar? Ne yapmak gerekir?” Vezirlerden biri eğilip kulağına fısıldamış: “Halkı birbirine düşürelim, efendimiz. Kimse açlığın sebebini sizde aramasın. Birine ‘sen tembelsin’, diğerine ‘sen hainsin’, ötekine ‘sen dinsizsin’ diyelim. Birbirlerini suçlasınlar, size bakacak vakitleri olmasın.”

Kral gülmüş, rahatlamış. Hemen tellalları salmış şehre. “Açlığın sebebi komşunuzdur, suçluyu arayın!” diye bağırmış tellallar. Ve halk, birbirine düşmeye başlamış. Evvel zaman içinde şimdiki zaman yaşamaya devam etmiş. Bu masal eski masal olsa da hâlâ yeni masal olarak siz Gazete Nisan okurları için yeniden yazılmış.

Ama sonra bir şey olmuş: Halk aldatılmaktan yorulmuş. Artık birbirlerine düşmek yerine omuz omuza vermeye başlamışlar. “Bizi bölemeyecekler!” diye haykırmışlar. Önce yürüyüşler, sonra grevler, ardından büyük bir genel grev… Ve ülke sarsılmış. Çarklar durmuş, makineler susmuş. Kralın sarayının ışıkları sönmüş, tahtı sallanmış.

Genel grevlerle sarsılan ülkeye yeni bir düzen gelmiş. Artık hiç kimse aç değilmiş. Artık hiç kimse çaresiz değilmiş. Adaletsizlik yerini eşitliğe, sömürü yerini dayanışmaya bırakmış. Sarayların ihtişamı, sokakların ışığında eriyip gitmiş. Halk artık kendi kaderini kendi elleriyle yazmaya başlamış. Hayaller olmasaydı, gerçekler hiç olmazdı. Tüm keşiflerin, tüm devrimlerin altında önce bir hayal, sonra onun peşinden azimle yürüyenler vardır. Çünkü en büyük değişimler önce bir düşle başlar.

Genel grev bir düş değil, bir gün gelecek olan gerçektir.

Metal işçisi Yılmaz

Genel grev çağrısı üzerine

0

19 Mart’ta başlayan seferberlik; rejimin tutuklamaları, CHP’nin dindirme çabası, öğrencilerin ısrarı ve sendikaların suskunluğu ile devam ediyor. Rejime karşı gelişen bu büyük seferberlik geniş bir eylem repertuarı, talepler ve mücadele biçimleri açığa çıkardı. Seferberliğin ilk günlerinde yüz binlerce insan başta Saraçhane olmak üzere alanları doldurup protesto gösterileri düzenledi. Üniversite öğrencileri önce barikatları yıktı, ardından kitlesel eylemler düzenledi, günlerce süren akademik boykotlar örgütledi. Seferberliğin basıncı ile kitlesel ölçekte tüketim boykotları yapıldı. Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla tetiklenen bu silsile farklı toplumsal kesimlerin ellerindeki güçle rejime karşı mücadelesine sahne oldu. Bu mücadele kısa sürede biteceğe de benzemiyor.

Öğrenciler, işçiler, çiftçiler, emekçiler… Farklı sosyal kesimlerden insanlar bu seferberliğin parçası olurken, onların örgütleri benzer roller üstlenmekten çekindi. Seferberliğin başını çeken aktörlerin en belirgini olarak öğrenciler kendi öncüsünü süreç içinde yaratmaya devam ediyor. Kitlesel forumlar ve yerel örgütlenmelerle mücadelenin merkezi bir kanala akmasına ve kalıcı mevziler elde etmesine uğraşıyorlar. Bu esnada öğrenciler hangi örgütlenme, eylem biçimi, yöntem ve araçlarla yola devam edeceğini bulmaya çalışıyor.

CHP ya da başkaca partilere mensup olan insanlar kısmen bu önderliklere ayak uydururken, bilinç ve hareket açısından onları aşan pratikler sergiliyor. Elbette CHP her sınıftan insana seslenme iddiasında bir örgüt. Üyeleri de farklı sınıflardan. Oysa üyeleri aynı sınıftan olan sendika konfederasyonları; hatta üyeleri aynı işyerinden, işkolundan olan sendikalar oldukça sessiz. Sendikaların sessizliği karşısında “genel grev, genel direniş” sloganı pek çok yerde dile getiriliyor. Bu slogan tüketim boykotu gibi anlamlı fakat sınırlı eylem biçimlerinden ileriye doğru gitmeyi işaret ediyor. Bu açıdan sloganın kitlelerce sahipleniliyor olması da ayrıca önemlidir.

Biz elbette bu sloganın meşru olduğunu ve doğru bir istikamete işaret ettiğini düşünüyoruz. Kimileri Türkiye’de sendikalılık oranının düşük olduğunu (yaklaşık yüzde 15) ifade edip işçi sınıfının böyle bir gücü olmadığını ifade edebilir. Biz buna, verili sendikalılığın sadece genel grev için değil, ülkenin radikal bir biçimde dönüşümü için bile yeterli olduğunu ifade etmekle yetinelim. Öte yandan genel grevin ne olduğuna da kısaca değinmek istiyoruz. Genel grev; üretimi ülke ölçeğinde durduran, ekonomik olmaktan ziyade doğrudan siyasal hedefleri ve sonuçları olan bir eylem biçimidir. Üretimi ve dolaşımı kitlesel ölçekte durdurmayı hedeflemesi ona radikal bir politik nitelik kazandırır. Bu radikallik onun taleplerine de yansımak durumundadır. Öyle ise bugün genel grev sloganı atarken bunu niçin talep ettiğimizi de vurgulamalıyız. “Bütün siyasi tutsakların serbest kalması için genel grev!”, “Bütün kayyumların çekilmesi için genel grev!” gibi… Aksi halde tek başına bir genel grev çağrısı amaçsız bir söylem olarak kalacaktır.

Genel grev gibi güçlü ve kullanmanın zor olduğu bir aracı işaret ederken onu anlamsızlaştıracak girişimlerden de uzak durmalıyız. Genel grevin her kapıyı açan bir maymuncuk olmadığını, sadece basit bir propaganda ile örgütlenemeyeceğini unutmamalıyız. Propaganda düzeyinde bile dillendirilse, bu türden bir aracın zorluklarını ve ona ulaşana kadar önümüze çıkan görevleri göz ardı edemeyiz.

Evet, genel grev! Fakat bugün sadece bu sloganı atıp susmak bütün sosyal sorunlara sosyalizmi çare gösterip kenara çekilmekten farksızdır. Evet, sosyalizm bütün sosyal sorunlara çaredir ve genel grev somut durumdaki hedefler için oldukça kritik bir eşiktir. Ancak politika, gerçeklerin dillendirilmesinden ibaret bir iş değil. Politika yapanların, devrimcilerin, sosyalistlerin işi de gerçeği dillendirmek değil, bulanık bilinçleri gerçek harekete yaklaştıracak taktikler geliştirmektir. O yüzden bugün genel grev çağrısı yapmanın anlamlı olduğunu düşünmekle birlikte, ilk elden sendikaların asgari düzeyde seferber olmasını da talep etmeliyiz. Biz her türden sloganın somut durumla ilişkisine bakarak hareket ederiz. O yüzden talep ve sloganları belirlerken en uzakta ve radikal olanı değil; kitleleri seferber edecek, onlara yol gösterecek olan acil istemleri ele almalıyız.

Öğrencilerin seferberliğin ilk günlerinden beri ifade ettiği önemli bir sloganı hatırlayalım: “Öğrenciler boykota, sendikalar sokağa!” Öğrencilerin dillendirdiği slogan sendikaların genel grev ya da başka bir eylem için atması gereken ilk adımı işaret ediyor. Bugün genel grev sloganını temkini elden bırakmadan savunalım ve ondan önce sendikaların seferberliğe etkin olarak katılmasının yolunu bulmaya çalışalım.

Emeğimize ve demokratik haklarımıza dönük saldırılara karşı birleşik ve kitlesel 1 Mayıs!

0

Türkiye tarihinin en büyük kırılma anlarından birinden geçerken üç büyük saldırı planı altında 1 Mayıs’a yaklaşıyoruz. Öncelikle biz işçi ve emekçilere reva görülen yoksulluk dört nala gidiyor. Türk-İş’in mart ayına dair yayımladığı rapora göre bir çalışanın yaşama maliyeti 30.617,43 TL olarak asgari ücretten yüzde 38,5 daha yüksek bir seviyeye sıçradı. Yoksulluk sınırı ise 76.922 TL! İmamoğlu operasyonunun etkisi ve elektriğe gelen yüzde 25’lik zammın ardından şu anda yaşadığımız tablonun daha beter olduğunu söyleyebiliriz. Sonuç olarak, adaletsizlik her yerde ama en çok da zenginler ile işçi ve emekçinin sofrası arasındaki uçurumda!

Her şeyi üreten biz işçi ve emekçiler olsak da Tek Adam rejimi, halkı yoksullaştırıp kaynağı zenginlere yönlendirme konusundaki saldırılarında çok başarılı. Rejim, işçilerin ürettiklerini, sevgi dolu cümlelerinden anlaşıldığı üzere Trump’a, soykırıma uğrayan Filistin halkına hicret önerecek denli ikiyüzlüleşerek İsrail’e, Avrupa Birliği’nin patronlarına ve elbette ki Türkiye’nin ultra zenginlerine veriyor. Türkiye’de yaşanan tüm adaletsizliğin temelini işte bu zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul kılma politikası oluşturuyor.

Bozuk düzen her yanı sarmış, adaletsizlik her yanda kol gezerken Tek Adam rejimi, yeni bir süreç içerisine girdiğini ilan edip gizli diplomasi yaparak temel demokratik hakları bir pazarlık kozu olarak kullanmanın derdinde. Deneyimlerimizden biliyoruz: Kalıcı ve güvenilir bir çözüm için, Kürt halkının temel demokratik haklarının garantisini kapalı kapılarda verilen sözler değil, ancak emekçiler olarak bizlerin ortak ve birleşik mücadelesi verebilir.

Bu tabloya paralel olarak İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yönelik başlatılan terör ve yolsuzluk operasyonları toplumun ezici bir kısmının nezdinde siyasi bir operasyon olarak görülüyor ve bir haksızlık olarak algılanıyor. İmamoğlu’nun haksız yere tutuklandığı 19 Mart tarihinden itibaren başlayan ve devamındaki hukuksuz tutuklamalar karşısında süren halk seferberliği, başta gençler olmak üzere toplumun geniş kesimlerini sokağa dökerek üniversitelerde, belediyelerde ve ülkede kayyum rejiminin daha da yaygınlaşmasını engelleyebilmişti. Ancak haksız yere tutuklu bulunan yüzlerce kişi halen özgürlüklerinden alıkonulmaya devam ediliyor. Tek Adam rejimi, bulduğu her fırsatta saldırılarını sürdürmek niyetinde.

Bu üç büyük saldırı planının ve adaletsizliğin var olduğu koşullarda 1 Mayıs’a giriyoruz. 1 Mayıs günü, Tek Adam rejiminin antidemokratik uygulamaları ile yoksulluğumuz arasındaki bağı kurarak işçi sınıfını sahneye çıkarmak için bulunmaz bir olanak sağlayabilir. Çünkü rejimin antidemokratik uygulamaları ile yoksullaştırma saldırıları aynı kaynaktan besleniyor. Bu yüzden, antidemokratik uygulamalara yönelik başlayan seferberliğin, bizi yoksullaştıran Tek Adam rejimi politikalarına karşı birleşik bir seferberlikle güçlendirilmesi acil bir ihtiyaç olarak önümüzde duruyor. Birleşik ve kitlesel bir 1 Mayıs’ta konfederasyon farkı gözetmeksizin tüm işçi ve emekçileri ortak bir mücadeleye çağıracak bir programın ilan edilmesi, Türkiye’deki antidemokratik, baskıcı uygulamaları sonlandırabileceği gibi, yoksulluğumuza da çare olabilir. Bunun için de konfederasyonlara iş düşüyor.

Türk-İş, ücretlerin erimesi ve kamudaki 600 bin işçiyi kapsayacak toplu iş sözleşmesi sürecinden kaynaklanan güçlü taban baskısının etkisi ile yıllar sonra ilk kez İstanbul’da 1 Mayıs’ı kutlama çağrısı yapmak durumunda kaldı. Ancak bunu yaparken de aldığı kararın mücadeleyi birleştirme ve kitleselliği artırma potansiyelini sınırlamak adına Kartal Meydanı gibi sınırlı bir alanı işaret etti. Kadıköy’e çağrı yapan DİSK ise işçi sınıfını uzun vadeli bir eylem programı etrafında seferberliğe çağırmıyor.

Oysaki 1 Mayıs’ta temel ihtiyacımız mevcut seferberliği işçi sınıfının örgütlü seferberliği ile güçlendirip kalıcı ve güvenilir bir çözüm yaratabilecek bir olanağı inşa etmekten geçiyor. Başta İstanbul olmak üzere tüm Türkiye’de konfederasyon farkı gözetmeksizin birleşik ve kitlesel 1 Mayıs’ları örmek; ücretlere her üç ayda bir enflasyon oranında zam, vergi adaleti ve örgütlenme önündeki engellerin kaldırılması talepleri dahil olmak üzere, başta belediyelere yönelik olan tüm antidemokratik uygulamaların sonlandırılmasını; Kürt halkının demokratik haklarının koşulsuz tanınmasını; gençler, belediye başkanları ve tüm siyasi tutsakların serbest bırakılmasını içeren taleplerle meydanları dolduracak bir 1 Mayıs’ı hedeflemek birincil önceliğimiz olmalıdır. Tek Adam rejiminin sona ermesi için mücadeleye; kitlesel ve birleşik bir 1 Mayıs’a!

Okur mektubu: “Şimdi mücadelemizi genel grevle büyütme zamanı”

0

Sokaklardan yükselen öfke yalnızca bir tepki değil, yeni bir mücadele hattının habercisidir. Bugün yaşanan hukuksuzluk, baskı ve otoriterleşme süreci yalnızca belli kesimlere değil, emeğiyle geçinen, insanca yaşamak isteyen herkese yönelmiş bir saldırıdır. Kayyumlarla gasp edilen belediyeler, tutuklanan siyasetçiler, işinden atılan akademisyenler, susturulmak istenen gazeteciler, patriyarkal düzende ezilen, katledilen kadınlar, cinsiyetçilikle derinleşen eşitsizlikler, sefalet ücretine mahkûm edilen işçiler ve geleceksizliğe mahkûm edilen gençler… Bu düzenin mağdurları bir avuç değil milyonlardır. Her birimiz, bulunduğumuz yerde bu adaletsizliğin bir parçasıyız. Ya da onu durdurabilecek gücün ta kendisiyiz.

Yükselen kitlesel tepki, sadece protestolarla sınırlı kalmamalıdır. Bugün ihtiyacımız olan, örgütlü ve etkili bir karşı duruştur: Genel grev! Sadece yürüyüşle, sadece protestolarla değil; üretimi durdurarak, üretimden gelen gücümüzü kullanarak, işyerlerinde ve yaşam alanlarında direnişi büyütmek için genel grev gereklidir. Çünkü bu düzenin çarkları bizim alın terimizle nefes alıyor. Peki ya biz nefes vermeyi reddedersek? Nefes alamayan boğulur…

Bugün yaşananlar, artık bir bireyin ya da tek bir kesimin meselesi olmaktan çıkmıştır. Bu, halkın iradesine yönelmiş topyekûn bir saldırıdır. Buna karşı verilecek yanıt da topyekûn olmalıdır. Bugün, bu düzenin bizsiz işlemeyeceğini kanıtlamanın tam zamanı. Artık suskunluğumuzu bozma zamanı. Bu duvarlar, bu korku düzeni bizim suskunluğumuzdan besleniyor. Korku bir örümcek ağı gibidir; bir kez dokunduğunda dağılır. Bir kez birleştiğimizde, bu duvarlar yıkılır. Ve o zaman göreceğiz aslında hiçbir zaman duvar olmadığını, yalnızca bizim suskunluğumuzun yarattığı hayaletler olduğunu. Şimdi grev zamanı. Şimdi direnerek var olma zamanı. Şimdi mücadelemizi genel grevle büyütme zamanı.

Metal işçisi Yılmaz

Gazze: İsrail öldürmeye, hastaneleri bombalamaya ve toprakları ilhak etmeye devam ediyor. Soykırımı durdurmak için seferber olalım!

0

Hakkında savaş suçlarından tutuklama emri çıkarılan Netanyahu ile aşırı sağcı Donald Trump arasındaki ilk görüşme 4 Şubat’ta Beyaz Saray’da gerçekleşti. Bu görüşmenin ardından İsrail, Gazze’ye yönelik bombardımanlara ve kara harekâtına yeniden başladı. O tarihten bu yana çoğu çocuk ve kadın olmak üzere 1.574 Filistinli katledildi.

Bu görüşmede Trump, Gazze’deki Filistinlilerin komşu ülkelere sürülmesini, öncesinde ise bölgenin ABD’nin askeri kontrolüne alınmasını ve ardından Gazze’nin milyarder arkadaşları için bir tür lüks tatil beldesine dönüştürülmesini önerdi. İlk kez bir Amerikan emperyalist başkanı, Gazze’de etnik temizlik uygulamaya açıkça hazır olduğunu ilan etti ve iki devletli çözüm politikasını çöpe attı.

7 Nisan’da Washington’da Netanyahu ile yapılan ikinci görüşmede Trump, Gazze’deki Filistinlilere yönelik etnik temizlik planını teyit etti. Hiç utanmadan şöyle dedi: “Buranın inanılmaz derecede önemli bir emlak alanı olduğunu düşünüyorum… Eğer Filistinlileri farklı ülkelere taşırsak —ki onları kabul edecek çok sayıda ülke var— gerçekten bir özgürlük alanı elde etmiş oluruz.”

Siyonizm Gazze’yi ilhak etmeye çalışıyor ve etnik temizliği ilerletiyor

İsrail ordusu, son bir ayda askeri operasyonlarını yoğunlaştırarak Gazze’nin büyük bölümünü ele geçirdi. Siyonistlerin bu yeni saldırısının ardından yaklaşık 400 bin Gazzeli yerinden edildi.

Sivilleri öldürmeye devam ediyorlar; sağlık çalışanlarına ve hastanelere karşı özel bir kinle hareket ediyorlar. 23 Mart’ta Gazze Kızılayı ve Sivil Savunma’da görevli 15 doktor ve sağlık görevlisi öldürüldü ve bedenleri toplu mezarlara gömüldü. Siyonist ordu cenazeleri teslim etmeyi reddetti ve cinayetten ancak bir hafta sonra cenazelerin nerede olduğu ortaya çıktı. 13 Nisan’da Gazze Şeridi’ndeki son işleyen hastanelerden biri, hastane personeline yapılan kısa ve dramatik bir uyarının ardından yıkıldı: “Çıkmak için 20 dakikanız var.”

12 Nisan Cumartesi günü, Gazze’nin güneyindeki Han Yunus ile Mısır sınırına yakın Refah’ı birbirinden ayıran Morag Hattı’nın kurulduğu açıklandı. Refah İsrail ordusu tarafından tamamen kuşatılmış durumda. Siyonist işgalden önce Refah’ta yaklaşık 270 bin Filistinli yaşıyordu; ayrım gözetmeden yapılan bombardımanlardan sonra bugün sadece birkaç yüz tanesi kaldı. İsrail, Mısır sınırındaki Filadelfiya Koridoru’nun kontrolünü de elinde tutuyor.

İsrail ordusu, Gazze çevresindeki tüm topraklara el koyarak 800 ile 1.500 metre arasında değişen bir “güvenlik bölgesi” oluşturdu. İsrail, Gazze’yi küçük Bantustanlara bölmek istiyor; kuzey ve güney halklarını birbirinden izole ediyor. Aile bağlarını, dayanışma ilişkilerini ve Filistinli direniş örgütleri arasındaki irtibatı koparmaya çalışıyor. Batı Şeria’da yaptıklarına benzer bir tablo çiziliyor: halk giderek küçülen bir toprak parçasına sıkıştırılıyor.

Siyonist Savunma Bakanı İsrael Katz, açıkça bir savaş suçu anlamına gelen şu cümleyi sarf etti: “Ordu faaliyetleri yakında Gazze’nin büyük kısmında şiddetle genişleyecek ve (nüfusun) çatışma bölgelerinden tahliye edilmesi gerekecek.” Ayrıca, “istemeleri hâlinde” Filistinlilerin başka ülkelere “gönüllü olarak” taşınmalarına izin verileceğini de ekledi. Böylece, Filistinlilerin Gazze’den sürülmesinin Trump’ın vizyonuna uygun olarak yapıldığını açıkça dile getirdi.

Trump’ın bu sözleri, Netanyahu’nun müttefiki olan aşırı sağcı bakanların hayalini kurduğu “Büyük İsrail” projesi doğrultusunda etnik temizlik ve Gazze’nin tamamının kontrol altına alınması planına güçlü bir destek anlamına geliyor.

Netanyahu, Gazzelileri açlıktan öldürmeye çalışıyor

Bombardımanlar ve kara işgaliyle eş zamanlı olarak Netanyahu’nun siyonist rejimi, bir aydan fazladır Gazze’deki 2 milyon insanı gıda, yakıt, su, ilaç ve diğer insani yardımlardan mahrum bırakan acımasız bir abluka uyguluyor. Amaçları, Gazzelileri açlık ve susuzlukla boyun eğmeye zorlamak, onları topraklarını terk etmeye mecbur bırakmak. Ancak Gazze halkı, ateşkes ilan edildiğinde binlerce kişiyle kuzeye yönelerek kararlılığını gösterdi. Tüm saldırılara rağmen direniş sürüyor. İsrail ordusu Kuzey Gazze’yi kontrol ettiğini iddia etmesine rağmen, oradan İsrail’e hâlâ roketler fırlatılıyor.

Soykırıma karşı dünya çapında mücadeleyi büyütelim

İsrail’in başlıca kentlerinde, savaşa karşı ve rehinelerin geri getirilmesi talebiyle protestolar sürüyor. Yakın zamanda 1000 kadar havacı yedek asker ve 200’den fazla donanma personeli, savaşa karşı olduklarını ve rehinelerin serbest bırakılmasını isteyen açık mektuplar yayınladı. Mektuplardan biri şöyle diyordu: “Şu anda savaş, güvenlik değil, siyasi ve kişisel çıkarlara hizmet ediyor. Savaşın sürdürülmesi, ilan edilen hiçbir amaca hizmet etmeyecek; rehinelerin, askerlerin ve masum sivillerin ölmesine yol açacak, yedek askerlerin tükenmesine neden olacaktır.”

Dünyanın dört bir yanında halklar sokakta. 12 Nisan Cumartesi günü, Bangladeş’in başkenti Dakka’da bir milyondan fazla insan “Özgür Filistin!”, “İsrail saldırganlığına son!” ve “İsrail ürünlerine boykot!” sloganlarıyla yürüdü. Ertesi gün Kanada’nın Ottawa kentinde 30 bin kişi, 7 Nisan Pazartesi günü ise dünya genelinde Filistin’le dayanışma içinde Küresel Grev Günü düzenlendi. Fas, Lübnan, Fransa, Kanada, ABD, Birleşik Krallık, Suriye gibi ülkelerde yürüyüşler ve mitingler düzenlendi.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak direniş sürdükçe kahraman Filistin halkına tüm desteğimizi sunacağımızı ilan ediyoruz. Netanyahu’nun Gazze’yi ilhak etme ve Trump’ın teşvik ettiği etnik temizlik planını ilerletme çabasına karşı dünyanın dört bir yanında mücadeleyi büyütmeye çağırıyoruz.

Arap ve Ortadoğu’daki hükümetler ve monarşiler, Yemen’deki Husiler dışında, Filistin halkının mücadelesini desteklemek adına hiçbir şey yapmıyorlar. Yapmaları gereken; direniş örgütlerine silah ve her tür kaynakla destek olmak ve İsrail’le tüm ilişkileri kesmektir. Ancak onlar sadece zayıf açıklamalarla yetiniyor ve Netanyahu’nun soykırımına göz yummaya devam ediyorlar. Bu tutumları suç ortaklığıdır.

Derhal ateşkes ilan edilmeli, İsrail ordusu Gazze’den tamamen çekilmeli ve Gazze’nin Filistin’in bir parçası olarak bütünlüğüne saygı gösterilmelidir. Tüm sınır kapıları açılmalı; gıda, ilaç, yakıt ve suyun girişine izin verilmeli ve elektrik derhal geri verilmelidir. ABD’nin Yemen’e yönelik bombalamalarını kınıyoruz; İsrail’in Golan Tepeleri’nden ve Suriye’nin diğer bölgelerinden derhal çekilmesini talep ediyoruz. Filistin ve Gazze’nin özgürlüğünü savunan aktivistlerin gözaltına alınmasını ve sınır dışı edilme tehditlerini —ABD’deki Mahmoud Khalil örneğinde olduğu gibi— reddediyoruz. Bu baskılara son verilsin.

İsrail’le tüm siyasi, diplomatik, ticari, kültürel ve akademik ilişkiler kesilsin.
Tek, laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin için!
Nehirden denize özgür Filistin!

Boykot değil genel grev!

0

19 Mart’ta İmamoğlu’nun gözaltına alınmasıyla başlayan süreç, CHP’yi çoktan -ve baştan- aşmasına rağmen CHP’nin politik önderliğinde devam ediyor. Ülkenin dört bir yanından yurttaşlar 23 yıllık eskitme iktidar ve keyfi politikalarıyla olan görülmemiş onca hesap için meydanları doldurdu. Ayak sesleri çoktandır duyulan bu halk hareketi CHP’nin sandığı işaret etme sevdasına ve rejimin saldırılarına rağmen henüz bitecekmiş gibi durmuyor. Rejim yine de fişleme, gözaltı, tutuklama, şafak operasyonları, yalan haberlerle birlikte bu işi bastırmak için bayram tatilinin uzatılmasından tutun maçların bedava seyrine, emekli ikramiyelerine komik zamlar, asgari ücrete kesinlikle yapılmayacak denmesine rağmen temmuzda seyyanen zam vaadi gibi kartlarını oynadı bile. Daha şimdiden dövizi tutmak için milyarlarca dolar yakıldı.

Hiç şüphesiz bugün mücadelenin öne çıkanları öğrenciler ve gençlerdir. Günlerdir duygularımıza ve nefretimize tercüman oldular sokaklarda. Açıkça ifade edebiliriz ki rejim, işkence edip hukuksuzca tutukladığı gençlerden sonra toplumun geniş kesimlerinde meşruiyetini tamamen yitirmiş durumdadır.

Öte yandan tutuklanan İBB Başkanı İmamoğlu, yapılan cumhurbaşkanı adayı önseçiminde dayanışma oylarıyla beraber 15 milyon oy aldı. Bu seçime giden herkesin kanı altı ok diye akmasa da CHP’nin süreç boyunca örgütlediği en büyük kampanya oldu. Mevcut önderlik boşluğunda bu kadar büyük bir seferberliğin en büyük muhalefet bayrağı altında toplanması elbette normaldir. CHP’nin bu seferberliğin taleplerini karşılayamadığı ise aşikar. AKP-MHP iktidarının bir an önce çözülmesini arzulayan ve radikal eğilimler gösteren seferberliğe Erdoğan’ın inisiyatifine bırakılmış bir erken seçim çağrısı cevap veremez. Yine seferberliğin kendiliğinden örgütlediği boykota ayak uydurmak zorunda kalan CHP, buna bile sınırlar çizmekle meşgul. Bir gün ile sınırlandırdıkları ekonomik boykot, genel bir boykot bile değil alternatif tüketim ürünleri önerme şenliğidir.

Diğer yandan, rejimin saldırılarını en yoğun şekilde hisseden emekçilere hitap eden sendika ve emek örgütleri, süreci sükûnetle izlemekte. Daha sürecin başında DİSK ve KESK önderlikleri tepkilerini belirtseler de tabanlarını seferber etmeye dönük tutum almayarak CHP’ye kurumsal desteklerini sunmuş oldular. Türk-İş başkanı Ergün Atalay ise süreci tedirginlikle takip ettiklerini açıklamaktan öteye asla geçmedi. Oysa yıllardır grevleri yasaklanan, sendikal örgütlenmeleri bozguna uğratılan, ücretleri baskılanan, vergilere bağlanan ve bugünlere gelindiğinde temel yaşam koşullarını bile sağlayamayan biz işçi ve emekçileriz. Rejim ortaklarıyla beraber tüm meşruiyetini yitirse de ekonomik varlığını bize borçludur.

Altını çizmekte fayda var, bu sürecin fitilini ateşleyen gençler oldu. Akademik boykot ve ardından gelen ekonomik boykot çağrısı üniversite kampüslerinden bir uğultu halinde yükselerek ülke politikasını belirlemiştir ve asla küçümsenmeyecek etkiler yaratmıştır. Bunu telaşla marketlere koşan bakanların yüzlerinden rahatça ve keyifle okuyabiliriz. Fakat seferberliğin gidişatının belirleyicisi olacak unsur henüz sahneye çıkmamış ve usta eller tarafından sahne arkasında tutulmaya devam ediliyor. Bugün süreci ileriye taşıyabilmenin yolu zaten çok zayıf olan tüketim gücümüzü kullanmaktan öte meşruiyetini kaybetmiş rejimin yaşam damarlarını koparmaktan geçer: genel grev! Öğrenciler, gençler, kadınlar, emekçiler, emekliler hem iktidarın politikalarına duydukları öfkeyle hem de en demokratik haklarını savunmak için sokaktalar. Ancak bu mücadelenin büyümesi ve güçlenmesi için mücadeleyi işyerlerimize, fabrikalarımıza da taşımamız gerekiyor.

1 Mayıs’a giden bugünlerde sokağa inme sıra bizde! CHP’yi boykota sürükleyen gençler gibi görevimiz sendikalarımızı genel grevi örgütlemek için harekete geçirmektir. Bugün ölmeye yüz tutmuş asalak burjuvazi ve iktidar hayatı durdurmak neymiş görmeli. Fişi çekelim, şalteri indirelim, hayatı durduralım. Mücadelemizi genel grev ile büyütelim!

Trump Depremi

0

Arjantin Sosyalist Sol ve İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) liderlerinden Miguel Sorans tarafından kaleme alındı ve ilk kez 7 Nisan’da İUB-DE’nin sitesinde yayımlandı.

Aşırı sağcı Donald Trump tarafından başlatılan gümrük vergileri ile ilgili “ticaret savaşı”, kapitalizmin küresel ekonomik krizinde yeni bir sıçramaya neden oluyor. Bir ABD başkanının aldığı bir önlemin dünya ekonomisinde bu kadar büyük bir kargaşaya yol açtığı nadiren görülmüştür. Trump bunu başardı.

7 Nisan Pazartesi günü “kara pazartesi” olarak tanımlandı: Trump’ın uyguladığı gümrük tarifelerinin ardından dünya borsaları çöktü. Ancak kriz o kadar derin ki, daha 3 Nisan Perşembe günü yaşanan başka bir düşüşe de “kara perşembe” denilmişti. Analistler yaşananları şimdiden “tarihi” bir düşüş olarak nitelendirdi, hatta Asya ve Avrupa piyasalarında gerçek bir “kan banyosu” ve “yıkıcı sonuçlar” olarak tanımladılar. Henüz “çöküş” (kriz) kelimesini telaffuz etmek istemiyorlar ama yaşananlar buna en yakın şey.

Tokyo Borsası en çok etkilenenlerden biri oldu ve %7,8 oranında düştü; Seul’de (%5,6), Sidney’de (%4,2) ve Hong Kong’da da büyük düşüşler yaşandı; Hong Kong’da endeks neredeyse %13 değer kaybetti. Avrupa borsaları da panikten kaçamadı: Almanya’da DAX endeksi %6,5 düşerek 19.311,29 puana geriledi, Paris’te CAC 40 endeksi %5,9 kayıpla 6.844,96 puana indi. Londra’da FTSE 100 endeksi %5 düşüşle 7.652,73 puanda kapandı. ABD borsaları da düştü ve başı Wall Street çekti.

Gümrük vergileri kapitalist ekonominin kriz ateşini körüklüyor

Trump, bu küresel “gümrük vergisi savaşını” büyük bir tantanayla “kurtuluş günü” olarak ilan etti ve ABD’nin, “ABD üzerinden zenginleşen” dünya ülkelerinin “kurbanı” olduğu yönündeki sahte ve gülünç argümanla savundu. Hatta neredeyse grotesk bir şekilde örnek olarak Kamboçya’yı gösterdi. “Bakın Kamboçya’ya” dedi — oysa Dünya Bankası’na göre ortalama bir Kamboçyalı işçi günde sadece 6,65 dolar kazanıyor. Yani ayda 140 dolara bile ulaşamıyor.

Gerçek şu ki; ABD, çokuluslu şirketleri, bankaları ve IMF aracılığıyla dünya ülkelerini ve halklarını ezen bir yağmacıdır. Örneğin, dünyanın en büyük on şirketinin tamamı Amerikalıdır. Bu şirketler, dünya nüfusunun sadece %1’ini oluşturan (8 milyarlık bir dünya nüfusunda yaklaşık 56 milyon kişi) kesimin içindedir ve bu kesim, dünya zenginliğinin %45’ine el koymuş durumdadır.

Kapitalist emperyalist sistemin çöküşü ve çürümüşlüğü, aşırı sağcı Trump’ı bu “gümrük savaşı”nı umutsuzca başlatmaya itmiştir. Trump, ticaret yaptığı — hatta müttefiki ve uydusu olan — ülkelere bile ekonomik ve siyasi tavizler koparmak için bu savaşı bir şantaj aracı olarak kullanmaya çalışmaktadır. Bu vergi duyurusu o kadar çılgınca ve umutsuzca yapılmıştır ki, Trump listeye yalnızca penguenler ve fokların yaşadığı, küçük ve uzak iki adacığı bile eklemiştir. Avustralya’nın 4.000 km güneybatısında yer alan Heard ve McDonald Adaları, yalnızca Perth’ten yedi günlük bir gemi yolculuğuyla ulaşılabilen, neredeyse on yıldır insan ayağı basmamış yerlerdir.

Trump’a göre, bu “gümrük savaşı” ABD’yi “altın bir çağa” taşıyacak ve ülkeyi “gerilemeden çıkaracaktır.” Yatırımların gelmeye başladığını, yeni iş alanlarının açılacağını coşkuyla ilan etmiştir. “Amerikan rüyası” yeniden kapıda olacaktır. Ancak görünen o ki hem ABD’de hem de dünyada bunun tam tersi yaşanabilir. Süren ekonomik deprem, bizzat emperyalist analistlere göre, ABD’de ve dünyada bir durgunluğa yol açabilir. Bu da kapitalist ekonominin daha da duraklamasına, işsizliğin ve maaşların düşmesine neden olabilir. Trump’ın mücadele ettiğini söylediği enflasyon da artabilir; çünkü ithal ürünlere (gıda, oyuncak, ayakkabı, otomobil gibi) getirilen vergiler, şirketler tarafından fiyatlara yansıtılacak ve bu da ABD’deki emekçilerin yaşam standardının düşmesine yol açacaktır.

Çokuluslu şirketler ve IMF’deki müttefikleri bile onu eleştiriyor

Trump’ın yarattığı kaos öyle bir boyuta ulaştı ki, Trump’a yakın üst düzey müttefikler bile bu gümrük vergisi politikasını sorgulamaya, hatta doğrudan eleştirmeye başladı.

Bu isimler arasında IMF Genel Direktörü Kristalina Georgieva da var. Georgieva, “gümrük vergileri, zayıf büyüme döneminde küresel görünüm açısından açıkça önemli bir risk teşkil ediyor” ifadelerini kullandı. (Clarín, Arjantin, 4/4/2025)

ABD’nin en büyük bankası JPMorgan’ın Başkanı Jamie Dimon da ticaret savaşına karşı iş dünyasının giderek artan tepkisine katıldı: “Müttefiklerimizle ekonomik ayrışma uzun vadede yıkıcı olabilir” uyarısında bulundu. Dimon, gümrük vergilerinin büyümeyi yavaşlatacağını düşünse de bunun doğrudan bir resesyona yol açıp açmayacağının henüz net olmadığını belirtti. Ancak bankanın analistleri, ABD için resesyonu artık temel senaryo olarak kabul ediyor ve küresel resesyon olasılığının da arttığını vurguluyor. Dimon, zararın en aza indirilmesi için manzaranın bir an önce netleşmesi gerektiğini söylüyor. (El País, 7/4/2025)

Virgin Grubu’nun milyarder sahibi Richard Branson –ki şirketi seyahat, telekom, müzik ve eğlence gibi pek çok sektöre yatırım yapıyor– vergileri eleştirerek, “Bu, devasa bir hatanın kabul edilip rotanın değiştirilmesi gereken bir an.” dedi. Wedbush Securities’in baş analisti Dan Ives ise Trump’ın vergilerini “piyasalarda görülen en büyük felaket” olarak nitelendirdi ve “Bu, ekonomik Armageddon olacak” dedi. (Clarín, 6/4/2025)

İronik biçimde, Trump’ı destekleyen büyük teknoloji devleri bile bu politikadan etkilenmeye başladı. “Yedi Harika” olarak adlandırılan şirketler —Apple, Amazon, Alphabet (Google), Microsoft, Nvidia ve hatta Elon Musk’ın Tesla’sı— süper kârlarında ciddi düşüşler yaşadı. Tesla hisseleri %50 değer kaybetti. Ayrıca bu şirketlerin neredeyse tamamı üretimlerini Çin ya da Vietnam gibi yüksek gümrük vergisi uygulanan ülkelere kaydırmış durumda.

Sadece bir hafta içinde, borsa düşüşleri nedeniyle Wall Street’te işlem gören büyük şirketlerden 6 trilyon dolar gibi olağanüstü bir meblağ silindi. (Kaynak: AP, Bloomberg, Clarín, 6/4/2025). Bu kriz ortamında Trump geri adım atmayı düşünmüyor. Aksine, Çin’i halihazırda açıklanan vergilerin üzerine %50 daha fazla gümrük vergisi koymakla tehdit etti. Eleştiriler ve sokak protestoları karşısında öfkeli bir Trump, hiç çekinmeden şöyle konuştu: “Amerika onlarca yıl önce yapması gerekeni şimdi yapma fırsatına sahip. Zayıf olmayın! Aptal olmayın! “Panikan olmayın (zayıf ve aptallardan oluşan yeni bir parti)! Güçlü, cesur ve sabırlı olun ve sonuç büyük bir zafer olacaktır!” (Ámbito, Arjantin, 7/4/2025),

Trump, kapitalizmin tarihteki en ciddi krizini yaşadığını söylüyor

Trump’ın bu siyasi ve ekonomik anlamdaki “masayı devirme” hamlesi, emperyalist kapitalizmin onlarca yıldır süren büyük bir ekonomik, siyasi, toplumsal ve çevresel krizden geçmesiyle açıklanabilir. Bu geçici bir kriz değildir. Ancak Trump’ın izlediği siyaset, küresel ekonomik krizin yeni ve keskin bir zirvesinin başlangıcına yol açmaktadır.

Devrimci sosyalistler olarak, bu krizi kapitalizmin tarihindeki en derin kriz olarak değerlendiriyoruz; çünkü 20. yüzyıldaki 1929 Buhranı’ndan bile daha derin ve yıkıcıdır. Bunun birinci ve en önemli nedeni, çok daha uzun süreli olmasıdır — 2007/2008’de başlayan bu kriz, 17 yılı aşkın süredir devam ediyor. İkinci olarak, bu kriz yalnızca kendisiyle sınırlı kalmamış; yeni krizlerle zincirleme biçimde birleşmiş ve kapitalizmin bizzat neden olduğu çevresel krizin de ağırlaşmasına yol açmıştır.

Bu, emperyalist kapitalizmin mutlak bir çöküş ve kargaşa sürecidir. Krizin aşılamamasının en önemli nedeni ise; kapitalist hükümetlerin uyguladığı kemer sıkma ve yağma planlarına rağmen, işçi sınıfı ve halkların mücadeleyle direnmeye devam etmesidir. Bu yüzden, eğer işçi sınıfının iktidarları yoluyla sosyalizmin önü açılmazsa, bizi daha büyük ve derinleşen krizler bekliyor.

İşte bu bağlamda Trump, emperyalist karşıdevrimci bir karşı saldırı başlatıyor. Amacı, Çin gibi ikinci büyük emperyalist gücü, Avrupa Birliği veya Rusya gibi daha küçük emperyalistleri ve dünyanın yarısömürge ülkelerini kendi yağma ve sömürü politikalarına boyun eğdirmek. Öte yandan, kitle hareketlerinin mücadelelerini bastırmayı, kadınların dördüncü dalga kazanımlarını ve lgbti+ haklarını geri almayı hedefliyor. Bu saldırılar, ABD ve dünya çapında ırkçı ve göçmen karşıtı bir söylemle birleşiyor.

Trump, bu saldırılarını, İkinci Dünya Savaşı sonrası emperyalist güçler arasında kurulmuş anlaşmaları yıkarak, dünya çapında yeni bir hizalanma yaratma arayışıyla birleştiriyor. Örneğin, Avrupa Birliği ile anlaşmaları bozarak Putin ve Rusya ile bir pakt kurmaya çalışıyor. Grönland gibi toprakları ele geçirmeyi ya da Panama Kanalı’nın kontrolünü almayı hedefliyor; bu da 80 yıl önce emperyalist burjuvazinin kendi koyduğu uluslararası yasaları çiğnemek anlamına geliyor.

Trump’ın, emperyalizmin içinde bulunduğu krizi ve kaosu aşma girişimi başarısızlığa mahkûmdur. Gerçekliğin eğilimi; küresel ekonomik krizin sıçrama yapmasına, burjuvaziler arası gerilimlerin ve çatışmaların artmasına ve en önemlisi, Trump’ın planlarının ve onun müttefiki hükümetlerin kemer sıkma politikalarının neden olduğu yoksulluk ve sosyal krizlere karşı ABD’de ve dünyada işçi sınıfı ve halk mücadelelerinin yükselmesine doğrudur.

Bu saldırılara karşı ilk büyük yanıtı, 5 Nisan’da ABD halkı verdi. Ülkenin birçok kentinde 1200’den fazla eylem gerçekleşti ve bu eylemler Avrupa’nın birçok başkentinde de yankı buldu. ABD’deki eylemlerin ana sloganı “Ellerini çek!” idi — bu çağrı Trump’a ve kamuda kitlesel işten çıkarmaların sorumlusu Elon Musk’a yönelmişti. Eylemlere 5 milyondan fazla insanın katıldığı bildiriliyor. İşçilerin, öğrencilerin, göçmenlerin, kadınların ve lgbti+’ların bu kitlesel seferberliği, ABD’de ve dünyadaki tüm ülkelerde, aşırı sağcı Donald Trump’ın gerici saldırılarına karşı mücadele ve zaferin yolunu gösteriyor.

Üniversite seferberliği ve ÖTK’lar üzerine

0

Her türden sosyal seferberliğin önünde iki önemli soru durur: Niçin ve nasıl mücadele etmeli? Genellikle kitleler niçin mücadele ettiğini; neyi istemediğini, neyi yıkmak istediğini bilir. Mevcut seferberlikte de kitleler ne için mücadele ettiğini biliyor: Halk, baskı rejiminin yıkılmasını istiyor! Öte yandan kitleler nasıl mücadele edeceğini el yordamıyla arıyor.

İmamoğlu’nun gözaltına alınması ile başlayan seferberlikte yüz binlerce sıra arkadaşımız antidemokratik uygulamalara, kayyumlara, polis saldırısına ve tutuklama terörüne karşı sokağa çıktı, boykotlar örgütledi. Ancak öğrencilerin başını çektiği seferberlik merkezi ve ortak politika ve örgütlenmelerden yoksun; çok fazla inisiyatif, örgütlenme ve dağınık öğrenci kümelenmesi söz konusu. Biz bunları bir çatı altında toplamanın, seferberliği koordine etmenin kritik olduğunu düşünüyoruz. Bunun için eldeki araçlara bakalım.

Öğrenci Temsilcileri Kurulları (ÖTK) bugünkü görevlerin altından kalkmak için işlevsel bir araç halini alabilir. ÖTK’lar 1977’de ODTÜ’deki büyük öğrenci seferberliği ile ortaya çıkmış organlardı. Daha sonra resmi olarak tanındılar, üniversite hareketi zayıfladığı oranda ise işlevsizleştiler. Dönem dönem, öğrenci seferberlikleri arttıkça gündemimize giren kitlesel örgütlenmeler olmayı sürdürüyorlar.

Sadece öğrencilerin akademik sorunlarını değil, demokratik ve sosyal sorunlarını da ele alan bir örgütlenme hem kitlesel düzeyde meşruiyet sahibi olabilir hem de öğrencilerin kendilerini ifade edebildiği, politika yapabildiği, yan yana gelebildiği zeminler yaratabilir. Bugün için somut konuşalım; pek çok üniversitede sıra arkadaşlarımız -kayda değer ölçüde başarılı- bir akademik boykot kampanyası yürüttü. Öne çıkan söylemler okuldan okula değişse de talepler aşağı yukarı belirgin ve aynı: kayyumların gitmesi! O zaman akademik boykotu yaparken kayyumlara karşı da mücadele ediyoruz. Hayatlarımıza dair her türlü kararı alma cüretini gösteren zorbaların artık bizi dikkate almalarını, söz hakkımızın olmasını ve -günün sonunda yaşadığımız ülkeyi o ülkenin emekçilerinin yönetmesini istediğimiz gibi- okuduğumuz okulu da o okulun çalışanlarıyla birlikte biz yönetmek istiyoruz. İşte ÖTK’lar bunun için bir araç olabilir. Demokratik ve akademik mücadele içerisinde istemlerimizi merkezileştirecek, öğrencilerin sesi olabilecek bir yapı… Bugünkü seferberlik pek çok okulda bu organların tartışılmasını ve yaygınlaşmasını sağladı. Bu, oldukça olumlu bir gelişme ancak yetmez. ÖTK’ların ulusal düzeyde koordine olabildiği, tüm öğrencilerin taleplerinin ortaklaştığı bir organizasyon inşa edilmeyi bekliyor.

Kalıcı kitle örgütlerinin inşasının yanında bir de sokağa, somut duruma müdahale etmeyi sağlayacak araçların önemini vurgulamalıyız. Elbette ÖTK’lar bunun kısmen aracı olabilir, ancak üniversitelerin çoğunda bu türden örgütlenmeler yok. Onun yerine seferberliğin yarattığı çeşitli inisiyatifler, örgütlenmeler var. İstanbul’da bu örgütlenmelerin buluştuğu İstanbul Üniversiteler Koordinasyonu ismiyle kurulan yapı, bütün eksikleri ve çelişkisine rağmen bu çeşitliliği merkezileştirip koordine etmek için atılmış önemli bir adım. On binlerce öğrencinin katıldığı büyük yürüyüşler, boykotlar, çeşitli eylemler merkezi bir koordinasyondan yoksun kaldıkça sönümlenecek, yolundan sapacaktır. Bu tür fiili araçları öğrenci hareketinin ihtiyaç duyduğu ve inşa edilmesi zorunlu olan ulusal düzeydeki koordinasyonun ilk adımları olarak görmeliyiz. Görevimiz, nüveleri açığa çıkan bu örgütleri geliştirmek, merkezileştirmek ve kitleselleştirmektir.

Liselerden de öğretmenlerden de ellerinizi çekin!

0

İşçi Demokrasisi Partisi’nin liselerdeki keyfi öğretmen atamalarına ilişkin bildirisi

İktidarın “proje okul” dayatması kapsamında başta İstanbul, Ankara ve İzmir olmak üzere toplamda bine yakın lisede öğretmenleri keyfi şekilde atanmaya tabii tutmaya çalışması karşısında lise öğrencileri geçtiğimiz Cuma gününden beri ayakta.

İktidar kamu sektöründeki güvenceli çalışmayı tasfiye etmeye, eğitim sistemini kendi beklentileri ışığında tasarlamaya ve öğretmenleri de bu doğrultuda sürgüne zorlamaya çalışırken, lise öğrencileri öğretmenlerinin maruz bırakıldığı bu keyfi uygulamaya karşı ülkenin birçok lisesinde eylemlerine devam ediyor.

Lise öğrencileri, 19 Mart’tan bu yana korku duvarını aşan üniversite öğrencilerinin izinden gidiyor. Tek Adam rejimi üniversite öğrencilerini baskı, şiddet, gözaltı ve hukuksuz tutuklama saldırılarıyla sindirmeye çalışsa da bunda başarılı olamadı.

Ve rejimin uygulamaya çalıştığı her saldırı politikası toplumun ilgili kesimlerinin ciddi karşı koyuşunu beraberinde getiriyor. Bugün liselerde tanık olduğumuz bu mücadele de bunun bir örneği.

Çünkü keyfiyet demek kayyum demek! Ve Türkiye’de kayyum rejimine karşı öfke gitgide büyüyor!

İşçi Demokrasisi Partisi olarak, lise öğrencilerinin öğretmenlerinin keyfi şekilde atanması karşısında başlattığı mücadeleyi selamlıyor ve sonuna kadar destekliyoruz!

“Proje okul” dayatması kapsamındaki keyfi atamalara son!

Kamu sektöründe güvenceli çalışmayı tasfiye etmeye çalışan politikalara hayır!

Keyfi şekilde atanan öğretmenler derhal görevlerine iade edilsin!

Liselerde, üniversitelerde, belediyelerde ve tüm ülkede kayyum rejimine son!

Gelir uçurumu büyüyor: çözüm servet vergisi!

0

Türkiye’deki en zengin kesimle toplumun geri kalanı arasındaki gelir uçurumu günden güne artıyor. Türkiye’deki en zengin 10 kişinin kişisel serveti geçtiğimiz yıl 29,2 milyar dolar iken bu yıl 40 milyar dolara çıktı. Diğer milyarderleri de ekleyince en zengin 35 kişinin toplam serveti 79,4 milyar dolar oldu. Bu miktar, bir yıl içerisinde ülkede üretilen mal ve hizmetlerin yüzde 7’sinden fazlasına tekabül ediyor. Ülkenin nüfusunun yarısından çoğunun toplam birikimi, bu milyarderlerin sahip olduğundan çok daha az. Söz konusu zenginler AKP döneminde yıldızı parlayanlardan yüz yıllık aile şirketlerine kadar çeşitlilik gösteriyor.

Tepede servet yoğunlaşırken emekçilerin alım gücü düşmeye devam ediyor. Türk-İş’e göre dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 72 bin liranın üzerinde. 22 bin liraya ulaşan açlık sınırı ise asgari ücretle yarışıyor. Başka bir ifadeyle, milyonlarca emekçi birkaç zenginin daha “milyarderler kulübü” üyesi olması pahasına açlığa itiliyor.

Gelir uçurumundaki bu derinleşme Türkiye’ye has bir olay değil. ABD gibi merkez ülkelerde de en zengin birkaç kişinin elindeki birikim artıyor, birkaç kişi ülke nüfusunun yarısının sahip olduğundan büyük bir serveti kontrol ediyor. Forbes’a göre dünya çapındaki milyarderlerin serveti geçen yıldan bu yıla 2 trilyon dolar artarak 16,1 trilyon dolara yükseldi. Yani tüm dünyada tepedeki en zengin bir avuç servetini katlarken, dünyanın ezici çoğunluğu yoksulluğa mahkûm ediliyor.

Türkiye’ye dönersek, gerek Saray ve çevresinde yuvalanan inşaat, savunma ve enerji tekelleri gerekse diğer sektörleri elinde tutan büyük şirketler, finans tekelleri -ve elbette onların sahipleri, yöneticileri- servetlerini günbegün artırıyor. Emekçiler cephesinde ise durum oldukça kritik. Bir emekçi, gelirinin ortalama üçte birini barınma için kiraya harcarken, gıda harcamaları da gelirin yaklaşık dörtte birini götürüyor. Bu harcamaların yanında emekçiler geçimlerini sağlamak için büyük bir borç cenderesinin içinde debeleniyor. Yani yoksullaşma, emekçilerin hayatını hiç olmadığı kadar etkiliyor.

Gelir ve servet açısından tablo böyleyken vergilendirme meselesinde de büyük bir eşitsizlik göze çarpıyor. Bütçe gelirlerinin belirleyici kısmını oluşturan vergi yükü büyük oranda çalışanların omuzlarında. Örneğin gelir vergisinin tamamına yakını çalışanlar tarafından ödeniyor. Öte yandan büyük şirketlere vergi indirimleri yapılıyor, hibeler veriliyor, iltimaslar geçiliyor… Vergi afları sermaye açısından rutin bir işlem halini alıyor. Üstelik bunlar sadece “beşli çete” gibi kesimleri değil, sermayedarların önemli bir kısmını kapsıyor.

Büyük şirketler kârlarını korurken, milyarder sayısı her yıl artarken, toplumun kalanında yoksullaşma sürüyor. Öte yandan bu tablonun değişmesi elbette mümkün. Bütün servetin bir avuç asalağın elinde toplandığı bu ekonomik sistem değişebilir. Bunun için ufuktaki bilinmez bir zamanı beklemeye de gerek yok. Acil olarak alınabilecek önlemler mevcut: gelire göre oranlanan adil bir vergi sistemi ve tepedeki bir avuç asalaktan servet vergisi alınması. Yapılması gereken, her dönem açığa çıkan krizlerin faturasının sermayeye kesilmesi, tasarrufun emekten değil sermayeden yapılması…

Google algoritmaları, sansür ve ne yapmalı?

0

Hiç sosyal medyada bir şey yazıp “Bunu kimse görmeyecek galiba” diye düşündüğün oldu mu? Ya da Google’da bir şey ararken karşına hep aynı şeyler, hep aynı kaynaklardan haberler mi çıkıyor? Eğer öyle hissediyorsan yalnız değilsin. Günümüz dünyasında haber almak, fikir paylaşmak sanki görünmez bir duvara çarpıyor. Google’ın algoritmaları, sosyal medya sansürü ve Türkiye’deki son baskılar bunun açık örnekleri. Büyük şirketler ve hükümetler, teknolojiyi bir sopa gibi kullanıp bizi, özellikle öğrencileri ve emekçileri sessiz bırakıyor ya da izole ediyor.

Google’ın algoritmaları: görünmez bir patron

Google dediğin, günümüz dünyasında internetin kapı bekçisi. Neyi görüp neyi bulamayacağına o karar veriyor. Masum bir arama motoru mu? Hiç sanmıyorum! Alphabet, yani Google’ın çatı şirketi, sadece 2024’ün son çeyreğinde reklamlardan geçen yıla göre yüzde 12 artışla 96,47 milyar dolar kazanmış. Bu ne anlama geliyor? Daha çok reklam, daha çok tıklama, daha çok kâr. Peki, bu arada ne oluyor? İşçilerin haklarını savunan yazılar, sistemi eleştiren haberler arka sayfalara itiliyor. Birçok muhalif gazete, platform tamamen yok sayıldı ya da arka plana itildi, bu yüzden de okunma oranları azaldı. Hatırlayalım, daha geçtiğimiz günlerde sırf bu yüzden Gazete Duvar kapanmıştı.

Sosyal medyada sansür

Google’ın algoritmaları bir yandan bilgiye erişimi şekillendirirken, öte yandan sosyal medya platformları da ifade özgürlüğünü kısıtlayan bir ağ gibi işliyor. Facebook, Instagram, X gibi platformlar, yüzeyde “özgür alanlar” gibi görünse de arka planda algoritmalar, içerik moderasyonu ve hükümet baskılarıyla dolu bir kontrol mekanizması var. X’in Türkiye’deki içerik kaldırma taleplerine uyum oranı da dikkat çekici. Platformun şeffaflık raporlarına bakarsak, 2024’te Türkiye’den gelen taleplerin yüzde 80’inden fazlası kabul edilmiş. Bu, hükümetin muhalif sesleri susturmak için X’i bir araç olarak kullandığını gösteriyor. Öte yandan bu sansür sadece hesap kapatmayla sınırlı değil. “Shadow banning” denen gölge yasaklar da yaygın. Paylaşımlarınız teknik olarak duruyor ama kimse görmüyor, etkileşim sıfırlanıyor. Böylece hem sesiniz kısılıyor hem de “sansür yok” diyerek işin içinden sıyrılıyorlar.

19 Mart’tan bugüne

19 Mart’ta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla Türkiye’de muhaliflere yönelik baskılar yeni bir evreye girdi. İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın açıklamasına göre protestolar sırasında 261 şüpheli hesap tespit edildi, 37 kişi gözaltına alındı ve X’te 700’den fazla muhalif hesap BTK talebiyle engellendi. Mart 2025’te gazeteciler, öğrenciler ve aktivistler dahil 2 bine yakın kişi gözaltına alınırken, İstanbul’da 268, Türkiye genelinde ise 301 kişi tutuklandı. Bunların arasında yoldaşımız Enes Karakaş da var. Selam olsun tüm bu zorbalığa direnenlere!

Ne yapmalı?

Baskı ve sansür karşısında dayanışma ağları bizleri bir araya getirerek güçlendirirken, bağımsız platformlar ve sesimizi paylaşmaya yardımcı olan alternatif kanallar ise bu birlikteliği görünür kılacaktır. Bu yapılar, merkezi kontrolün denetim mekanizmasını kırmak için oldukça işlevsel araçlar, bunun en güzel örneğini son günlerde boykotlarda görüyoruz. Ancak şunu unutmayalım, sanal dünya her şey değildir, dijital mücadele bir araçtır. Uzun bir zaman direnmemizi gerektiren bu mücadelemizi anlamlı kılacak olan, onu büyütecek olan da örgütlü birlikteliğimiz, fiziksel dayanışmamız ve üretimden gelen gücümüzdür.

Haklarımızın, hayatlarımızın, irademizin gaspına hayır!

0

19 Mart’ta İmamoğlu’nun tutuklanması ile başlayan protestolar, ülke çapında ciddi bir seferberliğe sahne oldu. Milyonlarca insan, 23 senelik AKP iktidarına ve kayyum rejimine karşı biriken öfkesiyle sokaklardan taştı. Kimler yoktu ki aralarında… Toplumun her kesiminden insan, memnuniyetsiz olduğu yerden ayağa kalktı. Biz kadınlar da her geçen gün katlanarak artan sorunlarımızın yakıcılığı ile; haklarımızın gaspına karşı, hayatlarımızı çevreleyen erkek şiddetine karşı sokaklardaydık.

Sokağın da seferberliğin de steril olamayacağını, toplumsal tüm marazları bünyesine çektiğini çok iyi biliyoruz. Ataerki ilga edilmedikçe bizler için “güvenli alan” denilenin ancak bir tahayyül olduğunu ya da ufak sınırlarda soluk alabileceğimizi de. Tam da bu yüzden, belki de ortak sebepler ve hedefler için buluştuğumuz kurumlarda, toplantılarda, meydanlarda bizi bir başka mücadele daha bekliyor: erkeklik ve erkekler. Şaşılmayacak biçimde homojenlikten uzak bu eylemlerde ırkçı, cinsiyetçi, homofobik ifadeler de kendine yer buldu. Kaslı İmamoğlu fotoğrafları, adeta böğürerek ağız dolusu küfreden erkekler… Öyle ki kimi zaman tekinsizlik hissiyle eylemlerde, yürüyüşlerde yerimizi değiştirdik.

Yan yana yürüdüklerimizin şiddetinin yanı sıra, eylemlere katılan kadın ve lgbti+ları ayrıca hedef alan polis şiddetini ifade tutanaklarından okuduk. Kadınlar, konuşmamaları yönünde tehdit edilmelerine rağmen gözaltı sırasında uğradıkları cinsel saldırı ve tacizi emniyetteki ifade tutanaklarına geçirdiler. Yine hapishaneye girişlerde, anayasaya açıkça aykırı ve bir cinsel şiddet biçimi olan “çıplak arama”nın “rutin” denilerek uygulandığını öğrendik. İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi, yaptıkları görüşmelerde kadınlara yönelik cinsel şiddet, hakaret ve aşağılayıcı muamele tespit ettiklerini açıkladı. Demokratik hakları için sokağa çıkan ve polis şiddetiyle gözaltına alınan insanların gönüllü avukatlığını yapan kadın avukatlar da çeşitli internet platformlarında cinsiyetçi saldırılara maruz kaldı.

Tüm bunlara rağmen ne kadınlar sokakları ve mücadele alanlarını ne de avukatlar adliyeleri terk etti. Kadın Dayanışması olarak irademizin, haklarımızın gasp edilmesine karşı sokaklardaydık, “Belediyelere de hayatlarımıza da kayyuma hayır” dedik. Seferberlik esnasında pek çok şehirden feminist yol arkadaşımız eylemlerdeki cinsiyetçi, homofobik ifadelere karşı forumlarda buluştu, erkek şiddetine karşı feminist sözü alanlara taşıdı.

Emniyet Genel Müdürlüğü ise gözaltında cinsel şiddet uygulayanları araştırmak şöyle dursun, konuyu sosyal medyada gündem edenlerle ilgili suç duyurusunda bulunduğunu açıkladı. “Gözaltında cinsel saldırıya uğrayan kadınları her gün konuşacağız” tweet’ini paylaşan bir kadın, 3 Nisan’da evinden gözaltına alındı. Bu yolla sorumlular araştırılıp yargı önüne çıkarılacağına, kadına yönelik şiddete ses çıkaranlar bir kez daha tehdit edilmiş oldu.

Yalnızca kadın olduğumuz için uğradığımız şiddeti ve ayrımcılığı hayatımızın her alanından bildiğimiz gibi, devletin gerektiğinde bu şiddet biçimlerini sindirme-yıldırma yöntemleri olarak kullandığını da biliyoruz. Politikada, işyerinde, evde, hayatımızı kuşatan erkeklere karşı sokaklara çıktığımızda bir de polis şiddetiyle muhatap olmamız, erkek şiddetinin kendini ataerkil sistem içerisinde nasıl var ettiğini bir kez daha gözler önüne seriyor. Fakat kadınlar ve lgbti+ların bu yöntemlerle sindirilemediği, hatta tam da bu saldırılar yüzünden mücadeleye daha sıkı sarıldığı da aşikâr. Biz hayatımızı yoksullukla, güvencesizlikle, erkek şiddetiyle çevreleyen; irademizi ve haklarımızı tanımayan bu kayyum rejimini istemiyoruz. “Hayır”ımız duyulana kadar da mücadeleden geri durmaya hiç niyetimiz yok.

Pire için yorgan yakmak

0

Mehmet Şimşek önderliğinde uygulanan IMF’siz IMF programı olan Orta Vadeli Plan’ın (OVP) ana hedefi enflasyonu kontrol altına almaktı. Bunun için tüketim kısıldı. Tüm faturalar emekçilere kesildi. Alım gücü bilinçli bir biçimde düşürüldü. Emekliler, asgari ücretliler, öğrenciler en çok etkilenen kesim olsa da tüm işçi sınıfının ortalama alım gücü geriledi. 2025’in herkes için zor geçeceği belliyken ve tüm planlar buna göre yapılmışken rejimin İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu hukuksuzca tutuklama hamlesiyle ekonomide yaşananlar, OVP uygulanırken alınan tüm iktisadi kararların altını boşalttı. Şimdi 2025 zor değil, çok zor geçecek diyebiliriz.

İmamoğlu’nun gözaltına alındığı gün ve sonraki gün -OVP sonrası yüksek faiz vererek döviz toplama politikasıyla yani yüksek maliyetle- birikmiş döviz rezervini, gözaltı sonrası doların kontrolden çıkarak 42 TL’ye varması sonucu erittiler. Böylece doları kontrol altına almak için yaklaşık 30 milyar dolar yakılmış oldu. Yaklaşık 10 milyar doları Merkez Bankası, geri kalan kısmı ise hazineden ya da kamu bankaları aracılığıyla arka kapıdan satıldı. Bunun dışında borsa hızla düştü, devre kesiciler çalıştı, kamu kurumları milyarlarca liralık hisse satın alarak borsadaki çöküşü durdurmaya çalıştı. BİST’te değer kaybının 40 milyar dolar olduğu söyleniyor.

2025’te enflasyon kontrol altına alındığında küçük küçük yapılacak faiz indirimlerine başlanmıştı. Şimdi faiz indirimleri ötelendi. Hatta bir sonraki faiz kararı artırım bile olabilir. Öyle ki hazinenin iç borçlanma maliyetleri gösterge faizin yükselmesiyle arttı.

Dolara müdahale ile avro ile dolar arasındaki makas da açılmış oldu. İhracat yaparken çoğunlukla avro ile, ithalat yaparken ise çoğunlukla dolar ile yapıldığı düşünülürse zaten fazla olan cari açık lehine bir durum oluşmuş oldu. Bu durum üretim maliyetlerine, dolayısıyla enflasyona olumsuz yansıyacaktır. Mehmet Şimşek’in IMF’nin gözetiminde enflasyon kontrolü için kurduğu tüm program alım gücünü düşürdü. Ama ana hedefine ulaşamadan neredeyse devrildi.

Art arda devrilen tüm bu taşlar nedeniyle piyasaların sakinleştirilmesi gerekmekteydi. Dokuz günlük bayram tatilinin seferberliklerin durulması hedefinin yanında piyasaların da durulmasını hedeflediği çok açık. Sonrası ise her zaman söylediğimiz gibi sınıf mücadelesinin belirleyiciliği ile devam edecek. Bizi asıl ilgilendiren, borsanın ne kadar çöktüğü değil işçilerin ekonomisidir.

Mevcut toplumsal ve politik kriz, rejimin ana akım iktisat çerçevesinde, bir IMF programı uygulamasında bile yol kazası yaşamak zorunda olduğunu gösteriyor. Sermaye ve rejim özünde güçsüz. Dünyadaki ekonomi politik değişimlerde etken değil edilgen durumunda. Konjonktürel rüzgârların savrulmasına açık bir vaziyette. Neoliberal programların tek tek rafa kalktığı küresel konjonktürde, devletin ekonomi üzerinde ağırlığı ve korporatist politikalarda bir artış yaşanabilir. Böylesi bir durumda rejimin de ekonomi politikası değişecektir. Emekçiler cephesinden baktığımızda ise işçi sınıfının örgütsüz ve programsız kaldığı her durumda, gelen politikanın gideni aratır hale gelmesi işten bile değil. Hem siyasal demokrasinin savunulması hem de ekonomik saldırıların durdurulmasının yolu, içinde bulunduğumuz şu dönemde kendini gösteriyor: grevlerle desteklenmiş seferberlikler.

Öğrenciler yolu açtı, emekçiler sahneye!

0

Bazı olaylar vardır; bir kez gerçekleştiğinde kimse olmamış gibi davranamaz, var olan tüm dengeler onun basıncına göre şekil alır, verilen tüm kararlar ondan etkilenerek, onu hesaba katarak verilmek zorundadır. 19 Mart’ta İmamoğlu’nun gözaltına alınmasıyla başlayan süreçten beri Türkiye için böyle tarihi günlerden geçiyoruz. Gözaltı kararının ardından ikircikli ve pasif bir tutum takınan CHP liderliğini Saraçhane’de nöbet yapmaya iten öğrenci hareketinin Beyazıt’ta aştığı barikat, sonrasında gelen günlerde gerçekleşen büyük öğrenci buluşması, ODTÜ’den çıkan çağrıyla başta büyükşehirlerde olmak üzere onlarca okulda kuvvetle başlatılan akademik boykot ve Maçka’da 40 binin üzerinde öğrencinin katılımıyla gerçekleştirilen büyük yürüyüş Tek Adam rejimine karşı yükselen itiraza damgasını vurdu. Tek Adam rejiminin özellikle CHP liderliğinden bağımsız şekilde örgütlenen öğrenci hareketini hedef alan, bununla birlikte Saraçhane’de toplanan yüz binlerce insanı da kriminalize etmeye ve korkuyla sindirmeye çalıştığı cevabı şafak operasyonları, tutuklamalar ve ana akım medyada sürdürdüğü karalama kampanyaları oldu.

Bütün bu süreçte altını çizmeyi önemli bulduğumuz birkaç noktadan bahsetmek istiyoruz. Her ne kadar geliştiği konjonktür, ortaya çıkış dinamikleri ve mevcut durumu karşılaştırılamaz olsa dahi 2013 yılında gerçekleşen Gezi ayaklanmasından bu yana yüz binlerce insan ilk kez düzen siyasetinin olağan kalıplarına sığmayan bir biçimde seferber oldu. Tabiri caizse bir çevrim tamamlandı ve hayatı Tek Adam rejiminin ekonomik yıkımı ve baskı politikalarıyla geçen bir kuşak ilk kez alışıldık siyasi pratiklerin dışına kitlesel bir şekilde çıkarak özlemlerini ve öfkelerini sokakta ifade etti.

Mevcut durum büyük bir azmi ve enerjiyi içerisinde barındırmakla birlikte tam da bu saydığımız sebepten ötürü çelişkili bir nitelik de taşıyor. Kitleler ne istemediğini biliyor. Sokağa çıkan, okullarında eylemlere, forumlara katılan ya da bütün bunlara dışarıdan destek veren ve sempati duyan herkes Tek Adam rejiminden kurtulmak istiyor. Ancak bunu nasıl yapacağımıza dair kitlesel düzeyde meşruiyet kazanmış, belirginleşmiş bir yol haritasından, taleplerden ve eylem programından yoksunuz. CHP liderliği hayatın olağan akışına dönmesi için kitleleri oy vermekle mükellef uslu seçmenlere indirgeyen, ancak onların kendi özörgütlenmelerini yaratmaları konusunda hiçbir şekilde ön açıcı olmayan önerilerini sunarak seferberliği sönümlendirmeye devam ediyor. Tam da bu sebeple hâlâ içinde bulunduğumuz seferberlik dinamiği ne yöne evrileceği noktasında belirsizliğini korumakta.

Kesin olan şu ki bu süreçte eyleme geçen kimse işin bittiğini, hayata hiçbir şey olmamış gibi devam etmemiz gerektiğini düşünmüyor. Rejimin seferberliği sindirmek için gerçekleştirdiği tutuklama dalgası toplum nezdinde tutsaklara büyük bir sahiplenme ve ardından rejime yönelik görülmemiş bir öfke yarattı. Öğrenci hareketinin ve sosyalist hareketin bir kesiminin yükselttiği genel grev çağrılarına sessiz kalan sendikal önderliklerin aksine, kitleler CHP’nin seferberliğin enerjisini bir kültürel kamplaşmaya sıkıştırabilecek marka boykotu gibi önerilerini bir adım öteye taşıyıp 2 Nisan için çağrısı yapılan genel tüketim boykotu gibi hayatı durdurmanın yollarını arayan biçimlerde bir adım öteye taşımanın yolunu arıyor.

İlk günden itibaren buzu kırıp yolu gösteren öğrenci hareketi olarak şimdi görevlerimiz okullarda açığa çıkan boykot komiteleri, fiili Öğrenci Temsilciliği Kurulları (ÖTK) ve ne kadar zayıf ve sönümlenmeye müsait bir şekilde ortaya çıksa da İstanbul Üniversiteler Koordinasyonu gibi yapıları kalıcılaştırmak için mücadeleyi yükseltmekten geçiyor. Tek Adam rejiminin pervasız saldırılarına karşı ekonomik, demokratik ve akademik taleplerimizi ortaklaştırdığımız bir mücadele planında ortaklaşmak, bu planı uygulamak için ÖTK’larımızı seçip kalıcı organlar inşa etmek zorundayız. Hukuksuz bir biçimde tutsak edilen sıra arkadaşlarımızın özgürlüğü için, belediyelerden üniversitelere kayyum rejiminin son bulması için mücadelelerimizi birleştirmeliyiz. Bugün, seferberlik halinde kendi organlarını yaratmaya çalışan öğrenci hareketinin emek hareketiyle kader birliğini bir mücadele birliğine çevirmek üzere, sessizliğini koruyan sendikal önderlikler üzerindeki basıncı yükseltelim! Öğrencilerin özgürlük talepleriyle emekçilerin üretimden gelen gücünü birleştirelim, mücadelemizi genel grevle büyütelim!

Tutsak öğrencilere özgürlük! 

Üniversitelerde söz, yetki ve karar hakkı için mücadeleye!

Belediyelerden üniversitelere kayyum rejimine son!

Nereden çıktı bu süreç?

0

Kimsenin varacağı yer hakkında umutlu konuşamadığı, iktidar tarafından ulak gibi kullanılan kimi sözde gazeteciler dışında kimsenin nereye varacağı hakkında uzun boylu tahminlerde bulunamadığı bir garip “süreç” devam ediyor.

Bu sürece duyulan ihtiyacın nereden hasıl olduğu ile ilgili iki ciddi argüman var.

Öncelikle “konjonktürün zorlaması”, “Ortadoğu’da değişen dengeler” gibi ifadelerle kodlanan argümanı ele alalım. Bu argümana göre Ortadoğu’da açılmakta olan yeni sayfa hem emperyalist güçlerin hedeflerinin hem de sahadaki güç dengelerinin zorlaması sebebiyle Tek Adam rejimini açılım yapmaya ve Kürt sorununu bir çözüme bağlayarak bölgede aktif rol almasını engelleyen köklü zaafından kurtulmaya mecbur bıraktı.

Bu yabana atılabilecek bir tez değil. 7 Ekim 2023 Aksa Tufanı operasyonu, onu örgütleyenlerin de öngöremeyeceği şekilde bölgedeki birçok domino taşını art arda deviren bir fiske oldu. Aradan geçen bir buçuk yıldan sonra İsrail’in, bütün iç krizlerine rağmen, bölgede saldırgan bir güç olarak davranmaya devam ettiğini, diktatörlüğün yıkılışını takiben bir otorite boşluğunun doğduğu Suriye’de işgal ettiği alanları genişlettiğini ve buradaki üslenmelerini genişletmek isteyen Türkiye’ye set çekmeye çalıştığını görüyoruz.

Üstelik Trump’ın işbaşına gelmesi ile emperyalizmin İran’ı çevreleme politikasının hız kazandığı ve olası bir askeri harekâtta esas müttefiki olarak AKP-MHP’den ziyade İsrail ve Körfez monarşileriyle birlikte davranacağı da netleşiyor.

Türk egemenleri açısından yaklaşan bu sert viraja Suriye’nin kuzeyindeki otonom Kürt bölgesini ortadan kaldıramamış olarak girmek büyük bir handikap. Bölgesel hegemonya rüyası görürken bölgede hayata geçirilecek emperyalist bir oyunda kayda değer rol kapamamak rüyanın suya düşmesi anlamına gelecekken; bugüne dek kâh parça parça ilhak etmeye girişerek kâh SMO’yu saldırtarak müdahale ettikleri Rojava’nın, ABD ve İsrail himayesinde dokunulmazlık elde etmesi ihtimali ise rüyayı kabusa çeviriyor.

Rejim Kürtler ile “barışmasının” bölgedeki muhtemel ABD saldırganlığına daha kolayca dahil olmasına imkân vereceğini, bu senaryoda başrol kapamasa dahi en azından bölgedeki bir altüst oluşu daha az zararla atlatmasını sağlayacağını umuyor.

Gelelim ikinci argümana.

Tek Adam rejimi, yerel seçimlerde açığa çıktığı üzere toplumda ancak bir azınlığın desteğini koruyabilen, üstelik mevcut ekonomik ve siyasi krizin derinleşen seyri sebebiyle bu tabloyu tersyüz etme imkânına da sahip olmayan, kısacası zayıflamış ve iktidarının sonuna gelmiş haldedir.

Elbette sermaye sınıfının genel çıkarlarını korumak kaydıyla işleyen ve motivasyonunu bir davayı başarıya ulaştırmaktan ziyade oligarşik bir çevrenin güç ve zenginliğini sürdürmekten alan bu yapı kendi ömrünü uzatabilmek için her oyuna başvurabilir. Nitekim söz konusu Kürt halkının hakları olduğunda, vaktiyle bir açılım sürecini başlatıp sonra rafa kaldıran da, ardından belleğimizde sayısız acıya yol açmış uzun soluklu bir çöktürme planını devreye sokan da ve şimdi yeniden kardeşlik masalları anlatmaya başlayan da bu iktidardır.

Birkaç seçimdir başını CHP ve Kürt siyasi hareketinin çektiği AKP karşıtı saflaşmaya cevaben hemen her koz masaya sürülmüş, fakat emekçilerin yaşamını çekilmez kılan mevcut kriz koşullarında seçim oyununu sürdürerek iktidarda kalabilmek için bu saflaşmayı dağıtmaktan başka çare kalmamıştır.

Bir yandan “çözüm” sürecinin devam ettiği dile getirilirken öte yandan ilk seçimde seçilmesi muhtemel cumhurbaşkanı adayını hapsedecek denli gözün karartılması, üstelik bu yapılırken CHP ile DEM’in ortak projesi olan Kent Uzlaşısı’nın kriminalize edilmesi ne demektir?

Belli ki AKP-MHP hem karşısındaki muhalefet bloğunu dağıtmak hem de DEM’i müzakere ederken mücadele edemeyeceği bir alana sıkıştırarak hareketsiz kılmak istemektedir.

İki argümanın da haklılık payı olmakla beraber Tek Adam rejiminin kendi karakteri itibarıyla ikinci gündemi her zaman daha öncelikli göreceğini ve gerekirse emperyalist güçler hiyerarşisinde dönemsel olarak pozisyon kaybetmek pahasına da olsa ne iktidardan vazgeçmeye ne de Kürtlerin meşru demokratik ulusal taleplerini tanımaya yanaşacağını söyleyebiliriz.

İşçiler sendikal hakları için mücadele ediyor

0

Bir anayasal hak olmasına rağmen patronların sendikalaşmaya dönük saldırıları hız kesmeden devam ediyor. İşçiler ise bu haklarını korumak için mücadelelerini kararlılıkla sürdürüyor. Bunun son örneklerinden biri Manisa OSB’de kurulu olan Mercan Endüstriyel Tasarım Makina fabrikası oldu. Mercan Makina’da 7 işçi 19 Mart 2025 tarihinde sendikalı oldukları için işten atıldı. Bunun üzerine 20 Mart tarihinde işçiler fabrika önünde direniş başlattılar. İşyerinde çalışan 95 işçiden 80’i sendikalı olmasına ve bakanlığın yetki tescili ile resmileşmiş olmasına rağmen Mercan Makina’nın patronu sendikal örgütlenmeye karşı baskılarına devam edip, sendikalı işçileri 28 Mart’a kadar zorunlu izne çıkarttı.

Yaşanan tüm gelişmelerin ardından 26 Mart’ta fabrika önünde basın açıklaması yapan işçiler taleplerini tekrardan dile getirdi ve patrona yeniden işbaşı yaptırılması, sendika ile masaya oturulması yönünde çağrı yaptı. Aksi takdirde ise sendika düşmanı bu tavır karşısında kararlılıkla mücadele edeceklerini belirttiler. Ancak 28 Mart’ta 28 işçi daha İş Kanunu’nun 25/2 sayılı maddesi gerekçe gösterilerek işten atıldı.

Sendikalaşmaya dönük benzer saldırılar Mercan Makina ile sınırlı değil. 114 gündür eylemlerini sürdüren İzmir Temel Conta işçileri de sendikalaşmaya dönük mücadelelerini kararlılıkla yürütmeye devam ediyorlar. 24 kişilik fabrikada 23 işçi grevi sürdürüyor. İşçilerin sendikalaşma süreci patronun işçi düşmanı tutumuna karşı başlamıştı. Fabrikada çalışan işçilerin büyük kısmı eski ve kalifiye olmasına rağmen kıdem farkı gözetilmediğini, genel asgari ücret politikası uygulandığını ve petrokimya üretimi yapılmasına rağmen yeterli güvenlik tedbirleri alınmadığını ifade eden işçiler süreci şu sözlerle aktarmıştı: “Mevcut tedbirlerin (örneğin hava filtresi) bakanlık desteğiyle ortadan kaldırılması da örgütlenme için bir diğer önemli neden oldu. Buna ek olarak, patronun taciz ve şiddete varan tutumu bizi greve katılmaya itti. Şimdi, çelik gibi bir dayanışma sergileyerek kapının önünde halaylarla ve ateşlerle grevimizin coşkusunu yaşıyoruz. Biz her şeyden önce sendikal yetkimizin tanınması için mücadele ediyoruz. Böylesine yüksek enflasyon ortamında ücretlerimizin değeri kalmadı. Ancak elimizde kalan son anayasal haklarımızı sonuna kadar savunmaya ve mücadeleye devam edeceğiz.”[1]

Yakın zamanda, Çağrı-İş Sendikası’nda örgütlenen, İzmir’de bulunan Kanada menşeili Telus Digital işçileri, Türk-İş’e bağlı Teksif sendikasında örgütlenen Tuzla Serbest Bölge’de bulunan TKIS Blinds ve İzmir Gaziemir’de bulunan Digel Tekstil işçileri de kötü çalışma koşullarına, baskı ve mobbinge, düşük ücrete karşı sendikal örgütlenme gerçekleştirmiş ancak karşı karşıya kaldıkları sendika düşmanı tutumlar karşısında mücadeleye geçmişlerdi.


[1] https://www.gazetenisan.net/2024/12/temel-contada-isciler-grevin-16-gununde/

Devlet imkân ve gücüyle ayakta durabilen bir iktidar! Ama buz çatladı!

0

Erdoğan liderliğindeki iktidar artık toplumun çoğunluğu üzerinde rıza üretemiyor. İktidar meşruiyeti kendinden menkul kimi söylem ve uygulamalara rağmen çoğunluk üzerinde inandırıcılık sağlayamıyor. İktidarın gazeteleri toplumun çoğunluğu tarafından okunmuyor. Toplumun çoğunluğu iktidarın televizyonlarını seyretmiyor. Sosyal medyada iktidar adına gönüllü fikir üretecek inandırıcılık sahibi hiç kimse yok. İktidar adına muhbirlik yapan beslemeler ve fanatiklik düzeyinde yandaşlık yapan fikir yoksunu hesaplar, iktidara olan antipatiyi daha da artırıyor. İktidar fikir ve ehliyet açısından tam bir sefalet yaşıyor.

Erdoğan’ın toplumun önemli bir kesiminde samimi karşılığı olan bir dönemi oldu. O zamanlar iktidarın gazetelerinin, televizyonlarının, sosyal medyasının da bir fikri ağırlığı ve inandırıcılığı vardı. Ama o dönemler uzun süre önce sona erdi. Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazandığı dönemde kendisine en karşı medya organlarına dahi korkusuzca çıkıp meydan okuduğu dönemlerin üzerinden çok zaman geçti. Şimdi tamamıyla kendine bağlı televizyonlara çıktığında dahi sorular ve akış baştan sona kontrol ediliyor. Artık fikirleri ve samimiyetiyle rıza üreten değil devlet imkânları ve gücüyle itaat üreterek sonuç alan bir iktidar pratiği söz konusu.

Bu durum bugüne has da değil. Erdoğan Haziran 2018 ve Mayıs 2023 seçimlerini ancak devlet gücünü yanına alarak kazanabildi. Aradaki birkaç puanlık farklar iktidar lehine seferber edilen olağanüstü devlet gücü düşünüldüğünde sonuçların hayatın olağan akışına uygun olmadığını ortaya koydu. Bu gerçek, Erdoğan’ın bir toplumsal desteğe sahip olmadığı anlamına gelmiyor. Erdoğan’ın bir toplumsal desteği var. Bahsettiğimiz kazanmak için gerekli yüzde 50 artı 1 desteği. Ve bu destek bugün 2023’e göre daha az. 2018’e göre ise çok daha az bir destek! Erdoğan’ın toplumun çoğunluğunun desteğini yitirmeye başlamasının kırılma noktası 2013 yılıydı. Haziran 2015 seçimlerinde AKP ilk kez toplumsal çoğunluğunu yitirdi. Ve iktidar o desteği yeniden açık ve gönüllü toplumsal rıza ile değil ancak MHP’nin desteği ve devlet gücüyle yeniden tesis edilebildi.

Türkiye’nin 2017 yılında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişinin arka planında bu toplumsal rızayı artık üretememe ve sistemsel temsiliyet krizi vardı. 15 Temmuz askeri darbe girişimi sonrası bugün halen devam eden Tek Adam rejimi ete kemiğe büründü. Toplu gözaltı ve tutuklamalar, kayyum politikaları, iktidar yanlısı olmayan herkesin kamu yönetiminden sistematik olarak dışlanması gibi olağanüstü hal uygulamaları rutin yönetim pratiği halini aldı. Her dönem, yöntemi ve yoğunluğu değişmekle birlikte, Kürt siyasi hareketinin kriminalizasyonu bu dönemeç anlarında iktidarın baş tacı politikası oldu. Toplumsal rızanın yerini devlet gücüyle giderek daha da fazla ikame edilen zorunlu itaat aldı.

Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesi, tutuklanması, belediye başkanlığının düşürülmesi ve bütün bir siyasal hayatının sona erdirilmek istenmesi hamlesi işte böylesi bir tarihsel politik arka plan üzerinden gelişti. Demokratik koşullar altında yaklaşık 12 yıldır sistematik olarak toplumun çoğunluğunda rıza üretmeyen iktidar, artık devlet gücüyle de aradaki farkı kapatamayacağını gördüğü oranda, ilk seçimlerde doğrudan kendisi için tehdit oluşturan İmamoğlu’nu devre dışına çıkarmak adına kendi antidemokratik pratiğini de aşan bir siyasi operasyon gerçekleştirdi. CHP’nin kurumsal olarak Tek Adam rejiminin ihtiyaçları doğrultusunda terbiye edilmeye ve makbul muhalefet sınıfına dahil edilmeye çalışılmasının arka planında da iktidarın rakiplerini sandık öncesinde diskalifiye etmeye, hizaya sokmaya dönük bu arzusu var.

Lakin iktidarın toplumsal/siyasal meşruiyet kaybı o derece fazla ki giriştiği bu güç istismarı İmamoğlu’nu ve CHP’yi aşan birikmiş bir toplumsal tepki ve protesto ile karşılandı. Başta gençlik olmak üzere toplumsal seferberlik adeta zembereğinden boşaldı. İktidarın başta gençlik olmak üzere giriştiği orantısız gözaltı ve tutuklama furyası toplumsal/siyasal meşruiyetini daha da zedeledi. Ve bugün iktidarın toplumsal/siyasal desteği ve meşruiyeti 19 Mart’tan da çok daha az durumda. Net şekilde iktidarın giriştiği siyasi/yargısal operasyon bumerang etkisiyle kendisini vurdu. Uzun süredir devlet imkân ve gücüyle ayakta durabilen iktidar, devlet gücüne bundan böyle çok daha fazla ve pervasız sarılacaktır. Ancak buz çatladı. Sonucu iktidarın arzusu değil, başta emekçiler ve gençler olmak üzere toplumsal güçlerin kararlı mücadele ve seferberlikleri tayin edecektir.

Tütün grevinde “gücümüz birliğimizden gelir” şiarı

0

Tekgıda-İş sendikasının örgütlü olduğu 3 fabrikada toplamda 1700 işçi düşük ücretlere karşı ve sosyal hakları için greve başladı. Üç fabrikanın da üretim alanı tütün sektöründe bulunuyor. T.T.L. Tütün, Sunel Tütün ve Oryantal Tütün, İzmir’de grevde olan bu üç işletmenin isimleridir.

Sunel Tütün

Tütün sektöründe mevsimlik işçiler önemli bir yer kaplıyor. Bu fabrikada çalışanların da çok büyük bir kısmı mevsimlik işçilerden oluşuyor. Bu işçiler yılın ortalama 3 ayında çalışabiliyorlar. 

Bu yılki Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmelerinde patron tarafının sunduğu %50 maaş artışı teklifine karşı 600 sendikalı işçi %71 zam ve iyileştirilmiş sosyal haklar talebiyle 27 Şubat tarihinde grev kararını fabrika kapısına astı.

T.T.L. Tütün

Toplu İş Sözleşmesi (TİS) sürecinin ilk bölümü tamamlanmış olup herhangi bir anlaşmaya varılmaması üzerine ikinci 60 günün başlangıcında diğer fabrikalarla dayanışma içerisinde hareket etmek için grev kararı alındı ve 300 işçi 3 Mart tarihinde greve çıktı.

Oryantal Tütün

Patron tarafının enflasyon + 2 puan teklifinde bulunmasına karşı 800 sendikalı işçi yaşanabilir ücret ve iyileştirilmiş sosyal haklar için 28 Şubat tarihinde greve çıktı.

Bu 3 fabrikanın ortak noktası sadece tütün sektöründe olmaları ve yakın tarihlerde greve çıkmaları değil. Aynı zamanda bu 3 fabrikanın sahipleri Ege Tütün İhracatçılar Birliği’nde yönetici konumundadır.

Uzun yıllar önce bir devlet politikası olarak özellikle Manisa ilinde tütün üretiminin önü kesilmiş, halk sanayi sektöründe ucuz işçi olarak çalıştırılmaya mahkum bırakılmıştı. Tütünde tekelleşmenin önü açılmış ve desteklenmişti. Bu tekelleşmenin somut sonuçları karşımızda durmakta.

T.T.L. firmasının sahibi Ege Tütün İhracatçılar Birliği yönetim kurulu başkanı, Oryantal firmasının sahibi Ege Tütün İhracatçılar Birliği başkan yardımcısı ve Sunel firmasının sahibi Ege Tütün İhracatçılar Birliği başkan yardımcısı. Yani patronlar Ege bölgesinde üretilen tütünün en önemli temsilcileri arasında. Bu 3 patron işçilere “anlaşma bir fabrikada olunca hepsinde olacak” tehdidinde bulunurken, işçiler “taleplerimiz de mücadelemiz de ortak” diyerek grev kararını fabrika kapılarına astı.

Bu mücadele bizlere işçi dayanışmasının çok yalın bir örneğini gösteriyor. Nasıl ki patronlar ortak çıkarları doğrultusunda baskı kurarak kendi istediklerini kabul ettirmeye çalışıyorsa, işçilerde birlik ve beraberlik içerisinde mücadele ederek haklarını alabileceklerini gösteriyorlar.

Mücadele sürecini özetleyebilecek tek bir söz var ise o da “gücümüz birliğimizden gelir” sloganıdır. 

TİS süreçlerine patronların kâr hırsı damga vuruyor

0

Koç Holding’e bağlı TÜPRAŞ’ta 1 Ocak’tan beri toplu iş sözleşmesi (TİS) süreci devam ediyor. Holding yönetiminin önce yüzde 15,75, daha sonra yüzde 20 ve 21 zam teklif etmesi nedeniyle TİS görüşmeleri tıkanmış durumda. Çünkü Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşu olan TÜPRAŞ yönetimi, işçilere sefalet ücreti dayatmakta ısrar ediyor. TÜPRAŞ işçilerinin temel talebi enflasyon altında ezilmemek, geçinebilmek. İşçilerin örgütlü olduğu Petrol-İş Sendikası, zam talebini yüzde 85’ten 80’e çekti ve talebin karşılanmaması halinde daha kararlı bir tutum alacağını kamuoyuna duyurdu.

TÜPRAŞ’ta 2019 yılında Yüksek Hakem Kurulu kararıyla bağıtlanan TİS kapsamının iki yıldan üç yıla çıkarılması, enflasyon altında zam verilmesi, vardiya sisteminin işçilerin aleyhine değiştirilmesi ve pandemi döneminde hükümetin dayattığı esnek çalışma koşulları nedeniyle binlerce işçi bir sonraki TİS sürecine de hak kayıplarıyla girmişti. Ayrıca TÜPRAŞ, AKP hükümetleri döneminde yasalaşan 6356 Sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun 62. Maddesi uyarınca grev yasağı kapsamında olduğu için TÜPRAŞ işçilerinin grev silahı da ellerinden alınmış durumda. Dolayısıyla işçiler, zam taleplerinin yanı sıra grev yasağının kalkmasını ve TİS süresinin iki yıla düşürülmesini de talep ediyor.

TÜPRAŞ’ın 2005 yılında özelleştirilmesiyle Koç-Shell ortaklığı (Koç Holding daha sonra Shell’in hissesini de satın alacaktı) emekçilerin vergileriyle ve kamu kaynaklarıyla kurulmuş olan rafinerinin kârının üzerine konmuştu. Kısa bir süre sonra da işten atmalar, ücret düşürmeler başlamıştı. Ve saldırılar, Tek Adam rejiminin emek düşmanı politikalarının da yardımıyla devam etmekte. Geçen yıl 18,3 milyar TL net kâr elde eden TÜPRAŞ, işçisine sefalet koşullarında yaşamasını söylüyor. AKP tipi sermaye karşısında “aydın” sermaye olarak gösterilip kimi kesimlerce methedilen Koç Holding’in de aslında hiçbir farkı yok. Burjuvazi yine burjuvazi, patron yine patron.

Petrol-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu Ravago Petrokimya, Özçelik-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu Tezcan Galvaniz ve Tekgıda-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu Sunel, OTP ve TTL tütün fabrikaları dahil başka sektör ve fabrikalarda da TİS süreçleri devam ediyor. Hemen hemen hepsinde karşımıza aynı tablo çıkıyor: Kâr hırsıyla patronlar, işçilere yalnızca sefalet ücretlerini reva görüyor. Tütün fabrikalarında olduğu gibi pek çoğunda bu duruma insanca olmayan çalışma koşulları eşlik ediyor.

Asgari ücrete resmi enflasyonun dahi altında yapılan zammın ardından Türkiye büyük burjuvazisinin temel hedeflerinden biri, TİS’leri düşük zam oranları ile bitirerek ücretleri enflasyon altında ezmek ve kârlılıklarını artırmak oldu. Bu saldırı dalgasına karşı tek tek işyerlerinin örgütlülüğü ve direnci son derecede önemli olsa da, bu örgütlü saldırıya karşı gerçek bir kazanım için emek hareketi içerisinde birleşik bir mücadele hattının kurulması bir numaralı görevimiz olarak karşımızda durmayı sürdürüyor.

Emeklinin aylığı da onuru da ayaklar altında!

0

Lafı hiç uzatmaya, eğip bükmeye gerek yok. Hiçbir iktidar döneminde emekliler şu an olduğu kadar aşağılanmadı, muhtaç duruma düşürülmedi. Emekliler hiçbir iktidar döneminde bu kadar toplumsal safra muamelesi görmedi. AKP iktidarının emeklilere yönelik düşmanlığının son örneği Ramazan Bayramı ikramiyesine eklenen bin lira oldu.

Özünde emek düşmanlığının bir yansıması olan orta vadeli program, popüler ifadeyle, emeklilerin zaten içinden geçti. Programın yöneticisi Şimşek her fırsatta aktif-pasif çalışan oranı ve EYT üzerinden emeklileri hedef gösterdi. Üç bin lira olan emekli ikramiyesine eklenen bin lira işte emek düşmanı bu programın bir sonucu. Şimşek ve AKP’li vekiller o bin lirayı bayram harçlığı diye yeğenlerine, torunlarına veremez. Ama 16,5 milyon emekliye o bin lira artışın verilmesine onay vermekten ve bunu savunmaktan utanmıyorlar.

Emekli bayram ikramiyesi 2018 yılında bin lira olarak verilmeye başlandı. 2018 yılında en düşük emekli aylığı 939 liraydı. Bayram ikramiyesi en düşük emekli aylığından yüksekti! 2025 yılındayız ve en düşük emekli aylığı 14 bin 469 lira olmasına rağmen bayram ikramiyesi sadece dört bin liraya yükselebildi. Bunun anlamı 2025 yılında her bir emeklinin cebinden 20 bin lira bayram ikramiyesinin çalınmasıdır.

Yalanları da hazır! Emeklilik sistemi mevcut haliyle sürdürülemezmiş! Rakamlar ortada. Sosyal Sigortalar Kurumu, tarihinin en yüksek gelir-gider dengesine sahip durumda. Gelirlerin giderleri karşılama oranı neredeyse yüzde 99’u geçti. Peki, nasıl oldu bu? Milyonlarca emeklinin aylığını kuşa çevirerek, milyonlarca emekliye harçlık düzeyinde bayram ikramiyesi vererek oldu. Ve buna rağmen yalanlarla emeklileri toplumun sırtında bir kambur gibi gösterme arsızlığına devam ediyorlar.

Emekli hayat pahalılığı karşısında eline geçen aylığın nasıl eridiğinin de, ikramiye diye verilen üç kuruşun da hiçbir işe yaramadığının son derece farkında. Zamanı gelir, aylıklar yükselir ama emekli, onurunun ayaklar altına alınmasını unutmaz. Oturduğunuz koltuklar tapulu malınız sanıyorsunuz. Öyle olmadığını öğreneceksiniz.

En düşük emekli aylığı asgari ücret düzeyine yükselmelidir. Asgari ücret yoksulluk sınırının üzerine çıkmalıdır. Bayram ikramiyesi tutarı en düşük emekli aylığına eşitlenerek ödenmelidir.