Ana Sayfa Blog Sayfa 13

Dünya emekçileri mücadele dolu bir yılı geride bıraktı

0

Dünya işçi sınıfı kemer sıkma politikaları, işsizlik, yoksulluk ve hayat pahalılığı ile mücadele dolu bir yıl geçirdi. Arjantin’de Milei’nin emek düşmanı torba yasasını püskürten genel grev ve toplumsal protestolar, Güney Kore’de Samsung işçilerinin insan onuruna yaraşır bir ücret için çıktığı tarihsel grev, Hindistan’da burjuvazinin çıkarlarına hizmet eden Modi hükümetine karşı çiftçi ayaklanması, Mısır’da tekstil işçisi kadınların başını çektiği asgari ücret grevleri dalgası, Bangladeş’te yoksulluğa ve işsizliğe karşı öğrencilerin ayaklanması, Kenya’da IMF politikalarına karşı halk isyanı, Venezuela’da Maduro’nun seçim hilesine karşı sokakları dolduran halk protestosu, Almanya’da Volkswagen işçilerinin fabrika kapatmalarına ve işten çıkarmalara karşı grevi, ABD’de sefalet ücretlerine ve koşullarına karşı Amazon ve Starbucks işçilerinin grevi… Bunlar, yıl boyunca aklımıza kazınan mücadeleler arasında.

Kapitalist hükümetler ise krizin faturasını emekçilere kesmek için kemer sıkma politikaları uygularken, bir yandan da mücadeleci kitlelerin demokratik ve sosyal taleplerine daha fazla baskıyla karşılık veriyorlar. Ancak baskı ve saldırıları ne kadar artarsa artsın işler bir türlü istedikleri gibi gitmiyor. En büyük kapitalist devletler ekonomik daralma yaşıyor; zenginler daha da zenginleşiyor ancak kapitalizm ekonomik krizden kalıcı bir çıkış yolu bulamıyor. ABD, kârlılık sorununu ve toplumsal krizi çözemiyor. 5 Kasım’daki ABD başkanlık seçimlerini Trump’ın kazanmasıyla kapitalist emperyalist sistemin toplumsal ve politik krizini bir kez daha gördük. Trump’ın hükümeti ABD’de işçi sınıfı, gençler, göçmenler, kadınlar ve lgbti+ların hakları açısından hiçbir şey sunmayacağı gibi, Siyonist İsrail’le suç ortaklığına devam edecek. ABD’de olduğu gibi Finlandiya, El Salvador gibi başka ülkelerde de krizin faturasını emekçilere kesen ve baskıları artıran hükümetler karşısında emekten yana bir alternatif olmayışı sağın/aşırı sağın güç kazanmasıyla sonuçlandı.

İşgal devletinin başta Gazze olmak üzere Filistin’de soykırımı sürdürdüğü ve saldırganlığını Lübnan, Suriye ve İran dahil bölgeye yaydığı 2024 yılında pek çok ülkede emekçilerin, kadınların ve lgbti+ların Filistin halkıyla ve direnişiyle kurduğu enternasyonal dayanışmaya tanık olduk. ABD, Fransa, Hollanda ve birçok ülkede öğrenciler Filistin’le dayanışmak için kampüsleri işgal ettiler. “Nehirden denize özgür Filistin” şiarı dünyanın dört bir yanında yankılandı; Siyonist İsrail yıkılana ve Filistin özgür olana kadar da yankılanmaya devam etmesi ve dayanışma hareketinin büyütülmesi ise elzem.

2024, Rusya’nın Ukrayna işgalinin üçüncü yılına girdiği sene oldu. Rusya’nın saldırganlığı karşısında Ukrayna halkının seferberliği ve direnişi de devam etti, ediyor. Rus yayılmacılığının sona ermesi ve patronların ve oligarşinin çıkarlarını koruyan Zelenski hükümetiyle NATO’dan bağımsız bir Ukrayna için Ukrayna soluna ve sendikalarına destek önemini koruyor.

2024’e damgasını vuran son gelişme ise, Suriye’de Esad diktatörlüğünün devrilmesi oldu. Siyonist İsrail ise bölgedeki yayılmacı ve sömürgeci politikasının bir devamı olarak, hiç beklemeden Suriye’ye saldırmaya başladı. Şimdi Suriye halkının önünde işgalcileri topraklarından kovma; toplumsal kurtuluşun ve tüm demokratik hak ve özgürlüklerin sağlanması için mücadeleye devam etme görevi duruyor.

Dünya halkları ve emekçileri kapitalizme, emperyalizme, burjuvaziye ve diktatörlük rejimlerine karşı mücadeleyi hiç şüphesiz 2025’te de sürdürecek. Aynı şekilde, kapitalist sömürü düzeninden kopuş perspektifiyle kitlelerin ekonomik, demokratik ve sosyal taleplerine yanıt verecek bir devrimci önderlik ihtiyacı da sürecek.

Aile Sağlığı Merkezi sağlık çalışanları grev eylemlerine devam kararı aldı

0

Aile hekimlerinin “eziyet yönetmeliği” olarak tanımladığı Aile Hekimliği Sözleşme ve Ödeme Yönetmeliği’nde değişiklik yapılmasına dair yönetmelik tepki toplamaya devam ediyor. Değişiklik teklifi meslek örgütlerinin tüm itirazlarına karşın Meclise sunuldu ve ne tabip odalarının ne de sendika temsilcilerinin Sağlık Bakanlığı yetkilileri ile görüşme talepleri karşılık buldu. Yönetmeliğin geri çekilmesi konusunda bir ilerleme kaydedilemedi. Yönetmelik değişiklikleri 1 Kasım 2024’te yürürlüğe girdi.

Yönetmelik değişiklikleri yasasının bir dizi sorunu beraberinde getirdiğine dikkat çeken aile hekimleri kayıtlı hasta sayısının düşürülüp 6 ayda hekime gitmeyenler için maaşlardan kesinti yapılacağını, kayıtlı hasta yılda 7’den fazla aile hekimi sevki bulunmadan hastaneye başvurursa aile hekimlerinin ek ödeme alamayacağını, yazılan ilaca göre ek ödeme verileceğini, aile hekimlerinin maaşlarının tek kalemde her ay performansa göre değişeceğini ve maaşların yoksulluk sınırının altında kalacağını bildirdiler.

Yönetmelik değişikliğinin 1 Kasım’da Resmi Gazete’de yayımlanması üzerine ilk olarak 5-7 Kasım tarihlerinde Aile Sağlığı Merkezi (ASM) hekim ve yardımcı sağlık çalışanları tarafından 3 günlük iş bırakma eylemi gerçekleştirildi. Sağlık Bakanlığının sağlık çalışanlarının taleplerini karşılamaması nedeniyle sağlık emekçileri bir kez daha 2-6 Aralık tarihleri arasında greve çıkarak eylemlerini kararlılıkla sürdürdüler. Tüm şehirlerde geniş katılımlı grevler gerçekleşti.

TTB, Aile Hekimleri Federasyonu, Genel-İş Sendikası, SES gibi sendika ve meslek örgütlerinin imzalarıyla yapılan yazılı açıklamada, yönetmelik geri çekilene kadar eylemlerin devam edeceği bildirildi. Açıklamalarda düzenlemenin birinci basamak sağlık hizmetlerinin piyasa dinamiklerine teslim edileceği sonucunu doğuracağı; etkili ve güvenilir olduklarına ilişkin henüz yeterli bilimsel veriler bulunmayan geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamalarının Aile Hekimliği birimlerinde mesai dışında ücretli olarak gerçekleştirilmesinin devletin sağlık yükümlülüğünü yerine getirme ilkesine aykırı olduğu vurgusu yapıldı. Nitelikli ve görece daha yüksek maliyetli sağlık hizmetine erişim olanağı bulunmayan hasta grubunun etkinliği belirsiz olan bu yöntemlere kamu eliyle yönlendirilmesinin toplum sağlığına zarar verebilecek bir uygulama olduğu açıktır.

Bu dönemde birçok ilde yapılan eylemlerde hekimler temel taleplerini kamuoyuna duyurdular. Bu talepler şu şekilde sıralandı:

1) Enflasyon ve yaşam maliyetlerindeki artış nedeniyle daha adil bir ücretlendirme. Performans sisteminden vazgeçilmesi.

2) Kadrolu istihdam ve sosyal güvence sağlanması ile özlük ve emeklilik haklarının korunması ve geliştirilmesi.

3) İş yükünün azaltılması, çalışma saatlerinin düzenlenmesi ve nöbet zorunluluklarının sınırlandırılması.

4) Sağlıkta şiddetin önlenmesi için etkili tedbirlerin alınması.

5) Sağlık hizmetlerinin aksamadan yürütülmesi için gerekli yardımcı sağlık personeli, ekipman, tıbbi malzeme ve altyapının kamu tarafından sağlanması.

6) Yürürlüğe giren yönetmelik değişiklikleri yasasının geri çekilmesi.

7) Birinci basamak sağlık kuruluşlarında (ASM) koruyucu sağlık hizmetlerinin ilk sırada yer alması.

Sağlık sisteminin kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda piyasalaştırılmasının sonucu olarak ortaya çıkan sorunlarla mücadelede kararlı olan sağlık meslek örgütleri, TTB önderliğinde bu kez ikinci basamak ve üçüncü basamak sağlık kuruluşlarında çalışan sağlık emekçilerinin de katılımıyla 6-10 Ocak tarihlerinde üçüncü kez ve daha büyük çapta bir greve gitme kararı aldı. Sağlık emekçilerinin bu haklı mücadelesine desteğimizi bildiriyoruz.

سقوط الأسد انتصار للشعب السوري والمضطهدين في العالم!

0

بيان مشترك صادر عن المنظمات الاشتراكية (انظر الملاحظة في نهاية النص)، 3 يناير 2025

1.      الثورة السورية، التي بدأت بالانتفاضة الشعبية في مارس/آذار 2011، أدت في 8 ديسمبر/كانون الأول 2024 إلى سقوط دكتاتورية استمرت 54 عامًا، بعد سلسلة من التقدم والتراجع خلال هذه السنوات الثلاث عشرة. إنه حدث تاريخي – سواء بالنسبة للبلد نفسه أو بالنسبة للشرق الأوسط والعالم. فقد حررت الجماهير الشعبية من نير الاستبداد الأسدي وحطمت واحدة من أطول الديكتاتوريات عمراً وأكثرها وحشية في العالم. وحطمت أحد أعمدة النظام الإمبريالي في الشرق الأوسط الذي كان دمية في يد الإمبريالية الروسية (كان بوتين أحد أهم داعمي الأسد) وكذلك النظام الإيراني البرجوازي القمعي والذي حرص على عدم قلق إسرائيل على حدودها الشمالية الشرقية. إنه يلهم الجماهير في المنطقة ويجعل الطغاة يرتعدون خوفًا من إحياء الثورة العربية. إن الإطاحة الثورية بالأسد – بصرف النظر عن طابعها الديمقراطي غير المكتمل – هو انتصار للعمال والمضطهدين في جميع أنحاء العالم!

2.      ومع أننا دعمنا النضال التحرري ضد نظام الأسد منذ ذلك الحين، إلا أننا لم نكن نحمل أي أوهام أو نقدم الدعم السياسي لقيادة الحركة من أجل إسقاطه. نحن الآن نشارك الجماهير ابتهاجهم بسقوط النظام الديكتاتوري، لكننا لا نحمل أي أوهام أو نقدم الدعم السياسي للحكومة الجديدة برئاسة الجولاني. نحن ندرك أن هيئة تحرير الشام بزعامة الجولاني والفصائل الأخرى هي قوى قومية وإسلامية موالية للبرجوازية. لقد فتحت الإطاحة بالحكومة الجديدة عملية ثورية في البلاد تحاول فيها الجماهير بشكل عفوي تنظيم نفسها ومعاقبة قتلة وجلادي النظام القديم. لكن الحكام الجدد في دمشق يعارضون تعميق هذه العملية الثورية ويرغبون في بناء نظام برجوازي مقبول على طاولة القوى الإمبريالية والإقليمية. ولهذا الغرض، يحاول الجولاني تهدئة العملية الثورية ونزع سلاح الجماهير وتسريحها.

3.      إننا ندين تلك الأحزاب ”الاشتراكية“ و”الشيوعية“ والبوليفارية التي دعمت ديكتاتورية الأسد باعتبارها ”قوة مناهضة للإمبريالية“ المزعومة، والتي تتباكى الآن على سقوطه. لقد أشاعوا الافتراءات ضد الإطاحة بالأسد، زاعمين بسخرية أن ذلك كان مؤامرة من الولايات المتحدة وإسرائيل. ”يتناسى“ أصدقاء الإمبريالية الروسية وحلفاؤها هؤلاء أن نظام الأسد لم يطلق رصاصة واحدة ضد دولة إسرائيل الصهيونية لأكثر من نصف قرن. وإذا كانت إسرائيل هي التي دبرت سقوط النظام، فلماذا يندد وزير خارجية إسرائيل بالحكام الجدد في دمشق ويصفهم بـ”العصابة الإرهابية“! وإذا كان الصهاينة سيرحبون بالحكومة الجديدة، فلماذا يشن سلاحها الجوي مئات الهجمات ضد أهداف مدنية وعسكرية في سوريا من أجل نزع سلاح القوى الثورية! في الواقع، كان من الواضح أن دولة الأبارتهايد الإسرائيلية كانت تفضل استمرار وجود نظام الأسد. وليس سراً أنها كانت تقيم علاقات وثيقة مع جهاز مخابرات الأسد كما ذكرت مؤخراً العديد من وسائل الإعلام المختلفة مثل ميدل إيست آي وحتى صحيفة إسرائيل هايوم الصهيونية الرجعية. سيظل إلى الأبد وسام عار على جبين الستالينية أن الحزبين ”الشيوعيين“ السوريين كانا جزءًا من نظام الأسد حتى النهاية المريرة ودعما حربه المضادة للثورة ضد الشعب السوري منذ عام 2011.

4.      نحن لا نتفق مع تلك المنظمات الاشتراكية التي ترفض دعم الثورة السورية في الوقت الذي تعارض فيه ديكتاتورية الأسد. فهم ينددون بالصراع بين الثوار والنظام باعتباره صراعاً بين ”قوى رجعية“ لا يمكن للاشتراكيين أن ينحازوا إلى جانب أحد طرفيه. ويزعمون أن الثورة كانت مجرد انقلاب، ويفصلون بين النضال الشعبي والديمقراطي العميق للجماهير الذي بدأ في عام 2011 وبين نتيجته – الحرب الأهلية والهجوم الأخير للثوار من 27 نوفمبر/تشرين الثاني إلى 8 ديسمبر/كانون الأول 2024 الذي دعمه وهتف له الملايين من الناس في الشوارع. إنهم ينكرون خطأً حقيقة أن الانتصار الشعبي ضد الأسد هو ثورة ديمقراطية لم تكتمل بعد والتي يحتاج الاشتراكيون إلى دفعها إلى الأمام في عملية الثورة الدائمة. من واجب الثوريين دعم الثورات، حتى لو كانت ذات طابع غير مكتمل ومحدود.

5.      إن المهمة الرئيسية للجماهير الآن هي الدفاع عن العملية الثورية السورية وتعميقها وتوسيع نطاقها. ويجب الدفاع عنها ضد الهجمات المضادة للثورة من قبل بقايا نظام الأسد. ويجب صد جميع المحاولات الرجعية لإذكاء الطائفية والتمييز بين الأقليات العرقية والدينية من خلال التعبئة الشعبية. وبالمثل، يجب الدفاع عن الحريات الديمقراطية المنتزعة حديثًا ضد الإجراءات الاستبدادية للنظام الجديد. ومن أجل الصمود في وجه محاولات الجولاني لاختطاف الثورة، على الجماهير أن تبني تنظيماتها المستقلة الخاصة بها، مستفيدة من تجربة لجان التنسيق منذ بداية ثورة 2011، في أماكن العمل والأحياء والقرى، والميليشيات المسلحة التي تخضع لهذه المجالس، وكذلك النقابات العمالية والجمعيات الطلابية والمنظمات النسائية وغيرها. ونحن كاشتراكيين ثوريين ندعو إلى تشكيل حكومة عمالية وشعبية تقوم بتأميم القطاعات الرئيسية للاقتصاد تحت سيطرة العمال وتفتح الطريق نحو سوريا الاشتراكية.

6.      وفي هذا المسار يجب أن ندعم نضال الشعب السوري من أجل اتخاذ تدابير طارئة مدفوعة بالتعبئة الشعبية. ومن بين هذه التدابير المطالبة بمحاكمة الجلادين ومعاقبتهم، وتهيئة الظروف لعودة ملايين اللاجئين، والحق الكامل في التظاهر والتنظيم السياسي والاجتماعي، وإجراء انتخابات حرة وديمقراطية، وضمان المساواة الكاملة للمرأة في جميع مجالات المجتمع، والاعتراف بحقوق الأقليات العرقية والقومية – مثل الشعب الكردي – في الحكم الذاتي أو حتى دولة منفصلة، إذا ما طالبوا بذلك، واحترام حقوق جميع الطوائف الدينية في البلاد. وينبغي أن تشمل التدابير العاجلة تأميم جميع ممتلكات الأقلية الأسدية دون تعويض، وإلغاء الديون لإيران وروسيا – القوى المسؤولة بشكل رئيسي عن الدمار الذي لحق بالبلاد – ومصادرة الشركات المرتبطة بهذين البلدين دون تعويض، وتعليق سداد الدين العام من أجل استخدام هذه الموارد لتلبية الاحتياجات الفورية للشعب السوري.

7.      يجب أن تكون سوريا الحرة حقاً مستقلة وأن تطرد جميع القوى الأجنبية. وهذا يعني أن عليها أن تغلق جميع القواعد العسكرية الإمبريالية (قواعد روسيا والولايات المتحدة). وبالمثل، يجب أن تطرد الجيش التركي الذي لا يخدم سوى أهداف أردوغان في قمع الشعب الكردي وإخضاع سوريا. ومن الأهمية بمكان تحرير جميع الأراضي المحتلة في الجولان وطرد القوات الإسرائيلية منها.

8.      إن مصير الثورة السورية مرتبط ارتباطاً وثيقاً بالنضالات التحررية في جميع أنحاء الشرق الأوسط وبظهور بديل سياسي ثوري في سوريا. لذا، لا غنى للثورة السورية عن الربط بين الثورة السورية والنضال التحرري الفلسطيني وإعلان دعمها الواضح للمقاومة البطولية ضد الاحتلال الصهيوني. وبالمثل، عليها أن تتواصل مع الجماهير المضطهدة في مصر والأردن وإيران وتركيا والمنطقة بأسرها وأن تدعم تطلعها إلى الحرية والعدالة والكرامة. يسقط كل الفراعنة والملوك والسلاطين! حطموا الدولة الصهيونية، حاملة طائرات الإمبريالية في المنطقة! من أجل فلسطين حرة وعلمانية وديمقراطية من النهر إلى البحر.

9.      إن مهمة القوى الأكثر تقدما من العمال والمضطهدين السوريين هي تشكيل بديل سياسي اشتراكي ثوري جديد يهدف إلى دفع النضال للدفاع عن العملية الثورية وتعميقها وتوسيعها ودعم التنظيم المستقل للجماهير. يجب بناء مثل هذه القيادة السياسية الجديدة في معارضة النظام الجديد والنضال من أجل سلطة العمال في سوريا الاشتراكية كجزء من اتحاد اشتراكي في الشرق الأوسط.

10.  نحن، التنظيمات الموقعة أدناه، ندعو إلى حملة تضامن أممية مع الثورة السورية دفاعاً عنها ضد أعدائها الداخليين والخارجيين. وينبغي ربط هذه الحملة بأنشطة التضامن مع النضال التحرري الفلسطيني. نطالب بالرفع الفوري لجميع العقوبات المفروضة على سوريا. وبالمثل، يجب على المنظمات العمالية والشعبية في أوروبا وتركيا وبلدان أخرى معارضة أي محاولات من قبل الحكومات الرجعية لطرد اللاجئين السوريين. علاوة على ذلك، فإننا ندعو أيضاً الشعب السوري العامل إلى تعزيز تنظيمه الذاتي المستقل تماماً عن الحكومة التي تقودها هيئة تحرير الشام من أجل تحقيق المطالب الأكثر أهمية للشعب الكادح ومن أجل سلطة العمال!

الموقعون

الرابطة الدولية للعمال [ السكرتارية الدولية] – الأممية الرابعة (LIT-CI، www.litci.org)

الوحدة الأممية الأممية للعمال – الأممية الرابعة (UIT-CI، www.uit-ci.org)

الأممية الشيوعية الثورية الأممية (RCIT، www.thecommunists.net)

ملاحظة: ندعو المنظمات التي تتفق مع هذا البيان إلى الانضمام إلى هذا الإعلان والحملة

    Esad’ın düşüşü Suriye halkı ve dünyanın tüm ezilenleri için bir zaferdir!

    0

    Sosyalist örgütlerin ortak açıklaması (metnin sonundaki nota bakınız), 3 Ocak 2025

    1. Mart 2011’de başlayan halk ayaklanmasıyla başlayan Suriye devrimi, 8 Aralık 2024’te, on üç yıl süren ilerleme ve gerilemelerin ardından, 54 yıllık bir diktatörlüğün yıkılmasıyla sonuçlandı. Bu, hem ülkenin kendisi için hem de bölgesel ve küresel ölçekte tarihsel bir olaydır. Halk kitlelerini Esad tiranlığının boyunduruğundan kurtarmış ve dünyanın en uzun süreli ve en acımasız diktatörlüklerinden birini yıkmıştır. Rus emperyalizminin (Putin Esad’ın en önemli destekçilerinden biriydi) ve burjuva baskıcı İran rejiminin kuklası olan ve İsrail’in kuzeydoğu sınırının bekçiliğini yapan bu rejimin devrilmesi Ortadoğu’daki emperyalist düzenin bir ayağını yıktı. Bu gelişme bölgedeki kitlelere yeni bir ilham verirken, Arap devriminin yeniden canlanmasından korkan diktatörleri titretiyor. Tamamlanmamış demokratik karakterinden bağımsız olarak Esad’ın devrimci bir alt üst oluşla devrilmesi, dünya genelindeki işçiler ve ezilenler için bir zaferdir!

    2. Esad rejimine karşı verilen özgürlük mücadelesini başından beri desteklemiş olsak da, bu hareketin liderliğine hiçbir zaman illüzyon beslemedik veya siyasi destek vermedik. Diktatörlüğün yıkılması karşısında kitlelerin coşkusunu paylaşıyoruz, ancak Golani liderliğindeki yeni hükümete güven aşılamıyor ya da siyasi destek vermiyoruz. Golani’nin liderliğindeki HTŞ ve diğer gruplar burjuva yanlısı, milliyetçi ve İslamcı politik güçlerdir. Rejimin yıkılması, ülkede halkın kendiliğinden örgütlenmeye ve eski rejimin katillerini ve işkencecilerini cezalandırmaya çalıştığı devrimci bir süreç başlatırken; Şam’daki yeni yöneticiler, bu devrimci sürecin derinleşmesine karşılar ve emperyalist ve bölgesel güçler tarafından kabul görecek bir burjuva rejim inşa etmek istiyorlar. Bu amaçla Golani devrimci süreci yatıştırmaya, kitleleri silahsızlandırmaya ve hareketsizleştirmeye çalışıyor.

    3. Esad diktatörlüğünü sözde “antiemperyalist bir güç” olarak destekleyen ve şimdi onun yıkılışına yas tutan “sosyalist”, “komünist” ve Bolivarcı partilerin bu tutumunu kınıyoruz. Esad’ın devrilmesinin bir ABD ve İsrail komplosundan ibaret olduğuna ilişkin gülünç iftiralar saçıyorlar. Rus emperyalizmi ve müttefiklerinin bu dostları, Esad rejiminin yarım yüzyıldan fazla bir süredir Siyonist İsrail devletine karşı tek bir kurşun bile sıkmadığını “unutuyorlar.” Eğer İsrail rejimin devrilmesini organize etmiş olsaydı, neden İsrail’in dışişleri bakanı Şam’daki yeni yöneticileri “terörist bir çete” olarak kınıyor?! Ve eğer Siyonistler yeni hükümeti memnuniyetle karşılasa, neden İsrail hava kuvvetleri Suriye’de devrimi zayıflatmak amacıyla yüzlerce sivil ve askeri hedefe saldırı düzenliyor?! Gerçekte, İsrail apartheid devleti, Esad rejiminin varlığını sürdürmesini açıkça tercih ederdi. Middle East Eye ve hatta gerici Siyonist Israel Hayom gibi çeşitli kaynaklar tarafından yakın zamanda haberleştirildiği üzere Esad’ın istihbarat aygıtıyla yakın bağları olduğu bir sır değil. Suriye’nin iki “komünist” partisinin sonuna kadar Esad rejiminin bir parçası olması ve 2011’den bu yana Suriye halkına karşı yürütülen karşıdevrimci savaşı desteklemesi Stalinizmin daimi utanç nişanı olarak kalacaktır.

    4. Esad diktatörlüğüne karşı çıkmakla birlikte Suriye devrimini desteklemeyi reddeden sosyalist örgütlerle aynı fikirde değiliz. İsyancılar ve rejim arasındaki mücadeleyi, sosyalistlerin taraf olamayacağı “gerici güçler” arasındaki bir çatışma olarak tanımlıyorlar. Kitlelerin 2011’de başlayan demokratik mücadelesi ile bunun sonucu olan iç savaş ile isyancıların 27 Kasım’dan 8 Aralık 2024’e kadar süren -sokaklarda milyonlarca insan tarafından desteklenen ve alkışlanan- son saldırısını birbirinden ayırarak rejimin yıkılmasının bir darbeden ibaret olduğunu iddia ediyorlar. Esad’a karşı kazanılan halk zaferinin, sosyalistlerin sürekli devrim sürecinde ilerletmeleri gereken tamamlanmamış bir demokratik devrim olduğu gerçeğini inkâr ediyorlar. Tamamlanmamış ve sınırlı bir karaktere sahip olsalar bile devrimleri desteklemek devrimcilerin görevidir.

    5. Şu anda kitlelerin önündeki temel görev, Suriye devrim sürecini savunmak, derinleştirmek ve genişletmektir. Bu süreç, Esad rejiminin kalıntılarının karşıdevrimci saldırılarına karşı savunulmalıdır. Mezhepçiliği körüklemeye ve etnik ve dini azınlıkları ayrıştırmaya yönelik tüm gerici girişimler halk seferberliği ile püskürtülmelidir. Aynı şekilde, yeni rejimin baskıcı tedbirlerine karşı, yeni kazanılan demokratik özgürlükler savunulmalıdır. Golani’nin devrimi gasp etme girişimlerine karşı koymak için, 2011 devriminin başında kurulan koordinasyon komitelerinin deneyimlerinden yararlanarak, kitleler kendi bağımsız örgütlerini inşa etmelidir. Silahlı milisler bu halk örgütlenmelerinin iradesine tabi olurken, işyerlerinde, mahallelerde ve kırsal alanlarda sendikalar, öğrenci dernekleri, kadın örgütleri gibi yapılar oluşturulmalıdır. Devrimci sosyalistler olarak, ekonominin kilit sektörlerini işçilerin kontrolü altında kamulaştıracak ve sosyalist bir Suriye’ye giden yolu açacak bir işçi ve halk hükümetinin kurulmasını savunuyoruz.

    6. Bu yolda, Suriye halkının, kitle seferberliğinden beslenen acil önlemler için verdiği mücadeleyi desteklemeliyiz. Bu önlemler arasında, işkencecilerin yargılanması ve cezalandırılması, milyonlarca mültecinin geri dönmesi için koşulların yaratılması, ifade, eylem ve siyasi örgütlenme hakkının tam olarak tanınması, özgür ve demokratik seçimlerin yapılması, toplumun tüm alanlarında kadınlar için tam eşitliğin sağlanması, Kürt halkı gibi etnik ve ulusal azınlıkların özerklik ve hatta talep etmeleri halinde ayrı bir devlet kurma haklarının tanınması ve ülkedeki tüm dini toplulukların haklarına saygı gösterilmesi yer almaktadır. Acil önlemler arasında, Esad oligarşisinin tüm varlıklarının tazminatsız kamulaştırılması, ülkenin yıkımından başlıca sorumlu olan İran ve Rusya’ya olan borçların iptal edilmesi, bu ülkelere bağlı şirketlerin tazminatsız kamulaştırılması ve Suriyeli halkın acil ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla kamu borçlarının ödenmesinin askıya alınması da yer almalıdır.

    7. Gerçekten özgür bir Suriye, bağımsız olmalı ve tüm yabancı güçleri ülkeden çıkarmalıdır. Bu, Rusya’nın ve ABD’nin askeri üsleri dahil olmak üzere tüm emperyalist askeri üslerin kapatılmasını gerektirir. Aynı şekilde, Kürt halkını ezmek ve Suriye’yi boyunduruk altına almak amacıyla hareket eden Erdoğan yönetiminin hedeflerine hizmet eden Türkiye’nin askeri güçleri de ülkeden ayrılmalıdır. İşgal altındaki tüm Golan topraklarının kurtarılması ve İsrail güçlerinin bölgeden çıkarılması özellikle önemlidir.

    8. Suriye devriminin kaderi, Ortadoğu’daki özgürlük mücadeleleri ve Suriye’de devrimci bir siyasi alternatifin ortaya çıkışıyla yakından bağlantılıdır. Bu nedenle, Suriye devriminin Filistin özgürlük mücadelesiyle bağ kurması ve Siyonist işgale karşı verilen kahramanca direnişi açık bir şekilde desteklemesi hayati önem taşır. Aynı şekilde, Mısır, Ürdün, İran, Türkiye ve tüm bölgedeki ezilen kitlelere ulaşmalı ve onların özgürlük, adalet ve haysiyet taleplerini desteklemelidir. Kahrolsun tüm firavunlar, krallar ve sultanlar! Emperyalizmin bölgedeki uçak gemisi olan Siyonist devlet yıkılmalıdır! Nehirden denize, özgür, laik ve demokratik bir Filistin!

    9. Suriye işçilerinin ve ezilenlerin en ileri güçlerinin görevi, devrim sürecini savunmayı, derinleştirmeyi ve genişletmeyi amaçlayan ve kitlelerin bağımsız örgütlenmelerini destekleyen yeni bir devrimci sosyalist siyasi alternatifin oluşturulmasıdır. Böyle bir yeni siyasi liderlik, yeni rejim güçlerine muhalefet ederek inşa edilmeli ve gelecekte sosyalist bir Ortadoğu federasyonunun parçası olacak sosyalist bir Suriye için işçi iktidarı doğrultusunda mücadele etmelidir.

    10. Biz, aşağıda imzası bulunan örgütler, Suriye devriminin hem iç hem de dış düşmanlarına karşı savunulması için uluslararası bir dayanışma kampanyası çağrısında bulunuyoruz. Böyle bir kampanya, Filistin özgürlük mücadelesiyle dayanışma faaliyetleriyle bağlantılı olmalıdır. Suriye’ye uygulanan tüm yaptırımların derhal kaldırılmasını talep ediyoruz. Aynı şekilde, Avrupa, Türkiye ve diğer ülkelerdeki işçi ve kitle örgütleri, gerici hükümetlerin Suriyeli mültecileri zorla sınır dışı etme girişimlerine karşı çıkmalıdır. Ayrıca, Suriye emekçi halkını, HTŞ liderliğindeki hükümetten tamamen bağımsız olarak özörgütlenmelerini geliştirmeye, işçi sınıfının en acil talepleri ve işçi iktidarı için mücadele etmeye çağırıyoruz!

    İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE/UIT-CI)

    Uluslararası İşçi Birliği (Uluslararası Sekreterlik) – Dördüncü Enternasyonal (UİB-DE/LIT-CI)

    Devrimci Komünist Uluslararası Eğilim (RCIT)

    Not: Bu bildiriyi ve kampanyayı destekleyen tüm örgütleri, bu sürece katılmaya davet ediyoruz.

    Panama: Sömürgeciliğe son! Panama’ya ABD müdahalesine hayır! Trump, Panama’dan elini çek!

    0

    Trump’ın Panama’ya ilişkin savurduğu emperyalist tehditlerin ve Panama Kanalı’nı ABD’nin kontrolüne tekrar almak istediğine ilişkin demeçlerinin ardından İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Panama seksiyonu Sosyalist Öneri’nin yaptığı açıklamayı paylaşıyoruz.

    Panama’nın ABD emperyalizmi tarafından son işgalinin üstünden 35 sene geçti. Bu kanlı işgalde on binlerce Panamalı hayatını kaybetti. İşgal çağrısı yapan Endara, Ford ve Arias Calderón hükümetinden beri tüm hükümetler ABD emperyalizminin himayesinde ve ona teslim olan hükümetlerdi: Gizli üsleri olan Uyuşturucu ile Çok Taraflı Mücadele Merkezi’ni (CMA) onaylamaya çalışan PRD’li (Devrimci Demokratik Parti) Ernesto Peréz Balladares; Salas-Becker adlı sözde ek anlaşmaya imza atan, Ulusalcı Panama Partisi destekçisi Mireya Moscoso hükümeti; ABD ile “güvenlik anlaşmalarını” devam ettiren PRD’li Martín Torrijos; gizli hava ve deniz üsleri inşa edilmesi için ABD’li danışmanlarla anlaşma imzalayan ve ABD emperyalizmi yanlılarının talebi üzerine Siyonist İsrail Devleti lehine oy kullandığını itiraf eden CD-RM’li (Demokratik Değişim-Hedefleri Gerçekleştirmek Partisi) Ricardo Martinelli; ABD ile gizli anlaşmalar yapan Laurentino Cortizo (PRD) gibi bütün bu anlaşmaları derinleştiren Ulusalcı Panama Partili Juan Carlos Verela ve 1989 işgalini talep etmekle övünen, Panama Anayasası’nı ihlal ederek demeçlerinde ABD “sınırını” Darién bölgesine “taşıyan” şu anki RM’li başkan Jose Raúl Mulino.

    Tüm bu hükümetler ve diğer Panamalı ABD destekçileri, Amerikan Konsolosluğu’ndan ayrılmıyor ve Büyükelçi’ye rapor veriyorlar. Veyahut kendini Trump hayranı olarak ilan eden başkent Belediye Başkanı Mayer Mirachi gibi isimler, eğer ülke işgal edilmeseydi belediye başkanı olamayacaklarını söylüyorlar.

    İşgalin 35. yıldönümünden bir gün önce, Amerikalılara olan sadakatini ispat etmek isteyen Mulino, işgalcilerin “sivil zayiat” olarak adlandırdığı, ABD emperyalizminin Panama’da test ettiği silahlar yüzünden hayatlarını ve evlerini kaybeden, işkence gören ve kaybedilen Panamalılara saygısızlık ederek işgali haklı çıkardı. İşte bu nedenle 20 Aralık’ta Mulino resmi etkinliklere katılmadı ve ABD yanlısı medya, her yıl yaptığı gibi 1989 işgalini gizledi, hatta 20 Aralık’ı Ulusal Yas Günü değil de bir bayrammış gibi gösterdi. Böylesi bir ortamda, partimiz Sosyalist Öneri, Yaşam İçin Birleşik Halk İttifakı’nın (Alianza Pueblo Unido por la Vida) düzenlediği anma etkinliğinde, sözcümüz yoldaş Priscilla Vasquez aracılığıyla, bağımsızlık mücadelemizin her zamankinden daha geçerli olduğunu ve bu mücadelenin işçi sınıfının ve halkın birleşik programının temel unsurlarından biri haline gelmesi gerektiğine işaret etti.

    21 Aralık’ta ise Trump, eğer onun talimatlarına uymazsak Panama Kanalı’nı elimizden alma tehdidinde bulundu. Tüm bunlar olurken, sanki biz ABD’nin bir sömürgesiymişiz gibi, First Quantum Minerals maden şirketi Trump’tan madenin işlemeye devam etmesi için emir vermesini bekliyor. Tabii ki bu, Mulino hükümetinin işbirlikçi sessizliği eşliğinde oluyor. Mulino, Donald Trump’ın ciddi tehditlerine cevaben hiçbir diplomatik önlem almadan Kanal’ın Panama’ya ait olduğunu söylemekle yetiniyor.

    Bu durum karşısında; bağımsızlığımızı savunmak için, madencilik şirketinin ülkeden gitmesi için, Sosyal Güvenlik Fonu fonlarımızı bankalara ve diğer şirketlere veren 163 sayılı yasa taslağına karşı, Donald Trump liderliğindeki ABD emperyalizminin politikalarına karşı ve emperyalizm safında yer alan ABD yanlıları ile şu anda güya bağımsızlığımızı gözetmek için bir “komisyon” oluşturan ama aslında ABD emperyalizminin çıkarlarını gözeten başta Mulino olmak üzere işgalden sonraki tüm geçmiş başkanlara karşı sürekli seferberliğe çağırıyoruz.

    Dünya halklarının emperyalizmi reddetmesi ve Panama’da ABD emperyalizmine karşı mücadelenin sürmesi bir zorunluluktur.

    İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Panama seksiyonu Sosyalist Öneri

    26 Aralık 2024

    2025’te gençliğin ortak talepleri etrafında mücadele büyümeli!

    0

    Bütün emekçileri ve gençleri yakından ilgilendiren asgari ücret her sene olduğu gibi antidemokratik yöntemlerle, patronların ihtiyaçları gözetilerek rejim tarafından belirlendi. Biz bu masaların en başından yanlış kurulduğunu biliyoruz ve itiraz ediyoruz. Sendikaların gerçek anlamıyla söz hakkının olmadığı, emekçi halkın sesinin kısıldığı bu süreçler, emekçilerin ve örgütlerinin söz haklarının olduğu, her toplumsal kesimin ihtiyaçlarını ifade edip taleplerini sunabileceği bir formda olmalı.

    Yüzde 30’luk sefalet zammıyla aylık 22 bin 104 TL ile bir emekçinin, 3 bin TL ile de öğrencilerin geçinmesini bekleyen rejime karşı birleşik mücadeleyi yükseltmek önümüzdeki tek çıkış yolu. Sendikaların açıkladığı raporlara göre yoksulluk sınırı 72 bin TL’yi aşarken emekçilerin kölece çalıştırıldığı işlerin ücreti 22 bin 104 TL; öğrencilerin ise kaderi günlük 100 TL ile geçinmeye çalışmaya veyahut ucuz işgücü olmaya terk edilmiş durumda.

    KYK bursuna yapılan yüzde 50’lik zam fazla görünse de bizi yanıltmasın. Türk-İş’in yayımladığı hesaplara göre bir üniversite öğrencisinin aylık gıda harcaması 5900 TL. Bu demek oluyor ki rejim öğrencilere burs olarak ancak onların gıda ihtiyaçlarının yarısını karşılayacak kadar kaynak ayırıyor! Yurt ve ev kiralarına, ulaşım ve iletişim masraflarına değinmedik bile. Uzun lafın kısası, kendimizi geliştirme hayalleriyle geldiğimiz, sosyalleşme fırsatları kovalamayı düşlediğimiz üniversite hayatı öğrencilere nasıl geçinecekleri konusunda dört dönecekleri bir yaşantıdan başkasını sunmuyor.

    Tıpkı asgari ücretin belirlenmesinde emekçilerin daha fazla söz hakkı sahibi olması gerektiği gibi, öğrencilerin de temel gelirleri olan KYK burslarının belirlenmesinde de öğrenciler olarak söz hakkına sahip olmalıyız. Lakin bu hak ancak ortak taleplerimiz etrafında seferberliği yükselterek, okullarımızda ve yurtlarımızda mücadele araçlarımız olacak Öğrenci Temsilci Kurullarını (ÖTK) ve Yurt Komitelerini inşa ederek elde edilebilir. ÖTK’lar ve Yurt Komiteleri; taleplerimizi ulusal düzeyde seslendirebileceğimiz, bize ayrılan bütçeleri denetleyeceğimiz ve haklarımızı ilerleteceğimiz organlarımız olacaktır.

    Gerçek enflasyonun oldukça altında oranlarla yapılan zamlar her geçen sene bütün emekçi halkı yoksullaştırıyor. İhtiyaçlarımızın fiyatları artarken aldığımız burslar hiçbir ihtiyacımıza yetmiyor. KYK burslarına da tıpkı asgari ücrette talep ettiğimiz gibi, 3 ayda bir gerçek enflasyon oranında zam talep ediyoruz.

    Hem 3 ayda bir enflasyon oranında zam talebimizin hem de ÖTK ve Yurt Komitelerine dair taleplerimizin gerçekleşmesi için, yasaklara rağmen grevlerini kararlılıkla sürdüren metal işçilerinden ilham almalı, önümüze koyulan engelleri örgütlü bir şekilde aşarak mücadeleye atılmalıyız. 2024, Tek Adam rejiminin emekçilere, kadınlara, gençlere ve bütün ezilen kesimlere karşı yönelttiği saldırılar ve hepimizin bu saldırılara karşı mücadeleleri ile geçti. 2025’in eğer gidişata müdahil olmazsak farklı bir yıl olacağını bir an bile düşünmeden şunu iddia ediyoruz: 2025’i emekçilerin, kadınların, lgbti+ların ve gençliğin yılı yapabiliriz!

    Polonez işçilerinin direnişi: emek ve özgürlük için bir çağrı

    0

    Polonez işçilerinin 150 günü aşan mücadelesi, yalnızca onların hikâyesi değil. Bu, Türkiye’de emekçi halktan kadınlara, gençlerden farklı toplumsal kesimlere kadar herkesin maruz kaldığı baskıların, engellemelerin ve hak ihlallerinin bir özeti gibi. Tekgıda-İş Sendikası’nda örgütlendikleri için işten çıkarılan Polonez işçileri, Anayasa’nın tanıdığı sendikalaşma hakkını kullanmaya çalıştıkları anda, bu hakkın kâğıt üstünde kaldığını tecrübe ettiler.

    Anayasa’nın 51. maddesi, çalışanlara sendikalaşma hakkı tanır. Ancak Polonez işçilerinin başına gelenler, bu hakkın gerçek hayatta nasıl çiğnendiğini açıkça ortaya koyuyor. İşverenin işçileri işten çıkarması ve sendikalaşma hakkını yok sayması bir yana, devletin tavrı daha da dikkat çekiciydi. Polis, işçilerin eylemlerini bastırmak için seferber oldu. Eylem alanlarının kısıtlanması, zaman zaman gözaltılar, yıldırmalar… Onlarca görüşme ve müzakereye rağmen sonuç alamayan işçiler, aylar sonra Ankara’ya doğru yürüyüş başlattığında yollar polis barikatlarıyla kesildi. İşçilerin geceyi geçirmek için soğukta çadır kurmalarına bile izin verilmedi. Devlet, her zaman olduğu gibi işverenin yanındaydı.

    Bu durum yalnızca Polonez işçilerinin değil, sendikalaşmaya çalışan tüm işçi sınıfının ortak bir sorunu: Bugün Polonez işçilerinin sendikalaşma hakkı engelleniyor, ama zaten on yıllardır işten çıkarmalar ve işkolu değişiklikleri gibi yöntemlerle sendikalaşma engelleniyor, ne olduğu belirsiz kamu düzeni gerekçesiyle grevler yasaklanıyor.

    Tıpkı gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı gibi… Kadınlar yaşam hakları için sokağa çıktığında, gençler eğitim ve gelecek hakkı için yürüdüğünde, köylüler topraklarını savunduğunda aynı barikatlar, aynı yasaklar devreye giriyor. Polonez işçilerinin deneyimleri, bu yüzden tüm işçi sınıfının ve toplumsal hareketlerin ortak deneyimi.

    Türkiye’de yıllardır bir “yeni anayasa” tartışması sürüyor. Ama bu tartışma, bugüne kadar özgürlüklerden ve emekten yana bir çözüm üretmedi. Tam tersine, anayasada yapılan her değişiklik adım adım, emekçi halkın özgürlüklerinin aleyhine olacak şekilde daha baskıcı bir rejimin inşasına hizmet etti.

    Bugün bu ülkede bir anayasadan bahsedilecekse bu anayasa, işçilerin sendikalaştığı için işten çıkarılmamalarını, toplumun hiçbir kesiminin izinsiz toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenledikleri gerekçesiyle barikatlarla engellenip gözaltına alınmamasını ve meşru grevlerin ipe sapa gelmez sebeplerle yasaklanmamasını güvence altına almalıdır.

    Türkiye’nin ihtiyacı işçilerin haklarını güvence altına alan, kadınların eşitlik ve özgürlük taleplerini kabul eden, herkesin onurlu bir yaşam sürebilmesini sağlayan bir toplumsal düzenin temelini oluşturacak emekten ve özgürlükten yana bir anayasadır.

    Bu nedenle Polonez işçilerinin direnişi sadece bir fabrika önünde kalmıyor; tüm topluma bir çağrı yapıyor: Özgürlüklerimizi kazanmak ve korumak için birlikte hareket etmeli, bu talepleri yok sayanlara karşı örgütlü bir irade göstermeliyiz. Bugün Polonez işçilerinin yaşadıkları, yarın başka bir yerde başka bir isimle karşımıza çıkacaktır. Ama mücadele devam ettiği sürece umut da devam edecektir.

    2024’ün dersleri, yeni mücadele döneminin görevlerine işaret ediyor

    0

    Emekçiler için her açıdan zorlu bir yılı geride bırakıyoruz. Emekçilere bir kez daha sefaleti işaret eden 2025 asgari ücreti ise önümüzdeki yıl hakkında muazzam bir fragman sunuyor. Ama bunun aynı zamanda bir sonuç, geride bıraktığımız yılın bir karnesi olduğunu da görmemiz gerekiyor. İktidar açısından olduğu kadar (ve hatta daha fazla) bizler açısından da bir karne. 2024’e biraz da bu açıdan bakalım…

    2024’e nasıl başlamıştık?

    2024’e başlarken iki önemli eğilimle karşı karşıyaydık. İktidar, 2023 Mayıs seçimleri nedeniyle zamana yaydığı kemer sıkma politikalarını sertleştirme hazırlığı içindeydi. Mehmet Şimşek bunu ilan ediyor ve önündeki tek engelin 2024 yerel seçimleri olduğuna işaret ediyordu. Bu durumu Kasım 2023 yazılarımızda “Seçimlerin ardından Şimşek’in hayalini kurduğu ‘rasyonel politikalar’ bir kusursuz fırtına gibi emekçilerin üzerinde estirilecek,” diyerek ifade etmiştik. Bankaların ve şirketlerin elde ettiği olağanüstü kârlar karşısında, emekçilerin milli gelirden aldığı payın tarihin en düşük seviyesine gerilediği koşullarda uygulanacak bu IMF’siz IMF politikası, emekçilerin sefalet koşullarına mahkûm edilmesi anlamına gelecekti.

    Ancak güçlü bir diğer eğilim de vardı: Emekçiler ülkenin dört bir yanında, onurlu çalışma ve yaşam koşulları talebiyle örgütlenmeye, sendikalaşmaya, haklarını korumaya veya ilerletmeye çalışıyorlardı. İktidarın emek düşmanı politikalarını, antidemokratik, keyfi ve baskıcı uygulamalarını daha fazla sorgulayan, bunlar karşısında yüzünü mücadeleye ve/veya alternatif arayışlara dönen bir eğilim vardı.

    Nitekim 2024 yerel seçimleri, AKP’nin iktidar ömrü boyunca aldığı en büyük yenilgiyle sonuçlandı. AKP ilk kez, girdiği bir seçimde ikinci sıraya düştü. Kitleler, iktidara bir “güvensizlik oyu” vermişti. Ama kime güveneceklerdi? CHP, 2023 seçimlerinden derslerle mevcut hoşnutsuzluğu kendine oy olarak devşirmeyi başarmıştı -sosyalist solun ve Kürt siyasal hareketinin desteği ile. Ancak emekçiler için iktidarın emek düşmanı politikaları karşısında sınıf eksenli bağımsız bir alternatifin inşası bir kez daha ikincil görülerek ertelenmiş oldu.

    Yenilen var ama kazanan var mı?

    Bu yüzden, yılın ikinci çeyreğinin en önemli sorusu şuydu: AKP yenildi ama kim kazandı? AKP-MHP iktidarı önemli bir yenilgi almıştı ama karşısında güçlenen sınıf çizgisi değil, burjuva muhalefeti temsil eden CHP’nin daha kontrollü ve dengeli bir Tek Adam rejimi çerçevesinde hayata geçirmeyi vaat ettiği programdı. Nitekim “normalleşmenin” elini ilk sıkanlar onlar oldu. Peki emekçiler, emek örgütleri bu boşluğu doldurabilir miydi? Bu açıdan en önemli kırılma noktalarından biri İstanbul 1 Mayıs’ı oldu. Sendikal bürokrasilerin çıkarlarının ve ikameci siyasi anlayışlarının bir sonucu olarak, Türkiye işçi sınıfı ile emekçileri açısından parçalı ve bölünmüş bir tablo ortaya koyuldu. Kapitalist ekonomik krizin derinleştiği, asgari ücrete ara zam yapılmayacağının açıklandığı, emekçilerin ve emeklilerin sefalet ücretlerine mahkûm olduğu durum karşısında, işçi hareketinin mevcut önderliklerinin bu bilinçli tutumumun sonuçları elbette ağır olacaktı.

    İktidar bu boşluğu -mevcut hoşnutsuzluğun örgütsüzlüğünü- gördü. Ve üçüncü çeyrek, asgari ücrete ara zam yapmama konusunda geri adım atmayan iktidarın, kemer sıkma politikalarını sıkılaştıracağını açıkça ilan ettiği dönem oldu. İktidar, yenilgiyi belki unutmamış ama politik üstünlüğü yeniden ele geçirmişti. Üç sendikal konfederasyonun, öncesinde yapmadıkları ortak hamleyi tabanlarının huzursuzluğu ve basıncıyla geç de olsa ortaya koyması bu dönemde gerçekleşti. Temmuz ayında Türk-İş, Hak-iş ve DİSK’in ortak imzasıyla “İnsan onuruna yaraşır bir yaşam istiyoruz” diyerek emekçilerin ve emeklilerin acil sorunlarını on madde altında ele alan ortak bir açıklama yapıldı. Bunu izleyen süreç, sendikaların tekil miting ve eylemleri ile devam etti. Özellikle işçi havzalarında gerçekleşen eylemler, emekçi kitlelerin hoşnutsuzluğunu açıkça ortaya koyuyordu ama bu gerçeklik, sendikal bürokrasilerin birleşik mücadele önündeki duruşları ile bir kez daha örgütlü ve yaygın bir güce dönüşebilme iradesinden yoksun kaldı. Yine yaz ayları birçok işyerinde sendikalaşma ve insanca yaşayacak ücret talepleri için mücadelelere sahne oldu. Farklı konfederasyonlara bağlı sendikalarda örgütlenen işçilerin sorunları da talepleri de ortaktı. Ama bir kez daha mücadeleleri birleştirecek ortak bir eylem programından yoksundu.

    Yılın son çeyreğine bu koşullarda girmiştik. İç ve dış politikanın malzemelerinden faydalanma kullanma konusunda zaten ustalaşmış olan Tek Adam rejimi, bu dönemi havuç ve sopa yoluyla meşruiyetini yeniden devşirmenin peşinde geçirdi. Emekçilerle adeta dalga geçen ekonomi politikaları, Polonez işçilerinin anayasal hakkını polisiye önlemlerle bastırmaya dönük uygulamalar, grev yasakları, yeniden gündeme gelen kayyum politikaları, “Terörsüz Türkiye” adı altında Kürt sorununa yönelik çözümsüzlük önerileri, aileyi güçlendirme adı altında sunduğu kadın düşmanlığı vd. hepsini aynı bütünün parçaları olarak ele almak gerekiyor. Bugün geldiğimiz noktada reva görülen “asgari ücret zammı” ise -yazının başında da belirttiğim gibi- bu yıl sınıflar mücadelesi açısından oluşmuş dengelerin bariz bir özeti!

    Yeni bir mücadele dönemine doğru…

    Yılın başında beliren iki eğilimden birincisi, bağımsız sınıf politikasına dayalı bir alternatifin yaratılması konusundaki başarısızlığın sonucu olarak, iktidarın emek düşmanı ekonomi politikalarını sürdürmesi lehine ilerledi. Ve iktidar, 2025’te de emekçilere iyi bir şey vaat etmiyor. Ancak bu dengeyi değiştirebilecek en önemli güç yine yanı başımızda; Polonez’de, MKB’de, Tarkett’te, Temel Conta’da, işçilerin kararlı mücadelesinde yatıyor.

    2025’e bu koşullarda ve bu derslerle giriyoruz… Önümüzde her açıdan bir mücadele dönemi olduğu açık! Soru ve görev ise aynı: Bu mücadeleleri tek ve aynı mücadele olarak görmeyi, birleştirmeyi; “insan onuruna yaraşır bir ücret ve yaşam” talebi etrafında bir emek ittifakı çerçevesinde ilerletmeyi başarabilir miyiz?

    AKP Suriye’de abıhayat peşinde

    0

    Beklenmeyen oldu ve yarım asırdır Suriye’yi demir yumrukla yöneten Baas rejimi günler içinde buharlaşarak tarihe karıştı.

    Yeni dönemin nasıl şekilleneceği, sahadaki her bir politik aktörün ülkenin geleceğindeki yerini almak için giriştiği bilek güreşiyle belirlenecek. AKP-MHP iktidarı da bu hengameden kârlı çıkma uğraşında.

    2011’de başlayan ayaklanmanın devrimci barutunu tüketmek için hem Esad hem de emperyalist devletler ve gerici bölge rejimleri çok çaba sarf etti. Kısmen başarıya ulaşarak hareketi zayıflatan ve karakterini çarpıtan güçler arasında Türk egemenleri de başı çekenlerdendi.

    Bu doğrultuda atılan adımların iki esas güdüleyicisi vardı. İlki, sermaye birikiminin zorlamasıyla bölgesel güç olmaya duyulan iştah; ikincisi ise Suriye’deki Kürtlerin konjonktürün sağladığı imkânlardan faydalanarak statü elde etmesini engelleme isteği. Bu hedeflerle yıllardır yapılan mesai Türk egemenlerinin İslamcı silahlı güçlerle farklı düzeylerde yakın ilişkiler kurmasını sağlarken, iç ve dış siyaset ayrımı da hiç olmadığı kadar silikleşti.

    Suriye ordusundan kopan askerlerin kurduğu ÖSO bu ilişkinin rengini verdiği evrim neticesinde Türkiye’nin lejyoner gücü SMO’ya dönüşürken, IŞİD’in Türkiye metropollerinde düzenlediği saldırılar Gezi ve 7 Haziran ile cisimleşen özgürlükçü dalganın ardından gelecek baskı döneminin habercisi oldu. İçeride emekçilerin ve ezilenlerin demokratik hakları kısıtlanır ve ekmeği küçülürken Afrin, El Bab, Cerablus gibi birçok şehir Rojava’daki özerk yönetimi boğmak isteyen Türk devletinin kontrolüne girdi. İşte Türkiye, Suriye’de açılan yeni dönemi bu geçmişin koşulladığı imkân ve risklerle karşıladı.

    HTŞ Halep’e yönelirken durumdan vazife çıkarılarak SMO Rojava’ya yöneltildi. Şimdilik bu taarruz Tişrin barajındaki direnişe çarpıp durmuş vaziyette. Ankara’da ümitler kısmen Trump’ın göreve başlamasıyla güçlerini Suriye’den çekme ihtimaline, kısmen de HTŞ’nin Kürtlere karşı konumlanmaya ikna edilmesine bağlanmış görünüyor.

    Ardı ardına Şam’a giden Kalın ve Fidan’ın ilk gündemi bu olduysa diğer gündemlerinin de Suriye’nin yol haritasında belirleyici olmak; başta inşaat, enerji, ulaşım, silah sektöründekiler olmak üzere Türk şirketlerinin Suriye’nin inşasındaki payını güvenceye almak; Türkiye’nin Akdeniz’deki alan hâkimiyetini artıracak anlaşmaların hazırlanmasını sağlamak olduğu biliniyor.

    Ne var ki evdeki hesap çarşıya uymayabilir. HTŞ, AKP ile yakın temasta olsa da ona SMO gibi göbekten bağlı değil. Üstelik yarının Suriye’sinde HTŞ’nin hükmünün olup olmayacağı da burada yaşanacak politik mücadeleler ile netleşecek. Suriye halkı son sözünü söylemedi, aksine konuşmaya yeni başlıyor.

    Tek Adam rejimi, Suriye’de abıhayat bulacağına inanıyor olabilir fakat emekçiler fetih masallarıyla karınlarının doymayacağının, aksine AKP-MHP’nin bölgede ulaşacağı her emelinin sermayenin yüzünü güldürürken işçi sınıfının yoksullaşmasına; kadınların, Kürtlerin, Alevilerin hak ve özgürlüklerinin daha çok baskılanmasına yol açacağının farkında.

    Katliam Yasasına karşı bir arada yaşamı savunalım

    0

    Büyük tepkilere rağmen AKP-MHP vekillerinin oylarıyla kabul edilen ve ağustos ayında yürürlüğe giren Katliam Yasası’nın yönetmeliği Resmi Gazete’de yayımlandı. Sokakta yaşayan hayvanların toplu katliamına zemin hazırlayan kanunun yönetmeliği belirsiz ve muğlak ifadelerle dolu. Örneğin, barınaklardan köpeklerin yuvalandırılabilmesi için site veya apartman yöneticilerinden izin alınması şartı getiriliyor. Ayrıca, hayvanların toplatılması sırasında uyuşturucu iğne kullanımına ilişkin “veteriner koordinasyonu ile yapılır” ifadesi bir belirsizlik yaratıyor. Yönetmelikte yer alan “hayvanların toplanması sırasında gerekli önlemlerin alınması” ya da “gerekli önlemlere rağmen ölmeleri” gibi ifadeler de net değil. Alınacak önlemlerin ne olduğu, hayvanların hangi koşullarda ölebileceği ve bu süreçlerin nasıl denetleneceği açıklanmıyor.

    Kanunda yer alan ötanazi ifadesi gündeme ilk geldiğinde de tepki çekmişti. “İyi ölüm” anlamına gelen ötanazi kelimesi, tedavi edilemeyecek bir hastalığı olan kişinin acı çekmemesi için yaşamına son verilmesi pratiğine verilen isim. Bu isimlendirmeyi mantıkdışı yapan, bu hayvanların ne tedavi edilemeyecek bir hastalıklarının bulunması ne de bunu talep etmelerinin mümkün olması. Halihazırda sağlıklı olan, yaşadığı belirli bir bölge olan, yaşadığı yerdeki insanlarla bir ilişkiye sahip olan köpeklerin zorla toplatılıp, barınak adı verilen ölüm kamplarına kapatılmaları ve en sonunda öldürülmelerine ötanazi adı verilemez. Ötanazi uygulamasının kendisi ayrı bir tartışma ancak, herhangi bir sağlık sıkıntısı olmayan ve böyle bir talepte doğal olarak bulunamayacak hayvanların öldürülmesi ötanazi değil cinayettir.

    Bu tavır aslında bizim için çok tanıdık. Farklı boyutlarda, farklı zamanlarda ve mekânlarda bu tavrı defalarca gördük ve görmeye devam ediyoruz. Sokaklarımızın temiz, rahat gezilebilen, güvenli olmasının engellenmesinden sorumlu olarak çeşitli gruplar dönem dönem öne çıkarılıyor. Sokakların güvensiz olma sebebi yoksul insanlar, köpekler, göçmenler, translar gibi gösteriliyor. Çünkü içinde yaşadığımız dünya, bize umutla bakacağımız bir geleceği bırakalım artık bunun hayalini bile sunamazken, insanlar beslenme ve barınma gibi en temel haklarına dahi erişmekte zorlanırken, bu krizden doğacak öfkenin kontrol edilmesi gerekiyor. İçinde bulunduğumuz krizin sorumlusu sermaye değil de bu gruplarmış gibi gösterilerek öfke bu gruplara yönlendiriliyor. Köpek katliamı özelinde halkın büyük çoğunluğunun hayvanların toplatılıp öldürülmesine karşı olduğunu gösteren birçok işaret olsa da, bu tartışmanın yapay bir şekilde yaratılması bile esas düşmanın işaret edilmesini engelliyor.

    Bizi insanca bir yaşamdan, insan olduğumuzu ve yaşadığımızı hissettiğimiz anlardan alıkoyan şey sokak hayvanlarının, göçmenlerin, lgbti+ların varlığı değil; sermayenin kâr ve emek sömürüsü üzerine kurulu yapısıdır. Yaşadığımız kentler ancak onları bizler yönettiğimiz zaman güvenli olacaklar. Kentlerimiz üzerinde, hayatlarımız üzerinde söz sahibi olmak için yaşam hakkı elinden alınan ve sömürülen tüm kesimler olarak mücadelemizi birleştirmek, bir arada yaşamı savunmak zorundayız.

    Suriye: “Barışçıl gösterilere evet, özgürlüğe evet, mezhepçiliğe hayır”

    0
    Mezhepçi kışkırtmalara karşı gerçekleşen bir protesto eyleminde kullanılan bu pankartta "Barışçıl gösterilere evet, özgürlüğe evet, mezhepçiliğe hayır!" yazıyor.

    Suriye halkının mezhepçi temelde bölünmesine yönelik son günlerde çeşitli saldırı ve provokasyonlar gerçekleşiyor. Bu konuya ilişkin Suriye Devrimci Sol Akımı’nın yayımladığı açıklamayı paylaşıyoruz. Son yaşananlara ilişkin detaylı bilgilerin yer aldığı açıklamada “mezhepçi bölünmeye” karşı, “özgürlük ve eşitlik temelinde birlik” vurgusu ön plana çıkıyor.

    Lazkiye, Tartus, Humus ve Hama, 25 Aralık Çarşamba günü Halep’in Maysalon bölgesindeki “Ebu Abdullah El-Hüseyin El-Hasibi” türbesinin yakılmasını protesto eden gösterilere sahne oldu. Bu olay, “Saldırganlığı Caydırma” harekâtının ilk günlerinde Askeri Operasyonlar İdaresi’ne bağlı grupların kente girmesiyle başladı.

    Mezhepsel kışkırtma ve protestolar

    Yerel kaynaklar onlarca göstericinin Lazkiye vilayetindeki Cableh, Kardaha ve Lazkiye kentlerinin yanı sıra Tartus kentinde de meydanlara çıktığını bildirdi. Bir başka gösteri de Suriye’nin orta kesimlerindeki Humus kentinin El-Hadara Caddesi’nde gerçekleşti.

    Göstericiler Halep kentindeki “Seyyid Ebu Abdullah El-Hüseyin bin Hamdan El-Hasibi” türbesinin yakılmasını kınayan sloganlar attı.

    Göstericiler yeşil bayraklar (Alevi mezhebinin bayrağı) taşıdı ve bazıları mezhepçi sloganlar attı, ancak bu sloganlar göstericiler tarafından kısa sürede susturuldu ve slogan atanlar kovuldu. Humus’ta Alevilere karşı mezhepçi sloganlar atan küçük grupların Genel Güvenlik Güçleri tarafından dağıtıldığını gösteren videolar yayınlandı.

    Hadise gerçek

    Suriye’deki geçici hükümetin İçişleri Bakanlığı olayın gerçekliğini kabul etti ancak “videonun eski olduğunu, Halep’in kurtarıldığı döneme ait olduğunu ve kimliği belirsiz gruplar tarafından gerçekleştirildiğini” açıkladı. Bakanlık, güvenlik güçlerinin mülkleri ve dini mekanları korumak için çalıştığını ve bu tür videoların yeniden dağıtılmasının amacının “Suriye’nin içinden geçtiği bu hassas aşamada Suriye halkı arasında fitne çıkarmak” olduğunu ekledi.

    Bakanlık, Suriye kıyılarındaki “eski rejim kalıntılarının” bu söylentileri istismar etmeye çalıştığını ve “İçişleri Bakanlığı’ndaki güçlerimizi hedef aldığını, bunun sonucunda çok sayıda şehit ve yaralı olduğunu” belirtti. Durumu istikrarsızlaştırmayı ve iç barışı bozmayı amaçlayan söylentilerin yayılmasına karşı uyarıda bulunarak, vatandaşların ve mallarının güvenliğini bozanların peşine düşeceğini ve adil bir şekilde cezalandırılmaları için adalete teslim edeceğini teyit etti.

    Türbe görevlileri tarafından yapılan açıklama

    Türbe görevlileri bir açıklama yayımlayarak dolaşıma sokulan saldırı görüntülerinin eski olduğunu doğruladı. Açıklamada şu ifadelere yer verildi: “Tüm halkımıza ve kardeşlerimize (…) dolaşıma sokulan görüntülerin bugünkü tarihe ait olmadığını, Halep’e giriş sırasında meydana geldiğini bildiririz. Bu eylemden sorumlu olanları kontrol etmek ve hesap sormak için derhal toplum büyükleri ve ilgili makamlarla temasa geçtik.”

    Açıklamada “itidal, akılcılık ve bilgelik çağrısında bulunularak, yetkililerle temas halinde olan toplum büyüklerinin bu saldırıdan sorumlu olanları sorumlu tutmaları ve bu tür eylemlerin tekrarlanmasını önlemeleri” istendi.

    Heyet Tahrir Şam’a (HTŞ) bağlı grupların Humus’taki mahallelerde devriye gezerek fitneyi bastırmak amacıyla “Labbayka Ya Khasibi” (Emrine amadeyiz, Hasibi) sloganları attığı videolar da sosyal medyada yayıldı.

    Bir göstericinin ve birkaç güvenlik personelinin öldürülmesi

    İçişleri Bakanlığı, Lazkiye, Kardaha, Tartus, Humus, Cableh ve Banyas kentlerinde 12 saate kadar sokağa çıkma yasağı ilan ederken, İçişleri Bakanlığı’na bağlı Genel Güvenlik güçleri de yoğun bir şekilde bölgeye sevk edildi. Bir göstericinin ve birkaç güvenlik personelinin öldürülmesinin ardından güvenliği yeniden tesis etmek üzere gösterilere sahne olan bölgelere büyük takviye birlikler gönderildi.

    Şam FM Radyosu, devrik Suriye rejimi unsurlarının Humus’ta göstericilere ve genel güvenlik güçlerine ateş açması sonucu bir göstericinin ve çok sayıda güvenlik personelinin öldüğünü, diğerlerinin de yaralandığını bildirdi. Suriye İçişleri Bakanlığı birkaç genel güvenlik mensubunun öldüğünü doğruladı.

    Yerel kaynaklar yayın organımıza, Tartus kırsalındaki Hirbet el Maaza köyünde bir güvenlik gücünün Tümgeneral Muhammed Kanjo’yu tutuklamaya gittiği sırada kimliği belirsiz saldırganların açtığı ateş sonucu birkaç güvenlik görevlisinin öldüğünü söyledi.

    Devrik rejim sırasında Askeri Adalet Dairesi Başkanı ve Suriye’deki Saha Mahkemesi Başkanı olan Kanjo, Suriye devrimi yıllarında Suriyeli tutuklulara, siyasi figürlere ve rejim muhaliflerine karşı onlarca ölüm cezası vermişti. Ayrıca Sednaya hapishanesinin ve burada verilen ölüm cezalarının ana sorumlusu olarak kabul edilmektedir. “Esad rejiminin Suriye halkına karşı işlediği zulümlerde suç ortaklığı yaptığı suçlamasıyla” ABD, Avrupa ve İngiltere’nin yaptırım listelerine dahil edilmiş durumda.

    Besanada: Mezhepçiliğe karşı bir kale

    Lazkiye kırsalındaki Besanada bölgesinde halk, Saliba bölgesinden (Sünni bir bölge) bir adamı kaçıran ve Besanada’da öldürerek olayı mezhep çatışmasına dönüştürmeyi amaçlayan üç genci yakalamayı başardı. Ancak Besanada’daki halkımızın duyarlılığı ve sorumluluğu sayesinde, adamı sağ salim evine geri götürdüler, arabasını ve parasını hiçbir kayıp olmadan kendisine teslim ettiler ve kaçıranları HTŞ’ye teslim ettiler.

    Masyaf’ta protestolar

    Hama’nın kuzeybatı kırsalındaki Masyaf kenti de salı günü üç hakiminin öldürülmesini kınayan bir protestoya sahne oldu. Katılımcılar Suriye’nin birliğini ve suikastın faillerinden hesap sorulması gerektiğini savunan sloganlar attı.

    Yerel bir kaynak, yabancı silahlı kişilerin göstericileri zorla dağıtmaya çalıştığını, bunun da halkı kızdırdığını ve halk ile yabancı silahlı kişiler arasında olası bir çatışmayı önlemek için şehrin ileri gelenlerinin müdahalede bulunduğunu belirtti.

    Hıristiyan hakları için protestolar

    Fransız haber ajansı, sosyal medyada yayılan ve maskeli kişilerin Hama vilayetindeki Ortodoks Hıristiyanların çoğunlukta olduğu Sakilbiye kentinde bir Noel ağacını yaktığını gösteren videonun ardından yüzlerce Suriyeli Hıristiyan tarafından 23 Aralık Pazartesi günü kendiliğinden gece protestoları düzenlendiğini bildirdi. Salı günü Şam’dan Bab Şarki’deki Rum Ortodoks Patrikhanesi merkezine doğru yürüyen göstericiler Hıristiyanlar için güvence talep eden sloganlar attı.

    Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, Noel ağacını ateşe veren savaşçıların “Ensar El Tevhid Cihatçı” grubuna mensup yabancı savaşçılar olduğunu duyurdu.

    Halep Süryani Ortodoks Metropoliti Boutros Kassis, Alhurra’ya verdiği demeçte bu olayın tüm Suriyeli gruplar tarafından reddedilmesi ve kınanması gerektiğini belirterek, tüm etnik köken ve mezheplerden Suriyelilerin hakları için yeni anayasaya saygı gösterilmesi gerektiğini vurguladı. Anayasanın dini özgürlükleri ve kadın haklarını güvence altına alması gerektiğini vurguladı.

    Suriye Devrimci Sol Hareketi Genel Koordinatörü tüm Suriyelilere bir çağrı yayınladı

    Suriyeli bir yurttaştan çağrı:

    “Ülkedeki durumun daha da kötüye gitmesini önlemek için… Şam’daki siyasi yönetimi, güçlerinin sivilleri provoke etmesini ve dini ya da etnik sembollerini hedef almasını engellemeye çağırıyorum… Özellikle de barışçıl gösterilere silahla karşılık verme hatasına (suçuna) düşmemeleri çağrısında bulunuyorum, bu gösteriler ya da sloganları hakkındaki görüşümüz ne olursa olsun.”

    Görünen o ki kötü niyetli odaklar Suriyelileri, tüm Suriyelilere ve geleceklerine zarar verecek yıkıcı bir mezhep savaşına sürüklemeye çalışmakta, Esad rejiminin düşmesinin ardından kısa bir süre önce elde ettikleri özgürlüklerini kutlamalarını engellemekte ve tüm evlatları için özgür ve demokratik bir Suriye inşa etme yönündeki tarihi fırsatın önünü kesmektedir.

    Esad rejiminin düşmesiyle birlikte hiçbir mezhep ya da grup tek başına zafer kazanmamıştır. Aksine tüm Suriye halkı, dini, etnik kökeni ya da cinsiyeti ne olursa olsun kendisine karşı çıkan hiç kimseyi şiddet ve zulmünden esirgemeyen baskıcı bir rejimden kurtulmuş ve zafer kazanmıştır.

    Suriye’nin bugün tüm oğullarına ve kızlarına ihtiyacı var. Suriye’nin bugün bilge insanlarına ihtiyacı var. Suriye’nin bugün tüm nefret dolu mezhepçi ve ırkçı seslere kapısını kapatması gerekiyor. Suriye’nin bugün siyasi, demokratik, sendikal ve toplumsal güçlerini etkin bir şekilde yükseltmeye ihtiyacı var.

    Suriye’nin bugün acilen Suriye’nin tüm siyasi ve toplumsal kesimlerini temsil eden kapsamlı bir geçiş hükümetine ihtiyacı var.

    Bugün Suriye’nin silahlarla diyalogdan; eleştiri ve özgür siyasi, sendikal ve toplumsal eylem yoluyla diyaloğa geçmeye ihtiyacı vardır.

    Sadece kendilerinin kazandığını düşünenlere şunu söylüyoruz:

    Hiç kimse tek başına kazanmadı; zafer tüm Suriye halkına aittir.

    Ayrıca Esad ailesinin suç rejimi ve onun her mezhep ve etnik kökenden yandaşları dışında hiç kimse yenilmemiştir.

    Suriyeliler, herhangi bir taraftan gelen aşağılayıcı, saldırgan ya da baskıcı eylemlere karşı örgütlü, özgür ve barışçıl protestolarla karşı koyma hakkına sahiptir. Bu hak, Suriye halkının tüm Suriyeliler için yaptığı fedakârlıklarla kazanılmıştır.

    Bu faaliyetlerin daha etkili olabilmesi için sadece yerel değil ulusal düzeyde bir birlik gerekmektedir.

    Sahil şeridindeki halkımıza

    Nihayet, size köle ve top mermisi muamelesi yapan cani bir rejimin zincirlerinden kurtuldunuz. Devrik Esad rejimi, politikalarına karşı çıkan oğullarınızı ve kızlarınızı onlarca yıl boyunca aç bırakan, yoksullaştıran, baskı altında tutan, tutuklayan ve birçoğunu işkence altında öldüren bir rejimdi. Otoritesini, yolsuzluğunu ve sefahatini savunmak için on binlerce çocuğunuzu ölüme ve yaralanmaya sürüklerken, yakın zamanda tiran ve ailesinin kaçışıyla öğrendiğiniz gibi, asıl derdi servetinizi yağmalamak ve ülke dışına kaçırmaktı.

    Sahil şerindeki halkımıza

    Esad rejiminin ve yandaşlarının yıkılmasıyla birlikte bugün tüm Suriyeliler gibi siz de kölelik sisteminden özgürlüğün enginliğine geçtiniz. Bu yüzden özgürlükten korkmayın.

    Özgürlükten korkmayın.

    Suriye’de yeni dönemin dinamikleri

    0
    Yarmuk Filistin mülteci kampı, Suriye

    Suriye’de Esad rejiminin 8 Aralık’ta devrilmesinin ardından gelişmeler baş döndürücü bir hızla ilerliyor. Heyet Tahrir el Şam (HTŞ) yeni süreci politik olarak domine etmeyi şimdilik başarırken, geçici ve fiili devlet başkanı gibi hareket eden Colani (Ahmet El Şara) eski başkanlık sarayında, neredeyse hiç durmaksızın uluslararası ve yerel delegasyonları ağırlıyor. Burjuva medya çoğunlukla yeni dönemi Colani’nin kıyafet değişimi üzerinden magazinleştirirken, herkesin aklındaki temel soru, sürecin nasıl ve nereye evrileceği.

    Politik “geçiş”

    Esad rejiminin yıkılmasının ardından geçici hükümet, diğer muhalefet kesimlerinin temsili olmaksızın, HTŞ tarafından oluşturuldu. Oldukça pragmatik bir politika izleyen Colani önderliği, eski Baas bürokrasisini tümüyle tasfiye etmek yerine, onu mümkün olduğunca içermeye çalıştı. İdlib vilayetini yöneten hükümetin başbakanlığından Suriye geçici hükümetinin başbakanlığına geçen Muhammed el Beşir, genel seçimlerin 1 Mart 2025’te yapılacağını açıkladı. Colani ise diğer politik ve toplumsal kesimleri kapsayacak bir Ulusal Diyalog Konferansı’nın gerçekleştirileceğini duyurdu.

    Önümüzdeki dönemin en belirleyici gündemi hiç şüphesiz siyasal demokrasi olacak. Dinsel ve ulusal azınlıkların, kadınların hakları garanti altına alınacak mı? Örgütlenme ve ifade özgürlüğü tesis edilecek mi? Siyasi partiler seçimlere serbest ve eşit koşullarda girebilecek mi? Konformistler HTŞ’nin bunları gerçekleştirmeyeceğini söyleyerek kafalarını omuzlarının arasına gömüyor. Devrimciler ise, bütün bu başlıkların politik mücadelenin bir konusu olduğunun bilincinde olarak bu doğrultuda savaşmak için kolları sıvıyor. HTŞ başta olmak üzere hiçbir burjuva önderlikten beklentisi bulunmuyor. Yalnızca, kahramanca bir mücadeleyle barbar bir diktatörlüğün yıkımını sağlamış bir halkın basiretine güveniyor. Devrimci bir politik seçeneğin inşası için harekete geçiyor.

    Ekonomik yeniden inşa

    Esad rejimi Suriye’ye sadece insani değil aynı zamanda devasa bir ekonomik yıkım miras bıraktı. Son yıllarında rejimin Suriye lirasını serbest düşüşe bırakmasıyla para gerçek anlamıyla pula dönüştü. Halkın yüzde 90’ından fazlası ağır yoksulluk içinde kıvranırken, rejimin himayesi altına tuttuğu toplumsal kesimler dahi gıdaya, enerjiye ulaşamaz hale geldi. Bu enkaz emperyalist ülkelerden “dış yatırım” çekerek değil, halkın ihtiyaçlarını önceleyen antikapitalist bir programla kaldırılabilir. Esad oligarşisinin tüm varlıklarının tazminatsız kamulaştırılması, ülkedeki yıkımın baş sorumlularından İran ve Rusya’ya borçların iptali, bu ülkelerle ilişkili şirketlere tazminatsız el konulması, kamu borç ödemelerinin durdurulması ve tüm bu kaynakların halkın acil ihtiyaçlarının karşılanması için merkezi bir planlama temelinde kullanılması mevcut yıkımın dayattığı nesnel ve acil görevlerdir.

    Golan, Gazze ve Yarmuk

    Bu döneme damgasını vuran bir diğer gelişme, Siyonist İsrail’in artan saldırganlığıydı. Esad’ın devrilmesinin hemen ardından gerçekleştirdiği onlarca hava saldırısıyla İsrail, Suriye’nin önemli altyapı tesisleriyle hava ve deniz kuvvetlerinin neredeyse tamamını imha etti. Dahası, işgal altında bulundurduğu Golan Tepeleri’nin ötesine geçerek stratejik Hermon Dağı ve Lübnan-Suriye sınırlarındaki geçişleri kapsayan yeni bölgeleri ele geçirdi. Yarmuk Havzası’nda işgali protesto eden halka İsrail askerleri ateş açtı ve bir kişi yaralandı.

    HTŞ yönetimi şu ana dek İsrail saldırılarına karşı oldukça düşük profilde açıklamalar yapmakla yetindi. Colani bunu “Suriye’nin savaştan yorgun durumu, yıllar süren çatışma ve savaştan sonra yeni çatışmalara izin vermiyor,” şeklinde gerekçelendirdi. Suriye’nin bugünkü durumunun İsrail’le açık bir askeri çatışmaya izin vermediği iddia edilebilir. Bununla birlikte, Suriye halkının geniş kesimleri Filistin halkının daima yanındadır ve Siyonist devletin Golan Tepeleri’ni işgalini asla unutmamıştır. Suriye halkı İsrail’in katliamlarından kaçmak zorunda kalan Filistinli mültecilere daima kapılarını açmış, başta Yarmuk mülteci kampı olmak üzere Filistinliler Suriye’nin birçok yerinde uzun yıllar yaşamışlardır. İsrail’in bugünkü saldırıları da Suriye halkında derin bir öfke yaratmaktadır. İsrail’in saldırganlığı her şeyden önce bu öfkenin politik olarak seferber edilmesiyle durdurulabilir. Dolayısıyla, HTŞ yönetiminin İsrail saldırganlığı karşısındaki politik ve diplomatik tutumu “Suriye halkının yorgunluğundan” değil kendi uzlaşmacı, işbirlikçi ve pragmatist politikalarından kaynaklanmaktadır.

    Öte yandan tüm bu süreci ABD ve İsrail’in komplosu olarak görenler, İsrail’in Suriye’deki saldırılarını ve askeri ilerleyişini bunun bir kanıtı olarak sundular. Bu anlayış, bölgede İran, Esad rejimi, Hizbullah ve Filistin örgütlerinden oluşan bir “direniş ekseni” olduğu varsayımından yola çıkıyor. Oysa, başka pek çok yerde belirttiğimiz gibi, Esad rejimi İsrail’e karşı söylemlerin ötesine geçerek son 50 yılda tek bir kurşun sıkmazken, Siyonizm de 2011’den bu yana hiçbir zaman Esad’ın yıkılmasından yana olmadı. İsrail’in yok ettiği Suriye Hava Kuvvetleri Golan Tepeleri’ni geri almak, Gazze soykırımını engellemek için tek bir sorti dahi yapmadı. Ancak Suriye halkını katletmek için sayısız operasyon düzenledi. Devrimin ardından Esad rejiminin yanında yer almadığı için Yarmuk bizzat rejim tarafından yıkıldı. Rejimin düşmesinin ardından sadece Sednaya Hapishanesi’nden 630 Filistinli tutsak çıktı. Suriyeli bir devrimcinin dediği gibi “Özgürlük Gazze, Yarmuk ve Golan’ın ortak kaderidir”.

    Diktatörler düşerken

    Esad diktatörlüğünün düşmesi bölgenin diktatörlerini, monarklarını, otoriter liderlerini sevindiren bir gelişme olmadı. Aralarındaki en mutsuzları şüphesiz molla Hamaney ve Putin. İran milisleri ve Rus askerleri ülkeden neredeyse tamamen çekildi. Rusya, donanmasını Tartus’tan çekmeye başlarken bu bölgedeki üssünü tamamen kaybedebilir. Mısır diktatörü Sisi bir diğer mutsuz kişi. Devrimlerin bulaşıcılığını geçmiş deneyimlerinden çok iyi bilen Sisi, Mısır’da yeni bir protesto dalgasından endişeli. Esad’ın devrilmesini kutlamak isteyen Suriyelileri tutuklatması da şüphesiz bundan kaynaklanıyor. Yakınlarına “Endişelenmeyin. Çünkü benim ellerimde kimsenin kanı yok,” açıklaması da bu endişeden gelen bir dil sürçmesi olabilir. Petrol monarşileri ise Suriye’de demokratik, halk egemenliğine dayanan bir siyasal rejimin ortaya çıkmasından ve böyle bir rejimin başta kendi halkları olmak üzere bölgeye örnek olmasından kaygılılar. Erdoğan yönetiminin öncelikli kaygısı ise Kürtlerin kalıcı bir özyönetime kavuşmasını engellemek veya en azından bu sürecin kendi himayesi, kontrolü altında gerçekleşmesini sağlamak.

    Demokratik hakların tesisi, ekonominin emekçi halktan yana planlanması, milyonlarca mültecinin geri dönebileceği koşulların sağlanması ve ülkenin dış güçlerden tamamen temizlenmesi, Suriye’de yeni dönemin temel dinamiklerini oluşturuyor. Bu dinamiklerin ne şekilde evrileceği siyasi arenada verilecek mücadeleyle belirlenecek. Tam da bu nedenle, sosyalist bir siyasi seçeneğin hızla inşa edilmesi hayati bir öncelik kazanıyor. Son bir haftada kayıpların bulunması, kadın haklarının güvence altına alınması ve İsrail’in saldırganlığına karşı gerçekleşen protestolar; çeşitli bölgelerde inşa edilmeye çalışılan yerel komiteler bu seçeneğin yükseleceği toplumsal kanalları gösteriyor.

    Grev yasakları değil metal işçileri kazanacak!

    0

    Aralık ayının başında işveren sendikası MESS ile Birleşik Metal-İş arasında süren, 5 işletme ve 9 fabrikayı içeren toplu sözleşme görüşmeleri tıkanınca ilgili işyerlerinde grev kararı alındı. Yoksulluk sınırının altında maaş alan metal işçilerinin toplu sözleşme görüşmelerinde talepleri yüzde 125 oranında zam yapılmasıydı. Öte yandan MESS, yüzde 40 oranında bir zam teklif etmişti. Masadaki anlaşmazlık işyerlerine grev pankartını astırdı.

    Bu işyerlerinden biri olan Hitachi Energy’de başlayan grevin 10. gününde grevler “milli güvenliği bozucu nitelik” arz ettiği için Cumhurbaşkanı kararı ile ertelendi. Bir başka ifade ile rejim, metal sektöründeki grevleri yasakladı! Elbette yasağın milli güvenlikle bir ilgisi yok. Bu karar, rejimin bir yandan asgari ücret görüşmelerinin gölgesinde bir grev dalgası istemediğini; öte yandan patronlar örgütü MESS lehine her türlü hukuksuzluğu yapabileceğini göstermiş oldu.

    Birleşik Metal-İş öncülüğünde greve çıkan işçiler rejimin yasaklamasını tanımadı ve fiili greve çıktı. Biz bu yazıyı yazarken, yasaklamanın 10. gününde Hitachi’de grev başarıyla sonuçlandı. Öte yandan GE Grid Solutions, Schneider Electric ve Arıtaş Kriyojenik işletmelerinde grev, yasaklamaya rağmen sürüyor.

    Türkiye’de son yıllarda rejimin önemli özelliklerinden birisi işçi sınıfının örgütlülüğüne ve eylemlerine dönük tahammülsüzlüğü olmaya devam ediyor. Özellikle büyük ölçekli işletmelerin yoğun olduğu ve işçi sınıfının en örgütlü kesimlerinin çalıştığı metal sektöründe grev yasaklamaları artık rutin hale geldi. Öte yandan bu yasaklara karşı hem sendikanın hem ilgili işyerindeki işçilerin tutumu oldukça kritik. Hatırlayacağımız üzere 2 sene önce Bekaert’te başlayan grev yasaklanmış, yasağı tanımayan işçiler grevlerini kazanımla sonuçlandırmıştı. Bugün de yasaklamalar karşısında benzer bir ısrarın olmasını oldukça önemli buluyoruz.

    Rejimin grev yasaklarının sendikalaşma önündeki engellemelere bir katkı olduğunu da gözden kaçırmamak gerek. Zira sendikanın temel işlevlerini; toplu sözleşme ve grev hakkını anlamsızlaştırma yönündeki bu girişimler sendikal örgütlenmeyi zayıflatma amacı da güdüyor. Polonez işçilerinin sendikalaştığı için işten atılması ve karşılarına her yerde polisin dikilmesi, asgari ücretin reel olarak sürekli azalması, çalışan nüfusun ezici çoğunluğunun asgari ücret bandında maaş alması ya da metal sektöründeki grev yasaklamalarının aynı programın ürünü olduğunu düşünüyoruz. Bu program emekçilere yoksulluk ve baskı dışında bir şey sunmuyor; MESS gibi patron sendikalarının çıkarlarını savunuyor.

    Rejimin işçi düşmanı programı ve politikaları karşısında kolay yoldan bulunacak yanıtlar yok. Grev ve örgütlenmenin önündeki her türlü engelin kaldırılması için mücadele yürütmek şu an önümüzdeki en önemli görev. Diğer yandan, metal işçilerinin Hitachi’deki örneğindeki gibi kazanımların çoğalması, yeni kazanımlar için önemli bir moral kaynağı olacaktır.

    “13,5 yıl + 1 hafta: Esad’ın ardından Suriye” etkinliği gerçekleşti

    0

    İşçi Demokrasisi Partisi, 14 Aralık’ta Suriye’deki son gelişmeleri değerlendirmek adına bir etkinlik düzenledi. “13,5 yıl + 1 hafta: Esad’ın ardından Suriye” başlığı ile yapılan toplantıda İDP adına Görkem Duru ve Atakan Çiftçi birer sunum gerçekleştirdi. Bunun dışında başta İDP’nin 2011 Suriye devrimci ayaklanmasından bu yana iletişimde olduğu Suriye Demokratik Sol Partisi üyeleri ve yine bazı Suriyeli aktivistler de toplantıya katıldı.

    Etkinlikte ilk konuşmayı Görkem Duru yaptı. Duru’nun konuşması daha çok 13,5 yıllık süreç üzerineydi. 2010 yılı Aralık ayında Tunus’ta başlayan ve hızlı bir şekilde bölgenin tüm ülkelerine yayılan Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimci sürecini açığa çıkaran koşulların aktarımıyla başlayan konuşma, bölge halklarını kapitalist diktatörlük rejimlerine karşı seferber olmaya iten taleplerin anlatımıyla devam etti. Keza 2011 yılı Mart ayına gelindiğinde Tunus ve Mısır’da diktatörlük rejimlerinin devrilmesini sağlayan ayaklanmalar, benzer taleplerle Suriye’de de Esad rejimine karşı halk ayaklanmasını tetiklemişti. Duru, konuşması boyunca İDP’nin ve parçası olduğu dünya partisi İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) başta Suriye olmak üzere, devrimci süreç boyunca bölge halklarının mücadeleleriyle dayanışmak, bölge sosyalistleriyle birlikte emekçi halkların taleplerinin gerçekleşmesini mümkün kılacak bir alternatifin inşası adına örgütlenen kampanya ve uluslararası toplantılara sıkça atıfta bulundu.

    Dünya solunun önemli bir kesiminin kampçı okumalar, yanlış emperyalizm tahlilleri, aşamacı devrim kavrayışları ve kitle-devrimci parti ilişkilerindeki hatalı perspektiflerinin bileşimiyle eksik, çarpık ve yanlış değerlendirdiği bölge devrimci süreci boyunca İDP ve İUB-DE’nin ayaklanmaları destekleme ve devrimci önderlik krizine müdahale etme politikaları konuşmanın merkezindeydi.

    Keza ayaklanmalar bir kez başladığında, bölge ülkelerinin önemli bir kısmına yayılması ve Tunus ve Mısır’da diktatörlükleri devirmesi, emperyalizmi ve bölge ülkeleri bu ayaklanmaları bastırmak, yolundan çıkarmak adına farklı taktiklere başvurmaya itmişti. Bu taktikler Tunus’ta demokratik gericilik, Mısır’da askeri darbe girişimi ve Suriye’de ise iç savaş olarak karşımıza çıktı. Nasıl devrimci bir ayaklanma enternasyonalist devrimcilerin bu ayaklanmaların başarıya ulaşabilmesi adına müdahalesini, desteğini, dayanışmasını zorunlu kılıyorsa, kendi kapitalist sömürü düzenlerinin tehlike altında olduğunun farkında olan bölge ülkeleri ve emperyalizm de karşıdevrim cephesinin inşası için çaba gösterdi.

    O günden bu yana politikamızın temel eksenini de tıpkı Suriyeli devrimcilerde olduğu gibi, Esad rejimine, emperyalizme, radikal İslamcı gruplara ve bölge ülkelerinin müdahalesine karşı Suriye halkıyla dayanışma oluşturdu. Çünkü birçokları görmek istemese de Suriye’de yukarıda sayılanların hepsine aynı anda karşı olabilen ve ‘halk rejimin yıkılmasını istiyor’ talebini halen sahiplenen bir halk mevcut.

    Özellikle bölge ülkeleri ve emperyalizmin müdahaleleriyle sahada yaşanan dönüşümler, devrimcilerin talep ve mücadelelerinde de sürekli bir dönüşümü zorunlu kıldı. Duru, konuşmasına 2011 yılından bugüne kadar Suriye devrimci ayaklanmasında İUB-DE’nin politikasının dönüşümlerini anlatarak devam etti: “2011 Mart ayında başlayan halk ayaklanması karşısında ilk tutumumuz, baskıcı diktatörlük rejimi karşısında Suriyeli emekçi halkların mücadelesine destek, Suriyeli ve Kürt emekçiler arasında Esad rejiminden kopuş için birliğin oluşturulabilmesi ve kitle hareketinin inşa ettiği Yerel Koordinasyon Komiteleri’nin geliştirilebilmesiydi. 2011 yılı sonuyla birlikte Esad rejiminin katliamları ve bölge ülkelerinin, emperyalizmin müdahaleleri süreci bir iç savaşa sürükledi. O günden bu yana politikamızın temel eksenini de tıpkı Suriyeli devrimcilerde olduğu gibi, Esad rejimine, emperyalizme, radikal İslamcı gruplara ve bölge ülkelerinin müdahalesine karşı Suriye halkıyla dayanışma oluşturdu. Çünkü birçokları görmek istemese de Suriye’de yukarıda sayılanların hepsine aynı anda karşı olabilen ve ‘halk rejimin yıkılmasını istiyor’ talebini halen sahiplenen bir halk mevcut.”

    Keza bu halk iç savaş sırasında görece görünmez kılınmaya çalışılmış olsa da 8 Aralık 2024 tarihinde Esad rejiminin düşüşüyle birlikte yeniden sokaklara döküldü. Duru, konuşmasını son bir haftalık süreçte ülkenin farklı şehirlerinde düzenlenen eylemlerden görsellerle sonlandırarak sözü Atakan Çiftçi’ye bıraktı.

    Çiftçi’nin konuşmasının merkezinde 1 hafta ve Suriye’nin geleceği vardı. Çiftçi konuşmasına “Suriye’de rejimin şiddeti, bölge ülkeleri ve emperyalizmin müdahaleleri ve iç savaşın sonucu çarpıtılmış önderlikler açığa çıksa da bugün Esad rejiminin devrilmesini yaratan en temel etmen bizce 2011 yılında başlayan süreç ve Suriye halkının rejimi kabul etmiyor oluşuydu,” diyerek başladı. Sonrasında İslamcı burjuva HTŞ öncülüğünde başlayan askeri operasyon sürecini ve Esad rejiminin beş gün içerisindeki çöküşünün detaylarını aktardı. Bu noktada özellikle 7 Ekim 2023’te başlayan El Aksa Tufanı ile birlikte bölgedeki yeni durumun önemini vurguladı. Yine bugüne kadar Esad rejiminin ayakta kalmasında başat rolü oynayan Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesi ve İsrail’in Lübnan’a saldırısıyla Esad rejiminin ikinci temel dayanağı Hizbullah ve İran rejiminin odaklarını Suriye’den çekmesinin bu 1 haftanın temel belirleyenlerinden biri olduğunu belirtti.

    Esad rejiminin beklenenden hızlı bir şekilde çöküşünün ardında bu dinamiklerin yanında, son üç yıllık süreçte uyguladığı şiddetli ekonomik saldırı politikalarının ve bunun diktatörlük rejiminin arkasında konumlanan güçlerde dahi yarattığı hoşnutsuzluğun da etkisi vardı.

    Çiftçi konuşmasında HTŞ’nin askeri operasyonun başını çekmesine rağmen bazı bölgelerde, özellikle güneyde, Dera ve Süveyda gibi 2011 yılında ayaklanmanın başladığı şehirlerdeki yerel halkın da bir yandan Esad rejimine karşı sokağa çıktığını ve aynı zamanda HTŞ’yi de sahiplenmediğini vurguladı. Keza, askeri operasyon devam ederken, Şam’a ilk girenler de Dera ve Süveyde halklarıydı.

    Çiftçi konuşmasını Esad rejiminin devrilmiş olmasının Suriye emekçi halkları için olumlu yanlarını ve İslamcı burjuva HTŞ önderliğinde yeni rejimin inşasının barındırdığı tehlikeleri ve tüm sürecin çelişkili yanlarını aktararak sürdürdü. 54 yıllık diktatörlük rejiminin yıkılmış olması sadece Suriye değil, aynı zamanda bölge halkları için de oldukça önemli. Uzun soluklu bir iç savaşın ardından Esad’ın çöküşü, ülke emekçi halklarının taleplerini yeniden dile getirmesinin, örgütlenmeye başlaması adına da önemli bir etmen olacak. Önemli bir kesimi hapishanelerde yer alan Suriyeli sosyalistlerin serbest kalması ya da önemli bir kesimi sürgüne gitmek durumunda kalan aktivistlerin yeni sürece 2011’in taleplerini sahiplenerek dahil olma çabaları da bu sürecin en önemli olumlu yanlarından.

    Ancak Esad’ın çöküşünün ardından yeni rejimin inşası da önemli tehlikeler ve karşısında mücadelenin örgütlenmesi gereken önemli başlıkları barındırıyor. Çiftçi, konuşmasının son bölümünde bu noktaları detaylı bir şekilde belirtti.

    Öncelikle, Esad’ın kendisi çökmüş olsa da Baas rejiminin artıklarının önemli bir kesimi yeni rejimin inşasında rol alabilmek adına HTŞ ile ilişki halinde. Öte yandan Suriye’de halen bölge ülkelerinin ve emperyalizmin askeri varlığı devam ediyor. Örneğin Türkiye, tarihsel Kürt düşmanı politikası uyarınca SMO üzerinden Suriye’deki Kürt bölgelerinde kendi ajandasını uygulama çabası içerisinde. Ve El Kaide’nin Suriye uzantısı El Nusra’dan koparak inşa edilen HTŞ’nin İslamcı burjuva karakteri, inşa edilecek yeni rejime karşı Suriyeli emekçi halkların birlik halinde müdahalesini, taleplerini ve bu talepler ekseninde mücadelesini zorunlu kılıyor.

    Çiftçi’nin konuşmasının ardından söz alan Suriye Demokratik Sol Partisi üyesi mücadele dostumuz da konuşmasında bu noktalara değindi. Suriye’nin yeni anayasası kim tarafından ve nasıl yazılacak? Geçiş süreci nasıl örgütlenecek? Kadınların talepleri bu süreçte nasıl yankısını bulacak? “Demokratik geçiş” adı altında kitlelerin sosyal ve ekonomik talepleri görmezden mi gelinecek? Bu ve benzeri sorular gerek Suriye Demokratik Sol Partisi’nden mücadele dostumuzun sözünde gerekse de salondan tartışmaya katkı için söz alan katılımcıların sözlerinde cevaplanmaya çalışıldı.

    Suriye’de yeni dönemin en temel görevlerinden biri HTŞ’ye ve Baas rejiminin artıklarına karşı mücadelenin örgütlenebilmesi. Bu ise hem demokratik hem de ekonomik ve sosyal talepler eksenli bir acil eylem programını ve bu perspektifle aktivistlerin, Suriyeli devrimcilerin bir araya gelmesinin olanaklarını yaratmaktan geçiyor.

    Etkinliği kapatırken yaptıkları konuşmalarda Duru ve Çiftçi de benzer bir noktayı vurguladı: “Suriye’de yeni dönemin en temel görevlerinden biri HTŞ’ye ve Baas rejiminin artıklarına karşı mücadelenin örgütlenebilmesi. Bu ise hem demokratik hem de ekonomik ve sosyal talepler eksenli bir acil eylem programını ve bu perspektifle aktivistlerin, Suriyeli devrimcilerin bir araya gelmesinin olanaklarını yaratmaktan geçiyor. Örgütlenme, sendika ve siyasi parti kurma özgürlüğü, savaş suçuna ve yolsuzluğa bulaşmış eski rejim artıklarının şeffaf ve halk denetiminde yargılanması, kadın haklarının ve başta Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı dahil Suriyeli tüm etnik unsurların haklarını garanti altına alabilecek yeni bir anayasa için Kurucu Meclis eksenli mücadele, Esad ve yandaş oligarşisinin dış borçlarının iptali, Esad döneminde özelleştirilen tüm kuruluşların kamulaştırılması gibi talepleri tartışarak böylesi bir eylem programını hazırlamak gerekiyor. Ve yine 2011 yılının Yerel Koordinasyon Komiteleri deneyiminin Suriyeli halkların bilincinde taze olduğunu ve bugün de Esad rejiminin yıkılmasının ardından Humus, Hama, Selamiye gibi şehirlerde benzeri halk organlarının inşa edilmeye çalışıldığını biliyoruz. O nedenle hem bu organlarla hem de Suriyeli devrimcilerle birlikte bir mücadele programı etrafında 2011’in taleplerini mümkün kılacak bir alternatifi inşa etmek temel hedefimiz olmalı.”

    Hükümet emekçileri enflasyona ezdirdi, zenginler mutlu

    0

    Asgari ücret yüzde 30’luk bir artışla 22.104 TL olarak ilan edildi. Tartışmalı TÜİK enflasyonu dahi kasım ayında yıllık yüzde 47,09 olarak duyurulmuştu. TÜRK-İş’in kasım ayına dair yaptığı hesaplamalara göre bir işçinin aylık yaşama maliyeti 26.712 TL iken açlık sınırı, açıklanan asgari ücretin hemen ensesinde duruyor: 20.562 TL…

    Erdoğan her ne kadar emekçileri enflasyona ezdirmediğini iddia etse de tablo net. Hükümet, emekçileri enflasyonla ezme yeminini tutuyor. Peki bu acı durum karşısında herkes mi mutsuz? Hayır, Mehmet Şimşek’in zengini daha zengin, yoksulu ise sefil kılma planını bir hayli beğenen, tek kaygısı bunun kararlılıkla uygulanıp uygulanmayacağı olan yerli ve yabancı patronlar sonuçtan pek memnunlar.

    DİSK-AR’ın asgari ücret açıklanmadan önce yayımladığı raporu hükümetin işçi düşmanı ekonomi politikalarını ispatlarıyla gözler önüne seriyor. Raporun yalnızca başlıklarına bakmak dahi yeterli: Asgari Ücret Enflasyonun Sebebi Değil, Asgari Ücret Artışı İstihdamı Düşürmedi, Verimlilik Artışı Asgari Ücrete Yansımıyor, Türkiye Avrupa’nın En Düşük Asgari Ücretli Ülkeleri Arasında ve Asgari Ücretli 20 Yılda 20 Cumhuriyet Altını Kaybetti!

    Erdoğan asgari ücretin 2002’den beri dolar bazında arttığını söylüyor. Soma Katliamı sonrasında 1800’lü yıllarda İngiltere’de yaşanan maden kazalarını hatırlatmasını düşünecek olursak, 2002’yi referans vermek Erdoğan için bir ileri adım sayılabilir. Ancak yine de 2002 kıyaslaması dahi yenilir yutulur gibi değil. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi asgari ücretli 20 yılda 20 altın kaybetti ama dahası da şu: 2006 yılında ortalama ücret asgari ücretin 2,16 katı iken bugün asgari ücret ortalama ücret haline geldi! Yani AKP’nin ekonomi politikası, yaşamını çalışarak sürdürmek zorunda olan biz işçilerin alım gücünün sürekli olarak düşmesine sebep oldu. Gidişata göre 2025’in ilk aylarından sonra asgari ücret açlık sınırının altına düşecek. Sonuç olarak kral çıplak: Hükümet işçileri karın tokluğuna bile değil, aç acına çalıştırma telaşında.

    Yoksulluk emeklilerde daha da derinleşirken memurlar da aynı girdaba giriyor. Emeklilere zam beklentisi yüzde 17 iken, memurlar için de yüzde 12 konuşuluyor. Tüm çalışanlar sefalette eşitlenirken servet en üstteki zenginlerin elinde toplanıyor. Türkiye kişisel servet artışında dünyada birinci sırada: 2023’te 60.787 tane dolar milyoneri varken mevcut ekonomi politikaları ile bu sayının 2028 yılında 87.077’ye ulaşacağı tahmin ediliyor! Buraya bakacak olursak dolar milyoneri sayısındaki artış (yüzde 43) asgari ücret artışının üzerinde. Türkiye’deki en zengin yüzde 10 ise tüm servetin yüzde 70’ine sahip!

    Türkiye’de bir numaralı gündemimiz yoksulluk! Ve bu sorunumuzun tek müsebbibinin AKP iktidarı olmadığını da unutmayalım. Geçtiğimiz yerel seçimlerden birinci parti olarak çıkan CHP’nin bu tabloda hiç mi payı yok? Sadece CHP’li belediyelerde imzalanan toplu sözleşmeler dahi CHP’nin de nasıl bir gelecek hayal ettiğini ve o gelecekte de emekçiler için refah dolu günlerin olmadığını gösteriyor. Mehmet Şimşek’in programı ise, AKP’nin hep övündüğü üzere yerli ve milli bir program değil, doğrudan doğruya bir IMF’siz IMF programı. Tüm bunlar bize şunu gösteriyor: Türkiye’de emekçiler olarak yerli ve yabancı zenginlerden bağımsız bir siyaset oluşturmadıkça ekmeğimiz kolay kolay büyümeyecek!

    Çünkü Türkiye’de bir kaynak sorunu yok, paylaşım sorunu var. Yoksullaşmamızın tüm sebebi bu!

    Taleplerimiz net: Tüm emekçilere ve emeklilere insanca yaşayacak bir ücret sağlansın ve tüm ücretlere gerçek enflasyon oranında üç ayda bir zam yapılsın! Az kazanandan az, çok kazanandan çok vergi alınsın; kıdem tazminatı tavanı kalksın! Sendikalaşma önündeki engeller, yetki itirazı davaları ve grev yasakları sonlansın!

    Türkiye işçi sınıfı bu talepler etrafında mücadele etmeye ve seferber olmaya hazır. Yalnızca Türk-İş’in kitlesel Ankara mitingi bile bunu ispatlamaya yeter. Sendikaların konfederasyon ve hatta sendikalı-sendikasız ayrımı gözetmeksizin taleplerimizin etrafında derhal bir eylem planı yayınlayarak, mücadeleye hazır olduğunu defalarca gösteren emekçileri bir araya getirmesi gerekiyor.

    Temel Conta’da işçiler grevin 16. gününde

    0

    1980’den beri üretime devam eden ve İzmir’de 2 fabrikası bulunan firmanın 2 fabrikasında da mücadele devam ediyor. Bir yıl önce ilk defa metal iş kolunda gözüken fabrikada başlayan sendikal mücadele petrokimya alanındaki bu fabrikaya da taştı. Türk Metal’de örgütlü olan bu fabrika, itiraz süreçlerinin sonucunda Yüksek Hakem Heyeti’ne giderken Petrol-İş’te örgütlü Temel Conta işçileri greve çıkma kararı aldı.

    24 kişinin çalıştığı fabrikada, mavi yakalı işçilerden 1 kişi hariç tüm Temel Conta işçileri greve çıktı. İşçiler, sendikalı olma süreçlerini şöyle açıklıyor: ‘Metal fabrikasında başlayan örgütlenmenin ardından patronun işçi düşmanı tutumu daha da belirginleşti. Fabrikada çalışan işçilerin büyük kısmı eski ve kalifiye olmasına rağmen kıdem farkı gözetilmiyor, genel asgari ücret politikası uygulanıyor ve petrokimya üretimi yapılmasına rağmen yeterli güvenlik tedbirleri alınmıyordu. Mevcut tedbirlerin (örneğin hava filtresi) bakanlık desteğiyle ortadan kaldırılması da örgütlenme için bir diğer önemli neden oldu. Buna ek olarak, patronun taciz ve şiddete varan tutumu bizi greve katılmaya itti. Şimdi, çelik gibi bir dayanışma sergileyerek kapının önünde halaylarla ve ateşlerle grevimizin coşkusunu yaşıyoruz. Biz her şeyden önce sendikal yetkimizin tanınması için mücadele ediyoruz. Böylesine yüksek enflasyon ortamında ücretlerimizin değeri kalmadı. Ancak elimizde kalan son anayasal haklarımızı sonuna kadar savunmaya ve mücadeleye devam edeceğiz.”

    Milyonlarca emekçiyi sefalete mahkûm ettiler! Sefalet ücretini kabul etmiyoruz!

    0

    İktidar, asgari ücreti yüzde 30 artırarak 22 bin104 TL yaptı. Yıl ortasında zam yapılmadığından asgari ücret çoktan açlık sınırının altına inmişti. Şimdi ise yeni asgari ücret yılın nerdeyse başında, mart ayına geldiğimizde açlık sınırının altına düşmüş olacak. 2025 yıl sonuna kadar da açlık sınırı ve asgari ücret arasındaki makas daha da açılacak.

    IMF gözetiminde Türkiye sermayedarlarının desteğiyle yaratılan bu durum, milyonlarca emekçiyi karın tokluğuna çalışmaya mahkûm etmektir. Tüm çalışanların yarısına yakının Asgari ücretli olduğu Türkiye’de iktidar ekonominin büyümesinin çalışanların sömürüsü üzerine kurduğunu bir kere daha ilan etmiştir. IMF ve Dünya Bankası’nın uyarılarını dikkatlice dinleyen Mehmet Şimşek, uyguladığı bu saldırı programının bir sonucu olarak emekçilerin alım gücüne ciddi bir darbe vurmuş oldu. İşçi sınıfı buna dur demezse bundan sonraki süreçte tüm ücret artırımlarının beklenen enflasyona göre yapılmasının genelleşip yaygınlaşması içten bile değil.

    29 bin TL altındaki bir ücrete imza atmayız diyerek 24 aralık akşamı asgari ücret kararının açıklandığı toplantıya katılmayan TÜRK-İŞ, diğer konfederasyonlar ile bir araya gelerek aleni bir biçimde alım gücüne saldırı diyebileceğimiz bu sefalet ücretine dur demek için harekete geçmelidir. Bu ciddi saldırıya sendikaların derhal bir araya gelip ortak bir eylem planı ile cevap vermesi gerekmektedir. Asgari ücret yoksulluk sınırının üzerine çıkartılmalı. Ücretlere ise gerçek enflasyon oranında her üç ayda bir düzenli zam yapılmalıdır. Sefalet ücretini kabul etmiyoruz!

    Suriye: Masa sahayı değil, saha masayı şekillendirir!

    0

    İktidar sözcüleri “Gördünüz mü?” diyor! “Nasılmış?” Kastettikleri Suriye. Esad rejiminin devrilmesi. Onlara göre olan biten, Erdoğan’ın dehasını ve AKP-MHP iktidarının olağanüstü başarısını tescilledi. Köpürtüyorlar çünkü iktidar için buradan iç politikada liyakat ve meşruiyet devşirmek istiyorlar.

    Tabii ki dedikleri gibi değil. Olayların gelişimi bir başka gerçeğe işaret ediyor. Kronolojiyi izleyen herkes “beklenmeyenin” gerçekleştiğini görebilir. Suriye’de masa başında planlanan şey gerçekleşmedi. Türkiye dahil bölgedeki tüm güçler diktatör Esad’ın devrilmeden birkaç gün öncesine kadar kapısını çalmaya devam ediyordu.

    Umulan, Esad’ın “kontrollü” bir geçiş sürecine evet demesiydi. Bu bir yorum değil. Başta Erdoğan olmak üzere Fidan ve Kalın dahil bu durum birçok kez dile getirildi. Putin’in de Esad’a bu yönde telkinlerde bulunduğu açığa çıktı. ABD ve AB ülkeleri zaten böylesi bir “kontrollü” geçiş sürecinin uzun süredir tarafıydı. Körfez ülkeleri keza benzer bir tutuma sahipti.

    Hatırlayalım! Esad devrilmeden sadece bir ay önce, 11 Kasım’da, Riyad’da İslam İşbirliği Teşkilatı-Arap Ligi Olağanüstü Ortak Zirvesi’ne katıldı. Erdoğan dahil bütün Körfez/Arap ülkeleri liderleri Esad ile aynı fotoğrafta yer aldı. Erdoğan, Esad ile ilgili şöyle diyordu: “Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkileri normalleştirmek amacıyla Beşar Esad ile görüşmek istedik. Şimdi karşı tarafın cevabını bekliyoruz.” O cevap HTŞ Halep’i düşürene kadar da beklendi.

    Şaşırtıcı mı? Değil! Putin’in deyimiyle “Halep’i düşüren 350 HTŞ’li değil, 30 bin rejim askerine ve İran milisine rağmen” içten içe çürümüş Esad rejiminin kumdan kaleye dönmüş olmasıydı. Sadece birinin dokunması gerekiyordu. Dokunana kadar HTŞ de bu sonucu beklemiyordu. O yüzden Suriye’nin kaderini silahlı 10 bin HTŞ’li değil Suriye halkının tercihleri belirleyecek diyoruz.

    İsrail’e gelince! Netanyahu da hep zayıf ve kontrol edilebilir bir Suriye’den yana oldu. Esad İsrail’in bu beklentisine hep uygun bir politika izledi. İsrail’in Esad rejiminin yıkılması sonrası Suriye’nin askeri altyapısını çökertmesi ve işgalini Golan Tepeleri’ni de aşarak Dera’ya kadar genişletmesi de bu gerçeği doğruluyor. Çünkü iktidarda artık Esad olmayacak!

    Kuşkusuz bu anlatım komplo severlerin ve tarihi oyun hamuru sananların hoşuna gitmeyecek. Onlar kendi hayatlarını da hiçleştirmek pahasına “büyük oyun” diyecekler. Üzgünüz, biz piyon değiliz! Toplumsal altüst oluşlar, siyasal yıkım ve değişimler masa başlarında belirlenemez. Olana müdahale etmekle bir şeyi masa başında istediği gibi şekillendirmek tamamen ayrı şeylerdir. Rusya ve İran bunun en açık örneği! Kazanmış görünen diğerleri için de durum farklı değil.

    Bölge devletleri ve emperyalist güçler kuşkusuz bu bilgiye tamamen vakıflar. Öyle olduğu için 13,5 yıldır Suriye’yi çıkarlarına uygun şekilde şekillendirebilmek için milyarlarca dolar harcadılar. Niye? Kontrol edebilmek için! Neyi? Olası bir devrimi! Ve evet, bir kısmının harcadığı milyarlar şimdiden çöp oldu. Çünkü politik öncüsü kim olursa olsun milyonlarca insanın seferber ve taraf olduğu politik-sosyal olayların kaderi sahada şekillenir. Toplumsal-siyasal altüst oluşların kendi içsel dinamikleri vardır. Nereye akacaklarını hiç kimse önceden bilemez. Ve ama bırakın aksın! Bırakın onlar korksun devrimlerden. Korku onlara, devrim bizlere…

    “Suriyeli göçmenleri nasıl bir gelecek bekliyor” forumu gerçekleşti

    0

    8 Aralık’ta Beşar Esad diktatörlüğünün yıkılmasının ardından, Göçmen Mülteci Dayanışma Ağı’nın çağrısıyla 18 Aralık Çarşamba günü “Suriyeli Göçmenleri Nasıl Bir Gelecek Bekliyor” başlıklı bir forum düzenlendi. Forumda, Suriyeli mültecilerin son dönemde ve Esad rejiminin yıkılmasının ardından karşılaştıkları sorunlar ve baskılar ele alındı; bu sorunlara karşı nasıl bir mücadele yöntemi geliştirilmesi gerektiği konusunda görüşler paylaşıldı.

    Forum, Göçmen Dayanışma Ağı’ndan Yıldız Önen’in giriş konuşmasıyla başladı. Konuşmada, İçişleri Bakanlığı’nın göçmenlerle çalışan sivil toplum kuruluşlarını yurtiçinde göçmenlerle dayanışma çalışması yapmaktan vazgeçirmeye zorladığı ve bütün çalışmaların göçmenlerin “geri dönüşü” üzerine odaklanması gerektiğini ifade ettiği vurgulandı. Ancak, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin gönüllü geri dönüş için belirttiği üç şartın (1- Gönüllülük, 2- Güvenli bir bölgenin varlığı, 3- Yaşamlarını sürdürebilecek bir ortamın sağlanması) henüz gerçekleşmediği belirtilerek, bu yaklaşımın yanlış olduğu ifade edildi. Ayrıca, mültecilerin geri dönüşüne yönelik oluşturulan beklentinin, geçtiğimiz yaz Kayseri’de yaşanan pogrom girişimi gibi saldırılara zemin hazırladığı da dile getirildi.

    Forum, geçtiğimiz günlerde Cizre ve Yayladağı sınır kapılarında Suriye’ye geri dönen göçmenleri ve onların koşullarını gözlemleyen bir gazetecinin aktarımlarıyla devam etti. Anlatılanlara göre, hükümet geri dönmek isteyen mültecileri yeterince şeffaf bir şekilde bilgilendirmiyor ve Suriye’ye geçmeleri durumunda Türkiye’ye geri dönemeyeceklerini açıkça ifade etmiyor. Devlet yetkililerinin, dönmek isteyen mültecileri aceleyle geri göndermeye çalıştığı ve sürecin hızlı ilerlemesi için özel çaba sarf ettiği belirtildi. Ayrıca, göçmenlerle çalışan sivil toplum kuruluşlarının ve derneklerin, mültecileri hakları konusunda bilgilendirmek amacıyla Arapça broşürler hazırlaması önerildi.

    Göçmen hakları üzerine çalışan Avukat Ali Diler, geçici koruma yönetmeliğine ilişkin hukuki bilgilendirmelerde bulundu. Konuşmasında, mültecilik ve şartlı mültecilik ile geçici koruma statüsü arasındaki farklara dikkat çekerek, mülteci statüsüne sahip olması gereken milyonlarca Suriyelinin maruz kaldığı hak gasplarını vurguladı. Ayrıca, geçici koruma statüsünün önümüzdeki günlerde mültecileri geri dönmeye zorlamak amacıyla nasıl kullanılabileceğine de değindi.

    Üç konuşmanın ardından, salondan alınan soru ve önerilerle forum devam etti. Katılımcılar, göçmen ve yerli işçilerin nasıl ortak mücadeleler inşa edebileceği ve göçmenlerle daha örgütlü bir şekilde nasıl dayanışma sağlanabileceği konularına değindi. Adana’da göçmen ve yerli saya işçilerinin birlikte yürüttükleri ücret mücadelesi sayesinde elde edilen kazanımlar örnek olarak sunuldu. Bunun yanı sıra, Türkiye’deki DİSK ve KESK gibi mücadeleci konfederasyonların bile göçmenlerle ilgili çalışma yapmak istemediği ve bu konuda oldukça yanlış tutumlar sergilediği ifade edildi.

    Forum yeni dönemde de göçmenlerle dayanışmanın son derece mühim olduğuna değinilerek son buldu.

    Enflasyon ve zamlar: çalışanların mücadelesi

    0

    2024’ün son günlerine doğru giderken maaş zamları ve enflasyon oranları konuşulmaya devam ediyor. 2025 yılı için asgari ücretli, emekli ve özel sektör çalışanları maaş zammı için devlet ve patronlarla masaya oturmaya başladı. Hükümet bu sefer zam endeksine “hedef enflasyon”u ekleme kararı almış. Yani yıllardır tahminlerinin neredeyse 2 katı çıkan enflasyonu bildiklerini ve maaş zamlarının bu bilgiyle hesaplanacağını söylüyorlar. Merkez Bankası 2024 için enflasyon tahminini %44’e çıkartırken kasım ayında TÜİK tarafından açıklanan oran %60,45. Tahmin revizesini sadece 2024’le sınırlamayıp 2025 içinde revizeye giderek %12 olan tahminlerini %21’e; 2026 yılı tahminini ise %12’ye çıkardı. Takdire şayan bir öngörü açıkçası. ENAG’ın kasım ayı için açıkladığı enflasyon oranı %86,76. Bu oranların yanı sıra mutfak enflasyonu %67,20, yoksulluk sınırı 66.976 TL olarak açıklandı.

    İktidarın emekli ve asgari ücretliye ne kadar zam yapacağı aşağı yukarı tahmin edilebiliyor. Geçen sene temmuz ayında ikinci zammı yapmamış olması, bundan sonraki yıllarda göreceğimiz eğilimi gösteriyor. Gelelim özel sektöre. Burada işler karışıyor çünkü onlarca sektör, on binlerce işyeri bağımsız zam sürecine giriyor. Bu işyerlerinde çalışanların çok küçük bir kısmı sendikalı olurken bunların daha küçük bir kısmında TİS yetkisi bulunuyor. Yani çalışan, savunmasız bir şekilde patronla karşı karşıya kalıyor.

    Patronların karar sürecinde elbette iktidarın belirleyeceği asgari ücret zammı etkili bir unsur olacak ancak şirketlerin kendi çalışmaları ve kurumsal anket yöntemleri de bulunuyor. Bu kurumlardan bir tanesinin kasım ayının başında topladığı verilerin sonucuna göre, katılım sağlayan ve çoğu yerli sermaye olan perakendeden havacılığa, üretimden yazılıma neredeyse 50 farklı sektörden 836 şirket ortalama %70’lik bir zamla seneyi kapatıyor. 2025 için senede iki kez zam yapacak şirketlerin sayısında %22,3’le geçen seneye göre büyük bir düşüş yaşandığını görüyoruz. Senenin ilk yarısı için planlanan maaş artış oranı %35,0, kümülatif olarak yılın tamamı için planlanan maaş artış oranı ise %40,0. Bu oranların kasım ayında şirket yetkilileri tarafından böyle bildirilmesinin birçok sebebi ve sonucu olabilir. Enflasyonist ortamda şirketlerdeki bütçeden sorumlu çalışanların öngörüde bulunamıyor olması, bütçelere daha onay alınamamış olması gibi gibi operasyonel sebeplerin yanı sıra Bakan Şimşek’in ekonomi politikasının maaşlar ve maaş zamları üzerinde baskı oluşturuyor olmasını görmezden gelemeyiz. Sene içerisinde bu oranların yukarıya doğru bir değişim göstermesi muhtemel. 2023 ve 2024’ü karşılaştırırsak 2023 sonunda kümülatif hedeflenen %61,3’ken gerçekleşen %73’e kadar yükselmişti. Değişim ne olursa olsun çalışanların alım gücündeki düşüşü düzeltmeyecek.

    Zam öngörülerini paylaşan şirketler aynı zamanda asgari ücrete gelecek zammı da %34 olarak belirtmişler. Açıkçası verileri incelediğimiz zaman güven vermeyen ve fazlasıyla değişecek bir tablo var gibi görünüyor önümüzde. Bu gidişatla bir aya kalmadan açlık sınırının altında kalacak olan asgari ücret ile çalıştırılacak kişi sayısında ciddi bir artış bekleyebiliriz. Görece asgari ücretin bir tık üzerinde işe başlama imkânı bulanlar ve daha üst maaşlar alanlar zaman içerisinde asgari ücrete sabitleme süreci yaşıyor. Bundan birkaç yıl önce asgari ücretin iki katı maaş alan bir çalışan artık 1,5 katına yaklaşma ihtimalini ümit ile beklemekte. Durum böyle olunca, söylediğimiz gibi özel sektörde çalışanlar insan onuruna yaraşır bir ücret artışı için patronlarla kendi başlarına mücadele etmek durumunda kalıyorlar.

    İşyerlerinde çoğunlukla tek başımıza verdiğimiz bu mücadeleyi öncelikle işyerlerimizde, sonrasında işkollarımızda yaygınlaştırmayı; ortak talepler etrafında birleştirmeyi hedeflemeliyiz. Üç ayda bir gerçek enflasyon oranında yenilenen maaşlar için mücadelemizi sürdürmeye devam etmeliyiz. Eşel mobil sisteminin bütün işyerlerinde uygulanmasını talep etmeliyiz. Enflasyon karşısında maaşlarımızın erimesini istemiyorsak sendikalı ve örgütlü bir şekilde mücadeleye devam etmeliyiz. İşçiler olarak birleşik ve örgütlü bir mücadele hattında buluşalım!

    Avrupa sınıf mücadelelerinden kesitler

    0

    Avrupa’da birçok ülkede işçi sınıfı, patron hükümetlerinin saldırılarına karşı yeni mücadelelere girişiyor. 2008 dünya ekonomik krizinin etkilerinin hâlâ hissedildiği yaşlı kıtada işçi sınıfı her geçen gün kötüleşen koşullarına karşı sendikal ve siyasi mücadelelerini sürdürüyor. Son yıllarda kıta çapında artan enflasyon ve bunun karşılığında enflasyon oranının altında kalan ücret zammı önerileri mücadeleleri yükseltmişti. Krizin faturasını Avrupa işçi sınıfına kesmek isteyen Avrupa Birliği (AB) patronları ise ülkelerdeki sağ veya sözde sol hükümet olması fark etmeksizin kemer sıkma programlarını yeni yıl bütçelerinde tek tek açıklamaya başladılar.

    Fransa’da neoliberal politikaların amansız uygulayıcısı Macron hükümetinin parlamento seçimlerindeki yenilgisinin ardından Yeni Halk Cephesi’nin (NFP) sunduğu başbakanı atamaması üzerine, 5. Cumhuriyet rejiminden gerçek bir kopuşu öngörmeyen NFP, Fransa’daki emekçileri seferber etmeye girişmemiş ve sendika konfederasyonlarının bürokrasileriyle işbirliği yaparak, antidemokratik atamaya tepkiyi söndürmüştü. Diğer taraftan sendikaların tabanındaki emekçiler Auchan ve Michelin gibi dev şirketlerin kitlesel işten çıkarmalarına karşı mücadele ediyorlar. CGT Konfederasyonu’nun açıkladığı sayılara göre 300 bin işçi, işsiz kalmakla karşı karşıya. Otomotiv, petrokimya ve havacılık sektörlerinde artan işten çıkarmalar ve fabrika kapatmalar önümüzdeki yılda da mücadelelere damgasını vuracak gibi görünüyor.

    Avrupa Birliği’nin merkez ülkesi olarak bilinen Almanya ise bir hükümet krizinin ardından erken seçimlere gidiyor. Kasım ayında ülke çapında yaklaşık 4 milyon metal ve elektronik işçisini kapsayan bir TİS imzalandı. IG Metall sendikası ile sanayiciler arasında imzalanan sözleşme ile işçiler 2 yıl için toplam yüzde 5,1 oranında zam elde etti. Sendika, TİS süreci boyunca işçilerin sürece katılmasının önüne engeller koyan ve taban inisiyatifine yeterince izin vermeyen bir tutum sergiledi ve birkaç uyarı grevinin ardından bir oldu bitti ile TİS’i imzaladı. Volkswagen gibi sanayi devleri ise, Çin emperyalizminin elektronik araba atılımının Avrupa sanayisini içerisine soktuğu krizi fabrika kapatmalar ve işten çıkarmalarla aşmaya çalışıyor, işçilerine işsizliği dayatmaya hazırlanıyor.

    İtalya, İngiltere ve Portekiz’deki hükümetler de teker teker kemer sıkma bütçelerini açıkladı. Özellikle İspanya Devleti’nde ve Portekiz’de eğitim emekçilerinin hakları için verdikleri mücadelelere tanık olduk. İtalyan sendika konfederasyonları ise kemer sıkmaya karşı uyarı genel grevlerine hazırlanmakta. Uzun lafın kısası, yaşlı kıtanın her yeri patronlara karşı mücadelelere sahne oluyor.

    AB patronları Avrupa işçi sınıfına örgütlü bir şekilde saldırmayı sürdürürken, emekçilerin neye ihtiyacı olduğu daha da berrak bir hal alıyor. Emekçilerin örgütlü oldukları sendikaların ve konfederasyonların önderlikleri “sosyal diyalog” gibi sınıf işbirlikçi tutumlarla, mücadeleleri yalıtarak ve zaman zaman da mücadele yükselirken sözleşmeleri işçilerden habersiz imzalayarak onlara patronlar karşısında ihanet ediyor. Patronların Avrupa’sına karşı emeğin Avrupa’sını kurmak için emekçiler başta işsizliğe ve hayat pahalılığına karşı Avrupa çapında bir mücadele programı oluşturmalı ve bu program etrafında seferber olmalıdır.

    Soykırımı durdurmak için sözlerden fazlası gerek

    0

    Erdoğan 29 Kasım’da gerçekleşen TRT World Forum etkinliğinde konuşma yaptığı sırada protestolarla karşılaştı. Bakü petrolünün Türkiye topraklarından geçerek İsrail’e ulaştığına dikkat çeken eylemciler sözleri kesilerek gözaltına alınırken, Erdoğan kürsüden “Siyonistlerin ağzı dili olmayın” ithamında bulundu.

    Aynı gün Erdoğan’ın X hesabından “Filistin Halkıyla Uluslararası Dayanışma Günü” vesilesiyle yapılan paylaşımda Gazze’de yaşananlar soykırım olarak nitelendiriliyor, Türkiye’nin bugüne dek kararlılıkla “mazlum” Filistin halkının yanında yer aldığı ve yer almaya devam edeceği ve soykırımın uluslararası hukuk çerçevesinde cezalandırılması gerektiği dile getiriliyordu. Bu sözler Erdoğan’ın önceki birçok konuşması ile de paralellik taşıyor.

    Erdoğan’da somutlaşan AKP-MHP iktidarı Filistin’de Siyonist varlık tarafından girişilen saldırıların soykırım olarak nitelendirilmesi gerektiği gibi haklı bir tespitte bulunmasına rağmen neden hâlâ içerisinde farklı İslami kesimlerin de bulunduğu Filistin destekçisi birçok grubun protestolarına hedef oluyor? Çünkü hükümetin bu konudaki söylemleri ile eylemleri arasında gözlerden kaçırılması imkânsız hale gelmiş bir farklılık mevcut.

    Esasen Siyonist korsan devletin kuruluşu ile başlayan ve geçen yıl 7 Ekim’de Filistin direnişinin gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu takiben dozu artırılan soykırım saldırısına karşı devletin tepesinden atılan nutuklar fiili adıma dönüşmüyor.

    Hükümetin ve sermayenin boyunduruğuna girmemiş az sayıda gazetecinin limanların Siyonist varlığa hizmet eden şirketlerce kullanıldığını ve İsrail’le ticaretin sonlandırıldığına dair resmi açıklamalar yapılmış olmasına rağmen bu ticaretin Filistin ile yapılıyormuş gibi gösterilerek sürdürüldüğünü açığa çıkaran haberleri sansürü delerek kamuoyuna yansıyor. Aralarında bugüne dek AKP’yi desteklemiş olanların da bulunduğu ve farklı ideolojik motivasyonlarla da olsa kalbi Filistin halkının haklı direnişinden yana olan milyonlarca emekçi, göz boyamaya dayalı bu hamaset oyununun farkına vardıkça rahatsızlık duyuyor.

    Filistin’de tarihin en göz önünde gerçekleşen soykırımı devam ederken ümmet kardeşliği veya mazlumların hamiliği söylemleri sermayenin ihtiyaçları gerçeğine çarparak tuz buz olmaktadır. AKP-MHP hükümeti de her kapitalist devlette olduğu gibi her şeyden evvel sermaye sınıfının genel çıkarlarını korumakla mükelleftir. İsrail ise herhangi bir kapitalist devlet değil, emperyalist kapitalist sistemin coğrafyamızı kontrol altında tutmak için imal ettiği işgalci bir savaş aygıtıdır. Bu bakımdan küresel sermaye için, geliştirilen ticaretin gitgide artan hacmi bakımından da Türk kapitalistleri için gözden çıkarılması imkânsız bir partnerdir.

    Siyonizmin hak ettiği şekilde tarihe karışması o veya bu siyasi kampa mensup herhangi bir burjuva hükümetin lütfu ile değil, Filistin halkının şahidi olduğumuz kahramanca direnişi ve dünya işçi sınıfının daha güçlü, daha örgütlü hale gelmesi gereken dayanışması ile gerçekleşecektir.

    Güney Kore: Yoon Suk Yeol hükümetinin kendi kendine yaptığı darbe girişimi başarısız oldu

    0

    3 Aralık Salı günü aşırı sağcı Yoon Suk Yeol hükümeti, ülkeyi “komünist güçlerden ve Kuzey Koreli müttefiklerinden” koruma ve “Ulusal Meclis’in bir canavara dönüşmesi” iddiasıyla sıkıyönetim ilan etti. Gerçekte ise bu çaba hükümetin, memur atamalarına itiraz eden ve başkanın eşinin yolsuzluk iddiasıyla soruşturulmasını talep eden parlamentonun yanı sıra yasaları ve hükümet atamalarını engelleyen sosyal demokrat ve liberal muhalefeti kontrol etme çabasıydı. Tüm bunlar, adaletsiz sağlık reformunu protesto etmek için bir yıldan uzun süredir devam eden doktor grevi de dahil olmak üzere sendika ve halk taleplerinin ortasında gerçekleşti. Ayrıca Temmuz 2024’te Samsung işçilerinin daha yüksek ücretler ve sendikalaşma hakkı için çıktığı grev ve çarpıcı seferberlikleri de göz önünde bulundurmak gerek. Sıkıyönetimle birlikte hükümet, ülkeyi “Kuzey Kore yanlısı” ve “devlet karşıtı güçlerden” kurtarmak amacıyla tüm siyasi faaliyetleri, sivil toplanmaları ve “yalan haberleri” yasaklamaya çalıştı.

    Ancak darbe girişimi hükümet için yenilgiyle sonuçlandı ve kendi ayağına sıkmış oldu. Sıkıyönetim ilan edildikten sadece altı saat sonra, askerler tarafından kuşatılmış parlamentoda toplanan Ulusal Meclis, sıkıyönetimin kaldırılması yönünde oy kullandı. Şimdi, grev ve seferberliklerin ortasında, Yoon Suk Yeol hükümeti pamuk ipliğine bağlı ve kendi partisinin, eski müttefiklerinin ve hatta darbeyi görmezden gelen ABD emperyalizminin desteğini kaybediyor.

    Siyasi kriz altında ezilen Yoon Suk Yeol

    Halkın Gücü Partisi’nden (PPP) Yoon Suk Yeol, 2022’de 34 milyon seçmenin katıldığı ve 247 bin oy farkla (%0,73) kazandığı son cumhurbaşkanlığı seçiminden (tarihte oy farkının en az olduğu seçimlerden biri) bu yana iktidardaydı. Nisan 2024’te yapılan son yasama seçimlerinde, parlamento görüşmeleri ve PPP’nin gerilemesinin ardından, merkez sol ve liberal patronların muhalefeti siyasi kutuplaşmayı en uç noktaya taşıyarak Ulusal Meclis’in çoğunluğunu kontrol etmeyi başardı.

    Yoon Suk Yeol, Arjantin’deki aşırı sağcı Javier Milei gibi ekonomik kalkınmanın motoru olarak askeri diktatörlükleri savunan, muhafazakâr, kendini “komünizm” ile mücadelenin savunucusu ve ilahi bir kurtarıcı olarak gören, antifeminist ve kadın hakları ile kürtaj hakkını sorgulayan birisi. Seçim kampanyasında Güney Kore’nin Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Bakanlığını lağvetme sözü vermişti.

    Yoon Suk Yeol, sahneye siyasi bir kriz ve istikrarsızlık ortamında ortaya çıkmıştı. 1999 yılından bu yana Ulusal Savcılık Ofisi’nin bir parçasıydı ve 2019 yılında iktidardaki Demokratik Parti (sosyal demokrat) tarafından Başsavcı olarak atandı. Görevi sırasında, 2016 yılında büyük gösterilerin ardından yolsuzluk suçlamasıyla görevden alınan eski Devlet Başkanı Park Geun-hye hakkında soruşturma açılması için bastırdı. Eski başkan şu anda muhalefette olan Güney Kore Demokratik Partisi’nden Moon Jae-in hükümeti tarafından hapse atıldı ve ardından affedildi. Demokratik Parti 2022’de milyonlarca işçinin yaşam koşullarını iyileştirmekte başarısız olduğu için yerini şu anki muhafazakâr hükümete bırakmıştı.

    Sıkıyönetim: Yoon Suk Yeol için sonun başlangıcı mı?

    Sıkıyönetim 3 Aralık Salı gecesi televizyonda ilan edildi. Muhalefet, “vatandaşlarımızın özgürlüğünü ve mutluluğunu yağmalayan utanmaz Kuzey Kore yanlısı devlet karşıtı güçler” olarak ilan edildi.

    Hükümetin sıkıyönetim kararı tüm siyasi ve sendikal örgütler tarafından bir savaş ilanı olarak karşılandı. İşçi sınıfı ve halk kesimlerinin çoğunluğu bu uygulamayı reddetti. Yeterince seferber edilmeyen ve çok parçalı olan silahlı kuvvetler, parlamentonun çalışmasını ya da hükümet karşıtı toplanmaları engelleyemedi.

    Hükümetin darbe denemesi başarısız oldu çünkü kendi partisi, siyasi muhalefet ve ordu içinde toplumsal bir tabanı yok. Parlamento üyeleri, parlamento kapılarında silahlı kuvvetlere meydan okuyan seferberliğin yardımıyla duvarları ve tel örgüleri aşarak Ulusal Meclis’e girmeyi başardılar. 190 milletvekili içeri girebildi ve ülkenin savaşta ya da savaş benzeri bir durumda olmadığı gerekçesiyle sıkıyönetimin anayasaya aykırı olduğunu ve derhal iptal edilmesini onayladı. Siyasi zayıflığını silahlı kuvvetleri harekete geçirerek telafi etmeye çalışan cumhurbaşkanının bu baskıcı ve otoriter hamlesi geri tepti. Sıkıyönetim ilanını duyurduktan sonraki altı saat içinde sıkıyönetimi kaldırmak zorunda kaldı.

    Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol’un siyasi başarısızlığı, derinleşen bir siyasi krize kapı araladı. Onlarca yetkilinin hükümetten ve partisinden ayrılmasıyla birlikte Yoon Suk Yeol hükümeti pamuk ipliğine bağlı vaziyette. Yerel Korea Herald gazetesine göre Yoon’un özel kalem müdürü Chung, ulusal politika direktörü Sung Tae-yoon ve ulusal güvenlik danışmanı Shin Won-sik dahil olmak üzere tüm yardımcıları ve 11 üst düzey sekreter görevlerinden istifa etmeyi teklif etti. Ancak iktidar partisi Yoon’un görevden alınmasını onaylamayı reddediyor ve başkanın partisinden ayrılması gerektiğinde ısrar ediyor. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken yaptığı ayrı bir açıklamada darbeci başkanla arasına mesafe koyarak hükümetin hamlesini reddetti ve şunları vurguladı: “Kore halkına ve ABD ile Kore Cumhuriyeti arasında demokrasi ve hukukun üstünlüğüne dayanan ittifaka olan desteğimizi bir kez daha teyit ediyoruz.”

    Sıkıyönetim gülünçlüğü, alınan tedbir için özür dileyen ve başkana “kötü tavsiyede” bulunmuş olmaktan dolayı sorumluluk üstlenen eski Savunma Bakanının istifasında açıkça görüldü. Politik kriz ve cumhurbaşkanının zayıflığı Ulusal Meclis’in Yoon Suk Yeol’un görevden alınması için altı yasa tasarısı sunmasına yol açtı. Bu tasarılar önümüzdeki günlerde grevler ve eylemler sürerken anayasa mahkemesinin eksik üyelerinin atanmasının ardından görüşülecek ve karara bağlanacak. İktidara başbakanın geçmesi bekleniyor.

    Parlamentodaki muhalefet çoğunluğuna rağmen, 300 milletvekilinden 200’ünün oyunu almak için hararetli pazarlıklar yapılıyor. Bu senaryoda Demokrat Parti ve müttefikleri, hükümetin yerine geçmeye ve hükümet krizinden faydalanmaya hazırlanıyor.

    İşçi sınıfı, hükümeti düşürmek için sahneye çıkıyor

    Bu acımasız krizin ortasında işçi sınıfı ve emekçiler sahneye çıkıyor. Güney Kore’nin en büyük sendikal örgütü olan Kore İşçi Sendikaları Konfederasyonu, 4 Aralık Çarşamba günü süresiz genel grev ilan ederek devlet başkanının derhal istifasını talep etti ve başkent Seul’ün merkezindeki Gwanghwamun Meydanı’nda kitlesel protesto çağrısında bulundu. Bir milyondan fazla işçiyi temsil eden konfederasyon, yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Başkan anayasaya aykırı ve aşırı tedbirlere başvurarak antidemokratik diktatörlüğünü ortaya koymuştur. Bu, onun rejiminin sonunu işaret etmektedir. Bu ulusun insanları ile birlikte bizler, elimiz kolumuz bağlı durmayacağız.”

    Güney Kore’deki siyasi kriz, aşırı sağcı hükümetlerin işçilerin ve halk kesimlerinin yaşadığı büyük sosyal sorunları çözmediğini, aksine daha da kötüleştirdiğini gösteriyor. Düşük ücretler, güvencesizlik ve özellikle gençleri etkileyen ciddi konut krizini, Kore gerçekliğinin kaçınılmaz bir yansıması olan ödüllü gişe rekortmeni Parazit filminde ve popüler dizi Squid Games‘de görmüştük. Sheffield Üniversitesi’nde Kore Çalışmaları profesörü olan Sarah A. Son’a göre, 2021 yılında bu dizi yayınlandığında, 51,7 milyon nüfuslu Güney Kore’de hanehalkı borcu GSYH’nin %100’ünü aşarak Asya’daki en yüksek seviyeye ulaşmıştı. Ülkenin en çok kazanan %20’lik kesiminin net serveti, en az kazanan %20’lik kesimin net servetinin 166 katı ve bu eşitsizlik 2017’den bu yana %50 arttı.

    Bu senaryoda işçi sınıfı, halk kesimleri ve gençlik, kapitalizm ve hükümetler tarafından dayatılan ekonomik ve sosyal krizden bir çıkış yolu bulmak için örgütleniyor. İnsan onuruna yaraşır ücret ve emekli maaşları, barınma hakkı, güvenli ve istikrarlı çalışma koşulları için mücadele ve demokratik hakların savunulması gibi talepler, devam eden mücadelelerin itici gücünü oluşturuyor. Hükümeti yenilgiye uğratmak ve Yoon Suk Yeol’un devrilmesini sağlamak bir bütün olarak işçi sınıfının temel görevidir. Bu görevde, emekçilere kemer sıktıran ve demokratik özgürlüklere saldıran yeni aşırı sağcı hükümetlerle nasıl baş edileceğine dair mücadeleleriyle tüm uluslararası dayanışmayı hak ediyorlar.

    Ezequiel Peressini, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Arjantin seksiyonu Izquierda Socialista (Sosyalist Sol)

    05 Aralık 2024

    Düzen muhalefeti psikolojik üstünlüğünü kaybediyor

    0

    Yerel seçimlerinin ardından Erdoğan yönetimi ile düzen muhalefeti arasındaki güç dengesinin ikinci odak lehine değiştiği yönünde yaygın bir izlenim vardı. Hatta ülkenin içinden geçtiği çoklu krizler dönemine iktidar cephesinde büyük seçim yenilgisinin yarattığı moral bozukluğu eklenince, Erdoğan yönetiminin yolun sonuna hızla yaklaştığı düşünülmekteydi. CHP lideri Özgür Özel ise, seçimlerden ülkenin birinci partisi olarak çıkmış olmanın verdiği özgüven ve enerjiyle iktidara yürüyen bir lider imajı çizmeye çalışıyordu. İnisiyatif artık düzen muhalefetinde gibi görünüyordu.

    Bugün seçimlerden sadece altı ay sonra böyle bir tespitte bulunmak kolay değil. Siyasi gündemi belirleyen bir süredir düzen muhalefeti değil. Erdoğan yönetimi, ittifakıyla birlikte seçim yenilgisinin moral bozukluğunu aşarak 20 yılı aşkın süre boyunca defalarca gösterdiği gibi, iktidarı bırakmamak için tüm siyasi hamleleri yapacağını gösterdi.

    Önce, seçimlerin hemen ardından sarsılan siyasi imajını ve hatta olası bir meşruiyet sorununu, “Türkiye ittifakı” adı altında CHP ile yakınlaşma süreciyle bertaraf etmeyi başardı. Düzen muhalefeti, yerel seçim sonrası iktidarın meşruiyetini sorgulamak yerine, onu meşrulaştıracak şekilde Erdoğan yönetimi ile birlikte fotoğraf vermeyi tercih etti.

    Bu sayede yavaş yavaş toparlanma imkânı bulan Erdoğan yönetimi, kaybettiği inisiyatifi yeniden kazanmak için saldırılara girişti. Hakkari, Mardin, Batman ve Halfeti belediyelerine kayyım atayarak rejimin antidemokratik Kürt karşıtı politikalarına bir kez daha başvurdu ve geleneksel düzen muhalefeti ile Kürt siyasi hareketinin ittifakında yarıklar yaratmaya çalıştı. CHP ise Esenyurt örneğinde, birkaç istisnai vaka dışında ilk kez bir belediyesine kayyım atanması gibi kritik bir anda bile etkin bir mücadele sergileyemedi.

    İşin gerçeği şu ki, CHP ve genel olarak düzen muhalefeti, tüm bu yalpalamaların da gösterdiği gibi, siyasal demokrasi ve ekonomi başta olmak üzere hiçbir toplumsal sorun konusunda rejimi ve iktidarı zorlayabilecek bir siyasi programa, eylem planına ve siyasi bir kararlılığa sahip değil. Aslında iktidar olma umuduyla kendisini oraya taşıyabilecek iktidar ve rejim karşıtı kitlelerin demokratik ve ekonomik özlemlerinin basıncı altında kalıyor. Buna karşın, ekonomik krizden çıkış gibi temel sorunlarda Erdoğan yönetiminden kökten farklı bir çözüm öneremediği için kitleleri ikna edebilecek ve iktidar heyecanı yaratabilecek bir söylem gücünden yoksun. Düzen muhalefeti hem kitlelere güven vermekte hem de sermayenin farklı kesimlerinin çıkarlarını uyumlulaştıracak bir siyasi kararlılık göstermekte yetersiz.

    Yirmi iki yıldır olduğu gibi, düzen muhalefeti içinde iktidarı ele alabilecek kararlı bir alternatif eksikliği nedeniyle Erdoğan yönetimi, düştüğü bir anda bir kez daha ayağa kalkma fırsatı buluyor. Son dönemdeki Terörsüz Türkiye projesi ile himaye edilen Suriye Milli Ordusu’nun Tel Rıfat Operasyonu, iktidarın artık yeni oyunlar kurmaya girişecek kadar toparlandığını gösteriyor.

    Ancak Erdoğan yönetiminin kazandığı ivme, büyük ölçüde uluslararası konjonktüre bağlı olan çok kırılgan bir zemine dayanıyor. Ulusal ölçekte derinleşen ekonomik kriz yüzünden ansızın patlayabilecek en ufak bir kitlesel tepki veya Suriye cephesinde emperyalist ve bölgesel güçlerin olası bir müdahalesi gibi pek çok gelişmeyle hamle üstünlüğü el değiştirebilir. Ancak konjonktürel durumların ötesinde rejimden kopuşun yegâne yolu işçi ve emekçiden yana, düzen muhalefetinden bağımsız bir politik hattın örülmesinden geçiyor.

    İsrail, Suriye’den defol! Bombardımanlara son!

    0

    Katil diktatör Beşar Esad’ın devrilmesinin hemen ardından, soykırımcı Benjamin Netanyahu liderliğindeki İsrail güçleri Suriye topraklarında askeri saldırıya başladı.

    İsrail ordusu, “stratejik silah depolarını” yok etme ve isyancıların eline geçmesini önleme bahanesiyle, Esad’ın devrilmesinden sonraki ilk 72 saat içinde 350 hava ve deniz bombardımanı gerçekleştirerek Suriye’nin başkenti Şam’ın 25 km yakınına kadar ilerledi.

    İsrail’in Suriye topraklarına yönelik bu geniş çaplı askeri saldırısı, 1973’teki Yom Kippur Savaşı’ndan bu yana, son 50 yılın en büyük saldırısıdır ve bu saldırılar o dönemde uluslararası güçler tarafından kabul edilen ve bir BM kararıyla güvence altına alınan askerden arındırılmış bölgeyi ihlal etmiştir. Askeri saldırının kapsamı Suriye donanmasını, El Bayda ve Lazkiye limanlarında Suriye ordusuna ait 15 gemiyi ve 190 kilometreye kadar menzile sahip düzinelerce füzeyi imha edecek kadardı.

    İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, İsrail’in Suriye’ye yönelik askeri saldırılarını reddediyor; Gazze ve Lübnan’ın işgaliyle birlikte bu üçüncü cephenin açılmasının İsrail’in soykırımcı, yayılmacı, sömürgeci ve savaş çığırtkanı politikasının bir ifadesinden başka bir şey olmadığını belirtiyoruz. Giderek yalnızlaşan Netanyahu, bu politikayla ırkçı Siyonist İsrail devletini, ABD emperyalizminin Ortadoğu halklarına yönelik tarihsel saldırganlığında bir uçak gemisi olarak ayakta tutmaya çalışıyor.

    İdlib’in eski valisi ve HTŞ lideri Muhammed El Beşir başkanlığındaki Suriye’nin yeni geçiş hükümetine herhangi türden bir güvenoyu ya da siyasi destek asla vermeksizin, Esad diktatörlüğünü yenerek muazzam bir zafer kazanan Suriye halkının yanında yer alıyoruz. Ayrıca işgalci İsrail’i kovmak için örgütleriyle birlikte mücadele eden, ABD ve Avrupa emperyalizminin garanti ettiği cezasızlığa rağmen soykırıma kahramanca direnen Gazze ve Batı Şeria’daki Filistin halkının yanında yer alıyoruz.

    İsrail’in Suriye’deki bu yeni kriminal saldırganlığına karşı birleşmek Suriye halkının yanı sıra tüm Arap ve dünya halklarının asli görevidir. Dünyanın dört bir yanındaki sendikaları, siyasi örgütleri, kadın ve gençlik örgütlerini Filistin direnişi için seferberlik ve desteği artırmaya ve Suriye halkının mücadelesiyle dayanışmaya çağırıyoruz. Arap ülkelerinin pasifliklerini kırmalarını ve işgalci İsrail devletini Suriye’den ve işgal altındaki tüm topraklardan kovmak için derhal harekete geçmelerini talep ederken, soykırımcı devletle ekonomik, askeri, diplomatik ve akademik ilişkilerin ve bağların derhal kesilmesi için her ülkede mücadele edeceğiz.

    İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

    11 Aralık 2024

    İnsan onuruna yaraşır bir yaşam için birleşik mücadele! Birleşik mücadele için Emek İttifakı!

    0

    Asgari ücretin ne kadar olacağı hepimizi ilgilendiriyor. Neden mi?

    Çünkü iktidar ve patronların ekonomik saldırı politikaları ve krizi biz emekçilere fatura etme girişimleri, asgari ücreti ortalama ücret haline getirdi. Bu nedenle fabrika işçisinden ofis çalışanına, kamu emekçisinden emeklisine, ülkenin emekçi sınıflarının tamamının gözü kulağı 2025 yılı için asgari ücret zammının ne kadar olacağında.

    Ancak hepimiz farkındayız. İktidar da patronlar da asgari ücrete gerçek enflasyon oranında bir zam yapmayacak.

    Yapılamayacağından değil, yapmak istemediklerinden!

    Çünkü krizi yaratanların tek derdi kendi kârlarını garanti altına almak. Ve hatta kârlarına kâr katmak. Servetlerini büyütmek!

    Bunun yolu Türkiye’yi ucuz emek cenneti haline getirmekten geçiyordu. Başardılar.

    Düşük ücretler, uzun çalışma süreleri, yaşamak için fazla mesai ve kötü çalışma koşulları… İktidar, yerli yatırımcıya da yabancı yatırımcıya da bunu sağladı. Yetmedi, patronlara getirilen vergi aflarıyla vergi yükü de biz emekçilerin sırtına yüklendi.

    Ama bunu başarmış olmak yetmez, bir de bunu sürdürmek gerekiyor. Çünkü ekonomik kriz büyüdükçe pasta küçülüyor!

    Bunun yolu da krizi yaratanların kemer sıkma politikalarıyla emekçilerin elinde kalan kırıntılara dahi saldırmasından geçiyor.

    Neymiş; “Asgari ücret artışı enflasyona sebep oluyormuş”, “Kriter çalışanı enflasyona ezdirmemekmiş.” Patronlar servetlerine servet katsın diye gözümüzün içine baka baka yalan söylüyorlar!

    Enflasyona sebep olan da emekçileri enflasyona her gün daha fazla ezdiren de iktidarın ve patronların politikaları. Tercihleri de çıkarları da sınıfsal!

    Sonuç mu? Emekçiler de emekliler de “geçinemiyoruz” diyor. Örgütlü işçi sınıfı, sendikaları üzerinde basınç yaratmaya çalışıyor. İnsan onuruna yaraşır bir yaşam mücadelesi için onları harekete geçirmeye çalışıyor. Yani emekçiler öfkeli!

    Öte yandan, ülke nüfusunun yüzde 20’si ülke toplam gelirinin neredeyse yüzde 50’sini kontrol ediyor. Biraz daha ileri gidelim: Türkiye’nin en zengin yüzde 5’i, ülkenin toplam gelirinin yüzde 25’ine el koyuyor! Yani patronlar huzurlu.

    Dedik ya, aslında asgari ücret gerçek enflasyon oranında artırılabilir. Yukarıdaki tablo bunun için yeterli kaynak olduğunun kanıtı. Artırmayacak olmaları iktidarın ve patronların politik ve sınıfsal tercihlerinden kaynaklanıyor. Yani kaynakları kimin kontrol ettiğinden ve kimin yararına kullandığından.

    Ülke toplam gelirinin yüzde 50’sini paylaşarak gelir dağılımındaki adaletsizlikle, yoksullukla, yoksunlukla, geçim sıkıntısıyla mücadele eden biz yüzde 80’in birbirimize şu soruyu sorması gerekiyor: Bu tabloyu nasıl tersine çevirebiliriz?

    Evet, bu ülkenin mevcut kaynaklarıyla asgari ücreti insan onuruna yaraşır bir seviyeye çekmek de, emekli maaşlarını asgari ücret seviyesine yükseltmek de, iktidar ve patronların yarattığı kriz karşısında emekçilerin alım gücünü korumak adına tüm ücretlere gerçek enflasyon oranında üç ayda bir otomatik zam uygulamak da mümkün!

    Ama bunu mümkün kılmak sendikaların, emek örgütlerinin, sosyalistlerin birleşik bir mücadele hattını, Emek İttifakı’nı inşa etmesini zorunlu kılıyor. İktidar ve patronlar kendi sınıfsal çıkarlarını birlik halinde koruyup emekçilerin haklarına birlikte saldırırken, bizlerin de kendi sınıfımızın etrafında birleşmemiz ve birlikte mücadelenin zeminini yaratmamız gerekiyor.

    Ve bunun için de acil taleplerimiz etrafında en geniş seferberliği örmeyi mümkün kılmak zorundayız.

    Gençlik ve Spor Bakanlığı bütçesi Şimşek programına takıldı

    0

    Tek Adam rejiminin saldırılarına karşı emekçi ve ezilenlerin mücadeleleriyle geçen bir yılın sonuna geliyoruz. Her yıl olduğu gibi meclisin önünde yine bütçe gündemi var. Biz de hem niceliksel hem de niteliksel olarak yetersiz olan KYK yurtlarında gerçekleşen eylemlerde öğrenci gençliğin gündemine giren Gençlik ve Spor Bakanlığı (GSB) bütçesine göz atalım dedik. Öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılamak için halihazırda yetersiz olduğu söylenen GSB’nin 2025 bütçe planlamasında payı yüzde 1,45 oranında kalırken, bu oranın düzenli bir şekilde düşürülmesi ve 2027’de yüzde 1,34’e kadar indirilmesi hedefleniyor. Belli ki krize karşı kamu kaynaklarını kısıtlama yoluna giden Şimşek programı GSB bütçesine de el atmış. Bu sırada İstanbul Üniversitesi’nde 7/24 açık olacağı vaat edilen kütüphane “tasarruf tedbirleri” çerçevesinde erkenden kapatılıyor, Boğaziçi Üniversitesi’nde kütüphane inşaatına dahi başlanmıyor. Çoğu okulda yaşanan kapasite sorunundan bahsetmiyoruz bile. Yemekhane fiyatları her yıl zamlanıyor ve KYK burslarımız hepsinden hızlı şekilde eriyor. 2020 yılında asgari ücret 2.324 TL iken KYK bursu 550 TL idi. Yani iki kalem arasında 4’te 1 gibi bir oran vardı. 2024 yılı itibarıyla KYK bursu asgari ücretin 13’te 1’ine kadar gerilemiş durumda.

    Uzun lafın kısası her şeyin fiyatı artıyor, GSB bütçesi yerinde sayıyor. Kaşıkla verilen KYK zammı, enflasyon kepçesiyle geri alınıyor. Daha fenası, mesele burada bitmiyor. Bir de bu bütçenin nasıl dağıtıldığına bakacak olsak tarikat ve cemaatlere GSB bütçesinden 300 milyon TL’nin üzerinde bir kaynağın aktarılmasının planlandığını görüyoruz. Kaynaklar her yıl olduğu gibi cemaatlere, tarikatlara, kısacası sermayeye ve onun koruyuculuğunu üstlenen kurumlara aktarılıyor. Bütçenin ihtiyaçlarımız uyarınca belirlenmesi için üniversitelerden Öğrenci Temsilciliği Kurulu (ÖTK) temsilcilerinin ve öğrenci yurtlarında oluşturulacak yurt komitelerinin temsilcilerinin bulunduğu masalarda belirlenmesi gerektiğini savunuyoruz. Bütçe öğrencilere aktarılmalı! KYK burslarına 3 ayda bir gerçek enflasyon oranında zam yapılmalı, emekçi ailelerin çocuklarına verilen krediler bursa çevrilmeli, tarikat ve cemaat yurtları tazminatsız bir şekilde kamulaştırılmalıdır.

    Diğer yandan, Tek Adam rejiminin yasaklamaları ve saldırıları altında 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nü geride bıraktık. Polis şiddetine, gözaltılara ve göçmenlere karşı yürütülen sınır dışı etme saldırısına karşı kadın ve lgbti+ hareketi mücadeleyi sürdürüyor. Çünkü erkek şiddeti genç kadınların ve lubunyaların hayatlarını tehdit ediyor. Geçtiğimiz ay Van’da sıra arkadaşımız Rojbin’in cansız bedenine ulaşıldı. Yaşanan her gelişme patriyarkaya karşı mücadelemizde yükselttiğimiz Cinsel Tacizi Önleme Komisyonu (CİTÖK) gibi birimlerin etkin işletilmesi için kaynak, kampüslerde ve üniversite yaşamında erkek şiddetini önleyecek mekanizmalar için bütçe gibi taleplerin ne kadar hayati olduğunu bize tekrar tekrar hatırlatmakta. İstanbul Aydın Üniversitesi’nde Kadın Araştırmaları Kulübü’nün kapatılmasının öğrencilerin mücadelesiyle engellenmesi bize talepler etrafında kilitlenmenin kazanımlar için tek yol olduğunu gösteriyor.

    Suriye baharı kışın geldi

    0

    İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) liderlerinden Miguel Sorans’ın bu yazısı ilk kez İUB-DE’nin sitesinde 11 Aralık 2024’te yayımlanmıştır.

    Beşar Esad diktatörlüğünün yıkılması, Mart 2011’de başlayan halk devriminin on üç yıl gecikmiş bir zaferidir. Suriye Devrimi, Kuzey Afrika ve Orta Doğu’da Ocak 2011’de Tunus’ta başlayan devrimlerin bir parçasıydı. Bu devrimler daha sonra Arap Baharı olarak adlandırıldı. Suriye’de kış mevsimi başlıyor, dolayısıyla “Suriye baharı”nın kış mevsiminde geldiğini söyleyebiliriz.

    Diktatörlük öngörülemeyen bir hızla yıkıldı 

    Diktatörlüğün öngörülemeyen bir hızla yıkılması herkesi, özellikle de diktatörün kendisini, onun kanlı müttefikleri Rusya ve İran’ı, ABD emperyalizmini ve İsrail’in soykırımcı Siyonizm’ni şaşkınlığa uğrattı. Bir parantez açarak, Esad’ın savunucularının yaydığı söylentilerde olduğu gibi, İslamcı muhalif grupların ABD ve İsrail tarafından desteklenmediğini ve teşvik edilmediğini belirtmek yerinde olacaktır. Donald Trump “karışmama” çağrısında bulundu: “Suriye bir karmaşa ama bizim dostumuz değil ve ABD’nin bununla hiçbir ilgisi olmamalı. Bu bizim savaşımız değil (…) Karışmayalım”. Aynı zamanda Biden, IŞİD’e saldırma argümanıyla bir bölgeye 75 bombalı saldırı emri verdi. Öte yandan İsrail, Beşar’ın düşüşünü selamladı ama ilk yaptığı şey “önleyici güvenlik” tedbiri olarak 1967’den beri işgal altında tuttuğu Golan Tepeleri çevresindeki Suriye topraklarını daha fazla ele geçirmek ve sözde “kimyasal cephanelikleri” bombalamak oldu. Öyle ki BM bile bu saldırıların durdurulması çağrısında bulundu.

    Buna karşılık, Filistin direnişinin lideri Hamas bir açıklama yaparak diktatörlüğün yıkılışını selamladı. Hamas, Suriye halkını “özgürlük ve adalet özlemlerini” gerçekleştirdikleri için kutladı ve Esad sonrası Suriye’nin “Filistin halkını desteklemedeki tarihi ve temel rolünü” sürdürmesini umdu. Aynı zamanda isyancılar 600’den fazla Filistinli mahkûmu rejim hapishanelerinden serbest bıraktı.

    Birkaç unsur rejimin 12 gün içinde hızlı düşüşünde etkendi. Bunlar arasında Ukrayna’daki savaşa odaklanan Rusya’nın zayıflığı ve Lübnan’da hırpalanan İran-Hizbullah vardı.  Ancak ana unsur, Beşar rejiminin sadece İran’ın askeri desteği ve Rus hava savunması ile ayakta duran bir “kağıttan kaplan” olmasıydı. Rejimin neredeyse hiçbir toplumsal tabanı yoktu ve onu devirmek için uygun anı bekleyen milyonlarca Suriyeli tarafından nefret ediliyordu. Ve o an 30 Kasım’da Halep’in düşmesiyle geldi. Kimse Beşar için “hayatını feda etmeye” istekli değildi. Suriye ordusu isyancıların ilk eylemleri karşısında dağıldı. İsyanın ilk günlerinde Rus uçakları tarafından bazı bombalamalar oldu. Ama bunlar herhangi bir sonuca ulaşmadı.

    Halk isyanının gücünü küçümseyerek, her şeyin 7 Aralık’ta Katar’ın başkenti Doha’daki Doha Forumu’nda önceden planlanan dışişleri bakanları toplantısında Türkiye, Rusya ve İran arasında kararlaştırıldığına işaret edenler var. Evet, büyük olasılıkla bir anlaşma yaptılar ama zaten yenilmiş durumdayken. Ülkenin daha fazla istikrarsızlaşmasını önlemek için Beşar ve ailesinin Moskova’ya gidişini garanti altına alarak en iyi nasıl teslim olacakları konusunda anlaştılar. Ancak bu, Suriye halkının isyanının, rejim güçlerinin yenilgiye uğramasının ve rejimin yakında düşecek olması gerçeğinin yarattığı alt üst oluş esnasında yapılan bir doğaçlamaydı.

    Halep’in düşmesi yeni bir durum yarattı. Binlerce savaşçının ve 2011’de başlayan halk ayaklanmasının ilk yıllarındaki eski savaşçıların yeniden harekete geçmesini tetikledi. İsyancılar ilerledikçe diğer şehirler de ayaklandı. Güneydeki Dera vilayetinin 2011 devriminin beşiği olan köylerinde de durum böyleydi. Bu savaşçıların kuzeydeki HTŞ tugaylarıyla hiçbir bağlantısı yoktu. Ellerinde silahlarla önce polis karakollarına, sonra da kışlalara saldırdılar.

    Unutulmamalıdır ki 2011 yılındaki halk ayaklanması, Beşar’ın göstericileri katletmek üzere tankları ve orduyu göndermesi nedeniyle bir iç savaşa dönüşmüştü. İnsanlar kendilerini savunmak ve mücadeleye devam etmek için silahlanmak zorunda kaldı. Ve 2015’te diktatör kaybettiğinde, Tartus limanında bir üssü olan Rus uçaklarının suç teşkil eden girişi tarafından kurtarıldı. 2017’de devrim yenilgiye uğratıldı, ama tam anlamıyla değil. Beşar, Suriye’nin kuzeydoğusundaki İdlib vilayetinin orada toplanan isyancıların elinde kalacağını kabul etmek zorunda kaldı. İdlib’de neredeyse 4 milyon insan yaşıyor. Çeşitli isyancı gruplar yıllardır orada hazırlık yapıyor, orada silah fabrikaları bile var. Etkenlerin bu bileşimi ve rejimin kırılganlığı diktatörlüğün düşüş hızını açıklıyor.

     Suriye nereye gidiyor? HTŞ hakkında şüpheler 

    Suriye yeni bir duruma giriyor. Milyon dolarlık soru ise ne olacağı. Yeni geçici hükümet HTŞ (Heyet Tahrir el Şam – Levant’ın Kurtuluşu Örgütü) tarafından şekilleniyor. Dindarlardan liberallere kadar farklı fraksiyonları bir araya getiren burjuva milliyetçi-İslamcı bir koalisyon. Erdoğan’ın tam siyasi ve askeri kontrole sahip olmadığı söylense de Türkiye ile bir ilişkisi var. İdlib vilayetini 2017’den beri yöneten ve kamu hizmetleri, eğitim, sağlık, adalet, altyapı ve maliyeyi yöneten muhafazakâr bir ittifak. Geçici Başbakan Muhammed El Beşir de bu hükümette bakanlık yapmıştı.

    HTŞ lideri Ebu Muhammed El Colani yıllar önce El Kaide ve IŞİD’den koptu ve kendisini “ılımlı” olarak sunuyor. İlk açıklamalarında “Suriye herkes içindir… Dürzi, Sünni, Alevi, Hıristiyan ve tüm dinler için” dedi. “Kadınların kıyafetlerine müdahale etmenin ya da kıyafetleri veya görünümleriyle ilgili herhangi bir talepte bulunmanın kesinlikle yasak olduğunu” ilan ederek şaşırttı. Bunların ne kadarının gerçek ne kadarının yalan olduğunu göreceğiz.

    İUB-DE’nin açıklamasında da belirtildiği üzere: “Suriye soluyla birlikte devrimi her zaman destekleyen devrimci sosyalistler olarak, bu liderliği desteklemiyor ve herhangi bir siyasi güven duymuyoruz. Temel çözüm, işçiler ve halk kesimlerinden oluşan bir hükümet altında sosyalist bir Suriye için mücadeleye devam etmektir”. 

    Bağımsız bir Suriye sol önderliği inşa etmek 

    Suriye halkı gerçek siyasi ve toplumsal kurtuluşu, tam demokratik özgürlüklerin sağlanması, milyonlarca mültecinin geri dönüşü ve emekçi halkların gecikmiş toplumsal talepleri için mücadelenin yeni bir aşamasına giriyor. Bu temel mücadele için yeni bir devrimci sosyalist önderliğin inşa edilmesi gerekiyor.

    2011’deki devrimlerin deneyimi, devrimlerin 30 yıldan uzun süredir devam eden diktatörlüklerden kurtularak demokratik düzeyde zafer kazandığını göstermiştir. Ancak devrimci önderlik boşluğu nedeniyle bu süreçler Tunus’ta olduğu gibi durgunlaştı ya da Mısır ve Libya’da olduğu gibi geriledi. Kapitalist ekonomik yapıyı çeşitli emperyalizmlere bağlı tutan, halkların sefaletini ve sosyal çürümesini sürdüren farklı özellikler barındıran yeni kapitalist hükümetler ortaya çıktı. Suriye’de bu açığın üstesinden gelmek için, rejimden bağımsız ve sosyalist bir perspektifle Beşar Esad’a karşı mücadeleyi ülke içinde ve sürgünde sürdürmüş, Suriye solunun kesimlerine dayanan yeni bir liderliğin inşa edilmesi gerekmektedir.

    İktidar ve patronlar maaşlarımızın düşmesini isterken işçiler ne yapabilir?

    0

    Yakın zamanın iki meşhur sözü var. Biri “Asgari ücret artışı enflasyona sebep oluyor” derken diğeri “Geçinemiyoruz” diyor. Aşağıdaki grafik, TÜİK’in gelir dağılımı istatistiğinden hareketle hazırlandı.[1] Bu grafikte Türkiye’nin en zengin yüzde 5’inin toplumsal servetten aldığı pay ile en yoksul yüzde 50’nin toplumsal servetten aldığı payın 2006-2023 yıllarındaki değişimini gösteriyor.

    Bu tablodan çıkan ilk ders şu: “Asgari ücret arttıkça enflasyon artar sözü” bir yalan, çünkü tabloda gördüğümüz üzere asgari ücrete yılda iki zammın yapıldığı dönemlerde en yoksul yüzde 50’nin toplam gelirden aldığı pay ciddi şekilde gerileyerek 2022 yılında ilk kez en zengin yüzde 5’in toplam gelirinin altına düştü. Gelir artışı enflasyona sebep oluyorsa sorunu asgari ücret artışında değil, en tepedekilerin aşırı zenginleşmesinde-semirmesinde görmek gerekiyor! Çünkü bu en zengin yüzde 5’in içerisinde yer alan bir kişinin ortama geliri, ülkenin yarısının içerisinde yer alan 9 milyon kişinin toplam gelirine denk! Konudan sapmayalım ama demokrasi ve eşitsizlikten bahsedeceksek de, işe ortalama bir zenginin 9 milyon kişilik gelire sahip olmasındaki adaletsizlikle başlamamız gerekmez mi? Neyse, bu noktaya başka bir yazıda döneriz.

    İkinci ders ise şu: Zenginin toplumsal servetten aldığı pay ile yoksulun toplumsal servetten aldığı pay hiçbir koşulda beraber artıp azalmıyor. Yoksul yoksullaştıkça zengin zenginleşiyor! Hükümet ve patronlar daha da zengin olmak için maaşımızın düşmesini istiyor.

    Mehmet Şimşek’in enflasyonla mücadele programının özü işte bu. Zorlu bir 2025 yılı bizi beklerken, hükümetin stratejisi, yoksuldan alıp zengine vermek. Asgari ücret zammının gerçek enflasyonun bir hayli altında kalacağı şimdiden kesinleşti. Hükümet emeklilik sisteminde değişiklikler yaparak yoksulu daha yoksul hale getirme planlarını yayınladı. O da yetmedi, sendika ve toplu sözleşmenin olduğu yerlerde de patronlara “Enflasyonla mücadele programımıza zarar vermeyin” mesajını verip yanlarında olduklarını açıkça gösterdiler.

    Yapılması gereken şey net: Sendikaların bir araya gelip bir mücadele programı hazırlayarak, konfederasyon ve sendika ayrımı yapmaksızın ve hatta sendikasız işçileri ve emeklileri de kapsayan birleşik bir mücadele hattı kurmaları gerekiyor. Biz yoksullaşırken patronlar nasıl zenginleşiyor? Onlara vergi afları gelirken emekçiler her yıl yeni bir vergi dilimine daha girerek daha çok vergi ödüyor. Kıdem tazminatı tavanı ile onlarca yıllık emek patrona bırakılıyor. Sosyal güvenlik fonları emekçiler için kullanılmazken patronlara açılıyor. İşte bu üç temel sorunu gündeme alıp işçi sınıfının yoksullaşmasını sonlandıracak bir mücadelenin çağrısı, Türkiye’de kötüye giden her şeyi tersine çevirebilir.

    Bunun için üye bulunduğumuz sendikalara, şubelere, meslek örgütlerine basınç yapmamız gerekirken Türkiye sosyalist hareketinin bir numaralı gündeminin de bu gündem olması hayati bir öneme sahip olmayı sürdürüyor.


    [1] TÜİK’in ilgili verileri için: https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Gelir-Dagilimi-Istatistikleri-2023-53840

    2024 istatistiklerinin 27 Aralık gününde yayımlanmasını bekliyoruz.

    Yüzde 20 kemer gevşetirken yüzde 80 kemer sıkıyor

    0

    Asgari ücret ve bütçe görüşmeleri yaklaşırken iki büyük yalan sıklıkla dillendiriliyor: 1) EYT belimizi büktü, bütçede kara bir delik oluşturuyor. 2) Ücretler artarsa enflasyon fırlar. Hedeflediğimiz enflasyon için ücretleri baskılamalıyız.

    Bu iki palavranın ekonomi yönetimi tarafında sürekli dillendirilmesinin nedeni iktisadi değil tamamen ideolojik ve politiktir. Ekonomide karşılığı olmayan bu söylem, yıllık geliri en yüksek yüzde 20’lik dilimde bulunanların tüketimini kısmamak için hiçbir önlem almayıp geri kalan yüzde 80’e fatura keserek enflasyon ile sözde mücadeleye kılıf uyduruyor. Oysaki bu yüzde 20, ülkedeki tüm gelirin neredeyse yarısına el koyuyor. Elbette yüzde 20 de kendi içinde ayrışıyor. En zengin yüzde 5, tüm gelirin çeyreğine (yüzde 25) sahip.

    En tepede çok fazla tüketim gerçekleşiyor. Gayrimenkul ve otomobil gibi emtia başta olmak üzere dayanıklı tüketim mallarının ithalatı ve ülke içi satışları çok yüksek seviyelere çıkmış durumda. Ekim ayına ait verilere göre yatırım malı ithalatı yüzde 9,2 gerilerken tüketim malı ithalatı yüzde 7,9 artmış.

    Hal böyle iken servet vergisi ya da artan oranlı ek vergiler yerine faiz yükselterek geri kalan yüzde 80’e kemer sıktırma politikası güdülüyor. Faiz yükseltmek, en çok gelire sahip grubun tüketimine en ufak bir etki yapmıyor. Elbette iş bilmemezlik değil bu, bilinçli bir saldırı. Hem de IMF gözetiminde ve denetiminde bir saldırı. Servet vergisi acilen getirilmelidir. Ama yetmez; yap-işlet-devret yöntemiyle hazineden belirli gruplara para akıtılmasına son verilsin, bu yapıların gelirleri hazineye bağlansın. Alın size kaynak!

    Bütçede bir açık varsa o da kendi yarattıkları açıktır. EYT yük oluyor deseler de yıllar içinde bütçeden Sosyal Güvenlik Kurumu’na (SGK) aktarılan kaynak oranında azalma görülüyor. 2020 yılında bütçenin yüzde 20,4’ü SGK’ya aktarılırken (tüm GSYH’nin yüzde 4,9’u) 2023’te bütçenin yüzde 13,4’ü aktarılmış (tüm GSYH’nin yüzde 3,3’ü). 2025 bütçesine göre SGK’ya aktarılacak oran ise yüzde 11,4. Kamusal emekliliğin parça parça yok edilişinin bir başka göstergesi bu. Bunun dışında bu sayılar EYT ve diğer emeklilerin bütçede bir delik yaratmadığını, en düşük emekli maaşının asgari ücret seviyesine çekilmesi durumda bile bütçede herhangi bir yük olmayacağını bize anlatıyor.

    SGK üzerinde bir kara delik varsa o da sağlığın özelleştirilmesinin bir sonucu olarak insan hayatı üzerinden SGK’nın nasıl soyulduğunun ortaya döküldüğü şu günlerde, aktarım kayışı olan özel hastanelerdir. Bu hastanelerin tazminatsız derhal kamulaştırılması gerekmektedir. Milyarlarca liralık SGK vurgununu görmeyip “Emekliler bütçede yük oluyor” demek de yine iktisadi değil ideolojik ve politiktir.

    Ne emekliler bütçe için bir yüktür ne de ücretlere yapılacak bir zam enflasyona yol açar. Bütçedeki kara delik, sermayenin işçilerin aleyhine açtığı deliktir. Her adımımızdan vergi alındığı halde bütçe açık veriyorsa sermaye elbette bu durumun müsebbibidir. Bu kapsamda bilinçli bir program uygulanmakta. Bu saldırı gemisinin sahibi IMF, işletmecisi hükümet, dümeninde ise Bakan Şimşek var. Peki buna karşı işçi sınıfının kendi programıyla sahneye çıkma zamanı gelmedi mi?

    Gazze ve Lübnan cepheleri: Netanyahu’nun hedeflerinden uzak oluşu

    0

    Filistinlilerin tarihsel haklarına kavuşma mücadelesinin parçası olarak başlattığı El Aksa Tufanı’nın etkileri dünya sınıflar mücadelesinin merkezinde olmaya devam ediyor. Emperyalizmin ön karakolu İsrail’in bu operasyona karşı başlattığı soykırım da ne yazık ki sürüyor. 400 günü aşan soykırım boyunca Gazze’de 45 bine yakın Filistinli katledilirken 105 bini yaralandı. Enkaz altında binlerce cenaze olduğu tahmin edildiğinden halen tam ölü sayısı bilinmiyor ve altyapının (kanalizasyon, hastaneler vb.) neredeyse tamamen imha edilmesi sebebiyle salgın hastalıklar özellikle Gazzeli çocuklar için büyük bir tehlike oluşturuyor. Gazze’nin yanı sıra Batı Şeria’da da saldırganlığını sürdüren Siyonist rejim, Lübnan’a başlattığı saldırılarda 4 bine yakın Lübnanlıyı katletti, 1 milyonun üstünde Lübnanlıyı ise yerinden etti.

    İşgal devleti, başta Filistin olmak üzere bölgemizde yarattığı yıkım ve soykırıma rağmen bir yılı aşkın süredir askeri ve politik hedeflerine ulaşamıyor. Netanyahu, Gazze’ye yönelik saldırıları başlattığında üç hedef sıralamıştı: Hamas’ı yok etmek, Gazze’yi kontrol altına almak ve rehineleri geri almak. Fakat geçtiğimiz ay boyunca Gazze’de direniş güçleri işgal ordusuna saldırılarını sürdürmeyi başardı ve esirler halen Hamas’ın elinde. Siyonist rejim özellikle Gazze Şeridi’nin kuzeyine yönelik korkunç saldırılar gerçekleştirse de Filistin direnişini kırmayı başaramadı. İşgal devletinin bakanı 7 Ekim’den bu yana 22 bini aşkın işgal askerinin yaralandığını açıkladı. Rezerv askerleri sürekli bir şekilde cepheye gönderildiği için artık orduya kayıt olanların sayısı çok azaldı ve bu durumu değiştirmeleri oldukça güç gözüküyor. Askeri anlamda kuralsız bir savaş sürdürmelerine ve soykırım pratiğine karşın, bu metotların hiçbiri Filistin halkının yenilgisini getirmedi. Bunun yanında Siyonist rejimin krizi de sürekliliğini koruyor. Kasım ayının başında Savunma Bakanı Gallant’ın görevden alınması bu durumun en yakın örneği. Netanyahu’nun Gallant’ı görevden alma sebepleri dikkate değer. Netanyahu’dan farklı olarak Gallant, karada işgal ordusunun daha fazla ilerleyemeyeceğini ve rehineler için Hamas ile anlaşılması gerektiğini düşünüyor. İçerideki sıkışmışlığının yanında Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Netanyahu ve Gallant hakkında tutuklama kararı çıkarması ve birçok Avrupa ülkesinin bunu uygulayacağını beyan etmesi Siyonizmin uluslararası alanda izole edilmesi bakımından önemli bir diğer gelişme.

    Bütün müzakerelerin tıkandığı ve Trump’ın ABD seçimlerini kazanmasıyla İsrail’in saldırganlığının daha da yükseleceği beklenirken, Biden yönetiminin İsrail’e silah sevkiyatını durdurma tehdidinin de etkisiyle Lübnan’da ateşkes gerçekleşti. 27 Kasım tarihinde başlayan ateşkes, İsrail’in askeri hedeflerine Lübnan cephesinde de ulaşamadığını gösteren bir gelişme olmakla birlikte bazı geri yanları mevcut. Ateşkesin ana sebebini bizzat Netanyahu’nun sözleri açıklıyor: “Ordu yıpranmış durumda, rehabilite edilmesi ve yeniden silahlandırılması gerekiyor ve silahlarının çoğunu ve mühimmat stokunun büyük bir kısmını kaybetti.” İsrail, hava savunması olmayan bir ülkede, bir kez daha havadan yoğun sivil yerleşim yerlerini bombalayarak ciddi bir ilerleme kaydedemedi. Hizbullah ciddi anlamda hasar görse de İsrail’i Lübnan topraklarından püskürttü. Ateşkesin en büyük geriliği ise Gazze cephesi ile Lübnan cephesini ayırmış olması. Bu bağlamda kesin olan tek şey, Hizbullah’la yapılan ateşkesin çelişkilerin hiçbirini çözmediği ve İsrail’in stratejik çelişkilerine kalıcı bir yanıt sunmadığıdır. Bu sebeplerle de, gerçekleşen ateşkesin geçici bir ateşkesten öteye geçmesi oldukça zor gözüküyor.

    Yasin El Hac Salih: “Bugün Esatların ebedi yönetiminin sona erdiğini ve Suriye’de tarihin başlayabileceğini söylemeliyiz”

    0

    Hala Kodmani’nin Suriyeli devrimci yazar Yasin El Hac Salih ile yaptığı ve Libération‘da yayımlanan 11 Aralık 2024 tarihli söyleşinin çevirisini okurlarımızla paylaşıyoruz.

    ***

    Suriyeli muhalif, yazar ve analist Yasin El Hac Salih’e göre, Beşar Esad rejiminin düşmesinden sonraki gelişmeler tehlikeler barındırıyor, ama ülkenin politik geleceğini yeniden tanımlamak için gerçek bir fırsat doğuyor.

    Laiklik ve demokrasi alanlarında çalışan teorisyen Yasin El Hac Salih (63. yaşında) 1980 ile 1996 arasında 15 yılı aşkın bir süre Esad rejiminin zindanlarında alıkonuldu. 2011’de devrimin başından beri aktif olan Salih, 2013 yılında Suriye’den ayrılarak Türkiye’ye gitti; daha sonra Almanya’ya yerleşti. 2013 yılında erkek kardeşlerinden biri, memleketi Rakka’da İslam Devleti tarafından kaçırıldı. Aynı yılın sonuna doğru eşi Samira el-Halil ile insan hakları avukatı Razan Zaytuneh ile birlikte, İslamcı bir grubun kontrolündeki Şam’ın bir kenar mahallesinde ortadan kayboldu. Bir daha bulunamadılar. Libération, yeni kadın yetenekleri ödüllendirmek üzere feminist bir militan olan eşinin anısına 2022’de verilmeye başlanan Samira el-Halil ödülü için Paris’e geldiği sırada Salih ile bir araya geldi. Ödül bu yıl, Gazzeli genç bir yazar olan Nemat Hasan ile Suriye rejiminin ölüm makinesi hapishaneleri hakkında çalışmış bir Fransız gazeteci olan Garance Le Caisne’ye verildi.

    Esad rejiminin düşüşüyle sonuçlanan yaklaşık on günlük süreçte neler yaşadınız?

    Başlangıçta bir “Halep muharebesi”nden söz edildiğini duydum ve içimden “Halep’in fethi fazla büyük bir hedef“ diye geçirdim. Gel gör ki Halep iki günde kolaylıkla düştü, tutsaklar serbest bırakıldı ve yerinden edilmiş olan insanlar geri döndüler. Hama’ya yöneldikleri zaman, “Şehri ele geçirmeyi başarırlarsa bu, müzakerede konumlarını güçlendirir,” diye düşündüm ve Hama çatışmasız düştü. Onlara “Burada durun ve Humus ile Şam’da olası bir kan banyosunu önlemek için politik bir inisiyatif başlatın,” demek istiyordum. Ardından iki büyük şehir muharebesiz alındı.

    Bu ilerleme herkesi şaşkına çevirdi…

    Sersemletici! Daha önce, rejimin tamamen harap halde olduğunu ve düşmesine bir tokadın yeteceğini söylüyor olsam da, yine de yaşananlar inanılmaz. Bir ülkenin en büyük dört şehrinin kan dökmeden ve özellikle korkunç bir 14 yılın ardından alınmasına tarihte çok ender rastlarız. Bu bizi gururlandırıyor ve gelecek için umutlandırıyor.

    Aşırılıkçı İslamcıların önderlik ettiği bir saldırı karşısında endişeli değil miydiniz?

    Elbette öyleydim. Bu aşırılıkçılardan endişe etmek için fazlasıyla sebebim var. Onlardan kişisel olarak zarar görmüş biriyim. Ebu Muhammed el Colani’nin adamları, on yıl önce Duma’da karımı kaçırdılar. Başkaları, doğduğum şehir olan Rakka’da erkek kardeşimi ortadan kaldırdılar ve aile evimiz ile bütün mallarımıza el koydular. Son yıllarda El Nusra veya bugünkü adıyla Heyet-i Tahrir el Şam’da (HTŞ) meydana gelen değişimleri ve dünya terörist listelerinden çıkarılmaları için sarf ettikleri çabaları gözlemliyor olsam da, samimiyetlerine inanmam mümkün değil. Yine de umut verici tavırlarını bir kenara not düşüyorum.

    Hangi anlamda?

    Ele geçirdikleri bölgelerde kadınlara kılık kıyafetleri konusunda ders vermeye başlamadılar veya onları herhangi bir şeye zorlamadılar. Azınlıklara ve özellikle Halep Hıristiyanları veya Salamiyah’ta İsmailîlere karşı tutumlarına diyecek bir şey yok. Tutsakları serbest bıraktılar. Alevilere veya diğerlerine karşı intikam eylemleri görmedik. Bu İslamcıları yargılamak veya onlara yol vermek için henüz çok erken; onları doğrudan mahkûm etmek için de…

    Ama Batılı ülkelere gelince, onlar oldukça endişeli görünüyorlar…

    Onların kriterleri ve dertleri Suriyelilerinkilerle aynı değil. Sadece kendinizi düşünmeyi ve sadece Suriye’deki azınlıklar için endişelenmeyi bırakın. Geçtiğimiz günlerde Alman Dışişleri Bakanı’nın, Suriyelilerin çoğunluğunu düşünmeksizin azınlıkların korunması konusundaki ısrarcı açıklamasının kışkırtıcı olduğunu düşünüyorum. Eğer ben bir hükümet yetkilisi olsaydım onlara şöyle derdim: “Çenenizi kapatın! Hem hiçbir konuda yardımcı olmadınız hem de şimdi gelmiş bize akıl veriyorsunuz.” Ve de rejimin düşüşünü kutladıkları için Suriyelilerin evlerine geri dönmelerini buyurmaları, bu tavır…

    Bu İslamcı grup Esad rejimini tek başına devirmedi, değil mi?

    Bu saldırıyı yürüten üç bileşen var: Daha kapsayıcı olmak için kendisini “perestroika” [ed. n. yeniden kuruluş] olarak ilan eden en başta HTŞ, gerçek anlamda Türkiye’nin bir yardımcı kuvveti olan “Suriye Milli Ordusu” ve çok önemli olan üçüncüsü ise, farklı bölgelerdeki yerel silahlı gruplar. Muhafazakâr İslamcılar baskın durumda, ama ülkeyi özgürleştiren güçler çeşitlilik gösteriyor, özellikle güneyde ve Şam’ın alınmasını kolaylaştırmış olan uyuyan hücreler…

    Dış güçlerin müdahalesi yok mu yani?

    2012 sonrası yabancı cihatçı örgütlerin, başta Hizbullah olmak üzere İran’ın kontrolünde olan ve her yerden gelmiş olan Şii grupların müdahaleleri oldu. Ardından 2014’ten itibaren sahada Amerikan varlığı kendini gösterdi, 2015’te Rusya’nın doğrudan askeri müdahalesi, daha sonra 2017’de Türkiye’nin müdahalesi… Suriye herkes için bir av sahasına dönüştü. Şimdi ise, yeniden Suriye içi bir çatışmaya dönüldü. Rejimi devirenler Suriyelilerdir; Amerikalılar veya başkaları değil.

    Görünüşe göre her şey dışarıdaki muhaliflerle değil ülke içinde başladı, değil mi?

    Bugün HTŞ’nin diğer muhaliflere karşı avantajı, Suriye’nin içinde kalmış olmalarıdır. Sürgündeki resmi muhalefet koalisyonu devre dışı. Sadece birkaç kişi bir etkiye sahip olabildi, o da oldukça sınırlıydı. Yine de İslamcı savaşçı güçleri sahnede tek başına bırakmamak için politik bir bileşimin devreye girmesini umuyorum.

    Peki ya sürgün edilmiş tüm Suriyeli demokratların, entelektüellerin ve yetkin insanların buradaki yeri ne olacak?

    Hepsi olanları ilgiyle takip ediyor ve gözlemliyor. Pek çok kişi en azından Suriye’yi ziyaret etmek için geri dönmeyi düşünüyor. Ama rolleri, yeni kurtarıcıların onlara vermek isteyeceği yere bağlı. Bugün Esatların ebedi yönetiminin sona erdiğini ve Suriye’de tarihin başlayabileceğini söylemeliyiz.

    Size göre mevcut durum zor ama umutsuz değil, öyle mi?

    İfademi mazur görün ama saf boktan bir rejim vardı ve hiçbir şeyin ona benzemesi veya ondan daha kötü olması mümkün değil. Mesela ben geri dönüp eşimi aramaya başlayacağım. Nerede ortadan kaybolduğunu ve onu kimin kaçırdığını biliyorum. Kendi kişisel durumumdan söz etmeyeyim, son günlerde halihazırda sayısız sığınmacının Türkiye’den veya Libya’dan ülkeye döndüğünü görüyorum. Suriye’nin yeniden inşası seçeneği önümüzde duruyor. Suriyelilerin yüzde 90’ı kana boğulmuş bir ülkede yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Nüfusun yarısı ülke dışında. Bir neslin tamamı eğitimsiz. Politik yaşam enkaz halde. Ordu, yeniden inşa edilmesinin gerekeceği bir halde. Esatçılık sırf Esad’ın gidişiyle yok olamaz. Milisleri, adamları, mafyaları hâlâ orada. Esatçılığın tasfiyesi zorunlu ve acil.

    Peki ya Suriye’ye yönelik uluslararası bağlam?

    Şu an çok kötü. BM’nin özel temsilcileri içler acısı. Arap ülkelerinin niyeti hiç olumlu değil. Bir parça nüfuz için aralarında rekabet etmeye yeniden başlayacaklar. Dış güçlerin emellerine hizmet etmekten kaçınmak için Suriye içinde yeni açılımlar gerekiyor. Önümüzdeki meydan okumalar devasa: Mevcut Alevi iktidara karşıt olarak bağnaz bir Sünni İslamcı iktidarın kendini dayatması tehlikesi en başta geliyor.

    “Yeni kurtarıcılar” olarak adlandırdığınız kimseler yüzünden veya onlara karşı mezhepsel veya ideolojik başka iç çatışmalardan endişe etmeli miyiz?

    Mevcut silahlı güçler açısından üç korkunç gelişmeden endişe duyabiliriz. İlki, İslamcılardan en köktenci olanlarının hâkimiyeti geri almaları: Azınlıklara, kadınlara, alkol satan mağazalara vs. kendi kanunlarını ve sınırlamalarını dayatmak için mücadeleleri ile zaferlerinden yararlanabilirler. Bir nevi Stalinist bir evrim… Kürt sorunundan da endişeliyim. Şu an, Kürt güçler (veya Suriye Demokratik Güçleri) 2015’ten beri ele geçirmiş oldukları Arap şehirlerinden kayda değer bir şiddet olmaksızın çekildiler. Bir Arap-Kürt çatışmasını önlemenin yanı sıra kendi bölgelerini daha iyi kontrol etmeleri için kontrol etmekte oldukları diğer şehirlerden de çekilmeleri daha iyi olur. Bu doğrultuda politik bir çözüm müzakere edilmeli ve bu çözüm belli belirsiz şekilleniyor. Ancak en büyük tehlike, silah ve gerekli imkânlara hâlâ sahip olan Esatçıların olası bir intikam arzusudur. Bütün ülkeye korku salacak bir çeşit Alevi DAEŞ’inden endişe ediyorum.

    Bu tehlikeler nasıl önlenebilir?

    Bu üç silahlı güç, üç grubun haklarını ve haysiyetini garanti altına alarak, silahların tek sahibi olacak bir devletin ve ordunun yeniden inşası yoluyla kontrol altına alınmalıdır. Bizi bekleyen en büyük politik meydan okuma budur.

    ***

    Editörün önerileri:

    Yenidoğan çetesi ve hasta yarışına girmiş bir sağlık sistemi

    0

    Ülke gündemine bomba gibi düşen yenidoğan çetesi skandalında 18 Kasım tarihinde Bakırköy 22. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlayıp yaklaşık iki hafta süren yargılamanın birinci duruşması sona erdi. Tutuklu ve tutuksuz sanıklar mahkeme huzurunda dinlenirken itiraflarla dolu ifadelerde sağlık sisteminin ne derece denetimden yoksun olduğu, sermayedarların rant için insan hayatını tehlikeye attığı ve adı geçen hastanelerin kapitalist sisteme hizmet eden işletmeler haline geldiği tüm çıplaklığı ile gözler önüne serildi.

    “Kamu Kurum ve Kuruluşların Zararına Dolandırıcılık, Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma, Örgüte Bilerek Yardım Etme, İhmali Davranışlarla Kasten Öldürme, Resmi Belgede Sahtecilik” suçlarından sanıkların cezalandırılması talebiyle iddianame düzenlenmişse de suç tarihinin 2022, 2023 ve 2024 yılları olması oldukça dikkat çekici. 2022 yılından beri devam eden bu çürümüşlüğün, yıllar içinde defalarca ilgili hastanelerde “denetim yapılmasına rağmen” tespit edilmemesi veya edilmek istenmemesi akıllara durgunluk verdi. Dosya içerisinde, adı geçen hastanelere denetime giden sağlık personelinin, denetimi önceden sanıklara haber verdiğine ilişkin tape’ler mevcut.

    27 Mart 2024’te, aynı zamanda dosyada sanık olan bir yoğun bakım hemşiresinin CİMER şikâyeti üzerine soruşturma başlatılmıştı. Toplanan deliller ve sanıkların itirafları ile ülkede güvenilir bir sağlık sistemi kalmadığı ortaya çıktı. Sanıklar çürümüş sağlık sistemine dair itiraflarında yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde gece vakitlerinde hiçbir zaman doktorun durmadığı, acil durum anlarında doktorların uygulaması gereken işlemlerin hemşire veya hemşire yardımcıları tarafından gerçekleştirildiği, bebek ölümlerinin gerçekleşmesi halinde doktorun ölüm saatinde hastanede bulunmaması nedeniyle ölüm tarihlerinin doktor talimatı ile sisteme geç girildiği, her zaman sistemin böyle işlediği ileri sürüldü. Para karşılığında hastanelere bebek yönlendirmesi yapıldığı, yoğun bakım ünitelerinin dolu olmamasının hastane sahiplerini rahatsız ettiği, hastalarla ilgili epikrizlerin gerçeğe aykırı doldurulduğu, bu yöntem ile bebeklerin değerlerinin daha farklı şekilde sisteme girilerek yoğun bakımda daha uzun süre kalmalarının sağlandığı, bebeklere küvözlerde tutulmaları için ilaçlar verildiği belirtildi. Yapılan usulsüzlüklerin ve yetersiz hastane teçhizatının yanı sıra kullanılan cihazların bozuk olduğu, monitörlerin hastalara dair doğru bilgiyi vermediği, yeterli personel akışı bulunmadığından nöbet listelerinde hemşireler yerine adli tıp teknisyenlerine yer verildiği, hastanelerde ilgili bölüm olmasa bile bebek tesliminin yapıldığı dikkat çeken iddialar arasında.

    Adı geçen özel hastanelerin bu derece şeffaflıktan ve denetimden uzak vaziyette, keyfi uygulamalar ile insan hayatına kast ettiği açıktır. Sermayenin keyfiyetine bırakılan bu özel işletmelerde, insan yaşamının hiçbir surette ön planda olmadığı, aksine menfaat elde etmek amacıyla bebeklerin ilaç verilerek yoğun bakımda daha uzun süre tutulmaya çalışıldığı, temin edilen ilaçların kâr amacı güdülerek dışarıda satışının gerçekleştirildiği gözler önüne serilmiştir.

    Böyle bir acı bilanço ile tekrar karşılaşmamak için kapitalist sistemin ürettiği tüm özel hastaneler derhal kamulaştırılmalı; bünyelerindeki emekçilerin, meslek odalarının ve sendikaların kontrolünde faaliyet göstermeli ve kamunun denetimine açık olmalıdır! Sağlık hizmeti herkes için ücretsiz, nitelikli ve erişilebilir olmalıdır!

    Esad’ın kapitalist diktatörlüğünün son halk düşmanı politikaları

    0
    Suriyeli bir isyancı, kitleler Hafız Esad’ın heykelini devirdikten sonra, heykelin kafasını ayağının altında tutuyor.

    Esad’ın diktatörlük rejimi, 8 Aralık 2024 tarihinde silahlı bir devrimci ayaklanmayla devrilene dek, emekçi halka karşı neoliberal saldırganlık politikalarını hız kesmeden hayata geçirmeyi sürdürüyordu. Solun Stalinist, reformist ve işbirlikçi kesimleri her ne kadar monarşik Esad hanedanlığının diktatörlük rejiminin işçi sınıfının ve emekçilerin bir “dostu” olduğu yalanını tekrarlamayı sürdürse de, bu kapitalist baskı ve katliam rejiminin son yıllardaki ekonomi politikaları, onun gerçek sınıf doğasını gözler önüne sermeye yeterli olacaktır. 

    Hatırlamakta fayda olacaktır ki, Esad rejiminin şiddetli neoliberal politikaları uygulamasının ardında yatan sebep, emperyalist ve yayılmacı sermaye gruplarını sömürgeci amaçlarla Suriye’ye çekebilmek ve aynı zamanda Şam oligarşisinin halk kaynaklarını tüketerek zenginleşmeyi sürdürmesini sağlamaktı.

    Yine hatırlamakta fayda olacaktır ki, rejimin işbirlikçisi olan sol kesimler, Suriyeli işçilere ve emekçilere karşı yönlendirilmiş olan bu ağır neoliberal saldırı politikaları karşısındaki körlüklerini ve sağırlıklarını bilinçli bir şekilde sürdürdüler ve böylece, Suriyeli yoksulların bir kapitalist diktatörlük rejiminin insafına terk edilmesinde hain bir rol oynadılar.

    27 Kasım’da başlayan ve muhalefet koalisyonunun başını çektiği askeri operasyondan önce rejimin kontrolü altındaki bölgelere hâkim olan sosyal ve ekonomik durum, işçi sınıfı ve emekçi halk açısından korkunç bir toplumsal-ekonomik yıkımı ve sefaleti andırıyordu. Bunun anlamı, 2011 devriminden önce Esad’ın hayata geçirmeye başladığı neoliberal kapitalist ekonomi politikalarının, iç savaşın yavaşlamasıyla beraber hız kesmeden devam ettiğiydi.

    Şubat 2024’te rejim, somun ekmeğe yüzde 100 oranında ve fırınların çalışması için kullanılan dizel yakıta ise yüzde 165 oranında zam yaptı. Eylül 2024’te bir dizel sübvansiyonu daha sosyal harcamalardan çıkarıldı ve Ekim 2024’te birkaç sanayi dalında ve tarımda da sübvansiyonların kaldırılmasıyla, gübre fiyatlarında yüksek artışlar gerçekleşti.

    2024’ün yaz aylarından önce Şam rejimi, il elektrik kurullarını müteahhitlere açmıştı ve böylece, özel sektör tarafından üretilen elektriğin tüketicilere satılması için koşullar kolaylaştırılmış oldu. Yeni özelleştirme dalgasının ardından, ülkenin en büyük santrallerinden biri olan Şam yakınlarındaki 930 megavatlık Deir Ali Elektrik Santrali’nin yönetimi, rejime yakın bir Suriye şirketine verildi. Bu neoliberal politikaların sonucunda, yalnızca Ocak 2024 ile Kasım 2024 arasında elektrik fiyatlarında yüzde 300 ila yüzde 600 dolaylarında bir artış yaşandı.

    Emekçi halkın kaynaklarına yönelik rejimin başlattığı bu saldırı dalgası, aslında Şubat 2016’da açıklanan yeni ekonomi stratejisinin bir parçasıydı. Rejimin bu stratejiye verdiği isim “Ulusal Ortaklık” idi. Ulusal “ortaklık” ile kastedilen ise kamu-özel işbirliği projelerinden başka bir şey değildi. Dönemin Ekonomi ve Dış Ticaret Bakanı Human el-Jaza’eri, bu strateji kapsamında, özel sektörün ekonomik yeniden inşanın ve gelişimin “başlıca partneri” olduğunu ilan etmişti. Bu bağlamda KÖİ projeleri inşaat (çimento), tarım (traktör), kimya (pil üretimi) ve sağlık sektörlerinde uygulanmaya başlandı. Bu politikayla rejim, diktatörlüğün belkemiğini oluşturan Şam oligarşisini güçlendirmeyi hedefliyordu; rejime bağlı bu elitlerin kamu kaynaklarını kontrol etmesi için gerekli bütün politik ve idari adımlar atıldı.

    Ekim 2024’te rejim, araç plaka üretimlerini özelleştirdiğini duyurdu ve hemen ardından da, araç sahiplerinin plakalarını değiştirmelerini zorunlu kılan yeni düzenlemeler açıkladı. İki ay öncesinde, Temmuz 2024’te ise rejim, Suriye Havayolları’nı 20 yıllığına özelleştirdiğini duyurmuştu.

    Mart 2024’te, rejimin Sağlık Bakanı Dr. Hasan Gobaş, Şam Üniversitesi’nden, bütün kamu hastanelerinin bundan böyle “yönetsel ve finansal bağımsızlığa” sahip olacağını, yani KÖİ modeli örnek alınarak özelleştirileceğini duyurmuştu. Aynı model birkaç ay sonra üniversiteler için de uygulanmaya başlandı. Dolayısıyla rejim, yalnızca muhaliflerin kontrolü altındaki bölgelerdeki hastaneleri uçaklarla bombalayarak değil, ancak kendi bölgesindeki hastaneleri özelleştirerek de Suriyeli emekçilerin sağlık hakkına yönelik kapsamlı saldırılar düzenlemeyi sürdürdü.

    Temmuz 2024’te, Şam Üniversitesi’nde bir araya gelen rejimin ekonomistleri “devlet desteklerinin tamamen kesilmesi ve nakdi yardıma dönüştürülmesi” üzerine bir konferans gerçekleştirdi. Esad’ın kendisi, mart ayında bu politikaya olan desteğini açıklamıştı. Bu politika, Dünya Bankası ve IMF tarafından on yıllardır hükümetlere “önerilen” politikanın kendisiydi. Bu yağmacı politikanın hedefi ise, kamusal kaynakların hiçbir kuruşunun Suriyeli işçilere ve emekçi halka akmamasını sağlamaktı.

    8 Aralık’tan önce rejimin kontrolünde olan bölgelerde, eski rejimin memurları ile askerleri olan insanların önemli bir kısmının ikinci bir işi mevcuttu. Nüfusun önemli bir kısmı için geçim kaynağı, ülkenin diasporasının Suriye’deki aileleri ile yakınlarına gönderdiği paralardı (ki şimdi bu diaspora, özgür Suriye’ye kitlesel olarak dönmeye başladı). Rejim yanlısı eski gazeteler bile, Suriyeli ailelerin Ramazan ayındaki yiyecek ve giyecek ihtiyaçları için bu para transferlerine ihtiyaç duyduklarını kabul etmişti. El-Vatan gazetesine göre, bu Ramazan’da kırmızı ete olan talep, bir önceki yıla oranla yüzde 50 oranında düşmüştü.

    Aralık 2024 itibarıyla Suriyelilerin yüzde 90’ı yoksulluk sınırının altında yaşamakta ve bu tablonun başlıca sorumlusu da, Baas Partisi’nin 2005’teki 10. Bölgesel Konferansı’nın aldığı neoliberal ekonomik kararlar doğrultusunda, emperyalizmin ekonomik yıkım ve talan politikalarını hayata geçiren neoliberal Esad diktatörlüğünden başkası değil. Devrimci Suriye halkının silahlı bir seferberlikle sonunu getirdiği bu rejimin altında asgari yaşam maliyeti yalnızca son iki yılda 3 katına, son bir yılda ise 2 katına çıkmıştı.

    Sonuç olarak, muzaffer Suriye Devrimi’nin toplumsal ve siyasal kaynaklarını yabancı güçlerde, Atlantik yakasında, emperyal metropollerde veya komploların düzenlendiği arka odalarda arayan darkafalı ve işbirlikçi sol kesimlere tavsiyemiz şudur: Her devrimin olduğu üzere, Suriye Devrimi’nin de sosyal-siyasal kaynağı, onu yaratmış olan toplumsal koşulların kendisidir. Ve bu toplumsal koşullar 61 yıllık bir kapitalist diktatörlük rejimi ile 54 yıllık bir monarşik hanedanın inşa ettiği sömürü ilişkileri eliyle belirlenmiştir. Eğer Suriye Devrimi sahici bir Marksist-materyalist perspektiften anlaşılmak isteniyorsa, yapılması gereken bu maddi ve sınıfsal koşulların özenli bir incelenmesidir, yoksa konspiratif histeri krizlerinin odak alınması değil.

    Suriye Devrimi, komploculuk ve Marksist-materyalist metot

    0
    "Suriye’de yaşanmakta olan bir devrimdir. Lütfen bizi anlayın." - Suriye Devrimi - Kafranbel, 11.01.2013

    Suriye sahasındaki askeri dengeleri değiştiren Rusya hava saldırıları 2015 yılında başlamıştı ve Rus yayılmacılığının Suriye halkına karşı giriştiği bu saldırganlık, o zamana kadar İran ve Hizbullah desteğine rağmen gerilemekte olan Şam rejimi açısından sahadaki durumu değiştirmişti. Şimdi ise, Rus hava saldırılarının henüz 10. yılı dolmadan, bu hava saldırılarının korumaya adanmış olduğu rejim çökmüş durumda. Öyle ki Rusya, İran ve Hizbullah desteğiyle rejimin 5 yıl içerisinde zorlu çabalar neticesinde ele geçirdiği kasabalar ile kentlerin, aynı rejim tarafından kaybedilmesi 1 haftadan biraz uzun sürdü.

    Stalinist, reformist ve işbirlikçi sol, Esad’ın kapitalist diktatoryal rejiminin askeri gerileyişini ve ardından siyasal çöküşünü, sınıfsal ve siyasal güçlerin materyalist ve akılcı bir açıklamasına dayandırmak yerine, her zaman olduğu üzere yine konspiratif spekülasyonlara başvurdu. Bu komplo teorilerine göre Suriye’deki silahlı muhalif güçlerin ilerleyişinin ardında yatan olgu ABD-İsrail-Türkiye rejimlerinin bu askeri operasyona vermekte olduğu sözde destekti. Biz, maddi toplumsal ve siyasal gelişmelerin Marksist-materyalist bir metodolojiyle yorumlanmasından, karmaşık ve kaotik görünümler sunabilecek olan çeşitli askeri-politik mücadelelerin sınıf mücadelesi temelinde ele alınıp, proleter enternasyonalizminin perspektifinden anlaşılmasından yanayız. Tam da bu nedenle, Suriye’deki gelişmelere yönelik solun geniş kesimlerinin sahiplenmiş olduğu konspiratif-idealist hiçbir açıklamayı sahiplenmiyoruz.

    Dahası, Suriye’de 27 Kasım’dan beri yaşanmakta olan gelişmelerin ancak ve ancak 2011’de başlayan Suriye Devrimi’nin ihtiyaçları, engelleri, eksiklikleri ve talepleri temelinde anlaşılabileceğini söylüyoruz. Bu devrimi bir devrim kılan toplumsal ve siyasal dinamiklerin süreç içindeki gelişimi ile evrimi anlaşılmadıkça, solun geniş kesimleri, “seküler rejim” ve “cihatçı çeteler” şeklindeki hatalı ve indirgemeci bir şabloncu kutuplaştırmanın yüzeysel sonuçlarına karşın savunmasız olmayı sürdürecektir.

    Halbuki biz, toplum içindeki mücadele halinde olan güçleri, bu tipteki bir liberal-şabloncu ayrıma tabi tutmayız. Bizim için toplumlar “sekülerler” ve “dinciler” (İslamcılar) olarak ikiye ayrılmaz. Biz, Marksist-materyalist perspektife uygun olarak, toplumların sınıfsal temellerde bölündüğünü, bu bölünmelerden farklı sınıf çıkarlarının doğduğunu ve farklı sınıf çıkarlarının çatışmasından da sınıf mücadelelerinin doğduğunu söyleriz.

    Bu bağlamda, Suriye Devrimi’ne dair en önemli tezimiz şudur: Suriye Devrimi, bir sınıf mücadelesidir. Suriye’de yaşanmakta olanlar, farklı kapitalist devletlerin kendi etki alanları için kendi vekilleri üzerinden sürdürmekte oldukları bir paylaşım savaşı değildi ve hiçbir zaman da olmadı. Suriye’de yaşanmakta olanlar, emperyalist ve kapitalist ülkelerin egemen sınıflarının ve Şam oligarşisinin, Ortadoğu coğrafyasını silip süpüren devasa devrimci süreci Suriye’de frenleyebilmek için, karşıdevrimci politik ve askeri müdahalelerle, bir emekçi halkın devrimini boğazlama girişimiydi.

    Bu bağlamda Suriye Devrimi, son derece zengin örnekler ve kafa karıştırıcı gelişmeler barındıran, müthiş bir sınıf mücadelesi laboratuvarı ve okuludur. Bu nedenle de, Suriye Devrimi’ne dair ikinci tezimiz şudur: Suriye Devrimi’ni Marksist-materyalist bir temelde incelemeyen ve onun okulundan mezun olmayan, onun ölümcül derslerine ciddi ve özenli bir şekilde çalışmayan hiçbir siyasal akım, bir devrimci parti inşa etme kapasitesine sahip olamayacaktır. Suriye Devrimi’nin önümüze serdiği sınıf mücadelesi örneği, devrimin zaferi ve devrimci partinin inşası için ihtiyaç duyulan politik ve stratejik derslerle doludur. Bu dersleri “komplocu” mistifikasyonlar ile gölgeleyenler, hiçbir güncel sınıf mücadelesi dinamiğine anlamlı devrimci katkılar sunamayacaktır.

    Yukarıda sözünü ettiğimiz şabloncu yanılgının en ciddi politik yanlışı, ABD emperyalizmine mutlak bir güç atfetmesidir. Tam da bu nedenle bu yanılgı, mistik ve idealist bir konspirasyon teorisyenliği ile ele ele gitmektedir. Bu komplocu anlayışa göre içeride büyük sınıf mücadeleleri ile sarsılan, ekonomik krizinin derinleştiği, Ortadoğu’da her geçen gün gerileyen, dünyanın başlıca emperyalist gücü olma pozisyonunu yitirme riskiyle yüzleşmeye başlayan, siyasal üstyapısında derin bölünmeler yaşayan bir ABD, Suriye’de dilediği manevraları gerçekleştirip dilediği rejimleri yıkarak, dilediği hükümetleri oluşturma kuvvetindedir. Hatırlamakta fayda olacaktır ki, Irak’ı askeri olarak doğrudan doğruya işgal eden ABD, bu ülkeyi kendi işgali altında tuttuğu sıralarda dahi, yukarıda sayılanları Irak’ta başaramamıştır.

    ABD emperyalizmine mutlak bir güç atfeden bütün teslimiyetçi ve yenilgici komplo teorilerini reddediyoruz. Bu emperyalizmin siyasal gücünü ve askeri kapasitesini küçümseme eğiliminde kesinlikle değiliz ancak bunun karşısında da, demokratik ve sosyal talepler uğruna devrimci seferberlikler yaratan kitlelerin gücüne inanıyoruz. Bu kitlelerin Irak’ta, Filistin’de, Lübnan’da, İran’da, Suriye’de, Latin Amerika kıtasında ve diğer pek çok ülkede gerek seferberlikleriyle gerekse de silahlı ayaklanmalarıyla ABD emperyalizmini derin bir egemenlik krizine sürüklemekte olduğunu savunuyoruz.

    Suriye’de 8 Aralık’ta Esad’ın devrilmesiyle yeni bir aşamaya giren devrim de, ABD emperyalizminin bu krizini derinleştirmiştir. Zira Suriye Devrimi’nin edindiği bu kazanım, bölgedeki Bonapartist rejimlere karşı kitlelerin kendilerine ve kendi seferber olma güçlerine dair sahip oldukları güveni ve inancı pekiştirecek ve devrimci mücadeleleri siyasal ve toplumsal açıdan kuvvetlendirecektir.

    Ancak Suriye’de yaşananları yalnızca ABD emperyalizminin sözde “mutlak” olan gücüne dayandırmanın başka bir sakıncalı tarafı daha vardır: İşçi sınıfını, emekçileri, kadınları, gençleri, kısacası kitleleri özne olarak görmemek; dahası onların, kendi taleplerine sahip çıkmak için mücadeleye atılma kapasiteleri olan özneler olduğuna inanmamak. Suriye Devrimi’ni, onun yaslandığı sınıfsal ve toplumsal güçlerin karşılıklı mücadelelerinin maddi bir açıklanmasıyla değil ancak ABD emperyalizminin “komploları” ve “vekâlet savaşları” eliyle açıklamaya çalışan dar kafalıların aslında yapmakta oldukları, işçi sınıfına dair duydukları inançsızlığı ilan etmektir. Onlar, emekçi bir halkın, kendi kitlesel ve örgütsel güçlerine dayanarak, bir rejime karşı kendi başına seferber olabileceğine ve ABD emperyalizminden bağımsız bir şekilde, bu rejimi devirmek isteyebileceğine ve aynı zamanda, bu rejimi devirebileceğine inanmamaktadır. Onlar açısından böylesine bir toplumsal olay, ancak ve ancak birtakım “dış güçlerin” ve “komploların” planları dahilinde ve denetiminde gerçekleşebilir.

    Bu şablon, sınıf mücadelelerinin Marksist bir temelde kavranmasına cepheden karşıttır. Zira biz devrimler, ayaklanmalar ve sınıf mücadeleleri gibi toplumsal olayları, altyapıyı (ekonomik ilişkiler ve kurumlar) ve bu altyapının oluşturduğu sosyal sınıfların karşılıklı ilişkileri ile mücadelelerini temel alarak analiz ederiz ve politikalarımız ile sloganlarımızı da bu zemin üzerinden belirleriz. Dolayısıyla bizim için her toplumsal olay, sınıf mücadelesinin bir biçimi, bir temsili, bir yansıması veya bir kırılmasıdır (ve çeşitli emperyal “komplolar” ile “vekâlet gruplarının” kaotik jeopolitik çekişmeleri değildir). Bu bağlamda akımımız, büyük ustalarımız Marx ve Engels tarafından kaleme alınmış olan Komünist Manifesto’nun ilk cümlesine tamamen sadıktır: “Bugüne kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf mücadelesinin tarihi olmuştur.”

    Burada belirtilmesi gereken bir nokta daha var: Emekçi kitlelerin öznesi olduğu toplumsal bir olayın birtakım yabancı emperyalist güçlerin “planlarına” dayandırılarak açıklanmasına, büyük bir çoğunlukla Ortadoğu coğrafyasında rastlıyoruz. Mesela hiç kimse, Fransa’da Sarı Yelekliler seferberliği yaşandığında, bunun rakip Almanya emperyalizminin bir “komplosu”’” olduğundan bahsetmiyor. Benzer bir şekilde, ABD’de George Floyd Ayaklanması yaşandığında, bu ayaklanmanın aslında AB emperyalizminin güdümünde başlatıldığı ve ayaklanmanın, AB emperyalizminin diplomatik çıkarlarına uygun hareket eden gruplar tarafından yönlendirildiği iddia edilmiyor. Hayır, bu yüzeysel ve aptalca komplo teorileri, daima Arap halklarının devrimci seferberliklerinin ve ayaklanmalarının açıklanması için kullanılmak isteniyor.

    Bunun nedeni açıktır: Sömürgecilik ve sömürgeci zihniyet. Zira emperyalizme “mutlak” güç atfeden ve yarısömürge halkların devrimleri ile ayaklanmalarını ancak “komplolar” aracılığıyla açıklamaya çalışan bu anlayış, aynı zamanda, politik-ideolojik olarak sömürgecidir de çünkü aslında bu anlayış, Arap emekçilerinin tam da “Arap” olmalarından dolayı, bir özne haline gelerek devrimci ayaklanmalar gerçekleştirebileceğine inanmamaktadır. Zira bu anlayış Arap emekçi kitlelerini ve halklarını mutlak olarak “gerici”, “İslamcı” ve “muhafazakâr” görmektedir; dolayısıyla bu sınıfsal kesimler, kendi sınıfsal çıkarları uyarınca birtakım sınıfsal eylemlere (mesela ayaklanmalar ile devrimler) başvuramazlar.

    Bu mide bulandırıcı sömürgeci-komplocu yöntemi sonuna kadar reddediyoruz. Arap işçi sınıfları ve halkları, bugün dünya devriminin en kahramanca mücadelelerini vermekte olan, en büyük fedakârlıkları gözü kapalı kabul ederek ayaklanmalara girişen ve devrimlerin barikatlarında yıllar boyunca çarpışmaktan gocunmayan en yiğit proleter bölüklerdendir. Dünya proletaryasının bu kahraman Arap bölüklerinin başardıklarına tanık olmak ve onlarla dayanışabilmek ise her devrimci için olsa olsa büyük bir gurur kaynağıdır.

    Herkes için insan onuruna yaraşır bir gelir ve hayat!

    0

    Dünyada toplam servetleri 12 trilyon doları geçen 3323 adet dolar milyarderi varmış. Bunların 34 tanesi İstanbul’da yaşıyormuş. İlginç olan; savaşlara, pandemiye, iklim yıkımına, ekonomik krize rağmen milyarderlerin sayısının da, servetlerinin de her yıl artmaya devam etmesi. Oysa küresel işsizlik ve yoksulluk son 15 yılda katlanarak arttı. Sosyal yıkım genelleşti, derinleşti. Örneğin Türkiye’de son 10 yılda düzenli sosyal yardım alan aile sayısı yüzde 96 artmış. Her beş haneden biri sosyal yardım almaksızın hayatta kalamıyor. İzmir’de derme çatma bir barakada beş çocuğun yangın sonucu can vermesi bu derin yoksulluğun bir sonucuydu.

    Geçmişten farklı olarak yoksulluk artık sadece işsizlerin bir sorunu da değil. Türkiye İstatistik Kurumu’nun Eylül 2024 verilerine göre ücretli çalışan sayısı 16 milyona ulaşmış durumda. En iyimser tahminle, çalışanların yarısı 17 bin liralık asgari ücrete veya ona yakın bir ücrete çalışmakta. Sayıları 16 milyonu geçen emeklilerin çoğunluğu asgari ücretin dahi altında bir aylık almakta. Asgari emekli aylığı halihazırda 12 bin 500 lira. Kısacası milyonlarca asgari ücretli çalışan ve düşük aylıklı emekli dahi sosyal yardım almaksızın hayatta kalamaz durumda. Bunun adı toplumsal yıkımdır.

    Çalışmanın, bir işe sahip olmanın dahi yoksulluğu önleyemediği bir düzende insan onuru ayaklar altındadır. İnsan onurunun ayaklar altında olduğu bir düzen çürümüştür. Çürümüş bir toplum iflah olmaz. Emek örgütleri, dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırının üstünde bir hayat sürebilmesi için en az 67 bin lira aylık hane gelirinin olması gerektiğini hesaplıyor. Ücretli çalışan 16 milyon işçinin, 16 milyonu aşan emeklinin yüzde 90’ı bu tutarın altında bir maaş ve aylık alıyor. Demek ki neredeyse toplumun yüzde 80’i yoksulluk içinde yaşıyor.

    Çok açık ki mesele kaynak yokluğu değil, bölüşüm ve toplumsal eşitsizlik. AKP-MHP iktidarı altında toplumun çoğunluğu evdeki bulgurdan dahi oldu. Eskiden karın tokluğuna çalışmak denirdi. O da kalmadı. Türkiye ve aslında dünya yoksulluk ötesi bir yıkım ve çürümenin eşiğinde. Deniz yanarsa gemide olmak kimsenin işine yaramaz. Hamaset karın doyurmadığı gibi lafla peynir gemisi yürümez. Herkes için insan onuruna yaraşır bir gelir ve hayat sadece mümkün değil, bir zaruret. Eğer topyekûn bir çöküş istenmiyorsa! Kaynak var; sadece mücadeleyle alınması, emekten yana bir düzenle eşitçe paylaştırılması gerekiyor. Kavgamız bunun için…

    Bashar al-Assad has fallen: 54 years of dictatorship has ended

    0

    The Syrian regime has collapsed like a house of cards. Completely unexpectedly, it has unraveled in less than two weeks: the army, the police, and the prisons built during 54 years of criminal dictatorship have collapsed. People in the cities have revolted, emptied the prisons, taken down statues of the dictator father and the dictator son. The prisoners of the dictatorship have been freed in a new Syria. Police officers and soldiers panicked and deserted en masse.

    The offensive of the opposition coalition seemed incapable of changing the situation when it started only ten days ago. Their weapons and arsenal were nothing compared to those of the dictatorship, supported by Russia and Iran. The regime of Bashar al-Assad had thrown thousands of barrel bombs into defenseless neighborhoods, had gassed its own people with chemical weapons, had erected prisons that were massive torture chambers, which had their own crematoria as in Sednaya, had cut the vocal cords of singers and thrown them into rivers, had raped thousands of men and women, had bombed schools and hospitals.

    This machine of hatred, terror and destruction was able to stand because of the support the dictatorships of Russia and Iran gave to Al-Assad for their own interests. The United States and Israel had indicated that they clearly preferred Al-Assad remaining in power rather than a revolutionary situation with the potential to destabilize the region. However, when the support of Tehran and Moscow weakened, the Syrian people saw the emperor naked and overthrew him. What occurred is not just a rebel military offensive; it has been a popular uprising. Daraa, the cradle of the revolution of March 2011, was liberated without waiting for the rebel columns to advance.

    It was a surprise military action that triggered a rebellion and exposed the weakness of a security apparatus that seemed invincible. The Syrian regime was a pillar of stability in the entire region, which is why all governments in the region feared its fall. This is what the governments of Qatar, Iraq, Saudi Arabia, Jordan, Egypt, Iran, Turkey, and Russia declared on Saturday, December 7, one day before Bashar’s flight, in a joint proclamation. Some attacked Al-Assad, others defended him; but none of them ever wanted the triumph of a revolution they could not control.

    The fall of Al-Assad is good news for the peoples of the Middle East and the world. The bloody suppression of the Syrian revolution put a damper on the 2011 revolutionary process, for many years leaving the impression that Syrian and MENA freedom is impossible. In Algeria, Egypt, Lebanon and other countries, whenever workers of these countries rebelled, their local regime threatened them with “another Syria” – with another massacre.

    The Syrian people and the opposition coalition have made their support for Palestine very clear. Also Hamas, unlike Hezbollah, had cut its ties with the murderous Syrian regime. No one can understand better than the Syrian people the ongoing genocide in Gaza because they have been under systematic bombardment, hunger and thirst sieges and massive displacement for 14 years. Aleppo was liberated with flags of the Syrian revolution and of Palestine. The rebels have already attacked Israeli positions in the occupied Golan, whereas the rotten and murderous Al-Assad regime never even fired a single bullet against Israel, even during the Gaza genocide. Only a free Syria could aid the Palestinian cause.

    Israel had said and repeated throughout the revolution that it preferred Bashar al-Assad to remain in power, and in the last few days it has openly threatened the Syrian opposition. Al-Assad used the Palestinian cause for his own interests , but in reality, he was the best guardian of Israel’s northern border. He delayed retaliation against Israel after Israel’s attacks against the Iranian positions in Syria , briefly stating “We will respond when the time is right,” a promise unfulfilled for 54 years.

    Most of the left around the world abandoned the Syrian revolution, anchored in the precepts of Stalinism and colonialism. These segments, masters of confusing the consciousness of the masses, continue to defend the undefendable: They will claim the existence of “good dictatorships” such as Syria, Iran and Russia – regimes which none of them would truly want to live under. These so-called “left” currents will continue to subscribe to a nonsensical logic of campism, where you can claim some regimes to be anti-imperialist and drowning their own people in blood is acceptable for these regimes. They have, on the one hand,, Putin’s propaganda, and on the other, the so-called anti-imperialist support of the fake left; such as Maduro (Venezuela), Daniel Ortega (Nicaragua), or Diaz-Canel (Cuba) on their side… but nothing they say holds up looking at what is happening in Syria. The only way to square their analysis with reality is to misrepresent it. 

    The fall of Bashar is the triumph of the revolution that started in March 2011 as part of the revolutionary process that began in Tunisia and toppled dictatorships of more than 30 years of existence.

    The Syrian revolution is not a bed of roses. No revolution is. There are many challenges ahead. At the moment, the Islamists of HTS, who have led the coalition that led the military offensive, and the Kurdish political leadership PYD are in talks about the future of Syria. Only a Syria which recognizes the right of self-determination of all its peoples can be a free and democratic country.

    As the IWU-FI, we have always supported the Syrian revolution and have been part of this struggle together with the Syrian left. However, we do not trust the political leanings of neither the HTS nor the PYD. The ultimate solution remains to be the continuation of  the struggle for a Socialist Syria under a government of the working class and popular sectors. We support and stand in solidarity with the Syrian people and this first revolutionary triumph they achieved by toppling the regime.

    The crocodile tears from Stalinism and the reformist left criticizing the Syrian revolution for its leadership have no place now. The voices of the left in Syria had been silenced with the active complicity of this blind and campist international left. We, as the IWU-FI, believe that the Syrian left that is today in exile and with whom we have had the honor of working side by side, will play an essential role in the struggle for the construction of a new Syria.

    The recent events that have overturned the map of Syria can only be understood from this approach: On the one hand, the collapse of a decayed regime that has lost its social base and that has only maintained itself with the military support of external forces; on the other, the military advance of a political coalition that, alongside all of its reactionary characteristics, reflects in a distorted way the legitimate demand of the people for the overthrow of the dictatorship.  We have great political differences with HTS (the group that has led within the coalition the military offensive), with the rebels under the patronage of the Erdoğan administration and with the Kurdish leadership (PYD). However, we also have significant differences with Hamas, and this does not lead us to detract one iota of support from the Palestinian people. Similarly, with the dictator Bashar Al-Assad out of power, the struggle enters a new phase: fighting, among other demands, to guarantee full democratic freedoms, for the withdrawal of all foreign military forces and for the realization of social demands against capitalist-imperialist exploitation.

    Long live the Syrian revolution!

    Long live Solidarity among the peoples!

    From the river to the sea Palestine will be free!

    International Workers’ Unity – Fourth International (IWU-FI)

    8 December 2024

    لقد سقط بشار الأسد: انتهت 54 عامًا من الديكتاتورية

    0


    لقد انهار النظام السوري كبيت من ورق. وبشكل غير متوقع تمامًا، انهار في أقل من أسبوعين: انهار الجيش والشرطة والسجون التي بُنيت خلال 54 عامًا من الحكم الديكتاتوري المجرم. لقد ثار الناس في المدن، وأفرغوا السجون، وأسقطوا تماثيل الديكتاتور الأب والديكتاتور الابن. تم إطلاق سراح سجناء الديكتاتورية في سوريا الجديدة. أصيب ضباط الشرطة والجنود بالذعر وهربوا بشكل جماعي.

    بدا هجوم ائتلاف المعارضة غير قادر على تغيير الوضع عندما بدأ قبل عشرة أيام فقط. لم تكن أسلحتهم وترسانتهم شيئاً مقارنة بأسلحة وترسانة النظام الديكتاتوري المدعوم من روسيا وإيران. كان نظام بشار الأسد قد ألقى آلاف البراميل المتفجرة على الأحياء العزل، وقصف شعبه بالغازات الكيماوية، وأقام سجونًا كانت عبارة عن غرف تعذيب ضخمة، فيها محارق خاصة بها كما في صيدنايا، وقطع الحبال الصوتية للمغنين وألقى بهم في الأنهار، واغتصب آلاف الرجال والنساء، وقصف المدارس والمستشفيات.

    آلة الكراهية والإرهاب والتدمير هذه كانت قادرة على الصمود بسبب الدعم الذي قدمته ديكتاتوريتا روسيا وإيران للأسد من أجل مصالحهما الخاصة. وكانت الولايات المتحدة وإسرائيل قد أشارتا إلى أنهما كانتا تفضلان بوضوح بقاء الأسد في السلطة بدلاً من حدوث حالة ثورية قد تزعزع استقرار المنطقة. ولكن عندما ضعف دعم طهران وموسكو، رأى الشعب السوري الإمبراطور عارياً وأطاح به. ما حدث لم يكن مجرد هجوم عسكري للثوار، بل كان انتفاضة شعبية. فقد تحررت درعا، مهد ثورة آذار/مارس 2011، دون انتظار تقدم أرتال الثوار.

    لقد كان عملاً عسكرياً مفاجئاً أثار ثورة وكشف ضعف الجهاز الأمني الذي بدا أنه لا يقهر. كان النظام السوري ركيزة للاستقرار في المنطقة بأسرها، ولهذا السبب خشيت جميع الحكومات في المنطقة من سقوطه. هذا ما أعلنته حكومات قطر والعراق والمملكة العربية السعودية والأردن ومصر وإيران وتركيا وروسيا يوم السبت 7 ديسمبر، أي قبل يوم واحد من هروب بشار، في بيان مشترك. بعضهم هاجم الأسد، والبعض الآخر دافع عنه؛ لكن لم يرغب أي منهم في انتصار ثورة لا يستطيعون السيطرة عليها.

    سقوط الأسد هو خبر سار لشعوب الشرق الأوسط والعالم. لقد أدى القمع الدموي للثورة السورية إلى إعاقة العملية الثورية في عام 2011، مما ترك انطباعًا لسنوات عديدة بأن الحرية في سوريا ومنطقة الشرق الأوسط وشمال أفريقيا مستحيلة. في الجزائر ومصر ولبنان وغيرها من البلدان، كلما ثار عمال هذه البلدان هددهم نظامهم المحلي بـ”سوريا أخرى“ – بمجزرة أخرى.

    لقد أوضح الشعب السوري والائتلاف المعارض دعمه لفلسطين بشكل واضح للغاية. كما أن حماس، على عكس حزب الله، قطعت علاقاتها مع النظام السوري المجرم. لا أحد يستطيع أن يفهم أكثر من الشعب السوري ما يجري في غزة من إبادة جماعية مستمرة في غزة لأنها تتعرض للقصف الممنهج وحصار الجوع والعطش والتهجير الجماعي منذ 14 عامًا. لقد تم تحرير حلب بأعلام الثورة السورية وأعلام فلسطين. وقد سبق للثوار أن هاجموا مواقع إسرائيلية في الجولان المحتل، في حين أن نظام الأسد الفاسد والقاتل لم يطلق رصاصة واحدة ضد إسرائيل حتى أثناء الإبادة الجماعية في غزة. سوريا الحرة هي وحدها القادرة على مساعدة القضية الفلسطينية. 

    أعلنت إسرائيل وكررت طوال فترة الثورة أنها تفضل بقاء بشار الأسد في السلطة، وفي الأيام القليلة الماضية هددت المعارضة السورية علناً. استخدم الأسد القضية الفلسطينية لمصالحه الخاصة، لكنه في الواقع كان أفضل حارس لحدود إسرائيل الشمالية. فقد أرجأ الرد على إسرائيل بعد الهجمات الإسرائيلية ضد المواقع الإيرانية في سوريا، وقال باختصار ”سنرد عندما يحين الوقت المناسب“، وهو وعد لم يتحقق منذ 54 عاماً.

    لقد تخلى معظم اليسار حول العالم عن الثورة السورية الراسخة في مبادئ الستالينية والاستعمار. وتواصل هذه الشرائح التي تتقن تشويش وعي الجماهير الدفاع عن ما لا يمكن الدفاع عنه: سيزعمون وجود ”ديكتاتوريات جيدة“ مثل سوريا وإيران وروسيا – وهي أنظمة لا يرغب أي منهم حقًا في العيش في ظلها. ستستمر هذه التيارات المسماة بـ”اليسار“ في الاشتراك في منطق المعسكر غير المنطقي، حيث يمكنك الادعاء بأن بعض الأنظمة معادية للإمبريالية وإغراق شعوبها في الدماء أمر مقبول بالنسبة لهذه الأنظمة. لديهم من جهة دعاية بوتين، ومن جهة أخرى ما يسمى بمناهضة الإمبريالية التي يدعمها اليسار المزيف؛ مثل مادورو (فنزويلا) أو دانيال أورتيغا (نيكاراغوا) أو دياز كانيل (كوبا) إلى جانبهم… لكن لا شيء مما يقولونه يصمد بالنظر إلى ما يحدث في سوريا. الطريقة الوحيدة لمطابقة تحليلاتهم مع الواقع هي تحريفها.  

    سقوط بشار هو انتصار للثورة التي بدأت في مارس 2011 كجزء من العملية الثورية التي انطلقت في تونس وأسقطت ديكتاتوريات دامت أكثر من 30 عامًا.

    الثورة السورية ليست فراشاً مفروشاً بالورود. فما من ثورة كذلك. هناك العديد من التحديات التي تنتظرنا. في الوقت الراهن، يجري إسلاميو هيئة تحرير الشام، الذين قادوا التحالف الذي قاد الهجوم العسكري، والقيادة السياسية الكردية PYD محادثات حول مستقبل سوريا. فقط سوريا التي تعترف بحق تقرير المصير لجميع شعوبها يمكن أن تكون بلدًا حراً وديمقراطياً.

    باعتبارنا جزءًا من وحدة العمال الأممية – الأممية الرابعة (IWU-FI)، لطالما دعمنا الثورة السورية وكنا جزءًا من هذا النضال مع اليسار السوري. ومع ذلك، فإننا لا نثق بالميول السياسية لا لهيئة تحرير الشام ولا لحزب الاتحاد الديمقراطي. يبقى الحل النهائي هو استمرار النضال من أجل سوريا اشتراكية في ظل حكومة من الطبقة العاملة والقطاعات الشعبية. نحن نؤيد ونتضامن مع الشعب السوري ومع هذا الانتصار الثوري الأول الذي حققه بإسقاط النظام.

    الدموع التماسيحية من الستالينيين واليسار الإصلاحي الذين ينتقدون الثورة السورية بسبب قيادتها لا مكان لها الآن. أصوات اليسار في سوريا أُسكتت بتواطؤ هذه الفئات الدولية العمياء. نحن، كجزء من (IWU-FI)، نؤمن بأن اليسار السوري، الذي يعيش اليوم في المنفى والذي كان لنا شرف العمل معه، سيلعب دورًا أساسيًا في النضال من أجل بناء سوريا جديدة.

    الأحداث الأخيرة التي قلبت خريطة سوريا لا يمكن فهمها إلا من خلال هذا المنظور: من جهة، انهيار نظام فاسد فقد قاعدته الاجتماعية ولم يتمكن من البقاء إلا بالدعم العسكري للقوى الخارجية؛ ومن جهة أخرى، التقدم العسكري لتحالف سياسي يعكس، رغم كل خصائصه الرجعية، الطلب المشروع للشعب على الإطاحة بالديكتاتورية. لدينا خلافات سياسية كبيرة مع هيئة تحرير الشام، ومع المتمردين المدعومين من إدارة أردوغان، ومع القيادة الكردية. ولكن لدينا أيضًا اختلافات كبيرة مع حركة حماس، وهذا لا يقلل أبدًا من دعمنا للشعب الفلسطيني. وبالمثل، مع خروج بشار الأسد من السلطة، يدخل النضال مرحلة جديدة: الكفاح، من بين أمور أخرى، لضمان الحريات الديمقراطية الكاملة، وانسحاب جميع القوات العسكرية الأجنبية، وتحقيق المطالب الاجتماعية ضد استغلال الرأسمالية والإمبريالية.

    عاشت الثورة السورية!
    عاش التضامن بين الشعوب!
    من النهر إلى البحر ستتحرر فلسطين!وحدة العمال الأممية – الأممية الرابعة
    8 ديسمبر

    İşçiler kışa direniş çadırlarında giriyor!

    0

    2023 genel seçimleri sonrasında yavaş yavaş başlatılan yeni ekonomi politikaları, 2024 yerel seçimleri sonrasında -uzun yıllar bir daha seçim olmayacağı güvencesi altında- hızlandırıldı. Öte yandan krizin faturası işçilere ödetilmeye devam ediyor. Enflasyon karşısında alım gücü devamlı düşen işçiler, maaşlarına zam göremezken faturalara, kiralara, vergilere, gıda ürünlerine vs. birçok yaşamsal ihtiyaca yapılan zamlarla daha fazla fakirleşiyor.

    Birçok fabrika ve işyerinde çalışanlar düşük ücret, sendikal haklar, çalışma koşulları ve saatler gibi birçok haklı talep için direniş ve grevde. Fabrika isimleri ve sendikalar değişse de işçilerin talepleri hemen hemen aynı. En temel haklar için mücadeleye devam ediyorlar.

    Sendika seçme ve sendikalı olma hakkının yasalarda olması fakat bunun hayata geçememesi için de bütün yasal açıkları uygulayan patronlar da kazanımlarını korumaya devam ediyor. Çalıştığı alanda sendikalı olmak isteyen işçiler, gerekli sayıya ulaşmış olsalar da patronun itirazı sonucu yıllarca sürecek olan davalarla karşı karşıya kalıyorlar.

    Bugün aktif olarak devam eden grev ve direnişlere kısaca göz atalım. İstanbul Tuzla’da yer alan ve Selüloz-İş’in örgütlü olduğu MKB Rondo fabrikasındaki işçilerin grevi 3 ayı geride bıraktı. BMİS’in örgütlü olduğu Mersen’de ise grev 7. ayı geride bıraktı. Her iki örnekte de çok uzun süreye yayılan grev süreçleri karşımıza çıkıyor. Öte yandan kış aylarının gelmesine rağmen grevci işçilerin taleplerinde ve iradelerinde bir değişiklikten söz edemeyiz. Tuzla Deri Organize Sanayi Bölgesi’nde bulunan Tarkett fabrikasında sendikalaşma ve zam talepleri karşılanmayan işçiler 18 Eylül tarihinden beri grevlerini sürdürüyor. Eker fabrikasında Tekgıda-İş Sendikası’na üye oldukları için işten çıkarılan işçiler 23 Eylül tarihinden beri direnişlerini devam ettirmekteler.

    Polonez işçileri de direnişi sürdürüyor. 97 işçi oy kullanırken 96’sı direnişe devam dedi. Önce 13, sonrasında 147 kişi olan Polonez direnişi aylar sonra bile gücünü korumaya devam etmekte. Oylama günü şehir dışında olan ve o sırada direniş alanında bulunamayanları da katacak olursak, Polonez işçileri birlik içerisinde haklı direnişlerini devam ettiriyor diyebiliriz. Bu tarz bir direnişte bir zaman sonra küçük kırılmalar olması beklenirken Polonez işçisi birlik ve beraberlikten aldığı güç ve iradeyle devam ediyor.

    Gazetemizde pek çok kez güncel grev ve direnişlerin niteliğine dair yazılar yazdık. Bu yazılarda vurguladığımız bir hususu burada tekrarlamanın faydalı olacağını düşünüyoruz. Söz konusu grev ve direnişler sadece ücret mücadelesi değil, sendika hakkı için de yürütülen mücadeleler. Direnişlerin taleplerine yüzeysel bir şekilde göz gezdirdiğimizde aslında işçilerin ortak mücadele hattında buluşabileceğini görüyoruz. Farklı direnişlerden işçilerin beraber ortak bir mücadele hattı oluşturmaları, kazanımlarını ve gelecekteki direnişleri çok daha güçlü hale getirecektir. Sendikal hakların kazanılması için de bu direniş ve grevlerin zaferle sonuçlanması gerekecek.

    Beşar Esad devrildi: 54 yıllık diktatörlük sona erdi!

    0

    Suriye rejimi kumdan bir kale gibi yıkıldı. Suriye rejimi, öngörülemeyen bir şekilde, sadece iki hafta içinde tamamen çözüldü: 54 yıllık bir suç diktatörlüğü boyunca inşa edilen ordu ve polis aygıtı çöktü, hapishaneler yıkıldı. Kentlerde halk ayaklandı, hapishaneleri boşalttı, diktatör baba Hafız Esad ile oğul Beşar Esad’ın heykellerini yıktı. Diktatörlük rejiminin tutsakları yeni bir Suriye’de özgürlüğe kavuştu. Polisler ve askerler paniğe kapılarak kitlesel bir şekilde saf değiştirdi.

    Muhalefet koalisyonunun askeri saldırısı, sadece on gün önce başladığında durumu değiştirme yetkinliğine sahip değil gibi görünüyordu. Muhalefetin silahları ile cephaneliği, Rusya ve İran’ın desteğiyle ayakta duran diktatörlüğün güçleri karşısında oldukça zayıftı. Beşar Esad rejimi, savunmasız yerleşim bölgelerine binlerce varil bombası atmış, kendi halkına kimyasal silahlarla saldırmış, Sednaya gibi krematoryumlar içeren devasa işkence merkezleri olan hapishaneler inşa etmişti. Şarkıcıların ses tellerini kesip onları nehirlerde boğmuş, binlerce erkek ve kadına tecavüz etmiş, okulları ve hastaneleri bombalamıştı.

    Bu nefret, korku ve yıkım makinesi, Rusya ve İran diktatörlüklerinin kendi çıkarları için Esad’a verdikleri destek sayesinde ayakta duruyordu. ABD ve İsrail ise, bölgeyi istikrarsızlaştırabilecek devrimci bir duruma kıyasla Esad’ın iktidarda kalmasını açıkça tercih ettiklerini belirtmişti. Ancak Tahran ve Moskova’nın desteği zayıfladığında, Suriye halkı kralın çıplak olduğunu gördü ve onu devirmek için bu fırsatı değerlendirdi. Yaşananlar yalnızca muhaliflerin bir askeri saldırısı değil, aynı zamanda bir halk ayaklanmasıdır. Zira 2011 Mart Devrimi’nin beşiği olan Dera, isyancı birliklerin ilerlemesini beklemeden özgürlüğüne kavuştu.

    Öngörülmeyen bir askeri operasyon, bir ayaklanmayı tetikledi ve yenilmez gibi görünen bir askeri aygıtın zayıflığını ortaya çıkardı. Suriye rejimi, bölgedeki istikrarın korunmasının temel sütunlarından birisiydi ve bu nedenle bölgedeki tüm hükümetler onun düşüşünden korkuyordu. 7 Aralık Cumartesi günü, Beşar Esad’ın kaçışından bir gün önce, Katar, Irak, Suudi Arabistan, Ürdün, Mısır, İran, Türkiye ve Rusya hükümetleri ortak bir bildiride bu korkuyu dile getirdiler. Kimisi Esad’a saldırdı, kimisi savundu; ancak hiçbiri kontrol edemeyecekleri bir devrimin zaferini istemiyordu.

    Esad’ın düşüşü, Ortadoğu ve tüm dünya halkları için olumlu bir gelişme. Suriye devriminin kanlı bir şekilde bastırılması, 2011’de başlayan devrimci sürece bir set çekti ve yıllar boyunca Suriye, Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde özgürlüğün mümkün olamayacağını kanıtlamak için bir örnek olarak kullanıldı. Cezayir’de, Mısır’da, Lübnan’da ve diğer ülkelerde emekçiler başkaldırdığında, rejimler onları “başka bir Suriye” ile, yani başka bir katliamla tehdit etti.

    Suriye halkı ve muhalefet koalisyonu, Filistin’e verdikleri desteği açıkça gösterdi. Hizbullah’tan farklı olarak Hamas, katil Esad rejimiyle olan bağlarını koparmıştı. Suriyeliler, Gazze’deki şiddeti, yoğunlaşmış soykırımı en iyi anlayan halktır; çünkü Suriye halkı 14 yıl boyunca sistematik bombalamalar, açlık ve susuzluk kuşatmaları, kitlesel sürgünlerle karşı karşıya kaldı. Halep, Suriye devriminin bayraklarıyla ve Filistin bayraklarıyla özgürleşti. İşgal altında olan Golan’daki İsrail mevzilerine saldıranlar da isyancılardı. Çürümüş ve katil Esad rejimi ise Gazze’deki soykırım sırasında bile İsrail’e tek bir kurşun sıkmadı. Yalnızca özgür bir Suriye, Filistin davasına katkı sağlayabilir.

    İsrail, devrim boyunca Beşar Esad’ın iktidarda kalmasını tercih ettiğini defalarca dile getirirken son günlerde Suriye muhalefetini açıkça tehdit etti. Esad, Filistin davasını kendi çıkarları için kulandı; ancak gerçekte İsrail’in kuzey sınırının en iyi bekçisiydi. Son haftalarda İsrail’in Suriye’deki İran mevzilerine yönelik saldırılarına “uygun zamanda karşılık vereceğiz” şeklinde kısa ve net bir yanıt verdi. Ancak bu “uygun zaman” 54 yıl boyunca hiçbir zaman gelmedi.

    Suriye devrimi, dünya genelinde solun büyük bir kısmı tarafından, Stalinist ve kolonyalist anlayışların batağında kaderine terk edildi. Bilinçleri bulandırmada usta olan bu kesimler, savunulması mümkün olmayanı savunmaya devam edecek: Suriye, İran veya Rusya gibi – aslında hiçbirinin içinde yaşamak istemeyeceği – “iyi diktatörlüklerin” var olduğunu iddia edeceler. Bu sözde “sol” akımlar, hâlâ, birtakım rejimlerin antiemperyalist olduklarını iddia edip kendi halklarını kana boğmanın kabul edilebilir olduğunu öne süren saçma bir kamplar mantığına bağlı. Bir yandan Putin’in propagandası diğer yandan ise Venezuela’dan Maduro, Nikaragua’dan Daniel Ortega ya da Küba’dan Díaz-Canel gibi sahte solun sözde antiemperyalist desteği var. Ancak söylediklerinin Suriye’de olanlarla hiçbir alakası yok. Söylemleri ile gerçekliği uyumlu hale getirmelerinin tek yolu, onu çarpıtmak.

    Beşar Esad’ın düşüşü, Tunus’ta başlayan, otuz küsür yıllıık diktatörlükleri deviren ve Mart 2011’de Suriye’ye sıçrayan devrimci sürecin bir parçasıdır.

    Suriye devriminin yolu hiçbir zaman kolay olmadı. Zaten hiçbir devrimin de olmadı. Önümüzde birçok zorluk var. Şu anda, rejim karşıtı askeri saldırıyı yürüten koalisyonun başında bulunan İslamcı HTŞ (Heyet Tahrir el Şam) ile Kürt siyasal önderliği PYD, Suriye’nin geleceği hakkında görüşmeler yapıyor. Yalnızca halklarının kendi kaderlerini tayin hakkını tanıyan bir Suriye, özgür ve demokratik bir ülke olabilir.

    İUB-DE (İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal) olarak, Suriye devriminin her zaman yanında olduk ve Suriye solu ile birlikte bu mücadelenin bir parçası olduk. Ancak HTŞ’nin de PYD’nin de yönelimine politik güven duymuyoruz. Nihai çözüm, işçi sınıfı ve halk kesimlerinin yönetiminde, sosyalist bir Suriye için mücadele olmaya devam ediyor. Suriye halkının rejimi devirerek elde ettiği bu yoldaki ilk devrimci zaferini destekliyor ve onlarla dayanışma içinde olmaya devam ediyoruz.

    Bugün Stalinist ve reformist soldan gelen ve Suriye devrimini, önderliği üzerinden eleştiren sahte gözyaşlarına yer yok. Suriye’de solun sesi, bu kör ve kampçı uluslararası solun aktif işbirliğiyle susturuldu. İUB-DE olarak omuz omuza mücadele etmekten onur duyduğumuz ve bugün sürgünde olan bu sesin, yeni bir Suriye’nin inşasında önemli bir rol oynayacağına inanıyoruz.

    Suriye haritasını altüst eden mevcut durum yalnızca şu yaklaşımla anlaşılabilir: Bir tarafta toplumsal tabanını yitirmiş, dış güçlerin askeri desteğiyle varlığını sürdürebilen çürümüş bir rejimin bozgunu; diğer tarafta, tüm gerici niteliğiyle birlikte, diktatörlük rejiminin devrilmesi yönünde halkın meşru talebini çarpıtılmış bir şekilde yansıtan bir siyasi koalisyonun askeri ilerleyişi. HTŞ, Erdoğan yönetiminin himayesindeki gruplar ve PYD ile büyük siyasi farklılıklarımız var. Ancak Hamas ile olan önemli görüş ayrılıklarımız Filistin halkına olan desteğimizi asla azaltmadığı gibi, bu durum Suriye halkına olan desteğimizi de azaltmaz. Diktatör Beşar Esad’ın iktidardan düşmesiyle mücadele yeni bir aşamaya giriyor: tüm demokratik özgürlüklerin sağlanması, yabancı askeri güçlerin tamamının geri çekilmesi ve kapitalist emperyalist sömürüye karşı sosyal taleplerin hayata geçirilmesi için mücadele devam edecek.

    Yaşasın Suriye devrimi!

    Yaşasın halkların dayanışması!

    Nehirden denize özgür Filistin!

    8 Aralık 2024

    Kürt sorununda “Öcalan açılımı”: İki ayda ne değişti?

    0

    Devlet Bahçeli, TBMM 30 Temmuz tarihinde tatile girmeden önce defalarca “DEM Parti kapatılmalı” çağrısı yaptı. Çağrı, DEM Parti’nin kapatılmasının yanında milletvekillerinin tümünün dokunulmazlıklarının kaldırılmasını ve tutuklanmasını da içeriyordu. İlave olarak Türk vatandaşlığından çıkarma, tüm mal varlıklarına el koyma gibi talepleri de vardı Bahçeli’nin. Bir nevi Kürt siyasetinin görünmez olması isteniyordu. Adalet Bakanı da Bahçeli’nin çağrısıyla ilgili gerekenlerin yapılacağını duyurmaktaydı. Bu sırada istenen “duruşu” göstermeyen Anayasa Mahkemesi de payına düşen ikazı almaktaydı. Bahçeli “Eğer gereğini yapmaz ise Anayasa Mahkemesi de kapatılmalı” hükmünü buyurmaktaydı. Rejimin DEM Parti karşısında tutumu bu kadar net ve sertti.

    Değişen ne? Fikirler mi, koşullar mı?

    Aradan iki ay geçti, TBMM 1 Ekim tarihinde açıldı. Bahçeli kapatılmasını istediği DEM Partililerin bu kez elini sıkarken devamında bir an önce Abdullah Öcalan ile görüşmelerini de istemekteydi. Kapatmayla ilgili gereğini yapacak Adalet Bakanı ise bu kez DEM Parti’nin İmralı’da Öcalan ile görüşmesi için gerekenleri yapmakta olduğunu bildirmekteydi. Böylece “terörle arasına mesafe koymaması halinde” kapatılacağı ilan edilen DEM Parti’ye, içinde “umut hakkı” vaadi ve mecliste konuşma yapma çağrısı bulunan bir teklifi 25 yıldır İmralı’da yatmakta olan Öcalan’a götürme görevi tevdi edilmiş oldu.

    Bir süre sessiz kalan Erdoğan sonradan yaptığı açıklamalarla Bahçeli ile tam bir mutabakat içinde olduğunu ilan etti. “Devlet” adına veya “içeriden” bilgiyle konuştuğunu ima eden bir dizi danışman ve gazetecinin de konuya dahil olmasıyla birlikte Öcalan açılımının sadece Bahçeli’nin fikri olmayıp bir “devlet aklı ürünü” olduğunun özellikle altı çizildi. Erdoğan’ın yine de fazla umutlu olmadığını ima etmesi, kayyum atamaları, DEM Parti’ye yönelik gözaltı ve tutuklamalar ve Kandil’den gelen çeşitli açıklamalar eşliğinde süreç şimdilik tüm ihtimallerin masada olduğu bir düzlemde ilerlemekte.

    Bu sırada Tek Adam rejiminin Öcalan açılımına eşlik edecek en ufak bir toplumsal-siyasal demokratik adımı olmadı. Aksine hak-özgürlük çemberinin daha da daraltıldığı, düzen muhalefetinden bolca iltifat ve aferin alan bakanların dahi sopayı ele alıp sahaya indiği, tüm muhalefetin sıygaya çekildiği bir fotoğraf öne çıktı. Zaten DEM Partililerin sıkılan elinin gerekçesi yumuşama-normalleşme değil “iç cepheyi kuvvetlendirme” olarak ilan edilmişti. Dolayısıyla değişen fikirler değil koşulların getirdiği, -muhtemelen başta Filistin ve Suriye olmak üzere bölgedeki gelişmeler, sürekli gerileyen iktidar bloku oyları, derinleşen ekonomik kriz vb. eşliğinde- zorunlu bir iç tanzim gerekliliğiydi. MHP’nin ifadesiyle bu özellikle DEM’e bir son şanstı. İyi kullanmaları en tepeden defalarca tembih edildi. Özellikle DEM’e, çünkü sanki ikna edilmesi gereken Öcalan değil, o kısım aşılmış, DEM idi! Öyle ki “devlet aklı” adına konuşanlar Öcalan’ın Ankara’da kalacağı evin koltuk takımının renginden bahsedebilmekteydi.

    Bahçeli’nin çağrısının eksik parçaları!

    Kürt siyasal hareketinin son 10 yılına damga vuran ve halen Kürt tabanında çok ciddi bir karşılığı olduğu bilinen Selahattin Demirtaş, Bahçeli’nin çağrısında yer almadı. Aksine adıyla anılarak sürecin dışında tutulması gerektiği salık verildi. Erdoğan da defalarca Kobani davası üzerinden “O iş bitti” açıklaması yapmıştı. Son olarak Başdanışman “ihanet” dedi. Anlaşılan o ki “Seni başkan yaptırmayacağız!” siyasetine bu süreçte katiyen yer yok. En azından açıklamalar bu yönde. Dolayısıyla genel af, kayyum politikasında engelleyici yasal düzenleme ve anayasal değişiklikler sürecin tamamlayıcı unsurlarından öte havuç olarak öne çıkmakta ve hızla aksi yönde kullanılabileceği anlaşılmakta.

    Tek Adam rejimi ne istiyor?

    Bahçeli’nin çağrısının Kürt sorununda yapısal demokratik bir çözümden öte Öcalan üzerinden bölgesel bir pazarlık ve düzenleme arayışı olduğu anlaşılıyor. Bilinmeyenler bilinenlerden fazla olsa da devletlerin dış politikası taktiksel düzeyde dahi iki ayda kökten değişmez. Bu açıdan Öcalan açılımının iki yönlü bir ihtiyaca cevap vermesinin arzulandığını söylenebilir. İç politikada tamamen sıkışan, anlatacak bir hikâyesi kalmayan, buna mukabil ikna edip peşinden sürükleyerek kendine yeni seçimler kazandıracak yüzde 50+1’lere ihtiyaç duyan Tek Adam rejimine alan açması. Çünkü mevcut haliyle AKP-MHP için harç bitti, yapı paydos! Ama bölge, iktidara aradığı iç itkiyi sağlayabilecek çok sayıda hikâye ve imkânla dolu. Nitekim son haftalardaki gelişmeler buna işaret ediyor. Diğer yandan değişen dünya ve bölge panoraması karşısında pozisyonların yeniden tanzimi gerekiyor. İsrail ile bir türlü kesilmeyen diplomatik, ekonomik-politik ilişkilerin bir sırrı da burada olsa gerek. Tek Adam rejiminin Trump’lı ABD dünya-bölge politikasının meyve vereceğine dair beklentisi büyük. Bu “oyun kurucu” hevesinin Davutoğlu’nun stratejik derinlik politikasıyla yarattığı yıkıcı sonuçları ise hep birlikte yaşamaya devam ediyoruz.

    Türkiye demokratik mekanizmalar üzerinden yönetilen bir ülke olmadığı için Öcalan açılımının nasıl ilerleyeceğine ve kapsamının ne olacağına dair şu aşamada ancak çeşitli teoriler ileri sürülebilmekte. Lakin şu rahatlıkla söylenebilir: Tek Adam rejimi, herhangi bir demokratik açılım ile yan yana anılamayacak bir kriz rejimidir. Rejim varlığını ve gücünü bizatihi antidemokratik niteliğinden ve siyasal/toplumsal çatışmalardan almakta. Bu kriz ve çatışma alanlarından beslenerek sürekli bir meşruiyet devşirme çabası göstermekte. Bu açıdan Tek Adam rejiminin Kürt sorunu gibi kadim bir sorunu demokratik mekanizmalar ile çözerek Türkiye’de siyasal demokrasi alanını genişleteceğini, toplumsal/siyasal çatışma alanlarını yumuşatıp normalleştireceğini düşünmek için hiçbir geçerli sebep görünmüyor. Aksi olursa buna ancak şapka çıkarılır. O şapkadan 20 yıldır neler çıktığını bilsek de…

    13.5 سنة + أسبوع واحد”: الوضع الجديد والمهام القديمة في سوريا“

    0

    أفرزت عملية “ردع العدوان”، التي أطلقتها في 27 نوفمبر التحالف العسكري بقيادة هيئة تحرير الشام (HTS)، وضعًا جديدًا قلب موازين القوى الحالية في سوريا. بعد وقت قصير من بدء العملية، تمكن التحالف العسكري من السيطرة على كامل محافظة إدلب وجزء كبير من محافظة حلب، بما في ذلك مركز مدينة حلب. واعتبارًا من 3 ديسمبر، سيطر التحالف على أكثر من 200 منطقة، بما في ذلك مدن وبلدات وقرى وقواعد عسكرية، كانت سابقًا تحت سيطرة النظام. بالتزامن مع ذلك، شنت القوات العسكرية المرتبطة بـالجيش الوطني السوري (SNA) المدعوم من تركيا عملية “فجر الحرية”، التي أدت إلى طرد قوات وحدات حماية الشعب (YPG) من منطقة تل رفعت. بالإضافة إلى ذلك، تدور اشتباكات عسكرية في منطقة دير الزور بين قوات النظام وقوات سوريا الديمقراطية (SDF)، التي تشكل وحدات حماية الشعب جزءًا منها، مع استمرار قوات سوريا الديمقراطية في تحقيق تقدم عسكري في هذه المنطقة.

    وقد جاء هذا التطور الجديد في سوريا في خضم توترات إقليمية ودولية مستمرة، بما في ذلك عملية ”طوفان الأقصى“ التي بدأها التحالف العسكري بقيادة حماس قبل نحو 14 شهراً، والتي أعقبتها حملة الإبادة الجماعية التي شنتها الدولة الصهيونية في غزة، وتعميق ضمها للضفة الغربية، وتصاعد عدوانها العسكري على المنطقة، ولا سيما على لبنان وإيران. وقد وصف الكثيرون في اليسار هذا التطور الجديد في سوريا بأنه عدوان جديد موجه من قبل إسرائيل والولايات المتحدة في الخلفية، بالإضافة إلى دعاية نظام الأسد/روسيا/إيران ووكلائهما في هذا الاتجاه.

    لا شك في أن أحداث الأسبوع الماضي في سوريا تمثل نقطة تحول حاسمة، مما خلق وتيرة مذهلة من التطورات التي يصعب على العديد من الناشطين والمناضلين تفسيرها. من ناحية أخرى، سارعت الفصائل اليسارية التي تحلل العملية من منظور ”المعسكر“ و/أو الثقافة الستالينية التقليدية إلى تمجيد نظام الأسد و”محور المقاومة“ المثالي الذي تتبناه. وفي الوقت نفسه، أدى خطاب الغزو العنصري والتوسعي الذي يروج له المتصيدون لحكومة أردوغان على وسائل التواصل الاجتماعي إلى زيادة تعقيد فهم الوضع.

    في مقاله الشهير عن ثورة 1905، عنون لينين مقاله بـ ”مهام جديدة وقوى جديدة“. مما لا شك فيه أنه قد مر وقت طويل منذ الانتفاضة الشعبية التي انطلقت في 15 مارس 2011 كجزء من ثورات شمال أفريقيا والشرق الأوسط. وقد شهدت سوريا في السنوات الأخيرة على وجه الخصوص فترة ”مجمدة“ على الخريطة. إلا أن التطورات الأخيرة أنهت هذه الفترة المجمدة وخلقت وضعًا ”جديدًا“، مع احتفاظ المهام المطروحة بطابعها ”القديم“. في هذا المقال، سنحاول تلخيص الخطوط العريضة لسياسة ثورية وأممية من منظور ينظر إلى التطورات الأخيرة ليس باعتبارها ”مفاجأة الأسبوع الماضي“ بل في إطار ”13.5 سنة + أسبوع واحد“.

    ”ديناميات خارجية“ أم ’ديناميات داخلية‘؟

    لقد تمكن النظام بمساعدة هائلة من إيران وحزب الله وروسيا من استعادة السيطرة على المناطق التي فقدها بما فيها مدينة حلب على مدار خمس سنوات. ولهذا السبب، يبدو للوهلة الأولى أن مضاعفة المعارضة العسكرية للمساحة التي تسيطر عليها في غضون ستة أيام فقط تطورًا غير مفهوم تقريبًا. هذا الوضع هو بلا شك نتيجة مزيج من الديناميات الخارجية والداخلية.

    أولًا وقبل كل شيء، فإن إضعاف حلفاء النظام الأساسيين في الآونة الأخيرة هو العامل الأكثر وضوحًا. فنظام بوتين يعاني من تداعيات محاولة الضم الفاشلة في أوكرانيا. أما نظام الملالي في إيران، الذي هزته الانتفاضات الثورية في عام 2022، فهو يواجه الآن عدوانًا إسرائيليًا على أرضه. أما حزب الله، الذي يواجه العدوان الصهيوني، فلم يعد في وضع يمكنه من تقديم الدعم شبه العسكري للأسد كما كان بإمكانه في السابق. ولولا الدعم العسكري والمادي من هذه الجهات الفاعلة لكان من المستحيل أن يخرج نظام الأسد منتصرًا من الحرب الأهلية.

    هل كان هذا الهجوم مدبرًا من قبل الولايات المتحدة وإسرائيل؟ سنتطرق إلى علاقة النظام بالإمبريالية والصهيونية بعد قليل، ولكن دعونا الآن نذكر ما يلي: لم تدعم الولايات المتحدة ولا إسرائيل الإطاحة بنظام الأسد أو إقامة نظام ديمقراطي مكانه. بل على العكس، لطالما فضلتا وجود نظام أسدي ضعيف من أجل أمنهما. وتقدم التطورات منذ عام 2011 أدلة لا حصر لها تدعم هذا الموقف.

    هل تقف تركيا وراء هذه العمليات؟ هل يمكن أن يكون أردوغان، الذي سعى حتى وقت قريب مرارًا وتكرارًا إلى الحوار مع الأسد، قد تحول ومهد الطريق للعمليات العسكرية؟ على الرغم من تصريحات الحكومة بعكس ذلك، وبالنظر إلى أن الفصائل التي يتألف منها الجيش الوطني السوري مدعومة من تركيا وعلاقات الحكومة السرية مع هيئة تحرير الشام، لا يمكن استبعاد مثل هذا الاحتمال. وفي حين أن المتصيدين للنظام على وسائل التواصل الاجتماعي يصورون هذه الصورة، يبدو أن حكومة أردوغان هي المستفيد الأكبر من التغييرات الحالية. ومع ذلك، أظهرت السنوات الأخيرة بوضوح أنه لا يوجد تسلسل قيادي مباشر بين الحكومة التركية وهذه الجماعات المسلحة. وعلاوة على ذلك، وبالنظر إلى حالة الضعف التي يعاني منها نظام الرجل الواحد الذي يقوده أردوغان على الصعيدين المحلي والدولي، فإن الإيحاء بأنه يقود مثل هذا المشروع المحفوف بالمخاطر قد يبالغ في تقدير قدرته.

    ما يتم تجاهله غالباً في كل هذه التقييمات هو الشعب السوري نفسه. فعلى الرغم من تحمله دماراً هائلاً على مدى السنوات الـ 13 الماضية – وعلى الرغم من رغبة الكثيرين في النسيان – فإن الشعب السوري لا يزال موجوداً! وتبقى هذه الحقيقة الدائمة هي المفتاح لفهم التطورات الأخيرة: الرفض العارم لنظام الأسد من قبل الشعب السوري ومدى انحطاط النظام. فالخسائر التي يواجهها النظام تعود في الأساس إلى معادلة ”13.5 سنة + أسبوع واحد“.

    فالعمليات العسكرية ضد النظام يقودها تحالف سياسي من القوى الرجعية، بدءًا من الإسلاميين المتطرفين إلى القوميين. وتعكس هذه القيادة اختطاف الثورة وإفسادها طوال هذه السنوات من قبل ”جبهة دولية مضادة للثورة“. ومع ذلك، لا يوجد تنظيم عسكري أو سياسي موجود في فراغ؛ فكل منهما يتشكل داخل المجتمع الذي ينتمي إليه. لا يمكن فهم التطورات الأخيرة التي قلبت الخريطة السورية رأسًا على عقب إلا من خلال هذه العدسة: فمن ناحية، هزيمة نظام فاسد فقد قاعدته الاجتماعية وبقي على قيد الحياة بدعم عسكري من قوى أجنبية؛ ومن ناحية أخرى، التقدم العسكري لائتلاف سياسي يعكس بكل ما يحمله من طابع رجعي بشكل مشوه المطلب الشعبي المشروع بإسقاط النظام الديكتاتوري. هذا التركيز على ”الديناميكيات الداخلية“ يعيد إلى الواجهة مرة أخرى عنصراً أساسياً آخر في هذه الديناميكية، ألا وهو نظام الأسد وخصائصه الأساسية.

    هل نظام الأسد معادٍ للإمبريالية والصهيونية؟

    على مدار الأسبوع الماضي، بدأت العديد من الفصائل اليسارية بياناتها أو تقاريرها حول الوضع الجديد في سوريا بمصطلحات مثل ”العصابات“ و”الجهاديين“ و”الإرهابيين“، لكنها تجنبت التعبير عن أي آراء حول نظام الأسد. حتى أنهم في بعض الحالات وصفوا نظام الأسد بأنه ”الحكومة الشرعية“ في سوريا. ومع ذلك، فإن ”شرعية“ بشار الأسد كرئيس لسوريا تنبع من كونه ابن حافظ الأسد الذي جاء إلى السلطة في انقلاب عسكري عام 1970!

    وقد هزت ثورة 2011 التي جسدها شعار ”الشعب يريد إسقاط النظام!“ هذه ”الشرعية“ من أساسها. وقد نجا النظام من خلال تحويل هذه الانتفاضة الشعبية إلى حرب أهلية دموية. وكانت نتيجة هذه السياسة دمارًا شاملًا: فقد خسر أكثر من 500,000 شخص حياتهم، ونزح أكثر من 10 ملايين شخص، وأُجبر أكثر من 5 ملايين شخص على الفرار من البلاد.

    يمكن تجميع قائمة طويلة تشرح بالتفصيل علاقات حزب البعث، الذي ظل في السلطة لأكثر من 60 عامًا، وسلالة الأسد التي حكمت البلاد لمدة 54 عامًا، بالإمبريالية والدولة الصهيونية. دعونا نركز بدلاً من ذلك على بعض الأمثلة الحديثة. لم يشن الجيش السوري أي هجمات ضد الجنود الأمريكيين المتمركزين في بلاده، ولا ضد إسرائيل التي توسع حدودها في مرتفعات الجولان المحتلة منذ 7 أكتوبر/تشرين الأول الماضي وواصلت غاراتها الجوية دون انقطاع. في المقابل، تسبب النظام في عملياته المستمرة ضد منطقة إدلب في مقتل ما بين 30 إلى 200 مدني شهريًا على مدى السنوات العديدة الماضية.

    هل نظام الأسد علماني ومؤيد للأكراد؟

    لطالما استغل نظام البعث الانقسامات الطائفية لقمع الجماهير الكادحة وكان عدواً لدوداً للشعب الكردي. وحتى اندلاع الثورة في عام 2011، كان 400 ألف كردي في شمال سوريا بدون وثائق هوية لأن نظام الأسد رفض منحهم الجنسية. وقد كانت العلاقة البراغماتية التي أقامها مع حزب الاتحاد الديمقراطي (حزب يكيتييا ديموقراطية – حزب الاتحاد الديموقراطي) خلال هذه الفترة مجرد تنازل مؤقت يهدف إلى الحفاظ على بقاء النظام. وحتى في أضعف لحظاته، تجنّب نظام الأسد باستمرار اتخاذ أي خطوات نحو الاعتراف الرسمي بوضع الشعب الكردي.

    فقد صوّر نظام الأسد، الذي بنى نفسه على الانقسامات الطائفية، نفسه كحكومة علمانية في مواجهة الإسلاموية المتطرفة. ومع ذلك، عندما بدأت الثورة، ملأ النظام سجونه بالناشطين المطالبين بالحرية، بينما أطلق سراح المتشددين الذين أصبحوا فيما بعد مؤسسي المنظمات الإسلامية المتطرفة مثل النصرة وداعش. لم يدخل النظام في مواجهة مباشرة مع داعش، بل تعاون معه في القضاء على المعارضة الديمقراطية والعلمانية.

    الصور النمطية والتبسيط مضللة. الواقع متناقض وثوري

    دعونا نعود إلى تركيزنا الأولي: لا يمكن فهم التطورات الأخيرة في سوريا إلا من خلال معادلة ”13.5 سنة + أسبوع واحد“. إن الوضع ”الجديد“ في سوريا يعيد المهمة ”القديمة“ إلى الواجهة: تحقيق مطلب الشعب السوري في الحرية وإسقاط نظام الأسد وانسحاب داعميه من البلاد. ومع ذلك، يستحيل تحقيق هذا المطلب المشروع من قبل هيئة تحرير الشام أو غيرها من القوى الرجعية. ولذلك، يبقى ضمان أوسع وحدة بين جميع قوى المعارضة والشعب الكردي من أجل هزيمة النظام أولوية حيوية. ولا يقل أهمية عن ذلك إعادة بناء المنظمات الذاتية الشعبية للجماهير – مثل لجان التنسيق المحلية السابقة – في جميع المناطق المحررة من النظام.

    25 Kasım 2024: Rejim, kadın düşmanlığını bir kez daha ispatladı

    0

    25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde kadınlar dünyanın ve Türkiye’nin dört bir yanında sokaklardaydı. İstanbul’da, bizim de Kadın Dayanışması olarak parçası olduğumuz 25 Kasım Platformu 1,5 ay öncesinden “Mücadelemiz Birbirimiz İçin! Biz Hayatı İstiyoruz!” şiarıyla Taksim Tünel Meydanı’na çağrı yapmıştı. İstanbul Valiliği 24 Kasım’da duyurduğu karar ile Beyoğlu ilçe sınırlarında iki günlük eylem yasağı konduğunu açıkladı. 25 Kasım’da meydanları kadınlara kapatmak anlamına gelen bu yasak önceki yıllardan farklı olarak çok daha detaylı ve kapsamlı bir polis ablukası ve ulaşım felcini içeriyordu. 15.00’ten itibaren Beyoğlu’nun tüm sokakları kolluk tarafından sırasıyla kapatılmaya başlandı. Yine aynı saatte en işlek metro hatlarından biri olan M2’nin dört durağı birden kapatıldı; Kabataş-Taksim ve Karaköy-Tünel füniküler seferleri durduruldu. İETT otobüsleri Taksim’e yakın duraklarda durmadı. Öyle ki Beyoğlu ilçe sınırlarındaki otoparklara araç parkının yasaklanabileceği, otoparkların boşaltılabileceği dahi garanti altına alındı.

    Valilik 25 Kasım yasağını “etkinliği gerçekleştirecek grup ile diğer grup arasında teröre müzahir şahısların yer alabileceği, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunmasının tehlikeye düşebileceği” gerekçeleriyle açıkladı. 25 Kasım Platformu ise kadınlara konmaya çalışan bu yasağın kendisini şiddet olarak adlandırdı ve yasak kararını tanımadığını ilan etti. Yüzlerce kadın yoğun polis ablukasına ve ulaşım engeline rağmen Şişhane civarında ve Karaköy İskelesi’nde bir araya geldi. Kadınlar Karaköy İskelesi’nin iki tarafından da polis ablukasına alınmasına rağmen yaklaşık bir saat alanda kalarak taleplerini dile getirdi. 25 Kasım Platformu adına okunan basın açıklamasında “İstanbul Valiliği, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Taksim’i abluka altına alarak, gözaltılar yaparak, kadınlara şiddet uygulayarak kadın düşmanı yüzünü, şiddet faili olduğunu bir kez daha kendi kendine ifşa etmiştir,” dendi.

    25 Kasım günü İstanbul’da kadına yönelik şiddete karşı yürümek isteyen kadınlar, bir kez daha devlet şiddeti ile karşılaştı. Günün sonunda 169 kişi kolluğun ters kelepçe uygulamaları ile, polis şiddeti ile gözaltına alındı. Gözaltına alınanların 160’ı sabah saatlerinde serbest bırakılırken 7 kişi önce “polise mukavemet” suçlaması ile mevcutlu olarak adliyeye sevk edildi, daha sonra adli kontrol kararı ile serbest bırakıldı. Üç göçmen arkadaşımız ise göçmenlere yönelik izlenen ayrımcı politikalar doğrultusunda Geri Gönderme Merkezi’ne sevk edildi. Gözaltında ve Geri Gönderme Merkezi’nde kötü muameleye maruz kaldığını bildiğimiz iki göçmen trans kadın sınır dışı kararını kabul etmek zorunda kaldı.

    2024 25 Kasım’ında açığa çıkan bu tablo, rejimin kadın ve lgbti+ düşmanlığını bir kez daha ispatladı. Bir süredir çeşitli gündemler için Tünel Meydanı’ndaki toplanma ve yürüyüşleri engellemeyen rejim İstanbul’u kadınlara kapatmak için tüm imkânlarını seferber ederken; aynı gün, aynı İstanbul sokaklarında bir erkek, elini kolunu sallayarak eşi ve çocuğu dahil 7 kişiyi öldürdü. 25 Kasım’dan iki gün sonra, 27 Kasım tarihinde, 7 yıllık evliliği süresince gördüğü şiddetin son sınırında ölmemek için kocasını öldürmek zorunda kalan, hayatını savunan Serap’ın tutukluluğunun devamına karar verildi.

    Yine aynı tarihlerde TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu, 2025 yılında da kadınlara zırnık koklatmayacağını tasdikledi. Bütçe görüşmelerinde kadın cinayetleri hakkında konuşan İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, “32 hanımefendi ikazımıza uymadan, kapıya adam gelince açmış, içeride vurmuş onu,” diyerek ölen kadınları suçladı. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş “yenilikçi” bir model olarak “aile rehberi sistemi”ni müjdeleyerek kadınlara aile dışında bir hayatı hak görmediklerini hatırlattı. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasına dönük eleştirileri ise “siyaset yapmayı bir kenara bırakıp yapılanları görerek birlikte çalışalım” çağrısı ile karşıladı.

    Biz biliyoruz ki kadın ve lgbti+ların gördüğü şiddetin, cinayetlerin siyasi sorumlusu, dönemin siyasal iktidarıdır. Bütçe görüşmelerinde konuşan iki bakan da aldığı sözlerle kendi sorumluluklarını gizlemeye çalışadursun, biz çok iyi biliyoruz ki patriyarkal-kapitalist düzenin bütün iktidarları ve bu iktidardan payını alan tüm erkekler faildir. Ve ne yazık ki hiçbirimizin hayatı, bu erkek-devlet şiddetinden azade değil.

    Mevcut rejim ve iktidar 6284 sayılı yasanın etkin uygulanması, cezasızlık politikalarına son verilmesi, kadın cinayetlerinin ve erkek şiddetinin durdurulması için bir eylem programı çıkarmak yerine; izlediği aileyi koruma ve güçlendirme politikaları ile kadınları şiddet dolu hanelere kapatmak için uğraşıyor. Kadınların nasıl ölmeyeceği üzerine değil, nasıl doğuracakları üzerine kafa yorarak “normal doğum” kampanyaları başlatıyor. Kutsal aile mitlerini tekrar ederek “evin reisi” olan erkekleri, şiddet uygulamaları için adeta cesaretlendiriyor.

    Bugün kadınlar ve lgbti+lar olarak hayatlarımız şiddet dolu, bugün yoksullukta-emek sömürüsünde dahi erkeklerle eşit değiliz; fakat tam da bu çifte ezilmişlik sebebiyle yarının şiddetsiz ve sömürüsüz toplumunu inşa edecek olan da bizleriz. Şiddet, baskı ve sömürü var oldukça mücadelemiz de devam edecek. Mücadelemiz birbirimiz için; mücadelemiz eşit, özgür, şiddetsiz bir hayat için!

    “13.5 Years + 1 Week”: The New Situation and Old Tasks in Syria

    0

    Operation Deter Aggression, launched on November 27 by the military coalition led by HTS (Hay’at Tahrir al-Sham – Organization for the Liberation of the Levant), has created a new situation that has upended the current balance of power in Syria. Shortly after the operation began, the military coalition captured all of Idlib province and a significant portion of Aleppo province, including the city center of Aleppo. As of December 3, the coalition had taken control of more than 200 settlements, including cities, towns, villages, and military bases, previously under the regime’s control. Concurrently, military forces linked to the Turkish-backed Syrian National Army (SNA) launched Operation Dawn of Freedom, which pushed YPG (Yekîneyên Parastina Gel – People’s Defense Units) forces out of the Tel Rifaat region. Additionally, military clashes occur in the Deir ez-Zor region between regime forces and the SDF (Syrian Democratic Forces), of which the YPG is a part, with the SDF maintaining its military advance in this area.

    This new development in Syria occurred amid ongoing regional and international tensions, including the Al-Aqsa Flood Operation initiated approximately 14 months ago by the Hamas-led military coalition, which was followed by the Zionist state’s genocidal campaign in Gaza, its deepened annexation in the West Bank, and its increasing military aggression toward the region, particularly against Lebanon and Iran. Many on the left characterized this new development in Syria as a new aggression directed by Israel and the US in the background, in addition to the propaganda of the Assad regime/Russia/Iran and their proxies in this direction.

    The events of the past week in Syria undeniably represent a critical turning point, creating a dizzying pace of developments that many activists and militants struggle to interpret. On the other hand, leftist factions that analyze the process through a traditional Stalinist “campist” and/or culturalist lens have once again rushed to glorify the Assad regime and their idealized “axis of resistance.” Meanwhile, the racist and expansionist conquest rhetoric propagated by trolls of the Erdoğan government on social media has further complicated understanding the situation.

    In his famous article on the 1905 Revolution, Lenin titled it “New Tasks and New Forces.” Undoubtedly, a long time has passed since the popular uprising that began on March 15, 2011, as part of the North African and Middle Eastern revolutions. Particularly in recent years, Syria has experienced a “frozen” period on the map. However, the recent developments have ended this frozen period and created a “new” situation, while the tasks at hand retain their “old” character. In this article, we will try to summarize the main outlines of a revolutionary and internationalist policy from a perspective that considers the latest developments not as a “surprise of the past week” but within the framework of “13.5 years + 1 week.”

    “External Dynamics” or “Internal Dynamics”?

    The regime, with massive assistance from Iran, Hezbollah, and Russia, had managed to regain control of the territories it had lost, including the city of Aleppo, over the course of five years. For this reason, the military opposition doubling the area under its control in just six days seems, at first glance, an almost incomprehensible development. This situation is undoubtedly the result of a combination of external and internal dynamics.

    First and foremost, the recent weakening of the regime’s primary allies is the most evident factor. Putin’s regime is grappling with the fallout from its failed annexation attempt in Ukraine. Iran’s mullah regime, shaken by the revolutionary uprisings of 2022, is now contending with Israeli aggression on its own soil. Hezbollah, facing off against the Zionist aggression, is no longer in a position to provide the paramilitary support to Assad that it once could. Without the military and material aid from these actors, it would have been impossible for the Assad regime to emerge victorious from the civil war.

    Was this offensive orchestrated by the US and Israel? We will address the regime’s relationship with imperialism and Zionism shortly, but for now, let us state the following: neither the US nor Israel has ever supported the overthrow of the Assad regime or the establishment of a democratic regime in its place. Instead, they have always preferred the existence of a weakened Assad regime for their own security. The developments since 2011 provide countless pieces of evidence supporting this stance.

    Is Turkey behind these operations? Could Erdoğan, who until recently repeatedly sought dialogue with Assad, have pivoted and paved the way for military operations? Despite the government’s statements to the contrary, considering that the factions comprising the Syrian National Army (SNA) are backed by Turkey and the government’s covert ties with HTS, such a possibility cannot be ruled out. While the regime’s trolls on social media portray this image, it seems that the Erdoğan government stands to benefit the most from the current changes. However, recent years have clearly shown that there is no direct chain of command between the Turkish government and these armed groups. Moreover, given the weakened state of Erdoğan’s One Man regime both domestically and internationally, suggesting that it is leading such a risky venture might overestimate its capacity.

    What is often overlooked in all these evaluations is the Syrian people themselves. Despite enduring massive devastation over the past 13 years—and despite the desire of many to forget—the Syrian people still exist! This enduring reality remains the key to understanding recent developments: the overwhelming rejection of the Assad regime by the Syrian people and the extent of the regime’s decay. The extraordinary losses faced by the regime are fundamentally driven by the “13.5 years + 1 week” formula.

    The military operations against the regime are led by a political coalition of reactionary forces, ranging from radical Islamists to nationalists. This leadership reflects the hijacking and corruption of the revolution throughout these years by an “international counter-revolutionary front”. Yet, no military or political organization exists in a vacuum; each is shaped within the society to which it belongs. The recent developments that have upended the Syrian map can only be understood through this lens: On the one hand, the defeat of a rotten regime that has lost its social base and survives with the military support of foreign powers; on the other hand, the military advance of a political coalition that, with all its reactionary character, distortedly reflects the legitimate popular demand for the overthrow of the dictatorial regime. This emphasis on “internal dynamics” once again brings to the fore another essential component of this dynamic, the Assad regime and its fundamental characteristics.

    Is the Assad Regime Anti-Imperialist and Anti-Zionist?

    Over the past week, many leftist factions have begun their statements or reports on the new situation in Syria with terms like “gangs,” “jihadists,” and “terrorists,” but have avoided expressing any views on the Assad regime. In some cases, they have even described the Assad regime as the “legitimate government” of Syria. Yet Bashar al-Assad’s “legitimacy” as the president of Syria stems from being the son of Hafez al-Assad, who came to power in a military coup in 1970!

    The 2011 revolution, epitomized by the slogan “The people want the fall of the regime!”, shook this “legitimacy” to its very foundations. The regime survived by transforming this popular uprising into a bloody civil war. The result of this policy was utter devastation: over 500,000 people lost their lives, more than 10 million were displaced, and over 5 million were forced to flee the country.

    A long list could be compiled detailing the relationships of the Baath Party, which has been in power for over 60 years, and the Assad dynasty, which has ruled the country for 54 years, with imperialism and the Zionist state. Instead, let us focus on a few recent examples. The Syrian army has not conducted any attacks against US soldiers stationed in its own country, nor against Israel, which has been expanding its borders in the occupied Golan Heights since October 7 and has continued its airstrikes without interruption. By contrast, in its ongoing operations against the Idlib region, the regime has caused the death of 30 to 200 civilians every month over the past several years.

    Is the Assad Regime Secular and pro-Kurd?

    The Baath regime has always exploited sectarian divisions to suppress the working masses and has been a staunch enemy of the Kurdish people. Until the revolution began in 2011, 400,000 Kurds in northern Syria were without identification documents because the Assad regime refused to grant them citizenship. The pragmatic relationship it established with the PYD (Partiya Yekîtiya Demokrat – Democratic Union Party) during this period was merely a temporary concession aimed at preserving the regime’s survival. Even in its weakest moments, the Assad regime consistently avoided taking any steps toward officially recognizing the status of the Kurdish people.

    The Assad regime, which built itself on sectarian divisions, portrayed itself as a secular government in opposition to radical Islamism. However, when the revolution began, the regime filled its prisons with activists demanding freedom while releasing militants who would later become the founders of radical Islamist organizations like al-Nusra and ISIS. The regime never engaged in direct confrontation with ISIS, instead collaborating with it in eliminating the democratic and secular opposition.

    Stereotypes and Simplifications Are Misleading. Reality is Contradictory and Revolutionary

    Let us return to our initial emphasis: the recent developments in Syria can only be understood through the “13.5 years + 1 week” formula. The “new” situation in Syria brings the “old” task back to the forefront: the realization of the Syrian people’s demand for freedom, the overthrow of the Assad regime, and the withdrawal of its supporters from the country. However, it is impossible for this legitimate demand to be fulfilled by HTS or other reactionary forces. Therefore, ensuring the broadest unity between all opposition forces and the Kurdish people for the defeat of the regime remains a vital priority. Equally important is rebuilding the grassroots self-organizations of the masses—such as the local coordination committees of the past—in all areas liberated from the regime.

    “13,5 yıl + 1 hafta”: Suriye’de yeni durum ve eski görev

    0

    27 Kasım’da HTŞ (Heyet Tahrir el Şam – Şam Kurtuluş Heyeti) öncülüğündeki askeri koalisyonun başlattığı Saldırganlığı Caydırma Operasyonu, Suriye’deki mevcut dengeleri alt üst eden yeni bir durum yarattı. Operasyonun başlamasından kısa bir süre sonra askeri koalisyon İdlib vilayetinin tamamını, Halep kent merkezi de dahil olmak üzere Halep vilayetinin büyük bir kısmını ele geçirdi. 3 Aralık itibarıyla şehir, kasaba, köy ve askeri üslerin tamamı hesaplandığında, rejimin kontrolü altında bulunan 200’den fazla yerleşim biriminin kontrolünü elde etti. Bu operasyona paralel olarak Türkiye himayesindeki SMO’ya (Suriye Milli Ordusu) bağlı askeri güçlerin başlattığı Özgürlük Şafağı Operasyonu ile YPG (Yekîneyên Parastina Gel – Halk Savunma Birlikleri) Tel Rıfat bölgesinden geri çekildi. Buna ek olarak, YPG’nin de parçası olduğu SDG (Suriye Demokratik Güçleri) ile rejim güçleri arasında Deyrel Zor bölgesinde askeri çatışmalar yaşanıyor ve SDG bu bölgede askeri ilerleyişini sürdürüyor.

    Suriye’deki bu yeni durum, Hamas öncülüğündeki askeri koalisyonun yaklaşık 14 ay önce başlattığı El Aksa Tufanı Operasyonu ve ardından Siyonist devletin Gazze’de başlattığı soykırımın, Batı Şeria’da derinleştirdiği ilhakın ve başta Lübnan ve İran olmak üzere bölgeye dönük artan askeri saldırganlığının sürdüğü bir sırada gerçekleşti. Esad rejimi/Rusya/İran ve vekillerinin bu doğrultuda yaptığı propagandanın yanı sıra sol içerisinde pek çok kesim, Suriye’deki bu yeni gelişmeyi İsrail ve ABD’nin arka planda yönettiği yeni bir saldırganlık olarak nitelendirdi.

    Suriye’de son bir haftadır yaşananlar şüphesiz önemli bir kırılmayı temsil ediyor ve gelişmelerin baş döndürücü hızı pek çok mücadeleci aktivistin, militanın anlamlandırmakta zorlandığı bir tablo yaratıyor. Öte yandan, süreci klasik Stalinist “kampçı”, “blokçu” zihniyette ve/veya kimlik politikası ekseninde okuyan sol kesimler, bir kez daha Esad rejimini ve hayallerindeki “direniş eksenini” kutsama yarışına girişmiş durumdalar. Tek Adam rejiminin trollerinin sosyal medyada savurduğu ırkçı, yayılmacı fetih naraları ise sürecin anlaşılmasını daha da zor bir hale getiriyor.

    Lenin, 1905 Devrimi’ne ilişkin meşhur makalesinin başlığını “Yeni Güçler ve Yeni Görevler” olarak atmıştı. Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimlerinin bir parçası olarak Suriye’de 15 Mart 2011’de başlayan halk isyanının üzerinden şüphesiz uzunca bir zaman geçti. Özellikle son birkaç yıldır, Suriye haritasının dondurulduğu bir sürecin içerisindeydik. Son gelişmeler, bu “dondurulmuş” süreci sona erdirip “yeni” bir durum yaratırken, görevler “eski” niteliğini korumaya devam ediyor. Bu yazıda, son durumu “son bir haftada yaşanan sürpriz” yerine “13,5 yıl + 1 hafta” ekseninde ele alan bir perspektifle, devrimci ve enternasyonalist bir politikanın temel hatlarını özetlemeye çalışacağız.

    “Dış dinamikler” mi “iç dinamikler” mi?

    Başta Halep kenti olmak üzere bugün kaybettiği alanları rejim; İran, Hizbullah ve Rusya’nın devasa yardımlarıyla 5 yılda geri kazanabilmişti. Bu nedenle, askeri muhalefetin kontrol ettiği alanı yalnızca 6 günde iki katına çıkarması ilk bakışta gerçekten anlaşılması oldukça güç bir gelişme. Bu durum hiç şüphesiz, dış dinamikler ile iç dinamiklerin bir bileşiminin sonucu.

    Öncelikle, rejimin asli müttefiklerinin son zamanlardaki zayıflaması en açık olan gelişme. Putin yönetimi, Ukrayna’ya dönük başarısız ilhak girişiminin faturasıyla boğuşuyor. 2022’deki devrimci ayaklanmayla sarsılan İran’ın molla rejimi, İsrail’in kendi topraklarında gerçekleştirdiği saldırganlıkla yüzleşiyor. İsrail saldırganlığıyla çarpışan Hizbullah da geçmişte olduğu gibi Esad’a paramiliter hizmet sunabilecek durumda değil. Bu kesimlerin askeri ve maddi yardımları olmadan rejimin iç savaştan galip çıkması asla söz konusu olamazdı.

    Bu saldırı ABD ve İsrail’in işi mi? Rejimin emperyalizm ve Siyonizmle olan ilişkisine birazdan değineceğiz. Burada şunu belirtmekle yetinelim. ABD de İsrail de hiçbir zaman Esad rejiminin devrilmesinin ve yerine demokratik bir rejimin kurulmasının yanında olmadı. Bunun yerine zayıf bir Esad rejiminin var olmasını kendi güvenlikleri için daima tercih ettiler. 2011’den bu yana yaşanan bu süreç, buna ilişkin sayısız veriyle doludur.

    Peki bu operasyonların arkasında Türkiye mi var? Yakın zamana dek Esad’la görüşme talebini defalarca yineleyen Erdoğan, bir makas değişikliğine giderek askeri operasyonlara yol mu verdi? Hükümetin aksi yöndeki açıklamalarına rağmen, SMO’yu oluşturan birliklerin Türkiye tarafından himaye edildiği, hükümetin HTŞ ile örtük ilişkileri göz önünde bulundurulduğunda, şüphesiz böyle bir ihtimal söz konusu. Rejimin trolleri sosyal medyada bu imajı çizerken, mevcut değişimden en fazla yarar sağlayacak Erdoğan yönetimi gibi görünüyor. Bununla birlikte, Türkiye hükümetiyle bu kesimler arasında bir emir komuta zinciri olmadığı son yılların deneyimiyle açık bir şekilde ortaya çıkmış durumda. Öte yandan, içeride ve dışarıda oldukça zayıflamış haldeki Tek Adam rejiminin böylesine riskli bir maceraya öncülük etmesi, rejimin kapasitesini olduğundan fazla büyütmek anlamına da gelebilir.

    Bütün bu değerlendirmelerde konuşulmayan asıl kesim ise, bizzat Suriye halkının kendisi. Son 13 yılda ağır bir yıkım yaşamakla birlikte, pek çoklarının unutmak istemesine rağmen, Suriye halkı halen var olmayı sürdürüyor! Son gelişmeleri anlaşılır kılabilecek tek unsur da bu gerçeklik olmaya devam ediyor: Suriye halkının büyük çoğunluğunun Esad rejimine dönük reddi ve rejimin çürümüşlüğünün vardığı boyut. Rejimin bu olağanüstü kayıplarının temel dinamiğini işte bu “13,5 yıl + 1 hafta” formülü belirliyor.

    Rejime karşı askeri operasyonun önderliğini radikal İslamcılardan milliyetçilere dek uzanan gerici bir siyasi koalisyon yönetiyor. Bu önderlik, devrimin bir uluslararası karşıdevrim cephesiyle yozlaştırılmasının bir tezahürü. Bununla birlikte, askeri veya siyasi hiçbir örgüt boşlukta salınmaz, ait olduğu toplumun içinde şekillenir. Suriye haritasını alt üst eden güncel gelişmeler de ancak bu yaklaşımla anlam kazanabilir: Bir tarafta toplumsal tabanını yitirmiş, dış güçlerin askeri desteğiyle varlığını sürdürebilen çürümüş bir rejimin bozgunu; diğer tarafta, tüm gerici niteliğiyle birlikte, diktatörlük rejiminin devrilmesi yönünde halkın meşru talebini çarpıtılmış bir şekilde yansıtan bir siyasi koalisyonun askeri ilerleyişi. “İç dinamiklere” ilişkin bu vurgu, bu dinamiğin bir diğer asli bileşeni olan Esad rejimini ve onun temel niteliklerini bir kez daha gündeme getiriyor.

    Esad rejimi antiemperyalist ve antisiyonist mi?

    Son bir haftada Suriye’deki yeni duruma ilişkin bildirilerine veya sözlerine “çeteler”, “cihatçılar”, “teröristler” sıfatlarıyla başlayıp devam eden solun geniş kesimleri, bu açıklamalarında Esad rejimine ilişkin herhangi bir görüş belirtmekten kaçındılar veya kimi örneklerde Esad rejiminin Suriye’nin “meşru hükümeti” olduğunu belirttiler. Oysaki Beşar Esad’ın Suriye devlet başkanlığının “meşruiyeti”, 1970’te bir askeri darbeyle iktidara gelen Hafız Esad’ın oğlu olmasından geliyordu!

    “Halk rejimin devrilmesini istiyor!” sloganıyla özdeşleşen 2011 devrimi bu “meşruiyeti” temellerine dek sarstı. Rejim bu halk isyanını kanlı bir iç savaşa dönüştürerek ayakta kaldı. Bu politikanın sonucu gerçek bir yıkımdı. 500 binden fazla insan hayatını kaybetti, 10 milyondan fazla insan yerinden edildi, 5 milyondan fazla insan ülkesini terk etmek zorunda kaldı.

    60 yıldan uzun bir süredir iktidarda olan Baas partisinin ve 54 yıldır ülkeyi yöneten Esad monarşisinin emperyalizmle ve Siyonist devletle olan ilişkilerine dair uzun bir liste yapılabilir. Bunun yerine güncel duruma ilişkin birkaç örnek vermekle yetinelim. Kendi ülkesinde bulunan ABD askerlerine ve 7 Ekim’den bu yana işgal ettiği Golan Tepeleri’ndeki sınırlarını genişleten, hava saldırılarını kesintisiz sürdüren İsrail’e karşı Suriye ordusu hiçbir saldırı gerçekleştirmedi. Buna karşılık, İdlib bölgesine dönük aralıksız sürdürdüğü operasyonlarda, son birkaç yıldır her ay 30 ile 200 arasında sivil hayatını kaybetti.

    Esad rejimi seküler ve Kürt dostu mu?

    Baas rejimi emekçi kitlelerin baskı altına alınmasını kolaylaştırmak için daima mezhepçi bölünmeleri kullandı ve Kürt halkının azılı bir düşmanı oldu. Devrim 2011’de başlayana dek, Suriye’nin kuzeyindeki 400 bin Kürdün nüfus kâğıdı yoktu çünkü bu halkın mensuplarına Esad rejimi tarafından vatandaşlık verilmemişti. Bu süreçte PYD ile kurduğu pragmatik ilişki ise, rejimini ayakta tutabilmek için verdiği geçici bir taviz oldu. En zayıf anında bile Esad rejimi Kürt halkının statüsünü resmi olarak tanımak adına bir adım atmaktan ısrarla kaçındı.

    Mezhepçi bölünme üzerinden kendisini inşa eden Esad rejimi, kendisini radikal İslamcılık karşısında seküler bir yapı olarak sundu. Devrimin başlamasıyla rejim hapishanelerini özgürlük talep eden eylemcilerle doldururken El Nusra, IŞİD gibi radikal İslamcı örgütlerin gelecekteki kurucuları olacak militanlarını serbest bıraktı. IŞİD ile asla doğrudan bir çatışmaya girmezken, demokratik ve laik muhalefetin tasfiyesinde IŞİD ile birlikte çalıştı.

    Şablonlar ve kolaycılık yanıltır. Gerçekler çelişkiseldir ve devrimcidir

    Baştaki vurgumuza geri dönelim: Suriye’deki son gelişmeler ancak “13,5 yıl + 1 hafta” formülüyle anlaşılabilir. Suriye’deki “yeni” durum, “eski” görevi yeniden gündeme getiriyor: Suriye halkının özgürlük talebinin gerçeğe kavuşması, Esad rejiminin devrilmesi ve destekçilerinin ülkeyi terk etmesi. Bununla birlikte, bu meşru talebi HTŞ ve diğer gerici güçlerin nihayetine erdirmesi asla söz konusu olmayacaktır. Bu nedenle, rejimin yenilgisi için tüm muhalefet güçleriyle Kürt halkının en geniş birliğini sağlamak ve rejimden özgürleştirilmiş tüm alanlarda geçmişteki yerel koordinasyon komiteleri gibi kitlelerin özörgütlerini yeniden inşa etmek hayati önceliğini sürdürüyor.

    KESK’in çağrısı ile bir araya gelen binlerce emekçi “Geçinemiyoruz!” dedi

    0

    Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonunun (KESK) bir ay önce duyurduğu ve çağrısını yaptığı “Geçinemiyoruz Mitingi” 30 Kasım Cumartesi günü Ankara Tandoğan Meydanında gerçekleştirildi.

    Ülkenin tüm bölgelerinden gelerek 09.00’da AKM önünde toplanan emekçiler buradan Tandoğan Meydanına yürüdü. Meydanda toplanan kitleye basın açıklamasını KESK eş genel başkanları Ayfer Koçak ve Ahmet Karagöz birlikte okudu.

    Yapılan açıklamada kamu emekçileri başta olmak üzere ülkedeki tüm emekçilerin açlık ya da yoksulluk sınırının altında ücretlerle çalıştıkları, enflasyonun sahte rakamlarla gizlendiği ve emekçilerin geçinemedikleri vurgulandı. Bozuk düzenin çarklarının halkı, emekçileri, kadınları vb. yoksullaştırarak bir avuç zengini daha da zenginleştirmek için döndüğünün belirtildiği açıklamada 2025 yılı bütçesinden de emekçilere umut çıkmayacağını, aslan payının beşli çetelere, faize, müşteri garantili şehir hastanelerine, savunma ve güvenlik adı altında silah şirketlerine özetle sermayeye aktarıldığı belirtildi.

    Emekli dernek ve sendikalarının yoğun katılım gösterdiği miting halaylarla ve Suavi konseri ile sona erdi.

      

    Belediye grevleri bitti, şimdi mücadeleye devam etme zamanı

    0

    Geçtiğimiz ay DİSK Genel-İş’te örgütlü belediye işçilerinin grevlerinin ortak noktası CHP’li belediye yönetimi ve SODEMSEN’in sefalet ücretleri teklif etmesi, Genel-İş Genel Merkezi’nin de şube iradelerini ve işçi taleplerini yok sayarak toplu iş sözleşmelerine imza atması oldu. Şubelerin teklif ettiği en düşük günlük brüt yevmiye Kartal’da 1900 lirayken 1430 liraya, Ataşehir’de 2100 lirayken 1460 liraya, Maltepe’de ise 2000 lirayken 1480 liraya imza atıldı. 30 Ekim’de greve çıkan Kartal’dan 19 Kasım’da greve çıkan Kadıköy’e kadar imza atılan ücretler azar azar artarken Kadıköy’de de en düşük günlük brüt yevmiye 1500 lira oldu.

    SODEMSEN’in ilk olarak 1200 lira teklif ettiği Kartal Belediyesi işçilerinin greve giden süreçte haklı öfkesinin nedeni sadece çok düşük ücretler değil, aylardır fazla mesai ücretlerinin de ödenmiyor oluşuydu. Genel-İş Genel Merkezi’nin TİS’e imza atarak grevi sonlandırması üzerine temizlik şantiyesi işçileri fiili grevi iki gün sürdürdü ve bu süreçte işten atılanlar oldu. Yapılan görüşmelerde ocak veya şubat ayında ek protokol, atılan işçilerin geri alınması ve ödenmeyen fazla mesailerin bir kısmının ödenmeye başlaması sözü verilmesi üzerine fiili grev de sonlandı. Hiçbir somutluğu ve garantisi olmayan bu sözler veriledursun; grev sırasında CHP’li bir belediye meclisi üyesinin çöp toplayarak grev kırıcılığı yapmasına tepki gösteren Kartal Belediyesi işçisi Belgin Taş, bu anlaşmadan yaklaşık 10 gün sonra tazminatsız işten çıkarıldı. Şubelerin dile getirdiği belediye yönetiminin TİS masasına oturması talebi yalnızca Maltepe’de karşılık bulsa da, grevin 3. gününde imza atılan ücret, yönetimin bu hareketinin yalnızca göstermelik olduğunu ortaya koyuyor.

    Kadıköy Belediyesi grevi ise yalnızca 1 dakika sürdü. Grev pankartı asılır asılmaz, anlaşma sağlandığı yönünde mesajlar atıldı işçilere. Belediyenin bu takdire şayan hızı, genel merkezin yine imza atacağının ve işçilerin greve çıkartılmayacağının önceden belli olduğunu ayan beyan ortaya koyuyor. Buna rağmen grev pankartının asılmasını beklemek, bürokrasiyi karşısına alan DİSK Genel-İş İstanbul Anadolu 1 No’lu Şube yönetimini açıkça cezalandırmaktır. Şube yönetimi, hazırladıkları özgür toplu sözleşmenin sendika ve işveren tarafından yok sayılması nedeniyle istifa etti. Tabanın desteğini de alan bu karar, Kadıköy Belediyesi’nde örgütlülük zemininin olduğunu gösteriyor. Ve bundan sonraki süreçte bu örgütlülüğün diğer şubeler ve mücadeleci üyelerle birleşerek Genel-İş’te köklü bir değişiklik yaratma hedefiyle güçlendirilmesi gerekiyor. Keza şube yönetimi üyeleri, yönetimden istifa etmelerine rağmen sendikalı olmayı sürdürerek insanca bir yaşam ve çalışma koşulları için mücadeleye, işçi ve emek düşmanlığı yapanların yanında değil karşısında durmaya devam edeceklerini söylediler. Belediyelerdeki grev sürecinde, çoğu sendikal mücadelede bir kısırdöngü gibi karşımıza çıkıp duran “sendikaları terk etme” çağrıları görmüştük. Aslında örgütsüzlüğe davet anlamına gelen bu tür çağrılar karşısında bizim tutumumuz her zaman çok net oldu: Sendikaları terk etmesi gereken işçiler değil bürokrasidir! Dolayısıyla Kadıköy Belediyesi’nden mücadele dostlarımızın örgütlülüğü sürdürme kararını bu açıdan kıymetli buluyoruz.

    Kadıköy Belediyesi’ndeki mücadelenin dikkate değer yanlarından biri de sendikal feminist mücadele perspektifiydi. Doğrudan kadın işçilerin talep ve ihtiyaçlarından beslenerek hazırlanan, toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik talepler de ücret talepleri gibi reddedildi. Gerek bu gibi feminist politikanın yansıması olan, gerekse de çalışma koşullarına dair idari maddeler kabul görmek şöyle dursun, pek çoğu tartışılmadı bile. Bunun temel sebebi ise, tıpkı AKP’nin MİKSEN ile yaptığı gibi, SODEMSEN aracılığıyla CHP’nin de çerçeve sözleşmeleri dayatması. Belediye işçilerine reva gördüğü ücretlerle Şimşek planına verdiği desteği tasdikleyen CHP, kadınların eşitlik mücadelesine yönelik ikiyüzlü tutumunu da böylece sergilemiş oldu.

    Kolombiya Devrimci Sol Birliği (UNIR) İUB-DE’ye katıldı

    0

    12-13 Ekim tarihlerinde Bogota’da Devrimci Sol Birlik’in (UNIR-Kolombiya) ulusal genel kurulu gerçekleştirildi. Bu toplantıda ulusal durumun tartışılmasının ve ülkenin içinde bulunduğu politik duruma müdahale etmek üzere bir politika ve yönelim benimsenmesinin yanı sıra, UNIR’in İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) resmi bir seksiyonu olarak akımımıza katılmasının da talep edilmesine karar verildi.

    UNIR, geçen yıl Cali’de düzenlenen ve yoldaş Miguel Ángel Hernández’in İUB-DE sekreterliği adına katıldığı bir konferansta resmen kurulmuştu. Bu kuruluşla birlikte, İUB-DE ile, Aralık 2023’teki İUB-DE VIII. Dünya Kongresi’nde onaylanan dünya durumu dokümanının tartışıldığı ve böylece programatik anlaşmaların ilerletildiği ortak bir komite kurulmuştu. Geçtiğimiz ekim ayında düzenlenen genel kurulda kabul edilen karar, her iki örgüt arasındaki bu politik tartışma sürecinin sonucuydu.

    Bogotá, Cali, Barranquilla, Santa Marta, Pereira ve Popayán’da militan grupları bulunan UNIR, Morenist gelenekten gelen eski militanların yanı sıra emek, öğrenci ve halk hareketlerinde yer alan genç aktivistlerden oluşmakta.

    İUB-DE’ye katılma yönündeki taleplerini içeren kararda UNIR’li yoldaşlar, işçi sınıfının haklarının savunulmasına olan bağlılıklarını hem Kolombiya’da hem de enternasyonal düzeyde sosyalizm mücadelesi perspektifiyle bir kez daha teyit etmekteler. Ayrıca şu noktanın altını çiziyorlar: “İşçi sınıfını ve emekçi halk kesimlerini etkileyen küresel zorluklarla yüzleşmek için devrimci ve sosyalist hareketlerin enternasyonal düzeyde örgütlenmesinin ve birliğinin öneminin farkındayız”.

    Yakın zamanda Portekiz’den MAS (şimdiki adıyla Birleşik İşçiler, TU) ve İtalya’dan Devrimci Marksist Birliği’nin (M-LMR) katılımının ardından UNIR’in de enternasyonalimize katılmasıyla, uluslararası akımımızın inşasında ve devrimcileri Dördüncü Enternasyonal’in yeniden inşası perspektifinde birleştirme yolunda ilerlemeye devam ediyoruz.

    Ukrayna’daki savaş tırmanırken

    0

    Rusya ile Ukrayna arasındaki gerilimler, Rusya’nın neredeyse üç yıldır süren işgalinin ardından, Ukrayna ordusunun ilk kez Amerikan yapımı uzun menzilli ATACMS füzeleriyle Rusya’nın Bryansk bölgesine saldırı düzenlemesiyle tırmandı. Bunun üzerine Vladimir Putin, nükleer silah kullanma olasılıklarını artıran bir kararname imzaladı.

    Çatışmanın daha da tırmanması riskini göz ardı edemeyiz. Bu, kapitalist-emperyalist sistemin büyüyen çöküşünün tehlikelerinin bir parçasıdır. Bu nedenle devrimci sosyalistler olarak, ister ABD ister Rusya ya da Çin’den gelsin, her türlü emperyalist silahlanmaya karşı olduğumuzu söylüyoruz. “Ya sosyalizm ya felaket” ikilemi geçerliliğini koruyor.

    Bu savaş, Rus emperyalizminin Ukrayna’yı ve Ukrayna halkını sömürgeleştirmek için giriştiği soykırımcı işgalin bir ürünüdür. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin başladığı 24 Şubat 2022 tarihinden bu yana bin gün geçti. Putin birkaç hafta içinde başkent Kiev’i ele geçireceğini ve işgalden zaferle çıkacağını düşünüyordu. Ancak Ukrayna halkının kahramanca direnişi Rus birliklerini geri püskürttü. Putin’in ve katillerinin ülkeyi ele geçirmesini engelleyen de halkın bu askeri direnişi oldu.

    Savaş bazı kafa karışıklıkları ve tartışmalar yarattı. Bu nedenle, emperyalist bir gücün ezilen bir ulusu askeri olarak işgal etmesi karşısında devrimci sosyalistlerin daima ezilen ulusun yanında yer aldığını vurgulamak gerekiyor. Biz bu tür savaşlarda tarafsız değiliz. Biden’ın, Avrupa emperyalizminin ve NATO’nun Ukrayna’nın yanında görünmesi kuşkulara yol açmakta. Elbette bu emperyalistlerin Rusya’yla ve Rusya’nın çokuluslu şirketleriyle sürtüşmeleri ve ekonomik çıkar çatışmaları söz konusu. Ancak yakından baktığımızda ABD ve Avrupa emperyalizminin politikasının başından beri Ukrayna’nın kesin bir zaferini ya da Rusya’nın kesin bir yenilgisini önlemek olduğunu, böyle olmaya da devam ettiğini görüyoruz.

    ABD ve Avrupa emperyalizmi Putin’in yenilgisini değil, müzakere edilmiş bir çözümü istemiştir

    ABD ve Avrupa emperyalizmi bu yüzden en başından beri Ukrayna’ya askeri yardımı sürekli olarak kısıtladı ve Zelenski’ye toprak tavizleri konusunda pazarlık yapması için baskı yaptı. Bu durum Henry Kissinger tarafından Davos 2022’de kamuoyuna açıklanmış ve Macron ve Vatikan aracılığıyla çeşitli şekillerde tezahür etmişti. Öyle ki işgal sırasında Biden ve Macron, Zelenski’ye sürgüne götürülüp güvenliğinin sağlanması için bir uçak teklif etmişlerdi. Başka bir deyişle, teslim olmasını tavsiye ettiler. Rus emperyalizminin işgalini durduran tek şey, Ukrayna halkının kahramanca askeri direnişiydi. Bizzat Zelenski bir süredir, kendilerine vaat edilen silah ve mühimmatı alamadıklarını açıklıyordu. Sadece 2023’ün sonunda bazı modern tanklar gönderildi. Biden ise Ukrayna’nın yoksun olduğu askeri havacılık desteğini sağlamayı halen reddetmekte.

    Savaşın ancak bin gününün ardından Biden bazı Rus topraklarında uzun menzilli ATACMS füzelerinin kullanılmasına izin verdi. Bu ana kadar Ukrayna’nın bunları kullanması doğrudan “yasaktı”. Bu arada Rusya; siviller, barajlar ve enerji santralleri de dahil olmak üzere yıllardır Ukrayna’yı bombalıyor. Hatta bu “iznin” Ukrayna ordusu tarafından kısmen ele geçirilen Kursk bölgesiyle sınırlı olduğu söyleniyor. Rusya şimdi de on bin Kuzey Kore askerinin desteğiyle bu bölgeyi yeniden ele geçirmeye çalışıyor.

    Ukrayna’ya verilen askeri destek sınırlı olsa da Almanya, Fransa ve diğer AB ülkelerinin patron yanlısı hükümetlerinin Rusya ile “savaş tehlikesi” argümanını hâlâ kullanarak silah şirketlerinin lehine askeri bütçelerini artırmaya devam ettiğini de belirtmek gerekiyor. Bir yandan da kemer sıkma uygulamalarına ve krizin faturasını Avrupa işçi sınıfına ödetmeye devam ediyorlar.

    ABD emperyalizminin odağının Putin’in askeri yenilgisi değil müzakere olması, Trump’ın 20 Ocak 2025’te göreve gelişine dair yaptığı açıklamalarda da kendini gösterdi. Müzakere ise Zelenski’nin, Putin’in halihazırda işgal ettiği Ukrayna topraklarından vazgeçmesi yönünde.

    Zelenski hükümetine siyasi destek vermeden ve “NATO’ya hayır!” diyerek Ukrayna halkının askeri direnişini destekliyoruz

    Zelenski hükümeti tarafından uygulanan, patronların ve oligarşinin çıkarlarını koruyan ve sendikalar tarafından protesto edilen işçi karşıtı uygulamaları da kınıyor; bunların Ukrayna direnişine hiçbir faydası olmadığını ifade ediyoruz. Askeri cephede savunmada olanlar oligarklar değil, emekçi halktır. Zelenski’nin sağlık ve eğitim gibi başlıca kamu hizmetlerinin ve diğer önemli işletmelerin özelleştirilmesi yoluyla kapitalist “optimizasyon” projesi de aynı şekilde direnişe zarar vermekte.

    Zelenski, güç sahiplerini memnun etmek için kendini halktan uzaklaştırıyor. Ve güç sahipleri, Putin ile anlaşmanın zamanının geldiğine inandıkları ya da -İsrail’in kahraman Filistin halkına uyguladığı soykırımda olduğu gibi- başka bir çatışmanın çıkarları için daha önemli olduğunu düşündükleri takdirde her an ona sırtlarını dönebilirler.

    Nereden gelirse gelsin devasa güçlerin baskılarının ve askeri saldırılarının karşısında ve ister ABD ve NATO ister Rusya veya Çin olsun tüm emperyalistler karşısında işçileri ve halkları savunuyoruz. Zalimlere karşı ezilen halkların yanındayız. Gerici rejimlere karşı ayaklanan halkların yanındayız. Bu yüzden Filistin’in yanındayız. Bu yüzden teokratik ve baskıcı rejime karşı İran halklarının ve İranlı kadınların yanındayız. Bu yüzden bugün Rus emperyalizminin ayakları altında kalmayı reddeden Ukrayna halkının yanındayız.

    İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, Ukrayna’nın otoriter rejim karşıtı soluyla birlikte çalıştık ve Kryvyi Rih, Dobropillya, Zaporijya, Korosten ve Mikolayiv’de cephede olan bağımsız metal, maden, demiryolu ve öğretmen sendikalarına birçok yardım konvoyu gönderdik. Dünya halklarını, antiemperyalist ve sol mücadeleci kesimleri Zelenski hükümetine siyasi destek vermeden, “NATO’ya hayır!” diyerek ve NATO ile Rusya’nın nükleer silahlanmasının tasfiyesini talep ederek Ukrayna halkının askeri direnişiyle dayanışma göstermeye devam etmeye çağırıyoruz.

    İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

    21 Kasım 2024

    Manisa’da BYD yatırımı: fırsat mı tehdit mi?

    0

    BYD (Build Your Dreams), Çinli elektronik otomotiv devi Manisa’da fabrika açıyor. 2026’da üretime geçmesi planlanan fabrikayı pek çok işçi bir fırsat kapısı gibi adeta yolunu gözlüyor. Yeni istihdam olanakları, kurumsal düzeyde üretim, hem bölgeye yapılacak yatırım hem uluslararası ilişkiler bağlamında ortalığa doldurulan haberler bu fırsat algısının gelişmesine sebep oldu. Peki bu ne kadar ve kimin için doğru?

    Faaliyetine yeniden doldurulabilir batarya-pil üretimi ile başlayan BYD, kat ettiği gelişimler ile önce sektör öncülerinin elektrikli modellerine batarya, sonralarda elektrikli arabanın tamamını üretmeye başladı. Şirketin elektrikli otobüs, kamyon ve özel araçlar gibi geniş ürün yelpazesinin yanı sıra geliştirdikleri batarya teknolojisi ile diğer üreticilere sunduğu tedarik, sektörde önemli bir oyuncu haline gelmesini sağladı. Öyle ki, geleneksel sektör öncülerini endişelendirip birtakım önlemler almaya itti. BYD’ye sunulan devlet teşvikleri, ucuz işgücü ve düşük maliyetle rekabet edemeyeceğini söyleyen Avrupalı otomotiv üreticileri; elbette ki şikâyet ettiklerinden farklı bir konumda değiller. Yine de dünya ekonomisinin yüzde 10’unu kaplayan bu sektörde kimse kâr kaybı yaşamak istemiyor. Avrupa’da Çin malı elektrikli arabalara tüm bu nedenlerden ötürü yüzde 40 ek vergi getirildi.

    Bu önlemler BYD’nin yükselişini uzun vadede etkilemese de yeni oyunlar kurmasını zorunlu kılıyor. Çin burjuvazisi ve BYD’nin, elektrikli araç üretiminin Çin’de kalması konusunda muhafazakâr bir tutumu olsa da AB-ABD yaptırımlarına karşı basamak görevi görecek proje veya yatırım anlaşmalarına ihtiyacı var. Çin dışında aktif bir üretimi bulunmuyor ama Türkiye, Meksika gibi ülkelerde yakında üretime geçmeyi planlıyor. Özetle büyük pazarların kıyılarına tezgâh atıyor diyebiliriz.

    Türk burjuvazisi ise bu gelişi dört gözle bekliyor. Fabrikanın açılacağı Manisa’da büyükşehir belediye başkanı Ferdi Zeyrek Çin’den gelecek 2500 işçi ve aileleri için Çin mahallesi kurulacağını duyurdu. Bu süreci bizzat yöneteceğini söyleyen belediye başkanının heyecanı gazete haberlerinden belli oluyor. Öte yandan sağlanan imtiyazlar zaten Türk burjuvazisinin çıkmazlarını gözler önüne seriyor. Öyle ki gümrük vergisi muafiyeti, yatırım teşvikleri; rejimin “medarı iftiharı” olan TOGG’un geleceğini riske atmak pahasına verildi. Dünyadaki ekonomik daralmanın en ağır yükünü çeken ülkelerden biri olan Türkiye, para gelsin de nasıl gelirse gelsin politikası uyguluyor. Peki kurtuluş edasıyla beklediğimiz fabrika biz işçiler için ne anlama geliyor?

    Öncelikle bölgeye yapılacak yatırım ve yeni iş sahalarının açılması ekonomik bir büyümeye sebep olacak. Fakat bu büyümeden biz işçiler pek faydalanamayacağız. Türk burjuvazisinin özel imtiyazlarına sahip bu şirket bizlere güvenceli ve dolgun ücretli bir hayat sunmaya gelmiyor. Aksine, o koca nüfusa rağmen Çin’den daha fazla kâr için ucuz emek gücümüzü sömürmeye geliyor. Dikkat edilmesi gerekense dolaylı yoldan 30 bin insanın dahil olacağı üretime “en kötü, asgari ücretle çalışabileceğimiz bir fabrika daha” diye bakamayız. Bölgede yaratacağı ekonomik büyüme ücretlerimiz dışında her şeyin fiyatının artmasına neden olacak. Manisa’nın en temel sorunlarından olan barınma sorunu artacak. Kaynaklara ulaşımımız kısıtlanacak. Düşük ücret ve yüksek kiralarla boğuşan Manisa işçi sınıfının krizi daha da derinleşecek.

    Sırtımıza basarak atlatmayı düşündükleri bu krizi doğrularak, mücadele ederek, örgütlenerek atlatmak bizler için tek gerçekçi çözüm. Tıpkı diğer fabrikalarda olduğu gibi BYD’de de önümüzdeki asli görev, işçilerin tabandan örgütlülüğünü ve mücadele birliğini sağlamak olacak. BYD yönetimi sendika düşmanı bir tutum sergileyebilir veya bir sarı sendikayla anlaşarak işçileri denetim altında tutmaya çalışabilir. Her iki durumda da patronun amacı işçileri düşük ücretlere ve güvencesiz çalışma koşullarına mahkûm etmek olacak.

    Sınıf mücadelesinin kazanımları beraber düşünülmelidir ve cevabı politik mücadeleden geçer. Günü kurtaran cevaplar yerine işçi sınıfı, işyerlerinde komitelerini inşa ederek, sendikal demokrasi için mücadele ederek ve bu yolla var olan bütün ücret mücadelelerini bir araya getirmeli ve ortak bir program etrafında hayatlarımıza yönelik saldırılara karşı birleşmelidir. Alım gücünün düşüşüne karşı ücretlerin gerçek enflasyon oranında her üç ayda bir artırılması; bu örnekte de gördüğümüz gibi kaynaklarımızın burjuvazinin ortak çıkarları doğrultusunda başkalarına peşkeş çekilmemesi; ne bizlere sorularak alınmış ne de bizler için harcanmış olan dış borçların bizlere ödetilmemesi gibi hususlarda bir program geliştirebilir ve bu programın etrafında örgütlenebilirsek ancak gerçek bir kazanıma ulaşabiliriz. Bizleri Çin’den gelecek olan bir fabrika kurtarmaz, bizleri kurtaracak olan yine kendi kollarımızdır.