Ana Sayfa Blog Sayfa 14

Arjantin: Sol Cephe milletvekilleri Türkiye’deki antidemokratik saldırılara karşı mecliste önerge sundu

0

Sol Cephe (FIT-U) milletvekillerinin imzasıyla Türkiye’de Erdoğan hükümetinin demokratik özgürlüklere karşı yürüttüğü baskıcı saldırıyı kınayan bir önerge, Temsilciler Meclisi’ne sunuldu. Metin, siyasi muhaliflerin hapse atılması, protesto hakkının yasaklanması ve baskıcı siyasi rejimin niteliğindeki sıçramaya karşı duran emekçiler ile gençlere yönelik sert baskı ve şiddet uygulamalarını mahkûm ediyor.

NATO, ABD ve AB gibi müttefiklerinin desteğini alan Erdoğan, ana muhalefet adayının hapsedilmesini, yürüyüşlerde uygulanan baskı ve tutuklamaları ve aralarında Sosyalist Emekçiler Partisi (SEP), İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) ve Devrimci İşçi Partisi (DİP) gibi sosyalist örgütlerin üyelerinin evlerine düzenlenen onlarca polis baskınının bulunduğu saldırı dalgasında 2000’den fazla kişiyi gözaltına aldı. Ancak bu uygulamalar, halkın tepkisini durdurmayı başaramadı; 29 Cumartesi günü İstanbul’da 2 milyondan fazla gösterici, uygulanan polis baskısını aşarak baskı dalgasına karşı durdu.

Sol Cephe, önergenin Meclis tarafından hızlı bir şekilde ele alınmasını talep etmenin yanı sıra, Arjantin’deki Türkiye Büyükelçiliğine bir mektup göndererek büyükelçiyle görüşme talep etti ve antidemokratik ve baskıcı önlemlere karşı olduklarını ve tüm siyasi tutukluların serbest bırakılmasını istediklerini ifade etti.

4 Nisan Cuma günü saat 12’de Sol Cephe üyeleri, milletvekilleri ve liderleriyle birlikte, taleplerini dile getirmek ve görüşme isteğinde bulunmak üzere Türkiye büyükelçiliği önüne gidecek.

ABD: Filistinli öğrenci Mahmud Halil’e özgürlük!

0

Aşırı sağcı Donald Trump hükümeti, Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi (ICE) aracılığıyla, Columbia Üniversitesi mezunu Filistin kökenli öğrenci Mahmud Halil’i tutukladı. Halil, 2024 yılında gerçekleşen kamp eylemlerine katılan bir aktivist. Trump yönetimi, onu haksızca antisemitik olmak ve “terörizmi” desteklemekle suçladı. Trump, Columbia Üniversitesi’ndeki Filistin destekçisi öğrenci liderinin tutuklanmasının “birçok tutuklamanın ilki” olduğunu ifade etti.

Bu tutuklama, Donald Trump’ın Gazze’deki soykırıma karşı tüm eylemleri suç saymayı ve 2024 öğrenci hareketinde aktif rol alan aktivist ve liderleri kitlesel biçimde sınır dışı etmeyi amaçlayan baskıcı politikasının bir sonucudur. Aynı doğrultuda, Dışişleri Bakanı Marco Rubio da “ABD’deki Hamas destekçilerinin vizelerini veya yeşil kartlarını iptal ederek sınır dışı edilmelerini sağlayacağız” açıklamasını yaptı.

21 Ocak’ta bir grup aktivist, Bernard College’daki “Modern İsrail Tarihi” dersini engelledi. 6-8 Ocak arasında ise New York’taki Columbia Üniversitesi’nde yaptırımlara ve üniversite yönetimlerinin öğrencilere yönelik baskılarına karşı gösteriler, oturma eylemleri ve çeşitli protestolar düzenlendi. Bugün Trump yönetimi tarafından hedef alınan Mahmud Halil, Filistin için mücadele edenleri korkutmak ve sindirmek amacıyla gözaltına alınarak sınır dışı edilmek isteniyor. Buna izin veremeyiz!

Donald Trump, Netanyahu’nun başlıca ortağıdır. Trump’ın aşırı sağcı ve faşizan projesi, 2 milyondan fazla Gazzelinin Arap ülkelerine göç ettirilerek yerine “Ortadoğu Rivierası” adı altında turizm ve gayrimenkul projelerinin yapılmasını öneren skandal bir sosyal medya videosu aracılığıyla duyuruldu. Böylece Trump, Netanyahu ve Siyonizmin ırkçı etnik temizlik politikasına destek vermektedir.

Küresel dayanışma eylemleri ve Filistin direnişi ilk zaferlerini ateşkesle elde etti. İsrail’in politikası darbe aldı ve Gazze’yi kontrol edemeden geri çekilmeye başladı; milyonlarca insan, Gazze’nin tahrip edilmiş kuzeyine kahramanca geri dönüyor. Buna karşılık Netanyahu, Batı Şeria’da vahşi saldırılara başladı ve planından vazgeçmeyeceğini açıkça gösterdi.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak ABD ve tüm dünyadaki öğrenci, sendika ve siyasi örgütlere, Trump’ın baskıcı politikasını, gözaltı ve sınır dışı uygulamalarını reddetmeye ve Mahmud Halil ile diğer aktivistlerin derhal serbest bırakılmasını, Filistin destekçisi eylemcilerin ise beraatini ve davalarının düşürülmesini kitlesel olarak talep etmeye çağırıyoruz.

Mahmud Halil’e derhal özgürlük! Onun serbest bırakılması için imza kampanyasına katılalım! Eylemcilerin beraatini ve davalarının düşürülmesini talep ediyoruz! Üniversite yönetimlerinin yaptırımlarına son verilsin! Yaşasın Filistin halkının direnişi ve küresel dayanışma! Tüm hükümetlerin soykırımcı İsrail devletiyle ekonomik, diplomatik, akademik ve siyasi ilişkilerini kesmesini talep ediyoruz! Birleşik, laik, demokratik ve ırkçı olmayan tek bir Filistin için mücadele edelim!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

10 Mart 2024

Gerçek sorumluların yargılanmadığı bir sistemde adalet arayışı

0

Mart ayında üç ayrı iş cinayetine ilişkin davaların duruşmaları görüldü. Yaşanan facialarla ilgili dikkat çekilmesi gereken esas mesele, asıl sorumluların hiçbir şekilde yargılanmaması! İşyerlerindeki ihmaller, alınmayan önlemler ve uygulanmayan İş Sağlığı ve Güvenliği Yasaları nedeniyle işçiler sürekli katlediliyor, ancak şirket yetkilisi/ortağı ya da bu duruma göz yummuş Bakanlık yetkilileri hiçbir surette yargılanmıyor. Mağdurlar isyanını sürdürüyor ancak asıl sorumlular yargılanmadığından, sermaye sahipleri kâr hırsı ile can güvenliğini hiçe sayan, insanlık dışı çalışma koşullarında işçilerin emeklerini sömürmeye devam edecek ve yaşanan bu katliamların sonu gelmeyecek!

17 Mart’ta İliç maden katliamının ilk duruşması görüldü. 13 Şubat 2024’te Erzincan’ın İliç ilçesindeki Çöpler Altın Madeni’nde liç yığını çökmesi sonucu 9 işçinin hayatını kaybetmesine neden olan faciada 43 sanık, taksirle birden fazla kişinin ölümüne ve yaralanmasına sebep olma suçundan yargılanıyor. Ancak alandaki tehlikeler ile ilgili daha önce meslek örgütlerinin tonlarca idari başvuruda bulunmasına rağmen, yani yaşanan facianın öngörülebilir olmasına rağmen bu iş cinayetini “kaza” olarak nitelendirmek insanlık dışıdır.

Facianın bağıra bağıra gelmiş olmasına rağmen yargı makamları yaşanan olayı heyelan olarak değerlendirmeye çalışarak asıl sorumluları gözden uzak tutmak istiyor. Soruşturma aşamasında alınan bilirkişi raporunda hiçbir şekilde somut değerlendirme yapılmadan, uygulama esnasındaki olumsuzluklardan ÇED raporuna onay veren Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı yetkililerinin ve ilgililerin sorumlu tutulamayacağı, kazanın ÇED raporundan ayrı bir durum olarak değerlendirilmesi gerektiği vurgulanarak Bakanlık yetkililerinin olayda KUSURSUZ olduğu yönünde değerlendirme yapılmıştı. İlk duruşmada yeniden bilirkişi incelemesine karar verilirken maden bölgesinde insan ve çevre sağlığını tehlikeye soktuğu defalarca ispat edilmiş olan faaliyetlerin devamına izin veren, ses çıkarmayan dönemin bakanları ve şirket ortakları/yetkilileri elbette ki yargılanmıyor.

21 Mart’ta Balıkesir ZSR Mühimmat Fabrikası’ndaki patlamanın ilk duruşması görüldü. 24 Aralık 2024’te Balıkesir’deki mühimmat fabrikasında meydana gelen patlama neticesinde 11 işçi hayatını kaybetmiş, yedi işçi de yaralanmıştı. İlk duruşmada “taksirle birden fazla kişinin ölümüne neden olma” suçlaması ile yargılanan üçü tutuklu dört sanık hakim karşısına çıktı. Mühendis, iş güvenliği uzmanları ve patlayıcı üretim müdüründen oluşan sanıkların beyanlarına göre her şey dört dörtlük iken patlama gerçekleşti. Sanıklar tüm yetkinin yönetim kurulunda olduğunu vurgulamışken yargılananlar arasında tek bir tane bile şirket ortağı/yetkilisi yok!

Duruşmada dinlenen tanıklar beyanlarında üretim alanında normalden çok daha fazla patlayıcı madde bulunduğunu özellikle vurgularken, patlamada hayatını kaybeden işçilerden birinin alandaki patlayıcı madde yoğunluğundan sürekli şikâyetçi olduğunu ve azaltılması için sürekli amirlerine bildirimde bulunduğunu belirttiler. Ayrıca çalışma sürelerinin uzun olduğunu da vurguladılar.

Patlamada oğlunu kaybeden bir annenin “Benim oğlum 16 saatlik çalışmanın üzerine eve geldi, üç saat uyudu ve bir daha işe gitti. Benim oğlum uykusuz öldü,” isyanı ile acı gerçekler haykırılırken, patlamada kızını kaybeden bir baba ise “Benim kızımın kolu 15 gün sonra geldi ve bunu olay yeri inceleme değil çalışan işçiler buldu, ben ikinci kez öldüm,” tepkisi ile idarenin soruşturmadaki ihmal ve eksikliklerine sitem etti.

Duruşma sırasında mağdur vekilleri tarafından soruşturma aşamasında alınan bilirkişi raporları ile patlamanın kaynağı net olarak tespit edilememişken fabrikada bulunması yasak olan iki ayrı patlayıcı maddenin olay yerinde tespit edildiği, yine olay anından önce kayıt almaya devam eden işyeri kamerasında patlamadan bir dakika öncesine ilişkin anların kayıtlarına ulaşılamadığı vurgulandı. Dosyada onca şaibeli tespit varken eksikliklerin araştırılması ve yönetim kurulu hakkında da soruşturma yapılması talepleri reddedildi. Ne yazık ki rejimin yargı erki üzerindeki müdahalesi ile adalet yerini bulamayacak ve sermayedarlar cezalandırılmayacak, yine hız kesmeden kâr hırsı ile emek sömürüsüne devam edecekler.

24 Mart’ta ise Amasra maden katliamının karar duruşması görüldü. 14 Ekim 2022’de Bartın’ın Amasra ilçesinde Türkiye Taşkömürü Kurumu’na ait madende meydana gelen patlama neticesinde 43 işçi hayatını kaybetmişti. Toplam 23 sanığın yargılandığı davanın son duruşmasında verilen karar ile 20 sanık taksirle birden fazla kişinin ölümüne ve yaralanmasına sebep olma suçundan cezalandırılırken, üç sanığın beraatına karar verildi. Sözde 20 sanık hakkında “mahkûmiyet” kararı verilmişse de sanıkların cezaevinde geçirecekleri süre 3-4 yıldan fazla değil. Ve işin en acı tarafı, yargılanması gereken gerçek sorumlular yine yargılanmadı.

Amasra kömür havzası yıllardır birçok kez iş cinayetinin yaşandığı bir yer olmasına rağmen sanıklar taksirle/ihmalen öldürme ile yargılandılar. Katliamın sebebi havalandırma altyapısının iyileştirilmemiş olması ve yüksek metan seviyelerinde üretimin sürdürülmesi olarak tespit edilmesine rağmen hiçbir bakan veya müfettiş yargılanmadı.

Soruşturmalar etkin yürütülmedikçe, ardı arkasına facialar yaşanırken gerçek sorumlular kasten öldürme suçu ile yargılanmadıkça, işyerlerinde zorunlu işçi sağlığı ve iş güvenliği tedbirleri uygulanmadıkça ve denetlenmedikçe, insanca koşullarda çalışma şartları sağlanmadıkça sermaye emek sömürüsüne, işyerleri emekçiler için mezar olmaya devam edecek!

İUB-DE: Türkiye’deki seferberlikle uluslararası dayanışma! Tutuklananlara derhal özgürlük!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) bildirisi

19 Mart sabahı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, Şişli ve Beylikdüzü belediye başkanları ve yüzden fazla kişi gözaltına alındı. Bu operasyon, seçme ve seçilme hakkı gibi en temel demokratik hakları yok eden açıkça baskıcı bir politikanın göstergesidir. Son seçimlerde otokrat ve baskıcı Recep Tayyip Erdoğan ve Cumhur İttifakı’nın aldığı seçim yenilgisi sonrası hükümet, ana burjuva muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) ve bunların yanı sıra işçi sınıfının örgütlerini de içeren siyasi örgütlerin tamamına karşı politik bir saldırı hazırlıyor. Bu amaçla, kendisine bağlı yargı sistemini kullanarak muhalifleri ve hakları için hükümete karşı seferber olan binlerce kişiyi hapsetmekten çekinmiyor. Erdoğan rejimi toplantı ve gösteri özgürlüğünü ortadan kaldırmayı, emekçi halkın haber alma hakkını kısıtlamayı hedefliyor. Bu çerçevede çok sayıda gazeteci tutuklandı.

19 Mart’tan bu yana Türkiye sokakları kitlesel protestolara sahne oluyor. Ülkenin ana şehirlerinin meydanlarında, diğer şehirlerde ve mahallelerde öğrenciler, işçiler, gençlik ve halk geneli, Recep Tayyip Erdoğan’ın baskıcı politikalarını ve otokratik rejimini açıkça reddettiğini gösteriyor. Bu seferberlikler, rejime meydan okuyor, demokratik özgürlüklerin savunusunu üstleniyor ve aynı zamanda derinleşen ekonomik kriz ve geniş halk kesimlerinin yaşam kalitesindeki düşüş karşısında biriken büyük öfkeyi de ifade ediyor. Polis, cop, plastik mermi, biber gazı ve “sokak terörü” suçlamalarıyla mücadele edenleri hapsetme gibi yoğun baskıya rağmen, eylemciler her gün tekrar tekrar kitlesel gösterilerle Erdoğan rejimine karşı sokakları doldurmaya devam ediyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, işçiler, gençler, kadınlar, lgbti+lar, Kürt halkı ve tüm ezilenlerin mücadeleleriyle dayanışmamızı ifade ediyor ve hükümetin artan baskılarını kınıyoruz. Tüm gözaltına alınanların derhal serbest bırakılmasını, haklarındaki tüm suçlamaların düşürülmesini ve beraat etmelerini talep ediyoruz. Türkiye’deki seksiyonumuz olan İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) ile birlikte Türk-İş, DİSK ve KESK’in resmi açıklamalar yapmanın ötesine geçip genel grev çağrısı yapmaları için sesleniyoruz. Bunun için, Eğitim-Sen ‘in öğrencilerin öncülüğündeki akademik boykota destek vermek amacıyla bir günlük grev kararı almasını ve seferberliklerin sürdürülmesini sağlayan Boykot Komitelerinin oluşumunu örnek alıp bunu bin kat artırmak gerekmektedir.

Mevcut rejim altında hiçbir demokratik hak garanti altında değildir! Bu nedenle, Erdoğan’ın baskıcı ve otokratik rejiminden gerçek bir kopuş sağlanana dek seferberlikler genel grevle büyütülmelidir.

Seçme ve seçilme hakkının gasp edilmesine, toplantı ve gösteri özgürlüğüne yönelik saldırılara hayır!

Baskıya, şiddete, gözaltılara ve tutuklamalara derhal son! Tüm gözaltılar derhal sona ersin! Siyasi tutsaklar derhal serbest bırakılsın!

Belediyelerde, üniversitelerde ve tüm ülkede kayyum rejimine son!

Erdoğan’ın baskısına karşı demokratik, ekonomik ve sosyal haklar için uluslararası dayanışma ve mücadeleye!

İUB-DE: Enes Karakaş ve tüm siyasi tutsaklara derhal özgürlük!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal bildirisi

Türkiye partimiz olan İşçi Demokrasi Partisi’nin üyesi ve Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi yoldaşımız Enes Karakaş, 27 Mart Salı sabahı, Erdoğan’ın baskıcı rejimine ve onun kukla adaletine karşı seferber olan diğer insanlarla birlikte gözaltına alındı.

Erdoğan’ın totaliter rejimi siyasi muhalefeti hapsetme ve tutuklamalarla yok etmeye çalışmakta ve ülkenin büyük kentlerindeki meydanları dolduran kitlesel seferberlikleri bastırmayı amaçlamaktadır. Ayrıca belediye ve üniversite gibi kurumlara antidemokratik şekilde müdahale ederek seçilmiş temsilcilerini görevden uzaklaştırmakta ve onları tutuklamaktadır.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak, sürmekte olan mücadelelerle dayanışmamızı ifade ediyor ve demokratik ve sosyal hakları savunmak için mücadele eden yoldaş Enes Karakaş’ın ve tüm siyasi tutukluların derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz.

Enes Karakaş ve tüm siyasi tutsaklara derhal özgürlük!

Erdoğan’ın baskı rejimine son!

Yaşasın Türkiye halkının mücadele ve seferberliği!

Okur mektubu: “ODTÜ’den Boğaziçi’ne akademik boykottayız”

0

Biz öğrenciler yıllardır üniversitelerimize atanan kayyumlar ile mücadele ediyoruz. Ülkemizin dört bir tarafındaki üniversitelere devlet eliyle yerleştirilen kayyum rektörler adeta bir kanser hücresi gibi teker teker üniversite hayatımızın her bir noktasına girip orayı zayıflatıyorlar. Akademisyenlerimiz görevden uzaklaştırılıyor ve yerlerine atanan liyakatsiz isimlerle aldığımız eğitim niteliksizleştiriliyor.

Bizim daha ders çalışabilecek yerimiz yokken ortak alanlarımız şarkıların, türkülerin eksik olmadığı ve ders çalışmaya asla müsait olmayan alışveriş merkezlerindekilerden hallice kafelere çevriliyor. Kampüslerimizdeki spor tesislerinin sermayeye para akıtan teknoparklara çevrilmesine karar kılınıyor. Üniversitede sosyal hayatımızın en büyük parçası olan öğrenci kulüplerimiz kayyumların baskı politikaları doğrultusunda donduruluyor.

Öğrencinin ihtiyaçlarını hiçe sayan, birilerinin cebi daha da şişsin diye okullarımıza atanan kayyumların, belediyelerimize atanan kayyumlardan farklı bir amaca hizmet etmediğini oldukça iyi biliyoruz. Van Belediyesi’nde kadınlara ücretsiz ulaşım desteği sağlayan Jin Kart’ı iptal eden kayyumla, Boğaziçi Üniversitesi’nde Cinsel Tacizi Önleme Komisyonlarını (CİTÖK) etkisiz hale getiren kayyumun aynı rejime hizmet ettiğinin farkındayız. Bu yüzden de halkın iradesine, seçme seçilme hakkına yapılan saldırılara karşılık yüz binlerce öğrenci sokaklara, meydanlara dökülüyoruz ve kayyum rejimine, mücadelemiz sonucunda onların gideceğini ancak bizim kalacağımızı tek bir ağızdan haykırıyoruz.

ODTÜ’den Boğaziçi’ne bütün öğrenciler olarak akademik boykottayız. Derslere gitmiyoruz, sınavlara girmiyoruz, bu baskı ve korku havası kampüslerimizden ve hayatımızdan çekilene kadar üniversitelerimizde işleyişi durduruyoruz. Öfkeliyiz ve bu rejim devrilene kadar da öfkemiz dinmeyecek. Sonuna kadar “Kampüslerde de belediyelerde de kayyuma hayır!” demeye devam edeceğiz.

Boğaziçi Üniversitesi’nden bir öğrenci

Tek Adam rejimine karşı mücadele genel grevle büyümeli!

0

Tek Adam rejiminin 19 Mart 2025 sabahı başta Ekrem İmamoğlu ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) olmak üzere Şişli ve Beylikdüzü Belediyeleri’ne ve yüzü aşkın kişiye yönelik başlattığı gözaltı, tutuklama, baskı ve kayyum operasyonunun tetiklediği kitle seferberlikleri bir haftadır büyüyerek devam ediyor.

Seçme ve seçilme hakkının gasp edilmesine karşı başlayan seferberlikler Tek Adam rejiminin süreklileşen baskı politikalarından, tüm alanlarda demokratik hak ve özgürlüklerin kısıtlanıyor oluşundan, geleceksizlikten ve ekonomik krizin derinleştirdiği yoksullaşma ve yoksunlaşmadan kaynaklı, halihazırda birikmiş olan öfkeyi rejim karşıtı mücadelede hızlı bir şekilde bir araya getirdi.

Başından itibaren mücadelenin öncü rolünü üstlenen üniversite öğrencileri, pek çok üniversitede örgütledikleri akademik boykotla birlikte seferberliği ileriye taşımayı sürdürüyor. Başta İstanbul, Ankara ve İzmir olmak üzere ülkenin birçok şehrinde, birçok meydanında ve mahallesinde yüz binler demokratik hak ve özgürlüklerini savunmak adına sokakları doldurmaya devam ediyor.

Seferberliklere yönelik şiddet, gözaltı, tutuklama saldırısı

Tek Adam rejimi ise kitle seferberlikleri karşısında en iyi bildiği yöntemi kullanmayı sürdürüyor; kolluk güçlerinin orantısız güç, biber gazı, plastik mermi kullanımı ile kitleleri korkutmaya, şafak operasyonlarıyla bir gözaltı ve tutuklama terörü yaratarak kitleleri sindirmeye çalışıyor. Zaten demokratik hak ve özgürlüklerini savunmak için seferber olan yığınları “sokak terörü” yaratmakla itham eden Erdoğan, bu söylemiyle rejimin kitlelere dönük saldırısının önünü açmıştı.

Bu baskı, şiddet ve tutuklama saldırısı özellikle öğrenci hareketini sindirmenin bir çabası olarak başlamış olsa da gazetecilere, sendikacılara, birçok sosyalist partiden mücadele dostlarımıza da yönelmiş durumda. Üniversite öğrencilerinin akademik boykotunu desteklemek adına bir günlük grev kararı alan Eğitim-Sen yönetimi ve eğitim emekçileri rejim tarafından hedef tahtasına konulmaya çalışılıyor.

Seçme ve seçilme hakkını gasp etmeye çalışan Tek Adam rejimi toplanma ve gösteri yürüyüşü özgürlüğünü rafa kaldırmaya, emekçi halkın haber alma özgürlüğünü kısıtlamaya çalışıyor. Bu kapsamda birçok gazeteci tutuklanırken, birçok bağımsız basının sosyal medya hesaplarına erişim engeli getiriliyor, meydanlardan haber yapmaya çalışan basın kuruluşları RTÜK eliyle tehdit ediliyor.

Tek Adam rejimi demokrasinin “d” sine, özgürlüklerin “ö” süne dahi tahammül gösteremiyor. Rejimin bu baskı, şiddet, gözaltı ve tutuklama saldırısının arka planında ise seferberliklerin rejimin planını bozması yatıyor. Ekrem İmamoğlu’nu tutuklamanın yanında İBB’ye de kayyum atamak hedefiyle başlatılan operasyon, İmamoğlu tutuklansa da kitle seferberliklerinin kayyum hedefini püskürtmesi sonucunu doğurdu. Seferberlikleri sindirmeye çalışan tüm bu kanunsuz girişimler ise kitlelerin Tek Adam rejimine karşı öfkesini, mücadele azim ve kararlılığını engelleyemiyor.

Kitleler ve CHP önderliğinin sınırları

Halk protestolarının ilk günü kitlelere bir adres göstermekten imtina eden CHP önderliği, özellikle üniversite öğrencilerinin ön açıcı mücadelesinin yarattığı basınç karşısında bir hafta boyunca her akşam yaptığı Saraçhane çağrılarıyla seferberliği kontrol altına almaya çabaladı. Sınıf karakteri itibarıyla kontrolünden çıkabilecek bir seferberliği hiçbir surette tercih etmeyecek olan CHP önderliği, bu kontrolü sağlamak adına birkaç taktiğe başvurdu. İlk olarak, seçme ve seçilme haklarının gasp edilmesi karşısında sahneye çıkan kitlelerin seferberliğini gelecek seçimlerdeki Cumhurbaşkanı adayını belirlemek adına kurulan 23 Mart sandıklarına kanalize etmeye çabaladı. Bu çağrı kitlelerde ciddi bir karşılık bulmasına ve ülkedeki seçmenlerin dörtte biri seferber olmasına karşın, CHP önderliği bu kitleye de Saraçhane’de toplanan ya da ülkenin birçok noktasında sokakları dolduran yüz binlere de rejimden kopuş eksenli bir mücadele hattı sunmaktan bilerek ve isteyerek kaçınmayı sürdürüyor.

Bunun da ötesinde, rejimin saldırılarının boyutu ve seferberliklerin gücü dikkate alındığında, CHP önderliği acil ve kısmi sayılabilecek birtakım asli talepleri dahi öne çıkarmaktan imtina etti. Bu kapsamda, örneğin “İmamoğlu’nun derhal serbest bırakılması” talebi geliyordu. CHP önderliği, “İmamoğlu ve diğer tutuklular serbest bırakılana kadar mücadeleyi kararlılıkla sürdürüyoruz” vurgusundan kaçındı. Benzer şekilde, kayyum atanacağı aşikâr olan Şişli Belediyesi’nin savunusu için bir plan oluşturulmadı. Yine “üniversitelerde ve belediyelerde kayyum rejimine son” şiarıyla akademik boykot başlatan ve ülkede siyasal demokrasinin tesisi mücadelesine sendikaları ve emek örgütlerini üretimden gelen gücünü kullanarak katılmaya çağıran öğrencilerin genel grev talebini, “tüketimden gelen gücün” kullanılması önerisiyle çarpıtarak kitlelere sundu.

Tüm bu politik tutumlar ve 25 Mart akşamı Özgür Özel’in yaptığı “Saraçhane’ye veda konuşması”, CHP önderliğinin seferberliği ilerletmeyi değil soğurmayı, rejimden kopuşu değil düzen içerisinde kalmayı, demokratik taleplerle ekonomik talepleri birleştirerek emekçilerin, gençlerin, kadınların, lgbti+ların, Kürt halkının ve ezilen tüm kesimlerin çıkarlarını savunmayı değil kendi parti aygıtının ve parti önderliğinin temsil ettiği sınıfsal katmanın çıkarlarını savunmayı tercih etmeyi sürdürdüğünün ve buna devam edeceğinin kanıtları niteliğinde.

Düzen muhalefetinin bu politik tutumu bizim için ne yeni ne de şaşırtıcı. Ancak bizim için daha da önemlisi, seferber olan kitlelerin taleplerine sahip çıkma kararlılığı ve mücadele azimlerinin CHP önderliğinin oldukça ilerisinde oluşu. Bununla birlikte, mevcut durumda hareketin politik önderliğinin CHP’de merkezileştiğinin de farkındayız. Bu nedenle, dile getirdiğimiz eleştirilerle birlikte, CHP önderliğine başta İmamoğlu olmak üzere tüm siyasi tutsaklar serbest bırakılana kadar eylemleri sürdürme, görev savma niteliğinde çağrılar yerine rejime geri adım attırabilecek sahici bir eylem planı hazırlama çağrısında bulunuyoruz. Bu çağrı ise, sembolik boykot kampanyalarıyla değil, işçi sınıfının üretimden gelen gücünü kullanarak hayatı durdurmasıyla mümkün olabilir. Birçok sendikanın yönetimini kontrol eden ve son seçimlerde en çok oyu almış bir partinin yönetimi, mevcut saldırının bir darbe olduğu iddiasında ciddiyse, genel grevi de içeren gerçek bir seferberliği halkın önüne koymak zorundadır. CHP’yi politik olarak destekleyen kitleleri, CHP önderliği üzerinde bu doğrultuda basınç oluşturmaya davet ediyoruz.

Gücümüz üretimden gelir! Tüketecek gücümüz kalmadı!

Bu seferberliği demokratik, ekonomik ve sosyal taleplerle birleştirerek Tek Adam rejiminden kopuşu mümkün kılabilecek ve düzen muhalefetinden bağımsız bir alternatifin noksanlığı belirleyici olmayı sürdürüyor. İşçi Demokrasisi Partisi olarak biz, uzunca bir süredir bu alternatifi Emek İttifakı adıyla çağırıyoruz. Demokratik hak ve özgürlük seferberliğiyle, ekonomik krizden emekçiler yararına bir çıkış ve insan onuruna yaraşır bir ücret ve yaşam mücadelesinin birleştirilebilmesini mümkün kılmaya dönük bir ittifak.

Bunun yolu ise, kitlelerin mevcut talep ve mücadele bilinç düzeylerini ve toplumsal gerçekliği hareket noktası alarak ama bu düzeyi yine kitlelerin ihtiyaç, istek ve özlemlerine erişmelerini sağlamak adına ilerletecek talepler bütününün ve mücadele araçlarının yaratılmasından geçiyor. Neredeyse tamamı asgari ücret bandında gelire sahip olan ve seferberliğin parçası olan emekçilerin ya da okumak için çalışmak zorunda olup alanları dolduran öğrencilerin önüne “tüketim boykotu” gibi pasif bir öneriyi koymaktan değil. Hele ki kitleler yoksullukla, düşük ücretlerle ve alım güçlerinin her geçen gün daha da ezilmesiyle boğuşurken. Ya da “Üniversitelerde ve belediyelerde kayyum rejimine son” diyerek mücadele eden öğrencilerin seferberliğini soğurmaya değil ilerletmeye çalışmaktan geçiyor.

Bu ise düzen muhalefetinden bağımsızlaşmayı; sekterlikten ve ikamecilikten arınmayı zorunlu kılan bir ittifakı dayatıyor. Bunun ilk adımı ise sosyalist hareketin, mücadeleci sendikaların ve kitle örgütlerinin acil talepler etrafında birleşik bir eylem programı oluşturmasıdır.

Dahası, tüketecek gücü kalmamış emekçilere, sendikaları üzerinde üretimden gelen güçlerini kullanma basıncını yükseltecek bir mücadele hattı önermeyi gerektiriyor. Türk-İş yönetiminin kafasını kuma gömmeye son vermesini, DİSK’in sembolik açıklamaların ötesine geçmesini ve tüm işçi, kamu emekçileri sendikalarının demokratik ve sosyal hakların savunusu doğrultusunda bir eylem planı oluşturmasını sağlamak için harekete geçmeyi zorunlu kılıyor. Bu doğrultuda, başta Türk-İş, DİSK ve KESK olmak üzere sendikaları delege ve temsilcilerinin ulusal çapta kurullarını toplamaya, sendika ve konfederasyonlarını bir eylem programı oluşturmaya ve üretimden gelen güçlerini kullanmaya itmek için mücadeleye davet ediyoruz!

Mevcut rejim altında hiçbir demokratik hak ve özgürlüğümüz güvence altında değil. Tam da bu nedenle, bugünkü seferberlikler Tek Adam rejiminden kopuş sağlanana dek büyütülerek sürdürülmelidir.

Üniversite öğrencilerinin akademik boykotun örgütlenmesi için yarattığı boykot komiteleri, seferberliğin sürekliliğinin sağlanması ve araçlarının yaratılabilmesi adına bizlere bir sinyal veriyor. Keza ülkenin birçok mahallesinde emekçi halk her akşam talepleri için sokaklara dökülüyor. Rejime ve ekonomik çöküşe karşı mücadelenin sürekliliğini sağlamak, seferberliği örgütlü kılmak adına işyerlerimizde, mahallelerimizde ve üniversitelerimizde özörgütlülüğümüzü büyütelim!

Ve tüm bu seferberlik; sosyalist partileri, demokratik kitle örgütlerini, sendikaları, meslek odalarını, mücadeleci sektörleri bir eylem programı üzerine tartışıp uzlaşma ve seferberliklere ulusal çapta bir alternatif inşa etme görevine çağırıyor! Çünkü çözüm birleşik mücadelede, çözüm Emek İttifakı’nda!

Seçme ve seçilme hakkının, toplanma ve gösteri özgürlüğünün gasp edilmesine hayır!

Baskı, şiddet, gözaltı ve tutuklama saldırısına son! Gözaltılar derhal son bulsun! Siyasi tutsaklar derhal serbest bırakılsın!

Belediyelerde, üniversitelerde ve ülkede kayyum rejimine son!

Demokratik, ekonomik ve sosyal haklarımız için mücadeleye, seferberliğe!

İşçi Demokrasisi Partisi

27 Mart 2025

Let’s amplify the struggle for the defence of democratic rights!

0

On March 23, 45 people including Ekrem İmamoğlu were arrested on charges of corruption. While the arrest decision was rejected in the terrorism investigation opened against İmamoğlu on the grounds of “urban reconciliation”, other arrest decisions were issued on this charge for three people including Şişli Mayor Resul Emrah Şahan. As a result, a trustee was appointed to the Şişli Municipality. It is clear that, all these accusations were manufactured by the judiciary, which acting as the Palace’s sword, with the aim of criminalizing, intimidating, and eliminating the opposition in order to ensure the continuity of Erdoğan’s administration. As the Workers’ Democracy Party, we condemn and reject these attacks against the right to vote and be elected, the freedom of organization, and the most fundamental democratic rights.

The One-Man regime’s aggression—going as far as arresting İmamoğlu, the Mayor of Istanbul and the biggest rival in the upcoming Presidential elections—was by no means a new or surprising development. After suffering a heavy defeat in the local elections, People’s Alliance had already initiated policies to regain political dominance and criminalize the opposition by appointing trustees to municipalities. The trustee appointments that began with the DEM municipalities extended to CHP with Esenyurt Municipality. This aggression continued in the form of corruption operations—as seen in the cases of the Beşiktaş and Beykoz Municipalities—and terrorism investigations under the guise of Urban Reconciliation targeting elected CHP municipal council members and administrators. It was obvious that all these operations were preparations for a move against İmamoğlu. Ultimately, with the cancellation of İmamoğlu’s university diploma on March 18, and the subsequent corruption and terrorism allegations that led to the detention of nearly a hundred people including İmamoğlu, the One-Man regime executed its major attack. After four days of detention and following police and public prosecutor interrogations, İmamoğlu was arrested on corruption charges, while the decision to release him on terrorism charges was under review due to an objection by the Chief Prosecutor’s Office at the time of writing these lines.

In addition to the operation targeting İmamoğlu, it appears that there are plans to appoint a trustee to CHP due to alleged irregularities at its last congress, and that—with the Palace’s intervention—CHP is to be forced into an extraordinary congress. In response to this move, Özgür Özel has announced a decision to take CHP into an extraordinary congress on April 6.

These attacks by the Erdoğan administration against CHP—the main opposition—and İmamoğlu reveal the desperation and entrapment of the People’s Alliance. As a result of its own economic devastation and continuous repressive, anti-democratic policies, which have steadily weakened its electoral support, the People’s Alliance is once again attempting to maintain its power through methods of criminalizing the opposition with pressure and fear. Moreover, these moves further deepen the contradictions inherent in the regime. On the one hand, the aggressiveness of detaining the main opposition’s presidential candidate and sidelining him by appointing a trustee to the municipality ultimately undermines the fundamental legitimacy of the ballot. On the other hand, these moves further destabilize the fragile economic structure and gradually narrow the societal base upon which the regime relies. The initiative process it is conducting under the name “Turkey without Terror” is, meanwhile, encountering new impasses by criminalizing “Urban Reconciliation.” Most importantly, the Palace’s new aggression is facing the mobilization of the masses in the streets, especially among the youth.

The student youth, who mobilized immediately after the cancellation of İmamoğlu’s university diploma and detention operations, also demonstrated a lesson in how to respond to anti-democratic attacks. Following these operations, CHP management—which initially appeared paralyzed and silent—eventually called for action in Saraçhane[1] in response to these developments and the growing social pressure. From day one, and increasingly over time, the masses filled Saraçhane Square and mobilized in defence of democratic rights. Mass actions took place not only in Saraçhane Square but also in many other squares in İstanbul, as well as in İzmir, Ankara, and across the country. The mobilization of the working people became the key factor that undermined the legitimacy of the Palace’s move.

Although CHP management did call the people to the streets under the pressure of mobilization, it showed that it was more afraid of the power and mobilization of the masses than of the palace in the face of this development as it had already demonstrated in the previous breaking points. CHP management carried out its calls to action under the pressure of the masses, attempting to limit, control, and, to the extent it could not, transform them into its own rallies. It did not call on its district organizations, arrange buses from districts, or make any attempt to further advance the mobilization of the masses in order to fill the streets. Nevertheless, the masses filled the streets despite the CHP management’s passive, cynical, and “waiting for the ballot” approach.

As a result of the masses’ mobilization, it appears that the Palace took a partial step back by releasing İmamoğlu from the terrorism charges and abandoning the appointment of a trustee to the İstanbul Metropolitan Municipality. However, as evidenced by the prosecutor’s objection to this decision, as long as the current regime continues to exist, the trustee appointments will continue to threaten every aspect of life from the İstanbul Metropolitan Municipality to other municipalities, from universities to political parties.

Now, the masses are debating what should be done next and how the mobilization should be sustained. CHP management will soon end its calls to action limited to gathering at Saraçhane Square and will be eager to return to its everyday politics, limited to “waiting for the ballot.” However, the mobilizations that began with İmamoğlu’s detention emerged as a result of accumulated anger against the One-Man regime’s repressive attacks in defence of democratic rights. Mobilizations should continue to spread until all political prisoners are released, the criminalization of political opposition ends, and there is a genuine break from the trustee regime and mentality that extends from municipalities to universities and national government!

Today, millions of people—both CHP supporters and non-supporters—who are angry at the One-Man regime are mobilizing by casting their votes in the primary elections and showing their protest, while the Kurdish people, demanding freedom and an honourable peace, are filling the squares, and the student youth is trying to maintain and expand the academic boycott. All these mobilizations need to be united and expanded in order to defeat the Palace regime. The only and decisive actor that will unite these different dynamics is the working class, which will take centre stage by “using its power derived from production.” General strike calls to unions and labour organizations gain significant meaning in this context. For all labour organizations—especially Türk-İş—to mobilize, the pressure on their leadership, which either buries its head in the sand or is content with symbolic statements, must be increased two to threefold. Accordingly, as the Workers’ Democracy Party, we continue to call for the formation of a Labor Alliance that will combine the struggle against anti-democratic attacks and economic devastation policies with an action plan, addressed to the socialist left and all labour organizations.

Free the political prisoners!
End the criminalization of political opposition!
End the trustee regime in municipalities, universities, and throughout the country!
The solution lies in united struggle, the solution is in a labour alliance!

Workers’ Democracy Party
March 23, 2025


[1] In front of the municipality building.

Demokratik hakların savunusu için mücadeleyi büyütelim!

0

Bu sabah Ekrem İmamoğlu’nun da içinde olduğu 45 kişi yolsuzluk gerekçesiyle tutuklandı. İmamoğlu’na “kent uzlaşısı” gerekçesiyle açılan terör soruşturmasından tutuklama kararı reddedilirken, Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan dahil üç kişiye ise bu suçlamadan tutuklama kararı verildi ve ayrıca Şişli Belediyesi’ne kayyum atandı. Tüm bu suçlamaların Saray’ın bir kılıcı gibi davranan yargı tarafından, Erdoğan yönetiminin devamlılığı doğrultusunda muhalefeti kriminalize ederek sindirmek ve tasfiye etmek amaçlı üretildiği açıkça ortada. İşçi Demokrasisi Partisi olarak seçme ve seçilme hakkına, örgütlenme özgürlüğüne, en temel demokratik haklara dönük bu saldırıları kınıyor ve reddediyoruz.

Tek Adam yönetiminin İBB Başkanı ve gelecek Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki en büyük rakibi İmamoğlu’nu tutuklamaya varan saldırganlığı, hiç şüphesiz, yeni ve sürpriz bir gelişme olarak gerçekleşmedi. Yerel seçimlerde aldığı ağır hezimetin ardından Cumhur İttifakı, kayyum uygulamalarına yeniden başlayarak siyasi üstünlüğü yeniden ele geçirme ve muhalefeti kriminalize etme politikalarını başlatmıştı. DEM belediyelerine dönük başlayan kayyum siyaseti, Esenyurt Belediyesi’yle CHP’ye uzandı. Bu saldırganlık, Beşiktaş ve Beykoz Belediyeleri örneklerinde yolsuzluk operasyonları biçiminde, Kent Uzlaşısı çerçevesinde seçilmiş CHP belediye meclis üyelerine ve belediye yöneticilerine dönük terör soruşturmalarıyla devam etti. Bütün bu operasyonların İmamoğlu’na yönelik hamlenin hazırlıkları olduğu aşikârdı. Ve nihayetinde, önce 18 Mart günü İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesi ve hemen ardından başlatılan yolsuzluk ve terör operasyonlarıyla İmamoğlu ve yüze yakın kişinin gözaltına alınmasıyla Tek Adam rejimi asıl büyük saldırısını hayata geçirdi. Dört günlük gözaltı, Emniyet ve Savcılık sorgusunun ardından da İmamoğlu yolsuzluk suçlamasıyla tutuklanırken, terör suçlamasından serbest bırakılmasına Cumhuriyet Başsavcılığının itirazı, bu satırlar yazılırken değerlendirilme aşamasında.

İmamoğlu’na dönük operasyonun yanı sıra, CHP’nin son kongresinde usulsüzlükler olduğu gerekçesiyle CHP’ye kayyum atanacağı ve Saray’ın müdahalesiyle CHP’nin olağanüstü kongreye götürülmesinin planlandığı anlaşılıyor. Bu hamleye karşı Özgür Özel CHP’yi 6 Nisan’da olağanüstü kurultaya götürme kararını açıklamış durumda.

Erdoğan yönetiminin ana muhalefet konumundaki CHP ve İmamoğlu’na dönük bu saldırıları, Cumhur İttifakı’nın sıkışmışlığını ve umutsuzluğunu ortaya koyuyor. Sorumlusu olduğu ekonomik yıkım ve süreğen baskıcı, antidemokratik politikaları sonucu oy desteği giderek zayıflayan Cumhur İttifakı, bir kez daha baskı ve korkuyla, muhalefeti kriminalize etme yöntemleriyle iktidarını korumaya çalışıyor. Bununla birlikte, giriştiği bu hamleler, içinde bulunduğu çelişkileri daha da derinleştiriyor. Bir yandan ana muhalefetin cumhurbaşkanı adayını tutuklayarak siyaset dışı bırakma ve başkanlığına kayyum atamaya ulaşan saldırganlığı, son tahlilde nihai dayanağı olan “sandık meşruiyetini” iyiden iyiye zayıflatıyor. Öte yandan, bu hamleler kırılgan ekonomik yapıyı daha da alt üst ederek iktidarın dayandığı toplumsal zemini giderek daraltıyor. “Terörsüz Türkiye” adı altında yürüttüğü açılım süreci ise, “Kent Uzlaşısı”nın terörize edilmesiyle yeni çıkmazlara giriyor. En önemlisi ise, Saray’ın bu yeni saldırganlığı başta gençlik olmak üzere kitlelerin sokaklardaki seferberliğiyle yüzleşiyor.

Diploma iptali ve gözaltı operasyonlarının hemen ardından harekete geçen öğrenci gençlik, antidemokratik saldırılara yanıtın nasıl verilmesi gerektiğinin dersini de vermiş oldu. Operasyonun ardından başlangıçta paralize olmuş görünen ve sessiz kalan CHP yönetimi, bu eylemlerin ve gelişen toplumsal basıncın ardından Saraçhane’ye eylem çağrısında bulundu. Kitleler ilk günden itibaren ve giderek artan bir biçimde Saraçhane Meydanı’nı doldurarak demokratik hakların savunusu doğrultusunda seferber oldu. Sadece Saraçhane Meydanı’nda değil, İstanbul’un başka pek çok meydanında, İzmir’de, Ankara’da ve ülkenin dört bir yanında kitlesel eylemler gerçekleşti. Emekçi halkın bu seferberliği, Saray’ın bu hamlesinin meşruiyetini yerle bir eden asıl faktör oldu.

CHP yönetimi seferberliğin basıncıyla sokağa çağrı yapsa da tıpkı daha önceki kırılma anlarında olduğu gibi, bu gelişme karşısında da, Saray’dan çok sokağın, kitlelerin gücünden ve seferberliğinden korktuğunu gösterdi. CHP yönetimi eylem çağrılarını kitlelerin basıncı altında, onları sınırlamak, kontrol etmek ve engelleyemediği ölçüde de onları kendi mitinglerine dönüştürmeye çalışmak adına gerçekleştirdi. Alanları doldurmak için ne ilçe örgütlerine çağrıda bulundu, ne ilçelerden otobüsler kaldırdı ne de kitlelerin seferberliğini ileriye taşıyabilecek herhangi bir girişimde bulundu. Kitleler alanları CHP yönetiminin bu pasif, sinik ve politikayı “sandığa hapsetme” tutumuna rağmen doldurdu.

Kitlelerin bu seferberliği sonucunda, İmamoğlu’nun terör suçlamasından serbest bırakıldığı ve İBB yönetimine kayyum atanmasından vazgeçilmesi yönünde Saray’ın kısmi bir geri adım attığı görülüyor. Bununla birlikte, Savcılığın bu karara itirazında da görüldüğü gibi mevcut rejim var olmayı sürdürdükçe İBB’den diğer belediyelere, üniversitelerden siyasi partilere kayyum rejimi hayatın her alanını tehdit etmeye devam ediyor. 

Şimdi kitleler bundan sonra ne yapılması, seferberliğin nasıl sürdürülmesi gerektiğini tartışıyor. CHP yönetimi Saraçhane Meydanı’nda toplanmayla sınırlı eylem çağrılarını çok geçmeden sonlandıracak ve “sandığı beklemekle” sınırlı gündelik siyasetine dönmek için can atacaktır. Oysa, İmamoğlu’nun gözaltına alınmasıyla başlayan seferberlikler, Tek Adam rejiminin baskıcı saldırılarına dönük biriken öfkenin sonucunda demokratik hakların savunusu için ortaya çıkmıştır. Tüm siyasi tutsaklar serbest bırakılana, siyasal muhalefetin kriminalizasyonu son bulana, belediyelerden üniversitelere ve ülke yönetimine dek uzanan kayyum rejiminden ve zihniyetinden gerçek bir kopuş sağlanana dek seferberlikler yaygınlaşarak sürmelidir!

Bugün, Tek Adam rejimine öfke duyan CHP’li ve CHP’li olmayan milyonlarca kişi önseçim sandıklarında oy kullanıp tepkilerini göstererek seferber olurken, özgürlük ve onurlu bir barış talep eden Kürt halkı meydanları dolduruyor, öğrenci gençlik ise akademik boykotu sürdürmeye ve yaygınlaştırmaya çalışıyor. Tüm bu seferberliklerin Saray rejiminin yenilgisi için birleştirilmesi ve yaygınlaştırılması gerekiyor. Bu farklı dinamikleri birleştirecek yegâne ve belirleyici aktör ise, “üretimden gelen gücünü kullanarak” sahneye çıkacak işçi sınıfıdır. Sendikalara ve emek örgütlerine yapılan genel grev çağrıları bu çerçevede büyük bir anlam kazanmaktadır. Başta Türk-İş olmak üzere tüm emek örgütlerinin harekete geçmesi için, kafalarını kuma gömmeye çalışan veya sembolik açıklamalarla yetinen önderlikleri üzerindeki basınç iki üç katına çıkarılmalıdır. Bu doğrultuda, İşçi Demokrasisi Partisi olarak, sosyalist sola ve tüm emek örgütlerine, antidemokratik saldırılarla ekonomik yıkım politikalarına karşı mücadeleyi bir eylem planıyla birleştirecek bir Emek İttifakı’nın inşası çağrısını sürdürüyoruz.

Siyasi tutsaklar serbest bırakılsın!

Siyasi muhalefetin kriminalize edilmesine son!

Belediyelerde, üniversitelerde, tüm ülkede kayyum rejimine son!

Çözüm birleşik mücadelede, çözüm emek ittifakında!

İşçi Demokrasisi Partisi

23 Mart 2025

Boğaziçi öğrencilerinden emek örgütlerine birleşik mücadele çağrısı

0

Boğaziçi Üniversitesi Öğrenci Temsilciliği Kurulu (ÖTK) emek örgütlerine yönelik bir açık mektup yayımladı. İmamoğlu’nun gözaltına alınmasının ardından yaşanan seferberliklere öğrencilerin öncülük ettiğinin hatırlatıldığı metinde, “emekçilerin ve toplumun baskılanan bütün kesimlerinin dahil olmadığı bir mücadeleyi kazanmak mümkün olmayacaktır” vurgusu yapıldı. “Ya hep beraber ya hiçbirimiz” çağrısıyla öğrenciler emek örgütlerine şu şekilde seslendi:

“Biz öğrenciler olarak emekçilere sesleniyoruz; biz bütün bu hukuksuzluklar karşısında derslerimizi durdurduk, sokakları doldurduk, elimizdeki tüm araçlarla mücadeleyi büyütmeye çalıştık. Ancak bugün kol kola girmenin vaktidir! Sendikalara, emek örgütlerine, meslek örgütlerine sesleniyoruz; öğrencilerin başını çektiği bu mücadeleye omuz verin! DİSK, KESK, Türk-İş ve bağlı sendikalara, bağımsız, mücadeleci sendikalara sesleniyoruz. ‘Çözüm sokakta, sandıkta değil!’ diyen, ‘Boykot!’ diyen öğrencilerin sesine ses olun! Acil taleplerimiz etrafında birleşelim! Tüm akademisyenleri de mücadelemizi büyütmeye, öğrencilerle birlik olmaya, sınavlarını ertelemeye,  yoklama almamaya ve öğrencilere yardımcı olabilecek her tür imkanlarını seferber etmeye davet ediyoruz.”

Emek Örgütlerine Açık Mektup başlıklı çağrının tamamı şu şekilde:

19 Mart 2025 sabahı bütün ülke yeni bir hukuksuz saldırıyla uyandık. Aralarında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da bulunduğu yüzden fazla kişi hakkında hukuksuz bir gözaltı saldırısı yaşandı. Bu saldırı sarayın yargı üzerindeki tahakkümünü gözler önüne serdiği gibi seçim dahil olmak üzere hiçbir demokratik işleyişe tahammül edemediğini de gösterdi. Bir kez daha anladık ki, ülkedeki en temel sorunlardan birisi siyasal demokrasi sorunudur.

Ekonomik krizin her geçen gün emekçileri, öğrencileri, gençleri darboğaza sürüklediği ülkemizde saray ancak daha çok baskı ile kendi varlığını koruyabiliyor. Siyasi ömrünü uzatmak için en iyi bildiği işi yaparak “terör” söylemine başvuruyor, anti demokratik uygulamalarına hız vermeden devam ediyor. Emekçilerin, öğrencilerin demokratik hakları budanıyor, örgütlenme ve eylem özgürlüğü engelleniyor.

Öğrenciler olarak bu gibi anti demokratik uygulamaların sonuçlarını gayet iyi biliyoruz. Çalışanlarla, akademisyenlerle, öğrencilerle birlikte yönetmek istediğimiz üniversitelere saraydan kayyumlar atanıyor. En ufak bir hak talebimiz soruşturmalarla karşılık buluyor.

Bu anti demokratik uygulamaları en iyi bilenler biz öğrenciler seçme ve seçilme hakkına dönük bu saldırı karşısında ilk günden beri sokaklardayız. Baskılara ve anti demokratik uygulamalara karşı mücadele ediyoruz. Okullarımızda boykotlar örgütlüyoruz, sokaklarda barikatlar karşısında direniyoruz.

Öğrenciler seferberliğe öncülük ediyor!

CHP’nin sürecin başından beri, kitlelerin mücadelesine ket vuran, ikircikli ve pasif yaklaşımı karşısında öğrencilerin kararlı tutumu CHP dahil bütün muhalefeti etkiledi. Sandık dışında bir seçenek sunmayan muhalefete rağmen on binlerce öğrencinin sokaklardaki kararlı duruşu, hukuksuz saldırılara karşı bir direnç noktası halini aldı.

22 Mart Cumartesi sabahında ise İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya ve Eskişehir başta olmak üzere birçok şehirde sıra arkadaşlarımıza yönelik ev baskınları gerçekleşti. Mücadeleci öğrencilerin eylemlere katıldığı gerekçesiyle kriminalize edilmesine karşı tek adam rejimine cevabımız kararlılıkla büyüyen mücadelemiz olacak.

Ancak öğrencilerin mücadelesi ne kadar kararlı olursa olsun tek başına siyasal demokrasi mücadelesinin kazanması için yetersiz kalacaktır. Emekçilerin ve toplumun baskılanan bütün kesimlerinin dahil olmadığı bir mücadeleyi kazanmak mümkün olmayacaktır.

Ya hep beraber ya hiçbirimiz!

Bu yüzden, biz öğrenciler olarak emekçilere sesleniyoruz; biz bütün bu hukuksuzluklar karşısında derslerimizi durdurduk, sokakları doldurduk, elimizdeki tüm araçlarla mücadeleyi büyütmeye çalıştık. Ancak bugün kol kola girmenin vaktidir! Sendikalara, emek örgütlerine, meslek örgütlerine sesleniyoruz; öğrencilerin başını çektiği bu mücadeleye omuz verin! DİSK, KESK, Türk-İş ve bağlı sendikalara, bağımsız, mücadeleci sendikalara sesleniyoruz. “Çözüm sokakta, sandıkta değil!” diyen, “Boykot!” diyen öğrencilerin sesine ses olun! Acil taleplerimiz etrafında birleşelim! Tüm akademisyenleri de mücadelemizi büyütmeye, öğrencilerle birlik olmaya, sınavlarını ertelemeye,  yoklama almamaya ve öğrencilere yardımcı olabilecek her tür imkanlarını seferber etmeye davet ediyoruz.

Mevcut iktidarın yıllardır bina ettiği baskı rejimi karşısında birleşik mücadele dışında bir çözüm yok. Ekonomik yahut demokratik bütün sorunlarımızın temelinde bu baskı ve şiddet rejimi var. Bu baskı rejimini yenmek için, üniversitelerden ve belediyelerden kayyumların kovulması için, demokratik haklarımızı kazanmak için kol kola girmek, emekçi ve ezilenlerin taleplerini kitlesel seferberliklere taşımak zorundayız.

Gözaltıların serbest kalması, Kayyum rejiminin sona ermesi, Yargı üzerindeki saray tahakkümünün ortadan kalkması için!

Sendikalar, emek örgütleri, öğrenciler, işçiler; birleşik mücadeleye!

Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz!

Kitleler, CHP ve demokrasi mücadelesi

0

Tek Adam rejiminin 19 Mart 2025 sabahı, başta Ekrem İmamoğlu olmak üzere 100’ü aşkın kişiyi hukuksuz bir şekilde gözaltına alması, Erdoğan’ın siyasi ömrünü uzatma ve bu yolda siyasi hasımlarını tasfiye etme çabasında yeni bir aşamaya geçildiğini kanıtlar nitelikte.

Aslında gören gözler için bu çaba çok da yeni başlamamıştı. 2024 yerel seçimlerinde rejimin ve doğal olarak AKP’nin ciddi gerileyişi ve CHP’nin hem büyük şehirlerin önemli bir kısmını kazanması hem de seçimlerden birinci parti olarak çıkması bu sürecin başlangıcıydı. CHP “rüzgârı arkasına aldığını” hissederken, rejim “rüzgârı tersine çevirmenin” hesaplarına gömüldü.

Bir musibet bin nasihat mi? Bin musibet sıfır ders mi?

Halihazırda rejimin alameti farikasının kayyumlar, demokratik alanın ve özgürlüklerin mümkün mertebe sınırlandırılmaya çalışılması olduğu bilincinden hareketle, Erdoğan’ın bu inisiyatifi yeniden ele geçirme ve düzen muhalefetini zayıflatma ya da paralize etme girişiminin “demokrasinin” ve “hukukun” sınırları içerisinde yaşanmayacağı bilinen bir gerçekti. Tabii bunu yaparken “terörle ilişkilendirme”, “diploma” gibi kendisine meşruiyet kazandırmaya çalışacak kılıflara başvuracağı da. Keza şu ana kadar da öyle oldu.

Yüz binlerin oyunun gasp edilerek Esenyurt Belediyesi’ne kayyum atanması karşısında düzen muhalefetinin pasif tepkisi, iktidarın saldırısını genelleştirmesinin de önünü açtı. Ve gelinen noktada, yüz binlerin oyunu gasp edip kitlesel ve birleşik bir seferberlikle karşılaşmadığını defalarca deneyimleyen rejim, milyonların seçme ve seçilme hakkını hiçe sayma noktasına erişti.

Tabii bu süreç aynı zamanda, meşruiyetini sandıktan aldığını iddia eden Tek Adam rejiminin, meşruiyet zemininin ne denli aşındığının da bir göstergesi niteliğinde. Ancak rejimin bekası için bu yöntemlere başvurabiliyor oluşunun bizatihi sorumlusu da düzen muhalefetinin politik tercihleri.

Uzunca bir süredir ekonomik kriz emekçilerin darboğazını katlanılmaz bir boyuta taşımışken, en temel demokratik hak ve özgürlüklerin dahi engelleniyor oluşu işçi sınıfının, Kürt halkının, gençlerin, kadınların, lgbti+’ların ve toplumun tüm ezilen kesimlerinin tahammül sınırlarını zorlamışken, düzen muhalefetinin kitlelerin önüne koyduğu yegâne seçenek, sandık olmanın ötesine geçmedi. Temsil ettiği sınıfın çıkarları hesaba katıldığında, düzen muhalefetinin bu hoşnutsuzluğu kendisinin de kontrolünden çıkabilecek başka bir mecraya kanalize etmesini düşünmek de safdillik olurdu açıkçası.

Keza buna paralel olarak, düzen muhalefetinin politik söylemi de dönüşüm gösterdi. İktidar olunduğu takdirde “devr-i sabık” yaratılmayacağı söylemi korunarak, rejimde bir dönüşüme gidileceği önermesi terk edildi. Hatırlamakta fayda var, sınırları çok muğlak olsa dahi kitlelere sunulan “güçlendirilmiş parlamenter sisteme dönüş” retoriği çok keskin bir şekilde tedavülden kaldırılarak yerini belirsiz bir “normalleşme” anlayışı aldı. Ekonomik alanda ise krizi emekçilere fatura etmek anlamına gelen “Orta Vadeli Plan” sahiplenildi. Keza bu plan 2023 seçimlerinde iktidar olunabilseydi, düzen muhalefetinin uzun vadeli planı olacaktı. Kısacası, düzen muhalefeti seçimler vesilesiyle kitlelerin rejimden ve ekonomik krizden kaynaklı hoşnutsuzluğunu kendisine çekebilse de rejimden kopuş ya da ekonomik krizden çıkış gibi can alıcı konulardaki politik açmazları ve sınıfsal doğası bu kitlelere şu ana kadar net bir yol haritası sunabilmesini de engelledi.

Yine 2023 seçimlerinde sosyalist hareketin geniş kesimlerinin ehven-i şer çizgisine hapsolarak ilk turdan düzen muhalefetini destekler bir pozisyon alması, alternatif arayışı içerisindeki kitlelerde demokrasi ve rejimden kopuş mücadelesinin muhatabının burjuva düzen muhalefeti olduğu yanılgısını pekiştirdi. Aynı zamanda bu alternatifsiz bırakılma durumu, demokratik hak ve özgürlükleri ya da ekonomik talepleri için mücadele etmekte olan birçok sektörün talep ve mücadelelerinin tek bir potada birleştirilebilmesini de mümkün kılmadı. 2024 yerel seçimlerinde de sosyalist hareketin geniş kesimleri tarafından benzeri pozisyonların benimsenmesi ya da kitlelerin acil talepleri eksenli, sandığı da aşabilecek bir ortak mücadele hattının tercih edilmemesi kitlelerde “sandık ataleti” olarak tarif edebileceğimiz durumun derinleşmesine yol açtı.

Tek Adam rejiminin, milyonların seçme ve seçilme hakkını gasp ettiği 19 Mart operasyonundan yola çıkarak böylesi bir özet değerlendirme yapmış olmamızın çok temel bir nedeni var. 19 Mart akşamı Saraçhane’de bir araya gelen kitlelerin ruh halinin de çağrının sahibi CHP önderliğinin ortaya koyduğu politik kabiliyetsizliğin de arka planları büyük oranda yukarıda özetlemeye çalıştığımız tabloda gizli.

19 Mart izlenimleri

Keskin olandan başlayalım. Partisinin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan’ı olan ve bir sonraki seçimlerde de Cumhurbaşkanı adayı olması için öne çıkan figürü Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınması karşısında CHP, demokratik haklarını savunmak için sokağa çıkmak isteyen tabanına ve kitlelere, özellikle İstanbul’da, bir adres göstermekten uzunca bir süre kaçındı. İstanbul dışındaki illerde yapılan il ve ilçe binaları önünde toplanma çağrıları ise kısa ve oraya katılanların önüne hiçbir yol ve mücadele haritası sunmayan açıklamalarla sona erdirildi. Keza bu politik öngörüsüzlük parti tabanının da tepkisiyle karşılandı.

İstanbul’da ise, özellikle İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin mücadeleleri sonucu polis barikatını aşmaları, önce Beyazıt Meydanı’na, devamında ise Saraçhane’ye yürüyüşleri diğer üniversitelerde de eyleme geçilmesini tetiklerken, Saraçhane önündeki kalabalığın da artmasına vesile oldu. Bu ise, CHP önderliği üzerinde “gecikmeli Saraçhane çağrısını” yapma basıncını yarattı.

Gençliğin üstlendiği bu öncü rol, saat 20.30 için yapılan çağrıda da kendisini gösterdi. CHP önderliği kendi ilçe örgütlerini seferber etmekten uzak dururken, alandaki en büyük kalabalığı gençlik ve kadınlar oluşturdu. Ülkede demokratik hak ve özgürlükleri en çok kısıtlanmaya çalışılan ya da geleceksizlik kaygısını en derinden yaşayan kesimler… Keza bu yazının yazılmakta olduğu esnada, yine üniversiteli gençlik son yıllarda şahit olduğumuz en kitlesel öğrenci yürüyüşü eşliğinde Saraçhane önüne ulaşmak üzere.

Rejimin bu sert antidemokratik saldırısı karşısında, sendikaların tepkisi ya da katılımı ise oldukça sınırlı kaldı. 2024 İstanbul 1 Mayıs’ını Saraçhane’ye hapsederek birleşik ve kitlesel bir zeminden uzaklaştırmayı tercih eden DİSK yönetimi, bu çağrıyı yapmış olma gerekçesi üzerindeki hukuksuz gözaltılar karşısında tabanını seferber etmek yerine temsili düzeyde bir katılım örgütledi.

Saraçhane çağrısının neden “gecikmeli” yapıldığını merak edenler ise cevabını Özgür Özel’in konuşmasında buldu. CHP önderliği alanın organizasyonundan ses sisteminin yetersizliğine tüm teknik kabiliyetsizliğini sergilemişken bunu politik basiretsizliğiyle daha da pekiştirdi. Demokratik hak ve özgürlüklerini savunmak adına alanı dolduran on binler, mücadelelerini sürdürme ve ilerletme noktasında cevapsız bırakıldı. CHP önderliğinin sınıfsal doğası gereği en çok çekindiği husus yine baş gösterdi: kitle seferberliği.

Özel tarafından işaret edilen tek konunun CHP’nin 23 Mart Pazar günü kuracağı ön seçim sandığı olması, seçme ve seçilme hakları gasp edildiği için sokağa çıkan kitlelerde anlaşılması çok doğal bir memnuniyetsizliğe yol açtı. Rejimin antidemokratik saldırısı karşısında, demokratik hak ve özgürlükler ile rejimden kopuş mücadelesini ilerletmek için alanda olup da CHP’li olmayan kitleye, parti önderliği tarafından yapılan öneri ise daha vahimdi: Pazar günü dayanışma sandığı kuracağız, gelin siz de oy verin!

Saraçhane’deki bu genel tablo, CHP önderliğinin, demokratik hak ve özgürlükler mücadelesini kapsayıcılıktan uzak, kendi tekelinde ve kitlelerin değil parti önderliğinin, bürokrasisinin çıkarları doğrultusunda sürdürme kararlılığını bir kez daha gösterdi.

Ne yapmalı?

İmamoğlu ve 100’ü aşkın kişinin hukuksuzca gözaltına alınması bir kez daha gösterdi ki Tek Adam rejimi siyasi ömrünü uzatmak adına her türlü yöntemi denemeye hazır. Ve yine başvurduğu her yöntem rejimin tüm kurumlarının çürümüşlüğünü gözler önüne seriyor.

Öte yandan bugün, seçilmiş İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın gözaltına alınması ve seçme seçilme hakkının gasp edilmesinde cisimleşen mücadele, aslında süreklileşen baskı ve şiddet rejimine ve derinleşen ekonomik enkaz ve geleceksizlik kaygısına karşı öfkeyi içinde barındırıyor. Ancak bugün başını gençliğin çektiği bu öfke örgütlenmek ve ülkede siyasal demokrasinin sağlanabilmesi adına şekillendirilmek zorunda. Bu anlamıyla, İmamoğlu’nun ve 100’ü aşkın gözaltının serbest kalması oldukça önemliyken, ülkede tüm demokratik hak ve özgürlüklerin garanti altına alınabilmesi mücadelesini örebilmek de bir o kadar hayati.

Bu sayfalarda defalarca vurgulamaya çalıştık. Mevcut rejim altında en temel demokratik hak ve özgürlüklerin savunusu dahi birleşik bir mücadeleyi zorunlu kılıyor. Ve yine bu ülkede demokratik ve ekonomik taleplerle verilmeye çalışılan her mücadele doğası gereği rejimin sınırlarını zorlamak anlamına geliyor, yani özünde rejimden kopuş tahayyülünü barındırmayı olmazsa olmaz kılıyor. Ve bu tahayyül, demokratik ve sosyal taleplerle ekonomik talepleri bir arada ele almayı dayatıyor.

Tam da bu nedenle bugün, bu mücadelenin nasıl ilerletilebileceğini en açıklıkla ortaya koyabilmek zorundayız. Seçme ve seçilme hakkına sahip çıkmaya çalışan kitlelerin, demokratik hak ve özgürlüklerini elde etmek isteyen Kürt halkının, erkek egemen sisteme ve rejimin baskısına karşı koyan kadınların, insan onuruna yaraşır bir yaşam ve ücret isteyen işçi sınıfının, geleceksizliğe tahammül etmek istemeyen gençlerin ve nicesinin mücadelesini nasıl ileriye taşıyabileceğimizi…

Bu öncelikle, düzen muhalefetinin politik ve sınıfsal pozisyonunu aşmak zorunda olan bir politik tahayyül gerektiriyor. Sokaktaki mücadeleyi seferberliğe dönüştürebilecek bir politik hattı inşa edebilmeyi dayatıyor.

Bunun yolu ise bugün kitleleri seferber eden acil taleplerle, yine kitlelerin demokratik, sosyal ve ekonomik beklentilerine erişmelerini mümkün kılabilecek taleplerin kaynaştığı bir eylem programı oluşturabilmekten geçiyor. Ve sınıf örgütlerinin, sendikaların, meslek odalarının, demokratik kitle örgütlerinin, sosyalistlerin, gençlik, kadın ve lgbti+ örgütlerinin, böylesi bir programda uzlaşabilecek kesimleriyle bir ittifakın inşa edilebilmesini ve bu ittifak yoluyla kitlelerin seferber edilebilmesinin sağlanmasından.

Birleşik İşçi Cephesi kavrayışından yola çıkarak biz böylesi bir ittifakın çağrısını uzun süredir “Emek İttifakı” adıyla yapmaktayız. Ama yukarıda anlatmaya çalıştığımız üzere bizim için önemli olan bu ittifakın ismi değil, politik muhtevası ve tahayyülü.

Ve bu acil görev tüm muhataplarını çağırmaya devam ediyor: Şimdi değilse ne zaman?

20 Mart 2025

Filistin ve Ukrayna halklarının savunusu için! Trump, Putin ve Netanyahu; Ukrayna ve Filistin’den defolun!

0

Sosyalist örgütlerin ortak bildirisi (metnin sonundaki nota bakınız)
19 Mart 2025

1. Ukrayna ve Filistin halkları; Trump, Putin ve Netanyahu tarafından acımasızca saldırıya uğruyor. Netanyahu, Gazze’deki ateşkes anlaşmasını bozarak soykırıma yeniden başlıyor. Trump ise Putin’le birlikte, Ukrayna’nın teslimiyeti ve ülkenin bölünmesi anlamına gelen bir “anlaşmayı” dayatmak istiyor.

2. Trump’ın dış politikasında Vladimir Putin’in Ukrayna’yı işgalini onaylamaktan eski kapitalist müttefikleri (Kanada, Meksika ve Avrupa Birliği) aleyhine bir “gümrük vergisi savaşı” başlatmaya kadar tezahür eden dönüşüm, kapitalist emperyalist dünya düzeninde daha da büyük bir krize yol açıyor.

Trump’ın aşırı sağ yönetimi göçmenlerin, lgbti+ların, kadınların ve işçilerin haklarına yönelik son derece gerici saldırıları, ABD emperyalizminin geleneksel politikasında yaptığı değişimle birleştiriyor. Bu değişim, ABD’nin uzun süredir devam eden ekonomik ve siyasi gerilemesi ve Çin ile Rusya gibi yeni emperyalist güçlerin ortaya çıkmasının bir sonucu. 1945’ten bu yana küresel kapitalist ilişkilerin kilit bir dayanağı olan ABD’nin Avrupa emperyalizmi ile uzun erimli ittifakında Trump’ın tetiklediği kriz, Avrupa güçleri tarafından eşi benzeri görülmemiş bir silahlanma programını beraberinde getirdi.

Trump, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana hegemonik emperyalist konumunda olan ancak giderek zayıflayan ABD’nin tahakküm krizini aşmaya çalışıyor. Bizzat Trump, göreve başladığında “Bugün ABD’nin gerilemesi sona erdi” diyerek ülkenin yaşadığı krizi kabullenmiş; ancak bunu kendisinin çözeceğini iddia etmişti. Bu “çözüm”, bir yandan dünya çapında işgal ve yağma tehditleri anlamına gelirken diğer yandan da Trump’ın Çin emperyalizmi ile olan çekişmelere odaklanmak istediği anlamına geliyor. Trump; Panama, Grönland ve Kanada gibi ülkeleri ilhak etme niyetini açıklayan şaşaalı duyurular yapıyor. Benzer şekilde İran’a karşı da savaş tehditlerinde bulunuyor. Bu çerçeve içerisinde Trump, Ukrayna ve Filistin halklarını yenilgiye uğratmaya çalışıyor.

3. Biz sosyalistler, ABD’nin ve aşırı sağcı Trump’ın Ukrayna hükümetini Rus emperyalizmine teslim olmaya zorlayan ve ülkeyi, doğal kaynaklarıyla birlikte iki güç arasında bölmeyi hedefleyen politikasını şiddetle kınıyoruz. Trump, ABD emperyalizminin Ukrayna’daki savaş konusundaki tutumunu değiştirerek Rus işgalini ve işgal altındaki toprakların ilhakını kabul etti ve meşrulaştırdı. Trump’ın, Zelenski’nin ABD’ye değerli madenleri teslim etmesini ve Ukrayna topraklarının bir kısmının devrini öngören teslimiyetçi bir yaklaşıma dayanan ateşkes ve mütareke teklifini reddediyoruz.

Rus işgalcileri defetmeyi amaçlayan Ukrayna direnişine verdiğimiz desteği sürdürüyor ve Zelenski’nin Batılı güçlere biat eden burjuva politikalarına karşı uyarıda bulunuyoruz. NATO’ya hayır diyor ve NATO’nun dağıtılmasını talep ediyoruz. Biz sosyalistler ayrıca Ukrayna’nın mümkün olan her yerden silah tedarik etme hakkını savunuyor ve Ukrayna direnişiyle yeni bir uluslararası dayanışma kampanyasının çağrısını yapıyoruz. Putin’in sözde antiemperyalist bir rol oynadığını iddia ederek Ukrayna’yı savunmayı reddeden ve bugün objektif olarak Trump’la aynı çizgiye gelen neo-Stalinist ve pasifist güçleri kesin bir dille kınıyoruz. Rus birlikleri, Ukrayna’dan defolun! Tüm büyük güçlerden bağımsız, özgür bir Ukrayna için! Ekonominin kilit sektörlerini kamulaştıracak bir işçi-emekçi hükümeti için!

4. Netanyahu, Trump’ın desteğiyle ateşkes anlaşmasını tek taraflı biçimde bozdu ve soykırımı yeniden başlattı. Siyonist devletin Filistin halkına karşı uyguladığı korkunç soykırım karşısında, sosyalistler olarak Filistin direnişinin kahramanca mücadelesine desteği artırmalıyız. Netanyahu’nun Filistin halkını Mısır ve Ürdün gibi Arap ülkelerine zorla yerleştirme politikasına destek veren Trump’ın etnik temizlik politikasını reddediyoruz. Trump alaycı bir biçimde, Gazze’yi bir turizm merkezine dönüştüreceklerini söyledi. Ancak Gazze halkı Trump’a Gazze’den ayrılmaya niyetleri olmadığını eylemleriyle gösterdi. Yüz binlerce kişi, aileleriyle beraber, İsrail’in kendilerini kovduğu Kuzey Gazze’deki büyük çoğunluğu harap olmuş evlerine geri döndü. Filistinliler açıkça “Gazze bizim evimizdir” diyorlar. Filistinlilerin evlerine dönüşü, Siyonizmin ve Trump’ın bir yenilgisidir ve Filistin halkının kahramanca direnişini simgelemektedir.

Ortadoğu ülkeleri, Gazze ve Batı Şeria’daki kardeşlerine insani yardım ve silah sağlayarak destek olmalıdır. Dünyanın her yanında işçiler ve kitle örgütleri, İsrail terör devletine karşı boykot uygulamalıdır. Sosyalistleri, uluslararası işçi hareketi içindeki Siyonizm yanlısı güçlere karşı mücadeleyi yoğunlaştırmaya çağırıyoruz. Nehirden denize özgür, demokratik, ırkçı olmayan ve laik bir Filistin için!

Sosyalistler olarak, Trump’ın Yemen’e yönelik kapsamlı bombardıman kampanyasını da kınıyoruz. “ABD emperyalizmini yenilgiye uğratalım! Yemen’i savunalım!” diyoruz.

5. Geçen yıl 8 Aralık’ta Esad tiranlığını devirmeyi başarmış Suriye devrimine desteğimizi yineliyoruz. Bugün Suriye’deki sosyalistlerin görevi Esadcı karşıdevrimin yeniden ortaya çıkma çabalarına karşı koymak, HTŞ’nin yeni burjuva hükümetine karşı işçi ve kitle örgütlerini yeniden inşa etmek ve cinsiyetler ve cinsiyet kimlikleri, etnik gruplar ve dini gruplar arasında eşitlik sağlama mücadelesi vermektir. Diktatör Esad’ın destekçilerinin Akdeniz kıyısındaki karşıdevrimci girişimini reddediyoruz. Aynı zamanda, HTŞ hükümeti tarafından Alevilere yönelik gerçekleştirilen katliamı şiddetle kınıyoruz. Mart 2011’de başlayan Suriye devriminden beri Esad diktatörlüğünün ve onun Rus ve İranlı efendilerinin utanç verici bir biçimde yanında duran Stalinist ve Chavezci güçlerin bu politikalarını kınıyoruz. Ekonominin kilit sektörlerini işçi denetimi altında kamulaştıracak, sosyalist bir Suriye’nin yolunu açacak bir işçi-emekçi hükümeti için! Rusya, ABD, İsrail ve Türkiye’nin tüm askeri üsleri ve güçleri Suriye’den defolun!

6. Sosyalistler olarak, Trump’ın Panama veya Meksika gibi yarısömürge ülkelere yönelik gümrük vergileri uygulamaktan askeri müdahalelere ve hatta ilhaka kadar uzanan tehditlerine kesinlikle karşı çıkıyoruz. Bu ülkelerin ekonomik, politik ve askeri yollar dahil olmak üzere her türlü yolla kendi çıkarlarını savunma hakkını destekliyoruz. Aynı zamanda ne sağcı ne de merkez sol burjuva hükümetlere herhangi bir politik destek veriyoruz. Latin Amerika’daki emperyalist müdahaleye karşı geniş kapsamlı bir uluslararası dayanışma kampanyası çağrısında bulunuyoruz! ABD ve diğer emperyalistler, Latin Amerika’dan defolun!

7. Sosyalistler olarak, işçilerin ve ezilenlerin uluslararası dayanışmasını ve sınır ötesi ortak mücadeleleri savunuyoruz. Emperyalist ülkelerin işçi hareketini, göçmenlerle pratik dayanışmayı örgütlemeye, eşit haklar talep etmeye ve ırkçı sınır kontrol uygulamalarına karşı çıkmaya çağırıyoruz.

Trump, Putin ve Netanyahu; Ukrayna ve Filistin’den defolun!
Gazze’de soykırıma son!
Trump’ın Ukrayna’ya yönelik sömürgeci “anlaşma”sına hayır! Ukrayna ve Filistin direnişleri kazanacak!
Ukrayna ve Filistin direnişlerine silah yardımı!
Emperyalist güçlerin silahlanma planlarına hayır!

İmzacılar:

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE, www.uit-ci.org)

Uluslararası İşçi Birliği – Dördüncü Enternasyonal (UİB-DE, www.litci.org)

Uluslararası Devrimci Komünist Akım (RCIT, www.thecommunists.net)

Bu bildiriyi ve kampanyayı destekleyen örgütleri, bu ortak bildiride yer almaya davet ediyoruz.

İsrail 500’den fazla kişiyi öldürerek ateşkesi bozdu! Gazze’de soykırıma son!

0

Ramazan ayının ortasında ve ABD Başkanı Donald Trump’ın garanti altına aldığı cezasızlık şemsiyesi altında İsrail, 18 Mart Salı gününün erken saatlerinde Gazze’ye yoğun bir şekilde onlarca bombardıman ve topçu saldırısı düzenledi. Han Yunus’taki hastaneler ve morglar, çoğu kadın ve çocuk olan sivillerin cesetleriyle dolup taştı. Netanyahu ve rejimi bir başka insanlık suçu işleyerek, aralarında üst düzey Hamas hükümet yetkilileri ve serbest bırakılmayı bekleyen İsrailli bir rehinenin de bulunduğu beş yüzden fazla kişiyi öldürdü.

Bu münferit bir eylem değildir; direnişin ve dünya çapında Filistin’le dayanışma hareketinin kazandığı kırılgan ateşkesin ardından Netanyahu hükümeti önceki günlerde başka saldırılar gerçekleştirmiş, insani yardımı engellemiş, elektriği kesmiş, tuzdan arındırma tesisini felç etmiş ve böylece Gazze halkını susuz, gıdasız ve tıbbi malzemesiz bırakmıştır. Dahası, yaklaşık iki ay önce ateşkesin başlamasından bu yana Netanyahu, Batı Şeria’daki üç mülteci merkezindeki kamplarda yaşayan halka sayısız saldırı düzenlemiş ve buldozerler, ağır makineler ve ateşli silahlarla İsrail’in, Netanyahu’nun ve onun suçlu yerleşimcilerinin sömürgeci gücünü genişletmeyi amaçlayan yeni bir işgali doğrudan kışkırtmıştır.

Bu da Gazze’nin, Nazi Siyonist Netanyahu’nun, ABD ve Donald Trump tarafından sağlanan bomba ve mermileri ateşlediği bir açık hava hapishanesi olduğunu bir kez daha kanıtlamaktadır. Beyaz Saray sözcüsü Karoline Leavitt, bombardımanların Trump’a danışıldığını ve bu nedenle izin verildiğini söylerken, “Başkan Trump’ın açıkça belirttiği gibi, Hamas, Husiler, İran -sadece İsrail’i değil ABD’yi de terörize etmek isteyen herkes- bir bedel ödeyecek ve kaos ortaya çıkacaktır” dedi.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal olarak dünya halklarını ve tüm öğrenci, sosyal, sendikal ve siyasi örgütleri, Gazze ve Filistin’le dünya dayanışmasını yeniden harekete geçirmeye ve Netanyahu’nun katliamları durdurmaktan aciz kapitalist ve ikiyüzlü diplomasinin hayal kırıklığına uğramış gözleri altında yürüttüğü bu yeni katliamı enerjik bir şekilde sokaklarda reddetmeye çağırıyoruz.

Derhal ateşkes ilan edilmesini, tüm İsrail askerlerinin geri çekilmesini ve bombardımana son verilmesini, ayrıca gıda, ilaç ve yeniden inşa için gerekli malzemelerin girişini garanti altına almak üzere tüm sınır kapılarının derhal açılmasını ve elektriğin derhal yeniden tesis edilmesini talep ediyoruz. Ayrıca ABD’nin Yemen’e karşı gerçekleştirdiği bombardımanları reddediyor ve Suriye’deki Golan Tepelerinden Şam’a yaklaşan İsrail güçlerinin derhal geri çekilmesini talep ediyoruz. ABD’de Mahmud Halil’in başına geldiği gibi, Filistin ve Gazze’nin özgürlüğünü savunan aktivistlerin yasadışı bir şekilde gözaltına alınmasını ve sınır dışı edilme tehdidini reddediyoruz.

Gazze ve Filistin’in bombalanmasını durdurun, etnik temizliği durdurun, derhal ateşkes!  İsrail askerleri tüm Filistin topraklarından defol! Birleşik, laik, demokratik ve ırkçı olmayan tek bir Filistin için, tüm hükümetlerin İsrail ile ilişkilerini kesmesi için dünya çapında seferber olalım, Filistin’e karşı Nazi Siyonist katliamlarını destekleyen Donald Trump ve uşaklarının emperyalizmini sokaklarda reddedelim!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

18 Mart 2025

Halk iradesinin gasp edilmeye çalışılmasının ve hukuksuz gözaltıların karşısındayız!

0

Türkiye bu sabah yeni bir operasyona uyandı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da arasında bulunduğu 100’ün üzerinde kişi hakkında “suç örgütü, rüşvet, dolandırıcılık, ihaleye fesat karıştırma” gibi suçlardan gözaltı kararı verildi. Savcılık tarafından yapılan açıklamada ise “kent uzlaşısı” üzerinden “terör örgütü” kapsamında soruşturma yapıldığı ifade edildi.

Dün İmamoğlu’nun diplomasının hukuksuz bir şekilde iptal edilmesi, iktidarın demokratik teamüller içinde mücadele etmeyeceğini bir kez daha teyit etmişti. Bu süreç aynı zamanda, meşruiyetini sandıktan aldığını iddia eden Tek Adam rejiminin meşruiyet zemininin ne denli aşındığının da bir göstergesi.

Tek Adam rejiminin bu antidemokratik saldırısının karşısında, seçme ve seçilme hakkı gasp edilmeye çalışılan emekçi halkımızın yanındayız.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak bir kez daha vurguluyoruz: Mevcut rejim altında en temel demokratik hak ve özgürlüklerimizin savunusu birleşik bir mücadele hattının örülmesini zorunlu kılıyor.

Gözaltılar derhal serbest bırakılsın!

Kayyum rejimine ve keyfi gözaltılara hayır!

Seçme ve seçilme hakkının gasp edilmeye çalışılmasına hayır!

İşçi Demokrasisi Partisi

19 Mart 2025

Okurken çalışmak zorunda kalmamak için mücadelede birleşelim!

0

Recep Tayyip Erdoğan, 23 Şubat tarihinde AKP’nin 8. Olağan Büyük Kongresi’nde yaptığı konuşmada Türkiye Yüzyılı Reform Programı kapsamında 41 maddelik ekonomik yol haritasını açıklamıştı. Bu maddeler arasında özellikle bir tanesi bilhassa üniversite öğrencilerini ilgilendiriyordu: Yükseköğretim sisteminde revizyona giderek üniversitelerin şehirlerle bütünleştiği, üretim süreçlerine aktif katıldığı yeni bir modelin ilanı.

Eğitim kurumlarının “üretim süreçlerine aktif katılmasının” tam olarak ne anlama geldiğine ve öğrenciler açısından ne gibi sonuçlarının olduğuna, satırlarımızda sıkça yer verdiğimiz yasal çocuk işçilik merkezleri olan MESEM’lerden aşinayız. MESEM’lerde lise öğrencileri iş öğrenmesi ve deneyim kazanması kılıfıyla sermayenin doyumsuz kâr hırsına terk ediliyor, her gün iş cinayetlerine kurban gidiyor ve denetimsizlik altında çalışıyorlar. Öğrenciler bir kez MESEM’e kayıt yaptırdıklarında açık öğretime geçerek eğitimden kopmadıkları sürece okul değiştiremiyor. Sözün özü, MESEM’lerdeki öğrencilerin kaderleri ya eğitim sürecinde ucuz ve güvencesiz işçi olmak ya da eğitimden koparılarak ucuz ve güvencesiz işçi olmakta ortaklaşıyor.

Dolayısıyla “üniversitelerin üretim süreçlerine aktif katılımından” bahsedildiği zaman, bunun gerçek anlamının üniversite öğrencilerini geçici, örgütlenme hakkı olmayan ucuz işgücü olarak kullanmak olduğunu tahmin etmek çok da güç değil. Nitekim 4 Şubat tarihinde açıklanan İŞKUR Gençlik Programı birebir bu amaca hizmet ediyor. Bu program ile devlet üniversitesi öğrencileri haftanın 3 günü 7,5 saatlik mesailer ile; normal şartlarda üniversite emekçilerinin çalıştığı alanlarda, üniversitede çalışan en düşük maaşlı memurun aldığı ücretin yarısına istihdam edilecek. Kamu Tasarruf Tedbirleri kapsamında, üniversite emekçilerinin servislerine bile göz dikildiği, kamu emekçilerinin özlük haklarının düzenli olarak geriletildiği ve 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’na tabi emekçilerin sözleşmeli personel haline getirilmek istendiği bir süreç yaşanıyor. Bu saldırılar düzleminde, üniversitelerde geçici olduğu için kadro talep etmeyecek, örgütlenme hakkı olmayan ve ucuz işgücü haline getirilmiş öğrencilerin kamu emekçilerinin yerine ikame edilmesini öngören bu programın zamanlaması şüphesiz tesadüf değil.

İŞKUR Gençlik Programı, bir istihdam programı olmasının yanında Türkiye’de eğitim sisteminde köklü bir dönüşüme de işaret ediyor. Bu dönüşüm en berrak haliyle programa başvuru şartlarından hane geliri şartında ifadesini buluyor. Hane geliri şartı normalde üniversite öğrencileri olarak gereksinim bursu başvurularında gördüğümüz bir madde, halbuki burada emek gücümüzü satarak para kazandığımız bir “iş ilanında” karşımıza çıkıyor. KYK burslarının okul yemekhanesinden 3 öğün beslenmemize bile imkân vermeyecek kadar düşük miktarda olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda karşımıza çıkan tablo şu: Artık burs diye bir şey yok. Artık her bir üniversite öğrencisinin gerçekliği haline gelen okurken çalışma zorunluluğu çözülmeyi bırakın bizzat devlet politikası haline gelmiş vaziyette.

Kamusal eğitim almanın tek yolunun okurken bir yandan çalışmak oluşunu kabul etmiyoruz. Üniversite eğitimimizi nitelikli bir biçimde sürdürebilmemiz için KYK bursu asgari ücretin en az üçte ikisine yükseltilmeli ve burslarımıza üç ayda bir enflasyon oranında otomatik zam yapılmalıdır. Bununla beraber okullarımızda nitelikli ve ücretsiz yurt ve yemekhanelerin bulunması en doğal hakkımız.

Elinizi soframızdan çekin! İşçi ücretleri ve emekli aylıkları derhal artırılsın!

0

Ülke tarihinin en büyük ekonomik yıkımı derinleşerek sürüyor. İktidar ve patronlar, sorumlusu oldukları ekonomik krizi biz emekçilere fatura etmeye devam ediyor. Patronlar kârlarına kâr katmaya devam ederken emekçilerin ellerindeki ekmek her geçen gün daha da küçülüyor.

Asgari ücrete yapılan yüzde 30 oranındaki zam üzerinden henüz bir ay geçmişken asgari ücret açlık sınırının altında kaldı. Düşük ücret politikası sadece asgari ücretlileri değil tüm emekçileri ve emeklileri yoksullukla mücadeleye itiyor. İktidarın “enflasyonun nedeni işçi ücretleri” yalanı üzerinden uygulamakta olduğu ücretleri baskılama politikası halihazırda asgari ücreti ortalama ücret haline getirdi. Kamu, özel sektör, mavi yaka, beyaz yaka, emekli, emekçi fark etmeksizin toplumun geniş kesimleri hayat pahalılığı, alım gücünün düşüşü, gelir dağılımındaki adaletsizlik ve gerçek enflasyon ile iktidar ve patronların paravan enflasyonu arasındaki uçurum altında eziliyor.

Şubat ayıyla birlikte zamlı ücretlerini alan işçiler, 2025 yılının en yüksek aylık gelirine ulaşmanın getirdiği geçici bir rahatlama hissetse de, bu tablonun sürdürülebilir olmadığının farkında. Vergi dilimleri nedeniyle her ay işçilerin eline geçen miktarın azalacak olması ve ücretlere ara zam yapılmayacağının iktidar tarafından ısrarla vurgulanması, gerçek tabloyu gözler önüne seriyor. Orta vadeli planlarıyla elde kalan kırıntılara dahi göz diken iktidar ve patronların, 2025 yılı için işçi sınıfına ve emekçilere reva gördüğü şey, daha fazla yoksulluk ve daha fazla yoksunluk.

Tablonun patronlar ayağıysa biz emekçilerinkinin tam tersi. İktidarın ekonomik saldırı ve yağma politikalarının alameti farikası belli: Krizi emekçi sınıfları baskılamak için kullan, sermaye sınıfının kârlarını garanti altına al, tüm kaynakları onlara akıt. Sonuç mu?

Türkiye’de ücretlilerin milli gelirden aldığı pay ülke tarihinin en düşük seviyesine geriledi! Ama dolar milyonerlerinin sayısı katlanmaya devam ediyor. En zengin yüzde 10 ülke gelirlerinin yüzde 55’ini kontrol ederken, en yoksul yüzde 50’nin tüm gelirlerden payı yalnızca yüzde 10! Ama yine de en çok vergi biz emekçilerin cebinden çıkıyor!

İktidar; temsil ettiği sınıfla, patronlarla ittifak halinde, işçi sınıfını ve tüm emekçi kesimleri sefalete mahkûm ediyor.

Bu da yetmezmiş gibi, kendi yasalarını dahi uygulamaktan imtina ediyorlar. Bu tablo karşısında, ücretleri ve daha iyi çalışma koşulları için anayasal haklarını kullanarak sendikalaşan işçilerin mücadeleleri patron-iktidar işbirliği ile sindirilmeye çalışılıyor. İktidar ve patronlar kendi sınıf dürtüleriyle hareket ediyor. En çok korktukları şey, bu ekonomik enkazdan işçi sınıfının örgütlenerek çıkması.

Haklı oldukları tek konu da bu zaten. Sermaye sınıfının topyekûn saldırısı karşısında, işçi sınıfının yegâne çıkışı bir araya gelmek, birlik olmak ve örgütlü kalmak.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak, bu tabloyu tersine çevirmenin tek yolunun işçi sınıfının birliğini sağlamak olduğuna inanıyoruz. Bunun yolu ise, emekçilerin acil talepleri etrafında birleşerek, bu saldırı ittifakına karşı Emek İttifakı’nı inşa etmekten geçiyor. Bu doğrultuda tüm işçi sınıfını, emekçileri, sendikaları, sınıf örgütlerini ve sosyalistleri insan onuruna yaraşır bir yaşam için, taleplerimiz için örgütlenmeye, mücadelemizi birleştirmeye davet ediyoruz!

  • Ücretlere ve emekli aylıklarına üç ayda bir gerçek enflasyon oranında otomatik zam!
  • Tüm ücretler ve emekli aylıkları yoksulluk sınırının üzerine çıkarılsın!
  • Zenginlerden artan oranlı servet vergisi alınsın!
  • Yap-İşlet-Devret projeleri tazminatsız kamulaştırılsın!
  • Dış borç ödemeleri durdurulsun!
  • Sendikalaşma önündeki engellere son!

Zehir politikası: metil alkol

0


Her yeni yıl, yeni bir başlangıç umuduyla kendimize verdiğimiz sözlerle gelir. Ancak bu sözlerin çoğu, bir önceki yıldan, hatta daha eskilerden kalmadır ve genellikle gerçekleşmez. Üstelik sonraki yıllarda bu sözlerin gerçekleşmeyeceğini bile bile, yine de onlardan vazgeçmeyiz. Türkiye’de ise durum bambaşka bir trajediyi gözler önüne seriyor: sahte içki zehirlenmeleri. Her yıl bu konuyla ilgili iyileşme sözleri veriliyor, fakat sorun bir türlü çözülmüyor; hatta iyileştirilmesi istenmiyormuş gibi giderek daha da kötüleşiyor. Rakamlar, bu trajedinin boyutlarını çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. İstanbul’da, sadece 1 Ocak’tan bu yana sahte içki tüketimi nedeniyle 124 kişi hayatını kaybetti, 230’dan fazla kişi ise hastanelere başvurdu. Ankara’da ise 3 Mart itibarıyla 81 kişi aynı nedenle yaşamını yitirdi.  

Bu zehirlenmelerin temel nedeni metil alkol. Tehlikeli bir madde olan metil alkolün kimler tarafından üretildiği ve satıldığı bilinse de, devlet ve hükümet yetkilileri bu konuda herhangi bir adım atmıyor. Daha da kötüsü, halkın yanında olması beklenen Ankara Valisi, bir basın toplantısında mağdurları neredeyse suçlayıcı bir tavır sergiledi. Peki, metil alkol nedir ve bu soruna karşı ne yapmalıyız? Gelin, meseleyi adım adım inceleyelim.

Metil alkol nedir?

Metil alkol, ya da diğer adıyla metanol, renksiz, yanıcı ve son derece zehirli bir alkol türüdür. Endüstride çözücü, antifriz ve yakıt gibi alanlarda kullanılır, ancak insan tüketimine asla uygun değildir. Vücuda alındığında, karaciğerde formaldehit ve formik asit gibi toksik bileşiklere dönüşerek sinir sistemine ve iç organlara ciddi zararlar verir. Küçük miktarlarda bile körlüğe, böbrek yetmezliğine ve merkezi sinir sistemi hasarına yol açabilir. Yüksek dozda tüketildiğinde ise koma ve ölüm kaçınılmaz hale gelir. Ancak bu toksik etki, metil alkolün saf halde ve etil alkol olmadan bulunması durumunda ortaya çıkar. Evde üretilen içkilerde böyle bir tehlike yoktur; şimdi bunun nedenini açıklayalım.

Evde üretim mi suçlu?

Sahte içki zehirlenmelerinin evde yapılan içkilerden kaynaklandığına dair yaygın bir yanılgı var. Ancak gerçek şu: Metil alkolün ölümcül seviyelere ulaşması, yalnızca endüstriyel üretimle ve bilinçli bir müdahaleyle mümkündür. Evde fermente edilen içkilerin damıtılmasıyla toksik düzeyde metil alkol oluşması imkansızdır. Örneğin, 1000 birim şarapta yaklaşık 120-150 birim etil alkol bulunurken, metil alkol miktarı yalnızca 0.2 birim civarındadır. Metil alkolün zehirli olabilmesi için saf halde ve etil alkol içermemesi gerekir. Çünkü etil alkol, karaciğer tarafından işlenirken metil alkolün metabolize edilmesini engeller ve onun vücuttan atılmasını kolaylaştırır. Dolayısıyla, bu ölümler evde üretimden değil, sahte ve denetimsiz içkilerden kaynaklanıyor.

Vergi ile cezalandırma

Peki, bu sahte içki sorunu neden büyüyor? Cevap, büyük ölçüde hükümetin vergi politikalarında yatıyor. Son yıllarda alkollü içecekler üzerindeki Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) artışları, halkı ekonomik olarak baskı altına alan bir araca dönüştü. 2010’da alkolden alınan ÖTV, toplam vergi gelirlerinin %1,33’ünü oluştururken, 2024’te bu oran %0,98’e geriledi. Ancak nominal değerlerdeki artış çarpıcı: 2023’te 68,9 milyar TL olan alkol ÖTV’si, 2024’te 104,9 milyar TL’ye yükseldi. Bu, halkın cebinden daha fazla para çıktığını gösteriyor. Hükümetin doğrudan gelir vergisi yerine dolaylı vergilere ağırlık vermesi, özellikle düşük ve orta gelirli kesimleri vuruyor. Yüksek vergiler nedeniyle yasal içkiler pahalı hale geldikçe, insanlar sahte ve tehlikeli alternatiflere yöneliyor. Bu durum, ekonomik baskının bir cezalandırma mekanizmasına dönüştüğünü açıkça ortaya koyuyor.

Ne Yapmalı?

Alkol üzerindeki fahiş vergilendirme, halk sağlığını korumaktan çok, ekonomik darboğazın faturasını emekçilere kesmenin bir yolu haline geldi. Devletin dolaylı vergilere dayalı gelir politikası, geniş kitleleri yoksullaştırırken, vatandaşların güvenli ve yasal yollarla içki tüketme hakkını da elinden alıyor. Her geçen gün hem maddi hem de manevi baskı artarken, toplum sağlığını koruyacak yapısal çözümler bir türlü önceliklendirilmiyor. Devlet ve hükümetin bu soruna kayıtsız kaldığı ortada. Peki, çözüm ne? Bu cezalandırıcı politikalara karşı hep birlikte sesimizi yükseltmeli ve yetkilileri geri adım atmaya zorlamalıyız. “Biz dikkatliyiz, bize bir şey olmaz” diye düşünebiliriz, ama gerçek şu ki durum kritik bir noktada ve hiç kimse güvende değil.

Sonuç olarak, sahte içki zehirlenmeleri Türkiye’de her yıl tekrarlanan bir trajedi olmaktan çıkmalı. Metil alkolün tehlikesi açık, evde üretimin masumiyeti ortada, vergi politikalarının yıkıcı etkisi ise inkar edilemez. Bu sorunu çözmek için bireysel dikkat yetmez; birlikte bir duruş ve köklü bir değişim şart. Aksi halde, her yeni yıl bu umutsuz döngüyü yeniden yaşamaya mahkumuz.

Esnek ve güvencesiz kadın istihdamına tam gaz devam!

0

“Ev kadınlarına cep harçlığı çıkarma imkânı”, “Kadına evde maaşlı iş”, “Ev kadınlarına evde çalışma devrimi”… Hükümetin duyurduğu Yeni Nesil Çalışma Projesi basında böyle başlıklarla yer aldı. Proje kapsamında ev kadınları 10 ay süreyle belirli işkollarında evden çalışıp ayda 15 bin TL kazanacaklar. Aslında demek istedikleri şu: “Kadınlara müjde! Esnek ve güvencesiz kadın istihdamına tam gaz devam!”

Erdoğan, şubat ayındaki 2025-2028 Ulusal İstihdam Stratejisi tanıtım toplantısında son 1 yılda 1,1 puan artırdıkları kadın işgücüne katılma oranı ve 1 puan yükselttikleri kadın istihdam oranı ile övündü. Bu “1” puan ne övünülecek bir gelişmedir ne de yeterlidir. Cinsiyet Eşitliği İzleme Derneği (CEİD) Yönetim Kurulu Başkanı ve Kadın Emeği Çalışan Feminist Araştırmacılar (KEFA) üyesi Prof. Dr. Gülay Toksöz, kadın işsizlik oranının 2014 sonrasında artış eğilimine girdiğini aktarıyor. DİSK-AR’ın İşsizliğin Görünümü Raporu verilerine baktığımızda geniş tanımlı kadın işsizlik oranının Ocak 2014’te yüzde 23,4 iken Aralık 2024’te yüzde 37,2 olduğunu görüyoruz. Kasım 2024’te ise yüzde 38,3’e ulaşarak tarihi seviyeye çıkmış. Yani AKP iktidarında kadın işsizliği artmış.

Aynı toplantıda Erdoğan, kadınların işgücüne dahil edilmesini desteklemek amacıyla iş-yaşam dengesi politikalarının yeniden belirleneceğini aktardı. Platform işleri gibi “uzaktan, kısmi ve geçici süreli işlerle kadın-erkek fırsat eşitliğini sağlama ve iş-özel yaşam dengesini gözeten düzenlemeler yapma” hedefi Orta Vadeli Program’la ortaya konmuştu. Kadınların iş hayatına eşit şekilde katılamamalarının başlıca nedenleri arasında bakım yükümlülüğü varken kadınlara sundukları seçenek yine evde kalmaları, eve ancak ikincil veya ek gelir getirmeleri, ucuz işgücü olmaları. “Evden çalış, çalışma saatlerini kendin ayarla, cep harçlığını çıkar,” deniyor ki kadınlar ev işlerine, hasta-çocuk-yaşlı bakımına karşılığını almadan devam edebilsinler, çifte sömürü sürekli kılınabilsin. İş-yaşam dengesiyle kastettikleri bu olsa gerek, ne de olsa Aile Yılı’ndayız!

Proje için sıfır saat sözleşmeleri, mikro işler, dijital platform çalışması gibi yöntemler incelenmiş. Bu yöntemlerin anlamı güvencesizliğin sınırlarının genişletilmesi, sendikasızlaşma ve sömürünün katlanması demek. Keza Türkiye dahil tüm dünyada yaygınlaşan platform ekonomisinin kadınlar üzerindeki yansıması da toplumsal cinsiyet temelli işbölümüne göre istihdamın devam etmesi ve ücretsiz emeğin yoğunlaşması şeklinde oluyor. Hükümetin kadınlara uygun gördüğü yeni nesil çalışma modelleri bu. Elbette bu durum OVP ile yaygınlaşan esneklik, güvencesizlik ve hak gasplarından, kısacası rejimin emek düşmanı politikalarından bağımsız değil. Fakat kadınların iş hayatında eşitsiz koşullarda yer alabiliyor olmaları, eşitliği sağlayacak politikalar ve uygulamalar gerektiriyor.

Yeni nesil adı altında aynı sömürünün dayatılmasını kabul etmiyoruz. Kadınların iş hayatına eşit şekilde katılabilmelerinin yolu ev ve bakım işlerinin kamulaştırılması, kadınlara yönelik istihdam ayrımcılığının sona ermesi, eşdeğer işe eşit ücret, ILO 190 dahil şiddete ve tacize yönelik koruyucu ve önleyici mekanizmalar ve kadınları eve hapseden değil güçlendiren sosyal politikalardır.

Lüks tüketimin kaynağı ödenmeyen vergiler!

0

Türkiye’de vergiyi kim ödüyor? Evet, kağıt üzerinde tüm mükellefler! Peki ama kim gerçekte ne kadar ödüyor? TEPAV’a göre 2024 yılında her yüz liralık verginin 65 lirasını işçi ve esnaf ödemiş. Hatta gelir vergisi baz alındığında her 100 liranın 93 lirasını işçiler ödemiş! Vergi dediğin bütün kamusal harcamanın temel kaynağı. O kaynağın da kaynağı işçiler ve emekçiler!

Hani emekli hazineyi sömürüyor, “yüksek” işçi ücretleri ekonomiyi batırıyor vs. diyorlar ya! Arkadaş para işçinin emekçinin zaten! Kimin parasını kime karşı kullanıyorsunuz? 1,5 trilyon liralık gelir vergisinin 1,4 trilyonunu ücretli çalışanlar ödemiş. Neredeyse gelir vergisinin tamamı!

Buna mukabil asgari ücret şimdiden açlık sınırının altına düştü. Temmuzda ara zam olmayacak deniliyor. İşçi yıl sonunu nasıl getirecek? Milyonlarca emekli asgari ücretin de altında aylık alıyor. Bakanlığın bizzat kendi verdiği rakama göre üç milyonun üzerinde emekli en düşük aylık olan 14 bin 469 lirayı alıyor. Üstelik kök maaşlar bundan daha da az. Destek ile 14 bin küsura tamamlanıyor.

BİSAM’ın verilerine göre tek başına yaşayan bir kişi için dahi yoksulluk sınırı 35 bin lira. Asgari ücretliler, emekliler nasıl hayatta kalacak? Üstelik işçi de emekli de doğrudan/dolaylı vergi ödemeye devam ediyor. Çok açık ki hem asgari ücret hem emekli aylığı yoksulluk sınırının üzerine çıkmalı, hem de işçinin, emeklinin üzerindeki vergi yükü kaldırılmalı.

Vergide adaletin ilk adımı şu an yüzde 70 düzeyinde olan dolaylı verginin en az OECD ülkelerindeki yüzde 30 oranına indirilmesidir. İkinci adım çok kazanandan çok vergi almayı sağlayacak doğrudan verginin artırılması ve indirim, iltimas vs. kıyaklar uygulamaksızın etkin tahsilidir.

Milyonluk kazanca, milyarlık servete sahip olan zenginlerin çalışanlar kadar dahi vergi vermemesi kabul edilemez. Dünya yıkılsa en lüks araç ve konut satışlarının yükselmeye devam etmesi boşuna değil. Türkiye’de 2024 yılında lüks araç satışı yüzde 7,2 artarak 118 bin adete ulaşmış. Lüks tüketimin kaynağı ödenmeyen vergiler. Çok açık ki yüksek enflasyonla mücadelenin de, gelir dağılımındaki eşitsizliğin de kaynağında vergide adaletsizlik var. Vergide adalet için servet vergisi ve gelire oranlı vergi şimdi değilse ne zaman?

Santorini’den İstanbul’a, depreme karşı ne yapmalı?

0

Ege Denizi’ndeki Santorini Adası’nda birbirini takip eden depremlerin ardından Güney Ege’deki yeni volkanik aktivite endişelere yol açtı. Bu endişelerin birden çok yansıması varken, acısı hâlâ taze ve yaraları hâlâ açık olan 6 Şubat depremlerinin de deneyimi ile Ege kıyıları ve İstanbul yeniden kaygı ve karamsarlığa boğuldu.

Alınmayan tedbirler, yapılmayan denetimlerle on binlerin ölümüne şahit olduk. Şu anda ise sorumlu müteahhitlerin bir bir tahliye edildiğini acı içerisinde görüyoruz. Öte yandan hükümete öylesine büyük bir güvensizlik söz konusu ki halk deprem ile sismolog, pandemi ile enfeksiyon uzmanı, Grand Kartal Oteli yangını ile beraber yangın danışmanı haline gelmişti. Geldiğimiz noktada Santorini’deki volkanik aktivitenin ardından Türkiye’deki volkanik dağları yeniden inceleyip aktif olanların hangi kara yollarına yakın olduğunu öğrenmeye çalışan arkadaşlarıma dahi şahit oldum.

Bu noktada bir not düşmeliyim. Zaten yeterince kaygı ile yaşıyoruz, bir yenisi eklenmesin. Takip ettiğim jeofizikçiler içerisinde Türkiye’de ciddi bir volkanik hareket bekleyen bir uzman ile karşılaşmadım. Ayrıca bildiğim kadarıyla Türkiye’nin en genç volkanı olan Kula’daki magma odalarını 12 bilim insanı bir risk beklemeksizin, yalnızca araştırma adına 15 sismometre ile takip ediyor. Türkiye’de işçi emekçilerin kaygılanmak için geleceksizlik, yoksulluk, deprem vb. onlarca kaygısı varken göründüğü kadarıyla bunlara bir volkanik kaygıyı eklemeye gerek yok.

İstanbul depremi

Santorini ile yeniden gündeme gelen İstanbul depremi kaygısı tüm önemine rağmen, Türkiye’nin başka stres yüklü gündemleri ile çoğumuzun bilinçdışına itildi. Ancak söz konusu işçinin, emekçinin, eşimizin, dostumuzun hayatı olduğu için bizim hiçbir şeyi tamamen unutma şansımız yok.

İstanbul Tabip Odası ve İstanbul Barosu’nun düzenlediği “Marmara-İstanbul Depremi, Bizi Neler Bekliyor?” başlıklı 2. Kongre kapsamında 7-8 Aralık 2024 günlerinde, “Depreme Bağlı Afetlerin Çevresel Etkileri” başlıklı bir sunum yapmak üzere İstanbul Barosu’nda idim. Yapılan sunumlar genel olarak depremlerden bir ders çıkarılmadığını vurgularken öte yandan da hazırlıksız olunduğuna işaret ediyordu. Ancak bu hususta “Deprem, Afet ve Kent Mimarisi” başlığı altında sunum yapan mimar Mücella Yapıcı, sorunun depreme karşı hazırlıklı olunması ile sınırlı olmadığını, (Bağdat Caddesi’ndeki inşaat faaliyetlerini işaret ederek) deprem olmadan da bir yıkımın yaşandığını anlattı. Öyle ki rantın yüksek olduğu bölgelerde güçlendirme yapılması gayet de mümkün olan binalar kat artışı sayesinde müteahhitlerin ağzını sulandırıyor ve çok sayıda örnekte sağlam binalar “kentsel dönüşüm” adı altında yıkılıyor.

Buradan hareketle anlatmaya çalıştığımız şey şu: Evet, depremden korkuyoruz ancak yıkım depreme kadar durmuyor. Türkiye’deki sermaye birikim modeli öylesine inşaata dayalı ki, depremin adını kullanarak yaratılan yıkım şimdiden çok ciddi bir seviyeye ulaşırken, buradaki “kentsel dönüşüm” halkı depreme karşı korunaklı bir hale getirmiyor.

Türkiye’nin sermaye birikim modeli, hayatın her parçasından işçi ve emekçilere, yoksullara ağır bir yıkım biçiyor. Bu sebeple, kaygılanmayı bir kenara bırakıp neyi talep etmemiz gerektiğini anımsamamız ve buna sarılmamız gerekiyor.

Yaklaşan İstanbul depremi hakkında çok konuştuk, çok yazdık. Her daim aklımızda kalması gereken, bizleri depreme dayanıklı, sağlıklı konutlarda yaşatabilecek olan talebimiz şu olmayı sürdürüyor: Tüm inşaat, enerji ve maden şirketleri derhal kamulaştırılsın! Buradan elde edilen kaynaklarla sağlıklı, depreme dayanıklı yapılar toplumun ihtiyaçları gözetilerek inşa edilsin.

Suriye’de mezhepçiliğe hayır! Alevi katliamının tüm sorumluları yargılanmalıdır!

0
Şam'da katliamlara ve güvenlik güçlerine saldırılara ilişkin bir protesto. Dövizlerde yazanlar: "Ben Suriyeliyim, şiddeti reddediyorum, hesap sorulmasından yanayım", “"Suri‌ye hepimiz i‌çi‌ndi‌r, başkası i‌çi‌n deği‌l, öldürmek i‌çi‌n deği‌l.", "Suriyelinin kanı Suriyeliye haramdır", "Ne siviller ne de güvenlik görevlileri hedef olmamalı"

Suriye’nin Lazkiye ve Tartus bölgelerinde çoğunluğu masum Alevi siviller olmak üzere binden fazla insan hayatını kaybetti.

HTŞ’den müteşekkil yeni Şam yönetimi Alevilere yönelik mezhepçi katliamı yalnızca Esad’a bağlı silahlı gruplara yönelik operasyonların bir parçası gibi göstermeye çalışsa da gerçekliğin böyle olmadığı aşikâr.

Katliamcı grupların çekinmeden kayıt altına alarak yayınladığı videolar ve bölgeden birinci ağızdan aktarılan bilgiler Alevilerin seçilerek, hedef gözetilerek katledildiğini, ailelerin toplu halde yok edildiğini zaten kanıtlıyordu.

Geçiş hükümetinin devlet başkanı ilan edilen HTŞ lideri Ahmet Şara olaylar için araştırma komiteleri kurduğunu açıkladı. Katliamın “resmi güvenlik görevlisi” statüsü verilmiş HTŞ’den mürekkep güçlerin de katılımıyla gerçekleştirildiği ortadayken bu araştırma komiteleri hiç kimseyi ikna etmeyecektir.

Hem tüm suçluların tespit edilip yargılanabilmesi hem de Aleviler dahil bölgedeki tüm sivillerin can ve mal güvenliğinin sağlanabilmesi için araştırma komitelerinin mevcut hükümetten bağımsız bir şekilde çalışması sağlanmalı, katliamda payı veya ihmali olanlar bu komitelerde kesinlikle yer almamalıdır.

Bir diğer önemli boyut ise, eski rejimin katliamlardan ve işkencelerden sorumlu kişilerinin çok dikkatli, seçici ve aynı zamanda hızlı ve adil bir şekilde yargılama süreçlerinin gerçekleştirilmesidir. Eski rejim ile Alevi toplumunu eşitleyen mezhepçi kışkırtmalara asla geçit verilmemelidir. Bu adımlar ise ancak Suriye halkının bu hedefler doğrultusunda seferber olmasıyla gerçekleşebilir.

Bu çerçevede, Şara yönetimiyle Suriye Demokratik Güçleri ve Dürzi toplulukları arasında varılan anlaşmalar, ulusal ve dinsel azınlıkların tanınması ve haklarının güvence altına alınması yönünden olumlu sayılabilecek olmakla birlikte asla yeterli değildir.

Ulusal ve dinsel azınlıkların haklarının gerçekten garanti altına alındığı, Alevi katliamının sorumlularının cezalandırıldığı, eski rejimin suçlarının yargılandığı bir politik süreç Suriye emekçilerinin ve ezilen halklarının aktif katılımıyla hayat bulacak bir Kurucu Meclis’le sağlanabilir.

Bu bağlamda, rejimin yıkılmasının ardından Şara önderliğinin seçimleri erteleyerek politik iktidarı gasp etme girişimi karşısında, Kurucu Meclis’in toplanması için serbest seçimlerin gerçekleştirilmesi talebi aciliyet kazanmaktadır.

Bu zorlu görevler, Suriye halkının politik seferberliğinin güçlenmesi, halkın yerel örgütlenmelerinin yeniden yaygınlaşması ve Suriye solunun hakiki bir politik seçenek olarak ortaya çıkmasıyla gerçeklik kazanabilir.

ABD’de yeniden Trump dönemi

0

Donald Trump bir dönemlik aranın ardından geçtiğimiz kasım ayında tekrar ABD başkanı seçildi. Ocak ayında göreve başlayan Trump’ın ilk icraatı ve söylemleri beklendiği gibi epey sansasyonel oldu.

Trump bugünün küresel sağ siyasetinin sembol isimlerinden birisi. Kendisi de bir iş adamı olan Trump’ın büyük şirketlerle doğrudan sıkı ilişkileri var. Cinsiyetçi, ırkçı ve göçmen düşmanı bir söyleme sahip. Burjuva diplomasi dilinde pek alışık olmadığımız bir söylem ve retorikle hareket ediyor.

Trump’ın söz konusu alaycı retoriği ile pratikte yapacaklarının doğrudan örtüşmediği açık. Yoksa çoktan bir savaşın içine girmiştik. Zira Kanada’dan Panama’ya kadar genişleme hayalleri anca savaşla gerçekleşebilir gibi görünüyor. Öte yandan bu saldırgan, şımarık ve sağcı retoriğin arkasında yatan belli hedefler de mevcut. Başta ABD’li finans ve bilişim oligarşisi olmak üzere egemen sınıfın -Bonapart misali ortada duran ve esnek bir hareket alanı bulunan- bir temsilcisi olarak bu sınıfların çıkarlarını korumakla mükellef. Kullandığı retoriğin asıl muhatabı ise ekonomik krizden doğrudan etkilenen işçi sınıfı ve geniş yoksul kesimler. Bir yandan söylem olarak bu kesimlerin rızasını kazanırken öte yandan Amerikan sermaye sınıfının çıkarlarını korumaya çalışıyor.

Trump, egemen kesimlerin çıkarlarını savunurken bir yandan da mevcut ekonomik yıkımın reçetesini göçmenlere, siyahlara, translara kesmek istiyor. Göçmenlerin toplu olarak sınır dışı edileceğine dair iddialarda bulunuyor. Aile kurumunu ve dini grupları destekliyor. Emperyalist politikalarının mantıksal sonucu olarak Filistin’e göz dikiyor, Gazze’yi yeniden yapılandırmaktan söz ediyor. Siyonizme açıktan destek vermeye devam ediyor.

Trump’ın söylemleri ve politikaları ciddi çelişkiler de barındırıyor. Bir yandan bilişim tekellerinin doğrudan desteğini alırken öte yandan onların çıkarlarıyla çatışan hamleler yapıyor. Örneğin Çin’e dönük yaptırımlar… ABD ve Çin arasındaki rekabetten dolayı Çin’den gelen ürünlere yüksek gümrük vergileri getirmek Trump’ın uzun zamandır gündeminde. Ancak bu vergiler Çin’de üretim yapan ABD menşeili şirketleri de (Trump’ı açıktan destekleyen Elon Musk’ınki dahil olmak üzere) olumsuz etkiliyor. Bunun yanında Çin’den yalnızca tüketim mamulleri değil, pek çok ara mal da ithal ediliyor. Bu da ABD’de üretim yapan ve Çin’den ara mal alan sanayici patronların çıkarına pek uymuyor.

Göçmen düşmanı politikalar da kendi içinde oldukça çelişkili. Bir yandan üretimin ABD’ye taşınmasını amaçlayan Trump, öte yandan kayıtdışı çalışmanın belkemiğini oluşturan göçmen emeğini dışlayacağını savunuyor. Bu durumun işçi ücretleri üzerindeki baskıyı hafifletebileceği göz önüne alındığında nasıl uygulanacağı bir soru olarak duruyor.

Trump’ın aşırı sağcı söylemleri bizi yanıltmamalı. Zira Trump’ın politikaları ile Biden ya da Obama dönemi politikaları arasında belli bir süreklilik de söz konusu. Özellikle emperyalist hegemonya için girişilen çabalar bunun göstergesi… Ancak Trump’ın yeniden iktidara gelmesiyle sağcı politikalarının güçlenerek süreceğini gözden kaçırmamak gerekiyor. Göçmenlerin, transların, kadınların düşmanca politikalarla ezilmesine karşı durmamız gerekiyor. Bunun yolu, Trump’ın önceki döneminde başını oldukça ağrıtan, George Floyd’un polis tarafından öldürülmesiyle başlayan büyük kitle seferberlikleri örneklerini takip etmekten geçiyor.

UTTS – iktidarın yeni geçim kaynağı

0

Günümüz ekonomi politikasına baktığımızda iktidarın yaratmış olduğu iç ve dış borçlar çalışanlar üzerinden ödenmeye çalışılıyor. Sermaye ve iktidarın çıkarları için harcanan paralardan dolayı oluşan cari açık ve borçları vergi yolu ile işçilere yükleniyor.

İktidar tarafından birçok yeni vergilendirme ve kazanç kapısı ortaya çıkarılıyor. 2024 yılında araçlar için ödenen motorlu taşıtlar vergisi (MTV) iki defa ödetilmişti. Bir kararla vergi iki katına çıkarılmış oldu. Enflasyona karşı çok düşük miktarda artış gören maaşlar için vergi dilimlerinde herhangi bir düzenleme yapılmayıp, açlık sınırında yaşayan insanlardan kesilen vergiler arttırılmış oldu.

Şimdi de yeni bir para kaynağı çıkarıldı, ulusal taşıt tanıma sistemi (UTTS). Bu düzenleme akaryakıt kullanımında kayıt dışı ekonomiye karşı alınan bir güvenlik önlemi olarak piyasaya sürüldü. Öncelikle ticari araçlarda kullanıma sokulan bu cihazın, sıfır araçlar için 1 Temmuz 2025 tarihinden itibaren zorunlu hale geleceği açıklandı. Kademeli olarak kullanımda olan araçlarda da zorunlu hale getirileceği düşünülüyor. Yeni çıkarılan bu sistemin amacı başta vergi indirimi için gider olarak kullanılan akaryakıtın kontrol altına alınması gösteriliyor. Peki uzun vadede neler olacak? Sıfır araçlara da takılma zorunluluğunun başlayacak olması ileride bütün araçlarda olması gibi bir durum doğurabilir.

Peki bunun maliyeti nedir? Masrafı kime ait olacak? Tek sefer almak yetecek mi?

2025 yılı için cihazın ücreti 2.326.21 TL + KDV (cihaz ücreti 1.413.72 TL+ KDV, yetkili servis montaj hizmet bedeli ise 912,492 TL + KDV) olarak belirlenmiş. Bu işlemlerin ve sürecin yürütülmesi için hızlı ve gizli bir ihale yapılmış ardından yandaş bir firmaya verilmiş. Firma ile ilgili bilgilere ulaşmak pek kolay değil çünkü firmanın internet sitesi bile bulunmuyor. İhaleyi alan firmanın yıllardır zarar açıklıyor olduğu iddialarının da olduğuna bakılırsa, ihale adrese teslim yapılmış gibi duruyor. İktidar ve ihale sahiplerinin cebine her yıl milyarlarca TL para girecek gibi görünüyor.

Bu ödemeleri yapıp UTTS kullanmaya başlamak yeterli oluyor mu? Aracı satmak istediğinizde takılmış olan aparat iptal ediliyor yani çöp oluyor. Alıcı kişi bütün masrafları sıfırdan yapmak zorunda kalıyor. Yani aslında iktidar için masrafsız ve sürdürülebilir bir gelir kaynağı oluşturulmuş oluyor. Bunlar gibi daha birçok kazanç kapısı oluşturulacağı bariz bir şekilde görülmekte. İktidar ve zenginler yaptıkları borcu işçilerin, emekçilerin sırtından ödeyecek ve daha fazla kâr edecekler.

Biz ise iktidarın bu politikalarına karşı dış borç ödemelerinin durdurulması ve vergilerin işçilerden değil zenginlerden alınması politikasını savunmalıyız. Aksi halde bu durum iktidar için geçim, bizim için yoksullaşma kapısı olmaya devam edecek.

Sopalardan sopa beğen siyaseti

0

31 Mart 2024 yerel seçimlerinde Özel ve İmamoğlu’nun başını çektiği CHP’nin ülkenin birinci partisi çıkması, 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde düzen muhalefetinin aldığı tarihsel yenilginin yarattığı moral bozukluğunu gidermişti. Hatta iktidarın uzun süredir elinde tuttuğu inisiyatifi artık kaybettiği ve iktidar için sonun başlangıcı yorumları yapılır olmuştu. Bununla birlikte, yerel seçimlerin üzerinden bir yıl geçmeden, ülkeye hakim ortam değişti. İktidar 2002’den bu yana defalarca görüldüğü gibi, içinde bulunduğu krizi atlatma fırsatı buldu. Seçimlerin ardından çok geçmeden Hakkari, Mardin, Batman ve Halfeti belediyelerine kayyum atayarak Kürt halkının siyasi iradesi bir kez daha yok sayıldı. CHP’nin kent uzlaşısı yoluyla belirleyip seçtirdiği Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in tutuklanmasıyla, rejimin antidemokratik saldırılarında yeni bir aşamaya geçildi. Gazeteci ve sendikacı tutuklamaları da bunu takip etti.

İmamoğlu’na yönelik usulsüz diploma soruşturması da bu sürecin önemli bir parçası. Seçimlerin ardından inandırıcı bir iktidar alternatifi haline gelemeyen ve yalpalayan CHP, iktidarı erken seçime zorlamak ve kendi içindeki tartışmalara son vermek için cumhurbaşkanı adayını belirlemeye girişti. Buna karşılık iktidar, öne çıkan siyasi figür olan İmamoğlu’na cumhurbaşkanlığı yolunu kapamak için harekete geçti. Muhalefetin en güçlü ismine karşı çıkarılan bu sopa, iktidarın rejimin sınırlarını demokratik alanın aleyhine adım adım genişletmek istediğini gösteriyor. Ayakta kalmak için iktidar ister istemez baskıyı ve sopanın şiddetini artırma ihtiyacı hissediyor. CHP başta olmak üzere muhalefetin baskılara karşı kararsız, özgüvensiz ve cılız tepkileri ise bırakın saldırıların püskürtülmesini sağlamayı, tam tersine mevcut iktidarı yeni saldırılarda bulunma konusunda oldukça cesaretlendiriyor.

Şüphesiz son aylarda yürütülen “Terörsüz Türkiye” projesi bu tabloda önemli bir yere sahip. Baskı rejiminin tarihsel bir tehdit olarak gördüğü Kürt siyasi hareketiyle yapılan görüşmeler, egemen sınıfın bazı kesimlerinin Ortadoğu’daki ihtiyaçlarını karşılamanın yanı sıra, aynı zamanda olası erken seçimlerde iktidarın devamlılığını sağlamak amacıyla mevcut iktidar ortaklığını genişletmeyi de hedefliyor. Kürt siyasi hareketinin mevcut iktidar-muhalefet blokları karşısında en azından tarafsız bir çizgiye çekilmesi, iktidarın seçimleri kazanması için önemli bir adım olacak. Baskı rejimi ile iktidar bileşiminin iç içe geçtiği bu dönemde, iktidarın korunması dolaylı olarak rejimin de bekasını garanti altına almasına hizmet ediyor. Ancak büyük tarihsel zorluklara sahip bu sürecin iktidar açısından başarıya ulaşması halinde bile, kendiliğinden bir demokratik açılım ve sopanın terkini beklemek gerçekçi olmaz.

İktidarın ve onun temsilcisi olduğu egemen sınıf kesimlerinin demokratik alanın genişlemesinde bir menfaatleri yok. Emekçi sınıf için kazanılacak her hak ve özgürlük, ekmek mücadelesini şiddetlendirecek ve patronların çıkarlarını zedeleyecektir. Dolayısıyla bu baskılara karşı koymanın yegâne yolu, rejime karşı örgütlü bir mücadeleden, emekçi halkın sosyal ve demokratik halklarını güvence altına alınacak bir anayasa için kitlesel seferberlikten geçiyor.

Alevi katliamlarının karşısında, Suriye halklarının onurlu yaşam mücadelesinin yanında

0

Geçtiğimiz perşembe günü, Esad destekçisi silahlı gruplar ile HTŞ önderliğindeki geçiş hükümetinin silahlı güçleri arasında şiddetlenen silahlı çatışmalar Lazkiye, Banyas, Tartus ve Cebele gibi Suriye’nin sahil bölgesinde, sivil Alevi halka dönük bir katliam ve pogroma dönüştü. Birçok kaynak henüz net bir rakam açıklayamasa da önemli kesimini sivillerin oluşturduğu, iki taraftan silahlı güçlerin de dahil olduğu, toplamda 600 ila 1500 kişinin yaşamını yitirdiği tahmin ediliyor.

Bu katliamın ana sorumlusu, Esad destekçisi silahlı gruplarla çatışmayı sivil halka dönük bir katliama dönüştüren geçiş hükümetinin silahlı güçleri ve yine geçiş hükümeti tarafından önü kesilmeyen ya da bilinçli olarak müsaade edilen mezhepçi, rövanşist gruplardır.

Alevi sivillere dönük bu katliamın tüm sorumlularının yargılanabilmesi, tırmandırılan mezhepçi gerilimin kalıcı bir şekilde sonlandırılabilmesi ise Suriye halklarının politik mücadelesini zorunlu kılıyor. Çünkü bu gelişmeler aynı zamanda, Esad hanedanlığının devrilmesinin ardından ülkede yaşanmakta olan geçiş sürecinin barındırdığı tehlikeleri de gözler önüne seriyor.

2011 yılında özgürlük ve onur talepleriyle, Esad diktatörlüğüne karşı başlayan halk isyanı rejim, bölge ülkeleri ve emperyalizm eliyle bir iç savaşa döndürülmüş ve yine bu odaklar eliyle mezhepçi çatışma kışkırtılmıştı. Bugün gelinen noktada, Esad rejiminin devrilmiş olması Suriye halklarının 2011’in taleplerine erişebilmesi adına önemli bir ileri adım olsa da iç savaş pratiğinin çok taze oluşu ve mezhepçi ayrımlar halen ciddi bir tehdit olmayı sürdürüyor.

Şara önderliğindeki “geçiş” hükümeti ise şu ana kadar “geçiş” sürecinde Suriyeli halkların, kadınların, lgbti+ların, ulusal ve dinsel azınlıkların taleplerindense kendi politik iktidarını süreklileştirme önceliği üzerinden hareket ediyor. Bu ise “geçiş” hükümetini denetimden ve kapsayıcılıktan uzak; ulusal, dinsel, mezhepsel gerilimi tırmandıran bir karaktere büründürüyor.

Yine son üç haftalık dönemde ciddi bir artış gösteren Esad destekçisi silahlı grupların eylemleri bu gerilimin tırmanmasında çok büyük bir paya sahip. Bu silahlı grupların eylemlerinin son üç haftada artış göstermiş olması ise tesadüf olmaktan uzak. Şara yönetimi kendi iktidarını pekiştirmeye çalışırken, Esad rejimi artığı bürokrasinin önemli bir bölümünü şu ana kadar yanına çekebildi. Ayrıca son dönemde, Esad oligarşisinin bazı güçlü kesimleriyle de uzlaşma çabası hız kazanmış durumda. Esadçıların önemli bir kesiminin “geçiş” sürecinin bir parçası haline gelmeye doğru ilerleyişi ise geride kalanların daha radikal bir pozisyona itilmelerini doğurdu.

“Geçiş” sürecinin barındırdığı, burada saydığımız ve burada sayamasak da başka birçok yazımızda belirttiğimiz tüm bu tehlikeler, Suriye halklarının uğruna çokça bedel ödediği özgürlük ve onur talepleri için politik mücadelesini zorunlu kılıyor. Tüm savaş suçlularının yargılanması, siyasi partilerin kurulmasının önündeki engellerin kaldırılması, Suriye halklarının, kadınların, lgbti+ların, ulusal ve dinsel azınlıkların tüm demokratik ve sosyal haklarını garanti altına alabilecek bir anayasa için Kurucu Meclis seçimlerinin yapılması gibi talepler ve bu talepler etrafında, 2011’de yaygın olan, bugün ise bazı bölgelerde yeniden oluşturulmaya çalışılan yerel komitelerin, halkın özörgütlenmelerinin geliştirilmesi bu politik mücadelenin seyrinde belirleyici olacak.

Emeğimiz, bedenimiz, mücadelemiz bizim!

0

Patriyarkal kapitalist sistemin ve erkek egemen devlet politikalarının yaşamlarımızda yarattığı yük her geçen gün daha da artıyor. Şimşek’in kemer sıkma politikalarının derinleştirdiği yoksulluk, cezasızlık politikalarıyla artan erkek şiddeti, iktidarın bedenlerimiz ve yaşamlarımız üzerindeki baskısı biz kadın ve lgbti+ların sorunlarını derinleştiriyor. Tüm bunların üzerine, kadınları bir kez daha aile içine hapsetme hedefi ile 2025, “Aile Yılı” olarak ilan edildi. “Türkiye Yüzyılı” söylemi altında ailenin kutsallaştırılması, hayatlarımıza yönelik şiddeti, sömürüyü ve baskıyı artırmanın önünü açacak.

Aile değil kadınız!

İktidar, aile politikalarını sürdürmek üzere açtığı yeni sayfada Nüfus Politikaları Yüksek Kurulu ve Aile Enstitüsü gibi yeni araçlardan da faydalanarak kadın ve lgbti+ların bedenleri ve hayatları üzerinde daha fazla denetim kurmayı hedefliyor. Bu yeni araçlar ve önüne koyduğu eylem planlarının en önemli hedefi ise aslında patriyarkal kapitalizmin sürekliliğini sağlamak. Kadınların yalnızca aile içinde, lgbti+ların ise yok hükmünde olduğu bir düzen; mevcut iktidarın bu sürekliliği sağlaması için biçilmiş kaftan.

Yıllardır çeşitli söylemlerle ve son zamanlarda özellikle de lgbti+ düşmanlığı ile merkeze alınan “aile”, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini derinleştirerek özgürlüğümüze ket vuruyor. Bedenimize, kimliğimize, yönelimlerimize dönük bu saldırı planına karşı korunması gerekenin aile değil, eşit ve özgür yaşam hakkımız olduğunu söylemeye devam edeceğiz.

Cezasızlık politikalarına son! 6284 etkin uygulansın!

Öldürülen kadınların sayısı her geçen yıl bir önceki yıla göre artış gösteriyor. Haksız tahrik indirimleri, cezasızlık politikaları, önleyici politikaların uygulanmaması ve iktidarın söylem ve uygulamaları bu artışta kilit rol oynuyor. 2024 yılında 394 kadın öldürüldü. 394 kadının 280’i kutsal ailesi içerisindeki bir erkek tarafından öldürüldü. Sadece ocak ayında 33 kadın cinayeti, 32 şüpheli kadın ölümü var. Caydırıcı cezalara, önleyici tedbirlere; donanımlı sığınaklara, ŞÖNİM’lere ve cinsel şiddet kriz merkezlerine ihtiyacımız var. Bu noktada İstanbul Sözleşmesi’nin yeniden imzalanması ve 6284’ün etkin şekilde uygulanması için mücadelemizi sürdürmeye devam edeceğiz.

Eşdeğer işe eşit ücret!

Patriyarkal kapitalist sistem sadece bedenlerimizi değil emeğimizi de hedef alıyor. Bizler her gün hayatı yeniden üretirken, ev içi emeğimiz yok sayılıyor; bakım emeği yükümüz her geçen gün artıyor. Diğer yandan, güncel verilere göre her 5 kadından sadece biri kayıtlı ve tam zamanlı istihdamda yer alabiliyor. Çalışan kadınlar için ise güvencesiz, düşük ücretli çalışma; işyerinde baskı ve taciz olağanlaştırılmaya çalışılıyor. İş hayatında, aynı işi yapan erkeklerden yüzde 18 oranında daha düşük ücret alıyor, ekonomik kriz dönemlerinde ise ilk gözden çıkarılanlar yine biz oluyoruz. Bunun yanı sıra lgbti+lar, kimlikleri nedeniyle yoğun bir ayrımcılık neticesinde işsizlik tehdidiyle karşı karşıya kalıyor. Uğradığımız cinsiyet temelli ayrımcılık, mobbing ve taciz ise azalmıyor, aksine kronikleşiyor.

Mücadelemiz sürecek!

Yaşadığımız tüm sorunlar karşısında ancak mücadelemizle var olabileceğimizi biliyoruz. Erkek şiddetine karşı hayatlarını savunan kadınların mücadelesinden; işi, emeği, örgütlenme hakkı için direnen kadınların mücadelesinden; bugün üzerinden iki yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ depremin yarattığı yıkım koşullarına mahkûm edilen kadınların yaşam mücadelesinden; tüm dünyada tacize, mobbinge karşı ses çıkaran kadınların mücadelesinden; transfobi ve lgbti+fobi karşısında var olma mücadelesi veren lgbti+ların mücadelesinden, Siyonist işgale karşı yıllardır direnen Filistinli kadınların ve tüm dünyada emperyalizme, patriyarkal kapitalist sisteme karşı mücadele veren kadınların deneyiminden güç alıyoruz.

Patriyarkanın, sömürünün ve baskının karşısında dayanışmamızla, direncimizle varız! Bir kişi daha eksilmemek, özgür ve eşit bir yaşamı birlikte kurmak için 8 Mart’ta meydanlardayız! “Emeğimiz, bedenimiz, mücadelemiz bizim! Aileniz sizin olsun!” demek için 8 Mart’ta alanlardayız!

Kadınlar enkazlara inat Antakya’yı yeniden inşa edecek

0

6 Şubat depremlerinde Hatay en fazla yıkıma uğrayan kent olarak tarihe geçti. Yaşam alanlarının büyük kısmı yıkıldı ya da büyük bir hasar aldı. Yaşam konteyner kentlere ya da şanslıysanız depremden daha az etkilenen kırsal alanlara kaydı. Antakya merkezinde ise insanlar topraklarını terk etmek istemediği için kendi arsalarına geçici barınma alanları inşa etti. İnşa etti dediysem de ev olarak düşünmeyin. Ev ile baraka arası barınma yerleri. Diğer taraftan konteynerde yaşamayan ve maddi imkânsızlıktan dolayı geçici barınma alanı inşa edemediği için çadırda yaşamaya çalışan insanlar var.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliği afet dönemlerinde daha fazla gün yüzüne çıkıyor. Yaşanan afet, kadınların zorlu yaşam koşullarını çekilmez bir duruma getirdi. Depremin üzerinden 2 yıldan fazla zaman geçmesine rağmen insanlar hâlâ sağlık hizmetlerinden, eğitimden, güvenlikten, altyapı hizmetlerinden mahrum durumda yaşama devam etmeye çalışıyor. Artan ihtiyaçların devlet tarafından karşılanamaması kadınların omuzlarına binen yükü kat be kat artırdı. Sosyal hizmetlerin geçen onca aya rağmen yeniden organize edilemeyişi kadınların omuzlarına bırakılan yükün kaldırılamayacak hale gelmesine neden oldu. Yaşlı bakımı, ev işleri, çocuk bakımı üstüne bir de yaşamı yeniden kurmak zorunda olunca hiçbir destek almadan bunları yapmak düşündüğünüzden daha zor, hatta imkânsız. Kadınlar 21 metrekare alana sıkışan yaşamlarını yeniden örmek için üstün bir çaba gösteriyor. Bunu artık kronik hale gelen elektrik ve su kesintilerine rağmen yapmaya çalışıyorlar.

Deprem bölgesinde kadınlar için yaşam şartları çok ağır. Aile Sağlığı Merkezleri o kadar yetersiz ki en basit sağlık tarama testleri bile yapılamıyor. Deprem bölgelerinde kadınların yaşadığı sağlık sorunlarında yükseliş gözlemlendi, aynı zamanda bebek ölüm oranları da arttı. Sağlıksız ve hijyenik olmayan yaşam alanları özellikle kadın hastalıklarının ciddi boyutlara ulaşmasına sebep oldu. Deprem ve sonrasında yaşanan travmalar nedeniyle insanlar psikolojik olarak kötü hissediyor. İnsanların büyük bir kısmı umutsuzluğa kapılsa da kadınlar karanlığa teslim olmamakta kararlı. Evet, bazen yoruluyorlar, umutları tükeniyor, hatta yaşamla aralarında bağ kurmakta zorlanıyor da olabilirler ama bu, onların vazgeçtiği anlamına gelmiyor. Antakyalı kadınlar memleketlerini yeniden kuracaklar. Bunu bir sohbette, seslendirdikleri bir şarkıda ya da yaptıkları işlerde görebiliyorsunuz.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü yaklaşırken Antakyalı kadınlardan mesaj var: Kadınlar enkaza dönüşen bu şehri terk etmiyor. “Yaşamımız bizim” demek için, deprem zamanında ve sonrasında bizi hayata bağlayan, güçlü durmamızı sağlayan kadın dayanışmasını daha da büyütmek için 8 Mart’ta yine alanlarda olacağız. Bugünü yarına bağlayan bizleriz. Bize dayatılan bu cinsiyetçi yaşamı kabul etmiyoruz, etmeyeceğiz. Enkazların altında ölüme terk ettiğiniz kadınlar isyanımızdır! Hüznümüz isyanımızdır! Eşit bir dünya kurana dek isyanımızdan vazgeçmiyoruz. Unutmak yok, affetmek yok, helalleşmek yok. Kadınlar bu düzenden alacaklı ve hak ettikleri yaşamı kurana kadar devam edecekler.

Gitmedik biz buradayız. Ma rıhna nıhna hon.

Tarihte bu ay | 8 Mart 2017 Uluslararası Kadın Grevi

0

Tarih boyunca dünyanın dört bir yanında toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı mücadeleler yürütüldü. 1909 yılında New York’ta gerçekleşen ve “20.000’in Ayaklanması” olarak bilinen grevde kötü şartlar altında çalışan fabrika işçisi göçmen kadınlar eşit işe eşit ücret ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi için mücadele yürütmüş, devam eden yıllarda kadın işçiler çalışma koşullarında kazanım elde etmeye başlamıştı. 1910 İngiltere Kadınlar Günü Grevi’nde kadınlar işgücüne katılım hakkı, oy verme hakkı ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi gibi taleplerin ön planda olduğu bir grev yaparak seslerini yükseltti. 1918 yılında İngiltere’de kadınların oy kullanma hakkını elde etmeleri, bu grevin başarısı olarak gösterilmekte.

1975 İzlanda Kadın Grevi’nde ise kadınlar bir günlüğüne işlerinden, ev işlerinden ve çocuk bakımından çekilerek toplumdaki rollerini gözler önüne sermişti. Grevin ardından İzlanda hükümetinin kadınlar lehine reformlar yapması sağlandı. 2016 yılında Polonya Kadın Grevi ile kadınlar “Siyah Protesto” adını verdikleri grevde hükümetin kürtaj hakkını kısıtlamaya yönelik girişimlerine karşı mücadele yürüttü.

Yıllardır süregelen kadın mücadelesinin uluslararası anlamda en geniş örgütlülüğe ulaştığı 8 Mart 2017 tarihli kadın grevi ise, Polonyalı ve Arjantinli feministlerin çağrısı ile pek çok ülkede karşılık bulmuştu. Feminist hareketin uluslararası alanda en görünür olduğu ve en geniş kitleye ulaştığı bu grevde kadınlar işyerinde eşit ücret, iş güvenliği, sağlık hizmetlerine eşit erişim, şiddetle ilgili yasaların güçlendirilmesi, cezasızlık politikalarına son verilmesi ve kürtaj hakkı başta olmak üzere taleplerini haykırdılar. Aynı zamanda bu grevi, iş bırakmanın yanı sıra hayatın her alanını içeren bir grev olarak kurguladılar. Sorunu tanımlama biçimi, dile getirdiği talepler ve yöntemleri açısından bu aynı zamanda feminist bir grevdi. “Uluslararası Kadın Grevi” olarak anılan bu grev, toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı küresel bir farkındalık yarattı ve kadınların talepleri küresel bir gündem haline geldi. En önemli özelliği ise 50’yi aşkın ülkede farklı coğrafyalardan kadınlar ile ortak mücadele yürütülmüş olmasıydı.

DİSK’ten 7 Mart 2025 için kadın grevi çağrısı!

Türkiye’deki cezasızlık politikaları, şüpheli kadın ölümleri, denetimsiz ve güvencesiz çalışma, düşük ücretler, ekonomik kriz ve “aile yılı” vurgusuyla birlikte kadına yönelik patriyarkal basıncın arttığını söylemek mümkün. DİSK Kadın Komisyonu, 7 Mart 2025 için bir kadın grevi çağrısında bulundu. Kadının hem çalışma hayatında hem de ev içinde maruz kaldığı eşitsizliğe, baskıya, güvencesizliğe, şiddete karşı kadınları işyerinde ve evlerinde işlerini bırakarak hayatı durdurmaya davet etti. Bu çağrı, çağrının yöntemi ve hazırlığına dair eleştirilerimizi saklı tutmak kaydıyla, talepleri ve kadın grevini bir araç olarak öne çıkarması sebebiyle Türkiye’deki mevcut kadın mücadelesi ve sendikal mücadele açısından sembolik bir anlam taşımakta.

8 Mart: Mücadeleyle kazanılan haklarımızı savunmak için sokaklara

0

Bu 8 Mart; aşırı sağcı, cinsiyetçi ve kadın düşmanı Trump’ın başlıca emperyalist ülke olan ABD’nin başkanlığına geri dönmesinden sonra ilk olacak. Bu aşırı sağ akımın dünya çapında büyümesi, sokaklarda mücadeleyle kazandığımız haklara özel bir gaddarlıkla saldıran patriyarkal ve dini gericilikte somutlaşan yeni siyasi fenomenlerin bir parçasıdır. Almanya’daki seçimlerin sonucu, nüanslarıyla birlikte bu senaryoyu doğruluyor.

Ocak ayında İsrail’in geri adım atması ve Filistin halkının direnişini yok etme ve Gazze’yi sömürgeleştirme girişiminde başarısız olan soykırım politikasının yenilgisi anlamına gelen bir Gazze ateşkesi imzalanmışken bir yandan da Trump, “Gazzeliler topraklarını terk edip Mısır’a ve Ürdün’e gitmelidir,” dedi. Ve “ABD, Gazze Şeridi’nin kontrolünü ele geçirecek… Onu sahipleneceğiz…” diye ekledi. Başka bir deyişle, İsrail’in ırkçı etnik temizlik politikasının hizmetinde bir emlak işi yürütmek için Gazze’nin yerli nüfusunu sınır dışı etme ve yeniden yerleştirme politikasını onayladı. Bu 8 Mart’ta Trump’ın açıklamalarını reddetmek ve şunları haykırmak için sokaklardayız: Var olmak direnmektir! Etnik temizliğe hayır! Nehirden denize yaşasın özgür Filistin! Hükümetler, İsrail devleti ile siyasi, diplomatik, ekonomik ve askeri ilişkileri kesmelidir! Filistin halkının davası feminist bir davadır!

Arjantin, küresel aşırı sağa karşı bir başka direniş noktası. Javier Milei’nin Davos’ta kadınlara ve lgbti+lara yönelik nefret söylemi nedeniyle Milei hükümeti, 1 Şubat’ta antifaşist ve ırkçılık karşıtı onur yürüyüşünde sokaklarda kitlesel olarak reddedildi. Bir milyondan fazla insan Ni Una Menos (Bir Kadın Daha Eksilmeyeceğiz) mücadeleleri sayesinde tanınmış toplumsal cinsiyete dayalı şiddete karşı tavır alan hükümete, toplumsal cinsiyete dayalı şiddetle mücadele politikalarındaki kesintilere ve cinsiyet kimliği, trans işçi kotası, Kapsamlı Cinsel Eğitim Yasası ve diğer pek çok hakka yönelik saldırılara olan öfkesini ifade etmek için sokağa çıktı. Bu 8 Mart’ta kazanımlarımıza yönelik saldırıları durdurmak için sokaklara çıkıyoruz: Haklarımızı elimizden alamayacaklar.

Türkiye’de 2025 yılını Aile Yılı ilan eden rejim kadınları eve hapseden, bedenlerini denetleyen, haklarını gasp etmeyi hedefleyen aile politikalarına hız verdi. Rejim lgbti+lara dönük saldırı politikasını da artırdı ve lgbti+ları kriminalize etmeye devam ediyor, eylemlerde lgbti+ ifadesinin geçmesi bile gözaltı sebebi oluyor. Kadın hareketinin kriminalizasyonu da sürüyor.

Mevcut kapitalist kriz karşısında hükümetlerin işçi sınıfına uyguladığı kemer sıkma planları, özellikle halk kesimlerinden kadınlara ve lgbti+lara zarar veriyor. Patriyarka ve kapitalizm toplumun en çok ezilen kesimlerini aşırı sömürmek için bir araya gelerek işgücü piyasasındaki güvencesizliğe en çok maruz kalanların, en düşük ücretli işleri yapanların ve işten ilk çıkarılanların kadınlar ve lgbti+lar olmasına neden oluyor. Sosyal hizmetler, sağlık veya eğitim bütçelerinin kısılması, ücretsiz yeniden üretim emeğinin yükünü artıran, toplumsal cinsiyete dayalı bir şiddet biçimidir. Özellikle ayrımcılığa daha fazla maruz kalan göçmenler ve ırk ayrımcılığına uğrayan kişiler bu ekonomik şiddeti daha yoğun yaşıyor. Panama’da Sosyal Güvenlik Fonu rezervlerinden bireysel hesaplar yoluyla bankalara aktarılması planlanan 11 milyar dolardan fazla paranın çalınmasına ve emeklilik yaşının kadınlar için 8 yıl yükseltilmesine karşı büyük seferberliklerde olduğu gibi kadınlar bu kemer sıkma politikaları karşısında işçi sınıfıyla birlikte mücadele ediyor, seferber oluyor ve örgütleniyor. Öte yandan direnişin ortasında polis kadınlara yönelik toplumsal cinsiyete dayalı şiddet uyguluyor, cinsel saldırıda ve tacizde bulunuyor ve kadınları tutukluyor.

ABD’de Trump’ın göçmenleri kitlesel olarak sınır dışı etme politikası, kadınları ve özellikle de ebeveynlerine yapılan baskınların sonucunda birçok kez yalnız bırakılan çocukları ve gençleri önemli ölçüde etkiliyor. Trump, Latin Amerika ülkelerini insan depolarına dönüştürüyor ve bölge genelinde Guantanamo mayın üsleri oluşturuyor. Aşırı sağcı José Mulino hükümetinin, refakatsiz olarak sınır dışı ettiği iki kız çocuğu da dahil olmak üzere insanları Darien ormanındaki gizli bir üsse gönderdiği Panama’yı ele alalım. Ya da Meksika gibi ülkeleri, göç akışını kontrol altına almak için askeri güçlerini artırmaya zorlayarak insan haklarının sistematik olarak ihlal edilmesine yol açıyor.

Nefret dolu ve aşırı gerici politikaların ve söylemlerin büyümesine ve emperyalist sömürgeci şiddetin artmasına, ırkçılıkta ve yabancı düşmanlığında bir artış eşlik ediyor. Tüm seçim kampanyalarında ve siyasi programlarda – sadece aşırı sağın değil, aynı zamanda sosyal demokrasinin de – göçmenleri kriminalize etmeyi, daha fazla baskı altına almayı ve suçlamayı amaçlayan öneriler artıyor. Bu politikaları ve aynı zamanda, idari açıdan düzensiz durumda tutularak aşırı sömürülen bir işgücünü sürdürmek amacıyla temel hakları reddedenlerin ikiyüzlülüğünü kınamak ve onlarla mücadele etmek hayati önem taşımaktadır. Bu nedenle, bu 8 Mart’ta, ırkçılığa ve sömürgeciliğe karşı uluslararası bir haykırışı yükseltiyoruz: Hiç kimse yasadışı değildir! Kahrolsun göç yasaları!

Bu 8 Mart’ta bütçenin dış borçlara değil, toplumsal cinsiyete dayalı şiddetle mücadeleye ayrılması için sokaklara çıkıyoruz.

Halkçı veya merkez sol olduğunu iddia eden hükümetler de ikiyüzlü söylemlerinin ötesinde kadınlar ve lgbti+lar için yaşam koşullarını iyileştirmede başarısız oldular. Kemer sıkma ve dış borçlanma politikalarıyla feminist hareketin en acil taleplerine yanıt veremiyorlar. Brezilya’da Lula hükümeti altında feminist hareket, tecavüzün kürtaj için bir gerekçe olmaktan çıkarılması girişimiyle karşı karşıya. Bu 8 Mart’ta diyoruz ki: Bir adım geriye gitmek yok!

2017’de bir grup Kuzey Amerikalı feminist, Trump hükümetinin göreve başlamasından önce ilk kez Uluslararası Feminist Grev çağrısında bulundu ve Clara Zetkin’in 8 Mart’ı kadınların hakları için bir mücadele günü olarak önerdiği İkinci Sosyalist Kadın Konferansı geleneğini sürdürdü. Bugün, aşırı sağın ilerlemesi karşısında, tüm haklarımızı savunmak ve kapitalist hükümetlerin kemer sıkma önlemlerine karşı büyük bir enternasyonalist gün haline gelen bir 8 Mart gerçekleştirmek zorundayız.

Yirminci yüzyılın başında 12 saatlik işgününe karşı mücadele eden ve 8 Mart’ın kadın işçi hakları için uluslararası bir gün olarak doğmasını sağlayan New Yorklu kadın işçileri anıyoruz. Ve bugün, tüm mücadelelerin başarıya ulaşması için çabalıyoruz. Ancak, bu derin kapitalist kriz anında, başta mülksüzlerin çoğunluğu olmak üzere insanlığın aşağılanması, gezegenin yok edilmesi, kadınların ve lgbti+ların ezilmesi pahasına ayakta kalan kapitalist sisteme son vermezsek, ne kadar küçük olursa olsun hiçbir kazanımın uzun vadede garanti edilemeyeceğinin altını çiziyoruz. İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak sosyalist feminizmi sahipleniyor ve tüm dünyada sosyalizmin zaferi için antipatriyarkal mücadeleyi antikapitalist mücadele ile birleştirmeyi ve bu yolla her türlü sömürü ve baskıya son vermeyi amaçlıyoruz. Bu görev ancak işçi ve halk hükümetleri tarafından, emekçilerin yönetmesiyle yerine getirilebilir.

8 Mart’ta dünyanın her yerinde şu taleplerle mücadele ediyoruz:

Trump’a ve aşırı sağa karşı,

Tüm hükümetlerin kemer sıkma planlarına karşı,

Irkçılığa ve yabancı düşmanlığına karşı,

Kadın cinayetlerine ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddete karşı,

Kürtajın yasallaşması için,

Nehirden denize özgür Filistin için,

Her türlü baskı ve sömürüye karşı sosyalist feminizmle!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Turnusol kağıdı: siyasal demokrasi

0

Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum başlıklı çağrı metninin kamuoyuyla paylaşılmasının hemen ardından, Devlet Bahçeli İmralı heyetinde de yer alan Dem Parti eş başkanı Tuncel Bakırhan’ı aradı. Bakırhan Bahçeli’nin “Rahat olun, bu ülkeyi birlikte demokratikleşeceğiz … Ben durduğum yerdeyim. Demokrasi için ne gerekiyorsa yapmaya hazırım” dediğini aktardı.

Çağrı metninin ardından yaptığı ilk konuşmada Erdoğan da “Silah ve terör baskısı ortadan kalkınca doğal olarak siyasetin demokratik alanı daha da genişleyecektir.” şeklinde konuştu.

Öcalan’ın çağrı metninde de “Cumhuriyetin ikinci yüzyılı ancak demokrasiyle taçlandırıldığında kalıcı ve kardeşçe bir sürekliliğe sahip olabilecektir. … Demokratik uzlaşma temel yöntemdir.” ifadeleriyle, benzer bir şekilde, demokratikleşmeye dönük vurgu merkezi bir yer tutuyordu.

Türkiye’de demokratik hakların genişlemesiyle Kürt halkına dönük baskıların azalacağı, Kürt halkının en temel bazı haklarına kavuşabileceği oldukça açık. Bu iki başlık arasındaki bağlantı üzerine bir tartışma yürütmek dahi gereksiz sayılabilir. Bununla birlikte, buradaki asıl sorun, Türkiye’deki mevcut baskıcı Tek Adam rejiminin başlıca iki mimarının rejimin demokratikleşmesinden bahsetmelerinde yatıyor. Onca yıldır emek emek ördükleri ve kimi zaman “Türk tipi Cumhurbaşkanlığı sistemi” adını verdikleri bu otokratik rejimin sonuna mı gelindi?

Tek Adam rejiminin inşası ve Cumhur İttifakı’nın siyasal iktidarı emekçilere ve Kürt halkına dönük yoğun bir baskı politikasıyla mümkün olabildi. AKP’nin Haziran 2015 seçimlerinde meclis çoğunluğunu yitirmesinin ardından gelişen yakın siyasal tarih, bu baskı politikasının sayısız örneğiyle örüldü. Bu baskı politikasına eşlik eden derin yoksullaşma, emekçilerden sermayeye yapılan benzeri görülmedik servet transferi zamanla iktidarın siyasal ve toplumsal tabanını daralttı. Cumhur İttifakı’nın bileşenlerinin sayısı artarken oy desteği giderek eridi. Mart 2024 yerel seçimlerinde de tarihi hezimeti yaşadı.

Cumhur İttifakı yönetimi büyük bir çıkmazın içerisinde olduğunun farkında. Oy desteğinin muhalefetin gerisine düşmüş olması, emekçi halkın içinde bulunduğu ağır ekonomik yıkım, dış politikadaki açmazlar, ittifak içi gerilimler ve taht oyunları… Bu bağlamda gündeme gelen “Terörsüz Türkiye” açılımı, Cumhur İttifakının çıkmazlarının ve çelişkilerinin bir sonucu olarak doğdu. Dolayısıyla, emekçi halka ekonomik yıkım politikası uygulamaya devam ederken Saray mevcut politik dengeleri değiştirmek için iki temel hedef üzerinden ilerleme çabasında: Baskı ve provokasyonlarla CHP’yi etkisizleştirmek, Kürt siyasi hareketiyle CHP arasındaki seçim işbirliğini engellemek. Bu temel üzerinden mecliste 360 milletvekili barajını aşarak Erdoğan’ın yeniden seçimlere girmesini ve mümkünse ihtiyaç duyduğu anayasal değişiklikleri sağlamak.

Peki Öcalan’ın çağrı metni ve Dem Parti’nin güncel politikası, Cumhur İttifakı’na ihtiyaç duyduğu bu desteği sağlayan bir çerçeve mi sunuyor? Mevcut tablo, şimdilik bunun oldukça uzağında ve büyük çelişkilerle dolu. Cumhur İttifakı’nın müzakerelerde ilerlemek için siyasi tutsakları serbest bırakması, kayyum rejimine son vermesi gibi en temel politik adımları atması gerekiyor. Bu adımlar ise mevcut baskı rejiminin çözülmeye başlaması, Bahçeli’nin sözleriyle “ülkenin demokratikleştirilmesi” yönündeki dinamiklerin harekete geçirilmesi anlamına geliyor. Bu dinamikler ise bizzat Tek Adam rejiminin ve Cumhur İttifakı’nın varlık zeminini ortadan kaldırabilecek bir potansiyeli gündeme getiriyor.

Saray’da emekçiler ve Kürt halkı için ne gibi acılı yemeklerin pişirilmeye çalışıldığına tam olarak vakıf olma şansımız yok. Öte yandan, bizzat Saray’ın tetiklediği tektonik hareketlenmelerin kendi temellerini de yıkabilecek sarsıntılara yol açabileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Önümüzdeki dönemde emekçiler ve Kürt halkı açısından turnusol kağıdı siyasal demokrasi olmaya devam edecek. Bu çerçevede, ifade, örgütlenme, sendikalaşma hakları üzerindeki tüm engellerin kaldırılması, siyasi tutsakların özgürlüğü, Kürt halkının demokratik ve ulusal haklarının koşulsuz ve pazarlıksız bir biçimde tanınması temel taleplerimiz olmaya devam edecek.

Okur mektubu: “Kadınlar toplumsal kalıplarınıza sığmaz”

0

Ah şu kadınlar yok mu? Biri bin yapan, emek veren, yaşatan, büyüten, bereketlendiren bizler kadın olarak bazen kendimizi dahi anlamayabiliyoruz. Toplumun varoluşundan bugüne birçok zorluğa, kıtlığa, toplumsal cinsiyet eşitsizliğine, kadının namus ile tanımlanmasına, bazen bir mal olarak görülüp istekleri dışında kullanılmasına, hor görülmesine, sadece gebe kalmaya mahkûm bir varlık olarak görülmesine yüzyıllardır o kadar alıştık ki bugün kendimizi var edebilmek için sürekli bir şeyler yapmalı sanıyoruz.

Anne olursak mı sevileceğiz? Usturuplu kadın olursak mı sevileceğiz? Sadece evli olursak mı sevileceğiz? Belli giyim kuşam kalıplarına uyunca mı sevileceğiz? 2025 yılında kadınlar hâlâ katlediliyor, öldürülüyor, hor görülüyor, ötekileştiriliyor. Özellikle yalnız kadınlar toplumun bir parçası olarak değil de joker kartı olarak görülüyor. Daha yakın zamanda Ankara’nın Altındağ ilçesinde Necla Teyze birkaç hayvan dostu ile birlikte katledildi. Necla Teyze ne usturupsuzluk yaptı ne de sokaktaydı, sadece evinde uyuyordu. Bugün anlıyoruz ki bir kadın olarak bizim varoluşumuz dahi istenmiyor. Biz toplum olarak neden Necla Teyze’nin hakkını 2025 yılında dahi koruyamıyoruz?

Kadın olmak dünyanın varoluşundan bugüne kadar zordu. Tarih öncesi çağlarda doğurmak dışında; anne, abla, teyze, hala, kardeş görevlerinin dışında avcılık-toplayıcılık yapan kadın bugün toplumumuz tarafından avlanıyor, yakılıyor ve biz toplum olarak sadece protesto yapıyoruz, yürüyoruz. Birbirimiz için bir şeyler yapılması gerektiğini biliyoruz, konuşuyoruz. Sonuç? Hep aynı yerdeyiz. Bu çürümenin bir an önce değişmesi, kadının artık hak ettiği yerde olabilmesi için koruyucu önlemlerin ve yasaların bir an önce uygulanması gerekiyor. Bundan da öte her bireyin kadına hiçbir görev ve anlam yüklemeden saygı duymayı bilmesi gerekiyor. Ataerkil toplumun kadınlara belli kalıp ve görevler yüklerken bir kadından var olduklarını hatırlatmak isterim.

8 Mart yaklaşıyorken, kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmak yolunda verdiği savaşın dönüm noktalarından olan, 8 Mart 1857 yılında Amerika’nın New York kentinde tekstil sektöründe çalışan yüzlerce kadının düşük ücretler, insanlık dışı çalışma koşulları karşısında mücadele verdikleri için yandıklarını unutmamamız gerekiyor.

Yazılacak onca şey varken birkaç cümleye sığdıramadığım duygular içerisindeyim. Son olarak deprem sonrasında çadır ve konteynerde yaşayan kadınlara da değinmek istiyorum. Su problemi, kadınlar açısından birçok problemi beraberinde getirdi. Kadın hastalıkları, yetersiz hastaneler ve soğuk hava koşulları onları çok zorluyor. Maddi destek bir yana, en temel sorun kent güvenliğinin sağlanamamış olması. Özellikle bu durum konteyner kentlerde güvensiz durumlar yaratıyor. Güvenli yaşam alanlarının sağlanamayışı özellikle kız çocuklarına yönelik tacizin önünü açmış durumda. Bir kadın neden bir yandan temel ihtiyaçlarını karşılamak bir yandan da çocuğunu koruma kaygısı yaşamak zorunda bırakılır ki? Bugün tüm insanları bireysellikten sıyrılıp, toplumun en temel yapıtaşı olan kadınlara saygı duymaya davet ediyorum. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü anıyor, dünyadaki tüm kadınlara özgür, eşit ve hiçbir kaygı duymaksızın var olabildikleri bir yaşam diliyorum.

Yelda

Çözüm bu rejime sığmaz!

0

Aylar önce Bahçeli’nin beklenmedik çıkışı ile kamuoyunun gündemine giren ve bugünlerde hükumet cenahınca “Terörsüz Türkiye” adı ile pazarlanmaya çalışılan sürecin halen sayısız belirsizlik barındırmakla beraber ilk somut ürünlerini verdiğine şahit oluyoruz.

Aslında arka planında yaklaşık bir yıldır süren gizli görüşmelerin yer aldığını ve devlet katında hayli organize biçimde örgütlenmiş olduğunu şimdilerde öğrendiğimiz bu sürecin yeni çıktısı Öcalan’ın PKK’ye silah bırakma çağrısı yaptığı mektup oldu.

Kırk yıldır sürekli can kaybına yol açan bir çatışma halinin varlığı ortada olsa da bu çağrıda dikkat çeken ilk şey silahların bırakılmasına yapılan vurgu olmamalı. Keza Öcalan’ın silahlı mücadelenin miadını doldurduğuna dair söylemi yeni değil.

Fakat hayli zaman evvel bağımsız sosyalist Kürdistan hedefinin rafa kaldırılışı gibi demokratik konfederalizm/özerklik tezlerinin de bu kez bizzat tezlerin sahibince terk edilmiş olduğu göze çarpıyor. Öcalan mektubunda silahlı mücadelenin iflasını ilan eder ve bunu değişen dünya ve ülke koşulları ile temellendirmeye yönelirken aslında silahlı reformizm programının yenilgiye uğradığını itiraf ediyor.

Bu mektuptan yola çıkarak aktüel sürecin bundan sonra nasıl şekilleneceğine ilişkin uzun boylu yargılara varmak yerinde olmayacaktır. O şekillenmeye tüm aktörlerin karşılıklı hamleleri yön verecek ve belli ki bu pilav daha çok su kaldıracak.

Şimdilik görünen o ki Kürt siyasi hareketi tarafından Öcalan için umut hakkı, siyasi tutsakların affı, PKK üyelerinin legal yaşama entegrasyonu, kayyum uygulamasının sonlandırılması ve tüm bunların hukuki güvence altına alınması gibi bir dizi sınırlı talebin devletçe karşılanması bekleniyor, bunun için kamuoyu oluşturulmaya çalışılıyor.

Elbette sınıf devrimcileri Kürt hareketinin her biri meşru olan tüm bu taleplerini destekler ve ama Kürt sorununun çözümünün Tek Adam rejimi koşullarında mümkün olamayacağını yoldaşça hatırlatmayı da ihmal edemez.

Emperyalizm ve proleter devrimler çağında ulusal soruna dair sahici bir çözümün yegâne yolu bir işçi emekçi iktidarının kuruluşundan geçer. Bu arkaik bir inanış değil geride bıraktığımız yüzyıla bakarak sağlamasını yapmanın mümkün olduğu bir gerçektir.

Halklar hapishanesi namlı çarlık Rusya’sının toprağında her ulustan emekçilerin gönüllü birlikteliğine dayalı Sovyet cumhuriyetleri deneyimini yeşerten Ekim devrimi örneği ulusal sorunun nasıl çözüme kavuşturulacağını gösterirken çözüme nasıl ulaşılamayacağının örnekleri ise saymakla bitmez.

Katalan halkının bağımsızlık istemlerinin karşısına tankları sürmekten çekinmeyeceğini geçtiğimiz yıllarda ortaya koyan İspanya devletine veya gerek Korsika’da gerek denizaşırı sömürgelerinde bağımsızlık taleplerini zor kullanarak bastırmayı bugün de sürdüren Fransa örneğine bakmak ulusal sorunun emperyalist kapitalist sistem içerisinde, üstelik burjuva demokratik kurum ve teamüllerin görece yerleşik olduğu ülkelerde dahi çözülemediğini göstermeye yeter.

Bugün karşı karşıya bulunduğumuz Tek Adam rejimi ise bu ülkelerde rastlanabilecek türden kimi demokratik gericilik adımlarını atma kapasitesinden bile fersah fersah uzaktadır.

Onurlu ve adil bir barışa herkesten çok Türk ve Kürt emekçilerinin ihtiyacı olduğu açıktır. Fakat bir asırdır gözyaşı, kan ve ter içinde mücadele eden Kürt halkının ulusal demokratik taleplerinin mevcut rejimin sınırları dahilinde karşılık bulamayacağı ve bulması için bu talepleri diğer sınıfsal taleplerle birleştirmekten başka yol olmadığı da bir o kadar açıktır.

Tütün işçisi ortak mücadelede!

0

Tek Gıda-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu 3 fabrikada toplam 1700 tütün işçisi düşük ücret, sosyal haklar ve çalışma koşullarının zorluğuna karşı greve çıktı.

İzmir’in Torbalı ve Bornova ilçelerinde bulunan 3 fabrikada farklı tarihlerde toplu iş sözleşmelerinden sonuç çıkmaması üzerine grev kararı alındı. Bornova’da bulunan Sunel Tütün Fabrikası’nda çalışan 600 işçi 27 Şubat tarihinde, Torbalı’da bulunan Oryantal Tütün Fabrikası’nda çalışan 800 işçi 28 Şubat tarihinde, TTL Tütün Fabrikası’nda çalışan 300 işçi 3 Mart tarihinde olmak üzere toplamda 1700 tütün işçisi greve çıkmış oldu.

3 fabrikanın sahibi olan patronların ortak hareket ederek işçiler üzerinde kurduğu baskıya karşı 3 fabrikanın işçileri grev kararlarını asma süreçlerini ortaklaştırarak cevap verdi.

Tek Gıda-İş Sendikası yetkililerinin yaptığı açıklamaya göre işverenler yapılan görüşmelerde işçilere 23 – 24 bin TL civarında bir ücret teklifinde bulundu. Buna karşın işçiler açlık sınırının altında kalan bu maaşları reddetti.

Bu fabrikalarda çalışanların önemli bir kısmını mevsimlik işçiler oluşturuyor. Yılın birkaç ayında çalışma şansı bulabiliyorlar. Az çalışmanın yanı sıra kadın işçiler erkek işçilere oranla çok daha kısa süreli çalışabiliyor.

İnsani yaşam koşullarında hayatını idame ettirmek isteyen işçiler ya tekliflerinin kabul edilmesini ya da işçinin yararına ortak bir noktada buluşulmasını istiyor. Son aylarda kazanımlarla sonuçlanan mücadele dalgasına bir yenisinin daha ekleneceği düşüncesinde olan işçiler mücadeleye devam edeceklerini vurguluyor.

TÜMTİS Aras Kargo ve UPS’de yeni kazanımlar içeren TİS’leri imzaladı

0

Tüm Taşıma İşçileri Sendikası (TÜMTİS), 6 bin üyesinin olduğu Aras Kargo’da 4. dönem ve bine yakın üyesini temsil ettiği UPS Kargo’da 7. dönem toplu iş sözleşmelerini (TİS) imzaladı.

UPS’de TİS üyelerin onayı ile imzalandı

UPS Kargo’da TİS ile elde edilen kazanımlar şu şekilde: Ücretlere ilk yıl için yüzde 52, ikinci yıl için TÜFE ya da asgari ücretten hangisi yüksekse o oranda zam. 75 ve 90 gün şeklinde uygulanmakta olan ikramiye ödemeleri sözleşmenin ikinci yılında 5’er ve 10’ar gün artırılırken sözleşme uyarınca ikramiyeler net maaş üzerinden hesaplanıyor. Ek olarak işçilere ocak ayında tek seferlik bir ödeme daha yapılacak. Sosyal haklar, yol ve yemek zamlarının yanı sıra kıdem zamları da elde edildi.

Kargoda örgütlenme serüveni

Türkiye’de taşımacılık genel olarak ambarlar ile idare edilirken 2000’li yıllara gelindiğinde ambarların yerini kargo şirketleri doldurmaya başlamıştı. Kargolar hiçbir örgütlülüğün bulunmadığı, tamamen kara düzen çalışan, işçilerin fazla mesai ücretlerini almaksızın asgari ücrete çalıştırıldığı bir alan olarak mantar gibi çoğaldı. İşkolundaki bu değişime karşı TÜMTİS, “TÜMTİS yüzünü kargolara dönüyor” diyerek genel kurul kararı ile 2010 yılı için kargolara yönelmeyi hedeflemişti. Sektördeki ilk zafer, 272 günlük zorlu direnişin ardından, uluslararası dayanışmanın da büyük desteği ile UPS’de kazanılmıştı. TÜMTİS bir sonraki genel kurulunda az sayıda kargoda örgütlü olmanın sektör genelinde anlamlı bir değişikliğe yol açamayacağı tespitini yaparak bu kez “Örgütsüz kargo kalmayacak” şiarı ile önüne yeni bir hedef koydu. Bu doğrultuda bin bir zorluk içerisinde geçen, tüm Türkiye’yi kapsayan dört yıllık bir örgütlenme faaliyetinin ardından Aras Kargo’da da örgütlenme tamamlanmıştı.

Aras Kargo’da TİS’in yeni kazanımları

Aras Kargo’da geçtiğimiz ay imzalanan 4. dönem TİS’i ile Aras Kargo işçileri haklarını daha da ileri taşıdı: İlk yıl yüzde için 47, ikinci yıl için TÜFE ya da asgari ücretten hangisi yüksekse o oran +2 puan zam hakkı kazanıldı. Yıl içerisinde asgari ücrete zam yapılması halinde ücret ve sosyal haklara, asgari ücrete yapılan zam oranında artış yapılması maddesi eklenerek asgari ücretle sendikalı işçilerin maaşları arasındaki oranın korunması da sağlandı. 60-75 günlük ikramiye hakları kazanılırken tek sefere mahsus olmak üzere sendika üyesi işçilere 10 günlük ücrete denk gelen ek ödeme hakkı da elde edildi. Kıdem zamlarına yüzde 63’lük bir artış uygulandı. Sosyal haklara yüzde 45 zam kazanıldı. İşçilerin bu yıl içerisinde banka promosyonu alması gibi hususlar da sözleşme ile garanti altına alındı.

UPS’de olduğu gibi Aras Kargo’da da TİS görüşmeleri temsilcilerin hazır bulunması halinde sürdü ve nihayetinde sözleşmeler temsilcilerin büyük bir çoğunluğunun onay vermesinin ardından imzalandı.

Bu iki TİS örneği, daha önce asgari ücretle ve hiçbir sosyal hakka sahip olmaksızın kara düzen çalışan kargo işçilerinin ekonomik kazançlarının ötesinde bir anlama geliyor. Bu toplu iş sözleşmeleri sektöre yönelik uzun vadeli planlar yapıp planını ısrarla takip eden bir sendikanın içinde bulunduğumuz zorlu koşullar altında dahi ciddi kazanımlar elde edebildiğinin bir örneği olarak karşımızda duruyor.

Kargoda örgütlenme sürüyor

“Kargoda sendikasız işyeri kalmayacak” diyen TÜMTİS, mevcut TİS’lerin daha da ileri taşınması için kargoda örgütlenme çabalarını sürdürüyor. Sendika yakın dönemde TÜVTÜRK Adana-İçel-Hatay ve ULTİMATE’de de toplu sözleşmeler imzalamıştı. Ayrıca TÜMTİS Yönetim Kurulu yakın dönemde MNG Kargo’da örgütlenme çalışmalarını başlattığını duyurmuştu.

İşçiler insanca bir ücret, yaşam ve çalışma koşulları için mücadele ediyor!

0

İşçi sınıfı sendikal hakları ve insanca bir yaşam için mücadelesini, başta Tuzla ve Gebze bölgesinde olmak üzere, İzmir ve Gaziantep’i de kapsayacak şekilde sürdürüyor. Yakın zamanda mücadelelerin önemli bir kısmı kazanımla sonuçlandı. Gebze’de bulunan ve Birleşik Metal-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu Green Transfo ve Chinatool‘da işçiler, patronların dayattığı sefalet zammı karşısında greve çıktı ve önemli ekonomik ve sosyal haklar kazanarak toplu iş sözleşmesi imzaladılar.

Green Transfo ile aynı sanayi bölgesinde bulunan Kaynak Tekniği (Lincoln Electric) işçileri ise bir ayı aşkın süredir grevde. İki yıl önce Birleşik Metal-İş’te örgütlenme çalışmalarına başlayan işçiler patronun yetki itirazı sonrası 1,5 yıllık bir hukuki mücadelenin ardından TİS sürecine geçtiler. Patronun teklifini yetersiz bularak 31 Ocak günü greve çıkan işçiler, Green Transfo fabrikasındaki kazanımların kendilerine güç verdiğini söylüyor.

Tuzla Deri Organize Yan Sanayi Bölgesi’nde bulunan Tarkett işçileri ise yaklaşık dört ayın ardından fabrikaya Petrol-İş Sendikası’nı sokmayı başararak sendikalılık oranının çok düşük olduğu bir bölgede diğer işçilere örnek oldu. Tarkett zemin kaplama fabrikasında işçiler 18 Eylül 2024’te greve başlamış ve ücretler, yan haklar ve sendikalaşma hakları için grev çadırını kurmuşlardı. Yaklaşık iki yıllık bir örgütlenme sürecine sahip işçiler patronun yetki itirazına rağmen fabrikaya sendikayı sokarak işçi sınıfına güç katan bir örnek olmayı başardılar.

Tkis Blind perde fabrikası işçilerinin direnişi ise dört ayı geride bıraktı. Düşük ücretler, baskı ve mobbinge karşı sendikalaşan işçilerin işten atılmasıyla başlayan direniş tüm kararlılığıyla devam ediyor. Hollanda sermayeli Tkis Blind fabrikası sendikal yetkinin alınmasına rağmen itiraz etmiş ve Teksif’te örgütlenen 10 işçiyi işten çıkarmıştı. Bunun üzerine işçiler Tuzla Serbest Bölge’nin girişinde direniş çadırlarını kurdular. İşçiler anayasal hakları olan sendikalaşma hakları önündeki fiili engellere karşı mücadeleyi sürdürüyorlar. İşe iade için açtıkları davanın duruşması ise 18 Mart’ta gerçekleşecek.

Kararlılıkla süren bir diğer grev örneği ise Petrol-İş’te örgütlü İzmir Temel Conta işçilerinin grevi. Üçüncü aya giren grevdeki işçiler, patron sendika düşmanı tavırlarını bitirene kadar mücadeleye devam edeceklerini ve sefalet koşullarını kabul etmediklerini söylüyorlar. İşçiler toplu iş sözleşmesi masasına oturmayan ve asgari ücret dayatan patrona, yeterli işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemi alınmamasına ve mobbinge karşı anayasal hakları için mücadeleyi büyütüyorlar.

Gaziantep Başpınar Organize Sanayi Bölgesi’nde ise yüzde 30’luk sefalet zammı dayatmalarına karşı başlayan eylemler ve direnişlere Valilik yasağı ve BİRTEK-SEN Başkanı Mehmet Türkmen’in tutuklanması damgasını vurdu. İnsanca bir ücret, yaşam ve çalışma koşulları için mücadele eden işçilere sendikal faaliyet önündeki keyfi yasaklarla ve uygulamalarla cevap veren patron yanlısı hükümet, Başpınar’da çalışan yaklaşık 300 bin işçinin haklarını hiçe sayıyor.

Türkiye işçi sınıfı bir bütün olarak birleşik bir mücadele pratiğinden şimdilik uzak olsa da birbirinden güç almaya ve öğrenmeye devam ediyor. Chinatool işçilerinin yüzde 20’lik sefalet zammına karşı grevi ve patronların dört günde masaya oturmak zorunda kalmaları, Green Transfo işçilerinin yüzde 38’lik zam teklifini kabul etmeyip önemli kazanımlar elde etmesi ve Tarkett işçilerinin sendikayı kabul ettirmesi, inişli çıkışlı devam eden sınıf mücadelesinin önemli mevzileri olmayı şimdiden başardı.

Toplu yok oluştan çıkış mümkün mü?

0

Ocak 2025, dünya genelinde şimdiye kadar kaydedilen en sıcak ocak ayı oldu. Copernicus verilerine göre, bu ayın ortalama sıcaklığı 13,23 °C olarak ölçüldü. Bu sayı 1991-2020 yılları arasındaki ocak ayı ortalamasından 0,79 °C daha yüksek. Sanayi öncesi döneme kıyasla ise sıcaklık 1,75 °C artmış durumda. Üstelik bu, soğutucu etkileri olan bir hava olayı olan La Niña’ya rağmen gerçekleşti. Yani dünya artık neredeyse her ay tehlikeli derecede yüksek sıcaklıklarla karşı karşıya.

Türkiye’de de sıcaklıklar mevsim normallerinin çok üzerine çıktı. 1991-2020 yılları arasında ocak aylarının ortalama sıcaklığı 2,9 °C iken, Ocak 2025’te bu değer 5,7 °C’ye yükseldi. Yani Türkiye’de ocak ayı, bu yılların ortalamasına göre 2,8 °C daha sıcak geçti. Bu iç karartıcı tabloya karşı hükümetlerin attıkları adımlar da hiç umut vermiyor.

İkinci kez ABD Başkanı seçilen Donald Trump’ın da iklim politikalarına yaklaşımı endişe yaratıyor. İlk başkanlık döneminde Paris İklim Anlaşması’ndan çekilen Trump, bu yıl göreve geldikten sonra “Enerji Acil Durumu” ilan etti, Biden döneminde imzalanan yürütme emirlerini iptal etti ve LNG ihracatına yeni izinler verdi. Ayrıca Alaska’da petrol ve gaz arama faaliyetlerini artırdı ve elektrikli araç teşviklerini kaldırdı. “Drill, baby, drill” (Kaz, bebeğim, kaz) diyerek ilan ettiği “ulusal enerji acil durumu”, fosil yakıt endüstrisini desteklemeyi ve enerji üretimini artırmayı hedefliyor. Bu adımlar Trump’ın küresel kapitalist sistemin içinde bulunduğu krizi ucuz enerji ile aşmak istediğini gösteriyor.

Gezegenimizin geleceği konusunda endişe duyan birçok kişi, Trump ve benzer sağcı liderlerin yükselişinden ve iklim politikalarındaki geri adımlardan haklı olarak rahatsızlık duyuyor. Ancak, bu krizin kökenlerine baktığımızda, sorunu yaratanların yalnızca Trump veya benzerleri olmadığını görüyoruz. Bu krize ABD’nin Demokratlar’ı da, Almanya’nın Yeşiller’i de çare olamıyor. Çünkü iklim krizi bir üretim sorunu değil; sınırsız büyüme, kâr maksimizasyonu ve doğanın metalaştırılması gibi kapitalist üretim ilişkilerinin doğrudan bir sonucudur. Bu sistem, fosil yakıtlara bağımlılığı sürdürerek ve ekolojik yıkımı görmezden gelerek krizi derinleştirmeye devam ediyor.

Tüm bu sorunlar acil ve köklü adımlar atmayı gerektiriyor. Bu adımlar fosil yakıt endüstrisinin sınırlandırılması, yenilenebilir enerjiye adil bir geçiş ve ekolojik yıkımın durdurulması etrafında şekillenmeli. Sıfır karbon hedefleri, göstermelik vaatlerle değil, derhal uygulanacak somut önlemlerle hayata geçirilmeli. Mega projeler ve ihtiyaç fazlası enerji santralleri durdurulmalı. Hava, su ve toprak kirliliği ile mücadele için düzenli ölçümler yapılmalı, kirlilik yaratan enerji santralleri derhal kamulaştırılmalı, işçi denetiminde iyileştirmeler yapılmalı. İklim felaketlerinin yükü yoksul emekçilerin sırtına yıkılmamalı; zenginlerden alınacak ek vergilerle bir afet fonu oluşturulmalı. Bu talepler etrafında örülecek kitlesel bir mücadele ile bu krizin aşılması mümkün.


Filistin’de ateşkes, tehcir planları ve direniş

0

Gazze’de ateşkes birinci ayını doldurdu. 15 ay süren saldırılarda 50 bini aşkın Gazzelinin direkt saldırılarla, toplamda 180 bini aşkın Gazzelinin ise savaş koşullarında dolaylı olarak hayatını kaybettiği düşünülüyor. 21. yüzyılın Holokost’u diyebileceğimiz bu soykırımcı saldırılar Gazze’deki Filistin direniş örgütlerinin 7 Ekim 2023’te başlattığı El Aksa Tufanı ayaklanmasının ardından gelmişti. İşgal devleti, direniş örgütlerinin ele geçirdiği yerleşimci esirleri kurtarmak gerekçesiyle emperyalist devletlerden tam destek almış ve Gazze’yi yerle bir etmişti. Lakin bu saldırılar hem direniş güçlerinin güçlü duruşu hem de dünya çapında halkların tepkileriyle birlikte işgal devletini tarihinde görülmemiş bir ekonomik, siyasi, askeri ve diplomatik krizler silsilesine sokmuştu. Bu krizlerin sonucu olarak Netanyahu hükümeti direnişin koşullarını kabul ederek ateşkes anlaşmasını imzalamaya mecbur kalmıştı. Bu anlaşmanın sonucunda ise işgal ordusu geçtiğimiz günlerde Netzarim koridorundan da çekilerek Gazze’deki askeri varlığını sonlandırdı.

Geçtiğimiz ay boyunca ateşkes anlaşmasının gerekleri olan esir takasları gerçekleşmiş, 20’yi aşkın yerleşimci esir karşılığında yüzlerce Filistinli tutsak serbest bırakılmıştı. Bu takaslar esnasında dünya kamuoyu Filistin halkının tutsaklarını kucaklayışını ve bütün baskılara ve tehditlere rağmen dirayetini tekrardan görmüş oldu. Filistinli tutsaklar oldukça kötü durumlarda, işkence gördükleri aşikâr görünümlerle serbest bırakılırken Siyonist esirler soykırım koşullarına ve işgal devletinin vahşi saldırılarına rağmen çok daha sağlıklı bir şekilde serbest bırakılmış, dünya kamuoyu da böylece Siyonist barbarlığın boyutlarına ve Filistin direnişinin haklılığına tekrar tanık olmuştu.

İşgal devletinin Gazze’de yürürlükte olan ateşkes anlaşmasının gerekliliklerini tam olarak yerine getirmediği gibi anlaşmayı yüzlerce defa ihlal ettiği de belgelenmiş durumda. Anlaşmanın birinci aşamasının koşulları olan yakıt ikmali, molozları kaldıracak iş makinelerinin girişi, yüz binlerce çadır ve on binlerce konteyner evin girişi gibi koşullar işgal devleti tarafından yerine tam olarak getirilmiyor. Bütün bunlar yetmezmiş gibi işgal ordusu her gün birkaç Gazzeliyi anlaşmayı ihlal ettikleri gerekçesiyle katlediyor. Direnişin bu ihlallere cevabı ve çağrısı ise anlaşmaya sadık oldukları ve bütün koşulların yerine getirilmesi için işgal devletinin uluslararası alanda sıkıştırılması. Anlaşmanın ikinci aşamasının müzakere edilmeye başlanması gereken bu günlerde ateşkes anlaşması işgal devletinin saldırgan tutumlarından dolayı tehlike altında.

Siyonist devlet, bütün bunlar olurken Trump’ın Batı Şeria’nın ilhakını ilerletme planını açıklamasından sonra Cenin ve ardından Tulkarim kentlerine büyük kapsamlı askeri operasyonlar başlattı. Onlarca Filistinlinin ölümüyle sonuçlanan bu saldırılar bir süre daha devam edecek gibi görünüyor. Özellikle Trump’ın, görülmemiş bir siyasi kriz içerisinde olan işgal devleti kabinesinin dağılmasını engellemek amacıyla her gün kamuoyuna akıl almaz şekilde yaptığı “Gazze’nin ABD tarafından satın-devir alınacağı” ve Batı Şeria’nın ilhakının tamamlanması yönündeki açıklamalar, emperyalist ABD’nin Siyonist devletin krizini çözmesi için ona şapkadan tavşan çıkarma şansı tanıması şeklinde yorumlanabilir. Emperyalizmin bu hedeflerinin ne kadar gerçekleşeceği direnişin sahadaki gücüne, gerici Arap rejimlerinin tutumlarına, işgal ordusunun kabiliyetlerine ve elbette uluslararası güç dengelerine bağlı olacaktır. Burada işçi sınıfına ve halklara düşen ve her geçen gün yakıcılaşan görev ise nehirden denize özgür Filistin programının savunulması ve işgal devletini bütün dünyada izole kılmaktır.

ألمانيا: الانتخابات والحكومات تمر، لكن الأزمة والتخفيضات لا تزال قائمة

0

 كُتبت العديد من المقالات وقيل الكثير عن الانتخابات المبكرة في ألمانيا. تؤثر قوة ألمانيا الاقتصادية بشكل كبير على أوروبا والعالم. انتخابات المستشارية هنا؛ دعونا نحلل النتائج الأولية والآفاق المستقبلية لليسار الثوري.

نتائج الانتخابات

بلغت نسبة المشاركة 84%، وهو رقم قياسي ألماني، وهو ما أكدته استطلاعات الرأي: المحافظون في المقدمة والحكومة في الأسفل. بطريقة مشوهة، فهي تعبر عن قطاع يعاقب حكومة الحزب الاشتراكي الديمقراطي القديم (SPD) والمتحالف مع حزب الخضر وحزب ليبرالي صغير، ويصوت لصالح التحالف المحافظ الاتحاد الديمقراطي المسيحي/ الاتحاد الاجتماعي المسيحي البافاري (CDU/CSU) بزعامة فريدريش ميرتس، محققًا 28.5% من الأصوات، والذي سبق له أن حكم لسنوات مع أنجيلا ميركل. أو لليمين المتطرف المتمثل في حزب البديل من أجل ألمانيا (AfD) بنسبة 20.6%، أي ضعف ما حققه في انتخابات 2021. يسلط نمو اليسار الضوء على الاستقطاب والتوجه نحو السياسة الراديكالية.

وجاء الحزب الاشتراكي الديمقراطي بزعامة المستشار أولاف شولتس في المركز الثالث بنسبة 16%، محققًا أسوأ انتخابات في تاريخه. وجاء حلفاؤهم حزب الخضر رابعًا بنسبة 12% تقريبًا.

يعكس التصويت لليمين المتطرف خيبة الأمل من الأحزاب القائمة.

إعادة صياغة 1: ستعرض لنا وسائل الإعلام هذه ”اللعبة الانتخابية“ في الأيام القادمة، حيث يتم التفاوض على التحالفات والمواقف مثل سوق الماشية. أيًا كان التحالف الذي سيخرج، لن يأتي أي منها بحلول جذرية للمشاكل الحالية في الإسكان والصحة والتعليم والعسكرة المتزايدة وتسريح العمال في الصناعة، إلخ.

الحملة الانتخابية

اتسمت الحملة الانتخابية بنبرة كراهية واضحة للأجانب. وبدا أن الأحزاب الرئيسية ( SPD و CDU و Greens و AFD) تتنافس على ما يبدو لمعرفة من لديه سياسة أكثر معاداة للهجرة. ركز النقاش على إظهار أن جميع المشاكل هي بسبب العدد الكبير من الأجانب، وبالتالي يجب ”تنظيمهم“ كما يقول البعض، والبعض الآخر، مثل حزب AFD اليميني المتطرف، بطردهم تمامًا.

لكن أي شخص يقوم بالحد الأدنى من التحليل الجاد يعرف أن هذا الهجوم على الهجرة له استخدام انتخابي وشعبوي بحت. إنه مجرد أداة لصرف انتباه معظم السكان عن المشاكل الحقيقية التي تعاني منها البلاد، وبالتالي تجنب مناقشة الحلول الفعلية. ومن الثابت أن ألمانيا لا يمكنها طرد المهاجرين، بل على العكس من ذلك، فهي بحاجة إلى الهجرة لملء مئات الآلاف من الوظائف الشاغرة بسبب نقص العمالة، كما أنها بحاجة إلى الهجرة بسبب المشاكل الديموغرافية العميقة التي تعاني منها بسبب انخفاض معدل المواليد. وإذا ما تم تنفيذ سياسة طرد المهاجرين، فإن الإنتاج الرأسمالي الألماني سيصاب بالشلل على الفور تقريباً.

الهيكل الرأسمالي الألماني في أزمة

تكمن المشكلة الحقيقية في الأزمة الهيكلية لاقتصادها أو ما يسميه العديد من الاقتصاديين ”نهاية المعجزة الألمانية“ أو ”نهاية الدورة“. وتعود هذه الحالة من الأزمة العميقة إلى عدة مشاكل. بعضها ذو طبيعة دولية والبعض الآخر ذو طبيعة داخلية متشابكة. دعونا نلقي نظرة على بعضها.

من ناحية، هناك تفاقم الأزمة الرأسمالية العالمية التي أفرزت نزاعًا قويًا بين الإمبرياليات، حيث تقع ألمانيا بين المتنافسين الرئيسيين، الولايات المتحدة والصين، وعلى الرغم من أنها رابع أو ثالث أكبر اقتصاد في العالم، حسب الأرقام التي تؤخذ في الاعتبار، إلا أنها متأخرة كثيرًا عن القوتين الرئيسيتين. وهذا الوضع يجبرها على القتال من أجل الحصول على مكان في هذه المنافسة مع وجود توازن قوى سيئ. بالإضافة إلى ذلك، فهي دولة مصدرة بشكل أساسي وهذه ”الحرب التجارية“ مع التعريفات الجمركية والحصص الجمركية والمعارك القوية على الأسواق لا تفيدها على الإطلاق.

ومن العوامل الأخرى التي يجب أخذها في الاعتبار أنها لا تزال منذ الحرب العالمية الثانية دولة تسيطر عليها الولايات المتحدة الأمريكية بشكل كبير؛ كما أن الأزمة التي يعاني منها القطاع أثرت بشكل كبير على صناعتها الأساسية وهي صناعة السيارات، كما أن الحرب بين روسيا وأوكرانيا تسببت في توقف حصولها على الغاز والنفط منخفض التكلفة لتشغيل صناعتها، وهي دولة متخلفة جداً في كل ما يتعلق بالرقمنة، إلخ. يُضاف إلى كل هذه المشاكل كان الدافع وراء الانتخابات المبكرة، وهو أن الدستور الألماني يحظر على الحكومة، برئاسة شولتس الاشتراكي الديمقراطي، زيادة الديون لإعادة تنشيط الاقتصاد.

لا بديل حقيقي للعمال

لسوء الحظ، لم يكن هناك أي حزب يتمتع بالحد الأدنى من التمثيل الذي يطرح برنامجًا بديلًا للطبقة العاملة والشعب.

وهكذا، ركز كلّ من CDU أو AFD أو BSD (حزب سارة فاجنكنخت، الزعيمة السابقة لحزب Die Linke) حملتهم على الهجرة، مخفين عجزهم عن تقديم مقترح اقتصادي يستجيب للوضع الحالي. من جانبهم، ركز الحزب الاشتراكي الديمقراطي وحزب الخضر على حملة ”احذروا، اليمين قادم“ في محاولة لتعبئة ناخبيهم، وبهذه الطريقة تجاهلوا الكارثة التي تتعرض لها حكومتهم الحالية وأخفوا أيضًا حقيقة أنهم لا يملكون اقتراحًا بديلًا للخروج من الأزمة.

إن تركيز النقاش حول الهجرة خدم أحزاب النظام لتجنب تقديم مقترحات ملموسة، وفي المرات القليلة التي نوقشت فيها الحلول الاقتصادية، اقترحت بعض الأحزاب سياسة ”العجز الصفري“، أي التخفيضات في جميع الجوانب لتحقيق التوازن في الأرقام، واقترح البعض الآخر النموذج القديم المتمثل في الدخول في مزيد من الديون لإعادة تنشيط السوق الداخلية. وكما نعلم بالفعل، لا يجلب أي من هذين المشروعين فوائد للعمال والشعب. كل هذه الأحزاب، مع اختلافاتها الدقيقة، تحكم وستحكم لصالح الرأسمالية الألمانية الكبيرة.

بعض الاستنتاجات من الانتخابات وآفاق المستقبل

من المحتمل جدًا أن يظهر ائتلاف حكومي برئاسة ميرتس المحافظ، والذي لا يتمتع بأغلبية ووحدة واضحة لتنفيذ خطة التخفيضات التي يحتاجونها لاستعادة الشركات الألمانية الثقة وتحسين معدلات أرباحها. تُظهر الأرقام عدم وجود أغلبية واضحة مما سيجعل من الصعب الحصول على حكومة جديدة قوية. ولكن بصرف النظر عن مدى صلابة الحكومة المستقبلية أو ما إذا كانت ستكمل ولايتها، فإن المؤكد، سواء مع نموذج ”العجز الصفري“ أو نموذج زيادة الديون، فإن ما ينتظر الطبقة العاملة هو المزيد من التخفيضات في القضايا الاجتماعية مثل التعليم والصحة والمعاشات، والمزيد من المرونة في العمل ”حتى تكون الشركات الألمانية أكثر تنافسية“، وزيادة الميزانية العسكرية، ودعم الإبادة الجماعية في فلسطين، إلخ.

كما قلنا في البداية، كان لا بد من تقديم موعد الانتخابات، وكان هذا حدثًا ليس عاديًا على الإطلاق في ألمانيا، ولكنه علامة واضحة على وجود أزمة سياسية. فالاستقرار الذي ساد لعقود من الزمن يقترب من نهايته ويفسح المجال أمام استقطاب اجتماعي متزايد. لم تعد الأزمة تؤثر فقط على الأطراف، بل دخلت الأزمة إلى قلب أوروبا وستبقى هنا. هناك استياء اجتماعي واضح وزيادة في الصراعات السياسية والنقابية. في العامين الماضيين، كانت هناك إضرابات واحتجاجات من أجل زيادة الأجور أو تحسين ظروف العمل في صناعة المعادن، وعمال السكك الحديدية، وعمال الموانئ، وموظفي لوفتهانزا الأرضيين، وغيرهم.

في مواجهة هذا الوضع، يجب على الطبقة العاملة أن تتوقف عن أن تكون مجرد متفرج على فيلم الرعب الرأسمالي هذا، وأن تكون في طليعة النضالات التي تجري الآن وتلك التي ستأتي، جنبًا إلى جنب مع الشباب والقطاعات الشعبية. علينا أن نواجه الحكومة الجديدة منذ اللحظة الأولى. في أماكن العمل والمدارس، علينا أن ننتخب المندوبين المناضلين. نطالب القيادات النقابية بتولي زمام المبادرة في النضالات وعلينا أن نرفع برامج تمثل مصالحنا وتقدم استجابات جوهرية وطبقية للمشاكل الحالية. في هذه العملية يتم وضع البرامج والأحزاب على المحك. هذا هو الأساس لتطوير تنظيم سياسي بديل وقائم على أساس طبقي، لليسار المستقل حقًا، وهو أيضًا بديل لمواجهة وهزيمة نمو اليمين المتطرف. هذه هي اللحظة التي يصبح فيها بناء حزب اشتراكي وثوري ضروريًا وممكنًا أيضًا. يعمل مناضلو الاتحاد الدولي للنساء في ألمانيا من هذا المنظور.24 فبراير 2025

Almanya: Seçimler ve hükümetler geçer, kriz ve kesintiler baki kalır

0

Almanya’daki erken seçimler hakkında pek çok makale yazıldı ve pek çok şey söylendi. Dünyanın en büyük dördüncü ekonomisinden ve Avrupa Birliği’nin (AB) motor gücünden bahsediyoruz. Ve hiç şüphesiz, ABD seçimleri kadar önemli olmasa da Berlin’de yaşananların uluslararası arenada ve dahası Avrupa açısından büyük yansımaları olacak. Şansölye seçimleri nihayet geldi. Şimdi ilk sonuçları çıkarmak ve seçimlerden sonra durumun nasıl gelişeceğinin yanı sıra devrimci solun görevlerini gözden geçirmemiz gerekiyor.

Seçim sonuçları

Seçime katılım oranı, Almanya’nın birleşmesinden bu yana rekor seviyeye ulaştı (yüzde 84) ve sonuçlar aşağı yukarı anketlerde tahmin edildiği gibi geldi: daha muhafazakâr alternatiflerin yükselişi ve mevcut hükümet partilerinin düşüşü. Bu durum, çarpık bir şekilde, sol alternatiflerin yokluğunda, Friedrich Merz’in Angela Merkel’le yıllarca iktidarda olan Hristiyan Demokrat Birliği/Bavyera Hristiyan Sosyal Birliği’nin (CDU/CSU) muhafazakâr ittifakına (oyların yüzde 28,5’i) veya aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif’e (AfD) (2021 seçimlerinin neredeyse iki katıyla yüzde 20,6) oy vererek, Yeşiller ve küçük bir liberal partiyle ittifak kuran eski sosyal demokrat (SPD) hükümeti cezalandıran bir kesimi ifade ediyor. Eski Stalinist Komünist Parti üyeleri, Maoistler, Troçkist gruplar ve bağımsızlardan oluşan Die Linke (Sol Parti), mevcut kutuplaşmayı ve daha radikal seçeneklere yönelik arayışı doğrular şekilde önemli bir oy artışı elde etti.

Şansölye Olaf Scholz’un Sosyal Demokrat Partisi (SPD) yüzde 16 ile üçüncü sırada yer aldı ve tarihinin en kötü seçimini yaşadı. Müttefikleri Yeşiller ise yaklaşık yüzde 12 ile dördüncü sırada.

Aşırı sağ, neonazi AfD’nin seçimlerdeki öngörülen oy artışı; Trump, Meloni, Le Pen ve Milei ile olduğu gibi, zaten iktidara gelen ve toplumsal krize, milyonların yaşam standartlarında düşüşe yol açan eski geleneksel kapitalist partilerden bıkan toplumsal bir kesimin yanlış yönde cezalandırmasını temsil ediyor.

Gelecek günlerde medyada koalisyonlar ve koltuklar için pazarlıkların yapıldığı bu “seçim oyununu” göreceğiz. Ortaya hangi koalisyon çıkarsa çıksın hiçbiri mevcut barınma, sağlık, eğitim, yükselen militarizm, endüstrideki işten çıkarmalar gibi sorunlara köklü çözümler getirmeyecek.

Seçim kampanyası

Seçim kampanyası, açık yabancı düşmanlığıyla dikkat çekti. Büyük partiler (SPD, CDU, Yeşiller ve AfD) kimin en göçmen karşıtı politikaya sahip olduğunu göstermek için adeta yarışıyordu. Tüm sorunların kaynağının yabancıların fazla sayıda olmasından kaynaklandığını göstermeye odaklanan tartışma bir yürütüldü ve bu nedenle bazıları “düzenlemeler” gerektiğini, aşırı sağcı AfD gibi bazıları ise yabancıların tamamen sınır dışı edilmesini söylüyordu.

Ancak asgari ciddiyette bir analiz yapan herkes, göçmenlere yönelik bu saldırının tamamen seçim odaklı ve popülist bir söylem olduğunu görür. Bu, yalnızca nüfusun büyük bir kısmının dikkatini ülkenin içinde bulunduğu gerçek sorunlardan uzaklaştırmak ve böylece gerçek çözümleri tartışmaktan kaçınmak için kullanılan bir araçtan ibarettir. Almanya’nın göçmenleri sınır dışı edemeyeceği, aksine işgücü eksikliği nedeniyle boş kalan yüz binlerce iş pozisyonunu doldurmak için ve düşük doğum oranı nedeniyle yaşadığı derin demografik sorunlar nedeniyle göçe ihtiyacı olduğu ortadadır. Göçmenleri sınır dışı etme politikası uygulandığı takdirde Alman kapitalist üretimi neredeyse anında felç olacaktır.

Alman kapitalist yapısının krizi

Asıl sorun, ekonominin yapısal krizinden ya da birçok ekonomistin “Alman mucizesinin sonu” veya “bir döngünün sonu” olarak adlandırdığı durumdan kaynaklanmakta. Bu derin kriz durumu pek çok etkene bağlı. Bunların bir kısmı uluslararası etkenlerken kaynaklanırken bir kısmı da iç sorunlar ve hepsi içe içe girmiş durumda. Bu sorunlardan birkaçını inceleyelim.

Bir yanda, emperyalistler arası güçlü bir anlaşmazlık ortaya çıkaran derinleşen küresel kapitalist kriz söz konusu. Almanya, iki ana rakip olan ABD ve Çin arasında sıkışmış durumda ve dünyanın dördüncü veya üçüncü büyük ekonomisi olmasına rağmen, hesaba katılan rakamlara bağlı olarak iki ana gücün çok gerisinde. Bu durum Almanya’yı kötü bir güçler dengesiyle bu yarışta bir derece kazanmak için mücadele etmeye zorluyor. Üstelik, esasında ihracatçı bir ülke olduğundan gümrük tarifeleri, gümrük kotaları ve pazarlar için verilen büyük kavgalarla bu “ticaret savaşı” ona hiç fayda sağlamıyor.

Dikkate alınması gereken diğer unsurlarınsa Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana büyük ölçüde ABD tarafından kontrol edilen bir ülke olmaya devam etmesi; sektördeki krizin birincil endüstrisi olan otomotiv endüstrisini kötü etkilemesi; Rusya ve Ukrayna arasındaki savaşın endüstrisini işletmek için gerekli düşük maliyetli gaz ve petrol alımını durdurmasına neden olması; dijitalleşmeyle ilgili her konuda çok geri kalmış bir ülke olması olduğu söylenebilir. Tüm bu sorunlara, Alman anayasasının, Sosyal Demokrat Scholz başkanlığındaki hükümetin ekonomiyi canlandırmak için borçlanmayı artırmasını engellemesi de eklendi.

İşçilerden başka gerçek alternatif yok

Ne yazık ki, işçi sınıfı ve halk için alternatif bir program öneren bir parti olmadı. Böylece CDU, AfD veya BSD (Die Linke’nin eski lideri Sahra Wagenknecht’in partisi), kampanyalarını göç konusuna odaklayarak mevcut duruma ekonomik bir yanıt verecek bir öneri sunmadaki yetersizliklerini gizleyebildiler. SPD ve Yeşiller ise “Dikkat edin, sağ geliyor” kampanyasına odaklanarak seçmenlerini harekete geçirmeye odaklandı ve böylece mevcut hükümetin bir felaket olduğu gerçeğini görmezden gelip krizden çıkmak için alternatif bir önerileri olmadığını da gizleyebilmiş oldular.

Tartışmayı göç konusunda odaklamak, rejim partilerine somut öneriler sunmaktan kaçınma fırsatı verdi. Ekonomik çözümlerin nadiren tartışıldığı durumlarda ise bazı partiler, denge tutturmak için her alanda kesintiler öngören “sıfır açık” politikasını önerirken diğerleri iç pazarı canlandırmak için daha fazla borçlanma modelini savundu. Bildiğimiz gibi, bu iki projenin de işçilere ve halka faydası yok. Ufak tefek farklılıklarıyla beraber tüm bu partiler, büyük Alman kapitalizmi için yönetiyorlar ve yönetecekler.

Seçimlerden çıkarılan bazı sonuçlar ve perspektifler

Büyük olasılıkla, muhafazakâr Merz liderliğinde bir koalisyon hükümeti ortaya çıkacak. Ancak bu hükümetin net bir çoğunluğu yok ve Alman şirketlerinin güvenini yeniden kazanıp kâr oranlarını iyileştirmeleri için ihtiyaç duyulan kesinti planını uygulama konusunda da bir birliğe sahip değil. Sayılar net bir çoğunluğun olmadığını gösteriyor ve bu durum sağlam bir yeni hükümet kurulmasını zorlaştıracak. Ancak gelecekteki hükümetin ne kadar sağlam olacağından veya görev süresini tamamlayıp tamamlayamayacağından bağımsız olarak kesin olan bir şey var: İster “sıfır açık” modeliyle ister borç artırma modeliyle olsun, işçi sınıfını bekleyenler eğitim, sağlık ve emeklilik gibi toplumsal konularda daha fazla kesinti, “Alman şirketlerinin daha rekabetçi olması” için daha fazla iş esnekliği, askeri bütçede artış, Filistin’deki soykırıma destek ve fazlası.

Başta söylediğimiz gibi, seçimlerin erkene alınması gerekti ve bu, Almanya’da hiç de normal olmayan, bariz bir siyasi krize işaret eden bir olaydı. On yıllardır hüküm süren istikrar sona eriyor ve yerini artan toplumsal kutuplaşmaya bırakıyor. Kriz artık sadece çevresini etkilemiyor, Avrupa’nın göbeğine kadar geldi ve burada kalıcı. Toplumda belirgin bir hoşnutsuzluk kendini gösterirken siyasi ve sendikal çatışmalar artıyor. Son iki yılda metal işçileri, demiryolu işçileri, liman işçileri, Lufthansa yer personeli ve dahası ücret artışı veya daha iyi çalışma koşulları için grevler ve protestolar düzenlendi. 

Bu durum karşısında işçi sınıfı, bu kapitalist korku filminin sadece bir izleyicisi olmaktan çıkmalı, gençlikle ve halk kesimleriyle birlikte hem mevcut hem de gelecek mücadelelerin ön saflarında yer almalıdır. Yeni hükümetle ilk andan itibaren yüzleşmek zorunda kalacağız. İşyerlerinde ve okullarda mücadeleci temsilciler seçmeli, sendika liderlerinden mücadelelere öncülük etmelerini talep etmeliyiz. Çıkarlarımızı temsil eden, mevcut sorunlara bütüncül ve sınıfsal yanıtlar sunan programlar öne sürmeliyiz. Programlar ve partiler tam da bu süreçte sınanır. Bu aynı zamanda aşırı sağın büyümesiyle yüzleşmek ve onu yenmek için bir alternatif olan, gerçekten bağımsız bir solun, sınıf temelli bir siyasi örgütlenmenin gelişiminin temelidir. Şu anda sosyalist ve devrimci bir parti inşa etmek hem gereklidir hem de mümkündür. İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) militanları Almanya’da tam da bu perspektifle çalışıyor.

24 Şubat 2025

ثلاث سنوات بعد الغزو الروسي: لا للتقسيم الإمبريالي لأوكرانيا

0

بقلم وحدة العمال الأممية- الأممية الرابعة

22 فبراير 2025.

 مع اقتراب الذكرى الثالثة للغزو الروسي لأوكرانيا، لا تزال القوات الروسية تتمتع بالمبادرة وتتقدم ببطء. ومع نقص الأسلحة والصعوبات في تجنيد الجنود لتوفير التناوب على الجبهة، تواجه أوكرانيا صعوبات. في هذه الحالة، ومع ترامب في البيت الأبيض، بدأت الولايات المتحدة وروسيا مفاوضات بشأن أوكرانيا.

إن دعم الإمبريالية الأمريكية لإسرائيل يمكّن الفظائع الصهيونية؛ وبالمثل، تُعتبر أوكرانيا بيدقًا إمبرياليًا. كانت الإمبريالية الأوروبية والأمريكية تهدف إلى التوصل إلى تفاوض مفضل، وليس هزيمة روسيا، وهو ما يفسر التأخيرات في إرسال الأسلحة في الماضي والحاضر. و يعتقد ترامب أنه حان الوقت للتفاوض، محتوى هذه المفاوضات ليس تحقيق سلام عادل، بل لتقسيم أوكرانيا بين روسيا والولايات المتحدة. يحتفظ بوتين بالأراضي المحتلة، بينما تحتفظ الولايات المتحدة بالثروات من “الأرض النادرة”، تقسيم إمبريالي مثل العديد من التقسيمات الأخرى في التاريخ على حساب الشعوب.

لتغطية محاولة استعمار أوكرانيا وشعبها، استبعدت القوتان حكومة زيلينسكي من المفاوضات. انحاز ترامب إلى بوتين، مهاجمًا دور زيلينسكي في الحرب.

منذ 22 فبراير 2022، كان المعتدي الوحيد هو الإمبريالية الروسية بقيادة بوتين، التي غزت أوكرانيا بدباباتها وجنودها. وكانت الدولة المعتدى عليها هي أوكرانيا. القضية العادلة هي مع الشعب الأوكراني الذي يقاوم الغزو. من اليوم الأول، دعمنا نحن الاشتراكيين الثوريين الشعب الأوكراني، معارضين حكومة زيلينسكي وحلف الناتو.

إن الولايات المتحدة وروسيا تستبعدان الإمبرياليات الأوروبية من المفاوضات، وهو تراجع في التنسيق الإمبريالي العالمي. التأثير المتزايد لليمين المتطرف والمناصر لموسكو أصبح واضحًا في دول مثل هنغاريا وفرنسا وألمانيا.

كما أن انتقادات ترامب لزيلينسكي بسبب تأجيل الانتخابات هي إهانة، خاصة بالنظر إلى قمع بوتين للمعارضة. مع ترامب، يخلع الإمبريالية قناعها، وعلى جانبه، يحك إيلون ماسك وغيرهم من كبار الرأسماليين أيديهم لسرقة ثروات أوكرانيا.

إن الإمبريالية، التي وثقت بها حكومة زيلينسكي، فشلت في تحرير الشعب. الحكومة الأوكرانية ترضي الإمبريالية، تاركة المجال للمفاوضات مع الولايات المتحدة بشأن نسبة ثرواتها المعدنية التي يمكن أن تمنحها لهم. الحكومة تفضل الأوليغارشيا والخصخصة، مما يثقل كاهل العمال الذين يقاتلون في الحرب.

كان هناك وما زال هناك سياسة أخرى تطالب بها اليسار السياسي والنقابي الأوكراني، بينما يقاتل على الجبهة ضد الغزو الروسي. طالب اليسار الأوكراني الحكومة باستخدام ثروات الأوليغارشيا الكبرى المرتبطة بالشركات متعددة الجنسيات لتمويل جهود الحرب ومساعدة الجماهير، التي تحملت دفاع أوكرانيا بالموت والمعاناة. تتحمل معظم اليسار الإصلاحي في العالم مسؤولية هائلة. لقد وقفوا إلى جانب المعتدي الإمبريالي، بوتين. من خلال عزل نضال مقاومة العمال والشعب الأوكراني ونضال يسارهم السياسي والنقابي. اتهموا الشعب الأوكراني بأنه أداة للناتو، وأنه يميني متطرف، والعديد من الافتراءات الأخرى. بل إنهم يصفون اليسار الثوري بـ”عملاء الناتو”.

الآن أصبح من الساخر أن يتجمع مع كورال كاسترو-تشافيزم، والستالينية في أحزاب الشيوعيين أو قطاعات من اليسار الوسط مثل بوديموس، الذين كانوا يدعمون بوتين كـ”مناهض للإمبريالية”، لم يكن أحد سوى ترامب، رأس الإمبريالية الحالية.

من الساخر الآن أن يتجمع مع كورال كاسترو-تشافيزم، والستالينية في حزب الشيوعيين أو قطاعات من اليسار الوسط مثل بوديموس، الذين كانوا يدعمون بوتين كـ”مناهض للإمبريالية”، لم يكن أحد سوى ترامب، رأس الإمبريالية الحالية. الجناح الأكثر فاشية من الإمبريالية الأمريكية ورأس حلف الناتو. نفس ترامب الذي يشن عملية إجرامية ضد المهاجرين، الذي يهدد حقوق النساء ومجتمع الميم، الذي يريد أن يحول غزة إلى منتجع من خلال التطهير العرقي ضد الفلسطينيين. ترامب، الذي يبرر طموحات بوتين التوسعية، يسعى إلى تأكيد طموحاته في بنما، في غرينلاند أو تلك الخاصة بالصهيونية في إسرائيل في إبادة الشعب الفلسطيني.

يجب هزيمة خطط ترامب والإمبريالية في أوكرانيا وفلسطين. أرسلت وحدة العمال الأممية-الأممية الرابعة مساعدات إلى اليسار المناهض للسلطوية والنقابات الأوكرانية، الذين يواجهون الغزو وخطط حكومة زيلينسكي. ندعو إلى تطوير مزيد من التضامن مع نضال الشعب الأوكراني من أجل الحرية، من موقف طبقي وشعبي مستقل، ضد غزو الإمبريالية الروسية وضد خطط ترامب وحلف الناتو. كما ندعو لدعم مقاومة اليسار الروسي، الذي يعارض الغزو ويتم قمعه بشدة من قبل بوتين وحليفه، الدكتاتور لوكاشينكو من بيلاروسيا. 

التضامن مع مقاومة الشعب الأوكراني. القوات الروسية خارج أوكرانيا.

لا لخطة ترامب وبوتين الإمبريالية لتقسيم أوكرانيا.

التضامن ضد قمع اليسار في روسيا وبيلاروسيا.

وحدة العمال الأممية -الأممية الرابعة (IWU-FI)

22 فبراير 2025 

Almanya seçimlerinin gösterdikleri

0

Almanya’da 2021 yılında yapılan seçimlerden sonra kurulan Sosyal Demokrat Parti (SPD), Yeşiller ve Özgür Demokratik Parti’den (FDP) oluşan koalisyonun bütçe görüşmeleri sonucunda dağılmasıyla erken seçim kararı alınmıştı. Seçimler, Almanya’nın içinde bulunduğu derin krizin politik yansımalarını çarpık da olsa açığa çıkardı: İşçiler öfkeli ve alternatif arıyorlar. Avrupa Birliği (AB) çatısı altında yeni bir kemer sıkma istemiyorlar. Bu krize sahici, sınıf eksenli ve somut politika üretemeyen her parti yenilgiye mahkûm.

630 koltuklu Bundestag’da (Almanya Federal Meclisi) 316 koltuk ile iktidar olunuyor. Bu sayıyı yakalayan parti çıkmadığına göre koalisyon kurulmak zorunda. Yüksek olasılıkla, Almanya’daki tüm kemer sıkma politikalarının altında en çok imzası bulunan iki parti Hristiyan Demokratlar (CDU) ve SPD koalisyonu göreceğiz.

AfD gerçeği

Oylarını ikiye katlayan aşırı sağcı parti Almanya İçin Alternatif (AfD), seçimin galiplerinden biri. Hiçbir partinin AfD ile hükümet kurmayacağını açıklamasıyla 2029 seçimlerine kadar ana muhalefet partisi olarak kalacak. Trump iktidarı tarafından Avrupa’da gittikçe destek gören ve meşrulaştırılan AfD’nin neoliberal ve kemer sıkma dışında Almanya’ya bir şey vermeyen SPD ve CDU’nun büyük koalisyonuna karşı elini güçlü tutacağı açık. Almanya genel politikasının alternatifsizlik hali AfD’nin bir sonraki seçimlerde iktidar olma olasılığını artırıyor.

Seçimin en çok oy alan partisi Merkel’in mirasçısı CDU oldu. Pandemi ile ciddi oy kaybı yaşayan CDU 2021 seçimlerinde yerini SPD’ye bırakmıştı. Ekonomik krizle iktidardan giden CDU yine bir ekonomik krizle ve yeni başkanı ile geri döndü.

Yeni Almanya Şansölyesi olarak Friedrich Merz, eskinin neoliberal politikalarından farklı pek fazla bir şey vaat etmiyor. Fakat AfD’nin yükselişi CDU’yu daha sağa itmiş durumda. Yeni Şansölye, ocak ayında Almanya’nın göç politikalarını sertleştirmeyi hedefleyen yasayı AfD’nin desteğiyle meclisten geçirdi. Bu ortaklığın karşısında ülkede ciddi kitle seferberlikleri oldu.

Almanya’da 1350 avronun altında yaşayanlar yoksul kabul ediliyor. Buradan yola çıkarak Almanya’nın yüzde 16’sının yoksul olduğu söylenebilir. 2020 yılından bu yana Almanya’da gıda enflasyonu yüzde 30 oranında arttı. Bunun dışında Almanya uygun maliyetli konut sorunu ile de boğuşuyor. Emlak krizinin bir sonucu olarak kira fiyatları ciddi oranda arttı.

AfD, tüm bu çözümsüzlük ortamında kitlelerin yoksullaşmasıyla ve devrimci sol bir alternatifin olmamasıyla büyüyor. Tüm bu yoksullaşma, enerji krizi, ekonomik kriz ve AB’ye karşı bir politika vaat eden AfD’ye işçilerin yüzde 38’i, işsizlerin yüzde 34’ü, emeklilerin ise yüzde 13’ü oy vermiş durumda. 25 yaş altındaki gençliğin ise 2. partisi konumunda. Almanya’nın enerji krizine karşı AfD nükleer santralleri tekrar açmayı vaat ediyor. AfD Başkanı Alice Weidel bir konuşmasında rüzgâr santrallerine karşı şöyle demişti: “Tüm rüzgâr türbinlerini yıkacağız. Yıkılsın bu utanç değirmenleri!”

Alternatif var mı?

AfD’nin yükselişi CDU, SPD ve Yeşiller gibi partilerin bulunduklarından daha da sağda konumlanmalarına yol açıyor. 1998 yılında ilk defa SPD ve Yeşiller iktidarı altında Almanya’nın bugün enerji krizine yol açan politikalar hayata geçirildi. Ayrıca AB’nin avro ortak para birimine geçmesi yine bu hükümet altında oldu.

2000’lerin başında Alman sendikalar konfederasyonu DGB ile avro basma tekelini elinde bulunduran Merkez Bankası, grevlerin ve ücretlerin baskılanması için bir anlaşma yaptı. Avrupa’nın güneyinde işçilik maliyetleri artarken Almanya’da azaldı. DGB’nin örgütlü olduğu sektörler özellikle ihracat yapan sektörlerdi. Almanya ihracat fazlasıyla cari fazla verirken 2001 ile 2009 arasında Alman işçilerin reel alım güçleri ciddi oranda düşürüldü. O gün döşenen taşlar bugün kendisini iktisadi açmaz ve kriz ile gösteriyor.

Seçimlerde öne çıkan partilerden biri de, bölünme yaşamasına rağmen yeni lideri Heidi Reichinnek ile seçime girerek kısa sürede oyunu iki katına çıkaran (yüzde 8,7) Die Linke (Sol Parti) oldu. Devrimci bir kopuş çizgisinde olmayan bu parti, 25 yaş altı gençler arasında hızla popülerleşti. Ayrıca işçiler arasında oyu 3 puanlık artışla yüzde 8’e çıktı. Fakat Die Linke, işçi sınıfı içinde onun bağımsız politikasını yürüten bir parti olmaktan uzak. Aynı zamanda Filistin’de soykırıma karşı durmadığı gibi İsrail’i açıktan eleştiremiyor. Yine de bu partinin hızlıca büyümesi, işçi sınıfının kopuşçu bir sol alternatif yaratıldığında hızla kitleselleşeceğini gösteriyor.

Alman emperyalizmi, ister CDU isterse AfD iktidarı altında olsun her şekilde işçi sınıfına ve emek hareketine karşı büyük bir mücadeleye girecek. İşçi sınıfının ve nitelikli işçi açığının en büyük paydaşı olan göçmenlere karşı mücadele, sınıfa karşı mücadelenin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu sömürü ve baskı ortamı, Alman emek hareketi üstünde de kendisini hissettirecek.

Alman işçi sınıfı AfD’ye mahkûm edilemez. Zamanında dünyanın en eski işçi partilerinin kurulduğu Almanya’da bugün devrimci bir işçi partisinin inşası yakıcı bir şekilde aciliyetini korumaktadır. Böyle bir partinin varlığı tüm Avrupa’da işçi sınıfı için bir alternatif teşkil edecek, Avrupa enternasyonalizminin katalizörü olacaktır.

Rus işgalinden üç yıl sonra: Ukrayna’nın emperyalist paylaşımına hayır!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal
22 Şubat 2025

Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin üçüncü yılı arifesinde, Rus birlikleri inisiyatifi ele geçirmiş olarak yavaşça ilerliyorlar. Silah sıkıntısı çeken ve cephedeki asker rotasyonunu sağlamakta sorunlar yaşayan Ukrayna zor bir süreçten geçiyor. İşte bu koşullar altında, Trump’ın Beyaz Saray’a gelmesiyle birlikte, ABD ile Rusya arasında Ukrayna konusunda müzakereler başlamış durumda.

İsrail ABD emperyalizmi için stratejik bir öneme sahip ve bu Siyonizme en büyük vahşetleri işleme konusunda açık çek sağlıyor. Ukrayna ise daima emperyalist güçler arasında bir pazarlık unsuru oldu. Avrupa ve ABD emperyalizmlerinin hedefi hiçbir zaman Rusya’nın yenilgisi değil, Rusya’yla kendi çıkarlarına uygun bir anlaşmaya varmaktı. Geçmişte ve şu anda Ukrayna’nın silah tedarikinde yaşadığı zorluklar da bundan kaynaklanıyor. Şimdi Trump bir anlaşmaya varmak için mevcut durumu zorlamak gerektiğine inanıyor. Dolayısıyla, müzakerelerin içeriği adil bir barışı sağlamak değil, Ukrayna’nın iki emperyalist güç, yani Rusya ve ABD arasında nasıl paylaşılacağıdır. Putin işgal ettiği toprakları elinde tutmak, ABD ise “nadir toprak elementleri” bakımından zengin kaynaklara sahip olmak istiyor. Bu, tarihte halkların iradesi pahasına gerçekleşen sayısız emperyalist paylaşımın bir yenisidir.

Ukrayna’nın bu şekilde paylaşılması için iki büyük güç arasında yürütülen müzakerelerden Zelenski hükümeti dışlanıyor ve Ukrayna ile Ukrayna halkını sömürgeleştirme girişimi gizlenmeye çalışılıyor. Trump, Putin’in “meşru bir Ukraynalı müzakereci olmadığı” yönündeki iddiasını sahiplenerek, Zelenski’ye karşı sert bir saldırı başlattı. Onu savaşın sorumlusu olmakla, seçim yapmak istemeyen bir diktatör olmakla suçluyor. Bu suçlamalar Kremlin’de büyük bir coşkuyla karşılanıyor.

22 Şubat 2022’den bu yana, saldırgan tek taraf, tankları ve birlikleriyle Ukrayna’yı işgal eden Putin liderliğindeki Rus emperyalizmidir. Saldırıya uğrayan ulus Ukrayna’dır. İstilaya direnen Ukrayna halkının mücadelesi haklı bir davadır. Bu nedenle devrimci sosyalistler olarak, ilk günden itibaren Ukrayna halkının yanında durduk. Bu desteğimizi Zelenski hükümetine hiçbir politik destek vermeksizin ve “NATO’ya Hayır” diyerek gerçekleştirdik.

ABD ve Rusya, Avrupa emperyalizmlerini müzakere masasının dışında bırakıyor ve böylece Avrupa’nın küresel emperyalist düzendeki gerileyişini gözler önüne seriyor. Avrupa’nın iç bölünmüşlüğü ve güçsüzlüğü her zamankinden daha belirgin hale geliyor; zira Moskova’nın müttefiki aşırı sağ partiler bazı ülkeleri doğrudan yönetiyor veya iktidar alternatifi haline geliyor. Buna örnek olarak Macaristan’da Orban, Fransa’da Le Pen ve Almanya’da AfD gösterilebilir.

Zelenski’nin savaşın ortasında seçim düzenlememiş olmasını eleştiren Trump’ın tutumu, son derece aşağılayıcıdır. Oysa Putin, tüm muhalefeti ortadan kaldırmış durumda: Sol muhalefet ya hapiste ya da sürgünde, liberal sağ muhalefetin lideri Navalni ise zehirlendi. Trump ile birlikte emperyalizm yüzündeki maskeyi çıkarıyor ve yanındaki Elon Musk gibi devasa sermaye sahipleriyle, Ukrayna’nın zenginliklerini yağmalamak için ellerini ovuşturuyor.

Zelenski’nin kapitalist hükümetinin politikası, her şeyi emperyalist güçlere bel bağlamaya dayalıydı. Ancak tarihte defalarca görüldüğü gibi, emperyalistlerin önceliği hiçbir zaman halkların özgürlüğü olmadı. Ukrayna hükümeti, emperyalist güçleri memnun etmeye devam etmek istediği için, ABD ile zengin maden kaynaklarından onlara verebileceği yüzde için pazarlık yapmaya bile kapıyı açık bıraktı. Bu süreçte hükümet, oligarkların çıkarlarına hizmet eden politikaları uygulamayı sürdürüyor ve kamu hizmetleri ile üniversiteleri özelleştiriyor. Bu politikalar, savaşın maliyetini Rus işgaline karşı bizzat cephede direnen emekçilere yükleyerek onları demoralize ediyor.

Bu süreçte Ukrayna solu ve sendikal hareketi, bir yandan Rus işgaline karşı en ön safta savaşırken, alternatif bir politika geliştirdi ve bu politika varlığını sürdürüyor. Ukrayna solu, hükümetten, büyük çokuluslu şirketlerle bağlantılı oligarkların devasa servetlerine müdahale etmesini ve bu kaynakları cephedeki mücadeleyi desteklemek ile halkın temel ihtiyaçlarını karşılamak için seferber etmesini istedi. Çünkü Ukrayna’nın savunmasının bedelini canlarıyla ve büyük acılarla ödeyenler, esas olarak emekçi kitleler oldu.

Aynı zamanda, küresel ölçekte reformist solun büyük çoğunluğunun da ciddi bir sorumluluğu bulunuyor. Bu kesimler, emperyalist saldırgan Putin’in yanında saf tuttular ve Ukraynalı işçilerin, halkın, sol ve sendikal hareketin direnişini yalnız bıraktılar. Ukrayna halkını NATO’nun bir aracı olmakla, aşırı sağcı bir halk olmakla suçladılar ve bu mücadeleyi karalamak için birçok yalan ürettiler. Ukrayna halkının yanında duran devrimci solu “NATO’nun ajanları” olmakla suçlayacak kadar ileri gittiler.

Şimdi ise durum daha da garip ve ironik bir hal alıyor. Yıllardır Putin’i sözde “anti-emperyalist” olarak destekleyen Castro-Chavist hareketler, Stalinistler ve Podemos gibi merkez sol kesimlere, bizzat Trump, emperyalizmin bugünkü lideri katılmış durumda. Basettiğimiz kişi ABD emperyalizminin en faşizan kanadının ve NATO’nun başında yer alıyor. Aynı Trump göçmenlere karşı tedhiş operasyonları başlatıyor, kadın ve lgbti+ haklarının tehdit ediyor ve Filistin halkına yönelik etnik temizlik uygulandıktan sonra Gazze’yi bir tatil beldesine çevirmek istiyor. Putin’in yayılmacı emellerini meşrulaştırarak Trump, Panama ve Grönland’da kendi yayılmacı politikalarına veya İsrail siyonizminin Filistin halkına yönelik soykırımına bir dayanak yaratmaya çalışıyor.

Trump’ın ve emperyalistlerin Ukrayna ve Filistin üzerine planları yenilgiye uğratılmalı. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak, hem işgale hem de Zelenski hükümetinin planlarına karşı mücadele eden Ukrayna sendikaları ve antiotoriter soluna yardımlarda bulunduk. Bağımsız bir işçi ve emekçi tutumuyla, Rus emperyalizminin işgaline, Trump’ın ve NATO’nun planlarına karşı Ukrayna halkının özgürlük mücadelesiyle dayanışmayı büyütmeye çağırıyoruz. Aynı zamanda, işgale karşı çıkan ve Putin ile müttefiki Belarus diktatörü Lukaşenko tarafından ağır baskılara maruz kalan Rus solunun direnişini de desteğe davet ediyoruz.

Katliam yasasına karşı mücadeleye devam

0

2 Ağustos 2024 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanan 7527 sayılı “hayvan katliamı” yasası zaman içerisinde çok cana kıydı. Bu yasanın çıkacağı söylemleri üzerine ülke genelinde kitlesel eylemlilikler yapılmış ve henüz yasa taslağı halindeyken reddedilmesi ve hayvanların korunması gerektiği dile getirilmişti.

Bu yasaya sırtını veren birçok belediye, hayvan katliamlarına girişti. Kocaeli’de Gebze, İstanbul’da Ümraniye, Ankara’da Altındağ belediyelerinden katliam haberleri o günlerde gündeme gelmişti. Erzincan Belediyesi’nin yaşayan köpekleri diri diri toprağa gömdürttüğü görüntülerle açığa çıktı. Adı sürekli yeni skandallarla gündeme gelen Sağlık Bakanlığı, yolladığı bir genelge ile sokak hayvanlarının bakanlığa bağlı kurumların bahçelerinden toplatılmasını istedi. 

Tüm bunlar olup biterken hayvanların yaşamını savunmak isteyenler medyadaki tetikçi haberciliğe karşı da mücadele veriyor. Hükümete yakın basın kuruluşları hayvanları hedef alan baskıya çanak tutan ve yeni saldırıları körükleyebilecek manipülatif haberlere imza atıyor. Son günlerde bu mecralarda Tarım ve Orman Bakanlığı talimatı ile sokakta yaşayan her köpek için belediyelere 71.960 TL ceza kesileceği yönünde haberlere yer verilmiş olsa da, aslında mevcut yasa sokak hayvanlarının belediyeler tarafından bakımevine alındıktan sonra serbest bırakılması durumunda ceza öngörüyor. Halihazırda bakımevlerinde yeterli kapasite yok ve yasa bu durumun giderilmesi için de 2028 yılına kadar zaman tanıyor.

Kimi belediyeler de bakımevlerinin mevcut yetersiz kapasitesinin farkında olmalarına ve yasa tarafından kendilerine süre tanınmış olmasına rağmen hevesle hayvanlarının katline yöneliyor. Üstelik bu kırımı bir rant yaratma ve dağıtma fırsatı olarak görüyorlar. Örneğin Erzurum BB tarafından sokak köpeklerinin 3 ay süreyle toplanması için ihale açıldığı ve devamında 1.3 milyon TL karşılığında bir şirketle anlaşıldığı Ocak ayında kamuoyuna yansımıştı.

Genel duruma baktığımızda sokaktaki hayvanları toplayıp sağlıklı bir şekilde tedavi edip, kısırlaştırılıp, aşılarını yapıp, yeniden yaşam alanlarına bırakmak belediyeler için de bir masraf kapısı olarak görülüyor. Belediyeler bu masrafa girmektense yasa üzerinden hayvan katliamı yapmaya yöneliyor. Böylece buralardan kalan paralar ihalelerde yandaşlara verilebilsin.

Sürecin başından beri tepki gösteren birçok insan bugün de bu mücadeleyi devam ettirmekte. İktidarın, hayvan katliamı yapmayan belediyelere ceza keseceği açıklamasının üzerine bazı kurum ve aktivistler Ümraniye gibi bazı ilçe barınaklarının önünde nöbet tutmaya çağrı yaptı. Bu konuda mücadele etmek isteyen insanları saflarına davet ediyorlar.

Hayvanların aşılanıp, kısırlaştırılıp bulundukları alanlarda yaşamaya devam etmesinin sağlanması elzem bir görev olarak önümüzde duruyor. Öldürmenin bir çözüm değil bir katliam olduğunu yüzlerine haykırmaya devam etmeliyiz. Sokak hayvanları biz yokken de yaşıyorlardı ve biz gittikten sonra da yaşamaya devam edecekler. Ellerinden alınan alanların üzerine bir de canlarının alınmasına karşı mücadele etmeliyiz.

Nüfus Politikaları Kurulu ve Aile Enstitüsü ne amaçlıyor?

0

Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile iki yeni kurum kuruldu ve 25 Aralık 2024 tarihli Resmi Gazete’de yayımlandı: Nüfus Politikaları Kurulu ve Aile Enstitüsü. 2025’in ilk günlerinde ise büyük bir müjdeymiş gibi bu yılı “aile yılı” ilan ettiler.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun yayımladığı verilere göre, 2024 yılında 394 kadın katledildi ve bu kadınların yüzde 71’i aile içerisinde öldürüldü. 2024, kadın cinayetlerinin en yüksek olduğu yıl oldu.

26-27 Ekim 2023 tarihinde sekizincisi gerçekleştirilen “Aile Şurası”nda muhafazakâr yeni nesil vurgusu ve lgbti+ düşmanlığı yapılmıştı. Erdoğan ahlakın ailede kuşanılacağını, inancın ailede yerleşeceğini söylemişti.

Halbuki “Türkiye Yüzyılı” ailesinde erkek şiddeti, patriyarkal sömürü ve istismar var. Kadınlar, kız çocukları ve lgbti+lar erkek egemen aile sistemi içerisinde sürekli baskıya ve şiddete maruz kalıp katledilirken, kadınların ücretsiz emeği yok sayılırken, kadınlar aynı işi yaptıkları erkeklerden yüzde 18 daha az ücret alırken Tek Adam rejimi bu seneyi aile yılı ilan etmeyi tercih etti.

Artan yoksulluk, şiddet ve gençlerin hapsedildiği geleceksizlik içinde aileyi bu sistemin sürdürülebilmesi bir araç olarak kullandıkları ortada. Yaklaşık iki senedir (belki de daha fazla) düzenledikleri ve kutsal aile söylemini yineleyen aile şurası ve toplantıları, bunun uzun süredir sistematik olarak uygulanan bir politika olduğunun da göstergesi.

Kararnamelerde ifade edilene göre Aile Enstitüsünün görevleri arasında aile yapısının ve değerlerinin korunması ve güçlendirilmesi; ailenin sosyal refahının artırılması; kadın, çocuk, engelli vb. ile ilgili politikalara veri oluşturmaya yönelik tüm bakanlık faaliyetlerini kapsayan araştırmalar yürütmek gibi maddeler yer alırken Nüfus Politikaları Kurulu da doğurganlık oranının azalmasına neden olan faktörleri inceleyip tedbir alacakmış. Bu kurullar altı ayda bir toplanacakmış.

Aslına baktığımızda bu eylem planı bizzat Tek Adam rejiminin kadın düşmanı politikalarını ortaya koyuyor. İstanbul Sözleşmesi, 6284 sayılı kanun, nafaka gibi kazanılmış haklarımıza saldıran iktidar, bu politikalarla kadınların bedenlerini de denetlemek istiyor. Kadınların her gün erkekler tarafından katledilmesi, fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kalması, kadın emeğinin giderek daha da değersiz hale gelmesi, lgbti+ların hem sözlü hem de fiziksel olarak nefret söylemlerine ve şiddete maruz kalması gibi sorunlar, bu iki saldırı kurumuyla beraber görünmez kılınıyor. Yeni evlilere faizsiz ev kredisi, boşanmak isteyen çiftlere aile arabuluculuğu hizmeti sunulması ve nafaka hakkının tartışmaya açılmasıyla evliliğe teşvik ve boşanmanın önüne geçme gibi politikalar yürütülüyor.

Bakanlık bu iki kurumla beraber kadının adını yok etmeye ve patriyarkal kapitalizmin sürekliliğini sağlamaya çalışıyor. Ancak kadınlar ve lgbti+lar olarak ailenin değil kadınların ve lgbti+ların korunması, boşanmaların değil erkek şiddetinin önlenmesi gerektiğini söylüyor ve savunuyoruz. Nüfus Politikaları Kurulu ve Aile Enstitüsü safsatasını reddediyoruz!

Okur mektubu: “Ya işçilerin birliği ya da sefaletin derinliği”

0

Merhaba sevgili Gazete Nisan okurları. Açlığa mahkûm edilmiş, yüksek kiralar altında ezilmiş, faturalarla son bir nefes boşluğunu da yitirmiş biz işçilerin dertlerini, sorunlarını siz istersiniz de ben yazmaz mıyım? Nereden başlamalı, nasıl anlatmalı? 22 bin TL’lik kazancım varken hangi bilgi birikimiyle, hangi tahsille, hangi hayal gücüyle yazabilirim? Sadece gördüklerimi, yaşadıklarımızı anlatabilirim.

Bildiğiniz gibi bu memlekette işçinin emeğinin pek değeri yoktur. Zaten aldığımız asgari ücretten de bu değerin ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu değerle gelecek için bir plan yapılabilir mi? Bırakın planı, umutlu ve mutlu hayaller kurulabilir mi? Maalesef kocaman bir hayır.

Çalıştığım işyerinde de biz işçiler arasında birlik yok. Birliğimiz rekabet duygularıyla, siyasi ve dini ayrışmalarımızla zayıflıyor. Patronların ve avenelerinin saldırıları karşısında dağınık bir ordu gibi her birimiz ayrı yönlere savruluyoruz. Böylelikle patronlar istediklerini dayatıyorlar. Mesela bazen iki olan çay molasının birini kaybederiz, bazen bir saatlik yemek molasının 15 dakikasını yitiririz ve yitirdiklerimizin karşılığını daha fazla çalışarak öderiz. Enflasyon her ay artarken maaş zammı yılda bir kez yapılır.

İşyerimizde de ücretler aralık ayının son haftasında asgari ücret netleştikten sonra, bir iki hafta içinde işçilerle tek tek konuşularak belirlenir. Yazıhaneye girişimizde çok sıcak karşılanırız; neşeli, pozitif, güzel bir atmosferde sohbet edilir. “Biz bir aileyiz” ile başlayan samimi görünümlü konuşmalarla yoksul işçiye değer verildiği söylenir. Ancak “İstesek yerine daha yetenekli biri gelebilir ama buna gerek yok, çünkü sen seviliyorsun. Performansının yetersizliği ise aşılabilir,” denir. Devletin öngördüğü oranda zam yapılmasının vatana millete hayırlı olacağı, bazılarına bu oranın da altında zam verilmesinin helal olacağı belirtilerek işçiler ikna edilmeye çalışılır.

İşçi de “Ama bu maaşla nasıl geçinilir? Kiradan sonra bir şey kalmıyor. Çocuk var, hanım var, üç boğazız evde. Biraz yardımcı olun, biraz fazla yapın zammı,” der. Müdür biraz düşünür gibi yaptıktan sonra, “Senin için mesai yazarım bol bol. Cumartesi, pazar, akşamları çalışırsın, toparlarsın kendini,” diyerek güncel maaş bordrosunu işçinin eline tutuşturur. Kaşlarını çatar, birden gerilen atmosferde işçinin dışarı çıkmasını bekler. Çok üsteleyenler olur, başını eğip razı olanlar olur.

Patron ise bu işlere karışmaz. O daha çok “Maliyetler çok yüksek, bana da pek bir şey kalmıyor,” serzenişlerinde bulunur. Ancak 5 milyona aldığı arabasından, banka promosyonlarımızı cebine atmasından, sürekli yeni makineler almasından, servetine servet katmasından asla bahsetmez. Neden bahsetsin ki? Kendisi ve avenesi mutludur, her şey yolundadır. Bu yoksullar ordusunu gayet iyi idare etmektedirler.

Biz işçilerin kendimizden başka dostu olmadığı gibi, örgütsüzlüğümüzden başka düşmanımız da yoktur işte. Halbuki demirleri, çelikleri işleyen biziz. Hayatı üreten, temizleyen, paklayan biziz. Hizmet sektörüyle hayatı devam ettiren, sağlık sektöründe hastaları yeniden hayata bağlayan biziz. Kısacası, varlığımızla hayatı her gün yeniden üreten biziz.

İşçi olmak yetmez; bu zulüm, kan ve gözyaşı düzenini sarsmak, dönüştürmek için devrimci işçi olup sendikalara, emek örgütlerine katılıp mücadelemizi birleştirmeliyiz. Haydi işçi kardeşim, korkma, mücadeleye katıl. Sesimize ses, nefesimize nefes ol. Bir omuz ver, haykıralım meydanlarda: “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!”

Metal işçisi Yılmaz

Rejimin saldırılarına karşı emekçilerin ve gençliğin ortak mücadelesini örelim

0

Türkiye’de öğrenci ve emekçi gençliğin sorunları her gün daha da artıyor. Gençler 2025 için açıklanan sefalet düzeyindeki asgari ücretin bile altında ücretlerle çalışıyorlar: MESEM’lerde çalışan çocuk işçiler, kiralarını ve masraflarını çıkarmak için çalışan üniversite öğrencileri veyahut işsiz kalmamak için asgari ücret ya da altında çalışan genç işçiler…

Sorunlarımız ücretlerimizle sınırlı kalmıyor tabii. MESEM’lerde ucuz işçi olarak çalışan ve ihmaller sonucu iş cinayetlerine kurban giden çocuklar, üniversite harçlığı kazanmak için motokuryelik yapan öğrenciler ve ucuz işlere mahkûm olan birçok genç işçi, patronların kâr hırsı yüzünden hayatlarından oluyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG) verilerine göre 2024 yılında 12’si MESEM’lerde olmak üzere en az 71 çocuk işçi iş cinayetine kurban gitti. 300 bin çocuğun yasal olarak işçileştirildiği MESEM protokolü yeni yılda saldırılarına hız kesmeden devam ediyor: Ülke çapında 196 okulda başlatılan pilot uygulama ile “mesleki eğitim” yaşı 12’ye kadar düşürülüyor. “1 gün okul 4 gün işyeri” sloganıyla çocukları üretim bantlarına süren, korkunç düşük ücretlerle adeta köle gibi çalıştıran ve çocukların yaşamını hiçe sayan MESEM protokolüne karşı tavrımız net: MESEM protokolü derhal iptal edilsin! Emekçi çocuklarının sağlıklı olabilmelerinin, eğitim alabilmelerinin, mutlu bir geleceğe büyüyebilmelerinin koşulu MESEM ile mücadeleden geçiyor.

Çocuk işçilerin yanında 395 genç işçi de iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Bunca can kaybını işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerini alarak engellemek elbette mümkündü. Fakat patronların kârı insan hayatından daha önemli gördüğü bu düzen ve o düzenin Türkiye’deki koruyucusu olan Tek Adam rejimi bunu imkânsız kılıyor.

İhmaller ve kayıplarımız iş cinayetleriyle son bulmuyor. Yaşadığımız KYK yurtlarında, okul yemekhanelerinde ve ortak yaşam alanlarımızdaki ihmaller hem biz öğrencileri hem de okul ve yurt emekçilerini etkiliyor. Sadece okullar ve yurtlarda da değil, geçtiğimiz günlerde Bolu Kartalkaya’da yaşanan ve 78 insanımızı kaybettiğimiz otel yangını felaketinde de gördüğümüz gibi, ihmaller bizlerin hayatı pahasına yapılıyor. Sefalet ücretleri, güvenli olmayan yaşam alanları, ihmaller ve iş cinayetleri; işte Tek Adam rejiminin emekçilere ve gençlere sunduğu tek gelecek bu! Bu geleceği değiştirmek ise ancak bizim elimizde. Bizim yoksulluğumuzdan beslenen patronların akıl almaz zenginliklerine karşı insanca yaşayacak ücretler istiyoruz. Gerçek enflasyon oranının oldukça altında olan sefalet zamları değil, asgari ücrete 3 ayda bir gerçek enflasyon oranında zam istiyoruz. İhmallerle bizi öldürenlerin yargı önünde hesap vermesini, ihmallerle biriktirdikleri servetlerinin ise tazminatsız kamulaştırılmasını, bu kaynakların emekçilerin ve gençlerin insanca yaşam taleplerinin karşılanması için kullanılmasını talep ediyoruz. Bu taleplerimizi gerçekleştirmenin yolu ise emekçilerin ve gençlerin ortak mücadelesinden geçiyor.

Batı Şeria’da tırmanan şiddet: IOF operasyonları ve yerleşimci saldırganlığı, krizi derinleştiriyor

0

Batı Şeria’da şu anda şiddet olaylarında önemli ve endişe verici bir artış yaşanıyor; Siyonist işgal güçlerinin Filistinli topluluklara yönelik askeri operasyonları yoğunlaşıyor. İsrail İşgal Güçleri (IOF) Nablus, Cenin, Tulkarim ve Tubas gibi büyük şehirlerde geniş çaplı saldırılar düzenleyerek yaygın yıkıma, toplu tutuklamalara ve büyüyen bir insani krize yol açtı. Saldırganlıktaki bu artış, işgalin askeri stratejisinde ve iç siyasi gerginliklerde değişikliklere yol açan son Gazze ateşkesinin ardından geldi. Filistin Sağlık Bakanlığı’na göre IOF 2025 yılının başından bu yana Batı Şeria’da en az 70 Filistinliyi öldürdü.

Uzun bir direniş geçmişine sahip olan Cenin’deki mülteci kampı, işgal ordusunun saldırılarının öncelikli hedefi haline geldi. 2 Şubat 2025’te IOF kampa geniş çaplı bir baskın düzenleyerek insansız hava araçları, helikopterler ve zırhlı buldozerlerle altyapıyı ve sivillerin evlerini yıktı; tek bir operasyonda en az 20 bina yıkıldı ve onlarca aile yerinden edildi. Birkaç saat süren saldırı çok sayıda can kaybına yol açtı ve kamptaki tıbbi tesisler kullanılamaz hale geldi. İlk olarak Nakba sırasında yerlerinden edilen mülteciler için 1953 yılında kurulan Cenin kampı, yıllar boyunca defalarca işgal güçlerinin askeri operasyonlarına maruz kaldı ancak mevcut saldırının ölçeği daha önce hiç görülmedi.

Benzer şekilde Nablus, Tulkarim ve Tubas’ta da işgal güçleri operasyonlarını yoğunlaştırdı. Askeri kontrol noktaları sıkılaştırılarak Filistinlilerin hareketleri kısıtlanırken, gece baskınları ve toplu tutuklamalar günlük bir olay haline geldi. Aktivistleri, öğrencileri ve çocukları hedef alan işgal askerleri, yılın başından bu yana 2.000’den fazla Filistinliyi gözaltına aldı. Gözaltına alınanların çoğu idari gözetim altında tutuluyor, yani suçlama ya da yargılama olmaksızın hapsediliyor.

Peki neden özellikle bu şehirler? Nablus, Cenin, Tulkarim ve Tubas, Filistin direnişinde her zaman tarihi ve stratejik bir öneme sahip oldu. Bu şehirler uzun zamandır işgale karşı örgütlü direnişin merkezleri oldu ve çok sayıda grup bu bölgelerde faaliyet gösterdi. Özellikle Cenin ve Nablus, işgal ordusunun saldırılarına karşı koymada önemli bir rol oynayan güçlü silahlı direniş grupları ağlarına sahip. Tulkarim ve Tubas da Siyonist yerleşimlere yakınlıkları ve Filistin ayaklanmalarındaki tarihsel rolleri nedeniyle kilit yerler. Bu bölgelerin yoğun mülteci kampları ve ulaşılması zor arazilerden oluşan coğrafyası, işgal güçlerinin kontrolünü zorlaştırıyor ve bu da direniş ağlarını dağıtmayı ve yerel muhalefeti bastırmayı amaçlayan büyük ölçekli operasyonların tekrarlanmasına yol açıyor.

Askeri baskılara paralel olarak, Siyonist yerleşimciler Filistinli topluluklara yönelik saldırılarını yoğunlaştırdı. IOF koruması ile desteklenen bu silahlı yerleşimciler köyleri bastı, Filistinlilerin evlerini, araçlarını ve zeytinliklerini yaktı ve sivillere saldırdı. Birleşmiş Milletler’e göre, Ekim 2023 ile Mayıs 2024 arasında Filistinlilere yönelik 800’den fazla yerleşimci saldırısı belgelendi. Bu saldırıların sıklığı ve vahşeti son haftalarda ciddi bir şekilde arttı ve tüm aileler evlerini terk etmek zorunda kaldı.

Yerleşimci şiddetindeki artış, işgal hükümeti içindeki siyasi dinamiklerle bağlantılı. Aşırı sağcı bir milliyetçi olan Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Gazze ateşkesinin ardından Netanyahu’nun zayıflayan konumundan faydalanarak Batı Şeria’nın ilhak edilmesi için bastırıyor. Smotrich ve diğer sağcı yetkililer işgal altındaki topraklar üzerinde tam bir Siyonist egemenliği savunuyor ve Filistinlilerin kendi kaderlerini tayin etme olasılığını reddediyor. Bu siyasi baskılar hem IOF’yi hem de yerleşimcileri Filistinli topluluklara yönelik saldırgan eylemlerini hızlandırmaları için cesaretlendirdi.

Bu operasyonların insani etkisi felaket düzeyinde. Etkilenen bölgelerdeki aileler ciddi gıda, su ve tıbbi malzeme sıkıntısı çekmekteler. Altyapı tahribatı temel hizmetlere erişimi neredeyse imkânsız hale getirdi. Cenin, Nablus ve Tulkarim’deki hastaneler, işgalcilerin tıbbi yardımlara getirdiği kısıtlamalar nedeniyle, artan yaralı sayısını tedavi etmekte zorlanıyor.

Filistin Yönetimi, işgalle güvenlik koordinasyonundaki rolü nedeniyle giderek artan eleştirilere maruz kalıyor. Birçok Filistinli, Filistinli sivilleri IOF saldırganlığından ve yerleşimci şiddetinden korumadaki başarısızlığı nedeniyle Filistin Yönetimi’ni işgalin suç ortağı olarak görüyor. Filistin Yönetimi’ne yönelik hayal kırıklığı, özellikle genç nesil arasında silahlı direnişe yönelik artan desteği körüklemekte.

İşgal ordusunun son dönemde odağını Gazze’den Batı Şeria’ya kaydırması, işgalin uzun vadeli hedeflerine ilişkin kritik soruları gündeme getiriyor. Bu yoğunlaştırılmış saldırıların zamanlaması, Netanyahu hükümeti iç istikrarsızlıkla boğuşurken Batı Şeria’daki Filistin direnişini zayıflatmaya yönelik stratejik bir girişim olduğunu göstermekte.

Batı Şeria’da şiddetin tırmanması münferit bir olay değil, onlarca yıldır devam eden sistematik baskı ve işgalin bir devamıdır. Askeri baskınlar, yerleşimci saldırıları ve aşırı sağcı Siyonist yetkililerin siyasi manevralarının birleşimi, Filistinli siviller için yıkıcı sonuçları olan patlamalı bir durum yaratmıştır. Acil uluslararası eylemlilikler olmaksızın Filistin halkının çektiği acılar daha da derinleşmeye devam edecektir. Filistinlilerin evlerinin yıkılması, toplu tutuklamalar ve devam eden insani kriz, Filistinlilerin direncini kırmaya ve kendi kaderlerini tayin etme isteklerini bastırmaya yönelik daha geniş çaplı bir çabanın parçasıdır. Filistin halkı işgale son verilmesini, mültecilerin geri dönüş hakkının tanınmasını ve nehirden denize tek bir Filistin devletinin kurulmasını talep etmeye devam ediyor.

Kaynak Tekniği işçileri sefalet ücretlerine karşı grevde!

0

ABD sermayeli Kaynak Tekniği (Lincoln Electric) fabrikasında işçilerin insan onuruna yaraşır bir ücret ve çalışma koşulları talepli grevi 31 Ocak’tan beri kararlılıkla sürüyor!

265 mavi yakalı çalışanın olduğu fabrikada işçilerin Birleşik Metal-İş Sendikası Gebze 2 No’lu Şube’ye üye olması ve işyerinde hızlıca çoğunluğu sağlamasıyla başlayan süreç, patronun işçileri sendikadan koparma çabasına rağmen grev kararının asılmasıyla başlamıştı.

İşçiler ücretlerinin sektörel seviyenin çok altında, asgari ücrete yakın bir düzeyde olduğunu belirtiyor ve bu sebepten ötürü  yüzde 110’luk bir ücret artışı talep ediyor.

Sendikalı olmalarının sadece ücret artışları için değil, işyerindeki bütün koşulların iyileşmesi ile ilgili olduğunu belirten işçiler, örgütlülüğün getirmiş olduğu dayanışma duygusuyla, talepleri karşılanana grevlerine kadar devam edeceklerini belirtiyorlar.

Yakın zamanda grev yasaklarına rağmen grevlerini çeşitli kazanımlarla sonuçlandıran metal işçilerinin bu başarısının ve sürmekte olan Green Transfo Energy işçilerinin mücadele deneyiminin de onlara güç verdiğini belirten işçiler, kendi kazanımlarının da henüz sendikalı olmamış işçilere cesaret vermesini istediklerini, grevin zaferle sonuçlanmasının bu yönüyle de önem taşıdığını söylüyorlar.

2025 mücadele yılı olmalı çünkü geleceğimiz için başka bir seçenek yok!

0

Mevcut koşullarda 2025’in emekçiler için zor bir yıl olacağını söylüyorduk. Bu, henüz ilk aydan kendini göstermeye başladı. Alım gücü toplumun yüzde 80’i için topyekûn düştü. Fakat zor olduğu kadar mücadele dolu bir yıl olması da bir o kadar mümkün. Evet, kriz var ve fatura çoktan emekçilere kesildi fakat o faturayı yırtıp atacak tek şey siyasi arenada; çözüm, sınıf mücadelesindeki güçler dengesindedir. Bu yüzden 2025 mücadele dolu bir yıl olmalı. Fakat parçalı ve yalıtık değil. Birleşik ve planlı olmalı. Her defasında söylediğimiz gibi: Sermaye, örgütlü ve planlı saldırıyor. Buna ancak birleşik mücadele hattı ile örülmüş bir emek ittifakı ile cevap verilebilir.

Yüzde 30 asgari ücret zammı gösterdi ki gerçekleşen enflasyona göre -ki o da şaibeli TÜİK oranlarından oluşuyor- zam dönemi kapandı. Artık yılda bir kere beklenen enflasyona göre yapılacak zam sürekli bir hale getirilmek isteniyor. Çalışma Bakanı’nın dediğine göre yılda bir kez zam yaptıkları için birçok sermayedardan tebrik telefonu almışlar. Ne de olsa IMF gözetiminde hazırlanan bir saldırı programını fütursuzca uyguluyorlar.

Bu program sadece maaşlar üzerinden alım gücüne saldırmıyor. Vergilerle cebimizdekine de göz dikiyor. Bütçe 2024’te 2 trilyon liradan fazla açık verdi. Bunun 1,2 trilyon lirası sadece faiz ödemesiydi. Bu faiz ödemeleri hazineden yani ödenen vergilerden sermayeye akıyor. Yap-İşlet-Devret ile yapılmış tüm yapıların hazine garantileri de öyle… Bu kadar vergiye rağmen kamusal hiçbir hizmet vermeyen hatta kamusal olması gereken tüm hizmetlerde bile özelleştirmeyi yaygınlaştıran iktidar, ana paranın kendisinden daha fazla iç borç faiz ödemesi yapıyor. Bu durum, bizlerin ve gelecek kuşakların hayatlarının bir borç ve vergi yüküyle ipotek altına alınması anlamına geliyor. Bunun yanına dış borcu ve maaşlara yapılan saldırıyı, kamusal emekliliği ilga etme hedefini de koyduğumuzda tablo biraz daha netleşir.

Herhangi bir IMF programı sadece oradaki emekçilere saldırıyı değil, mevcut ülkenin emperyalizme olan entegrasyonunu ve bağımlılığını da artırmayı güder. Uygulanan bu programla dış şoklara ve krizlere çok daha entegre, sürekli bütçe açığı ve cari açık vermeden büyüyemeyen, büyüse de bunun emekçiler tarafından hissedilmediği bir ekonomi ülkede kök salıyor. Emperyalizmle en ufak bir sürtüşme büyük şoklara gebe hale getiriyor ekonomiyi. Trump iktidarı altındaki belirsizlikleri de hesaba katarsak küresel ölçekte olası gümrük savaşlarının ekonomi üzerindeki etkisi korkunç olabilir. Çünkü neoliberalizmin işlemediği bir dünyada neoliberal bir programın yaratacağı çelişkileri önümüzdeki yıllarda daha net göreceğiz.

Sermaye, içinde bulunduğu küresel çoklu krizle birlikte fütursuzca saldırmaya devam edecek. Gidişat gösteriyor ki işçi sınıfının toplumsal zaferi, ancak kopuş çizgisindeki birleşik mücadelesine bağlıdır. Farklı sektörlere dağılmış yalıtık mücadeleler yıl içinde artabilir. Onları bir program etrafında birleştirecek önderlik eksikliği ve sendikaların bölünmüşlüğü ise işçi sınıfının toplumsal örgütsüzlüğünü besliyor. Sendikaların tabanlarıyla bir araya gelmesi bir temenni olmaktan çıkmalı ve derhal ete kemiğe bürünmelidir. 2025 mücadele yılı olmalı çünkü geleceğimiz için başka bir seçenek yok.

Green Transfo Energy’de grev sürüyor

0

Birleşik Metal-İş sendikasına bağlı Gebze 2 No’lu şubede örgütlü olan Green Transfo Energy işçileri Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmelerinde anlaşma sağlanamadığı için 25 Aralık’ta başlattıkları grevi sürdürüyor.

Kocaeli Çayırova’da bulunan fabrikanın bahçesindeki grev çadırında bir buçuk ayı geride bırakan işçiler mücadelelerine ilk günkü heyecan ve kararlılıkla devam ediyor. Çevrede bulunan diğer fabrikalarda çalışan işçiler de grev çadırına sık sık dayanışma ziyaretleri gerçekleştiriyor.
Ücretlerine %125 oranında zam talep eden işçiler, grevlerinin 46. günündeyken bu süre zarfında patron tarafından yapılan tutarsız teklifleri aktardı: TİS masasına oturulduğunda işçilere %38’lik bir artış teklif eden patron, sonraki teklifinde bu oranı düşürerek %31’e indirmiş ve son görüşmede ise %45 oranında bir zam teklifinde bulunmuş.

Grevdeki 263 işçi, taleplerini karşılamaktan uzak olan bu teklifleri kabul etmediklerini ve haklarını alana kadar mücadelelerine devam edeceklerini dile getiriyor.

Fransız sermayeli şirket son süreçte lokavt ilan ederek işçileri baskı altına almaya çalışmış olsa da grevci işçiler, 10 Şubat’ta başlayacak lokavtın kendilerini değil, içeride bulunan ve greve çıkmayan beyaz yakalı işçileri etkileyeceğini dile getiriyor ve bu arkadaşlarını da mücadeleye katılmaya davet ediyor.

Green Transfo Energy işçileri insanca yaşamalarını mümkün kılacak bir ücret artışı yapılana ve TİS taslağında yer alan talepleri anlamlı ölçüde karşılanana dek grevi sürdürmekte kararlı.