Ana Sayfa Blog Sayfa 14

İşçi Demokrasisi Partisi Muhittin Karkın V. Konferansı başarıyla tamamlandı

0

Partimizin 2024 yılı içerisindeki uluslararası ve ulusal politik gelişmeleri, dünya ve Türkiye sınıflar mücadelesindeki dönüşümleri değerlendirdiği konferansı 23-24 Kasım tarihlerinde gerçekleşti.

Konferansın onur masası, 24 Haziran 2023’te ani bir şekilde aramızdan ayrılan, Türkiye’de Troçkizmin ve akımımız İşçi Cephesi’nin kurucu önderlerinden Muhittin Karkın’a, yine doğumunun 100. yılı vesilesiyle uluslararası akımımızın kurucusu Nahuel Moreno’ya ve Siyonist devletin işgal ve soykırımına karşı kahramanca mücadelesini sürdüren Filistin halkına adandı.

Konferansa İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal İspanya Devleti partisi Enternasyonalist Mücadele’den Josep Lluis del Alcazar da katılarak, bir selamlama gerçekleştirdi. Yine mücadele dostumuz olan birçok siyasi parti, sendika, sendikal önder ve Türkiye’de güvenceli iş, insan onuruna yaraşır bir yaşam mücadelesi sürdürmekte olan ve bu uğurda grev ve direnişlerini sürdüren Polonez, MKB Rondo ve Mersen işçileri de konferansa selamlamalarını iletti.

Uluslararası durum bağlamında üzerinde en çok durulan konu kapitalist ekonominin krizi ve bunun dünya sınıflar mücadelesinde karşımıza çıkartmış olduğu politik sonuçlar oldu. Kapitalizm 2008 yılında başlayan krizini halen aşamamış ve tersine merkez ülkeler dahil birçok ülkede ekonomik kriz derinleşirken, kapitalist iktidarlar kemer sıkma politikaları yoluyla krizi dünya emekçi halklarına fatura etmeye çalışmakta ve bu kemer sıkma politikalarını uygulayabilmek için de daha merkeziyetçi, Bonapartist rejimlere ihtiyaç duymayı sürdürmekte. Yine 2008 yılından bu yana ekonomik krize ve baskıcı iktidarlara karşı dünyanın birçok ülkesinde gerçekleşen kitle seferberlikleri, bu politikaların emekçi halklar tarafından reddedildiğini gösteriyor. Ancak tüm bu seferberlikler içerisinde, kitlelerin demokratik, ekonomik ve sosyal taleplerini kapitalist sistemden kopuşu önüne koyan bir perspektifle ele alan bir alternatifin inşa edilememiş olması dünya sınıflar mücadelesinin belirleyici unsuru olmaya devam ediyor. Devrimci önderlik krizinin aşılamamış olması ve ekonomik krizin derinleşiyor oluşu ise dünya nezdinde toplumsal kutuplaşmada bir artışı ve bu artış ise aşırı sağ parti ve hareketlerin güç kazanmasının önünü açıyor.

Yapılan tüm bu tartışmaların bir diğer ayağını ise kapitalist emperyalizmin egemenliği oluşturmaktaydı. Ekonomik krizin politik ve askeri krizleri tetikliyor oluşu emperyalizmin egemenlik krizini de tırmandıran faktörlerin başında geliyor. Bu krizin dünya sınıflar mücadelesindeki bugünkü yansıması ise Siyonist devletin Filistin’de uygulamaya çalıştığı işgal ve soykırım politikası ile Rusya’nın Ukrayna’yı işgal girişimi olarak karşımıza çıkıyor.

Türkiye üzerine yapılan tartışmaların ana belirleyeni ise dünya ekonomik krizinin doğal bir sonucu olarak Türkiye’nin içerisinden geçmekte olduğu ekonomik kriz oldu. Emekçi kitlelerin her geçen gün daha fazla yoksullaşması ve alım güçlerinin daha fazla erimesinin işçi sınıfının tabanındaki hoşnutsuzluğu tırmandırdığı tespiti yapıldı. Ancak bunun yanında, Türkiyeli emekçilerin ekonomik krize karşı mücadelelerini birleştirebilecek, acil talepler uyarınca onları seferber edebilecek bir odağın eksikliğinin de defalarca altı çizildi.

Ayrıca yerel seçimlerde ciddi bir yenilgi alan Tek Adam rejiminin, kendisini konsolide edemese de burjuva muhalefetin basiretsizliği karşısında havuç ve sopa politikalarıyla inisiyatifi yeniden kendi eline alma çabası da önümüzdeki süreçte ülke sınıflar mücadelesinin ana belirleyenlerinden biri olmayı sürdürecek. Bu bağlamda Kürt halkına dönük baskı politikaları, kadın ve lgbti+ mücadelesini kriminalize etme girişimleri ve her türlü demokratik hakkın keyfi şekilde engellenmeye çalışılması rejim karşısında demokratik mevzilerin savunulmasının önemini bir kez daha gözler önüne seriyor. Yine rejimin Filistin politikası ile ayan beyan açığa çıkan iki yüzlü dış politikası da emperyalizmden kopuş mücadelesinin önemini tüm berraklığıyla ortaya koyuyor.

Bilindiği üzere, İşçi Demokrasisi Partisi demokratik ve ekonomik taleplerin sınıflar mücadelesinin birbirinden ayrılamaz parçaları olduğunu savunmakta. Bu bağlamda, uzunca bir süredir hem Tek Adam rejiminden kopuş hem de ekonomik krizden emekçiler yararına bir çıkış adına kitlelerin demokratik ve ekonomik taleplerini sınıfın bağımsızlığı çerçevesinde ele alıp, onları seferber edebilecek bir Emek İttifakı çağrısı yapmakta.

İçerisinden geçmekte olduğumuz çoklu kriz ortamında, konferans tartışmalarında üzerinde en çok durulan başlıklardan bir tanesi de Türkiye’de böylesi bir alternatifin inşasının zorunluluğu oldu. Tıpkı dünyada olduğu gibi. Bu zorunluluk ulusal ve uluslararası arenada gelişen kitle seferberliklerine bu perspektifle yaklaşmayı hem İDP hem de İUB-DE’nin önüne merkezi bir görev olarak koyuyor.

Çağrı-İş Sendikası Başkanı Cihan Sezer ile Telus’ta örgütlenme süreci üzerine

0

Çağrı-İş Sendikası Başkanı Cihan Sezer ile, 2024 yılı başında sendikalaşma sürecine giren Telus işçilerinin mücadele süreci ve diğer iletişim merkezlerindeki işçilerin yaşadığı sorunlar üzerine konuştuk.

Gazete Nisan: İletişim işkolunda pek çok sendika olmasına rağmen neden Çağrı-İş Sendikası’nı kurma gereği duyduğunuzdan bahsedebilir misiniz?

Cihan Sezer: Ben yıllarca hem iletişim işkolunda işçi olarak çalıştım hem de bu işkolunda çalışan işçilerin örgütlenme süreçlerinde bulundum. Birçok kez pek çok çağrı merkezinde yetki alma ve toplu sözleşme yapma noktasına gelmemize rağmen mevcut sendikaların hantal yapısı ve de gerekli gayreti göstermemeleri neticesinde sonuca asla ulaşamadık. Tüm bu süreçler neticesinde bu örgütlenme çalışmalarına katılan pek çok öncü işçi yeni bir sendika kurulmasından yana görüş beyan etti ve harekete geçme iradesini gösterdi. Bu iradenin ortaya konması üzerine özellikle çağrı merkezlerini örgütlemeyi önüne koyan bir sendikanın kurulması kararını aldık. 2022 yılının Aralık ayında da sendikamızı kurduk.

Gazete Nisan: Çağrı merkezi çalışanlarının çalışma koşulları ve örgütlenme süreçlerinde karşılaşılan zorluklar neler?

Cihan Sezer: Çağrı merkezlerinde çalışan işçiler de ülkedeki diğer sektörlerde çalışan işçiler gibi yoğun emek sömürüsüne maruz kalmakta. İş güvencesiz çalışma, tazminatsız işten atılma, yoğun mobbinge maruz kalma, iş yükü gibi pek çok sömürü biçimi ile karşı karşıya çağrı merkezi çalışanları.

Çağrı merkezi çalışanlarının örgütlenme süreçleri ise oldukça sıkıntılı oluyor. Yukarıda da dediğimiz gibi tazminatsız işten çıkarılma bu sektörde çok yaygın. En ufak bir hak arama sürecinde tazminatsız işten atılıyor çağrı merkezi çalışanları. Yine bu sektörde evden çalışma biçimi de son zamanlarda yaygınlaştı. Bu da sektör çalışanlarının örgütlenmesi noktasında büyük bir dezavantaj.

Gazete Nisan: Telus Çağrı Merkezi klasik bir çağrı merkezi mi? Buradaki işçilerin yaptığı işin niteliği nedir?

Cihan Sezer: Çağrı merkezi deyince hepimizin aklına klasik, önlerinde bilgisayar, kafalarında kulaklık olan ve sürekli müşterilerle görüşülen bir işyeri canlanır. Telus bu nitelikte bir işyeri değil. Telus, Kanada menşeili bir firma ve işi TikTok sosyal medya platformunun içerik filtrelemesinin yapılması. Türkiye’den Azerbaycan’a, Arap ülkelerinden İran’a neredeyse tüm Ortadoğu ülkelerinden gelen TikTok gönderilerinin filtrelenmesi işini yapıyor Telus işçileri. Gün boyu bilgisayar başında TikTok gönderilerini izleyip oradaki yasaklı unsurları tespit etme işini yapıyorlar. Bu şekilde söyleyince kolay bir iş gibi görünse de bu işçiler gün boyunca taciz görüntülerinden şiddet görüntülerine, insan psikolojisini bozan pek çok içeriğe maruz kalıyorlar.

Tüm Ortadoğu coğrafyasına hitap eden bir firma olduğu için çalışanları da çeşitli milletlerden insanlardan oluşmakta. Türk, Arap, Kürt vb. uluslardan insanlar çalışıyor. Hatta şunu da belirtmeliyim ki belki de Türkiye’de Kürtçe bilme ve konuşma şartı ile işçi alan tek firma Telus. Bunun yanı sıra kadın ağırlıklı bir firma aynı zamanda. Kendisini açıklıkla lgbti+ olarak tanımlayan işçi arkadaşlarımız da var Telus’ta.

Gazete Nisan: Biraz da Telus işçilerinin örgütlenme sürecine gelelim. Telus’ta örgütlenme sürecine nasıl başladınız?

Cihan Sezer: Sendikamızı kurduğumuz 2022 yılı Aralık ayından itibaren yoğun bir biçimde ilişkide olduğumuz çağrı merkezi çalışanları ile iletişime geçmeye başladık. Kısa sürede pek çok işyerinden pek çok işçiyi sendikamıza üye yaptık. Bu süreçte Telus işçilerine de ulaşmayı başardık. 2024 yılının Ocak ayının başında Telus işçileri ile iletişimimiz belirli bir noktaya ulaştı. Bu tarihten itibaren çağrı merkezinde bir işçi komitesi kurduk. Yeni ve geliri olmayan bir sendika olduğumuz için işin doğrusunu söylemek gerekirse neredeyse tüm örgütlenme süreçlerini bu işçi komitesi yürüttü.

Komite önceleri, çağrı merkezinde bire bir örgütlenme sürecini yürüttü. Örgütlenmenin niceliği artınca bu çalışma açık bir çalışmaya dönüştü. İşyeri önünde bildiri ve broşür dağıtımından açık toplantılara, toplu SMS atmaktan bire bir görüşme ve telefon aramalarına pek çok yöntem kullanıldı. Bu yoğun çalışmalar neticesinde, altı ay içerisinde, yani 2024 yılının Temmuz ayında yetki başvurusunu yapacak örgütlülük düzeyine ulaştık ve ağustos ayında Çalışma Bakanlığına yetki başvurusunda bulunduk.

Biz bu başvuruyu yaptığımızda işyerinde 2020 kişi çalışıyordu. Şu an çalışan sayısını 1600’e kadar indirdiler. İletişim işkolunda 190 bin civarında işçi çalışıyor. Bu dikkate alındığında Telus’ta yetkiyi almak sendikamız için oldukça önemli bir zafer olacaktı. Zira bu işkolunda baraj 1900 kişi civarındaydı. Başka işyerlerindeki üyelerle birlikte bu barajı fazlasıyla geçecek ve toplu sözleşme hakkını kazanarak sendikamızı sektörde önemli bir noktaya getirecektik.

Bu arada Telus işçi komitesi bu barajı aşma sürecinde oldukça önemli çalışmalar yaptı. Bir örnek vermem gerekirse, bir işçi arkadaşımız motoruna atlayıp Balıkesir’deki bir çağrı merkezinin örgütlenme sürecini yürüttü. İşçi servislerinde bildiri dağıtarak birçok işçinin sendikamıza üye olmasını sağladı. Hem sendika yöneticileri hem de komitedeki işçiler bir yandan kendi işlerinde çalışırken diğer yandan tüm ekonomik imkânsızlıklara rağmen bin bir emekle örgütlenme süreçlerini devam ettirdi.

Çağrı merkezlerinde çalışan işçilerin büyük kısmı evden çalıştığı için sosyal medyayı da oldukça etkili kullandık. Pek çok üyelik ya da birçok işçi ile irtibat bu sosyal medya platformları üzerinden oldu diyebilirim.

Gazete Nisan: Peki, sendikanın yetki başvurusuna Telus patronu nasıl bir karşılık verdi?

Cihan Sezer: Telus patronu bu ülkede sendikalaşma süreçlerinde patronlar nasıl davranırsa, nasıl adımlar atarsa aynı adımları attı. İlk olarak ivedilikle 6356 Sayılı Sendikalar Kanunu’na dayanarak yetkiye itiraz etti ve sendika üye sayısının tekrar belirlenmesini istedi. Bu, sendikalaşma süreçlerinde her zaman başımıza gelen bir durumdur. Patronlar bu sayede zaman kazanır ve yapacakları diğer saldırıları planlarlar. Bu süreçte sendikalaşma faaliyetlerini yürüten üç öncü işçiyi de işten attı patron.

2024 yılının Ağustos ayında biz yetki için başvurumuzu yapmıştık. Süreç devam ederken 2024 yılının Eylül ayında çağrı merkezi patronlarının derneği olan, o zamanki ismi Çağrı Merkezleri Derneği, şimdi ise adı “Müşteri Deneyimi Yönetimi ve Teknolojileri Derneği” olan patron örgütü, Danıştay’a tüm çağrı merkezlerinin işkolunu değiştirmek için başvuru yaptı. Danıştay eylül ayında Telus’un da içinde bulunduğu tüm çağrı merkezlerinin işkolunu 7 no’lu işkolundan torba işkolu olarak da bilinen 10 no’lu işkoluna geçirdi. Normalde bu işkolu değişikliği Yargıtay üzerinden yapılır ve işkolu değiştirilirken patronlar ve ilgili sendikalar çağrılıp görüş alınır. Ancak patronlar hukuksuz bir şekilde çağrı merkezlerinin işkolunu değiştirmeyi başardı bu süreçte. Yaptığımız araştırmalardan öğrendik ki bu değişiklik 4. değişiklik olmuş. Ne zaman bir çağrı merkezinde sendikal örgütlenme başarıya ulaşacak olsa bu dernek işkolunu değiştirmek için başvuru yapmış ve her seferinde sendikal örgütlenmenin önüne geçilmiş.

Gazete Nisan: Bu işkolu değişikliği örgütlenme sürecini nasıl etkiledi ve bu doğrultuda önümüzdeki süreçte ne yapmayı düşünüyorsunuz?

Cihan Sezer: Telus’un ve çağrı merkezlerinin işkolu değişir değişmez yaptığımız tüm üyelikler otomatik olarak düştü. 2 binin üzerinde üyemiz varken bir anda sıfır üyeye düştük. Biz de sendikamızın işkolunu değiştirebiliriz ama 10 no’lu büro çalışanları işkolunda barajı geçmek büyük sorun. Bu işkolunda barajı geçebilmek için 45 binin üzerinde bir üye sayısına ulaşmamız lazım. Ancak kısa vadede bu mümkün görünmüyor. Bu işkolunda faaliyet gösteren eski ve köklü birçok sendika bile bu barajı geçememekte.

Tüm mücadelemize rağmen eğer verdiğimiz bu çaba olumlu bir sonuç getirmezse Telus işçilerinin büro işkolunda faaliyet yapan bir sendikada örgütlülüklerine devam etmeleri için çabalayacağız. Sendikalarla irtibat halindeyiz ama öncelikle işkolunun değiştirilmesine karşı mücadelemizi sürdüreceğiz. ILO ile görüşmelerimiz devam ediyor. Yine başta Kanada’da faaliyet gösteren ve iletişim işkolunda örgütlenen pek çok sendika ile de temas içindeyiz. Eylemlerimiz İzmir’de, Telus çağrı merkezi önünde devam ediyor. Bu vesile ile özellikle İzmir başta olmak üzere, emekten yana tüm kurumları ve kişileri de eylemlerimize destek olmaya çağırıyoruz.

25 Kasım: Toplumsal Cinsiyete Dayalı Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü

0

2023 yılında dünyada her 10 dakikada bir kadın öldürüldü. Birleşmiş Milletler Kadın Birimi tarafından yayımlanan yıllık rapora göre, bu kadın cinayetlerinin failleri partnerler, eski partnerler ya da bir aile üyesiydi. Araştırmaya göre şu anda 3 milyondan fazla kız çocuğu ve 736 milyon kadın -neredeyse her dört kadından biri- hayatlarında en az bir kez fiziksel veya cinsel şiddete uğruyor. Kapitalist ve patriyarkal sistemde, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet yapısaldır. Bu nedenle, en uç ifadesi kadın cinayetleri ve diğer nefret suçları olan bu musibete son verecek kamu politikalarının olmamasının sonuçlarından en çok zarar görenler, emekçi ve halk kesimlerinden kadınlar ve lgbti+lardır.

Her 25 Kasım’da yaptığımız gibi, bu yıl da 1960 yılında Dominik Cumhuriyeti’ndeki Trujillo rejimi tarafından vahşice katledilen Minerva, Patria ve María Teresa Mirabal kız kardeşlerin anısına, patriyarkal şiddete karşı sesimizi yükseltiyoruz. Mirabal kız kardeşler, kadın oldukları ve diktatoryal bir hükümetin baskılarıyla yüzleşmeye cesaret ettikleri için özellikle gaddarca idam edildiler. 25 Kasım’da, bizi yoksulların en yoksulu olmaya mahkûm eden ve yoksulluğun kadınlaşmasını derinleştiren kemer sıkma planlarıyla hükümetler tarafından uygulananlar başta olmak toplumsal cinsiyete dayalı her türlü şiddete karşı mücadelede Mirabal kız kardeşlerin bize güç veren mücadelelerini ve isyanlarını anıyoruz.

Birçok Karayip ülkesinde zorunlu göç büyük ölçüde, özellikle ABD ve Avrupa olmak üzere göç ettikleri ülkelerde aşırı sömürüye, dışlanmaya ve ırkçılığa maruz kalan kadın işçilerden oluşmakta. Bu kadınlar insan kaçakçılığı ve göçmenlere yönelik zulüm politikalarıyla karşı karşıya. Dominik Cumhuriyeti’nde Haitili ve Haiti kökenli Dominikli kadın işçiler, özellikle de hamile kadınlar, göçmen kadınların sağlık sistemi üzerindeki sözde bütçe yükü ve “rahim istilası” gibi komplo teorilerini kullanan hükümetin sistematik nefret kampanyalarının hedefi oldular. Kadınlara baskıcı bir saldırı yapan hükümet, hamile kadınları ve kucağında bebeği olan kadınları keyfi olarak gözaltına almak için hastanelere baskıcı ajanlar gönderecek kadar ileri gitti. Göçmen işçileri terörize etmeyi amaçlayan bu toplu sınır dışı etme politikasının bir parçası da asker ve polis tarafından uygulanan cinsel şiddet.

Meksika’da ilk defa bir kadın başkan olmasına rağmen, feminist hareket bağımsızlığını koruyor ve sokaklarda kalmaya devam ediyor. Çünkü burjuva ve patriyarkal olmaya devam eden bir hükümet altında kadınların haklarının garantisi yok. Her gün neredeyse 12 kadın öldürülüyor, kadınlar zorla kaybediliyor ve birçok eyalette kürtaj hâlâ suç sayılıyor.

Panama’da şu anda IMF, diğer uluslararası mali kurumlar ve %100 patron hükümeti olan Mulino hükümeti, Sosyal Güvenlik Fonuna son bir saldırı yapmayı ve emeklilik yaşını kadınlar için 57’den 60’a, erkekler için 62’den 65’e çıkarmayı planlıyor. Panamalı kadınlar, işçi sınıfı ve halkın geri kalanıyla birlikte mücadele etmek için sokağa çıktı.

Brezilya’da Lula-Alkmin’in geniş cephe hükümeti, bankacılara para garantisi vermek için Kadın Bakanlığı bütçesinin yüzde 17,6’sını kesti. Diğer yandan tüm ülkede erkek şiddeti artmakta. Aynı zamanda, aşırı sağ, üreme haklarımıza saldırma politikasını sürdürmekte. Yaşamın döllenmeden itibaren dokunulmaz olduğunu ifade eden ve dolayısıyla, tecavüz vakalarında olduğu gibi yasal olanlar da dahil her türlü durumda kürtajın yasaklanması anlamına gelen Anayasa Değişikliği Projesi 164’ü (PEC-164) onaylama girişimi, bu saldırılardan biri.

Venezuela’da seçim sonrası baskıcı ortam, terörizm ve nefret suçlarıyla haksız yere suçlanan 70’ten fazla kadının ve gençlerin özgürlüğü için kadınların verdiği mücadelenin başlıca gündemi. Hükümetin baskılarına karşı örgütlenen ve seferber olan aile bireyleri çoğu zaman, her zaman en ağır yükü taşıyan emekçi kadınlar oluyor. Hapsedilen kadınlar korkunç koşullara maruz kalırken, cinsel taciz ve şiddete de maruz kalıyorlar.

Türkiye’de her gün kadınlar ve çocuklar öldürülürken erkek şiddetini bir asayiş sorunu olarak ele alan, erkek şiddeti ile mücadeleyi programına almayan; bunun yerine aile odaklı politikalar geliştiren, kadınların nasıl doğuracağına ilişkin kampanyalar düzenleyen rejimin karşısında kadınların mücadelesi sürüyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, soykırımcı İsrail devleti tarafından özellikle saldırıya uğrayan ve öldürülen Filistinli kadınlar için ses çıkarıyoruz. 12 yaşından büyük kız çocuklarının kamusal yaşamda ve okullarda bulunmasını kararnameyle yasaklayan Taliban rejimine karşı mücadele eden Afgan kadınlarla dayanışma içindeyiz. Donald Trump’ın özellikle yoksul kadınlara zarar veren, göçmenlere yönelik toplu sınır dışı etme planını uygulamak için olağanüstü hal ve orduyu kullanma tehdidinde bulunan açıklamalarını kınıyoruz. Ayrıca binlerce kadın yoldaşımızı daha da güvencesizliğe mahkûm eden Avrupa Göç Paktı’nı da aynı şekilde kınıyoruz.

Bu 25 Kasım’da, en çok işçi sınıfından ve halk kesimlerinden kadınlara ve lgbti+lara saldıran patriyarkal ve kapitalist şiddete karşı taleplerimizi dile getirelim. Ortak çığlığımız duyulsun: Erkek şiddetine son! Bir kişi daha eksilmeyeceğiz! Hükümetler erkek şiddetinden sorumludur!

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Bilimler Kulübü’nde 25 Kasım’a doğru erkek şiddetiyle mücadeleyi konuştuk

0

25 Kasım Kadına Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü yaklaşırken Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Bilimler Kulübü olarak 19 Kasım Salı günü Kadın Dayanışması’nın katılımı ile “25 Kasım’a Doğru Erkek Şiddetiyle Mücadeleyi Konuşuyoruz” isimli bir etkinlik düzenledik. Kadın Dayanışması’ndan Merve Şanlıdağ’ın sunumuyla başlayan etkinliğimizde erkek şiddetinin ne olduğu, neyden kaynaklandığı ve erkek şiddetiyle mücadele yollarının neler olabileceği gibi birçok başlığı ele aldık.

Cezasızlık politikalarından, erkek şiddetini önleyici ve kadınları şiddete karşı koruyucu politika ve mekanizmaların uygulanmadığından, erkek şiddetinin erkek egemen kapitalist sistem içerisinde sistematik olarak üretildiğinden bahsettik.

Katılımcılarımızla üniversitelerde yaşanan erkek şiddeti üzerine kendi deneyimlerimizi ve çözüm önerilerimizi paylaştık. Bahsettiğimiz çözüm önerilerimizden bir tanesi de Cinsel Tacizi Önleme Komisyonları (CİTÖK) oldu. CİTÖK’ler üniversite bünyesinde yaşanan cinsel taciz, saldırı ve cinsel şiddetin önlenebilmesi ve bunlara maruz kalan öğrencilere destek sağlayabilmek için oldukça önemli araçlar. 2012 yılından beri üniversitemizde çalışmalarını sürdüren Boğaziçi Üniversitesi CİTÖK 2021 senesinde kayyum rektörün CİTÖK Ofis Koordinatörü Cemre Baytok’u ücretsiz izne çıkarması ve ardından yaşananlar sonucunda zamanla işlevselliğini kaybetti. Erkek şiddetiyle mücadelenin üniversite ayaklarından biri olan CİTÖK’lerin etkin bir şekilde işletilmesi için mücadele etmeliyiz.

25 Kasım’da bir kez daha haykırıyoruz: Kadın cinayetleri politiktir!

0

Erkek şiddetinin olağanlaştığı, canice öldürülen genç kadınların görüntülerinin sosyal medyada dolaştığı bir 25 Kasım’ın arifesindeyiz. Yenidoğan bebeklerin bürokratıyla, doktoruyla organize şekilde para için öldürüldüğü günlerden geçiyoruz. Sadece eylül ayında 34 kadın katledildi. “Failler katil ruhlu”, “çeteler cani”, “toplumun çivisi çıkmış” denerek şiddet olayları polisiye bir dizi filme çevriliyor. Çünkü patriyarkayı ve kapitalizmi resimden çıkarınca Narin’in, Ayşenur’un, İkbal’in katledilmesi için cinayetleri marjinalleştiren bir gerekçeye ihtiyaç duyuluyor. Oysa erkekler kadınları uyuşturucu yüzünden katletmiyor, ayin gereği veya işsizlikten, fakirlikten, psikolojik sorunlarından dolayı öldürmüyor. Erkekler öldürebildikleri için, öldürmelerine izin verildiği için öldürüyor. Cezalandırılmadıkları, haksız tahrik indirimlerinden yararlandıkları için de tüm erkeklere bu serbesti tanınıyor. Bu sebeple yaşananlar tüm boyutlarıyla, yargısal arka planı ve siyasi sorumlularıyla beraber ele alınmalı; kadınların, çocukların ve bebeklerin yaşam hakkını hiçe sayan erkeklerle birlikte, sermaye güçleri ve siyasi iktidar da bizlere, kadınlara, emekçilere hesap vermeye zorlanmalıdır.

Bir kez daha: Kadın cinayetleri politiktir!

Bu yıl 25 Kasım’da bir kez daha kadın, çocuk, lgbti+ cinayetleri politiktir diyoruz. Zira failler bir kişiden ibaret değil. Sadece Narin Güran cinayetine baktığımızda dahi, Narin’in 20 evlik köyde 23 Ağustos’ta kaybolup 8 Eylül’e kadar akıbetinin bulunamadığını görüyoruz. Tüm çağrılara rağmen kolluk kuvvetlerinin evleri aramadığını, arama ve kurtarma çalışmalarının genişletilmediğini biliyoruz. Narin’in katili hâlâ belli değil. Rojin Kabaiş’in şüpheli ölümü intihar denilerek kapatılmaya çalışılıyor. Gülistan Doku’ya ne olduğunu yıllardır sormaya devam ediyoruz. Bunlar gerekli tedbir alınmadığı gibi etkin soruşturmanın da yürütülmediğine dair sadece birkaç örnek.

Kadınları koruyan ve kollayan yasaları uygulamayanlar, İstanbul Sözleşmesi’ne saldıranlar, erkek egemen zihniyeti besleyenler ve faillere beraat veren erkek yargı kadın cinayetlerinden sorumludur. Cezasızlık politikalarına son verilmeli! 6284 tam ve etkin şekilde uygulanmalı! Aile Bakanı derhal istifa etmeli ve yargılanmalıdır!

Baskı rejimine karşı sesimizi yükseltelim!

Bu yıl 25 Kasım’a katledilen kadınların, akıbeti bulunamamış çocukların öfkesiyle; katillerden ve onları üreten, koruyan, cesaretlendiren bu düzene öfkemizle geliyoruz. Yalnızca fiziksel şiddet değil, ekonomik şiddete karşı da direniyoruz. Tek Adam 22 yıllık yönetimi boyunca, neredeyse tüm kazanımlarımızı hedef alıp eşitsizliği derinleştirdi. Toplumsal yaşamın her alanına muhafazakâr dünya görüşünü dayatarak, izlediği ekonomi politikaları sonucu yoksulluğumuzu artırarak, bizim emeğimizden çalarak patron sınıfını zenginleştirmeye devam etti. Polonez direnişinden belediye grevlerine birçok mücadelenin başını çeken kadınlardan gücümüzü alıyor ve bizlere dayatılan bu yaşama mecbur değiliz diyoruz!

Mücadelemiz enternasyonaldir!

Özgürlük ve eşitlik mücadelemizin en ağırını bugün Siyonist İsrail devletinin işgaline karşı direnen Filistinli kadınlar veriyor. Bir yandan İsrail apartheid rejiminin saldırılarını durdurmak için direnirken, diğer yandan da emperyalizmin suç ortaklığını teşhir etmeye, patriyarkal-kapitalist sistemin baskılarına karşı hayatta kalmaya çalışıyorlar. Filistinli kadınların ve Filistin halkının özgürlük mücadelesinin yanındayız!

Filistin Eylem Komitesi Siyonist gemilerin engellenmesi için Ambarlı Limanı’ndaydı

0

Filistin Eylem Komitesi (FEK), 17 Kasım Pazar günü Siyonist ZIM ve Maersk şirketlerinin işgal devleti İsrail’e hâlâ nakliyat yaptıkları Ambarlı Limanı’na yürüdü. Yürüyüş boyunca, Filistin’le dayanışma hareketinin baskıları sonucu çeşitli kereler İsrail’le herhangi bir ticaretin sürmediğini iddia eden Tek Adam rejiminin, limanlar başta olmak üzere bütün yollarla işgal devleti İsrail ile ticareti sürdürdüğü ve Gazze soykırımının sürdürülmesinde suç ortaklığı yaptığı ifade edildi. Eylemde “Siyonist sermaye limanlardan defol!”, “Gemilerle taşınan çelik değil kan!”, “Hamaseti bırak gemileri engelle!” ve “Gemileri engelle direnişe destek ol!” sloganları gibi birçok slogana yer verildi.

Filistin Eylem Komitesi’nin Ambarlı Limanı önünde gerçekleştirdiği basın açıklamasının tamamını okurlarımızla paylaşıyoruz:

Ambarlı’dan Siyonist savaş makinesine giden sevkiyat durdurulsun, Türkiye limanları soykırımcı İsrail’e kapatılsın!

Filistin Eylem Komitesi olarak bugün Ambarlı Limanı önündeyiz! Çünkü bu limandan siyonist savaş makinesini beslemek için kesintisiz bir sevkiyat yapılıyor. Gazze’de soykırım saldırıları sürerken işgal ordusuna silah, askeri mühimmat ve her tür lojistik desteği sağlayan gemiler hiçbir engellemeyle karşılaşmadan bu limana ve diğer Türkiye limanlarına yanaşıyor! 7 Kasım’da soykırımı besleyen gemilerin seyir izin belgelerini düzenleyen İstanbul Liman Başkanlığı önündeki eylemimizde duyurduğumuz gibi bugün bu sevkiyatı durdurun şiarıyla Ambarlı’dayız! Bir yılı aşkın süredir işlevsiz hamaseti sürdüren siyasal iktidar, işgal devletinin tecriti için hiçbir somut yaptırım uygulamıyor. Filistin ile dayanışma hareketinin baskısı ile Ticaret Bakanlığı İsrail’le Türkiye arasındaki her tür ithalat ve ihracatın durdurulduğunu açıklamasına rağmen ticari faaliyetler kesintisiz sürüyor.

Ambarlı Limanı’ndan soykırımcı işgal devletine bir yılı aşkın süredir sevkiyat yapılıyor! İşgal ordusu Filistin topraklarını bombalarken bu liman sahasına İsrail’e askeri mühimmat sevkiyatı yapan gemiler yanaşıyor. ABD’den teslim aldığı askeri mühimmatı işgal devletinin Hayfa veya Aşdod limanlarına taşımak için özel bir filo kuran MAERSK şirketinin gemileri ve o gemilere konteyner taşıyan tırlar bu limanda faaliyet yürütüyor. İsrailli ZIM isimli uluslararası taşımacılık şirketine ait gemiler ve tırlar bu limanda defalarca sefer yapıyor. Siyonist hareketin kurduğu ve kurulduğundan beri siyonizme hizmet eden ZIM’in yayımladığı planlarda önümüzdeki üç ayda toplam 124 geminin Aliağa, Derince, İzmit, Mersin ve İstanbul Ambarlı başta olmak üzere birçok Türkiye limanını kullanacağı görülüyor. Filistin halkı insani yardıma dahi erişemediği soykırım koşullarında açlıkla sınanırken limanlarımızdan İsrail’e tonlarca ihracat yapıldı ve yapılmaya devam ediyor. Türkiye’den hareket eden gemiler ve kargo uçakları, işgal ordusunun kullandığı mühimmatın çeliğini, jet yakıtlarını, petrolünü, askeri teçhizatını, dikenli tellerini ve gıda tedarikini sağladı. Soykırımcı İsrail yerleşimci sömürgeci ilhak saldırılarını sürdürürken, AkçanSA’nın ürettiği çimento bu limandan işgal devletine gönderildi!

Bir yılı aşkın süredir bu limanda soykırıma giden sevkiyatı durdurmak için birçok eylem gerçekleştirildi. 18 Aralık 2023 tarihinde Ambarlı Limanı’nda Siyonist İsrail’le ticaret adı altında soykırıma lojistik destek taşıyan gemileri engellemek için yapılan ilk eylemde işkenceyle gözaltına alınan 20 arkadaşımız hakkında dava açıldı ve hâlâ yargılanıyorlar. Türkiye’deki birçok liman eyleminde soykırıma giden sevkiyat durdurulsun diyen Filistin dostları gözaltına alınıyor. Siyonist işgalcilere askeri mühimmat taşıyan şirketlerin hiçbir faaliyetini engellemeyen hükümet, konteynır içeriğini kontrol etmek ve sevkiyatı durdurmak yerine tüm limanlarda polis teşkilatını Filistin dostlarının karşısına dikiyor! Ticaret Bakanlığı liman eylemlerine karşı güvenlik önlemlerini arttırma emri veriyor! Sevkiyatı sürdüren şirketlerin yetkililerine değil eylemcilere dava açılıyor! Filistin mücadelesinin yargılanamayacağını ve esas yargılanması gerekenlerin soykırımın suç ortakları olduğunu bugün buradan bir kez daha deklare ediyoruz!

Soykırımda doğrudan dahli olan ve işgal devletine askeri mühimmat taşıyan gemilerin yanı sıra ABD’nin İsrail’i korumak için Akdeniz’e gönderdiği USS Wasp gibi savaş gemilerinin Türkiye karasularından geçişine ve gümrük sahalarına girişine izin verilmesi soykırımda suç ortaklığıdır. Türkiye’deki Filistin dostları İsrail’e giden gemilerin, akan petrolün ve süren sevkiyatın hesabını sorarken hükümet inkâr siyasetine sığınıyor. Uluslararası mecrada İsrail’i tecrit hamaseti yapan siyasal iktidar, işgal devletine karşı hiçbir somut yaptırım uygulamadığı gibi suç ortaklığını sürdürüyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde İsrail’e askeri ambargo çağrısı yapan iktidar kendi yetki sahasını ve karasularını soykırıma mühimmat taşıyan gemilere açıyor.

Filistin Eylem Komitesi olarak bugün siyonist işgalcilere giden gemilerin ve tırların faaliyet yürüttüğü Ambarlı Limanı önünden sesleniyoruz: hükümet bu gemilerin geçişini engellemedikçe, yük alıp indirmelerine, yanaşıp yakıt almalarına izin verdikçe biz limanlarda eylemde olacağız! Soykırıma karşı Filistin halkıyla dayanışma mücadelemizi büyüterek siyonizmi her alanda kuşatmaya devam edeceğiz. Soykırıma giden sevkiyat son bulana dek Türkiye’deki Filistin dostlarını tüm limanlarda bu sesi yükseltmeye çağırıyoruz: soykırımcı işgal devletine askeri mühimmat taşıyan gemilerin Türkiye karasularından geçmesine ve limanlara girmesine izin verilmesi suç ortaklığıdır, bu suç ortaklığı derhal son bulmalı ve soykırımcı işgal devletiyle tüm ilişkiler kesilerek İsrail’e tam ambargo uygulanmalıdır!

Filistin Eylem Komitesi

Kasım 2024

Yeni mücadele döneminin mevcut sınırlarına ve gereklerine dair…

0

İşçi mücadeleleri, 2022 Ocak-Mart ayları arası yaşadığı kısmi yükseliş döneminden sonra hem iktidarın politik manevraları hem de sendikaların ve solun bu seferberlikleri yaygınlaştıracak ve birleştirecek politika ve araçları gündemine yeterince almaması nedeniyle -öne çıkan birkaç işyeri mücadelesi ile sınırlı kalarak- bir durgunluk dönemi içine girmişti. 2023-24 seçim süreçleri ve bu süreçlerde işçi sınıfının bağımsız politik mücadele hattının yaratılamaması da elbette bu durumun devam etmesinin en temel faktörlerinden biriydi.

Bugün ise ekonomik krizin ve bunun sonucu olan hayat pahalılığının tüm işçileri derin bir yoksulluğa sürüklediği verili koşullarda, yine başta ücretlerinde iyileştirme talebi ile birlikte işçilerin yüzlerini yeniden mücadeleye döndüğünü görüyoruz. Yaz aylarından bu yana birçok işyerinde işçiler grev ve eylemlere başvuruyor. Tek tek işyerlerinde yaşanan mücadelelerin yanı sıra, emekçiler arasındaki hoşnutsuzluğun yarattığı birikimin ve beklentinin sendikal konfederasyonları da hareketlendirdiğine ve hatta -pratikte karşılığını henüz görmemiş olsak da- birlikte tutum almaya zorladığına tanıklık ediyoruz. Bu gelişmeler ve iktidarın sürüklediği ekonomik-politik çıkmaz bizlere yeni bir mücadele dönemini işaret ediyor. Peki hem tekil mücadelelerden hem bunların birbiriyle ilişkisinden yola çıkarak bu döneme dair ne söyleyebiliriz?

Öncelikle işyeri bazlı mevcut mücadelelerin niteliğini değerlendirirsek hepsinin talepleri ve mevziisi açısından savunma karakterli olduğunu söyleyebiliriz. Bu ne demek? İktidarın hem ekonomik hem demokratik alana dönük saldırılarının bir sonucu olarak mevcut talepler; kazanılmış hakların korunmasını, uygulanmasını içeren bir hatta ifade buluyor. Mesela bugün konjonktür bizleri karşılığını TİS’lerde ya da yasalarda bulmaya çalışan tüm sınıf adına bir ilerleme sayılabilecek yeni kazanımları değil tersine en temel olanı, yani sendikalaşma hakkı için mücadeleyi gündem almaya mecbur bırakıyor. Diğer yandan, bugün işçiler “bölüşümden nasıl daha fazla pay alırız” değil, “ücretleri açlık sınırının üzerine nasıl çıkarabiliriz” mücadelesine sıkışıyor. Ve daha da önemlisi, bu talepler etrafında süren mücadeleler birbirinden yalıtılmış bir biçimde ilerliyor; ortak talepler ekseninde bir politik mücadele hattında birleşebilmiş değil. Bu, burjuva iktidarların uzun yıllar sonundaki sistematik saldırıları ve başta sendikalar olmak üzere sol muhalefetin buna cevap verme konusundaki yetersizlikleri ve/veya hataları sonucunda itildiğimiz/çekildiğimiz savunma hattının bile gerisine düşmüş bir mevzi.

Bu sürece eşlik eden bir olgu da eylem biçim ve yöntemlerinde karşılık buluyor. Bu biçimi, eylemlerin radikalleşmesi ama eylemin söylem ve talebinin bunun gerisinde kalması olarak ifade edebiliriz. İşçiler mücadeleleri esnasında kendilerine dönük baskı ve saldırılar karşısında en dirayetli şekilde duruyor, buna karşı farklı eylem biçimleri geliştiriyor, kendilerini ve taleplerini görünür kılmanın yollarını arıyor ama sürecin bir noktasında varılan yer neredeyse muhatap alınma talebine, hatta kimi örneklerde muhatap alınabilmek için sınıf dışı kimi başka aktörleri sürece dahil etme çabasına kadar indirgeniyor. Bunu sadece iktidar ve işveren bloğunun başarısı olarak görmemek gerekir tabii; bu aynı zamanda kendi sınıfsal taleplerini ve öfkesini şu an birleşik bir örgütlü güç olarak ortaya koyamamış işçi sınıfının ve onun örgütlerinin bir çıkmazı ve kabullenilmiş çaresizliği. Bu sebeple, önümüzdeki sürecin gidişatını belirleyecek olanın emek hareketinin mücadele gücü olduğunu tekrar tekrar hatırlamak gerekiyor. Bu gücü belirleyecek olan ise mücadele talepleri, yöntemleri ve birleşik hareket edebilme niyet ve becerisi olacak. İşçi sınıfının sendikal ve politik örgütleri uzun zamandır bağımsız bir emek cephesinin örgütlenmesi yolunda bir adım atmak tarihsel sorumluluğu ile karşı karşıya.

Öğrenci Temsilci Kurulları ve Cinsel Tacizi Önleme Komisyonları için seferber olalım!

0

4 Ekim günü tüm Türkiye, İkbal Uzuner ve Ayşenur Halil adlı iki genç kadının katledilmesi haberiyle sarsıldı. Ayşenur ve İkbal’in katledilmesinin ardından tüm ülkede pek çok üniversite ve lise, kadın cinayetlerine ve erkek şiddetine karşı kitlesel eylemlere sahne oldu. Binlerce genç kadının seferber olduğu bu eylemlerde iktidarın kadın cinayetleri konusunda cezasızlık politikalarına duyulan öfke, erkek şiddetine karşı önleyici ve caydırıcı politikalar ihtiyacında somutlaştı. Bu ihtiyaç, üniversite gençliğinin 6284 sayılı kanunun etkin uygulanması ve Cinsel Tacizi Önleme Komisyonları’nın (CİTÖK) kurulup aktif işletilmesi taleplerinde ifadesini buluyor. CİTÖK’ler, kampüslerde kadınların ve lgbti+ların her gün maruz kaldıkları cinsel şiddet türlerine karşı mücadele ve hayatta kalanların psikolojik destek alması için hayati bir ihtiyaç olduğu gibi, kampüslerimizden patriyarkanın çeşitli formlarının ve bu formların cisimleştiği erkek şiddetinin atılabilmesi yolunda büyük önem taşıyor.

Okullarımızda CİTÖK’lerin kurulmasını ve aktif işletilmesini nasıl güvence altına alabiliriz? Bunu başarabilmek için, üniversite gençliğini CİTÖK’lerin kurulması ve işletilebilmesi doğrultusunda seferber edebilecek, acil talepler ekseninde oluşturacağımız bir eylem programına ihtiyacımız var. Ancak mesele eylem programıyla da bitmiyor: Bu eylem programının mümkün olan en geniş öğrenci kitlesince benimsenmesini sağlamak ve seferber olan bu öğrencilerin mücadelelerini etrafında birleştirebilecekleri bir mücadele aracını tarif etmek de bir o kadar acil bir görev. Bizce Öğrenci Temsilci Kurulları (ÖTK), şu an için, bu ihtiyaca cevap verebilecek yegâne araçlar. Resmi olarak üniversite yönetimlerinin ve YÖK’ün muhatap almak zorunda olduğu, bununla bağlantılı olarak geniş öğrenci kitleleri üzerinde meşruiyet sahibi olan ÖTK’lar, bu sebeplerden ötürü CİTÖK’lere yönelik taleplerimiz doğrultusunda öğrencileri etrafında seferber edebileceğimiz ve seferberlikler esnasında edindiğimiz mevzileri kalıcı hale getirebileceğimiz araçlar olarak kendilerini gösteriyor. ÖTK’ları böyle bir çalışmanın merkezine koyarken, bu araçlara yönelik olarak yürütülmesi gereken ayrı bir çalışma da açığa çıkıyor.

YÖK mevzuatına göre ÖTK seçimlerine 1 aylık bir süre kaldı. Seçimler yaklaşırken mücadeleci öğrenciler olarak ÖTK’lara yönelik geniş kapsamlı bir çalışma yürütmemiz gerekiyor. Oluşturacağımız eylem programları çerçevesinde bir araya getireceğimiz, gençlik örgütlerinden kulüplere uzanan bir blok üzerinden, ÖTK seçimleri yapılmayan okullarda bu seçimlerin yapılmasına, halihazırda seçimlerin yapıldığı okullarda ise bizzat seçimlere yönelik kampanyalar örmeliyiz. Ancak böyle bir kampanya sayesinde yalnızca CİTÖK talebine değil, öğrencilerin gündelik sorunlarına dair tüm taleplerine ilişkin mücadele yürütebilecek bir araca sahip olabilir ve öğrenci-gençlik hareketini savunmacı bir hattan kendi talepleriyle gündem belirleyecek bir hatta çekebiliriz.

Almanya’da metal işçileri yeni bir toplu sözleşme için mücadele ediyor

0

Bu yazı devrimci bir metal işçisi olan Patrick König tarafından yazılmış ve ilk kez 9 Kasım’da İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal‘in sitesinde yayımlanmıştır.

Metal ve elektronik sanayisinde yeni toplu sözleşme için görüşmeler

Eylül 2024’te, metal ve elektronik sanayisi toplu iş sözleşmesi (TİS) sona ermişti. Almanya’da TİS görüşmeleri her eyalette ayrı olarak gerçekleşiyor. Her bir eyalette sendika ve işçiler ile ayrı görüşmeler yapıyor ve genellikle bir eyalette anlaşmaya varıldığında bu anlaşma ülke çapında referans alınıyor.

Yeni TİS görüşmeleri ekim ayında başladı. Metal işçileri sendikası, IG Metall, 12 aylık bir TİS için %7 oranında bir maaş artışı önerdi. Patronlar ise Temmuz 2025’te %1,7 ve Temmuz 2026’da %1,9 maaş artışı içeren 27 aylık bir sözleşme ile çeşitli ödeneklerde kesinti önerdiler. Şu ana dek yapılan 3 görüşmenin de olumsuz sonuçlanması ve tarafların yalnızca TİS ihlal edilirse iş yavaşlatma yapabilecekleri zaman sınırının (“Friedenflicht”) dolmasının ardından, IGMetall uyarı grevlerine başlamış bulunmakta.

Bu görüşmeler nasıl bir bağlamda gerçekleşiyor?

Almanya, birkaç yıl öncesine kadar, ekonomik ve politik istikrar ve düşük enflasyon ile karakterize ediliyordu. Önceki TİS’ler bu arka plana sahipti. Ancak bugün durum değişti. Ülke yavaş yavaş Avrupa’nın ve dünyanın geri kalanının “ritmine” ayak uyduruyor. Ülke, sınırlarından birkaç kilometre ötede gerçekleşen bir savaşla yüzleşiyor. Doksanlı yıllardan bu yana görülmemiş enflasyon oranları (2022’de %5,5 ve 2023’te %6,5) ve 3 çeyrek üst üste gelen resesyon (ekonomik daralma) hükümetin imajında sert bir düşüşe ve özellikle Doğu’da aşırı sağın önemli bir yükselişi ile bir çeşit “türbülansa” yol açmış durumda. Bu yazının kaleme alındığı esnada koalisyonun dağıldığı haberi yayımlanıyordu. İkinci Dünya Savaşı’ından bu yana görülmemiş bu durum ülke içerisinde daha derin istikrarsızlığa yol açmakta. Bütün bunlara gayrisafi yurt içi hasılanın (GSYİH) yaklaşık %26’sını oluşturan ana sektör otomotiv sanayindeki ciddi kriz de eklenmeli.

Metal işçileri olarak bu belirsiz geleceğin farkındayız. Makine başındayken, mola sırasında veya vardiyanın sonunda bunun tekrarlayan bir konuşma konusu olduğunu söylemek abartı olmaz. Ukrayna’daki savaş, Filistin halkının soykırımı, AFD (Almanya için Alternatif) partisinin gerçekten bir alternatif olup olamayacağı ve mevcut hükümetin emekçilere dönük yıkıcı önlemleri günlük konuşma konuları arasında.

Krizin faturasını kapitalistler ödesin!

Patronlar, krizi fırsat bilerek işten çıkarmalar, verimlilik artışları, enflasyonun çok altında ücret artışları öneriyorlar. Hatta, otomotiv devi Volkswagen işçilerden %10 ücret kesintisi, 20 ila 30 bin işçinin işten çıkarılması, Almanya’da faaliyet gösteren 3 fabrikasının kapatılması ve İşyeri Temsilciliği ile 2030 yılına kadar işten çıkarma yapılmayacağına dair imzalanan anlaşmanın yok sayılması gibi talepleri önermeye bile cüret etti.

Otomotiv ve buna bağlı yan sanayi; dünya ekonomik krizi, tüketimdeki düşüş, Çin ile rekabet, elektrikli otomobile geçiş fiyaskosu ve benzeri nedenlerle üretimi kısmak zorunda kaldı. Fakat bu şirketlerin devletten aldıkları mali destekler ile milyonlarca avro kâr elde ettikleri aşikar. Sadece bir örnek vermek gerekirse, Volkswagen, yalnızca geçen yıl hissedarlarına 4,5 milyar avro kâr dağıttı. Birçok şirket kâr ettiğini kabul de ediyor; sorun, istedikleri veya borsadaki büyük hissedarların talep ettiği kârı elde edememeleri.

Kapitalizmde her zaman olduğu gibi, kâr söz konusu olduğunda zenginler alır ve sadece zararı bizler ile paylaşırlar. Bu nedenle bu söylemlere aldanmamalı ve bu sefer patronların kendi kemerlerini sıkması için mücadele etmeliyiz. Aslında mücadele ettiğimiz ve karşı karşıya olduğumuz şey, %2 fazla veya %2 az ücret artışı değil; işçiler olarak bizlerin, günün sonunda patronların ve hükümetin kırılan tabaklarının bedelini ödeyip ödemeyeceğimizdir. Bunun bedelini satın alma gücü kaybıyla, işgücü esnekliğiyle, işten çıkarmalarla, şirket kapanışlarıyla, kesintilerle ve benzeri biçimlerde bize ödetmek istiyorlar. Milyonlarca avro kazanmaya devam edebilmek için maliyetlerden tasarruf etmek istiyorlar.

Hakiki bir mücadele planı için taban karar versin!

7 Kasım’da kuzeyde yüzden fazla şirkette kısmi iş bırakmalar yaptık ve Bremen sokaklarında gösteriler düzenledik. Grev çağrıları ve mitingler, işçilerin mücadele etme isteği olduğunu gösterdi. Pazartesi günü müzakereler devam edecek ve eğer bir anlaşma olmazsa, sendika kısmi grevleri sonlandırmak ve tüm sektörde 24 saatlik grev çağrısı yapmak zorunda kalacak.

Ancak yalnızca sıradan bir TİS uğruna müzakere etmediğimiz için, yanıtımızın son birkaç seferkiyle aynı olamayacağını düşünüyoruz. Hep birlikte hangi taleplerde bulunacağımızı, hangi eylemleri gerçekleştireceğimizi ve hedeflerimize ulaşmak için ne kadar ileri gitmek istediğimizi tartışabilmemiz için kararlı toplantılar düzenlememiz gerekiyor. Mücadele eden diğer sektörlerle (özel otobüs hatları veya çelik sektörü gibi) koordinasyon sağlamak gerekiyor. Taleplerimiz arasında istihdam garantileri, işten çıkarmaların ve kapanmaların sonlandırılması ve üretkenlik artışlarına sınırlamalar yer almalı. Geçici iş ajanslarındaki yoldaşlarla birlik olmalıyız ki onlar da mücadeleye katılabilsin ve daha istikrarlı işlere sahip olabilsinler. Hükümetin askeri bütçeyi artırıp orduyu modernize etmek için 100 milyar avro harcaması yerine, bu parayı bir istihdam planı yaratmak için kullanmasını talep ediyoruz. Muazzam servetler için vergileri artırmalarını ve işçiler için vergileri düşürmelerini talep ediyoruz.

Ne yazık ki IG Metall yönetimi bir kez daha tam tersini yapıyor ve bizimle istişare etmeden ne kadar, ne zaman, nasıl müzakere edeceğimize karar veriyor ve ne yazık ki, birbiri ardına gelen anlaşmalarda gördüğümüz gibi, mücadele güç kazandığı anda kötü bir anlaşmaya imza atıp bunu bize zafer olarak satacaklar.

Sendika liderliği tarafından satılmaktan kaçınmak ve hedeflerimize ulaşmak için sendikayı bir mücadele aracı olarak yeniden canlandırmalıyız. İhtiyaçlarımıza yönelik yeni sendika örgütlerine ihtiyacımız var: SPD’ye (Sosyal Demokrat Parti) ve Alman kapitalizminin işbirlikçilerine bağlı sendikalar değil, tabandan inşa edilen ve denetlenen bir sendikacılık.

Mücadele niçin ve nasıl birleşmeli?

0

Mezheple, dinle, milliyetle hatta yeri geldiğinde tuttuğumuz takımla dahi bölünebilen biz işçi ve emekçiler bugün geçinemiyor olmakta birleşiyoruz.

Peki ülkenin ezici çoğunluğu yoksulken işler hepimiz için kötüye mi gidiyor? İsviçreli banka UBS tarafından yayımlanan 2024 Küresel Servet Raporu’na göre Türkiye’de TL cinsinden kişisel servet artışında yüzde 157’lik bir büyüme söz konusu imiş! Yani bizim yoksullaşmamıza rağmen iki buçuk katın üzerinde bir zenginlik birikimi söz konusuymuş! TL’nin değeri eriyor diye düşünen iyi niyetli işçi kardeşlerimiz olabilir. Yine aynı rapora bakalım: Türkiye’de 60 bin 787 tane dolar milyoneri varmış ve Türkiye’de tüm işler bugün olduğu gibi giderse bu sayının 2028 yılında 87 bin 77’ye ulaşacağı tahmin ediliyormuş!

Tüm bunları niçin söylüyoruz? Yoksulluğun kader olmadığını, ortada bir kaynak sorununun bulunmadığını, aksine bir bölüşüm sorununun varlığını vurgulamak için söylüyoruz. Daha önce yazdık: Bugün brüt maaşı 28 bin TL olan bir kardeşimizin gelirinin yaklaşık yüzde 30’u gelir vergisi olarak kesintiye uğrarken, OECD 2022 Raporu’na göre Türkiye’de şirketlerden alınan kâr vergisi sadece yüzde 3,38! Dahası da var: 2003 yılında en düşük işçi emeklisinin maaşı asgari ücretin 1,47 katı iken 2024 yılında en düşük işçi emeklisi maaşı asgari ücretin ancak yüzde 61’ine denk. 1978’de asgari ücretin 7,5 katı olan kıdem tazminatı tavanı, 2024 Ocak-Haziran aylarında asgari ücretin 1,75 katı oldu! Hükümet böylesi bir politika ile 60 bin olan dolar milyonerini 87 bine çıkartabileceğini dünyaya ispatlamış durumda ve muhalefetin de bu gidişata cepheden bir karşı çıkışı yok.

Emekçiler olarak elbette ki boş durmuyoruz. As Plastik, MKB Rondo, Mersen, Elba Bant, Tarkett, Polonez, Fernas, Eker, belediye işçilerinin mücadele deneyimleri yol gösteriyor. Grev ve direniş halinde çok sayıdaki işyerinin yanı sıra halen sendikalaşma çalışmasını sürdüren onlarca işyerinden de bahsedebiliyoruz. İşyerlerindeki mücadelelerinin yanı sıra yoksulluğa ve adaletsiz vergi dilimine karşı başlatılan eylem süreçlerinin kimi örnekleri de son yılların en kitlesel işçi seferberlikleri halini aldı bile.

Mücadelede ne cesaretimiz, ne sayımız, ne de kararlılığımız eksik. Bunların hepsi tamam. Ancak karşımızda işçinin kanını emmek üzere kenetlenmiş bir patronlar sınıfı var. Bu patronlar hangi partiyi destekleyip, nereli olduklarına bakmaksızın bir aradalar ve taviz vermeksizin boğazımıza çökmüş durumdalar. İşte bizim eksiğimiz de burada görünüyor, patronlar kadar bir arada duramıyoruz.

İki yönlü bir birleşmeye ihtiyacımız var. Birincisi, işyerlerinde patronlara karşı verilen mücadeleler yalıtık kaldıkça yeterli kazanımlar elde edemeyiz. Bunun için mücadele halindeki emekçilerin; sektörleri, sendikaları ve konfederasyonları ne olursa olsun birleşmek için sendikalarını zorlamaları gerekiyor. Öte yandan da ülke genelindeki işçi düşmanı politikalara karşı da konfederasyon ayrımı gözetmeksizin, istediğimizi net şekilde anlatıp kazanana kadar ne yapacağımızı açıklayan bir eylem planı etrafında kenetlenmemiz gerekiyor. Bunun için örgütlü işyerlerimizde sendikalarımıza basınç uygulamamız, bölünmüşlüğümüzü yok etmemiz gerekiyor.

İnsanca bir gelecek için işyeri temelli ve kitlesel mücadeleleri sendika-konfederasyon farkı olmaksızın bir mücadele programı etrafında birleştirmemiz gerekiyor.

İşçiler üç temel sorunu işaret ediyor!

0

2024 yılının yaz aylarından bu yana farklı sektörlerde işçi eylemlerine şahit oluyoruz. Bunlar grevler, direnişler biçiminde kendisini gösteriyor. Bunların yanına bir de (daha büyük bir seferberlik korkusu ile girişilen) konfederasyonların düzenlediği eylemleri katmak gerek. Bu durumda karşımıza çıkan tabloda işçi sınıfının -çoğunluğunun değil ama- önemli bir kesiminin ücretler, sendikalaşma hakkı, işçi sağlığı ve iş güvenliği gibi konular ve talepler etrafında ortaklaştığını görüyoruz.

Türkiye’de çalışanların ezici çoğunluğunun asgari ücret civarında çalışıyor olması bir vakıa. Bunun yanında temmuz ayında ara zam yapılmaması ve ekonomik krizin alım gücünü daha da düşürmesi, pek çok sektör ve işyerinde yaz aylarından itibaren ortak bir talebin öne çıkmasına yol açtı: “İnsan onuruna yaraşır bir ücret!” Bugün karşılaştığımız grevlerin (As Plastik, MKB Rondo, belediyeler, Mersen, Tarkett vb.) öne çıkan taleplerinden birisi ücretler üzerinde iyileştirme yapılması.

Ücretlere dönük iyileştirme talepleri sadece zam ile sınırlı değil. DİSK’in yaptığı bir dizi eylemde ve Türk-İş’in yaptığı mitinglerde öne çıkan temel taleplerden biri de “vergide adalet” oldu. Bugün işçi sınıfı hem asgari ücrete mahkûm ediliyor hem de aldığı ücretler vergi dilimine girdiği için daha da düşüyor. Bu sebeple mücadeleler boyunca sadece ücret artışı değil, bunu garanti altına alacak yasal düzenlemeler de talep ediliyor.

İşçi sağlığı ve iş güvenliği konusu da yine işyeri temelli seferberliklerin önemli bir gerekçesini oluşturuyor. İki aya yakın bir süre mücadele yürüten Fernas işçilerinin temel taleplerinden birisi iş güvenliği idi. Özellikle bazı sektörlerde (taşımacılık, maden, inşaat vb.) önemli bir gündem maddesi olan iş kazaları karşısında güvenli ve güvenceli bir çalışma hayatı öne çıkan bir talep.

Ücretlerde iyileştirme ve iş güvenliği talepleri ancak sendikal hakların garanti altına alınmasıyla kazanıma dönüşebilir. Aksi takdirde patronun verdiği herhangi bir taviz ya da söz kısa sürede geri alınabilir. Tam da bu sebeple güncel eylemlerin tamamında sendikalaşma hakkı için de mücadele yürütülüyor. Üç ayı geçen direnişleri ile Polonez işçileri bunun en somut örneği. Polonez’de işçiler ücretlerine zam isterken bunun sendika ve TİS ile mümkün olacağının bilinciyle hareket etmişti. Öte yandan patronun 146 işçiyi işten çıkarmasının ardından uzun soluklu bir mücadele süreci başlamıştı.

2024 yılının ikinci yarısı işçi sınıfının alım gücünün düştüğü ve buna karşın farklı işyerlerinde önemli mücadelelerin geliştiği bir dönem olmaya devam ediyor. Polonez’de sendikalı çalışma hakkı için direniş sürüyor, pek çok fabrikada ve işyerinde grev pankartları asılıyor. Bu mücadelelerin birleşmesi, ortak talepler etrafında yan yana gelmesi oldukça kritik. Gerek mücadeleci işçilerin gerekse emekten yana herkesin önünde uzun bir yol var. Güncel durumda ise bir yandan farklı mücadelelerin birleşmesi için, bir yandan da mevcut seferberliklerin kazanımla sonuçlanması için elimizden geleni yapmalıyız.

Sermayenin gözü asgari ücrette

0

Son günlerde IMF’den Türkiye ekonomisiyle ilgili peş peşe açıklamalar geliyor. Yeni yıla girerken ekonomi yönetiminin IMF’nin yönlendirme ve telkinlerine daha fazla kulak kabarttığını görüyoruz. Ne de olsa OVP bir IMF programı. IMF’den gelen açıklamalardaki en genel vurgu şu: “İyi yoldasınız, devam edin. Enflasyon hedefini tutturmak için ücretlere gerektiğinden fazla zam yapmayın. Tüketimi, alım gücünü baskılayarak azaltmaya devam edin.”

Asgari ücret görüşmeleri yaklaşırken, Merkez Bankası başkanı IMF’den aldığı bu sufleyle ABD’deki finans çevreleriyle gerçekleşen bir toplantıda, asgari ücrete yüzde 25 civarı bir zam yapılmasının 2025 enflasyon görünümüyle uyumlu olacağını söyledi. Bu orandaki artışla asgari ücret 21 bin 450 TL seviyesine gelir. Ara zam yapılmayacağı neredeyse kesin. Bu da milyonlarca insanının Ocak 2026’ya kadar alım gücü açısından 2024 Ocak ayındaki 17 bin TL’den daha düşük bir miktara yaşamaya çalışması anlamına gelir.

İktidar çok dillendirmek istemese de bu, beklenen enflasyona göre zam demektir. En azından yıl sonu 2024 yılı için enflasyon oranının yüzde 45-50 olacağını düşünürsek bu oranda bir artışın reelde zam değil sabitleme anlamına geleceğini söyleyebiliriz. Çünkü asgari ücret yıl boyunca alım gücünden değer kaybetti. 2024 Mayıs ayında açlık sınırının altına düştü. Eğer yüzde 25 zam yapılırsa 2025 yılında daha ocak ayı içinde açlık sınırının altına düşmüş olacak. Bu, milyonlarca emekçi için korkunç bir senaryo. Asgari ücrete yüzde 35 zam yapıldığını düşünelim, bu durumda da mayıs ayında açlık sınırının altına düşmüş olacak.

Bu korkutucu olasılıkları ancak birleşik mücadele ekseniyle bertaraf edebiliriz. Sermaye ve onun sözcüleri var olan düşük alım gücüne bile saldırı peşinde. Asgari ücretin gerçekten belirlendiği arena sınıf mücadelesidir. Emeklilerin toplumsal yenilgisini unutmayalım. Kısa süre içinde tüm maaşlar harçlık düzeyine indirildi. İşçi sınıfına saldırı sadece ücret baskılamasıyla da olmuyor. Gelir vergisi dilimleri, kıdem tazminatı, planlanan yeni iş yasası gibi farklı yollardan da kazanılmış haklara ve kazançlara saldırılıyor.

Bunun yanında imalat sanayi de daralıyor. Bunun üç temel sebebi var. Birincisi iç talep zayıf, ikincisi faizler çok yüksek, üretim yapmak ve stok tutmak maliyetli. Üçüncüsü, en çok ihracat yaptığımız bölge olarak AB ekonomisi zayıf; AB’de talep düşük, bu da sanayiyi etkiliyor. Bu tablo 2025’te hayat pahalılığı dışında işsizliğin de artma eğiliminde olacağını anlatıyor bize.

Birçok yazımızda vurguladık; sermaye örgütlü ve planlı saldırıyor. Enflasyonun asıl sebebi olan en zenginlerin aşırı tüketimine ve şirketlerin yüksek kârlılıklarına müdahale etmek yerine işçi sınıfına bilinçli bir saldırı programı uygulanıyor. Bunun karşısında işçi sınıfının da birleşik sendikal mücadeleyle örgütlü ve planlı hareket etmesi zaruridir. Türk-İş’in Ankara mitingi, işçi sınıfının seferberliğe hazır olduğunu bir kere daha gösterdi. Sınıfın acil taleplerini birleşik mücadeleye entegre ederek sürdürülecek kitlesel grev ve direnişler için ne bekleniyor? Alım gücünün gerçek artışı ancak birleşik mücadeleden ve emek ittifakından geçiyor. Tekrar soruyoruz, şimdi değilse ne zaman?

İzmir’de “İrademe dokunma, kayyuma geçit yok!” eylemi

0

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri Konak ilçesindeki Cumhuriyet Meydanı’nda “İrademe dokunma, kayyuma geçit yok!” şiarı ile eylem gerçekleştirdi.

Son dönemde belediyeler üzerinden gerçekleşen kayyum saldırısı İzmir’de Cumhuriyet Meydanı’nda gerçekleştirilen eylemle protesto edildi. 16.00’da halaylarla, sloganlarla başlayan eyleme gençlik örgütleri “Kayyuma geçit vermeyeceğiz!” pankartı ile yürüyüş yaparak katıldı. 

Milletvekili ve siyasilerin eylem pankartı etrafında toplanması ile başlayan açıklama öncesinde İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri adına konuşma gerçekleştirildi.

Daha sonra basın açıklamasını Baro Başkan Yardımcısı Zöhre Dalkıran okudu. İktidarın kayyum atamalarını bir gelenek haline getirdiğini ve her geçen gün yeni bir kayyum ataması yapıldığını vurgulayarak başlanan açıklamada “muhalif olan her düşünceye karşı bu anlayış ülkeye faşizmi getirmiştir” denildi.

Açıklamada şunlar ifade edildi:

“Yerel seçimde büyük bir hezimet yaşayan siyasal iktidar baskıya ve saldırılara başvurmuştur ve bu tüm yaşananlar hukuk garabetidir. Ülkede herkesi terörist ilan ederek tutuklamalar ve gözaltılar toplumun tepkisi ile karşılanmaktadır. Bu süreç daha fazla demokrasi, daha fazla ekmek ve daha fazla söz söyleyerek aşılacaktır.”

Açıklamanın son sözleri ise “Bu karanlık elbet bir gün dağılacaktır. Ülkemiz gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan, güneşli, güzel günlere uyanacaktır. Bu ülke bu karanlıktan dayanışma ile, birlik ile çıkacak, her yeri, her kurumu yangın yerine dönmüş ülkemizi, bu kara dumanı elbirliği ile dağıtacaktır. Her yerde demokrasi, insan hakları ve özgürlük diye haykıracağız. Ve inanın bunu elde edeceğiz. Buradan bir kez daha sesleniyoruz; kayyım atamalarına derhal son verin. Esenyurt Belediye Başkanı Prof. Dr. Ahmet Özer’i derhal serbest bırakın ve görevine iade edin. Mardin, Batman, Halfeti Belediyelerine yapılan kayyım atamalarını iptal edin, seçilmiş başkanları demokrasiye uygun bir şekilde görevlerine iade edin. Demokrasiyi ayaklar altında çiğnemekten derhal vazgeçin.” oldu.

Şarlatanlar çağı: Musk ve kapitalizmin yeni oyunu

0

İçinde yaşadığımız düzen, krizlerini gizlemek ve yeniden pazarlanabilir olgular oluşturmak için figürler çıkarmakta oldukça başarılı. Bill Gates, Steve Jobs ve son olarak Elon Musk da bu dönemin en parlak yıldızlarından biri oldu. Mars’a koloni kurmak, elektriği geleceğe taşımak ve insan beynini yapay zekâyla birleştirmek gibi hayaller, Musk’ı bir “geleceğin mimarı” olarak kitlelere tanıttı. Son dönemde Trump’a verdiği destekle Musk yalnızca geleceği şekillendiren bir vizyoner değil, aynı zamanda kapitalizmin sürdürülebilirliği için siyasi sahnede kendine alan açan bir şarlatan olarak karşımıza çıkıyor. Tüm dünyanın iletişim merkezi X’in de sahibi olan ve onu kendi reklamı için manipüle eden Musk, gerçekten bir kurtarıcı mı yoksa bir tehdit mi? Gelin, beraber bakalım.

Vizyon hanedanlığı

Elon Musk’ın ünü, aslında sahibi olduğu şirket ve yatırımlarla pekişmiş durumda. SpaceX, Tesla, Neuralink ve The Boring Company gibi şirketlerle, uzay yolculuğundan elektrikli araçlara, beyin-bilgisayar arayüzlerinden yeraltı tünellerine kadar geniş bir yelpazede faaliyet gösteriyor. Bu girişimler, sanki insanlığın geleceğini şekillendirmeyi amaçlıyor gibi görünse de, altında başka bir motivasyonun yattığını tahmin edebiliriz. Dünyadaki acil sorunları çözmek yerine, dikkatleri farklı yöne çekiyor olabilir mi? Mesela, Mars’a koloni kurma hayali, dünya üzerindeki iklim krizi, gelir eşitsizliği ve küresel sağlık sorunları gibi temel problemlerin çözümünü ikinci plana atma çabası olabilir mi? Ya da teknolojik ilerlemelerin yarattığı sanal umut, mevcut sistemin kusurlarını gizlemek ve sorgulanmasını engellemek için bir araç olarak mı kullanılıyor? Odağımız kayrılıyor, hareketsiz bıraktırılıyoruz, kabulleniyoruz ve tepkisizleştiriliyoruz. Ve ayrıca asıl amaç bilginin demokratikleştirilmesi değil, aynı diğerlerinde olduğu gibi algılarımızın dağıtılması ve gerçeklerin halı altına süpürülerek, yeni gerçeğin satılabilir bir meta olarak pazarlanması. Musk’un kurmak istediği vizyon hanedanlığı tam olarak buna hizmet ediyor.

Musk ve Trump ortaklığı
Şu ana kadar görünmeyen ve adı konmayan ortaklık, aslında uzun bir süredir dil birlikteliğiyle ilerliyordu. Musk’ın X’i satın almasından sonra şiddeti ve ötekileştiren söylemleri ön plana çıkarması, tüm bunların yanında baskı rejimlerinin istediği bilgileri artık veri güvenliği olmadan onlara sunması, aslında Trump’ın isteği ve ekmeğine yağ sürüyordu diyebiliriz. Bu ortaklığın en net hali ise Musk’ın 5 Kasım’daki ABD seçimlerinde Trump’ı destekleyeceğini açıklamasıyla arşa çıktı. Seçim kampanyası için 100 milyonlarca dolar destekte bulunmasının yanında, X platformunda Trump destekçileri arasında günlük piyango çekilişi bile başlattı.

Ne yapmalı?

Musk ve benzeri geleceği vaat eden şarlatanları iyi tespit etmek lazım. Sistemlerin açıklarını bularak ve belirli sermayeleri de arkasına alarak durmadan vizyon sahibi pazarlamasının ardında krizde olan yapılarını kurtarmak isteyen yönetim katmanı ve ondan beslenen parazitler olduğunu unutmayalım. Ve bu kadar teknolojik gelişme olurken, cidden insanlığın 100 milyon piksel kameraya sahip telefona veya her yeri ekran olan arabaya mı ihtiyacı var yoksa daha temel sorunlarımız mı var onu saptamamız lazım. Aslında soru basit: Kapitalizmin teknodevrimi kurtarıcı gibi sunmasına karşı biz ne diyeceğiz? Dünyada 2,2 milyar kişinin hâlâ temiz suya erişimi yokken veya 833 milyon insan hâlâ yeterli beslenemiyorken, şarlatanların bizi kandırmasına izin mi vereceğiz?

Talan ekonomisi!

0

Memleketimizden sınıf manzaralarına dair son birkaç haftadan üç haber!

İlki şöyle diyor: “Türkiye, milyoner sayısı artışında 2028’de Avrupa lideri olacak.” Haberin ayrıntısına göre önümüzdeki üç yıl içinde Türkiye’de net serveti 1 milyon dolardan fazla olacakların oranında yüzde 34’lük bir artış gerçekleşecek. Küresel servet raporu verilerine göre Türkiye bu yüksek performans ile Avrupa lideri olurken Rusya ve İsveç onu takip edecek.

İkinci haber Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in bir demeci: “Bir vatandaşımız büyükşehirlerden birinde 32 tane daire almış, bizde vergi kaydı yok. Hayatında hiç beyanname vermemiş. Yıl içinde 65 milyon liraya lüks araç alan binlerce vatandaşımız var. Çağırıyoruz, ‘izah et’ diyoruz ama izahları yok. ‘Bu parayı kazandığınızı kanıtla’ diyoruz, kanıtlayamıyor.”

Üçüncü haber şöyle: “Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2023 yılının yoksulluk rakamlarını açıkladı. Türkiye’de nüfusun yüzde 14,4’ü yani yaklaşık 12 milyonu maddi ve sosyal yoksunluk içinde. TÜİK’e göre yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında olan fertlerin oranı yüzde 30,7 oldu. Hanelerin yarısından fazlası bir haftalık tatil masraflarını karşılayamazken neredeyse yarısı da iki günde bir et yiyemiyor. Halkın yüzde 13’ü ise sürekli yoksul.”

Bu üç haber gelir dağılımın nasıl bozulduğunu ve Türkiye’nin nasıl yönetildiğini olduğu gibi ortaya koyuyor. Bu üç haber AKP-MHP iktidarının kimlere hizmet ettiğini ayan beyan gösteriyor. Önümüzdeki üç yıl içinde servetini katlayacak milyonerler bir yanda, 65 milyona leblebi çekirdek gibi lüks araç alan binlerce “vatandaş” bir yanda, kuru ekmeğe muhtaç on milyonlar öbür yanda. Deve havuduyla birlikte yutulmuş!

Binlerce kişi bir lira vergi vermeden 65 milyon liraya lüks araç alabilirken yüksek enflasyonun suçu 17 bin lira alan asgari ücretliye, 12 bin 500 lira alan emekliye atılıyor. Bir kişi tek kuruş vergi vermeden 32 daire satın alabilirken 23 milyon insan kirada oturuyor. 50 milyon insan bir hafta dahi tatil yapamaz haldeyken Türk milyonerleri üç yıl içinde Avrupa’nın lideri olmaya koşuyor. Minareyi çalan kılıfını gerçekten uydurmuş.

Bunun adı talan ekonomisi! İşçi ve emekçiler “dur” diyene dek durmayacaklar…

Trump’ın zaferi, ABD emperyalizminin toplumsal ve politik krizini yansıtmaktadır

0

Anketler seçimin başa baş geçeceğini ve sonucun belli olmasının günler alabileceğini öngörüyordu ancak Donald Trump’ın zaferi bundan daha hızlı ve çarpıcı oldu. Trump Kuzey Carolina’yı kazandı ve 2020’de Biden’a kaybettiği Georgia, Pensilvanya ve Wisconsin eyaletlerinde sonucu tersine çevirdi. Trump, oy çokluğuyla kazanmasının yanında Senato ve Temsilciler Meclisi’nde de çoğunluğu ele geçirdi.

Trump ABD başkanlığını yeniden kazandı

Trump açıkça faşist fikirlere sahip aşırı sağcı, ırkçı, bağnaz, yabancı düşmanı, kadın düşmanı, hükümlü bir cinsel istismar faili. Onun zaferi Meloni, Le Pen, Bolsonaro ya da Milei gibi dünyanın aşırı sağcıları tarafından kutlanmakta.

Milyonların aklındaki soru şu: Böylesine bir aşırı sağcı faşist figür nasıl tekrar kazanabilir? Meloni, Bolsonaro ya da Milei’nin dünyanın diğer enlemlerinde kazanmalarıyla aynı nedenden, yine 2016’daki zaferiyle benzer nedenlerden dolayı: Birçok işçi ve gencin, kitlelerin refahı yerine büyük çokuluslu şirketlerin ve oligarkların çıkarlarına öncelik veren kapitalist hükümetlere karşı duydukları bıkkınlığı bu hükümetlerin karşısında hatalı adaylara oy vererek göstermelerinden dolayı.

ABD örneğinde bu durum, 2020 seçimlerine kıyasla 15 milyon oy kaybeden Biden-Harris’in kapitalist-emperyalist hükümetine yönelik milyonlarca kişinin nefretini ifade etmektedir. Trump’ın kazanmasından öte, Kamala Harris ve iktidardaki Demokrat Parti kaybetti. Harris, Biden’ın adaylığını alelacele kendisiyle değiştirmek zorunda kalan Demokrat Parti’nin fiyaskosunun altından kalkamadı. Harris, hükümetinin işçi sınıfı ve halk kesimlerinin yaşam standartlarını düşürmeye devam ettiği gerçeğini ne gizleyebildi ne de çarpıtabildi. Bizzat kendisinin göçmenlere zulmettiğini gizleyemedi. Biden’ın ve kendisinin Gazze’deki soykırımı destekleyen bir hükümete liderlik ettiğini; bu hükümetin İsrail’i ve onun Filistin ve Lübnan halklarına uyguladığı canice katliamı mali ve askeri olarak desteklediğini gizleyemedi.

Bu nedenle Filistin davasının binlerce destekçisi Harris’in etkinliklerine, onu tümüyle reddettiklerini ifade etmek için gitti. Bu nedenle Harris, Gazze’deki soykırımı destekleyen iğrenç tutumundan dolayı geniş ilerici kesimlerin ya da gençlerin desteğini alamadı. Ne siyahi toplum ne de Latinler onun liderliğini kitlesel olarak destekledi. Hatta Roger Waters ve çevre aktivisti Greta Thunberg bile hem Harris’e hem de Trump’a destek vermeyi reddetti.

Trump geleneksel aşırı muhafazakâr, ırkçı, sağcı Amerikan oylarını topladı; ayrıca Evanjelik, kürtaj hakkı karşıtı, kadın düşmanı ve genel anlamda marjinal toplulukların da desteğine sahipti. Ayrıca Michigan, Pensilvanya ve Wisconsin gibi ihmal edilmiş “pas kuşağı” eyaletlerinde görüldüğü gibi sosyal krizden etkilenen, çoğunlukla beyazlardan oluşan işçi sınıfı üyelerinden de hatalı cezalandırıcı oylar aldı. Bir yandan da Biden-Harris yönetimine duydukları nefret ve Trump’ın “her şeyi değiştireceğiz” ya da “savaşları sona erdireceğiz” yalanları nedeniyle siyahi, Müslüman ve Latin topluluklarından da oy aldı. Oysa Trump ilk başkanlık döneminde ABD Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşıyan, İsrail’in Gazze, Filistin ve Ortadoğu’daki soykırımını destekleyen, çokuluslu şirketlerin bir ajanıdır.

Trump’ın başkanlığa dönüşü, kapitalist-emperyalist sistemin uzun süredir yaşadığı krizin, toplumsal ve siyasal çürümenin ABD’de bulduğu yeni bir ifadesidir. Bir zamanların “Amerikan rüyası” ortadan kaybolalı uzun zaman oldu, kapitalist-emperyalist sistemin çürümesi ise 2008 ekonomik krizinden bu yana derinleşti. “Temmuz 2023 itibarıyla 37 milyondan fazla insan, yani nüfusun yüzde 11,5’i yoksulluk içinde yaşıyor ve 6,6 milyonu (yüzde 4) işsiz (…). En zengin yüzde 10’luk kesimin tüm gelirin neredeyse yarısını, en yoksul yüzde 50’lik kesimin ise sadece yüzde 13’ünü alması, ekonomik eşitsizliğin giderek arttığını gösteriyor. ABD emperyalizminin ideolojik dayanağı olarak bolluk ve refah vaat eden Amerikan rüyası, artık uzak bir geçmişin belli belirsiz bir anısına dönüşmüş vaziyette. Bu durum ABD’deki geleneksel iki burjuva partisine, yani Demokratlara ve Cumhuriyetçilere karşı giderek artan bir kayıtsızlığa ve hoşnutsuzluğa yol açıyor. Amerikalıların yüzde 48’i ekonomik durumlarını kötü olarak değerlendiriyor, her on Amerikalıdan yedisi (yüzde 69) ekonominin ‘kötüye gittiğine’ inanıyor ve Amerikalıların yüzde 77’si memnuniyetsiz, hüsrana uğramış ya da öfkeli.” (Amerika Birleşik Devletleri: siyasi kriz ve seçim sandığı arasında, Ezequiel Peressini, İUB-DE’nin yayın organı Uluslararası Haberleşme, No. 53, Ağustos 2024).

Aşırı sağcı Donald Trump’ın olası yeni hükümeti ne Amerikan emekçileri ve gençlerinin ne de göçmenlerin koşullarında iyileştirmeler getirecektir. Hele hele Filistin ve Ortadoğu halkları, Ukrayna halkı ya da dünyanın ezilen halkları için hiçbir iyileşme getirmeyecektir. Trump, ABD emperyalizminin sömürü ve küresel jandarmalık ve soykırım politikasını (küçümseyemeyeceğimiz ve yüzleşmemiz gereken, faşist ve baskıcı yönlerinin mantıksal sonuçlarıyla daha da vahşileştirilmiş bir şekilde) sürdürecektir.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak ABD’deki işçi sınıfını, gençleri, kadınları, lgbti+ları ve halk kesimlerini, Boeing ve liman işçilerinin muzaffer grevlerinde olduğu gibi talepleri için mücadele etmeye ve göreve geleceği 20 Ocak 2025’ten itibaren aşırı sağcı Trump hükümetine karşı mücadeleye çağırmaya devam edeceğiz.

ABD’deki toplumsal ve politik kriz devam edecek. ABD’de İUB-DE sempatizanı Sosyalist Çekirdek (Socialist Core) olarak Jill Stein, Cornel West gibi alternatif adaylara ve Sosyalizm ve Kurtuluş Partisi’nden Claudia De la Cruz gibi diğer bağımsız adaylara eleştirel oy çağrısında bulunmuş ve şunları ifade etmiştik: “Bu eleştirel oylar seçimlerden sonra da karşılaşmaya devam edeceğimiz zorluklara karşı mücadele eden, büyüyen grevlere katılan, Filistin ile dayanışma içinde olan ve siyahların ırkçılığa ve polis şiddetine karşı mücadelesinde yer alanların siyasi kutbu güçlendirmeye yardımcı olabilir. Seçimleri kim kazanırsa kazansın bir yandan ciddi sosyoekolojik krizin ve muazzam eşitsizliğin bir yandan da halk mücadelelerinin geliştiği ve derinleştiği bu süreç; ırkçılık ve faşizm karşıtı, çevreci ve feminist yeni kuşak öncülerin bir araya gelebileceği bir işçi sınıfı partisini inşa etme görevini önümüze koymaktadır.” (Bkz. Soykırımcı Cumhuriyetçilere ve Demokratlara karşı protesto oyu çağrısı).

İUB-DE olarak, işçileri ve halkları yenilgiye götüren bir araçtan başka bir şey olmayan Demokrat Parti’nin dışındaki ABD solunun ve mücadeleci öncülerinin birleşik bir siyasi alternatifini inşa etme yolunda atılabilecek tüm adımları onaylıyor ve destekliyoruz.

Soldaki açmazımız

0

Neredeyse beş yıllık bir süredir bu sayfalarda solun en geniş kesimlerine ve sınıf örgütlerine dönük olarak bir Emek İttifakı çağrısı yapmaktayız. Bu çağrının arka planında iki temel unsur yatmakta. Birincisi, ülkenin içerisinden geçmekte olduğu, tarihinin en derin ekonomik krizi. İkincisi ise baskıcı Tek Adam rejiminin dayatmakta olduğu demokratik haklar mücadelesi ve rejimden kopuş tartışması.

Evet, bizler bu iki alanın, kitlelerin demokratik ve ekonomik, sosyal talepleri uğruna mücadelelerinin birbirlerine kopmaz şekilde bağlı olduğu ve tam da bu nedenle sosyalist hareket nezdinde de bu şekilde ele alınması gerektiği kanaatindeyiz.

Ancak 2023 genel seçimleri ve 2024 yerel seçimleri de bir kez daha ortaya koydu ki, sosyalist hareketin geniş kesimleri maalesef ki bu iki mücadele alanı arasına sınırları belirli olmayan bir aşama koymayı sürdürüyor. Bu kavrayışın karşımıza çıkardığı en temel sonuç ise, Türkiye emekçi halklarının rejime ve ekonomik çöküşe karşı mücadelelerinde sosyalist hareketin tam anlamıyla kitlelere bir alternatif sunamaması oluyor.

Sosyalist hareketin geniş kesimlerinin demokratik alanda kitlelerin ihtiyaçlarının üzerinden atlayarak ve hattı onu sandık mücadelesiyle sınırlayarak burjuva muhalefeti adres gösteren bu sinik politikası, ekonomik krize karşı mücadele mevzu bahis olduğunda da yine kitlelerin özlemlerine cevap üretmekten uzak kalıyor.

Mevcut koşullarda, sınıfın birçok kesimi güvenceli iş, insan onuruna yaraşır bir ücret için mücadele ederken ve sınıfın daha geniş ve örgütlü kesimleri sendikaları üzerinde mücadele edilmesi için basınç oluşturmaya çabalarken sosyalist hareketin geniş kesimleri neden bu mücadelelerin izleyicisi konumunda kalıyor? Ya da neden birlik siyaseti lafta kalıyor?

Hepimizin açıklıkla tartışması gereken sorunun bu olduğunu düşünüyoruz. Ve kısaca da olsa kendi cevabımızı bir kez daha vurgulamanın önemli olduğu kanaatindeyiz.

Bugünün Türkiye’sinin içerisinden geçmekte olduğu çoklu kriz, herhangi bir sosyalist yapının kendi öznel ihtiyaçlarındansa kitlelerin acil ihtiyaçları üzerinden bir politikayı hiç olmadığı kadar zorunlu kılıyor. Ve bizim Emek İttifakı olarak formüle ettiğimiz, işçi sınıfının en geniş birleşik cephesi anlamına gelen kavrayış da bu ihtiyaca bir cevap üretmeyi çabalıyor.

Maalesef ki şu ana kadar hepimizin deneyimlediği birlik girişimleri kitlelerin beklentileri yerine “kendi gövdelerimizi nasıl harekete geçireceğimiz” üzerinden şekillendi. Tam da bu nedenle yaşadığımız birlik, ittifak girişimleri kitleleri mücadelenin içerisine çekebilecek acil talepler yerine muhatabının belirsiz kaldığı temenniler silsileleri üzerine inşa edildi. Hal böyle olunca da bu deneyimlerin neredeyse tamamının kapsamları, onları oluşturan yapıların gövdeleriyle sınırlı kaldı ve/veya bu deneyimler zamanla sönümlendi.

Bizim buradan vardığımız sonuç ve yinelediğimiz çağrı ise şu: emekçilerin krize karşı mevcut mücadele ve beklentileri üzerinden hareketle, bu mücadeleleri ileriye taşıyabilecek, muhatabı belirsiz olmayan, tersine işçi sınıfının kapitalist sömürüye karşı daha da fazla özne haline gelerek seferber kılınabileceği ve sınıfın düzen partilerinden bağımsızlaşabilen politik hattını açığa çıkarabilecek acil talepleri tartışmak ve bu talepler etrafında bir mücadele ittifakını, Emek İttifakı’nı mümkün kılmanın yollarını belirlemek.

CHP emekçilere ne verebilir?

0

İşçiler, emekçiler olarak ne kadar zor günlerden geçtiğimizi uzunca anlatmaya gerek yok. Yaşadığımız ekonomik, sosyal, siyasi kriz halinin sorumlusu siyasi iktidardır. Bu, tartışmasız bir gerçek.

Peki, kamuoyunda sık sık karşımıza çıkarak bizi kendisine destek olmaya davet eden, oyumuzu isteyen diğer büyük siyasi güç, sözleriyle değil ama icraatlarıyla ne vaat ediyor?

Hatırda tutmamız gereken basit ama önemli bir gerçek var: CHP hem bir sermaye partisi hem de bizzat kendisi de birçok işçinin karşısında patron konumunda bulunuyor.

Nasıl mı? Elbette, halihazırda kontrolü altında bulundurduğu belediyeler sayesinde. Patronun iyisi olmaz ama görünen o ki CHP işçilerin asgari taleplerini dahi karşılamaktan uzak. Öyle ki bu günlerde Buca’dan Kadıköy’e varana dek birçok CHP belediyesinde ardı ardına grev tarihleri ilan ediliyor.

Henüz sadece yerel ölçekte iktidarken bile işçilerin ihtiyaçlarını karşılamaya bu kadar uzak olan bir partinin basında, sosyal medyada emekten yana görünme çabaları gözümüzü boyamaya çalışmasından başka anlam taşıyabilir mi?

Bu satırları okurken “Merkezi iktidar bütçe vermeyince belediye ne yapsın?” diye düşünenler olabilir. Aslında işçiler, bünyesinde çalıştıkları belediyelerin bütçelerinden haberdar ve sorununun yeterli kaynak olmaması değil kaynakların adaletsiz bölüştürülmesi olduğunu belirtiyorlar.

CHP’nin belediye işçilerine yaklaşımı bir bütün olarak işçi sınıfına yaklaşımının parçasıdır. Kendi sınıfsal karakterinin, sermaye partisi oluşunun sonucudur. Bunun sağlamasını yapmak da kolay.

Bugün cebimizi yakan, lokmamızı çalan bir sermaye saldırısı ile karşı karşıyayız. Saldırının adı Şimşek programıdır. İktidara talip olan bu partinin Şimşek programına karşı etkili bir muhalefet geliştirdiğini söylemek mümkün mü? Emekçiler, açlıkla imtihan edildikleri için işten atılma tehditlerine rağmen sendikalı olmaya yönelirken, onca fabrika ve işyerinde direniş ve grevlere girişirken bu parti göstermelik birkaç beyanatın ve ziyaretin ötesinde ne verdi, ne önerdi işçilere? Hiç.

Onca yıl sonra iktidara uzanması ciddi bir ihtimal haline gelmişken ana muhalefet partisinin milyonlarca emekçinin yaşadığı geçim yangını karşısında dört elle bu konuyu sahiplenmesini beklemez miydiniz? Yapmazlar, yapamazlar. Çünkü tıpkı AKP ve MHP gibi onların da önceliği işçilerin insanca yaşaması değil patronların servetinin büyümesi.

Bizim ihtiyacımız olan, içi doldurulmadan gelişigüzel kullanılan halk iktidarı gibi parlak ve büyük laflar değil mücadelelerimizi birleştirme yolunda önümüzü açacak bir siyasi seçenek. Öyle ki taleplerimizi talebi bellesin, var gücüyle onların mücadelesini versin. Bizi o talepler etrafında tüm ezilenlerle, sömürülenlerle bir araya getirsin.

Bu seçeneğe emek ittifakı diyecek olursak, bize düşen de o ittifakın ellerimizle hayat bulması için uğraşmak; bu uğurda yanı başımızdaki diğer işçilerin CHP ve benzeri sermaye partilerinden umut beslemelerine sebep olan yanılgılarını değiştirmeleri için çabalamak. Kurtuluş mümkün, fakat bizi bizden başkası kurtarmayacak.

Soykırımcı Cumhuriyetçilere ve Demokratlara karşı protesto oyu çağrısı

0

5 Kasım’da dünyanın en büyük emperyalist gücünün siyasi liderinin seçileceği oylama, tam da ABD hükümeti ve uydusu İsrail, Filistin halkına soykırım uygularken gerçekleşecek. Gazze’deki soykırıma karşı seferber olan ve soykırımın adayları Donald Trump ve Kamala Harris’e oy vermeyeceğini açıklayan ABD işçi sınıfı, gençlik hareketi ve Müslüman topluluk aktivistleriyle dayanışma içindeyiz. Antidemokratik ABD seçim sistemi, seçimleri gerici iki partili sisteme zincirlediği için milyonlarca insan, programı ekolojik yıkıma, emperyalist tahakküme ve Filistin halkının soykırımına adanmış iki aday arasında tercih yaparak ehvenişer olanı seçmeye çalışacak. Bizler, seçimleri hem Trump’ın hem de Harris’in temsil ettiği emperyalist politikaları protesto etmek için kullanacak aktivist kutbu güçlendirmenin gerekli olduğuna inanıyoruz. Bunu, bu çürümüş sömürü ve baskı sistemine karşı mücadele etmek için solun, işçi sınıfının ve gençliğin bağımsız bir partisini inşa etme perspektifini koruyarak; Jill Stein, Cornel West ve diğer bağımsız adaylar gibi Demokratların solunda kalan alternatif adaylara eleştirel oy vererek yapabiliriz.

Harris ve Trump, stratejileri farklı olsa da emperyalist ve soykırımcı bir politikanın devamlılığını temsil etmektedirler. Trump aşırı sağcı, fanatik ırkçı, yabancı düşmanı, açıkça faşizan fikirlere sahip ve cinsel istismardan hüküm giymiş bir kadın düşmanı iken Harris, özel hapishane kompleksiyle el ele yoksulluğu kriminalize ederek kariyer yapmış ve Biden’ın soykırımcı hükümetinin parçası olmuş bir liberaldir. Her ikisi de ABD siyasi rejiminde hem Demokratların hem de Cumhuriyetçilerin katıldığı ancak Cumhuriyetçilerin daha faşizan eğilimleri olan aşırı muhafazakâr kanadı temsil ettiği geniş kapsamlı bir sağa kayma sürecinin ifadeleridir.

ABD’deki bu sağ eğilimi tersine çevirmek her iki yılda bir Demokratlara oy vererek değil; işçi sınıfını, toplulukları ve öğrenci örgütlerini güçlendirerek, bu hareketlerin bağımsızlığını sağlayarak ve emekçi çoğunluğun çıkarlarının temsilciliğine soyunan bağımsız bir sol siyasi örgütün inşasını başararak mümkün olacaktır. Nihayetinde böylesi bir örgüt burjuvazinin yalnızca Demokrat ve Cumhuriyetçi partilerine değil, aynı zamanda sendika bürokrasisine ve genellikle Demokrat partinin çıkarlarına hizmet eden bir dizi STK’yı da içeren siyasi aygıtlara karşı da bir denge unsuru haline gelecektir.

Dış politika konusunda Trump ve Harris, ABD emperyalizminin krizine ve zayıflamasına farklı şekillerde yanıt veriyor. Trump tek taraflılık ve ekonomik korumacılık üzerine eğilirken, Harris Avrupalı emperyalist ortaklarla istişare etmeye daha meyilli bir pozisyon almakta. Ancak bu farklılıklar, bombaların ve ekonomik yaptırımların hedefi olan ya da ABD destekli diktatörlükler altında acı çeken uluslar için çoğu durumda hiçbir önem teşkil etmiyor. Çevre politikaları açısından bakıldığında, Trump ekolojik yıkımdan mümkün olan en büyük payı almak için hiç çekinmeden çabalarken, Harris ikiyüzlü konuşmalarla örtbas edilen bir talancılığı ve esaslı değişiklikler anlamına gelmeyen ya da bizi iklim çöküşüne doğru giden rotadan saptırmayan kozmetik önlemleri tercih ediyor. Trump’ın konuşmalarında daha agresif olmasına ve hatta göçmen kökenli Amerikalıların vatandaşlıktan çıkarılmasını önermesine rağmen, her ikisi de göçmenlere zulmetmeye kararlılar.

Bolsonaro, Milei ya da Meloni gibi diğer aşırı sağcılara benzer şekilde Trump da bir diktatörlük kurmak istiyor ancak güçler dengesi bunu yapmasına izin vermiyor. Bugün için burjuvazinin ya da silahlı kuvvetlerin, yüzyıllardır işçi sınıfını ezmek ve sömürmek için kendilerine çok iyi hizmet etmiş olan ABD’deki sınırlı burjuva demokrasisini yok etmeye kararlı önemli bir kesimi bulunmamakta. Ancak Trump aşırı sağcı paramiliter grupların desteğine sahip. Birkaç eyalette küçük farklarla belirlenecek olası bir seçim senaryosu göz önüne alındığında, yenilgiyi reddetmeye yönelik yasal eylemler, 2020’de yaşananlara benzer aşırı sağcı çete eylemleriyle birleşebilir. İşçi sınıfı ve gençlik, seçimi geçersiz kılmaya yönelik herhangi bir girişim karşısında faşistlerle yüzleşmeye hazırlanmalıdır. Bu antifaşist seferberlik, faşistlere karşı seferberliğe karşı çıkan Demokratlara siyasi desteğe veya seçim desteğine bağlı olmadığı sürece daha iyi koşullarda gelişebilir.

Harris’e oy verilmesini savunan bazı liberal ve sosyal demokrat kesimler, Harris’in ve Trump’ın soykırım politikaları arasında önemli bir fark olmadığı için, Filistin meselesinin nasıl oy verileceğine karar vermede önemsiz hale geldiğini savunmaktadır. Bu gerekçenin yanlış olduğuna inanıyoruz. Filistin’deki soykırımı hafife almak konformist ve hatta ırkçı bir tutumdur. ABD emperyalizmine ve Siyonist sömürgeciliğe karşı mücadeleyi derinleştirmeliyiz. Harris’in ve Trump’ın soykırım politikalarına karşı verilecek bir protesto oyu, ikisinden birinin göreve gelmesini engelleyemeyecek olsa bile Filistin halkına destek mücadelesini güçlendirecektir. Milyonların dünyaya net bir mesaj göndermesi önemlidir: soykırımcılarla suç ortaklığına hayır. Seçimlerden sonra da kahraman Filistin direnişini desteklemek, emperyalizmi ve onun Siyonist uydusunu yenilgiye uğratmak için grevleri, üniversite kamplarını, boykotları ve seferberlikleri her türlü araçla güçlendirmeliyiz. Bağımsız adaylara oy vermenin Trump’ın zaferini kolaylaştırdığını iddia eden Harris destekçilerine, Cumhuriyetçilerin nihai zaferinin tek suçlusunun soykırımcı Demokratlar olduğunu, onların suç ortağı olmayı reddeden bizler olmadığımızı söyleyeceğiz.

ABD emperyalizminin iki adayı arasında seçim yapmak zorunda olmadığımız gibi, emperyalist güçler arasındaki anlaşmazlıklarda taraf tutarak kampçılık tuzağına düşmek zorunda da değiliz. ABD, İngiltere, Almanya ve İsrail’in Filistin halkına yönelik soykırımcı saldırganlığına karşı çıkarken aynı zamanda Ukrayna’ya yönelik emperyalist Rus işgaline, Kanaky ve Martinik’teki Fransız emperyalist baskısına, Uygur ve Tibet halklarına yönelik Çin emperyalist baskısına ya da ABD’nin emriyle Haiti’nin askeri işgaline de karşı çıkabiliriz. Bu vakaların her birinde emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı direnişi desteklemek, tutarlı olan tek enternasyonalist tutumdur.

ABD’nin kapitalist ve emperyalist rejimi, 18. yüzyılın sonlarında köle sahibi sınıf tarafından, gerici kırsal kesimin aşırı temsilini ve büyük toprak sahiplerinin üstünlüğünü garanti altına almak üzere tasarlanmıştır. Bu rejim bugün de temel özelliklerini korumaktadır. Seçim kurulunun ve gerici Senato’nun ortadan kaldırılmasını gerektirecek olan “bir kişi, bir oy” demokratik ilkesi gibi mütevazı kazanımların dahi anayasal reformlar yoluyla elde edilmesi imkânsızdır, çünkü bunlar ulaşılamaz bir parlamento çoğunluğunu gerektirecektir. Bu antidemokratik sistemi aşma mücadelesinin bir parçası olarak, merkez sol Yeşil Parti’den Jill Stein’a ya da bağımsız aday Cornel West’e veya Demokrat Parti’nin solundaki diğer bağımsız adaylardan herhangi birine eleştirel oy vererek emperyalist ve soykırımcı adaylara karşı bir protesto oyu kullanabiliriz. Bizim, bu saydığımız adayların hepsiyle büyük politik farklılıklarımız var. Örneğin sosyal medyada güçlü bir varlığa sahip olan Sosyalizm ve Kurtuluş Partisi adayı Claudia De la Cruz, ABD emperyalizmini eleştiriyor ama aynı zamanda Suriye’deki Esad rejimi gibi kapitalist diktatörlükleri ve hatta Rus ve Çin emperyalizmini destekliyor; “çokkutupluluk” adına emperyalistler arası rekabeti süsleyen bir ideolojiyi benimsiyor. Stein ve West’e gelince, onlar işçi sınıfı ve gençliğe dayanan bağımsız, sosyalist ve enternasyonalist bir antikapitalist parti ya da hareket inşa etmeye, bir işçi hükümeti perspektifi ve işçi demokrasisine dayanan bir sosyalizm için mücadele etmeye niyetli değiller. Bu temel farklılıklara sahip olsak da, saydığımız isimlerin bağımsız adaylıklarının protesto oyları için bir kanal olabileceğini düşünüyoruz.

NATO’nun lağvedilmesi, soykırımcı İsrail devletine desteğin kesilmesi, Küba’ya yönelik yaptırımların son bulması ve Guantanamo’nun kapatılması, yarısömürge ülkelerin borçlarının silinmesi gibi bazı önerileri konusunda Stein ve West ile hemfikiriz. Ayrıca büyük servet sahiplerine uygulanacak bir vergi ile asgari ücretin saat başına 25 dolara çıkarılması, insan onuruna yaraşır konutların garanti altına alınması ve vahşi emlak spekülasyonunun sona erdirilmesi, öğrenci borçlarının silinmesi, enerji şirketlerinin kamulaştırılması ve diğer tedbirler konusunda da hemfikiriz.

Bu eleştirel oylar seçimlerden sonra da karşılaşmaya devam edeceğimiz zorluklara karşı mücadele eden, büyüyen grevlere katılan, Filistin ile dayanışma içinde olan ve siyahların ırkçılığa ve polis şiddetine karşı mücadelesinde yer alanların siyasi kutbu güçlendirmeye yardımcı olabilir. Seçimleri kim kazanırsa kazansın bir yandan ciddi sosyoekolojik krizin ve muazzam eşitsizliğin bir yandan da halk mücadelelerinin geliştiği ve derinleştiği bu süreç; ırkçılık ve faşizm karşıtı, çevreci ve feminist yeni kuşak öncülerin bir araya gelebileceği bir işçi sınıfı partisini inşa etme görevini önümüze koymaktadır.

Sosyalist Çekirdek (Socialist Core), İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Sempatizanı

31 Ekim 2024

Kronik sorunlara sınıfçı yanıtlar

0

Türkiye’nin son on yılına damgasını vuran kronik sorunlar ve temel sorular, çeşitli kesintilere ve farklı biçimler almalarına rağmen, ülkenin ana siyasi gündemlerini oluşturmaya devam ediyor. Bahçeli’nin Öcalan hakkındaki açıklaması sonrasında Kürt meselesine ilişkin olarak “Erdoğan yönetimi çözümün bir parçası olabilir mi?” sorusu bir kez daha tartışılmaya başladı. Öte yandan, CHP lideri Özel’in Erdoğan’a yönelik siyasi jestlerinin ardından “Saray meşru bir siyasi aktör müdür?” sorusu özellikle düzen muhalefeti içerisinde yeniden güncel bir başlık haline geldi. Sosyalist hareket içerisindeyse Tek Adam rejimine karşı mücadele ile ekonomik taleplere ilişkin mücadele arasındaki bağlantının nasıl kurulması gerektiği yakıcı bir başlık olmayı sürdürüyor.

Erdoğan yönetimi belki de tarihinin en zayıf döneminden geçiyor. Ekonomik yıkımın, yolsuzluk ve çürümenin vardığı boyut oy desteğinde de yansımasını buluyor. İktidarın yerel seçimlerde aldığı büyük darbenin ardından kamuoyu anketlerinde Erdoğan’a yönelik destek, muhalefet adaylarının gerisinde görünüyor. Dahası, iktidar ortakları AKP ve MHP arasındaki gerilimin nabzı, Sinan Ateş ve Bora Kaplan davalarında olduğu gibi, mahkeme koridorlarında ölçülüyor. Yine de, bütün bu gelişmeler, Cumhur İttifakı’nın siyasi yenilgisi için yeterli koşulları oluşturmuyor.

Erdoğan yönetiminin siyasi ömrünün istisnai uzunluğunun ana nedeni, başka pek çok faktörün yanı sıra, iktidarı yitirmemek için ne pahasına olursa olsun elindeki imkânları kullanmaktan çekinmemesi ve tüm olası riskleri göze alabilmesi oldu. En büyük şansı ise muhalefet güçlerinin iktidarın yenilgisi için tutarlı bir siyasi stratejiden ve bunun tüm sonuçlarıyla yüzleşmeye hazır bir siyasi iradeden yoksun olmasıydı. Erdoğan yönetimi şimdi bu özgüvenle ve devlet aygıtının tüm imkânlarını sömürerek yeniden “oyun kurma”, siyasi inisiyatifi kaybetmeme çabası içerisinde hamlelerini hayata geçiriyor.

“Terörsüz Türkiye” adı verilen proje altında atılan adımlar yalnızca bu çerçevede bir anlam ifade edebilir. Erdoğan açısından “çözüm süreci” temelde Kürt meselesinin özüne dokunmayan birtakım siyasi tavizlerle, başkanlık sistemi planına Kürt siyasi hareketini eklemleyebilmekti. “Seni başkan yaptırmayacağız!” çıkışının bu planı bozmasından on yıl sonra Erdoğan yine aynı hesapla, otokratik rejiminin ömrünü uzatabilmek için Kürt siyasi hareketini içermeye çalışıyor.

Erdoğan’ın bir diğer hamlesi, düzen muhalefetini pasifize etmek üzerine kurulu. Yerel seçim yenilgisinin ardından, “yumuşama” olarak ifade ettiği adımlar bir yandan yeniden toparlanma için ihtiyaç duyduğu zaman için muhalefeti oyalarken, diğer yandan Saray’ın biçimsel de olsa reddedilen meşruiyeti CHP tarafından resmen tanınmış oldu. Bu süreçte, Özel yönetiminin ne siyasi ne de ekonomik alanda rejimin yumuşak karnına dokunan muhalefeti, Saray’a yenilgi psikolojisinden çıkış ve yeniden temel belirleyici siyasi aktör olmak için gerekli zamanı altın tepside sundu.

Bütün bu süreçte, düzen siyasetinin çürümüşlüğü ve çıkmazlarının ötesinde, emek eksenli, sınıfçı bir siyasi alternatifin eksikliği temel belirleyen olmaya devam ediyor. Sosyalist hareketin çoğunluğu 2023 ve 2024 seçimlerinde iyi bir sınav vermedi. Tek Adam rejiminden kopuşu düzen muhalefetinin önderliğine emanet eden siyasi strateji, sosyalist hareket içerisinde hayal kırıklığı, pasifizasyon ve yeni bölünmelerle sonuçlandı. Ekonomik yıkımın bu denli derinleştiği, işçi mücadelelerinin filizlenmeye başladığı, taban basıncıyla sendikal önderliklerin eylemlere giriştiği bu dönemde sosyalist hareketin süregelen dağınıklığı ve sessizliği alarm verici.

Baştaki sorulara geri dönelim. Son on yılın önemli siyasi deneyimlerinin ardından temel sorular halen aynı. Kronik sorunların çözümü ise, her şeyden önce son on yılda yapılan hataların tekrarlanmamasından geçiyor. Bütün bu dönemde yükselttiğimiz sınıfçı yanıtların hiç olmadığı kadar güncel olduğunda ısrar ediyoruz: 1) Saray hiçbir zaman meşru bir siyasi aktör ve herhangi bir çözümün parçası olamaz. 2) Saray rejiminden kopuş düzen muhalefetiyle değil, emek eksenli ve kopuşçu bir siyasi alternatifin önderliğinde gerçekleşebilir. 3) Böylesi bir alternatif, mevcut mücadelelerin birleştirilmesini ve kitlelerin seferberliğini temel alan bir eylem planıyla inşa edilebilir.

ABD Başkanlık seçimleri neyi değiştirir?

0

Dört yılın ardından gözler tekrar ABD seçimlerinde. Biden’ın düşen popülaritesi üzerine Demokratik Parti’nin aday çıkardığı Kamala Harris ile her gün milyarderlerin azılı yüzünü gösteren Donald Trump, 5 Kasım’da kozlarını paylaşacaklar.

ABD başkanlık seçimleri, her seferinde aktif ve belirleyici şekilde patron sınıfının farklı kesimlerinin farklı amaçlarla yaptığı lobicilik faaliyetleri ile öne çıkıyor. Sadece bu lobicilik faaliyetlerini gerçekleştirmek için kurulmuş onlarca kurumdan bahsedebiliriz. Elon Musk gibi milyarderlerin açık açık lobicilik faaliyeti yaptığını ve elindeki medya imkânlarını seçimin sonucunu etkilemek için kullandığını rahatlıkla görebiliyoruz. Hatta bu öyle bir düzeyde gerçekleşiyor ki Musk seçimin çekişmeli geçeceği bilinen eyaletlerde oy verme başvurusu yapacak seçmenler için milyonlarca dolarlık çekiliş ve ödül bütçesi hazırlıyor ve bunu X platformu aracılığıyla seçmenlere duyuruyor. Bu, ABD demokrasisinin içinde bulunduğu çürümenin basit bir göstergesi sadece.

Basitçe tahmin edilebileceği gibi bu seçim, dünyadaki bütün halklar ve emekçiler için önem teşkil ediyor. Fakat ironik bir şekilde bu seçimin sonucu hiçbir şekilde ABD’nin ne iç ne de dış politikalarında büyük bir değişim yaratacak. Cumhuriyetçilerin ve Demokratların temel önem gösteren alanlarda farklı hiçbir tutum almadıkları, İsrail’in son 1 yıldır süren soykırımcı saldırıları karşısındaki politikalarında görülebilir. İki parti de soykırımcı işgal devletinin koşulsuzca desteklenmesi gerektiğinde hemfikir.

Hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçiler, ABD’nin dünya üzerindeki her geçen gün biraz daha gerileyen hegemonyasını geri tesis etmek için benzer reçeteler sunuyorlar: daha fazla silahlanma. ABD işçi sınıfının vergileriyle yapılan silah yatırımlarının her geçen gün yeni rekorlar kırması iki tarafın da kıvanç duyduğu ve ilerletmeyi vaat ettiği politikalar arasında yer buluyor. Silahlanma elbette sadece ABD sınırlarının dışındaki bölgeler için değil, bizzat ABD sınırlarını da kapsıyor. Trump yıllardır sürdürdüğü göçmen düşmanlığını sürdürürken artık Demokratlar da açıkça sınır bölgelerini göçmenlere karşı silahlandırmayı vaat etmekten geri durmuyor.

Peki iki tarafın da basit ve tali görülebilecek anlaşmazlıklarının ötesinde bu kadar ortak yönü varsa eğer, neden bunca gürültü çıkıyor? Bunca medyatik oyun ve gürültü, ABD işçi sınıfının iki partili sistem içerisinde tutulması ve kendi yolunu açmak için yola koyulma kararlılığını göstermemesi için var. ABD emekçileri eğer bu iki partili deli gömleğini üzerinden atabilirse bütün dünya işçi sınıfı ve halkları kendilerine büyük bir müttefik bulmuş olacaklardır. Bu deli gömleği ancak son yıllarda ciddi bir yükseliş gösteren Amazon, Starbucks gibi işyerlerindeki bağımsız sendikal hareketlerin, ABD çapında kendisini hissettiren Black Lives Matter (Siyahların Hayatı Önemlidir) gibi ırkçılık karşıtı hareketin ve son olarak da Filistin’le ve Ortadoğu’yla dayanışmayı hedefleyen antiemperyalist hareketlerin patronlardan bağımsız bir partide bir araya gelmesiyle çıkarılabilir.

Belediye işçileri “mesut” olmak istiyor

0

Birçok belediyede belediye iştirak şirketi temsilcileri ile sendikalar arasında toplu iş sözleşmesi görüşmeleri sürüyor. Hepsinin tıkandığı ortak nokta, işçilere sefalet ücreti dayatılması. DİSK Genel-İş’e bağlı Kadıköy, Kartal, Maltepe, Ataşehir, Beşiktaş ve Sarıyer Belediyesi çalışanlarının TİS mücadelesi son zamanlarda bu bağlamda öne çıkan mücadeleler arasında. Ekim ayında Kartal, Maltepe, Ataşehir ve Kadıköy Belediyelerinde art arda grev kararı asıldı. Belediye işçilerinin talebi net: insanca yaşayacak bir ücret.

Tek Adam rejiminin emekçileri sürüklediği derin yoksulluk koşullarında CHP, Şimşek planına verdiği desteği kendi belediyelerinde çalışan işçilere reva gördüğü ücretlerle ortaya koyuyor adeta. Ve açlıktan, yoksulluktan bahsederken belediye işçilerinin karşısına temsilci olarak SODEMSEN’i koyuyor. Misyonunu “sosyal demokrasinin evrensel kuralları çerçevesinde, çalışanların sosyal durumlarını ve çalışma şartlarını ve sağlıklarının daha iyi korunması çarelerini araştırır” diye anlatan SODEMSEN’in yüzde 19 zam teklif ettiği Kadıköy Belediyesi işçilerinin mevcut maaşlarına bakalım: büro personeli 24 bin, öğretmen 25 bin, mühendis 33 bin, ambulans sürücüsü 23 bin, hemşire 27 bin, temizlik işçisi 24 bin… Bunlar giydirilmiş, yani yan haklar, yemek ve yol ücretleri dahil maaşlar. İşçilerin, Belediye Başkanı Mesut Kösedağı’nın seçim kampanyasına atıfla “Kadıköy işçisi mesut olmak istiyor” demeleri boşuna değil.

SODEMSEN’in görüşmeleri tıkadığı tek nokta ücret meselesi değil. Hatta başka talepleri tartışma zeminini bile yaratmamak için elinden geleni yapıyor. Bıçak kemiğe dayanınca toplu sözleşmenin ücret maddeleri elbette hayati önemde. Ancak bizim insanca yaşamdan anladığımız; barınma, beslenme gibi temel ihtiyaçları karşılamaya anca yetecek maaşlar aldığımız bir yaşamdan çok daha fazlası. Belediye işçileri toplu sözleşmesiyle sosyal haklar da talep ediyor. Kadın belediye işçilerinin taleplerinin toplu iş sözleşmeleriyle güvence altına alınması da bir o kadar önemli. Dolayısıyla Kadıköy Belediyesi’nde çalışan kadınların bu talepleri ve kadın yoksulluğunu görünür kılmaya, haklarını savunmaya ve Mor Liste sürecinden beri bu mücadeleyi sürdürmeye çalışmasının hem kadın hareketi hem de sınıf hareketi açısından kıymetinin altı çizilmeli.

2025 yılı asgari ücretinin konuşulmaya başladığı şu günlerde, belediye işçilerinin alacağı ücret asgari ücret açısından da belirleyici olacak. Bu nedenle belediye işçilerinin kazanımı, tüm ücret mücadeleleri açısından büyük önem taşıyor. DİSK Genel-İş Anadolu Yakası şubelerinin TİS mücadelesinde ve grev sürecinde ortak tutum alması ve birbirleriyle dayanışması, tam da bugün emekçilerin en acil ihtiyacı olan ortak mücadeleye bir örnek teşkil ediyor. Mesele, insanca yaşama hakkımız için sınıfın birliğini daha da güçlendirmekte, mücadeleleri birleştirmekte.

Yahya Sinvar’ın sopası ve direnişin kararlılığı

0

Kasım ayına girerken İsrail’in Filistin’de başlattığı soykırım saldırısı halen devam ediyor ve İsrail’in katliamları durmak bir yana, bölgesel savaşın ne zaman çıkacağı bekleyişi hâkim. Soykırım 12. ayını tamamlarken Gazze’de 42 binin üzerinde Filistinli katledildi ve katledilenlerin üçte birinden fazlası çocuk. Korsan devlet, Gazze’nin kuzeyine insani yardım girişini engellemek dahil olmak üzere her türlü soykırım yönetimiyle saldırırken, Batı Şeria da saldırılardan payına düşeni alıyor. Lübnan sınırının kontrolünü Hizbullah’ın saldırıları sonucunda yitiren İsrail, en az 60 bin Siyonist yerleşimcinin iç mülteci konumuna düşmesi üzerine Güney Lübnan’a yönelik vahşi saldırılar başlatmıştı. Bu saldırıların devam ettiği Lübnan halkı da Gazzeliler gibi yerlerinden edildiler ve evlerine dönmeyi bekliyorlar.

Bütün bu insani dramın ortasında bölgedeki siyasi gelişmeler arasında başı çeken olay ise 16 Ekim tarihinde gerçekleşti. El Aksa Tufanı’nın planlayıcılarından ve Hamas’ın askeri-siyasi lideri Yahya Sinvar’ın işgal ordusuna karşı girdiği çatışmada vefat etmesi Siyonist rejim açısından taktiksel bir askeri başarı olsa da psikolojik harp bağlamında yarattığı etkiler hiç de beklendiği gibi olmadı. Sinvar’ın tünellerde güvenli bir şekilde hayatını sürdürürken Gazzelileri ölüme sürüklediğini iddia eden İsrail’in bütün yalanları kendi yayımladığı çatışma videolarıyla ifşa oldu. Bu ağır darbeye rağmen direniş şehitlerinin yerini, İsrail’in soykırımcı işgaline karşı verilen sürekli mücadeleden ortaya çıkan yeni liderler alacağına şüphe yok.

Sinvar’ın kaybının sahadaki yansımaları ise şu ana kadar dramatik bir değişiklik yaratmışa benzemiyor. Filistin direnişi son 30 gün içerisinde 30 adet Merkava tankını imha etmeyi başardığını açıkladı ve birçoğunun videosunu da yayımladı. İsrail kısmi taktiksel başarılar elde etse de hâlâ temel amacını gerçekleştiremedi: Rehineler serbest bırakılamadı, Gazze kontrol altına alınamadı, Hamas ve Filistin direnişi ortadan kaldırılamadı. Bunun yanı sıra İsrail’in Lübnan’a başlattığı saldırılarda Hizbullah, Filistin direnişinin gerilla taktiklerinden farklı olarak bir cephe savaşı veriyor. Cephe savaşının zorluklarına rağmen Hizbullah’ın başarılı savunma savaşı, İsrail’i her gün onlarca yaralı ve ölü askerini açıklamak zorunda bırakıyor. Öbür taraftan İsrail Suriye ve İran’a düzenlediği hava saldırılarıyla askeri saldırganlığını tüm bölgeye yayıyor. ABD’den gelen hava savunma sistemlerinin ardından Siyonizm, bir kez daha emperyalizmin desteğiyle 28 Ekim günü İran’a dönük bir askeri saldırı gerçekleştirdi. İsrail bu saldırıları İran’ın 1 Ekim’deki saldırılarına misilleme olarak gerekçelendirirken, bölgedeki askeri saldırganlığın temel kaynağı ve bir Nazi rejimi olan İsrail’in elbette kendini savunma hakkından bahsedilemez.

Şehit Yahya Sinvar’ın bir kolu koptuğu halde ve muhtemelen öleceğini bilmesine rağmen son nefesinde bile işgalciye karşı direnmekteki kararlılığı dünya halklarına örnek teşkil ediyor. Bunun son örneği Yunanistan’ın Pire liman işçileri tarafından ortaya kondu. Yunanistan’ın en büyük limanının emekçileri, 18 Ekim tarihinde 21 ton askeri mühimmatın işgal ordusuna teslim edilmesini engelleyerek Filistin ile gerçek dayanışmanın nasıl örülmesi gerektiğini tekrar göstermiş oldular. Biz Türkiyeli emekçiler de sınıf kardeşimiz Yunan emekçilerin yolundan giderek, topraklarımızdan soykırıma akan petrol vanalarının kapatılmasını, ticaretin sonlandırılmasını ve İsrail ile bütün ilişkilerin kesilmesini talep etmeliyiz. Bu amaçla işyerlerinden şehir meydanlarına Tek Adam rejimine karşı seferber olmak ana görevimiz olmaya devam ediyor.

Polonez İşçileri Dayanışma Komitesi, Polonez ürünlerini boykot için Pizza Bulls önündeydi

0

Polonez İşçileri Dayanışma Komitesi, Çatalca Polonez fabrikasında çalışan 146 işçinin Tekgıda-İş Sendikası’na üye olmaları sebebiyle işten atılmalarının 100. gününde, 26 Ekim Cumartesi günü Ümraniye’de Pizza Bulls Genel Müdürlüğü önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdi.

Komite, basın açıklamasında Tekgıda-İş Sendikası ve Polonez işçilerinin başlattığı boykot çalışması kapsamında, pizzalarında Polonez marka et ürünlerini kullanan Pizza Bulls firmasını Polonez işçilerinin sendikal haklarına saygı gösterilene ve işçiler işlerine iade edilene kadar Polonez ürünlerini kullanmamaya ve boykot etmeye çağırdı. Açıklamada Polonez firmasının şu anda niteliksiz ve usulsüz üretim yaptığı ve halk sağlığını riske attığı ifade edildi.

Açıklama boyunca Polonez işçilerinin sendikal haklarına saygı duyulması ve işe geri alınması gerektiği ifade edildi. Polonez İşçileri Dayanışma Komitesi, direnişçi Polonez işçilerinin taleplerinin gerçekleşmesi için emek dostu bütün kurumları dayanışmaya çağırıyor.

Basın açıklamasına İşçi Demokrasisi Partisi, Devrimci İşçi Partisi, Kaldıraç, Özgür Üniversite Hareketi ve İşçi Birlikleri Sendikası katıldı.

Basın açıklamasının tam metnini aşağıda okurlarımızla paylaşıyoruz:

Pizza Bulls Polonez kullanma halk sağlığıyla oynama!

Polonez marka sucuk, salam, sosis, pastırma, kavurma vb. ürünlerin üretildiği Çatalca Trakya Et ve Süt Ürünleri fabrikasında tam 100 gün önce 146 işçi sendikaya üye oldukları için işten atıldı. Polonez patronları Anayasayı ve yasaları çiğnemektedir. Sendikal sebeple haksız işten çıkarmalar dolayısıyla Çalışma Bakanlığı müfettişlerinin raporları bu gerçeği tescil etmiş, şirkete bu doğrultuda para cezası kesilmiş ve Çalışma Bakanlığı şirket yetkilileri hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunmuştur.

Atılan işçilerin yerine bilgisiz, deneyimsiz ve hijyen eğitimi almamış işçilerle fason üretim yapan Polonez fabrikası açıkça halk sağlığını tehdit ediyor. 100 günlük mücadelede geldiğimiz aşamada hem 146 işçinin işe geri alınması hem de halk sağlığı ihlal edildiği için tüm halkımızı Polonez ürünlerini tüketmemeye çağıran bir boykot kampanyası başlatmış bulunuyoruz. 

Bugün burada işte bu Polonez firmasının en büyük müşterilerinden biri olan Pizza Bulls firmasının önündeyiz. Pizza Bulls firması ürettiği pizzalarda halk sağlığına aykırı şekilde üretilen Polonez marka sucuk, salam, sosis vb. et ve şarküteri ürünleri kullanmaktadır.

Polonez’de sendikal sebeple işten atılan işçiler, kasabıyla, baharatçısıyla, makinecisiyle, paketlemecisiyle işini en nitelikli şekilde ve severek yapan işçilerdir. Sırf sendikalaşmayı engellemek için fason işçilerle yapılan üretimde bu özelliklerin hiçbiri yoktur. Saçı sakalına karışmış, hijyen eğitimi almamış gündelikçi elemanların fabrikaya girdiklerini hem servislerde hem de fabrikanın içinde görüntülemiş bulunuyoruz.

Polonez işçileri, sendikal sebeple toplu halde işten atılmalarından önceki dönemde yani Temmuz ayı öncesinde üretilen ürünlere hijyen ve halk sağlığı yönünden kefil olduklarını söylemektedir. Öte yandan 146 işçinin peyder pey işten atıldığı son 100 günlük süreçte işçiler Trakya Et ve Süt Ürünleri Fabrikası’nda ve bağlı tesislerde yapılan üretime ve depolamaya kefil değildir.

Pizza Bulls’u Polonez firmasıyla mevcut ilişkisini kesmeye, Anayasa ve yasalar çiğnenerek, hijyen ve halk sağlığı kuralları hiçe sayılarak üretilen Polonez marka şarküteri ürünlerini pizzalarında kullanmamaya çağırıyoruz. Pizza Bulls’ta Polonez ürünleri kullanıldığı müddetçe boykot kampanyamız doğal olarak bu firmanın pizzalarını da kapsamaktadır.

Halkımıza çağrımızdır!

Hem kendinizin, çocuklarınızın, yakınlarınızın sağlığı, hem halk sağlığı için duyarlı olun hem de Anayasal haklarını kullanarak sendikalı oldukları için işten atılan işçilerin sesi olun! Polonez’i ve Polonez ürünlerini kullanan Pizza Bulls’u boykot edin!

Bir kez daha Pizza Bulls yetkililerine çağrımızı yineliyoruz!

Anayasa ve yasaları çiğneyen hijyen ve halk sağlığına aykırı üretim yapan Polonez marka ürün kullanmayın. Polonezle ticari ilişkilerinizi kesinceye kadar Pizza Bulls ürünleri boykot kapsamında kalacaktır!

Boykot eylemimizin amacı bellidir. Boykotun sona ermesi işçilerin taleplerinin karşılanmasına ve halk sağlığı koşullarının sağlanmasına bağlıdır!

Atılan işçiler geri alınsın! Sendika hakkına saygı duyulsun! Halk sağlığı koşulları sağlansın!

POLONEZ İŞÇİLERİ DAYANIŞMA KOMİTESİ

Taleplerimiz ortak, mücadelemiz de ortaklaşmalı!

0

Yaz aylarının sınıf hareketliliği açısından sakin geçmesi beklenir. Ancak 2024 yazı direnişler, grevler, açıklamalarla dolu bir yaz oldu. İşçiler ücretlerine zam talebi, sendikalaşma hakkı, iş saatlerinde ve çalışma koşullarında iyileştirme, zorunlu mesailere son verilmesi ve mesai ücretlerinin yasal düzeyde ödenmesi başta olmak üzere insanca çalışma ve yaşama hakları için birçok sebepten birçok fabrikada mücadele etti. Çalıştıkları fabrikaların önlerinde, ilçe kaymakamlıklarında, şirketlerin merkez binalarında direnişler, basın açıklamaları gerçekleştirdiler. Birçok kurum, parti ve dernek işçilerin mücadelelerine destek gösterdi; destek açıklamaları ve eylemleri gerçekleştirdi. Ancak şunu görmek gerekir ki mücadelelere dışarıdan sunulan destek bir yere kadar etki gösterebilir. Kalıcı ve büyük kazanımları elde edebilecek gücü taşıyanlar işçilerin kendisidir.

Diğer yandan, üç konfederasyon (DİSK, TÜRK-İŞ, HAK-İŞ) da ücretler ve vergi konularını gündeme alan eylemler, mitingler yapmakta. Bu mitingleri birleştirerek büyük bir ortak miting yapma isteklerini de zaman zaman dile getirdiler fakat bunun için somut adımları henüz göremedik. Oysa TÜRK-İŞ’in tahminen 100 bin işçinin katılım gösterdiği 20 Ekim Ankara mitingi bir kez daha gösteriyor ki emekçiler onları günden güne daha da yoksullaştırmış, güvencesiz bırakmış mevcut koşullara karşı çıkıyor, konfederasyonlarının da bu konuda daha etkin davranmasını bekliyor, bu basıncı tabandan kuruyor. Konfederasyonlar eylem takvimleriyle bu basıncı kontrol etmeye çalışıyor ama emekçilerin acil taleplerini esas alan ortak bir mücadele hattını örmekten halen oldukça uzak bir çizgi izliyorlar.

Bu süreçte, Polonez direnişiyle dayanışma için oluşturulan Polonez İşçileri Dayanışma Komitesi gibi oluşumlar ise dayanışmanın somut örnekleri açısından oldukça değerli ve işlevsel bir yöntemi işaret etmekte. Ancak bu eylemliliklerin de sınırları aşikâr. Seslenebildiği kitle, oluşturabildiği güç içerisinde yer alan kurumlarla sınırlı kalıyor. Bu oluşumların bir adım daha ileri götürülmesi, yaygınlaştırılması ve işçilerin öncülüğünde devam etmesi gerekiyor.

Süregiden tekil direnişler arasında bağ kuran, ortak talepler etrafında ortak bir mücadele zemini oluşturmayı hedefleyen, yani mücadeleleri birleştiren bir çizgiyi savunmak gerekiyor.

Bugün aşağı yukarı tüm mücadelelerde öne çıkan şu talepler etrafında mücadeleleri birleştirmek mümkün ve gerekli:

-Sendikalaşma hakkına dönük engellemeler son bulsun!

-Atılan işçiler geri alınsın!

-İnsanca yaşam için insanca ücret!

-Çalışma koşulları iyileştirilsin!

Elbette bunlara farklı talepler de eklenebilir. İşçilerin bir araya gelerek bu slogan ve talepleri beraber oluşturması en doğru olandır. Bunun yolu da direnişteki fabrikalardaki işçilerin kendi içlerinden seçtikleri temsilcilerin bir araya gelerek sürece şekil vermesidir. Sendikaların bu bağların kurulması için ön açıcı olması gerekir. Böylesi bir örgütlenmeyi/ortaklaşmayı bizzat işçilerin yapması ise yıkılmasını çok daha zorlaştırır. Polonez, MKB Rondo, As Plastik, Tarkett, Mersen ve birçok grev ve direnişin olduğu işyerleri bugün bu süreci yürütmek için potansiyel taşımaktadır. Kendi bağımsız mücadelelerini verirken ortaya koydukları azim, kararlılık ve ısrar, birlikte olduklarında neleri başarabileceklerinin bir göstergesidir.

Kadıköy Belediyesi işçileri grev kararını astı

0

DİSK Genel-İş Sendikası üyesi Kadıköy Belediyesi işçileri, Kadıköy Belediyesi iştirak şirketi KASDAŞ ve temsilcisi Sosyal Demokrat Kamu İş Verenleri Sendikası (SODEMSEN) ile dört aydır süren toplu iş sözleşmesi görüşmelerin tıkanmasına ve dayatılan sefalet zammına karşı grev kararını açıkladı. 24 Ekim Perşembe günü Kadıköy Belediyesi önünde toplanan DİSK Genel-İş İstanbul Anadolu Yakası 1 No’lu şube yönetimi ve belediye işçileri, basın açıklamasının ardından belediye binasına grev kararını astı.

Şube Saymanı Semra Çelebi’nin okuduğu açıklamada SODEMSEN’in yüzde 19’luk zam teklif ettiği, Kadıköy Belediyesi işçilerinin maaşlarının tüm belediyeler arasında en düşük maaşla tarihe kara bir leke olarak geçtiği ve krizin faturasını işçilerin ödemeyeceği ifade edildi. Kadıköy Belediyesi yönetimine son uyarı yapılarak insan onuruna yaraşır ücret teklifleriyle masaya gelinmesi çağrısı yapıldı.

Basın açıklamasına diğer DİSK Genel-İş İstanbul Anadolu Yakası şubeleri, Tüm Bel-Sen ve İşçi Demokrasisi Partisi, Türkiye İşçi Partisi, DEM Parti dahil siyasi partiler de destek verdi. Açıklama metnini okurlarımızla paylaşıyoruz:

Sevgili Kadıköy halkı, saygıdeğer basın emekçileri;

Bizler Kadıköy Belediyesi işçileri ve temsilcisi DİSK / Genel-İş İstanbul Anadolu Yakası 1 No’lu şube olarak, işveren Kadıköy Belediyesi iştirak şirketi KASDAŞ ve temsilcisi Sosyal Demokrat Kamu İş Verenleri Sendikası (SODEMSEN) ile dört ayı aşkın süredir Toplu İş Sözleşmesi masasında mücadele veriyoruz. Ancak ağır vergi yükleri ve yüksek enflasyon karşısında belimizin iyice büküldüğü bu dönemde bizlere komik bile denemeyecek ücret teklifleriyle geldikleri için artık bu mücadelemizi iş yerlerimize, sokaklara, meydanlara taşıyoruz.

Ekim 2024 itibariyle açlık sınırının 21 bin TL’ye, yoksulluk sınırının ise 71 bin TL’ye dayandığı bir dönemde Kadıköy Belediyesi’nde çalışan bir büro personeli tüm yan haklar ve yol ücreti eklenerek ancak 24 bin TL, çocuklarınızı emanet ettiğiniz bir öğretmen sadece 25 bin TL maaş alıyor. Hafta sonu nüfusu 7 milyonu bulan Kadıköy’ü temiz tutmaya çalışan bir temizlik işçisi, evine çocuklarına vakit ayırmadan, izin yapmadan, ayın 30 günü çalışarak gelirini ancak 32 bin TL’ye yükseltebiliyor.

Kadıköy Belediyesi işçileri, kirasını ödeyemiyor, öğle yemeğini bir lokantada yiyemiyor; bir aylık yemek ücreti bir haftalık market alışverişinde eriyip gidiyor! Yüksek kiralar nedeniyle Kadıköy Belediyesi işçileri artık Kadıköy’de yaşayamıyor!

Yerel seçim öncesi Kadıköy’de belediye emekçilerinin ücretlerinin iyileştirileceğine dair söz verenler, kazandıktan sonra bu sözlerini unuttu! İşçilerin, maaşlarında bir düzenleme yapılması için talep ettiği ek protokol, söz verildiği halde yapılmadı. Kadıköy Belediyesi işçilerinin maaşları tüm belediyeler arasında en düşük maaşla tarihe kara bir leke olarak geçti!

AKP- MHP iktidarının yarattığı derin ekonomik krizle milyonlarca insan yaşam savaşı veriyor! CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in de dediği gibi bu ülkede çocuklar yatağa aç giriyor; emekçi yığınlar giderek yoksullaşıyor, yoksulluk yok edilmiyor yönetilmeye çalışılıyor. Peki CHP’li belediyelerde durum farklı mı? Sayın Özel daha birkaç gün önce yaptığı konuşmada asgari ücret 30 bin liraya yükseltilmeli derken Kadıköy Belediyesi işçileri açlık sınırındaki ücretlerle geçinmeye zorlanıyor. İki yılı bağlayan Toplu İş Sözleşmesi görüşmelerinde ise yüzde 19,30’luk zam teklifleriyle mücadele etmek zorunda bırakılıyor. Sizlere soruyoruz, bu hangi aklın ürünü, hangi vicdanın kabulüdür? KRİZİN FATURASINI BİZLER, İŞÇİ SINIFI ÖDEMEYECEK!

ARTIK YETER! BIÇAK KEMİĞİ DELDİ GEÇTİ! İşverenin irade kırma oyunlarını görüyor, işçinin geleceğini ipotek altına alma çabasındaki vasat tekliflerini kabul etmiyoruz! Bugün işyerimiz olan belediye binasına GREV UYGULAMA KARARIMIZI asıyoruz!

Ve buradan, her gün emeğimizi verdiğimiz bu alandan Kadıköy Belediyesi yönetimine son uyarımızı yapıyoruz: Derhal insanca yaşayabileceğimiz ücret teklifleriyle masaya gelin! Bizim muhatabımız sizlersiniz. İki yılda bir Ankara’daki masalarından kalkıp bizlerin Toplu İş Sözleşmesi masasına oturan, belediye işçisinin neler çektiğinden haberi bile olmayan, adındaki sosyal demokrasiden çok uzak SODEMSEN’i işçinin karşısına çıkarmayın! Aksi takdirde 19 Kasım’da tüm Kadıköy işçisi bütün örgütlü gücüyle GREV’de olacak ve bu yolda kazanana kadar mücadele edecek!

Talebimiz net: İNSANCA YAŞAYABİLECEK BİR ÜCRET!

Tarafımız belli: BÜTÇEDEN İŞÇİYE EMEKÇİYE ADİL VE GERÇEK BİR PAYLAŞIM!

Buradan, hak mücadelesi için alanlarda olan tüm işçi sınıfını ve toplu iş sözleşmesi sürecinde GREV’e doğru yürüyen tüm belediye işçilerini selamlıyoruz. İstanbul’da Kartal, Ataşehir, Maltepe, Beşiktaş ve Sarıyer Belediyelerindeki tüm işçi arkadaşlarımızla bu mücadelede el ele, kol kola, yan yana yürüyeceğimizi tüm kamuoyuna duyuruyoruz.

Saygılarımızla,

DİSK / GENEL-İŞ SENDİKA

İSTANBUL ANADOLU YAKASI 1 NO’LU ŞUBE

Kadıköy Belediyesi işçileri grev sürecinde: “Sefalet zammını kabul etmiyoruz”

0

DİSK Genel-İş Anadolu Yakası 1 No’lu Şube ile Kadıköy Belediyesi arasında yürütülen toplu iş sözleşmesi (TİS) görüşmeleri, işçilere sefalet ücreti dayatılması nedeniyle tıkandı. Greve giden süreci ve TİS taleplerini DİSK Genel-İş İstanbul Anadolu Yakası 1 No’lu Şube Başkanı Nazan Gevher Çam Ay, Şube Saymanı Semra Çelebi, Şube Sekreteri Mehmet Başdaş, Yönetim Kurulu Üyesi Cemal Sevdasız ve Fen İşleri İşyeri Temsilcisi Uğur Yelen ile yaptığımız söyleşinin ikinci kısmını okurlarımızla paylaşıyoruz. Birinci kısmı buradan okuyabilirsiniz.

Söyleşi: Görkem Duru, Merve Şanlıdağ

Merve: Bu toplu iş sözleşmesine eklemek istediğiniz maddelerden bahsedebilir misiniz? Şu ana kadar kabul edilen idari maddelerde kazanım olarak gördükleriniz var mı?

Nazan: Biz idari maddelerimizle ilgili ciddi bir düzenleme yapmıştık. Hem temsilciler meclisiyle birlikte hem de işçiden gelen talepleri maddelere eklemeye çalışmıştık. Genel-İş’in bu üçüncü özgür toplu sözleşmesi. Aslında dördüncü sözleşme ama ilki KHK kapsamında yapılmıştı. Şu anda sendikal haklar meselesinde ileriye taşınmış bir toplu sözleşme var. Özellikle sendika güvencesi, temsilci güvencesi konusunda. Bu maddeler aslında doyuma ulaşmıştı. Yıllık izin gibi maddelerin tamamında da bir baremi yakalamış durumdayız. Fakat daha da ilerletmek anlamında, sizin de çok iyi bildiğiniz gibi Mor Liste zamanından beri özellikle peşini bırakmadığımız çok önemli kazanımlar var. O kazanımlar devam ediyor. Psikolojik taciz, mobbing, toplumsal cinsiyetle ilgili biraz daha ileriye taşıdığımız maddeler var.

Semra: Mobbing kurulu var, geçen sözleşmede konmuştu zaten. Onu daha işlevsel hale getirerek bir adım daha ileri taşıdık. O da kabul edildi.

Nazan: Ayrıca kıdem tazminatı, askerlik ücreti gibi ilk toplu sözleşme sürecinden beri olan maddeler biraz daha ileri taşınmış oldu. Memurların kırtasiye giderlerinin karşılandığı gibi bizim de kırtasiye giderimizin karşılanması talebimiz var. Uzun zamandır toplu sözleşmemizde olan, işçilere kazanılmış olan bir hak var: kitap. Diyoruz ki yılda iki defa işçiye kitap vereceksin. Madde geçmiş durumda ama üç toplu sözleşmedir bize kitap verilmiyor. Sözleşme sadece ücret maddelerinden ibaret olamaz zaten. Yılda bir kere tiyatro. Yok, uygulanmıyor. Sosyal demokrat bir belediyede klasik kitapların dağıtılması kimi rahatsız edebilir, diye düşünüyorsunuz.

Onun dışında bu toplu sözleşmede özellikle iktidarın hayvan politikalarına karşı, hayvan katliamı yasasına karşı yazdığımız maddeler ve Kadıköy Belediyesi’nin de politikası olan “Satın alma, sahiplen” kampanyasıyla ilgili mesele ne yazık ki toplu sözleşme masasında ciddi anlamda tartışıldı ve hâlâ yol alamadık. Kadıköy’deki veteriner hekimi işçi ve tekniker arkadaşlarımızla gidelim bir konuşalım. İş yükümüzü ben size anlatamam. Bu meselede politik tavır alan işveren, işçinin “Satın alma, sahiplen” kavgasında yanında durmayan bir işveren. Yani sadece ekonomik anlamda değil, genel politika anlamında da bir şey görmek istiyoruz.

Ama yeni maddeler konusunda duvarla karşılaşıyoruz. Hâlbuki Kadıköy Belediyesi’nde örgütlü olan Genel-İş hep bu konuda öncü olmuştur. Yani böyle maddelerin ilk geçtiği yerdir burası, bu da Kadıköy Belediyesi işçilerinin mücadelesiyle olmuştur. Ama SODEMSEN yeni madde eklememe konusunda net bir tavır koyuyor. Biz bu tavrı da kabul etmiyoruz. Bunlar tartışma konuları. Tartışıyoruz tabii ama devamında bir kazanımla sonuçlanmasını istiyoruz.

Kadın cinayetlerinin politik olduğunu her yerde söylediğimiz, her gün bir kadın cinayeti duyduğumuz bir ülkede bunların geri planda kalmaması ve toplu sözleşmelerle kadının yaşam hakkının güvence altına alınması gerekiyor.

Merve: Bir önceki TİS döneminde kadınlar olarak kapsamlı bir hazırlık yapıp epey de maddeyi geçirmiştiniz. Bu sefer ona yönelik bir çalışma yapabildiniz mi? Ekletebildiğiniz yeni maddeler var mı kadın işçiler özelinde?

Nazan: Kadın meclisini kurduk zaten, sen de hâkimsin. Ama işçi açısından bu meseleler biraz daha geri planda kalabiliyor. Halbuki kadın cinayetlerinin politik olduğunu her yerde söylediğimiz, her gün bir kadın cinayeti duyduğumuz bir ülkede bunların geri planda kalmaması ve toplu sözleşmelerle kadının yaşam hakkının güvence altına alınması gerekiyor. Bununla ilgili maddeler var. Mesela bizim toplu sözleşmelerimizde uzun zamandır evlenme ile ilgili bir izin vardı. Biz boşanma ile ilgili de izin istedik. Kreş ile ilgili biliyorsunuz, kadın-erkek bütün personele ücretsiz kreş hakkını kazanmıştık zaten.

Merve: Uygulanıyor mu peki bu?

Nazan: Uygulanıyor. Hiçbir sıkıntımız yok o konuda.

Toplu iş sözleşmesine sadece maddeleri koymakla olmuyor. Sonrasında onun işletilmesi ayrı bir güç ve efor gerektiriyor.

Görkem: Nilüfer Belediyesi’nde bir kadın belediye işçisi eşi ya da yakını tarafından şiddete maruz kaldığı takdirde, gerekirse kadının korunmasını sağlamak için biriminin değiştirilmesi, bir maaşlık ikramiye alması ve ev taşıma süreçleri vs. olacaksa belediyenin desteği gibi bir madde eklenmiş toplu sözleşmeye. Böyle bir tartışma var mı sizde de?

Nazan: Kadıköy’de mobbing kurulunun özellikle 1,5 yıllık görev süremizde işliyor olması ve kadın kotasını orada daha önceden aldığımız hakla uyguluyor olmamız bu tür meselelere hızlıca müdahale etmemizin önünü açıyor. Böyle durumları takip ediyoruz. Zaten bizim bir fon hesabımız var. Şiddet gördüğünde kadın işçiye destek veriliyor, durumu takip ediliyor ama o kadar kolay olmuyor. Yani orada da bir duvarla karşılaşıyoruz. Ne de olsa biz regl iznini bile tartışıyoruz hâlâ.

Semra: Nazan’ın dediği gibi kadın meclisi ve temsilci kurulunda da kadın temsilcilerimizin sayısının bu son dönemde biraz daha artmış olması, o maddeleri uygulatma anlamında iyi oldu. Toplu iş sözleşmesine sadece maddeleri koymakla olmuyor. Sonrasında onun işletilmesi ayrı bir güç ve efor gerektiriyor gerçekten. Dirençle karşılaşıyoruz çoğu konuda. “Kadın çalışanlar suiistimal ediyor,” deniyor. Hem işçi arkadaşlarımızda hem yönetimde çok fazla algı oluşmuş durumda. Onu biraz yıkmak, bu maddeleri uygulatmak, mobbing kurulunu işletmiş olmamız gerçekten çok etkili. Mobbing kuruluna gelmeden artık bir şeyler halledilmeye çalışılıyor. Bunun yanı sıra evet regl izni ilk uygulanan belediyelerden biri biziz, ama bu uygulanırken bile birçok sorunla karşılaşıyoruz. Biz kadın temsilcilerle birlikte gidip gerekli müdürlükle, gerekli başkanlıkla görüştüğümüz zaman o iş çözülüyor. Yani bu olmasa, sadece TİS’e bıraksak aslında onların uygulanmasında da çok büyük sıkıntılar yaşayacağız.

Lgbti+ arkadaşlarımızın kendilerini sendikaya ait hissetmesi, temsilci olması, gelip gitmesi bizim için çok kıymetli. Nasıl kadın sayısını günden güne artırıyorsak sendika yönetimlerinde, temsilci meclislerinde lgbti+ arkadaşlarımızın da kendilerini iyi ifade edebileceklerini, hakları için burada olabileceklerini, o aidiyeti hissetmelerini onlara göstermek istedik.

Merve: Hem tabanda hem de TİS masasında dirençle karşılaşılabilecek bir şeyi merak ediyorum. Geçtiğimiz aylarda Kadın İşçi’nin bir etkinliğinde mücadele arkadaşınız ve yine bir Kadıköy Belediyesi çalışanı olan Leyla Ayşecan Ay bir konuşma yapmıştı, sen de vardın Nazan. Yeni TİS için lgbti+ haklarıyla ilgili bir çalışma yaptığınızı söylemişti. O konuda maddeler ekletebildiniz mi?

Semra: Lgbti+ arkadaşlarımızın kendilerini sendikaya ait hissetmesi, temsilci olması, gelip gitmesi bizim için çok kıymetli. Nasıl kadın sayısını günden güne artırıyorsak sendika yönetimlerinde, temsilci meclislerinde lgbti+ arkadaşlarımızın da kendilerini iyi ifade edebileceklerini, hakları için burada olabileceklerini, o aidiyeti hissetmelerini onlara göstermek istedik. Bu yüzden ayrımcılığın önlenmesi maddesine özellikle bir kavram olarak lgbti+yı yazdık. Yani sadece kadın-erkek eşitliği değil, toplumsal cinsiyet üzerinden kadın ve lgbti+lar diye ifadeler kullandık. Ayrıca Onur Ayı’nda lgbti+lara bir gün izin verilmesini talep ettik. Ancak bu tartışılamıyor bile. Onur Ayı’nı hiç tartışamadık daha TİS masasında. Ayrımcılığın önlenmesi maddesinde de direnç gördük. “Toplumsal cinsiyeti geçirelim evet ama lgbti+yı geçirmeyelim” gibi bir tutum var doğrudan böyle ifade edilmese bile. Çünkü bunun ifade edilmesi bile bir sorumluluk yükleyecek belediye yönetimine. Bunun çekincesini yaşıyorlar anladığımız kadarıyla. Ama biz şu açıdan da önemsiyoruz. Dediğim gibi bu arkadaşların aidiyet hissetmesini sağlayabilecekse, TİS masasında geçiremesek bile bunların tartışılıyor olması, isimlerinin zikrediliyor olması Genel-İş şubeleri açısından da çok ileri bir adım. Bunun kıymetli olduğunu düşünüyoruz.

Merve: Regl izniyle ilgili uygulamada sorun yaşanması gibi aslında Onur Ayı izni de hem toplumsal baskı hem de lgbt+fobi yüzünden lgbti+ları uygulamada zorlayacak bir madde maalesef. Ama dediğin gibi Semra, şu an bunların tartışılıyor olması bile ileri bir adım ve çok kıymetli.

Görkem: Dilerseniz biraz da grev süreci ve sizlerin bu konudaki hazırlıkları üzerine konuşmak isteriz. TİS’in kendisi de aslında imzalasan dahi örgütlü bir şekilde o hakları elde etme mücadelesi. Grev de sınıfın en son silahı. Sizin de geçmişte bir grev deneyiminiz var acısıyla, tatlısıyla. Geçmiş grevde o dönemin Belediye Başkanı Şerdil Dara’nın kara propagandası oldu ve bu şekilde Kadıköy halkının tepkisini size yönlendirebildi. O dönem sendikanın grev komitesi yoktu. Geçmişin derslerine ek olarak bugünün talepleri hesaba katıldığında sizlerin grev sürecinde temel beklentileriniz ve yapmaya çalıştığınız şeyler ne?

Nazan: Grev gerçekten işçinin okulu. Örgütlenmenin en güçlü olduğu yerlerden ve en önemli araçlarından biri. Bir arada hareket etmek, dayanışma duygusunun gelişmesi, bunların tamamı işçilerin sendikaya olan güvenini tekrar sınayan şeyler. Şu an şube yönetimindeki çoğu arkadaşımız o dönemde temsilciydi. Grevde bugünü planlarken o dönemde yaşadığımız deneyimleri, gördüğümüz eksiklikleri ve aksaklıkları yerine koymaya çalışıyoruz. O dönemden çıkardığımız dersler var tabii ki. Bunlardan en önemlisi senin de söylediğin gibi komite. Grev hazırlık komitesi kurduk. Komitenin aldığı kararlara uyuyoruz ve işçileri de bu sürece dahil ediyoruz. Bu sadece temsilci düzeyinde ya da sendika organlarında yer alan işçiler üzerinden yaptığımız bir şey değil.

Bununla birlikte sivil toplum kuruluşlarına ve siyasi partilere ziyaretler düzenliyoruz ve grev sürecine girdiğimizi bütün halkla paylaşmaya çalışıyoruz. Neden böyle bir sürece girdiğimizi, ücretlerimizi, nasıl bir yol izleyeceğimizi, SODEMSEN’le ilgili kaygılarımızı, belediye şirket işçilerinin genel sorunlarını, sözleşmelere neler koyduğumuzu anlatıyoruz. Neden 1 no’lu şube böyle bir hazırlık yapıyor dersen bence Kadıköy işçisinde en çok travma yaratan şey şuydu: İşverenin, kamu hizmeti veren işçileri halka şikâyet etmesi. O konuda doğru bir strateji kurmamız, önceden halka bilgilendirme yapmamız gerekiyor. Buradaki en önemli çıkarım bence bu. “Kadıköy Belediyesi işçileri greve çıktı” başlığını görmeden önce Kadıköy halkına Kadıköy’ün park bahçeler işçisinin çok az para aldığını anlatmamız gerekiyor. Yaşadığımız aksaklıklara dair ders çıkararak önümüze bakmaya çalışıyoruz. Bu süreçte de komiteyle birlikte ortak hareket ederek aldığımız kararları hayata geçirmeye çalışıyoruz.

Mehmet: Nazan’ın da altını çizdiği gibi grev elbette işçinin politikleşeceği, hak arama mücadelesinin doruğa çıktığı bir dönemdir ve yaşaya yaşaya öğrendiği ciddi bir okuldur aynı zamanda. Kadıköy’de her ne kadar üç günlük grev sürecimiz birçok tartışmaya, negatif birçok şeye yol açsa da bizim açımızdan son derece önemli bir deneyimdi. Oradan ders çıkarma ve bir daha o tuzağa düşmeme adına sürekli istişareler, tartışmalar yürütüyoruz. Bu tartışmaları hem temsilciler kurulunda, hem şube yöneticileri arasında hem de işçilerle yapılan diyaloglarla yürütüyoruz. İşverenin yarattığı tuzağı hiçbir şekilde kabul etmeyeceğimizi ve bertaraf edeceğimizi düşünüyoruz. Deneyimli insanlarız da artık. Şöyle deme şansına da sahip değiliz: “Bilmiyorduk, yeni geldik, acemiydik. Toplu sözleşmelere dair çok fazla bir bilinç düzeyimiz yoktu.” Bugün bu hataları yapma şansına sahip değiliz artık. Onun için ince eleyip sık dokuyoruz. Bu toplu sözleşmenin gerçekten kazanımların çok ciddi yükselmesi gereken bir toplu sözleşme olacağını düşünüyorum. Her toplu sözleşmenin üstüne koya koya büyümesi, ilerlemesi gerekiyor.

İyi bir toplu sözleşme çıkarmak için bütün paydaşların, bütün bileşenlerin, sendikanın genel merkezinden tutun işçisine kadar, şube yöneticisi, temsilcisi herkesin bu konuda fedakârlık yapması, bir arada durması, mücadele etmesi, katkı sunması gerekiyor. Ben bu toplu sözleşme, bir önceki üç günlük grevin yarattığı travmadan çıkmanın toplu sözleşmesi olacak diye görüyorum. Ve işçi de ciddi böyle bir beklenti içerisinde. Eksikler varsa eleştirilmelidir, yanlışlıklar varsa dönülmelidir, özeleştiri vermesi gereken insanlar varsa özeleştiri vermelidir ve bu biçimiyle dışarıya mesaj verebilir. Özde yaşadığımız sıkıntılar çok elbette. Ama bu sıkıntıları tartışarak, itiraz ederek aşabiliriz.

Merve: Bir önceki grevde çöp meselesi çok büyümüştü, hatırlıyorsunuzdur. Hatta İBB grev kırıcılığı yapmıştı çöpleri toplayarak. Şu an kamuoyuna Kadıköy Belediyesi işçilerin durumunu anlatmanız, İBB’nin olası grev kırıcılığında belki onun önüne geçebilecek bir taktik de olabilir.

Nazan: Evet, yine yapabilir çünkü. Kritik noktaları iyi seçmek lazım. Büyük ihtimalle İBB de Anadolu Yakası’nda devam eden sözleşmelerle ilgili bir hazırlık yapıyordur. Buna karşı sendikanın da bir önlem alması gerekiyor. Kıymetli olan, işçilerle birlikte bir süreci yürütüyor olmak. İkincisi, alınan kararları uyguluyor olmak bence. Neden geçinemediğimizi anlatıp, “Evet bunda iktidarın büyük payı var ama biz bu büyük bütçeli belediyede de geçinemiyoruz,” demek önemli diye düşünüyorum.

Sefalet zammı sadece bize teklif edilmedi. Kartal’a da, Maltepe’ye de, Ataşehir’e de teklif edildi. Dördümüz ortak bir refleks verdik. ‘Biz bu ücreti kabul etmiyoruz SODEMSEN,’ dedik.

Görkem: Sadece Kadıköy değil Ataşehir, Maltepe ve Kartal’da da bir TİS süreci vardı ve grev kararı asıldı. Geçtiğimiz grev sürecinde de SODEMSEN bir şekilde bu mücadeleleri ortaklaştırmamak adına hamleler yaptı. Ancak böylesi bir kriz ortamında ve saydığımız bu dört belediye grevinde bizce bu mücadelelerin ortaklaştırılabilmesi oldukça kritik. Bu kapsamda sizlerin bu süreçte diğer üç belediyeden işçi arkadaşlarla ve ilgili şubelerle iletişiminiz ne düzeyde, böyle bir ortaklaşma ihtimali söz konusu mu?

Nazan: Bu yönetime geldiğimizden beri iki konuda çok hassas davranmaya çalışıyoruz. Birincisi, Kadıköy Belediyesi’ndeki işçi memur kadrolu fark etmeden bütün işçileri ilgilendiren konularda belediyede örgütlü olan Tüm Bel-Sen ile ortak karar alıp ortak hareket edebiliyoruz. Bu bizim en önemli politikalarımızdan bir tanesi. Dayanışma, işçi dayanışması ya da sendikalar arası dayanışma politik bir mesele. İkincisi; Anadolu Yakası’ndaki bütün şube başkanları ve yöneticileriyle sık sık bir araya geliyoruz. Toplu sözleşme süreçlerini birlikte tartışıyor; neye dair fikrimizin olduğunu, nerede durulacağını konuşuyoruz. Herkesin dinamikleri ücrette biraz değişiklik gösterdiği için ortak tutum almak zorluk barındırsa da biz bu görüşmelerin sürekli yapılmasını ve bir araya gelmeyi çok olumlu buluyoruz. Ortak hareket etme, ortak karar alma gibi mekanizmalar biraz daha zamanla gelişecek şeyler ama bunun ön hazırlığını yaptık aslında. Yani şunu sağlayabildik; toplu sözleşme masasında SODEMSEN’e örneğin şunu söyleyebilecek kıvamdayız hepimiz: “Hayır, Kadıköy’de bu madde daha ileri, o zaman bize de bunu ver.” Hepimiz birbirimizi takip eder vaziyetteyiz. Sefalet zammı sadece bize teklif edilmedi. Kartal’a da, Maltepe’ye de, Ataşehir’e de teklif edildi. Dördümüz aslında ortak bir refleks verdik. “Biz bu ücreti kabul etmiyoruz SODEMSEN,” dedik. Bunu yapabiliyoruz ama topyekûn genel merkez politikası olarak değil tabii. Şubeler arası iletişimle yapabiliyoruz.

Görkem: Belediyelerdeki TİS süreci dışında bugün farklı birçok sektörde ya sendikalaşma ya da insan onuruna yaraşır bir ücret talepli mücadelelerin sayısında bir artış söz konusu. Polonez, Eker, MKB Rondo, As Plastik, Elba Bant, Tarkett bu mücadelelerin bazıları. Aslında güvenceli iş ve insan onuruna yaraşır bir ücret ve yaşam talebi bugün işçi sınıfının en çok ortaklaştığı nokta. Ancak bu ortaklaşma henüz tam olarak mücadele alanında sağlanabilmiş değil. Tam da bu nedenle, İşçi Demokrasisi Partisi olarak biz, bu dönemde “mücadeleleri birleştirelim” sloganını yükseltmeye çalışıyoruz. Buradan şunu sormak istiyorum: Sizlerin şube yönetimini alırken öne çıkardığınız en temel başlıklardan bir tanesi işçi demokrasisi anlayışına dayanan mücadeleci bir sendikal çizgi idi. Tabii ki bu bir anda inşa edilebilecek bir anlayış değil; bir süreci, mücadeleyi gerektiriyor. Aynı zamanda belediye işçilerinin, yani kamu hizmeti veren işçilerin konuları ele alış biçimleriyle, sanayi sektörlerinde çalışan işçilerinki arasında farklar olduğu da bir gerçek. Ancak tam da bu grev hazırlık sürecinde, sürmekte olan diğer direniş ve grevlerle bir bağ kurmak, belediye işçisi arkadaşları da dayanışma için buralara taşıyarak sorunların yalnızca belediye işçilerinin değil de işçi sınıfının daha geniş kesimlerinin sorunu olduğunu göstermek gibi bir yol haritanız var mı?

Cemal: Elbette sınıf mücadelesi topyekûn bir mücadeledir ve işçiler arasında, meslekler arasındaki farklılıklar işçi çalışma şartlarını, örgütlenme şekillerini değiştirir, dönüştürür ama en nihayetinde asıl mücadelenin ortak sınıf mücadelesi olduğunu farkındayız. Ama ne yazık ki şunun da farkındayız: Kamu hizmeti kendine has çalışma koşulları olan, çalışma şartlarının daha rahat olduğu, iş güvencesinin görece daha yüksek ve iş riskinin daha az olduğu yerler olduğu için sendikalılığın en yüksek ama örgütlülüğün en az olduğu yerler. Sendikalıyız ama örgütlü değiliz. Onun için öncelikle şunu önemsiyoruz, her ne olursa olsun işçiye şunu söylüyoruz: Biz size yalan söyleyemeyeceğiz. Her ne olursa olsun yalan söyleyemeyeceğiz ve her ne olursa olsun kararları ortaklaştırarak alacağız. İşçi demokrasisine inanıyoruz.

Ama burada bir not düşmem gerekiyor. İşçi demokrasisi dediğimiz şey eksik kalıyor. Örgütlü işçi demokrasisi dememiz gerekiyor. Çünkü işçi genel bir şey ve örgütsüz işçilerin aldığı kararlara da uymak zorunda kalıyoruz. Her şeye rağmen işçi demokrasisi önemlidir. Aldığımız kararlar işçi demokrasisi içinde çıkıyor. Meclislerden çıkıyor, komisyonlardan çıkıyor. Bunları yaygınlaştırıp ve güçlendirebilmek için öncelikle şunu yapmamız gerekiyor: Sağlam bir toplu sözleşme yapmamız gerekiyor. Sağlam toplu sözleşme yapmak için de sağlam mücadele etmemiz gerekiyor. O mücadeleden bir şeyler süzülecek ve örgütlü bir işçi kitlesi gelecek. Yani kabul edelim, şu an belediyede bu işlerle uğraşan önder işçi dediğimiz sayı yüzde 5’i geçmez. O sayı arttığı zaman insanlar birbirine daha çok güvenmeye başlayacak. Yani birçok yere gidiyoruz ama kişisel olarak gidiyoruz. Sendikamız adına olsa bile biz kişisel olarak gidiyoruz aslında. Kendi kadromuzda çalışırken aldığımız maaş kadarını alacağımız ve artanı fona aktaracağımız yönündeki politik kararımız doğrultusunda fonumuza aktardığımız paraların bir kısmını gerçekten işçi dayanışmalarına harcıyoruz. Ama bu politik bir karar. Bu örgütlü bir karar değil. Bunu örgütlü hale getirmek gerekiyor.

Şimdi şöyle de bir şey var. Sosyal demokrat olduğunu iddia eden bir parti önünüze SODEMSEN gibi ceberut bir yapı getiriyor. Tank gibi üzerimizden geçmeye çalışıyor. Ve gelirken de söz veriyor. Diyor ki “Arkadaşlar sorun, çare bende.” Çok güzel slogan. Ama biz şunun da farkındayız: Biz bir fabrikada çalışmıyoruz. Fabrikadan kâr istemiyoruz. Kârın yüzde 90’ını istemiyoruz. Şunu istiyoruz: Ortada bir bütçe var, kamu bütçesi işçiye ayrılmalıdır. Elbette hizmete de ayrılmalıdır. Ama öncelikle hizmet ve işçi gözetilerek ikisi bir arada. Çok bir şey istemiyoruz, yüzde 50’sini istiyoruz. Bu bizim yoksulluğumuzun hepsine derman olmaz, onu da farkındayız. Yani belki yine tatile gidemeyebiliriz ama daha rahat nefes alabileceğimiz, çocukların daha güvende yaşayabileceği, sağlık sorunlarına koşturabileceğimiz, çocuklara rahat eğitim verebileceğimiz bir hayat standardı yakalatacak bize. “Sosyal demokratım ve çare bende” derken dönüp konuyu hiç bütçeye, işçilere ayrılacak paya getirmeden, sadece “Çok fazla istiyorsunuz” diyerek manipüle ediyorlar. Bizim istediğimiz rakamları biz biliyoruz. Belediyenin bütçesini de biz biliyoruz. Çünkü o bütçeyi hazırlayanlar zaten bizleriz, işçileriz. Parkeleri biz döşüyoruz. Çöpleri biz alıyoruz. Ama sanki bu işleri biz üretmiyormuşuz gibi, tepeden bir tanrısal bir güçle, vahiyle geliyormuş gibi davranıyorlar. Bu bir kere kendi üyeleriyle, kendi partileriyle, kendi oy verenleriyle dalga geçmektir. Emek büroları kuruyorlar, emek örgütleri kuruyorlar ama kurdukları emek örgütleri emeğin nasıl daha çok sömürüleceği üzerinden gidiyor. Bu da çok çelişkili. Buradan da sizin aracılığınızla buraya tarihe not düşmek istiyorum bunu. Teşekkür ederim.

Kadıköy Belediyesi grevinde işçi sendikanın bütün organlarını yanında görmek isteyecek.

Görkem: Röportajı yapan iki kişi olarak birimiz DİSK Sosyal-İş, diğerimiz de DİSK Basın-İş üyesiyiz. Grev sürecinde konfederasyon sendikalarından beklentiniz var mıdır? Grev hazırlık komitesi siyasi partilerle görüştü ama siyasi partilerden, sivil toplum örgütlerinden beklentiniz bu süreçte nedir?

Nazan: Bizim seçimden önce yayınladığımız ilkeler vardı. Bu ilkelerden bir tanesi hiçbir siyasi partinin arka bahçesi olmayacağımız, işçinin iradesi olmayan hiçbir yerde yer almayacağımızdı. Ve o çizgiyi koruduğumuzu, doğru bir adım attığımızı düşünüyorum. Bu ilkeye çok bağlı olmakla da gurur duyuyorum açıkçası. Bununla birlikte, grev öncesi hazırlık komitesi çalışmaları da dahil olmak üzere Kadıköy’deki grevde emek ve demokrasi güçlerini yanımızda görmek bizim için onurdur. Bu konuyla ilgili hiç kimsenin kaygısı olmasın.

DİSK’e gelince, bu hazırlıkların tamamıyla ilgili işçi iradesinden başka bir gücü tanıyacak hiçbir şeye izin vermeyeceğiz. Bu bence aslında her şeyi özetliyor. Burada Kadıköy işçisinin yaşadığı grev deneyimiyle birlikte sendikasıyla arasına koyduğu mesafeyi azaltmak ve sendikaya güveni artırmak bu toplu sözleşmenin ana gündemidir. Kadıköy’de örgütlü bir işçi vardır. Bu örgütlü işçilerin tamamının daha da örgütlenmesi için, yol alabilmemiz için bu kurumsal yapı içerisinde güveni biraz daha artırmamız gerekiyor.

Burada herkesin saygı duyması gereken konu şu olmalı: Bütün konfederasyona bağlı sendikalar da dahil olmak üzere Kadıköy işçisinin aldığı kararın yanındayız. Bunun dışında fazla bir beklentimiz yok zaten. Ama tabii ki bütün sendikalarla dayanışma göstermek politik olarak bizim en önemsediğimiz şeylerden bir tanesi. Sadece DİSK’e bağlı sendikalarla değil, bütün sendikalarla, bütün işçi mücadeleleriyle göstereceğimiz dayanışma zaten o hayalini kurduğumuz, yani onu tetikleyecek bir şey ve biz de buna özen göstererek gidiyoruz zaten. Bence DİSK de önemli bir sınav veriyor. Dolayısıyla Kadıköy Belediyesi grevinde işçi sendikanın bütün organlarını yanında görmek isteyecek.

Merve: Bu sohbet için çok teşekkür ederiz. Hep olduğu gibi bu süreçte de yanınızda olmaya devam edeceğiz.

Görsel: DİSK Genel-İş İstanbul Anadolu 1 No’lu Şube

Kadıköy Belediyesi işçileri grev sürecinde: “Bütçeyi işçiden, emekçiden yana dağıtın”

0

DİSK Genel-İş Anadolu Yakası 1 No’lu Şube ile Kadıköy Belediyesi arasında yürütülen toplu iş sözleşmesi (TİS) görüşmeleri, işçilere sefalet ücreti dayatılması nedeniyle tıkandı. Greve giden süreci ve TİS taleplerini DİSK Genel-İş İstanbul Anadolu Yakası 1 No’lu Şube Başkanı Nazan Gevher Çam Ay, Şube Saymanı Semra Çelebi, Şube Sekreteri Mehmet Başdaş, Yönetim Kurulu Üyesi Cemal Sevdasız ve Fen İşleri İşyeri Temsilcisi Uğur Yelen ile yaptığımız söyleşinin birinci kısmını okurlarımızla paylaşıyoruz.

Söyleşi: Görkem Duru, Merve Şanlıdağ

Görkem: Öncelikle bizlerle görüşmeyi ve röportaj vermeyi kabul ettiğiniz için sizlere teşekkür ederiz. Bizim de yakından takip ettiğimiz üzere şu anda Kadıköy Belediyesi bünyesindeki şirket işçilerinin toplu iş sözleşme süreci devam ediyor ve görüşmelerin geldiği noktada greve çıkmaya karar verdiniz. Süreci biraz daha geriden alacak olursak, bugün belediye işçilerinin çalışma koşulları ne durumda? Sizleri içeride grev örgütlenmesini tartışmaya iten süreç nasıl gelişti?

Nazan: Şu anda CHP’nin kazanmış olduğu toplam 26 belediyede belediye şirket işçilerinin toplu sözleşmeleri devam ediyor. Masada Kadıköy Belediyesi iştiraki, Maltepe Belediyesi iştiraki gibi firmalar yer alıyor. Bu, kadro meselesiyle ilgili bir durum. Biz hâlâ taşeron olarak çalışmaya devam ettiğimiz için, belediyelerin iştirak firmaları ve Sosyal Demokrat Kamu İşverenleri Sendikası’nın (SODEMSEN) masada olduğu bir süreç var.

Belediyelerin geneli ve Genel-İş’in örgütlü olduğu yerler düşünüldüğünde, masada şimdiye kadar idari maddeler üzerinden bir tartışma devam ediyor. Aslında bu idari maddeler, işçilerin tamamının çalışma koşullarını çok yakından ilgilendiren maddeler. Ayrıca DİSK olarak mutlaka demokratik hakların önde olduğu bir toplu sözleşme yapmak gibi bir hedefimiz var. Dolayısıyla hem sendikamız hem işçiler açısından çok önemli maddeleri dört aydır tartışıyoruz. Fakat burada yol alamadığımız mesele şu: Dört ay boyunca tartıştığımız maddelerden 48 idari madde geçti, ücretle ilgiliyse sadece bir madde geçti. SODEMSEN bunu son iki aylık sürece sıkıştırmış durumda. Dolayısıyla masada yol alınmış bir durum söz konusu değil.

İşçilerin çok yoksullaştığı bu dönemde, bizim için en önemli maddeler tabii ki ücret maddeleri. Ama bu maddelerle ilgili müzakere masasının ilerlememesi büyük bir krizi beraberinde getirecek gibi gözüküyor. Aslında genel olarak belediye şirket işçilerinin toplu sözleşmelerinde genel iki sorundan bahsedebiliriz. Biri SODEMSEN sorunu; işverenin masada olmaması. Diğeri de dört aylık süreçte ciddi bir yol alınamıyor olması.

Biz Kadıköy’e hizmet veren işçiler olarak Kadıköy’de zaten oturamıyoruz. Bizim isteğimiz kiramızı, faturalarımızı ödeyebileceğimiz ve geçimimizi sağlayabileceğimiz bir ücret.

Görkem: Bugün bir belediye işçisinin eline ne kadar geçiyor? Giydirilmiş ücret, sosyal yardımlarla beraber ne kadar şu anda?

Merve: Bununla beraber şunu da sorabiliriz. Size yüzde 19 zam teklif edildi. Peki sizin talebiniz ne?

Uğur: Şu anda belediye işçisinin aldığı en düşük maaş, vergi kesintileriyle birlikte 23 bin lira gibi bir rakam. Bu rakamın içinde sadece çıplak maaş dışında enflasyon destek primi var; bizim kazanım olarak ek protokolle aldığımız 8 bin lira gibi bir ücret. Bunun yanında çocuk parası alan var, yakacak parası var, yol parası var. Ve bunların hepsi giydirilmiş halde aldığımız ücret 23-24 bin bandında. Şoförler ya da başka artı sorumluluğu olan arkadaşların aldığı en yüksek ücret 24 bin 500-25 bin lira gibi bir rakam. Bizim talep ettiğimiz ücret doğrudan bir rakamdan ziyade aslında şöyle: Biz Kadıköy’e hizmet veren işçiler olarak Kadıköy’de zaten oturamıyoruz. Bizim isteğimiz kiramızı, faturalarımızı ödeyebileceğimiz ve geçimimizi sağlayabileceğimiz bir ücret.

Biz sosyal demokrat bir belediyeyiz, sürekli etkinlikler yapıyoruz. Ama buradaki arkadaşlar aldıkları maaşla, hatta talep ettiğimiz maaşla bırakın tatil yapmayı tiyatro, sinema gibi sosyal etkinliklere bile gidecek durumda değiller. Ülkedeki enflasyon nedeniyle maaşlar çok düşük kaldı. Ama belediyenin bize teklif ettiği rakam, şu an aldığımız ücretin üstüne eklenen günlük ortalama 150 TL gibi bir brüt rakam ve bu sanki bir lütufmuş gibi söylendi. Şu anda okula giden bir öğrenciye kıyafet alışverişi yaptığınızda 10 bin lira civarında tutuyor. Bana verdikleri üç aylık zam, benim burada çalışan işçi bir arkadaşımın çocuğunun bir kıyafeti için harcayacağı para. Bize önerdiklerini teklif olarak kabul etmiyoruz zaten biz. Bizim istediğimiz çok astronomik rakamlar gibi gözüküyor onların gözünden herhalde, nasıl gözüküyor bilmiyoruz ama biz yan yana çalıştığımız memur arkadaşlarla aynı ücreti istiyoruz. Ya da piyasada aynı işi yaptığımız, aynı sektörde çalıştığımız arkadaşlarınkine yakın maaşlar istiyoruz. Rakamların çok altında kalıp ezildiğimiz için çoğu durumda aynı maaşı bile talep etmedik.

Nazan: Belediyede çalışan üç ayrı statüde işçi var. Biri, kadrolu işçiler grubu. Ancak iktidarın taşeronlaşmanın önünü açan politikaları sonucunda kadrolu işçi arkadaşlarımızın sayısı gitgide düşmüş durumda. İktidar, 2018 yılında çıkan KHK ile birlikte belediye işçilerinin taşeronlaştırılması, sosyal haklarının geriletilmesi hedefine ulaşmış durumda. Diğer statüde olan arkadaşlarımız da 657 devlet kanunu ile birlikte geçen memur arkadaşlarımız. Aslında biz bir mühendisin Kadıköy Belediyesi’nde 30 bin lira ücretle çalışmasını kabul etmiyoruz. Çünkü herhangi bir meslek odasıyla da görüştüğünüzde, sivil toplum kuruluşlarıyla da görüştüğünüzde görüyorsunuz ki belediye işçisi yanındaki memurun üçte biri kadar para alıyor. Dolayısıyla eşit değerdeki işe eşit ücret politikasını belediyelerin hiçbiri uygulamıyor gözüküyor. Yani bu, taşeronlaşmanın önünü daha da açar bir hal alıyor. Diş hekimi arkadaşlarımız var, 33-34 bin lira para alıyorlar. İşçinin bu kadar düşük ücretlerle çalıştırılıyor olmasının sorgulanması çok önemli diye düşünüyorum.

Bu bütçeyi dengeli dağıtın; işçiden, emekçiden yana dağıtın. Eğer siz sosyal demokrat bir siyasi irade tarafından bir belediyeyi yönetiyorsanız, eğer dışarıda iktidara yürürken işçi-emekçi eylemleri yapıp asgari ücretin çok daha fazla olması gerektiğini söylüyorsanız ama kendi belediyelerinizde bu işçileri neredeyse asgari ücrete çalıştırıyorsanız burada büyük bir sıkıntı var.

Semra: Biz TİS taslağında talep ettiğimiz ücretleri Uğur’un dediği gibi aynı işi yaptığımız insanlarla eşit ücret inancımızla yazdık. Ve bunu yazarken de temsilci kurulumuzda “Bu rakamlar pazarlığa oturacağımız rakamlar, yüksek yüksek yazalım da zaten bir noktaya düşeriz,” diye düşünmedik hiçbir zaman. Bunların hepsinin hesabı ince ince yapıldı ve “Elimize geçmesi gereken, bizim insanca yaşayabileceğimiz ücret nedir?” sorusu üzerinden tartışarak bu rakamları TİS’e yazdık. Ve makul olduğunu düşündüğümüz rakamlar bunlar aslında. Hem yaşam standartlarımıza göre, hem iki yıldır kaybettiğimiz, hayatımızdan giden o harcamalarımızı göz önünde bulundurarak hem de dokuz aydır yapılmayan ek protokole göre. Şimdi işveren bizim karşımıza “Bunlar çok hayal ürünü” diye geliyor ve ona karşılık bizim hiç hayal edemediğimiz derecede düşük rakamlar öneriyorlar.

Burada mesele aslında biraz da bütçe meselesi. Sonuçta biz Kadıköy Belediyesi’nin bütçesini biliyoruz. Zaten bu açık kaynaklarda var. Her yerde yayınlanan bir bütçe sistemi var. Kadıköy Belediyesi’nin ne kadar elde edebileceğini, nasıl bir bütçeyle geçindiğini biliyoruz. Sadece şunu talep ediyoruz: Bu bütçeyi dengeli dağıtın; işçiden, emekçiden yana dağıtın. Eğer siz sosyal demokrat bir siyasi irade tarafından bir belediyeyi yönetiyorsanız, eğer dışarıda iktidara yürürken işçi-emekçi eylemleri yapıp asgari ücretin çok daha fazla olması gerektiğini söylüyorsanız ama kendi belediyelerinizde bu işçileri neredeyse asgari ücrete çalıştırıyorsanız burada büyük bir sıkıntı var. Bu aynı zamanda iktidara yürüyen bir partinin sınavı olacak. İşçiye, emekçiye ne kadar dengeli bir şekilde bütçe ayırırsanız iktidara yürüyüşünüzdeki sınavınız da o kadar farklı olacaktır, diye CHP’ye de seslenmek istiyoruz burada.

İşçi arkadaşımız ‘Ben evimi geçindirebileyim, faturalarımı ödeyebileyim, çocuğumun cebine harçlık koyabileyim. Benim için yaşam standardı budur,’ diyor. Yaşam standartlarımızı o kadar düşürmüşler ki artık küçük ücretlerle bile tatmin olabilecek, mutlu olabilecek düzeylere kadar gelmişiz.

Merve: CHP’nin zaten genel politikası bu; bir toplumsal hareket olduğunda diyor ki “Durun bekleyin, biz iktidara gelince çözeceğiz.” Şu an aslında yine aynı şeyi yapıyorlar. Her yerde bir billboard’ları var “bir çaresi var” diyen. “Biz gelince çözeceğiz,” diyorlar. Ama sen gelene kadar belediyelerinde neden bir şey yapmıyorsun?

Semra: Aynen öyle. Senin küçük iktidar alanların var. Bunlar zaten nasıl bir ekonomi politikası yürüteceğinin, siyasi olarak nasıl bir yol alacağının göstergeleri. AKP-MHP iktidarının vergilerle, enflasyonla, zamla boyunduruğu altına aldığı işçi-emekçi kesiminin yanında olmayacaksan şu şartlarda… Arkadaşların da belirttiği gibi yüzde 50 bütçesini bile verse zaten işçi-emekçi mutlu olacak. Ve bu işçi-emekçi, belediye işçileri bunu hak ediyor.

Mehmet: Şeffaflık ilkesi belediyelerde de vücut bulmalı. Mesela belediye geliri nedir ve işçiye dağıtılması gereken meblağ nedir? Bırakın yarı yarıya eşit paylaşımı, küçük bir kısım bile işçiyi tatmin edebilir. Kadıköy Belediyesi işçisi gerçekten çok reel bakıyor. Analizleri de güçlü, yaptığı hesaplamalar da güçlü ve talebi de ona göre son derece reel ve makul. Zevki sefa içerisinde yaşayalım, çok lüks bir hayatımız olsun üzerinden bir değerlendirmesi de yok. İşçi arkadaşımız “Ben evimi geçindirebileyim, faturalarımı ödeyebileyim, çocuğumun cebine harçlık koyabileyim. Benim için yaşam standardı budur,” diyor. Yaşam standartlarımızı o kadar düşürmüşler ki artık küçük ücretlerle bile tatmin olabilecek, mutlu olabilecek düzeylere kadar gelmişiz.

Elbette bunun sorumlusu sadece belediyeler değil. Bu, Türkiye’nin ekonomik düzeniyle, daha doğrusu düzensizliğiyle ilgili, AKP-MHP faşizminin yarattığı sistemle ilgili. Demokrasiden yoksunluk, adaletten yoksunluk, hukuktan yoksunluk… Doğal olarak bu, ücretlere de sirayet ediyor. Onun için işçimizin bakış açısı son derece reel ve doğru. TİS taslağımızı, teklif taslağımızı oluştururken de bu değerler ve kriterler üzerine oluşturduk. Belediyeyi zora düşürecek bir ücret talebimiz de yok aslında. Abartıyorlar. Toplu sözleşme taslağımızda 80 maddenin bir maddesinin bir fıkrasına takılarak toplu sözleşmenin genelini değerlendirmeye ve olumsuzmuş gibi bir algı oluşturmaya çalışıyorlar. Bu da onların aslında toplumdan ve işçi sınıfından ne kadar kopuk olduklarını, ne kadar üstten baktıkları, ne kadar elitleştiklerini, toplumu anlamadıklarını gösteriyor. Kendi kapılarının önünü temizlemiyorken ülkede genel bir temizliğe nasıl hazır olacaklar bilmiyorum.

Görkem: CHP’nin bu ikiyüzlü politikasını belediyelerdeki süreçte teşhir etmek de çok kritik. İktidara yürüyen bir parti kisvesi altında aslında Şimşek’in orta vadeli planına da örtülü bir şekilde destek sunuyorlar. Zaten bu ikiyüzlü politikayı gösteren şey de SODEMSEN gibi bir şirket sendikasının masaya oturuyor olması ve sizin CHP ile doğrudan muhatap olmanızın önünün kesiliyor olması. Geçtiğimiz günlerde yayımladığınız bir metinde direkt olarak belediyenin başkanıyla yüz yüze gelmek istediniz. Bu beklenti bizce önemli bir şey. Sonuçta bu sadece sizin Kadıköy Belediyesi işçileri olarak yapabileceğiniz bir şey de değil. Ataşehir’de, Maltepe’de, Kartal’da ya da başka CHP belediyelerinde de aynı süreçler devam ediyor. Oralarda da buna dönük bir basınç var mı? Direkt belediyeyle yüz yüze gelmek ve SODEMSEN’i aradan çıkarmak gibi bir basınç?

Nazan: Basınçtan ziyade şöyle bir şey var. Genel olarak işçinin çalışma koşullarına ya da hayatına dair hiçbir şeye hâkim olmayan bir mekanizmanın toplu sözleşme masasında olmasına itiraz var. Toplu sözleşme masası bir müzakere masası ve bu müzakerenin işçinin sorunlarına dair fikri olmayan bir mekanizmaya devredilmesine itiraz ediyoruz. Biz de sendikamızın avukatları ile birlikte o masaya oturuyoruz. Ama biz işçinin iradesini ortaya koyduğumuz bir taslağın sadece sistematik olarak Türkiye’deki bütün toplu sözleşmeleri düzenlemeye ant içmiş bir yapıya teslim edilmesine itiraz ediyoruz. Dört aylık görüşme sürecinde siyasi iradenin masada olmamasına itiraz ediyoruz. SODEMSEN teknik olarak zaten çok güçlü bir patron. Tekrar bir güç etrafında birleşip ortak hareket edecek bu mekanizmayı işçinin gözüne sokmak doğru bir yöntem mi? CHP’nin topyekûn bunu sorgulaması gerekiyor.

Kadıköy özelinde dokuz aydır yapılmayan bir ek protokol var. Israrcıyız bu konuda. Bu ek protokol, bu toplu sözleşmenin içinde ona göre bir zam verilecek. Dokuz aylık kaybı karşılayacak işveren. İkincisi, Kadıköy’deki park sayısıyla Kartal’daki park sayısı zaten bir olamaz. İşçinin iş yükü meselesini konuşmamız lazım. Kadıköy’de dış temizlikteki arkadaşlarımız hafta sonu gelen 3,5 milyon insana hizmet ederken, küçük bir grup diğer yerlerde daha az bir iş yüküne sahip olabiliyor. Gece Kadıköy’ün çöpü toplanırken yaklaşık 50 kamyon çıkarken, gece başka belediyelerde daha az sayıda çıkabiliyor. Dolayısıyla koşullar değerlendirilirken Kadıköy’ün bütçesini, personel sayısını ve iş yükünü göz önüne alacak doğru bir insan kaynağıyla hareket edeceği bir zam önermesi gerekiyordu SODEMSEN’in. Aslında biraz isyanımız bu.

Mehmet: Nazan’ın altını çizdiği SODEMSEN gerçekliğini biraz daha sanki açmak gerek. SODEMSEN dediğimiz şey CHP belediyelerinin ve CHP’nin işçiler üzerinde kurduğu baskı mekanizması. Aslında varlık gerekçesi bu. Yani biz günün 24 saati Recep Tayyip Erdoğan’ı eleştiriyoruz ama bugün SODEMSEN’in CHP siyasetiyle yaratmaya çalıştığı da o. Tek tip sözleşme dayatıyor. Afyon’daki sözleşme neyse İstanbul’daki de o olsun. Balıkesir’deki neyse Beşiktaş’taki de o olsun. Çerçeve protokol dediğimiz tek tip bir sözleşme dayatıyor. Genel-İş’in de aksi yönde bir anlayışı var gerçekten; tek tip sözleşmeye karşılar, bunu her fırsatta dile getiriyorlar. Biz şube olarak zaten asla kabul etmeyeceğimizi söylüyoruz. Çünkü biz Türkiye’nin herhangi bir belediyesinin İstanbul’daki herhangi bir belediyeyle eşit koşullara sahip olmayacağını, hem ekonomik koşulları hem de işgücü itibarıyla birbirinden çok farklı olduğunu her fırsatta söylüyoruz. Türkiye ortalamasının ikinci büyük bütçesine sahip bir belediyeden bahsediyoruz. İkinci büyük bütçeye sahip olan belediyenin de işçisine vereceği kıymet ona vereceği ücretle ölçülebilecektir.

Bütün Kadıköy halkına buradan bir şey söyleyelim o zaman: Lütfen Kadıköy Belediyesi’nde çalışan işçilerin mola verdikleri, dinlendikleri, çay içtikleri kulübeleri bir ziyaret etsinler. Kadıköy’ün bütün iş yükünü üstlenmiş Kadıköy işçilerinin çalışma yerlerini bir ziyaret etsinler.

Görkem: Ekonomik krizden dolayı ister istemez ücret meselesine indirgeniyor her şey ama çalışma koşulları, çalışma saatleri, gerekli ekipmanların tesisi, işçi güvenliği ve iş sağlığı önlemlerinin alınmasıyla ilgili belediye bünyesinde herhangi bir sorun var mı? Mesela haftalık çalışma saati süresine riayet edilmeyen birimler gibi.

Nazan: Genel-İş Sendikası’nın 2018 yılından beri diğer konfederasyonlardan farklı olarak çok önemli bir kazanımı var tüm toplu sözleşmelerimizde. İlk KHK’nın gölgesinde yaptığımız toplu sözleşmede bile 40 saat çalışma düzeni bütün örgütlü olduğumuz işyerlerinde geçmiş durumda. Ancak Kadıköy’de ne yazık ki otopark işinde çalışan ve gerçekten günde 8 saat kulübesi olmadan akşama kadar orada dikilen arkadaşlarımızın çalışma saati 45 saat. Bizim için masada en önemli maddelerden biri bu 40 saat uygulaması ve cumartesi-pazar tatil meselesi. Bunlar hâlâ masada bekliyor. Sendikanın en önemli görevlerinden bir tanesi, örgütlü işyerlerinde işçilerin çalışma koşullarının düzenlenmesidir. Biz Kadıköy’de özellikle dış birimlerde çalışan arkadaşlarımızın çalışma koşullarının ya da çalışma alanlarının düzenlenmesi için işverenle nisan ayından beri konuşmaya devam ediyoruz. Bu hem sendikanın hem de işverenin sorumluluğu.

Bütün Kadıköy halkına buradan bir şey söyleyelim o zaman: Lütfen Kadıköy Belediyesi’nde çalışan işçilerin mola verdikleri, dinlendikleri, çay içtikleri kulübeleri bir ziyaret etsinler. Kadıköy’ün bütün iş yükünü üstlenmiş Kadıköy işçilerinin çalışma yerlerini bir ziyaret etsinler.

Görsel: DİSK Genel-İş İstanbul Anadolu 1 No’lu Şube

Polonez işçisi kadınlar: “Bu mücadele hepimizin mücadelesi”

0

Polonez fabrikasında fazla mesai, düşük maaşlar, kötü çalışma koşulları ve kadın işçilere yönelik aşağılayıcı tavırlar sebebiyle Tekgıda-İş Sendikası’na üye olmaya karar veren işçiler, bir gecede 360 işçinin yaklaşık 280’ini örgütlemiş, akabinde 13 kişi işten atılmıştı. Fabrika içinde iş yavaşlatma-iş durdurma eylemleri sürerken 100’ün üzerinde işçi daha işten atılmış, fabrika önünde direnişe başlamıştı. Çoğunluğu kadınlardan oluşan Polonez direnişi üç ayı geride bıraktı.

Polonez işçileri sendikalaşma mücadelesinde yalnızca patrona karşı değil, aynı zamanda devlete ve onun kolluk kuvvetlerine karşı da direniyor. Aylardır işe gider gibi direniş alanına gelen, gerektiğinde taşın üstünde sabahlayan, kaymakamın karşısına dikilen kadınlar mücadelenin başını çekiyor. Polonez direnişçisi Gülhan, Şerife ve Sevilay ile konuştuk…

Öncelikle biraz kendinizden ve süreçten bahseder misiniz?

Sevilay: İsmim Sevilay. 10 yıldır Polonez fabrikasında çalışıyorum. Eşimle beraber sendikaya üye olduğumuz için işten atıldık. Gecenin bir yarısı bir SMS’le işimize son verildi.

Gülhan: Merhaba, ben Gülhan. Beş yıldır Polonez fabrikasında makine operatörü olarak çalışıyordum. Bugüne kadar biz bir aileydik güya Polonez’de. Hakkımızı aradığımız için, sendikaya üye olduğumuz için bu aile bir gecede bozuldu. Biz direnişimize devam edeceğiz. Yağmur da yağsa, kar da yağsa biz buradayız. Bilmiyorlar ki kadının gücü daha fazla.

Şerife: Ben Şerife, beş yıldır Polonez’de çalışıyordum. İçeride çok mobbing vardı. Anayasal hakkımızı kullanmak istedik. İnsanca yaşamak istedik. Bu yüzden de kapı önüne koyulduk bir gecede. Biz kadınlar olarak içeriye ailemizle birlikte girip çalışmak istiyoruz.

Çalışırken içeride erkek işçilerden farklı olarak yaşadığınız sorunlar var mıydı? Mesela bazı işyerlerinde tuvalete gidilmesini bile sorun ediyorlar…

Şerife: Tabii ki var. Olmaz mı? 5 dakika lavabo süresi veriyorlardı bize. 5 dakika içinde işe dönmezsen bir de hakaret edip “Malak gibi yukarıda mı duruyorsunuz?” denilen arkadaşlarımız vardı. Bir kadının özel durumları oluyor mesela, o durumlarda uzun sürebiliyor işleri. 3-11 çalıştığımız zaman bir saat mesaiye kalıyorduk servisler uymadığı için. 6’dan 12’ye kadar ağzımızdan bir lokma girmiyordu. Biz dedik ki “Bize en azından 15 dakika mola verin, çay molası, içimiz ısınsın.” Aşağısı o kadar soğuk ki, klimaların altında çalışıyorsun, dolaptan gelen ürünleri ellediğin için ellerin buz kesiyor. “Kendi kafanıza göre kurallar koymaya çalışmayın,” diye uyarılar aldık.

Direnişin ilk gününden bugüne hayatınızda ne değişiklikler oldu? Hatırlıyorum, bir abla bana demişti “Kocam istemiyor ama ben yine de geleceğim.”

Gülhan: Trakya’nın insanı böyle bir şey görmemiş bu Çatalca civarında. Her şeye boyun eğmişler. Bu içeridekiler bizim de boyun eğeceğimizi sandılar. Şoka uğradılar zaten, iki günde bunlar nasıl sendikalaştı, nasıl çıktı dışarı diye… Eşime gelince, “Ne işin var, haksa boşver kalsın orada. Onlara haram olsun senin hakkın,” dedi. “Gitme, çoluğuna çocuğuna bak bundan sonra,” dedi. Ama bu mücadele hepimizin mücadelesi. Biz bu fabrikaya çok emek veren insanlarız. Ama “Bu bana bu kadar emek verdi. Yeri geldi usta yoktu makineyi sen çalıştırdın,” demediler. Benim makine en hızlısı. Beni verdi oraya “Yapacaksın,” dedi. “Ben bilmiyorum, neyi yapacağım ben, bilgisayarlı makine sonuçta,” dedim, “Öğreneceksin” dedi bana, bu kadar. Hani bir ay eğitim verirsin, makineyi verirsin eline işçinin. Öyle bir şey yok yani. Bıçaklı makine, sen dikkat etmezsen yandın.

İş güvenliği tehdidi bu aslında…

Sevilay: Ben bir gece anahtarla bıçağı sökerken yanlışlıkla anahtar kaçtı, bıçak paslıymış, alnımı yardım. İçeri girdim ve bana dendi ki “Hastaneye gittiğin zaman iş kazası demeyeceksin. ‘Kendim yaptım, evde düştüm merdivenden, alnımı patlattım’ diyeceksin,” dediler.

Şerife: Bence bastırılmak daha kötü bir şey. Şu anda özgürlüğümüze kavuştuk. Haklıyız ve onu savunuyoruz ya, o daha bir huzur veriyor insanlara. Çünkü sadece kendimizi değil, bütün işçi kesimini savunmuş oluyoruz biz burada. Yaptığımız mücadele haklı bir mücadele. Bu fabrika kazanırsa yarın bir gün öbür fabrika da çıkmaya kalkacak cesaretlenip. Bütün erkekler diyor ki “Biz kadınlardan bu kadar cesaret beklemiyorduk, bizden daha cesaretliymiş kadınlar.” Polonez’i biz Polonez yaptık. 17 bin lirayı ben her yerde kazanırım. Ama mesele sendikalı olarak girebilmek arkadaşlarımızla birlikte.

Siz ilk sendikalı olanlardan mısınız?

Şerife: Biz hepimiz aynı gecede olduk. Hiç bilmiyorduk böyle bir şey, başımıza gelmedi. Grevdir, odur budur. Sendika… Burada tanıdık, burada öğrendik.

Gülhan: Televizyona bakınca diyorduk ki “Niye çıkıyor bu insanlar sokağa?” Ama işin içine girince öyle değilmiş. Ben en çok ne beklerdim biliyor musunuz? Başka işçilerin gruplar halinde buraya gelmelerini, “Ben de bir işçiyim. Size desteğe geldim. Arkanızdayım,” demelerini.

Şerife: Bakıyorum etrafta hiç patron yok. Hepsi işçi kesimi, her tarafta. Biz içindeyiz şu anda, biz biliyoruz. İnşallah herkes de anlar. Yarın birken bin oluruz. Önemli olan o, birken bin olmak.

Gülhan: İşçiler susturuldukça patronlar sürekli para kazanacak bizim sırtımızdan.

Şerife: Biz düştükçe düşeceğiz, onlar yükseldikçe yükselecek yani.

Gülhan: Keşke böyle olmasaydı. Sendika bu kadar kötü bir şey mi? Bütün patronlar toplansın, gücü yetiyorsa kaldırsın bu anayasayı o zaman. İşçinin umudu olmasın. Anayasanın 51. maddesi diyor, sendikalı olabilir işçiler. Oraya bir tane de parantez açsınlar bence “İşten atılabilirsiniz,” diye…

Şerife: Bu işçinin hakkıdır diyorsun ve patron işçiyi işten çıkardığı zaman işçiyi savunamıyorsun. Böyle bir anayasa olmaz. Kaldıracaksın o zaman ya da koyduysan da patron işten çıkardığı zaman anayasanı uygulatacaksın.

Çok teşekkür ederiz. Siz bu mücadelenin başını çeken kadınlar olarak hem umut hem ilham veriyorsunuz. O yüzden buraya gelip sizi dinlemek, sizinle vakit geçirmek bizim için de çok kıymetli.

Demokratik bir anayasanın önkoşulu, Tek Adam rejiminin ilgası!

0

Türkiye’de mevcut rejim ve iktidar, Bonapartizme özgü biçimde, iç içe geçmiş durumda. Bu iç içeliğin temeli 1 Kasım 2015 seçim sürecinde atıldı. 15 Temmuz 2016 Askeri Darbe Girişimi’nin ardından mührü vuruldu. 16 Nisan 2017 referandumu ile resmiyete kavuşturuldu.

Bu 10 yıllık süreç; bir tarafında Gülencilerin bulunduğu rejim içi muharebe ve devlet aygıtında yarattığı yıkım ve travma, Erdoğan-AKP’nin parlamento çoğunluğunu kaybedişi, Kürt hareketinin siyasi temerküzü, Arap halk isyanlarının ürettiği bölgesel ekonomik-politik-sosyal değişimler ve aşılamayan 2008 dünya ekonomik krizinin tüm dünyada derinleştirdiği sistemsel ve ekonomik-sosyal yıkım dinamikleriyle şekillendi.

Dolayısıyla mevcut rejimi ve iktidarı oluşturan temel dinamik, ekonomik yükseliş ve politik şahlanış değil ideolojik çözülme ve sistemsel çöküş oldu. Tek Adam rejimi bu nedenle doğası gereği kurucu/kalıcı değil ihtiyati/tedrici bir ara rejim olarak şekillendi. İktidar blokunun sürekli kan kaybedişini, rejimin dikiş tutmamasını halen bu dinamikler belirlemekte.

Tek Adam rejimi ve siyasal taşıyıcısı AKP-MHP hiçbir demokratik açılımın tarafı, muhatabı, öznesi olamaz. Çünkü bizatihi kendisi varoluşunu ve devamlılığını antidemokratik yapıdan almakta. Herhangi bir demokratik açılım, özü gereği siyasal demokrasi alanını genişletmeli. Hak ve özgürlükleri artırmalı. Bütün bunlar merkezi yapının güçten feragat etmesi anlamına gelir.

Oysa rejim ve iktidar bloku gücü paylaşarak değil aksine merkezileştirerek ve tek elde toplayarak varlığını sürdürmekte. Rejimi ve iktidar blokunu oluşturan ekonomik-politik yapılar, ekonomik ve siyasi imtiyazlarını gücün bu aşırı merkezileşmesine ve tek elden kontrol ve dağıtımına borçlular.

Bugün Türkiye’de Kürt sorununun çözümü dahil tüm hak ve özgürlükleri teminat altına alacak, siyasal demokrasiyi işler hale getirecek, emekten ve ezilenlerden yana olan demokratik bir anayasanın önündeki en büyük engel Tek Adam rejimi ve onunla tek yumurta ikizi gibi iç içe geçmiş AKP-MHP iktidarıdır.

Bu çerçevede tüm kesimlerin hak ve özgürlüklerini teminat altına alacak demokratik bir anayasa, öncelikle Tek Adam rejiminin ilga edilmesini öngerektirir. Tek Adam rejiminin varlığı koşullarında demokratik bir anayasa pratik olarak mümkün olamaz. Mevcut antidemokratik koşullarda bir anayasa ancak Tek Adam rejiminin tahkim edilmesine hizmet edebilir. Bahçeli’nin DEM Parti sıralarına uzanan eli, bu tahkimat arayışının bir ifadesidir. Erdoğan’ın uzlaşma-normalleşme açılımı ve yeni anayasa söylemi, iktidarının ömrünü uzatma arayışından ibarettir.

Demokratik bir anayasa öncelikle tüm ezilen ve sömürülen kesimlerin siyasi ve toplumsal temsiline dayanmalıdır. Pratikte olan ne? Başta Kürt siyasal hareketinin temsilcileri olmak üzere binlerce politik tutsak cezaevlerinde tutuluyor. İşçi eylemleri dahil en ufak hak arayışları yargı ve güvenlik eliyle engelleniyor, cezalandırılıyor. İtiraz ve protestonun kendisi de haberi de kovuşturma nedeni oluyor. Düşman hukuku, ötekileştirme, tehdit; muhalif olan her kesime iktidar eliyle, diliyle yöneliyor. Cumhuriyet tarihinin en cezalandırıcı iktidarı iş başında! Bu iktidar demokratik bir çözümün tarafı olamaz. Bu rejim altında demokratik bir anayasa yapılamaz. Demokratik bir anayasanın önkoşulu, Tek Adam rejiminin ilgasıdır!

Barınma cenderesinde öğrenciler: Eve çıkanları neler bekliyor?

0

Ekonomik kriz her geçen gün daha da şiddetlenirken öğrenciler, hayat pahalılığı karşısında giderek daha fazla eziliyorlar. Bilhassa İstanbul’da barınabilmek bile bir öğrenci için lüks haline gelmiş vaziyette: Ya korkunç şartlar altında, ölüm tehlikesinin hep enselerinde olduğu yurtlarda kalacaklar ya da uçuk kiralar ödemeyi göze alıp güvensiz muhitlerin eski evlerinde yaşamaya çalışacaklar. Eylül ayında bu kararı verip İstanbul’da eve çıkan bir üniversite öğrencisinin Zırhlı Tren’e verdiği röportajı okurlarımıza sunuyoruz.

Öncelikle bu röportajı yapmayı kabul ettiğin için teşekkür ederiz. Yurttan çıkma kararını nasıl aldığından biraz bahsedebilir misin?

Teşekkür ederim. Yurttan çıkma kararını almam çok zor olmadı, çünkü benim yurt deneyimim liseye dayanmakta ve yurttan çıkana kadar beş yıllık bir yurt süreci söz konusu. Dolayısıyla İstanbul’da da yurda yerleştiğimde neyle karşılaşacağım konusunda oldukça belirgin bir fikrim vardı. İlk olarak şunu söylemek gerek ki; yurtlar günümüzde öğrencilerin uygun fiyatlarla barınma ihtiyaçlarını karşılamaları ile alakalı değil. Yurt sistemini biyopolitik kontrolün bir aygıtı ve sömürü sisteminin performansı olarak görmek gerek. İşleyiş yahut öğrenciler ile ilgisi olmayan keyfî uygulamalar mevcut. Böylelikle ortak yaşam bir tür karşılıklı yardımlaşma ortamı sağlamaktan ziyade baskının, ayrımcılığın, zorbalığın ve bencilliğin sürekli olarak yeniden üretildiği bir külfete dönüşüyor. Yurtların süper panoptik aygıtlarla donatılmış gözetim mekanizmaları da, iktidarın keyfî kurallarıyla belirli yaşam biçimlerini dayatıyor. Bunlar göz önünde bulundurulduğunda yurtlar insanlık haysiyetine uygun bir yaşam sağlamaya muktedir değil.

Ev arama sürecin nasıl geçti? Öğrenci olman zorluk çıkardı mı? Nihayet ev tuttuğunda ev sahibinin yaklaşımı ne oldu?

Ev arama süreci alışılageldiği üzere sancılı ve uzundu ancak öğrenci olmam zorluk çıkarmadı, zaten fiyat aralığımdaki evlerin ekserisi öğrencilere kiralanmak üzere planlanmıştı. Er ya da geç ev tuttuğumda ise ev sahibim benimle görüşmeye tenezzül bile etmedi, tüm işlemler emlakçı ile gerçekleştirildi. Bu aslında şaşılacak bir durum değil, Weber’i hatırlamak gerekirse bürokratik yetki devrinin bir yansıması. Böylece ev sahibi ile birebir iletişim kuramadım ve herhangi bir pazarlık vs. işlemi de gerçekleşmedi. Benzer şekilde gelecekte olası bir değişiklikte de emlakçı, kendisinin bir gücünün olmadığını ve söz konusu değişikliğin ev sahibi tarafından yapıldığını ifade ederek hakkımı aramama engel olabilir.

Kaldığın muhitten memnun musun? Okula uzaklık, güvenlik bakımından nasıl değerlendirirsin?

Kaldığım muhiti kapsamlı şekilde değerlendirebilecek tecrübeden henüz yoksunum. Ancak güvenlik açısından sürekli diken üstünde durmamı gerektirmeyecek bir muhit olduğunu sanıyorum. Okula uzaklığı ise İstanbul ortalamasına (günde 68 dakika) hemen hemen yakın, bir saatten kısa sürede okula gitmem mümkün.

Malum İstanbul’da eve çıkmak fazladan bir kira yükünü beraberinde getiriyor. Bu bağlamda işe başlamayı düşünüyor musun?

Dönem içinde burslarımın ne kadar zamlanacağı ve yeni burs bulup bulamayacağım konuları burada belirleyici olacak. Sonuçta ailemden alabileceğim kira yardımının makul bir üst sınırı var ve üstünü karşılayabilmek için çalışmaya başlamam gerekebilir. Şu anlık bunun için acele etmiyorum, öncesinde ders saatlerini ve okulun talep ettiği haftalık programı öğrenmek durumundayım. Dolayısıyla evet, yakın veya uzak bir tarihte işe başlamayı düşünüyorum.

Senin gibi pek çok öğrenci barınma sorunundan muzdarip. Bu sorunun çözümü nasıl sağlanabilir? Önerilerin nelerdir?

Barınma sorununun tam anlamıyla çözümü önemli ölçüde sistemsel değişikliği zorunlu kılıyor ve mevcut kapitalist sistem bunu çözmeye muktedir değil. Ancak bu sorun öylece üzerinden atlanabilecek basitlikte de değil. Bugün, İstanbul hızlı bir kentsel dönüşüm sürecinden geçiyor. Gelgelelim kentsel dönüşüm ne deprem tehlikesine bir önlem olmakla ne de şehir sakinlerine daha iyi barınma şartları sunmakla alakalı. Kentsel dönüşüme uğrayan muhitlere sıra sıra gökdelenler dizilmesinden de görülebileceği üzere gayrimenkul şirketlerine rant dağıtmak ve yeni burjuvazinin gözüne kestirdiği yerleşim alanlarının esas sahiplerini mülksüzleştirmek bu dönüşümün arkasındaki gerçek motivasyonlar. Dolayısıyla bunun farkında olmak ve mücadeleyi bu eksende örmek önemli.

Barınma sorunundan muzdarip bir diğer kesim de sizin de ifade ettiğiniz gibi öğrenciler. Öğrenciler olarak, çoğumuz devlet yurtlarına yerleşme şansı bulsak bile sorun burada bitmiyor. Yurtların, birkaç soru öncesinde ifade ettiğim yönlerine ek olarak ciddi bütçe sıkıntıları ve bununla doğan güvenlik problemleri mevcut. Artık yurtta intihar eden yahut ihmalden kaynaklı ölen öğrenci haberlerini duymak neredeyse olağan hale geldi. Bu noktada yurtları yürütmek ve bütçelerini belirlemek için öğrencilerden seçilen komisyonlar kurulmasını talep etmemiz lazım. Ayrıca öğrencilere barınma bursları verilmeli. Vakıf üniversitelerinin bir kısmı bunu yapabiliyor, devlet üniversiteleri için de barınma yardımı sağlamak amacıyla sübvansiyonların artırılmasını talep etmek aşırı değil. Askeri savunma hizmetleri gibi kalemlere aktarılan bütçeyle kıyaslandığında problemin kaynak noksanlığı değil dağıtımı ile alakalı olduğu ortaya çıkar. Dolayısıyla ben nihai olarak yurtların iyileştirilmesinden ziyade öğrencilerin eve çıkma olanaklarının mümkün kılınmasını daha önemli buluyorum.

Yüz bin işçi Ankara’da toplandı: “Zordayız, geçinemiyoruz!”

0

Türk-İş Konfederasyonu’nun “Zordayız, geçinemiyoruz” sloganıyla çağrısını yaptığı miting, 20 Ekim Pazar günü 100 bine yakın işçinin katılımıyla Ankara, Tandoğan Meydanı’nda gerçekleşti. Özellikle Türk-Metal, Harb-İş ve Yol-İş sendikalarına üye işçilerin kitlesel katıldığı miting, sloganlarla birlikte AKM metrosundan meydana doğru coşkulu bir yürüyüşle başladı. Sabahın erken saatlerinde alana akın eden işçiler “Vergide ve ücretlerde adalet”, “Özelleştirmelere hayır” ve “Taşeron işçilere kadro” taleplerini ön plana çıkardı.

Ayın sonunu zor getirdiklerini, maaşlarında sürekli kesinti olduğunu ve enflasyon karşısında ücretlerinin eridiğini ifade eden işçiler, seslerini duyurmak için bir araya geldiklerini ve hükümetin bu çağrıyı duymadığı takdirde bunun bedelini ödeyeceğini söylüyor. Türk-İş Konfederasyon Başkanı Ergün Atalay, kürsüden yaptığı konuşmasında hükümete uyarılarda bulunup işçilere “Emrinizdeyim” dese de tabandaki işçilerde bunun net bir karşılığının olduğunu söylemek zor. Atalay sahneye çıkmadan önce, lehine slogan atılmasına tepki gösteren, özellikle Türk Harb-İş Sendikası’na üye işçiler konfederasyon yöneticilerini yuhalayarak tepki gösterdi.

Türk-İş yönetimi tabandan gelen basınçla kitlesel bir miting yapmaya zorlanmış olsa da üye işçilerinin önüne taleplerini gerçekleştirebilecek bir eylem planı sunmaktan yoksun. Temmuz ayı başında üç konfederasyonun bir araya gelerek yayımladığı deklarasyon sokakta anlamlı bir birlikteliğe dönüşmüş değil. İşçiler vergide adalet istiyor ama konfederasyonlar bunun nasıl gerçekleşeceğine dair bir yol haritası ortaya koymuyor. Şimşek programı olarak bilinen Orta Vadeli Program’a tepki gösteren işçilere, alternatif bir programın nasıl gerçekleşeceğine dair bir talepler zinciri ve acil eylem programı konfederasyonlar tarafından sunulmuyor.

Acil taleplerin ve birleşik bir eylem programının oluşturulması adına işçilere eşlik eden İşçi Demokrasisi Partisi (İDP), “İnsan onuruna yaraşır bir yaşam için birleşik mücadeleyi örelim” yazılı pankartıyla alanda yerini aldı. “Maaşlara üç ayda bir enflasyon oranında zam”, “İşten çıkarmalar yasaklansın”, “İşsizlik fonu işçiler adına kullanılsın” ve “Mehmet Şimşek elini soframızdan çek” sloganlarıyla ortak eylem planı vurgusu yaptı. Devrimci İşçi Partisi (DİP) ve Emek Partisi (EMEP) de alanda işçilere desteğe gelen devrimci sosyalist partiler arasındaydı.

Son yıllarda gerçekleşen bu en kitlesel işçi mitingi ve bitene kadar neredeyse eksilmeden alanda bulunan işçiler, mücadelenin devam etmesi gerektiğini ortaya koyuyor. İnsan onuruna yaraşır bir ücret ve yaşam için önümüzdeki süreçte eylemliliklerini sürdürmek isteyen işçiler, talepleri gerçekleşene kadar hem hükümete hem de sendika yöneticilerine seslerini duyurmaya devam edecek.

Yenidoğan Çetesi olayında tüm sorumlular hesap vermeli! Sağlık hakkımız için seferber olalım!

0

Kamuoyu birkaç gündür ülke tarihinde eşine rastlanmadık bir sağlık katliamı ile sarsılıyor. Basına yansıdığı kadarıyla içerisinde doktorların ve sağlık çalışanlarının da yer aldığı bir çetenin, tıbben gerekli olmadığı halde yenidoğan bebekleri anlaşmalı oldukları özel hastanelerin bebek yoğun bakım bölümlerine yatırmak suretiyle SGK’yi ve hasta yakınlarını dolandırdıkları ve bu eylemleri neticesinde kazanç sağlarken çok sayıda bebeğin hayatını kaybetmesine yol açtıkları anlaşılıyor.

Karşı karşıya olduğumuz vahim tabloda bir çetenin yasadışı faaliyetinden çok daha fazlası vardır. Yaşananlar tüm boyutlarıyla; ekonomik arka planı ve siyasi sorumlularıyla beraber ele alınmalı, halk sağlığını hiçe sayan sermaye güçleri ve siyasi iktidar emekçilere hesap vermeye zorlanmalıdır.

Kamusal bir hizmet olarak ele alınması gereken sağlık alanı kapitalistlerin on yıllara yayılan neoliberal saldırısı kapsamında piyasaya açılmış, hastaneler özelleştirilmiş, sağlık hizmetleri metalaştırılmış ve sermayenin kâr hırsına terk edilen bu alan kamu denetiminden kasten muaf tutulmuştur. AKP-MHP rejiminin her bir kamu kurumunu tepeden tırnağa saran antidemokratik, şeffaflıktan uzak, hesap vermeye yabancı dokusu, yolsuzlukları ve vurgunları her gün daha fazla üreten bu haliyle sermayenin kuralsızlık talep eden ve kârdan başka bir şeyi önemsemeyen karakteri ile iç içe geçmiştir. Ve bugün ancak tepesini görebildiğimiz bu ürkütücü buzdağını meydana getirmiştir.

Öncelikle, söz konusu suç organizasyonunun yapılan ihbarlar üzerine ve ilk ihbarın yapılışından aylar sonra başlatılan soruşturma ile açığa çıkmış olması, halihazırda kamuyu zarara uğratan ve insan sağlığını hiçe sayan kaç benzer oluşumun daha faal olduğu sorusunu gündeme getirmektedir. Açıkça ortaya çıkmıştır ki sağlık alanında hiçbir denetim yoktur. Sağlık Bakanı derhal istifa etmeli ve yargılanmalıdır!

İsimleri kamuoyuna yansıyan ve söz konusu suç örgütü ile anlaşmalı olarak faaliyet yürüten tüm özel hastaneler derhal kamulaştırılmalı; halihazırdaki sahipleri, yöneticileri ve siyasi ilişkileri yargı önüne çıkarılmalıdır!

Sağlık gibi temel bir hak metalaştırılarak sermayenin insafına terk edildiği müddetçe benzer katliamların her an başka hastanelerin başka servislerinde karşımıza çıkması kaçınılmazdır. Emekçilerin sağlıklı yaşama hakkı, sermayenin ve Tek Adam rejiminin keyfiyetine terk edilemez!

Başta sağlık alanında yer alanlar olmak üzere tüm sendikaları, meslek odalarını, sosyalistleri ve tüm işçi emekçileri, sağlığımızı hedef alan kapitalizme ve Tek Adam rejimine karşı seferber olmaya, taleplerimizi yükseltmeye davet ediyoruz.

Sağlık hizmeti herkes için ücretsiz, nitelikli, erişilebilir olmalıdır!

Tüm özel sağlık kuruluşları kamulaştırılmalı; bünyelerindeki emekçilerin, meslek odalarının ve sendikaların kontrolünde faaliyet göstermeli ve kamunun denetimine açık olmalıdır!

Arjantin: Kitlesel gösterilerin ardından mücadele sürmeli

0

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in Arjantin seksiyonu olan Sosyalist Sol’un (İzquierda Socialista) yayın organı El Socialista’dan alınmıştır.

Kamu üniversitelerini savunmak için Buenos Aires şehir merkezinin sokaklarını ve ülkenin ana meydanlarını kitlesel olarak dolduran tarihi bir seferberlik daha gerçekleşti. Tierra del Fuego’dan Jujuy’a kadar bir milyondan fazla insan Javier Milei’nin kamusal eğitim karşıtı politikalarını ve Üniversite Finansman Yasasını veto etmesini protesto etti.

Bu hareket kamu üniversitelerini savunuyor ve enflasyon, düşük ücretler, artan yoksulluk ve yıkılan beklentilerle ilgili endişelerini dile getirerek Milei’ye, valilere ve IMF’ye karşı çıkıyor.

Ulusal İstatistik ve Nüfus Sayımı Enstitüsü (INDEC) yeni veriler yayımladı. Yoksulluk %52.9’a, yoksunluk %18.1’e yükselirken, 14 yaş altı çocukların %66’sı yoksulluğa sürükleniyor. Bu gerçek bir toplumsal felaket. Bu bağlamda, Milei ve kız kardeşi Karina’nın (yeni köpeğiyle birlikte) Hükümet Konağı’nda Susana Gimenez (ünlü TV sunucusu) ile birlikte, tam da bu rakamların kamuoyuna açıklandığı anda çekilen fotoğrafı oldukça uygunsuzdu. Bu fotoğrafa ek olaraksa bir diğer uygunsuzluk örneği başkanın emeklilere zam yapılma önerisini veto etmesini Olivos’ta mangal yaparak kutlamasıdır.

Bunların hepsinin bir bedeli var. Çok çeşitli kaynaklardan yapılan anketler Başkan’ın imajının hızla düştüğü ve kemer sıkma önlemlerine karşı öfkenin arttığı konusunda hemfikir. Milei’nin Kongre’de 2025 Bütçesini sunduğu Pazar günü ulusal yayın kuruluşunda izleyicilerin “sansürlenmesi” bunun işaretlerinden biriydi. Lezama Parkı’ndaki gösteriye katılım cansız ve zayıftı, sadece 3000 kişi vardı.

Milei ya öfkenin büyümesini kabul etmiyor ya da yalanlarının etkinliğine inanmayı sürdürüyor. Örneğin, 2 Ekim’deki yürüyüşün “siyasi olduğunu” ve öğrencilerin patron muhalefeti tarafından kukla gibi yönetilmelerine izin verdiklerini söylüyor. Bu, gazeteciliği ya da basmakalıp “kast”ı eleştiren grotesk, kadın düşmanı ve otoriter bir söylemle sonuç alabileceğini uman birinin yaptığı bir yanılsamasından ibaret. İşte bu yüzden binlerce kişi ona oy verdikleri için pişman olduklarını açıkça söylüyor.

Milei; Cristina Kirchner, Martín Lousteau, Sergio Massa, Horacio Rodríguez Larreta ve Elisa Carrio’nun ekonomik planını engellemek için bir “popülist sol cephe” oluşturmak istediklerini yazdı. Bu iddia oldukça komik.

Milei muhtemelen Kongre’de “87 kahramanın” (emeklilere karşı oy kullanan milletvekilleri) suç ortaklığıyla Üniversite Finansman Yasası’nın veto edilmesini tekrarlayabileceğine inanıyor. Ancak durumun böyle olup olmadığını göreceğiz. Ya da CGT sendika bürokratlarının kendisine sağladığı ateşkes, acımasız testere planını (kemer sıkma) sonuna kadar götürmek için sağlam bir “yönetilebilirlik” işbirliğinin yolunu açmaya devam edecek. Ancak tüm bunlara rağmen, 2 Ekim Çarşamba günü ülkenin dört bir yanında olağanüstü bir hareketlilik yaşandı. Bu yalın bir gerçek. “Özgürlük Aslanı’nı” (Milei) çok rahatsız eden anketler ve toplumsal huzursuzluk, ilk kez mevcut sorunların sorumlusu olarak onu işaret etmeye başlıyor.

Sokaklar, daha önce DNU (Cumhurbaşkanı tarafından çıkarılan kararname) ve Torba Yasaya karşı yapılan gösterileri anımsatan protestolarla yankılanıyor. Bizi ileriye götürecek yol budur. CGT’nin 9 Mayıs’taki başarılı ikinci genel grevin ardından hükümetle ateşkese girmesi hayal kırıklığı yaratmıştır. Pazartesi günü CGT’nin hükümetle yaptığı toplantı bu yönde atılmış bir adımdır. Öyle ki UTA (toplu taşıma sendikası) bürokratı Fernandez, 17 Ekim’de yapılacağı duyurulan ulaşım grevine “karşı olduğunu” söyledi.

İşçilerin farklı bir şeye ihtiyacı var. Çarşamba günleri harekete geçmeye devam eden emekliler; ücretler için ve özelleştirmeye karşı çetin bir mücadele veren Aerolíneas (Arjantin havayolu) işçileri; güçlü grevleriyle 500.000 peso ikramiye kazanan Garrahan Hastanesi çalışanları; La Rioja gibi bazı illerde ayağa kalkan öğretmenler ve muazzam üniversite seferberliğiyle taçlandırılan diğer mücadeleler bunu gösteriyor.

Bu mücadeleleri desteklemek ve koordine etmek zaferin anahtarıdır. İlk olarak, Milei’nin vetosuna karşı Kongre’nin Üniversite Finansman tasarısını onaylamasını sağlamak için kalıcı bir seferberlik sürdürmek gerekiyor. CTA’larla birlikte, CGT’nin Milei’nin kemer sıkma önlemlerini durdurmak için yeni bir genel grev ve ulusal mücadele planı çağrısı yapmasını talep ediyoruz. Sosyalist Sol için bu görev, dış borcun ödenmemesi ile başlayan işçilerin ve halkın başka bir ekonomik planının dayatılması mücadelesi ile el ele gitmektedir. Herkesi, Milei’ye ve bugüne kadar bizi yönetenlere karşı, işçiler ve gençler için tek siyasi alternatif olan İşçilerin ve Solun Cephesi-Birlik’i (FIT-U) güçlendirmeye çağırıyoruz.

İzmir’de kadın cinayetlerini protesto eylemi

0

İzmir’de kadın sivil toplum kuruluşları, kadın ve çocuk cinayetlerini protesto etti. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, Kadın Meclisleri ve Genç Feministler Federasyonu öncülüğünde Konak ilçesinde bulunan Alsancak İskelesi önünde toplanan kadınlar, burada yaptıkları basın açıklamasının ardından Türkan Saylan Kültür Merkezi önüne yürüdü.

Toplunan grup adına basın açıklamasında bulunan Genç Feministler Federasyonu üyesi İdil Başoğlu, yasaların uygulanması çağrısında bulunarak “Yine her zamanki gibi çok öfkeliyiz. Çünkü son günlerde bir çok kadın cinayeti işlendi. Bizler tüm öldürülen kadınlar, çocuklar, hayvanlar için buradayız. Görüyoruz ki bizden rahatsız olanlar da var. Rahatsız olmaya devam edebilirler. Çünkü biz sokakları da kampüsleri de terk etmeyeceğiz. Aksine bu sokaklar dolup taşmaya tüm kadınlar için ses olmaya devam edecek. Rojin’e ne olduğunu da açığa çıkartacağız. Yetkililer ilgilenmezsek toplum unutur diye düşünmesinler. Ne olduğunu açıklamak zorundasınız. Yasaları uygulayacaksınız” dedi.

Başoğlu, açıklamalarına şu şekilde devam etti;

“Sosyal medyadan da psikolojik şiddete, zorbalığa ve tehdide maruz kalan kadınlar var. Hiçbir kadın korkmasın, asla yalnız değilsiniz. Bizler hesap sormak için buradayız. Tüm kadınlara sesleniyorum; gelin hep birlikte yürüyelim. Narin’in, Rojin’in, Eylem’in, İlkbal’in, Ayşenur’un hesabını sormak için. Tacize, şiddete maruz kalan kadınların, lgbti+’ların, öldürülen hayvanların hesabını sormak için yürüyelim. Bu erkek egemen sistemi, kutsal aile yapılarını onların başlarına yıkalım. Bizler kadın cinayetleri son bulana kadar mücadele edeceğiz. Eve hapsedilmiş, şiddet görmüş, tacize uğramış öldürülmüş tüm kadınların öfkesini sokağa taşımaya devam edeceğiz. Özgür yaşamı, örgütlü mücadelemizle kuracağız.”

Türkan Saylan Kültür Merkezi önüne yürüyen kitle aynı saatte ve yerde yapılan Fernas maden işçileriyle dayanışma eylemi ile bir araya gelerek birleşti.

İzmir’de Fernas maden işçileriyle dayanışma eylemi

0

İzmir’de Fernas maden işçileri için “Karınlar aç, ayaklar çıplak, Somalı madenciler kazanacak!” denilerek eylem yapıldı.

Fernas maden işçilerinin direnişi sürüyor. Talepleri ve sendikal hakları için 52 gündür direnen ve açlık grevinde olan işçilere 15 Ekim günü polis saldırısı gerçekleşmiş ve işçiler gözaltına alınmıştı. İşçilerin çağrısı ile birçok kentte madencilerle dayanışma ve destek eylemleri gerçekleşti. 

İzmir’de 16 Ekim Çarşamba günü saat 19.00’da Alsancak Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde toplanan kitle, madencilerle dayanışmayı yükseltti, saldırıları protesto ederek işçilerin taleplerinin karşılanmasını istedi. 

“Karınlar aç, ayaklar çıplak. Somalı madenciler kazanacak” yazılı Bağımsız Maden-İş imzalı pankartın açılmasıyla başlayan eylemde Fernas maden işçilerinin 52 gündür süren direnişleri aktarıldı. AKP Milletvekili Fernas Madeni sahibinin anayasaya aykırı adımları, buna karşı gerçekleştirilen mücadeleye gösterilen baskı ve saldırılar, işçilerin günlerdir muhattap bulamaması, bunun üzerine başlanan açlık grevi ifade edildi. “Maden işçileri yemiyor, hareket etmiyor ve konuşmuyorlar, madencinin haklı mücadelesinin sesi olmak artık bizlerin görevi” denilen konuşmanın ardından basın metni okundu ve oturma eylemine geçildi. 

“Maden işçileri yalnız değildir”, “Direne direne kazanacağız”, “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek”, “Vur vur inlesin patronlar dinlesin”, “Kahrolsun ücretli kölelik düzeni” gibi sloganların atıldığı eylem oturma eyleminin ardından sonlandırıldı. 

Yaklaşık bir saat süren eyleme aralarında İşçi Demokrasisi Partisi üyelerinin de bulunduğu çok sayıda kurum katılarak destek verdi.

Kamusal emeklilik yok ediliyor

0

2023 yılının Eylül ayında yayımlanmış bir yazımda şunu söylemiştim: “Kıdem tazminatını kaldırıp tüm emeklilik ve sigorta sisteminin özelleşmesini programına almış, kamunun tüm kaynaklarını sermayenin kullanımına açmaya hazır bir ekonomi yönetimi var. Amaçlarına ulaşmak için son derece örgütlü ve bilinçli hareket ediyorlar. İşçi sınıfı da sendikalarıyla aynı örgütlülük ve seferberlikle birleşik bir mücadele vermeli.”

Bu yazı bir yılı doldurdu. Sendikaların “kırmızı çizgimiz” dediği kıdem tazminatı henüz kaldırılmış değil. Fakat OVP’nin hedefleri arasında kıdem tazminatını kaldırmak var. Getirilmeye çalışılan tamamlayıcı emeklilik sistemini ve değiştirilmeye çalışılan iş yasasını bu kapsamda atılan adımlar olarak düşünelim. Hepsi yapbozun bir parçası.

Özel emeklilik tehlikesi

Hepimizin bildiği zorunlu sosyal sigortacılık, ulusal gelirin yurttaşlar arasında yeniden dağıtımının devlet eliyle iyileştirilmesi yükümlülüğü anlamına gelir. Bunların yanında sosyal sigorta sistemi, yoksulluğu azaltma fonksiyonunun dışında sağlık sigortası, tasarruf gibi fonksiyonları da barındırır. Yani çalışan bir işçi hem ilerideki emeklilik yaşantısı için prim öder hem de kamusal sağlık hizmetlerinden yararlanmak için prim öder. Ayrıca kamusal sosyal sigortacılık bütün sosyal riskleri kapsar, kâr amacı gütmez ve devletin garantisi altındadır.

1980’lerden itibaren Dünya Bankası (DB) ve IMF’nin dayattığı politikalarla sosyal sigortacılığın iyi işlemediği ve verimsiz olduğu sözde raporlarla yayımlanmaya başlandı. Özellikle nüfusun yaşlanması bir kılıf olarak kullanıldı. DB, kamusal sigorta sisteminin tüm fonksiyonlarının dağıtılarak ayrı fonlarda (emeklilik, sigorta, tasarruf) biriktirilmesi gerektiğini ve bu fonların özel kurumlar eliyle işletilmesini savundu ve bizzat ülkelerde bu dönüşümü denetledi. Böylece özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında elde edilmiş kamusal ve zorunlu sigorta ve emeklilik sistemleri tek tek sermayenin ve piyasanın tasarrufuna geçti. Türkiye de DB’nin öngördüğü şekilde sosyal sigorta sistemini 90’lı yılların ortasından itibaren düzenlemeye girişti.

Tüm özel emeklilik sistemleri aynı zamanda özel sigorta ve özel tasarruf için ayrı ayrı primler ödemeyi gerektirir. Bu sistemlerin topluma faydadan çok zararı vardır. Çünkü toplumsal risklere karşı birlikte savaşmaz. Tüm doğabilecek riskleri özelleştirerek sadece parası olanın erişebileceği hizmetleri hayatımıza sokar. Sağlık alanındaki hizmetler en fazla prim ödeyen için daha iyi hale getirilir. Kişiye özel hizmet ve emekliliği gündeme getirir: örneğin bireysel emeklilik. Bu durum, primler ortak havuzlarda toplansa bile kişiye özel hizmete yol açar. Toplumsal fayda güdülmez. Bu fonlar finansal sermayenin kullanımına sunulur. Bir nevi, toplumsal emek özelleştirilir.

Neyi savunmalıyız?

Türkiye’de kamusal emekliliğin ilgası uzun bir süreç almakta ve kademe kademe işleme konuluyor. İlk olarak DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümeti döneminde (1999) çıkarılan 4447 sayılı kanun ile prime esas kazançların taban ve tavan düzeyleri yükseltildi. Emeklilik yaşı kademeli bir şekilde yükseltildi. Emekli aylığı bağlama oranları düşürüldü ve emekliliğe hak kazanma koşulları zorlaştırıldı.

Ardından AKP ve Kemal Derviş eliyle yeni yasalar çıkarıldı. Sigortacılık Kanunu ile özel fonlar hukuki nitelik kazandı. BES ve özel sigortacılık ile ilgili uluslararası şirketler Türkiye’ye konuşlandı. 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası (SSGSS) Yasası ile “daha fazla prim, daha az aylık” anlayışı yerleştirildi.

Bugün yaşananlar ise bu ilga sürecinin DB’nin ve IMF’nin, yani uluslararası finans kapitalin isteği doğrultusunda yapılan son düzenlemeleridir. Artık kamusal emeklilik anlamsızlaştırılmıştır. İşçileri küçücük maaşlar içinde yıllarca yüksek prim ödeme ile devlet destekli özel fonlara bireyselleştirilmiş emeklilik sistemlerine geçme ikileminde bırakıyorlar. Tamamlayıcı emeklilik sistemiyle getirilmek istenen düzenlemeler, kamusal emekliliğin mezarına çakılan son çiviler olarak görülebilir.

Kamusal emeklilik ve sigortanın devletin sırtında bir yük olmadığını, tam tersine özel fonlara teşvik etmek için devletin bu fonlara hazineden milyarlarca lira verdiğini bir önceki yazımda vurgulamıştım. Kaynak var fakat sadece sermayeye akıyor.

Oysaki olması gereken, tüm toplumsal korunma ve güvence fonksiyonların tek çatı altında birleştirilip tüm toplumun tüm risklere karşı kâr amacı gütmeden devlet eliyle korunmasıdır. Toplumsal alın teriyle biriken paralar tek bir fon altında toplanarak tüm toplum güvence altına alınabilir. Toplumsal sorunların çözümü bireysel riskleri de minimuma indirecektir.

Maalesef milyonlarca emekli, harçlık seviyesine getirilen maaşlarıyla, ancak beyaz eşya alabilecekleri düzeye gelen emeklilik tazminatlarıyla ve mezara kadar çalışma yükümlülüğüyle büyük bir toplumsal yenilgi almıştır. Bugün her çalışan, yarının emeklisi olarak bu sorunla kesinlikle yüzleşecektir. Emeklilere ve emeklilik sistemine yapılan bu saldırı sadece emeklileri ilgilendirmez. Çalınan, tüm bir toplumun geleceğidir. Geleceğimiz güvence altına alınmalı, ipotek altına değil! Birleşik mücadele olmadan bu tehlike gün geçtikçe büyüyecektir.

Emek Platformu hem gerekli hem de mümkün

0

Türkiye tarihinde emeğe yapılan en büyük saldırılardan birini yaşıyoruz. Emeğin toplumsal servetten aldığı pay her geçen gün daha da azalıyor. Türkiye’de asgari ücret dolaylarında maaş alan işçilerin sayısı emekçilerin çoğunluğunu oluşturmakta. Ortalama ücret alan herhangi bir emekçinin ev ve araba almak, sağlıklı yaşamak ve iyi kötü bir emeklilik hayali kurmak gibi bir olanağı yok.

Hükümetin vergi sistemi patronlara af sağlarken, emekçinin üç kuruşundan alınan vergi artırılıyor. Emeklilik yaşı yükselip emekli maaşları açlık sınırının altında kalıyor. Hükümet, emekliliği tasfiye etme çabasını kıdem tazminatına göz dikerek taçlandırıyor. Daha öncesinde kıdem tazminatı tavanı asgari ücretin 7,5 katı ile sınırlandırılmışken bugün bu oran asgari ücretin iki katı dolaylarında. Kıdem tazminatının kuşa çevrilmesi de yetmiyor, Mehmet Şimşek “kıdemi” tamamen kaldırmak istiyor.

İşler tüm Türkiye için kötüye mi gidiyor? Akıl almaz ama hayır. Türkiye’nin küçücük bir azınlığı servetine servet katmaya devam ediyor… Hükümet, biz yoksullukla boğuşurken birileri zenginleşsin diye işçi sınıfının örgütlenme hakkını da fiilen elinden almaya çalışıyor. Anayasayla garanti altına alınmış bir sendikalaşma ve toplu sözleşme hakkı var mı, var, ama işveren kâğıt üzerindeki bu hakkı sendikaya açtığı yetkiye itiraz davası ile yasal yollarla gasp etme olanağına sahip. Bu davaların sonuçlanması yıllarca sürerken, patronlar bu süreyi sendikalı işçileri yıldırmak için değerlendiriyor.

Henüz hayat pahalılığından, iş cinayetlerinden, kazalardan, meslek hastalıklarından, intiharlardan bahsetmedik bile… Tüm bunlara bakıldığında Türkiye bir emek cehennemine benziyor, ancak bu zorluklara rağmen Türkiye’de emekçiler ekmek için verdikleri mücadelede geri adım atmıyorlar. Yalnızca yaz aylarında gerçekleşen direniş sayısı dahi mevsim normallerinin bir hayli üzerinde seyrederken, gazetemiz Nisan’ın bu sayısında, halihazırda sürmekte olan pek çok işyerindeki haberleri görüyorsunuz. Bunların dışında Türkiye’nin dört bir yanı sendikalaşmak için çaba sarf etmeye devam eden, örgütlülüğünü artıran emekçilerle dolu.

Tüm baskılara rağmen emek mücadelesi zengin bir dönemden geçiyor

Zorluklara karşılık olarak Türkiye’yi bir mücadele cennetine de benzetebiliriz. Kadın mücadelesi geri adım atmıyor, meslek örgütleri yapılan tüm saldırılara rağmen hâlâ devşirilemedi. Ege’de, Karadeniz’de halk ağacını, toprağını inşaattan ve madenciden korumak için mücadelesini sürdürüyor. Talancılar ülkenin hiçbir karış toprağını eski huzurları ile yağmalayamıyor. Milyonlar sokak hayvanlarını katletmeyi öngören yasaya karşı çıkıyor ve elbette ki Kürt halkı temel demokratik haklarından vazgeçmiyor.

Peki bunca zengin mücadele havuzumuza rağmen nasıl oluyor da bu büyük yıkıma şahit oluyoruz? Cevap basit. Hükümet, mücadelelerimizin parçalı kalmasını sağlayarak bize sıra ile güç kaybettirebiliyor. Öyleyse aklın yolu bir: Yapılması gereken, mücadeleleri birleştirmek. Üstelik Türkiye’de sınıflar mücadelesi böylesi birleşik bir mücadelenin deneyimine de sahip.

1999-2008 yılları arasında aktif olan Emek Platformu bir yandan Türkiye’de derinleşen ekonomik krize karşı taleplerini ifade edip bir dizi eylem düzenlerken bir yandan da “mezarda emeklilik” olarak tarif edilen saldırıya karşı seferber olarak, aktif olduğu dönemde bu saldırının hayata geçmesini de engellemişti. Emek platformunun kurucuları şunlardı: Türk-İş, Hak-İş, DİSK, KESK, Türkiye Kamu-Sen, Memur-Sen, TİEC, TİED, Tüm Bağ-Kur Emeklileri Derneği, TMMOB, TDB, TEB, TTB, TVHB, TÜRMOB.

Türkiye’de bir avuç burjuvanın kârı adına çok yönlü bir saldırı altındayız. Buna karşılık emek merkezli bir biçimde mücadelemizi birleştirmemiz, saldırıların kalıcı olarak durdurulması adına en gerçekçi umudumuz. Ve görüldüğü gibi böylesi bir birlik yalnızca olası değil, aynı zamanda bir zorunluluk da. Yani şu anda başta sayıca en büyük konfederasyon Türk-İş olmak üzere tüm konfederasyonların başlıca sorumluluğu emeğin alım gücünün düşmesinin engellenmesi, vergi adaletinin sağlanması ve örgütlenmenin önündeki engellerin kaldırılması için bir mücadele programı ve eylem planının etrafında, Emek Platformu’nda olduğu gibi yeniden bir araya gelinmesini sağlamaktır.

Kimi dostlarımız Emek Platformu’nun zayıf bir koalisyon hükümetine karşı, rejim içi kriz ortamında ve konfederasyon bürokrasilerinin siyasi partiler tarafından tam olarak kontrol edilmediği bir dönemin olağanüstü koşullarında gerçekleştiğini söyleyerek bugün kurulamayacağı itirazında bulunabilirler. Farklılıklar elbette ki var, ancak şunu hatırlayalım, konfederasyonlar o dönem ciddi bir üye kaybı içerisinde girmiş ve emeğe yönelen büyük saldırılar karşısında (mezarda emeklilik yasası, özelleştirme dalgaları) kendilerini savunmak için de böylesi bir adım atmak zorunda kalmışlardı. Bugün ise Hak-İş’in tamamen hükümet kontrolünde olduğu, Türk-İş’in en fazla hükümet ricacısı olabildiği, DİSK’in ise bir konfederasyon olarak hareket edebilme yeteneğini kaybettiği söylenebilir. Ancak Türk-İş’in Bursa’daki 1 Mayıs mitinginde tabanın canlılığı, Hak-İş konfederasyonuna üye pek çok sendikada gerçekleşen direnişler ve en önemlisi üç konfederasyonun göstermelik de olsa ortak bir açıklama yapmak zorunda kalmaları, konfederasyonların da bu basıncı üzerlerinde hissettiklerini gösteriyor. Üstelik AKP’nin eriyişine karşılık konfederasyonların da bu bağlamda kendilerine yeni manevra alanlarını tartıştığını da pekâlâ söyleyebiliriz. Şu aşamada ortak bir açıklama yapmanın ötesine gitmemek, ortak bir eyleme geçmemek için var gücü ile çabalayan konfederasyonlar her şeye rağmen tabanlarının basıncı sonucunda enselerinde birleşik mücadelenin ve seferberliğin baskısını hissediyorlar.

Biz elbette ki kaderimizi konfederasyon yöneticilerinin eğilimlerine teslim etmeyeceğiz. Bu yüzden bir program ve eylem planı çerçevesinde Emek Platformu’nun yeniden bir araya gelmesi için bulunduğumuz alanlarda, işçi direnişlerinde, üye olduğumuz sendikalarda fikirlerimizi söylemeye, basınç uygulamaya devam edeceğiz.

90’lı yıllar emeğe yapılan çok yönlü saldırılara sahne olurken Emek Platformu da tüm eksikliklerine rağmen emeğin pek çok hakkının savunusunda büyük öneme sahip oldu. Bugün de benzer şekilde krizin faturası emekçilere kesiliyor ve fatura ağırlaşıyor; emeklilik ve kıdeme yönelik geniş kapsamlı saldırı paketleri üzerinde çalışılıyor ve emekçiler hükümetten uzaklaşıyor. İşte bu koşullar altında, geçmişin de deneyimiyle, eskisinden daha güçlü bir Emek Platformu’nun inşası emekçilerin lehine bir gelecek için ortak bir mücadele aracı olma ihtimalini taşıyor.

As Plastik işçisi: “Yanımızda olmaya ve dayanışmaya davet ediyoruz”

0

Petrol-İş Sendikası’nda örgütlenen As Plastik fabrikası işçileri, sefalet zammı dayatmasına ve patronun sendika düşmanı tutumuna karşı 19 Eylül’den beri grevde. Grevin 22. gününde gerçekleşen basın açıklaması öncesinde grevci bir işçinin gazetemize aktardıklarını aşağıda okurlarımızla paylaşıyoruz.

Öncelikle bu yayını sağlayan arkadaşlara, gazeteci arkadaşlara teşekkür ediyorum. Biz As Plastik işçileri olarak 2022’den bu yana burada bir sendikalaşma örgütledik.

2022’den bu yana sendikalaştığımız için biz birçok dayatmaya maruz kaldık. Şubat 2023’te 28 arkadaşımız hırsızlıktan, yani Kod-46’dan işten çıkarıldı. Biz bunlar için grev yaptık. O zaman anlaşma sağlandı.

Mahkeme (yetki itirazı konusunda) sonucu beklenene kadar işveren tarafından da işçiler tarafından da olumsuz herhangi bir şey olmayacağına dair geçici bir sözleşme imzalandı. 2024 Mart ayında mahkeme kararı bizim sendikayı haklı buldu ve bizler toplu sözleşme masasına oturabilme olanağı sağladık.

Anlaşma sağlanamazsa grev!

Biz sendikalı olarak işverenle beş oturum yaptık. Birçok boyutta anlaştık. Belli bir noktaya kadar süreci yürüttükten sonra işveren dedi ki “Bundan sonrası beni ilgilendirmez. Ben size veriyorum yeterince haklarınızı…” Ama hiçbir sendikal hakkı sunmadı bize. İki üç madde sunuyor, geri kalanlara “Bunlar beni ilgilendirmez” diyor. Sonrasında grev kâğıdımız geldi, greve çıkacağımızı belirttik. Anlaşma sağlanamazsa grev, dedik! Tabii ondan önce arabulucuda da anlaşma sağlanamadı.

23 Ağustos’ta grev kâğıdını astık. Grev kâğıdını astıktan sonra patron üçü işçi temsilcisi olmak üzere 10 arkadaşımızı Kod-46’yla veya Kod-49’la işten çıkardı. Buna istinaden biz hukuksal olarak herhangi bir yanlış olmadan grev sürecimizi bekledik. Bu süreçte arkadaşlarımız burada çadırda, direnişlerini sağladı. 19 Eylül’de grev tarihimiz geldi ve biz greve çıktık.

Bundan sonra işveren bazı hukuksuzluklara başvurdu. Örneğin, bunlardan bir tanesi, içeride 10 tane yabancı uyruklu, çalışma belgeleri olup olmadığı belli olmayan insanları çalıştırması. Bazı arkadaşları arayarak, onlara rüşvet teklif ederek bunları içeri almaya çalıştı. Birkaçını aldı, başarılı oldu gibi göründü. Bunun suç olduğunu biliyordu ya da bilmiyordu ama bununla ilgili olarak sendika avukatı mahkemeye başvurdu. Mahkeme heyeti buraya geldi.

Heyet içerisindeki gözlemciler içerisinde ben de bulunmaktaydım. Kapıdan içeri girdiğimizde 10 tane özel güvenlik elemanı hâkimin üzerine saldırdılar, hâkimin yanındaki heyetle arbede oldu. Bu arada jandarmamız geldi ama biraz müdahalesi geç oldu… Sonra içeriye girdik. İşveren, hâkime hanıma “Avukatımla görüşmeden sen içeri giremezsin,” gibi tavırlı bir harekette bulundu. Hâkime hanım da onlara “Gözaltına aldırırım sizi,” diyerek uyarıda bulundu. Bundan sonra bunlar geri adım attı, korktular mı bilmiyorum, bir şey diyemediler ve içeri girdik.

Bütün makinelerde usulsüz çalışma tespit ettik. Yani şu anda grevde olan arkadaşların çalıştığı makinelerde başka insanları çalıştırmaları suç. Hâkime hanım bunu tespit etti. İçeride çalışan yabancı çalışanlar da tespit edilerek belgeleri alındı. Bu durumda içeride heyetle birlikte gezerken ortamı germek için, heyetin gözlemlemesini durdurmak için ufak tefek sürtüşme yaşatmaya çalıştılar. Sağ olsun güvenlik güçlerimiz yanımızdaydı. Teşekkür ediyorum onlara da.

Biz hep birlikte, birliğimizi beraberliğimizi bozmadan ilerlemeye devam edeceğiz.

Bu arada hâkime hanım keşfini yaptıktan sonra, bütün usulsüzlükleri tespit ettikten sonra, burada parantez açayım, patron fason işi yaptırıyor dışarıda. Bu da grevde yasak olan bir durum. Fason işi yaptırıp buradaki, grevdeki arkadaşların direncini kırmaya çalışıyor. Biz yine de hep birlikte, ne yaparsa yapsın birliğimizi beraberliğimizi bozmadan bu şekilde ilerlemeye devam edeceğiz. Bunların da tespiti yapıldı. Dün itibarıyla da mahkeme kararı çıktı. Usulsüzlük tespit edildiği için, şu anda tam olarak karar yeni çıktığı için, önümüzdeki haftaya sarkmış olabilir. Çalışan makinelerin tamamen durdurulması ve mühürlenmesi kararı çıktı. Bununla ilgili dün sonuç çıktı, bugün de bu karara tepki olarak mı nedir, fabrikada hiç kimse çalışmamaktadır. Öğleden itibaren içeridekiler evlerine gönderildi, diğer göçmenler de dahil olmak üzere.

Bu süreçte bu şekilde devam ediyoruz. Buradan tek bir çağrım var: Bütün sendika örgütlerini, sivil toplum kuruluşlarını, sayın milletvekillerini, parti başkanlarımızı, ilçe başkanlarını dayanışmaya çağırıyoruz. Hepsini burada yanımızda az da olsa hissediyoruz ama daha çok yanımızda olmaya ve dayanışmaya davet ediyoruz. Kendilerine, bize destek veren herkese teşekkür ediyoruz ve saygılarımızı sunuyoruz.

Patronlara değil eğitime bütçe

0

Kendi yandaş yorumcularının bile kabul edip eleştirdiği üzere AKP iktidarının en başarısız olduğu alan eğitim alanı oldu. Bu alandaki başarısızlıklarını örtmek için sürekli sistem değişikliklerine giden AKP iktidarı kamusal eğitimi adeta bir yapboza çevirdi. “Eğitimde Türkiye Yüzyılı” gibi iddialı söylemlerle yeni eğitim öğretim yılını açan AKP iktidarı, her yıl olduğu gibi bu eğitim öğretim yılının da büyük sorunlarla başlamasına neden oldu.

Eğitim emekçilerinin alım güçlerinin her geçen gün düştüğü; yapay kariyer uygulamaları ile mesleki itibarlarının yerle bir olduğu; ücretli, sözleşmeli gibi güvencesiz çalışma biçimlerinin arttığı bu eğitim öğretim yılında, okullarda yaşanan temizlik sorunu da oldukça önemli bir gündem haline geldi. Her yıl İŞKUR üzerinden düşük ücretle yapılan temizlik alımı bu yıl iptal edildi. Bunun yerine haftanın üç günü ücret verilecek bir çalışma modeline geçilmek istendi. Açıkça belirtilmese de işe alınacak temizlik personelinin diğer günlerdeki ücretlerinin okul idarelerince ödenmesi istendi. Ticarethane olmayan ve geliri bulunmayan devlet okullarının bu ücreti vermesi de imkânsız olduğu için bu işe kimse başvurmadı. Temizlik personelinin olmadığı ve binlerce öğrencinin öğrenim gördüğü okullardaki hijyen sorunu da kısa sürede ülkede gündem oldu.

Bu yıl ortaya çıkan bir diğer önemli sorun da ekonomik krizle beraber pek çok öğrencinin beslenme sorunu yaşaması. Kantinlerde satılan yiyeceklerin fiyatlarının yüksek olması öğrencilerin beslenme sorununu ortaya çıkardı. Pek çok öğrenci düzenli beslenememekte, okulda aç aç eğitim görmekte.

Tüm bunların temelinde, eğitime ayrılan kaynağın yetersiz olması ve bütçenin başarısız bir şekilde kullanılması var. Resmi rakamlara göre 2024 yılında eğitime ayrılan bütçe, genel bütçenin yüzde 14,6’sını oluşturmakta. Milli Eğitim Bakanı bu oranı açıklarken “bütçedeki en büyük pay” diye övünüyor. Ancak bu payın nasıl ve nerelere harcandığı noktasında bir açıklama yapılmamakta.

Bütçe harcamalarına bakıldığında bu payın büyük bir kısmının personel maaşlarına ve bina giderlerine gittiği görülüyor. Bütçedeki bir diğer önemli gider ise özel okullara yapılan yardımlar. Milli Eğitim Bakanlığı, kamunun kaynaklarını açıkça patronlara, özel okul sahiplerine aktarmakta. Okullara kadrolu temizlik personeli almayan bakanlık, okulların temizliği ile ilgili sorunu da İŞKUR’a yüklemekte. Öğrencilerin beslenmesi ile ilgili ise bütçede bir kuruş bile pay yok.

AKP’nin başta ifade ettiğimiz gibi eğitimde başarısızlığının temelinde işte bu kaynak kullanımı var. AKP iktidarı kamusal eğitimi düzeltmeye çalışmamakta, bilakis bilinçli olarak kamuya ait eğitim kurumlarını çökertmeye çalışmaktadır. Eğitime ayrılan bütçeyi bina yapmaya, özel okullara peşkeş çekmeye kullanan AKP iktidarının esas amacı kamusal eğitimi yok etmektir. Bu iddianın sağlaması son 20 yıl içinde özel okulların genel eğitim sistemi içindeki oranlarının sürekli artmasında görülebilir. TEKEL sürecinde gördüğümüz gibi kamu kurumlarının önce içinin boşaltılıp, çalışanlarının itibarsızlaştırılıp özelleştirilmesinin bir örneği uzun süredir eğitim alanında yaşanmakta. Bu nedenle kamusal eğitime sahip çıkmak, temel bir insan hakkı olan eğitim hakkını savunmak, bugün oldukça önemli mücadele alanlarından biridir.

Göçmen Mülteci Dayanışma Ağı: “İstisnai vatandaşlık iptallerini durdurun”

0

Göçmen Mülteci Dayanışma Ağı, 13 Ekim Pazar günü İHD İstanbul Şubesi’nde “İstisnai Vatandaşlık İptallerini Durdurun” başlıklı bir basın toplantısı gerçekleştirdi.

Açıklamada, Suriye göçünün 13. yılında girerken, bu süreçte vatandaşlık başvurusu kabul edilmiş olan Suriyelilerin vatandaşlık belgelerinin askıya alındığından ve vatandaşlıkları bir anda iptal edilen mültecilerin ikamet, çalışma, eğitim, seyahat ve aile birliği gibi temel haklardan yoksun bırakıldığından bahsedildi. Hükümetin geçici koruma ve vatandaşlık iptallerine dair bilgileri kamuoyu ile paylaşmaya ve hukuka aykırı uygulamalara son vermeye çağrıldığı açıklamanın tamamını aktarıyoruz:

İSTİSNAİ VATANDAŞLIK İPTALLERİNİ DURDURUN!

Türkiye’de Geçici Koruma kapsamındaki Suriyeliler, son dönemde gerek “seyreltme” operasyonları gerekse geri gönderme merkezlerindeki yıldırma politikasıyla süratle ve kitlesel olarak sınır dışı edilmektedir. Bu uygulamalarla, temel insan haklarının yanı sıra göç ve iltica hukuku yerle bir edilmektedir. Suriye göçünün 13’ncü yılında girerken, bu süreçte vatandaşlık başvurusu kabul edilmiş olan Suriyelilerin vatandaşlık belgeleri de askıya alınmaktadır. Resmi olarak açıklanmadığı için tam sayı bilinmemekle birlikte, çeşitli kaynaklardan yapılan bildirimlere göre yaklaşık 4 bin kişinin vatandaşlığı askıya alınmış yahut iptal edilmiştir.

Bilindiği üzere, Suriye savaşı ve Suriye göçünün ardından Türkiye’ye sığınmış bulunan Suriyeliler, aslında “sığınma hakkı ellerinden alınmış mülteciler”dir. Türkiye’nin 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesi (Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Birleşmiş Milletler Sözleşmesi)’ ne koyduğu coğrafi çekince nedeniyle Suriyeliler Türkiye’de “mülteci statüsü” elde edemedikleri gibi, kendilerine Geçici Koruma Statüsü tanındığı için, istisnai durumlar dışında uluslar arası koruma/Türkiye dışında bir ülkeye sığınma hakları da ellerinden alınmıştır. Hal böyle olunca, “geçici koruma” uygulaması kalıcı hale gelmiş, Suriyeliler 12 yıldır “geçicilik” sürecine sıkıştırılmışlardır. Milyonlarca insanı etkileyen bu durum insani ve vicdani olmadığı gibi, sığınma hakkını düzenleyen Uluslararası insan hakları sözleşmelerine de açıkça aykırıdır. Bu nedenle Suriye ve diğer ülkelerden Türkiye’ye sığınan ve uzun süre Türkiye’de yaşamak zorunda kalan insanların temel haklarının korunması için, Türkiye ya sözleşmeye koyduğu coğrafi çekinceyi kaldırarak mülteci statüsü vermeli ya da vatandaşlık statüsü sağlamalıdır. 

1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Durumuna İlişkin Sözleşmenin 34. Maddesinde “vatandaşlık hakkı” şu şekilde ifade edilmektedir: “Taraf devletler, mültecileri özümlemeyi ve vatandaşlığa almayı her türlü imkân dâhilinde kolaylaştıracaklardır. Vatandaşlığa alma işlemlerini çabuklaştırmaya ve bu işlemlerin masraf ve resimlerini her türlü imkân dâhilinde azaltmaya özen ve çaba göstereceklerdir.”

Aynı sözleşmede ayrıca; sığınmacı ya da mülteciyi vatandaşlığa hazırlama gerekleri sıralanmaktadır. Dil ve meslek edindirme, barınma ve eğitim bunlardan bazılarıdır. Türkiye’deki az sayıda Suriyeliye tanınan istisnai vatandaşlık sürecinde bu gerekler göz ardı edilmekle kalmamış, vatandaşlık verilenlere sağlanması gereken güvencelerden de yoksun bırakılmışlardır. Bu durum, hukuki dayanağı olmayan kararlarla vatandaşlığın askıya alınması veya iptaline imkan yaratmış, vatandaşlığı askıya alınan ya da iptal edilen mültecileri her türlü hukuki statüden yoksun, korunmasız bir duruma düşürmüştür. Vatandaşlıkları iptal edilerek bir anda korumasız bırakılan mülteciler ikamet, çalışma, eğitim, seyahat ve aile birliği gibi temel haklarından yoksun kalmıştır. 

2019 yılı sonunda yaptığı bir açıklamada Cumhurbaşkanı Erdoğan; “110 bin Suriyeliye vatandaşlık verdik. Diğerleri için de vatandaşlık sürecini daha da artırma konumundayız. Niye? Çünkü bu insanlar ülkemde kaçak köçek yaşamasın. Her hangi bir kurumda, kuruluşta rahatlıkla işini bulsun, çalışsın…” diyerek, vatandaşlık verilmesinin önemine işaret ederken, bugün, tanınmış olan istisnai vatandaşlıkları keyfi gerekçelerle iptal yoluna gidilmektedir.

Soruna demografik siyaset penceresinden bakan iktidar, işine geldiğinde savaş politikalarını ve göçü teşvik etmekte işine gelmediğinde sınır dışı etme politikalarına hız vermektedir. Haksızlığa itiraz eden, mağduriyetini dile getiren, hükümetlerin ya da devletlerin göç politikasını eleştiren, temel haklara erişim için mücadele eden sivil örgütlerle işbirliği yapan, etkinliklere katılan herhangi bir mülteci sınır dışı etme uygulamasıyla baş başa kalmakta, varsa geçici koruma statüsü ve vatandaşlığı hiçbir açıklama yapılmadan iptal edilmektedir. 

Hükümeti, geçici koruma ve vatandaşlık iptallerine dair bilgileri kamuoyu ile paylaşmaya ve bu hukuka aykırı uygulamalara derhal son vermeye çağırıyoruz.

GÖÇMEN MÜLTECİLERLE DAYANIŞMA AĞI 

Gözdağı değil eylem programı! Basınç alma değil ortak ve kitlesel miting!

0

Türkiye’nin “İnsan onuruna yaraşır bir yaşam talep ediyoruz” diyerek ortak bir deklarasyon yayımlayan üç büyük sendikal konfederasyonu, metnin yayımlanmasının üzerinden üç aya yakın bir zaman geçmiş olmasına rağmen halen mücadele alanlarında ortaklaşabilmiş değil. Ve görünen o ki böylesi bir birliktelik için sendikal önderliklerin bir çabası da söz konusu değil.

Gazetemizin geçtiğimiz sayılarında bu konu üzerinde etraflıca durmuştuk. Tekrara düşmemeye özen göstererek, böylesi bir ekonomik kriz ortamında bu konuyu gündemde tutmaya devam etmeye de gayret edeceğiz.

Krizin işçi sınıfı üzerinde yaratmış olduğu tahribat öylesine ciddi boyutlarda ki, tabandaki basınç üç konfederasyonun önderliklerini ortak bir metin yayımlamaya mecbur bıraktı. Ancak yine bu önderlikler, şu ana kadar bu basıncı birleşik ve kitlesel bir mücadeleye dönüştürmemek adına direnç gösteriyorlar.

Keza ayrı ayrı düzenlemekte oldukları bölgesel mitingler, bunların yer ve saat seçimleri, kendi tabanlarını dahi tam anlamıyla seferber etmek istemediklerini ayan beyan gösteriyor. Yine konfederasyonlar, içlerinden birinin çağrıcısı olduğu bölgesel mitinglere diğerlerinin de temsili düzeyde katılacaklarını duyurmuş olsalar da bugüne kadar bundan da imtina ettiler.

Sendikal bürokrasi, tabandaki bu haklı basıncı, iktidara kısmi bir gözdağı verme seviyesinde sınırlama gayretinde. O nedenle de insan onuruna yaraşır bir yaşam temenni eden önderlikler, bu yaşama erişmek adına mücadele etmekte olan örgütlü işçi sınıfının önüne acil taleplerden oluşan ve alanlarda da ortaklaşmayı mümkün kılacak bir eylem programı koymuyor.

Ancak sınıfın mücadeleci unsurlarına düşen en temel görevlerden bir tanesi; talep, eylem programı ve birleşik mücadele başlıkları üzerinden önderlikler üstündeki baskıyı artırmak ve önderlikleri tutum almaya zorlayacak yolları bulmak olmayı sürdürüyor.

Bunu mümkün kılmanın yollarından bir tanesi ve belki de şu an için en canlı örneği, sürmekte olan grev ve direnişlerin birbirlerinden yalıtık devam etmesini aşmak yönünde çaba sarf etmek.

Bu bağlamda Polonez, As Plastik, MKB Rondo, Mersen ve Tarkett işçilerinin haklı talepleri için birlikte Ankara’ya yürüyeceklerini açıklamaları, uzunca bir süredir söyleyegeldiğimiz mücadelelerin birleştirilmesi açısından oldukça kritik bir ihtiyaca cevap veriyor.

Bu direniş ve grevlerin talepleri haliyle birbirine çok benzer: güvenceli, sendikalı bir şekilde çalışmak ve insan onuruna yaraşır bir ücrete ve çalışma koşullarına sahip olabilmek. İktidarın ve patronların örgütlü bir şekilde baskı ve saldırılarına maruz kalan bu direniş ve grevlerin, mücadele alanında da birleşme iradeleri hem kazanımla sonuçlanıp işçi sınıfının önüne pozitif bir örnek bırakmaları hem de konfederasyon ve sendika ayrımı yapmaksızın, tersine bunu da aşabilecek şekilde, sınıfın birliği vurgusunun yaratılabilmesi bakımından hayati önemde.

Örgütlü saldırı karşısında örgütlü bir mücadele hattının inşa edilebilmesi ve bunun örgütlü işçi sınıfı içerisinde yaratması olası pozitif etki ise konfederasyonların önderlikleri üzerindeki baskıyı artırmanın, onları tutum almaya, kitlesel ve birleşik mücadeleye itmenin sağlanabilmesi için en acil ve güvenilir yol olarak karşımızda duruyor.

Sınıf devrimcilerinin önündeki en temel sorumluluk ise sınıfın mücadeleci unsurlarıyla birlikte bu hattın açığa çıkarılabilmesi sağlamak; acil taleplerin ve birleşik bir eylem programının oluşturulması adına bu mücadelelere eşlik etmek ve bu önermeleri sürekli tartıştırmak.

“AVM’de ilk grev”: Sarar’da işçilerin mücadelesi sürüyor

0

Sarar Büyük Mağazacılık Ticaret A.Ş ile Hak-İş konfederasyonuna bağlı Öz Büro İş Sendikası arasında toplu iş sözleşmesinde anlaşma sağlanamaması üzerine başlatılan grev devam ediyor. Grevin 42. gününde İşçi Demokrasisi Partisi üyeleri Ankara’da Ankamol AVM’de grevci işçilere ziyarette bulundu. Aşağıda, sendikanın Türkiye temsilcisiyle yapılan görüşmeyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Merhabalar, Hak-İş’e bağlı Öz-Büro İş Sendikasında örgütlüsünüz ve Sarar’da grevdesiniz. Toplu sözleşme görüşmesi kaç aydan beri sürüyor ve nerede tıkandı?

2. Dönem toplu iş sözleşmemiz bu bizim, henüz imzalanamadı. 9 ay boyunca hiçbir zaman masada uzlaşma şirket tarafından maalesef sağlanamadı, hiç olumlu bakmadılar bize. Bugün bu haklı direnişimizde 42. günümüzdeyiz. Tıkanan konular, 3 tane temel hakkımız: yemek, yol, maaş gibi en temel haklarımız. Malum ekonomik şartlar Türkiye’de her geçen gün zorlaşırken bizim aldığımız sadece kuru asgari ücret. Bu artan enflasyon altında maalesef eziliyoruz. Artık yaşamamız gerçekten çok zor hale geldi.

Greve çıkma kararlarımızdan beri de işverenin prim politikası. Bizim bu hazır giyim sektörü primle ayakta kalır, primle hayatta kalırız çalışanlar olarak. Örneğin ben kasiyer olarak başladım Sarar’da. Fakat kasa yükü çok hafifmiş gibi görev tanımıma satışı da eklediler ve kota belirlediler. Kasada müşteri memnuniyeti, muhasebesel işlemler, internet satışları üzerine bir de satış yaparak prim kazanmaya çalışırken ayrıca strese girmeye başlamıştım. Maalesef çalışmamın karşılığını alamıyordum, kotayı aşabilmek için zamanım olmuyordu. Onca stresin karşılığı asgari ücret oluyordu maalesef ve şunu da belirteyim, yaklaşık yedi sekiz ay öncesine kadar kasa tazminatı 60 bin TL idi.

Kısacası bize öyle ulaşılamayacak kotalar veriyorlar ki prim alamamamız için. Biz de dolayısıyla sadece 17 bin liralık bir asgari ücrete talim oluyoruz. Bunların iyileştirilmesi için de anayasal hakkımız olan grev hakkımızı kullanmak durumunda kaldık en son.

Siz dışarda, grev çadırında iken ya da sandalyede otururken, Sarar içeride satışa devam ediyor. İçerideki personel sizin buradaki grevinize destek olmuyor mı ya da sendikanızın üyesi değiller mi?

Maalesef. Şöyle ki, ilk sendikalı olduğumuz zamanlarda 500 kişilik çalışma arkadaşlarımızın 500’ü de sendikalıydı fakat günden güne şirket maalesef sendikalı çalışan olmasını istemediği için arkadaşlarımızı mobbinglerle, baskılarla sendikadan çıkarttılar. En son grev kararı aldığımızda arkamızda bir sürü arkadaşımız varken, hepsini çıkarttılar, istifaya zorladılar, sendikadan istifaya zorladılar. Şu an satışta olan arkadaşlarımızı,  artık grev kırıcı arkadaşlarımız olarak nitelendiriyoruz. Müdürlerin, özellikle bölge müdürü ve insan kaynaklarında sorumlu olan şahısların şiddetli baskılarıyla, hatta ellerinden telefonları alınıp e-devlet şifrelerine zorla girdirmeleri ve orada sendikadan zorla çıkarılmalarına çokça şahit olmuşluğumuz da var.

Peki dışarıya nasıl seslenmek istersiniz? Buradaki greve demokratik kitle örgütleri, sendikalar sizinle nasıl bir dayanışma içerisinde olmasını talep edersiniz?

Bugün 42. günümüz. Yerel basın olsun, vs. olsun onlar geldiler tabii ki. Çok teşekkür ediyoruz hepsine. Partilerden de olsun dayanışma adı altında çok destek veren oldu ama biz sesimizin en yükseğe duyulmasını istiyoruz artık. Bir an önce sesimizin, STK’lar olsun ya da büyük partiler olsun, büyük TV kanalları olsun bizi orada göstersinler, sesimizi duyursunlar. Çünkü biz AVM’deyiz, AVM’de grev de Türkiye’de ilk defa yapılıyor. İşte AVM’ler özel mülk alanı sayıldığı için burada da azıcık bir sesimiz yükselince hemen güvenlikler devreye giriyorlar; “Sesinizi kısın, sesinizi kısın…” Sen de emekçi kardeşimsin benim, sen benim sesimi kıstırırsan ben sesimi nasıl duyuracağım?

Grev hangi adreslerde sürüyor?

Şu an için Ankamol AVM’de, Sarar mağazalarında ben ve arkdaşlarımız grevdeyiz ama bunun dışında Ankara’da Panor AVM’de var, Armada AVM’mizde var. Şehir dışında İstanbul’da Akasya AVM’de var, Çanakkale AVM’de var. Buralarda da yine grevlerimiz devam ediyor. Birden tek seferde tüm mağazalarda değil de kademe kademe bizim şirketimizi düşündüğümüz, sevdiğimizden ötürü birden bire yapmadık. Kademe kademe mağazalarda açalım dedik. Çünkü bu durum ister istemez satışları, müşterileri kaybettiren bir durum. Bu müşteriler bize grev sonuçlandığında yine lazım olacak. Çünkü onlar sayesinde biz prim kazanıyoruz, onları kaybetmek yine istemeyiz. Şirketimizi biz çok seviyorduk zaten, Sarar adı altında çalışmaktan son derece mutlu ve onurluyduk yani ama bizi üzdü maalesef.

Biz de Gazete Nisan ve İşçi Demokrasisi Partisi olarak grevinizde başarılar diliyor ve sizi takip edeceğimizi söylemek istiyoruz. Yalnız olmayacağınızı da buradan söyleyerek teşekkür ederiz.

Çok teşekkür ederiz. Bekleriz, her zaman desteklerinizi bekleriz. Ve unutmuş olduğum bir konu da var. Ben şirketimi seviyorum dedim, iftira ile ben şirketimden bu arada grev esnasında çıkartıldım.

25/2’den mi?

Evet, maalesef çıkartıldım. Ben Sarar’da sendikanın Türkiye temsilcisiyim. İşte şirkete sadakatim olduğu halde, ben şirketimi kötülemişim. Aksine ben her defasında, toplantılara katıldığımda, hep söylüyordum; “Sarar adı altında çalışmaktan ben onurluyum, gururluyum” diye hep söylüyordum. Fakat beni sadakatsizlikle yargılayıp grev esnasında işten çıkardılar

Ne yazık ki ülkemizde iş yasaları ve uygulamalar işçiler ve emekçilerden değil işverenlerden yana. Ama bu yasaları biz örgütlenerek, mücadele ederek dize getireceğiz. Şimdiden başarılar diler, teşekkür ederiz.

Teşekkür ederim, çok sağ olun ilginiz için.

Belediye işçileri, TİS ve ortak mücadele

0

Kadıköy, Ataşehir ve Kartal Belediyeleri ile DİSK Genel-İş Anadolu Yakası şubeleri arasında Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmeleri sürüyor. Sendika, Kadıköy Belediyesi’nde işverenle yaklaşık 48 idari madde üzerinde anlaştı. Ancak işçilerin ücret artışı talepleri dirençle karşılaşıyor. Belediye patronlarını temsil eden SODEMSEN (Sosyal Demokrat Kamu İşverenleri Sendikası), işçilere yüzde 19’luk sefalet zammı teklif ediyor. Kadıköy Belediyesi ile yapılan bir önceki TİS ile haftalık çalışma süresinin 45 saatten 40 saate düşürülmesi kabul edilmişti. Ancak bu kararın uygulanmadığı birimler mevcut. İşçiler bu kararın da her yerde uygulanmasını talep ediyor. Ayrıca hâlâ masada olan başka maddeler de var. Bunlar karşısında Kadıköy Belediyesi işçilerinin 60 günlük grev süreci 23 Eylül itibarıyla başladı. Anadolu Yakası 1 No’lu şube başkanı Nazan Gevher Çam Ay, açıklamasında Kadıköy Belediyesi işçilerinin sorunları ve çalışma koşulları hakkında hiçbir fikri olmayan SODEMSEN’in masadan kalkması ve Kadıköy Belediyesi yönetiminin masaya oturması çağrısında bulundu.

Şubat 2021’de TİS görüşmelerinin tıkanması ve ücretlerle ilgili maddelerde anlaşmaya varılamaması üzerine 2 bin 300 taşeron Kadıköy Belediyesi işçisi greve çıkmıştı. Grev kararı üzerine o dönemki Kadıköy Belediye Başkanı Şerdil Dara Odabaşı’nın açıklamaları belediye işçisini Kadıköy halkıyla karşı karşıya getirmiş, kamuoyunda Kadıköy Belediyesi işçileri için “şımarık” algısı yaratılmış ve belediye işçilerinin koşulları ve talepleri görünmez kılınmıştı. (Süreci hatırlamak isteyenler, Kadıköy Belediyesi işçisi DİSK’li kadınların “İşçi kadınlar olarak sözümüze güvenebilirsiniz” diye biten açıklamasına bakabilir.)

Şimdi bir duralım ve bu anlaşmazlığın, belediyelerindeki ilan panolarını yoksulluğun, gelir adaletsizliğinin, hayat pahalılığının “var bir çaresi” diye süsleyen CHP’li Kadıköy Belediyesi’nde gerçekleştiğini hatırlayalım. Yoksa yaşadığımız derin ekonomik kriz ve yoksulluğun tek müsebbibi Saray rejimi değil mi? Belediyeler, devasa bütçelerinin bir kısmını emekçilerin hak ettiği insanca yaşam taleplerini karşılamaya ayıramıyor mu?

SODEMSEN’in doğrudan CHP ile bağlantılı bir işveren sendikası olduğunu hesaba katarsak CHP’nin emeğe reva gördüğü politikaların ne olduğunu yeniden görebiliriz. Kadıköy Belediyesi’nde şu anda memurlar ve taşeronlar için eşdeğer işe eşit ücret prensibinin hayata geçmediği bir gerçek. Ayrıca yerel seçimlerden önce sözü verilen ek protokol de halen yapılmadı. Bunlar, mevcut adaletsizliğin en önemli örnekleri arasında.

Ekonomik kriz, artan enflasyon ve hayat pahalılığı altında ezilen belediye işçilerinin koşulları, Türkiye’deki emek rejiminin bir yansıması. Hangi partinin yönettiği fark etmeksizin belediyelerde benzer taleplerle emekçilerin harekete geçtiğini görüyoruz. Öyle ki Hak-İş’e bağlı Hizmet-İş bile bugün yalnızca CHP’li değil AKP’li belediyelerde de benzer sorunlarla grev kararı ilan etmiş durumda.

Sonuç olarak, hangi burjuva partisi olursa olsun belediyeler aynı patron zihniyeti ile yönetiliyor. Hatta buna ses çıkaran işçileri, kendi partilerini kötü duruma düşürmekle itham ettiklerini gördük, görüyoruz. Mademki belediyeleri yönetenler aynı yöntemlere başvuruyorlar, o halde belediye işçilerinin haklarının garantisi de ortak mücadeleyle sağlanabilir.

Grevdeki As Plastik işçilerinden basın açıklaması

0

As Plastik işçileri grevlerinin 22. gününü geride bırakırken tüm emek dostlarına çağrı yaptılar. Petrol-İş İstanbul 1 no’lu şubenin girişimiyle yapılan basın açıklamasına, Polonez işçileri, İşçi Demokrasisi Partisi, Türkiye İşçi Partisi ve Emek Partisi’nin yanında işçi aileleri ve çocukları, birçok dernek ve emek örgütü katıldı.

22 gün önce bugün işverenin toplu sözleşme masasından kalkması nedeniyle ilan edilen grev, Petrol-İş sendikası üyesi işçilerin kararlılığıyla devam ediyor. Sendikalaştıkları için işten atılan işçilerin direnişiyle başlayan süreç bugün patronun grev kırıcı uygulamalarıyla devam ediyor. Geçtiğimiz günlerde fabrikada bir denetleme gerçekleşti, hakimler tarafından hukuksuzluklar tespit edildi ve ihtiyati tedbir kararı alındı. İşçiler önümüzdeki süreçte bu kararların uygulanması ve anayasal haklarının yerine getirilmesini istiyor.

Birliklerini koruyarak zafer kazanacaklarından emin olduğunu söyleyen Petrol-İş sendikası, 2022 yılından beri bu mücadelenin verildiğini ve daha da büyüyerek devam edeceğini ifade etti. Mücadelelerine destek veren herkesin grevdeki payını vurgulayan açıklamanın tam halini okurlarımızla paylaşıyoruz:

Değerli Siyasi Parti Temsilcileri,

Değerli Basın-Yayın Mensupları,

Sevgili Üyelerimiz ve Değerli Emek Dostları,

Hepiniz grev alanımıza bir kez daha hoş geldiniz.

22 gün önce bu alanda hep birlikte grevimizi kamuoyuna ilan etmiştik. O günden bugüne As Plastik Grevimiz aynı kararlılıkla devam ediyor. Üyelerimizin ve siz emek dostlarının dayanışmasıyla daha da güçleniyor.

19 Eylül tarihinde dile getirmiştik bir kez daha söyleyelim; biz mücadele etmekten asla geri durmayacağız, üyelerimizin güçlü duruşu ve kararlılığı ile grevimizi daha da büyüteceğiz.

Değerli Dostlar,

As Plastik emekçileri sadece ve sadece sendikalı bir işyerinde ve toplu sözleşme şemsiyesi altında çalışmak istedi. Bu bizlerin en temel Anayasal hakkı ve 2022 yılından bugüne bunun mücadelesini veriyoruz.

Ancak işveren As Plastik’i bugünlere getirmiş, yıllarını bu işyerine vermiş çalışanını yok sayarak toplu pazarlık masasından kalktı, grevimizi kırmak için sayısız girişimde bulundu, bulunmaya devam ediyor. Ama hepsini biliyoruz, gerekli yasal takibi yapıyoruz. Bu işin peşini bırakmayacağımızı bir kez daha ifade ediyoruz.

Arkadaşlar,

Bugün sizlerle As Plastik grevini daha da büyüteceğimizin mesajını vermek için bir araya geldik. Çünkü birliğimizi koruyarak zafer kazanacağımızı biliyoruz. Bu sebeple As Plastik grevimiz sadece grev alanında değil kamuoyunun gündeminde daha fazla yer alması için yapacağımız etkinlik ve eylemlerle de büyüteceğiz.

Petrol-İş Sendikası kuruluşundan bugüne hiçbir zaman mücadele etmekten imtina etmedi. Üyelerinin haklarını korumak ve geliştirmek, örgütsüzlükten kurtulmak, çalışma barışını sağlamak için mücadele etmeyi kendisine ilke edindi.

Bununla birlikte müzakereyi de her zaman başarıyla sürdürerek, üyelerinin haklarını toplu sözleşme aracılığıyla geliştirmeyi başardı.

İşverene buradan bir kez daha sesleniyoruz. Bizler sadece ve sadece işimize ve geleceğimize sahip çıkmak istiyoruz. Taleplerimiz açık ve net;

  1. İşten atılan üyelerimiz işlerine geri dönecek
  2. Toplu pazarlık masası yeniden kurulacak
  3. Haklarımız verilecek ve fabrika yeniden çalışmaya başlayacak.

Son Olarak;

22 gündür bizleri yalnız bırakmayan, mücadelemize ortak olan herkesin bu grevde payı büyük.

Petrol-İş’in bu grevin zaferle sonuçlandırmak, üyelerinin yasal ve Anayasal haklarına sahip çıkmak için yasal ve demokratik bütün yolları kullanacağından kimsenin kuşkusu olmasın.

Petrol-İş Sendikası olarak hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyor, “Yaşasın örgütlü mücadele, yaşasın dayanışma!” diyoruz.

Kadın cinayetleri münferit değil politiktir!

0

Geçtiğimiz günlerde bir kadın cinayetine, hatta vahşetine tanıklık ettik. Öyle ki kadın cinayetlerinden bahsederken artık cinayet ve vahşet ayrımını yapma gereği duyduğumuz bir noktadayız. Bu günlerde en önemli sorunlarımız bulunduğumuz bu noktaya yıllar içerisinde nasıl geldiğimiz, hangi ihmaller, umursamazlıklar ve cezasızlık neticesinde kadınların bu korku toplumu içerisinde var olmaya mecbur bırakıldığı olmalıdır. Keza bu konuya cinayet ve diğer bütün suçlar çerçevesinde de bakabiliriz çünkü sistemdeki tüm açıklar her geçen gün bizi daha güvensiz bir toplumda yaşamaya, yaşamaya çalışmaya itiyor.

En son yaşanan Ayşenur Halil ve İkbal Uzuner cinayetlerinde katilin psikiyatride 5 kez hastane kaydı bulunmasına, hatta intihar girişimine rağmen gözetim altında olmaması bariz bir ihmaldir. Diğer kadın cinayetlerinde de gördüğümüz gibi, onlarca suç duyurusuna ya da onlarca suç kaydına rağmen, erkek şiddetini önleyecek ve kadını koruyacak uygulamalar hayata geçirilmediği için katiller adım adım cinayet işlemekten çekinmiyorlar.

Bunlar bir yana son yaşanan vahşetten sonra toplumu derinden sarsan bu konu hakkında siyasi partilerin hiçbirinden yeteri kadar hassasiyet görülemedi. Birincil görevi bizlerin güven dolu bir ortamda yaşamamız için gerekenleri temin etmek olan; bunun için yaptırımlar, planlamalar yapması gereken merciler halkın tepkisinden sonra 5 kez üst üste suç işleyen kişilerin cezai işleme tabi tutulacağı kararına anca varabildiler. Mevcut sorunlar açık bir şekilde günbegün kendisini gösterirken, bu durum olaylar yaşandıkça ve halkın nabzına göre şerbet vererek halledilecek meseleler değildir.

Yine her kadın cinayetinde gündeme gelen suçta caydırıcılık konusuna da değinmek istiyorum. Evet, kesinlikle katil ya da katil zanlılarına uygulanacak yaptırım caydırıcılık konusunda önemli bir adımdır ancak Ayşenur Halil, İkbal Uzuner cinayetlerine baktığımızda katil hem madde bağımlısı hem de psikolojik hatta psikopatolojik problemleri olan bir profil. Bu durum ihmaller noktasında sadece suçta uygulanan yaptırımın geçersizliği dışında daha kapsamlı problemlere de işaret etmekte. En önce ihmallere çözüm bulabilecek siyasi makamların kadın hakları, feminizm konusunda gaflarına değil en etkin şekilde harekete geçmelerine ihtiyacımız bulunmaktadır. Bu çerçevede İstanbul Sözleşmesi’nin tekrar imzalanması ve etkin uygulanması doğrultusunda mücadeleler de çok önemlidir çünkü İstanbul Sözleşmesi, toplumsal cinsiyete dayalı şiddete maruz kalan herkes için kritik bir meseledir.

İşte tam da bunların birleştiği noktada kadın cinayetleri münferit değil politiktir çünkü tüm bu kanunların, sözleşmelerin uygulanabilirliği konusunda mücadele gösterecek taraf muhalefetken, bu gerekliliğin farkında olarak mücadeleye gerek kalmadan uygulaması gereken tarafsa devlettir. Ayşenur Halil ve İkbal Uzuner isimleri diğer kadın cinayetlerinde olduğu gibi aklımıza kazınan isimler olmaktan öteye geçmelidir. Her türlü ihmal bir sonraki suçu doğurur, her türlü umursamazlık bir sonraki kadın cinayetinin önünü açar.

İstanbul Üniversitesi’nden bir kadın öğrenci

Gebze’de hayvan katliamı: Hayvanlara yönelik şiddete derhal son verin!

0

Ağustos ayında Hayvanları Koruma Kanunu’nda AKP ve MHP eliyle yapılan değişikliklerin aslında kamuoyunda adlandırıldığı gibi bir katliam yasası olma niteliği taşıdığı bugün bir kez daha tescillenmiştir. Gebze Belediyesi bünyesindeki Sokak Hayvanları Bakım Merkezi’nde, içinde yavruların da bulunduğu çok sayıda kedi ve köpeğin zehirli enjeksiyon ile topluca katledildiği ve sosyal medyada yayılan video görüntüleri ve fotoğraflar ile şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkmıştır.

Katliam yasası çıktığı günden bu yana Niğde’de, Altındağ’da, Kalamış’ta benzerlerine şahit olduğumuz sokak hayvanlarına dönük toplu katliamlar zincirine yeni bir halka daha eklenmiştir.

Yasa değişikliği sürecinde hayvan hakları savunucularının hem alanlarda hem Meclis’te sürdürdüğü ısrarlı muhalefete rağmen yasanın katliam yapmak gibi bir hedefinin olmadığını iddia eden AKP-MHP rejiminin yalanları yine sokak hayvanlarının canına mal olmuştur.

Kısırlaştırılarak ve aşılatılarak, benimsedikleri yaşam alanlarında insanlarla iç içe ve özgürce yaşaması gereken sokak hayvanlarını hedef alan bu katliamlara alışmayı reddediyoruz!

Hemen her gün gündeme damga vuran ve emekçileri, kadınları, lgbti+ları, mültecileri hedef alan, cezasız bırakılan yaygın şiddet pratikleri ile sokak hayvanlarını hedef alan bu sistematik şiddet arasındaki bağı görüyor; kapitalizmin ve rejimin emekçilere, ezilenlere, hayvanlara yönelik şiddetini kabul etmiyoruz.

Öncelikle, Anayasa Mahkemesi, katliam yasasının iptali için yapılan başvuruyu ivedilikle görüşmeli ve yasada yapılan değişiklikleri derhal iptal etmelidir.

Değişiklik öncesinde yasada öngörülen şekilde kısırlaştır-aşılat-yerinde yaşat modeline dönülmeli ve tüm belediyelerin bu modelin gereklerini yerine getirmesi etkin şekilde denetlenmelidir.

Hayvan ticareti derhal yasaklanmalıdır.

Hayvanların yuvalandırıldığı kişiler tarafından sokağa bırakılmasına karşı caydırıcı tedbirler alınmalıdır.

Hayvan haklarına anayasada yer verilmelidir.

Hayvanları hedef alan suçları kabahat olarak nitelendiren yasalar değiştirilmeli ve bu suçların failleri cezasız bırakılmamalıdır.

Katliam yasasını kabul etmiyoruz!

AYM yasayı derhal iptal et!

Sokaktayım, yanındayım!

Kampüslerden sokaklara güvende yaşamak istiyoruz!

0

Ayşenur Hilal ve İkbal Uzuner’in fail Semih Çelik tarafından katledilmesi üzerine 7 Ekim Pazartesi günü Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenciler tarafından düzenlenen bir kadın eylemi gerçekleşti. 18.00’de Kuzey Piramidi’nin önünde toplanan ve 2,5 saat boyunca kampüsten çıkmak için direnen kadınlar, belki de kazanabileceği en kutlu zaferlerden birini kazandı. Bütün umutları tükendiğinde bile alanı terk etmeyen kadınlar ve lgbti+lar kararlılıklarıyla Kuzey Kampüs’ün önündeki polis barikatını açıp sokağa çıkmayı başardılar. İsyanları kampüslerden sokaklara taştı.

Tüm karşı fikirlere ve polis engeline rağmen pek çok kadın bir araya gelerek politik görüşleri, dinleri, dilleri, ırkları ne olursa olsun asla yalnız yürümeyeceklerini gösterdiler. Kadın katliamlarının önüne geçmenin tek yolunun kadın dayanışmasını ve mücadelesini yükseltmek olduğunu biliyoruz. Korkmadan, geri çekilmeden eylemin sonuna kadar bekleyip dimdik durarak İkbal Uzuner’in ve Ayşenur Halil’in hatırasını kampüsün ve sokağın her bir metrekaresinde yaşatan kız kardeşlerimizin yanında olduğumuz kadar; geç saatte toplu taşımayla dönmekten korkan, evinden çıkarılmayan, okutulmayan, çürümüş erkek egemen toplumun içine hapsolmuş, kaybolmuş kız kardeşlerimizin de yanındayız. En umutsuz gecenin bir şafağı olduğunu ve tek kurtuluşun kadın dayanışmasında, haklı isyanımızda saklı olduğunu hatırlatmak istiyoruz. Gelecek nesillere gece tek başlarına yürümekten korkmayacakları bir toplum bırakmak için bir arada olmaya, mücadele etmeye devam edeceğiz.

Boğaziçi Üniversitesi’nden bir kadın öğrenci

İzmir’de 10 Ekim Ankara Gar Katliamı 9. yılında anıldı

0

İzmir’de Ankara Gar Katliamı’nın 9. yılında anma eylemi gerçekleştirildi. İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri’nin çağrısıyla emek ve demokrasi bileşenleri, devrimci kurumlar, sendikalar ve meslek odalarının Alsancak’ta bulunan 10 Ekim Anıtı’nda saat 9.30’da toplanmasıyla anma başladı.

10 Ekim Barış Derneği başkanının kısa konuşmaları eşliğinde atılan sloganlarla, katliamın gerçekleştiği saat olan 10.04’e kadar beklendi. “Katil devlet hesap verecek!”, “Katil IŞİD işbirlikçi AKP!”, “Amed, Suruç, Ankara, hesap sormaya!” sloganların atıldığı anmada, katliamda yaşamını yitirenler için bir dakikalık saygı duruşunda bulunuldu. Saygı duruşunun ardından 10 Ekim’de yaşamını yitirenlerin isimleri tek tek okunarak “burada” dendi. Ardından İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri adına hazırlanan metni İzmir Baro Başkan Yardımcısı Zöhre Dalkılıç okudu. Göstermelik yargılamaların yapıldığı ve sadece birkaç tetikçinin ceza aldığı hukuk süreçlerinin teşhir edildiği konuşmada, o dönem AKP’nin seçim yenilgisiyle başlayan sürece ve patlayan bombalara vurgu yapıldı.

Saldırılara, katliamlara rağmen mücadelenin süreceği ifade edilerek açıklama bitirildi. İşçi Demokrasisi Partisi’nin de katıldığı anma eylemi, mezar ziyaretlerine çağrı yapılarak sonlandı.

Grevler, direnişler artarak sürüyor!

0

Ekonomik kriz derinleştikçe alım gücü düşüyor, öte yandan işçi sınıfının çalışma koşulları ağırlaşıyor. Buna karşı ülkenin dört bir yanında işçiler sendikalaşıyor, grev ve direnişlerle sermayenin saldırısına yanıt veriyor. 2024 yılının yaz aylarından itibaren pek çok işyerinde grev pankartı asıldı, işçiler direnişe geçti. Her bir işyerinde farklı talepler ve mücadele biçimleri olsa da hepsinin bazı ortak noktaları var. Bütün işyerlerinde patronların sistemli bir sendika düşmanlığı ve ücretleri düşürme çabası… Bunun için uyguladıkları saldırılar da pek değişmiyor: hukuksuzca işkolu değişikliği, sendikal yetkiye itiraz ve sendikayı fiilen tanımamak. Öte yandan bütün eylemlerde ortak bir talep de var: insan onuruna yaraşır bir ücret ve güvenceli iş!

Grevler

As Plastik

İstanbul Hadımköy’de yer alan As Plastik işyerinde 180’e yakın işçi 20 Eylül’de greve çıktı. Petrol-İş’in örgütlendiği işyerinde sendikal çalışma sebebiyle son iki yılda pek çok kez işten çıkarma gibi baskı yöntemleri uygulanmıştı. Ancak fabrika içerisindeki birlik ve dayanışma ile bütün saldırılar püskürtüldü. İşyerinde toplu sözleşme görüşmeleri sürerken patron öncü işçilerin bir kısmını işten çıkardı. Kapı önünde direnişe geçen işçiler aynı zamanda grev sürecine de hazırlanmaya başladılar.

Grevdeki As Plastik işçileri ücretlerine yüzde 35 zam, banka promosyonlarının işçilere verilmesi ve atılan işçilerin geri alınması talepleriyle mücadelelerini sürdürüyor.

MKB Rondo

İstanbul Tuzla’da yer alan MKB Rondo işçileri Selüloz-İş sendikasında örgütlendiler. Örgütlenme sürecinde patron işkolu değişikliği ve yetkiye itiraz gibi sendika düşmanı saldırılar gerçekleştirdi. Ancak fabrika içerisindeki birlik bozulmadı. Toplu sözleşme masasından anlaşma çıkmayınca 28 Ağustos’ta grev pankartı asıldı. İşçilerin maaşlarına yüzde 80 zam, işyerinde disiplin kurulu ve işyeri temsilcisinin çalışmaması yönünde talepleri var. Grevci işçilerden birisi süreci şöyle değerlendiriyor:

“Burada ayın 30’unda maaş yatar, ayın 1’inde işçi meteliğe kurşun atar. Genel müdür bize ‘Bu fabrika nasıl dönüyor, haberiniz var mı?’ diyor. ‘Defterleri açsak siz de şaşarsınız, kârımıza değmiyor burada yaptığımız iş,’ diyor. E açsın hesapları bakalım! Bize 20 bin lira maaşı reva görüyor, bakalım patronu genel müdürü ne kadar kazanıyor. Görelim!”

Mersen

Gebze OSB’de bulunan Mersen isimli işyerinde Birleşik Metal İş sendikasında örgütlenen işçiler 19 Nisan tarihinden beri grevde!

Yaklaşık 60 çalışanın olduğu Mersen’de işveren sendikayı tanımayan bir tutum sergiliyor. Sendikalaşmaya başladıkları günden beri işverenin sendika karşıtı bir tavır takındığını ifade eden işçiler mücadelelerinin bir amacının da güvenceli çalışma olduğunu hatırlatıyor. Gelinen noktada patron tarafından grevin sonlandırılması yönünde baskılar sürüyor. Ancak altıncı ayını geride bırakan grevde işçiler kararlı, toplu sözleşme masası kurulana kadar grevi sürdüreceklerini ifade ediyorlar.

Elba Bant

Çerkezköy OSB’de bulunan Elba Bant işyerinde işçiler Petrol İş sendikasında örgütlendiler. Geçtiğimiz dört ay boyunca toplu sözleşme sürecinin sonuçlanmamasının nihayetinde işçiler 25 Eylül günü greve çıktılar.

200’ün üzerinde işçinin çalıştığı işyerinde işçiler maaşlarına yüzde 110 zam talep ediyor. Buna karşılık patron yüzde 43 zam öneriyor. Grevci işçiler sadece ücretler için değil, sendikal hakları için de mücadele ediyor. Fabrika önünde 7/24 nöbet tutan işçiler grevde birlik olmuş durumda ve kararlılar. İşyeri temsilcisi, grevle ilgili düşüncelerini şöyle aktarıyor:

“Biz bu grev çadırında içeride olduğumuzdan daha mutluyuz. Çünkü burada bir amacımız var.”

Tarkett

Petrol-İş’te örgütlenen Tarkett işçileri 18 Eylül günü greve çıktı. Sendikalaşmanın başladığı günden beri işçiler üzerinde ciddi bir baskı oluşturuldu. Bugün gelinen noktada toplu sözleşme masasını dahi tanımayan patrona yanıt, işyerine grev pankartı asmak oldu. Görüştüğümüz grevci işçiler süreci şöyle özetliyor:

“Sendika olmadan çalışmamız isteniyor. Bu firmanın dünya çapında 36 fabrikası var. Birkaç yer dışında hepsi sendikalı. Türkiye’de fabrika kurmasının sebebi de bu zaten; pazara yakın, sendika hakkı yok, ücretler düşük. Bu süreçte işveren sendikayı tanımadı, öncü arkadaşları satın almaya bile çalıştı.”

Tarkett işçileri ücret mücadelesinin yanında sendikalı çalışma mücadelesi de veriyor.

Direnişler

Polonez

Tekgıda-İş sendikasında örgütlendiği için işten atılan 146 Polonez işçisinin direnişi temmuz ayından beri sürüyor.

Direnişin kararlılıkla sürmesinin ve ülke kamuoyunda yer edinmesinin ardından geçtiğimiz aylarda Çalışma Bakanlığı devreye girmişti. İşçi direnişlerinde pek rastlamadığımız bu durumun ardından Bakanlık, işverene ufak bir ceza kesmiş ve Kod-46 (hırsızlık) ile atılan işçilerin işten atılmalarını Kod-4 (haksız fesih) olarak değiştirmişti. Bu gelişmeler direnişçi işçilerin şimdiye kadarki kazanımlarından birkaçı. Ancak görüştüğümüz direnişçi işçiler fabrikaya sendikalı olarak geri dönmedikçe gerçek bir kazanım elde etmemiş olacaklarını ifade ediyor.

Polisin ve işverenin saldırılarına karşın Polonez’de direniş üçüncü ayında sürüyor.

Fernas

Soma’da bulunan Fernas maden işletmesinde Bağımsız Maden İş sendikasında örgütlendiği için işten atılan işçilerin direnişi sürüyor. Soma’daki madenin önünde başlayan eylemlerden bir sonuç alınamayınca madenciler Ankara’ya yürüyerek seslerini duyurmaya çalıştılar.

Fernas işçilerinin talepleri; sendikalaştığı için işten atılan işçilerin geri alınması, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin uygulanması ve ücretlerin artırılması. Madenciler polis saldırılarına rağmen direnişlerini kararlılıkla sürdürüyor.

Eker

Bursa’da yer alan Eker süt ürünleri fabrikasında çalışan ve Tekgıda-İş’te örgütlendiği için işten atılan işçiler 23 Eylül günü fabrika önünde direniş çadırı kurdu.

Eker’de örgütlenmenin başlamasının ardından patron işkolu değişikliği yapmıştı. Sendikalaşan işçilerin istifa etmesi yönünde de baskı yapan patron sonunda sendikalı işçileri işten atmaya başladı. Bunun üzerine fabrika önünde direnişe geçen işçilerin talebi işe geri dönmek ve sendikal baskıların ortadan kaldırılması.