Ana Sayfa Blog Sayfa 15

Cezasızlık politikalarına son verin! 6284’ü uygulayın!

0

İkbal Uzuner ve Ayşegül Halil, sadece kadın oldukları için öldürüldüler. 2024 yılı boyunca hemen hemen hepsi tanıdıkları, yakınlarındaki erkekler tarafından öldürülen 296 kadın gibi. Geçtiğimiz yıllar boyunca katledilen, kadın örgütleri gündem etmedikçe haberlerde iki satırdan fazla yer bulamamış diğer kadınlar gibi… Erkek şiddeti karşısında önleyici, koruyucu, caydırıcı politikalar sürdürmemiş iktidarın, önüne geçemediği diğer tüm kadın cinayetlerinde olduğu gibi… Bu, geride kalan her birimiz için taşıması ağır bir yük, baş etmesi zor bir öfke.

Üstelik sadece kadın olduğumuz için hayatlarımızın bir döneminde erkek şiddetine maruz kalma tehdidi ve tedirginliği ile yaşamaya devam ediyoruz. Çünkü önleyici tedbirlerin uygulanmadığını, var olan mekanizmaların işletilmediğini, caydırıcı cezaların verilmediğini; kadınların şikâyetlerine, beyanlarına rağmen yeterince dikkate alınmadıklarını; bu yollarla erkeklerin defalarca ve defalarca korunduğunu görüyoruz. Kadın düşmanı politikaların savunuculuğunu yapan, kadınların kazanımlarını her fırsatta tartışmaya açan, toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarını aile politikalarına indirgeyen Tek Adam rejimi, politik tercihleriyle kadın cinayetlerinin ve erkek şiddetinin de başlıca sorumlusu olmayı sürdürüyor.

Ancak iktidar bu konuda sorumluluğunu kabul etmediği gibi, işaret ettiğimiz cezasızlık politikalarını bir algı gibi göstermeye çalışıyor ve “kadına yönelik şiddetle mücadelede ‘sıfır tolerans’ ilkesiyle” hareket ettiklerine inanmamızı bekliyor. Oysa biz görüyoruz ki hemen hemen her kadın cinayetinin ardında tolere edilmiş, tedbir alınmamış farklı şiddet biçimleri var. Ama iktidar bir kez daha, arka plandaki erkek egemen politik tercih ve pratiği görünmezleştirmeye; erkek şiddetine bahaneler bulmaya; İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmek, 6284’ü tartışmaya açmak gibi somut adımların kadına yönelik erkek şiddetiyle mücadeleye verdiği zararı yok saymaya çalışıyor. Kadın örgütlerinin on yıllardır dile getirdiği tespit ve çözümleri görmezden geliyor.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, 2021-2025 dönemini kapsayan Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele 4. Ulusal Eylem Planıyla 28 strateji kapsamında çalışmalarını sürdürdüklerini belirtiyor. Oysa kadın cinayetlerini, erkek şiddetini önlemek için tek bir gerçek stratejiye ihtiyaç var: Kadın düşmanı politikalara son vermek! Kadınların erkek şiddetine maruz kalmasını önleyici, koruyucu tedbirleri almak, uygulanmasını denetlemek, şiddetten uzaklaşmak isteyen kadınlara dair bütünlüklü bir politika geliştirmek. Bunun için öncelikle cezasızlık politikalarına son verin, 6284’ü etkin bir şekilde uygulayın! Kadınların beyanlarını ve şikâyetlerini “kovuşturmaya yer yoktur”larla savuşturmayın!

Kadın cinayetlerinin münferit olmadığı da niçin politik olduğu da kadınların her alanda verdiği feminist mücadele ile kamuoyu nezdinde artık çok daha görünür! Ancak “kadın cinayetleri politiktir” tespitinin sadece süreci ve sorumluları değil aynı zamanda mücadele alanımızı da işaret ettiğinin de altını tekrar tekrar çizmek gerekiyor. Bu yüzden, haklı öfkemizi kadın dayanışmasından güç alarak örgütlemeliyiz. 6284’ün etkin uygulanması, cezasızlık politikalarının terk edilmesi, erkek şiddetini önlemeye dönük politikaların uygulanması için ortak bir mücadele hattının ve eylem planının oluşmasına ihtiyaç var. Bunu bulunduğumuz her alanda savunmak ve araçlarını sağlamak da sorumluluğumuz: sendikalarda, üniversitelerde, işyerlerinde, mahallelerde; bulunduğumuz her alanda…

Buzu kırıp yolu açmak ellerimizdedir

0

AKP-MHP ittifakı baskıcı, gerici ve emek düşmanı bir Tek Adam rejimini tüm boyutlarıyla kurmak ve kalıcılaştırmak çabası ile girdiği yolda hayli mesafe kat etti ancak meşruiyetini de önemli ölçüde yitirdi.

Bu meşruiyet yitiminin iki boyutu olduğunu söyleyebiliriz. İlki, AYM kararlarının fiilen askıya alınmasında somutlaştığı üzere iktidarın yönetebilmek için kendi hukuku çerçevesine dahi sığmayan bir işleyişi sürdürmek zorunda kalmasıdır. İkincisi ise rejimin yol açtığı ekonomik, sosyal ve siyasi krizin derinleşerek sürmesinin kitlelerde yarattığı hoşnutsuzluktur.

Hal böyleyken AKP-MHP ittifakı bir yandan kendi iç çelişkilerini aşmaya çalışıyor, öte yandan ise müstakbel bir seçim zaferini mümkün kılmanın yollarını arıyor. Fakat masada eskisi kadar çok seçenek yok. Şimşek eliyle uygulanan ve emekçilerin hayatını cehenneme çeviren IMF programından geri adım atmanın koşulları mevcut değil. Bu durumda geriye sopa ve yalan kalıyor.

Sendikal örgütlenme hakları gasp edilmek istenirken buna direnen işçiler, ulusal demokratik taleplerini savunmaktan vazgeçmeyen Kürtler, meydanların kendilerine yasaklanmasını kabul etmeyen kadınlar, gençler ve hatta sıradan bir sokak röportajında içinden geldiği gibi konuşmaktan sakınmayacak “sade vatandaş” hayli zamandır sopanın hedefinde.

Fazlasıyla basitleştirerek “yalan” olarak adlandırdığım şey ise sermaye sınıfının güncel ihtiyaçları ile uyumlu, aşırı sağın küresel ölçekte kullandığı söylemlerle paralellik gösteren, AKP-MHP’nin kendi tarihsel, ideolojik referanslarından da beslenen bir dizi siyasi saldırıya işaret ediyor.

Kazanılmış hakları hedef alan bu saldırılara, onlara zemin hazırlamak ve taraftar devşirmek için iktidar merkezinden kumanda edilen sistematik dezenformasyon eşlik ediyor. Haklarına göz dikilen toplumsal kesimler hedefe konularak, kriminalize edilerek, talepleri tersyüz edilerek toplumun geri kalanı nezdinde düşman olarak görülmeleri için devlet kurumlarından sosyal medya trollerine dek uzanan geniş bir görevliler ordusu eliyle kampanyalar icra ediliyor.

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme süreci de, sokak hayvanlarının katline yolu açan yasanın kabulüne varan süreç de böyle örgütlendi. Uzunca süredir aileyi koruma bahanesi ile kamu spotlarının nefret mitinglerinin tanıtımına tahsis edildiği, devlet katının lgbti+ düşmanlığının kürsüsüne çevrildiği karanlık bir tünelden geçmiyor muyuz?

Bunlar tek sefere mahsus çıkışlar değil; kapitalizmi, patriyarkayı, şovenizmi, ırkçılığı tahkim ederek yeniden üretmeye yarayan, süreklilik arz eden bir saldırının art arda gelen dalgaları. Bu dalgalar ile sömürü ve baskının dayanakları güçlendirilirken, aynı zamanda kendi çıkarlarına yabancılaştırılabildikleri ölçüde toplumun bazı kesimlerinin de rızası devşiriliyor ve öznellikleri eskisinden daha geri bir siyasal zeminde yeniden imal ediliyor.

Bu kaotik görünümlü politik süreçlerin arkasında, sermayenin ivmelenerek birikimini ve toplumsal yeniden üretimini mümkün kılma zorunluluğu var. Çoğunluğu işçi, emekçi olan toplumu hem de ağır sömürü koşulları içinde yönetilebilmek için onu bölebilecekleri kadar bölmeye ve birbirlerine düşman etmeye mecburlar.

Bizler ise işçiler, emekçiler, cümle ezilenler olarak mücadelelerimizi birleştirmemizi mümkün kılacak; sendikaları, sosyalistleri, emekten yana olan tüm güçleri bir araya getirecek bir emek ittifakını kurmaya mecburuz.

Ne kapitalizmle ne de Tek Adam rejimiyle derdi olan CHP ile kurulacak açık/gizli ittifaklar veya genel bir demokrasi söylemi etrafında bir araya gelmekle yetindiğimiz, siyasi kurumlarımızın toplamı olmayı aşamayan, ufku seçimlerle sınırlı birliktelikler bizi kurtaramaz.

Önüne kapitalizmden ve rejimden kopuş hedefli bir mücadele programını koyacak, iktidarın hayatlarımızı kuşatan saldırılarına karşı hayatın içerisindeki siyasal mücadeleyi örgütleyecek, milyonların edilgen seçmenler olmaktan çıkıp sömürüye ve baskıya karşı seferberlikler içinde özneleşebilmesi için yolu açacak bir buzkıran inşa etmeliyiz.

Daha özgür bir üniversite nasıl mümkün?

0

Üniversiteler genellikle gençlerin belli umutlar ve beklentilerle girdikleri alanlar. Sınıf atlamak, aile baskısından uzak hayatlar ve özgür ortamlar. Özellikle Türkiye’de öğrencilerin bu beklentilerinin karşılandığını söylemek bir hayli zor. Nedeni ise Türk kapitalizminin ihtiyaçları doğrultusunda üniversitelere dayatılan sermaye sınıfı güdümündeki değişim programları. Bu değişim programı, üniversiteyi sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda yapılandırmayı amaçlıyor.

Üniversitelerimiz oldukça antidemokratik bir atmosfere sahip. Peki bu ne anlama geliyor? Öğrencilerin ihtiyaçlarına verilecek cevapları kendilerinin belirlemediği, eğitim müfredatlarında söz hakları olmadığı ve devlet tarafından sözde öğrenciler için ayrılan kaynakların öğrenciler için değil, üniversitelerdeki kayyum rektörlükler ve sermaye temsilcilerinin içerisinde bulundukları mütevelli heyetleri tarafından, başta da ifade ettiğimiz gibi sermaye sınıfının çıkarları için kullanılması demek.

Sermayenin boyunduruğu elbette yıllar boyunca öğrencilerin tepkisini çekti. Bu tepkiler yer yer eylemliliklere ve demokratik seferberliklere de evrildi. Sermaye sınıfının siyasal temsilcisi olan AKP-MHP iktidarı, temsil ettiği sınıfın çıkarları doğrultusunda siyasal rejimi nasıl değiştirdiyse üniversiteleri de bu değişikliklerin gölgesinde yeniden yapılandırdı. Ülke genelinde hissedilen antidemokratik atmosfer üniversitelerimizde de böylece hâkim kılındı. Öğrenci kulüpleri üzerinde yasakçı tutumlar sergilendi, öğrenci şenlikleri iptal edildi, öğrencilerin yasal hakkı olan Öğrenci Temsilci Konseyi’ni seçme hakkı ellerinden alındı.

Üniversitelerimiz sermaye boyunduruğu altında Siyonizmle de işbirliğini sürdürüyor. Marmara, Koç, Özyeğin ve Sabancı Üniversiteleri işgal devleti İsrail ile Erasmus vb. programlarını halâ sürdürüyor ve İsrail’in meşru olmayan varlığını meşrulaştıran, dolayısıyla bugün bir yıldır acımasızca sürdürülmekte olan Gazze soykırımının da ortaklığını yapmaktalar. Daha özgür bir üniversiteyi inşa etmek istiyorsak eğer öncelikle bu işbirliklerini sonlandıracak hareketi üniversitelerimizde inşa etmeliyiz.

Yeni dönem, OVP’nin kamusal harcamaları kısma planı kapsamında ODTÜ kayyumunun son derece önemli bir hak olan smear testi hakkını kadın öğrencilerin elinden alması ile başladı. Öte yandan aynı kapsamda ilk ve ortaöğretimlerde MEB’in okullara temizlik görevlisi istihdam etmeyeceği ortaya çıktı. Velilerin ve kamuoyunun büyük tepkisi üzerine MEB 30 bin görevli istihdam edeceğini açıklasa da bu yeni dönemde okullarda karşılaşacağımız sorunlar için bize önemli bir öngörü sunuyor. Üniversitelerdeki ilk mücadele de Bilkent Üniversitesi’nde gerçekleşti. Rektörlüğün öğrenciler için hayati bir ulaşım aracı olan ringleri kaldırdığını açıklaması üzerine Bilkent öğrencileri fakülte içerisinde günlerce eylem yaptı ve rektörlüğe geri adım attırdı. Tek bir kampüste seferber olan öğrenciler nasıl saldırıları püskürtüyorsa, ülke çapında ortak ve acil talepler etrafında bir araya gelmiş bir öğrenci hareketi de yıllardır ellerinden alınanları geri alabilir ve daha özgür üniversiteleri inşa edebilir.

İzmir’de kadınlardan kadın cinayetlerine karşı eylem

0

İstanbul’da iki genç kadının katledilmesi, bir kadının Beyoğlu’nda taciz edilmesi ve son günlerde kadınlara yönelik artan taciz, şiddet ve istismara karşı kadın örgütleri İzmir’de 5 Ekim günü eylemler düzenledi.

İlk eylem Kadın Meclisleri ve Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu tarafından gerçekleştirildi. Alsancak Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde saat 18.30’da toplanan kadınlar, kadın cinayetlerine ve erkek şiddetine karşı sloganlar eşliğinde, 4 Ekim günü vahşice katledilen İkbal Uzuner’in dövizlerini taşıdılar. Eylemde “Öldürülen, koruyamadığınız her kadın için sokaklarda karşınıza çıkacağız!” dendi.

Günün ikinci eylemi İzmir Kadın Platformu tarafından gerçekleştirildi. “Her yer suç mahalli! Faillerden hesap soruyoruz!” yazılı pankartın açıldığı eylem Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde saat 18.45’te başladı. Basın açıklamasında Ayşenur Halil ve İkbal Uzuner’in katilinin sadece Semih Çelik olmadığından, kadın düşmanı iktidarın da suç ortağı olduğundan bahsedildi. Beyoğlu’nda bir kadını taciz eden faillerin önce serbest bırakılıp ardından tepkiler üzerine tekrar gözaltına alınmaları teşhir edildi. Tek Adam rejiminin cezasızlık politikaları ve İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasının ardından artan katliam ve şiddetin bu düzenden kaynaklandığı vurgulandı.

Narin Güran cinayetine de vurgu yapan kadınlar, “kaybolan” çocukların ve kadınların sesi olmaya devam edeceklerini, kadınların sokakları ve mücadeleyi terk etmeyeceğini söyledi. Basın açıklamasında ayrıca Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı’nın “sıfır tolerans” söylemi teşhir edilerek “Bu mu sizin sıfır tolerans dediğiniz?” diye soruldu. Eylemler sloganlarla sona erdi.

Filistin’de soykırımın birinci, işgalin 76. yılı!

0

7 Ekim’in bir yıl ardından İsrail, Gazze’deki soykırımı sürdürüyor. 42 binden fazla ölü, yaklaşık 100 bin yaralı ve enkaz altında kalan binlerce kayıp var. İsrail, Batı Şeria’daki saldırılarını sertleştirdi; yüzlerce ölü ve tutuklu var. Şimdi de Lübnan’a saldırıyor ve yaklaşık 2 bin ölü (2006 işgalinden daha fazla) ve 10 bin yaralı var. İşgal devleti Suriye’yi bombaladı ve savaşı İran’a kadar genişletme tehdidinde bulunuyor. Netanyahu aceleyle, bölgedeki saldırganlığı için vazgeçilmez olan ABD ve diğer Avrupa emperyalizmlerinin daha fazla işbirliğini sağlamaya çalışıyor.

Lübnan’da ABD’nin sağladığı F-35 uçaklarıyla gerçekleştirilen bombalı saldırıların öncesinde, Lübnan’ın farklı bölgelerinde yüzlerce çağrı cihazı ve ertesi gün de telsiz aynı anda patlatılarak 46 kişinin ölümüne ve 3 binden fazla kişinin yaralanmasına neden oldu.

İsrail Beyrut’u bombalayarak Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ı İranlı bir komutanı ve Lübnan’daki direnişin diğer üyelerini öldürdü. Daha önce de İran’ın başkenti Tahran’da Hamas lideri İsmail Haniye ve ailesinin bir kısmına suikast düzenlemişti.

Netanyahu’nun bir “başarı” sunması gerekiyordu çünkü Gazze operasyonunun üç hedefine ulaşmadaki başarısızlığını gizleyemiyordu: Rehineler serbest bırakılamadı, Gazze kontrol altına alınamadı, Hamas ve Filistin direnişi ortadan kaldırılamadı.

Netanyahu, soykırımı sürdürmenin ve çatışmayı uzatmanın Siyonist aşırı sağ hükümetin sürmesiyle aynı anlama geldiğinin farkında. Aynı zamanda, savaş tamtamları yeni gösterileri yasaklamasına ve istifasını ve rehinelerin serbest bırakılmasını sağlayacak bir ateşkes anlaşması talep eden sesleri susturmasına olanak sağlıyor. Siyasi krize ek olarak, yarım milyondan fazla İsrailli ülkeyi terk etti ve ciddi bir ekonomik kriz yaşanıyor. İsrail’in politikası, ABD’nin Irak işgalinde attığından daha fazla bomba attığı Gazze’yi kana bulamaya devam etmek ve Filistinlilerin Batı Şeria’daki topraklarından ve evlerinden kovularak yerleşimcilere verilmesini hızlandırmaktır. İşgal devleti, Tulkarim’deki bir mülteci kampını uçaklarıyla bombalayıp 18 kişiyi katlederek iğrenç bir suç daha işledi. Siyonist devlet, yerleşimcileri silahlandırıyor ve onlara Filistinlilere şiddet uygulayıp onları öldürmeleri için açık çek veriyor. Genişleme, daha fazla toprak işgali ve etnik temizlik derinleşerek Büyük İsrail projesini ilerletiyor.

İsrail Eğitim Bakanı, Lübnan ile ilgili olarak açıkça şunu söyledi: “Hizbullah ile Lübnan arasında hiçbir fark yoktur. Lübnan yok edilecek. Varlığı sona erecek.” Güney Lübnan’daki yıkım, Gazze’nin izinden giden acımasız bir yıkımdır. Yüz binlerce insan kuzeye doğru kaçmak zorunda kalırken, kaçmak zorunda kalan ve Lübnan’da zaten zor koşullarda yaşayan Suriyeliler (1,5 milyondan fazla) Suriye’ye dönme basıncı altında.

Tıpkı İsrail’in mutlak teknolojik ve askeri üstünlüğüne rağmen Gazze’yi kontrol altına almayı başaramadığı gibi, Lübnan’daki direniş de işgalci birlikler arasında ölümlere neden oluyor. Bu sırada, 2006 anlaşmalarına göre Güney Lübnan’da askeri harekâtı engellemesi gereken Birleşmiş Milletler (BM) birlikleri, Siyonist ordunun harekâtına izin vermek için kışlalarında saklanıyor. Ve son olarak, İsrail hükümeti BM Genel Sekreteri’ni istenmeyen kişi ilan etti. Tüm bunlar, Siyonizmin ve Netanyahu hükümetinin saldırgan ve faşist karakterini göstermektedir.

İsrail devletinin bu denli küstahlığı ve dokunulmazlığı nasıl mümkün olabiliyor? İsrail sadece Siyonizmin ırkçı bir projesi değil, dünya emperyalizminin stratejik bir projesidir. Büyük enerji kaynaklarına sahip bir bölgenin kontrolü için hayati bir konumda bulunan emperyalist bir anklavdır. Ortadoğu halklarına karşı emperyalist bir savaş makinesidir. Biden’ın dediği gibi “eğer var olmasaydı icat edilmesi gerekirdi”. İsrail, emperyalizm için varlığının vazgeçilmez olduğunu biliyor. Mısır, Ürdün, Fas, Katar, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri gibi Filistin direnişini yalnız bırakan ve on yıllardır suçlu ve soykırımcı Siyonizmin cezasız kalmasına izin veren Arap rejimlerini emperyalist projeye ve İsrail devletine tabi kılan da işte bu güçlerdir. Batı Şeria’da ise Filistin Yönetimi’nin işbirlikçi rolüne güveniyorlar. Bu emperyalist işbirliği olmadan “İsrail Devleti” varlığını sürdüremez.

Tüm maskeler düşüyor. ABD, İsrail’in Lübnan’a saldırısını ve İran’a karşı (muhtemelen başka bir Avrupa devletiyle) ortak bir karşılık verilmesini desteklediğini açıklamak için sahte barış sözlerini bırakıyor. Biden alaycı bir şekilde petrol kuyularının bombalanmamasını “rica” ediyor. ABD İsrail’e 8,7 milyar dolarlık yeni askeri yardım yapılmasını; bölgedeki birliklerin, savaş gemilerinin ve savaş uçaklarının artırılmasını onayladı. İsrail’in ithal ettiği silahların yüzde 30’unu satan Almanya liderliğinde Avrupa Birliği, Siyonist soykırımın suç ortağıdır. Almanya, Fransa ya da Birleşik Krallık’ta Filistin halkıyla dayanışmak için düzenlenen kitlesel gösteriler bastırılmaktadır.

Filistin ve Lübnan halkı için dayanışmayı güçlendirmekten başka bir yol yok. Filistin ve şimdi de Lübnan halkının direnişini tamamen destekliyoruz. Tüm dünyada sokaklar Filistin ve Lübnan’la dayanışmayı yükseltmek için dolduruldu. ABD’de öğrenci gençliğin ve Siyonist olmayan Yahudilerin önemli eylemleriyle Demokrat’ların kongrelerinde protesto mitingleri düzenlendi. Kısa bir süre önce İspanya’da bazı sendika merkezlerinin çağrısıyla Filistin halkına destek için bir genel grev yapıldı ve buna önemli eylemler eşlik etti. Halklar kendilerini emperyalist baskıya karşı mücadelenin bir sembolü olarak Filistin halkıyla özdeşleştirmektedir. Emperyalist suç ortaklığı ağı sarsılmalı ve Siyonist rejimin yalnızlaştırılması derinleştirilmelidir.

İsrail Gazze’den, Batı Şeria’dan ve Lübnan’dan defol!

Tutsaklar derhal serbest bırakılsın!

İnsani yardımlar acilen ulaştırılsın!

Dünya hükümetlerinin İsrail ile diplomatik, siyasi, ekonomik, askeri, akademik ve kültürel ilişkilerini kesmelerini talep ediyoruz. Silah sevkiyatına hayır!

Filistin’le dayanışma hareketine yönelik baskılara son!

Birleşik, laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin!

Yaşasın nehirden denize özgür Filistin!

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

5 Ekim 2024

Tarihte bu ay: “Kobani Olayları” 10 yaşında

0

6-8 Ekim 2024, emekçi Kürt halkının hem IŞİD’in (Irak Şam İslam Devleti) askeri saldırılarına hem de AKP hükümetinin bu saldırılar karşısındaki Kürt düşmanı tutumuna karşı kitlesel bir biçimde seferber olmasının 10. yıldönümü. Eylül-Ekim 2014’te IŞİD’in, Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) kontrolündeki şehirlere yönelik başlattığı saldırı, Kürt halkı tarafından bir direniş dalgasıyla, AKP hükümeti tarafından ise sonuçsuz kalacak olan umutlarla karşılanmıştı.

Kobani Olayları başlarken IŞİD yaklaşık olarak 350 Kürt ve Arap köyünü ele geçirmiş, 150 bini aşkın Kobanili ise göç etmek durumunda kalmıştı. Ekim ayında IŞİD’in ilerlemesi hızlanınca, DEM Parti’nin öncülü olan HDP, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) üzerinden gelecek askeri yardımın ulaşması için Türkiye üzerinden Kobani’ye bir koridor açılmasını talep etti. 4 Ekim’de PYD Eş Başkanı Salih Müslim, diğer Kürt kantonlarındaki silahların Kobani’ye Türkiye toprakları üzerinden aktarılması için koridor açılması talebinde bulundu.

Bu taleplerin karşılık bulmaması, IŞİD’in ilerleyişi ve dahası, hükümetin IŞİD’in ilerlemesini umursamaz açıklamaları, üç gün boyunca kitlesel eylemler şeklinde kendisini gösterecek olan Kobani seferberliğini başlatan faktörler oldu.

Kitlesel eylemler 35 il ve 96 ilçeye yayıldı. 269 kamu binası ile 1731 ev ve işyeri hasar aldı. 326 kolluk kuvveti yaralandı. 47’si HDP’li olmak üzere toplam 54 kişi hayatını kaybetti. 6 Ekim ile 9 Ekim 2014 tarihleri arasında olaylar devam ederken hükümet kontrolü tamamen yitirmişti.

AKP hükümeti, 2013 Gezi ayaklanmasının üzerinden bir yıl sonra vuku bulan bu kitlesel olaylar karşısında da yalpaladı. Kobani Olayları’ndan bir yıl sonra da, sanayi bölgelerini sarsacak olan Metal Fırtına yaşanacaktı. Birer yıl aralarla üç sene boyunca, Türk ve Kürt işçi sınıfları ile emekçi halkları, AKP hükümetinin emek ve Kürt düşmanı politikalarına ve başkanlık rejiminin inşasına karşı büyük mücadelelere atıldılar. Bu mücadelelerin devrimci bir önderlikten yoksun oluşu ise yenilgilerini beraberinde getirdi ve böylece iktidar, rövanş planlarını hayata geçirmeye başladı.

Gezi ayaklanmasından alınmak istenen rövanş hâlâ aklımızda ve Gezi tutsaklarının özgürlüğü için mücadele halen sürüyor. Bunun bir benzeri Kobani Olayları için de tertiplendi. 20 Mayıs 2016’da, CHP’nin de desteklediği anayasa değişikliği sonucunda, HDP milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırıldı; aynı yıl 4 Kasım’da Selahattin Demirtaş gözaltına alındı. 26 Nisan 2021’de Kobani Davası görülmeye başlandı. 108 Kürt siyasetçinin yargılandığı davada, 29 ayrı suçlamayla 38’er kez ağırlaştırılmış müebbet ve 19 bin 680’er yıl hapsi isteniyordu. Dava 15 Mayıs 2024’te sona erdi; Selahattin Demirtaş 42 yıl, Figen Yüksekdağ 30 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı.

AKP hükümeti Kobani Olayları’nı HDP üzerinden kriminalize etmek istedi. Kobani Davası başından sonuna dek partizan bir davaydı. Bu dava, emekçi Kürt halkına gösterilen bir sopaydı. Aynı zamanda bu dava, bir kere daha, Türkiye’deki demokratik haklar sorununun başlıca bileşenlerinden birinin siyasi tutsaklar sorunu olduğunu gösterdi. Bugün Demirtaş ve Yüksekdağ, emekçilerin vicdanının onayını almış bir hukuk sisteminin suçlu bulduğu kimseler değildir. Başta seçilmiş milletvekilleri ve belediye başkanları olmak üzere siyasi tutsakların özgürlüklerine kavuşması, Türkiye’de siyasal demokrasinin tesis edilmesinin başlıca şartları arasındadır.

İzmir’de Filistin Eylem Platformu’ndan Filistin direnişine destek yürüyüşü

0

Filistin’de 7 Ekim Aksa Tufanı harekâtının ve Siyonist İsrail saldırganlığının birinci yıldönümünde İzmir’de gerçekleştirilen eylem ve yürüyüşle emperyalist soykırım protesto edildi. Alsancak Kıbrıs Şehitleri Caddesi Eski Leman Kültür önünde saat 16.30’da “Nehirden Denize Özgür Filistin! Soykırıma Hayır!” yazılı Filistin Eylem Platformu imzalı pankartın açılmasıyla eylem başladı. Konuşmalarda ABD emperyalizminin desteğiyle İsrail’in saldırganlığı ve katliamları teşhir edildi. Filistin halkının yıllardır olduğu gibi bugün de direndiği ifade edildi. “Nehirden denize özgür Filistin”, “Rojava’dan Gazze’ye Yaşasın Halkların Ortak Mücadelesi”, “Katil İsrail, işbirlikçi AKP” gibi sloganlar ve ajitasyon konuşmaları eşliğinde Türkan Saylan Kültür Merkezi önüne kadar yürüyüş gerçekleştirildi.

Ortak açıklamada, bir yıldır süren ABD destekli İsrail saldırganlığı ifade edilerek tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleşen soykırım tablosu aktarıldı. AKP iktidarının İsrail ile sürdürdüğü işbirliğinin katliama ortak olmak anlamına geldiği, ülkede bulunan askeri üslerin Siyonizmin ve emperyalist ülkelerin hizmetinde olduğunun altı çizildi. NATO’dan çıkılması ve üslerin kapatılması gerektiği söylenen açıklamada, AKP’nin Filistin üzerinden hamaset yapmasının yanı sıra Rojava ve Kuzey Irak’ta aynı savaş politikalarını bizzat uyguladığı vurgulandı. İsrail ile tüm ilişkilerin bir an önce kesilmesi talebiyle açıklama sona erdi. 
Açıklamanın ardından kitle Gündoğdu Meydanı’na kadar sloganlarla yürüyerek yaşamını yitirenler için denize çiçek attı.

İşçi Demokrasisi Partisi, TİP, EMEP, DİP gibi birçok kurumun dövizleriyle katıldığı eylem sloganlarla bitirildi.

Siyonizmin çöküş ihtimali arttıkça vahşi saldırıları katlanarak büyüyor

0

Geçen ay ateşkes görüşmelerinin tıkanmasıyla birlikte Siyonist rejimin pervasız saldırganlığının giderek artmakta olduğunu ifade etmiştik. Eylül ayının ikinci yarısında Siyonist rejim soykırım, imha ve tehcir üzerine kurulu savaşını Gazze’den Batı Şeria’ya, ardından da Lübnan’a taşımış durumda. Gazze’de 42 bine yakın Filistinliyi, Batı Şeria’da 800’e yakın insanı katleden Siyonizm, 100 binin üzerinde Filistinliyi yaraladı ve 2 milyona yakın insanı yerinden etti. İsrail, Lübnan’daki katliamlarında ise 2 bine yakın insanı öldürdü ve binlerce yaralı söz konusu. Ayrıca 100 binlerce Lübnanlı yerinden edildi.

Bugünü ele almadan önce, geçtiğimiz yıl boyunca yaşananların başlangıcı olan 7 Ekim 2023 tarihini anmak gerekiyor. Filistin direniş örgütlerince gerçekleştirilen El Aksa Tufanı, Filistin davasının büyük ölçüde prestijini yitirdiği, dünya halkları nezdinde seferber edici rolünün kaybolmaya yüz tuttuğu bir dönemde gerçekleşti. El Aksa Tufanı, emperyalizm destekli yerleşimci sömürgeciliğe karşı Filistin halkının tarihsel hakları için gerçekleştirilmiş meşru bir askeri harekât olarak karakterize edilmeli. Çünkü 7 Ekim tarihiyle özdeşleşen harekât, İsrail’in etnik temizlik projesine, katliamlarına ve ırkçı programına karşı verilmiş yanıttı. Savaşların sonuçları itibarıyla istenmeyecek bir hadise olduğu gerçeğini reddetmiyoruz. Fakat bu savaşı yaratan Filistin direniş örgütleri değil; Filistinlileri 76 yıldır topraklarından sistematik bir şekilde tehcir eden, onları katleden ve yeraltı-yerüstü kaynaklarına el koyan korsan devlet İsrail’dir. Tek ve birleşik bir Filistin yoksa kalıcı bir barışın tesisi de mümkün değildir. Dolayısıyla 7 Ekim de bütünüyle meşrudur ve Filistin direnişi koşulsuz bir şekilde -askeri olarak- desteklenmelidir. Filistin’deki savaşın sona erdirilmesinin ve kalıcı barışın yolu daha fazla 7 Ekim’den, daha fazla Filistin seferberliğinden geçmektedir.

Nehirden denize özgür Filistin

7 Ekim’e dair gerçekleştirilen onca karalama çabasına karşın El Aksa Tufanı, sonuçları itibarıyla yalnızca Filistin’de değil, dünya ölçeğinde sınıflar mücadelesinin seyrinde de bir kırılma yarattı. Emperyalizmin ön karakolu Siyonist İsrail’in yenilmezlik imajı yerle yeksan olurken, ABD emperyalizminin krizi daha fazla derinleşti. Ayrıca 7 Ekim’in ardından dünya halklarının bilincinde de önemli bir sıçrama gerçekleşti. Özellikle emperyalist metropollerdeki kitleler Filistin için önemli ölçüde seferber oldu ve olmaya devam ediyor. Yine bu seferberliklere damgasını vuran merkezi sloganın “Nehirden denize özgür Filistin” olması, iki devletli çözümün kitleler tarafından büyük ölçüde reddedildiğini göstermesi açısından önemli bir veri oluşturuyor.

Nazizmin günümüzdeki temsilcisi İsrail, savaşı Lübnan’a taşımaya girişiyor

İsrail, dünya halkları nezdinde Nazizmin günümüzdeki temsilcisi haline geldikçe uluslararası alanda, yani devletler arası sistemde de gittikçe yalnızlaştı. Bu süreç Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) kararları, Filistin’i tanıyan devletlerin sayısının giderek artması ve enternasyonal boykot hareketinin zaferleriyle ölçülebilir. Bunun dışında geçtiğimiz ay içerisinde işgal devletinde ateşkesin gerçekleşmesi için gerçekleşen genel grev de oldukça önemliydi. Antisiyonist olmamalarına rağmen Netanyahu karşıtı yerleşimcilerin gerçekleştirdiği greve 500 bine yakın kişi katıldı. Grev, Siyonist yargı tarafından siyasi olduğu gerekçesiyle yasaklandı ve sona erdi. Savaş kabinesinin sürekli zayıflaması ve rejimin yerleşimci nüfusu konsolide etmekte yaşadığı güçlük üzerine Netanyahu savaşı Lübnan’a taşımaya ve orayı da Gazzeleştirmeye girişti. 17-18 Eylül tarihlerinde çağrı cihazlarının patlatılması, Güney Lübnan’ın ağır bir şekilde bombalanması ve Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’ın da öldürülmesi bu sürecin önemli ayaklarıydı. Bu saldırıların ardından Siyonist rejim Hizbullah’ın silahsızlandırılması ve kuzeye çekilmesi hedefiyle bir kara operasyonu başlatacağını duyurdu. Bu saldırganlığın hedefi ise Netanyahu’nun içerideki ateşkes basıncını Hizbullah’ı yok etme vaadiyle zayıflatmak istemesi ve İran’ı savaşa dahil ederek savaşın boyutunu bölgesel düzeye çıkarmak.

Siyonist rejimin askeri-politik hedeflerine -Hamas’ı yok etmek vb.- ulaşamadığı oranda yaşadığı kriz, varoluşunun kırılganlığını açığa vurmaktadır. Bu tabloyu dağıtmak için gerçekleştirilen saldırılarda Hizbullah önderliğinin büyük ölçüde imhasıyla İsrail taktiksel başarılar elde etmiş gibi gözükse de bu durum oldukça kısa sürdü. 2 Ekim’de İran’ın füze saldırısı ve devam eden süreçte kara operasyonunda Hizbullah’ın işgal ordusunu püskürtme kapasitesinin mevcut olduğunu göstermesi atmosferi tamamıyla değiştirdi. İsrail’in İran’a cevabının ne düzeyde olacağı henüz belli değil. Fakat sıkıştığı oranda emperyalizmi Siyonizmin suçlarına ortaklıktan doğrudan suç işlemeye itmeye çalışan İsrail’in bu arayışını sürdüreceğini tahmin etmek güç değil. Bu saldırganlık karşısında Türkiyeli emekçilere düşen görev ise uluslararası boykot hareketinin bir parçası olmak ve işgal devletinin can suyunu kesmek için seferber olmaktır. Dolayısıyla İsrail ile siyasi ve ticari dahil tüm ilişkilerin kesilmesi, başta Kürecik olmak üzere NATO üslerinin kapatılması ve soykırıma giden petrol akışının kesilmesi en acil taleplerimiz olmalıdır.

Yasama yılının açılışı: bir siyasal demokrasi parodisi

0

30 Temmuz’da tatile giren TBMM’nin yeni yasama yılı, her yıl olduğu gibi 1 Ekim’de açıldı. Siyasiler açılışta bu kez de demokrasi ve halk iradesine yönelik mesajlar verdi. Can Atalay’ın tutukluğunu protesto eden TİP’in katılmadığı oturumda DEM Parti dışındaki tüm partilerin saygılı karşılamasının ardından Meclis’te konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “yeni ve sivil bir anayasa” sözünü yineledi ve “Sözü ve teklifi olan herkesi” yeni anayasa çalışmasına davet etti.

Açılış resepsiyonunda verilen ve Meclis’in halk iradesine dayandığına dair demokrasi güzellemelerinden oluşan söylemlerin hiç kimseyi heyecanlandırmadığını söylemek yanıltıcı olmaz.

Can Atalay, Hatay halkının oylarıyla seçilmiş bir milletvekili olmasına rağmen, genel seçimlerden beri 500 günü aşkın bir süredir anayasaya aykırı olarak hapiste tutulurken, demokrasi söylemleri ne kadar inandırıcı olabilir? Can Atalay’ın tutukluğunun anayasaya aykırı fiili bir durum olduğunu saptayan Anayasa Mahkemesi kararının gereğini yaparak Atalay’ın milletvekili haklarını iade etmek yerine, “Meselenin bundan sonraki kısmı tamamen hukuki süreçlerle ilgilidir. Sonuç almak bakımından Meclis’in bu aşamada yapabileceği bir şey yoktur,” diyecek kadar gerçeği bükebilen bir kimsenin başkanı olduğu bir meclisten demokrasi çıkabilir mi?

Tıpkı Can Atalay gibi Gezi direnişinin günah keçileri yapılmaya çalışılan Osman Kavala ve daha onlarca muhalif aydın hapishanelerde yatarken, sokak röportajlarında özgürlük ve emek taleplerini ifade ettikleri için gençler gözaltına alınırken hangi demokrasiden söz edilebilir?

Selahattin Demirtaş başta olmak üzere her kademeden binlerce Kürt siyasetçi yerleşik devlet politikası sonucunda 4 Kasım 2016’dan bu yana hapisteyken yeni anayasadan özgürlük beklenebilir mi?

Polonez ve MKB işçileri gibi işçi ve emekçiler en demokratik haklarından biri olan sendika hakkını talep ettikleri için işten çıkarılırken veya sendikalarda örgütlenme haklarını güçlükle kullanabilirken yeni Meclis döneminde bir demokrasi şöleni beklenebilir mi? Grev hakkı ile toplantı ve yürüyüş hakkının kullanılmasının neredeyse imkânsız hale getirildiği bir ülkede Meclis’te demokrasi ne kadar tecelli edebilir?

Türkiye’nin en büyük sorunu, ekmek sorunuyla birlikte siyasal demokrasidir. TBMM Başkanı’nın Atalay’ın hukuka aykırı tutukluluğu konusunda yarı mahcup çaresizliğinde görüldüğü gibi, halkın iradesini yansıttığı ve demokrasisinin en büyük sembolü olduğu iddia edilen bu Meclis, ülke yönetiminde belirleyici bir role bile sahip değil. 2016 darbe girişiminin yarattığı elverişli ortamda filizlenen yeni rejim, Cumhurbaşkanlığı ve Tek Adam’ın bünyesinde somutlaşan otoriter bir yürütme gücüne dayanıyor. Temel işlevi ise patronların kârlarını azami düzeye çekebilmek amacıyla işçi ve emekçilerin tüm sosyal ve demokratik kazanımlarını yok etmeye yarayacak olan baskı ve şiddeti sürdürmek. Bu nedenle emekçi halk, inisiyatifi eline alıp siyasal demokrasiyi yeniden tesis etmek amacıyla emekten yana bir anayasa yapacak olan bir kurucu meclis toplamadıkça, yasama yılı açılışında olduğu gibi bir siyasal demokrasi parodisinden başka bir sonuç elde etmek mümkün değil.

Patronlar “sermaye dostu” iş kanunu istiyor!

0

Fıkra bu kadar, deyip yolumuza devam edebilirdik. Ama burası Türkiye. Ve “fıkra” bu kadar değil! Patronlar ciddi ciddi yürürlükteki 4857 Sayılı İş Kanunu’nun işçi dostu bir kanun olduğunu ve değişmesi gerektiğini söylüyor. Talepleri “ekonomi dostu” bir iş kanunu!

Tansu Çiller 30 yıl önce 5 Nisan Kararları’nın altına imza atarken “son sosyalist devleti yıktık” diyordu. Bu arada patron jargonunda sosyalist demek kamusal hak ve hizmet, kurala bağlanmış emek piyasası, emeklilik gibi sosyal hak ve kazanımlar demektir.

Nitekim 30 yıldır hükümetler değişse de bu mantıkla sermaye dostu yasalar birbiri ardına yürürlüğe girdi. Bunlardan biri de değişen iş yasasıydı. Bugün ekonomi dostu olmadığı söylenen 4857 Sayılı İş Kanunu, 2003 yılında 1475 Sayılı İş Kanunu yerine yürürlüğe girdi.

Esnek ve güvencesiz çalıştırmanın önü açıldı. Taşeron çalıştırma yeni iş düzeni haline geldi. Kıdem tazminatı gibi birçok hak tırpanlandı. Mezarda emeklilik gibi büyük hak kayıplarına yol açan yasalar bunlara eşlik etti. İşçi sınıfı hak ve kazanımlar açısından onlarca yıl geriye gitti.

İşte işçi sınıfı açısından böylesine büyük tarihi kayıplara yol açan 4857 Sayılı İş Kanunu şimdi patronlara yetmiyor. Daha da sermaye dostu, işçi düşmanı bir iş yasası istiyorlar.

Bugün Polonez’den As Plastik’e, MKB Rondo’dan Eker’e, Tarkett’ten Elba’ya, Mersen’den Fernas’a dek tüm mücadele ve grevlerin ana teması sendikal örgütlenme hakkı, insan onuruna yaraşır ücret ve çalışma düzeni, iş güvencesi ve zorbaca işten çıkarmanın son bulması!

Patronların sermaye dostu iş yasası talebi de tam burada devreye giriyor. Patronlar kıdem tazminatının kendilerine fon haline gelmesini istiyor. Patronlar işe iade tazminatının, sendikal tazminatın, işsizlik sigortasının son bulmasını istiyor. Onlara göre bunlar “katı” düzenlemeler.

İstiyorlar ki istedikleri zaman, istedikleri şekilde işçiyi kapının önüne koyabilsinler. Ama bunun bir bedeli olmasın. Üstelik işsizlik fonu, kısa çalışma ödeneği hep kendi hizmetlerinde olsun.

Bitti mi? Hayır! Patronlar istiyor ki sosyal güvenlik denetimleri de randevulu olsun. Çat kapı denetim yapılmasın. Sigortasız, kayıtsız işçi çalıştırmanın önünde engel olmasın. Meslek liseliler bir gün okulda, dört gün fabrikalarda olsun…

Bu derece kâr ve sorumsuzluk beklentisinin adını doğru koyalım: Bunlar bir iş yasasının değil, olsa olsa kölelik yasasının konusu olabilir…

As Plastik işçilerinin grevi sürüyor

0

İstanbul Hadımköy’deki As Plastik fabrikasında işçilerin sefalet zammı dayatmasına ve patronun sendika düşmanı tutumuna karşı 19 Eylül’de başlattığı grev devam ediyor. Petrol-İş Sendikası’nda örgütlenen fabrika işçileri, patron anayasal hak olan sendikayı tanımadığı ve toplu iş sözleşmesi (TİS) görüşmelerinde anlaşma sağlanamadığı için greve çıkmıştı. Sendika düşmanı patron, grev kararı alınmadan önce işyeri temsilcileri dahil 10 işçiyi de işten çıkarmıştı. Ağır çalışma koşullarına karşı sendikada örgütlenerek Mayıs 2022’den beri mücadele veren işçiler, grevle birlikte üretimi büyük ölçüde durdurdular.

Fason üretime başvurarak ve sendikadan istifa etmesini istediği işçilere yüzde 100 zam teklif ederek grev kırıcılığı yapan patronun yanı sıra işçiler, vardiya çıkışlarında grev kırıcı işçilere seslenirken jandarmanın engellemeleriyle karşılaşıyorlar.

İşçilerin yüzde 35 zam talebi kabul edildi ancak patron fabrikada sendikayı istemediği için işçiler işverenin sendikayı tanıması, TİS görüşmelerinin yapılması ve atılan işçilerin geri alınması talepleriyle mücadeleyi sürdürüyorlar.

İşçi Demokrasisi Partisi, 13. gününde grevi ziyaret ederek As Plastik işçilerinin haklı ve meşru mücadelesinin yanında olduğunu ifade etti ve dayanışma dileklerini iletti.

İsrail’in Lübnan işgaline hayır! İsrail Gazze, Batı Şeria ve tüm Filistin’den defol!

0

Siyonist İsrail devleti Lübnan’a yönelik soykırımcı askeri saldırılarını tırmandırdı. Bu tırmanış, 16 ve 17 Eylül tarihleri arasında çağrı cihazlarının ve radyoların patlatılması, 23 Eylül’den bu yana Beyrut ve diğer şehirlerde binden fazla kişinin ölümüne neden olan yaygın bombalamalar, yaklaşık bir milyon kişinin kitlesel olarak yerlerinden edilmesi ve Hizbullah’ın en üst düzey lideri Nasrallah ve diğer liderlerin suikast sonucu öldürülmesiyle görülüyor.

İsrail’in Lübnan’a yönelik askeri eylemlerine verdiği isim olan “Kuzey Okları” operasyonu, İsrail’in kuzey sınırını en azından Litani Nehri’ne kadar uzatmak amacıyla ülkenin güneyine nüfuz etmeyi ve böylece İsrail ile Lübnan arasında, tamamen Siyonist ve emperyalist işgal güçleri tarafından kontrol edilen bir güvenlik alanına sahip olmayı ve durumu, İsrail’in 1985’ten beri işgal ettiği bu bölgeyi terk etmek ve toprakları Lübnan’a iade etmek zorunda kaldığı 2000 yılı öncesine geri götürmeyi hedeflemektedir.

İsrail bu amaçla 20 kasabanın boşaltılması çağrısında bulunmuş ve 1 Ekim Salı günü yoğunlaştırılmış hava ve topçu ateşi uygulamıştır. İsrail, emperyalist ortağı ABD’ye, Hizbullah’ı yok etmek için “sınırlı, yerel ve seçici saldırılar” kılığına bürünmüş bir kara saldırısı gerçekleştirme niyetini bildirdi. Yanlış! İsrail, Filistin ve Lübnan halkını bir bütün olarak sindirmek için yoğun nüfuslu bölgeleri bombalamakta ve sivil nüfusu sistematik olarak katletmektedir. İsrail halkı “terörizmden” korumak istemiyor. İsrail, gerçekte nüfusun kitlesel olarak yerinden edilmesini ve önce Filistin’de ve şimdi de Lübnan’da toprakların işgal edilmesini amaçlayan soykırımcı ve terörist bir devlettir.

Netanyahu bu askeri saldırıyı ve Güney Lübnan’ın olası kara işgalini gerçekleştirmek için, Fransa ile 21 günlük ateşkes çağrısında bulunmasına rağmen, İsrail’e küresel anlamda cezasızlık garantisi ve ekonomik, siyasi ve maddi destek veren ABD’nin suç ortaklığına sahiptir. Sadece bir örnek vermek gerekirse, Beyrut saldırılarında kullanılan 900 kg ağırlığındaki bombaların büyük bir kısmının ABD tarafından sağlandığı ve F-35 uçakları tarafından atıldığı tahmin edilmektedir. Bu konuda ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, “Hizbullah’ın 7 Ekim’dekine benzer saldırılar gerçekleştirmesini önlemek için sınır boyunca saldırı altyapısının ortadan kaldırılması gerektiği konusunda mutabık kaldık” demiştir. ABD ayrıca Umman Körfezi’nde bulunan Abraham Lincoln uçak gemisini güçlendirmek için asker ve daha fazla savaş uçağı takviyesi yapmayı planlıyor. Tüm bunlar olurken Joe Biden, Demokrat Kamala Harris ile birlikte seçim kampanyasının ortasında, gerçekleşme ihtimali giderek azalan soyut ateşkes önerileriyle hokkabazlık yapmaya ve aradan sıyrılmaya çalışıyor.

İsrail ordusunun Lübnan’a yönelik yeni askeri saldırıları ve kara harekâtı tehdidi, Netanyahu ve onun nazi, Siyonist ve aşırı dinci rejiminin çöküşünü önlemek için işlediği yeni bir suçtur. Netanyahu, Hamas’ı ve tüm Filistin direnişini ve şimdi de Hizbullah’ı yok etme hedefinde başarısız olduğu için iktidarda kalmak için sürekli savaşa ihtiyaç duymaktadır.  Bu savaş çığırtkanlığı politikasının bir parçası da Yemen’deki Husi isyancıların bombalanmasıdır.

İsrail, saldırganlığını Lübnan’a yaymaya çalışırken, Gazze ve Batı Şeria’daki soykırımı da sürdürüyor. 1948’de başlayan soykırımın yeni evresinin üzerinden henüz bir yıl geçmişken, aralarında binlerce kadın ve çocuğun da bulunduğu 40 binden fazla insan öldürüldü. İsrail Gazze ve Batı Şeria’da etnik temizlik peşinde koşmakta, Filistinlileri kovma ve “Büyük İsrail”i kurma politikasıyla tüm tarihi toprakları işgal etmeye çalışmaktadır. İsrail tüm diplomatik anlaşmaları hiçe saymaktadır. Netanyahu, yetkililerin ve başarısız diplomatların suç ortaklığıyla sonuçlanan eyleme geçmeden izleme politikaları ve Arap ülkelerinin pasifliği altında BM’de “İsrail’in ulaşamayacağı hiçbir Ortadoğu köşesi olmadığını” iddia ederek dolaşmaktadır. İsrail, emperyalizm tarafından sürdürülen sahte “İki Devletli Çözüm” politikasının tarihsel başarısızlığını binlerce ölü, yerinden edilmiş mülteci üzerinden bir kez daha göstererek sürekli savaş ve imha peşindedir.

Gazze’nin işgalinden bir yıl sonra, direniş ve Filistin halkıyla dayanışma eylemleri yeniden hız kazanmaya başladı. 27 Eylül’de İspanya’da genel grev ve büyük eylemler gerçekleşti ve dünyanın çeşitli şehirlerinde önemli dayanışma eylemleri örgütleniyor. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak Filistin halkıyla dayanışmak için dünya çapında bir seferberlik çağrısında bulunuyor ve dünya hükümetlerinin İsrail ile diplomatik, siyasi, ekonomik, askeri ve kültürel ilişkilerini kesmelerini talep ediyoruz. Daha fazla soykırım finansmanına hayır! Açlık ve hastalıktan ölümlere son! İnsani yardım için sınırları açın! İsrail Gazze’den, Batı Şeria’dan, tüm Filistin’den ve Lübnan’dan defol! Birleşik, laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin için! Nehirden denize özgür Filistin!

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

1 Ekim 2024

İDP’nin 2024 yaz okulu başarıyla tamamlandı

0

İşçi Demokrasisi Partisi, 2024 yılı yaz okulunu sendikalar gündemi üzerine gerçekleştirdi. Emek, kadın ve öğrenci hareketinde çalışmalar yürüten katılımcılar, yaz okulu boyunca gruplara ayrılarak dünyada ve Türkiye’de sendikal hareketin tarihi ve güncel durumu üzerine sorunları ve çözüm önerilerini tartıştı.

Sendikal hareketin tarihi üzerine bir açılış sunumunun ardından atölyelerdeki ilk başlık “Sendikalara yapısal yaklaşım” oldu. Bu başlıkta emperyalist çağda sendikaların dönüşümü, sendikal bürokrasi ve buna karşı mücadelede farklı yaklaşımlar masaya yatırıldı. Günümüzde “geleneksel” sendikaların işlevsiz olduğu ve kapitalizmin niteliksel dönüşümler geçirdiği argümanlarına dayanan toplumsal hareket sendikacılığı yaklaşımı ve benzeri önerilerin çıkmazları üzerinde duruldu. Yine kitle hareketinden kopuk, sekter bir tavrın sınıf hareketindeki yansıması olan “kızıl sendikacılık” anlayışı üzerine tartışıldı. Ardından gerçekleştirilen oturumda ise bu yaklaşımların somut izdüşümleri ile İDP’nin kitle seferberlikleri içerisinde parti inşa kavrayışı ve bunun sendikalara dönük örgütsel yansıması arasındaki farklılıklar tartışıldı.

Sonraki günkü atölyelerin ilk gündemi “Sendikalarda toplumsal cinsiyet politikaları” oldu. Bu başlıkta sendikalarda kadın örgütlenmesinin nasıl artırılabileceği, toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik politikaların ve mekanizmaların neler olması gerektiği ekseninde sorular Novamed Grevi, Mor Liste deneyimi vb. örnekler üzerinden tartışıldı. Kadın hareketi ve emek hareketinin ortak mücadele zemininin güçlendirilmesine yönelik talep ve yaklaşımlar üzerine duruldu.

Son atölyede “Sendikalara taktiksel yaklaşım” başlığı altında yaz okulu boyunca yürütülen tartışmaların güncel örnekleri araştırıldı. Emek Platformu çalışması, Sendikal Güç Birliği deneyimi, Metal Fırtına gibi örnekler incelendi. Bugün işçi sınıfı AKP-MHP hükümetinin benzer saldırılarıyla karşı karşıyayken sermayenin planlarına karşı bir emek ittifakı kurmanın yolları geçmiş deneyimler ışığında tartışıldı.

Atölyelerin sonuçlarına dair yapılan ortak değerlendirmelere ek olarak Filistin Direnişi başlıklı bir sunum gerçekleştirildi. Direnişin tarihi ve güncel durumunun anlatıldığı sunumda, iki devletli çözüm gibi hayalci önerilerin geçersizliği üzerinde duruldu.

Tartışmaların en önemli çıktısı, bugün sendikaların işçi sınıfının başat mücadele aracı olmayı sürdürdüğü ve devrimci Marksistlerin işçi sınıfını burjuvaziye ve sendikal bürokrasiye karşı mücadelesinde yalnız bırakamayacağı oldu. Bu bağlamda bugün güvencesizliğe, kötü çalışma koşullarına ve düşük ücretlere karşı direniş ve grevlerini sürdüren sektörlere dönük mücadeleleri birleştirme çağrısının önemi üzerinde duruldu. Ülkenin üç büyük sendikal konfederasyonunun tabandaki basınç nedeniyle yayımladığı ortak deklarasyonu alanda ortaklaşmaya dönüştürmemesinden hareketle, sendikal bürokrasi üzerinde tabandaki basıncını artıracak ve mümkünse onu da aşabilecek politik önermeler üzerine tartışıldı.

Zorlu’ya Boykot kampanyası: “İşgal ve soykırım ortaklığı sonlanıncaya dek Zorlu’ya boykot”

0

Zorlu’ya Boykot Kampanyası; Zorlu Holding’in İsrail’de yaptığı yatırımları ve işbirliklerini bir an önce durdurması talebiyle, BDS’nin çağrısı üzerine Filistin’e Özgürlük Platformu, Filistin Dostları, Filistin İçin Öğrenci Dayanışması ve İşçi Demokrasisi Partisi’nin bir araya gelmesiyle oluşturuldu. Kampanya ilk eylemini 28 Eylül Cumartesi günü Zorlu Holding önünde gerçekleştirdi. Metro City AVM önünden başlayan yürüyüş, sloganlarla holding önüne doğru ilerledi.

Holding önünden kamuoyuna yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Gazze’nin hemen yanı başındaki Dorad Elektrik Santrali’nden işgal ordusu üslerine elektrik sağlamaya, Filistinlilerin ve Lübnanlıların tepesine bombalar yağdıran savaş uçaklarına parça üretmeye devam ediyor. Zorlu Holding’i işgal devletine hizmetkarlıktan vazgeçirebilecek yöntem, onun İsrail’de kazandığı paradan daha fazlasını kaybettirmek ve kültür sanat faaliyetleriyle suçlarını örtmesini engellemektir. Biz, Filistin halkının ve direnişinin dostları olarak bu misyonla bir araya geldik ve Zorlu Holding resmen ve tamamen işgal devletiyle ilişkisini sonlandırana dek Zorlu’ya Boykot kampanyasını yürütmeye kararlıyız.”

Zorlu Holding Mayıs 2024’te İsrail’deki bazı yatırımları çektiğini ifade etmişti fakat işbirliğinin büyük oranda devam etmesi sonucunda boykot çağrısı uluslararası alana taşındı. BDS Ulusal Komitesi (BNC) ve İsrail’e Akademik ve Kültürel Boykot Kampanyası’nın (PACBI) da devreye girmesiyle Fontaines DC ve Blondshell, Zorlu PSM’deki konserlerini iptal ettiler. Filistin halkına soykırım uygulayan İsrail’in savaş araçlarına çeşitli parçalar ve yazılımlar sağlayan Zorlu Holding’i teşhir eden kampanya ekibi, soykırımdaki ortaklık bitene kadar mücadele etmeye devam edeceğini belirtiyor.

Başta Vestel ve Zorlu PSM olmak üzere Zorlu Holding’in Türkiye’deki kazanç faaliyetlerine boykot çağrısı yapan kampanya, ortaya çıkış sebebini şu ifadelerle ortaya koyuyor:

“İşgal devletinin Filistin halkını hedef alan soykırımı sürdürüyor olabilmesinin en önemli nedenlerinden biri, çeşitli iktidarlardan ve sermaye gruplarından, doğruda ya da dolaylı aldığı diplomatik, ekonomik, askeri, lojistik vb. destek.

Bu desteği engellemek, devletleri ilişkileri kesmeye zorlamak ve şirketleri yatırımlarına son vermek zorunda bırakmak işgal devletinin durdurulması için önemlidir.

Türkiye’nin en büyük sermaye gruplarından biri olan Zorlu Holding de işgalci İsrail’le işbirliğini yıllardır kesintisiz şekilde sürdürüyor.

  • Zorlu Holding, 2017 yılında, işgal devleti tarafından, “İsrail’deki en büyük Türk yatırımcı” sıfatıyla ödüllendirildi.
  • Zorlu Holding’in ortağı olduğu Dorad Doğalgaz Santrali’nden soykırım suçlusu işgal devletinin askeri üslerine elektrik sağlanıyor.
  • Holding bünyesindeki savunma sanayii şirketleri üzerinden de Filistin halkına yönelik kullanılan savaş araçları için çeşitli aksam ve yazılımlar temin ediliyor.
  • Ayrıca, Filistinlilerden çalınan Doğu Akdeniz doğalgazının Türkiye ve Avrupa’ya taşınması için projeler de geliştiriyor.
  • Dahası, Zorlu Holding ve üst düzey yöneticileri; İsrail ile Türkiye arasındaki ilişkileri büyütmek üzere oluşturulan işbirliği kuruluşlarında merkezi bir rol oynuyor.

Zorlu Holding’in işgal devleti çıkarına yürüttüğü tüm bu faaliyetler onu Filistin’deki işgal ve soykırımın ortağına dönüştürmektedir.”

Toplu iş sözleşmesi görüşmelerinin tıkandığı Tarkett’te grev

0

Tuzla Deri Organize Yan Sanayii Bölgesi’nde bulunan Tarkett Turkey Zemin Kaplamaları fabrikasında işçiler 18 Eylül günü greve çıktı. Fransa menşeili firmanın 36 ülkede fabrikası bulunmakta, bunların yaklaşık 30 tanesinde sendika mevcut.

Fabrikada sendikal örgütlenme çalışmaları, Petrol-İş önderliğinde 2022 yılında başladı. Her ne kadar işyerinde çoğunluk Şubat 2023’te sağlanmış olsa da, işverenin açtığı yetkiye itiraz davası ancak 8 Mart 2024’te sonuçlandı ve sendika Tarkett’te toplu iş sözleşmesi yetkisini aldı.

Yetkinin sağlanmasının ardından sendika, ücretlerin iyileştirilmesi talebiyle, arabulucu süreci de dahil olmak üzere toplam beş kez toplu iş sözleşmesi (TİS) masasına oturdu. Patronun insanca yaşayacak ücret talebine yanaşmaması sonucu grev kararı alındı ve işçiler 18 Eylül’de greve başladı.

İşçi Demokrasisi Partisi, grevlerinin 9. gününde grevci Tarkett işçilerini ziyaret etti. Ziyaret esnasında işçiler son iki yılda yaşadıkları deneyimleri aktardılar. İki yıllık örgütlenme sürecinde üretim hacminin büyük oranda azaldığını, çalışan sayısının yaklaşık 80 kişiden 17 kişiye kadar düştüğünü aktaran işçiler; ücret taleplerini borcu olduğu gerekçesiyle reddeden patronun, sendikalı işçilere maaşlarının 3 katına kadar çıkabilen ücret zamları vaat ederek işçileri bölmeye çalıştığını belirttiler. Ayrıca işçiler, Petrol-İş sendikasının IndustriALL Küresel Sendika’ya üye olmasının ve bu kanal ile Tarkett firmasının diğer ülkelerdeki fabrikalarında örgütlü sendikalarla iletişim içinde olmanın önemini vurguladılar.

Grevin 9. gününde işçi ve sendika düşmanı patron, grevci işçilerle ilişkisi iyi olduğu bilinen bir güvenlik görevlisini işten çıkardı. Bunun üzerine işçiler, vardiya bitiminde işyeri kapısının önünde toplanıp patronu protesto ettiler.

İsrail’in Lübnan saldırısı derhal son bulmalıdır!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) tarafından yayımlanan bu bildiri, İsrail’in Lübnan’a dönük başlattığı kapsamlı hava saldırılarının hemen ardından, 25 Eylül günü kaleme alınmıştır.

Geçtiğimiz Pazartesi ve Salı günleri İsrail hava kuvvetleri, Netanyahu’nun aşırı gerici ve faşist hükümetinin emriyle Lübnan’a karşı büyük bombardımanlar gerçekleştirdi ve şu ana kadar aralarında 50 çocuk ve 94 kadının da bulunduğu 558 kişiyi öldürdü.

İsrail, geçen yıldan bu yana Gazze’de gerçekleştirdiği ve başta çocuklar olmak üzere öldürdüğü sivillerden oluşan kanlı sicilini büyütmeye devam ediyor.

Bombalamalar ülkenin güneyinin yanı sıra başkent Beyrut’ta ve iç bölgelerde de gerçekleştiriliyor ve Lübnan’ın kuzeydoğusundaki Beka Vadisine de saldırmaya hazırlandığı bildiriliyor.

Lübnan 2006 yılındaki Siyonist saldırısından bu yana bu yoğunlukta bir bombardıman görmemişti.

ABD destekli F-35 uçakları tarafından gerçekleştirilen bombalamaların öncesinde geçen hafta 17 Eylül Salı günü Lübnan’ın farklı bölgelerinde yüzlerce ‘çağrı cihazı’ ya da kablosuz iletişim cihazının eş zamanlı olarak patlatılması sonucu 37 kişi ölmüş ve 2,931 kişi de yaralanmıştı. Çağrı cihazı patlamasını ertesi gün yüzlerce telsizin patlatılması izledi ve en az dokuz kişi öldü, yüzlerce kişi de yaralandı.

Lübnan’ın bombalanması, Gazze Şeridi’ndeki işgal ve soykırımın başlamasından bir yıl sonra ve Siyonist ordunun işgal altındaki Batı Şeria’da Filistin halkına karşı güçlü bir askeri saldırı gerçekleştirdiği bir zamanda gerçekleşti.

Kuşkusuz Lübnan’ın bombalanması, Gazze’yi neredeyse bir yıl boyunca ayrım gözetmeksizin bombaladıktan sonra Filistin halkının şiddetli direnişini yenemeyen Netanyahu ve aşırı sağcı kabinesinin umutsuz bir eylemidir.

İşgalin başında ilan ettikleri “Hamas’ı ve direnişi bir bütün olarak yenmek ve rehineleri geri almak” hedeflerini şu ana kadar gerçekleştiremediler.

İsrail’in Lübnan’da gerçekleştirdiği yeni katliam, nihayetinde bu ülkenin karadan işgalinin başlangıcı, Siyonizm’in yayılmacı karakterini ve Netanyahu’nun Likud Partisi ve İsrail Toprakları Hareketi tarafından desteklenen faşist ve ırkçı ‘Büyük İsrail’ projesini onaylamaktadır. Bunun temel dayanağı ise sadece Gazze ve Batı Şeria’nın değil, aynı zamanda Mısır’daki Nil Nehri’nden Irak’taki Fırat’a kadar uzanan toprakların, Ürdün’ün ve Lübnan’ın bir kısmının da ilhak edilmesini isteyen yasadışı yerleşimcilerdir.

Binyamin Netanyahu’nun kısa süre önce “kuzeydeki güvenlik dengesini, güç dengesini değiştirmek” istediğini söylediği bu yayılmacı çerçeve, İsrail ile Lübnan arasındaki sınırda doğrudan Siyonist ordu tarafından kontrol edilen birkaç kilometrelik bir güvenlik bölgesi oluşturmak amacıyla Lübnan’a yönelik bir kara işgaline hazırlanmak anlamına gelebilir.

Dahası, İsrail sınırındaki Güney Lübnan’da binlerce insan aceleyle kaçarak başta Beyrut, Trablus ve İsrail’den daha uzaktaki diğer şehirler olmak üzere orta ve kuzey Lübnan’a giden yolları tıkadı. Lübnanlı sivil toplum örgütleri 100 binden fazla insanın evlerinden olduğunu belirtiyor.

Bu arada Siyonist ordu bir terör kampanyası yürütüyor, cep telefonlarına yazılı ve sesli mesajlar gönderiyor, hatta insanları doğrudan arayarak yaşadıkları bölgeleri terk etmelerini istiyor, tahliye çağrısı yapan mesajlar yayınlamak için radyo istasyonlarının yayınlarını bile engelledikleri görülüyor.

Tüm bunlar Siyonizmin ve Netanyahu hükümetinin saldırgan ve faşist karakterini ortaya koymaktadır.

İsrail’in ne Hamas’ın almış olduğu rehineleri ne de Kuzey İsrail’deki sivilleri korumak istediği doğrudur. Bombalanmakta olan Filistin ve Lübnan halklarından bahsetmiyoruz bile. Lübnan’da daha şimdiden İsrail’in 2006’da gerçekleştirmiş olduğu işgalde öldürülen sivillerin yarısından fazla sivil öldürüldü.

Medya ve haber ağlarındaki görüntüler her şeyi anlatıyor: yoğun nüfuslu bölgelere yönelik yoğun bombardıman; yıkılan konutlar; yerinden edilen binlerce sivil.

İsrail barış anlaşması istemiyor. Geçtiğimiz yıl Gazze’de gerçekleştirdiği soykırımla maskesini düşürdü ve zaten iflas etmiş olan emperyalist “iki devletli çözüm” politikası yalanını bir kenara bıraktı.

Asıl amacı Gazze ve Batı Şeria’da etnik temizlik yapmak ve daha önce de belirtildiği gibi “Büyük İsrail” stratejik projesi çerçevesinde Lübnan da dahil olmak üzere bölgedeki tüm toprakları ele geçirmektir.

Tüm bunlar BM’nin sessizliği ve ABD emperyalizminin kayıtsız bakışları önünde gerçekleşiyor. BM ve ABD Netanyahu’yu desteklemeye devam ediyor. Bölgede konuşlandırılan savaş gemileri, savaş uçakları ve savunma sistemlerine ilaveten, Ortadoğu’ya halihazırda gönderilmiş olan binlerce askere bir askeri birliğin daha ekleneceğini duyurdular bile.

Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nde yaz tatilinin ardından Gazze’deki soykırıma karşı küresel seferberliğin yeniden başladığını görüyoruz.

Londra’da geçtiğimiz günlerde binlerce kişi Filistin halkına destek için sokaklara dökülürken, İspanya’da başlıca sendika merkezleri 27 Eylül’de Siyonist soykırıma karşı ve Filistinlilere destek için genel grev çağrısında bulundu.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, Gazze’deki Siyonist saldırının birinci yıldönümünün arifesinde, dünya halklarını Siyonizmi yenilgiye uğratana ve soykırım durdurulana kadar sokaklardaki seferberliği büyütmeye çağırıyoruz. Dünya hükümetlerinden İsrail ile diplomatik, siyasi, ekonomik, askeri ve kültürel ilişkilerini kesmelerini talep ediyoruz! Silah göndermeyi durdurun! Soykırımı finanse etmeyi durdurun! Açlık ve hastalıktan ölümleri durdurun! İnsani yardımların girişi için sınırları hemen açın! İsrail Gazze’den, Batı Şeria’dan, tüm Filistin’den ve Lübnan’dan defol! Birleşik, laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin için! Nehirden denize özgür Filistin!

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

25 Eylül 2024

28 Eylül Kürtaj Hakkı İçin Küresel Eylem Günü: Haklarımızın garantisi, sokaklarda verdiğimiz mücadeledir

0

Kürtajın yasallaştırılması dünyanın dört bir yanındaki kadınların daimi mücadelesidir. Kürtajın suç olmaktan çıkarılması ve yasallaştırılması konusunda seferberlikler sayesinde ilerleme kaydettik. Arjantin’de 2020 yılında kürtaj yasallaştı, Meksika’da 2023 yılında kürtaj yasağı tüm federal bölge için anayasaya aykırı ilan edildi. Şubat 2022’de Kolombiya’da kürtaj suç olmaktan çıkarıldı.

Ancak Nikaragua, El Salvador, Dominik Cumhuriyeti, Haiti, Malta, Andorra, Polonya, Fas, Venezuela gibi ülkelerde kürtaj hâlâ suç teşkil ediyor. Türkiye gibi bazı ülkelerde ise kürtaj yasal olsa da kadınlar pratik engellerle karşılaşmakta. Güvenli olmayan ve gizli kürtajların kurbanı olmaya devam eden üreme çağındaki 700 milyon kadından bahsediyoruz.

Bu duruma, ABD’de pek çok kadının kürtaj yaptırmak için başvurduğu “Roe v. Wade” kararının iptalini de eklemeliyiz. Şu anda eyaletlerin yarısında, kürtaj yaptırmakla suçlanan kadınlara ve onlarla işbirliği yapanlara hapis cezası verilmesinden uygulamayı olanaksız kılan kısıtlamalara kadar uzanan gerici yasalar bulunmakta. Bu tartışma, başkan adayı Donald Trump’ın kürtajın tamamen yasaklanması yönünde propaganda yaptığı seçim kampanyasının da bir parçası.

28 Eylül’ün kökeni ve kürtaj hakkı için mücadele

1990 yılında Arjantin’in San Bernardo kentinde düzenlenen 5. Latin Amerika ve Karayipler Feminist Toplantısı’nda (Eflac), Latin Amerika ve Karayipler’de kürtajın suç olmaktan çıkarılması için eylemlerde bir araya gelmek üzere 28 Eylül’ün seçildiği bir bildiriyi onaylandı. Bu tarih, Brezilyalı katılımcılar tarafından önerilmişti.

1990 yılındaki bu deklarasyondan bu yana pek çok değişiklik oldu. Örneğin, Latin Amerika ve Karayip ülkelerinin çoğunda kürtajın suç olmaktan çıkarılması ve yasallaştırılması (tamamen ya da koşullara bağlı olarak) sağlandı. Ancak seferberlikle elde ettiğimiz kazanımlara güvenmek bir yana, tetikte olmalı ve kazanımlarımızı sağcı hükümetlerin, burjuva ve patriyarkal adalet sisteminin ve haklarımızı elimizden almaya çalışan kilise ve dini kurumların saldırılarına karşı savunmalıyız.

Kadınların ve lgbti+ların haklarına düşman olan hükümetlerle yüzleşelim

Kürtaj hakkının elimizden alınması, dünyada aşırı sağın kadınlara yönelik başlıca saldırılarından biri. Trump yönetimi altında kürtaja kısıtlamalar getirilmiş ve 14 eyalette bu prosedür her durumda ya da birkaç istisna dışında yasaklanmıştı.

Geçtiğimiz günlerde Buenos Aires’te küresel aşırı sağın bazı liderlerini bir araya getiren birçok etkinlikten biri olan Madrid 2024 Forumu düzenlendi. Etkinlikte Vox’un başkanı Santiago Abascal, Şili Cumhuriyetçi Parti’sinin kurucusu Pinochet yanlısı José Antonio Kast ve Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei’nin varlığı göze çarpıyordu. Liderler, cinsellik eğitimi ve kürtaj hakkı gibi feminist kazanımlara karşı tutum aldılar. Sonuç bildirgesinde şu ifadelere yer verdiler: “İster wokizm[1], ister ilericilik, ister sosyalizm isterse de başka bir türde olsun, Batı’yı yıkıcı kültürel Marksizme ve totaliter toplum mühendisliğine karşı savunmak için kültürel savaşa aralıksız devam etme iradesini bir kez daha ortaya koyuyoruz.”

Brezilya’da Lula-Alckmin hükümeti kürtajın yasallaşması konusunda harekete geçmeyi reddediyor. Cenevre Mutabakatı[2] kararını sürdürürken kadın ve lgbti+ların kendi bedenleri hakkında karar verme onurunu güvence altına almak için bir adım bile ilerleme kaydetmiyor. Lula, hükümetinde yer alan Evanjelik kesim ve aşırı sağcı figürlerle birlikte yönetim anlaşmalarını sürdürmekte. Bu anlaşmalardan biri, kürtaj yapanlara 20 yıl, tecavüzcülere ise 6 yıldan 10 yıla kadar hapis cezası öngören ve mevcut mevzuatı değiştirmeyi amaçlayan, çocuk yaşta hamilelikle ilgili 1904 sayılı yasa tasarısının acil olarak oylanmasını sağladı. Aynı şekilde, mevcut belediye seçimlerinde PT ve PSOL’un Geniş Cephe’sinin adayları mevcut yasanın, yani kürtaja sadece tecavüz, fetüste ensefalit olması ya da annenin hayati tehlikesi olması durumunda izin veren yasanın uygulanmasını savunuyor.

Venezuela’da kadınlar ve lgbti+lar kürtajın suç olmaktan çıkarılması ve yasallaştırılması için örgütleniyor ve seferber oluyorlar. Muhafazakâr ve dini grupların kadınların ve lgbti+ların kendi bedenleri üzerinde karar verme haklarına karşı toplumsal ve siyasi düzeyde uyguladıkları ve Maduro hükümetinin bu sektörleri finanse etmek için devlet kaynaklarını tahsis edecek kadar ileri gittiği baskılara karşı koyuyorlar. Bununla birlikte, Maduro’nun sahte sosyalist hükümeti tarafından uygulanan baskıcı tedbirlerin yoğunlaşması, terörist olmakla suçlanan kadınların örgütsel anlamda ilerlemesini engellemekte. 28 Temmuz seçim hilesini protesto eden 226 kadın işçi hapsedildi, yaklaşık 200 genç ve çocuk tutuklandı. Emekçi kesimler özellikle zulüm ve tacize maruz kaldı, bu da adalet arayışındaki her bir anne için ek bir görev anlamına geliyor. Cezaevlerindeki kadınlar koşulların dehşet verici olduğunu, tacize ve cinsel şiddete maruz kaldıklarını ifade ediyorlar. İronik bir şekilde bazı mahkûmlar kürtaja zorlandıklarını, bu nedenle cezaevlerinde eylem yaptıkları için acımasızca baskı gördüklerini bildiriyorlar. Dahası, hükümet yapıları ve kurumları ihbar kültürünü teşvik etmek için kullanılmakta; pasaportlar keyfi şekilde iptal edilmekte. Yeraltına itilen lgbti+ aktivistlerin durumu özellikle endişe verici. Tüm bunlar, Venezuela’da feminist gündem için verilen mücadelenin ve hareketin geri çekilmesi anlamına geliyor.

Kürtaj hakkını ve kürtajın yasallaşmasını savunmak için sokaklarda seferber olalım

Bu 28 Eylül’de tüm dünyada yasal, güvenli ve ücretsiz kürtaj hakkı için sokaklarda olmalıyız. Geçtiğimiz günlerde Brezilyalı kadınlar büyük kentlerde düzenledikleri güçlü yürüyüşlerle 1904 sayılı yasayı askıya almayı başardılar. #NiUnaMenos (Bir Kadın Daha Eksilmeyeceğiz) ve #MareaVerde (Yeşil Dalga) hareketlerinin çıktığı Arjantin’de kadınlar, kadın düşmanı Milei hükümetinin toplumsal cinsiyete dayalı şiddete ilişkin kamu politikalarını ortadan kaldırmayı sürdürmesini önlemek için örgütleniyorlar. Gebeliğin isteğe bağlı olarak sonlandırılmasına ilişkin yasanın ve okullarda cinsel eğitimle ilgili yasanın etkin bir şekilde uygulanmasını talep ediyorlar.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, kürtajın yasallaşması için ve bu kazanılmış hakkı geri almak isteyen hükümetlerle mücadele etmek için birleşik ve kalıcı seferberlik çağrımıza devam ediyoruz.

  • Kadınların kürtaj nedeniyle ölmesine ve hapsedilmesine son!
  • Kiliseler ve dini kurumlar devletten ayrılsın!
  • Toplumsal cinsiyet perspektifine sahip, laik, bilimsel cinsellik eğitimi!
  • Yasal, güvenli ve ücretsiz kürtaj hakkı!

İUB-DE’den Kadınlar ve Lgbti+lar


[1] Kelime anlamı olarak “uyanık olmak, uyanmak” anlamına gelen ve ABD’de siyahlara yönelik ırkçılık ve diğer sosyal eşitsizlikler karşısındaki duyarlılığı ifade etmek amacıyla ortaya çıkan wokizm, kadın ve lgbti+ haklarıyla ilgili eşitsizlikleri de gündeme getiren bir akıma dönüşmüştü. Terim günümüzde çoğunlukla muhafazakârlar ve sağcılar tarafından kullanılmaktadır. Bkz. https://tr.wikipedia.org/wiki/Woke

[2] Kadın Sağlığını Destekleme ve Aileyi Güçlendirme Hakkında Cenevre Mutabakatı Bildirgesi: Başlangıcında 34 ülkenin imzacı olduğu kürtaj karşıtı bildirge.

Sri Lanka’da solun seçim zaferi

0

Sri Lanka’da işçiler köklü değişiklikler talep ediyor. 22 Eylül’de yapılan devlet başkanlığı seçimlerinde kendisini Marksist olarak tanımlayan Anura Kumara Dissanayake yeni devlet başkanı seçildi. Dissanayake, 2014’ten beri başkanlığını yürüttüğü sol parti Halk Kurtuluş Cephesi’nin (JVP) de dahil olduğu Ulusal Halk Gücü ittifakını temsil ediyor. Dissanayake, merkez sağ adayın aldığı %32,8 ve yeniden seçilmek için yarışan mevcut başkanın aldığı %17 oy oranına karşılık oyların %42,3’ünü kazandı.

Çoğu çok genç, işçi ve emekçi olan binlerce insan bu seçim zaferini kutlamak için kızıl bayraklar ve Marx ve Lenin portreleriyle sokağa çıktı. Uluslararası düzeyde bir sürprizdi bu. Bayrakları ve pankartlarıyla devasa sütunlar Sri Lanka’da köklü değişiklik beklentilerini gözler önüne serdi.

2022’deki halk ayaklanması

Bu seçim sonucu, iki yıl önce üç ay süren büyük eylemlerin ardından Temmuz 2022’de yüz binlerce insanın hükümet binasını ele geçirdiği ve dönemin cumhurbaşkanının ülkeden kaçmak zorunda kaldığı emekçi halk ayaklanmasıyla doğrudan bağlantılıdır.

2022’deki bu ayaklanma, halkın ekonomik yıkıma karşı bir tepkisiydi. Uluslararası kapitalist kriz gıda ve yakıtı pahalılaştırmış; Çin, Avrupa ve ABD’ye olan dış borç ödenemez hale gelmiş; ihracattan para kazanan kapitalistler dolarlarını ülke dışına çıkarmış, devlet dövizsiz kalmıştı. Sri Lankalılar aylarca yakıt ve diğer ithal malları alamadılar, ulaşım durdu, elektrik ve gaz kesildi, temel ilaçlar artık ithal edilemedi. On binlerce işçi işten çıkarıldı ya da ücretsiz izne gönderildi.

Kriz ve işçilerin acımasızca sömürülmesi devam ediyor

Sri Lanka, Hindistan’ın güneyinde bulunan 22 milyon nüfuslu ve 65.610 km2’lik bir ada. Çay, hindistancevizi, hindistancevizi yağı ve pirinçten oluşan geleneksel tarımsal ihracatının yanı sıra son 20 yılda diğer Asya ülkeleri gibi Japon, Çin, Amerikan ve Avrupalı çokuluslu şirketlerle bağlantılı ve çok ucuz işgücüne sahip büyük bir tekstil ihracatçısı haline geldi. Sri Lanka bugün “dünyanın sutyen fabrikası” olarak adlandırılıyor. Krizden, akut enflasyondan ve rupinin (yerel para birimi) devalüasyonundan önce tekstil işçileri ayda 62 dolar kazanıyordu. Şimdi bu rakam çok daha düşük; tekstil işçileri minimum 44 dolar kazanıyor ancak dolar cinsinden ölçüldüğünde bile yaşam maliyetlerinde büyük bir artış var. Bu ücretin Asya-Pasifik bölgesindeki en düşük ücret olduğu tahmin edilmekte. Tekstil işçileri aynı zamanda köleleştirilmiş durumdalar; haftanın yedi günü, günde 14 ila 16 saat çalışmak zorundalar. Tekstil sektörü doğrudan 400.000, dolaylı olarak da çoğu kırsal kesimden gelen kadınlardan oluşan iki milyon işçiyi istihdam etmekte.

Temmuz 2022’de, ayaklanmanın ve önceki başkanın kaçmasının ardından Ranil Wickremesinghe yeni başkan olarak yemin etmişti. Wickremesinghe, IMF ile yeni kredi anlaşmaları imzaladı ve ülkenin borcunu GSYH’sine oranla dünyanın en yüksek borçlarından biri haline getirdi (borç, yıllık GSYH’yi aşıyor). Bununla birlikte göreceli bir istikrar sağlandı, ancak vergiler ve buna bağlı olarak hayat pahalılığı arttı ve gerçek ücretler düştü.

Sri Lanka’da yaşananlar, yakın zamanda köklü bir değişim talep eden halk ayaklanmasının yaşandığı Bangladeş gibi ucuz tekstil üreticisi diğer yakın Asya ülkelerinde de yaşanıyor.

Yeni sol hükümet

2000’den beri parlamento üyesi olan ve 2004’te kapitalist Chandrika Kumaratunga hükümeti döneminde bir yıl tarım bakanlığı yapmış olan seçilmiş Başkan Anura Kumara Dissanayake, ilk açıklamalarında IMF ile yapılan anlaşmayı bozmayacağını söyledi. Vergi kesintileri yapılacağını (ki bu halkın tükettiği ürünlerin ithalatını doğrudan etkiliyor) ve IMF’ye olan 25 milyarlık borç ödemesini yeniden müzakere edeceğini belirtti. Bu da yeni başkanın, emekçi halkın içinde bulunduğu sefaletten ve sömürüden kurtulmak için ihtiyaç duyduğu ve talep ettiği köklü bir ekonomik değişim önermediğini göstermektedir.

Ulusal Halk Gücü ittifakı, IMF’den ve kapitalizmden kopuşu önermeyen reformist sol kesimlerden oluşan bir merkez sol akım olarak tanımlanabilir. İlginç olan, 2022’de isyan eden kitlelerin, çözüm bulunmamış şikâyetlerini sola, Marksist olduğunu iddia eden bir ittifaka oy vererek kanalize etmeleridir.

Sri Lanka’da köklü değişim; borçların ödenmemesi, tekstil endüstrisinin işçilerin kontrolünde kamulaştırılması ve küçük çiftçilerin tarımsal üretiminin korunması ile başlamalıdır. Elbette, yeni başkanın bugün öne sürmediği ve iş dünyasının hâkim olduğu mevcut parlamentonun asla onaylamayacağı bu köklü değişim, iki yıl önce olduğu gibi, ancak emekçi halkın kitlesel seferberliği ile gerçekleştirilebilir.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak Sri Lanka emekçi halkının kutlama yürüyüşlerinde gösterdiği gibi sosyalizme giden yolu açacak, sefalete ve emek sömürüsüne son verecek köklü bir değişim için; solun, işçi sınıfının ve köylülerin gerçek bir hükümeti için verdiği bu mücadeleyi selamlıyor ve bu mücadeleyle tamamen dayanışma içinde olduğumuzu ifade ediyoruz.

Polonez’den Eker’e, As Plastik’ten MKB Rondo’ya mücadeleleri birleştirelim!

0

İkinci ayını geride bırakan Polonez direnişinde geçtiğimiz hafta işçiler polis saldırısına uğramış ve gözaltına alınmış; direniş alanının kapatılması üzerine de eylemlerini Çatalca Kaymakamlığı önüne taşıyıp direniş alanı tekrar açılana kadar nöbet tutmuşlardı. Polonez işçilerinin mücadele azimleri ilk günkü gibi, hatta işçiler belki daha da kararlılar. Polis saldırısında darp edildikleri için kol ve bacaklarında morluklar ve bazı arkadaşlarında da kırıklar olduğunu ifade eden işçilerin öfkesi dinmiyor. Sendikalaştıkları için işten atılan 146 Polonez işçisi daha büyük bir iradeyle, bir an önce işbaşı yapmak istediklerini söylüyor ve taleplerini tekrardan dile getiriyorlar:

  • Atılan işçiler işe geri alınsın!
  • İşveren keyfi tutumunu bıraksın, sendikayı ve sendikal hakları tanısın!
  • Hukuksuz bir şekilde taşeron işçilerle devam eden, halk sağlığına ve işçi sağlığına zarar veren üretim uygulaması son bulsun!

Kaymakamlık önündeki nöbette Çatalca Müftüsü’nün sözlü tacizine maruz kalan işçiler, sadece Polonez patronuna karşı değil devletin her kademesinden temsilciyle karşı karşıya olduklarının farkında. İşçi arkadaşlardan biri parti gözetmediklerini, haklı mücadelelerinin yanında olan herkesi desteğe beklediklerini belirtiyor.

Devrimci sosyalist partilerin alanda Polonez işçileriyle konuşup taleplerini sahiplenmeye devam ettiğini görüyoruz. Ziyarette İşçi Demokrasisi Partisi, As Plastik işçilerinin selamını getirip mücadeleyi birleştirme çağrısı yapıyor, emek örgütleri bir bir alanı doldurmaya başlıyor. Kısa süreli durgunluk, Tez-Koop-İş İstanbul 5 No’lu şubenin alana sloganlarla girmesiyle dağılıyor. Kalabalık bir ekiple alanı dolduran sendikalı işçiler birleşik mücadelenin gücünü haykırdıktan sonra yanlarında getirdikleri öğle yemeğini Polonez işçileriyle paylaşıyor. 5 No’lu şube başkanının dayanışma konuşmasının ardından Tekgıda-İş Gebze şubesinden işçiler halkayı büyütüyor ve beraber sloganlar atılıyor.

Bu güçlü görüntü karşısında As Plastik’ten MKB Rondo’ya, Polonez’den Eker’e mücadeleleri birleştirme çağrısının ne kadar acil bir ihtiyaç olduğunu tekrardan hissettiğimiz bu günlerde biz de emek ittifakı çağrımızı yineleyelim.

ODTÜ’de yeni kayyum Yozgatlıgil’e karşı yeni bir mücadele dönemi geliyor

0

Beklendiği üzere geçen ay diğer üniversitelerle birlikte ODTÜ’ye de yapılacak olan yeni kayyum ataması duyuruldu. Elbette kayyumun iyisi kötüsü olmaz, ama yine de Verşan Kök sonrası “hangi profilde” bir kayyum atanacağı da merak edilmiyor değildi. Saray rejimi yeni dönemde vites mi artıracaktı yoksa bir süre daha aynı yoğunlukta bir baskıyı devam ettirmeyi mi seçecekti? Yeni kayyum ataması bunlara dair bir ipucu verebilirdi. Ahmet Yozgatlıgil atamasından, sanırsak en azından kâğıt üstünde, vites artırılmak istendiği çıkarılabilir. Verşan Kök, Saray rejimiyle ters düşecek herhangi bir uygulamanın altına kati suretle imza atmamış olsa da “doğrudan” AKP’li olmayan bir figürdü. Yeni atanan Ahmet Yozgatlıgil ise oldukça “içeriden” biri gibi görünüyor.

Sanayi ve Teknoloji Bakan Yardımcılığı yapan Yozgatlıgil, aynı zamanda 2020’den beri TÜBİTAK Başkan Yardımcılığı görevini de sürdürüyor. Ayrıca, dinci ve milliyetçi görüşleriyle bilinen ODTÜ-BİR-DER’in de bir üyesi. Gerçi ODTÜ öğrencilerinin Yozgatlıgil’in sicilini kâğıt üzerinde çok da incelemelerine gerek yok. Kendisini Verşan Kök’ün yardımcılığından ve Kavaklık Direnişi’nde öğrencilerin karşısında, polislerin yanında yer alışından da hatırlıyorlar. Onun derslerini alan öğrencilerden kendilerine ne kadar üstten bakıldığını, soru sormak için kapıdan içeri bile alınmadıklarını anlatanlar hiç de az değil. Bununla beraber, Yozgatlıgil’in meslektaşları arasında da pek itibar sahibi olduğu söylenemez. Yozgatlıgil göreve geldikten kısa bir süre sonra Metalurji ve Malzeme Mühendisliği Bölüm Başkan Yardımcısı Bilge İmer, yıllardır şahit olduğu yozlaşmayı ve bunda önemli rol oynayanlardan biri olan Ahmet Yozgatlıgil’i ifşa ettiği uzun bir istifa mektubu yayımladı. İmer, akademiye hâkim olan insan kayırma ve mobbing gibi uygulamalardan şikâyet ettiği mektubunda, Yozgatlıgil gibi “emekleri hiçe sayan, emekleri başkalarına peşkeş çeken” birinin rektör olmasından utanç duyduğunu ifade etti.

Tek Adam rejimi, Türkiye’nin dört bir yanında olduğu gibi, yönetebilmek için antidemokratik metotlarını sürdürüyor. Yönetmekten kastımız elbette sermayedarlar için yönetmek. ODTÜ gibi sanayiyle sıkı ilişkileri olan bir üniversitenin yönetiminde öğrencilerin, emekçilerin söz hakkının bulunması elbette sanayi patronlarının çıkarına olmazdı. Bütün okul sermaye güdümünde bir değişime sokulmalıydı. Kısacası ODTÜ de diğer bütün üniversiteler gibi patronlar için dikensiz bir gül bahçesine çevrilmeliydi. Bu amaçla kayyum rektörler atandı; protesto gösterileri, yürüyüşler ve mezuniyet törenleri engellendi; okul içerisinde öğrenciler gözaltına alındı ve bir kısmı da tutuklandı.

Dediğimiz gibi, rejim tarafında ODTÜ için en azından kâğıt üstünde vites artırılmış gibi görünüyor. Rejim bazen ve bazı yerlerde “tek darbede” hakimiyeti ele geçirme taktiğini tercih etse de, bazen ve başka yerlerde ise adım adım hâkimiyeti artırma taktiğini güdüyor. Bu ikinci taktiğe gücünü veren ve esasında rejime ait olmayan en önemli silah ise kitlelerde görece “küçük” değişimlere karşı gösterilen çabucak alışma ve benimseme mekanizması. ODTÜ, uzun bir direniş geleneği sergileyen üniversitelerden biri olduğu için bu ikinci taktiğin benimsenmesi, “büyük darbeye” karşı verilecek büyük bir tepkinin çekincesi dolayısıyla hiç şaşırtıcı olmaz. Çünkü her etki, tepkisiyle beraber ölçülür. Yani hazırlıklı olmak adına rejimin ne tür planlar yaptığı bizler için önemli olsa da nihayetinde hesabı kapatacak olan, geniş öğrenci kitlelerinin vereceği tepki ve direnişleridir. Nitekim ODTÜ’lü öğrenciler, malum atamayla beraber gerçekleştirdikleri protestolarla, mezuniyette kayyumun konuşmasına bile izin vermemeleriyle yeni dönemin hattını yine kendilerinin çizeceğini belirtmiş oldular.

Öyleyse biz gençlik olarak rejimin her türden saldırısına ve onun çeşitli yansımalarını ifade eden üniversite kayyumlarına karşı hazırlıklı olduğumuzu; bizden beklendiği gibi ne büyük darbelere teslim olacağımızı ne de “dozu yavaş yavaş artırılan” saldırılara alışacağımızı belirtiyoruz. Tüm öğrencilerin, akademisyenlerin ve emekçilerin söz sahibi olduğu bir üniversiteyi kurana dek mücadelemize devam edeceğimizi tekrar ifade ediyoruz.

Gazze: Rıfat el Arir’in soykırım günlüklerinden kesitler

0

Aşağıda okurlarımızla paylaştığımız pasajlar Filistinli şair, edebiyatçı ve profesör Rıfat el Arir’in 7 Ekim 2023’ten sonra İşgalci İsrail’in Gazze’deki soykırım girişimi sırasında kaleme aldığı günlüklerinden geliyor. El Arir’in bu metinleri ilk olarak 2014 yılından beri katkıda bulunduğu The Electronic Intifada sitesinde yayımlanmıştır.

Gazzeli 6 çocuk babası Arir, Siyonist İsrail’in saldırılarında Gazze’de öldürülenlerin hikayelerine ses olmak üzere kurulan Avrupa-Akdeniz İnsan Hakları İzleme Örgütü (Euro-Med) bünyesinde hayata geçirilen “Biz Sayı Değiliz” (WANN) inisiyatifinin kurucularından biriydi.

El Arir’in 2014 yılında yayımladığı İsrail’in ablukası ve saldırılarına şahit olan 15 genç yazarın hikayelerinden oluşan “Gazze Cevap Veriyor” (Gaza Writes Back) kitabı İntifada Yayınları tarafından çevirilip Türkçe’de yayımlandı.

El Arir 7 Ekim El Aksa Tufanı’nın ardından Gazze’de yaşananları tüm dünyaya duyurmak ve Filistin halkının mücadelesini büyütmek üzere daha önce The Electronic Intifada üzerinden katıldığı canlı yayınlarda emperyalist merkezlerin ve Siyonizmin kara propagandalarına karşı Gazze’nin içinden yükselen bir ses olmuştu. Son katıldığı canlı yayın 1 Aralık 2023’te, ölümünden birkaç gün önceydi, ancak yayına bağlandığı sırada elektrikleri kesildiği ve bağlantısı koptuğu için yalnızca birkaç dakika konuşabildi.

26 Nisan 2024’te El Arir’in en büyük çocuğu Şeyma, kocası Muhammed Abdülaziz Siyam ve 3 aylık oğulları Abdülrahman ile birlikte bir İsrail saldırısında öldürüldü. Bebek, El Arir’in ölümünden sonra doğmuştu ve onun ilk torunuydu.

Çeviri: Mustafa Çakmak

19 Ekim 2023: Gazze’de savaşa alıştık

Ölüm ve yıkımın dehşet verici deneyimleri, Filistinlilerin kültürünü, dilini ve toplumsal hafızasını kalıcı olarak etkiledi. “Yine mi savaş?” diye soruyor yedi yaşındaki küçük Amal’im, önceki İsrail saldırılarının anıları hâlâ taze onun için.

Bu sorunun üslubu, ona zorla kazandırılan bir olgunluğu gösteriyor. Geçen yıl Amal, annesine “başka bir savaş” olup olmadığını soruyordu.

Evet, Gazze’de yine savaş çıktı! Gazze’de savaşa alıştık. Savaş, tekrarlayan bir gerçeklik, bitmeyecek bir kâbus haline geldi. Acımasız bir normallik. Savaş, tahammül edemediğimiz ama kendisinden de kurtulamadığımız huysuz bir yaşlı akraba gibi oldu.

Çocuklar en ağır bedeli ödüyor. Korkunun ve kesintisiz travmanın bedeli, davranışlarına ve tepkilerine yansıyor. Filistinli çocukların yüzde 90’ından fazlasının travma belirtileri gösterdiği düşünülüyor. Ancak uzmanlar, Gazze’de “savaş sonrası travma” olmadığını çünkü savaşın hâlâ devam ettiğini belirtiyor.

Büyükannem önceden yağmur yağacağı için kalın bir kazak giymemi söylerdi bana. Ve gerçekten de yağardı! Tüm Filistinli yaşlılar gibi o da toprağı, rüzgârı, ağaçları ve yağmuru anlama konusunda benzersiz bir hisse sahipti. Zeytinlerin, turşuluk ya da yağlık toplanma zamanlarını bile bilirlerdi. Her zaman buna imrenirdim.

Üzgünüm büyükanne. Bizse savaşın aşırılıklarına alıştık. Bu ağır misafir, davetsiz, istenmeyen ve arzu edilmeyen bir şekilde göğsümüze oturuyor, nefesimizi kesiyor ve sonra yüzlerce, binlerce insanın canını alıyor.

Gazze’de 2008 doğumlu bir Filistinli, yedi savaş görmüştür: 2008-2009, 2012, 2014, 2021, 2022, 2023A ve 2023B. Ve Gazze’de adet olduğu üzere, insanlar yedi savaş yaşında ya da dört savaş yaşında olabilirler. 2016 doğumlu küçük Amal’im, dört yıkıcı savaş yaşayarak savaş konusunda bir lisans diplomasına sahip. Gazze’de savaşları akademik derecelerle konuşuruz: savaşta lisans diploması, savaşta yüksek lisans diploması ve bazıları kendilerini savaşta doktora adayı olarak espriyle tanıtır.

Söylemimiz önemli ölçüde değişti ve dönüştü. Geceleri, özellikle İsrail bombardımanı yoğunlaştırdığında, bu bir “parti”dir: “Parti başladı.” “Bu gece korkunç bir parti olacak.” Ve sonra “Malum Çanta” var, büyük M ve büyük Ç ile. Bu, paranın, kimliklerin, doğum belgelerinin ve üniversite diplomalarının konduğu aceleyle hazırlanan bir çanta. Amaç, tahliye tehdidi olduğunda çocukları ve bir eşyayı yanına almak.

Gazze’deki Filistinlilerin toplumsal hafızası ve kültürü, bu korkunç savaş ve ölüm deneyimlerinden büyük ölçüde etkilenmiştir. Çoğu Gazzeli aile üyelerini, akrabalarını veya sevdiklerini kaybetmiştir ya da evleri hasar görmüş veya yıkılmıştır. Tahminlere göre bu savaşlar ve gerilimler, 9.000’den fazla (bu taslağı geçen hafta yazmaya başladığımda 7.500 idi!) Filistinlinin hayatını almış ve 60.000’den fazla yerleşim birimini yıkmıştır.

Ölüm ve savaş. Savaş ve ölüm. Bu ikisi istenmeyen misafirdir, ancak gitmeleri için onları zorlayamayız. Bizi rahat bırakmaları için…

Filistinli şair Temim el Bergusi, savaşın getirdiği ölüm ile Filistinliler arasındaki ilişkiyi şu şekilde özetler (benim çevirim):


“Yanlış bir karardı, Ey Ölüm, yaklaşman.

Yanlış bir karardı, bizi bu kadar yıl kuşatman.

Yanlış bir karardı, bu kadar yakın olman,

O kadar yakındın ki seni ezberledik.

Yemek alışkanlıklarını,

Dinlenme zamanını,

Ruh hallerini,

Kalbinin isteklerini,

Hatta zayıflıklarını.

Ey Ölüm, dikkat et!

Bizleri saydın diye rahatlama.

Biz çok fazlayız.

Ve hâlâ buradayız

İşgalden [yetmiş] yıl sonra

Meşalelerimiz hâlâ yanıyor

İsa’nın bu topraklarda üçüncü sınıf olmasından

İki asır sonra

Seni, Ey Ölüm, çok iyi tanıdık.

Ey Ölüm, niyetimiz net:

Seni yeneceğiz,

Bizi hepsini öldürseler bile.

Ey Ölüm, bizden kork,

Çünkü işte buradayız, korkusuzca.”

23 Ekim 2023: Gazze’de savaşla başa çıkmanın beş aşaması

Gazze’de savaşla olan aşinalığımız, bizde benzersiz bir bakış açısı ve başa çıkma mekanizmaları geliştirdi.

Bu kasvetli çatışmalar sırasında Gazzelilerin yaşadığı beş büyük duygusal aşamayı tespit edebiliyoruz. Bu aşamalar, inkâr, korku, sessizlik, hissizlik, umut, umutsuzluk ve kabullenmedir.

Bu 16. gün ve Gazzeli yetkililerin bize söylediğine göre İsrail (çoğu enkazın altında hâlâ sayılmamış olanlar dahil olmak üzere) 5.000’den fazla Filistinliyi öldürdü, bunlardan 2.000’i çocuk. 15.000’den fazla kişi yaralandı ve 25.000’den fazla Filistinli yerleşim yeri yıkıldı. Ve İsrail kara harekâtına hazır olduğunu söylüyor.

Birinci aşama: İnkâr

Bir krizin ilk aşamalarında, genellikle bir inkâr duygusu olur. Bu sefer savaş çıkmayacağına kendimizi inandırırız. İnsanlar tekrar eden çatışmalardan bıkmıştır ve her iki taraf da savaşa giremeyecek kadar meşguldür. Füzeler düşüp havada süzülürken, bu seferin geçmiş savaşlar kadar uzun veya yıkıcı olmayacağını umarak bir tür kısmi inkâr içinde kalırız.
Hayır, bu sefer savaş çıkmayacak. Herkes savaştan bıktı. İsrail savaşa giremeyecek kadar meşgul.

Filistinliler savaşmak için fazlasıyla yorgun ve hırpalanmış durumda. Beş gün sürer, aşağı yukarı, diye umuyoruz.

İkinci aşama: Korku

Kısa süre sonra, inkâr, başka bir savaşın gerçekliği belirince korkuya dönüşür. İsrail bombalarıyla, çocuklar da dahil olmak üzere, sivillere saldırdıkça Gazze felç olur. Katliamların, ailelerin içinde yaşadığı evlerin yok edilmesinin, yüksek katlı binaların domino taşları gibi yıkılmasının fotoğrafları ve videoları, inkârı mutlak bir teröre dönüştürür.

Her saldırı, özellikle geceleri, tüm çocukların ağlayarak uyanması ve ağlaması demektir. Ebeveynler olarak, çocuklarımız için korkarız ve sevdiklerimizi koruyamayacağımızdan korkarız.

Üçüncü aşama: Sessizlik ve hissizlik

Bu, İsrail’in özellikle sivillerin evlerini bombalamasını yoğunlaştırdığı zamandır. Hikayeler yarıda kesilir. Dualar yarıda kesilir. Yemekler yarım bırakılır. Duşlar yarıda kalır.

Bu yüzden, İsrail’in getirdiği kaos ve tehlike içinde, Gazze’deki pek çok kişi, özellikle çocuklar, sessizliğe çekilir. Kendilerini çevreleyen yoğun duygular ve belirsizlikle başa çıkmanın bir yolu olarak yalnızlıkta teselli bulurlar. Sessizlik hüküm sürer.

Sonra hissizlik gelir. İnsanlar, sürekli gelen sıkıntı verici haberlerden korunmak için duyarsızlaşır. Çünkü nereye gidersek gidelim ölebiliriz. Duygusal hissizlik devreye girer, insanlar hayatta kalmak için duygularından kopmaya çalışırlar.

Dördüncü aşama: Umut

Umutsuzluğun ortasında bile, umut parıltıları belirebilir. En karanlık anlarda bile, Gazzeliler, İsrail’in en azından daha az insan öldüreceğine, daha az yer bombalayacağına ve daha az zarar vereceğine dair bir inanca tutulabilirler. En umutlu olanlarımız, kalıcı bir ateşkes ya da kuşatmanın veya hatta işgalin sona ermesini dileyebilir. Ama bu sadece umuttur. Ve umut tehlikelidir.

Siyasetçilerin bu sefer cesur ve mertçe davranacağını umarız. Moral olsun diye, umudumuzu, sokaklara dökülen ve siyasetçilerine İsrail’in Filistinlilere karşı saldırganlığını desteklerlerse gelecekteki seçimlerde cezalandırılacaklarını hatırlatan kitlelere bağlarız.

Beşinci aşama: Umutsuzluk ve kabullenme

Ne yazık ki, umut çoğu zaman geçici olabilir ve birçok Gazzeli tekrar eden umutsuzluk döngüleri yaşamıştır. Sürekli can kaybı, evlerin yıkılması ve güvenlik kaybı, derin bir çaresizlik duygusuna yol açar.

Son aşamada, durumu değiştiremeyecekleri gerçeğini kabul ettikçe Gazzelilerde bir kabullenme duygusu oluşur. Yalnız bırakıldıklarını kabul ederler. Dünyanın onları terk ettiğini… İsrail’in büyük bir cezasızlıkla öldürüp yıkabileceğini… Bu, Filistinlilerin devam eden zorluklar karşısında uyum sağlamaya ve sebat etmeye çalıştıkları, dayanıklılığın damgasını vurduğu bir aşamadır.

Savaşın bu aşamaları Gazze’deki yaşamın talihsiz bir parçası haline gelmiş ve İsrail işgalinin dayattığı akıl almaz zorluklar karşısında Filistin halkının direncini ve azmini şekillendirmiştir.

27 Ekim 2023: İsrail binanızı bombaladığında ne olur?

Altı çocuğum var. Ve şu ana kadar yedi büyük İsrail saldırısından sağ çıktık, yara almadan. Ortalama bir aileyiz. Eşim Nusayba ev hanımı, iki çocuğum üniversite öğrencisi ve en küçük çocuğum Amal, 7 yaşında. Gazze’de Amal, dört savaş yaşında.

Gazze’de ortalama bir aileyiz biz, ama İsrail’in ölüm ve yıkımından payımızı aldık.
1970’lerin başından bu yana, İsrail saldırıları nedeniyle geniş ailemden 20 (ve geçen hafta 15) yakınımı kaybettim.

2014’te, İsrail yedi daireden oluşan aile evimizi yıktı ve kardeşim Muhammed’i öldürdü.

2014’te, İsrail eşimin ailesinden yaklaşık 20 kişiyi, kardeşi, kız kardeşi, kız kardeşinin üç çocuğu, dedesi ve kuzenini öldürdü. Ve eşimin ailesinden birkaç evi yerle bir etti.

Eşimle birlikte, İsrail savaş ve terörü yüzünden 50’den fazla aile bireyimizi kaybettik.

2023 Gazze Savaşı

Bombalar düşerken ve İsrail, uykudaki aileleri evlerinde hedef alırken, ebeveynler birkaç sorun arasında sıkışıp kalıyor.

Gitmeli miyiz? Ama nereye gideceğiz, İsrail tahliye edilen insanları ve tahliye edilen bölgeleri hedef alıyor.

Akrabalarımızla mı kalmalıyız? Yoksa nispeten “güvenli” olan evimizde akrabalarımız bizimle mi kalmalı? Asla emin olamayız. 75 yılı aşkın süredir acımasız bir işgal ve son 15 yılda altı büyük İsrail askeri saldırısı geçirdik ama şimdiye kadar İsrail’in acımasızlığını ve ölüm ve yıkım mantığını anlamayı başaramadık.

Ve sonra bombalandığımızda –ne yapmamız gerektiği korkusu var. Bombalardan kaçmaya çalışıyoruz. Ama İsrail aynı eve üç, dört veya beş ardışık bomba attığında bombalardan nasıl kaçabilirsiniz ki?

Filistinli ailelerin tartıştığı büyük soru, aynı odada mı uyumamız gerektiği yoksa farklı odalarda mı uyumamız gerektiğidir, böylece öldüğümüzde ya birlikte öleceğiz ya da bazılarımız hayatta kalacak.

Cevap her zaman birlikte oturma odasında uyumamız gerektiğidir. Ölürsek, birlikte ölürüz. Kimse kalp kırıklığıyla başa çıkmak zorunda kalmaz.

Yiyecek yok. Su yok. Elektrik yok.

Bu 2023 savaşı farklı. İsrail açlığı bir silah olarak kullanmayı daha da yoğunlaştırdı. Gazze’yi tamamen kuşatarak elektrik ve su kaynaklarını kesti, yardımların ya da ithalatın yapılmasına izin vermiyor. İsrail, Filistinlileri sadece bir diyete sokmakla kalmıyor, aynı zamanda onları açlıktan öldürüyor.

Benim evimde, maddi durumu iyi bir aile olmamıza rağmen, eşim ve ben çocuklarımızla oturup durumu onlara açıkladık, özellikle de küçük olanlara: “Kısıtlı tüketmek zorundayız. Normalde yediğimiz ve içtiğimizin dörtte birini tüketmeliyiz. Sorun paramızın olmaması değil, yiyecekler tükeniyor ve neredeyse hiç suyumuz yok.”

7 yaşındaki çocuğunuza sabah iki yumurta yiyemeyeceğini, onun yerine sadece bir bombanın çeyreğini yiyeceğini anlatmaya çalışırken size iyi şanslar! (İsrail daha sonra yumurtaları da bombaladı.)

Bir ebeveyn olarak, kendimi çaresiz ve umutsuz hissediyorum. Çocuklarıma vermem gereken sevgi ve korumayı sağlayamıyorum.

Son iki haftadır çocuklarıma sürekli “Sizi seviyorum” demek yerine şu cümleleri tekrar ediyorum:

“Çocuklar, daha az yiyin. Çocuklar, daha az için.” Ve bu son sözlerim olursa diye düşünüyorum ve bu düşünce beni mahvediyor.

İsrail bizim binamızı bombaladı

Geçen hafta biraz yiyeceğimiz varsa, şimdi neredeyse hiç yok çünkü İsrail, biz içerisindeyken evimize iki füze attı. Hem de önceden uyarı yapmadan!

Eşim Nusayba, daha önce çocuklara yakın bir yerde bombalama olursa koşmaları gerektiğini söylemişti. Bizim binamızın vurulmasını hiç beklemiyorduk. Bu gerçekten altın değerinde bir öğüttü.

Evimde akrabalardan dört aileyi ağırlıyordum. Çoğu çocuk ve kadındı.

Koşabildiğimiz kadar koştuk. Küçük olanları kucağımızda taşıdık ve Gazze’de her savaşta kapının önünde hazır tutulan nakit para ve önemli belgelerle dolu küçük çantaları kaptık.

Mucizevi bir şekilde kaçtık, sadece birkaç çürük ve küçük sıyrıklarla. Kontrol ettik ve herkesin iyi olduğunu gördük. Sonra yakınlardaki bir BM okuluna sığındık, ki orası insanlık dışı bir durumdaydı. Diğer ailelerle birlikte küçük sınıflara doluştuk.

Böylece, son güvenlik hissimizi kaybettik. Suyumuzu kaybettik. Yiyeceklerimizi ve Amal’in sevdiği kalan yumurtaları kaybettik.

Biz sıradan bir Filistin ailesiyiz. Ama İsrail’in ölüm ve yıkımından payımıza düşeni aldık. Gazze’de kimse güvende değil. Ve hiçbir yer güvenli değil. İsrail, hepimizi, 2.3 milyonumuzu öldürebilir ve dünya umursamaz bile.

Temim el Bergusi’nin alıntılanan dizeleri, “Askeri Bildiri” adlı şiirinin ikinci bölümünden alınmıştır.

Birleşik mücadele yoksa zafer de yok!

0

Asgari ücrete temmuzda ara zam yapılmadı. Ama enflasyon ve hayat pahalılığı son sürat devam ediyor. Yıl sonu enflasyon hedeflerini etkileyeceği öne sürülerek asgari ücrete zam yapmayan iktidarın vergi oranlarını artırdığını, tarım başta olmak birtakım devlet desteklerini kestiğini de görüyoruz. Asgari ücretliler mayıs ayından beri açlık sınırının altında yaşamaya zorlanıyor. Yıl sonuna kadar bu alım gücü düşüşü enflasyon nedeniyle artmaya devam edecek. Evet, saldırı programı işletiliyor.

Unutmayalım tüm bu enkaz, Bakan Şimşek’in Saray’ın yol vermesiyle uyguladığı IMF programının bir sonucu. Emekçilerin alım güçlerini olabildiğince kısarak sermayenin yara almadan bu buhrandan çıkması için çabalanıyor. Ücret artışlarının enflasyona yol açmadığı canlı kanlı görülüyor. En zengin yüzde 20’lik dilimin tüketimini kısmak ise iktidarın programında yok. Geriye kalan yüzde 80’in kemerine bir delik daha açmak için çalışıyorlar. Bu kapsamda kaynaklar sermaye için seferber ediliyor. Elbette bu program IMF’nin alkışları eşliğinde gerçekleşiyor. Şimşek’e duydukları güvenden de anlaşılacağı üzere uluslararası finans kapitalin desteği alınmış durumda ama destek bununla sınırlı değil.

Bu IMF’siz IMF sömürü programının bu kadar rahatça ve emekçilerin tüm öfkesine rağmen uygulanabilmesinin en büyük sebebi, programa verilen ana muhalefet desteğidir. Bunu net olarak ortaya koyalım.

Türk-İş’e göre bekâr bir çalışanın yaşama maliyeti aylık 24 bin 962 TL, dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 62 bin 772 TL. Asgari ücret ise 17 bin 2 TL. İşte bu durum ücret mücadelesini bugünden artırmış durumda. İDP olarak uzun süredir her defasında vurguladığımız ücretlere üç ayda bir gerçek enflasyon oranında zam talebimizin ne kadar acil ve doğru bir talep olduğunu ve emekçilerin alım güçlerinin korunması için bu talep etrafında bir araya gelmenin zaruri olduğunu unutmamalıyız. Bu talebi tekrarlamak yetmez; sendikaların ve devrimci partilerin gündemlerine almasını da sağlamalıyız.

Sadece asgari ücretlilerin alım gücü düşmüyor. Tüm çalışanların ortalama maaşları asgari ücrete yaklaşıyor. Asgari ücretlileştirme ekonomik programın hedeflerinden biri. Bir önceki yazımda vurgulamıştım; emekliliğin ilgası da aynı programın bir parçası. 2025 için yapılacak zamlar emekliler için nefes almak şöyle dursun, alım gücünü daha da aşağı çekecek.

İktidar EYT’lilerle birlikte emeklilere ayıracak kaynağın olmadığı algısını yayıyor. Ama aynı iktidar, özel emekliliğin desteği için ödenen her primin yüzde 30’unu hazineden alıp bu fonlara yatırıyor. Bununla da sınırlı kalmıyor. Eğer hayat sigortası yaptırırsanız gelir vergisinden brüt asgari ücret tutarına kadar bir miktar muaf oluyorsunuz. Yani en ufak verginin bile peşine düşen devlet, “vergide adalet” diye aylardır bağıran sendikalara rağmen, söz konusu özel fonları desteklemek olunca gelir vergisinin bir kısmından yasal olarak vazgeçebiliyor. Bunlar kaynak kullanımıyla ilgili spesifik örnekler. Hazine garantileri, büyük şirketlerin vergilerinin silinmesi gibi herkesin gördüğü örnekleri de dahil edecek olursak “kaynak yok” ifadesinin bir palavra olduğu, iktidarıyla muhalefetiyle sermayenin bu kılıfı işçilerin mücadelesini kesmek için kullandığı defalarca kanıtlanmıştır.

IMF, yıl sonu asgari ücret zammı için beklenen enflasyonu baz alması gerektiğini Şimşek’e şimdiden bildirdi. Bu, yüzde 20’lik bir zam anlamına geliyor. Muhalefetin, bu saldırı programının arkasında dururken kitleleri seferber etmeyeceğinin farkındayız. Gidişat gösteriyor ki işçi sınıfının toplumsal yenilgisi veya zaferi, kopuş çizgisindeki birleşik mücadelesine bağlı. Sermaye, içinde bulunduğu küresel krizle birlikte fütursuzca saldırmaya devam edecek. Bölünmüşlük, toplumsal örgütsüzlüğü de besliyor. Sendikaların tabanlarıyla bir araya gelmesi bir temenni olmaktan çıkmalı ve derhal ete kemiğe bürünmelidir.

İzmir’de “vergide adalet, ülkede adalet” işçi buluşması

0

Ülkenin farklı bölgelerinde, çeşitli şehirlerde işçi buluşmaları ve eylemler gerçekleştiren DİSK “Gelirde adalet, vergide adalet!”, “Artık yeter geçinemiyoruz” şiarıyla İzmir’de bölge mitingi gerçekleştirdi.

20 Eylül saat 13.00’te Basmane’de toplanılmasıyla başlayan eylem, kortejler oluşturulduktan sonra yürüyüş ile devam etti. Basmane’den Cumhuriyet Meydanı’na yürüyüşün yapıldığı sırada önce DİSK amblemi ve pankartı açıldı ardından DİSK Genel-İş Şube pankartları yerini aldı. Genel-İş mitinge en kitlesel katılımı gerçekleştirdi, Aydın ve Muğla Belediyeleri’nden de katılım sağlandı fakat üye sayısı göz önüne alındığında Genel-İş’in katılımı düşük kaldı. Birleşik Metal-İş pankartı’nın ardından önlükleriyle sembolik bir katılım sağlayan Lastik-İş yürüdü. Dev Sağlık-İş ile Emekli-Sen yürüyüşe katılan sendikalardandı. Aynı zamanda KESK’e bağlı Eğitim-Sen de mitinge katılım gösterdi.

Sendikaların yanı sıra mitinge İşçi Demokrasisi Partisi, İzmir Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri bileşenlerinden TİP, EMEP, DİP, SEP, YSP, Kaldıraç, İşçi Emekçi Birliği ve Ege İşçi Birliği katılım gösterdi.

Yürüyüş boyunca vergide adalet, kıdem tazminatıyla ilgili sloganların yanı sıra AKP ve rejim karşıtı sloganlar da yerini aldı. Yürüyüş kolu Cumhuriyet Meydanı’na gelindiğinde program başlatıldı.

Kürsüde yer alan DİSK yöneticileri ve bağlı sendika başkanlarının isimleri okundu. Kürsüde sendika başkan ve yöneticilerin yanı sıra katılımcı CHP belediye başkan ve yöneticileri “Omuz omuza yürüdüğümüz” tanımlamasıyla duyuruldu. Bu sırada en önde CHP’li Karşıyaka Belediyesi’nden işten atılan işçilerin “İşimizi geri istiyoruz” pankartı vardı.

Ardından DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu söz aldı. Konuşmasında iktidarın ekonomik saldırı paketleri, gelir ve vergide yaşanılan tablonun özetlendiği konuşmasında Çerkezoğlu, ajitasyon dozu yüksek vurgulara da yer verdi.

Mitinge hafta içi mesai saatlerinde yapılması, duyurusunun oldukça sınırlı, ana gündem haline getirilememesi ve DİSK üyeleri ile sınırlı tutulması gibi nedenlerle katılım az kaldı. Alana girilmesiyle birçok işçinin mitingden ayrıldığı görüldü. Miting, İstanbul’da yapılacak olan Büyük İşçi Buluşması ve 29 Eylül’de 3 büyük ilde düzenlenecek Katliam Yasasını Tanımıyoruz mitingine katılım çağrısı yapıldı. Yaklaşık iki bin kişinin katıldığı miting konuşmanın ardından çekilen halaylarla sona erdi.

Yeni bir pandeminin eşiğinde miyiz?

0

Mevsim geçişleri çoğumuz için genellikle melankolik olmuştur ve özellikle yaz mevsimlerinin bitişi, bir eksiklik ve tamamlanamamışlık hissi uyandırır bende. Bu durumun yaş almanın getirdiği duygularla da bağlantısı olabilir herhalde. Ancak içinde bulunduğumuz toplumsal ve siyasi atmosferin, özellikle yaşadığımız Saray rejiminin bizden aldıklarının da bununla ilgisi olduğundan eminim. Ayrıca hepimizin gözleri önünde gelişen Covid-19 pandemisinin de bu karamsarlığa katkıda bulunduğunu unutmamak gerekir. Şimdi ise son günlerde yeniden gündeme gelen bir salgın korkusu var. Bu korku ne kadar gerçekçi, gelin buna beraber bakalım.

Maymun çiçeği hastalığı nedir?

Maymun çiçeği hastalığı, ilk olarak 1950’lerde Orta Afrika’da tespit edilen ve mpox (maymun çiçeği virüsü) kaynaklı bir hastalık. Çiçek hastalığına benzer semptomlar gösteren bu hastalık, genellikle daha hafif seyretmekte ve bulaşma olasılığı daha düşük. Mpox virüsü, tropik yağmur ormanlarına yakın Batı ve Orta Afrika ülkelerinde daha yaygın olarak görülüyor ve Batı Afrika türünün diğerine göre genellikle daha hafif belirtileri var. Hastalık; enfekte hayvanların ısırması, tırmalaması veya vücut sıvılarıyla temas yoluyla insanlara bulaşabiliyor.

Peki neden pandemi riskinden bahsediyoruz?

Son yıllara kadar yaygın olan mpox varyantları oldukça hafif geçiyordu ve hastane yatış ve ölüm oranları oldukça düşüktü. Fakat Orta Afrika’da çıkan son Clade 1b varyantı ile birlikte bu virüsün karakteri değişime uğradı. Önceden, virüsün bulaşması için hastalık belirtilerinin yani başta lezyonların oluşması ve onlarla yakın temas gerekliyken bu varyantta asemptomatik durumlarda bile bulaşıcılığı mümkün. Ayrıca son pandemiden de hatırlayacağımız gibi, bağışıklık sistemi baskılanmış veya zayıf hastalarda şiddetli klinik tablolar ortaya çıkabiliyor. Bu yıl şu ana kadar bu varyanttan 100 bin kişi enfekte oldu ve 620’den fazla insan hayatını kaybetmiş durumda.

Fakat Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve diğer uluslararası organizasyonlar, bu tür kritik virüsler üzerine yeterince araştırma yapmamak, özellikle sağlık hizmetinden uzak yaşayan toplumları görmezden gelmekle suçlanıyorlar. Orta Afrika ülkeleri, başta Kongo Demokratik Cumhuriyeti bu hastalıktan 2023 yılından beri ciddi bir şekilde etkilenirken, ne zaman ki hastalık İsveç’te tespit edildiği, DSÖ acilen uluslararası salgın ilan edilmesine karar verdi. Ayrıca bölgede hastalıkla mücadele için şartlar çok zor ve gerekli sağlık hizmeti tahmin edebileceğiniz gibi sağlanamıyor. Durumun ciddiyetini gösteren bir diğer gerçek ise, Orta Afrika ülkelerinde ortalama yaşam beklentisi 54-57 yıl iken, Avrupa’da bu sürenin 78-83 yıl olması.

Ne yapılmalı?

Daha 2-3 sene öncesine kadar çok ciddi bir pandemi hâlâ dünyayı sarsmakta, daha çoğumuz neyi doğru yapacağımızı bilemez bir halde, alışveriş poşetlerine varıncaya kadar her şeyi yıkamaktaydık. 10 yıl öncesinde SARS gibi ölümcül olabilecek benzer solunum yolu virüsleri pandemi tehlikesine karşı ne kadar hazırlıksız olduğumuza dair ilk sinyallerini vermişti. Covid-19 sürecinde, birçok yanlış yapılmasına rağmen, kapitalist ülkeler faturayı halka kesmelerine rağmen, aşı olmadan bu pandemiden de sıyrılamamıştı. Bizi bekleyen salgın tehlikelerine karşı dünya ve ülkemiz için yapılması gerekenler açık: kâr odaklı değil, toplum sağlığını önceleyen bir yaklaşım. DSÖ ve ilgili kurumlar, toplumun yararını gözeten çalışmaları acilen hayata geçirmeli. Ve Sağlık Bakanlığı, “İnşallah ülkemize gelmez, gelirse de gereğini yaparız” rehavetini bırakıp kapsamlı bir mücadele planı açıklamalı ve toplumsal farkındalığı artırmalıdır. Unutmayalım, ücretsiz ve erişilebilir sağlık hizmeti vazgeçilmez temel bir haktır. Bu hak için mücadele etmek hepimizin sorumluluğudur.

Enflasyon da sendikal seferberlikler de artıyor!

0

Enflasyon sadece günümüzün sorunu değil elbette. Ancak bugün enflasyon emekçiler için çekilmez boyutlara ulaştı. Vergilerin, faturaların, temel ihtiyaç malzemelerinin ücretlerindeki fahiş artışlar karşısında işçiler için tablo, eriyen maaşlar ve daha da güvencesiz çalışma koşulları haline geldi.

Enflasyon ve güvencesizlik tablosunda işçi sınıfının örgütlü kesimleri irili ufaklı seferberlikler yürütüyor. Sendikalaşma oranlarında yaşanan göreli artış da bu tablo ile oldukça ilişkili. İşçilerin “zincirlerinden başka kaybedecek bir şeylerinin olmaması” durumuna gelmeleri, dayanışmalarını ve örgütlülüklerini artırıyor. Bu durumu günümüz örneklerinin bazılarında somut olarak yaşadık.

Güncel olarak direnişte ve grevde olan çok sayıda işyeri sayabiliriz. Bunların başlıcaları CarrefourSA, Polonez, MKB ve Mersen. Bu direnişlerin genel sebebi, işçilerin sendikalaştıkları için işten atılmaları ve insani yaşam koşulları için talep edilen maaş zamları. Aslında istenen şeyler yaşamlarını idame ettirebilmekten öte bir şey değil. Ancak neredeyse tüm işyerlerinde işçiler patronların ve polisin saldırısıyla karşılık aldılar.

Carrefour direnişinde sendikalaşma, düşük ücretler için maaş zammı ve insani yaşam koşullarında çalışma öne çıkan taleplerdi. Direnişe içeride bulunan çalışanların farklı yöntemlerle destek olması, atılan işçilerin direnişi canlı tutmalarını ve dayanışma duygusunu güçlendirdi. Günün sonunda kazanan Carrefour işçileri oldu, direnişleri kazanımla sonuçlandı.

Öz Büro İş sendikasının örgütlendiği Sarar mağazalarında da TİS görüşmelerinin olumlu sonuçlanmaması sonucu grev kararı alındı. 69 mağazada çalışan 400 işçinin grevi 29 Ağustos günü başladı ve kazanımlar sağlanana kadar sürecek.

Polonez direnişi başlı başına çok kritik bir süreç. İşçilerin kararlılıkları, istekleri ve sendikanın mücadeleci işçilerden yana tavrı gibi birçok faktör bu direnişi bugünkü durumuna taşıdı. Fabrika önündeki direniş alanında işçilerle konuştuğumuzda gözlerinde gördüğümüz kararlılık ve patrona dönük öfke, bu direnişin kazanımla sonuçlanacağının bir işareti.

Sadece güvenceli çalışma koşulları için sendikalaşmak isteyen işçilerin öncülüğünü yapan 13 çalışanın işten atılması ile başlayan direniş sonrasında, arkadaşlarının işten atılmasını protesto edip sendika üyeliklerini devam ettiren 133 işçi “Kod-46” (hırsızlık ve yüz kızartıcı suç) damgasıyla işten çıkarıldı. Aslında bu, patronun kendi ipini çekmesini de sağlamış olabilir. Zira kimse için inandırıcı olmayan bu gerekçe kanunen de yanlış. İşçilerin “Ne çaldıysak söylesinler!” serzenişi de bu yüzden oldukça haklı. Bu haklılık ve kararlılık bugün Çalışma Bakanlığının konuyla doğrudan ilgilenmesine yol açtı. Polonez işçilerinin kararlı mücadelesi, Dominos’un Polonez fabrikasından ürün almayı bırakması ve Çalışma Bakanlığının işten çıkış kodunu 4 olarak düzeltmesi kazanımlarını getirdi.

Öte yandan süregiden direnişlerle dayanışma göstermek de hayati önem taşıyor. Bu dayanışma açısından Polonez örneğinde önemli bir deneyime daha şimdiden sahibiz. İşten atılan işçilerin mücadelesi için oluşturulan Polonez İşçileri Dayanışma Komitesi, işçilerin sesini farklı mecralarda da duyurmaya, onlarla dayanışmaya ve kamuoyu oluşturmaya çalışıyor. Bu gibi örneklerin artması, işçi sınıfının kazanımları açısından önemli işlevler açığa çıkaracaktır. Böylesi dayanışma örgütlenmelerinin ve ortak eylemliliklerin devamının getirilmesi gerekmektedir. Sendikalaşmanın önünün açılması, işçilerin haklarını kazanma yollarının kolaylaştırılması için mücadelelerin birleştirilmesi elzemdir.

As Plastik’te direniş ve grev

0

İstanbul Hadımköy’de bulunan As Plastik isimli işyerinde TİS masasında anlaşma sağlanamayınca işçiler greve çıktı.

As Plastik fabrikası 180’e yakın işçinin çalıştığı, plastik ambalaj, kutu vb. ürünler üreten bir işyeri. Yaklaşık iki yıldır Petrol-İş sendikasının burada bir örgütlenme çalışması var. Öte yandan patron öncü işçileri işten atarak sendikalaşmayı engellemeye çalıştı. Bu süreçte As Plastik işçileri işten atılan arkadaşları için fabrika içinde çeşitli eylemler yaptı.

İşverenin son saldırısı eylül ayının başında on kadar öncü işçiyi işten atması oldu. İşten atılan işçiler fabrika önünde direniş çadırı kurdular. Bir yandan da anlaşmazlıkla sonuçlanan TİS görüşmeleri sonucu işyerinde grev kararı alındı. İşveren değil TİS’i, sendikayı dahi kabul etmeyen bir tutum sergileyince grev kaçınılmaz hale geldi.

Greve giden günlerde kapı önünde atılan işçilerin direnişi de sürmekteydi. Direniş çadırı vardiya değişimlerinde bütün As Plastik işçilerinin ziyaret alanı haline geldi. Direniş çadırı grev için bir hazırlık alanına dönüştü.

Gazetemize konuşan bir grevci işçi sürece dair şöyle konuştu: “İşveren zam yapmayı kabul ediyor ama sendikayı istemiyor, içeride arkadaşlara kâğıt imzalattılar hatta zam yaptığına dair. Biz 2 senedir sendikalaşmaya çalışıyoruz. İşten atılan arkadaşlarımız oldu. Sonuna kadar direnişi de grevi de sürdüreceğiz.”

Görüştüğümüz bir başka işçi de sürece dair şunları ifade etti: “Sendika dahi başta bu kadar etkin değildi. Biz içeride birliğimizi sağlayınca ciddiye alındık. Daha önce işten atılan arkadaşlarımız oldu, onları da içeride şalteri indirip geri aldık.”

Grevin ilk gününde As Plastik işçilerini emekten yana örgütler ve sendikalar da yalnız bırakmadı. Grev pankartı asılırken Limter İş, İşçi Demokrasisi Partisi, Emek Partisi, Devrimci İşçi Partisi gibi sendikalar ve partiler de fabrika önünde işçilere desteğe geldi.

Grevdeki As Plastik işçileri ücretlerine yüzde 35 zam, banka promosyonlarının işçilere verilmesi ve atılan işçilerin geri alınmasını talep ediyor.

Ortak imza alanlarda ortaklaşmaya dönüşecek mi?

0

Ülkenin üç büyük sendika konfederasyonu Türk-İş, Hak-İş ve DİSK’in ortak imzayla ve “İnsan onuruna yaraşır bir yaşam talep ediyoruz” başlığıyla 9 Temmuz tarihinde yayımladığı deklarasyonun üzerinden iki aydan fazla süre geçti.

Deklarasyonun yayımlanmasının ardından, üç konfederasyonun açıkladığı tutumun Türkiye sınıflar mücadelesi bakımından nedenleri, önemi, eksiklikleri, eleştirilebilecek yanları üzerine bu sayfalarda “Temenniden talebe, söylemden eyleme: Emek İttifakı’nın inşası için mücadeleye” başlığıyla yazmıştık.

O yazımızda belirttiğimiz iki nokta bugün halen üzerinde durmayı gerektiriyor.

Birincisi; “ortak deklarasyondan anlamamız gereken belki de en önemli nokta; örgütlü işçi sınıfı içerisindeki huzursuzluk ve tabandan hissedilen basınç. Ekonomik koşullar emekçiler için öylesine kabul edilemez bir hal almış vaziyette ki alanlarda, mücadelelerde ortaklaşamayan sendikalar ortak bir deklarasyonla taleplerini dile getirmek durumunda kaldı.”

Ve ikincisi; “Yine ortak deklarasyon metnine baktığımızda üç konfederasyonun örgütlü ve örgütsüz işçi sınıfının ve emeklilerin acil sorunlarını haklı bir şekilde tespit etmekle birlikte bu sorunların emekçiler yararına çözümünde gerek kendi konfederasyonlarına bağlı sendikaların önüne gerekse de bu sendikalarda örgütlü olan işçilerin karşısına bir çözüm önerisi sunmadıklarını görüyoruz. ‘İnsan onuruna yaraşır bir yaşam talep ediyoruz’ başlığı bugünün Türkiye’sinde bu talebe -eğer bu bir talepse- hangi sloganlarla, nasıl bir mücadele hattıyla ulaşılabileceğinin de tarifini zorunlu kılıyor.”

Ortak deklarasyonun yayımlanmasının ardından geçen süre zarfında üç konfederasyon henüz ortak bir eylem planı açıklamazken, her üçü de açıkladıkları deklarasyonda geçen tek bir talebi, “vergide adalet istiyoruz” talebini merkeze alarak ama diğer talepleri de gündemde tutarak basın açıklamaları, bölgesel eylemler ve yine bölgesel mitingler yapma kararları aldılar. Bu kapsamda Türk-İş öncelikle 20 Ağustos Salı günü 81 ilde “Zordayız, Geçinemiyoruz” sloganıyla basın açıklamaları ve ardından da 26 Ağustos Pazartesi günü Çerkezköy’de ve 3 Eylül Salı günü ise Zonguldak’ta bir miting düzenledi. DİSK, 3 Eylül günü “Artık Yeter! Geçinemiyoruz! Gelirde, vergide, ülkede adalet istiyoruz” başlığıyla İstanbul, Kocaeli ve Gaziantep’te basın açıklamaları düzenledi. Hak-İş ise “Haklarımız için meydanlardayız” başlığıyla 23 Ağustos Cuma günü Kayseri’de ve 5 Eylül Perşembe günü de aynı başlıkla Kocaeli’nde bir miting düzenledi.

Bu eylem takvimi tabandaki basıncı azaltır mı?

Öncelikle bir kez daha belirtelim; mevcut ekonomik kriz koşullarında üç konfederasyonun ortak bir deklarasyon çıkarmış olması, şu an için birbirinden bağımsız da olsa alanlarda kendisini göstermeye başlaması ve önemli işçi havzalarında -bunlar metropoller olmasa dahi- mitingler düzenliyor olması oldukça kritik.

Ama yeterli mi? Tabii ki yetersiz.

Yüksek enflasyon karşısında işçi ücretlerinin her gün biraz daha erimesi, alım güçlerinin düşmesi, örgütlü işçi sınıfının yaşamakta olduğu dar boğazı katlanılmaz hale getiriyor. Bunun karşısında iktidarın kendi yaratmış olduğu kriz karşısında patronları koruyan ve krizi emekçilere fatura etmeye çalışan politikaları örgütlü, örgütsüz işçi sınıfı güçleri arasındaki öfkeyi de tırmandırıyor. Ülkenin en zengin yüzde 1’lik kesiminin ekonomide kontrol etmekte olduğu pay her geçen gün fazlalaşırken, işçi sınıfı ve nüfusun geniş kesimlerinin ekmeği gitgide daha da azalıyor. Gelir dağılımındaki ve vergilerdeki adaletsizlik, gerçek enflasyon rakamları ile TÜİK enflasyonu arasındaki uçurum, yoksullaşma ve yoksunlaşma işçi sınıfının geniş kesimleri ve emekliler için ayan beyan ortada. Mevzunun sınıfsal olduğu da gün gibi aşikâr.

Hal böyle olunca konfederasyonlara bağlı sendikalarının çağrılarıyla alanlara çıkan öncü işçiler, yalnızca iktidara “göz dağı” niteliği taşıyan, taleplerin önemli bir kısmının dillendirilmediği, güçlerin birleştirilmediği ve sendikal önderliklerin net bir yol haritası sunmaktan imtina ettiği eylemlerden daha fazlasını bekliyor.

Yine son süreçte gerek sendikalaşma gerekse de insan onuruna yaraşır bir ücret talepli mücadelelerin, direniş ve grevlerin sayısındaki artış da tabandaki huzursuzluğu ve arayışı göstermesi bakımından oldukça öğretici. Polonez, MKB Rondo, Mersen, Sarar, Lezita, belediye işçilerinin mücadeleleri ortak deklarasyona imza atan konfederasyonlara bağlı sendikaların içerisinde yer aldığı örneklerden bazıları. Ve bunlara ek olarak, bu konfederasyonlara bağlı olmayan, farklı sektörlerden farklı sendikaların içerisinde yer aldığı mücadele sayısında da ciddi bir artış söz konusu.

Tüm bu veriler, biz sınıf devrimcileri için izlenmesi gereken politik hat ile ilgili önemli ipuçları barındırıyor. Uzunca bir aradan sonra -şimdilik yalnızca ortak imza aşamasında kalmış olsa da- Türkiye’nin üç büyük işçi sendikası konfederasyonunun ortaklaşma “çabasını” önemsizleştirmeden, ancak ayan beyan ortada olan yetersizlikleri, eksiklikleri ve bürokrasilerin isteksizliklerini eleştirerek, önerilerle mücadele çizgisini geliştirmeye çalışarak örgütlü işçi sınıfı kesimlerinin tabandaki basıncını bir adım daha öteye taşıma gayreti bizlerin en temel sorumluluğu durumunda.

Alanda ortaklaşmayı mümkün kılmak ve tabandaki basıncı yükseltmek için…

Bu hususta, sınıf devrimcilerinin öncelikli sorumluluğu sendikal bürokrasi ile örgütlü işçi sınıfının ihtiyaçları arasındaki ilişkiyi doğru analiz edebilmekten geçiyor. Sendikal bürokrasinin sınıf içerisindeki mücadele azmine ket vurmaya çalışıyor oluşu, birleşik mücadeleden kaçınması ve sınıfın taleplerine erişebilmesi adına seferberliği sürekli hale getirmenin önünü açacak bir eylem programı oluşturmaktan imtina ediyor oluşu bir gerçek. Ancak bu gerçekten yola çıkarak, üç konfederasyonun ortak deklarasyonunu ve olası ortak hareket etme potansiyelini önemsizleştirmek ve sınıf politikasını yalnızca saf bir bürokrasi eleştirisine indirgemek de kolaycılık ve sekterlik. Çünkü özünde bu kavrayış, sendikasıyla greve ya da direnişe çıkan, mevcut kriz koşullarından ötürü hakları uğruna mücadele etmek isteyen, sendikalarının çağrısıyla alanlara çıkan ve ancak bu mücadelenin daha da ilerletilmesi gerektiğini düşünen işçilerin ihtiyaçlarını, bilinç ve mücadele düzeylerini görmezden gelmekle ve örgütlü işçi sınıfına sırt çevirmekle eşdeğer.

Bizlere düşen, sendikal bürokrasiye güvenmeksizin ve onun manevra kabiliyetlerini küçümsemeksizin, tabandaki işçilerin ihtiyaçlarına cevap üretebilecek, onların önderlikleri üzerindeki basınçlarını yukarıya taşıyabilecek ve örgütsüz işçi sınıfı güçlerini de mücadelenin içerisine çekebilecek devrimci politikalar üzerine odaklanmak.

Örneğin, bu üç konfederasyona bağlı sendikaların üyesi öncü ve mevcut eylemliklerin yetersizliğinin farkında olan işçilerin tabandaki örgütlülüğü ve önderlikleri üzerindeki basıncı nasıl geliştirebileceğine kafa yoralım:

  • “Bizim konfederasyonumuz X ve Y konfederasyonlarıyla ortak bir bildiri yayımladı ve eylemlere başladık. Ancak her birimiz neden ayrı ayrı eylemler yapıyoruz, neden bizim eylemlerimize diğer konfederasyonlara üye sınıf kardeşlerimiz de gelmiyor?”
  • “Y konfederasyonuna bağlı A sendikasına üye olan işçi arkadaşlarımız sendikalı çalışmak ya da ücretlerinin iyileştirilmesi için fabrikalarının önünde mücadele ediyor. Evet, bu arkadaşlarımızın üye olduğu sendika bizim konfederasyonumuzun üyesi değil. Ama madem üç konfederasyon ortak bir bildiri yayımladı ve bu bildiride sendikalaşma önündeki engellerin kaldırılması için ortak tutum alacağını açıkladı. O zaman neden bu işçi arkadaşlarımızın haklı mücadelesi etrafında kenetlenmiyoruz? Hem bizim konfederasyonumuz hem de diğer konfederasyon neden bu mücadeleyle daha fazla dayanışmıyor?”
  • “Evet, sendikamız dün T şehrinde miting yaptı ve taleplerimizi dile getirdik. Ancak neden bu mitingleri sadece küçük şehirlerde yapıyoruz? İhtiyacımız taleplerimiz daha güçlü ve birlik halinde dile getirmek. Ankara ve İstanbul gibi büyük şehirlerde yaşamı kilitlemek ve milyonları toplayabilmek. Neden ‘Konfederasyonlar el ele haydi Taksim’e’ ya da ‘Konfederasyonlar el ele haydi Ankara’ya’ sloganları etrafında sendikalarımızı sıkıştırmıyoruz?”
  • “Güzel, hoş yerellerde eylemler yapıyoruz. Belki konfederasyonlar büyük bir miting de hazırlayacaklar. Ancak birkaç saatlik eylem ya da mitingler bizim haklı taleplerimize ulaşmamız için yeterli mi? Bizim daha örgütlü ve mücadeleci bir çizgiye ihtiyacımız var. Z şehrinde miting yaptıktan sonra neden bu şehirde taleplerimiz için mücadeleyi sürekli kılacak, konfederasyon ayrımı yapmaksızın tüm sendikalı işçilerin ve hatta sendikasız sınıf kardeşlerimizin katılabileceği işçi meclisleri inşa edilmesi için sendikalarımıza baskı uygulamayalım?”

Bu gibi önermeler haliyle artırılabilir, geliştirilebilir. Artırılmak ve geliştirilmek de zorunda. Ancak mevcut ekonomik kriz koşullarında işçi sınıfı içerisinde çalışma yürütmeyi kendisine dert edinen ve kendisini sınıfın üzerinde değil de sınıfın bir parçası olarak addeden sınıf devrimcilerinin ana görevi tabandaki örgütlülüğü ve mücadele gücünü sürekli kılmaya hizmet edebilecek, sınıfın geniş kesimlerinin çıkarlarını ön plana çıkaracak politikalar üretmeye gayret etmesi.

Çünkü tabandaki basınç örgütlenemedikçe üç konfederasyonun ortak imzasının alanlarda ortaklaşmaya dönüşmesi kolay olmayacak. Ya da dönüşse dahi göstermelik mitinglerden ileriye taşınması… Ve bugün Türkiye işçi sınıfının ana ihtiyacı krize karşı tek günlük eylem ya da mitinglerden öte kalıcı bir mücadele ittifakının ve eylem programının ortaya çıkarılabilmesi.

Emek İttifakı: Şimdi değilse ne zaman?

Tam da bu nedenlerle, İşçi Demokrasisi Partisi olarak, uzunca bir süredir bir Emek İttifakı’nın zaruri olduğu konusunda ısrar ediyoruz. Bizler için Emek İttifakı formülasyonu en açık haliyle bir Birleşik İşçi Cephesi niteliği taşıyor. Ve bugün Türkiye sınıflar mücadelesinin düzeyi baz alındığında böylesi bir cephenin inşası yalnızca kuru bir propaganda olmanın ötesinde acil bir ihtiyaç.

Ekonomik çöküş, alım gücünün erimesi, gelir dağılımındaki adaletsizlik, güvencesiz ve esnek çalışma, sendikalaşmanın önündeki engeller, işsizlik gibi emekçi sınıfların acil sorunlarına, acil talepler ve bir eylem programı ile cevap üretecek ve bu mücadeleyi sınıfın sömürü düzeninden ve onun temsilcilerinden bağımsızlaşması yolunda ilerletebilecek bir ittifak, “şimdi değilse ne zaman” dercesine bizleri çağırıyor.

Ve bunun yolu da sınıf örgütlerinin, sosyalistlerin böylesi bir ittifakı açıkça tartışmasını dayatıyor. Daha fazla vakit kaybetmeksizin.

İş Kanunu değişiyor: sermayenin yeni saldırısı

0

Erdoğan’ın yılbaşında müjdesini verdiği yeni iş kanunu için yürütülen çalışmalar ağustos ayında hız kazanmış görünüyor. Henüz tam metni açıklanmayan tasarı, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz başkanlığında toplanan Yatırım Ortamını İyileştirme Kurulu’nda görüşüldü. Mevcut iş kanununun tamamen değiştirilmesi anlamına gelen bu çalışma, on milyonlarca işçinin çalışma süreleri, ücretler, iş güvencesi, kıdem tazminatı gibi haklarını doğrudan ilgilendiriyor.

Hükümet çevrelerinden basına servis edilene göre tasarıda iki başlık öne çıkacak: çalışma sürelerinin kısaltılması ve esnek çalışma biçimleri.

Yönetim, özellikle çalışma sürelerinin kısaltılacağı iddiasıyla yeni iş kanununu işçilerin lehine bir düzenleme olarak duyurdu. Ancak çok geçmeden aynı çevrelerden, çalışma gününün 4 güne düşürülmesinin söz konusu olmadığı ve haftalık çalışma saatinin sadece belirli sektör işçileri bakımından 40 saate düşürülmesinin gündeme gelebileceği servis edildi. Anlaşılan o ki, pandemi döneminden itibaren evden veya uzaktan çalışmaya kendiliğinden geçmiş olan bazı beyaz yakalı sektörlerle sınırlı, çalışanların yalnızca küçük bir kısmını ilgilendiren bir düzenleme gündemde. Bu nedenle çalışma süresinin azaltılacağı iddiası bir aldatmacadan ibaret.

Öyleyse bu denli kapsamlı ve yeni bir yasanın hazırlanmasında amaç nedir? Esnek ve güvencesiz çalışmanın yaygınlaştırılması. Esnek çalışma kavramı, 1980 sonrası bütün dünyada sermaye sınıfının, işçilerin kazanılmış haklarını geri alma planında kilit bir rol oynuyor. Türkiye’de de on yıllardır sermaye sınıfı ve onun temsilcisi olan hükümetler, ekonomik planlarında esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaştırılması ve kıdem tazminatının gaspını temel hedef olarak koymaktalar. Nitekim Orta Vadeli Program’da da “esnek çalışma şartlarının koşullarının yaygınlaştırılması” yer alıyor.

Esnek çalışma ise ücretlerin düşürülmesi, iş güvencesinin tamamen ortadan kaldırılması, kısa süreli çalışmaların yaygınlaştırılması ve kıdem tazminatı hakkının gaspı gibi ücretli çalışanların en önemli haklarını hedef alıyor. Dolayısıyla yeni iş kanunu tasarısı, kâr oranlarının azalması eğilimi karşısında emek sömürüsünü artırmayı hedefleyen sermaye sınıfının işçilere yönelik yeni bir saldırı planıdır. Zaten 20 yılı aşkın süredir sermaye sınıfının ihtiyaçları doğrultusunda ülkeyi idare eden bu yönetimin, seferberlikler olmaksızın işçiler lehine bir düzenlemeyi kendiliğinden geçirmesi beklenemezdi.

Yaklaşmakta olan bu büyük saldırı hazırlığı işçi sınıfı tarafından daha başında bastırılmalı. Bu amaçla sendikaların ve emekten yana partilerin katılımıyla en geniş eylem birlikleri çok geçmeden örülmeli. Saldırının savuşturulmasının yegâne yolu, kitlesel eylemler yoluyla hükümete geri adım attırmaktan geçiyor.

İhtiyacımız olan, ortak bir mücadele programıdır

0

Türkiye’de uzun süredir devam eden ekonomik kriz her geçen gün emekçiler üzerinde varlığını hissettirmeyi sürdürüyor. Artan enflasyon ve hayat pahalılığının yanı sıra hükümetin düşük ücret politikası yoksulluğu derinleştirirken, patronlar cephesinde ise kârlarına kâr katmanın ve vergi aflarının keyfi çıkarılmakta. Hükümetin sözde ekonomiyi düzeltmek için ortaya koyduğu ekonomik program ise IMF’siz bir IMF programı. Ücretleri baskılayarak enflasyonla “mücadele” demek, işçi ve emekçileri açlığa ve yoksulluğa mahkûm etmektir. Uygulanan ekonomik program bilinçli bir şekilde patron yanlısı ve işçi düşmanıdır. Enflasyona sebep olarak işçi ücretlerinin yüksek olduğu algısı yaratmak tam bir kapitalist mantığa işaret etmekte. Enflasyonun sebebi işçi ve emekçilerin ihtiyaçlarını karşılamak için yaptıkları harcamalar değil patronların kârlarına kâr katmak için yaptıklarıdır.

Asgari ücret açlık sınırının altına düşerken vergi adaletsizliği ile maaşlarımız erimekte, kesintiler alabildiğine artmakta. İşçi sınıfı cephesinde irili ufaklı grev ve direnişlerle bu duruma karşı durulmaya çalışılıyor. 9 Temmuz’da üç sendika konfederasyonu bir araya gelerek ekonomik krize karşı ortak bir bildiri yayımlamıştı. Türk-İş, DİSK ve Hak-İş’in ortak açıklamasında Türkiye çapında ekonomik krize karşı eylemler gerçekleştirileceği bildirildi. Uzun süredir bir araya gelmeyen konfederasyonların bu minvalde bir araya gelmeleri olumlu olsa da sembolik kalabilecek eylemler yerine işçilerin ve emekçilerin acil talepleri etrafında bir araya gelinerek tabandan bir örgütlülük sağlanmalıdır. İşçi sınıfı ekonomik kriz ve hayat pahalılığına ses çıkarmaya çalışırken konfederasyonların göstermelik eylemlerine işçi sınıfının ihtiyacı yoktur. İhtiyacımız olan tekil işçi seferberliklerinin birleştirilmesi ve ortak bir mücadele programı ortaya koymaktır.

Sendikaların eylemlerine işçilerin kalabalık katıldıklarını ve gerçekten sorunlarına çözüm üretmek istediklerini görüyoruz. Vergide adalet, düşük ücret politikasının ve hayat pahalılığının son bulması, güvencesizlik, esnek çalışma ve işsizlikle mücadele gibi taleplerle bir araya gelecek konfederasyonların yapacağı merkezi eylemler işçi sınıfının ekonomik krize karşı seferberliğinin somut adımları olacaktır. Asıl verginin patronlardan alınması ve ücretlere üç ayda bir gerçek enflasyon oranında zam talepleri, bu dönemde öne çıkarılması gereken talepler arasında önümüzde durmaktadır.

Polonez işçileri, dayanışma komitesi, eylem birlikleri…

0

Sendikalaştıkları için hukuksuzca işten atılan 146 Polonez işçisinin, Polonez (Trakya Et ve Süt Ürünleri) yönetiminin sendika düşmanı tutumuna karşı Tekgıda-İş öncülüğündeki mücadeleleri 50 günü aşkındır sürdürüyor.

Sendikalaşmaya dönük engellerin, hukuksuzluğun normalleştirilmeye çalışıldığı, işverenlerin sendika düşmanı tutumlarıyla birbiriyle yarıştığı, iktidarın bu hak ihlallerine dönük etkin bir tutum almadığı ve hatta görmezden geldiği bu dönemde; Polonez işçilerinin verdiği mücadele, işçi sınıfının çok kritik bir mevziini -örgütlenme hakkını- savunması açısından da büyük önem teşkil ediyor.

Diğer yandan, çoğunluğu kadınlardan oluşan Polonez işçilerinin kararlı tutumu, sürecin en başından itibaren kendi içlerinde yaşattıkları dayanışmanın ve kurdukları güven ilişkisinin gücü, mücadelenin seyrinde ve şimdiden elde ettiği kazanımlarda kendini gösteriyor. Hatırlatmak gerekirse, işten atılmalar sonrası üretim sürecinde oluşan hijyen sorunlarına dikkat çekerek yapılan “halk sağlığı ihlali var” uyarıları ilk sonucunu verdi ve Dominos, Polonez’den ürün alımını durdurdu. İkinci olarak, Çalışma Bakanlığı müfettişlerinin incelemesi sonucu işverenin işçileri sendikalaşma nedeniyle işten attığı bakanlık nezdinde de mahkûm edildi, işverene para cezası kesildi ve Kod-46 ile işten çıkarılan işçilerin çıkış kodu 4 olarak değiştirildi.

Bunlar, işten atılan tüm işçilerin sendikalı bir şekilde işe iadesi kararlılığıyla hareket eden işçilerin mücadelesi için moral verici gelişmeler.

Diğer yandan, Polonez’deki mücadele sınıf mücadelesinin dinamikleri açısından en az bunun kadar sevindirici bir gelişmeye daha işaret ediyor. Bu mücadele vesilesiyle, Polonez İşçileriyle Dayanışma Komitesi adı altında ortak bir dayanışma örgütleme ve eylem yapma imkânı ve iradesi de ortaya koyulmuş oldu. Polonez işçileri ile dayanışma içinde olan çeşitli devrimci sosyalist partiler ve örgütler bir araya gelerek, Polonez işçilerinin Tekgıda-İş ile sürdürdüğü mücadeleyi birleşik eylemlerle yaygınlaştırma yönünde bir karar aldılar ve ortak eylemler, basın açıklamaları düzenliyorlar.

İşçi sınıfının birleşik mücadele ihtiyacının her geçen gün arttığı ancak mücadelelerin yalıtık, dayanışmanın ise çoğunlukla tekil eylemlerle sınırlı kaldığı son süreçte Polonez’deki gibi dayanışma komitesi benzeri oluşumlar; işçi sınıfının ortak mevzilerini savunmak için kullanmamız gereken kritik araçlardan biri. Bu adımları geliştirmek, yaygınlaştırmak, farklı örneklerle ve geçmiş deneyimlerden derslerle güçlendirmek gerekiyor. Ve daha da önemlisi bu örnekler, farklı işyerlerindeki benzer mücadeleler arasında bağ kuran, ortak acil talepler etrafında bir araya gelen eylem birliklerine dönüşme imkânı taşıyabilir, taşımalıdır.

Tekil mücadeleleri bir araya getirecek böyle bir perspektifin bugün acil bir ihtiyaç olduğunu tespit etmek ve bu bilinçle hareket etmek bugün devrimcilerin ve sınıf örgütlerinin kaçınılmaz görevi. Bu aynı zamanda, üç sendikal konfederasyonun ortak deklarasyonunun gereği olması gereken birleşik eylemlerin de bizzat bu mevcut mücadeleler içinde somutlaşması ve gelişmesi fırsatını yaratabilir.

12 Eylül’ün 44. yılı: İşçiler anayasayı değiştirmeli

0

Saray rejimi bir kere daha anayasa tartışmasını Türkiye’nin gündemine taşımaya çalışıyor. Bu esnada ise Polonez, As Plastik ve Fernas işçileri sendikalaştıkları için işten atılıyor, MKB Rondo işçisi patron toplu sözleşme maddelerini kabul etmediği için greve çıkıyor. Hem Polonez hem de MKB Rondo patronu, ya sendika kırıcı ya da grev kırıcı işçilerle içeride üretimi sürdürmeye çalışıyor.

Patronlar, sendikalaştıkları için bir işçiyi işten atma hakkına sahip değiller. Ancak bunu hâlâ nasıl yapabiliyorlar? Saray rejimi neden mevcut anayasayı uygulamıyor? İşçilerin greve çıkması neden bu kadar zor ve patronların, işçiler grevdeyken nasıl oluyor da düşük düzeyde de olsa üretimi sürdürmeye hakları olabiliyor? Patronların, sendikalı işçilerin masaya getirdiği toplu sözleşme taleplerini reddetme hakkı nereden geliyor?

Saray rejimi altında anayasa defalarca kez değişti. Ancak bu anayasanın en az değişen kısımları 12 Eylül 1980 darbesinin getirdiği baskıcı düzenlemeler oldu. Saray rejimi işçi ve sendika düşmanlığı yaparken 12 Eylül askeri diktatörlüğünün getirdiği yasakçı ve baskıcı yasalara sadık kaldı.

Şimdi, bu darbenin 44. yıldönümünde, Saray rejimi bir kez daha yeni bir anayasa tartışmasını gündeme getiriyor. Hodri meydan: Haydi, yeni bir anayasayı tartışalım. Ancak öncelikle, 44. yıldönümü olan 12 Eylül darbesinin mevcut anayasada muhafaza edilen birtakım işçi düşmanı düzenlemelerine bakalım.

12 Eylül ile lokavt ve grev yasakları anayasaya girdi, hak grevi yasaklandı, sendikalara siyaset yasağı getirildi. Grev hakkını kullanmak zorlaştırıldı. 2,2 milyon sigortalı işçinin olduğu 1980 yılında 80 bin işçi greve çıkarken, ortalama 11 milyon sigortalı işçinin olduğu AKP döneminde ise yıllık ortalama greve çıkan işçi sayısı 6 binin altına geriledi. Türkiye tarihinde yapılan özelleştirmelerin yüzde 88’i, 12 Eylül anayasasına dayanan AKP döneminde yapıldı. 1978’de asgari ücret, kişi başına milli gelirin yüzde 3,4 üzerindeydi. Bugün ise bir hayli altında. 1978 ile 2005 arasında kişi başına verimlilik 100’den 236’ya yükselirken, kişi başına reel ücretler ise 100’den 98,6’ya geriledi: Yani sömürü derinleşti, katlandı. 1978’de asgari ücretin 7,5 katı olan kıdem tazminatı tavanı, 1982’de asgari ücret ile bağının koparılmasının ardından hızla düşmeye başladı. Bugün ise kıdem tavanı bir güldürü unsuru haline çevrildi.

Anayasayı yıllar içinde yamalı bohçaya çeviren Saray rejimi, işçinin sendikal haklarına, cebine ve mutfağına el uzatan 12 Eylül maddelerini büyük bir azimle korudu.

Yeni bir anayasa mı gerekiyor? Biz buna kesinlikle katılıyoruz. Ancak bu yeni anayasanın, Erdoğan’ın ve Cumhur İttifakı’nın baskı rejimini daha da tahakküm etmek için değil, başta 12 Eylül darbesinden kalan işçi ve sendika düşmanı maddeleri temizlemek için, işçilerin bütün demokratik ve sosyal haklarının tanınması için gerektiğini söylüyoruz.

İlk olarak, bir işçiyi sendikalaştığı için işten atan patronlara artık ciddi yaptırımlar uygulanmalı (bugünkü gibi bu politika kâğıt üzerinde kalmamalı, hayata geçirilmeli). Sendikalı olmanın tartışmaya açılamayacak olan bir hak olması sadece lafta kalmamalı. Grev yasaklamanın kendisi yasaklanmalı. İşçinin grev hakkı karmaşık koşullara bağlı olmamalı, iradesinin bir uzantısı olmalı. Sendikal yetki barajları yıkılmalı. Patronlara servet vergisi getirilmeli, vergi dilimleri işçilerin lehine düzenlenmeli, ücretler enflasyon oranında iyileştirilmeli. Ancak en önemlisi, bunların tümüne Tek Adam karar vermemeli; bu anayasa demokratik ve emekten yana olmalı.

12 Eylül’ün kara mirasını hatırladığımız bugünlerde, Tek Adam rejimine son vermek ve bu doğrultuda bağımsız ve egemen bir kurucu meclisin kurulması için tüm emek örgütlerinin birleşik mücadelesine duyulan ihtiyaç asli önemini korumayı sürdürüyor.

Polonez işçilerinin mücadelesiyle kenetlenmeye!

0

Güvenceli iş, insan onuruna yaraşır bir ücret ve yaşam talepleriyle Tekgıda-İş Sendikası’nda örgütlenen ve bu gerekçeyle hukuksuz şekilde işten atılan Polonez işçileri fabrika önündeki direnişlerini kararlılıkla sürdürüyor.

Yasaları çiğneyerek sendika düşmanlığı yapan, fabrikaya gerekli hijyen eğitimlerini almamış taşeron işçileri yerleştiren Polonez patronu, halk sağlığını tehdit etmeye devam ediyor. Bir kez daha yineliyoruz: Taşeron varsa halk sağlığı yok! Sendika yoksa halk sağlığı yok!

Polonez patronu, sendika düşmanı ve halk sağlığını tehdit eden uygulamalarının yanı sıra fabrika içerisinde gerekli işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerini de almayarak, çalıştırmakta olduğu işçilerin yaşamını da tehdit ediyor. Bu sabah fabrikada gerçekleşen iş kazası bunun en açık ve vahim örneği! Tam da bu nedenle “Taşeron varsa işçi sağlığı yok! Sendika yoksa işçi sağlığı ve güvenliği önlemleri yok!” diyoruz.

İşten atılan Polonez işçileri fabrika önündeki haklı ve onurlu mücadelelerini sürdürürken, bugün gerçekleşen iş kazasının sonrasında içerideki işçilerin bir bölümü de iş durdurarak sınıf kardeşlerinin mücadelesine destek olmaya başladı.

Ayrıca, Polonez patronu açıkça yasaların önemli bir bölümünü çiğnerken, Çalışma Bakanlığı fabrikaya gönderdiği heyet raporu doğrultusunda, patron için “çerez parası” niteliğinde bir idari para cezası kesmekle yetindi. Öte yandan devlet, kolluk güçleri eliyle düzenli ve sistematik bir şekilde Polonez işçilerinin mücadelesini baskılamaya ve sindirmeye çalışıyor. Mevcut iktidar, anayasal haklarını kullanmakta olan işçilerin karşısında, yasaları çiğneyen patronların tarafında olduğunu ve olmayı sürdüreceğini bir kez daha kanıtlıyor!

Polonez işçilerinin önüne kurulan barikatı kaldırmanın ise tek yolu var! Mevcut barikatın karşısına Polonez işçilerinin birliğinin; sendikaların, sınıf örgütlerinin ve sosyalistlerin dayanışmasının, yani sınıfın birliğinin barikatını kurabilmek! Ancak bu yolla Polonez işçileri kazanacak! Polonez işçileri kazanırsa MKB Rondo, As Plastik, Mersen, Fernas ve mücadelesini sürdüren tüm işçiler kazanacak! Bu nedenle tekrarlıyoruz: Güvenceli iş, insan onuruna yaraşır bir ücret ve yaşam için mücadelemizi birleştirelim!

Atılan işçilerin her biri geri alınana, Polonez’e sendika girene dek Polonez işçilerinin safına!

İşsizlik artarken, TÜİK rakamları neyi gizliyor?

0

TÜİK nisan-haziran dönemi işgücü istatistiklerine göre birinci çeyrekte yüzde 8,7 olan işsizlik yüzde 9,2’ye yükseldi. Ancak bu dar tanımlı olarak ifade edilen işsizlik sadece son 4 haftadır iş arayan kesimlerden oluşuyor. Asıl tabloyu geniş tanımlı işsizlik rakamlarında, yani çalışabilecek olup iş bulamayan kesimlerin toplamında görüyoruz. İlk çeyrekte yüzde 25 olan bu rakam pandemiden sonra en yükseğe ulaşmış, yüzde 29,2 olarak gerçekleşmiş. Çalışanın dahi yoksul olduğu, asgari ücretin, emekli maaşının açlık sınırının altında kaldığı, bir avuç azınlık dışında herkesin hayat pahalılığı karşısında ezildiği bir ekonomide işsiz olmak açlıktan ölmek demek.

Yaz aylarında mevsimsel çalışma arttığı için normalde istihdamın artması beklenir. Ancak ücretleri baskılayan, alım gücünü düşüren “enflasyonla mücadele programı” yani Orta Vadeli Program sonucunda faizler yükseltildi, vergiler hızla artırıldı, enflasyon geçici olduğu düşünülen bir süreliğine körüklendi ve tüm bunların toplamı olarak işsizlik zirveyi gördü. Yani çarkların dönmesi adına enflasyonla mücadele kararı alındığında kaybedenler emeğiyle geçinenler oldu.

Düşük faiz-yüksek enflasyon döneminde süper kârlar elde eden sermaye kesimleri enflasyon artışını daha da körükledi. Firmalar muazzam kârlar elde ederken kurumlar vergisini indiren, hatta bu verginin bile önemli bir kısmını toplamayan, ancak temmuz ayında enflasyonu artıracağı gerekçesi ile asgari ücrete zam yapmayan, kira zamlarındaki üst sınırı ortadan kaldıran ekonomi yönetimi sermayeye büyük bir kaynak transferi gerçekleştiriyor. Bu durum ekonomik krizde daha da güvencesizliğe itilen kadınları daha fazla vuruyor. Çalışabilecek durumda iken işsiz olan kadınların oranı yüzde 37’yi buldu. İşi olup asgari ücretin altında çalışmayı, zorla mesaiye kalmayı, güvencesiz koşulları reddedip sendikalaşmaya çalışan kadınlar ise Polonez direnişinde olduğu gibi kendini kapının önünde buluyor.

Bu noktada işsizlere destek sunması gereken İşsizlik Sigortası Fonu gündeme geliyor. DİSK-AR’ın İşsizlik ve İstihdamın Görünümü Ağustos 2024 raporuna göre resmi işsizlerin yaklaşık yüzde 90’ı işsizlik ödeneğinden yararlanamıyor. Bunun nedeni işsizlik ödeneğinden yararlanma koşullarının son derece ağır olması ve her kaynak gibi bu fonun da patronlara hibe edilmiş olması. Öncelikle, işsizler için ayrılan bu kaynak sadece işsizlerin kullanımında olmalıdır. İşsizlik Fonu’ndan engelsiz olarak tüm işçiler yararlanmalıdır. Fondan sermayeye ve bütçe açıklarına kaynak aktarımına derhal son verilmelidir.

Enflasyonla mücadele kapsamında en başta işten çıkarmalar yasaklanmalıdır. İşler çalışma saatleri kısaltılarak tüm çalışanlar arasında pay edilirse işsizlik büyük ölçüde azalacaktır. Enflasyonu düşürmek, işsizliği azaltmak iktidar olanın tercihleri ile mümkündür. Kaynak ise firmalardan toplanması gereken vergilerle, toplam zenginliğin yüzde 70’ine sahip olan yüzde 10’luk ultra zenginlerden servet vergisi alınarak sağlanabilir.

ABD’nin Pasteur Yasası: Kapitalizm çıkmaz sokak!

0

İnsanlık tarihi olumlu-olumsuz kimi büyük olaylarla da anılır. 20. yüzyıla damgasını vuran, emperyalist paylaşım savaşları oldu örneğin. 20. yüzyıl bir devrimler ve karşıdevrimler çağıydı. 21. yüzyılın henüz ilk çeyreğini geride bırakmak üzereyiz. Ama iklim yıkımı ve dünyayı sarsan salgın hastalıklar ilk çeyrek asra damgasını vurdu. Covid-19 pandemisinin etkisi henüz tam geçmemişken şimdi Batı Nil Virüsü ve Maymun Çiçeği (mpox) gibi hastalıklar ve salgın olasılıkları konuşuluyor. Antibiyotiklere dirençli hale gelen bakteri ve virüsler de bu sürece eşlik ediyor.

Covid-19 pandemisi bir dizi ilaç şirketine milyar dolarlar kazandırdı. Devletler aşıları çoğunlukla ücretsiz kullandırdı. Ama esas kaynak zaten halkın vergilerinden oluşan bütçelerdi. Halkın vergileri aşılar için ilaç şirketlerinin kasalarına aktı. Kapitalizmde kural basit. Para getiren her şeye yatırım yapılır. Para getirmeyen hiçbir şeye ise, milyonların hayatı söz konusu olsa da, yatırım yapılmaz.

Nitekim antibiyotikler bakteri ve virüslere karşı daha az etkili hale geliyor. Buna rağmen ilaç şirketleri kârlı olmadığı için bu alana yatırım yapmaktan yıllardır uzak duruyor. İşte ABD bu durumu aşmak için Pasteur Yasası’nı devreye almaya karar vermiş. Yasa kısaca 6 milyar dolarlık bir fonun antibiyotik üzerine çalışan şirketlere düzenli olarak aktarılmasına ve bir ilaç onay aldığında ABD’nin ilacı üretmeye devam etmek için o ilaç şirketine beş yıl boyunda 3 milyar dolara kadar ödeme garantisi vermesine dayanıyor. Bir bakıma ilaç şirketleri ABD’nin iş garantili taşeron firmaları oluyor! Kuşkusuz, kaynak milyonların vergilerinden oluşuyor…

Peki, “piyasa” neden kendi haline bırakılmıyor da devletler tamamıyla özelleştirip yıktıkları sosyoekonomik kamusal hizmet alanına müdahale etmek zorunda hissediyor? Aynı 2008 dünya ekonomik krizi sürecinde olduğu gibi! Çünkü kapitalist sistem toplumları da, doğayı da çökertti. O zaman soru şu: Parayı veren devlet ise, paranın kaynağı halkın vergileriyse, neden bir avuç sermaye şirketine ve patrona milyarlarca dolar aktarılmaya devam etsin? Neoliberal dönem öncesi birçok ülkede eğitim, sağlık, ulaşım, enerji, iletişim vb. kamusal hizmet alanındaydı. Şimdi belediye hizmetleri dahi çoğunlukla özelleşmiş durumda. Sonuç, burada özetlendiği gibi yıkım. Çok açık ki kapitalist yıkımdan kapitalist metotlarla bir çıkış mümkün değil! Bunda ısrar tüm dünyayı geri dönüşsüz şekilde yok edecek. Kapitalizm çıkmaz sokak. İnsanlığın kurtuluşu eşit, adil, paylaşımcı, dayanışmacı, özgürlükçü, doğayla uyumlu bir sosyalizmde…

Fernas Maden’de mücadele kararlılıkla sürüyor

0

Manisa’nın Soma ilçesindeki Fernas Maden’de işçilerin sendikalaşma, atılan işçilerin geri alınması ve insanca çalışma koşulları için sürdürdüğü mücadele 16 gündür devam ediyor. AKP Batman Milletvekili Ferhat Nasıroğlu’na ait madenin girişinde eylemlerini sürdüren işçileri, direnişlerinin 14. gününde İşçi Demokrasisi Partisi ziyaret etti.

Fernas Maden işçileri İnsani koşullarda çalıştırılmadıklarını, hak ettikleri ücretleri alamadıklarını, anayasal haklarının önüne geçildiğini ve emniyet güçleri tarafından baskı ve işkenceye uğradıklarını anlatırken, bir Fernas işçisi söze şöyle devam etti: “Dimdik durmaya devam ediyoruz. Direnişimiz ekmek davasıdır. Çocuklarımız ve geleceğimiz için buradayız. Direne direne kazanacağız!”

Fernas Maden işçileri mücadele taleplerini şöyle taleplerini şöyle özetliyor:

-Anayasal hakları olan sendikalaşma haklarını kullandıkları için işten atılan işçiler geri alınsın.

-İşçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri tam ve eksiksiz olarak uygulansın.

-Ücretlere Soma havzasının ortalaması göz önüne alınarak zam yapılsın.

İşçi Demokrasisi Partisi heyeti adına yapılan konuşmada ise, sendikalaşan, insani şartlarda çalışmak isteyen ve insan onuruna yaraşır bir ücret isteyen işçilerin her zaman yanında oldukları, haklı mücadelenin ve işçinin sesini duyurmaya devam edecekleri belirtildi. Polonez’den MKB Rondo’ya, Fernes Maden’den Klas KLS’ye işçilerin yalıtık süren mücadelelerinin birleştirilmesi gerektiğine vurgu yapıldı.

Okullar açılırken talepler etrafında birlik ve mücadele yükselmeli

0

Aylardan eylül. Yani okullar açılıyor ve eğitim dönemi kaldığı yerden devam edecek. Fakat bu tabir sizi yanıltmasın; çünkü öğrencilerin koşulları bırakın üç ay önce kaldığı yerde olmayı, her geçen gün daha da kötüleşiyor. Türkiye’de sermayenin çıkarlarını korumak için bilinçli bir şekilde sürdürülen yüksek enflasyon düzeni emekçileri harap ettiği gibi öğrencileri de etkiliyor.

Okullarımızda eğitim başlamadan zamlar başladı bile. Yemek ücretleri bazı okullarda yüzde 100’den fazla zamlandı. Öğrenciler yurt bulma çabalarına ve kiralık ev arayışına girdiler fakat tablo pek de iç açıcı değil. Tek Adam rejimi en temel iki ihtiyacımız olan barınma ve beslenmeyi bile karşılayamıyor.

Diğer taraftan da okullarımızın niteliği her geçen gün düşüyor. Bilimsel yeterliliklerden ziyade iktidara yakınlıkları ile varlık gösteren birçok akademisyenin bizlere “eğitim” verdiklerini biliyoruz. Üniversiteleri sermaye piyasalarının ihtiyacına göre yeniden düzenleyen neoliberal politikalarla birlikte bilimsel niteliği değil kâr getirecek projeleri önceleyen bu üniversiteler beklentilerimizi karşılamıyor.

Üniversite müfredatlarını sermayeye endekslemek için Tek Adam rejiminin pürüzsüz bir yola ihtiyacı vardı. Bu pürüzler ise elbette biz öğrencilerdik! Bizlerden gelecek her türlü karşıt görüş ve eylemliliği engellemek için kampüslerimizi bizler için birer hapishaneye çevirmeye kararlı olan rejim her türlü idari ve fiili baskıyı üniversitelerde öğrencilere karşı adeta “istihdam ediyor”. Bunun en açık örneklerinden biri, devasa üniversite bütçelerini öğrencilerin yemek ücretlerini düşürmek için kullanmak yerine kampüslerin her adımında mantar gibi biten Özel Güvenlik Birimleri (ÖGB) ve sermayedarların ucuz emek ihtiyacını karşılamak için yapılan Teknoparklardır.

Bu cendereden çıkışın tek bir yolu var: taleplerimiz etrafında birlik ve mücadeleyi yükseltmek. Bizi yoksulluğun en dibine sürükleyen enflasyona karşı KYK burslarımız şu an olduğu gibi yılda bir kez TÜİK’in bile inanmadığı oranlarla değil, her üç ayda bir gerçek enflasyon oranında zamlanmalıdır. KYK yurdu sayısı acilen artırılmalıdır. Tek Adam rejimi yurt sayısını artırmak yerine odalarda kalan kişi sayısını yükseltmiş, yaşam alanlarımızı genişletmek yerine daraltmayı seçmiştir. Barınma krizini çözmeyi önemsemeyen rejim karşısında biliyoruz ki bu krizi kolaylıkla çözecek kaynak var; fakat bu kaynak öğrenciler için değil, bizi sefalete sürükleyen sermayedarlar için kullanılmak isteniyor. Üniversitelerimize tamamen keyfi bir şekilde atanan kayyum rektörlere karşı, tıpkı tüm ülkede demokrasi mücadelemizi sürdürdüğümüz gibi kampüslerimizde de demokratik haklarımızdan vazgeçmiyoruz. Öğrencilerin iradesi gözetilmeden okullarımızı ve kaynaklarımızı yönetenlere karşı Öğrenci Temsil Konseyleri’nin (ÖTK) okul idareleri tarafından değil; mevcut yasalara uygun şekilde öğrenciler tarafından seçimlerle göreve getirilmesini istiyoruz. Kayyumlara karşı üniversitelerde söz, yetki, karar öğrenci, akademisyen ve emekçilere!

Narin, kayıp çocuklar ve devletin aczi

0

Diyarbakır Bağlar’da yaşayan 8 yaşındaki Narin Güran 21 Ağustos’ta kayboldu. Tüm kolluk güçlerinin seferber edildiğinin söylenmesine rağmen Narin, kaybolduktan ancak 19 gün sonra dere kenarında bir çuval içinde ölü bulundu. Diyarbakır İl Jandarma Komutanı’nın “Sonuca çok yaklaştık, çember çok daraldı” dediği 8. günde abisi gözaltına alınmış, 13 gün sonra muhtar amcası Salim Güran kasten öldürme şüphesiyle tutuklanmıştı. Şüpheliler, “kutsal” ailenin içinden çıktı. Devlet; Kürt illerindeki askeri-polisiye baskı uygulamalarının bir parçası olarak jandarmanın araç giriş-çıkışlarını denetlediği, dört bir yanı kameralarla dolu olan, herkesin birbirini tanıdığı bir köyde Narin’i sağ salim bulamadı. İktidarın aczi ortada.

Ne yazık ki Narin ilk değil. Türkiye, kayıp çocuk vakalarında dünyada ilk sıralarda. TÜİK’in açıkladığı 2008-2016 verilerine göre Türkiye’de günde ortalama 32 çocuk kaybolmuş. Bu çocukların akıbeti ne oldu, bilmiyoruz. Devlet kurumları 2016 yılından beri resmi verileri açıklamıyor. Kuş uçsa haberi olduğunu söyleyen devlet, yüz binlerce kayıp çocuğu bulamıyor.

Cezasızlığın hâd safhada olduğu, önleyici ve koruyucu tedbirlerin alınmadığı koşullarda çocuklar aile içinde de dışında da güvende değil. Tek Adam iktidarının çocuğun üstün yararını değil de şiddet dolu ailenin bütünlüğünü, patriyarkal yapı ve normları temel alan politikaları çocukları korumuyor. Bunu 6 Şubat depremlerinden sonra tarikatlara teslim edilen refakatsiz depremzede çocuklardan, yaşadığı istismar ve ihmal yıllarca örtbas edilen H.K.G’den, etkin soruşturma yürütülmediği için 4 yıldır bulunamayan Gülistan Doku’dan biliyoruz.

Çocuk kayıpları çözümsüz vakalar değil, iktidarın politik tercihlerinin bir sonucudur. Tıpkı çocuk, kadın, trans cinayetlerinde olduğu gibi. Ve erkek egemen iktidar tıpkı İstanbul Sözleşmesi’ni uygulamadığı yetmediği gibi sözleşmeden geri çekildiği, 6284’e savaş açtığı gibi Çocukların Cinsel Suistimal ve Cinsel İstismara Karşı Korunmasına İlişkin Lanzarote Sözleşmesi’ni de etkin uygulamıyor. İstanbul Sözleşmesi’nin ve 6284’ün “çocuğa karşı şiddet” olduğunu iddia eden Türkiye Aile Birliği, Türkiye Aile Meclisi gibi aşırı dinci ve sağcı oluşumların Lanzarote Sözleşmesi’ne “çocukları fuhşa, pedofiliye, kaosa, sapıklığa sürüklediği” iddiasıyla karşı olması ne tesadüf ne de şaşırtıcı.

Devlet, daha da savunmasız durumda olan göçmen çocuklar dahil tüm çocukların güvenli ortamlarda yaşamalarını sağlamak zorunda! Çocukların şiddetten ve istismardan uzak, eşit ve adil bir yaşam sürebilmelerine yönelik politikaları ve mekanizmaları hayata geçirmek zorunda!

Grevdeki MKB Rondo işçileri: “Bu mücadele hepimizin, birleşe birleşe kazanacağız”

0

İstanbul Tuzla’da yer alan MKB Rondo işçileri, toplu sözleşme görüşmelerinde anlaşma sağlanamayınca 28 Ağustos günü greve çıktı. Grevin 9. gününde grevdeki öncü işçilerle gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Öncelikle grevinizi selamlayarak başlamak istiyoruz. Bize grevden önceki çalışma koşullarını, nasıl bu kararı aldığınızı ve sendikalaşma sürecinizi anlatabilir misiniz?

Şöyle başlayayım, 2015’te girdim ben buraya. 2015’ten beri çalışma koşulları berbat bir durumda, bu durum hiçbir şekilde değişmedi. 18 yıldır burada çalışan insanlar var. 18 yıllık insan bile asgari ücret alıyor. Asgari ücretin bir tık üstü diyelim, patronlar da o bir tık üstünü söylemeyi seviyorlar. Şu an asgari ücret 18 bin civarı diyelim, aldığımız 19 bin lira şu an. Geçmişte de böyleydi, hiçbir şey değişmedi. Çalışma koşulları insanların çalışabileceği standartlarda değil, temiz bir koşul yok yani. Fazla konuşmaya da gerek yok. Geçmişe dönük bazı sıkıntılar giderildi mi dersek, evet giderildi ama tabii ki onlar çok az. Söylenecek kadar iyi şeyler de değil zaten.

Peki sendikalaşma süreci nasıl başladı?

Sendikalaşma süreci 2022’de bazı arkadaşların artık yavaş yavaş isyan etmesiyle başladı. Bu durum kulaktan kulağa küçük küçük fısıltılarla başlamıştı. Ama benim 10 sene öncesinde vardı bu kafamda, devamlı vardı. 10 senedir ne yapabiliriz, ne edebiliriz… Bunlar devamlı kafamda küçük küçük sorular olmaya başlamıştı. Benim bir kuzenim var, o sendikalaşma süreçlerini biliyor. Süreç başlamadan 5-6 ay önce onunla konuşmaya başlamıştık ne yapabiliriz, ne edebiliriz diye. Burada, bu örgütlenme fikri benim kafamda devamlı vardı. Ben zaten 32 yaşından sonra fabrika ortamıyla tanıştım ve örgütlenmek gerektiğini hep düşündüm. Ondan sonra da süreci görünce bir şeyler yapmak gerektiği fikri oluşmaya başladı. 2023’ün Şubat ayında Selüloz-İş sendikasının örgütlenme uzmanıyla tanıştık. İşte onunla başladıktan sonra yavaş yavaş, dalga dalga büyümeye başladı bu süreç.

Peki grevin somut talepleri neler? Kazanabileceğinizi düşünüyor musunuz bu talepleri?

Kesinlikle kazanacağız! Artık zaten buradan bir dönüş yok. Kazanarak, sadece kazanmak da değil, güçlü bir şekilde kazanarak gireceğiz içeriye. Taleplerimiz şunlardı: İlki ücretlerin iyileştirilmesi; yüzde 130’la masaya oturduk, yüzde 80’e kadar indik. Patron yüzde 20 ile cevap verdi, yüzde 45’e kadar çıktı ve orada tıkanma başladı, ilerlemedi. Bunun yanında disiplin kurulu istiyoruz, disiplin kurulunu vermiyor. Temsilcinin odası olmasını, temsilcinin haklarını istiyoruz, onları vermiyor. Mesaileri iyileştirmesini istiyoruz, mesaiyi iyileştirmiyor. Bazı noktalarda bizde masada pazarlık konusu olacak şeyleri, oradan taviz verdik masaya sadık kalarak. Ama bizim için dört tane önemli olan kriter vardı, hiçbir şekilde patron yanaşmadı bunlara. O noktadan sonra da greve çıktık.

Son olarak emekten yana kamuoyundan, partilerden, sendikalardan beklentiniz, onlara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Kesinlikle var. Buradan kamuoyuna çağrı yapıyoruz, devamlı çağrı yapıyoruz. Bu sadece MKB Rondo işçilerinin mücadelesi değil. Bu bütün emekçilerin, ezilenlerin, bütün işçi sınıfının mücadelesi. Sadece Gebze’de ya da Tuzla’daki organize sanayinin olduğu yerdeki çalışan insanların da değil. İstanbul’da da değil, tüm Türkiye’deki hatta tüm dünyadaki insanların mücadelesi. Çağrımıza kulak verilsin istiyoruz. Bu mücadele hepimizin, birleşe birleşe kazanacaksak tam sırası. Bu mücadeleyi büyütmemiz lazım ve hiçbir şekilde umutsuzluğa kapılmıyoruz, sonuçta kazanan biz olacağız.

Biz de sesinizin duyulması için elimizden geleni yapacağız. Teşekkür ederiz.

Polonez’den MKB Rondo’ya: Kurtuluşun yolu mücadele etmekte, mücadelelerimizi birleştirmekte!

0

Okullar açılıyor ve emekçi ailelerin büyük bir kısmı yüklü eğitim masraflarını karşılayabilmek için borçlanmaktan mesaiye kalmaya dek birçok yönteme başvuruyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) ağustos ayı için açıkladığı verilerde görülüyor ki, TÜFE’yi oluşturan alt gruplar arasında en çok artış gösteren grup aylık bazda yüzde 11,34, yıllık bazda yüzde 120,81 artış ile eğitim sektörü oldu. Buna rağmen özel sektördeki öğretmenlerin büyük çoğunluğu asgari ücrete yakın ücretlerle çalıştırılmaya devam ediyor. Kamusal eğitim, “bağış” adı altında zorla toplanan paralar sonucunda artık mevcut değil. Tam da bu nedenle, Tekgıda-İş Sendikası’nda örgütlendikleri için Anayasa çiğnenerek işten atılan direnişçi Polonez işçileri, çocuklarının eğitim ve kırtasiye masrafları için bir kampanya başlatarak dayanışma talebinde bulundular. Emek dostu bütün kurumlar ile okurlarımızı, bu kampanyaya ve Polonez işçilerinin mücadelesine destek olmaya davet ediyoruz.

TÜİK yıllık bazda enflasyonun yüzde 51,97 olduğunu ileri sürerken, Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) ise yıllık tüketici fiyat endeksinin yüzde 100,88 oranında arttığını söylüyor. Enflasyon ile hayat pahalılığının kaynağının şirket kârları olduğu ortadayken, hükümet ve Mehmet Şimşek emekçilere kemerlerini sıkmaya devam etmelerini söylemeyi sürdürüyorlar. Patronların vergileri “affedilmeyi” sürdürüyor ve bunun karşısında, yılın ilk vergi dilimini kısa sürede geçen işçilerin ücretleri vergilerle soyuluyor. Düzen medyasında “vergi rekortmeni” zenginler sürekli gündemde tutulurken, Türkiye’nin en büyük vergi rekortmeninin işçi sınıfı olduğundan kimse bahsetmiyor.

Ekonomik kriz bütün yıkıcılığı ile kendisini emekçi ailelerin üzerinde hissettirirken, rejim ve düzen muhalefeti harp okullarının mezuniyet töreni, yeni anayasa ve CHP tüzük kurultayı gibi sis bombaları ile dikkatleri ve tartışmaları derin yoksulluktan ve yokluktan çekmek istiyorlar. Ancak bu sırada rejimin demokratik hak ve özgürlüklere saldırısı da hız kesmeden devam ediyor. 1 Eylül Dünya Barış Günü’nü Kadıköy, İstanbul’da kutlayan 12 DEM Parti’li tutuklanırken, İzmir Limanı’nda demirleyen USS Wasp isimli ABD gemisinde görevli askerin kafasına çuval geçiren 10 kişi de tutuklandı. Tutuklamaların yaşandığı gün Cankurtaran, Hopa’da Reşit Kibar ormanlık alanda yıkım gerçekleştirecek kepçeleri durdurmak isterken şaibeli bir silahlı saldırı sonucunda hayatını kaybetti. Saray rejimi, Azerbaycan petrolünü Siyonist işgal devletine aktaran boruların vanasını kapatmamakla kendisini eleştiren iki Filistinliyi de gözaltına alıp, Geri Gönderme Merkezi’ne iletip ardından serbest bırakmıştı.

Rejim, emperyalizm ile Siyonizme olan sadakatini yalnızca ülke içinde gözaltılar ve tutuklamalara başvurarak göstermiyor. Gazze Soykırımı’nın başlangıcından bu yana sınırda tam da Siyonist devletin çıkarları yönünde hareket eden ve tedavi görmek için Gazze’den çıkması gereken Filistinlileri sınırdan geçirmeyen darbeci Mısır Cumhurbaşkanı Sisi’nin Ankara’da ağırlanması, Filistinli “Rabiaların” katledilmesi devam ederken gerçekleşti. Beş yıllık ticaret hacminin 15 milyar dolara çıkması için, aynı anda hem Sisi’nin askeri diktatörlüğüne karşı mücadele eden onurlu Mısır halkının hem de Refah Kapısı’nda İsrail ile işbirliğinin ölümcül sonuçlarına katlanan Filistin halkının çıkarlarına ihanet edildi.

Saray rejimi dışarıda emperyalizmin gemilerini limanlarında ağırlar ve Siyonist soykırıma akan petrollerin vanasını kapatmazken, içeride de açlığa, yoksulluğa, sefalete karşı ve sendikal hakları için mücadele eden, greve çıkan öncü işçilerin taleplerine kulaklarını tıkıyor. Polonez, MKB Rondo, Fernas, Akcanlar, As Plastik işçileri sendikal haklar, işten atmaların engellenmesi, ücretlerin enflasyon oranında artırılması, iş güvencesinin sağlanması, işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerinin alınması için kıyasıya bir mücadele içerisindeler.

Bu mücadeleler bize yolu gösteriyor: Patronların ve OVP’nin ekonomik krizin faturasını emekçilere kesmek istemesine karşı işçiler ücretlerini, işlerini, sendikal haklarını korumak ve ilerletmek için mücadele ediyorlar. Bu noktada, Tekgıda-İş Sendikası ve Polonez işçileriyle koordinasyon içinde olan Polonez İşçileriyle Dayanışma Komitesi, farklı sol partilerin ortak bir eylem birliği olması çerçevesinde değerli bir deneyim ve örnek olarak karşımıza çıkıyor.

Polonez’den MKB Rondo’ya mücadelelerimizi birleştirelim; sermayenin ve OVP’nin saldırılarının karşısında sınıfımızın birliğini sendikalarımızda ve dayanışma komitelerimizde kuralım.

Mersen’de grev kararlılıkla sürüyor

0

Gebze’de yer alan, DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş sendikasının örgütlü olduğu elektrik ekipmanı üreticisi Mersen’de nisan ayında başlayan grev halen sürüyor.

Yaklaşık 60 çalışanın bulunduğu fabrikada Birleşik Metal-İş’in örgütlenmesi 2022 yılında başladı. Aynı yılın sonunda sendika işyerinde çoğunluğu sağlayarak yetkiyi kazandı. Ancak işveren sendika karşıtı bir tutum alarak yetki tespitine itiraz etti. Açılan davalar ve itirazlar neticesinde mahkemeler sendikal yetkinin geçerliliğini tasdik etti. Böylece sendika, toplu sözleşme masasına oturma hakkını elde etti.

Patronun sendika karşıtı tutumu itiraz süreçleri ile bitmedi. Bu yılın şubat ayında sendika üyesi 4 işçi işten çıkarıldı, toplu sözleşme sürecinde sendika muhatap alınmadı. İşveren tarafı toplu sözleşmeyi baştan reddettiği gibi sendika ya da işçilerle sürece dair herhangi bir iletişim de kurmadı. Sürecin sonunda sendikalı işçiler yasal hakları olan grev kararını aldılar ve nisan ayında greve çıktılar.

İşverenin sendika düşmanı tutumu burada da kendisini gösterdi. Grevdeki işçilerin aktardığına göre grevin sonlandırılması ve sendikadan vazgeçilmesi yönünde baskılar devam etmiş. Öte yandan sendikalı işçilerin ısrarlı tavrı sendikal yetkinin ve grevin devam etmesini sağlıyor. Bugün gelinen noktada grevdeki işçilerin mücadelesi sadece toplu sözleşme masasına oturma mücadelesi değil; aynı zamanda sendikalı, güvenceli ve insan onuruna yaraşır bir biçimde çalışmanın da mücadelesi.

İşçi Demokrasisi Partisi, grevin 140. gününde grevci işçileri ziyaret etti. Grevdeki işçilerden biri, gelinen süreci şöyle ifade etti:

“Maaşlar çok iyi burada. Biz para için çıkmadık bu yola. Bu artık bir dava, bizim insanlara karşı sorumluluğumuz var. İçeride üye olmayan o kadar insanı ikna ettik, bu kadar emek verdik, sendikayı soktuk. Şimdi vazgeçtik deyip nankörlük edemeyiz.”

Grevdeki Mersen işçileri mücadelelerinin kararlılıkla süreceğini vurguluyor. Bunun yanı sıra kendi deneyimlerinin sadece bir işyeri için değil bütün işçiler için emsal olduğunu hatırlatıyor ve sendikal haklar için mücadeleyi büyütmeye çağırıyorlar.

Kendi yolumuzu açma zamanı

0

TBMM 16 Ağustos’ta Can Atalay’ın vekilliğinin düşürülmesini yok hükmünde sayan Anayasa Mahkemesi (AYM) kararını görüşmek üzere muhalefet partilerinin çağrısıyla olağanüstü toplanmıştı. Toplantıya damga vuran şey, konuşmasını gerçekleştirdiği sırada Ahmet Şık’a yönelik saldırı oldu. Hatay halkının seçtiği vekilin haksızca parmaklıklar arkasında tutulmaya devam edileceğinin tescillendiği bu toz duman bulutunun arkasında ne var?

Yürütme ile AYM arasında Can Atalay davası ile ayyuka çıkan ayrışma hukuk içerisinde çözüme kavuşturulamamış ve fiili bir durum yaratılmıştır. Bu, rejimin kendi meşruiyetinin altını her gün biraz daha oyacak sürdürülemez bir sıkışma halidir. Rejim bir kriz içerisinde ve henüz çıkış kapısını aralayabilmiş değil. Rejim, partili cumhurbaşkanlığı modelini referandum ile onaylatışının üzerinden yıllar geçmesine rağmen meşruiyetini koruyarak yerleşmeyi başaramadı.

Tek sorun bu olsaydı iktidar sahipleri baştan aşağı yeni rejimin ihtiyaçlarına göre tasarlanmış yeni bir anayasayı topluma kabul ettirme hırsıyla kolları sıvarlardı. Fakat burada da krizin başka boyutları adım atmayı zorlaştırmakta. AKP ve MHP arasındaki kavga kâh MHP’nin adının karıştığı davalarla kâh bürokrasi içerisinde terfiler ve ayak kaydırmalarla, bazense kamuoyunun gözüne sokarcasına verilen sembolik mesajlarla sürmekte. Mesele kuru bir metin kaleme almak değil de yeni rejime kimin ne kadar damga vuracağı, aslında kimin ne kadar iktidar olduğu olunca, henüz sonlanmamış bir kavganın neticesini tescilleyecek anayasayı yazmak da kolay olmasa gerek.

Kavga MHP’nin ortağına her fırsatta aynı zamanda “suç ortağı” olduklarını hatırlatarak aba altından sopa göstermesi ile ve Erdoğan’ın bir yandan bu resti görürken öte yandan da farklı ittifak kombinasyonlarını asla tamamen ihtimal dışı bırakmayan yoklamalarıyla sürüyor. Yumuşama söylemlerini, Özel ile yapılan görüşmeyi, İYİP’e çekilen operasyonu, A. Selvi ve Tuğrul Türkeş gibi medya ve siyasetteki kimi isimlerin kendi iradeleri ile açıklanması mümkün olmayan hareketlerini Erdoğan’ın hem ittifakı dışındaki alanı yoklaması hem ittifak ortağına karşı baskı unsuru yaratma arayışı olarak görmek mümkün.

Bu yenişememe hali ilelebet süremez. Önümüzde Erdoğan’ın bir dönem daha başta kalma isteği ile erken gerçekleşmesi beklenebilecek bir seçim var, üstelik taht oyunlarından ziyade kendisini boğan yoksulluk ile meşgul olan geleneksel oy tabanının rızasını almak da her zamankinden zor olacak.

Sermayenin has partilerinden CHP ise muğlak güçlendirilmiş parlamenter sistem iddiasını bile bir kenara bırakmış ve rejimin aktörleriyle atışsa da rejimle barışık olduğunu belirginleştirmiştir. CHP’yi anlamak için, sermayeye güven veren bu konumlanışı anlamak esastır; yer yer emekten yer yer hak ve özgürlüklerden yana atılan nutukların bu esas karşısında hiçbir ağırlığı yoktur.

Politik ve ekonomik krizlerin iç içe geçtiği ve düzen partilerinin bu krizin üstesinden gelemediği günümüzde işçiler içinse hayat günden güne zorlaşmakta, yoksullaşma tüm emekçilerin belini bükmekte. Çiftçinin mahsulü tarlada çürürken tarım arazileri de doğal yaşam alanları da dev şirketlerin saldırısı altında. Amedspor örneğinde olduğu gibi bir futbol kulübü dahi ırkçı hezeyanların hedefi olmakta, kadın cinayetleri her gün sokak ortasında pervasızca işlenmekte.

Düzendeki çürüme, toplumu da gün gün sararken bizi kendi kollarımızdan başka kim kurtarabilir? İktidardaki çatlakların derinleşeceği ihtimaline bel bağlamak ve o veya bu sermaye partisiyle girilecek seçim ittifaklarından umut beslemek boşunadır.

Bugün “ekmek ve adalet”ten yana edilen genel ve soyut sözlere değil sınıfın yakıcı taleplerini açıkça ortaya koyan, bu talepleri ezilenlerin hak ve özgürlük talepleriyle birleştirerek bunların savunusunu, mücadelesini, örgütlenmesini gerçekleştirmek için öne atılma sorumluluğunu yüklenen ve önüne kapitalizmden ve rejimden kopuş hedefini koyan bir cepheye ihtiyacımız var.

Venezuela: tutuklanan protestoculara özgürlük kampanyası

0

29 Temmuz’da seçim sonuçlarının Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun zaferiyle sonuçlandığının açıklanmasının ardından, Karakas’ın mahalleleriyle emekçi bölgelerinde ve ülkenin diğer birçok şehrinde bir protesto dalgası başladı. Sonuçların açıklanması sırasında yaşananlar ve daha da önemlisi, herhangi bir denetim olmaksızın kesin sonuç açıklanmadan “kazananın” zamansız bir şekilde resmen ilan edilmesi göz önüne alındığında, bir seçim hilesinin gerçekleştiğine inanan binlerce kişi, bu sonucu reddettiklerini göstermek için sokaklara döküldü.

Bu yoğun halk protestosu, acımasızca bir müdahaleyle bastırıldı. Hükümet 29 Temmuz günü öğleden sonra kendi düzenini dayattı; devletin güvenlik güçleri (polis ve Ulusal Muhafızlar gibi Silahlı Kuvvetler bileşenleri) silahlı paramiliter gruplarla birlikte protestoları şiddetle bastırdı. Mahalle girişleri işgal edildi ve sayısız ev baskını düzenlendi.

İnsan hakları örgütlerine ve Başsavcılığa göre 29 Temmuz ile 30 Temmuz arasında 25 kişi öldürüldü. Başkan Maduro’nun açıkladığına göre 2.200, sivil toplum örgütlerine göre 1.406 tutuklu var. Hapsedilenlerin yüzde 95’i ve ölenlerin neredeyse tamamı emekçi kesimlerden. Bu baskı özellikle emekçi halka uygulanıyor. Tutuklular arasında 117 genç, 185 kadın, 17 engelli ve 14 yerli bulunmakta. Tutsaklar “terörizm” suçundan 25 ile 30 yıl, “nefrete tahrik” suçundan ise 10 ile 20 yıl arasında değişen hapis cezalarına çarptırılabilirler.

Aşağıda imzası bulunan bizler demokratik hakları sınırsız şekilde savunmak ve protestolara katıldıkları, ağlar üzerinden hoşnutsuzluklarını ifade ettikleri veya sırf emekçi bir bölgede yaşadıkları için kriminalize edilenlerin özgürlüğünü talep etmek için ulusal ve uluslararası bir kampanya yürütmek istiyoruz.

Bunu şu anda ülkede iktidar mücadelesi veren kapitalist fraksiyonlardan, yani Maduro hükümeti ve sağ muhalefetten tam bir siyasi bağımsızlıkla yapıyoruz. Maduro’nun otoriter ve baskıcı karakterini açıkça derinleştiren siyasi rejimine karşı çıkarken, aynı zamanda siyasi hedefleri ve çıkarları emekçi halkınkilere aykırı olan María Corina Machado liderliğindeki patron muhalefetine de karşı çıkıyoruz. Bu gerici kutuplardan hiçbirini desteklemiyoruz.

Devlet baskısına karşı kampanya yürütürken, iktidar partisinin mahalle örgütlerinde militan olmanın otomatik bir damgalanma ve hatta, Bolivar ve Aragua’da iki kadının başına geldiği gibi, öldürülme nedeni olmasını da reddediyoruz.

Misillemelerin yükünü işçi sınıfı ve emekçi kesimler taşıyor

Doğrudan baskılara ek olarak, farklı şirketlerde ve kamu kurumlarında çalışan yüzlerce işçi işten atıldı; bazıları cep telefonları ve sosyal medya hesapları yasadışı olarak tarandıktan sonra işten çıkarıldı.

29 Temmuz ve 30 Temmuz protestolarının başını çektikleri için tutuklananların büyük çoğunluğunu, baskınların yapıldığı gecekondu mahallelerinden gelen insanlar oluşturuyor. Birçok işçi ve genç sırf bu mahallelerde yaşadıkları için, tutuklu sayısını artırmak amacıyla veya sadece polis zorbalığı nedeniyle, uydurma gerekçelerle suçlanarak tutuklandı.

Kaydedilen kitlesel gözaltılarda en temel haklardan olan kişisel özgürlük, savunma ve adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini gördük. Bu ihlaller arasında tutuklama emri olmadan yapılan ev baskınları ve gözaltılar; gözaltındakilerle günlerce iletişim kurulamayan gözaltı süreleri; gözaltına alınanlara kendi güvendikleri savunma avukatlarını atama konusunda kısıtlamalar ve gözaltındakilerin meşru savunmalarının hazırlanması için bizzat hükümet tarafından atanan kamu avukatlarıyla iletişim kuramamaları mevcut. İlk duruşmalar kişisel olarak değil, toplu ve ivedi yargılama usulüyle telematik olarak gerçekleştirildi. Davaların büyük çoğunluğunda, anayasal olarak tesis edilmiş olan özgür yargılanma hakkına açıkça aykırı olarak, önleyici gözaltı tedbirlerine hükmedildi. Ayrıca bu kişiler ailelerinin ikamet ettikleri yerlerden uzak cezaevlerine nakledilmekte, bu da hem yalıtılmalarına neden olmakta hem de destek ağlarının gözaltında kaldıkları süre boyunca gıda ve/veya ilaç ihtiyaçlarını karşılamalarını zorlaştırmakta. Ergen tutukluların yasalar uyarınca farklı muamele görme hakları ihlal edilerek yetişkinlerle aynı yerde hapsedildiği tespit edildi.

Bu koşullar altında en ağır yükü emekçi tutsaklar taşıyor. Onlar en az görünür olanlar, isimsiz olanlar ve davalarını kamuoyuna duyurmak için en az kaynağa ve imkâna sahip olanlar. Ekonomik güvencesizlik, bir tutuklunun her şeyin bedelini ödemek zorunda olduğu yozlaşmış hapishane sisteminde maliyetlerin altından kalkmasını olanaksız kılıyor. “Adaletin” sınıf temelli doğası ve yoksulların, özellikle de gençlerin damgalanması göz önüne alındığında hakimler, savcılar ve gardiyanlar onlara yönelik saldırılarında daha da acımasız davranıyorlar. Sadece kendi siyasi liderlerinin ve destekçilerinin tutuklanmasını kınamakla sınırlı kalan sağcı patron partileri de bu görünmezleştirmeyi pekiştiriyor. Bu partiler, mahallelerde uygulanan baskıcı saldırılar hakkında seslerini pek de çıkarmayarak, protesto için sokağa çıkan yoksullara karşı tamamen ilgisiz olduklarını gözler önüne serdiler.

Hem Venezuela’da hem de uluslararası alanda demokratik hakları savunan insan hakları örgütlerini, sendikaları, toplulukları ve siyasi örgütleri bu yaşananlara önem vermeye ve protestolara katılmaları ve/veya emekçi mahallelerinde yaşamaları nedeniyle hapsedilenlerin özgürlüğünü talep etmek için güçlerini birleştirmeye çağırıyoruz. Ne protestolara katılmak suçtur ne de yoksul olmak!

Baskılara son!

Protestolara katıldıkları için hapsedilenlere özgürlük!

Protesto haktır, baskı suçtur!

Karakas, 19 Ağustos 2024

Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL)

İşçi Tutsakların Özgürlüğü İçin Akraba ve Dost Komitesi

PPT-APR

Sosyalizm İçin İşçi Birliği (LTS)

Sınıf Mücadelesi

Sosyalist Dalga (Marea Socialista)

İmzalar: https://docs.google.com/forms/d/e/1FAIpQLSf_iVA2pOWEX_GhMP90VuU9Yzm5fyCyVzh1rYNFqgE8j94vKg/viewform

Çiftçi eylemleri ve çift bozan vergisi

0

Son günlerde ülke çapında çiftçilerin gerçekleştirdiği bir dizi eyleme rastladık. Bu eylemlerde çiftçilerin ürünlerinin büyük şirketler tarafından maliyetlerin bile altında fiyatlarla alınması öne çıkan sorunlardan birisi. Öte yandan tarım politikalarını ilgilendiren yeni bir düzenleme de yürürlüğe girdi. Bu düzenleme ile “mülkiyeti gerçek ve tüzel kişilere ait olan ve üst üste iki yıl süreyle işlenmeyen tarım arazilerinin, Bakanlıkça tarımsal amaçlı sezonluk olarak kiraya verilmesi” hedefleniyor.

Tarımda üretim, çoğu sektörde olduğu gibi belli bir plan dahilinde ihtiyaca göre değil kârlılığa göre belirleniyor. Bu kârlılık güdüsü küçük üretici için de geçerli. Ancak tarımda esas belirleyici olan, büyük tekellerin, şirketlerin hangi alanlarda üretime öncelik verdiği. Üreticinin ürünlerini pazarda satması da yine tekellerin belirlediği kriterlere göre mümkün oluyor. Sözgelimi büyük bir şirket önceki yıllardan aldığı belli bir miktar salçalık domatesi stoklarında bekletiyor, çiftçinin elindeki domates çürümeye yüz tutunca düşük meblağlar ile bu ürünü satın alıyor. Böylece çiftçi zaten mazot, ilaçlama ve benzeri giderlerin artışı altında ezilirken bir de tekellerin işgüzarlığı ile karşılaşıyor. Buradaki temel sorun, küçük ölçekli üreticinin elindeki ürünlerin hangi fiyatla alınacağının da büyük şirketler tarafından belirleniyor olması. Bunun yanında hükümetin tarımda sübvansiyon yönünde ciddi bir politikasının olmaması küçük üreticinin zararını artırıyor.

Küçük üreticiler tarımdaki tekellerin işgüzarlığına karşı isyan ederken yeni çıkarılan bir düzenleme ile kullanılmayan tarımsal arazilerin bakanlık tarafından kiraya verilmesi mümkün hale geldi. Bu düzenleme Osmanlı’daki tarım sisteminde de belli bir dönem uygulanan çift bozan vergisini anımsatıyor. Buna göre köylü kiraladığı toprağı üst üste üç yıl işlemezse bunun cezai yaptırımı oluyordu. Bugün karşılaşılan tablo da buna benzetilebilir. Toprağını işlemiyorsan hükümet oraya geçici olarak el koyup başkasına kiralayabilir.

Tasarruf önlemleri ile emekçilerin sırtına kambur üstüne kambur bindiren hükümet; bu düzenlemeler ile yeni kâr alanları bulmaya çalışıyor. Elbette amaç köylülerin, küçük üreticilerin, emekçilerin refahını artırmak değil; büyük şirketlerin affedilen, silinen borçlarını emekçilerin sırtına yüklemek! Aksi halde hükümetin yapması gereken düzenleme, işgüzar şirketlerin tarım ürünlerini yok pahasına almasını engellemek olurdu. Ancak şirketlerin kârlılığına dokunulmuyor. Bunun yerine çiftçilerin ürünlerini yok pahasına sattıkları bir üretim zincirinin sürdürülmesi bekleniyor.

Bu tabloda isyan eden çiftçiler haklı. Tarımda merkezi ve planlı bir üretim, fiyat kontrolü ve sübvansiyonlar olmaksızın küçük üreticilerin sorunları kolay kolay çözülmeyecek. Bunun yanında ekonomik kriz karşısında birleşik bir mücadele programını savunan ve emekten yana olan bizler için sorunların çözüm adresi belli: büyük tekellerin kamulaştırılması ve krizin yükünün sermayedarların omzuna yüklenmesi.

Türk-İş’ten Zonguldak’ta “Zordayız, Geçinemiyoruz” mitingi

0

Türk-İş Konfederasyonu ve bağlı sendikalar 3 Eylül günü Zonguldak Madenci Anıtı’nda bir miting gerçekleştirdi. Miting, temmuz ayında Türk-İş’in başlattığı kampanyanın bir diğer ayağı olarak tertiplendi. Daha önce Türk-İş İstanbul’da bir basın açıklaması ve Çerkezköy’de bir miting gerçekleştirmişti.

Son iki aydır emekçilerin geçinme derdi karşısında Türk-İş, Hak-İş ve DİSK’in ortak tavır alıp ayrı ayrı çalışmalar örgütlemesi söz konusu. Üç büyük işçi konfederasyonu farklı kentlerde çeşitli eylemler düzenledi. Her üç konfederasyon da çalışanların ekonomik kriz altında ezildiğini ifade ediyor. Ancak şu ana kadar ortak bir tutum, ortak bir talep ya da kampanya ortaya çıkarılmış değil.

Zonguldak’taki mitingin temel sloganı “Zordayız, Geçinemiyoruz!” oldu. Maden işçilerinin oluşturduğu müzik topluluğunun konserinin ardından miting, Türk-İş Genel Başkanı Ergün Atalay’ın konuşmasıyla devam etti. Mitinge katılan sendikalar çok kısa bir yürüyüş kolu ile alana geldi. Sendikaların büyük bir kısmının pankartlarında belirli taleplerden ziyade şube ve sendika adları yazılıydı. Miting alanında taşınan pankartlarda vergide adalet talebi öne çıktı. Ayrıca krizin yükünü teşhir eden pankartlar ve sloganlar da kendine yer buldu.

Kürsü dışında mitinge rengini veren, Türk Metal ve Genel Maden İş gibi sendikalar ve Polonez direnişini neredeyse iki aydır sürdüren direnişçi işçiler ile Tekgıda-İş sendikası oldu. Maden ve metal işçileri alandaki en kalabalık sendikaları oluşturdu. Mitinge “Atılan İşçiler Geri Alınsın! Sendika Anayasal Haktır!” yazılı pankart ile katılan Polonez işçilerinin talepleri alanda ve kürsüde sıklıkla hatırlatıldı.

Ergün Atalay’ın konuşmasında vergi kesintileri önemli bir yer tuttu. Bunun yanı sıra kıdem tazminatı, asgari ücret, emekli maaşları ve ek zamlar gibi konulara da konuşmasında yer verdi. Hükümete dönük uyarılarda bulunan Atalay bu konuda bir düzenleme yapılması gerektiğini ifade etti. Türk-İş konfederasyonuna bağlı çalışan işçilerin oy vermeye giderken sendikasıyla birlikte tutum alması gerektiğini vurguladı. Konuşmasında Türkiye’deki sendika kısıtlayıcı yasalara değinirken emekçilerin haklarının korunacağı yeni bir anayasa gerekliliğinin de altını çizdi. Ergün Atalay konuşmasını Ankara’da yapılacak büyük bir mitingin haberini vererek sonlandırdı.

Yaklaşık 3 bin işçinin katıldığı mitingde İşçi Demokrasisi Partisi, Emek Partisi, Sol Parti, Devrimci İşçi Partisi ve KESK gibi emekten yana örgütler de yer aldı.

Müzakereler tıkanırken Siyonist rejimin saldırganlıkları artıyor

0
İsrail ordusu, 28 Ağustos'ta Batı Şeria'nın kuzeyine yönelik büyük çaplı işgal sırasında Cenin'deki ambulans ekiplerini denetliyor. (Fotoğraf: Shatha Hanaysha/Mondoweiss)

Filistin direniş örgütlerinin 7 Ekim 2023’te gerçekleştirdiği silahlı ayaklanmanın ardından Siyonist rejimin başlattığı soykırım 11. ayını geride bırakıyor. Yaşanan soykırım boyunca Gazze’de 40 bini aşkın Filistinli öldürüldü, 93 binin üzerinde Filistinli ise yaralandı. Yine aynı dönemde Batı Şeria’da 600’ün üzerinde Filistinli katledildi.

Sürdürdüğü soykırıma rağmen politik ve askeri hedeflerine ulaşamayan korsan devlet İsrail, 31 Temmuz tarihinde Filistin’in seçilmiş son başbakanı ve Hamas lideri İsmail Haniye’yi Tahran’da öldürmüştü. Ne Filistin direnişini kırabilen ne de Gazze’deki Filistinli liderleri ele geçirebilen işgal gücü, bu saldırısıyla İran’ın kendisine yönelik muhtemel saldırısı yoluyla ABD’den daha fazla destek görmeyi hedefliyor. Haniye’nin katliyle duran ateşkes görüşmeleri ise ABD Dışişleri Bakanı Blinken’ın bölgeye gerçekleştirdiği ziyaretle tekrar başladı. Biden’ın başkan adaylığından çekilmesinin ardından Demokrat Parti’nin yeni adayı Kamala Harris’in, Filistin’de ateşkesin sağlanması yoluyla soykırımın suç ortağı olma imajından kurtulma arayışında olduğu biliniyor.

Başlayan yeni müzakere süreci ise temelde Gazze’nin, işgal gücü dışında Gazze’yi dünyaya bağlayan tek sınır olan Refah Kapısı (Philadelphi Koridoru) ve Netzarim Koridoru (Gazze’yi kuzey ve güney şeklinde bölen hat) etrafında şekillendi. Siyonist rejim önceki görüşmelerden farklı olarak bu koridorlardan askerlerini çekmeyeceğini iletti. Netanyahu’nun bu yeni taleplerle amacı Filistin direnişinin kendini yeniden toparlamasının önüne geçmek ve Gazze’de 7 Ekim’den önce de var olan ablukayı daha da artırmak. Ek olarak, işgal gücünün esir takası konusunda da yeni koşullar dayatmaya çalıştığı ve bu yolla da müzakereleri tıkadığı görülüyor.

Mısır’ın da işgal ordusunun kendi sınırında bulunmasına karşı çıktığı bilinirken, Filistin direnişini temsilen görüşmelere katılan Hamas da 2 Temmuz’daki BM Güvenlik Konseyi kararına atıfla kalıcı bir ateşkesin sağlanmasında ısrarcı. İsrail güçlerinin Gazze Şeridi’nden tamamen çekilmesi, yerinden edilen Filistinlilerin evlerine dönmesine izin verilmesi, kapsamlı yardım ve yeniden yapılanma çabaları ile ciddi bir esir değişim anlaşmasını şart koşan Hamas bu maddelerden taviz vermeyeceğini düzenli olarak ifade ediyor.

İsrail Dışişleri Bakanı Israel Katz, işgal altındaki Batı Şeria’nın kuzeyinde geniş çaplı bir saldırıya girişen rejimin Batı Şeria’daki Filistinlileri tehcir etmeyi düşünmesi gerektiğini söyledi. Müzakereler tıkanırken bir yandan da Filistin direnişi yeni bir angajman geliştirerek 2005 yılından bu yana ilk kez Tel Aviv’de şehadet operasyonu adını verdikleri bir feda eylemi gerçekleştirdi. Bu durumun Batı Şeria’da saldırıları artırması beklenirken Siyonist rejim 28 Ağustos’ta 20 yılı aşkın süredir gerçekleştirdiği en büyük operasyonu Cenin, Tulkarim ve Nablus başta olmak üzere Batı Şeria’da başlattı. Bu operasyonun nasıl sonuçlanacağı henüz belirsiz olsa da amacın, Filistinli grupların Siyonist işgal altındaki topraklara saldırmasını engellemek olduğu söylenebilir.

Yangınlar kimin suçu?

0

Son yıllarda her yaz yaşandığı gibi bu yaz da Türkiye orman yangını haberleriyle sarsıldı. İzmir’de çıkan ve pek çok yerleşim yerinin boşaltılmasıyla sonuçlanan büyük yangının yanı sıra Denizli’den Sivas’a, Bodrum’dan Ankara’ya kadar ülkenin her tarafında irili ufaklı yangınlar çıktı. Bu tablo ilk bakışta pek şaşırtıcı değil: Küresel iklim krizinin ağırlaşmasıyla birlikte dünyanın her tarafında orman yangınları şiddetlenirken doğanın ve yaşam alanlarının tahribatı da giderek artıyor.

Artan yangınların tüm bu “doğal” açıklamalarına rağmen yine de bir nokta dikkat çekiyor: Her ne hikmetse Türkiye’de çıkan hemen her yangından sonra -yangın ister “yıldırım düşmesi” gibi doğal sebeplerden, ister “piknik” gibi görece masumane sebeplerden isterse de “nedeni belirlenemeyen yangınlar” gibi şaibeli durumlardan dolayı çıkmış olsun- bir zamanlar ormanlık/otlak bir doğal alan olan arazinin yerini oteller, rezidanslar, tatil köyleri alıyor. Yani bir yandan korkunç bir doğa katliamı yaşanırken ve emekçiler evlerinden, tarlalarından olurlarken sermaye sınıfı fırsattan istifade küllerin üzerinde servetine servet katmanın peşine düşüyor. Apaçık bir biçimde gerçekleşen bu talanın taşları ise yönetim kademesinde, bizzat sermaye sınıfının temsilcisi partiler tarafından döşeniyor: Talan; bir yangınlar ülkesi olan Türkiye’de her yaz yangın uçağı krizinin yaşanmasından bilinçli olarak yakılan yangınlara göz yumulması gibi “önlem yetersizliklerine” ve yangın arazilerine inşaat ruhsatlarının verilmesine kadar doğrudan bu partiler üzerinden yürütülüyor. Dahası, gerek AKP ve onun küçük ortakları gerekse CHP ve dağılmış ittifak ortakları arasında, bu talan üzerinden korkunç paralar kazanmış pek çok parti üyesi bulmak mümkün. Dolayısıyla bütün bu yangınların, bu felaketlerin sorumluları, hiçbir şeyi gizleme gereği duymadan önümüzde duruyorlar. Bunun ötesinde, herhangi bir siyasi sorumluluk kabul etmeyi bırakın, politik hasımlarını “yangın gibi bir meselede dahi siyaset yapmak” ile suçluyorlar.

Bu durumda bir kez daha hatırlatma ihtiyacı hissediyoruz: Nasıl ki ekonomik krizin faturası emekçilere kesilemezse, yangınların ve doğa katliamlarının faturası da emekçilere kesilemez; ormanların ve tarlaların üzerine dikilen otellerle fırsatçılık yapılması da herhangi bir şekilde kabul edilemez. Bu bağlamda bu yangın-talan döngüsüne son vermek için yangın bölgelerine uçak, su kulesi, helikopter gibi gerekli ekipman/altyapının tedariki derhal sağlanmalı, yangın arazilerinin imara açılmasına asla izin verilmemeli ve “nedeni belirlenemeyen yangınlar” şeffaflıkla açıklığa kavuşturularak suç ortağı olan herkes yargılanmalıdır. Orman yangınları biz emekçilerin suçu değil, sorumluluklarını inkâr eden gerçek suçluları ancak birlikte suçlarıyla yüzleştirebiliriz.

Bir metal işçisinin gözünden Polonez direnişi

0

Polonez fabrikasındaki çalışma koşulları, bu çürümüş ve kokuşmuş zulüm düzeninin gerçek yansımaları olarak durumu çok iyi anlatıyor. Hak gaspları, mafyatik baskılar, küfür, hakaret, ne ararsan var bu ağır çalışma koşullarında.

Hayatını emeğini satarak kazanmaktan başka çaresi olmayan Polonez işçileri, sabahları kalkıp baskı, zulüm, hakaret gördükleri yere hangi heyecanla, hangi umutla gidebilirler ki? Bu duruma katlanma gücünü evlatlarından alırlar. Kiracılarsa ev sahibinin faturaların gölgesindeki korkunç hayaleti ve başka başka görünümlere bürünen diğer alacaklılar gün boyu bilinçlerini meşgul eder.

Açlık sınırının altında varlıkla yokluk savaşımı verirken sendikal haklarına sahip çıktıkları için işten atılan Polonez işçilerinin direniş alanına gittiğinizde işçiler sizi bu koşullar karşında bile güler yüzle karşılıyor, yoksul sofrasında size ekmeğini ikram ediyor, “Güle güle dostlar, yine bekleriz” alkışlarıyla sizleri uğurluyorlar. Yerden göğe kadar haklı olmanın gururuyla bizlere mücadeleyi öğretiyorlar. Halaylarla, türkülerle, samimi gerçek duygu ve anlatımlarıyla Polonez işçileri haftalardır direniyor.

Polonez işçisi yalnız değildir! Yaşasın Polonez işçilerinin sendikal mücadelesi!

Metal işçisi Yılmaz

Ukrayna’nın Kursk çıkarması ve sonuçları

0

Rusya’nın Ukrayna’yı topyekûn işgal harekâtı iki yılı aşkın zamanı geride bıraktı. Onca yıkımın yanı sıra emperyalist çıkarlar güden bu yayılmacılık, ABD-AB emperyalizminin silahlı gücü NATO’nun yeniden güçlenmesine de sebep oldu.

Geçtiğimiz bahar aylarında aldığı yoğun silah desteği ile Ukrayna güçlerinin Doğu cephesinde Ruslara geri adım attıracaklarına dair bir beklenti söz konusu idi. Ancak Ruslar işgal ettikleri topraklarda paralı askerlerin verdiği ağır kayba karşılık, tutunmayı başardılar.

Doğu cephesinde Rus yayılmacılığı geriletilemezken, Ukrayna bugüne değin esaslı gücüyle Doğu’ya yüklenen savaş stratejisinde ani bir yeniliğe gitti ve 6 Ağustos’ta Rusya’nın Kursk bölgesine saldırı gerçekleştirdi. Ukrayna beklenmedik bir şekilde kısa zaman içerisinde yaklaşık 1500 kilometre karelik bir alanın kontrolünü ele geçirdi. Şu anda yüze yakın yerleşim yeri Ukrayna kontrolünde bulunurken yüzlerce Rus askeri de esir alındı. Ukrayna’nın Kursk’ta kısa bir süre içerisinde ele geçirdiği toplam alan Rusya’nın son bir yıl içerisinde ele geçirdiği Ukrayna topraklarından daha büyük bir yüz ölçümüne denk düşüyor. Üstelik Rusların ilerleyişi, yüz binlerle ifade edilen kayıplar pahasına gerçekleşmişti.

Putin beklenmedik Kursk çıkarmasına karşı sergilediği askeri aczi, Ukrayna’yı işgal girişiminin başından itibaren gerçekleştirdiği en kapsamlı füze saldırılarından birini yaparak kapatmaya girişti: Kiev, Lviv, Harkov ve Odesa bölgelerinin yanı sıra, Ukrayna’nın yarısından fazlasını etkileyen, Rusya’nın her şeyi ile birden vurduğunu düşündürten hava saldırıları gerçekleşti. Saldırı enerji kesintilerinin yanı sıra sivil kayıplara da sebep oldu. Rus yetkilileri Kursk’a yönelik bir karşı saldırının başlatılacağını ifade ederlerken, Ukrayna’nın doğusundaki işgalci güçlerin askeri planlamasında bir değişiklik olup olmayacağını ve saldırının Rusya iç siyaseti ve sınıflar mücadelesine etkilerinin ne olacağını zamanla göreceğiz.

Elbette ki hiçbir halkın asker işgali altında kalmasını kabul edilir bulmayız, ancak Ukrayna’nın Kursk saldırısının birinci dereceden sorumlusunun Rus yayılmacılığı olduğunu akıldan çıkarmazken emperyalizmin Ukrayna’ya verdiği desteğin ikiyüzlülüğünü de aynı şekilde aklımızda tutmalıyız. ABD emperyalizmi bu süreçte büyük bir zafer kazanmış, özgüvenli bir Ukrayna ve tamamen yenilmiş bir Rusya ile karşı karşıya kalmak istemiyor. Bu sürecin sonunda ABD emperyalizminin temel isteği tüm emellerine ulaşamamış, yıpranabildiği kadar yıpranmış bir Rusya ve öte yanında da emperyalizme bağımlılığı artan bir Ukrayna’yı elinde muhafaza etmek.

Ukrayna güçlerinin belli ki NATO’nun onayıyla savaşı bu kapsamı ile ilk kez Rus topraklarına taşıyor oluşunun bir yenilik olduğu söylenebilir. Bugüne değin, Ukrayna’ya verdiği desteği yalnızca savunma amaçlı olarak sınırlayan Batı emperyalizmi, uzadıkça dünyada gıda ve enerji krizini yoğunlaştıran bu savaşta yeni şeyler denemeye açık olduğunu gösterdi.

Ukrayna’nın Kursk saldırısının savaşın geleceğini tayin edici olacağını söylemek için –henüz çok erken olsa da– görünürde çok fazla sebep yok. Zelenski’nin açıklamalarına göre Ukrayna’nın Kursk saldırısı uzun soluklu bir planın parçası ve kalıcı olmak hedeflenmese de, barış müzakerelerinde elin güçlendirilmesi gibi bir amaç taşıyor. Öte yandan benzer girişimlerin başarıya ulaşması veya harekâtın sonucunda savaşın sonunun yaklaştığını düşündürecek somut bir gelişme de görünürde bulunmuyor.

Emperyalist emeller taşıyan Rus yayılmacılığının Ukrayna’da yenilgiye uğraması, emperyalizmden ve oligarklardan bağımsızlık için mücadele veren Ukrayna işçi sınıfının ve halkının özgürleşmesi adına büyük önem taşırken, dünya sınıflar mücadelesinde ve baskıcı rejimlere karşı verilen mücadelede tüm dünya işçilerini bir adım ileriye taşıyacak potansiyele sahip olmayı sürdürüyor.

The West Bank will be the second grave of Zionism

0

On August 28, 2024, the Zionist occupation state launched a comprehensive military operation targeting the cities and camps in the north of the West Bank (Jenin, Tubas, Tulkarem, Al Khalil, Ramallah), which it aims to completely annex. This military operation, which is the largest occupation attempt in the West Bank since 2002, is a direct extension of the bloody and criminal genocide that Zionism has been carrying out against the Palestinian people in Gaza for 11 months. The aim of this aggression is to completely occupy the West Bank, destroy the resistance in the West Bank, deepen the existential war waged against the Palestinian people by the partnership of imperialism and Zionism, and try to change the military reality on the ground in favor of the Zionist occupation forces, since Israel has not achieved any of its goals in Gaza.

This occupation attempt is also a tool for Zionism to implement its recently announced racist and colonialist plans: With this aggression, it is desired to establish absolute Zionist control over Al Quds, the capital of Palestine, and Al-Aqsa, which is sacred to both Muslims and Christians, and to change the demographic and social structure of the West Bank and to accelerate the process of Judaization through settlers. The racist ministers of Zionism, Katz and Smotrich, have openly declared that they want to annex the entire West Bank and that a synagogue should be opened in the courtyard of the Al-Aqsa Mosque.

As part of this military operation, the Zionist occupation forces blockaded the hospitals in the West Bank, prevented the wounded from receiving treatment and prevented ambulances from working, imposed an embargo on cities with hundreds of soldiers and armored vehicles, and targeted the homes of the Palestinian people with warplanes and drones. The Zionist state, which actually uses its air power only against the resistance in Gaza, started bombing the resistance in the West Bank with its warplanes and drones a few weeks ago, as the resistance operations in the West Bank increased and became more qualified. This new situation on the ground was an expression of the racist occupation state’s diminishing military capacity against the resistance in the West Bank.

According to a study announced by the Mo’ta Research Center at the end of July, the Palestinian Resistance has carried out 2,444 military operations in the West Bank since October 7, 2023. 1,533 of these were shooting operations, while 678 were operations where explosives were used. The occupation state, which hides its losses, announced that it lost only 30 soldiers and 310 were injured in these operations. Jenin, which was the main focus of the comprehensive occupation operation that started on August 28, stands out by hosting 855 of these 2,444 resistance operations, or 35%.

While the number of resistance operations is this, the number of incidents announced by the Mo’ta Research Center under the title of “conflict” for the same period is 3,771. While 734 of these were realized in the form of mass mobilizations, it is understood that 125 Molotov cocktail attacks took place.

This comprehensive wave of struggle by the Palestinian people and the resistance in the West Bank would undoubtedly deserve to be called a Third Intifada if it were not for the ongoing genocide in Gaza and the struggle against this genocide. Because the Zionist state has read the situation in the West Bank exactly like this, since October 7, 2023, it has massacred 585 Palestinians in this region, injured 3,735, and kidnapped 9,860. The aim of the occupation attempt launched on August 28 is not only to try to reverse the military situation on the ground and to continue the 1948 Nakba, but also to suppress the Third Intifada.

The attempted occupation of the West Bank by Zionism began and continues entirely with the cooperation, approval and support of imperialist countries and the criminal silence of capitalist Arab regimes. The arrogance of the genocidal state in its plans to destroy the Palestinian nation and in its offer to “surrender” to the Palestinian Resistance stems from the support it receives from imperialism and the collaborating Arab regimes.

The Palestinian Authority and Mahmoud Abbas, the chairman of the Palestinian Authority who was recently invited to Turkey to speak at the Turkish Grand National Assembly, have used the forces at their disposal since October 7, 2023 to assassinate resistance leaders, kidnap resistance fighters from hospitals and seize the arsenals of resistance groups. This collaborationist approach has been met with deep discontent and anger by the Palestinian people in the West Bank, with mass mobilizations and clashes erupting to protect resistance fighters in hospitals from PA police officers, and while Mahmoud Abbas has fallen below 20% in polls, the popularity of Ismail Haniyeh, who was assassinated, has approached 80%.

In the face of the attempted occupation of the West Bank that began on August 28, the Palestinian Authority under the leadership of Mahmoud Abbas must abandon its old collaborationist line, end intelligence sharing with the Zionist enemy, adopt a position supporting the will and resistance of the Palestinian people, opt for the restoration of national unity as expressed in the Beijing Declaration, and call for a unified meeting aimed at establishing a national-revolutionary consensus government. The divisive plans of the Zionist government, which aims to separate Gaza from the West Bank in the face of genocide and occupation, must be thwarted with a national unitary action program.

As the Workers’ Democracy Party, we once again express our support for the Palestinian Resistance against the ongoing genocide and occupation in Gaza and the West Bank, and for the struggle of the Palestinian people to return and determine their own destiny.

The Zionist state is committing war crimes in both Gaza and the West Bank, and therefore must be subject to a comprehensive trial.

Collaborating regimes in the region, including the Palace regime in Turkey, must end all economic, commercial and diplomatic relations with the Zionist genocidal state.

In order to stop the genocide in Gaza and the occupation in the West Bank, and to support the approaching victory of the Palestinian Resistance, we call on the masses to mobilize against the collaborating governments in their own countries, and we state that this mobilization is necessary until the genocide in Gaza and the occupation in the West Bank end.

End the Gaza Genocide!

No to the annexation of the West Bank!

Let’s mobilize against the occupation of the West Bank!

The Nakba continues, no to a new Nakba!

Cut off all relations with the Zionist state, right now! Close the valves that pour oil to the Zionist state, right now!

From the river to the sea, Palestine will be free!

Workers’ Democracy Party

29 August 2024

Batı Şeria, Siyonizmin ikinci mezarı olacak

0

Siyonist işgal devleti 28 Ağustos 2024’te, tamamen ilhak etmeyi hedeflediği Batı Şeria’nın kuzeyindeki şehirlere ve kamplara (Cenin, Tubas, Tulkarem, El Halil, Ramallah) yönelik kapsamlı bir askerî operasyon başlattı. Batı Şeria’nın 2002’den beri yaşadığı en büyük işgal girişimi olan bu askerî operasyon, Siyonizmin 11 aydır Gazze’deki Filistin halkına yönelik sürdürdüğü kanlı ve sabıkalı soykırımın doğrudan bir uzantısı rolündedir. Bu saldırganlığın hedefi Batı Şeria’yı tamamen işgal etmek, Batı Şeria’daki direnişi yok etmek, Filistin halkına karşı emperyalizm-Siyonizm ortaklığında sürdürülen varoluşsal savaşı derinleştirmek ve İsrail’in Gazze’deki hedeflerinin hiçbirisine ulaşamamış olmasından dolayı sahadaki askerî gerçekliği Siyonist işgal kuvvetleri lehine değiştirmeye çalışmaktır.

Bu işgal girişimi, aynı zamanda, Siyonizmin son zamanlarda açıklamış olduğu ırkçı ve sömürgeci planlarını hayata geçirmeye çalışmasının bir aracıdır: Bu saldırganlıkla, Filistin’in başkenti olan Kudüs’ün ve hem Müslümanlar hem de Hristiyanlar için kutsal olan El Aksa’nın üzerinde mutlak bir Siyonist kontrol kurulmak istenmekte ve Batı Şeria’nın demografik ve toplumsal yapısının değiştirilmesi ve yerleşimciler aracılığıyla Yahudileştirme sürecinin hızlanması istenmektedir. Siyonizmin ırkçı bakanları Katz ile Smotrich, açık bir şekilde Batı Şeria’nın tamamını ilhak etmek istediklerini ve El Aksa Camii’nin avlusunda bir sinagog açılması gerektiğini beyan etmişlerdi.

Siyonist işgal güçleri bu askerî harekat kapsamında Batı Şeria’nın hastanelerini abluka altına aldı, yaralıların tedavi görmesini ve ambulansların çalışmasını engelledi, yüzlerce asker ve zırhlı araçla şehirlere bir ambargo uygulamaya başladı ve savaş uçakları ile drone’lar aracılığıyla Filistin halkının evlerini hedef aldı. Hava gücünü aslında yalnızca Gazze’deki direnişe karşı kullanan Siyonist devlet, Batı Şeria’da direniş operasyonlarının artması ve nitelikli olmaya başlamasıyla birlikte, birkaç hafta önce savaş uçakları ve drone’larıyla Batı Şeria’daki direnişi de bombalamaya başlamıştı. Sahadaki bu yeni durum, ırkçı işgal devletinin Batı Şeria’da direniş karşısında gerileyen askerî kapasitesinin bir ifadesiydi.

Mo’ta Araştırma Merkezi’nin Temmuz ayının sonunda açıkladığı bir araştırmaya göre 7 Ekim 2023’ten bu yana Filistin Direnişi Batı Şeria’da 2444 askerî operasyon gerçekleştirdi. Bunlardan 1533’ü atış operasyonu iken, 678’i patlayıcıların kullanıldığı operasyonlardı. Kayıplarını saklayan işgal devleti, bu operasyonlarda sadece 30 askerini kaybettiğini ve 310 tanesinin de yaralandığını açıkladı. 28 Ağustos’ta başlayan kapsamlı işgal harekatının asıl odak noktası olan Cenin ise, bu 2444 direniş operasyonundan 855’ine, yani %35’ine ev sahipliği yapmakla öne çıkıyor.

Direniş operasyonlarının sayısı böyleyken, Mo’ta Araştırma Merkezi’nin aynı dönem için “çatışma” başlığı altında açıkladığı olayların sayısı ise 3771. Bunlardan 734’ü kitlesel seferberlikler şeklinde hayat bulmuşken, 125 tane de molotof kokteylli saldırı yaşandığı anlaşılıyor.

Filistin halkı ile direnişinin Batı Şeria’daki bu kapsamlı mücadele dalgası, hiç şüphe yok ki, eğer Gazze’de sürmekte olan soykırım ve bu soykırıma karşı verilen mücadele olmasaydı, bir Üçüncü İntifada olarak anılmayı hak ederdi. Zira Siyonist devlet, Batı Şeria’daki durumu tam olarak böyle okuduğu için, 7 Ekim 2023’ten bu yana, bu bölgede 585 Filistinliyi katletti, 3735’ini yaraladı ve 9860’ını da kaçırdı. 28 Ağustos’ta başlatılan işgal girişiminin hedefi yalnızca sahadaki askerî durumu tersine çevirmeye çalışmak ve 1948 Nakba’sını sürdürmeyi istemek değildir, aynı zamanda Üçüncü İntifada’yı da bastırmaktır.

Siyonizmin Batı Şeria’da giriştiği işgal denemesi, tamamen emperyalist ülkelerin işbirliği, onayı ve desteğiyle ve kapitalist Arap rejimlerinin suçlu suskunluğuyla başlamıştır ve devam etmektedir. Soykırımcı devletin Filistin ulusunu yok etme planlarındaki ve Filistin Direnişi’ne “teslim olmayı” önermesindeki kibir, onun emperyalizm ile işbirlikçi Arap rejimlerinden aldığı destekten kaynaklanmaktadır.

Filistin Yönetimi ve bir süre önce TBMM’de konuşma yapması için Türkiye’ye çağrılan, Filistin Yönetimi’nin başkanlığındaki Mahmut Abbas, 7 Ekim 2023’ten bu yana elinin altındaki kuvvetleri direniş önderlerine suikastler düzenlemek, direniş savaşçılarını hastanelerden kaçırmak ve direniş gruplarının cephaneliklerine el koymak için kullanmıştı. Bu işbirlikçi yaklaşım Batı Şeria’daki Filistin halkı tarafından derin bir hoşnutsuzluk ve öfkeyle karşılaşmış, hastanelerdeki direniş savaşçılarını Filistin Yönetimi’nin polis memurlarından korumak için kitlesel seferberlikler ve çatışmalar patlak vermiş ve anketlerde Mahmut Abbas %20’lerin altına düşerken, suikaste uğrayan İsmail Haniye’nin popülerliği %80’lere yaklaşmıştı.

28 Ağustos’ta başlayan Batı Şeria’nın işgal girişimi karşısında, Mahmut Abbas önderliğindeki Filistin Yönetimi eski işbirlikçi çizgisini terk etmeli, Siyonist düşmanla istihbarat paylaşmayı sonlandırmalı, Filistin halkının iradesine ve direnişine destek olan bir pozisyon almalı, Pekin Deklarasyonu’nun ifade ettiği ulusal birliği yeniden sağlamayı tercih etmeli ve bir ulusal-devrimci mutabakat hükümeti kurmayı amaçlayan birleşik bir toplantı için çağrı yapmalıdır. Soykırım ve işgal karşısında Gazze ile Batı Şeria’yı birbirlerinden ayırmayı amaçlayan Siyonist hükümetin bölücü planlarının, ulusal birlikçi bir eylem programıyla engellenmesi amaçlanmalıdır.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak Gazze’de ve Batı Şeria’da sürmekte olan soykırım ile işgale karşı Filistin Direnişi’ni ve Filistin halkının geri dönme ve kaderini kendisinin tayin etme mücadelesini desteklediğimizi bir kere daha ifade ediyoruz.

Siyonist devlet hem Gazze’de hem de Batı Şeria’da savaş suçları işlemektedir ve bu nedenle kapsamlı bir yargılanmanın konusu olmalıdır.

Türkiye’deki Saray rejimi de dahil olmak üzere bölgedeki işbirlikçi rejimler, Siyonist soykırım devletiyle olan bütün ekonomik, ticari ve diplomatik ilişkilerine son vermelidir.

Gazze’deki soykırımı ve Batı Şeria’daki işgali durdurabilmek ve Filistin Direnişi’nin yaklaşan zaferine destek olabilmek için kitlelerin kendi ülkelerindeki işbirlikçi hükümetlere karşı seferber olmasına çağrı yapıyor ve bu seferberliklerin Gazze’deki soykırım ve Batı Şeria’daki işgal sonlanana değin sürmesinin bir ihtiyaç olduğunu ifade ediyoruz.

Gazze Soykırımı’na son!

Batı Şeria’nın ilhakına hayır!

Batı Şeria’nın işgal edilmesine karşı seferber olalım!

Nakba devam ediyor, yeni bir Nakba’ya hayır!

Siyonist devletle bütün ilişkileri kesin, hemen şimdi! Siyonist devlete petrol akıtan vanaları kapatın, hemen şimdi!

Nehirden denize özgür Filistin!