Ana Sayfa Blog Sayfa 15

لا لتهديد ترامب بالتدخل العسكري في غزة!

0

الرفض التام للتطهير العرقي الذي أعلنه ترامب!

من الوحدة العمالية الأممية – الأممية الرابعة الدولية

أدلى دونالد ترامب، في مؤتمر صحفي بمناسبة زيارة بنيامين نتنياهو إلى الولايات المتحدة، بتصريح خاطئ أثار ضجة عالمية. فقد أعلن ترامب اليميني المتطرف عن اقتراحه طرد الفلسطينيين من غزة ونقلهم إلى دول أخرى في المنطقة، وذكر تحديداً مصر والأردن. وقال رئيس الإمبريالية ”سوف تسيطر الولايات المتحدة على قطاع غزة…. سوف نمتلكه.“ ويمكنهم حتى إرسال قواتهم إلى غزة إذا لزم الأمر.

لقد كانت تصريحاته التدخلية منكرة ورجعية لدرجة أن الأمم المتحدة رفضتها حتى. وكذلك فعلت الحكومات الرجعية في مصر والمملكة العربية السعودية وقطر والإمارات العربية المتحدة وغيرها من الدول الأعضاء في جامعة الدول العربية.

وقال ساخرًا إنهم سيحولون غزة إلى ”ريفييرا الشرق الأوسط“، في إشارة إلى الريفيرا الفرنسية، المنتجع الساحلي والمصيف الذي يقصده مليونيرات العالم. خططت الشركات الإسرائيلية لعقد صفقات عقارية كبيرة بينما كان الجيش يدمر ممتلكات الفلسطينيين.

وأيد المجرم نتنياهو مزاعم ترامب الذي قال بابتسامة عريضة على وجهه: ”لم تنتهِ المهمة“. إن أهداف إسرائيل الثلاثة التي لم تتحقق هي تدمير حماس، وتحرير الرهائن، وتحييد تهديد غزة. وعند هذه النقطة، أيّد خطة ترامب لطرد الفلسطينيين، مضيفًا أن ‘الأمر يستحق الاهتمام بهذه الفكرة’.

تصرف غير مسبوق: رئيس أمريكي يدفع باتجاه التطهير العرقي لغزة. وهذا سيجعل من الممكن إنشاء إسرائيل الكبرى، الهدف الاستراتيجي للصهيونية والليكود وحكومة نتنياهو اليمينية المتطرفة.

وهذا من شأنه أن يلغي عمليًا المرحلة الثالثة من اتفاق وقف إطلاق النار التي تتضمن إعادة إعمار غزة وعودة السكان إلى ديارهم. مرة أخرى تهديد حياة الفلسطينيين في غزة.

لقد أسقط ترامب العبارات الملطفة والتملق لمشروع الدولتين، الذي كان خارطة طريق الحكومات الأمريكية والأوروبية المختلفة، واقترح بوحشية، وبأسلوبه الإمبريالي ”المتنمر“ المعتاد، طرد الفلسطينيين من غزة بشكل دائم.

 وقد برر ذلك بالقول إن القطاع كان ”رمزًا للدمار والموت لعقود عديدة“؛ وأنه اليوم ”موقع هدم“، ”كل المباني آيلة للسقوط“.

وقال إن الناس الذين يعيشون في غزة ”لم يحالفهم الحظ“، وأنهم ”عاشوا حياة رهيبة هناك“، كل هذا كما لو أن هذا الدمار والموت كان نتيجة لأسباب طبيعية، وكأن الولايات المتحدة لا علاقة لها بذلك، في حين أن موت أهل غزة ونكباتهم كانت نتيجة سنوات من القصف والغزوات التي قام بها الجيش الصهيوني الممول والمسلح حتى الأسنان من قبل الإمبريالية الأمريكية نفسها وحلفائها الأوروبيين. وليست الصدفة هي التي حكمت على فلسطينيي غزة بالموت والدمار.

لقد قال بكل جرأة أنه يجب السماح لسكان غزة بالعيش في مكان آخر حيث لا يتعرضون لإطلاق النار والقتل. لكنه لم يقل أن حلفاءه الإسرائيليين، الذين كان رئيس وزرائهم نتنياهو يقف بجانبه في المؤتمر الصحفي، هم الذين أطلقوا النار عليهم وقتلوهم.

ومع ذلك، فإن الشعب الفلسطيني في غزة هو الذي رد بالفعل على ترامب بأفعاله بأنه لا ينوي مغادرة القطاع. فمنذ أسبوع، يعود مئات الآلاف من سكان غزة الذين اضطروا للنزوح جنوبًا في مواجهة القصف والعدوان الصهيوني إلى شمال غزة مع عائلاتهم على عربات تجرها الحمير أو سيارات قديمة أو سيرًا على الأقدام مع ما تبقى لديهم من ممتلكات قليلة. ”غزة هي بيتنا”، كما يقولون علانية. إن عودتهم هي هزيمة للصهيونية وترامب. وهذا يدل على المقاومة الفلسطينية البطولية.

إن IWU-FI يحث على التعبئة الجماهيرية العالمية ضد خطة نتنياهو لطرد الفلسطينيين من غزة، وهي عملية بدأت مع النكبة عام 1948.

ومن الضروري أن يخرج الشباب الأمريكي إلى الشوارع مجددًا، كما حدث في اعتصامات الجامعات، لرفض ما قاله ترامب، ودعمًا لنتنياهو الذي يمارس الإبادة الجماعية. وعلى الشباب العربي والشرق أوسطي أن يطالبوا حكوماتهم بدعم فلسطين وقطع العلاقات مع إسرائيل.

ويجب على الحركة الأممية المتضامنة مع فلسطين أن تنهض مجددًا، كما فعلت لمواجهة عمليات القصف التي تنطوي على الإبادة الجماعية والتبرؤ منها. ويدعو IWU – FI إلى أوسع وحدة في العمل الدولي للتنديد بتصريحات ترامب المتعصبة ولإفشال أي محاولة للتدخل العسكري في غزة وفي أي مكان في العالم.

الوحدة العمالية الأممية – الأممية الرابعة (IWU-FI),

5 شباط/فبراير 2025

Ölüm sebebi: hukuksuzluk

0

Son dönemlerde avukatlar başta olmak üzere hukukçu intiharlarını duyuyoruz. 2025’in başında 4 günde 3 hukukçu kendi hayatına son verdi.

– Hâkimlik/savcılık sınavında 115. olarak derece yapmasına rağmen “sözlü” mülakatta elendi ve hayalini kurduğu hâkimlik/savcılık mesleğine yalnızca liyakatsiz uygulamalar nedeniyle kavuşamadığı için hayatına son verdi (avukat).

-Yaşadığı psikolojik zorluklar nedeniyle 32 yaşında kendi evinde hayatına son verdi (avukat).

– Meslek içinde kendisinden daha kıdemli meslektaşlarından mobbing ve tehditlere maruz kaldığı iddialarını ardında bırakarak ve kişisel X hesabından intihar notu paylaşarak kaldığı otel odasında ölü bulundu (stajyer savcı).

Rejim liyakati değil ahbap çavuş ilişkisini gözetiyor. Bu tutum hukuksuz karar ve uygulamalara yol açtığından toplumda adalet kavramına duyulan güvenin de yok olmasına yol açıyor ve yaşanan bu ölümleri politik kılıyor.

Son yıllarda fütursuzca açılan ancak tahta ve tebeşirden müteşekkil olan hukuk fakülteleri nedeniyle ülkedeki hukukçu sayısı oldukça arttı. Bu artışın sonucu olarak özellikle stajyer avukatlar ve genç avukatlar iş bulmakta zorlanıyor ve/veya düşük ücret ile çalışmaya mahkûm oluyor. Yaşanan ekonomik kriz her sektörde olduğu gibi avukatları da büyük oranda etkiledi, genç avukatların meslek içinde vermek zorunda olduğu mücadelenin yanına hayatta kalma savaşı da eklendi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, İstanbul Barosu başkanının ve yeni yönetiminin görevlerine son verilmesi ve seçimin yenilenmesi için dava açtı. Bununla birlikte kanunen alması gereken soruşturma iznini almaksızın doğrudan başkan ve yönetim kurulu üyeleri hakkında hukuksuzca soruşturma başlattı. Hatta bu süreçte yönetim kurulu üyelerinden bir avukat tutuklandı. Yalnızca bu husus dahi rejimin avukatların meslek örgütü olan barolara artık şeklen dahi tahammül edemediğini gösteriyor.

Hâkim ve savcıların mesleğe kabulü ve meslekten ihracı gibi özlük haklarını düzenleyen Hâkimler ve Savcılar Kurulu, eskiden görevdeki hâkim ve savcılar tarafından yapılan seçimlerle seçilir, bu nedenle en azından görece yargı ve yürütmenin ayrımı kâğıt üzerinde dikkat çekerdi. Ancak geldiğimiz aşamada HSK’nın başkanlığını, Cumhurbaşkanı tarafından ne zaman ve hangi saikle atanacağı belli olmayan adalet bakanı yapıyor. Bu durum da yürütme ve yargı organının aynı potada erimesine ve yürütmenin yargı üzerindeki açık vesayetine yol açıyor.

Dolayısıyla rejim, HSK eliyle, kendisinden olmayanı hâkim/savcı mesleğine kabul etmiyor, herhangi bir gerekçe göstermeksizin “sözlü” mülakatta elediği gibi hoşuna gitmeyen kararlara imza atan yargı mensuplarını da sürgün cezasına çarptırdığı gibi meslekten ihraç dahi edebiliyor.

İşte bu atmosferde ve tam da İstanbul Barosu’nun tüm bileşenlerinin 16 Şubat 2025’te Olağanüstü Genel Kurul çağrısı yaptığı bu dönemde yargı camiasındaki tüm aktörlerin hakkını, dolayısıyla yurttaşın hakkını savunabilmek, insanca yaşam için gerekli mücadeleyi örgütlü bir şekilde verebilmek adına ortak bir acil eylem programı çıkarması ve bu doğrultuda harekete geçmesi elzemdir.

Sırbistan Türkiye’ye örnek olur mu?

0

Geçtiğimiz kasım ayında Sırbistan’ın ikinci büyük kenti Novi Sad’da tren istasyonunun çatısının çökmesi sonucunda 15 kişi hayatını kaybetti. Yaşanan facianın nedeninin, istasyonun restorasyonu sırasında yapılan yolsuzluklar olduğuna inanan bölge halkı, o günden itibaren protestolara başladı. Protestolarda şeffaf bir soruşturma yürütülmesi, gerçek sorumluların yargılanması, facianın politik sorumlusu olarak 10 yıldır ülkeyi yöneten devlet başkanı Vučić’in istifası ve erken seçime gidilmesi talepleri yükseliyordu. Bu sırada ulaştırma bakanı istifa ettiğini açıklarken, bu adım eylemciler için yeterli olmaktan fazlasıyla uzaktı.

Eylemciler ağır polis müdahalesinin yanı sıra iktidardaki Sırp İlerleme Partisi’nin militanlarının saldırılarıyla yüzleşti. Buna rağmen Sırp halkı eylemlerini kararlılıkla sürdürdü. Protestoların üçüncü ayında bir genel grev gerçekleşti. Ardından protestolar başkent Belgrad’a taşındı. Öğrencilerin başını çektiği seferberlik sırasında Belgrad’a giden ana yollar bloke edildi. Blokaj sırasında traktörleriyle eyleme katılan çiftçiler, eylemcileri polisin ve paramiliter güçlerin saldırılarından korumaya çalıştılar.

Protestoların sonucu olarak başbakan Milos Vucevic, Novi Sad belediye başkanı ile siyasi sorumluluğu üstlenerek istifa ettiklerini açıkladı. İstasyonun 2022’de başlayan restorasyonu sırasında Vucevic Novi Sad’ın belediye başkanıydı. Protestoların başlangıcında eylemcileri “Batılı yabancı ajanlar” olmakla suçlayan devlet başkanı Vučić ise seferberliğin gücü karşısında eylemcilerle müzakereye hazır olduğunu açıkladı. Son seçimlerde seçim sahtekarlığı iddialarıyla gündeme gelen Vučić’in yeni bir başbakan mı atayacağı yoksa erken seçimlere mi gideceği, bu satırlar yazılırken belirsizliğini koruyordu.

O sırada Türkiye’de

Sırbistan’da protestolar devam ederken Türkiye’de 21 Ocak günü Bolu’da Grand Kartal Oteli’nde çıkan yangında, neredeyse yarısı çocuk olmak üzere 78 kişi yaşamını yitirdi. Bir katliama yol açan bu yangın, otel zincirlerine ve ülkenin en büyük tur operatörlerinden birine sahip olan bir kişinin başında olduğu Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yetki alanındaki bir bölgede gerçekleşti. Sayısız ihmalin sonucu olarak gerçekleşen bu katliamın ardından, başta Turizm Bakanı olmak üzere henüz hiçbir kamu görevlisi sorumluluk kabul etmedi ve istifa etmedi.

Kâr hırsının ve denetimsizliğin sonucu olan bu felaketten birkaç gün sonra menajer Ayşe Barım Gezi Parkı eylemlerinin düzenleyicisi olduğu iddiasıyla “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüse yardım etmek” suçu isnat edilerek müebbet hapis cezasıyla yargılanmak üzere tutuklandı. Bu operasyon gündemdeyken, aynı zamanda AKP gençlik kollarının kongresi gerçekleşiyordu. AKP gençlik kolları başkanı konuşmasında “Sayın Cumhurbaşkanım yüksek affınıza sığınarak sadece bir konuda düşüncemi ifademi etmek istiyorum” dedikten sonra “Bugün ‘yeni bir Gezi olur mu?’ hayalini kuranlara AK Gençlik olarak Ankara’dan sesleniyoruz. Bir daha bu ülkenin bir karış sokağını işgal etmeye kalkışırsanız milli iradenin asli unsuru olan biz gençleri karşınızda göreceksiniz.” şeklindeki “düşüncelerini” ifade ediyordu.

Grand Kartal Oteli katliamı, beraberinde getirdiği tüm trajedilerle birlikte, AKP hükümetleri döneminde gerçekleşen felaketler listesine eklenen yeni bir madde oldu. Sırbistan halkının kararlı mücadelesi böylesi katliamlar karşısında yapılması gerekenin ne olduğunu bir kez daha bütün çıplaklığıyla ortaya koydu. Böylesi günlerde, başka faktörlerin yanı sıra, Saray rejiminin bir kez daha Gezi korkusunu hatırla(t)ması boşuna değildi. Çünkü her bir hücresine dek çürümüş mevcut iktidardan kopuşun yolu emekçi halkın demokratik kitlesel seferberlikleriyle siyaset sahnesine yeniden çıkmasından geçiyor.

Trump’ın Gazze’ye askeri müdahale tehdidine hayır! Trump’ın açıkladığı etnik temizlik planını kabul etmiyoruz!

0

Donald Trump, Binyamin Netanyahu’nun ABD ziyareti vesilesiyle düzenlediği basın toplantısında, dünya çapında tepkiye neden olan korkunç bir açıklama yaptı. Aşırı sağcı Trump, Filistinlilerin Gazze’den sürülmelerini ve özellikle Mısır ve Ürdün olmak üzere bölgedeki diğer ülkelere yerleştirilmelerini önerdiğini açıkladı. “ABD, Gazze Şeridi’nin kontrolünü ele geçirecek… Oranın sahibi biz olacağız,” diyen emperyalizmin hamisi Trump, gerekirse asker gönderebileceklerini ekledi.

Trump’ın müdahaleci açıklamaları o kadar inkârcı ve gerici ki Mısır, Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Arap Birliği’nin diğer üyelerinin gerici hükümetlerinin yanı sıra Birleşmiş Milletler (BM) bile açıklamaları reddetmek zorunda kaldı. Trump, alaycı bir şekilde Gazze’yi “Ortadoğu’nun Rivierası” haline getireceklerini söyledi; bu sözleriyle dünya milyonerlerinin yazlıklarının bulunduğu Fransız Rivierası’na gönderme yaptı. Siyonist birlikler tanklar, bombalar ve buldozerlerle Filistinlilerin evlerini ve binalarını yıkarken İsrailli şirketler daha önce planladıkları gibi bölgede büyük gayrimenkul anlaşmaları yapmayı düşünmeye başladı bile.

Trump’ın açıklamaları, “İşimiz henüz bitmedi” diyen suçlu Netanyahu tarafından, yüzünde bir gülümsemeyle desteklendi. Netanyahu, İsrail’in 1,5 yılın ardından hiçbirine tamamen ulaşamadığını kabul ettiği üç hedefi tekrarladı: Hamas’ı yok etmek, rehinelerin geri dönmesini sağlamak ve Gazze’nin İsrail için bir tehdit olmasını engellemek. Bu noktada Trump’ın Filistinlileri sınır dışı etme planını destekledi ve fikrin dikkate değer olduğunu ekledi.

Ancak Avrupalı, Amerikalı ve Ortadoğulu milyonerler için kentsel kalkınma projelerinin ötesinde dikkat çekici olan, ilk kez ve açıkça, bir ABD başkanının Gazze topraklarında etnik temizlik yapmaya ve iki milyon Filistinliyi tarihi topraklarından sürmeye istekli olmasıdır. Böylece Siyonizmin, Likud’un ve Netanyahu’nun aşırı sağcı hükümetinin stratejik hedefi olan Büyük İsrail’i kurmak bir gerçeklik haline geliyor. Bu da ateşkes anlaşmasının Gazze’nin yeniden inşasını ve halkın evlerine dönmesini içeren üçüncü aşamasını fiilen iptal etmek anlamına geliyor. Gazze’deki Filistinlilerin yaşamları bir kez daha tehdit altında.

Trump, ABD ve çeşitli Avrupa hükümetlerinin yol haritası olan iki devletli projeye yönelik laf kalabalığını ve ikiyüzlülüğünü bir kenara bıraktı ve tipik emperyalist “kabadayı” tarzıyla Filistinlilerin Gazze’den kalıcı olarak sürülmesini önerdi. Buna gerekçe olarak da Gazze Şeridi’nin “onlarca yıldır yıkımın ve ölümün sembolü” olduğunu; bugün bir “yıkım alanı” haline geldiğini ve “tüm binaların yıkıldığını” söyledi. Gazze’de yaşayan insanların “çok şanssız olduklarını” ve “orada korkunç bir yaşam sürdüklerini” söyledi. Sanki bu yıkım ve ölüm doğal nedenlerden kaynaklanıyormuş, sanki ABD’nin bununla hiçbir ilgisi yokmuş, sanki Gazzelilerin yaşadığı felaketler ve ölümler bizzat ABD emperyalizmi ve onun Avrupalı müttefikleri tarafından finanse edilip tepeden tırnağa silahlandırılan Siyonist ordunun yıllarca süren bombardıman ve işgallerinin sonucu değilmiş gibi.

Gazze’deki Filistinlileri ölüme ve yıkıma mahkûm eden şey tesadüf değildir. Trump küstahça Gazzelilerin vurulmayacaklarını ve öldürülmeyeceklerini, başka bir yerde yaşamalarına izin verilmesi gerektiğini söyledi ancak Gazzelilerin, basın toplantısı boyunca yanında duran Başbakan Netanyahu ve İsrailli müttefikleri tarafından vurulup öldürüldüklerinden bahsetmedi.

Ancak Gazze’deki Filistin halkı, Trump’a Gazze Şeridi’ni terk etmeye niyetli olmadıklarını göstererek yanıt verdi bile. Siyonist bombardıman ve saldırılar karşısında güneye göç etmek zorunda kalan yüz binlerce Gazzeli, bir haftadır aileleriyle birlikte eşek arabaları, eski arabalar ya da ellerinde kalan birkaç parça eşyayla yürüyerek Gazze’nin kuzeyine dönüyor. Açıkça “Gazze bizim evimiz” diyorlar. Gazzelilerin dönüşü Siyonizmin ve Trump’ın yenilgisi demektir. Bu, Filistinlilerin kahramanca direnişinin bir ifadesidir.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, Netanyahu ve aşırı sağcı hükümetinin, Siyonizmin 1948’de Nakba ile başlattığı etnik temizliği tamamlamak amacıyla Filistin halkını Gazze’den sürmeye yönelik emperyalist planına karşı tüm dünyada seferberliği sürdürmemiz gerektiğini söylüyoruz.

ABD gençliğinin, üniversitelerdeki kamplarda olduğu gibi şimdi de Trump’ın söylediği ve soykırımcı Netanyahu’nun onayladığı plana karşı yeniden sokaklara dökülmesi özellikle önemlidir. Arap ve Ortadoğu halklarının ve gençlerinin, hükümetlerinden Filistin halkına koşulsuz siyasi, ekonomik ve askeri destek talep etmek ve Mısır ya da Fas gibi İsrail ile ilişkileri olan ülkelerden bu ilişkileri derhal kesmelerini istemek için sokaklara dökülmeleri gerekmekte.

Filistin ile uluslararası dayanışma hareketi, soykırım bombardımanlarıyla yüzleşmek ve bunları reddetmek için yaptığı gibi yeniden ayağa kalkmalıdır. İUB-DE olarak, Trump’ın bağnaz sözlerini reddetmek ve Gazze’ye ya da dünyanın herhangi bir yerine yönelik askeri müdahale girişimlerini boşa çıkarmak için en geniş uluslararası eylem birliğine çağrıda bulunuyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

5 Şubat 2025

İşçinin canı işçiye emanet

0

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) son yayımlanan verilerine göre dünyada her yıl en az 3 milyon iş kaynaklı ölüm gerçekleşiyor. Bunların 2,6 milyonu iş kaynaklı hastalıklardan, 330 bini de iş kazaları sonucu yaşanan iş cinayetlerinden oluşuyor. Türkiye’deki tablo ise, İSİG Meclisi verilerine göre, geçtiğimiz yıl en az 1897 iş kazası kaynaklı iş cinayeti gerçekleştiği şeklinde. Meslek hastalığı sonucu ölümler ise resmi kurumların istatistiklerine dahi girmediği için buna dair sağlıklı bir veri yok. En çok iş cinayeti gerçekleşen sektörler ise tüm dünyada olduğu gibi inşaat, tarım/orman ve taşımacılık işkolları. Bu cinayetlerin başlıca nedenleri ise servis kazaları, ezilme/göçük altında kalma ve yüksekten düşme.

Tüm bu ölümlere yol açan faktör ‘‘kaza’’ değil patronların kâr hırsı. Özellikle trafik kazası kaynaklı cinayetlerin bu kadar çok olması uzun çalışma saatleri nedeniyle yorgunluk, araç bakımlarının iyi yapılmaması/araçların eski olması ve özellikle motokuryeler üzerindeki performans baskısı. Diğer bir husus da denetimlerin iyi yapılmaması sonucunda sanayi sektöründe yaşanan patlamalar ve yanmalar. En son Bolu Grand Kartal Otel’de yaşanan felaket, bilinçli şekilde denetimsizliğin bir diğer örneği. Patronların kâr hırsı onlarca insanın yanı sıra Eslem Uyanık, Esra Nazik, Şeval Şahin ve Dilara Dermanoğlu isimli dört işçinin iş cinayetine kurban gitmesine sebep oldu. Öte yandan çocuk ölümleri 2024 yılında en az 71 olarak kaydedildi. Her ne kadar çalışmak kapitalist koşullar altında bir halk sağlığı sorunuyken, sermayenin kâr hırsı özellikle tarım sektöründeki çocuk işçiliğinin yanında MESEM gibi uygulamalarla daha ortaokul-lise çağındaki çocukların sağlığını kıskacına almış durumda.

İş kaynaklı hastalıklar ise işçinin emekli olduktan sonra da peşini bırakmıyor. En düşük emekli maaşının asgari ücretin neredeyse yarısı olduğunu ve kamusal sağlık hizmetlerinin özel sermayeye devredildiğini hesaba katarsak zaten karnını doyuramayan emeklinin sağlık harcamalarına nasıl para yetiştireceği sorusunu sormamız gerekiyor. ILO’ya göre iş kaynaklı hastalıkların önemli bir kısmı dolaşım yolu/solunum yolu hastalıkları ve kötü huylu tümörler. Böyle ciddi hastalıkların yaratacağı mali yük, onca yıl çalışıp sefalet koşullarına mahkûm edilen emeklilerin sırtlanabileceği bir yük değil.

Peki işyerlerinde yaşadığımız bütün bu ölüm ve hastalık risklerine karşı biz emekçiler olarak nasıl önlemler geliştireceğiz ve iş cinayetlerinin önüne nasıl geçeceğiz? Tekrardan İSİG Meclisi verilerine dönersek 2024 yılında iş cinayetinden ölenlerin yüzde 2’si sendikalı. Bu durum gösteriyor ki sendikalar her ne kadar tek başına işçi sağlığı ve iş güvenliğini garanti altına alamasa da buna dönük talepleri TİS’lere eklemek ve bu talepler etrafında örgütlenmek açısından önemli. Yani sendikalar üzerinden işçi sağlığı ve iş güvenliği alanında işçi denetimi talebi hayatlarımızın yegâne garantisi. Bunun yanında meslek hastalıklarının ve bu hastalıklardan kaynaklanan ölümlerin önlenmesi için işyerlerinin ötesinde ulusal çapta sağlık sisteminin kamulaştırılması elzem bir talep olmayı sürdürüyor.

Tarihte bu ay: 6 Şubat depremleri

0

6 Şubat depremlerinin üzerinden iki yıl geçti. İki yıl önce yaşanan Kahramanmaraş merkezli iki büyük deprem ve artçıları devasa bir yıkıma neden olmuştu. Resmi açıklamalara göre depremlerde 60 binden fazla insan hayatını kaybetti, yüz binlerce insan yaralandı, milyonlarca insan evinden oldu. Türkiye ve Suriye’de hissedilen depremin bilançosu oldukça ağır oldu.

Çürümüş rejim, bu devasa yıkım karşısında niteliğine uygun biçimde felç oldu. Özellikle depremin ilk anlarında halk kendi imkânlarıyla yıkıma karşı mücadele etti. Depremzede emekçi halkın yardımına rejimden önce emekçi halk koştu. Facianın ilk günlerinde arama kurtarma çalışmaları pek çok yerde halkın çabası ve inisiyatifi ile gerçekleştirildi. Deprem gibi büyük bir yıkım karşısında rejimin hiçbir hazırlığının olmadığı acı bir şekilde açığa çıktı. Enkaz altında insanlar varken camilerden sela okutulması, bölgeye yardım için giden insanların koordine edilememesi ve giden yardımların engellenmesi gibi skandallar yaşandı.

Öte yandan deprem kimileri için rant kapısı oldu. Kızılay çadırlarının satılmasından borsada çimento hisselerinin artışına kadar yaşananlarla sermayenin insan canını hiçe sayan doğasını bir kez daha gösterdi. İnşaat tekelleri başta olmak üzere sermaye, yıkımın telafisi için değil yeniden inşadan pay kapmak için kolları sıvadı.

Yıkım ekolojik bir felaket de getirdi, ancak bu felaket önlenmediği gibi daha da derinleştirildi. Deprem esnasında ve sonrasında yıkılan binalardan çevreye yoğun biçimde asbest yayıldı. Kanalizasyon sistemleri çöktü. Tarım alanları tahrip oldu. Bütün bunlar bir yandan halk sağlığını tehdit eden sorunlar doğurduğu gibi ekolojik sorunları da perçinledi.

Türkiye’de son yıllarda yaşanan bütün afetler ne yazık ki rejimin ne kadar çürüdüğünü de faş eden bir nitelik barındırıyor. Yaşanan iş kazaları, sel, yangın gibi felaketler büyük oranda yetersiz alınan önlemlerden kaynaklanıyor. Yetersiz önlemin de iki temel sebebi göze çarpıyor: kârı artırma çabası ve rant! En tepesinden yereldeki belediyelere kadar bu rejimin parçası olan bütün kurumlar aynı zamanda kâr ve rantın da bir parçası durumundalar. Öyle olunca bir afet karşısında öncelenen şey insan ya da çevre sağlığı değil kâr etme güdüsü oluyor.

Şimdilerde olası Marmara depreminin 6 Şubat depremlerinden daha yıkıcı etkileri olacağından söz ediliyor. Ancak yetkililerin herhangi bir önlem aldığını söylemek güç. Kamucu, emekten yana ve rantı engelleyen bir yönetim kurulmadığı sürece yeterli önlemlerin alınması da zor görünüyor. Bir daha böylesi bir yıkım yaşamamak için gerekense halk sağlığını önceleyen ve rantı ortadan kaldıran, emekçilerden yana bir bütçeyle tertip edilmiş, denetlenebilen yerel yönetimler; emekten, çevreden, insan ve hayvan sağlığından yana bir siyasi düzen!

Okur mektubu: “Kaybettiklerimizin anısına 6 Şubat’ta Antakya’da yürüyelim”

0

Gün güneşi değil ölümü doğurmuştu. Hava karanlıktı, soğuktu, bedenlerin enkazlarda ezildiği, yandığı, parçalandığı o günde ölümden öte bir şey vardı. Vicdansız müteahhitler, izin veren belediyeler, kontrol edilmeyen binalar, işini yapmayan devlet görevlileri! Tüm insanlığın, insan hayatının para karşılığında ucuz beton, çimento, kolon yığınları karşılığında satıldığı bir şehir. Hatay devleti idi bir zamanlar birçok medeniyete ev sahipliği yapmış Antakya’m. Doğduğumuz, nefes aldığımız Antakya!

Anne karnında henüz gözlerini açamadan bu sisteme kurban gitmiş onca bebek vardı enkaz yığınları arasında! Kabul edemiyorum, etmeye gönlüm razı gelmiyor, bir şehrin hastaneleri yıkılır mı? Bir hastane ovaya kurulur mu? İnsanın canının kurtarıldığı yegâne yer olan hastaneler yıkılır mı? Morglar dahi yıkılmış, sokakta can pazarı yaşanıyordu. Su yoktu, elektrik yoktu, iletişim yoktu, devlet yoktu, ortalık savaş alanıydı. Ya ne vardı? Haykırışlar, yanan bedenler, molozların arasında dozerle ezilen bedenler, soğuk, açlık, karanlık vardı. Kelimelerin anlamsız kaldığı, kedilerin, köpeklerin açlıktan cesetleri yalamaya başladığı, cesetlerin başında bizzat beklediğim, kime ait olduğunu bilmediğim bedenlere bekçilik ettiğim Antakya halkının depremden sonra neler yaşadığını yazmak istiyorum.

Bugün Antakya’da hâlâ binlerce insan konteyner alanlara sıkıştırılmış durumda, cenazelerini bulamayan acılı aileler var. Travma sonrası birçok intihar vakaları yaşandı. Maddi yardımlar yeterince yapılmıyor, hatta kesiliyor ve koşullar insanlık dışı. Geçen sene 6 Şubat yürüyüşünde sokaklar dahi ışıklandırılmamıştı. O sokaklarda sevdiklerimizi anarken acımızı yüreklerimizin derinliklerinde hissettiğimiz yetmezmiş gibi o depremin acısını yeniden yaşayarak o sokaklarda yürüdük. Sokaklarda kimsesiz şekilde dünyaya fırlatılmış bir şehir düşünün. Canının, sevdiklerinin, insanlığın hiç kıymetinin kalmadığı, en temel barınma ihtiyacını karşılayan evinizin olmadığı, hakkın hukukun yerle yeksan olduğu yerin adıdır Antakya. Şu an susuzluğun, evsizliğin, açlığın, yoksulluğun, yalnızlığın, elektriksizliğin, soluduğumuz havanın temiz olmadığı, ciğerlerin asbest ile zehirlenerek hastanelerin dolup taştığı ama yetersiz olduğu, psikolojik desteğin zayıf kaldığı, halkının yalnızlaştırıldığı, halkın yazına kışına uygun barınma alanının olmadığı, eğitimin eskisi gibi devam etmediği, sosyal alanların yetersiz kaldığı, vatansız bir bölgedeymiş gibi kuruyup giden insanların yok sayıldığı yerin adıdır Antakya. Antakya’da hayat bu kadar zorluklara, engellere ve acılara rağmen devam etmekte.

Bütün bu ölümlerin nedeninin sadece afet değil, koskoca bir ihmalkârlık zinciri olduğunu biliyoruz. Bitmek bilmeyen kâr hırsları yüzünden, birilerinin cebi daha fazla dolsun diye insanlar göz göre göre ölüme sürüklendi. SİT alanına hastane, ovaya apartman, bataklık alana rezidans, sulak alana havaalanı, dere yataklarına AVM yapmak hangi zekânın ürünüdür? Zengin olanın, eğitimsiz olanın müteahhit olduğu, insan canının kıymetinin kalmadığı bir düzenden ne beklenir ki?

Depremin üçüncü yılında orada yitirdiğimiz ruhların, bedenlerin, sokakların, evlerin anısına, insanlığın değerinin ve öneminin anısına Antakya’ya gidiyoruz. Tek bir insan hayatının dahi ölümle kanıksanmadığı, insan canına kıymet verildiği, felaketlerin çoğunun önlenebilir olduğu farkındalığına erişilmesi umuduyla gidiyoruz Antakya’ya. Ben bu şehirde ailemin tamamını kaybetmiş bir kadın olarak, ailesini kaybetmiş minik bebeklerin, çocukların kalplerine dokunmak için, onların hakları için gidiyorum. Tüm aile bireylerinin yok olduğu, haklarını savunacak tek bir kişinin dahi kalmadığı aileler için de yürüyeceğiz bu sokaklarda. Eğer hâlâ karanlık ise o sokaklar, meşalelerimizle geleceğiz bu memlekete. Dünyanın ışıklandırılan ilk caddesi olan Kurtuluş Caddesi’nin tarihi sokaklarının öylece bırakılması bizi vazgeçiremez. Ben orada doğdum, orada yetiştim. Toprağıma, şehrime sahip çıkacağım. En çok da sevdiklerim için. Kalbimin her köşesine dağılan annemin, ablamın, abimin, yeğenlerimin ve komşularımın cesetleriyle dolu olan acılı kalbimle, katiller ceza alana kadar mücadele edeceğim. Haydi şimdi siz de bize bir el verin. Oradaki insanların yüklerini birlikte hafifletelim ve dayanışalım. Biz yardım değil dayanışma istiyoruz! Haydi 6 Şubat’ta Antakya’da el ele yürüyelim.

Yelda

Sistemsel çöküş; Saray yönetemiyor

0

21 Ocak’ta Bolu Kartalkaya Grand Kartal Otel’de 78 vatandaşımızın öldüğü ve onlarcasının ağır yaralandığı bu facia, son dönemde yaşadığımız felaketlerin ne ilki ne de son halkası. Facianın yaşandığı günden bu yana ise her yeni gelişme, aslında felaketin her an gerçekleşebileceğini, çünkü hiçbir önlemin alınmadığını kanıtlıyor. Ne denetleyenler işini doğru yapmış, ne otel sahipleri sorumluluklarını yerine getirmiş ne de sistem bu facianın ortaya çıkmasını engellemiş. Bu nedenlerden dolayı Tek Adam rejimi bu facianın asıl siyasi sorumlusudur. Gelin, bu sürecin tekrar ve tekrar nasıl gerçekleştiğine bakalım.

Bunlar tekil değil, genel genel

Ülkemizdeki iş kazaları, doğal afetler, maden faciaları, kadın cinayetleri, sahte içki ölümleri, hatta çocukların dahi ihmal sonucu yaşamını yitirdiği olaylar… Sorumluların hiçbiri ne adil yargılandı ne de toplum nezdinde yeterli cezayı aldı. Depremde yüz bini aşkın insanı kaybetsek de, Kartalkaya’da insanlar cayır cayır yansa da, sorumluluğu bulunan makam sahiplerinden istifa haberini duyamıyoruz. Kimin canı yanarsa yansın, kader söylemiyle geçiştirilen acılar, neoliberal politikalarla beslenen kayıtsızlıkla üst üste biniyor. Tarımdan sanayiye, eğitimden sağlığa kadar neredeyse her alanda denetimlerin göstermelik hâle gelmesi, vatandaşın güvenliğini hiçe sayan bir kâr hırsını hortlatıyor.

“Şansız” tarihimiz mi?

Somalı madencilerin üzerine kapanan maden ocakları hâlâ hafızalarımızda. Denetimlerden “geçer not” alıp işçi güvenliğini görmezden gelen patronların yanı sıra, sorumluluğu elinde tutan devlet erkânı da ortada yok. Soma davasında sadece iki tutuklu kaldı: Can Atalay ve Selçuk Kozağaçlı. Soma’daki patron, 301 kişinin ölümüne sebep oldu ama Can Atalay’ın aldığı 18 yıllık cezayı almadı. Ermenek’te, Amasra’da yaşananlar farklı mıydı? Hayır. Can kayıpları “münferit vaka” diye tanımlandıkça facialar artıyor. Aynı durum kadın cinayetlerinden trafik kazalarına, sahte içki ölümlerinden KYK yurtlarındaki ihmallere kadar devam ediyor. Bu düzenin ödülü cezasızlık, sonucu ise “atı alan Üsküdar’ı geçti” oluyor.

Saray rejiminin yarattığı bu ortamda, kamu kaynakları toplumsal ihtiyaçlar yerine beton ekonomisine, gösterişli projelere veya yandaşlara akıtılıyor. Neoliberal politikaların dayattığı “kâr önceliği” yüzünden gıda denetimi de iş güvenliği de geri plana itiliyor. Basit bir yangın söndürme sisteminden mahrum bırakılan binalarda onlarca insan hayatını kaybediyor. “Denetledik” diyorlar, ama ortaya çıkan tablo bunun koca bir yalandan ibaret olduğunu gösteriyor.

Ne yapmalı?

Bu sistemsel çöküşü kırmanın yolu çok açık: toplumsal muhalefeti güçlendirmek ve her felaketi farklı kelimelerle geçiştirmeye son vermek. İhmali olanların cezalandırılması, gerçek sorumluların yargılanması ve caydırıcı yaptırımların devreye sokulması elzemdir. Sorumluların asli görevi ise siyahlar giyinip ekranlara çıkmak değil, bilimsel veriler ışığında yaşam hakkını güvence altına almaktır. Eğer hâlâ “Neden ölüyoruz?” diye soruyorsak cevap net: Cezasızlıkla beslenen bu sistem, her krizden kâr sağlayanları koruyan Tek Adam rejiminin ve neoliberal politikaların eseridir. Unutmayalım ki ölüm “kader” değildir; kader diye söylenen şey çoğu zaman yanlış yönetimin, denetimsizliğin ve vurdumduymazlığın ta kendisidir.

İşçi ücretleri ve emekli aylıkları derhal artırılmalı!

0

Malum, emekçiler haksız yere yüksek enflasyonun sorumlusu ilan edildi. Tabii ki bu bir yalan. Yüksek enflasyonun sorumlusu işçi ücretleri ve emekli aylıkları değil. Yüksek enflasyonun gerçek sorumlusu, AKP-MHP iktidarının izlediği ekonomi politikalarıydı. İktidar, zengini daha da zengin yapmak için bile isteye düşük faiz-yüksek enflasyon politikası izledi. Emekten alıp sermayeye aktardı. Milyonlar daha da yoksullaşırken bir avuç zengin daha da semirdi.

Nitekim şimdi iki işçiden biri asgari ücret ve civarı ücret alıyor. Dört emekliden üçü asgari ücret civarı ve altında emekli aylığı alıyor. Emeğin milli gelirden aldığı pay, tarihinin en düşük seviyelerine gerilemiş durumda. Bu şekilde şirket kârları aldı başını gitti. En zengin kesimle en fakir kesim arasındaki gelir ve servet farkı utanç verici düzeyde büyüdü.

Bu politikanın sonucu olarak 2024 yılında asgari ücrete bir kez zam yapıldı. Yetmedi 2025 yılı için resmi enflasyon oranı yüzde 44,38 olmasına rağmen ücret artışlarında bu oran dikkate alınmadı. Yerine beklenen enflasyon diye bir şey uyduruldu. Ama beklenen enflasyon oranı bir tek işçiye, emekliye uygulandı. Devlet bile kamu hizmetlerine yüzde 44 oranında zam yaptı.

Netice olarak asgari ücret yüzde 30 zamla 22 bin 104 TL, taban emekli aylığı yüzde 15,75 zamla 14 bin 469 TL oldu. Bu arada 12 liralık ekmek yüzde 25 zamla 15 liraya, 15 liralık simit yüzde 33 zamla 20 liraya, 20 liralık otobüs bileti yüzde 35 zamla 27 liraya çıktı. Buna mukabil kiralar ocak ayında yüzde 58 oranında artarken akaryakıttan sağlık hizmetlerine dek fahiş oranlarda artışlar gerçekleşti. Yıl sonuna kadar bütün bu ürün ve hizmetlere kaç kez daha zam geleceği belirsiz. Oysa asgari ücretli bir yıl aynı ücreti alacak. Emekli, asgari ücretin altındaki aylığıyla zaten perişan.

Bu tablo kabul edilemez, sineye çekilemez. Hiç vakit kaybetmeksizin tüm işçi ücretlerine ve emekli aylıklarına yoksulluk sınırının üzerine çıkacak şekilde ilave artışlar yapılmalıdır. Ücret artışları her üç ayda bir gerçek enflasyon oranında otomatik olarak artmalıdır. Tüm sınıf örgütlerinin temel ve öncelikli hedef ve mücadele başlığı bu olmalıdır.

Suriye’de “geçiş süreci” ve çelişkileri

0

Suriye’de Esad rejiminin devrilmesinin ardından yaklaşık iki ay sonra politik “geçiş süreci”ne ilişkin ilk önemli ve belirleyici kararlar alındı. 29 Ocak günü HTŞ yönetiminin diğer silahlı grupların liderleriyle yaptığı toplantıda Ahmet El Şara (Colani) “geçici dönemin” cumhurbaşkanı ilan edildi. Toplantıda aynı zamanda Şara’ya yeni anayasa oluşturulana dek faaliyet gösterecek geçici yasama konseyi kurma yetkisi verildi. Toplantının ardından yaptığı açıklamada Şara Ulusal Diyalog Konferansı için hazırlık komitesinin kısa süre içinde duyurulacağını açıkladı. Şara’ya göre farklı politik ve toplumsal kesimleri içerecek bu Konferans, geçiş sürecinin referansı olacak bir anayasal belge hazırlamakla sorumlu olacak.

Şara yönetiminin çizdiği bu çerçevenin en kritik yönü “geçiş süreci”nin ne kadar devam edeceğine ilişkin bir takvim verilmemesi. Geçici hükümetin başbakanı olan Muhammed El Beşir, hükümetin görev süresinin 1 Mart 2025’te sonlanacağını açıklamıştı. Sonraki günlerde Şara, ilk genel seçimlerin yapılması için gereken sürenin dört yılı bulabileceğini söylemişti. Tepki çeken bu demecin ardından yeni yönetimden takvime ilişkin yeni bir açıklama gelmedi.

Bir diğer kritik boyut ise Ulusal Diyalog Konferansı’nın bileşimine ve yetkilerine ilişkin olacak. Bu süreç geçici yönetimin iddia ettiği gibi dinsel ve ulusal azınlıklar başta olmak üzere farklı toplumsal ve politik kesimleri kapsayacak mı? Konferans Şara yönetimi için bir “danışma organı” niteliğinde mi yoksa geçici anayasal belgenin hazırlanmasında yetkili, “kurucu” bir rolü mü olacak?

Demokratik hakların garanti altına alındığı bir politik rejim ancak emekçi halkın aktif katılımıyla hayat bulacak bir egemen Kurucu Meclis’in kurulmasıyla gerçekleşebilir. Kurucu Meclis’in kurulması ise teknik değil bir politik sorundur. Dolayısıyla, Şara yönetimi politik manevralarla ve süreci zamana yayarak iktidarını konsolide etmek, kapitalist devleti politik kurumlarıyla yeniden inşa etmek ve emekçi halkın siyasi bir özne olarak sürece katılmasını engellemek için elindeki tüm imkânları kullanacaktır. Bu doğrultuda ne kadar başarılı olacağı ise politik mücadelenin konusu olacak.

“Silahlı bir grup insan”

Engels devleti “silahlı bir grup insan” tanımıyla formüle etmişti. Ordu ve polis gücüyle şiddet tekelini elinde bulundurması kapitalist devletin varlığını sürdürebilmesi için belirleyicidir. Esad rejimi yıkılırken ordunun ve güvenlik güçlerinin de yok olması Suriye’deki devrimci sürecin ayırt edici özelliklerinden birisi oldu. İktidarı ele geçirmesinin ardından HTŞ yönetimi de kapitalist devletin asli unsuru olarak bu şiddet tekelini hızla yeniden inşa etmeye odaklandı. Dolayısıyla, söz konusu olan halkın “huzur ve güvenliği”ni sağlamak değil nihai hedef olarak halkın silahsızlandırılmasıdır. Bu bağlamda, yukarıda andığımız 29 Ocak tarihli toplantıda alınan bir diğer önemli karar, HTŞ de dahil olmak üzere Suriye’de faaliyet gösteren tüm özerk silahlı grupların tasfiye edildiğini duyurmak oldu. Bunun gerçekleşmesi durumunda, Şara yönetimi iktidarını konsolide etmek yönünde hayati bir adım atmış olacak.

Bununla birlikte, şüphesiz böyle bir kararın alınması, hayata geçirilebilmesinden çok daha kolay. Bu doğrultuda Şara yönetiminin önünde devasa sınamalar bulunuyor. Bir tarafta, HTŞ ve müttefikleriyle ne ideolojik ne de örgütsel bağlantısı bulunan Güney Cephesi birlikleri bulunuyor. Dahası, güneyde başta Dürziler olmak üzere, haklarının garanti alınacağına ikna olmadan silahlarını teslim etmeyeceğini açıklamış azınlık halklar bulunuyor. Suriye Demokratik Güçleri’yle (SDG) süren müzakereler ise taşıdığı uluslararası boyutla çok daha çetrefilli bir nitelik taşıyor. Bunun için Şara yönetimi bir yandan Kürt halkını ve temsilcilerini ikna etmeye, diğer yandan SDG ile olası bir anlaşmada ABD ve Türkiye yönetimlerinin de onayını almaya çalışmakla yüzleşecek. Bununla ilişkili bir diğer başlık ise, Türkiye himayesindeki Suriye Milli Ordusu (SMO). SMO’nun lağvedilmesi de SDG ile sürecin nasıl ilerleyeceğine bağlı olacak.

HTŞ’nin programı ve Suriye halkının acil ihtiyaçları

Artık tasfiye edildiği duyurulan HTŞ’nin politik yeniden inşa planıyla birlikte ekonomiye ve dış politikaya ilişkin programlarının toplamı Suriye’de kapitalist devletin yeniden inşasını garanti altına almak ve bu devletin yönetiminde kalıcı bir egemenlik sağlamak. HTŞ yönetiminin bu programı en iyi ihtimalle Suriye’nin Batı emperyalizminin ve bölge ülkelerinin bir yarısömürgesi olmasıyla sonuçlanacaktır. Oysa “özgürlük ve haysiyet” talebiyle Esad rejiminin yıkılması için çok ağır bedeller ödemiş Suriye halkının acil ihtiyaçları çok daha farklı bir programı gerekli kılıyor. Demokratik hakların garanti altına alındığı ve eski rejimin katliamlarının, suçlarının yargılandığı, cezalandırıldığı bir politik sürecin yanı sıra ekonomik kaynakların hızla ağır bir sefalet içinde bulunan halkın ihtiyaçları için kullanılması gerekiyor. Bu ise yeni özelleştirmeler ve “dış yatırımları” cezbetmekle değil, Esad oligarşisiyle ilişkili sermayeyi tazminatsız kamulaştırmak, kamu borcunu ve dış borcu ödemeyi durdurmakla başlayabilir. Ülkedeki istisnasız tüm yabancı askeri güçlerin ülkeyi derhal terk etmesini savunmayı gerektirir. Bu devasa ve zorlu görevler ise her şeyden önce Suriye halkının bu talepler doğrultusunda seferber olmasıyla, tıpkı devrimin başlangıcında olduğu gibi halkın yerel komitelerinin yeniden yaygınlaşmasıyla ve hakiki Suriye solunun bir politik seçenek olarak inşa edilmesiyle mümkün olabilir.

Havuçla sopa arasına sıkışan siyaset

0

31 Mart 2024’te AKP-MHP iktidarının yerel seçimlerde yaşadığı hüsran emekçi ve ezilenlerde haklı bir heyecan yaratmış ve hem ekmeğimizi hem de hak ve özgürlükler namına sahip olduğumuz her şeyi un ufak eden Tek Adam rejiminin yolun sonuna yaklaştığı inancı tüm muhalifleri sarmıştı.

Aradan henüz bir yıl geçmedi. Fakat bugün aynı saflarda bir ümitsizlikten değilse de diken üstünde olma halinden bahsetmek yersiz olmaz. Çünkü AKP-MHP yerel seçimler ile kaybettiği oyun kuruculuk inisiyatifini yeniden ve önemli ölçüde ele geçirmiş görünüyor.

Cumhur İttifakı yaşadığı sarsıntıyı bir dizi yoklama yaparak aşmaya çalıştı. Kendi ittifak bloğu dışında kalan her kesimin kendisine karşı konsolide olduğu bir seçimin ardından, önce içi boş bir normalleşme söylemiyle İmamoğlu-Özel-Yavaş CHP’sini kolayca paralize etti, hayli yıpranan meşruiyetini tamir fırsatı buldu ve seçimlerin etkisiyle muhalif kitlede açığa çıkan motivasyonu bir ölçüde kırmayı başardı.

Şimşek programı acımasızca uygulanırken enflasyonu düşürme bahanesi ile emekçilerden gasp edilen devasa miktarda servet sermayeye aktarıldı. Ücretlerin baskılanması, hayat pahalılığının hız kesmeyişi ve sendikal mücadele önündeki engeller işçi sınıfını kendisine karşı açılan bir savaşta silahsız bırakmışken, ana muhalefet partisi her zaman olduğu gibi kitleleri harekete geçirecek hiçbir yola başvurmadı.

Temmuzda ara zam talebi veya yıl sonunda asgari ücrete yapılacak zammın gerçek enflasyonun altında kalmaması gibi milyonların hayatını doğrudan etkileyen gündemler hak alıcı bir mücadelenin konusu yapılmak bir yana laf salatasıyla geçiştirildi.

Ajandasında iktidarını korumaktan daha önemli hiçbir gündemi olmadığından ancak safdillerin şüphe edebileceği AKP-MHP iktidarı şimdilerde kitlelerden ve sokaktan öcü gibi korkan biçare CHP’yi birçok koldan sıkıştırıyor.

Birincisi iktidar, DEM ile CHP arasında birkaç seçimdir kurulmuş olan sandık ittifakını bölmeyi hedefleyen ve esas hedefi bu olmasa da buna da yaramasını umduğu birçok hamle yaptı, yapmaya da devam edecek. Gerek CHP gerek DEM belediyelerine atanan ve atanması olası her bir kayyumun böyle bir anlamı da var. Kâh sendikacıları kâh kent uzlaşısı ile seçilen belediye başkanlarını hedef alan polisiye operasyonların bu yarılmayı hedefleyen nokta atışları olduğu da aşikâr.

İkincisi, olası bir cumhurbaşkanlığı seçimi için en güçlü aday olarak görülen İmamoğlu’nu gerek doğrudan kendisini gerekse de belediyelere dağılmış olan ekibini adım adım kriminalize ederek oyun dışına itmeye yönelmiş durumdalar.

Üçüncüsü belediye bütçelerini SGK borcu bahanesi ile kısarak darboğaza sokma hamlesi benzer başka hamlelerin de gelebileceğini gösteriyor.

Dördüncüsü, Bahçeli’nin ‘80 öncesi halka karşı estirdikleri faşist terörü anımsatarak her daim paramiliter zoru devreye sokabileceklerini hatırlatması ciddi bir tehdit olmasa dahi sindirme, pasifize etme hedefli dilin hız kesmeyeceğini gösteriyor.

Üstelik bu dört koldan saldırı hali dahi henüz CHP’nin düzen sınırları içinde ama daha derli toplu ve hedefli bir muhalefet stratejisi geliştirmesini sağlayabilmiş değil. Bir gün kırmızı kart maskaralığı sahneye konulurken birkaç hafta içinde o dahiyane(!) kampanya çoktan rafa kaldırılmış oluyor. Sözün özü CHP siyaset sınavından kaldı, kalmaya da devam edecek gibi görünüyor.

Tek Adam rejimi şimdilerde Kürt siyasi hareketini de sınava tabi tutma hevesi içinde. Sırtında yumurta küfesi taşıyanların, muhatapları ne kadar güvenilmez olursa olsun bir barış ihtimalini en başından ellerinin tersiyle itmelerinin ne beklenecek ne istenecek şey olduğu açık. Açıkça yürütülerek topluma mal edilmesi ve bu coğrafyadaki tüm hak ve özgürlük talepleri ile bir aradalığı içerisinde ele alınarak içeriklendirilmesi durumunda, mevcut muğlak “süreç” pekâlâ AKP-MHP’nin altından kalkamayacağı bir sınava da çevrilebilir.

Değinip geçmekle yetinecek olursak sosyalist hareketin kronik etkisizliğinin sürdüğünü de belirtmemiz gerekiyor. Emeği odağına alan bir cepheyi kurmak yerine ya büyük siyaset hevesiyle CHP’nin peşine takılmaktan ya da kendinden başkasını sosyalist göremeyecek bir sekterizmin içinde debelenmekten kaçabilen yok gibi.

CHP’nin kendini korumaktan aciz halini yukarıda anlattık ki bu esasen onun düzen partisi oluşu ile karakterize olan doğal halidir. Fakat Kartalkaya’da apaçık bir sosyal cinayetle onlarca insan katledilmişken İstanbul’da sol sosyalist devrimci güçlerin bir ortak eylem dahi örgütle(ye)meyişi üzerine kafa yormak gerekiyor.

Sonuç olarak; AKP-MHP, muhataplarına havuç uzattığında tutulacağından, sopa gösterdiğinde kaçılacağından emin olduğu ölçüde daha rahat hareket ediyor ki bu da politik atmosferdeki değişimin esas sebebini açığa vuruyor: Bugün Türkiye sınıflar mücadelesine ve siyasal alana damga vuran o veya bu odağın varlığı değil devrimci siyasal odağın yokluğudur.

Kapitalizmden ve Tek Adam rejiminden kopuş perspektifinde netleşmiş, emekçileri ve ezilenleri o kopuşun yoluna taş döşeyecek talepler etrafında mücadeleye sevk edecek bir siyasi odağı yaratmak zorundayız.

Metal işçileri grev yasaklarına ve MESS baskılarına karşın kazandı

0

DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu fabrikalarda 1700 işçiyi kapsayan toplu iş sözleşmesi (TİS) süreci metal işçilerinin kazanımıyla sonuçlandı. Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) üyesi Hitachi Enerji, GE Grid Solutions, Arıtaş Kriyojenik ve Schneider Elektrik fabrikalarını kapsayan süreç ağustos ayında başlamıştı.

MESS’in üç yıllık sözleşme, sefalet zammı dayatması ve uzlaşmaz tavrı TİS görüşmelerinin tıkanmasına neden olmuş, fabrikalarda grev kararları asılmıştı. Ardından 4 Aralık’ta Hitachi Enerji, 13 Aralık’ta GE Grid Solutions ve Schneider Elektrik işçileri greve çıktı. İşçi düşmanı karakterini her fırsatta bir kez daha göz önüne seren Tek Adam rejimi ise 14 Aralık tarihinde MESS patronlarının imdadına yetişerek metal işçilerinin haklı grevini yasakladı. Kararın ardından grevleri yasaklanmış olsa da Arıtaş işçileri de 19 Aralık tarihinde greve çıktı.

İktidarın krizin faturasını emekçilere ödetmeye çalışan politikalarının bir yansıması olarak, MESS patronları da metal işçilerine bir yandan yüzde 38 oranında sefalet zammı dayatmaya çalışırken öte yandan da üç yıllık sözleşme imzalama ve esnek çalışma modelini sözleşmede geçirme ısrarıyla metal işçilerinin kazanımlarını da tırpanlamaya çalışıyordu. Buna iktidarın patronların yanında konumlanarak grev yasağı getirmesiyle birlikte doğrudan baskı ve işten çıkarma tehditleri eklendi.

TİS sürecinin metal işçileri adına en büyük kazanımı da aslında bu temele oturmakta. Yasaklar, işten çıkarma tehditleri ve baskılar karşısında metal işçileri tüm fabrikalarda sıfır fireyle üretimden gelen güçlerini kullandılar. İktidarın ve patronların birliği karşısında işçilerin birliği galebe çaldı.

14 Ocak tarihinde GE Grid Solutions’ta da sözleşmenin imzalanmasıyla birlikte dört işletmede grev süreçleri sonlanmış oldu. Metal işçileri bu sözleşmelerle grev yasaklarına boyun eğmedi. Aynı zamanda MESS’in üç yıllık sözleşme ve esnek çalışma dayatmasını da geri püskürttü. Sözleşmelerin imzalanmasıyla birlikte metal işçilerini en huzursuz kılabilecek husus ise ücret zammı oldu. Ortalama saat ücretlerine MESS yüzde 38 zam önerirken, metal işçilerinin talebi yüzde 125 idi. Grev süreçlerini sonlandıran sözleşmelerde kararlaştırılan saat ücreti zamları ise yüzde 52 ile 55 arasında oldu. Mevcut ekonomik kriz ortamında metal işçilerinin beklentilerinin altında bir zam almış olması kritik bir konu olmakla birlikte grev sürecinin önemli bir kazanımla sonuçlandığını söyleyebiliriz. Belirttiğimiz gibi, grev yasakları, işten çıkarma tehditleri ve esnek çalışma dayatmaları metal işçilerinin birleşik ve örgütlü mücadelesiyle geri püskürtüldü.

Ancak tabii ki bu süreçten önümüzdeki dönem için de dersler çıkarmak gerekiyor. Sadece metal işçileri için değil, tüm sınıf örgütleri ve işçi sınıfı için de. Keza 2025 yılının Eylül ayında büyük MESS grup sözleşmesi başlayacak. Bir yanda Şimşek planı ile emekçilerin elindeki kırıntıya dahi gözünü dikmiş iktidar, aynı zamanda işçi sınıfının en temel anayasal haklarını dahi kullanmasının önünü baskı ve yasaklamalar yoluyla kesmeye çalışıyor. Mevcut tabloda, metal işçisinin Türkiye işçi sınıfının motor güçlerinden biri olduğu da hesaba katıldığında, tabanda eylül ayının hazırlıkları şimdiden başlamalı. MESS’in düşük ücret, üç yıllık sözleşme, esnek çalışma dayatmalarına ve yine iktidarın olası grev yasaklarına karşı metal işçileri konfederasyon ayrımı yapmaksızın tabandaki birliğini güçlendirmenin yollarını aramalı. İktidar ve patronlar cephesi her saldırısını ortaklaşa yaparken bizlerin en temel dayanağı sınıfımızın birliği ve üretimden gelen gücümüz olmaya devam edecek.

Sağlık çalışanları, talepleri için “mücadeleye devam” diyor

0

Aile Sağlığı Merkezi (ASM) birinci basamak çalışanlarının başlattığı iş bırakma eylemlerine son olarak ikinci ve üçüncü basamak sağlık emekçileri de katıldı. Binlerce sağlık çalışanı 6-10 Ocak tarihleri arasında greve çıktı. 

Eylemler başta Aile Hekimliği Çalışanları Sendikası (AHESEN), Birlik Dayanışma Sendikası, Genel Sağlık Sen, Hürriyet Sağlık Sen, İstanbul Aile Hekimliği Derneği (İSTAHED), İstanbul Tabip Odası, Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) dahil 11 sağlık örgütü tarafından düzenlendi.

Daha önce “eziyet yönetmeliği” olarak tanımlanan Aile Hekimliği Sözleşme ve Ödeme Yönetmeliği’ne karşı taleplerini ileten hekimler; bu kez sağlık sistemindeki çok belirgin olan çöküş karşısında genişletilmiş taleplerini Türk Tabipleri Birliği (TTB) aracılığıyla paylaştılar.

TTB, sağlık emekçilerinin iş bırakma nedenlerini ve taleplerini şu şekilde sıraladı:

  • Sağlıkta şiddeti artıracak düzenlemeler değil şiddetin önlenmesini sağlayacak etkin ve caydırıcı tedbirler alınması, sağlıkta şiddet yasası çıkarılması ve sağlık çalışanlarının can güvenliğinin sağlanması;
  • Tüm sağlık mesleklerine yönelik iş tanımlarının net olarak yapılması, angarya çalıştırmanın yasaklanması, üniversite hastaneleri başta olmak üzere çalışanların özlük ve sosyal haklarının garanti altına alınması;
  • Hekimleri, diş hekimlerini ve dolayısıyla hastaları da mağdur eden, hekimlere karşı şiddet kaynağı olabilen, halkın sağlığını tehlikeye atan, hastalara yeterli tedavi yapma süresi sağlamayan 5 dakikada bir muayene randevusu dayatmasından vazgeçilmesi; nitelikli bir sağlık hizmeti sunabilmek için hasta randevularının her hastaya en az 15 dakika ayrılacak şekilde yeniden düzenlenmesi;
  • Diş hekimlerinde saat 24.00’dan sonra mevzuata aykırı şekilde nöbet yazılmasından ve vardiya çalışma sisteminden vazgeçilmesi;
  • Hekim, ebe, hemşire ve tüm sağlık emekçilerine performans ve ciro odaklı sistemin yerine emekliliğe yansıyacak insanca ücret ödenmesi; sabit ödemelerin genel bütçeden karşılanması, ek zamların temel ücretlere ve emekliliğe yansıyacak şekilde düzenlenmesi. Talepler gerçekleşinceye kadar; acil olarak ilave ek zamların emekliliğe yansıtılacak şekilde düzenlenmesi ve mevcut memur emeklilerine de yansıtılması;
  • Kamu emekçilerin vergi diliminin yüzde 10’a sabitlenmesi.

Eylemler İstanbul, İzmir ve Ankara başta olmak üzere geniş çapta tüm yurt genelinde gerçekleşti.

Grevler ile ilgili ortak basın açıklaması, İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi önünde TTB ikinci başkanı Prof. Dr. Pınar Saip tarafından okundu.

Açıklamada bir araya gelen sağlık emekçileri, hekimler, diş hekimleri, hemşireler, ebeler, acil tıp teknisyenleri, paramedikler ve teknisyenler, Bakanlığın yarattığı sorunlar çözülene kadar mücadeleye devam kararını aldıklarını bildirdi.

Günleri yarını bekleyerek geçirmemek için…

0

Güncel gerçek enflasyona bakıldığında (ki bu TÜİK’in açıkladığı enflasyon olmuyor tabii ki) ücretlere yapılan zamların değersizliği insanın yüzüne acı bir tokat atıyor. Yoksulluğa mahkûm, açlık sınırının altında olan yaşamlarda artış devam ediyor ve gittikçe daha kötü bir tablo karşımıza çıkıyor.

Açlık sınırının yarısı kadar maaş alan emeklilerden, açlık sınırı ile yarışan asgari ücretlilerden, borçla hayatını idame ettirmeye çalışan insanlardan bu hayatı keyifle yaşaması bekleniyor.

Sabah güneş doğmadan yollara düşen ve akşam güneş battıktan sonra işten çıkan bu insanların yaşamayı istemesi bekleniyor. Günlerini güzel, keyifli ve mutlu geçirebileceklerinin düşünülmesi biraz garip geliyor.

Maddi durum, ekonomik koşulların yarattığı buhran ve umutsuzluk doğal olarak insanların yaşamlarında psikolojik sorunların doğmasını tetikliyor. Elbette toplumda yaşanan her şeyi buraya bağlayamayız. Depresyon ilaçlarındaki kullanımın bu kadar arttığı şu süreçlerde bu etkenin psikolojik durumlar için temel yapıtaşı olduğu gerçeğini de göz ardı edemeyiz.

Zaten hayat mücadelesinde zorluklar yaşayan, ev içinde çeşitli bakım yükleri olan –belki evinde bakıma muhtaç hastası, yaşlısı olan insanlar- bu koşullar için bir destek göremiyor ve bu buhran karşısında depresif bir hayata sürükleniyor.

Bu psikolojik durumu ilişkilerine, arkadaşlıklarına, ailesine ve bütün yaşantısına yansıtıyor. Aile içerisinde yaşadığı maddi ve manevi baskıyı kaldıramaz duruma geliyor. Ve domino taşı misali önüne geleni yıkıyor. İnsanlarla tartışıyor, yüzünde somurtkanlık eksik olmuyor. Çoğaltılacak ve yazılacak çok fazla psikolojik etki gözlemleyebiliriz. Sorunları fark ettiğinde, çözüme yönelmek istediğinde ise bu sefer farklı zorluklarla karşılaşıyor.

Maddi sorun yaşayan işçinin psikiyatrik ve/veya psikolojik desteğe ulaşabilmesi veya bunu sürdürebilmesi de gerçekçi görülmüyor. Devlet hastaneleri mevcut yoğunlukları, randevu sistemi ve ayırabildikleri zaman göz önüne alındığında, kişiye özel tedavi gerektirecek ve belki de uzun bir dönem sürecek bir tedavi süreci için güven vermiyor ve sürdürülebilir gelmiyor. Özel sağlık sistemi içinde bu tedaviyi almak ise maddi açıdan emekçiler için oldukça zorlayıcı ve ulaşılabilir değil. Bunu yapmaya çalışsa bile ya yemeğinden kesmesi ya da borcunu artırması gerekiyor.

Peki ne yapmalıyız? Öncelikle psikolojik sağlığımızın, hem onu etkileyen hem de tedavi edebilecek koşullar açısından değerlendirdiğimizde, ekonomik ve politik bir mevzu olduğunu görmemiz gerekiyor. Ve kişisel ruh sağlığımızın bu koşullara karşı verdiğimiz mücadeleyle yani toplumsal olanla ne kadar ilişkili olduğunu anlamalıyız.

Hayatımızı insanca yaşama seviyesine çıkaracak maaşlar için,

Hastanelerde doğru ve yeterli bir sağlık hizmetine ulaşabilmek için,

Yaşadığımız her güne lanet etmemek için,

Günleri yarını bekleyerek geçirmemek için,

Örgütlü mücadeleye sarılmalıyız. Birleşik ve örgütlü olduğumuzda, karşımıza çıkabilecek bütün zorlukları aşabilme kabiliyetine sahibiz.

Öcalan açılımında ikinci perde

0

DEM Parti heyeti Öcalan ile ikinci görüşmesini yaptı. İmralı’da dört saat sürdüğü açıklanan görüşmeden beklenen tarihi açıklama çıkmadı. Bununla birlikte sürecin, beklentilere uygun olarak, olumlu ilerlediği tekraren ifade edildi. Önümüzdeki süreçte de aksi beklenmemeli. Ortada bir yol haritası var. Bahçeli’nin çağrısı öncesi Öcalan ile süreç İmralı’da olgunlaştırılmış olmalı. Şu anki süreç tüm tarafların onayının alınması, toplumun sindirmesinin sağlanması ve meselenin adının koyulması olarak görülmeli. Kuşkusuz bu, sürecin itirazsız, engelsiz ilerlediği anlamına gelmiyor.

Kim aslında ne istiyor? 

Öcalan açılımında MHP-AKP’nin başını çektiği iktidar bloku hedefini Türkiye Yüzyılı sloganıyla “Terörsüz Türkiye” olarak ifade ediyor. Örgütün silah bırakması ve kendini lağvetmesi ana hedef olarak ortaya konuyor. İktidar sözcüleri bu çerçevede kesinlikle çözüm süreci benzeri bir durumun söz konusu olmadığını, terörle ve teröristle asla bir pazarlık olmayacağını söylüyor. Bu haliyle ortaya çıkan fotoğraf, muhatap dahi alınmayan örgüte Öcalan üzerinden teslim ol çağrısı yapılması ve örgütün Öcalan’ın çağrısına binaen tek taraflı olarak kendini feshetmesi olarak şekilleniyor.

Bu tabloya göre eğer örgüt Öcalan’ın çağrısına rağmen kendini feshetmez ise belli ki Kürtler nezdinde hiçbir politik meşruiyetinin kalmadığı bir konuma sürüklenmesi ve büyük bir siyasal parçalanma yaşaması hesap ediliyor. Örgüt ve Öcalan iki zıt stratejik konuma düşerse ikisinin birden politik meşruiyetini devam ettirmesi mümkün olamaz.

Belli ki Öcalan PKK’nin misyonunu tamamladığını, örgütün kendini lağvederek yeni paradigmaya uygun olarak “dönüşmesi” gerektiği çağrısını yapacak. Şu ana kadarki gelişmeler bunu gösteriyor. Aslında bu, Öcalan’ın 25 yıllık politik dönüşüm sürecinin bir sonucu sayılmalı. Öcalan “ayrılıkçı” programdan ideolojik-politik olarak çoktan kopmuş, teorik-politik olarak mevcut olanın demokratikleştirilmesi çizgisine çoktan gelmişti. Devlet Bahçeli’nin çağrısı ve “konjonktür” bu çizginin karşılık bulmasına imkân sağlamış görünüyor. Başta Selahattin Demirtaş olmak üzere Kürt siyasal aktörlerinin de Öcalan’ın çizgisini desteklemesi Kandil’in İmralı’ya karşıt bir tutum almasını zorlaştıracaktır.

“Konu” olarak Kürtler!

DEM Parti heyeti birinci İmralı ziyareti sonrası başta MHP-AKP olmak üzere mecliste -İYİP dışında- CHP dahil tüm partilerle görüşmüştü. Şu ana kadar sağ-milliyetçi yelpazede yer alan İYİP ve Zafer gibi birkaç parti dışında süreci kategorik olarak reddeden herhangi bir parti olmadı. MHP dışında AKP, CHP dahil diğer tüm partilerin ihtiyatlı bir yaklaşım içinde olduğu gözleniyor. Bu ihtiyatlı yaklaşıma DEM Parti dahi dahil edilebilir.

MHP ise hem hasta-yaşlı mahkûmlar için af çağrısı çıkışıyla hem kayyum politikasını önleyecek yasal düzenleme çağrısıyla hem de Öcalan’ın rolüne ve konumuna dair yaklaşımıyla sürecin tam anlamıyla ana sahiplenicisi ve yönlendiricisi durumunda görünüyor.

Birinci görüşmenin temel çıktısı Öcalan’ın süreci sahiplendiğinin netleşmesiydi. Devlet Bahçeli birinci İmralı görüşmesi sonrası Öcalan’ın tutumunu memnuniyetle karşıladığını ifade etmişti. İkinci görüşmenin çıktısı Erdoğan’ın “adamın kendisi dahi dışarı çıkmak istemiyor” ifadesinde karşılığını bulabilir. Belli ki iktidar bloku anayasa değişikliğini ve olası bir erken seçimi merkezine alacak sürecin bir yol kazasına uğramasını istemiyor.

Oysa sürecin en büyük engeli, kesintisiz devam eden kayyum/OHAL politikaları ve ona hayat veren Tek Adam rejimi olmaya devam ediyor. Kapanmayan Gezi davaları, İstanbul Barosu’na yönelik soruşturma ve tutuklamalar, siyasi partilere yönelik gözaltı ve baskılar gibi antidemokratik uygulamalar sürerken Türkiye’nin en önemli siyasal-toplumsal sorunu siyasal demokrasi olmaksızın nasıl çözülecek? “Konu” deyince sorun biter mi?

Filistin: Bugün ateşkes, yarın kurtuluş

0

7 Ekim 2023’te Filistin direniş örgütlerinin başlattığı El Aksa Tufanı harekâtına 15 aydır Gazze’yi yakıp yıkarak ve Gazzelileri katlederek soykırım ile yanıt veren İsrail, 15 Ocak’ta ateşkes anlaşmasını kabul etti. 19 Ocak’ta başlayan ateşkese kadar okullar ve hastaneler dahil olmak üzere Gazze’deki tüm binaların yüzde 70’ini bombardımanlarla yıkan Siyonist işgal devleti, 47 bine yakın Gazzeliyi ve 800’e yakın Batı Şerialıyı katletti. Gazze’de katledilen Filistinlilerin gerçek sayısı hâlâ tam olarak bilinmiyor ve ateşkes ile birlikte her gün enkaz altından onlarca cansız beden çıkarılıyor. Bununla birlikte gerçek ölüm sayısının 70 bini aştığı düşünülüyor. Katledilenlerin yüzde 70’inin kadın ve çocuk olması ise soykırımın korkunç boyutlarından yalnızca birini gözler önüne seriyor.

Bütün bu yıkımın ardından gelen ateşkes, Gazze sokaklarında büyük bir coşkuyla kutlandı. Başta İzzettin El Kassam savaşçıları olmak üzere Filistin direnişçilerinin Gazze sokaklarında halk tarafından büyük bir sevgiyle karşılandığı kutlamalar halkın direnişe desteğinin ne denli yüksek olduğunu tekrar tescillemiş oldu. İşgal ordusunun başta ABD olmak üzere emperyalist devletlerce desteklenmesine rağmen Filistin direnişi karşısında bir başarı elde edememesi oldukça önemli. Siyonist rejim ne yerleşimci esirleri zor yoluyla serbest bırakmayı başarabildi ne de Gazze’de Hamas’ı yok ederek Gazze halkını topraklarından sürebildi. Filistin direnişi ise başından beri öne sürdüğü taleplerini işgal rejimine dayatmayı bildi. Esir değiş tokuşu gerçekleşmeye başladı, işgal ordusu Gazze topraklarını peyderpey terk ediyor ve Gazze’ye insani yardım sevki hedeflenen düzeyde gerçekleşiyor.

Hiçbir askeri ve politik hedefine ulaşamayan Siyonist rejim yüz binlerce yerleşimcinin işgal topraklarını terk ettiği, ekonomisinin resesyon aşamasına geldiği ve siyasi olarak büyük bir krizin içine girdiği bir noktada ateşkesi kabul etmek zorunda kaldı. On binlerce Filistinliyi katletmek ve Gazze’yi yıkmak dışında bir “başarı” elde edemeyen Siyonist oluşumun bu “başarı”sı ise 15 aydır dünya halkları tarafından güçlü bir şekilde kınanıyor. Bunun sonucu olarak Siyonist oluşum büyük bir uluslararası yalıtılmışlığa maruz kalıyor.

Fakat bütün bunlar, anlaşmanın kalıcı bir ateşkes anlamına geleceği sonucunu yine de doğurmayabilir. Siyonist oluşumun tarihi katliamlarla olduğu kadar uymadığı anlaşmalarla dolu. Birkaç ay önce gerçekleşen Lübnan ateşkesini yüzlerce kez ihlal etmesi ve Gazze’deki ateşkesi de ihlal ederek Filistinlileri öldürmeye devam etmesi bu olasılığın sadece bazı göstergeleri. Ayrıca ateşkes anlaşmasının en önemli fazı olan 3. aşamasında Gazze’nin yeniden inşası ve kimin tarafından yönetileceği başlıkları hâlâ bağıtlanmış değil. Ateşkesin ardından Cenin gibi direnişçi Batı Şeria kamplarında başlayan kuşatmalar da işgal güçlerinin yüzünü Batı Şeria’yı ilhak planına dönebileceğini gösteriyor. İşgalcinin bu planlarını boşa düşürmek için bizler de nehirden denize özgür Filistin programına sıkı sıkıya sarılmalı ve Filistin direnişinin zaferi için mücadeleyi sürdürmeliyiz.

Auschwitz’in kurtarılmasından 80 yıl sonra, yeni soykırımların yaşandığı bir dünya

0

1940 ve 1945 yılları arasında, insanlık tarihinin en büyük imha kampı olan Auschwitz-Birkenau’da yaklaşık 1,1 milyon insan öldü. Gaz odaları ve krematoryum fırınlarında günde neredeyse 5 bin kişi öldürülüyordu. Öldürülenlerin çoğu Yahudi’ydi ancak aralarında devrimciler, seks işçileri, eşcinseller ve başka ülkelerden gelen savaş esirleri de vardı.

Bu toplama kampı, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Nazi Almanya’sı tarafından işgal edilen Polonya’daydı. Esirler İtalya, Fransa, Macaristan, Baltık ülkeleri, Almanya ve Polonya’dan her birine onlarca kişinin tıka basa doldurulduğu aşırı kalabalık sığır vagonlarında naklediliyordu. 27 Ocak 1945’te Sovyet Ordusu Auschwitz’i kurtardı.

80. yıldönümünde bu soykırımı bir kez daha kınamak için bir etkinlik düzenlenecek. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, kendisi de Polonyalı bir aileden gelen bir Yahudi olduğu için etkinliğe davet edildi. Fakat Netanyahu bugün Gazze’de yaşanan yeni bir soykırımdan sorumlu olduğu için gidemeyebilir ya da gitmek istemeyebilir. Lahey’de bulunan Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) Netanyahu hakkında tutuklama kararı var. UCM’nin bir üyesi olarak Polonya, yasal olarak Netanyahu’yu tutuklamakla yükümlüdür. Ancak Polonya hükümeti bunu yapmayacağını açıkça belirtti. Asıl önemli olan, İsrail’in bu etkinliğe katılımının ilk kez sorgulanmaya başlanmış olmasıdır.

Yeniden iktidara gelen aşırı sağcı Trump ile sokaklarda yüzleşmeliyiz

0

Aşırı sağcı Donald Trump, bizzat inkâr ettiği iklim değişikliğinin çarpıcı bir göstergesi olan Arktik ani soğuk hava dalgasının ortasında, 20 Ocak’ta ABD’nin 47. başkanı olarak göreve başladı. Törende Tesla ve SpaceX’in CEO’su Elon Musk, Amazon’un kurucusu ve The Washington Post’un sahibi Jeff Bezos, Meta’nın CEO’su ve Facebook’un kurucu ortağı Mark Zuckerberg, Google’ın ana şirketi Alphabet’in CEO’su Sundar Pichai ve Apple’ın CEO’su Tim Cook yer aldı. Bu durum, Trump hükümetinin büyük ulusötesi şirket CEO’larının hükümeti olacağını gösteriyor. Tıpkı aşırı sağcı hükümetler ve liderler Javier Milei, Nayib Bukele, Giorgia Meloni ve Santiago Abascal’da olduğu gibi.

“ABD, dünyanın en büyük, en güçlü ve en saygın ülkesi olarak hak ettiği yeri geri alacak ve tüm dünyada korku ve hayranlık uyandıracak,” diyen Trump’ın yarım saatlik konuşması kibir, küstahlık ve aşırı milliyetçilikle doluydu. Panama Kanalı’na atıfta bulunarak tehditkâr bir şekilde “Geri alacağız” dedi. Göçmenleri suçlular olarak gösterdi: “Birçoğu hapishanelerden ve psikiyatri kurumlarından geliyor ve dünyanın dört bir yanından ülkemize yasadışı yollarla giriyorlar.” Bir ticaret savaşı tehdidinde bulundu: “Vatandaşlarımızı zenginleştirmek için yabancı ülkelere gümrük vergileri ve tarifeler uygulayacağız.” Ve “Erkek ve kadın olmak üzere sadece iki cinsiyetin var olması ABD’nin resmi hükümet politikası olacaktır,” diyerek kadın ve lgbti+ düşmanlığını ve hak karşıtlığını bir kez daha ortaya koydu. Etkinlik ayrıca Siyonist bir hahamın konuşmasıyla sona erdi.

Emperyalizmin önde gelen temsilcisi olarak daha göreve başladığı ilk günlerde, halk karşıtı karakterini yansıtan ve hem Kuzey Amerika hem de dünya halklarına yönelik hak ihlallerinin habercisi olan bir dizi kararname imzaladı. Bu kararnameler arasında ilaç fiyatlarını düşürmeyi amaçlayan önceki yönergelerin kaldırılması; çeşitlilik, eşitlik ve kapsayıcılık programı kapsamında işe alınan kamu çalışanlarının daha sonra işten çıkarılmak üzere işlerinin dondurulması; doğumla vatandaşlık hakkına son verilmesi; Trump’ın ‘‘radikal çevrecilik’’ olarak adlandırdığı çevre koruma tedbirlerinin geri alınması ve cinsiyet çeşitliliğini destekleyen programların kaldırılması var. Bunların yanı sıra ABD’nin ikinci kez Paris İklim Anlaşması’ndan ve Dünya Sağlık Örgütü’nden çekildiğini duyurdu. Çevre kontrolleri olmadan petrol ve doğalgaz çıkarımını önemli ölçüde genişletmek için “ulusal enerji acil durumu” ilan etti. Ayrıca 2021’de ABD Kongre Binası’na şiddet kullanarak baskın yapan 1.500 aşırı sağcıyı affetti.

Aşırı sağcı Donald Trump’ın başkanlığa geri dönüşü, kapitalist-emperyalist sistemin yıllardır yaşadığı toplumsal, ekonomik ve siyasi krizin ve çöküşün ABD’deki tezahürüdür. Yeni yönetim işçiler, kadınlar, gençler ve göçmenler için hiçbir iyileştirme getirmeyecek. Dünya halkları, Filistinliler, Ukrayna halkı ve dünyanın diğer sömürülen ve ezilen kesimleri yararına hiçbir şey beklenemez.

Birçok teknoloji şirketinin CEO’sunun katıldığı yemin töreninde de görüldüğü gibi, Trump hükümeti büyük ulusötesi şirketlere dayalı bir hükümet olacak. Trump, Amerikan işçilerinin sömürülmesini ve dünya halklarının yağmalanmasını sürdürecek. ABD, “güç yoluyla barış” adı altında faşist ve saldırgan karakterini yansıtan dünyanın jandarması rolünü oynamaya devam edecek. Küçümsemememiz ve yüzleşmemiz gereken bu rol aynı zamanda dünyadaki diğer aşırı sağcı hükümetleri ve liderleri de cesaretlendirecektir.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak ABD’deki işçi sınıfını, gençliği, kadınları, lgbti+ları ve halk kesimlerini talepleri etrafında seferber olmaya çağırmayı sürdüreceğiz. Bu bağlamda, Trump’ın göreve başlamasından bir gün önce ABD genelinde gerçekleşen büyük yürüyüş ve mitinglerin altını çizmek gerekiyor. New York ve Washington başta olmak üzere 350 şehirde binlerce kişi kadın hakları ve özgürlükleri, göçmenlerin savunulması, cinsiyet çeşitliliği, Filistin halkına destek ve diğer birçok taleple yürüdü. Bu, ABD halkının aşırı sağcı Donald Trump’a sokaklarda meydan okuma isteğini gözler önüne serdi. ABD’nin başkentinde bir protestocunun söylediği gibi: “Milyarderler zenginleşirken diğerlerinin sokaklarda aç kalmasına seyirci kalmayacağız.”

İUB-DE Venezuela seksiyonu Özgürlük ve Sosyalizm Partisi (PSL) önderi Miguel Angel Hernández

Denetimsizlik, ihmal ve kâr hırsı insan hayatına mâl olmaya devam ediyor!

0

Bolu, Kartalkaya, Grand Kartal Otel’de gerçekleşen yangında, resmî açıklamalara göre 76 kişi yaşamını yitirdi! Hayatını kaybedenlerin yakınlarına baş sağlığı, yaralılara da acil şifalar diliyoruz.

Üzgünüz ve üzgün olduğumuz kadar da öfkeliyiz.

Mevcut düzenin alamet-i farikası haline gelmiş olan tedbirsizlik, denetimsizlik, kâr hırsı ve daha nicesi, insan hayatını hiçe saymaya, kamu güvenliğini yerle yeksan etmeye devam ediyor.

Yangının bir katliama dönüşmesi, otel sahiplerinden başlayıp Kültür ve Turizm Bakanlığı’na dek ulaşan, birçok yetkilinin ve kamu kurumları ve görevlilerinin sorumsuzluğunun bir sonucu.

Yangın algılama ve uyarı sistemlerinin çalışmıyor oluşu, yangından kaçış yollarının eksikliği, yağmurlama gibi yangın söndürme sistemlerinin eksikliği… Bunların hepsi, tedbirsizliğin boyutlarını gözler önüne seriyor.

Otel sahiplerinin bu tedbirsizliklerinin denetimsiz bırakılmış olması ve gerekli önlemlerin alınmasının sağlanmamış olması ise otel sahipleri dışında bu denetimleri yapmakla ve gerekli yetki belgelerini vermekle sorumlu olan tüm kamu kurum ve kuruluşlarının görevlerini layıkıyla yerine getirmediklerinin bir kanıtı.

Kısacası, 76 kişinin yaşamını yitirmiş olması apaçık bir şekilde, denetim görevini yapmayan kurum ve kuruluşlar ile kâr hırsı sonucu güvenlik tedbirlerini almaktan imtina eden sermaye sahiplerinin sorumluluğundadır.

Bu nedenle, katliamda sorumluluğu bulunan tüm kamu görevlileri derhal görevinden alınmalı ve otel yetkilileriyle birlikte yargı önüne taşınmalıdır. Etkin ve şeffaf bir yargılanma sürecinin işletilmesi ve tüm sorumluların cezalandırılması için Bolu katliamı davasının takipçisi olacağız. Tıpkı, Soma’da, Çorlu’da, Hendek’te olduğu gibi!

İşçi Demokrasisi Partisi

22 Ocak 2025 

Telus’ta sendika düşmanlığına karşı direniş devam ediyor

0

Çağrı-İş Sendikası’nda örgütlenen Telus Digital işçilerinin sendika düşmanlığına ve işçi kıyımına karşı mücadelesi devam ediyor. Telus işçileri, direnişin 9. günü olan 18 Ocak’ta firma önünde basın açıklaması düzenledi. Telus’un işçilere uyguladığı mobbing ve baskıya da dikkat çekilen açıklama, mücadeleyi sürdürme ve dayanışmayı büyütme çağrısıyla sona erdi. Kod-25 ile işine son verilen Telus işçisi Hasan Hüseyin Yavuz’un okuduğu açıklamayı aşağıda okurlarımızla paylaşıyoruz.

“Telus’un sömürü düzenine karşı direnişin 9. günündeyiz!

Ben Hasan Hüseyin Yavuz. Telus’ta sendikal mücadelede öncü işçilerden biriydim. Telus yönetimi kanıtsız ve hukuksuz bir şekilde Kod-25 ile işime son verdi. İşime son verilmesiyle birlikte direnişe geçtim ve bugün bu direnişin 9. günü.

Bugün burada, Telus’un işçilere reva gördüğü baskı, mobbing ve insanlık dışı çalışma koşullarına karşı bir kez daha sesimizi yükseltmek için toplandık. Telus, haklarımızı gasp ederek ve üzerimizde baskı kurarak bu direnişi kırmaya çalışıyor. Ancak buradan açıkça söylüyoruz: Bu düzeni kabul etmiyoruz ve asla etmeyeceğiz!

Telus yönetimi, biz işçilerin yasal haklarını hiçe sayıyor. Departman küçültme bahaneleriyle işçileri kovuyor ancak daha sonra alımlara devam ediyorlar. Mola sürelerimizi keyfi bir şekilde gasp ederek, üzerimizde yoğun bir performans baskısı yaratıyorlar. Camları açtırmayarak ve hareket etmemizi engelleyerek bizleri havasız, sağlıksız bir ortamda çalışmaya zorluyorlar. En ufak bir mola ihlalinde uyarılar vererek yıldırma politikaları uyguluyorlar. Bütün bunlar, işçileri istifaya zorlamaya ve sendikal mücadelemizi kırmaya yönelik organize bir baskı planıdır. Buradaki çalışan profilini değiştirmek istiyorlar. Sesini çıkaran herkesi buradan gönderme peşindeler.

Sevgili işçi kardeşlerim, peki biz işçiler bu oyunlara kanacak mıyız? Elbette hayır! Yaptıkları hiçbir şey yanlarına kâr kalmayacak. Birliğimizi bozamayacaklar! Hoşnutsuz olduğumuzu bilecekler, bize reva görülen şartları kabul etmediğimizi yüzlerine vuracağız. Bizlerin anayasal hakkını gasp edenlere burayı dar edeceğiz! Kanada’da veya Avrupa’daki şehirlerde sıcak ofislerinde otururlarken boğazımızdaki lokmaya çökenlerden hesap soracağız. Bizlere bir maille cevap verme tenezzülüne bile girmeyenler bizleri görmezden gelmeye devam edemeyecek!

Buradan Telus yönetimine açıkça sesleniyoruz:

Biz işçiler, bu sömürü düzenini kabul etmiyoruz ve hakkımız olan insanca çalışma koşullarını alana kadar bu direnişi kararlılıkla sürdüreceğiz. Sizi bir kez daha uyarıyoruz: Eğer bu baskılara son vermezseniz, bu direniş yalnızca büyüyecek ve sesimiz daha gür çıkacak.

Biz yalnız değiliz. Bu mücadelede bizlere destek olan sivil toplum kuruluşları, sendikalar ve tüm dayanışma ağlarıyla birlikteyiz. Bu baskıcı düzeni değiştirmek için direnişimizi büyüteceğiz ve direnişimizi kırmaya çalışan her türlü yönteminize karşı duracağız.

Telus’a son sözümüz şudur:

Hakkımızı verin ya da bu direnişin büyümesine tanıklık edin! Bu masalarda hakkımızı alamazsak, sokaklarda almayı çok iyi biliriz. İşçiyi yıldırmaya yönelik her adımınız, yalnızca direncimizi güçlendirir.
Tüm işçi kardeşlerimizi bu mücadeleye katılmaya, omuz omuza durmaya ve dayanışmamızı büyütmeye çağırıyoruz. Birlikte kazanacağız!

Yaşasın direniş, yaşasın dayanışma!”

Gazze’de ateşkes: İsrail geri çekiliyor, Filistin halkı zaferi kutluyor

0

15 Ocak’ta ABD, Mısır ve Katar arabulucu olarak Gazze’de ateşkes anlaşması imzalandığını duyurdu. Anlaşma, Gazze’de yaklaşık 50.000, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te ise 800 Filistinlinin hayatına mal olan 15 aylık İsrail bombardımanı ve kara harekâtının ardından geldi. İsrail için büyük bir gerileme anlamına gelen anlaşma, aynı zamanda İsrail’in Filistin halkının direnişini yok ederek “Büyük İsrail”i inşa etme yönündeki faşist planı çerçevesinde Gazze’yi sömürgeleştirme girişiminde başarısız olan soykırımcı politikanın yenilgisidir. Gazze’de ateşkes anlaşması ve direnişin zaferi sevinç ve mücadeleyle kutlanıyor.

Ateşkes anlaşması

Aylar süren müzakerelerin ardından Netanyahu, Temmuz 2024’ten bu yana şiddetle reddettiği ateşkesi imzalamak zorunda kaldı. Anlaşma 19 Ocak Pazar günü yürürlüğe girecek ve üç aşamadan oluşacak. İlk aşamada, 42 gün sürecek bir ateşkes uygulanacak ve Hamas 33 rehineyi teslim etmeyi taahhüt edecek. Buna karşılık İsrail de Siyonist hapishanelerde tutulan “birkaç yüz” Filistinli mahkûmu serbest bırakacak.

Anlaşma, işgalci birliklerin Gazze’den, büyük şehir merkezlerinden ve şehri ikiye bölen Netzarim koridorundan aşamalı olarak çekilmesini içeriyor. Ancak bazı birlikler sınırda kalmaya devam edecek. Bu anlaşma, mülteci kamplarında yaşayan yaklaşık 2,5 milyon yerinden edilmiş Filistinlinin geri dönüşüne ve Mısır ile olan sınır kapılarından günde 600 tır insani yardım girişine izin verecek ve şu anda İsrail tarafından kontrol edilen Philadelphi geçişini serbest bırakacak. İkinci aşama kalıcı bir ateşkes, tüm rehinelerin teslim edilmesi ve askerlerin tamamının geri çekilmesini öngörmekte. Bu aşama için müzakereler ilk aşamanın 16. gününde başlayacak. Üçüncü aşama ise Gazze’nin yönetimi ve yeniden inşası konularının çözüme kavuşturulmasından oluşacak.

İsrail şu ana kadar rehinelerin serbest bırakılmasından sonra bombardımana devam etmeyeceğine dair yazılı güvence vermeyi reddetti ve İsrail’in aşırı sağcı koalisyon hükümetinin yerinde kalıp kalmayacağı ya da Gazze’ye ne tür bir hükümet dayatmak isteyecekleri başta olmak üzere pek çok soru masada duruyor.

Netanyahu için bir yenilgi; direniş ve küresel seferberlik için bir zafer

Dünya seferberliği ve Filistin direnişi, Siyonist hükümete rehineleri geri almanın tek yolunun tüm İsrail askerlerinin Gazze’den geri çekilmesi olduğunu dayatarak önemli bir zafer elde edecek. İsrail bir kez daha, geçici bir süre için de olsa, yayılmacı planında başarısızlığa uğradı. ABD ve AB’nin silahları ve İsrail, direnişi tasfiye edemez!

Gazze’de bir yıldan fazla süren soykırımın ardından İsrail, 7 Ekim 2023’ten sonra saldırıya başladığında belirlediği hedeflerin hiçbirine ulaşamadı: Gazze topraklarını işgal edemedi ve şimdi tüm birliklerini geri çekmeli; Hamas’ı ve diğer Filistinli direniş örgütlerini tasfiye edemedi ve rehineler ancak henüz imzalanan ve kabul ettirmek için savaşmaya devam etmesi gereken anlaşmadan sonra kurtarılacak.

Anlaşma aynı zamanda Siyonizmin iç krizini ve küresel yalıtılmışlığını da göstermekte. İsrail’deki kitlesel eylemler rehinelerin serbest bırakılması için ateşkes talep ediyordu. Şu anda bile rehinelerin aileleri, “Hamas yok edilene kadar durmayacağını” iddia eden Netanyahu’nun konutunun önünde günlerdir nöbet tutuyor. Uluslararası Ceza Mahkemesi, Netanyahu için tutuklama emri çıkarmıştı. Bu karar ABD ve diğer müttefik ülkeler tarafından reddedilse de siyasi etkisi gizlenemedi ve Netanyahu’nun manevra kabiliyetini en aza indirdi.

Filistin halkının kahramanca direnişi, soykırımı reddetmek için dünya çapında seferberliğin genişlemesi, iç kriz ve Netanyahu’nun uluslararası yalıtılmışlığının birleşimi, Netanyahu hükümetine Mayıs-Haziran 2024’te sunulan ve şimdiye kadar imzalamayı reddettiği bir anlaşmayı dayattı. İsrail kabinesinin anlaşmayı onaylaması gerekirken, hükümet içindeki kriz derinleşiyor. Ulusal Güvenlik Bakanı Ben Gvir daha şimdiden anlaşmayı “teslimiyet” olarak değerlendiriyor ve diğer yetkilileri istifaya çağırıyor. Aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich ise anlaşmayı “kötü ve tehlikeli” olarak değerlendiriyor. Öte yandan anlaşmayı duyuran İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, Netanyahu hükümetinin üyelerini anlaşmayı kabul etmeye çağırdı.

Biden anlaşmanın başarısından kendine pay çıkarırken, Trump “güç yoluyla barış “ı savunuyor

ABD emperyalizminin başı Joe Biden ise anlaşmanın imzalanmasını sağladığını iddia ediyor ve ikiyüzlü bir şekilde “Filistin halkının bunu hak ettiğini”, “Gazze’nin masum halkının artık insani yardıma erişebileceğini” söylüyor. Halbuki Netanyahu’nun Filistin halkına yönelik soykırımı sürdürmesini sağlayan, ABD ve AB’nin İsrail’i finanse edip tepeden tırnağa silahlandırması ve kuşatma nedeniyle yardımların engellenmesiydi. 20 Ocak’ta göreve başlayacak olan Trump, kendi sosyal medya ağı Truth Social üzerinden yaptığı açıklamada Beyaz Saray’ın “Gazze’nin bir daha asla teröristler için güvenli bir sığınak haline gelmemesini sağlamak için İsrail ve müttefikleriyle yakın bir şekilde çalışmaya devam edeceğini” söyledi.

Askerler tamamen geri çekilene kadar seferberliği sürdürelim ve Filistin’in bütünlüğünü savunalım!

Anlaşmanın üçüncü aşaması en zorlu aşama olacak; Gazze’de ve tüm Filistin’de tek bir İsrail askeri kalmayana kadar dünya halklarının Filistin halkıyla ve direnişiyle uluslararası dayanışmayı ve seferberliği sürdürmesine bağlı olacak.

İsrail, yenilgiye uğradıktan sonra askerlerini tamamen geri çekmemek ve Gazze’deki meşru Hamas hükümetine ve Filistin’in toprak bütünlüğüne saygı göstermemek için çeşitli manevralar arayacak. Netanyahu ve Trump, Gazze’deki mevcut hükümeti tanımayı reddediyor. Netanyahu’nun anlaşmaya uymaktan kaçınma çabalarını ancak Filistin direnişiyle birlikte uluslararası seferberlikler önleyebilir.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak tüm dünyada demokratik örgütler ile işçi ve gençlik örgütlerini bu seferberliği desteklemeye çağırıyoruz: İsrail birlikleri Gazze’den çekilsin! Bombardımanlara son! Açlığa ve hastalıklara son vermek üzere uluslararası yardımların kitlesel olarak ulaşması için tüm sınır kapıları derhal açılsın! Netanyahu cezalandırılsın! Soykırım kurbanları için adalet! İsrail ve emperyalist güçlerin askeri müdahalesi olmaksızın, Gazze’nin ve yıkıma uğramış tüm Filistin’in yeniden inşası için! Gazze’nin kendi kaderini özgürce tayin etmesi, hükümetinin ve örgütlerinin tanınması için! Gazze ve Filistin’e siyasi müdahaleye hayır! Soykırım makinesine bir dolar daha harcanmamasını; İsrail ile ekonomik, siyasi, askeri ve diplomatik ilişkilerin kesilmesini talep ediyoruz. Nehirden denize özgür Filistin!

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

15 Ocak 2025

Venezuela’da Maduro’nun üçüncü dönemi başlıyor

Seçim sahtekârlığı ve baskı yöntemleriyle Maduro 10 Ocak günü kendisini üçüncü bir dönem için devlet başkanı ilan etti. Bu gelişmeye ilişkin İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Venezuela seksiyonu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi’nin (PSL) 11 Ocak tarihli açıklamasını paylaşıyoruz.

10 Ocak Cuma günü, Nicolás Maduro üçüncü altı yıllık dönem için başkan olarak ilan edildi. Bu gelişme, ordunun ülkede belirleyici güç haline geldiği koşullarda gerçekleşti. Polis, Bolivarcı Ulusal Muhafızlar ve askeri istihbarat birimleri (Dgcim), başkent ve ülkenin ana şehirlerinin yanı sıra devletin tüm kurumlarının merkezlerini ele geçirdi.

Maduro’nun göreve başlama töreninden önceki günlerde, 49 kişinin gözaltına alındığı yeni bir baskı dalgası yaşandı. Gözaltına alınanlar arasında siyasi liderler, insan hakları aktivistleri, toplumsal öncüler ve gazeteciler bulunuyordu.

Maduro, 28 Temmuz’daki başkanlık seçimlerinde skandal nitelikte hile ve sahtekârlıklara imza attı. Çoğunluğun halk iradesine darbe olarak gördüğü bu duruma tepki olarak 29 ve 30 Temmuz’da gerçekleşen halk protestolarını acımasızca bastırarak göreve başladı. Bu ayrım gözetmeyen baskı, sonraki günler ve haftalarda devam ederek çoğu yoksul mahallelerde yaşayan iki binden fazla kişinin tutuklanmasıyla sonuçlandı.

Bu durum, Maduro’nun muhalefetin çoğunlukta olduğu Ulusal Meclisi tanımadığı ve Başsavcılığa askeri müdahalede bulunduğu 2016’dan bu yana diktatörlük olarak nitelendirdiğimiz bir rejimin yeni dönemeçlerinden başka bir şey değildir. 28 Temmuz’dan sonraki günlerde yaşanan sahtekârlık, baskı ve geçtiğimiz Cuma günü duyurulan başkanlık ilanı, Nisan ve Haziran 2017 arasında gerçekleşen protestoların şiddetle bastırılmasının bir devamı niteliğindedir.

Öte yandan, María Corina Machado ve Edmundo González Urrutia liderliğindeki burjuva ve emperyalizm yanlısı sağ muhalefet, son aylarda 10 Ocak’a yönelik yanlış beklentiler yarattı. Daha önce uyardığımız gibi, María Corina Machado’nun bahsettiği geçiş süreci gerçekleşmedi ve Edmundo González ülkeye gelip görevi devralmadı.

Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL) olarak, emekçi halkın özlemini çektiği değişimler naif beklentilerle ya da sihirli formüllerle gerçekleşmeyeceğini söylüyoruz. Bu değişiklikler, yabancı müdahalelerden veya ne olduğu belirsiz bir “uluslararası toplumun” eylemlerinden de gelmeyecektir. Hükümeti ve onun kapitalist sefalet politikalarını yenmek, demokratik özgürlükleri geri kazanmak için burjuva muhalefet partilerine, María Corina Machado ve Edmundo González’e güvenemeyiz. Hele ki ekonomik çıkarları adına kendilerini en yüksek teklife satan patronlara hiç güvenemeyiz.

10 Ocak’ta Maduro’nun ilanıyla, meşruiyeti olmayan ve halk desteğinden yoksun bir hükümet teyit edildi. Bu hükümet, iş dünyasıyla anlaşmalarını daha da derinleştirerek, patron örgütleri Fedecámaras ve Conindustria ile işbirliği içinde sert bir kapitalist kemer sıkma politikası uygulamaya devam edecek. Maduro’nun rejimi, bir zamanlar halk arasında büyük beklentiler yaratmış bir siyasi proje olarak Chavizm’in başarısızlığının bir ifadesidir. Chavizm, kapitalizmin sınırları içinde iş dünyasıyla işbirliği yapan ve “sol” ve “halkçı” bir söylem eşliğinde uygulanan iki yüzlü reformist politikaların başarısızlığını temsil ediyor.

Bu bağlamda, PSL olarak işçi sınıfının ve emekçi halk kesimlerinin içinde bulunduğu gerçekliğin ancak mücadele ile değişebileceğini söylüyoruz. Diktatörlüğü yenmek ve demokratik özgürlükleri geri kazanmak yalnızca işçi sınıfının ve halkın seferberliği ile mümkün olacaktır.

Hükümetin kapitalist sefalet politikalarına alternatif bir program öneriyoruz. Siyasi tutsakların özgürlüğü, demokratik hakların savunulması ve mevcut toplumsal sefaletin son bulması için seferber olmalıyız. Bu doğrultuda öncelikle, emekçilerden yana bir acil durum planını ilan edilmelidir. Bu planın uygulanması için mahallelerde, fabrikalarda, ofislerde, sağlık ve eğitim merkezlerinde gerekli önlemleri alarak örgütlenmemiz acil bir gerekliliktir. Bu plan, emekçi halkın ekonomik ve sosyal sorunlarını önceliklerinden bir özel fon aracılığıyla finanse edilmelidir. Bu fonun kaynakları büyük ulusal ve uluslararası şirketlerden, bankalardan ve çokuluslu şirketlerden sağlanmalı ve şu unsurları da içermelidir: Ülkenin petrolü çokuluslu şirketler ve karma işletmeler olmaksızın %100 kamusal, devlete ait olmalıdır. Bu sektör emekçilerin, uzmanların ve teknikerlerin denetimi altında işletilmelidir. Yerli ve çokuluslu tekellere yönelik vergiler çıkartılmalıdır. Dış borç ödemesi durdurulmalıdır. Orduya ve kolluk kuvvetlerine yönelik devasa harcamalar sonlandırılmalıdır. Yurtdışına kaçırılan ekonomik kaynaklar geri getirilmelidir. Yolsuzluk yapanların mal varlıklarına el konulmalıdır.

Bu kaynaklarla, enflasyona göre aylık olarak endekslenen, temel ihtiyaçlara eşdeğer maaşlar ve emekli maaşları garanti edilmelidir. Ücret prim sistemine son verilmelidir! Üniversiteleri, okulları, hastaneleri ve sağlık merkezlerini yeniden inşa etmek için bir altyapı planı oluşturulmalı, şiddeti ifşa etmeye cesaret eden kadınlar ve lgbti+lar için barınak ve koruma evleri sağlanmalıdır. Benzin, gaz ve elektrik için petrol sanayisi ve temel sanayiye yatırım planı uygulanmalıdır. Tüm bunlar, emekçilerin yönettiği, işçi demokrasisine dayalı gerçek bir sosyalizm için mücadele perspektifiyle yapılmalıdır.

Muhalefet nasıl inşa edilebilir?

0

Türkiye’nin içerisinden geçmekte olduğu çoklu kriz ortamında ana sorunlardan bir tanesi muhalefetin noksanlığı ya da basiretsizliği olmayı sürdürüyor. Siyasal demokrasi sorununun ve ekonomik krizin emekçi kitleler üzerinde yarattığı yıkımın her geçen gün derinleşiyor olması karşısında başta CHP olmak üzere düzen muhalefeti, sistem içi pozisyonlarına tutunmayı devam ettirip kitlelerin taleplerine sırtını dönerek ne demokratik ne de ekonomik alanda bir alternatif sunuyor.

Yoksullaşma ve yoksunlaşmaya karşı öfkenin en güçlü hissedildiği yer işçi sınıfı olmayı sürdürüyor. Ancak işçi sınıfının örgütlü kesimini bünyesinde barındıran sendika konfederasyonlarının önderlikleri de deklarasyonlar yayımlayarak, göstermelik basın açıklamaları ya da sınıfın birliğinden uzak, ayrıksı eylemler düzenleyerek bu öfkeyi örgütlemekten kaçınıyor. Üç büyük konfederasyonun “İnsan onuruna yaraşır bir yaşam istiyoruz” başlığıyla ortak imzaladığı deklarasyonun sonucu alanda ortaklaşmamak olmuştu. Türk-İş’in kitlesel Ankara mitingini saymazsak -ki bu miting dahi işçi sınıfının önüne bir mücadele programı sunmadı- süreç önderlikler tarafından emekçi kitlelerin tabanda yarattığı basıncı bir nebze olsun azaltmak adına kullanıldı.

Sol muhalefet ise, 2023 seçimlerinde arşa çıkan ehvenişer politikasını 2024 yerel seçimlerinde de devam ettirerek demokratik alanın sorunlarını düzen muhalefetinin ellerine teslim etti. Bunun yanı sıra siyasal demokrasi konusunda da ekonomik yıkımla mücadele konusunda da düzenden bağımsız bir politik hat, bir güç birliği oluşturmayarak emekçi kitleler nezdinde güven yaratabilme potansiyeli taşıyan bir süreci elinin tersiyle itmiş oldu.

Rejimin demokratik alanı sınırlayan, en temel demokratik hakların dahi önünü tıkayan politikaları (örneğin kayyım politikaları ya da sendikal örgütlenmeyi kriminalize eden uygulamaları) karşısında ortak bir direnç sergilenemedi. Bu basiretsizliğin son örneğini ise toplumun tamamını ilgilendiren asgari ücret konusu oluşturdu. CHP önderliği “asgari ücret 30 bin TL altında kalırsa yeri göğü inletiriz” söyleminin nasıl bir demagoji olduğunu kanıtlarcasına suskunluğunu korumayı ve daha da önemlisi aslında sınıf karakterini tescillemeyi tercih etti.

Sendikalar ise ya asgari ücret toplantısına katılmayarak ya da sefalet zammı açıklandıktan sonra görünüşü kurtarmak adına yaptıkları küçük basın açıklamalarıyla sinik pozisyonlarını devam ettirdi.

2024 yılını geride bıraktığımız bugünler, Türkiye emekçi halkları adına 2025’in yeni saldırı politikalarıyla, çoklu krizin derinleşmesiyle geçeceğinin sinyallerini fazlasıyla vermekte. Bu tablonun kendisi dahi sol muhalefetin kendisine şu soruyu sormasını ve cevaplarını birlikte tartışmasını dayatıyor: Türkiye’de emekçi kitlelerin, kadınların, gençlerin, lgbti+ların, Kürt halkının ve ezilen tüm kesimlerin muhalefeti nasıl ve kim tarafından inşa edilebilir?

Bizler, bu sorunun cevaplarını tüm mücadele dostlarımızla, daha fazla zaman kaybetmeden tartışmaya açığız. Ancak bunun yolu en temelde, demokratik sorunları düzen muhalefetinin çözeceği yanılgısını toplumsallaştıran ehvenişer politikasının terkiyle ve rejimden kopuş meselesinin emekçi kitlelerin seferber edilmesiyle gündeme gelebileceğinin kabulünden geçmekte.

Ekonomik talepler uğruna mücadeleyi ise salt sendikal bürokrasilerin iki dudağı arasına terk eden teslimiyetçi çizginin ya da sosyalist hareketin kitleden kopuk, dükkancı zihniyette kendi ihtiyaçlarına cevap üreten politikalarının acilen terk edilmesi gerekiyor. Bunun yerine işçi sınıfının örgütlü kesiminin bürokrasiler üzerindeki basıncını daha örgütlü şekilde ifade edebilmesine olanak sağlayabilecek, örgütsüz kitleleri de acil talepler etrafında seferber edebilecek bir mücadele programının inşasının gerekliliğini vurgulamalıyız.

Kısacası, daha fazla mevzi yitirmeden, demokratik ve ekonomik taleplerle mücadeleyi birbirine bağlayacak, rejimden ve sömürü düzeninden kopuş için bir siyasi alternatifin temellerini döşeyebilecek bir Emek İttifakı’nı nasıl inşa edebileceğimiz sorusunu önümüze koymamız gerekiyor.

Zehirli hasat: tarladan sofraya pestisit tehdidi

0

Alışveriş için zincir marketlere gittiğimde raflarda istediğim kaliteyi bulmak bir yana, tatsız ve tuzsuz meyve-sebzelerle karşılaşıyorum herkes gibi. Üstelik bu ürünler fahiş fiyatlara satılmakta. Hiper enflasyon ve ekonomik krizin etkilerini her alanda hissettiğimiz bugünlerde semt pazarları, çoğumuz gibi benim için de genelde daha taze ve sağlıklı ürünlere ulaşmanın kurtarıcı yoluydu; ta ki son günlerde iyice ayyuka çıkan pestisit dolu gündemimize kadar. Bu sorun aslında bir yazıda özetlenemeyecek kadar geniş ve çok boyutlu olan bir konu. Size temel hatlarıyla aktarmaya çalışacağım.

Pestisit nedir?

Tarım ve çevre alanlarında zararlı organizmaları (böcekler, yabancı otlar, mantarlar, kemirgenler gibi) kontrol etmek, uzaklaştırmak veya yok etmek için kullanılan kimyasal maddeler veya biyolojik ajanlardır. İşlevlerine göre böcek öldürücü (insektisit), ot öldürücü (herbisit), mantar öldürücü (fungusit) veya kimyasal yapılarına göre organoklorlu, organofosfatlı, karbamatlı gibi çeşitli sınıflara ayrılır.

Her yanımız zehir

Pestisit kullanımı dünya genelinde, özellikle de Türkiye’de her geçen yıl artmakta. Kapitalizmin dayatması olan “gıda güvenliği” ve “sürekli kâr beklentisi” bahanesiyle bu kimyasallar, üretimin olmazsa olmazı gibi pazarlanmakta. Ancak bu durum, hem doğanın dengesi hem de halk sağlığı açısından büyük bir tehdit oluşturmakta.

Tarım Bakanlığının sitesindeki verilere göre Türkiye’de 2013’te 39 bin 440 ton olan pestisit kullanımı 2015’ten sonra keskin bir artış göstererek 2020 ve 2021 yıllarında 53 bin, 2022’de 55 bin, geçen yıl ise 57 bin 766 tona ulaştı. 1980’lerde ise bu rakam 7-8 bin ton civarındaydı. Pestisitlerin yoğun olarak kullanıldığı bölgeler olarak sırasıyla Akdeniz, Ege ve Marmara Bölgeleri öne çıkmakta.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) gibi uluslararası kuruluşlar, Türkiye’nin pestisit kullanım oranlarının dünya ortalamasının üzerinde olduğuna dikkat çekiyor. Türkiye’de hektar başına düşen pestisit kullanımı yaklaşık 2 kilogram iken, bu oran gelişmiş ülkelerde 1 kilogram civarında. Avrupa Birliği ülkeleri pestisit kullanımını kısıtlayan düzenlemelerle bu oranı azaltma çabası içerisindeyken, Türkiye’de denetim eksikliği nedeniyle kontrolsüz kullanım artmakta. Tüm bunların yanında da diğer bir ciddi sorun, bunların sadece takip edilebilen miktarlar olması. Belki de bu rakam ortalama 2 kilogramdan çok daha fazla.

Daha da endişe verici olan ise Türkiye’de bazı yasaklanmış pestisitlerin hâlâ kullanılması. Örneğin, Avrupa Birliği’nde kullanımı yasaklanan ve muhtemel/olası kanser yapıcı madde listesinde olan klorpirifos gibi pestisitler, Türkiye’de 2016 yılından beri yasaklı olmasına rağmen el altından satılıyor. Daha geçtiğimiz aylarda Avrupa’ya yollanan portakal ve mandalinalarda bu madde saptandı.

Neden şimdi?

Pestisit konusu yeni bir sorun olmamakla birlikte, son yıllarda bu sorunun boyutu ciddi şekilde artmakta. Bunun başlıca nedenlerinden biri, Avrupa’nın sıkı denetim politikaları. Örneğin, 2023 yılında Türkiye’den ihraç edilen 370’ten fazla ürün pestisit kalıntıları nedeniyle Avrupa Birliği tarafından reddedildi, 2024 bitmeden bu rakam 468’e çıkmış durumda. Ve bu reddedilen ürünlerin kaderi net bir şekilde bizlere aktarılmamakta. Unutmadan, ihraç edilen ürünlere ekstra özen gösterilmesine rağmen bunlar oluyor ve ihraç ürünleri toplam üretimin sadece yüzde 10’u, geri kalan kontrol edilmemiş yüzde 90 bizlere yediriliyor.

Bir diğer önemli neden ise ekonomik kriz ve denetimsizlik. Tarım sektöründeki maliyet baskıları nedeniyle çiftçiler daha yüksek verim alabilmek için bilinçsiz ve aşırı miktarda pestisit kullanmakta. Denetimlerin yetersizliği de bu kimyasalların kontrolsüzce kullanılmasına zemin hazırlamakta. Ayrıca zararlı olduğu kanıtlanmış bazı pestisitlerin stoklar bitene kadar geçici izinlerle kullanılmasına izin verilmesi, büyük şirketlerin kârını korurken halk sağlığını ve çevreyi tehlikeye atıyor.

Sorular…

Pestisitler özellikle Türkiye’de farkında olmadan uzun yıllardır etkilendiğimiz ve bizleri zehirleyen bir sorun. Şirketlerin ve bu işin ithalatını yapanların tek derdi ise kâr; halk sağlığı ve tabiatın korunması umurlarında değil. Bu sürecin takipçisi olmakla birlikte, pestisit krizinden sorumlu olan iktidar ile Tarım ve Orman Bakanlığına soruyoruz:

  • Avrupa’dan geri gönderilen bu ürünler Türkiye iç pazarında satışa sunulmakta mıdır? Bununla ilgili süreci kanıtlarıyla belgelendiriyor musunuz?
  • Zehirli olduğunu bilerek kâr amacıyla daha fazla ürün almak için kamu sağlığını yok sayan çiftçilere yönelik ne gibi yaptırımlarınız var?
  • Çok zararlı olduğu kanıtlanmış bazı pestisitlerin, şirketler zarar etmesin diye stokları bitene kadar geçici kullanımına izin verildi mi?
  • Pestisit kalıntılarının denetimi için kaç laboratuvarınız var ve kaçı vatandaşın test için kullanımına açık?
  • Çiftçilerin pestisit kullanımını azaltmaları ve daha güvenli alternatiflere yönelmeleri için teşvik veya destek programları var mı? Bununla ilgili ne gibi eğitimleri kaç çiftçiye verdiniz?
  • Halk pazarlarında satılan ürünlerin denetimi için ne gibi uygulamalarınız var?
  • Saray’da ve Bakanlığınızda çalışanların büyük ilaç şirketleriyle nasıl bağları var ve kaçının ithalatı yapan şirketle direkt veya dolaylı yoldan ortaklığı var?

Okur mektubu: “Asgari ücretli için kurtuluş var”

0

Seçimlerde iktidar yaptığımız partilere “bizi yönet” diyerek gücümüzü devrederiz. Aslında güçlerimizden, yetkilerimizden vazgeçmek anlamına gelen bu durum örgütsüz emekçilerin aleyhine kullanılır. Seçtiğimizi denetleyemezsek onların köleleri oluruz. Sonuç olarak ağır vergi yüküyle, savaşlara yollanmakla, açlıkla, yoksullukla yüzleşiriz.

Buna razı gelmeyen toplum kesimleri vatan hainliği gibi gerekçelerle suçlanır. Katledilmelerinin, zindanlarda çürümelerinin meşru zemin bulması propaganda araçlarıyla sağlanır. Milliyetçilik pompalanır, dini duygular kullanılır… Tutarsa devam, tepkilerle karşılaşırlarsa ertelerler. Yalanlar üstüne yalanlarla bu algılara şekil verilir. Bazen bu yalanların öyle çok akıllıca, dahiyane olması gerekmez. Örneğin 90’lı yıllar deyince Tansu Çiller’i, 5 Nisan kararlarını, faili meçhulleri, Kürtlere yönelik baskıları hatırlarken öte yandan da “herkese bir ev, bir araba anahtarı” vaadini yaşı yeten her birimiz anımsarız. Bugüne şans eseri gelmedik. Özallar, Demireller, Ecevitler farklı şekilde sömüre sömüre şimdiki zamanı getirdiler bize. Çünkü onlar bize her ne kadar farklı olduklarını söyleseler de birbirlerinin devamıydılar. Şimdiki iktidara bakarsak hikâye başka…

Bugüne kadar gelen yalanlar nasıl oldu da karşılık buldu? Şöyle açıklayabiliriz: Önceki büyük sömürü düzeni temel olarak vaat ile ayakta duruyordu. Umut satıyordu eski yönetenler. Şimdi ise elimizden o bile alındı. Eskiden çöp konteynırları etrafında sokak hayvanları oldurdu. Şimdi çöp konteynırlarında yoksul insanlar bekliyor. Sıkı sıkıya bağlı oldukları bu düzen yoksulluk sınırının altındaki asgari ücretle, kadın cinayetlerini savunan patriyarkal yüzüyle, grev yasaklarıyla, yüksek kiralarla, faizi biriken kredi kartı borçlarıyla, icralarla bizim sefaletimizle ayakta dururken birilerini zengin ediyor. Bu yüzden ultra zenginler bizler için asgari ücrete yüzde 30 zammı yeter gördüler. Ülkenin ortalama maaşını 22.100 TL olarak belirlediler.

Patronlar kulübü, hükümet ve sendika bürokratları uzun zamandır bizi düşük zamma alıştırmak için el ele, diz dize verdiler. Asgariye “zam eşittir enflasyon” diyerek yalanlar saçtılar. Peki biz işçiler ne yapacağız, böyle gelmiş böyle gider mi diyeceğiz? Ömür boyu çalışıp yoksullukla yaşamayı kabul mü edeceğiz?

Gece gündüz, hafta içi ve hafta sonu çalışmaktan başka hiçbir şey yapmayalım, konuşmayalım, haklarımızdan bahsetmeyelim, itiraz etmeyelim, ne deniyorsa uslu uslu yapalım ister bu egemenler sınıfı. Ama bizim yapabilecek farklı bir şeyimiz var. Bunu Hitachi işçileri ispatladılar. Direndiler, birlikte başardılar. Polonez işçileri aylardır direniyor. İşimiz tüm direnişleri birleştirmek olmalı.

Zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan işçilerin gücü, toplumun en kalabalık sınıfı olmasından ama en çok da üreten olmasından gelir. Ancak bu gücümüzü kullanmamız için örgütlü olmamız mecburidir. Biz üretmesek hayat durur. Egemenlerin, burjuvazinin saldırıları boşa çıkar. Patronların tek derdi çok üretip az maaş vererek kâr etmek ise, bizim üretimden gelen gücümüzü kullanmamız burjuvazinin aslında bir balon olduğunu gösterir.

Sonra ne mi olur? O muazzam güç, yani işçilerin örgütlü mücadelesi hayatı yeniden kurar. Mezheple, dinle, milliyetle hatta yeri geldiğinde tuttuğumuz takımla dahi bölünebilen biz işçi ve emekçiler bugün geçinemiyor olmakta birleşiyorsak bunun çaresi insan onuruna yaraşır bir yaşam için birleşik mücadelededir. Ve birleşik mücadele için de Emek İttifakı’nı örmeliyiz!

Metal işçisi Yılmaz

Sanayide işten atmaların nedeni ekonomik daralma mı?

0

İşçi sınıfı her sektör, işkolu ve kesimi ile adeta elindeki her şeyi yitirmiş şekilde, ağır kayıplar ile 2025’e girdi. Asgari ücret yüzde 30’luk bir zam ile 22.105 lira oldu. Patronlara, ağalara hayırlı olsun. Elbette hayatlarımız ile alay eden bu zam(!) haberinden sonra Ergün Atalay’ın “küstüm bir daha masaya oturmam” tepkisi de CHP’nin “30.000 lira altında yapılacak bir zammı kabul etmem” dedikten sonra kabul edip bunu erken seçim kampanyasına dönüştürmesi de biz işçilerin yaşadığı krize uzaktan yakından bir çözüm üretmiyor. Bunların dışında gelişen cılız “Reis çıkıp 25’e tamamlayacak, sürpriz yapacak” beklentisi ise, yapsa bile bir o kadar anlamsız. Plan belli. Kriz var, hem de büyük kriz. Bunun faturasını, ne kadar acılı geçerse geçsin, yoksul milyonlar ödeyecek.

Etraftan işten çıkarma haberleri geliyor. Manisa’da Tor Demir, Arçelik, Bitron gibi büyük fabrikalar küçülmeyi bahane ederek işçi çıkartıyor. Küçülüyorlar ama asla daha az üretmiyorlar. Küçülttükleri bizlerin maaşları. Schneider’de grevi yasaklanmış işçiler inatla direnişlerini sürdürürken anlaşma umudunu içeride biriken siparişlere bağlıyor. Skoda Türkiye üretim ve satış rekorları kırıyor. Bir organize sanayi şehrine yukarıdan baksanız bacalar işçi mahallelerinin üzerinde değil fabrikalarda tütüyor. Hammadde ne kadar zamlanırsa yapılan iş/ürün o kadar zamlanıyor. Elbette düşük faizle krediler alıp iş yapmaya alışmış, belki de bu şekilde var olmuş orta ölçekli patronların, bizler için hiç de yeni olmayan yeni ekonomik durumda ayağı sendeleyebilir. Onlar için hiç üzülmemek ile birlikte onların da bizim için üzülmesini beklemiyoruz. En azından dert etmedikleri bir şey var ki o da bizim ücretlerimiz.

Asgari ücret artık yaygın ve neredeyse tek resmi ücret. Kiralar artıyor, günlük yaşam zorlaşıyor ama asgari ücret bu artan pahalılığa yüzdesel olarak yaklaşmıyor bile. Bundandır ya parası yetmez, kredi çıkmaz, patronu bilemeyiz ama işçi ücreti bir masraf kalemi bile değilken fabrikalar çatır çatır çalışıyor. Şimdi, tersine trollük sırası bizde! E hal buysa nerede kriz? Ne krizi? Bu ücretlerin hali ne? Şakası falan yok. Kemalpaşa’daki Temel Conta işçileri soruyor: Kıdem fark etmeksizin herkese asgari ücret veren patronun parası mı yok sendikayı kabul etmiyor? Hayır, 30 yıldır yanında asgari ücret ile çalışan işçi sendika istiyor diye dövmeye kalkışacak kadar yüzsüz, alçak ve bu ücret baskılama politikasına o denli bağlı.

Bunca büyütülmüş işsiz ordumuza rağmen, üretim hacmi henüz küçülmüş durmuyor. Krizin bugünkü aşamasında böylesine ucuz bir emek gücü ile çalıştırmak hâlâ epeyce mantıklı patronlar için. Ama yetmiyor, çalıştığımız için neredeyse üstüne para verdiğimiz bir dünya yaratmak için her zamankinden çok daha aç, çok daha saldırganlar. Nitekim sesimiz henüz gür değil, üretimi durdurup meydanları dolduramıyoruz.

Tamamen tepkisiziz demek de yanlış olur. Polonez’den MKB Rondo’ya, Hitachi’den Schneider’e ve Temel Conta’ya işçiler bu sefalet düzenine seslerini yükseltmeye çalışıyor. İşçi sınıfının tamamı rahatsız ancak altında toplanacakları bayrakları yok henüz. Tek Adam rejiminin en güçlü muhalefeti erken seçimden başka bir şey önermiyor. Rejim ile dost sendikacılar, sağ olsunlar küskünlüklerini belirtiyorlar ya, mücadelelerimizi yalıtık tutmakta da pek ustalar. Sanki ücret baskılama programının bir parçasılar. Yine de tepkiler yükselmeye devam ediyor ve biz devrimci işçilerin görevi daha da belirginleşiyor. Hiçbir şekilde hiçbir sorunumuzun temsilcisi olmayan her düzen unsuruna karşı bütün mücadeleleri birleştirmek, kardeşleşmek ve hayatlarımızın emek rezervi olarak görenlere karşı; alım gücünün düşmesine, ücretlerin baskılanmasına karşı; dış borç olarak alınan tonlarca parayı patronlara karşılıksız dağıtan, taksitini bize ödeten Tek Adam rejimine karşı “Ücretler her üç ayda bir gerçek enflasyon oranında artırılsın” ve “Dış borç ödemelerine son” sloganlarını gittiğimiz her grev çadırına taşımak, bulunduğumuz her yeri grev çadırına dönüştürmek ve diğer grev çadırlarına sesimizi yetiştirecek kadar bağırmak ve yaygınlaştırmak en asli görevimizdir.

Telus’ta sendikalı işçi düşmanlığı

0

İnsan onuruna yaraşır bir yaşam ve çalışma koşulları için Çağrı-İş sendikasında örgütlenen Telus işçilerinin sendikal mücadelesi devam ediyor. İşçilerin Ağustos 2024’te sendikal çoğunluğu sağlamasına rağmen, Telus patronunun sendika düşmanı tutumu bir tutum sergileyerek Çağrı-İş’le masaya oturmayı reddetmişti. Sendika düşmanı yasaları kullanarak işçilerin iradesini kırmaya çalışan Telus patronu karşısında Çağrı-İş örgütlenme ısrarsını sürdürüyor ve dayanışma çağrısında bulunuyor.

Çağrı-İş’in konuyla ilgili yayımladığı son açıklama şu şekilde:

“Ağustos 2024 ayında sendikal hakları için yasalarca istenilen sayıyı da aşarak büyük çoğunluk ile sendikalaşan Telus Digital işçileri, hem şirketin geçersiz yetki itirazı ile hem de sendika düşmanı bölücü ayrıştırıcı tutumu ile karşılaştılar. İşçileri birbirine karşı kışkırtmaya, etnik ve siyasi aidiyetleri üzerinden kısmen de olsa ayrıştırmaya çalışan şirket bununla da yetinmeyerek, özellikle öncü durumda olan işçileri işten atmaktadır. Bugün işten atılan işçi arkadaşımız meclis kürsüsüne kadar da giderek sendikalaşmanın önündeki engellere ve şirketin sendika düşmanlığına da dikkat çekmiştir. Kanada’da işçilerine sendikal haklarını tanımak zorunda kalan Telus Firması, Kanada’da işçi nüfusunu azaltarak ülkemiz gibi sendikalaşmanın daha az olduğu ülkelere yönelip işçi sömürüsünü yoğunlaştırırken sendikal haklarını arayan işçilere karşı da düşmanca tutumunu geliştirmektedir. Üstelik dünyanın en yıpratıcı işlerinin yapıldığı çağrı merkezlerinde Telus işçisinin yaptığı iş daha yıpratıcı ve aldığı ücretler de bir o kadar düşük.
Yeni kurulan genç sendikamız ile kısa sürede bütünleşen Telus işçisi arkadaşlarımız sadece kendi şirketlerini değil diğer çağrı merkezlerinde de örgütlemeye öncülük etmişlerdir. Telus’un da dahil olduğu patron oluşumu olan Çağrı Merkezleri Derneği ise işkolunun değişimi ile örgütlenmeye tedbir almıştır. Yani Telus gibi uluslararası firmaların sendika karşıtlığında Çalışma Bakanlığı’ndan da cesaret aldığını görüyoruz.
Sendikamız ve Telus işçileri olarak Çalışma Bakanlığı ve hükümeti yönetenlere bu sömürünün son bulması yolunda adım atılması için sesleniyoruz.
Ayrıca bizler insanca çalışma koşullarımız insanca yaşanacak ücretler için, evrensel bir insan hakkı olan sendikal haklarımızın tanınması için de Telus nezdinde yapacağımız eylem ve direnişlere tüm duyarlı STK ve kamuoyunun da desteğini bekliyoruz.
Patron düzenine karşı dayanışma yaşatır.”

2024: Filistinli tutsaklara yönelik zulmün en kanlı yılı

0

2024 yılı, Filistinli tutsaklar hareketinin tarihindeki en kanlı sayfa olarak kayda geçti ve Siyonist işgalin acımasız hapishane rejiminin amansız vahşetini gözler önüne serdi. Mahkûmlar ve Eski Tutsaklarla İlişkiler Komisyonu, Filistinli Tutsaklar Derneği ve Addameer Tutuklulara Destek ve İnsan Hakları Derneği’nden oluşan Tutsak Kurumları tarafından yayımlanan özel bir rapor, Filistinli tutsaklara uygulanan şiddeti ve Siyonist işgalin kontrolü elinde tutmak için sürdürdüğü sistematik politikaları gözler önüne seren sarsıcı bir tablo sunuyor. Günlük gözlem ve saha izlemelerine, hukuki analizlere ve tanıklıklara dayanan bu rapor, hapis cezasının Filistin halkına yönelik bir savaş silahına dönüştüğü, kesintisiz saldırganlıkla dolu bir yılı ortaya koymakta.

Siyonist işgal, Batı Şeria’da tutuklama furyasını Gazze’deki 450 günü aşkın süredir devam eden soykırım saldırısıyla eşzamanlı olarak yoğunlaştırdı. Bu furya sistematik işkence, zorla kaybetmeler, idari tutuklamalar ve hedefli infazlarla karakterize olmuş durumda. Sadece 2024 yılında 54 mahkûm şehit oldu; bunların 35’i Gazze’den olmak üzere toplamda 43 tutuklu hayatını kaybetti. Bu yılki tutuklama furyası Filistin direnişini kırmayı, muhalefeti susturmayı ve ırk ayrımcılığına dayalı bir kontrol rejimini sürdürmeyi amaçlayan kasıtlı bir stratejiyi yansıtmaktadır.

Bu tutuklamaların boyutu şaşırtıcı derecede büyük. 2024 yılında 8.800’ün üzerinde tutuklama belgelendi ve soykırımın başlangıcından bu yana Kudüs dahil Batı Şeria’da yaklaşık 14.300 Filistinli tutuklandı. Zorla kaybetmeler nedeniyle sayıları eksik bildirilen Gazzeli tutuklular ise bu karanlık tabloya binlerce kişi daha ekliyor. Tutuklananlar arasında 266 kadın bulunmakta ve soykırımın başlangıcından bu yana 450’den fazla kadın gözaltına alındı; bu sayı 1948 toprakları ve Gazze’deki Filistinlileri kapsıyor. Çocuklar da başlıca hedefler arasında; 2024 yılında Batı Şeria’da en az 700 çocuk, soykırımın başlangıcından bu yana ise toplam 1.055 çocuk tutuklandı. 145 gazeteci ve 320 sağlık çalışanının tutuklanması, işgalin gerçekleri anlatma ve insani yardım çabalarını bastırma niyetini daha da net bir şekilde ortaya koymakta.

Suçlama ya da yargılama olmaksızın süresiz hapis cezasına izin veren baskıcı bir uygulama olan idari tutuklama, soykırımın başlangıcından bu yana 10.000’in üzerinde emirle daha da arttı. Bu uygulama yalnızca erkekleri değil, kadınları ve çocukları da hedef alarak işgalin cezalandırıcı politikalarının temel taşlarından biri olduğunu gözler önüne seriyor. Sayıların ötesinde rapor, tutuklama furyalarına eşlik eden suçları da detaylandırıyor: vahşi dayaklar, tutuklulara ve ailelerine yönelik tehditler, mülklerin tahrip edilmesi ve tutukluların insan kalkanı olarak kullanılması. Tulkarim ve Cenin mülteci kamplarında işgalin şiddeti yeni zirvelere ulaştı; evler yıkıldı ve aile üyeleri, teslim olmaları sağlamak amacıyla birer pazarlık aracı olarak kullanıldı.

Aralık 2024 itibarıyla Siyonist hapishanelerindeki toplam mahkûm sayısı 10.300’ü aşmış durumda. Bunlardan 3.428 kişi idari tutuklu statüsünde, aralarında 100 çocuk ve 22 kadın bulunuyor. İşgal güçleri tarafından “yasadışı savaşçı” olarak sınıflandırılanların Gazzeli tutukluların sayısı ise 1.772, ancak bu rakama askeri kamplarda tutulan birçok kişi dahil değil. Bilinen kadın mahkûm sayısı 89 ve bunlardan 22’si idari tutuklu, 4’ü ise Gazze’den getirilip Damon Hapishanesi’nde tutulan kadınlar. Siyonist hapishanelerindeki çocuk sayısı en az 300 ve bunlar Megiddo, Ofer ve Damon Hapishanelerine dağıtılmış durumda; Gazzeli tutsak çocuklar ise bu sayıya dahil değil. İşgalin zorla kaybetme ve keyfi sınıflandırma politikaları, Gazzeli tutukluların hapsedilme boyutunun tam anlamıyla anlaşılmasını engellemekte.

Bu çarpıcı rakamlar, işgalin hapis cezasını bir tahakküm ve kontrol aracı olarak stratejik bir şekilde kullandığını açıkça ortaya koyuyor. Tutuklamalar yalnızca bireyleri değil, bütün toplulukları hedef alıyor; özellikle Kudüs ve El-Halil odak noktası oluyor. Rakamlar, aralarında işçilerin ve tedaviye ihtiyacı olan hastaların da bulunduğu Gazzeli tutsakların keyfi bir şekilde tutuklanıp insanlık dışı muameleye maruz bırakıldığını göstererek, işgalin temel insan haklarını hiçe sayan pervasızlığını gözler önüne seriyor. Tutukluların yaşadığı sıkıntılar, işgalin bilgi saklama, hukuki sınıflamaları manipüle etme ve süresiz tutuklamayı toplu cezalandırma yöntemi olarak uygulama gibi kasıtlı taktikleriyle daha da ağırlaşıyor.

Tutsak Kurumları tarafından hazırlanan rapor, Filistinlilerin işgal altında maruz kaldığı bitmek bilmeyen şiddetin çarpıcı bir hatırlatıcısıdır. Hapishane sisteminin apartheid rejimini ve sömürgeci tahakkümü sürdürmedeki rolü, askeri saldırganlığın bir yan ürünü değil, Filistin direnişini yok etmeyi ve Filistin kimliğini ortadan kaldırmayı amaçlayan kasıtlı bir stratejidir. Gazze’deki soykırım savaşıyla daha da yoğunlaşan bu sistematik şiddet, acil uluslararası dikkat ve müdahaleyi gerektirmekte. Raporda belgelenen suçlar münferit olaylar değil, daha geniş bir baskı ve mülksüzleştirme projesinin yansımalarıdır. Filistinli tutsaklarla dayanışma, işgal ve apartheid rejimine karşı verilen mücadeleden ayrı düşünülemez. Filistinli tutsakların özgürlüğü, tüm Filistinliler için adalet ve özgürlüğe giden yolda zorunlu bir adımdır.

Eşit ve özgür bir yaşam için mücadeleye 2025’te de devam!

0

2024 yılı, kadınlar ve lgbti+lar açısından direniş ve dayanışmanın ön planda olduğu bir yıl olarak geçti. İktidarın tüm baskı ve engellerine karşın kadınlar ekonomik krizin derinleştirdiği sorunlara, erkek şiddetine ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı mücadelelerini sürdürdü.

Yaz ayları itibarıyla öne çıkan işçi direnişleri içinde kadınların çoğunlukta olduğu Polonez işçilerinin mücadelesi, kadınların emek mücadelesi içinde öne çıkan rolleri ve talepleri açısından bir sembol haline geldi. Sendikaya üye oldukları gerekçesiyle işten atılan işçiler, mücadelelerini tüm zorluklara rağmen kararlılıkla sürdürdü. Polonez işçileri 2024 yılının neredeyse yarısında direndi ve kazandı.

Ancak kadınların mücadelesi yalnızca işyerlerindeki hak ihlalleriyle sınırlı kalmadı; ücret eşitsizliği gibi daha geniş yapısal sorunlarla da devam etti. Kadınlar bu yıl da genel ücret ortalamasının altında ve erkeklerden daha düşük ücretlerle çalıştılar. DİSK-AR’ın 2024 Asgari Ücret Araştırması raporuna göre, asgari ücret ve altında ücret alanların oranı genel olarak yüzde 43,6 iken, kadınlarda bu oran yüzde 54,5’e çıkıyor. Aynı rapora göre, özel sektörde çalışan tahmini 3,5 milyon kadının yüzde 77,4’ü asgari ücretin altında veya asgari ücretin yüzde 20 fazlası ile çalışıyor. Bu durum, cinsiyete dayalı ücret eşitsizliğini bir kez daha gözler önüne seriyor.

Kadınlar, yaşam hakkı için de sokaklardaydı. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun verilerine göre, 2023 yılında 418 kadın öldürülürken, 2024 yılının Kasım ayına kadar 425 kadın cinayeti kayda geçti. Bu sayı her yıl bir önceki yıla göre artış gösteriyor. Ancak kadınların katilleri değişmiyor: Kadınlar bu yıl da evli oldukları erkekler, boşandıkları erkekler, sevgilileri ve babaları, yani en yakınlarındaki erkekler tarafından katledildi. Erkekler ise caydırıcı nitelikte cezalara çarptırılmadı. Türkiye’de toplum ve aile yapısı için tehdit olarak görülen İstanbul Sözleşmesi’nden çıkan Tek Adam rejimi, önleyici tedbirler almak yerine, erkeğin aile reisi olduğu ve kadının kocasına veya çocuğuna baktığı, ev işlerine gömüldüğü “aile”yi güçlendirici politikalar izledi, erkek egemen toplum yapısını pekiştirdi. 2024 yılında kadınlar aileyi güçlendiren politikalara karşı “Hayatlarımız Ailenize Sığmaz” isimli bir kampanya örgütledi, 2025 yılını ise “Cinayetlere Karşı Feminist Kampanya” ile karşılamaya hazırlanıyor.

Anayasa Mahkemesi’nin “kadınların eşinin soyadını alma zorunluluğu eşitliğe aykırıdır” gerekçesiyle Şubat 2023’te Medeni Kanun’un evli kadının kocasının soyadını taşıması zorunluluğu getiren maddesini iptal etmesiyle, kadınların mahkeme kararları yoluyla kendi soyadlarını kullanma hakkı mücadelesi yasal alanda önemli bir kazanım elde etmişti. Ancak 2024 yılında AYM tarafından iptal edilen bu madde 9. Yargı Paketi’nde yeniden düzenlenip Meclis’e getirildi ve AYM’nin kararı dikkate alınmadı. 2025 yılında kadınlar soyadı mücadelesine devam edecek. Çünkü soyadı mücadelesi kadının kendine ait bir kişiliğinin, bağımsız bir varlığının olduğunu kabul ettirme mücadelesidir.

Genel olarak, kadın hareketi 2024’te çeşitli zorluklarla karşılaşmasına rağmen, dayanışma ve direniş ile önemli bir güç olmaya devam etti. 2025 yılında aynı mücadele ve kararlılıkla meydanları ve sokakları dolduracağız. Taleplerimizi hep bir ağızdan dayanışma içerisinde dile getireceğiz. Örgütlenmenin önemini hayatımızın birçok alanında görüyoruz. Kapitalizme ve patriyarkaya karşı mücadelede, eşdeğer işe eşit ücret talebimizi 2025’te de güçlü bir şekilde dile getirmeye devam edeceğiz. Cezasızlık politikalarının son bulması ve bir kişi daha eksilmemek için 6284 sayılı kanunun etkin şekilde uygulanması için mücadeleye devam edeceğiz. Sadece belirli mücadele günlerinde değil, gündelik mücadeleyi hep birlikte her gün yeniden örüp bulunduğumuz her alanda sözümüzü dile getireceğiz.

Bir de enflasyona ezdirselerdi!

0

AKP’li politikacılar son günlerde ayrı bir sevinç yaşıyormuş. Sevinçlerinin nedeni seçmenin artık onlarla fotoğraf çekilmekten geri durmamasıymış. Anlıyoruz ki ekonomik yıkımdan ötürü çok fena kızgın olan AKP seçmeni yeniden partisine göz kırpıyormuş. İyi de hangi dağda kurt öldü!

AKP’nin karnesinde başta ekonomi, eğitim ve sağlık hizmetleri olmak üzere tam anlamıyla bir yıkım ve başarısızlık hâkim. İktidar, yüzü kızarmadan bu alanlarda konuşabilecek durumda değil. Konuşuyorlar, o ayrı!

İktidarın 22 yılın sonunda verebileceği yeni tek bir vaadi dahi yok. Vaat diye söyledikleri zaten kendi bozup ettikleri. Enflasyonu düşüreceklermiş! Bir enflasyon kaç kere düşürülür ki? Onu zaten 20 yıl önce yapmamış mıydınız?

Bakan Şimşek enflasyonu nasıl patakladıklarından bahsetmeyi çok seviyor. Ortada henüz pataklanan, yediği dayakla arkasına bakmadan kaçan öyle bir enflasyon da yok. An itibarıyla enflasyon yüzde 47! Ama diyelim ki öyle! İyi de enflasyon niye yükseldi? Tabii ki sizin politikalarınızda ötürü! Neydi? Faiz sebep, enflasyon sonuç!

Eyvallah herkes yanılabilir! Ama kaç kere? Üstelik faturayı ödeyen daima işçi sınıfı ve emekçi yoksul halk. Her yanılgıda fatura daha da ağırlaşıyor. Yanılan siz, faturayı ödeyen niye işçi-emekçi? Düşünün, bu bir de işçinin-emekçinin enflasyona ezdirilmemiş hali!

Lafa gelince büyük ülkeyiz! Ama her şeye ve herkese yeten bütçe işçiye, emekçiye gelince boş tenekeye dönüyor. İşçiye, emekçiye gelince Hazine birden boşalıyor. Milyarlara hükmeden patronlara sağlanan iltimas, kayırma, af, destek işçiye, emekçiye gelince tersine dönüyor. Patrona verilen işçiden, emekçiden niye esirgeniyor?

Maliyenin hayatında öngörüsü bir kez tutmamış ama işçiye, emekliye hedef enflasyon oranında zam yapacakmış! Madem öyle yeniden değerlenme oranı niye yüzde 44? Trafik cezasına, vergiye, her türlü kamusal hizmete yüzde 44 zam yap ama işçinin emekçinin ücreti söz konusu olunca hedef enflasyondan bahset! Niye?

Sebep ortada! Alın teri ne kadar ucuzlarsa bir avuç patronun serveti o kadar birikecek. Onların zenginliği bizim yoksulluğumuz olacak. Onlar servetlerinden vazgeçmez, biz yoksulluğumuzdan vazgeçmediğimiz sürece… Talebimiz net: Tüm ücretlere ve aylıklara üç ayda bir gerçek enflasyon oranında zam istiyoruz! Hiçbir ücretin emek örgütlerinin belirlediği yoksulluk sınırından aşağı olmasını kabul etmiyoruz! Başta sağlık, eğitim, ulaşım, enerji, maden gibi temel hizmetler ve üretim alanları olmak üzere kamulaştırma ve işçi denetimi öneriyoruz!

Dünya emekçileri mücadele dolu bir yılı geride bıraktı

0

Dünya işçi sınıfı kemer sıkma politikaları, işsizlik, yoksulluk ve hayat pahalılığı ile mücadele dolu bir yıl geçirdi. Arjantin’de Milei’nin emek düşmanı torba yasasını püskürten genel grev ve toplumsal protestolar, Güney Kore’de Samsung işçilerinin insan onuruna yaraşır bir ücret için çıktığı tarihsel grev, Hindistan’da burjuvazinin çıkarlarına hizmet eden Modi hükümetine karşı çiftçi ayaklanması, Mısır’da tekstil işçisi kadınların başını çektiği asgari ücret grevleri dalgası, Bangladeş’te yoksulluğa ve işsizliğe karşı öğrencilerin ayaklanması, Kenya’da IMF politikalarına karşı halk isyanı, Venezuela’da Maduro’nun seçim hilesine karşı sokakları dolduran halk protestosu, Almanya’da Volkswagen işçilerinin fabrika kapatmalarına ve işten çıkarmalara karşı grevi, ABD’de sefalet ücretlerine ve koşullarına karşı Amazon ve Starbucks işçilerinin grevi… Bunlar, yıl boyunca aklımıza kazınan mücadeleler arasında.

Kapitalist hükümetler ise krizin faturasını emekçilere kesmek için kemer sıkma politikaları uygularken, bir yandan da mücadeleci kitlelerin demokratik ve sosyal taleplerine daha fazla baskıyla karşılık veriyorlar. Ancak baskı ve saldırıları ne kadar artarsa artsın işler bir türlü istedikleri gibi gitmiyor. En büyük kapitalist devletler ekonomik daralma yaşıyor; zenginler daha da zenginleşiyor ancak kapitalizm ekonomik krizden kalıcı bir çıkış yolu bulamıyor. ABD, kârlılık sorununu ve toplumsal krizi çözemiyor. 5 Kasım’daki ABD başkanlık seçimlerini Trump’ın kazanmasıyla kapitalist emperyalist sistemin toplumsal ve politik krizini bir kez daha gördük. Trump’ın hükümeti ABD’de işçi sınıfı, gençler, göçmenler, kadınlar ve lgbti+ların hakları açısından hiçbir şey sunmayacağı gibi, Siyonist İsrail’le suç ortaklığına devam edecek. ABD’de olduğu gibi Finlandiya, El Salvador gibi başka ülkelerde de krizin faturasını emekçilere kesen ve baskıları artıran hükümetler karşısında emekten yana bir alternatif olmayışı sağın/aşırı sağın güç kazanmasıyla sonuçlandı.

İşgal devletinin başta Gazze olmak üzere Filistin’de soykırımı sürdürdüğü ve saldırganlığını Lübnan, Suriye ve İran dahil bölgeye yaydığı 2024 yılında pek çok ülkede emekçilerin, kadınların ve lgbti+ların Filistin halkıyla ve direnişiyle kurduğu enternasyonal dayanışmaya tanık olduk. ABD, Fransa, Hollanda ve birçok ülkede öğrenciler Filistin’le dayanışmak için kampüsleri işgal ettiler. “Nehirden denize özgür Filistin” şiarı dünyanın dört bir yanında yankılandı; Siyonist İsrail yıkılana ve Filistin özgür olana kadar da yankılanmaya devam etmesi ve dayanışma hareketinin büyütülmesi ise elzem.

2024, Rusya’nın Ukrayna işgalinin üçüncü yılına girdiği sene oldu. Rusya’nın saldırganlığı karşısında Ukrayna halkının seferberliği ve direnişi de devam etti, ediyor. Rus yayılmacılığının sona ermesi ve patronların ve oligarşinin çıkarlarını koruyan Zelenski hükümetiyle NATO’dan bağımsız bir Ukrayna için Ukrayna soluna ve sendikalarına destek önemini koruyor.

2024’e damgasını vuran son gelişme ise, Suriye’de Esad diktatörlüğünün devrilmesi oldu. Siyonist İsrail ise bölgedeki yayılmacı ve sömürgeci politikasının bir devamı olarak, hiç beklemeden Suriye’ye saldırmaya başladı. Şimdi Suriye halkının önünde işgalcileri topraklarından kovma; toplumsal kurtuluşun ve tüm demokratik hak ve özgürlüklerin sağlanması için mücadeleye devam etme görevi duruyor.

Dünya halkları ve emekçileri kapitalizme, emperyalizme, burjuvaziye ve diktatörlük rejimlerine karşı mücadeleyi hiç şüphesiz 2025’te de sürdürecek. Aynı şekilde, kapitalist sömürü düzeninden kopuş perspektifiyle kitlelerin ekonomik, demokratik ve sosyal taleplerine yanıt verecek bir devrimci önderlik ihtiyacı da sürecek.

Aile Sağlığı Merkezi sağlık çalışanları grev eylemlerine devam kararı aldı

0

Aile hekimlerinin “eziyet yönetmeliği” olarak tanımladığı Aile Hekimliği Sözleşme ve Ödeme Yönetmeliği’nde değişiklik yapılmasına dair yönetmelik tepki toplamaya devam ediyor. Değişiklik teklifi meslek örgütlerinin tüm itirazlarına karşın Meclise sunuldu ve ne tabip odalarının ne de sendika temsilcilerinin Sağlık Bakanlığı yetkilileri ile görüşme talepleri karşılık buldu. Yönetmeliğin geri çekilmesi konusunda bir ilerleme kaydedilemedi. Yönetmelik değişiklikleri 1 Kasım 2024’te yürürlüğe girdi.

Yönetmelik değişiklikleri yasasının bir dizi sorunu beraberinde getirdiğine dikkat çeken aile hekimleri kayıtlı hasta sayısının düşürülüp 6 ayda hekime gitmeyenler için maaşlardan kesinti yapılacağını, kayıtlı hasta yılda 7’den fazla aile hekimi sevki bulunmadan hastaneye başvurursa aile hekimlerinin ek ödeme alamayacağını, yazılan ilaca göre ek ödeme verileceğini, aile hekimlerinin maaşlarının tek kalemde her ay performansa göre değişeceğini ve maaşların yoksulluk sınırının altında kalacağını bildirdiler.

Yönetmelik değişikliğinin 1 Kasım’da Resmi Gazete’de yayımlanması üzerine ilk olarak 5-7 Kasım tarihlerinde Aile Sağlığı Merkezi (ASM) hekim ve yardımcı sağlık çalışanları tarafından 3 günlük iş bırakma eylemi gerçekleştirildi. Sağlık Bakanlığının sağlık çalışanlarının taleplerini karşılamaması nedeniyle sağlık emekçileri bir kez daha 2-6 Aralık tarihleri arasında greve çıkarak eylemlerini kararlılıkla sürdürdüler. Tüm şehirlerde geniş katılımlı grevler gerçekleşti.

TTB, Aile Hekimleri Federasyonu, Genel-İş Sendikası, SES gibi sendika ve meslek örgütlerinin imzalarıyla yapılan yazılı açıklamada, yönetmelik geri çekilene kadar eylemlerin devam edeceği bildirildi. Açıklamalarda düzenlemenin birinci basamak sağlık hizmetlerinin piyasa dinamiklerine teslim edileceği sonucunu doğuracağı; etkili ve güvenilir olduklarına ilişkin henüz yeterli bilimsel veriler bulunmayan geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamalarının Aile Hekimliği birimlerinde mesai dışında ücretli olarak gerçekleştirilmesinin devletin sağlık yükümlülüğünü yerine getirme ilkesine aykırı olduğu vurgusu yapıldı. Nitelikli ve görece daha yüksek maliyetli sağlık hizmetine erişim olanağı bulunmayan hasta grubunun etkinliği belirsiz olan bu yöntemlere kamu eliyle yönlendirilmesinin toplum sağlığına zarar verebilecek bir uygulama olduğu açıktır.

Bu dönemde birçok ilde yapılan eylemlerde hekimler temel taleplerini kamuoyuna duyurdular. Bu talepler şu şekilde sıralandı:

1) Enflasyon ve yaşam maliyetlerindeki artış nedeniyle daha adil bir ücretlendirme. Performans sisteminden vazgeçilmesi.

2) Kadrolu istihdam ve sosyal güvence sağlanması ile özlük ve emeklilik haklarının korunması ve geliştirilmesi.

3) İş yükünün azaltılması, çalışma saatlerinin düzenlenmesi ve nöbet zorunluluklarının sınırlandırılması.

4) Sağlıkta şiddetin önlenmesi için etkili tedbirlerin alınması.

5) Sağlık hizmetlerinin aksamadan yürütülmesi için gerekli yardımcı sağlık personeli, ekipman, tıbbi malzeme ve altyapının kamu tarafından sağlanması.

6) Yürürlüğe giren yönetmelik değişiklikleri yasasının geri çekilmesi.

7) Birinci basamak sağlık kuruluşlarında (ASM) koruyucu sağlık hizmetlerinin ilk sırada yer alması.

Sağlık sisteminin kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda piyasalaştırılmasının sonucu olarak ortaya çıkan sorunlarla mücadelede kararlı olan sağlık meslek örgütleri, TTB önderliğinde bu kez ikinci basamak ve üçüncü basamak sağlık kuruluşlarında çalışan sağlık emekçilerinin de katılımıyla 6-10 Ocak tarihlerinde üçüncü kez ve daha büyük çapta bir greve gitme kararı aldı. Sağlık emekçilerinin bu haklı mücadelesine desteğimizi bildiriyoruz.

سقوط الأسد انتصار للشعب السوري والمضطهدين في العالم!

0

بيان مشترك صادر عن المنظمات الاشتراكية (انظر الملاحظة في نهاية النص)، 3 يناير 2025

1.      الثورة السورية، التي بدأت بالانتفاضة الشعبية في مارس/آذار 2011، أدت في 8 ديسمبر/كانون الأول 2024 إلى سقوط دكتاتورية استمرت 54 عامًا، بعد سلسلة من التقدم والتراجع خلال هذه السنوات الثلاث عشرة. إنه حدث تاريخي – سواء بالنسبة للبلد نفسه أو بالنسبة للشرق الأوسط والعالم. فقد حررت الجماهير الشعبية من نير الاستبداد الأسدي وحطمت واحدة من أطول الديكتاتوريات عمراً وأكثرها وحشية في العالم. وحطمت أحد أعمدة النظام الإمبريالي في الشرق الأوسط الذي كان دمية في يد الإمبريالية الروسية (كان بوتين أحد أهم داعمي الأسد) وكذلك النظام الإيراني البرجوازي القمعي والذي حرص على عدم قلق إسرائيل على حدودها الشمالية الشرقية. إنه يلهم الجماهير في المنطقة ويجعل الطغاة يرتعدون خوفًا من إحياء الثورة العربية. إن الإطاحة الثورية بالأسد – بصرف النظر عن طابعها الديمقراطي غير المكتمل – هو انتصار للعمال والمضطهدين في جميع أنحاء العالم!

2.      ومع أننا دعمنا النضال التحرري ضد نظام الأسد منذ ذلك الحين، إلا أننا لم نكن نحمل أي أوهام أو نقدم الدعم السياسي لقيادة الحركة من أجل إسقاطه. نحن الآن نشارك الجماهير ابتهاجهم بسقوط النظام الديكتاتوري، لكننا لا نحمل أي أوهام أو نقدم الدعم السياسي للحكومة الجديدة برئاسة الجولاني. نحن ندرك أن هيئة تحرير الشام بزعامة الجولاني والفصائل الأخرى هي قوى قومية وإسلامية موالية للبرجوازية. لقد فتحت الإطاحة بالحكومة الجديدة عملية ثورية في البلاد تحاول فيها الجماهير بشكل عفوي تنظيم نفسها ومعاقبة قتلة وجلادي النظام القديم. لكن الحكام الجدد في دمشق يعارضون تعميق هذه العملية الثورية ويرغبون في بناء نظام برجوازي مقبول على طاولة القوى الإمبريالية والإقليمية. ولهذا الغرض، يحاول الجولاني تهدئة العملية الثورية ونزع سلاح الجماهير وتسريحها.

3.      إننا ندين تلك الأحزاب ”الاشتراكية“ و”الشيوعية“ والبوليفارية التي دعمت ديكتاتورية الأسد باعتبارها ”قوة مناهضة للإمبريالية“ المزعومة، والتي تتباكى الآن على سقوطه. لقد أشاعوا الافتراءات ضد الإطاحة بالأسد، زاعمين بسخرية أن ذلك كان مؤامرة من الولايات المتحدة وإسرائيل. ”يتناسى“ أصدقاء الإمبريالية الروسية وحلفاؤها هؤلاء أن نظام الأسد لم يطلق رصاصة واحدة ضد دولة إسرائيل الصهيونية لأكثر من نصف قرن. وإذا كانت إسرائيل هي التي دبرت سقوط النظام، فلماذا يندد وزير خارجية إسرائيل بالحكام الجدد في دمشق ويصفهم بـ”العصابة الإرهابية“! وإذا كان الصهاينة سيرحبون بالحكومة الجديدة، فلماذا يشن سلاحها الجوي مئات الهجمات ضد أهداف مدنية وعسكرية في سوريا من أجل نزع سلاح القوى الثورية! في الواقع، كان من الواضح أن دولة الأبارتهايد الإسرائيلية كانت تفضل استمرار وجود نظام الأسد. وليس سراً أنها كانت تقيم علاقات وثيقة مع جهاز مخابرات الأسد كما ذكرت مؤخراً العديد من وسائل الإعلام المختلفة مثل ميدل إيست آي وحتى صحيفة إسرائيل هايوم الصهيونية الرجعية. سيظل إلى الأبد وسام عار على جبين الستالينية أن الحزبين ”الشيوعيين“ السوريين كانا جزءًا من نظام الأسد حتى النهاية المريرة ودعما حربه المضادة للثورة ضد الشعب السوري منذ عام 2011.

4.      نحن لا نتفق مع تلك المنظمات الاشتراكية التي ترفض دعم الثورة السورية في الوقت الذي تعارض فيه ديكتاتورية الأسد. فهم ينددون بالصراع بين الثوار والنظام باعتباره صراعاً بين ”قوى رجعية“ لا يمكن للاشتراكيين أن ينحازوا إلى جانب أحد طرفيه. ويزعمون أن الثورة كانت مجرد انقلاب، ويفصلون بين النضال الشعبي والديمقراطي العميق للجماهير الذي بدأ في عام 2011 وبين نتيجته – الحرب الأهلية والهجوم الأخير للثوار من 27 نوفمبر/تشرين الثاني إلى 8 ديسمبر/كانون الأول 2024 الذي دعمه وهتف له الملايين من الناس في الشوارع. إنهم ينكرون خطأً حقيقة أن الانتصار الشعبي ضد الأسد هو ثورة ديمقراطية لم تكتمل بعد والتي يحتاج الاشتراكيون إلى دفعها إلى الأمام في عملية الثورة الدائمة. من واجب الثوريين دعم الثورات، حتى لو كانت ذات طابع غير مكتمل ومحدود.

5.      إن المهمة الرئيسية للجماهير الآن هي الدفاع عن العملية الثورية السورية وتعميقها وتوسيع نطاقها. ويجب الدفاع عنها ضد الهجمات المضادة للثورة من قبل بقايا نظام الأسد. ويجب صد جميع المحاولات الرجعية لإذكاء الطائفية والتمييز بين الأقليات العرقية والدينية من خلال التعبئة الشعبية. وبالمثل، يجب الدفاع عن الحريات الديمقراطية المنتزعة حديثًا ضد الإجراءات الاستبدادية للنظام الجديد. ومن أجل الصمود في وجه محاولات الجولاني لاختطاف الثورة، على الجماهير أن تبني تنظيماتها المستقلة الخاصة بها، مستفيدة من تجربة لجان التنسيق منذ بداية ثورة 2011، في أماكن العمل والأحياء والقرى، والميليشيات المسلحة التي تخضع لهذه المجالس، وكذلك النقابات العمالية والجمعيات الطلابية والمنظمات النسائية وغيرها. ونحن كاشتراكيين ثوريين ندعو إلى تشكيل حكومة عمالية وشعبية تقوم بتأميم القطاعات الرئيسية للاقتصاد تحت سيطرة العمال وتفتح الطريق نحو سوريا الاشتراكية.

6.      وفي هذا المسار يجب أن ندعم نضال الشعب السوري من أجل اتخاذ تدابير طارئة مدفوعة بالتعبئة الشعبية. ومن بين هذه التدابير المطالبة بمحاكمة الجلادين ومعاقبتهم، وتهيئة الظروف لعودة ملايين اللاجئين، والحق الكامل في التظاهر والتنظيم السياسي والاجتماعي، وإجراء انتخابات حرة وديمقراطية، وضمان المساواة الكاملة للمرأة في جميع مجالات المجتمع، والاعتراف بحقوق الأقليات العرقية والقومية – مثل الشعب الكردي – في الحكم الذاتي أو حتى دولة منفصلة، إذا ما طالبوا بذلك، واحترام حقوق جميع الطوائف الدينية في البلاد. وينبغي أن تشمل التدابير العاجلة تأميم جميع ممتلكات الأقلية الأسدية دون تعويض، وإلغاء الديون لإيران وروسيا – القوى المسؤولة بشكل رئيسي عن الدمار الذي لحق بالبلاد – ومصادرة الشركات المرتبطة بهذين البلدين دون تعويض، وتعليق سداد الدين العام من أجل استخدام هذه الموارد لتلبية الاحتياجات الفورية للشعب السوري.

7.      يجب أن تكون سوريا الحرة حقاً مستقلة وأن تطرد جميع القوى الأجنبية. وهذا يعني أن عليها أن تغلق جميع القواعد العسكرية الإمبريالية (قواعد روسيا والولايات المتحدة). وبالمثل، يجب أن تطرد الجيش التركي الذي لا يخدم سوى أهداف أردوغان في قمع الشعب الكردي وإخضاع سوريا. ومن الأهمية بمكان تحرير جميع الأراضي المحتلة في الجولان وطرد القوات الإسرائيلية منها.

8.      إن مصير الثورة السورية مرتبط ارتباطاً وثيقاً بالنضالات التحررية في جميع أنحاء الشرق الأوسط وبظهور بديل سياسي ثوري في سوريا. لذا، لا غنى للثورة السورية عن الربط بين الثورة السورية والنضال التحرري الفلسطيني وإعلان دعمها الواضح للمقاومة البطولية ضد الاحتلال الصهيوني. وبالمثل، عليها أن تتواصل مع الجماهير المضطهدة في مصر والأردن وإيران وتركيا والمنطقة بأسرها وأن تدعم تطلعها إلى الحرية والعدالة والكرامة. يسقط كل الفراعنة والملوك والسلاطين! حطموا الدولة الصهيونية، حاملة طائرات الإمبريالية في المنطقة! من أجل فلسطين حرة وعلمانية وديمقراطية من النهر إلى البحر.

9.      إن مهمة القوى الأكثر تقدما من العمال والمضطهدين السوريين هي تشكيل بديل سياسي اشتراكي ثوري جديد يهدف إلى دفع النضال للدفاع عن العملية الثورية وتعميقها وتوسيعها ودعم التنظيم المستقل للجماهير. يجب بناء مثل هذه القيادة السياسية الجديدة في معارضة النظام الجديد والنضال من أجل سلطة العمال في سوريا الاشتراكية كجزء من اتحاد اشتراكي في الشرق الأوسط.

10.  نحن، التنظيمات الموقعة أدناه، ندعو إلى حملة تضامن أممية مع الثورة السورية دفاعاً عنها ضد أعدائها الداخليين والخارجيين. وينبغي ربط هذه الحملة بأنشطة التضامن مع النضال التحرري الفلسطيني. نطالب بالرفع الفوري لجميع العقوبات المفروضة على سوريا. وبالمثل، يجب على المنظمات العمالية والشعبية في أوروبا وتركيا وبلدان أخرى معارضة أي محاولات من قبل الحكومات الرجعية لطرد اللاجئين السوريين. علاوة على ذلك، فإننا ندعو أيضاً الشعب السوري العامل إلى تعزيز تنظيمه الذاتي المستقل تماماً عن الحكومة التي تقودها هيئة تحرير الشام من أجل تحقيق المطالب الأكثر أهمية للشعب الكادح ومن أجل سلطة العمال!

الموقعون

الرابطة الدولية للعمال [ السكرتارية الدولية] – الأممية الرابعة (LIT-CI، www.litci.org)

الوحدة الأممية الأممية للعمال – الأممية الرابعة (UIT-CI، www.uit-ci.org)

الأممية الشيوعية الثورية الأممية (RCIT، www.thecommunists.net)

ملاحظة: ندعو المنظمات التي تتفق مع هذا البيان إلى الانضمام إلى هذا الإعلان والحملة

    Esad’ın düşüşü Suriye halkı ve dünyanın tüm ezilenleri için bir zaferdir!

    0

    Sosyalist örgütlerin ortak açıklaması (metnin sonundaki nota bakınız), 3 Ocak 2025

    1. Mart 2011’de başlayan halk ayaklanmasıyla başlayan Suriye devrimi, 8 Aralık 2024’te, on üç yıl süren ilerleme ve gerilemelerin ardından, 54 yıllık bir diktatörlüğün yıkılmasıyla sonuçlandı. Bu, hem ülkenin kendisi için hem de bölgesel ve küresel ölçekte tarihsel bir olaydır. Halk kitlelerini Esad tiranlığının boyunduruğundan kurtarmış ve dünyanın en uzun süreli ve en acımasız diktatörlüklerinden birini yıkmıştır. Rus emperyalizminin (Putin Esad’ın en önemli destekçilerinden biriydi) ve burjuva baskıcı İran rejiminin kuklası olan ve İsrail’in kuzeydoğu sınırının bekçiliğini yapan bu rejimin devrilmesi Ortadoğu’daki emperyalist düzenin bir ayağını yıktı. Bu gelişme bölgedeki kitlelere yeni bir ilham verirken, Arap devriminin yeniden canlanmasından korkan diktatörleri titretiyor. Tamamlanmamış demokratik karakterinden bağımsız olarak Esad’ın devrimci bir alt üst oluşla devrilmesi, dünya genelindeki işçiler ve ezilenler için bir zaferdir!

    2. Esad rejimine karşı verilen özgürlük mücadelesini başından beri desteklemiş olsak da, bu hareketin liderliğine hiçbir zaman illüzyon beslemedik veya siyasi destek vermedik. Diktatörlüğün yıkılması karşısında kitlelerin coşkusunu paylaşıyoruz, ancak Golani liderliğindeki yeni hükümete güven aşılamıyor ya da siyasi destek vermiyoruz. Golani’nin liderliğindeki HTŞ ve diğer gruplar burjuva yanlısı, milliyetçi ve İslamcı politik güçlerdir. Rejimin yıkılması, ülkede halkın kendiliğinden örgütlenmeye ve eski rejimin katillerini ve işkencecilerini cezalandırmaya çalıştığı devrimci bir süreç başlatırken; Şam’daki yeni yöneticiler, bu devrimci sürecin derinleşmesine karşılar ve emperyalist ve bölgesel güçler tarafından kabul görecek bir burjuva rejim inşa etmek istiyorlar. Bu amaçla Golani devrimci süreci yatıştırmaya, kitleleri silahsızlandırmaya ve hareketsizleştirmeye çalışıyor.

    3. Esad diktatörlüğünü sözde “antiemperyalist bir güç” olarak destekleyen ve şimdi onun yıkılışına yas tutan “sosyalist”, “komünist” ve Bolivarcı partilerin bu tutumunu kınıyoruz. Esad’ın devrilmesinin bir ABD ve İsrail komplosundan ibaret olduğuna ilişkin gülünç iftiralar saçıyorlar. Rus emperyalizmi ve müttefiklerinin bu dostları, Esad rejiminin yarım yüzyıldan fazla bir süredir Siyonist İsrail devletine karşı tek bir kurşun bile sıkmadığını “unutuyorlar.” Eğer İsrail rejimin devrilmesini organize etmiş olsaydı, neden İsrail’in dışişleri bakanı Şam’daki yeni yöneticileri “terörist bir çete” olarak kınıyor?! Ve eğer Siyonistler yeni hükümeti memnuniyetle karşılasa, neden İsrail hava kuvvetleri Suriye’de devrimi zayıflatmak amacıyla yüzlerce sivil ve askeri hedefe saldırı düzenliyor?! Gerçekte, İsrail apartheid devleti, Esad rejiminin varlığını sürdürmesini açıkça tercih ederdi. Middle East Eye ve hatta gerici Siyonist Israel Hayom gibi çeşitli kaynaklar tarafından yakın zamanda haberleştirildiği üzere Esad’ın istihbarat aygıtıyla yakın bağları olduğu bir sır değil. Suriye’nin iki “komünist” partisinin sonuna kadar Esad rejiminin bir parçası olması ve 2011’den bu yana Suriye halkına karşı yürütülen karşıdevrimci savaşı desteklemesi Stalinizmin daimi utanç nişanı olarak kalacaktır.

    4. Esad diktatörlüğüne karşı çıkmakla birlikte Suriye devrimini desteklemeyi reddeden sosyalist örgütlerle aynı fikirde değiliz. İsyancılar ve rejim arasındaki mücadeleyi, sosyalistlerin taraf olamayacağı “gerici güçler” arasındaki bir çatışma olarak tanımlıyorlar. Kitlelerin 2011’de başlayan demokratik mücadelesi ile bunun sonucu olan iç savaş ile isyancıların 27 Kasım’dan 8 Aralık 2024’e kadar süren -sokaklarda milyonlarca insan tarafından desteklenen ve alkışlanan- son saldırısını birbirinden ayırarak rejimin yıkılmasının bir darbeden ibaret olduğunu iddia ediyorlar. Esad’a karşı kazanılan halk zaferinin, sosyalistlerin sürekli devrim sürecinde ilerletmeleri gereken tamamlanmamış bir demokratik devrim olduğu gerçeğini inkâr ediyorlar. Tamamlanmamış ve sınırlı bir karaktere sahip olsalar bile devrimleri desteklemek devrimcilerin görevidir.

    5. Şu anda kitlelerin önündeki temel görev, Suriye devrim sürecini savunmak, derinleştirmek ve genişletmektir. Bu süreç, Esad rejiminin kalıntılarının karşıdevrimci saldırılarına karşı savunulmalıdır. Mezhepçiliği körüklemeye ve etnik ve dini azınlıkları ayrıştırmaya yönelik tüm gerici girişimler halk seferberliği ile püskürtülmelidir. Aynı şekilde, yeni rejimin baskıcı tedbirlerine karşı, yeni kazanılan demokratik özgürlükler savunulmalıdır. Golani’nin devrimi gasp etme girişimlerine karşı koymak için, 2011 devriminin başında kurulan koordinasyon komitelerinin deneyimlerinden yararlanarak, kitleler kendi bağımsız örgütlerini inşa etmelidir. Silahlı milisler bu halk örgütlenmelerinin iradesine tabi olurken, işyerlerinde, mahallelerde ve kırsal alanlarda sendikalar, öğrenci dernekleri, kadın örgütleri gibi yapılar oluşturulmalıdır. Devrimci sosyalistler olarak, ekonominin kilit sektörlerini işçilerin kontrolü altında kamulaştıracak ve sosyalist bir Suriye’ye giden yolu açacak bir işçi ve halk hükümetinin kurulmasını savunuyoruz.

    6. Bu yolda, Suriye halkının, kitle seferberliğinden beslenen acil önlemler için verdiği mücadeleyi desteklemeliyiz. Bu önlemler arasında, işkencecilerin yargılanması ve cezalandırılması, milyonlarca mültecinin geri dönmesi için koşulların yaratılması, ifade, eylem ve siyasi örgütlenme hakkının tam olarak tanınması, özgür ve demokratik seçimlerin yapılması, toplumun tüm alanlarında kadınlar için tam eşitliğin sağlanması, Kürt halkı gibi etnik ve ulusal azınlıkların özerklik ve hatta talep etmeleri halinde ayrı bir devlet kurma haklarının tanınması ve ülkedeki tüm dini toplulukların haklarına saygı gösterilmesi yer almaktadır. Acil önlemler arasında, Esad oligarşisinin tüm varlıklarının tazminatsız kamulaştırılması, ülkenin yıkımından başlıca sorumlu olan İran ve Rusya’ya olan borçların iptal edilmesi, bu ülkelere bağlı şirketlerin tazminatsız kamulaştırılması ve Suriyeli halkın acil ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla kamu borçlarının ödenmesinin askıya alınması da yer almalıdır.

    7. Gerçekten özgür bir Suriye, bağımsız olmalı ve tüm yabancı güçleri ülkeden çıkarmalıdır. Bu, Rusya’nın ve ABD’nin askeri üsleri dahil olmak üzere tüm emperyalist askeri üslerin kapatılmasını gerektirir. Aynı şekilde, Kürt halkını ezmek ve Suriye’yi boyunduruk altına almak amacıyla hareket eden Erdoğan yönetiminin hedeflerine hizmet eden Türkiye’nin askeri güçleri de ülkeden ayrılmalıdır. İşgal altındaki tüm Golan topraklarının kurtarılması ve İsrail güçlerinin bölgeden çıkarılması özellikle önemlidir.

    8. Suriye devriminin kaderi, Ortadoğu’daki özgürlük mücadeleleri ve Suriye’de devrimci bir siyasi alternatifin ortaya çıkışıyla yakından bağlantılıdır. Bu nedenle, Suriye devriminin Filistin özgürlük mücadelesiyle bağ kurması ve Siyonist işgale karşı verilen kahramanca direnişi açık bir şekilde desteklemesi hayati önem taşır. Aynı şekilde, Mısır, Ürdün, İran, Türkiye ve tüm bölgedeki ezilen kitlelere ulaşmalı ve onların özgürlük, adalet ve haysiyet taleplerini desteklemelidir. Kahrolsun tüm firavunlar, krallar ve sultanlar! Emperyalizmin bölgedeki uçak gemisi olan Siyonist devlet yıkılmalıdır! Nehirden denize, özgür, laik ve demokratik bir Filistin!

    9. Suriye işçilerinin ve ezilenlerin en ileri güçlerinin görevi, devrim sürecini savunmayı, derinleştirmeyi ve genişletmeyi amaçlayan ve kitlelerin bağımsız örgütlenmelerini destekleyen yeni bir devrimci sosyalist siyasi alternatifin oluşturulmasıdır. Böyle bir yeni siyasi liderlik, yeni rejim güçlerine muhalefet ederek inşa edilmeli ve gelecekte sosyalist bir Ortadoğu federasyonunun parçası olacak sosyalist bir Suriye için işçi iktidarı doğrultusunda mücadele etmelidir.

    10. Biz, aşağıda imzası bulunan örgütler, Suriye devriminin hem iç hem de dış düşmanlarına karşı savunulması için uluslararası bir dayanışma kampanyası çağrısında bulunuyoruz. Böyle bir kampanya, Filistin özgürlük mücadelesiyle dayanışma faaliyetleriyle bağlantılı olmalıdır. Suriye’ye uygulanan tüm yaptırımların derhal kaldırılmasını talep ediyoruz. Aynı şekilde, Avrupa, Türkiye ve diğer ülkelerdeki işçi ve kitle örgütleri, gerici hükümetlerin Suriyeli mültecileri zorla sınır dışı etme girişimlerine karşı çıkmalıdır. Ayrıca, Suriye emekçi halkını, HTŞ liderliğindeki hükümetten tamamen bağımsız olarak özörgütlenmelerini geliştirmeye, işçi sınıfının en acil talepleri ve işçi iktidarı için mücadele etmeye çağırıyoruz!

    İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE/UIT-CI)

    Uluslararası İşçi Birliği (Uluslararası Sekreterlik) – Dördüncü Enternasyonal (UİB-DE/LIT-CI)

    Devrimci Komünist Uluslararası Eğilim (RCIT)

    Not: Bu bildiriyi ve kampanyayı destekleyen tüm örgütleri, bu sürece katılmaya davet ediyoruz.

    Panama: Sömürgeciliğe son! Panama’ya ABD müdahalesine hayır! Trump, Panama’dan elini çek!

    0

    Trump’ın Panama’ya ilişkin savurduğu emperyalist tehditlerin ve Panama Kanalı’nı ABD’nin kontrolüne tekrar almak istediğine ilişkin demeçlerinin ardından İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Panama seksiyonu Sosyalist Öneri’nin yaptığı açıklamayı paylaşıyoruz.

    Panama’nın ABD emperyalizmi tarafından son işgalinin üstünden 35 sene geçti. Bu kanlı işgalde on binlerce Panamalı hayatını kaybetti. İşgal çağrısı yapan Endara, Ford ve Arias Calderón hükümetinden beri tüm hükümetler ABD emperyalizminin himayesinde ve ona teslim olan hükümetlerdi: Gizli üsleri olan Uyuşturucu ile Çok Taraflı Mücadele Merkezi’ni (CMA) onaylamaya çalışan PRD’li (Devrimci Demokratik Parti) Ernesto Peréz Balladares; Salas-Becker adlı sözde ek anlaşmaya imza atan, Ulusalcı Panama Partisi destekçisi Mireya Moscoso hükümeti; ABD ile “güvenlik anlaşmalarını” devam ettiren PRD’li Martín Torrijos; gizli hava ve deniz üsleri inşa edilmesi için ABD’li danışmanlarla anlaşma imzalayan ve ABD emperyalizmi yanlılarının talebi üzerine Siyonist İsrail Devleti lehine oy kullandığını itiraf eden CD-RM’li (Demokratik Değişim-Hedefleri Gerçekleştirmek Partisi) Ricardo Martinelli; ABD ile gizli anlaşmalar yapan Laurentino Cortizo (PRD) gibi bütün bu anlaşmaları derinleştiren Ulusalcı Panama Partili Juan Carlos Verela ve 1989 işgalini talep etmekle övünen, Panama Anayasası’nı ihlal ederek demeçlerinde ABD “sınırını” Darién bölgesine “taşıyan” şu anki RM’li başkan Jose Raúl Mulino.

    Tüm bu hükümetler ve diğer Panamalı ABD destekçileri, Amerikan Konsolosluğu’ndan ayrılmıyor ve Büyükelçi’ye rapor veriyorlar. Veyahut kendini Trump hayranı olarak ilan eden başkent Belediye Başkanı Mayer Mirachi gibi isimler, eğer ülke işgal edilmeseydi belediye başkanı olamayacaklarını söylüyorlar.

    İşgalin 35. yıldönümünden bir gün önce, Amerikalılara olan sadakatini ispat etmek isteyen Mulino, işgalcilerin “sivil zayiat” olarak adlandırdığı, ABD emperyalizminin Panama’da test ettiği silahlar yüzünden hayatlarını ve evlerini kaybeden, işkence gören ve kaybedilen Panamalılara saygısızlık ederek işgali haklı çıkardı. İşte bu nedenle 20 Aralık’ta Mulino resmi etkinliklere katılmadı ve ABD yanlısı medya, her yıl yaptığı gibi 1989 işgalini gizledi, hatta 20 Aralık’ı Ulusal Yas Günü değil de bir bayrammış gibi gösterdi. Böylesi bir ortamda, partimiz Sosyalist Öneri, Yaşam İçin Birleşik Halk İttifakı’nın (Alianza Pueblo Unido por la Vida) düzenlediği anma etkinliğinde, sözcümüz yoldaş Priscilla Vasquez aracılığıyla, bağımsızlık mücadelemizin her zamankinden daha geçerli olduğunu ve bu mücadelenin işçi sınıfının ve halkın birleşik programının temel unsurlarından biri haline gelmesi gerektiğine işaret etti.

    21 Aralık’ta ise Trump, eğer onun talimatlarına uymazsak Panama Kanalı’nı elimizden alma tehdidinde bulundu. Tüm bunlar olurken, sanki biz ABD’nin bir sömürgesiymişiz gibi, First Quantum Minerals maden şirketi Trump’tan madenin işlemeye devam etmesi için emir vermesini bekliyor. Tabii ki bu, Mulino hükümetinin işbirlikçi sessizliği eşliğinde oluyor. Mulino, Donald Trump’ın ciddi tehditlerine cevaben hiçbir diplomatik önlem almadan Kanal’ın Panama’ya ait olduğunu söylemekle yetiniyor.

    Bu durum karşısında; bağımsızlığımızı savunmak için, madencilik şirketinin ülkeden gitmesi için, Sosyal Güvenlik Fonu fonlarımızı bankalara ve diğer şirketlere veren 163 sayılı yasa taslağına karşı, Donald Trump liderliğindeki ABD emperyalizminin politikalarına karşı ve emperyalizm safında yer alan ABD yanlıları ile şu anda güya bağımsızlığımızı gözetmek için bir “komisyon” oluşturan ama aslında ABD emperyalizminin çıkarlarını gözeten başta Mulino olmak üzere işgalden sonraki tüm geçmiş başkanlara karşı sürekli seferberliğe çağırıyoruz.

    Dünya halklarının emperyalizmi reddetmesi ve Panama’da ABD emperyalizmine karşı mücadelenin sürmesi bir zorunluluktur.

    İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Panama seksiyonu Sosyalist Öneri

    26 Aralık 2024

    2025’te gençliğin ortak talepleri etrafında mücadele büyümeli!

    0

    Bütün emekçileri ve gençleri yakından ilgilendiren asgari ücret her sene olduğu gibi antidemokratik yöntemlerle, patronların ihtiyaçları gözetilerek rejim tarafından belirlendi. Biz bu masaların en başından yanlış kurulduğunu biliyoruz ve itiraz ediyoruz. Sendikaların gerçek anlamıyla söz hakkının olmadığı, emekçi halkın sesinin kısıldığı bu süreçler, emekçilerin ve örgütlerinin söz haklarının olduğu, her toplumsal kesimin ihtiyaçlarını ifade edip taleplerini sunabileceği bir formda olmalı.

    Yüzde 30’luk sefalet zammıyla aylık 22 bin 104 TL ile bir emekçinin, 3 bin TL ile de öğrencilerin geçinmesini bekleyen rejime karşı birleşik mücadeleyi yükseltmek önümüzdeki tek çıkış yolu. Sendikaların açıkladığı raporlara göre yoksulluk sınırı 72 bin TL’yi aşarken emekçilerin kölece çalıştırıldığı işlerin ücreti 22 bin 104 TL; öğrencilerin ise kaderi günlük 100 TL ile geçinmeye çalışmaya veyahut ucuz işgücü olmaya terk edilmiş durumda.

    KYK bursuna yapılan yüzde 50’lik zam fazla görünse de bizi yanıltmasın. Türk-İş’in yayımladığı hesaplara göre bir üniversite öğrencisinin aylık gıda harcaması 5900 TL. Bu demek oluyor ki rejim öğrencilere burs olarak ancak onların gıda ihtiyaçlarının yarısını karşılayacak kadar kaynak ayırıyor! Yurt ve ev kiralarına, ulaşım ve iletişim masraflarına değinmedik bile. Uzun lafın kısası, kendimizi geliştirme hayalleriyle geldiğimiz, sosyalleşme fırsatları kovalamayı düşlediğimiz üniversite hayatı öğrencilere nasıl geçinecekleri konusunda dört dönecekleri bir yaşantıdan başkasını sunmuyor.

    Tıpkı asgari ücretin belirlenmesinde emekçilerin daha fazla söz hakkı sahibi olması gerektiği gibi, öğrencilerin de temel gelirleri olan KYK burslarının belirlenmesinde de öğrenciler olarak söz hakkına sahip olmalıyız. Lakin bu hak ancak ortak taleplerimiz etrafında seferberliği yükselterek, okullarımızda ve yurtlarımızda mücadele araçlarımız olacak Öğrenci Temsilci Kurullarını (ÖTK) ve Yurt Komitelerini inşa ederek elde edilebilir. ÖTK’lar ve Yurt Komiteleri; taleplerimizi ulusal düzeyde seslendirebileceğimiz, bize ayrılan bütçeleri denetleyeceğimiz ve haklarımızı ilerleteceğimiz organlarımız olacaktır.

    Gerçek enflasyonun oldukça altında oranlarla yapılan zamlar her geçen sene bütün emekçi halkı yoksullaştırıyor. İhtiyaçlarımızın fiyatları artarken aldığımız burslar hiçbir ihtiyacımıza yetmiyor. KYK burslarına da tıpkı asgari ücrette talep ettiğimiz gibi, 3 ayda bir gerçek enflasyon oranında zam talep ediyoruz.

    Hem 3 ayda bir enflasyon oranında zam talebimizin hem de ÖTK ve Yurt Komitelerine dair taleplerimizin gerçekleşmesi için, yasaklara rağmen grevlerini kararlılıkla sürdüren metal işçilerinden ilham almalı, önümüze koyulan engelleri örgütlü bir şekilde aşarak mücadeleye atılmalıyız. 2024, Tek Adam rejiminin emekçilere, kadınlara, gençlere ve bütün ezilen kesimlere karşı yönelttiği saldırılar ve hepimizin bu saldırılara karşı mücadeleleri ile geçti. 2025’in eğer gidişata müdahil olmazsak farklı bir yıl olacağını bir an bile düşünmeden şunu iddia ediyoruz: 2025’i emekçilerin, kadınların, lgbti+ların ve gençliğin yılı yapabiliriz!

    Polonez işçilerinin direnişi: emek ve özgürlük için bir çağrı

    0

    Polonez işçilerinin 150 günü aşan mücadelesi, yalnızca onların hikâyesi değil. Bu, Türkiye’de emekçi halktan kadınlara, gençlerden farklı toplumsal kesimlere kadar herkesin maruz kaldığı baskıların, engellemelerin ve hak ihlallerinin bir özeti gibi. Tekgıda-İş Sendikası’nda örgütlendikleri için işten çıkarılan Polonez işçileri, Anayasa’nın tanıdığı sendikalaşma hakkını kullanmaya çalıştıkları anda, bu hakkın kâğıt üstünde kaldığını tecrübe ettiler.

    Anayasa’nın 51. maddesi, çalışanlara sendikalaşma hakkı tanır. Ancak Polonez işçilerinin başına gelenler, bu hakkın gerçek hayatta nasıl çiğnendiğini açıkça ortaya koyuyor. İşverenin işçileri işten çıkarması ve sendikalaşma hakkını yok sayması bir yana, devletin tavrı daha da dikkat çekiciydi. Polis, işçilerin eylemlerini bastırmak için seferber oldu. Eylem alanlarının kısıtlanması, zaman zaman gözaltılar, yıldırmalar… Onlarca görüşme ve müzakereye rağmen sonuç alamayan işçiler, aylar sonra Ankara’ya doğru yürüyüş başlattığında yollar polis barikatlarıyla kesildi. İşçilerin geceyi geçirmek için soğukta çadır kurmalarına bile izin verilmedi. Devlet, her zaman olduğu gibi işverenin yanındaydı.

    Bu durum yalnızca Polonez işçilerinin değil, sendikalaşmaya çalışan tüm işçi sınıfının ortak bir sorunu: Bugün Polonez işçilerinin sendikalaşma hakkı engelleniyor, ama zaten on yıllardır işten çıkarmalar ve işkolu değişiklikleri gibi yöntemlerle sendikalaşma engelleniyor, ne olduğu belirsiz kamu düzeni gerekçesiyle grevler yasaklanıyor.

    Tıpkı gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı gibi… Kadınlar yaşam hakları için sokağa çıktığında, gençler eğitim ve gelecek hakkı için yürüdüğünde, köylüler topraklarını savunduğunda aynı barikatlar, aynı yasaklar devreye giriyor. Polonez işçilerinin deneyimleri, bu yüzden tüm işçi sınıfının ve toplumsal hareketlerin ortak deneyimi.

    Türkiye’de yıllardır bir “yeni anayasa” tartışması sürüyor. Ama bu tartışma, bugüne kadar özgürlüklerden ve emekten yana bir çözüm üretmedi. Tam tersine, anayasada yapılan her değişiklik adım adım, emekçi halkın özgürlüklerinin aleyhine olacak şekilde daha baskıcı bir rejimin inşasına hizmet etti.

    Bugün bu ülkede bir anayasadan bahsedilecekse bu anayasa, işçilerin sendikalaştığı için işten çıkarılmamalarını, toplumun hiçbir kesiminin izinsiz toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenledikleri gerekçesiyle barikatlarla engellenip gözaltına alınmamasını ve meşru grevlerin ipe sapa gelmez sebeplerle yasaklanmamasını güvence altına almalıdır.

    Türkiye’nin ihtiyacı işçilerin haklarını güvence altına alan, kadınların eşitlik ve özgürlük taleplerini kabul eden, herkesin onurlu bir yaşam sürebilmesini sağlayan bir toplumsal düzenin temelini oluşturacak emekten ve özgürlükten yana bir anayasadır.

    Bu nedenle Polonez işçilerinin direnişi sadece bir fabrika önünde kalmıyor; tüm topluma bir çağrı yapıyor: Özgürlüklerimizi kazanmak ve korumak için birlikte hareket etmeli, bu talepleri yok sayanlara karşı örgütlü bir irade göstermeliyiz. Bugün Polonez işçilerinin yaşadıkları, yarın başka bir yerde başka bir isimle karşımıza çıkacaktır. Ama mücadele devam ettiği sürece umut da devam edecektir.

    2024’ün dersleri, yeni mücadele döneminin görevlerine işaret ediyor

    0

    Emekçiler için her açıdan zorlu bir yılı geride bırakıyoruz. Emekçilere bir kez daha sefaleti işaret eden 2025 asgari ücreti ise önümüzdeki yıl hakkında muazzam bir fragman sunuyor. Ama bunun aynı zamanda bir sonuç, geride bıraktığımız yılın bir karnesi olduğunu da görmemiz gerekiyor. İktidar açısından olduğu kadar (ve hatta daha fazla) bizler açısından da bir karne. 2024’e biraz da bu açıdan bakalım…

    2024’e nasıl başlamıştık?

    2024’e başlarken iki önemli eğilimle karşı karşıyaydık. İktidar, 2023 Mayıs seçimleri nedeniyle zamana yaydığı kemer sıkma politikalarını sertleştirme hazırlığı içindeydi. Mehmet Şimşek bunu ilan ediyor ve önündeki tek engelin 2024 yerel seçimleri olduğuna işaret ediyordu. Bu durumu Kasım 2023 yazılarımızda “Seçimlerin ardından Şimşek’in hayalini kurduğu ‘rasyonel politikalar’ bir kusursuz fırtına gibi emekçilerin üzerinde estirilecek,” diyerek ifade etmiştik. Bankaların ve şirketlerin elde ettiği olağanüstü kârlar karşısında, emekçilerin milli gelirden aldığı payın tarihin en düşük seviyesine gerilediği koşullarda uygulanacak bu IMF’siz IMF politikası, emekçilerin sefalet koşullarına mahkûm edilmesi anlamına gelecekti.

    Ancak güçlü bir diğer eğilim de vardı: Emekçiler ülkenin dört bir yanında, onurlu çalışma ve yaşam koşulları talebiyle örgütlenmeye, sendikalaşmaya, haklarını korumaya veya ilerletmeye çalışıyorlardı. İktidarın emek düşmanı politikalarını, antidemokratik, keyfi ve baskıcı uygulamalarını daha fazla sorgulayan, bunlar karşısında yüzünü mücadeleye ve/veya alternatif arayışlara dönen bir eğilim vardı.

    Nitekim 2024 yerel seçimleri, AKP’nin iktidar ömrü boyunca aldığı en büyük yenilgiyle sonuçlandı. AKP ilk kez, girdiği bir seçimde ikinci sıraya düştü. Kitleler, iktidara bir “güvensizlik oyu” vermişti. Ama kime güveneceklerdi? CHP, 2023 seçimlerinden derslerle mevcut hoşnutsuzluğu kendine oy olarak devşirmeyi başarmıştı -sosyalist solun ve Kürt siyasal hareketinin desteği ile. Ancak emekçiler için iktidarın emek düşmanı politikaları karşısında sınıf eksenli bağımsız bir alternatifin inşası bir kez daha ikincil görülerek ertelenmiş oldu.

    Yenilen var ama kazanan var mı?

    Bu yüzden, yılın ikinci çeyreğinin en önemli sorusu şuydu: AKP yenildi ama kim kazandı? AKP-MHP iktidarı önemli bir yenilgi almıştı ama karşısında güçlenen sınıf çizgisi değil, burjuva muhalefeti temsil eden CHP’nin daha kontrollü ve dengeli bir Tek Adam rejimi çerçevesinde hayata geçirmeyi vaat ettiği programdı. Nitekim “normalleşmenin” elini ilk sıkanlar onlar oldu. Peki emekçiler, emek örgütleri bu boşluğu doldurabilir miydi? Bu açıdan en önemli kırılma noktalarından biri İstanbul 1 Mayıs’ı oldu. Sendikal bürokrasilerin çıkarlarının ve ikameci siyasi anlayışlarının bir sonucu olarak, Türkiye işçi sınıfı ile emekçileri açısından parçalı ve bölünmüş bir tablo ortaya koyuldu. Kapitalist ekonomik krizin derinleştiği, asgari ücrete ara zam yapılmayacağının açıklandığı, emekçilerin ve emeklilerin sefalet ücretlerine mahkûm olduğu durum karşısında, işçi hareketinin mevcut önderliklerinin bu bilinçli tutumumun sonuçları elbette ağır olacaktı.

    İktidar bu boşluğu -mevcut hoşnutsuzluğun örgütsüzlüğünü- gördü. Ve üçüncü çeyrek, asgari ücrete ara zam yapmama konusunda geri adım atmayan iktidarın, kemer sıkma politikalarını sıkılaştıracağını açıkça ilan ettiği dönem oldu. İktidar, yenilgiyi belki unutmamış ama politik üstünlüğü yeniden ele geçirmişti. Üç sendikal konfederasyonun, öncesinde yapmadıkları ortak hamleyi tabanlarının huzursuzluğu ve basıncıyla geç de olsa ortaya koyması bu dönemde gerçekleşti. Temmuz ayında Türk-İş, Hak-iş ve DİSK’in ortak imzasıyla “İnsan onuruna yaraşır bir yaşam istiyoruz” diyerek emekçilerin ve emeklilerin acil sorunlarını on madde altında ele alan ortak bir açıklama yapıldı. Bunu izleyen süreç, sendikaların tekil miting ve eylemleri ile devam etti. Özellikle işçi havzalarında gerçekleşen eylemler, emekçi kitlelerin hoşnutsuzluğunu açıkça ortaya koyuyordu ama bu gerçeklik, sendikal bürokrasilerin birleşik mücadele önündeki duruşları ile bir kez daha örgütlü ve yaygın bir güce dönüşebilme iradesinden yoksun kaldı. Yine yaz ayları birçok işyerinde sendikalaşma ve insanca yaşayacak ücret talepleri için mücadelelere sahne oldu. Farklı konfederasyonlara bağlı sendikalarda örgütlenen işçilerin sorunları da talepleri de ortaktı. Ama bir kez daha mücadeleleri birleştirecek ortak bir eylem programından yoksundu.

    Yılın son çeyreğine bu koşullarda girmiştik. İç ve dış politikanın malzemelerinden faydalanma kullanma konusunda zaten ustalaşmış olan Tek Adam rejimi, bu dönemi havuç ve sopa yoluyla meşruiyetini yeniden devşirmenin peşinde geçirdi. Emekçilerle adeta dalga geçen ekonomi politikaları, Polonez işçilerinin anayasal hakkını polisiye önlemlerle bastırmaya dönük uygulamalar, grev yasakları, yeniden gündeme gelen kayyum politikaları, “Terörsüz Türkiye” adı altında Kürt sorununa yönelik çözümsüzlük önerileri, aileyi güçlendirme adı altında sunduğu kadın düşmanlığı vd. hepsini aynı bütünün parçaları olarak ele almak gerekiyor. Bugün geldiğimiz noktada reva görülen “asgari ücret zammı” ise -yazının başında da belirttiğim gibi- bu yıl sınıflar mücadelesi açısından oluşmuş dengelerin bariz bir özeti!

    Yeni bir mücadele dönemine doğru…

    Yılın başında beliren iki eğilimden birincisi, bağımsız sınıf politikasına dayalı bir alternatifin yaratılması konusundaki başarısızlığın sonucu olarak, iktidarın emek düşmanı ekonomi politikalarını sürdürmesi lehine ilerledi. Ve iktidar, 2025’te de emekçilere iyi bir şey vaat etmiyor. Ancak bu dengeyi değiştirebilecek en önemli güç yine yanı başımızda; Polonez’de, MKB’de, Tarkett’te, Temel Conta’da, işçilerin kararlı mücadelesinde yatıyor.

    2025’e bu koşullarda ve bu derslerle giriyoruz… Önümüzde her açıdan bir mücadele dönemi olduğu açık! Soru ve görev ise aynı: Bu mücadeleleri tek ve aynı mücadele olarak görmeyi, birleştirmeyi; “insan onuruna yaraşır bir ücret ve yaşam” talebi etrafında bir emek ittifakı çerçevesinde ilerletmeyi başarabilir miyiz?

    AKP Suriye’de abıhayat peşinde

    0

    Beklenmeyen oldu ve yarım asırdır Suriye’yi demir yumrukla yöneten Baas rejimi günler içinde buharlaşarak tarihe karıştı.

    Yeni dönemin nasıl şekilleneceği, sahadaki her bir politik aktörün ülkenin geleceğindeki yerini almak için giriştiği bilek güreşiyle belirlenecek. AKP-MHP iktidarı da bu hengameden kârlı çıkma uğraşında.

    2011’de başlayan ayaklanmanın devrimci barutunu tüketmek için hem Esad hem de emperyalist devletler ve gerici bölge rejimleri çok çaba sarf etti. Kısmen başarıya ulaşarak hareketi zayıflatan ve karakterini çarpıtan güçler arasında Türk egemenleri de başı çekenlerdendi.

    Bu doğrultuda atılan adımların iki esas güdüleyicisi vardı. İlki, sermaye birikiminin zorlamasıyla bölgesel güç olmaya duyulan iştah; ikincisi ise Suriye’deki Kürtlerin konjonktürün sağladığı imkânlardan faydalanarak statü elde etmesini engelleme isteği. Bu hedeflerle yıllardır yapılan mesai Türk egemenlerinin İslamcı silahlı güçlerle farklı düzeylerde yakın ilişkiler kurmasını sağlarken, iç ve dış siyaset ayrımı da hiç olmadığı kadar silikleşti.

    Suriye ordusundan kopan askerlerin kurduğu ÖSO bu ilişkinin rengini verdiği evrim neticesinde Türkiye’nin lejyoner gücü SMO’ya dönüşürken, IŞİD’in Türkiye metropollerinde düzenlediği saldırılar Gezi ve 7 Haziran ile cisimleşen özgürlükçü dalganın ardından gelecek baskı döneminin habercisi oldu. İçeride emekçilerin ve ezilenlerin demokratik hakları kısıtlanır ve ekmeği küçülürken Afrin, El Bab, Cerablus gibi birçok şehir Rojava’daki özerk yönetimi boğmak isteyen Türk devletinin kontrolüne girdi. İşte Türkiye, Suriye’de açılan yeni dönemi bu geçmişin koşulladığı imkân ve risklerle karşıladı.

    HTŞ Halep’e yönelirken durumdan vazife çıkarılarak SMO Rojava’ya yöneltildi. Şimdilik bu taarruz Tişrin barajındaki direnişe çarpıp durmuş vaziyette. Ankara’da ümitler kısmen Trump’ın göreve başlamasıyla güçlerini Suriye’den çekme ihtimaline, kısmen de HTŞ’nin Kürtlere karşı konumlanmaya ikna edilmesine bağlanmış görünüyor.

    Ardı ardına Şam’a giden Kalın ve Fidan’ın ilk gündemi bu olduysa diğer gündemlerinin de Suriye’nin yol haritasında belirleyici olmak; başta inşaat, enerji, ulaşım, silah sektöründekiler olmak üzere Türk şirketlerinin Suriye’nin inşasındaki payını güvenceye almak; Türkiye’nin Akdeniz’deki alan hâkimiyetini artıracak anlaşmaların hazırlanmasını sağlamak olduğu biliniyor.

    Ne var ki evdeki hesap çarşıya uymayabilir. HTŞ, AKP ile yakın temasta olsa da ona SMO gibi göbekten bağlı değil. Üstelik yarının Suriye’sinde HTŞ’nin hükmünün olup olmayacağı da burada yaşanacak politik mücadeleler ile netleşecek. Suriye halkı son sözünü söylemedi, aksine konuşmaya yeni başlıyor.

    Tek Adam rejimi, Suriye’de abıhayat bulacağına inanıyor olabilir fakat emekçiler fetih masallarıyla karınlarının doymayacağının, aksine AKP-MHP’nin bölgede ulaşacağı her emelinin sermayenin yüzünü güldürürken işçi sınıfının yoksullaşmasına; kadınların, Kürtlerin, Alevilerin hak ve özgürlüklerinin daha çok baskılanmasına yol açacağının farkında.

    Katliam Yasasına karşı bir arada yaşamı savunalım

    0

    Büyük tepkilere rağmen AKP-MHP vekillerinin oylarıyla kabul edilen ve ağustos ayında yürürlüğe giren Katliam Yasası’nın yönetmeliği Resmi Gazete’de yayımlandı. Sokakta yaşayan hayvanların toplu katliamına zemin hazırlayan kanunun yönetmeliği belirsiz ve muğlak ifadelerle dolu. Örneğin, barınaklardan köpeklerin yuvalandırılabilmesi için site veya apartman yöneticilerinden izin alınması şartı getiriliyor. Ayrıca, hayvanların toplatılması sırasında uyuşturucu iğne kullanımına ilişkin “veteriner koordinasyonu ile yapılır” ifadesi bir belirsizlik yaratıyor. Yönetmelikte yer alan “hayvanların toplanması sırasında gerekli önlemlerin alınması” ya da “gerekli önlemlere rağmen ölmeleri” gibi ifadeler de net değil. Alınacak önlemlerin ne olduğu, hayvanların hangi koşullarda ölebileceği ve bu süreçlerin nasıl denetleneceği açıklanmıyor.

    Kanunda yer alan ötanazi ifadesi gündeme ilk geldiğinde de tepki çekmişti. “İyi ölüm” anlamına gelen ötanazi kelimesi, tedavi edilemeyecek bir hastalığı olan kişinin acı çekmemesi için yaşamına son verilmesi pratiğine verilen isim. Bu isimlendirmeyi mantıkdışı yapan, bu hayvanların ne tedavi edilemeyecek bir hastalıklarının bulunması ne de bunu talep etmelerinin mümkün olması. Halihazırda sağlıklı olan, yaşadığı belirli bir bölge olan, yaşadığı yerdeki insanlarla bir ilişkiye sahip olan köpeklerin zorla toplatılıp, barınak adı verilen ölüm kamplarına kapatılmaları ve en sonunda öldürülmelerine ötanazi adı verilemez. Ötanazi uygulamasının kendisi ayrı bir tartışma ancak, herhangi bir sağlık sıkıntısı olmayan ve böyle bir talepte doğal olarak bulunamayacak hayvanların öldürülmesi ötanazi değil cinayettir.

    Bu tavır aslında bizim için çok tanıdık. Farklı boyutlarda, farklı zamanlarda ve mekânlarda bu tavrı defalarca gördük ve görmeye devam ediyoruz. Sokaklarımızın temiz, rahat gezilebilen, güvenli olmasının engellenmesinden sorumlu olarak çeşitli gruplar dönem dönem öne çıkarılıyor. Sokakların güvensiz olma sebebi yoksul insanlar, köpekler, göçmenler, translar gibi gösteriliyor. Çünkü içinde yaşadığımız dünya, bize umutla bakacağımız bir geleceği bırakalım artık bunun hayalini bile sunamazken, insanlar beslenme ve barınma gibi en temel haklarına dahi erişmekte zorlanırken, bu krizden doğacak öfkenin kontrol edilmesi gerekiyor. İçinde bulunduğumuz krizin sorumlusu sermaye değil de bu gruplarmış gibi gösterilerek öfke bu gruplara yönlendiriliyor. Köpek katliamı özelinde halkın büyük çoğunluğunun hayvanların toplatılıp öldürülmesine karşı olduğunu gösteren birçok işaret olsa da, bu tartışmanın yapay bir şekilde yaratılması bile esas düşmanın işaret edilmesini engelliyor.

    Bizi insanca bir yaşamdan, insan olduğumuzu ve yaşadığımızı hissettiğimiz anlardan alıkoyan şey sokak hayvanlarının, göçmenlerin, lgbti+ların varlığı değil; sermayenin kâr ve emek sömürüsü üzerine kurulu yapısıdır. Yaşadığımız kentler ancak onları bizler yönettiğimiz zaman güvenli olacaklar. Kentlerimiz üzerinde, hayatlarımız üzerinde söz sahibi olmak için yaşam hakkı elinden alınan ve sömürülen tüm kesimler olarak mücadelemizi birleştirmek, bir arada yaşamı savunmak zorundayız.

    Suriye: “Barışçıl gösterilere evet, özgürlüğe evet, mezhepçiliğe hayır”

    0
    Mezhepçi kışkırtmalara karşı gerçekleşen bir protesto eyleminde kullanılan bu pankartta "Barışçıl gösterilere evet, özgürlüğe evet, mezhepçiliğe hayır!" yazıyor.

    Suriye halkının mezhepçi temelde bölünmesine yönelik son günlerde çeşitli saldırı ve provokasyonlar gerçekleşiyor. Bu konuya ilişkin Suriye Devrimci Sol Akımı’nın yayımladığı açıklamayı paylaşıyoruz. Son yaşananlara ilişkin detaylı bilgilerin yer aldığı açıklamada “mezhepçi bölünmeye” karşı, “özgürlük ve eşitlik temelinde birlik” vurgusu ön plana çıkıyor.

    Lazkiye, Tartus, Humus ve Hama, 25 Aralık Çarşamba günü Halep’in Maysalon bölgesindeki “Ebu Abdullah El-Hüseyin El-Hasibi” türbesinin yakılmasını protesto eden gösterilere sahne oldu. Bu olay, “Saldırganlığı Caydırma” harekâtının ilk günlerinde Askeri Operasyonlar İdaresi’ne bağlı grupların kente girmesiyle başladı.

    Mezhepsel kışkırtma ve protestolar

    Yerel kaynaklar onlarca göstericinin Lazkiye vilayetindeki Cableh, Kardaha ve Lazkiye kentlerinin yanı sıra Tartus kentinde de meydanlara çıktığını bildirdi. Bir başka gösteri de Suriye’nin orta kesimlerindeki Humus kentinin El-Hadara Caddesi’nde gerçekleşti.

    Göstericiler Halep kentindeki “Seyyid Ebu Abdullah El-Hüseyin bin Hamdan El-Hasibi” türbesinin yakılmasını kınayan sloganlar attı.

    Göstericiler yeşil bayraklar (Alevi mezhebinin bayrağı) taşıdı ve bazıları mezhepçi sloganlar attı, ancak bu sloganlar göstericiler tarafından kısa sürede susturuldu ve slogan atanlar kovuldu. Humus’ta Alevilere karşı mezhepçi sloganlar atan küçük grupların Genel Güvenlik Güçleri tarafından dağıtıldığını gösteren videolar yayınlandı.

    Hadise gerçek

    Suriye’deki geçici hükümetin İçişleri Bakanlığı olayın gerçekliğini kabul etti ancak “videonun eski olduğunu, Halep’in kurtarıldığı döneme ait olduğunu ve kimliği belirsiz gruplar tarafından gerçekleştirildiğini” açıkladı. Bakanlık, güvenlik güçlerinin mülkleri ve dini mekanları korumak için çalıştığını ve bu tür videoların yeniden dağıtılmasının amacının “Suriye’nin içinden geçtiği bu hassas aşamada Suriye halkı arasında fitne çıkarmak” olduğunu ekledi.

    Bakanlık, Suriye kıyılarındaki “eski rejim kalıntılarının” bu söylentileri istismar etmeye çalıştığını ve “İçişleri Bakanlığı’ndaki güçlerimizi hedef aldığını, bunun sonucunda çok sayıda şehit ve yaralı olduğunu” belirtti. Durumu istikrarsızlaştırmayı ve iç barışı bozmayı amaçlayan söylentilerin yayılmasına karşı uyarıda bulunarak, vatandaşların ve mallarının güvenliğini bozanların peşine düşeceğini ve adil bir şekilde cezalandırılmaları için adalete teslim edeceğini teyit etti.

    Türbe görevlileri tarafından yapılan açıklama

    Türbe görevlileri bir açıklama yayımlayarak dolaşıma sokulan saldırı görüntülerinin eski olduğunu doğruladı. Açıklamada şu ifadelere yer verildi: “Tüm halkımıza ve kardeşlerimize (…) dolaşıma sokulan görüntülerin bugünkü tarihe ait olmadığını, Halep’e giriş sırasında meydana geldiğini bildiririz. Bu eylemden sorumlu olanları kontrol etmek ve hesap sormak için derhal toplum büyükleri ve ilgili makamlarla temasa geçtik.”

    Açıklamada “itidal, akılcılık ve bilgelik çağrısında bulunularak, yetkililerle temas halinde olan toplum büyüklerinin bu saldırıdan sorumlu olanları sorumlu tutmaları ve bu tür eylemlerin tekrarlanmasını önlemeleri” istendi.

    Heyet Tahrir Şam’a (HTŞ) bağlı grupların Humus’taki mahallelerde devriye gezerek fitneyi bastırmak amacıyla “Labbayka Ya Khasibi” (Emrine amadeyiz, Hasibi) sloganları attığı videolar da sosyal medyada yayıldı.

    Bir göstericinin ve birkaç güvenlik personelinin öldürülmesi

    İçişleri Bakanlığı, Lazkiye, Kardaha, Tartus, Humus, Cableh ve Banyas kentlerinde 12 saate kadar sokağa çıkma yasağı ilan ederken, İçişleri Bakanlığı’na bağlı Genel Güvenlik güçleri de yoğun bir şekilde bölgeye sevk edildi. Bir göstericinin ve birkaç güvenlik personelinin öldürülmesinin ardından güvenliği yeniden tesis etmek üzere gösterilere sahne olan bölgelere büyük takviye birlikler gönderildi.

    Şam FM Radyosu, devrik Suriye rejimi unsurlarının Humus’ta göstericilere ve genel güvenlik güçlerine ateş açması sonucu bir göstericinin ve çok sayıda güvenlik personelinin öldüğünü, diğerlerinin de yaralandığını bildirdi. Suriye İçişleri Bakanlığı birkaç genel güvenlik mensubunun öldüğünü doğruladı.

    Yerel kaynaklar yayın organımıza, Tartus kırsalındaki Hirbet el Maaza köyünde bir güvenlik gücünün Tümgeneral Muhammed Kanjo’yu tutuklamaya gittiği sırada kimliği belirsiz saldırganların açtığı ateş sonucu birkaç güvenlik görevlisinin öldüğünü söyledi.

    Devrik rejim sırasında Askeri Adalet Dairesi Başkanı ve Suriye’deki Saha Mahkemesi Başkanı olan Kanjo, Suriye devrimi yıllarında Suriyeli tutuklulara, siyasi figürlere ve rejim muhaliflerine karşı onlarca ölüm cezası vermişti. Ayrıca Sednaya hapishanesinin ve burada verilen ölüm cezalarının ana sorumlusu olarak kabul edilmektedir. “Esad rejiminin Suriye halkına karşı işlediği zulümlerde suç ortaklığı yaptığı suçlamasıyla” ABD, Avrupa ve İngiltere’nin yaptırım listelerine dahil edilmiş durumda.

    Besanada: Mezhepçiliğe karşı bir kale

    Lazkiye kırsalındaki Besanada bölgesinde halk, Saliba bölgesinden (Sünni bir bölge) bir adamı kaçıran ve Besanada’da öldürerek olayı mezhep çatışmasına dönüştürmeyi amaçlayan üç genci yakalamayı başardı. Ancak Besanada’daki halkımızın duyarlılığı ve sorumluluğu sayesinde, adamı sağ salim evine geri götürdüler, arabasını ve parasını hiçbir kayıp olmadan kendisine teslim ettiler ve kaçıranları HTŞ’ye teslim ettiler.

    Masyaf’ta protestolar

    Hama’nın kuzeybatı kırsalındaki Masyaf kenti de salı günü üç hakiminin öldürülmesini kınayan bir protestoya sahne oldu. Katılımcılar Suriye’nin birliğini ve suikastın faillerinden hesap sorulması gerektiğini savunan sloganlar attı.

    Yerel bir kaynak, yabancı silahlı kişilerin göstericileri zorla dağıtmaya çalıştığını, bunun da halkı kızdırdığını ve halk ile yabancı silahlı kişiler arasında olası bir çatışmayı önlemek için şehrin ileri gelenlerinin müdahalede bulunduğunu belirtti.

    Hıristiyan hakları için protestolar

    Fransız haber ajansı, sosyal medyada yayılan ve maskeli kişilerin Hama vilayetindeki Ortodoks Hıristiyanların çoğunlukta olduğu Sakilbiye kentinde bir Noel ağacını yaktığını gösteren videonun ardından yüzlerce Suriyeli Hıristiyan tarafından 23 Aralık Pazartesi günü kendiliğinden gece protestoları düzenlendiğini bildirdi. Salı günü Şam’dan Bab Şarki’deki Rum Ortodoks Patrikhanesi merkezine doğru yürüyen göstericiler Hıristiyanlar için güvence talep eden sloganlar attı.

    Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, Noel ağacını ateşe veren savaşçıların “Ensar El Tevhid Cihatçı” grubuna mensup yabancı savaşçılar olduğunu duyurdu.

    Halep Süryani Ortodoks Metropoliti Boutros Kassis, Alhurra’ya verdiği demeçte bu olayın tüm Suriyeli gruplar tarafından reddedilmesi ve kınanması gerektiğini belirterek, tüm etnik köken ve mezheplerden Suriyelilerin hakları için yeni anayasaya saygı gösterilmesi gerektiğini vurguladı. Anayasanın dini özgürlükleri ve kadın haklarını güvence altına alması gerektiğini vurguladı.

    Suriye Devrimci Sol Hareketi Genel Koordinatörü tüm Suriyelilere bir çağrı yayınladı

    Suriyeli bir yurttaştan çağrı:

    “Ülkedeki durumun daha da kötüye gitmesini önlemek için… Şam’daki siyasi yönetimi, güçlerinin sivilleri provoke etmesini ve dini ya da etnik sembollerini hedef almasını engellemeye çağırıyorum… Özellikle de barışçıl gösterilere silahla karşılık verme hatasına (suçuna) düşmemeleri çağrısında bulunuyorum, bu gösteriler ya da sloganları hakkındaki görüşümüz ne olursa olsun.”

    Görünen o ki kötü niyetli odaklar Suriyelileri, tüm Suriyelilere ve geleceklerine zarar verecek yıkıcı bir mezhep savaşına sürüklemeye çalışmakta, Esad rejiminin düşmesinin ardından kısa bir süre önce elde ettikleri özgürlüklerini kutlamalarını engellemekte ve tüm evlatları için özgür ve demokratik bir Suriye inşa etme yönündeki tarihi fırsatın önünü kesmektedir.

    Esad rejiminin düşmesiyle birlikte hiçbir mezhep ya da grup tek başına zafer kazanmamıştır. Aksine tüm Suriye halkı, dini, etnik kökeni ya da cinsiyeti ne olursa olsun kendisine karşı çıkan hiç kimseyi şiddet ve zulmünden esirgemeyen baskıcı bir rejimden kurtulmuş ve zafer kazanmıştır.

    Suriye’nin bugün tüm oğullarına ve kızlarına ihtiyacı var. Suriye’nin bugün bilge insanlarına ihtiyacı var. Suriye’nin bugün tüm nefret dolu mezhepçi ve ırkçı seslere kapısını kapatması gerekiyor. Suriye’nin bugün siyasi, demokratik, sendikal ve toplumsal güçlerini etkin bir şekilde yükseltmeye ihtiyacı var.

    Suriye’nin bugün acilen Suriye’nin tüm siyasi ve toplumsal kesimlerini temsil eden kapsamlı bir geçiş hükümetine ihtiyacı var.

    Bugün Suriye’nin silahlarla diyalogdan; eleştiri ve özgür siyasi, sendikal ve toplumsal eylem yoluyla diyaloğa geçmeye ihtiyacı vardır.

    Sadece kendilerinin kazandığını düşünenlere şunu söylüyoruz:

    Hiç kimse tek başına kazanmadı; zafer tüm Suriye halkına aittir.

    Ayrıca Esad ailesinin suç rejimi ve onun her mezhep ve etnik kökenden yandaşları dışında hiç kimse yenilmemiştir.

    Suriyeliler, herhangi bir taraftan gelen aşağılayıcı, saldırgan ya da baskıcı eylemlere karşı örgütlü, özgür ve barışçıl protestolarla karşı koyma hakkına sahiptir. Bu hak, Suriye halkının tüm Suriyeliler için yaptığı fedakârlıklarla kazanılmıştır.

    Bu faaliyetlerin daha etkili olabilmesi için sadece yerel değil ulusal düzeyde bir birlik gerekmektedir.

    Sahil şeridindeki halkımıza

    Nihayet, size köle ve top mermisi muamelesi yapan cani bir rejimin zincirlerinden kurtuldunuz. Devrik Esad rejimi, politikalarına karşı çıkan oğullarınızı ve kızlarınızı onlarca yıl boyunca aç bırakan, yoksullaştıran, baskı altında tutan, tutuklayan ve birçoğunu işkence altında öldüren bir rejimdi. Otoritesini, yolsuzluğunu ve sefahatini savunmak için on binlerce çocuğunuzu ölüme ve yaralanmaya sürüklerken, yakın zamanda tiran ve ailesinin kaçışıyla öğrendiğiniz gibi, asıl derdi servetinizi yağmalamak ve ülke dışına kaçırmaktı.

    Sahil şerindeki halkımıza

    Esad rejiminin ve yandaşlarının yıkılmasıyla birlikte bugün tüm Suriyeliler gibi siz de kölelik sisteminden özgürlüğün enginliğine geçtiniz. Bu yüzden özgürlükten korkmayın.

    Özgürlükten korkmayın.

    Suriye’de yeni dönemin dinamikleri

    0
    Yarmuk Filistin mülteci kampı, Suriye

    Suriye’de Esad rejiminin 8 Aralık’ta devrilmesinin ardından gelişmeler baş döndürücü bir hızla ilerliyor. Heyet Tahrir el Şam (HTŞ) yeni süreci politik olarak domine etmeyi şimdilik başarırken, geçici ve fiili devlet başkanı gibi hareket eden Colani (Ahmet El Şara) eski başkanlık sarayında, neredeyse hiç durmaksızın uluslararası ve yerel delegasyonları ağırlıyor. Burjuva medya çoğunlukla yeni dönemi Colani’nin kıyafet değişimi üzerinden magazinleştirirken, herkesin aklındaki temel soru, sürecin nasıl ve nereye evrileceği.

    Politik “geçiş”

    Esad rejiminin yıkılmasının ardından geçici hükümet, diğer muhalefet kesimlerinin temsili olmaksızın, HTŞ tarafından oluşturuldu. Oldukça pragmatik bir politika izleyen Colani önderliği, eski Baas bürokrasisini tümüyle tasfiye etmek yerine, onu mümkün olduğunca içermeye çalıştı. İdlib vilayetini yöneten hükümetin başbakanlığından Suriye geçici hükümetinin başbakanlığına geçen Muhammed el Beşir, genel seçimlerin 1 Mart 2025’te yapılacağını açıkladı. Colani ise diğer politik ve toplumsal kesimleri kapsayacak bir Ulusal Diyalog Konferansı’nın gerçekleştirileceğini duyurdu.

    Önümüzdeki dönemin en belirleyici gündemi hiç şüphesiz siyasal demokrasi olacak. Dinsel ve ulusal azınlıkların, kadınların hakları garanti altına alınacak mı? Örgütlenme ve ifade özgürlüğü tesis edilecek mi? Siyasi partiler seçimlere serbest ve eşit koşullarda girebilecek mi? Konformistler HTŞ’nin bunları gerçekleştirmeyeceğini söyleyerek kafalarını omuzlarının arasına gömüyor. Devrimciler ise, bütün bu başlıkların politik mücadelenin bir konusu olduğunun bilincinde olarak bu doğrultuda savaşmak için kolları sıvıyor. HTŞ başta olmak üzere hiçbir burjuva önderlikten beklentisi bulunmuyor. Yalnızca, kahramanca bir mücadeleyle barbar bir diktatörlüğün yıkımını sağlamış bir halkın basiretine güveniyor. Devrimci bir politik seçeneğin inşası için harekete geçiyor.

    Ekonomik yeniden inşa

    Esad rejimi Suriye’ye sadece insani değil aynı zamanda devasa bir ekonomik yıkım miras bıraktı. Son yıllarında rejimin Suriye lirasını serbest düşüşe bırakmasıyla para gerçek anlamıyla pula dönüştü. Halkın yüzde 90’ından fazlası ağır yoksulluk içinde kıvranırken, rejimin himayesi altına tuttuğu toplumsal kesimler dahi gıdaya, enerjiye ulaşamaz hale geldi. Bu enkaz emperyalist ülkelerden “dış yatırım” çekerek değil, halkın ihtiyaçlarını önceleyen antikapitalist bir programla kaldırılabilir. Esad oligarşisinin tüm varlıklarının tazminatsız kamulaştırılması, ülkedeki yıkımın baş sorumlularından İran ve Rusya’ya borçların iptali, bu ülkelerle ilişkili şirketlere tazminatsız el konulması, kamu borç ödemelerinin durdurulması ve tüm bu kaynakların halkın acil ihtiyaçlarının karşılanması için merkezi bir planlama temelinde kullanılması mevcut yıkımın dayattığı nesnel ve acil görevlerdir.

    Golan, Gazze ve Yarmuk

    Bu döneme damgasını vuran bir diğer gelişme, Siyonist İsrail’in artan saldırganlığıydı. Esad’ın devrilmesinin hemen ardından gerçekleştirdiği onlarca hava saldırısıyla İsrail, Suriye’nin önemli altyapı tesisleriyle hava ve deniz kuvvetlerinin neredeyse tamamını imha etti. Dahası, işgal altında bulundurduğu Golan Tepeleri’nin ötesine geçerek stratejik Hermon Dağı ve Lübnan-Suriye sınırlarındaki geçişleri kapsayan yeni bölgeleri ele geçirdi. Yarmuk Havzası’nda işgali protesto eden halka İsrail askerleri ateş açtı ve bir kişi yaralandı.

    HTŞ yönetimi şu ana dek İsrail saldırılarına karşı oldukça düşük profilde açıklamalar yapmakla yetindi. Colani bunu “Suriye’nin savaştan yorgun durumu, yıllar süren çatışma ve savaştan sonra yeni çatışmalara izin vermiyor,” şeklinde gerekçelendirdi. Suriye’nin bugünkü durumunun İsrail’le açık bir askeri çatışmaya izin vermediği iddia edilebilir. Bununla birlikte, Suriye halkının geniş kesimleri Filistin halkının daima yanındadır ve Siyonist devletin Golan Tepeleri’ni işgalini asla unutmamıştır. Suriye halkı İsrail’in katliamlarından kaçmak zorunda kalan Filistinli mültecilere daima kapılarını açmış, başta Yarmuk mülteci kampı olmak üzere Filistinliler Suriye’nin birçok yerinde uzun yıllar yaşamışlardır. İsrail’in bugünkü saldırıları da Suriye halkında derin bir öfke yaratmaktadır. İsrail’in saldırganlığı her şeyden önce bu öfkenin politik olarak seferber edilmesiyle durdurulabilir. Dolayısıyla, HTŞ yönetiminin İsrail saldırganlığı karşısındaki politik ve diplomatik tutumu “Suriye halkının yorgunluğundan” değil kendi uzlaşmacı, işbirlikçi ve pragmatist politikalarından kaynaklanmaktadır.

    Öte yandan tüm bu süreci ABD ve İsrail’in komplosu olarak görenler, İsrail’in Suriye’deki saldırılarını ve askeri ilerleyişini bunun bir kanıtı olarak sundular. Bu anlayış, bölgede İran, Esad rejimi, Hizbullah ve Filistin örgütlerinden oluşan bir “direniş ekseni” olduğu varsayımından yola çıkıyor. Oysa, başka pek çok yerde belirttiğimiz gibi, Esad rejimi İsrail’e karşı söylemlerin ötesine geçerek son 50 yılda tek bir kurşun sıkmazken, Siyonizm de 2011’den bu yana hiçbir zaman Esad’ın yıkılmasından yana olmadı. İsrail’in yok ettiği Suriye Hava Kuvvetleri Golan Tepeleri’ni geri almak, Gazze soykırımını engellemek için tek bir sorti dahi yapmadı. Ancak Suriye halkını katletmek için sayısız operasyon düzenledi. Devrimin ardından Esad rejiminin yanında yer almadığı için Yarmuk bizzat rejim tarafından yıkıldı. Rejimin düşmesinin ardından sadece Sednaya Hapishanesi’nden 630 Filistinli tutsak çıktı. Suriyeli bir devrimcinin dediği gibi “Özgürlük Gazze, Yarmuk ve Golan’ın ortak kaderidir”.

    Diktatörler düşerken

    Esad diktatörlüğünün düşmesi bölgenin diktatörlerini, monarklarını, otoriter liderlerini sevindiren bir gelişme olmadı. Aralarındaki en mutsuzları şüphesiz molla Hamaney ve Putin. İran milisleri ve Rus askerleri ülkeden neredeyse tamamen çekildi. Rusya, donanmasını Tartus’tan çekmeye başlarken bu bölgedeki üssünü tamamen kaybedebilir. Mısır diktatörü Sisi bir diğer mutsuz kişi. Devrimlerin bulaşıcılığını geçmiş deneyimlerinden çok iyi bilen Sisi, Mısır’da yeni bir protesto dalgasından endişeli. Esad’ın devrilmesini kutlamak isteyen Suriyelileri tutuklatması da şüphesiz bundan kaynaklanıyor. Yakınlarına “Endişelenmeyin. Çünkü benim ellerimde kimsenin kanı yok,” açıklaması da bu endişeden gelen bir dil sürçmesi olabilir. Petrol monarşileri ise Suriye’de demokratik, halk egemenliğine dayanan bir siyasal rejimin ortaya çıkmasından ve böyle bir rejimin başta kendi halkları olmak üzere bölgeye örnek olmasından kaygılılar. Erdoğan yönetiminin öncelikli kaygısı ise Kürtlerin kalıcı bir özyönetime kavuşmasını engellemek veya en azından bu sürecin kendi himayesi, kontrolü altında gerçekleşmesini sağlamak.

    Demokratik hakların tesisi, ekonominin emekçi halktan yana planlanması, milyonlarca mültecinin geri dönebileceği koşulların sağlanması ve ülkenin dış güçlerden tamamen temizlenmesi, Suriye’de yeni dönemin temel dinamiklerini oluşturuyor. Bu dinamiklerin ne şekilde evrileceği siyasi arenada verilecek mücadeleyle belirlenecek. Tam da bu nedenle, sosyalist bir siyasi seçeneğin hızla inşa edilmesi hayati bir öncelik kazanıyor. Son bir haftada kayıpların bulunması, kadın haklarının güvence altına alınması ve İsrail’in saldırganlığına karşı gerçekleşen protestolar; çeşitli bölgelerde inşa edilmeye çalışılan yerel komiteler bu seçeneğin yükseleceği toplumsal kanalları gösteriyor.

    Grev yasakları değil metal işçileri kazanacak!

    0

    Aralık ayının başında işveren sendikası MESS ile Birleşik Metal-İş arasında süren, 5 işletme ve 9 fabrikayı içeren toplu sözleşme görüşmeleri tıkanınca ilgili işyerlerinde grev kararı alındı. Yoksulluk sınırının altında maaş alan metal işçilerinin toplu sözleşme görüşmelerinde talepleri yüzde 125 oranında zam yapılmasıydı. Öte yandan MESS, yüzde 40 oranında bir zam teklif etmişti. Masadaki anlaşmazlık işyerlerine grev pankartını astırdı.

    Bu işyerlerinden biri olan Hitachi Energy’de başlayan grevin 10. gününde grevler “milli güvenliği bozucu nitelik” arz ettiği için Cumhurbaşkanı kararı ile ertelendi. Bir başka ifade ile rejim, metal sektöründeki grevleri yasakladı! Elbette yasağın milli güvenlikle bir ilgisi yok. Bu karar, rejimin bir yandan asgari ücret görüşmelerinin gölgesinde bir grev dalgası istemediğini; öte yandan patronlar örgütü MESS lehine her türlü hukuksuzluğu yapabileceğini göstermiş oldu.

    Birleşik Metal-İş öncülüğünde greve çıkan işçiler rejimin yasaklamasını tanımadı ve fiili greve çıktı. Biz bu yazıyı yazarken, yasaklamanın 10. gününde Hitachi’de grev başarıyla sonuçlandı. Öte yandan GE Grid Solutions, Schneider Electric ve Arıtaş Kriyojenik işletmelerinde grev, yasaklamaya rağmen sürüyor.

    Türkiye’de son yıllarda rejimin önemli özelliklerinden birisi işçi sınıfının örgütlülüğüne ve eylemlerine dönük tahammülsüzlüğü olmaya devam ediyor. Özellikle büyük ölçekli işletmelerin yoğun olduğu ve işçi sınıfının en örgütlü kesimlerinin çalıştığı metal sektöründe grev yasaklamaları artık rutin hale geldi. Öte yandan bu yasaklara karşı hem sendikanın hem ilgili işyerindeki işçilerin tutumu oldukça kritik. Hatırlayacağımız üzere 2 sene önce Bekaert’te başlayan grev yasaklanmış, yasağı tanımayan işçiler grevlerini kazanımla sonuçlandırmıştı. Bugün de yasaklamalar karşısında benzer bir ısrarın olmasını oldukça önemli buluyoruz.

    Rejimin grev yasaklarının sendikalaşma önündeki engellemelere bir katkı olduğunu da gözden kaçırmamak gerek. Zira sendikanın temel işlevlerini; toplu sözleşme ve grev hakkını anlamsızlaştırma yönündeki bu girişimler sendikal örgütlenmeyi zayıflatma amacı da güdüyor. Polonez işçilerinin sendikalaştığı için işten atılması ve karşılarına her yerde polisin dikilmesi, asgari ücretin reel olarak sürekli azalması, çalışan nüfusun ezici çoğunluğunun asgari ücret bandında maaş alması ya da metal sektöründeki grev yasaklamalarının aynı programın ürünü olduğunu düşünüyoruz. Bu program emekçilere yoksulluk ve baskı dışında bir şey sunmuyor; MESS gibi patron sendikalarının çıkarlarını savunuyor.

    Rejimin işçi düşmanı programı ve politikaları karşısında kolay yoldan bulunacak yanıtlar yok. Grev ve örgütlenmenin önündeki her türlü engelin kaldırılması için mücadele yürütmek şu an önümüzdeki en önemli görev. Diğer yandan, metal işçilerinin Hitachi’deki örneğindeki gibi kazanımların çoğalması, yeni kazanımlar için önemli bir moral kaynağı olacaktır.

    “13,5 yıl + 1 hafta: Esad’ın ardından Suriye” etkinliği gerçekleşti

    0

    İşçi Demokrasisi Partisi, 14 Aralık’ta Suriye’deki son gelişmeleri değerlendirmek adına bir etkinlik düzenledi. “13,5 yıl + 1 hafta: Esad’ın ardından Suriye” başlığı ile yapılan toplantıda İDP adına Görkem Duru ve Atakan Çiftçi birer sunum gerçekleştirdi. Bunun dışında başta İDP’nin 2011 Suriye devrimci ayaklanmasından bu yana iletişimde olduğu Suriye Demokratik Sol Partisi üyeleri ve yine bazı Suriyeli aktivistler de toplantıya katıldı.

    Etkinlikte ilk konuşmayı Görkem Duru yaptı. Duru’nun konuşması daha çok 13,5 yıllık süreç üzerineydi. 2010 yılı Aralık ayında Tunus’ta başlayan ve hızlı bir şekilde bölgenin tüm ülkelerine yayılan Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimci sürecini açığa çıkaran koşulların aktarımıyla başlayan konuşma, bölge halklarını kapitalist diktatörlük rejimlerine karşı seferber olmaya iten taleplerin anlatımıyla devam etti. Keza 2011 yılı Mart ayına gelindiğinde Tunus ve Mısır’da diktatörlük rejimlerinin devrilmesini sağlayan ayaklanmalar, benzer taleplerle Suriye’de de Esad rejimine karşı halk ayaklanmasını tetiklemişti. Duru, konuşması boyunca İDP’nin ve parçası olduğu dünya partisi İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) başta Suriye olmak üzere, devrimci süreç boyunca bölge halklarının mücadeleleriyle dayanışmak, bölge sosyalistleriyle birlikte emekçi halkların taleplerinin gerçekleşmesini mümkün kılacak bir alternatifin inşası adına örgütlenen kampanya ve uluslararası toplantılara sıkça atıfta bulundu.

    Dünya solunun önemli bir kesiminin kampçı okumalar, yanlış emperyalizm tahlilleri, aşamacı devrim kavrayışları ve kitle-devrimci parti ilişkilerindeki hatalı perspektiflerinin bileşimiyle eksik, çarpık ve yanlış değerlendirdiği bölge devrimci süreci boyunca İDP ve İUB-DE’nin ayaklanmaları destekleme ve devrimci önderlik krizine müdahale etme politikaları konuşmanın merkezindeydi.

    Keza ayaklanmalar bir kez başladığında, bölge ülkelerinin önemli bir kısmına yayılması ve Tunus ve Mısır’da diktatörlükleri devirmesi, emperyalizmi ve bölge ülkeleri bu ayaklanmaları bastırmak, yolundan çıkarmak adına farklı taktiklere başvurmaya itmişti. Bu taktikler Tunus’ta demokratik gericilik, Mısır’da askeri darbe girişimi ve Suriye’de ise iç savaş olarak karşımıza çıktı. Nasıl devrimci bir ayaklanma enternasyonalist devrimcilerin bu ayaklanmaların başarıya ulaşabilmesi adına müdahalesini, desteğini, dayanışmasını zorunlu kılıyorsa, kendi kapitalist sömürü düzenlerinin tehlike altında olduğunun farkında olan bölge ülkeleri ve emperyalizm de karşıdevrim cephesinin inşası için çaba gösterdi.

    O günden bu yana politikamızın temel eksenini de tıpkı Suriyeli devrimcilerde olduğu gibi, Esad rejimine, emperyalizme, radikal İslamcı gruplara ve bölge ülkelerinin müdahalesine karşı Suriye halkıyla dayanışma oluşturdu. Çünkü birçokları görmek istemese de Suriye’de yukarıda sayılanların hepsine aynı anda karşı olabilen ve ‘halk rejimin yıkılmasını istiyor’ talebini halen sahiplenen bir halk mevcut.

    Özellikle bölge ülkeleri ve emperyalizmin müdahaleleriyle sahada yaşanan dönüşümler, devrimcilerin talep ve mücadelelerinde de sürekli bir dönüşümü zorunlu kıldı. Duru, konuşmasına 2011 yılından bugüne kadar Suriye devrimci ayaklanmasında İUB-DE’nin politikasının dönüşümlerini anlatarak devam etti: “2011 Mart ayında başlayan halk ayaklanması karşısında ilk tutumumuz, baskıcı diktatörlük rejimi karşısında Suriyeli emekçi halkların mücadelesine destek, Suriyeli ve Kürt emekçiler arasında Esad rejiminden kopuş için birliğin oluşturulabilmesi ve kitle hareketinin inşa ettiği Yerel Koordinasyon Komiteleri’nin geliştirilebilmesiydi. 2011 yılı sonuyla birlikte Esad rejiminin katliamları ve bölge ülkelerinin, emperyalizmin müdahaleleri süreci bir iç savaşa sürükledi. O günden bu yana politikamızın temel eksenini de tıpkı Suriyeli devrimcilerde olduğu gibi, Esad rejimine, emperyalizme, radikal İslamcı gruplara ve bölge ülkelerinin müdahalesine karşı Suriye halkıyla dayanışma oluşturdu. Çünkü birçokları görmek istemese de Suriye’de yukarıda sayılanların hepsine aynı anda karşı olabilen ve ‘halk rejimin yıkılmasını istiyor’ talebini halen sahiplenen bir halk mevcut.”

    Keza bu halk iç savaş sırasında görece görünmez kılınmaya çalışılmış olsa da 8 Aralık 2024 tarihinde Esad rejiminin düşüşüyle birlikte yeniden sokaklara döküldü. Duru, konuşmasını son bir haftalık süreçte ülkenin farklı şehirlerinde düzenlenen eylemlerden görsellerle sonlandırarak sözü Atakan Çiftçi’ye bıraktı.

    Çiftçi’nin konuşmasının merkezinde 1 hafta ve Suriye’nin geleceği vardı. Çiftçi konuşmasına “Suriye’de rejimin şiddeti, bölge ülkeleri ve emperyalizmin müdahaleleri ve iç savaşın sonucu çarpıtılmış önderlikler açığa çıksa da bugün Esad rejiminin devrilmesini yaratan en temel etmen bizce 2011 yılında başlayan süreç ve Suriye halkının rejimi kabul etmiyor oluşuydu,” diyerek başladı. Sonrasında İslamcı burjuva HTŞ öncülüğünde başlayan askeri operasyon sürecini ve Esad rejiminin beş gün içerisindeki çöküşünün detaylarını aktardı. Bu noktada özellikle 7 Ekim 2023’te başlayan El Aksa Tufanı ile birlikte bölgedeki yeni durumun önemini vurguladı. Yine bugüne kadar Esad rejiminin ayakta kalmasında başat rolü oynayan Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesi ve İsrail’in Lübnan’a saldırısıyla Esad rejiminin ikinci temel dayanağı Hizbullah ve İran rejiminin odaklarını Suriye’den çekmesinin bu 1 haftanın temel belirleyenlerinden biri olduğunu belirtti.

    Esad rejiminin beklenenden hızlı bir şekilde çöküşünün ardında bu dinamiklerin yanında, son üç yıllık süreçte uyguladığı şiddetli ekonomik saldırı politikalarının ve bunun diktatörlük rejiminin arkasında konumlanan güçlerde dahi yarattığı hoşnutsuzluğun da etkisi vardı.

    Çiftçi konuşmasında HTŞ’nin askeri operasyonun başını çekmesine rağmen bazı bölgelerde, özellikle güneyde, Dera ve Süveyda gibi 2011 yılında ayaklanmanın başladığı şehirlerdeki yerel halkın da bir yandan Esad rejimine karşı sokağa çıktığını ve aynı zamanda HTŞ’yi de sahiplenmediğini vurguladı. Keza, askeri operasyon devam ederken, Şam’a ilk girenler de Dera ve Süveyde halklarıydı.

    Çiftçi konuşmasını Esad rejiminin devrilmiş olmasının Suriye emekçi halkları için olumlu yanlarını ve İslamcı burjuva HTŞ önderliğinde yeni rejimin inşasının barındırdığı tehlikeleri ve tüm sürecin çelişkili yanlarını aktararak sürdürdü. 54 yıllık diktatörlük rejiminin yıkılmış olması sadece Suriye değil, aynı zamanda bölge halkları için de oldukça önemli. Uzun soluklu bir iç savaşın ardından Esad’ın çöküşü, ülke emekçi halklarının taleplerini yeniden dile getirmesinin, örgütlenmeye başlaması adına da önemli bir etmen olacak. Önemli bir kesimi hapishanelerde yer alan Suriyeli sosyalistlerin serbest kalması ya da önemli bir kesimi sürgüne gitmek durumunda kalan aktivistlerin yeni sürece 2011’in taleplerini sahiplenerek dahil olma çabaları da bu sürecin en önemli olumlu yanlarından.

    Ancak Esad’ın çöküşünün ardından yeni rejimin inşası da önemli tehlikeler ve karşısında mücadelenin örgütlenmesi gereken önemli başlıkları barındırıyor. Çiftçi, konuşmasının son bölümünde bu noktaları detaylı bir şekilde belirtti.

    Öncelikle, Esad’ın kendisi çökmüş olsa da Baas rejiminin artıklarının önemli bir kesimi yeni rejimin inşasında rol alabilmek adına HTŞ ile ilişki halinde. Öte yandan Suriye’de halen bölge ülkelerinin ve emperyalizmin askeri varlığı devam ediyor. Örneğin Türkiye, tarihsel Kürt düşmanı politikası uyarınca SMO üzerinden Suriye’deki Kürt bölgelerinde kendi ajandasını uygulama çabası içerisinde. Ve El Kaide’nin Suriye uzantısı El Nusra’dan koparak inşa edilen HTŞ’nin İslamcı burjuva karakteri, inşa edilecek yeni rejime karşı Suriyeli emekçi halkların birlik halinde müdahalesini, taleplerini ve bu talepler ekseninde mücadelesini zorunlu kılıyor.

    Çiftçi’nin konuşmasının ardından söz alan Suriye Demokratik Sol Partisi üyesi mücadele dostumuz da konuşmasında bu noktalara değindi. Suriye’nin yeni anayasası kim tarafından ve nasıl yazılacak? Geçiş süreci nasıl örgütlenecek? Kadınların talepleri bu süreçte nasıl yankısını bulacak? “Demokratik geçiş” adı altında kitlelerin sosyal ve ekonomik talepleri görmezden mi gelinecek? Bu ve benzeri sorular gerek Suriye Demokratik Sol Partisi’nden mücadele dostumuzun sözünde gerekse de salondan tartışmaya katkı için söz alan katılımcıların sözlerinde cevaplanmaya çalışıldı.

    Suriye’de yeni dönemin en temel görevlerinden biri HTŞ’ye ve Baas rejiminin artıklarına karşı mücadelenin örgütlenebilmesi. Bu ise hem demokratik hem de ekonomik ve sosyal talepler eksenli bir acil eylem programını ve bu perspektifle aktivistlerin, Suriyeli devrimcilerin bir araya gelmesinin olanaklarını yaratmaktan geçiyor.

    Etkinliği kapatırken yaptıkları konuşmalarda Duru ve Çiftçi de benzer bir noktayı vurguladı: “Suriye’de yeni dönemin en temel görevlerinden biri HTŞ’ye ve Baas rejiminin artıklarına karşı mücadelenin örgütlenebilmesi. Bu ise hem demokratik hem de ekonomik ve sosyal talepler eksenli bir acil eylem programını ve bu perspektifle aktivistlerin, Suriyeli devrimcilerin bir araya gelmesinin olanaklarını yaratmaktan geçiyor. Örgütlenme, sendika ve siyasi parti kurma özgürlüğü, savaş suçuna ve yolsuzluğa bulaşmış eski rejim artıklarının şeffaf ve halk denetiminde yargılanması, kadın haklarının ve başta Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı dahil Suriyeli tüm etnik unsurların haklarını garanti altına alabilecek yeni bir anayasa için Kurucu Meclis eksenli mücadele, Esad ve yandaş oligarşisinin dış borçlarının iptali, Esad döneminde özelleştirilen tüm kuruluşların kamulaştırılması gibi talepleri tartışarak böylesi bir eylem programını hazırlamak gerekiyor. Ve yine 2011 yılının Yerel Koordinasyon Komiteleri deneyiminin Suriyeli halkların bilincinde taze olduğunu ve bugün de Esad rejiminin yıkılmasının ardından Humus, Hama, Selamiye gibi şehirlerde benzeri halk organlarının inşa edilmeye çalışıldığını biliyoruz. O nedenle hem bu organlarla hem de Suriyeli devrimcilerle birlikte bir mücadele programı etrafında 2011’in taleplerini mümkün kılacak bir alternatifi inşa etmek temel hedefimiz olmalı.”

    Hükümet emekçileri enflasyona ezdirdi, zenginler mutlu

    0

    Asgari ücret yüzde 30’luk bir artışla 22.104 TL olarak ilan edildi. Tartışmalı TÜİK enflasyonu dahi kasım ayında yıllık yüzde 47,09 olarak duyurulmuştu. TÜRK-İş’in kasım ayına dair yaptığı hesaplamalara göre bir işçinin aylık yaşama maliyeti 26.712 TL iken açlık sınırı, açıklanan asgari ücretin hemen ensesinde duruyor: 20.562 TL…

    Erdoğan her ne kadar emekçileri enflasyona ezdirmediğini iddia etse de tablo net. Hükümet, emekçileri enflasyonla ezme yeminini tutuyor. Peki bu acı durum karşısında herkes mi mutsuz? Hayır, Mehmet Şimşek’in zengini daha zengin, yoksulu ise sefil kılma planını bir hayli beğenen, tek kaygısı bunun kararlılıkla uygulanıp uygulanmayacağı olan yerli ve yabancı patronlar sonuçtan pek memnunlar.

    DİSK-AR’ın asgari ücret açıklanmadan önce yayımladığı raporu hükümetin işçi düşmanı ekonomi politikalarını ispatlarıyla gözler önüne seriyor. Raporun yalnızca başlıklarına bakmak dahi yeterli: Asgari Ücret Enflasyonun Sebebi Değil, Asgari Ücret Artışı İstihdamı Düşürmedi, Verimlilik Artışı Asgari Ücrete Yansımıyor, Türkiye Avrupa’nın En Düşük Asgari Ücretli Ülkeleri Arasında ve Asgari Ücretli 20 Yılda 20 Cumhuriyet Altını Kaybetti!

    Erdoğan asgari ücretin 2002’den beri dolar bazında arttığını söylüyor. Soma Katliamı sonrasında 1800’lü yıllarda İngiltere’de yaşanan maden kazalarını hatırlatmasını düşünecek olursak, 2002’yi referans vermek Erdoğan için bir ileri adım sayılabilir. Ancak yine de 2002 kıyaslaması dahi yenilir yutulur gibi değil. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi asgari ücretli 20 yılda 20 altın kaybetti ama dahası da şu: 2006 yılında ortalama ücret asgari ücretin 2,16 katı iken bugün asgari ücret ortalama ücret haline geldi! Yani AKP’nin ekonomi politikası, yaşamını çalışarak sürdürmek zorunda olan biz işçilerin alım gücünün sürekli olarak düşmesine sebep oldu. Gidişata göre 2025’in ilk aylarından sonra asgari ücret açlık sınırının altına düşecek. Sonuç olarak kral çıplak: Hükümet işçileri karın tokluğuna bile değil, aç acına çalıştırma telaşında.

    Yoksulluk emeklilerde daha da derinleşirken memurlar da aynı girdaba giriyor. Emeklilere zam beklentisi yüzde 17 iken, memurlar için de yüzde 12 konuşuluyor. Tüm çalışanlar sefalette eşitlenirken servet en üstteki zenginlerin elinde toplanıyor. Türkiye kişisel servet artışında dünyada birinci sırada: 2023’te 60.787 tane dolar milyoneri varken mevcut ekonomi politikaları ile bu sayının 2028 yılında 87.077’ye ulaşacağı tahmin ediliyor! Buraya bakacak olursak dolar milyoneri sayısındaki artış (yüzde 43) asgari ücret artışının üzerinde. Türkiye’deki en zengin yüzde 10 ise tüm servetin yüzde 70’ine sahip!

    Türkiye’de bir numaralı gündemimiz yoksulluk! Ve bu sorunumuzun tek müsebbibinin AKP iktidarı olmadığını da unutmayalım. Geçtiğimiz yerel seçimlerden birinci parti olarak çıkan CHP’nin bu tabloda hiç mi payı yok? Sadece CHP’li belediyelerde imzalanan toplu sözleşmeler dahi CHP’nin de nasıl bir gelecek hayal ettiğini ve o gelecekte de emekçiler için refah dolu günlerin olmadığını gösteriyor. Mehmet Şimşek’in programı ise, AKP’nin hep övündüğü üzere yerli ve milli bir program değil, doğrudan doğruya bir IMF’siz IMF programı. Tüm bunlar bize şunu gösteriyor: Türkiye’de emekçiler olarak yerli ve yabancı zenginlerden bağımsız bir siyaset oluşturmadıkça ekmeğimiz kolay kolay büyümeyecek!

    Çünkü Türkiye’de bir kaynak sorunu yok, paylaşım sorunu var. Yoksullaşmamızın tüm sebebi bu!

    Taleplerimiz net: Tüm emekçilere ve emeklilere insanca yaşayacak bir ücret sağlansın ve tüm ücretlere gerçek enflasyon oranında üç ayda bir zam yapılsın! Az kazanandan az, çok kazanandan çok vergi alınsın; kıdem tazminatı tavanı kalksın! Sendikalaşma önündeki engeller, yetki itirazı davaları ve grev yasakları sonlansın!

    Türkiye işçi sınıfı bu talepler etrafında mücadele etmeye ve seferber olmaya hazır. Yalnızca Türk-İş’in kitlesel Ankara mitingi bile bunu ispatlamaya yeter. Sendikaların konfederasyon ve hatta sendikalı-sendikasız ayrımı gözetmeksizin taleplerimizin etrafında derhal bir eylem planı yayınlayarak, mücadeleye hazır olduğunu defalarca gösteren emekçileri bir araya getirmesi gerekiyor.

    Temel Conta’da işçiler grevin 16. gününde

    0

    1980’den beri üretime devam eden ve İzmir’de 2 fabrikası bulunan firmanın 2 fabrikasında da mücadele devam ediyor. Bir yıl önce ilk defa metal iş kolunda gözüken fabrikada başlayan sendikal mücadele petrokimya alanındaki bu fabrikaya da taştı. Türk Metal’de örgütlü olan bu fabrika, itiraz süreçlerinin sonucunda Yüksek Hakem Heyeti’ne giderken Petrol-İş’te örgütlü Temel Conta işçileri greve çıkma kararı aldı.

    24 kişinin çalıştığı fabrikada, mavi yakalı işçilerden 1 kişi hariç tüm Temel Conta işçileri greve çıktı. İşçiler, sendikalı olma süreçlerini şöyle açıklıyor: ‘Metal fabrikasında başlayan örgütlenmenin ardından patronun işçi düşmanı tutumu daha da belirginleşti. Fabrikada çalışan işçilerin büyük kısmı eski ve kalifiye olmasına rağmen kıdem farkı gözetilmiyor, genel asgari ücret politikası uygulanıyor ve petrokimya üretimi yapılmasına rağmen yeterli güvenlik tedbirleri alınmıyordu. Mevcut tedbirlerin (örneğin hava filtresi) bakanlık desteğiyle ortadan kaldırılması da örgütlenme için bir diğer önemli neden oldu. Buna ek olarak, patronun taciz ve şiddete varan tutumu bizi greve katılmaya itti. Şimdi, çelik gibi bir dayanışma sergileyerek kapının önünde halaylarla ve ateşlerle grevimizin coşkusunu yaşıyoruz. Biz her şeyden önce sendikal yetkimizin tanınması için mücadele ediyoruz. Böylesine yüksek enflasyon ortamında ücretlerimizin değeri kalmadı. Ancak elimizde kalan son anayasal haklarımızı sonuna kadar savunmaya ve mücadeleye devam edeceğiz.”

    Milyonlarca emekçiyi sefalete mahkûm ettiler! Sefalet ücretini kabul etmiyoruz!

    0

    İktidar, asgari ücreti yüzde 30 artırarak 22 bin104 TL yaptı. Yıl ortasında zam yapılmadığından asgari ücret çoktan açlık sınırının altına inmişti. Şimdi ise yeni asgari ücret yılın nerdeyse başında, mart ayına geldiğimizde açlık sınırının altına düşmüş olacak. 2025 yıl sonuna kadar da açlık sınırı ve asgari ücret arasındaki makas daha da açılacak.

    IMF gözetiminde Türkiye sermayedarlarının desteğiyle yaratılan bu durum, milyonlarca emekçiyi karın tokluğuna çalışmaya mahkûm etmektir. Tüm çalışanların yarısına yakının Asgari ücretli olduğu Türkiye’de iktidar ekonominin büyümesinin çalışanların sömürüsü üzerine kurduğunu bir kere daha ilan etmiştir. IMF ve Dünya Bankası’nın uyarılarını dikkatlice dinleyen Mehmet Şimşek, uyguladığı bu saldırı programının bir sonucu olarak emekçilerin alım gücüne ciddi bir darbe vurmuş oldu. İşçi sınıfı buna dur demezse bundan sonraki süreçte tüm ücret artırımlarının beklenen enflasyona göre yapılmasının genelleşip yaygınlaşması içten bile değil.

    29 bin TL altındaki bir ücrete imza atmayız diyerek 24 aralık akşamı asgari ücret kararının açıklandığı toplantıya katılmayan TÜRK-İŞ, diğer konfederasyonlar ile bir araya gelerek aleni bir biçimde alım gücüne saldırı diyebileceğimiz bu sefalet ücretine dur demek için harekete geçmelidir. Bu ciddi saldırıya sendikaların derhal bir araya gelip ortak bir eylem planı ile cevap vermesi gerekmektedir. Asgari ücret yoksulluk sınırının üzerine çıkartılmalı. Ücretlere ise gerçek enflasyon oranında her üç ayda bir düzenli zam yapılmalıdır. Sefalet ücretini kabul etmiyoruz!

    Suriye: Masa sahayı değil, saha masayı şekillendirir!

    0

    İktidar sözcüleri “Gördünüz mü?” diyor! “Nasılmış?” Kastettikleri Suriye. Esad rejiminin devrilmesi. Onlara göre olan biten, Erdoğan’ın dehasını ve AKP-MHP iktidarının olağanüstü başarısını tescilledi. Köpürtüyorlar çünkü iktidar için buradan iç politikada liyakat ve meşruiyet devşirmek istiyorlar.

    Tabii ki dedikleri gibi değil. Olayların gelişimi bir başka gerçeğe işaret ediyor. Kronolojiyi izleyen herkes “beklenmeyenin” gerçekleştiğini görebilir. Suriye’de masa başında planlanan şey gerçekleşmedi. Türkiye dahil bölgedeki tüm güçler diktatör Esad’ın devrilmeden birkaç gün öncesine kadar kapısını çalmaya devam ediyordu.

    Umulan, Esad’ın “kontrollü” bir geçiş sürecine evet demesiydi. Bu bir yorum değil. Başta Erdoğan olmak üzere Fidan ve Kalın dahil bu durum birçok kez dile getirildi. Putin’in de Esad’a bu yönde telkinlerde bulunduğu açığa çıktı. ABD ve AB ülkeleri zaten böylesi bir “kontrollü” geçiş sürecinin uzun süredir tarafıydı. Körfez ülkeleri keza benzer bir tutuma sahipti.

    Hatırlayalım! Esad devrilmeden sadece bir ay önce, 11 Kasım’da, Riyad’da İslam İşbirliği Teşkilatı-Arap Ligi Olağanüstü Ortak Zirvesi’ne katıldı. Erdoğan dahil bütün Körfez/Arap ülkeleri liderleri Esad ile aynı fotoğrafta yer aldı. Erdoğan, Esad ile ilgili şöyle diyordu: “Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkileri normalleştirmek amacıyla Beşar Esad ile görüşmek istedik. Şimdi karşı tarafın cevabını bekliyoruz.” O cevap HTŞ Halep’i düşürene kadar da beklendi.

    Şaşırtıcı mı? Değil! Putin’in deyimiyle “Halep’i düşüren 350 HTŞ’li değil, 30 bin rejim askerine ve İran milisine rağmen” içten içe çürümüş Esad rejiminin kumdan kaleye dönmüş olmasıydı. Sadece birinin dokunması gerekiyordu. Dokunana kadar HTŞ de bu sonucu beklemiyordu. O yüzden Suriye’nin kaderini silahlı 10 bin HTŞ’li değil Suriye halkının tercihleri belirleyecek diyoruz.

    İsrail’e gelince! Netanyahu da hep zayıf ve kontrol edilebilir bir Suriye’den yana oldu. Esad İsrail’in bu beklentisine hep uygun bir politika izledi. İsrail’in Esad rejiminin yıkılması sonrası Suriye’nin askeri altyapısını çökertmesi ve işgalini Golan Tepeleri’ni de aşarak Dera’ya kadar genişletmesi de bu gerçeği doğruluyor. Çünkü iktidarda artık Esad olmayacak!

    Kuşkusuz bu anlatım komplo severlerin ve tarihi oyun hamuru sananların hoşuna gitmeyecek. Onlar kendi hayatlarını da hiçleştirmek pahasına “büyük oyun” diyecekler. Üzgünüz, biz piyon değiliz! Toplumsal altüst oluşlar, siyasal yıkım ve değişimler masa başlarında belirlenemez. Olana müdahale etmekle bir şeyi masa başında istediği gibi şekillendirmek tamamen ayrı şeylerdir. Rusya ve İran bunun en açık örneği! Kazanmış görünen diğerleri için de durum farklı değil.

    Bölge devletleri ve emperyalist güçler kuşkusuz bu bilgiye tamamen vakıflar. Öyle olduğu için 13,5 yıldır Suriye’yi çıkarlarına uygun şekilde şekillendirebilmek için milyarlarca dolar harcadılar. Niye? Kontrol edebilmek için! Neyi? Olası bir devrimi! Ve evet, bir kısmının harcadığı milyarlar şimdiden çöp oldu. Çünkü politik öncüsü kim olursa olsun milyonlarca insanın seferber ve taraf olduğu politik-sosyal olayların kaderi sahada şekillenir. Toplumsal-siyasal altüst oluşların kendi içsel dinamikleri vardır. Nereye akacaklarını hiç kimse önceden bilemez. Ve ama bırakın aksın! Bırakın onlar korksun devrimlerden. Korku onlara, devrim bizlere…

    “Suriyeli göçmenleri nasıl bir gelecek bekliyor” forumu gerçekleşti

    0

    8 Aralık’ta Beşar Esad diktatörlüğünün yıkılmasının ardından, Göçmen Mülteci Dayanışma Ağı’nın çağrısıyla 18 Aralık Çarşamba günü “Suriyeli Göçmenleri Nasıl Bir Gelecek Bekliyor” başlıklı bir forum düzenlendi. Forumda, Suriyeli mültecilerin son dönemde ve Esad rejiminin yıkılmasının ardından karşılaştıkları sorunlar ve baskılar ele alındı; bu sorunlara karşı nasıl bir mücadele yöntemi geliştirilmesi gerektiği konusunda görüşler paylaşıldı.

    Forum, Göçmen Dayanışma Ağı’ndan Yıldız Önen’in giriş konuşmasıyla başladı. Konuşmada, İçişleri Bakanlığı’nın göçmenlerle çalışan sivil toplum kuruluşlarını yurtiçinde göçmenlerle dayanışma çalışması yapmaktan vazgeçirmeye zorladığı ve bütün çalışmaların göçmenlerin “geri dönüşü” üzerine odaklanması gerektiğini ifade ettiği vurgulandı. Ancak, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin gönüllü geri dönüş için belirttiği üç şartın (1- Gönüllülük, 2- Güvenli bir bölgenin varlığı, 3- Yaşamlarını sürdürebilecek bir ortamın sağlanması) henüz gerçekleşmediği belirtilerek, bu yaklaşımın yanlış olduğu ifade edildi. Ayrıca, mültecilerin geri dönüşüne yönelik oluşturulan beklentinin, geçtiğimiz yaz Kayseri’de yaşanan pogrom girişimi gibi saldırılara zemin hazırladığı da dile getirildi.

    Forum, geçtiğimiz günlerde Cizre ve Yayladağı sınır kapılarında Suriye’ye geri dönen göçmenleri ve onların koşullarını gözlemleyen bir gazetecinin aktarımlarıyla devam etti. Anlatılanlara göre, hükümet geri dönmek isteyen mültecileri yeterince şeffaf bir şekilde bilgilendirmiyor ve Suriye’ye geçmeleri durumunda Türkiye’ye geri dönemeyeceklerini açıkça ifade etmiyor. Devlet yetkililerinin, dönmek isteyen mültecileri aceleyle geri göndermeye çalıştığı ve sürecin hızlı ilerlemesi için özel çaba sarf ettiği belirtildi. Ayrıca, göçmenlerle çalışan sivil toplum kuruluşlarının ve derneklerin, mültecileri hakları konusunda bilgilendirmek amacıyla Arapça broşürler hazırlaması önerildi.

    Göçmen hakları üzerine çalışan Avukat Ali Diler, geçici koruma yönetmeliğine ilişkin hukuki bilgilendirmelerde bulundu. Konuşmasında, mültecilik ve şartlı mültecilik ile geçici koruma statüsü arasındaki farklara dikkat çekerek, mülteci statüsüne sahip olması gereken milyonlarca Suriyelinin maruz kaldığı hak gasplarını vurguladı. Ayrıca, geçici koruma statüsünün önümüzdeki günlerde mültecileri geri dönmeye zorlamak amacıyla nasıl kullanılabileceğine de değindi.

    Üç konuşmanın ardından, salondan alınan soru ve önerilerle forum devam etti. Katılımcılar, göçmen ve yerli işçilerin nasıl ortak mücadeleler inşa edebileceği ve göçmenlerle daha örgütlü bir şekilde nasıl dayanışma sağlanabileceği konularına değindi. Adana’da göçmen ve yerli saya işçilerinin birlikte yürüttükleri ücret mücadelesi sayesinde elde edilen kazanımlar örnek olarak sunuldu. Bunun yanı sıra, Türkiye’deki DİSK ve KESK gibi mücadeleci konfederasyonların bile göçmenlerle ilgili çalışma yapmak istemediği ve bu konuda oldukça yanlış tutumlar sergilediği ifade edildi.

    Forum yeni dönemde de göçmenlerle dayanışmanın son derece mühim olduğuna değinilerek son buldu.

    Enflasyon ve zamlar: çalışanların mücadelesi

    0

    2024’ün son günlerine doğru giderken maaş zamları ve enflasyon oranları konuşulmaya devam ediyor. 2025 yılı için asgari ücretli, emekli ve özel sektör çalışanları maaş zammı için devlet ve patronlarla masaya oturmaya başladı. Hükümet bu sefer zam endeksine “hedef enflasyon”u ekleme kararı almış. Yani yıllardır tahminlerinin neredeyse 2 katı çıkan enflasyonu bildiklerini ve maaş zamlarının bu bilgiyle hesaplanacağını söylüyorlar. Merkez Bankası 2024 için enflasyon tahminini %44’e çıkartırken kasım ayında TÜİK tarafından açıklanan oran %60,45. Tahmin revizesini sadece 2024’le sınırlamayıp 2025 içinde revizeye giderek %12 olan tahminlerini %21’e; 2026 yılı tahminini ise %12’ye çıkardı. Takdire şayan bir öngörü açıkçası. ENAG’ın kasım ayı için açıkladığı enflasyon oranı %86,76. Bu oranların yanı sıra mutfak enflasyonu %67,20, yoksulluk sınırı 66.976 TL olarak açıklandı.

    İktidarın emekli ve asgari ücretliye ne kadar zam yapacağı aşağı yukarı tahmin edilebiliyor. Geçen sene temmuz ayında ikinci zammı yapmamış olması, bundan sonraki yıllarda göreceğimiz eğilimi gösteriyor. Gelelim özel sektöre. Burada işler karışıyor çünkü onlarca sektör, on binlerce işyeri bağımsız zam sürecine giriyor. Bu işyerlerinde çalışanların çok küçük bir kısmı sendikalı olurken bunların daha küçük bir kısmında TİS yetkisi bulunuyor. Yani çalışan, savunmasız bir şekilde patronla karşı karşıya kalıyor.

    Patronların karar sürecinde elbette iktidarın belirleyeceği asgari ücret zammı etkili bir unsur olacak ancak şirketlerin kendi çalışmaları ve kurumsal anket yöntemleri de bulunuyor. Bu kurumlardan bir tanesinin kasım ayının başında topladığı verilerin sonucuna göre, katılım sağlayan ve çoğu yerli sermaye olan perakendeden havacılığa, üretimden yazılıma neredeyse 50 farklı sektörden 836 şirket ortalama %70’lik bir zamla seneyi kapatıyor. 2025 için senede iki kez zam yapacak şirketlerin sayısında %22,3’le geçen seneye göre büyük bir düşüş yaşandığını görüyoruz. Senenin ilk yarısı için planlanan maaş artış oranı %35,0, kümülatif olarak yılın tamamı için planlanan maaş artış oranı ise %40,0. Bu oranların kasım ayında şirket yetkilileri tarafından böyle bildirilmesinin birçok sebebi ve sonucu olabilir. Enflasyonist ortamda şirketlerdeki bütçeden sorumlu çalışanların öngörüde bulunamıyor olması, bütçelere daha onay alınamamış olması gibi gibi operasyonel sebeplerin yanı sıra Bakan Şimşek’in ekonomi politikasının maaşlar ve maaş zamları üzerinde baskı oluşturuyor olmasını görmezden gelemeyiz. Sene içerisinde bu oranların yukarıya doğru bir değişim göstermesi muhtemel. 2023 ve 2024’ü karşılaştırırsak 2023 sonunda kümülatif hedeflenen %61,3’ken gerçekleşen %73’e kadar yükselmişti. Değişim ne olursa olsun çalışanların alım gücündeki düşüşü düzeltmeyecek.

    Zam öngörülerini paylaşan şirketler aynı zamanda asgari ücrete gelecek zammı da %34 olarak belirtmişler. Açıkçası verileri incelediğimiz zaman güven vermeyen ve fazlasıyla değişecek bir tablo var gibi görünüyor önümüzde. Bu gidişatla bir aya kalmadan açlık sınırının altında kalacak olan asgari ücret ile çalıştırılacak kişi sayısında ciddi bir artış bekleyebiliriz. Görece asgari ücretin bir tık üzerinde işe başlama imkânı bulanlar ve daha üst maaşlar alanlar zaman içerisinde asgari ücrete sabitleme süreci yaşıyor. Bundan birkaç yıl önce asgari ücretin iki katı maaş alan bir çalışan artık 1,5 katına yaklaşma ihtimalini ümit ile beklemekte. Durum böyle olunca, söylediğimiz gibi özel sektörde çalışanlar insan onuruna yaraşır bir ücret artışı için patronlarla kendi başlarına mücadele etmek durumunda kalıyorlar.

    İşyerlerinde çoğunlukla tek başımıza verdiğimiz bu mücadeleyi öncelikle işyerlerimizde, sonrasında işkollarımızda yaygınlaştırmayı; ortak talepler etrafında birleştirmeyi hedeflemeliyiz. Üç ayda bir gerçek enflasyon oranında yenilenen maaşlar için mücadelemizi sürdürmeye devam etmeliyiz. Eşel mobil sisteminin bütün işyerlerinde uygulanmasını talep etmeliyiz. Enflasyon karşısında maaşlarımızın erimesini istemiyorsak sendikalı ve örgütlü bir şekilde mücadeleye devam etmeliyiz. İşçiler olarak birleşik ve örgütlü bir mücadele hattında buluşalım!