Ana Sayfa Blog Sayfa 16

Avrupa sınıf mücadelelerinden kesitler

0

Avrupa’da birçok ülkede işçi sınıfı, patron hükümetlerinin saldırılarına karşı yeni mücadelelere girişiyor. 2008 dünya ekonomik krizinin etkilerinin hâlâ hissedildiği yaşlı kıtada işçi sınıfı her geçen gün kötüleşen koşullarına karşı sendikal ve siyasi mücadelelerini sürdürüyor. Son yıllarda kıta çapında artan enflasyon ve bunun karşılığında enflasyon oranının altında kalan ücret zammı önerileri mücadeleleri yükseltmişti. Krizin faturasını Avrupa işçi sınıfına kesmek isteyen Avrupa Birliği (AB) patronları ise ülkelerdeki sağ veya sözde sol hükümet olması fark etmeksizin kemer sıkma programlarını yeni yıl bütçelerinde tek tek açıklamaya başladılar.

Fransa’da neoliberal politikaların amansız uygulayıcısı Macron hükümetinin parlamento seçimlerindeki yenilgisinin ardından Yeni Halk Cephesi’nin (NFP) sunduğu başbakanı atamaması üzerine, 5. Cumhuriyet rejiminden gerçek bir kopuşu öngörmeyen NFP, Fransa’daki emekçileri seferber etmeye girişmemiş ve sendika konfederasyonlarının bürokrasileriyle işbirliği yaparak, antidemokratik atamaya tepkiyi söndürmüştü. Diğer taraftan sendikaların tabanındaki emekçiler Auchan ve Michelin gibi dev şirketlerin kitlesel işten çıkarmalarına karşı mücadele ediyorlar. CGT Konfederasyonu’nun açıkladığı sayılara göre 300 bin işçi, işsiz kalmakla karşı karşıya. Otomotiv, petrokimya ve havacılık sektörlerinde artan işten çıkarmalar ve fabrika kapatmalar önümüzdeki yılda da mücadelelere damgasını vuracak gibi görünüyor.

Avrupa Birliği’nin merkez ülkesi olarak bilinen Almanya ise bir hükümet krizinin ardından erken seçimlere gidiyor. Kasım ayında ülke çapında yaklaşık 4 milyon metal ve elektronik işçisini kapsayan bir TİS imzalandı. IG Metall sendikası ile sanayiciler arasında imzalanan sözleşme ile işçiler 2 yıl için toplam yüzde 5,1 oranında zam elde etti. Sendika, TİS süreci boyunca işçilerin sürece katılmasının önüne engeller koyan ve taban inisiyatifine yeterince izin vermeyen bir tutum sergiledi ve birkaç uyarı grevinin ardından bir oldu bitti ile TİS’i imzaladı. Volkswagen gibi sanayi devleri ise, Çin emperyalizminin elektronik araba atılımının Avrupa sanayisini içerisine soktuğu krizi fabrika kapatmalar ve işten çıkarmalarla aşmaya çalışıyor, işçilerine işsizliği dayatmaya hazırlanıyor.

İtalya, İngiltere ve Portekiz’deki hükümetler de teker teker kemer sıkma bütçelerini açıkladı. Özellikle İspanya Devleti’nde ve Portekiz’de eğitim emekçilerinin hakları için verdikleri mücadelelere tanık olduk. İtalyan sendika konfederasyonları ise kemer sıkmaya karşı uyarı genel grevlerine hazırlanmakta. Uzun lafın kısası, yaşlı kıtanın her yeri patronlara karşı mücadelelere sahne oluyor.

AB patronları Avrupa işçi sınıfına örgütlü bir şekilde saldırmayı sürdürürken, emekçilerin neye ihtiyacı olduğu daha da berrak bir hal alıyor. Emekçilerin örgütlü oldukları sendikaların ve konfederasyonların önderlikleri “sosyal diyalog” gibi sınıf işbirlikçi tutumlarla, mücadeleleri yalıtarak ve zaman zaman da mücadele yükselirken sözleşmeleri işçilerden habersiz imzalayarak onlara patronlar karşısında ihanet ediyor. Patronların Avrupa’sına karşı emeğin Avrupa’sını kurmak için emekçiler başta işsizliğe ve hayat pahalılığına karşı Avrupa çapında bir mücadele programı oluşturmalı ve bu program etrafında seferber olmalıdır.

Soykırımı durdurmak için sözlerden fazlası gerek

0

Erdoğan 29 Kasım’da gerçekleşen TRT World Forum etkinliğinde konuşma yaptığı sırada protestolarla karşılaştı. Bakü petrolünün Türkiye topraklarından geçerek İsrail’e ulaştığına dikkat çeken eylemciler sözleri kesilerek gözaltına alınırken, Erdoğan kürsüden “Siyonistlerin ağzı dili olmayın” ithamında bulundu.

Aynı gün Erdoğan’ın X hesabından “Filistin Halkıyla Uluslararası Dayanışma Günü” vesilesiyle yapılan paylaşımda Gazze’de yaşananlar soykırım olarak nitelendiriliyor, Türkiye’nin bugüne dek kararlılıkla “mazlum” Filistin halkının yanında yer aldığı ve yer almaya devam edeceği ve soykırımın uluslararası hukuk çerçevesinde cezalandırılması gerektiği dile getiriliyordu. Bu sözler Erdoğan’ın önceki birçok konuşması ile de paralellik taşıyor.

Erdoğan’da somutlaşan AKP-MHP iktidarı Filistin’de Siyonist varlık tarafından girişilen saldırıların soykırım olarak nitelendirilmesi gerektiği gibi haklı bir tespitte bulunmasına rağmen neden hâlâ içerisinde farklı İslami kesimlerin de bulunduğu Filistin destekçisi birçok grubun protestolarına hedef oluyor? Çünkü hükümetin bu konudaki söylemleri ile eylemleri arasında gözlerden kaçırılması imkânsız hale gelmiş bir farklılık mevcut.

Esasen Siyonist korsan devletin kuruluşu ile başlayan ve geçen yıl 7 Ekim’de Filistin direnişinin gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu takiben dozu artırılan soykırım saldırısına karşı devletin tepesinden atılan nutuklar fiili adıma dönüşmüyor.

Hükümetin ve sermayenin boyunduruğuna girmemiş az sayıda gazetecinin limanların Siyonist varlığa hizmet eden şirketlerce kullanıldığını ve İsrail’le ticaretin sonlandırıldığına dair resmi açıklamalar yapılmış olmasına rağmen bu ticaretin Filistin ile yapılıyormuş gibi gösterilerek sürdürüldüğünü açığa çıkaran haberleri sansürü delerek kamuoyuna yansıyor. Aralarında bugüne dek AKP’yi desteklemiş olanların da bulunduğu ve farklı ideolojik motivasyonlarla da olsa kalbi Filistin halkının haklı direnişinden yana olan milyonlarca emekçi, göz boyamaya dayalı bu hamaset oyununun farkına vardıkça rahatsızlık duyuyor.

Filistin’de tarihin en göz önünde gerçekleşen soykırımı devam ederken ümmet kardeşliği veya mazlumların hamiliği söylemleri sermayenin ihtiyaçları gerçeğine çarparak tuz buz olmaktadır. AKP-MHP hükümeti de her kapitalist devlette olduğu gibi her şeyden evvel sermaye sınıfının genel çıkarlarını korumakla mükelleftir. İsrail ise herhangi bir kapitalist devlet değil, emperyalist kapitalist sistemin coğrafyamızı kontrol altında tutmak için imal ettiği işgalci bir savaş aygıtıdır. Bu bakımdan küresel sermaye için, geliştirilen ticaretin gitgide artan hacmi bakımından da Türk kapitalistleri için gözden çıkarılması imkânsız bir partnerdir.

Siyonizmin hak ettiği şekilde tarihe karışması o veya bu siyasi kampa mensup herhangi bir burjuva hükümetin lütfu ile değil, Filistin halkının şahidi olduğumuz kahramanca direnişi ve dünya işçi sınıfının daha güçlü, daha örgütlü hale gelmesi gereken dayanışması ile gerçekleşecektir.

Güney Kore: Yoon Suk Yeol hükümetinin kendi kendine yaptığı darbe girişimi başarısız oldu

0

3 Aralık Salı günü aşırı sağcı Yoon Suk Yeol hükümeti, ülkeyi “komünist güçlerden ve Kuzey Koreli müttefiklerinden” koruma ve “Ulusal Meclis’in bir canavara dönüşmesi” iddiasıyla sıkıyönetim ilan etti. Gerçekte ise bu çaba hükümetin, memur atamalarına itiraz eden ve başkanın eşinin yolsuzluk iddiasıyla soruşturulmasını talep eden parlamentonun yanı sıra yasaları ve hükümet atamalarını engelleyen sosyal demokrat ve liberal muhalefeti kontrol etme çabasıydı. Tüm bunlar, adaletsiz sağlık reformunu protesto etmek için bir yıldan uzun süredir devam eden doktor grevi de dahil olmak üzere sendika ve halk taleplerinin ortasında gerçekleşti. Ayrıca Temmuz 2024’te Samsung işçilerinin daha yüksek ücretler ve sendikalaşma hakkı için çıktığı grev ve çarpıcı seferberlikleri de göz önünde bulundurmak gerek. Sıkıyönetimle birlikte hükümet, ülkeyi “Kuzey Kore yanlısı” ve “devlet karşıtı güçlerden” kurtarmak amacıyla tüm siyasi faaliyetleri, sivil toplanmaları ve “yalan haberleri” yasaklamaya çalıştı.

Ancak darbe girişimi hükümet için yenilgiyle sonuçlandı ve kendi ayağına sıkmış oldu. Sıkıyönetim ilan edildikten sadece altı saat sonra, askerler tarafından kuşatılmış parlamentoda toplanan Ulusal Meclis, sıkıyönetimin kaldırılması yönünde oy kullandı. Şimdi, grev ve seferberliklerin ortasında, Yoon Suk Yeol hükümeti pamuk ipliğine bağlı ve kendi partisinin, eski müttefiklerinin ve hatta darbeyi görmezden gelen ABD emperyalizminin desteğini kaybediyor.

Siyasi kriz altında ezilen Yoon Suk Yeol

Halkın Gücü Partisi’nden (PPP) Yoon Suk Yeol, 2022’de 34 milyon seçmenin katıldığı ve 247 bin oy farkla (%0,73) kazandığı son cumhurbaşkanlığı seçiminden (tarihte oy farkının en az olduğu seçimlerden biri) bu yana iktidardaydı. Nisan 2024’te yapılan son yasama seçimlerinde, parlamento görüşmeleri ve PPP’nin gerilemesinin ardından, merkez sol ve liberal patronların muhalefeti siyasi kutuplaşmayı en uç noktaya taşıyarak Ulusal Meclis’in çoğunluğunu kontrol etmeyi başardı.

Yoon Suk Yeol, Arjantin’deki aşırı sağcı Javier Milei gibi ekonomik kalkınmanın motoru olarak askeri diktatörlükleri savunan, muhafazakâr, kendini “komünizm” ile mücadelenin savunucusu ve ilahi bir kurtarıcı olarak gören, antifeminist ve kadın hakları ile kürtaj hakkını sorgulayan birisi. Seçim kampanyasında Güney Kore’nin Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Bakanlığını lağvetme sözü vermişti.

Yoon Suk Yeol, sahneye siyasi bir kriz ve istikrarsızlık ortamında ortaya çıkmıştı. 1999 yılından bu yana Ulusal Savcılık Ofisi’nin bir parçasıydı ve 2019 yılında iktidardaki Demokratik Parti (sosyal demokrat) tarafından Başsavcı olarak atandı. Görevi sırasında, 2016 yılında büyük gösterilerin ardından yolsuzluk suçlamasıyla görevden alınan eski Devlet Başkanı Park Geun-hye hakkında soruşturma açılması için bastırdı. Eski başkan şu anda muhalefette olan Güney Kore Demokratik Partisi’nden Moon Jae-in hükümeti tarafından hapse atıldı ve ardından affedildi. Demokratik Parti 2022’de milyonlarca işçinin yaşam koşullarını iyileştirmekte başarısız olduğu için yerini şu anki muhafazakâr hükümete bırakmıştı.

Sıkıyönetim: Yoon Suk Yeol için sonun başlangıcı mı?

Sıkıyönetim 3 Aralık Salı gecesi televizyonda ilan edildi. Muhalefet, “vatandaşlarımızın özgürlüğünü ve mutluluğunu yağmalayan utanmaz Kuzey Kore yanlısı devlet karşıtı güçler” olarak ilan edildi.

Hükümetin sıkıyönetim kararı tüm siyasi ve sendikal örgütler tarafından bir savaş ilanı olarak karşılandı. İşçi sınıfı ve halk kesimlerinin çoğunluğu bu uygulamayı reddetti. Yeterince seferber edilmeyen ve çok parçalı olan silahlı kuvvetler, parlamentonun çalışmasını ya da hükümet karşıtı toplanmaları engelleyemedi.

Hükümetin darbe denemesi başarısız oldu çünkü kendi partisi, siyasi muhalefet ve ordu içinde toplumsal bir tabanı yok. Parlamento üyeleri, parlamento kapılarında silahlı kuvvetlere meydan okuyan seferberliğin yardımıyla duvarları ve tel örgüleri aşarak Ulusal Meclis’e girmeyi başardılar. 190 milletvekili içeri girebildi ve ülkenin savaşta ya da savaş benzeri bir durumda olmadığı gerekçesiyle sıkıyönetimin anayasaya aykırı olduğunu ve derhal iptal edilmesini onayladı. Siyasi zayıflığını silahlı kuvvetleri harekete geçirerek telafi etmeye çalışan cumhurbaşkanının bu baskıcı ve otoriter hamlesi geri tepti. Sıkıyönetim ilanını duyurduktan sonraki altı saat içinde sıkıyönetimi kaldırmak zorunda kaldı.

Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol’un siyasi başarısızlığı, derinleşen bir siyasi krize kapı araladı. Onlarca yetkilinin hükümetten ve partisinden ayrılmasıyla birlikte Yoon Suk Yeol hükümeti pamuk ipliğine bağlı vaziyette. Yerel Korea Herald gazetesine göre Yoon’un özel kalem müdürü Chung, ulusal politika direktörü Sung Tae-yoon ve ulusal güvenlik danışmanı Shin Won-sik dahil olmak üzere tüm yardımcıları ve 11 üst düzey sekreter görevlerinden istifa etmeyi teklif etti. Ancak iktidar partisi Yoon’un görevden alınmasını onaylamayı reddediyor ve başkanın partisinden ayrılması gerektiğinde ısrar ediyor. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken yaptığı ayrı bir açıklamada darbeci başkanla arasına mesafe koyarak hükümetin hamlesini reddetti ve şunları vurguladı: “Kore halkına ve ABD ile Kore Cumhuriyeti arasında demokrasi ve hukukun üstünlüğüne dayanan ittifaka olan desteğimizi bir kez daha teyit ediyoruz.”

Sıkıyönetim gülünçlüğü, alınan tedbir için özür dileyen ve başkana “kötü tavsiyede” bulunmuş olmaktan dolayı sorumluluk üstlenen eski Savunma Bakanının istifasında açıkça görüldü. Politik kriz ve cumhurbaşkanının zayıflığı Ulusal Meclis’in Yoon Suk Yeol’un görevden alınması için altı yasa tasarısı sunmasına yol açtı. Bu tasarılar önümüzdeki günlerde grevler ve eylemler sürerken anayasa mahkemesinin eksik üyelerinin atanmasının ardından görüşülecek ve karara bağlanacak. İktidara başbakanın geçmesi bekleniyor.

Parlamentodaki muhalefet çoğunluğuna rağmen, 300 milletvekilinden 200’ünün oyunu almak için hararetli pazarlıklar yapılıyor. Bu senaryoda Demokrat Parti ve müttefikleri, hükümetin yerine geçmeye ve hükümet krizinden faydalanmaya hazırlanıyor.

İşçi sınıfı, hükümeti düşürmek için sahneye çıkıyor

Bu acımasız krizin ortasında işçi sınıfı ve emekçiler sahneye çıkıyor. Güney Kore’nin en büyük sendikal örgütü olan Kore İşçi Sendikaları Konfederasyonu, 4 Aralık Çarşamba günü süresiz genel grev ilan ederek devlet başkanının derhal istifasını talep etti ve başkent Seul’ün merkezindeki Gwanghwamun Meydanı’nda kitlesel protesto çağrısında bulundu. Bir milyondan fazla işçiyi temsil eden konfederasyon, yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Başkan anayasaya aykırı ve aşırı tedbirlere başvurarak antidemokratik diktatörlüğünü ortaya koymuştur. Bu, onun rejiminin sonunu işaret etmektedir. Bu ulusun insanları ile birlikte bizler, elimiz kolumuz bağlı durmayacağız.”

Güney Kore’deki siyasi kriz, aşırı sağcı hükümetlerin işçilerin ve halk kesimlerinin yaşadığı büyük sosyal sorunları çözmediğini, aksine daha da kötüleştirdiğini gösteriyor. Düşük ücretler, güvencesizlik ve özellikle gençleri etkileyen ciddi konut krizini, Kore gerçekliğinin kaçınılmaz bir yansıması olan ödüllü gişe rekortmeni Parazit filminde ve popüler dizi Squid Games‘de görmüştük. Sheffield Üniversitesi’nde Kore Çalışmaları profesörü olan Sarah A. Son’a göre, 2021 yılında bu dizi yayınlandığında, 51,7 milyon nüfuslu Güney Kore’de hanehalkı borcu GSYH’nin %100’ünü aşarak Asya’daki en yüksek seviyeye ulaşmıştı. Ülkenin en çok kazanan %20’lik kesiminin net serveti, en az kazanan %20’lik kesimin net servetinin 166 katı ve bu eşitsizlik 2017’den bu yana %50 arttı.

Bu senaryoda işçi sınıfı, halk kesimleri ve gençlik, kapitalizm ve hükümetler tarafından dayatılan ekonomik ve sosyal krizden bir çıkış yolu bulmak için örgütleniyor. İnsan onuruna yaraşır ücret ve emekli maaşları, barınma hakkı, güvenli ve istikrarlı çalışma koşulları için mücadele ve demokratik hakların savunulması gibi talepler, devam eden mücadelelerin itici gücünü oluşturuyor. Hükümeti yenilgiye uğratmak ve Yoon Suk Yeol’un devrilmesini sağlamak bir bütün olarak işçi sınıfının temel görevidir. Bu görevde, emekçilere kemer sıktıran ve demokratik özgürlüklere saldıran yeni aşırı sağcı hükümetlerle nasıl baş edileceğine dair mücadeleleriyle tüm uluslararası dayanışmayı hak ediyorlar.

Ezequiel Peressini, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Arjantin seksiyonu Izquierda Socialista (Sosyalist Sol)

05 Aralık 2024

Düzen muhalefeti psikolojik üstünlüğünü kaybediyor

0

Yerel seçimlerinin ardından Erdoğan yönetimi ile düzen muhalefeti arasındaki güç dengesinin ikinci odak lehine değiştiği yönünde yaygın bir izlenim vardı. Hatta ülkenin içinden geçtiği çoklu krizler dönemine iktidar cephesinde büyük seçim yenilgisinin yarattığı moral bozukluğu eklenince, Erdoğan yönetiminin yolun sonuna hızla yaklaştığı düşünülmekteydi. CHP lideri Özgür Özel ise, seçimlerden ülkenin birinci partisi olarak çıkmış olmanın verdiği özgüven ve enerjiyle iktidara yürüyen bir lider imajı çizmeye çalışıyordu. İnisiyatif artık düzen muhalefetinde gibi görünüyordu.

Bugün seçimlerden sadece altı ay sonra böyle bir tespitte bulunmak kolay değil. Siyasi gündemi belirleyen bir süredir düzen muhalefeti değil. Erdoğan yönetimi, ittifakıyla birlikte seçim yenilgisinin moral bozukluğunu aşarak 20 yılı aşkın süre boyunca defalarca gösterdiği gibi, iktidarı bırakmamak için tüm siyasi hamleleri yapacağını gösterdi.

Önce, seçimlerin hemen ardından sarsılan siyasi imajını ve hatta olası bir meşruiyet sorununu, “Türkiye ittifakı” adı altında CHP ile yakınlaşma süreciyle bertaraf etmeyi başardı. Düzen muhalefeti, yerel seçim sonrası iktidarın meşruiyetini sorgulamak yerine, onu meşrulaştıracak şekilde Erdoğan yönetimi ile birlikte fotoğraf vermeyi tercih etti.

Bu sayede yavaş yavaş toparlanma imkânı bulan Erdoğan yönetimi, kaybettiği inisiyatifi yeniden kazanmak için saldırılara girişti. Hakkari, Mardin, Batman ve Halfeti belediyelerine kayyım atayarak rejimin antidemokratik Kürt karşıtı politikalarına bir kez daha başvurdu ve geleneksel düzen muhalefeti ile Kürt siyasi hareketinin ittifakında yarıklar yaratmaya çalıştı. CHP ise Esenyurt örneğinde, birkaç istisnai vaka dışında ilk kez bir belediyesine kayyım atanması gibi kritik bir anda bile etkin bir mücadele sergileyemedi.

İşin gerçeği şu ki, CHP ve genel olarak düzen muhalefeti, tüm bu yalpalamaların da gösterdiği gibi, siyasal demokrasi ve ekonomi başta olmak üzere hiçbir toplumsal sorun konusunda rejimi ve iktidarı zorlayabilecek bir siyasi programa, eylem planına ve siyasi bir kararlılığa sahip değil. Aslında iktidar olma umuduyla kendisini oraya taşıyabilecek iktidar ve rejim karşıtı kitlelerin demokratik ve ekonomik özlemlerinin basıncı altında kalıyor. Buna karşın, ekonomik krizden çıkış gibi temel sorunlarda Erdoğan yönetiminden kökten farklı bir çözüm öneremediği için kitleleri ikna edebilecek ve iktidar heyecanı yaratabilecek bir söylem gücünden yoksun. Düzen muhalefeti hem kitlelere güven vermekte hem de sermayenin farklı kesimlerinin çıkarlarını uyumlulaştıracak bir siyasi kararlılık göstermekte yetersiz.

Yirmi iki yıldır olduğu gibi, düzen muhalefeti içinde iktidarı ele alabilecek kararlı bir alternatif eksikliği nedeniyle Erdoğan yönetimi, düştüğü bir anda bir kez daha ayağa kalkma fırsatı buluyor. Son dönemdeki Terörsüz Türkiye projesi ile himaye edilen Suriye Milli Ordusu’nun Tel Rıfat Operasyonu, iktidarın artık yeni oyunlar kurmaya girişecek kadar toparlandığını gösteriyor.

Ancak Erdoğan yönetiminin kazandığı ivme, büyük ölçüde uluslararası konjonktüre bağlı olan çok kırılgan bir zemine dayanıyor. Ulusal ölçekte derinleşen ekonomik kriz yüzünden ansızın patlayabilecek en ufak bir kitlesel tepki veya Suriye cephesinde emperyalist ve bölgesel güçlerin olası bir müdahalesi gibi pek çok gelişmeyle hamle üstünlüğü el değiştirebilir. Ancak konjonktürel durumların ötesinde rejimden kopuşun yegâne yolu işçi ve emekçiden yana, düzen muhalefetinden bağımsız bir politik hattın örülmesinden geçiyor.

İsrail, Suriye’den defol! Bombardımanlara son!

0

Katil diktatör Beşar Esad’ın devrilmesinin hemen ardından, soykırımcı Benjamin Netanyahu liderliğindeki İsrail güçleri Suriye topraklarında askeri saldırıya başladı.

İsrail ordusu, “stratejik silah depolarını” yok etme ve isyancıların eline geçmesini önleme bahanesiyle, Esad’ın devrilmesinden sonraki ilk 72 saat içinde 350 hava ve deniz bombardımanı gerçekleştirerek Suriye’nin başkenti Şam’ın 25 km yakınına kadar ilerledi.

İsrail’in Suriye topraklarına yönelik bu geniş çaplı askeri saldırısı, 1973’teki Yom Kippur Savaşı’ndan bu yana, son 50 yılın en büyük saldırısıdır ve bu saldırılar o dönemde uluslararası güçler tarafından kabul edilen ve bir BM kararıyla güvence altına alınan askerden arındırılmış bölgeyi ihlal etmiştir. Askeri saldırının kapsamı Suriye donanmasını, El Bayda ve Lazkiye limanlarında Suriye ordusuna ait 15 gemiyi ve 190 kilometreye kadar menzile sahip düzinelerce füzeyi imha edecek kadardı.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, İsrail’in Suriye’ye yönelik askeri saldırılarını reddediyor; Gazze ve Lübnan’ın işgaliyle birlikte bu üçüncü cephenin açılmasının İsrail’in soykırımcı, yayılmacı, sömürgeci ve savaş çığırtkanı politikasının bir ifadesinden başka bir şey olmadığını belirtiyoruz. Giderek yalnızlaşan Netanyahu, bu politikayla ırkçı Siyonist İsrail devletini, ABD emperyalizminin Ortadoğu halklarına yönelik tarihsel saldırganlığında bir uçak gemisi olarak ayakta tutmaya çalışıyor.

İdlib’in eski valisi ve HTŞ lideri Muhammed El Beşir başkanlığındaki Suriye’nin yeni geçiş hükümetine herhangi türden bir güvenoyu ya da siyasi destek asla vermeksizin, Esad diktatörlüğünü yenerek muazzam bir zafer kazanan Suriye halkının yanında yer alıyoruz. Ayrıca işgalci İsrail’i kovmak için örgütleriyle birlikte mücadele eden, ABD ve Avrupa emperyalizminin garanti ettiği cezasızlığa rağmen soykırıma kahramanca direnen Gazze ve Batı Şeria’daki Filistin halkının yanında yer alıyoruz.

İsrail’in Suriye’deki bu yeni kriminal saldırganlığına karşı birleşmek Suriye halkının yanı sıra tüm Arap ve dünya halklarının asli görevidir. Dünyanın dört bir yanındaki sendikaları, siyasi örgütleri, kadın ve gençlik örgütlerini Filistin direnişi için seferberlik ve desteği artırmaya ve Suriye halkının mücadelesiyle dayanışmaya çağırıyoruz. Arap ülkelerinin pasifliklerini kırmalarını ve işgalci İsrail devletini Suriye’den ve işgal altındaki tüm topraklardan kovmak için derhal harekete geçmelerini talep ederken, soykırımcı devletle ekonomik, askeri, diplomatik ve akademik ilişkilerin ve bağların derhal kesilmesi için her ülkede mücadele edeceğiz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

11 Aralık 2024

İnsan onuruna yaraşır bir yaşam için birleşik mücadele! Birleşik mücadele için Emek İttifakı!

0

Asgari ücretin ne kadar olacağı hepimizi ilgilendiriyor. Neden mi?

Çünkü iktidar ve patronların ekonomik saldırı politikaları ve krizi biz emekçilere fatura etme girişimleri, asgari ücreti ortalama ücret haline getirdi. Bu nedenle fabrika işçisinden ofis çalışanına, kamu emekçisinden emeklisine, ülkenin emekçi sınıflarının tamamının gözü kulağı 2025 yılı için asgari ücret zammının ne kadar olacağında.

Ancak hepimiz farkındayız. İktidar da patronlar da asgari ücrete gerçek enflasyon oranında bir zam yapmayacak.

Yapılamayacağından değil, yapmak istemediklerinden!

Çünkü krizi yaratanların tek derdi kendi kârlarını garanti altına almak. Ve hatta kârlarına kâr katmak. Servetlerini büyütmek!

Bunun yolu Türkiye’yi ucuz emek cenneti haline getirmekten geçiyordu. Başardılar.

Düşük ücretler, uzun çalışma süreleri, yaşamak için fazla mesai ve kötü çalışma koşulları… İktidar, yerli yatırımcıya da yabancı yatırımcıya da bunu sağladı. Yetmedi, patronlara getirilen vergi aflarıyla vergi yükü de biz emekçilerin sırtına yüklendi.

Ama bunu başarmış olmak yetmez, bir de bunu sürdürmek gerekiyor. Çünkü ekonomik kriz büyüdükçe pasta küçülüyor!

Bunun yolu da krizi yaratanların kemer sıkma politikalarıyla emekçilerin elinde kalan kırıntılara dahi saldırmasından geçiyor.

Neymiş; “Asgari ücret artışı enflasyona sebep oluyormuş”, “Kriter çalışanı enflasyona ezdirmemekmiş.” Patronlar servetlerine servet katsın diye gözümüzün içine baka baka yalan söylüyorlar!

Enflasyona sebep olan da emekçileri enflasyona her gün daha fazla ezdiren de iktidarın ve patronların politikaları. Tercihleri de çıkarları da sınıfsal!

Sonuç mu? Emekçiler de emekliler de “geçinemiyoruz” diyor. Örgütlü işçi sınıfı, sendikaları üzerinde basınç yaratmaya çalışıyor. İnsan onuruna yaraşır bir yaşam mücadelesi için onları harekete geçirmeye çalışıyor. Yani emekçiler öfkeli!

Öte yandan, ülke nüfusunun yüzde 20’si ülke toplam gelirinin neredeyse yüzde 50’sini kontrol ediyor. Biraz daha ileri gidelim: Türkiye’nin en zengin yüzde 5’i, ülkenin toplam gelirinin yüzde 25’ine el koyuyor! Yani patronlar huzurlu.

Dedik ya, aslında asgari ücret gerçek enflasyon oranında artırılabilir. Yukarıdaki tablo bunun için yeterli kaynak olduğunun kanıtı. Artırmayacak olmaları iktidarın ve patronların politik ve sınıfsal tercihlerinden kaynaklanıyor. Yani kaynakları kimin kontrol ettiğinden ve kimin yararına kullandığından.

Ülke toplam gelirinin yüzde 50’sini paylaşarak gelir dağılımındaki adaletsizlikle, yoksullukla, yoksunlukla, geçim sıkıntısıyla mücadele eden biz yüzde 80’in birbirimize şu soruyu sorması gerekiyor: Bu tabloyu nasıl tersine çevirebiliriz?

Evet, bu ülkenin mevcut kaynaklarıyla asgari ücreti insan onuruna yaraşır bir seviyeye çekmek de, emekli maaşlarını asgari ücret seviyesine yükseltmek de, iktidar ve patronların yarattığı kriz karşısında emekçilerin alım gücünü korumak adına tüm ücretlere gerçek enflasyon oranında üç ayda bir otomatik zam uygulamak da mümkün!

Ama bunu mümkün kılmak sendikaların, emek örgütlerinin, sosyalistlerin birleşik bir mücadele hattını, Emek İttifakı’nı inşa etmesini zorunlu kılıyor. İktidar ve patronlar kendi sınıfsal çıkarlarını birlik halinde koruyup emekçilerin haklarına birlikte saldırırken, bizlerin de kendi sınıfımızın etrafında birleşmemiz ve birlikte mücadelenin zeminini yaratmamız gerekiyor.

Ve bunun için de acil taleplerimiz etrafında en geniş seferberliği örmeyi mümkün kılmak zorundayız.

Gençlik ve Spor Bakanlığı bütçesi Şimşek programına takıldı

0

Tek Adam rejiminin saldırılarına karşı emekçi ve ezilenlerin mücadeleleriyle geçen bir yılın sonuna geliyoruz. Her yıl olduğu gibi meclisin önünde yine bütçe gündemi var. Biz de hem niceliksel hem de niteliksel olarak yetersiz olan KYK yurtlarında gerçekleşen eylemlerde öğrenci gençliğin gündemine giren Gençlik ve Spor Bakanlığı (GSB) bütçesine göz atalım dedik. Öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılamak için halihazırda yetersiz olduğu söylenen GSB’nin 2025 bütçe planlamasında payı yüzde 1,45 oranında kalırken, bu oranın düzenli bir şekilde düşürülmesi ve 2027’de yüzde 1,34’e kadar indirilmesi hedefleniyor. Belli ki krize karşı kamu kaynaklarını kısıtlama yoluna giden Şimşek programı GSB bütçesine de el atmış. Bu sırada İstanbul Üniversitesi’nde 7/24 açık olacağı vaat edilen kütüphane “tasarruf tedbirleri” çerçevesinde erkenden kapatılıyor, Boğaziçi Üniversitesi’nde kütüphane inşaatına dahi başlanmıyor. Çoğu okulda yaşanan kapasite sorunundan bahsetmiyoruz bile. Yemekhane fiyatları her yıl zamlanıyor ve KYK burslarımız hepsinden hızlı şekilde eriyor. 2020 yılında asgari ücret 2.324 TL iken KYK bursu 550 TL idi. Yani iki kalem arasında 4’te 1 gibi bir oran vardı. 2024 yılı itibarıyla KYK bursu asgari ücretin 13’te 1’ine kadar gerilemiş durumda.

Uzun lafın kısası her şeyin fiyatı artıyor, GSB bütçesi yerinde sayıyor. Kaşıkla verilen KYK zammı, enflasyon kepçesiyle geri alınıyor. Daha fenası, mesele burada bitmiyor. Bir de bu bütçenin nasıl dağıtıldığına bakacak olsak tarikat ve cemaatlere GSB bütçesinden 300 milyon TL’nin üzerinde bir kaynağın aktarılmasının planlandığını görüyoruz. Kaynaklar her yıl olduğu gibi cemaatlere, tarikatlara, kısacası sermayeye ve onun koruyuculuğunu üstlenen kurumlara aktarılıyor. Bütçenin ihtiyaçlarımız uyarınca belirlenmesi için üniversitelerden Öğrenci Temsilciliği Kurulu (ÖTK) temsilcilerinin ve öğrenci yurtlarında oluşturulacak yurt komitelerinin temsilcilerinin bulunduğu masalarda belirlenmesi gerektiğini savunuyoruz. Bütçe öğrencilere aktarılmalı! KYK burslarına 3 ayda bir gerçek enflasyon oranında zam yapılmalı, emekçi ailelerin çocuklarına verilen krediler bursa çevrilmeli, tarikat ve cemaat yurtları tazminatsız bir şekilde kamulaştırılmalıdır.

Diğer yandan, Tek Adam rejiminin yasaklamaları ve saldırıları altında 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nü geride bıraktık. Polis şiddetine, gözaltılara ve göçmenlere karşı yürütülen sınır dışı etme saldırısına karşı kadın ve lgbti+ hareketi mücadeleyi sürdürüyor. Çünkü erkek şiddeti genç kadınların ve lubunyaların hayatlarını tehdit ediyor. Geçtiğimiz ay Van’da sıra arkadaşımız Rojbin’in cansız bedenine ulaşıldı. Yaşanan her gelişme patriyarkaya karşı mücadelemizde yükselttiğimiz Cinsel Tacizi Önleme Komisyonu (CİTÖK) gibi birimlerin etkin işletilmesi için kaynak, kampüslerde ve üniversite yaşamında erkek şiddetini önleyecek mekanizmalar için bütçe gibi taleplerin ne kadar hayati olduğunu bize tekrar tekrar hatırlatmakta. İstanbul Aydın Üniversitesi’nde Kadın Araştırmaları Kulübü’nün kapatılmasının öğrencilerin mücadelesiyle engellenmesi bize talepler etrafında kilitlenmenin kazanımlar için tek yol olduğunu gösteriyor.

Suriye baharı kışın geldi

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) liderlerinden Miguel Sorans’ın bu yazısı ilk kez İUB-DE’nin sitesinde 11 Aralık 2024’te yayımlanmıştır.

Beşar Esad diktatörlüğünün yıkılması, Mart 2011’de başlayan halk devriminin on üç yıl gecikmiş bir zaferidir. Suriye Devrimi, Kuzey Afrika ve Orta Doğu’da Ocak 2011’de Tunus’ta başlayan devrimlerin bir parçasıydı. Bu devrimler daha sonra Arap Baharı olarak adlandırıldı. Suriye’de kış mevsimi başlıyor, dolayısıyla “Suriye baharı”nın kış mevsiminde geldiğini söyleyebiliriz.

Diktatörlük öngörülemeyen bir hızla yıkıldı 

Diktatörlüğün öngörülemeyen bir hızla yıkılması herkesi, özellikle de diktatörün kendisini, onun kanlı müttefikleri Rusya ve İran’ı, ABD emperyalizmini ve İsrail’in soykırımcı Siyonizm’ni şaşkınlığa uğrattı. Bir parantez açarak, Esad’ın savunucularının yaydığı söylentilerde olduğu gibi, İslamcı muhalif grupların ABD ve İsrail tarafından desteklenmediğini ve teşvik edilmediğini belirtmek yerinde olacaktır. Donald Trump “karışmama” çağrısında bulundu: “Suriye bir karmaşa ama bizim dostumuz değil ve ABD’nin bununla hiçbir ilgisi olmamalı. Bu bizim savaşımız değil (…) Karışmayalım”. Aynı zamanda Biden, IŞİD’e saldırma argümanıyla bir bölgeye 75 bombalı saldırı emri verdi. Öte yandan İsrail, Beşar’ın düşüşünü selamladı ama ilk yaptığı şey “önleyici güvenlik” tedbiri olarak 1967’den beri işgal altında tuttuğu Golan Tepeleri çevresindeki Suriye topraklarını daha fazla ele geçirmek ve sözde “kimyasal cephanelikleri” bombalamak oldu. Öyle ki BM bile bu saldırıların durdurulması çağrısında bulundu.

Buna karşılık, Filistin direnişinin lideri Hamas bir açıklama yaparak diktatörlüğün yıkılışını selamladı. Hamas, Suriye halkını “özgürlük ve adalet özlemlerini” gerçekleştirdikleri için kutladı ve Esad sonrası Suriye’nin “Filistin halkını desteklemedeki tarihi ve temel rolünü” sürdürmesini umdu. Aynı zamanda isyancılar 600’den fazla Filistinli mahkûmu rejim hapishanelerinden serbest bıraktı.

Birkaç unsur rejimin 12 gün içinde hızlı düşüşünde etkendi. Bunlar arasında Ukrayna’daki savaşa odaklanan Rusya’nın zayıflığı ve Lübnan’da hırpalanan İran-Hizbullah vardı.  Ancak ana unsur, Beşar rejiminin sadece İran’ın askeri desteği ve Rus hava savunması ile ayakta duran bir “kağıttan kaplan” olmasıydı. Rejimin neredeyse hiçbir toplumsal tabanı yoktu ve onu devirmek için uygun anı bekleyen milyonlarca Suriyeli tarafından nefret ediliyordu. Ve o an 30 Kasım’da Halep’in düşmesiyle geldi. Kimse Beşar için “hayatını feda etmeye” istekli değildi. Suriye ordusu isyancıların ilk eylemleri karşısında dağıldı. İsyanın ilk günlerinde Rus uçakları tarafından bazı bombalamalar oldu. Ama bunlar herhangi bir sonuca ulaşmadı.

Halk isyanının gücünü küçümseyerek, her şeyin 7 Aralık’ta Katar’ın başkenti Doha’daki Doha Forumu’nda önceden planlanan dışişleri bakanları toplantısında Türkiye, Rusya ve İran arasında kararlaştırıldığına işaret edenler var. Evet, büyük olasılıkla bir anlaşma yaptılar ama zaten yenilmiş durumdayken. Ülkenin daha fazla istikrarsızlaşmasını önlemek için Beşar ve ailesinin Moskova’ya gidişini garanti altına alarak en iyi nasıl teslim olacakları konusunda anlaştılar. Ancak bu, Suriye halkının isyanının, rejim güçlerinin yenilgiye uğramasının ve rejimin yakında düşecek olması gerçeğinin yarattığı alt üst oluş esnasında yapılan bir doğaçlamaydı.

Halep’in düşmesi yeni bir durum yarattı. Binlerce savaşçının ve 2011’de başlayan halk ayaklanmasının ilk yıllarındaki eski savaşçıların yeniden harekete geçmesini tetikledi. İsyancılar ilerledikçe diğer şehirler de ayaklandı. Güneydeki Dera vilayetinin 2011 devriminin beşiği olan köylerinde de durum böyleydi. Bu savaşçıların kuzeydeki HTŞ tugaylarıyla hiçbir bağlantısı yoktu. Ellerinde silahlarla önce polis karakollarına, sonra da kışlalara saldırdılar.

Unutulmamalıdır ki 2011 yılındaki halk ayaklanması, Beşar’ın göstericileri katletmek üzere tankları ve orduyu göndermesi nedeniyle bir iç savaşa dönüşmüştü. İnsanlar kendilerini savunmak ve mücadeleye devam etmek için silahlanmak zorunda kaldı. Ve 2015’te diktatör kaybettiğinde, Tartus limanında bir üssü olan Rus uçaklarının suç teşkil eden girişi tarafından kurtarıldı. 2017’de devrim yenilgiye uğratıldı, ama tam anlamıyla değil. Beşar, Suriye’nin kuzeydoğusundaki İdlib vilayetinin orada toplanan isyancıların elinde kalacağını kabul etmek zorunda kaldı. İdlib’de neredeyse 4 milyon insan yaşıyor. Çeşitli isyancı gruplar yıllardır orada hazırlık yapıyor, orada silah fabrikaları bile var. Etkenlerin bu bileşimi ve rejimin kırılganlığı diktatörlüğün düşüş hızını açıklıyor.

 Suriye nereye gidiyor? HTŞ hakkında şüpheler 

Suriye yeni bir duruma giriyor. Milyon dolarlık soru ise ne olacağı. Yeni geçici hükümet HTŞ (Heyet Tahrir el Şam – Levant’ın Kurtuluşu Örgütü) tarafından şekilleniyor. Dindarlardan liberallere kadar farklı fraksiyonları bir araya getiren burjuva milliyetçi-İslamcı bir koalisyon. Erdoğan’ın tam siyasi ve askeri kontrole sahip olmadığı söylense de Türkiye ile bir ilişkisi var. İdlib vilayetini 2017’den beri yöneten ve kamu hizmetleri, eğitim, sağlık, adalet, altyapı ve maliyeyi yöneten muhafazakâr bir ittifak. Geçici Başbakan Muhammed El Beşir de bu hükümette bakanlık yapmıştı.

HTŞ lideri Ebu Muhammed El Colani yıllar önce El Kaide ve IŞİD’den koptu ve kendisini “ılımlı” olarak sunuyor. İlk açıklamalarında “Suriye herkes içindir… Dürzi, Sünni, Alevi, Hıristiyan ve tüm dinler için” dedi. “Kadınların kıyafetlerine müdahale etmenin ya da kıyafetleri veya görünümleriyle ilgili herhangi bir talepte bulunmanın kesinlikle yasak olduğunu” ilan ederek şaşırttı. Bunların ne kadarının gerçek ne kadarının yalan olduğunu göreceğiz.

İUB-DE’nin açıklamasında da belirtildiği üzere: “Suriye soluyla birlikte devrimi her zaman destekleyen devrimci sosyalistler olarak, bu liderliği desteklemiyor ve herhangi bir siyasi güven duymuyoruz. Temel çözüm, işçiler ve halk kesimlerinden oluşan bir hükümet altında sosyalist bir Suriye için mücadeleye devam etmektir”. 

Bağımsız bir Suriye sol önderliği inşa etmek 

Suriye halkı gerçek siyasi ve toplumsal kurtuluşu, tam demokratik özgürlüklerin sağlanması, milyonlarca mültecinin geri dönüşü ve emekçi halkların gecikmiş toplumsal talepleri için mücadelenin yeni bir aşamasına giriyor. Bu temel mücadele için yeni bir devrimci sosyalist önderliğin inşa edilmesi gerekiyor.

2011’deki devrimlerin deneyimi, devrimlerin 30 yıldan uzun süredir devam eden diktatörlüklerden kurtularak demokratik düzeyde zafer kazandığını göstermiştir. Ancak devrimci önderlik boşluğu nedeniyle bu süreçler Tunus’ta olduğu gibi durgunlaştı ya da Mısır ve Libya’da olduğu gibi geriledi. Kapitalist ekonomik yapıyı çeşitli emperyalizmlere bağlı tutan, halkların sefaletini ve sosyal çürümesini sürdüren farklı özellikler barındıran yeni kapitalist hükümetler ortaya çıktı. Suriye’de bu açığın üstesinden gelmek için, rejimden bağımsız ve sosyalist bir perspektifle Beşar Esad’a karşı mücadeleyi ülke içinde ve sürgünde sürdürmüş, Suriye solunun kesimlerine dayanan yeni bir liderliğin inşa edilmesi gerekmektedir.

İktidar ve patronlar maaşlarımızın düşmesini isterken işçiler ne yapabilir?

0

Yakın zamanın iki meşhur sözü var. Biri “Asgari ücret artışı enflasyona sebep oluyor” derken diğeri “Geçinemiyoruz” diyor. Aşağıdaki grafik, TÜİK’in gelir dağılımı istatistiğinden hareketle hazırlandı.[1] Bu grafikte Türkiye’nin en zengin yüzde 5’inin toplumsal servetten aldığı pay ile en yoksul yüzde 50’nin toplumsal servetten aldığı payın 2006-2023 yıllarındaki değişimini gösteriyor.

Bu tablodan çıkan ilk ders şu: “Asgari ücret arttıkça enflasyon artar sözü” bir yalan, çünkü tabloda gördüğümüz üzere asgari ücrete yılda iki zammın yapıldığı dönemlerde en yoksul yüzde 50’nin toplam gelirden aldığı pay ciddi şekilde gerileyerek 2022 yılında ilk kez en zengin yüzde 5’in toplam gelirinin altına düştü. Gelir artışı enflasyona sebep oluyorsa sorunu asgari ücret artışında değil, en tepedekilerin aşırı zenginleşmesinde-semirmesinde görmek gerekiyor! Çünkü bu en zengin yüzde 5’in içerisinde yer alan bir kişinin ortama geliri, ülkenin yarısının içerisinde yer alan 9 milyon kişinin toplam gelirine denk! Konudan sapmayalım ama demokrasi ve eşitsizlikten bahsedeceksek de, işe ortalama bir zenginin 9 milyon kişilik gelire sahip olmasındaki adaletsizlikle başlamamız gerekmez mi? Neyse, bu noktaya başka bir yazıda döneriz.

İkinci ders ise şu: Zenginin toplumsal servetten aldığı pay ile yoksulun toplumsal servetten aldığı pay hiçbir koşulda beraber artıp azalmıyor. Yoksul yoksullaştıkça zengin zenginleşiyor! Hükümet ve patronlar daha da zengin olmak için maaşımızın düşmesini istiyor.

Mehmet Şimşek’in enflasyonla mücadele programının özü işte bu. Zorlu bir 2025 yılı bizi beklerken, hükümetin stratejisi, yoksuldan alıp zengine vermek. Asgari ücret zammının gerçek enflasyonun bir hayli altında kalacağı şimdiden kesinleşti. Hükümet emeklilik sisteminde değişiklikler yaparak yoksulu daha yoksul hale getirme planlarını yayınladı. O da yetmedi, sendika ve toplu sözleşmenin olduğu yerlerde de patronlara “Enflasyonla mücadele programımıza zarar vermeyin” mesajını verip yanlarında olduklarını açıkça gösterdiler.

Yapılması gereken şey net: Sendikaların bir araya gelip bir mücadele programı hazırlayarak, konfederasyon ve sendika ayrımı yapmaksızın ve hatta sendikasız işçileri ve emeklileri de kapsayan birleşik bir mücadele hattı kurmaları gerekiyor. Biz yoksullaşırken patronlar nasıl zenginleşiyor? Onlara vergi afları gelirken emekçiler her yıl yeni bir vergi dilimine daha girerek daha çok vergi ödüyor. Kıdem tazminatı tavanı ile onlarca yıllık emek patrona bırakılıyor. Sosyal güvenlik fonları emekçiler için kullanılmazken patronlara açılıyor. İşte bu üç temel sorunu gündeme alıp işçi sınıfının yoksullaşmasını sonlandıracak bir mücadelenin çağrısı, Türkiye’de kötüye giden her şeyi tersine çevirebilir.

Bunun için üye bulunduğumuz sendikalara, şubelere, meslek örgütlerine basınç yapmamız gerekirken Türkiye sosyalist hareketinin bir numaralı gündeminin de bu gündem olması hayati bir öneme sahip olmayı sürdürüyor.


[1] TÜİK’in ilgili verileri için: https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Gelir-Dagilimi-Istatistikleri-2023-53840

2024 istatistiklerinin 27 Aralık gününde yayımlanmasını bekliyoruz.

Yüzde 20 kemer gevşetirken yüzde 80 kemer sıkıyor

0

Asgari ücret ve bütçe görüşmeleri yaklaşırken iki büyük yalan sıklıkla dillendiriliyor: 1) EYT belimizi büktü, bütçede kara bir delik oluşturuyor. 2) Ücretler artarsa enflasyon fırlar. Hedeflediğimiz enflasyon için ücretleri baskılamalıyız.

Bu iki palavranın ekonomi yönetimi tarafında sürekli dillendirilmesinin nedeni iktisadi değil tamamen ideolojik ve politiktir. Ekonomide karşılığı olmayan bu söylem, yıllık geliri en yüksek yüzde 20’lik dilimde bulunanların tüketimini kısmamak için hiçbir önlem almayıp geri kalan yüzde 80’e fatura keserek enflasyon ile sözde mücadeleye kılıf uyduruyor. Oysaki bu yüzde 20, ülkedeki tüm gelirin neredeyse yarısına el koyuyor. Elbette yüzde 20 de kendi içinde ayrışıyor. En zengin yüzde 5, tüm gelirin çeyreğine (yüzde 25) sahip.

En tepede çok fazla tüketim gerçekleşiyor. Gayrimenkul ve otomobil gibi emtia başta olmak üzere dayanıklı tüketim mallarının ithalatı ve ülke içi satışları çok yüksek seviyelere çıkmış durumda. Ekim ayına ait verilere göre yatırım malı ithalatı yüzde 9,2 gerilerken tüketim malı ithalatı yüzde 7,9 artmış.

Hal böyle iken servet vergisi ya da artan oranlı ek vergiler yerine faiz yükselterek geri kalan yüzde 80’e kemer sıktırma politikası güdülüyor. Faiz yükseltmek, en çok gelire sahip grubun tüketimine en ufak bir etki yapmıyor. Elbette iş bilmemezlik değil bu, bilinçli bir saldırı. Hem de IMF gözetiminde ve denetiminde bir saldırı. Servet vergisi acilen getirilmelidir. Ama yetmez; yap-işlet-devret yöntemiyle hazineden belirli gruplara para akıtılmasına son verilsin, bu yapıların gelirleri hazineye bağlansın. Alın size kaynak!

Bütçede bir açık varsa o da kendi yarattıkları açıktır. EYT yük oluyor deseler de yıllar içinde bütçeden Sosyal Güvenlik Kurumu’na (SGK) aktarılan kaynak oranında azalma görülüyor. 2020 yılında bütçenin yüzde 20,4’ü SGK’ya aktarılırken (tüm GSYH’nin yüzde 4,9’u) 2023’te bütçenin yüzde 13,4’ü aktarılmış (tüm GSYH’nin yüzde 3,3’ü). 2025 bütçesine göre SGK’ya aktarılacak oran ise yüzde 11,4. Kamusal emekliliğin parça parça yok edilişinin bir başka göstergesi bu. Bunun dışında bu sayılar EYT ve diğer emeklilerin bütçede bir delik yaratmadığını, en düşük emekli maaşının asgari ücret seviyesine çekilmesi durumda bile bütçede herhangi bir yük olmayacağını bize anlatıyor.

SGK üzerinde bir kara delik varsa o da sağlığın özelleştirilmesinin bir sonucu olarak insan hayatı üzerinden SGK’nın nasıl soyulduğunun ortaya döküldüğü şu günlerde, aktarım kayışı olan özel hastanelerdir. Bu hastanelerin tazminatsız derhal kamulaştırılması gerekmektedir. Milyarlarca liralık SGK vurgununu görmeyip “Emekliler bütçede yük oluyor” demek de yine iktisadi değil ideolojik ve politiktir.

Ne emekliler bütçe için bir yüktür ne de ücretlere yapılacak bir zam enflasyona yol açar. Bütçedeki kara delik, sermayenin işçilerin aleyhine açtığı deliktir. Her adımımızdan vergi alındığı halde bütçe açık veriyorsa sermaye elbette bu durumun müsebbibidir. Bu kapsamda bilinçli bir program uygulanmakta. Bu saldırı gemisinin sahibi IMF, işletmecisi hükümet, dümeninde ise Bakan Şimşek var. Peki buna karşı işçi sınıfının kendi programıyla sahneye çıkma zamanı gelmedi mi?

Gazze ve Lübnan cepheleri: Netanyahu’nun hedeflerinden uzak oluşu

0

Filistinlilerin tarihsel haklarına kavuşma mücadelesinin parçası olarak başlattığı El Aksa Tufanı’nın etkileri dünya sınıflar mücadelesinin merkezinde olmaya devam ediyor. Emperyalizmin ön karakolu İsrail’in bu operasyona karşı başlattığı soykırım da ne yazık ki sürüyor. 400 günü aşan soykırım boyunca Gazze’de 45 bine yakın Filistinli katledilirken 105 bini yaralandı. Enkaz altında binlerce cenaze olduğu tahmin edildiğinden halen tam ölü sayısı bilinmiyor ve altyapının (kanalizasyon, hastaneler vb.) neredeyse tamamen imha edilmesi sebebiyle salgın hastalıklar özellikle Gazzeli çocuklar için büyük bir tehlike oluşturuyor. Gazze’nin yanı sıra Batı Şeria’da da saldırganlığını sürdüren Siyonist rejim, Lübnan’a başlattığı saldırılarda 4 bine yakın Lübnanlıyı katletti, 1 milyonun üstünde Lübnanlıyı ise yerinden etti.

İşgal devleti, başta Filistin olmak üzere bölgemizde yarattığı yıkım ve soykırıma rağmen bir yılı aşkın süredir askeri ve politik hedeflerine ulaşamıyor. Netanyahu, Gazze’ye yönelik saldırıları başlattığında üç hedef sıralamıştı: Hamas’ı yok etmek, Gazze’yi kontrol altına almak ve rehineleri geri almak. Fakat geçtiğimiz ay boyunca Gazze’de direniş güçleri işgal ordusuna saldırılarını sürdürmeyi başardı ve esirler halen Hamas’ın elinde. Siyonist rejim özellikle Gazze Şeridi’nin kuzeyine yönelik korkunç saldırılar gerçekleştirse de Filistin direnişini kırmayı başaramadı. İşgal devletinin bakanı 7 Ekim’den bu yana 22 bini aşkın işgal askerinin yaralandığını açıkladı. Rezerv askerleri sürekli bir şekilde cepheye gönderildiği için artık orduya kayıt olanların sayısı çok azaldı ve bu durumu değiştirmeleri oldukça güç gözüküyor. Askeri anlamda kuralsız bir savaş sürdürmelerine ve soykırım pratiğine karşın, bu metotların hiçbiri Filistin halkının yenilgisini getirmedi. Bunun yanında Siyonist rejimin krizi de sürekliliğini koruyor. Kasım ayının başında Savunma Bakanı Gallant’ın görevden alınması bu durumun en yakın örneği. Netanyahu’nun Gallant’ı görevden alma sebepleri dikkate değer. Netanyahu’dan farklı olarak Gallant, karada işgal ordusunun daha fazla ilerleyemeyeceğini ve rehineler için Hamas ile anlaşılması gerektiğini düşünüyor. İçerideki sıkışmışlığının yanında Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Netanyahu ve Gallant hakkında tutuklama kararı çıkarması ve birçok Avrupa ülkesinin bunu uygulayacağını beyan etmesi Siyonizmin uluslararası alanda izole edilmesi bakımından önemli bir diğer gelişme.

Bütün müzakerelerin tıkandığı ve Trump’ın ABD seçimlerini kazanmasıyla İsrail’in saldırganlığının daha da yükseleceği beklenirken, Biden yönetiminin İsrail’e silah sevkiyatını durdurma tehdidinin de etkisiyle Lübnan’da ateşkes gerçekleşti. 27 Kasım tarihinde başlayan ateşkes, İsrail’in askeri hedeflerine Lübnan cephesinde de ulaşamadığını gösteren bir gelişme olmakla birlikte bazı geri yanları mevcut. Ateşkesin ana sebebini bizzat Netanyahu’nun sözleri açıklıyor: “Ordu yıpranmış durumda, rehabilite edilmesi ve yeniden silahlandırılması gerekiyor ve silahlarının çoğunu ve mühimmat stokunun büyük bir kısmını kaybetti.” İsrail, hava savunması olmayan bir ülkede, bir kez daha havadan yoğun sivil yerleşim yerlerini bombalayarak ciddi bir ilerleme kaydedemedi. Hizbullah ciddi anlamda hasar görse de İsrail’i Lübnan topraklarından püskürttü. Ateşkesin en büyük geriliği ise Gazze cephesi ile Lübnan cephesini ayırmış olması. Bu bağlamda kesin olan tek şey, Hizbullah’la yapılan ateşkesin çelişkilerin hiçbirini çözmediği ve İsrail’in stratejik çelişkilerine kalıcı bir yanıt sunmadığıdır. Bu sebeplerle de, gerçekleşen ateşkesin geçici bir ateşkesten öteye geçmesi oldukça zor gözüküyor.

Yasin El Hac Salih: “Bugün Esatların ebedi yönetiminin sona erdiğini ve Suriye’de tarihin başlayabileceğini söylemeliyiz”

0

Hala Kodmani’nin Suriyeli devrimci yazar Yasin El Hac Salih ile yaptığı ve Libération‘da yayımlanan 11 Aralık 2024 tarihli söyleşinin çevirisini okurlarımızla paylaşıyoruz.

***

Suriyeli muhalif, yazar ve analist Yasin El Hac Salih’e göre, Beşar Esad rejiminin düşmesinden sonraki gelişmeler tehlikeler barındırıyor, ama ülkenin politik geleceğini yeniden tanımlamak için gerçek bir fırsat doğuyor.

Laiklik ve demokrasi alanlarında çalışan teorisyen Yasin El Hac Salih (63. yaşında) 1980 ile 1996 arasında 15 yılı aşkın bir süre Esad rejiminin zindanlarında alıkonuldu. 2011’de devrimin başından beri aktif olan Salih, 2013 yılında Suriye’den ayrılarak Türkiye’ye gitti; daha sonra Almanya’ya yerleşti. 2013 yılında erkek kardeşlerinden biri, memleketi Rakka’da İslam Devleti tarafından kaçırıldı. Aynı yılın sonuna doğru eşi Samira el-Halil ile insan hakları avukatı Razan Zaytuneh ile birlikte, İslamcı bir grubun kontrolündeki Şam’ın bir kenar mahallesinde ortadan kayboldu. Bir daha bulunamadılar. Libération, yeni kadın yetenekleri ödüllendirmek üzere feminist bir militan olan eşinin anısına 2022’de verilmeye başlanan Samira el-Halil ödülü için Paris’e geldiği sırada Salih ile bir araya geldi. Ödül bu yıl, Gazzeli genç bir yazar olan Nemat Hasan ile Suriye rejiminin ölüm makinesi hapishaneleri hakkında çalışmış bir Fransız gazeteci olan Garance Le Caisne’ye verildi.

Esad rejiminin düşüşüyle sonuçlanan yaklaşık on günlük süreçte neler yaşadınız?

Başlangıçta bir “Halep muharebesi”nden söz edildiğini duydum ve içimden “Halep’in fethi fazla büyük bir hedef“ diye geçirdim. Gel gör ki Halep iki günde kolaylıkla düştü, tutsaklar serbest bırakıldı ve yerinden edilmiş olan insanlar geri döndüler. Hama’ya yöneldikleri zaman, “Şehri ele geçirmeyi başarırlarsa bu, müzakerede konumlarını güçlendirir,” diye düşündüm ve Hama çatışmasız düştü. Onlara “Burada durun ve Humus ile Şam’da olası bir kan banyosunu önlemek için politik bir inisiyatif başlatın,” demek istiyordum. Ardından iki büyük şehir muharebesiz alındı.

Bu ilerleme herkesi şaşkına çevirdi…

Sersemletici! Daha önce, rejimin tamamen harap halde olduğunu ve düşmesine bir tokadın yeteceğini söylüyor olsam da, yine de yaşananlar inanılmaz. Bir ülkenin en büyük dört şehrinin kan dökmeden ve özellikle korkunç bir 14 yılın ardından alınmasına tarihte çok ender rastlarız. Bu bizi gururlandırıyor ve gelecek için umutlandırıyor.

Aşırılıkçı İslamcıların önderlik ettiği bir saldırı karşısında endişeli değil miydiniz?

Elbette öyleydim. Bu aşırılıkçılardan endişe etmek için fazlasıyla sebebim var. Onlardan kişisel olarak zarar görmüş biriyim. Ebu Muhammed el Colani’nin adamları, on yıl önce Duma’da karımı kaçırdılar. Başkaları, doğduğum şehir olan Rakka’da erkek kardeşimi ortadan kaldırdılar ve aile evimiz ile bütün mallarımıza el koydular. Son yıllarda El Nusra veya bugünkü adıyla Heyet-i Tahrir el Şam’da (HTŞ) meydana gelen değişimleri ve dünya terörist listelerinden çıkarılmaları için sarf ettikleri çabaları gözlemliyor olsam da, samimiyetlerine inanmam mümkün değil. Yine de umut verici tavırlarını bir kenara not düşüyorum.

Hangi anlamda?

Ele geçirdikleri bölgelerde kadınlara kılık kıyafetleri konusunda ders vermeye başlamadılar veya onları herhangi bir şeye zorlamadılar. Azınlıklara ve özellikle Halep Hıristiyanları veya Salamiyah’ta İsmailîlere karşı tutumlarına diyecek bir şey yok. Tutsakları serbest bıraktılar. Alevilere veya diğerlerine karşı intikam eylemleri görmedik. Bu İslamcıları yargılamak veya onlara yol vermek için henüz çok erken; onları doğrudan mahkûm etmek için de…

Ama Batılı ülkelere gelince, onlar oldukça endişeli görünüyorlar…

Onların kriterleri ve dertleri Suriyelilerinkilerle aynı değil. Sadece kendinizi düşünmeyi ve sadece Suriye’deki azınlıklar için endişelenmeyi bırakın. Geçtiğimiz günlerde Alman Dışişleri Bakanı’nın, Suriyelilerin çoğunluğunu düşünmeksizin azınlıkların korunması konusundaki ısrarcı açıklamasının kışkırtıcı olduğunu düşünüyorum. Eğer ben bir hükümet yetkilisi olsaydım onlara şöyle derdim: “Çenenizi kapatın! Hem hiçbir konuda yardımcı olmadınız hem de şimdi gelmiş bize akıl veriyorsunuz.” Ve de rejimin düşüşünü kutladıkları için Suriyelilerin evlerine geri dönmelerini buyurmaları, bu tavır…

Bu İslamcı grup Esad rejimini tek başına devirmedi, değil mi?

Bu saldırıyı yürüten üç bileşen var: Daha kapsayıcı olmak için kendisini “perestroika” [ed. n. yeniden kuruluş] olarak ilan eden en başta HTŞ, gerçek anlamda Türkiye’nin bir yardımcı kuvveti olan “Suriye Milli Ordusu” ve çok önemli olan üçüncüsü ise, farklı bölgelerdeki yerel silahlı gruplar. Muhafazakâr İslamcılar baskın durumda, ama ülkeyi özgürleştiren güçler çeşitlilik gösteriyor, özellikle güneyde ve Şam’ın alınmasını kolaylaştırmış olan uyuyan hücreler…

Dış güçlerin müdahalesi yok mu yani?

2012 sonrası yabancı cihatçı örgütlerin, başta Hizbullah olmak üzere İran’ın kontrolünde olan ve her yerden gelmiş olan Şii grupların müdahaleleri oldu. Ardından 2014’ten itibaren sahada Amerikan varlığı kendini gösterdi, 2015’te Rusya’nın doğrudan askeri müdahalesi, daha sonra 2017’de Türkiye’nin müdahalesi… Suriye herkes için bir av sahasına dönüştü. Şimdi ise, yeniden Suriye içi bir çatışmaya dönüldü. Rejimi devirenler Suriyelilerdir; Amerikalılar veya başkaları değil.

Görünüşe göre her şey dışarıdaki muhaliflerle değil ülke içinde başladı, değil mi?

Bugün HTŞ’nin diğer muhaliflere karşı avantajı, Suriye’nin içinde kalmış olmalarıdır. Sürgündeki resmi muhalefet koalisyonu devre dışı. Sadece birkaç kişi bir etkiye sahip olabildi, o da oldukça sınırlıydı. Yine de İslamcı savaşçı güçleri sahnede tek başına bırakmamak için politik bir bileşimin devreye girmesini umuyorum.

Peki ya sürgün edilmiş tüm Suriyeli demokratların, entelektüellerin ve yetkin insanların buradaki yeri ne olacak?

Hepsi olanları ilgiyle takip ediyor ve gözlemliyor. Pek çok kişi en azından Suriye’yi ziyaret etmek için geri dönmeyi düşünüyor. Ama rolleri, yeni kurtarıcıların onlara vermek isteyeceği yere bağlı. Bugün Esatların ebedi yönetiminin sona erdiğini ve Suriye’de tarihin başlayabileceğini söylemeliyiz.

Size göre mevcut durum zor ama umutsuz değil, öyle mi?

İfademi mazur görün ama saf boktan bir rejim vardı ve hiçbir şeyin ona benzemesi veya ondan daha kötü olması mümkün değil. Mesela ben geri dönüp eşimi aramaya başlayacağım. Nerede ortadan kaybolduğunu ve onu kimin kaçırdığını biliyorum. Kendi kişisel durumumdan söz etmeyeyim, son günlerde halihazırda sayısız sığınmacının Türkiye’den veya Libya’dan ülkeye döndüğünü görüyorum. Suriye’nin yeniden inşası seçeneği önümüzde duruyor. Suriyelilerin yüzde 90’ı kana boğulmuş bir ülkede yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Nüfusun yarısı ülke dışında. Bir neslin tamamı eğitimsiz. Politik yaşam enkaz halde. Ordu, yeniden inşa edilmesinin gerekeceği bir halde. Esatçılık sırf Esad’ın gidişiyle yok olamaz. Milisleri, adamları, mafyaları hâlâ orada. Esatçılığın tasfiyesi zorunlu ve acil.

Peki ya Suriye’ye yönelik uluslararası bağlam?

Şu an çok kötü. BM’nin özel temsilcileri içler acısı. Arap ülkelerinin niyeti hiç olumlu değil. Bir parça nüfuz için aralarında rekabet etmeye yeniden başlayacaklar. Dış güçlerin emellerine hizmet etmekten kaçınmak için Suriye içinde yeni açılımlar gerekiyor. Önümüzdeki meydan okumalar devasa: Mevcut Alevi iktidara karşıt olarak bağnaz bir Sünni İslamcı iktidarın kendini dayatması tehlikesi en başta geliyor.

“Yeni kurtarıcılar” olarak adlandırdığınız kimseler yüzünden veya onlara karşı mezhepsel veya ideolojik başka iç çatışmalardan endişe etmeli miyiz?

Mevcut silahlı güçler açısından üç korkunç gelişmeden endişe duyabiliriz. İlki, İslamcılardan en köktenci olanlarının hâkimiyeti geri almaları: Azınlıklara, kadınlara, alkol satan mağazalara vs. kendi kanunlarını ve sınırlamalarını dayatmak için mücadeleleri ile zaferlerinden yararlanabilirler. Bir nevi Stalinist bir evrim… Kürt sorunundan da endişeliyim. Şu an, Kürt güçler (veya Suriye Demokratik Güçleri) 2015’ten beri ele geçirmiş oldukları Arap şehirlerinden kayda değer bir şiddet olmaksızın çekildiler. Bir Arap-Kürt çatışmasını önlemenin yanı sıra kendi bölgelerini daha iyi kontrol etmeleri için kontrol etmekte oldukları diğer şehirlerden de çekilmeleri daha iyi olur. Bu doğrultuda politik bir çözüm müzakere edilmeli ve bu çözüm belli belirsiz şekilleniyor. Ancak en büyük tehlike, silah ve gerekli imkânlara hâlâ sahip olan Esatçıların olası bir intikam arzusudur. Bütün ülkeye korku salacak bir çeşit Alevi DAEŞ’inden endişe ediyorum.

Bu tehlikeler nasıl önlenebilir?

Bu üç silahlı güç, üç grubun haklarını ve haysiyetini garanti altına alarak, silahların tek sahibi olacak bir devletin ve ordunun yeniden inşası yoluyla kontrol altına alınmalıdır. Bizi bekleyen en büyük politik meydan okuma budur.

***

Editörün önerileri:

Yenidoğan çetesi ve hasta yarışına girmiş bir sağlık sistemi

0

Ülke gündemine bomba gibi düşen yenidoğan çetesi skandalında 18 Kasım tarihinde Bakırköy 22. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlayıp yaklaşık iki hafta süren yargılamanın birinci duruşması sona erdi. Tutuklu ve tutuksuz sanıklar mahkeme huzurunda dinlenirken itiraflarla dolu ifadelerde sağlık sisteminin ne derece denetimden yoksun olduğu, sermayedarların rant için insan hayatını tehlikeye attığı ve adı geçen hastanelerin kapitalist sisteme hizmet eden işletmeler haline geldiği tüm çıplaklığı ile gözler önüne serildi.

“Kamu Kurum ve Kuruluşların Zararına Dolandırıcılık, Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma, Örgüte Bilerek Yardım Etme, İhmali Davranışlarla Kasten Öldürme, Resmi Belgede Sahtecilik” suçlarından sanıkların cezalandırılması talebiyle iddianame düzenlenmişse de suç tarihinin 2022, 2023 ve 2024 yılları olması oldukça dikkat çekici. 2022 yılından beri devam eden bu çürümüşlüğün, yıllar içinde defalarca ilgili hastanelerde “denetim yapılmasına rağmen” tespit edilmemesi veya edilmek istenmemesi akıllara durgunluk verdi. Dosya içerisinde, adı geçen hastanelere denetime giden sağlık personelinin, denetimi önceden sanıklara haber verdiğine ilişkin tape’ler mevcut.

27 Mart 2024’te, aynı zamanda dosyada sanık olan bir yoğun bakım hemşiresinin CİMER şikâyeti üzerine soruşturma başlatılmıştı. Toplanan deliller ve sanıkların itirafları ile ülkede güvenilir bir sağlık sistemi kalmadığı ortaya çıktı. Sanıklar çürümüş sağlık sistemine dair itiraflarında yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde gece vakitlerinde hiçbir zaman doktorun durmadığı, acil durum anlarında doktorların uygulaması gereken işlemlerin hemşire veya hemşire yardımcıları tarafından gerçekleştirildiği, bebek ölümlerinin gerçekleşmesi halinde doktorun ölüm saatinde hastanede bulunmaması nedeniyle ölüm tarihlerinin doktor talimatı ile sisteme geç girildiği, her zaman sistemin böyle işlediği ileri sürüldü. Para karşılığında hastanelere bebek yönlendirmesi yapıldığı, yoğun bakım ünitelerinin dolu olmamasının hastane sahiplerini rahatsız ettiği, hastalarla ilgili epikrizlerin gerçeğe aykırı doldurulduğu, bu yöntem ile bebeklerin değerlerinin daha farklı şekilde sisteme girilerek yoğun bakımda daha uzun süre kalmalarının sağlandığı, bebeklere küvözlerde tutulmaları için ilaçlar verildiği belirtildi. Yapılan usulsüzlüklerin ve yetersiz hastane teçhizatının yanı sıra kullanılan cihazların bozuk olduğu, monitörlerin hastalara dair doğru bilgiyi vermediği, yeterli personel akışı bulunmadığından nöbet listelerinde hemşireler yerine adli tıp teknisyenlerine yer verildiği, hastanelerde ilgili bölüm olmasa bile bebek tesliminin yapıldığı dikkat çeken iddialar arasında.

Adı geçen özel hastanelerin bu derece şeffaflıktan ve denetimden uzak vaziyette, keyfi uygulamalar ile insan hayatına kast ettiği açıktır. Sermayenin keyfiyetine bırakılan bu özel işletmelerde, insan yaşamının hiçbir surette ön planda olmadığı, aksine menfaat elde etmek amacıyla bebeklerin ilaç verilerek yoğun bakımda daha uzun süre tutulmaya çalışıldığı, temin edilen ilaçların kâr amacı güdülerek dışarıda satışının gerçekleştirildiği gözler önüne serilmiştir.

Böyle bir acı bilanço ile tekrar karşılaşmamak için kapitalist sistemin ürettiği tüm özel hastaneler derhal kamulaştırılmalı; bünyelerindeki emekçilerin, meslek odalarının ve sendikaların kontrolünde faaliyet göstermeli ve kamunun denetimine açık olmalıdır! Sağlık hizmeti herkes için ücretsiz, nitelikli ve erişilebilir olmalıdır!

Esad’ın kapitalist diktatörlüğünün son halk düşmanı politikaları

0
Suriyeli bir isyancı, kitleler Hafız Esad’ın heykelini devirdikten sonra, heykelin kafasını ayağının altında tutuyor.

Esad’ın diktatörlük rejimi, 8 Aralık 2024 tarihinde silahlı bir devrimci ayaklanmayla devrilene dek, emekçi halka karşı neoliberal saldırganlık politikalarını hız kesmeden hayata geçirmeyi sürdürüyordu. Solun Stalinist, reformist ve işbirlikçi kesimleri her ne kadar monarşik Esad hanedanlığının diktatörlük rejiminin işçi sınıfının ve emekçilerin bir “dostu” olduğu yalanını tekrarlamayı sürdürse de, bu kapitalist baskı ve katliam rejiminin son yıllardaki ekonomi politikaları, onun gerçek sınıf doğasını gözler önüne sermeye yeterli olacaktır. 

Hatırlamakta fayda olacaktır ki, Esad rejiminin şiddetli neoliberal politikaları uygulamasının ardında yatan sebep, emperyalist ve yayılmacı sermaye gruplarını sömürgeci amaçlarla Suriye’ye çekebilmek ve aynı zamanda Şam oligarşisinin halk kaynaklarını tüketerek zenginleşmeyi sürdürmesini sağlamaktı.

Yine hatırlamakta fayda olacaktır ki, rejimin işbirlikçisi olan sol kesimler, Suriyeli işçilere ve emekçilere karşı yönlendirilmiş olan bu ağır neoliberal saldırı politikaları karşısındaki körlüklerini ve sağırlıklarını bilinçli bir şekilde sürdürdüler ve böylece, Suriyeli yoksulların bir kapitalist diktatörlük rejiminin insafına terk edilmesinde hain bir rol oynadılar.

27 Kasım’da başlayan ve muhalefet koalisyonunun başını çektiği askeri operasyondan önce rejimin kontrolü altındaki bölgelere hâkim olan sosyal ve ekonomik durum, işçi sınıfı ve emekçi halk açısından korkunç bir toplumsal-ekonomik yıkımı ve sefaleti andırıyordu. Bunun anlamı, 2011 devriminden önce Esad’ın hayata geçirmeye başladığı neoliberal kapitalist ekonomi politikalarının, iç savaşın yavaşlamasıyla beraber hız kesmeden devam ettiğiydi.

Şubat 2024’te rejim, somun ekmeğe yüzde 100 oranında ve fırınların çalışması için kullanılan dizel yakıta ise yüzde 165 oranında zam yaptı. Eylül 2024’te bir dizel sübvansiyonu daha sosyal harcamalardan çıkarıldı ve Ekim 2024’te birkaç sanayi dalında ve tarımda da sübvansiyonların kaldırılmasıyla, gübre fiyatlarında yüksek artışlar gerçekleşti.

2024’ün yaz aylarından önce Şam rejimi, il elektrik kurullarını müteahhitlere açmıştı ve böylece, özel sektör tarafından üretilen elektriğin tüketicilere satılması için koşullar kolaylaştırılmış oldu. Yeni özelleştirme dalgasının ardından, ülkenin en büyük santrallerinden biri olan Şam yakınlarındaki 930 megavatlık Deir Ali Elektrik Santrali’nin yönetimi, rejime yakın bir Suriye şirketine verildi. Bu neoliberal politikaların sonucunda, yalnızca Ocak 2024 ile Kasım 2024 arasında elektrik fiyatlarında yüzde 300 ila yüzde 600 dolaylarında bir artış yaşandı.

Emekçi halkın kaynaklarına yönelik rejimin başlattığı bu saldırı dalgası, aslında Şubat 2016’da açıklanan yeni ekonomi stratejisinin bir parçasıydı. Rejimin bu stratejiye verdiği isim “Ulusal Ortaklık” idi. Ulusal “ortaklık” ile kastedilen ise kamu-özel işbirliği projelerinden başka bir şey değildi. Dönemin Ekonomi ve Dış Ticaret Bakanı Human el-Jaza’eri, bu strateji kapsamında, özel sektörün ekonomik yeniden inşanın ve gelişimin “başlıca partneri” olduğunu ilan etmişti. Bu bağlamda KÖİ projeleri inşaat (çimento), tarım (traktör), kimya (pil üretimi) ve sağlık sektörlerinde uygulanmaya başlandı. Bu politikayla rejim, diktatörlüğün belkemiğini oluşturan Şam oligarşisini güçlendirmeyi hedefliyordu; rejime bağlı bu elitlerin kamu kaynaklarını kontrol etmesi için gerekli bütün politik ve idari adımlar atıldı.

Ekim 2024’te rejim, araç plaka üretimlerini özelleştirdiğini duyurdu ve hemen ardından da, araç sahiplerinin plakalarını değiştirmelerini zorunlu kılan yeni düzenlemeler açıkladı. İki ay öncesinde, Temmuz 2024’te ise rejim, Suriye Havayolları’nı 20 yıllığına özelleştirdiğini duyurmuştu.

Mart 2024’te, rejimin Sağlık Bakanı Dr. Hasan Gobaş, Şam Üniversitesi’nden, bütün kamu hastanelerinin bundan böyle “yönetsel ve finansal bağımsızlığa” sahip olacağını, yani KÖİ modeli örnek alınarak özelleştirileceğini duyurmuştu. Aynı model birkaç ay sonra üniversiteler için de uygulanmaya başlandı. Dolayısıyla rejim, yalnızca muhaliflerin kontrolü altındaki bölgelerdeki hastaneleri uçaklarla bombalayarak değil, ancak kendi bölgesindeki hastaneleri özelleştirerek de Suriyeli emekçilerin sağlık hakkına yönelik kapsamlı saldırılar düzenlemeyi sürdürdü.

Temmuz 2024’te, Şam Üniversitesi’nde bir araya gelen rejimin ekonomistleri “devlet desteklerinin tamamen kesilmesi ve nakdi yardıma dönüştürülmesi” üzerine bir konferans gerçekleştirdi. Esad’ın kendisi, mart ayında bu politikaya olan desteğini açıklamıştı. Bu politika, Dünya Bankası ve IMF tarafından on yıllardır hükümetlere “önerilen” politikanın kendisiydi. Bu yağmacı politikanın hedefi ise, kamusal kaynakların hiçbir kuruşunun Suriyeli işçilere ve emekçi halka akmamasını sağlamaktı.

8 Aralık’tan önce rejimin kontrolünde olan bölgelerde, eski rejimin memurları ile askerleri olan insanların önemli bir kısmının ikinci bir işi mevcuttu. Nüfusun önemli bir kısmı için geçim kaynağı, ülkenin diasporasının Suriye’deki aileleri ile yakınlarına gönderdiği paralardı (ki şimdi bu diaspora, özgür Suriye’ye kitlesel olarak dönmeye başladı). Rejim yanlısı eski gazeteler bile, Suriyeli ailelerin Ramazan ayındaki yiyecek ve giyecek ihtiyaçları için bu para transferlerine ihtiyaç duyduklarını kabul etmişti. El-Vatan gazetesine göre, bu Ramazan’da kırmızı ete olan talep, bir önceki yıla oranla yüzde 50 oranında düşmüştü.

Aralık 2024 itibarıyla Suriyelilerin yüzde 90’ı yoksulluk sınırının altında yaşamakta ve bu tablonun başlıca sorumlusu da, Baas Partisi’nin 2005’teki 10. Bölgesel Konferansı’nın aldığı neoliberal ekonomik kararlar doğrultusunda, emperyalizmin ekonomik yıkım ve talan politikalarını hayata geçiren neoliberal Esad diktatörlüğünden başkası değil. Devrimci Suriye halkının silahlı bir seferberlikle sonunu getirdiği bu rejimin altında asgari yaşam maliyeti yalnızca son iki yılda 3 katına, son bir yılda ise 2 katına çıkmıştı.

Sonuç olarak, muzaffer Suriye Devrimi’nin toplumsal ve siyasal kaynaklarını yabancı güçlerde, Atlantik yakasında, emperyal metropollerde veya komploların düzenlendiği arka odalarda arayan darkafalı ve işbirlikçi sol kesimlere tavsiyemiz şudur: Her devrimin olduğu üzere, Suriye Devrimi’nin de sosyal-siyasal kaynağı, onu yaratmış olan toplumsal koşulların kendisidir. Ve bu toplumsal koşullar 61 yıllık bir kapitalist diktatörlük rejimi ile 54 yıllık bir monarşik hanedanın inşa ettiği sömürü ilişkileri eliyle belirlenmiştir. Eğer Suriye Devrimi sahici bir Marksist-materyalist perspektiften anlaşılmak isteniyorsa, yapılması gereken bu maddi ve sınıfsal koşulların özenli bir incelenmesidir, yoksa konspiratif histeri krizlerinin odak alınması değil.

Suriye Devrimi, komploculuk ve Marksist-materyalist metot

0
"Suriye’de yaşanmakta olan bir devrimdir. Lütfen bizi anlayın." - Suriye Devrimi - Kafranbel, 11.01.2013

Suriye sahasındaki askeri dengeleri değiştiren Rusya hava saldırıları 2015 yılında başlamıştı ve Rus yayılmacılığının Suriye halkına karşı giriştiği bu saldırganlık, o zamana kadar İran ve Hizbullah desteğine rağmen gerilemekte olan Şam rejimi açısından sahadaki durumu değiştirmişti. Şimdi ise, Rus hava saldırılarının henüz 10. yılı dolmadan, bu hava saldırılarının korumaya adanmış olduğu rejim çökmüş durumda. Öyle ki Rusya, İran ve Hizbullah desteğiyle rejimin 5 yıl içerisinde zorlu çabalar neticesinde ele geçirdiği kasabalar ile kentlerin, aynı rejim tarafından kaybedilmesi 1 haftadan biraz uzun sürdü.

Stalinist, reformist ve işbirlikçi sol, Esad’ın kapitalist diktatoryal rejiminin askeri gerileyişini ve ardından siyasal çöküşünü, sınıfsal ve siyasal güçlerin materyalist ve akılcı bir açıklamasına dayandırmak yerine, her zaman olduğu üzere yine konspiratif spekülasyonlara başvurdu. Bu komplo teorilerine göre Suriye’deki silahlı muhalif güçlerin ilerleyişinin ardında yatan olgu ABD-İsrail-Türkiye rejimlerinin bu askeri operasyona vermekte olduğu sözde destekti. Biz, maddi toplumsal ve siyasal gelişmelerin Marksist-materyalist bir metodolojiyle yorumlanmasından, karmaşık ve kaotik görünümler sunabilecek olan çeşitli askeri-politik mücadelelerin sınıf mücadelesi temelinde ele alınıp, proleter enternasyonalizminin perspektifinden anlaşılmasından yanayız. Tam da bu nedenle, Suriye’deki gelişmelere yönelik solun geniş kesimlerinin sahiplenmiş olduğu konspiratif-idealist hiçbir açıklamayı sahiplenmiyoruz.

Dahası, Suriye’de 27 Kasım’dan beri yaşanmakta olan gelişmelerin ancak ve ancak 2011’de başlayan Suriye Devrimi’nin ihtiyaçları, engelleri, eksiklikleri ve talepleri temelinde anlaşılabileceğini söylüyoruz. Bu devrimi bir devrim kılan toplumsal ve siyasal dinamiklerin süreç içindeki gelişimi ile evrimi anlaşılmadıkça, solun geniş kesimleri, “seküler rejim” ve “cihatçı çeteler” şeklindeki hatalı ve indirgemeci bir şabloncu kutuplaştırmanın yüzeysel sonuçlarına karşın savunmasız olmayı sürdürecektir.

Halbuki biz, toplum içindeki mücadele halinde olan güçleri, bu tipteki bir liberal-şabloncu ayrıma tabi tutmayız. Bizim için toplumlar “sekülerler” ve “dinciler” (İslamcılar) olarak ikiye ayrılmaz. Biz, Marksist-materyalist perspektife uygun olarak, toplumların sınıfsal temellerde bölündüğünü, bu bölünmelerden farklı sınıf çıkarlarının doğduğunu ve farklı sınıf çıkarlarının çatışmasından da sınıf mücadelelerinin doğduğunu söyleriz.

Bu bağlamda, Suriye Devrimi’ne dair en önemli tezimiz şudur: Suriye Devrimi, bir sınıf mücadelesidir. Suriye’de yaşanmakta olanlar, farklı kapitalist devletlerin kendi etki alanları için kendi vekilleri üzerinden sürdürmekte oldukları bir paylaşım savaşı değildi ve hiçbir zaman da olmadı. Suriye’de yaşanmakta olanlar, emperyalist ve kapitalist ülkelerin egemen sınıflarının ve Şam oligarşisinin, Ortadoğu coğrafyasını silip süpüren devasa devrimci süreci Suriye’de frenleyebilmek için, karşıdevrimci politik ve askeri müdahalelerle, bir emekçi halkın devrimini boğazlama girişimiydi.

Bu bağlamda Suriye Devrimi, son derece zengin örnekler ve kafa karıştırıcı gelişmeler barındıran, müthiş bir sınıf mücadelesi laboratuvarı ve okuludur. Bu nedenle de, Suriye Devrimi’ne dair ikinci tezimiz şudur: Suriye Devrimi’ni Marksist-materyalist bir temelde incelemeyen ve onun okulundan mezun olmayan, onun ölümcül derslerine ciddi ve özenli bir şekilde çalışmayan hiçbir siyasal akım, bir devrimci parti inşa etme kapasitesine sahip olamayacaktır. Suriye Devrimi’nin önümüze serdiği sınıf mücadelesi örneği, devrimin zaferi ve devrimci partinin inşası için ihtiyaç duyulan politik ve stratejik derslerle doludur. Bu dersleri “komplocu” mistifikasyonlar ile gölgeleyenler, hiçbir güncel sınıf mücadelesi dinamiğine anlamlı devrimci katkılar sunamayacaktır.

Yukarıda sözünü ettiğimiz şabloncu yanılgının en ciddi politik yanlışı, ABD emperyalizmine mutlak bir güç atfetmesidir. Tam da bu nedenle bu yanılgı, mistik ve idealist bir konspirasyon teorisyenliği ile ele ele gitmektedir. Bu komplocu anlayışa göre içeride büyük sınıf mücadeleleri ile sarsılan, ekonomik krizinin derinleştiği, Ortadoğu’da her geçen gün gerileyen, dünyanın başlıca emperyalist gücü olma pozisyonunu yitirme riskiyle yüzleşmeye başlayan, siyasal üstyapısında derin bölünmeler yaşayan bir ABD, Suriye’de dilediği manevraları gerçekleştirip dilediği rejimleri yıkarak, dilediği hükümetleri oluşturma kuvvetindedir. Hatırlamakta fayda olacaktır ki, Irak’ı askeri olarak doğrudan doğruya işgal eden ABD, bu ülkeyi kendi işgali altında tuttuğu sıralarda dahi, yukarıda sayılanları Irak’ta başaramamıştır.

ABD emperyalizmine mutlak bir güç atfeden bütün teslimiyetçi ve yenilgici komplo teorilerini reddediyoruz. Bu emperyalizmin siyasal gücünü ve askeri kapasitesini küçümseme eğiliminde kesinlikle değiliz ancak bunun karşısında da, demokratik ve sosyal talepler uğruna devrimci seferberlikler yaratan kitlelerin gücüne inanıyoruz. Bu kitlelerin Irak’ta, Filistin’de, Lübnan’da, İran’da, Suriye’de, Latin Amerika kıtasında ve diğer pek çok ülkede gerek seferberlikleriyle gerekse de silahlı ayaklanmalarıyla ABD emperyalizmini derin bir egemenlik krizine sürüklemekte olduğunu savunuyoruz.

Suriye’de 8 Aralık’ta Esad’ın devrilmesiyle yeni bir aşamaya giren devrim de, ABD emperyalizminin bu krizini derinleştirmiştir. Zira Suriye Devrimi’nin edindiği bu kazanım, bölgedeki Bonapartist rejimlere karşı kitlelerin kendilerine ve kendi seferber olma güçlerine dair sahip oldukları güveni ve inancı pekiştirecek ve devrimci mücadeleleri siyasal ve toplumsal açıdan kuvvetlendirecektir.

Ancak Suriye’de yaşananları yalnızca ABD emperyalizminin sözde “mutlak” olan gücüne dayandırmanın başka bir sakıncalı tarafı daha vardır: İşçi sınıfını, emekçileri, kadınları, gençleri, kısacası kitleleri özne olarak görmemek; dahası onların, kendi taleplerine sahip çıkmak için mücadeleye atılma kapasiteleri olan özneler olduğuna inanmamak. Suriye Devrimi’ni, onun yaslandığı sınıfsal ve toplumsal güçlerin karşılıklı mücadelelerinin maddi bir açıklanmasıyla değil ancak ABD emperyalizminin “komploları” ve “vekâlet savaşları” eliyle açıklamaya çalışan dar kafalıların aslında yapmakta oldukları, işçi sınıfına dair duydukları inançsızlığı ilan etmektir. Onlar, emekçi bir halkın, kendi kitlesel ve örgütsel güçlerine dayanarak, bir rejime karşı kendi başına seferber olabileceğine ve ABD emperyalizminden bağımsız bir şekilde, bu rejimi devirmek isteyebileceğine ve aynı zamanda, bu rejimi devirebileceğine inanmamaktadır. Onlar açısından böylesine bir toplumsal olay, ancak ve ancak birtakım “dış güçlerin” ve “komploların” planları dahilinde ve denetiminde gerçekleşebilir.

Bu şablon, sınıf mücadelelerinin Marksist bir temelde kavranmasına cepheden karşıttır. Zira biz devrimler, ayaklanmalar ve sınıf mücadeleleri gibi toplumsal olayları, altyapıyı (ekonomik ilişkiler ve kurumlar) ve bu altyapının oluşturduğu sosyal sınıfların karşılıklı ilişkileri ile mücadelelerini temel alarak analiz ederiz ve politikalarımız ile sloganlarımızı da bu zemin üzerinden belirleriz. Dolayısıyla bizim için her toplumsal olay, sınıf mücadelesinin bir biçimi, bir temsili, bir yansıması veya bir kırılmasıdır (ve çeşitli emperyal “komplolar” ile “vekâlet gruplarının” kaotik jeopolitik çekişmeleri değildir). Bu bağlamda akımımız, büyük ustalarımız Marx ve Engels tarafından kaleme alınmış olan Komünist Manifesto’nun ilk cümlesine tamamen sadıktır: “Bugüne kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf mücadelesinin tarihi olmuştur.”

Burada belirtilmesi gereken bir nokta daha var: Emekçi kitlelerin öznesi olduğu toplumsal bir olayın birtakım yabancı emperyalist güçlerin “planlarına” dayandırılarak açıklanmasına, büyük bir çoğunlukla Ortadoğu coğrafyasında rastlıyoruz. Mesela hiç kimse, Fransa’da Sarı Yelekliler seferberliği yaşandığında, bunun rakip Almanya emperyalizminin bir “komplosu”’” olduğundan bahsetmiyor. Benzer bir şekilde, ABD’de George Floyd Ayaklanması yaşandığında, bu ayaklanmanın aslında AB emperyalizminin güdümünde başlatıldığı ve ayaklanmanın, AB emperyalizminin diplomatik çıkarlarına uygun hareket eden gruplar tarafından yönlendirildiği iddia edilmiyor. Hayır, bu yüzeysel ve aptalca komplo teorileri, daima Arap halklarının devrimci seferberliklerinin ve ayaklanmalarının açıklanması için kullanılmak isteniyor.

Bunun nedeni açıktır: Sömürgecilik ve sömürgeci zihniyet. Zira emperyalizme “mutlak” güç atfeden ve yarısömürge halkların devrimleri ile ayaklanmalarını ancak “komplolar” aracılığıyla açıklamaya çalışan bu anlayış, aynı zamanda, politik-ideolojik olarak sömürgecidir de çünkü aslında bu anlayış, Arap emekçilerinin tam da “Arap” olmalarından dolayı, bir özne haline gelerek devrimci ayaklanmalar gerçekleştirebileceğine inanmamaktadır. Zira bu anlayış Arap emekçi kitlelerini ve halklarını mutlak olarak “gerici”, “İslamcı” ve “muhafazakâr” görmektedir; dolayısıyla bu sınıfsal kesimler, kendi sınıfsal çıkarları uyarınca birtakım sınıfsal eylemlere (mesela ayaklanmalar ile devrimler) başvuramazlar.

Bu mide bulandırıcı sömürgeci-komplocu yöntemi sonuna kadar reddediyoruz. Arap işçi sınıfları ve halkları, bugün dünya devriminin en kahramanca mücadelelerini vermekte olan, en büyük fedakârlıkları gözü kapalı kabul ederek ayaklanmalara girişen ve devrimlerin barikatlarında yıllar boyunca çarpışmaktan gocunmayan en yiğit proleter bölüklerdendir. Dünya proletaryasının bu kahraman Arap bölüklerinin başardıklarına tanık olmak ve onlarla dayanışabilmek ise her devrimci için olsa olsa büyük bir gurur kaynağıdır.

Herkes için insan onuruna yaraşır bir gelir ve hayat!

0

Dünyada toplam servetleri 12 trilyon doları geçen 3323 adet dolar milyarderi varmış. Bunların 34 tanesi İstanbul’da yaşıyormuş. İlginç olan; savaşlara, pandemiye, iklim yıkımına, ekonomik krize rağmen milyarderlerin sayısının da, servetlerinin de her yıl artmaya devam etmesi. Oysa küresel işsizlik ve yoksulluk son 15 yılda katlanarak arttı. Sosyal yıkım genelleşti, derinleşti. Örneğin Türkiye’de son 10 yılda düzenli sosyal yardım alan aile sayısı yüzde 96 artmış. Her beş haneden biri sosyal yardım almaksızın hayatta kalamıyor. İzmir’de derme çatma bir barakada beş çocuğun yangın sonucu can vermesi bu derin yoksulluğun bir sonucuydu.

Geçmişten farklı olarak yoksulluk artık sadece işsizlerin bir sorunu da değil. Türkiye İstatistik Kurumu’nun Eylül 2024 verilerine göre ücretli çalışan sayısı 16 milyona ulaşmış durumda. En iyimser tahminle, çalışanların yarısı 17 bin liralık asgari ücrete veya ona yakın bir ücrete çalışmakta. Sayıları 16 milyonu geçen emeklilerin çoğunluğu asgari ücretin dahi altında bir aylık almakta. Asgari emekli aylığı halihazırda 12 bin 500 lira. Kısacası milyonlarca asgari ücretli çalışan ve düşük aylıklı emekli dahi sosyal yardım almaksızın hayatta kalamaz durumda. Bunun adı toplumsal yıkımdır.

Çalışmanın, bir işe sahip olmanın dahi yoksulluğu önleyemediği bir düzende insan onuru ayaklar altındadır. İnsan onurunun ayaklar altında olduğu bir düzen çürümüştür. Çürümüş bir toplum iflah olmaz. Emek örgütleri, dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırının üstünde bir hayat sürebilmesi için en az 67 bin lira aylık hane gelirinin olması gerektiğini hesaplıyor. Ücretli çalışan 16 milyon işçinin, 16 milyonu aşan emeklinin yüzde 90’ı bu tutarın altında bir maaş ve aylık alıyor. Demek ki neredeyse toplumun yüzde 80’i yoksulluk içinde yaşıyor.

Çok açık ki mesele kaynak yokluğu değil, bölüşüm ve toplumsal eşitsizlik. AKP-MHP iktidarı altında toplumun çoğunluğu evdeki bulgurdan dahi oldu. Eskiden karın tokluğuna çalışmak denirdi. O da kalmadı. Türkiye ve aslında dünya yoksulluk ötesi bir yıkım ve çürümenin eşiğinde. Deniz yanarsa gemide olmak kimsenin işine yaramaz. Hamaset karın doyurmadığı gibi lafla peynir gemisi yürümez. Herkes için insan onuruna yaraşır bir gelir ve hayat sadece mümkün değil, bir zaruret. Eğer topyekûn bir çöküş istenmiyorsa! Kaynak var; sadece mücadeleyle alınması, emekten yana bir düzenle eşitçe paylaştırılması gerekiyor. Kavgamız bunun için…

Bashar al-Assad has fallen: 54 years of dictatorship has ended

0

The Syrian regime has collapsed like a house of cards. Completely unexpectedly, it has unraveled in less than two weeks: the army, the police, and the prisons built during 54 years of criminal dictatorship have collapsed. People in the cities have revolted, emptied the prisons, taken down statues of the dictator father and the dictator son. The prisoners of the dictatorship have been freed in a new Syria. Police officers and soldiers panicked and deserted en masse.

The offensive of the opposition coalition seemed incapable of changing the situation when it started only ten days ago. Their weapons and arsenal were nothing compared to those of the dictatorship, supported by Russia and Iran. The regime of Bashar al-Assad had thrown thousands of barrel bombs into defenseless neighborhoods, had gassed its own people with chemical weapons, had erected prisons that were massive torture chambers, which had their own crematoria as in Sednaya, had cut the vocal cords of singers and thrown them into rivers, had raped thousands of men and women, had bombed schools and hospitals.

This machine of hatred, terror and destruction was able to stand because of the support the dictatorships of Russia and Iran gave to Al-Assad for their own interests. The United States and Israel had indicated that they clearly preferred Al-Assad remaining in power rather than a revolutionary situation with the potential to destabilize the region. However, when the support of Tehran and Moscow weakened, the Syrian people saw the emperor naked and overthrew him. What occurred is not just a rebel military offensive; it has been a popular uprising. Daraa, the cradle of the revolution of March 2011, was liberated without waiting for the rebel columns to advance.

It was a surprise military action that triggered a rebellion and exposed the weakness of a security apparatus that seemed invincible. The Syrian regime was a pillar of stability in the entire region, which is why all governments in the region feared its fall. This is what the governments of Qatar, Iraq, Saudi Arabia, Jordan, Egypt, Iran, Turkey, and Russia declared on Saturday, December 7, one day before Bashar’s flight, in a joint proclamation. Some attacked Al-Assad, others defended him; but none of them ever wanted the triumph of a revolution they could not control.

The fall of Al-Assad is good news for the peoples of the Middle East and the world. The bloody suppression of the Syrian revolution put a damper on the 2011 revolutionary process, for many years leaving the impression that Syrian and MENA freedom is impossible. In Algeria, Egypt, Lebanon and other countries, whenever workers of these countries rebelled, their local regime threatened them with “another Syria” – with another massacre.

The Syrian people and the opposition coalition have made their support for Palestine very clear. Also Hamas, unlike Hezbollah, had cut its ties with the murderous Syrian regime. No one can understand better than the Syrian people the ongoing genocide in Gaza because they have been under systematic bombardment, hunger and thirst sieges and massive displacement for 14 years. Aleppo was liberated with flags of the Syrian revolution and of Palestine. The rebels have already attacked Israeli positions in the occupied Golan, whereas the rotten and murderous Al-Assad regime never even fired a single bullet against Israel, even during the Gaza genocide. Only a free Syria could aid the Palestinian cause.

Israel had said and repeated throughout the revolution that it preferred Bashar al-Assad to remain in power, and in the last few days it has openly threatened the Syrian opposition. Al-Assad used the Palestinian cause for his own interests , but in reality, he was the best guardian of Israel’s northern border. He delayed retaliation against Israel after Israel’s attacks against the Iranian positions in Syria , briefly stating “We will respond when the time is right,” a promise unfulfilled for 54 years.

Most of the left around the world abandoned the Syrian revolution, anchored in the precepts of Stalinism and colonialism. These segments, masters of confusing the consciousness of the masses, continue to defend the undefendable: They will claim the existence of “good dictatorships” such as Syria, Iran and Russia – regimes which none of them would truly want to live under. These so-called “left” currents will continue to subscribe to a nonsensical logic of campism, where you can claim some regimes to be anti-imperialist and drowning their own people in blood is acceptable for these regimes. They have, on the one hand,, Putin’s propaganda, and on the other, the so-called anti-imperialist support of the fake left; such as Maduro (Venezuela), Daniel Ortega (Nicaragua), or Diaz-Canel (Cuba) on their side… but nothing they say holds up looking at what is happening in Syria. The only way to square their analysis with reality is to misrepresent it. 

The fall of Bashar is the triumph of the revolution that started in March 2011 as part of the revolutionary process that began in Tunisia and toppled dictatorships of more than 30 years of existence.

The Syrian revolution is not a bed of roses. No revolution is. There are many challenges ahead. At the moment, the Islamists of HTS, who have led the coalition that led the military offensive, and the Kurdish political leadership PYD are in talks about the future of Syria. Only a Syria which recognizes the right of self-determination of all its peoples can be a free and democratic country.

As the IWU-FI, we have always supported the Syrian revolution and have been part of this struggle together with the Syrian left. However, we do not trust the political leanings of neither the HTS nor the PYD. The ultimate solution remains to be the continuation of  the struggle for a Socialist Syria under a government of the working class and popular sectors. We support and stand in solidarity with the Syrian people and this first revolutionary triumph they achieved by toppling the regime.

The crocodile tears from Stalinism and the reformist left criticizing the Syrian revolution for its leadership have no place now. The voices of the left in Syria had been silenced with the active complicity of this blind and campist international left. We, as the IWU-FI, believe that the Syrian left that is today in exile and with whom we have had the honor of working side by side, will play an essential role in the struggle for the construction of a new Syria.

The recent events that have overturned the map of Syria can only be understood from this approach: On the one hand, the collapse of a decayed regime that has lost its social base and that has only maintained itself with the military support of external forces; on the other, the military advance of a political coalition that, alongside all of its reactionary characteristics, reflects in a distorted way the legitimate demand of the people for the overthrow of the dictatorship.  We have great political differences with HTS (the group that has led within the coalition the military offensive), with the rebels under the patronage of the Erdoğan administration and with the Kurdish leadership (PYD). However, we also have significant differences with Hamas, and this does not lead us to detract one iota of support from the Palestinian people. Similarly, with the dictator Bashar Al-Assad out of power, the struggle enters a new phase: fighting, among other demands, to guarantee full democratic freedoms, for the withdrawal of all foreign military forces and for the realization of social demands against capitalist-imperialist exploitation.

Long live the Syrian revolution!

Long live Solidarity among the peoples!

From the river to the sea Palestine will be free!

International Workers’ Unity – Fourth International (IWU-FI)

8 December 2024

لقد سقط بشار الأسد: انتهت 54 عامًا من الديكتاتورية

0


لقد انهار النظام السوري كبيت من ورق. وبشكل غير متوقع تمامًا، انهار في أقل من أسبوعين: انهار الجيش والشرطة والسجون التي بُنيت خلال 54 عامًا من الحكم الديكتاتوري المجرم. لقد ثار الناس في المدن، وأفرغوا السجون، وأسقطوا تماثيل الديكتاتور الأب والديكتاتور الابن. تم إطلاق سراح سجناء الديكتاتورية في سوريا الجديدة. أصيب ضباط الشرطة والجنود بالذعر وهربوا بشكل جماعي.

بدا هجوم ائتلاف المعارضة غير قادر على تغيير الوضع عندما بدأ قبل عشرة أيام فقط. لم تكن أسلحتهم وترسانتهم شيئاً مقارنة بأسلحة وترسانة النظام الديكتاتوري المدعوم من روسيا وإيران. كان نظام بشار الأسد قد ألقى آلاف البراميل المتفجرة على الأحياء العزل، وقصف شعبه بالغازات الكيماوية، وأقام سجونًا كانت عبارة عن غرف تعذيب ضخمة، فيها محارق خاصة بها كما في صيدنايا، وقطع الحبال الصوتية للمغنين وألقى بهم في الأنهار، واغتصب آلاف الرجال والنساء، وقصف المدارس والمستشفيات.

آلة الكراهية والإرهاب والتدمير هذه كانت قادرة على الصمود بسبب الدعم الذي قدمته ديكتاتوريتا روسيا وإيران للأسد من أجل مصالحهما الخاصة. وكانت الولايات المتحدة وإسرائيل قد أشارتا إلى أنهما كانتا تفضلان بوضوح بقاء الأسد في السلطة بدلاً من حدوث حالة ثورية قد تزعزع استقرار المنطقة. ولكن عندما ضعف دعم طهران وموسكو، رأى الشعب السوري الإمبراطور عارياً وأطاح به. ما حدث لم يكن مجرد هجوم عسكري للثوار، بل كان انتفاضة شعبية. فقد تحررت درعا، مهد ثورة آذار/مارس 2011، دون انتظار تقدم أرتال الثوار.

لقد كان عملاً عسكرياً مفاجئاً أثار ثورة وكشف ضعف الجهاز الأمني الذي بدا أنه لا يقهر. كان النظام السوري ركيزة للاستقرار في المنطقة بأسرها، ولهذا السبب خشيت جميع الحكومات في المنطقة من سقوطه. هذا ما أعلنته حكومات قطر والعراق والمملكة العربية السعودية والأردن ومصر وإيران وتركيا وروسيا يوم السبت 7 ديسمبر، أي قبل يوم واحد من هروب بشار، في بيان مشترك. بعضهم هاجم الأسد، والبعض الآخر دافع عنه؛ لكن لم يرغب أي منهم في انتصار ثورة لا يستطيعون السيطرة عليها.

سقوط الأسد هو خبر سار لشعوب الشرق الأوسط والعالم. لقد أدى القمع الدموي للثورة السورية إلى إعاقة العملية الثورية في عام 2011، مما ترك انطباعًا لسنوات عديدة بأن الحرية في سوريا ومنطقة الشرق الأوسط وشمال أفريقيا مستحيلة. في الجزائر ومصر ولبنان وغيرها من البلدان، كلما ثار عمال هذه البلدان هددهم نظامهم المحلي بـ”سوريا أخرى“ – بمجزرة أخرى.

لقد أوضح الشعب السوري والائتلاف المعارض دعمه لفلسطين بشكل واضح للغاية. كما أن حماس، على عكس حزب الله، قطعت علاقاتها مع النظام السوري المجرم. لا أحد يستطيع أن يفهم أكثر من الشعب السوري ما يجري في غزة من إبادة جماعية مستمرة في غزة لأنها تتعرض للقصف الممنهج وحصار الجوع والعطش والتهجير الجماعي منذ 14 عامًا. لقد تم تحرير حلب بأعلام الثورة السورية وأعلام فلسطين. وقد سبق للثوار أن هاجموا مواقع إسرائيلية في الجولان المحتل، في حين أن نظام الأسد الفاسد والقاتل لم يطلق رصاصة واحدة ضد إسرائيل حتى أثناء الإبادة الجماعية في غزة. سوريا الحرة هي وحدها القادرة على مساعدة القضية الفلسطينية. 

أعلنت إسرائيل وكررت طوال فترة الثورة أنها تفضل بقاء بشار الأسد في السلطة، وفي الأيام القليلة الماضية هددت المعارضة السورية علناً. استخدم الأسد القضية الفلسطينية لمصالحه الخاصة، لكنه في الواقع كان أفضل حارس لحدود إسرائيل الشمالية. فقد أرجأ الرد على إسرائيل بعد الهجمات الإسرائيلية ضد المواقع الإيرانية في سوريا، وقال باختصار ”سنرد عندما يحين الوقت المناسب“، وهو وعد لم يتحقق منذ 54 عاماً.

لقد تخلى معظم اليسار حول العالم عن الثورة السورية الراسخة في مبادئ الستالينية والاستعمار. وتواصل هذه الشرائح التي تتقن تشويش وعي الجماهير الدفاع عن ما لا يمكن الدفاع عنه: سيزعمون وجود ”ديكتاتوريات جيدة“ مثل سوريا وإيران وروسيا – وهي أنظمة لا يرغب أي منهم حقًا في العيش في ظلها. ستستمر هذه التيارات المسماة بـ”اليسار“ في الاشتراك في منطق المعسكر غير المنطقي، حيث يمكنك الادعاء بأن بعض الأنظمة معادية للإمبريالية وإغراق شعوبها في الدماء أمر مقبول بالنسبة لهذه الأنظمة. لديهم من جهة دعاية بوتين، ومن جهة أخرى ما يسمى بمناهضة الإمبريالية التي يدعمها اليسار المزيف؛ مثل مادورو (فنزويلا) أو دانيال أورتيغا (نيكاراغوا) أو دياز كانيل (كوبا) إلى جانبهم… لكن لا شيء مما يقولونه يصمد بالنظر إلى ما يحدث في سوريا. الطريقة الوحيدة لمطابقة تحليلاتهم مع الواقع هي تحريفها.  

سقوط بشار هو انتصار للثورة التي بدأت في مارس 2011 كجزء من العملية الثورية التي انطلقت في تونس وأسقطت ديكتاتوريات دامت أكثر من 30 عامًا.

الثورة السورية ليست فراشاً مفروشاً بالورود. فما من ثورة كذلك. هناك العديد من التحديات التي تنتظرنا. في الوقت الراهن، يجري إسلاميو هيئة تحرير الشام، الذين قادوا التحالف الذي قاد الهجوم العسكري، والقيادة السياسية الكردية PYD محادثات حول مستقبل سوريا. فقط سوريا التي تعترف بحق تقرير المصير لجميع شعوبها يمكن أن تكون بلدًا حراً وديمقراطياً.

باعتبارنا جزءًا من وحدة العمال الأممية – الأممية الرابعة (IWU-FI)، لطالما دعمنا الثورة السورية وكنا جزءًا من هذا النضال مع اليسار السوري. ومع ذلك، فإننا لا نثق بالميول السياسية لا لهيئة تحرير الشام ولا لحزب الاتحاد الديمقراطي. يبقى الحل النهائي هو استمرار النضال من أجل سوريا اشتراكية في ظل حكومة من الطبقة العاملة والقطاعات الشعبية. نحن نؤيد ونتضامن مع الشعب السوري ومع هذا الانتصار الثوري الأول الذي حققه بإسقاط النظام.

الدموع التماسيحية من الستالينيين واليسار الإصلاحي الذين ينتقدون الثورة السورية بسبب قيادتها لا مكان لها الآن. أصوات اليسار في سوريا أُسكتت بتواطؤ هذه الفئات الدولية العمياء. نحن، كجزء من (IWU-FI)، نؤمن بأن اليسار السوري، الذي يعيش اليوم في المنفى والذي كان لنا شرف العمل معه، سيلعب دورًا أساسيًا في النضال من أجل بناء سوريا جديدة.

الأحداث الأخيرة التي قلبت خريطة سوريا لا يمكن فهمها إلا من خلال هذا المنظور: من جهة، انهيار نظام فاسد فقد قاعدته الاجتماعية ولم يتمكن من البقاء إلا بالدعم العسكري للقوى الخارجية؛ ومن جهة أخرى، التقدم العسكري لتحالف سياسي يعكس، رغم كل خصائصه الرجعية، الطلب المشروع للشعب على الإطاحة بالديكتاتورية. لدينا خلافات سياسية كبيرة مع هيئة تحرير الشام، ومع المتمردين المدعومين من إدارة أردوغان، ومع القيادة الكردية. ولكن لدينا أيضًا اختلافات كبيرة مع حركة حماس، وهذا لا يقلل أبدًا من دعمنا للشعب الفلسطيني. وبالمثل، مع خروج بشار الأسد من السلطة، يدخل النضال مرحلة جديدة: الكفاح، من بين أمور أخرى، لضمان الحريات الديمقراطية الكاملة، وانسحاب جميع القوات العسكرية الأجنبية، وتحقيق المطالب الاجتماعية ضد استغلال الرأسمالية والإمبريالية.

عاشت الثورة السورية!
عاش التضامن بين الشعوب!
من النهر إلى البحر ستتحرر فلسطين!وحدة العمال الأممية – الأممية الرابعة
8 ديسمبر

İşçiler kışa direniş çadırlarında giriyor!

0

2023 genel seçimleri sonrasında yavaş yavaş başlatılan yeni ekonomi politikaları, 2024 yerel seçimleri sonrasında -uzun yıllar bir daha seçim olmayacağı güvencesi altında- hızlandırıldı. Öte yandan krizin faturası işçilere ödetilmeye devam ediyor. Enflasyon karşısında alım gücü devamlı düşen işçiler, maaşlarına zam göremezken faturalara, kiralara, vergilere, gıda ürünlerine vs. birçok yaşamsal ihtiyaca yapılan zamlarla daha fazla fakirleşiyor.

Birçok fabrika ve işyerinde çalışanlar düşük ücret, sendikal haklar, çalışma koşulları ve saatler gibi birçok haklı talep için direniş ve grevde. Fabrika isimleri ve sendikalar değişse de işçilerin talepleri hemen hemen aynı. En temel haklar için mücadeleye devam ediyorlar.

Sendika seçme ve sendikalı olma hakkının yasalarda olması fakat bunun hayata geçememesi için de bütün yasal açıkları uygulayan patronlar da kazanımlarını korumaya devam ediyor. Çalıştığı alanda sendikalı olmak isteyen işçiler, gerekli sayıya ulaşmış olsalar da patronun itirazı sonucu yıllarca sürecek olan davalarla karşı karşıya kalıyorlar.

Bugün aktif olarak devam eden grev ve direnişlere kısaca göz atalım. İstanbul Tuzla’da yer alan ve Selüloz-İş’in örgütlü olduğu MKB Rondo fabrikasındaki işçilerin grevi 3 ayı geride bıraktı. BMİS’in örgütlü olduğu Mersen’de ise grev 7. ayı geride bıraktı. Her iki örnekte de çok uzun süreye yayılan grev süreçleri karşımıza çıkıyor. Öte yandan kış aylarının gelmesine rağmen grevci işçilerin taleplerinde ve iradelerinde bir değişiklikten söz edemeyiz. Tuzla Deri Organize Sanayi Bölgesi’nde bulunan Tarkett fabrikasında sendikalaşma ve zam talepleri karşılanmayan işçiler 18 Eylül tarihinden beri grevlerini sürdürüyor. Eker fabrikasında Tekgıda-İş Sendikası’na üye oldukları için işten çıkarılan işçiler 23 Eylül tarihinden beri direnişlerini devam ettirmekteler.

Polonez işçileri de direnişi sürdürüyor. 97 işçi oy kullanırken 96’sı direnişe devam dedi. Önce 13, sonrasında 147 kişi olan Polonez direnişi aylar sonra bile gücünü korumaya devam etmekte. Oylama günü şehir dışında olan ve o sırada direniş alanında bulunamayanları da katacak olursak, Polonez işçileri birlik içerisinde haklı direnişlerini devam ettiriyor diyebiliriz. Bu tarz bir direnişte bir zaman sonra küçük kırılmalar olması beklenirken Polonez işçisi birlik ve beraberlikten aldığı güç ve iradeyle devam ediyor.

Gazetemizde pek çok kez güncel grev ve direnişlerin niteliğine dair yazılar yazdık. Bu yazılarda vurguladığımız bir hususu burada tekrarlamanın faydalı olacağını düşünüyoruz. Söz konusu grev ve direnişler sadece ücret mücadelesi değil, sendika hakkı için de yürütülen mücadeleler. Direnişlerin taleplerine yüzeysel bir şekilde göz gezdirdiğimizde aslında işçilerin ortak mücadele hattında buluşabileceğini görüyoruz. Farklı direnişlerden işçilerin beraber ortak bir mücadele hattı oluşturmaları, kazanımlarını ve gelecekteki direnişleri çok daha güçlü hale getirecektir. Sendikal hakların kazanılması için de bu direniş ve grevlerin zaferle sonuçlanması gerekecek.

Beşar Esad devrildi: 54 yıllık diktatörlük sona erdi!

0

Suriye rejimi kumdan bir kale gibi yıkıldı. Suriye rejimi, öngörülemeyen bir şekilde, sadece iki hafta içinde tamamen çözüldü: 54 yıllık bir suç diktatörlüğü boyunca inşa edilen ordu ve polis aygıtı çöktü, hapishaneler yıkıldı. Kentlerde halk ayaklandı, hapishaneleri boşalttı, diktatör baba Hafız Esad ile oğul Beşar Esad’ın heykellerini yıktı. Diktatörlük rejiminin tutsakları yeni bir Suriye’de özgürlüğe kavuştu. Polisler ve askerler paniğe kapılarak kitlesel bir şekilde saf değiştirdi.

Muhalefet koalisyonunun askeri saldırısı, sadece on gün önce başladığında durumu değiştirme yetkinliğine sahip değil gibi görünüyordu. Muhalefetin silahları ile cephaneliği, Rusya ve İran’ın desteğiyle ayakta duran diktatörlüğün güçleri karşısında oldukça zayıftı. Beşar Esad rejimi, savunmasız yerleşim bölgelerine binlerce varil bombası atmış, kendi halkına kimyasal silahlarla saldırmış, Sednaya gibi krematoryumlar içeren devasa işkence merkezleri olan hapishaneler inşa etmişti. Şarkıcıların ses tellerini kesip onları nehirlerde boğmuş, binlerce erkek ve kadına tecavüz etmiş, okulları ve hastaneleri bombalamıştı.

Bu nefret, korku ve yıkım makinesi, Rusya ve İran diktatörlüklerinin kendi çıkarları için Esad’a verdikleri destek sayesinde ayakta duruyordu. ABD ve İsrail ise, bölgeyi istikrarsızlaştırabilecek devrimci bir duruma kıyasla Esad’ın iktidarda kalmasını açıkça tercih ettiklerini belirtmişti. Ancak Tahran ve Moskova’nın desteği zayıfladığında, Suriye halkı kralın çıplak olduğunu gördü ve onu devirmek için bu fırsatı değerlendirdi. Yaşananlar yalnızca muhaliflerin bir askeri saldırısı değil, aynı zamanda bir halk ayaklanmasıdır. Zira 2011 Mart Devrimi’nin beşiği olan Dera, isyancı birliklerin ilerlemesini beklemeden özgürlüğüne kavuştu.

Öngörülmeyen bir askeri operasyon, bir ayaklanmayı tetikledi ve yenilmez gibi görünen bir askeri aygıtın zayıflığını ortaya çıkardı. Suriye rejimi, bölgedeki istikrarın korunmasının temel sütunlarından birisiydi ve bu nedenle bölgedeki tüm hükümetler onun düşüşünden korkuyordu. 7 Aralık Cumartesi günü, Beşar Esad’ın kaçışından bir gün önce, Katar, Irak, Suudi Arabistan, Ürdün, Mısır, İran, Türkiye ve Rusya hükümetleri ortak bir bildiride bu korkuyu dile getirdiler. Kimisi Esad’a saldırdı, kimisi savundu; ancak hiçbiri kontrol edemeyecekleri bir devrimin zaferini istemiyordu.

Esad’ın düşüşü, Ortadoğu ve tüm dünya halkları için olumlu bir gelişme. Suriye devriminin kanlı bir şekilde bastırılması, 2011’de başlayan devrimci sürece bir set çekti ve yıllar boyunca Suriye, Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde özgürlüğün mümkün olamayacağını kanıtlamak için bir örnek olarak kullanıldı. Cezayir’de, Mısır’da, Lübnan’da ve diğer ülkelerde emekçiler başkaldırdığında, rejimler onları “başka bir Suriye” ile, yani başka bir katliamla tehdit etti.

Suriye halkı ve muhalefet koalisyonu, Filistin’e verdikleri desteği açıkça gösterdi. Hizbullah’tan farklı olarak Hamas, katil Esad rejimiyle olan bağlarını koparmıştı. Suriyeliler, Gazze’deki şiddeti, yoğunlaşmış soykırımı en iyi anlayan halktır; çünkü Suriye halkı 14 yıl boyunca sistematik bombalamalar, açlık ve susuzluk kuşatmaları, kitlesel sürgünlerle karşı karşıya kaldı. Halep, Suriye devriminin bayraklarıyla ve Filistin bayraklarıyla özgürleşti. İşgal altında olan Golan’daki İsrail mevzilerine saldıranlar da isyancılardı. Çürümüş ve katil Esad rejimi ise Gazze’deki soykırım sırasında bile İsrail’e tek bir kurşun sıkmadı. Yalnızca özgür bir Suriye, Filistin davasına katkı sağlayabilir.

İsrail, devrim boyunca Beşar Esad’ın iktidarda kalmasını tercih ettiğini defalarca dile getirirken son günlerde Suriye muhalefetini açıkça tehdit etti. Esad, Filistin davasını kendi çıkarları için kulandı; ancak gerçekte İsrail’in kuzey sınırının en iyi bekçisiydi. Son haftalarda İsrail’in Suriye’deki İran mevzilerine yönelik saldırılarına “uygun zamanda karşılık vereceğiz” şeklinde kısa ve net bir yanıt verdi. Ancak bu “uygun zaman” 54 yıl boyunca hiçbir zaman gelmedi.

Suriye devrimi, dünya genelinde solun büyük bir kısmı tarafından, Stalinist ve kolonyalist anlayışların batağında kaderine terk edildi. Bilinçleri bulandırmada usta olan bu kesimler, savunulması mümkün olmayanı savunmaya devam edecek: Suriye, İran veya Rusya gibi – aslında hiçbirinin içinde yaşamak istemeyeceği – “iyi diktatörlüklerin” var olduğunu iddia edeceler. Bu sözde “sol” akımlar, hâlâ, birtakım rejimlerin antiemperyalist olduklarını iddia edip kendi halklarını kana boğmanın kabul edilebilir olduğunu öne süren saçma bir kamplar mantığına bağlı. Bir yandan Putin’in propagandası diğer yandan ise Venezuela’dan Maduro, Nikaragua’dan Daniel Ortega ya da Küba’dan Díaz-Canel gibi sahte solun sözde antiemperyalist desteği var. Ancak söylediklerinin Suriye’de olanlarla hiçbir alakası yok. Söylemleri ile gerçekliği uyumlu hale getirmelerinin tek yolu, onu çarpıtmak.

Beşar Esad’ın düşüşü, Tunus’ta başlayan, otuz küsür yıllıık diktatörlükleri deviren ve Mart 2011’de Suriye’ye sıçrayan devrimci sürecin bir parçasıdır.

Suriye devriminin yolu hiçbir zaman kolay olmadı. Zaten hiçbir devrimin de olmadı. Önümüzde birçok zorluk var. Şu anda, rejim karşıtı askeri saldırıyı yürüten koalisyonun başında bulunan İslamcı HTŞ (Heyet Tahrir el Şam) ile Kürt siyasal önderliği PYD, Suriye’nin geleceği hakkında görüşmeler yapıyor. Yalnızca halklarının kendi kaderlerini tayin hakkını tanıyan bir Suriye, özgür ve demokratik bir ülke olabilir.

İUB-DE (İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal) olarak, Suriye devriminin her zaman yanında olduk ve Suriye solu ile birlikte bu mücadelenin bir parçası olduk. Ancak HTŞ’nin de PYD’nin de yönelimine politik güven duymuyoruz. Nihai çözüm, işçi sınıfı ve halk kesimlerinin yönetiminde, sosyalist bir Suriye için mücadele olmaya devam ediyor. Suriye halkının rejimi devirerek elde ettiği bu yoldaki ilk devrimci zaferini destekliyor ve onlarla dayanışma içinde olmaya devam ediyoruz.

Bugün Stalinist ve reformist soldan gelen ve Suriye devrimini, önderliği üzerinden eleştiren sahte gözyaşlarına yer yok. Suriye’de solun sesi, bu kör ve kampçı uluslararası solun aktif işbirliğiyle susturuldu. İUB-DE olarak omuz omuza mücadele etmekten onur duyduğumuz ve bugün sürgünde olan bu sesin, yeni bir Suriye’nin inşasında önemli bir rol oynayacağına inanıyoruz.

Suriye haritasını altüst eden mevcut durum yalnızca şu yaklaşımla anlaşılabilir: Bir tarafta toplumsal tabanını yitirmiş, dış güçlerin askeri desteğiyle varlığını sürdürebilen çürümüş bir rejimin bozgunu; diğer tarafta, tüm gerici niteliğiyle birlikte, diktatörlük rejiminin devrilmesi yönünde halkın meşru talebini çarpıtılmış bir şekilde yansıtan bir siyasi koalisyonun askeri ilerleyişi. HTŞ, Erdoğan yönetiminin himayesindeki gruplar ve PYD ile büyük siyasi farklılıklarımız var. Ancak Hamas ile olan önemli görüş ayrılıklarımız Filistin halkına olan desteğimizi asla azaltmadığı gibi, bu durum Suriye halkına olan desteğimizi de azaltmaz. Diktatör Beşar Esad’ın iktidardan düşmesiyle mücadele yeni bir aşamaya giriyor: tüm demokratik özgürlüklerin sağlanması, yabancı askeri güçlerin tamamının geri çekilmesi ve kapitalist emperyalist sömürüye karşı sosyal taleplerin hayata geçirilmesi için mücadele devam edecek.

Yaşasın Suriye devrimi!

Yaşasın halkların dayanışması!

Nehirden denize özgür Filistin!

8 Aralık 2024

Kürt sorununda “Öcalan açılımı”: İki ayda ne değişti?

0

Devlet Bahçeli, TBMM 30 Temmuz tarihinde tatile girmeden önce defalarca “DEM Parti kapatılmalı” çağrısı yaptı. Çağrı, DEM Parti’nin kapatılmasının yanında milletvekillerinin tümünün dokunulmazlıklarının kaldırılmasını ve tutuklanmasını da içeriyordu. İlave olarak Türk vatandaşlığından çıkarma, tüm mal varlıklarına el koyma gibi talepleri de vardı Bahçeli’nin. Bir nevi Kürt siyasetinin görünmez olması isteniyordu. Adalet Bakanı da Bahçeli’nin çağrısıyla ilgili gerekenlerin yapılacağını duyurmaktaydı. Bu sırada istenen “duruşu” göstermeyen Anayasa Mahkemesi de payına düşen ikazı almaktaydı. Bahçeli “Eğer gereğini yapmaz ise Anayasa Mahkemesi de kapatılmalı” hükmünü buyurmaktaydı. Rejimin DEM Parti karşısında tutumu bu kadar net ve sertti.

Değişen ne? Fikirler mi, koşullar mı?

Aradan iki ay geçti, TBMM 1 Ekim tarihinde açıldı. Bahçeli kapatılmasını istediği DEM Partililerin bu kez elini sıkarken devamında bir an önce Abdullah Öcalan ile görüşmelerini de istemekteydi. Kapatmayla ilgili gereğini yapacak Adalet Bakanı ise bu kez DEM Parti’nin İmralı’da Öcalan ile görüşmesi için gerekenleri yapmakta olduğunu bildirmekteydi. Böylece “terörle arasına mesafe koymaması halinde” kapatılacağı ilan edilen DEM Parti’ye, içinde “umut hakkı” vaadi ve mecliste konuşma yapma çağrısı bulunan bir teklifi 25 yıldır İmralı’da yatmakta olan Öcalan’a götürme görevi tevdi edilmiş oldu.

Bir süre sessiz kalan Erdoğan sonradan yaptığı açıklamalarla Bahçeli ile tam bir mutabakat içinde olduğunu ilan etti. “Devlet” adına veya “içeriden” bilgiyle konuştuğunu ima eden bir dizi danışman ve gazetecinin de konuya dahil olmasıyla birlikte Öcalan açılımının sadece Bahçeli’nin fikri olmayıp bir “devlet aklı ürünü” olduğunun özellikle altı çizildi. Erdoğan’ın yine de fazla umutlu olmadığını ima etmesi, kayyum atamaları, DEM Parti’ye yönelik gözaltı ve tutuklamalar ve Kandil’den gelen çeşitli açıklamalar eşliğinde süreç şimdilik tüm ihtimallerin masada olduğu bir düzlemde ilerlemekte.

Bu sırada Tek Adam rejiminin Öcalan açılımına eşlik edecek en ufak bir toplumsal-siyasal demokratik adımı olmadı. Aksine hak-özgürlük çemberinin daha da daraltıldığı, düzen muhalefetinden bolca iltifat ve aferin alan bakanların dahi sopayı ele alıp sahaya indiği, tüm muhalefetin sıygaya çekildiği bir fotoğraf öne çıktı. Zaten DEM Partililerin sıkılan elinin gerekçesi yumuşama-normalleşme değil “iç cepheyi kuvvetlendirme” olarak ilan edilmişti. Dolayısıyla değişen fikirler değil koşulların getirdiği, -muhtemelen başta Filistin ve Suriye olmak üzere bölgedeki gelişmeler, sürekli gerileyen iktidar bloku oyları, derinleşen ekonomik kriz vb. eşliğinde- zorunlu bir iç tanzim gerekliliğiydi. MHP’nin ifadesiyle bu özellikle DEM’e bir son şanstı. İyi kullanmaları en tepeden defalarca tembih edildi. Özellikle DEM’e, çünkü sanki ikna edilmesi gereken Öcalan değil, o kısım aşılmış, DEM idi! Öyle ki “devlet aklı” adına konuşanlar Öcalan’ın Ankara’da kalacağı evin koltuk takımının renginden bahsedebilmekteydi.

Bahçeli’nin çağrısının eksik parçaları!

Kürt siyasal hareketinin son 10 yılına damga vuran ve halen Kürt tabanında çok ciddi bir karşılığı olduğu bilinen Selahattin Demirtaş, Bahçeli’nin çağrısında yer almadı. Aksine adıyla anılarak sürecin dışında tutulması gerektiği salık verildi. Erdoğan da defalarca Kobani davası üzerinden “O iş bitti” açıklaması yapmıştı. Son olarak Başdanışman “ihanet” dedi. Anlaşılan o ki “Seni başkan yaptırmayacağız!” siyasetine bu süreçte katiyen yer yok. En azından açıklamalar bu yönde. Dolayısıyla genel af, kayyum politikasında engelleyici yasal düzenleme ve anayasal değişiklikler sürecin tamamlayıcı unsurlarından öte havuç olarak öne çıkmakta ve hızla aksi yönde kullanılabileceği anlaşılmakta.

Tek Adam rejimi ne istiyor?

Bahçeli’nin çağrısının Kürt sorununda yapısal demokratik bir çözümden öte Öcalan üzerinden bölgesel bir pazarlık ve düzenleme arayışı olduğu anlaşılıyor. Bilinmeyenler bilinenlerden fazla olsa da devletlerin dış politikası taktiksel düzeyde dahi iki ayda kökten değişmez. Bu açıdan Öcalan açılımının iki yönlü bir ihtiyaca cevap vermesinin arzulandığını söylenebilir. İç politikada tamamen sıkışan, anlatacak bir hikâyesi kalmayan, buna mukabil ikna edip peşinden sürükleyerek kendine yeni seçimler kazandıracak yüzde 50+1’lere ihtiyaç duyan Tek Adam rejimine alan açması. Çünkü mevcut haliyle AKP-MHP için harç bitti, yapı paydos! Ama bölge, iktidara aradığı iç itkiyi sağlayabilecek çok sayıda hikâye ve imkânla dolu. Nitekim son haftalardaki gelişmeler buna işaret ediyor. Diğer yandan değişen dünya ve bölge panoraması karşısında pozisyonların yeniden tanzimi gerekiyor. İsrail ile bir türlü kesilmeyen diplomatik, ekonomik-politik ilişkilerin bir sırrı da burada olsa gerek. Tek Adam rejiminin Trump’lı ABD dünya-bölge politikasının meyve vereceğine dair beklentisi büyük. Bu “oyun kurucu” hevesinin Davutoğlu’nun stratejik derinlik politikasıyla yarattığı yıkıcı sonuçları ise hep birlikte yaşamaya devam ediyoruz.

Türkiye demokratik mekanizmalar üzerinden yönetilen bir ülke olmadığı için Öcalan açılımının nasıl ilerleyeceğine ve kapsamının ne olacağına dair şu aşamada ancak çeşitli teoriler ileri sürülebilmekte. Lakin şu rahatlıkla söylenebilir: Tek Adam rejimi, herhangi bir demokratik açılım ile yan yana anılamayacak bir kriz rejimidir. Rejim varlığını ve gücünü bizatihi antidemokratik niteliğinden ve siyasal/toplumsal çatışmalardan almakta. Bu kriz ve çatışma alanlarından beslenerek sürekli bir meşruiyet devşirme çabası göstermekte. Bu açıdan Tek Adam rejiminin Kürt sorunu gibi kadim bir sorunu demokratik mekanizmalar ile çözerek Türkiye’de siyasal demokrasi alanını genişleteceğini, toplumsal/siyasal çatışma alanlarını yumuşatıp normalleştireceğini düşünmek için hiçbir geçerli sebep görünmüyor. Aksi olursa buna ancak şapka çıkarılır. O şapkadan 20 yıldır neler çıktığını bilsek de…

13.5 سنة + أسبوع واحد”: الوضع الجديد والمهام القديمة في سوريا“

0

أفرزت عملية “ردع العدوان”، التي أطلقتها في 27 نوفمبر التحالف العسكري بقيادة هيئة تحرير الشام (HTS)، وضعًا جديدًا قلب موازين القوى الحالية في سوريا. بعد وقت قصير من بدء العملية، تمكن التحالف العسكري من السيطرة على كامل محافظة إدلب وجزء كبير من محافظة حلب، بما في ذلك مركز مدينة حلب. واعتبارًا من 3 ديسمبر، سيطر التحالف على أكثر من 200 منطقة، بما في ذلك مدن وبلدات وقرى وقواعد عسكرية، كانت سابقًا تحت سيطرة النظام. بالتزامن مع ذلك، شنت القوات العسكرية المرتبطة بـالجيش الوطني السوري (SNA) المدعوم من تركيا عملية “فجر الحرية”، التي أدت إلى طرد قوات وحدات حماية الشعب (YPG) من منطقة تل رفعت. بالإضافة إلى ذلك، تدور اشتباكات عسكرية في منطقة دير الزور بين قوات النظام وقوات سوريا الديمقراطية (SDF)، التي تشكل وحدات حماية الشعب جزءًا منها، مع استمرار قوات سوريا الديمقراطية في تحقيق تقدم عسكري في هذه المنطقة.

وقد جاء هذا التطور الجديد في سوريا في خضم توترات إقليمية ودولية مستمرة، بما في ذلك عملية ”طوفان الأقصى“ التي بدأها التحالف العسكري بقيادة حماس قبل نحو 14 شهراً، والتي أعقبتها حملة الإبادة الجماعية التي شنتها الدولة الصهيونية في غزة، وتعميق ضمها للضفة الغربية، وتصاعد عدوانها العسكري على المنطقة، ولا سيما على لبنان وإيران. وقد وصف الكثيرون في اليسار هذا التطور الجديد في سوريا بأنه عدوان جديد موجه من قبل إسرائيل والولايات المتحدة في الخلفية، بالإضافة إلى دعاية نظام الأسد/روسيا/إيران ووكلائهما في هذا الاتجاه.

لا شك في أن أحداث الأسبوع الماضي في سوريا تمثل نقطة تحول حاسمة، مما خلق وتيرة مذهلة من التطورات التي يصعب على العديد من الناشطين والمناضلين تفسيرها. من ناحية أخرى، سارعت الفصائل اليسارية التي تحلل العملية من منظور ”المعسكر“ و/أو الثقافة الستالينية التقليدية إلى تمجيد نظام الأسد و”محور المقاومة“ المثالي الذي تتبناه. وفي الوقت نفسه، أدى خطاب الغزو العنصري والتوسعي الذي يروج له المتصيدون لحكومة أردوغان على وسائل التواصل الاجتماعي إلى زيادة تعقيد فهم الوضع.

في مقاله الشهير عن ثورة 1905، عنون لينين مقاله بـ ”مهام جديدة وقوى جديدة“. مما لا شك فيه أنه قد مر وقت طويل منذ الانتفاضة الشعبية التي انطلقت في 15 مارس 2011 كجزء من ثورات شمال أفريقيا والشرق الأوسط. وقد شهدت سوريا في السنوات الأخيرة على وجه الخصوص فترة ”مجمدة“ على الخريطة. إلا أن التطورات الأخيرة أنهت هذه الفترة المجمدة وخلقت وضعًا ”جديدًا“، مع احتفاظ المهام المطروحة بطابعها ”القديم“. في هذا المقال، سنحاول تلخيص الخطوط العريضة لسياسة ثورية وأممية من منظور ينظر إلى التطورات الأخيرة ليس باعتبارها ”مفاجأة الأسبوع الماضي“ بل في إطار ”13.5 سنة + أسبوع واحد“.

”ديناميات خارجية“ أم ’ديناميات داخلية‘؟

لقد تمكن النظام بمساعدة هائلة من إيران وحزب الله وروسيا من استعادة السيطرة على المناطق التي فقدها بما فيها مدينة حلب على مدار خمس سنوات. ولهذا السبب، يبدو للوهلة الأولى أن مضاعفة المعارضة العسكرية للمساحة التي تسيطر عليها في غضون ستة أيام فقط تطورًا غير مفهوم تقريبًا. هذا الوضع هو بلا شك نتيجة مزيج من الديناميات الخارجية والداخلية.

أولًا وقبل كل شيء، فإن إضعاف حلفاء النظام الأساسيين في الآونة الأخيرة هو العامل الأكثر وضوحًا. فنظام بوتين يعاني من تداعيات محاولة الضم الفاشلة في أوكرانيا. أما نظام الملالي في إيران، الذي هزته الانتفاضات الثورية في عام 2022، فهو يواجه الآن عدوانًا إسرائيليًا على أرضه. أما حزب الله، الذي يواجه العدوان الصهيوني، فلم يعد في وضع يمكنه من تقديم الدعم شبه العسكري للأسد كما كان بإمكانه في السابق. ولولا الدعم العسكري والمادي من هذه الجهات الفاعلة لكان من المستحيل أن يخرج نظام الأسد منتصرًا من الحرب الأهلية.

هل كان هذا الهجوم مدبرًا من قبل الولايات المتحدة وإسرائيل؟ سنتطرق إلى علاقة النظام بالإمبريالية والصهيونية بعد قليل، ولكن دعونا الآن نذكر ما يلي: لم تدعم الولايات المتحدة ولا إسرائيل الإطاحة بنظام الأسد أو إقامة نظام ديمقراطي مكانه. بل على العكس، لطالما فضلتا وجود نظام أسدي ضعيف من أجل أمنهما. وتقدم التطورات منذ عام 2011 أدلة لا حصر لها تدعم هذا الموقف.

هل تقف تركيا وراء هذه العمليات؟ هل يمكن أن يكون أردوغان، الذي سعى حتى وقت قريب مرارًا وتكرارًا إلى الحوار مع الأسد، قد تحول ومهد الطريق للعمليات العسكرية؟ على الرغم من تصريحات الحكومة بعكس ذلك، وبالنظر إلى أن الفصائل التي يتألف منها الجيش الوطني السوري مدعومة من تركيا وعلاقات الحكومة السرية مع هيئة تحرير الشام، لا يمكن استبعاد مثل هذا الاحتمال. وفي حين أن المتصيدين للنظام على وسائل التواصل الاجتماعي يصورون هذه الصورة، يبدو أن حكومة أردوغان هي المستفيد الأكبر من التغييرات الحالية. ومع ذلك، أظهرت السنوات الأخيرة بوضوح أنه لا يوجد تسلسل قيادي مباشر بين الحكومة التركية وهذه الجماعات المسلحة. وعلاوة على ذلك، وبالنظر إلى حالة الضعف التي يعاني منها نظام الرجل الواحد الذي يقوده أردوغان على الصعيدين المحلي والدولي، فإن الإيحاء بأنه يقود مثل هذا المشروع المحفوف بالمخاطر قد يبالغ في تقدير قدرته.

ما يتم تجاهله غالباً في كل هذه التقييمات هو الشعب السوري نفسه. فعلى الرغم من تحمله دماراً هائلاً على مدى السنوات الـ 13 الماضية – وعلى الرغم من رغبة الكثيرين في النسيان – فإن الشعب السوري لا يزال موجوداً! وتبقى هذه الحقيقة الدائمة هي المفتاح لفهم التطورات الأخيرة: الرفض العارم لنظام الأسد من قبل الشعب السوري ومدى انحطاط النظام. فالخسائر التي يواجهها النظام تعود في الأساس إلى معادلة ”13.5 سنة + أسبوع واحد“.

فالعمليات العسكرية ضد النظام يقودها تحالف سياسي من القوى الرجعية، بدءًا من الإسلاميين المتطرفين إلى القوميين. وتعكس هذه القيادة اختطاف الثورة وإفسادها طوال هذه السنوات من قبل ”جبهة دولية مضادة للثورة“. ومع ذلك، لا يوجد تنظيم عسكري أو سياسي موجود في فراغ؛ فكل منهما يتشكل داخل المجتمع الذي ينتمي إليه. لا يمكن فهم التطورات الأخيرة التي قلبت الخريطة السورية رأسًا على عقب إلا من خلال هذه العدسة: فمن ناحية، هزيمة نظام فاسد فقد قاعدته الاجتماعية وبقي على قيد الحياة بدعم عسكري من قوى أجنبية؛ ومن ناحية أخرى، التقدم العسكري لائتلاف سياسي يعكس بكل ما يحمله من طابع رجعي بشكل مشوه المطلب الشعبي المشروع بإسقاط النظام الديكتاتوري. هذا التركيز على ”الديناميكيات الداخلية“ يعيد إلى الواجهة مرة أخرى عنصراً أساسياً آخر في هذه الديناميكية، ألا وهو نظام الأسد وخصائصه الأساسية.

هل نظام الأسد معادٍ للإمبريالية والصهيونية؟

على مدار الأسبوع الماضي، بدأت العديد من الفصائل اليسارية بياناتها أو تقاريرها حول الوضع الجديد في سوريا بمصطلحات مثل ”العصابات“ و”الجهاديين“ و”الإرهابيين“، لكنها تجنبت التعبير عن أي آراء حول نظام الأسد. حتى أنهم في بعض الحالات وصفوا نظام الأسد بأنه ”الحكومة الشرعية“ في سوريا. ومع ذلك، فإن ”شرعية“ بشار الأسد كرئيس لسوريا تنبع من كونه ابن حافظ الأسد الذي جاء إلى السلطة في انقلاب عسكري عام 1970!

وقد هزت ثورة 2011 التي جسدها شعار ”الشعب يريد إسقاط النظام!“ هذه ”الشرعية“ من أساسها. وقد نجا النظام من خلال تحويل هذه الانتفاضة الشعبية إلى حرب أهلية دموية. وكانت نتيجة هذه السياسة دمارًا شاملًا: فقد خسر أكثر من 500,000 شخص حياتهم، ونزح أكثر من 10 ملايين شخص، وأُجبر أكثر من 5 ملايين شخص على الفرار من البلاد.

يمكن تجميع قائمة طويلة تشرح بالتفصيل علاقات حزب البعث، الذي ظل في السلطة لأكثر من 60 عامًا، وسلالة الأسد التي حكمت البلاد لمدة 54 عامًا، بالإمبريالية والدولة الصهيونية. دعونا نركز بدلاً من ذلك على بعض الأمثلة الحديثة. لم يشن الجيش السوري أي هجمات ضد الجنود الأمريكيين المتمركزين في بلاده، ولا ضد إسرائيل التي توسع حدودها في مرتفعات الجولان المحتلة منذ 7 أكتوبر/تشرين الأول الماضي وواصلت غاراتها الجوية دون انقطاع. في المقابل، تسبب النظام في عملياته المستمرة ضد منطقة إدلب في مقتل ما بين 30 إلى 200 مدني شهريًا على مدى السنوات العديدة الماضية.

هل نظام الأسد علماني ومؤيد للأكراد؟

لطالما استغل نظام البعث الانقسامات الطائفية لقمع الجماهير الكادحة وكان عدواً لدوداً للشعب الكردي. وحتى اندلاع الثورة في عام 2011، كان 400 ألف كردي في شمال سوريا بدون وثائق هوية لأن نظام الأسد رفض منحهم الجنسية. وقد كانت العلاقة البراغماتية التي أقامها مع حزب الاتحاد الديمقراطي (حزب يكيتييا ديموقراطية – حزب الاتحاد الديموقراطي) خلال هذه الفترة مجرد تنازل مؤقت يهدف إلى الحفاظ على بقاء النظام. وحتى في أضعف لحظاته، تجنّب نظام الأسد باستمرار اتخاذ أي خطوات نحو الاعتراف الرسمي بوضع الشعب الكردي.

فقد صوّر نظام الأسد، الذي بنى نفسه على الانقسامات الطائفية، نفسه كحكومة علمانية في مواجهة الإسلاموية المتطرفة. ومع ذلك، عندما بدأت الثورة، ملأ النظام سجونه بالناشطين المطالبين بالحرية، بينما أطلق سراح المتشددين الذين أصبحوا فيما بعد مؤسسي المنظمات الإسلامية المتطرفة مثل النصرة وداعش. لم يدخل النظام في مواجهة مباشرة مع داعش، بل تعاون معه في القضاء على المعارضة الديمقراطية والعلمانية.

الصور النمطية والتبسيط مضللة. الواقع متناقض وثوري

دعونا نعود إلى تركيزنا الأولي: لا يمكن فهم التطورات الأخيرة في سوريا إلا من خلال معادلة ”13.5 سنة + أسبوع واحد“. إن الوضع ”الجديد“ في سوريا يعيد المهمة ”القديمة“ إلى الواجهة: تحقيق مطلب الشعب السوري في الحرية وإسقاط نظام الأسد وانسحاب داعميه من البلاد. ومع ذلك، يستحيل تحقيق هذا المطلب المشروع من قبل هيئة تحرير الشام أو غيرها من القوى الرجعية. ولذلك، يبقى ضمان أوسع وحدة بين جميع قوى المعارضة والشعب الكردي من أجل هزيمة النظام أولوية حيوية. ولا يقل أهمية عن ذلك إعادة بناء المنظمات الذاتية الشعبية للجماهير – مثل لجان التنسيق المحلية السابقة – في جميع المناطق المحررة من النظام.

25 Kasım 2024: Rejim, kadın düşmanlığını bir kez daha ispatladı

0

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nde kadınlar dünyanın ve Türkiye’nin dört bir yanında sokaklardaydı. İstanbul’da, bizim de Kadın Dayanışması olarak parçası olduğumuz 25 Kasım Platformu 1,5 ay öncesinden “Mücadelemiz Birbirimiz İçin! Biz Hayatı İstiyoruz!” şiarıyla Taksim Tünel Meydanı’na çağrı yapmıştı. İstanbul Valiliği 24 Kasım’da duyurduğu karar ile Beyoğlu ilçe sınırlarında iki günlük eylem yasağı konduğunu açıkladı. 25 Kasım’da meydanları kadınlara kapatmak anlamına gelen bu yasak önceki yıllardan farklı olarak çok daha detaylı ve kapsamlı bir polis ablukası ve ulaşım felcini içeriyordu. 15.00’ten itibaren Beyoğlu’nun tüm sokakları kolluk tarafından sırasıyla kapatılmaya başlandı. Yine aynı saatte en işlek metro hatlarından biri olan M2’nin dört durağı birden kapatıldı; Kabataş-Taksim ve Karaköy-Tünel füniküler seferleri durduruldu. İETT otobüsleri Taksim’e yakın duraklarda durmadı. Öyle ki Beyoğlu ilçe sınırlarındaki otoparklara araç parkının yasaklanabileceği, otoparkların boşaltılabileceği dahi garanti altına alındı.

Valilik 25 Kasım yasağını “etkinliği gerçekleştirecek grup ile diğer grup arasında teröre müzahir şahısların yer alabileceği, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunmasının tehlikeye düşebileceği” gerekçeleriyle açıkladı. 25 Kasım Platformu ise kadınlara konmaya çalışan bu yasağın kendisini şiddet olarak adlandırdı ve yasak kararını tanımadığını ilan etti. Yüzlerce kadın yoğun polis ablukasına ve ulaşım engeline rağmen Şişhane civarında ve Karaköy İskelesi’nde bir araya geldi. Kadınlar Karaköy İskelesi’nin iki tarafından da polis ablukasına alınmasına rağmen yaklaşık bir saat alanda kalarak taleplerini dile getirdi. 25 Kasım Platformu adına okunan basın açıklamasında “İstanbul Valiliği, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Taksim’i abluka altına alarak, gözaltılar yaparak, kadınlara şiddet uygulayarak kadın düşmanı yüzünü, şiddet faili olduğunu bir kez daha kendi kendine ifşa etmiştir,” dendi.

25 Kasım günü İstanbul’da kadına yönelik şiddete karşı yürümek isteyen kadınlar, bir kez daha devlet şiddeti ile karşılaştı. Günün sonunda 169 kişi kolluğun ters kelepçe uygulamaları ile, polis şiddeti ile gözaltına alındı. Gözaltına alınanların 160’ı sabah saatlerinde serbest bırakılırken 7 kişi önce “polise mukavemet” suçlaması ile mevcutlu olarak adliyeye sevk edildi, daha sonra adli kontrol kararı ile serbest bırakıldı. Üç göçmen arkadaşımız ise göçmenlere yönelik izlenen ayrımcı politikalar doğrultusunda Geri Gönderme Merkezi’ne sevk edildi. Gözaltında ve Geri Gönderme Merkezi’nde kötü muameleye maruz kaldığını bildiğimiz iki göçmen trans kadın sınır dışı kararını kabul etmek zorunda kaldı.

2024 25 Kasım’ında açığa çıkan bu tablo, rejimin kadın ve lgbti+ düşmanlığını bir kez daha ispatladı. Bir süredir çeşitli gündemler için Tünel Meydanı’ndaki toplanma ve yürüyüşleri engellemeyen rejim İstanbul’u kadınlara kapatmak için tüm imkânlarını seferber ederken; aynı gün, aynı İstanbul sokaklarında bir erkek, elini kolunu sallayarak eşi ve çocuğu dahil 7 kişiyi öldürdü. 25 Kasım’dan iki gün sonra, 27 Kasım tarihinde, 7 yıllık evliliği süresince gördüğü şiddetin son sınırında ölmemek için kocasını öldürmek zorunda kalan, hayatını savunan Serap’ın tutukluluğunun devamına karar verildi.

Yine aynı tarihlerde TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu, 2025 yılında da kadınlara zırnık koklatmayacağını tasdikledi. Bütçe görüşmelerinde kadın cinayetleri hakkında konuşan İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, “32 hanımefendi ikazımıza uymadan, kapıya adam gelince açmış, içeride vurmuş onu,” diyerek ölen kadınları suçladı. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş “yenilikçi” bir model olarak “aile rehberi sistemi”ni müjdeleyerek kadınlara aile dışında bir hayatı hak görmediklerini hatırlattı. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasına dönük eleştirileri ise “siyaset yapmayı bir kenara bırakıp yapılanları görerek birlikte çalışalım” çağrısı ile karşıladı.

Biz biliyoruz ki kadın ve lgbti+ların gördüğü şiddetin, cinayetlerin siyasi sorumlusu, dönemin siyasal iktidarıdır. Bütçe görüşmelerinde konuşan iki bakan da aldığı sözlerle kendi sorumluluklarını gizlemeye çalışadursun, biz çok iyi biliyoruz ki patriyarkal-kapitalist düzenin bütün iktidarları ve bu iktidardan payını alan tüm erkekler faildir. Ve ne yazık ki hiçbirimizin hayatı, bu erkek-devlet şiddetinden azade değil.

Mevcut rejim ve iktidar 6284 sayılı yasanın etkin uygulanması, cezasızlık politikalarına son verilmesi, kadın cinayetlerinin ve erkek şiddetinin durdurulması için bir eylem programı çıkarmak yerine; izlediği aileyi koruma ve güçlendirme politikaları ile kadınları şiddet dolu hanelere kapatmak için uğraşıyor. Kadınların nasıl ölmeyeceği üzerine değil, nasıl doğuracakları üzerine kafa yorarak “normal doğum” kampanyaları başlatıyor. Kutsal aile mitlerini tekrar ederek “evin reisi” olan erkekleri, şiddet uygulamaları için adeta cesaretlendiriyor.

Bugün kadınlar ve lgbti+lar olarak hayatlarımız şiddet dolu, bugün yoksullukta-emek sömürüsünde dahi erkeklerle eşit değiliz; fakat tam da bu çifte ezilmişlik sebebiyle yarının şiddetsiz ve sömürüsüz toplumunu inşa edecek olan da bizleriz. Şiddet, baskı ve sömürü var oldukça mücadelemiz de devam edecek. Mücadelemiz birbirimiz için; mücadelemiz eşit, özgür, şiddetsiz bir hayat için!

“13.5 Years + 1 Week”: The New Situation and Old Tasks in Syria

0

Operation Deter Aggression, launched on November 27 by the military coalition led by HTS (Hay’at Tahrir al-Sham – Organization for the Liberation of the Levant), has created a new situation that has upended the current balance of power in Syria. Shortly after the operation began, the military coalition captured all of Idlib province and a significant portion of Aleppo province, including the city center of Aleppo. As of December 3, the coalition had taken control of more than 200 settlements, including cities, towns, villages, and military bases, previously under the regime’s control. Concurrently, military forces linked to the Turkish-backed Syrian National Army (SNA) launched Operation Dawn of Freedom, which pushed YPG (Yekîneyên Parastina Gel – People’s Defense Units) forces out of the Tel Rifaat region. Additionally, military clashes occur in the Deir ez-Zor region between regime forces and the SDF (Syrian Democratic Forces), of which the YPG is a part, with the SDF maintaining its military advance in this area.

This new development in Syria occurred amid ongoing regional and international tensions, including the Al-Aqsa Flood Operation initiated approximately 14 months ago by the Hamas-led military coalition, which was followed by the Zionist state’s genocidal campaign in Gaza, its deepened annexation in the West Bank, and its increasing military aggression toward the region, particularly against Lebanon and Iran. Many on the left characterized this new development in Syria as a new aggression directed by Israel and the US in the background, in addition to the propaganda of the Assad regime/Russia/Iran and their proxies in this direction.

The events of the past week in Syria undeniably represent a critical turning point, creating a dizzying pace of developments that many activists and militants struggle to interpret. On the other hand, leftist factions that analyze the process through a traditional Stalinist “campist” and/or culturalist lens have once again rushed to glorify the Assad regime and their idealized “axis of resistance.” Meanwhile, the racist and expansionist conquest rhetoric propagated by trolls of the Erdoğan government on social media has further complicated understanding the situation.

In his famous article on the 1905 Revolution, Lenin titled it “New Tasks and New Forces.” Undoubtedly, a long time has passed since the popular uprising that began on March 15, 2011, as part of the North African and Middle Eastern revolutions. Particularly in recent years, Syria has experienced a “frozen” period on the map. However, the recent developments have ended this frozen period and created a “new” situation, while the tasks at hand retain their “old” character. In this article, we will try to summarize the main outlines of a revolutionary and internationalist policy from a perspective that considers the latest developments not as a “surprise of the past week” but within the framework of “13.5 years + 1 week.”

“External Dynamics” or “Internal Dynamics”?

The regime, with massive assistance from Iran, Hezbollah, and Russia, had managed to regain control of the territories it had lost, including the city of Aleppo, over the course of five years. For this reason, the military opposition doubling the area under its control in just six days seems, at first glance, an almost incomprehensible development. This situation is undoubtedly the result of a combination of external and internal dynamics.

First and foremost, the recent weakening of the regime’s primary allies is the most evident factor. Putin’s regime is grappling with the fallout from its failed annexation attempt in Ukraine. Iran’s mullah regime, shaken by the revolutionary uprisings of 2022, is now contending with Israeli aggression on its own soil. Hezbollah, facing off against the Zionist aggression, is no longer in a position to provide the paramilitary support to Assad that it once could. Without the military and material aid from these actors, it would have been impossible for the Assad regime to emerge victorious from the civil war.

Was this offensive orchestrated by the US and Israel? We will address the regime’s relationship with imperialism and Zionism shortly, but for now, let us state the following: neither the US nor Israel has ever supported the overthrow of the Assad regime or the establishment of a democratic regime in its place. Instead, they have always preferred the existence of a weakened Assad regime for their own security. The developments since 2011 provide countless pieces of evidence supporting this stance.

Is Turkey behind these operations? Could Erdoğan, who until recently repeatedly sought dialogue with Assad, have pivoted and paved the way for military operations? Despite the government’s statements to the contrary, considering that the factions comprising the Syrian National Army (SNA) are backed by Turkey and the government’s covert ties with HTS, such a possibility cannot be ruled out. While the regime’s trolls on social media portray this image, it seems that the Erdoğan government stands to benefit the most from the current changes. However, recent years have clearly shown that there is no direct chain of command between the Turkish government and these armed groups. Moreover, given the weakened state of Erdoğan’s One Man regime both domestically and internationally, suggesting that it is leading such a risky venture might overestimate its capacity.

What is often overlooked in all these evaluations is the Syrian people themselves. Despite enduring massive devastation over the past 13 years—and despite the desire of many to forget—the Syrian people still exist! This enduring reality remains the key to understanding recent developments: the overwhelming rejection of the Assad regime by the Syrian people and the extent of the regime’s decay. The extraordinary losses faced by the regime are fundamentally driven by the “13.5 years + 1 week” formula.

The military operations against the regime are led by a political coalition of reactionary forces, ranging from radical Islamists to nationalists. This leadership reflects the hijacking and corruption of the revolution throughout these years by an “international counter-revolutionary front”. Yet, no military or political organization exists in a vacuum; each is shaped within the society to which it belongs. The recent developments that have upended the Syrian map can only be understood through this lens: On the one hand, the defeat of a rotten regime that has lost its social base and survives with the military support of foreign powers; on the other hand, the military advance of a political coalition that, with all its reactionary character, distortedly reflects the legitimate popular demand for the overthrow of the dictatorial regime. This emphasis on “internal dynamics” once again brings to the fore another essential component of this dynamic, the Assad regime and its fundamental characteristics.

Is the Assad Regime Anti-Imperialist and Anti-Zionist?

Over the past week, many leftist factions have begun their statements or reports on the new situation in Syria with terms like “gangs,” “jihadists,” and “terrorists,” but have avoided expressing any views on the Assad regime. In some cases, they have even described the Assad regime as the “legitimate government” of Syria. Yet Bashar al-Assad’s “legitimacy” as the president of Syria stems from being the son of Hafez al-Assad, who came to power in a military coup in 1970!

The 2011 revolution, epitomized by the slogan “The people want the fall of the regime!”, shook this “legitimacy” to its very foundations. The regime survived by transforming this popular uprising into a bloody civil war. The result of this policy was utter devastation: over 500,000 people lost their lives, more than 10 million were displaced, and over 5 million were forced to flee the country.

A long list could be compiled detailing the relationships of the Baath Party, which has been in power for over 60 years, and the Assad dynasty, which has ruled the country for 54 years, with imperialism and the Zionist state. Instead, let us focus on a few recent examples. The Syrian army has not conducted any attacks against US soldiers stationed in its own country, nor against Israel, which has been expanding its borders in the occupied Golan Heights since October 7 and has continued its airstrikes without interruption. By contrast, in its ongoing operations against the Idlib region, the regime has caused the death of 30 to 200 civilians every month over the past several years.

Is the Assad Regime Secular and pro-Kurd?

The Baath regime has always exploited sectarian divisions to suppress the working masses and has been a staunch enemy of the Kurdish people. Until the revolution began in 2011, 400,000 Kurds in northern Syria were without identification documents because the Assad regime refused to grant them citizenship. The pragmatic relationship it established with the PYD (Partiya Yekîtiya Demokrat – Democratic Union Party) during this period was merely a temporary concession aimed at preserving the regime’s survival. Even in its weakest moments, the Assad regime consistently avoided taking any steps toward officially recognizing the status of the Kurdish people.

The Assad regime, which built itself on sectarian divisions, portrayed itself as a secular government in opposition to radical Islamism. However, when the revolution began, the regime filled its prisons with activists demanding freedom while releasing militants who would later become the founders of radical Islamist organizations like al-Nusra and ISIS. The regime never engaged in direct confrontation with ISIS, instead collaborating with it in eliminating the democratic and secular opposition.

Stereotypes and Simplifications Are Misleading. Reality is Contradictory and Revolutionary

Let us return to our initial emphasis: the recent developments in Syria can only be understood through the “13.5 years + 1 week” formula. The “new” situation in Syria brings the “old” task back to the forefront: the realization of the Syrian people’s demand for freedom, the overthrow of the Assad regime, and the withdrawal of its supporters from the country. However, it is impossible for this legitimate demand to be fulfilled by HTS or other reactionary forces. Therefore, ensuring the broadest unity between all opposition forces and the Kurdish people for the defeat of the regime remains a vital priority. Equally important is rebuilding the grassroots self-organizations of the masses—such as the local coordination committees of the past—in all areas liberated from the regime.

“13,5 yıl + 1 hafta”: Suriye’de yeni durum ve eski görev

0

27 Kasım’da HTŞ (Heyet Tahrir el Şam – Şam Kurtuluş Heyeti) öncülüğündeki askeri koalisyonun başlattığı Saldırganlığı Caydırma Operasyonu, Suriye’deki mevcut dengeleri alt üst eden yeni bir durum yarattı. Operasyonun başlamasından kısa bir süre sonra askeri koalisyon İdlib vilayetinin tamamını, Halep kent merkezi de dahil olmak üzere Halep vilayetinin büyük bir kısmını ele geçirdi. 3 Aralık itibarıyla şehir, kasaba, köy ve askeri üslerin tamamı hesaplandığında, rejimin kontrolü altında bulunan 200’den fazla yerleşim biriminin kontrolünü elde etti. Bu operasyona paralel olarak Türkiye himayesindeki SMO’ya (Suriye Milli Ordusu) bağlı askeri güçlerin başlattığı Özgürlük Şafağı Operasyonu ile YPG (Yekîneyên Parastina Gel – Halk Savunma Birlikleri) Tel Rıfat bölgesinden geri çekildi. Buna ek olarak, YPG’nin de parçası olduğu SDG (Suriye Demokratik Güçleri) ile rejim güçleri arasında Deyrel Zor bölgesinde askeri çatışmalar yaşanıyor ve SDG bu bölgede askeri ilerleyişini sürdürüyor.

Suriye’deki bu yeni durum, Hamas öncülüğündeki askeri koalisyonun yaklaşık 14 ay önce başlattığı El Aksa Tufanı Operasyonu ve ardından Siyonist devletin Gazze’de başlattığı soykırımın, Batı Şeria’da derinleştirdiği ilhakın ve başta Lübnan ve İran olmak üzere bölgeye dönük artan askeri saldırganlığının sürdüğü bir sırada gerçekleşti. Esad rejimi/Rusya/İran ve vekillerinin bu doğrultuda yaptığı propagandanın yanı sıra sol içerisinde pek çok kesim, Suriye’deki bu yeni gelişmeyi İsrail ve ABD’nin arka planda yönettiği yeni bir saldırganlık olarak nitelendirdi.

Suriye’de son bir haftadır yaşananlar şüphesiz önemli bir kırılmayı temsil ediyor ve gelişmelerin baş döndürücü hızı pek çok mücadeleci aktivistin, militanın anlamlandırmakta zorlandığı bir tablo yaratıyor. Öte yandan, süreci klasik Stalinist “kampçı”, “blokçu” zihniyette ve/veya kimlik politikası ekseninde okuyan sol kesimler, bir kez daha Esad rejimini ve hayallerindeki “direniş eksenini” kutsama yarışına girişmiş durumdalar. Tek Adam rejiminin trollerinin sosyal medyada savurduğu ırkçı, yayılmacı fetih naraları ise sürecin anlaşılmasını daha da zor bir hale getiriyor.

Lenin, 1905 Devrimi’ne ilişkin meşhur makalesinin başlığını “Yeni Güçler ve Yeni Görevler” olarak atmıştı. Kuzey Afrika ve Ortadoğu devrimlerinin bir parçası olarak Suriye’de 15 Mart 2011’de başlayan halk isyanının üzerinden şüphesiz uzunca bir zaman geçti. Özellikle son birkaç yıldır, Suriye haritasının dondurulduğu bir sürecin içerisindeydik. Son gelişmeler, bu “dondurulmuş” süreci sona erdirip “yeni” bir durum yaratırken, görevler “eski” niteliğini korumaya devam ediyor. Bu yazıda, son durumu “son bir haftada yaşanan sürpriz” yerine “13,5 yıl + 1 hafta” ekseninde ele alan bir perspektifle, devrimci ve enternasyonalist bir politikanın temel hatlarını özetlemeye çalışacağız.

“Dış dinamikler” mi “iç dinamikler” mi?

Başta Halep kenti olmak üzere bugün kaybettiği alanları rejim; İran, Hizbullah ve Rusya’nın devasa yardımlarıyla 5 yılda geri kazanabilmişti. Bu nedenle, askeri muhalefetin kontrol ettiği alanı yalnızca 6 günde iki katına çıkarması ilk bakışta gerçekten anlaşılması oldukça güç bir gelişme. Bu durum hiç şüphesiz, dış dinamikler ile iç dinamiklerin bir bileşiminin sonucu.

Öncelikle, rejimin asli müttefiklerinin son zamanlardaki zayıflaması en açık olan gelişme. Putin yönetimi, Ukrayna’ya dönük başarısız ilhak girişiminin faturasıyla boğuşuyor. 2022’deki devrimci ayaklanmayla sarsılan İran’ın molla rejimi, İsrail’in kendi topraklarında gerçekleştirdiği saldırganlıkla yüzleşiyor. İsrail saldırganlığıyla çarpışan Hizbullah da geçmişte olduğu gibi Esad’a paramiliter hizmet sunabilecek durumda değil. Bu kesimlerin askeri ve maddi yardımları olmadan rejimin iç savaştan galip çıkması asla söz konusu olamazdı.

Bu saldırı ABD ve İsrail’in işi mi? Rejimin emperyalizm ve Siyonizmle olan ilişkisine birazdan değineceğiz. Burada şunu belirtmekle yetinelim. ABD de İsrail de hiçbir zaman Esad rejiminin devrilmesinin ve yerine demokratik bir rejimin kurulmasının yanında olmadı. Bunun yerine zayıf bir Esad rejiminin var olmasını kendi güvenlikleri için daima tercih ettiler. 2011’den bu yana yaşanan bu süreç, buna ilişkin sayısız veriyle doludur.

Peki bu operasyonların arkasında Türkiye mi var? Yakın zamana dek Esad’la görüşme talebini defalarca yineleyen Erdoğan, bir makas değişikliğine giderek askeri operasyonlara yol mu verdi? Hükümetin aksi yöndeki açıklamalarına rağmen, SMO’yu oluşturan birliklerin Türkiye tarafından himaye edildiği, hükümetin HTŞ ile örtük ilişkileri göz önünde bulundurulduğunda, şüphesiz böyle bir ihtimal söz konusu. Rejimin trolleri sosyal medyada bu imajı çizerken, mevcut değişimden en fazla yarar sağlayacak Erdoğan yönetimi gibi görünüyor. Bununla birlikte, Türkiye hükümetiyle bu kesimler arasında bir emir komuta zinciri olmadığı son yılların deneyimiyle açık bir şekilde ortaya çıkmış durumda. Öte yandan, içeride ve dışarıda oldukça zayıflamış haldeki Tek Adam rejiminin böylesine riskli bir maceraya öncülük etmesi, rejimin kapasitesini olduğundan fazla büyütmek anlamına da gelebilir.

Bütün bu değerlendirmelerde konuşulmayan asıl kesim ise, bizzat Suriye halkının kendisi. Son 13 yılda ağır bir yıkım yaşamakla birlikte, pek çoklarının unutmak istemesine rağmen, Suriye halkı halen var olmayı sürdürüyor! Son gelişmeleri anlaşılır kılabilecek tek unsur da bu gerçeklik olmaya devam ediyor: Suriye halkının büyük çoğunluğunun Esad rejimine dönük reddi ve rejimin çürümüşlüğünün vardığı boyut. Rejimin bu olağanüstü kayıplarının temel dinamiğini işte bu “13,5 yıl + 1 hafta” formülü belirliyor.

Rejime karşı askeri operasyonun önderliğini radikal İslamcılardan milliyetçilere dek uzanan gerici bir siyasi koalisyon yönetiyor. Bu önderlik, devrimin bir uluslararası karşıdevrim cephesiyle yozlaştırılmasının bir tezahürü. Bununla birlikte, askeri veya siyasi hiçbir örgüt boşlukta salınmaz, ait olduğu toplumun içinde şekillenir. Suriye haritasını alt üst eden güncel gelişmeler de ancak bu yaklaşımla anlam kazanabilir: Bir tarafta toplumsal tabanını yitirmiş, dış güçlerin askeri desteğiyle varlığını sürdürebilen çürümüş bir rejimin bozgunu; diğer tarafta, tüm gerici niteliğiyle birlikte, diktatörlük rejiminin devrilmesi yönünde halkın meşru talebini çarpıtılmış bir şekilde yansıtan bir siyasi koalisyonun askeri ilerleyişi. “İç dinamiklere” ilişkin bu vurgu, bu dinamiğin bir diğer asli bileşeni olan Esad rejimini ve onun temel niteliklerini bir kez daha gündeme getiriyor.

Esad rejimi antiemperyalist ve antisiyonist mi?

Son bir haftada Suriye’deki yeni duruma ilişkin bildirilerine veya sözlerine “çeteler”, “cihatçılar”, “teröristler” sıfatlarıyla başlayıp devam eden solun geniş kesimleri, bu açıklamalarında Esad rejimine ilişkin herhangi bir görüş belirtmekten kaçındılar veya kimi örneklerde Esad rejiminin Suriye’nin “meşru hükümeti” olduğunu belirttiler. Oysaki Beşar Esad’ın Suriye devlet başkanlığının “meşruiyeti”, 1970’te bir askeri darbeyle iktidara gelen Hafız Esad’ın oğlu olmasından geliyordu!

“Halk rejimin devrilmesini istiyor!” sloganıyla özdeşleşen 2011 devrimi bu “meşruiyeti” temellerine dek sarstı. Rejim bu halk isyanını kanlı bir iç savaşa dönüştürerek ayakta kaldı. Bu politikanın sonucu gerçek bir yıkımdı. 500 binden fazla insan hayatını kaybetti, 10 milyondan fazla insan yerinden edildi, 5 milyondan fazla insan ülkesini terk etmek zorunda kaldı.

60 yıldan uzun bir süredir iktidarda olan Baas partisinin ve 54 yıldır ülkeyi yöneten Esad monarşisinin emperyalizmle ve Siyonist devletle olan ilişkilerine dair uzun bir liste yapılabilir. Bunun yerine güncel duruma ilişkin birkaç örnek vermekle yetinelim. Kendi ülkesinde bulunan ABD askerlerine ve 7 Ekim’den bu yana işgal ettiği Golan Tepeleri’ndeki sınırlarını genişleten, hava saldırılarını kesintisiz sürdüren İsrail’e karşı Suriye ordusu hiçbir saldırı gerçekleştirmedi. Buna karşılık, İdlib bölgesine dönük aralıksız sürdürdüğü operasyonlarda, son birkaç yıldır her ay 30 ile 200 arasında sivil hayatını kaybetti.

Esad rejimi seküler ve Kürt dostu mu?

Baas rejimi emekçi kitlelerin baskı altına alınmasını kolaylaştırmak için daima mezhepçi bölünmeleri kullandı ve Kürt halkının azılı bir düşmanı oldu. Devrim 2011’de başlayana dek, Suriye’nin kuzeyindeki 400 bin Kürdün nüfus kâğıdı yoktu çünkü bu halkın mensuplarına Esad rejimi tarafından vatandaşlık verilmemişti. Bu süreçte PYD ile kurduğu pragmatik ilişki ise, rejimini ayakta tutabilmek için verdiği geçici bir taviz oldu. En zayıf anında bile Esad rejimi Kürt halkının statüsünü resmi olarak tanımak adına bir adım atmaktan ısrarla kaçındı.

Mezhepçi bölünme üzerinden kendisini inşa eden Esad rejimi, kendisini radikal İslamcılık karşısında seküler bir yapı olarak sundu. Devrimin başlamasıyla rejim hapishanelerini özgürlük talep eden eylemcilerle doldururken El Nusra, IŞİD gibi radikal İslamcı örgütlerin gelecekteki kurucuları olacak militanlarını serbest bıraktı. IŞİD ile asla doğrudan bir çatışmaya girmezken, demokratik ve laik muhalefetin tasfiyesinde IŞİD ile birlikte çalıştı.

Şablonlar ve kolaycılık yanıltır. Gerçekler çelişkiseldir ve devrimcidir

Baştaki vurgumuza geri dönelim: Suriye’deki son gelişmeler ancak “13,5 yıl + 1 hafta” formülüyle anlaşılabilir. Suriye’deki “yeni” durum, “eski” görevi yeniden gündeme getiriyor: Suriye halkının özgürlük talebinin gerçeğe kavuşması, Esad rejiminin devrilmesi ve destekçilerinin ülkeyi terk etmesi. Bununla birlikte, bu meşru talebi HTŞ ve diğer gerici güçlerin nihayetine erdirmesi asla söz konusu olmayacaktır. Bu nedenle, rejimin yenilgisi için tüm muhalefet güçleriyle Kürt halkının en geniş birliğini sağlamak ve rejimden özgürleştirilmiş tüm alanlarda geçmişteki yerel koordinasyon komiteleri gibi kitlelerin özörgütlerini yeniden inşa etmek hayati önceliğini sürdürüyor.

KESK’in çağrısı ile bir araya gelen binlerce emekçi “Geçinemiyoruz!” dedi

0

Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonunun (KESK) bir ay önce duyurduğu ve çağrısını yaptığı “Geçinemiyoruz Mitingi” 30 Kasım Cumartesi günü Ankara Tandoğan Meydanında gerçekleştirildi.

Ülkenin tüm bölgelerinden gelerek 09.00’da AKM önünde toplanan emekçiler buradan Tandoğan Meydanına yürüdü. Meydanda toplanan kitleye basın açıklamasını KESK eş genel başkanları Ayfer Koçak ve Ahmet Karagöz birlikte okudu.

Yapılan açıklamada kamu emekçileri başta olmak üzere ülkedeki tüm emekçilerin açlık ya da yoksulluk sınırının altında ücretlerle çalıştıkları, enflasyonun sahte rakamlarla gizlendiği ve emekçilerin geçinemedikleri vurgulandı. Bozuk düzenin çarklarının halkı, emekçileri, kadınları vb. yoksullaştırarak bir avuç zengini daha da zenginleştirmek için döndüğünün belirtildiği açıklamada 2025 yılı bütçesinden de emekçilere umut çıkmayacağını, aslan payının beşli çetelere, faize, müşteri garantili şehir hastanelerine, savunma ve güvenlik adı altında silah şirketlerine özetle sermayeye aktarıldığı belirtildi.

Emekli dernek ve sendikalarının yoğun katılım gösterdiği miting halaylarla ve Suavi konseri ile sona erdi.

  

Belediye grevleri bitti, şimdi mücadeleye devam etme zamanı

0

Geçtiğimiz ay DİSK Genel-İş’te örgütlü belediye işçilerinin grevlerinin ortak noktası CHP’li belediye yönetimi ve SODEMSEN’in sefalet ücretleri teklif etmesi, Genel-İş Genel Merkezi’nin de şube iradelerini ve işçi taleplerini yok sayarak toplu iş sözleşmelerine imza atması oldu. Şubelerin teklif ettiği en düşük günlük brüt yevmiye Kartal’da 1900 lirayken 1430 liraya, Ataşehir’de 2100 lirayken 1460 liraya, Maltepe’de ise 2000 lirayken 1480 liraya imza atıldı. 30 Ekim’de greve çıkan Kartal’dan 19 Kasım’da greve çıkan Kadıköy’e kadar imza atılan ücretler azar azar artarken Kadıköy’de de en düşük günlük brüt yevmiye 1500 lira oldu.

SODEMSEN’in ilk olarak 1200 lira teklif ettiği Kartal Belediyesi işçilerinin greve giden süreçte haklı öfkesinin nedeni sadece çok düşük ücretler değil, aylardır fazla mesai ücretlerinin de ödenmiyor oluşuydu. Genel-İş Genel Merkezi’nin TİS’e imza atarak grevi sonlandırması üzerine temizlik şantiyesi işçileri fiili grevi iki gün sürdürdü ve bu süreçte işten atılanlar oldu. Yapılan görüşmelerde ocak veya şubat ayında ek protokol, atılan işçilerin geri alınması ve ödenmeyen fazla mesailerin bir kısmının ödenmeye başlaması sözü verilmesi üzerine fiili grev de sonlandı. Hiçbir somutluğu ve garantisi olmayan bu sözler veriledursun; grev sırasında CHP’li bir belediye meclisi üyesinin çöp toplayarak grev kırıcılığı yapmasına tepki gösteren Kartal Belediyesi işçisi Belgin Taş, bu anlaşmadan yaklaşık 10 gün sonra tazminatsız işten çıkarıldı. Şubelerin dile getirdiği belediye yönetiminin TİS masasına oturması talebi yalnızca Maltepe’de karşılık bulsa da, grevin 3. gününde imza atılan ücret, yönetimin bu hareketinin yalnızca göstermelik olduğunu ortaya koyuyor.

Kadıköy Belediyesi grevi ise yalnızca 1 dakika sürdü. Grev pankartı asılır asılmaz, anlaşma sağlandığı yönünde mesajlar atıldı işçilere. Belediyenin bu takdire şayan hızı, genel merkezin yine imza atacağının ve işçilerin greve çıkartılmayacağının önceden belli olduğunu ayan beyan ortaya koyuyor. Buna rağmen grev pankartının asılmasını beklemek, bürokrasiyi karşısına alan DİSK Genel-İş İstanbul Anadolu 1 No’lu Şube yönetimini açıkça cezalandırmaktır. Şube yönetimi, hazırladıkları özgür toplu sözleşmenin sendika ve işveren tarafından yok sayılması nedeniyle istifa etti. Tabanın desteğini de alan bu karar, Kadıköy Belediyesi’nde örgütlülük zemininin olduğunu gösteriyor. Ve bundan sonraki süreçte bu örgütlülüğün diğer şubeler ve mücadeleci üyelerle birleşerek Genel-İş’te köklü bir değişiklik yaratma hedefiyle güçlendirilmesi gerekiyor. Keza şube yönetimi üyeleri, yönetimden istifa etmelerine rağmen sendikalı olmayı sürdürerek insanca bir yaşam ve çalışma koşulları için mücadeleye, işçi ve emek düşmanlığı yapanların yanında değil karşısında durmaya devam edeceklerini söylediler. Belediyelerdeki grev sürecinde, çoğu sendikal mücadelede bir kısırdöngü gibi karşımıza çıkıp duran “sendikaları terk etme” çağrıları görmüştük. Aslında örgütsüzlüğe davet anlamına gelen bu tür çağrılar karşısında bizim tutumumuz her zaman çok net oldu: Sendikaları terk etmesi gereken işçiler değil bürokrasidir! Dolayısıyla Kadıköy Belediyesi’nden mücadele dostlarımızın örgütlülüğü sürdürme kararını bu açıdan kıymetli buluyoruz.

Kadıköy Belediyesi’ndeki mücadelenin dikkate değer yanlarından biri de sendikal feminist mücadele perspektifiydi. Doğrudan kadın işçilerin talep ve ihtiyaçlarından beslenerek hazırlanan, toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik talepler de ücret talepleri gibi reddedildi. Gerek bu gibi feminist politikanın yansıması olan, gerekse de çalışma koşullarına dair idari maddeler kabul görmek şöyle dursun, pek çoğu tartışılmadı bile. Bunun temel sebebi ise, tıpkı AKP’nin MİKSEN ile yaptığı gibi, SODEMSEN aracılığıyla CHP’nin de çerçeve sözleşmeleri dayatması. Belediye işçilerine reva gördüğü ücretlerle Şimşek planına verdiği desteği tasdikleyen CHP, kadınların eşitlik mücadelesine yönelik ikiyüzlü tutumunu da böylece sergilemiş oldu.

Kolombiya Devrimci Sol Birliği (UNIR) İUB-DE’ye katıldı

0

12-13 Ekim tarihlerinde Bogota’da Devrimci Sol Birlik’in (UNIR-Kolombiya) ulusal genel kurulu gerçekleştirildi. Bu toplantıda ulusal durumun tartışılmasının ve ülkenin içinde bulunduğu politik duruma müdahale etmek üzere bir politika ve yönelim benimsenmesinin yanı sıra, UNIR’in İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) resmi bir seksiyonu olarak akımımıza katılmasının da talep edilmesine karar verildi.

UNIR, geçen yıl Cali’de düzenlenen ve yoldaş Miguel Ángel Hernández’in İUB-DE sekreterliği adına katıldığı bir konferansta resmen kurulmuştu. Bu kuruluşla birlikte, İUB-DE ile, Aralık 2023’teki İUB-DE VIII. Dünya Kongresi’nde onaylanan dünya durumu dokümanının tartışıldığı ve böylece programatik anlaşmaların ilerletildiği ortak bir komite kurulmuştu. Geçtiğimiz ekim ayında düzenlenen genel kurulda kabul edilen karar, her iki örgüt arasındaki bu politik tartışma sürecinin sonucuydu.

Bogotá, Cali, Barranquilla, Santa Marta, Pereira ve Popayán’da militan grupları bulunan UNIR, Morenist gelenekten gelen eski militanların yanı sıra emek, öğrenci ve halk hareketlerinde yer alan genç aktivistlerden oluşmakta.

İUB-DE’ye katılma yönündeki taleplerini içeren kararda UNIR’li yoldaşlar, işçi sınıfının haklarının savunulmasına olan bağlılıklarını hem Kolombiya’da hem de enternasyonal düzeyde sosyalizm mücadelesi perspektifiyle bir kez daha teyit etmekteler. Ayrıca şu noktanın altını çiziyorlar: “İşçi sınıfını ve emekçi halk kesimlerini etkileyen küresel zorluklarla yüzleşmek için devrimci ve sosyalist hareketlerin enternasyonal düzeyde örgütlenmesinin ve birliğinin öneminin farkındayız”.

Yakın zamanda Portekiz’den MAS (şimdiki adıyla Birleşik İşçiler, TU) ve İtalya’dan Devrimci Marksist Birliği’nin (M-LMR) katılımının ardından UNIR’in de enternasyonalimize katılmasıyla, uluslararası akımımızın inşasında ve devrimcileri Dördüncü Enternasyonal’in yeniden inşası perspektifinde birleştirme yolunda ilerlemeye devam ediyoruz.

Ukrayna’daki savaş tırmanırken

0

Rusya ile Ukrayna arasındaki gerilimler, Rusya’nın neredeyse üç yıldır süren işgalinin ardından, Ukrayna ordusunun ilk kez Amerikan yapımı uzun menzilli ATACMS füzeleriyle Rusya’nın Bryansk bölgesine saldırı düzenlemesiyle tırmandı. Bunun üzerine Vladimir Putin, nükleer silah kullanma olasılıklarını artıran bir kararname imzaladı.

Çatışmanın daha da tırmanması riskini göz ardı edemeyiz. Bu, kapitalist-emperyalist sistemin büyüyen çöküşünün tehlikelerinin bir parçasıdır. Bu nedenle devrimci sosyalistler olarak, ister ABD ister Rusya ya da Çin’den gelsin, her türlü emperyalist silahlanmaya karşı olduğumuzu söylüyoruz. “Ya sosyalizm ya felaket” ikilemi geçerliliğini koruyor.

Bu savaş, Rus emperyalizminin Ukrayna’yı ve Ukrayna halkını sömürgeleştirmek için giriştiği soykırımcı işgalin bir ürünüdür. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin başladığı 24 Şubat 2022 tarihinden bu yana bin gün geçti. Putin birkaç hafta içinde başkent Kiev’i ele geçireceğini ve işgalden zaferle çıkacağını düşünüyordu. Ancak Ukrayna halkının kahramanca direnişi Rus birliklerini geri püskürttü. Putin’in ve katillerinin ülkeyi ele geçirmesini engelleyen de halkın bu askeri direnişi oldu.

Savaş bazı kafa karışıklıkları ve tartışmalar yarattı. Bu nedenle, emperyalist bir gücün ezilen bir ulusu askeri olarak işgal etmesi karşısında devrimci sosyalistlerin daima ezilen ulusun yanında yer aldığını vurgulamak gerekiyor. Biz bu tür savaşlarda tarafsız değiliz. Biden’ın, Avrupa emperyalizminin ve NATO’nun Ukrayna’nın yanında görünmesi kuşkulara yol açmakta. Elbette bu emperyalistlerin Rusya’yla ve Rusya’nın çokuluslu şirketleriyle sürtüşmeleri ve ekonomik çıkar çatışmaları söz konusu. Ancak yakından baktığımızda ABD ve Avrupa emperyalizminin politikasının başından beri Ukrayna’nın kesin bir zaferini ya da Rusya’nın kesin bir yenilgisini önlemek olduğunu, böyle olmaya da devam ettiğini görüyoruz.

ABD ve Avrupa emperyalizmi Putin’in yenilgisini değil, müzakere edilmiş bir çözümü istemiştir

ABD ve Avrupa emperyalizmi bu yüzden en başından beri Ukrayna’ya askeri yardımı sürekli olarak kısıtladı ve Zelenski’ye toprak tavizleri konusunda pazarlık yapması için baskı yaptı. Bu durum Henry Kissinger tarafından Davos 2022’de kamuoyuna açıklanmış ve Macron ve Vatikan aracılığıyla çeşitli şekillerde tezahür etmişti. Öyle ki işgal sırasında Biden ve Macron, Zelenski’ye sürgüne götürülüp güvenliğinin sağlanması için bir uçak teklif etmişlerdi. Başka bir deyişle, teslim olmasını tavsiye ettiler. Rus emperyalizminin işgalini durduran tek şey, Ukrayna halkının kahramanca askeri direnişiydi. Bizzat Zelenski bir süredir, kendilerine vaat edilen silah ve mühimmatı alamadıklarını açıklıyordu. Sadece 2023’ün sonunda bazı modern tanklar gönderildi. Biden ise Ukrayna’nın yoksun olduğu askeri havacılık desteğini sağlamayı halen reddetmekte.

Savaşın ancak bin gününün ardından Biden bazı Rus topraklarında uzun menzilli ATACMS füzelerinin kullanılmasına izin verdi. Bu ana kadar Ukrayna’nın bunları kullanması doğrudan “yasaktı”. Bu arada Rusya; siviller, barajlar ve enerji santralleri de dahil olmak üzere yıllardır Ukrayna’yı bombalıyor. Hatta bu “iznin” Ukrayna ordusu tarafından kısmen ele geçirilen Kursk bölgesiyle sınırlı olduğu söyleniyor. Rusya şimdi de on bin Kuzey Kore askerinin desteğiyle bu bölgeyi yeniden ele geçirmeye çalışıyor.

Ukrayna’ya verilen askeri destek sınırlı olsa da Almanya, Fransa ve diğer AB ülkelerinin patron yanlısı hükümetlerinin Rusya ile “savaş tehlikesi” argümanını hâlâ kullanarak silah şirketlerinin lehine askeri bütçelerini artırmaya devam ettiğini de belirtmek gerekiyor. Bir yandan da kemer sıkma uygulamalarına ve krizin faturasını Avrupa işçi sınıfına ödetmeye devam ediyorlar.

ABD emperyalizminin odağının Putin’in askeri yenilgisi değil müzakere olması, Trump’ın 20 Ocak 2025’te göreve gelişine dair yaptığı açıklamalarda da kendini gösterdi. Müzakere ise Zelenski’nin, Putin’in halihazırda işgal ettiği Ukrayna topraklarından vazgeçmesi yönünde.

Zelenski hükümetine siyasi destek vermeden ve “NATO’ya hayır!” diyerek Ukrayna halkının askeri direnişini destekliyoruz

Zelenski hükümeti tarafından uygulanan, patronların ve oligarşinin çıkarlarını koruyan ve sendikalar tarafından protesto edilen işçi karşıtı uygulamaları da kınıyor; bunların Ukrayna direnişine hiçbir faydası olmadığını ifade ediyoruz. Askeri cephede savunmada olanlar oligarklar değil, emekçi halktır. Zelenski’nin sağlık ve eğitim gibi başlıca kamu hizmetlerinin ve diğer önemli işletmelerin özelleştirilmesi yoluyla kapitalist “optimizasyon” projesi de aynı şekilde direnişe zarar vermekte.

Zelenski, güç sahiplerini memnun etmek için kendini halktan uzaklaştırıyor. Ve güç sahipleri, Putin ile anlaşmanın zamanının geldiğine inandıkları ya da -İsrail’in kahraman Filistin halkına uyguladığı soykırımda olduğu gibi- başka bir çatışmanın çıkarları için daha önemli olduğunu düşündükleri takdirde her an ona sırtlarını dönebilirler.

Nereden gelirse gelsin devasa güçlerin baskılarının ve askeri saldırılarının karşısında ve ister ABD ve NATO ister Rusya veya Çin olsun tüm emperyalistler karşısında işçileri ve halkları savunuyoruz. Zalimlere karşı ezilen halkların yanındayız. Gerici rejimlere karşı ayaklanan halkların yanındayız. Bu yüzden Filistin’in yanındayız. Bu yüzden teokratik ve baskıcı rejime karşı İran halklarının ve İranlı kadınların yanındayız. Bu yüzden bugün Rus emperyalizminin ayakları altında kalmayı reddeden Ukrayna halkının yanındayız.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, Ukrayna’nın otoriter rejim karşıtı soluyla birlikte çalıştık ve Kryvyi Rih, Dobropillya, Zaporijya, Korosten ve Mikolayiv’de cephede olan bağımsız metal, maden, demiryolu ve öğretmen sendikalarına birçok yardım konvoyu gönderdik. Dünya halklarını, antiemperyalist ve sol mücadeleci kesimleri Zelenski hükümetine siyasi destek vermeden, “NATO’ya hayır!” diyerek ve NATO ile Rusya’nın nükleer silahlanmasının tasfiyesini talep ederek Ukrayna halkının askeri direnişiyle dayanışma göstermeye devam etmeye çağırıyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

21 Kasım 2024

Manisa’da BYD yatırımı: fırsat mı tehdit mi?

0

BYD (Build Your Dreams), Çinli elektronik otomotiv devi Manisa’da fabrika açıyor. 2026’da üretime geçmesi planlanan fabrikayı pek çok işçi bir fırsat kapısı gibi adeta yolunu gözlüyor. Yeni istihdam olanakları, kurumsal düzeyde üretim, hem bölgeye yapılacak yatırım hem uluslararası ilişkiler bağlamında ortalığa doldurulan haberler bu fırsat algısının gelişmesine sebep oldu. Peki bu ne kadar ve kimin için doğru?

Faaliyetine yeniden doldurulabilir batarya-pil üretimi ile başlayan BYD, kat ettiği gelişimler ile önce sektör öncülerinin elektrikli modellerine batarya, sonralarda elektrikli arabanın tamamını üretmeye başladı. Şirketin elektrikli otobüs, kamyon ve özel araçlar gibi geniş ürün yelpazesinin yanı sıra geliştirdikleri batarya teknolojisi ile diğer üreticilere sunduğu tedarik, sektörde önemli bir oyuncu haline gelmesini sağladı. Öyle ki, geleneksel sektör öncülerini endişelendirip birtakım önlemler almaya itti. BYD’ye sunulan devlet teşvikleri, ucuz işgücü ve düşük maliyetle rekabet edemeyeceğini söyleyen Avrupalı otomotiv üreticileri; elbette ki şikâyet ettiklerinden farklı bir konumda değiller. Yine de dünya ekonomisinin yüzde 10’unu kaplayan bu sektörde kimse kâr kaybı yaşamak istemiyor. Avrupa’da Çin malı elektrikli arabalara tüm bu nedenlerden ötürü yüzde 40 ek vergi getirildi.

Bu önlemler BYD’nin yükselişini uzun vadede etkilemese de yeni oyunlar kurmasını zorunlu kılıyor. Çin burjuvazisi ve BYD’nin, elektrikli araç üretiminin Çin’de kalması konusunda muhafazakâr bir tutumu olsa da AB-ABD yaptırımlarına karşı basamak görevi görecek proje veya yatırım anlaşmalarına ihtiyacı var. Çin dışında aktif bir üretimi bulunmuyor ama Türkiye, Meksika gibi ülkelerde yakında üretime geçmeyi planlıyor. Özetle büyük pazarların kıyılarına tezgâh atıyor diyebiliriz.

Türk burjuvazisi ise bu gelişi dört gözle bekliyor. Fabrikanın açılacağı Manisa’da büyükşehir belediye başkanı Ferdi Zeyrek Çin’den gelecek 2500 işçi ve aileleri için Çin mahallesi kurulacağını duyurdu. Bu süreci bizzat yöneteceğini söyleyen belediye başkanının heyecanı gazete haberlerinden belli oluyor. Öte yandan sağlanan imtiyazlar zaten Türk burjuvazisinin çıkmazlarını gözler önüne seriyor. Öyle ki gümrük vergisi muafiyeti, yatırım teşvikleri; rejimin “medarı iftiharı” olan TOGG’un geleceğini riske atmak pahasına verildi. Dünyadaki ekonomik daralmanın en ağır yükünü çeken ülkelerden biri olan Türkiye, para gelsin de nasıl gelirse gelsin politikası uyguluyor. Peki kurtuluş edasıyla beklediğimiz fabrika biz işçiler için ne anlama geliyor?

Öncelikle bölgeye yapılacak yatırım ve yeni iş sahalarının açılması ekonomik bir büyümeye sebep olacak. Fakat bu büyümeden biz işçiler pek faydalanamayacağız. Türk burjuvazisinin özel imtiyazlarına sahip bu şirket bizlere güvenceli ve dolgun ücretli bir hayat sunmaya gelmiyor. Aksine, o koca nüfusa rağmen Çin’den daha fazla kâr için ucuz emek gücümüzü sömürmeye geliyor. Dikkat edilmesi gerekense dolaylı yoldan 30 bin insanın dahil olacağı üretime “en kötü, asgari ücretle çalışabileceğimiz bir fabrika daha” diye bakamayız. Bölgede yaratacağı ekonomik büyüme ücretlerimiz dışında her şeyin fiyatının artmasına neden olacak. Manisa’nın en temel sorunlarından olan barınma sorunu artacak. Kaynaklara ulaşımımız kısıtlanacak. Düşük ücret ve yüksek kiralarla boğuşan Manisa işçi sınıfının krizi daha da derinleşecek.

Sırtımıza basarak atlatmayı düşündükleri bu krizi doğrularak, mücadele ederek, örgütlenerek atlatmak bizler için tek gerçekçi çözüm. Tıpkı diğer fabrikalarda olduğu gibi BYD’de de önümüzdeki asli görev, işçilerin tabandan örgütlülüğünü ve mücadele birliğini sağlamak olacak. BYD yönetimi sendika düşmanı bir tutum sergileyebilir veya bir sarı sendikayla anlaşarak işçileri denetim altında tutmaya çalışabilir. Her iki durumda da patronun amacı işçileri düşük ücretlere ve güvencesiz çalışma koşullarına mahkûm etmek olacak.

Sınıf mücadelesinin kazanımları beraber düşünülmelidir ve cevabı politik mücadeleden geçer. Günü kurtaran cevaplar yerine işçi sınıfı, işyerlerinde komitelerini inşa ederek, sendikal demokrasi için mücadele ederek ve bu yolla var olan bütün ücret mücadelelerini bir araya getirmeli ve ortak bir program etrafında hayatlarımıza yönelik saldırılara karşı birleşmelidir. Alım gücünün düşüşüne karşı ücretlerin gerçek enflasyon oranında her üç ayda bir artırılması; bu örnekte de gördüğümüz gibi kaynaklarımızın burjuvazinin ortak çıkarları doğrultusunda başkalarına peşkeş çekilmemesi; ne bizlere sorularak alınmış ne de bizler için harcanmış olan dış borçların bizlere ödetilmemesi gibi hususlarda bir program geliştirebilir ve bu programın etrafında örgütlenebilirsek ancak gerçek bir kazanıma ulaşabiliriz. Bizleri Çin’den gelecek olan bir fabrika kurtarmaz, bizleri kurtaracak olan yine kendi kollarımızdır.

İşçi Demokrasisi Partisi Muhittin Karkın V. Konferansı başarıyla tamamlandı

0

Partimizin 2024 yılı içerisindeki uluslararası ve ulusal politik gelişmeleri, dünya ve Türkiye sınıflar mücadelesindeki dönüşümleri değerlendirdiği konferansı 23-24 Kasım tarihlerinde gerçekleşti.

Konferansın onur masası, 24 Haziran 2023’te ani bir şekilde aramızdan ayrılan, Türkiye’de Troçkizmin ve akımımız İşçi Cephesi’nin kurucu önderlerinden Muhittin Karkın’a, yine doğumunun 100. yılı vesilesiyle uluslararası akımımızın kurucusu Nahuel Moreno’ya ve Siyonist devletin işgal ve soykırımına karşı kahramanca mücadelesini sürdüren Filistin halkına adandı.

Konferansa İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal İspanya Devleti partisi Enternasyonalist Mücadele’den Josep Lluis del Alcazar da katılarak, bir selamlama gerçekleştirdi. Yine mücadele dostumuz olan birçok siyasi parti, sendika, sendikal önder ve Türkiye’de güvenceli iş, insan onuruna yaraşır bir yaşam mücadelesi sürdürmekte olan ve bu uğurda grev ve direnişlerini sürdüren Polonez, MKB Rondo ve Mersen işçileri de konferansa selamlamalarını iletti.

Uluslararası durum bağlamında üzerinde en çok durulan konu kapitalist ekonominin krizi ve bunun dünya sınıflar mücadelesinde karşımıza çıkartmış olduğu politik sonuçlar oldu. Kapitalizm 2008 yılında başlayan krizini halen aşamamış ve tersine merkez ülkeler dahil birçok ülkede ekonomik kriz derinleşirken, kapitalist iktidarlar kemer sıkma politikaları yoluyla krizi dünya emekçi halklarına fatura etmeye çalışmakta ve bu kemer sıkma politikalarını uygulayabilmek için de daha merkeziyetçi, Bonapartist rejimlere ihtiyaç duymayı sürdürmekte. Yine 2008 yılından bu yana ekonomik krize ve baskıcı iktidarlara karşı dünyanın birçok ülkesinde gerçekleşen kitle seferberlikleri, bu politikaların emekçi halklar tarafından reddedildiğini gösteriyor. Ancak tüm bu seferberlikler içerisinde, kitlelerin demokratik, ekonomik ve sosyal taleplerini kapitalist sistemden kopuşu önüne koyan bir perspektifle ele alan bir alternatifin inşa edilememiş olması dünya sınıflar mücadelesinin belirleyici unsuru olmaya devam ediyor. Devrimci önderlik krizinin aşılamamış olması ve ekonomik krizin derinleşiyor oluşu ise dünya nezdinde toplumsal kutuplaşmada bir artışı ve bu artış ise aşırı sağ parti ve hareketlerin güç kazanmasının önünü açıyor.

Yapılan tüm bu tartışmaların bir diğer ayağını ise kapitalist emperyalizmin egemenliği oluşturmaktaydı. Ekonomik krizin politik ve askeri krizleri tetikliyor oluşu emperyalizmin egemenlik krizini de tırmandıran faktörlerin başında geliyor. Bu krizin dünya sınıflar mücadelesindeki bugünkü yansıması ise Siyonist devletin Filistin’de uygulamaya çalıştığı işgal ve soykırım politikası ile Rusya’nın Ukrayna’yı işgal girişimi olarak karşımıza çıkıyor.

Türkiye üzerine yapılan tartışmaların ana belirleyeni ise dünya ekonomik krizinin doğal bir sonucu olarak Türkiye’nin içerisinden geçmekte olduğu ekonomik kriz oldu. Emekçi kitlelerin her geçen gün daha fazla yoksullaşması ve alım güçlerinin daha fazla erimesinin işçi sınıfının tabanındaki hoşnutsuzluğu tırmandırdığı tespiti yapıldı. Ancak bunun yanında, Türkiyeli emekçilerin ekonomik krize karşı mücadelelerini birleştirebilecek, acil talepler uyarınca onları seferber edebilecek bir odağın eksikliğinin de defalarca altı çizildi.

Ayrıca yerel seçimlerde ciddi bir yenilgi alan Tek Adam rejiminin, kendisini konsolide edemese de burjuva muhalefetin basiretsizliği karşısında havuç ve sopa politikalarıyla inisiyatifi yeniden kendi eline alma çabası da önümüzdeki süreçte ülke sınıflar mücadelesinin ana belirleyenlerinden biri olmayı sürdürecek. Bu bağlamda Kürt halkına dönük baskı politikaları, kadın ve lgbti+ mücadelesini kriminalize etme girişimleri ve her türlü demokratik hakkın keyfi şekilde engellenmeye çalışılması rejim karşısında demokratik mevzilerin savunulmasının önemini bir kez daha gözler önüne seriyor. Yine rejimin Filistin politikası ile ayan beyan açığa çıkan iki yüzlü dış politikası da emperyalizmden kopuş mücadelesinin önemini tüm berraklığıyla ortaya koyuyor.

Bilindiği üzere, İşçi Demokrasisi Partisi demokratik ve ekonomik taleplerin sınıflar mücadelesinin birbirinden ayrılamaz parçaları olduğunu savunmakta. Bu bağlamda, uzunca bir süredir hem Tek Adam rejiminden kopuş hem de ekonomik krizden emekçiler yararına bir çıkış adına kitlelerin demokratik ve ekonomik taleplerini sınıfın bağımsızlığı çerçevesinde ele alıp, onları seferber edebilecek bir Emek İttifakı çağrısı yapmakta.

İçerisinden geçmekte olduğumuz çoklu kriz ortamında, konferans tartışmalarında üzerinde en çok durulan başlıklardan bir tanesi de Türkiye’de böylesi bir alternatifin inşasının zorunluluğu oldu. Tıpkı dünyada olduğu gibi. Bu zorunluluk ulusal ve uluslararası arenada gelişen kitle seferberliklerine bu perspektifle yaklaşmayı hem İDP hem de İUB-DE’nin önüne merkezi bir görev olarak koyuyor.

Çağrı-İş Sendikası Başkanı Cihan Sezer ile Telus’ta örgütlenme süreci üzerine

0

Çağrı-İş Sendikası Başkanı Cihan Sezer ile, 2024 yılı başında sendikalaşma sürecine giren Telus işçilerinin mücadele süreci ve diğer iletişim merkezlerindeki işçilerin yaşadığı sorunlar üzerine konuştuk.

Gazete Nisan: İletişim işkolunda pek çok sendika olmasına rağmen neden Çağrı-İş Sendikası’nı kurma gereği duyduğunuzdan bahsedebilir misiniz?

Cihan Sezer: Ben yıllarca hem iletişim işkolunda işçi olarak çalıştım hem de bu işkolunda çalışan işçilerin örgütlenme süreçlerinde bulundum. Birçok kez pek çok çağrı merkezinde yetki alma ve toplu sözleşme yapma noktasına gelmemize rağmen mevcut sendikaların hantal yapısı ve de gerekli gayreti göstermemeleri neticesinde sonuca asla ulaşamadık. Tüm bu süreçler neticesinde bu örgütlenme çalışmalarına katılan pek çok öncü işçi yeni bir sendika kurulmasından yana görüş beyan etti ve harekete geçme iradesini gösterdi. Bu iradenin ortaya konması üzerine özellikle çağrı merkezlerini örgütlemeyi önüne koyan bir sendikanın kurulması kararını aldık. 2022 yılının Aralık ayında da sendikamızı kurduk.

Gazete Nisan: Çağrı merkezi çalışanlarının çalışma koşulları ve örgütlenme süreçlerinde karşılaşılan zorluklar neler?

Cihan Sezer: Çağrı merkezlerinde çalışan işçiler de ülkedeki diğer sektörlerde çalışan işçiler gibi yoğun emek sömürüsüne maruz kalmakta. İş güvencesiz çalışma, tazminatsız işten atılma, yoğun mobbinge maruz kalma, iş yükü gibi pek çok sömürü biçimi ile karşı karşıya çağrı merkezi çalışanları.

Çağrı merkezi çalışanlarının örgütlenme süreçleri ise oldukça sıkıntılı oluyor. Yukarıda da dediğimiz gibi tazminatsız işten çıkarılma bu sektörde çok yaygın. En ufak bir hak arama sürecinde tazminatsız işten atılıyor çağrı merkezi çalışanları. Yine bu sektörde evden çalışma biçimi de son zamanlarda yaygınlaştı. Bu da sektör çalışanlarının örgütlenmesi noktasında büyük bir dezavantaj.

Gazete Nisan: Telus Çağrı Merkezi klasik bir çağrı merkezi mi? Buradaki işçilerin yaptığı işin niteliği nedir?

Cihan Sezer: Çağrı merkezi deyince hepimizin aklına klasik, önlerinde bilgisayar, kafalarında kulaklık olan ve sürekli müşterilerle görüşülen bir işyeri canlanır. Telus bu nitelikte bir işyeri değil. Telus, Kanada menşeili bir firma ve işi TikTok sosyal medya platformunun içerik filtrelemesinin yapılması. Türkiye’den Azerbaycan’a, Arap ülkelerinden İran’a neredeyse tüm Ortadoğu ülkelerinden gelen TikTok gönderilerinin filtrelenmesi işini yapıyor Telus işçileri. Gün boyu bilgisayar başında TikTok gönderilerini izleyip oradaki yasaklı unsurları tespit etme işini yapıyorlar. Bu şekilde söyleyince kolay bir iş gibi görünse de bu işçiler gün boyunca taciz görüntülerinden şiddet görüntülerine, insan psikolojisini bozan pek çok içeriğe maruz kalıyorlar.

Tüm Ortadoğu coğrafyasına hitap eden bir firma olduğu için çalışanları da çeşitli milletlerden insanlardan oluşmakta. Türk, Arap, Kürt vb. uluslardan insanlar çalışıyor. Hatta şunu da belirtmeliyim ki belki de Türkiye’de Kürtçe bilme ve konuşma şartı ile işçi alan tek firma Telus. Bunun yanı sıra kadın ağırlıklı bir firma aynı zamanda. Kendisini açıklıkla lgbti+ olarak tanımlayan işçi arkadaşlarımız da var Telus’ta.

Gazete Nisan: Biraz da Telus işçilerinin örgütlenme sürecine gelelim. Telus’ta örgütlenme sürecine nasıl başladınız?

Cihan Sezer: Sendikamızı kurduğumuz 2022 yılı Aralık ayından itibaren yoğun bir biçimde ilişkide olduğumuz çağrı merkezi çalışanları ile iletişime geçmeye başladık. Kısa sürede pek çok işyerinden pek çok işçiyi sendikamıza üye yaptık. Bu süreçte Telus işçilerine de ulaşmayı başardık. 2024 yılının Ocak ayının başında Telus işçileri ile iletişimimiz belirli bir noktaya ulaştı. Bu tarihten itibaren çağrı merkezinde bir işçi komitesi kurduk. Yeni ve geliri olmayan bir sendika olduğumuz için işin doğrusunu söylemek gerekirse neredeyse tüm örgütlenme süreçlerini bu işçi komitesi yürüttü.

Komite önceleri, çağrı merkezinde bire bir örgütlenme sürecini yürüttü. Örgütlenmenin niceliği artınca bu çalışma açık bir çalışmaya dönüştü. İşyeri önünde bildiri ve broşür dağıtımından açık toplantılara, toplu SMS atmaktan bire bir görüşme ve telefon aramalarına pek çok yöntem kullanıldı. Bu yoğun çalışmalar neticesinde, altı ay içerisinde, yani 2024 yılının Temmuz ayında yetki başvurusunu yapacak örgütlülük düzeyine ulaştık ve ağustos ayında Çalışma Bakanlığına yetki başvurusunda bulunduk.

Biz bu başvuruyu yaptığımızda işyerinde 2020 kişi çalışıyordu. Şu an çalışan sayısını 1600’e kadar indirdiler. İletişim işkolunda 190 bin civarında işçi çalışıyor. Bu dikkate alındığında Telus’ta yetkiyi almak sendikamız için oldukça önemli bir zafer olacaktı. Zira bu işkolunda baraj 1900 kişi civarındaydı. Başka işyerlerindeki üyelerle birlikte bu barajı fazlasıyla geçecek ve toplu sözleşme hakkını kazanarak sendikamızı sektörde önemli bir noktaya getirecektik.

Bu arada Telus işçi komitesi bu barajı aşma sürecinde oldukça önemli çalışmalar yaptı. Bir örnek vermem gerekirse, bir işçi arkadaşımız motoruna atlayıp Balıkesir’deki bir çağrı merkezinin örgütlenme sürecini yürüttü. İşçi servislerinde bildiri dağıtarak birçok işçinin sendikamıza üye olmasını sağladı. Hem sendika yöneticileri hem de komitedeki işçiler bir yandan kendi işlerinde çalışırken diğer yandan tüm ekonomik imkânsızlıklara rağmen bin bir emekle örgütlenme süreçlerini devam ettirdi.

Çağrı merkezlerinde çalışan işçilerin büyük kısmı evden çalıştığı için sosyal medyayı da oldukça etkili kullandık. Pek çok üyelik ya da birçok işçi ile irtibat bu sosyal medya platformları üzerinden oldu diyebilirim.

Gazete Nisan: Peki, sendikanın yetki başvurusuna Telus patronu nasıl bir karşılık verdi?

Cihan Sezer: Telus patronu bu ülkede sendikalaşma süreçlerinde patronlar nasıl davranırsa, nasıl adımlar atarsa aynı adımları attı. İlk olarak ivedilikle 6356 Sayılı Sendikalar Kanunu’na dayanarak yetkiye itiraz etti ve sendika üye sayısının tekrar belirlenmesini istedi. Bu, sendikalaşma süreçlerinde her zaman başımıza gelen bir durumdur. Patronlar bu sayede zaman kazanır ve yapacakları diğer saldırıları planlarlar. Bu süreçte sendikalaşma faaliyetlerini yürüten üç öncü işçiyi de işten attı patron.

2024 yılının Ağustos ayında biz yetki için başvurumuzu yapmıştık. Süreç devam ederken 2024 yılının Eylül ayında çağrı merkezi patronlarının derneği olan, o zamanki ismi Çağrı Merkezleri Derneği, şimdi ise adı “Müşteri Deneyimi Yönetimi ve Teknolojileri Derneği” olan patron örgütü, Danıştay’a tüm çağrı merkezlerinin işkolunu değiştirmek için başvuru yaptı. Danıştay eylül ayında Telus’un da içinde bulunduğu tüm çağrı merkezlerinin işkolunu 7 no’lu işkolundan torba işkolu olarak da bilinen 10 no’lu işkoluna geçirdi. Normalde bu işkolu değişikliği Yargıtay üzerinden yapılır ve işkolu değiştirilirken patronlar ve ilgili sendikalar çağrılıp görüş alınır. Ancak patronlar hukuksuz bir şekilde çağrı merkezlerinin işkolunu değiştirmeyi başardı bu süreçte. Yaptığımız araştırmalardan öğrendik ki bu değişiklik 4. değişiklik olmuş. Ne zaman bir çağrı merkezinde sendikal örgütlenme başarıya ulaşacak olsa bu dernek işkolunu değiştirmek için başvuru yapmış ve her seferinde sendikal örgütlenmenin önüne geçilmiş.

Gazete Nisan: Bu işkolu değişikliği örgütlenme sürecini nasıl etkiledi ve bu doğrultuda önümüzdeki süreçte ne yapmayı düşünüyorsunuz?

Cihan Sezer: Telus’un ve çağrı merkezlerinin işkolu değişir değişmez yaptığımız tüm üyelikler otomatik olarak düştü. 2 binin üzerinde üyemiz varken bir anda sıfır üyeye düştük. Biz de sendikamızın işkolunu değiştirebiliriz ama 10 no’lu büro çalışanları işkolunda barajı geçmek büyük sorun. Bu işkolunda barajı geçebilmek için 45 binin üzerinde bir üye sayısına ulaşmamız lazım. Ancak kısa vadede bu mümkün görünmüyor. Bu işkolunda faaliyet gösteren eski ve köklü birçok sendika bile bu barajı geçememekte.

Tüm mücadelemize rağmen eğer verdiğimiz bu çaba olumlu bir sonuç getirmezse Telus işçilerinin büro işkolunda faaliyet yapan bir sendikada örgütlülüklerine devam etmeleri için çabalayacağız. Sendikalarla irtibat halindeyiz ama öncelikle işkolunun değiştirilmesine karşı mücadelemizi sürdüreceğiz. ILO ile görüşmelerimiz devam ediyor. Yine başta Kanada’da faaliyet gösteren ve iletişim işkolunda örgütlenen pek çok sendika ile de temas içindeyiz. Eylemlerimiz İzmir’de, Telus çağrı merkezi önünde devam ediyor. Bu vesile ile özellikle İzmir başta olmak üzere, emekten yana tüm kurumları ve kişileri de eylemlerimize destek olmaya çağırıyoruz.

25 Kasım: Toplumsal Cinsiyete Dayalı Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü

0

2023 yılında dünyada her 10 dakikada bir kadın öldürüldü. Birleşmiş Milletler Kadın Birimi tarafından yayımlanan yıllık rapora göre, bu kadın cinayetlerinin failleri partnerler, eski partnerler ya da bir aile üyesiydi. Araştırmaya göre şu anda 3 milyondan fazla kız çocuğu ve 736 milyon kadın -neredeyse her dört kadından biri- hayatlarında en az bir kez fiziksel veya cinsel şiddete uğruyor. Kapitalist ve patriyarkal sistemde, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet yapısaldır. Bu nedenle, en uç ifadesi kadın cinayetleri ve diğer nefret suçları olan bu musibete son verecek kamu politikalarının olmamasının sonuçlarından en çok zarar görenler, emekçi ve halk kesimlerinden kadınlar ve lgbti+lardır.

Her 25 Kasım’da yaptığımız gibi, bu yıl da 1960 yılında Dominik Cumhuriyeti’ndeki Trujillo rejimi tarafından vahşice katledilen Minerva, Patria ve María Teresa Mirabal kız kardeşlerin anısına, patriyarkal şiddete karşı sesimizi yükseltiyoruz. Mirabal kız kardeşler, kadın oldukları ve diktatoryal bir hükümetin baskılarıyla yüzleşmeye cesaret ettikleri için özellikle gaddarca idam edildiler. 25 Kasım’da, bizi yoksulların en yoksulu olmaya mahkûm eden ve yoksulluğun kadınlaşmasını derinleştiren kemer sıkma planlarıyla hükümetler tarafından uygulananlar başta olmak toplumsal cinsiyete dayalı her türlü şiddete karşı mücadelede Mirabal kız kardeşlerin bize güç veren mücadelelerini ve isyanlarını anıyoruz.

Birçok Karayip ülkesinde zorunlu göç büyük ölçüde, özellikle ABD ve Avrupa olmak üzere göç ettikleri ülkelerde aşırı sömürüye, dışlanmaya ve ırkçılığa maruz kalan kadın işçilerden oluşmakta. Bu kadınlar insan kaçakçılığı ve göçmenlere yönelik zulüm politikalarıyla karşı karşıya. Dominik Cumhuriyeti’nde Haitili ve Haiti kökenli Dominikli kadın işçiler, özellikle de hamile kadınlar, göçmen kadınların sağlık sistemi üzerindeki sözde bütçe yükü ve “rahim istilası” gibi komplo teorilerini kullanan hükümetin sistematik nefret kampanyalarının hedefi oldular. Kadınlara baskıcı bir saldırı yapan hükümet, hamile kadınları ve kucağında bebeği olan kadınları keyfi olarak gözaltına almak için hastanelere baskıcı ajanlar gönderecek kadar ileri gitti. Göçmen işçileri terörize etmeyi amaçlayan bu toplu sınır dışı etme politikasının bir parçası da asker ve polis tarafından uygulanan cinsel şiddet.

Meksika’da ilk defa bir kadın başkan olmasına rağmen, feminist hareket bağımsızlığını koruyor ve sokaklarda kalmaya devam ediyor. Çünkü burjuva ve patriyarkal olmaya devam eden bir hükümet altında kadınların haklarının garantisi yok. Her gün neredeyse 12 kadın öldürülüyor, kadınlar zorla kaybediliyor ve birçok eyalette kürtaj hâlâ suç sayılıyor.

Panama’da şu anda IMF, diğer uluslararası mali kurumlar ve %100 patron hükümeti olan Mulino hükümeti, Sosyal Güvenlik Fonuna son bir saldırı yapmayı ve emeklilik yaşını kadınlar için 57’den 60’a, erkekler için 62’den 65’e çıkarmayı planlıyor. Panamalı kadınlar, işçi sınıfı ve halkın geri kalanıyla birlikte mücadele etmek için sokağa çıktı.

Brezilya’da Lula-Alkmin’in geniş cephe hükümeti, bankacılara para garantisi vermek için Kadın Bakanlığı bütçesinin yüzde 17,6’sını kesti. Diğer yandan tüm ülkede erkek şiddeti artmakta. Aynı zamanda, aşırı sağ, üreme haklarımıza saldırma politikasını sürdürmekte. Yaşamın döllenmeden itibaren dokunulmaz olduğunu ifade eden ve dolayısıyla, tecavüz vakalarında olduğu gibi yasal olanlar da dahil her türlü durumda kürtajın yasaklanması anlamına gelen Anayasa Değişikliği Projesi 164’ü (PEC-164) onaylama girişimi, bu saldırılardan biri.

Venezuela’da seçim sonrası baskıcı ortam, terörizm ve nefret suçlarıyla haksız yere suçlanan 70’ten fazla kadının ve gençlerin özgürlüğü için kadınların verdiği mücadelenin başlıca gündemi. Hükümetin baskılarına karşı örgütlenen ve seferber olan aile bireyleri çoğu zaman, her zaman en ağır yükü taşıyan emekçi kadınlar oluyor. Hapsedilen kadınlar korkunç koşullara maruz kalırken, cinsel taciz ve şiddete de maruz kalıyorlar.

Türkiye’de her gün kadınlar ve çocuklar öldürülürken erkek şiddetini bir asayiş sorunu olarak ele alan, erkek şiddeti ile mücadeleyi programına almayan; bunun yerine aile odaklı politikalar geliştiren, kadınların nasıl doğuracağına ilişkin kampanyalar düzenleyen rejimin karşısında kadınların mücadelesi sürüyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, soykırımcı İsrail devleti tarafından özellikle saldırıya uğrayan ve öldürülen Filistinli kadınlar için ses çıkarıyoruz. 12 yaşından büyük kız çocuklarının kamusal yaşamda ve okullarda bulunmasını kararnameyle yasaklayan Taliban rejimine karşı mücadele eden Afgan kadınlarla dayanışma içindeyiz. Donald Trump’ın özellikle yoksul kadınlara zarar veren, göçmenlere yönelik toplu sınır dışı etme planını uygulamak için olağanüstü hal ve orduyu kullanma tehdidinde bulunan açıklamalarını kınıyoruz. Ayrıca binlerce kadın yoldaşımızı daha da güvencesizliğe mahkûm eden Avrupa Göç Paktı’nı da aynı şekilde kınıyoruz.

Bu 25 Kasım’da, en çok işçi sınıfından ve halk kesimlerinden kadınlara ve lgbti+lara saldıran patriyarkal ve kapitalist şiddete karşı taleplerimizi dile getirelim. Ortak çığlığımız duyulsun: Erkek şiddetine son! Bir kişi daha eksilmeyeceğiz! Hükümetler erkek şiddetinden sorumludur!

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Bilimler Kulübü’nde 25 Kasım’a doğru erkek şiddetiyle mücadeleyi konuştuk

0

25 Kasım Kadına Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü yaklaşırken Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Bilimler Kulübü olarak 19 Kasım Salı günü Kadın Dayanışması’nın katılımı ile “25 Kasım’a Doğru Erkek Şiddetiyle Mücadeleyi Konuşuyoruz” isimli bir etkinlik düzenledik. Kadın Dayanışması’ndan Merve Şanlıdağ’ın sunumuyla başlayan etkinliğimizde erkek şiddetinin ne olduğu, neyden kaynaklandığı ve erkek şiddetiyle mücadele yollarının neler olabileceği gibi birçok başlığı ele aldık.

Cezasızlık politikalarından, erkek şiddetini önleyici ve kadınları şiddete karşı koruyucu politika ve mekanizmaların uygulanmadığından, erkek şiddetinin erkek egemen kapitalist sistem içerisinde sistematik olarak üretildiğinden bahsettik.

Katılımcılarımızla üniversitelerde yaşanan erkek şiddeti üzerine kendi deneyimlerimizi ve çözüm önerilerimizi paylaştık. Bahsettiğimiz çözüm önerilerimizden bir tanesi de Cinsel Tacizi Önleme Komisyonları (CİTÖK) oldu. CİTÖK’ler üniversite bünyesinde yaşanan cinsel taciz, saldırı ve cinsel şiddetin önlenebilmesi ve bunlara maruz kalan öğrencilere destek sağlayabilmek için oldukça önemli araçlar. 2012 yılından beri üniversitemizde çalışmalarını sürdüren Boğaziçi Üniversitesi CİTÖK 2021 senesinde kayyum rektörün CİTÖK Ofis Koordinatörü Cemre Baytok’u ücretsiz izne çıkarması ve ardından yaşananlar sonucunda zamanla işlevselliğini kaybetti. Erkek şiddetiyle mücadelenin üniversite ayaklarından biri olan CİTÖK’lerin etkin bir şekilde işletilmesi için mücadele etmeliyiz.

25 Kasım’da bir kez daha haykırıyoruz: Kadın cinayetleri politiktir!

0

Erkek şiddetinin olağanlaştığı, canice öldürülen genç kadınların görüntülerinin sosyal medyada dolaştığı bir 25 Kasım’ın arifesindeyiz. Yenidoğan bebeklerin bürokratıyla, doktoruyla organize şekilde para için öldürüldüğü günlerden geçiyoruz. Sadece eylül ayında 34 kadın katledildi. “Failler katil ruhlu”, “çeteler cani”, “toplumun çivisi çıkmış” denerek şiddet olayları polisiye bir dizi filme çevriliyor. Çünkü patriyarkayı ve kapitalizmi resimden çıkarınca Narin’in, Ayşenur’un, İkbal’in katledilmesi için cinayetleri marjinalleştiren bir gerekçeye ihtiyaç duyuluyor. Oysa erkekler kadınları uyuşturucu yüzünden katletmiyor, ayin gereği veya işsizlikten, fakirlikten, psikolojik sorunlarından dolayı öldürmüyor. Erkekler öldürebildikleri için, öldürmelerine izin verildiği için öldürüyor. Cezalandırılmadıkları, haksız tahrik indirimlerinden yararlandıkları için de tüm erkeklere bu serbesti tanınıyor. Bu sebeple yaşananlar tüm boyutlarıyla, yargısal arka planı ve siyasi sorumlularıyla beraber ele alınmalı; kadınların, çocukların ve bebeklerin yaşam hakkını hiçe sayan erkeklerle birlikte, sermaye güçleri ve siyasi iktidar da bizlere, kadınlara, emekçilere hesap vermeye zorlanmalıdır.

Bir kez daha: Kadın cinayetleri politiktir!

Bu yıl 25 Kasım’da bir kez daha kadın, çocuk, lgbti+ cinayetleri politiktir diyoruz. Zira failler bir kişiden ibaret değil. Sadece Narin Güran cinayetine baktığımızda dahi, Narin’in 20 evlik köyde 23 Ağustos’ta kaybolup 8 Eylül’e kadar akıbetinin bulunamadığını görüyoruz. Tüm çağrılara rağmen kolluk kuvvetlerinin evleri aramadığını, arama ve kurtarma çalışmalarının genişletilmediğini biliyoruz. Narin’in katili hâlâ belli değil. Rojin Kabaiş’in şüpheli ölümü intihar denilerek kapatılmaya çalışılıyor. Gülistan Doku’ya ne olduğunu yıllardır sormaya devam ediyoruz. Bunlar gerekli tedbir alınmadığı gibi etkin soruşturmanın da yürütülmediğine dair sadece birkaç örnek.

Kadınları koruyan ve kollayan yasaları uygulamayanlar, İstanbul Sözleşmesi’ne saldıranlar, erkek egemen zihniyeti besleyenler ve faillere beraat veren erkek yargı kadın cinayetlerinden sorumludur. Cezasızlık politikalarına son verilmeli! 6284 tam ve etkin şekilde uygulanmalı! Aile Bakanı derhal istifa etmeli ve yargılanmalıdır!

Baskı rejimine karşı sesimizi yükseltelim!

Bu yıl 25 Kasım’a katledilen kadınların, akıbeti bulunamamış çocukların öfkesiyle; katillerden ve onları üreten, koruyan, cesaretlendiren bu düzene öfkemizle geliyoruz. Yalnızca fiziksel şiddet değil, ekonomik şiddete karşı da direniyoruz. Tek Adam 22 yıllık yönetimi boyunca, neredeyse tüm kazanımlarımızı hedef alıp eşitsizliği derinleştirdi. Toplumsal yaşamın her alanına muhafazakâr dünya görüşünü dayatarak, izlediği ekonomi politikaları sonucu yoksulluğumuzu artırarak, bizim emeğimizden çalarak patron sınıfını zenginleştirmeye devam etti. Polonez direnişinden belediye grevlerine birçok mücadelenin başını çeken kadınlardan gücümüzü alıyor ve bizlere dayatılan bu yaşama mecbur değiliz diyoruz!

Mücadelemiz enternasyonaldir!

Özgürlük ve eşitlik mücadelemizin en ağırını bugün Siyonist İsrail devletinin işgaline karşı direnen Filistinli kadınlar veriyor. Bir yandan İsrail apartheid rejiminin saldırılarını durdurmak için direnirken, diğer yandan da emperyalizmin suç ortaklığını teşhir etmeye, patriyarkal-kapitalist sistemin baskılarına karşı hayatta kalmaya çalışıyorlar. Filistinli kadınların ve Filistin halkının özgürlük mücadelesinin yanındayız!

Filistin Eylem Komitesi Siyonist gemilerin engellenmesi için Ambarlı Limanı’ndaydı

0

Filistin Eylem Komitesi (FEK), 17 Kasım Pazar günü Siyonist ZIM ve Maersk şirketlerinin işgal devleti İsrail’e hâlâ nakliyat yaptıkları Ambarlı Limanı’na yürüdü. Yürüyüş boyunca, Filistin’le dayanışma hareketinin baskıları sonucu çeşitli kereler İsrail’le herhangi bir ticaretin sürmediğini iddia eden Tek Adam rejiminin, limanlar başta olmak üzere bütün yollarla işgal devleti İsrail ile ticareti sürdürdüğü ve Gazze soykırımının sürdürülmesinde suç ortaklığı yaptığı ifade edildi. Eylemde “Siyonist sermaye limanlardan defol!”, “Gemilerle taşınan çelik değil kan!”, “Hamaseti bırak gemileri engelle!” ve “Gemileri engelle direnişe destek ol!” sloganları gibi birçok slogana yer verildi.

Filistin Eylem Komitesi’nin Ambarlı Limanı önünde gerçekleştirdiği basın açıklamasının tamamını okurlarımızla paylaşıyoruz:

Ambarlı’dan Siyonist savaş makinesine giden sevkiyat durdurulsun, Türkiye limanları soykırımcı İsrail’e kapatılsın!

Filistin Eylem Komitesi olarak bugün Ambarlı Limanı önündeyiz! Çünkü bu limandan siyonist savaş makinesini beslemek için kesintisiz bir sevkiyat yapılıyor. Gazze’de soykırım saldırıları sürerken işgal ordusuna silah, askeri mühimmat ve her tür lojistik desteği sağlayan gemiler hiçbir engellemeyle karşılaşmadan bu limana ve diğer Türkiye limanlarına yanaşıyor! 7 Kasım’da soykırımı besleyen gemilerin seyir izin belgelerini düzenleyen İstanbul Liman Başkanlığı önündeki eylemimizde duyurduğumuz gibi bugün bu sevkiyatı durdurun şiarıyla Ambarlı’dayız! Bir yılı aşkın süredir işlevsiz hamaseti sürdüren siyasal iktidar, işgal devletinin tecriti için hiçbir somut yaptırım uygulamıyor. Filistin ile dayanışma hareketinin baskısı ile Ticaret Bakanlığı İsrail’le Türkiye arasındaki her tür ithalat ve ihracatın durdurulduğunu açıklamasına rağmen ticari faaliyetler kesintisiz sürüyor.

Ambarlı Limanı’ndan soykırımcı işgal devletine bir yılı aşkın süredir sevkiyat yapılıyor! İşgal ordusu Filistin topraklarını bombalarken bu liman sahasına İsrail’e askeri mühimmat sevkiyatı yapan gemiler yanaşıyor. ABD’den teslim aldığı askeri mühimmatı işgal devletinin Hayfa veya Aşdod limanlarına taşımak için özel bir filo kuran MAERSK şirketinin gemileri ve o gemilere konteyner taşıyan tırlar bu limanda faaliyet yürütüyor. İsrailli ZIM isimli uluslararası taşımacılık şirketine ait gemiler ve tırlar bu limanda defalarca sefer yapıyor. Siyonist hareketin kurduğu ve kurulduğundan beri siyonizme hizmet eden ZIM’in yayımladığı planlarda önümüzdeki üç ayda toplam 124 geminin Aliağa, Derince, İzmit, Mersin ve İstanbul Ambarlı başta olmak üzere birçok Türkiye limanını kullanacağı görülüyor. Filistin halkı insani yardıma dahi erişemediği soykırım koşullarında açlıkla sınanırken limanlarımızdan İsrail’e tonlarca ihracat yapıldı ve yapılmaya devam ediyor. Türkiye’den hareket eden gemiler ve kargo uçakları, işgal ordusunun kullandığı mühimmatın çeliğini, jet yakıtlarını, petrolünü, askeri teçhizatını, dikenli tellerini ve gıda tedarikini sağladı. Soykırımcı İsrail yerleşimci sömürgeci ilhak saldırılarını sürdürürken, AkçanSA’nın ürettiği çimento bu limandan işgal devletine gönderildi!

Bir yılı aşkın süredir bu limanda soykırıma giden sevkiyatı durdurmak için birçok eylem gerçekleştirildi. 18 Aralık 2023 tarihinde Ambarlı Limanı’nda Siyonist İsrail’le ticaret adı altında soykırıma lojistik destek taşıyan gemileri engellemek için yapılan ilk eylemde işkenceyle gözaltına alınan 20 arkadaşımız hakkında dava açıldı ve hâlâ yargılanıyorlar. Türkiye’deki birçok liman eyleminde soykırıma giden sevkiyat durdurulsun diyen Filistin dostları gözaltına alınıyor. Siyonist işgalcilere askeri mühimmat taşıyan şirketlerin hiçbir faaliyetini engellemeyen hükümet, konteynır içeriğini kontrol etmek ve sevkiyatı durdurmak yerine tüm limanlarda polis teşkilatını Filistin dostlarının karşısına dikiyor! Ticaret Bakanlığı liman eylemlerine karşı güvenlik önlemlerini arttırma emri veriyor! Sevkiyatı sürdüren şirketlerin yetkililerine değil eylemcilere dava açılıyor! Filistin mücadelesinin yargılanamayacağını ve esas yargılanması gerekenlerin soykırımın suç ortakları olduğunu bugün buradan bir kez daha deklare ediyoruz!

Soykırımda doğrudan dahli olan ve işgal devletine askeri mühimmat taşıyan gemilerin yanı sıra ABD’nin İsrail’i korumak için Akdeniz’e gönderdiği USS Wasp gibi savaş gemilerinin Türkiye karasularından geçişine ve gümrük sahalarına girişine izin verilmesi soykırımda suç ortaklığıdır. Türkiye’deki Filistin dostları İsrail’e giden gemilerin, akan petrolün ve süren sevkiyatın hesabını sorarken hükümet inkâr siyasetine sığınıyor. Uluslararası mecrada İsrail’i tecrit hamaseti yapan siyasal iktidar, işgal devletine karşı hiçbir somut yaptırım uygulamadığı gibi suç ortaklığını sürdürüyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde İsrail’e askeri ambargo çağrısı yapan iktidar kendi yetki sahasını ve karasularını soykırıma mühimmat taşıyan gemilere açıyor.

Filistin Eylem Komitesi olarak bugün siyonist işgalcilere giden gemilerin ve tırların faaliyet yürüttüğü Ambarlı Limanı önünden sesleniyoruz: hükümet bu gemilerin geçişini engellemedikçe, yük alıp indirmelerine, yanaşıp yakıt almalarına izin verdikçe biz limanlarda eylemde olacağız! Soykırıma karşı Filistin halkıyla dayanışma mücadelemizi büyüterek siyonizmi her alanda kuşatmaya devam edeceğiz. Soykırıma giden sevkiyat son bulana dek Türkiye’deki Filistin dostlarını tüm limanlarda bu sesi yükseltmeye çağırıyoruz: soykırımcı işgal devletine askeri mühimmat taşıyan gemilerin Türkiye karasularından geçmesine ve limanlara girmesine izin verilmesi suç ortaklığıdır, bu suç ortaklığı derhal son bulmalı ve soykırımcı işgal devletiyle tüm ilişkiler kesilerek İsrail’e tam ambargo uygulanmalıdır!

Filistin Eylem Komitesi

Kasım 2024

Yeni mücadele döneminin mevcut sınırlarına ve gereklerine dair…

0

İşçi mücadeleleri, 2022 Ocak-Mart ayları arası yaşadığı kısmi yükseliş döneminden sonra hem iktidarın politik manevraları hem de sendikaların ve solun bu seferberlikleri yaygınlaştıracak ve birleştirecek politika ve araçları gündemine yeterince almaması nedeniyle -öne çıkan birkaç işyeri mücadelesi ile sınırlı kalarak- bir durgunluk dönemi içine girmişti. 2023-24 seçim süreçleri ve bu süreçlerde işçi sınıfının bağımsız politik mücadele hattının yaratılamaması da elbette bu durumun devam etmesinin en temel faktörlerinden biriydi.

Bugün ise ekonomik krizin ve bunun sonucu olan hayat pahalılığının tüm işçileri derin bir yoksulluğa sürüklediği verili koşullarda, yine başta ücretlerinde iyileştirme talebi ile birlikte işçilerin yüzlerini yeniden mücadeleye döndüğünü görüyoruz. Yaz aylarından bu yana birçok işyerinde işçiler grev ve eylemlere başvuruyor. Tek tek işyerlerinde yaşanan mücadelelerin yanı sıra, emekçiler arasındaki hoşnutsuzluğun yarattığı birikimin ve beklentinin sendikal konfederasyonları da hareketlendirdiğine ve hatta -pratikte karşılığını henüz görmemiş olsak da- birlikte tutum almaya zorladığına tanıklık ediyoruz. Bu gelişmeler ve iktidarın sürüklediği ekonomik-politik çıkmaz bizlere yeni bir mücadele dönemini işaret ediyor. Peki hem tekil mücadelelerden hem bunların birbiriyle ilişkisinden yola çıkarak bu döneme dair ne söyleyebiliriz?

Öncelikle işyeri bazlı mevcut mücadelelerin niteliğini değerlendirirsek hepsinin talepleri ve mevziisi açısından savunma karakterli olduğunu söyleyebiliriz. Bu ne demek? İktidarın hem ekonomik hem demokratik alana dönük saldırılarının bir sonucu olarak mevcut talepler; kazanılmış hakların korunmasını, uygulanmasını içeren bir hatta ifade buluyor. Mesela bugün konjonktür bizleri karşılığını TİS’lerde ya da yasalarda bulmaya çalışan tüm sınıf adına bir ilerleme sayılabilecek yeni kazanımları değil tersine en temel olanı, yani sendikalaşma hakkı için mücadeleyi gündem almaya mecbur bırakıyor. Diğer yandan, bugün işçiler “bölüşümden nasıl daha fazla pay alırız” değil, “ücretleri açlık sınırının üzerine nasıl çıkarabiliriz” mücadelesine sıkışıyor. Ve daha da önemlisi, bu talepler etrafında süren mücadeleler birbirinden yalıtılmış bir biçimde ilerliyor; ortak talepler ekseninde bir politik mücadele hattında birleşebilmiş değil. Bu, burjuva iktidarların uzun yıllar sonundaki sistematik saldırıları ve başta sendikalar olmak üzere sol muhalefetin buna cevap verme konusundaki yetersizlikleri ve/veya hataları sonucunda itildiğimiz/çekildiğimiz savunma hattının bile gerisine düşmüş bir mevzi.

Bu sürece eşlik eden bir olgu da eylem biçim ve yöntemlerinde karşılık buluyor. Bu biçimi, eylemlerin radikalleşmesi ama eylemin söylem ve talebinin bunun gerisinde kalması olarak ifade edebiliriz. İşçiler mücadeleleri esnasında kendilerine dönük baskı ve saldırılar karşısında en dirayetli şekilde duruyor, buna karşı farklı eylem biçimleri geliştiriyor, kendilerini ve taleplerini görünür kılmanın yollarını arıyor ama sürecin bir noktasında varılan yer neredeyse muhatap alınma talebine, hatta kimi örneklerde muhatap alınabilmek için sınıf dışı kimi başka aktörleri sürece dahil etme çabasına kadar indirgeniyor. Bunu sadece iktidar ve işveren bloğunun başarısı olarak görmemek gerekir tabii; bu aynı zamanda kendi sınıfsal taleplerini ve öfkesini şu an birleşik bir örgütlü güç olarak ortaya koyamamış işçi sınıfının ve onun örgütlerinin bir çıkmazı ve kabullenilmiş çaresizliği. Bu sebeple, önümüzdeki sürecin gidişatını belirleyecek olanın emek hareketinin mücadele gücü olduğunu tekrar tekrar hatırlamak gerekiyor. Bu gücü belirleyecek olan ise mücadele talepleri, yöntemleri ve birleşik hareket edebilme niyet ve becerisi olacak. İşçi sınıfının sendikal ve politik örgütleri uzun zamandır bağımsız bir emek cephesinin örgütlenmesi yolunda bir adım atmak tarihsel sorumluluğu ile karşı karşıya.

Öğrenci Temsilci Kurulları ve Cinsel Tacizi Önleme Komisyonları için seferber olalım!

0

4 Ekim günü tüm Türkiye, İkbal Uzuner ve Ayşenur Halil adlı iki genç kadının katledilmesi haberiyle sarsıldı. Ayşenur ve İkbal’in katledilmesinin ardından tüm ülkede pek çok üniversite ve lise, kadın cinayetlerine ve erkek şiddetine karşı kitlesel eylemlere sahne oldu. Binlerce genç kadının seferber olduğu bu eylemlerde iktidarın kadın cinayetleri konusunda cezasızlık politikalarına duyulan öfke, erkek şiddetine karşı önleyici ve caydırıcı politikalar ihtiyacında somutlaştı. Bu ihtiyaç, üniversite gençliğinin 6284 sayılı kanunun etkin uygulanması ve Cinsel Tacizi Önleme Komisyonları’nın (CİTÖK) kurulup aktif işletilmesi taleplerinde ifadesini buluyor. CİTÖK’ler, kampüslerde kadınların ve lgbti+ların her gün maruz kaldıkları cinsel şiddet türlerine karşı mücadele ve hayatta kalanların psikolojik destek alması için hayati bir ihtiyaç olduğu gibi, kampüslerimizden patriyarkanın çeşitli formlarının ve bu formların cisimleştiği erkek şiddetinin atılabilmesi yolunda büyük önem taşıyor.

Okullarımızda CİTÖK’lerin kurulmasını ve aktif işletilmesini nasıl güvence altına alabiliriz? Bunu başarabilmek için, üniversite gençliğini CİTÖK’lerin kurulması ve işletilebilmesi doğrultusunda seferber edebilecek, acil talepler ekseninde oluşturacağımız bir eylem programına ihtiyacımız var. Ancak mesele eylem programıyla da bitmiyor: Bu eylem programının mümkün olan en geniş öğrenci kitlesince benimsenmesini sağlamak ve seferber olan bu öğrencilerin mücadelelerini etrafında birleştirebilecekleri bir mücadele aracını tarif etmek de bir o kadar acil bir görev. Bizce Öğrenci Temsilci Kurulları (ÖTK), şu an için, bu ihtiyaca cevap verebilecek yegâne araçlar. Resmi olarak üniversite yönetimlerinin ve YÖK’ün muhatap almak zorunda olduğu, bununla bağlantılı olarak geniş öğrenci kitleleri üzerinde meşruiyet sahibi olan ÖTK’lar, bu sebeplerden ötürü CİTÖK’lere yönelik taleplerimiz doğrultusunda öğrencileri etrafında seferber edebileceğimiz ve seferberlikler esnasında edindiğimiz mevzileri kalıcı hale getirebileceğimiz araçlar olarak kendilerini gösteriyor. ÖTK’ları böyle bir çalışmanın merkezine koyarken, bu araçlara yönelik olarak yürütülmesi gereken ayrı bir çalışma da açığa çıkıyor.

YÖK mevzuatına göre ÖTK seçimlerine 1 aylık bir süre kaldı. Seçimler yaklaşırken mücadeleci öğrenciler olarak ÖTK’lara yönelik geniş kapsamlı bir çalışma yürütmemiz gerekiyor. Oluşturacağımız eylem programları çerçevesinde bir araya getireceğimiz, gençlik örgütlerinden kulüplere uzanan bir blok üzerinden, ÖTK seçimleri yapılmayan okullarda bu seçimlerin yapılmasına, halihazırda seçimlerin yapıldığı okullarda ise bizzat seçimlere yönelik kampanyalar örmeliyiz. Ancak böyle bir kampanya sayesinde yalnızca CİTÖK talebine değil, öğrencilerin gündelik sorunlarına dair tüm taleplerine ilişkin mücadele yürütebilecek bir araca sahip olabilir ve öğrenci-gençlik hareketini savunmacı bir hattan kendi talepleriyle gündem belirleyecek bir hatta çekebiliriz.

Almanya’da metal işçileri yeni bir toplu sözleşme için mücadele ediyor

0

Bu yazı devrimci bir metal işçisi olan Patrick König tarafından yazılmış ve ilk kez 9 Kasım’da İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal‘in sitesinde yayımlanmıştır.

Metal ve elektronik sanayisinde yeni toplu sözleşme için görüşmeler

Eylül 2024’te, metal ve elektronik sanayisi toplu iş sözleşmesi (TİS) sona ermişti. Almanya’da TİS görüşmeleri her eyalette ayrı olarak gerçekleşiyor. Her bir eyalette sendika ve işçiler ile ayrı görüşmeler yapıyor ve genellikle bir eyalette anlaşmaya varıldığında bu anlaşma ülke çapında referans alınıyor.

Yeni TİS görüşmeleri ekim ayında başladı. Metal işçileri sendikası, IG Metall, 12 aylık bir TİS için %7 oranında bir maaş artışı önerdi. Patronlar ise Temmuz 2025’te %1,7 ve Temmuz 2026’da %1,9 maaş artışı içeren 27 aylık bir sözleşme ile çeşitli ödeneklerde kesinti önerdiler. Şu ana dek yapılan 3 görüşmenin de olumsuz sonuçlanması ve tarafların yalnızca TİS ihlal edilirse iş yavaşlatma yapabilecekleri zaman sınırının (“Friedenflicht”) dolmasının ardından, IGMetall uyarı grevlerine başlamış bulunmakta.

Bu görüşmeler nasıl bir bağlamda gerçekleşiyor?

Almanya, birkaç yıl öncesine kadar, ekonomik ve politik istikrar ve düşük enflasyon ile karakterize ediliyordu. Önceki TİS’ler bu arka plana sahipti. Ancak bugün durum değişti. Ülke yavaş yavaş Avrupa’nın ve dünyanın geri kalanının “ritmine” ayak uyduruyor. Ülke, sınırlarından birkaç kilometre ötede gerçekleşen bir savaşla yüzleşiyor. Doksanlı yıllardan bu yana görülmemiş enflasyon oranları (2022’de %5,5 ve 2023’te %6,5) ve 3 çeyrek üst üste gelen resesyon (ekonomik daralma) hükümetin imajında sert bir düşüşe ve özellikle Doğu’da aşırı sağın önemli bir yükselişi ile bir çeşit “türbülansa” yol açmış durumda. Bu yazının kaleme alındığı esnada koalisyonun dağıldığı haberi yayımlanıyordu. İkinci Dünya Savaşı’ından bu yana görülmemiş bu durum ülke içerisinde daha derin istikrarsızlığa yol açmakta. Bütün bunlara gayrisafi yurt içi hasılanın (GSYİH) yaklaşık %26’sını oluşturan ana sektör otomotiv sanayindeki ciddi kriz de eklenmeli.

Metal işçileri olarak bu belirsiz geleceğin farkındayız. Makine başındayken, mola sırasında veya vardiyanın sonunda bunun tekrarlayan bir konuşma konusu olduğunu söylemek abartı olmaz. Ukrayna’daki savaş, Filistin halkının soykırımı, AFD (Almanya için Alternatif) partisinin gerçekten bir alternatif olup olamayacağı ve mevcut hükümetin emekçilere dönük yıkıcı önlemleri günlük konuşma konuları arasında.

Krizin faturasını kapitalistler ödesin!

Patronlar, krizi fırsat bilerek işten çıkarmalar, verimlilik artışları, enflasyonun çok altında ücret artışları öneriyorlar. Hatta, otomotiv devi Volkswagen işçilerden %10 ücret kesintisi, 20 ila 30 bin işçinin işten çıkarılması, Almanya’da faaliyet gösteren 3 fabrikasının kapatılması ve İşyeri Temsilciliği ile 2030 yılına kadar işten çıkarma yapılmayacağına dair imzalanan anlaşmanın yok sayılması gibi talepleri önermeye bile cüret etti.

Otomotiv ve buna bağlı yan sanayi; dünya ekonomik krizi, tüketimdeki düşüş, Çin ile rekabet, elektrikli otomobile geçiş fiyaskosu ve benzeri nedenlerle üretimi kısmak zorunda kaldı. Fakat bu şirketlerin devletten aldıkları mali destekler ile milyonlarca avro kâr elde ettikleri aşikar. Sadece bir örnek vermek gerekirse, Volkswagen, yalnızca geçen yıl hissedarlarına 4,5 milyar avro kâr dağıttı. Birçok şirket kâr ettiğini kabul de ediyor; sorun, istedikleri veya borsadaki büyük hissedarların talep ettiği kârı elde edememeleri.

Kapitalizmde her zaman olduğu gibi, kâr söz konusu olduğunda zenginler alır ve sadece zararı bizler ile paylaşırlar. Bu nedenle bu söylemlere aldanmamalı ve bu sefer patronların kendi kemerlerini sıkması için mücadele etmeliyiz. Aslında mücadele ettiğimiz ve karşı karşıya olduğumuz şey, %2 fazla veya %2 az ücret artışı değil; işçiler olarak bizlerin, günün sonunda patronların ve hükümetin kırılan tabaklarının bedelini ödeyip ödemeyeceğimizdir. Bunun bedelini satın alma gücü kaybıyla, işgücü esnekliğiyle, işten çıkarmalarla, şirket kapanışlarıyla, kesintilerle ve benzeri biçimlerde bize ödetmek istiyorlar. Milyonlarca avro kazanmaya devam edebilmek için maliyetlerden tasarruf etmek istiyorlar.

Hakiki bir mücadele planı için taban karar versin!

7 Kasım’da kuzeyde yüzden fazla şirkette kısmi iş bırakmalar yaptık ve Bremen sokaklarında gösteriler düzenledik. Grev çağrıları ve mitingler, işçilerin mücadele etme isteği olduğunu gösterdi. Pazartesi günü müzakereler devam edecek ve eğer bir anlaşma olmazsa, sendika kısmi grevleri sonlandırmak ve tüm sektörde 24 saatlik grev çağrısı yapmak zorunda kalacak.

Ancak yalnızca sıradan bir TİS uğruna müzakere etmediğimiz için, yanıtımızın son birkaç seferkiyle aynı olamayacağını düşünüyoruz. Hep birlikte hangi taleplerde bulunacağımızı, hangi eylemleri gerçekleştireceğimizi ve hedeflerimize ulaşmak için ne kadar ileri gitmek istediğimizi tartışabilmemiz için kararlı toplantılar düzenlememiz gerekiyor. Mücadele eden diğer sektörlerle (özel otobüs hatları veya çelik sektörü gibi) koordinasyon sağlamak gerekiyor. Taleplerimiz arasında istihdam garantileri, işten çıkarmaların ve kapanmaların sonlandırılması ve üretkenlik artışlarına sınırlamalar yer almalı. Geçici iş ajanslarındaki yoldaşlarla birlik olmalıyız ki onlar da mücadeleye katılabilsin ve daha istikrarlı işlere sahip olabilsinler. Hükümetin askeri bütçeyi artırıp orduyu modernize etmek için 100 milyar avro harcaması yerine, bu parayı bir istihdam planı yaratmak için kullanmasını talep ediyoruz. Muazzam servetler için vergileri artırmalarını ve işçiler için vergileri düşürmelerini talep ediyoruz.

Ne yazık ki IG Metall yönetimi bir kez daha tam tersini yapıyor ve bizimle istişare etmeden ne kadar, ne zaman, nasıl müzakere edeceğimize karar veriyor ve ne yazık ki, birbiri ardına gelen anlaşmalarda gördüğümüz gibi, mücadele güç kazandığı anda kötü bir anlaşmaya imza atıp bunu bize zafer olarak satacaklar.

Sendika liderliği tarafından satılmaktan kaçınmak ve hedeflerimize ulaşmak için sendikayı bir mücadele aracı olarak yeniden canlandırmalıyız. İhtiyaçlarımıza yönelik yeni sendika örgütlerine ihtiyacımız var: SPD’ye (Sosyal Demokrat Parti) ve Alman kapitalizminin işbirlikçilerine bağlı sendikalar değil, tabandan inşa edilen ve denetlenen bir sendikacılık.

Mücadele niçin ve nasıl birleşmeli?

0

Mezheple, dinle, milliyetle hatta yeri geldiğinde tuttuğumuz takımla dahi bölünebilen biz işçi ve emekçiler bugün geçinemiyor olmakta birleşiyoruz.

Peki ülkenin ezici çoğunluğu yoksulken işler hepimiz için kötüye mi gidiyor? İsviçreli banka UBS tarafından yayımlanan 2024 Küresel Servet Raporu’na göre Türkiye’de TL cinsinden kişisel servet artışında yüzde 157’lik bir büyüme söz konusu imiş! Yani bizim yoksullaşmamıza rağmen iki buçuk katın üzerinde bir zenginlik birikimi söz konusuymuş! TL’nin değeri eriyor diye düşünen iyi niyetli işçi kardeşlerimiz olabilir. Yine aynı rapora bakalım: Türkiye’de 60 bin 787 tane dolar milyoneri varmış ve Türkiye’de tüm işler bugün olduğu gibi giderse bu sayının 2028 yılında 87 bin 77’ye ulaşacağı tahmin ediliyormuş!

Tüm bunları niçin söylüyoruz? Yoksulluğun kader olmadığını, ortada bir kaynak sorununun bulunmadığını, aksine bir bölüşüm sorununun varlığını vurgulamak için söylüyoruz. Daha önce yazdık: Bugün brüt maaşı 28 bin TL olan bir kardeşimizin gelirinin yaklaşık yüzde 30’u gelir vergisi olarak kesintiye uğrarken, OECD 2022 Raporu’na göre Türkiye’de şirketlerden alınan kâr vergisi sadece yüzde 3,38! Dahası da var: 2003 yılında en düşük işçi emeklisinin maaşı asgari ücretin 1,47 katı iken 2024 yılında en düşük işçi emeklisi maaşı asgari ücretin ancak yüzde 61’ine denk. 1978’de asgari ücretin 7,5 katı olan kıdem tazminatı tavanı, 2024 Ocak-Haziran aylarında asgari ücretin 1,75 katı oldu! Hükümet böylesi bir politika ile 60 bin olan dolar milyonerini 87 bine çıkartabileceğini dünyaya ispatlamış durumda ve muhalefetin de bu gidişata cepheden bir karşı çıkışı yok.

Emekçiler olarak elbette ki boş durmuyoruz. As Plastik, MKB Rondo, Mersen, Elba Bant, Tarkett, Polonez, Fernas, Eker, belediye işçilerinin mücadele deneyimleri yol gösteriyor. Grev ve direniş halinde çok sayıdaki işyerinin yanı sıra halen sendikalaşma çalışmasını sürdüren onlarca işyerinden de bahsedebiliyoruz. İşyerlerindeki mücadelelerinin yanı sıra yoksulluğa ve adaletsiz vergi dilimine karşı başlatılan eylem süreçlerinin kimi örnekleri de son yılların en kitlesel işçi seferberlikleri halini aldı bile.

Mücadelede ne cesaretimiz, ne sayımız, ne de kararlılığımız eksik. Bunların hepsi tamam. Ancak karşımızda işçinin kanını emmek üzere kenetlenmiş bir patronlar sınıfı var. Bu patronlar hangi partiyi destekleyip, nereli olduklarına bakmaksızın bir aradalar ve taviz vermeksizin boğazımıza çökmüş durumdalar. İşte bizim eksiğimiz de burada görünüyor, patronlar kadar bir arada duramıyoruz.

İki yönlü bir birleşmeye ihtiyacımız var. Birincisi, işyerlerinde patronlara karşı verilen mücadeleler yalıtık kaldıkça yeterli kazanımlar elde edemeyiz. Bunun için mücadele halindeki emekçilerin; sektörleri, sendikaları ve konfederasyonları ne olursa olsun birleşmek için sendikalarını zorlamaları gerekiyor. Öte yandan da ülke genelindeki işçi düşmanı politikalara karşı da konfederasyon ayrımı gözetmeksizin, istediğimizi net şekilde anlatıp kazanana kadar ne yapacağımızı açıklayan bir eylem planı etrafında kenetlenmemiz gerekiyor. Bunun için örgütlü işyerlerimizde sendikalarımıza basınç uygulamamız, bölünmüşlüğümüzü yok etmemiz gerekiyor.

İnsanca bir gelecek için işyeri temelli ve kitlesel mücadeleleri sendika-konfederasyon farkı olmaksızın bir mücadele programı etrafında birleştirmemiz gerekiyor.

İşçiler üç temel sorunu işaret ediyor!

0

2024 yılının yaz aylarından bu yana farklı sektörlerde işçi eylemlerine şahit oluyoruz. Bunlar grevler, direnişler biçiminde kendisini gösteriyor. Bunların yanına bir de (daha büyük bir seferberlik korkusu ile girişilen) konfederasyonların düzenlediği eylemleri katmak gerek. Bu durumda karşımıza çıkan tabloda işçi sınıfının -çoğunluğunun değil ama- önemli bir kesiminin ücretler, sendikalaşma hakkı, işçi sağlığı ve iş güvenliği gibi konular ve talepler etrafında ortaklaştığını görüyoruz.

Türkiye’de çalışanların ezici çoğunluğunun asgari ücret civarında çalışıyor olması bir vakıa. Bunun yanında temmuz ayında ara zam yapılmaması ve ekonomik krizin alım gücünü daha da düşürmesi, pek çok sektör ve işyerinde yaz aylarından itibaren ortak bir talebin öne çıkmasına yol açtı: “İnsan onuruna yaraşır bir ücret!” Bugün karşılaştığımız grevlerin (As Plastik, MKB Rondo, belediyeler, Mersen, Tarkett vb.) öne çıkan taleplerinden birisi ücretler üzerinde iyileştirme yapılması.

Ücretlere dönük iyileştirme talepleri sadece zam ile sınırlı değil. DİSK’in yaptığı bir dizi eylemde ve Türk-İş’in yaptığı mitinglerde öne çıkan temel taleplerden biri de “vergide adalet” oldu. Bugün işçi sınıfı hem asgari ücrete mahkûm ediliyor hem de aldığı ücretler vergi dilimine girdiği için daha da düşüyor. Bu sebeple mücadeleler boyunca sadece ücret artışı değil, bunu garanti altına alacak yasal düzenlemeler de talep ediliyor.

İşçi sağlığı ve iş güvenliği konusu da yine işyeri temelli seferberliklerin önemli bir gerekçesini oluşturuyor. İki aya yakın bir süre mücadele yürüten Fernas işçilerinin temel taleplerinden birisi iş güvenliği idi. Özellikle bazı sektörlerde (taşımacılık, maden, inşaat vb.) önemli bir gündem maddesi olan iş kazaları karşısında güvenli ve güvenceli bir çalışma hayatı öne çıkan bir talep.

Ücretlerde iyileştirme ve iş güvenliği talepleri ancak sendikal hakların garanti altına alınmasıyla kazanıma dönüşebilir. Aksi takdirde patronun verdiği herhangi bir taviz ya da söz kısa sürede geri alınabilir. Tam da bu sebeple güncel eylemlerin tamamında sendikalaşma hakkı için de mücadele yürütülüyor. Üç ayı geçen direnişleri ile Polonez işçileri bunun en somut örneği. Polonez’de işçiler ücretlerine zam isterken bunun sendika ve TİS ile mümkün olacağının bilinciyle hareket etmişti. Öte yandan patronun 146 işçiyi işten çıkarmasının ardından uzun soluklu bir mücadele süreci başlamıştı.

2024 yılının ikinci yarısı işçi sınıfının alım gücünün düştüğü ve buna karşın farklı işyerlerinde önemli mücadelelerin geliştiği bir dönem olmaya devam ediyor. Polonez’de sendikalı çalışma hakkı için direniş sürüyor, pek çok fabrikada ve işyerinde grev pankartları asılıyor. Bu mücadelelerin birleşmesi, ortak talepler etrafında yan yana gelmesi oldukça kritik. Gerek mücadeleci işçilerin gerekse emekten yana herkesin önünde uzun bir yol var. Güncel durumda ise bir yandan farklı mücadelelerin birleşmesi için, bir yandan da mevcut seferberliklerin kazanımla sonuçlanması için elimizden geleni yapmalıyız.

Sermayenin gözü asgari ücrette

0

Son günlerde IMF’den Türkiye ekonomisiyle ilgili peş peşe açıklamalar geliyor. Yeni yıla girerken ekonomi yönetiminin IMF’nin yönlendirme ve telkinlerine daha fazla kulak kabarttığını görüyoruz. Ne de olsa OVP bir IMF programı. IMF’den gelen açıklamalardaki en genel vurgu şu: “İyi yoldasınız, devam edin. Enflasyon hedefini tutturmak için ücretlere gerektiğinden fazla zam yapmayın. Tüketimi, alım gücünü baskılayarak azaltmaya devam edin.”

Asgari ücret görüşmeleri yaklaşırken, Merkez Bankası başkanı IMF’den aldığı bu sufleyle ABD’deki finans çevreleriyle gerçekleşen bir toplantıda, asgari ücrete yüzde 25 civarı bir zam yapılmasının 2025 enflasyon görünümüyle uyumlu olacağını söyledi. Bu orandaki artışla asgari ücret 21 bin 450 TL seviyesine gelir. Ara zam yapılmayacağı neredeyse kesin. Bu da milyonlarca insanının Ocak 2026’ya kadar alım gücü açısından 2024 Ocak ayındaki 17 bin TL’den daha düşük bir miktara yaşamaya çalışması anlamına gelir.

İktidar çok dillendirmek istemese de bu, beklenen enflasyona göre zam demektir. En azından yıl sonu 2024 yılı için enflasyon oranının yüzde 45-50 olacağını düşünürsek bu oranda bir artışın reelde zam değil sabitleme anlamına geleceğini söyleyebiliriz. Çünkü asgari ücret yıl boyunca alım gücünden değer kaybetti. 2024 Mayıs ayında açlık sınırının altına düştü. Eğer yüzde 25 zam yapılırsa 2025 yılında daha ocak ayı içinde açlık sınırının altına düşmüş olacak. Bu, milyonlarca emekçi için korkunç bir senaryo. Asgari ücrete yüzde 35 zam yapıldığını düşünelim, bu durumda da mayıs ayında açlık sınırının altına düşmüş olacak.

Bu korkutucu olasılıkları ancak birleşik mücadele ekseniyle bertaraf edebiliriz. Sermaye ve onun sözcüleri var olan düşük alım gücüne bile saldırı peşinde. Asgari ücretin gerçekten belirlendiği arena sınıf mücadelesidir. Emeklilerin toplumsal yenilgisini unutmayalım. Kısa süre içinde tüm maaşlar harçlık düzeyine indirildi. İşçi sınıfına saldırı sadece ücret baskılamasıyla da olmuyor. Gelir vergisi dilimleri, kıdem tazminatı, planlanan yeni iş yasası gibi farklı yollardan da kazanılmış haklara ve kazançlara saldırılıyor.

Bunun yanında imalat sanayi de daralıyor. Bunun üç temel sebebi var. Birincisi iç talep zayıf, ikincisi faizler çok yüksek, üretim yapmak ve stok tutmak maliyetli. Üçüncüsü, en çok ihracat yaptığımız bölge olarak AB ekonomisi zayıf; AB’de talep düşük, bu da sanayiyi etkiliyor. Bu tablo 2025’te hayat pahalılığı dışında işsizliğin de artma eğiliminde olacağını anlatıyor bize.

Birçok yazımızda vurguladık; sermaye örgütlü ve planlı saldırıyor. Enflasyonun asıl sebebi olan en zenginlerin aşırı tüketimine ve şirketlerin yüksek kârlılıklarına müdahale etmek yerine işçi sınıfına bilinçli bir saldırı programı uygulanıyor. Bunun karşısında işçi sınıfının da birleşik sendikal mücadeleyle örgütlü ve planlı hareket etmesi zaruridir. Türk-İş’in Ankara mitingi, işçi sınıfının seferberliğe hazır olduğunu bir kere daha gösterdi. Sınıfın acil taleplerini birleşik mücadeleye entegre ederek sürdürülecek kitlesel grev ve direnişler için ne bekleniyor? Alım gücünün gerçek artışı ancak birleşik mücadeleden ve emek ittifakından geçiyor. Tekrar soruyoruz, şimdi değilse ne zaman?

İzmir’de “İrademe dokunma, kayyuma geçit yok!” eylemi

0

İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri Konak ilçesindeki Cumhuriyet Meydanı’nda “İrademe dokunma, kayyuma geçit yok!” şiarı ile eylem gerçekleştirdi.

Son dönemde belediyeler üzerinden gerçekleşen kayyum saldırısı İzmir’de Cumhuriyet Meydanı’nda gerçekleştirilen eylemle protesto edildi. 16.00’da halaylarla, sloganlarla başlayan eyleme gençlik örgütleri “Kayyuma geçit vermeyeceğiz!” pankartı ile yürüyüş yaparak katıldı. 

Milletvekili ve siyasilerin eylem pankartı etrafında toplanması ile başlayan açıklama öncesinde İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri adına konuşma gerçekleştirildi.

Daha sonra basın açıklamasını Baro Başkan Yardımcısı Zöhre Dalkıran okudu. İktidarın kayyum atamalarını bir gelenek haline getirdiğini ve her geçen gün yeni bir kayyum ataması yapıldığını vurgulayarak başlanan açıklamada “muhalif olan her düşünceye karşı bu anlayış ülkeye faşizmi getirmiştir” denildi.

Açıklamada şunlar ifade edildi:

“Yerel seçimde büyük bir hezimet yaşayan siyasal iktidar baskıya ve saldırılara başvurmuştur ve bu tüm yaşananlar hukuk garabetidir. Ülkede herkesi terörist ilan ederek tutuklamalar ve gözaltılar toplumun tepkisi ile karşılanmaktadır. Bu süreç daha fazla demokrasi, daha fazla ekmek ve daha fazla söz söyleyerek aşılacaktır.”

Açıklamanın son sözleri ise “Bu karanlık elbet bir gün dağılacaktır. Ülkemiz gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan, güneşli, güzel günlere uyanacaktır. Bu ülke bu karanlıktan dayanışma ile, birlik ile çıkacak, her yeri, her kurumu yangın yerine dönmüş ülkemizi, bu kara dumanı elbirliği ile dağıtacaktır. Her yerde demokrasi, insan hakları ve özgürlük diye haykıracağız. Ve inanın bunu elde edeceğiz. Buradan bir kez daha sesleniyoruz; kayyım atamalarına derhal son verin. Esenyurt Belediye Başkanı Prof. Dr. Ahmet Özer’i derhal serbest bırakın ve görevine iade edin. Mardin, Batman, Halfeti Belediyelerine yapılan kayyım atamalarını iptal edin, seçilmiş başkanları demokrasiye uygun bir şekilde görevlerine iade edin. Demokrasiyi ayaklar altında çiğnemekten derhal vazgeçin.” oldu.

Şarlatanlar çağı: Musk ve kapitalizmin yeni oyunu

0

İçinde yaşadığımız düzen, krizlerini gizlemek ve yeniden pazarlanabilir olgular oluşturmak için figürler çıkarmakta oldukça başarılı. Bill Gates, Steve Jobs ve son olarak Elon Musk da bu dönemin en parlak yıldızlarından biri oldu. Mars’a koloni kurmak, elektriği geleceğe taşımak ve insan beynini yapay zekâyla birleştirmek gibi hayaller, Musk’ı bir “geleceğin mimarı” olarak kitlelere tanıttı. Son dönemde Trump’a verdiği destekle Musk yalnızca geleceği şekillendiren bir vizyoner değil, aynı zamanda kapitalizmin sürdürülebilirliği için siyasi sahnede kendine alan açan bir şarlatan olarak karşımıza çıkıyor. Tüm dünyanın iletişim merkezi X’in de sahibi olan ve onu kendi reklamı için manipüle eden Musk, gerçekten bir kurtarıcı mı yoksa bir tehdit mi? Gelin, beraber bakalım.

Vizyon hanedanlığı

Elon Musk’ın ünü, aslında sahibi olduğu şirket ve yatırımlarla pekişmiş durumda. SpaceX, Tesla, Neuralink ve The Boring Company gibi şirketlerle, uzay yolculuğundan elektrikli araçlara, beyin-bilgisayar arayüzlerinden yeraltı tünellerine kadar geniş bir yelpazede faaliyet gösteriyor. Bu girişimler, sanki insanlığın geleceğini şekillendirmeyi amaçlıyor gibi görünse de, altında başka bir motivasyonun yattığını tahmin edebiliriz. Dünyadaki acil sorunları çözmek yerine, dikkatleri farklı yöne çekiyor olabilir mi? Mesela, Mars’a koloni kurma hayali, dünya üzerindeki iklim krizi, gelir eşitsizliği ve küresel sağlık sorunları gibi temel problemlerin çözümünü ikinci plana atma çabası olabilir mi? Ya da teknolojik ilerlemelerin yarattığı sanal umut, mevcut sistemin kusurlarını gizlemek ve sorgulanmasını engellemek için bir araç olarak mı kullanılıyor? Odağımız kayrılıyor, hareketsiz bıraktırılıyoruz, kabulleniyoruz ve tepkisizleştiriliyoruz. Ve ayrıca asıl amaç bilginin demokratikleştirilmesi değil, aynı diğerlerinde olduğu gibi algılarımızın dağıtılması ve gerçeklerin halı altına süpürülerek, yeni gerçeğin satılabilir bir meta olarak pazarlanması. Musk’un kurmak istediği vizyon hanedanlığı tam olarak buna hizmet ediyor.

Musk ve Trump ortaklığı
Şu ana kadar görünmeyen ve adı konmayan ortaklık, aslında uzun bir süredir dil birlikteliğiyle ilerliyordu. Musk’ın X’i satın almasından sonra şiddeti ve ötekileştiren söylemleri ön plana çıkarması, tüm bunların yanında baskı rejimlerinin istediği bilgileri artık veri güvenliği olmadan onlara sunması, aslında Trump’ın isteği ve ekmeğine yağ sürüyordu diyebiliriz. Bu ortaklığın en net hali ise Musk’ın 5 Kasım’daki ABD seçimlerinde Trump’ı destekleyeceğini açıklamasıyla arşa çıktı. Seçim kampanyası için 100 milyonlarca dolar destekte bulunmasının yanında, X platformunda Trump destekçileri arasında günlük piyango çekilişi bile başlattı.

Ne yapmalı?

Musk ve benzeri geleceği vaat eden şarlatanları iyi tespit etmek lazım. Sistemlerin açıklarını bularak ve belirli sermayeleri de arkasına alarak durmadan vizyon sahibi pazarlamasının ardında krizde olan yapılarını kurtarmak isteyen yönetim katmanı ve ondan beslenen parazitler olduğunu unutmayalım. Ve bu kadar teknolojik gelişme olurken, cidden insanlığın 100 milyon piksel kameraya sahip telefona veya her yeri ekran olan arabaya mı ihtiyacı var yoksa daha temel sorunlarımız mı var onu saptamamız lazım. Aslında soru basit: Kapitalizmin teknodevrimi kurtarıcı gibi sunmasına karşı biz ne diyeceğiz? Dünyada 2,2 milyar kişinin hâlâ temiz suya erişimi yokken veya 833 milyon insan hâlâ yeterli beslenemiyorken, şarlatanların bizi kandırmasına izin mi vereceğiz?

Talan ekonomisi!

0

Memleketimizden sınıf manzaralarına dair son birkaç haftadan üç haber!

İlki şöyle diyor: “Türkiye, milyoner sayısı artışında 2028’de Avrupa lideri olacak.” Haberin ayrıntısına göre önümüzdeki üç yıl içinde Türkiye’de net serveti 1 milyon dolardan fazla olacakların oranında yüzde 34’lük bir artış gerçekleşecek. Küresel servet raporu verilerine göre Türkiye bu yüksek performans ile Avrupa lideri olurken Rusya ve İsveç onu takip edecek.

İkinci haber Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in bir demeci: “Bir vatandaşımız büyükşehirlerden birinde 32 tane daire almış, bizde vergi kaydı yok. Hayatında hiç beyanname vermemiş. Yıl içinde 65 milyon liraya lüks araç alan binlerce vatandaşımız var. Çağırıyoruz, ‘izah et’ diyoruz ama izahları yok. ‘Bu parayı kazandığınızı kanıtla’ diyoruz, kanıtlayamıyor.”

Üçüncü haber şöyle: “Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2023 yılının yoksulluk rakamlarını açıkladı. Türkiye’de nüfusun yüzde 14,4’ü yani yaklaşık 12 milyonu maddi ve sosyal yoksunluk içinde. TÜİK’e göre yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında olan fertlerin oranı yüzde 30,7 oldu. Hanelerin yarısından fazlası bir haftalık tatil masraflarını karşılayamazken neredeyse yarısı da iki günde bir et yiyemiyor. Halkın yüzde 13’ü ise sürekli yoksul.”

Bu üç haber gelir dağılımın nasıl bozulduğunu ve Türkiye’nin nasıl yönetildiğini olduğu gibi ortaya koyuyor. Bu üç haber AKP-MHP iktidarının kimlere hizmet ettiğini ayan beyan gösteriyor. Önümüzdeki üç yıl içinde servetini katlayacak milyonerler bir yanda, 65 milyona leblebi çekirdek gibi lüks araç alan binlerce “vatandaş” bir yanda, kuru ekmeğe muhtaç on milyonlar öbür yanda. Deve havuduyla birlikte yutulmuş!

Binlerce kişi bir lira vergi vermeden 65 milyon liraya lüks araç alabilirken yüksek enflasyonun suçu 17 bin lira alan asgari ücretliye, 12 bin 500 lira alan emekliye atılıyor. Bir kişi tek kuruş vergi vermeden 32 daire satın alabilirken 23 milyon insan kirada oturuyor. 50 milyon insan bir hafta dahi tatil yapamaz haldeyken Türk milyonerleri üç yıl içinde Avrupa’nın lideri olmaya koşuyor. Minareyi çalan kılıfını gerçekten uydurmuş.

Bunun adı talan ekonomisi! İşçi ve emekçiler “dur” diyene dek durmayacaklar…

Trump’ın zaferi, ABD emperyalizminin toplumsal ve politik krizini yansıtmaktadır

0

Anketler seçimin başa baş geçeceğini ve sonucun belli olmasının günler alabileceğini öngörüyordu ancak Donald Trump’ın zaferi bundan daha hızlı ve çarpıcı oldu. Trump Kuzey Carolina’yı kazandı ve 2020’de Biden’a kaybettiği Georgia, Pensilvanya ve Wisconsin eyaletlerinde sonucu tersine çevirdi. Trump, oy çokluğuyla kazanmasının yanında Senato ve Temsilciler Meclisi’nde de çoğunluğu ele geçirdi.

Trump ABD başkanlığını yeniden kazandı

Trump açıkça faşist fikirlere sahip aşırı sağcı, ırkçı, bağnaz, yabancı düşmanı, kadın düşmanı, hükümlü bir cinsel istismar faili. Onun zaferi Meloni, Le Pen, Bolsonaro ya da Milei gibi dünyanın aşırı sağcıları tarafından kutlanmakta.

Milyonların aklındaki soru şu: Böylesine bir aşırı sağcı faşist figür nasıl tekrar kazanabilir? Meloni, Bolsonaro ya da Milei’nin dünyanın diğer enlemlerinde kazanmalarıyla aynı nedenden, yine 2016’daki zaferiyle benzer nedenlerden dolayı: Birçok işçi ve gencin, kitlelerin refahı yerine büyük çokuluslu şirketlerin ve oligarkların çıkarlarına öncelik veren kapitalist hükümetlere karşı duydukları bıkkınlığı bu hükümetlerin karşısında hatalı adaylara oy vererek göstermelerinden dolayı.

ABD örneğinde bu durum, 2020 seçimlerine kıyasla 15 milyon oy kaybeden Biden-Harris’in kapitalist-emperyalist hükümetine yönelik milyonlarca kişinin nefretini ifade etmektedir. Trump’ın kazanmasından öte, Kamala Harris ve iktidardaki Demokrat Parti kaybetti. Harris, Biden’ın adaylığını alelacele kendisiyle değiştirmek zorunda kalan Demokrat Parti’nin fiyaskosunun altından kalkamadı. Harris, hükümetinin işçi sınıfı ve halk kesimlerinin yaşam standartlarını düşürmeye devam ettiği gerçeğini ne gizleyebildi ne de çarpıtabildi. Bizzat kendisinin göçmenlere zulmettiğini gizleyemedi. Biden’ın ve kendisinin Gazze’deki soykırımı destekleyen bir hükümete liderlik ettiğini; bu hükümetin İsrail’i ve onun Filistin ve Lübnan halklarına uyguladığı canice katliamı mali ve askeri olarak desteklediğini gizleyemedi.

Bu nedenle Filistin davasının binlerce destekçisi Harris’in etkinliklerine, onu tümüyle reddettiklerini ifade etmek için gitti. Bu nedenle Harris, Gazze’deki soykırımı destekleyen iğrenç tutumundan dolayı geniş ilerici kesimlerin ya da gençlerin desteğini alamadı. Ne siyahi toplum ne de Latinler onun liderliğini kitlesel olarak destekledi. Hatta Roger Waters ve çevre aktivisti Greta Thunberg bile hem Harris’e hem de Trump’a destek vermeyi reddetti.

Trump geleneksel aşırı muhafazakâr, ırkçı, sağcı Amerikan oylarını topladı; ayrıca Evanjelik, kürtaj hakkı karşıtı, kadın düşmanı ve genel anlamda marjinal toplulukların da desteğine sahipti. Ayrıca Michigan, Pensilvanya ve Wisconsin gibi ihmal edilmiş “pas kuşağı” eyaletlerinde görüldüğü gibi sosyal krizden etkilenen, çoğunlukla beyazlardan oluşan işçi sınıfı üyelerinden de hatalı cezalandırıcı oylar aldı. Bir yandan da Biden-Harris yönetimine duydukları nefret ve Trump’ın “her şeyi değiştireceğiz” ya da “savaşları sona erdireceğiz” yalanları nedeniyle siyahi, Müslüman ve Latin topluluklarından da oy aldı. Oysa Trump ilk başkanlık döneminde ABD Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşıyan, İsrail’in Gazze, Filistin ve Ortadoğu’daki soykırımını destekleyen, çokuluslu şirketlerin bir ajanıdır.

Trump’ın başkanlığa dönüşü, kapitalist-emperyalist sistemin uzun süredir yaşadığı krizin, toplumsal ve siyasal çürümenin ABD’de bulduğu yeni bir ifadesidir. Bir zamanların “Amerikan rüyası” ortadan kaybolalı uzun zaman oldu, kapitalist-emperyalist sistemin çürümesi ise 2008 ekonomik krizinden bu yana derinleşti. “Temmuz 2023 itibarıyla 37 milyondan fazla insan, yani nüfusun yüzde 11,5’i yoksulluk içinde yaşıyor ve 6,6 milyonu (yüzde 4) işsiz (…). En zengin yüzde 10’luk kesimin tüm gelirin neredeyse yarısını, en yoksul yüzde 50’lik kesimin ise sadece yüzde 13’ünü alması, ekonomik eşitsizliğin giderek arttığını gösteriyor. ABD emperyalizminin ideolojik dayanağı olarak bolluk ve refah vaat eden Amerikan rüyası, artık uzak bir geçmişin belli belirsiz bir anısına dönüşmüş vaziyette. Bu durum ABD’deki geleneksel iki burjuva partisine, yani Demokratlara ve Cumhuriyetçilere karşı giderek artan bir kayıtsızlığa ve hoşnutsuzluğa yol açıyor. Amerikalıların yüzde 48’i ekonomik durumlarını kötü olarak değerlendiriyor, her on Amerikalıdan yedisi (yüzde 69) ekonominin ‘kötüye gittiğine’ inanıyor ve Amerikalıların yüzde 77’si memnuniyetsiz, hüsrana uğramış ya da öfkeli.” (Amerika Birleşik Devletleri: siyasi kriz ve seçim sandığı arasında, Ezequiel Peressini, İUB-DE’nin yayın organı Uluslararası Haberleşme, No. 53, Ağustos 2024).

Aşırı sağcı Donald Trump’ın olası yeni hükümeti ne Amerikan emekçileri ve gençlerinin ne de göçmenlerin koşullarında iyileştirmeler getirecektir. Hele hele Filistin ve Ortadoğu halkları, Ukrayna halkı ya da dünyanın ezilen halkları için hiçbir iyileşme getirmeyecektir. Trump, ABD emperyalizminin sömürü ve küresel jandarmalık ve soykırım politikasını (küçümseyemeyeceğimiz ve yüzleşmemiz gereken, faşist ve baskıcı yönlerinin mantıksal sonuçlarıyla daha da vahşileştirilmiş bir şekilde) sürdürecektir.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak ABD’deki işçi sınıfını, gençleri, kadınları, lgbti+ları ve halk kesimlerini, Boeing ve liman işçilerinin muzaffer grevlerinde olduğu gibi talepleri için mücadele etmeye ve göreve geleceği 20 Ocak 2025’ten itibaren aşırı sağcı Trump hükümetine karşı mücadeleye çağırmaya devam edeceğiz.

ABD’deki toplumsal ve politik kriz devam edecek. ABD’de İUB-DE sempatizanı Sosyalist Çekirdek (Socialist Core) olarak Jill Stein, Cornel West gibi alternatif adaylara ve Sosyalizm ve Kurtuluş Partisi’nden Claudia De la Cruz gibi diğer bağımsız adaylara eleştirel oy çağrısında bulunmuş ve şunları ifade etmiştik: “Bu eleştirel oylar seçimlerden sonra da karşılaşmaya devam edeceğimiz zorluklara karşı mücadele eden, büyüyen grevlere katılan, Filistin ile dayanışma içinde olan ve siyahların ırkçılığa ve polis şiddetine karşı mücadelesinde yer alanların siyasi kutbu güçlendirmeye yardımcı olabilir. Seçimleri kim kazanırsa kazansın bir yandan ciddi sosyoekolojik krizin ve muazzam eşitsizliğin bir yandan da halk mücadelelerinin geliştiği ve derinleştiği bu süreç; ırkçılık ve faşizm karşıtı, çevreci ve feminist yeni kuşak öncülerin bir araya gelebileceği bir işçi sınıfı partisini inşa etme görevini önümüze koymaktadır.” (Bkz. Soykırımcı Cumhuriyetçilere ve Demokratlara karşı protesto oyu çağrısı).

İUB-DE olarak, işçileri ve halkları yenilgiye götüren bir araçtan başka bir şey olmayan Demokrat Parti’nin dışındaki ABD solunun ve mücadeleci öncülerinin birleşik bir siyasi alternatifini inşa etme yolunda atılabilecek tüm adımları onaylıyor ve destekliyoruz.

Soldaki açmazımız

0

Neredeyse beş yıllık bir süredir bu sayfalarda solun en geniş kesimlerine ve sınıf örgütlerine dönük olarak bir Emek İttifakı çağrısı yapmaktayız. Bu çağrının arka planında iki temel unsur yatmakta. Birincisi, ülkenin içerisinden geçmekte olduğu, tarihinin en derin ekonomik krizi. İkincisi ise baskıcı Tek Adam rejiminin dayatmakta olduğu demokratik haklar mücadelesi ve rejimden kopuş tartışması.

Evet, bizler bu iki alanın, kitlelerin demokratik ve ekonomik, sosyal talepleri uğruna mücadelelerinin birbirlerine kopmaz şekilde bağlı olduğu ve tam da bu nedenle sosyalist hareket nezdinde de bu şekilde ele alınması gerektiği kanaatindeyiz.

Ancak 2023 genel seçimleri ve 2024 yerel seçimleri de bir kez daha ortaya koydu ki, sosyalist hareketin geniş kesimleri maalesef ki bu iki mücadele alanı arasına sınırları belirli olmayan bir aşama koymayı sürdürüyor. Bu kavrayışın karşımıza çıkardığı en temel sonuç ise, Türkiye emekçi halklarının rejime ve ekonomik çöküşe karşı mücadelelerinde sosyalist hareketin tam anlamıyla kitlelere bir alternatif sunamaması oluyor.

Sosyalist hareketin geniş kesimlerinin demokratik alanda kitlelerin ihtiyaçlarının üzerinden atlayarak ve hattı onu sandık mücadelesiyle sınırlayarak burjuva muhalefeti adres gösteren bu sinik politikası, ekonomik krize karşı mücadele mevzu bahis olduğunda da yine kitlelerin özlemlerine cevap üretmekten uzak kalıyor.

Mevcut koşullarda, sınıfın birçok kesimi güvenceli iş, insan onuruna yaraşır bir ücret için mücadele ederken ve sınıfın daha geniş ve örgütlü kesimleri sendikaları üzerinde mücadele edilmesi için basınç oluşturmaya çabalarken sosyalist hareketin geniş kesimleri neden bu mücadelelerin izleyicisi konumunda kalıyor? Ya da neden birlik siyaseti lafta kalıyor?

Hepimizin açıklıkla tartışması gereken sorunun bu olduğunu düşünüyoruz. Ve kısaca da olsa kendi cevabımızı bir kez daha vurgulamanın önemli olduğu kanaatindeyiz.

Bugünün Türkiye’sinin içerisinden geçmekte olduğu çoklu kriz, herhangi bir sosyalist yapının kendi öznel ihtiyaçlarındansa kitlelerin acil ihtiyaçları üzerinden bir politikayı hiç olmadığı kadar zorunlu kılıyor. Ve bizim Emek İttifakı olarak formüle ettiğimiz, işçi sınıfının en geniş birleşik cephesi anlamına gelen kavrayış da bu ihtiyaca bir cevap üretmeyi çabalıyor.

Maalesef ki şu ana kadar hepimizin deneyimlediği birlik girişimleri kitlelerin beklentileri yerine “kendi gövdelerimizi nasıl harekete geçireceğimiz” üzerinden şekillendi. Tam da bu nedenle yaşadığımız birlik, ittifak girişimleri kitleleri mücadelenin içerisine çekebilecek acil talepler yerine muhatabının belirsiz kaldığı temenniler silsileleri üzerine inşa edildi. Hal böyle olunca da bu deneyimlerin neredeyse tamamının kapsamları, onları oluşturan yapıların gövdeleriyle sınırlı kaldı ve/veya bu deneyimler zamanla sönümlendi.

Bizim buradan vardığımız sonuç ve yinelediğimiz çağrı ise şu: emekçilerin krize karşı mevcut mücadele ve beklentileri üzerinden hareketle, bu mücadeleleri ileriye taşıyabilecek, muhatabı belirsiz olmayan, tersine işçi sınıfının kapitalist sömürüye karşı daha da fazla özne haline gelerek seferber kılınabileceği ve sınıfın düzen partilerinden bağımsızlaşabilen politik hattını açığa çıkarabilecek acil talepleri tartışmak ve bu talepler etrafında bir mücadele ittifakını, Emek İttifakı’nı mümkün kılmanın yollarını belirlemek.

CHP emekçilere ne verebilir?

0

İşçiler, emekçiler olarak ne kadar zor günlerden geçtiğimizi uzunca anlatmaya gerek yok. Yaşadığımız ekonomik, sosyal, siyasi kriz halinin sorumlusu siyasi iktidardır. Bu, tartışmasız bir gerçek.

Peki, kamuoyunda sık sık karşımıza çıkarak bizi kendisine destek olmaya davet eden, oyumuzu isteyen diğer büyük siyasi güç, sözleriyle değil ama icraatlarıyla ne vaat ediyor?

Hatırda tutmamız gereken basit ama önemli bir gerçek var: CHP hem bir sermaye partisi hem de bizzat kendisi de birçok işçinin karşısında patron konumunda bulunuyor.

Nasıl mı? Elbette, halihazırda kontrolü altında bulundurduğu belediyeler sayesinde. Patronun iyisi olmaz ama görünen o ki CHP işçilerin asgari taleplerini dahi karşılamaktan uzak. Öyle ki bu günlerde Buca’dan Kadıköy’e varana dek birçok CHP belediyesinde ardı ardına grev tarihleri ilan ediliyor.

Henüz sadece yerel ölçekte iktidarken bile işçilerin ihtiyaçlarını karşılamaya bu kadar uzak olan bir partinin basında, sosyal medyada emekten yana görünme çabaları gözümüzü boyamaya çalışmasından başka anlam taşıyabilir mi?

Bu satırları okurken “Merkezi iktidar bütçe vermeyince belediye ne yapsın?” diye düşünenler olabilir. Aslında işçiler, bünyesinde çalıştıkları belediyelerin bütçelerinden haberdar ve sorununun yeterli kaynak olmaması değil kaynakların adaletsiz bölüştürülmesi olduğunu belirtiyorlar.

CHP’nin belediye işçilerine yaklaşımı bir bütün olarak işçi sınıfına yaklaşımının parçasıdır. Kendi sınıfsal karakterinin, sermaye partisi oluşunun sonucudur. Bunun sağlamasını yapmak da kolay.

Bugün cebimizi yakan, lokmamızı çalan bir sermaye saldırısı ile karşı karşıyayız. Saldırının adı Şimşek programıdır. İktidara talip olan bu partinin Şimşek programına karşı etkili bir muhalefet geliştirdiğini söylemek mümkün mü? Emekçiler, açlıkla imtihan edildikleri için işten atılma tehditlerine rağmen sendikalı olmaya yönelirken, onca fabrika ve işyerinde direniş ve grevlere girişirken bu parti göstermelik birkaç beyanatın ve ziyaretin ötesinde ne verdi, ne önerdi işçilere? Hiç.

Onca yıl sonra iktidara uzanması ciddi bir ihtimal haline gelmişken ana muhalefet partisinin milyonlarca emekçinin yaşadığı geçim yangını karşısında dört elle bu konuyu sahiplenmesini beklemez miydiniz? Yapmazlar, yapamazlar. Çünkü tıpkı AKP ve MHP gibi onların da önceliği işçilerin insanca yaşaması değil patronların servetinin büyümesi.

Bizim ihtiyacımız olan, içi doldurulmadan gelişigüzel kullanılan halk iktidarı gibi parlak ve büyük laflar değil mücadelelerimizi birleştirme yolunda önümüzü açacak bir siyasi seçenek. Öyle ki taleplerimizi talebi bellesin, var gücüyle onların mücadelesini versin. Bizi o talepler etrafında tüm ezilenlerle, sömürülenlerle bir araya getirsin.

Bu seçeneğe emek ittifakı diyecek olursak, bize düşen de o ittifakın ellerimizle hayat bulması için uğraşmak; bu uğurda yanı başımızdaki diğer işçilerin CHP ve benzeri sermaye partilerinden umut beslemelerine sebep olan yanılgılarını değiştirmeleri için çabalamak. Kurtuluş mümkün, fakat bizi bizden başkası kurtarmayacak.

Soykırımcı Cumhuriyetçilere ve Demokratlara karşı protesto oyu çağrısı

0

5 Kasım’da dünyanın en büyük emperyalist gücünün siyasi liderinin seçileceği oylama, tam da ABD hükümeti ve uydusu İsrail, Filistin halkına soykırım uygularken gerçekleşecek. Gazze’deki soykırıma karşı seferber olan ve soykırımın adayları Donald Trump ve Kamala Harris’e oy vermeyeceğini açıklayan ABD işçi sınıfı, gençlik hareketi ve Müslüman topluluk aktivistleriyle dayanışma içindeyiz. Antidemokratik ABD seçim sistemi, seçimleri gerici iki partili sisteme zincirlediği için milyonlarca insan, programı ekolojik yıkıma, emperyalist tahakküme ve Filistin halkının soykırımına adanmış iki aday arasında tercih yaparak ehvenişer olanı seçmeye çalışacak. Bizler, seçimleri hem Trump’ın hem de Harris’in temsil ettiği emperyalist politikaları protesto etmek için kullanacak aktivist kutbu güçlendirmenin gerekli olduğuna inanıyoruz. Bunu, bu çürümüş sömürü ve baskı sistemine karşı mücadele etmek için solun, işçi sınıfının ve gençliğin bağımsız bir partisini inşa etme perspektifini koruyarak; Jill Stein, Cornel West ve diğer bağımsız adaylar gibi Demokratların solunda kalan alternatif adaylara eleştirel oy vererek yapabiliriz.

Harris ve Trump, stratejileri farklı olsa da emperyalist ve soykırımcı bir politikanın devamlılığını temsil etmektedirler. Trump aşırı sağcı, fanatik ırkçı, yabancı düşmanı, açıkça faşizan fikirlere sahip ve cinsel istismardan hüküm giymiş bir kadın düşmanı iken Harris, özel hapishane kompleksiyle el ele yoksulluğu kriminalize ederek kariyer yapmış ve Biden’ın soykırımcı hükümetinin parçası olmuş bir liberaldir. Her ikisi de ABD siyasi rejiminde hem Demokratların hem de Cumhuriyetçilerin katıldığı ancak Cumhuriyetçilerin daha faşizan eğilimleri olan aşırı muhafazakâr kanadı temsil ettiği geniş kapsamlı bir sağa kayma sürecinin ifadeleridir.

ABD’deki bu sağ eğilimi tersine çevirmek her iki yılda bir Demokratlara oy vererek değil; işçi sınıfını, toplulukları ve öğrenci örgütlerini güçlendirerek, bu hareketlerin bağımsızlığını sağlayarak ve emekçi çoğunluğun çıkarlarının temsilciliğine soyunan bağımsız bir sol siyasi örgütün inşasını başararak mümkün olacaktır. Nihayetinde böylesi bir örgüt burjuvazinin yalnızca Demokrat ve Cumhuriyetçi partilerine değil, aynı zamanda sendika bürokrasisine ve genellikle Demokrat partinin çıkarlarına hizmet eden bir dizi STK’yı da içeren siyasi aygıtlara karşı da bir denge unsuru haline gelecektir.

Dış politika konusunda Trump ve Harris, ABD emperyalizminin krizine ve zayıflamasına farklı şekillerde yanıt veriyor. Trump tek taraflılık ve ekonomik korumacılık üzerine eğilirken, Harris Avrupalı emperyalist ortaklarla istişare etmeye daha meyilli bir pozisyon almakta. Ancak bu farklılıklar, bombaların ve ekonomik yaptırımların hedefi olan ya da ABD destekli diktatörlükler altında acı çeken uluslar için çoğu durumda hiçbir önem teşkil etmiyor. Çevre politikaları açısından bakıldığında, Trump ekolojik yıkımdan mümkün olan en büyük payı almak için hiç çekinmeden çabalarken, Harris ikiyüzlü konuşmalarla örtbas edilen bir talancılığı ve esaslı değişiklikler anlamına gelmeyen ya da bizi iklim çöküşüne doğru giden rotadan saptırmayan kozmetik önlemleri tercih ediyor. Trump’ın konuşmalarında daha agresif olmasına ve hatta göçmen kökenli Amerikalıların vatandaşlıktan çıkarılmasını önermesine rağmen, her ikisi de göçmenlere zulmetmeye kararlılar.

Bolsonaro, Milei ya da Meloni gibi diğer aşırı sağcılara benzer şekilde Trump da bir diktatörlük kurmak istiyor ancak güçler dengesi bunu yapmasına izin vermiyor. Bugün için burjuvazinin ya da silahlı kuvvetlerin, yüzyıllardır işçi sınıfını ezmek ve sömürmek için kendilerine çok iyi hizmet etmiş olan ABD’deki sınırlı burjuva demokrasisini yok etmeye kararlı önemli bir kesimi bulunmamakta. Ancak Trump aşırı sağcı paramiliter grupların desteğine sahip. Birkaç eyalette küçük farklarla belirlenecek olası bir seçim senaryosu göz önüne alındığında, yenilgiyi reddetmeye yönelik yasal eylemler, 2020’de yaşananlara benzer aşırı sağcı çete eylemleriyle birleşebilir. İşçi sınıfı ve gençlik, seçimi geçersiz kılmaya yönelik herhangi bir girişim karşısında faşistlerle yüzleşmeye hazırlanmalıdır. Bu antifaşist seferberlik, faşistlere karşı seferberliğe karşı çıkan Demokratlara siyasi desteğe veya seçim desteğine bağlı olmadığı sürece daha iyi koşullarda gelişebilir.

Harris’e oy verilmesini savunan bazı liberal ve sosyal demokrat kesimler, Harris’in ve Trump’ın soykırım politikaları arasında önemli bir fark olmadığı için, Filistin meselesinin nasıl oy verileceğine karar vermede önemsiz hale geldiğini savunmaktadır. Bu gerekçenin yanlış olduğuna inanıyoruz. Filistin’deki soykırımı hafife almak konformist ve hatta ırkçı bir tutumdur. ABD emperyalizmine ve Siyonist sömürgeciliğe karşı mücadeleyi derinleştirmeliyiz. Harris’in ve Trump’ın soykırım politikalarına karşı verilecek bir protesto oyu, ikisinden birinin göreve gelmesini engelleyemeyecek olsa bile Filistin halkına destek mücadelesini güçlendirecektir. Milyonların dünyaya net bir mesaj göndermesi önemlidir: soykırımcılarla suç ortaklığına hayır. Seçimlerden sonra da kahraman Filistin direnişini desteklemek, emperyalizmi ve onun Siyonist uydusunu yenilgiye uğratmak için grevleri, üniversite kamplarını, boykotları ve seferberlikleri her türlü araçla güçlendirmeliyiz. Bağımsız adaylara oy vermenin Trump’ın zaferini kolaylaştırdığını iddia eden Harris destekçilerine, Cumhuriyetçilerin nihai zaferinin tek suçlusunun soykırımcı Demokratlar olduğunu, onların suç ortağı olmayı reddeden bizler olmadığımızı söyleyeceğiz.

ABD emperyalizminin iki adayı arasında seçim yapmak zorunda olmadığımız gibi, emperyalist güçler arasındaki anlaşmazlıklarda taraf tutarak kampçılık tuzağına düşmek zorunda da değiliz. ABD, İngiltere, Almanya ve İsrail’in Filistin halkına yönelik soykırımcı saldırganlığına karşı çıkarken aynı zamanda Ukrayna’ya yönelik emperyalist Rus işgaline, Kanaky ve Martinik’teki Fransız emperyalist baskısına, Uygur ve Tibet halklarına yönelik Çin emperyalist baskısına ya da ABD’nin emriyle Haiti’nin askeri işgaline de karşı çıkabiliriz. Bu vakaların her birinde emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı direnişi desteklemek, tutarlı olan tek enternasyonalist tutumdur.

ABD’nin kapitalist ve emperyalist rejimi, 18. yüzyılın sonlarında köle sahibi sınıf tarafından, gerici kırsal kesimin aşırı temsilini ve büyük toprak sahiplerinin üstünlüğünü garanti altına almak üzere tasarlanmıştır. Bu rejim bugün de temel özelliklerini korumaktadır. Seçim kurulunun ve gerici Senato’nun ortadan kaldırılmasını gerektirecek olan “bir kişi, bir oy” demokratik ilkesi gibi mütevazı kazanımların dahi anayasal reformlar yoluyla elde edilmesi imkânsızdır, çünkü bunlar ulaşılamaz bir parlamento çoğunluğunu gerektirecektir. Bu antidemokratik sistemi aşma mücadelesinin bir parçası olarak, merkez sol Yeşil Parti’den Jill Stein’a ya da bağımsız aday Cornel West’e veya Demokrat Parti’nin solundaki diğer bağımsız adaylardan herhangi birine eleştirel oy vererek emperyalist ve soykırımcı adaylara karşı bir protesto oyu kullanabiliriz. Bizim, bu saydığımız adayların hepsiyle büyük politik farklılıklarımız var. Örneğin sosyal medyada güçlü bir varlığa sahip olan Sosyalizm ve Kurtuluş Partisi adayı Claudia De la Cruz, ABD emperyalizmini eleştiriyor ama aynı zamanda Suriye’deki Esad rejimi gibi kapitalist diktatörlükleri ve hatta Rus ve Çin emperyalizmini destekliyor; “çokkutupluluk” adına emperyalistler arası rekabeti süsleyen bir ideolojiyi benimsiyor. Stein ve West’e gelince, onlar işçi sınıfı ve gençliğe dayanan bağımsız, sosyalist ve enternasyonalist bir antikapitalist parti ya da hareket inşa etmeye, bir işçi hükümeti perspektifi ve işçi demokrasisine dayanan bir sosyalizm için mücadele etmeye niyetli değiller. Bu temel farklılıklara sahip olsak da, saydığımız isimlerin bağımsız adaylıklarının protesto oyları için bir kanal olabileceğini düşünüyoruz.

NATO’nun lağvedilmesi, soykırımcı İsrail devletine desteğin kesilmesi, Küba’ya yönelik yaptırımların son bulması ve Guantanamo’nun kapatılması, yarısömürge ülkelerin borçlarının silinmesi gibi bazı önerileri konusunda Stein ve West ile hemfikiriz. Ayrıca büyük servet sahiplerine uygulanacak bir vergi ile asgari ücretin saat başına 25 dolara çıkarılması, insan onuruna yaraşır konutların garanti altına alınması ve vahşi emlak spekülasyonunun sona erdirilmesi, öğrenci borçlarının silinmesi, enerji şirketlerinin kamulaştırılması ve diğer tedbirler konusunda da hemfikiriz.

Bu eleştirel oylar seçimlerden sonra da karşılaşmaya devam edeceğimiz zorluklara karşı mücadele eden, büyüyen grevlere katılan, Filistin ile dayanışma içinde olan ve siyahların ırkçılığa ve polis şiddetine karşı mücadelesinde yer alanların siyasi kutbu güçlendirmeye yardımcı olabilir. Seçimleri kim kazanırsa kazansın bir yandan ciddi sosyoekolojik krizin ve muazzam eşitsizliğin bir yandan da halk mücadelelerinin geliştiği ve derinleştiği bu süreç; ırkçılık ve faşizm karşıtı, çevreci ve feminist yeni kuşak öncülerin bir araya gelebileceği bir işçi sınıfı partisini inşa etme görevini önümüze koymaktadır.

Sosyalist Çekirdek (Socialist Core), İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Sempatizanı

31 Ekim 2024

Kronik sorunlara sınıfçı yanıtlar

0

Türkiye’nin son on yılına damgasını vuran kronik sorunlar ve temel sorular, çeşitli kesintilere ve farklı biçimler almalarına rağmen, ülkenin ana siyasi gündemlerini oluşturmaya devam ediyor. Bahçeli’nin Öcalan hakkındaki açıklaması sonrasında Kürt meselesine ilişkin olarak “Erdoğan yönetimi çözümün bir parçası olabilir mi?” sorusu bir kez daha tartışılmaya başladı. Öte yandan, CHP lideri Özel’in Erdoğan’a yönelik siyasi jestlerinin ardından “Saray meşru bir siyasi aktör müdür?” sorusu özellikle düzen muhalefeti içerisinde yeniden güncel bir başlık haline geldi. Sosyalist hareket içerisindeyse Tek Adam rejimine karşı mücadele ile ekonomik taleplere ilişkin mücadele arasındaki bağlantının nasıl kurulması gerektiği yakıcı bir başlık olmayı sürdürüyor.

Erdoğan yönetimi belki de tarihinin en zayıf döneminden geçiyor. Ekonomik yıkımın, yolsuzluk ve çürümenin vardığı boyut oy desteğinde de yansımasını buluyor. İktidarın yerel seçimlerde aldığı büyük darbenin ardından kamuoyu anketlerinde Erdoğan’a yönelik destek, muhalefet adaylarının gerisinde görünüyor. Dahası, iktidar ortakları AKP ve MHP arasındaki gerilimin nabzı, Sinan Ateş ve Bora Kaplan davalarında olduğu gibi, mahkeme koridorlarında ölçülüyor. Yine de, bütün bu gelişmeler, Cumhur İttifakı’nın siyasi yenilgisi için yeterli koşulları oluşturmuyor.

Erdoğan yönetiminin siyasi ömrünün istisnai uzunluğunun ana nedeni, başka pek çok faktörün yanı sıra, iktidarı yitirmemek için ne pahasına olursa olsun elindeki imkânları kullanmaktan çekinmemesi ve tüm olası riskleri göze alabilmesi oldu. En büyük şansı ise muhalefet güçlerinin iktidarın yenilgisi için tutarlı bir siyasi stratejiden ve bunun tüm sonuçlarıyla yüzleşmeye hazır bir siyasi iradeden yoksun olmasıydı. Erdoğan yönetimi şimdi bu özgüvenle ve devlet aygıtının tüm imkânlarını sömürerek yeniden “oyun kurma”, siyasi inisiyatifi kaybetmeme çabası içerisinde hamlelerini hayata geçiriyor.

“Terörsüz Türkiye” adı verilen proje altında atılan adımlar yalnızca bu çerçevede bir anlam ifade edebilir. Erdoğan açısından “çözüm süreci” temelde Kürt meselesinin özüne dokunmayan birtakım siyasi tavizlerle, başkanlık sistemi planına Kürt siyasi hareketini eklemleyebilmekti. “Seni başkan yaptırmayacağız!” çıkışının bu planı bozmasından on yıl sonra Erdoğan yine aynı hesapla, otokratik rejiminin ömrünü uzatabilmek için Kürt siyasi hareketini içermeye çalışıyor.

Erdoğan’ın bir diğer hamlesi, düzen muhalefetini pasifize etmek üzerine kurulu. Yerel seçim yenilgisinin ardından, “yumuşama” olarak ifade ettiği adımlar bir yandan yeniden toparlanma için ihtiyaç duyduğu zaman için muhalefeti oyalarken, diğer yandan Saray’ın biçimsel de olsa reddedilen meşruiyeti CHP tarafından resmen tanınmış oldu. Bu süreçte, Özel yönetiminin ne siyasi ne de ekonomik alanda rejimin yumuşak karnına dokunan muhalefeti, Saray’a yenilgi psikolojisinden çıkış ve yeniden temel belirleyici siyasi aktör olmak için gerekli zamanı altın tepside sundu.

Bütün bu süreçte, düzen siyasetinin çürümüşlüğü ve çıkmazlarının ötesinde, emek eksenli, sınıfçı bir siyasi alternatifin eksikliği temel belirleyen olmaya devam ediyor. Sosyalist hareketin çoğunluğu 2023 ve 2024 seçimlerinde iyi bir sınav vermedi. Tek Adam rejiminden kopuşu düzen muhalefetinin önderliğine emanet eden siyasi strateji, sosyalist hareket içerisinde hayal kırıklığı, pasifizasyon ve yeni bölünmelerle sonuçlandı. Ekonomik yıkımın bu denli derinleştiği, işçi mücadelelerinin filizlenmeye başladığı, taban basıncıyla sendikal önderliklerin eylemlere giriştiği bu dönemde sosyalist hareketin süregelen dağınıklığı ve sessizliği alarm verici.

Baştaki sorulara geri dönelim. Son on yılın önemli siyasi deneyimlerinin ardından temel sorular halen aynı. Kronik sorunların çözümü ise, her şeyden önce son on yılda yapılan hataların tekrarlanmamasından geçiyor. Bütün bu dönemde yükselttiğimiz sınıfçı yanıtların hiç olmadığı kadar güncel olduğunda ısrar ediyoruz: 1) Saray hiçbir zaman meşru bir siyasi aktör ve herhangi bir çözümün parçası olamaz. 2) Saray rejiminden kopuş düzen muhalefetiyle değil, emek eksenli ve kopuşçu bir siyasi alternatifin önderliğinde gerçekleşebilir. 3) Böylesi bir alternatif, mevcut mücadelelerin birleştirilmesini ve kitlelerin seferberliğini temel alan bir eylem planıyla inşa edilebilir.