Ana Sayfa Blog Sayfa 16

Kürt halkının acılarının temelinde Nazım’ı aramak

0

24 Ağustos tarihinde Yeni Yaşam’ın web sayfasında yayımlanan, Müslüm Yücel imzalı “Türk Entelektüelleri” ( https://yeniyasamgazetesi6.com/turk-entelektuelleri/ ) başlıklı yazı oldukça tepki çekti. Geçmişten günümüze isimler de verilerek tüm “Türk” aydınlarının devletçi ve devlete yaltaklanma eğilimi içinde olduklarını iddia eden yazının özellikle Nazım Hikmet ile ilgili kısımları büyük tepki topladı.

Bu makale aslında Müslüm Yücel’in 2019 yılında Nupel sitesinde yayımladığı “Bütün bunların sorumlusu sensin Nazım Hikmet, kimse bağışlamayacak seni!” ( https://nupel.tv/muslum-yucel-butun-bunlarin-sorumlusu-sensin-nazim-hikmet-kimse-bagislamayacak-seni/ ) adlı yazısının güncellenmiş halidir. Müslüm Yücel 2019 yılında yazdığı yazısında o yıllarda Rojava’ya yönelik saldırılara ve Pençe Operasyonuna karşı sessiz kalınmasını eleştirmiş ve tüm bu sessizliğin temelinde “Türk” entelektüellerinin sessizliğinin ve korkaklığının yattığını belirtmiştir. Türk entelektüellerinin sessizliğini ise Nazım Hikmet özelinde ele almış, Nazım’ın eserlerinden aldığı bazı alıntılar ile Türk entelektüellerinin devletçi olduklarını ve Anadolu halklarının yok edilmesine sessiz kaldıklarını hatta bunu desteklediklerini belirtmiştir.

Hiç kimse hatasız değildir

En başta belirtmem gerekir ki hiç kimse hatasız değildir ve de eleştirilemeyecek kimse yoktur. Her insan gibi topluma mal olmuş sanatçılar da siyasi liderler de hata yapabilir ve de eleştirilebilir. Bu bağlamda Müslüm Yücel’in her iki yazısına yönelik Nazım’ın kusursuz bir insan olduğunu, eleştirilemeyeceğini belirten yargılar tamamen içi boş yargılardır. Ayrıca Müslüm Yücel’e yönelik eleştirilerin pek çoğunun arka planında yazarın Kürt kimliği vardır ve yorumlar Kürtlere yönelik ırkçı ifadeler taşımaktadır. Hiç şüphesiz bu ifadeleri benimsemek de imkansızdır.

Müslüm Yücel’in Nazım’a ve onun nezdinde diğer bazı “Türk” entelektüellerine yönelik eleştirilerinin haklı olduğu kısımları vardır. Ancak eserlerden alınan ve bağlamından kopuk ifadelerle bir yazarı “devletçi”, “yaltakçı” ilan etmek oldukça büyük bir hatadır.

Bugünden dünü yargılamak hatalıdır  

Müslüm Yücel, Nazım’ı ve diğer bazı yazarları suçlarken bu yazarların eserlerinden alıntılar yapıyor ve de özellikle Nazım’ın devletçi olduğunu, Anadolu’da yaşayan diğer halklara (Ermeni, Rum, Kürt) resmî ideolojinin baktığı gibi baktığını vurguluyor. Özellikle Nazım’ın Piyer Loti’ye yazdığı şiirindeki ifadeler ile linç ve katliam kültürünü meşrulaştırdığını belirtiyor Yücel.

Şüphesiz ki Nazım Hikmet, Mustafa Kemal’i, kurulan yeni ulus devletini, uluslaşma sürecini ve bunu belli bir kalıba sokan Kemalist ideolojiyi destekleyen eserler yazmış, fikirler ortaya koymuştur. Bunu eserlerinde görmek mümkündür. Ancak bunun nedeni maalesef Sovyetler Birliğine çöken bürokratik yapının ideolojik hezeyanlarıdır.

Bilindiği üzere ve kendisinin de sıkça tekrarladığı gibi Nazım komünist bir şairdir. Ve de o örgütlü komünist bir şairdir. Yaşadığı yıllarda ülkedeki yegâne komünist örgüt ise Sovyetler Birliği’nin güdümündeki Türkiye Komünist Partisidir. TKP’nin Kemalizme bakışı aslında Sovyet bürokrasisinin çıkarları doğrultusunda şekillenmiştir.

Uzunca ayrıntıya girmeden özetleyecek olursak; Sovyetler Birliği kurulduktan sonra dünya devriminin geri kalmış ülkelerden de başlayabileceği düşünülmüş ve emperyalizme karşı ulusal kurtuluş savaşları koşulsuz desteklenmiştir. Stalin’in iktidara gelmesi ve “tek ülkede sosyalizm” fikrinin hâkim olması ile emperyalizmle bir anlaşmaya gidilmiş, pek çok ülkede devrimci süreçler ihanete uğramıştır. Bu bağlamda ideolojik bir hezeyanla Komintern’e bağlı tüm yapıların, partilerin gönyeleri bozulmuş, devrimci görevler unutturularak burjuva önderliklere destek verilmiştir. Dolayısıyla Türkiye’deki TKP de tüm baskılara, tutuklamalara, cinayetlere rağmen Kemalist rejime anlamsızca destek olmuştur.

Nazım’ın kişiliği ve de yaşadığı dönemi değerlendirecek olursak, onun bu görüşün dışına çıkmasının zorluğu ve de imkansızlığı anlaşılabilir. Nazım partisine yürekten bağlıdır. Bu eleştirilebilir bir durumdur ama tekrar edilecek olursa o günün koşullarında, o karanlık dönemlerde, tek yol gösterici kutup olan “koskoca” Moskova’nın görüşlerinin sorgulanması zordu. Nitekim sonraki yıllarda sorgulama süreci başladığında bile Kemalizm ile ilgili görüşler terk edilememiş, darbeci askerler bile ilerici görülerek desteklenmiştir.

Nazım bu duruma rağmen asla ırkçı, ulusalcı bir çizgide olmamıştır. Yazdığı eserlerin tamamında enternasyonalist bir tavır takınmış, halkların kardeşliği ve dünya devrimi için son anına kadar mücadele etmiştir. Nitekim aldığı tüm hapis cezalarının tek nedeni de komünizm propagandası olmuştur.

“Türk” yazarlarının eserlerinde ötekiler

Müslüm Yücel yazdığı iki yazıda da Nazım’ın ve diğer bazı yazarların eserlerinden alıntılar yaparak “Türk” entelektüellerinin ırkçı söylemleri olduğunu belirtmiştir. Nazım’ın “Memleketimden İnsan Manzaraları” adlı eserinden alıntılar yaparak, onun Ermenileri “kurnaz, çıkarcı” gösterdiğini, Rumları kötülediğini, Kürtleri cahil gösterdiğini belirtiyor. Yine aynı şiirde geçen “Eskiden İstanbul’da, Beyoğlu’nda gavur dükkancılar/ Frenkçe de yazarlardı levhalarına/ Bak şimdi, yasak ettiler bunu, iyi oldu/ Türkçe yazmalı, Türkün ekmeğini yiyenler…” dizelerinden hareketle faşistlerin bu sözü slogan haline getirdiğini belirtiyor. Bu ve buna benzer birkaç örnek üzerinden Nazım’ın ırkçı söylemleri olduğu belirtiliyor. Açıklama yapmadan önce “Memleketimden İnsan Manzaraları” adlı kitabın Ermeni katliamından bahsettiği için yasaklandığını belirtmek gerekmektedir. Ermeni katliamını anlattığı belirten bir eserin Ermenileri, Rumları, Kürtleri aşağıladığını söylemek oldukça zordur. Nitekim esere bütünlüklü olarak bakıldığında hiçbir halkın kötülenmediği, kötülerin milliyetlerinden dolayı değil kişilik özelliklerinden ya da koşullar nedeniyle kötü olmaya itildiklerini görürüz.

Elbette ki hem Nazım’ın hem de dönemindeki bazı ilerici yazarların eserlerinde Ermeniler, Rumlar, Kürtler vb. Anadolu halkları olumsuz biçimlerde yer almıştır. Şu unutulmamalıdır ki üzerinde yaşadığımız topraklarda uzun yıllar boyunca pek çok halk bir arada yaşamış ve bunun ortaya çıkardığı aksaklıklar, zorluklar bu toprakların gülmece unsurlarında kendine yer bulmuştur. Yüzyıllar boyunca oynanan ortaoyunlarında, gölge oyunlarında Anadolu halklarından oluşan tipler belli özellikleri vurgulanarak yer almıştır. Nazım’ın yaşadığı dönemdeki pek çok aydın, yazar bu ortamda büyümüş, buralardan beslenmiştir. Nazım’ın ya da başka yazarların eserlerinde yer alan Anadolu halklarından bireylerin sergilediği davranışlar iyi olduğunda görülmeyip kötü olduğunda bunu ırkçılık olarak suçlamak toplumsal gerçekçi edebiyat hakkında bilgi sahibi olmamaktan gelir. Nitekim yukarıda anılan “Türkün ekmeğini yiyenler…” diye biten dizeleri dile getiren de Nazım değil eserin içindeki sıradan bir karakterdir. Bu tip karakterleri eserlere koymayınca onlar yok olmaz. Toplumsal gerçekçilik, gerçeği belirli bir amaç doğrultusunda olduğu gibi yansıtabilmeye dayanır.

Yine yazıda adı geçen Ahmet Ümit’in “Kırlangıç Çığlığı” adlı romanında bir çocuğun böbreğini satan Suriyeli Medeni isminde bir kahramanın olması Ahmet Ümit’i ırkçı yapmaz. Romanın bütününe bakarak değerlendirildiğinde ortada ırkçı bir söylemin olduğunu ifade etmek imkansızdır. Hele de buradan hareketle “Suriye’de zeytin ağaçlarının kökleri sökülürken sesi çıkmayan, sizler, kan ve göç de sizin yüzünüzden.” demek büyük bir suçlamadır.

Nazım tüm dünya halklarının ortak mirasıdır

Müslüm Yücel’in ve daha pek çok Kürt aydının, yazarın; Kürt halkının çektiği acılara, katliamlara, yok sayılmalara karşı toplumdaki sessizliğe isyan etmeleri, bu sessizliğin nedenlerini sorgulamalarını anlayabiliyorum. Ancak bu soruların cevabı aranırken ortak değerlerimize saldırmanın, bu sessizliği daha da derinleştirecek bir dil kullanmanın bir faydası olmayacağı kanaatindeyim. Bu aralar sıkça yapılan, bugüne bakıp dünü yargılama kolaycılığına düşmeden daha itinalı bir üslupla değerlendirmeler yapılmalıdır. Elbette Nazım’ın da diğer birçok ilerici devrimci yazarın da hataları, kusurları, eksik bıraktıkları, göremedikleri olmuştur. Ancak bu coğrafyada aydın olmak hele de ilerici, devrimci bir aydın olmak büyük bedeller istemektedir ve bu aydınlar bu bedelleri fazlasıyla ödemiştir.

Hulasa Nazım, hatasıyla günahıyla büyük bir şair ve entelektüeldir. Nazım yalnız Anadolu halklarının değil tüm dünya halklarının ortak mirasıdır. Bağlamından kopuk birkaç alıntı ile Nazım’ı devletçi ve yaltakçı ilan etmek büyük bir hatadır.

Polonez İşçileri Dayanışma Komitesi Tuzla’dan seslendi

0

24 Ağustos Cumartesi günü, bir ayı aşkın süredir sendikal hakları için direnen Polonez işçilerinin direnişiyle dayanışma göstermek için bir araya gelen Polonez İşçileri Dayanışma Komitesi Tuzla’da Polonez markasının deposunun önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdi.

Çatalca’daki Polonez fabrikasında çalışan 146 işçi Tekgıda-İş sendikasında örgütlendikleri için patron tarafından anayasaya aykırı biçimde işten çıkarılmıştı. Patron işten çıkarmaların kılıfını ise Kod-46 yani hırsızlık ve yüz kızartıcı suçlar iddiası ile hazırladı.

Polonez fabrikasındaki direnişten dolayı üretim kapasitesi dibi görmüş ve bu yüzden tarihi geçmiş ürünlerin yeniden üretime sokularak marketlere satıldığı iddia edildi. Polonez patronunun tıpkı işçilerin sendikal haklarını görmezden geldiği gibi halk sağlığına da göz yumması üzerine söz konusu halk sağlığı sorununa parmak basmak ve Polonez işçileri ile dayanışma göstermek için Polonez İşçileri Dayanışma Komitesi Tuzla’da Polonez deposunun önünde bir araya geldi.

Basın açıklamasına İşçi Demokrasisi Partisi, Devrimci İşçi Partisi, Türkiye Komünist Hareketi, Türkiye Komünist Partisi gibi emekten yana partiler ve gruplar katıldı. Eylem boyunca “Depoya Denetim Poloneze Sendika”, “Yaşasın Sınıf Dayanışması”, “Taşeron Varsa Halk Sağlığı Yok”, “Sendika Yoksa Halk Sağlığı Yok” ve “Polonez İşçisi Kazanacak” sloganları atıldı. Açıklama bütün emek dostlarının Polonez İşçileri Dayanışma Komitesi’ ne katılma davetiyle sonlandırıldı.

Basın açıklamasının tamamını okurlarımızla paylaşıyoruz:

Değerli basın emekçileri,

İstanbul Çatalca’da Polonez markasıyla bilinen Trakya Et ve Süt Ürünleri fabrikasında 38 gündür bir işçi direnişi sürüyor. Bu direnişin sebebi 146 Polonez işçisinin Tekgıda-İş sendikasına üye olduğu için işten atılması ve fabrikanın bu işçilerin yerine yevmiyeci kaçak işçilerle üretim yapmaya çalışmasıdır. Polonez fabrikası bu şekilde işçileri sadece işinden ve ekmeğinden etmiyor aynı zamanda da son derece ciddi bir hijyen ve halk sağlığı problemi yaratıyor. Atılan işçilerin yerine bilgisiz, deneyimsiz ve hijyen eğitimi almamış işçilerle fason üretim yapan Polonez fabrikası açıkça halk sağlığını tehdit ediyor.

Bugün burada Polonez fabrikasında üretilen ürünlerin ve hammadelerin “rework ürünler” olarak tabir edilen şekilde yeniden kullanılmaya hazır halde tutulduğu Ova Soğuk Hava Deposunun önündeyiz. Burada halk sağlığı için denetim istiyoruz!

Çünkü Polonez’in Çatalca’daki fabrikasında işçi çıkartmalardan sonra ve direniş süreciyle birlikte üretim ciddi boyutlarda azalmıştır. Bu sebeple, önünde bulunduğumuz tesiste depolanan ve yeniden üretime sokulamayan ürünlerin çürümeye yüz tutması ve küflenmesi söz konusudur. Bu depo denetlenmediği ve gerekli önlemler alınmadığı takdirde mevcut halk sağlığı sorununun boyutlarının artacağı aşikardır.

Polonez patronunun işçi ve sendika karşıtlığının yarattığı halk sağlığı sorunu depolarla sınırlı değildir. Bir kez daha hatırlatmak isteriz ki üretim sürecinde de ciddi bir hijyen ve halk sağlığı sorunu ile karşı karşıya bulunmaktayız. Polonez’de sendikal sebeple işten atılan işçiler, kasabıyla, baharatçısıyla, makinecisiyle, paketlemecisiyle işini en nitelikli şekilde ve severek yapan işçilerdir. Hijyen eğitimini tam olarak almış, kişisel bakımlarına özel önem veren ve halk sağlığı için en titiz şekilde çalışan işçilerdir. Sırf sendikalaşmayı engellemek için fason işçilerle yapılan üretimde bu özelliklerin hiçbiri yoktur. Saçı sakalına karışmış, hijyen eğitimi almamış gündelikçi elemanların fabrikaya girdiklerini hem servislerde hem de fabrikanın içinde görüntülemiş bulunuyoruz.

Polonez işçileri, sendikal sebeple toplu halde işten atılmalarından önceki dönemde, yani 38 gün önce ve daha eski tarihli üretilen ürünlere hijyen ve halk sağlığı yönünden kefil olduklarını söylemektedir. Öte yandan 146 işçinin peyder pey işten atıldığı son 38 günlük süreçte işçiler Polonez Trakya Et ve Süt Ürünleri Fabrikası’nda ve bağlı tesislerde yapılan üretime ve depolamaya kefil olamamaktadır. İşçiler yapılacak olan denetimlerde özellikle son 38 günlük zaman zarfında üretilmiş olan ürünlerin tahlil edilmesi gerektiğini özellikle vurgulamaktadır.

Bu vahim duruma son verilmelidir. Önünde bulunduğumuz tesislerde, Çatalca’da Borusan Lojistik’ten kiralanmış olan depoda ve doğrudan Çatalca’daki Polonez fabrikasının kendisinde derhal gerekli denetimler yapılmalıdır. Bu denetimlerle birlikte atılan Polonez işçilerinin işe geri alınması, Anayasal sendika hakkına saygı duyulması, hem işçilerin haklı talebidir hem de gelinen aşamada Polonez bünyesinde hijyene ve gıda güvenliğine uygun üretim ve depolamanın yeniden başlamasının mutlak bir gereğidir.

Bizler Polonez İşçileri Dayanışma Komitesi olarak “depoya denetim Polonez’e sendika” diyoruz!

Polonez İşçileri Dayanışma Komitesi olarak taleplerimizin takipçisi olacağız. Bu açıdan özellikle belirtmek isteriz ki hijyeni ve gıda güvenliğini hiçe sayarak üretim ve depolama yapanlar kadar bu duruma göz yumanlar ve denetim görevini yerine getirmeyenler de yaşanan halk sağlığı ihlallerinden sorumlu olacaktır.

Polonez işçilerinin ve Tekgıda-İş sendikasının yanındayız. Polonez işçilerinin mücadelesini ülkenin tüm emekçilerinin ve yoksullarının mücadelesi olarak görüyoruz. Dayanışmamız sürecektir. Tüm halkımızı, emekten yana siyasi partileri, sendikaları, meslek odalarını ve demokratik kitle örgütlerini dayanışma komitemize katılmaya ve sınıf dayanışmasını büyütmeye çağırıyoruz.

Atılan işçiler geri alınsın! Sendika hakkına saygı duyulsun! Halk sağlığı koşulları sağlansın!

Depoya denetim Polonez’e sendika!

Taşeron varsa halk sağlığı yok!

Sendika yoksa halk sağlığı yok!

Yaşasın Polonez işçilerinin mücadelesi!

Yaşasın sınıf dayanışması!

POLONEZ İŞÇİLERİ DAYANIŞMA KOMİTESİ

حزم الضرائب في القصر والدروس من كينيا

0

مع بداية شهر يوليو، بدأنا نحن كعمال نرى “العاصفة المثالية” التي أطلقتها سياسات شيمشيك، بكل عواقبها. في مثل هذا الوقت من العام الماضي، في اجتماع مع أصحاب الأعمال، قال شيمشيك: “أتمنى لو انتهت الانتخابات المحلية غداً”، وطلب “الصبر” من أصحاب الأعمال. وفي اجتماع مع ممثلي البنوك، قال شيمشيك: “في هذه الفترة الانتقالية، يجب على جميع القطاعات أن تضحي”، ووضع مرة أخرى الفاتورة بالكامل على عاتق العمال.

في حين أن الحد الأدنى للأجور ورواتب ملايين المتقاعدين لم تُرفع تحت مسمى “التضحية”، يتم تشديد الخناق حول أعناق العمال يوماً بعد يوم بزيادات جديدة وأعباء ضريبية، مدعين أن “الحد الأدنى للأجور ليس منخفضاً في تركيا”. في الوقت الذي يتحدثون فيه عن التضحية، ويذهب تقريباً أكثر من نصف دخل العمال إلى الضرائب ونفقات الضمان الاجتماعي، دفعت أكبر شركة في تركيا، توياباش، 12 في المئة فقط من الضرائب، بينما دفعت الشركة الثانية الكبرى 4 في المئة، ودفع أرتشيليك 1.6 في المئة. في حين أن هذه الشركات، التي تملكها مجموعة كوتش، دفعت هذه الضرائب الرمزية، فإن “عصابة القصر” (التي تشمل خمس شركات مثل ليمك وشنغيز القابضة التي تحظى بامتيازات هائلة من النظام) لم تدفع الضرائب تقريباً على الإطلاق، وعلاوة على ذلك، تلقت 100 مليار ليرة من الحوافز.

في ظل هذا المشهد، جاء نظام القصر بحزمة ضرائب جديدة. رغم أن شيمشيك يقول: “تفضيلنا هو فرض الضرائب على المناطق التي لا تُفرض عليها الضرائب، وليس فرض عبء ضريبي جديد على مواطنينا”، لا توجد تدابير جديدة على جدول أعمالهم للشركات المذكورة أعلاه.

من بين 4.5 تريليون ليرة من الضرائب التي تم جمعها العام الماضي، دفعت الشركات فقط 1 تريليون و275 مليار، بينما دفع العمال حوالي 2.5 تريليون. في حين أن أرباح التشغيل لأكبر 500 شركة بلغت 1 تريليون ليرة، فإن إجمالي الضرائب والحوافز التي لن يتم تحصيلها من رؤساء الشركات هذا العام يتجاوز 1.5 تريليون ليرة. لا حاجة لمزيد من الأرقام! من الواضح تماماً من أين يجب أن تأتي الضرائب. في حزمة الضرائب الجديدة التي يحاولون تمريرها في يوليو، بخلاف بعض الخطوات الرمزية للشركات والأثرياء، سيكون الهدف الحقيقي مرة أخرى هو العمال والفقراء في البلاد.

ومع ذلك، هناك من يرى هذه الصورة بشكل إيجابي ومتفائل. يقولون: “على مدى العقدين الماضيين، أدت تركيا بشكل ممتاز من حيث النمو وتقليص الفقر (…) فقد تضاعف الناتج المحلي الإجمالي كل 26 عاماً. من ناحية أخرى، انخفض معدل الفقر من حوالي 27% في عام 2005 إلى أقل من 8% في عام 2021، وتوقعاتنا تشير إلى أنه سينخفض أكثر في عامي 2022 و2023”. الشخص الذي يرسم هذه الصورة هو هامبرتو لوبيز، مدير البنك الدولي في تركيا. لم يكن من الممكن تلخيص سياسة صندوق النقد الدولي للحزب الحاكم بشكل أفضل دون الصندوق!

التوتر الذي تسببت فيه هذه السياسة المعادية للعمال يظهر أيضاً في تحالف الشعب. بعد انتصارهم الضيق في انتخابات مايو، يشارك تحالف العدالة والتنمية-الحركة القومية، الذي تعرض لضربة قوية في انتخابات مارس، في مفاوضات صعبة وقذرة بشأن قضايا سنان آتاش وبورا كابلان. مع النقاش حول الدستور الجديد وبلاغة “التخفيف” (التهدئة؟)، يحاول نظام أردوغان أيضاً تهدئة المعارضة وإبقائها على الهامش.

فهل من الممكن الخروج من هذه الأزمة؟ في هذه الأيام من الغضب الاجتماعي العالي، يلعب حزب الشعب الجمهوري مرة أخرى دور “معارضة جلالته” من خلال التجمعات الرمزية من جهة، ومناقشات حول الانتخابات المبكرة من جهة أخرى. من ناحية أخرى، يقوم قادة النقابات بما في وسعهم ألا يتجاوزوا “البيانات النقدية”.

أظهر “ثورة الضرائب” في كينيا مرة أخرى أن الحل للخروج من هذه الأزمة هو في يد العمال، وليس في يد المعارضة. خرج العمال في كينيا، الذين تحكمهم سياسات صندوق النقد الدولي مثل تركيا ويواجهون حزمة ضرائب جديدة تماماً مثلنا، إلى الشوارع، واستولوا على البرلمان وشلوا الحياة، وأجبروا الحكومة على التراجع عن حزمة الهجوم هذه. الحل ليس في انتظار منقذ مع أوهام الانتخابات المبكرة، بل في أخذ مصيرنا بأيدينا من خلال إجبار النقابات والمنظمات العمالية على وضع خطة موحدة للنضال. نحتاج إلى المزيد من كينيا!

The tax packages of the Palace and lessons from Kenya

0

With July, we, as working people, began to see the “perfect storm” that Şimşek’s policies have unleashed, with all its consequences. At this time last year, in a meeting with bosses, Şimşek said, “I wish the local elections were over tomorrow,” and asked for “patience” from the bosses. In a meeting with bank representatives, Şimşek said, “In this transition period, all sectors must make sacrifices,” and once again put the entire bill on the working people.

While the minimum wage and the salaries of millions of pensioners are not raised in the name of “sacrifice”, the belt around the necks of the working people is tightened more and more every day with new increases and tax burdens, claiming that “the minimum wage is not low in Turkey”.

While they talk about sacrifice and almost more than half of incomes of wage earners go to taxes and social security expenditures, last year, Turkey’s largest company Tüpraş paid 12 percent in taxes, the second largest company paid 4 percent and Arçelik paid 1.6 percent. While these corporations, all owned by Koç Holding, paid these symbolic taxes, the Palace’s “gang of five” (Beşli Çete in Turkish includes five companies such as Limak and Cengiz Holding that are extremely favored by the regime) mostly paid no taxes at all and moreover, received 100 billions of lira in incentives.

Against this backdrop, the Palace regime has come up with a new tax package. Although Şimşek says, “Our preference is to tax areas that are not taxed, not to impose a new tax burden on our citizens,” no new measures for the companies listed above are on their agenda.

Of the 4.5 trillion liras in taxes collected last year, only 1 trillion 275 billion was paid by companies, while wage earners paid about 2.5 trillion. While the operating profits of the 500 largest companies amounted to 1 trillion liras, the total amount of taxes and incentives that will not be collected from the bosses this year exceeds 1.5 trillion liras. No need for more figures! It is quite clear where the tax should come from. In the new tax package they are trying to pass in July, apart from a few token steps for the bosses and the rich, the real target will again be the working people and the poor of the country.

However, there are also those who see this picture as very positive and optimistic. “Over the past two decades, Turkey has performed excellently in terms of both growth and poverty reduction (…) GDP has been quadrupling every 26 years. On the other hand, the poverty rate has fallen from around 27% in 2005 to less than 8% in 2021, and our forecasts suggest it will fall further in 2022 and 2023.” The person painting this picture is Humberto Lopez, World Bank Turkey Director. The AKP’s IMF policy without the IMF could not have been better summarized!

The tension created by this policy, which is hostile to the working people, also finds its reflection on the People’s Alliance. After its knife-edge victory in the May elections, the AKP-MHP alliance, which suffered a heavy blow in the March elections, is engaged in tough and dirty negotiations over the Sinan Ateş and Bora Kaplan cases. With the debate on the new constitution and the rhetoric of “softening” (détente?), the Erdoğan administration is also trying to pacify the opposition and keep it on the sidelines.

So, is it possible to get out of this bind? In these days of such a high level of social anger, the CHP is once again playing the role of “His Majesty’s opposition” with symbolic rallies on the one hand and discussions on early elections on the other. Trade union leaders, on the other hand, are doing their best not to go beyond “critical statements”.

The “tax revolt” in Kenya has once again shown that the way out of this bind is in the hands of the working people, not in the hands of the opposition. The working people of Kenya, ruled by IMF policies like Turkey and facing a new tax package just like us, took to the streets, seized the parliament and paralyzed life, and forced the government to withdraw this attack package. The solution is not to wait for a savior with the illusions of early elections, but to take our own destiny into our own hands by forcing unions and labor organizations into a united plan of struggle. Two, three more Kenya!

Türk-İş’ten Çerkezköy’de “Zordayız, Geçinemiyoruz” mitingi

0

Türk-İş Konfederasyonuna bağlı sendikalar 26 Ağustos Pazartesi günü Tekirdağ/Çerkezköy’de miting yaptı. “Zordayız, Geçinemiyoruz” şiarıyla düzenlenen mitinge 10 binin üzerinde işçi katıldı. İktidarın temmuz ayında işçi ücretlerine zam yapılmayacağını duyurmasının etkisiyle özellikle sendikalı işçilerin taban basıncı oluşturması, 10 yılı aşkın bir süredir bir araya gelmeyen üç konfederasyonu 9 Temmuz’da ekonomik krize karşı ortak bir açıklama yapmaya zorlamıştı. Bu açıklamadan sonra eylem takvimini açıklayan DİSK, Hak-İş ve Türk-İş çeşitli illerde mitingler düzenleyeceğini duyurmuşlardı. Bu kapsamda gerçekleşen miting, Türk-İş’in 81 ilde ortak bir şekilde düzenlediği basın açıklamalarından sonra gerçekleştirdiği ilk miting oldu.

Vergide adalet talebinin öne çıktığı mitingde sendikalar kortej oluşturmadan doğrudan miting alanında buluşurken miting oldukça kısa bir program ile tamamlandı. Türk-İş Genel Başkanı Ergün Atalay’ın kürsüde söz alacağı ana kadar kürsüden slogan dahi atılmaması tercihi dikkat çekiciydi. Atalay’ın konuşması sırasında atılan sloganlar ise şu şekildeydi: “Türk-İş nerede, biz oradayız!”, “Yaşasın sınıf dayanışması”, “Vergide adalet istiyoruz!” ve “Susma sustukça sıra sana gelecek!” Ek zam talebi, işçi ücretlerinin yüksek enflasyon karşısında ezilmemesi için gerçek enflasyon oranında ve 3 ayda bir maaşların otomatik olarak artırılması ve kıdem tavanının yükseltilmesi gibi acil taleplere yer verilmeyen miting, sendikal bürokrasinin yine işçi sınıfını acil taleplerle seferber etmekten kaçındığını tasdik eder nitelikteydi. Bir sonraki mitingin de Zonguldak’ta yapılacağı düşünüldüğünde özellikle miting için seçilen şehirlerin metropoller yerine daha küçük işçi havzaları olması, bu tezi güçlendiren diğer göstergeler olarak değerlendirilebilir.

Ankara Seymenler grubunun gerçekleştirdiği halk oyunu gösterisinin ardından 1 dakikalık saygı duruşu yapıldı ve İstiklal Marşı okundu. Büyük iltifatlarla sunulan ve emek dostu olarak takdim edilen Ergün Atalay’ın konuşmaya başlaması beklenirken az sayıdaki bir grup işçi “Ergün istifa!” diyerek Atalay’ı yuhaladı. Bu olayın ardından konuşmasına başlayan Atalay, konuşmasında işçilerin ve emekçilerin geçim sıkıntısından bahsetse ve bu sorunu gündeme taşıdıklarını söylese de sorunların çözümü için ne gerekli talepleri dile getirdi ne de işçileri tatmin eden bir yol haritası açıkladı. 1 milyon 400 bin üyesi ve 4 milyona ulaşan Türk-İş ailesinden bahseden Atalay, bu güce kıyasla oldukça mütevazı(!) bir şekilde sadece sivil toplum kuruluşu olduklarını vurguladı. Türk-İş Genel Başkanı, çizdiği bu hatla sendikaların yani işçi sınıfının özörgütlerinin görevlerini ve sorumluluğunu sınırlandırmaya çalışan bir konuşma gerçekleştirdi.

Yuhalanmasına atıfla, “İşverenlerle mücadele edersin, sermayeyle mücadele edersin, siyasetçiyle mücadele edersin, ama evin içinde bir avuç kardeşimiz evini taşlamaya kalkarsa inanın ayıp ediyor, günah işliyor. Seçtiğiniz adamın başında sonuna kadar durmak mecburiyetindesiniz. Durmazsanız sizi parça parça ederler. Sizi bu ülkede nefes alamayacak duruma getirdiler. TÜRK-İŞ sizin eviniz. Ben emanetçisiyim. Buradaki arkadaşlar emanetçisi. Kimi istiyorsanız onu seçin. Yanımda, aileniz gibi, kardeşiniz gibi, kapı gibi durursanız nefes alırsınız. Ama kapı gibi durmazsanız, evinizi taşlarsanız, 3-5 arkadaşa fırsat verirseniz, onları konuşturursanız bu sorunları aşamazsınız,” diyen Ergün Atalay, sendikal bürokrasinin işçiler arasındaki huzursuzluğa ve sendikal bürokrasiye karşı olası tepkilerine yönelik bakışını özetledi. Açıktan işçileri hedef göstermeyen fakat “Ben varsam bir şansınız var, yoksam hiçbir şansınız yok” mesajını veren Atalay, sendikal bürokrasiye yönelen tepkilerin sendikacıları itibarsızlaştırmak olduğunu söyleyerek haklı tepkileri yok saymaya ve itibarsızlaştırmaya çalıştı.

Atalay son olarak rejime olan bağlılığını ifade etmek için “Bu ülkede tankın önüne yatanlar da var, terörle arasına mesafe koymayanlar da var,” dedi ve sendikalardan, meslek odalarından ve emek örgütlerinden önce vatanın gelmesi gerektiğini, aksi takdirde hiçbirinin var olamayacağını söyledi. Bu görüşünü temellendirmek için Yunanistan’ın sınırda yığınak yaptığını, ABD vb. emperyalist ülkelerin fırsat kolladığını ifade eden Atalay, İsrail’in Filistinlilere yaptıklarını bu ülkeye yapabileceğini söyledi. Elbette bu sözlerin gerçeklikle hiçbir bağı yok. Türkiye NATO’nun en büyük ikinci ordusu iken, topraklarında NATO üsleri bulunuyorken ve Tek Adam rejimi İsrail ile el altından hâlâ ticari ilişkilerini sürdürürken Türkiye’nin neredeyse bir işgal tehdidiyle karşı karşıya olduğu imasının tek bir amacı olabilir. Bu amaç, işçi sınıfını gerçek sorunlarından uzaklaştırmaya ve sefer olmasını engellenmeye çalışmaktır.

Türkiye sendika bürokrasisinin en önemli ismi mitingde bu şekilde konuşurken gazetemize röportaj veren Selüloz-İş Sendikası üyesi bir işçi ise şunları söyledi: “Şikâyetlerimizi uzun zamandır sendikalara, konfederasyonlara iletiyorduk, umarız bu eylemler artarak devam eder. Çalışanların gidecek başka yeri kalmadı.” Üç konfederasyonun bir araya gelmesinin önemi vurgulayan TÜMTİS Sendikası üyesi bir başka işçi ise “Bu bir uyarı mitingidir. Türkiye işçi sınıfının gücünü görmezden gelenler bunu yapmaya devam ederlerse, uzun zaman sonra bir araya gelen üç sendika konfederasyonu olarak bu gücün katbekat fazlasını göstereceğiz,” diyerek işçi sınıfının taban basıncını ve konfederasyon ayrımını aşan bir birlikteliğin önemini vurguladı.

MKB işçisi grevde!

0

Tuzla’da yer alan MKB Oluklu Mukavva Kutu ve Ambalaj firmasında çalışan işçiler, toplu sözleşme görüşmelerinde anlaşma sağlanamayınca 28 Ağustos Çarşamba günü greve çıktı.

Türkiye Selüloz Kağıt, Ağaç ve Mamulleri İşçileri Sendikası’nın (Selüloz-İş) örgütlendiği işyerinde bir yılı aşkın süredir sendikalaşma mücadelesi sürüyordu. İşveren, söz konusu örgütlenmeyi engellemek için önce işkolu değişikliğine giderek çalışanları metal sektöründe göstermeye çalıştı. Patronun bu manevrası boşa düşürülünce de Selüloz-İş sendikası işyerinde yetkili sendika olarak örgütlendi.

Sendikanın yapacağı ilk toplu sözleşme için yürütülen görüşmelerde bir sonuca varılamayınca, bugün fabrikanın kapısına grev pankartı asıldı. Görüştüğümüz grevci işçilerden aldığımız bilgiye göre işçilerin talepleri yüzde 80 zam, işyerindeki sendika baş temsilcisinin çalışmaması ve sendikal faaliyetle ilgilenmesi ve bir disiplin kurulu oluşturulması. Öte yandan patron yüzde 45 zam önerdiği gibi disiplin kurulu gibi önemli bir birimin oluşturulmasını dahi istemiyor. Sendika karşıtı uygulamaların kendisini gösterdiği işyerinde patron baş temsilcinin de çalışmasını istiyor.

Tuzla’da yer alan ve 80’e yakın işçinin çalıştığı işletmede grevci işçiler grevin kazanımla sonuçlanana dek kararlılıkla süreceğini vurguluyor. Fabrika önünde grev çadırı açan işçiler kendi deyimleriyle “ilk kez kendileri için çalışarak” grev alanında kalmaya devam edecek.

Selüloz-İş sendikası ve MKB işçileri, emekten yana herkesi grevlerini sahiplenmeye ve seslerini kamuoyunda duyurmaya çağırıyor.

Evdeki tebligat

0

2008 krizinin Türkiye’yi teğet geçtiği rivayeti yıllardır süregelen bir yalandı. Dönemin koşullarını ve bankaların durumunu incelediğimizde, borçların ödenemediğini açıkça görmekteyiz. 2009 yılında bankalar tarafından evlere yollanan, ödenmeyen borç tebligatları, bir önceki seneye göre neredeyse üç katına çıkmış durumdaydı. Bir anda parasız kalan bir sistemin gücünü koruyarak devam edebilmesi için, iktidar, destek paketleri ve özelleştirmeleri sermayenin ayaklarına serdi.

Günümüze geldiğimizde, özellikle pandemi sonrasında durmaksızın yükselen bir krizin içinde bulunuyoruz. TL’nin yüksek seviyelerde değer kaybetmesi, konut, gıda, ulaşım gibi en temel ihtiyaçların on kata kadar arttığı bir süreçten geçmekteyiz. Ancak çalışanların maaşlarındaki düşük artışlar, yoksullaşmayı daha da derinleştiriyor. Ev kirasına bir yılda yüzde 75 zam yapılırken, çalışan, yüzde 50 zam alabilmek için aylarca direnmek zorunda kalıyor. Ev kirası dediğimizde, aslında bu temel giderlerden yalnızca birinden bahsediyoruz. Faturalar, gıda, ulaşım ve maaşlar üzerindeki ağır vergi yükleri de artırılarak, sermayenin kurtuluşu emekçinin sırtından sağlanıyor. Yaşamını idame ettirmekte bile zorlanan işçiler, kredi, kredi kartı veya bireysel borçlarla hayatta kalmaya çalışıyorlar.

İktidarın uzun yıllardır emekçiyi borçlandırma politikasında, son birkaç ayda keskin bir dönüş yaşandı. Bankaların Merkez Bankası’ndan aldıkları düşük faizli kredileri emekçiye yüksek faizlerle satışı durduruldu. Bankalar bu yöntemlerle kazançlarını katlayarak artırdı. Uzun yıllardır kredi ve kredi kartı alımı oldukça kolaylaştırılmıştı ve emekçiler çoğu zaman borcu borç ile ödeyerek şişen bir sistemi yürütmeye çalışıyorlardı. Ancak son birkaç ayda uygulanan kemer sıkma politikaları, ağır vergiler ve her alanda gelen zamlar, çalışanların borçlarını ödeyebilmesini değil, yaşamlarını sürdürmelerini bile daha da zorlaştırdı. İktidar, ekonomik politikasında bankaların borç vermelerini zorlaştırma yöntemine geçti. Bu durum, çok somut bir şekilde borçların ödenememesiyle geri döndü.

Bu durumu en iyi görebileceğimiz yerlerden biri de noterlerdir. Bankaların, borcunu ödemeyen kişiler için dava süreci başlatmak amacıyla evlerine yolladıkları tebligatlar noter onayı gerektirmektedir. Noterlerin yolladıkları tebligat sayılarına bakıldığında, geçen seneye oranla yüzde 50-60 oranında bir artış gözlemlenmektedir. Borçların içeriklerine baktığımızda ise ihtiyaç kredileri ve kredi kartlarının bu borçların en büyük kısmını oluşturduğunu görmekteyiz. Aslında buradan yapılacak çıkarım, insanların hayatlarına devam edebilmek için borçlanmaya mahkûm olduklarıdır.

Borç tebligatları eline geçen insanlar, zaten aylardır ödeyemedikleri borçlarını üç gün içinde ödemezlerse davalık olacaklarını öğreniyorlar. Asgarisi 20-30 bin olan borcu ödeyemeyen kişiden, tüm borcu olan 200 bin TL’yi üç gün içinde ödemesi bekleniyor. Açılan davanın veya süreçte oluşacak bütün masrafın da borçlunun üzerine yükleneceği düşünülürse, durum daha da netleşiyor.

Bir de bu borçların bankalar tarafından “yasal tefecilere” satılması durumu göz ardı edilemez. Banka; “Şu kişinin faizi ile beraber bana 500 bin TL borcu var, sen bana ana para olan 200 bin TL’yi ver, bu borcu git tahsil et” diyerek alacağını satmış oluyor. Bu tefecilere borcu istediğin kadar ve istediğin şekilde alabilirsin diyerek borçluların canlarını bile tehlikeye atabilecek bir durum yaratıyorlar.

Sermayeden değil emekten yana çözümlerle bu çıkmaza derhal son verilebilir. Öncelikle, emekçiden alınan vergiler düşürülmeli ve neredeyse hiç vergi alınmayan sermaye, kurumlar vergisi ve servet vergisi gibi araçlarla vergilendirilmelidir. Sermayeden elde edilecek bu kaynaklarla, emekçilerin ve yoksulların kredi ve kredi kartı borçları silinmelidir. Ücretler ve emekli maaşları insanca bir seviyeye çekilmelidir. Bu talepler etrafında tüm emek örgütleri birleşik bir mücadeleyi örmelidir.

Spekülatif piyasalarda sarsıntı: krizler, balonlar ve kemer sıkma

0

İlk belirtiler 2 Ağustos’ta ortaya çıktı, ancak patlama 5 Ağustos Pazartesi gerçekleşti. Dünya borsalarında güçlü ve şiddetli bir düşüş (bir “çöküş”) yaşandı. Hisse senetleri, devlet tahvilleri, kripto paralar, soya gibi birçok emtianın fiyatları düşüşe geçti. Peki bu neden oldu? 2008’dekine benzer yeni bir küresel akut krizin eşiğinde miyiz? Ve en önemlisi, bu krizlerin dünya emekçi halkları ve özellikle ülkemiz için ne gibi sonuçları var?

5 Ağustos Pazartesi günü, Japonya borsasında işlem gören en büyük 225 şirketin hisse senetlerinin olduğu Nikkei Endeksi’nin %12,4 düşmesiyle Tokyo Borsası’nda tarihi bir çöküş yaşandı. Bu 1987’den bu yana en kötü düşüştü. Bu çöküş hızla dünya çapındaki tüm borsalara sıçradı: Wall Street, Avrupa ve Latin Amerika borsaları çöktü. Birkaç saat içinde, hızla düşen fiyatlar, büyük şirketlerin sermayesinde ya da dünya milyarderlerinin servetlerinde yer alan iki trilyon doların buharlaşmasına neden oldu. Şu soru ortaya çıkıyor: Bu değerler gerçekten var mıydı yoksa tamamen spekülatif bir balon muydu?

Dünya kapitalist sistemi, yarım yüzyıldan fazla bir süredir kendi mantığında bile iyi işlemiyor. Sürekli bir kriz içindeyiz çünkü üretken sermaye, spekülatif sermayeye kıyasla daha az kâr getiriyor. Bu nedenle, sürekli olarak spekülatif balonlar oluşuyor; birkaç spekülatör için parazitlik işler yaratılıyor ve bunlar er ya da geç patlayarak birçok kişiyi zarara uğratıyor. Elbette, bu “kaybedenler” bankalar veya büyük çokuluslu şirketler olduğunda ABD’de Federal Rezerv veya Avrupa ve Japonya’da merkez bankaları tarafından genellikle kurtarılıyorlar. Faturayı ödemesi istenen ise her zaman işçi sınıfı oluyor; bu, acımasız kemer sıkma planlarıyla gerçekleştiriliyor.

Japonya’daki tetikleyici

Japonya Merkez Bankası, yıllardır ekside olan ülkedeki enflasyonun %4’e çıkması nedeniyle 31 Temmuz’da faiz oranını %0’dan %0,25’e yükseltti. Bu değişim küçük görünebilir, ancak yıllardır negatif faiz veren bir ülke olan Japonya için önemli bir değişiklikti. Faiz oranlarının artışı, Japon büyük sermayedarlarının yürüttüğü “carry trade” denilen spekülatif iş modelini sona erdirdi: sıfır faizle borçlanıp daha yüksek faiz veren ABD gibi ülkelerin borsalarında yatırım yaparak Amerikan fiyatlarından kâr sağlama stratejisi. Kredilerin daha pahalı hale gelmesiyle bu strateji kârlı olmaktan çıktı ve Japon spekülatörleri hızla bu hisse senedi ve tahvillerden kurtuldular, bu da fiyatların düşmesine neden oldu. Bu spekülatif yatırımlar sadece Wall Street’te değil, tüm dünya borsalarına yayılmıştı ve bu nedenle, Tokyo Borsası’nın Nikkei endeksi de dahil olmak üzere dünya genelindeki borsalar 5 Ağustos’ta çöktü.

“Kusursuz Fırtına”: Amerikan ekonomisiyle ilgili şüphelerle çakışma

Bu hikâyenin “Japon” bölümü, ABD içinde zaten yaşanmakta olan bir başka olayla çakıştı. Bu, 2008’den bu yana devam eden bir hikâye, çünkü Amerikan ekonomisinin toparlanması o krizden sonra yavaş oldu. Milyonlarca kişi işini kaybettiğinde, iş dünyasına yeniden döndüklerinde daha kötü koşullarda, daha güvencesiz, yarı zamanlı işlerde (bir, iki ve hatta üç iş yapmak zorunda kalarak) ve daha düşük maaşlarla çalışmaya başladılar. Bu durum, 2016 yılının sonundaki seçimlerde Demokrat Partiye verilen cezalandırıcı oylara neden oldu.

Trump’ın ilk yıllarında ekonomi aynı kaldı. Sonra pandemi geldi ve rekor bir durgunluk yarattı. 2021’de bir toparlanma olmasına rağmen, işlerini tekrar kaybeden on binlerce kişi sadece daha kötü koşullarda ve daha düşük ücretlerle yeniden iş bulabildi.

Buna, ‘70’lerden bu yana görülmemiş bir enflasyon dalgası eklendi ve ücretler üzerinde bir baskı oluşturarak alım güçlerini düşürdü. Trump’ın 2020’nin sonundaki seçimlerde kaybetmesinin önemli bir nedeni de bu ekonomik ve sosyal durumun reddiydi.

Amerikan hükümeti enflasyonu düşürmek için FED’in faiz oranını %5,25’e yükselterek ve böylece krediyi pahalılaştırarak mücadele etti. Bu politika, Trump’ın son yıllarında başladı ve Biden iktidarı boyunca devam etti. Bu, mortgage veya diğer kredileri ödemek için ömür boyu borçlanan ve maaşlarının üçte birinden fazlasını bu borçlara ayıran milyonlarca işçi ailesini etkiledi. Dahası, enflasyon beklenildiği gibi düşmedi ve ücret erimesi devam etti.

Tüm bunlar olurken, Amerikan borsaları, finansal ve spekülatif piyasalar tamamen farklı bir gerçeklik yaşıyordu; hisse senetleri ve tahviller yükseliyor ve finansal çevreler servet biriktiriyordu. Gerçek olan neydi, düşük maaşlar ve borçlu aileler mi yoksa Wall Street’te biriken milyonlar mı?

Daha dikkatli bir bakış, borsa değer artışlarının bir balon olduğunu gösteriyordu. Gerçekte, sadece “yedi muhteşem”: Nvidia, Tesla, Meta (Facebook), Alphabet (Google), Amazon, Microsoft ve Apple’ın değerleri artıyordu. Diğerlerinde, kâr oranları toparlanmıyor ve “zombi” olarak adlandırılan binlerce şirket (aşırı borçlu ve sadece yeni kredilerle hayatta kalabilen) bulunuyor.

Ancak gerçek şu ki, “yedi muhteşem” bile aşırı değerlenmiş durumda ve bilançolarının sonuçlarının çok üzerinde değerlemelere sahipler. Tüm işaretler, önceki spekülatif balonlar gibi patlamaya yol açabilecek yeni bir spekülatif balonun oluşma olasılığını gösteriyor.

Japonya’daki faiz artışı haberleri, geçen hafta Amerika Birleşik Devletleri’nde işsizlik oranının iki puan artarak %4,3’e çıkması gibi yeni istihdam verilerinin açıklanmasıyla çakıştı ve bu iki faktör, “yedi muhteşem”in beklenenden kötü sonuçlarla bilançolarını açıklamasıyla birleşerek borsanın düşmesine neden oldu. Şu ana kadar hisse senetleri, tahviller ve endeksler bu büyük düşüşten sonra henüz toparlanamadı.

Yapay zekâ: Yeni bir balon mu?

Önümüzdeki haftalarda 2008’deki gibi yeni bir ciddi krizin eşiğinde olup olmadığımızı (ki bu, toplu iflaslara ve küresel bir depresyona yol açtı) veya bunun sadece bir uyarı olup olmadığını göreceğiz. Ancak gerçek şu ki, Amerikan ekonomisinin o krizden bu yana hiçbir zaman tam anlamıyla toparlanmadığı ve spekülatif balonlar yaratarak ayakta kaldığı giderek daha net hale geliyor.

Şimdi görünen şey, yapay zekâ sektörünün, gelecekteki kapitalizmin yeni ve büyük verimlilik kaynağı olarak lanse edilmesine rağmen, bugün emperyalist kapitalizmin gerçeğinde yeni bir balon oluşturduğu ve bunu şişirdiği, bu balonun patlayıp büyük bir krize yol açabileceği gerçeğidir.

Unutmayalım ki “yedi muhteşem” denilen bu şirketler, son birkaç on yılda büyüyen “Silikon Vadisi ekonomisi” olarak bilinen şeyin en büyük ifadesidir. Ancak bu sözde yükselen Amerikan ekonomisi sektörü de sorunlardan muaf değildir. Son günlerde, bu sektörün değerleri %15’lik bir düşüş kaydetti.

Bu çöküşe bir dizi faktör etki ediyor. Yapay zekâ ve buna bağlı olarak çip üretimi endüstrisinin gelecekteki kârları hakkında abartılı beklentiler yarattığı giderek daha fazla şüphe uyandırıyor. Geçen ay, Amazon, Apple, Meta ve Nvidia, spekülatörleri hayal kırıklığına uğratan bilanço sonuçlarını açıkladılar. Yapay zekâ işlerine yönelik yatırımcıların coşkusu çözülmeye başladı. Bu, çip üreticileri için zincirleme bir etki yaratıyor.

Özetle, spekülatif balon ortaya çıkıyor: Yapay zekaya yönelik umutlar, gerçeklikle örtüşmüyor. Büyük teknoloji şirketleri, Wall Street’teki spekülatörleri yapay zekanın küresel ekonominin yeni üretken motoru olduğuna ikna edemiyorlar: “Amazon, Microsoft ve Alphabet’in yapay zekada önemli ilerleme vaatleri, bu teknoloji şirketlerinin hisse senetlerinde düşüşlerle hayal kırıklıklarını ifade eden yatırımcıları tatmin edemedi” (Washington Post, 3/8).

Sonuç olarak, son yarım yüzyıldır olduğu gibi, emperyalist ekonominin kronik bir kriz içinde olduğu gerçeği devam ediyor. Üretken sektörlerde kâr oranları toparlanmıyor ve süper kârlar esas olarak spekülasyondan geliyor. Başka bir deyişle, yapay zekâ kapitalizmin tekrar büyüme aşamasına geçiş bileti olmaktan çok uzak.

Bu nedenle, bu hafta başlayan kriz gibi yeni krizlerin ortaya çıkmaya devam ettiğini göreceğiz. Kaybedilen trilyonlarca dolardan sonra, yine dünya halklarının bedelini ödemesi istenecek, yeni ve daha sert tasarruf planlarıyla. Her zaman olduğu gibi, bunlarla mücadele etmenin yolu işçi ve emekçi halk mücadelesi olacaktır. Bir kez daha, kapitalizm hiçbir çıkış yolu sunmadığını gösteriyor, bu da bizi emekçilerin yönetmesi için, sosyalist bir dünyaya doğru yol açmak için mücadele etmeye yönlendiriyor.

Polonez işçileri: “İşe iademizi ve sendikal haklarımızı istiyoruz, bizim mücadelemiz bu”

0

Tekgıda-İş sendikasında örgütlendikleri için işten atılmalarının ardından hakları ve işe geri alınmaları için kararlı mücadelelerini sürdüren Polonez işçileriyle direniş ziyaretlerimiz esnasında gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi paylaşıyoruz.

Not: Söyleşide işçilerin gerçek isimleri kullanılmamış; Ali, Ayşe, Burak ve Elif müstear isimlerine yer verilmiştir.

Gazete Nisan: Merhaba, öncelikle sürecin nasıl başladığını ve şu anki durumu okurlarımız için özetleyebilir misiniz?

Ayşe: Biz zaten bir şeyler yapmak gerektiğini düşünüyorduk, sebebi de geçimsizlik… Aldığımız maaşlar, vergi kesintileri, prim yok. Bu sebepten sendikada örgütlenmeye başladık. Bir gecede örgütlendik ama ertesi gün işten çıkarıldık. Buradayız. Onlar da (patron) ne yapacaklarını bilmiyor şu an aslında…

Gazete Nisan: Polonez’deki çalışma koşullarını ve üretim sürecini de anlatır mısınız?

Burak: Burada hem kırmızı et hem beyaz et üretimi yapılıyor. Salam, sucuk, sosis… Perakende satış firmalarına, işte Migros’a, A101’e, Carrefour’a ürünler veriyoruz. Ayrıca Dominos gibi firmalara, Dardanel’e ürünler veriyoruz. Aşağı yukarı günlük 30 tona yakın ürün çıkıyor. Örgütlenmemizin sebeplerinden birisi de yoğun iş temposu. Bizden istenen tonajın ay sonuna kadar yetiştirilmesi için her ay yapılan iş baskısı… Fason personelin aramıza sokulması ve onların maaşının, yevmiyesinin fazla tutulması bizim kendi aramızda dayanışmamızın daha güçlü olmasını sağladı.

Ama işten çıkarıldık. Bazı arkadaşlar 46. maddeden çıkarıldı, bazı arkadaşlar 4. maddeden çıkarıldı küçülmeye gidiyoruz denilerek. Küçülmeye giden firma aynı gece 150 kişiyi işe almış… Mücadelemiz bu şekilde devam ediyor. Yılmak yok, yola devam.

Üzerimizdeki bu sendika önlükleri ancak biz fabrikaya girdiğimizde üzerimizden çıkarılacak; mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz.

Gazete Nisan: Buradaki ses perdesi (mücadeledeki işçilerin sesini kısmak için işveren tarafından fabrika çevresine yerleştirilen ses sistemi) ne zaman yapıldı?

Burak: Eylemi ilk başlattığımız cuma günü herhangi bir önlem almamışlardı. İçerideki personelle diyaloğumuz oluyordu, görüşebiliyorduk. Cumartesi-pazar izinli sayıldılar, hiç yapmadıkları bir şeyi yaptılar. Cumartesi de bu tedbirleri aldılar. Kapılara yeşil çitler eklediler, ses perdesi oluşturdular. İçeriyle diyaloğumuzu kesmeye çalışıyorlar. Ben şunu söylüyorum; üzerimizdeki bu önlükler, sendika önlükleri ancak biz fabrikaya girdiğimizde üzerimizden çıkarılacak. Onun dışında mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz.

Gazete Nisan: Eşleriniz, aileniz bu mücadelenize nasıl bakıyorlar? Destekliyorlar mı?

Elif: Destekliyorlar. Desteklemezse burada olamam çünkü 3 tane çocuğum var benim evde sonuçta… İşi gücü bıraktık, evleri bıraktık.

Ali: Sabah 5’te buraya geliyoruz. 11’de ikinci vardiya var burada. 3. vardiyayı iptal ettiler, 3 vardiya vardı normalde. Saat 11’de ikinci vardiya çıkana kadar buradayız, çünkü arkadaşlarımız buradaysa biz de burada olmak zorundayız diye düşünüyoruz. Bu süreçte tabii eşimizden de çocuklarımızdan da bir süre uzak kalmayı göze alacağız yani. Bu süreci böyle en kısa sürede atlatacağımıza inanıyoruz.

Gazete Nisan: İşten atılmadan önce çalışma temponuz nasıldı?

Ali: Günlük 30 ton, aylık 850 ton bizden her ay tonaj isteniyordu. Biz de o günlük 30 tonu çoğu zaman gün içerisinde yetiştiremiyorduk. Onun için sıkı bir iş yoğunluğu vardı, baskı vardı.

Gazete Nisan: Temmuz zammı gündemi de sizi etkiledi mi? Zammın yapılmayacağı açıklandı ama enflasyon da bir yandan yükseliyor…

Ali: Hayır, bizim burada zam olayıyla ilgili bir şey yok. Şu an verdiğimiz mücadele parayla ilgili değil. Şu an para bizim için ikinci planda. Şu an onur mücadelesi veriyoruz. Şimdi önümüze, her bir arkadaşımızın önüne çok yüksek meblağlar bile teklif edilse bu onurlu duruşumuzdan vazgeçmeyeceğimize inanıyorum. Onun için bu direnişin sonuna kadar devam edeceğine inanıyorum. Arkadaşlarım için de herhalde öyledir yani.

Ayşe: O kısma sonradan bakacağız. Hele şunu bir kazanalım Allah’ın izniyle inşallah.

Gazete Nisan: Sendikalaşma süreciniz nasıl başladı, o süreci de biraz detaylandırabilir misiniz?

Ali: Ben bu fabrikada 17 yıldır çalışıyorum. Fabrikanın bana verdiği vardiya amirliği sorumluluğunu yapıyorum. Şu an burada bulunan kadın personellerin vardiya amiri benim. Fabrikada 17 yıldır çeşitli belgelere sahibim: hijyenik eğitim uzmanlığı, iş güvenliği uzmanlığı, ilkyardım eğitim uzmanlığı, forklift ustası, vardiya ustası… 5-6 tane sertifikam var aynı zamanda. Son zamanda ücret düşüklüğünün devam etmesi ve tonaj hırsı yüzünden (işyeri yönetiminin aylık bir tonaj kotasına ulaşmamız gerektiğini söyleyerek vardiya sürelerini uzatması, pazar günü mesailerinin sürekli hale gelmesi) insanlarda bir yılgınlık, bıkkınlık oldu. Doğrusu ben de artık bu bıkkınlığın psikolojisini üstümde hissetmeye başladım. Bu sendikalaşma süreci böyle başladı: Hakkımızı, hakkımız olanı almak için; bu baskıyı daha aza, minimuma indirmek için sendikaya üye olalım dedik. Bu şekilde başladı. İlk etapta 75-80 kişiyle başladık. İşte yanlış bir sendikaya gittik süreç dahilinde. Yetkisi olmayan -ismini vermeyeceğim- bir sendikayla başladık. Daha sonra benim işlerim olduğu için, ablam da memlekette rahatsız olduğu için ben memlekete gittim. Sonraki süreçte memleketimde bana sendikalı olduğum için işten çıkarıldığıma dair noter kâğıtları geldi.

Süreç böyle başladı, 75 kişiyle başladık. Yoğunduk yani; 1-2 kişi değil 75 kişiydik çünkü yılgınlık, bıkkınlık vardı. Daha sonra izin dönüşünde burada Yunus Bey’le, Tekgıda-İş sendikası temsilcileriyle tanıştık. Süreci bu şekilde başlattık. İçeriden bize destekçi olan arkadaşlarımıza baskılar yapıldı. Perşembe günü alanda biz eylemlerimize başladık, cuma günü eylemimize devam ettik, cumartesi-pazar tatil yapıldı. Cumartesi-pazar tatil sürecinde içeride video isteme, sesli kamera isteme falan uygulanmış. İnsanların birbirleriyle diyalogları kesilmiş, birbirleriyle diyalogları engellenmiş. Bunun için içerideki arkadaşlar protestolarını dile getirmek için ve bize olan desteklerini sürdürmek için bize dışardan destek oldular. Sürekli dışarıda diyaloglarımız işte bu vücut diliyle, sevgi gösterileriyle devam etti. Bu gösterilerde bulunan arkadaşlarımızın da peyderpey işine son verildi. 50 kişi, 60 kişi şeklinde…

Kendilerine bir kısa mesajla, hiçbir açıklama yapılmadan 46. maddeden iş akitlerine son verildiği söylendi. Ben 4. maddeden çıkarıldım, “küçülmeye gidiyoruz” diye çıkardılar ama 1-2 gün sonra işyerine 100’e yakın taşeron işçi ve merkezde çalışanlar, masa başında oturup da hijyenden, iş güvenliğinden haberi olmayan insanlar getirildi. İçeride çalışan taşeron işçilerin de aynı şekilde hijyenle, iş güvenliğiyle hiçbir alakaları yok. Daha önce de bizimle beraber çalışmışlardı, biz dikkat ediyorduk. Onları mümkün olduğunca açık ürüne vermemeye, sadece kolilemeye vermeye çalışıyorduk. Ama duyduğum kadarıyla açık üründe, yani bizim bile hijyen eğitimi almamıza rağmen titizlikle önem verdiğimiz açık üründe hiç hijyen olmadan çalışıyorlar şu an. Süreç dahilinde bu taşeron işçilerin işyerine girmemesi için gayret ettik, mücadele ettik çünkü insan sağlığı bizim için önemliydi her şeyden önce. Ama eylemlerimize emniyet güçlerinden arkadaşlar tarafından biber gazıyla ve kalkanlarla müdahale edildi.

İşe iademizi istiyoruz çünkü haksız bir şekilde işten kovulduk. İkincisi de sendikal haklarımızın iadesini talep ediyoruz. Bizim mücadelemiz bu.

Gazete Nisan: Siz işten atıldıktan sonra patron fason üretimle grev kırıcılık yapmaya çalıştı. Siz de engel olmaya çalıştınız en doğal hakkınız olarak, orada da sizin direnişinize karşı polis saldırısı gerçekleşti ve Kaymakamlığa yürüyüş yaptınız. O süreci ve sonrasındaki durumu anlatabilir misiniz?

Ali: Pazar günü fabrikada iş olmaması nedeniyle, biz de yorgunluğumuz nedeniyle direniş alanını terk ettik o gün. Ama öğle saatlerinde buraya geldiğimde direniş alanının polis tarafından kapatıldığını gördük. Sonuçta bizim yasal olarak direniş alanımız fabrikanın önü ama buraya geldiğimizde bize müdahale edildi polis tarafından, darp edildik. Özellikle Yunus Başkan’ın yerde yatarken darp edildiğine ben gözlerimle şahit oldum. Kendileriyle münakaşaya girdik, bizi de zorla darp ederek dışarı attılar, direniş alanının dışına ittiler. Biz de bu durum karşısında işten atılan arkadaşların burada toplanmasıyla birlikte Kaymakamlığa yürümeye karar verdik. Sonuçta direniş alanımız emniyet güçleri tarafından bizim yaka paça dışarı atılmamızla ele geçirildi. Mücadelemizi Kaymakamlığın önünde sürdürdük, orada Kaymakamlık önünde oturma eylemi gerçekleştirdik. Kaymakam Bey 10 kişiyi temsilci olarak seçti ve içeride bize yaptığımızın yasal olmadığını söyledi. Yasal olmadığını biz de biliyoruz ama bizim sonuçta yasal olmayan bir biçimde direniş alanımızın dışına itilmemiz, arbede ile yaka paça bir şekilde dışarı atılmamız söz konusu. Yasal olmayan bir şeyi onlar başlattı çünkü sonuçta bizi dışarı atarak direniş alanımızı zorla ele geçirdiler. Kaymakam Bey orada sözler verdi, davayı kendi takip edeceğini söyledi. Bizi işe almak için gayret edeceğini, işimize iade edilmemiz için gayret edeceğini söyledi. İşte bu şekilde Çalışma Bakanlığından müfettişler geldi. Şu an direniş alanımız gördüğünüz gibi polis nezaretinde… TOMA’larla, çevik kuvvetle çok sıkı bir gözetim altında tutularak, baskı altında direnişimizi gerçekleştiriyoruz. Az önce söylediğim gibi Çalışma Bakanlığından memur arkadaşlar tutanakla ifadelerimizi aldılar. İçeride yaşadıklarımız, sürecin nasıl geliştiği hakkında bilgilerimizi verdik. Şu an burada iki şey istiyoruz. İşe iademizi istiyoruz çünkü haksız bir şekilde işten kovulduk. İkincisi de sendikal haklarımızın bize iadesini talep ediyoruz. Bizim mücadelemiz bu.

Gazete Nisan: Peki şu an fabrikanın içinde durum nasıl? Hâlâ fabrika içerisinde sendika üyesi işçiler var mı, varsa onlara yönelik baskılar ne durumda? Fason üretimle bir tür grev kırıcılık gerçekleştiriliyor. Fason üretimde halk sağlığı için de tehdit yaratan bir durum söz konusu. İçerideki durumu biraz anlatabilir misiniz?

Ali: Şunu özellikle söylüyorum: İçeride gıda mühendisi arkadaşlar var, iş güvenliği uzmanı arkadaşlar var. Bunlar mesleğine inanmışsa, şayet “Biz mesleğimizi yapıyoruz, bu iş için yemin ettik” diyorlarsa ben onların istifalarını talep ediyorum. Çünkü içeride -bizi destekleyen arkadaşlarımızın söylediğini söylüyorum- hijyen adına hiçbir şey yok. İş güvenliği adına hiçbir şey yok. Şu an insan sağlığının riske atıldığını düşünüyorum; çünkü aynı zamanda Türkiye’nin önde gelen perakende firmalarında ürünlerimiz satılıyor. A101, Şok, BİM, Carrefour, Metro, Migros gibi bütün önde gelen perakende firmalarında ürünlerimiz satılıyor. Ama hijyenik bir ürün üretilmediğini ben buradan söylemek istiyorum. Bir süre en azından, yani bizim hakkımızın iade edilip içeri gireceğimiz sürece kadar ürünlerin tüketilmesinin ben hiç de sağlıklı olduğunu düşünmüyorum. İçeride tabii ki grev kırıcı olarak getirdikleri taşeron işçiler ve daha 1-2 aylık tecrübesiz işçiler var sadece. Bunlar da hijyeni bilmez, iş güvenliğini bilmez çünkü bu eğitimleri aynı zamanda bizler uygulamalı veriyoruz. Tamam yukarıda mühendis arkadaşlar bunları sürekli, periyodik bir şekilde veriyor ama uygulamayı yaptıran yine bizleriz, takibini yapan bizleriz. Şu an takip yapılmıyor. Aşağıda hijyen eğitimi, hijyen hakkında; iş güvenliği hakkında hiçbir takip yapılmıyor. Bunlar gerçekten halk sağlığını riske atacak şeyler. Bunu tekrarlıyorum. En azından bizler iş başına geçene kadar bu markadan ürün alıp tüketilmesini tavsiye etmiyorum.

Bütün işçileri başlattığımız bu direnişe davet ediyorum. Haklarını istesinler, haklarını alsınlar, sendikal harekete değer versinler, sendikalı bir şekilde yürüsünler.

Gazete Nisan: Mücadeleniz çok önemli, bugün hemen hemen bütün işçilerin sorusu aslında bu ekonomik krizden nasıl çıkılabileceği… Bu açıdan sizin de mücadeleniz zam, ücretlerin yükseltilmesi, ekonomik ve sosyal hakların geliştirilmesi noktasında ne yapılacağına dair önemli bir gösterge haline geldi. Bu noktada ne düşünüyorsunuz? Buradaki arkadaşlar direniş öncesinde nasıl düşünüyorlardı, direnişle birlikte nasıl düşünmeye başladılar? Buna dair gözlemlerinizi belki aktarabilirsiniz.

Ali: Şimdi öyle bir dönem olmuş ki herkes kendi hakkını almak istiyor. Biz de asgari ücreti beklemeden kendi hakkımızı almak istedik çünkü sonuçta almıyoruz ve talep eden kişi olmak istiyoruz. Yani biz istediğimizi almak istiyoruz. Biz birilerine minnet etmek istemiyoruz, “Alın bu sizindir” densin istemiyoruz. O masanın başında, o sözleşmeyle birlikte hakkını alan kişi olmak istiyoruz ki bu daha kıymetli olacaktır. Alan kişi olunca hakkını isteyeceksindir ama veren kişi hiçbir zaman senin hakkın olanı vermeyecektir, bunun düşüncesindeyim. Onun için bütün işçileri başlattığımız bu direnişe davet ediyorum. Haklarını istesinler, haklarını alsınlar, sendikal harekete değer versinler, sendikalı bir şekilde yürüsünler. Alan taraf, hakkını isteyen taraf olalım yani. Patronun verdiklerine riayet etmeyelim, hakkımız olanı isteyelim. Buradaki personelimizin de istediği bu zaten. Dediğim gibi, baştan da söyledim, burada aşağı-yukarı 130 kadın personelimiz var. Hayatın nasıl zorluklar içerisinde yaşandığını en iyi onlar bilir. Çünkü biz erkekler olarak doğru dürüst belki markete bile gitmiyoruz, fiyatları bile bilmiyoruz. En iyi bilen onlardır yani. Hayatın zorluğunu; hayatın, fiyatların nasıl şekilde yükseldiğini en iyi bilen onlardır. Onlar şu an hayatın zorluğunu yaşadıkları için bizden daha önde, daha sıkı sıkı birbirlerine sarılarak mücadele ediyorlar.

Gazete Nisan: Çok teşekkür ediyoruz. Bu haklı ve meşru mücadelenizde yanınızdayız! Burada olmaya ve süreci okurlarımıza aktarmaya devam edeceğiz.

Türk-İş’ten İstanbul’da ve ülkenin dört bir yanında “Zordayız, Geçinemiyoruz” eylemi

0

Türk-İş Konfederasyonu’na bağlı sendikalar 20 Ağustos Salı günü 81 ilde ortak eylemler gerçekleştirdi. “Zordayız, Geçinemiyoruz” eylemi 9 Temmuz’da üç konfederasyonun ekonomik krize karşı yayımladığı açıklamadan sonra gerçekleşen ilk eylem oldu. Bu kapsamda gerçekleşen basın açıklamalarından biri de Türk-İş İstanbul Bölge Binası önünde düzenlendi.

TÜMTİS, Belediye İş, Harb-İş ve Koop-İş üyesi işçilerin ağırlığının hissedildiği eylemde ekonomik krizin yarattığı tablodan ve geçim sıkıntılarından bahsedildi. Bir aydır direnen Polonez işçilerinin de yer aldığı eyleme diğer sendikaların katılımı ise temsili düzeyde kaldı. Örneğin Türk-İş’in en çok üyeye sahip sendikası olan Türk Metal, gücüne kıyasla oldukça sınırlı bir katılım gösterdi. Türk-İş’in geçtiğimiz 1 Mayıs mitinginde de merkezine koyduğu vergide adalet talebi bu eylemde de sıkça vurgulandı. Geçim sıkıntısından ve emeğiyle geçinen milyonların yoksullaşmasından bahsedilen basın açıklamasında bu durumun sorumlusunun ise kim olduğu ifade edilmedi. TÜİK’in gerçeği yansıtmayan enflasyon verileri karşısında “Emeğimizin karşılığı olan gelirimizin, enflasyon verilerine kurban edilmesine karşı açık bir tavır alıyoruz,” denilen açıklamada TÜİK’in enflasyon verileri yoluyla emekçilerin alım gücünün düşmesine yol açtığı söylenirken TÜİK’in bu uygulamasının Tek Adam rejiminin emek düşmanı politikalarından kaynakladığı ise belirtilmedi.

Kürsüden sıklıkla “Türk-İş nerede, biz oradayız!” sloganın atıldığı eylemde birkaç işçi ise “Vur vur inlesin, Ankara dinlesin!” sloganını yükseltti. Bu sloganın dışında ise eylemde çokça kez “Vergide adalet istiyoruz!” sloganı atıldı. Temmuz ayında milyonlarca emekçinin beklentisi olan zammın gerçekleşmemesi ve asgari ücretin açlık sınırının altına düşmesi üzerine taban basıncı sonucunda sınırlı bir şekilde harekete geçmek zorunda kalan Türk-İş bürokrasisi, bütün bu basınçlara rağmen ek zam talebini basın açıklamasında gündeme almadı. Basın açıklamasının ardından 26 Ağustos’ta Çerkezköy’de, 3 Eylül’de ise Zonguldak’ta düzenlenecek mitinglerin duyurusu yapıldı. Bu mitinglerin tarihlerinin de özellikle hafta içi olacak şekilde seçilmesinin ise Türk-İş bürokrasisinin işçi sınıfının olanca gücüyle seferber olmasına ket vurma isteği olduğu söylenebilir. Son olarak da bu mitinglerin sonunda ne zaman düzenleneceği henüz belli olmayan kitlesel bir miting gerçekleştirileceği basınla paylaşıldı. Bu mitingin yalnızca Türk-İş tarafından mı yoksa Hak-İş ve DİSK’in de dahil olmasıyla mı gerçekleşeceği ise henüz net değil.

Migros önünde Polonez işçileriyle dayanışma eylemi

0

17 Ağustos Cumartesi günü, 30 gündür sendikal hakları için direnen Polonez işçilerinin direnişiyle dayanışma göstermek için bir araya gelen Polonez İşçileri Dayanışma Komitesi Migros Genel Merkezi önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdi.

Çatalca’daki Polonez fabrikasında çalışan 146 işçi Tekgıda-İş sendikasında örgütlendikleri için patron tarafından anayasaya aykırı biçimde işten çıkarılmıştı. Patron işten çıkarmaların kılıfını ise Kod-46 yani hırsızlık ve yüz kızartıcı suçlar iddiası ile hazırladı.

Migros kendi mağazalarında Migros etiketiyle sattığı et ürünlerinin bir kısmını Çatalca Polonez fabrikasında ürettiriyor. 146 işçisinin işten atılmasından sonra fabrikada hijyen eğitimi almamış, deneyimsiz ve gündelik işçilerle fason üretim yapılıyor. Bu üretim ise ciddi bir halk sağlığı sorunu olarak karşımıza çıkıyor.

Basın açıklamasına İşçi Demokrasisi Partisi, Devrimci İşçi Partisi, Türkiye Komünist Hareketi, Türkiye İşçi Partisi ve Emek Adalet Platformu gibi emekten yana partiler ve gruplar katıldı. Eylem boyunca “Yaşasın Sınıf Dayanışması”, “Taşeron Varsa Halk Sağlığı Yok”, “Sendika Yoksa Halk Sağlığı Yok” ve “Polonez İşçisi Kazanacak” sloganları atıldı. Açıklama bütün emek dostlarının Polonez İşçileri Dayanışma Komitesi’ ne katılma davetiyle sonlandırıldı.

Basın açıklamasının tamamını okurlarımızla paylaşıyoruz:

Değerli basın emekçileri,

İstanbul Çatalca’da Polonez markasıyla bilinen Trakya Et ve Süt Ürünleri fabrikasında 30 gündür bir işçi direnişi sürüyor. Bu direnişin sebebi 146 Polonez işçisinin Tekgıda-İş sendikasına üye olduğu için işten atılması ve fabrikanın bu işçilerin yerine yevmiyeci kaçak işçilerle üretim yapmaya çalışması Polonez fabrikası bu şekilde işçileri sadece işinden ve ekmeğinden etmiyor aynı zamanda da son derece ciddi bir hijyen ve halk sağlığı problemi yaratıyor. Atılan işçilerin yerine bilgisiz, deneyimsiz ve hijyen eğitimi almamış işçilerle fason üretim yapan Polonez fabrikası açıkça halk sağlığını tehdit ediyor.

https://twitter.com/gazetenisan/status/1824778776489734462/photo/2

Bugün burada Migros Genel Müdürlüğü’nün önündeyiz. Çünkü Migros marketlerinde halk sağlığına aykırı şekilde üretilen Polonez marka et ürünleri satılmaktadır. Daha da önemlisi Migros, kendi markasıyla etiketleyerek satışa sunduğu sucuk, dana macar salam, hindi füme eti, fıstıklı salam gibi bir dizi ürünü de Polonez fabrikasında ürettirmektedir.

Çatalca’daki Trakya Et ve Süt Ürünleri fabrikasının, bu fabrikanın yine aynı ilçede yer alan Borusan Lojistik’ten kiraladığı deponun, Tuzla Tepeören’de marketlerden raf ömürleri dolarak iade edilen ve tekrar üretime katılan et ürünlerinin bulunduğu deponun, çalışanların hijyen eğitimleri, gıda güvenliği ve halk sağlığı açısından derhal denetlenmesi gerekmektedir. Bu tesislerdeki denetimler sadece Sağlık Bakanlığı, Tarım ve Orman Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı kamu birimlerinin yükümlülüğü değil aynı zamanda Migros gibi Polonez’den mal tedarik eden ve buraya kendi markasıyla ürün ürettiren şirketlerin de sorumluluğudur. Bu sorumluluktan kaçmak suça ortak olmaktır.

Polonez’de sendikal sebeple işten atılan işçiler, kasabıyla, baharatçısıyla, makinecisiyle, paketlemecisiyle işini en nitelikli şekilde ve severek yapan işçilerdir. Hijyen eğitimini tam olarak almış, kişisel bakımlarına özel önem veren ve halk sağlığı için en titiz şekilde çalışan işçilerdir. Sırf sendikalaşmayı engellemek için fason işçilerle yapılan üretimde bu özelliklerin hiçbiri yoktur. Saçı sakalına karışmış, hijyen eğitimi almamış gündelikçi elemanların fabrikaya girdiklerini hem servislerde hem de fabrikanın içinde görüntülemiş bulunuyoruz.

Polonez işçileri, sendikal sebeple toplu halde işten atılmalarından önceki dönemde, yani 30 gün önce ve daha eski tarihli üretilen ürünlere hijyen ve halk sağlığı yönünden kefil olduklarını söylemektedir. Öte yandan 146 işçinin peyder pey işten atıldığı son 30 günlük süreçte işçiler Trakya Et ve Süt Ürünleri Fabrikası’nda ve bağlı tesislerde yapılan üretime ve depolamaya kefil olamamaktadır. Dolayısıyla ister Polonez marka olsun ister Migros etiketiyle bu fabrikalarda üretilmiş olsun, söz konusu ürünlerin tüketimi sonucunda oluşabilecek hastalıklardan tamamen Polonez ve Migros yönetimleri sorumlu olacaktır. 

Bu vahim duruma son verilmelidir. Atılan Polonez işçilerinin işe geri alınması, Anayasal sendika hakkına saygı duyulması hem işçilerin haklı talebidir hem de gelinen aşamada halk sağlığının mutlak bir gereğidir.

Bizler Polonez İşçileri Dayanışma Komitesi olarak Polonez işçilerinin ve Tekgıda-İş sendikasının yanındayız. Dayanışmamız sürecektir. Tüm halkımızı, emekten yana siyasi partileri, sendikaları, meslek odalarını ve demokratik kitle örgütlerini dayanışma komitemize katılmaya ve sınıf dayanışmasını büyütmeye çağırıyoruz.

Bir çağrıyı da halkımıza yapmak isteriz. Migros’ta alışveriş yaparken Migros markalı et ve şarküteri ürünlerinin ambalajındaki bilgilere bakın ve üretim yeri olarak Trakya Et ve Süt Ürünleri Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi ibaresini gördüğünüz yerde mağaza yetkililerine bu fabrikada yaşanan baskıları, sendikal sebepten işte atmaları, taşeron işçilerle ve halk sağlığına aykırı şekilde yapılan üretimi sorun. Migros’un bu vahim durum hakkında ne yaptığını veya yapmayı düşündüğünü sorgulayın. Hem kendinizin, çocuklarınızın, yakınlarınızın sağlığı, hem halk sağlığı için duyarlı olun hem de Anayasal haklarını kullanarak sendikalı oldukları için işten atılan işçilerin sesi olun!

Polonez İşçileri Dayanışma Komitesi olarak taleplerimizin takipçisi olacağız. Migros başta olmak üzere Polonez’den mal tedarik eden firmalar sorumluluklarını yerine getirmek için  gereken adımları atmadıkları takdirde eylemlerimiz yaygınlaşarak ve artarak sürecektir.

Atılan işçiler geri alınsın! Sendika hakkına saygı duyulsun! Halk sağlığı koşulları sağlansın!

Taşeron varsa halk sağlığı yok!

Sendika yoksa halk sağlığı yok!

Yaşasın Polonez işçilerinin mücadelesi!

Yaşasın sınıf dayanışması!

Tarihte bu ay: Kadınların ilk eşit işe eşit ücret grevi

0

Londra’da 1918 Ağustos’unda kadın tramvay kondüktörleri ve otobüs şoförleri erkeklerle aynı ücreti alabilmek için greve çıktı ve grev kısmi bir başarı elde etti. Taşımacılık şirketleri, 1. Dünya Savaşı’nda erkeklerin orduya katılmasıyla ortaya çıkan iş açığına çözüm olarak, hâlihazırda daha düşük ücretli sektörlerde çalışan kadınları işe almaya başlamıştı. Ancak kadınlar erkeklerle aynı ücreti almıyordu. Ayrıca erkek işçilere verilen savaş primi kadın işçilere verilmiyordu. Dahası kadınlar eşit ücret için sadece patronları değil, erkek egemen sendikaları da ikna etmek zorundaydı.

16 Ağustos’ta kadınlar toplanıp, ertesi gün sendikanın onayını almadan greve çıkmaya karar verdiler. İlk önce Londra, Willesden işçileri greve çıktı ve ardından grevin Londra’nın başka bölgelerine ve diğer kentlere yayılmasıyla binlerce kadın iş bıraktı. Grev 25 Ağustos’ta sona erdi ve kadınlar savaş primi hakkını kazandılar. Eşit işe eşit ücret mücadelesi ise devam edecekti. Dahası, kadınların kondüktörlük ve şoförlük işini erkekler savaştan dönene kadar “geçici” olarak yapmaları bekleniyordu. Bu, savaştan sonra kadınların daha düşük ücretli ve kadınlara özgü görülen işlere geri dönmeleri anlamına geliyordu.

Kadın otobüs ve tramvay işçilerinin 1918’deki grevi ilk defa net bir şekilde “eşit işe eşit ücret” talep eden grev olarak tarihe geçse de kadınların insanca ücret mücadelesi daha eskiye dayanıyor. Yorkshire’da 1832 yılında hallaç makinelerinde çalışan kadınlar erkeklerle aynı ücreti almayı talep ettiler. 1875 yılında ise yine hallaç makinesi işçisi kadınlar uzun çalışma saatlerine ve ağır çalışma koşullarına karşı greve çıkarak ücretlerin artırılmasını ve çalışma koşullarının iyileştirilmesini talep ettiler. 1888’de Londra’da kibrit fabrikasında çalışan kadınlar ve kız çocukları sefalet ücretlerini, tehlikeli ve sağlıksız çalışma koşullarını ve maaşlarında kesinti yapılmasını reddederek greve çıktı. Tarihimiz bunlar gibi unutulan, kayıtlarına bile zor ulaşılan ancak 1968 Ford Dagenham grevinden İzlanda’daki eşit ücret grevlerinde kadar yolumuzu açan mücadelelerle dolu.

Bugün dünyanın neredeyse her yerinde cinsiyete dayalı ücret eşitsizliği devam ediyor. Kapitalizme ve patriyarkaya karşı mücadelemizde sadece eşit işe değil, eşdeğerde işe eşit ücret de asli taleplerimiz arasında olmayı sürdürüyor.

Maduro ne sosyalist ne de antiemperyalisttir

0

Venezuela’daki seçim krizi, mücadeleci kesimlerde bir kez daha birçok soruyu gündeme getiriyor: Venezuela’da neler oluyor? Maduro hükümeti, Venezuela’nın petrolünü ABD’ye karşı savunan sol ve antiemperyalist bir hükümet mi? Maduro, çokuluslu petrol şirketlerini karşısına mı alıyor? Maduro’yu savunmalı ve seçim sahtekârlığını kınamamalı mıyız? Sosyalist Troçkist akımımız başka bir görüşe sahip.

Devrimci sosyalistler olarak, dünyanın antiemperyalist ve sosyalist öncülerine Nicolas Maduro hükümetinin gerçek karakterini ve Chavizmin ne anlama geldiğini bir kez daha açıklamak istiyoruz. Venezuela’da sol bir hükümet olduğu iddiası yanlıştır. Chavez 1 Mayıs 2005’te “21. Yüzyıl Sosyalizmi”ni benimsediğini söylerken yalan söylemiştir. Gerçekler açıkça göstermektedir ki Chavizm hiçbir zaman kapitalizmden kopmamış, çokuluslu petrol şirketleriyle anlaşmalar yapmayı da bırakmamıştır.

Dünya solu, Peronizm ve hatta kendilerini Troçkist olarak adlandıran bazı kesimler Maduro, Lula, Petro ya da Boric konusunda, patronların sınıf işbirlikçi hükümetlerine teslimiyetlerini meşrulaştırmak için gerçekliği çarpıttılar.

Örneğin Brezilya’da Lula hükümetinin destekçileri olan “Direniş” akımının ve PSOL’un lideri Valerio Arcary’nin ne dediğine bakalım. Arcary Troçkist olduğunu iddia ediyor. Ona göre: “Seçim sonucunun analizi naif bir değerlendirmeye indirgenemez (…) Söz konusu olan Venezuela’nın ABD’nin yarısömürgesi olarak yeniden düzenlenmesi, PDVSA’nın (Venezuela devlet petrol ve doğalgaz şirketi) özelleştirilmesi ve en büyük petrol rezervlerinin büyük petrol şirketlerine teslim edilmesidir (…) “Maduro hükümeti, sosyal reformlarla milliyetçi bir devlet kapitalizmi düzenleme projesini üstlendi”. (1 Ağustos, Jacobin Dergisi)

Başka bir deyişle, Arcary için seçimde hile olup olmadığı (“naif bir düşünceye” sahip olmamak) ve polisin bu yüzden 20 kişiyi öldürüp kitlesel hapis cezası verip vermediği ikincildir. Daha ziyade, “savaşın” odak noktası petrolün kontrolüdür. Arcary’ye göre Maduro düşerse, “en büyük petrol rezervleri büyük petrol şirketlerine” (çokuluslu şirketlere) devredilecek. Küresel reformizm ve Castroculuğun büyük bir kısmı tarafından yayılan mesaj bu tür bir mesajdır.

Milyonlarca kişide çok fazla kafa karışıklığı ve şüphe olması anlaşılır. Corina Machado’nun muhalefeti sağcı liberal ve Amerikan yanlısı olunca bu durum daha da pekişiyor. Ancak ortada koca bir yalan var.

Chevron ve çokuluslu petrol şirketleri yıllardır Venezuela’da, Chavizm ile el ele

Elbette Maria Corina Machado liderliğindeki Amerikan yanlısı sağ kanat daha fazla petrol istiyor. Ancak temelde petrol işinde aracı olmak, Chavizmi ve onun yozlaşmış mafyalarını yerinden etmek istiyorlar. Bu bir mafyayı diğeriyle değiştirmekten başka bir şey değil.

Çünkü Maduro hükümeti giderse “büyük petrol şirketlerinin” geleceği koca bir yalan. Hayır! Çokuluslu petrol şirketleri zaten uzun süredir Venezuela’da. Chávez 2007’den itibaren çokuluslu şirketlerin PDVSA’da karma şirket statüsünde yer almasını kanunen onaylamıştı.

Anlaşmaları imzalayan ilk şirketler arasında ABD’li Chevron, İspanyol Repsol, İngiliz Shell, Fransız Total, Çin Ulusal Petrol ve Brezilyalı Petrobras vardı. Exxon Mobil, karma şirket statüsünü kabul etmeyen ve geri çekilen tek şirket oldu. Daha sonra Japon Mitsubishi ve Rus Lukoil, Gazprom ve Rosneft de katıldı.

Bu politikaya muhalefet edenler yalnızca, Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL) ve Birleşik Devrimci ve Özerk Sınıf Akımı’nın (C-Cura) sosyalist liderleri ve aynı zamanda petrol işçileri olan Orlando Chirino ve Jose Bodas’tı. İlk andan itibaren slogan “Karma şirketlere son! PDVSA, işçilerin ortak yönetimi altında yüzde 100 devlete ait olmalıdır” şeklindeydi.

Venezuela petrolünün çokuluslu şirketlere teslimi, 2010 yılında bizzat Chávez’in dünyanın en büyük petrol rezervine sahip bölge olarak kabul edilen Orinoco Kuşağı’ndaki birkaç bloğun devrini imzalamasıyla yeni bir ivme kazandı.

2010’un ilk aylarında dönemin Enerji ve Petrol Bakanı Rafael Ramirez, ABD’li petrol şirketi Chevron ve Japon Mitsubishi Corporation ve Inpex Corporation’dan oluşan konsorsiyum ile Venezuela’dan Suelopetrol’ün 2 Güney, 3 Kuzey ve 5 numaralı bloklardan oluşan Carabobo 3 projesinde PDVSA’nın ortakları olacağını açıkladı. Carabobo 1 projesi Repsol, Hindistan Petrol Şirketi ONGC Videsh Limited ve Malezyalı Petronas’ın oluşturduğu konsorsiyuma devredildi. Bu saha 1 Merkez ve 1 Kuzey bölgelerinden oluşmakta. Çokuluslu şirketlere devredilen bloklar günde 400.000 ila 480.000 varil petrol üretiyordu.

Hugo Chavez daha sonra kapitalist şirketleri sadece petrolü işletmeye değil aynı zamanda “ülkenin kalkınmasına” da katılmaya çağırdı ve Venezuela kapitalist ekonomisine gösterdikleri “güven” için patronları kutladı [veriler ve alıntılar için bkz. Simon Rodriguez Porras ve Miguel Sorans tarafından yazılan ¿Por que fracaso el chavismo? (Chavizm Neden Başarısız Oldu?), sayfa 135 ve 136].

Bu anlaşma aynı zamanda diğer çokuluslu şirketler (Nestlé, Coca Cola, DHL, Movistar, Citibank ve diğerleri) ve Venezuela’nın büyük patronlarıyla da yapılmış ve devletle iş yapan, çoğu Silahlı Kuvvetlerle bağlantılı şirketlerin ortaya çıkmasını teşvik ederek “boliburjuvazi” olarak bilinen yeni bir burjuva sektörü yaratmıştır. Ordu tarafından yönetilen yaklaşık 15 şirket olduğu tahmin edilmekte. Bu da ordunun neden hâlâ rejimin belkemiği olduğunu açıklıyor. Tüm bunlar, işçiler ile bağımsız sol örgütlere yönelik saldırılardan ve düşük ücretlerden oluşan işçi düşmanı bir politika çerçevesinde gerçekleşmekte.

Arcady’nin “Maduro hükümeti, sosyal reformlarla milliyetçi bir devlet kapitalizmi düzenleme projesini üstlendi” iddiası, gerçeğin tam tersidir. Daha Chávez döneminde, çokuluslu şirketlerin elde ettiği kârlar, yeni burjuvazinin ve eski patronlar grubunun (Cisneros Grubu veya Polar Grubu gibi) yolsuzluk ve sömürüsüyle halkın çektiği sıkıntılar başlamıştı. Venezuela’yı ekonomik ve sosyal çöküşe götüren bu politikaydı.

Çokuluslu şirketler Venezuela’dan asla ayrılmadı

ABD’nin son yıllarda petrol sektörüne uyguladığı yaptırımlara rağmen, çokuluslu şirketler hiçbir zaman Venezuela’dan ayrılmadı. Sadece kısmi geri çekilmeler oldu. Bu bağlamda en önemli şey Chevron’un lisansının Kasım 2022’de onaylanması ve ABD’ye günde 200.000 varil petrol göndermeye başlamasıdır.

Bir yıl sonra, Kasım 2023’te İspanyol El País gazetesi, ABD’nin Venezuela’ya yönelik ekonomik yaptırımların birçoğunu kaldırdığını açıklamasının ardından yeni petrol yatırımlarına ilişkin bir haber yaptı: “Venezuela ile bir süredir gaz projeleri üzerinde çalışan Repsol ve Eni’nin (İtalya) yanı sıra Fransız Maurel & Prom şirketi de Maracaibo Gölü’ndeki faaliyetlerine yeniden başladığını duyurdu. China Petroleum ve Indian Oil şirketleri Miraflores [ed.n. Venezuela Devlet Başkanının resmi konutu] ile zaten çalışıyor (…) Mitsubishi, Metanol de Oriente Metor’un petrokimya projesini devralmak istiyor. Caracas, Kolombiyalı Ecopetrol ile ortak petrol ve gaz projelerini onayladı. Petrobras ve Hindistan’ın Reliance’ından da bahsediliyor.” (El Pais, 27 Kasım 2023).

Aynı şekilde, 2024 yılının Haziran ayında, sözde ablukanın var olmadığını gösteren bir adım olarak, Maduro’nun kontrolündeki Ulusal Meclis (Parlamento), Chevron’un %34 paya sahip olduğu Venezuela’nın Petroindependencia adlı karma petrol şirketine 2050 yılına kadar faaliyet gösterebilmesi için 15 yıllık bir uzatma yetkisi verdi (Periódico Energía, 18/07/2024 verilerine göre).

Siyasi kriz nedeniyle Maduro, ABD’nin baskıya devam etmesi halinde Kuzey Amerikalı petrol şirketlerinin lisanslarını BRIC ülkelerine vereceğini duyurdu. Bu iki şeyi gösteriyor: birincisi, Amerikan petrol şirketleriyle bir anlaşma yapıldığının teyidi, ikincisi ise Maduro’nun bu imtiyazları kamulaştırmakla değil, zaten yıllardır Venezuela’da bulunan Brezilya, Hindistan, Rusya ve Çin’in çokuluslu petrol şirketlerine devretmekle tehdit etmesi.

Mevcut durum daha net ifade edilemezdi. Maduro hükümetinin ne sosyalist ne de anti-emperyalist bir yanı var. Söz konusu olan, petrol dağıtımına ve emekçi halkın sömürülmesine devam etmek için sözde antiemperyalist bir söyleme sahip olan kapitalist bir diktatörlüktür. PSL ve İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, Maduro’nun diktatörlüğünü, seçim sahtekârlığını ve baskı politikalarını sona erdirmek için mücadelemizi sürdürüyor ve ABD yanlısı sağcı muhalefeti bir alternatif olarak reddediyoruz. İşçi demokrasisi temelinde gerçek sosyalizme giden yolu başlatacak bir emekçi iktidarına ulaşmak için mücadele ediyoruz.

İUB-DE’nin Arjantin seksiyonu Sosyalist Sol’un (IS) önderlerinden Miguel Sorans

5 Ağustos 2024

Sosyal-İş’ten Gratis mağazaları önünde basın açıklaması: “Gratis işçisi insanca yaşam istiyor”

0

DİSK’e bağlı Türkiye Sosyal Sigortalar, Eğitim, Büro, Ticaret, Kooperatif ve Güzel Sanatlar İşçileri Sendikası (Sosyal-İş), dün (11.08.2024) farklı şehirlerde ve İstanbul’un farklı ilçelerinde bulunan Gratis mağazaları önünde “Kuralsız çalışmayı, mobbingi, sefalet ücretini kabul etmiyoruz!” diyerek eş zamanlı basın açıklamaları gerçekleştirdi.

Gratis mağazası işçilerinin insanca yaşam ve çalışma koşulları için taleplerinin dile getirildiği basın açıklamalarında Gratis’in 15 yılda mağaza sayısını 700’e çıkarttığı, yıllık cirosunun 10 milyar dolarla ölçüldüğü, 81 ilde 40 bin Gratis çalışanının bulunduğu belirtildi. “Gratis kazanmaya, büyümeye ülke çapında genişlemeye devam ediyor. Gratis gün geçtikçe zenginleşirken mağazalarındaki çalışanlar, asgari ücret ile her geçen gün yoksulluğa mahkûm ediliyor! Gün boyu ayakta çalışmasının yanı sıra görev tanımı olmaksızın, yeri geliyor raf diziyor, yeri geliyor kasaya bakıyor, yeri geliyor mağaza temizliği yapıyor. Bu da yetmezmiş gibi müşterilerin isteklerini karşılamaya ve memnuniyetlerini sağlamaya mecbur bırakılıyor! Amirin, müdürün talimatlarına baskılarına maruz kalıyor” denilerek işçilerin sorunları dile getirildi. Basın açıklamalarında Gratis mağazaları işçilerinin ücret ve çalışma koşullarının iyileştirilmesinin gerekli ve mümkün olduğu belirtilerek Gratis’ten hakların alınması, insanca yaşam koşullarının sağlanması için Sosyal-İş Sendikası’nda örgütlenme çağrısı yapıldı.

Filistinli esirler için dayanışma eylemi

0

BDS ve Samidoun (Filistinli Tutsaklarla Dayanışma Ağı) gibi dünya ölçeğinde Filistin dayanışma hareketinin merkezinde duran inisiyatiflerin önerisiyle 3 Ağustos günü Filistinli tutsakların özgürlüğü ve Gazze’deki soykırımın son bulması için dünya ölçeğinde acil eylem çağrıları yapılmıştı. Hamas başta olmak üzere Filistinli direniş örgütlerinin de yükselttiği çağrıya Türkiye’den de Filistin Eylem Komitesi karşılık verdi. Filistin Eylem Komitesi 3 Ağustos Cumartesi günü İstanbul Levent’te korsan devlet İsrail’in Konsolosluğu önünde yürüyüş ve basın açıklaması düzenledi.

BDS Türkiye’nin çağrısıyla, Filistin odaklı çalışmalar yürüten inisiyatifler, siyasi partiler, sendikalar, meslek odaları, kadın örgütleri ve öğrenci örgütlerinden oluşan Filistin Eylem Komitesi “Filistin’de İşgale ve Soykırıma Son! Filistinli Esirlere Özgürlük!” yazılı ana pankartın arkasında yürüyüş kolunu oluşturdu.

Yüzlerce kişinin katıldığı yürüyüşte “Nehirden Denize Özgür Filistin!”, “Yaşasın Küresel İntifada!”, “Filistinli Esirler Özgür Olacak!”, “Esirlerin Direnci İşgalciyi Yenecek!”, “Yıkılsın Siyonist İşgal Devleti!”, “Katil İsrail, İşbirlikçi ABD!”, “Filistin’e Özgürlük, İsrail’e Boykot!” gibi sloganlar atılırken İsrail ile askeri, ticari, diplomatik ilişkilerin kesilmesi talebi yükseltildi.

Hamas’ın siyasi kanadının lideri İsmail Haniye’nin Siyonist rejim tarafından canice öldürülmesinden sonra Filistinli esirler için yapılan eylem çağrısının kazandığı anlam daha da büyürken, yürüyüş boyunca Filistinli esirlerin ve şehitlerin fotoğrafları taşındı. İşgal devletinin konsolosluğu önünde sona eren yürüyüşün ardından okunan basın açıklamasında Siyonist rejime olan tüm desteğin kesilmesi vurgulandı. Türkçe, İngilizce ve Arapça olarak okunan basın açıklamasının ardından eylem sonlandırıldı.

Basın açıklamasının tam metni:

Filistin’de Soykırıma ve İşkenceye Son!

Filistin halkı, 76 yıldır süren işgal ve saldırganlığa karşı koyduğu ve direniş iradesinden geri adım atmadığı için, tam 300 gündür soykırıma uğruyor. Ağır bir kuşatma altında gıdasız, susuz, ilaçsız bırakılan Filistinlilerin kendi toprağında özgür bir halk olarak yaşama hakkı elinden alınmak isteniyor.

İşgal devleti İsrail, Filistin’e bombalar yağdırıp suikastlarla direniş liderlerini hedef alırken; aynı zamanda çocuk, yaşlı, kadın, erkek ayırmadan esir aldığı binlerce Filistinliye cezaevlerinde işkence ederek insanlık suçu işliyor. Şu anda işgal hapishanelerinde tutulan Filistinlilerin sayısı 9.960’a ulaşmış durumda. Birçok Filistinli ise kayıp ve akıbetleri bilinmiyor. 7 Ekim’den bu yana İsrail’deki askeri tesisler ve cezaevlerinde en az 53 Filistinli tutsak korkunç işkencelerle öldürüldü. İşgal devleti tüm Filistin coğrafyasında gözaltı ve işkenceyi yaygın şekilde uygulayarak Filistin halkının onurlu direnişini cezalandırmak istiyor.

Filistin Eylem Komitesi olarak bugün, Filistinli kurumların yaptığı dünya çapında sokağa çıkma çağrılarına cevaben işgal rejiminin elinde bulunan tüm Filistinli esirlerle dayanışmak ve aylardır yaptığımız çağrıları yinelemek için buradayız.

İşgal devletinin 7 Ekim’den sonra soykırım boyutuna ulaşan saldırılarını mümkün kılan şey; işgal devletine sağlanan askeri, ticari ve siyasi desteklerdir. Bu noktada ABD ve müttefikleri başı çekmektedir. Fakat Türkiye devleti ve sermaye gruplarının da bu soykırımda önemli bir payı vardır.  Nasıl mı?

Türkiye’de bulunan İncirlik ve Kürecik üsleri, işgal devleti İsrail’in kendini savunması için anlık istihbarat sağlamaktadır. Türkiye’nin işgal devletiyle imzaladığı ‘Savunma İş birliği Anlaşması’ hala feshedilmemiştir.

Türkiye’nin işgal devletiyle imzaladığı Serbest Ticaret Anlaşması da hala yürürlüktedir. Üstelik işgal devletiyle kesildiği söylenen ticaretin 3. ülkeler aracılığıyla yapıldığı görülmektedir.

Azerbaycan’ın devlet şirketi SOCAR tarafından tonlarca petrol, BOTAŞ aracılığıyla Türkiye üzerinden İsrail’e ulaştırılmaktadır. Bu petrol işgal ve soykırımın sürdürülmesine katkı sağlamaktadır.

İsrail’deki en büyük Türk yatırımcı Zorlu Holding, ortağı olduğu enerji santraliyle, işgal rejiminin ‘Savunma Bakanlığı’ dahil işgalci kurumlara elektrik temin ediyor. Yılmazlar İnşaat, Filistinlilerin alıkonulduğu işgal devleti karakollarını inşa ediyor.

Dünyanın tüm kaynaklarını talan eden vahşi sömürgeciler, stratejik çıkarlar mavalıyla işgalci ve ırk-ayrımcı bir rejimle ilişki kuran devletler, kar hırsından başka ilahları olmayan sermayedarlar Filistin’de yaşanan soykırımın ortağıdır.  Biz dünyada özgürlük, adalet ve eşitliğin hüküm sürmesini istiyoruz. Bu nedenle safımız Filistin halkının ve onun direnişinin safıdır. Buradan Filistin Direnişini ve onun yanında fiili tutum alan Yemen ve Lübnan halklarını selamlıyoruz. Soykırımcı İsrail’in temsilciliği önünden haykırıyoruz: Siyonizm Yenilecek Direnen Filistin Kazanacak!

Filistin Eylem Komitesi

Vestel işçisi kaybetmedi, Türk Metal kazandı!

0

Vestel markası birçoklarımızın evinde, yaşam alanlarımızda kullandığımız, aşina olduğumuz beyaz eşya sınıfında Türkiye’deki lider markalardan. Diğer markalara göre ucuzluğu hepimizin evine girmesinde önemli sebeplerden. Bunun ise belli başlı sebepleri var.

Vestel, Manisa Organize Sanayi Bölgesinde (MOSB) 1984 yılında ilk fabrikasını açtı. 1994 yılına gelindiğinde ise Zorlu Holding tarafından satın alındı. O günden bu yana 30 yıldır Vestel City büyümekte ve Manisa sanayisini domine etmeye devam etmekte. Bizim kahve makinelerinden, buz dolaplarından tanıdığımız Vestel, Manisalı işçiler için ne ifade ediyor? Manisalı işçiler Zorlu’yu nasıl tanıyor?

Vestel City’de bugün itibari ile 20 binin üzerinde işçi çalışıyor. Manisa’nın en uzak ilçelerine servisleri var. İzmir’den bile işçiler buraya çalışmaya geliyor. Bunun yanı sıra MOSB’da bulunan iki yüzü aşkın fabrikanın yarısı zaten Vestel’e çalışıyor. Zorlu Manisa’daki 30 yıllık varlığıyla, kendisiyle iş yapan fabrikalardaki ücretleri de belirliyor.

30 yıl boyunca Vestel bütün sendikal örgütlenme çabalarını en ağır şekilde püskürttü. Kendisiyle çalışan fabrikalara sendika girmesini engelledi. Bambaşka sektörlerden olmasına rağmen sırf Manisa’daki ortalama ücreti etkileyebileceği için elinden gelen bütün sendika çalışmalarına ket vurdu. Manisa bürokrasisinde bile gizli bir güç haline geldi. İktidara yakınlığıyla bilinen Zorlu’nun önünde neredeyse hiçbir güç kalmadı. Manisalı işçilerin doğrudan ya da dolaylı muhakkak onunla bir ilişkisi oldu.

Her cuma Manisa semalarında bir helikopter görünür. Zorlu fabrikasına gelir, denetleme rutinine başlar. Hiç abartısız fabrika içindeki transpaletleri, üretim bantlarını okşar sever. Yüz metrelik araba parkurunda arabasını sürer. Fabrikanın içini dolaşırken göz göze geldiği işçileri, işleriyle ilgilenmediği bahanesiyle işten çıkarır. Bu örneklerin dahası var ama uzatmaya gerek yok. İnsanın “Nesin sen be, tiran mısın?” diye sorası geliyor. Evet o bir tiran.

Ancak başka tiranlar da olacak ki Vestel’e 2024 yılının başında sendika girdi. Türk Metal Vestel’deki ücret ve çalışma koşullarından daha kötü bir sözleşme imzalayarak yetkili sendika oldu. Bu nasıl mümkün oldu? 30 yıl boyunca sendikal çalışmalara göz açtırmamış olan firma işçi sınıfının iradesine boyun mu eğdi? Hayır! Olayın aslı şu; en başta bahsettiğimiz gibi Vestel diğer beyaz eşya markalarına görece daha ucuzdur çünkü hammadde ve lojistik süreçlerine hemen hemen aynı paraları harcasalar da sektördeki diğer firmaların hepsi sendikalı. Zorlu ile işçi ücretlerinde rekabet edemeyen diğer tiranlar, Zorlu’yu bu basıncın altına sokmuş olacak ki kendi fabrikasına Türk Metal’ i sipariş etmek zorunda bıraktı. Öyle ki Türk Metal, işçilerle yaptığı toplantılarda Vestel’i dünya markası yapmaya yemin etti. Biraz bile işçi iradesinin olmadığı örgütlenme (herkesi sadece üye olmaya ikna etme) bir yıl sürdü.

İşçilere vardiya çıkışlarında market fişi dağıtan ‘sendika genel başkan yardımcısına’ Zorlu tarafından hiçbir basınç gelmedi. Sonunda yeterli sayıya ulaşıldığında 30 yıl sendikayı engellemiş olan Zorlu’nun itirazlarla süreci uzatması beklenirken, bir yıllık bir oyalama sürecinin ardından 2023 yılının son maaşı üzerinden yapılan bir sözleşmeyle Türk Metal artık yetkili sendika olmuş ve 20 bin küsur üye daha kazanmıştı. Manisa’daki şubenin yanı sıra Vestel için ayrı şube açılmıştı ama baştan seçilmiş sendikacılar artık telefonları açmıyordu. Zorlu, sendika ve diğer patronlar istediklerini almıştı ancak Vestel işçisi dımdızlak ortada kaldı çünkü sendikayı zaten patronlar soktu.

Buradan ele alınca Türk Metal in en fazla üyeye sahip sendika olması ne bir başarı hikayesi ne de sınıf mücadelesinin bir ürünü. Vestel artık sendikalı bir işyeri. Ama ne sendika! Asgari ücret politikasının yanında Zorlu; devamsızlık primi, bayram harçlıkları ve fazla mesaide %50 veriyordu. Sendika %55 zam aldık, 4 ikramiye ve fazla mesailer artık %60 olarak verilecek dedi. Tabi, sözleşme 2023 ün son günlerinde imzalandı, dolayısıyla bu sözleşme zammı net olarak hesaplandığında 21 bin liraya karşılık geliyordu ve artık fazla mesailer %60 olarak verilecekti. Sadece amirler aynı zamanda sendikacılar olmuştu.

Tüm bu tiran savaşı ve bürokrasi batağının karşısında Vestel işçisi kazandı demek ahmakça olurdu. Kaybetti de diyemeyiz çünkü bu hikâye Vestel işçisinin mücadele hikayesi değil. 20 bin işçinin seferberliği olsaydı sınıflar mücadelesinde destan olurdu. Bu durumda en kötü sendika sendikasızlıktan yeğdir yaklaşımı tembelce olur zira bu örnekte olduğu gibi iyi tek bir durum söz konusu değil. 20 bin kişinin yaktığı ateş Manisa organize sanayi bölgesini belki de çok daha fazlasını yangın yerine dönüştürebilir, krize karşı kendi taleplerimizi haykırdığımız bir atmosfer bile olabilirdi. Olabilir .. Görevimiz öz örgütlerimizi bu dalkavukların ellerinden kurtarmak ve irademizi ortaya koyabilmektir. Kuşkusuz sendikalar tiranların, bürokratların, dalkavukların değildir. Sendikalar işçi sınıfının öz örgütleridir. Yapılması gereken baş aşağı duran bu yapıları işçi demokrasisinin mücadele örgütleri haline getirmekte. Bu bazen sendikayı içeriden dönüştürerek olur. Bazen buna imkân yoktur. Mücadeleci yeni bir sendika sürece dahil olur. Bazen de sıfırdan inşa etmek gerekir. Ama her durumda asıl olan işçinin iradesidir, işçi demokrasisidir.

Polonez işçisinin mücadelesi sürüyor

0

İstanbul Çatalca’da yer alan Polonez fabrikasında 19 Temmuz tarihinde başlayan direniş sürüyor.

Gıda iş kolunda yer alan ve 350 işçinin çalıştığı fabrikada Tekgıda-İş Sendikası geçtiğimiz aylarda örgütlenmeye başlamıştı. İşverenin bu fabrikadaki sendikalaşmaya dönük cevabı ise öncü işçilerin işten atılması oldu. 19 Temmuz’da, hırsızlık gibi yüz kızartıcı suçları içeren Kod-46 ile işten atılan 13 öncü işçi fabrika önünde direnişe geçti. Kapı önünde direnen mesai arkadaşlarını yalnız bırakmayan fabrika içindeki Polonez işçileri de bu direnişe destek vermişti. Patronun bu direnişe cevabı ise daha büyük bir işçi kıyımı oldu ve 122 işçi daha işten çıkarıldı. Patron bunları yaparken bir yandan da hızlıca yeni işçi alımları yaparak sendikanın yetkisini fiilen ortadan kaldırmaya çalıştı.

İşten atılmalar ile direnişin büyümesi karşısında patron kolluk gücüne dayanarak işçileri bastırmaya çalıştı. Eylemdeki işçilere dönük polis saldırısında pek çok işçi yaralandı, biber gazı ve polis şiddetine maruz kaldı.

Fabrika önünde görüştüğümüz direnişçi işçilerden birisi: “Kod-46 ile atıldık, hırsız diyorlar bize. Girerken çıkarken aranıyoruz, ne çaldıysak söylesinler.” diyerek işten çıkarılmalarına dönük haksızlığı dile getirdi. Yine direnişteki işçilerden öğrendiğimize göre Polonez’de ücretlerin tamamı asgari ücret bandında. 15 yıllık çalışanların ücretleri bile bu seviyede. Bunun yanında işçiler, yürüttükleri mücadelenin sadece ücret mücadelesi olmadığını, bir haysiyet mücadelesi olduğunu vurguluyorlar.

Çatalca’da süren direniş sosyalist partilerden, emek örgütlerinden ve kamuoyundan büyük bir destek görüyor. Kamuoyunun oluşturduğu bu basıncın da etkisiyle Polonez’deki gelişmelere dair Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından bir açıklama yapıldı. Açıklamaya göre Bakanlık, Polonez’de yaşanan sürecin incelenmesi için müfettiş görevlendirdi. Sürecin bakanlıkla ilgili kısmı ve teftişin sonucu ise henüz beklemede.

Gerek fabrika önündeki direniş gerekse içeride direnişe destek veren işçilerin moralleri oldukça yüksek. Taleplerini gerçekleştirene kadar mücadelede ısrarcılar. Direnişteki Polonez işçilerinin talepleri ise oldukça net: Atılan işçiler geri alınsın, anayasal hakları tanınsın ve fabrikaya sendika girsin, güvenceli iş ve insan onuruna yaraşır bir ücret!

Polonez işçileri bu haklı talepleri için kamuoyundan destek bekliyor. Polonez işçilerinin mücadelesi yalnızca bir fabrikanın değil, bütün emekçilerin gündemidir. Bu yüzden emekten yana herkesin Polonez işçilerinin bu haklı mücadelesinde onların yanında olması gerekir.

Filistin öğrenci hareketinin özelliklerinin açıklanması: Tarihsel bir arka plan

0

Filistin öğrenci hareketi, ulusal kurtuluş hareketinin her zaman ön saflarında yer almıştır; bu hareketin siyasi faaliyeti, İngiliz sömürgeciliğine ve Siyonizm’e direnmek için eğitim faaliyetlerini gerçekleştirmesi ve kitleleri harekete geçirme kapasitesiyle başlamıştır. Öğrenci mücadelesi sendikal faaliyetin ve hatta öğrenci alanının ötesine geçerek genel olarak Filistinli kitlelere ulaşmış ve Filistin direniş hareketinin siyasi ve entelektüel çerçevesinin oluşmasına katkıda bulunmuştur.

Öğrenci hareketinin etkisi 1990’larda gerilemeye başladı. Bu gerilemenin arkasında Filistin toplumundaki dönüşümler, Filistin Yönetimi’nin kuruluşundan sonra mücadelenin biçimindeki değişimler, işgalin gittikçe artan baskısı, özelleştirmelerin ve neoliberal düşüncenin gelişimi ve üniversitelerin direniş merkezi olmaktan çıkıp Filistin sermayesi için işgücü üreten kurumlara dönüşümü yatmaktaydı.

Filistin öğrenci örgütleri hem siyasal örgüt formlarını hem de kitle örgütlenmelerini içermekte. Siyasi öğrenci örgütleri çoğunlukla Filistin’in genel politik manzarasını yansıtmakta, çeşitli siyasi gruplara ve partilere denk düşmekte. Bu örgütler ulusal kurtuluşa, siyasi aktivizme ve Siyonist işgale karşı direnişe odaklanmaktalar. Örnek olarak El Fetih, Hamas ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) gibi Filistin’in başlıca siyasi gruplarının öğrenci örgütlenmeleri verilebilir.

Öğrenci hareketinin ana talepleri

Filistinli öğrenci hareketinin temel talepleri çok yönlü olup hem öğrencilerin acil ihtiyaçlarını hem de daha geniş siyasi istekleri içermektedir. Acil İhtiyaçlar cephesinde; an itibariyle Filistin’de resmi bir yurt sistemi veya öğrenci konutları için resmi bir kurum bulunmadığı için (bu kurumların ve sistemin yokluğunda öğrenciler pahalı; kalite ve nitelikten yoksun bir kira sistemine mahkûm kalıyorlar), öğrenciler çoğunlukla daha iyi barınma koşulları için gösteri ve yürüyüşlerde bulunuyorlar. Ayrıca pek çok öğrenci gıda güvensizliğinden mustarip olduğu için erişilebilir ve besleyici yemek planlarına yönelik oldukça yoğun bir talep var. Çünkü Filistin Yönetimi’nin kontrolünde olan Batı Şeria Üniversiteleri’nin çoğunluğunda kamusal bir yemekhane sistemi bulunmuyor. Örneğin An-Najah Ulusal Üniversitesi’nin özel yemekhanelerinde uygulanan sistemde, yemekhane sahiplerinin fiyatları ve ürün seçimlerini denetlemesine izin veren “garanti sistemi” çekişmeli bir konu olmayı sürdürüyor: Öğrenciler, erişilebilirliğin ve kalitenin sağlanabilmesi için daha fazla regülasyon talep etmekteler. Ek olarak, yüksek eğitimin nüfusun daha geniş bir kesiminin erişimine açık olması için öğrenciler daha düşük kayıt ücretleri için mücadele ediyorlar. Bu mesele; bölümler arası ders kayıt ücretleri arasındaki farklılıklar (tıp bölümlerinin sosyal bilimlere kıyasla daha yüksek fiyatlara tabi olması gibi) ve diğer şehirlere kıyasla 1948 bölgelerinden gelen öğrencilerin sırtına binen fazladan finansal yük göz önünde bulundurulduğunda kritik bir hale geliyor.

Ayrıca öğrenciler, sigorta ücreti ve internet ücreti gibi mali sıkıntılarını artıran ek ücretler konusunda giderek daha fazla seslerini yükseltmekteler. Genellikle aşırı olarak görülen ve sağlanan hizmetlerle tam olarak gerekçelendirilmeyen bu ücretler, zaten eğitim maliyetiyle mücadele eden öğrenciler üzerinde önemli bir yük oluşturuyor. Hareket aynı zamanda kütüphaneler, laboratuvarlar ve sosyalleşme alanları gibi kampüs imkanlarının iyileştirilmesinin yanında çatışma bölgesinde yaşamanın psikolojik etkisine değinecek kapsamlı psikolojik destek hizmetler talep ediyor.

Siyasi açıdan Filistin’deki öğrenci hareketine çeşitli siyasi grupların farklı talepleri damgasını vuruyor. Her öğrenci grubu genellikle bölgenin daha geniş siyasi manzarasını yansıtan belirli bir siyasi partiyle aynı çizgide yer alıyor. Örneğin; El Fetih ile ilişkili öğrenci grupları, sözde demokratik kurumların ve yönetim yapılarının oluşturulması da dahil olmak üzere mücadeleye değil müzakereye dayalı çözümleri ve hükümetle işbirliğini savunmaya odaklanabiliyor. Buna karşılık Hamas’a bağlı olanlar, Siyonist işgale karşı daha militan bir yaklaşım çağrısında bulunarak direniş ve öz savunma stratejilerini vurgulayabiliyor. Buna ek olarak, önemli bir siyasi talep de hapis nedeniyle eğitimleri ciddi şekilde sekteye uğrayan tutsak öğrencilerin durumunun ele alınmasını içeriyor. Bu öğrenciler eğitimlerinde gecikmelerle karşılaşmakta ve hapisteyken eğitim kaynaklarına erişememekte, bu da akademik ve mesleki geleceklerini engellemektedir. Ayrıca bazı öğrenci kesimleri, Öğrenci Temsilci Konseyleri’nde adil ve şeffaf seçimler yapılması ve farklı siyasi ideolojilerin temsil edilmesi gibi daha geniş kapsamlı demokratik reformlar için baskı yapıyor. 

Öğrenci hareketi içerisindeki sol partiler bu ideallerini şu sloganda özetlemişlerdir: “Halk üniversitesi, demokratik eğitim, ulusal kültür”. Bu slogan demokratik bir biçimde yönetilen, Filistin halkının kültürel ve tarihsel bağlamına kökten bağlı ve toplumun tüm katmanları için erişilebilir bir eğitim sistemi vizyonlarını yansıtmakta; yalnızca eğitim veren değil ama aynı zamanda ulusal kimliği ve dayanışmayı güçlendiren bir eğitim sistemi yaratmaya yönelik kararlılıklarının altını çizmekte.

Son olarak, bu siyasi hedeflere ulaşmada eğitimin rolüne güçlü bir vurgu yapılıyor. Öğrenciler eğitimin “depolitize edilmesini” ve akademik özgürlüğün korunmasını talep etmektedir. Bu yaklaşımın arkasında Hamas, El Fetih vb. partilerin öğrenci örgütlerinin öğrencilerin acil ihtiyacını göz ardı ettiği fikri yatmaktadır. Bu yüzden öğrencilerin bir kesimi üniversitenin politik mücadelenin dışında tutulmasını savunuyorlar. Bu yaklaşım öğrencilerin yaşadığı sorunların kökeninin ve çözümünün politikadan geçtiğini reddetme gibi yanlış bir pozisyonda olsa da bu pozisyonun kökenleri üzerine düşünmek kıymetli olacaktır. Çünkü bazı öğrenci sektörlerinin rahatsız olduğu ‘politika’ biz sosyalistlerinin anladığı biçimiyle ezilenlerin politikası değil, aslında bu öğrencilerin rahatsızlığı düzen politikasından kaynaklanıyor fakat buradan çıkışı üniversiteyi depolitize etmek gibi yanlış bir çözümde arıyorlar.

Yukarıda ifade ettiğim gibi bu öğrenciler politikadan rahatsız olsalar da aslında politik taleplerde bulunuyorlar. Bu taleplerin başında, akademik kurumlarda Filistin Yönetimi’nin (El Fetih) sansür veya baskısına karşı çıkmak ve üniversitelerin özgür ve açık tartışma alanları olarak kalmasını sayabiliriz. Bu talebin önemli bir parçası da öğrenci temsilcilerinin demokratik bir şekilde seçilmesini sağlamak üzere öğrenci konseyi için düzenli ve adil seçimler yapılması çağrısıdır.

Öğrenci hareketi ve Direniş

Üniversitelerdeki öğrenci hareketi Filistin mücadelesinde önemli bir rol oynadı. Öğrenciler ulusal ve örgütsel vesilelerle yürüyüşlere, gösterilere ve oturma eylemlerine katıldılar. Öğrenci hareketi, işgalin Filistin halkına yönelik uygulama ve politikalarına karşı koymada önemli bir role sahipti. Filistin öğrenci hareketinin ilk şehidi olan şehit Şeref El Tibi, 21 Kasım 1984’te Birzeit Üniversitesi’nde şehit düştü. Han Yunus kampından geliyordu. 12 Nisan 1986’da Gazze şehrinden öğrenci Saeb Dahab ve Han Yunus’tan öğrenci arkadaşı Jawad Abu Salamiya yola çıktıktan sonra şehit edildiler. Birzeit Üniversitesi öğrencileri işgalin halkımıza karşı işlediği suçları ve politikaları kınamak için büyük bir gösteri düzenledi.

Mesele burada sonlanmadı. Öğrenci hareketinde faaliyet gösterenler 1987’deki Birinci İntifada’nın liderliğine katılırken daha önce aktif olmayan öğrenciler de intifadanın çeşitli eylemlerinde bulundular; dolayısıyla işgal güçleri ve sömürgeci yerleşimcilere karşı koymada merkezi bir rol oynadılar. Filistin öğrenci hareketi; Filistin ulusal mücadelesinin yayıldığı yıllar boyunca (bilhassa Birinci ve İkinci İntifadada) düzinelerce şehide, yüzlerce yaralıya ve binlerce tutsak ve gözaltıya tanıklık etti. İşgal güçleri aynı zamanda (özellikle Birinci İntifada esnasında) Filistin öğrenci hareketinde faaliyet gösteren pek çok kişiyi sınır dışı etti. Dolayısıyla vardığımız sonuç şudur: Ülkedeki en örgütlü gençlik sektörü olan Filistin öğrenci hareketi yalnızca sendikalist (trade-unioncu) bir hareketten ziyade genel hedefleri olan siyasi bir harekettir, ki bu da öğrenci hareketi ve örgütleri içindeki mücadele seferberliğinin bir sonucu olmaktan ayrı tutulamaz.

7 Ekim sonrası Filistin hareketi

Filistin mücadelesinin gidişatında mihenk taşı olacak öneme sahip bir olay olan “El-Aksa Tufanı” operasyonunun ardından tüm Filistin toplumunun, ama özellikle Batı Şeria üniversitelerindeki Filistin öğrenci hareketinin rolü üzerine sorular baş gösterdi. Özellikle Amerikan üniversitelerinde başlayan ve devamında Avrupa’ya yayılan (bazı Arap üniversitelerindeki mütevazı hareketlenmelerle beraber), öğrencilerin örgütlediği küresel Gazze ile dayanışma eylemleri dalgasının ardından; ulusal kurtuluş mücadelesinin temel bir parçası ve yeniden canlandırılmalarının ana dinamosu olarak, Filistin öğrenci hareketinin oynayacağı role ilişkin arayışlar yoğunlaşmış vaziyette.

Aktivistlerine ve kadrolarına göre güncel manzarada Batı Şeria üniversitelerinde Filistin öğrenci hareketinin oynaması gereken rolün gözle görünür eksikliği; bu hareketin etkisini yalnızca 7 Ekim’den bu yana değil, çok daha öncesinden beri (süregelen soykırımla beraber daha da şiddetli bir biçimde) kısıtlayan çeşitli faktörlere dayanmakta.

Filistin öğrenci hareketinin tarihsel olarak devrimci karakteri göz önünde bulundurulduğunda; bu faktörlerin güncel aktivist ve kadrolar üzerindeki etkisini anladıktan sonra, eğitim yıllarında etkili olan eski aktivistlere dönerek hareketin rolünü geçmiş yıllarda (1990’lı yıllardan başlayarak Oslo Anlaşmasının ve Filistin Yönetimi’nin kuruluşundan, bu rolün güncel sahnedeki kısmi ya da tamamıyla yokluğuna değin) etkileyen değişiklikleri kavramak hayati önem taşıyor.

Mevcut Filistin öğrenci hareketinin içindeki ilk sorun belirtisi hareketin üyelerinin ve kadrolarının, ya işgal ya da Filistin Yönetimi tarafından zulme uğrama veya tutuklanma korkusuyla, raporlarda isimlerinin ve hatta baş harflerinin geçirilmesini reddetmelerinde kendisini gösteriyor. Bu hususlar, geleneksel olarak mücadelenin ön saflarında yer alan ve işgale karşı direnişte kritik bir omurga oluşturan öğrenci hareketinin kültürüne yabancıdır.

Günümüzde hareket, Filistinli güvenlik güçlerinin kadrolara yönelik zulüm ve tutuklama politikaları sebebiyle yoğun kısıtlamalara maruz kalmakta. Dahası, soykırım esnasında yüz yüze eğitimden uzun dönemler boyunca çevrimiçi eğitime geçiş öğrencilerin kampüste bulunmalarını ve alanlarıyla etkileşime girmelerini engellemiş; çok sayıda öğrencinin, hareketlerinin Filistin direnişi içerisindeki rolünün yeniden doğuşuna yol açacak yenilikçi metotları ve araçları tartışılabileceği kolektif bir alandan mahrum kalmasına sebep olmuştur. Ayrıca, öğrencilerin aldığı eğitimin doğası aralarında ulusal farkındalık ve devrimci bilinç yetiştirilmesi açısından yetersiz kalmaktadır. İşgalin sıkılaştırdığı askeri kontrol noktaları da, Filistinlilerin Batı Şeria’nın farklı şehirleri arası hareketini kısıtlamak adına, soykırım esnasında yeni kurulanların yanında, bu sorunu derinleştirmektedir.

Öğrenci hareketinin gerçekliği ve krizden yükselen soru: yeniden canlanma ve rolün geri kazanımı

Filistinli siyasi grupları etkisi altına alan durgunlaşmanın bu grupların kitle ve öğrenci tabanına da yansıdığını ve öğrenci hareketini bir gerileme durumunun vurduğunu bugün kimse inkâr etmemekte. Geçmişe kıyasla koşullar değişmiş vaziyette; gerçekten de, bir noktaya kadar, faaliyet araçları ve metotları artık eskisi gibi değiller.

Bugün Filistin öğrenci hareketi yapısında, söyleminde ve uygulamalarında gerçekleşen çeşitli dönüşümlerin yanında; en genel düzeyde gerçekleşen, absorbe edemediği dramatik değişiklikler dolayısıyla keskin bir düşüş yaşamakta. Bu durum özellikle Oslo Anlaşmasında, devamında Filistin Yönetimi’nin kuruluşunda, Filistin’in siyasi sistemindeki şiddetli kaymada ve en nihayetinde öğrenci hareketinin tarihinde ilk kez muhalefetin ve destekçilerin ortaya çıkmasında belirgindir. Önceden tek çelişki sömürgecilik ile yaşanmaktaydı. Dahası ulusal, sendikal ve politik boyutlara hizmet odaklı bir karakterin hâkim olması; bireysel kurtuluşu toplumun kolektif kaygılarının önüne koyan bir söylem, genel bir kafa karışıklığı hali ve popülist ve şiddet içerikli retoriğin yayılması ile birleştiği zaman bu etkilerin hepsi birlikte öğrenci hareketinin parlaklığını söndürmüştür. Bu faktörler öğrenci hareketini mücadele ve aidiyet platformlarından kadın öğrencilerin sahnede bulunmadığı, bireysel çıkarların kolektif olanların önüne geçtiği zayıf ve erkek egemen yapılara dönüştürmüştür.

Öğrenci hareketinin ulusal sahnedeki rolünün çürüyüşüne ve gerileyişine sayısız sebep yol açmıştır. Peki, öğrenci hareketinin arzu edilen rolünün yeniden canlandırılmasının yolu nedir?

Bugün Filistin öğrenci hareketinden; hareketin varlığını ve etkinliğini onaracak bir vizyonun ortaya çıkarılması için, kapsamlı bir ulusal değerlendirme konferansı düzenleme yolunda çalışması beklenmektedir ve bu zorunludur. Bu çalışma öğrenci hareketinin faaliyetlerini kısıtlayan mevzuatların ve sistemlerin tekrar ele alınmasını ve tüm üniversitelerde öğrenci konseylerinin düzenli seçimlerinin yürütülmesini içermekte.

Tüm bunlara öğrenci hareketinin programının tekrar gözden geçirilmesi, öğrenci hareketi ve üniversite yönetimleri arasında kalıcı bir iletişim zemininin oluşturulması ve Filistin güvenlik kurumlarının üniversitelerin ve öğrenci hareketinin iç işlerine karışmamasının sağlanması eşlik etmelidir. Filistin güvenlik kurumlarının öğrencilere sendikal faaliyet veya siyasi bağlılıklara yönelik baskı uygulamalarına son vermesini sağlamak ve öğrenci konseyi tüzüklerinde kadınların seçim sahnesindeki varlığını temin edecek değişikliklerin yapılması da hayati öneme sahiptir. Ek olarak tüm öğrencilerin, seçim barajı engelini aşarak doğrudan nispi temsil temelli, öğrenci konsey üyeliğine katılımlarını artırmak önemlidir. Çünkü halihazırda herhangi bir partiyle bağı olmayan bağımsız bir öğrencinin öğrenci konseyine seçilmesi mümkün değil.

Uluslararası öğrenci hareketinden beklentiler

Uluslararası öğrenci hareketi adalet, eşitlik ve özgürlük için küresel mücadele içerisinde gittikçe daha kritik bir müttefik olarak görülmekte. Filistin öğrenci hareketinin, dünyadaki öğrenci hareketinden belli başlı temel beklentileri var. İlk olarak, uluslararası düzeyde öğrencilerden Filistin davası ile ilgili kendi topluluklarında ve ülkelerinde farkındalık yaratmaları beklenmekte: Bu eğitim etkinlikleri, seminerler ve Siyonist işgalin gerçek yüzü ve Filistinlilerin günlük hayatlarında karşı karşıya kaldıkları sorunlara yönelik tartışmaların düzenlenmesini içeriyor. Bu sayede öğrenciler dezenformasyona karşı gelebilir ve Filistin davasına dair daha fazla bilgi sahibi ve duyarlı bir küresel gençlik kuşağının yetişmesini sağlayabilirler.

Bir diğer kritik beklenti de uluslararası öğrenci hareketinin destek ve dayanışma kampanyalarına aktif katılım göstermesi. Bu beklentiye hükümetlere ve şirketlere işgali destekleyen politikalarını değiştirmeye yönelik baskı uygulamayı hedefleyen protesto, boykot ve yatırımların geri çekilmesi hareketlerinin örgütlenmesi ve buralara katılım gösterilmesi dahil edilebilir. Örnek olarak BDS hareketi (Boykot, Yatırımların geri çekilmesi ve Yaptırım), Siyonist işgale ekonomik ve siyasi baskı uygulaması yönünde uluslararası öğrencilerin eylemliliğine ciddi bir biçimde yaslanmakta. Ek olarak uluslararası öğrenci hareketi çeşitli insan hakları örgütleriyle ve medya kanallarıyla olan bağlantılarını kullanarak Filistinlilerin seslerinin ve yaşadıklarının daha fazla duyulmasını sağlayabilirler, bu sayede Filistinlilerin hikayelerinin daha geniş bir kitleye erişmesine katkıda bulunmuş olurlar.

Desteklemenin ötesinde, uluslararası öğrenci intifadası ve Filistinli öğrenciler arasında akademik ve kültürel etkileşimlerin geliştirilmesi, müşterek anlayış ve dayanışma inşa edilebilir. Bu etkileşimler ortak araştırma projeleri, sanal konferanslar vb. biçimlerini alabilir.

Son olarak, uluslararası öğrenci hareketinden kendi kurumlarına ve hükümetlerine yönelik politika değişikliklerinin savunuculuğunu yapmaları beklenmekte. Buna üniversitelerinin etik yatırım politikaları benimsemesi için baskı oluşturması, işgalden kâr elde eden şirketlerle ilişkilerini kesmek ve hükümetlerini Filistin’deki insan hakları meseleleriyle ilgili daha güçlü bir tavır almaya teşvik etmek dahildir.

Hamas lideri İsmail Haniye’nin öldürülmesini kınıyoruz!

0

31 Temmuz günü, İsrail devleti ve Siyonizm, Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Haniye’yi öldürdü. Haniye, yeni seçilen İran Cumhurbaşkanı’nın yemin törenine katıldıktan sonra Tahran’daki ikametgahında bulunuyordu ve evine bir hava saldırısı düzenlendi.

İsrail hükümeti, basın ofisinin Facebook hesabında Haniye’nin “ortadan kaldırıldı” etiketiyle bir görüntüsünü paylaşarak saldırıyı üstlendi. Bu resmi paylaşım daha sonra silindi. Bu yılın Nisan ayında İsrail, Gazze’deki El Şati mülteci kampında düzenlenen geniş çaplı bir bombalı saldırıda Haniye’nin üç çocuğunu ve torunlarını öldürmüştü.

İsmail Haniye, Hamas’ın başlıca lideriydi, aynı zamanda bir dönem Arap Edebiyatı akademisyeni ve Gazze İslam Üniversitesi’nin dekanıydı. 62 yaşındaydı. Birinci intifada sırasında 1989’da İsrail tarafından üç yıl hapsedildi. 2003 yılında İsrail’in bir bombalı saldırısında yaralanmış, ancak hayatta kalmıştı. Haniye, 2006 yılı Ocak ayındaki seçimlerde Hamas’ın başlıca milletvekili adayıydı ve ikinci intifadadan sonra seçimleri kazanmıştı.

El Fetih güçlerine karşı seçimleri kazandıktan sonra Filistin Başbakanı olarak atandı, ancak ulusal birlik hükümeti bozulduktan sonra Filistin Ulusal Yönetimi Başkanı tarafından görevden alındı. 2014 yılına kadar Gazze’deki hükümetin bir parçası olarak kalmaya devam etti. 2017 yılında Hamas Siyasi Büro Başkanı olarak atandı. Hayatının büyük bir kısmını sürgünde, gençliğinde Lübnan’da ve son yıllarda Katar’da geçirdi. Ateşkes arayışındaki müzakerelere aktif olarak katıldı, çeşitli toplantılara bizzat katıldı ve seyahat etti. İsmail Haniye, bu yıl Mayıs ayında yapılan ateşkes önerilerini kabul etmeye hazır olduklarını ilan etmişti.

İsmail Haniye sadece Hamas’ın bir lideri olarak değil, aynı zamanda Gazze ve Batı Şeria’daki birçok Filistinli tarafından saygı duyulan bir direniş figürü olarak da tanınıyor. Onun öldürülmesi, İsrail’in Gazze ve tüm Filistin halkına karşı işlediği suç ve soykırımın bir parçasıdır. İran, Suriye veya Lübnan’ı bombalarken İsrail, ABD’nin korumasıyla cezasız kalabilme gücünü kullanıyor.

Halkları bu siyasi cinayeti reddetmeye ve Filistin halkının kahramanca direnişine destek vermeye çağırıyoruz.

Gazze Direniyor, Filistin Yaşıyor! Nehirden denize özgür Filistin!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

31 Temmuz 2024

Venezuela: Maduro seçim sahtekârlığıyla yeniden başkan ilan edildi

0

Sandıkların kapanmasından altı saat sonra, oy sayımının nasıl ilerlediğine dair tek bir veri bile olmadan, Venezuela Ulusal Seçim Konseyi Başkanı Elvis Amoroso, Başkan Nicolás Maduro’yu 5.150.092 oy (yüzde 51,20) ile rakibi Edmundo González Urrutia’nın (4.445.978 oy, yüzde 44,2) önünde kazanan olarak ilan etti. Bu sırada sandıkların yüzde 80’i sayılmıştı.

Maduro’nun hükümetine yakın olanlar dışında neredeyse hiç kimse bu sonuçlara inanmıyor ve sandıkların sayımının temiz olduğuna güvenmiyor. Kitlesel bir katılımla oy kullanmaya giden milyonlar iradelerine saygı gösterileceğini ve böylece Maduro’nun kendilerine açlığa sürükleyen diktatörlük rejimini sona erdirebileceklerine dair naif bir beklenti içerisindeydiler.

Seçimlerde sahtekârlık bekleniyordu, ancak María Corina Machado liderliğindeki patron muhalefeti, gerekli olan halk seferberliğini göz ardı ederek, hükümetin sadece oy vererek yenilebileceğinde ısrar ediyordu. Oysaki, Venezuela’da seçim hilesi ilk kez gerçekleşmiyor.

Bu yıl Maduro hükümeti, demokratik özgürlüklere dönük saldırılarını artırdı ve kamu kaynaklarını yağmalamayı hızlandırdı. Birçok siyasi liderin seçimlere katılmasını engelledi, adaylara itiraz etti, seçim kampanyası sırasında 70’den fazla aktivist ve burjuva muhalefet parti önderini tutuklayarak açık bir baskı uyguladı. Ayrıca farklı ülkelerdeki milyonlarca Venezuelalının oy kullanma hakkını engelledi.

Maduro hükümeti, sözde ve sahte sosyalist hükümetine karşı bağımsız ve muhalif solun, emekçi halkın çıkarlarını yansıtan bir aday göstermesi ihtimalini tamamen ortadan kaldırdı.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Venezuela seksiyonu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL) olarak, demokratik özgürlükleri savunduk ve emekçi halkın siyasi ve seçim haklarını talep ettik. PSL; PPT/APR, Marea Socialista ve LTS ile birlikte, hükümetin ve seçim hilelerinin kınanması ve işçi sınıfının siyasi bağımsızlığının savunulması için “İşçi sınıfının adayı yok” sloganı ile bir anlaşma imzaladı. Bu slogan temelinde, ne Maduro ne de González Urrutia’nın işçi sınıfının, kadınların ve gençlerin çıkarlarını yansıttığını belirterek geçersiz oy kullanma çağrısında bulunduk.

Bu bağlamda, PSL ve İUB-DE olarak, gelmekte olan seçim sahtekârlığını kınayarak ve reddederek, hükümete karşı oy kullanmaya giden milyonların oy hakkının saygı görmesi gerektiğini savunduk. Bu tutumu Edmundo González Urrutia ve María Corina Machado liderliğindeki sağcı ve patron muhalefet koalisyonuna hiçbir destek vermeden yükselttik.

Venezuela halkının çoğunluğu, 4 doların altında maaşlar, yıkılmış sağlık, eğitimle ve genel kamu hizmetleriyle birlikte sert bir kemer sıkma politikası uygulayan bu hükümetten bıktı. Başka bir seçenek olmadığı koşullarda, hükümete dönük tepki oyları, González Urrutia’nın liberal sağcı adaylığında toplandı. Bu patron ittifakı, her zaman işçi düşmanı bir yönetim sergilemiş olan Venezuela’nın geleneksel patron partilerini, oligarşik ve ABD-yanlısı kesimleri bir araya getiriyor. Bunlar, 1989 yılında o zamanki Başkan Carlos Andrés Pérez’in kemer sıkma paketine karşı Caracazo olarak bilinen halk isyanına yol açanlardır.

‘90’ların sosyal krizi ve halkın bu eski emperyalizm yanlısı ve ülkenin petrol ve diğer zenginliklerini yağmalatan liderlikten duyduğu hoşnutsuzluk, Hugo Chávez’in halkçı, antiemperyalist bir söylemle politik yükselişine zemin hazırladı. 1998’de iktidara gelen Chávez, 2005’te “21. yüzyıl sosyalizmi” inşa edildiğini ilan edecek kadar ileri gitti. Bu, Venezuela ve tüm Latin Amerika’da büyük beklentiler ve destekler yarattı. Ancak bu bir aldatmacaydı. Venezuela’da işçi liderleri Orlando Chirino ve José Bodas tarafından yönetilen Troçkist sol akımımız, başından itibaren Chávez ve daha sonra Maduro hükümetinin aslında hiçbir şekilde sosyalizm inşa etmediğini ilan etti. Bu yönetimin amacı, sözde antiemperyalist söylemleriyle, karma şirketler aracılığıyla, çokuluslu petrol şirketleriyle kamusal petrol işletmesi PDVSA arasında anlaşma sağlamaktı.

Bunu, Cisneros gibi büyük patronlarla halihazırda yapmaya başlamıştı. Aynı zamanda devletle veya orduyla bağlantılı şirketlerin ortaya çıkmasını teşvik etti, bu da “boliburjuvazi” olarak bilinen yeni bir patron sektörü yarattı. Bu sistem, düşük maaşlar ve işçi örgütlerine, bağımsız sola saldırılar temelinde emek karşıtı bir yapı kurdu. Hakiki bir sosyalizm ve gerçek solla hiçbir ilgisi yoktu.

Maduro, Chávez’in 2013’te ölümünden sonra görevi devraldı ve bu politikayı sürdürmekten ve derinleştirmekten başka bir şey yapmadı. Artan sefalet ve uyguladığı sert kemer sıkma politikaları nedeniyle halk desteğini kaybettikçe baskıyı artırdı.

Bu anlamda Venezuela’da, sağın iddia ettiği gibi, başarısız olanın sosyalizm değil Chávezcilik olduğunu vurgulamak önemlidir. Bu, emekçi halk kesimlerine söyledikleriyle patronlarla ve çokuluslu şirketlerle yaptığı anlaşmalar arasında tam bir zıtlık olan iki yüzlü politikaların ve sınıf işbirliği hükümetlerinin başka bir başarısızlığıdır. Bunlar, Arjantin’deki Peronizm, Brezilya’daki Lula-İşçi Partisi veya Yunanistan’daki Syriza gibi hükümetlerdir. Bu örnekler karşısında PSL ve İUB-DE olarak, emekçilerin yönettiği gerçek sosyalizm, işçi ve emekçi halk demokrasisi yolunda mücadele ediyoruz.

Maduro hükümeti, antiemperyalizmden bahsediyor, solcuymuş gibi ve Milei’ye karşı konuşmalar yapıyor, ancak emekçi halkı açlığa sürükleyen, baskıcı, burjuva bir diktatörlük olmaktan öteye gitmiyor. Dünya halkları yanılgıya sürüklenmemeli: skandal seçim sahtekarlığı işte bu politikanın bir parçasıdır.

Maduro hükümetini ve seçim sahtekârlığını yenmenin sadece seferberlikle mümkün olabileceğine inanıyoruz. González Urrutia-María Corina Machado liderliğindeki patron muhalefeti, ilk açıklamalarında sahtekârlığa karşı seferberlik çağrısında bulunmadı, tereddütlü ve müzakereye odaklanmış politikalarını yineledi. Caracas ve diğer şehirlerde kendiliğinden bir şekilde tencere-tava eylemleri (cacerolazo) şimdiden başladı. Venezuela emekçi halkının ihtiyaç duyduğu köklü değişimlerin yolunda halkı sahtekarlığı ve Maduro hükümetini yenmek için sokaklara çıkmaya çağırıyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

29 Temmuz 2024

Yaşasın Bangladeşli öğrencilerin kahramanca mücadelesi!

0

Son günlerde Bangladeş’te kamuda istihdama erişim kısıtlamalarına karşı düzenlenen kitlesel öğrenci protestoları şiddetle bastırıldı. 150’den fazla kişi öldü, binlerce kişi yaralandı ve hapsedildi.

Başbakan Şeyh Hasina’nın hükümeti ülke çapında sokağa çıkma yasağı ilan etti, polisin yetersiz kalması nedeniyle orduyu devreye soktu ve interneti keserek, mücadele eden gençler arasındaki iletişimi ve basının bilgilendirilmesini engelledi. Bangladeş’in başkenti Dakka’daki bir DW muhabiri, “İnsanlar üzerlerine ateş açılsa bile geri adım atmıyor,” dedi.

Ülkenin hemen hemen tüm şehirlerinden üniversite ve lise öğrencilerini kapsayan bu öğrenci ve genç isyanı, kamudaki işlerin çoğunu 1971’de Pakistan’a karşı bağımsızlık savaşında savaşanların torunlarına ayıran (bu aslında kamuda bazı iltimaslar elde eden insanlar anlamına geliyor) hükümet yasasına karşı gelişen bir öfkenin sonucu. Ülkede 15-24 yaş arası gençlerin yüzde 40’ının çalışmadığını ya da eğitime erişemediğini vurgulamak gerekiyor.

Doktorlar sendikası ve tekstil sektörü sendikası olan Bangladeş Konfeksiyon İşçileri Sendikası (GWTUC) gibi diğer sektörler de öğrencilerin protestosuna katılmış durumda.

Yüksek Mahkeme, bu isyan karşısında nüfusun büyük çoğunluğunun kamuda iş sahibi olmasını engelleyen yasayı geçersiz ilan etti. Ancak hükümetin bu karara uyup uymayacağı bilinmiyor. Yüksek Mahkeme’nin açıklamasına rağmen, protestolara öncülük eden öğrenci hareketi, parlamento taleplerini yansıtan bir tasarıyı onaylayana kadar gösterilerine devam edeceğini açıkladı. Grup sözcüsü, ülkedeki internet ve medya iletişiminin kesilmesine de atıfta bulunarak, “öğrencilerin ve diğer insanların öldürülmesine ilişkin adli soruşturma yürütülmesi, protestolar nedeniyle mahkûm edilenlerin serbest bırakılması ve dijital baskıya son verilmesi” gerektiğini söyledi.

Yoksulluğa, işsizliğe ve emek sömürüsüne başkaldırı

Öğrenci isyanının altında yatan temel neden ise bugün dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Bangladeş’te de gençler için, hatta üniversite mezunu gençler için bile düzenli bir iş bulunmaması ve nüfusun büyük çoğunluğunun yoksulluk içinde yaşıyor olması. Şu anda devam eden büyük gençlik isyanının da geçen yılın sonunda birkaç ay süren büyük işçi grevinin de sebebi bu.

Hindistan’ın doğusunda yer alan 170 milyon nüfuslu bir ülke olan Bangladeş, 1947’lere kadar Hindistan’ın İngiliz sömürgesinin bir parçasıydı. Daha sonra ise Pakistan’ın bir parçası olarak bağımsızlığını elde etti ve 1971’de Pakistan’dan da bağımsız hale geldi. Ve bugün, birçok Asya ülkesi gibi, ucuz işgücünü sömüren emperyalist çokuluslu şirketlere tabi bir yarısömürge durumunda.

Nüfusun büyük bir kısmı tarımsal üretimden (pirinç, buğday, mısır, baklagiller, sebze ve meyve, et, balık, deniz hayvanları ve süt ürünleri) elde edilen gıdalarla geçinirken, yıllık 45 milyar dolar değerindeki ana ihracat, ağırlıklı olarak Avrupa’da tüketilen tekstil ve giyim sektörlerinde gerçekleşiyor. Bu giyim şirketleri, geçen yıl dört ay süren bir grevin ardından ücretlerini aylık 90 dolara yükseltmeyi başaran (çoğu kadın) 4 milyon işçiyi istihdam etmekte; oysa Bangladeş’te insanca bir yaşam için gerekli olan asgari gelir 250 ile 280 dolar arasında. Tekstil şirketleri ulusal statüde olsa da giysileri Avrupa ve ABD’ye götüren Zara, Gap, Levi’s, Adidas, H&M, Benetton, Inditex, Wal-Mart ve Marks&Spencer gibi ulusötesi şirketlerle bağlantılı.

Bangladeş, Çin’den sonra dünyanın en büyük ikinci giyim ihracatçısı konumunda. Birçok çokuluslu şirket, işçilerin büyük mücadeleler sonucunda aylık 300 dolardan biraz daha yüksek maaşlar elde etmeyi başardığı Çin’i terk ederek, Çin’den çok daha ucuz işgücüne sahip diğer Asya ülkelerine gitti.

Birçok Doğu Asya ülkesinde olduğu gibi Bangladeş’te de emekçilerin bu sömürüsü yarı diktatöryal, aşırı baskıcı hükümetler tarafından desteklenmekte. 2009’dan bu yana hileli seçimlerle dört kez yeniden seçilen Bangladeş Başbakanı Şeyh Hasina ve partisi Avami Birliği, yarısömürge ekonomisiyle emperyalizme tabi durumda.

Bugün yaşanan mücadele, dünyanın pek çok ülkesinde gençlerin, kendilerine bir gelecek sunmayan ve onları güvencesizliğe ve sefalete mahkûm eden kapitalizme karşı giderek büyüyen isyanının bir sonucudur. Gençlerin sokaklarda söylediği gibi, bu mücadele sadece bazılarının kamuda istihdama erişmesi için değil, aynı zamanda köklü bir değişim için; mevcut yöneticilerin gitmesi, kapitalistlerin ve emperyalizmin sömürücü iktidarıyla açlık ücretlerine son verecek, herkese iş sağlayacak siyasi ve ekonomik bir sistem değişikliği içindir.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB–DE) olarak, mevcut otoriter kapitalist hükümete son vermenin ve bir işçi-emekçi hükümetiyle gerçek bir çözüme ulaşmanın ancak gençlerin, kentli işçilerin ve köylülerin birliğiyle ve gösterdikleri büyük güçle mümkün olacağına inanıyoruz.

Bu kahramanca ve devasa gençlik isyanını ileri doğru atılmış büyük bir adım olarak selamlıyor, dünya gençliğine ve işçilere uluslararası dayanışma çağrısında bulunuyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

23 Temmuz 2024

Diyelim ki üniversiteyi kazandık

0

Haziran ayının başında 3 milyonu aşkın öğrenci üniversite sınavına girdi ve büyük bir stres kaynağı olan bu eşiği geride bıraktı. Sınava hazırlanırken geçirilen yıllar gençler için gelecek kaygısının doruk yaptığı, bir kerpetenin iki ucu gibi aile ve okul arasında sıkıştırıldığını ve nefes alamadığını hissettiği bir dönem oluyor. Sınavda hayalini kurduğumuz bölümü kazanıp kazanamayacağımız ise çoğu zaman bireysel yeteneklerimizle değil ailemizin dershanelere/kurslara verecek parasının olup olmadığı, okuldan sonra çalışmak zorunda olup olmadığımız gibi sosyoekonomik imkânlarımızla belirlenen değişkenlere bağlı. En yaratıcı yıllarımızı kendimizi geliştirmek ve yeteneklerimizi keşfetmekle uğraşarak değil, bir sınav optiğinde doğru yuvarlağı işaretlemek üzere koşullandırılıyoruz. İçine fırlatıldığımız bir yarışta kaybettiğimiz yetmiyormuş gibi dönüp baktığımızda görüyoruz ki yarış baştan hileliymiş!

Kendi evimize çıkmak, daha özgür bir hayat kurabilmek, hayalimizdeki mesleğin eğitimini almak için iple çektiğimiz üniversite ise bizi dizilerde ve filmlerde gördüklerimizden farklı bir biçimde karşılıyor. Kampüslerden içeri adım attığımızda bizi nitelikli bir eğitimin, özgür tartışmaların ve sosyal imkânların beklediği bir “kurtarılmış alan” değil, her yönüyle piyasa ilişkilerine açılmaya çalışılan, eğitimin ticarileştiği, bilimsel üretimin sermayenin teknik ihtiyaçlarının karşılanmasına indirgendiği yavan bir ortam buluyoruz. Bu üniversitelerde bize öğütlenen, potansiyelimizi keşfedip yaşadığımız topluma nasıl fayda sağlayacağımızı bulmak yerine iyi bir CV’ye sahip olmak, sertifika programlarını ve kölece koşullarda çalıştırılacağımız staj faaliyetlerini kovalamak. Bir öğrenci evine çıkacak imkânımız yoksa kendimizi ihmaller ve “kazalarla” yaşamlarımızın tehdit altında olduğu, keyfi ve ahlakçı uygulamaların dayatıldığı yurtlarda buluyoruz. Ülkenin ezici çoğunluğunun olduğu gibi ekonomik krizin ve Şimşek programının yarattığı sonuçların altında kıvranan bir işçi ailesinden geliyorsak bunların üzerine bir de okuyabilmek için güvencesiz işlerde çalışmak ekleniyor.

Bu karanlık tabloya rağmen kurtuluşun başımızı eğip diş sıkmakta ya da başka bir ülkeye göç etmekte olmadığını biliyoruz. Bu bozuk sistemin değişmesi için mücadeleye atılmak tek çıkış yolumuz. Hayatımızı rekabet ve kriz kıskacında avcuna almaya çalışan rejime karşı emekçi öğrencilerin taleplerinde birleşelim: Parasız eğitim istiyoruz! Aileleri emekçi olan öğrencilere burs ve ücretsiz yurt! Kapitalizmin eşitsiz koşullarında rekabet etmeyeceğiz; üniversiteye sınavsız giriş hakkı! Demokratik haklarımızdan elinizi çekin! Üniversitelerde protesto ve ifade özgürlüğü önündeki engeller kaldırılsın!

Devlet yurdunda kalan lise öğrencileri yurt sorunlarını aktarıyor

0

Manisa’da devlet yurdunda kalan bir grup lise öğrencisinin yaşadıkları yurt sorunlarıyla ilgili olarak Zırhlı Tren sosyalist gençlik gazetesine gönderdiği mektubu okurlarımızla paylaşıyoruz.

DEVLET YURDUNDA KALAN ÖĞRENCİLER OLARAK AÇIK ÇAĞRIMIZDIR!

1) Her devlet yurdunda insani ve eşit giriş saati istiyoruz! Yurtlarda süreklilik gösteren ve kişinin gezme hakkını çiğneyecek kadar yetersiz yurt izin saatlerini reddediyor; her devlet yurduna, devlet yurdunda kalan öğrencilerin kararlaştırdığı eşit ve insani giriş saatinin yürürlüğe koyulmasını istiyoruz!

2) Yurtlarda zoraki siyasi etkinlik istemiyoruz! Yurtlarda kalan öğrencilerin gitmekle yükümlü tutulduğu, çoğunluğu iktidar zorlaması etkinlikleri reddediyoruz! Öğrencilerin siyasi görüşleri dikkate alınmadan hiçbir öğrenciye iktidarın görüşlerini zorla dayatmasına müsaade etmiyoruz. Valilik veya Milli Eğitim Bakanlığı tarafından öğrencilerin gitmekle yükümlü tutulduğu bu siyasi etkinlikler sona erdirilmeli, herhangi bir siyasi etkinliğe gitme özgürlüğü öğrencinin özgür iradesine bırakılmalıdır.

3) Öğrencilere özgür, bağımsız ve sınırsız örgütlenme ve eylem hakkı! Sosyal Hizmetler ve Sağlık Daire Başkanlığı tarafından öğrencilere yasaklanan örgütlenme ve eylem yasağını insani bulmuyor, kabul etmiyoruz. Her öğrenciye bağımsız fikir kulüpleri, dernek, topluluk vb. örgütlere katılım serbest kılınmalıdır. Öğrenciye yasaklanmış olan eylem hakkının derhal öğrenciye geri verilmesini istiyoruz.

4) Demokratik yurt seçimleri istiyoruz! Yurtlarda çoğu zaman karşılaştığımız ve genelde idare tarafından atanan kayyum yurt başkanlarını kabul etmiyor, yurt seçimlerinin derhal öğrenci odaklı, özgür ve demokratik olmasını, aday olacak herkese de özgür propaganda hakkı tanınmasını talep ediyoruz.

5) Temiz içme suyuna insani erişim! Yurtlarda sıkça karşılaştığımız temiz içme suyuna erişim problemi kasıtlı olarak geri plana atılıyor. Her insana temiz su ulaşımı haktır. Her su ağına su arıtma sistemi şarttır, düzenli ve denetimli temiz suya ulaşmak istiyoruz!

6) Düzenli tesisat denetimi şarttır! Öğrencilerin kaldıkları yurtlarda sıkça karşılaştıkları su kesintileri, elektrik kesintileri ve kalorifer tesisatında arızalar son bulmalıdır. Düzenli tesisat denetimi zorunlu tutulmalı, tesisat denetiminde yurt başkanı ve öğrenciler, müfettişler ve tesisatçılar gibi söz hakkı sahibi olmalıdır.

7) Burslara enflasyon oranında zam! Devlet yurtlarında kalan öğrencilere verilen aylık yurt desteği yetersizdir, öğrencilerin ihtiyacını karşılayamaz. Öğrenciye verilen bu trajikomik rakamlardan vazgeçilmeli, ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri adına öğrenci burslarına aylık enflasyon oranında zam yapılmalıdır.

8) Kadın öğrencilere aylık ped desteği şarttır! Ped acil ve temel ihtiyaçtır. Öğrencilerin ped ihtiyacının faturası öğrencilere kesilemez, her kadın öğrenciye aylık ped desteği sağlanmalıdır.

9) Teftişler habersiz ve tarafsız yapılmalıdır! Öğrenci yurtlarına düzenli olarak yapılan teftişler şeffaf değildir, öğrencilerin sorunlarını doğru şekilde yansıtmaz. Bunun sebebi gayet açıktır: teftişlerin yurt yönetiminin haberi dahilinde yapılması. Teftişler, öğrencilerle beraber seçilmiş üyeler tarafından müfettişle birlikte habersiz yapılmalı, öğrencilerin sorunları belirlenip çözüme kavuşturulmalıdır.

10) Kör noktasız, güvenlikli yurt! Yurtlarda sürekliliğini sürdüren hırsızlık vakalarının önüne geçebilmenin tek çözümü yeterli sayıda güvenlik kamerasının kör noktasız şekilde yurdu görebilmesidir. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yurtların güvenlik kameraları karşılanmalı ve bu kameralar doğru şekilde konumlandırılmalıdır.

11) Yurtlara düzenli ilaçlama şart! Yurtlarda mevsimsel olarak baş gösteren bir diğer sıkıntı, ilaçlama eksiği yüzünden haşerelerin öğrencilerin sağlığını tehdit etmesidir. Yurtlara düzenli ve doğru ilaçlama şarttır, yapılmalıdır.

12) Tuvalet kâğıdı temel ihtiyaçtır! Devlet tarafından faturası öğrencilere kesilen bir diğer hijyen ihtiyacı da tuvalet kâğıdı. Artan fiyatlarla beraber öğrencilerin almasının zorlaştığı tuvalet kâğıdı idareye ücretsiz sağlandığı gibi öğrenciye de ücretsiz ve yeterli düzeyde devlet tarafından ulaştırılmalıdır.

13) Öğrenciye yönelik bilinçlendirme odaklı etkinlikler ihtiyaçtır! Yurtta ilk defa kalacak öğrencilere yönelik bilinçlendirme odaklı etkinlikler düzenlenmelidir. Etkinliklerde öğrencilere yönelik yönetmelikten bahsedilmeli, öğrenciler sağlık ve yurttaki hakları ile ilgili bilinçlendirilmelidir. Etkinliklerde öğrencilerin soruları, muhatapları tarafından cevaplandırılmalıdır. Gerektiği takdirde düzenli olarak yurt sorunlarının konuşulduğu etkinliklerin düzenlenmesi adına öğrenci meclisleri kurulmalıdır.

Bir metal işçisinden okur mektubu: “Bir işgününden bana kalan nedir?”

0

Merhaba sevgili Gazete Nisan okurları,

Sizler okursunuz da ben yazar mıyım? Maalesef değilim efendim. Bırakın yazmayı okumayı, daha konuşmanın üstesinden gelmiş bile değilim. Fakat sizlere bir metal işçisinin bir gününü anlatmak için yazma cüretinde bulundum. Şunu da belirtmeliyim ki bir işçinin bir günü de, bin günü de birdir.

Bir işgünü

Kış sabahları günün kör karanlığında ve tenhasında, yazları ve baharları ise sabah güneşinin ilk ışıkları ile 6 sularında genelde yorgun argın olarak kalkar, yarım saat içinde fabrikaya giden araca yetişmeye çalışarak günün hengamesine karışırım.

İşbaşı zili 8’de çalar. Bir yandan el işçileri çekiçleriyle demir dövmeye başlarlar, bir yandan da makine işçileri makine başında uyku mahmurluğuyla aç bir çocuğu doyurur gibi demirleri, sacları, pikleri makinenin ağzına vermeye başlarlar. Yöneticiler, ustalar, sorumlular telaş içinde ellerinde listelerle fabrika sahasında belirirler ve işçiler uyku mahmurluğundan sıyrıldıkça o makineler artık aç çocuk değil, doymak bilmez canavarlar olmalıdır.

Bu canavarların iştahı dipsiz kuyu gibidir. Bana mısın demez; attıkça kaybolur, attıkça yitip gider koca koca demirler ürünlere dönüşmek üzere. Bu dönüşüm başka bir işçinin sürüklemesiyle, çekmesiyle, taşımasıyla dolaşıma girer; eğilirler, bükülürler, boyanırlar, jelatinler içinde ambalajlanırlar. Evden duşunu alıp tertemiz geldiği fabrikada terli tozlu, yağlı kirli biri haline gelen işçinin tersine pırıl pırıl üründür artık bu çirkin, soğuk madenler.

Ellerindeki uzun listelerin kulakları sağır eden makinelerin temposunu artırdığını zanneden yöneticilerin bilmedikleri şey, tempoyu belirleyenin işçinin çaresizliği olduğudur; işçilerin eksik parmaklı, bel fıtıklı, ev kiralı, çoluk çocuklu oluşları olduğunu yeterince kavrayamazlar. Kavrayanlar olsa bile önce kendine dönüp bakar; belki yeni bir ev, araba modelinin eskiliği gibi dertlerini fark ederek bu kavrayışı balık hafızası hızında unutur gider. Bunu en iyi bilen patrondur. O her şeyi çok iyi bilir. Jelatinli ürünlere ışıltılı gözlerle bakar; sonra donuk bakışını, memnuniyetsizliğini “Daha hızlı, daha fazla ürün” diyerek pusmuş, ürkmüş, kirli tozlu, garip işçilere sertçe, tavizsiz yöneltir. O hep mutsuzdur ama her ay yeni bir makine alınır milyonlarla.

Liste uzunluğu genelde bir günlük üretimde yetişmeyecek kadardır her zaman. Listenin uzunluğu göz ardı edilir, listenin yetişmeyişine odaklanılır ve hep başaramayan işçilere darılırlar, küserler. Kendinde eksiklik gören bazı işçiler daha çok yorulurlar, daha çok gammazlarlar bazen kaytaran arkadaşlarını, fakat ay sonunda onun için de hiçbir şey değişmemiştir. Yine yetmez her zaman yetmez aldığı maaş, diğer arkadaşlarında olduğu gibi. Fakat bu dargınlıktan, iş emirlerinin yoğunluğundan hiç etkilenmezler. Etkilendikleri zamanlar yılbaşına yakın zamanlardır. Birden işler yavaşlar, yoğun tempoya alışmış işçiler afallar, hatta gün içinde canları sıkılacak zamanı bile bulurlar. Bazı haberler yayılır fabrika içinde. İşler çok kötüdür, işçi çıkarma ihtimali vardır. Birkaç kişi gönderilir, iyice korku büyür. Zamlarda anlaşıldıktan sonra işler birden tekrar aynı tempoya girer. İşçilerin mutsuzluğu, korkuları dağılır, o özledikleri yorgunlukla yaşamaya devam etmenin mutluluğuyla şükredilir, cumalara akın edilir. Böyle devam eder durur devran. Böyle böyle her gün biter bu çalışma günleri. Hepimiz neredeyse haftanın her günü çalışırız sabah 8, akşam 8 olmak üzere.

Akşam eve gelmem 9’u geçer. Duş, yemek, pijama terlik, bir de üstüne çay da içmek istersem saat 11’i geçmiştir, artık yatma zamanı. “Bir günden bana kalan nedir?” diye sorduğumda gördüğünüz gibi günden geriye bir şey kalmadığı gibi, yaşam maliyetim için de geriye kalmayan maaşım için çabalar dururum. Dedim ya, ben bir yazar değilim. Okumaya, yazmaya, gezmeye, öğrenmeye, anlamaya vaktim yoktur. Beni anlayacaklar benim gibi işçilerdir. Gelin birlik olalım, kurtaralım yaşanmamış hayatlarımızı.

Metal işçisi Yılmaz

Sokak hayvanları ve “ötanazi” kanunu

0

Şu günlerde Meclis’te sokak hayvanları ile ilgili önemli bir kanun önerisi görüşülüyor. AKP’li milletvekillerinin imzasını taşıyan kanun tasarısı gerek Meclis’teki muhalif milletvekillerinden gerekse kamuoyundan ciddi bir tepki ile karşılaştı. Zira içeriği oldukça tartışmalı. Mevcut kanunda sınırlı bir şekilde de olsa korunan sokak hayvanlarının toplu olarak katli için ciddi bir boşluk yaratılıyor. Kanun hazırlanırken her zamanki gibi Veteriner Hekimler Birliği’nin ya da başka meslek odalarının ve konuyla ilgili herhangi bir uzmanın görüşü alınmadı. Sağcı basınçların etkisi ile yine sağcı milletvekilleri tarafından bir tasarı hazırlandı.

Yeni kanun[1] sokak hayvanlarına ne sunuyor?

İlgili kanun teklifinde yer alan gerekçeler kabaca şöyle sıralanmış: hayvanların sebep olduğu trafik kazaları, hayvanlara dönük bakım sebebiyle yaşanan toplumsal gerginlik, artan kuduz vakaları, sahipsiz hayvanların çiftlik hayvanlarına zarar vermesi, sahipsiz hayvan saldırısı sonucu kamuya mal edilen tazminat yükü, ceylan ve karaca gibi hayvanların sahipsiz köpekler tarafından zarar görüyor oluşu… Burada sunulan gerekçelerin çoğunluğunda belirleyici sorumluluğun insanlarda olduğunu hatırlatalım. Zira hayvan bakımı sebebiyle yaşanan toplumsal gerginlik (adı üzerinde toplum) ya da trafik kazaları tamamıyla insan sebepli sorunlar.

Mevcut kanunda hayvanların öldürülmesi yalnızca kanuni istisnalar, tıbbi ve bilimsel gerekçeler, gıda amacıyla tüketilmesi ve çevre sağlığına dönük önlenemez tehditler gibi durumlarda yasal. Öte yandan yeni düzenleme bu sınırları tamamen ortadan kaldıran bir boşluk yaratıyor. Bunun yanında hayvanlara dönük tıbbi gerekçeler dışında suni müdahale ve yabancı madde vermek yasakken bu yasak da ortadan kalkıyor. Yeni kanun tasarısına göre hayvanlarda görülen saldırganlık ve kamu güvenliği gibi muğlak gerekçeler sahipsiz hayvanların “ötanazi” yolu ile öldürülmesine izin veriyordu. Söz konusu 5. maddeden “ötanazi” ifadesi çıkarıldı ancak kanundaki muğlaklık sokak hayvanlarının aleyhine yorumlanmak için oldukça müsait, zira kimse bunu reddetmiyor da. Bir insanın kendi iradesiyle hayatını tıbbi yollarla sonlandırması anlamına gelen ötanazi için Türkiye’de herhangi bir kanuni düzenleme yok. Öte yandan irade sahibi olmayan hayvanların öldürülmesi için bir kanun düzenlemesi ile karşı karşıyayız. Özetle, iktidarın sokak hayvanlarına karşı tutumu tez elden hepsini öldürmek!

Problemin adı ve çözüm

Biz sokak hayvanlarına dair bir sorun olduğunu ancak bu sorunun adını doğru koymak gerektiğini düşünüyoruz. “Başıboş köpek” ya da “sahipsiz” hayvan sorunu değil karşılaştığımız. Kentlerin nasıl organize edileceği ve kim tarafından yönetileceği, kentte yaşam hakkı gibi, kamusal alanlar üzerindeki tasarruf gibi sorunlar buradaki esas problemdir. Büyük duvarlı sitelerin içinde, bir yalıda ya da hektar hektar bahçeli bir villada yaşayan insanlarla emekçi sınıfların kentsel alanı oldukça farklılaşmış durumda. Kente dair olan sorunlar ise doğal olarak emekçilerin sorunları olarak karşımıza çıkmakta. Bu kentsel alan (İstanbul’u örnek alalım) ve burada yaşayan sokak hayvanları üzerinde emekçilerin, kentlilerin, bu şehirde yaşayanların nasıl bir tasarrufu var? Biraz geçmişe gidelim…

İktidarın ve bir dizi sağcının iddia ettiği gibi sokak hayvanlarının yaşam hakkını savunanlar “Moda” ve “Cihangir”de yaşayan bir grup elit değil. Aksine, toplumda -özellikle İstanbul’da- ciddiye alınası bir sokak hayvanları kültürü var. Bu kültür Hayırsız Ada Katliamı[2] gibi hayvan düşmanı faaliyetlerde kendisini bir direniş biçiminde bile ortaya koymaktadır.[3] Diyelim ki böyle bir kültür yok ve birileri sokak hayvanlarını öldürmek istiyor. Elbette buna yine itiraz edeceğiz ve çözüm önerilerini tartışacağız. Burada vurgulamak istediğimiz, iktidarın ve sağcı medyanın sokak hayvanlarına dair ortaya attığı dezenformasyonu çürütmek.

Şimdi karşılaştığımız bu tabloda geçici olduğunu bilerek bir dizi çözüm önerisi sıralayabiliriz. Öncelikle sokak hayvanlarını kısırlaştırma ve aşılatma yönündeki çalışmalar artırılmalıdır. Bütçenin hayvanları öldürmeye değil, nitelikli bakımevlerine harcanması için uğraşılmalıdır. Zira belediyelerin bünyesinde yer alan hayvan bakımevlerinin sayısı da oldukça yetersiz. Bakımevlerinin sağlık sorunu yaşayan hayvanların tedavisi için sağlıklı mekânlara dönüşmesi gerekir. Gerçek anlamda rehabilite edici, iyileştirici niteliğe sahip olması için bu mekânlar denetime açık hale getirilmeli. Barınakların hayvanları sokaktan izole eden bir yapı olduğunu da unutmayalım. Kalıcı çözüm ancak sistemli bir kısırlaştırma, aşılatma ve yerinde yaşatma biçiminde olabilir. Sokak hayvanlarının kentte insanlar kadar güven içinde ve sağlıklı yaşama hakkı var, bu yüzden onların ortadan kaldırıldığı “steril” bir kent hayatı kurmak mümkün değil. Halihazırda süren evcil hayvan satışının engellenmesi de acil olarak alınması gereken bir önlem.

Hayvan düşmanlığı ve ötesi

Meselenin acil ve pratik çözümleri mevcut. Peki bu meselenin siyasal arka planı nedir? Hayvan düşmanlığı kendisine nasıl bir toplumsal taban buldu? Göçmen düşmanlığı ile hayvan düşmanlığının ne alakası var? Neden her bayram günü sahillere serinlemeye giden emekçilere ve göçmenlere nefret kusan insanlarla karşılaşıyoruz? Aileye önem veren politikalar ve muhafazakâr siyasi akımlar neden yükseliyor?

Biz bu sorulara yaklaşık bir cevap verebiliyoruz. Sağcı fikirler yükseliyor çünkü emekçilere içinde bulundukları ekonomik darboğazın sorumlusu olarak sermaye değil başka sömürülen kesimler gösteriliyor. Üretmeye, yönetmeye, kente dair tasarrufun emekçilerin elinde olması engelleniyor. Ekonomik, siyasi sorunlar karşısında devrimci bir çıkış yaratılmadıkça sağcı fikirler güçleniyor.

Göçmen düşmanlığının, transfobinin, ırkçılığın ve hayvan düşmanlığının benzer yerlerden beslendiğini görüyoruz. Öyle ise emek ve doğa merkezli politikalarda ısrarcı olmalıyız. Öldürerek, saldırarak değil; gerçek düşmanı, sermayeyi işaret ederek ilerlemeliyiz.


[1] İlgili kanun tasarısı için bkz. https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y2/T2/WebOnergeMetni/df2c98ac-4cb1-4003-9c07-935b00f06b0e.pdf?TSPD_101_R0=08ffcef486ab2000821e5dd889a20f71999cb021e4255f26f015f5f87101e9e4e2804f5f57ef7cfd0895577d7014300029d7cc07fb3d63c42fc1465bd0127f60c856dfcacc3f320896b0492b65d99cdac59a93349f71c945b0613a8baf2ae0f9

[2] https://www.haytap.org/tr/goezyalarnza-hakim-olamayacanz-gercek-bir-suerguen-18-maddede-hayrsz-ada-katliam

[3] İstanbul halkının sokak hayvanlarına karşı girişilen saldırılarda geçmişte ortaya koyduğu direnişler ve konuya dair detaylı bir değerlendirme için bkz. https://birartibir.org/yaygin-yanilgilar-cinai-ayrimlar-ve-sadist-populizm/

Polonez işçileri güvenceli iş ve insan onuruna yaraşır bir yaşam için mücadele ediyor!

0

İstanbul Çatalca’da bulunan ve 354 işçinin asgari ücret bandında çalıştığı fabrikada işçiler güvenceli iş ve insan onuruna yaraşır bir ücret talepleriyle Tekgıda-İş Sendikası’nda örgütlenmeye başladı. Fabrikada hızlı bir şekilde sendikal çoğunluğun sağlanmasının akabininde Polonez patronu da sendika düşmanı politikalar uygulamaya başladı.

Geçtiğimiz hafta 15 işçiyi sendikaya üye olmaları nedeniyle Kod-46 ( hırsızlık ve yüz kızartıcı suç) ile işten çıkartan patrona, içerdeki işçilerin ve sendikanın cevabı üretimi durdurmak oldu. Devamında patron işçilere ikramiye ve ücret zammı önererek sendikal mücadelenin önüne geçmeye ve işçilerin birliğini bölmeye çalıştı. Ancak Polonez işçileri patronun sendika kırıcı bu tavrına karşı da geri adım atmadı. Patron mücadeleyi kırmak adına Cumartesi ve Pazar günü idari tatil ilan etse de bugün itibariyle haksız yere işten çıkartılan işçiler fabrika önünde, sınıf kardeşleriyse içeride üretimi durdurarak mücadelelerini sürdürüyor.

Polonez işçilerinin talepleri net: Atılan işçiler geri alınsın, anayasal hakları tanınsın ve fabrikaya sendika girsin, güvenceli iş ve insan onuruna yaraşır bir ücret!

Tekgıda-İş Sendikası ve Polonez işçileri tüm emek dostlarını dayanışmaya davet ediyor.

Fransa: Le Pen’in yenilgisinden eşi görülmemiş hükümet krizine

0

Fransa’da siyasi bir felçle birlikte belirsizlik hakim ve eşi benzeri görülmemiş bir hükümet krizi yaşanıyor. Macron, Avrupa seçimlerinde Le Pen ve aşırı sağa verilen tepki oylarıyla (yüzde 34) büyük bir yenilgi aldıktan sonra (yüzde 15’e bile ulaşamadı), 10 Haziran’da Ulusal Meclis’i feshetti ve krizi aşmak için parlamento seçimleri çağrısında bulundu. Ancak mevcut durum, Macron’un başarıya ulaştığını göstermiyor. Günler geçiyor ve yeni bir hükümet kurulamıyor. Ayrıca 28 Temmuz’da Paris’te Olimpiyatlar başlayacak.

Milletvekili seçimleri, zayıflayan Macron’la yönetimi paylaşacak bir başbakanın atanmasını sağlamak için gereken 289 milletvekili ile mutlak çoğunluğu sağlayan bir blok oluşturmadı. Ancak hiçbir anketin öngörmediği büyük seçim sürprizini aşırı sağ yaptı. Seçimleri kazanmayı ve hükümete ulaşmak için mutlak çoğunluğu elde etmeyi bekleyen Marine Le Pen, beklenmedik bir seçim yenilgisi yaşadı. İlk turda kazanırken, ikinci turda üçüncü sırada yer aldı.

Yeni Halk Cephesi (NFP), Macron’un partisi ile “cumhuriyetçi cephe” olarak adlandırılan bir anlaşma yapmıştı; bu, her seçim bölgesinde üçüncü adayın ikinci turda, birincisi aşırı sağdan olduğunda çekilmesini öngörüyordu. NFP’nin sol kanadı için siyasi bedel, Macron’un ikinci sıraya yükselmesine yol açarak seçimlerde kaybettiği gücü yeniden kazanmasına izin vermekti.

Yeni Ulusal Meclis’te ilk sırayı, şu ana kadarki resmi nihai sonuçlara göre 153’ten 182 milletvekiline yükselen Yeni Halk Cephesi (NFP) aldı. Emmanuel Macron’un resmi partisi Ensemble (Birlikte), önceki sahip olduğu 250 milletvekilinden oldukça az olan 168 milletvekili ile ikinci sırada yer aldı. Üçüncü sırada ise 143 milletvekili ile Le Pen’in Ulusal Birlik’i (RN) yer aldı. Aşırı sağ birinci sırayı koruyamasa da büyümesini sürdürdü; daha önce 88 milletvekili vardı ve herhangi bir ittifaka katılmadığı için en çok oy alan siyasi partiydi.

Böylece, 8 Temmuz tarihli açıklamamızda da belirttiğimiz gibi, Fransa ve dünya aşırı sağının kutlaması kursaklarında kaldı. Sevinenler bu sefer ülkenin dört bir yanında Filistin bayraklarıyla ve İsrail’in soykırımını protesto eden pankartlarla sokaklarda kutlama yapan binlerce işçi ve gençti. Ayrıca bu; Meloni, Vox’tan Abascal, Milei, Bolsonaro veya Trump’ın aşırı sağına karşı çıkan milyonlarca kişi için bir kutlama sebebiydi.

AB’nin ikinci büyük kapitalist gücünün siyasi çıkmazı

Mantıken Fransız aşırı sağı sadece bir seçim darbesi aldı. Kesin yenilgileri ise işçilerin ve mücadeleci gençliğin seferberliğinden gelecektir. İktidardayken kemer sıkma politikaları uygulamış Sosyalist Parti’nin (PS) de içinde yer aldığı Yeni Halk Cephesi’nden (NFP) hiçbir beklentimiz olamaz. NFP’de ayrıca Jean-Luc Melenchon’un Boyun Eğmeyen Fransa’sı (LFI), Komünist Parti (PC) ve sendika liderlikleri de yer alıyor. Hiçbiri 2023’te Macron ve emeklilik reformunu yenmek için mücadeleyi sonuna kadar götürmedi. Örneğin, milyonlarca kişinin sokaklarda olduğu bir dönemde genel grev çağrısı yapmayı reddettiler.

Şimdi NFP, seçimdeki zaferini kullanarak başbakanlığı elde etmek ve ülkeyi altı yıldır işçi sınıfına, gençliğe ve halkın diğer kesimlerinin zararına bir yönetim olan Macron hükümeti ile birlikte yönetmek için müzakere ediyor. Bu, çokuluslu şirketlere hizmet eden yeni bir sınıf işbirliği hükümeti olacaktır. Peki bu durumda, NFP’nin Macron’un birçok emek düşmanı tedbirini geri çekme sözü verdiği programından geriye ne kalacak?

Ancak, şu ana kadar yeni bir hükümetin oluşturulması sonuca bağlanamadı. Mevcut duruma kriz hâkim. Macron, “kimse kazanmadı” diyerek provokatif bir mektup yayımladı. Bu, kendini kazanan olarak gören NFP tarafından reddedildi. De Gaulle tarafından kurulan Beşinci Cumhuriyet’in 1958 Anayasası’na göre, cumhurbaşkanı başbakanı kendisi seçip atayabilir. Ancak burjuva demokratik geleneği, bunun parlamentoda en fazla milletvekiline sahip partiyle müzakere edilerek yapılmasına dayanıyor. Bu siyasi kriz Fransa’da eşi benzeri görülmemiş olarak kabul ediliyor. Macron’un NFP’yi bölmeyi ve eski başkan ve şimdiki milletvekili François Hollande tarafından yönetilen PS’nin sağ kanadıyla anlaşmayı amaçladığından şüpheleniliyor. Ayrıca NFP de bir öneri üzerinde anlaşamıyor. NFP’nin en çok milletvekili kazanan kolu olan Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) ve başkanı Melenchon, başbakan adayını kendileri ve Komünist Parti ile ittifak içinde koymalarını istiyor. Boyun Eğmeyen Fransa bu yüzden müzakerelerden çekildi.

Fransız rejiminin zirvelerindeki bu karışıklık, Avrupa Birliği’nin (AB) Almanya’dan sonra gelen ikinci kapitalist ekonomisinin ve dünyanın en büyük emperyalist güçlerinden birinin içine düştüğü siyasi krizin boyutunu göstermektedir. Fransa’da siyasi olarak her şey olabilir. Krizin ciddiyeti budur. Sonunda, zayıflığına rağmen Macron reformist sol ile hükümet kurabileceği gibi NFP veya Le Pen tarafından parlamenter bir çıkmaz veya başkanlık vetosu olabileceği ve nihayetinde Macron’un istifa etmek ve 2027’de planlanan başkanlık seçimlerini erkene almak zorunda kalabileceği bir durum bile olabilir.

Siyasi krizin toplumsal nedenleri

Siyasi kriz, Macron hükümetine ve önceki Gaullist (Sarkozy) veya sosyal demokrat (Hollande) hükümetlerin, kitlelerin hayat seviyelerinde büyük bir düşüşe yol açan patron yanlısı politikalarına dönük tepkiyi gösteriyor. Siyasi kriz, keskin ekonomik ve sosyal krizin bir ifadesidir. Örneğin, Fransa’da 4.600.000’den fazla insanın zor durumda yaşadığı tahmin edilmektedir. 330.000 kadar evsiz ve 15.400.000 kişinin yoksulluk riski altında olduğu tahmin edilmektedir.

Geleneksel burjuva siyasi partilerine olan inançsızlık, aşırı sağın seçimlerdeki yükselişini de açıklıyor. Bu seçim fenomeni, kapitalist emperyalizmin çöküş ve krizinin bir ifadesi olarak dünyanın diğer bölgelerinde de kendini gösterdi.

Ancak Fransa’daki sosyal krizin en önemli ifadesi; işçi, genç ve halk mücadelelerinin büyümesidir. Hayat pahalılığına karşı Sarı Yelekliler hareketinden (2018) Filistin halkını destekleyen öğrenci-gençlik kamplarına ve yürüyüşlerine (2024), emeklilik reformuna karşı önemli grev ve işçi gösterilerinden (2023) ekonomik krizden zarar gören tarım sektörünün seferberliğine kadar birçok mücadele gerçekleşti.

Hükümetteki belirsizlikten kaynaklanan mevcut krizin konjonktürel sonucunun ötesinde temel toplumsal kriz ne sınıf işbirlikçiliğiyle kurulacak yeni bir hükümetle ne de, yasa gereği bir yıl içinde yeni milletvekili seçimleri yapılamadığından, yeni başkanlık seçimleriyle çözülebilir.

İşçi sınıfı ve gençliğin yolu; ücretlerin ve emeklilik hakkının savunulması, göç yasalarına karşı durulması, sağlık ve eğitim gibi kamu sektörlerinin savunulması ve Filistin halkının savunulması için yeniden seferberliklere girişmek olmalıdır. Ve temelden gerçek bir değişimi sağlayacak bir işçi hükümetine ulaşmaktır.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, bu görevler için, özellikle Troçkizm’i sahiplenen güçler başta olmak üzere, solun sınıf bağımsızlığı temelinde antikapitalist ve sosyalist yeni bir politik alternatif oluşturmak için biraraya gelmesinin hayati olduğunu düşünüyoruz.

17 Temmuz 2024

Böcekler, tasarruf önlemleri ve belediyelerde emekçi denetimi

0

İstanbul’da 16 milyon insan yaşıyor. Ülke nüfusunun beşte biri bu şehirde yaşarken, İstanbul dünyanın en fazla insan barındıran şehirlerinden birisi. Kayıtlı, kayıtdışı çalışan işçiler, öğrenciler, göçmenler… Tabii insanın, denizin, ağacın, temiz ve kirli su tesisatının, koca üretim tesislerinin ve devasa boyuttaki tüketimin içerisinde yaşayan yalnızca insanlar değil. Bu şehirde yaşayan oldukça fazla sayıda börtü böcek mevcut.

İstanbul’da yaşamak zor. Kira, trafik, kalabalık… Bu şehir oldukça masraflı. Bu masraf börtü böcek popülasyonu için geçerli değil tabii. Onlar yolunu bulup yaşıyor. Her yaz, havaların da ısınması ile börtü böceklerin sayısında dramatik bir artış yaşanıyor. Sağda solda, evde, işyerinde hamam böceğinden sivri sineğe çeşit çeşit haşaratla karşılaşıyoruz.

Börtü böceğin yaşam hakkına saygı duyuyorum, fakat çeşit çeşit hastalık var, insan uzak durmak istiyor. Biz de evimizde karşılaştığımız böcek baskınları ile bireysel olarak mücadelede yetersiz kaldık. Tam da bu sebeple yaşadığımız ilçenin belediyesini arayıp ilaçlama konusunda destek istedik. Belediye görevlisi ile görüşmem ise beni epey şaşırttı. Görevlinin verdiği bilgiye göre geçen ay belediyenin almış olduğu bir karar ile ücretsiz böcek ilaçlama hizmeti rafa kaldırılmış. Artık belediye, vatandaşların bu türden taleplerini ücreti mukabilinde gerçekleştirecekmiş. Sebebini sorduğumda ise görevli, Cumhurbaşkanlığı Tasarruf Tedbirleri genelgesi kapsamında bu türden hizmetlerde kısıtlamaya gidildiğini ifade etti. Söz konusu belediyenin, “sosyal demokrat” kimliğini arada hatırlatan CHP tarafından yönetildiğini de not düşelim.

Bu sayfalarda defalarca kez emekten tasarruf olmayacağını, tasarrufun emekçiler lehine olması gerektiğini yazdık. Zira milli gelir pastasından oldukça düşük pay alan emeğin daha da zorlanması ne ülkedeki ekonomik durumu kurtarabilir ne de emekçilere bir refah sunabilir. Aksine, milyarlarca dolarlık vergi borçları silinen sermayedar kuruluşlarından yapılacak bir tasarruf pekâlâ ekonomik krizin aşılmasında bir adım olabilir. Hükümet tarafından açıklanan tasarruf önlemlerinin de yeni vergiler ve emekçilerin sırtına bindirilen yüklerle bile komik bir meblağ oluşturduğunu unutmayalım. Yani hem emekçilerin tasarruf tedbirlerini uygulayacak bir birikimi yok hem de -aksine- sermayenin devasa birikimine tasarruf namına dokunan da yok.

Sosyal demokrat olduğunu iddia eden belediyeler de merkezi hükümet kararlarını aşamadıklarını iddia edip kemerleri daha da sıkıyor. Gerçi CHP şu an iktidara gelse farklı bir ekonomi politikası izleyecek gibi de durmuyor.

Öte yandan, böcek ilaçlamasından erişilebilir yeşil alanlara kadar emekçilerin belediye ve benzeri kurumlardan ücretsiz olarak faydalanması gereken kamusal hizmetlerin ücretli hale getirilmesi ise kabul edilemez. Nitelikli ve ücretsiz kamusal hizmetler; su, elektrik gibi faturalandırılan ihtiyaçlar ücretsiz olmalı, belediyelerin bütçeleri kamu yararına kullanılmalıdır. Yerel seçimlerde TİP listelerinden aday olan İDP’li yoldaşların kampanyalarında sıklıkla belirttiği üzere, belediyeleri de ülkeyi de emekçiler yönetmeli. Belediye bütçelerini emekçiler oluşturmalı ve denetlemeli. Öyle ya, evdeki börtü böcek de maaşının yarısından fazlasını kira ve faturalara veren emekçilerin sorunu; rant için belediyenin koltuklarını işgal eden sermaye savunucularının değil. Parlamentoda, belediye meclislerinde ya da hayatımız hakkında karar alınan herhangi bir yerde emekçilerin sözü, yetkisi, denetimi yoksa emekçiler için müreffeh bir hayat da yok.

Mevsimlik işçilik ve MESEM kıskacında çocuklar

0

Yaz aylarının gelmesiyle tarımın yoğun olduğu kentlerde önemli miktarda mevsimlik işçi yoğunlaşması görünür oldu. Karadeniz’de fındık ve çay, Çukurova’da pamuk, Konya’da nohut derken ülkenin birçok yerinde üretilen gıdalar için mevsimlik işçi alımları hız kazandı.

Diğer bütün mesleklerde olduğu gibi mevsimlik işçilerde de cinsiyet ayrımı üzerinden verilen ücret farklılıkları görülüyor. Kadın işçilere erkek işçilere oranla yüzde 10 ile yüzde 20 arasında daha düşük ücretler ödeniyor. Tabii bu fark açıklanan oranlara göre; gerçek duruma baktığımızda aradaki fark daha da fazla açılıyor. Çalışma saatleri de olması gerekenin çok daha üzerinde, 12 saati bulabiliyor.

Bu sektörün en can alıcı noktalarından biri de neredeyse bütün çalışanların güvencesiz, sigortasız ve sendikasız bir şekilde çalışıyor olmaları. İşçiler yaşadıkları iş kazalarında karşılarında hiçbir muhatap bulamıyor ve tedavi olma yolunda da pek çok zorlukla karşılaşıyorlar.

Sektörde çalışan insanların büyük kısmını oluşturan Kürtler ve mülteciler çoğu zaman milliyetçilik üzerinden şiddete maruz kalıyor. Çalıştıkları yerlerden paraları verilmeden kovuluyor, emekleri sömürülüyor, kadın çalışanlar tacize uğruyor, ağır işlerin altına sokuluyorlar; yani aslında olabilecek bütün zorluk ve nefretle karşılaşıyorlar.

Çocuk işçi ölümlerinin önlenmesi için MESEM protokolü iptal edilsin

Mevsimlik çalışan insanların çoğunun çocukları da aileleriyle beraber çalışırlar. Patron için de önemli bir sömürü kaynağı olan çocuklar, karınlarını doyurmaya bile yetmeyecek ücretlere çalıştırılıyorlar.

Çocuk işçiliği neredeyse bütün sektörlerde ucuz işgücü olarak kullanılmakta. Devlet, sermayenin bu yönelimini pratikte eğitim sistemi ve çocukların çalışma zorunluluğu koşullarını oluşturarak desteklemekte. AKP iktidarında 1000’e yakın çocuk iş cinayetlerinde katledildi. Sorumluları ödül gibi cezalarla hayatlarına devam ettiler.

MESEM üzerinden halihazırda eğitimden uzaklaştırılıp küçük yaşlarda ağır işler üzerinden çocuk işçi haline getirilen gençler bir yandan da tarlalarda mevsimlik işçi olarak çalıştırılıyorlar. Yüz binlerce çocuk ekonomik durumlarının yetersizliği sebebiyle çalışmak mecburiyetinde bırakılıyor. Aileleri ile tarlalarda birçok işte çalışan çocukların karşılaştıkları zorlukların kapsamı çok geniş. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi de bu yaşananlar ile ilgili defalarca rapor hazırlayıp yayımladı.

Birçok çocuk işçi MESEM üzerinden düşük ücretlerle çalıştırıldıkları yerlerde iş cinayetlerine kurban gitti. Çocuk işçi çalıştırma yasağını MESEM üzerinden yasallaştıran iktidar haftanın 4 günü işçileri fabrikada kölelik koşullarında çalışmaya sevk etti. Çocuk işçiler iktidar kontrolü altında sömürülerek katledilmekteler.

Çocuk işçiliğinin yasaklanması ve MESEM protokolünün iptal edilmesi gerekmekte. İşyerlerinde çocuk işçiliği yasağının gerçekten uygulanması için işçilerin iş güvenliği tedbirleri gibi bunu da denetlemesi gerekir. Çocukların okula gitmeleri gereken yaşlarda işyerlerinde sömürülmelerini ve katledilmelerini ancak işyerlerinde işçi denetimi ile önleyebiliriz.

Fazla mesai çözüm değil!

0

Pandemiden bu yana çılgınca yükseliş gösteren enflasyon karşısında artık işçinin dayanacak gücü kalmadı. Kısmen de olsa mukavemet gösteren bazı işçiler, anca günü kurtarmakla ya da yenilgi ile sınıftan kopuş gösterdi.

Hal böyle olunca işçi sınıfı kurtuluşu bireysel çözümlerde aramakla meşgul. Alım gücü gün geçtikçe hızla düşen işçi sınıfının çözümlerinden bir tanesi fazla mesai yapmak. Zaten ağır koşullarda günlük 8 saat (haftalık 45 saat) çalışan işçi mesai bitiminin sonunda evine gitmeyerek ekstra 4 ile 8 saat arası daha fazla çalışma yaparak eline 3-5 kuruş daha fazla para geçsin istiyor. Çalıştığı işyerinde fazla mesai yoksa ikinci bir işyerinde (taksi, dolmuş şoförlüğü, seyyar satıcılık vs.) çalışarak kazancını artırma çabasında.

Fazla mesai yapan işçi için yolun sonu gözükmemekte; yıl sonu vergi dilimin altında ezilerek maaşını bile doğru düzgün alamaz. Bu fırsatı iyi değerlendiren sermaye, baskılarını iyice artırmakta. Ay sonunu zor getiren, kirasını, faturasını ödemekte zorluk çeken işçi, artan işsizlikten dolayı büyük korkuya kapılmış durumda. Nüfus artıyor, enflasyon yükseliyor, kâr çabasında olan sermaye kârında ufak bir azalma olunca faturayı biz çalışanlara keserek işçileri kapı dışarı ediyor.

Emeklilik yaşı 65 ile sınırlandırılsa da iktidar, bunu oy devşirmek için kullanıyor. Bir umuttur diyenleri, emeklilik hayali kuranları da komik rakamlarla resmen cezalandırıyor. 2001 yılından itibaren çalışma hayatına atılan işçileri 45 senelik bir çalışma süresi bekliyor. Bol mesaili ya da ikinci bir işle tamamlanan…

Artık işçi için konfor alanı iyice daralmış durumda. Emeklilik hayali bile kuramayan sınıf mutsuz. Çünkü tüm enerjisini çalışmaya adamış işçiler 40 yaşına gelmeden ciddi rahatsızlıklarla baş etmek zorunda. Yoğun iş temposu, uzun çalışma süreleri ve ağır çalışma koşulları bizi sağlığımızdan ediyor.

Gidişatın kötü olduğu bu durumda kutuplaşma kaçınılmaz. Buradan da sermaye günün sonunda kazançlı çıkarak ucuz işçilik ve yüksek kazançla kârına kâr katmakta.

Oysa bu durumdan çıkış yolu örgütlü mücadeleden geçer. Ülkemizde kaynak çok. Bankalar kamulaştırılsın, dış borç ödemeleri durdurulsun, Yap-İşlet-Devret’lere harcanan kaynaklar kesilsin, vergide adalet (servet vergisi) getirilsin, işten çıkarmalar yasaklansın. Ücretler üç ayda bir gerçek enflasyona göre artırılsın ve 6 saat 4 vardiya çalışma süresine geçilsin. Evet, 6 saat 4 vardiya, böylece hem işsizlik azalır hem de uzun çalışmayla biz çalışanlar sağlığımızı kaybetmeyiz. Bunu iktidardan ya da ona benzer partilerden bir lütufmuş gibi beklemek yanlış olur. Kurtuluşun tek yolu örgütlü mücadeleden geçer.

Yıllar süren emperyalist zulmün ardından Julian Assange özgürlüğüne kavuştu

0

WikiLeaks kurucusu Julian Assange; ABD’ye iade edilmemek için sürdürdüğü on yıllık bir hukuk mücadelesi sonucunda serbest bırakılması neticesinde ABD hükümeti ile varılan anlaşmanın parçası olarak casusluk suçlamasını kabul etti.

Sağlığını kötü yönde etkileyen küçük bir hücrede geçirdiği 1901 günün ardından Londra’nın Belmarsh Hapishanesi’nden serbest bırakılan Assange, Pasifik Denizi’nde bulunan ABD Mariana Adaları’nda mahkeme önüne çıkacak. Assange, Londra’da 70 aydan uzun süre ceza çektiği için suçlamaları kabul etmesinin ardından cezaevinden serbest bırakılacak ve ülkesi Avustralya’ya dönecek.

Assange WikiLeaks’in başındayken, ABD tarafından işgal edilen Irak ve Vietnam’da işlenen savaş suçlarına ilişkin, aralarında gazeteciler de dahil olmak üzere ABD askerlerinin insan öldürdüğü videoların da bulunduğu binlerce ABD askeri sırrını ifşa etti. Ayrıca Guantanamo Körfezi’ndeki (Küba) ABD üssünde hukuksuz biçimde tutulan kişiler hakkında bilgileri açığa çıkardı. Assange 2006 yılında savaş, casusluk ve yolsuzlukla ilgili birçok gizli veya erişimi kısıtlı resmi rapor da dahil olmak üzere 10 milyondan fazla belge yayımladığını iddia eden Wikileaks web sitesini kurdu.

En yüksek profilli bilgi sızıntılardan biri 2010 yılında, Irak’ın başkenti Bağdat’ta 18 sivilin katledilişini gösteren, ABD askeri helikopterinden çekilmiş bir videonun yayınlamasıyla gerçekleşti. Videoda bir ses pilotları “hepsini yakmaya” çağırıyor ve sokaktaki insanlara helikopterden ateş açılıyordu.

ABD emperyalist işgalcilerinin savaş suçlarının ayrıntılarını içeren bu bilgilerin yayılması, doğal olarak ABD’nin dünya çapında meşruiyetini azalttı.

Assange 7 yılını Londra’daki Ekvador Büyükelçiliğinde sürgünde geçirdikten sonra oradan iade edilerek Londra’daki bir hapishaneye hapsedildi. Bu sırada ABD de Assange’ın ABD’deki bir hapishaneye iadesi için gerekli prosedürleri yürürlüğe koydu. Hedef açıkça dünyada ABD’nin işlediği suçların “sırlarını” açığa çıkarmak isteyen tüm gazetecileri cezalandırmaktı.

Assange’ın 175 yıl hapis cezasına çarptırılmak istenmesinin ardından serbest bırakılması, onun serbest bırakılması yönündeki dünya çapında talebin bir zaferidir ve meşruiyetini Assange’ın, “gizli” suçların ifşasından kaynaklanan gülünç “suçluluğu” üzerinden kurmaya çalışan ABD’nin krizini göstermektedir.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak bizler her zaman Assange’ın özgürlüğünü talep ettik ve ABD emperyalizminin (an itibarıyla İsrail aracılığıyla Gazze’de gerçekleştirilmekte olan) soykırım suçlarını kınadık.

Cezaevleri siyasi tutsaklarla dolu

0

Avrupa Konseyi’nin 2023 yılı cezaevi raporuna göre Türkiye, nüfusuna oranla en fazla mahkûm ve tutuklu bulunan ülke sıralamasında, 100 bin kişi başına 408 mahkûm ile ilk sırada yer aldı. Nüfusu 500 binin üzerinde olan ülkelerde 2005’ten 2023’e cezaevlerindeki tutuklu ve mahkûm sayısında en yüksek yüzde değişimi gösteren ülke yüzde 439 artış ile yine Türkiye oldu. Türkiye, cezaevi nüfus yoğunluğunun en yüksek olduğu ülkeler sıralamasında da 5. sırada yer aldı. 31 Ocak 2023 itibarıyla personel başına mahkûm oranının en yüksek olduğu cezaevi idareleri sıralamasında da Türkiye (4,5) yine ilk sırada.

Her yıl inşa edilen onlarca yeni cezaevinde binlerce siyasi tutsak tutuluyor. Rejim, mücadele eden kesimleri hapishanelerde rehin tutarak yıldırmayı, muhalif kesime de gözdağı vermeyi amaçlıyor.

Rejimin her seçim öncesi alışkanlık haline getirdiği infaz yasalarında yapılan değişiklikler, yani halk arasındaki adı “af”, adli suçluların önünü açarken, siyasi tutsakların önünü tıkamaya devam ediyor.

Bir yandan 18 yaş altındaki çocuklar mağazadan 50 TL’lik tişört çaldığından bahisle tutuklanırken emekçinin cebine meşru olmayan yollarla para sayma makinesi koyan yandaş güruh, tüm bu suç unsuru içeren usulsüzlüklere rağmen koruma ordusuyla gününü gün etmeye devam ediyor.

Temel hakları için örgütlenmeye çalışan öğrencileri ve muhalifleri, salt mesleğini icra etmeye çalışan gazetecileri derken el yükselten rejim, artık hoşuna gitmeyen seçilmiş belediye başkanlarını ve milletvekillerini de hepimizin gözleri önünde haksız yere cezaevlerine gönderiyor.

Siyasi tutsakların çarpıcı son örneklerinden Can Atalay, Gezi tutsağı iken TİP’ten Hatay milletvekili seçilmesine rağmen halen hapis tutuluyor. Anayasa Mahkemesi, Can Atalay’ın serbest kalması gerektiğine ilişkin vermiş olduğu 2 ihlâl kararına rağmen Anayasa’nın çiğnenmesine engel olamadı.

Rejim, mücadeleci bir muhalefet istemiyor. Zulme ses çıkarmadan şükreden, boyun eğen bir “muhalefet” istiyor. Pozitif hukuk kuralları ile izah edilemeyen binlerce örnek apaçık önümüzde. Rejimin yandaşlara uyguladığı çifte standart, baskıcı politikalardaki haksızlığı iyice ayyuka çıkarmış durumda. Sokakta “adalet” mekanizmasına güven duyan kimse kalmadı. Yoksulluk ve işsizlik gibi gerçek sorunlarla hayatta kalmaya çalışan biz emekçileri susturmaya yönelik baskıcı politikaların sonuçlarından ancak birleşik bir mücadele ile kurtulabiliriz.

Siyasi tutsaklar meselesini hukuki olarak yorumlayabilmek mümkün değil. Zira siyasi tutsaklar, rejimin talimatlarıyla hazırlanan hukuksuz ve keyfi iddianameleri kabul eden, bu iddianamelerin tasdik mercii olarak hareket eden mahkemelerin düzmece gerekçeleri ile hapis tutuluyor. O nedenle binlerce siyasi tutsağın serbest bırakılması ve mücadeleye katılabilmesi için birleşik ve toplumsal bir seferberliği örgütlemeliyiz!

Kadının yaşamaya hakkı var!

0

Kadınların yaşam hakkı her gün en hukuksuz ve en insanlık dışı şekilde ihlal edilmeye devam ediyor. Kadınlar kocaları, boşanma aşamasında olduğu kocaları, namus kisvesi altında erkek kardeşleri, babaları tarafından yani hane içindeki erkeklerin şiddetine maruz kalıyor ve öldürülüyorlar veya intihara sürükleniyorlar. AKP hükümeti ve düzen muhalefeti ise bu duruma göz yumuyor. Kadın cinayetlerinin önlenmesi, şüpheli ölümlerin faillerinin örtbas edilmeden yargılanması, kadınların en temel hakkı olan yaşam hakkından endişe etmeksizin yaşayabilmeleri için yapılması gereken yasal düzenlemeleri kimse konuşmuyor, mevcut yasal düzenlemelerin zamanında uygulanması için ilgili mercileri kimse denetlemiyor. Uzaklaştırma talebinde bulunan kadın, lehine verilen uzaklaştırma kararını tebliğ alamadan, şikâyetçi olduğu erkek tarafından öldürülüyor. Günümüzde uzaklaştırma kararları adli kolluk tarafından iş yoğunluğu bahane edilerek şiddet uygulayan erkeğe tebliğ dahi edilmiyor. Maalesef kadın cinayetlerinin önlenmesi caydırıcı yasaların getirilmesi ile de önlenebilecek boyutta değil, zira erkeğin şiddeti karşısında kadının yaşam hakkı “3 ay yatar çıkarım” hesabı kadar değersizleştirilmiş vaziyette.

Meclise sunulan 9. yargı paketinde kadının yaşam hakkını temel alan, kadın cinayetlerinin önlenmesine dair herhangi bir düzenleme dahi bulunmuyor. Tek Adam rejimi, kadınları ve lgbti+ları sindirerek erkek egemen toplum anlayışını sürdürmeyi amaçlamaktan ve bu düşünceyi topluma dayatmaktan başka hiçbir şey yapmıyor. Kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddet mağdurlarının korunması ve faillerin kovuşturulması, cezasızlığın önlenmesi konusunda kadınları ve lgbti+ları koruyan İstanbul Sözleşmesi’nden, Sözleşmenin Türkiye’nin toplum ve aile yapısına uymadığı gerekçesiyle ayrılan bir düzenden bahsediyoruz. Kadının evine ve kocasına bakan, erkeğin ise ailenin reisi konumunda olduğu aile yapısını destekleyen mevcut rejim, bu yapıya karşı her türlü düşünceyi cezalandırmayı, yok etmeyi, sindirmeyi amaçlıyor. Buna karşılık, kadın cinayetlerine dair veriler devlet tarafından tam ve eksiksiz şekilde tutulması gerekirken ve bu veriler şeffaf bir şekilde kamuoyuna açıklanması gerekirken günden güne şüpheli kadın cinayeti sayısı artıyor, failler bulunamıyor, soruşturmalar kapatılıyor.

Onur ayını geride bıraktık. Lgbti+ haklarının savunulması ve mücadelesinin kutlanması adına yürüyüşler düzenlenen bu dönem de Tek Adam rejiminin engelleme girişimleri, gözaltılar ve fiziksel şiddetle dolu geçti. Kadınlara ve lubunyalara yönelik baskıcı ve şiddet yanlısı rejimden güç alan erkekler, gövde gösterisi niteliğindeki fiziksel şiddeti kendisine hak görüyor. Çünkü rejim, Türkiye’nin “aile ve toplum yapısı”nı tanımladı bile.

Kadına yönelik şiddetin ve kadın cinayetlerinin önlenmesi ancak İstanbul Sözleşmesi’nin ve 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un etkin bir şekilde uygulanması ile mümkündür. Bununla birlikte cezasızlığın sona ermesi, faillere verilen cezaların artırılması, artırılan cezaların caydırıcı nitelikte olması için infaz yasasının düzenlenmesi, soruşturmaların etkin, hızlı ve tarafsız yürütülmesi, kadınların 6284 sayılı Kanun uyarınca talep ettiği uzaklaştırma gibi koruyucu tedbirlerin hızlı bir şekilde uygulanması ve bununla ilgili mercilerin denetlenmesi, nitelikli ve donanımlı sığınma evlerinin artırılması, kadına yönelik şiddeti meşrulaştıran yayınların yasaklanması gibi acil taleplerin yerine getirilmesi ile mümkündür!

Asgari ücrete, emeklilere, tüm ücretlere gerçek enflasyon oranında derhal zam!

0

AKP iktidarının Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek öncülüğünde yürüttüğü ekonomi politikaları yerli ve yabancı sermayeye kâr artırma garantisi verirken emekçileri yoksullaştırıyor. İktidar, enflasyonu düşürme adı altında uyguladığı kemer sıkma politikaları kapsamında, açlık sınırının altında kalan asgari ücrete temmuz zammı yapılmayacağını açıkladı. İktidar hep bir ağızdan “Ekonomik göstergeler olumlu, zamma gerek yok” derken, Mehmet Şimşek de asgari ücretin aslında düşük olmadığını savunmakta.

Olumlu olan tek bir şey varsa o da patronların durumu! İstanbul Sanayi Odası (İSO), “Türkiye’nin 500 büyük sanayi kuruluşu araştırması”nın 2023 yılı sonuçlarını açıkladı. Türkiye’nin en büyük 500 şirketi 937 milyar 338 milyon lira faaliyet kârı elde etti. Söz konusu şirketlerde çalışan bir işçi 2023 yılında patronuna 1 milyon 166 bin lira kâr kazandırırken kendi ücreti ortalama 28 bin lira oldu. Buna göre sömürü oranı yüzde 345’e ulaştı.

Türkiye’de ücretlerin düşürülmesi patronlar açısından hayat memat sorunu. Mehmet Şimşek’in izlediği “enflasyonla mücadele” politikaları, talebi kısarak enflasyonu düşürmekten ziyade, ücretleri baskılayarak sömürüyü artırmaya odaklı. Asgari ücretin ortalama ücrete dönüşmesinin, her 10 işçiden 6’sının asgari ücret ve biraz üstünde çalışmasının temel nedeni de budur. Bu oran, 20 sene önce her 10 işçide 4 işçi iken 2022 yılında yüzde 33,8’e çıktı. Mehmet Şimşek’in “yüksek” dediği ücretler reel olarak erimeye, emeğin milli gelirden aldığı pay düşmeye devam ediyor.

Asgari ücrete sene başında yapılan artış ve EYT gibi icraatlarla emekçilerin hayatını kolaylaştırdığını iddia edenler bizzat gıda, barınma, sağlık gibi temel geçim kalemlerine yapılan fiyat artışlarını istatistiklerde gizliyor. Fiyatlara yapılan artışlar hiçbir şekilde denetlenmezken, işçi maliyetlerinin kısılması patronların kârlılığına olumlu olarak yansırken işçilerden dişlerini sıkmalarını beklemek, aldıkları üç kuruşun ekonomik göstergeleri bozacağını iddia etmek sınıf düşmanlığından başka bir şey değildir.

Gelinen noktada ücretlerin artması biz emekçiler için hayat memat meselesidir. Bu tabloda, temmuz zammı ve tüm ücretlere 3 ayda bir gerçek enflasyon oranında zam elzem! Ancak bu iktidarı devireceği iddiası ile yerel seçimlerde büyük şehirleri alan ana muhalefet partisi CHP de grup toplantılarında yaptığı açıklamaların ötesine geçmezken aslında kimlerin çıkarlarını temsil ettiğini mevcut pratiği ile ortaya koyuyor. Nitekim onlar da olumlu göstergelerden memnun belli ki. Benzer şekilde emek örgütleri, konfederasyonlar ile bağlı sendika merkezlerinin tepkileri de oldukça sembolik kalmakta; kendi tabanını sürüklemeyen birkaç eylemliliği aşmamaktadır. İşçilerin yegâne örgütlülükleri olan sendikaların, emek örgütlerinin bugün ücret mücadelesinde, işçi haklarına yönelik saldırıların karşısında ortaya koydukları pratik tutumun yetersiz olması bir yana, bugün emekten yana tüm kesimlerin tüm ücretlere gerçek enflasyon oranında zam talebi ile bir araya gelmesi ve emeğin hakkını savunması gerekiyor. Bunun için daha güçlü bir birlikteliğe, bir emek ittifakına ihtiyaç şart.

Temenniden talebe, söylemden eyleme: Emek İttifakı’nın inşası için mücadeleye

0

Türkiye, tarihinin en derin ekonomik krizlerinden birini yaşarken, gelir dağılımındaki eşitsizlik ve emekçi sınıfların alım gücündeki erime her geçen gün tahammül edilemez bir düzeye doğru ilerliyor. Ülkenin çalışan nüfusu ve emeklileri insan onuruna yaraşır bir ücret ve yaşam hakkının kırıntısına dahi erişemezken hem onların hem de sınıf örgütlerinin ana gündem maddesi haliyle temmuz zammı.

Diğer tarafta, patronların, iktidarın ve patron partilerinin ana gündemi ise belli: “Şimşek çakması” ya da bir başka ifadeyle IMF’siz IMF planı vasıtasıyla krizi emekçilere fatura etmek. Kamuda kesinti planları, TÜİK tarafından açıklanan gerçek dışı enflasyon rakamları vesilesiyle kamu çalışanlarına ve emeklilere düşük zamlar, asgari ücrete temmuz ayında zam yapılmaması, tüm temel ihtiyaç ve tüketim maddelerinin ise gerçek enflasyon oranında zamlandırılması… Kârlarına kâr katan patronlara vergi afları çıkartarak ya da onlardan düşük vergiler alarak emekçilerin üzerindeki vergi yükünü artırmak. İşçi sınıfının sendikalaşma gibi en temel haklarına dahi erişmesini hukuki ve fiili olarak engelleme çabaları.

Bu liste tabii ki uzatılabilir. Ama işin özü, Türkiye emekçi sınıfları topyekûn bir saldırı politikasıyla karşı karşıya. Ve bu yalnızca son birkaç ayın konusu değil. Tersine birkaç yıldır derinleşerek süren ekonomi politikalarının bir sonucu. Ve her geçen gün patronların ve partilerinin “normaliyle” işçi sınıfının ve emekçilerin “normali” arasındaki açı genişlemeye devam ediyor.

Tam da bu nedenlerle bizler de birkaç yıldır bu sayfalarda emekçilerin acil talepleri etrafından birleşik mücadele zeminlerinin mümkün kılınması gerekliliği, bir Emek İttifakı’nın inşası doğrultusunda çaba gösterilmesinin zorunluluğu üzerine defalarca yazdık. Yazmaya, bunu mümkün kılabilmek için elimizden gelen azmi göstermeye de devam edeceğiz. Tabii ki benzeri bir ihtiyacı farklı bakış açılarıyla başka birçok mücadele dostumuz da dillendirdi, dillendirmeye de devam edecek.

Ortak deklarasyonu nasıl okumalı?

Sınıf siyasetinin gündemine tam da böylesi bir tablo egemenken geçtiğimiz günlerde ülkenin üç büyük sendikal konfederasyonu bir basın açıklamasıyla ortak deklarasyonunu duyurdu. “İnsan onuruna yaraşır bir yaşam talep ediyoruz” başlığı ve Türk-iş, Hak-iş ve DİSK’in ortak imzasıyla çıkan açıklama emekçilerin ve emeklilerin acil sorunlarını on madde altında ele almakta. Dileyenler açıklamanın tamamına internet üzerinden kolaylıkla erişebilir. Biz burada daha çok, bu açıklamanın anlamı üzerinde durmaya çalışacağız.

Öncelikle belirtmek gerekir ki böylesi bir konjonktürde üç konfederasyonun ortak bir deklarasyon çıkarmış olabilmesi dahi önemli bir adım. Geçmişte ülke emekçi sınıflarını ilgilendiren birçok konuda bunu yapamamış olmaları da hesaba katıldığında…

Diğer taraftan, ortak deklarasyondan anlamamız gereken belki de en önemli nokta; örgütlü işçi sınıfı içerisindeki huzursuzluk ve tabandan hissedilen basınç. Ekonomik koşullar emekçiler için öylesine kabul edilemez bir hal almış vaziyette ki alanlarda, mücadelelerde ortaklaşamayan sendikalar ortak bir deklarasyonla taleplerini dile getirmek durumunda kaldı. Bu tabii ki tek başına ortak deklarasyonu önemsizleştirmez, izlenmesi gereken yol hakkında biz sınıf devrimcilerine önemli bir ipucu sunar.

Yine ortak deklarasyon metnine baktığımızda üç konfederasyonun örgütlü ve örgütsüz işçi sınıfının ve emeklilerin acil sorunlarını haklı bir şekilde tespit etmekle birlikte bu sorunların emekçiler yararına çözümünde gerek kendi konfederasyonlarına bağlı sendikaların önüne gerekse de bu sendikalarda örgütlü olan işçilerin karşısına bir çözüm önerisi sunmadıklarını görüyoruz. “İnsan onuruna yaraşır bir yaşam talep ediyoruz” başlığı bugünün Türkiye’sinde bu talebe -eğer bu bir talepse- hangi sloganlarla, nasıl bir mücadele hattıyla ulaşılabileceğinin de tarifini zorunlu kılıyor.

Bu doğrultuda, ortak deklarasyon bir “başlangıçsa” ve üç konfederasyonun niyeti “mücadeleye devamsa” bir sonraki açıklama tam da bu ortak mücadele ihtiyacına cevap vermeye çalışacak bir eylem planı üzerine oturtulmalı.

Ama diyelim ki niyetten bağımsız bir şekilde bu ortak deklarasyon “hükümetten bunları istiyoruz”un ötesine geçemedi; bizlere düşen, politik önermelerimizi ısrarla dillendirmeyi sürdürmek olmalı. Hem tabandan hem dışarıdan, hem sendikalara hem işçi sınıfı mücadelesini kendisine dert edinmiş sosyalistlere…

Temenniden talebe, söylemden eyleme: Emek İttifakı’nın inşası için mücadeleye

Gündelik hayatta olduğu gibi sınıflar mücadelesinde de temenni ile talep arasında hatırı sayılır bir fark mevcut; temenni bir dileği ifade etmek iken talep doğrudan bir iradenin beyanı. Ve bugün Türkiye sınıflar mücadelesinin gerçek ihtiyacı da iktidardan ve patronlardan temennilerde bulunmak değil. Tersine, emekçilerin acil taleplerini belirleyerek, bu taleplere erişebilmek adına en geniş kitleleri mücadele içerisine çekecek, birleşik bir hattı, eylem planını oluşturmak.

Örneğin üç konfederasyonun ortak deklarasyonunda işçi sınıfının sendikal hakları önündeki engellemelerin kaldırılması temenni ediliyor. Ancak patronların çıkarlarıyla taban tabana zıt olan bu temenninin gerçekleşmesi yönünde herhangi bir talep ya da mücadele çizgisi tarif edilmiyor. Halbuki bugün bu üç konfederasyona bağlı bulunan farklı sektörlerden birçok sendikaya üye işçiler gerek sendikalı çalışma gerekse de TİS hakları uğruna aktif mücadele içerisinde. Yine bu üç konfederasyon dışında kalan başka birçok sendikanın ve onlara üye olan işçilerin de sürmekte olan mücadeleleri mevcut. Bu verinin kendisi dahi ortak deklarasyonun altına imzasını atan konfederasyonların ortak bir mücadele de sergileme niyetleri varsa, bunun yaratılmasına önemli bir zemin sunuyor.

Lezita, Kristal Yağ, Perfetti, Mersen, Klas Soğutma, ABP ve daha birçok fabrikada işçiler sendikalı çalışma ya da TİS hakları için mücadele ediyor. Sendikal hakların önündeki engellemelerin sona ermesi için, “Patronların sendikal çoğunluğa itiraz hakları iptal edilsin”, “Grev yasaklarını tanımayacağız” gibi talepler etrafında üç konfederasyonun, diğer sendikaların ve sosyalistlerin ortak dayanışma komiteleri oluşturarak bu mücadelelerin birleştirilmesini sağlamak imkân dışında mı?

Tabii ki değil. Ve bu mücadelelerin kazanımla sonuçlanması, sadece adı geçen fabrikalarla sınırlı kalmayıp farklı sektörlerden başka fabrikalardaki örgütsüz işçileri de mücadelenin içerisine çekmesi ve daha da önemlisi, işçi sınıfının birlik olduğunda taleplerine erişebilme olasılığının katlanarak büyüdüğünü görmesi adına hayati önemde.

Bu örnek başka birçok başlık için de geliştirilebilir haliyle. Biz sınıf devrimcilerine düşen de mevcut ekonomik kriz ortamında ve iktidar ile patronların saldırı politikaları karşısında yılmadan, usanmadan böylesi bir çizginin propagandasını yapmaya devam etmek. Üç konfederasyonun bu ve benzeri ortak mücadele hattı oluşturma çabası olacaksa tüm gücümüzle ve politik taleplerimizle buna katkı sunmak. Eğer ki konfederasyonların böyle bir niyeti yok ise de önderliklerin niyetinden bağımsız bir şekilde tabandaki sınıf kardeşlerimizle aslında bunun zorunluluğunu tartışmak, onların kendi önderlikleri karşısında birleşik mücadelenin oluşturulması için basınç uygulamalarına destek olmak.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak, ekonomik krizden emekçiler yararına bir çıkışın yaratılması adına bir Emek İttifakı’nın inşa edilmesi gerekliliğini uzunca bir süredir bu sayfalarda yazıyoruz. Tam da bu nedenlerle yukarıda örneklemeye çalıştığımız birleşik mücadele zeminlerinin oluşturulabilmesinin daha genel anlamda bir Emek İttifakı’nın inşasını mümkün kılabilecek yolun taşlarını döşemeye de hizmet edeceği kanaatindeyiz.

Ve böylesi bir Emek İttifakı’nın kurulabilmesinin de sendikaların, sınıf örgütlerinin ve sosyalistlerin ana sorumluluklarından biri olduğunu düşünüyoruz. Çünkü, çok basit bir şekilde ifade edeceksek, Türkiye işçi sınıfının çıkarları bunu dayatıyor. Ve derdimiz kendi dükkânımızın değil de gerçekten sınıfın çıkarları ise, ekonomik krizden emekçiler yararına bir çıkış arayışı ise bu ittifakın taleplerini ve araçlarını birlikte tartışmayı zorunlu kılıyor. Eğer sendikalar böyle bir çağrıya öncülük etme inisiyatifini alacaksa, bu çağrıya taleplerimiz ve mücadelemizle katkı sunmak asli görevlerimizden biri olur. Ancak eğer ki böyle bir inisiyatif alınmadığı takdirde, mücadele dostlarımızla böylesi bir ittifakın mümkün kılınması adına tartışmayı sürdürmek bizler için bir zorunluluk, emekçiler için bir ihtiyaç!

Okur mektubu: “Irkçılığa karşı sesimizi yükseltmeliyiz”

0

Zırhlı Tren Gençlik Gazetesi’nin 6 Temmuz’da düzenlediği “Tırmandırılan göçmen düşmanlığı karşısında nasıl bir politika izlenmeli?” etkinliğinde okunan, Filistinli göçmen bir öğrencinin yazdığı mektubu okurlarımızla paylaşıyoruz. Göçmenlerin her gün maruz kaldıkları ırkçı şiddet vakalarına ışık tutan bu mektubun ırkçı saldırılara karşı ortak bir mücadele zeminine önayak olmasını umuyoruz.

Irkçı olayları azaltmak adına önemli bir adım olan bu etkinliği organize ettiğiniz için teşekkür ederim. Bu etkinliğe davet edildiğimden beri, bu ırkçılıkla mücadele inisiyatifine nasıl katkıda bulunabileceğimi düşünüyorum. Eylül 2022’den beri Türkiye’de yaşayan ve Arapça konuşan bir insan olarak bu masada oturan pek çok insanla ortak korkular paylaşıyorum.

Benim ve arkadaşlarımın maruz kaldığı ırkçı olaylar yeni bir durum değil, yeni olan şey şiddetin seviyesi ve bu ırkçı bireylerin herhangi bir cezalandırılma ihtimalini düşünmeden (zaten böyle bir ihtimal olmadığı için), bağnazlıklarını uygulama konusunda hissettikleri dokunulmazlık. Zaman içerisinde kendimi korumak için nasıl görünmez olunacağını öğrendim. Eğer insan içinde telefonum aranırsa sadece İngilizce konuşmalıyım, kötü bakışlara maruz kalmamak için Arapça kelimeler kullanmaktan kaçınmalıyım.

Son zamanlarda giyim kuşamım bile değişti; eşarbımı sarış şeklim gibi küçük detaylar bile Türk kadınlarından ayırt edilmeme sebep olabilir. Dolayısıyla eşarbımı herkesin taktığı gibi takmaya başladım ve inanın bana, Türk kadınlarından ayırt edilemiyorum. Bu son olayların ardından korkumun arttığını inkâr edemem, öyle ki sokakta Arapça kitaplar taşımaktan ve telefonumda Arapça yazıların gözükmesinden bile sakınıyorum. Tüm bunları özellikle tek başımayken yapıyorum. Arkadaşlarımla beraberken gardımı indirsem de bir grup halinde bile azarlanıyor, ülkeyi mahvettiğimize ve pisliğe çevirdiğimize yönelik kötü ithamlara maruz kalıyoruz.

Tüm bunlara rağmen grup halinde olmak, tek başımayken hissedemediğim güvenlik hissine erişmemi sağlıyor. Yakın zamanda Fatih’teki Suriyelilerle röportaj yaptığım bir çalışma gerçekleştirdim ve yakında ülkeyi terk etmeyi planlayanlar hariç, neredeyse hepsi konuşmaktan korkuyorlardı. Yaşadıkları şeyler en hafif ifadesiyle korkunç ve yürek burkucu.

Güncel durumla ilgili epey düşündüm. Geçmiş sessizliğimizin sorunun bir parçası olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Muhalefet kampanyasını ırkçı bir retorik üzerine inşa ederken, bu gibi güvenli alanlar bile bu propagandaya karşı tamamen savaşmadı. Ana hedefin politik değişim olduğunu anlıyorum, ne var ki bu ırkçı propaganda kampanyasının sonuçlarının ve uzun erimli etkilerinin hafife alındığı aşikâr. Bana sorarsanız muhalefetin (2016 ABD seçimlerine benzer bir şekilde) oy oranlarını insanların korkularını devreye sokarak, kutuplaşmayı ve nefreti körükleyerek artırma çabası; insanlara arzuladıkları ve mevcut hükümet yoluyla erişemeyecekleri seçenekler sunsa da muhalefetin kuracağı olası hükümetin meşruiyetini ve liyakatini zedeliyor. Kampanyanın gücünü mültecilere karşı nefreti kışkırtmaktan almasını ve buna izin verilmiş olmasını hâlâ aklım almıyor. Irkçı propagandanın yayılmasını engellemek ve kışkırtıcı medyaya karşı orada, tam o zaman eyleme geçmek Türkiye toplumuna daha iyi hizmet ederdi. Mevcut olayların Türkiye toplumuna, bölgesel ve uluslararası konumuna yönelik yansımaları olumsuz olmuştur. Burada amacım eleştiri yapmak değil, yalnızca geçmiş hataları kabul etmek ve yalnızca semptomlara değil, temelde yatan sebeplere değinmek.

Bugün buradaki varlığımız hayati bir önemde, zira sizler biz ve Suriyelilerin -şiddeti kınamak için kendi başlarına eylem bile örgütleyemeyen- sesi olabilecek tek kanalsınız. Irkçılığa karşı sesinizi yükseltmeniz, eylemler örgütlemeniz, ırkçılık olaylarının kayda geçirilmesi ve uygun şekilde cezalandırılmasını sağlamak adına hukuki destek sağlamanız konusunda size güveniyoruz. Yapılabilecek önemli şeyler arasında şiddetten etkilenen mültecilere ve her bireye psikolojik, tıbbi ve sosyal destek sağlamak var. En önemlisi ise hükümete; toplumsal farkındalık kampanyalarını yürürlüğe sokması, toplumu eğitmesi ve önyargılarla mücadele etmesi için baskı uygulamamız gerekiyor.

Geç kalmış da olsak, yıllar süren dezenformasyona ve medya propagandasına karşı mücadele etmeliyiz. Dezenformasyona ve olumsuz önyargılara karşı mücadele etmek adına sosyal medya da kesinlikle kullanılabilir. Aynı zamanda mültecilerin deneyimlerini ve ihtiyaçlarını paylaşabilecekleri düzenli toplantılar da düzenlemeye çalışabiliriz. Beraber, herkes için daha güvenli ve daha kapsayıcı bir Türkiye yaratabiliriz. Beni davet ettiğiniz için tekrar teşekkür ederim. Bugün gelemediğim için özür dilerim, inşallah bir sonraki toplantıda olacağım.

Saray’ın vergi paketleri ve Kenya dersleri

0

Temmuzla birlikte Şimşek politikalarının estirdiği “kusursuz fırtına”yı emekçiler olarak bütün sonuçlarıyla birlikte görmeye başladık. Şimşek geçen sene bu zamanlarla patronlarla yaptığı bir görüşmede “Keşke yerel seçimler yarın olup bitseydi,” demiş ve patronlardan “sabır” dilemişti. Sabrın sonu selamet! Banka temsilcileriyle yaptığı toplantıda “Bu geçiş döneminde bütün kesimlerin fedakârlık yapması lazım,” diyen Şimşek, bütün faturayı bir kez daha emekçi halkın üzerine yıktı.

“Fedakârlık” adına asgari ücrete ve milyonlarca emeklinin maaşına zam yapılmazken, “Türkiye’de asgari ücret düşük değil” iddiasıyla, yeni zamlar ve vergi yükleriyle emekçi halkın boynundaki kemer her geçen gün daha fazla sıkılıyor.

Fedakârlıktan bahsedilirken ve ücretlilerin gelirlerinin neredeyse yarısından fazlası vergi ve sosyal güvenlik harcamalarına giderken, geçtiğimiz sene, Türkiye’nin en büyük firması Tüpraş yüzde 12, ikinci büyük firması binde 4 ve Arçelik yüzde 1,6 vergi ödedi. Tümü Koç Holding’e bağlı bu kurumlar bu sembolik vergileri öderken Saray’ın “beşli çeteleri” çoğunlukla hiç vergi ödemedi ve dahası 100 milyarlarca lira teşviklere boğuldu.

Bu tablo içerisinde Saray rejimi hazırladığı yeni vergi paketiyle karşımızda. Şimşek “Bizim tercihimiz vergilendirilmeyen alanlardan vergi almak, vatandaşımıza yeni bir vergi yükü getirmek değil,” dese de yukarıda saydığımız firmalara dönük yeni bir önlem gündemlerinde yer almıyor.

Geçtiğimiz yıl toplanan 4,5 trilyon liralık verginin yalnızca 1 trilyon 275 milyarı şirketler tarafından ödendi, ücretliler ise yaklaşık 2,5 trilyon vergi ödemişti. En büyük 500 şirketin faaliyet kârları 1 trilyon lirayı bulmuşken, bu yıl içerisinde patronlardan alınmayacak vergi ve teşvik toplamı 1,5 trilyon lirayı aşıyor. Daha fazla rakama gerek yok! Verginin nereden alınması gerektiği fazlasıyla açık. Temmuzda meclisten geçirmeye çalıştıkları yeni vergi paketinde ise, patronlara ve zenginlere dönük birkaç göstermelik adım dışında, asıl hedef yine ülkenin emekçileri ve yoksulları olacak.

Bununla birlikte bu tabloyu oldukça olumlu bulan ve iyimser olan kesimler de var. “Geçtiğimiz yirmi yıl boyunca Türkiye hem büyüme hem de yoksulluğun azaltılması açısından mükemmel bir performans sergiledi (…) GSYİH her 26 yılda bir dörde katlanıyor. Diğer taraftan yoksulluk oranı 2005’te yaklaşık %27 iken 2021’de %8’in altına düştü ve tahminlerimiz 2022 ve 2023’te daha da düşeceğini gösteriyor.” Bu pembe tabloyu çizen kişi, Dünya Bankası Türkiye Direktörü Humberto Lopez. İşte AKP’nin IMF’siz IMF politikası daha iyi özetlenemezdi!

Emekçi halk düşmanı bu politikanın yarattığı gerilim, Cumhur İttifakı üzerinde de yansımasını buluyor. Mayıs seçimlerindeki bıçak sırtı zaferinin ardından, mart seçimlerinde ağır darbe alan AKP-MHP ittifakı içinde, Sinan Ateş ve Bora Kaplan davaları üzerinden sert ve kirli pazarlıklar dönüyor. Yeni anayasa tartışması ve “yumuşama” söylemleriyle Erdoğan yönetimi, bir yandan da düzen muhalefetini pasifize etmeye ve yedeğinde tutmaya çalışıyor.

Peki, bu cendereden çıkış mümkün mü? Toplumsal öfkenin böylesine yüksek olduğu bu günlerde, bir yandan sembolik mitingler, diğer yandan erken seçim tartışmalarıyla CHP bir kez daha “majestelerinin muhalefeti” rolünü oynuyor. Sendika yönetimleri ise, “eleştirel açıklamaların” ötesine geçmemek için ellerinden gelen tüm çabayı ortaya koyuyor.

Bu cendereden çıkışın düzen muhalefetinde değil emekçi halkın elinde olduğunu Kenya’da yaşanan “vergi isyanı” bir kez daha göstermiş oldu. Türkiye gibi IMF politikalarıyla yönetilen ve tıpkı bizdeki gibi yeni bir vergi paketiyle yüzleşen Kenya’nın emekçi halkı sokaklara dökülerek, meclisi zapt ederek ve hayatı felç ederek sahneye çıktı ve hükümetin bu saldırı paketini geri çekmesini sağladı. Çözüm erken seçim yanılsamalarıyla bir kurtarıcı beklemek değil; sendikaları, emek örgütlerini birleşik bir mücadele planına zorlayarak, kendi kaderimizi kendi ellerimize almaktan geçiyor. İki, üç daha fazla Kenya!

Her şey sermaye için

0

Çalışma Bakanı’nın açıklamasına göre enflasyon hedeflerinin tutması için ara zam yapılmayacakmış. Emekliler için de iyileştirme düşünmüyorlarmış. Ücret zamlarının enflasyonu artırdığı palavrası emekçilerin alım gücünü azaltmanın sadece bir kılıfı. Enflasyonun gerçek nedeni şirket kârlılıkları ve en zengin yüzde 10’luk kesimin tüketimidir. Bunu defalarca söyledik.

İşçiler zaten gelirlerinin büyük çoğunluğunu barınma ve gıdaya harcıyorlar. Üstüne üstlük ciddi vergi yükleriyle yaşıyorlar. Pırlantadan ya da yattan özel tüketim vergisi alınmaz iken temel ihtiyaç kapsamına giren ürünlerden özel tüketim gerekçesiyle kesinti yapılması, vergi yükünü de işçi sınıfına yıktıklarının onlarca göstergelerinden bir tanesi. Bunun yanında gelir vergisi dilimlerine değinmiyorum bile. Diğer tarafta da milyonlarca liralık kârına karşılık sıfır vergi ödeyen bir sermaye kesimi var.

Sermayeye kredi musluklarını açıp emekçilere ise kredi kartına taksiti bile zorlaştırarak enflasyon hedefi tutturmaya çalışıyorsanız, her zaman söylediğimiz gibi bilinçli bir şekilde faturayı emekçilere kesiyorsunuz demektir. Şimşek geldiğinden bu yana enflasyon iki katına çıkmışken kimse “zor günler geride kaldı” yalanına inanmamızı beklemesin.

İktidar sermayeyi korkutacak en ufak bir adım dahi atmaya imtina ediyor. Servet vergisi son dakika vergi düzenlemesinin olduğu torba yasadan çıkarıldı. Birçok vergi, vergi olmaktan çıkarak resmi haraç haline getirilerek emekçilerin üzerine yığılıyor.

Sendikalar temmuzda zam yapılmalı diyor. Ama tabanlarını hiçbir şekilde harekete geçirmiyorlar. Tekil ve cılız yapılan vergide adalet eylemlerinin sonrasında vergilerin daha da artmış olması, sendikaların bir araya gelerek kitlesel grev ve eylemlere odaklanması gerektiğini söylüyor bize. Sermayenin işçi düşmanı programına karşı tek seçeneğimiz emek ittifakı olabilir. Sadece vergi meselesinde değil alım gücümüzün yükseltilmesi için de, emeklilerin harçlığa dönmüş maaşlarının iyileştirilmesi için de seferber olmalıyız. Aksi halde kimse bu kazanımları bizlere vermeyecek.

Bir enflasyon hedefi yok, atılan her adım sermaye için atılıyor. Fakat uygulanan OVP’nin sanayide, finans alanında vs. hedefleri var. Ama biz toplumsal hedeflerine bakalım:

1- Ekonomi büyüse bile reel ücretler artmayacak. Büyümeyi cebimizde hissetmeyeceğiz.

2- Asgari ücret ile asgari ücretin 2 katı arasında tüm gelirler toplam gelirlerin yüzde 80’ini oluşturuyor. Ortalama ücretleri asgarileştirme politikasıyla şirket kârları rekor kırsa bile emeğin toplumsal zenginlikten aldığı toplam pay gittikçe azalıyor.

3- Vergi yükü de dolaylı vergiler üzerinden işçilere yığılarak zarar toplumsallaştırılıyor. Kâr ise her zaman özel.

4- Türkiye’deki en zengin yüzde 1’lik kesim, ülkenin toplam servetinin yüzde 40’ına sahip. En zengin yüzde 10’luk kesim ise toplam servetin yüzde 69,8’ine sahip​. OVP, servet birikimini en tepede daha da yoğunlaştırmayı hedefliyor.

5- Son olarak OVP’nin en tehlikeli hedefi: Kamusal emeklilik anlamsızlaştırılarak parça parça ilga ediliyor. Özel emeklilik fonları devletin kaynak aktarımıyla teşvik ediliyor.

Tüm bu programa karşı cılız bir “temmuzda zam” talebinin ötesine geçmek gerek. Genel grev seçeneği de dahil işçi sınıfının sendika ve işçi partileri düzeyinde bir araya gelip bir program etrafında hareket etmesinin zamanı geçiyor. Tekrar soruyoruz: Şimdi değilse ne zaman?

Zırhlı Tren’den “Tırmandırılan göçmen düşmanlığı karşısında nasıl bir politika izlenmeli” etkinliği

0

Zırhlı Tren Sosyalist Gençlik Gazetesi, ülke genelinde göçmenlere karşı gerçekleştirilen ırkçı saldırıların ardından 6 Temmuz tarihinde “Tırmandırılan göçmen düşmanlığı karşısında nasıl bir politika izlenmeli?” isimli bir etkinlik düzenledi. Göçmen ve Türkiyeli gençlerin buluştuğu etkinlik kısa bir sunumla başladı.

Sunuma, Antalya’da ırkçı bir saldırı sonucu katledilen Ahmet Handan El Naif anılarak başlandı. Ardından Marksist literatürün kapitalist üretim biçimi ve göçmenlik arasındaki ilişki tahlili irdelendi. Bu tahlile göre küresel ölçekte örgütlenen kapitalizm bir yandan göçmen işçileri ucuz emek gücü olarak kullanırken diğer yandan işçi sınıfı içerisinde bir “yerli-göçmen” ayrılığı yaratarak sınıfı bölmeyi amaçlıyor. Bu genel tahlilin ardından kapitalizmin emperyalist aşamasında yıkıcı güçlerin gelişimi sonucu gerçekleşen savaşlardan ve bu savaşların sebep olduğu kitlesel göçlerden bahseden konuşmacı, bu tip göçlere örnek olarak Suriye, Filistin ve Sudan’ı gösterdi.

Ardından konu Suriyeli göçmenlere geldi. Bu bağlamda Suriye devriminin emperyalist devletlerin müdahalesi sonucundan başarısızlığa uğramasıyla Türkiye’ye göç etmek zorunda kalan Suriyeli göçmenlerin rejim tarafından nasıl kullanıldığına değinildi. Türkiye rejiminin mültecileri korur gibi görünmesine rağmen bunun sadece bir görüntü olduğunu vurgulayan konuşmacı, Suriyeli emekçilerin ne kadar ağır sömürü koşulları altında yaşamak zorunda bırakıldıklarını ve ne kadar yoğun baskılara maruz kaldıklarını derinlemesine anlattı.

Sıra düzen muhalefetinin Suriyeli göçmenlere bakışına geldiğinde ise rejimin göçmenlere bakışı ile muhalefetin bakışı arasında büyük fark olmadığının altı çizildi. Rejimin kendi safına çekemediği kitlelere yaşadıkları bütün sorunların kaynağının göçmenler olduğunu salık veren düzen muhalefeti, bir yandan bu şoven söylem ile sınıfı bölerek rejime karşı ciddi bir muhalefetin örgütlenmesini önlerken diğer yandan da göçmenlerin ucuz emek gücü olarak sömürüsünü garanti altına almış oluyor.

Esadcı solun göçmen meselesine bakışını da özetleyen konuşmacı, Türkiye sol hareketinin büyük kısmının Suriye devrimine bakışını ele aldı. Türkiye solunun büyük kısmı, 2011 yılında gerçekleşen devrimi emperyalizmin Esad’a karşı gerçekleştirdiği bir komplo olarak okudu ve bu bağlamda (açık ya da örtük) Esad’ı desteklediler. Konuşmacı, bu Esadcı refleksin arkasında mevzubahis partilerin Stalinist geleneklerinden dolayı, işçi sınıfının (özellikle Arap işçi sınıfının) bağımsız seferberliklerine inanmamasının yattığını vurguladı. Türkiye solunun göçmenlere bakışının mensubu oldukları ezen ulus devletinden farklı olmadığını, onları “yabancı” olarak gördüklerini belirten konuşmacı; solun bu bölümünün Suriyelilerin sendikal haklarından hiç bahsetmediğinin altını çizdi. Son olarak solun “Esad’la anlaşma” projesine değinen konuşmacı, bu çizgiyi savunanlara kendi diktatörleri Erdoğan’la anlaşmalarını salık verdi.

Son olarak konuşmacı Zırhlı Tren’in Suriyeli göçmenlere bakışını dile getirdi. Buna göre Zırhlı Tren’in temel tezi, göçmen emekçilerin de Türk ve Kürt emekçiler gibi Türkiye işçi sınıfının bir parçası olduğuydu. Bu işçi sınıfının ancak birleşik bir mücadele ile taleplerine ulaşabileceğini, bu birleşik mücadelenin önündeki en büyük engelin şovenizm olduğunu belirten konuşmacı; birleşik mücadelenin aracı olarak sendikaları, yerli ve göçmen işçilerin birlikte örgütlendiği sendikaları gösterdi.

Etkinliğin ikinci yarısında göçmen katılımcılar, göçmenlerin günlük hayatta karşılaştıkları sorunlardan ve olası çözüm önerilerinden bahsettiler. Güncel ırkçı saldırıların ardından korku içerisinde yaşadıklarını, sokakta üzerinde Arapça yazı yazan eşyalarını bile taşıyamadıklarını, telefonlarındaki Arapça yazıları mümkün olduğunca göstermemeye çalıştıklarını söylediler. Son saldırılardan önce bile günlük hayatları içerisinde sürekli nefret söylemlerine, sözlü tacizlere ve hatta fiziksel müdahalelere maruz kaldıklarını; mevcut durumda ise tüm bu durumların katbekat arttığını dile getirdiler.

Bu sırada söz alan başka bir göçmen katılımcı, gerçekleşen şoven saldırıların yoğun bir medya propagandasının sonucu oluğunu dile getirdi. Memleketinde de benzer propagandalara maruz kaldığını, göçmen düşmanlığı yapan yerlilerin büyük bir kısmının illa kötü insanlar olmadıklarını belirtti. Bu propagandalara karşı mücadele etmek için bizim de medyada varlık göstermemiz, karşıt propaganda araçlarını kullanmamız ve de en önemlisi göçmen düşmanlığına karşı mücadele etmekten korkmamamız gerektiğini belirtti. Mevcut saldırılara karşı yalnız bırakılmış göçmenlerin yanında olmamız gerektiğini, Türkiyeli emekçilerin bu saldırılara karşı en önemli kalkan olduklarını bizlere hatırlattı.

Devamında göçmen katılımcılar yaşadıkları yasal sorunlardan bahsettiler. Güvencesiz ve düşük ücretli çalışma koşullarının yanında seyahat özgürlüklerinin de olmadığını belirttiler. Kayıtlı olduğu il dışında “yakalanan” göçmenlerin sınır dışı edilme merkezlerine gönderildiklerinden bahseden katılımcılar barınma sorunlarına da değindiler. Göçmenlerin ikamet izni almalarının mümkün olmadığı “kapalı mahallelerden” bahseden katılımcılar bunun yanı sıra genel olarak ikamet izni almanın ne kadar zor olduğuna, öğrenci vizesi işlemlerinin bile zorluğuna ve Göç İdaresi’nde maruz kaldıkları kötü muamelelere değindiler. Etkinliğe katılamayan iki göçmenin mektuplarının okunmasının ardından etkinlik sona erdi.

Güney Kore’de Samsung işçileri süresiz grevde!

0

Güney Kore, tarihindeki en büyük grevlerden biriyle sarsılıyor. Ulusal Samsung Elektronik Sendikası’nın (NSEU) başını çektiği grev pazartesi günü 3 günlük olarak ilan edilmişti. Ancak Samsung yönetiminin herhangi bir talebe yanıt vermemesi üzerine grev süresiz olarak tekrar ilan edildi.

Brand Finance isimli kuruluşun 2023 yılına dair açıklamasına göre Samsung, 100 milyar dolarlık marka değeri ile dünyanın en büyük 6. firması. Firma, yapay zekâdan otomotive, beyaz eşyadan cep telefonuna kadar çok geniş bir yelpazede üretim yaparken, bünyesinde 300 binden fazla çalışan bulunduruyor. Firmanın üretiminin yoğunlaştığı bölge ise Güney Kore. Yine bu firmanın Güney Kore’deki tesislerinde çalışan işçilerin önemli bir kısmı Ulusal Samsung Elektronik Sendikası’na üye. 30 bin üyeye sahip olan sendika, bu haliyle ülkedeki Samsung’un çalışanlarının çeyreğini kapsıyor.

Samsung dünya çapında sendika kırıcılık faaliyetleri ile bilinen bir firma. Zira bugün yaşanan deneyimde de sendikayı muhatap almayışı bunun bir göstergesi. Firma geçmişten bugüne, yasal ve yasadışı pek çok yolu izleyerek çalışanların örgütlenmesinin önüne geçmeye çalışıyor.

Greve giden sendikanın temel talebi taban ücretlerde yüzde 3,5’lik bir artış sağlanması. Bunun yanında yan haklarda iyileştirme ve greve katılan sendikalı işçilerin ekonomik kayıplarının tazmin edilmesi de taleplerin arasında.

Sendika 8 Temmuz Pazartesi günü bu talepler için 3 günlük bir grev ilan etmişti. Ancak işverenin hiçbir uzlaşma ya da görüşmeyi kabul etmemesi sonucunda çarşamba günü süresiz grev kararı alındı. Şu an fiili olarak greve katılmış olan çalışan sayısı 6500. Sendika bütün üyelerine grev çağrısı yaptı ve bu sayının artması bekleniyor.

Yaşanan deneyim, dünyanın en büyük firmalarından biri olan Samsung’da gerçekleştiği için önemi artıyor. Samsung Güney Kore’deki en büyük firma olmasıyla ve dünya çapındaki tedarik zincirinde tuttuğu yer ile ekonomi açısından belirleyici nitelik taşıyor. Samsung kapitalist dünya pazarında ne kadar önemli bir yer tutuyorsa, söz konusu grevlerin başarıya ulaşması da dünya çapında işçi sınıfı için o kadar önemli bir yer tutuyor. Bu devasa firmanın işçilerinin sendikalaşması ve taleplerini kazanması hem Güney Kore işçi sınıfı için hem de dünya işçi sınıfı için önemli bir kazanım haline gelebilir.

Avrupa’da aşırı sağın yükselişini nasıl kavramalı?

0

Geçtiğimiz haziran ayında gerçekleşen Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri birçok açıdan önemli sonuçlar doğurdu. Ama tabii ki bu sonuçların tamamını incelemek daha kapsamlı bir yazıyı zorunlu kılıyor.

Ortaya çıkan sonuçlardan en önemli ikisi, Avrupa emperyalizminin krizinin derinleşmesi ve biri Fransa Le Pen (daha merkezci ve modere bir sağ anlayış) diğeri de Almanya AfD kanadı olarak ikiye bölünmüş de olsa aşırı sağın yükseliş eğilimleri. Keza bu iki sonuç birbirleriyle de oldukça ilişkili.

Kapitalizmin 2008 yılında başlayan krizini halen aşamaması, ekonomik krizin politik istikrarsızlıkları ve krizleri de beraberinde getirmesi sonucunu doğuruyor. Son 16 yılda Avrupa özelinde bunun birçok örneğini gördük. AP seçimleri ise AB emperyalizminin başat iki gücü Almanya ve Fransa’da bu çoklu kriz dinamiklerinin bir hayli derinleştiğini bir kez daha ortaya çıkardı. Ve bu çoklu kriz ortamından en çok beslenen yapıların aşırı sağ partiler olduğunu da gözler önüne serdi.

Bu durum, aşırı sağın güçlenişi üzerine şu birkaç soruyu ortaya atmayı zorunlu kılıyor bizce: Kitleler geri döndürülemez bir şekilde aşırı sağ politikalarda konsolide mi oldu? Yoksa Avrupa sol-sosyalist partilerinin “sağcılaşan”, ehven-i şer politikaları kitleleri alternatifsiz bıraktığından aşırı sağa doğru seçim yoluyla bir yönelim mi gösteriyorlar?

Dünya sosyalist hareketinin sınıf işbirlikçi, izlenimci ya da sekter kanatları ilk soruya evet cevabını veriyorlar. Aşırı sağın, faşist/faşizan grupların konsolide olabilmesinin kitle hareketinin nihai bir yenilgi yaşamış olması gerektiği gerçeğinin üzerinden atlayarak.

Aşırı sağın güçlenişini tabii ki küçümsememek gerekiyor ve bu güçlenişi mümkün kılan somut durumu da iyi analiz edebilmek elzem. Merkez sağ, merkez sol ya da sosyal demokrat partilerin tamamı son 16 yılda kemer sıkma politikalarıyla krizin faturasını kitlelere ödetmeye çalıştı. Ekonomik çöküş, orta sınıfların ezilmesini beraberinde getirdi. Toplumsal kutuplaşma tırmandı. Ve bu kutuplaşmanın göçmen, lgbti+, kadın düşmanı popülist politikalarla aşırı sağa bir zemin sunduğu aşikâr.

Ancak aşikâr olan bir başka gerçek de Avrupa emekçi halklarının bu çoklu kriz ortamı karşısında mücadele azminden geri adım atmamış olmaları gerçeği. Kitleler kemer sıkma politikalarına, baskıcı uygulamalara ve daha birçok şeye karşı mücadele sahnesini terk etmiş değil ya da nihai bir yenilgi almış da değiller.

Ama tüm bu mücadele deneyimlerinde taleplerine cevap üretebilecek bir alternatif ararken reformist ya da yeni reformist sol tarafından yüz üstü bırakılmış durumdalar. Ekonomik krizle geçen son 16 yılda, kitleler birçok ülkede kapitalizmi sorgulayarak seferber olmuşken sosyalist partiler sürekli olarak “daha insani bir kapitalizm mümkün” yalanı üzerinden bu mücadeleleri düzenden kopuş perspektifiyle ilerletemediler. Halbuki kapitalizm bile bundan iyisi can sağlığı derken!

Evet, aşırı sağ politikalar son dönemde güç kazandı. Sadece Avrupa’da da değil, dünyada da ve Türkiye’de de. Ve aşırı sağ partiler de seçimler yoluyla kitlelerin tepki oylarını kendisine çekmeyi başarabildi birçok örnekte. Ancak gerçekçi olacaksak, bu durumun asıl sorumluluğu kitlelerde değil, biz sosyalistlerde.

Cevap vermemiz gereken soru basit, uygulaması zorlu olsa da. Sınıf işbirliğinden, ehven-i şerden kopup, emekçi sınıfların aramakta olduğu alternatifi, acil talepler etrafında devrimcilerin birliğini yaratma ve bu birliği kapitalizmden kopuş perspektifiyle ilerletme sorumluluğunu alacak mıyız almayacak mıyız?

Fransa’da seçimler: Le Pen’in aşırı sağı yenildi

0

7 Temmuz’da tekrarlanan parlamento seçimlerinde Marine Le Pen’in aşırı sağı mutlak çoğunluğu elde edemedi ve beklenmedik bir seçim yenilgisine uğradı. Bu, Le Pen açısından oldukça büyük bir darbeydi; zira boksta bu tip durumlara “kendi kefen bezine düştü” denir. İlk turda elde ettiği birincilikten, üçüncü sıraya geriledi.

Sol görüşlü Yeni Halk Cephesi (NFP) yeni Ulusal Meclis’te 182 milletvekili kazanarak birinci oldu. İkinci sırada, 250 milletvekilinden 168’e düşen Emmanuel Macron’un hükümet yanlısı Birlikte (Ensemble) partisi vardı. Üçüncü sırada ise 143 milletvekiliyle, birinci turun ardından zaten kazandığını sanan Le Pen’in Ulusal Toplanış (RN) partisi oldu.

Denebilir ki, Fransız aşırı sağı ve küresel aşırı sağ, yani sadece Marine Le Pen değil ama Jordan Bardella, Meloni, Bolsonaro, Milei, İspanya’da Vox, Portekiz’de Chega ve ABD’de Trump da seçim sonuçlarını kutlayamadı.

Binlerce işçi ve genç, Fransa sokaklarında, özellikle de Paris’teki Stalingrad Meydanı’nda, Hitler’in düşüşünü getiren mücadeleyi anarak seçim sonuçlarını kutladı. Filistin bayrakları ve posterleri taşıyan gençler, Siyonist İsrail devletinin uygulamakta olduğu soykırımı kınadı. Bu insanlar, 2023’te Macron’un gerici emeklilik reformuna karşı kitlesel grev ve yürüyüşlere öncülük eden ve sayısı binleri bulan kişilerdi.

Aşırı sağın olası seçim zaferini engelleyen olgu, tam da bu öncülerin oylamaya olan yoğun katılımıydı. İkinci turda seçimlere katılım yüzde 67,1 ile rekor düzeyde gerçekleşti.

9 Haziran’da yapılan Avrupa Birliği (AB) parlamentosu seçimlerinde, kitleler, kapitalist hükümetlere karşı cezalandırıcı oylar kullanmayı tercih etmişlerdi. Bu durum hem merkez sağ (Macron) hem de merkez sol (İspanya devletinin veya Almanya’nın sosyal demokrasisi) için geçerliydi. Liberal sağ (Almanya) ve aşırı sağ (Fransa ve İtalya) bu seçimlerden yüksek oy oranlarıyla çıkarken, aynı zamanda seçimlere katılım da oldukça düşüktü. Fransa’da insanlar aşırı sağın Marine Le Pen’in “tarihi zaferini” garantileyeceğini varsaydılar. Başarısızlığı bu tahmini boşa çıkardı ve Fransız işçi sınıfının, gençliğinin ve onun militanlarının sıkı bir şekilde Filistin yanlısı olduğunu gösterdi.

4 Temmuz’daki İngiltere seçimleri de aşırı sağa doğru olan seçimsel eğilimi yavaşlattı. Britanya’nın merkez solu olan İşçi Partisi (LP), Margaret Thatcher’ın Muhafazakâr mirasçılarının 14 yıllık yönetimini sonlandırdı. Bu, Muhafazakâr Parti’nin uzun emperyalist tahakküm tarihindeki en ağır seçim yenilgisiydi. İşçi Partisi, aralarında Tony Blair’in de bulunduğu, halihazırda İngiliz emperyalist burjuvazisinin hizmetinde iktidarda olan merkez solun bir parçası. Ancak önemli olan, milyonlarca Britanyalı işçinin, 2022 ile 2023 yılları arasında gerçekleşen büyük grevleri çarpık bir şekilde yansıtarak, muhafazakâr sağı oylarıyla cezalandırmış olmasıdır. Örneğin Ocak 2024’te asistan doktorların tarihi bir grevi yaşandı.

Fransa’da aşırı sağ Le Pen dışında seçimlerin en büyük kaybedeni ise ikinci olmasına rağmen Macron ve onun merkez sağ hükümeti oldu. Zaten Avrupa seçimlerinde ve Fransa seçimlerinin ilk turunda yüzde 20’yi geçememişti. Böylece Macron, hükümetinin emeklilik reformu, polis şiddeti, göçmenlere yönelik zulüm ve İsrail’in Filistin halkına yönelik soykırımına verdiği destek gibi işçi karşıtı, halk karşıtı ve baskıcı politikalarının bedelini ödüyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE), NFP’ye oy veren pek çok seçmenin Le Pen’i ve aşırı sağı durdurmak için bunu isteksizce yaptığını biliyor. Bu merkez-sol, reformist sol koalisyon çözümün değil, sorunun bir parçası. NFP’nin milletvekili listelerindeki bazıları, işçi sınıfına karşı çokuluslu şirketler ve büyük şirketler adına yöneten Sosyalist Parti’den (PS) François Hollande gibi, hükümet görevlerinde bulunmuştu. Pedro Sanchez’in İspanyol devletindeki deneyimi (PSOE) veya Alman Olaf Scholz’un iktidarı (PS) gibi diğer sözde sol hükümetler de aynısını yapıyor.

NFP üyeleri olan LFI (Boyun Eğmeyen Fransa – Mélenchon), PCF (Fransız Komünist Partisi) ve işçi liderleri, Macron’un 2023’teki emeklilik reformuna tam olarak karşı çıkmadılar. Örneğin, genel grev çağrısını reddettiler.

Şimdi seçim zaferlerini, başbakanlık koltuğunun ellerinde olduğu ortak bir hükümete gitmek üzere Macron’la anlaşma yapmak için kullanmak istiyorlar. Kapitalist bir hükümete entegre olmak (“birlikte yaşamak”) için seçim sonuçlarından yararlanmak istiyorlar. Halbuki François Mitterrand’ın Fransa’daki başkanlığı, sınıf uzlaşmacı hükümetlerin kemer sıkma tedbirlerini aynen uyguladığını kanıtlamıştı.

Uluslararası Troçkist akımdan İUB-DE olarak, Fransız işçilerinin tek çıkış yolunun mücadeleyi ve seferberliklerini sürdürmek olduğuna inanıyoruz. Aşırı sağı yenilgiye uğratmak ve Macron hükümetinin kitlelere ve gençliğe yönelik saldırılarına karşı koymak için mücadele sürmeli.

Seçimler Fransa’daki ciddi burjuva siyasi krizi sonlandırmayacak. Ücretler, emekli maaşları, göç yasaları, kamu sektörleri ve Filistin halkı için seferberliğe geçmek yaşamsal bir önem taşıyor.

İUB-DE olarak, aşırı sağın durdurulması için NFP adaylarına ikinci turda eleştirel oy çağrısında bulunmuştuk. Seçimin Macron ile Le Pen arasında olduğu seçim bölgelerinde ise ya boş oy vermeyi ya da oy vermemeyi önerdik. Seferberliğe geçip Le Pen’e ve aşırı sağa karşı oy kullanan yoldaşlarımızla omuz omuza durduk. Antikapitalist, sosyalist bir alternatif inşa etmek için Troçkist güçleri birleştirmemiz ve Arjantin’deki FIT-U’dan ders almamız gerekiyor. Siyasi açıdan bağımsız, mücadelelere adanmış, işçilere ve halka krizle mücadele etmek ve bir işçi hükümetini hedeflemek için acil bir ekonomik plan öneren yeni bir birleşik alternatif inşa etmeliyiz.

Bir öğretim yılı daha biterken eğitimdeki sorunlar çığ gibi büyüyor

0

Haziran ayının sonu itibarıyla milyonlarca öğrenci ve eğitim emekçisi için bir eğitim-öğretim yılının daha sonuna gelindi. Ve maalesef bu öğretim yılı da daha önceki yıllar gibi sorunların çığ olup büyüdüğü bir öğretim yılı oldu.

Hiç şüphesiz bu öğretim yılının en önemli sorunu eğitimde artan şiddet olaylarıydı. Okulların açıldığı andan itibaren hemen hemen her hafta bir şiddet haberi ile karşı karşıya kaldık. Ve maalesef 7 Mayıs tarihinde İstanbul’un Eyüpsultan ilçesindeki bir özel okul müdürünün öldürülmesi ile bu şiddet olayları tüm eğitim bileşenleri için bardağı taşıran son damla oldu. Artan şiddet olayları neticesinde tüm eğitim sendikaları birleşerek 10 Mayıs günü son yılların en kapsamlı grevini gerçekleştirdi. Bu grev neticesinde AKP iktidarı eğitimde şiddeti önlemek için birtakım somut adımlar atılacağını vaat etse de yapılan göstermelik düzenlemeler eğitimde yaşanan şiddet olaylarını engellemedi. Maalesef 26 Haziran tarihinde bu sefer Kocaeli’nde görev yapan bir müdür yardımcısı silahla vurularak öldürüldü.

Bu öğretim yılının en önemli tartıma konularından biri de AKP iktidarının eğitim sistemini gerileştirmek için attığı birtakım adımlar oldu. ÇEDES ile başlayan eğitimde gericileştirme adımları “yeni” müfredatın alelacele yürürlüğe sokulması ile AKP iktidarının eğitim sistemindeki nihai hedefinin ne olduğunu göstermiş oldu. Yeni müfredatın bu kadar hızlı bir şekilde ve hiçbir eğitim bileşeninin görüşünü almadan yürürlüğe konulmasının nedeni, müfredat incelendiğinde daha anlaşılır oldu. Zira yeni müfredatla bilimsel pek çok konu, görüş, teori vb. müfredattan çıkartılırken bunların yerine dinsel kavramlar monte edildi. Gösterilen tüm tepkilere kulaklarını tıkayan AKP iktidarı, bu müfredatı itirazlara rağmen önümüzdeki öğretim yılı itibarıyla uygulayacağını belirtti.

Bu öğretim yılında ön plana çıkan bir diğer sorun ise MESEM uygulaması oldu. Lisede başarısız olan ya da ekonomik durumundan dolayı lise eğitimini devam ettiremeyen binlerce öğrenci MESEM uygulaması ile bizzat devlet eliyle çocuk işçiliğe yönlendirildi. 13-14 yaşlarında binlerce öğrenci staj adı altında yok denilecek ücretlerle sermayeye köle edildi. Üstelik maalesef onlarca öğrenci çalıştıkları işyerlerinde ya iş kazasına uğradı ya da hayatını kaybetti.

Yukarıda sıralanan sorunlar hiç şüphesiz eğitim sisteminde yaşanan en önemli sorunlardır ama sistemin tüm sorunları bunlardan ibaret değil. Üniversite öğrencilerinin barınma sorunları, akademik personele yönelik baskılar, eğitim emekçilerinin özlük ve ekonomik sorunları ve daha pek çok sorun AKP iktidarının eğitim alanında ne kadar başarısız olduğunun göstergeleri.

Yaşanan tüm bu sorunlara rağmen eğitim emekçilerinin sorunların çözümüne yönelik sergiledikleri mücadele örnekleri de yok değil. Özellikle özel sektörde çalışan eğitim emekçilerinin ve bu sektörde çalışan eğitim emekçilerini temsil eden Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’nın sergilediği eylem pratikleri oldukça ses getirdi. Özel sektör öğretmenlerinin en önemli talebi olan “taban maaş” talebinin ön plana çıktığı ve 26 Mayıs’ta başlayan oturma eylemi bir süredir kararlılıkla devam etmekte. Taban maaş talebi başta olmak üzere özel sektörde çalışan eğitim emekçilerinin sorunlarını ön plana çıkaran oturma eylemi pek çok şehirde il Milli Eğitim Müdürlükleri önünde sürüyor.

DHL Express’te sendikal çoğunluk sağlandı

0

Bir süredir DHL Worldwide Express Taşımacılık ve Ticaret AŞ’de örgütlenme çalışmalarını sürdüren TÜMTİS (Tüm Taşıma İşçileri Sendikası), toplu sözleşme için bakanlığa yaptığı çoğunluk tespiti başvurusunun olumlu yanıtlandığını duyurdu.

Sendikanın yaptığı açıklamada “Sendikamız, DHL Express’te sürdürdüğü kararlı örgütlenme çalışmalarının ardından Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na çoğunluk tespiti için başvuruda bulundu. Çalışma Bakanlığı, yapmış olduğu incelemeler sonucunda sendikamızın yasanın aradığı çoğunluğu sağladığına dair çoğunluk tespit yazısını 27.06.2024 tarihinde taraflara tebliğ etti. Bakanlığın ilgili yazısıyla birlikte DHL Express’te çoğunluk tespitimiz kesinleşti,” dendi.

2017 yılında 9 işçinin işten atılmasıyla başlayan 556 günlük direnişin ardından 2019’da DHL Express ile TÜMTİS arasında ilk toplu sözleşme imzalanmıştı. Takip eden süreçte yaşanan yoğun işçi ve sendika düşmanı pratikler toplu sözleşme süreçlerini akamete uğrattı. Türkiye’nin en kârlı lojistik şirketlerinden biri olan DHL Express’te sendikalaşma hakkının yeniden kazanılması ve işçilerin özlük haklarını iş güvencesi ile beraber toplu sözleşme ile yeniden garanti altına alması lojistik sektöründe çalışan işçilerin tamamının kazanımı anlamına gelirken, sendika düşmanı pratiklere karşı önemli bir yanıt olacak.

TÜMTİS, 2007 yılı kongresinde aldığı karar ve örgütlenme hedefleriyle kargo şirketlerinde örgütlenme çalışmaları başlattı. 272 gün süren UPS, 476 gün süren DHL Lojistik direnişlerinin ardından dört yıl süren bir mücadelenin sonucunda Aras Kargo’da da örgütlendi. Kühne Nagel, Zet Farma, Aramex ve ambarlarda da örgütlü olan TÜMTİS, DHL Express’ten sonra MNG Kargo’da örgütlenme faaliyetini sürdürüyor.

Kuralsızlığın hâkim olduğu kargo sektörünün tamamında örgütlenmeyi hedefleyen TÜMTİS sektörel bir sözleşme ile kargo işçilerinin çalışma saatleri, koşulları ve ücretlerinde kalıcı bir düzenleme elde edilmesini hedefliyor.

Yabancı değil sınıf kardeşi

0

Geçtiğimiz günlerde Kayseri’de başlayarak birçok şehre yayılan saldırılar neticesinde çok sayıda göçmenin evi, işyeri ve araçları tahrip edildi; göçmenler fiziki şiddete maruz bırakıldı ve saldırıların üçüncü gününde 17 yaşındaki Suriyeli işçi Ahmet Handan El Naif ırkçılar tarafından sokak ortasında katledildi.

Olaylar sırasında açığa çıkan yağma manzaralarının birçoğumuza 6-7 Eylül’ü, yakılan ev ve işyerlerinden yükselen alevlerin birçoğumuza Madımak’ı hatırlatması boşuna değil. Türkiye’de pogromlar ve linçler her daim egemen sınıfın cephaneliğindeki yerini korudu ve bu silah kimi zaman etnik arileştirme operasyonları için, kimi zaman mülkiyetin zor yoluyla devralınmasını sağlamak maksadıyla, kimi zaman ise ezilen ulus ve inanç gruplarının özgürleşme mücadelesini sindirmek niyetiyle kullanıldı.

Son yıllarda Altındağ’dan Esenyurt’a birçok yerde gerçekleşen pogromlar; Nourtani cinayetinden, Dina’nın katledilmesinden tanıdığımız pervasız saldırılar göçmen yoksulları, işçileri ve kadınları hedef almaya devam ediyor. Bu saldırıların her biri organize olmasa dahi, saldırganlar göçmenleri kolay hedef haline getiren politikalardan ve göçmenlere dönük saldırıların cezasız kalacağı inancından güç alıyor. Bu siyasi iklimin esas müsebbipleri sermaye sınıfı, siyasi iktidar ve ırkçı açıklamaları ile göçmenleri hedef alan düzen politikacılarıdır.

Saldırıların ardından İstanbul, Antep ve Eskişehir’de emek ve demokrasi güçlerinin göçmenlerle dayanışmak için örgütlediği basın açıklamaları, etkileri bakımından yeterli olmasa da kıymetliydi. Keza Antep’te Birtek-Sen üyesi işçilerin saldırıya uğrayan Suriyeli işçileri koruyarak sınıf dayanışmasını yükseltmesi, kadın örgütlerinin pogroma bahane edilmek istenen cinsel saldırıyı işaret ederek failin göçmenler değil patriyarka olduğunu dile getirmesi de yürünecek yolu aydınlatan tutumlardandı.

Savaşlardan, katliamlardan, yoksulluk ve yoksunluktan yani emperyalist kapitalist düzenin yarattığı envai çeşit sorundan mütevellit kendine yeni bir hayat kurmak maksadıyla topraklarından uzaklaşmak zorunda kalmış sınıf kardeşlerimizi savunmak, egemenlerin emekçi ve ezilenlerin yaşamlarından duydukları haklı hoşnutsuzluğu göçmenlere yöneltmek için dolaşıma soktuğu ırkçı safsatalara karşı meşru ve haklı taleplerimizi yükseltmek ve sınıfımızın gündemine taşımak zorundayız. Bu noktada özellikle sendikaların daha çok inisiyatif alması gerektiğini ve göçmenlerin dahliyle yeni bir görünüm kazanmış olan işçi sınıfının güncel durumuna uygun olacak şekilde reorganize olmakta geciktiklerini not düşelim.

Taleplerimizin başlıcalarını ise şöyle sıralayabiliriz: Geri Kabul Anlaşması iptal edilmeli, göçmenlerin hayatları devletler arasında kullanılan bir koz olmaktan çıkarılmalıdır. BM Cenevre Sözleşmesi’ne koyulan coğrafi çekince kaldırılarak mültecilik statüsü tanınmalıdır. Göçmenlerin il ve ilçeler arasında seyahat ve ikamet özgürlükleri tanınmalıdır. Göçmenlere yönelik haksız gözaltı ve sınır dışı uygulamaları sonlandırılmalıdır. Göçmen emekçilerin tüm sosyal ve ekonomik hakları tanınmalıdır. Geri gönderme merkezleri kapatılmalıdır. Irkçı nefret söylemlerine karşı cezasızlık politikası son bulmalıdır.

Siyonist İsrail’in en büyük destekçisi ABD, İstanbul’da protesto edildi

0

Filistin Eylem Komitesi’nin çağrısıyla 7 Temmuz Pazar günü İstanbul Sarıyer’deki ABD Konsolosluğu önünde büyük bir yürüyüş ve basın açıklaması düzenlendi.

Aralarında BDS, Filistin’de İşgale Son gibi Filistin için özgürlük talep eden platformların, sendikaların ve İDP, EMEP, DSİP, ESP, DİP gibi siyasi partilerin yer aldığı Filistin Eylem Komitesi, ABD’nin Siyonist rejime olan desteğini kesmesi için ABD Konsolosluğu önünde bir eylem gerçekleştirdi. Eylemde “Filistin’de Soykırım 9 Aydır Sürüyor: Siyonist İsrail’in Suç Ortağı ABD DEFOL!” yazılı ana pankartın arkasında yürüyüş kolu oluşturuldu.

Polisin engellemelerine rağmen yüzlerce kişinin katıldığı yürüyüşte “Nehirden Denize Özgür Filistin!”, “Yıkılsın Siyonist İşgal Devleti!”, “Katil ABD, Ortadoğu’dan Defol!”, “Katil İsrail, İşbirlikçi ABD!”, “Filistin’e Destek, İsrail’e Boykot!”, “Emperyalizm Yenilecek, Direnen Filistin Kazanacak!” sloganları atılırken İsrail’e verilen bütün desteğin kesilmesi talep edildi.

ABD, 7 Ekim’den bugüne Filistin’de süren direniş ve katliamda Siyonist rejime askeri, mali ve diplomatik destek veren en büyük odak. ABD, 300 milyar doları bulan askeri ve ekonomik yardımlarla Gazze üzerinde süren ablukanın ve apartheid rejiminin varlığının garantisi konumunda. ABD’nin suç ortaklığını teşhir eden ve Siyonist rejime olan tüm desteğin kesilmesini vurgulayan basın metninin Türkçe, İngilizce ve Arapça olarak okunmasının ardından eylem sonlandırıldı.

Basın açıklamasının tam metni:

Soykırımcı İsrail, En Büyük Ortağı ABD

76 yıldır Filistin toprağını gasp etmeye ve Filistinlileri yurdundan koparmaya çalışan ırk-ayrımcı ve işgalci İsrail, son 9 aydır aydır aralıksız biçimde Filistin halkının toptan imhasını hedeflediği bir soykırım saldırısı yürütüyor. 7 Ekim’den bu yana süren saldırılarda on binlerce Filistinli, kullanımı yasak silah ve bombalarla vahşice katledildi; yüzbinlerce Filistinli kalıcı bedensel ve ruhsal hasarlar aldı, başta hastaneler olmak üzere tüm yaşamsal tesisler yok edildi. Hala binlerce Filistinlinin cesedi enkaz altında çıkarılmayı bekliyor…

2 milyondan fazla Filistinlinin yaşadığı Gazze, şu anda tam bir askeri işgal ve kuşatma altında. Gıda ve ilaç dahil tüm temel ihtiyaç maddelerinden mahrum bırakılan Filistinliler, kendi toprağında özgür bir halk olarak yaşamak için direniş iradesini sürdürüyor.

Yaşadığımız coğrafyada emperyalizmin ileri bir üssü olan İsrail’in, kurulduğu günden itibaren en büyük destekçisi ABD’dir. ABD, yıllardır İşgal devleti İsrail’e düzenli askeri ve ekonomik yardımlar sağlıyor. Yapılan bu yardımların hacmi bugün 300 milyar doları aşmış durumda. Tüm dünyadan gelen, işgal devletine askeri yardımların kesilmesi çağrısına rağmen, ABD soykırım saldırısının ağırlaştığı bu dönemde, işgal devletine 26 milyar dolarlık yeni bir askeri yardım sağlayacağını açıkladı. Soykırım makinesi İsrail ordusunun ithal ettiği silahların %69’u ABD tarafından temin ediliyor.

Gazze’de süren soykırıma sağladığı tüm askeri, lojistik ve maddi yardımın yanı sıra ABD, uluslararası ateşkes çabalarını veto ediyor, işgal devletine karşı tüm olası yaptırım kararlarını engelliyor, Filistin halkını destekleyen Yemen’e askeri operasyon gerçekleştiriyor, Lübnan’a tehditler savuruyor. ABD tüm gücünü, işgal ve soykırımın sürdürülmesi için ortaya koyarken, Filistinli mültecilere yardım eden Birleşmiş Milletler’e bağlı kurumlara desteğini durduruyor.

Diğer yandan, işgal devleti İsrail’i bölgesel tehditlerden koruyan Türkiye’deki NATO üslerinin varlığı da işgal devletinin bölgesel savaş kararı alabilmesi için kritik bir önem taşıyor.

Biz, işgal ve sömürgecilik karşıtları, özgürlük ve adalet isteyen halkların bir parçası olarak Filistin halkının tarihsel hakları için sürdürdüğü direnişin koşulsuz yanındayız. Kendi toprağından ve köklerinden tamamen koparılmak istenen Filistin halkı bir zeytin ağacının direngenliğiyle varoluş savaşı veriyor. Bu mücadeleye destek vermek için işgal devletine tam bir ambargo uygulanmasının ve yaptırımlara uğratılmasının en etkili tutum olduğunu biliyoruz. Coğrafyamızda barış ve özgürlüğün hüküm sürmesi için, Filistin halkına soykırım uygulayan Siyonist işgal devletini tecrit etmek ve ona verilen emperyalist desteği durdurmak zorundayız. Buradan, soykırımcı İsrail’in en büyük ortağı ve hamisi ABD temsilciliği önünden tekrar sesleniyoruz:

  • İsrail’le diplomatik ilişkiler kesilsin ve açık bir askeri ambargo kararı alınsın!
  • İsrail’i koruyan NATO üsleri kapatılsın!
  • ABD bölgemizden defol!

Filistin Eylem Komitesi

Hangi mevsim emekçi dostudur?

0

Kameralara yansıyan bir görüntü. Orta yaşlı, muhtemelen emekli bir kişi isyan halinde. Kafasından aşağı boşalttığı suyun dahi serinletemediği gövdesi ter içindeyken şöyle haykırıyor: “Hani yaz fakir mevsimiydi?”

Gerçekten de yaz hep emekçinin dostu bir mevsim olarak sayılmıştır. Eskiden öyle idi. Üstünde bir çatısı olmayan garip gureba dahi ılık yaz gecelerinde gökyüzünü örtü yapar, çayır çimen, bir köşede yatabilirdi. Sıcak gündüzlerde ise bulunacak bir ağaç gölgesi serinlemeye yeterdi. Evi barkı olan için de odun, kömür parasından kışlık giysilere dek harcama giderleri azalırdı. Sebze-meyvenin bol ve ucuz olması ise yazın en keyifli yanı olurdu. Eskiden derken çok değil, 25-30 yıl öncesine dek iyi kötü böyleydi. Üstelik mevsim sayısı halen dört idi…

Ama artık yaz kış fark etmiyor. Sıcaklar hep mevsim normallerinin dışında! Artık yeni normalimiz dengesizlik, aşırılık, öngörülemezlik… Kısacası emekçiler yazın pişiyor, kışın donuyor! Hiçbir mevsim emekçiden yana görünmüyor…

Tabii parası olan için tüm mevsimler dost görünebilir. Yaz kış fatura düşünmeden istediği gibi klima-kombi kullanabilenler, mevsimine göre tatillerini yapabilenler, mevsimine en uygun giysileri satın alıp giyebilenler mutlu olabilir. Ama 10 bin lira aylık alan emekli, 17 bin lira asgari ücret alan işçi için durum öyle değil… Nasıl olsun? Yazın dahi domates, kabak, patlıcan fiyatları almış başını gitmiş. Fasulyenin yanına kim yanaşabiliyor? Kiraz, kayısı, çilek alana zengin gözüyle bakılabilir. Emekçi için artık her şey zaten tane ve gram hesabı…

Kısacası mevsimleri dahi emekçiye düşman ettiler. Hiçbir şeyin normal olmadığı bir düzen kurdular. Dereleri, gölleri kuruttular. Tarımı, hayvancılığı bitirdiler. Eğitimi, sağlığı piyasaya devrettiler. Adaleti, özgürlüğü yok ettiler. Şimdi birbirlerine kur yaparak normalleşmeden bahsediyorlar. Hangi normal? Asgari ücrete ara zam, emekliye refah payı yok normali mi? Kiraya dahi yetmeyen ücret normali mi?

Emekten tasarruf olmaz! Tüm ücretlere üç ay da bir gerçek enflasyon oranında otomatik zam! Hiçbir ücret yoksulluk sınırının altında kalmamalı! İnsanca, eşit, adil, özgür ve doğa ile uyumlu bir hayat herkesin hakkı… Mevsimlerimizi de geri kazanacağımız bir mücadele için safları sıklaştıralım…

Klas Soğutma işçileri sendikal haklarına sahip çıkıyor!

0

İzmir Çiğli Organize Sanayi Bölgesi bugünlerde Klas Soğutma (KLS) işçilerinin mücadele sloganlarıyla yankılanıyor. Soğutma, iklimlendirme cihazları üreten KLAS fabrikasında işçiler düşük ücretlere ve güvencesiz çalışma koşullarına karşı Birleşik Metal-İş Sendikası’nda örgütlenmeye başlamıştı. Yaklaşık 200 kişinin çalıştığı fabrikada işçilerin hızlı bir şekilde çoğunluğu sağlamasıyla sendika, bir ay önce çalışma bakanlığına yetki başvurusunda bulundu.

Sendikal yetkinin Çalışma Bakanlığı tarafından tanınmasının ardından patronun cevabı ise işten atma saldırısı oldu. Patron ilk olarak sendikalı 4 işçiyi işten attı. Atılan işçiler fabrika önünde direnişe geçerken, fabrikadaki işçiler ise bir dizi eylemle patronun sendika düşmanı tavrını protesto ettiler.

Her sabah 07.30’da direnişçi işçilerle beraber sloganlarla fabrika önünde toplanan işçiler, çay ve yemek molalarını direnişçi işçilerin yanlarında geçiriyorlar. İşe girişte ve molalarda fabrikaları eylem ve sloganlarıyla inleten işçiler geçtiğimiz Cuma günü (5 Temmuz) taleplerini Çiğli Organize Sanayi Bölgesi’nin tamamında yankılattı. Cuma namazı öncesi ve sonrasında işçiler sanayi bölgesi içinde gerçekleştirdikleri yürüyüşle taleplerini haykırdılar.

Haklı talepleri doğrultusunda her gün vites artırarak mücadelesini büyüten Klas işçilerine patronun yeni yanıtı ise sendikalı 3 işçinin daha işine son vermek oldu. Bu yeni saldırıyla sendikalı olduğu için işten atılan işçi sayısı 7’ye yükseldi.

Soğutma, iklimlendirme cihazları üreten KLAS firması olağanüstü kârlar ederek fabrika sayısını üçe çıkarırken, işçiler asgari ücret düzeyindeki ücretlere mahkûm edilmişti. Bu durum karşısında Birleşik Metal-İş sendikasında örgütlenen ve sendikal çoğunluğu alan işçiler, bu saldırıların kendilerini yıldıramayacağını belirtiyorlar. Klas işçileri atılan işçiler geri alınana, patron sendikayla toplu sözleşme masasına oturana ve insan onuruna yaraşır ücretler alana dek mücadelede kararlı olduklarını vurguluyorlar.

AYM’nin son kararları ne anlama geliyor?

0

Haziran başında Anayasa Mahkemesi (AYM), Cumhurbaşkanı’nın Merkez Bankası (MB) Başkanı ile üniversite rektörlerini atamasına ilişkin olarak çeşitli iptal kararları verdi. Bazı çevreler bunları doğrudan Saray’a ve hatta rejime karşı demokratik bir çıkış ve meydan okuma olarak okudu.

AYM’nin ilgili kararları, Cumhurbaşkanı’nın söz konusu konulardaki atama yetkilerini hedef almıyor. Nitekim iptal kararları esasa değil, sadece usule ilişkin. AYM, CB’nin atama yetkisini değil, atamanın şekline yönelik bir karar vererek CB’nin Anayasa gereği bu konularda yetki sahibi olduğunu, fakat bu yetkinin kararname yoluyla kullanımı bakımından açık bir yasal dayanak oluşturulması gerektiğini belirtti. Ayrıca gerekli yasal düzenlemelerin yapılması için yasama organına süre tanıdı. Dolayısıyla kararlarda CB’nin MB Başkanı ile üniversite rektörlerini atama yetkisi sorgulanmıyor. Zaten Anayasal denetim yapmakla görevli bir mahkemenin, mevcut Anayasal düzenlemeler karşısında böyle bir sorgulamaya girişmesi olası değildi.

1961’de kurulduğu günden bu yana AYM, Bonapartist rejimin temel kurumlarından biri oldu. 2000’li yıllara kadar demokratik hak ve özgürlüklerin savunusundan ziyade, halk tarafından seçilen parlamento ve onun içinden çıkan hükümet karşısında, askerî ve sivil bürokrasi içindeki rejim güçlerinin desteklediği bir emniyet supabı olarak hareket etti. 2007’de AKP’nin kapatılması davasında da görüldüğü gibi, parti kapatmaya karşı tutum alarak kimi zaman “özgürlükçü” görünen birtakım kararlar vermiş olsa da, bunlar aslında değişen rejim içi güç dengelerinin bir ifadesiydi. 2016 Darbe Girişimi sonrası AYM, rejimdeki yeni dönüşüme de hızlıca ayak uydurdu: Anayasaya uygunluğu oldukça tartışılan OHAL yönetimini ve hukuksuz KHK rejimini çeşitli kararlarıyla onayladı.

2018’de CB ve parlamento seçimlerinin ardından AYM; Selahattin Demirtaş, Osman Kavala, Can Atalay başta olmak üzere bireysel başvurular üzerine vermiş olduğu ihlal kararlarıyla rejim güçlerinin tepkisini üzerine çekti. İkincil öneme sahip konularda yer yer verdiği iptal kararları da bazı çevrelerde, AYM’nin AKP-MHP ittifakı yönetimini sınırlayan demokratik bir mercii olduğu yönünde bir yanılsamaya neden oldu. Nitekim Erdoğan ve AKP defalarca AYM’yi hedef alan açıklamalarda bulundu; MHP son yıllarda istikrarlı biçimde AYM’nin kapatılmasını veya statüsünün değiştirilmesini dahi savundu. Oysa AYM’nin bu kararları, rejimi tehdit eden demokratik sınırlamalar değil, kurulduğu günden bu yana kurumsallaşamamış ve sınırları muğlak olan Türk Tipi Bonapartizm’in işçi sınıfı üzerinde baskısının yöntemi ve yoğunluğuna ilişkin rejim krizinin bir ürünüydü.

Son iptal kararları üzerine AYM’ye yakıştırılan demokratik rol, rejim krizi konusunda belirli bir politik tutuma da karşılık geliyor: Rejim krizini, rejimin özünde bir değişikliğe yol açmaksızın rejim içi bir reformla sınırlı tutma çabası. Başta CHP olmak üzere burjuva muhalefet çevreleri, hükümet biçimiyle sınırlı rejim içi bir reform arayışında (Başkanlık yerine parlamenter bir sistem). Tabandan ziyade, AYM ve parlamento gibi kurumlardan gelecek ve rejim güçlerinin uzlaşısına dayalı tepeden bir değişim programı bu. Oysa Türk tipi Bonapartizm, bu rejimin burjuvazi adına her türlü demokratik ve sosyal kazanımına saldırdığı işçi sınıfının sürekli seferberlikleri yoluyla alaşağı edilebilir. Ne AYM’den ne de düzen partilerinden medet umamayız. Rejimden kopuş için, işçi sınıfının demokratik ve sosyal haklarını garanti altına almak üzere bir kurucu meclis tarafından hazırlanacak yeni bir anayasa hâlâ önemini koruyor.

Bu seçim Fransa’daki krizi sona erdirmeyecek

0

Parlemento seçimlerinin ikinci turunda Yeni Halk Cephesi’ne eleştirel oy çağrısı

Marine Le Pen’in Partisi RN, Fransa’da yüksek katılımla gerçekleşen (%67) seçimde 10 milyonluk (%33) oyuyla birinci parti oldu. Aşırı sağ hayat koşullarının kötüleşmesiyle birlikte gelen halkın hoşnutsuzluğunu kendisinde cisimleştiriyor. Boyun Eğmeyen Fransa, Sosyalist Parti, Komünist Parti, Yeşiller ve Troçkistlerin bir kesiminin katılımıyla oluşan Yeni Halk Cephesi (NFP) %28’lik bir oy aldı. Başkan Emmanuel Macron’un koalisyonu ise, işçi ve halk karşıtı, baskıcı politikalarının (Sarı Yelekliler, emeklilik reformu, polis şiddeti, kırsal kesimdeki hareketlilik, İsrail’e destek) geniş çapta karşılaştığı tepki nedeniyle %20 ile üçüncü sıraya geriledi. Eski Başkan Nicolas Sarkozy’nin geleneksel sağ partisi Cumhuriyetçiler ise %10’luk bir oy aldı.

Aşırı sağın yükselişi karşısında, parlamenter sol Yeni Halk Cephesi’ni (NFP) kurdu. Bu Halk Cephesi, emekçilerin taleplerine ve aşırı sağın yükselişine cevap veremiyor, ancak bu oluşumun solunda bir ittifak da kurulamadı. Ayrıca bazı devrimci sol örgütlerin adayları da vardı: İşçi Mücadelesi (Lutte Ouvrière) 350.000 oy aldı, ayrıca İşçi Partisi ve Sürekli Devrim’den adaylar yarıştı.

Le Pen’e karşı Macron bir müttefik mi?

İkinci tur 7 Temmuz’da yapılacak. İkinci turda “aşırı sağa dur demek” için Cumhuriyet Cephesi olarak adlandırılan bir çağrı yapıldı, bu çağrıda Macron’un koalisyon partileri ve Yeni Halk Cephesi yer aldı. Aşırı sağın önünü kesmek için bir tür “güvenlik şeridi” olarak kendini haklı göstermeye çalışsa da, Cumhuriyetçiler’in kriziyle bu şerit zaten aşıldı; başkanları Éric Ciotti’nin de aralarında bulunduğu bir kesim aşırı sağ bloğa geçti.

Macron’un partileri ve NFP, ikinci turda RN’in kazandığı seçim bölgelerinde üçüncü sıradaki adaylarını geri çekmeye karar verdi, böylece Le Pen karşıtı oyların birikmesi amaçlanıyor. NFP 127 adayını, Macron’un koalisyonu ise 82 adayını geri çekti. Macron’un bazı adayları, “cumhuriyetçi değerleri” savunmadıkları gerekçesiyle Halk Cephesi’nden Boyun Eğmeyen Fransa lehine adaylıktan çekilmeyi reddettiler.

Yeni Halk Cephesi zaten işçi sınıfının çıkarlarını tali kılan bir sınıf işbirliği anlaşmasıydı, ancak Cumhuriyet Cephesi bir adım daha ileri gidiyor ve doğrudan Macron’u aşırı sağa karşı bir müttefik olarak yeniden öne sürüyor. Oysa Macron, politikalarıyla aşırı sağa kapıyı açan kişiydi.

Örnekler durumu daha da iyi anlatıyor. Calvados’ta LFI/NFP adayı, Macron’un emeklilik reformunu teşvik eden eski başbakanı Elisabeth Borne lehine çekildi. Aynı şey, 2020’den beri İçişleri Bakanı olan Gérald Darmanin lehine de oluyor. Bu bakan döneminde polis, Haziran 2023’te Nahel’i öldürdü ve ardından protestoları acımasızca bastırdı. Darmanin, ayrıca aralık ayında kabul edilen ve göçmenlere sosyal yardımları kaldırmak gibi ayrımcı önlemler içerdiği için Anayasa Mahkemesi tarafından kısmen iptal edilen ırkçı Göç Yasası’nı hazırlamıştı. Bu siyasetçiler bugün aşırı sağın yükselişinden sorumlu olan kişilerdir.

Parlamenter solun Macron’un sağ koalisyonuyla yaptığı bu örtük anlaşma, işçilerin ve emekçi halkın seferberliklerine ihanet ediyor ve aşırı sağa karşı halkın tepkisinin tek temsilcisi olarak Macron’u işaret ediyor. Troçkizm’i sahiplenen Yeni Antikapitalist Parti-A veya Bağımsız İşçi Partisi gibi partilerin, ilk turda NFP’yi destekleyen bu anlaşmaya boyun eğmesi oldukça üzücüdür.

Macron’un politikalarını sorgulamadan gelecekteki aşırı sağ hükümetlere karşı koymanın imkânı yok. İşçiler ve emekçiler ne Le Pen’in aşırı sağına, ne de Macroncu adaylara oy vermeli. Macron ve Le Pen arasında seçim olan bölgelerde, biz geçersiz oy kullanmayı veya sandıklara gitmemeyi savunuyoruz.

Birçok emekçinin ve gencin, Le Pen’in aşırı sağına karşı parlamenter soldan oluşan NFP’deki birliğe umut bağladığının farkındayız. Bu süreçte aşırı sağa karşı önemli seferberlikler gerçekleşti. Bu nedenle, ikinci turda, İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak aşırı sağın parlamentoda güçlenmesini zayıflatmak için NFP’nin adaylarına eleştirel oy çağrısında bulunuyoruz. Eleştirel oy diyoruz çünkü Yeni Halk Cephesi çözümün değil sorunun bir parçasıdır. Bugün listelerinde yer alan adaylar hükümette bulunduklarında veya François Hollande gibi başkan olduklarında, sermayenin hizmetinde politikalar uygulamışlardır. Tıpkı bugün Pedro Sánchez’in İspanya devleti veya Olaf Scholz’un Almanya’daki diğer sözde sol hükümetlerinin yaptıkları gibi. Bu nedenle, aşırı sağa karşı harekete geçen bu yoldaşlarla omuz omuza mücadele ederken, Le Pen’e geçit vermeyen, işçilerin ve emekçilerin ihtiyaçlarına gerçekten yanıt veren bir sol alternatif inşa etmek gerektiğine ikna etmek için bir diyaloğa ihtiyaç duyuyoruz. Antikapitalist, işçilerin ve emekçilerin ihtiyaçlarını önceleyen bir sol alternatif için gerçek bir kopuşa ihtiyacımız var.

Aşırı sağ parlamentoda mutlak çoğunluk sağlayıp Macron ile bir kohabitasyon hükümeti de kursa, hükümet kurmasına izin vermeyen bir çoğunluk da elde etse, bu seçimler Fransa’daki krizi sona erdirmeyecek. Ücretlerin ve emeklilik maaşlarının savunulması, göç yasalarına karşı durulması, kamu hizmetlerinin, Filistin halkının savunulması için tekrar mücadeleye dönmek zorunlu olacaktır. Ve –İUB-DE’nin Avrupa partilerinin (İspanya Devleti, Portekiz, İtalya ve Türkiye) son bildirilerinde belirttiği gibi– “kriz karşısında emekten yana acil bir ekonomik eylem programı ortaya koyan, kitlelerin seferberliğine hizmet eden antikapitalist bir alternatif inşa etmeyi önüne koyan, mücadeleci bir sendikacılığın inşasını taahhüt eden ve işçi-emekçi hükümetini hedefleyen” güçlerin yeniden kümelenmesini sağlamak gereklidir.