Ana Sayfa Blog Sayfa 17

Patronun eli işçinin cebinde

0

Türkiye’de seçimlerin birkaç ay öncesinden başlayıp seçimlerin sonrasında da artarak devam eden bir yüksek vergilendirme ve halkı borçlandırma politikasına gidildi. Sermayenin yarattığı büyük ekonomik krizin faturası işçilerin ellerinden alınanlarla kapatılmaya çalışılıyor. Temmuz ayının gelmesi ile maaşlara yapılması beklenen zam için de iktidardan olumlu bir açıklama gelmedi. Yeni ekonomi politikaları zammın olmayacağını gösteriyor. Emekliler için de zam yapılsa bile kök maaşa zam yapılarak, emeklinin eline geçen ücrette bir değişiklik olmayacağı aşikâr.

Ekonomik darboğazda yaşamaya çalışan işçiler ise insanca yaşama koşullarını elde edebilmek için birçok işyerinde ücretleri, çalışma koşulları, sendikal hakları için mücadele veriyor. Bu direnişlerin bir kısmı işçilerin kazanımları ile sonuçlanırken büyük bir kısmında işten atmalar ve mobbing ile karşılaşıldı.

Purmo, Mersen, Kristal Yağ, Çiğli Belediyesi, Sumitomo, Lezita gibi birçok fabrika ve işyerinde çalışanlar düşük ücret ve işten atmalara karşı ve sendikalaşma için direnişlerini devam ettiriyorlar.

31 Mart yerel seçimlerinden hemen önce Çiğli Belediyesinde işe başlayan 100 kadar işçi seçim sonrasında işten çıkarılmaları sonucunda direnişe başladı. Belediye, seçimden önce olduğu gibi seçimden sonra da CHP yönetiminde. İç çekişmeler ile değişen başkanların işçiler üzerinden oynadığı oyunlarda kaybedenler yine işçiler oluyor.

Sumitomo fabrikasında Toplu İş Sözleşmesi (TİS) sürecinin anlaşma ile bitmemesi sonucunda işçiler en temel hakları için greve çıktı. İnsani yaşama koşullarında ücretler ve sosyal haklar çerçevesinde oluşturdukları talepleri patron tarafından henüz kabul görmedi.

İzmir’de bulunan Lezita fabrikasında işçiler mart ayından beri direnişteler. Patronun grev kırıcı yöntemlerine ve polis şiddetine karşı işçiler geri adım atmadan eylemlerini sürdürmekte kararlılar.

Patronlar kârlarını artırmak için işçilerin elinden bütün haklarını alıyorlar. Küçülme bahanesiyle ya işçileri işten atıyor ya da mesai ücretleri vermiyorlar. Çalışma koşullarını zorlaştırarak molalara bile çıkılmaksızın üretime devam edilmesi için işçiler mobbinge maruz kalıyorlar.

Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’nun (ITUC) raporuna göre Türkiye işçi hakları açısından en kötü 10 ülke arasında bulunuyor. Sendikalara baskı, iş cinayetleri, sendikacıların tutuklanması veya öldürülmesi gibi birçok başlıkta ele alınan raporda Bangladeş, Filipinler, Myanmar gibi ülkelerle beraber Türkiye de en kötü 10 ülke listesinde yer aldı. İSİG Meclisi’nin mayıs ayı raporuna göre ise 2024 yılının sadece ilk 5 ayında en az 738 işçi iş cinayetinde hayatını kaybetti.

İşçilerin çalışma koşullarının düzeltilmesi, ücretlere 3 ayda bir gerçek enflasyon oranında zam yapılması, işten çıkarmaların yasaklanması için ortak bir mücadele hattı örülmeli. Yaratılmış olan bu ekonomik buhranın çözümü emekçilerin sömürülmesi; ücretlerinin, haklarının tırpanlanması olamaz!

Kenya: IMF’ye ödeme yapmak için hazırlanan mali reforma büyük tepki

0

IMF yıllardır Kenya’yı rehin almış durumda. Parlamento, William Ruto hükümetinin IMF’ye olan dış borç vadelerini ödemek için gıda ve yakıt üzerindeki vergileri artırmayı amaçladığı mali bütçeyi onayladı. Binlerce kişi bu bütçeye karşı çıkmak üzere sokaklara döküldü. Polis eylemleri bastırmak için yaptığı saldırıda 17 protestocuyu öldürdü, Ruto askeri müdahaleyi başlatmak üzere 600 polisi Haiti’ye gönderdi. Kahrolsun Ruto’nun ve IMF’nin bütçesi! Baskıcı politikalara son! Kenya polisi Haiti’den dışarı!

Kenya’nın 54 milyonu aşkın nüfusunun 31 milyonu yoksulluk içinde yaşamakta ve nüfusun %73’ü ciddi geçim sıkıntısı çekmekte ya da ay sonunu getirememektedir. Bu bağlamda, vergi artışları yoluyla temel ihtiyaç maddelerine yapılacak bir zam, Kenyalı işçileri açlık ve yoksulluğa daha da itecektir.

Ruto hükümeti göreve geldikten kısa bir süre sonra Eylül 2022’de un ve yakıt yardımlarını iptal ederek güçlü kemer sıkma önlemlerini uygulamaya koymuştu. Temmuz 2023’te konutlara %1,5 vergi uygulamasını devreye soktu ve akaryakıttaki KDV’yi iki katına çıkararak %8’den %16’ya yükseltti. 2023 sonunda bir litre süper benzinin fiyatı 212,36 şiline (1,6 USD) ulaşmıştı. Yüksek fiyatlar haneleri boğarken gazyağı kullanımı %39 düştü. Bu durum karşısında Temmuz 2023’te hayat pahalılığındaki artışa karşı büyük eylemler gelişti. Hükümetin politikası eylemleri acımasızca bastırmak oldu, yüzlerce insan tutuklandı ve onlarca insan, polis gücüne verilen dokunulmazlıkla, öldürüldü. İşler değişmedi, Ruto politikasını sürdürüyor ve mali reformlarla IMF’ye ödeme yapma görevine geri döndü. Bu arada, vergi kaçıran ve son zamanlarda hükümetten muazzam vergi avantajları elde eden büyük patronların cezasız kalması karşısında öfke büyüyor.

William Ruto: Emperyalizmin ve IMF’nin “süs köpeği”

Hükümet dış borç faizlerini ödemek için elini yoksul emekçilerin cebine atıyor, üzerine daha fazla dış borç istiyor. Kenya, temel ihtiyaç maddelerinin fiyatlarını artırırken, Mayıs ayı sonunda aldığı 1,2 milyar dolarlık Dünya Bankası kredisinin gelirlerinin bir kısmını kullanarak 2014 Eurobond’unun 560 milyon dolarlık (72 milyar şilin) kısmını tasfiye etti. Bu kısır ve yağmacı döngü, sorunu çözmek bir yana daha da kötüleştiriyor. Nation Africa köşe yazarı Macharia Gaitho 3 Haziran’da durumu şöyle özetledi: “Görünen o ki, Ulusal Hazine ve Merkez Bankası’ndaki mandarinlerimiz Bretton Woods kurumlarının süs köpekleri gibi, bir başka tartışmalı ve tamamen sakıncalı finans paketinın temel unsurlarını oluşturan talepleri kopyalayıp yapıştırıyorlar.”

Halkın vergi paketine karşı isyanı

Tüm bu politikalar onlar için yeterli olmadığından, parlamento 25 Haziran Perşembe günü 195 lehte, 106 aleyhte ve üç boş oyla 2024/25 bütçesini onayladı. Bütçenin tek amacı 2.7 milyar dolar daha toplamak ve böylece Kenya’nın GSYİH’sinin %68’ine tekabül eden 3.5 milyar dolar tutarındaki dış borç vadelerinin geri kalanını ödemek.

Sunulan tasarıda banka havaleleri ve cep telefonu ödemelerinden alınan vergilerin %5, ekmekten alınan verginin %16 ve bitkisel yağdan alınan verginin %25 artırılması, ulusal sağlık sigortasına kayıtlı maaşlı işçilerden %2,75 ek ücret alınması ve taşıtlardan yıllık %2,5 vergi alınması öngörülüyordu. Eylemlerin büyümesiyle birlikte 18 Salı günü hükümet ekmek ve bankacılık işlemleri gibi bazı kalemleri bütçe taslağından geri çekti. Ancak iş işten geçmişti. Başkent Nairobi’deki eylemler durmadı ve hükümetlerin ve büyük kapitalistlerin kışkırttığı krizin bedelini artık ödemek istemeyen gençlerin tüm öfkesini ve radikalizmini göstermek için paketin onaylandığı gün parlamentoya ulaştı.

Parlamentonun yakınına polis tarafından kuşatılmış büyük bir hareketlilik geldi. “Parlamentoya ulaşmak ve onu işgal etmek için başka yollar kullanacağız”, “Değiştirmeyin, reddedin! Ruto gitmeli!” sloganlarıyla seferber olan gençler, milletvekillerinden tasarıyı reddetmelerini talep etti. Binlerce genç, polisin saldırısıyla karşı karşıya kaldı ve bazıları öfke ve hoşnutsuzluklarını dizginlemeden ifade ederek parlamentoya girmeyi başardı, ancak tasarının onaylanmasını engelleyemediler. Polis saldırısı çok şiddetliydi. Bazı örgütler polis saldırısı sonucunda 17 kişinin öldüğünü, 86 kişinin yaralandığını ve 52 kişinin tutuklandığını açıkladı.

Başkan William Ruto, televizyonda yayınlanan bir mesajında, hukukun üstünlüğüne ve kurumlarına yönelik benzeri görülmemiş bir saldırıya karşı demokrasiyi savunma iddiasıyla polis saldırısını savundu ve “ne pahasına olursa olsun” seferberliği bastırmak için Nairobi’ye askeri müdahale emri verdi.

Eylemler ilk zaferlerini kazandı: Eylemlerden etkilenen Ruto hükümeti 2024/25 bütçesini geri çekti ve Malindi Yüksek Mahkemesi polisin gaz, kurşun ve kaba kuvvet kullanmasını geçici olarak yasakladı. Polis baskısına ve hükümetin şimdi müzakereci bir süreç çağrısında bulunan düzenlemesine karşı eylemler devam ediyor.

Kenya askerleri Haiti’den dışarı! Emperyalist müdahaleye hayır!

Emperyalizmin emriyle 17 göstericiyi katleden ve Nairobi’yi asker postallarıyla kaplayan hükümet, cezalandırılan Karayip ülkesine yeni bir askeri müdahalede bulunmak üzere Haiti’ye polis birlikleri göndermeye başladı. Yeni askeri müdahale, ülkenin silahlı suçluların ve mafyanın elinde gangsterleşmesini kontrol edemeyen Ariel Henry’nin fiili hükümetinin başarısızlığının ardından geldi. Henry’nin ayrılmasından sonra burjuva partileri PHTK ve Lavalas tarafından oluşturulan yeni Başkanlık Konseyi, Karayip Ortak Pazarı (CARICOM), Birleşmiş Milletler, ABD ve Fransız emperyalizmi ile birlikte Kenya ve diğer Afrika ülkeleri tarafından MINUSTAH’ı bu kez Kanada ve Brezilya olmadan tekrarlamak üzere gönderilen askeri birlikleri finanse edecektir. Bu politikanın amacı adanın sorunlarını çözmek değil, kontrolü kapitalistlere geri verecek olan sömürgeci askeri müdahaleyi sürdürmek ve böylece emperyalizmin ve çokuluslu şirketlerin hizmetinde adanın yağmalanmasını ve karlarını korumaktır. Dominik Cumhuriyeti İşçileri Sosyalist Hareketi ve Haiti MST-Rozo’dan yoldaşlarla birlikte kınadığımız gibi, Joe Biden hükümetinin Haiti’de teşvik ettiği emperyalist militarizasyonu reddediyor ve Kenya’da harekete geçen savaşçıları, suçlu Başkan Ruto’nun Haiti’ye gönderdiği tüm polis birliklerinin derhal geri çekilmesini birlikte talep etmeye çağırıyoruz. Kenya askerleri Haiti’den dışarı! ABD emperyalizmi ve IMF Kenya’dan defol! Emperyalizmin ve hükümetlerin açlık ve baskı planlarına karşı halkların mücadelelerinin birliği için!

Kenya’nın emekçi halkıyla dayanışma! Krizin bedelini kapitalistler ödesin!

İşçilerin Uluslararası Birliği (İUB-DE) olarak, hükümetlerine ve IMF’nin açlık politikalarına meşru bir şekilde karşı çıkan Kenya emekçi halkını destekliyoruz. Dünya halklarını, öldürülen protestocular için adalet ve failleriyle birlikte azmettiricilerinin de derhal cezalandırılmasını talep ederken, baskı ve militarizasyonu reddetmeye çağırıyoruz. Yaşasın Kenya emekçi halkının mücadelesi! Kahrolsun Ruto’nun ve IMF’nin bütçesi! Bu kadar baskı yeter! Ölenler için adalet ve suçlular için ceza!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

28 Haziran 2024

Buğday alım fiyatları ve Buğdayın Türküsü

0

Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) buğday alım fiyatlarını belirledi: Ton başına makarnalık buğday 10 bin, ekmeklik buğday 9 bin 250 lira! Açıklanan fiyat, destekler dahil edildiğinde dahi geçtiğimiz yılın alım fiyatlarının yüzde 20 fazlasına ulaşamıyor. TÜİK’e göre ise mayıs ayında yıllık enflasyon yüzde 75,45 idi.

Çiftçiden gelen yoğun tepkinin ardından TMO Genel Müdürü fiyatların maliyetin bir hayli üzerinde olduğunu söyleyen bir açıklama yaptı. Buna karşılılık Ziraat Mühendisleri Odası Genel Başkanı Baki Remzi Suiçmez son bir yıl içerisinde buğday üreticisinin maliyetinin en az yüzde 50 oranında arttığını ve bu fiyatlandırmanın giderleri karşılayamayacağına işaret etti. Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nin görüşleri de Ziraat Mühendisleri Odası’na paralel.

Sonuç olarak, en temel gıda ürünü olan buğdayın fiyatlandırılması sonucunda çiftçinin kâr etmediği için buğday ekimine yönelmeyebileceği endişesi açığa çıkmış durumda.

TÜİK’in verilerine göre 2004 yılından bu yana Türkiye’nin tarım alanlarının yüzde 10’u yitirilmiş durumda.

Paralel bir tablo buğday ekimi (durum buğdayı hariç) yapılan tarım arazilerine de yansıyor. 2004’ten bu yana 16,3 milyon dekarlık bir alanda ekim yapımı sonlandırılmış durumda. Verimin artırılması ile 1,6 milyon tonluk bir üretim artışı yaşanmış olsa da, buğday üretimindeki artış nüfus artışının gerisinde.

Bu tabloyu niçin yaşıyoruz? Nasıl bir yönetim, tarım arazilerini kaybederken çiftçinin yeniden ekim yapma konusundaki isteğini kırar? Bu yanıtı taşıyan madalyonun iki yüzü var.

Birincisi Türkiye’nin kalkınma politikası ile ilişkili. Türkiye’de yerli burjuvazinin kesilmeyen iştahı enerji, inşaat gibi yatırımını hızla paraya çevirebileceği, spekülasyona ve bol kamu desteğine açık alanları tercih ediyor ve bu durumun yabancı yatırımı da daha cazip kıldığı söyleniyor. Kuruluş amacı çiftçiyi desteklemek olan Ziraat Bankası’nın kaynakları yandaş şirketlere düşük faizlerle aktarılıyor.

Madalyonun ikinci yüzü ise uluslararası tahıl borsaları ile ilişkili. BirGün’den Osman Gündoğdu’nun ayrıntılarıyla açıkladığı üzere, dünyanın en büyük dört tarım şirketi tüm dünya tahılının yüzde 80’ini kontrol altında tutuyor ve depolanabilir bir ürün olan buğdayın borsasında fiyatlar dört şirket tarafından belirleniyor. Türkiye’de de bu dört tekele uymak ve buğday ihracatçısını memnun etmek adına bu düşük fiyatlar belirleniyor.

İhtiyaç değil kâr odaklı yönetilen bir ekonomi küçük üreticiyi vururken, uzun vadede gıdada tam bir dışa bağımlılık olasılığını besleyerek zengini daha da zenginliğe, biz emekçileri ise açlık sınırının altından kıtlığa doğru uzanan bir serüvene çıkarıyor. Sosyalizme maceracılık diyenlerin temel gıda üretimine verebildikleri yanıt bu!

Tarımsal üretimde emekçi halkın ihtiyaçlarının, ekolojinin ve çiftçi ihtiyaçlarının gözetilmesi için uluslararası gıda tekellerinin kamulaştırılarak planlı bir tarım ekonomisinin kurulması karşımızdaki tek gerçekçi seçenek olarak duruyor. Ve bu akılcı tek çözüm, Pablo Neruda’nın “Buğdayın Türküsü” şiirini hatırlatmaya devam ediyor.

İsrail ile tüm ilişkiler kesilsin! Gazze’deki soykırımı durdurun! Yaşasın kahraman Filistin direnişi!

0

İsrail, silahlı yerleşimcilerinin saldırılarının yan sıra Gazze’yi bombalamayı ve işgal altındaki Batı Şeria’daki mülteci yerleşimlerine gece baskınlarını artırıyor.Filistin halkını açlığa mahkûm etmek amacıyla gıda, su ve diğer temel kaynakların Gazze’ye girişini engelleyen ablukayı sürdürüyor. Geçtiğimiz günlerde Gazze’nin merkezindeki Deyr El Balah’ta bir çocuğun daha ölümünün ardından açlıktan ölümler 40’a yükseldi.

18 Haziran itibariyle, Gazze Şeridi’nde yüzde 71’i kadın ve çocuk olmak üzere 37,347 Filistin’li öldürülmüş, 85.000’i yaralanmış ve 10,000 kadarı da enkaz altında kaybolmuştur. Bu arada işgal altındaki Batı Şeria’da yerleşimciler ve Siyonist ordu son sekiz ayda 126’sı çocuk olmak üzere 500’den fazla Filistinliyi öldürdü.

Nuseyrat katliamı, 9 Haziran’da 4 rehineyi kurtarma görevi sırasında 274 kişinin ölümüyle sonuçlanan Siyonist ordunun soykırımının dramatik bir göstergesiydi. Bu olay Netanyahu tarafından büyük bir zafer olarak sunulmuş fakat İsrail soykırımını kınayanlar tarafından nefretle karşılanmış ve reddedilmiştir.

Sekiz ay süren işgalin ardından İsrail, bu dört rehineden önce, Ekim ayında Filistin direnişi tarafından esir alınan 240 rehineden sadece ikisini serbest bırakabilmişti. Kasım ayında Hamas’la yapılan ateşkesle 240 Filistinli tutsak karşılığında 105 kişi daha serbest bırakılmıştı. Geriye 120 kadar rehine kaldı ve bunların 43 kadarının, çoğu İsrail bombardımanında olmak üzere öldürüldüğü bildirildi.

Filistinlilerin kahramanca direnişi ve dünya çapında seferberlik devam ediyor

Soykırıma rağmen Filistinlilerin kahramanca direnişi devam ediyor ve Siyonist ordu askeri olarak ilerleyemiyor. Çatışmalar Gazze’nin her yerinde devam ediyor. 15 Haziran’da İsrail, Siyonist ordunun savaş çabalarının yoğunlaştığı Refah kentinde Filistin direnişinin elinden ağır bir darbe aldı. O gün Filistinli milisler tarafından düzenlenen saldırıda sekiz İsrail askeri öldürüldü.

Siyonist ordu, daha önce Gazze’nin bu bölgesindeki direnişin yenilgiye uğratıldığı yönündeki açıklamasıyla çelişerek Şeridin kuzeyine geri dönmek zorunda kaldı. En şiddetli çatışmaların Gazze’nin Cebaliye bölgesinde yaşanması Siyonist ordunun tıkandığını gösteriyor. Direniş liderlerini öldürmeyi ya da yakalamayı, rehineleri kurtarmayı ya da Hamas ve diğer Filistinli direniş gruplarını yok etmeyi başaramadılar.

Siyonist soykırıma karşı ve Filistin halkını desteklemek amacıyla düzenlenen kitlesel yürüyüşler tüm dünyada devam ediyor. Amerika, Kanada ve Avrupa üniversitelerindeki kamplar, Filistin için ve soykırıma karşı seferberlikte önemli bir sıçrama oldu ve gençleri kitlesel olarak bir araya getirdi. Kamplar aylarca baskıya direndi ve 20 eyaletteki kamplarla birlikte 200 üniversiteye ulaşarak Filistin direnişine dünya çapında desteği artırdı. Tatil dönemi nedeniyle kampların sayısı azalmış olsa da, çatışmanın görünürde acil bir çözümü olmadığı ve Joe Biden soykırımı desteklemeye devam ettiği için işçiler ve halkla birlikte geri dönecekler.

Bu hafta Yemen’in başkenti San’a’da, New York’ta, Bogota’da, Brezilya’nın çeşitli şehirlerinde ve Kanada’da büyük gösteriler düzenlendi. Bunların yanı sıra Filistin’e destek veren başka gösteriler de oldu. Almanya’da, Avrupa Futbol Şampiyonası sırasında, Türk takımının yüzlerce taraftarı toplanarak “Özgür Filistin” diye bağırdı. Bu arada, sanatçı Dua Lipa Filistin’e desteğini açıkça ifade etti.

Küresel seferberlik Biden ve emperyalizme darbe indiriyor

Emperyalizmin kalbinde gerçekleşen seferberlikler Biden hükümetine darbe vuruyor. Anketler savaş onayının yüzde 50’den yüzde 36’ya düştüğünü, savaş reddinin ise yüzde 45’ten yüzde 55’e yükseldiğini gösteriyor.

Kasım ayındaki genel seçimlere altı ay kala, Netanyahu’nun imha politikasındaki iflası Biden’ın İsrail hükümetiyle arasına mesafe koymaya zorluyor. İsrail’e koşulsuz desteğini sürdüren Biden, silah sevkiyatını durdurmak ve BM Güvenlik Konseyi’ne 14 lehte ve Rusya’nın çekimser oyuyla kabul edilen bir ateşkes önerisi sunmak zorunda kaldı. Artan izolasyona rağmen Netanyahu, ABD’nin önerdiği ateşkesi reddederek tek başına savaşmaya hazır olduğunu iddia ediyor.

Siyonizmin krizi Netanyahu’yu zayıflatıyor

Netanyahu hükümeti, İsrail’deki eylemlerin baskısı ve Gazze’deki hedeflerine ulaşamaması nedeniyle bir iç krizle karşı karşıya.

Netanyahu’nun 4 rehinenin kurtarılmasını kutladığı gün, İsrail ordusunun emekli generalleri Gantz ve Eisenkot savaş kabinesinden istifa ederek Hamas’a ateşkes ve rehine teslim anlaşması çağrısında bulundu. 16 Haziran’da İsrail parlamentosu önünde toplanan yaklaşık 150 bin kişi seçimler, Netanyahu’nun görevden ayrılması ve Hamas rehinelerinin serbest bırakılmasını talep etti.

Mevcut çatışmada bir duraklama arayan Siyonist muhalif kesimler, Biden’ın yaptığı gibi Netanyahu ile aralarına mesafe koyuyorlar. Netanyahu’ya karşı olan muhalefet Netanyahu’nun kendini yeniden konumlandırmasını ve başarısız iki devlet politikası temelinde müzakerelerde bulunmasını istiyor.  Küresel ölçekte başlayan “Not in our Name” (Bizim Adımıza Değil) kampanyası Yahudi topluluklarında çeşitli kesimlerin işgali reddettiğini ve Filistin’e destek verdiğini ortaya koyuyor.

Netanyahu tüm Filistin topraklarının siyasi ve askeri kontrolünü istiyor ve emperyalizm, kapitalist diplomasi ve Siyonist muhalefetin bazı kesimleri tarafından önerilen “iki devleti” desteklemiyor. Netanyahu, Filistin direnişiyle bir anlaşmaya varmanın kendisinin çöküşü ve siyasi ölümü anlamına geleceğini bilerek iktidara tutunmaktadır.

Küresel seferberlik sürmeli

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE), ateşkes sağlanana ve tüm Siyonist birlikler Filistin’in tarihi topraklarından derhal çekilene kadar seferberliği sürdürme ve ilerletme çağrısında bulunmaktadır. Sol partileri, Filistin’le dayanışma komitelerini ve örgütlerini, Filistin halkını desteklemek ve Siyonist soykırıma karşı çıkmak için Temmuz ayının ilk yarısında bir Küresel Eylem Günü düzenlemeye çağırıyoruz.

İUB-DE dünyanın tüm hükümetlerinden İsrail ile diplomatik, siyasi, ekonomik, askeri ve kültürel ilişkilerini kesmelerini talep etmektedir: Soykırıma daha fazla finansman yok! Açlık ve hastalıktan ölümlere son! İnsani yardımların girişi için sınırları hemen açın! Refah’ın işgaline hayır! İsrail Gazze’den ve tüm Filistin’den dışarı! Birleşik, laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin için! Yaşasın nehirden denize özgür Filistin!

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

19 Haziran 2024

Boğaziçi’nin bitmeyen yurt krizi

0

Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri kayyum rektör döneminde dördüncü kez yurt krizi ile karşı karşıya kaldı. Kayyum rektör döneminde yeni yurt kapasitesi yaratılmadan bölümlerin kontenjanlarının artırılması ve yeni fakülteler açılması ile tırmanan bu kriz, geçen sene okulun iki büyük yurdunun (1. ve 2. Kuzey Yurtları) depreme dayanıksız olması sebebiyle kapatılmasının ardından adeta bir patlama yaşamıştı. ÖTK Yurtlar Komisyonu üzerinden seferber olan öğrencilerin tüm yaz süren mücadelesi sonucu yurtsuz kalan pek çok öğrenci (3 katlı ranzaların yerleştirildiği 15 kişilik odalarda kalarak veya ana kampüse onlarca kilometre uzaktaki Kilyos Kampüsü’ne adeta sürgün edilerek de olsa) bir şekilde yurtta kalabilmişti. Yeni yurtların inşasından sonra rahatlayacakları vaat edilen, kısa bir süre için dişlerini sıkmaları telkin edilen öğrencileri ise kötü bir sürpriz bekliyordu.

5 Ekim 2023 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan karara göre Kuzey Kampüs’teki 1000 metrekarelik Teknoloji Geliştirme Bölgesi 22 bin metrekareye çıkarılacaktı. Zaten küçük bir kampüs olan Kuzey Kampüs’te böyle bir alanın var olabilmesi, ancak yıkıldıktan sonra depreme dayanıklı bir biçimde yeniden inşa etme sözü verilen 1. ve 2. Kuzey Yurtlarının arazisi üzerine teknopark yapılmasıyla olanaklıydı. Bugün ise bu araziye teknopark yapılması kesinleşmiş durumda. Yıkılan yurtların yerine yeni yurt inşasına başlanmamış olmasını bırakın, elimizde bu yurtların inşasına dair somut bir proje bile olmaması öğrencilerin ihtiyaçlarının umursanmaktan ne kadar uzak olduğunu gözler önüne seriyor.

Karşı karşıya kaldıkları bu krize ve yönetimin umursamaz tavırlarına karşı öğrenciler ÖTK üzerinden seferber oldular. Yürüttükleri sosyal medya kampanyalarında yurt krizi bağlamında yaşadıkları tüm sorunları (Kilyos Kampüsü sürgünü ve depremzede öğrencilere yurt sağlanmaması gibi “tali” olanlar da dahil) kamuoyuyla buluşturan ve üniversite yönetiminin tavrını ifşa eden öğrencilerin beş ana talebi var:

  1. Teknopark değil, yurt yap!
  2. Depreme dayanıksız olduğu bahanesiyle güçlendirme çalışmaları için kapatılan Superdorm dönem başına kadar açılsın!
  3. Bütçede şeffaflık sağlansın, bütçe öğrenciler için harcansın!
  4. Acil önlem olarak prefabrik yurt yapılsın!
  5. Barınma bursu sağlansın!

Prefabrik yurt, barınma bursu ve Superdorm’un açılması gibi en acil çözüm önerilerinin yanında teknoparklar gibi uzun erimli bir soruna dikkat çeken, bütçede şeffaflık sağlanması talebi ile üniversitede öğrenci denetiminin nüvelerini taşıyan bu talepler programının başarısını ise ÖTK’nın öğrencileri bu talepler ekseninde seferber edebilme kapasitesi belirleyecek.

Biden-Trump tartışması ve bunayan emperyalizm

0

Genel seçimlerden önce Joe Biden, Netanyahu’nun Filistin’de uyguladığı soykırımla olan ilişkisini ve Amerikalı işçilerin mücadeleleri üzerindeki etkisini gizlemeye çalıştı. Aşırı sağcı, ırkçı ve kadın düşmanı Donald Trump ise ABD’nin emperyalist hegemonyasını yeniden tesis etmeye yönelik gerici planında ısrar etmekte. Trump ve Biden, ABD emperyalizminin egemenlik krizinin yalnızca eskimiş birer ifadeleridir.

Uluslararası CNN kanalı tarafından düzenlenen tartışma küresel bir utanç kaynağıydı. Genel seçimlere beş ay kala, ABD’nin egemenlik krizi dünyanın gözleri önünde daha önce görülmemiş düzeyde bir çürüme gösterdi.

ABD silahları, savaşın başından bu yana İsrail ve Netanyahu hükümetinin elinde yaklaşık 40 bin Filistinlinin öldürülmesine sebep oldu. 820 milyon insan (dünya nüfusunun yüzde 10’u) aç ve 600 milyonu kapitalist yıkım ve talan nedeniyle ekolojik olarak istikrarsız bölgelerde yaşıyor. Buna rağmen televizyonda başkan adayları göreve uygunluklarını kanıtlamak için birbirlerinin golf becerilerine meydan okudular.

334 milyondan fazla Amerikalı, Demokrat ve Cumhuriyetçi Partilerin mumyalanmış adaylarının emperyalizmin toplumsal maliyetinin sorumluluğundan kaçınmak için birbirlerini suçlama oyunu oynamalarını izledi.

“Ekonomik tartışma”: çok sirk, az ekmek

2008 krizinden ve büyük şirketlere ve bankalara likidite sağlamak için 5 trilyon doları çarçur eden Barack Obama’nın desteklediği şirket kurtarma politikasının başarısız olmasından bu yana ABD, nispeten iyileşen bazı göstergelere rağmen hâlâ içinden çıkamadığı ciddi bir ekonomik kriz yaşamakta. Sekiz yıllık Demokrat Obama yönetimi, dört yıllık Cumhuriyetçi Trump ve dört yıllık Biden dönemi geçti ve emekçiler, kapitalistlerin ve milyarderlerin kazançlarının bedelini, İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre, en çok kazanan yüzde 10’luk kesimin tüm gelirin neredeyse yarısını, en alttaki yüzde 50’lik kesimin ise sadece yüzde 13’ünü aldığı artan ekonomik ve sosyal eşitsizlikle ödüyor.

Bugün, yüzde 4 civarında seyreden işsizliğe rağmen, düşük ücretler ve Biden yönetimindeki 800 bin yeni istihdamın güvencesizliği, 41 milyon insanın (nüfusun yüzde 12,4’ü) yılda 26 bin dolardan az kazandığı ve yoksulluk içinde ya da ona yakın olduğu anlamına geliyor. Büyük şehirlerde sokaklarda, standartların altındaki konutlarda ya da köprü altlarında yaşayan insanların sayısı her geçen gün artarken konut krizi de büyümeye devam ediyor. Sadece Kaliforniya eyaletinde 172 bin kişi yüksek konut maliyeti nedeniyle sokaklarda yaşamakta. Sosyal kriz, 28 milyon Amerikalı işçinin sağlık sigortasından yoksun olduğu bir ülkede daha da kötüleşiyor.

Mumya adaylar, tarihteki en kötü hükümetin hangisi olduğunu tartıştılar. Çalışan insanlar için cevap net: Her ikisi de ABD tarihindeki en kötü hükümet oldu! Ve ekmeksizliği gizlemek için bir sirk kurdular.

Ukrayna ve Filistin, Putin ve Netanyahu, hepsi Filistin halkına karşı!

Biden, “Putin’in yayılmacı politikası nedeniyle risk altında olan” Ukrayna, Polonya ve Belarus’ta insan haklarını savunmak gibi yinelenen emperyalist bir yalan altında NATO’yu güçlendirme politikasını savundu. Trump, Biden’ın Afganistan’dan çekilmesini Ukrayna işgalinin nedeni olarak gösterdi ve ABD’yi saygı görmeyen bir “üçüncü dünya ülkesi” olarak nitelendirdi.

Putin, ABD’nin askeri ve hakimiyet krizinin açtığı çatlaklardan faydalanırken ve Biden NATO’yu güçlendirmeye çalışırken, her ikisi de Rus ilerlemesine karşı olduklarını söyledi. Her ikisi de savaşın başında AB ve Katolik Kilisesi ile birlikte Ukrayna’nın teslim olmasını istedikleri gerçeğini gizlemektedir. Rus işgalini sadece Ukrayna halkının direnişi durdurdu. Biden ve Trump, kitlelerin bu göreceli zaferini, Ukrayna’nın seferberliğini ve bağımsızlığını felç etmek için kullanmak istiyor. Amaçları, Avrupa’daki savaşın yarattığı kriz ortamında Rusya ile yarısömürgecilikten daha fazla pay almaktır. Bunun için, AB’nin ve Amerikan bayrağının parmaklıkları altına sığınan Zelenski’nin desteğine sahipler.

Üniversitelerdeki kamplar, Filistin halkı için yapılan eylemler ve Gazze’deki İsrail soykırımının halk tarafından giderek daha fazla reddedilmesi Netanyahu’nun daha da yalnızlaşmasına neden oldu. Dokuz ay süren katliamdan sonra İsrail kahraman Filistin direnişini yenemedi. Bu durum Biden yönetimine ağır bir darbe vurdu. Gallup’a göre, Kasım 2023’ten Mart 2024’e kadar, savaşı onaylayanlar yüzde 50’den yüzde 36’ya düşerken, savaşı reddedenler yüzde 45’ten yüzde 55’e yükseldi.

Bu çerçevede Biden, destek kaybını durdurmak için Netanyahu’dan uzaklaşmaya çalışıyor. Ateşkes için ikiyüzlü bir öneri sundu ve ağır bombalar göndermekten kaçındı. Tartışmada İsrail’in ateşkes önerisini kabul ettiği yalanında ısrar etti ve Ortadoğu’daki jandarmasının hâlâ mülteci kamplarını bombaladığı gerçeğini gizledi. Biden İsrail’in gömleğini giydi ve Hamas’ın “masumları öldürmemeye dikkat ederek Bin Ladin gibi ortadan kaldırılması” gerektiğini ileri sürdü. Trump bu ürkeklikten yararlanarak “Biden’ın Filistinli olmaya başladığını” söyleyerek Biden’ı kınadı. Filistin devletini tanıyıp tanımayacağı sorusuna hiç yanıt vermeyerek Netanyahu’nun sömürgeci politikasını ve Filistin halkının tamamının yok edilmesini desteklediğini gösterdi. Ütopik ve gerici iki devletli politika iflas etmiştir ve herkes kahraman Filistin halkına karşı oynarken bu sahte çözüm bunak emperyalizmin unutulmuş çekmecelerindedir.

Demokrat Parti dışında sol bir alternatif inşa etmek için işçi ve gençlik mücadelelerini güçlendirelim!

Tartışma, Trump’ın da Biden’ın da emekçiler için bir alternatif olmadığını ortaya koydu. Adaylıkları, çökmekte olan emperyalist kapitalizmin krizini çözmeye çalıştığı kuklalardan başka bir şey değildir. Her iki aday da yurtiçinde ve yurtdışında emekçilere saldırmaya devam edecek.

Şüphesiz milyonlarca genç ve işçi sınıfı savaşçısı tartışmayı izledi ve kendilerine şu soruyu soruyorlar: Joe Biden’a oy vererek ve onu destekleyerek tehlikeli aşırı sağcı Donald Trump’a karşı koyabilir miyiz? Biden’ı destekleyerek Filistin halkına ve direnişine yardım edebilir miyiz? Cevap hayır.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE), Filistin halkını desteklemek ve mücadele etmek isteyen işçileri, bu tartışmada düşmanımız olduğunu kanıtlayan iki adaya da oy vermemeye çağırıyor. Sol siyasi örgütleri ve yeni sendikaları, tüm dünyada daha fazla savaşın, açlığın ve kapitalist sefaletin garantörü olan ve olacak olan Demokrat Parti dışında bağımsız bir sol alternatif inşa etmeye çağırıyor.

28 Haziran 2024

(*) Ezequiel Peressini, İUB-DE’nin Arjantin seksiyonu olan Sosyalist Sol’un liderlerindendir. 2015-2019 yılları arasında Cordoba eyaletinde İşçilerin ve Solun Cephesi-Birlik’in (FIT-U) milletvekili olarak görev yapmıştır.

İstanbul İşçi Sendikaları Şubeler Platformu Temmuz zammı için mücadeleye çağırıyor!

0

İstanbul İşçi Şubeler Platformu Mehmet Şimşek’in ekonomik politikalarına karşı “Temmuz zammı lütuf değil ihtiyaçtır.” talebini haykırıyor.

Kamu harcamalarını kısma, vergi gelirlerini arttırma ve mali disiplini sağlama üzerine kurulu kemer sıkma politikalarını ortaya atan Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, artan enflasyonun altında ezilen milyonlarca emekçiye 17,002 Türk Lirasını uygun görüyor. İstanbul İşçi Sendikaları Şubeler Platformu artan enflasyona ve Mehmet Şimşek’in tedbirlerine karşı, 26 Haziran Çarşamba günü taleplerini Bakırköy Özgürlük Meydanı’nda basın açıklaması ile açıkladı. Basın açıklaması Temmuz zammı kapsamında bazı talepleri de içeriyor.

Liman-iş Sendikası Marmara Bölge Başkanı Mülazim Dursun platform adına basın açıklamasını okudu ve talepleri dile getirdi.

“Enflasyona bağlı artan zamlar ve vergilerin sorunlarını yaşayan işçilerin, kamu emekçilerinin, emeklilerin maaşları 1 Temmuzdan itibaren uygulanacak şekilde insanca yaşam standartlarında zam yapılmalıdır. Gerçek enflasyona göre zam yapılmalı ve servet sahibi kurum ve kişilerden servet vergisi alınmalıdır. Temel ihtiyaçlar başta olmak üzere fiyat artışları durdurulmalı, asgari ücretli vergiden muaf tutulmalıdır”

Açıklama boyunca “Köle değil işçiyiz birleşince güçlüyüz”, “İnsanca yaşamak istiyoruz”, “Temmuz zammı hakkımız söke söke alırız” ve “Şimşek şaşırma sabrımızı taşırma” gibi sloganlar yoğun bir şekilde dile getirildi.

İstanbul İşçi Sendikaları Şubeler Platformuna bağlı ve bağımsız TÜMTİS, Harb-İş, Liman-İş, Özel Öğretmenler Sendikası, Eğitim Sen gibi sendikalar ve İşçi Demokrasisi Partisi ile Emek Partisi gibi emekten yana siyasi partilerin de katılımı ile 250 kişiye varan basın açıklaması, yaklaşık yarım saat sürdü ve yoğun ilgi gördü.

Siyonist rejim çatırdamaya devam ediyor

0

7 Ekim’de Filistin direniş örgütlerinin gerçekleştirdiği Aksa Tufanı’nın dokuzuncu ayına girerken İsrail’in başlattığı soykırım hâlen devam etmekte. 25 Haziran itibarıyla Gazze şeridinde 37.626 Filistinli öldürüldü. Katledilen Filistinlilerin yüzde 71’i kadın ve çocuklardan oluşuyor. 86 bin yaralının yanı sıra 10 bine yakın kişi de enkaz altında kayıp ve akıbetleri bilinmiyor. İşgal altındaki Batı Şeria’da ise Siyonist yerleşimciler ve işgal ordusu, dokuz ay boyunca 126’sı çocuk olmak üzere 500’den fazla Filistinliyi öldürdü.

İsrail’in 76 yıldır süren katliamlarına rağmen Filistin halkı direnişi desteklemeye devam ediyor. Filistin Politika ve Anket Araştırmaları Merkezi (PCPSR) tarafından yapılan araştırmaya göre, Gazze ve Batı Şeria’daki Filistinlilerin yüzde 67’si 7 Ekim’i destekliyor. Yine benzeri bir oranda Filistinli de tek devletli çözümün ve intifadanın yanında olduğunu ifade ediyor.

Soykırımcı İsrail’in saldırıları sürerken dünya halkları da Filistin için seferberliğini sürdürüyor. Dünyanın dört bir tarafındaki kitle seferberliklerinin basıncıyla son olarak Ermenistan Filistin’i tanırken, Kolombiya hükümeti ise Siyonist oluşuma kömür ihracatını durdurdu. Bunların yanı sıra korsan devletin uluslararası alanda yalnızlığının devam ettiğini gösteren son büyük gelişme, 11 Haziran’daki BM Güvenlik Konseyi’nin kalıcı ateşkes kararı oldu.

Öte yandan rehine ailelerinin de yer aldığı on binlerce yerleşimci Filistin direnişiyle anlaşılması için yolları kapıyor ve gösteriler düzenliyor. Siyonist ordunun 9 Haziran’da Nuseyrat kampında gerçekleştirdiği katliamla dört rehineyi kurtarmasına rağmen işgal devleti politik ve askeri hedeflerine ulaşmış olmaktan çok uzak. Filistin direnişi operasyonel kapasitesinin %70-80’ni koruyor, tünel sistemi ise işgal ordusu tarafından hâlâ çözülemedi. Bütün bu gelişmelerin etkisiyle Siyonist rejimin krizi büyüyerek sürmekte. Uzun süredir savaş kabinesini dağıtmakla tehdit eden bakanlar Benny Gantz ve Gadi Eisenkot kabineden istifa etti. İstifaların ardından da Netanyahu savaş kabinesini dağıttı. Ateşkes konusundaki anlaşmazlığın dışında Netanyahu yönetiminin Biden yönetimi ve Siyonist muhalefet ile “iki devletli” çözüm planı konusunda uyuşmazlıkları sürüyor.

Gazze’de sürmekte olan soykırımın yanında, özellikle Lübnan sınırında ve Yemen, Irak gibi bölgelerden de İsrail’e karşı saldırılar gerçekleşmekte. Hizbullah, gerçekleştirdiği saldırılarla işgal topraklarında adeta bir tampon bölge kurdu. İsrail artık kuzey sınırını kontrol edemiyor ve sayısı net olmamakla birlikte 100 binin üzerinden yerleşimci iç bölgelerde göçmen durumuna düştü. Bu durum karşısında Netanyahu yönetimi Lübnan’a yönelik askeri operasyon yapmak için orduyu hazırlıyor. Siyonist rejimin giriştiği soykırıma rağmen Filistin halkını da direniş örgütlerini de yenemediği ve bu durumun kendisinin aleyhinde olduğu ortada. Filistin’deki etnik temizlik üzerine çalışmalarıyla bilinen Ilan Pappé’nin son yazısında ifade ettiği üzere “Siyonizmin çöküşü ile sonuçlanması muhtemel bir tarihsel sürecin başlangıcına tanıklık ediyoruz.”

Suriyeli göçmenlere karşı gerçekleştirilen ırkçı saldırıları kınıyoruz!

0

Kayseri’de ve diğer illerde gerçekleşen ırkçı saldırılar, Tek Adam rejiminin maceracı, yayılmacı ve işçi düşmanı politikasının bir ürünüdür. Yoksulluk ve geleceksizlik içinde kıvranan emekçiler için çözüm ırkçı ve göçmen düşmanı siyasi örgütlenmelerin maksatlı kışkırtmaları sonucu yaşanan bu saldırılar olamaz!

Çözüm işçi sınıfının bir parçası olan yoksul göçmenler ve mültecilerin de içerisinde bulunduğu işçi ve emekçilerin bağımsız ve enternasyonalist mücadelesindedir!

Tek Adam rejimi ve patronlar bu mücadele hattına duydukları korkuyu göçmen düşmanlığına izin vererek ve teşvik ederek göstermektedir. Irkçı suçları teşvik eden yapılanma ve kişiler asla gerçek cezalara çarptırılmamaktadır.

Birlik ve dayanışma hattını güçlendirmek için “Göçmenler Sınıf Kardeşlerimizdir!” diyerek bütün ayrımcı politikalara karşı emekçilerin birliğini savunmalıyız.

Asgari ücret zammı kaçınılmaz

0

Yılbaşında asgari ücrete zam yapılmıştı. Yılbaşından bu yana asgari ücret yüzde 35-40 civarında eridi. Geçen yıl ocak ve temmuz olmak üzere 1 yılda 2 defa zam yapılmıştı. 2024’ün başlangıcında yapılan zam, 6. aya geldiğimizde eridi. Asgari ücretlinin mağduriyeti haziran ayında giderilir ve temmuz ayında zam yapılır diye ümit edilirken, bu yazının yazıldığı tarihe kadar asgari ücrete herhangi bir zam yapılmadı.

Asgari ücrete yapılmayan zam, sadece asgari ücretliyi ilgilendirmiyor. Çünkü asgari ücretten daha yüksek maaş alanlara da asgari ücrete zam yapıldığı için patronlar tarafından zam yapılıyor. Yani asgari ücret baz alınıyor. Asgari ücret zammının hükümetin vicdanına kalması işçinin mağdur edilmesine sebep oluyor.

2024’ün başında yapılan zam eridi ve maaş bir işe yaramaz hale geldi. Kiraların anormal arttığı, gıda ürünlerinin zam oranının yüzde 100’ü bulduğu, sendikaların açıklamasına göre açlık sınırının 18.969 TL’yi bulduğu bir ortamda asgari ücretlinin yaşam koşulları çok zorlaştı. İktidarın asgari ücretliye zam yapması şart ve bu zam oranı enflasyon + refah payı olmalıdır. Biz işçilerin talebi üç ayda bir enflasyon oranında zamdır. İktidar, çalışanın bu talebini görmezden gelemez.

Tabii ki şöyle bir durum da var. Enflasyon durdurulmadığı sürece maaşlara zam yapılmasının hiçbir önemi kalmıyor. Sadece enflasyonun durdurulması sorunu çözer sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Ticaret yapanların da iyice denetlenmesi gerekiyor. Çünkü maaşa 1 ay sonra yapılacak zam duyurulduğu gün tüm alışveriş yerlerinde adeta zam yapma telaşı başlıyor. Daha zamlı asgari ücretini alamayan işçi, bir ay sonra alacağı parayı bir ay önceden harcamaya başlıyor. Yani daha eline zamlı asgari ücret geçmeden, maddi olarak bir ay geriden gelmeye başlıyor. Asgari ücrete zam yapılmadığı gibi özellikle marketlerde hiçbir denetim yapılmadığı için enflasyon ya da dolar yükselmediğinde bile her gün fiyatlar katlanarak artıyor. Dünya genelinde gıda fiyatları düşüşteyken Türkiye’de gıda fiyatları sürekli yükselişte.

Asgari ücrete zam yapmamaları bir yana bir de enflasyon hesaplamasında sahtekârlık yapılıyor. Reel enflasyon çok daha yüksek olmasına rağmen TÜİK’in açıkladığı rakam çok daha az oluyor. İktidar, bir şeytanlığı da enflasyon açıklamasında yapıyor. Çünkü 3 Temmuz’da 6 aylık enflasyon açıklanacak. İktidar, yapacağı zammı 3 Temmuz sonrasına erteliyor. Böylece 6 aylık enflasyon oranları düşük olacak ve emekliye de ona göre az zam yapacak.

İş, verginin yüzde 89’unu aldıkları işçiye zam yapmaya geldiğinde elleri titriyor ve vermiyorlar (verginin yüzde 65’i dolaylı vergiden alınıyor; yani yaptığımız harcamalardan, yüzde 14’ü de çalışanların maaşlarından kesiliyor, geriye kalan yüzde 11’lik vergiyi de patronlardan alıyorlar). Bunu bir alışkanlık haline getirdiler. Bundan önce “Sıkın dişinizi, yakında enflasyon düşecek” demişlerdi, şimdi tekrar aynı hikâyeleri anlatıyorlar. Biz masal dinlemek istemiyoruz. Çalışanların maaş zamlarının reel enflasyon + refah payı olarak yapılması şart. İktidardan sadaka değil hakkımızı istiyoruz. Bizimle alay eder gibi açıklamalarda bulunuyorlar. İşçiyi açlığa, yoksulluğa mahkûm eden bu zihniyetin bir an önce değişmesi gerekiyor.

Stonewall Ayaklanması’ndan 55 yıl sonra: Haklarımız için savaşmaya devam ediyoruz

0

Haziran ayı kapitalistlerin onur ayı değildir. Haziran ayında anılan şey 28 Haziran 1969’da New York’ta Stonewall Inn isimli bir barda gerçekleşen, toplumsal cinsiyet ve cinsel yönelimi üzerinden ayrımcılığa uğrayan kesimlerin modern tarih tarafından kaydedilen ilk isyanıdır.

Dünyada kadınların ve lgbti+’ların mücadelesinin yolunu çizen bu sembolleşmiş isyanın üzerinden yarım yüzyıldan fazla zaman geçti. O günden önce de cinsiyet kimliği ve yönelim özgürlüğü ve onuru için eylemler gerçekleştiren protestolar ve muhalif hareketler vardı ancak baskı ve zulme karşı polisle karşı karşıya gelinen o geceler, olayların şiddeti nedeniyle lgbti+ hareketi için bir milat oldu.

Bugün de haklarımızın tam olarak tanınması için mücadele etmeye devam ediyoruz. Düzinelerce ülkede lgbti+’lar ölüme mahkûm edilmeye, zulme uğramaya, yaftalanmaya, hapsedilmeye, taşlanmaya, baskı altına alınmaya, sürgün edilmeye devam ediyor. Diğer pek çok ülkede kimliklerimizin tanınması, toplumsal veya biyolojik cinsiyete bakılmaksızın partnerlerimizle evlenme hakkı için mücadele etmeye devam ediyoruz. Sağlık, eğitim, barınma ve insani koşullarda çalışabileceğimiz işlere erişimin yanı sıra yıllarca devletin ötekileştirmesine maruz kalanlar için tazminatlar ödenmesi için de mücadele etmeye devam ediyoruz. Hâlihazırda kazanılmış haklarımızı Arjantin’deki Milei ya da İtalya’daki Meloni gibi sağcı hükümetlerin gerici saldırılarına karşı savunmak gibi zorlu bir görevimiz var. Hatta yakın zamanda Dina Boluarte’nin darbe hükümeti tarafından transların akıl hastası olarak kabul edildiğinin ilan edildiği ve uluslararası tepkiler karşısında geri adım atmak zorunda kaldıkları Peru’da olduğu gibi gerici saldırılara karşı atakta olmak zorundayız.

Bedenlerimizde ve ruhlarımızda yara izleri bırakan ya da daha kötüsü bizi öldüren nefret saldırılarına karşı her gün mücadele ediyoruz. Kapitalist ülkelerdeki siyasi ve ekonomik krizlerin ateşinde kavrulan ve şekillendirilen nefret söylemlerinden cesaret alan bu saldırılar, İspanya Devletinde Vox, Rusya’da “dönüşüm” kamplarıyla Putin ve lgbti+’ların Ortadoğu’nun en gerici ülkelerine benzer şekilde zulüm gördüğü, sosyalizmle hiçbir ilişkisi olmayan Çin’in kapitalist diktatörlüğü gibi en gerici kesimler tarafından yükseltilmektedir.

Ama aynı zamanda, her yıl çokuluslu şirketlerin ve ilerici hükümetlerin “pinkwashing” ve “gökkuşağı kapitalizmi” olarak tezahür eden şatafatlı kampanyalarının maskesini de düşürmek zorundayız. Bunlar multimilyoner şirketlerin ve bazı ilerici hükümetlerin Onur Ayı’ndan sonra kaybolan sahte bir gökkuşağına binerek, lgbti+ topluluklarının onayını alarak kârlarını ve siyasi kazançlarını artırmaya çalıştıkları kampanyalardır. Bu kesimler bir yandan kadınların, lgbti+ların en çok darbe aldığı kemer sıkma politikalarını uygular ve hakların tanınmasını reddederken bir yandan hayata geçirdikleri bu iki yüzlü kampanyalarını sürekli olarak reddediyor ve kınıyoruz. Nike, Calvin Klein gibi spor giyim şirketlerinin mega etkinlikleri ve viral reklam kampanyaları ya da FIFA gibi sporda ayrımcılık ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddete karşı kılını kıpırdatmayan spor kuruluşları bunun açık bir örneğidir. Bunların arasında onlarca ülkedeki kemer sıkma politikalarının suç ortağı devasa yatırım şirketi BlackRock da bulunuyor. Bu gibi şirketler suçlarını Onur Ayı’nda gökkuşağı maskesiyle aklamaya çalışıyor. Dahası, gökkuşağı bayrağını sahiplenme yarışına bölgenin en “gayfriendly” ülkesi olmakla övünen İsrail hükümeti de ekleniyor. İsrail’deki Filistinli lgbti+ları takip altında tutup onlara saldıran, Gazze’de binlerce Filistinliyi katleden ve Batı Şeria’da yerleşimcileriyle Filistin topraklarının sömürgeleştirilmesinde şiddetle ilerleyen aynı hükümetten bahsediyoruz.

Bu yüzden, bu yeni yıldönümünde, kapitalist ve ataerkil sistemi, daha sağda veya solda yer alması fark etmeksizin bizi sömüren ve baskı altına alan hükümetlerin kemer sıkma ve yoksulluk politikalarını, kınamaktan vazgeçmeyeceğiz. İUB-DE’den lgbti+’lar olarak herkesi bizimle birlikte örgütlenmeye, dünyadaki binlerce gencin öğrenci kamplarında yaptığı gibi siyonist İsrail devletine karşı ve özgür bir Filistin için mücadeleyi derinleştirmeye; kimliklerimize yönelik saldırılarda somutlaşan nefret söylemlerine karşı mücadele etmeye; hükümetlerin kemer sıkma politikalarına karşı çıkmaya ve tam anlamıyla özgürlük içinde yaşayacağımız sosyalist bir dünya için işçi sınıfı, gençlik, kadınlar ve lgbti+’ların seferberliklerini teşvik etmeye çağırıyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Bolivya’da darbe girişimine hayır!

0

26 Haziran akşamı, Juan José Zúñiga komutasındaki ordu birlikleri, tanklarla harekete geçerek Murillos Meydanı’nı ve Hükümet Konağı’na giden yolları sıkı bir askeri kontrol altında aldı. Zúñiga, askeri üslerin temsilciliğini üstlendiğini iddia ederek, hükümetten çeşitli bakanlıkların değiştirilmesini ve 2019’daki darbe girişimi nedeniyle hapsedilen Camacho, Añez ve diğer üst düzey askeri yetkililerin serbest bırakılmasını talep etti.

Kuşatma altındaki hükümet konağından, Başkan Arce, Zúñiga’nın birliklerini geri çekmeyi reddetmesi üzerine, José Wilson Sánchez’i yeni ordu komutanı olarak görevlendirdi. Yeni komutan, askerlerin derhal birliklerine dönmelerini emretti.

Bolivya İşçi Merkezi (COB), süresiz genel grev çağrısı yaptı, ülke genelinde seferber olma ve yolları kapatarak askeri birliklerin şehir merkezine hareketini engelleme çağrısında bulundu.

İşçilerin Uluslararası Birliği olarak, Zúñiga ve yandaşlarının darbe girişimini kınıyor ve reddediyoruz. COB’un genel grev çağrısını destekliyor ve emekçi halkın, kadınların, gençlerin ve yerli toplulukların demokratik haklarını savunmak için seferber olma çağrısında bulunuyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

26 Haziran 2024

Barınma, işçinin en büyük gideri

0

Uzun senelerdir durmadan yükselişe devam eden enflasyonun etkileri bütün ürünlere yansıyor. Barınma meselesinde de gerçek enflasyonun bile üzerinde bir artış gözlemlendi. Özellikle son 3-4 yıl içerisinde yapıların kira ve satış bedelleri 5-6 katlara kadar yükseldi.

Enflasyonun yanında her geçen gün eriyen maaşlar insanların yaşamlarını idame ettirmelerine bile olanak vermiyor. Bütün ürünlere gelen zamların çok altında maaş artışları gerçekleştiği için birçok insan maaşıyla yalnızca kira ödeyebilecek duruma kadar geriledi. İki sene öncesinde asgari ücret 8.500 TL civarlarında iken şimdi yaklaşık iki kat artarak 17.000 seviyelerine ulaşmış durumda, ancak iki sene önce 4.000 TL olan kira bedeli bugün 4-5 kat artarak 15.000’lere kadar yükseldi.

Kira oranlarında en fazla yüzde 25 artış yapılabilmesini öngören uygulama yürürlükten kalkacak. Yasal olarak uygulandığı söylenen ancak pratikte karşılığını göremediğimiz bu uygulama, kiracıya yasal açıdan avantaj sağlıyordu. Hâlihazırda kiralarını ödemekte bile zorlanan insanlar bu sınırın da kaldırılmasıyla altından kalkamayacakları kira bedelleri ile karşılaşacaklar. Bir de temmuz ayında yapılmayacağı açıklanan maaş zamlarının da etkisi ile yoksullaşma ivmesi yükselişle devam edecek gibi görünüyor.

Mehmet Şimşek politikaları ile halkın yoksullaştırılması hız kazanmış durumda. Borçları ve hezimeti yaratan sermaye, ödemeyi halkın sırtına yükledi. Vergiler ve zamlarla bütün yük işçi sınıfına bırakıldı. Yapılara gelen zamlar da bu durumun bir örneğini içeriyor. Kira vergilerinde uygulanan muafiyetin kaldırılması ödenen vergilerde yüzde 60 gibi bir artışı berberinde getirecek, bu da kiracıya yansıtılacaktır. Oturduğu evi dışında evi olanlardan alınacak ek vergiler de doğrudan kiracılara yansıtılarak ödenen miktarlarda yüksek artışlar gösterecek.

İktidar, açıkladığı tasarruf tedbirleri ile aslında bir yandan da boşa harcanan milyarlarca TL’yi gözler önüne sermiş oldu. Seminer veya eğitim adı altında otellere ve tatillere harcanan milyonlar göz ardı edilirken bunların masrafları halkın sırtından karşılanır durumda. Örneğin yakın tarihlerde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “Filistin” için yaptığı 2 günlük konferans, geceliği 7.000 TL olan lüks bir otelde 200 katılımcıyla gerçekleştirildi. Kiralarda fahiş artışlara izin verilirken kamuda kiralanan mülklerde harcanan paralar ihtiyaç olarak sayıldı. Halk yoksullaştırılırken iktidar mensupları şatafat içerisinde hayatlarını devam ettirmekteler.

Servet vergisi getirilmesi, boş evlerin kamulaştırılıp halka açılması gibi somut ve emekçiden yana politikaların desteklenmesi gerekiyor. Yaratılan yoksulluğun sorumlusu olan sermayenin kazançlarına ek vergiler eklenmelidir. Barınma kamusal bir haktır ve devlet tarafından karşılanmalıdır.

Ölümünün yıldönümünde Muhittin Karkın ve Türkiye Marksizmi

0

Türkiye Troçkizminin kurucularından, Morenist akımımızın ve partimizin politik kurucusu ile rehberi, İşçi Demokrasisi Partisi Merkez Komitesi üyesi Muhittin Karkın’ı tam 1 sene önce, 24 Haziran 2023’te, saat 21.20’de kaybettik.

Karkın’ın biyografisi ve kuruluşuna öncülük ettiği akımın hayatı ile Türkiye sınıflar mücadelesinin inişleri ile çıkışları arasında sıkı bir ilişki ve uyum vardı. Karkın, 1970’lerin başında Seydişehir Alüminyum Tesisleri’nde örgütlenme çalışmaları yürüttü ve 15-16 Haziran 1970 proleter ayaklanmasına katıldı. Aynı yıllarda Troçki’nin eserlerini Türkçeye kazandırmaya başladı. Ağaç Sanayi İşçileri Sendikası (ASİS) Genel Başkan Yardımcılığı da yaptığı bu dönemde, Elka grevi başta olmak üzere birçok işçi mücadelesinin önderliğinde yer aldı.

Uluslararası devrimci Marksist hareketin teorik-politik birikimine ulaşılması ile işçi seferberlikleri içinde edinilen bu değerli deneyimlerin birleşimi, akımımızın ilk örgütü olan İşçi Cephesi’nin 1979’daki kuruluşuyla politik-örgütsel ifadesine ulaştı.

Muhittin Karkın’ın İşçi Cephesi’ni ortodoks bir Troçkist örgüt olarak inşa etmeye başlaması, birtakım tarihsel teorik-politik mücadelelerin neticesinde mümkün olmuştu. Bu mücadeleler Muhittin Karkın’ın Türkiye Marksizmine yaptığı eşsiz katkılardı ve aynı zamanda, onun bir devrimci önder olarak Türkiye Marksizmi içindeki özgün yerini belirledi.

Karkın ilk olarak kapitalist Türk rejimini faşizm olarak veya emperyalizmin basit bir sömürge valiliği olarak analiz eden çarpık anlayışlarla mücadele etti ve Türk rejimini Marx, Lenin ve Troçki’nin metodolojik mirasına dayanarak sui generis Bonapartizm olarak tahlil etti.

Daha sonra Karkın, kapitalist Türkiye ekonomisinin yarı feodal olarak analiz edilmesine ve Türkiye Devrimi’ne yalnızca burjuva demokratik görevler atfedilmesine karşı çıkarak, emperyalist uluslararası işbölümü temelinde Türkiye’nin dünya pazarı içinde üstlendiği ekonomik rolü, bu rolün eşitsiz ve bileşik gelişim yasasınca belirlendiğini ve bu nedenle Türkiye devriminin demokratik görevleri ile sosyalist görevlerinin kaynaştığını ortaya koydu. Türkiye sınıflar mücadelesinin nesnel ve öznel ihtiyaçlarına cevap veren ilk ve tek sürekli devrimci programların metinlerinin yazarı Muhittin Karkın’dı.

Bu program anlayışı temelinde, Komintern’de ve Dördüncü Enternasyonal’de uygulanması gereken bir yöntem olarak karar altına alınan Geçiş Programı anlayışının Türkiye sınıflar mücadelesinin ihtiyaçları uyarınca yorumlanması ve bu programın inşasına başlanması, yine Karkın’ın öncülüğünde gerçekleşti.

Karkın militan hayatı boyunca Kürt sorunundan devrimci parti inşasına, Filistin Direnişi’nden Latin Amerika’daki sınıf işbirlikçi hükümetlerin karakterizasyonuna dek, Türkiye Marksizmine biricik ve özgün katkılar vermeyi sürdürdü.

Bugün bu yazınsal mirasın bütünü ile işçi hareketi içinde edinilen eşsiz deneyim, İşçi Demokrasisi Partisi’nin programı ile politikalarını belirleyen temel bileşenlerdir. Bu bileşenlerin temelleri Muhittin Karkın tarafından atılmıştır.

Ölümünün birinci yılında Yoldaşımız Muhittin Karkın’ı hasretle anıyoruz…

0

Muhittin Yoldaşımızı 24 Haziran 2023 günü beklenmedik bir şekilde kaybettik. Zaman su gibi aktı. Yoldaşımızın aramızdan ayrılışının birinci yılı dolmak üzere. Yokluğunda yoldaşımızın kaybının insani ve politik olarak ne büyük bir eksiklik olduğunu acıyla deneyimledik. Üzüntümüz ve hasretimiz çok ama çok büyük. Tek tesellimiz onun büyük birikim ve deneyiminin ışığında birlikte ortak bir devrimci sosyalist inşayı yıllarca omuzlamış olmak.

Muhittin Yoldaşımızın son anına dek hep mücadele içinde olduğunun; önderliğin, partinin ve enternasyonalin inşası için çalıştığının ve kalbinin hep işçi sınıfından ve sınıf mücadelesinden yana olduğunun tanığı olduk. Onsuz bir yılın ardından miras bıraktığı mücadele devam ediyor. Onu söz verdiğimiz üzere sadece anılarımızda değil özellikle ve öncelikle mücadelemizde yaşatmaya devam ediyoruz, edeceğiz.

Kelimenin gerçek anlamında Muhittin Yoldaşımız inandığı gibi yaşadı; sözüyle özü, düşüncesiyle pratiği hep uyum içinde oldu. Tanıyan herkesin tanık olup bildiği üzere deneyimiyle, birikimiyle, sahip olduğu niteliklerle tezat oluşturacak ölçüde olağanüstü mütevazıydı. Böbürlenmez, üstünlük taslamaz, dinlemeyi bilir, ben bilirimci davranmazdı. Ama inandığı değerler ve fikirler için mücadele etmekten, onları savunmaktan da asla geri durmazdı. Söz konusu işçi sınıfı ve sınıf mücadelesi olduğunda sözünü esirgemez, kestirme yollar aramaz, eğilip bükülmezdi.

En büyük arzusu kuşkusuz Morenist Troçkizmin Türkiye’de ve bölgede işçi sınıfı içinde güçlü bir eğilim haline gelmesiydi. 1970’li yıllarda daha henüz 20’li yaşlarının başında başladığı mücadelesi hep bu amaca dönük oldu. 70’li yıllarda işçi sınıfı içinde sınıf devrimciliği adına çok önemli deneyimler yaşadı, biriktirdi ve devrimci bir sınıf örgütünün inşası için bu deneyimlerini aktardı. Ölümünün öncesindeki birkaç yılda en önemli arzu ve çabası Manisa’da devrimci sosyalist bir işçi eğiliminin temelini atmaktı. Bunu mümkün kılabilmek için bütün enerjisini devrimci öncü işçiler yetiştirmeye ve onlara mücadelelerinde her an eşlik etmeye adadı. Kendi deyimiyle “Bu benim altın vuruşum olacak” derdi. Başladığı bu mücadeleyi daha da ileri taşımak, kalıcı kılmak şimdi biz yoldaşlarının omuzlarında!

Asla unutmayacağız yoldaş! Hep bizde saklı kalacak, mücadelemizde yaşayacaksın!

Rejimin vizyonu: Kadın ve lgbti+ları aile kıskacına almak

0
Fotoğraf: Serra Akcan / csgorselarsiv.org

Geçtiğimiz günlerde Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın “Ailenin Korunması ve Güçlendirilmesi Vizyon Belgesi ve Eylem Planı” yayımlandı. Bir yılı aşkın süredir 81 ilde düzenlediği aile çalıştaylarıyla kadın ve lgbti+ları aile kıskacına almaya çalışan Saray rejimi, bu kez önüne 2024-2028 yıllarını kapsayan dört yıllık bir eylem planı koymuş durumda. Planın uygulanması ve izlenmesi için oluşturulan Ailenin Korunması ve Güçlendirilmesi Koordinasyon Kurulu, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın başkanlığında çalışacak. Plan kapsamında Turizm Bakanlığı’ndan RTÜK’e, yerel yönetimlerden üniversitelere kadar seferber edilmeyen devlet kurumu ise neredeyse yok. Bunun yanı sıra sivil toplum ve özel sektör işbirliğinden de söz ediliyor. Ayrıca söz konusu eylem planını yerel düzeyde güçlü biçimde uygulayabilmek adına tüm illerde “Ailenin Korunması ve Güçlendirilmesi İl Koordinasyon Kurulu” oluşturulması öngörülüyor.

Bu eylem planı aynı zamanda bir politika belgesi; İstanbul Sözleşmesi’ne ve hemen akabinde 6284 sayılı yasaya, nafaka gibi kazanılmış haklarımıza dönük saldırıların devamı niteliğinde. Kadınların her gün erkekler tarafından öldürüldüğü, fiziksel-psikolojik şiddete uğradığı; lgbti+ların hayatlarının nefretle kuşatıldığı; mevcut ekonomik yıkım tablosunda kadın emeğinin her geçen gün değersizleştiği Türkiye Yüzyılı’nda iktidarın eylem planı, “aileyi koruma” safsatası ile tüm bu sorunları görünmez kılıyor.

Bakanlığın iddiası o ki, aile, insanın temel biyolojik, psikolojik ve sosyal ihtiyaçlarını karşılayan bir yapı. Oysa bizler biliyoruz ki aile içerisinde ihtiyaçlarımızın karşılanması bir yana dursun, kadınlar tüm bu ihtiyaçları karşılayan/karşılamaya çalışan kişiler. Üstelik bakım emeğinin, duygusal emeğin görünmezleştirilmesi yetmezmiş gibi maruz kalınan şiddet de cabası. İstismar ile, kadın emeğinin sömürüsü ile dolu aileler; kadın ve lgbti+ların özgürlük mücadelesi önündeki en temel engellerden biri.

Bizler her geçen gün daha fazla emek sömürüsüne, erkek şiddetine maruz kalırken bakanlığın esas sorunsallaştırdığı başlıklar şöyle: Tek kişilik hanelerin çoğalması, boşanmaların artması, evlilik yaşının ötelenmesi, evlilik oranlarının ve çocuk sayısının azalması, nüfusun yaşlanması, geniş aile sayısındaki azalma, “cinsiyetsizleştirme” akımları, demografik yapıdaki değişikliklerin işgücü piyasaları üzerinde yük oluşturması… Zaten söz konusu belgenin en önemli referansı On İkinci Kalkınma Planı, bu durum metinde birkaç kez vurgulanıyor.

Bir süredir nafaka hakkını tartışmaya açarak kadınların boşanmasını zorlaştırmak hedeflenirken, burada da evliliği teşvik eden sosyal politikalar öngörülüyor. Yeni evlenen çiftlere faizsiz evlilik kredisi ve boşanma oranının en yüksek/doğurganlık hızının en düşük olduğu üçer ilde pilot uygulama gerçekleştirilmesi belgenin stratejik hedefleri arasında. “Aile Enstitüsü”, boşanmak isteyen eşlere aile arabuluculuğu gibi “müjde”ler de mevcut.

“Ailenin Korunması ve Güçlendirilmesi Vizyon Belgesi ve Eylem Planı” daha ilk sayfalarında “toplum düzeni ve devamlılığına” vurgu yaparak malumu ilan ediyor zaten. Bakanlık ismiyle müsemma; kadın yok, “aile” var. Dert biz, bizim hak ve özgürlüklerimiz değil; patriyarkal kapitalist düzenin devamlılığını sağlamak. Yani “aileyi koruma ve güçlendirme” politikası çıkarlarımıza hizmet etmediği gibi, daha fazla şiddet ve sömürü anlamına geliyor. Bizler ailenin değil kadın ve lgbti+ların korunması; boşanmaların değil erkek şiddetinin önlenmesi gerektiğini söylüyoruz. Hak ve özgürlüklerimizi hedef alan bu belgeyi tanımıyor, kadın ve lgbti+ların talepleri etrafında örülecek bir mücadeleyi savunuyoruz.

Getir bi kriz

0

2015 yılında yenilikçi bir yaklaşımla sektöründe öne çıkan Getir, çok hızlı teslimat yapabilmek için motokuryelerle mahallelerde bulunan depolar üzerinden dağıtım yapacak şekilde kuruldu. Özellikle pandemi sırasında evlere kapanmamızla birlikte, motokurye ile yapılan dağıtımlar dış dünyayla olan neredeyse tek bağlantımız haline geldi. Getir, başta Türkiye olmak üzere, dünya genelinde inanılmaz bir talep gördü. Kısa sürede Türkiye’nin en büyük teknoloji şirketlerinden biri haline gelen Getir, şimdi ciddi bir krizle karşı karşıya ve kötü bilançoyu kendi sermayedarları ödemek istemiyor.

Girişimcilik

Neoliberal dönemin popüler oyuncağı olan “startup”ların, yani girişimlerin aslında ne kadar büyük bir sömürü kaynağı olduğu açıkça ortada. Hem işçileri güvencesiz ve insani olmayan koşullarda en az 10-12 saat boyunca motorların üzerinde çalıştırıyorlar hem de kriz zamanında ilk vazgeçtikleri işçiler oluyor. Ayrıca Getir gibi şirketler, “esnaf kurye” gibi sistemleri daha çok para kazanabileceğiniz bir yöntem olarak pazarlıyor. Bu yüzden birçok motokuryenin herhangi bir kaza veya sorunla karşılaştığında muhatap bulamadığını ve sağlık ile diğer masraflarını kendi cebinden karşılamak zorunda kaldığını biliyoruz. Ve Yemeksepeti direnişinden de hatırlayacağımız gibi bunların hiçbiri şirketlerin umurunda değil.

Aynı gemide değiliz

Pandemi sonrası yaklaşık 12 milyar dolar değer biçilen bu şirket, krizle karşılaşınca hemen işten çıkarmalara ve küçülmeye başvurdu. Sadece İngiltere’de 1500 motokuryenin Getir yüzünden işsiz kaldığı tahmin ediliyor. Bu küçülme ve yurtdışı pazarlarından çekilme, Türkiye’ye odaklanmak olarak sunuluyor. Fakat gerçekte olan farklı; zararını tazmin etmek isteyen ortaklardan Mubadala’nın başka bir planı olduğu öne sürülüyor. Abu Dabi’nin egemen varlık fonu olan Mubadala’nın Türkiye Varlık Fonu’nun da zararlarını tazmin etmesi için devreye girmesi yönünde talepte bulunduğu iddia ediliyordu. Geçtiğimiz günlerde ise sermayedarlar arasında geçici bir anlaşmaya varıldığı haberi düştü. Her ne kadar bu anlık bir kurtarma operasyonu olarak gözükse de gerçekte olan, ortakların kendi yatırımlarını kaybetmeme isteği ve bunun için de denemeyecekleri yol yok. Tüm bunlara paralel olarak arka planda Getir ile Türkiye Varlık Fonu arasında gizli bir anlaşma yapıldığı iddia ediliyor ve bu haber yalanlanmadı. TVF’nin devreye girmesinin şu açıdan önemi var: Ortadoğu sermayesiyle yakın ilişkileri olan Saray’ın, onların çıkarlarını korumak için sermaye transferi gerçekleştirmek istemesi söz konusu olabilir. Kısacası, biz bu filmi daha önce gördük ve batmakta olan şirketin ortaklarının zararlarını kurtarmak için faturayı halka, yani bize kesmek istediklerini de biliyoruz.

Ne olmalı?

Burada da gördüğümüz gibi ortaklardan biri batmakta olan parasını kurtarabilmek için her şeyi deniyor ama karşısında onu durdurabilecek bir örgütlü güç yok. Ve daha dramatik olan ise devletin tüm bu olan biteni sanki yokmuşçasına izlemesi ve çanak tutması. Tüm bunlar aslında neoliberal bir saldırının nasıl evrimleştiğine canlı birer kanıt ama elimizde buna karşı hâlâ etkili bir ilaç var, o da örgütlülük ve bunun asıl aracı sendikalar. Özellikle bu gibi emek yoğun, riskli sektörlerde sendikalılık zorunlu olmalı ve esnaf kurye gibi ucube sistemler yasaklanmalı. Sendikalılık aslında örgütlü mücadele için temel ve küçük bir adım ama bu sayede bize dayatılan güvencesizliği yeneceğiz ve yine bu sayede mekânın sahibinin kim olduğunu ve anahtarın kimde olduğunu onlara hatırlatacağız.

İUB-DE Gençlik Konferansı: Dünyanın dört bir yanından gençler Filistin’i destekliyor

0

8 Haziran Cumartesi günü, Filistin halkının kahramanca direnişini desteklemek için İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Gençliğinin ilk toplantısını gerçekleştirdik. Bu konferansı, ABD’de 20 üniversitenin öğrenciler tarafından işgal edilmesiyle başlayan, Avrupa’ya yayılan ve şimdi Brezilya ve Şili’de üniversitelerdeki işgal ve görünürlük eylemleriyle Latin Amerika’ya ulaşan dünya öğrenci hareketinin yükselişinin gerçekleştiği bir zamanda düzenledik.

İUB-DE Gençliği olarak kendi ülkelerimizde bu girişimlerin birçoğunun destekçisi olduk. Bu çerçevede, temel hedeflerinden biri dünyanın çeşitli yerlerinde gelişmekte olan öğrenci intifadasını dayanışmayla kuşatmak olan bu çok önemli uluslararası gençlik buluşmasını örgütledik. Mücadeleleri ve görünürlük eylemlerini güçlendirebilmek için Filistin’le dayanışma mücadelesinin farklı ülkelerde nasıl örgütlendiğine dair deneyim alışverişinde bulunduk. Ve kuşkusuz, savaş suçlusu Netanyahu hükümetiyle İsrail’in Gazze’de uyguladığı soykırım ve etnik temizlik planını yenmek için ve birleşik, laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin için en geniş uluslararası eylem birliği çağrısıyla büyük bir kampanya geliştiren İUB-DE ve gençliğini de bu etkinlikle biraz daha güçlendirmiş olduk.

Bu toplantıda Arjantin, Brezilya, Şili, İspanya Devleti, Portekiz ve Türkiye’den gençlik liderlerinin konuşmalarının yanı sıra Dominik Cumhuriyeti’ndeki kardeş partimiz MST tarafından davet edilen Kaliforniya’dan bir yoldaşın katılımına da yer verdik. Konuşmalar eşzamanlı olarak İspanyolca, İngilizce ve Portekizceye çevrildi. Filistinli yoldaş Shams’ın selamının yanı sıra Türkiye’de yaşayan Filistinli yoldaş Maysam’ın ve ABD’de Filistin’i desteklemek için gelişen kampların bir parçası olan bir yoldaşın selamlamaları çok önemliydi. Enternasyonalimizin mücadeleyi desteklemeyi ve Filistin halkına en geniş dayanışmamızı gönderme olanağını elde etmeyi sürdürmesi için hepsi çok önemli katkılardı.

Tüm seksiyonlarda buluşmalar ve çevrimiçi bağlantı şeklinde hibrit bir tartışma yapıldığı için yoldaşlarımız etkinliği bizzat izleyebildi. Bu da farklı seksiyonlarda devrimci partilerimizi ve İUB-DE’nin inşasını sürdüren gençlerin birbirini görebilmesi için muazzam bir fırsat oldu. Bu ilk toplantı, gençlerin öncülük ettiği önemli bir örnek oldu. Bunu işçi hükümetleri ve sosyalist bir dünya için aynı enternasyonal çatısı altında mücadele ettiğini bilen İUB-DE gençliğini motive edecek, güçlendirecek ve büyütecek yeni etkinlikler örgütlemek için bir başlangıç olarak görüyoruz. Soykırımcı İsrail Devleti’nin Filistin halkına yönelik saldırıları sürerken, direniş de devam ediyor. İUB-DE Gençliği olarak, Filistin nehirden denize özgür olana kadar Filistin halkını desteklemek için yorulmadan mücadele etmeye devam edeceğiz.

Pilar Barbas, Izquierda Socialista (Sosyalist Sol) Gençlik lideri ve Arjantin Üniversite Federasyonu Sekreteri

Filistinli Mahkûmlar Derneği’nden işgal devletinin suçları hakkında soruşturma çağrısı

0

İşgalci İsrail, 7 Ekim’den bu yana kamplarında tuttuğu 36 Gazzeli tutsağı şehit ettiğini itiraf etti. Ayrıca kısa süre önce Gazze’den en az 4.000 Filistinliyi tutukladığını ve daha sonrasında bu kişilerden 1.500’ünü serbest bıraktığını açıklamıştı.

Yakın zamanda bir dizi soruşturma ve uluslararası basın raporu, işgal ordusunun en büyük gözaltı merkezi olan “Sde Teman” toplama kampında, özellikle de hasta ve yaralı tutsakların bulunduğu tesiste tutuklulara karşı işlediği suçları ve zulmü yayımladı.

Son olarak AP’nin yayımladığı bir rapor, işgal ordusunun toplama kamplarında Gazze’den 36 tutsağın şehit edildiğini kabul ettiğini açıkça ortaya koydu. Bu toplama kampları hakkında bildiklerimizin çoğu, işgal altındaki Necef’te bulunan Sde Teman’dan sızan rapor ve fotoğraflardan oluşuyor, ancak Gazze’de tutukluların bulunduğu ve tutukluluk koşulları hakkında yeterli bilgi bulunmayan “Antoot” kampı, “Ofer” hapishanesi ve diğer başka hapishane ve kamplar da var.

Daha birkaç gün önce Siyonist kaynaklar, Gazze’den “Sde Teman” toplama kampına götürülen iki tutsağın işgal askerleri tarafından dövülerek öldürüldüğünü bildirdi. Filistinli Mahkûmlar Derneği, işgal devletinin Gazze’deki tutsaklarla ilgili tüm verileri ve kamplarında şehit edilenlerin kimlikleri de dahil olmak üzere gözaltı yerlerini açıklamayı reddetmeye devam ettiği bir dönemde bu tür olayların arttığını belirtiyor. İşgalci İsrail, gazetecilerin ya da Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin “Sde Teman” toplama kampına girmesine izin vermedi.

Filistinli Mahkûmlar Derneği, Gazze’deki tutukluların durumunun bugün insan hakları kurumları için en büyük zorluğu teşkil ettiğini, zira işgalin bu kişilere uyguladığı bir dizi katı tedbir ve kısıtlama, gözaltında kaybetme suçunu uygulaması ve bunu başarmak için hukuku manipüle etmesinin söz konusu olduğunu açıkladı. Özellikle de Uluslararası Kızılhaç Komitesi de dahil olmak üzere uluslararası kuruluşların gözaltı koşullarını incelemesine izin verilmeden geçen zaman ve kamplarda uzun süre gözaltında tutulma, Filistinli tutsakların aralarındaki şehit sayısının artmasında başlıca etken olacaktır.

Dernek, bu konudaki birincil desteğin, bazı insan hakları kurumlarının zor ve karmaşık koşullar altında toplamayı başardığı, serbest bırakılan tutukluların ifadelerinden geldiğini vurguladı. Bu kişilerden onlarcasının görüntüsü, ifadelerinden önce kendilerine karşı işlenen işkence suçlarının düzeyini ve bunun sonucunda yaşanan uzuv kaybı gibi vakaları gözler önüne seriyor.

Dernek, Gazze’deki tutukluların tutulduğu çeşitli kamp ve hapishanelerden biri olan “Sde Teman” kampının koşullarına ilişkin soruşturma açma niyetinde olduğuna dair işgalcilerin giderek artan iddialarının, dünyanın gözü önünde soykırım uygulayan, işkence suçları işleyen ve kameralar önünde infazlar gerçekleştiren bir sistem için hiçbir anlam ifade etmeyen iddialardan ibaret olduğunu ifade etti. Tüm bunların yanı sıra Dernek, “İsrail” yargı sisteminin, mahkûm ve tutuklulara karşı devam eden suçlar da dahil olmak üzere, bugün işlenen tüm suçların pekiştirilmesinde bir köşe taşı görevi gördüğünü ifade etti.

Filistinli Mahkûmlar Derneği, 239 gündür Gazze’de halkımıza karşı devam eden soykırımın bir yüzü olarak, işgal hapishaneleri ve kamplarında tutuklu ve mahkûmlara karşı işlenen ciddi suçlar ve ihlallerle ilgili uluslararası düzeyde denetlenen soruşturmalar açılması gerektiği çağrısını yinelemektedir. Bu çağrı, uluslararası insan hakları sistemini çevreleyen kasvetli tabloya ve soykırım savaşının başlangıcından bugüne kadar işgal devleti tarafından işlenen suçlar ve zulümler karşısında bu sistemin itibarını ve duruşunu ele geçiren korkunç acizlik durumuna rağmen yapılmaktadır.

Resistance News Network (Direniş Haber Ağı)

2 Haziran 2024

Barınma sorununun çözümü için kamu kaynakları kullanılmalı!

0

Hayatta kalabilmek için sayısız fedakârlıkta bulunmak zorunda kalan emekçiler için kendilerini doğa koşullarından koruyacak güvenceli bir konutta insanca yaşama hakkı en temel hakların başında geliyor. Bu barınma hakkı en temel insan hakları arasında yer aldığından barınılan alanların huzur ve güven içinde yaşamaya da elverişli olması gerekiyor. Ancak günümüz gerçekliğinde depreme dayanaklı olmayan, güneş dahi almayan konutların kiraları bile asgari ücret düzeyinde seyrediyor.

Ekonomik krizin enflasyon oranlarında fahiş yükselmeye neden olması ile kira bedelleri bir anda emekçileri, öğrencileri ve emeklileri tabiri caizse evsiz bırakacak seviyelere geldi. Zira ücretlerde enflasyon oranında dahi artış yapılmazken barınılacak konutların kiraları bir anda dudak uçuklatacak düzeye geldi. Konut kiralarında artışı yüzde 25 ile sınırlayan düzenlemeye rağmen kiracılar fahiş kira zammı talepleriyle ve tahliye tehdidiyle karşı karşıya kalıyor. Hâlihazırda iki yıldır yürürlükte olan ve uygulamada öğrencilerin, emekçilerin ve emeklilerin barınma sorununun çözümünde etkisi bulunmayan bu düzenlemenin de Temmuz 2024 itibarıyla yenilenmeyeceği konuşuluyor. Buradaki temel mesele öğrencinin, emekçinin ve emeklinin barınma sorununun çözümü konusunda göstermelik ve kısa süreli müdahalelerden ziyade, binlerce konut boş ve atıl şekilde dururken kamu kaynaklarının barınma sorununun çözümünde kullanılma gerekliliğidir.

Mevcut düzende, kapitalist rejimin kutsal addettiği mülkiyet hakkı ile barınma hakkının yarıştığını görüyoruz. Ancak, içinde bulunduğumuz gerçeklikte, kapitalist rejimin vahşi doğasına rağmen, barınma hakkının temel bir insan hakkı olduğunu anlamalıyız. Bu nedenle, barınma hakkından faydalanması neredeyse imkânsızlaşan emekçilere külfet yüklenmemelidir.

Geçtiğimiz sene gerçekleşen ve 10 ilde devasa bir yıkıma sebep olan depremin izleri hâlâ daha devam ediyor. Yaşanan deprem ile birlikte ülkenin dört bir yanında kentsel dönüşüm süreçlerinin başladığı zannedilse de kaynakların sermayeye akıtılması nedeniyle inşaat şirketleri ellerini ovuşturuyor. Barınma sorunu, ülkenin temel sorunlarından biri olduğundan derhâl kaynakların bu yönde kullanılması gerekiyor. Kentsel dönüşümün inşaat şirketlerinin astronomik kârlarını değil biz emekçi, öğrenci ve emeklilerin çıkarlarını gözetecek şekilde tasarlanması şart olduğu gibi, binlerce boş konutun denetlenmesi ve bu konutlar aracılığıyla barınma sorunu yaşayan emekçilerin, öğrencilerin ve emeklilerin acil ihtiyaçlarının karşılanması da şarttır.

Emeklilik sistemi tüm emekçilerin sorunu

0

2024, iktidarın müjdelediği gibi bir emekliler yılı değil ama emekli yoksulluğunun zirve yaptığı yıl oldu. Emekliler, iktidarın yoksullaştırma politikalarının en ağır sonuçlarıyla yüz yüzeler. En düşük emekli aylığının asgari ücreti karşılama oranı yaklaşık yüzde 60’lara düşmüş durumda. Adı üzerinde asgari yaşam koşullarının idamesi için gerekli ücret olarak belirlenen ücretin bile neredeyse yarısı.

Emeklilerin gündeminden hiç düşmeyen bu konu, memur ve işçi emeklilerinin zam ayı (temmuz) yaklaşırken kamuoyunun da yeniden gündeminde. İktidarın açıklamaları ise bu sefaletin emeklilere dayatılmaya devam edeceğine işaret ediyor. 6 aylık resmi enflasyona bağlı zammın yüzde 20-25 civarında olacağı öngörülüyor, ki bu artış doğrudan kök aylıklara yansıtılırsa milyonlarca emeklinin maaşı 10 bin TL’ye ancak ulaşacak.

Öte yandan, bu sefalet tablosunun birden bire olmadığını, bu sonucun iktidar tarafından çok planlı bir şekilde, adım adım örüldüğünü unutmamak gerek.

Tüm dünyada kapitalistlerin hedef aldığı emeklilik sistemine ilişkin Türkiye’deki en sistematik saldırı, biçimsel ifadesini 2008 yılında yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile aldı. Bizlerin SSGSS olarak bildiği bu yasa, iktidarın emek düşmanı politikalarının en somut ifadesiydi. AKP iktidarları bu yasayı baz alarak adım adım emekli maaşlarını belirleyen tüm parametrelerle oynadı. Aylık bağlama oranları, güncelleme katsayısı düşürüldü; milli gelir artışının emekli maaşına etkisi azaltıldı. Öyle ki GSYH’nin yani ekonomideki büyümenin eskiden yüzde 100’ü hesaplamaya yansıtılırken bu oran yüzde 30’a düşürüldü. Sonuç, emekli maaşlarının yıldan yıla azalması, alım gücünün ise hızla düşmesi oldu.

Bu sonuç, elbette iktidarın diğer tercihleri ile de birleşti. SGK’ye bütçe transferlerinin bütçedeki payı da son yıllarda iyice azaltıldı. Yüzde 15-19 bandında seyreden oran, 2024’te bütçenin yüzde 10’una kadar düşürüldü.

Sefalet düzeyine gerileyen aylıklar, emekliler arasındaki dengesizlikler, sermayenin emeklilik sistemine saldırılarının bir sonucu ve iktidarın emeklilere dönük görmezden gelme, susturma, sıkıştıkları dönemlerde ise kısmi desteklerle sorunu yamama taktiğiyle bugüne kadar geldi; ancak ülkenin günden güne büyüyen en acil sorunlarından biri olarak…

SSGSS yasası gündeme geldiğinde, buna başta emek örgütleri olmak üzere önemli bir direnç gösterildi, eylemler düzenlendi, kamuoyu bilgilendirildi ama yetmedi. Bunu durdurabilecek güçlü bir birleşik mücadele hattı örülemedi. Şimdi ise bu yasanın emeklilik başta olmak üzere birçok alandaki sonuçlarının yarattığı sefaletin, güvencesizliğin doğrudan muhatabıyız. Sorunun, mevcut 16 milyon emeklinin değil, tüm emekçilerin, hepimizin sorunu olduğunu görmemiz gerekiyor. Mevcut emeklilik sisteminin emekçiden, emekliden yana bir anlayışla emek örgütlerinin yapacağı bir çalışma ile yeniden düzenlenmesi zorunlu bir ihtiyaç. Bunun yanı sıra, en düşük emekli aylığının asgari ücret düzeyine çıkarılması, aylık bağlama oranlarının yeniden düzenlenmesi ve tüm ücretlerin gerçek enflasyon oranında üç ayda bir artırılması talepleri etrafında acil eylem birliğini sağlayabilmeliyiz.

Enflasyon baskılanırken maaşlar erimeye devam ediyor

0

İktidarın ekonomi politikaları emekçilerin yaşadığı geçim sıkıntısını her geçen gün daha da derinleştirdi. Hayat pahalılığı nedeniyle maaşların giderek erimesi, emekli maaşlarının milyonlarca emekliyi sefalete mahkûm etmesi, artan vergi kesintileri toplumda ara zam beklentisini gündeme getirdi. Nitekim Birleşik Kamu İş Konfederasyonu tarafından açıklanan veriler de bunu doğrular nitelikte; açlık sınırı mayıs ayında 19 bin 926 liraya yükselirken, yoksulluk sınırı 59 bin 353 liraya çıktı.

Tüm bu olumsuz tablo karşısında iktidarın ne emeklilerin ne de asgari ücretlilerin maaşlarında herhangi bir iyileştirme planı var. Nitekim seçimden sonra bu tablonun daha da kötüleşeceğini belirtmiş; bu politikanın aslen vergi artışları, işten çıkarmalar, ücretlerin baskılanması ve fahiş fiyat artışları olarak acı bir kemer sıkma reçetesi olarak vuku bulacağını belirtmiştik.

Nitekim nisan ayında Merkez Bankası tarafından hükümete yollanan mektupta durum şöyle özetleniyor: “Asgari ücretin yılda bir kez güncellenmesi, yönetilen/yönlendirilen fiyatlar ile ücret ve vergi ayarlamalarında OVP’de sunulan enflasyon tahminlerinin gözetilmesi ve para politikasındaki sıkı duruş kritik bir önem taşımaktadır.”

“Sıkı duruş” olarak özetlenen, hükümetin enflasyonla mücadeledeki yegâne yaklaşımı olan sıkılaştırma ve talebin kısılması. Bunun kamu harcamaları ve emeğe ayrılan pay üzerinde doğrudan olumsuz etkisi var. Bu yaklaşım bir yandan memur maaşlarını ve emekli aylıklarını baskılama, bütçe içindeki paylarını düşürme, öte yandan diğer kamu harcamalarında kısıntıya gitme olarak da özetlenebilir. Ancak aynı tabloda kaynakları sermayeye aktarma durumu da söz konusu. Örneğin geçtiğimiz haftalarda TCMB rezervlerinde yaklaşık 50 milyar dolarlık iyileşme görüldü. Hatta Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, katıldığı bir programda TCMB’nin döviz alımı yapmaması durumunda TL’nin ABD doları karşısındaki değerinin 30 TL’nin altına düşebileceğini söyledi. Bu politikadan ancak döviz kredisine erişebilen kesimler ve yabancı yatırımcı faydalanabiliyor. Yani temel sorun, hükümetin verdiği döviz taahhüdü nedeniyle sermaye kesimine büyük bir kaynak transferi yapılırken, enflasyonla mücadelede takip edilen politika çerçevesi nedeniyle asgari ücrete, emekliye zam yapılamaması!

Tam da gelir eşitsizliğini derinleştirip belirli bir kesimi zengin eden bu politikaların bedeli yine emekçilerin sırtına yüklenmekte. Bu tablo karşısında CHP Ankara’da örgütlediği emekliler mitinginde emeklilere bir sonraki seçimleri işaret ederken, 1 Mayıs’tan da hareketle Türk-İş’in de DİSK’in de herhangi bir eylem planı olmadığı görülüyor. Toplumsal örgütsüzlüğün bir sonucu olarak pervasızca saldıran iktidarın bu politikalarına karşı düzen partilerinden kopuş ve emekten yana bir ittifakı inşa etmek halen güncel bir zorunluluk. Bu saldırıları kabul etmiyoruz. Ücretlere her üç ayda bir gerçek enflasyon oranında zam yapılmalı, işten çıkarmalar yasaklanmalıdır. Emek örgütlerine, sosyalist partilere, kadınlara, öğrencilere çağrımızdır; bu zararı kabul etmeden emek ittifakını inşa etmeliyiz.

Emniyet ve yargı krizi: Ayhan Bora Kaplan dosyasının anlattıkları

0

Rejim bir krizden diğerine sürüklenmeye devam ediyor. Sinan Ateş cinayetinin MHP’li üst düzey isimleriyle ilişkilendirilmesi yetmiyormuş gibi, son olarak tutuklu mafya örgütü lideri Ayhan Bora Kaplan olayı üzerinden AKP, MHP, polis ve yargıyı kapsayan yeni bir güç mücadelesinin var olduğu açığa çıktı. Cinayet, hırsızlık, uyuşturucu ticareti, işkence gibi suçlamalarla karşı karşıya olan mafya lideri Kaplan, iddiaya göre önceki İçişleri Bakanı Soylu ve MHP başta olmak üzere yargı ve polis içindeki üst düzey isimlerle çok yakın bir ilişki içerisindeydi. Darbe Girişimi’nde TRT önünde toplanan rejim yanlısı silahlı gruplar arasında yer aldıktan sonra eşi görülmemiş bir servet artışı yaşayan Kaplan’ın, hakkındaki düzinelerce ağır suçlamalara rağmen uzun bir süre boyunca fiilen dokunulmaz bir konum elde ettiği anlaşılıyor. Ta ki 7 Eylül 2023’te yurtdışına çıkmaya çalışırken gözaltına alınıncaya kadar…

Çetelerle mücadele kapsamında Kaplan tutuklandıktan sonra gizli tanık ve örgütün 2 numarası olarak bilinen Serdar Sertçelik’in ortaya çıkan ifadeleri, örgütün bakanlar, emniyet mensupları ve yargı içinde üst düzey isimlerle ilişkilerini açığa çıkardı. Ardından ev hapsinde tutulan Sertçelik’in emniyet ve yargı içindeki bazı görevlilerce yurtdışına kaçırılması, rejim içindeki farklı klikler arasında sert bir güç mücadelesi yaşandığını doğruladı. Rejimin kirli çamaşırlarını ortaya saçan Sertçelik, yurtdışındayken katıldığı bir yayında önceki tüm ifadelerini bazı emniyet müdürlerinin baskısı ve yönlendirmesiyle vermiş olduğunu ve bu girişimin AKP ile MHP’ye yönelik bir kumpas olduğunu söyledi. Çok geçmeden operasyonu yürüten üst düzey emniyet mensupları tutuklandı. MHP lideri Bahçeli, Ayhan Bora Kaplan operasyonunu yürütenleri 17-25 Aralık benzeri bir darbe teşebbüsünde bulunmakla suçladı. Saray cephesinde ise farklı bir ton vardı: Ali Yerlikaya bu girişimi “Cumhurbaşkanına karşı bir oyun” olarak nitelendirirken suç örgütleriyle mücadelenin süreceğini belirtti. Çok geçmeden 30 Mayıs’ta, yurtdışında bulunan kaçak Sertçelik’in MİT tarafından Macaristan’da yakalandığı açıklandı.

Ayhan Bora Kaplan davası ve göz göre göre öldürülen Sinan Ateş dosyasının karartılması, rejimin derin bir kriz hâlinde olduğunu gösteriyor. 2016 yılında temelleri atılıp 2018 Referandumu’yla resmileşen Türk Tipi Başkanlık Sistemi hiçbir zaman kurumsallaşamadı çünkü en başından beri bu rejim, darbe girişimiyle sonuçlanan ciddi bir ekonomik kriz ve yönetim krizi ortamında bir burjuva rejimine göre bile fazlasıyla yozlaşmış bir şekilde doğdu. Emekçilerin sosyal, ekonomik ve demokratik taleplerine karşı en sert tedbirleri hayata geçirmek ve rejime yönelik her türlü muhalefeti ezmek için şiddet, mafya, yolsuzluk ve rüşvet gibi araçlara rahatlıkla başvuran, mafyayla karanlık ilişkilere girmek durumunda kalan bir rejim bu. Sürekli olarak anayasayı değiştirerek AYM gibi geriye kalan burjuva demokratik kurumları ya kaldırmak ya da tahrip etmek istemesinin sebebi, bu tarz yasadışı araçlara başvurma zorunluluğu ve çoklu kriz koşullarında anayasal çerçeveye hiçbir şekilde sığamamasından ibaret. Bunun için AYM kapatılmak veya işlevsizleştirilmek, diğer yargı organları ise Yargıtay seçimlerinin gösterdiği gibi sıkı bir denetim altına alınmak zorunda. En ufak bir yumuşama, şeffaflaşma veya demokratikleşme hamlesi, rejimi doğrudan tehdit edebilecek bir girişim olarak görülüyor.

Üstelik Susurluk Skandalı’nı aratmayacak cinsten olan tüm bu skandallar, yalnızca buzdağının görünen yüzü. Rejim içi klikler arasındaki mücadelenin sertleşmesi yüzünden ortaya saçılan olaylar bunlar. Bunun dışında daha kaç benzer skandalın var olduğunu bilmiyoruz. Tüm bunlar olurken, bir yandan Adalet Bakanı, 9. yargı paketinin meclise geleceğini müjdeliyor. Buradan emekçilerin lehine herhangi bir demokratikleşme hamlesinin çıkması elbette mümkün değil. Geçmiş deneyimlerin gösterdiği gibi, “hak arama hürriyetinin daha etkin şekilde kullanılabilmesine imkân tanıyan düzenlemelerin” pakette yer alacağı iddiası hiçbir inandırıcılığa sahip değil. Rejim içi kliklerin kendi aralarındaki mücadeleden medet ummak veya rejimi ehlileştirmek yerine, emekçilere düşman olan bu rejimden tam bir kopuş hâlâ en güncel ihtiyaç olarak karşımızda duruyor.

HMS Makina’da greve çıkmadan anlaşmaya varıldı

0
Fotoğraf: https://x.com/BirlesikMetal

Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde bulunan HMS Makina’da Ekim 2023’te Birleşik Metal-İş (BMİS) ile patron arasında başlayan toplu iş sözleşmesi görüşmeleri greve çıkılmasına saatler kala anlaşmaya sonuçlandı. Patronun uzlaşmaz tutumu sonucunda Nisan ayında grev oylamasına gidilmiş ve işçiler büyük çoğunlukla greve ‘Evet’ demişti.

Grevin örgütlenme sürecinde işçilerin, ortalama ücretin 30 bin liranın altına düşmemesi ve sözleşmenin iki yılda bir yapılması talepleri öne çıkıyordu. Kararlaştırılan grev gününe yaklaştıkça savunma sanayinde kullanılan parçaların üretilmesi ve iş durdurulmasının olumsuz etkileri bahane edilerek Çalışma Bakanlığı arabuluculuk rolü üstlendi. TİS görüşmelerine sendika ve işveren tarafı dışında İŞKUR başkanı da katıldı. Ancak işçiler, temsilcilerle yaptıkları toplantılarda taslaktaki taleplerin kabul edilmediği takdirde kesinlikle greve çıkma kararlığında olduğunu ortaya koydu.

Ekim ayında hazırlanan TİS taslağında saat ücretine seyyanen 35 TL, yıllık kıdeme göre saat ücretlerinin 3 TL artırılması talep ediliyordu. TİS’in uzaması ve yüksek enflasyon nedenleriyle başlangıçtaki talepler zaten oldukça mütevazı kalmaya başlamıştı. Buna rağmen, işveren son haftaya dek uzlaşmaz tutumundan vazgeçmedi.

İşçilerin kararlı tutumu sonucunda tekliflerini artırmaya başlayan patron ve sendika yönetimi arasındaki pazarlık son hafta hız kazandı. Patronun sunduğu son teklif, saat ücretlerine seyyanen 30 TL ve 2 TL kıdem zammı biçiminde oldu. Sendika yönetiminin işçilerin oyuna sunmadan gece vakti bu teklifi kabul etmesiyle TİS imzalandı.

Sözleşme işçilerin beklentilerinin altında

Yaklaşık 12 yıldır BMİS’in yetkili olduğu HMS Makine’da bu sözleşmeye kadar çıplak ücretler asgari ücret düzeyindeydi ve sözleşmeler 3 yıllıktı. Bu vahim tablo karşısında, işçilerin bu süreçteki kararlı, örgütlü tutumu çeşitli kazanımlar getirdi. Sözleşme 2 yıllık olarak imzalandı, sosyal haklar %120 oranında artırıldı ve hafta içi fazla mesailer %60’tan %65’e yükseldi.

Bununla birlikte ücret zamları işçilerin beklentisinin çok altında kaldı. Bir kez daha, bölgede Türk Metal’in örgütlü olduğu fabrikaların gerisinde bir sözleşmenin altına imza atıldı. Ortalama ücret ikramiyelerle beraber 27-28 bin TL seviyesine geldi. Çok yüksek kârlılıkla çalışan ve ağır çalışma koşullarının olduğu bir fabrika için bu düzey oldukça düşük. Yeni başlayan işçilerin ücretleri ise 20 bin TL düzeyinde. Dolayısıyla, işçilerin fazla mesaiye kalmadan geçinebilmesi mümkün değil.

İşçilerin beklentisi, enflasyon karşısında zaten erimiş olan taslakta geri adım atılmadan taleplerin işverene kabul ettirilmesiydi. Bu doğrultuda işçiler greve çıkmaya da hazırdı. Sendika temsilcileri de fabrikanın içinde, önünde yapılan toplantılarda talepler alınana kadar direnişe devam edeceklerine namus sözü veriyorlardı. Bu nedenle, TİS sonucu, birtakım kazanımlara rağmen hayal kırıklığına ve sendikaya güvensizliğe neden oldu.

Sendikal demokrasinin “unutulan” ilkeleri

Bu sonucun arkasında ise, her şeyden önce sendikal demokrasinin temel ilkelerinin uygulanmıyor olması geliyor. İşyerindeki işçi temsilcileri seçimle değil sendikanın atamasıyla belirleniyor. Bu temsilciler işyerindeki öncülerden değil “sendikaya ve işverene sorun çıkarmayacak” kişiler arasından belirleniyor. Öyle ki, bir işyeri temsilcisi işyerinde atılan bir işçinin davasında patron lehine şahitlik yapacak kadar geri bir bilinci temsil ediyor.

12 yıllık sendikal varlığa rağmen, son TİS’e kadar herhangi bir sendikasız işyerinden farkın olmadığı HMS Makina’da sağlanan kısmi kazanımlar işçilerin tabandan ördüğü basınç ve örgütlenme sayesinde gerçekleşti. İşçilerin bu tutumu, sendika yönetimini grev kararı aldırmaya zorladı.

Bununla birlikte, sendika yönetimi TİS döneminde işçilerle birkaç toplantı örgütlemek dışında hiçbir faaliyette bulunmadı. İşçilere temel sendikal eğitim verilmesi, TİS ve grev komitelerinin seçilmesi, grev fonunun oluşturulması, patrona basınç oluşturmak adına bir eylem planının oluşturulması gibi en temel sendikal görevler yerine getirilmedi. Greve saatler kala TİS imzalanırken de işçinin fikri sorulmadı, yalnızca whatsapp gruplarından bilgilendirme mesajı geçildi.

HMS Makine’daki TİS süreci işçilerin iradesini hiçe sayan sendika yönetimleriyle gerçek kazanımlar sağlanamayacağını bir kez daha ortaya koyuyor. TİS’in ardından fabrikadaki öncü işçiler, bir sonraki TİS’e kadar işyeri komitelerinin kurulması, işyeri temsilcilerinin seçimle belirlenmesi gibi işçi demokrasisi ilkelerini hayata geçirmek için mücadeleye devam edeceklerini belirtiyorlar.

Kaynak var ve sermayeye doğru akıyor

0

Kapitalizm, yarattığı zenginliği sermayeye dağıtırken yarattığı sefaleti ise emekçilere dağıtır. Her şey bu yüzden sınıfsaldır. Sermayenin devleti; faize, dış borca milyarlarca dolar harcamayı, asgari ücrete düzenli zam için kaynak ayırmaya tercih eder. Aynı devlet bireysel emekli priminin yüzde 30’unu devletin kasasından özel emeklilik fonları için ayırırken emeklilere 10 bin TL maaşı reva görür. Sorun, kaynağın yeterli olmaması değildir, sınıfsal tercihlerdir.

Şu ana kadar şirketlerden alınacak iken alınmayan -yani silinen- vergi borçlarını, yap-işlet-devret ile devletin kasasından ilgili şirketlere verilen garanti miktarlarını ve ödenen dış borcu topladığınızda asgari ücrete ve emeklilere yılda ne kadar zam yapılabileceğini bir düşünün. Fakat iş emekçilere geldiğinde, gelir vergi dilimi yetmiyormuş gibi, her alışverişimizde KDV-ÖTV ile biraz daha fazla vergi veriyoruz. Şirketlerin alınmayan vergisi küçük küçük hepimizden tahsil ediliyor. Daha önce bir yazımızda bahsetmiştik. Bu yılki bütçeye göre kişi başı 80 bin TL vergi verilecek. Şimdiden 40 bin TL’sini verdik. Alın size kaynak! Peki devlet bize ne verdi? Yılda iki zam bile yapmadı!

Hem Nebati hem Şimşek tüm programlarını zararı toplumsallaştırmak, kârı ise özelleştirmek üzerine kurguladı. Özellikle Nebati, zararı enflasyon ile topluma yıktı. Şimşek ise IMF programıyla kârların küçük bir azınlığın elinde toplanmasını uluslararası sermayeye garanti ediyor. Dedik ya, hepsi sınıfsal tercihler…

Uygulanan IMF programı emperyalizmden tam not almış durumda. Hem programın eksiksiz uygulanacağına dair verilen garanti hem de dövize verilen yüksek faiz oranları ülkeye hızlı bir döviz akımına yol açtı. Giren paraların bir kısmını Merkez Bankası satın alarak TL’nin ihracatçı aleyhine değerlenmesini önlüyor. Ekonomi frenlenirken ihracatçının önünde hiçbir engelin olmaması ise OVP’nin ana hedeflerinden biri. Ayrıca, giren döviz miktarının bir kısmının da finansal piyasalarda ilk anda ülkeden çıkacak ve bir avuç insanı zengin yapacak şekilde değerlendirildiği biliniyor.

2024 Mart sonu itibarıyla, orijinal vadesine bakılmaksızın vadesine 1 yıl veya daha az kalmış dış borç, yani kısa vadeli dış borç stoku 232 milyar dolar oldu. Seneye şubat ayına kadar bu para ödenecek. Hani kaynak yoktu? Sermaye için yapılacak her hamleye kaynak var. Oysa bu ülkedeki emekçilerin uluslararası bankalara verecekleri bir kuruş bile yok!

Ülkede yapılan harcamaların neredeyse yarısına yakını (yüzde 47) kredi kartlarıyla yapılıyor. Yani tüketimin yarısı borç olarak gerçekleşiyor. Alım gücü düştükçe bu oran artabilir. Çünkü alım gücü en temel ihtiyaçlara bile yetmemeye başladı. Geleceğe dönük olarak hayatlarımızın ipotek altına alınmaması için gerçekçi ve emekten yana bir ekonomi politikasına ve programına ihtiyaç var. Hem borçlandırılıyoruz hem de kamusal emeklilik hakkımız mevcut programla değersizleştirilip elimizden alınıyor. Harçlık seviyesindeki oranlarla tüm sistemi özel emekliliğe yönlendiriyorlar. Kısacası kaynak fazlasıyla var: Vergi toplamaya, dış borç ödemesine, hazine garantilerine gelince kese sonuna kadar açılıyor. Mesele, bu kaynağın nereye, hangi toplumsal sınıf için yönlendirildiğinde düğümleniyor. Üretim araçlarının ve ekonominin denetimi işçi sınıfında olmadığında kaynak her zaman sermayeye doğru akacaktır. İşyerlerinde işçi denetimi ve dış borç ödemelerinin durdurulması taleplerini programına alacak bir emek ittifakı hemen şimdi gerekiyor.

İUB-DE Gençliğinden Filistin ile enternasyonalist dayanışma etkinliği

0

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Gençliği; Arjantin, Bolivya, Brezilya, Şili, İspanya, Portekiz, Türkiye ve daha birçok ülkeden gençlerin katılımı ve Filistin’li yoldaşlardan selamlamalar ile Filistin ile enternasyonalist bir gençlik dayanışması örgütlüyor.

Etkinlik boyunca, Filistin’de gençliğin mevcut durumu, uluslararası çapta gerçekleşmekte olan Filistin’le dayanışma ve soykırım devleti Siyonist İsrail’i boykot hareketinin güncel durumu ve ihtiyaçları tartışılacak. Etkinlik çevrimiçi olacak ve canlı bir şekilde yayınlanacak.

Birlikte izlemek ve katılmak için: 8 Haziran Cumartesi 19:00’da Osmanağa Mahallesi, Çilek Sokak, No:22/2, Kadıköy, İstanbul.

İGDAŞ’ın halka arzı neye benzer?

0

Hükümet itibar harcamalarını sürdürüp, zenginlerin ellerini cebine attırmadan tasarrufu bize yıkıyor. Kitleler de derin kriz tablosu içerisinde CHP’den birtakım beklentiler içerisine giriyorlar ki bu durum mevcut koşullar altında son derece olağan. Bu beklentinin farkında olan CHP’de “normalleşme” ve “yumuşama” sürecini yönetmek adına Özgür Özel’in söylemlerinden başlayarak birtakım farklılaşmalar yaşanıyor.

İlk değişimi Özel’in eleştirilerinin Erdoğan’dan Şimşek’e kayan odak noktasında gördük. Seçim sırasında İmamoğlu Şimşek’e “Sen itibarlı bir insansın, iyi bir ekonomistsin. Güzel hizmetler bekliyoruz sizden,” derken sadece “Yapma itibarını bir acemi adaya ezdirme” diyerek eleştiriyordu. Düzen siyasetinin parolası değişmiyor: Dün dündür, bugün bugün. Dün Babacan ile Şimşek’in bugünkü politikalarını savunan Özel, bugün Erdoğan’ı eleştirmektense, burjuvazinin kendisini yetersiz görmesinin ferahlığı ile altı okunu Mehmet Şimşek’e yöneltmiş durumda. Peki bugünkü CHP, pratiği ile Şimşek politikalarından ne kadar farklı?

Yalnızca tüm gözlerin değil, her türden merceğin de üzerinde toplandığı İmamoğlu’nun performansı çok şey anlatıyor. İmamoğlu’nun gazetecili-uçaklı-otelli Roma gezisi tepki çektiği anda, İBB Mali Hizmetler Daire Başkanı Vural, İGDAŞ’ın halka arzının (yani özelleştirilmesinin) düşünüldüğünü ve sürecin Halk Ekmek ve İspark ile devam edebileceğini söyledi. Vural’ın sözleri İmamoğlu tarafından “Haddini aşan bir açıklama” olarak değerlendirilse de olasılık dışı ilan edilmezken özelleştirmenin “Halkçı, kamucu ve toplumcu yöntemleri mevcuttur,” dendi!

Tartışma halka arzın özelleştirme olmadığına sıkıştırılmaya çalışılsa da güneş balçıkla sıvanmaz! Belediye iştiraklerinin hisselerle ultra zenginlerin alımına açılması, halkın vergileri ile açılıp işleyen bu iştiraklerin -en iyi ihtimalle- artık birilerine kâr sağlayacağı anlamına gelir. Bir işin içerisine kâr girerse bunun halkçı bir örneği bulunamaz! Uçaklı Roma ziyareti aklımıza nasıl Erdoğan’ın uçağını getiriyorsa, İmamoğlu’nun karşı çıkmayıp süslemeye çalıştığı bu halka arz/özelleştirme çabaları da aklımıza Tekel, Seka, Tüpraş ve Petkim’i getirmeli.

AKP’nin düzen siyasetçilerince iyi hatırlanan ilk yılları, emeği örgütsüz kılmak ve özelleştirmeler sayesinde yabancı sermaye, TÜSİAD ve MÜSİAD’ın çıkarlarını ortak potada eritmesi ile geçti. Bu politikaların sonuçlarını şimdi yaşıyoruz. “Halka arz” tartışması gösteriyor ki CHP, AKP’nin ilk yıllarını referans alıyor. Bugün doğru bir planlama ile çok daha ucuza ve sağlıklı şekilde hizmet verebilecek olan kurumların özelleşmesi emekçinin zararına olacaktır. Bu yüzden tüm iştiraklerde işçi denetimini savunurken Tekel, Seka, Petkim ve Tüpraş deneyimlerinden yakından tanıdığımız bu saldırıların adının bile anılmaması için emekçiler olarak birbirimize kenetlenmeliyiz. Yoksa iktidara gelmesi halinde düzen muhalefetinin yaratacağı gelecek bize bugünkü karanlık günleri bile aratacak.

İstanbul İşçi Sendikaları Şubeler Platformu’ndan Filistin’le dayanışma eylemi

0

Siyonist İsrail devletinin Filistin halkına uyguladığı soykırıma karşı Filistin halkıyla ve işçi sınıfıyla dayanışmak için İstanbul İşçi Sendikaları Şubeler Platformu’nun çağrısıyla 5 Haziran’da Kartal Meydanı’nda basın açıklaması gerçekleştirildi.

Eylem boyunca “Katil İsrail, Filistin’den defol!”, “Yaşasın halkların kardeşliği!”, “İsrail’le ticaret, Filistin’e ihanet!” ve “Nehirden denize özgür Filistin” sloganları genişçe yer buldu. İsrail’in suçuna ortak olmak istemediklerini söyleyen işçiler, Filistin’le enternasyonal dayanışma ve birlik için Türkiye işçi sınıfını mücadeleye çağırdı.

Platform adına basın açıklamasını HARB-İŞ Sendikası İstanbul Şube Mali Sekreteri Kubilay Yılmaz okudu. Basın açıklamasının tamamını okurlarımızla paylaşıyoruz:

KATİL İSRAİL İNSANLIK SUÇU İŞLEMEYE DEVAM EDİYOR,

EMPERYALİSTLER İKİYÜZLÜLÜĞÜ SÜRDÜRÜYOR

İsrail’in 7 Ekim’de başlattığı Gazze’ye yönelik saldırılar devam ediyor. Bugüne kadar üçte ikisi çocuk ve kadın olmak üzere en az 36 bin kişi hayatını kaybetti. İsrail; hastane, okul, sivil halkın kaldığı kamp ayırmadan acımasızca saldırıyor. Son olarak 26 ve 28 Mayıs’ta Refah kentindeki çadır kamplara füze saldırısı düzenleyen İsrail, çoğu çocuk ve kadın en az 67 insanı katletti.

Bizler, İstanbul İşçi Sendikaları Şubeler Platformu olarak Filistin halkına yapılan tüm saldırıları lanetliyor, yaşamını yitirenlerin ailelerine başsağlığı ve yaralılara acil şifa diliyoruz.

Refah kentindeki çadır kamplarda füze saldırısıyla yaşamını yitiren onlarca çocuk ve bebek kendisine sorulduğunda İsrail Başbakanı, Soykırımcı Netanyahu “trajik aksilik” diyor. İsrail’in en büyük destekçisi ABD ise saldırıya ilişkin “haberdarız, daha fazla bilgi topluyoruz” demekle yetiniyor. Diğer emperyalist ülkelerin temsilcileri ise “kınama” açıklamaları ile geçiştiriyor.

Bu saldırı Birleşmiş Milletler Uluslararası Adalet Divanı’nın, Refah kentindeki operasyonları durdurma çağrısından hemen sonrası yaşandı. İsrail, bu saldırıyla açıkça dünyaya meydan okuyor. İnsanlık değerlerini ayaklar altına alıyor. Esaslı bir direnç görmedikçe de katliamlara devam edeceğinin işaretini veriyor.

BU BARBARLIĞI İŞÇİ SINIFININ BİRLİĞİ İLE DURDURABİLİRİZ!

İsrail’in saldırganlığı ve yaptığı katliamlar, açıkça barbarlıktır. İsrail savaş ve insanlık suçu işliyor. Bu savaşın kazananı ne İsrail ne de Filistin halkıdır. Bu savaşın kazananı silah tüccarlarıdır. Ortadoğu halklarının birbirine düşmesinden çıkarı olanlardır. Halkları silah ve baskı yoluyla yönetmek isteyenlerdir. Kutuplaşmadan, ayrışmadan çıkar sağlayanlardır. Bu savaşın kazananı emperyalistler ve uluslararası sermayedir. Kaybedeni ise İsrail ve Filistin halkları olacaktır.

İnsanlık, bu barbarlığı durdurmak sorumluluğu ve göreviyle karşı karşıyadır. Ya bu katliamlar ve barbarlığı durduracağız ya da işlenen savaş suçlarına ortak olacağız. Biz işçiler, İsrail’in suçuna ortak olmak istemiyoruz!

İstanbul İşçi Sendikaları Şubeler Platformu olarak bu kirli savaşı durduracak olanın işçi sınıfının enternasyonal dayanışması ve birliği olduğunu tarihimizden biliyoruz. Bu dayanışma ve birlik için de başta İstanbul işçi sınıfı olmak üzere Türkiye işçi sınıfını mücadeleye çağırıyoruz.

KATLİAMI “KINAMA” DURDURMAZ, “EYLEME GEÇİN” DİYORUZ!

Filistin’e komşu Arap ülkeleri başta olmak üzere, Çin’den ABD’ye tüm emperyalist kapitalist ülkelerin egemenleri, ikiyüzlü açıklamalarının arkasına gizledikleri çıkar hesaplarına göre hareket ediyor. Daha İsrail savaşını durdurmaya yönelik tek bir ciddi adım atmayanlar, Filistin devletini tanımaktan söz ediyor. Süren katliama karşı tepkisini resmî açıklamalarla sınırlı tutanların “sert” sözler söylemesi, sadece ikiyüzlülüktür. Bu devletlerin hiçbiri gerçek anlamda İsrail’i durdurmaya yönelik bir adım atmıyor. Yaptıkları sözlü kınamaların, Filistin halkına, açlık ve savaş arasında yaşama tutunmaya çalışan Filistinli çocuklara hiçbir yararı olmuyor.

Birçok ülke İsrail ile kurdukları ticari ilişkileri sürdürüyor. Kendi halkının tepkisinden çekinen ülkeler ise dolaylı yoldan İsrail’le ticaretini sürdürüyor. Kürsüden İsrail’le lanet okuyanlar, Filistin halkının üzerine ölüm kusan silahları besleyen ticareti sürdürüyor.

Sözde “özgürlük havarisi”, emperyalist ABD ise “kırmızı çizgilerinin” henüz aşılmadığını söyleyerek İsrail’e silah sevkiyatı yapmaya devam ediyor.

ABLUKA DERHAL KALKMALI, İŞGAL SON BULMALIDIR!

İsrail Hükümeti saldırılarını şartsız, derhal durdurmalı ve ateşkes sağlanmalıdır. İnsani yardımların Filistin halkıyla buluşması için engeller kaldırılmalıdır. Sorunların silah zoruyla değil müzakere ve barış koşullarında çözümü için çaba gösterilmelidir. Adil ve kalıcı bir barış için uygun koşullar yaratılmalıdır. Yeni katliamların önüne geçmek amacıyla tüm savaş suçlarının Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanmasının önü açılmalıdır.

Filistin halkı ne istiyor? Filistin halkı, dünyadan ve Türkiye’den hamaset ve timsah gözyaşları değil, çözüm için acil somut adım bekliyor. Bunun için yapılacaklar bellidir;

1- Filistin halkına yönelik abluka derhal kaldırılmalıdır.

2- İsrail, işgal ettiği topraklardan çekilmelidir.

3- İsrail ile yapılan siyasi, askeri ve ekonomik tüm anlaşmalar iptal edilmelidir.

4- Filistin halkının eşit, özgür bir Filistin’i yaratmak için İşgalci ve Siyonist İsrail’e ve emperyalizme karşı yürüttüğü bağımsızlık mücadelesi cesurca desteklenmelidir.

5- Filistin halkına ekonomik ve sosyal her türlü destek sağlanmalıdır.

6- Filistinlilerin hak eşitliğini tanımayan hiçbir çözüm kabul edilmemelidir.

İstanbul İşçi Sendikaları Şubeler Platformu olarak diyoruz ki, savaş kadar sessizlik de öldürür.

Filistin halkı ve işçi sınıfı ile dayanışma içerisinde olmaya, savaşa karşı barışı savunmaya, bunun için mücadeleyi, dayanışmayı yükseltmeye devam edeceğiz.

Katliama karşı haykırıyoruz: Biz işçiler, zalimden değil mazlum Filistin halkından tarafız!

YAŞASIN NEHİRDEN DENİZE ÖZGÜR FİLİSTİN!

SİYONİZMİNE VE GERİCİLİĞE KARŞI FİLİSTİN HALKININ YANINDAYIZ!

YAŞASIN EMEKÇİ HALKLARIN KARDEŞLİĞİ!

DİRENEN FİLİSTİN HALKI KAZANACAK!

ORTADOĞU SAVAŞLA DEĞİL BARIŞLA DEĞİŞECEK!

İstanbul İşçi Sendikaları Şubeler Platformu (İİSŞP)

Aç karna “yumuşama” olmaz: Havuca da, sopaya da karnımız tok! Sendikalar bir mücadele planı açıklamalı!

0

Burjuva siyaseti bildiğimiz gibi: Güneşin altında yeni bir şey yok! Tek Adam, düzen muhalefetini birtakım koltuk tartışmalarının doğacağı şekilde ağırlayıp “yumuşama” açıklamaları gerçekleştirirken, düzen muhalefeti de rejimin temsilcilerine yeni ziyaretler organize etmek, dört yıl sonraki seçimlerde kimin aday olması gerektiğini tartışmak ve göstermelik mitingler organize etmekle meşgul.

Siyasette “yumuşama” tartışmaları sürerken başta Selahattin Demirtaş olmak üzere, Kürt siyasi hareketinin temsilcilerine on yılları bulan cezalar yağdırıldı. Gezi tutsakları ve seçilmiş milletvekili Can Atalay hâlâ haksız yere hapiste. İstanbul’daki 1 Mayıs protestoları nedeniyle tutuklananların sayısı 76’yı buldu. Lezita’da sendikalaşan işçilerin toplu sözleşme hakkını patron keyfi bir şekilde kabul etmemişti; jandarmanın grevci işçilere gerçekleştirdiği saldırıda 8 işçi hastaneye kaldırıldı, 18’i gözaltına alındı.

Anlaşılan o ki, rejimin sopanın ucunda salladığı havuç yalnızca belediyelerin yeni patron partileri olan düzen muhalefeti için. Sopanın kendisi ise işçiler, emekçiler, Kürt halkı ve hakkını arayanlar için. Ancak rejim, yönetebilmeyi sürdürmek için araç olarak yalnızca havuç ile sopayı kullanmıyor. Bu sefer kendisine bir de sis bombası edindi. Bu sis bombasının ismi “yeni anayasa”.

“Yeni anayasa” tartışmaları bir sis bombası etkisi görüyor çünkü işçilerin, emekçilerin ve yoksul halkın en acil ve yakıcı ihtiyaçları ile taleplerinin görünmez kılınması, tartışılmaması için kullanılıyor. Rejim istiyor ki, Can Atalayların milletvekilliğinin düşürülüp hapiste tutulmaya devam edilmesinin, Lezita’nın grevci işçilerinin dövülmesinin, sendikalaşan işçiye haklarının verilmemesinin ve Kürt siyasi hareketine cezalar yağdırılmasının hukuka uygun olduğu bir anayasa hazırlansın.

Emekçinin 12 aylık mutfak enflasyonu yüzde 83,06 düzeyinde. Mayıs ayıyla beraber açlık sınırı asgari ücreti geçti ve 18.969,22 TL’ye dayandı. Bir ailenin gıda, giyim, konut, ulaşım, eğitim ve sağlık harcamalarının aylık tutarı 61.788,99 TL’ye yükseldi (Türk-İş Mayıs 2024 raporu).

Bu sırada biz işçiler yoksullaşırken kapitalistler zenginleşti. 2024’ün ilk çeyreğinde Türk Traktör yüzde 16,4’lük bir artışla 1 milyar 748 milyon TL net kâr açıkladı. Aynı dönem için Tofaş 2,8 milyar TL, Anadolu Grubu 2,65 milyar TL, Ford Otosan 8,9 milyar TL net kâr açıkladı. Koç Holding’in 2024’ün ilk çeyreğinde elde ettiği gelir ise 14 milyar ABD doları seviyesinde.

Tablodan da anlaşılacağı üzere, ekonomik kriz en az rejimin saldırıları kadar ağır! Bu krizin sorumluları işçiler, emekçiler değil ancak Orta Vadeli Program yine de bu krizin faturasını bizlere kesmek ve patronların elini sıcak sudan soğuk suya sokmamak istiyor. Halbuki ekmek ve adalet olmadan “yumuşama” olabilir mi? “Yeni anayasa” tencere doldurabilir mi? Biz “yumuşamanın” ne anlama geldiğini, açlığa karşı mücadele veren Lezita işçisine inen jandarma copunda gördük!

Mutfakta tencere kaynamasa da havuca da, sopaya da karnımız tok. İhtiyacımız olan ise emek güçlerinin bağımsız bir şekilde oluşturacağı bir birleşik mücadele planı. Mücadeleleri birleştirmeye odaklanacak bu planın hazırlanmasının şartlarını sendikalarımızda ve işyerlerimizde seferberliğimiz ile hazırlamamız gerekiyor.

DİSK bürokrasisi ve sol, gözlerini CHP’ye dikmiş durumda ve bir beklenti hali içinde felç olmuş vaziyette. Türk-İş bürokrasisi sorunlardan bahsediyor ancak harekete geçmiyor. Hak-İş bürokrasisi ise Çalışma Bakanlığı’nın Halkla İlişkiler Bürosu gibi çalışmayı sürdürüyor.

Sorunumuz sendikaların kendisi değil, sendikaların bürokratik ve atıl yönetimleri. Sendikalar bizlerin mücadele örgütleri ve onların gerçek sahipleri de biz işçileriz. Sendikalarımız zayıf değil; zayıf olan, sendikaların yönetimindeki bürokrasilerin mücadeleden kaçınan işbirlikçi tutumları ve eylemsizlikleridir. 

Eylemsiz söz ölüdür. Bu nedenle ekonomik krizden ve onun yıkıcı etkilerinden söz etmek yeterli değil.

Bu nedenle Türk-İş, Hak-İş ve DİSK konfederasyonları, memur sendikaları ve emek örgütleriyle birlikte birleşik bir acil mücadele planı açıklamalıdır. Ücretlerimize üç ayda bir gerçek enflasyon oranında zam yapılmasını sağlamak, iş güvencesini kazanmak, işten atmaları yasaklatmak, OVP’yi durdurmak ve sendikal haklara yönelik saldırıları engellemek için konfederasyonlarımızı göreve çağırmalı, birleşik bir mücadele planı etrafında seferber olmalıyız.

Gençliğin cenderesinden ortak taleplerimizle seferber olarak çıkalım

0

Okul dönemi sona eriyor, lakin öğrenci gençliğin sorunları sürüyor. Hayat pahalılığı her geçen gün belimizi daha fazla büküyor. Yaz mevsimi bizler için artık dinlenmek ve sosyalleşmek için kullanacağımız bir tatilden ziyade yaşamlarımızı idame ettirebilmek için güvencesiz ve düşük ücretli işlerde çalıştığımız bir zaman diliminden ibaret. Okul döneminde çalışmak zorunda kalmamak için didinirken karşımıza çıkan en büyük engel ise rejimin yeni Orta Vadeli Program’ı (OVP). Nitelikli ve ücretsiz barınma, beslenme hizmetleri gibi en temel taleplerin bile önünü tıkayan bu emek düşmanı programa karşı gelmenin yolu birleşik mücadeleden geçiyor. Emekçilerin, öğrencilerin ve toplumun tüm ezilen kesimlerinin ortak sorunu olan OVP’yi ancak, Arjantin’deki üniversite öğrencilerinin kitlesel IMF protestolarında olduğu gibi, en geniş kesimlerin seferberliklerini sağlayarak alaşağı edebiliriz.

Gençliğin sorunları yalnızca ekonomiyle sınırlı değil. Öğrenci gençlik, rejimin yeni yürürlüğe koyduğu müfredat aracılığıyla kapsamlı bir ideolojik saldırının altında. Bu müfredat öğrencilerin bilimsel eğitim hakkını ihlal ediyor. Hakları için mücadele eden bir gençlik yerine sömürülmeye ve baskılanmaya razı ve dünyayı değiştirme kavrayışından yoksun bir nesil yetiştirilmek isteniyor. Bilimsel ve laik eğitim hakkımız için bir araya gelerek bu planı boşa düşürmeliyiz.

Gençlik tüm bu “yerel” sorunlarına karşı mücadele ederken bir yandan da Filistin Direnişi’yle dayanışmasını sürdürüyor. ABD ve Avrupa‘da üniversite işgalleriyle gündem olan öğrenci hareketinin Filistin dayanışması Türkiye’de aynı düzeyi bulamamış olsa da öğrenci gençlik her alanda Filistin Direnişi’nin haklı taleplerini yükseltiyor, intifadayı Türkiye’nin kampüs ve meydanlarına taşımanın yollarını arıyor. Öğrenciler Filistin halkının mücadelesiyle saf tutarken Tek Adam rejimi soykırımcı Siyonist işgal devletiyle ilişkileri kesmek bir yana dursun, bu talebi yükselten arkadaşlarımızı soruşturmalar ve tutuklamalarla susturmaya çalışıyor. Rejimin baskılarına karşı sözümüz açık: Öğrenci gençliğin demokratik protestoları, hele ki soykırım karşıtı protestoları, işbirlikçi rejim tarafından yargılanamaz. Tutuklu öğrenciler derhal serbest bırakılsın!

Denizler, kıyılar halkın mı?

0

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki mayıs ayında “Denizler Halkındır” projesini duyurdu. Bu yaz hayata geçirilecek projeyle Hatay’dan Artvin’e kadar sahil şeridi taranacak, kaçak ve işgal yapılar temizlenecek, sahiller halkın kullanımına açılacakmış. Mapa-Şamandıra sistemiyle de yatlar kayıt altına alınacak, yat turizmindeki rekabet gücümüz artırılacakmış! Servetin en zengin yüzde 10’luk bir kesimin elinde toplandığı ve emekçileri sefalet ücretleriyle yaşamaya mahkûm edilmiş ülkenin bakanı bir de temennide bulunmuş: “Sahillerimizde binlerce yat var. Allah daha çok versin, herkesin yatı olsun.”

Kıyı Kanunu ve yönetmelikleri devletin kurumları ve şirketler için sürekli eğilip bükülüyor. Örneğin 16 Nisan 2022’de “Kıyı Kanununun Uygulanmasına Dair Yönetmeli​​​​​​​kte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik” ile kıyı kenar çizgilerinin belirlenmesine yeni istisnalar getirilerek yapılaşmanın önü açılmıştı. Nisan ayında yönetmelik Danıştay kararıyla iptal edildi. Yine 2022 yılında bir torba kanunla kıyıların 49 yıllığına özel şirketlere devredilmesi teklif edilmişti. Yakın zamanda Kıyı Kanununun 6. Maddesinde yapılan bir değişiklikle, kanun kapsamı dışındaki su kaynaklarında imar planı yapılmaksızın yenilenebilir enerji santralleri kurulabilecek. Bir yere göz dikildiğinde oranın kolayca kapsam dışı kalması için bir Tek Adam kararının yeterli olabileceğini de, yenilenebilir enerji diyerek HES’lerle, JES’lerle doğanın nasıl canına okunduğunu da ne yazık ki biliyoruz.

Soralım: “Denizler Halkındır” projesi Bodrum’da 5 yıldızlı otel için 49 yıllığına Limak Holding’e tahsis edilen orman ve sit alanı Gerenkuyu’yu, Boğaz’da 1,2 kilometrelik uzunlukta alanı kaplayan kent suçu Galataport’u, Heybeliada’da Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredilip tahliye edilen Çamlimanı Koyu’nu, Van Gölü sahilinde Tek Adam kararıyla sit alanı kapsamı dışında bırakılan Ahlat Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nü kapsayacak mı? Hiç sanmıyoruz. Şu an yapıldığı gibi iskele vb. yıkımı birkaç göstermelik işlem yapılacak olsa da esasında yağmacı sermayenin kılına dokunulmayacak. İktidarın çevre karnesi ortada. Keza hakkında hâlihazırda kesinleşmiş yıkım kararı bulunan işletmeler için bile karar uygulanmıyor. Kıyı Kanununda “Kıyılar herkesin eşit ve serbest olarak yararlanmasına açıktır” diyor. Ancak Tek Adam rejimi, halkın olması gereken kıyıları ve denizleri peşkeş çekiyor.

Kıyıların işletmeye açılarak özelleştirilmesine ve halkın serbest, ücretsiz erişimine kapatılmasına karşı mücadele eden farklı kıyı hareketlerinin birleşmesiyle Kıyı Hareketleri Dayanışma Ağı (KIYIDA) kuruldu. KIYIDA, kıyılardaki doğal yaşamı bozan yapılaşma ve faaliyetlerin kıyı ekosistemine geri dönüşsüz zararlar verdiğine de dikkat çekiyor. Yani kıyılar, denizler bizim, evet, ama oralarda yaşayan tüm canlıların da. Doğa düşmanı Tek Adam rejiminin ve yağmacı sermayenin kıyılarımızdan elini çekmesi için mücadele etmeliyiz.

Avrupa Parlamentosu seçimleri karşısında devrimci sosyalistler

0

6-9 Haziran’daki Avrupa Parlamentosu seçimleri derin ekonomik kriz, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve Filistin halkına uygulanan soykırım ile aynı dönemde gerçekleşiyor. Avrupa Birliği’nin ve Avrupa hükümetlerinin politikası, bu krizlerin sonuçlarını emekçilerin sırtına yüklemektir. İster Fransa’da Macron ve Portekiz’de Montenegro gibi sağ liberal hükümetler ister Almanya’da Olaf Scholz ve İspanya Devleti’nde Pedro Sánchez gibi sosyal demokrat hükümetler veya İtalya’da Meloni ve Macaristan’da Orban gibi aşırı sağ hükümetler olsun, Avrupa’nın tüm hükümetleri bu politikayı uygulamaktadır.

Bu hükümetler Filistinlilerin katledilmesinde ve yok edilmesinde, İsrail’in silahlandırılmasında ve İsrailli kurum ve şirketlerle ayrıcalıklı ilişkilerin sürdürülmesinde suç ortağıdır. İsrail’e koşulsuz destek açıklaması yapan Ursula von der Leyen, tüm Avrupa’daki büyük gösterilerin ardından koşulsuz desteğini sınırlandırmak zorunda kaldı. Avrupa emperyalizminin maskesi düşüyor. Almanya, Fransa, İngiltere, Hollanda ve İtalya gibi ülkeler Filistin’le devasa dayanışma hareketini zorla bastırırken Almanya, İsrail’in en büyük ikinci silah ihracatçısı (toplam yüzde 30) ve Sosyal Demokratlar ve Yeşiller’den oluşan hükümeti, Güney Afrika’nın Uluslararası Adalet Divanı’nda açtığı davada İsrail’i destekliyor.

Bugün Avrupa gençliği, ABD üniversitelerinde başlayan harekete katılarak soykırımcı İsrail devleti ile suç ortaklığı yapan hükümetleri ve üniversite kurumlarını kınamak için üniversite kampüslerini işgal ediyor. Vietnam’ın hayaleti, emperyalist yenilgi için büyük kitlesel seferberliklerin gerekli olduğu bu zamanda yeniden ortaya çıkıyor. İnsanlar Filistin mücadelesini emperyalizme karşı mücadelenin sembolü olarak görüyor. Bugün Filistin ile dayanışmaya karşı uygulanan ve giderek artan baskı, yarın toplumsal protestolara karşı da uygulanacaktır. Siyonist devlete ve onun apartheid rejimine son vermek için, İsrail ile bütün ilişkileri sonlandırmak için, nehirden denize özgür bir Filistin için Filistin direnişinin yanındayız.

İsrail’in dokunulmazlığı emperyalist çıkarların stratejik bir parçası olmasında yatıyor, tıpkı Ukrayna’nın Rus emperyalizmi ile yapılan pazarlıklarda bir pazarlık kozu olması gibi. Ukrayna’nın üç gün içinde tamamen işgal edilmesini engelleyen, ABD emperyalizmini ve AB’yi tavır almaya zorlayan şey Ukrayna halkının direnişiydi. Bu güçlerin silah sevkiyatıyla sağladığı askeri destek, Ukrayna halkının Rus emperyalizminin saldırganlığına karşı kendini savunma hakkını ortadan kaldırmaz. Emperyalizm (büyük ya da küçük) ile Ukrayna gibi yarısömürge bir devlet arasındaki bir çatışmada, nasıl bir hükümeti olursa olsun ezilen ülkenin yanındayız (NATO’yu reddederek). Rus işgalinin yenilgiye uğratılması için Ukrayna halkının direnişini destekliyoruz. Ukrayna’ya şu ana kadar dört konvoy yardım gönderdik ve Ukrayna’nın antiotoriter solunu ve mücadeleci sendikalarını desteklemeyi sürdüreceğiz.

Rus saldırganlığı, iddia ettiğinin tam tersi bir etki yaratarak NATO’nun Afganistan’daki yenilgiden sonra girdiği komadan yeniden uyanmasına neden oldu. İttifaka katılan yeni ülkeler ve askeri harcamalardaki artışla birlikte adeta bir yeniden doğuş yaşandı. Militarizmdeki bu yükselişi haklı çıkaran, Ukrayna’ya silah sevkiyatı değildir. ABD ve AB, Putin’i ezmek yerine onunla müzakereye odaklanarak silah teslimatını sınırlı tutuyor. Avrupa emperyalizminin özgül ağırlığını kaybetme eğilimi ABD, Çin veya Rusya gibi diğer emperyalizmlerin karşısında derinleşiyor. Fransa’nın Sahra Altı Afrika’daki son geri çekilişi hem ekonomik hem de siyasi açıdan bunun kanıtıdır. NATO’nun dağıtılmasını ve Avrupa’daki emperyalist ABD üslerinin kapatılmasını savunuyoruz. Bu yüzden askeri harcamaların artırılmasına karşıyız.

Uluslararası kapitalist ekonomik kriz çözülmek bir yana daha da derinleşiyor. Avrupa’nın itici gücü olan Almanya ekonomik durgunluk içerisinde. Avrupa Birliği, çokuluslu şirketlerin hizmetinde olan devletler arası bir anlaşmadır. Büyük patronların yüksek kârlar elde etmesi karşısında geçen yıl işçi seferberliklerinin taleplerinden biri yüksek enflasyona karşı ücretlerin artırılmasıydı. Fransa’da emeklilik reformunu durdurmak isteyen büyük eylemler gerçekleşti, işçiler çalışma koşullarının ve emeklilik maaşlarının kötüleşmesine tepki gösterdi. Fransa’da birkaç yıl önce sarı yelekliler sokaklara dökülmüştü. Birkaç ay önce Avrupa genelinde kırsal bölgelerdeki seferberlikler, kent ve kırdaki küçük burjuvazinin de giderek yoksullaştığını ortaya koydu.

Avrupa Birliği çokuluslu şirketlere yeni bir işbölümü sunuyor. Portekiz, İspanya ve Yunanistan gibi Akdeniz ülkeleri, büyük Alman sanayicilerinin ağırlığını pekiştirme sürecinde rekabet güçlerinin eksikliğini bahane ederek sanayi kapasitelerini tasfiye etti. Yeni işbölümündeki kaderleri güvencesiz çalışma, düşük ücretler ve çalışma koşullarında serbestleşme anlamına gelen bir sektör olan tarım, hizmet ve turizm bölgesi haline gelmek oldu. Ekonomik farklılıklar eşitlenmek bir yana, özellikle krizle beraber kapitalist hükümetler, kurumlar ve merkezler tarafından dikte edilen ekonomik koşullar ve avro aracılığıyla daha da derinleşmekte. Avronun Almanya kontrolü altında zayıf Avrupa ekonomileri üzerinde dolarizasyon etkisi oldu. Güneydeki ülke ve hükümetleri Alman ve Fransız çokuluslu şirketlerin dayattığı planları uygulamaya mecbur bırakarak eşitsizliklerin derinleşmesine ve devasa dış borçların oluşmasına yol açtı.

Avrupa Birliği göçmenlere karşı. ABD, Çin ve Rusya gibi diğer emperyalizmlerle birlikte Avrupa çokuluslu şirketleri ülkeleri sömürürken ve halklara karşı diktatörleri desteklerken, kıyılarını kaleye dönüştüren Avrupa Birliği Akdeniz’de binlerce göçmenin boğularak hayatını kaybetmesinin sorumlusudur. AB, göçmenlerin asgari haklarına saygı gösterip göstermediklerine bakmaksızın üçüncü ülkeleri finanse etmekte ve göçmenlerin erişimini zorlaştırmakta. Ancak AB, açlıktan, savaşlardan veya diktatörlüklerden kaçan binlerce kişiyi baskıcı önlemlerin durduramayacağını biliyor. Göçmenler yollarda ölüm ve polis baskısıyla karşı karşıyayken tarım, yaşlı bakımı gibi sektörlerde patronlar sözleşmeli bir işçinin kabul etmeyeceği çalışma koşullarını göçmenlere dayatıyor.

2008-2009 krizinin başlangıcındaki direnişte ortaya çıkan büyük seferberlikler yeni siyasi söylem arayışlarını ortaya çıkardı: Yunanistan’da Syriza, İspanya Devleti’nde Podemos, İngiltere İşçi Partisi’nde Corbyn, La France Insoumise (Boyun Eğmeyen Fransa) ya da Portekiz’de Sol Blok. Ancak bunların hepsi işçi sınıfının ve halk kesimlerinin ihtiyaçlarına cevap vermekten aciz bir neoreformizmin ifadesiydi ve yükseldikleri gibi düştüler. Bugün, krizin kötüleşmesi ve ortaya çıkacak toplumsal gerilimlerin artmasıyla birlikte, büyük sermayenin bir kesimi, işçi sınıfına ve demokratik özgürlüklere yönelik saldırıyı derinleştirmek isteyen aşırı sağı finanse etmekte. 19 Mayıs’ta Vox’tan Abascal; Meloni, Le Pen, Morawiecki ve Orab ile André Ventura, Arjantin’den Milei ve Şili’den Kast ile birlikte Avrupa seçimleri kampanyasını başlatmak üzere Madrid’de bir araya geldi.

Aşırı sağı durdurmak demek, işçilerin ve halkın seferberliğiyle birlikte kapitalist sistemden kopuş için bir alternatifi yükseltmek demektir.

Ne işçiler ne de halklar Avrupa Birliği’nden iyi bir şey bekleyebilir. Avrupa Birliği bir kapitalist devletler ve hükümetler kulübüdür, bu nedenle onlardan ezilenleri desteklemeleri beklenemez. AB ıslah edilemez. Bizim Avrupa Birliği’ne alternatifimiz eski devletlerin egemenliğini geri kazanması değil, AB projesinin karşısına işçilerin ve halkın Avrupa’sını, Avrupa Sosyalist Cumhuriyetler Federasyonu’nu koymaktır.

Bu nedenle İUB-DE’nin devrimci sosyalistleri, Avrupa genelinde ve her ülkede işçileri ve gençliği kemer sıkma uygulamalarına karşı mücadeleyi sürdürmeye ve taleplerini yükseltmeye çağırmaktadır. 6-9 Haziran Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Macron, Pedro Sánchez, Georgia Meloni ve Olaf Scholz’un adaylarına ya da liberal, sosyal demokrat ya da aşırı sağ kapitalist partilerin adaylarına oy vermemeye çağırıyoruz.

İsrail’in Gazze’de uyguladığı soykırıma Hayır oyu vermeye çağırıyoruz. Sosyal kesintilere hayır! Ücretlerin ve emekli maaşlarının savunulması için, güvencesiz çalışmaya ve toplumsal cinsiyete dayalı ücret eşitsizliğine karşı oy vermeye çağırıyoruz. Yüzde yüz kamu hizmetlerini savunmak için özelleştirmelere son! Bankalar ve strateji şirketleri işçilerin denetimi altında kamulaştırılsın! Göçmen karşıtı yasalar yürürlükten kaldırılsın ve göçmenlere tüm hakları tanınsın! Kapitalist çevre yıkımına karşıyız. Demokratik haklar ile kadın ve lgbti+ haklarının savunulması için! Ezilen ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı için! Dış borçların ödenmesine hayır! Borçlardan ve büyük şirketler için vergi artışlarından elde edilen para, işçilere ve halka yönelik acil durum planları için kullanılsın! Emperyalizme karşı savaşan halklarla dayanışmaya! İşçi hükümetleri için!

Enternasyonalist Mücadele (LI) – İspanya Devleti

Sosyalist Alternatif Hareketi (MAS) – Portekiz

Devrimci Marksist Birlik (M-LMR) – İtalya

İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) – Türkiye

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Avrupa Seksiyonları

24 Mayıs 2024

Davaların aynasında durum ve görevler

0

31 Mart yerel seçimlerinde AKP’nin yaşadığı kısmi gerileyişin gerek düzen siyaseti içindeki muhaliflere gerekse de düzen karşıtlarına bir moral verdiği yadsınamaz. Bu gerileyişin sebeplerini doğru okumak ve durumdan vazife çıkararak doğru zeminde güç biriktirmek için ileri atılmak tüm sosyalistleri bekleyen bir görev. Herhalde mevcut gerileyişin iki başlıca sebebi olduğu sır değil.

İlki, mevcut ekonomi politikalarının işçi ve emekçiler için hayatı günden güne katlanılması zor hale getiren seyridir. Sermayenin her fraksiyonunu semirten politikaların faturası kendilerine kesilirken bu durumun oylarını bugüne dek AKP ve MHP’ye vermeyi tercih eden emekçilerin tercihini kısmen de olsa etkilememesi beklenemezdi.

İkincisi, başta Kürt sorunu olmak üzere çözümü siyasal demokrasiyi gerektiren tüm meseleler birikmiş haldedir. Zaten çok sınırlı olan demokratik mekanizmaların hemen her kırıntısı AKP-MHP eliyle sistematik olarak yok edildiği için, ezilenler sorunlarını çözmektense kangrenleştiren iktidara cephe almış durumdadır.

Bu hoşnutsuzluğun emekçiler ve ezilenler cephesinden devrimci çıkışlar yapılmasını mümkün kılacak bereketli bir toprak olarak değerlendirilmesi de egemenlerce sindirilerek ve/veya düzen içi muhalefet kanallarına içerilerek soğurulması yoluyla berhava edilmesi de ihtimal dahilinde.

AKP-MHP ortaklığının tam da devrimci cereyanlar için verimli olabilecek bu çoklu huzursuzluğu sindirme hedefine uygun olacak şekilde yargı ve kolluk vasıtasıyla adımlar attığını görüyoruz.

İstanbul’daki 1 Mayıs kutlamalarından sonra yıllardır benzeri görülmemiş şekilde onlarca sosyalistin tutuklanması, işçilere ve yüzünü işçi sınıfından yana dönen her siyasi akıma verilmiş bir mesaj niteliğindedir. Alınacak mesaj ne yılarak demoralize olmak ne de kitlesiz bir öncülüğü sivriltme yanılgısı olsa gerek.

Şimşek programı ile hiçbir derdi olmayan CHP’nin gölgesinde 1 Mayıs’ın da, sendikal mücadelenin de devrimci iddia sahibi olanların da altındaki toprak kaymaktadır. İstanbul 1 Mayıs’ı derin kriz koşullarında sınıfın tek bir talebi yüksek sesle dillendirilemeden savuşturulmuş, sendika konfederasyonları -mış gibi yapan sermayenin muhalefet partisine tabi olmuş, kendisini o an alanda bu çizgiden ayrıştırmak isteyenler ise yargı sopasının hedefi haline getirilmiştir.

Düzene içerilme hamlesinden de marjinalleştirilme saldırısından da kaçınmanın tek yolu hem sosyalistleri hem mücadeleci sendikaları içermesi umulacak bir emek ittifakının inşası için kolları sıvamak, bağımsız sınıf siyasetini elle tutulur bir seçenek olarak var etmeye girişmek olmalıdır.

108 kişinin yargılandığı Kobane Davası’nda yağmur gibi yağan mahkûmiyet kararları ise her şeyden önce sınırın hemen öte yanındaki kardeşlerinin dünyanın gözü önünde cihatçı çeteler eliyle boğazlanmasına karşı alanlara çıkan Kürtlerin seferberliğine kesilmiş bir cezadır. Kürt halkının haklı taleplerine sözcülük yapan, demokratik alanda mücadele veren siyasetçilere ise “Mademki kitlenin inisiyatifini kırmıyorsunuz, mademki ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ sözünde cisimleştiği üzere teslimiyeti reddettiniz, o zaman ömrünüz zindanlarda geçer” denmiştir. Nitekim mahkemenin sürdüğü yıllar boyunca kamuoyuna servis edilen, davanın içeriği olarak sunulan suçlamalar karara konu olmamıştır. Karar siyasi olduğu gibi karar sahiplerinin de bu gerçeği saklamak gibi bir kaygısı yoktur.

Keza Can Atalay, AYM kararının hiçe sayılması pahasına demir parmaklıklar arkasındadır. Onun ve diğer Gezi davası tutsaklarının şahsında da Gezi’nin kendisinin, demokratik hak ve özgürlükler uğruna milyonlarca emekçi ve ezilenin yarattığı seferberlik ruhunun cezalandırılmak istendiği, maksadın siyaseten ibret vermek olduğu ortadadır.

Mevcut yakıcı kriz koşullarında sınıfın yönelebileceği her türlü hareketlenmenin önünü almayı hedefleyen ve gerek ulusal gerek demokratik talepler için seferber olan kitlelere öncüleri şahsında verilen birer gözdağı anlamına gelen tüm bu saldırılar buzu kırıp yolu açmanın nasıl mümkün olabileceğini de göstermektedir.

Şimşek programı zemininde uzlaşmış sermaye partilerinin karşısında emek ile özgürlüğün ittifakını inşa etmekten; hem rejimden hem kapitalizmden kopuşu hedefleyerek bağımsız ve egemen bir kurucu meclis hedefi etrafında kenetlenmekten başka yol yoktur.

Filistin’de soykırıma son!

0

Aksa Tufanı’nın başlangıcından beri neredeyse sekiz ayı geride bıraktık. Bu süreçte on binlerce insan İsrail’in katliamında hayatını kaybetti. Yüz binlerce insan açlık susuzluk içerisinde yerinden edildi, göç etmeye zorlandı. İsrail, Filistin halkını bir yandan oradan oraya sürerken bir yandan da sürdüğü yerlerde katliama devam ediyor. Siyonist rejim son olarak Refah’taki kampa saldırıp en az 45 Filistinliyi öldürerek savaş suçlarına bir yenisini ekledi.

Başını ABD’deki öğrenci hareketinin çektiği ve birçok ülkeye yayılan üniversite kamplarıyla, hükümetlerin İsrail’e olan desteğini geri çekmesi ve katliama dur denmesi için büyük eylemlilikler gerçekleştiriliyor. Bu eylemlerin sonucunda bazı okullar İsrail üniversiteleri ile olan ticari ve bilimsel uygulamalarına son verdi.

Türkiye’de de birçok sendika, parti ve emek örgütü Filistin ile ilişkilerin kesilmesi için seslerini yükseltti. Bunların arasında en önemlisi, 15 Mayıs’ta yapılan büyük ve kitlesel Nakba eylemiydi. Bu eylemlilikler 7 Ekim’den bu yana yükselerek ve tabanda genişleyerek devam etmekte. İktidar bu eylemlerin bir kısmına polis şiddeti ile karşılık verdi. Ancak bu şiddet geri tepti ve toplumsal bir karşı duruş oluştu. Bunlar gibi onlarca eylemlilik ile Türkiye’den Filistin’e destek kampanyaları yürütüldü ve yürütülmeye devam edecek. Türkiye, İsrail’in başlattığı katliamda aylarca ihtiyaç duyduğu hammadde ve gıdayı gemiler ile sağladı. Yapılan eylemler sonucunda hükümet İsrail’le ticari ilişkilerin tamamen kesildiğini açıklamak zorunda kaldı ve bu ürünlerin gönderilmesinin belli oranda önüne geçilmiş oldu. Ancak Türkiye ilişkilerini ve ticaretini büyük oranda hız kesmeden devam ettirmekte. Aylardır Türkiye’nin yolladığı çelik, petrol, yedek parça ve gıda sayesinde İsrail Filistin’de katliama devam ediyor.

Gazze, dört tarafı İsrail askerleri, tankları ve gemileri ile çevrilmiş durumda. İçeride yaşayan insanlara çocuk, yaşlı, hasta diye hiçbir ayrım yapmaksızın ellerindeki bütün silahlarla saldırıyorlar. Gazze’ye gönderilen yardım tırlarının önünü keserek, insanların en temel ihtiyaçlarına el koyarak açlıktan ölmeleri isteniyor. Hastaneler, okullar öncelikli hedefler olarak yok ediliyor. Ellerinde hiçbir ilaç ve tıbbi gereç kalmayan doktorlar insanları tedavi edemiyor. İsrail, işgal ettiği Gazze topraklarında kalıcı bir koloni kuramayacaksa o bölgenin bütün altyapısını, binaları yıkarak yaşanılmaz bir hale getiriyor.

İsrail uluslararası alanda Siyonizm karşıtlığını antisemitizme indirgemeye çalışıyor. Bunun bir benzeri Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Netanyahu’nun tutuklanması talebi üzerine yapıldı. Katliamın baş sorumlusu olan Netanyahu, bu talep karşısında mahkemeyi antisemitizmle suçlamaya başladı. Bu talep Netanyahu’nun iktidarına uluslararası alanda önemli bir darbe vurmuş olsa da yeterli değildir. Dünya halkları nehirden denize özgür bir Filistin için Filistin direnişini desteklemeye ve Siyonist İsrail ile diplomatik, siyasi, ekonomik, askeri ve kültürel tüm ilişkilerin kesilmesini talep etmeye devam etmelidir.

Eğitim emekçilerinin sorunları birleşik bir mücadele ile çözülür

0

Son aylarda eğitimde yaşanan şiddet olayları, müfredatta yapılacak gerici değişiklikler, ÇEDES ve MESEM gibi öğrencilerin zihinlerini ve emeklerini tehdit eden uygulamalarla ilgili haberler ülke gündeminde oldukça yer tutmakta. Eğitim sektöründe yaşanan bu sorunlarla ilgili haberlerin yanı sıra eğitim emekçilerinin mevcut durumları ile ilgili haberler de sık sık ülke gündemine geliyor.

Burjuva muhalefetin yanı sıra iktidar yanlısı çevrelerin bile sık sık dile getirdiği üzere, düzenin devamı açısından AKP iktidarının en başarısız olduğu alan eğitim alanı oldu. Eğitim sisteminde reform adı altında üst üste yapılan değişiklikler sistemi bir kaosa sokarken, eğitim emekçilerinin biriken ekonomik ve sosyal sorunları ile ilgili somut hiçbir adım atılmadı. Önemli bir adım olarak gösterilen Öğretmenlik Meslek Kanunu (ÖMK) düzenlemesi ise eğitim emekçilerinin herhangi bir yarasına merhem olmadığı gibi eğitim emekçileri arasında suni kariyer ilişkileri yaratarak iş barışını bozucu bir etkiye neden oldu. Zaten ücretli, sözleşmeli, kadrolu diye kendi içlerinde ayrıştırılan eğitim emekçileri ÖMK ile bir kez daha suni bir biçimde uzman öğretmen, baş öğretmen gibi sıfatlarla ayrıştırıldı. Böylelikle aynı işi aynı zamanda aynı nitelikte yapan eğitim emekçilerinin gelirleri farklılaştırıldı, görece iyi ücret alan eğitim emekçileri ile düşük ücretlere çalışan eğitim emekçilerinin birlikte hareket etme ihtimalleri ortadan kaldırılmaya çalışıldı.

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in tasarruf tedbirleri gereği önümüzdeki üç yıl boyunca kamuda ihtiyaca göre değil sektördeki emekli sayısına göre personel alınacağını söylemesi ve buna mukabil, Erdoğan’ın 2024 yılı için beklenenin çok altında bir sayı olan 20 bin öğretmenin atamasının yapılacağını açıklaması “atanamayan” öğretmen sorununu bir kez daha gün yüzüne çıkarttı. Gayri resmi rakamlara göre ülkemizde atanamayan 1 milyon eğitim emekçisi bulunmakta. ÖSYM verilerine göre bu 1 milyon kişiden 500 bine yakını aktif olarak atanmayı bekliyor. Dolayısıyla yapılan bu açıklamalar, 1 milyonu aşkın emekçinin umutlarını yıkmaktan başka bir işe yaramamaktadır.

Binlerce öğretmen adayı umutlarını yitirirken atanma ihtimali olan öğretmenleri ise bir başka stresli adım bekliyor: mülakat. Yerel seçimlerden önce kamuya personel alımlarında mülakatı kaldıracağını vaat eden Erdoğan, seçimlerin ardından bu sözünü unuttu. Önlerine çıkan onlarca engeli geçmeyi başaran öğretmen adaylarını, sübjektif bir değerlendirme yöntemi olan mülakat sınavı beklemekte bir de. Geçmiş yıllarda pek çok öğretmen adayı KPSS’den yüksek puanlar almasına rağmen mülakatı geçememiş, bu adaylardan bazıları maalesef hayatlarına son vermişti. Öyle görülüyor ki kendisine boyun eğen bir kamu personeli yaratmayı hedefleyen AKP iktidarı, verilen tüm sözlere rağmen mülakat sınavından asla vazgeçmeyecek.

Öğretmen adayları kamuda istihdam edilmek için ter dökerken diğer yandan da çalıştıkları özel kurumlarda büyük bir emek mücadelesi veriyor. Özellikle de Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’nın eylemleri oldukça ses getirmekte. Nitekim 26 Mayıs günü Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığı önünde başlatılan nöbet eylemi diğer şehirlerde de Milli Eğitim Müdürlükleri önünde devam ediyor. Taban maaşın ÖMK kapsamına alınması ve ekonomik ve özlük haklarının güvenceye alınması talepleriyle yapılan oturma eylemleri mücadeleci sendika ve siyasi yapıların destekleri ile sürdürülüyor.

Eğitim sektörü bileşenlerinin yaşanan tüm bu sorunlara yönelik tepkileri genelde bireysel alanda kalıyor. Bu bireysel tepkiler de bazen maalesef intihara kadar varıyor. Sosyal medya platformlarında gösterilen tepkiler ise sınırlı kalmakta, tepkiyi sokağa yöneltememekte çoğu zaman. Sorunların ortak yaşandığı bir alanda tepkilerin bireysel olması hiç şüphesiz bir kazanım sağlamayacaktır. İster öğrenci olsun, ister dershane, özel okul öğretmeni, ister kadrolu, ücretli, sözleşmeli eğitim emekçisi, ister atanmamış öğretmen… Eğitim sektöründe yaşanan her türlü olumsuzluk ortak ve topyekûn bir mücadele ile çözülecektir. Nitekim eğitimde şiddeti engellemek için yapılan 10 Mayıs grevi, bu birlikte mücadele imkânın var olduğunu göstermiştir. Yaşanan sorunlara karşı mücadele, eğitim sektöründeki tüm bileşenlerin bir araya gelmesi ile verilebilir ancak.

28 Mayıs Uluslararası Kadın Sağlığı Hareketi Günü

0

28 Mayıs 1984’te Kolombiya’da feminist aktivistlerin Latin Amerika ve Karayipler Kadın Sağlığı Ağı’nı kurmaya karar verdiği tartışmalara dayanarak Uluslararası Kadın Sağlığı Hareketi Günü ilan ettikleri 28 Mayıs, feminist takvimin bir parçası. Bundan üç yıl sonra, Mayıs 1987’de Kosta Rika’nın San José kentinde düzenlenen V. Uluslararası Kadın ve Sağlık Toplantısı’nden 28 Mayıs Uluslararası Kadın Sağlığı Hareketi Günü olarak ilan edilmesini onaylanmıştı.

Patriyarka ve kapitalizm, kadınlarda ve lgbti+larda ruh sağlığı, çalışma sağlığı ve üreme sağlığı üzerinde etkiye yol açıyor. Bu etkilerin bir kısmı yalnızca kadınlara özgüyken evrensel nitelikteki diğer etkiler eşitsizlik, güvencesiz çalışma, sağlık ve sosyal güvenlik açısından korunmasızlık, ayrımcılık ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddetle katmerlenen yaşam koşulları nedeniyle kadın emekçiler açısından daha da belirginleşiyor. Buna kapitalist hükümetlerin halk sağlığı ve eğitim hizmetlerinin özelleştirme politikası da eşlik ediyor. Buna rağmen kadınlar Arjantin ve Kolombiya’da yasal kürtaj hakkının elde edilmesinde olduğu gibi sağlık alanında da mücadele ediyor ve evrensel veya ulusal ölçekte kazanımlar elde ediyor. Bunun karşısında patriyarka ve kriz içindeki kapitalizm, kazandığımız her zaferi elimizden almaya çalışmaktan vazgeçmiyor. Bunun bir örneğini, yakın zamanda Peru’daki Dina Boluarte hükümeti tarafından onaylanan ve translık dahil 7 cinsiyet kimliğini ruhsal bozukluklar olarak sınıflandıran kararnamede gördük.

Diğer yandan aşırı sağ, nefret diliyle güvensizlik, korku, stres, depresyon ve cinayetlerin önün açan nefret suçlarını teşvik ederek kadınların ruh sağlığına da zarar veriyor. Son olarak Arjantin’de 4 kadının evi lezbiyen oldukları için yakıldı; kadınlardan biri hayatta kalırken üç tanesi hayatını kaybetti.

Bu 28 Mayıs’ta, kazandıklarımızı savunmak ve haklarımız için mücadele etmek için hükümetlerden ve patron partilerinden bağımsız olarak örgütlenmeye ve harekete geçmeye devam etme ihtiyacını bir kez daha vurguluyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’den (İUB-DE) kadınlar olarak bu 28 Mayıs’ta kadınların ve lgbti+ların sağlığı için mücadele eden eylemlere katılma çağrısında bulunuyor ve karar verme hakkımıza saygı duyulmasını yüksek sesle haykırıyoruz.

  • Kamu sağlığı bütçeleri artırılsın
  • Ücretsiz, erişilebilir ve feminist sağlık hizmetleri
  • Obstetrik şiddete son
  • Doğum kontrol yöntemleri, HPV aşısı ve regl ürünleri ücretsiz olsun
  • Bilimsel, laik ve feminist cinsel eğitim
  • Güvenli, ücretsiz ve yasal kürtaj
  • Geçiş süreci ve hormon tedavisine ücretsiz erişim
  • Nefret suçlarına son

ABD’de Filistin için üniversite eylemleri: olanlar ve olacaklar

0

Bu yazı kaleme alındığı sırada Refah, İsrail ordusu tarafından bombalanıyor. Ateşkes anlaşmasını reddeden İsrail hükümeti, Refah’a yönelik askeri operasyon başlattı. ABD hükümeti bir yandan İsrail devletine koşulsuz desteğini sürdürürken, yüzlerce üniversitede Gazze için dayanışma kampı başlatan öğrenciler ağır bir polis şiddeti altındalar. Columbia Üniversitesi’nde başlayan ve dünyanın dört bir yanında yüzlerce üniversiteye yayılan dayanışma kampları ABD üniversitelerinde baskılara karşı büyürken Avrupa ülkelerini de sarmış durumda. ABD’de son haftalarda 2 binden fazla öğrenci ve akademisyen gözaltına alındı. Buna rağmen öğrenciler tarihsel konumlarının farkındalar. Çünkü aylardır zulüm gören yüz binlerce Filistinlinin artık gidebilecek bir yerleri yok. Dünyanın her yanında milyonlarca insan meydanları doldurmuşken Siyonist İsrail, Filistin halkı üzerinde açık bir soykırım gerçekleştiriyor.

Geçtiğimiz haftalarda dayanışma kamplarının başladığı Columbia Üniversitesi’nde öğrenciler üniversitenin Hamilton binasını işgal ettiler. İşgal edilen binaya, İsrail ordusu tarafından ailesi ile beraber katledilen 6 yaşındaki Hind Rajab’ın adını veren öğrenciler, Amerikan polisinin üniversiteyi abluka altına aldığı ve yüzlerce kişinin tutuklandığı bir operasyonla gözaltına alındılar. Birçok üniversitede dayanışma kamplarına karşı örgütlenen Siyonist rejim destekçileri, ABD polisinin koruması altında öğrencilere saldırılarda bulundular. Los Angeles’taki California Üniversitesi’nde dayanışma kampındaki öğrencilere polis gözetimi altında saldıran yüzlerce Siyonist militan herhangi bir ceza almazken aynı üniversitede onlarca öğrenci, akademisyen ve gazeteci keyfi şekilde tutuklandı. ABD hükümeti İsrail’in hamisi olduğunu, Amerika içerisinde İsrail’e karşı gelmenin bir suç olarak görüldüğünü gösteriyor. ABD medyasının büyük bir kısmı barışçıl eylem gerçekleştiren öğrencileri terörist olarak yaftalıyor, eylemlerdeki polis ve militan şiddetini göstermeye çalışan gazeteciler ise gözaltına alınıyor. Bütün baskılara rağmen mücadeleyi devam ettiren binlerce öğrenci ise bizlere hep aynı şeyi hatırlamamızı söylüyor: “Gazze’de bir soykırım var, yüz binlerce Filistinlinin gidecek bir yeri yok, onların hayatı artık bizlerin de elinde. Bu sesi yükseltmek, mücadeleyi artırarak devam ettirmek, Filistin dostlarının görevidir.”

Öğrencilere karşı devlet ve üniversite şiddeti

Son haftalarda Filistin için dayanışmada bulunan öğrenciler hem ABD polisi hem de faşist kitleler tarafından saldırıya uğradılar. Birçok üniversitede Siyonist gruplar dayanışma kamplarını dağıtmak amacıyla örgütlenip polis gözetiminde öğrencilerle çatıştılar. Gözaltıların ve fiziksel saldırıların arttığı son günlerde, öğrenciler üniversite içi kurumsal baskı ile de karşı karşıyalar. Bir eğitim kurumu değil de bir kontrol mekanizması olarak çalışan üniversiteler, Siyonist sermaye ile ilişkilerini açıklamak ve kesmek yerine soykırım karşıtı olan öğrencilere karşı ABD polisinin tüm gücünü kullanırken, uzaklaştırmalarla üniversiteyi politik alandan çıkarmaya çalışıyor. Son haftalarda yüzlerce öğrenci ABD üniversitelerinde disiplin soruşturmalarına maruz kalmış durumda. Bu kurumsal baskı ortamı ve soruşturmalar dayanışma kamplarını daha da güçlendiriyor. Birçok üniversitede öğrenci ve çalışan sendikaları, hukuksuz polis ve üniversite baskısına karşı örgütlenmiş durumda. Üniversitelerde grev ve boykot çağrıları yaygınlaşıyor, ABD çapında binlerce üniversite çalışanının katılacağı grevler örgütlenme aşamasında.

Şiddetin özgünlüğü

Son 20 yılda ABD üniversitelerindeki öğrenci eylemleri asla bu kadar büyük bir polis şiddetiyle bastırılmadı. Bu boyuttaki baskının birkaç sebebi var. Gazze ile dayanışma kampları neoliberal düzenin hem kapitalist, hem emperyal hem de kültürel dinamiklerini ifşa ediyor. Öğrenciler Amerikan devletinin ve şirketlerinin Filistin’deki soykırımla doğrudan ilişkilerine karşı çıkarken, hepsi birer şirket haline gelmiş üniversitelerdeki Siyonist sermaye bağlantısını da gözler önüne seriyorlar. Meşruluğunu kaybeden üniversitelerin öğrencileri polis şiddetiyle kampüslerden atmaya çalışması, bu açıdan bir gösterge niteliğinde.

Dayanışma kamplarına karşı ABD’deki gerici kesimler de mobilize olmuş durumda. Filistin halkının maruz kaldığı İsrail faşizmi, ABD içerisinde de soykırımı protesto eden öğrencilere yöneltiliyor. Bir yandan gerici kitleler dayanışma kamplarına fiziksel saldırılarda bulunuyor, diğer yandan ABD devleti antisemitizm argümanlarıyla öğrencileri yasal ortamda susturmaya, bastırmaya çalışıyor. ABD hükümeti Filistin’deki katliamı bir fırsat olarak değerlendiriyor.

Avrupa’da direniş

Gazze ile dayanışma kampları, ABD ile ortak bir sermayeye sahip Avrupa kampüslerine de sıçramış durumda. Farklı bir öğrenci hareketi geçmişine sahip olan Avrupa üniversitelerinde daha radikal ve daha etkili eylemler gerçekleşiyor. Fransa ve Hollanda üniversitelerinde dayanışma kampları kampüs işgallerine dönüşmüş durumda. Barselona ve Dublin Üniversiteleri’nde öğrenciler İsrail ile bütün finansal bağların kesilmesi taleplerini kabul ettirdiler.

Tüm gözler Refah’a

ABD’deki öğrenci direnişleri hedeflerinden hiç şaşmadı; uzaklaştırmalara, saldırılara, işkenceye karşı direnen öğrenciler kendi taleplerini yükseltmeye devam ediyorlar: “Filistin’de soykırıma son.” Üniversite kampüslerinden liselere, cezaevlerine, meydanlara taşan direniş son yıllardaki en büyük barışçıl sivil hareketlerden birisini temsil ediyor. Bütün baskılara rağmen dayanışma kamplarına yapılan saldırılar öğrenciler için ikinci planda. Ve son tüm eylemciler aynı şiarı yineliyor: “Refah’ta katliam var! Tüm gözler Refah’a! Filistin’e özgürlük, soykırımcı İsrail’e boykot!”

Cornell Üniversitesi’nden okur mektubu

Uluslararası Ceza Mahkemesi’nden Netanyahu için tutuklama talebi: Soykırımcılar hapse!

0

Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Başsavcısı Karim Khan, 20 Mayıs 2024 tarihinde, Benjamin Netanyahu ve Savunma Bakanı Yoav Galant’ın “en az 8 Ekim 2023’ten bu yana Filistin devleti topraklarında (Gazze Şeridi’nde) işlenen savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar” nedeniyle tutuklanmasını talep etti.

Güney Afrika tarafından sunulan ve aralarında Bolivya, Brezilya, Venezuela ve Küba’nın da bulunduğu çok sayıda ülkenin desteğini alan talep ile Filistin direnişini desteklemek üzere artan küresel seferberliğin ardından, 1948’de İsrail devletinin kurulmasından bu yana tarihte ilk kez Lahey Mahkemesi’nin bir savcısının bu tür bir talepte bulunması Netanyahu’ya ve apartheid rejimine güçlü bir siyasi darbe vurmuştur.

Filistin seferberliği ve direnişinin zaferi

ABD, Avrupa ve Latin Amerika’nın büyük şehirlerinde öğrenci hareketi kampları Netanyahu’yu köşeye sıkıştırmış durumda. Kitle seferberliği her geçen gün yayılıyor. 19 Mayıs Pazar günü Brüksel’de 60 binden fazla kişi İsrail’in savaş suçlarını kınamak üzere seferber oldu. Barselona’da ve onlarca ülkede de eylemler düzenlendi.

Savaş suçları geçtiğimiz yıl 8 Ekim’de başlamadı. Kuruluşundan bu yana İsrail devleti; Filistin halkının imhası, Filistinlilerin kitlesel bir şekilde yerlerinden edilmesi ve Filistin topraklarının silahlı yerleşimcilerle sömürgeleştirilmesi yoluyla inşa edilmiştir. Ancak küresel seferberlik ve Netanyahu’nun gitgide daha fazla yalnızlaşması, emperyalizmin sağladığı cezasızlığın altını oymuş ve bir savcıyı tutuklama emri çıkarmaya zorlamıştır.

Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin sınırlılıkları

UCM savcısı sadece Netanyahu’nun tutuklanmasını talep etmekle kalmıyor. Üç Hamas liderinin de tutuklanmasını isteyerek İsrail devletinin sistematik savaş suçlarını Filistin direnişinin meşru liderliğiyle bir tutuyor. Gazze Şeridi’nin hükümeti olan Hamas liderlerine yönelik bu cezalandırma talebini reddediyoruz. UCM savcısı, ABD ve Avrupa emperyalizmine Ortadoğu’daki emperyalist anklavı destekledikleri için yaptırım uygulamakta aciz kalmaktadır.

UCM’nin kararları nihai değildir ve İsrail gibi UCM’nin otoritesini tanımayan devletleri etkilememektedir. Ancak savcının önerisi İsrail’i daha da zora sokacak ve dünya genelindeki yalnızlaşmasını artıracak siyasi bir gelişmedir. Netanyahu’yu ve İsrail güçleri ile yerleşimcilerini Filistin topraklarından çekilmeye mecbur edene kadar dünya halklarını Filistin direnişini desteklemeye çağırıyoruz.

İsrail Filistin’den çekilene kadar direnişi büyütmeliyiz

Dünyanın mücadeleci güçleri olan bizler, devam etmekte olan eylemleri derinleştirmeli, genişletmeli ve çoğaltmalıyız. “Öğrenci intifadası” kamplarına sunulan destek, tüm dünya hükümetlerinin soykırımla suçlanan İsrail ile diplomatik, siyasi, ekonomik, askeri ve kültürel ilişkilerini kesmesini talep etmeye devam etmek için son derece önemlidir. Soykırımı sona erdirmek, yardım için sınırları açmak ve derhal ateşkes sağlamak için küresel seferberliğe devam edelim. Refah’ın işgaline hayır! Tüm Siyonist askerler, Filistin’in nehirden denize tarihsel topraklarından çekilsin! Tüm mültecilerin topraklarına geri dönüşü sağlansın! İsrail Filistin’den defol! Irkçı olmayan, birleşik, laik ve demokratik bir Filistin! Nehirden denize özgür Filistin!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

20 Mayıs 2024

Boğaziçi Üniversitesi’nde 12. Emek Haftası düzenlendi

0

Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Bilimler Kulübü’nün düzenlediği Emek Haftası etkinliği, 3 yıllık bir aranın ardından 16-17 Mayıs tarihlerinde emeğin gündemini yeniden kampüslere taşıdı. İlki 2008 yılında, Tuzla’daki iş cinayetlerine yönelik olarak öğrencilerin sesini duyurma maksadıyla başlayan etkinlik, tanıklık ettiği onlarca direnişin ardından bu sene de devam eden örgütlenmeler ve aktif direnişler, İliç katliamı, Mor Liste deneyimi ve Filistin Direnişi gibi çeşitli gündemleri konu edindi. İki oturumdan oluşan etkinliğin ilk gününde “Aktif Direnişler ve Süren Örgütlenmeler” başlığı altında sendikalardan temsilciler ve emekçiler ağırlanırken, ikinci gün “Emeğin Mevcut Durumu” başlığı altında işçi sınıfı eylemlerinin genel bir analizinin ardından kadın işçilerin durumunu ve Filistin Direnişi konuşuldu.16 Mayıs Perşembe günkü “Aktif Direnişler ve Süren Örgütlenmeler” başlıklı oturumda DİSK Genel-İş Anadolu Yakası 1 No’lu Şubeden Nazan Gevher Çam Ay, Bağımsız Maden-İş’ten Mert Batur ve TÜMTİS’ten Sedat Durel konuşmacı olarak yer aldılar.

DİSK Genel-İş’ten Nazan Gevher Çam Ay, Kadıköy Belediyesi’nde çalışan taşeron işçilerin 2018’de 696 sayılı KHK sonrası sendikalaşma süreçlerinden bahsetti. Söz konusu kararname ile büyük hak kayıpları yaşayan kadın işçilerin sendika çatısı altında hak ve eşitlik taleplerini dile getirebilmek, sendikadaki erkek egemen temsiliyetini aşmak ve toplumsal cinsiyet eşitliği yönünde bir adım atmak amacıyla 8 Aralık 2019’daki olağanüstü seçime sadece kadın adaylardan oluşan Mor Liste ile girdiklerini aktardı. Sonraki süreçte Mor Liste’nin toplu iş sözleşmelerinde belediye işçilerine ücretsiz kreş, babalık ve doğum izninin uzatılması gibi haklara ek olarak mobbing kurulu ve disiplin kurulunda kadın üye sayısının artırılmasına dair toplumsal cinsiyet eşitliği yönündeki önemli kazanımlarından bahsetti.

Ardından Bağımsız Maden-İş sendikası avukatı ve örgütlenme uzmanı olan Mert Batur, Soma faciasının yıldönümünün birkaç gün sonrasına denk gelen etkinlikte, katliamın sorumlusu olan kapitalist şirketlerin kâr hırsıyla görmezden geldiği iş sağlığı protokollerini ve mahkemede denetim mevzuatı bahaneleriyle sorumluluktan nasıl kaçtıklarını anlattı. Bugün benzer bir sahne ile karşı karşıya olduğumuz İliç’te de, katliamın yaşandığı Anagold Madencilik’te patronlarla işbirliği yapan Türkiye Maden-İş sendikasının işçiler tarafından nasıl bir tepkiye maruz kaldığını ve Bağımsız Maden-İş’in böylece İliç’te nasıl örgütlendiğini aktardı. Ayrıca nüfusu sadece 10 bin civarında olduğu ve bunun da büyük çoğunluğunu maden işçilerinin oluşturduğu ilçede, altın madeni işletilmesiyle hayvancılık ve diğer geçim kaynaklarının ortadan kalktığını ve işçilerin siyanürlü toprakta çalışmak zorunda kaldığını da belirtti.

Son olarak TÜMTİS Uluslararası İlişkiler Uzmanı Sedat Durel, taşımacılık işçilerinin örgütlenme süreçlerinden ve bu süreçlerin istisnai niteliğinden bahsetti. Sayısı 1 milyonu aşan işçinin çalıştığı taşımacılık işkolunda TÜMTİS’in 15 bine dayanan üyesi olduğundan ve sektörün en önemli zorluğunun örgütlendikleri kargo alanında genel olarak “kargoda sendika olmaz” algısı olduğundan bahsetti. Sendikanın buna karşı bir dizi çabanın ardından ilk olarak Amerikan menşeili UPS’te örgütlenmeye başladığını, 2010’da başlayan ve tam 272 gün süren UPS direnişinin ardından toplu sözleşme hakkını elde ettiğini ve ardından gelen DHL, Aras Kargo örgütlenme ve direniş süreçlerini aktardı. Ayrıca şu anda MNG Kargo’da örgütlenen sendikanın, diğer pek çok sektörün aksine birbirleriyle minimum etkileşimi olan taşımacılık işçilerini örgütlemekte yaşadığı zorluklara da değindi.

Bu şekilde tamamlanan ilk oturumun ardından soru-cevap bölümüne geçildi. Bu oturumda Türkiye’deki sendikal mücadelenin zayıflıkları, esnaf kuryelerin koşulları ve toplu sözleşmelerde dile getirilmesinin hayati öneme sahip olduğu bazı talepler tartışıldı.

17 Mayıs Cuma günü yapılan ikinci oturumda “Emeğin Mevcut Durumu” başlığı altında Emek Çalışmaları Topluluğu’ndan Deniz Sert, Kadın İşçi yayınından Bahar Gök ve BDS Türkiye etkinliğe konuk oldu.

Deniz Sert, Emek Çalışmaları Topluluğu’nun 2022 yılı için hazırladığı İşçi Sınıfı Eylemleri Raporu’nu tanıttı. Öncelikle uluslararası kamuoyunda bu alanla ilgili kabul edilmiş kavram ve kavramsallaştırmaları paylaştı. Ardından Covid-19 sonrasında hızla yeniden yükselen işçi eylemlerinin sayısı, sektörel dağılımı, eylem sebepleri ve eylemcilerin cinsiyete göre dağılımı gibi pek çok veriyi sundu. 2022 yılının işçi sınıfı eylemleri bağlamında istisnai bir nitelik taşıdığını, aylık ortalama 85 eylemle rekor bir sayıya ulaştığını ve bu yükselişin başlıca sebebinin de enflasyon ile birlikte artan emeğin değersizleşme süreci olduğunu vurguladı.

Devamında, “Kadın emeği neden görünür değil?” sorusuyla yola çıkan ve kadın işçilerin sesini duyurmak için kurulmuş bir platform olan Kadın İşçi’den Bahar Gök, kadın mücadelesinin neden görünür olmadığı sorusu üzerine yoğunlaştı. İlk olarak bir eylemin kadın eylemi olarak tanımlanması için sömürünün hangi cinsiyetin emeğine yoğunlaştığı sorusunu merkeze aldıklarından bahsetti ve başını kadınların çektiği direnişlerden söz etti. Ardından kadınlara uygulanan mobbingden, asgari ücretin kadın ücreti olarak görülmesinden, kadınların düşük ücrete tabi tutulduklarından, görev tanımı olmaksızın çalıştırıldıklarından ve sıkça fazla mesai yapmak zorunda bırakıldıklarından bahsetti. Son olarak kadınların sadece politik talepler etrafında dile getirildiğine ve işçi güvenliği, sigortasızlık, uzun mesailer ve düşük ücret gibi sorunlarının görmezden gelindiğine değinerek eşit işe eşit ücret sloganı yerine eşdeğer işe eşit ücret şiarını öne çıkardı.

Oturumun son sunumunda BDS Türkiye, Filistin Direnişi ve emek hareketi bağlamında direnişin tarihini Filistinli emekçilerin perspektifinden aktardı. Filistin’de Osmanlı döneminde demiryolu inşaatları ile başlayan ilk işçi toplaşmalarından, İngiliz mandası dönemindeki fabrikalaşma sürecinden ve 1936-38 yılları arasında artan Filistin ulusal işçi grevlerinde dile getirilen taleplerden bahsetti. Bu taleplerin Siyonist göçün durdurulması, Siyonist sermayenin sömürüsünün engellenmesi ve toprak işgalinin durdurulması maddeleri etrafında şekillendiğini ifade etti. Bu tarihten sonra Siyonist sermayenin grev kırıcı taktiklerinden ve İkinci İntifada’dan sonra Siyonist sermayenin Filistin işçi sınıfından vazgeçip işçi ithal etmeye başladığından söz etti. Son olarak Filistin’de toplumsal mücadelenin ulusal mücadele ile iç içe geçmiş olduğunu belirterek Filistin Direnişi için işçi sınıfının direnişinin ne denli büyük bir öneme sahip olduğunu vurguladı.

İkinci oturumun ardından soru-cevap bölümüne geçildi. Bu bölümde 2022 işçi eylemlerinde ve genel anlamda işçi direnişlerinde sendikaların -genelde medyaya yansımayan- rolü tartışıldı ve “eşdeğer işe eşit ücret” kavramsallaştırması derinleştirildi.

İki gün boyunca örgütlenme ile grevlerden, kadın emekçilerin mücadelesinden ve Filistin Direnişi’nden bahsedilen 12. Emek Haftası böylece sona erdi. Emek Haftası, emeğin ve emekçilerin gündemini üniversite kampüslerine taşıyarak işçi sınıfı ve öğrenciler arasında bir köprü olmak için çalışmaya devam edecek.

Kamuda tasarruf tedbirleri: Tasarruf emekten değil sermayeden yapılsın!

0

13 Mayıs’ta kamuda tasarruf tedbirleri açıklandı. Tedbirlerin merkezinde kamu harcamalarının kısıtlanması duruyor. Bu tedbirler ile 100 milyar TL’lik bir masraf düşüşü öngörülüyor. Tedbirlerin kapsamı memurların yol, yemek gibi ihtiyaçlarını da içeriyor. Bazı kurumlarda servisler kaldırılıp yerine otobüs ücreti verileceği belirtiliyor. Başka önemli maddelerden biri de kamuda işe alım meselesi. Özellikle öğretmenler için yazılan, emekli olan kişi sayısı kadar atama yapılacağı.

Ama söz tasarruftan açılmışken sormak gerekiyor: Bakanların toplanıp bir otobüsle 23 Nisan törenine gitmesi tasarruf olarak gösterilirken, otobüsün arkasından bütün bakanların konvoylarının gelmesi tasarrufun neresinde duruyor? Yapılan, araçları kullanmayarak tasarruf yapmaktan çok konvoylara bir de otobüsü ekleyerek daha fazla maliyet çıkarmak oluyor. Ya da Mehmet Özhaseki’nin şehirlerarası otobüse binmesi tasarruf olarak gösteriliyor, onun yanında binen onlarca insanın varlığı tedbirin dışında kalıyor. Göstermelik olarak, koruma görevindeki polislerin ufak bir kısmı geri çekiliyor.

Ya da büyük şirketlere vergi afları yapılıp tek kuruş vergi ödemeleri engellenirken, tasarruf nerede yapılmış oluyor?

Yap-İşlet-Devret hastane, köprü, otoyollar vb. için ödenen paralar tasarrufun neresinde kalıyor?

Yüzlerce araç, helikopter, uçakla gezen iktidar mensupları için tasarruf nerede?

Kur korumalı mevduatlara, faiz ödemelerine harcanan yüz milyarlarca TL tasarrufun neresinde duruyor?

Tasarruf, işçinin servisini iptal etmekle mi olacak? Açlık sınırının yarısı kadar maaş alan emeklileri bu yoksulluğa mahkûm ederek mi? İşçilere açlık sınırında maaş vererek mi? Yıllardır atama bekleyen öğretmenlere, emekli olan kadar sayıda atama yapılarak mı?

İktidarın açıkladığı tasarruf tedbirleri, halka uygulanan kemer sıkma politikasına dair bir göz boyama tedbirleridir. Bu tedbirlere uyulmayacağı gün gibi açıktır. Bakanlıklar bile bunların açıklanacağını bilmiyorlar mıydı ki düne kadar harcamalarını tek kuruş azaltmadılar? 2021 yılında benzer maddeler üzerinden açıklanan tasarruf tedbirlerine hiç uyulmadığı çok açık. Bugün bu tedbirlere uyulacağına dair de en ufak bir inanç görülmüyor.

Kamunun gereksiz masraflarının kısılmasına dair açıklanan bu tedbirler bir yandan keyfe keder harcanan milyarlarca TL’yi gözler önüne seriyorken bir yandan da iktidarın şatafatlı yaşantısını bizlere gösteriyor. Bu tedbirlerin hiçbir gerçekçiliğinin olmadığı ve açıklanan miktarların, bütçe ve harcamalara göre devede kulak olduğu açık. Sermayeye para aktarmaya ve zenginliklerini artırmaya devam eden Saray rejimi bugün de kemer sıkma politikaları ile işçinin üzerinden açığı kapatma derdindedir.

Bu tedbirler kullanılarak özel sektörde çalışanların üzerinde de büyük bir tehdit unsuru olacağı aşikar. Bir yandan maaşlara zam yapılmaması için de bir baskı unsuru olarak kullanılacaktır. Sendika ve emekten yana kurumların, vergi yükü ve açlık sınırındaki maaşlarla ezilen işçiler ile beraber güçlü ve örgütlü bir seferberlik örmesi gerekir.

Emekten tasarruf olmaz. Kaynaklar emekçiler yararına kullanılmalı. Tasarruf emekten değil, sermayeden yapılır!

Gençliğin OVP’ye karşı mücadelesini örgütleyelim!

0

2024 yılının 1 Mayıs’ını geride bırakmışken görüyoruz ki gençliğin sorunları ile işçi sınıfının sorunlarının giderek daha da ortaklaştığı bir zamandayız. Artan hayat pahalılığı, kamusal ve nitelikli eğitimin eksikliği giderek daha çok sıra arkadaşımızı okurken çalışmaya mecbur bırakırken çocuk yaşta işçileşmek zorunda bırakılanların sayısı her geçen gün artıyor. Bu bağlamda, içinde bulunduğumuz dönemde gençliğin ve emekçilerin mücadelesini de ortaklaştırmak önümüzde duran en acil görevlerden biri olarak beliriyor. Bu mücadelenin en acil odağı ise şüphesiz iktidarın Orta Vadeli Program’ı (OVP) ve 12. Kalkınma Planı olacaktır.

“IMF’siz IMF programı” olarak adlandırdığımız bu emek düşmanı sefalet programının işçi sınıfından götürdükleri çokça tartışıldı. Biz burada, OVP’nin bilhassa gençlik üzerindeki etkilerinden bahsetmek istiyoruz. Özellikle şu soruyu cevaplayacağız: OVP’nin gençlikten istediği nedir?

Gerek 12. Kalkınma Planı gerek OVP lafı hiç dolandırmadan bizlere şunu söylüyor: Saray rejimi öğrencileri ucuz işgücü; üniversiteleri ise sermayenin arka bahçesi olarak görüyor. Hem de bunu tüm samimiyetleriyle, utanmadan yapıyorlar. Çocuk işçilerin asgari ücretin üçte birine çalıştırıldığı MESEM anlaşmalı staj yerlerinde çocuklar korkunç iş cinayetlerinde hayatlarını kaybederlerken “Mesleki ve teknik eğitimde özel sektörle işbirliği artırılacaktır,” diyebiliyorlar mesela. Üniversite-sanayi işbirliğini artırmaktan dem vurabiliyor; KYK yurtlarında adeta yaşam mücadelesi veren öğrencilerin asansör “kazalarında” can vermelerine göz yumarken özel sektöre teşvik ve destek dağıtmaktan çekinmiyorlar. Üniversite-özel sektör-kamu sektörünün güçlerini birleştirdiği TOGG, TURKOVAC gibi “muhteşem” projelere benzer ulusal girişimlerin destekleneceğini belirtirken, bilim üretme kapasiteleri her geçen gün azaltılan kamu üniversitelerinde -rekabeti artırmak amacıyla- devletten alınan ödeneklerin bu üniversitelerin “performansları” ile ilişkilendirileceğini söylemekte hiçbir çekince göstermiyorlar. Öğrenciler kampüslerinde kayyum rektörlere karşı “Kayyum rektör istemiyoruz” ve “Söz, yetki, karar üniversite bileşenlerine” sloganlarını yükseltirken, fırsattan istifade üniversite yönetimine mütevelli heyetlerini katarak üniversite-özel sektör ilişkilerini geliştirmek onlar için en doğal çözüm yolu.

İşte OVP’nin biz gençlere söylediği, biz gençlerden istediği bu. Okullarımızı, emek gücümüzü, yaşam alanlarımızı, hayatlarımızı istiyorlar bizden. Bu saldırı planlarına karşı öğrenciler ve genç işçiler olarak kendi mücadele planımızı koymalıyız: onların sermaye için uygulamaya çalıştıklarına karşı bizim yani ülkenin bütün emekçilerinin çıkarını savunan bir plan. Okullarımızdan işyerlerimize her yerde ve bulunduğumuz alanlarda çağrısını yaptığımız bir mücadele planı için bir araya gelmeliyiz.

Boşluk gerçekten var mı?

0

Yaptığım kişisel gözlemlerde zamanın göreceliği konusunda emin olduğum bazı şeyler var. Mesainin son 1 saati veya gündelik toplantılar bitmezken, hafta sonları sanki 1-2 dakikadan ibaretmiş gibi bitiyor. Bu aslında kendimize ait boş zamana ne kadar ihtiyacımız olduğunu hatırlatan bir olgu. Çünkü boş zamanda sıkılıp belki de yeni ilgi alanlarımızı yaratamadan, kendimizi başka bir koşuşturmada buluyoruz. Tabii boşluklar ve onu dolduran olgular tür tür, ben sizin dikkatinizi başka bir boşluk ve araştırmasına çekeceğim. Belki de bilmediğimizi bilmediğimiz ve şu ana kadarki fizik yasalarımızın ispatı açısından yeni katmanlar açacak bu iki şeye bakalım.

Evrenin bileşenleri

Evrenimizin üç yapıdan oluştuğu var sayılmakta. Bu biraz şaşırtıcı olacak ama bileşenlerden ilki, toplam kütlesinin yaklaşık yüzde 5’ini temsil eden normal maddedir. Bu madde atomlardan oluşur ve yıldızlar, gezegenler, galaksiler gibi gözlemlenebilen tüm astronomik nesneleri içerir, bu sayede görünür evreni anlamlandırabiliriz. İkinci önemli bileşen ise evrenin kütlesinin yüzde 27’sini oluşturan ve ışık yaymayan karanlık maddedir. Üçüncü ve en büyük yüzdeye sahip olan, evrenin enerji yoğunluğunun yüzde 68’ini kapsayan karanlık enerjidir. Yani açıkçası boşluk olarak düşündüğümüz alan, ismini açıklayamadığımız kara iki tür şeyden oluşmakta.

Karanlık madde nedir?

Aslında ortaya çıkışı, görülebilir evreni güçlü teleskoplarla ilk defa incelemeye başladığımız 20. yy başlarına gidiyor. İsveçli Fritz Zwicky yaptığı galaksi gözlemlerinde, normalde galaksilerin çok daha hızlı hareket ettiğini ve bu yüzden galaksilerin uçlarında veya kollarında yer alan cisimlerin bu hız ve zayıf çekimden dolayı dağılması gerektiğini hesapladı. Fakat dağılmıyordu ve tüm iskeleti bir arada tutan bir macun vardı. Bunun öyle bir madde olması lazımdı ki hem elektromanyetik tayflar tarafından tespit edilmeyecek hem de boşluğun kayda değer oranını kütlesiyle doldurup galaksilerin ve evrenin parçalanması engelleyecekti. Karanlık madde varsayımı bu şekilde ortaya çıktı.

Peki, karanlık enerji?

Onun ortaya çıkışı ve hipotetik tahmini, 1998 yılında yapılan astronomik gözlemlerle başladı. Gözlemciler, uzak galaksilere ve süpernovalara yaptıkları incelemeler sırasında, evrenin genişleme hızının geçmişte beklenmedik bir şekilde arttığını keşfettiler. Evrenin genişlemesi yavaşlamıyor veya aynı yerde durmuyordu, çılgınca bir şekilde hızlanıyordu. Bu gözlemden dolayı çekimsel kuvvete karşı gelen ve fizik yasalarıyla açıklanmayan bir evrensel şey üretildi ve yapılan hesaplamalarda evrenimizin yüzde 67’sini oluşturan bu kütle-enerji içeriğine karanlık enerji dendi.

Neden önemli?

Açıkçası kuantum üzeri fiziksel teknolojik gelişmelerde belki 10 yıl sonra bazı sınırlara erişeceğiz. Kuantum boyutta işlem yapabilmeyi ve onu kullanabilmeyi amaçlarken aslında hepimizin yoğunluğunun çok küçük bir kısmının evrende yer kapladığını unutmamamız lazım. Belki de uzay-zamanda var olmamız ve bütünsel bir açıdan onu kavramamız için yeniden planlanmış ve kâr amacı gütmeyen bilim programlarına ihtiyacımız var. İnsanlığı karamsarlıkla dolu gelecekten kurtaracak olan da bunun gibi öngörüler ve koyduğumuz hedefler olacaktır.

Temmuzda zam için birleşelim

0

Yerel seçimlerden sonra solun seçimlerin kaybedeni olduğu, genel anlamıyla istenilen sonuçların elde edilemediği çokça konuşuldu, yazıldı. Emekten yana olduğunu ifade eden sosyalist partiler ve çevreler sınıfın acil taleplerini ve ihtiyaçlarını seçimlerde layıkıyla taşıyamadılar. Bunun en önemli sebeplerinden birisi paramparça ve genellikle birbirinden izole, etkileştiği anlarda ise yıkıcı bir rekabetle yürütülen seçim çalışmaları yapılmasıydı.

Ardından 1 Mayıs geldi. Türkiye genelinde, seçim zaferi alan CHP’nin damga vurduğu bu 1 Mayıs kutlamaları da emeğin ihtiyaçlarını ve taleplerini ele almaktan oldukça uzaktı. OVP’nin kefili olan CHP, emekçilerin en önemli günü olan 1 Mayıs’ı sendikal bürokrasinin de yardımı ile kendi hegemonyası altında sonuçlandırdı.

Fakat bu parçalılığı aşmak için önümüzde bir fırsat var. Bilindiği üzere Mehmet Şimşek önderliğindeki büyük sermaye sahiplerinin programı olan Orta Vadeli Program bu sene temmuzda asgari ücrete zam yapılmamasını öngörüyor. 1 Mayıs’ın ardından emekçi sınıfın başta mücadeleci kesimleri olmak üzere birçok katmanından emekçi temmuz ayında zam yapılmayacak oluşuna oldukça tepkili.

Öbür tarafta OVP’nin bir diğer çıktısı olan, faizlerin yükselmesiyle birlikte artacak olan işsizlik sorunu var. Rejim, seçim başarılarını bütün emekçileri bir sefalet ücreti olan asgari ücrette eşitleyerek işsizliği belli bir seviyede tutan çalışma rejimine dayandırıyordu. Fakat IMF’siz IMF programı olan OVP’nin emekçilere karşı uygulayacağı kemer sıkmadan sonra bunun değişeceğini öngörebiliriz. Bu noktada da işten atmaların yasaklanması talebi öne çıkacaktır.

Emekçilerin en acil talebi etrafında bir kampanya

Bugün bir Emek İttifakına sahip olmamamız emekçilerin durumunu en çok belirleyen gerçek. Sermaye ittifaklarına karşı bir Emek İttifakı ihtiyacı emekçilerin talepleri etrafında birleşerek, birbirinden kopuk ve izole işçi direnişlerini, örgütlenmeleri birleştirerek aşılabilir. Emekçilerin bir “sınıf” olarak hareket edebilmesi en yakıcı ihtiyacımız, bu krizi ancak sınıfın etrafında ve sınıf için kenetlenerek aşabiliriz.

Seçimde emekçilere verilen parçalı ve dağınık kare, ardından gelen 1 Mayıs’ın emekten ve sınıftan uzak hali ancak talepler etrafında ortak çalışmalar ve kampanyalar yürüterek aşılabilir.

Temmuz ayında zam ve ücretlerin üç ayda bir gerçek enflasyon oranında artırılması talepleri bizim için iyi bir başlangıç olacaktır, fakat bütüncül bir mücadele programına ihtiyacımız olduğu gerçeğini unutmamak gerekir. Mücadelelerle sınanan bir ortak eylem planına doğru yol almalıyız. Bu sayede emekçilere, düzen partilerine ve ittifaklarına gerçek bir alternatif inşa edilebileceğini gösterebilir, her yerde dillendirdiğimiz birlik çağrılarının altını gerçek anlamıyla doldurmak için değerli bir adım atmış oluruz.

Nakba’nın 76. yılında Filistin halkıyla ve direnişiyle dayanışma yürüyüşü

0

1949 yılından beri uluslararası bir mücadele gününe dönüşen Nakba, 76. yılında İstanbul, Ankara ve İzmir’de eylemlerle anıldı. BDS Türkiye’nin çağrısıyla bir araya gelen 40’ın üzerinde sendika, emek örgütü, dernek ve siyasi partinin oluşturduğu Nakba Eylem Komitesi, 15 Mayıs Çarşamba günü saat 19.00’da İstanbul’da Sirkeci Büyük Postane önüne bir çağrı gerçekleştirmişti. “Nakba sürüyor! İsrail’le tüm ilişkileri kes, soykırımı durdur!” çağrısıyla yapılan yürüyüşe katılan kurumlar pankartlar, dövizler ve Filistin bayraklarıyla Eminönü Meydanı’na yürüdü. İki binin üzerinde insanın katıldığı eylemin ana talebi, Nakba’yı hâlâ sürdüren soykırımcı İsrail ile tüm ilişkilerin kesilmesi oldu. Yürüyüşte “Nehirden denize özgür Filistin!”, “Her yer Filistin, her yer direniş!”, “Filistin’e özgürlük, İsrail’e boykot!”, “Soykırımcı İsrail, Refah’tan defol!”, “Soykırımcı ABD, Ortadoğu’dan defol!” ve “Hamaseti bırak, ilişkiyi kes!” sloganları atıldı.

Eminönü Meydanı’na yürüyüş sırasında yapılan konuşmalarda Tek Adam rejiminin Siyonist İsrail ile kurduğu askeri ve ticari ilişkilerle Gazze’de gerçekleştirilen soykırımın işbirlikçisi olduğu, işgal ordusunu besleyen gıda, askeri mühimmat yapımında kullanılan hammaddeleri İsrail’e göndererek Siyonist rejime can suyu verdiği teşhir edildi.

İşgal ordusuna askeri hizmet veren Kürecik ve İncirlik üslerinin kapatılması ve NATO’dan çıkılması talebinin de öne çıktığı yürüyüş, Eminönü Meydanı’nda kitlenin toplanmasının ardından yapılan basın açıklamasıyla sona erdi. Meydanda sloganlar eşliğinde toplanan kitle, Nakba Eylem Komitesi tarafından hazırlanan basın açıklamasına kulak verdi. Açıklamanın tam metnini aşağıda paylaşıyoruz.

“Nakba Sürüyor!

Bugün Filistin halkının büyük felaketinin yani Nakba’nın 76. yıldönümü. Bugün, Batı sömürgeciliğinin siyasi ve askeri desteğiyle bölgemize yerleşen ırkçı işgalci İsrail rejimin ilan edilmesiyle, Filistin halkının anayurdundan dünyanın dört bir yanına zorla sürgün edilişinin yıl dönümü…

Bugün burada geçmişte kalmış bir acıyı anmıyoruz. Nakba 1948’de de 1967’de de bitmedi. İşgal, abluka, kontrol noktaları, apartheid duvarı, yargısız tutuklamalar, işkence, çocuk esirler, Filistin’in her yerinin ayrımsız bombalanması, kentlerin, mahallelerin Filistinli kimliğinin silinmeye çalışılması sürüyor. Filistin halkına ve toprağına onyıllardır aralıksız süren saldırı bu günlerde tüm dünyanın gözü önünde toptan bir imhaya, soykırım saldırısına dönüşmüş durumda. 16 yıldır abluka altında yaşayan Gazze’deki Filistinliler, 7 Ekim’den sonra tam bir kuşatma altında hayatta kalmaya çalışıyor. Savaş suçu niteliği taşıyan onlarca saldırının yanında temel ihtiyaç maddelerinin Gazze’ye girişi engellenerek, tarım alanları yok edilerek Filistin halkının iradesi açlıkla kırılmak isteniyor. İşgal devletinin bu soykırım saldırısıyla Gazze’nin, üzerinde hiçbir Filistinlinin kalmadığı devasa bir mezarlığa dönüşmesi amaçlanıyor.

Filistin direnişi yüzyılı aşkındır dimdik ayakta, yaşasın küresel intifada!

Tarihsel Filistin toprakları 1920’den bu yana, önce İngiliz mandasının ve onun himayesindeki Siyonist çetelerin, 1948’den itibaren de İsrail denilen ırkçı-işgalci-sömürgeci devletin saldırısına altında.  O gün bugündür Filistin halkı toprağı, kültürü ve özgürlüğü için direniyor. Grevlerle, taşlarla, silahlı direnişle, sivil itaatsizlikle… Filistin, elindeki her türlü araçla binlerce yıllık anayurdunun kaderini işgalciye terk etmiyor. Tarih gösterdi ki, Nakba ne kadar şiddetliyse onu reddeden Filistin İntifadası da o denli azimli.

Filistin halkının sömürgeciliğe, işgale, ırk-ayrımcılığa ve yok olmaya karşı 100 yılı deviren direnişi, özgürlük ve adalet mücadelesi veren bütün halklar için ilham verici oldu. Bundandır ki Filistin mücadelesi, dün de bugün de dünyanın her yerinde halklar tarafından sahiplenildi, sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı savaşın bayrağı oldu.

Filistin halkı, emperyalist odakların işgal devletine askeri ve siyasi desteğini etkisizleştirecek yöntem olarak, işgalci İsrail’i besleyen tüm kaynakların baskı altına alınarak işgalcinin yalnızlaştırılmasını görüyor.  İsrail’e boykot ve tecrit talebini, Filistin halkının mücadelesini sahiplenen tüm toplumsal hareketlerin, siyasi kurumların, emek ve hak örgütlerinin, bilim ve sanat kurumlarının ilkesi haline getirmek için sesimizi yükseltmeliyiz.

İşgal devleti ile tüm ilişkiler suç ortaklığıdır, tamamen kesilmelidir.

İçinde yaşadığımız Türkiye’nin resmi makamları, kurulduğunu ilan ettiği andan itibaren işgal devletiyle yoğun ilişkiler geliştirdi. Bu ilişkiler, 90’lı yıllarda imzalanan askeri anlaşmalar ve serbest ticaret anlaşmalarıyla ivme kazandı. 2023’e geldiğimizde yapılan ticaretin hacmi 10 milyar dolara dayandı.

7 Ekim’den sonra başlayan Filistin’deki soykırım sürecinde, işgal devletinin savaş makinesini işler durumda tutacak her türlü lojistik kaynak Türkiye üzerinden akıtılmaya devam ederek soykırımda utanç verici bir rol oynandı. Geldiğimiz noktada sebatla sürdürülen “İsrail’le İlişkiler Kesilsin” mücadelesi ve toplumsal basıncın etkisiyle hükümet geçici olarak ticareti kesme kararı alarak suçunu telafi etmeye çalışıyor. Bu karar aynı zamanda işgal devletine karşı mücadelenin onurlu bir kazanımı olup, bu mücadelenin meşruiyetini pekiştirmiştir. Bu karar önemli olmakla birlikte, serbest ticaret anlaşmasının feshi ve işgal devletine ticari tecritle bitmediği müddetçe, anlamı ve etkisi geçici ve sınırlı olacaktır. Türkiye, El Aksa Tufanı öncesinde işgal devleti İsrail ile yaşadığı normalleşme kapsamında, Filistin halkına ait doğalgaz kaynaklarının İsrail tarafından çalınarak Avrupa’ya satılmasında önemli bir rol üstlenmeyi amaçlamıştır. Bu işbirliği ihtimaline karşı Türkiye, bu tür bir hırsızlık projesinde rol almayacağını açıkça ilan etmelidir.

Türkiye’nin İsrail’le açıklanmayan ancak varlığına dair güçlü işaretler olan askeri işbirliğinin yanında Türkiye topraklarında bulunan ve işgal devleti çıkarına kullanılan İncirlik ve Kürecik üsleri kapatılmalıdır. Diğer yandan, hükümetin Mavi Marmara davasını düşürerek İşgal devletiyle imzaladığı “normalleşme” anlaşması, tüm ön koşulları ihlal edilmesine rağmen hala yürürlükte. Bu anlaşma kapsamında Gazze’de kurulan kanser hastanesi, soykırım saldırısında önce tahrip edildi, ardından işgal ordusunun üssüne dönüştürüldü. Buna benzer onlarca savaş suçunun faili olan bir devlete karşı, hükümetin “normalleşme” anlaşmasını derhal feshetmesini ve diplomatik ilişkiyi tamamen kesmesini istiyoruz. Çünkü uluslararası hukuk ve kurumlar tarafından ‘işgalci’ ve “açık bir apartheid rejimi” olarak tanımlanan İsrail ile sürdürülen her türden ilişki, Filistin halkının ‘Nakba’sının sürmesine yol açmaktadır. Yaşamı, özgürlüğü ve eşitliği savunan herkesi, bulunduğu tüm alanlarda işgal devleti ve kurumlarıyla ilişkileri reddetmeye, ırk ayrımcı apartheid rejimini kuşatmaya çağırıyoruz. Gelin, yeniden ve hep beraber haykıralım: İsrail ile tüm ilişkiler kesilsin!

Bu mücadele Filistin toprağı özgür olana dek sürecektir!

Bu topraklarda Siyonizm’i hangi varlık biçimiyle olursa olsun barındırmayacağız! Biz bulunduğumuz her yerde, Filistin halkının başta Filistinli mültecilerin geri dönüş hakkı olmak üzere tüm tarihsel haklarına kavuşuncaya ve toprağında özgürce yaşama hakkını elde edinceye dek Filistin halkının direndiği gibi direneceğiz!

Filistin halkının tarihsel haklarına ulaşma mücadelesi zaferle sonuçlandığında; Arap, Yahudi, Hıristiyan tüm unsurlarıyla Filistin toprağı özgürleşecek. Bu zafer, aynı zamanda baskı ve sömürüye karşı direnen tüm halkların zaferi olacaktır.

Filistin İntifadası zafere ulaşacak ve Filistinliler anayurduna, zeytin ağaçlarına kavuşacak. Filistin’in kadim sokaklarını kimyasal silahların, ölü bedenlerin kokusu değil kekik ve portakalların kokusu dolduracak.

Nehirden Denize Özgür Filistin İçin Soykırım Faili İşgalci İsraille Tüm İlişkileri Kesin!

NAKBA EYLEM KOMİTESİ

Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli

0

Milli Eğitim Bakanlığı, 2024 yılından itibaren geçerli olacak şekilde kapsamlı bir müfredat değişikliğine gitti. “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” adını verdiği yeni müfredat düzenlemesinde çok sayıda konu ve başlık çıkarılarak “sadeleşme” adı altında değişiklikler yapıldı. Bu değişiklikler ilk-orta-lise yıllarını kapsayacak şekilde ve bütün derslerde eski müfredatın yüzde 35’lik kısmı çıkarıldı.

Bakanlığın yaptığı açıklamada çalışmanın 10 senedir yapıldığı ve 10 bin sayfaya yakın bir rapor hazırlandığı söylendi. Ancak bunca yıla ve binlerce sayfaya sığdırılan rapora karşı araştırma ve geri dönüş yapılabilmesi için 1 hafta yani 7 gün verildi. Bu, herhangi bir geri dönüşün gerçekleşememesi ve istedikleri modelin sorunsuz bir şekilde yürürlüğe girmesi için verilmiş kısacık bir zaman anlamına geliyor. Bu değişikliklerin öğrencilerin ve eğitim emekçilerinin iradesi gözetilmeden yapılıyor oluşu bu değişikliği en başından kabul edilemez kılıyor.

Değişiklikler, konuların çıkarılmasının yanı sıra terim ve başlıkların da değiştirilmesini kapsıyor. Ders kapsamlarına ”cihat” gibi birçok kavram eklenmiş ve kullanılan alanlardaki sayıları artırılmış. “Devrim”, “laiklik” gibi birçok terimin de ya tamamen kaldırıldığı ya da azaltıldığı görülüyor. “15 Temmuz darbe girişimi” konusu derslere girerken yaşananlar hakkında “cihat” kavramı kullanılıyor. Din dersi konuları yüzlerce sayfaya çıkarılır ve din dersi çeşitliliği artırılırken temel dersler önemli ölçüde kısaltılmış durumda. Matematik, tarih gibi derslerde çok sayıda konu çıkarılıp ders sürelerinde kısılmaya gidilmiş, okullarda manevi danışman olarak görev yapan imamların sayısı artırılmış. Proje okullar üzerinden başlatılan bu uygulama çok sayıda okula yayılmış durumda. “Evrim kuramı” derslerden tamamen kaldırılmış. Hiçbir dersin herhangi bir noktasında evrim üzerine bir tartışma bulunmamakta. Bu, bilimsel eğitimin tamamen sekteye uğratılması anlamına geliyor.

Halihazırda devlet kaynakları üzerinden güçlerini artıran cemaatler, tarikatlar ve Ülkü Ocakları gibi dinci-milliyetçi yapılar Milli Eğitim Bakanlığı ile yaptığı protokoller sayesinde okullarda faaliyet sürdürüyor. Birçok okulda fiili olarak bulunarak ideolojilerini küçük yaşta çocuklarla başlayarak yaymaya çalışıyor. Cemaatlerin kurduğu “medreseler” MEB tarafından bilinse de bunlara dokunulmuyor ve tam aksine cemaatlere bu yollarla alan açılıyor. Pedagojik yeterlilikleri bulunmayan ve tamamen siyasi gayelerle kurslar, seminerler veren “eğitmenlerle” öğrenciler çocukluktan itibaren rejimin istediği çizgiye çekilmeye çalışılıyor.

Bu müfredat değişimine karşı Eğitim-Sen başta olmak üzere birçok kurum açıklamalar ve eylemler gerçekleştirdi. Bu eylemlerle vurgulanmak istenen eğitim sisteminin gerici bir düzenleme ile şekillendirilmemesi, öğrencilerin ihtiyaçları ve demokratik haklarının gözetilmesi gerektiği oldu.

Eğitim sistemi her zaman iktidarda olan sınıfın ve sistemin ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirilmeye çalışılıyor. Bugün yaşanan da geçmiş yıllardan farksız. Müfredatın 12 Eylül Darbesi’nden sonra değiştirilmesi de bugün değiştirilmesi de aynı sürecin parçalarıdır.

Tek Adam rejimi kendi oluşturmak istediği neslin dünyaya dair gerçek ve bilimsel bir kavrayıştan ziyade, itaat eden ve gördüğü baskıları sorgulamayan bir tutuma sahip olmasını istiyor. Onlar için genç nesiller ucuz işgücünden başka hiçbir anlam ifade etmediği için sadece itaat eden bir nesil onlara yetecek, dünyayı bilimsel olarak kavrayıp değiştirebilen bir nesil ise ancak engellenmesi gereken bir şey olacaktır.

Eğitim sistemi bütünüyle başta eğitim alanında bulunan sendika ve meslek örgütlerinin bulunduğu, yüksekokullarda öğrencilerin söz sahibi olduğu bir kurul tarafından yapılan çalışmalar ile düzenlenmelidir. Kaynaklar öğrencilerin ihtiyacı ve çıkarı doğrultusunda harcanmalıdır. Eğitimin laik karakteri sağlanmalı, zorunlu din dersi uygulaması kaldırılmalıdır. Anadilinde eğitim hakkı Kürt ve Arap öğrenciler başta olmak üzere herkes için sağlanmalıdır. Okullarda öğrencilerin ve emekçilerin iradesi kabul görmelidir.

Boğaziçi Üniversitesi’nde 12. Emek Haftası başlıyor

0

Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Bilimler Kulubü’nün düzenlediği Emek Haftası etkinlikleri, 3 yıllık bir aradan sonra tekrar gerçekleştirilecek. İlk kez 2008 Tuzla Tersane direnişleri sürecinde emekçi kamuoyunun gündemini üniversite kampüsüne taşıma amacıyla gerçekleştirilen Emek Haftası, 12. kez kampüsleri emekçilerin gündemleriyle buluşturacak. 16-17 Mayıs tarihlerinde yapılacak etkinliklerde farklı kurumlardan temsilciler deneyimlerini aktaracak, paneller aracılığıyla katılımcıların sorularını cevaplayacak ve somut emek mücadelesini üniversite kamuoyu ile buluşturacak.

16 Mayıs gününde “Aktif Direnişler ve Süren Örgütlenmeler” başlıklı oturumda çeşitli sendika ve emek örgütleri misafir edilirken, sürmekte olan mücadeleler hakkında kapsamlı deneyim aktarımları yapılacak. TÜMTİS temsilcisi, taşımacılık sektöründe işçilerin örgütlenme koşullarını ve özel olarak MNG Kargo örgütlenme sürecini aktarırken DİSK Genel-İş İstanbul Anadolu Yakası 1 No’lu şube katılımcısı toplu iş sözleşmesi sürecindeki “Mor Liste” deneyiminden ve sendikalarda işçi demokrasisinin nasıl işletilebileceğinden bahsedecek. Ardından Bağımsız Maden-İş temsilcisi ise İliç maden katliamı ve Türkiye’de madencilik sektörü üzerine konuşacak.

17 Mayıs tarihinde ise “Emeğin Mevcut Durumu” başlıklı ikinci oturum gerçekleşecek. Bu oturumda ilk olarak Emek Çalışmaları Topluluğu hazırladığı “İşçi Sınıfı Eylem Raporu”nu sunacak ve Türkiye’de geçen yılın işçi eylemlerinin dökümünü yaptığı bu çalışmada sınıfın eylemci kesimlerinin panoramasını katılımcılarla buluşturacak. Ardından Kadın İşçi temsilcisi, kadın emeği ve kadın işçilerin örgütlenme koşulları üzerine bir konuşma gerçekleştirecek. Son olarak BDS Türkiye, Filistin Direnişi ve emek hareketinden bahsederek ortak mücadele perspektifini ve olanaklarını tartışacak. Her iki gün de saat 18.00’de Boğaziçi Üniversitesi Kuzey Kampüs’te gerçekleştirilecek etkinlikler, emek mücadelesine dair sözü ve sorusu olan herkese kapılarını açıyor.

Enflasyonun bedelini emekçiler işsizlikle ödüyor!

0

Ekonomide faiz artışlarının yarattığı durgunluk ve döviz kurları ile paralel artan maliyetler sonucunda işsizlik oranları artmaya başladı. TÜİK’in açıkladığı işgücü istatistiklerine baktığımızda, Ekim 2023’ten beri hem işsizlik oranı hem de geniş tanımlı işsizlik artıyor. DİSK-AR İşsizlik ve İstihdamın Görünümü Raporu’na (Nisan 2024) göre ise atıl işgücü olan geniş tanımlı işsizlik yüzde 25 seviyesinde. Yarı zamanlı çalışan olarak sayılan eksik istihdam edilenlerin sayısı ilk kez 2024 başında 3 milyonu aştı.

Türkiye’de yaşanan yüksek enflasyonu düşürme amacıyla yürürlüğe konan, bakan Şimşek’in Orta Vadeli Program (OVP) adını verdiği, bizim ise IMF’siz IMF politikası dediğimiz ekonomi programı sonucunda faizler yükseltildi, vergiler hızla artırıldı, enflasyon geçici olduğu düşünülen bir süreliğine körüklendi ve tüm bunların toplamı olarak alım gücü bir kez daha azaldı. Yani çarkların dönmesi adına enflasyonla mücadele kararı alındığında da kaybedenler hep emeğiyle geçinenler, emekliler oldu.

Düşük faiz-yüksek enflasyon döneminde süper kârlar elde eden sermaye kesimleri enflasyon artışını daha da körükledi. Firmalar süper kârlar elde ederken kurumlar vergisini indiren, hatta bu verginin bile önemli bir kısmını toplamayan, ancak emekliye geldiğinde verecek paramız yok diyen ya da asgari ücreti baskılamaya çalışan bir ekonomi yönetimi söz konusu. Enflasyon sayesinde sermayeye büyük bir kaynak transferi gerçekleştirilirken şimdi bu ekonomi yönetiminin bedeli daha fazla işsizlik ve açlıkla ödetilmeye çalışılıyor. Nitekim geçtiğimiz ay, Merkez Bankası’nın hükümete gönderdiği mektupta “asgari ücretin yılda bir kez güncellenmesi” önerisini getirmesi de enflasyonla mücadele adı altında halkın yoksullaştırılmasına yönelik bu politikaların daha da derinleştirileceğini anlatıyor. Kısacası, ekonomi yönetimi, enflasyonu halkı daha da yoksullaştırarak, ücretleri baskılayarak düşürmeye çalışıyor.

Bu noktada işsizlere destek sunması gereken İşsizlik Sigortası Fonu gündeme geliyor. İşsiz kalanlara gelir desteği sağlamak amacıyla 1999 yılında kurulan İşsizlik Sigortası Fonu, geldiğimiz noktada patronlara destek fonuna dönüşmüş durumda. 2023 yılında fon giderleri içinde işçilere ödenen işsizlik ödeneğinin payı yüzde 18,5 iken patronlara yapılan desteklerin oranı yüzde 67 oldu. 2023 yılında patronlar yaptıkları 100 lira katkı karşılığında 143 lira teşvik alırken, işçiler fona yaptıkları 100 lira karşılığında 79 lira işsizlik ödeneği aldı. Şubat sonunda Resmi Gazete’de yayımlanan karara göre işverenlerin payının daha da artmasının önü açıldı. Öncelikle, işsizler için ayrılan bu kaynak sadece işçilerin kullanımında olmalıdır. İşsizlik Fonu’ndan engelsiz olarak tüm işçiler yararlanmalıdır. Fondan sermayeye ve bütçe açıklarına kaynak aktarımına derhal son verilmelidir. İşsizlerin sigortalı olup olmamasına bakılmaksızın, bu bütçe tüm işsizlerin ihtiyaçları için kullanılmalıdır.

Tarihte bu ay | 15 Mayıs 1948: Nakba Günü

0

15 Mayıs 1948 tarihinde, Siyonist faşizmin öngördüğü teokratik ve etnik kökene dayalı bir devlet tipi olarak “İsrail”; Filistin, Lübnan, Suriye, Ürdün ve Mısır gibi ülkelerdeki Arap halklarının yerinden edilmesi, sürgün edilmesi, mülksüzleştirilmesi ve soykırıma uğratılmasına dayanan varlığını, Batılı emperyalist ülkelerin de desteğiyle dünyaya duyurdu. Milyonlarca Filistinlinin toprakları işgal edilirken, İngiltere emperyalizminin desteğiyle birçok Siyonist paramiliter çete Filistin köylerinde ve şehirlerinde katliamlar gerçekleştirdi.

İngiltere emperyalizmi ve Birleşmiş Milletler öncülüğünde hazırlanan Dalet Planı uyarınca Siyonist paramiliter çeteler 500 Filistin köyünü yok etti, 15 bin Filistinliyi öldürdü ve 750 bin Filistinliyi topraklarından sürdü Filistin ordusunun 1938’de İngiliz emperyalizmi tarafından silahsızlandırılmasının sonucunda, Filistinliler Siyonizmin katliam planlarına terk edildiler.

Nakba Günü, henüz 1949’dan başlayarak bir uluslararası mücadele gününe dönüştü. 15 Mayıs 1949’da Batı Şeria’daki işçi örgütleri ile öğrenci kulüpleri, gerçekleştirilen ilk Nakba seferberliklerinde, Filistin halkının tarihsel hedefi olarak “geri dönüşü” belirlediler ve aynı zamanda Siyonist işgalciliğe karşı direnişin fitilini ateşleyerek, Filistin’de sürdürülen soykırıma sessiz kalan işbirlikçi Arap hükümetlerini teşhir ettiler.

“İsrail” parlamentosundan önce Temmuz 2001’de, daha sonra da 2006’da geçen bir yasaya göre, Nakba Günü’nün anılması bir suç olarak kabul edildi. Bugün Nakba’yı anmanın cezası 1 yıllık bir hapis veya 2.500 dolarlık bir finansal bedel. Bu yasaya yapılan itirazlar “İsrail” Yüksek Mahkemesi tarafından 5 Ocak 2012’de kesin bir şekilde reddedildi.

Bugün Gazze’de, Batı Şeria’da, mülteci kamplarında yaşayan milyonlarca Filistinli, 15 Mayıs 1948’de evlerinden sürülen, topraklarına el konan Filistinlilerin torunları; bu Filistinli aileler, gerçek evlerine, Siyonizm tarafından işgal edilen topraklarına hiçbir zaman geri dönemediler.

7 Ekim 2023’te başlayan ve yedi ayı aşkın süredir devam eden El Aksa Tufanı, Filistin direnişinin ve halkının, geri dönüş haklarını kullanmak yönünde başlattıkları mücadelenin bir parçasıydı. Bu yılın Nakba Günü’nde bu haklı mücadeleyle dayanışmak için, İsrail’le olan ticari, ekonomik, siyasi, diplomatik, askeri, kültürel bütün ilişkilerin kesilmesi gerektiğini ifade ediyoruz ve nehirden denize uzanan tek bir Filistin kurulana dek mücadelenin süreceğini ilan ediyoruz.

Emekçinin üç talebi: ücretlere zam, vergi dilimine düzenleme, kıdem tazminatı tavanının kaldırılması

0

Emekçiler olarak en büyük sorunumuz hayat pahalılığı. Türkiye’de hayat pahalılığı her zaman gündemimizdeydi ancak bugünkü gerçek enflasyon, geçmişin devasa enflasyonlarını dahi geride bırakmış durumda. En büyük banknot olan 200 TL ile ne alınabileceğini düşünürken dahi para eriyor ve almayı hayal ettiğimiz şeyi alamaz hale geliyoruz.

Patronlar bir yandan aşırı emek sömürüsüyle zenginliklerine zenginlik katarken hükümet de en fazla vergiyi emekçiden alıyor. Türkiye’nin en zengin yüzde 1’lik dilimi tüm servetin yüzde 40’ına tek başına sahip. En zengin yüzde 5’in toplam serveti ise geri kalan yüzde 95’in toplam servetinden fazla! Bu derin uçuruma rağmen vergilerin ezici bir kısmını da yine emekçiler ödüyor. Nasıl mı?

28 bin TL brüt ücreti olan bir işçi ocak ayında 3.570 TL gelir vergisi öderken, aralık ayında üçüncü vergi dilimini aşarak 6.426 TL gelir vergisi ödüyor. Yani 28 bin TL brüt ücreti olan bir işçinin aralık ayında hesabına net 20 bin 713,73 TL yatmış oluyor. Nihayetinde bu kardeşimizin eline geçen paranın yaklaşık yüzde 30’u gelir vergisi olarak kesintiye uğruyor!

Bu akıldışı manzaranın nasıl geliştiğini başka bir şekilde anlatmaya çalışalım. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında gelir vergisinin ilk basamağı asgari ücretin 17 katıydı. Ancak 2010 yılında gelir vergisinin ilk basamağı asgari ücretin 12 katına indi ve bugün bu oran 5,5’e düşmüş durumda. İşte ultra zenginlere yapılan vergi affı böyle finanse ediliyor.

Gelir DilimiVergi Oranı
110.000 TL’ye kadarYüzde 15
110.000-230.000 TL arasıYüzde 20
230.000-870.000 TL arasıYüzde 27
870.000-3.000.000 TL arasıYüzde 35
3.000.000 TL’den fazlasıYüzde 40

Her ay maaşımızdan yapılan SSK kesintilerine rağmen bugün emeklilere reva görülen maaşa bakınca da benzer bir tablo ile karşılaşıyoruz. 2003 yılında en düşük işçi emeklisinin maaşı asgari ücretin 1,47 katı iken 2024 yılında en düşük işçi emeklisi maaşı asgari ücretin ancak yüzde 61’ine denk. Hükümet emekli maaşını yalnızca düşük tutma derdinde değil, neredeyse emekliliği tarihe gömme amacıyla hareket ediyor.

Kıdem tazminatı tavanında da aynı senaryo söz konusu. 1978’de asgari ücretin 7,5 katı olan kıdem tazminatı tavanı, 2003 yılında asgari ücretin 4,4 katına inmişti. 2024 Ocak-Haziran ayları için ise bu oran asgari ücretin 1,75 katı oldu.

Türkiye’nin toplam servetinin ezici çoğunluğuna sahip olan bir avuç şirketin kârı artarken biz emekçilere reva görülen bu! Üstelik Mehmet Şimşek’in Orta Vadeli Planı (OVP) tabloyu daha da eşitsiz hale getirmenin derdinde. Neredeyse çeyrek asırlık AKP iktidarı süresince Türkiye adım adım bir emek cehennemi haline geldi. Ancak bu kez durum bir açıdan daha vahim. Yerel seçimlerden birinci parti olarak çıkan CHP, Mehmet Şimşek’in işçi düşmanı bu politikalarını destekliyor. İmamoğlu, Şimşek’i saygın bir ekonomist olarak selamlarken, Özgür Özel de bu işçi düşmanı politikalar hakkında tek bir söz söylemiyor.

Şimşek’in az önce açıkladığımız işçi düşmanı politikalarına bir de dış borçlanma yolu ile emekçiye yeni bir kambur daha ekleniyor ki o da dış borç ödemelerinin iptalini ifade eden başka bir talebimizi de gündeme getiriyor.

Madem patronlar kâr ediyor, o halde emekçiler olarak üç talebimizi net bir biçimde ortaya koymamız elzem: Başta asgari ücret ve emekli maaşları olmak üzere tüm ücretlere temmuzda zam yapılmalı, vergi diliminde adalet sağlanmalı ve kıdem tazminatının tavanı kaldırılmalı. Bunlar, bizlerin etrafında kenetlenmesi gereken temel talepler olarak karışımızda duruyor. Gelir azalınca bütçe nasıl mı yönetilecek? Kaynak mı yok!? Bu büyük yalana karnımız tok. İşçiden değil ultra zenginlerden vergi alınması, köprü ve otoyolların tazminatsız kamulaştırılması ile kaynağın yaratılması mümkün. Kaynak emekçinin canı, alın teri ve geleceğimizin ipoteğinde değil, semirmeye devam eden ultra zenginlerde fazlasıyla var.

Eğitimde şiddet sınıfsaldır

0

Ekonomik krizin derinleştiği ve buna bağlı olarak pek çok alanda sorunların birbiri arkasına patlak verdiği bugünlerde eğitim alanında yaşanan şiddet olayları da ülke gündemine oturdu. Kimi zaman öğrencilerden kimi zaman da velilerden gelen şiddet davranışları günaşırı haber kanallarına düşmekte ve bu durum özellikle eğitim emekçileri arasında büyük infial uyandırmakta.

Şiddet olayları gün geçtikçe artıyor

Yapılan araştırmalarda eğitimde şiddet olaylarının her yıl sürekli olarak artmakta olduğu görülüyor. Nitekim son yılların en yüksek katılımlı grevi olan 10 Mayıs grevinin bu kadar etkili olmasının nedeni de şiddet olaylarında yaşanan bu artış oldu.

Son haftalarda üç ciddi şiddet eylemi yaşandı ve bu eylemlerden sonuncusu bir eğitim emekçisinin canına mal oldu.

22 Nisan tarihinde Ankara’nın Pursaklar ilçesindeki bir meslek lisesinde, müdür yardımcısı Sadettin Dinçer okula elektronik sigara getirdiği için ailesini bilgilendirdiği öğrencisi tarafından bıçaklandı.

25 Nisan tarihinde İstanbul Sarıyer’de bir ortaokulda kadın bir öğretmen şiddete uğradı. Diğer öğrencilere zorbalık yaptığı için öğrencisinin uyarıldığını öğrenen veli okula gelerek kadın eğitim emekçisini koridorda yumruklayarak darp etti.

Ve maalesef yaşanan en son ve en acı olay ise 7 Mayıs tarihinde İstanbul’un Eyüpsultan ilçesinde gerçekleşti. Özel bir okulda müdürlük yapan İbrahim Oktugan isimli bir eğitim emekçisi, okuldan uzaklaştırdığı 17 yaşındaki bir öğrencisi tarafından silahla vurularak öldürüldü. Son iki şiddet olayı ve nihayetinde yaşanan bu cinayet ülkedeki tüm eğitim emekçilerinde büyük bir öfkeye neden oldu.

10 Mayıs grevi

Eğitim emekçileri arasında yükselen tepkilere kulak kapatamayan tüm eğitim sendikaları 10 Mayıs Cuma günü için peş peşe grev kararı aldı ve son yılların en önemli iş bırakma eylemlerinden biri gerçekleşti. Ekonomik krizin etkileri ile mücadele etmek zorunda kalan eğitim emekçileri uzun bir aradan sonra ilk kez okullarda yaşanan şiddeti protesto etmek amacıyla bir araya geldi ve üyesi oldukları sendikaları baskı altına aldılar. Bu baskılar neticesinde ilerici sendikalar ve hatta hükümet yanlısı sarı sendikalar bile grev kararı aldı; birlikte ortak eylemler, basın açıklamaları yapıldı.

Grev öncesi yapılan eylemlerde tepkilerin AKP hükümetine de yönelmesi üzerine, hükümet güdümünde olan sarı sendika Eğitim-Bir-Sen, 10 Mayıs günü yapılan eylemlerden çekilerek tek başına göstermelik basın açıklamaları gerçekleştirdi.

Diğer sendikaların birlikte yaptıkları basın açıklamalarında ya da yürüyüşlerde aksaklıklar yaşansa da talepler etkili bir şekilde dile getirildi ve AKP şefi Erdoğan konu ile ilgili birtakım düzenlemeler gerçekleştirileceğine dair aynı günün akşamında açıklama yapmak zorunda kaldı.

Erdoğan 10 Mayıs akşamı yaptığı açıklamada verecekleri bir kanun teklifi ile eğitim emekçilerine yapılan saldırılara verilecek cezaların yarı oranda artırılacağını, bu fiilleri işleyenlerin cezalarının ertelenmeyeceğini, yine bu fiilleri yapanların tutuklu yargılanmasının sağlanacağını ve de özel okullarda çalışan eğitim emekçilerinin de kamu görevlisi gibi değerlendirileceğini belirtti. Yapılacak olan düzenlemeler eğitimde şiddeti bitirmeye yönelik göstermelik düzenlemeler olsa da uzun bir süre sonra emekçilerin yaptığı bir grevle anında çözüme yönelik haklar kazanılmış olması eylemin başarılı bir eylem olduğunu göstermektedir.

Sarı sendikalar sorunun özünü gizlemektedir

Hiç şüphesiz ki eğitim alanında yaşanan bu şiddet olayları yeni değil ve Erdoğan’ın sunduğuna benzer göstermelik çözümler de eskiden beri değişik iktidar dönemlerinde ve yine bu iktidar dönemlerinde dillendirildi, uygulamaya çalışıldı. Ancak görüldüğü gibi şiddet olayları azalmadı, bilakis artış da gösterdi. Bu artışın temelinde sınıfsal nedenler vardır ki bu nedenler yazının son kısmında dile getirilecektir. Burada üzerinde durulması gereken bir diğer nokta da eğitim alanında faaliyet gösteren sendikaların sorunun özüne yönelik perdeleyici tutumlarıdır.

Eğitim Sen dışındaki tüm sendikalar eğitimde yaşanan şiddet olaylarını kriminalize etmekte ve yaşanan şiddet olaylarının toplumsal yönünü görmezden gelmekte; şiddetin bireysel olduğunu, çözümün de adli uygulamalarla gerçekleşebileceğini vurgulamakta.

Sarıyer ve Ankara’da yaşanan şiddet olaylarında yapılan açıklamalarda öğrencilerin eğitim hayatlarının sonlandırılması ve okulla ilişiklerinin kesilmesi istendi ve bu talep Eğitim Sen dışındaki tüm sendikalarca kabul edildi. Yapılan açıklamalarda suçun bireysel olduğu, öğrencilerin şiddete meyilli oldukları belirtildi, çözüm olarak da bu tarz öğrencilerin tespit edilerek örgün eğitim dışına çıkarılması bir yol olarak gösterildi.

Eyüpsultan’daki cinayet ile ilgili olarak ise pek çok sendika yaptığı paylaşımlarda cinayeti işleyen öğrencinin Iraklı olduğunu özellikle vurguladı, el altından göçmen düşmanlığı ve ırkçılık pompalandı.

Açıkça görüldüğü üzere sarı sendikalar eğitimde yaşanan şiddet olaylarının toplumsal yönlerini gizlemekte, sorunu kriminalize etmekte ve hatta açıktan açığa ırkçı propaganda yapmakta.

Şiddet sınıfsaldır, çözümü de sınıfsaldır

Eğitimde yaşanan şiddet olayları tek tek incelendiğinde bu olayların tamamının ekonomik olarak toplumun en alt kısımlarında olan emekçilerin yaşadıkları semtlerdeki okullarda yaşandığını görmekteyiz. Yoksul mahallelerdeki okullarda, özelikle de meslek liselerinde şiddet olaylarının yüksek olduğu açıkça görülmekte.

Şiddete yönelen öğrencilerin ya da velilerin tamamına yakınının ekonomik durumunun kötü olduğu, düzenli gelirlerinin olmadığı; pek çok çocuğun ailesinin parçalanmış olduğu da tespit edilen diğer konulardır.

Tüm bunlar tesadüfi değildir. Ekonomik eşitsizliğin hat safhada olduğu, sınıfsal çelişkilerin en sert yaşandığı semtlerde yaşayan emekçilerin ve onların çocuklarının şiddeti bir çözüm yolu olarak görmesi kaçınılmazdır. Hele hele kendi ülkelerinde yaşanan savaş ortamından kaçan ve gittikleri ülkelerde yaşamak için insani koşullar sağlanmayan, sürekli ırkçı saldırılara maruz kalan göçmenlerin de şiddeti bir çözüm yolu olarak görmesi kaçınılmazdır.

Tüm bu sınıfsal eşitsizlikler ister istemez şiddeti de beraberinde getirmektedir. Bu eşitsizlikleri görmeyip şiddeti bireysel bir tercih olarak göstermek ve adli cezaları artırarak çözüm sağlanabileceğini düşünmek düpedüz körlüktür. Sermaye iktidarlarının ve onların yancısı sendikaların getireceği çözüm önerileri de bunlardan ibaret olacaktır.

Şiddet sınıfsaldır ve çözümü sınıfsal eşitsizliklerin giderilmesi ile olacaktır. Eğitimde yaşanan eşitsizliklerin giderilmesi, eğitim hakkının toplumdaki tüm kesimlere parasız, bilimsel, nitelikli bir biçimde sunulması, öğrencilere ücretsiz yemek ve ulaşım hakkı sağlanması gibi pek çok talep, eğitimde şiddetin azaltılması için adli cezaların artırılması talebinden daha etkili olacaktır.