Ana Sayfa Blog Sayfa 17

ABD Başkanlık seçimleri neyi değiştirir?

0

Dört yılın ardından gözler tekrar ABD seçimlerinde. Biden’ın düşen popülaritesi üzerine Demokratik Parti’nin aday çıkardığı Kamala Harris ile her gün milyarderlerin azılı yüzünü gösteren Donald Trump, 5 Kasım’da kozlarını paylaşacaklar.

ABD başkanlık seçimleri, her seferinde aktif ve belirleyici şekilde patron sınıfının farklı kesimlerinin farklı amaçlarla yaptığı lobicilik faaliyetleri ile öne çıkıyor. Sadece bu lobicilik faaliyetlerini gerçekleştirmek için kurulmuş onlarca kurumdan bahsedebiliriz. Elon Musk gibi milyarderlerin açık açık lobicilik faaliyeti yaptığını ve elindeki medya imkânlarını seçimin sonucunu etkilemek için kullandığını rahatlıkla görebiliyoruz. Hatta bu öyle bir düzeyde gerçekleşiyor ki Musk seçimin çekişmeli geçeceği bilinen eyaletlerde oy verme başvurusu yapacak seçmenler için milyonlarca dolarlık çekiliş ve ödül bütçesi hazırlıyor ve bunu X platformu aracılığıyla seçmenlere duyuruyor. Bu, ABD demokrasisinin içinde bulunduğu çürümenin basit bir göstergesi sadece.

Basitçe tahmin edilebileceği gibi bu seçim, dünyadaki bütün halklar ve emekçiler için önem teşkil ediyor. Fakat ironik bir şekilde bu seçimin sonucu hiçbir şekilde ABD’nin ne iç ne de dış politikalarında büyük bir değişim yaratacak. Cumhuriyetçilerin ve Demokratların temel önem gösteren alanlarda farklı hiçbir tutum almadıkları, İsrail’in son 1 yıldır süren soykırımcı saldırıları karşısındaki politikalarında görülebilir. İki parti de soykırımcı işgal devletinin koşulsuzca desteklenmesi gerektiğinde hemfikir.

Hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçiler, ABD’nin dünya üzerindeki her geçen gün biraz daha gerileyen hegemonyasını geri tesis etmek için benzer reçeteler sunuyorlar: daha fazla silahlanma. ABD işçi sınıfının vergileriyle yapılan silah yatırımlarının her geçen gün yeni rekorlar kırması iki tarafın da kıvanç duyduğu ve ilerletmeyi vaat ettiği politikalar arasında yer buluyor. Silahlanma elbette sadece ABD sınırlarının dışındaki bölgeler için değil, bizzat ABD sınırlarını da kapsıyor. Trump yıllardır sürdürdüğü göçmen düşmanlığını sürdürürken artık Demokratlar da açıkça sınır bölgelerini göçmenlere karşı silahlandırmayı vaat etmekten geri durmuyor.

Peki iki tarafın da basit ve tali görülebilecek anlaşmazlıklarının ötesinde bu kadar ortak yönü varsa eğer, neden bunca gürültü çıkıyor? Bunca medyatik oyun ve gürültü, ABD işçi sınıfının iki partili sistem içerisinde tutulması ve kendi yolunu açmak için yola koyulma kararlılığını göstermemesi için var. ABD emekçileri eğer bu iki partili deli gömleğini üzerinden atabilirse bütün dünya işçi sınıfı ve halkları kendilerine büyük bir müttefik bulmuş olacaklardır. Bu deli gömleği ancak son yıllarda ciddi bir yükseliş gösteren Amazon, Starbucks gibi işyerlerindeki bağımsız sendikal hareketlerin, ABD çapında kendisini hissettiren Black Lives Matter (Siyahların Hayatı Önemlidir) gibi ırkçılık karşıtı hareketin ve son olarak da Filistin’le ve Ortadoğu’yla dayanışmayı hedefleyen antiemperyalist hareketlerin patronlardan bağımsız bir partide bir araya gelmesiyle çıkarılabilir.

Belediye işçileri “mesut” olmak istiyor

0

Birçok belediyede belediye iştirak şirketi temsilcileri ile sendikalar arasında toplu iş sözleşmesi görüşmeleri sürüyor. Hepsinin tıkandığı ortak nokta, işçilere sefalet ücreti dayatılması. DİSK Genel-İş’e bağlı Kadıköy, Kartal, Maltepe, Ataşehir, Beşiktaş ve Sarıyer Belediyesi çalışanlarının TİS mücadelesi son zamanlarda bu bağlamda öne çıkan mücadeleler arasında. Ekim ayında Kartal, Maltepe, Ataşehir ve Kadıköy Belediyelerinde art arda grev kararı asıldı. Belediye işçilerinin talebi net: insanca yaşayacak bir ücret.

Tek Adam rejiminin emekçileri sürüklediği derin yoksulluk koşullarında CHP, Şimşek planına verdiği desteği kendi belediyelerinde çalışan işçilere reva gördüğü ücretlerle ortaya koyuyor adeta. Ve açlıktan, yoksulluktan bahsederken belediye işçilerinin karşısına temsilci olarak SODEMSEN’i koyuyor. Misyonunu “sosyal demokrasinin evrensel kuralları çerçevesinde, çalışanların sosyal durumlarını ve çalışma şartlarını ve sağlıklarının daha iyi korunması çarelerini araştırır” diye anlatan SODEMSEN’in yüzde 19 zam teklif ettiği Kadıköy Belediyesi işçilerinin mevcut maaşlarına bakalım: büro personeli 24 bin, öğretmen 25 bin, mühendis 33 bin, ambulans sürücüsü 23 bin, hemşire 27 bin, temizlik işçisi 24 bin… Bunlar giydirilmiş, yani yan haklar, yemek ve yol ücretleri dahil maaşlar. İşçilerin, Belediye Başkanı Mesut Kösedağı’nın seçim kampanyasına atıfla “Kadıköy işçisi mesut olmak istiyor” demeleri boşuna değil.

SODEMSEN’in görüşmeleri tıkadığı tek nokta ücret meselesi değil. Hatta başka talepleri tartışma zeminini bile yaratmamak için elinden geleni yapıyor. Bıçak kemiğe dayanınca toplu sözleşmenin ücret maddeleri elbette hayati önemde. Ancak bizim insanca yaşamdan anladığımız; barınma, beslenme gibi temel ihtiyaçları karşılamaya anca yetecek maaşlar aldığımız bir yaşamdan çok daha fazlası. Belediye işçileri toplu sözleşmesiyle sosyal haklar da talep ediyor. Kadın belediye işçilerinin taleplerinin toplu iş sözleşmeleriyle güvence altına alınması da bir o kadar önemli. Dolayısıyla Kadıköy Belediyesi’nde çalışan kadınların bu talepleri ve kadın yoksulluğunu görünür kılmaya, haklarını savunmaya ve Mor Liste sürecinden beri bu mücadeleyi sürdürmeye çalışmasının hem kadın hareketi hem de sınıf hareketi açısından kıymetinin altı çizilmeli.

2025 yılı asgari ücretinin konuşulmaya başladığı şu günlerde, belediye işçilerinin alacağı ücret asgari ücret açısından da belirleyici olacak. Bu nedenle belediye işçilerinin kazanımı, tüm ücret mücadeleleri açısından büyük önem taşıyor. DİSK Genel-İş Anadolu Yakası şubelerinin TİS mücadelesinde ve grev sürecinde ortak tutum alması ve birbirleriyle dayanışması, tam da bugün emekçilerin en acil ihtiyacı olan ortak mücadeleye bir örnek teşkil ediyor. Mesele, insanca yaşama hakkımız için sınıfın birliğini daha da güçlendirmekte, mücadeleleri birleştirmekte.

Yahya Sinvar’ın sopası ve direnişin kararlılığı

0

Kasım ayına girerken İsrail’in Filistin’de başlattığı soykırım saldırısı halen devam ediyor ve İsrail’in katliamları durmak bir yana, bölgesel savaşın ne zaman çıkacağı bekleyişi hâkim. Soykırım 12. ayını tamamlarken Gazze’de 42 binin üzerinde Filistinli katledildi ve katledilenlerin üçte birinden fazlası çocuk. Korsan devlet, Gazze’nin kuzeyine insani yardım girişini engellemek dahil olmak üzere her türlü soykırım yönetimiyle saldırırken, Batı Şeria da saldırılardan payına düşeni alıyor. Lübnan sınırının kontrolünü Hizbullah’ın saldırıları sonucunda yitiren İsrail, en az 60 bin Siyonist yerleşimcinin iç mülteci konumuna düşmesi üzerine Güney Lübnan’a yönelik vahşi saldırılar başlatmıştı. Bu saldırıların devam ettiği Lübnan halkı da Gazzeliler gibi yerlerinden edildiler ve evlerine dönmeyi bekliyorlar.

Bütün bu insani dramın ortasında bölgedeki siyasi gelişmeler arasında başı çeken olay ise 16 Ekim tarihinde gerçekleşti. El Aksa Tufanı’nın planlayıcılarından ve Hamas’ın askeri-siyasi lideri Yahya Sinvar’ın işgal ordusuna karşı girdiği çatışmada vefat etmesi Siyonist rejim açısından taktiksel bir askeri başarı olsa da psikolojik harp bağlamında yarattığı etkiler hiç de beklendiği gibi olmadı. Sinvar’ın tünellerde güvenli bir şekilde hayatını sürdürürken Gazzelileri ölüme sürüklediğini iddia eden İsrail’in bütün yalanları kendi yayımladığı çatışma videolarıyla ifşa oldu. Bu ağır darbeye rağmen direniş şehitlerinin yerini, İsrail’in soykırımcı işgaline karşı verilen sürekli mücadeleden ortaya çıkan yeni liderler alacağına şüphe yok.

Sinvar’ın kaybının sahadaki yansımaları ise şu ana kadar dramatik bir değişiklik yaratmışa benzemiyor. Filistin direnişi son 30 gün içerisinde 30 adet Merkava tankını imha etmeyi başardığını açıkladı ve birçoğunun videosunu da yayımladı. İsrail kısmi taktiksel başarılar elde etse de hâlâ temel amacını gerçekleştiremedi: Rehineler serbest bırakılamadı, Gazze kontrol altına alınamadı, Hamas ve Filistin direnişi ortadan kaldırılamadı. Bunun yanı sıra İsrail’in Lübnan’a başlattığı saldırılarda Hizbullah, Filistin direnişinin gerilla taktiklerinden farklı olarak bir cephe savaşı veriyor. Cephe savaşının zorluklarına rağmen Hizbullah’ın başarılı savunma savaşı, İsrail’i her gün onlarca yaralı ve ölü askerini açıklamak zorunda bırakıyor. Öbür taraftan İsrail Suriye ve İran’a düzenlediği hava saldırılarıyla askeri saldırganlığını tüm bölgeye yayıyor. ABD’den gelen hava savunma sistemlerinin ardından Siyonizm, bir kez daha emperyalizmin desteğiyle 28 Ekim günü İran’a dönük bir askeri saldırı gerçekleştirdi. İsrail bu saldırıları İran’ın 1 Ekim’deki saldırılarına misilleme olarak gerekçelendirirken, bölgedeki askeri saldırganlığın temel kaynağı ve bir Nazi rejimi olan İsrail’in elbette kendini savunma hakkından bahsedilemez.

Şehit Yahya Sinvar’ın bir kolu koptuğu halde ve muhtemelen öleceğini bilmesine rağmen son nefesinde bile işgalciye karşı direnmekteki kararlılığı dünya halklarına örnek teşkil ediyor. Bunun son örneği Yunanistan’ın Pire liman işçileri tarafından ortaya kondu. Yunanistan’ın en büyük limanının emekçileri, 18 Ekim tarihinde 21 ton askeri mühimmatın işgal ordusuna teslim edilmesini engelleyerek Filistin ile gerçek dayanışmanın nasıl örülmesi gerektiğini tekrar göstermiş oldular. Biz Türkiyeli emekçiler de sınıf kardeşimiz Yunan emekçilerin yolundan giderek, topraklarımızdan soykırıma akan petrol vanalarının kapatılmasını, ticaretin sonlandırılmasını ve İsrail ile bütün ilişkilerin kesilmesini talep etmeliyiz. Bu amaçla işyerlerinden şehir meydanlarına Tek Adam rejimine karşı seferber olmak ana görevimiz olmaya devam ediyor.

Polonez İşçileri Dayanışma Komitesi, Polonez ürünlerini boykot için Pizza Bulls önündeydi

0

Polonez İşçileri Dayanışma Komitesi, Çatalca Polonez fabrikasında çalışan 146 işçinin Tekgıda-İş Sendikası’na üye olmaları sebebiyle işten atılmalarının 100. gününde, 26 Ekim Cumartesi günü Ümraniye’de Pizza Bulls Genel Müdürlüğü önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdi.

Komite, basın açıklamasında Tekgıda-İş Sendikası ve Polonez işçilerinin başlattığı boykot çalışması kapsamında, pizzalarında Polonez marka et ürünlerini kullanan Pizza Bulls firmasını Polonez işçilerinin sendikal haklarına saygı gösterilene ve işçiler işlerine iade edilene kadar Polonez ürünlerini kullanmamaya ve boykot etmeye çağırdı. Açıklamada Polonez firmasının şu anda niteliksiz ve usulsüz üretim yaptığı ve halk sağlığını riske attığı ifade edildi.

Açıklama boyunca Polonez işçilerinin sendikal haklarına saygı duyulması ve işe geri alınması gerektiği ifade edildi. Polonez İşçileri Dayanışma Komitesi, direnişçi Polonez işçilerinin taleplerinin gerçekleşmesi için emek dostu bütün kurumları dayanışmaya çağırıyor.

Basın açıklamasına İşçi Demokrasisi Partisi, Devrimci İşçi Partisi, Kaldıraç, Özgür Üniversite Hareketi ve İşçi Birlikleri Sendikası katıldı.

Basın açıklamasının tam metnini aşağıda okurlarımızla paylaşıyoruz:

Pizza Bulls Polonez kullanma halk sağlığıyla oynama!

Polonez marka sucuk, salam, sosis, pastırma, kavurma vb. ürünlerin üretildiği Çatalca Trakya Et ve Süt Ürünleri fabrikasında tam 100 gün önce 146 işçi sendikaya üye oldukları için işten atıldı. Polonez patronları Anayasayı ve yasaları çiğnemektedir. Sendikal sebeple haksız işten çıkarmalar dolayısıyla Çalışma Bakanlığı müfettişlerinin raporları bu gerçeği tescil etmiş, şirkete bu doğrultuda para cezası kesilmiş ve Çalışma Bakanlığı şirket yetkilileri hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunmuştur.

Atılan işçilerin yerine bilgisiz, deneyimsiz ve hijyen eğitimi almamış işçilerle fason üretim yapan Polonez fabrikası açıkça halk sağlığını tehdit ediyor. 100 günlük mücadelede geldiğimiz aşamada hem 146 işçinin işe geri alınması hem de halk sağlığı ihlal edildiği için tüm halkımızı Polonez ürünlerini tüketmemeye çağıran bir boykot kampanyası başlatmış bulunuyoruz. 

Bugün burada işte bu Polonez firmasının en büyük müşterilerinden biri olan Pizza Bulls firmasının önündeyiz. Pizza Bulls firması ürettiği pizzalarda halk sağlığına aykırı şekilde üretilen Polonez marka sucuk, salam, sosis vb. et ve şarküteri ürünleri kullanmaktadır.

Polonez’de sendikal sebeple işten atılan işçiler, kasabıyla, baharatçısıyla, makinecisiyle, paketlemecisiyle işini en nitelikli şekilde ve severek yapan işçilerdir. Sırf sendikalaşmayı engellemek için fason işçilerle yapılan üretimde bu özelliklerin hiçbiri yoktur. Saçı sakalına karışmış, hijyen eğitimi almamış gündelikçi elemanların fabrikaya girdiklerini hem servislerde hem de fabrikanın içinde görüntülemiş bulunuyoruz.

Polonez işçileri, sendikal sebeple toplu halde işten atılmalarından önceki dönemde yani Temmuz ayı öncesinde üretilen ürünlere hijyen ve halk sağlığı yönünden kefil olduklarını söylemektedir. Öte yandan 146 işçinin peyder pey işten atıldığı son 100 günlük süreçte işçiler Trakya Et ve Süt Ürünleri Fabrikası’nda ve bağlı tesislerde yapılan üretime ve depolamaya kefil değildir.

Pizza Bulls’u Polonez firmasıyla mevcut ilişkisini kesmeye, Anayasa ve yasalar çiğnenerek, hijyen ve halk sağlığı kuralları hiçe sayılarak üretilen Polonez marka şarküteri ürünlerini pizzalarında kullanmamaya çağırıyoruz. Pizza Bulls’ta Polonez ürünleri kullanıldığı müddetçe boykot kampanyamız doğal olarak bu firmanın pizzalarını da kapsamaktadır.

Halkımıza çağrımızdır!

Hem kendinizin, çocuklarınızın, yakınlarınızın sağlığı, hem halk sağlığı için duyarlı olun hem de Anayasal haklarını kullanarak sendikalı oldukları için işten atılan işçilerin sesi olun! Polonez’i ve Polonez ürünlerini kullanan Pizza Bulls’u boykot edin!

Bir kez daha Pizza Bulls yetkililerine çağrımızı yineliyoruz!

Anayasa ve yasaları çiğneyen hijyen ve halk sağlığına aykırı üretim yapan Polonez marka ürün kullanmayın. Polonezle ticari ilişkilerinizi kesinceye kadar Pizza Bulls ürünleri boykot kapsamında kalacaktır!

Boykot eylemimizin amacı bellidir. Boykotun sona ermesi işçilerin taleplerinin karşılanmasına ve halk sağlığı koşullarının sağlanmasına bağlıdır!

Atılan işçiler geri alınsın! Sendika hakkına saygı duyulsun! Halk sağlığı koşulları sağlansın!

POLONEZ İŞÇİLERİ DAYANIŞMA KOMİTESİ

Taleplerimiz ortak, mücadelemiz de ortaklaşmalı!

0

Yaz aylarının sınıf hareketliliği açısından sakin geçmesi beklenir. Ancak 2024 yazı direnişler, grevler, açıklamalarla dolu bir yaz oldu. İşçiler ücretlerine zam talebi, sendikalaşma hakkı, iş saatlerinde ve çalışma koşullarında iyileştirme, zorunlu mesailere son verilmesi ve mesai ücretlerinin yasal düzeyde ödenmesi başta olmak üzere insanca çalışma ve yaşama hakları için birçok sebepten birçok fabrikada mücadele etti. Çalıştıkları fabrikaların önlerinde, ilçe kaymakamlıklarında, şirketlerin merkez binalarında direnişler, basın açıklamaları gerçekleştirdiler. Birçok kurum, parti ve dernek işçilerin mücadelelerine destek gösterdi; destek açıklamaları ve eylemleri gerçekleştirdi. Ancak şunu görmek gerekir ki mücadelelere dışarıdan sunulan destek bir yere kadar etki gösterebilir. Kalıcı ve büyük kazanımları elde edebilecek gücü taşıyanlar işçilerin kendisidir.

Diğer yandan, üç konfederasyon (DİSK, TÜRK-İŞ, HAK-İŞ) da ücretler ve vergi konularını gündeme alan eylemler, mitingler yapmakta. Bu mitingleri birleştirerek büyük bir ortak miting yapma isteklerini de zaman zaman dile getirdiler fakat bunun için somut adımları henüz göremedik. Oysa TÜRK-İŞ’in tahminen 100 bin işçinin katılım gösterdiği 20 Ekim Ankara mitingi bir kez daha gösteriyor ki emekçiler onları günden güne daha da yoksullaştırmış, güvencesiz bırakmış mevcut koşullara karşı çıkıyor, konfederasyonlarının da bu konuda daha etkin davranmasını bekliyor, bu basıncı tabandan kuruyor. Konfederasyonlar eylem takvimleriyle bu basıncı kontrol etmeye çalışıyor ama emekçilerin acil taleplerini esas alan ortak bir mücadele hattını örmekten halen oldukça uzak bir çizgi izliyorlar.

Bu süreçte, Polonez direnişiyle dayanışma için oluşturulan Polonez İşçileri Dayanışma Komitesi gibi oluşumlar ise dayanışmanın somut örnekleri açısından oldukça değerli ve işlevsel bir yöntemi işaret etmekte. Ancak bu eylemliliklerin de sınırları aşikâr. Seslenebildiği kitle, oluşturabildiği güç içerisinde yer alan kurumlarla sınırlı kalıyor. Bu oluşumların bir adım daha ileri götürülmesi, yaygınlaştırılması ve işçilerin öncülüğünde devam etmesi gerekiyor.

Süregiden tekil direnişler arasında bağ kuran, ortak talepler etrafında ortak bir mücadele zemini oluşturmayı hedefleyen, yani mücadeleleri birleştiren bir çizgiyi savunmak gerekiyor.

Bugün aşağı yukarı tüm mücadelelerde öne çıkan şu talepler etrafında mücadeleleri birleştirmek mümkün ve gerekli:

-Sendikalaşma hakkına dönük engellemeler son bulsun!

-Atılan işçiler geri alınsın!

-İnsanca yaşam için insanca ücret!

-Çalışma koşulları iyileştirilsin!

Elbette bunlara farklı talepler de eklenebilir. İşçilerin bir araya gelerek bu slogan ve talepleri beraber oluşturması en doğru olandır. Bunun yolu da direnişteki fabrikalardaki işçilerin kendi içlerinden seçtikleri temsilcilerin bir araya gelerek sürece şekil vermesidir. Sendikaların bu bağların kurulması için ön açıcı olması gerekir. Böylesi bir örgütlenmeyi/ortaklaşmayı bizzat işçilerin yapması ise yıkılmasını çok daha zorlaştırır. Polonez, MKB Rondo, As Plastik, Tarkett, Mersen ve birçok grev ve direnişin olduğu işyerleri bugün bu süreci yürütmek için potansiyel taşımaktadır. Kendi bağımsız mücadelelerini verirken ortaya koydukları azim, kararlılık ve ısrar, birlikte olduklarında neleri başarabileceklerinin bir göstergesidir.

Kadıköy Belediyesi işçileri grev kararını astı

0

DİSK Genel-İş Sendikası üyesi Kadıköy Belediyesi işçileri, Kadıköy Belediyesi iştirak şirketi KASDAŞ ve temsilcisi Sosyal Demokrat Kamu İş Verenleri Sendikası (SODEMSEN) ile dört aydır süren toplu iş sözleşmesi görüşmelerin tıkanmasına ve dayatılan sefalet zammına karşı grev kararını açıkladı. 24 Ekim Perşembe günü Kadıköy Belediyesi önünde toplanan DİSK Genel-İş İstanbul Anadolu Yakası 1 No’lu şube yönetimi ve belediye işçileri, basın açıklamasının ardından belediye binasına grev kararını astı.

Şube Saymanı Semra Çelebi’nin okuduğu açıklamada SODEMSEN’in yüzde 19’luk zam teklif ettiği, Kadıköy Belediyesi işçilerinin maaşlarının tüm belediyeler arasında en düşük maaşla tarihe kara bir leke olarak geçtiği ve krizin faturasını işçilerin ödemeyeceği ifade edildi. Kadıköy Belediyesi yönetimine son uyarı yapılarak insan onuruna yaraşır ücret teklifleriyle masaya gelinmesi çağrısı yapıldı.

Basın açıklamasına diğer DİSK Genel-İş İstanbul Anadolu Yakası şubeleri, Tüm Bel-Sen ve İşçi Demokrasisi Partisi, Türkiye İşçi Partisi, DEM Parti dahil siyasi partiler de destek verdi. Açıklama metnini okurlarımızla paylaşıyoruz:

Sevgili Kadıköy halkı, saygıdeğer basın emekçileri;

Bizler Kadıköy Belediyesi işçileri ve temsilcisi DİSK / Genel-İş İstanbul Anadolu Yakası 1 No’lu şube olarak, işveren Kadıköy Belediyesi iştirak şirketi KASDAŞ ve temsilcisi Sosyal Demokrat Kamu İş Verenleri Sendikası (SODEMSEN) ile dört ayı aşkın süredir Toplu İş Sözleşmesi masasında mücadele veriyoruz. Ancak ağır vergi yükleri ve yüksek enflasyon karşısında belimizin iyice büküldüğü bu dönemde bizlere komik bile denemeyecek ücret teklifleriyle geldikleri için artık bu mücadelemizi iş yerlerimize, sokaklara, meydanlara taşıyoruz.

Ekim 2024 itibariyle açlık sınırının 21 bin TL’ye, yoksulluk sınırının ise 71 bin TL’ye dayandığı bir dönemde Kadıköy Belediyesi’nde çalışan bir büro personeli tüm yan haklar ve yol ücreti eklenerek ancak 24 bin TL, çocuklarınızı emanet ettiğiniz bir öğretmen sadece 25 bin TL maaş alıyor. Hafta sonu nüfusu 7 milyonu bulan Kadıköy’ü temiz tutmaya çalışan bir temizlik işçisi, evine çocuklarına vakit ayırmadan, izin yapmadan, ayın 30 günü çalışarak gelirini ancak 32 bin TL’ye yükseltebiliyor.

Kadıköy Belediyesi işçileri, kirasını ödeyemiyor, öğle yemeğini bir lokantada yiyemiyor; bir aylık yemek ücreti bir haftalık market alışverişinde eriyip gidiyor! Yüksek kiralar nedeniyle Kadıköy Belediyesi işçileri artık Kadıköy’de yaşayamıyor!

Yerel seçim öncesi Kadıköy’de belediye emekçilerinin ücretlerinin iyileştirileceğine dair söz verenler, kazandıktan sonra bu sözlerini unuttu! İşçilerin, maaşlarında bir düzenleme yapılması için talep ettiği ek protokol, söz verildiği halde yapılmadı. Kadıköy Belediyesi işçilerinin maaşları tüm belediyeler arasında en düşük maaşla tarihe kara bir leke olarak geçti!

AKP- MHP iktidarının yarattığı derin ekonomik krizle milyonlarca insan yaşam savaşı veriyor! CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in de dediği gibi bu ülkede çocuklar yatağa aç giriyor; emekçi yığınlar giderek yoksullaşıyor, yoksulluk yok edilmiyor yönetilmeye çalışılıyor. Peki CHP’li belediyelerde durum farklı mı? Sayın Özel daha birkaç gün önce yaptığı konuşmada asgari ücret 30 bin liraya yükseltilmeli derken Kadıköy Belediyesi işçileri açlık sınırındaki ücretlerle geçinmeye zorlanıyor. İki yılı bağlayan Toplu İş Sözleşmesi görüşmelerinde ise yüzde 19,30’luk zam teklifleriyle mücadele etmek zorunda bırakılıyor. Sizlere soruyoruz, bu hangi aklın ürünü, hangi vicdanın kabulüdür? KRİZİN FATURASINI BİZLER, İŞÇİ SINIFI ÖDEMEYECEK!

ARTIK YETER! BIÇAK KEMİĞİ DELDİ GEÇTİ! İşverenin irade kırma oyunlarını görüyor, işçinin geleceğini ipotek altına alma çabasındaki vasat tekliflerini kabul etmiyoruz! Bugün işyerimiz olan belediye binasına GREV UYGULAMA KARARIMIZI asıyoruz!

Ve buradan, her gün emeğimizi verdiğimiz bu alandan Kadıköy Belediyesi yönetimine son uyarımızı yapıyoruz: Derhal insanca yaşayabileceğimiz ücret teklifleriyle masaya gelin! Bizim muhatabımız sizlersiniz. İki yılda bir Ankara’daki masalarından kalkıp bizlerin Toplu İş Sözleşmesi masasına oturan, belediye işçisinin neler çektiğinden haberi bile olmayan, adındaki sosyal demokrasiden çok uzak SODEMSEN’i işçinin karşısına çıkarmayın! Aksi takdirde 19 Kasım’da tüm Kadıköy işçisi bütün örgütlü gücüyle GREV’de olacak ve bu yolda kazanana kadar mücadele edecek!

Talebimiz net: İNSANCA YAŞAYABİLECEK BİR ÜCRET!

Tarafımız belli: BÜTÇEDEN İŞÇİYE EMEKÇİYE ADİL VE GERÇEK BİR PAYLAŞIM!

Buradan, hak mücadelesi için alanlarda olan tüm işçi sınıfını ve toplu iş sözleşmesi sürecinde GREV’e doğru yürüyen tüm belediye işçilerini selamlıyoruz. İstanbul’da Kartal, Ataşehir, Maltepe, Beşiktaş ve Sarıyer Belediyelerindeki tüm işçi arkadaşlarımızla bu mücadelede el ele, kol kola, yan yana yürüyeceğimizi tüm kamuoyuna duyuruyoruz.

Saygılarımızla,

DİSK / GENEL-İŞ SENDİKA

İSTANBUL ANADOLU YAKASI 1 NO’LU ŞUBE

Kadıköy Belediyesi işçileri grev sürecinde: “Sefalet zammını kabul etmiyoruz”

0

DİSK Genel-İş Anadolu Yakası 1 No’lu Şube ile Kadıköy Belediyesi arasında yürütülen toplu iş sözleşmesi (TİS) görüşmeleri, işçilere sefalet ücreti dayatılması nedeniyle tıkandı. Greve giden süreci ve TİS taleplerini DİSK Genel-İş İstanbul Anadolu Yakası 1 No’lu Şube Başkanı Nazan Gevher Çam Ay, Şube Saymanı Semra Çelebi, Şube Sekreteri Mehmet Başdaş, Yönetim Kurulu Üyesi Cemal Sevdasız ve Fen İşleri İşyeri Temsilcisi Uğur Yelen ile yaptığımız söyleşinin ikinci kısmını okurlarımızla paylaşıyoruz. Birinci kısmı buradan okuyabilirsiniz.

Söyleşi: Görkem Duru, Merve Şanlıdağ

Merve: Bu toplu iş sözleşmesine eklemek istediğiniz maddelerden bahsedebilir misiniz? Şu ana kadar kabul edilen idari maddelerde kazanım olarak gördükleriniz var mı?

Nazan: Biz idari maddelerimizle ilgili ciddi bir düzenleme yapmıştık. Hem temsilciler meclisiyle birlikte hem de işçiden gelen talepleri maddelere eklemeye çalışmıştık. Genel-İş’in bu üçüncü özgür toplu sözleşmesi. Aslında dördüncü sözleşme ama ilki KHK kapsamında yapılmıştı. Şu anda sendikal haklar meselesinde ileriye taşınmış bir toplu sözleşme var. Özellikle sendika güvencesi, temsilci güvencesi konusunda. Bu maddeler aslında doyuma ulaşmıştı. Yıllık izin gibi maddelerin tamamında da bir baremi yakalamış durumdayız. Fakat daha da ilerletmek anlamında, sizin de çok iyi bildiğiniz gibi Mor Liste zamanından beri özellikle peşini bırakmadığımız çok önemli kazanımlar var. O kazanımlar devam ediyor. Psikolojik taciz, mobbing, toplumsal cinsiyetle ilgili biraz daha ileriye taşıdığımız maddeler var.

Semra: Mobbing kurulu var, geçen sözleşmede konmuştu zaten. Onu daha işlevsel hale getirerek bir adım daha ileri taşıdık. O da kabul edildi.

Nazan: Ayrıca kıdem tazminatı, askerlik ücreti gibi ilk toplu sözleşme sürecinden beri olan maddeler biraz daha ileri taşınmış oldu. Memurların kırtasiye giderlerinin karşılandığı gibi bizim de kırtasiye giderimizin karşılanması talebimiz var. Uzun zamandır toplu sözleşmemizde olan, işçilere kazanılmış olan bir hak var: kitap. Diyoruz ki yılda iki defa işçiye kitap vereceksin. Madde geçmiş durumda ama üç toplu sözleşmedir bize kitap verilmiyor. Sözleşme sadece ücret maddelerinden ibaret olamaz zaten. Yılda bir kere tiyatro. Yok, uygulanmıyor. Sosyal demokrat bir belediyede klasik kitapların dağıtılması kimi rahatsız edebilir, diye düşünüyorsunuz.

Onun dışında bu toplu sözleşmede özellikle iktidarın hayvan politikalarına karşı, hayvan katliamı yasasına karşı yazdığımız maddeler ve Kadıköy Belediyesi’nin de politikası olan “Satın alma, sahiplen” kampanyasıyla ilgili mesele ne yazık ki toplu sözleşme masasında ciddi anlamda tartışıldı ve hâlâ yol alamadık. Kadıköy’deki veteriner hekimi işçi ve tekniker arkadaşlarımızla gidelim bir konuşalım. İş yükümüzü ben size anlatamam. Bu meselede politik tavır alan işveren, işçinin “Satın alma, sahiplen” kavgasında yanında durmayan bir işveren. Yani sadece ekonomik anlamda değil, genel politika anlamında da bir şey görmek istiyoruz.

Ama yeni maddeler konusunda duvarla karşılaşıyoruz. Hâlbuki Kadıköy Belediyesi’nde örgütlü olan Genel-İş hep bu konuda öncü olmuştur. Yani böyle maddelerin ilk geçtiği yerdir burası, bu da Kadıköy Belediyesi işçilerinin mücadelesiyle olmuştur. Ama SODEMSEN yeni madde eklememe konusunda net bir tavır koyuyor. Biz bu tavrı da kabul etmiyoruz. Bunlar tartışma konuları. Tartışıyoruz tabii ama devamında bir kazanımla sonuçlanmasını istiyoruz.

Kadın cinayetlerinin politik olduğunu her yerde söylediğimiz, her gün bir kadın cinayeti duyduğumuz bir ülkede bunların geri planda kalmaması ve toplu sözleşmelerle kadının yaşam hakkının güvence altına alınması gerekiyor.

Merve: Bir önceki TİS döneminde kadınlar olarak kapsamlı bir hazırlık yapıp epey de maddeyi geçirmiştiniz. Bu sefer ona yönelik bir çalışma yapabildiniz mi? Ekletebildiğiniz yeni maddeler var mı kadın işçiler özelinde?

Nazan: Kadın meclisini kurduk zaten, sen de hâkimsin. Ama işçi açısından bu meseleler biraz daha geri planda kalabiliyor. Halbuki kadın cinayetlerinin politik olduğunu her yerde söylediğimiz, her gün bir kadın cinayeti duyduğumuz bir ülkede bunların geri planda kalmaması ve toplu sözleşmelerle kadının yaşam hakkının güvence altına alınması gerekiyor. Bununla ilgili maddeler var. Mesela bizim toplu sözleşmelerimizde uzun zamandır evlenme ile ilgili bir izin vardı. Biz boşanma ile ilgili de izin istedik. Kreş ile ilgili biliyorsunuz, kadın-erkek bütün personele ücretsiz kreş hakkını kazanmıştık zaten.

Merve: Uygulanıyor mu peki bu?

Nazan: Uygulanıyor. Hiçbir sıkıntımız yok o konuda.

Toplu iş sözleşmesine sadece maddeleri koymakla olmuyor. Sonrasında onun işletilmesi ayrı bir güç ve efor gerektiriyor.

Görkem: Nilüfer Belediyesi’nde bir kadın belediye işçisi eşi ya da yakını tarafından şiddete maruz kaldığı takdirde, gerekirse kadının korunmasını sağlamak için biriminin değiştirilmesi, bir maaşlık ikramiye alması ve ev taşıma süreçleri vs. olacaksa belediyenin desteği gibi bir madde eklenmiş toplu sözleşmeye. Böyle bir tartışma var mı sizde de?

Nazan: Kadıköy’de mobbing kurulunun özellikle 1,5 yıllık görev süremizde işliyor olması ve kadın kotasını orada daha önceden aldığımız hakla uyguluyor olmamız bu tür meselelere hızlıca müdahale etmemizin önünü açıyor. Böyle durumları takip ediyoruz. Zaten bizim bir fon hesabımız var. Şiddet gördüğünde kadın işçiye destek veriliyor, durumu takip ediliyor ama o kadar kolay olmuyor. Yani orada da bir duvarla karşılaşıyoruz. Ne de olsa biz regl iznini bile tartışıyoruz hâlâ.

Semra: Nazan’ın dediği gibi kadın meclisi ve temsilci kurulunda da kadın temsilcilerimizin sayısının bu son dönemde biraz daha artmış olması, o maddeleri uygulatma anlamında iyi oldu. Toplu iş sözleşmesine sadece maddeleri koymakla olmuyor. Sonrasında onun işletilmesi ayrı bir güç ve efor gerektiriyor gerçekten. Dirençle karşılaşıyoruz çoğu konuda. “Kadın çalışanlar suiistimal ediyor,” deniyor. Hem işçi arkadaşlarımızda hem yönetimde çok fazla algı oluşmuş durumda. Onu biraz yıkmak, bu maddeleri uygulatmak, mobbing kurulunu işletmiş olmamız gerçekten çok etkili. Mobbing kuruluna gelmeden artık bir şeyler halledilmeye çalışılıyor. Bunun yanı sıra evet regl izni ilk uygulanan belediyelerden biri biziz, ama bu uygulanırken bile birçok sorunla karşılaşıyoruz. Biz kadın temsilcilerle birlikte gidip gerekli müdürlükle, gerekli başkanlıkla görüştüğümüz zaman o iş çözülüyor. Yani bu olmasa, sadece TİS’e bıraksak aslında onların uygulanmasında da çok büyük sıkıntılar yaşayacağız.

Lgbti+ arkadaşlarımızın kendilerini sendikaya ait hissetmesi, temsilci olması, gelip gitmesi bizim için çok kıymetli. Nasıl kadın sayısını günden güne artırıyorsak sendika yönetimlerinde, temsilci meclislerinde lgbti+ arkadaşlarımızın da kendilerini iyi ifade edebileceklerini, hakları için burada olabileceklerini, o aidiyeti hissetmelerini onlara göstermek istedik.

Merve: Hem tabanda hem de TİS masasında dirençle karşılaşılabilecek bir şeyi merak ediyorum. Geçtiğimiz aylarda Kadın İşçi’nin bir etkinliğinde mücadele arkadaşınız ve yine bir Kadıköy Belediyesi çalışanı olan Leyla Ayşecan Ay bir konuşma yapmıştı, sen de vardın Nazan. Yeni TİS için lgbti+ haklarıyla ilgili bir çalışma yaptığınızı söylemişti. O konuda maddeler ekletebildiniz mi?

Semra: Lgbti+ arkadaşlarımızın kendilerini sendikaya ait hissetmesi, temsilci olması, gelip gitmesi bizim için çok kıymetli. Nasıl kadın sayısını günden güne artırıyorsak sendika yönetimlerinde, temsilci meclislerinde lgbti+ arkadaşlarımızın da kendilerini iyi ifade edebileceklerini, hakları için burada olabileceklerini, o aidiyeti hissetmelerini onlara göstermek istedik. Bu yüzden ayrımcılığın önlenmesi maddesine özellikle bir kavram olarak lgbti+yı yazdık. Yani sadece kadın-erkek eşitliği değil, toplumsal cinsiyet üzerinden kadın ve lgbti+lar diye ifadeler kullandık. Ayrıca Onur Ayı’nda lgbti+lara bir gün izin verilmesini talep ettik. Ancak bu tartışılamıyor bile. Onur Ayı’nı hiç tartışamadık daha TİS masasında. Ayrımcılığın önlenmesi maddesinde de direnç gördük. “Toplumsal cinsiyeti geçirelim evet ama lgbti+yı geçirmeyelim” gibi bir tutum var doğrudan böyle ifade edilmese bile. Çünkü bunun ifade edilmesi bile bir sorumluluk yükleyecek belediye yönetimine. Bunun çekincesini yaşıyorlar anladığımız kadarıyla. Ama biz şu açıdan da önemsiyoruz. Dediğim gibi bu arkadaşların aidiyet hissetmesini sağlayabilecekse, TİS masasında geçiremesek bile bunların tartışılıyor olması, isimlerinin zikrediliyor olması Genel-İş şubeleri açısından da çok ileri bir adım. Bunun kıymetli olduğunu düşünüyoruz.

Merve: Regl izniyle ilgili uygulamada sorun yaşanması gibi aslında Onur Ayı izni de hem toplumsal baskı hem de lgbt+fobi yüzünden lgbti+ları uygulamada zorlayacak bir madde maalesef. Ama dediğin gibi Semra, şu an bunların tartışılıyor olması bile ileri bir adım ve çok kıymetli.

Görkem: Dilerseniz biraz da grev süreci ve sizlerin bu konudaki hazırlıkları üzerine konuşmak isteriz. TİS’in kendisi de aslında imzalasan dahi örgütlü bir şekilde o hakları elde etme mücadelesi. Grev de sınıfın en son silahı. Sizin de geçmişte bir grev deneyiminiz var acısıyla, tatlısıyla. Geçmiş grevde o dönemin Belediye Başkanı Şerdil Dara’nın kara propagandası oldu ve bu şekilde Kadıköy halkının tepkisini size yönlendirebildi. O dönem sendikanın grev komitesi yoktu. Geçmişin derslerine ek olarak bugünün talepleri hesaba katıldığında sizlerin grev sürecinde temel beklentileriniz ve yapmaya çalıştığınız şeyler ne?

Nazan: Grev gerçekten işçinin okulu. Örgütlenmenin en güçlü olduğu yerlerden ve en önemli araçlarından biri. Bir arada hareket etmek, dayanışma duygusunun gelişmesi, bunların tamamı işçilerin sendikaya olan güvenini tekrar sınayan şeyler. Şu an şube yönetimindeki çoğu arkadaşımız o dönemde temsilciydi. Grevde bugünü planlarken o dönemde yaşadığımız deneyimleri, gördüğümüz eksiklikleri ve aksaklıkları yerine koymaya çalışıyoruz. O dönemden çıkardığımız dersler var tabii ki. Bunlardan en önemlisi senin de söylediğin gibi komite. Grev hazırlık komitesi kurduk. Komitenin aldığı kararlara uyuyoruz ve işçileri de bu sürece dahil ediyoruz. Bu sadece temsilci düzeyinde ya da sendika organlarında yer alan işçiler üzerinden yaptığımız bir şey değil.

Bununla birlikte sivil toplum kuruluşlarına ve siyasi partilere ziyaretler düzenliyoruz ve grev sürecine girdiğimizi bütün halkla paylaşmaya çalışıyoruz. Neden böyle bir sürece girdiğimizi, ücretlerimizi, nasıl bir yol izleyeceğimizi, SODEMSEN’le ilgili kaygılarımızı, belediye şirket işçilerinin genel sorunlarını, sözleşmelere neler koyduğumuzu anlatıyoruz. Neden 1 no’lu şube böyle bir hazırlık yapıyor dersen bence Kadıköy işçisinde en çok travma yaratan şey şuydu: İşverenin, kamu hizmeti veren işçileri halka şikâyet etmesi. O konuda doğru bir strateji kurmamız, önceden halka bilgilendirme yapmamız gerekiyor. Buradaki en önemli çıkarım bence bu. “Kadıköy Belediyesi işçileri greve çıktı” başlığını görmeden önce Kadıköy halkına Kadıköy’ün park bahçeler işçisinin çok az para aldığını anlatmamız gerekiyor. Yaşadığımız aksaklıklara dair ders çıkararak önümüze bakmaya çalışıyoruz. Bu süreçte de komiteyle birlikte ortak hareket ederek aldığımız kararları hayata geçirmeye çalışıyoruz.

Mehmet: Nazan’ın da altını çizdiği gibi grev elbette işçinin politikleşeceği, hak arama mücadelesinin doruğa çıktığı bir dönemdir ve yaşaya yaşaya öğrendiği ciddi bir okuldur aynı zamanda. Kadıköy’de her ne kadar üç günlük grev sürecimiz birçok tartışmaya, negatif birçok şeye yol açsa da bizim açımızdan son derece önemli bir deneyimdi. Oradan ders çıkarma ve bir daha o tuzağa düşmeme adına sürekli istişareler, tartışmalar yürütüyoruz. Bu tartışmaları hem temsilciler kurulunda, hem şube yöneticileri arasında hem de işçilerle yapılan diyaloglarla yürütüyoruz. İşverenin yarattığı tuzağı hiçbir şekilde kabul etmeyeceğimizi ve bertaraf edeceğimizi düşünüyoruz. Deneyimli insanlarız da artık. Şöyle deme şansına da sahip değiliz: “Bilmiyorduk, yeni geldik, acemiydik. Toplu sözleşmelere dair çok fazla bir bilinç düzeyimiz yoktu.” Bugün bu hataları yapma şansına sahip değiliz artık. Onun için ince eleyip sık dokuyoruz. Bu toplu sözleşmenin gerçekten kazanımların çok ciddi yükselmesi gereken bir toplu sözleşme olacağını düşünüyorum. Her toplu sözleşmenin üstüne koya koya büyümesi, ilerlemesi gerekiyor.

İyi bir toplu sözleşme çıkarmak için bütün paydaşların, bütün bileşenlerin, sendikanın genel merkezinden tutun işçisine kadar, şube yöneticisi, temsilcisi herkesin bu konuda fedakârlık yapması, bir arada durması, mücadele etmesi, katkı sunması gerekiyor. Ben bu toplu sözleşme, bir önceki üç günlük grevin yarattığı travmadan çıkmanın toplu sözleşmesi olacak diye görüyorum. Ve işçi de ciddi böyle bir beklenti içerisinde. Eksikler varsa eleştirilmelidir, yanlışlıklar varsa dönülmelidir, özeleştiri vermesi gereken insanlar varsa özeleştiri vermelidir ve bu biçimiyle dışarıya mesaj verebilir. Özde yaşadığımız sıkıntılar çok elbette. Ama bu sıkıntıları tartışarak, itiraz ederek aşabiliriz.

Merve: Bir önceki grevde çöp meselesi çok büyümüştü, hatırlıyorsunuzdur. Hatta İBB grev kırıcılığı yapmıştı çöpleri toplayarak. Şu an kamuoyuna Kadıköy Belediyesi işçilerin durumunu anlatmanız, İBB’nin olası grev kırıcılığında belki onun önüne geçebilecek bir taktik de olabilir.

Nazan: Evet, yine yapabilir çünkü. Kritik noktaları iyi seçmek lazım. Büyük ihtimalle İBB de Anadolu Yakası’nda devam eden sözleşmelerle ilgili bir hazırlık yapıyordur. Buna karşı sendikanın da bir önlem alması gerekiyor. Kıymetli olan, işçilerle birlikte bir süreci yürütüyor olmak. İkincisi, alınan kararları uyguluyor olmak bence. Neden geçinemediğimizi anlatıp, “Evet bunda iktidarın büyük payı var ama biz bu büyük bütçeli belediyede de geçinemiyoruz,” demek önemli diye düşünüyorum.

Sefalet zammı sadece bize teklif edilmedi. Kartal’a da, Maltepe’ye de, Ataşehir’e de teklif edildi. Dördümüz ortak bir refleks verdik. ‘Biz bu ücreti kabul etmiyoruz SODEMSEN,’ dedik.

Görkem: Sadece Kadıköy değil Ataşehir, Maltepe ve Kartal’da da bir TİS süreci vardı ve grev kararı asıldı. Geçtiğimiz grev sürecinde de SODEMSEN bir şekilde bu mücadeleleri ortaklaştırmamak adına hamleler yaptı. Ancak böylesi bir kriz ortamında ve saydığımız bu dört belediye grevinde bizce bu mücadelelerin ortaklaştırılabilmesi oldukça kritik. Bu kapsamda sizlerin bu süreçte diğer üç belediyeden işçi arkadaşlarla ve ilgili şubelerle iletişiminiz ne düzeyde, böyle bir ortaklaşma ihtimali söz konusu mu?

Nazan: Bu yönetime geldiğimizden beri iki konuda çok hassas davranmaya çalışıyoruz. Birincisi, Kadıköy Belediyesi’ndeki işçi memur kadrolu fark etmeden bütün işçileri ilgilendiren konularda belediyede örgütlü olan Tüm Bel-Sen ile ortak karar alıp ortak hareket edebiliyoruz. Bu bizim en önemli politikalarımızdan bir tanesi. Dayanışma, işçi dayanışması ya da sendikalar arası dayanışma politik bir mesele. İkincisi; Anadolu Yakası’ndaki bütün şube başkanları ve yöneticileriyle sık sık bir araya geliyoruz. Toplu sözleşme süreçlerini birlikte tartışıyor; neye dair fikrimizin olduğunu, nerede durulacağını konuşuyoruz. Herkesin dinamikleri ücrette biraz değişiklik gösterdiği için ortak tutum almak zorluk barındırsa da biz bu görüşmelerin sürekli yapılmasını ve bir araya gelmeyi çok olumlu buluyoruz. Ortak hareket etme, ortak karar alma gibi mekanizmalar biraz daha zamanla gelişecek şeyler ama bunun ön hazırlığını yaptık aslında. Yani şunu sağlayabildik; toplu sözleşme masasında SODEMSEN’e örneğin şunu söyleyebilecek kıvamdayız hepimiz: “Hayır, Kadıköy’de bu madde daha ileri, o zaman bize de bunu ver.” Hepimiz birbirimizi takip eder vaziyetteyiz. Sefalet zammı sadece bize teklif edilmedi. Kartal’a da, Maltepe’ye de, Ataşehir’e de teklif edildi. Dördümüz aslında ortak bir refleks verdik. “Biz bu ücreti kabul etmiyoruz SODEMSEN,” dedik. Bunu yapabiliyoruz ama topyekûn genel merkez politikası olarak değil tabii. Şubeler arası iletişimle yapabiliyoruz.

Görkem: Belediyelerdeki TİS süreci dışında bugün farklı birçok sektörde ya sendikalaşma ya da insan onuruna yaraşır bir ücret talepli mücadelelerin sayısında bir artış söz konusu. Polonez, Eker, MKB Rondo, As Plastik, Elba Bant, Tarkett bu mücadelelerin bazıları. Aslında güvenceli iş ve insan onuruna yaraşır bir ücret ve yaşam talebi bugün işçi sınıfının en çok ortaklaştığı nokta. Ancak bu ortaklaşma henüz tam olarak mücadele alanında sağlanabilmiş değil. Tam da bu nedenle, İşçi Demokrasisi Partisi olarak biz, bu dönemde “mücadeleleri birleştirelim” sloganını yükseltmeye çalışıyoruz. Buradan şunu sormak istiyorum: Sizlerin şube yönetimini alırken öne çıkardığınız en temel başlıklardan bir tanesi işçi demokrasisi anlayışına dayanan mücadeleci bir sendikal çizgi idi. Tabii ki bu bir anda inşa edilebilecek bir anlayış değil; bir süreci, mücadeleyi gerektiriyor. Aynı zamanda belediye işçilerinin, yani kamu hizmeti veren işçilerin konuları ele alış biçimleriyle, sanayi sektörlerinde çalışan işçilerinki arasında farklar olduğu da bir gerçek. Ancak tam da bu grev hazırlık sürecinde, sürmekte olan diğer direniş ve grevlerle bir bağ kurmak, belediye işçisi arkadaşları da dayanışma için buralara taşıyarak sorunların yalnızca belediye işçilerinin değil de işçi sınıfının daha geniş kesimlerinin sorunu olduğunu göstermek gibi bir yol haritanız var mı?

Cemal: Elbette sınıf mücadelesi topyekûn bir mücadeledir ve işçiler arasında, meslekler arasındaki farklılıklar işçi çalışma şartlarını, örgütlenme şekillerini değiştirir, dönüştürür ama en nihayetinde asıl mücadelenin ortak sınıf mücadelesi olduğunu farkındayız. Ama ne yazık ki şunun da farkındayız: Kamu hizmeti kendine has çalışma koşulları olan, çalışma şartlarının daha rahat olduğu, iş güvencesinin görece daha yüksek ve iş riskinin daha az olduğu yerler olduğu için sendikalılığın en yüksek ama örgütlülüğün en az olduğu yerler. Sendikalıyız ama örgütlü değiliz. Onun için öncelikle şunu önemsiyoruz, her ne olursa olsun işçiye şunu söylüyoruz: Biz size yalan söyleyemeyeceğiz. Her ne olursa olsun yalan söyleyemeyeceğiz ve her ne olursa olsun kararları ortaklaştırarak alacağız. İşçi demokrasisine inanıyoruz.

Ama burada bir not düşmem gerekiyor. İşçi demokrasisi dediğimiz şey eksik kalıyor. Örgütlü işçi demokrasisi dememiz gerekiyor. Çünkü işçi genel bir şey ve örgütsüz işçilerin aldığı kararlara da uymak zorunda kalıyoruz. Her şeye rağmen işçi demokrasisi önemlidir. Aldığımız kararlar işçi demokrasisi içinde çıkıyor. Meclislerden çıkıyor, komisyonlardan çıkıyor. Bunları yaygınlaştırıp ve güçlendirebilmek için öncelikle şunu yapmamız gerekiyor: Sağlam bir toplu sözleşme yapmamız gerekiyor. Sağlam toplu sözleşme yapmak için de sağlam mücadele etmemiz gerekiyor. O mücadeleden bir şeyler süzülecek ve örgütlü bir işçi kitlesi gelecek. Yani kabul edelim, şu an belediyede bu işlerle uğraşan önder işçi dediğimiz sayı yüzde 5’i geçmez. O sayı arttığı zaman insanlar birbirine daha çok güvenmeye başlayacak. Yani birçok yere gidiyoruz ama kişisel olarak gidiyoruz. Sendikamız adına olsa bile biz kişisel olarak gidiyoruz aslında. Kendi kadromuzda çalışırken aldığımız maaş kadarını alacağımız ve artanı fona aktaracağımız yönündeki politik kararımız doğrultusunda fonumuza aktardığımız paraların bir kısmını gerçekten işçi dayanışmalarına harcıyoruz. Ama bu politik bir karar. Bu örgütlü bir karar değil. Bunu örgütlü hale getirmek gerekiyor.

Şimdi şöyle de bir şey var. Sosyal demokrat olduğunu iddia eden bir parti önünüze SODEMSEN gibi ceberut bir yapı getiriyor. Tank gibi üzerimizden geçmeye çalışıyor. Ve gelirken de söz veriyor. Diyor ki “Arkadaşlar sorun, çare bende.” Çok güzel slogan. Ama biz şunun da farkındayız: Biz bir fabrikada çalışmıyoruz. Fabrikadan kâr istemiyoruz. Kârın yüzde 90’ını istemiyoruz. Şunu istiyoruz: Ortada bir bütçe var, kamu bütçesi işçiye ayrılmalıdır. Elbette hizmete de ayrılmalıdır. Ama öncelikle hizmet ve işçi gözetilerek ikisi bir arada. Çok bir şey istemiyoruz, yüzde 50’sini istiyoruz. Bu bizim yoksulluğumuzun hepsine derman olmaz, onu da farkındayız. Yani belki yine tatile gidemeyebiliriz ama daha rahat nefes alabileceğimiz, çocukların daha güvende yaşayabileceği, sağlık sorunlarına koşturabileceğimiz, çocuklara rahat eğitim verebileceğimiz bir hayat standardı yakalatacak bize. “Sosyal demokratım ve çare bende” derken dönüp konuyu hiç bütçeye, işçilere ayrılacak paya getirmeden, sadece “Çok fazla istiyorsunuz” diyerek manipüle ediyorlar. Bizim istediğimiz rakamları biz biliyoruz. Belediyenin bütçesini de biz biliyoruz. Çünkü o bütçeyi hazırlayanlar zaten bizleriz, işçileriz. Parkeleri biz döşüyoruz. Çöpleri biz alıyoruz. Ama sanki bu işleri biz üretmiyormuşuz gibi, tepeden bir tanrısal bir güçle, vahiyle geliyormuş gibi davranıyorlar. Bu bir kere kendi üyeleriyle, kendi partileriyle, kendi oy verenleriyle dalga geçmektir. Emek büroları kuruyorlar, emek örgütleri kuruyorlar ama kurdukları emek örgütleri emeğin nasıl daha çok sömürüleceği üzerinden gidiyor. Bu da çok çelişkili. Buradan da sizin aracılığınızla buraya tarihe not düşmek istiyorum bunu. Teşekkür ederim.

Kadıköy Belediyesi grevinde işçi sendikanın bütün organlarını yanında görmek isteyecek.

Görkem: Röportajı yapan iki kişi olarak birimiz DİSK Sosyal-İş, diğerimiz de DİSK Basın-İş üyesiyiz. Grev sürecinde konfederasyon sendikalarından beklentiniz var mıdır? Grev hazırlık komitesi siyasi partilerle görüştü ama siyasi partilerden, sivil toplum örgütlerinden beklentiniz bu süreçte nedir?

Nazan: Bizim seçimden önce yayınladığımız ilkeler vardı. Bu ilkelerden bir tanesi hiçbir siyasi partinin arka bahçesi olmayacağımız, işçinin iradesi olmayan hiçbir yerde yer almayacağımızdı. Ve o çizgiyi koruduğumuzu, doğru bir adım attığımızı düşünüyorum. Bu ilkeye çok bağlı olmakla da gurur duyuyorum açıkçası. Bununla birlikte, grev öncesi hazırlık komitesi çalışmaları da dahil olmak üzere Kadıköy’deki grevde emek ve demokrasi güçlerini yanımızda görmek bizim için onurdur. Bu konuyla ilgili hiç kimsenin kaygısı olmasın.

DİSK’e gelince, bu hazırlıkların tamamıyla ilgili işçi iradesinden başka bir gücü tanıyacak hiçbir şeye izin vermeyeceğiz. Bu bence aslında her şeyi özetliyor. Burada Kadıköy işçisinin yaşadığı grev deneyimiyle birlikte sendikasıyla arasına koyduğu mesafeyi azaltmak ve sendikaya güveni artırmak bu toplu sözleşmenin ana gündemidir. Kadıköy’de örgütlü bir işçi vardır. Bu örgütlü işçilerin tamamının daha da örgütlenmesi için, yol alabilmemiz için bu kurumsal yapı içerisinde güveni biraz daha artırmamız gerekiyor.

Burada herkesin saygı duyması gereken konu şu olmalı: Bütün konfederasyona bağlı sendikalar da dahil olmak üzere Kadıköy işçisinin aldığı kararın yanındayız. Bunun dışında fazla bir beklentimiz yok zaten. Ama tabii ki bütün sendikalarla dayanışma göstermek politik olarak bizim en önemsediğimiz şeylerden bir tanesi. Sadece DİSK’e bağlı sendikalarla değil, bütün sendikalarla, bütün işçi mücadeleleriyle göstereceğimiz dayanışma zaten o hayalini kurduğumuz, yani onu tetikleyecek bir şey ve biz de buna özen göstererek gidiyoruz zaten. Bence DİSK de önemli bir sınav veriyor. Dolayısıyla Kadıköy Belediyesi grevinde işçi sendikanın bütün organlarını yanında görmek isteyecek.

Merve: Bu sohbet için çok teşekkür ederiz. Hep olduğu gibi bu süreçte de yanınızda olmaya devam edeceğiz.

Görsel: DİSK Genel-İş İstanbul Anadolu 1 No’lu Şube

Kadıköy Belediyesi işçileri grev sürecinde: “Bütçeyi işçiden, emekçiden yana dağıtın”

0

DİSK Genel-İş Anadolu Yakası 1 No’lu Şube ile Kadıköy Belediyesi arasında yürütülen toplu iş sözleşmesi (TİS) görüşmeleri, işçilere sefalet ücreti dayatılması nedeniyle tıkandı. Greve giden süreci ve TİS taleplerini DİSK Genel-İş İstanbul Anadolu Yakası 1 No’lu Şube Başkanı Nazan Gevher Çam Ay, Şube Saymanı Semra Çelebi, Şube Sekreteri Mehmet Başdaş, Yönetim Kurulu Üyesi Cemal Sevdasız ve Fen İşleri İşyeri Temsilcisi Uğur Yelen ile yaptığımız söyleşinin birinci kısmını okurlarımızla paylaşıyoruz.

Söyleşi: Görkem Duru, Merve Şanlıdağ

Görkem: Öncelikle bizlerle görüşmeyi ve röportaj vermeyi kabul ettiğiniz için sizlere teşekkür ederiz. Bizim de yakından takip ettiğimiz üzere şu anda Kadıköy Belediyesi bünyesindeki şirket işçilerinin toplu iş sözleşme süreci devam ediyor ve görüşmelerin geldiği noktada greve çıkmaya karar verdiniz. Süreci biraz daha geriden alacak olursak, bugün belediye işçilerinin çalışma koşulları ne durumda? Sizleri içeride grev örgütlenmesini tartışmaya iten süreç nasıl gelişti?

Nazan: Şu anda CHP’nin kazanmış olduğu toplam 26 belediyede belediye şirket işçilerinin toplu sözleşmeleri devam ediyor. Masada Kadıköy Belediyesi iştiraki, Maltepe Belediyesi iştiraki gibi firmalar yer alıyor. Bu, kadro meselesiyle ilgili bir durum. Biz hâlâ taşeron olarak çalışmaya devam ettiğimiz için, belediyelerin iştirak firmaları ve Sosyal Demokrat Kamu İşverenleri Sendikası’nın (SODEMSEN) masada olduğu bir süreç var.

Belediyelerin geneli ve Genel-İş’in örgütlü olduğu yerler düşünüldüğünde, masada şimdiye kadar idari maddeler üzerinden bir tartışma devam ediyor. Aslında bu idari maddeler, işçilerin tamamının çalışma koşullarını çok yakından ilgilendiren maddeler. Ayrıca DİSK olarak mutlaka demokratik hakların önde olduğu bir toplu sözleşme yapmak gibi bir hedefimiz var. Dolayısıyla hem sendikamız hem işçiler açısından çok önemli maddeleri dört aydır tartışıyoruz. Fakat burada yol alamadığımız mesele şu: Dört ay boyunca tartıştığımız maddelerden 48 idari madde geçti, ücretle ilgiliyse sadece bir madde geçti. SODEMSEN bunu son iki aylık sürece sıkıştırmış durumda. Dolayısıyla masada yol alınmış bir durum söz konusu değil.

İşçilerin çok yoksullaştığı bu dönemde, bizim için en önemli maddeler tabii ki ücret maddeleri. Ama bu maddelerle ilgili müzakere masasının ilerlememesi büyük bir krizi beraberinde getirecek gibi gözüküyor. Aslında genel olarak belediye şirket işçilerinin toplu sözleşmelerinde genel iki sorundan bahsedebiliriz. Biri SODEMSEN sorunu; işverenin masada olmaması. Diğeri de dört aylık süreçte ciddi bir yol alınamıyor olması.

Biz Kadıköy’e hizmet veren işçiler olarak Kadıköy’de zaten oturamıyoruz. Bizim isteğimiz kiramızı, faturalarımızı ödeyebileceğimiz ve geçimimizi sağlayabileceğimiz bir ücret.

Görkem: Bugün bir belediye işçisinin eline ne kadar geçiyor? Giydirilmiş ücret, sosyal yardımlarla beraber ne kadar şu anda?

Merve: Bununla beraber şunu da sorabiliriz. Size yüzde 19 zam teklif edildi. Peki sizin talebiniz ne?

Uğur: Şu anda belediye işçisinin aldığı en düşük maaş, vergi kesintileriyle birlikte 23 bin lira gibi bir rakam. Bu rakamın içinde sadece çıplak maaş dışında enflasyon destek primi var; bizim kazanım olarak ek protokolle aldığımız 8 bin lira gibi bir ücret. Bunun yanında çocuk parası alan var, yakacak parası var, yol parası var. Ve bunların hepsi giydirilmiş halde aldığımız ücret 23-24 bin bandında. Şoförler ya da başka artı sorumluluğu olan arkadaşların aldığı en yüksek ücret 24 bin 500-25 bin lira gibi bir rakam. Bizim talep ettiğimiz ücret doğrudan bir rakamdan ziyade aslında şöyle: Biz Kadıköy’e hizmet veren işçiler olarak Kadıköy’de zaten oturamıyoruz. Bizim isteğimiz kiramızı, faturalarımızı ödeyebileceğimiz ve geçimimizi sağlayabileceğimiz bir ücret.

Biz sosyal demokrat bir belediyeyiz, sürekli etkinlikler yapıyoruz. Ama buradaki arkadaşlar aldıkları maaşla, hatta talep ettiğimiz maaşla bırakın tatil yapmayı tiyatro, sinema gibi sosyal etkinliklere bile gidecek durumda değiller. Ülkedeki enflasyon nedeniyle maaşlar çok düşük kaldı. Ama belediyenin bize teklif ettiği rakam, şu an aldığımız ücretin üstüne eklenen günlük ortalama 150 TL gibi bir brüt rakam ve bu sanki bir lütufmuş gibi söylendi. Şu anda okula giden bir öğrenciye kıyafet alışverişi yaptığınızda 10 bin lira civarında tutuyor. Bana verdikleri üç aylık zam, benim burada çalışan işçi bir arkadaşımın çocuğunun bir kıyafeti için harcayacağı para. Bize önerdiklerini teklif olarak kabul etmiyoruz zaten biz. Bizim istediğimiz çok astronomik rakamlar gibi gözüküyor onların gözünden herhalde, nasıl gözüküyor bilmiyoruz ama biz yan yana çalıştığımız memur arkadaşlarla aynı ücreti istiyoruz. Ya da piyasada aynı işi yaptığımız, aynı sektörde çalıştığımız arkadaşlarınkine yakın maaşlar istiyoruz. Rakamların çok altında kalıp ezildiğimiz için çoğu durumda aynı maaşı bile talep etmedik.

Nazan: Belediyede çalışan üç ayrı statüde işçi var. Biri, kadrolu işçiler grubu. Ancak iktidarın taşeronlaşmanın önünü açan politikaları sonucunda kadrolu işçi arkadaşlarımızın sayısı gitgide düşmüş durumda. İktidar, 2018 yılında çıkan KHK ile birlikte belediye işçilerinin taşeronlaştırılması, sosyal haklarının geriletilmesi hedefine ulaşmış durumda. Diğer statüde olan arkadaşlarımız da 657 devlet kanunu ile birlikte geçen memur arkadaşlarımız. Aslında biz bir mühendisin Kadıköy Belediyesi’nde 30 bin lira ücretle çalışmasını kabul etmiyoruz. Çünkü herhangi bir meslek odasıyla da görüştüğünüzde, sivil toplum kuruluşlarıyla da görüştüğünüzde görüyorsunuz ki belediye işçisi yanındaki memurun üçte biri kadar para alıyor. Dolayısıyla eşit değerdeki işe eşit ücret politikasını belediyelerin hiçbiri uygulamıyor gözüküyor. Yani bu, taşeronlaşmanın önünü daha da açar bir hal alıyor. Diş hekimi arkadaşlarımız var, 33-34 bin lira para alıyorlar. İşçinin bu kadar düşük ücretlerle çalıştırılıyor olmasının sorgulanması çok önemli diye düşünüyorum.

Bu bütçeyi dengeli dağıtın; işçiden, emekçiden yana dağıtın. Eğer siz sosyal demokrat bir siyasi irade tarafından bir belediyeyi yönetiyorsanız, eğer dışarıda iktidara yürürken işçi-emekçi eylemleri yapıp asgari ücretin çok daha fazla olması gerektiğini söylüyorsanız ama kendi belediyelerinizde bu işçileri neredeyse asgari ücrete çalıştırıyorsanız burada büyük bir sıkıntı var.

Semra: Biz TİS taslağında talep ettiğimiz ücretleri Uğur’un dediği gibi aynı işi yaptığımız insanlarla eşit ücret inancımızla yazdık. Ve bunu yazarken de temsilci kurulumuzda “Bu rakamlar pazarlığa oturacağımız rakamlar, yüksek yüksek yazalım da zaten bir noktaya düşeriz,” diye düşünmedik hiçbir zaman. Bunların hepsinin hesabı ince ince yapıldı ve “Elimize geçmesi gereken, bizim insanca yaşayabileceğimiz ücret nedir?” sorusu üzerinden tartışarak bu rakamları TİS’e yazdık. Ve makul olduğunu düşündüğümüz rakamlar bunlar aslında. Hem yaşam standartlarımıza göre, hem iki yıldır kaybettiğimiz, hayatımızdan giden o harcamalarımızı göz önünde bulundurarak hem de dokuz aydır yapılmayan ek protokole göre. Şimdi işveren bizim karşımıza “Bunlar çok hayal ürünü” diye geliyor ve ona karşılık bizim hiç hayal edemediğimiz derecede düşük rakamlar öneriyorlar.

Burada mesele aslında biraz da bütçe meselesi. Sonuçta biz Kadıköy Belediyesi’nin bütçesini biliyoruz. Zaten bu açık kaynaklarda var. Her yerde yayınlanan bir bütçe sistemi var. Kadıköy Belediyesi’nin ne kadar elde edebileceğini, nasıl bir bütçeyle geçindiğini biliyoruz. Sadece şunu talep ediyoruz: Bu bütçeyi dengeli dağıtın; işçiden, emekçiden yana dağıtın. Eğer siz sosyal demokrat bir siyasi irade tarafından bir belediyeyi yönetiyorsanız, eğer dışarıda iktidara yürürken işçi-emekçi eylemleri yapıp asgari ücretin çok daha fazla olması gerektiğini söylüyorsanız ama kendi belediyelerinizde bu işçileri neredeyse asgari ücrete çalıştırıyorsanız burada büyük bir sıkıntı var. Bu aynı zamanda iktidara yürüyen bir partinin sınavı olacak. İşçiye, emekçiye ne kadar dengeli bir şekilde bütçe ayırırsanız iktidara yürüyüşünüzdeki sınavınız da o kadar farklı olacaktır, diye CHP’ye de seslenmek istiyoruz burada.

İşçi arkadaşımız ‘Ben evimi geçindirebileyim, faturalarımı ödeyebileyim, çocuğumun cebine harçlık koyabileyim. Benim için yaşam standardı budur,’ diyor. Yaşam standartlarımızı o kadar düşürmüşler ki artık küçük ücretlerle bile tatmin olabilecek, mutlu olabilecek düzeylere kadar gelmişiz.

Merve: CHP’nin zaten genel politikası bu; bir toplumsal hareket olduğunda diyor ki “Durun bekleyin, biz iktidara gelince çözeceğiz.” Şu an aslında yine aynı şeyi yapıyorlar. Her yerde bir billboard’ları var “bir çaresi var” diyen. “Biz gelince çözeceğiz,” diyorlar. Ama sen gelene kadar belediyelerinde neden bir şey yapmıyorsun?

Semra: Aynen öyle. Senin küçük iktidar alanların var. Bunlar zaten nasıl bir ekonomi politikası yürüteceğinin, siyasi olarak nasıl bir yol alacağının göstergeleri. AKP-MHP iktidarının vergilerle, enflasyonla, zamla boyunduruğu altına aldığı işçi-emekçi kesiminin yanında olmayacaksan şu şartlarda… Arkadaşların da belirttiği gibi yüzde 50 bütçesini bile verse zaten işçi-emekçi mutlu olacak. Ve bu işçi-emekçi, belediye işçileri bunu hak ediyor.

Mehmet: Şeffaflık ilkesi belediyelerde de vücut bulmalı. Mesela belediye geliri nedir ve işçiye dağıtılması gereken meblağ nedir? Bırakın yarı yarıya eşit paylaşımı, küçük bir kısım bile işçiyi tatmin edebilir. Kadıköy Belediyesi işçisi gerçekten çok reel bakıyor. Analizleri de güçlü, yaptığı hesaplamalar da güçlü ve talebi de ona göre son derece reel ve makul. Zevki sefa içerisinde yaşayalım, çok lüks bir hayatımız olsun üzerinden bir değerlendirmesi de yok. İşçi arkadaşımız “Ben evimi geçindirebileyim, faturalarımı ödeyebileyim, çocuğumun cebine harçlık koyabileyim. Benim için yaşam standardı budur,” diyor. Yaşam standartlarımızı o kadar düşürmüşler ki artık küçük ücretlerle bile tatmin olabilecek, mutlu olabilecek düzeylere kadar gelmişiz.

Elbette bunun sorumlusu sadece belediyeler değil. Bu, Türkiye’nin ekonomik düzeniyle, daha doğrusu düzensizliğiyle ilgili, AKP-MHP faşizminin yarattığı sistemle ilgili. Demokrasiden yoksunluk, adaletten yoksunluk, hukuktan yoksunluk… Doğal olarak bu, ücretlere de sirayet ediyor. Onun için işçimizin bakış açısı son derece reel ve doğru. TİS taslağımızı, teklif taslağımızı oluştururken de bu değerler ve kriterler üzerine oluşturduk. Belediyeyi zora düşürecek bir ücret talebimiz de yok aslında. Abartıyorlar. Toplu sözleşme taslağımızda 80 maddenin bir maddesinin bir fıkrasına takılarak toplu sözleşmenin genelini değerlendirmeye ve olumsuzmuş gibi bir algı oluşturmaya çalışıyorlar. Bu da onların aslında toplumdan ve işçi sınıfından ne kadar kopuk olduklarını, ne kadar üstten baktıkları, ne kadar elitleştiklerini, toplumu anlamadıklarını gösteriyor. Kendi kapılarının önünü temizlemiyorken ülkede genel bir temizliğe nasıl hazır olacaklar bilmiyorum.

Görkem: CHP’nin bu ikiyüzlü politikasını belediyelerdeki süreçte teşhir etmek de çok kritik. İktidara yürüyen bir parti kisvesi altında aslında Şimşek’in orta vadeli planına da örtülü bir şekilde destek sunuyorlar. Zaten bu ikiyüzlü politikayı gösteren şey de SODEMSEN gibi bir şirket sendikasının masaya oturuyor olması ve sizin CHP ile doğrudan muhatap olmanızın önünün kesiliyor olması. Geçtiğimiz günlerde yayımladığınız bir metinde direkt olarak belediyenin başkanıyla yüz yüze gelmek istediniz. Bu beklenti bizce önemli bir şey. Sonuçta bu sadece sizin Kadıköy Belediyesi işçileri olarak yapabileceğiniz bir şey de değil. Ataşehir’de, Maltepe’de, Kartal’da ya da başka CHP belediyelerinde de aynı süreçler devam ediyor. Oralarda da buna dönük bir basınç var mı? Direkt belediyeyle yüz yüze gelmek ve SODEMSEN’i aradan çıkarmak gibi bir basınç?

Nazan: Basınçtan ziyade şöyle bir şey var. Genel olarak işçinin çalışma koşullarına ya da hayatına dair hiçbir şeye hâkim olmayan bir mekanizmanın toplu sözleşme masasında olmasına itiraz var. Toplu sözleşme masası bir müzakere masası ve bu müzakerenin işçinin sorunlarına dair fikri olmayan bir mekanizmaya devredilmesine itiraz ediyoruz. Biz de sendikamızın avukatları ile birlikte o masaya oturuyoruz. Ama biz işçinin iradesini ortaya koyduğumuz bir taslağın sadece sistematik olarak Türkiye’deki bütün toplu sözleşmeleri düzenlemeye ant içmiş bir yapıya teslim edilmesine itiraz ediyoruz. Dört aylık görüşme sürecinde siyasi iradenin masada olmamasına itiraz ediyoruz. SODEMSEN teknik olarak zaten çok güçlü bir patron. Tekrar bir güç etrafında birleşip ortak hareket edecek bu mekanizmayı işçinin gözüne sokmak doğru bir yöntem mi? CHP’nin topyekûn bunu sorgulaması gerekiyor.

Kadıköy özelinde dokuz aydır yapılmayan bir ek protokol var. Israrcıyız bu konuda. Bu ek protokol, bu toplu sözleşmenin içinde ona göre bir zam verilecek. Dokuz aylık kaybı karşılayacak işveren. İkincisi, Kadıköy’deki park sayısıyla Kartal’daki park sayısı zaten bir olamaz. İşçinin iş yükü meselesini konuşmamız lazım. Kadıköy’de dış temizlikteki arkadaşlarımız hafta sonu gelen 3,5 milyon insana hizmet ederken, küçük bir grup diğer yerlerde daha az bir iş yüküne sahip olabiliyor. Gece Kadıköy’ün çöpü toplanırken yaklaşık 50 kamyon çıkarken, gece başka belediyelerde daha az sayıda çıkabiliyor. Dolayısıyla koşullar değerlendirilirken Kadıköy’ün bütçesini, personel sayısını ve iş yükünü göz önüne alacak doğru bir insan kaynağıyla hareket edeceği bir zam önermesi gerekiyordu SODEMSEN’in. Aslında biraz isyanımız bu.

Mehmet: Nazan’ın altını çizdiği SODEMSEN gerçekliğini biraz daha sanki açmak gerek. SODEMSEN dediğimiz şey CHP belediyelerinin ve CHP’nin işçiler üzerinde kurduğu baskı mekanizması. Aslında varlık gerekçesi bu. Yani biz günün 24 saati Recep Tayyip Erdoğan’ı eleştiriyoruz ama bugün SODEMSEN’in CHP siyasetiyle yaratmaya çalıştığı da o. Tek tip sözleşme dayatıyor. Afyon’daki sözleşme neyse İstanbul’daki de o olsun. Balıkesir’deki neyse Beşiktaş’taki de o olsun. Çerçeve protokol dediğimiz tek tip bir sözleşme dayatıyor. Genel-İş’in de aksi yönde bir anlayışı var gerçekten; tek tip sözleşmeye karşılar, bunu her fırsatta dile getiriyorlar. Biz şube olarak zaten asla kabul etmeyeceğimizi söylüyoruz. Çünkü biz Türkiye’nin herhangi bir belediyesinin İstanbul’daki herhangi bir belediyeyle eşit koşullara sahip olmayacağını, hem ekonomik koşulları hem de işgücü itibarıyla birbirinden çok farklı olduğunu her fırsatta söylüyoruz. Türkiye ortalamasının ikinci büyük bütçesine sahip bir belediyeden bahsediyoruz. İkinci büyük bütçeye sahip olan belediyenin de işçisine vereceği kıymet ona vereceği ücretle ölçülebilecektir.

Bütün Kadıköy halkına buradan bir şey söyleyelim o zaman: Lütfen Kadıköy Belediyesi’nde çalışan işçilerin mola verdikleri, dinlendikleri, çay içtikleri kulübeleri bir ziyaret etsinler. Kadıköy’ün bütün iş yükünü üstlenmiş Kadıköy işçilerinin çalışma yerlerini bir ziyaret etsinler.

Görkem: Ekonomik krizden dolayı ister istemez ücret meselesine indirgeniyor her şey ama çalışma koşulları, çalışma saatleri, gerekli ekipmanların tesisi, işçi güvenliği ve iş sağlığı önlemlerinin alınmasıyla ilgili belediye bünyesinde herhangi bir sorun var mı? Mesela haftalık çalışma saati süresine riayet edilmeyen birimler gibi.

Nazan: Genel-İş Sendikası’nın 2018 yılından beri diğer konfederasyonlardan farklı olarak çok önemli bir kazanımı var tüm toplu sözleşmelerimizde. İlk KHK’nın gölgesinde yaptığımız toplu sözleşmede bile 40 saat çalışma düzeni bütün örgütlü olduğumuz işyerlerinde geçmiş durumda. Ancak Kadıköy’de ne yazık ki otopark işinde çalışan ve gerçekten günde 8 saat kulübesi olmadan akşama kadar orada dikilen arkadaşlarımızın çalışma saati 45 saat. Bizim için masada en önemli maddelerden biri bu 40 saat uygulaması ve cumartesi-pazar tatil meselesi. Bunlar hâlâ masada bekliyor. Sendikanın en önemli görevlerinden bir tanesi, örgütlü işyerlerinde işçilerin çalışma koşullarının düzenlenmesidir. Biz Kadıköy’de özellikle dış birimlerde çalışan arkadaşlarımızın çalışma koşullarının ya da çalışma alanlarının düzenlenmesi için işverenle nisan ayından beri konuşmaya devam ediyoruz. Bu hem sendikanın hem de işverenin sorumluluğu.

Bütün Kadıköy halkına buradan bir şey söyleyelim o zaman: Lütfen Kadıköy Belediyesi’nde çalışan işçilerin mola verdikleri, dinlendikleri, çay içtikleri kulübeleri bir ziyaret etsinler. Kadıköy’ün bütün iş yükünü üstlenmiş Kadıköy işçilerinin çalışma yerlerini bir ziyaret etsinler.

Görsel: DİSK Genel-İş İstanbul Anadolu 1 No’lu Şube

Polonez işçisi kadınlar: “Bu mücadele hepimizin mücadelesi”

0

Polonez fabrikasında fazla mesai, düşük maaşlar, kötü çalışma koşulları ve kadın işçilere yönelik aşağılayıcı tavırlar sebebiyle Tekgıda-İş Sendikası’na üye olmaya karar veren işçiler, bir gecede 360 işçinin yaklaşık 280’ini örgütlemiş, akabinde 13 kişi işten atılmıştı. Fabrika içinde iş yavaşlatma-iş durdurma eylemleri sürerken 100’ün üzerinde işçi daha işten atılmış, fabrika önünde direnişe başlamıştı. Çoğunluğu kadınlardan oluşan Polonez direnişi üç ayı geride bıraktı.

Polonez işçileri sendikalaşma mücadelesinde yalnızca patrona karşı değil, aynı zamanda devlete ve onun kolluk kuvvetlerine karşı da direniyor. Aylardır işe gider gibi direniş alanına gelen, gerektiğinde taşın üstünde sabahlayan, kaymakamın karşısına dikilen kadınlar mücadelenin başını çekiyor. Polonez direnişçisi Gülhan, Şerife ve Sevilay ile konuştuk…

Öncelikle biraz kendinizden ve süreçten bahseder misiniz?

Sevilay: İsmim Sevilay. 10 yıldır Polonez fabrikasında çalışıyorum. Eşimle beraber sendikaya üye olduğumuz için işten atıldık. Gecenin bir yarısı bir SMS’le işimize son verildi.

Gülhan: Merhaba, ben Gülhan. Beş yıldır Polonez fabrikasında makine operatörü olarak çalışıyordum. Bugüne kadar biz bir aileydik güya Polonez’de. Hakkımızı aradığımız için, sendikaya üye olduğumuz için bu aile bir gecede bozuldu. Biz direnişimize devam edeceğiz. Yağmur da yağsa, kar da yağsa biz buradayız. Bilmiyorlar ki kadının gücü daha fazla.

Şerife: Ben Şerife, beş yıldır Polonez’de çalışıyordum. İçeride çok mobbing vardı. Anayasal hakkımızı kullanmak istedik. İnsanca yaşamak istedik. Bu yüzden de kapı önüne koyulduk bir gecede. Biz kadınlar olarak içeriye ailemizle birlikte girip çalışmak istiyoruz.

Çalışırken içeride erkek işçilerden farklı olarak yaşadığınız sorunlar var mıydı? Mesela bazı işyerlerinde tuvalete gidilmesini bile sorun ediyorlar…

Şerife: Tabii ki var. Olmaz mı? 5 dakika lavabo süresi veriyorlardı bize. 5 dakika içinde işe dönmezsen bir de hakaret edip “Malak gibi yukarıda mı duruyorsunuz?” denilen arkadaşlarımız vardı. Bir kadının özel durumları oluyor mesela, o durumlarda uzun sürebiliyor işleri. 3-11 çalıştığımız zaman bir saat mesaiye kalıyorduk servisler uymadığı için. 6’dan 12’ye kadar ağzımızdan bir lokma girmiyordu. Biz dedik ki “Bize en azından 15 dakika mola verin, çay molası, içimiz ısınsın.” Aşağısı o kadar soğuk ki, klimaların altında çalışıyorsun, dolaptan gelen ürünleri ellediğin için ellerin buz kesiyor. “Kendi kafanıza göre kurallar koymaya çalışmayın,” diye uyarılar aldık.

Direnişin ilk gününden bugüne hayatınızda ne değişiklikler oldu? Hatırlıyorum, bir abla bana demişti “Kocam istemiyor ama ben yine de geleceğim.”

Gülhan: Trakya’nın insanı böyle bir şey görmemiş bu Çatalca civarında. Her şeye boyun eğmişler. Bu içeridekiler bizim de boyun eğeceğimizi sandılar. Şoka uğradılar zaten, iki günde bunlar nasıl sendikalaştı, nasıl çıktı dışarı diye… Eşime gelince, “Ne işin var, haksa boşver kalsın orada. Onlara haram olsun senin hakkın,” dedi. “Gitme, çoluğuna çocuğuna bak bundan sonra,” dedi. Ama bu mücadele hepimizin mücadelesi. Biz bu fabrikaya çok emek veren insanlarız. Ama “Bu bana bu kadar emek verdi. Yeri geldi usta yoktu makineyi sen çalıştırdın,” demediler. Benim makine en hızlısı. Beni verdi oraya “Yapacaksın,” dedi. “Ben bilmiyorum, neyi yapacağım ben, bilgisayarlı makine sonuçta,” dedim, “Öğreneceksin” dedi bana, bu kadar. Hani bir ay eğitim verirsin, makineyi verirsin eline işçinin. Öyle bir şey yok yani. Bıçaklı makine, sen dikkat etmezsen yandın.

İş güvenliği tehdidi bu aslında…

Sevilay: Ben bir gece anahtarla bıçağı sökerken yanlışlıkla anahtar kaçtı, bıçak paslıymış, alnımı yardım. İçeri girdim ve bana dendi ki “Hastaneye gittiğin zaman iş kazası demeyeceksin. ‘Kendim yaptım, evde düştüm merdivenden, alnımı patlattım’ diyeceksin,” dediler.

Şerife: Bence bastırılmak daha kötü bir şey. Şu anda özgürlüğümüze kavuştuk. Haklıyız ve onu savunuyoruz ya, o daha bir huzur veriyor insanlara. Çünkü sadece kendimizi değil, bütün işçi kesimini savunmuş oluyoruz biz burada. Yaptığımız mücadele haklı bir mücadele. Bu fabrika kazanırsa yarın bir gün öbür fabrika da çıkmaya kalkacak cesaretlenip. Bütün erkekler diyor ki “Biz kadınlardan bu kadar cesaret beklemiyorduk, bizden daha cesaretliymiş kadınlar.” Polonez’i biz Polonez yaptık. 17 bin lirayı ben her yerde kazanırım. Ama mesele sendikalı olarak girebilmek arkadaşlarımızla birlikte.

Siz ilk sendikalı olanlardan mısınız?

Şerife: Biz hepimiz aynı gecede olduk. Hiç bilmiyorduk böyle bir şey, başımıza gelmedi. Grevdir, odur budur. Sendika… Burada tanıdık, burada öğrendik.

Gülhan: Televizyona bakınca diyorduk ki “Niye çıkıyor bu insanlar sokağa?” Ama işin içine girince öyle değilmiş. Ben en çok ne beklerdim biliyor musunuz? Başka işçilerin gruplar halinde buraya gelmelerini, “Ben de bir işçiyim. Size desteğe geldim. Arkanızdayım,” demelerini.

Şerife: Bakıyorum etrafta hiç patron yok. Hepsi işçi kesimi, her tarafta. Biz içindeyiz şu anda, biz biliyoruz. İnşallah herkes de anlar. Yarın birken bin oluruz. Önemli olan o, birken bin olmak.

Gülhan: İşçiler susturuldukça patronlar sürekli para kazanacak bizim sırtımızdan.

Şerife: Biz düştükçe düşeceğiz, onlar yükseldikçe yükselecek yani.

Gülhan: Keşke böyle olmasaydı. Sendika bu kadar kötü bir şey mi? Bütün patronlar toplansın, gücü yetiyorsa kaldırsın bu anayasayı o zaman. İşçinin umudu olmasın. Anayasanın 51. maddesi diyor, sendikalı olabilir işçiler. Oraya bir tane de parantez açsınlar bence “İşten atılabilirsiniz,” diye…

Şerife: Bu işçinin hakkıdır diyorsun ve patron işçiyi işten çıkardığı zaman işçiyi savunamıyorsun. Böyle bir anayasa olmaz. Kaldıracaksın o zaman ya da koyduysan da patron işten çıkardığı zaman anayasanı uygulatacaksın.

Çok teşekkür ederiz. Siz bu mücadelenin başını çeken kadınlar olarak hem umut hem ilham veriyorsunuz. O yüzden buraya gelip sizi dinlemek, sizinle vakit geçirmek bizim için de çok kıymetli.

Demokratik bir anayasanın önkoşulu, Tek Adam rejiminin ilgası!

0

Türkiye’de mevcut rejim ve iktidar, Bonapartizme özgü biçimde, iç içe geçmiş durumda. Bu iç içeliğin temeli 1 Kasım 2015 seçim sürecinde atıldı. 15 Temmuz 2016 Askeri Darbe Girişimi’nin ardından mührü vuruldu. 16 Nisan 2017 referandumu ile resmiyete kavuşturuldu.

Bu 10 yıllık süreç; bir tarafında Gülencilerin bulunduğu rejim içi muharebe ve devlet aygıtında yarattığı yıkım ve travma, Erdoğan-AKP’nin parlamento çoğunluğunu kaybedişi, Kürt hareketinin siyasi temerküzü, Arap halk isyanlarının ürettiği bölgesel ekonomik-politik-sosyal değişimler ve aşılamayan 2008 dünya ekonomik krizinin tüm dünyada derinleştirdiği sistemsel ve ekonomik-sosyal yıkım dinamikleriyle şekillendi.

Dolayısıyla mevcut rejimi ve iktidarı oluşturan temel dinamik, ekonomik yükseliş ve politik şahlanış değil ideolojik çözülme ve sistemsel çöküş oldu. Tek Adam rejimi bu nedenle doğası gereği kurucu/kalıcı değil ihtiyati/tedrici bir ara rejim olarak şekillendi. İktidar blokunun sürekli kan kaybedişini, rejimin dikiş tutmamasını halen bu dinamikler belirlemekte.

Tek Adam rejimi ve siyasal taşıyıcısı AKP-MHP hiçbir demokratik açılımın tarafı, muhatabı, öznesi olamaz. Çünkü bizatihi kendisi varoluşunu ve devamlılığını antidemokratik yapıdan almakta. Herhangi bir demokratik açılım, özü gereği siyasal demokrasi alanını genişletmeli. Hak ve özgürlükleri artırmalı. Bütün bunlar merkezi yapının güçten feragat etmesi anlamına gelir.

Oysa rejim ve iktidar bloku gücü paylaşarak değil aksine merkezileştirerek ve tek elde toplayarak varlığını sürdürmekte. Rejimi ve iktidar blokunu oluşturan ekonomik-politik yapılar, ekonomik ve siyasi imtiyazlarını gücün bu aşırı merkezileşmesine ve tek elden kontrol ve dağıtımına borçlular.

Bugün Türkiye’de Kürt sorununun çözümü dahil tüm hak ve özgürlükleri teminat altına alacak, siyasal demokrasiyi işler hale getirecek, emekten ve ezilenlerden yana olan demokratik bir anayasanın önündeki en büyük engel Tek Adam rejimi ve onunla tek yumurta ikizi gibi iç içe geçmiş AKP-MHP iktidarıdır.

Bu çerçevede tüm kesimlerin hak ve özgürlüklerini teminat altına alacak demokratik bir anayasa, öncelikle Tek Adam rejiminin ilga edilmesini öngerektirir. Tek Adam rejiminin varlığı koşullarında demokratik bir anayasa pratik olarak mümkün olamaz. Mevcut antidemokratik koşullarda bir anayasa ancak Tek Adam rejiminin tahkim edilmesine hizmet edebilir. Bahçeli’nin DEM Parti sıralarına uzanan eli, bu tahkimat arayışının bir ifadesidir. Erdoğan’ın uzlaşma-normalleşme açılımı ve yeni anayasa söylemi, iktidarının ömrünü uzatma arayışından ibarettir.

Demokratik bir anayasa öncelikle tüm ezilen ve sömürülen kesimlerin siyasi ve toplumsal temsiline dayanmalıdır. Pratikte olan ne? Başta Kürt siyasal hareketinin temsilcileri olmak üzere binlerce politik tutsak cezaevlerinde tutuluyor. İşçi eylemleri dahil en ufak hak arayışları yargı ve güvenlik eliyle engelleniyor, cezalandırılıyor. İtiraz ve protestonun kendisi de haberi de kovuşturma nedeni oluyor. Düşman hukuku, ötekileştirme, tehdit; muhalif olan her kesime iktidar eliyle, diliyle yöneliyor. Cumhuriyet tarihinin en cezalandırıcı iktidarı iş başında! Bu iktidar demokratik bir çözümün tarafı olamaz. Bu rejim altında demokratik bir anayasa yapılamaz. Demokratik bir anayasanın önkoşulu, Tek Adam rejiminin ilgasıdır!

Barınma cenderesinde öğrenciler: Eve çıkanları neler bekliyor?

0

Ekonomik kriz her geçen gün daha da şiddetlenirken öğrenciler, hayat pahalılığı karşısında giderek daha fazla eziliyorlar. Bilhassa İstanbul’da barınabilmek bile bir öğrenci için lüks haline gelmiş vaziyette: Ya korkunç şartlar altında, ölüm tehlikesinin hep enselerinde olduğu yurtlarda kalacaklar ya da uçuk kiralar ödemeyi göze alıp güvensiz muhitlerin eski evlerinde yaşamaya çalışacaklar. Eylül ayında bu kararı verip İstanbul’da eve çıkan bir üniversite öğrencisinin Zırhlı Tren’e verdiği röportajı okurlarımıza sunuyoruz.

Öncelikle bu röportajı yapmayı kabul ettiğin için teşekkür ederiz. Yurttan çıkma kararını nasıl aldığından biraz bahsedebilir misin?

Teşekkür ederim. Yurttan çıkma kararını almam çok zor olmadı, çünkü benim yurt deneyimim liseye dayanmakta ve yurttan çıkana kadar beş yıllık bir yurt süreci söz konusu. Dolayısıyla İstanbul’da da yurda yerleştiğimde neyle karşılaşacağım konusunda oldukça belirgin bir fikrim vardı. İlk olarak şunu söylemek gerek ki; yurtlar günümüzde öğrencilerin uygun fiyatlarla barınma ihtiyaçlarını karşılamaları ile alakalı değil. Yurt sistemini biyopolitik kontrolün bir aygıtı ve sömürü sisteminin performansı olarak görmek gerek. İşleyiş yahut öğrenciler ile ilgisi olmayan keyfî uygulamalar mevcut. Böylelikle ortak yaşam bir tür karşılıklı yardımlaşma ortamı sağlamaktan ziyade baskının, ayrımcılığın, zorbalığın ve bencilliğin sürekli olarak yeniden üretildiği bir külfete dönüşüyor. Yurtların süper panoptik aygıtlarla donatılmış gözetim mekanizmaları da, iktidarın keyfî kurallarıyla belirli yaşam biçimlerini dayatıyor. Bunlar göz önünde bulundurulduğunda yurtlar insanlık haysiyetine uygun bir yaşam sağlamaya muktedir değil.

Ev arama sürecin nasıl geçti? Öğrenci olman zorluk çıkardı mı? Nihayet ev tuttuğunda ev sahibinin yaklaşımı ne oldu?

Ev arama süreci alışılageldiği üzere sancılı ve uzundu ancak öğrenci olmam zorluk çıkarmadı, zaten fiyat aralığımdaki evlerin ekserisi öğrencilere kiralanmak üzere planlanmıştı. Er ya da geç ev tuttuğumda ise ev sahibim benimle görüşmeye tenezzül bile etmedi, tüm işlemler emlakçı ile gerçekleştirildi. Bu aslında şaşılacak bir durum değil, Weber’i hatırlamak gerekirse bürokratik yetki devrinin bir yansıması. Böylece ev sahibi ile birebir iletişim kuramadım ve herhangi bir pazarlık vs. işlemi de gerçekleşmedi. Benzer şekilde gelecekte olası bir değişiklikte de emlakçı, kendisinin bir gücünün olmadığını ve söz konusu değişikliğin ev sahibi tarafından yapıldığını ifade ederek hakkımı aramama engel olabilir.

Kaldığın muhitten memnun musun? Okula uzaklık, güvenlik bakımından nasıl değerlendirirsin?

Kaldığım muhiti kapsamlı şekilde değerlendirebilecek tecrübeden henüz yoksunum. Ancak güvenlik açısından sürekli diken üstünde durmamı gerektirmeyecek bir muhit olduğunu sanıyorum. Okula uzaklığı ise İstanbul ortalamasına (günde 68 dakika) hemen hemen yakın, bir saatten kısa sürede okula gitmem mümkün.

Malum İstanbul’da eve çıkmak fazladan bir kira yükünü beraberinde getiriyor. Bu bağlamda işe başlamayı düşünüyor musun?

Dönem içinde burslarımın ne kadar zamlanacağı ve yeni burs bulup bulamayacağım konuları burada belirleyici olacak. Sonuçta ailemden alabileceğim kira yardımının makul bir üst sınırı var ve üstünü karşılayabilmek için çalışmaya başlamam gerekebilir. Şu anlık bunun için acele etmiyorum, öncesinde ders saatlerini ve okulun talep ettiği haftalık programı öğrenmek durumundayım. Dolayısıyla evet, yakın veya uzak bir tarihte işe başlamayı düşünüyorum.

Senin gibi pek çok öğrenci barınma sorunundan muzdarip. Bu sorunun çözümü nasıl sağlanabilir? Önerilerin nelerdir?

Barınma sorununun tam anlamıyla çözümü önemli ölçüde sistemsel değişikliği zorunlu kılıyor ve mevcut kapitalist sistem bunu çözmeye muktedir değil. Ancak bu sorun öylece üzerinden atlanabilecek basitlikte de değil. Bugün, İstanbul hızlı bir kentsel dönüşüm sürecinden geçiyor. Gelgelelim kentsel dönüşüm ne deprem tehlikesine bir önlem olmakla ne de şehir sakinlerine daha iyi barınma şartları sunmakla alakalı. Kentsel dönüşüme uğrayan muhitlere sıra sıra gökdelenler dizilmesinden de görülebileceği üzere gayrimenkul şirketlerine rant dağıtmak ve yeni burjuvazinin gözüne kestirdiği yerleşim alanlarının esas sahiplerini mülksüzleştirmek bu dönüşümün arkasındaki gerçek motivasyonlar. Dolayısıyla bunun farkında olmak ve mücadeleyi bu eksende örmek önemli.

Barınma sorunundan muzdarip bir diğer kesim de sizin de ifade ettiğiniz gibi öğrenciler. Öğrenciler olarak, çoğumuz devlet yurtlarına yerleşme şansı bulsak bile sorun burada bitmiyor. Yurtların, birkaç soru öncesinde ifade ettiğim yönlerine ek olarak ciddi bütçe sıkıntıları ve bununla doğan güvenlik problemleri mevcut. Artık yurtta intihar eden yahut ihmalden kaynaklı ölen öğrenci haberlerini duymak neredeyse olağan hale geldi. Bu noktada yurtları yürütmek ve bütçelerini belirlemek için öğrencilerden seçilen komisyonlar kurulmasını talep etmemiz lazım. Ayrıca öğrencilere barınma bursları verilmeli. Vakıf üniversitelerinin bir kısmı bunu yapabiliyor, devlet üniversiteleri için de barınma yardımı sağlamak amacıyla sübvansiyonların artırılmasını talep etmek aşırı değil. Askeri savunma hizmetleri gibi kalemlere aktarılan bütçeyle kıyaslandığında problemin kaynak noksanlığı değil dağıtımı ile alakalı olduğu ortaya çıkar. Dolayısıyla ben nihai olarak yurtların iyileştirilmesinden ziyade öğrencilerin eve çıkma olanaklarının mümkün kılınmasını daha önemli buluyorum.

Yüz bin işçi Ankara’da toplandı: “Zordayız, geçinemiyoruz!”

0

Türk-İş Konfederasyonu’nun “Zordayız, geçinemiyoruz” sloganıyla çağrısını yaptığı miting, 20 Ekim Pazar günü 100 bine yakın işçinin katılımıyla Ankara, Tandoğan Meydanı’nda gerçekleşti. Özellikle Türk-Metal, Harb-İş ve Yol-İş sendikalarına üye işçilerin kitlesel katıldığı miting, sloganlarla birlikte AKM metrosundan meydana doğru coşkulu bir yürüyüşle başladı. Sabahın erken saatlerinde alana akın eden işçiler “Vergide ve ücretlerde adalet”, “Özelleştirmelere hayır” ve “Taşeron işçilere kadro” taleplerini ön plana çıkardı.

Ayın sonunu zor getirdiklerini, maaşlarında sürekli kesinti olduğunu ve enflasyon karşısında ücretlerinin eridiğini ifade eden işçiler, seslerini duyurmak için bir araya geldiklerini ve hükümetin bu çağrıyı duymadığı takdirde bunun bedelini ödeyeceğini söylüyor. Türk-İş Konfederasyon Başkanı Ergün Atalay, kürsüden yaptığı konuşmasında hükümete uyarılarda bulunup işçilere “Emrinizdeyim” dese de tabandaki işçilerde bunun net bir karşılığının olduğunu söylemek zor. Atalay sahneye çıkmadan önce, lehine slogan atılmasına tepki gösteren, özellikle Türk Harb-İş Sendikası’na üye işçiler konfederasyon yöneticilerini yuhalayarak tepki gösterdi.

Türk-İş yönetimi tabandan gelen basınçla kitlesel bir miting yapmaya zorlanmış olsa da üye işçilerinin önüne taleplerini gerçekleştirebilecek bir eylem planı sunmaktan yoksun. Temmuz ayı başında üç konfederasyonun bir araya gelerek yayımladığı deklarasyon sokakta anlamlı bir birlikteliğe dönüşmüş değil. İşçiler vergide adalet istiyor ama konfederasyonlar bunun nasıl gerçekleşeceğine dair bir yol haritası ortaya koymuyor. Şimşek programı olarak bilinen Orta Vadeli Program’a tepki gösteren işçilere, alternatif bir programın nasıl gerçekleşeceğine dair bir talepler zinciri ve acil eylem programı konfederasyonlar tarafından sunulmuyor.

Acil taleplerin ve birleşik bir eylem programının oluşturulması adına işçilere eşlik eden İşçi Demokrasisi Partisi (İDP), “İnsan onuruna yaraşır bir yaşam için birleşik mücadeleyi örelim” yazılı pankartıyla alanda yerini aldı. “Maaşlara üç ayda bir enflasyon oranında zam”, “İşten çıkarmalar yasaklansın”, “İşsizlik fonu işçiler adına kullanılsın” ve “Mehmet Şimşek elini soframızdan çek” sloganlarıyla ortak eylem planı vurgusu yaptı. Devrimci İşçi Partisi (DİP) ve Emek Partisi (EMEP) de alanda işçilere desteğe gelen devrimci sosyalist partiler arasındaydı.

Son yıllarda gerçekleşen bu en kitlesel işçi mitingi ve bitene kadar neredeyse eksilmeden alanda bulunan işçiler, mücadelenin devam etmesi gerektiğini ortaya koyuyor. İnsan onuruna yaraşır bir ücret ve yaşam için önümüzdeki süreçte eylemliliklerini sürdürmek isteyen işçiler, talepleri gerçekleşene kadar hem hükümete hem de sendika yöneticilerine seslerini duyurmaya devam edecek.

Yenidoğan Çetesi olayında tüm sorumlular hesap vermeli! Sağlık hakkımız için seferber olalım!

0

Kamuoyu birkaç gündür ülke tarihinde eşine rastlanmadık bir sağlık katliamı ile sarsılıyor. Basına yansıdığı kadarıyla içerisinde doktorların ve sağlık çalışanlarının da yer aldığı bir çetenin, tıbben gerekli olmadığı halde yenidoğan bebekleri anlaşmalı oldukları özel hastanelerin bebek yoğun bakım bölümlerine yatırmak suretiyle SGK’yi ve hasta yakınlarını dolandırdıkları ve bu eylemleri neticesinde kazanç sağlarken çok sayıda bebeğin hayatını kaybetmesine yol açtıkları anlaşılıyor.

Karşı karşıya olduğumuz vahim tabloda bir çetenin yasadışı faaliyetinden çok daha fazlası vardır. Yaşananlar tüm boyutlarıyla; ekonomik arka planı ve siyasi sorumlularıyla beraber ele alınmalı, halk sağlığını hiçe sayan sermaye güçleri ve siyasi iktidar emekçilere hesap vermeye zorlanmalıdır.

Kamusal bir hizmet olarak ele alınması gereken sağlık alanı kapitalistlerin on yıllara yayılan neoliberal saldırısı kapsamında piyasaya açılmış, hastaneler özelleştirilmiş, sağlık hizmetleri metalaştırılmış ve sermayenin kâr hırsına terk edilen bu alan kamu denetiminden kasten muaf tutulmuştur. AKP-MHP rejiminin her bir kamu kurumunu tepeden tırnağa saran antidemokratik, şeffaflıktan uzak, hesap vermeye yabancı dokusu, yolsuzlukları ve vurgunları her gün daha fazla üreten bu haliyle sermayenin kuralsızlık talep eden ve kârdan başka bir şeyi önemsemeyen karakteri ile iç içe geçmiştir. Ve bugün ancak tepesini görebildiğimiz bu ürkütücü buzdağını meydana getirmiştir.

Öncelikle, söz konusu suç organizasyonunun yapılan ihbarlar üzerine ve ilk ihbarın yapılışından aylar sonra başlatılan soruşturma ile açığa çıkmış olması, halihazırda kamuyu zarara uğratan ve insan sağlığını hiçe sayan kaç benzer oluşumun daha faal olduğu sorusunu gündeme getirmektedir. Açıkça ortaya çıkmıştır ki sağlık alanında hiçbir denetim yoktur. Sağlık Bakanı derhal istifa etmeli ve yargılanmalıdır!

İsimleri kamuoyuna yansıyan ve söz konusu suç örgütü ile anlaşmalı olarak faaliyet yürüten tüm özel hastaneler derhal kamulaştırılmalı; halihazırdaki sahipleri, yöneticileri ve siyasi ilişkileri yargı önüne çıkarılmalıdır!

Sağlık gibi temel bir hak metalaştırılarak sermayenin insafına terk edildiği müddetçe benzer katliamların her an başka hastanelerin başka servislerinde karşımıza çıkması kaçınılmazdır. Emekçilerin sağlıklı yaşama hakkı, sermayenin ve Tek Adam rejiminin keyfiyetine terk edilemez!

Başta sağlık alanında yer alanlar olmak üzere tüm sendikaları, meslek odalarını, sosyalistleri ve tüm işçi emekçileri, sağlığımızı hedef alan kapitalizme ve Tek Adam rejimine karşı seferber olmaya, taleplerimizi yükseltmeye davet ediyoruz.

Sağlık hizmeti herkes için ücretsiz, nitelikli, erişilebilir olmalıdır!

Tüm özel sağlık kuruluşları kamulaştırılmalı; bünyelerindeki emekçilerin, meslek odalarının ve sendikaların kontrolünde faaliyet göstermeli ve kamunun denetimine açık olmalıdır!

Arjantin: Kitlesel gösterilerin ardından mücadele sürmeli

0

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in Arjantin seksiyonu olan Sosyalist Sol’un (İzquierda Socialista) yayın organı El Socialista’dan alınmıştır.

Kamu üniversitelerini savunmak için Buenos Aires şehir merkezinin sokaklarını ve ülkenin ana meydanlarını kitlesel olarak dolduran tarihi bir seferberlik daha gerçekleşti. Tierra del Fuego’dan Jujuy’a kadar bir milyondan fazla insan Javier Milei’nin kamusal eğitim karşıtı politikalarını ve Üniversite Finansman Yasasını veto etmesini protesto etti.

Bu hareket kamu üniversitelerini savunuyor ve enflasyon, düşük ücretler, artan yoksulluk ve yıkılan beklentilerle ilgili endişelerini dile getirerek Milei’ye, valilere ve IMF’ye karşı çıkıyor.

Ulusal İstatistik ve Nüfus Sayımı Enstitüsü (INDEC) yeni veriler yayımladı. Yoksulluk %52.9’a, yoksunluk %18.1’e yükselirken, 14 yaş altı çocukların %66’sı yoksulluğa sürükleniyor. Bu gerçek bir toplumsal felaket. Bu bağlamda, Milei ve kız kardeşi Karina’nın (yeni köpeğiyle birlikte) Hükümet Konağı’nda Susana Gimenez (ünlü TV sunucusu) ile birlikte, tam da bu rakamların kamuoyuna açıklandığı anda çekilen fotoğrafı oldukça uygunsuzdu. Bu fotoğrafa ek olaraksa bir diğer uygunsuzluk örneği başkanın emeklilere zam yapılma önerisini veto etmesini Olivos’ta mangal yaparak kutlamasıdır.

Bunların hepsinin bir bedeli var. Çok çeşitli kaynaklardan yapılan anketler Başkan’ın imajının hızla düştüğü ve kemer sıkma önlemlerine karşı öfkenin arttığı konusunda hemfikir. Milei’nin Kongre’de 2025 Bütçesini sunduğu Pazar günü ulusal yayın kuruluşunda izleyicilerin “sansürlenmesi” bunun işaretlerinden biriydi. Lezama Parkı’ndaki gösteriye katılım cansız ve zayıftı, sadece 3000 kişi vardı.

Milei ya öfkenin büyümesini kabul etmiyor ya da yalanlarının etkinliğine inanmayı sürdürüyor. Örneğin, 2 Ekim’deki yürüyüşün “siyasi olduğunu” ve öğrencilerin patron muhalefeti tarafından kukla gibi yönetilmelerine izin verdiklerini söylüyor. Bu, gazeteciliği ya da basmakalıp “kast”ı eleştiren grotesk, kadın düşmanı ve otoriter bir söylemle sonuç alabileceğini uman birinin yaptığı bir yanılsamasından ibaret. İşte bu yüzden binlerce kişi ona oy verdikleri için pişman olduklarını açıkça söylüyor.

Milei; Cristina Kirchner, Martín Lousteau, Sergio Massa, Horacio Rodríguez Larreta ve Elisa Carrio’nun ekonomik planını engellemek için bir “popülist sol cephe” oluşturmak istediklerini yazdı. Bu iddia oldukça komik.

Milei muhtemelen Kongre’de “87 kahramanın” (emeklilere karşı oy kullanan milletvekilleri) suç ortaklığıyla Üniversite Finansman Yasası’nın veto edilmesini tekrarlayabileceğine inanıyor. Ancak durumun böyle olup olmadığını göreceğiz. Ya da CGT sendika bürokratlarının kendisine sağladığı ateşkes, acımasız testere planını (kemer sıkma) sonuna kadar götürmek için sağlam bir “yönetilebilirlik” işbirliğinin yolunu açmaya devam edecek. Ancak tüm bunlara rağmen, 2 Ekim Çarşamba günü ülkenin dört bir yanında olağanüstü bir hareketlilik yaşandı. Bu yalın bir gerçek. “Özgürlük Aslanı’nı” (Milei) çok rahatsız eden anketler ve toplumsal huzursuzluk, ilk kez mevcut sorunların sorumlusu olarak onu işaret etmeye başlıyor.

Sokaklar, daha önce DNU (Cumhurbaşkanı tarafından çıkarılan kararname) ve Torba Yasaya karşı yapılan gösterileri anımsatan protestolarla yankılanıyor. Bizi ileriye götürecek yol budur. CGT’nin 9 Mayıs’taki başarılı ikinci genel grevin ardından hükümetle ateşkese girmesi hayal kırıklığı yaratmıştır. Pazartesi günü CGT’nin hükümetle yaptığı toplantı bu yönde atılmış bir adımdır. Öyle ki UTA (toplu taşıma sendikası) bürokratı Fernandez, 17 Ekim’de yapılacağı duyurulan ulaşım grevine “karşı olduğunu” söyledi.

İşçilerin farklı bir şeye ihtiyacı var. Çarşamba günleri harekete geçmeye devam eden emekliler; ücretler için ve özelleştirmeye karşı çetin bir mücadele veren Aerolíneas (Arjantin havayolu) işçileri; güçlü grevleriyle 500.000 peso ikramiye kazanan Garrahan Hastanesi çalışanları; La Rioja gibi bazı illerde ayağa kalkan öğretmenler ve muazzam üniversite seferberliğiyle taçlandırılan diğer mücadeleler bunu gösteriyor.

Bu mücadeleleri desteklemek ve koordine etmek zaferin anahtarıdır. İlk olarak, Milei’nin vetosuna karşı Kongre’nin Üniversite Finansman tasarısını onaylamasını sağlamak için kalıcı bir seferberlik sürdürmek gerekiyor. CTA’larla birlikte, CGT’nin Milei’nin kemer sıkma önlemlerini durdurmak için yeni bir genel grev ve ulusal mücadele planı çağrısı yapmasını talep ediyoruz. Sosyalist Sol için bu görev, dış borcun ödenmemesi ile başlayan işçilerin ve halkın başka bir ekonomik planının dayatılması mücadelesi ile el ele gitmektedir. Herkesi, Milei’ye ve bugüne kadar bizi yönetenlere karşı, işçiler ve gençler için tek siyasi alternatif olan İşçilerin ve Solun Cephesi-Birlik’i (FIT-U) güçlendirmeye çağırıyoruz.

İzmir’de kadın cinayetlerini protesto eylemi

0

İzmir’de kadın sivil toplum kuruluşları, kadın ve çocuk cinayetlerini protesto etti. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, Kadın Meclisleri ve Genç Feministler Federasyonu öncülüğünde Konak ilçesinde bulunan Alsancak İskelesi önünde toplanan kadınlar, burada yaptıkları basın açıklamasının ardından Türkan Saylan Kültür Merkezi önüne yürüdü.

Toplunan grup adına basın açıklamasında bulunan Genç Feministler Federasyonu üyesi İdil Başoğlu, yasaların uygulanması çağrısında bulunarak “Yine her zamanki gibi çok öfkeliyiz. Çünkü son günlerde bir çok kadın cinayeti işlendi. Bizler tüm öldürülen kadınlar, çocuklar, hayvanlar için buradayız. Görüyoruz ki bizden rahatsız olanlar da var. Rahatsız olmaya devam edebilirler. Çünkü biz sokakları da kampüsleri de terk etmeyeceğiz. Aksine bu sokaklar dolup taşmaya tüm kadınlar için ses olmaya devam edecek. Rojin’e ne olduğunu da açığa çıkartacağız. Yetkililer ilgilenmezsek toplum unutur diye düşünmesinler. Ne olduğunu açıklamak zorundasınız. Yasaları uygulayacaksınız” dedi.

Başoğlu, açıklamalarına şu şekilde devam etti;

“Sosyal medyadan da psikolojik şiddete, zorbalığa ve tehdide maruz kalan kadınlar var. Hiçbir kadın korkmasın, asla yalnız değilsiniz. Bizler hesap sormak için buradayız. Tüm kadınlara sesleniyorum; gelin hep birlikte yürüyelim. Narin’in, Rojin’in, Eylem’in, İlkbal’in, Ayşenur’un hesabını sormak için. Tacize, şiddete maruz kalan kadınların, lgbti+’ların, öldürülen hayvanların hesabını sormak için yürüyelim. Bu erkek egemen sistemi, kutsal aile yapılarını onların başlarına yıkalım. Bizler kadın cinayetleri son bulana kadar mücadele edeceğiz. Eve hapsedilmiş, şiddet görmüş, tacize uğramış öldürülmüş tüm kadınların öfkesini sokağa taşımaya devam edeceğiz. Özgür yaşamı, örgütlü mücadelemizle kuracağız.”

Türkan Saylan Kültür Merkezi önüne yürüyen kitle aynı saatte ve yerde yapılan Fernas maden işçileriyle dayanışma eylemi ile bir araya gelerek birleşti.

İzmir’de Fernas maden işçileriyle dayanışma eylemi

0

İzmir’de Fernas maden işçileri için “Karınlar aç, ayaklar çıplak, Somalı madenciler kazanacak!” denilerek eylem yapıldı.

Fernas maden işçilerinin direnişi sürüyor. Talepleri ve sendikal hakları için 52 gündür direnen ve açlık grevinde olan işçilere 15 Ekim günü polis saldırısı gerçekleşmiş ve işçiler gözaltına alınmıştı. İşçilerin çağrısı ile birçok kentte madencilerle dayanışma ve destek eylemleri gerçekleşti. 

İzmir’de 16 Ekim Çarşamba günü saat 19.00’da Alsancak Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde toplanan kitle, madencilerle dayanışmayı yükseltti, saldırıları protesto ederek işçilerin taleplerinin karşılanmasını istedi. 

“Karınlar aç, ayaklar çıplak. Somalı madenciler kazanacak” yazılı Bağımsız Maden-İş imzalı pankartın açılmasıyla başlayan eylemde Fernas maden işçilerinin 52 gündür süren direnişleri aktarıldı. AKP Milletvekili Fernas Madeni sahibinin anayasaya aykırı adımları, buna karşı gerçekleştirilen mücadeleye gösterilen baskı ve saldırılar, işçilerin günlerdir muhattap bulamaması, bunun üzerine başlanan açlık grevi ifade edildi. “Maden işçileri yemiyor, hareket etmiyor ve konuşmuyorlar, madencinin haklı mücadelesinin sesi olmak artık bizlerin görevi” denilen konuşmanın ardından basın metni okundu ve oturma eylemine geçildi. 

“Maden işçileri yalnız değildir”, “Direne direne kazanacağız”, “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek”, “Vur vur inlesin patronlar dinlesin”, “Kahrolsun ücretli kölelik düzeni” gibi sloganların atıldığı eylem oturma eyleminin ardından sonlandırıldı. 

Yaklaşık bir saat süren eyleme aralarında İşçi Demokrasisi Partisi üyelerinin de bulunduğu çok sayıda kurum katılarak destek verdi.

Kamusal emeklilik yok ediliyor

0

2023 yılının Eylül ayında yayımlanmış bir yazımda şunu söylemiştim: “Kıdem tazminatını kaldırıp tüm emeklilik ve sigorta sisteminin özelleşmesini programına almış, kamunun tüm kaynaklarını sermayenin kullanımına açmaya hazır bir ekonomi yönetimi var. Amaçlarına ulaşmak için son derece örgütlü ve bilinçli hareket ediyorlar. İşçi sınıfı da sendikalarıyla aynı örgütlülük ve seferberlikle birleşik bir mücadele vermeli.”

Bu yazı bir yılı doldurdu. Sendikaların “kırmızı çizgimiz” dediği kıdem tazminatı henüz kaldırılmış değil. Fakat OVP’nin hedefleri arasında kıdem tazminatını kaldırmak var. Getirilmeye çalışılan tamamlayıcı emeklilik sistemini ve değiştirilmeye çalışılan iş yasasını bu kapsamda atılan adımlar olarak düşünelim. Hepsi yapbozun bir parçası.

Özel emeklilik tehlikesi

Hepimizin bildiği zorunlu sosyal sigortacılık, ulusal gelirin yurttaşlar arasında yeniden dağıtımının devlet eliyle iyileştirilmesi yükümlülüğü anlamına gelir. Bunların yanında sosyal sigorta sistemi, yoksulluğu azaltma fonksiyonunun dışında sağlık sigortası, tasarruf gibi fonksiyonları da barındırır. Yani çalışan bir işçi hem ilerideki emeklilik yaşantısı için prim öder hem de kamusal sağlık hizmetlerinden yararlanmak için prim öder. Ayrıca kamusal sosyal sigortacılık bütün sosyal riskleri kapsar, kâr amacı gütmez ve devletin garantisi altındadır.

1980’lerden itibaren Dünya Bankası (DB) ve IMF’nin dayattığı politikalarla sosyal sigortacılığın iyi işlemediği ve verimsiz olduğu sözde raporlarla yayımlanmaya başlandı. Özellikle nüfusun yaşlanması bir kılıf olarak kullanıldı. DB, kamusal sigorta sisteminin tüm fonksiyonlarının dağıtılarak ayrı fonlarda (emeklilik, sigorta, tasarruf) biriktirilmesi gerektiğini ve bu fonların özel kurumlar eliyle işletilmesini savundu ve bizzat ülkelerde bu dönüşümü denetledi. Böylece özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında elde edilmiş kamusal ve zorunlu sigorta ve emeklilik sistemleri tek tek sermayenin ve piyasanın tasarrufuna geçti. Türkiye de DB’nin öngördüğü şekilde sosyal sigorta sistemini 90’lı yılların ortasından itibaren düzenlemeye girişti.

Tüm özel emeklilik sistemleri aynı zamanda özel sigorta ve özel tasarruf için ayrı ayrı primler ödemeyi gerektirir. Bu sistemlerin topluma faydadan çok zararı vardır. Çünkü toplumsal risklere karşı birlikte savaşmaz. Tüm doğabilecek riskleri özelleştirerek sadece parası olanın erişebileceği hizmetleri hayatımıza sokar. Sağlık alanındaki hizmetler en fazla prim ödeyen için daha iyi hale getirilir. Kişiye özel hizmet ve emekliliği gündeme getirir: örneğin bireysel emeklilik. Bu durum, primler ortak havuzlarda toplansa bile kişiye özel hizmete yol açar. Toplumsal fayda güdülmez. Bu fonlar finansal sermayenin kullanımına sunulur. Bir nevi, toplumsal emek özelleştirilir.

Neyi savunmalıyız?

Türkiye’de kamusal emekliliğin ilgası uzun bir süreç almakta ve kademe kademe işleme konuluyor. İlk olarak DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümeti döneminde (1999) çıkarılan 4447 sayılı kanun ile prime esas kazançların taban ve tavan düzeyleri yükseltildi. Emeklilik yaşı kademeli bir şekilde yükseltildi. Emekli aylığı bağlama oranları düşürüldü ve emekliliğe hak kazanma koşulları zorlaştırıldı.

Ardından AKP ve Kemal Derviş eliyle yeni yasalar çıkarıldı. Sigortacılık Kanunu ile özel fonlar hukuki nitelik kazandı. BES ve özel sigortacılık ile ilgili uluslararası şirketler Türkiye’ye konuşlandı. 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası (SSGSS) Yasası ile “daha fazla prim, daha az aylık” anlayışı yerleştirildi.

Bugün yaşananlar ise bu ilga sürecinin DB’nin ve IMF’nin, yani uluslararası finans kapitalin isteği doğrultusunda yapılan son düzenlemeleridir. Artık kamusal emeklilik anlamsızlaştırılmıştır. İşçileri küçücük maaşlar içinde yıllarca yüksek prim ödeme ile devlet destekli özel fonlara bireyselleştirilmiş emeklilik sistemlerine geçme ikileminde bırakıyorlar. Tamamlayıcı emeklilik sistemiyle getirilmek istenen düzenlemeler, kamusal emekliliğin mezarına çakılan son çiviler olarak görülebilir.

Kamusal emeklilik ve sigortanın devletin sırtında bir yük olmadığını, tam tersine özel fonlara teşvik etmek için devletin bu fonlara hazineden milyarlarca lira verdiğini bir önceki yazımda vurgulamıştım. Kaynak var fakat sadece sermayeye akıyor.

Oysaki olması gereken, tüm toplumsal korunma ve güvence fonksiyonların tek çatı altında birleştirilip tüm toplumun tüm risklere karşı kâr amacı gütmeden devlet eliyle korunmasıdır. Toplumsal alın teriyle biriken paralar tek bir fon altında toplanarak tüm toplum güvence altına alınabilir. Toplumsal sorunların çözümü bireysel riskleri de minimuma indirecektir.

Maalesef milyonlarca emekli, harçlık seviyesine getirilen maaşlarıyla, ancak beyaz eşya alabilecekleri düzeye gelen emeklilik tazminatlarıyla ve mezara kadar çalışma yükümlülüğüyle büyük bir toplumsal yenilgi almıştır. Bugün her çalışan, yarının emeklisi olarak bu sorunla kesinlikle yüzleşecektir. Emeklilere ve emeklilik sistemine yapılan bu saldırı sadece emeklileri ilgilendirmez. Çalınan, tüm bir toplumun geleceğidir. Geleceğimiz güvence altına alınmalı, ipotek altına değil! Birleşik mücadele olmadan bu tehlike gün geçtikçe büyüyecektir.

Emek Platformu hem gerekli hem de mümkün

0

Türkiye tarihinde emeğe yapılan en büyük saldırılardan birini yaşıyoruz. Emeğin toplumsal servetten aldığı pay her geçen gün daha da azalıyor. Türkiye’de asgari ücret dolaylarında maaş alan işçilerin sayısı emekçilerin çoğunluğunu oluşturmakta. Ortalama ücret alan herhangi bir emekçinin ev ve araba almak, sağlıklı yaşamak ve iyi kötü bir emeklilik hayali kurmak gibi bir olanağı yok.

Hükümetin vergi sistemi patronlara af sağlarken, emekçinin üç kuruşundan alınan vergi artırılıyor. Emeklilik yaşı yükselip emekli maaşları açlık sınırının altında kalıyor. Hükümet, emekliliği tasfiye etme çabasını kıdem tazminatına göz dikerek taçlandırıyor. Daha öncesinde kıdem tazminatı tavanı asgari ücretin 7,5 katı ile sınırlandırılmışken bugün bu oran asgari ücretin iki katı dolaylarında. Kıdem tazminatının kuşa çevrilmesi de yetmiyor, Mehmet Şimşek “kıdemi” tamamen kaldırmak istiyor.

İşler tüm Türkiye için kötüye mi gidiyor? Akıl almaz ama hayır. Türkiye’nin küçücük bir azınlığı servetine servet katmaya devam ediyor… Hükümet, biz yoksullukla boğuşurken birileri zenginleşsin diye işçi sınıfının örgütlenme hakkını da fiilen elinden almaya çalışıyor. Anayasayla garanti altına alınmış bir sendikalaşma ve toplu sözleşme hakkı var mı, var, ama işveren kâğıt üzerindeki bu hakkı sendikaya açtığı yetkiye itiraz davası ile yasal yollarla gasp etme olanağına sahip. Bu davaların sonuçlanması yıllarca sürerken, patronlar bu süreyi sendikalı işçileri yıldırmak için değerlendiriyor.

Henüz hayat pahalılığından, iş cinayetlerinden, kazalardan, meslek hastalıklarından, intiharlardan bahsetmedik bile… Tüm bunlara bakıldığında Türkiye bir emek cehennemine benziyor, ancak bu zorluklara rağmen Türkiye’de emekçiler ekmek için verdikleri mücadelede geri adım atmıyorlar. Yalnızca yaz aylarında gerçekleşen direniş sayısı dahi mevsim normallerinin bir hayli üzerinde seyrederken, gazetemiz Nisan’ın bu sayısında, halihazırda sürmekte olan pek çok işyerindeki haberleri görüyorsunuz. Bunların dışında Türkiye’nin dört bir yanı sendikalaşmak için çaba sarf etmeye devam eden, örgütlülüğünü artıran emekçilerle dolu.

Tüm baskılara rağmen emek mücadelesi zengin bir dönemden geçiyor

Zorluklara karşılık olarak Türkiye’yi bir mücadele cennetine de benzetebiliriz. Kadın mücadelesi geri adım atmıyor, meslek örgütleri yapılan tüm saldırılara rağmen hâlâ devşirilemedi. Ege’de, Karadeniz’de halk ağacını, toprağını inşaattan ve madenciden korumak için mücadelesini sürdürüyor. Talancılar ülkenin hiçbir karış toprağını eski huzurları ile yağmalayamıyor. Milyonlar sokak hayvanlarını katletmeyi öngören yasaya karşı çıkıyor ve elbette ki Kürt halkı temel demokratik haklarından vazgeçmiyor.

Peki bunca zengin mücadele havuzumuza rağmen nasıl oluyor da bu büyük yıkıma şahit oluyoruz? Cevap basit. Hükümet, mücadelelerimizin parçalı kalmasını sağlayarak bize sıra ile güç kaybettirebiliyor. Öyleyse aklın yolu bir: Yapılması gereken, mücadeleleri birleştirmek. Üstelik Türkiye’de sınıflar mücadelesi böylesi birleşik bir mücadelenin deneyimine de sahip.

1999-2008 yılları arasında aktif olan Emek Platformu bir yandan Türkiye’de derinleşen ekonomik krize karşı taleplerini ifade edip bir dizi eylem düzenlerken bir yandan da “mezarda emeklilik” olarak tarif edilen saldırıya karşı seferber olarak, aktif olduğu dönemde bu saldırının hayata geçmesini de engellemişti. Emek platformunun kurucuları şunlardı: Türk-İş, Hak-İş, DİSK, KESK, Türkiye Kamu-Sen, Memur-Sen, TİEC, TİED, Tüm Bağ-Kur Emeklileri Derneği, TMMOB, TDB, TEB, TTB, TVHB, TÜRMOB.

Türkiye’de bir avuç burjuvanın kârı adına çok yönlü bir saldırı altındayız. Buna karşılık emek merkezli bir biçimde mücadelemizi birleştirmemiz, saldırıların kalıcı olarak durdurulması adına en gerçekçi umudumuz. Ve görüldüğü gibi böylesi bir birlik yalnızca olası değil, aynı zamanda bir zorunluluk da. Yani şu anda başta sayıca en büyük konfederasyon Türk-İş olmak üzere tüm konfederasyonların başlıca sorumluluğu emeğin alım gücünün düşmesinin engellenmesi, vergi adaletinin sağlanması ve örgütlenmenin önündeki engellerin kaldırılması için bir mücadele programı ve eylem planının etrafında, Emek Platformu’nda olduğu gibi yeniden bir araya gelinmesini sağlamaktır.

Kimi dostlarımız Emek Platformu’nun zayıf bir koalisyon hükümetine karşı, rejim içi kriz ortamında ve konfederasyon bürokrasilerinin siyasi partiler tarafından tam olarak kontrol edilmediği bir dönemin olağanüstü koşullarında gerçekleştiğini söyleyerek bugün kurulamayacağı itirazında bulunabilirler. Farklılıklar elbette ki var, ancak şunu hatırlayalım, konfederasyonlar o dönem ciddi bir üye kaybı içerisinde girmiş ve emeğe yönelen büyük saldırılar karşısında (mezarda emeklilik yasası, özelleştirme dalgaları) kendilerini savunmak için de böylesi bir adım atmak zorunda kalmışlardı. Bugün ise Hak-İş’in tamamen hükümet kontrolünde olduğu, Türk-İş’in en fazla hükümet ricacısı olabildiği, DİSK’in ise bir konfederasyon olarak hareket edebilme yeteneğini kaybettiği söylenebilir. Ancak Türk-İş’in Bursa’daki 1 Mayıs mitinginde tabanın canlılığı, Hak-İş konfederasyonuna üye pek çok sendikada gerçekleşen direnişler ve en önemlisi üç konfederasyonun göstermelik de olsa ortak bir açıklama yapmak zorunda kalmaları, konfederasyonların da bu basıncı üzerlerinde hissettiklerini gösteriyor. Üstelik AKP’nin eriyişine karşılık konfederasyonların da bu bağlamda kendilerine yeni manevra alanlarını tartıştığını da pekâlâ söyleyebiliriz. Şu aşamada ortak bir açıklama yapmanın ötesine gitmemek, ortak bir eyleme geçmemek için var gücü ile çabalayan konfederasyonlar her şeye rağmen tabanlarının basıncı sonucunda enselerinde birleşik mücadelenin ve seferberliğin baskısını hissediyorlar.

Biz elbette ki kaderimizi konfederasyon yöneticilerinin eğilimlerine teslim etmeyeceğiz. Bu yüzden bir program ve eylem planı çerçevesinde Emek Platformu’nun yeniden bir araya gelmesi için bulunduğumuz alanlarda, işçi direnişlerinde, üye olduğumuz sendikalarda fikirlerimizi söylemeye, basınç uygulamaya devam edeceğiz.

90’lı yıllar emeğe yapılan çok yönlü saldırılara sahne olurken Emek Platformu da tüm eksikliklerine rağmen emeğin pek çok hakkının savunusunda büyük öneme sahip oldu. Bugün de benzer şekilde krizin faturası emekçilere kesiliyor ve fatura ağırlaşıyor; emeklilik ve kıdeme yönelik geniş kapsamlı saldırı paketleri üzerinde çalışılıyor ve emekçiler hükümetten uzaklaşıyor. İşte bu koşullar altında, geçmişin de deneyimiyle, eskisinden daha güçlü bir Emek Platformu’nun inşası emekçilerin lehine bir gelecek için ortak bir mücadele aracı olma ihtimalini taşıyor.

As Plastik işçisi: “Yanımızda olmaya ve dayanışmaya davet ediyoruz”

0

Petrol-İş Sendikası’nda örgütlenen As Plastik fabrikası işçileri, sefalet zammı dayatmasına ve patronun sendika düşmanı tutumuna karşı 19 Eylül’den beri grevde. Grevin 22. gününde gerçekleşen basın açıklaması öncesinde grevci bir işçinin gazetemize aktardıklarını aşağıda okurlarımızla paylaşıyoruz.

Öncelikle bu yayını sağlayan arkadaşlara, gazeteci arkadaşlara teşekkür ediyorum. Biz As Plastik işçileri olarak 2022’den bu yana burada bir sendikalaşma örgütledik.

2022’den bu yana sendikalaştığımız için biz birçok dayatmaya maruz kaldık. Şubat 2023’te 28 arkadaşımız hırsızlıktan, yani Kod-46’dan işten çıkarıldı. Biz bunlar için grev yaptık. O zaman anlaşma sağlandı.

Mahkeme (yetki itirazı konusunda) sonucu beklenene kadar işveren tarafından da işçiler tarafından da olumsuz herhangi bir şey olmayacağına dair geçici bir sözleşme imzalandı. 2024 Mart ayında mahkeme kararı bizim sendikayı haklı buldu ve bizler toplu sözleşme masasına oturabilme olanağı sağladık.

Anlaşma sağlanamazsa grev!

Biz sendikalı olarak işverenle beş oturum yaptık. Birçok boyutta anlaştık. Belli bir noktaya kadar süreci yürüttükten sonra işveren dedi ki “Bundan sonrası beni ilgilendirmez. Ben size veriyorum yeterince haklarınızı…” Ama hiçbir sendikal hakkı sunmadı bize. İki üç madde sunuyor, geri kalanlara “Bunlar beni ilgilendirmez” diyor. Sonrasında grev kâğıdımız geldi, greve çıkacağımızı belirttik. Anlaşma sağlanamazsa grev, dedik! Tabii ondan önce arabulucuda da anlaşma sağlanamadı.

23 Ağustos’ta grev kâğıdını astık. Grev kâğıdını astıktan sonra patron üçü işçi temsilcisi olmak üzere 10 arkadaşımızı Kod-46’yla veya Kod-49’la işten çıkardı. Buna istinaden biz hukuksal olarak herhangi bir yanlış olmadan grev sürecimizi bekledik. Bu süreçte arkadaşlarımız burada çadırda, direnişlerini sağladı. 19 Eylül’de grev tarihimiz geldi ve biz greve çıktık.

Bundan sonra işveren bazı hukuksuzluklara başvurdu. Örneğin, bunlardan bir tanesi, içeride 10 tane yabancı uyruklu, çalışma belgeleri olup olmadığı belli olmayan insanları çalıştırması. Bazı arkadaşları arayarak, onlara rüşvet teklif ederek bunları içeri almaya çalıştı. Birkaçını aldı, başarılı oldu gibi göründü. Bunun suç olduğunu biliyordu ya da bilmiyordu ama bununla ilgili olarak sendika avukatı mahkemeye başvurdu. Mahkeme heyeti buraya geldi.

Heyet içerisindeki gözlemciler içerisinde ben de bulunmaktaydım. Kapıdan içeri girdiğimizde 10 tane özel güvenlik elemanı hâkimin üzerine saldırdılar, hâkimin yanındaki heyetle arbede oldu. Bu arada jandarmamız geldi ama biraz müdahalesi geç oldu… Sonra içeriye girdik. İşveren, hâkime hanıma “Avukatımla görüşmeden sen içeri giremezsin,” gibi tavırlı bir harekette bulundu. Hâkime hanım da onlara “Gözaltına aldırırım sizi,” diyerek uyarıda bulundu. Bundan sonra bunlar geri adım attı, korktular mı bilmiyorum, bir şey diyemediler ve içeri girdik.

Bütün makinelerde usulsüz çalışma tespit ettik. Yani şu anda grevde olan arkadaşların çalıştığı makinelerde başka insanları çalıştırmaları suç. Hâkime hanım bunu tespit etti. İçeride çalışan yabancı çalışanlar da tespit edilerek belgeleri alındı. Bu durumda içeride heyetle birlikte gezerken ortamı germek için, heyetin gözlemlemesini durdurmak için ufak tefek sürtüşme yaşatmaya çalıştılar. Sağ olsun güvenlik güçlerimiz yanımızdaydı. Teşekkür ediyorum onlara da.

Biz hep birlikte, birliğimizi beraberliğimizi bozmadan ilerlemeye devam edeceğiz.

Bu arada hâkime hanım keşfini yaptıktan sonra, bütün usulsüzlükleri tespit ettikten sonra, burada parantez açayım, patron fason işi yaptırıyor dışarıda. Bu da grevde yasak olan bir durum. Fason işi yaptırıp buradaki, grevdeki arkadaşların direncini kırmaya çalışıyor. Biz yine de hep birlikte, ne yaparsa yapsın birliğimizi beraberliğimizi bozmadan bu şekilde ilerlemeye devam edeceğiz. Bunların da tespiti yapıldı. Dün itibarıyla da mahkeme kararı çıktı. Usulsüzlük tespit edildiği için, şu anda tam olarak karar yeni çıktığı için, önümüzdeki haftaya sarkmış olabilir. Çalışan makinelerin tamamen durdurulması ve mühürlenmesi kararı çıktı. Bununla ilgili dün sonuç çıktı, bugün de bu karara tepki olarak mı nedir, fabrikada hiç kimse çalışmamaktadır. Öğleden itibaren içeridekiler evlerine gönderildi, diğer göçmenler de dahil olmak üzere.

Bu süreçte bu şekilde devam ediyoruz. Buradan tek bir çağrım var: Bütün sendika örgütlerini, sivil toplum kuruluşlarını, sayın milletvekillerini, parti başkanlarımızı, ilçe başkanlarını dayanışmaya çağırıyoruz. Hepsini burada yanımızda az da olsa hissediyoruz ama daha çok yanımızda olmaya ve dayanışmaya davet ediyoruz. Kendilerine, bize destek veren herkese teşekkür ediyoruz ve saygılarımızı sunuyoruz.

Patronlara değil eğitime bütçe

0

Kendi yandaş yorumcularının bile kabul edip eleştirdiği üzere AKP iktidarının en başarısız olduğu alan eğitim alanı oldu. Bu alandaki başarısızlıklarını örtmek için sürekli sistem değişikliklerine giden AKP iktidarı kamusal eğitimi adeta bir yapboza çevirdi. “Eğitimde Türkiye Yüzyılı” gibi iddialı söylemlerle yeni eğitim öğretim yılını açan AKP iktidarı, her yıl olduğu gibi bu eğitim öğretim yılının da büyük sorunlarla başlamasına neden oldu.

Eğitim emekçilerinin alım güçlerinin her geçen gün düştüğü; yapay kariyer uygulamaları ile mesleki itibarlarının yerle bir olduğu; ücretli, sözleşmeli gibi güvencesiz çalışma biçimlerinin arttığı bu eğitim öğretim yılında, okullarda yaşanan temizlik sorunu da oldukça önemli bir gündem haline geldi. Her yıl İŞKUR üzerinden düşük ücretle yapılan temizlik alımı bu yıl iptal edildi. Bunun yerine haftanın üç günü ücret verilecek bir çalışma modeline geçilmek istendi. Açıkça belirtilmese de işe alınacak temizlik personelinin diğer günlerdeki ücretlerinin okul idarelerince ödenmesi istendi. Ticarethane olmayan ve geliri bulunmayan devlet okullarının bu ücreti vermesi de imkânsız olduğu için bu işe kimse başvurmadı. Temizlik personelinin olmadığı ve binlerce öğrencinin öğrenim gördüğü okullardaki hijyen sorunu da kısa sürede ülkede gündem oldu.

Bu yıl ortaya çıkan bir diğer önemli sorun da ekonomik krizle beraber pek çok öğrencinin beslenme sorunu yaşaması. Kantinlerde satılan yiyeceklerin fiyatlarının yüksek olması öğrencilerin beslenme sorununu ortaya çıkardı. Pek çok öğrenci düzenli beslenememekte, okulda aç aç eğitim görmekte.

Tüm bunların temelinde, eğitime ayrılan kaynağın yetersiz olması ve bütçenin başarısız bir şekilde kullanılması var. Resmi rakamlara göre 2024 yılında eğitime ayrılan bütçe, genel bütçenin yüzde 14,6’sını oluşturmakta. Milli Eğitim Bakanı bu oranı açıklarken “bütçedeki en büyük pay” diye övünüyor. Ancak bu payın nasıl ve nerelere harcandığı noktasında bir açıklama yapılmamakta.

Bütçe harcamalarına bakıldığında bu payın büyük bir kısmının personel maaşlarına ve bina giderlerine gittiği görülüyor. Bütçedeki bir diğer önemli gider ise özel okullara yapılan yardımlar. Milli Eğitim Bakanlığı, kamunun kaynaklarını açıkça patronlara, özel okul sahiplerine aktarmakta. Okullara kadrolu temizlik personeli almayan bakanlık, okulların temizliği ile ilgili sorunu da İŞKUR’a yüklemekte. Öğrencilerin beslenmesi ile ilgili ise bütçede bir kuruş bile pay yok.

AKP’nin başta ifade ettiğimiz gibi eğitimde başarısızlığının temelinde işte bu kaynak kullanımı var. AKP iktidarı kamusal eğitimi düzeltmeye çalışmamakta, bilakis bilinçli olarak kamuya ait eğitim kurumlarını çökertmeye çalışmaktadır. Eğitime ayrılan bütçeyi bina yapmaya, özel okullara peşkeş çekmeye kullanan AKP iktidarının esas amacı kamusal eğitimi yok etmektir. Bu iddianın sağlaması son 20 yıl içinde özel okulların genel eğitim sistemi içindeki oranlarının sürekli artmasında görülebilir. TEKEL sürecinde gördüğümüz gibi kamu kurumlarının önce içinin boşaltılıp, çalışanlarının itibarsızlaştırılıp özelleştirilmesinin bir örneği uzun süredir eğitim alanında yaşanmakta. Bu nedenle kamusal eğitime sahip çıkmak, temel bir insan hakkı olan eğitim hakkını savunmak, bugün oldukça önemli mücadele alanlarından biridir.

Göçmen Mülteci Dayanışma Ağı: “İstisnai vatandaşlık iptallerini durdurun”

0

Göçmen Mülteci Dayanışma Ağı, 13 Ekim Pazar günü İHD İstanbul Şubesi’nde “İstisnai Vatandaşlık İptallerini Durdurun” başlıklı bir basın toplantısı gerçekleştirdi.

Açıklamada, Suriye göçünün 13. yılında girerken, bu süreçte vatandaşlık başvurusu kabul edilmiş olan Suriyelilerin vatandaşlık belgelerinin askıya alındığından ve vatandaşlıkları bir anda iptal edilen mültecilerin ikamet, çalışma, eğitim, seyahat ve aile birliği gibi temel haklardan yoksun bırakıldığından bahsedildi. Hükümetin geçici koruma ve vatandaşlık iptallerine dair bilgileri kamuoyu ile paylaşmaya ve hukuka aykırı uygulamalara son vermeye çağrıldığı açıklamanın tamamını aktarıyoruz:

İSTİSNAİ VATANDAŞLIK İPTALLERİNİ DURDURUN!

Türkiye’de Geçici Koruma kapsamındaki Suriyeliler, son dönemde gerek “seyreltme” operasyonları gerekse geri gönderme merkezlerindeki yıldırma politikasıyla süratle ve kitlesel olarak sınır dışı edilmektedir. Bu uygulamalarla, temel insan haklarının yanı sıra göç ve iltica hukuku yerle bir edilmektedir. Suriye göçünün 13’ncü yılında girerken, bu süreçte vatandaşlık başvurusu kabul edilmiş olan Suriyelilerin vatandaşlık belgeleri de askıya alınmaktadır. Resmi olarak açıklanmadığı için tam sayı bilinmemekle birlikte, çeşitli kaynaklardan yapılan bildirimlere göre yaklaşık 4 bin kişinin vatandaşlığı askıya alınmış yahut iptal edilmiştir.

Bilindiği üzere, Suriye savaşı ve Suriye göçünün ardından Türkiye’ye sığınmış bulunan Suriyeliler, aslında “sığınma hakkı ellerinden alınmış mülteciler”dir. Türkiye’nin 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesi (Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Birleşmiş Milletler Sözleşmesi)’ ne koyduğu coğrafi çekince nedeniyle Suriyeliler Türkiye’de “mülteci statüsü” elde edemedikleri gibi, kendilerine Geçici Koruma Statüsü tanındığı için, istisnai durumlar dışında uluslar arası koruma/Türkiye dışında bir ülkeye sığınma hakları da ellerinden alınmıştır. Hal böyle olunca, “geçici koruma” uygulaması kalıcı hale gelmiş, Suriyeliler 12 yıldır “geçicilik” sürecine sıkıştırılmışlardır. Milyonlarca insanı etkileyen bu durum insani ve vicdani olmadığı gibi, sığınma hakkını düzenleyen Uluslararası insan hakları sözleşmelerine de açıkça aykırıdır. Bu nedenle Suriye ve diğer ülkelerden Türkiye’ye sığınan ve uzun süre Türkiye’de yaşamak zorunda kalan insanların temel haklarının korunması için, Türkiye ya sözleşmeye koyduğu coğrafi çekinceyi kaldırarak mülteci statüsü vermeli ya da vatandaşlık statüsü sağlamalıdır. 

1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Durumuna İlişkin Sözleşmenin 34. Maddesinde “vatandaşlık hakkı” şu şekilde ifade edilmektedir: “Taraf devletler, mültecileri özümlemeyi ve vatandaşlığa almayı her türlü imkân dâhilinde kolaylaştıracaklardır. Vatandaşlığa alma işlemlerini çabuklaştırmaya ve bu işlemlerin masraf ve resimlerini her türlü imkân dâhilinde azaltmaya özen ve çaba göstereceklerdir.”

Aynı sözleşmede ayrıca; sığınmacı ya da mülteciyi vatandaşlığa hazırlama gerekleri sıralanmaktadır. Dil ve meslek edindirme, barınma ve eğitim bunlardan bazılarıdır. Türkiye’deki az sayıda Suriyeliye tanınan istisnai vatandaşlık sürecinde bu gerekler göz ardı edilmekle kalmamış, vatandaşlık verilenlere sağlanması gereken güvencelerden de yoksun bırakılmışlardır. Bu durum, hukuki dayanağı olmayan kararlarla vatandaşlığın askıya alınması veya iptaline imkan yaratmış, vatandaşlığı askıya alınan ya da iptal edilen mültecileri her türlü hukuki statüden yoksun, korunmasız bir duruma düşürmüştür. Vatandaşlıkları iptal edilerek bir anda korumasız bırakılan mülteciler ikamet, çalışma, eğitim, seyahat ve aile birliği gibi temel haklarından yoksun kalmıştır. 

2019 yılı sonunda yaptığı bir açıklamada Cumhurbaşkanı Erdoğan; “110 bin Suriyeliye vatandaşlık verdik. Diğerleri için de vatandaşlık sürecini daha da artırma konumundayız. Niye? Çünkü bu insanlar ülkemde kaçak köçek yaşamasın. Her hangi bir kurumda, kuruluşta rahatlıkla işini bulsun, çalışsın…” diyerek, vatandaşlık verilmesinin önemine işaret ederken, bugün, tanınmış olan istisnai vatandaşlıkları keyfi gerekçelerle iptal yoluna gidilmektedir.

Soruna demografik siyaset penceresinden bakan iktidar, işine geldiğinde savaş politikalarını ve göçü teşvik etmekte işine gelmediğinde sınır dışı etme politikalarına hız vermektedir. Haksızlığa itiraz eden, mağduriyetini dile getiren, hükümetlerin ya da devletlerin göç politikasını eleştiren, temel haklara erişim için mücadele eden sivil örgütlerle işbirliği yapan, etkinliklere katılan herhangi bir mülteci sınır dışı etme uygulamasıyla baş başa kalmakta, varsa geçici koruma statüsü ve vatandaşlığı hiçbir açıklama yapılmadan iptal edilmektedir. 

Hükümeti, geçici koruma ve vatandaşlık iptallerine dair bilgileri kamuoyu ile paylaşmaya ve bu hukuka aykırı uygulamalara derhal son vermeye çağırıyoruz.

GÖÇMEN MÜLTECİLERLE DAYANIŞMA AĞI 

Gözdağı değil eylem programı! Basınç alma değil ortak ve kitlesel miting!

0

Türkiye’nin “İnsan onuruna yaraşır bir yaşam talep ediyoruz” diyerek ortak bir deklarasyon yayımlayan üç büyük sendikal konfederasyonu, metnin yayımlanmasının üzerinden üç aya yakın bir zaman geçmiş olmasına rağmen halen mücadele alanlarında ortaklaşabilmiş değil. Ve görünen o ki böylesi bir birliktelik için sendikal önderliklerin bir çabası da söz konusu değil.

Gazetemizin geçtiğimiz sayılarında bu konu üzerinde etraflıca durmuştuk. Tekrara düşmemeye özen göstererek, böylesi bir ekonomik kriz ortamında bu konuyu gündemde tutmaya devam etmeye de gayret edeceğiz.

Krizin işçi sınıfı üzerinde yaratmış olduğu tahribat öylesine ciddi boyutlarda ki, tabandaki basınç üç konfederasyonun önderliklerini ortak bir metin yayımlamaya mecbur bıraktı. Ancak yine bu önderlikler, şu ana kadar bu basıncı birleşik ve kitlesel bir mücadeleye dönüştürmemek adına direnç gösteriyorlar.

Keza ayrı ayrı düzenlemekte oldukları bölgesel mitingler, bunların yer ve saat seçimleri, kendi tabanlarını dahi tam anlamıyla seferber etmek istemediklerini ayan beyan gösteriyor. Yine konfederasyonlar, içlerinden birinin çağrıcısı olduğu bölgesel mitinglere diğerlerinin de temsili düzeyde katılacaklarını duyurmuş olsalar da bugüne kadar bundan da imtina ettiler.

Sendikal bürokrasi, tabandaki bu haklı basıncı, iktidara kısmi bir gözdağı verme seviyesinde sınırlama gayretinde. O nedenle de insan onuruna yaraşır bir yaşam temenni eden önderlikler, bu yaşama erişmek adına mücadele etmekte olan örgütlü işçi sınıfının önüne acil taleplerden oluşan ve alanlarda da ortaklaşmayı mümkün kılacak bir eylem programı koymuyor.

Ancak sınıfın mücadeleci unsurlarına düşen en temel görevlerden bir tanesi; talep, eylem programı ve birleşik mücadele başlıkları üzerinden önderlikler üstündeki baskıyı artırmak ve önderlikleri tutum almaya zorlayacak yolları bulmak olmayı sürdürüyor.

Bunu mümkün kılmanın yollarından bir tanesi ve belki de şu an için en canlı örneği, sürmekte olan grev ve direnişlerin birbirlerinden yalıtık devam etmesini aşmak yönünde çaba sarf etmek.

Bu bağlamda Polonez, As Plastik, MKB Rondo, Mersen ve Tarkett işçilerinin haklı talepleri için birlikte Ankara’ya yürüyeceklerini açıklamaları, uzunca bir süredir söyleyegeldiğimiz mücadelelerin birleştirilmesi açısından oldukça kritik bir ihtiyaca cevap veriyor.

Bu direniş ve grevlerin talepleri haliyle birbirine çok benzer: güvenceli, sendikalı bir şekilde çalışmak ve insan onuruna yaraşır bir ücrete ve çalışma koşullarına sahip olabilmek. İktidarın ve patronların örgütlü bir şekilde baskı ve saldırılarına maruz kalan bu direniş ve grevlerin, mücadele alanında da birleşme iradeleri hem kazanımla sonuçlanıp işçi sınıfının önüne pozitif bir örnek bırakmaları hem de konfederasyon ve sendika ayrımı yapmaksızın, tersine bunu da aşabilecek şekilde, sınıfın birliği vurgusunun yaratılabilmesi bakımından hayati önemde.

Örgütlü saldırı karşısında örgütlü bir mücadele hattının inşa edilebilmesi ve bunun örgütlü işçi sınıfı içerisinde yaratması olası pozitif etki ise konfederasyonların önderlikleri üzerindeki baskıyı artırmanın, onları tutum almaya, kitlesel ve birleşik mücadeleye itmenin sağlanabilmesi için en acil ve güvenilir yol olarak karşımızda duruyor.

Sınıf devrimcilerinin önündeki en temel sorumluluk ise sınıfın mücadeleci unsurlarıyla birlikte bu hattın açığa çıkarılabilmesi sağlamak; acil taleplerin ve birleşik bir eylem programının oluşturulması adına bu mücadelelere eşlik etmek ve bu önermeleri sürekli tartıştırmak.

“AVM’de ilk grev”: Sarar’da işçilerin mücadelesi sürüyor

0

Sarar Büyük Mağazacılık Ticaret A.Ş ile Hak-İş konfederasyonuna bağlı Öz Büro İş Sendikası arasında toplu iş sözleşmesinde anlaşma sağlanamaması üzerine başlatılan grev devam ediyor. Grevin 42. gününde İşçi Demokrasisi Partisi üyeleri Ankara’da Ankamol AVM’de grevci işçilere ziyarette bulundu. Aşağıda, sendikanın Türkiye temsilcisiyle yapılan görüşmeyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Merhabalar, Hak-İş’e bağlı Öz-Büro İş Sendikasında örgütlüsünüz ve Sarar’da grevdesiniz. Toplu sözleşme görüşmesi kaç aydan beri sürüyor ve nerede tıkandı?

2. Dönem toplu iş sözleşmemiz bu bizim, henüz imzalanamadı. 9 ay boyunca hiçbir zaman masada uzlaşma şirket tarafından maalesef sağlanamadı, hiç olumlu bakmadılar bize. Bugün bu haklı direnişimizde 42. günümüzdeyiz. Tıkanan konular, 3 tane temel hakkımız: yemek, yol, maaş gibi en temel haklarımız. Malum ekonomik şartlar Türkiye’de her geçen gün zorlaşırken bizim aldığımız sadece kuru asgari ücret. Bu artan enflasyon altında maalesef eziliyoruz. Artık yaşamamız gerçekten çok zor hale geldi.

Greve çıkma kararlarımızdan beri de işverenin prim politikası. Bizim bu hazır giyim sektörü primle ayakta kalır, primle hayatta kalırız çalışanlar olarak. Örneğin ben kasiyer olarak başladım Sarar’da. Fakat kasa yükü çok hafifmiş gibi görev tanımıma satışı da eklediler ve kota belirlediler. Kasada müşteri memnuniyeti, muhasebesel işlemler, internet satışları üzerine bir de satış yaparak prim kazanmaya çalışırken ayrıca strese girmeye başlamıştım. Maalesef çalışmamın karşılığını alamıyordum, kotayı aşabilmek için zamanım olmuyordu. Onca stresin karşılığı asgari ücret oluyordu maalesef ve şunu da belirteyim, yaklaşık yedi sekiz ay öncesine kadar kasa tazminatı 60 bin TL idi.

Kısacası bize öyle ulaşılamayacak kotalar veriyorlar ki prim alamamamız için. Biz de dolayısıyla sadece 17 bin liralık bir asgari ücrete talim oluyoruz. Bunların iyileştirilmesi için de anayasal hakkımız olan grev hakkımızı kullanmak durumunda kaldık en son.

Siz dışarda, grev çadırında iken ya da sandalyede otururken, Sarar içeride satışa devam ediyor. İçerideki personel sizin buradaki grevinize destek olmuyor mı ya da sendikanızın üyesi değiller mi?

Maalesef. Şöyle ki, ilk sendikalı olduğumuz zamanlarda 500 kişilik çalışma arkadaşlarımızın 500’ü de sendikalıydı fakat günden güne şirket maalesef sendikalı çalışan olmasını istemediği için arkadaşlarımızı mobbinglerle, baskılarla sendikadan çıkarttılar. En son grev kararı aldığımızda arkamızda bir sürü arkadaşımız varken, hepsini çıkarttılar, istifaya zorladılar, sendikadan istifaya zorladılar. Şu an satışta olan arkadaşlarımızı,  artık grev kırıcı arkadaşlarımız olarak nitelendiriyoruz. Müdürlerin, özellikle bölge müdürü ve insan kaynaklarında sorumlu olan şahısların şiddetli baskılarıyla, hatta ellerinden telefonları alınıp e-devlet şifrelerine zorla girdirmeleri ve orada sendikadan zorla çıkarılmalarına çokça şahit olmuşluğumuz da var.

Peki dışarıya nasıl seslenmek istersiniz? Buradaki greve demokratik kitle örgütleri, sendikalar sizinle nasıl bir dayanışma içerisinde olmasını talep edersiniz?

Bugün 42. günümüz. Yerel basın olsun, vs. olsun onlar geldiler tabii ki. Çok teşekkür ediyoruz hepsine. Partilerden de olsun dayanışma adı altında çok destek veren oldu ama biz sesimizin en yükseğe duyulmasını istiyoruz artık. Bir an önce sesimizin, STK’lar olsun ya da büyük partiler olsun, büyük TV kanalları olsun bizi orada göstersinler, sesimizi duyursunlar. Çünkü biz AVM’deyiz, AVM’de grev de Türkiye’de ilk defa yapılıyor. İşte AVM’ler özel mülk alanı sayıldığı için burada da azıcık bir sesimiz yükselince hemen güvenlikler devreye giriyorlar; “Sesinizi kısın, sesinizi kısın…” Sen de emekçi kardeşimsin benim, sen benim sesimi kıstırırsan ben sesimi nasıl duyuracağım?

Grev hangi adreslerde sürüyor?

Şu an için Ankamol AVM’de, Sarar mağazalarında ben ve arkdaşlarımız grevdeyiz ama bunun dışında Ankara’da Panor AVM’de var, Armada AVM’mizde var. Şehir dışında İstanbul’da Akasya AVM’de var, Çanakkale AVM’de var. Buralarda da yine grevlerimiz devam ediyor. Birden tek seferde tüm mağazalarda değil de kademe kademe bizim şirketimizi düşündüğümüz, sevdiğimizden ötürü birden bire yapmadık. Kademe kademe mağazalarda açalım dedik. Çünkü bu durum ister istemez satışları, müşterileri kaybettiren bir durum. Bu müşteriler bize grev sonuçlandığında yine lazım olacak. Çünkü onlar sayesinde biz prim kazanıyoruz, onları kaybetmek yine istemeyiz. Şirketimizi biz çok seviyorduk zaten, Sarar adı altında çalışmaktan son derece mutlu ve onurluyduk yani ama bizi üzdü maalesef.

Biz de Gazete Nisan ve İşçi Demokrasisi Partisi olarak grevinizde başarılar diliyor ve sizi takip edeceğimizi söylemek istiyoruz. Yalnız olmayacağınızı da buradan söyleyerek teşekkür ederiz.

Çok teşekkür ederiz. Bekleriz, her zaman desteklerinizi bekleriz. Ve unutmuş olduğum bir konu da var. Ben şirketimi seviyorum dedim, iftira ile ben şirketimden bu arada grev esnasında çıkartıldım.

25/2’den mi?

Evet, maalesef çıkartıldım. Ben Sarar’da sendikanın Türkiye temsilcisiyim. İşte şirkete sadakatim olduğu halde, ben şirketimi kötülemişim. Aksine ben her defasında, toplantılara katıldığımda, hep söylüyordum; “Sarar adı altında çalışmaktan ben onurluyum, gururluyum” diye hep söylüyordum. Fakat beni sadakatsizlikle yargılayıp grev esnasında işten çıkardılar

Ne yazık ki ülkemizde iş yasaları ve uygulamalar işçiler ve emekçilerden değil işverenlerden yana. Ama bu yasaları biz örgütlenerek, mücadele ederek dize getireceğiz. Şimdiden başarılar diler, teşekkür ederiz.

Teşekkür ederim, çok sağ olun ilginiz için.

Belediye işçileri, TİS ve ortak mücadele

0

Kadıköy, Ataşehir ve Kartal Belediyeleri ile DİSK Genel-İş Anadolu Yakası şubeleri arasında Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmeleri sürüyor. Sendika, Kadıköy Belediyesi’nde işverenle yaklaşık 48 idari madde üzerinde anlaştı. Ancak işçilerin ücret artışı talepleri dirençle karşılaşıyor. Belediye patronlarını temsil eden SODEMSEN (Sosyal Demokrat Kamu İşverenleri Sendikası), işçilere yüzde 19’luk sefalet zammı teklif ediyor. Kadıköy Belediyesi ile yapılan bir önceki TİS ile haftalık çalışma süresinin 45 saatten 40 saate düşürülmesi kabul edilmişti. Ancak bu kararın uygulanmadığı birimler mevcut. İşçiler bu kararın da her yerde uygulanmasını talep ediyor. Ayrıca hâlâ masada olan başka maddeler de var. Bunlar karşısında Kadıköy Belediyesi işçilerinin 60 günlük grev süreci 23 Eylül itibarıyla başladı. Anadolu Yakası 1 No’lu şube başkanı Nazan Gevher Çam Ay, açıklamasında Kadıköy Belediyesi işçilerinin sorunları ve çalışma koşulları hakkında hiçbir fikri olmayan SODEMSEN’in masadan kalkması ve Kadıköy Belediyesi yönetiminin masaya oturması çağrısında bulundu.

Şubat 2021’de TİS görüşmelerinin tıkanması ve ücretlerle ilgili maddelerde anlaşmaya varılamaması üzerine 2 bin 300 taşeron Kadıköy Belediyesi işçisi greve çıkmıştı. Grev kararı üzerine o dönemki Kadıköy Belediye Başkanı Şerdil Dara Odabaşı’nın açıklamaları belediye işçisini Kadıköy halkıyla karşı karşıya getirmiş, kamuoyunda Kadıköy Belediyesi işçileri için “şımarık” algısı yaratılmış ve belediye işçilerinin koşulları ve talepleri görünmez kılınmıştı. (Süreci hatırlamak isteyenler, Kadıköy Belediyesi işçisi DİSK’li kadınların “İşçi kadınlar olarak sözümüze güvenebilirsiniz” diye biten açıklamasına bakabilir.)

Şimdi bir duralım ve bu anlaşmazlığın, belediyelerindeki ilan panolarını yoksulluğun, gelir adaletsizliğinin, hayat pahalılığının “var bir çaresi” diye süsleyen CHP’li Kadıköy Belediyesi’nde gerçekleştiğini hatırlayalım. Yoksa yaşadığımız derin ekonomik kriz ve yoksulluğun tek müsebbibi Saray rejimi değil mi? Belediyeler, devasa bütçelerinin bir kısmını emekçilerin hak ettiği insanca yaşam taleplerini karşılamaya ayıramıyor mu?

SODEMSEN’in doğrudan CHP ile bağlantılı bir işveren sendikası olduğunu hesaba katarsak CHP’nin emeğe reva gördüğü politikaların ne olduğunu yeniden görebiliriz. Kadıköy Belediyesi’nde şu anda memurlar ve taşeronlar için eşdeğer işe eşit ücret prensibinin hayata geçmediği bir gerçek. Ayrıca yerel seçimlerden önce sözü verilen ek protokol de halen yapılmadı. Bunlar, mevcut adaletsizliğin en önemli örnekleri arasında.

Ekonomik kriz, artan enflasyon ve hayat pahalılığı altında ezilen belediye işçilerinin koşulları, Türkiye’deki emek rejiminin bir yansıması. Hangi partinin yönettiği fark etmeksizin belediyelerde benzer taleplerle emekçilerin harekete geçtiğini görüyoruz. Öyle ki Hak-İş’e bağlı Hizmet-İş bile bugün yalnızca CHP’li değil AKP’li belediyelerde de benzer sorunlarla grev kararı ilan etmiş durumda.

Sonuç olarak, hangi burjuva partisi olursa olsun belediyeler aynı patron zihniyeti ile yönetiliyor. Hatta buna ses çıkaran işçileri, kendi partilerini kötü duruma düşürmekle itham ettiklerini gördük, görüyoruz. Mademki belediyeleri yönetenler aynı yöntemlere başvuruyorlar, o halde belediye işçilerinin haklarının garantisi de ortak mücadeleyle sağlanabilir.

Grevdeki As Plastik işçilerinden basın açıklaması

0

As Plastik işçileri grevlerinin 22. gününü geride bırakırken tüm emek dostlarına çağrı yaptılar. Petrol-İş İstanbul 1 no’lu şubenin girişimiyle yapılan basın açıklamasına, Polonez işçileri, İşçi Demokrasisi Partisi, Türkiye İşçi Partisi ve Emek Partisi’nin yanında işçi aileleri ve çocukları, birçok dernek ve emek örgütü katıldı.

22 gün önce bugün işverenin toplu sözleşme masasından kalkması nedeniyle ilan edilen grev, Petrol-İş sendikası üyesi işçilerin kararlılığıyla devam ediyor. Sendikalaştıkları için işten atılan işçilerin direnişiyle başlayan süreç bugün patronun grev kırıcı uygulamalarıyla devam ediyor. Geçtiğimiz günlerde fabrikada bir denetleme gerçekleşti, hakimler tarafından hukuksuzluklar tespit edildi ve ihtiyati tedbir kararı alındı. İşçiler önümüzdeki süreçte bu kararların uygulanması ve anayasal haklarının yerine getirilmesini istiyor.

Birliklerini koruyarak zafer kazanacaklarından emin olduğunu söyleyen Petrol-İş sendikası, 2022 yılından beri bu mücadelenin verildiğini ve daha da büyüyerek devam edeceğini ifade etti. Mücadelelerine destek veren herkesin grevdeki payını vurgulayan açıklamanın tam halini okurlarımızla paylaşıyoruz:

Değerli Siyasi Parti Temsilcileri,

Değerli Basın-Yayın Mensupları,

Sevgili Üyelerimiz ve Değerli Emek Dostları,

Hepiniz grev alanımıza bir kez daha hoş geldiniz.

22 gün önce bu alanda hep birlikte grevimizi kamuoyuna ilan etmiştik. O günden bugüne As Plastik Grevimiz aynı kararlılıkla devam ediyor. Üyelerimizin ve siz emek dostlarının dayanışmasıyla daha da güçleniyor.

19 Eylül tarihinde dile getirmiştik bir kez daha söyleyelim; biz mücadele etmekten asla geri durmayacağız, üyelerimizin güçlü duruşu ve kararlılığı ile grevimizi daha da büyüteceğiz.

Değerli Dostlar,

As Plastik emekçileri sadece ve sadece sendikalı bir işyerinde ve toplu sözleşme şemsiyesi altında çalışmak istedi. Bu bizlerin en temel Anayasal hakkı ve 2022 yılından bugüne bunun mücadelesini veriyoruz.

Ancak işveren As Plastik’i bugünlere getirmiş, yıllarını bu işyerine vermiş çalışanını yok sayarak toplu pazarlık masasından kalktı, grevimizi kırmak için sayısız girişimde bulundu, bulunmaya devam ediyor. Ama hepsini biliyoruz, gerekli yasal takibi yapıyoruz. Bu işin peşini bırakmayacağımızı bir kez daha ifade ediyoruz.

Arkadaşlar,

Bugün sizlerle As Plastik grevini daha da büyüteceğimizin mesajını vermek için bir araya geldik. Çünkü birliğimizi koruyarak zafer kazanacağımızı biliyoruz. Bu sebeple As Plastik grevimiz sadece grev alanında değil kamuoyunun gündeminde daha fazla yer alması için yapacağımız etkinlik ve eylemlerle de büyüteceğiz.

Petrol-İş Sendikası kuruluşundan bugüne hiçbir zaman mücadele etmekten imtina etmedi. Üyelerinin haklarını korumak ve geliştirmek, örgütsüzlükten kurtulmak, çalışma barışını sağlamak için mücadele etmeyi kendisine ilke edindi.

Bununla birlikte müzakereyi de her zaman başarıyla sürdürerek, üyelerinin haklarını toplu sözleşme aracılığıyla geliştirmeyi başardı.

İşverene buradan bir kez daha sesleniyoruz. Bizler sadece ve sadece işimize ve geleceğimize sahip çıkmak istiyoruz. Taleplerimiz açık ve net;

  1. İşten atılan üyelerimiz işlerine geri dönecek
  2. Toplu pazarlık masası yeniden kurulacak
  3. Haklarımız verilecek ve fabrika yeniden çalışmaya başlayacak.

Son Olarak;

22 gündür bizleri yalnız bırakmayan, mücadelemize ortak olan herkesin bu grevde payı büyük.

Petrol-İş’in bu grevin zaferle sonuçlandırmak, üyelerinin yasal ve Anayasal haklarına sahip çıkmak için yasal ve demokratik bütün yolları kullanacağından kimsenin kuşkusu olmasın.

Petrol-İş Sendikası olarak hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyor, “Yaşasın örgütlü mücadele, yaşasın dayanışma!” diyoruz.

Kadın cinayetleri münferit değil politiktir!

0

Geçtiğimiz günlerde bir kadın cinayetine, hatta vahşetine tanıklık ettik. Öyle ki kadın cinayetlerinden bahsederken artık cinayet ve vahşet ayrımını yapma gereği duyduğumuz bir noktadayız. Bu günlerde en önemli sorunlarımız bulunduğumuz bu noktaya yıllar içerisinde nasıl geldiğimiz, hangi ihmaller, umursamazlıklar ve cezasızlık neticesinde kadınların bu korku toplumu içerisinde var olmaya mecbur bırakıldığı olmalıdır. Keza bu konuya cinayet ve diğer bütün suçlar çerçevesinde de bakabiliriz çünkü sistemdeki tüm açıklar her geçen gün bizi daha güvensiz bir toplumda yaşamaya, yaşamaya çalışmaya itiyor.

En son yaşanan Ayşenur Halil ve İkbal Uzuner cinayetlerinde katilin psikiyatride 5 kez hastane kaydı bulunmasına, hatta intihar girişimine rağmen gözetim altında olmaması bariz bir ihmaldir. Diğer kadın cinayetlerinde de gördüğümüz gibi, onlarca suç duyurusuna ya da onlarca suç kaydına rağmen, erkek şiddetini önleyecek ve kadını koruyacak uygulamalar hayata geçirilmediği için katiller adım adım cinayet işlemekten çekinmiyorlar.

Bunlar bir yana son yaşanan vahşetten sonra toplumu derinden sarsan bu konu hakkında siyasi partilerin hiçbirinden yeteri kadar hassasiyet görülemedi. Birincil görevi bizlerin güven dolu bir ortamda yaşamamız için gerekenleri temin etmek olan; bunun için yaptırımlar, planlamalar yapması gereken merciler halkın tepkisinden sonra 5 kez üst üste suç işleyen kişilerin cezai işleme tabi tutulacağı kararına anca varabildiler. Mevcut sorunlar açık bir şekilde günbegün kendisini gösterirken, bu durum olaylar yaşandıkça ve halkın nabzına göre şerbet vererek halledilecek meseleler değildir.

Yine her kadın cinayetinde gündeme gelen suçta caydırıcılık konusuna da değinmek istiyorum. Evet, kesinlikle katil ya da katil zanlılarına uygulanacak yaptırım caydırıcılık konusunda önemli bir adımdır ancak Ayşenur Halil, İkbal Uzuner cinayetlerine baktığımızda katil hem madde bağımlısı hem de psikolojik hatta psikopatolojik problemleri olan bir profil. Bu durum ihmaller noktasında sadece suçta uygulanan yaptırımın geçersizliği dışında daha kapsamlı problemlere de işaret etmekte. En önce ihmallere çözüm bulabilecek siyasi makamların kadın hakları, feminizm konusunda gaflarına değil en etkin şekilde harekete geçmelerine ihtiyacımız bulunmaktadır. Bu çerçevede İstanbul Sözleşmesi’nin tekrar imzalanması ve etkin uygulanması doğrultusunda mücadeleler de çok önemlidir çünkü İstanbul Sözleşmesi, toplumsal cinsiyete dayalı şiddete maruz kalan herkes için kritik bir meseledir.

İşte tam da bunların birleştiği noktada kadın cinayetleri münferit değil politiktir çünkü tüm bu kanunların, sözleşmelerin uygulanabilirliği konusunda mücadele gösterecek taraf muhalefetken, bu gerekliliğin farkında olarak mücadeleye gerek kalmadan uygulaması gereken tarafsa devlettir. Ayşenur Halil ve İkbal Uzuner isimleri diğer kadın cinayetlerinde olduğu gibi aklımıza kazınan isimler olmaktan öteye geçmelidir. Her türlü ihmal bir sonraki suçu doğurur, her türlü umursamazlık bir sonraki kadın cinayetinin önünü açar.

İstanbul Üniversitesi’nden bir kadın öğrenci

Gebze’de hayvan katliamı: Hayvanlara yönelik şiddete derhal son verin!

0

Ağustos ayında Hayvanları Koruma Kanunu’nda AKP ve MHP eliyle yapılan değişikliklerin aslında kamuoyunda adlandırıldığı gibi bir katliam yasası olma niteliği taşıdığı bugün bir kez daha tescillenmiştir. Gebze Belediyesi bünyesindeki Sokak Hayvanları Bakım Merkezi’nde, içinde yavruların da bulunduğu çok sayıda kedi ve köpeğin zehirli enjeksiyon ile topluca katledildiği ve sosyal medyada yayılan video görüntüleri ve fotoğraflar ile şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkmıştır.

Katliam yasası çıktığı günden bu yana Niğde’de, Altındağ’da, Kalamış’ta benzerlerine şahit olduğumuz sokak hayvanlarına dönük toplu katliamlar zincirine yeni bir halka daha eklenmiştir.

Yasa değişikliği sürecinde hayvan hakları savunucularının hem alanlarda hem Meclis’te sürdürdüğü ısrarlı muhalefete rağmen yasanın katliam yapmak gibi bir hedefinin olmadığını iddia eden AKP-MHP rejiminin yalanları yine sokak hayvanlarının canına mal olmuştur.

Kısırlaştırılarak ve aşılatılarak, benimsedikleri yaşam alanlarında insanlarla iç içe ve özgürce yaşaması gereken sokak hayvanlarını hedef alan bu katliamlara alışmayı reddediyoruz!

Hemen her gün gündeme damga vuran ve emekçileri, kadınları, lgbti+ları, mültecileri hedef alan, cezasız bırakılan yaygın şiddet pratikleri ile sokak hayvanlarını hedef alan bu sistematik şiddet arasındaki bağı görüyor; kapitalizmin ve rejimin emekçilere, ezilenlere, hayvanlara yönelik şiddetini kabul etmiyoruz.

Öncelikle, Anayasa Mahkemesi, katliam yasasının iptali için yapılan başvuruyu ivedilikle görüşmeli ve yasada yapılan değişiklikleri derhal iptal etmelidir.

Değişiklik öncesinde yasada öngörülen şekilde kısırlaştır-aşılat-yerinde yaşat modeline dönülmeli ve tüm belediyelerin bu modelin gereklerini yerine getirmesi etkin şekilde denetlenmelidir.

Hayvan ticareti derhal yasaklanmalıdır.

Hayvanların yuvalandırıldığı kişiler tarafından sokağa bırakılmasına karşı caydırıcı tedbirler alınmalıdır.

Hayvan haklarına anayasada yer verilmelidir.

Hayvanları hedef alan suçları kabahat olarak nitelendiren yasalar değiştirilmeli ve bu suçların failleri cezasız bırakılmamalıdır.

Katliam yasasını kabul etmiyoruz!

AYM yasayı derhal iptal et!

Sokaktayım, yanındayım!

Kampüslerden sokaklara güvende yaşamak istiyoruz!

0

Ayşenur Hilal ve İkbal Uzuner’in fail Semih Çelik tarafından katledilmesi üzerine 7 Ekim Pazartesi günü Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenciler tarafından düzenlenen bir kadın eylemi gerçekleşti. 18.00’de Kuzey Piramidi’nin önünde toplanan ve 2,5 saat boyunca kampüsten çıkmak için direnen kadınlar, belki de kazanabileceği en kutlu zaferlerden birini kazandı. Bütün umutları tükendiğinde bile alanı terk etmeyen kadınlar ve lgbti+lar kararlılıklarıyla Kuzey Kampüs’ün önündeki polis barikatını açıp sokağa çıkmayı başardılar. İsyanları kampüslerden sokaklara taştı.

Tüm karşı fikirlere ve polis engeline rağmen pek çok kadın bir araya gelerek politik görüşleri, dinleri, dilleri, ırkları ne olursa olsun asla yalnız yürümeyeceklerini gösterdiler. Kadın katliamlarının önüne geçmenin tek yolunun kadın dayanışmasını ve mücadelesini yükseltmek olduğunu biliyoruz. Korkmadan, geri çekilmeden eylemin sonuna kadar bekleyip dimdik durarak İkbal Uzuner’in ve Ayşenur Halil’in hatırasını kampüsün ve sokağın her bir metrekaresinde yaşatan kız kardeşlerimizin yanında olduğumuz kadar; geç saatte toplu taşımayla dönmekten korkan, evinden çıkarılmayan, okutulmayan, çürümüş erkek egemen toplumun içine hapsolmuş, kaybolmuş kız kardeşlerimizin de yanındayız. En umutsuz gecenin bir şafağı olduğunu ve tek kurtuluşun kadın dayanışmasında, haklı isyanımızda saklı olduğunu hatırlatmak istiyoruz. Gelecek nesillere gece tek başlarına yürümekten korkmayacakları bir toplum bırakmak için bir arada olmaya, mücadele etmeye devam edeceğiz.

Boğaziçi Üniversitesi’nden bir kadın öğrenci

İzmir’de 10 Ekim Ankara Gar Katliamı 9. yılında anıldı

0

İzmir’de Ankara Gar Katliamı’nın 9. yılında anma eylemi gerçekleştirildi. İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri’nin çağrısıyla emek ve demokrasi bileşenleri, devrimci kurumlar, sendikalar ve meslek odalarının Alsancak’ta bulunan 10 Ekim Anıtı’nda saat 9.30’da toplanmasıyla anma başladı.

10 Ekim Barış Derneği başkanının kısa konuşmaları eşliğinde atılan sloganlarla, katliamın gerçekleştiği saat olan 10.04’e kadar beklendi. “Katil devlet hesap verecek!”, “Katil IŞİD işbirlikçi AKP!”, “Amed, Suruç, Ankara, hesap sormaya!” sloganların atıldığı anmada, katliamda yaşamını yitirenler için bir dakikalık saygı duruşunda bulunuldu. Saygı duruşunun ardından 10 Ekim’de yaşamını yitirenlerin isimleri tek tek okunarak “burada” dendi. Ardından İzmir Emek ve Demokrasi Güçleri adına hazırlanan metni İzmir Baro Başkan Yardımcısı Zöhre Dalkılıç okudu. Göstermelik yargılamaların yapıldığı ve sadece birkaç tetikçinin ceza aldığı hukuk süreçlerinin teşhir edildiği konuşmada, o dönem AKP’nin seçim yenilgisiyle başlayan sürece ve patlayan bombalara vurgu yapıldı.

Saldırılara, katliamlara rağmen mücadelenin süreceği ifade edilerek açıklama bitirildi. İşçi Demokrasisi Partisi’nin de katıldığı anma eylemi, mezar ziyaretlerine çağrı yapılarak sonlandı.

Grevler, direnişler artarak sürüyor!

0

Ekonomik kriz derinleştikçe alım gücü düşüyor, öte yandan işçi sınıfının çalışma koşulları ağırlaşıyor. Buna karşı ülkenin dört bir yanında işçiler sendikalaşıyor, grev ve direnişlerle sermayenin saldırısına yanıt veriyor. 2024 yılının yaz aylarından itibaren pek çok işyerinde grev pankartı asıldı, işçiler direnişe geçti. Her bir işyerinde farklı talepler ve mücadele biçimleri olsa da hepsinin bazı ortak noktaları var. Bütün işyerlerinde patronların sistemli bir sendika düşmanlığı ve ücretleri düşürme çabası… Bunun için uyguladıkları saldırılar da pek değişmiyor: hukuksuzca işkolu değişikliği, sendikal yetkiye itiraz ve sendikayı fiilen tanımamak. Öte yandan bütün eylemlerde ortak bir talep de var: insan onuruna yaraşır bir ücret ve güvenceli iş!

Grevler

As Plastik

İstanbul Hadımköy’de yer alan As Plastik işyerinde 180’e yakın işçi 20 Eylül’de greve çıktı. Petrol-İş’in örgütlendiği işyerinde sendikal çalışma sebebiyle son iki yılda pek çok kez işten çıkarma gibi baskı yöntemleri uygulanmıştı. Ancak fabrika içerisindeki birlik ve dayanışma ile bütün saldırılar püskürtüldü. İşyerinde toplu sözleşme görüşmeleri sürerken patron öncü işçilerin bir kısmını işten çıkardı. Kapı önünde direnişe geçen işçiler aynı zamanda grev sürecine de hazırlanmaya başladılar.

Grevdeki As Plastik işçileri ücretlerine yüzde 35 zam, banka promosyonlarının işçilere verilmesi ve atılan işçilerin geri alınması talepleriyle mücadelelerini sürdürüyor.

MKB Rondo

İstanbul Tuzla’da yer alan MKB Rondo işçileri Selüloz-İş sendikasında örgütlendiler. Örgütlenme sürecinde patron işkolu değişikliği ve yetkiye itiraz gibi sendika düşmanı saldırılar gerçekleştirdi. Ancak fabrika içerisindeki birlik bozulmadı. Toplu sözleşme masasından anlaşma çıkmayınca 28 Ağustos’ta grev pankartı asıldı. İşçilerin maaşlarına yüzde 80 zam, işyerinde disiplin kurulu ve işyeri temsilcisinin çalışmaması yönünde talepleri var. Grevci işçilerden birisi süreci şöyle değerlendiriyor:

“Burada ayın 30’unda maaş yatar, ayın 1’inde işçi meteliğe kurşun atar. Genel müdür bize ‘Bu fabrika nasıl dönüyor, haberiniz var mı?’ diyor. ‘Defterleri açsak siz de şaşarsınız, kârımıza değmiyor burada yaptığımız iş,’ diyor. E açsın hesapları bakalım! Bize 20 bin lira maaşı reva görüyor, bakalım patronu genel müdürü ne kadar kazanıyor. Görelim!”

Mersen

Gebze OSB’de bulunan Mersen isimli işyerinde Birleşik Metal İş sendikasında örgütlenen işçiler 19 Nisan tarihinden beri grevde!

Yaklaşık 60 çalışanın olduğu Mersen’de işveren sendikayı tanımayan bir tutum sergiliyor. Sendikalaşmaya başladıkları günden beri işverenin sendika karşıtı bir tavır takındığını ifade eden işçiler mücadelelerinin bir amacının da güvenceli çalışma olduğunu hatırlatıyor. Gelinen noktada patron tarafından grevin sonlandırılması yönünde baskılar sürüyor. Ancak altıncı ayını geride bırakan grevde işçiler kararlı, toplu sözleşme masası kurulana kadar grevi sürdüreceklerini ifade ediyorlar.

Elba Bant

Çerkezköy OSB’de bulunan Elba Bant işyerinde işçiler Petrol İş sendikasında örgütlendiler. Geçtiğimiz dört ay boyunca toplu sözleşme sürecinin sonuçlanmamasının nihayetinde işçiler 25 Eylül günü greve çıktılar.

200’ün üzerinde işçinin çalıştığı işyerinde işçiler maaşlarına yüzde 110 zam talep ediyor. Buna karşılık patron yüzde 43 zam öneriyor. Grevci işçiler sadece ücretler için değil, sendikal hakları için de mücadele ediyor. Fabrika önünde 7/24 nöbet tutan işçiler grevde birlik olmuş durumda ve kararlılar. İşyeri temsilcisi, grevle ilgili düşüncelerini şöyle aktarıyor:

“Biz bu grev çadırında içeride olduğumuzdan daha mutluyuz. Çünkü burada bir amacımız var.”

Tarkett

Petrol-İş’te örgütlenen Tarkett işçileri 18 Eylül günü greve çıktı. Sendikalaşmanın başladığı günden beri işçiler üzerinde ciddi bir baskı oluşturuldu. Bugün gelinen noktada toplu sözleşme masasını dahi tanımayan patrona yanıt, işyerine grev pankartı asmak oldu. Görüştüğümüz grevci işçiler süreci şöyle özetliyor:

“Sendika olmadan çalışmamız isteniyor. Bu firmanın dünya çapında 36 fabrikası var. Birkaç yer dışında hepsi sendikalı. Türkiye’de fabrika kurmasının sebebi de bu zaten; pazara yakın, sendika hakkı yok, ücretler düşük. Bu süreçte işveren sendikayı tanımadı, öncü arkadaşları satın almaya bile çalıştı.”

Tarkett işçileri ücret mücadelesinin yanında sendikalı çalışma mücadelesi de veriyor.

Direnişler

Polonez

Tekgıda-İş sendikasında örgütlendiği için işten atılan 146 Polonez işçisinin direnişi temmuz ayından beri sürüyor.

Direnişin kararlılıkla sürmesinin ve ülke kamuoyunda yer edinmesinin ardından geçtiğimiz aylarda Çalışma Bakanlığı devreye girmişti. İşçi direnişlerinde pek rastlamadığımız bu durumun ardından Bakanlık, işverene ufak bir ceza kesmiş ve Kod-46 (hırsızlık) ile atılan işçilerin işten atılmalarını Kod-4 (haksız fesih) olarak değiştirmişti. Bu gelişmeler direnişçi işçilerin şimdiye kadarki kazanımlarından birkaçı. Ancak görüştüğümüz direnişçi işçiler fabrikaya sendikalı olarak geri dönmedikçe gerçek bir kazanım elde etmemiş olacaklarını ifade ediyor.

Polisin ve işverenin saldırılarına karşın Polonez’de direniş üçüncü ayında sürüyor.

Fernas

Soma’da bulunan Fernas maden işletmesinde Bağımsız Maden İş sendikasında örgütlendiği için işten atılan işçilerin direnişi sürüyor. Soma’daki madenin önünde başlayan eylemlerden bir sonuç alınamayınca madenciler Ankara’ya yürüyerek seslerini duyurmaya çalıştılar.

Fernas işçilerinin talepleri; sendikalaştığı için işten atılan işçilerin geri alınması, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin uygulanması ve ücretlerin artırılması. Madenciler polis saldırılarına rağmen direnişlerini kararlılıkla sürdürüyor.

Eker

Bursa’da yer alan Eker süt ürünleri fabrikasında çalışan ve Tekgıda-İş’te örgütlendiği için işten atılan işçiler 23 Eylül günü fabrika önünde direniş çadırı kurdu.

Eker’de örgütlenmenin başlamasının ardından patron işkolu değişikliği yapmıştı. Sendikalaşan işçilerin istifa etmesi yönünde de baskı yapan patron sonunda sendikalı işçileri işten atmaya başladı. Bunun üzerine fabrika önünde direnişe geçen işçilerin talebi işe geri dönmek ve sendikal baskıların ortadan kaldırılması.

Cezasızlık politikalarına son verin! 6284’ü uygulayın!

0

İkbal Uzuner ve Ayşegül Halil, sadece kadın oldukları için öldürüldüler. 2024 yılı boyunca hemen hemen hepsi tanıdıkları, yakınlarındaki erkekler tarafından öldürülen 296 kadın gibi. Geçtiğimiz yıllar boyunca katledilen, kadın örgütleri gündem etmedikçe haberlerde iki satırdan fazla yer bulamamış diğer kadınlar gibi… Erkek şiddeti karşısında önleyici, koruyucu, caydırıcı politikalar sürdürmemiş iktidarın, önüne geçemediği diğer tüm kadın cinayetlerinde olduğu gibi… Bu, geride kalan her birimiz için taşıması ağır bir yük, baş etmesi zor bir öfke.

Üstelik sadece kadın olduğumuz için hayatlarımızın bir döneminde erkek şiddetine maruz kalma tehdidi ve tedirginliği ile yaşamaya devam ediyoruz. Çünkü önleyici tedbirlerin uygulanmadığını, var olan mekanizmaların işletilmediğini, caydırıcı cezaların verilmediğini; kadınların şikâyetlerine, beyanlarına rağmen yeterince dikkate alınmadıklarını; bu yollarla erkeklerin defalarca ve defalarca korunduğunu görüyoruz. Kadın düşmanı politikaların savunuculuğunu yapan, kadınların kazanımlarını her fırsatta tartışmaya açan, toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarını aile politikalarına indirgeyen Tek Adam rejimi, politik tercihleriyle kadın cinayetlerinin ve erkek şiddetinin de başlıca sorumlusu olmayı sürdürüyor.

Ancak iktidar bu konuda sorumluluğunu kabul etmediği gibi, işaret ettiğimiz cezasızlık politikalarını bir algı gibi göstermeye çalışıyor ve “kadına yönelik şiddetle mücadelede ‘sıfır tolerans’ ilkesiyle” hareket ettiklerine inanmamızı bekliyor. Oysa biz görüyoruz ki hemen hemen her kadın cinayetinin ardında tolere edilmiş, tedbir alınmamış farklı şiddet biçimleri var. Ama iktidar bir kez daha, arka plandaki erkek egemen politik tercih ve pratiği görünmezleştirmeye; erkek şiddetine bahaneler bulmaya; İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmek, 6284’ü tartışmaya açmak gibi somut adımların kadına yönelik erkek şiddetiyle mücadeleye verdiği zararı yok saymaya çalışıyor. Kadın örgütlerinin on yıllardır dile getirdiği tespit ve çözümleri görmezden geliyor.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, 2021-2025 dönemini kapsayan Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele 4. Ulusal Eylem Planıyla 28 strateji kapsamında çalışmalarını sürdürdüklerini belirtiyor. Oysa kadın cinayetlerini, erkek şiddetini önlemek için tek bir gerçek stratejiye ihtiyaç var: Kadın düşmanı politikalara son vermek! Kadınların erkek şiddetine maruz kalmasını önleyici, koruyucu tedbirleri almak, uygulanmasını denetlemek, şiddetten uzaklaşmak isteyen kadınlara dair bütünlüklü bir politika geliştirmek. Bunun için öncelikle cezasızlık politikalarına son verin, 6284’ü etkin bir şekilde uygulayın! Kadınların beyanlarını ve şikâyetlerini “kovuşturmaya yer yoktur”larla savuşturmayın!

Kadın cinayetlerinin münferit olmadığı da niçin politik olduğu da kadınların her alanda verdiği feminist mücadele ile kamuoyu nezdinde artık çok daha görünür! Ancak “kadın cinayetleri politiktir” tespitinin sadece süreci ve sorumluları değil aynı zamanda mücadele alanımızı da işaret ettiğinin de altını tekrar tekrar çizmek gerekiyor. Bu yüzden, haklı öfkemizi kadın dayanışmasından güç alarak örgütlemeliyiz. 6284’ün etkin uygulanması, cezasızlık politikalarının terk edilmesi, erkek şiddetini önlemeye dönük politikaların uygulanması için ortak bir mücadele hattının ve eylem planının oluşmasına ihtiyaç var. Bunu bulunduğumuz her alanda savunmak ve araçlarını sağlamak da sorumluluğumuz: sendikalarda, üniversitelerde, işyerlerinde, mahallelerde; bulunduğumuz her alanda…

Buzu kırıp yolu açmak ellerimizdedir

0

AKP-MHP ittifakı baskıcı, gerici ve emek düşmanı bir Tek Adam rejimini tüm boyutlarıyla kurmak ve kalıcılaştırmak çabası ile girdiği yolda hayli mesafe kat etti ancak meşruiyetini de önemli ölçüde yitirdi.

Bu meşruiyet yitiminin iki boyutu olduğunu söyleyebiliriz. İlki, AYM kararlarının fiilen askıya alınmasında somutlaştığı üzere iktidarın yönetebilmek için kendi hukuku çerçevesine dahi sığmayan bir işleyişi sürdürmek zorunda kalmasıdır. İkincisi ise rejimin yol açtığı ekonomik, sosyal ve siyasi krizin derinleşerek sürmesinin kitlelerde yarattığı hoşnutsuzluktur.

Hal böyleyken AKP-MHP ittifakı bir yandan kendi iç çelişkilerini aşmaya çalışıyor, öte yandan ise müstakbel bir seçim zaferini mümkün kılmanın yollarını arıyor. Fakat masada eskisi kadar çok seçenek yok. Şimşek eliyle uygulanan ve emekçilerin hayatını cehenneme çeviren IMF programından geri adım atmanın koşulları mevcut değil. Bu durumda geriye sopa ve yalan kalıyor.

Sendikal örgütlenme hakları gasp edilmek istenirken buna direnen işçiler, ulusal demokratik taleplerini savunmaktan vazgeçmeyen Kürtler, meydanların kendilerine yasaklanmasını kabul etmeyen kadınlar, gençler ve hatta sıradan bir sokak röportajında içinden geldiği gibi konuşmaktan sakınmayacak “sade vatandaş” hayli zamandır sopanın hedefinde.

Fazlasıyla basitleştirerek “yalan” olarak adlandırdığım şey ise sermaye sınıfının güncel ihtiyaçları ile uyumlu, aşırı sağın küresel ölçekte kullandığı söylemlerle paralellik gösteren, AKP-MHP’nin kendi tarihsel, ideolojik referanslarından da beslenen bir dizi siyasi saldırıya işaret ediyor.

Kazanılmış hakları hedef alan bu saldırılara, onlara zemin hazırlamak ve taraftar devşirmek için iktidar merkezinden kumanda edilen sistematik dezenformasyon eşlik ediyor. Haklarına göz dikilen toplumsal kesimler hedefe konularak, kriminalize edilerek, talepleri tersyüz edilerek toplumun geri kalanı nezdinde düşman olarak görülmeleri için devlet kurumlarından sosyal medya trollerine dek uzanan geniş bir görevliler ordusu eliyle kampanyalar icra ediliyor.

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme süreci de, sokak hayvanlarının katline yolu açan yasanın kabulüne varan süreç de böyle örgütlendi. Uzunca süredir aileyi koruma bahanesi ile kamu spotlarının nefret mitinglerinin tanıtımına tahsis edildiği, devlet katının lgbti+ düşmanlığının kürsüsüne çevrildiği karanlık bir tünelden geçmiyor muyuz?

Bunlar tek sefere mahsus çıkışlar değil; kapitalizmi, patriyarkayı, şovenizmi, ırkçılığı tahkim ederek yeniden üretmeye yarayan, süreklilik arz eden bir saldırının art arda gelen dalgaları. Bu dalgalar ile sömürü ve baskının dayanakları güçlendirilirken, aynı zamanda kendi çıkarlarına yabancılaştırılabildikleri ölçüde toplumun bazı kesimlerinin de rızası devşiriliyor ve öznellikleri eskisinden daha geri bir siyasal zeminde yeniden imal ediliyor.

Bu kaotik görünümlü politik süreçlerin arkasında, sermayenin ivmelenerek birikimini ve toplumsal yeniden üretimini mümkün kılma zorunluluğu var. Çoğunluğu işçi, emekçi olan toplumu hem de ağır sömürü koşulları içinde yönetilebilmek için onu bölebilecekleri kadar bölmeye ve birbirlerine düşman etmeye mecburlar.

Bizler ise işçiler, emekçiler, cümle ezilenler olarak mücadelelerimizi birleştirmemizi mümkün kılacak; sendikaları, sosyalistleri, emekten yana olan tüm güçleri bir araya getirecek bir emek ittifakını kurmaya mecburuz.

Ne kapitalizmle ne de Tek Adam rejimiyle derdi olan CHP ile kurulacak açık/gizli ittifaklar veya genel bir demokrasi söylemi etrafında bir araya gelmekle yetindiğimiz, siyasi kurumlarımızın toplamı olmayı aşamayan, ufku seçimlerle sınırlı birliktelikler bizi kurtaramaz.

Önüne kapitalizmden ve rejimden kopuş hedefli bir mücadele programını koyacak, iktidarın hayatlarımızı kuşatan saldırılarına karşı hayatın içerisindeki siyasal mücadeleyi örgütleyecek, milyonların edilgen seçmenler olmaktan çıkıp sömürüye ve baskıya karşı seferberlikler içinde özneleşebilmesi için yolu açacak bir buzkıran inşa etmeliyiz.

Daha özgür bir üniversite nasıl mümkün?

0

Üniversiteler genellikle gençlerin belli umutlar ve beklentilerle girdikleri alanlar. Sınıf atlamak, aile baskısından uzak hayatlar ve özgür ortamlar. Özellikle Türkiye’de öğrencilerin bu beklentilerinin karşılandığını söylemek bir hayli zor. Nedeni ise Türk kapitalizminin ihtiyaçları doğrultusunda üniversitelere dayatılan sermaye sınıfı güdümündeki değişim programları. Bu değişim programı, üniversiteyi sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda yapılandırmayı amaçlıyor.

Üniversitelerimiz oldukça antidemokratik bir atmosfere sahip. Peki bu ne anlama geliyor? Öğrencilerin ihtiyaçlarına verilecek cevapları kendilerinin belirlemediği, eğitim müfredatlarında söz hakları olmadığı ve devlet tarafından sözde öğrenciler için ayrılan kaynakların öğrenciler için değil, üniversitelerdeki kayyum rektörlükler ve sermaye temsilcilerinin içerisinde bulundukları mütevelli heyetleri tarafından, başta da ifade ettiğimiz gibi sermaye sınıfının çıkarları için kullanılması demek.

Sermayenin boyunduruğu elbette yıllar boyunca öğrencilerin tepkisini çekti. Bu tepkiler yer yer eylemliliklere ve demokratik seferberliklere de evrildi. Sermaye sınıfının siyasal temsilcisi olan AKP-MHP iktidarı, temsil ettiği sınıfın çıkarları doğrultusunda siyasal rejimi nasıl değiştirdiyse üniversiteleri de bu değişikliklerin gölgesinde yeniden yapılandırdı. Ülke genelinde hissedilen antidemokratik atmosfer üniversitelerimizde de böylece hâkim kılındı. Öğrenci kulüpleri üzerinde yasakçı tutumlar sergilendi, öğrenci şenlikleri iptal edildi, öğrencilerin yasal hakkı olan Öğrenci Temsilci Konseyi’ni seçme hakkı ellerinden alındı.

Üniversitelerimiz sermaye boyunduruğu altında Siyonizmle de işbirliğini sürdürüyor. Marmara, Koç, Özyeğin ve Sabancı Üniversiteleri işgal devleti İsrail ile Erasmus vb. programlarını halâ sürdürüyor ve İsrail’in meşru olmayan varlığını meşrulaştıran, dolayısıyla bugün bir yıldır acımasızca sürdürülmekte olan Gazze soykırımının da ortaklığını yapmaktalar. Daha özgür bir üniversiteyi inşa etmek istiyorsak eğer öncelikle bu işbirliklerini sonlandıracak hareketi üniversitelerimizde inşa etmeliyiz.

Yeni dönem, OVP’nin kamusal harcamaları kısma planı kapsamında ODTÜ kayyumunun son derece önemli bir hak olan smear testi hakkını kadın öğrencilerin elinden alması ile başladı. Öte yandan aynı kapsamda ilk ve ortaöğretimlerde MEB’in okullara temizlik görevlisi istihdam etmeyeceği ortaya çıktı. Velilerin ve kamuoyunun büyük tepkisi üzerine MEB 30 bin görevli istihdam edeceğini açıklasa da bu yeni dönemde okullarda karşılaşacağımız sorunlar için bize önemli bir öngörü sunuyor. Üniversitelerdeki ilk mücadele de Bilkent Üniversitesi’nde gerçekleşti. Rektörlüğün öğrenciler için hayati bir ulaşım aracı olan ringleri kaldırdığını açıklaması üzerine Bilkent öğrencileri fakülte içerisinde günlerce eylem yaptı ve rektörlüğe geri adım attırdı. Tek bir kampüste seferber olan öğrenciler nasıl saldırıları püskürtüyorsa, ülke çapında ortak ve acil talepler etrafında bir araya gelmiş bir öğrenci hareketi de yıllardır ellerinden alınanları geri alabilir ve daha özgür üniversiteleri inşa edebilir.

İzmir’de kadınlardan kadın cinayetlerine karşı eylem

0

İstanbul’da iki genç kadının katledilmesi, bir kadının Beyoğlu’nda taciz edilmesi ve son günlerde kadınlara yönelik artan taciz, şiddet ve istismara karşı kadın örgütleri İzmir’de 5 Ekim günü eylemler düzenledi.

İlk eylem Kadın Meclisleri ve Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu tarafından gerçekleştirildi. Alsancak Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde saat 18.30’da toplanan kadınlar, kadın cinayetlerine ve erkek şiddetine karşı sloganlar eşliğinde, 4 Ekim günü vahşice katledilen İkbal Uzuner’in dövizlerini taşıdılar. Eylemde “Öldürülen, koruyamadığınız her kadın için sokaklarda karşınıza çıkacağız!” dendi.

Günün ikinci eylemi İzmir Kadın Platformu tarafından gerçekleştirildi. “Her yer suç mahalli! Faillerden hesap soruyoruz!” yazılı pankartın açıldığı eylem Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde saat 18.45’te başladı. Basın açıklamasında Ayşenur Halil ve İkbal Uzuner’in katilinin sadece Semih Çelik olmadığından, kadın düşmanı iktidarın da suç ortağı olduğundan bahsedildi. Beyoğlu’nda bir kadını taciz eden faillerin önce serbest bırakılıp ardından tepkiler üzerine tekrar gözaltına alınmaları teşhir edildi. Tek Adam rejiminin cezasızlık politikaları ve İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasının ardından artan katliam ve şiddetin bu düzenden kaynaklandığı vurgulandı.

Narin Güran cinayetine de vurgu yapan kadınlar, “kaybolan” çocukların ve kadınların sesi olmaya devam edeceklerini, kadınların sokakları ve mücadeleyi terk etmeyeceğini söyledi. Basın açıklamasında ayrıca Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı’nın “sıfır tolerans” söylemi teşhir edilerek “Bu mu sizin sıfır tolerans dediğiniz?” diye soruldu. Eylemler sloganlarla sona erdi.

Filistin’de soykırımın birinci, işgalin 76. yılı!

0

7 Ekim’in bir yıl ardından İsrail, Gazze’deki soykırımı sürdürüyor. 42 binden fazla ölü, yaklaşık 100 bin yaralı ve enkaz altında kalan binlerce kayıp var. İsrail, Batı Şeria’daki saldırılarını sertleştirdi; yüzlerce ölü ve tutuklu var. Şimdi de Lübnan’a saldırıyor ve yaklaşık 2 bin ölü (2006 işgalinden daha fazla) ve 10 bin yaralı var. İşgal devleti Suriye’yi bombaladı ve savaşı İran’a kadar genişletme tehdidinde bulunuyor. Netanyahu aceleyle, bölgedeki saldırganlığı için vazgeçilmez olan ABD ve diğer Avrupa emperyalizmlerinin daha fazla işbirliğini sağlamaya çalışıyor.

Lübnan’da ABD’nin sağladığı F-35 uçaklarıyla gerçekleştirilen bombalı saldırıların öncesinde, Lübnan’ın farklı bölgelerinde yüzlerce çağrı cihazı ve ertesi gün de telsiz aynı anda patlatılarak 46 kişinin ölümüne ve 3 binden fazla kişinin yaralanmasına neden oldu.

İsrail Beyrut’u bombalayarak Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ı İranlı bir komutanı ve Lübnan’daki direnişin diğer üyelerini öldürdü. Daha önce de İran’ın başkenti Tahran’da Hamas lideri İsmail Haniye ve ailesinin bir kısmına suikast düzenlemişti.

Netanyahu’nun bir “başarı” sunması gerekiyordu çünkü Gazze operasyonunun üç hedefine ulaşmadaki başarısızlığını gizleyemiyordu: Rehineler serbest bırakılamadı, Gazze kontrol altına alınamadı, Hamas ve Filistin direnişi ortadan kaldırılamadı.

Netanyahu, soykırımı sürdürmenin ve çatışmayı uzatmanın Siyonist aşırı sağ hükümetin sürmesiyle aynı anlama geldiğinin farkında. Aynı zamanda, savaş tamtamları yeni gösterileri yasaklamasına ve istifasını ve rehinelerin serbest bırakılmasını sağlayacak bir ateşkes anlaşması talep eden sesleri susturmasına olanak sağlıyor. Siyasi krize ek olarak, yarım milyondan fazla İsrailli ülkeyi terk etti ve ciddi bir ekonomik kriz yaşanıyor. İsrail’in politikası, ABD’nin Irak işgalinde attığından daha fazla bomba attığı Gazze’yi kana bulamaya devam etmek ve Filistinlilerin Batı Şeria’daki topraklarından ve evlerinden kovularak yerleşimcilere verilmesini hızlandırmaktır. İşgal devleti, Tulkarim’deki bir mülteci kampını uçaklarıyla bombalayıp 18 kişiyi katlederek iğrenç bir suç daha işledi. Siyonist devlet, yerleşimcileri silahlandırıyor ve onlara Filistinlilere şiddet uygulayıp onları öldürmeleri için açık çek veriyor. Genişleme, daha fazla toprak işgali ve etnik temizlik derinleşerek Büyük İsrail projesini ilerletiyor.

İsrail Eğitim Bakanı, Lübnan ile ilgili olarak açıkça şunu söyledi: “Hizbullah ile Lübnan arasında hiçbir fark yoktur. Lübnan yok edilecek. Varlığı sona erecek.” Güney Lübnan’daki yıkım, Gazze’nin izinden giden acımasız bir yıkımdır. Yüz binlerce insan kuzeye doğru kaçmak zorunda kalırken, kaçmak zorunda kalan ve Lübnan’da zaten zor koşullarda yaşayan Suriyeliler (1,5 milyondan fazla) Suriye’ye dönme basıncı altında.

Tıpkı İsrail’in mutlak teknolojik ve askeri üstünlüğüne rağmen Gazze’yi kontrol altına almayı başaramadığı gibi, Lübnan’daki direniş de işgalci birlikler arasında ölümlere neden oluyor. Bu sırada, 2006 anlaşmalarına göre Güney Lübnan’da askeri harekâtı engellemesi gereken Birleşmiş Milletler (BM) birlikleri, Siyonist ordunun harekâtına izin vermek için kışlalarında saklanıyor. Ve son olarak, İsrail hükümeti BM Genel Sekreteri’ni istenmeyen kişi ilan etti. Tüm bunlar, Siyonizmin ve Netanyahu hükümetinin saldırgan ve faşist karakterini göstermektedir.

İsrail devletinin bu denli küstahlığı ve dokunulmazlığı nasıl mümkün olabiliyor? İsrail sadece Siyonizmin ırkçı bir projesi değil, dünya emperyalizminin stratejik bir projesidir. Büyük enerji kaynaklarına sahip bir bölgenin kontrolü için hayati bir konumda bulunan emperyalist bir anklavdır. Ortadoğu halklarına karşı emperyalist bir savaş makinesidir. Biden’ın dediği gibi “eğer var olmasaydı icat edilmesi gerekirdi”. İsrail, emperyalizm için varlığının vazgeçilmez olduğunu biliyor. Mısır, Ürdün, Fas, Katar, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri gibi Filistin direnişini yalnız bırakan ve on yıllardır suçlu ve soykırımcı Siyonizmin cezasız kalmasına izin veren Arap rejimlerini emperyalist projeye ve İsrail devletine tabi kılan da işte bu güçlerdir. Batı Şeria’da ise Filistin Yönetimi’nin işbirlikçi rolüne güveniyorlar. Bu emperyalist işbirliği olmadan “İsrail Devleti” varlığını sürdüremez.

Tüm maskeler düşüyor. ABD, İsrail’in Lübnan’a saldırısını ve İran’a karşı (muhtemelen başka bir Avrupa devletiyle) ortak bir karşılık verilmesini desteklediğini açıklamak için sahte barış sözlerini bırakıyor. Biden alaycı bir şekilde petrol kuyularının bombalanmamasını “rica” ediyor. ABD İsrail’e 8,7 milyar dolarlık yeni askeri yardım yapılmasını; bölgedeki birliklerin, savaş gemilerinin ve savaş uçaklarının artırılmasını onayladı. İsrail’in ithal ettiği silahların yüzde 30’unu satan Almanya liderliğinde Avrupa Birliği, Siyonist soykırımın suç ortağıdır. Almanya, Fransa ya da Birleşik Krallık’ta Filistin halkıyla dayanışmak için düzenlenen kitlesel gösteriler bastırılmaktadır.

Filistin ve Lübnan halkı için dayanışmayı güçlendirmekten başka bir yol yok. Filistin ve şimdi de Lübnan halkının direnişini tamamen destekliyoruz. Tüm dünyada sokaklar Filistin ve Lübnan’la dayanışmayı yükseltmek için dolduruldu. ABD’de öğrenci gençliğin ve Siyonist olmayan Yahudilerin önemli eylemleriyle Demokrat’ların kongrelerinde protesto mitingleri düzenlendi. Kısa bir süre önce İspanya’da bazı sendika merkezlerinin çağrısıyla Filistin halkına destek için bir genel grev yapıldı ve buna önemli eylemler eşlik etti. Halklar kendilerini emperyalist baskıya karşı mücadelenin bir sembolü olarak Filistin halkıyla özdeşleştirmektedir. Emperyalist suç ortaklığı ağı sarsılmalı ve Siyonist rejimin yalnızlaştırılması derinleştirilmelidir.

İsrail Gazze’den, Batı Şeria’dan ve Lübnan’dan defol!

Tutsaklar derhal serbest bırakılsın!

İnsani yardımlar acilen ulaştırılsın!

Dünya hükümetlerinin İsrail ile diplomatik, siyasi, ekonomik, askeri, akademik ve kültürel ilişkilerini kesmelerini talep ediyoruz. Silah sevkiyatına hayır!

Filistin’le dayanışma hareketine yönelik baskılara son!

Birleşik, laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin!

Yaşasın nehirden denize özgür Filistin!

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

5 Ekim 2024

Tarihte bu ay: “Kobani Olayları” 10 yaşında

0

6-8 Ekim 2024, emekçi Kürt halkının hem IŞİD’in (Irak Şam İslam Devleti) askeri saldırılarına hem de AKP hükümetinin bu saldırılar karşısındaki Kürt düşmanı tutumuna karşı kitlesel bir biçimde seferber olmasının 10. yıldönümü. Eylül-Ekim 2014’te IŞİD’in, Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) kontrolündeki şehirlere yönelik başlattığı saldırı, Kürt halkı tarafından bir direniş dalgasıyla, AKP hükümeti tarafından ise sonuçsuz kalacak olan umutlarla karşılanmıştı.

Kobani Olayları başlarken IŞİD yaklaşık olarak 350 Kürt ve Arap köyünü ele geçirmiş, 150 bini aşkın Kobanili ise göç etmek durumunda kalmıştı. Ekim ayında IŞİD’in ilerlemesi hızlanınca, DEM Parti’nin öncülü olan HDP, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) üzerinden gelecek askeri yardımın ulaşması için Türkiye üzerinden Kobani’ye bir koridor açılmasını talep etti. 4 Ekim’de PYD Eş Başkanı Salih Müslim, diğer Kürt kantonlarındaki silahların Kobani’ye Türkiye toprakları üzerinden aktarılması için koridor açılması talebinde bulundu.

Bu taleplerin karşılık bulmaması, IŞİD’in ilerleyişi ve dahası, hükümetin IŞİD’in ilerlemesini umursamaz açıklamaları, üç gün boyunca kitlesel eylemler şeklinde kendisini gösterecek olan Kobani seferberliğini başlatan faktörler oldu.

Kitlesel eylemler 35 il ve 96 ilçeye yayıldı. 269 kamu binası ile 1731 ev ve işyeri hasar aldı. 326 kolluk kuvveti yaralandı. 47’si HDP’li olmak üzere toplam 54 kişi hayatını kaybetti. 6 Ekim ile 9 Ekim 2014 tarihleri arasında olaylar devam ederken hükümet kontrolü tamamen yitirmişti.

AKP hükümeti, 2013 Gezi ayaklanmasının üzerinden bir yıl sonra vuku bulan bu kitlesel olaylar karşısında da yalpaladı. Kobani Olayları’ndan bir yıl sonra da, sanayi bölgelerini sarsacak olan Metal Fırtına yaşanacaktı. Birer yıl aralarla üç sene boyunca, Türk ve Kürt işçi sınıfları ile emekçi halkları, AKP hükümetinin emek ve Kürt düşmanı politikalarına ve başkanlık rejiminin inşasına karşı büyük mücadelelere atıldılar. Bu mücadelelerin devrimci bir önderlikten yoksun oluşu ise yenilgilerini beraberinde getirdi ve böylece iktidar, rövanş planlarını hayata geçirmeye başladı.

Gezi ayaklanmasından alınmak istenen rövanş hâlâ aklımızda ve Gezi tutsaklarının özgürlüğü için mücadele halen sürüyor. Bunun bir benzeri Kobani Olayları için de tertiplendi. 20 Mayıs 2016’da, CHP’nin de desteklediği anayasa değişikliği sonucunda, HDP milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırıldı; aynı yıl 4 Kasım’da Selahattin Demirtaş gözaltına alındı. 26 Nisan 2021’de Kobani Davası görülmeye başlandı. 108 Kürt siyasetçinin yargılandığı davada, 29 ayrı suçlamayla 38’er kez ağırlaştırılmış müebbet ve 19 bin 680’er yıl hapsi isteniyordu. Dava 15 Mayıs 2024’te sona erdi; Selahattin Demirtaş 42 yıl, Figen Yüksekdağ 30 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı.

AKP hükümeti Kobani Olayları’nı HDP üzerinden kriminalize etmek istedi. Kobani Davası başından sonuna dek partizan bir davaydı. Bu dava, emekçi Kürt halkına gösterilen bir sopaydı. Aynı zamanda bu dava, bir kere daha, Türkiye’deki demokratik haklar sorununun başlıca bileşenlerinden birinin siyasi tutsaklar sorunu olduğunu gösterdi. Bugün Demirtaş ve Yüksekdağ, emekçilerin vicdanının onayını almış bir hukuk sisteminin suçlu bulduğu kimseler değildir. Başta seçilmiş milletvekilleri ve belediye başkanları olmak üzere siyasi tutsakların özgürlüklerine kavuşması, Türkiye’de siyasal demokrasinin tesis edilmesinin başlıca şartları arasındadır.

İzmir’de Filistin Eylem Platformu’ndan Filistin direnişine destek yürüyüşü

0

Filistin’de 7 Ekim Aksa Tufanı harekâtının ve Siyonist İsrail saldırganlığının birinci yıldönümünde İzmir’de gerçekleştirilen eylem ve yürüyüşle emperyalist soykırım protesto edildi. Alsancak Kıbrıs Şehitleri Caddesi Eski Leman Kültür önünde saat 16.30’da “Nehirden Denize Özgür Filistin! Soykırıma Hayır!” yazılı Filistin Eylem Platformu imzalı pankartın açılmasıyla eylem başladı. Konuşmalarda ABD emperyalizminin desteğiyle İsrail’in saldırganlığı ve katliamları teşhir edildi. Filistin halkının yıllardır olduğu gibi bugün de direndiği ifade edildi. “Nehirden denize özgür Filistin”, “Rojava’dan Gazze’ye Yaşasın Halkların Ortak Mücadelesi”, “Katil İsrail, işbirlikçi AKP” gibi sloganlar ve ajitasyon konuşmaları eşliğinde Türkan Saylan Kültür Merkezi önüne kadar yürüyüş gerçekleştirildi.

Ortak açıklamada, bir yıldır süren ABD destekli İsrail saldırganlığı ifade edilerek tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleşen soykırım tablosu aktarıldı. AKP iktidarının İsrail ile sürdürdüğü işbirliğinin katliama ortak olmak anlamına geldiği, ülkede bulunan askeri üslerin Siyonizmin ve emperyalist ülkelerin hizmetinde olduğunun altı çizildi. NATO’dan çıkılması ve üslerin kapatılması gerektiği söylenen açıklamada, AKP’nin Filistin üzerinden hamaset yapmasının yanı sıra Rojava ve Kuzey Irak’ta aynı savaş politikalarını bizzat uyguladığı vurgulandı. İsrail ile tüm ilişkilerin bir an önce kesilmesi talebiyle açıklama sona erdi. 
Açıklamanın ardından kitle Gündoğdu Meydanı’na kadar sloganlarla yürüyerek yaşamını yitirenler için denize çiçek attı.

İşçi Demokrasisi Partisi, TİP, EMEP, DİP gibi birçok kurumun dövizleriyle katıldığı eylem sloganlarla bitirildi.

Siyonizmin çöküş ihtimali arttıkça vahşi saldırıları katlanarak büyüyor

0

Geçen ay ateşkes görüşmelerinin tıkanmasıyla birlikte Siyonist rejimin pervasız saldırganlığının giderek artmakta olduğunu ifade etmiştik. Eylül ayının ikinci yarısında Siyonist rejim soykırım, imha ve tehcir üzerine kurulu savaşını Gazze’den Batı Şeria’ya, ardından da Lübnan’a taşımış durumda. Gazze’de 42 bine yakın Filistinliyi, Batı Şeria’da 800’e yakın insanı katleden Siyonizm, 100 binin üzerinde Filistinliyi yaraladı ve 2 milyona yakın insanı yerinden etti. İsrail, Lübnan’daki katliamlarında ise 2 bine yakın insanı öldürdü ve binlerce yaralı söz konusu. Ayrıca 100 binlerce Lübnanlı yerinden edildi.

Bugünü ele almadan önce, geçtiğimiz yıl boyunca yaşananların başlangıcı olan 7 Ekim 2023 tarihini anmak gerekiyor. Filistin direniş örgütlerince gerçekleştirilen El Aksa Tufanı, Filistin davasının büyük ölçüde prestijini yitirdiği, dünya halkları nezdinde seferber edici rolünün kaybolmaya yüz tuttuğu bir dönemde gerçekleşti. El Aksa Tufanı, emperyalizm destekli yerleşimci sömürgeciliğe karşı Filistin halkının tarihsel hakları için gerçekleştirilmiş meşru bir askeri harekât olarak karakterize edilmeli. Çünkü 7 Ekim tarihiyle özdeşleşen harekât, İsrail’in etnik temizlik projesine, katliamlarına ve ırkçı programına karşı verilmiş yanıttı. Savaşların sonuçları itibarıyla istenmeyecek bir hadise olduğu gerçeğini reddetmiyoruz. Fakat bu savaşı yaratan Filistin direniş örgütleri değil; Filistinlileri 76 yıldır topraklarından sistematik bir şekilde tehcir eden, onları katleden ve yeraltı-yerüstü kaynaklarına el koyan korsan devlet İsrail’dir. Tek ve birleşik bir Filistin yoksa kalıcı bir barışın tesisi de mümkün değildir. Dolayısıyla 7 Ekim de bütünüyle meşrudur ve Filistin direnişi koşulsuz bir şekilde -askeri olarak- desteklenmelidir. Filistin’deki savaşın sona erdirilmesinin ve kalıcı barışın yolu daha fazla 7 Ekim’den, daha fazla Filistin seferberliğinden geçmektedir.

Nehirden denize özgür Filistin

7 Ekim’e dair gerçekleştirilen onca karalama çabasına karşın El Aksa Tufanı, sonuçları itibarıyla yalnızca Filistin’de değil, dünya ölçeğinde sınıflar mücadelesinin seyrinde de bir kırılma yarattı. Emperyalizmin ön karakolu Siyonist İsrail’in yenilmezlik imajı yerle yeksan olurken, ABD emperyalizminin krizi daha fazla derinleşti. Ayrıca 7 Ekim’in ardından dünya halklarının bilincinde de önemli bir sıçrama gerçekleşti. Özellikle emperyalist metropollerdeki kitleler Filistin için önemli ölçüde seferber oldu ve olmaya devam ediyor. Yine bu seferberliklere damgasını vuran merkezi sloganın “Nehirden denize özgür Filistin” olması, iki devletli çözümün kitleler tarafından büyük ölçüde reddedildiğini göstermesi açısından önemli bir veri oluşturuyor.

Nazizmin günümüzdeki temsilcisi İsrail, savaşı Lübnan’a taşımaya girişiyor

İsrail, dünya halkları nezdinde Nazizmin günümüzdeki temsilcisi haline geldikçe uluslararası alanda, yani devletler arası sistemde de gittikçe yalnızlaştı. Bu süreç Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) kararları, Filistin’i tanıyan devletlerin sayısının giderek artması ve enternasyonal boykot hareketinin zaferleriyle ölçülebilir. Bunun dışında geçtiğimiz ay içerisinde işgal devletinde ateşkesin gerçekleşmesi için gerçekleşen genel grev de oldukça önemliydi. Antisiyonist olmamalarına rağmen Netanyahu karşıtı yerleşimcilerin gerçekleştirdiği greve 500 bine yakın kişi katıldı. Grev, Siyonist yargı tarafından siyasi olduğu gerekçesiyle yasaklandı ve sona erdi. Savaş kabinesinin sürekli zayıflaması ve rejimin yerleşimci nüfusu konsolide etmekte yaşadığı güçlük üzerine Netanyahu savaşı Lübnan’a taşımaya ve orayı da Gazzeleştirmeye girişti. 17-18 Eylül tarihlerinde çağrı cihazlarının patlatılması, Güney Lübnan’ın ağır bir şekilde bombalanması ve Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’ın da öldürülmesi bu sürecin önemli ayaklarıydı. Bu saldırıların ardından Siyonist rejim Hizbullah’ın silahsızlandırılması ve kuzeye çekilmesi hedefiyle bir kara operasyonu başlatacağını duyurdu. Bu saldırganlığın hedefi ise Netanyahu’nun içerideki ateşkes basıncını Hizbullah’ı yok etme vaadiyle zayıflatmak istemesi ve İran’ı savaşa dahil ederek savaşın boyutunu bölgesel düzeye çıkarmak.

Siyonist rejimin askeri-politik hedeflerine -Hamas’ı yok etmek vb.- ulaşamadığı oranda yaşadığı kriz, varoluşunun kırılganlığını açığa vurmaktadır. Bu tabloyu dağıtmak için gerçekleştirilen saldırılarda Hizbullah önderliğinin büyük ölçüde imhasıyla İsrail taktiksel başarılar elde etmiş gibi gözükse de bu durum oldukça kısa sürdü. 2 Ekim’de İran’ın füze saldırısı ve devam eden süreçte kara operasyonunda Hizbullah’ın işgal ordusunu püskürtme kapasitesinin mevcut olduğunu göstermesi atmosferi tamamıyla değiştirdi. İsrail’in İran’a cevabının ne düzeyde olacağı henüz belli değil. Fakat sıkıştığı oranda emperyalizmi Siyonizmin suçlarına ortaklıktan doğrudan suç işlemeye itmeye çalışan İsrail’in bu arayışını sürdüreceğini tahmin etmek güç değil. Bu saldırganlık karşısında Türkiyeli emekçilere düşen görev ise uluslararası boykot hareketinin bir parçası olmak ve işgal devletinin can suyunu kesmek için seferber olmaktır. Dolayısıyla İsrail ile siyasi ve ticari dahil tüm ilişkilerin kesilmesi, başta Kürecik olmak üzere NATO üslerinin kapatılması ve soykırıma giden petrol akışının kesilmesi en acil taleplerimiz olmalıdır.

Yasama yılının açılışı: bir siyasal demokrasi parodisi

0

30 Temmuz’da tatile giren TBMM’nin yeni yasama yılı, her yıl olduğu gibi 1 Ekim’de açıldı. Siyasiler açılışta bu kez de demokrasi ve halk iradesine yönelik mesajlar verdi. Can Atalay’ın tutukluğunu protesto eden TİP’in katılmadığı oturumda DEM Parti dışındaki tüm partilerin saygılı karşılamasının ardından Meclis’te konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “yeni ve sivil bir anayasa” sözünü yineledi ve “Sözü ve teklifi olan herkesi” yeni anayasa çalışmasına davet etti.

Açılış resepsiyonunda verilen ve Meclis’in halk iradesine dayandığına dair demokrasi güzellemelerinden oluşan söylemlerin hiç kimseyi heyecanlandırmadığını söylemek yanıltıcı olmaz.

Can Atalay, Hatay halkının oylarıyla seçilmiş bir milletvekili olmasına rağmen, genel seçimlerden beri 500 günü aşkın bir süredir anayasaya aykırı olarak hapiste tutulurken, demokrasi söylemleri ne kadar inandırıcı olabilir? Can Atalay’ın tutukluğunun anayasaya aykırı fiili bir durum olduğunu saptayan Anayasa Mahkemesi kararının gereğini yaparak Atalay’ın milletvekili haklarını iade etmek yerine, “Meselenin bundan sonraki kısmı tamamen hukuki süreçlerle ilgilidir. Sonuç almak bakımından Meclis’in bu aşamada yapabileceği bir şey yoktur,” diyecek kadar gerçeği bükebilen bir kimsenin başkanı olduğu bir meclisten demokrasi çıkabilir mi?

Tıpkı Can Atalay gibi Gezi direnişinin günah keçileri yapılmaya çalışılan Osman Kavala ve daha onlarca muhalif aydın hapishanelerde yatarken, sokak röportajlarında özgürlük ve emek taleplerini ifade ettikleri için gençler gözaltına alınırken hangi demokrasiden söz edilebilir?

Selahattin Demirtaş başta olmak üzere her kademeden binlerce Kürt siyasetçi yerleşik devlet politikası sonucunda 4 Kasım 2016’dan bu yana hapisteyken yeni anayasadan özgürlük beklenebilir mi?

Polonez ve MKB işçileri gibi işçi ve emekçiler en demokratik haklarından biri olan sendika hakkını talep ettikleri için işten çıkarılırken veya sendikalarda örgütlenme haklarını güçlükle kullanabilirken yeni Meclis döneminde bir demokrasi şöleni beklenebilir mi? Grev hakkı ile toplantı ve yürüyüş hakkının kullanılmasının neredeyse imkânsız hale getirildiği bir ülkede Meclis’te demokrasi ne kadar tecelli edebilir?

Türkiye’nin en büyük sorunu, ekmek sorunuyla birlikte siyasal demokrasidir. TBMM Başkanı’nın Atalay’ın hukuka aykırı tutukluluğu konusunda yarı mahcup çaresizliğinde görüldüğü gibi, halkın iradesini yansıttığı ve demokrasisinin en büyük sembolü olduğu iddia edilen bu Meclis, ülke yönetiminde belirleyici bir role bile sahip değil. 2016 darbe girişiminin yarattığı elverişli ortamda filizlenen yeni rejim, Cumhurbaşkanlığı ve Tek Adam’ın bünyesinde somutlaşan otoriter bir yürütme gücüne dayanıyor. Temel işlevi ise patronların kârlarını azami düzeye çekebilmek amacıyla işçi ve emekçilerin tüm sosyal ve demokratik kazanımlarını yok etmeye yarayacak olan baskı ve şiddeti sürdürmek. Bu nedenle emekçi halk, inisiyatifi eline alıp siyasal demokrasiyi yeniden tesis etmek amacıyla emekten yana bir anayasa yapacak olan bir kurucu meclis toplamadıkça, yasama yılı açılışında olduğu gibi bir siyasal demokrasi parodisinden başka bir sonuç elde etmek mümkün değil.

Patronlar “sermaye dostu” iş kanunu istiyor!

0

Fıkra bu kadar, deyip yolumuza devam edebilirdik. Ama burası Türkiye. Ve “fıkra” bu kadar değil! Patronlar ciddi ciddi yürürlükteki 4857 Sayılı İş Kanunu’nun işçi dostu bir kanun olduğunu ve değişmesi gerektiğini söylüyor. Talepleri “ekonomi dostu” bir iş kanunu!

Tansu Çiller 30 yıl önce 5 Nisan Kararları’nın altına imza atarken “son sosyalist devleti yıktık” diyordu. Bu arada patron jargonunda sosyalist demek kamusal hak ve hizmet, kurala bağlanmış emek piyasası, emeklilik gibi sosyal hak ve kazanımlar demektir.

Nitekim 30 yıldır hükümetler değişse de bu mantıkla sermaye dostu yasalar birbiri ardına yürürlüğe girdi. Bunlardan biri de değişen iş yasasıydı. Bugün ekonomi dostu olmadığı söylenen 4857 Sayılı İş Kanunu, 2003 yılında 1475 Sayılı İş Kanunu yerine yürürlüğe girdi.

Esnek ve güvencesiz çalıştırmanın önü açıldı. Taşeron çalıştırma yeni iş düzeni haline geldi. Kıdem tazminatı gibi birçok hak tırpanlandı. Mezarda emeklilik gibi büyük hak kayıplarına yol açan yasalar bunlara eşlik etti. İşçi sınıfı hak ve kazanımlar açısından onlarca yıl geriye gitti.

İşte işçi sınıfı açısından böylesine büyük tarihi kayıplara yol açan 4857 Sayılı İş Kanunu şimdi patronlara yetmiyor. Daha da sermaye dostu, işçi düşmanı bir iş yasası istiyorlar.

Bugün Polonez’den As Plastik’e, MKB Rondo’dan Eker’e, Tarkett’ten Elba’ya, Mersen’den Fernas’a dek tüm mücadele ve grevlerin ana teması sendikal örgütlenme hakkı, insan onuruna yaraşır ücret ve çalışma düzeni, iş güvencesi ve zorbaca işten çıkarmanın son bulması!

Patronların sermaye dostu iş yasası talebi de tam burada devreye giriyor. Patronlar kıdem tazminatının kendilerine fon haline gelmesini istiyor. Patronlar işe iade tazminatının, sendikal tazminatın, işsizlik sigortasının son bulmasını istiyor. Onlara göre bunlar “katı” düzenlemeler.

İstiyorlar ki istedikleri zaman, istedikleri şekilde işçiyi kapının önüne koyabilsinler. Ama bunun bir bedeli olmasın. Üstelik işsizlik fonu, kısa çalışma ödeneği hep kendi hizmetlerinde olsun.

Bitti mi? Hayır! Patronlar istiyor ki sosyal güvenlik denetimleri de randevulu olsun. Çat kapı denetim yapılmasın. Sigortasız, kayıtsız işçi çalıştırmanın önünde engel olmasın. Meslek liseliler bir gün okulda, dört gün fabrikalarda olsun…

Bu derece kâr ve sorumsuzluk beklentisinin adını doğru koyalım: Bunlar bir iş yasasının değil, olsa olsa kölelik yasasının konusu olabilir…

As Plastik işçilerinin grevi sürüyor

0

İstanbul Hadımköy’deki As Plastik fabrikasında işçilerin sefalet zammı dayatmasına ve patronun sendika düşmanı tutumuna karşı 19 Eylül’de başlattığı grev devam ediyor. Petrol-İş Sendikası’nda örgütlenen fabrika işçileri, patron anayasal hak olan sendikayı tanımadığı ve toplu iş sözleşmesi (TİS) görüşmelerinde anlaşma sağlanamadığı için greve çıkmıştı. Sendika düşmanı patron, grev kararı alınmadan önce işyeri temsilcileri dahil 10 işçiyi de işten çıkarmıştı. Ağır çalışma koşullarına karşı sendikada örgütlenerek Mayıs 2022’den beri mücadele veren işçiler, grevle birlikte üretimi büyük ölçüde durdurdular.

Fason üretime başvurarak ve sendikadan istifa etmesini istediği işçilere yüzde 100 zam teklif ederek grev kırıcılığı yapan patronun yanı sıra işçiler, vardiya çıkışlarında grev kırıcı işçilere seslenirken jandarmanın engellemeleriyle karşılaşıyorlar.

İşçilerin yüzde 35 zam talebi kabul edildi ancak patron fabrikada sendikayı istemediği için işçiler işverenin sendikayı tanıması, TİS görüşmelerinin yapılması ve atılan işçilerin geri alınması talepleriyle mücadeleyi sürdürüyorlar.

İşçi Demokrasisi Partisi, 13. gününde grevi ziyaret ederek As Plastik işçilerinin haklı ve meşru mücadelesinin yanında olduğunu ifade etti ve dayanışma dileklerini iletti.

İsrail’in Lübnan işgaline hayır! İsrail Gazze, Batı Şeria ve tüm Filistin’den defol!

0

Siyonist İsrail devleti Lübnan’a yönelik soykırımcı askeri saldırılarını tırmandırdı. Bu tırmanış, 16 ve 17 Eylül tarihleri arasında çağrı cihazlarının ve radyoların patlatılması, 23 Eylül’den bu yana Beyrut ve diğer şehirlerde binden fazla kişinin ölümüne neden olan yaygın bombalamalar, yaklaşık bir milyon kişinin kitlesel olarak yerlerinden edilmesi ve Hizbullah’ın en üst düzey lideri Nasrallah ve diğer liderlerin suikast sonucu öldürülmesiyle görülüyor.

İsrail’in Lübnan’a yönelik askeri eylemlerine verdiği isim olan “Kuzey Okları” operasyonu, İsrail’in kuzey sınırını en azından Litani Nehri’ne kadar uzatmak amacıyla ülkenin güneyine nüfuz etmeyi ve böylece İsrail ile Lübnan arasında, tamamen Siyonist ve emperyalist işgal güçleri tarafından kontrol edilen bir güvenlik alanına sahip olmayı ve durumu, İsrail’in 1985’ten beri işgal ettiği bu bölgeyi terk etmek ve toprakları Lübnan’a iade etmek zorunda kaldığı 2000 yılı öncesine geri götürmeyi hedeflemektedir.

İsrail bu amaçla 20 kasabanın boşaltılması çağrısında bulunmuş ve 1 Ekim Salı günü yoğunlaştırılmış hava ve topçu ateşi uygulamıştır. İsrail, emperyalist ortağı ABD’ye, Hizbullah’ı yok etmek için “sınırlı, yerel ve seçici saldırılar” kılığına bürünmüş bir kara saldırısı gerçekleştirme niyetini bildirdi. Yanlış! İsrail, Filistin ve Lübnan halkını bir bütün olarak sindirmek için yoğun nüfuslu bölgeleri bombalamakta ve sivil nüfusu sistematik olarak katletmektedir. İsrail halkı “terörizmden” korumak istemiyor. İsrail, gerçekte nüfusun kitlesel olarak yerinden edilmesini ve önce Filistin’de ve şimdi de Lübnan’da toprakların işgal edilmesini amaçlayan soykırımcı ve terörist bir devlettir.

Netanyahu bu askeri saldırıyı ve Güney Lübnan’ın olası kara işgalini gerçekleştirmek için, Fransa ile 21 günlük ateşkes çağrısında bulunmasına rağmen, İsrail’e küresel anlamda cezasızlık garantisi ve ekonomik, siyasi ve maddi destek veren ABD’nin suç ortaklığına sahiptir. Sadece bir örnek vermek gerekirse, Beyrut saldırılarında kullanılan 900 kg ağırlığındaki bombaların büyük bir kısmının ABD tarafından sağlandığı ve F-35 uçakları tarafından atıldığı tahmin edilmektedir. Bu konuda ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, “Hizbullah’ın 7 Ekim’dekine benzer saldırılar gerçekleştirmesini önlemek için sınır boyunca saldırı altyapısının ortadan kaldırılması gerektiği konusunda mutabık kaldık” demiştir. ABD ayrıca Umman Körfezi’nde bulunan Abraham Lincoln uçak gemisini güçlendirmek için asker ve daha fazla savaş uçağı takviyesi yapmayı planlıyor. Tüm bunlar olurken Joe Biden, Demokrat Kamala Harris ile birlikte seçim kampanyasının ortasında, gerçekleşme ihtimali giderek azalan soyut ateşkes önerileriyle hokkabazlık yapmaya ve aradan sıyrılmaya çalışıyor.

İsrail ordusunun Lübnan’a yönelik yeni askeri saldırıları ve kara harekâtı tehdidi, Netanyahu ve onun nazi, Siyonist ve aşırı dinci rejiminin çöküşünü önlemek için işlediği yeni bir suçtur. Netanyahu, Hamas’ı ve tüm Filistin direnişini ve şimdi de Hizbullah’ı yok etme hedefinde başarısız olduğu için iktidarda kalmak için sürekli savaşa ihtiyaç duymaktadır.  Bu savaş çığırtkanlığı politikasının bir parçası da Yemen’deki Husi isyancıların bombalanmasıdır.

İsrail, saldırganlığını Lübnan’a yaymaya çalışırken, Gazze ve Batı Şeria’daki soykırımı da sürdürüyor. 1948’de başlayan soykırımın yeni evresinin üzerinden henüz bir yıl geçmişken, aralarında binlerce kadın ve çocuğun da bulunduğu 40 binden fazla insan öldürüldü. İsrail Gazze ve Batı Şeria’da etnik temizlik peşinde koşmakta, Filistinlileri kovma ve “Büyük İsrail”i kurma politikasıyla tüm tarihi toprakları işgal etmeye çalışmaktadır. İsrail tüm diplomatik anlaşmaları hiçe saymaktadır. Netanyahu, yetkililerin ve başarısız diplomatların suç ortaklığıyla sonuçlanan eyleme geçmeden izleme politikaları ve Arap ülkelerinin pasifliği altında BM’de “İsrail’in ulaşamayacağı hiçbir Ortadoğu köşesi olmadığını” iddia ederek dolaşmaktadır. İsrail, emperyalizm tarafından sürdürülen sahte “İki Devletli Çözüm” politikasının tarihsel başarısızlığını binlerce ölü, yerinden edilmiş mülteci üzerinden bir kez daha göstererek sürekli savaş ve imha peşindedir.

Gazze’nin işgalinden bir yıl sonra, direniş ve Filistin halkıyla dayanışma eylemleri yeniden hız kazanmaya başladı. 27 Eylül’de İspanya’da genel grev ve büyük eylemler gerçekleşti ve dünyanın çeşitli şehirlerinde önemli dayanışma eylemleri örgütleniyor. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak Filistin halkıyla dayanışmak için dünya çapında bir seferberlik çağrısında bulunuyor ve dünya hükümetlerinin İsrail ile diplomatik, siyasi, ekonomik, askeri ve kültürel ilişkilerini kesmelerini talep ediyoruz. Daha fazla soykırım finansmanına hayır! Açlık ve hastalıktan ölümlere son! İnsani yardım için sınırları açın! İsrail Gazze’den, Batı Şeria’dan, tüm Filistin’den ve Lübnan’dan defol! Birleşik, laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin için! Nehirden denize özgür Filistin!

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

1 Ekim 2024

İDP’nin 2024 yaz okulu başarıyla tamamlandı

0

İşçi Demokrasisi Partisi, 2024 yılı yaz okulunu sendikalar gündemi üzerine gerçekleştirdi. Emek, kadın ve öğrenci hareketinde çalışmalar yürüten katılımcılar, yaz okulu boyunca gruplara ayrılarak dünyada ve Türkiye’de sendikal hareketin tarihi ve güncel durumu üzerine sorunları ve çözüm önerilerini tartıştı.

Sendikal hareketin tarihi üzerine bir açılış sunumunun ardından atölyelerdeki ilk başlık “Sendikalara yapısal yaklaşım” oldu. Bu başlıkta emperyalist çağda sendikaların dönüşümü, sendikal bürokrasi ve buna karşı mücadelede farklı yaklaşımlar masaya yatırıldı. Günümüzde “geleneksel” sendikaların işlevsiz olduğu ve kapitalizmin niteliksel dönüşümler geçirdiği argümanlarına dayanan toplumsal hareket sendikacılığı yaklaşımı ve benzeri önerilerin çıkmazları üzerinde duruldu. Yine kitle hareketinden kopuk, sekter bir tavrın sınıf hareketindeki yansıması olan “kızıl sendikacılık” anlayışı üzerine tartışıldı. Ardından gerçekleştirilen oturumda ise bu yaklaşımların somut izdüşümleri ile İDP’nin kitle seferberlikleri içerisinde parti inşa kavrayışı ve bunun sendikalara dönük örgütsel yansıması arasındaki farklılıklar tartışıldı.

Sonraki günkü atölyelerin ilk gündemi “Sendikalarda toplumsal cinsiyet politikaları” oldu. Bu başlıkta sendikalarda kadın örgütlenmesinin nasıl artırılabileceği, toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik politikaların ve mekanizmaların neler olması gerektiği ekseninde sorular Novamed Grevi, Mor Liste deneyimi vb. örnekler üzerinden tartışıldı. Kadın hareketi ve emek hareketinin ortak mücadele zemininin güçlendirilmesine yönelik talep ve yaklaşımlar üzerine duruldu.

Son atölyede “Sendikalara taktiksel yaklaşım” başlığı altında yaz okulu boyunca yürütülen tartışmaların güncel örnekleri araştırıldı. Emek Platformu çalışması, Sendikal Güç Birliği deneyimi, Metal Fırtına gibi örnekler incelendi. Bugün işçi sınıfı AKP-MHP hükümetinin benzer saldırılarıyla karşı karşıyayken sermayenin planlarına karşı bir emek ittifakı kurmanın yolları geçmiş deneyimler ışığında tartışıldı.

Atölyelerin sonuçlarına dair yapılan ortak değerlendirmelere ek olarak Filistin Direnişi başlıklı bir sunum gerçekleştirildi. Direnişin tarihi ve güncel durumunun anlatıldığı sunumda, iki devletli çözüm gibi hayalci önerilerin geçersizliği üzerinde duruldu.

Tartışmaların en önemli çıktısı, bugün sendikaların işçi sınıfının başat mücadele aracı olmayı sürdürdüğü ve devrimci Marksistlerin işçi sınıfını burjuvaziye ve sendikal bürokrasiye karşı mücadelesinde yalnız bırakamayacağı oldu. Bu bağlamda bugün güvencesizliğe, kötü çalışma koşullarına ve düşük ücretlere karşı direniş ve grevlerini sürdüren sektörlere dönük mücadeleleri birleştirme çağrısının önemi üzerinde duruldu. Ülkenin üç büyük sendikal konfederasyonunun tabandaki basınç nedeniyle yayımladığı ortak deklarasyonu alanda ortaklaşmaya dönüştürmemesinden hareketle, sendikal bürokrasi üzerinde tabandaki basıncını artıracak ve mümkünse onu da aşabilecek politik önermeler üzerine tartışıldı.

Zorlu’ya Boykot kampanyası: “İşgal ve soykırım ortaklığı sonlanıncaya dek Zorlu’ya boykot”

0

Zorlu’ya Boykot Kampanyası; Zorlu Holding’in İsrail’de yaptığı yatırımları ve işbirliklerini bir an önce durdurması talebiyle, BDS’nin çağrısı üzerine Filistin’e Özgürlük Platformu, Filistin Dostları, Filistin İçin Öğrenci Dayanışması ve İşçi Demokrasisi Partisi’nin bir araya gelmesiyle oluşturuldu. Kampanya ilk eylemini 28 Eylül Cumartesi günü Zorlu Holding önünde gerçekleştirdi. Metro City AVM önünden başlayan yürüyüş, sloganlarla holding önüne doğru ilerledi.

Holding önünden kamuoyuna yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Gazze’nin hemen yanı başındaki Dorad Elektrik Santrali’nden işgal ordusu üslerine elektrik sağlamaya, Filistinlilerin ve Lübnanlıların tepesine bombalar yağdıran savaş uçaklarına parça üretmeye devam ediyor. Zorlu Holding’i işgal devletine hizmetkarlıktan vazgeçirebilecek yöntem, onun İsrail’de kazandığı paradan daha fazlasını kaybettirmek ve kültür sanat faaliyetleriyle suçlarını örtmesini engellemektir. Biz, Filistin halkının ve direnişinin dostları olarak bu misyonla bir araya geldik ve Zorlu Holding resmen ve tamamen işgal devletiyle ilişkisini sonlandırana dek Zorlu’ya Boykot kampanyasını yürütmeye kararlıyız.”

Zorlu Holding Mayıs 2024’te İsrail’deki bazı yatırımları çektiğini ifade etmişti fakat işbirliğinin büyük oranda devam etmesi sonucunda boykot çağrısı uluslararası alana taşındı. BDS Ulusal Komitesi (BNC) ve İsrail’e Akademik ve Kültürel Boykot Kampanyası’nın (PACBI) da devreye girmesiyle Fontaines DC ve Blondshell, Zorlu PSM’deki konserlerini iptal ettiler. Filistin halkına soykırım uygulayan İsrail’in savaş araçlarına çeşitli parçalar ve yazılımlar sağlayan Zorlu Holding’i teşhir eden kampanya ekibi, soykırımdaki ortaklık bitene kadar mücadele etmeye devam edeceğini belirtiyor.

Başta Vestel ve Zorlu PSM olmak üzere Zorlu Holding’in Türkiye’deki kazanç faaliyetlerine boykot çağrısı yapan kampanya, ortaya çıkış sebebini şu ifadelerle ortaya koyuyor:

“İşgal devletinin Filistin halkını hedef alan soykırımı sürdürüyor olabilmesinin en önemli nedenlerinden biri, çeşitli iktidarlardan ve sermaye gruplarından, doğruda ya da dolaylı aldığı diplomatik, ekonomik, askeri, lojistik vb. destek.

Bu desteği engellemek, devletleri ilişkileri kesmeye zorlamak ve şirketleri yatırımlarına son vermek zorunda bırakmak işgal devletinin durdurulması için önemlidir.

Türkiye’nin en büyük sermaye gruplarından biri olan Zorlu Holding de işgalci İsrail’le işbirliğini yıllardır kesintisiz şekilde sürdürüyor.

  • Zorlu Holding, 2017 yılında, işgal devleti tarafından, “İsrail’deki en büyük Türk yatırımcı” sıfatıyla ödüllendirildi.
  • Zorlu Holding’in ortağı olduğu Dorad Doğalgaz Santrali’nden soykırım suçlusu işgal devletinin askeri üslerine elektrik sağlanıyor.
  • Holding bünyesindeki savunma sanayii şirketleri üzerinden de Filistin halkına yönelik kullanılan savaş araçları için çeşitli aksam ve yazılımlar temin ediliyor.
  • Ayrıca, Filistinlilerden çalınan Doğu Akdeniz doğalgazının Türkiye ve Avrupa’ya taşınması için projeler de geliştiriyor.
  • Dahası, Zorlu Holding ve üst düzey yöneticileri; İsrail ile Türkiye arasındaki ilişkileri büyütmek üzere oluşturulan işbirliği kuruluşlarında merkezi bir rol oynuyor.

Zorlu Holding’in işgal devleti çıkarına yürüttüğü tüm bu faaliyetler onu Filistin’deki işgal ve soykırımın ortağına dönüştürmektedir.”

Toplu iş sözleşmesi görüşmelerinin tıkandığı Tarkett’te grev

0

Tuzla Deri Organize Yan Sanayii Bölgesi’nde bulunan Tarkett Turkey Zemin Kaplamaları fabrikasında işçiler 18 Eylül günü greve çıktı. Fransa menşeili firmanın 36 ülkede fabrikası bulunmakta, bunların yaklaşık 30 tanesinde sendika mevcut.

Fabrikada sendikal örgütlenme çalışmaları, Petrol-İş önderliğinde 2022 yılında başladı. Her ne kadar işyerinde çoğunluk Şubat 2023’te sağlanmış olsa da, işverenin açtığı yetkiye itiraz davası ancak 8 Mart 2024’te sonuçlandı ve sendika Tarkett’te toplu iş sözleşmesi yetkisini aldı.

Yetkinin sağlanmasının ardından sendika, ücretlerin iyileştirilmesi talebiyle, arabulucu süreci de dahil olmak üzere toplam beş kez toplu iş sözleşmesi (TİS) masasına oturdu. Patronun insanca yaşayacak ücret talebine yanaşmaması sonucu grev kararı alındı ve işçiler 18 Eylül’de greve başladı.

İşçi Demokrasisi Partisi, grevlerinin 9. gününde grevci Tarkett işçilerini ziyaret etti. Ziyaret esnasında işçiler son iki yılda yaşadıkları deneyimleri aktardılar. İki yıllık örgütlenme sürecinde üretim hacminin büyük oranda azaldığını, çalışan sayısının yaklaşık 80 kişiden 17 kişiye kadar düştüğünü aktaran işçiler; ücret taleplerini borcu olduğu gerekçesiyle reddeden patronun, sendikalı işçilere maaşlarının 3 katına kadar çıkabilen ücret zamları vaat ederek işçileri bölmeye çalıştığını belirttiler. Ayrıca işçiler, Petrol-İş sendikasının IndustriALL Küresel Sendika’ya üye olmasının ve bu kanal ile Tarkett firmasının diğer ülkelerdeki fabrikalarında örgütlü sendikalarla iletişim içinde olmanın önemini vurguladılar.

Grevin 9. gününde işçi ve sendika düşmanı patron, grevci işçilerle ilişkisi iyi olduğu bilinen bir güvenlik görevlisini işten çıkardı. Bunun üzerine işçiler, vardiya bitiminde işyeri kapısının önünde toplanıp patronu protesto ettiler.

İsrail’in Lübnan saldırısı derhal son bulmalıdır!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) tarafından yayımlanan bu bildiri, İsrail’in Lübnan’a dönük başlattığı kapsamlı hava saldırılarının hemen ardından, 25 Eylül günü kaleme alınmıştır.

Geçtiğimiz Pazartesi ve Salı günleri İsrail hava kuvvetleri, Netanyahu’nun aşırı gerici ve faşist hükümetinin emriyle Lübnan’a karşı büyük bombardımanlar gerçekleştirdi ve şu ana kadar aralarında 50 çocuk ve 94 kadının da bulunduğu 558 kişiyi öldürdü.

İsrail, geçen yıldan bu yana Gazze’de gerçekleştirdiği ve başta çocuklar olmak üzere öldürdüğü sivillerden oluşan kanlı sicilini büyütmeye devam ediyor.

Bombalamalar ülkenin güneyinin yanı sıra başkent Beyrut’ta ve iç bölgelerde de gerçekleştiriliyor ve Lübnan’ın kuzeydoğusundaki Beka Vadisine de saldırmaya hazırlandığı bildiriliyor.

Lübnan 2006 yılındaki Siyonist saldırısından bu yana bu yoğunlukta bir bombardıman görmemişti.

ABD destekli F-35 uçakları tarafından gerçekleştirilen bombalamaların öncesinde geçen hafta 17 Eylül Salı günü Lübnan’ın farklı bölgelerinde yüzlerce ‘çağrı cihazı’ ya da kablosuz iletişim cihazının eş zamanlı olarak patlatılması sonucu 37 kişi ölmüş ve 2,931 kişi de yaralanmıştı. Çağrı cihazı patlamasını ertesi gün yüzlerce telsizin patlatılması izledi ve en az dokuz kişi öldü, yüzlerce kişi de yaralandı.

Lübnan’ın bombalanması, Gazze Şeridi’ndeki işgal ve soykırımın başlamasından bir yıl sonra ve Siyonist ordunun işgal altındaki Batı Şeria’da Filistin halkına karşı güçlü bir askeri saldırı gerçekleştirdiği bir zamanda gerçekleşti.

Kuşkusuz Lübnan’ın bombalanması, Gazze’yi neredeyse bir yıl boyunca ayrım gözetmeksizin bombaladıktan sonra Filistin halkının şiddetli direnişini yenemeyen Netanyahu ve aşırı sağcı kabinesinin umutsuz bir eylemidir.

İşgalin başında ilan ettikleri “Hamas’ı ve direnişi bir bütün olarak yenmek ve rehineleri geri almak” hedeflerini şu ana kadar gerçekleştiremediler.

İsrail’in Lübnan’da gerçekleştirdiği yeni katliam, nihayetinde bu ülkenin karadan işgalinin başlangıcı, Siyonizm’in yayılmacı karakterini ve Netanyahu’nun Likud Partisi ve İsrail Toprakları Hareketi tarafından desteklenen faşist ve ırkçı ‘Büyük İsrail’ projesini onaylamaktadır. Bunun temel dayanağı ise sadece Gazze ve Batı Şeria’nın değil, aynı zamanda Mısır’daki Nil Nehri’nden Irak’taki Fırat’a kadar uzanan toprakların, Ürdün’ün ve Lübnan’ın bir kısmının da ilhak edilmesini isteyen yasadışı yerleşimcilerdir.

Binyamin Netanyahu’nun kısa süre önce “kuzeydeki güvenlik dengesini, güç dengesini değiştirmek” istediğini söylediği bu yayılmacı çerçeve, İsrail ile Lübnan arasındaki sınırda doğrudan Siyonist ordu tarafından kontrol edilen birkaç kilometrelik bir güvenlik bölgesi oluşturmak amacıyla Lübnan’a yönelik bir kara işgaline hazırlanmak anlamına gelebilir.

Dahası, İsrail sınırındaki Güney Lübnan’da binlerce insan aceleyle kaçarak başta Beyrut, Trablus ve İsrail’den daha uzaktaki diğer şehirler olmak üzere orta ve kuzey Lübnan’a giden yolları tıkadı. Lübnanlı sivil toplum örgütleri 100 binden fazla insanın evlerinden olduğunu belirtiyor.

Bu arada Siyonist ordu bir terör kampanyası yürütüyor, cep telefonlarına yazılı ve sesli mesajlar gönderiyor, hatta insanları doğrudan arayarak yaşadıkları bölgeleri terk etmelerini istiyor, tahliye çağrısı yapan mesajlar yayınlamak için radyo istasyonlarının yayınlarını bile engelledikleri görülüyor.

Tüm bunlar Siyonizmin ve Netanyahu hükümetinin saldırgan ve faşist karakterini ortaya koymaktadır.

İsrail’in ne Hamas’ın almış olduğu rehineleri ne de Kuzey İsrail’deki sivilleri korumak istediği doğrudur. Bombalanmakta olan Filistin ve Lübnan halklarından bahsetmiyoruz bile. Lübnan’da daha şimdiden İsrail’in 2006’da gerçekleştirmiş olduğu işgalde öldürülen sivillerin yarısından fazla sivil öldürüldü.

Medya ve haber ağlarındaki görüntüler her şeyi anlatıyor: yoğun nüfuslu bölgelere yönelik yoğun bombardıman; yıkılan konutlar; yerinden edilen binlerce sivil.

İsrail barış anlaşması istemiyor. Geçtiğimiz yıl Gazze’de gerçekleştirdiği soykırımla maskesini düşürdü ve zaten iflas etmiş olan emperyalist “iki devletli çözüm” politikası yalanını bir kenara bıraktı.

Asıl amacı Gazze ve Batı Şeria’da etnik temizlik yapmak ve daha önce de belirtildiği gibi “Büyük İsrail” stratejik projesi çerçevesinde Lübnan da dahil olmak üzere bölgedeki tüm toprakları ele geçirmektir.

Tüm bunlar BM’nin sessizliği ve ABD emperyalizminin kayıtsız bakışları önünde gerçekleşiyor. BM ve ABD Netanyahu’yu desteklemeye devam ediyor. Bölgede konuşlandırılan savaş gemileri, savaş uçakları ve savunma sistemlerine ilaveten, Ortadoğu’ya halihazırda gönderilmiş olan binlerce askere bir askeri birliğin daha ekleneceğini duyurdular bile.

Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nde yaz tatilinin ardından Gazze’deki soykırıma karşı küresel seferberliğin yeniden başladığını görüyoruz.

Londra’da geçtiğimiz günlerde binlerce kişi Filistin halkına destek için sokaklara dökülürken, İspanya’da başlıca sendika merkezleri 27 Eylül’de Siyonist soykırıma karşı ve Filistinlilere destek için genel grev çağrısında bulundu.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, Gazze’deki Siyonist saldırının birinci yıldönümünün arifesinde, dünya halklarını Siyonizmi yenilgiye uğratana ve soykırım durdurulana kadar sokaklardaki seferberliği büyütmeye çağırıyoruz. Dünya hükümetlerinden İsrail ile diplomatik, siyasi, ekonomik, askeri ve kültürel ilişkilerini kesmelerini talep ediyoruz! Silah göndermeyi durdurun! Soykırımı finanse etmeyi durdurun! Açlık ve hastalıktan ölümleri durdurun! İnsani yardımların girişi için sınırları hemen açın! İsrail Gazze’den, Batı Şeria’dan, tüm Filistin’den ve Lübnan’dan defol! Birleşik, laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin için! Nehirden denize özgür Filistin!

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

25 Eylül 2024

28 Eylül Kürtaj Hakkı İçin Küresel Eylem Günü: Haklarımızın garantisi, sokaklarda verdiğimiz mücadeledir

0

Kürtajın yasallaştırılması dünyanın dört bir yanındaki kadınların daimi mücadelesidir. Kürtajın suç olmaktan çıkarılması ve yasallaştırılması konusunda seferberlikler sayesinde ilerleme kaydettik. Arjantin’de 2020 yılında kürtaj yasallaştı, Meksika’da 2023 yılında kürtaj yasağı tüm federal bölge için anayasaya aykırı ilan edildi. Şubat 2022’de Kolombiya’da kürtaj suç olmaktan çıkarıldı.

Ancak Nikaragua, El Salvador, Dominik Cumhuriyeti, Haiti, Malta, Andorra, Polonya, Fas, Venezuela gibi ülkelerde kürtaj hâlâ suç teşkil ediyor. Türkiye gibi bazı ülkelerde ise kürtaj yasal olsa da kadınlar pratik engellerle karşılaşmakta. Güvenli olmayan ve gizli kürtajların kurbanı olmaya devam eden üreme çağındaki 700 milyon kadından bahsediyoruz.

Bu duruma, ABD’de pek çok kadının kürtaj yaptırmak için başvurduğu “Roe v. Wade” kararının iptalini de eklemeliyiz. Şu anda eyaletlerin yarısında, kürtaj yaptırmakla suçlanan kadınlara ve onlarla işbirliği yapanlara hapis cezası verilmesinden uygulamayı olanaksız kılan kısıtlamalara kadar uzanan gerici yasalar bulunmakta. Bu tartışma, başkan adayı Donald Trump’ın kürtajın tamamen yasaklanması yönünde propaganda yaptığı seçim kampanyasının da bir parçası.

28 Eylül’ün kökeni ve kürtaj hakkı için mücadele

1990 yılında Arjantin’in San Bernardo kentinde düzenlenen 5. Latin Amerika ve Karayipler Feminist Toplantısı’nda (Eflac), Latin Amerika ve Karayipler’de kürtajın suç olmaktan çıkarılması için eylemlerde bir araya gelmek üzere 28 Eylül’ün seçildiği bir bildiriyi onaylandı. Bu tarih, Brezilyalı katılımcılar tarafından önerilmişti.

1990 yılındaki bu deklarasyondan bu yana pek çok değişiklik oldu. Örneğin, Latin Amerika ve Karayip ülkelerinin çoğunda kürtajın suç olmaktan çıkarılması ve yasallaştırılması (tamamen ya da koşullara bağlı olarak) sağlandı. Ancak seferberlikle elde ettiğimiz kazanımlara güvenmek bir yana, tetikte olmalı ve kazanımlarımızı sağcı hükümetlerin, burjuva ve patriyarkal adalet sisteminin ve haklarımızı elimizden almaya çalışan kilise ve dini kurumların saldırılarına karşı savunmalıyız.

Kadınların ve lgbti+ların haklarına düşman olan hükümetlerle yüzleşelim

Kürtaj hakkının elimizden alınması, dünyada aşırı sağın kadınlara yönelik başlıca saldırılarından biri. Trump yönetimi altında kürtaja kısıtlamalar getirilmiş ve 14 eyalette bu prosedür her durumda ya da birkaç istisna dışında yasaklanmıştı.

Geçtiğimiz günlerde Buenos Aires’te küresel aşırı sağın bazı liderlerini bir araya getiren birçok etkinlikten biri olan Madrid 2024 Forumu düzenlendi. Etkinlikte Vox’un başkanı Santiago Abascal, Şili Cumhuriyetçi Parti’sinin kurucusu Pinochet yanlısı José Antonio Kast ve Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei’nin varlığı göze çarpıyordu. Liderler, cinsellik eğitimi ve kürtaj hakkı gibi feminist kazanımlara karşı tutum aldılar. Sonuç bildirgesinde şu ifadelere yer verdiler: “İster wokizm[1], ister ilericilik, ister sosyalizm isterse de başka bir türde olsun, Batı’yı yıkıcı kültürel Marksizme ve totaliter toplum mühendisliğine karşı savunmak için kültürel savaşa aralıksız devam etme iradesini bir kez daha ortaya koyuyoruz.”

Brezilya’da Lula-Alckmin hükümeti kürtajın yasallaşması konusunda harekete geçmeyi reddediyor. Cenevre Mutabakatı[2] kararını sürdürürken kadın ve lgbti+ların kendi bedenleri hakkında karar verme onurunu güvence altına almak için bir adım bile ilerleme kaydetmiyor. Lula, hükümetinde yer alan Evanjelik kesim ve aşırı sağcı figürlerle birlikte yönetim anlaşmalarını sürdürmekte. Bu anlaşmalardan biri, kürtaj yapanlara 20 yıl, tecavüzcülere ise 6 yıldan 10 yıla kadar hapis cezası öngören ve mevcut mevzuatı değiştirmeyi amaçlayan, çocuk yaşta hamilelikle ilgili 1904 sayılı yasa tasarısının acil olarak oylanmasını sağladı. Aynı şekilde, mevcut belediye seçimlerinde PT ve PSOL’un Geniş Cephe’sinin adayları mevcut yasanın, yani kürtaja sadece tecavüz, fetüste ensefalit olması ya da annenin hayati tehlikesi olması durumunda izin veren yasanın uygulanmasını savunuyor.

Venezuela’da kadınlar ve lgbti+lar kürtajın suç olmaktan çıkarılması ve yasallaştırılması için örgütleniyor ve seferber oluyorlar. Muhafazakâr ve dini grupların kadınların ve lgbti+ların kendi bedenleri üzerinde karar verme haklarına karşı toplumsal ve siyasi düzeyde uyguladıkları ve Maduro hükümetinin bu sektörleri finanse etmek için devlet kaynaklarını tahsis edecek kadar ileri gittiği baskılara karşı koyuyorlar. Bununla birlikte, Maduro’nun sahte sosyalist hükümeti tarafından uygulanan baskıcı tedbirlerin yoğunlaşması, terörist olmakla suçlanan kadınların örgütsel anlamda ilerlemesini engellemekte. 28 Temmuz seçim hilesini protesto eden 226 kadın işçi hapsedildi, yaklaşık 200 genç ve çocuk tutuklandı. Emekçi kesimler özellikle zulüm ve tacize maruz kaldı, bu da adalet arayışındaki her bir anne için ek bir görev anlamına geliyor. Cezaevlerindeki kadınlar koşulların dehşet verici olduğunu, tacize ve cinsel şiddete maruz kaldıklarını ifade ediyorlar. İronik bir şekilde bazı mahkûmlar kürtaja zorlandıklarını, bu nedenle cezaevlerinde eylem yaptıkları için acımasızca baskı gördüklerini bildiriyorlar. Dahası, hükümet yapıları ve kurumları ihbar kültürünü teşvik etmek için kullanılmakta; pasaportlar keyfi şekilde iptal edilmekte. Yeraltına itilen lgbti+ aktivistlerin durumu özellikle endişe verici. Tüm bunlar, Venezuela’da feminist gündem için verilen mücadelenin ve hareketin geri çekilmesi anlamına geliyor.

Kürtaj hakkını ve kürtajın yasallaşmasını savunmak için sokaklarda seferber olalım

Bu 28 Eylül’de tüm dünyada yasal, güvenli ve ücretsiz kürtaj hakkı için sokaklarda olmalıyız. Geçtiğimiz günlerde Brezilyalı kadınlar büyük kentlerde düzenledikleri güçlü yürüyüşlerle 1904 sayılı yasayı askıya almayı başardılar. #NiUnaMenos (Bir Kadın Daha Eksilmeyeceğiz) ve #MareaVerde (Yeşil Dalga) hareketlerinin çıktığı Arjantin’de kadınlar, kadın düşmanı Milei hükümetinin toplumsal cinsiyete dayalı şiddete ilişkin kamu politikalarını ortadan kaldırmayı sürdürmesini önlemek için örgütleniyorlar. Gebeliğin isteğe bağlı olarak sonlandırılmasına ilişkin yasanın ve okullarda cinsel eğitimle ilgili yasanın etkin bir şekilde uygulanmasını talep ediyorlar.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, kürtajın yasallaşması için ve bu kazanılmış hakkı geri almak isteyen hükümetlerle mücadele etmek için birleşik ve kalıcı seferberlik çağrımıza devam ediyoruz.

  • Kadınların kürtaj nedeniyle ölmesine ve hapsedilmesine son!
  • Kiliseler ve dini kurumlar devletten ayrılsın!
  • Toplumsal cinsiyet perspektifine sahip, laik, bilimsel cinsellik eğitimi!
  • Yasal, güvenli ve ücretsiz kürtaj hakkı!

İUB-DE’den Kadınlar ve Lgbti+lar


[1] Kelime anlamı olarak “uyanık olmak, uyanmak” anlamına gelen ve ABD’de siyahlara yönelik ırkçılık ve diğer sosyal eşitsizlikler karşısındaki duyarlılığı ifade etmek amacıyla ortaya çıkan wokizm, kadın ve lgbti+ haklarıyla ilgili eşitsizlikleri de gündeme getiren bir akıma dönüşmüştü. Terim günümüzde çoğunlukla muhafazakârlar ve sağcılar tarafından kullanılmaktadır. Bkz. https://tr.wikipedia.org/wiki/Woke

[2] Kadın Sağlığını Destekleme ve Aileyi Güçlendirme Hakkında Cenevre Mutabakatı Bildirgesi: Başlangıcında 34 ülkenin imzacı olduğu kürtaj karşıtı bildirge.

Sri Lanka’da solun seçim zaferi

0

Sri Lanka’da işçiler köklü değişiklikler talep ediyor. 22 Eylül’de yapılan devlet başkanlığı seçimlerinde kendisini Marksist olarak tanımlayan Anura Kumara Dissanayake yeni devlet başkanı seçildi. Dissanayake, 2014’ten beri başkanlığını yürüttüğü sol parti Halk Kurtuluş Cephesi’nin (JVP) de dahil olduğu Ulusal Halk Gücü ittifakını temsil ediyor. Dissanayake, merkez sağ adayın aldığı %32,8 ve yeniden seçilmek için yarışan mevcut başkanın aldığı %17 oy oranına karşılık oyların %42,3’ünü kazandı.

Çoğu çok genç, işçi ve emekçi olan binlerce insan bu seçim zaferini kutlamak için kızıl bayraklar ve Marx ve Lenin portreleriyle sokağa çıktı. Uluslararası düzeyde bir sürprizdi bu. Bayrakları ve pankartlarıyla devasa sütunlar Sri Lanka’da köklü değişiklik beklentilerini gözler önüne serdi.

2022’deki halk ayaklanması

Bu seçim sonucu, iki yıl önce üç ay süren büyük eylemlerin ardından Temmuz 2022’de yüz binlerce insanın hükümet binasını ele geçirdiği ve dönemin cumhurbaşkanının ülkeden kaçmak zorunda kaldığı emekçi halk ayaklanmasıyla doğrudan bağlantılıdır.

2022’deki bu ayaklanma, halkın ekonomik yıkıma karşı bir tepkisiydi. Uluslararası kapitalist kriz gıda ve yakıtı pahalılaştırmış; Çin, Avrupa ve ABD’ye olan dış borç ödenemez hale gelmiş; ihracattan para kazanan kapitalistler dolarlarını ülke dışına çıkarmış, devlet dövizsiz kalmıştı. Sri Lankalılar aylarca yakıt ve diğer ithal malları alamadılar, ulaşım durdu, elektrik ve gaz kesildi, temel ilaçlar artık ithal edilemedi. On binlerce işçi işten çıkarıldı ya da ücretsiz izne gönderildi.

Kriz ve işçilerin acımasızca sömürülmesi devam ediyor

Sri Lanka, Hindistan’ın güneyinde bulunan 22 milyon nüfuslu ve 65.610 km2’lik bir ada. Çay, hindistancevizi, hindistancevizi yağı ve pirinçten oluşan geleneksel tarımsal ihracatının yanı sıra son 20 yılda diğer Asya ülkeleri gibi Japon, Çin, Amerikan ve Avrupalı çokuluslu şirketlerle bağlantılı ve çok ucuz işgücüne sahip büyük bir tekstil ihracatçısı haline geldi. Sri Lanka bugün “dünyanın sutyen fabrikası” olarak adlandırılıyor. Krizden, akut enflasyondan ve rupinin (yerel para birimi) devalüasyonundan önce tekstil işçileri ayda 62 dolar kazanıyordu. Şimdi bu rakam çok daha düşük; tekstil işçileri minimum 44 dolar kazanıyor ancak dolar cinsinden ölçüldüğünde bile yaşam maliyetlerinde büyük bir artış var. Bu ücretin Asya-Pasifik bölgesindeki en düşük ücret olduğu tahmin edilmekte. Tekstil işçileri aynı zamanda köleleştirilmiş durumdalar; haftanın yedi günü, günde 14 ila 16 saat çalışmak zorundalar. Tekstil sektörü doğrudan 400.000, dolaylı olarak da çoğu kırsal kesimden gelen kadınlardan oluşan iki milyon işçiyi istihdam etmekte.

Temmuz 2022’de, ayaklanmanın ve önceki başkanın kaçmasının ardından Ranil Wickremesinghe yeni başkan olarak yemin etmişti. Wickremesinghe, IMF ile yeni kredi anlaşmaları imzaladı ve ülkenin borcunu GSYH’sine oranla dünyanın en yüksek borçlarından biri haline getirdi (borç, yıllık GSYH’yi aşıyor). Bununla birlikte göreceli bir istikrar sağlandı, ancak vergiler ve buna bağlı olarak hayat pahalılığı arttı ve gerçek ücretler düştü.

Sri Lanka’da yaşananlar, yakın zamanda köklü bir değişim talep eden halk ayaklanmasının yaşandığı Bangladeş gibi ucuz tekstil üreticisi diğer yakın Asya ülkelerinde de yaşanıyor.

Yeni sol hükümet

2000’den beri parlamento üyesi olan ve 2004’te kapitalist Chandrika Kumaratunga hükümeti döneminde bir yıl tarım bakanlığı yapmış olan seçilmiş Başkan Anura Kumara Dissanayake, ilk açıklamalarında IMF ile yapılan anlaşmayı bozmayacağını söyledi. Vergi kesintileri yapılacağını (ki bu halkın tükettiği ürünlerin ithalatını doğrudan etkiliyor) ve IMF’ye olan 25 milyarlık borç ödemesini yeniden müzakere edeceğini belirtti. Bu da yeni başkanın, emekçi halkın içinde bulunduğu sefaletten ve sömürüden kurtulmak için ihtiyaç duyduğu ve talep ettiği köklü bir ekonomik değişim önermediğini göstermektedir.

Ulusal Halk Gücü ittifakı, IMF’den ve kapitalizmden kopuşu önermeyen reformist sol kesimlerden oluşan bir merkez sol akım olarak tanımlanabilir. İlginç olan, 2022’de isyan eden kitlelerin, çözüm bulunmamış şikâyetlerini sola, Marksist olduğunu iddia eden bir ittifaka oy vererek kanalize etmeleridir.

Sri Lanka’da köklü değişim; borçların ödenmemesi, tekstil endüstrisinin işçilerin kontrolünde kamulaştırılması ve küçük çiftçilerin tarımsal üretiminin korunması ile başlamalıdır. Elbette, yeni başkanın bugün öne sürmediği ve iş dünyasının hâkim olduğu mevcut parlamentonun asla onaylamayacağı bu köklü değişim, iki yıl önce olduğu gibi, ancak emekçi halkın kitlesel seferberliği ile gerçekleştirilebilir.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak Sri Lanka emekçi halkının kutlama yürüyüşlerinde gösterdiği gibi sosyalizme giden yolu açacak, sefalete ve emek sömürüsüne son verecek köklü bir değişim için; solun, işçi sınıfının ve köylülerin gerçek bir hükümeti için verdiği bu mücadeleyi selamlıyor ve bu mücadeleyle tamamen dayanışma içinde olduğumuzu ifade ediyoruz.

Polonez’den Eker’e, As Plastik’ten MKB Rondo’ya mücadeleleri birleştirelim!

0

İkinci ayını geride bırakan Polonez direnişinde geçtiğimiz hafta işçiler polis saldırısına uğramış ve gözaltına alınmış; direniş alanının kapatılması üzerine de eylemlerini Çatalca Kaymakamlığı önüne taşıyıp direniş alanı tekrar açılana kadar nöbet tutmuşlardı. Polonez işçilerinin mücadele azimleri ilk günkü gibi, hatta işçiler belki daha da kararlılar. Polis saldırısında darp edildikleri için kol ve bacaklarında morluklar ve bazı arkadaşlarında da kırıklar olduğunu ifade eden işçilerin öfkesi dinmiyor. Sendikalaştıkları için işten atılan 146 Polonez işçisi daha büyük bir iradeyle, bir an önce işbaşı yapmak istediklerini söylüyor ve taleplerini tekrardan dile getiriyorlar:

  • Atılan işçiler işe geri alınsın!
  • İşveren keyfi tutumunu bıraksın, sendikayı ve sendikal hakları tanısın!
  • Hukuksuz bir şekilde taşeron işçilerle devam eden, halk sağlığına ve işçi sağlığına zarar veren üretim uygulaması son bulsun!

Kaymakamlık önündeki nöbette Çatalca Müftüsü’nün sözlü tacizine maruz kalan işçiler, sadece Polonez patronuna karşı değil devletin her kademesinden temsilciyle karşı karşıya olduklarının farkında. İşçi arkadaşlardan biri parti gözetmediklerini, haklı mücadelelerinin yanında olan herkesi desteğe beklediklerini belirtiyor.

Devrimci sosyalist partilerin alanda Polonez işçileriyle konuşup taleplerini sahiplenmeye devam ettiğini görüyoruz. Ziyarette İşçi Demokrasisi Partisi, As Plastik işçilerinin selamını getirip mücadeleyi birleştirme çağrısı yapıyor, emek örgütleri bir bir alanı doldurmaya başlıyor. Kısa süreli durgunluk, Tez-Koop-İş İstanbul 5 No’lu şubenin alana sloganlarla girmesiyle dağılıyor. Kalabalık bir ekiple alanı dolduran sendikalı işçiler birleşik mücadelenin gücünü haykırdıktan sonra yanlarında getirdikleri öğle yemeğini Polonez işçileriyle paylaşıyor. 5 No’lu şube başkanının dayanışma konuşmasının ardından Tekgıda-İş Gebze şubesinden işçiler halkayı büyütüyor ve beraber sloganlar atılıyor.

Bu güçlü görüntü karşısında As Plastik’ten MKB Rondo’ya, Polonez’den Eker’e mücadeleleri birleştirme çağrısının ne kadar acil bir ihtiyaç olduğunu tekrardan hissettiğimiz bu günlerde biz de emek ittifakı çağrımızı yineleyelim.

ODTÜ’de yeni kayyum Yozgatlıgil’e karşı yeni bir mücadele dönemi geliyor

0

Beklendiği üzere geçen ay diğer üniversitelerle birlikte ODTÜ’ye de yapılacak olan yeni kayyum ataması duyuruldu. Elbette kayyumun iyisi kötüsü olmaz, ama yine de Verşan Kök sonrası “hangi profilde” bir kayyum atanacağı da merak edilmiyor değildi. Saray rejimi yeni dönemde vites mi artıracaktı yoksa bir süre daha aynı yoğunlukta bir baskıyı devam ettirmeyi mi seçecekti? Yeni kayyum ataması bunlara dair bir ipucu verebilirdi. Ahmet Yozgatlıgil atamasından, sanırsak en azından kâğıt üstünde, vites artırılmak istendiği çıkarılabilir. Verşan Kök, Saray rejimiyle ters düşecek herhangi bir uygulamanın altına kati suretle imza atmamış olsa da “doğrudan” AKP’li olmayan bir figürdü. Yeni atanan Ahmet Yozgatlıgil ise oldukça “içeriden” biri gibi görünüyor.

Sanayi ve Teknoloji Bakan Yardımcılığı yapan Yozgatlıgil, aynı zamanda 2020’den beri TÜBİTAK Başkan Yardımcılığı görevini de sürdürüyor. Ayrıca, dinci ve milliyetçi görüşleriyle bilinen ODTÜ-BİR-DER’in de bir üyesi. Gerçi ODTÜ öğrencilerinin Yozgatlıgil’in sicilini kâğıt üzerinde çok da incelemelerine gerek yok. Kendisini Verşan Kök’ün yardımcılığından ve Kavaklık Direnişi’nde öğrencilerin karşısında, polislerin yanında yer alışından da hatırlıyorlar. Onun derslerini alan öğrencilerden kendilerine ne kadar üstten bakıldığını, soru sormak için kapıdan içeri bile alınmadıklarını anlatanlar hiç de az değil. Bununla beraber, Yozgatlıgil’in meslektaşları arasında da pek itibar sahibi olduğu söylenemez. Yozgatlıgil göreve geldikten kısa bir süre sonra Metalurji ve Malzeme Mühendisliği Bölüm Başkan Yardımcısı Bilge İmer, yıllardır şahit olduğu yozlaşmayı ve bunda önemli rol oynayanlardan biri olan Ahmet Yozgatlıgil’i ifşa ettiği uzun bir istifa mektubu yayımladı. İmer, akademiye hâkim olan insan kayırma ve mobbing gibi uygulamalardan şikâyet ettiği mektubunda, Yozgatlıgil gibi “emekleri hiçe sayan, emekleri başkalarına peşkeş çeken” birinin rektör olmasından utanç duyduğunu ifade etti.

Tek Adam rejimi, Türkiye’nin dört bir yanında olduğu gibi, yönetebilmek için antidemokratik metotlarını sürdürüyor. Yönetmekten kastımız elbette sermayedarlar için yönetmek. ODTÜ gibi sanayiyle sıkı ilişkileri olan bir üniversitenin yönetiminde öğrencilerin, emekçilerin söz hakkının bulunması elbette sanayi patronlarının çıkarına olmazdı. Bütün okul sermaye güdümünde bir değişime sokulmalıydı. Kısacası ODTÜ de diğer bütün üniversiteler gibi patronlar için dikensiz bir gül bahçesine çevrilmeliydi. Bu amaçla kayyum rektörler atandı; protesto gösterileri, yürüyüşler ve mezuniyet törenleri engellendi; okul içerisinde öğrenciler gözaltına alındı ve bir kısmı da tutuklandı.

Dediğimiz gibi, rejim tarafında ODTÜ için en azından kâğıt üstünde vites artırılmış gibi görünüyor. Rejim bazen ve bazı yerlerde “tek darbede” hakimiyeti ele geçirme taktiğini tercih etse de, bazen ve başka yerlerde ise adım adım hâkimiyeti artırma taktiğini güdüyor. Bu ikinci taktiğe gücünü veren ve esasında rejime ait olmayan en önemli silah ise kitlelerde görece “küçük” değişimlere karşı gösterilen çabucak alışma ve benimseme mekanizması. ODTÜ, uzun bir direniş geleneği sergileyen üniversitelerden biri olduğu için bu ikinci taktiğin benimsenmesi, “büyük darbeye” karşı verilecek büyük bir tepkinin çekincesi dolayısıyla hiç şaşırtıcı olmaz. Çünkü her etki, tepkisiyle beraber ölçülür. Yani hazırlıklı olmak adına rejimin ne tür planlar yaptığı bizler için önemli olsa da nihayetinde hesabı kapatacak olan, geniş öğrenci kitlelerinin vereceği tepki ve direnişleridir. Nitekim ODTÜ’lü öğrenciler, malum atamayla beraber gerçekleştirdikleri protestolarla, mezuniyette kayyumun konuşmasına bile izin vermemeleriyle yeni dönemin hattını yine kendilerinin çizeceğini belirtmiş oldular.

Öyleyse biz gençlik olarak rejimin her türden saldırısına ve onun çeşitli yansımalarını ifade eden üniversite kayyumlarına karşı hazırlıklı olduğumuzu; bizden beklendiği gibi ne büyük darbelere teslim olacağımızı ne de “dozu yavaş yavaş artırılan” saldırılara alışacağımızı belirtiyoruz. Tüm öğrencilerin, akademisyenlerin ve emekçilerin söz sahibi olduğu bir üniversiteyi kurana dek mücadelemize devam edeceğimizi tekrar ifade ediyoruz.