Ana Sayfa Blog Sayfa 18

Gazze: Rıfat el Arir’in soykırım günlüklerinden kesitler

0

Aşağıda okurlarımızla paylaştığımız pasajlar Filistinli şair, edebiyatçı ve profesör Rıfat el Arir’in 7 Ekim 2023’ten sonra İşgalci İsrail’in Gazze’deki soykırım girişimi sırasında kaleme aldığı günlüklerinden geliyor. El Arir’in bu metinleri ilk olarak 2014 yılından beri katkıda bulunduğu The Electronic Intifada sitesinde yayımlanmıştır.

Gazzeli 6 çocuk babası Arir, Siyonist İsrail’in saldırılarında Gazze’de öldürülenlerin hikayelerine ses olmak üzere kurulan Avrupa-Akdeniz İnsan Hakları İzleme Örgütü (Euro-Med) bünyesinde hayata geçirilen “Biz Sayı Değiliz” (WANN) inisiyatifinin kurucularından biriydi.

El Arir’in 2014 yılında yayımladığı İsrail’in ablukası ve saldırılarına şahit olan 15 genç yazarın hikayelerinden oluşan “Gazze Cevap Veriyor” (Gaza Writes Back) kitabı İntifada Yayınları tarafından çevirilip Türkçe’de yayımlandı.

El Arir 7 Ekim El Aksa Tufanı’nın ardından Gazze’de yaşananları tüm dünyaya duyurmak ve Filistin halkının mücadelesini büyütmek üzere daha önce The Electronic Intifada üzerinden katıldığı canlı yayınlarda emperyalist merkezlerin ve Siyonizmin kara propagandalarına karşı Gazze’nin içinden yükselen bir ses olmuştu. Son katıldığı canlı yayın 1 Aralık 2023’te, ölümünden birkaç gün önceydi, ancak yayına bağlandığı sırada elektrikleri kesildiği ve bağlantısı koptuğu için yalnızca birkaç dakika konuşabildi.

26 Nisan 2024’te El Arir’in en büyük çocuğu Şeyma, kocası Muhammed Abdülaziz Siyam ve 3 aylık oğulları Abdülrahman ile birlikte bir İsrail saldırısında öldürüldü. Bebek, El Arir’in ölümünden sonra doğmuştu ve onun ilk torunuydu.

Çeviri: Mustafa Çakmak

19 Ekim 2023: Gazze’de savaşa alıştık

Ölüm ve yıkımın dehşet verici deneyimleri, Filistinlilerin kültürünü, dilini ve toplumsal hafızasını kalıcı olarak etkiledi. “Yine mi savaş?” diye soruyor yedi yaşındaki küçük Amal’im, önceki İsrail saldırılarının anıları hâlâ taze onun için.

Bu sorunun üslubu, ona zorla kazandırılan bir olgunluğu gösteriyor. Geçen yıl Amal, annesine “başka bir savaş” olup olmadığını soruyordu.

Evet, Gazze’de yine savaş çıktı! Gazze’de savaşa alıştık. Savaş, tekrarlayan bir gerçeklik, bitmeyecek bir kâbus haline geldi. Acımasız bir normallik. Savaş, tahammül edemediğimiz ama kendisinden de kurtulamadığımız huysuz bir yaşlı akraba gibi oldu.

Çocuklar en ağır bedeli ödüyor. Korkunun ve kesintisiz travmanın bedeli, davranışlarına ve tepkilerine yansıyor. Filistinli çocukların yüzde 90’ından fazlasının travma belirtileri gösterdiği düşünülüyor. Ancak uzmanlar, Gazze’de “savaş sonrası travma” olmadığını çünkü savaşın hâlâ devam ettiğini belirtiyor.

Büyükannem önceden yağmur yağacağı için kalın bir kazak giymemi söylerdi bana. Ve gerçekten de yağardı! Tüm Filistinli yaşlılar gibi o da toprağı, rüzgârı, ağaçları ve yağmuru anlama konusunda benzersiz bir hisse sahipti. Zeytinlerin, turşuluk ya da yağlık toplanma zamanlarını bile bilirlerdi. Her zaman buna imrenirdim.

Üzgünüm büyükanne. Bizse savaşın aşırılıklarına alıştık. Bu ağır misafir, davetsiz, istenmeyen ve arzu edilmeyen bir şekilde göğsümüze oturuyor, nefesimizi kesiyor ve sonra yüzlerce, binlerce insanın canını alıyor.

Gazze’de 2008 doğumlu bir Filistinli, yedi savaş görmüştür: 2008-2009, 2012, 2014, 2021, 2022, 2023A ve 2023B. Ve Gazze’de adet olduğu üzere, insanlar yedi savaş yaşında ya da dört savaş yaşında olabilirler. 2016 doğumlu küçük Amal’im, dört yıkıcı savaş yaşayarak savaş konusunda bir lisans diplomasına sahip. Gazze’de savaşları akademik derecelerle konuşuruz: savaşta lisans diploması, savaşta yüksek lisans diploması ve bazıları kendilerini savaşta doktora adayı olarak espriyle tanıtır.

Söylemimiz önemli ölçüde değişti ve dönüştü. Geceleri, özellikle İsrail bombardımanı yoğunlaştırdığında, bu bir “parti”dir: “Parti başladı.” “Bu gece korkunç bir parti olacak.” Ve sonra “Malum Çanta” var, büyük M ve büyük Ç ile. Bu, paranın, kimliklerin, doğum belgelerinin ve üniversite diplomalarının konduğu aceleyle hazırlanan bir çanta. Amaç, tahliye tehdidi olduğunda çocukları ve bir eşyayı yanına almak.

Gazze’deki Filistinlilerin toplumsal hafızası ve kültürü, bu korkunç savaş ve ölüm deneyimlerinden büyük ölçüde etkilenmiştir. Çoğu Gazzeli aile üyelerini, akrabalarını veya sevdiklerini kaybetmiştir ya da evleri hasar görmüş veya yıkılmıştır. Tahminlere göre bu savaşlar ve gerilimler, 9.000’den fazla (bu taslağı geçen hafta yazmaya başladığımda 7.500 idi!) Filistinlinin hayatını almış ve 60.000’den fazla yerleşim birimini yıkmıştır.

Ölüm ve savaş. Savaş ve ölüm. Bu ikisi istenmeyen misafirdir, ancak gitmeleri için onları zorlayamayız. Bizi rahat bırakmaları için…

Filistinli şair Temim el Bergusi, savaşın getirdiği ölüm ile Filistinliler arasındaki ilişkiyi şu şekilde özetler (benim çevirim):


“Yanlış bir karardı, Ey Ölüm, yaklaşman.

Yanlış bir karardı, bizi bu kadar yıl kuşatman.

Yanlış bir karardı, bu kadar yakın olman,

O kadar yakındın ki seni ezberledik.

Yemek alışkanlıklarını,

Dinlenme zamanını,

Ruh hallerini,

Kalbinin isteklerini,

Hatta zayıflıklarını.

Ey Ölüm, dikkat et!

Bizleri saydın diye rahatlama.

Biz çok fazlayız.

Ve hâlâ buradayız

İşgalden [yetmiş] yıl sonra

Meşalelerimiz hâlâ yanıyor

İsa’nın bu topraklarda üçüncü sınıf olmasından

İki asır sonra

Seni, Ey Ölüm, çok iyi tanıdık.

Ey Ölüm, niyetimiz net:

Seni yeneceğiz,

Bizi hepsini öldürseler bile.

Ey Ölüm, bizden kork,

Çünkü işte buradayız, korkusuzca.”

23 Ekim 2023: Gazze’de savaşla başa çıkmanın beş aşaması

Gazze’de savaşla olan aşinalığımız, bizde benzersiz bir bakış açısı ve başa çıkma mekanizmaları geliştirdi.

Bu kasvetli çatışmalar sırasında Gazzelilerin yaşadığı beş büyük duygusal aşamayı tespit edebiliyoruz. Bu aşamalar, inkâr, korku, sessizlik, hissizlik, umut, umutsuzluk ve kabullenmedir.

Bu 16. gün ve Gazzeli yetkililerin bize söylediğine göre İsrail (çoğu enkazın altında hâlâ sayılmamış olanlar dahil olmak üzere) 5.000’den fazla Filistinliyi öldürdü, bunlardan 2.000’i çocuk. 15.000’den fazla kişi yaralandı ve 25.000’den fazla Filistinli yerleşim yeri yıkıldı. Ve İsrail kara harekâtına hazır olduğunu söylüyor.

Birinci aşama: İnkâr

Bir krizin ilk aşamalarında, genellikle bir inkâr duygusu olur. Bu sefer savaş çıkmayacağına kendimizi inandırırız. İnsanlar tekrar eden çatışmalardan bıkmıştır ve her iki taraf da savaşa giremeyecek kadar meşguldür. Füzeler düşüp havada süzülürken, bu seferin geçmiş savaşlar kadar uzun veya yıkıcı olmayacağını umarak bir tür kısmi inkâr içinde kalırız.
Hayır, bu sefer savaş çıkmayacak. Herkes savaştan bıktı. İsrail savaşa giremeyecek kadar meşgul.

Filistinliler savaşmak için fazlasıyla yorgun ve hırpalanmış durumda. Beş gün sürer, aşağı yukarı, diye umuyoruz.

İkinci aşama: Korku

Kısa süre sonra, inkâr, başka bir savaşın gerçekliği belirince korkuya dönüşür. İsrail bombalarıyla, çocuklar da dahil olmak üzere, sivillere saldırdıkça Gazze felç olur. Katliamların, ailelerin içinde yaşadığı evlerin yok edilmesinin, yüksek katlı binaların domino taşları gibi yıkılmasının fotoğrafları ve videoları, inkârı mutlak bir teröre dönüştürür.

Her saldırı, özellikle geceleri, tüm çocukların ağlayarak uyanması ve ağlaması demektir. Ebeveynler olarak, çocuklarımız için korkarız ve sevdiklerimizi koruyamayacağımızdan korkarız.

Üçüncü aşama: Sessizlik ve hissizlik

Bu, İsrail’in özellikle sivillerin evlerini bombalamasını yoğunlaştırdığı zamandır. Hikayeler yarıda kesilir. Dualar yarıda kesilir. Yemekler yarım bırakılır. Duşlar yarıda kalır.

Bu yüzden, İsrail’in getirdiği kaos ve tehlike içinde, Gazze’deki pek çok kişi, özellikle çocuklar, sessizliğe çekilir. Kendilerini çevreleyen yoğun duygular ve belirsizlikle başa çıkmanın bir yolu olarak yalnızlıkta teselli bulurlar. Sessizlik hüküm sürer.

Sonra hissizlik gelir. İnsanlar, sürekli gelen sıkıntı verici haberlerden korunmak için duyarsızlaşır. Çünkü nereye gidersek gidelim ölebiliriz. Duygusal hissizlik devreye girer, insanlar hayatta kalmak için duygularından kopmaya çalışırlar.

Dördüncü aşama: Umut

Umutsuzluğun ortasında bile, umut parıltıları belirebilir. En karanlık anlarda bile, Gazzeliler, İsrail’in en azından daha az insan öldüreceğine, daha az yer bombalayacağına ve daha az zarar vereceğine dair bir inanca tutulabilirler. En umutlu olanlarımız, kalıcı bir ateşkes ya da kuşatmanın veya hatta işgalin sona ermesini dileyebilir. Ama bu sadece umuttur. Ve umut tehlikelidir.

Siyasetçilerin bu sefer cesur ve mertçe davranacağını umarız. Moral olsun diye, umudumuzu, sokaklara dökülen ve siyasetçilerine İsrail’in Filistinlilere karşı saldırganlığını desteklerlerse gelecekteki seçimlerde cezalandırılacaklarını hatırlatan kitlelere bağlarız.

Beşinci aşama: Umutsuzluk ve kabullenme

Ne yazık ki, umut çoğu zaman geçici olabilir ve birçok Gazzeli tekrar eden umutsuzluk döngüleri yaşamıştır. Sürekli can kaybı, evlerin yıkılması ve güvenlik kaybı, derin bir çaresizlik duygusuna yol açar.

Son aşamada, durumu değiştiremeyecekleri gerçeğini kabul ettikçe Gazzelilerde bir kabullenme duygusu oluşur. Yalnız bırakıldıklarını kabul ederler. Dünyanın onları terk ettiğini… İsrail’in büyük bir cezasızlıkla öldürüp yıkabileceğini… Bu, Filistinlilerin devam eden zorluklar karşısında uyum sağlamaya ve sebat etmeye çalıştıkları, dayanıklılığın damgasını vurduğu bir aşamadır.

Savaşın bu aşamaları Gazze’deki yaşamın talihsiz bir parçası haline gelmiş ve İsrail işgalinin dayattığı akıl almaz zorluklar karşısında Filistin halkının direncini ve azmini şekillendirmiştir.

27 Ekim 2023: İsrail binanızı bombaladığında ne olur?

Altı çocuğum var. Ve şu ana kadar yedi büyük İsrail saldırısından sağ çıktık, yara almadan. Ortalama bir aileyiz. Eşim Nusayba ev hanımı, iki çocuğum üniversite öğrencisi ve en küçük çocuğum Amal, 7 yaşında. Gazze’de Amal, dört savaş yaşında.

Gazze’de ortalama bir aileyiz biz, ama İsrail’in ölüm ve yıkımından payımızı aldık.
1970’lerin başından bu yana, İsrail saldırıları nedeniyle geniş ailemden 20 (ve geçen hafta 15) yakınımı kaybettim.

2014’te, İsrail yedi daireden oluşan aile evimizi yıktı ve kardeşim Muhammed’i öldürdü.

2014’te, İsrail eşimin ailesinden yaklaşık 20 kişiyi, kardeşi, kız kardeşi, kız kardeşinin üç çocuğu, dedesi ve kuzenini öldürdü. Ve eşimin ailesinden birkaç evi yerle bir etti.

Eşimle birlikte, İsrail savaş ve terörü yüzünden 50’den fazla aile bireyimizi kaybettik.

2023 Gazze Savaşı

Bombalar düşerken ve İsrail, uykudaki aileleri evlerinde hedef alırken, ebeveynler birkaç sorun arasında sıkışıp kalıyor.

Gitmeli miyiz? Ama nereye gideceğiz, İsrail tahliye edilen insanları ve tahliye edilen bölgeleri hedef alıyor.

Akrabalarımızla mı kalmalıyız? Yoksa nispeten “güvenli” olan evimizde akrabalarımız bizimle mi kalmalı? Asla emin olamayız. 75 yılı aşkın süredir acımasız bir işgal ve son 15 yılda altı büyük İsrail askeri saldırısı geçirdik ama şimdiye kadar İsrail’in acımasızlığını ve ölüm ve yıkım mantığını anlamayı başaramadık.

Ve sonra bombalandığımızda –ne yapmamız gerektiği korkusu var. Bombalardan kaçmaya çalışıyoruz. Ama İsrail aynı eve üç, dört veya beş ardışık bomba attığında bombalardan nasıl kaçabilirsiniz ki?

Filistinli ailelerin tartıştığı büyük soru, aynı odada mı uyumamız gerektiği yoksa farklı odalarda mı uyumamız gerektiğidir, böylece öldüğümüzde ya birlikte öleceğiz ya da bazılarımız hayatta kalacak.

Cevap her zaman birlikte oturma odasında uyumamız gerektiğidir. Ölürsek, birlikte ölürüz. Kimse kalp kırıklığıyla başa çıkmak zorunda kalmaz.

Yiyecek yok. Su yok. Elektrik yok.

Bu 2023 savaşı farklı. İsrail açlığı bir silah olarak kullanmayı daha da yoğunlaştırdı. Gazze’yi tamamen kuşatarak elektrik ve su kaynaklarını kesti, yardımların ya da ithalatın yapılmasına izin vermiyor. İsrail, Filistinlileri sadece bir diyete sokmakla kalmıyor, aynı zamanda onları açlıktan öldürüyor.

Benim evimde, maddi durumu iyi bir aile olmamıza rağmen, eşim ve ben çocuklarımızla oturup durumu onlara açıkladık, özellikle de küçük olanlara: “Kısıtlı tüketmek zorundayız. Normalde yediğimiz ve içtiğimizin dörtte birini tüketmeliyiz. Sorun paramızın olmaması değil, yiyecekler tükeniyor ve neredeyse hiç suyumuz yok.”

7 yaşındaki çocuğunuza sabah iki yumurta yiyemeyeceğini, onun yerine sadece bir bombanın çeyreğini yiyeceğini anlatmaya çalışırken size iyi şanslar! (İsrail daha sonra yumurtaları da bombaladı.)

Bir ebeveyn olarak, kendimi çaresiz ve umutsuz hissediyorum. Çocuklarıma vermem gereken sevgi ve korumayı sağlayamıyorum.

Son iki haftadır çocuklarıma sürekli “Sizi seviyorum” demek yerine şu cümleleri tekrar ediyorum:

“Çocuklar, daha az yiyin. Çocuklar, daha az için.” Ve bu son sözlerim olursa diye düşünüyorum ve bu düşünce beni mahvediyor.

İsrail bizim binamızı bombaladı

Geçen hafta biraz yiyeceğimiz varsa, şimdi neredeyse hiç yok çünkü İsrail, biz içerisindeyken evimize iki füze attı. Hem de önceden uyarı yapmadan!

Eşim Nusayba, daha önce çocuklara yakın bir yerde bombalama olursa koşmaları gerektiğini söylemişti. Bizim binamızın vurulmasını hiç beklemiyorduk. Bu gerçekten altın değerinde bir öğüttü.

Evimde akrabalardan dört aileyi ağırlıyordum. Çoğu çocuk ve kadındı.

Koşabildiğimiz kadar koştuk. Küçük olanları kucağımızda taşıdık ve Gazze’de her savaşta kapının önünde hazır tutulan nakit para ve önemli belgelerle dolu küçük çantaları kaptık.

Mucizevi bir şekilde kaçtık, sadece birkaç çürük ve küçük sıyrıklarla. Kontrol ettik ve herkesin iyi olduğunu gördük. Sonra yakınlardaki bir BM okuluna sığındık, ki orası insanlık dışı bir durumdaydı. Diğer ailelerle birlikte küçük sınıflara doluştuk.

Böylece, son güvenlik hissimizi kaybettik. Suyumuzu kaybettik. Yiyeceklerimizi ve Amal’in sevdiği kalan yumurtaları kaybettik.

Biz sıradan bir Filistin ailesiyiz. Ama İsrail’in ölüm ve yıkımından payımıza düşeni aldık. Gazze’de kimse güvende değil. Ve hiçbir yer güvenli değil. İsrail, hepimizi, 2.3 milyonumuzu öldürebilir ve dünya umursamaz bile.

Temim el Bergusi’nin alıntılanan dizeleri, “Askeri Bildiri” adlı şiirinin ikinci bölümünden alınmıştır.

Birleşik mücadele yoksa zafer de yok!

0

Asgari ücrete temmuzda ara zam yapılmadı. Ama enflasyon ve hayat pahalılığı son sürat devam ediyor. Yıl sonu enflasyon hedeflerini etkileyeceği öne sürülerek asgari ücrete zam yapmayan iktidarın vergi oranlarını artırdığını, tarım başta olmak birtakım devlet desteklerini kestiğini de görüyoruz. Asgari ücretliler mayıs ayından beri açlık sınırının altında yaşamaya zorlanıyor. Yıl sonuna kadar bu alım gücü düşüşü enflasyon nedeniyle artmaya devam edecek. Evet, saldırı programı işletiliyor.

Unutmayalım tüm bu enkaz, Bakan Şimşek’in Saray’ın yol vermesiyle uyguladığı IMF programının bir sonucu. Emekçilerin alım güçlerini olabildiğince kısarak sermayenin yara almadan bu buhrandan çıkması için çabalanıyor. Ücret artışlarının enflasyona yol açmadığı canlı kanlı görülüyor. En zengin yüzde 20’lik dilimin tüketimini kısmak ise iktidarın programında yok. Geriye kalan yüzde 80’in kemerine bir delik daha açmak için çalışıyorlar. Bu kapsamda kaynaklar sermaye için seferber ediliyor. Elbette bu program IMF’nin alkışları eşliğinde gerçekleşiyor. Şimşek’e duydukları güvenden de anlaşılacağı üzere uluslararası finans kapitalin desteği alınmış durumda ama destek bununla sınırlı değil.

Bu IMF’siz IMF sömürü programının bu kadar rahatça ve emekçilerin tüm öfkesine rağmen uygulanabilmesinin en büyük sebebi, programa verilen ana muhalefet desteğidir. Bunu net olarak ortaya koyalım.

Türk-İş’e göre bekâr bir çalışanın yaşama maliyeti aylık 24 bin 962 TL, dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 62 bin 772 TL. Asgari ücret ise 17 bin 2 TL. İşte bu durum ücret mücadelesini bugünden artırmış durumda. İDP olarak uzun süredir her defasında vurguladığımız ücretlere üç ayda bir gerçek enflasyon oranında zam talebimizin ne kadar acil ve doğru bir talep olduğunu ve emekçilerin alım güçlerinin korunması için bu talep etrafında bir araya gelmenin zaruri olduğunu unutmamalıyız. Bu talebi tekrarlamak yetmez; sendikaların ve devrimci partilerin gündemlerine almasını da sağlamalıyız.

Sadece asgari ücretlilerin alım gücü düşmüyor. Tüm çalışanların ortalama maaşları asgari ücrete yaklaşıyor. Asgari ücretlileştirme ekonomik programın hedeflerinden biri. Bir önceki yazımda vurgulamıştım; emekliliğin ilgası da aynı programın bir parçası. 2025 için yapılacak zamlar emekliler için nefes almak şöyle dursun, alım gücünü daha da aşağı çekecek.

İktidar EYT’lilerle birlikte emeklilere ayıracak kaynağın olmadığı algısını yayıyor. Ama aynı iktidar, özel emekliliğin desteği için ödenen her primin yüzde 30’unu hazineden alıp bu fonlara yatırıyor. Bununla da sınırlı kalmıyor. Eğer hayat sigortası yaptırırsanız gelir vergisinden brüt asgari ücret tutarına kadar bir miktar muaf oluyorsunuz. Yani en ufak verginin bile peşine düşen devlet, “vergide adalet” diye aylardır bağıran sendikalara rağmen, söz konusu özel fonları desteklemek olunca gelir vergisinin bir kısmından yasal olarak vazgeçebiliyor. Bunlar kaynak kullanımıyla ilgili spesifik örnekler. Hazine garantileri, büyük şirketlerin vergilerinin silinmesi gibi herkesin gördüğü örnekleri de dahil edecek olursak “kaynak yok” ifadesinin bir palavra olduğu, iktidarıyla muhalefetiyle sermayenin bu kılıfı işçilerin mücadelesini kesmek için kullandığı defalarca kanıtlanmıştır.

IMF, yıl sonu asgari ücret zammı için beklenen enflasyonu baz alması gerektiğini Şimşek’e şimdiden bildirdi. Bu, yüzde 20’lik bir zam anlamına geliyor. Muhalefetin, bu saldırı programının arkasında dururken kitleleri seferber etmeyeceğinin farkındayız. Gidişat gösteriyor ki işçi sınıfının toplumsal yenilgisi veya zaferi, kopuş çizgisindeki birleşik mücadelesine bağlı. Sermaye, içinde bulunduğu küresel krizle birlikte fütursuzca saldırmaya devam edecek. Bölünmüşlük, toplumsal örgütsüzlüğü de besliyor. Sendikaların tabanlarıyla bir araya gelmesi bir temenni olmaktan çıkmalı ve derhal ete kemiğe bürünmelidir.

İzmir’de “vergide adalet, ülkede adalet” işçi buluşması

0

Ülkenin farklı bölgelerinde, çeşitli şehirlerde işçi buluşmaları ve eylemler gerçekleştiren DİSK “Gelirde adalet, vergide adalet!”, “Artık yeter geçinemiyoruz” şiarıyla İzmir’de bölge mitingi gerçekleştirdi.

20 Eylül saat 13.00’te Basmane’de toplanılmasıyla başlayan eylem, kortejler oluşturulduktan sonra yürüyüş ile devam etti. Basmane’den Cumhuriyet Meydanı’na yürüyüşün yapıldığı sırada önce DİSK amblemi ve pankartı açıldı ardından DİSK Genel-İş Şube pankartları yerini aldı. Genel-İş mitinge en kitlesel katılımı gerçekleştirdi, Aydın ve Muğla Belediyeleri’nden de katılım sağlandı fakat üye sayısı göz önüne alındığında Genel-İş’in katılımı düşük kaldı. Birleşik Metal-İş pankartı’nın ardından önlükleriyle sembolik bir katılım sağlayan Lastik-İş yürüdü. Dev Sağlık-İş ile Emekli-Sen yürüyüşe katılan sendikalardandı. Aynı zamanda KESK’e bağlı Eğitim-Sen de mitinge katılım gösterdi.

Sendikaların yanı sıra mitinge İşçi Demokrasisi Partisi, İzmir Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri bileşenlerinden TİP, EMEP, DİP, SEP, YSP, Kaldıraç, İşçi Emekçi Birliği ve Ege İşçi Birliği katılım gösterdi.

Yürüyüş boyunca vergide adalet, kıdem tazminatıyla ilgili sloganların yanı sıra AKP ve rejim karşıtı sloganlar da yerini aldı. Yürüyüş kolu Cumhuriyet Meydanı’na gelindiğinde program başlatıldı.

Kürsüde yer alan DİSK yöneticileri ve bağlı sendika başkanlarının isimleri okundu. Kürsüde sendika başkan ve yöneticilerin yanı sıra katılımcı CHP belediye başkan ve yöneticileri “Omuz omuza yürüdüğümüz” tanımlamasıyla duyuruldu. Bu sırada en önde CHP’li Karşıyaka Belediyesi’nden işten atılan işçilerin “İşimizi geri istiyoruz” pankartı vardı.

Ardından DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu söz aldı. Konuşmasında iktidarın ekonomik saldırı paketleri, gelir ve vergide yaşanılan tablonun özetlendiği konuşmasında Çerkezoğlu, ajitasyon dozu yüksek vurgulara da yer verdi.

Mitinge hafta içi mesai saatlerinde yapılması, duyurusunun oldukça sınırlı, ana gündem haline getirilememesi ve DİSK üyeleri ile sınırlı tutulması gibi nedenlerle katılım az kaldı. Alana girilmesiyle birçok işçinin mitingden ayrıldığı görüldü. Miting, İstanbul’da yapılacak olan Büyük İşçi Buluşması ve 29 Eylül’de 3 büyük ilde düzenlenecek Katliam Yasasını Tanımıyoruz mitingine katılım çağrısı yapıldı. Yaklaşık iki bin kişinin katıldığı miting konuşmanın ardından çekilen halaylarla sona erdi.

Yeni bir pandeminin eşiğinde miyiz?

0

Mevsim geçişleri çoğumuz için genellikle melankolik olmuştur ve özellikle yaz mevsimlerinin bitişi, bir eksiklik ve tamamlanamamışlık hissi uyandırır bende. Bu durumun yaş almanın getirdiği duygularla da bağlantısı olabilir herhalde. Ancak içinde bulunduğumuz toplumsal ve siyasi atmosferin, özellikle yaşadığımız Saray rejiminin bizden aldıklarının da bununla ilgisi olduğundan eminim. Ayrıca hepimizin gözleri önünde gelişen Covid-19 pandemisinin de bu karamsarlığa katkıda bulunduğunu unutmamak gerekir. Şimdi ise son günlerde yeniden gündeme gelen bir salgın korkusu var. Bu korku ne kadar gerçekçi, gelin buna beraber bakalım.

Maymun çiçeği hastalığı nedir?

Maymun çiçeği hastalığı, ilk olarak 1950’lerde Orta Afrika’da tespit edilen ve mpox (maymun çiçeği virüsü) kaynaklı bir hastalık. Çiçek hastalığına benzer semptomlar gösteren bu hastalık, genellikle daha hafif seyretmekte ve bulaşma olasılığı daha düşük. Mpox virüsü, tropik yağmur ormanlarına yakın Batı ve Orta Afrika ülkelerinde daha yaygın olarak görülüyor ve Batı Afrika türünün diğerine göre genellikle daha hafif belirtileri var. Hastalık; enfekte hayvanların ısırması, tırmalaması veya vücut sıvılarıyla temas yoluyla insanlara bulaşabiliyor.

Peki neden pandemi riskinden bahsediyoruz?

Son yıllara kadar yaygın olan mpox varyantları oldukça hafif geçiyordu ve hastane yatış ve ölüm oranları oldukça düşüktü. Fakat Orta Afrika’da çıkan son Clade 1b varyantı ile birlikte bu virüsün karakteri değişime uğradı. Önceden, virüsün bulaşması için hastalık belirtilerinin yani başta lezyonların oluşması ve onlarla yakın temas gerekliyken bu varyantta asemptomatik durumlarda bile bulaşıcılığı mümkün. Ayrıca son pandemiden de hatırlayacağımız gibi, bağışıklık sistemi baskılanmış veya zayıf hastalarda şiddetli klinik tablolar ortaya çıkabiliyor. Bu yıl şu ana kadar bu varyanttan 100 bin kişi enfekte oldu ve 620’den fazla insan hayatını kaybetmiş durumda.

Fakat Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve diğer uluslararası organizasyonlar, bu tür kritik virüsler üzerine yeterince araştırma yapmamak, özellikle sağlık hizmetinden uzak yaşayan toplumları görmezden gelmekle suçlanıyorlar. Orta Afrika ülkeleri, başta Kongo Demokratik Cumhuriyeti bu hastalıktan 2023 yılından beri ciddi bir şekilde etkilenirken, ne zaman ki hastalık İsveç’te tespit edildiği, DSÖ acilen uluslararası salgın ilan edilmesine karar verdi. Ayrıca bölgede hastalıkla mücadele için şartlar çok zor ve gerekli sağlık hizmeti tahmin edebileceğiniz gibi sağlanamıyor. Durumun ciddiyetini gösteren bir diğer gerçek ise, Orta Afrika ülkelerinde ortalama yaşam beklentisi 54-57 yıl iken, Avrupa’da bu sürenin 78-83 yıl olması.

Ne yapılmalı?

Daha 2-3 sene öncesine kadar çok ciddi bir pandemi hâlâ dünyayı sarsmakta, daha çoğumuz neyi doğru yapacağımızı bilemez bir halde, alışveriş poşetlerine varıncaya kadar her şeyi yıkamaktaydık. 10 yıl öncesinde SARS gibi ölümcül olabilecek benzer solunum yolu virüsleri pandemi tehlikesine karşı ne kadar hazırlıksız olduğumuza dair ilk sinyallerini vermişti. Covid-19 sürecinde, birçok yanlış yapılmasına rağmen, kapitalist ülkeler faturayı halka kesmelerine rağmen, aşı olmadan bu pandemiden de sıyrılamamıştı. Bizi bekleyen salgın tehlikelerine karşı dünya ve ülkemiz için yapılması gerekenler açık: kâr odaklı değil, toplum sağlığını önceleyen bir yaklaşım. DSÖ ve ilgili kurumlar, toplumun yararını gözeten çalışmaları acilen hayata geçirmeli. Ve Sağlık Bakanlığı, “İnşallah ülkemize gelmez, gelirse de gereğini yaparız” rehavetini bırakıp kapsamlı bir mücadele planı açıklamalı ve toplumsal farkındalığı artırmalıdır. Unutmayalım, ücretsiz ve erişilebilir sağlık hizmeti vazgeçilmez temel bir haktır. Bu hak için mücadele etmek hepimizin sorumluluğudur.

Enflasyon da sendikal seferberlikler de artıyor!

0

Enflasyon sadece günümüzün sorunu değil elbette. Ancak bugün enflasyon emekçiler için çekilmez boyutlara ulaştı. Vergilerin, faturaların, temel ihtiyaç malzemelerinin ücretlerindeki fahiş artışlar karşısında işçiler için tablo, eriyen maaşlar ve daha da güvencesiz çalışma koşulları haline geldi.

Enflasyon ve güvencesizlik tablosunda işçi sınıfının örgütlü kesimleri irili ufaklı seferberlikler yürütüyor. Sendikalaşma oranlarında yaşanan göreli artış da bu tablo ile oldukça ilişkili. İşçilerin “zincirlerinden başka kaybedecek bir şeylerinin olmaması” durumuna gelmeleri, dayanışmalarını ve örgütlülüklerini artırıyor. Bu durumu günümüz örneklerinin bazılarında somut olarak yaşadık.

Güncel olarak direnişte ve grevde olan çok sayıda işyeri sayabiliriz. Bunların başlıcaları CarrefourSA, Polonez, MKB ve Mersen. Bu direnişlerin genel sebebi, işçilerin sendikalaştıkları için işten atılmaları ve insani yaşam koşulları için talep edilen maaş zamları. Aslında istenen şeyler yaşamlarını idame ettirebilmekten öte bir şey değil. Ancak neredeyse tüm işyerlerinde işçiler patronların ve polisin saldırısıyla karşılık aldılar.

Carrefour direnişinde sendikalaşma, düşük ücretler için maaş zammı ve insani yaşam koşullarında çalışma öne çıkan taleplerdi. Direnişe içeride bulunan çalışanların farklı yöntemlerle destek olması, atılan işçilerin direnişi canlı tutmalarını ve dayanışma duygusunu güçlendirdi. Günün sonunda kazanan Carrefour işçileri oldu, direnişleri kazanımla sonuçlandı.

Öz Büro İş sendikasının örgütlendiği Sarar mağazalarında da TİS görüşmelerinin olumlu sonuçlanmaması sonucu grev kararı alındı. 69 mağazada çalışan 400 işçinin grevi 29 Ağustos günü başladı ve kazanımlar sağlanana kadar sürecek.

Polonez direnişi başlı başına çok kritik bir süreç. İşçilerin kararlılıkları, istekleri ve sendikanın mücadeleci işçilerden yana tavrı gibi birçok faktör bu direnişi bugünkü durumuna taşıdı. Fabrika önündeki direniş alanında işçilerle konuştuğumuzda gözlerinde gördüğümüz kararlılık ve patrona dönük öfke, bu direnişin kazanımla sonuçlanacağının bir işareti.

Sadece güvenceli çalışma koşulları için sendikalaşmak isteyen işçilerin öncülüğünü yapan 13 çalışanın işten atılması ile başlayan direniş sonrasında, arkadaşlarının işten atılmasını protesto edip sendika üyeliklerini devam ettiren 133 işçi “Kod-46” (hırsızlık ve yüz kızartıcı suç) damgasıyla işten çıkarıldı. Aslında bu, patronun kendi ipini çekmesini de sağlamış olabilir. Zira kimse için inandırıcı olmayan bu gerekçe kanunen de yanlış. İşçilerin “Ne çaldıysak söylesinler!” serzenişi de bu yüzden oldukça haklı. Bu haklılık ve kararlılık bugün Çalışma Bakanlığının konuyla doğrudan ilgilenmesine yol açtı. Polonez işçilerinin kararlı mücadelesi, Dominos’un Polonez fabrikasından ürün almayı bırakması ve Çalışma Bakanlığının işten çıkış kodunu 4 olarak düzeltmesi kazanımlarını getirdi.

Öte yandan süregiden direnişlerle dayanışma göstermek de hayati önem taşıyor. Bu dayanışma açısından Polonez örneğinde önemli bir deneyime daha şimdiden sahibiz. İşten atılan işçilerin mücadelesi için oluşturulan Polonez İşçileri Dayanışma Komitesi, işçilerin sesini farklı mecralarda da duyurmaya, onlarla dayanışmaya ve kamuoyu oluşturmaya çalışıyor. Bu gibi örneklerin artması, işçi sınıfının kazanımları açısından önemli işlevler açığa çıkaracaktır. Böylesi dayanışma örgütlenmelerinin ve ortak eylemliliklerin devamının getirilmesi gerekmektedir. Sendikalaşmanın önünün açılması, işçilerin haklarını kazanma yollarının kolaylaştırılması için mücadelelerin birleştirilmesi elzemdir.

As Plastik’te direniş ve grev

0

İstanbul Hadımköy’de bulunan As Plastik isimli işyerinde TİS masasında anlaşma sağlanamayınca işçiler greve çıktı.

As Plastik fabrikası 180’e yakın işçinin çalıştığı, plastik ambalaj, kutu vb. ürünler üreten bir işyeri. Yaklaşık iki yıldır Petrol-İş sendikasının burada bir örgütlenme çalışması var. Öte yandan patron öncü işçileri işten atarak sendikalaşmayı engellemeye çalıştı. Bu süreçte As Plastik işçileri işten atılan arkadaşları için fabrika içinde çeşitli eylemler yaptı.

İşverenin son saldırısı eylül ayının başında on kadar öncü işçiyi işten atması oldu. İşten atılan işçiler fabrika önünde direniş çadırı kurdular. Bir yandan da anlaşmazlıkla sonuçlanan TİS görüşmeleri sonucu işyerinde grev kararı alındı. İşveren değil TİS’i, sendikayı dahi kabul etmeyen bir tutum sergileyince grev kaçınılmaz hale geldi.

Greve giden günlerde kapı önünde atılan işçilerin direnişi de sürmekteydi. Direniş çadırı vardiya değişimlerinde bütün As Plastik işçilerinin ziyaret alanı haline geldi. Direniş çadırı grev için bir hazırlık alanına dönüştü.

Gazetemize konuşan bir grevci işçi sürece dair şöyle konuştu: “İşveren zam yapmayı kabul ediyor ama sendikayı istemiyor, içeride arkadaşlara kâğıt imzalattılar hatta zam yaptığına dair. Biz 2 senedir sendikalaşmaya çalışıyoruz. İşten atılan arkadaşlarımız oldu. Sonuna kadar direnişi de grevi de sürdüreceğiz.”

Görüştüğümüz bir başka işçi de sürece dair şunları ifade etti: “Sendika dahi başta bu kadar etkin değildi. Biz içeride birliğimizi sağlayınca ciddiye alındık. Daha önce işten atılan arkadaşlarımız oldu, onları da içeride şalteri indirip geri aldık.”

Grevin ilk gününde As Plastik işçilerini emekten yana örgütler ve sendikalar da yalnız bırakmadı. Grev pankartı asılırken Limter İş, İşçi Demokrasisi Partisi, Emek Partisi, Devrimci İşçi Partisi gibi sendikalar ve partiler de fabrika önünde işçilere desteğe geldi.

Grevdeki As Plastik işçileri ücretlerine yüzde 35 zam, banka promosyonlarının işçilere verilmesi ve atılan işçilerin geri alınmasını talep ediyor.

Ortak imza alanlarda ortaklaşmaya dönüşecek mi?

0

Ülkenin üç büyük sendika konfederasyonu Türk-İş, Hak-İş ve DİSK’in ortak imzayla ve “İnsan onuruna yaraşır bir yaşam talep ediyoruz” başlığıyla 9 Temmuz tarihinde yayımladığı deklarasyonun üzerinden iki aydan fazla süre geçti.

Deklarasyonun yayımlanmasının ardından, üç konfederasyonun açıkladığı tutumun Türkiye sınıflar mücadelesi bakımından nedenleri, önemi, eksiklikleri, eleştirilebilecek yanları üzerine bu sayfalarda “Temenniden talebe, söylemden eyleme: Emek İttifakı’nın inşası için mücadeleye” başlığıyla yazmıştık.

O yazımızda belirttiğimiz iki nokta bugün halen üzerinde durmayı gerektiriyor.

Birincisi; “ortak deklarasyondan anlamamız gereken belki de en önemli nokta; örgütlü işçi sınıfı içerisindeki huzursuzluk ve tabandan hissedilen basınç. Ekonomik koşullar emekçiler için öylesine kabul edilemez bir hal almış vaziyette ki alanlarda, mücadelelerde ortaklaşamayan sendikalar ortak bir deklarasyonla taleplerini dile getirmek durumunda kaldı.”

Ve ikincisi; “Yine ortak deklarasyon metnine baktığımızda üç konfederasyonun örgütlü ve örgütsüz işçi sınıfının ve emeklilerin acil sorunlarını haklı bir şekilde tespit etmekle birlikte bu sorunların emekçiler yararına çözümünde gerek kendi konfederasyonlarına bağlı sendikaların önüne gerekse de bu sendikalarda örgütlü olan işçilerin karşısına bir çözüm önerisi sunmadıklarını görüyoruz. ‘İnsan onuruna yaraşır bir yaşam talep ediyoruz’ başlığı bugünün Türkiye’sinde bu talebe -eğer bu bir talepse- hangi sloganlarla, nasıl bir mücadele hattıyla ulaşılabileceğinin de tarifini zorunlu kılıyor.”

Ortak deklarasyonun yayımlanmasının ardından geçen süre zarfında üç konfederasyon henüz ortak bir eylem planı açıklamazken, her üçü de açıkladıkları deklarasyonda geçen tek bir talebi, “vergide adalet istiyoruz” talebini merkeze alarak ama diğer talepleri de gündemde tutarak basın açıklamaları, bölgesel eylemler ve yine bölgesel mitingler yapma kararları aldılar. Bu kapsamda Türk-İş öncelikle 20 Ağustos Salı günü 81 ilde “Zordayız, Geçinemiyoruz” sloganıyla basın açıklamaları ve ardından da 26 Ağustos Pazartesi günü Çerkezköy’de ve 3 Eylül Salı günü ise Zonguldak’ta bir miting düzenledi. DİSK, 3 Eylül günü “Artık Yeter! Geçinemiyoruz! Gelirde, vergide, ülkede adalet istiyoruz” başlığıyla İstanbul, Kocaeli ve Gaziantep’te basın açıklamaları düzenledi. Hak-İş ise “Haklarımız için meydanlardayız” başlığıyla 23 Ağustos Cuma günü Kayseri’de ve 5 Eylül Perşembe günü de aynı başlıkla Kocaeli’nde bir miting düzenledi.

Bu eylem takvimi tabandaki basıncı azaltır mı?

Öncelikle bir kez daha belirtelim; mevcut ekonomik kriz koşullarında üç konfederasyonun ortak bir deklarasyon çıkarmış olması, şu an için birbirinden bağımsız da olsa alanlarda kendisini göstermeye başlaması ve önemli işçi havzalarında -bunlar metropoller olmasa dahi- mitingler düzenliyor olması oldukça kritik.

Ama yeterli mi? Tabii ki yetersiz.

Yüksek enflasyon karşısında işçi ücretlerinin her gün biraz daha erimesi, alım güçlerinin düşmesi, örgütlü işçi sınıfının yaşamakta olduğu dar boğazı katlanılmaz hale getiriyor. Bunun karşısında iktidarın kendi yaratmış olduğu kriz karşısında patronları koruyan ve krizi emekçilere fatura etmeye çalışan politikaları örgütlü, örgütsüz işçi sınıfı güçleri arasındaki öfkeyi de tırmandırıyor. Ülkenin en zengin yüzde 1’lik kesiminin ekonomide kontrol etmekte olduğu pay her geçen gün fazlalaşırken, işçi sınıfı ve nüfusun geniş kesimlerinin ekmeği gitgide daha da azalıyor. Gelir dağılımındaki ve vergilerdeki adaletsizlik, gerçek enflasyon rakamları ile TÜİK enflasyonu arasındaki uçurum, yoksullaşma ve yoksunlaşma işçi sınıfının geniş kesimleri ve emekliler için ayan beyan ortada. Mevzunun sınıfsal olduğu da gün gibi aşikâr.

Hal böyle olunca konfederasyonlara bağlı sendikalarının çağrılarıyla alanlara çıkan öncü işçiler, yalnızca iktidara “göz dağı” niteliği taşıyan, taleplerin önemli bir kısmının dillendirilmediği, güçlerin birleştirilmediği ve sendikal önderliklerin net bir yol haritası sunmaktan imtina ettiği eylemlerden daha fazlasını bekliyor.

Yine son süreçte gerek sendikalaşma gerekse de insan onuruna yaraşır bir ücret talepli mücadelelerin, direniş ve grevlerin sayısındaki artış da tabandaki huzursuzluğu ve arayışı göstermesi bakımından oldukça öğretici. Polonez, MKB Rondo, Mersen, Sarar, Lezita, belediye işçilerinin mücadeleleri ortak deklarasyona imza atan konfederasyonlara bağlı sendikaların içerisinde yer aldığı örneklerden bazıları. Ve bunlara ek olarak, bu konfederasyonlara bağlı olmayan, farklı sektörlerden farklı sendikaların içerisinde yer aldığı mücadele sayısında da ciddi bir artış söz konusu.

Tüm bu veriler, biz sınıf devrimcileri için izlenmesi gereken politik hat ile ilgili önemli ipuçları barındırıyor. Uzunca bir aradan sonra -şimdilik yalnızca ortak imza aşamasında kalmış olsa da- Türkiye’nin üç büyük işçi sendikası konfederasyonunun ortaklaşma “çabasını” önemsizleştirmeden, ancak ayan beyan ortada olan yetersizlikleri, eksiklikleri ve bürokrasilerin isteksizliklerini eleştirerek, önerilerle mücadele çizgisini geliştirmeye çalışarak örgütlü işçi sınıfı kesimlerinin tabandaki basıncını bir adım daha öteye taşıma gayreti bizlerin en temel sorumluluğu durumunda.

Alanda ortaklaşmayı mümkün kılmak ve tabandaki basıncı yükseltmek için…

Bu hususta, sınıf devrimcilerinin öncelikli sorumluluğu sendikal bürokrasi ile örgütlü işçi sınıfının ihtiyaçları arasındaki ilişkiyi doğru analiz edebilmekten geçiyor. Sendikal bürokrasinin sınıf içerisindeki mücadele azmine ket vurmaya çalışıyor oluşu, birleşik mücadeleden kaçınması ve sınıfın taleplerine erişebilmesi adına seferberliği sürekli hale getirmenin önünü açacak bir eylem programı oluşturmaktan imtina ediyor oluşu bir gerçek. Ancak bu gerçekten yola çıkarak, üç konfederasyonun ortak deklarasyonunu ve olası ortak hareket etme potansiyelini önemsizleştirmek ve sınıf politikasını yalnızca saf bir bürokrasi eleştirisine indirgemek de kolaycılık ve sekterlik. Çünkü özünde bu kavrayış, sendikasıyla greve ya da direnişe çıkan, mevcut kriz koşullarından ötürü hakları uğruna mücadele etmek isteyen, sendikalarının çağrısıyla alanlara çıkan ve ancak bu mücadelenin daha da ilerletilmesi gerektiğini düşünen işçilerin ihtiyaçlarını, bilinç ve mücadele düzeylerini görmezden gelmekle ve örgütlü işçi sınıfına sırt çevirmekle eşdeğer.

Bizlere düşen, sendikal bürokrasiye güvenmeksizin ve onun manevra kabiliyetlerini küçümsemeksizin, tabandaki işçilerin ihtiyaçlarına cevap üretebilecek, onların önderlikleri üzerindeki basınçlarını yukarıya taşıyabilecek ve örgütsüz işçi sınıfı güçlerini de mücadelenin içerisine çekebilecek devrimci politikalar üzerine odaklanmak.

Örneğin, bu üç konfederasyona bağlı sendikaların üyesi öncü ve mevcut eylemliklerin yetersizliğinin farkında olan işçilerin tabandaki örgütlülüğü ve önderlikleri üzerindeki basıncı nasıl geliştirebileceğine kafa yoralım:

  • “Bizim konfederasyonumuz X ve Y konfederasyonlarıyla ortak bir bildiri yayımladı ve eylemlere başladık. Ancak her birimiz neden ayrı ayrı eylemler yapıyoruz, neden bizim eylemlerimize diğer konfederasyonlara üye sınıf kardeşlerimiz de gelmiyor?”
  • “Y konfederasyonuna bağlı A sendikasına üye olan işçi arkadaşlarımız sendikalı çalışmak ya da ücretlerinin iyileştirilmesi için fabrikalarının önünde mücadele ediyor. Evet, bu arkadaşlarımızın üye olduğu sendika bizim konfederasyonumuzun üyesi değil. Ama madem üç konfederasyon ortak bir bildiri yayımladı ve bu bildiride sendikalaşma önündeki engellerin kaldırılması için ortak tutum alacağını açıkladı. O zaman neden bu işçi arkadaşlarımızın haklı mücadelesi etrafında kenetlenmiyoruz? Hem bizim konfederasyonumuz hem de diğer konfederasyon neden bu mücadeleyle daha fazla dayanışmıyor?”
  • “Evet, sendikamız dün T şehrinde miting yaptı ve taleplerimizi dile getirdik. Ancak neden bu mitingleri sadece küçük şehirlerde yapıyoruz? İhtiyacımız taleplerimiz daha güçlü ve birlik halinde dile getirmek. Ankara ve İstanbul gibi büyük şehirlerde yaşamı kilitlemek ve milyonları toplayabilmek. Neden ‘Konfederasyonlar el ele haydi Taksim’e’ ya da ‘Konfederasyonlar el ele haydi Ankara’ya’ sloganları etrafında sendikalarımızı sıkıştırmıyoruz?”
  • “Güzel, hoş yerellerde eylemler yapıyoruz. Belki konfederasyonlar büyük bir miting de hazırlayacaklar. Ancak birkaç saatlik eylem ya da mitingler bizim haklı taleplerimize ulaşmamız için yeterli mi? Bizim daha örgütlü ve mücadeleci bir çizgiye ihtiyacımız var. Z şehrinde miting yaptıktan sonra neden bu şehirde taleplerimiz için mücadeleyi sürekli kılacak, konfederasyon ayrımı yapmaksızın tüm sendikalı işçilerin ve hatta sendikasız sınıf kardeşlerimizin katılabileceği işçi meclisleri inşa edilmesi için sendikalarımıza baskı uygulamayalım?”

Bu gibi önermeler haliyle artırılabilir, geliştirilebilir. Artırılmak ve geliştirilmek de zorunda. Ancak mevcut ekonomik kriz koşullarında işçi sınıfı içerisinde çalışma yürütmeyi kendisine dert edinen ve kendisini sınıfın üzerinde değil de sınıfın bir parçası olarak addeden sınıf devrimcilerinin ana görevi tabandaki örgütlülüğü ve mücadele gücünü sürekli kılmaya hizmet edebilecek, sınıfın geniş kesimlerinin çıkarlarını ön plana çıkaracak politikalar üretmeye gayret etmesi.

Çünkü tabandaki basınç örgütlenemedikçe üç konfederasyonun ortak imzasının alanlarda ortaklaşmaya dönüşmesi kolay olmayacak. Ya da dönüşse dahi göstermelik mitinglerden ileriye taşınması… Ve bugün Türkiye işçi sınıfının ana ihtiyacı krize karşı tek günlük eylem ya da mitinglerden öte kalıcı bir mücadele ittifakının ve eylem programının ortaya çıkarılabilmesi.

Emek İttifakı: Şimdi değilse ne zaman?

Tam da bu nedenlerle, İşçi Demokrasisi Partisi olarak, uzunca bir süredir bir Emek İttifakı’nın zaruri olduğu konusunda ısrar ediyoruz. Bizler için Emek İttifakı formülasyonu en açık haliyle bir Birleşik İşçi Cephesi niteliği taşıyor. Ve bugün Türkiye sınıflar mücadelesinin düzeyi baz alındığında böylesi bir cephenin inşası yalnızca kuru bir propaganda olmanın ötesinde acil bir ihtiyaç.

Ekonomik çöküş, alım gücünün erimesi, gelir dağılımındaki adaletsizlik, güvencesiz ve esnek çalışma, sendikalaşmanın önündeki engeller, işsizlik gibi emekçi sınıfların acil sorunlarına, acil talepler ve bir eylem programı ile cevap üretecek ve bu mücadeleyi sınıfın sömürü düzeninden ve onun temsilcilerinden bağımsızlaşması yolunda ilerletebilecek bir ittifak, “şimdi değilse ne zaman” dercesine bizleri çağırıyor.

Ve bunun yolu da sınıf örgütlerinin, sosyalistlerin böylesi bir ittifakı açıkça tartışmasını dayatıyor. Daha fazla vakit kaybetmeksizin.

İş Kanunu değişiyor: sermayenin yeni saldırısı

0

Erdoğan’ın yılbaşında müjdesini verdiği yeni iş kanunu için yürütülen çalışmalar ağustos ayında hız kazanmış görünüyor. Henüz tam metni açıklanmayan tasarı, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz başkanlığında toplanan Yatırım Ortamını İyileştirme Kurulu’nda görüşüldü. Mevcut iş kanununun tamamen değiştirilmesi anlamına gelen bu çalışma, on milyonlarca işçinin çalışma süreleri, ücretler, iş güvencesi, kıdem tazminatı gibi haklarını doğrudan ilgilendiriyor.

Hükümet çevrelerinden basına servis edilene göre tasarıda iki başlık öne çıkacak: çalışma sürelerinin kısaltılması ve esnek çalışma biçimleri.

Yönetim, özellikle çalışma sürelerinin kısaltılacağı iddiasıyla yeni iş kanununu işçilerin lehine bir düzenleme olarak duyurdu. Ancak çok geçmeden aynı çevrelerden, çalışma gününün 4 güne düşürülmesinin söz konusu olmadığı ve haftalık çalışma saatinin sadece belirli sektör işçileri bakımından 40 saate düşürülmesinin gündeme gelebileceği servis edildi. Anlaşılan o ki, pandemi döneminden itibaren evden veya uzaktan çalışmaya kendiliğinden geçmiş olan bazı beyaz yakalı sektörlerle sınırlı, çalışanların yalnızca küçük bir kısmını ilgilendiren bir düzenleme gündemde. Bu nedenle çalışma süresinin azaltılacağı iddiası bir aldatmacadan ibaret.

Öyleyse bu denli kapsamlı ve yeni bir yasanın hazırlanmasında amaç nedir? Esnek ve güvencesiz çalışmanın yaygınlaştırılması. Esnek çalışma kavramı, 1980 sonrası bütün dünyada sermaye sınıfının, işçilerin kazanılmış haklarını geri alma planında kilit bir rol oynuyor. Türkiye’de de on yıllardır sermaye sınıfı ve onun temsilcisi olan hükümetler, ekonomik planlarında esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaştırılması ve kıdem tazminatının gaspını temel hedef olarak koymaktalar. Nitekim Orta Vadeli Program’da da “esnek çalışma şartlarının koşullarının yaygınlaştırılması” yer alıyor.

Esnek çalışma ise ücretlerin düşürülmesi, iş güvencesinin tamamen ortadan kaldırılması, kısa süreli çalışmaların yaygınlaştırılması ve kıdem tazminatı hakkının gaspı gibi ücretli çalışanların en önemli haklarını hedef alıyor. Dolayısıyla yeni iş kanunu tasarısı, kâr oranlarının azalması eğilimi karşısında emek sömürüsünü artırmayı hedefleyen sermaye sınıfının işçilere yönelik yeni bir saldırı planıdır. Zaten 20 yılı aşkın süredir sermaye sınıfının ihtiyaçları doğrultusunda ülkeyi idare eden bu yönetimin, seferberlikler olmaksızın işçiler lehine bir düzenlemeyi kendiliğinden geçirmesi beklenemezdi.

Yaklaşmakta olan bu büyük saldırı hazırlığı işçi sınıfı tarafından daha başında bastırılmalı. Bu amaçla sendikaların ve emekten yana partilerin katılımıyla en geniş eylem birlikleri çok geçmeden örülmeli. Saldırının savuşturulmasının yegâne yolu, kitlesel eylemler yoluyla hükümete geri adım attırmaktan geçiyor.

İhtiyacımız olan, ortak bir mücadele programıdır

0

Türkiye’de uzun süredir devam eden ekonomik kriz her geçen gün emekçiler üzerinde varlığını hissettirmeyi sürdürüyor. Artan enflasyon ve hayat pahalılığının yanı sıra hükümetin düşük ücret politikası yoksulluğu derinleştirirken, patronlar cephesinde ise kârlarına kâr katmanın ve vergi aflarının keyfi çıkarılmakta. Hükümetin sözde ekonomiyi düzeltmek için ortaya koyduğu ekonomik program ise IMF’siz bir IMF programı. Ücretleri baskılayarak enflasyonla “mücadele” demek, işçi ve emekçileri açlığa ve yoksulluğa mahkûm etmektir. Uygulanan ekonomik program bilinçli bir şekilde patron yanlısı ve işçi düşmanıdır. Enflasyona sebep olarak işçi ücretlerinin yüksek olduğu algısı yaratmak tam bir kapitalist mantığa işaret etmekte. Enflasyonun sebebi işçi ve emekçilerin ihtiyaçlarını karşılamak için yaptıkları harcamalar değil patronların kârlarına kâr katmak için yaptıklarıdır.

Asgari ücret açlık sınırının altına düşerken vergi adaletsizliği ile maaşlarımız erimekte, kesintiler alabildiğine artmakta. İşçi sınıfı cephesinde irili ufaklı grev ve direnişlerle bu duruma karşı durulmaya çalışılıyor. 9 Temmuz’da üç sendika konfederasyonu bir araya gelerek ekonomik krize karşı ortak bir bildiri yayımlamıştı. Türk-İş, DİSK ve Hak-İş’in ortak açıklamasında Türkiye çapında ekonomik krize karşı eylemler gerçekleştirileceği bildirildi. Uzun süredir bir araya gelmeyen konfederasyonların bu minvalde bir araya gelmeleri olumlu olsa da sembolik kalabilecek eylemler yerine işçilerin ve emekçilerin acil talepleri etrafında bir araya gelinerek tabandan bir örgütlülük sağlanmalıdır. İşçi sınıfı ekonomik kriz ve hayat pahalılığına ses çıkarmaya çalışırken konfederasyonların göstermelik eylemlerine işçi sınıfının ihtiyacı yoktur. İhtiyacımız olan tekil işçi seferberliklerinin birleştirilmesi ve ortak bir mücadele programı ortaya koymaktır.

Sendikaların eylemlerine işçilerin kalabalık katıldıklarını ve gerçekten sorunlarına çözüm üretmek istediklerini görüyoruz. Vergide adalet, düşük ücret politikasının ve hayat pahalılığının son bulması, güvencesizlik, esnek çalışma ve işsizlikle mücadele gibi taleplerle bir araya gelecek konfederasyonların yapacağı merkezi eylemler işçi sınıfının ekonomik krize karşı seferberliğinin somut adımları olacaktır. Asıl verginin patronlardan alınması ve ücretlere üç ayda bir gerçek enflasyon oranında zam talepleri, bu dönemde öne çıkarılması gereken talepler arasında önümüzde durmaktadır.

Polonez işçileri, dayanışma komitesi, eylem birlikleri…

0

Sendikalaştıkları için hukuksuzca işten atılan 146 Polonez işçisinin, Polonez (Trakya Et ve Süt Ürünleri) yönetiminin sendika düşmanı tutumuna karşı Tekgıda-İş öncülüğündeki mücadeleleri 50 günü aşkındır sürdürüyor.

Sendikalaşmaya dönük engellerin, hukuksuzluğun normalleştirilmeye çalışıldığı, işverenlerin sendika düşmanı tutumlarıyla birbiriyle yarıştığı, iktidarın bu hak ihlallerine dönük etkin bir tutum almadığı ve hatta görmezden geldiği bu dönemde; Polonez işçilerinin verdiği mücadele, işçi sınıfının çok kritik bir mevziini -örgütlenme hakkını- savunması açısından da büyük önem teşkil ediyor.

Diğer yandan, çoğunluğu kadınlardan oluşan Polonez işçilerinin kararlı tutumu, sürecin en başından itibaren kendi içlerinde yaşattıkları dayanışmanın ve kurdukları güven ilişkisinin gücü, mücadelenin seyrinde ve şimdiden elde ettiği kazanımlarda kendini gösteriyor. Hatırlatmak gerekirse, işten atılmalar sonrası üretim sürecinde oluşan hijyen sorunlarına dikkat çekerek yapılan “halk sağlığı ihlali var” uyarıları ilk sonucunu verdi ve Dominos, Polonez’den ürün alımını durdurdu. İkinci olarak, Çalışma Bakanlığı müfettişlerinin incelemesi sonucu işverenin işçileri sendikalaşma nedeniyle işten attığı bakanlık nezdinde de mahkûm edildi, işverene para cezası kesildi ve Kod-46 ile işten çıkarılan işçilerin çıkış kodu 4 olarak değiştirildi.

Bunlar, işten atılan tüm işçilerin sendikalı bir şekilde işe iadesi kararlılığıyla hareket eden işçilerin mücadelesi için moral verici gelişmeler.

Diğer yandan, Polonez’deki mücadele sınıf mücadelesinin dinamikleri açısından en az bunun kadar sevindirici bir gelişmeye daha işaret ediyor. Bu mücadele vesilesiyle, Polonez İşçileriyle Dayanışma Komitesi adı altında ortak bir dayanışma örgütleme ve eylem yapma imkânı ve iradesi de ortaya koyulmuş oldu. Polonez işçileri ile dayanışma içinde olan çeşitli devrimci sosyalist partiler ve örgütler bir araya gelerek, Polonez işçilerinin Tekgıda-İş ile sürdürdüğü mücadeleyi birleşik eylemlerle yaygınlaştırma yönünde bir karar aldılar ve ortak eylemler, basın açıklamaları düzenliyorlar.

İşçi sınıfının birleşik mücadele ihtiyacının her geçen gün arttığı ancak mücadelelerin yalıtık, dayanışmanın ise çoğunlukla tekil eylemlerle sınırlı kaldığı son süreçte Polonez’deki gibi dayanışma komitesi benzeri oluşumlar; işçi sınıfının ortak mevzilerini savunmak için kullanmamız gereken kritik araçlardan biri. Bu adımları geliştirmek, yaygınlaştırmak, farklı örneklerle ve geçmiş deneyimlerden derslerle güçlendirmek gerekiyor. Ve daha da önemlisi bu örnekler, farklı işyerlerindeki benzer mücadeleler arasında bağ kuran, ortak acil talepler etrafında bir araya gelen eylem birliklerine dönüşme imkânı taşıyabilir, taşımalıdır.

Tekil mücadeleleri bir araya getirecek böyle bir perspektifin bugün acil bir ihtiyaç olduğunu tespit etmek ve bu bilinçle hareket etmek bugün devrimcilerin ve sınıf örgütlerinin kaçınılmaz görevi. Bu aynı zamanda, üç sendikal konfederasyonun ortak deklarasyonunun gereği olması gereken birleşik eylemlerin de bizzat bu mevcut mücadeleler içinde somutlaşması ve gelişmesi fırsatını yaratabilir.

12 Eylül’ün 44. yılı: İşçiler anayasayı değiştirmeli

0

Saray rejimi bir kere daha anayasa tartışmasını Türkiye’nin gündemine taşımaya çalışıyor. Bu esnada ise Polonez, As Plastik ve Fernas işçileri sendikalaştıkları için işten atılıyor, MKB Rondo işçisi patron toplu sözleşme maddelerini kabul etmediği için greve çıkıyor. Hem Polonez hem de MKB Rondo patronu, ya sendika kırıcı ya da grev kırıcı işçilerle içeride üretimi sürdürmeye çalışıyor.

Patronlar, sendikalaştıkları için bir işçiyi işten atma hakkına sahip değiller. Ancak bunu hâlâ nasıl yapabiliyorlar? Saray rejimi neden mevcut anayasayı uygulamıyor? İşçilerin greve çıkması neden bu kadar zor ve patronların, işçiler grevdeyken nasıl oluyor da düşük düzeyde de olsa üretimi sürdürmeye hakları olabiliyor? Patronların, sendikalı işçilerin masaya getirdiği toplu sözleşme taleplerini reddetme hakkı nereden geliyor?

Saray rejimi altında anayasa defalarca kez değişti. Ancak bu anayasanın en az değişen kısımları 12 Eylül 1980 darbesinin getirdiği baskıcı düzenlemeler oldu. Saray rejimi işçi ve sendika düşmanlığı yaparken 12 Eylül askeri diktatörlüğünün getirdiği yasakçı ve baskıcı yasalara sadık kaldı.

Şimdi, bu darbenin 44. yıldönümünde, Saray rejimi bir kez daha yeni bir anayasa tartışmasını gündeme getiriyor. Hodri meydan: Haydi, yeni bir anayasayı tartışalım. Ancak öncelikle, 44. yıldönümü olan 12 Eylül darbesinin mevcut anayasada muhafaza edilen birtakım işçi düşmanı düzenlemelerine bakalım.

12 Eylül ile lokavt ve grev yasakları anayasaya girdi, hak grevi yasaklandı, sendikalara siyaset yasağı getirildi. Grev hakkını kullanmak zorlaştırıldı. 2,2 milyon sigortalı işçinin olduğu 1980 yılında 80 bin işçi greve çıkarken, ortalama 11 milyon sigortalı işçinin olduğu AKP döneminde ise yıllık ortalama greve çıkan işçi sayısı 6 binin altına geriledi. Türkiye tarihinde yapılan özelleştirmelerin yüzde 88’i, 12 Eylül anayasasına dayanan AKP döneminde yapıldı. 1978’de asgari ücret, kişi başına milli gelirin yüzde 3,4 üzerindeydi. Bugün ise bir hayli altında. 1978 ile 2005 arasında kişi başına verimlilik 100’den 236’ya yükselirken, kişi başına reel ücretler ise 100’den 98,6’ya geriledi: Yani sömürü derinleşti, katlandı. 1978’de asgari ücretin 7,5 katı olan kıdem tazminatı tavanı, 1982’de asgari ücret ile bağının koparılmasının ardından hızla düşmeye başladı. Bugün ise kıdem tavanı bir güldürü unsuru haline çevrildi.

Anayasayı yıllar içinde yamalı bohçaya çeviren Saray rejimi, işçinin sendikal haklarına, cebine ve mutfağına el uzatan 12 Eylül maddelerini büyük bir azimle korudu.

Yeni bir anayasa mı gerekiyor? Biz buna kesinlikle katılıyoruz. Ancak bu yeni anayasanın, Erdoğan’ın ve Cumhur İttifakı’nın baskı rejimini daha da tahakküm etmek için değil, başta 12 Eylül darbesinden kalan işçi ve sendika düşmanı maddeleri temizlemek için, işçilerin bütün demokratik ve sosyal haklarının tanınması için gerektiğini söylüyoruz.

İlk olarak, bir işçiyi sendikalaştığı için işten atan patronlara artık ciddi yaptırımlar uygulanmalı (bugünkü gibi bu politika kâğıt üzerinde kalmamalı, hayata geçirilmeli). Sendikalı olmanın tartışmaya açılamayacak olan bir hak olması sadece lafta kalmamalı. Grev yasaklamanın kendisi yasaklanmalı. İşçinin grev hakkı karmaşık koşullara bağlı olmamalı, iradesinin bir uzantısı olmalı. Sendikal yetki barajları yıkılmalı. Patronlara servet vergisi getirilmeli, vergi dilimleri işçilerin lehine düzenlenmeli, ücretler enflasyon oranında iyileştirilmeli. Ancak en önemlisi, bunların tümüne Tek Adam karar vermemeli; bu anayasa demokratik ve emekten yana olmalı.

12 Eylül’ün kara mirasını hatırladığımız bugünlerde, Tek Adam rejimine son vermek ve bu doğrultuda bağımsız ve egemen bir kurucu meclisin kurulması için tüm emek örgütlerinin birleşik mücadelesine duyulan ihtiyaç asli önemini korumayı sürdürüyor.

Polonez işçilerinin mücadelesiyle kenetlenmeye!

0

Güvenceli iş, insan onuruna yaraşır bir ücret ve yaşam talepleriyle Tekgıda-İş Sendikası’nda örgütlenen ve bu gerekçeyle hukuksuz şekilde işten atılan Polonez işçileri fabrika önündeki direnişlerini kararlılıkla sürdürüyor.

Yasaları çiğneyerek sendika düşmanlığı yapan, fabrikaya gerekli hijyen eğitimlerini almamış taşeron işçileri yerleştiren Polonez patronu, halk sağlığını tehdit etmeye devam ediyor. Bir kez daha yineliyoruz: Taşeron varsa halk sağlığı yok! Sendika yoksa halk sağlığı yok!

Polonez patronu, sendika düşmanı ve halk sağlığını tehdit eden uygulamalarının yanı sıra fabrika içerisinde gerekli işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerini de almayarak, çalıştırmakta olduğu işçilerin yaşamını da tehdit ediyor. Bu sabah fabrikada gerçekleşen iş kazası bunun en açık ve vahim örneği! Tam da bu nedenle “Taşeron varsa işçi sağlığı yok! Sendika yoksa işçi sağlığı ve güvenliği önlemleri yok!” diyoruz.

İşten atılan Polonez işçileri fabrika önündeki haklı ve onurlu mücadelelerini sürdürürken, bugün gerçekleşen iş kazasının sonrasında içerideki işçilerin bir bölümü de iş durdurarak sınıf kardeşlerinin mücadelesine destek olmaya başladı.

Ayrıca, Polonez patronu açıkça yasaların önemli bir bölümünü çiğnerken, Çalışma Bakanlığı fabrikaya gönderdiği heyet raporu doğrultusunda, patron için “çerez parası” niteliğinde bir idari para cezası kesmekle yetindi. Öte yandan devlet, kolluk güçleri eliyle düzenli ve sistematik bir şekilde Polonez işçilerinin mücadelesini baskılamaya ve sindirmeye çalışıyor. Mevcut iktidar, anayasal haklarını kullanmakta olan işçilerin karşısında, yasaları çiğneyen patronların tarafında olduğunu ve olmayı sürdüreceğini bir kez daha kanıtlıyor!

Polonez işçilerinin önüne kurulan barikatı kaldırmanın ise tek yolu var! Mevcut barikatın karşısına Polonez işçilerinin birliğinin; sendikaların, sınıf örgütlerinin ve sosyalistlerin dayanışmasının, yani sınıfın birliğinin barikatını kurabilmek! Ancak bu yolla Polonez işçileri kazanacak! Polonez işçileri kazanırsa MKB Rondo, As Plastik, Mersen, Fernas ve mücadelesini sürdüren tüm işçiler kazanacak! Bu nedenle tekrarlıyoruz: Güvenceli iş, insan onuruna yaraşır bir ücret ve yaşam için mücadelemizi birleştirelim!

Atılan işçilerin her biri geri alınana, Polonez’e sendika girene dek Polonez işçilerinin safına!

İşsizlik artarken, TÜİK rakamları neyi gizliyor?

0

TÜİK nisan-haziran dönemi işgücü istatistiklerine göre birinci çeyrekte yüzde 8,7 olan işsizlik yüzde 9,2’ye yükseldi. Ancak bu dar tanımlı olarak ifade edilen işsizlik sadece son 4 haftadır iş arayan kesimlerden oluşuyor. Asıl tabloyu geniş tanımlı işsizlik rakamlarında, yani çalışabilecek olup iş bulamayan kesimlerin toplamında görüyoruz. İlk çeyrekte yüzde 25 olan bu rakam pandemiden sonra en yükseğe ulaşmış, yüzde 29,2 olarak gerçekleşmiş. Çalışanın dahi yoksul olduğu, asgari ücretin, emekli maaşının açlık sınırının altında kaldığı, bir avuç azınlık dışında herkesin hayat pahalılığı karşısında ezildiği bir ekonomide işsiz olmak açlıktan ölmek demek.

Yaz aylarında mevsimsel çalışma arttığı için normalde istihdamın artması beklenir. Ancak ücretleri baskılayan, alım gücünü düşüren “enflasyonla mücadele programı” yani Orta Vadeli Program sonucunda faizler yükseltildi, vergiler hızla artırıldı, enflasyon geçici olduğu düşünülen bir süreliğine körüklendi ve tüm bunların toplamı olarak işsizlik zirveyi gördü. Yani çarkların dönmesi adına enflasyonla mücadele kararı alındığında kaybedenler emeğiyle geçinenler oldu.

Düşük faiz-yüksek enflasyon döneminde süper kârlar elde eden sermaye kesimleri enflasyon artışını daha da körükledi. Firmalar muazzam kârlar elde ederken kurumlar vergisini indiren, hatta bu verginin bile önemli bir kısmını toplamayan, ancak temmuz ayında enflasyonu artıracağı gerekçesi ile asgari ücrete zam yapmayan, kira zamlarındaki üst sınırı ortadan kaldıran ekonomi yönetimi sermayeye büyük bir kaynak transferi gerçekleştiriyor. Bu durum ekonomik krizde daha da güvencesizliğe itilen kadınları daha fazla vuruyor. Çalışabilecek durumda iken işsiz olan kadınların oranı yüzde 37’yi buldu. İşi olup asgari ücretin altında çalışmayı, zorla mesaiye kalmayı, güvencesiz koşulları reddedip sendikalaşmaya çalışan kadınlar ise Polonez direnişinde olduğu gibi kendini kapının önünde buluyor.

Bu noktada işsizlere destek sunması gereken İşsizlik Sigortası Fonu gündeme geliyor. DİSK-AR’ın İşsizlik ve İstihdamın Görünümü Ağustos 2024 raporuna göre resmi işsizlerin yaklaşık yüzde 90’ı işsizlik ödeneğinden yararlanamıyor. Bunun nedeni işsizlik ödeneğinden yararlanma koşullarının son derece ağır olması ve her kaynak gibi bu fonun da patronlara hibe edilmiş olması. Öncelikle, işsizler için ayrılan bu kaynak sadece işsizlerin kullanımında olmalıdır. İşsizlik Fonu’ndan engelsiz olarak tüm işçiler yararlanmalıdır. Fondan sermayeye ve bütçe açıklarına kaynak aktarımına derhal son verilmelidir.

Enflasyonla mücadele kapsamında en başta işten çıkarmalar yasaklanmalıdır. İşler çalışma saatleri kısaltılarak tüm çalışanlar arasında pay edilirse işsizlik büyük ölçüde azalacaktır. Enflasyonu düşürmek, işsizliği azaltmak iktidar olanın tercihleri ile mümkündür. Kaynak ise firmalardan toplanması gereken vergilerle, toplam zenginliğin yüzde 70’ine sahip olan yüzde 10’luk ultra zenginlerden servet vergisi alınarak sağlanabilir.

ABD’nin Pasteur Yasası: Kapitalizm çıkmaz sokak!

0

İnsanlık tarihi olumlu-olumsuz kimi büyük olaylarla da anılır. 20. yüzyıla damgasını vuran, emperyalist paylaşım savaşları oldu örneğin. 20. yüzyıl bir devrimler ve karşıdevrimler çağıydı. 21. yüzyılın henüz ilk çeyreğini geride bırakmak üzereyiz. Ama iklim yıkımı ve dünyayı sarsan salgın hastalıklar ilk çeyrek asra damgasını vurdu. Covid-19 pandemisinin etkisi henüz tam geçmemişken şimdi Batı Nil Virüsü ve Maymun Çiçeği (mpox) gibi hastalıklar ve salgın olasılıkları konuşuluyor. Antibiyotiklere dirençli hale gelen bakteri ve virüsler de bu sürece eşlik ediyor.

Covid-19 pandemisi bir dizi ilaç şirketine milyar dolarlar kazandırdı. Devletler aşıları çoğunlukla ücretsiz kullandırdı. Ama esas kaynak zaten halkın vergilerinden oluşan bütçelerdi. Halkın vergileri aşılar için ilaç şirketlerinin kasalarına aktı. Kapitalizmde kural basit. Para getiren her şeye yatırım yapılır. Para getirmeyen hiçbir şeye ise, milyonların hayatı söz konusu olsa da, yatırım yapılmaz.

Nitekim antibiyotikler bakteri ve virüslere karşı daha az etkili hale geliyor. Buna rağmen ilaç şirketleri kârlı olmadığı için bu alana yatırım yapmaktan yıllardır uzak duruyor. İşte ABD bu durumu aşmak için Pasteur Yasası’nı devreye almaya karar vermiş. Yasa kısaca 6 milyar dolarlık bir fonun antibiyotik üzerine çalışan şirketlere düzenli olarak aktarılmasına ve bir ilaç onay aldığında ABD’nin ilacı üretmeye devam etmek için o ilaç şirketine beş yıl boyunda 3 milyar dolara kadar ödeme garantisi vermesine dayanıyor. Bir bakıma ilaç şirketleri ABD’nin iş garantili taşeron firmaları oluyor! Kuşkusuz, kaynak milyonların vergilerinden oluşuyor…

Peki, “piyasa” neden kendi haline bırakılmıyor da devletler tamamıyla özelleştirip yıktıkları sosyoekonomik kamusal hizmet alanına müdahale etmek zorunda hissediyor? Aynı 2008 dünya ekonomik krizi sürecinde olduğu gibi! Çünkü kapitalist sistem toplumları da, doğayı da çökertti. O zaman soru şu: Parayı veren devlet ise, paranın kaynağı halkın vergileriyse, neden bir avuç sermaye şirketine ve patrona milyarlarca dolar aktarılmaya devam etsin? Neoliberal dönem öncesi birçok ülkede eğitim, sağlık, ulaşım, enerji, iletişim vb. kamusal hizmet alanındaydı. Şimdi belediye hizmetleri dahi çoğunlukla özelleşmiş durumda. Sonuç, burada özetlendiği gibi yıkım. Çok açık ki kapitalist yıkımdan kapitalist metotlarla bir çıkış mümkün değil! Bunda ısrar tüm dünyayı geri dönüşsüz şekilde yok edecek. Kapitalizm çıkmaz sokak. İnsanlığın kurtuluşu eşit, adil, paylaşımcı, dayanışmacı, özgürlükçü, doğayla uyumlu bir sosyalizmde…

Fernas Maden’de mücadele kararlılıkla sürüyor

0

Manisa’nın Soma ilçesindeki Fernas Maden’de işçilerin sendikalaşma, atılan işçilerin geri alınması ve insanca çalışma koşulları için sürdürdüğü mücadele 16 gündür devam ediyor. AKP Batman Milletvekili Ferhat Nasıroğlu’na ait madenin girişinde eylemlerini sürdüren işçileri, direnişlerinin 14. gününde İşçi Demokrasisi Partisi ziyaret etti.

Fernas Maden işçileri İnsani koşullarda çalıştırılmadıklarını, hak ettikleri ücretleri alamadıklarını, anayasal haklarının önüne geçildiğini ve emniyet güçleri tarafından baskı ve işkenceye uğradıklarını anlatırken, bir Fernas işçisi söze şöyle devam etti: “Dimdik durmaya devam ediyoruz. Direnişimiz ekmek davasıdır. Çocuklarımız ve geleceğimiz için buradayız. Direne direne kazanacağız!”

Fernas Maden işçileri mücadele taleplerini şöyle taleplerini şöyle özetliyor:

-Anayasal hakları olan sendikalaşma haklarını kullandıkları için işten atılan işçiler geri alınsın.

-İşçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri tam ve eksiksiz olarak uygulansın.

-Ücretlere Soma havzasının ortalaması göz önüne alınarak zam yapılsın.

İşçi Demokrasisi Partisi heyeti adına yapılan konuşmada ise, sendikalaşan, insani şartlarda çalışmak isteyen ve insan onuruna yaraşır bir ücret isteyen işçilerin her zaman yanında oldukları, haklı mücadelenin ve işçinin sesini duyurmaya devam edecekleri belirtildi. Polonez’den MKB Rondo’ya, Fernes Maden’den Klas KLS’ye işçilerin yalıtık süren mücadelelerinin birleştirilmesi gerektiğine vurgu yapıldı.

Okullar açılırken talepler etrafında birlik ve mücadele yükselmeli

0

Aylardan eylül. Yani okullar açılıyor ve eğitim dönemi kaldığı yerden devam edecek. Fakat bu tabir sizi yanıltmasın; çünkü öğrencilerin koşulları bırakın üç ay önce kaldığı yerde olmayı, her geçen gün daha da kötüleşiyor. Türkiye’de sermayenin çıkarlarını korumak için bilinçli bir şekilde sürdürülen yüksek enflasyon düzeni emekçileri harap ettiği gibi öğrencileri de etkiliyor.

Okullarımızda eğitim başlamadan zamlar başladı bile. Yemek ücretleri bazı okullarda yüzde 100’den fazla zamlandı. Öğrenciler yurt bulma çabalarına ve kiralık ev arayışına girdiler fakat tablo pek de iç açıcı değil. Tek Adam rejimi en temel iki ihtiyacımız olan barınma ve beslenmeyi bile karşılayamıyor.

Diğer taraftan da okullarımızın niteliği her geçen gün düşüyor. Bilimsel yeterliliklerden ziyade iktidara yakınlıkları ile varlık gösteren birçok akademisyenin bizlere “eğitim” verdiklerini biliyoruz. Üniversiteleri sermaye piyasalarının ihtiyacına göre yeniden düzenleyen neoliberal politikalarla birlikte bilimsel niteliği değil kâr getirecek projeleri önceleyen bu üniversiteler beklentilerimizi karşılamıyor.

Üniversite müfredatlarını sermayeye endekslemek için Tek Adam rejiminin pürüzsüz bir yola ihtiyacı vardı. Bu pürüzler ise elbette biz öğrencilerdik! Bizlerden gelecek her türlü karşıt görüş ve eylemliliği engellemek için kampüslerimizi bizler için birer hapishaneye çevirmeye kararlı olan rejim her türlü idari ve fiili baskıyı üniversitelerde öğrencilere karşı adeta “istihdam ediyor”. Bunun en açık örneklerinden biri, devasa üniversite bütçelerini öğrencilerin yemek ücretlerini düşürmek için kullanmak yerine kampüslerin her adımında mantar gibi biten Özel Güvenlik Birimleri (ÖGB) ve sermayedarların ucuz emek ihtiyacını karşılamak için yapılan Teknoparklardır.

Bu cendereden çıkışın tek bir yolu var: taleplerimiz etrafında birlik ve mücadeleyi yükseltmek. Bizi yoksulluğun en dibine sürükleyen enflasyona karşı KYK burslarımız şu an olduğu gibi yılda bir kez TÜİK’in bile inanmadığı oranlarla değil, her üç ayda bir gerçek enflasyon oranında zamlanmalıdır. KYK yurdu sayısı acilen artırılmalıdır. Tek Adam rejimi yurt sayısını artırmak yerine odalarda kalan kişi sayısını yükseltmiş, yaşam alanlarımızı genişletmek yerine daraltmayı seçmiştir. Barınma krizini çözmeyi önemsemeyen rejim karşısında biliyoruz ki bu krizi kolaylıkla çözecek kaynak var; fakat bu kaynak öğrenciler için değil, bizi sefalete sürükleyen sermayedarlar için kullanılmak isteniyor. Üniversitelerimize tamamen keyfi bir şekilde atanan kayyum rektörlere karşı, tıpkı tüm ülkede demokrasi mücadelemizi sürdürdüğümüz gibi kampüslerimizde de demokratik haklarımızdan vazgeçmiyoruz. Öğrencilerin iradesi gözetilmeden okullarımızı ve kaynaklarımızı yönetenlere karşı Öğrenci Temsil Konseyleri’nin (ÖTK) okul idareleri tarafından değil; mevcut yasalara uygun şekilde öğrenciler tarafından seçimlerle göreve getirilmesini istiyoruz. Kayyumlara karşı üniversitelerde söz, yetki, karar öğrenci, akademisyen ve emekçilere!

Narin, kayıp çocuklar ve devletin aczi

0

Diyarbakır Bağlar’da yaşayan 8 yaşındaki Narin Güran 21 Ağustos’ta kayboldu. Tüm kolluk güçlerinin seferber edildiğinin söylenmesine rağmen Narin, kaybolduktan ancak 19 gün sonra dere kenarında bir çuval içinde ölü bulundu. Diyarbakır İl Jandarma Komutanı’nın “Sonuca çok yaklaştık, çember çok daraldı” dediği 8. günde abisi gözaltına alınmış, 13 gün sonra muhtar amcası Salim Güran kasten öldürme şüphesiyle tutuklanmıştı. Şüpheliler, “kutsal” ailenin içinden çıktı. Devlet; Kürt illerindeki askeri-polisiye baskı uygulamalarının bir parçası olarak jandarmanın araç giriş-çıkışlarını denetlediği, dört bir yanı kameralarla dolu olan, herkesin birbirini tanıdığı bir köyde Narin’i sağ salim bulamadı. İktidarın aczi ortada.

Ne yazık ki Narin ilk değil. Türkiye, kayıp çocuk vakalarında dünyada ilk sıralarda. TÜİK’in açıkladığı 2008-2016 verilerine göre Türkiye’de günde ortalama 32 çocuk kaybolmuş. Bu çocukların akıbeti ne oldu, bilmiyoruz. Devlet kurumları 2016 yılından beri resmi verileri açıklamıyor. Kuş uçsa haberi olduğunu söyleyen devlet, yüz binlerce kayıp çocuğu bulamıyor.

Cezasızlığın hâd safhada olduğu, önleyici ve koruyucu tedbirlerin alınmadığı koşullarda çocuklar aile içinde de dışında da güvende değil. Tek Adam iktidarının çocuğun üstün yararını değil de şiddet dolu ailenin bütünlüğünü, patriyarkal yapı ve normları temel alan politikaları çocukları korumuyor. Bunu 6 Şubat depremlerinden sonra tarikatlara teslim edilen refakatsiz depremzede çocuklardan, yaşadığı istismar ve ihmal yıllarca örtbas edilen H.K.G’den, etkin soruşturma yürütülmediği için 4 yıldır bulunamayan Gülistan Doku’dan biliyoruz.

Çocuk kayıpları çözümsüz vakalar değil, iktidarın politik tercihlerinin bir sonucudur. Tıpkı çocuk, kadın, trans cinayetlerinde olduğu gibi. Ve erkek egemen iktidar tıpkı İstanbul Sözleşmesi’ni uygulamadığı yetmediği gibi sözleşmeden geri çekildiği, 6284’e savaş açtığı gibi Çocukların Cinsel Suistimal ve Cinsel İstismara Karşı Korunmasına İlişkin Lanzarote Sözleşmesi’ni de etkin uygulamıyor. İstanbul Sözleşmesi’nin ve 6284’ün “çocuğa karşı şiddet” olduğunu iddia eden Türkiye Aile Birliği, Türkiye Aile Meclisi gibi aşırı dinci ve sağcı oluşumların Lanzarote Sözleşmesi’ne “çocukları fuhşa, pedofiliye, kaosa, sapıklığa sürüklediği” iddiasıyla karşı olması ne tesadüf ne de şaşırtıcı.

Devlet, daha da savunmasız durumda olan göçmen çocuklar dahil tüm çocukların güvenli ortamlarda yaşamalarını sağlamak zorunda! Çocukların şiddetten ve istismardan uzak, eşit ve adil bir yaşam sürebilmelerine yönelik politikaları ve mekanizmaları hayata geçirmek zorunda!

Grevdeki MKB Rondo işçileri: “Bu mücadele hepimizin, birleşe birleşe kazanacağız”

0

İstanbul Tuzla’da yer alan MKB Rondo işçileri, toplu sözleşme görüşmelerinde anlaşma sağlanamayınca 28 Ağustos günü greve çıktı. Grevin 9. gününde grevdeki öncü işçilerle gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Öncelikle grevinizi selamlayarak başlamak istiyoruz. Bize grevden önceki çalışma koşullarını, nasıl bu kararı aldığınızı ve sendikalaşma sürecinizi anlatabilir misiniz?

Şöyle başlayayım, 2015’te girdim ben buraya. 2015’ten beri çalışma koşulları berbat bir durumda, bu durum hiçbir şekilde değişmedi. 18 yıldır burada çalışan insanlar var. 18 yıllık insan bile asgari ücret alıyor. Asgari ücretin bir tık üstü diyelim, patronlar da o bir tık üstünü söylemeyi seviyorlar. Şu an asgari ücret 18 bin civarı diyelim, aldığımız 19 bin lira şu an. Geçmişte de böyleydi, hiçbir şey değişmedi. Çalışma koşulları insanların çalışabileceği standartlarda değil, temiz bir koşul yok yani. Fazla konuşmaya da gerek yok. Geçmişe dönük bazı sıkıntılar giderildi mi dersek, evet giderildi ama tabii ki onlar çok az. Söylenecek kadar iyi şeyler de değil zaten.

Peki sendikalaşma süreci nasıl başladı?

Sendikalaşma süreci 2022’de bazı arkadaşların artık yavaş yavaş isyan etmesiyle başladı. Bu durum kulaktan kulağa küçük küçük fısıltılarla başlamıştı. Ama benim 10 sene öncesinde vardı bu kafamda, devamlı vardı. 10 senedir ne yapabiliriz, ne edebiliriz… Bunlar devamlı kafamda küçük küçük sorular olmaya başlamıştı. Benim bir kuzenim var, o sendikalaşma süreçlerini biliyor. Süreç başlamadan 5-6 ay önce onunla konuşmaya başlamıştık ne yapabiliriz, ne edebiliriz diye. Burada, bu örgütlenme fikri benim kafamda devamlı vardı. Ben zaten 32 yaşından sonra fabrika ortamıyla tanıştım ve örgütlenmek gerektiğini hep düşündüm. Ondan sonra da süreci görünce bir şeyler yapmak gerektiği fikri oluşmaya başladı. 2023’ün Şubat ayında Selüloz-İş sendikasının örgütlenme uzmanıyla tanıştık. İşte onunla başladıktan sonra yavaş yavaş, dalga dalga büyümeye başladı bu süreç.

Peki grevin somut talepleri neler? Kazanabileceğinizi düşünüyor musunuz bu talepleri?

Kesinlikle kazanacağız! Artık zaten buradan bir dönüş yok. Kazanarak, sadece kazanmak da değil, güçlü bir şekilde kazanarak gireceğiz içeriye. Taleplerimiz şunlardı: İlki ücretlerin iyileştirilmesi; yüzde 130’la masaya oturduk, yüzde 80’e kadar indik. Patron yüzde 20 ile cevap verdi, yüzde 45’e kadar çıktı ve orada tıkanma başladı, ilerlemedi. Bunun yanında disiplin kurulu istiyoruz, disiplin kurulunu vermiyor. Temsilcinin odası olmasını, temsilcinin haklarını istiyoruz, onları vermiyor. Mesaileri iyileştirmesini istiyoruz, mesaiyi iyileştirmiyor. Bazı noktalarda bizde masada pazarlık konusu olacak şeyleri, oradan taviz verdik masaya sadık kalarak. Ama bizim için dört tane önemli olan kriter vardı, hiçbir şekilde patron yanaşmadı bunlara. O noktadan sonra da greve çıktık.

Son olarak emekten yana kamuoyundan, partilerden, sendikalardan beklentiniz, onlara söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Kesinlikle var. Buradan kamuoyuna çağrı yapıyoruz, devamlı çağrı yapıyoruz. Bu sadece MKB Rondo işçilerinin mücadelesi değil. Bu bütün emekçilerin, ezilenlerin, bütün işçi sınıfının mücadelesi. Sadece Gebze’de ya da Tuzla’daki organize sanayinin olduğu yerdeki çalışan insanların da değil. İstanbul’da da değil, tüm Türkiye’deki hatta tüm dünyadaki insanların mücadelesi. Çağrımıza kulak verilsin istiyoruz. Bu mücadele hepimizin, birleşe birleşe kazanacaksak tam sırası. Bu mücadeleyi büyütmemiz lazım ve hiçbir şekilde umutsuzluğa kapılmıyoruz, sonuçta kazanan biz olacağız.

Biz de sesinizin duyulması için elimizden geleni yapacağız. Teşekkür ederiz.

Polonez’den MKB Rondo’ya: Kurtuluşun yolu mücadele etmekte, mücadelelerimizi birleştirmekte!

0

Okullar açılıyor ve emekçi ailelerin büyük bir kısmı yüklü eğitim masraflarını karşılayabilmek için borçlanmaktan mesaiye kalmaya dek birçok yönteme başvuruyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) ağustos ayı için açıkladığı verilerde görülüyor ki, TÜFE’yi oluşturan alt gruplar arasında en çok artış gösteren grup aylık bazda yüzde 11,34, yıllık bazda yüzde 120,81 artış ile eğitim sektörü oldu. Buna rağmen özel sektördeki öğretmenlerin büyük çoğunluğu asgari ücrete yakın ücretlerle çalıştırılmaya devam ediyor. Kamusal eğitim, “bağış” adı altında zorla toplanan paralar sonucunda artık mevcut değil. Tam da bu nedenle, Tekgıda-İş Sendikası’nda örgütlendikleri için Anayasa çiğnenerek işten atılan direnişçi Polonez işçileri, çocuklarının eğitim ve kırtasiye masrafları için bir kampanya başlatarak dayanışma talebinde bulundular. Emek dostu bütün kurumlar ile okurlarımızı, bu kampanyaya ve Polonez işçilerinin mücadelesine destek olmaya davet ediyoruz.

TÜİK yıllık bazda enflasyonun yüzde 51,97 olduğunu ileri sürerken, Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) ise yıllık tüketici fiyat endeksinin yüzde 100,88 oranında arttığını söylüyor. Enflasyon ile hayat pahalılığının kaynağının şirket kârları olduğu ortadayken, hükümet ve Mehmet Şimşek emekçilere kemerlerini sıkmaya devam etmelerini söylemeyi sürdürüyorlar. Patronların vergileri “affedilmeyi” sürdürüyor ve bunun karşısında, yılın ilk vergi dilimini kısa sürede geçen işçilerin ücretleri vergilerle soyuluyor. Düzen medyasında “vergi rekortmeni” zenginler sürekli gündemde tutulurken, Türkiye’nin en büyük vergi rekortmeninin işçi sınıfı olduğundan kimse bahsetmiyor.

Ekonomik kriz bütün yıkıcılığı ile kendisini emekçi ailelerin üzerinde hissettirirken, rejim ve düzen muhalefeti harp okullarının mezuniyet töreni, yeni anayasa ve CHP tüzük kurultayı gibi sis bombaları ile dikkatleri ve tartışmaları derin yoksulluktan ve yokluktan çekmek istiyorlar. Ancak bu sırada rejimin demokratik hak ve özgürlüklere saldırısı da hız kesmeden devam ediyor. 1 Eylül Dünya Barış Günü’nü Kadıköy, İstanbul’da kutlayan 12 DEM Parti’li tutuklanırken, İzmir Limanı’nda demirleyen USS Wasp isimli ABD gemisinde görevli askerin kafasına çuval geçiren 10 kişi de tutuklandı. Tutuklamaların yaşandığı gün Cankurtaran, Hopa’da Reşit Kibar ormanlık alanda yıkım gerçekleştirecek kepçeleri durdurmak isterken şaibeli bir silahlı saldırı sonucunda hayatını kaybetti. Saray rejimi, Azerbaycan petrolünü Siyonist işgal devletine aktaran boruların vanasını kapatmamakla kendisini eleştiren iki Filistinliyi de gözaltına alıp, Geri Gönderme Merkezi’ne iletip ardından serbest bırakmıştı.

Rejim, emperyalizm ile Siyonizme olan sadakatini yalnızca ülke içinde gözaltılar ve tutuklamalara başvurarak göstermiyor. Gazze Soykırımı’nın başlangıcından bu yana sınırda tam da Siyonist devletin çıkarları yönünde hareket eden ve tedavi görmek için Gazze’den çıkması gereken Filistinlileri sınırdan geçirmeyen darbeci Mısır Cumhurbaşkanı Sisi’nin Ankara’da ağırlanması, Filistinli “Rabiaların” katledilmesi devam ederken gerçekleşti. Beş yıllık ticaret hacminin 15 milyar dolara çıkması için, aynı anda hem Sisi’nin askeri diktatörlüğüne karşı mücadele eden onurlu Mısır halkının hem de Refah Kapısı’nda İsrail ile işbirliğinin ölümcül sonuçlarına katlanan Filistin halkının çıkarlarına ihanet edildi.

Saray rejimi dışarıda emperyalizmin gemilerini limanlarında ağırlar ve Siyonist soykırıma akan petrollerin vanasını kapatmazken, içeride de açlığa, yoksulluğa, sefalete karşı ve sendikal hakları için mücadele eden, greve çıkan öncü işçilerin taleplerine kulaklarını tıkıyor. Polonez, MKB Rondo, Fernas, Akcanlar, As Plastik işçileri sendikal haklar, işten atmaların engellenmesi, ücretlerin enflasyon oranında artırılması, iş güvencesinin sağlanması, işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerinin alınması için kıyasıya bir mücadele içerisindeler.

Bu mücadeleler bize yolu gösteriyor: Patronların ve OVP’nin ekonomik krizin faturasını emekçilere kesmek istemesine karşı işçiler ücretlerini, işlerini, sendikal haklarını korumak ve ilerletmek için mücadele ediyorlar. Bu noktada, Tekgıda-İş Sendikası ve Polonez işçileriyle koordinasyon içinde olan Polonez İşçileriyle Dayanışma Komitesi, farklı sol partilerin ortak bir eylem birliği olması çerçevesinde değerli bir deneyim ve örnek olarak karşımıza çıkıyor.

Polonez’den MKB Rondo’ya mücadelelerimizi birleştirelim; sermayenin ve OVP’nin saldırılarının karşısında sınıfımızın birliğini sendikalarımızda ve dayanışma komitelerimizde kuralım.

Mersen’de grev kararlılıkla sürüyor

0

Gebze’de yer alan, DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş sendikasının örgütlü olduğu elektrik ekipmanı üreticisi Mersen’de nisan ayında başlayan grev halen sürüyor.

Yaklaşık 60 çalışanın bulunduğu fabrikada Birleşik Metal-İş’in örgütlenmesi 2022 yılında başladı. Aynı yılın sonunda sendika işyerinde çoğunluğu sağlayarak yetkiyi kazandı. Ancak işveren sendika karşıtı bir tutum alarak yetki tespitine itiraz etti. Açılan davalar ve itirazlar neticesinde mahkemeler sendikal yetkinin geçerliliğini tasdik etti. Böylece sendika, toplu sözleşme masasına oturma hakkını elde etti.

Patronun sendika karşıtı tutumu itiraz süreçleri ile bitmedi. Bu yılın şubat ayında sendika üyesi 4 işçi işten çıkarıldı, toplu sözleşme sürecinde sendika muhatap alınmadı. İşveren tarafı toplu sözleşmeyi baştan reddettiği gibi sendika ya da işçilerle sürece dair herhangi bir iletişim de kurmadı. Sürecin sonunda sendikalı işçiler yasal hakları olan grev kararını aldılar ve nisan ayında greve çıktılar.

İşverenin sendika düşmanı tutumu burada da kendisini gösterdi. Grevdeki işçilerin aktardığına göre grevin sonlandırılması ve sendikadan vazgeçilmesi yönünde baskılar devam etmiş. Öte yandan sendikalı işçilerin ısrarlı tavrı sendikal yetkinin ve grevin devam etmesini sağlıyor. Bugün gelinen noktada grevdeki işçilerin mücadelesi sadece toplu sözleşme masasına oturma mücadelesi değil; aynı zamanda sendikalı, güvenceli ve insan onuruna yaraşır bir biçimde çalışmanın da mücadelesi.

İşçi Demokrasisi Partisi, grevin 140. gününde grevci işçileri ziyaret etti. Grevdeki işçilerden biri, gelinen süreci şöyle ifade etti:

“Maaşlar çok iyi burada. Biz para için çıkmadık bu yola. Bu artık bir dava, bizim insanlara karşı sorumluluğumuz var. İçeride üye olmayan o kadar insanı ikna ettik, bu kadar emek verdik, sendikayı soktuk. Şimdi vazgeçtik deyip nankörlük edemeyiz.”

Grevdeki Mersen işçileri mücadelelerinin kararlılıkla süreceğini vurguluyor. Bunun yanı sıra kendi deneyimlerinin sadece bir işyeri için değil bütün işçiler için emsal olduğunu hatırlatıyor ve sendikal haklar için mücadeleyi büyütmeye çağırıyorlar.

Kendi yolumuzu açma zamanı

0

TBMM 16 Ağustos’ta Can Atalay’ın vekilliğinin düşürülmesini yok hükmünde sayan Anayasa Mahkemesi (AYM) kararını görüşmek üzere muhalefet partilerinin çağrısıyla olağanüstü toplanmıştı. Toplantıya damga vuran şey, konuşmasını gerçekleştirdiği sırada Ahmet Şık’a yönelik saldırı oldu. Hatay halkının seçtiği vekilin haksızca parmaklıklar arkasında tutulmaya devam edileceğinin tescillendiği bu toz duman bulutunun arkasında ne var?

Yürütme ile AYM arasında Can Atalay davası ile ayyuka çıkan ayrışma hukuk içerisinde çözüme kavuşturulamamış ve fiili bir durum yaratılmıştır. Bu, rejimin kendi meşruiyetinin altını her gün biraz daha oyacak sürdürülemez bir sıkışma halidir. Rejim bir kriz içerisinde ve henüz çıkış kapısını aralayabilmiş değil. Rejim, partili cumhurbaşkanlığı modelini referandum ile onaylatışının üzerinden yıllar geçmesine rağmen meşruiyetini koruyarak yerleşmeyi başaramadı.

Tek sorun bu olsaydı iktidar sahipleri baştan aşağı yeni rejimin ihtiyaçlarına göre tasarlanmış yeni bir anayasayı topluma kabul ettirme hırsıyla kolları sıvarlardı. Fakat burada da krizin başka boyutları adım atmayı zorlaştırmakta. AKP ve MHP arasındaki kavga kâh MHP’nin adının karıştığı davalarla kâh bürokrasi içerisinde terfiler ve ayak kaydırmalarla, bazense kamuoyunun gözüne sokarcasına verilen sembolik mesajlarla sürmekte. Mesele kuru bir metin kaleme almak değil de yeni rejime kimin ne kadar damga vuracağı, aslında kimin ne kadar iktidar olduğu olunca, henüz sonlanmamış bir kavganın neticesini tescilleyecek anayasayı yazmak da kolay olmasa gerek.

Kavga MHP’nin ortağına her fırsatta aynı zamanda “suç ortağı” olduklarını hatırlatarak aba altından sopa göstermesi ile ve Erdoğan’ın bir yandan bu resti görürken öte yandan da farklı ittifak kombinasyonlarını asla tamamen ihtimal dışı bırakmayan yoklamalarıyla sürüyor. Yumuşama söylemlerini, Özel ile yapılan görüşmeyi, İYİP’e çekilen operasyonu, A. Selvi ve Tuğrul Türkeş gibi medya ve siyasetteki kimi isimlerin kendi iradeleri ile açıklanması mümkün olmayan hareketlerini Erdoğan’ın hem ittifakı dışındaki alanı yoklaması hem ittifak ortağına karşı baskı unsuru yaratma arayışı olarak görmek mümkün.

Bu yenişememe hali ilelebet süremez. Önümüzde Erdoğan’ın bir dönem daha başta kalma isteği ile erken gerçekleşmesi beklenebilecek bir seçim var, üstelik taht oyunlarından ziyade kendisini boğan yoksulluk ile meşgul olan geleneksel oy tabanının rızasını almak da her zamankinden zor olacak.

Sermayenin has partilerinden CHP ise muğlak güçlendirilmiş parlamenter sistem iddiasını bile bir kenara bırakmış ve rejimin aktörleriyle atışsa da rejimle barışık olduğunu belirginleştirmiştir. CHP’yi anlamak için, sermayeye güven veren bu konumlanışı anlamak esastır; yer yer emekten yer yer hak ve özgürlüklerden yana atılan nutukların bu esas karşısında hiçbir ağırlığı yoktur.

Politik ve ekonomik krizlerin iç içe geçtiği ve düzen partilerinin bu krizin üstesinden gelemediği günümüzde işçiler içinse hayat günden güne zorlaşmakta, yoksullaşma tüm emekçilerin belini bükmekte. Çiftçinin mahsulü tarlada çürürken tarım arazileri de doğal yaşam alanları da dev şirketlerin saldırısı altında. Amedspor örneğinde olduğu gibi bir futbol kulübü dahi ırkçı hezeyanların hedefi olmakta, kadın cinayetleri her gün sokak ortasında pervasızca işlenmekte.

Düzendeki çürüme, toplumu da gün gün sararken bizi kendi kollarımızdan başka kim kurtarabilir? İktidardaki çatlakların derinleşeceği ihtimaline bel bağlamak ve o veya bu sermaye partisiyle girilecek seçim ittifaklarından umut beslemek boşunadır.

Bugün “ekmek ve adalet”ten yana edilen genel ve soyut sözlere değil sınıfın yakıcı taleplerini açıkça ortaya koyan, bu talepleri ezilenlerin hak ve özgürlük talepleriyle birleştirerek bunların savunusunu, mücadelesini, örgütlenmesini gerçekleştirmek için öne atılma sorumluluğunu yüklenen ve önüne kapitalizmden ve rejimden kopuş hedefini koyan bir cepheye ihtiyacımız var.

Venezuela: tutuklanan protestoculara özgürlük kampanyası

0

29 Temmuz’da seçim sonuçlarının Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun zaferiyle sonuçlandığının açıklanmasının ardından, Karakas’ın mahalleleriyle emekçi bölgelerinde ve ülkenin diğer birçok şehrinde bir protesto dalgası başladı. Sonuçların açıklanması sırasında yaşananlar ve daha da önemlisi, herhangi bir denetim olmaksızın kesin sonuç açıklanmadan “kazananın” zamansız bir şekilde resmen ilan edilmesi göz önüne alındığında, bir seçim hilesinin gerçekleştiğine inanan binlerce kişi, bu sonucu reddettiklerini göstermek için sokaklara döküldü.

Bu yoğun halk protestosu, acımasızca bir müdahaleyle bastırıldı. Hükümet 29 Temmuz günü öğleden sonra kendi düzenini dayattı; devletin güvenlik güçleri (polis ve Ulusal Muhafızlar gibi Silahlı Kuvvetler bileşenleri) silahlı paramiliter gruplarla birlikte protestoları şiddetle bastırdı. Mahalle girişleri işgal edildi ve sayısız ev baskını düzenlendi.

İnsan hakları örgütlerine ve Başsavcılığa göre 29 Temmuz ile 30 Temmuz arasında 25 kişi öldürüldü. Başkan Maduro’nun açıkladığına göre 2.200, sivil toplum örgütlerine göre 1.406 tutuklu var. Hapsedilenlerin yüzde 95’i ve ölenlerin neredeyse tamamı emekçi kesimlerden. Bu baskı özellikle emekçi halka uygulanıyor. Tutuklular arasında 117 genç, 185 kadın, 17 engelli ve 14 yerli bulunmakta. Tutsaklar “terörizm” suçundan 25 ile 30 yıl, “nefrete tahrik” suçundan ise 10 ile 20 yıl arasında değişen hapis cezalarına çarptırılabilirler.

Aşağıda imzası bulunan bizler demokratik hakları sınırsız şekilde savunmak ve protestolara katıldıkları, ağlar üzerinden hoşnutsuzluklarını ifade ettikleri veya sırf emekçi bir bölgede yaşadıkları için kriminalize edilenlerin özgürlüğünü talep etmek için ulusal ve uluslararası bir kampanya yürütmek istiyoruz.

Bunu şu anda ülkede iktidar mücadelesi veren kapitalist fraksiyonlardan, yani Maduro hükümeti ve sağ muhalefetten tam bir siyasi bağımsızlıkla yapıyoruz. Maduro’nun otoriter ve baskıcı karakterini açıkça derinleştiren siyasi rejimine karşı çıkarken, aynı zamanda siyasi hedefleri ve çıkarları emekçi halkınkilere aykırı olan María Corina Machado liderliğindeki patron muhalefetine de karşı çıkıyoruz. Bu gerici kutuplardan hiçbirini desteklemiyoruz.

Devlet baskısına karşı kampanya yürütürken, iktidar partisinin mahalle örgütlerinde militan olmanın otomatik bir damgalanma ve hatta, Bolivar ve Aragua’da iki kadının başına geldiği gibi, öldürülme nedeni olmasını da reddediyoruz.

Misillemelerin yükünü işçi sınıfı ve emekçi kesimler taşıyor

Doğrudan baskılara ek olarak, farklı şirketlerde ve kamu kurumlarında çalışan yüzlerce işçi işten atıldı; bazıları cep telefonları ve sosyal medya hesapları yasadışı olarak tarandıktan sonra işten çıkarıldı.

29 Temmuz ve 30 Temmuz protestolarının başını çektikleri için tutuklananların büyük çoğunluğunu, baskınların yapıldığı gecekondu mahallelerinden gelen insanlar oluşturuyor. Birçok işçi ve genç sırf bu mahallelerde yaşadıkları için, tutuklu sayısını artırmak amacıyla veya sadece polis zorbalığı nedeniyle, uydurma gerekçelerle suçlanarak tutuklandı.

Kaydedilen kitlesel gözaltılarda en temel haklardan olan kişisel özgürlük, savunma ve adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini gördük. Bu ihlaller arasında tutuklama emri olmadan yapılan ev baskınları ve gözaltılar; gözaltındakilerle günlerce iletişim kurulamayan gözaltı süreleri; gözaltına alınanlara kendi güvendikleri savunma avukatlarını atama konusunda kısıtlamalar ve gözaltındakilerin meşru savunmalarının hazırlanması için bizzat hükümet tarafından atanan kamu avukatlarıyla iletişim kuramamaları mevcut. İlk duruşmalar kişisel olarak değil, toplu ve ivedi yargılama usulüyle telematik olarak gerçekleştirildi. Davaların büyük çoğunluğunda, anayasal olarak tesis edilmiş olan özgür yargılanma hakkına açıkça aykırı olarak, önleyici gözaltı tedbirlerine hükmedildi. Ayrıca bu kişiler ailelerinin ikamet ettikleri yerlerden uzak cezaevlerine nakledilmekte, bu da hem yalıtılmalarına neden olmakta hem de destek ağlarının gözaltında kaldıkları süre boyunca gıda ve/veya ilaç ihtiyaçlarını karşılamalarını zorlaştırmakta. Ergen tutukluların yasalar uyarınca farklı muamele görme hakları ihlal edilerek yetişkinlerle aynı yerde hapsedildiği tespit edildi.

Bu koşullar altında en ağır yükü emekçi tutsaklar taşıyor. Onlar en az görünür olanlar, isimsiz olanlar ve davalarını kamuoyuna duyurmak için en az kaynağa ve imkâna sahip olanlar. Ekonomik güvencesizlik, bir tutuklunun her şeyin bedelini ödemek zorunda olduğu yozlaşmış hapishane sisteminde maliyetlerin altından kalkmasını olanaksız kılıyor. “Adaletin” sınıf temelli doğası ve yoksulların, özellikle de gençlerin damgalanması göz önüne alındığında hakimler, savcılar ve gardiyanlar onlara yönelik saldırılarında daha da acımasız davranıyorlar. Sadece kendi siyasi liderlerinin ve destekçilerinin tutuklanmasını kınamakla sınırlı kalan sağcı patron partileri de bu görünmezleştirmeyi pekiştiriyor. Bu partiler, mahallelerde uygulanan baskıcı saldırılar hakkında seslerini pek de çıkarmayarak, protesto için sokağa çıkan yoksullara karşı tamamen ilgisiz olduklarını gözler önüne serdiler.

Hem Venezuela’da hem de uluslararası alanda demokratik hakları savunan insan hakları örgütlerini, sendikaları, toplulukları ve siyasi örgütleri bu yaşananlara önem vermeye ve protestolara katılmaları ve/veya emekçi mahallelerinde yaşamaları nedeniyle hapsedilenlerin özgürlüğünü talep etmek için güçlerini birleştirmeye çağırıyoruz. Ne protestolara katılmak suçtur ne de yoksul olmak!

Baskılara son!

Protestolara katıldıkları için hapsedilenlere özgürlük!

Protesto haktır, baskı suçtur!

Karakas, 19 Ağustos 2024

Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL)

İşçi Tutsakların Özgürlüğü İçin Akraba ve Dost Komitesi

PPT-APR

Sosyalizm İçin İşçi Birliği (LTS)

Sınıf Mücadelesi

Sosyalist Dalga (Marea Socialista)

İmzalar: https://docs.google.com/forms/d/e/1FAIpQLSf_iVA2pOWEX_GhMP90VuU9Yzm5fyCyVzh1rYNFqgE8j94vKg/viewform

Çiftçi eylemleri ve çift bozan vergisi

0

Son günlerde ülke çapında çiftçilerin gerçekleştirdiği bir dizi eyleme rastladık. Bu eylemlerde çiftçilerin ürünlerinin büyük şirketler tarafından maliyetlerin bile altında fiyatlarla alınması öne çıkan sorunlardan birisi. Öte yandan tarım politikalarını ilgilendiren yeni bir düzenleme de yürürlüğe girdi. Bu düzenleme ile “mülkiyeti gerçek ve tüzel kişilere ait olan ve üst üste iki yıl süreyle işlenmeyen tarım arazilerinin, Bakanlıkça tarımsal amaçlı sezonluk olarak kiraya verilmesi” hedefleniyor.

Tarımda üretim, çoğu sektörde olduğu gibi belli bir plan dahilinde ihtiyaca göre değil kârlılığa göre belirleniyor. Bu kârlılık güdüsü küçük üretici için de geçerli. Ancak tarımda esas belirleyici olan, büyük tekellerin, şirketlerin hangi alanlarda üretime öncelik verdiği. Üreticinin ürünlerini pazarda satması da yine tekellerin belirlediği kriterlere göre mümkün oluyor. Sözgelimi büyük bir şirket önceki yıllardan aldığı belli bir miktar salçalık domatesi stoklarında bekletiyor, çiftçinin elindeki domates çürümeye yüz tutunca düşük meblağlar ile bu ürünü satın alıyor. Böylece çiftçi zaten mazot, ilaçlama ve benzeri giderlerin artışı altında ezilirken bir de tekellerin işgüzarlığı ile karşılaşıyor. Buradaki temel sorun, küçük ölçekli üreticinin elindeki ürünlerin hangi fiyatla alınacağının da büyük şirketler tarafından belirleniyor olması. Bunun yanında hükümetin tarımda sübvansiyon yönünde ciddi bir politikasının olmaması küçük üreticinin zararını artırıyor.

Küçük üreticiler tarımdaki tekellerin işgüzarlığına karşı isyan ederken yeni çıkarılan bir düzenleme ile kullanılmayan tarımsal arazilerin bakanlık tarafından kiraya verilmesi mümkün hale geldi. Bu düzenleme Osmanlı’daki tarım sisteminde de belli bir dönem uygulanan çift bozan vergisini anımsatıyor. Buna göre köylü kiraladığı toprağı üst üste üç yıl işlemezse bunun cezai yaptırımı oluyordu. Bugün karşılaşılan tablo da buna benzetilebilir. Toprağını işlemiyorsan hükümet oraya geçici olarak el koyup başkasına kiralayabilir.

Tasarruf önlemleri ile emekçilerin sırtına kambur üstüne kambur bindiren hükümet; bu düzenlemeler ile yeni kâr alanları bulmaya çalışıyor. Elbette amaç köylülerin, küçük üreticilerin, emekçilerin refahını artırmak değil; büyük şirketlerin affedilen, silinen borçlarını emekçilerin sırtına yüklemek! Aksi halde hükümetin yapması gereken düzenleme, işgüzar şirketlerin tarım ürünlerini yok pahasına almasını engellemek olurdu. Ancak şirketlerin kârlılığına dokunulmuyor. Bunun yerine çiftçilerin ürünlerini yok pahasına sattıkları bir üretim zincirinin sürdürülmesi bekleniyor.

Bu tabloda isyan eden çiftçiler haklı. Tarımda merkezi ve planlı bir üretim, fiyat kontrolü ve sübvansiyonlar olmaksızın küçük üreticilerin sorunları kolay kolay çözülmeyecek. Bunun yanında ekonomik kriz karşısında birleşik bir mücadele programını savunan ve emekten yana olan bizler için sorunların çözüm adresi belli: büyük tekellerin kamulaştırılması ve krizin yükünün sermayedarların omzuna yüklenmesi.

Türk-İş’ten Zonguldak’ta “Zordayız, Geçinemiyoruz” mitingi

0

Türk-İş Konfederasyonu ve bağlı sendikalar 3 Eylül günü Zonguldak Madenci Anıtı’nda bir miting gerçekleştirdi. Miting, temmuz ayında Türk-İş’in başlattığı kampanyanın bir diğer ayağı olarak tertiplendi. Daha önce Türk-İş İstanbul’da bir basın açıklaması ve Çerkezköy’de bir miting gerçekleştirmişti.

Son iki aydır emekçilerin geçinme derdi karşısında Türk-İş, Hak-İş ve DİSK’in ortak tavır alıp ayrı ayrı çalışmalar örgütlemesi söz konusu. Üç büyük işçi konfederasyonu farklı kentlerde çeşitli eylemler düzenledi. Her üç konfederasyon da çalışanların ekonomik kriz altında ezildiğini ifade ediyor. Ancak şu ana kadar ortak bir tutum, ortak bir talep ya da kampanya ortaya çıkarılmış değil.

Zonguldak’taki mitingin temel sloganı “Zordayız, Geçinemiyoruz!” oldu. Maden işçilerinin oluşturduğu müzik topluluğunun konserinin ardından miting, Türk-İş Genel Başkanı Ergün Atalay’ın konuşmasıyla devam etti. Mitinge katılan sendikalar çok kısa bir yürüyüş kolu ile alana geldi. Sendikaların büyük bir kısmının pankartlarında belirli taleplerden ziyade şube ve sendika adları yazılıydı. Miting alanında taşınan pankartlarda vergide adalet talebi öne çıktı. Ayrıca krizin yükünü teşhir eden pankartlar ve sloganlar da kendine yer buldu.

Kürsü dışında mitinge rengini veren, Türk Metal ve Genel Maden İş gibi sendikalar ve Polonez direnişini neredeyse iki aydır sürdüren direnişçi işçiler ile Tekgıda-İş sendikası oldu. Maden ve metal işçileri alandaki en kalabalık sendikaları oluşturdu. Mitinge “Atılan İşçiler Geri Alınsın! Sendika Anayasal Haktır!” yazılı pankart ile katılan Polonez işçilerinin talepleri alanda ve kürsüde sıklıkla hatırlatıldı.

Ergün Atalay’ın konuşmasında vergi kesintileri önemli bir yer tuttu. Bunun yanı sıra kıdem tazminatı, asgari ücret, emekli maaşları ve ek zamlar gibi konulara da konuşmasında yer verdi. Hükümete dönük uyarılarda bulunan Atalay bu konuda bir düzenleme yapılması gerektiğini ifade etti. Türk-İş konfederasyonuna bağlı çalışan işçilerin oy vermeye giderken sendikasıyla birlikte tutum alması gerektiğini vurguladı. Konuşmasında Türkiye’deki sendika kısıtlayıcı yasalara değinirken emekçilerin haklarının korunacağı yeni bir anayasa gerekliliğinin de altını çizdi. Ergün Atalay konuşmasını Ankara’da yapılacak büyük bir mitingin haberini vererek sonlandırdı.

Yaklaşık 3 bin işçinin katıldığı mitingde İşçi Demokrasisi Partisi, Emek Partisi, Sol Parti, Devrimci İşçi Partisi ve KESK gibi emekten yana örgütler de yer aldı.

Müzakereler tıkanırken Siyonist rejimin saldırganlıkları artıyor

0
İsrail ordusu, 28 Ağustos'ta Batı Şeria'nın kuzeyine yönelik büyük çaplı işgal sırasında Cenin'deki ambulans ekiplerini denetliyor. (Fotoğraf: Shatha Hanaysha/Mondoweiss)

Filistin direniş örgütlerinin 7 Ekim 2023’te gerçekleştirdiği silahlı ayaklanmanın ardından Siyonist rejimin başlattığı soykırım 11. ayını geride bırakıyor. Yaşanan soykırım boyunca Gazze’de 40 bini aşkın Filistinli öldürüldü, 93 binin üzerinde Filistinli ise yaralandı. Yine aynı dönemde Batı Şeria’da 600’ün üzerinde Filistinli katledildi.

Sürdürdüğü soykırıma rağmen politik ve askeri hedeflerine ulaşamayan korsan devlet İsrail, 31 Temmuz tarihinde Filistin’in seçilmiş son başbakanı ve Hamas lideri İsmail Haniye’yi Tahran’da öldürmüştü. Ne Filistin direnişini kırabilen ne de Gazze’deki Filistinli liderleri ele geçirebilen işgal gücü, bu saldırısıyla İran’ın kendisine yönelik muhtemel saldırısı yoluyla ABD’den daha fazla destek görmeyi hedefliyor. Haniye’nin katliyle duran ateşkes görüşmeleri ise ABD Dışişleri Bakanı Blinken’ın bölgeye gerçekleştirdiği ziyaretle tekrar başladı. Biden’ın başkan adaylığından çekilmesinin ardından Demokrat Parti’nin yeni adayı Kamala Harris’in, Filistin’de ateşkesin sağlanması yoluyla soykırımın suç ortağı olma imajından kurtulma arayışında olduğu biliniyor.

Başlayan yeni müzakere süreci ise temelde Gazze’nin, işgal gücü dışında Gazze’yi dünyaya bağlayan tek sınır olan Refah Kapısı (Philadelphi Koridoru) ve Netzarim Koridoru (Gazze’yi kuzey ve güney şeklinde bölen hat) etrafında şekillendi. Siyonist rejim önceki görüşmelerden farklı olarak bu koridorlardan askerlerini çekmeyeceğini iletti. Netanyahu’nun bu yeni taleplerle amacı Filistin direnişinin kendini yeniden toparlamasının önüne geçmek ve Gazze’de 7 Ekim’den önce de var olan ablukayı daha da artırmak. Ek olarak, işgal gücünün esir takası konusunda da yeni koşullar dayatmaya çalıştığı ve bu yolla da müzakereleri tıkadığı görülüyor.

Mısır’ın da işgal ordusunun kendi sınırında bulunmasına karşı çıktığı bilinirken, Filistin direnişini temsilen görüşmelere katılan Hamas da 2 Temmuz’daki BM Güvenlik Konseyi kararına atıfla kalıcı bir ateşkesin sağlanmasında ısrarcı. İsrail güçlerinin Gazze Şeridi’nden tamamen çekilmesi, yerinden edilen Filistinlilerin evlerine dönmesine izin verilmesi, kapsamlı yardım ve yeniden yapılanma çabaları ile ciddi bir esir değişim anlaşmasını şart koşan Hamas bu maddelerden taviz vermeyeceğini düzenli olarak ifade ediyor.

İsrail Dışişleri Bakanı Israel Katz, işgal altındaki Batı Şeria’nın kuzeyinde geniş çaplı bir saldırıya girişen rejimin Batı Şeria’daki Filistinlileri tehcir etmeyi düşünmesi gerektiğini söyledi. Müzakereler tıkanırken bir yandan da Filistin direnişi yeni bir angajman geliştirerek 2005 yılından bu yana ilk kez Tel Aviv’de şehadet operasyonu adını verdikleri bir feda eylemi gerçekleştirdi. Bu durumun Batı Şeria’da saldırıları artırması beklenirken Siyonist rejim 28 Ağustos’ta 20 yılı aşkın süredir gerçekleştirdiği en büyük operasyonu Cenin, Tulkarim ve Nablus başta olmak üzere Batı Şeria’da başlattı. Bu operasyonun nasıl sonuçlanacağı henüz belirsiz olsa da amacın, Filistinli grupların Siyonist işgal altındaki topraklara saldırmasını engellemek olduğu söylenebilir.

Yangınlar kimin suçu?

0

Son yıllarda her yaz yaşandığı gibi bu yaz da Türkiye orman yangını haberleriyle sarsıldı. İzmir’de çıkan ve pek çok yerleşim yerinin boşaltılmasıyla sonuçlanan büyük yangının yanı sıra Denizli’den Sivas’a, Bodrum’dan Ankara’ya kadar ülkenin her tarafında irili ufaklı yangınlar çıktı. Bu tablo ilk bakışta pek şaşırtıcı değil: Küresel iklim krizinin ağırlaşmasıyla birlikte dünyanın her tarafında orman yangınları şiddetlenirken doğanın ve yaşam alanlarının tahribatı da giderek artıyor.

Artan yangınların tüm bu “doğal” açıklamalarına rağmen yine de bir nokta dikkat çekiyor: Her ne hikmetse Türkiye’de çıkan hemen her yangından sonra -yangın ister “yıldırım düşmesi” gibi doğal sebeplerden, ister “piknik” gibi görece masumane sebeplerden isterse de “nedeni belirlenemeyen yangınlar” gibi şaibeli durumlardan dolayı çıkmış olsun- bir zamanlar ormanlık/otlak bir doğal alan olan arazinin yerini oteller, rezidanslar, tatil köyleri alıyor. Yani bir yandan korkunç bir doğa katliamı yaşanırken ve emekçiler evlerinden, tarlalarından olurlarken sermaye sınıfı fırsattan istifade küllerin üzerinde servetine servet katmanın peşine düşüyor. Apaçık bir biçimde gerçekleşen bu talanın taşları ise yönetim kademesinde, bizzat sermaye sınıfının temsilcisi partiler tarafından döşeniyor: Talan; bir yangınlar ülkesi olan Türkiye’de her yaz yangın uçağı krizinin yaşanmasından bilinçli olarak yakılan yangınlara göz yumulması gibi “önlem yetersizliklerine” ve yangın arazilerine inşaat ruhsatlarının verilmesine kadar doğrudan bu partiler üzerinden yürütülüyor. Dahası, gerek AKP ve onun küçük ortakları gerekse CHP ve dağılmış ittifak ortakları arasında, bu talan üzerinden korkunç paralar kazanmış pek çok parti üyesi bulmak mümkün. Dolayısıyla bütün bu yangınların, bu felaketlerin sorumluları, hiçbir şeyi gizleme gereği duymadan önümüzde duruyorlar. Bunun ötesinde, herhangi bir siyasi sorumluluk kabul etmeyi bırakın, politik hasımlarını “yangın gibi bir meselede dahi siyaset yapmak” ile suçluyorlar.

Bu durumda bir kez daha hatırlatma ihtiyacı hissediyoruz: Nasıl ki ekonomik krizin faturası emekçilere kesilemezse, yangınların ve doğa katliamlarının faturası da emekçilere kesilemez; ormanların ve tarlaların üzerine dikilen otellerle fırsatçılık yapılması da herhangi bir şekilde kabul edilemez. Bu bağlamda bu yangın-talan döngüsüne son vermek için yangın bölgelerine uçak, su kulesi, helikopter gibi gerekli ekipman/altyapının tedariki derhal sağlanmalı, yangın arazilerinin imara açılmasına asla izin verilmemeli ve “nedeni belirlenemeyen yangınlar” şeffaflıkla açıklığa kavuşturularak suç ortağı olan herkes yargılanmalıdır. Orman yangınları biz emekçilerin suçu değil, sorumluluklarını inkâr eden gerçek suçluları ancak birlikte suçlarıyla yüzleştirebiliriz.

Bir metal işçisinin gözünden Polonez direnişi

0

Polonez fabrikasındaki çalışma koşulları, bu çürümüş ve kokuşmuş zulüm düzeninin gerçek yansımaları olarak durumu çok iyi anlatıyor. Hak gaspları, mafyatik baskılar, küfür, hakaret, ne ararsan var bu ağır çalışma koşullarında.

Hayatını emeğini satarak kazanmaktan başka çaresi olmayan Polonez işçileri, sabahları kalkıp baskı, zulüm, hakaret gördükleri yere hangi heyecanla, hangi umutla gidebilirler ki? Bu duruma katlanma gücünü evlatlarından alırlar. Kiracılarsa ev sahibinin faturaların gölgesindeki korkunç hayaleti ve başka başka görünümlere bürünen diğer alacaklılar gün boyu bilinçlerini meşgul eder.

Açlık sınırının altında varlıkla yokluk savaşımı verirken sendikal haklarına sahip çıktıkları için işten atılan Polonez işçilerinin direniş alanına gittiğinizde işçiler sizi bu koşullar karşında bile güler yüzle karşılıyor, yoksul sofrasında size ekmeğini ikram ediyor, “Güle güle dostlar, yine bekleriz” alkışlarıyla sizleri uğurluyorlar. Yerden göğe kadar haklı olmanın gururuyla bizlere mücadeleyi öğretiyorlar. Halaylarla, türkülerle, samimi gerçek duygu ve anlatımlarıyla Polonez işçileri haftalardır direniyor.

Polonez işçisi yalnız değildir! Yaşasın Polonez işçilerinin sendikal mücadelesi!

Metal işçisi Yılmaz

Ukrayna’nın Kursk çıkarması ve sonuçları

0

Rusya’nın Ukrayna’yı topyekûn işgal harekâtı iki yılı aşkın zamanı geride bıraktı. Onca yıkımın yanı sıra emperyalist çıkarlar güden bu yayılmacılık, ABD-AB emperyalizminin silahlı gücü NATO’nun yeniden güçlenmesine de sebep oldu.

Geçtiğimiz bahar aylarında aldığı yoğun silah desteği ile Ukrayna güçlerinin Doğu cephesinde Ruslara geri adım attıracaklarına dair bir beklenti söz konusu idi. Ancak Ruslar işgal ettikleri topraklarda paralı askerlerin verdiği ağır kayba karşılık, tutunmayı başardılar.

Doğu cephesinde Rus yayılmacılığı geriletilemezken, Ukrayna bugüne değin esaslı gücüyle Doğu’ya yüklenen savaş stratejisinde ani bir yeniliğe gitti ve 6 Ağustos’ta Rusya’nın Kursk bölgesine saldırı gerçekleştirdi. Ukrayna beklenmedik bir şekilde kısa zaman içerisinde yaklaşık 1500 kilometre karelik bir alanın kontrolünü ele geçirdi. Şu anda yüze yakın yerleşim yeri Ukrayna kontrolünde bulunurken yüzlerce Rus askeri de esir alındı. Ukrayna’nın Kursk’ta kısa bir süre içerisinde ele geçirdiği toplam alan Rusya’nın son bir yıl içerisinde ele geçirdiği Ukrayna topraklarından daha büyük bir yüz ölçümüne denk düşüyor. Üstelik Rusların ilerleyişi, yüz binlerle ifade edilen kayıplar pahasına gerçekleşmişti.

Putin beklenmedik Kursk çıkarmasına karşı sergilediği askeri aczi, Ukrayna’yı işgal girişiminin başından itibaren gerçekleştirdiği en kapsamlı füze saldırılarından birini yaparak kapatmaya girişti: Kiev, Lviv, Harkov ve Odesa bölgelerinin yanı sıra, Ukrayna’nın yarısından fazlasını etkileyen, Rusya’nın her şeyi ile birden vurduğunu düşündürten hava saldırıları gerçekleşti. Saldırı enerji kesintilerinin yanı sıra sivil kayıplara da sebep oldu. Rus yetkilileri Kursk’a yönelik bir karşı saldırının başlatılacağını ifade ederlerken, Ukrayna’nın doğusundaki işgalci güçlerin askeri planlamasında bir değişiklik olup olmayacağını ve saldırının Rusya iç siyaseti ve sınıflar mücadelesine etkilerinin ne olacağını zamanla göreceğiz.

Elbette ki hiçbir halkın asker işgali altında kalmasını kabul edilir bulmayız, ancak Ukrayna’nın Kursk saldırısının birinci dereceden sorumlusunun Rus yayılmacılığı olduğunu akıldan çıkarmazken emperyalizmin Ukrayna’ya verdiği desteğin ikiyüzlülüğünü de aynı şekilde aklımızda tutmalıyız. ABD emperyalizmi bu süreçte büyük bir zafer kazanmış, özgüvenli bir Ukrayna ve tamamen yenilmiş bir Rusya ile karşı karşıya kalmak istemiyor. Bu sürecin sonunda ABD emperyalizminin temel isteği tüm emellerine ulaşamamış, yıpranabildiği kadar yıpranmış bir Rusya ve öte yanında da emperyalizme bağımlılığı artan bir Ukrayna’yı elinde muhafaza etmek.

Ukrayna güçlerinin belli ki NATO’nun onayıyla savaşı bu kapsamı ile ilk kez Rus topraklarına taşıyor oluşunun bir yenilik olduğu söylenebilir. Bugüne değin, Ukrayna’ya verdiği desteği yalnızca savunma amaçlı olarak sınırlayan Batı emperyalizmi, uzadıkça dünyada gıda ve enerji krizini yoğunlaştıran bu savaşta yeni şeyler denemeye açık olduğunu gösterdi.

Ukrayna’nın Kursk saldırısının savaşın geleceğini tayin edici olacağını söylemek için –henüz çok erken olsa da– görünürde çok fazla sebep yok. Zelenski’nin açıklamalarına göre Ukrayna’nın Kursk saldırısı uzun soluklu bir planın parçası ve kalıcı olmak hedeflenmese de, barış müzakerelerinde elin güçlendirilmesi gibi bir amaç taşıyor. Öte yandan benzer girişimlerin başarıya ulaşması veya harekâtın sonucunda savaşın sonunun yaklaştığını düşündürecek somut bir gelişme de görünürde bulunmuyor.

Emperyalist emeller taşıyan Rus yayılmacılığının Ukrayna’da yenilgiye uğraması, emperyalizmden ve oligarklardan bağımsızlık için mücadele veren Ukrayna işçi sınıfının ve halkının özgürleşmesi adına büyük önem taşırken, dünya sınıflar mücadelesinde ve baskıcı rejimlere karşı verilen mücadelede tüm dünya işçilerini bir adım ileriye taşıyacak potansiyele sahip olmayı sürdürüyor.

The West Bank will be the second grave of Zionism

0

On August 28, 2024, the Zionist occupation state launched a comprehensive military operation targeting the cities and camps in the north of the West Bank (Jenin, Tubas, Tulkarem, Al Khalil, Ramallah), which it aims to completely annex. This military operation, which is the largest occupation attempt in the West Bank since 2002, is a direct extension of the bloody and criminal genocide that Zionism has been carrying out against the Palestinian people in Gaza for 11 months. The aim of this aggression is to completely occupy the West Bank, destroy the resistance in the West Bank, deepen the existential war waged against the Palestinian people by the partnership of imperialism and Zionism, and try to change the military reality on the ground in favor of the Zionist occupation forces, since Israel has not achieved any of its goals in Gaza.

This occupation attempt is also a tool for Zionism to implement its recently announced racist and colonialist plans: With this aggression, it is desired to establish absolute Zionist control over Al Quds, the capital of Palestine, and Al-Aqsa, which is sacred to both Muslims and Christians, and to change the demographic and social structure of the West Bank and to accelerate the process of Judaization through settlers. The racist ministers of Zionism, Katz and Smotrich, have openly declared that they want to annex the entire West Bank and that a synagogue should be opened in the courtyard of the Al-Aqsa Mosque.

As part of this military operation, the Zionist occupation forces blockaded the hospitals in the West Bank, prevented the wounded from receiving treatment and prevented ambulances from working, imposed an embargo on cities with hundreds of soldiers and armored vehicles, and targeted the homes of the Palestinian people with warplanes and drones. The Zionist state, which actually uses its air power only against the resistance in Gaza, started bombing the resistance in the West Bank with its warplanes and drones a few weeks ago, as the resistance operations in the West Bank increased and became more qualified. This new situation on the ground was an expression of the racist occupation state’s diminishing military capacity against the resistance in the West Bank.

According to a study announced by the Mo’ta Research Center at the end of July, the Palestinian Resistance has carried out 2,444 military operations in the West Bank since October 7, 2023. 1,533 of these were shooting operations, while 678 were operations where explosives were used. The occupation state, which hides its losses, announced that it lost only 30 soldiers and 310 were injured in these operations. Jenin, which was the main focus of the comprehensive occupation operation that started on August 28, stands out by hosting 855 of these 2,444 resistance operations, or 35%.

While the number of resistance operations is this, the number of incidents announced by the Mo’ta Research Center under the title of “conflict” for the same period is 3,771. While 734 of these were realized in the form of mass mobilizations, it is understood that 125 Molotov cocktail attacks took place.

This comprehensive wave of struggle by the Palestinian people and the resistance in the West Bank would undoubtedly deserve to be called a Third Intifada if it were not for the ongoing genocide in Gaza and the struggle against this genocide. Because the Zionist state has read the situation in the West Bank exactly like this, since October 7, 2023, it has massacred 585 Palestinians in this region, injured 3,735, and kidnapped 9,860. The aim of the occupation attempt launched on August 28 is not only to try to reverse the military situation on the ground and to continue the 1948 Nakba, but also to suppress the Third Intifada.

The attempted occupation of the West Bank by Zionism began and continues entirely with the cooperation, approval and support of imperialist countries and the criminal silence of capitalist Arab regimes. The arrogance of the genocidal state in its plans to destroy the Palestinian nation and in its offer to “surrender” to the Palestinian Resistance stems from the support it receives from imperialism and the collaborating Arab regimes.

The Palestinian Authority and Mahmoud Abbas, the chairman of the Palestinian Authority who was recently invited to Turkey to speak at the Turkish Grand National Assembly, have used the forces at their disposal since October 7, 2023 to assassinate resistance leaders, kidnap resistance fighters from hospitals and seize the arsenals of resistance groups. This collaborationist approach has been met with deep discontent and anger by the Palestinian people in the West Bank, with mass mobilizations and clashes erupting to protect resistance fighters in hospitals from PA police officers, and while Mahmoud Abbas has fallen below 20% in polls, the popularity of Ismail Haniyeh, who was assassinated, has approached 80%.

In the face of the attempted occupation of the West Bank that began on August 28, the Palestinian Authority under the leadership of Mahmoud Abbas must abandon its old collaborationist line, end intelligence sharing with the Zionist enemy, adopt a position supporting the will and resistance of the Palestinian people, opt for the restoration of national unity as expressed in the Beijing Declaration, and call for a unified meeting aimed at establishing a national-revolutionary consensus government. The divisive plans of the Zionist government, which aims to separate Gaza from the West Bank in the face of genocide and occupation, must be thwarted with a national unitary action program.

As the Workers’ Democracy Party, we once again express our support for the Palestinian Resistance against the ongoing genocide and occupation in Gaza and the West Bank, and for the struggle of the Palestinian people to return and determine their own destiny.

The Zionist state is committing war crimes in both Gaza and the West Bank, and therefore must be subject to a comprehensive trial.

Collaborating regimes in the region, including the Palace regime in Turkey, must end all economic, commercial and diplomatic relations with the Zionist genocidal state.

In order to stop the genocide in Gaza and the occupation in the West Bank, and to support the approaching victory of the Palestinian Resistance, we call on the masses to mobilize against the collaborating governments in their own countries, and we state that this mobilization is necessary until the genocide in Gaza and the occupation in the West Bank end.

End the Gaza Genocide!

No to the annexation of the West Bank!

Let’s mobilize against the occupation of the West Bank!

The Nakba continues, no to a new Nakba!

Cut off all relations with the Zionist state, right now! Close the valves that pour oil to the Zionist state, right now!

From the river to the sea, Palestine will be free!

Workers’ Democracy Party

29 August 2024

Batı Şeria, Siyonizmin ikinci mezarı olacak

0

Siyonist işgal devleti 28 Ağustos 2024’te, tamamen ilhak etmeyi hedeflediği Batı Şeria’nın kuzeyindeki şehirlere ve kamplara (Cenin, Tubas, Tulkarem, El Halil, Ramallah) yönelik kapsamlı bir askerî operasyon başlattı. Batı Şeria’nın 2002’den beri yaşadığı en büyük işgal girişimi olan bu askerî operasyon, Siyonizmin 11 aydır Gazze’deki Filistin halkına yönelik sürdürdüğü kanlı ve sabıkalı soykırımın doğrudan bir uzantısı rolündedir. Bu saldırganlığın hedefi Batı Şeria’yı tamamen işgal etmek, Batı Şeria’daki direnişi yok etmek, Filistin halkına karşı emperyalizm-Siyonizm ortaklığında sürdürülen varoluşsal savaşı derinleştirmek ve İsrail’in Gazze’deki hedeflerinin hiçbirisine ulaşamamış olmasından dolayı sahadaki askerî gerçekliği Siyonist işgal kuvvetleri lehine değiştirmeye çalışmaktır.

Bu işgal girişimi, aynı zamanda, Siyonizmin son zamanlarda açıklamış olduğu ırkçı ve sömürgeci planlarını hayata geçirmeye çalışmasının bir aracıdır: Bu saldırganlıkla, Filistin’in başkenti olan Kudüs’ün ve hem Müslümanlar hem de Hristiyanlar için kutsal olan El Aksa’nın üzerinde mutlak bir Siyonist kontrol kurulmak istenmekte ve Batı Şeria’nın demografik ve toplumsal yapısının değiştirilmesi ve yerleşimciler aracılığıyla Yahudileştirme sürecinin hızlanması istenmektedir. Siyonizmin ırkçı bakanları Katz ile Smotrich, açık bir şekilde Batı Şeria’nın tamamını ilhak etmek istediklerini ve El Aksa Camii’nin avlusunda bir sinagog açılması gerektiğini beyan etmişlerdi.

Siyonist işgal güçleri bu askerî harekat kapsamında Batı Şeria’nın hastanelerini abluka altına aldı, yaralıların tedavi görmesini ve ambulansların çalışmasını engelledi, yüzlerce asker ve zırhlı araçla şehirlere bir ambargo uygulamaya başladı ve savaş uçakları ile drone’lar aracılığıyla Filistin halkının evlerini hedef aldı. Hava gücünü aslında yalnızca Gazze’deki direnişe karşı kullanan Siyonist devlet, Batı Şeria’da direniş operasyonlarının artması ve nitelikli olmaya başlamasıyla birlikte, birkaç hafta önce savaş uçakları ve drone’larıyla Batı Şeria’daki direnişi de bombalamaya başlamıştı. Sahadaki bu yeni durum, ırkçı işgal devletinin Batı Şeria’da direniş karşısında gerileyen askerî kapasitesinin bir ifadesiydi.

Mo’ta Araştırma Merkezi’nin Temmuz ayının sonunda açıkladığı bir araştırmaya göre 7 Ekim 2023’ten bu yana Filistin Direnişi Batı Şeria’da 2444 askerî operasyon gerçekleştirdi. Bunlardan 1533’ü atış operasyonu iken, 678’i patlayıcıların kullanıldığı operasyonlardı. Kayıplarını saklayan işgal devleti, bu operasyonlarda sadece 30 askerini kaybettiğini ve 310 tanesinin de yaralandığını açıkladı. 28 Ağustos’ta başlayan kapsamlı işgal harekatının asıl odak noktası olan Cenin ise, bu 2444 direniş operasyonundan 855’ine, yani %35’ine ev sahipliği yapmakla öne çıkıyor.

Direniş operasyonlarının sayısı böyleyken, Mo’ta Araştırma Merkezi’nin aynı dönem için “çatışma” başlığı altında açıkladığı olayların sayısı ise 3771. Bunlardan 734’ü kitlesel seferberlikler şeklinde hayat bulmuşken, 125 tane de molotof kokteylli saldırı yaşandığı anlaşılıyor.

Filistin halkı ile direnişinin Batı Şeria’daki bu kapsamlı mücadele dalgası, hiç şüphe yok ki, eğer Gazze’de sürmekte olan soykırım ve bu soykırıma karşı verilen mücadele olmasaydı, bir Üçüncü İntifada olarak anılmayı hak ederdi. Zira Siyonist devlet, Batı Şeria’daki durumu tam olarak böyle okuduğu için, 7 Ekim 2023’ten bu yana, bu bölgede 585 Filistinliyi katletti, 3735’ini yaraladı ve 9860’ını da kaçırdı. 28 Ağustos’ta başlatılan işgal girişiminin hedefi yalnızca sahadaki askerî durumu tersine çevirmeye çalışmak ve 1948 Nakba’sını sürdürmeyi istemek değildir, aynı zamanda Üçüncü İntifada’yı da bastırmaktır.

Siyonizmin Batı Şeria’da giriştiği işgal denemesi, tamamen emperyalist ülkelerin işbirliği, onayı ve desteğiyle ve kapitalist Arap rejimlerinin suçlu suskunluğuyla başlamıştır ve devam etmektedir. Soykırımcı devletin Filistin ulusunu yok etme planlarındaki ve Filistin Direnişi’ne “teslim olmayı” önermesindeki kibir, onun emperyalizm ile işbirlikçi Arap rejimlerinden aldığı destekten kaynaklanmaktadır.

Filistin Yönetimi ve bir süre önce TBMM’de konuşma yapması için Türkiye’ye çağrılan, Filistin Yönetimi’nin başkanlığındaki Mahmut Abbas, 7 Ekim 2023’ten bu yana elinin altındaki kuvvetleri direniş önderlerine suikastler düzenlemek, direniş savaşçılarını hastanelerden kaçırmak ve direniş gruplarının cephaneliklerine el koymak için kullanmıştı. Bu işbirlikçi yaklaşım Batı Şeria’daki Filistin halkı tarafından derin bir hoşnutsuzluk ve öfkeyle karşılaşmış, hastanelerdeki direniş savaşçılarını Filistin Yönetimi’nin polis memurlarından korumak için kitlesel seferberlikler ve çatışmalar patlak vermiş ve anketlerde Mahmut Abbas %20’lerin altına düşerken, suikaste uğrayan İsmail Haniye’nin popülerliği %80’lere yaklaşmıştı.

28 Ağustos’ta başlayan Batı Şeria’nın işgal girişimi karşısında, Mahmut Abbas önderliğindeki Filistin Yönetimi eski işbirlikçi çizgisini terk etmeli, Siyonist düşmanla istihbarat paylaşmayı sonlandırmalı, Filistin halkının iradesine ve direnişine destek olan bir pozisyon almalı, Pekin Deklarasyonu’nun ifade ettiği ulusal birliği yeniden sağlamayı tercih etmeli ve bir ulusal-devrimci mutabakat hükümeti kurmayı amaçlayan birleşik bir toplantı için çağrı yapmalıdır. Soykırım ve işgal karşısında Gazze ile Batı Şeria’yı birbirlerinden ayırmayı amaçlayan Siyonist hükümetin bölücü planlarının, ulusal birlikçi bir eylem programıyla engellenmesi amaçlanmalıdır.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak Gazze’de ve Batı Şeria’da sürmekte olan soykırım ile işgale karşı Filistin Direnişi’ni ve Filistin halkının geri dönme ve kaderini kendisinin tayin etme mücadelesini desteklediğimizi bir kere daha ifade ediyoruz.

Siyonist devlet hem Gazze’de hem de Batı Şeria’da savaş suçları işlemektedir ve bu nedenle kapsamlı bir yargılanmanın konusu olmalıdır.

Türkiye’deki Saray rejimi de dahil olmak üzere bölgedeki işbirlikçi rejimler, Siyonist soykırım devletiyle olan bütün ekonomik, ticari ve diplomatik ilişkilerine son vermelidir.

Gazze’deki soykırımı ve Batı Şeria’daki işgali durdurabilmek ve Filistin Direnişi’nin yaklaşan zaferine destek olabilmek için kitlelerin kendi ülkelerindeki işbirlikçi hükümetlere karşı seferber olmasına çağrı yapıyor ve bu seferberliklerin Gazze’deki soykırım ve Batı Şeria’daki işgal sonlanana değin sürmesinin bir ihtiyaç olduğunu ifade ediyoruz.

Gazze Soykırımı’na son!

Batı Şeria’nın ilhakına hayır!

Batı Şeria’nın işgal edilmesine karşı seferber olalım!

Nakba devam ediyor, yeni bir Nakba’ya hayır!

Siyonist devletle bütün ilişkileri kesin, hemen şimdi! Siyonist devlete petrol akıtan vanaları kapatın, hemen şimdi!

Nehirden denize özgür Filistin!

Kürt halkının acılarının temelinde Nazım’ı aramak

0

24 Ağustos tarihinde Yeni Yaşam’ın web sayfasında yayımlanan, Müslüm Yücel imzalı “Türk Entelektüelleri” ( https://yeniyasamgazetesi6.com/turk-entelektuelleri/ ) başlıklı yazı oldukça tepki çekti. Geçmişten günümüze isimler de verilerek tüm “Türk” aydınlarının devletçi ve devlete yaltaklanma eğilimi içinde olduklarını iddia eden yazının özellikle Nazım Hikmet ile ilgili kısımları büyük tepki topladı.

Bu makale aslında Müslüm Yücel’in 2019 yılında Nupel sitesinde yayımladığı “Bütün bunların sorumlusu sensin Nazım Hikmet, kimse bağışlamayacak seni!” ( https://nupel.tv/muslum-yucel-butun-bunlarin-sorumlusu-sensin-nazim-hikmet-kimse-bagislamayacak-seni/ ) adlı yazısının güncellenmiş halidir. Müslüm Yücel 2019 yılında yazdığı yazısında o yıllarda Rojava’ya yönelik saldırılara ve Pençe Operasyonuna karşı sessiz kalınmasını eleştirmiş ve tüm bu sessizliğin temelinde “Türk” entelektüellerinin sessizliğinin ve korkaklığının yattığını belirtmiştir. Türk entelektüellerinin sessizliğini ise Nazım Hikmet özelinde ele almış, Nazım’ın eserlerinden aldığı bazı alıntılar ile Türk entelektüellerinin devletçi olduklarını ve Anadolu halklarının yok edilmesine sessiz kaldıklarını hatta bunu desteklediklerini belirtmiştir.

Hiç kimse hatasız değildir

En başta belirtmem gerekir ki hiç kimse hatasız değildir ve de eleştirilemeyecek kimse yoktur. Her insan gibi topluma mal olmuş sanatçılar da siyasi liderler de hata yapabilir ve de eleştirilebilir. Bu bağlamda Müslüm Yücel’in her iki yazısına yönelik Nazım’ın kusursuz bir insan olduğunu, eleştirilemeyeceğini belirten yargılar tamamen içi boş yargılardır. Ayrıca Müslüm Yücel’e yönelik eleştirilerin pek çoğunun arka planında yazarın Kürt kimliği vardır ve yorumlar Kürtlere yönelik ırkçı ifadeler taşımaktadır. Hiç şüphesiz bu ifadeleri benimsemek de imkansızdır.

Müslüm Yücel’in Nazım’a ve onun nezdinde diğer bazı “Türk” entelektüellerine yönelik eleştirilerinin haklı olduğu kısımları vardır. Ancak eserlerden alınan ve bağlamından kopuk ifadelerle bir yazarı “devletçi”, “yaltakçı” ilan etmek oldukça büyük bir hatadır.

Bugünden dünü yargılamak hatalıdır  

Müslüm Yücel, Nazım’ı ve diğer bazı yazarları suçlarken bu yazarların eserlerinden alıntılar yapıyor ve de özellikle Nazım’ın devletçi olduğunu, Anadolu’da yaşayan diğer halklara (Ermeni, Rum, Kürt) resmî ideolojinin baktığı gibi baktığını vurguluyor. Özellikle Nazım’ın Piyer Loti’ye yazdığı şiirindeki ifadeler ile linç ve katliam kültürünü meşrulaştırdığını belirtiyor Yücel.

Şüphesiz ki Nazım Hikmet, Mustafa Kemal’i, kurulan yeni ulus devletini, uluslaşma sürecini ve bunu belli bir kalıba sokan Kemalist ideolojiyi destekleyen eserler yazmış, fikirler ortaya koymuştur. Bunu eserlerinde görmek mümkündür. Ancak bunun nedeni maalesef Sovyetler Birliğine çöken bürokratik yapının ideolojik hezeyanlarıdır.

Bilindiği üzere ve kendisinin de sıkça tekrarladığı gibi Nazım komünist bir şairdir. Ve de o örgütlü komünist bir şairdir. Yaşadığı yıllarda ülkedeki yegâne komünist örgüt ise Sovyetler Birliği’nin güdümündeki Türkiye Komünist Partisidir. TKP’nin Kemalizme bakışı aslında Sovyet bürokrasisinin çıkarları doğrultusunda şekillenmiştir.

Uzunca ayrıntıya girmeden özetleyecek olursak; Sovyetler Birliği kurulduktan sonra dünya devriminin geri kalmış ülkelerden de başlayabileceği düşünülmüş ve emperyalizme karşı ulusal kurtuluş savaşları koşulsuz desteklenmiştir. Stalin’in iktidara gelmesi ve “tek ülkede sosyalizm” fikrinin hâkim olması ile emperyalizmle bir anlaşmaya gidilmiş, pek çok ülkede devrimci süreçler ihanete uğramıştır. Bu bağlamda ideolojik bir hezeyanla Komintern’e bağlı tüm yapıların, partilerin gönyeleri bozulmuş, devrimci görevler unutturularak burjuva önderliklere destek verilmiştir. Dolayısıyla Türkiye’deki TKP de tüm baskılara, tutuklamalara, cinayetlere rağmen Kemalist rejime anlamsızca destek olmuştur.

Nazım’ın kişiliği ve de yaşadığı dönemi değerlendirecek olursak, onun bu görüşün dışına çıkmasının zorluğu ve de imkansızlığı anlaşılabilir. Nazım partisine yürekten bağlıdır. Bu eleştirilebilir bir durumdur ama tekrar edilecek olursa o günün koşullarında, o karanlık dönemlerde, tek yol gösterici kutup olan “koskoca” Moskova’nın görüşlerinin sorgulanması zordu. Nitekim sonraki yıllarda sorgulama süreci başladığında bile Kemalizm ile ilgili görüşler terk edilememiş, darbeci askerler bile ilerici görülerek desteklenmiştir.

Nazım bu duruma rağmen asla ırkçı, ulusalcı bir çizgide olmamıştır. Yazdığı eserlerin tamamında enternasyonalist bir tavır takınmış, halkların kardeşliği ve dünya devrimi için son anına kadar mücadele etmiştir. Nitekim aldığı tüm hapis cezalarının tek nedeni de komünizm propagandası olmuştur.

“Türk” yazarlarının eserlerinde ötekiler

Müslüm Yücel yazdığı iki yazıda da Nazım’ın ve diğer bazı yazarların eserlerinden alıntılar yaparak “Türk” entelektüellerinin ırkçı söylemleri olduğunu belirtmiştir. Nazım’ın “Memleketimden İnsan Manzaraları” adlı eserinden alıntılar yaparak, onun Ermenileri “kurnaz, çıkarcı” gösterdiğini, Rumları kötülediğini, Kürtleri cahil gösterdiğini belirtiyor. Yine aynı şiirde geçen “Eskiden İstanbul’da, Beyoğlu’nda gavur dükkancılar/ Frenkçe de yazarlardı levhalarına/ Bak şimdi, yasak ettiler bunu, iyi oldu/ Türkçe yazmalı, Türkün ekmeğini yiyenler…” dizelerinden hareketle faşistlerin bu sözü slogan haline getirdiğini belirtiyor. Bu ve buna benzer birkaç örnek üzerinden Nazım’ın ırkçı söylemleri olduğu belirtiliyor. Açıklama yapmadan önce “Memleketimden İnsan Manzaraları” adlı kitabın Ermeni katliamından bahsettiği için yasaklandığını belirtmek gerekmektedir. Ermeni katliamını anlattığı belirten bir eserin Ermenileri, Rumları, Kürtleri aşağıladığını söylemek oldukça zordur. Nitekim esere bütünlüklü olarak bakıldığında hiçbir halkın kötülenmediği, kötülerin milliyetlerinden dolayı değil kişilik özelliklerinden ya da koşullar nedeniyle kötü olmaya itildiklerini görürüz.

Elbette ki hem Nazım’ın hem de dönemindeki bazı ilerici yazarların eserlerinde Ermeniler, Rumlar, Kürtler vb. Anadolu halkları olumsuz biçimlerde yer almıştır. Şu unutulmamalıdır ki üzerinde yaşadığımız topraklarda uzun yıllar boyunca pek çok halk bir arada yaşamış ve bunun ortaya çıkardığı aksaklıklar, zorluklar bu toprakların gülmece unsurlarında kendine yer bulmuştur. Yüzyıllar boyunca oynanan ortaoyunlarında, gölge oyunlarında Anadolu halklarından oluşan tipler belli özellikleri vurgulanarak yer almıştır. Nazım’ın yaşadığı dönemdeki pek çok aydın, yazar bu ortamda büyümüş, buralardan beslenmiştir. Nazım’ın ya da başka yazarların eserlerinde yer alan Anadolu halklarından bireylerin sergilediği davranışlar iyi olduğunda görülmeyip kötü olduğunda bunu ırkçılık olarak suçlamak toplumsal gerçekçi edebiyat hakkında bilgi sahibi olmamaktan gelir. Nitekim yukarıda anılan “Türkün ekmeğini yiyenler…” diye biten dizeleri dile getiren de Nazım değil eserin içindeki sıradan bir karakterdir. Bu tip karakterleri eserlere koymayınca onlar yok olmaz. Toplumsal gerçekçilik, gerçeği belirli bir amaç doğrultusunda olduğu gibi yansıtabilmeye dayanır.

Yine yazıda adı geçen Ahmet Ümit’in “Kırlangıç Çığlığı” adlı romanında bir çocuğun böbreğini satan Suriyeli Medeni isminde bir kahramanın olması Ahmet Ümit’i ırkçı yapmaz. Romanın bütününe bakarak değerlendirildiğinde ortada ırkçı bir söylemin olduğunu ifade etmek imkansızdır. Hele de buradan hareketle “Suriye’de zeytin ağaçlarının kökleri sökülürken sesi çıkmayan, sizler, kan ve göç de sizin yüzünüzden.” demek büyük bir suçlamadır.

Nazım tüm dünya halklarının ortak mirasıdır

Müslüm Yücel’in ve daha pek çok Kürt aydının, yazarın; Kürt halkının çektiği acılara, katliamlara, yok sayılmalara karşı toplumdaki sessizliğe isyan etmeleri, bu sessizliğin nedenlerini sorgulamalarını anlayabiliyorum. Ancak bu soruların cevabı aranırken ortak değerlerimize saldırmanın, bu sessizliği daha da derinleştirecek bir dil kullanmanın bir faydası olmayacağı kanaatindeyim. Bu aralar sıkça yapılan, bugüne bakıp dünü yargılama kolaycılığına düşmeden daha itinalı bir üslupla değerlendirmeler yapılmalıdır. Elbette Nazım’ın da diğer birçok ilerici devrimci yazarın da hataları, kusurları, eksik bıraktıkları, göremedikleri olmuştur. Ancak bu coğrafyada aydın olmak hele de ilerici, devrimci bir aydın olmak büyük bedeller istemektedir ve bu aydınlar bu bedelleri fazlasıyla ödemiştir.

Hulasa Nazım, hatasıyla günahıyla büyük bir şair ve entelektüeldir. Nazım yalnız Anadolu halklarının değil tüm dünya halklarının ortak mirasıdır. Bağlamından kopuk birkaç alıntı ile Nazım’ı devletçi ve yaltakçı ilan etmek büyük bir hatadır.

Polonez İşçileri Dayanışma Komitesi Tuzla’dan seslendi

0

24 Ağustos Cumartesi günü, bir ayı aşkın süredir sendikal hakları için direnen Polonez işçilerinin direnişiyle dayanışma göstermek için bir araya gelen Polonez İşçileri Dayanışma Komitesi Tuzla’da Polonez markasının deposunun önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdi.

Çatalca’daki Polonez fabrikasında çalışan 146 işçi Tekgıda-İş sendikasında örgütlendikleri için patron tarafından anayasaya aykırı biçimde işten çıkarılmıştı. Patron işten çıkarmaların kılıfını ise Kod-46 yani hırsızlık ve yüz kızartıcı suçlar iddiası ile hazırladı.

Polonez fabrikasındaki direnişten dolayı üretim kapasitesi dibi görmüş ve bu yüzden tarihi geçmiş ürünlerin yeniden üretime sokularak marketlere satıldığı iddia edildi. Polonez patronunun tıpkı işçilerin sendikal haklarını görmezden geldiği gibi halk sağlığına da göz yumması üzerine söz konusu halk sağlığı sorununa parmak basmak ve Polonez işçileri ile dayanışma göstermek için Polonez İşçileri Dayanışma Komitesi Tuzla’da Polonez deposunun önünde bir araya geldi.

Basın açıklamasına İşçi Demokrasisi Partisi, Devrimci İşçi Partisi, Türkiye Komünist Hareketi, Türkiye Komünist Partisi gibi emekten yana partiler ve gruplar katıldı. Eylem boyunca “Depoya Denetim Poloneze Sendika”, “Yaşasın Sınıf Dayanışması”, “Taşeron Varsa Halk Sağlığı Yok”, “Sendika Yoksa Halk Sağlığı Yok” ve “Polonez İşçisi Kazanacak” sloganları atıldı. Açıklama bütün emek dostlarının Polonez İşçileri Dayanışma Komitesi’ ne katılma davetiyle sonlandırıldı.

Basın açıklamasının tamamını okurlarımızla paylaşıyoruz:

Değerli basın emekçileri,

İstanbul Çatalca’da Polonez markasıyla bilinen Trakya Et ve Süt Ürünleri fabrikasında 38 gündür bir işçi direnişi sürüyor. Bu direnişin sebebi 146 Polonez işçisinin Tekgıda-İş sendikasına üye olduğu için işten atılması ve fabrikanın bu işçilerin yerine yevmiyeci kaçak işçilerle üretim yapmaya çalışmasıdır. Polonez fabrikası bu şekilde işçileri sadece işinden ve ekmeğinden etmiyor aynı zamanda da son derece ciddi bir hijyen ve halk sağlığı problemi yaratıyor. Atılan işçilerin yerine bilgisiz, deneyimsiz ve hijyen eğitimi almamış işçilerle fason üretim yapan Polonez fabrikası açıkça halk sağlığını tehdit ediyor.

Bugün burada Polonez fabrikasında üretilen ürünlerin ve hammadelerin “rework ürünler” olarak tabir edilen şekilde yeniden kullanılmaya hazır halde tutulduğu Ova Soğuk Hava Deposunun önündeyiz. Burada halk sağlığı için denetim istiyoruz!

Çünkü Polonez’in Çatalca’daki fabrikasında işçi çıkartmalardan sonra ve direniş süreciyle birlikte üretim ciddi boyutlarda azalmıştır. Bu sebeple, önünde bulunduğumuz tesiste depolanan ve yeniden üretime sokulamayan ürünlerin çürümeye yüz tutması ve küflenmesi söz konusudur. Bu depo denetlenmediği ve gerekli önlemler alınmadığı takdirde mevcut halk sağlığı sorununun boyutlarının artacağı aşikardır.

Polonez patronunun işçi ve sendika karşıtlığının yarattığı halk sağlığı sorunu depolarla sınırlı değildir. Bir kez daha hatırlatmak isteriz ki üretim sürecinde de ciddi bir hijyen ve halk sağlığı sorunu ile karşı karşıya bulunmaktayız. Polonez’de sendikal sebeple işten atılan işçiler, kasabıyla, baharatçısıyla, makinecisiyle, paketlemecisiyle işini en nitelikli şekilde ve severek yapan işçilerdir. Hijyen eğitimini tam olarak almış, kişisel bakımlarına özel önem veren ve halk sağlığı için en titiz şekilde çalışan işçilerdir. Sırf sendikalaşmayı engellemek için fason işçilerle yapılan üretimde bu özelliklerin hiçbiri yoktur. Saçı sakalına karışmış, hijyen eğitimi almamış gündelikçi elemanların fabrikaya girdiklerini hem servislerde hem de fabrikanın içinde görüntülemiş bulunuyoruz.

Polonez işçileri, sendikal sebeple toplu halde işten atılmalarından önceki dönemde, yani 38 gün önce ve daha eski tarihli üretilen ürünlere hijyen ve halk sağlığı yönünden kefil olduklarını söylemektedir. Öte yandan 146 işçinin peyder pey işten atıldığı son 38 günlük süreçte işçiler Polonez Trakya Et ve Süt Ürünleri Fabrikası’nda ve bağlı tesislerde yapılan üretime ve depolamaya kefil olamamaktadır. İşçiler yapılacak olan denetimlerde özellikle son 38 günlük zaman zarfında üretilmiş olan ürünlerin tahlil edilmesi gerektiğini özellikle vurgulamaktadır.

Bu vahim duruma son verilmelidir. Önünde bulunduğumuz tesislerde, Çatalca’da Borusan Lojistik’ten kiralanmış olan depoda ve doğrudan Çatalca’daki Polonez fabrikasının kendisinde derhal gerekli denetimler yapılmalıdır. Bu denetimlerle birlikte atılan Polonez işçilerinin işe geri alınması, Anayasal sendika hakkına saygı duyulması, hem işçilerin haklı talebidir hem de gelinen aşamada Polonez bünyesinde hijyene ve gıda güvenliğine uygun üretim ve depolamanın yeniden başlamasının mutlak bir gereğidir.

Bizler Polonez İşçileri Dayanışma Komitesi olarak “depoya denetim Polonez’e sendika” diyoruz!

Polonez İşçileri Dayanışma Komitesi olarak taleplerimizin takipçisi olacağız. Bu açıdan özellikle belirtmek isteriz ki hijyeni ve gıda güvenliğini hiçe sayarak üretim ve depolama yapanlar kadar bu duruma göz yumanlar ve denetim görevini yerine getirmeyenler de yaşanan halk sağlığı ihlallerinden sorumlu olacaktır.

Polonez işçilerinin ve Tekgıda-İş sendikasının yanındayız. Polonez işçilerinin mücadelesini ülkenin tüm emekçilerinin ve yoksullarının mücadelesi olarak görüyoruz. Dayanışmamız sürecektir. Tüm halkımızı, emekten yana siyasi partileri, sendikaları, meslek odalarını ve demokratik kitle örgütlerini dayanışma komitemize katılmaya ve sınıf dayanışmasını büyütmeye çağırıyoruz.

Atılan işçiler geri alınsın! Sendika hakkına saygı duyulsun! Halk sağlığı koşulları sağlansın!

Depoya denetim Polonez’e sendika!

Taşeron varsa halk sağlığı yok!

Sendika yoksa halk sağlığı yok!

Yaşasın Polonez işçilerinin mücadelesi!

Yaşasın sınıf dayanışması!

POLONEZ İŞÇİLERİ DAYANIŞMA KOMİTESİ

حزم الضرائب في القصر والدروس من كينيا

0

مع بداية شهر يوليو، بدأنا نحن كعمال نرى “العاصفة المثالية” التي أطلقتها سياسات شيمشيك، بكل عواقبها. في مثل هذا الوقت من العام الماضي، في اجتماع مع أصحاب الأعمال، قال شيمشيك: “أتمنى لو انتهت الانتخابات المحلية غداً”، وطلب “الصبر” من أصحاب الأعمال. وفي اجتماع مع ممثلي البنوك، قال شيمشيك: “في هذه الفترة الانتقالية، يجب على جميع القطاعات أن تضحي”، ووضع مرة أخرى الفاتورة بالكامل على عاتق العمال.

في حين أن الحد الأدنى للأجور ورواتب ملايين المتقاعدين لم تُرفع تحت مسمى “التضحية”، يتم تشديد الخناق حول أعناق العمال يوماً بعد يوم بزيادات جديدة وأعباء ضريبية، مدعين أن “الحد الأدنى للأجور ليس منخفضاً في تركيا”. في الوقت الذي يتحدثون فيه عن التضحية، ويذهب تقريباً أكثر من نصف دخل العمال إلى الضرائب ونفقات الضمان الاجتماعي، دفعت أكبر شركة في تركيا، توياباش، 12 في المئة فقط من الضرائب، بينما دفعت الشركة الثانية الكبرى 4 في المئة، ودفع أرتشيليك 1.6 في المئة. في حين أن هذه الشركات، التي تملكها مجموعة كوتش، دفعت هذه الضرائب الرمزية، فإن “عصابة القصر” (التي تشمل خمس شركات مثل ليمك وشنغيز القابضة التي تحظى بامتيازات هائلة من النظام) لم تدفع الضرائب تقريباً على الإطلاق، وعلاوة على ذلك، تلقت 100 مليار ليرة من الحوافز.

في ظل هذا المشهد، جاء نظام القصر بحزمة ضرائب جديدة. رغم أن شيمشيك يقول: “تفضيلنا هو فرض الضرائب على المناطق التي لا تُفرض عليها الضرائب، وليس فرض عبء ضريبي جديد على مواطنينا”، لا توجد تدابير جديدة على جدول أعمالهم للشركات المذكورة أعلاه.

من بين 4.5 تريليون ليرة من الضرائب التي تم جمعها العام الماضي، دفعت الشركات فقط 1 تريليون و275 مليار، بينما دفع العمال حوالي 2.5 تريليون. في حين أن أرباح التشغيل لأكبر 500 شركة بلغت 1 تريليون ليرة، فإن إجمالي الضرائب والحوافز التي لن يتم تحصيلها من رؤساء الشركات هذا العام يتجاوز 1.5 تريليون ليرة. لا حاجة لمزيد من الأرقام! من الواضح تماماً من أين يجب أن تأتي الضرائب. في حزمة الضرائب الجديدة التي يحاولون تمريرها في يوليو، بخلاف بعض الخطوات الرمزية للشركات والأثرياء، سيكون الهدف الحقيقي مرة أخرى هو العمال والفقراء في البلاد.

ومع ذلك، هناك من يرى هذه الصورة بشكل إيجابي ومتفائل. يقولون: “على مدى العقدين الماضيين، أدت تركيا بشكل ممتاز من حيث النمو وتقليص الفقر (…) فقد تضاعف الناتج المحلي الإجمالي كل 26 عاماً. من ناحية أخرى، انخفض معدل الفقر من حوالي 27% في عام 2005 إلى أقل من 8% في عام 2021، وتوقعاتنا تشير إلى أنه سينخفض أكثر في عامي 2022 و2023”. الشخص الذي يرسم هذه الصورة هو هامبرتو لوبيز، مدير البنك الدولي في تركيا. لم يكن من الممكن تلخيص سياسة صندوق النقد الدولي للحزب الحاكم بشكل أفضل دون الصندوق!

التوتر الذي تسببت فيه هذه السياسة المعادية للعمال يظهر أيضاً في تحالف الشعب. بعد انتصارهم الضيق في انتخابات مايو، يشارك تحالف العدالة والتنمية-الحركة القومية، الذي تعرض لضربة قوية في انتخابات مارس، في مفاوضات صعبة وقذرة بشأن قضايا سنان آتاش وبورا كابلان. مع النقاش حول الدستور الجديد وبلاغة “التخفيف” (التهدئة؟)، يحاول نظام أردوغان أيضاً تهدئة المعارضة وإبقائها على الهامش.

فهل من الممكن الخروج من هذه الأزمة؟ في هذه الأيام من الغضب الاجتماعي العالي، يلعب حزب الشعب الجمهوري مرة أخرى دور “معارضة جلالته” من خلال التجمعات الرمزية من جهة، ومناقشات حول الانتخابات المبكرة من جهة أخرى. من ناحية أخرى، يقوم قادة النقابات بما في وسعهم ألا يتجاوزوا “البيانات النقدية”.

أظهر “ثورة الضرائب” في كينيا مرة أخرى أن الحل للخروج من هذه الأزمة هو في يد العمال، وليس في يد المعارضة. خرج العمال في كينيا، الذين تحكمهم سياسات صندوق النقد الدولي مثل تركيا ويواجهون حزمة ضرائب جديدة تماماً مثلنا، إلى الشوارع، واستولوا على البرلمان وشلوا الحياة، وأجبروا الحكومة على التراجع عن حزمة الهجوم هذه. الحل ليس في انتظار منقذ مع أوهام الانتخابات المبكرة، بل في أخذ مصيرنا بأيدينا من خلال إجبار النقابات والمنظمات العمالية على وضع خطة موحدة للنضال. نحتاج إلى المزيد من كينيا!

The tax packages of the Palace and lessons from Kenya

0

With July, we, as working people, began to see the “perfect storm” that Şimşek’s policies have unleashed, with all its consequences. At this time last year, in a meeting with bosses, Şimşek said, “I wish the local elections were over tomorrow,” and asked for “patience” from the bosses. In a meeting with bank representatives, Şimşek said, “In this transition period, all sectors must make sacrifices,” and once again put the entire bill on the working people.

While the minimum wage and the salaries of millions of pensioners are not raised in the name of “sacrifice”, the belt around the necks of the working people is tightened more and more every day with new increases and tax burdens, claiming that “the minimum wage is not low in Turkey”.

While they talk about sacrifice and almost more than half of incomes of wage earners go to taxes and social security expenditures, last year, Turkey’s largest company Tüpraş paid 12 percent in taxes, the second largest company paid 4 percent and Arçelik paid 1.6 percent. While these corporations, all owned by Koç Holding, paid these symbolic taxes, the Palace’s “gang of five” (Beşli Çete in Turkish includes five companies such as Limak and Cengiz Holding that are extremely favored by the regime) mostly paid no taxes at all and moreover, received 100 billions of lira in incentives.

Against this backdrop, the Palace regime has come up with a new tax package. Although Şimşek says, “Our preference is to tax areas that are not taxed, not to impose a new tax burden on our citizens,” no new measures for the companies listed above are on their agenda.

Of the 4.5 trillion liras in taxes collected last year, only 1 trillion 275 billion was paid by companies, while wage earners paid about 2.5 trillion. While the operating profits of the 500 largest companies amounted to 1 trillion liras, the total amount of taxes and incentives that will not be collected from the bosses this year exceeds 1.5 trillion liras. No need for more figures! It is quite clear where the tax should come from. In the new tax package they are trying to pass in July, apart from a few token steps for the bosses and the rich, the real target will again be the working people and the poor of the country.

However, there are also those who see this picture as very positive and optimistic. “Over the past two decades, Turkey has performed excellently in terms of both growth and poverty reduction (…) GDP has been quadrupling every 26 years. On the other hand, the poverty rate has fallen from around 27% in 2005 to less than 8% in 2021, and our forecasts suggest it will fall further in 2022 and 2023.” The person painting this picture is Humberto Lopez, World Bank Turkey Director. The AKP’s IMF policy without the IMF could not have been better summarized!

The tension created by this policy, which is hostile to the working people, also finds its reflection on the People’s Alliance. After its knife-edge victory in the May elections, the AKP-MHP alliance, which suffered a heavy blow in the March elections, is engaged in tough and dirty negotiations over the Sinan Ateş and Bora Kaplan cases. With the debate on the new constitution and the rhetoric of “softening” (détente?), the Erdoğan administration is also trying to pacify the opposition and keep it on the sidelines.

So, is it possible to get out of this bind? In these days of such a high level of social anger, the CHP is once again playing the role of “His Majesty’s opposition” with symbolic rallies on the one hand and discussions on early elections on the other. Trade union leaders, on the other hand, are doing their best not to go beyond “critical statements”.

The “tax revolt” in Kenya has once again shown that the way out of this bind is in the hands of the working people, not in the hands of the opposition. The working people of Kenya, ruled by IMF policies like Turkey and facing a new tax package just like us, took to the streets, seized the parliament and paralyzed life, and forced the government to withdraw this attack package. The solution is not to wait for a savior with the illusions of early elections, but to take our own destiny into our own hands by forcing unions and labor organizations into a united plan of struggle. Two, three more Kenya!

Türk-İş’ten Çerkezköy’de “Zordayız, Geçinemiyoruz” mitingi

0

Türk-İş Konfederasyonuna bağlı sendikalar 26 Ağustos Pazartesi günü Tekirdağ/Çerkezköy’de miting yaptı. “Zordayız, Geçinemiyoruz” şiarıyla düzenlenen mitinge 10 binin üzerinde işçi katıldı. İktidarın temmuz ayında işçi ücretlerine zam yapılmayacağını duyurmasının etkisiyle özellikle sendikalı işçilerin taban basıncı oluşturması, 10 yılı aşkın bir süredir bir araya gelmeyen üç konfederasyonu 9 Temmuz’da ekonomik krize karşı ortak bir açıklama yapmaya zorlamıştı. Bu açıklamadan sonra eylem takvimini açıklayan DİSK, Hak-İş ve Türk-İş çeşitli illerde mitingler düzenleyeceğini duyurmuşlardı. Bu kapsamda gerçekleşen miting, Türk-İş’in 81 ilde ortak bir şekilde düzenlediği basın açıklamalarından sonra gerçekleştirdiği ilk miting oldu.

Vergide adalet talebinin öne çıktığı mitingde sendikalar kortej oluşturmadan doğrudan miting alanında buluşurken miting oldukça kısa bir program ile tamamlandı. Türk-İş Genel Başkanı Ergün Atalay’ın kürsüde söz alacağı ana kadar kürsüden slogan dahi atılmaması tercihi dikkat çekiciydi. Atalay’ın konuşması sırasında atılan sloganlar ise şu şekildeydi: “Türk-İş nerede, biz oradayız!”, “Yaşasın sınıf dayanışması”, “Vergide adalet istiyoruz!” ve “Susma sustukça sıra sana gelecek!” Ek zam talebi, işçi ücretlerinin yüksek enflasyon karşısında ezilmemesi için gerçek enflasyon oranında ve 3 ayda bir maaşların otomatik olarak artırılması ve kıdem tavanının yükseltilmesi gibi acil taleplere yer verilmeyen miting, sendikal bürokrasinin yine işçi sınıfını acil taleplerle seferber etmekten kaçındığını tasdik eder nitelikteydi. Bir sonraki mitingin de Zonguldak’ta yapılacağı düşünüldüğünde özellikle miting için seçilen şehirlerin metropoller yerine daha küçük işçi havzaları olması, bu tezi güçlendiren diğer göstergeler olarak değerlendirilebilir.

Ankara Seymenler grubunun gerçekleştirdiği halk oyunu gösterisinin ardından 1 dakikalık saygı duruşu yapıldı ve İstiklal Marşı okundu. Büyük iltifatlarla sunulan ve emek dostu olarak takdim edilen Ergün Atalay’ın konuşmaya başlaması beklenirken az sayıdaki bir grup işçi “Ergün istifa!” diyerek Atalay’ı yuhaladı. Bu olayın ardından konuşmasına başlayan Atalay, konuşmasında işçilerin ve emekçilerin geçim sıkıntısından bahsetse ve bu sorunu gündeme taşıdıklarını söylese de sorunların çözümü için ne gerekli talepleri dile getirdi ne de işçileri tatmin eden bir yol haritası açıkladı. 1 milyon 400 bin üyesi ve 4 milyona ulaşan Türk-İş ailesinden bahseden Atalay, bu güce kıyasla oldukça mütevazı(!) bir şekilde sadece sivil toplum kuruluşu olduklarını vurguladı. Türk-İş Genel Başkanı, çizdiği bu hatla sendikaların yani işçi sınıfının özörgütlerinin görevlerini ve sorumluluğunu sınırlandırmaya çalışan bir konuşma gerçekleştirdi.

Yuhalanmasına atıfla, “İşverenlerle mücadele edersin, sermayeyle mücadele edersin, siyasetçiyle mücadele edersin, ama evin içinde bir avuç kardeşimiz evini taşlamaya kalkarsa inanın ayıp ediyor, günah işliyor. Seçtiğiniz adamın başında sonuna kadar durmak mecburiyetindesiniz. Durmazsanız sizi parça parça ederler. Sizi bu ülkede nefes alamayacak duruma getirdiler. TÜRK-İŞ sizin eviniz. Ben emanetçisiyim. Buradaki arkadaşlar emanetçisi. Kimi istiyorsanız onu seçin. Yanımda, aileniz gibi, kardeşiniz gibi, kapı gibi durursanız nefes alırsınız. Ama kapı gibi durmazsanız, evinizi taşlarsanız, 3-5 arkadaşa fırsat verirseniz, onları konuşturursanız bu sorunları aşamazsınız,” diyen Ergün Atalay, sendikal bürokrasinin işçiler arasındaki huzursuzluğa ve sendikal bürokrasiye karşı olası tepkilerine yönelik bakışını özetledi. Açıktan işçileri hedef göstermeyen fakat “Ben varsam bir şansınız var, yoksam hiçbir şansınız yok” mesajını veren Atalay, sendikal bürokrasiye yönelen tepkilerin sendikacıları itibarsızlaştırmak olduğunu söyleyerek haklı tepkileri yok saymaya ve itibarsızlaştırmaya çalıştı.

Atalay son olarak rejime olan bağlılığını ifade etmek için “Bu ülkede tankın önüne yatanlar da var, terörle arasına mesafe koymayanlar da var,” dedi ve sendikalardan, meslek odalarından ve emek örgütlerinden önce vatanın gelmesi gerektiğini, aksi takdirde hiçbirinin var olamayacağını söyledi. Bu görüşünü temellendirmek için Yunanistan’ın sınırda yığınak yaptığını, ABD vb. emperyalist ülkelerin fırsat kolladığını ifade eden Atalay, İsrail’in Filistinlilere yaptıklarını bu ülkeye yapabileceğini söyledi. Elbette bu sözlerin gerçeklikle hiçbir bağı yok. Türkiye NATO’nun en büyük ikinci ordusu iken, topraklarında NATO üsleri bulunuyorken ve Tek Adam rejimi İsrail ile el altından hâlâ ticari ilişkilerini sürdürürken Türkiye’nin neredeyse bir işgal tehdidiyle karşı karşıya olduğu imasının tek bir amacı olabilir. Bu amaç, işçi sınıfını gerçek sorunlarından uzaklaştırmaya ve sefer olmasını engellenmeye çalışmaktır.

Türkiye sendika bürokrasisinin en önemli ismi mitingde bu şekilde konuşurken gazetemize röportaj veren Selüloz-İş Sendikası üyesi bir işçi ise şunları söyledi: “Şikâyetlerimizi uzun zamandır sendikalara, konfederasyonlara iletiyorduk, umarız bu eylemler artarak devam eder. Çalışanların gidecek başka yeri kalmadı.” Üç konfederasyonun bir araya gelmesinin önemi vurgulayan TÜMTİS Sendikası üyesi bir başka işçi ise “Bu bir uyarı mitingidir. Türkiye işçi sınıfının gücünü görmezden gelenler bunu yapmaya devam ederlerse, uzun zaman sonra bir araya gelen üç sendika konfederasyonu olarak bu gücün katbekat fazlasını göstereceğiz,” diyerek işçi sınıfının taban basıncını ve konfederasyon ayrımını aşan bir birlikteliğin önemini vurguladı.

MKB işçisi grevde!

0

Tuzla’da yer alan MKB Oluklu Mukavva Kutu ve Ambalaj firmasında çalışan işçiler, toplu sözleşme görüşmelerinde anlaşma sağlanamayınca 28 Ağustos Çarşamba günü greve çıktı.

Türkiye Selüloz Kağıt, Ağaç ve Mamulleri İşçileri Sendikası’nın (Selüloz-İş) örgütlendiği işyerinde bir yılı aşkın süredir sendikalaşma mücadelesi sürüyordu. İşveren, söz konusu örgütlenmeyi engellemek için önce işkolu değişikliğine giderek çalışanları metal sektöründe göstermeye çalıştı. Patronun bu manevrası boşa düşürülünce de Selüloz-İş sendikası işyerinde yetkili sendika olarak örgütlendi.

Sendikanın yapacağı ilk toplu sözleşme için yürütülen görüşmelerde bir sonuca varılamayınca, bugün fabrikanın kapısına grev pankartı asıldı. Görüştüğümüz grevci işçilerden aldığımız bilgiye göre işçilerin talepleri yüzde 80 zam, işyerindeki sendika baş temsilcisinin çalışmaması ve sendikal faaliyetle ilgilenmesi ve bir disiplin kurulu oluşturulması. Öte yandan patron yüzde 45 zam önerdiği gibi disiplin kurulu gibi önemli bir birimin oluşturulmasını dahi istemiyor. Sendika karşıtı uygulamaların kendisini gösterdiği işyerinde patron baş temsilcinin de çalışmasını istiyor.

Tuzla’da yer alan ve 80’e yakın işçinin çalıştığı işletmede grevci işçiler grevin kazanımla sonuçlanana dek kararlılıkla süreceğini vurguluyor. Fabrika önünde grev çadırı açan işçiler kendi deyimleriyle “ilk kez kendileri için çalışarak” grev alanında kalmaya devam edecek.

Selüloz-İş sendikası ve MKB işçileri, emekten yana herkesi grevlerini sahiplenmeye ve seslerini kamuoyunda duyurmaya çağırıyor.

Evdeki tebligat

0

2008 krizinin Türkiye’yi teğet geçtiği rivayeti yıllardır süregelen bir yalandı. Dönemin koşullarını ve bankaların durumunu incelediğimizde, borçların ödenemediğini açıkça görmekteyiz. 2009 yılında bankalar tarafından evlere yollanan, ödenmeyen borç tebligatları, bir önceki seneye göre neredeyse üç katına çıkmış durumdaydı. Bir anda parasız kalan bir sistemin gücünü koruyarak devam edebilmesi için, iktidar, destek paketleri ve özelleştirmeleri sermayenin ayaklarına serdi.

Günümüze geldiğimizde, özellikle pandemi sonrasında durmaksızın yükselen bir krizin içinde bulunuyoruz. TL’nin yüksek seviyelerde değer kaybetmesi, konut, gıda, ulaşım gibi en temel ihtiyaçların on kata kadar arttığı bir süreçten geçmekteyiz. Ancak çalışanların maaşlarındaki düşük artışlar, yoksullaşmayı daha da derinleştiriyor. Ev kirasına bir yılda yüzde 75 zam yapılırken, çalışan, yüzde 50 zam alabilmek için aylarca direnmek zorunda kalıyor. Ev kirası dediğimizde, aslında bu temel giderlerden yalnızca birinden bahsediyoruz. Faturalar, gıda, ulaşım ve maaşlar üzerindeki ağır vergi yükleri de artırılarak, sermayenin kurtuluşu emekçinin sırtından sağlanıyor. Yaşamını idame ettirmekte bile zorlanan işçiler, kredi, kredi kartı veya bireysel borçlarla hayatta kalmaya çalışıyorlar.

İktidarın uzun yıllardır emekçiyi borçlandırma politikasında, son birkaç ayda keskin bir dönüş yaşandı. Bankaların Merkez Bankası’ndan aldıkları düşük faizli kredileri emekçiye yüksek faizlerle satışı durduruldu. Bankalar bu yöntemlerle kazançlarını katlayarak artırdı. Uzun yıllardır kredi ve kredi kartı alımı oldukça kolaylaştırılmıştı ve emekçiler çoğu zaman borcu borç ile ödeyerek şişen bir sistemi yürütmeye çalışıyorlardı. Ancak son birkaç ayda uygulanan kemer sıkma politikaları, ağır vergiler ve her alanda gelen zamlar, çalışanların borçlarını ödeyebilmesini değil, yaşamlarını sürdürmelerini bile daha da zorlaştırdı. İktidar, ekonomik politikasında bankaların borç vermelerini zorlaştırma yöntemine geçti. Bu durum, çok somut bir şekilde borçların ödenememesiyle geri döndü.

Bu durumu en iyi görebileceğimiz yerlerden biri de noterlerdir. Bankaların, borcunu ödemeyen kişiler için dava süreci başlatmak amacıyla evlerine yolladıkları tebligatlar noter onayı gerektirmektedir. Noterlerin yolladıkları tebligat sayılarına bakıldığında, geçen seneye oranla yüzde 50-60 oranında bir artış gözlemlenmektedir. Borçların içeriklerine baktığımızda ise ihtiyaç kredileri ve kredi kartlarının bu borçların en büyük kısmını oluşturduğunu görmekteyiz. Aslında buradan yapılacak çıkarım, insanların hayatlarına devam edebilmek için borçlanmaya mahkûm olduklarıdır.

Borç tebligatları eline geçen insanlar, zaten aylardır ödeyemedikleri borçlarını üç gün içinde ödemezlerse davalık olacaklarını öğreniyorlar. Asgarisi 20-30 bin olan borcu ödeyemeyen kişiden, tüm borcu olan 200 bin TL’yi üç gün içinde ödemesi bekleniyor. Açılan davanın veya süreçte oluşacak bütün masrafın da borçlunun üzerine yükleneceği düşünülürse, durum daha da netleşiyor.

Bir de bu borçların bankalar tarafından “yasal tefecilere” satılması durumu göz ardı edilemez. Banka; “Şu kişinin faizi ile beraber bana 500 bin TL borcu var, sen bana ana para olan 200 bin TL’yi ver, bu borcu git tahsil et” diyerek alacağını satmış oluyor. Bu tefecilere borcu istediğin kadar ve istediğin şekilde alabilirsin diyerek borçluların canlarını bile tehlikeye atabilecek bir durum yaratıyorlar.

Sermayeden değil emekten yana çözümlerle bu çıkmaza derhal son verilebilir. Öncelikle, emekçiden alınan vergiler düşürülmeli ve neredeyse hiç vergi alınmayan sermaye, kurumlar vergisi ve servet vergisi gibi araçlarla vergilendirilmelidir. Sermayeden elde edilecek bu kaynaklarla, emekçilerin ve yoksulların kredi ve kredi kartı borçları silinmelidir. Ücretler ve emekli maaşları insanca bir seviyeye çekilmelidir. Bu talepler etrafında tüm emek örgütleri birleşik bir mücadeleyi örmelidir.

Spekülatif piyasalarda sarsıntı: krizler, balonlar ve kemer sıkma

0

İlk belirtiler 2 Ağustos’ta ortaya çıktı, ancak patlama 5 Ağustos Pazartesi gerçekleşti. Dünya borsalarında güçlü ve şiddetli bir düşüş (bir “çöküş”) yaşandı. Hisse senetleri, devlet tahvilleri, kripto paralar, soya gibi birçok emtianın fiyatları düşüşe geçti. Peki bu neden oldu? 2008’dekine benzer yeni bir küresel akut krizin eşiğinde miyiz? Ve en önemlisi, bu krizlerin dünya emekçi halkları ve özellikle ülkemiz için ne gibi sonuçları var?

5 Ağustos Pazartesi günü, Japonya borsasında işlem gören en büyük 225 şirketin hisse senetlerinin olduğu Nikkei Endeksi’nin %12,4 düşmesiyle Tokyo Borsası’nda tarihi bir çöküş yaşandı. Bu 1987’den bu yana en kötü düşüştü. Bu çöküş hızla dünya çapındaki tüm borsalara sıçradı: Wall Street, Avrupa ve Latin Amerika borsaları çöktü. Birkaç saat içinde, hızla düşen fiyatlar, büyük şirketlerin sermayesinde ya da dünya milyarderlerinin servetlerinde yer alan iki trilyon doların buharlaşmasına neden oldu. Şu soru ortaya çıkıyor: Bu değerler gerçekten var mıydı yoksa tamamen spekülatif bir balon muydu?

Dünya kapitalist sistemi, yarım yüzyıldan fazla bir süredir kendi mantığında bile iyi işlemiyor. Sürekli bir kriz içindeyiz çünkü üretken sermaye, spekülatif sermayeye kıyasla daha az kâr getiriyor. Bu nedenle, sürekli olarak spekülatif balonlar oluşuyor; birkaç spekülatör için parazitlik işler yaratılıyor ve bunlar er ya da geç patlayarak birçok kişiyi zarara uğratıyor. Elbette, bu “kaybedenler” bankalar veya büyük çokuluslu şirketler olduğunda ABD’de Federal Rezerv veya Avrupa ve Japonya’da merkez bankaları tarafından genellikle kurtarılıyorlar. Faturayı ödemesi istenen ise her zaman işçi sınıfı oluyor; bu, acımasız kemer sıkma planlarıyla gerçekleştiriliyor.

Japonya’daki tetikleyici

Japonya Merkez Bankası, yıllardır ekside olan ülkedeki enflasyonun %4’e çıkması nedeniyle 31 Temmuz’da faiz oranını %0’dan %0,25’e yükseltti. Bu değişim küçük görünebilir, ancak yıllardır negatif faiz veren bir ülke olan Japonya için önemli bir değişiklikti. Faiz oranlarının artışı, Japon büyük sermayedarlarının yürüttüğü “carry trade” denilen spekülatif iş modelini sona erdirdi: sıfır faizle borçlanıp daha yüksek faiz veren ABD gibi ülkelerin borsalarında yatırım yaparak Amerikan fiyatlarından kâr sağlama stratejisi. Kredilerin daha pahalı hale gelmesiyle bu strateji kârlı olmaktan çıktı ve Japon spekülatörleri hızla bu hisse senedi ve tahvillerden kurtuldular, bu da fiyatların düşmesine neden oldu. Bu spekülatif yatırımlar sadece Wall Street’te değil, tüm dünya borsalarına yayılmıştı ve bu nedenle, Tokyo Borsası’nın Nikkei endeksi de dahil olmak üzere dünya genelindeki borsalar 5 Ağustos’ta çöktü.

“Kusursuz Fırtına”: Amerikan ekonomisiyle ilgili şüphelerle çakışma

Bu hikâyenin “Japon” bölümü, ABD içinde zaten yaşanmakta olan bir başka olayla çakıştı. Bu, 2008’den bu yana devam eden bir hikâye, çünkü Amerikan ekonomisinin toparlanması o krizden sonra yavaş oldu. Milyonlarca kişi işini kaybettiğinde, iş dünyasına yeniden döndüklerinde daha kötü koşullarda, daha güvencesiz, yarı zamanlı işlerde (bir, iki ve hatta üç iş yapmak zorunda kalarak) ve daha düşük maaşlarla çalışmaya başladılar. Bu durum, 2016 yılının sonundaki seçimlerde Demokrat Partiye verilen cezalandırıcı oylara neden oldu.

Trump’ın ilk yıllarında ekonomi aynı kaldı. Sonra pandemi geldi ve rekor bir durgunluk yarattı. 2021’de bir toparlanma olmasına rağmen, işlerini tekrar kaybeden on binlerce kişi sadece daha kötü koşullarda ve daha düşük ücretlerle yeniden iş bulabildi.

Buna, ‘70’lerden bu yana görülmemiş bir enflasyon dalgası eklendi ve ücretler üzerinde bir baskı oluşturarak alım güçlerini düşürdü. Trump’ın 2020’nin sonundaki seçimlerde kaybetmesinin önemli bir nedeni de bu ekonomik ve sosyal durumun reddiydi.

Amerikan hükümeti enflasyonu düşürmek için FED’in faiz oranını %5,25’e yükselterek ve böylece krediyi pahalılaştırarak mücadele etti. Bu politika, Trump’ın son yıllarında başladı ve Biden iktidarı boyunca devam etti. Bu, mortgage veya diğer kredileri ödemek için ömür boyu borçlanan ve maaşlarının üçte birinden fazlasını bu borçlara ayıran milyonlarca işçi ailesini etkiledi. Dahası, enflasyon beklenildiği gibi düşmedi ve ücret erimesi devam etti.

Tüm bunlar olurken, Amerikan borsaları, finansal ve spekülatif piyasalar tamamen farklı bir gerçeklik yaşıyordu; hisse senetleri ve tahviller yükseliyor ve finansal çevreler servet biriktiriyordu. Gerçek olan neydi, düşük maaşlar ve borçlu aileler mi yoksa Wall Street’te biriken milyonlar mı?

Daha dikkatli bir bakış, borsa değer artışlarının bir balon olduğunu gösteriyordu. Gerçekte, sadece “yedi muhteşem”: Nvidia, Tesla, Meta (Facebook), Alphabet (Google), Amazon, Microsoft ve Apple’ın değerleri artıyordu. Diğerlerinde, kâr oranları toparlanmıyor ve “zombi” olarak adlandırılan binlerce şirket (aşırı borçlu ve sadece yeni kredilerle hayatta kalabilen) bulunuyor.

Ancak gerçek şu ki, “yedi muhteşem” bile aşırı değerlenmiş durumda ve bilançolarının sonuçlarının çok üzerinde değerlemelere sahipler. Tüm işaretler, önceki spekülatif balonlar gibi patlamaya yol açabilecek yeni bir spekülatif balonun oluşma olasılığını gösteriyor.

Japonya’daki faiz artışı haberleri, geçen hafta Amerika Birleşik Devletleri’nde işsizlik oranının iki puan artarak %4,3’e çıkması gibi yeni istihdam verilerinin açıklanmasıyla çakıştı ve bu iki faktör, “yedi muhteşem”in beklenenden kötü sonuçlarla bilançolarını açıklamasıyla birleşerek borsanın düşmesine neden oldu. Şu ana kadar hisse senetleri, tahviller ve endeksler bu büyük düşüşten sonra henüz toparlanamadı.

Yapay zekâ: Yeni bir balon mu?

Önümüzdeki haftalarda 2008’deki gibi yeni bir ciddi krizin eşiğinde olup olmadığımızı (ki bu, toplu iflaslara ve küresel bir depresyona yol açtı) veya bunun sadece bir uyarı olup olmadığını göreceğiz. Ancak gerçek şu ki, Amerikan ekonomisinin o krizden bu yana hiçbir zaman tam anlamıyla toparlanmadığı ve spekülatif balonlar yaratarak ayakta kaldığı giderek daha net hale geliyor.

Şimdi görünen şey, yapay zekâ sektörünün, gelecekteki kapitalizmin yeni ve büyük verimlilik kaynağı olarak lanse edilmesine rağmen, bugün emperyalist kapitalizmin gerçeğinde yeni bir balon oluşturduğu ve bunu şişirdiği, bu balonun patlayıp büyük bir krize yol açabileceği gerçeğidir.

Unutmayalım ki “yedi muhteşem” denilen bu şirketler, son birkaç on yılda büyüyen “Silikon Vadisi ekonomisi” olarak bilinen şeyin en büyük ifadesidir. Ancak bu sözde yükselen Amerikan ekonomisi sektörü de sorunlardan muaf değildir. Son günlerde, bu sektörün değerleri %15’lik bir düşüş kaydetti.

Bu çöküşe bir dizi faktör etki ediyor. Yapay zekâ ve buna bağlı olarak çip üretimi endüstrisinin gelecekteki kârları hakkında abartılı beklentiler yarattığı giderek daha fazla şüphe uyandırıyor. Geçen ay, Amazon, Apple, Meta ve Nvidia, spekülatörleri hayal kırıklığına uğratan bilanço sonuçlarını açıkladılar. Yapay zekâ işlerine yönelik yatırımcıların coşkusu çözülmeye başladı. Bu, çip üreticileri için zincirleme bir etki yaratıyor.

Özetle, spekülatif balon ortaya çıkıyor: Yapay zekaya yönelik umutlar, gerçeklikle örtüşmüyor. Büyük teknoloji şirketleri, Wall Street’teki spekülatörleri yapay zekanın küresel ekonominin yeni üretken motoru olduğuna ikna edemiyorlar: “Amazon, Microsoft ve Alphabet’in yapay zekada önemli ilerleme vaatleri, bu teknoloji şirketlerinin hisse senetlerinde düşüşlerle hayal kırıklıklarını ifade eden yatırımcıları tatmin edemedi” (Washington Post, 3/8).

Sonuç olarak, son yarım yüzyıldır olduğu gibi, emperyalist ekonominin kronik bir kriz içinde olduğu gerçeği devam ediyor. Üretken sektörlerde kâr oranları toparlanmıyor ve süper kârlar esas olarak spekülasyondan geliyor. Başka bir deyişle, yapay zekâ kapitalizmin tekrar büyüme aşamasına geçiş bileti olmaktan çok uzak.

Bu nedenle, bu hafta başlayan kriz gibi yeni krizlerin ortaya çıkmaya devam ettiğini göreceğiz. Kaybedilen trilyonlarca dolardan sonra, yine dünya halklarının bedelini ödemesi istenecek, yeni ve daha sert tasarruf planlarıyla. Her zaman olduğu gibi, bunlarla mücadele etmenin yolu işçi ve emekçi halk mücadelesi olacaktır. Bir kez daha, kapitalizm hiçbir çıkış yolu sunmadığını gösteriyor, bu da bizi emekçilerin yönetmesi için, sosyalist bir dünyaya doğru yol açmak için mücadele etmeye yönlendiriyor.

Polonez işçileri: “İşe iademizi ve sendikal haklarımızı istiyoruz, bizim mücadelemiz bu”

0

Tekgıda-İş sendikasında örgütlendikleri için işten atılmalarının ardından hakları ve işe geri alınmaları için kararlı mücadelelerini sürdüren Polonez işçileriyle direniş ziyaretlerimiz esnasında gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi paylaşıyoruz.

Not: Söyleşide işçilerin gerçek isimleri kullanılmamış; Ali, Ayşe, Burak ve Elif müstear isimlerine yer verilmiştir.

Gazete Nisan: Merhaba, öncelikle sürecin nasıl başladığını ve şu anki durumu okurlarımız için özetleyebilir misiniz?

Ayşe: Biz zaten bir şeyler yapmak gerektiğini düşünüyorduk, sebebi de geçimsizlik… Aldığımız maaşlar, vergi kesintileri, prim yok. Bu sebepten sendikada örgütlenmeye başladık. Bir gecede örgütlendik ama ertesi gün işten çıkarıldık. Buradayız. Onlar da (patron) ne yapacaklarını bilmiyor şu an aslında…

Gazete Nisan: Polonez’deki çalışma koşullarını ve üretim sürecini de anlatır mısınız?

Burak: Burada hem kırmızı et hem beyaz et üretimi yapılıyor. Salam, sucuk, sosis… Perakende satış firmalarına, işte Migros’a, A101’e, Carrefour’a ürünler veriyoruz. Ayrıca Dominos gibi firmalara, Dardanel’e ürünler veriyoruz. Aşağı yukarı günlük 30 tona yakın ürün çıkıyor. Örgütlenmemizin sebeplerinden birisi de yoğun iş temposu. Bizden istenen tonajın ay sonuna kadar yetiştirilmesi için her ay yapılan iş baskısı… Fason personelin aramıza sokulması ve onların maaşının, yevmiyesinin fazla tutulması bizim kendi aramızda dayanışmamızın daha güçlü olmasını sağladı.

Ama işten çıkarıldık. Bazı arkadaşlar 46. maddeden çıkarıldı, bazı arkadaşlar 4. maddeden çıkarıldı küçülmeye gidiyoruz denilerek. Küçülmeye giden firma aynı gece 150 kişiyi işe almış… Mücadelemiz bu şekilde devam ediyor. Yılmak yok, yola devam.

Üzerimizdeki bu sendika önlükleri ancak biz fabrikaya girdiğimizde üzerimizden çıkarılacak; mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz.

Gazete Nisan: Buradaki ses perdesi (mücadeledeki işçilerin sesini kısmak için işveren tarafından fabrika çevresine yerleştirilen ses sistemi) ne zaman yapıldı?

Burak: Eylemi ilk başlattığımız cuma günü herhangi bir önlem almamışlardı. İçerideki personelle diyaloğumuz oluyordu, görüşebiliyorduk. Cumartesi-pazar izinli sayıldılar, hiç yapmadıkları bir şeyi yaptılar. Cumartesi de bu tedbirleri aldılar. Kapılara yeşil çitler eklediler, ses perdesi oluşturdular. İçeriyle diyaloğumuzu kesmeye çalışıyorlar. Ben şunu söylüyorum; üzerimizdeki bu önlükler, sendika önlükleri ancak biz fabrikaya girdiğimizde üzerimizden çıkarılacak. Onun dışında mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz.

Gazete Nisan: Eşleriniz, aileniz bu mücadelenize nasıl bakıyorlar? Destekliyorlar mı?

Elif: Destekliyorlar. Desteklemezse burada olamam çünkü 3 tane çocuğum var benim evde sonuçta… İşi gücü bıraktık, evleri bıraktık.

Ali: Sabah 5’te buraya geliyoruz. 11’de ikinci vardiya var burada. 3. vardiyayı iptal ettiler, 3 vardiya vardı normalde. Saat 11’de ikinci vardiya çıkana kadar buradayız, çünkü arkadaşlarımız buradaysa biz de burada olmak zorundayız diye düşünüyoruz. Bu süreçte tabii eşimizden de çocuklarımızdan da bir süre uzak kalmayı göze alacağız yani. Bu süreci böyle en kısa sürede atlatacağımıza inanıyoruz.

Gazete Nisan: İşten atılmadan önce çalışma temponuz nasıldı?

Ali: Günlük 30 ton, aylık 850 ton bizden her ay tonaj isteniyordu. Biz de o günlük 30 tonu çoğu zaman gün içerisinde yetiştiremiyorduk. Onun için sıkı bir iş yoğunluğu vardı, baskı vardı.

Gazete Nisan: Temmuz zammı gündemi de sizi etkiledi mi? Zammın yapılmayacağı açıklandı ama enflasyon da bir yandan yükseliyor…

Ali: Hayır, bizim burada zam olayıyla ilgili bir şey yok. Şu an verdiğimiz mücadele parayla ilgili değil. Şu an para bizim için ikinci planda. Şu an onur mücadelesi veriyoruz. Şimdi önümüze, her bir arkadaşımızın önüne çok yüksek meblağlar bile teklif edilse bu onurlu duruşumuzdan vazgeçmeyeceğimize inanıyorum. Onun için bu direnişin sonuna kadar devam edeceğine inanıyorum. Arkadaşlarım için de herhalde öyledir yani.

Ayşe: O kısma sonradan bakacağız. Hele şunu bir kazanalım Allah’ın izniyle inşallah.

Gazete Nisan: Sendikalaşma süreciniz nasıl başladı, o süreci de biraz detaylandırabilir misiniz?

Ali: Ben bu fabrikada 17 yıldır çalışıyorum. Fabrikanın bana verdiği vardiya amirliği sorumluluğunu yapıyorum. Şu an burada bulunan kadın personellerin vardiya amiri benim. Fabrikada 17 yıldır çeşitli belgelere sahibim: hijyenik eğitim uzmanlığı, iş güvenliği uzmanlığı, ilkyardım eğitim uzmanlığı, forklift ustası, vardiya ustası… 5-6 tane sertifikam var aynı zamanda. Son zamanda ücret düşüklüğünün devam etmesi ve tonaj hırsı yüzünden (işyeri yönetiminin aylık bir tonaj kotasına ulaşmamız gerektiğini söyleyerek vardiya sürelerini uzatması, pazar günü mesailerinin sürekli hale gelmesi) insanlarda bir yılgınlık, bıkkınlık oldu. Doğrusu ben de artık bu bıkkınlığın psikolojisini üstümde hissetmeye başladım. Bu sendikalaşma süreci böyle başladı: Hakkımızı, hakkımız olanı almak için; bu baskıyı daha aza, minimuma indirmek için sendikaya üye olalım dedik. Bu şekilde başladı. İlk etapta 75-80 kişiyle başladık. İşte yanlış bir sendikaya gittik süreç dahilinde. Yetkisi olmayan -ismini vermeyeceğim- bir sendikayla başladık. Daha sonra benim işlerim olduğu için, ablam da memlekette rahatsız olduğu için ben memlekete gittim. Sonraki süreçte memleketimde bana sendikalı olduğum için işten çıkarıldığıma dair noter kâğıtları geldi.

Süreç böyle başladı, 75 kişiyle başladık. Yoğunduk yani; 1-2 kişi değil 75 kişiydik çünkü yılgınlık, bıkkınlık vardı. Daha sonra izin dönüşünde burada Yunus Bey’le, Tekgıda-İş sendikası temsilcileriyle tanıştık. Süreci bu şekilde başlattık. İçeriden bize destekçi olan arkadaşlarımıza baskılar yapıldı. Perşembe günü alanda biz eylemlerimize başladık, cuma günü eylemimize devam ettik, cumartesi-pazar tatil yapıldı. Cumartesi-pazar tatil sürecinde içeride video isteme, sesli kamera isteme falan uygulanmış. İnsanların birbirleriyle diyalogları kesilmiş, birbirleriyle diyalogları engellenmiş. Bunun için içerideki arkadaşlar protestolarını dile getirmek için ve bize olan desteklerini sürdürmek için bize dışardan destek oldular. Sürekli dışarıda diyaloglarımız işte bu vücut diliyle, sevgi gösterileriyle devam etti. Bu gösterilerde bulunan arkadaşlarımızın da peyderpey işine son verildi. 50 kişi, 60 kişi şeklinde…

Kendilerine bir kısa mesajla, hiçbir açıklama yapılmadan 46. maddeden iş akitlerine son verildiği söylendi. Ben 4. maddeden çıkarıldım, “küçülmeye gidiyoruz” diye çıkardılar ama 1-2 gün sonra işyerine 100’e yakın taşeron işçi ve merkezde çalışanlar, masa başında oturup da hijyenden, iş güvenliğinden haberi olmayan insanlar getirildi. İçeride çalışan taşeron işçilerin de aynı şekilde hijyenle, iş güvenliğiyle hiçbir alakaları yok. Daha önce de bizimle beraber çalışmışlardı, biz dikkat ediyorduk. Onları mümkün olduğunca açık ürüne vermemeye, sadece kolilemeye vermeye çalışıyorduk. Ama duyduğum kadarıyla açık üründe, yani bizim bile hijyen eğitimi almamıza rağmen titizlikle önem verdiğimiz açık üründe hiç hijyen olmadan çalışıyorlar şu an. Süreç dahilinde bu taşeron işçilerin işyerine girmemesi için gayret ettik, mücadele ettik çünkü insan sağlığı bizim için önemliydi her şeyden önce. Ama eylemlerimize emniyet güçlerinden arkadaşlar tarafından biber gazıyla ve kalkanlarla müdahale edildi.

İşe iademizi istiyoruz çünkü haksız bir şekilde işten kovulduk. İkincisi de sendikal haklarımızın iadesini talep ediyoruz. Bizim mücadelemiz bu.

Gazete Nisan: Siz işten atıldıktan sonra patron fason üretimle grev kırıcılık yapmaya çalıştı. Siz de engel olmaya çalıştınız en doğal hakkınız olarak, orada da sizin direnişinize karşı polis saldırısı gerçekleşti ve Kaymakamlığa yürüyüş yaptınız. O süreci ve sonrasındaki durumu anlatabilir misiniz?

Ali: Pazar günü fabrikada iş olmaması nedeniyle, biz de yorgunluğumuz nedeniyle direniş alanını terk ettik o gün. Ama öğle saatlerinde buraya geldiğimde direniş alanının polis tarafından kapatıldığını gördük. Sonuçta bizim yasal olarak direniş alanımız fabrikanın önü ama buraya geldiğimizde bize müdahale edildi polis tarafından, darp edildik. Özellikle Yunus Başkan’ın yerde yatarken darp edildiğine ben gözlerimle şahit oldum. Kendileriyle münakaşaya girdik, bizi de zorla darp ederek dışarı attılar, direniş alanının dışına ittiler. Biz de bu durum karşısında işten atılan arkadaşların burada toplanmasıyla birlikte Kaymakamlığa yürümeye karar verdik. Sonuçta direniş alanımız emniyet güçleri tarafından bizim yaka paça dışarı atılmamızla ele geçirildi. Mücadelemizi Kaymakamlığın önünde sürdürdük, orada Kaymakamlık önünde oturma eylemi gerçekleştirdik. Kaymakam Bey 10 kişiyi temsilci olarak seçti ve içeride bize yaptığımızın yasal olmadığını söyledi. Yasal olmadığını biz de biliyoruz ama bizim sonuçta yasal olmayan bir biçimde direniş alanımızın dışına itilmemiz, arbede ile yaka paça bir şekilde dışarı atılmamız söz konusu. Yasal olmayan bir şeyi onlar başlattı çünkü sonuçta bizi dışarı atarak direniş alanımızı zorla ele geçirdiler. Kaymakam Bey orada sözler verdi, davayı kendi takip edeceğini söyledi. Bizi işe almak için gayret edeceğini, işimize iade edilmemiz için gayret edeceğini söyledi. İşte bu şekilde Çalışma Bakanlığından müfettişler geldi. Şu an direniş alanımız gördüğünüz gibi polis nezaretinde… TOMA’larla, çevik kuvvetle çok sıkı bir gözetim altında tutularak, baskı altında direnişimizi gerçekleştiriyoruz. Az önce söylediğim gibi Çalışma Bakanlığından memur arkadaşlar tutanakla ifadelerimizi aldılar. İçeride yaşadıklarımız, sürecin nasıl geliştiği hakkında bilgilerimizi verdik. Şu an burada iki şey istiyoruz. İşe iademizi istiyoruz çünkü haksız bir şekilde işten kovulduk. İkincisi de sendikal haklarımızın bize iadesini talep ediyoruz. Bizim mücadelemiz bu.

Gazete Nisan: Peki şu an fabrikanın içinde durum nasıl? Hâlâ fabrika içerisinde sendika üyesi işçiler var mı, varsa onlara yönelik baskılar ne durumda? Fason üretimle bir tür grev kırıcılık gerçekleştiriliyor. Fason üretimde halk sağlığı için de tehdit yaratan bir durum söz konusu. İçerideki durumu biraz anlatabilir misiniz?

Ali: Şunu özellikle söylüyorum: İçeride gıda mühendisi arkadaşlar var, iş güvenliği uzmanı arkadaşlar var. Bunlar mesleğine inanmışsa, şayet “Biz mesleğimizi yapıyoruz, bu iş için yemin ettik” diyorlarsa ben onların istifalarını talep ediyorum. Çünkü içeride -bizi destekleyen arkadaşlarımızın söylediğini söylüyorum- hijyen adına hiçbir şey yok. İş güvenliği adına hiçbir şey yok. Şu an insan sağlığının riske atıldığını düşünüyorum; çünkü aynı zamanda Türkiye’nin önde gelen perakende firmalarında ürünlerimiz satılıyor. A101, Şok, BİM, Carrefour, Metro, Migros gibi bütün önde gelen perakende firmalarında ürünlerimiz satılıyor. Ama hijyenik bir ürün üretilmediğini ben buradan söylemek istiyorum. Bir süre en azından, yani bizim hakkımızın iade edilip içeri gireceğimiz sürece kadar ürünlerin tüketilmesinin ben hiç de sağlıklı olduğunu düşünmüyorum. İçeride tabii ki grev kırıcı olarak getirdikleri taşeron işçiler ve daha 1-2 aylık tecrübesiz işçiler var sadece. Bunlar da hijyeni bilmez, iş güvenliğini bilmez çünkü bu eğitimleri aynı zamanda bizler uygulamalı veriyoruz. Tamam yukarıda mühendis arkadaşlar bunları sürekli, periyodik bir şekilde veriyor ama uygulamayı yaptıran yine bizleriz, takibini yapan bizleriz. Şu an takip yapılmıyor. Aşağıda hijyen eğitimi, hijyen hakkında; iş güvenliği hakkında hiçbir takip yapılmıyor. Bunlar gerçekten halk sağlığını riske atacak şeyler. Bunu tekrarlıyorum. En azından bizler iş başına geçene kadar bu markadan ürün alıp tüketilmesini tavsiye etmiyorum.

Bütün işçileri başlattığımız bu direnişe davet ediyorum. Haklarını istesinler, haklarını alsınlar, sendikal harekete değer versinler, sendikalı bir şekilde yürüsünler.

Gazete Nisan: Mücadeleniz çok önemli, bugün hemen hemen bütün işçilerin sorusu aslında bu ekonomik krizden nasıl çıkılabileceği… Bu açıdan sizin de mücadeleniz zam, ücretlerin yükseltilmesi, ekonomik ve sosyal hakların geliştirilmesi noktasında ne yapılacağına dair önemli bir gösterge haline geldi. Bu noktada ne düşünüyorsunuz? Buradaki arkadaşlar direniş öncesinde nasıl düşünüyorlardı, direnişle birlikte nasıl düşünmeye başladılar? Buna dair gözlemlerinizi belki aktarabilirsiniz.

Ali: Şimdi öyle bir dönem olmuş ki herkes kendi hakkını almak istiyor. Biz de asgari ücreti beklemeden kendi hakkımızı almak istedik çünkü sonuçta almıyoruz ve talep eden kişi olmak istiyoruz. Yani biz istediğimizi almak istiyoruz. Biz birilerine minnet etmek istemiyoruz, “Alın bu sizindir” densin istemiyoruz. O masanın başında, o sözleşmeyle birlikte hakkını alan kişi olmak istiyoruz ki bu daha kıymetli olacaktır. Alan kişi olunca hakkını isteyeceksindir ama veren kişi hiçbir zaman senin hakkın olanı vermeyecektir, bunun düşüncesindeyim. Onun için bütün işçileri başlattığımız bu direnişe davet ediyorum. Haklarını istesinler, haklarını alsınlar, sendikal harekete değer versinler, sendikalı bir şekilde yürüsünler. Alan taraf, hakkını isteyen taraf olalım yani. Patronun verdiklerine riayet etmeyelim, hakkımız olanı isteyelim. Buradaki personelimizin de istediği bu zaten. Dediğim gibi, baştan da söyledim, burada aşağı-yukarı 130 kadın personelimiz var. Hayatın nasıl zorluklar içerisinde yaşandığını en iyi onlar bilir. Çünkü biz erkekler olarak doğru dürüst belki markete bile gitmiyoruz, fiyatları bile bilmiyoruz. En iyi bilen onlardır yani. Hayatın zorluğunu; hayatın, fiyatların nasıl şekilde yükseldiğini en iyi bilen onlardır. Onlar şu an hayatın zorluğunu yaşadıkları için bizden daha önde, daha sıkı sıkı birbirlerine sarılarak mücadele ediyorlar.

Gazete Nisan: Çok teşekkür ediyoruz. Bu haklı ve meşru mücadelenizde yanınızdayız! Burada olmaya ve süreci okurlarımıza aktarmaya devam edeceğiz.

Türk-İş’ten İstanbul’da ve ülkenin dört bir yanında “Zordayız, Geçinemiyoruz” eylemi

0

Türk-İş Konfederasyonu’na bağlı sendikalar 20 Ağustos Salı günü 81 ilde ortak eylemler gerçekleştirdi. “Zordayız, Geçinemiyoruz” eylemi 9 Temmuz’da üç konfederasyonun ekonomik krize karşı yayımladığı açıklamadan sonra gerçekleşen ilk eylem oldu. Bu kapsamda gerçekleşen basın açıklamalarından biri de Türk-İş İstanbul Bölge Binası önünde düzenlendi.

TÜMTİS, Belediye İş, Harb-İş ve Koop-İş üyesi işçilerin ağırlığının hissedildiği eylemde ekonomik krizin yarattığı tablodan ve geçim sıkıntılarından bahsedildi. Bir aydır direnen Polonez işçilerinin de yer aldığı eyleme diğer sendikaların katılımı ise temsili düzeyde kaldı. Örneğin Türk-İş’in en çok üyeye sahip sendikası olan Türk Metal, gücüne kıyasla oldukça sınırlı bir katılım gösterdi. Türk-İş’in geçtiğimiz 1 Mayıs mitinginde de merkezine koyduğu vergide adalet talebi bu eylemde de sıkça vurgulandı. Geçim sıkıntısından ve emeğiyle geçinen milyonların yoksullaşmasından bahsedilen basın açıklamasında bu durumun sorumlusunun ise kim olduğu ifade edilmedi. TÜİK’in gerçeği yansıtmayan enflasyon verileri karşısında “Emeğimizin karşılığı olan gelirimizin, enflasyon verilerine kurban edilmesine karşı açık bir tavır alıyoruz,” denilen açıklamada TÜİK’in enflasyon verileri yoluyla emekçilerin alım gücünün düşmesine yol açtığı söylenirken TÜİK’in bu uygulamasının Tek Adam rejiminin emek düşmanı politikalarından kaynakladığı ise belirtilmedi.

Kürsüden sıklıkla “Türk-İş nerede, biz oradayız!” sloganın atıldığı eylemde birkaç işçi ise “Vur vur inlesin, Ankara dinlesin!” sloganını yükseltti. Bu sloganın dışında ise eylemde çokça kez “Vergide adalet istiyoruz!” sloganı atıldı. Temmuz ayında milyonlarca emekçinin beklentisi olan zammın gerçekleşmemesi ve asgari ücretin açlık sınırının altına düşmesi üzerine taban basıncı sonucunda sınırlı bir şekilde harekete geçmek zorunda kalan Türk-İş bürokrasisi, bütün bu basınçlara rağmen ek zam talebini basın açıklamasında gündeme almadı. Basın açıklamasının ardından 26 Ağustos’ta Çerkezköy’de, 3 Eylül’de ise Zonguldak’ta düzenlenecek mitinglerin duyurusu yapıldı. Bu mitinglerin tarihlerinin de özellikle hafta içi olacak şekilde seçilmesinin ise Türk-İş bürokrasisinin işçi sınıfının olanca gücüyle seferber olmasına ket vurma isteği olduğu söylenebilir. Son olarak da bu mitinglerin sonunda ne zaman düzenleneceği henüz belli olmayan kitlesel bir miting gerçekleştirileceği basınla paylaşıldı. Bu mitingin yalnızca Türk-İş tarafından mı yoksa Hak-İş ve DİSK’in de dahil olmasıyla mı gerçekleşeceği ise henüz net değil.

Migros önünde Polonez işçileriyle dayanışma eylemi

0

17 Ağustos Cumartesi günü, 30 gündür sendikal hakları için direnen Polonez işçilerinin direnişiyle dayanışma göstermek için bir araya gelen Polonez İşçileri Dayanışma Komitesi Migros Genel Merkezi önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdi.

Çatalca’daki Polonez fabrikasında çalışan 146 işçi Tekgıda-İş sendikasında örgütlendikleri için patron tarafından anayasaya aykırı biçimde işten çıkarılmıştı. Patron işten çıkarmaların kılıfını ise Kod-46 yani hırsızlık ve yüz kızartıcı suçlar iddiası ile hazırladı.

Migros kendi mağazalarında Migros etiketiyle sattığı et ürünlerinin bir kısmını Çatalca Polonez fabrikasında ürettiriyor. 146 işçisinin işten atılmasından sonra fabrikada hijyen eğitimi almamış, deneyimsiz ve gündelik işçilerle fason üretim yapılıyor. Bu üretim ise ciddi bir halk sağlığı sorunu olarak karşımıza çıkıyor.

Basın açıklamasına İşçi Demokrasisi Partisi, Devrimci İşçi Partisi, Türkiye Komünist Hareketi, Türkiye İşçi Partisi ve Emek Adalet Platformu gibi emekten yana partiler ve gruplar katıldı. Eylem boyunca “Yaşasın Sınıf Dayanışması”, “Taşeron Varsa Halk Sağlığı Yok”, “Sendika Yoksa Halk Sağlığı Yok” ve “Polonez İşçisi Kazanacak” sloganları atıldı. Açıklama bütün emek dostlarının Polonez İşçileri Dayanışma Komitesi’ ne katılma davetiyle sonlandırıldı.

Basın açıklamasının tamamını okurlarımızla paylaşıyoruz:

Değerli basın emekçileri,

İstanbul Çatalca’da Polonez markasıyla bilinen Trakya Et ve Süt Ürünleri fabrikasında 30 gündür bir işçi direnişi sürüyor. Bu direnişin sebebi 146 Polonez işçisinin Tekgıda-İş sendikasına üye olduğu için işten atılması ve fabrikanın bu işçilerin yerine yevmiyeci kaçak işçilerle üretim yapmaya çalışması Polonez fabrikası bu şekilde işçileri sadece işinden ve ekmeğinden etmiyor aynı zamanda da son derece ciddi bir hijyen ve halk sağlığı problemi yaratıyor. Atılan işçilerin yerine bilgisiz, deneyimsiz ve hijyen eğitimi almamış işçilerle fason üretim yapan Polonez fabrikası açıkça halk sağlığını tehdit ediyor.

https://twitter.com/gazetenisan/status/1824778776489734462/photo/2

Bugün burada Migros Genel Müdürlüğü’nün önündeyiz. Çünkü Migros marketlerinde halk sağlığına aykırı şekilde üretilen Polonez marka et ürünleri satılmaktadır. Daha da önemlisi Migros, kendi markasıyla etiketleyerek satışa sunduğu sucuk, dana macar salam, hindi füme eti, fıstıklı salam gibi bir dizi ürünü de Polonez fabrikasında ürettirmektedir.

Çatalca’daki Trakya Et ve Süt Ürünleri fabrikasının, bu fabrikanın yine aynı ilçede yer alan Borusan Lojistik’ten kiraladığı deponun, Tuzla Tepeören’de marketlerden raf ömürleri dolarak iade edilen ve tekrar üretime katılan et ürünlerinin bulunduğu deponun, çalışanların hijyen eğitimleri, gıda güvenliği ve halk sağlığı açısından derhal denetlenmesi gerekmektedir. Bu tesislerdeki denetimler sadece Sağlık Bakanlığı, Tarım ve Orman Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı kamu birimlerinin yükümlülüğü değil aynı zamanda Migros gibi Polonez’den mal tedarik eden ve buraya kendi markasıyla ürün ürettiren şirketlerin de sorumluluğudur. Bu sorumluluktan kaçmak suça ortak olmaktır.

Polonez’de sendikal sebeple işten atılan işçiler, kasabıyla, baharatçısıyla, makinecisiyle, paketlemecisiyle işini en nitelikli şekilde ve severek yapan işçilerdir. Hijyen eğitimini tam olarak almış, kişisel bakımlarına özel önem veren ve halk sağlığı için en titiz şekilde çalışan işçilerdir. Sırf sendikalaşmayı engellemek için fason işçilerle yapılan üretimde bu özelliklerin hiçbiri yoktur. Saçı sakalına karışmış, hijyen eğitimi almamış gündelikçi elemanların fabrikaya girdiklerini hem servislerde hem de fabrikanın içinde görüntülemiş bulunuyoruz.

Polonez işçileri, sendikal sebeple toplu halde işten atılmalarından önceki dönemde, yani 30 gün önce ve daha eski tarihli üretilen ürünlere hijyen ve halk sağlığı yönünden kefil olduklarını söylemektedir. Öte yandan 146 işçinin peyder pey işten atıldığı son 30 günlük süreçte işçiler Trakya Et ve Süt Ürünleri Fabrikası’nda ve bağlı tesislerde yapılan üretime ve depolamaya kefil olamamaktadır. Dolayısıyla ister Polonez marka olsun ister Migros etiketiyle bu fabrikalarda üretilmiş olsun, söz konusu ürünlerin tüketimi sonucunda oluşabilecek hastalıklardan tamamen Polonez ve Migros yönetimleri sorumlu olacaktır. 

Bu vahim duruma son verilmelidir. Atılan Polonez işçilerinin işe geri alınması, Anayasal sendika hakkına saygı duyulması hem işçilerin haklı talebidir hem de gelinen aşamada halk sağlığının mutlak bir gereğidir.

Bizler Polonez İşçileri Dayanışma Komitesi olarak Polonez işçilerinin ve Tekgıda-İş sendikasının yanındayız. Dayanışmamız sürecektir. Tüm halkımızı, emekten yana siyasi partileri, sendikaları, meslek odalarını ve demokratik kitle örgütlerini dayanışma komitemize katılmaya ve sınıf dayanışmasını büyütmeye çağırıyoruz.

Bir çağrıyı da halkımıza yapmak isteriz. Migros’ta alışveriş yaparken Migros markalı et ve şarküteri ürünlerinin ambalajındaki bilgilere bakın ve üretim yeri olarak Trakya Et ve Süt Ürünleri Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi ibaresini gördüğünüz yerde mağaza yetkililerine bu fabrikada yaşanan baskıları, sendikal sebepten işte atmaları, taşeron işçilerle ve halk sağlığına aykırı şekilde yapılan üretimi sorun. Migros’un bu vahim durum hakkında ne yaptığını veya yapmayı düşündüğünü sorgulayın. Hem kendinizin, çocuklarınızın, yakınlarınızın sağlığı, hem halk sağlığı için duyarlı olun hem de Anayasal haklarını kullanarak sendikalı oldukları için işten atılan işçilerin sesi olun!

Polonez İşçileri Dayanışma Komitesi olarak taleplerimizin takipçisi olacağız. Migros başta olmak üzere Polonez’den mal tedarik eden firmalar sorumluluklarını yerine getirmek için  gereken adımları atmadıkları takdirde eylemlerimiz yaygınlaşarak ve artarak sürecektir.

Atılan işçiler geri alınsın! Sendika hakkına saygı duyulsun! Halk sağlığı koşulları sağlansın!

Taşeron varsa halk sağlığı yok!

Sendika yoksa halk sağlığı yok!

Yaşasın Polonez işçilerinin mücadelesi!

Yaşasın sınıf dayanışması!

Tarihte bu ay: Kadınların ilk eşit işe eşit ücret grevi

0

Londra’da 1918 Ağustos’unda kadın tramvay kondüktörleri ve otobüs şoförleri erkeklerle aynı ücreti alabilmek için greve çıktı ve grev kısmi bir başarı elde etti. Taşımacılık şirketleri, 1. Dünya Savaşı’nda erkeklerin orduya katılmasıyla ortaya çıkan iş açığına çözüm olarak, hâlihazırda daha düşük ücretli sektörlerde çalışan kadınları işe almaya başlamıştı. Ancak kadınlar erkeklerle aynı ücreti almıyordu. Ayrıca erkek işçilere verilen savaş primi kadın işçilere verilmiyordu. Dahası kadınlar eşit ücret için sadece patronları değil, erkek egemen sendikaları da ikna etmek zorundaydı.

16 Ağustos’ta kadınlar toplanıp, ertesi gün sendikanın onayını almadan greve çıkmaya karar verdiler. İlk önce Londra, Willesden işçileri greve çıktı ve ardından grevin Londra’nın başka bölgelerine ve diğer kentlere yayılmasıyla binlerce kadın iş bıraktı. Grev 25 Ağustos’ta sona erdi ve kadınlar savaş primi hakkını kazandılar. Eşit işe eşit ücret mücadelesi ise devam edecekti. Dahası, kadınların kondüktörlük ve şoförlük işini erkekler savaştan dönene kadar “geçici” olarak yapmaları bekleniyordu. Bu, savaştan sonra kadınların daha düşük ücretli ve kadınlara özgü görülen işlere geri dönmeleri anlamına geliyordu.

Kadın otobüs ve tramvay işçilerinin 1918’deki grevi ilk defa net bir şekilde “eşit işe eşit ücret” talep eden grev olarak tarihe geçse de kadınların insanca ücret mücadelesi daha eskiye dayanıyor. Yorkshire’da 1832 yılında hallaç makinelerinde çalışan kadınlar erkeklerle aynı ücreti almayı talep ettiler. 1875 yılında ise yine hallaç makinesi işçisi kadınlar uzun çalışma saatlerine ve ağır çalışma koşullarına karşı greve çıkarak ücretlerin artırılmasını ve çalışma koşullarının iyileştirilmesini talep ettiler. 1888’de Londra’da kibrit fabrikasında çalışan kadınlar ve kız çocukları sefalet ücretlerini, tehlikeli ve sağlıksız çalışma koşullarını ve maaşlarında kesinti yapılmasını reddederek greve çıktı. Tarihimiz bunlar gibi unutulan, kayıtlarına bile zor ulaşılan ancak 1968 Ford Dagenham grevinden İzlanda’daki eşit ücret grevlerinde kadar yolumuzu açan mücadelelerle dolu.

Bugün dünyanın neredeyse her yerinde cinsiyete dayalı ücret eşitsizliği devam ediyor. Kapitalizme ve patriyarkaya karşı mücadelemizde sadece eşit işe değil, eşdeğerde işe eşit ücret de asli taleplerimiz arasında olmayı sürdürüyor.

Maduro ne sosyalist ne de antiemperyalisttir

0

Venezuela’daki seçim krizi, mücadeleci kesimlerde bir kez daha birçok soruyu gündeme getiriyor: Venezuela’da neler oluyor? Maduro hükümeti, Venezuela’nın petrolünü ABD’ye karşı savunan sol ve antiemperyalist bir hükümet mi? Maduro, çokuluslu petrol şirketlerini karşısına mı alıyor? Maduro’yu savunmalı ve seçim sahtekârlığını kınamamalı mıyız? Sosyalist Troçkist akımımız başka bir görüşe sahip.

Devrimci sosyalistler olarak, dünyanın antiemperyalist ve sosyalist öncülerine Nicolas Maduro hükümetinin gerçek karakterini ve Chavizmin ne anlama geldiğini bir kez daha açıklamak istiyoruz. Venezuela’da sol bir hükümet olduğu iddiası yanlıştır. Chavez 1 Mayıs 2005’te “21. Yüzyıl Sosyalizmi”ni benimsediğini söylerken yalan söylemiştir. Gerçekler açıkça göstermektedir ki Chavizm hiçbir zaman kapitalizmden kopmamış, çokuluslu petrol şirketleriyle anlaşmalar yapmayı da bırakmamıştır.

Dünya solu, Peronizm ve hatta kendilerini Troçkist olarak adlandıran bazı kesimler Maduro, Lula, Petro ya da Boric konusunda, patronların sınıf işbirlikçi hükümetlerine teslimiyetlerini meşrulaştırmak için gerçekliği çarpıttılar.

Örneğin Brezilya’da Lula hükümetinin destekçileri olan “Direniş” akımının ve PSOL’un lideri Valerio Arcary’nin ne dediğine bakalım. Arcary Troçkist olduğunu iddia ediyor. Ona göre: “Seçim sonucunun analizi naif bir değerlendirmeye indirgenemez (…) Söz konusu olan Venezuela’nın ABD’nin yarısömürgesi olarak yeniden düzenlenmesi, PDVSA’nın (Venezuela devlet petrol ve doğalgaz şirketi) özelleştirilmesi ve en büyük petrol rezervlerinin büyük petrol şirketlerine teslim edilmesidir (…) “Maduro hükümeti, sosyal reformlarla milliyetçi bir devlet kapitalizmi düzenleme projesini üstlendi”. (1 Ağustos, Jacobin Dergisi)

Başka bir deyişle, Arcary için seçimde hile olup olmadığı (“naif bir düşünceye” sahip olmamak) ve polisin bu yüzden 20 kişiyi öldürüp kitlesel hapis cezası verip vermediği ikincildir. Daha ziyade, “savaşın” odak noktası petrolün kontrolüdür. Arcary’ye göre Maduro düşerse, “en büyük petrol rezervleri büyük petrol şirketlerine” (çokuluslu şirketlere) devredilecek. Küresel reformizm ve Castroculuğun büyük bir kısmı tarafından yayılan mesaj bu tür bir mesajdır.

Milyonlarca kişide çok fazla kafa karışıklığı ve şüphe olması anlaşılır. Corina Machado’nun muhalefeti sağcı liberal ve Amerikan yanlısı olunca bu durum daha da pekişiyor. Ancak ortada koca bir yalan var.

Chevron ve çokuluslu petrol şirketleri yıllardır Venezuela’da, Chavizm ile el ele

Elbette Maria Corina Machado liderliğindeki Amerikan yanlısı sağ kanat daha fazla petrol istiyor. Ancak temelde petrol işinde aracı olmak, Chavizmi ve onun yozlaşmış mafyalarını yerinden etmek istiyorlar. Bu bir mafyayı diğeriyle değiştirmekten başka bir şey değil.

Çünkü Maduro hükümeti giderse “büyük petrol şirketlerinin” geleceği koca bir yalan. Hayır! Çokuluslu petrol şirketleri zaten uzun süredir Venezuela’da. Chávez 2007’den itibaren çokuluslu şirketlerin PDVSA’da karma şirket statüsünde yer almasını kanunen onaylamıştı.

Anlaşmaları imzalayan ilk şirketler arasında ABD’li Chevron, İspanyol Repsol, İngiliz Shell, Fransız Total, Çin Ulusal Petrol ve Brezilyalı Petrobras vardı. Exxon Mobil, karma şirket statüsünü kabul etmeyen ve geri çekilen tek şirket oldu. Daha sonra Japon Mitsubishi ve Rus Lukoil, Gazprom ve Rosneft de katıldı.

Bu politikaya muhalefet edenler yalnızca, Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL) ve Birleşik Devrimci ve Özerk Sınıf Akımı’nın (C-Cura) sosyalist liderleri ve aynı zamanda petrol işçileri olan Orlando Chirino ve Jose Bodas’tı. İlk andan itibaren slogan “Karma şirketlere son! PDVSA, işçilerin ortak yönetimi altında yüzde 100 devlete ait olmalıdır” şeklindeydi.

Venezuela petrolünün çokuluslu şirketlere teslimi, 2010 yılında bizzat Chávez’in dünyanın en büyük petrol rezervine sahip bölge olarak kabul edilen Orinoco Kuşağı’ndaki birkaç bloğun devrini imzalamasıyla yeni bir ivme kazandı.

2010’un ilk aylarında dönemin Enerji ve Petrol Bakanı Rafael Ramirez, ABD’li petrol şirketi Chevron ve Japon Mitsubishi Corporation ve Inpex Corporation’dan oluşan konsorsiyum ile Venezuela’dan Suelopetrol’ün 2 Güney, 3 Kuzey ve 5 numaralı bloklardan oluşan Carabobo 3 projesinde PDVSA’nın ortakları olacağını açıkladı. Carabobo 1 projesi Repsol, Hindistan Petrol Şirketi ONGC Videsh Limited ve Malezyalı Petronas’ın oluşturduğu konsorsiyuma devredildi. Bu saha 1 Merkez ve 1 Kuzey bölgelerinden oluşmakta. Çokuluslu şirketlere devredilen bloklar günde 400.000 ila 480.000 varil petrol üretiyordu.

Hugo Chavez daha sonra kapitalist şirketleri sadece petrolü işletmeye değil aynı zamanda “ülkenin kalkınmasına” da katılmaya çağırdı ve Venezuela kapitalist ekonomisine gösterdikleri “güven” için patronları kutladı [veriler ve alıntılar için bkz. Simon Rodriguez Porras ve Miguel Sorans tarafından yazılan ¿Por que fracaso el chavismo? (Chavizm Neden Başarısız Oldu?), sayfa 135 ve 136].

Bu anlaşma aynı zamanda diğer çokuluslu şirketler (Nestlé, Coca Cola, DHL, Movistar, Citibank ve diğerleri) ve Venezuela’nın büyük patronlarıyla da yapılmış ve devletle iş yapan, çoğu Silahlı Kuvvetlerle bağlantılı şirketlerin ortaya çıkmasını teşvik ederek “boliburjuvazi” olarak bilinen yeni bir burjuva sektörü yaratmıştır. Ordu tarafından yönetilen yaklaşık 15 şirket olduğu tahmin edilmekte. Bu da ordunun neden hâlâ rejimin belkemiği olduğunu açıklıyor. Tüm bunlar, işçiler ile bağımsız sol örgütlere yönelik saldırılardan ve düşük ücretlerden oluşan işçi düşmanı bir politika çerçevesinde gerçekleşmekte.

Arcady’nin “Maduro hükümeti, sosyal reformlarla milliyetçi bir devlet kapitalizmi düzenleme projesini üstlendi” iddiası, gerçeğin tam tersidir. Daha Chávez döneminde, çokuluslu şirketlerin elde ettiği kârlar, yeni burjuvazinin ve eski patronlar grubunun (Cisneros Grubu veya Polar Grubu gibi) yolsuzluk ve sömürüsüyle halkın çektiği sıkıntılar başlamıştı. Venezuela’yı ekonomik ve sosyal çöküşe götüren bu politikaydı.

Çokuluslu şirketler Venezuela’dan asla ayrılmadı

ABD’nin son yıllarda petrol sektörüne uyguladığı yaptırımlara rağmen, çokuluslu şirketler hiçbir zaman Venezuela’dan ayrılmadı. Sadece kısmi geri çekilmeler oldu. Bu bağlamda en önemli şey Chevron’un lisansının Kasım 2022’de onaylanması ve ABD’ye günde 200.000 varil petrol göndermeye başlamasıdır.

Bir yıl sonra, Kasım 2023’te İspanyol El País gazetesi, ABD’nin Venezuela’ya yönelik ekonomik yaptırımların birçoğunu kaldırdığını açıklamasının ardından yeni petrol yatırımlarına ilişkin bir haber yaptı: “Venezuela ile bir süredir gaz projeleri üzerinde çalışan Repsol ve Eni’nin (İtalya) yanı sıra Fransız Maurel & Prom şirketi de Maracaibo Gölü’ndeki faaliyetlerine yeniden başladığını duyurdu. China Petroleum ve Indian Oil şirketleri Miraflores [ed.n. Venezuela Devlet Başkanının resmi konutu] ile zaten çalışıyor (…) Mitsubishi, Metanol de Oriente Metor’un petrokimya projesini devralmak istiyor. Caracas, Kolombiyalı Ecopetrol ile ortak petrol ve gaz projelerini onayladı. Petrobras ve Hindistan’ın Reliance’ından da bahsediliyor.” (El Pais, 27 Kasım 2023).

Aynı şekilde, 2024 yılının Haziran ayında, sözde ablukanın var olmadığını gösteren bir adım olarak, Maduro’nun kontrolündeki Ulusal Meclis (Parlamento), Chevron’un %34 paya sahip olduğu Venezuela’nın Petroindependencia adlı karma petrol şirketine 2050 yılına kadar faaliyet gösterebilmesi için 15 yıllık bir uzatma yetkisi verdi (Periódico Energía, 18/07/2024 verilerine göre).

Siyasi kriz nedeniyle Maduro, ABD’nin baskıya devam etmesi halinde Kuzey Amerikalı petrol şirketlerinin lisanslarını BRIC ülkelerine vereceğini duyurdu. Bu iki şeyi gösteriyor: birincisi, Amerikan petrol şirketleriyle bir anlaşma yapıldığının teyidi, ikincisi ise Maduro’nun bu imtiyazları kamulaştırmakla değil, zaten yıllardır Venezuela’da bulunan Brezilya, Hindistan, Rusya ve Çin’in çokuluslu petrol şirketlerine devretmekle tehdit etmesi.

Mevcut durum daha net ifade edilemezdi. Maduro hükümetinin ne sosyalist ne de anti-emperyalist bir yanı var. Söz konusu olan, petrol dağıtımına ve emekçi halkın sömürülmesine devam etmek için sözde antiemperyalist bir söyleme sahip olan kapitalist bir diktatörlüktür. PSL ve İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, Maduro’nun diktatörlüğünü, seçim sahtekârlığını ve baskı politikalarını sona erdirmek için mücadelemizi sürdürüyor ve ABD yanlısı sağcı muhalefeti bir alternatif olarak reddediyoruz. İşçi demokrasisi temelinde gerçek sosyalizme giden yolu başlatacak bir emekçi iktidarına ulaşmak için mücadele ediyoruz.

İUB-DE’nin Arjantin seksiyonu Sosyalist Sol’un (IS) önderlerinden Miguel Sorans

5 Ağustos 2024

Sosyal-İş’ten Gratis mağazaları önünde basın açıklaması: “Gratis işçisi insanca yaşam istiyor”

0

DİSK’e bağlı Türkiye Sosyal Sigortalar, Eğitim, Büro, Ticaret, Kooperatif ve Güzel Sanatlar İşçileri Sendikası (Sosyal-İş), dün (11.08.2024) farklı şehirlerde ve İstanbul’un farklı ilçelerinde bulunan Gratis mağazaları önünde “Kuralsız çalışmayı, mobbingi, sefalet ücretini kabul etmiyoruz!” diyerek eş zamanlı basın açıklamaları gerçekleştirdi.

Gratis mağazası işçilerinin insanca yaşam ve çalışma koşulları için taleplerinin dile getirildiği basın açıklamalarında Gratis’in 15 yılda mağaza sayısını 700’e çıkarttığı, yıllık cirosunun 10 milyar dolarla ölçüldüğü, 81 ilde 40 bin Gratis çalışanının bulunduğu belirtildi. “Gratis kazanmaya, büyümeye ülke çapında genişlemeye devam ediyor. Gratis gün geçtikçe zenginleşirken mağazalarındaki çalışanlar, asgari ücret ile her geçen gün yoksulluğa mahkûm ediliyor! Gün boyu ayakta çalışmasının yanı sıra görev tanımı olmaksızın, yeri geliyor raf diziyor, yeri geliyor kasaya bakıyor, yeri geliyor mağaza temizliği yapıyor. Bu da yetmezmiş gibi müşterilerin isteklerini karşılamaya ve memnuniyetlerini sağlamaya mecbur bırakılıyor! Amirin, müdürün talimatlarına baskılarına maruz kalıyor” denilerek işçilerin sorunları dile getirildi. Basın açıklamalarında Gratis mağazaları işçilerinin ücret ve çalışma koşullarının iyileştirilmesinin gerekli ve mümkün olduğu belirtilerek Gratis’ten hakların alınması, insanca yaşam koşullarının sağlanması için Sosyal-İş Sendikası’nda örgütlenme çağrısı yapıldı.

Filistinli esirler için dayanışma eylemi

0

BDS ve Samidoun (Filistinli Tutsaklarla Dayanışma Ağı) gibi dünya ölçeğinde Filistin dayanışma hareketinin merkezinde duran inisiyatiflerin önerisiyle 3 Ağustos günü Filistinli tutsakların özgürlüğü ve Gazze’deki soykırımın son bulması için dünya ölçeğinde acil eylem çağrıları yapılmıştı. Hamas başta olmak üzere Filistinli direniş örgütlerinin de yükselttiği çağrıya Türkiye’den de Filistin Eylem Komitesi karşılık verdi. Filistin Eylem Komitesi 3 Ağustos Cumartesi günü İstanbul Levent’te korsan devlet İsrail’in Konsolosluğu önünde yürüyüş ve basın açıklaması düzenledi.

BDS Türkiye’nin çağrısıyla, Filistin odaklı çalışmalar yürüten inisiyatifler, siyasi partiler, sendikalar, meslek odaları, kadın örgütleri ve öğrenci örgütlerinden oluşan Filistin Eylem Komitesi “Filistin’de İşgale ve Soykırıma Son! Filistinli Esirlere Özgürlük!” yazılı ana pankartın arkasında yürüyüş kolunu oluşturdu.

Yüzlerce kişinin katıldığı yürüyüşte “Nehirden Denize Özgür Filistin!”, “Yaşasın Küresel İntifada!”, “Filistinli Esirler Özgür Olacak!”, “Esirlerin Direnci İşgalciyi Yenecek!”, “Yıkılsın Siyonist İşgal Devleti!”, “Katil İsrail, İşbirlikçi ABD!”, “Filistin’e Özgürlük, İsrail’e Boykot!” gibi sloganlar atılırken İsrail ile askeri, ticari, diplomatik ilişkilerin kesilmesi talebi yükseltildi.

Hamas’ın siyasi kanadının lideri İsmail Haniye’nin Siyonist rejim tarafından canice öldürülmesinden sonra Filistinli esirler için yapılan eylem çağrısının kazandığı anlam daha da büyürken, yürüyüş boyunca Filistinli esirlerin ve şehitlerin fotoğrafları taşındı. İşgal devletinin konsolosluğu önünde sona eren yürüyüşün ardından okunan basın açıklamasında Siyonist rejime olan tüm desteğin kesilmesi vurgulandı. Türkçe, İngilizce ve Arapça olarak okunan basın açıklamasının ardından eylem sonlandırıldı.

Basın açıklamasının tam metni:

Filistin’de Soykırıma ve İşkenceye Son!

Filistin halkı, 76 yıldır süren işgal ve saldırganlığa karşı koyduğu ve direniş iradesinden geri adım atmadığı için, tam 300 gündür soykırıma uğruyor. Ağır bir kuşatma altında gıdasız, susuz, ilaçsız bırakılan Filistinlilerin kendi toprağında özgür bir halk olarak yaşama hakkı elinden alınmak isteniyor.

İşgal devleti İsrail, Filistin’e bombalar yağdırıp suikastlarla direniş liderlerini hedef alırken; aynı zamanda çocuk, yaşlı, kadın, erkek ayırmadan esir aldığı binlerce Filistinliye cezaevlerinde işkence ederek insanlık suçu işliyor. Şu anda işgal hapishanelerinde tutulan Filistinlilerin sayısı 9.960’a ulaşmış durumda. Birçok Filistinli ise kayıp ve akıbetleri bilinmiyor. 7 Ekim’den bu yana İsrail’deki askeri tesisler ve cezaevlerinde en az 53 Filistinli tutsak korkunç işkencelerle öldürüldü. İşgal devleti tüm Filistin coğrafyasında gözaltı ve işkenceyi yaygın şekilde uygulayarak Filistin halkının onurlu direnişini cezalandırmak istiyor.

Filistin Eylem Komitesi olarak bugün, Filistinli kurumların yaptığı dünya çapında sokağa çıkma çağrılarına cevaben işgal rejiminin elinde bulunan tüm Filistinli esirlerle dayanışmak ve aylardır yaptığımız çağrıları yinelemek için buradayız.

İşgal devletinin 7 Ekim’den sonra soykırım boyutuna ulaşan saldırılarını mümkün kılan şey; işgal devletine sağlanan askeri, ticari ve siyasi desteklerdir. Bu noktada ABD ve müttefikleri başı çekmektedir. Fakat Türkiye devleti ve sermaye gruplarının da bu soykırımda önemli bir payı vardır.  Nasıl mı?

Türkiye’de bulunan İncirlik ve Kürecik üsleri, işgal devleti İsrail’in kendini savunması için anlık istihbarat sağlamaktadır. Türkiye’nin işgal devletiyle imzaladığı ‘Savunma İş birliği Anlaşması’ hala feshedilmemiştir.

Türkiye’nin işgal devletiyle imzaladığı Serbest Ticaret Anlaşması da hala yürürlüktedir. Üstelik işgal devletiyle kesildiği söylenen ticaretin 3. ülkeler aracılığıyla yapıldığı görülmektedir.

Azerbaycan’ın devlet şirketi SOCAR tarafından tonlarca petrol, BOTAŞ aracılığıyla Türkiye üzerinden İsrail’e ulaştırılmaktadır. Bu petrol işgal ve soykırımın sürdürülmesine katkı sağlamaktadır.

İsrail’deki en büyük Türk yatırımcı Zorlu Holding, ortağı olduğu enerji santraliyle, işgal rejiminin ‘Savunma Bakanlığı’ dahil işgalci kurumlara elektrik temin ediyor. Yılmazlar İnşaat, Filistinlilerin alıkonulduğu işgal devleti karakollarını inşa ediyor.

Dünyanın tüm kaynaklarını talan eden vahşi sömürgeciler, stratejik çıkarlar mavalıyla işgalci ve ırk-ayrımcı bir rejimle ilişki kuran devletler, kar hırsından başka ilahları olmayan sermayedarlar Filistin’de yaşanan soykırımın ortağıdır.  Biz dünyada özgürlük, adalet ve eşitliğin hüküm sürmesini istiyoruz. Bu nedenle safımız Filistin halkının ve onun direnişinin safıdır. Buradan Filistin Direnişini ve onun yanında fiili tutum alan Yemen ve Lübnan halklarını selamlıyoruz. Soykırımcı İsrail’in temsilciliği önünden haykırıyoruz: Siyonizm Yenilecek Direnen Filistin Kazanacak!

Filistin Eylem Komitesi

Vestel işçisi kaybetmedi, Türk Metal kazandı!

0

Vestel markası birçoklarımızın evinde, yaşam alanlarımızda kullandığımız, aşina olduğumuz beyaz eşya sınıfında Türkiye’deki lider markalardan. Diğer markalara göre ucuzluğu hepimizin evine girmesinde önemli sebeplerden. Bunun ise belli başlı sebepleri var.

Vestel, Manisa Organize Sanayi Bölgesinde (MOSB) 1984 yılında ilk fabrikasını açtı. 1994 yılına gelindiğinde ise Zorlu Holding tarafından satın alındı. O günden bu yana 30 yıldır Vestel City büyümekte ve Manisa sanayisini domine etmeye devam etmekte. Bizim kahve makinelerinden, buz dolaplarından tanıdığımız Vestel, Manisalı işçiler için ne ifade ediyor? Manisalı işçiler Zorlu’yu nasıl tanıyor?

Vestel City’de bugün itibari ile 20 binin üzerinde işçi çalışıyor. Manisa’nın en uzak ilçelerine servisleri var. İzmir’den bile işçiler buraya çalışmaya geliyor. Bunun yanı sıra MOSB’da bulunan iki yüzü aşkın fabrikanın yarısı zaten Vestel’e çalışıyor. Zorlu Manisa’daki 30 yıllık varlığıyla, kendisiyle iş yapan fabrikalardaki ücretleri de belirliyor.

30 yıl boyunca Vestel bütün sendikal örgütlenme çabalarını en ağır şekilde püskürttü. Kendisiyle çalışan fabrikalara sendika girmesini engelledi. Bambaşka sektörlerden olmasına rağmen sırf Manisa’daki ortalama ücreti etkileyebileceği için elinden gelen bütün sendika çalışmalarına ket vurdu. Manisa bürokrasisinde bile gizli bir güç haline geldi. İktidara yakınlığıyla bilinen Zorlu’nun önünde neredeyse hiçbir güç kalmadı. Manisalı işçilerin doğrudan ya da dolaylı muhakkak onunla bir ilişkisi oldu.

Her cuma Manisa semalarında bir helikopter görünür. Zorlu fabrikasına gelir, denetleme rutinine başlar. Hiç abartısız fabrika içindeki transpaletleri, üretim bantlarını okşar sever. Yüz metrelik araba parkurunda arabasını sürer. Fabrikanın içini dolaşırken göz göze geldiği işçileri, işleriyle ilgilenmediği bahanesiyle işten çıkarır. Bu örneklerin dahası var ama uzatmaya gerek yok. İnsanın “Nesin sen be, tiran mısın?” diye sorası geliyor. Evet o bir tiran.

Ancak başka tiranlar da olacak ki Vestel’e 2024 yılının başında sendika girdi. Türk Metal Vestel’deki ücret ve çalışma koşullarından daha kötü bir sözleşme imzalayarak yetkili sendika oldu. Bu nasıl mümkün oldu? 30 yıl boyunca sendikal çalışmalara göz açtırmamış olan firma işçi sınıfının iradesine boyun mu eğdi? Hayır! Olayın aslı şu; en başta bahsettiğimiz gibi Vestel diğer beyaz eşya markalarına görece daha ucuzdur çünkü hammadde ve lojistik süreçlerine hemen hemen aynı paraları harcasalar da sektördeki diğer firmaların hepsi sendikalı. Zorlu ile işçi ücretlerinde rekabet edemeyen diğer tiranlar, Zorlu’yu bu basıncın altına sokmuş olacak ki kendi fabrikasına Türk Metal’ i sipariş etmek zorunda bıraktı. Öyle ki Türk Metal, işçilerle yaptığı toplantılarda Vestel’i dünya markası yapmaya yemin etti. Biraz bile işçi iradesinin olmadığı örgütlenme (herkesi sadece üye olmaya ikna etme) bir yıl sürdü.

İşçilere vardiya çıkışlarında market fişi dağıtan ‘sendika genel başkan yardımcısına’ Zorlu tarafından hiçbir basınç gelmedi. Sonunda yeterli sayıya ulaşıldığında 30 yıl sendikayı engellemiş olan Zorlu’nun itirazlarla süreci uzatması beklenirken, bir yıllık bir oyalama sürecinin ardından 2023 yılının son maaşı üzerinden yapılan bir sözleşmeyle Türk Metal artık yetkili sendika olmuş ve 20 bin küsur üye daha kazanmıştı. Manisa’daki şubenin yanı sıra Vestel için ayrı şube açılmıştı ama baştan seçilmiş sendikacılar artık telefonları açmıyordu. Zorlu, sendika ve diğer patronlar istediklerini almıştı ancak Vestel işçisi dımdızlak ortada kaldı çünkü sendikayı zaten patronlar soktu.

Buradan ele alınca Türk Metal in en fazla üyeye sahip sendika olması ne bir başarı hikayesi ne de sınıf mücadelesinin bir ürünü. Vestel artık sendikalı bir işyeri. Ama ne sendika! Asgari ücret politikasının yanında Zorlu; devamsızlık primi, bayram harçlıkları ve fazla mesaide %50 veriyordu. Sendika %55 zam aldık, 4 ikramiye ve fazla mesailer artık %60 olarak verilecek dedi. Tabi, sözleşme 2023 ün son günlerinde imzalandı, dolayısıyla bu sözleşme zammı net olarak hesaplandığında 21 bin liraya karşılık geliyordu ve artık fazla mesailer %60 olarak verilecekti. Sadece amirler aynı zamanda sendikacılar olmuştu.

Tüm bu tiran savaşı ve bürokrasi batağının karşısında Vestel işçisi kazandı demek ahmakça olurdu. Kaybetti de diyemeyiz çünkü bu hikâye Vestel işçisinin mücadele hikayesi değil. 20 bin işçinin seferberliği olsaydı sınıflar mücadelesinde destan olurdu. Bu durumda en kötü sendika sendikasızlıktan yeğdir yaklaşımı tembelce olur zira bu örnekte olduğu gibi iyi tek bir durum söz konusu değil. 20 bin kişinin yaktığı ateş Manisa organize sanayi bölgesini belki de çok daha fazlasını yangın yerine dönüştürebilir, krize karşı kendi taleplerimizi haykırdığımız bir atmosfer bile olabilirdi. Olabilir .. Görevimiz öz örgütlerimizi bu dalkavukların ellerinden kurtarmak ve irademizi ortaya koyabilmektir. Kuşkusuz sendikalar tiranların, bürokratların, dalkavukların değildir. Sendikalar işçi sınıfının öz örgütleridir. Yapılması gereken baş aşağı duran bu yapıları işçi demokrasisinin mücadele örgütleri haline getirmekte. Bu bazen sendikayı içeriden dönüştürerek olur. Bazen buna imkân yoktur. Mücadeleci yeni bir sendika sürece dahil olur. Bazen de sıfırdan inşa etmek gerekir. Ama her durumda asıl olan işçinin iradesidir, işçi demokrasisidir.

Polonez işçisinin mücadelesi sürüyor

0

İstanbul Çatalca’da yer alan Polonez fabrikasında 19 Temmuz tarihinde başlayan direniş sürüyor.

Gıda iş kolunda yer alan ve 350 işçinin çalıştığı fabrikada Tekgıda-İş Sendikası geçtiğimiz aylarda örgütlenmeye başlamıştı. İşverenin bu fabrikadaki sendikalaşmaya dönük cevabı ise öncü işçilerin işten atılması oldu. 19 Temmuz’da, hırsızlık gibi yüz kızartıcı suçları içeren Kod-46 ile işten atılan 13 öncü işçi fabrika önünde direnişe geçti. Kapı önünde direnen mesai arkadaşlarını yalnız bırakmayan fabrika içindeki Polonez işçileri de bu direnişe destek vermişti. Patronun bu direnişe cevabı ise daha büyük bir işçi kıyımı oldu ve 122 işçi daha işten çıkarıldı. Patron bunları yaparken bir yandan da hızlıca yeni işçi alımları yaparak sendikanın yetkisini fiilen ortadan kaldırmaya çalıştı.

İşten atılmalar ile direnişin büyümesi karşısında patron kolluk gücüne dayanarak işçileri bastırmaya çalıştı. Eylemdeki işçilere dönük polis saldırısında pek çok işçi yaralandı, biber gazı ve polis şiddetine maruz kaldı.

Fabrika önünde görüştüğümüz direnişçi işçilerden birisi: “Kod-46 ile atıldık, hırsız diyorlar bize. Girerken çıkarken aranıyoruz, ne çaldıysak söylesinler.” diyerek işten çıkarılmalarına dönük haksızlığı dile getirdi. Yine direnişteki işçilerden öğrendiğimize göre Polonez’de ücretlerin tamamı asgari ücret bandında. 15 yıllık çalışanların ücretleri bile bu seviyede. Bunun yanında işçiler, yürüttükleri mücadelenin sadece ücret mücadelesi olmadığını, bir haysiyet mücadelesi olduğunu vurguluyorlar.

Çatalca’da süren direniş sosyalist partilerden, emek örgütlerinden ve kamuoyundan büyük bir destek görüyor. Kamuoyunun oluşturduğu bu basıncın da etkisiyle Polonez’deki gelişmelere dair Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından bir açıklama yapıldı. Açıklamaya göre Bakanlık, Polonez’de yaşanan sürecin incelenmesi için müfettiş görevlendirdi. Sürecin bakanlıkla ilgili kısmı ve teftişin sonucu ise henüz beklemede.

Gerek fabrika önündeki direniş gerekse içeride direnişe destek veren işçilerin moralleri oldukça yüksek. Taleplerini gerçekleştirene kadar mücadelede ısrarcılar. Direnişteki Polonez işçilerinin talepleri ise oldukça net: Atılan işçiler geri alınsın, anayasal hakları tanınsın ve fabrikaya sendika girsin, güvenceli iş ve insan onuruna yaraşır bir ücret!

Polonez işçileri bu haklı talepleri için kamuoyundan destek bekliyor. Polonez işçilerinin mücadelesi yalnızca bir fabrikanın değil, bütün emekçilerin gündemidir. Bu yüzden emekten yana herkesin Polonez işçilerinin bu haklı mücadelesinde onların yanında olması gerekir.

Filistin öğrenci hareketinin özelliklerinin açıklanması: Tarihsel bir arka plan

0

Filistin öğrenci hareketi, ulusal kurtuluş hareketinin her zaman ön saflarında yer almıştır; bu hareketin siyasi faaliyeti, İngiliz sömürgeciliğine ve Siyonizm’e direnmek için eğitim faaliyetlerini gerçekleştirmesi ve kitleleri harekete geçirme kapasitesiyle başlamıştır. Öğrenci mücadelesi sendikal faaliyetin ve hatta öğrenci alanının ötesine geçerek genel olarak Filistinli kitlelere ulaşmış ve Filistin direniş hareketinin siyasi ve entelektüel çerçevesinin oluşmasına katkıda bulunmuştur.

Öğrenci hareketinin etkisi 1990’larda gerilemeye başladı. Bu gerilemenin arkasında Filistin toplumundaki dönüşümler, Filistin Yönetimi’nin kuruluşundan sonra mücadelenin biçimindeki değişimler, işgalin gittikçe artan baskısı, özelleştirmelerin ve neoliberal düşüncenin gelişimi ve üniversitelerin direniş merkezi olmaktan çıkıp Filistin sermayesi için işgücü üreten kurumlara dönüşümü yatmaktaydı.

Filistin öğrenci örgütleri hem siyasal örgüt formlarını hem de kitle örgütlenmelerini içermekte. Siyasi öğrenci örgütleri çoğunlukla Filistin’in genel politik manzarasını yansıtmakta, çeşitli siyasi gruplara ve partilere denk düşmekte. Bu örgütler ulusal kurtuluşa, siyasi aktivizme ve Siyonist işgale karşı direnişe odaklanmaktalar. Örnek olarak El Fetih, Hamas ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) gibi Filistin’in başlıca siyasi gruplarının öğrenci örgütlenmeleri verilebilir.

Öğrenci hareketinin ana talepleri

Filistinli öğrenci hareketinin temel talepleri çok yönlü olup hem öğrencilerin acil ihtiyaçlarını hem de daha geniş siyasi istekleri içermektedir. Acil İhtiyaçlar cephesinde; an itibariyle Filistin’de resmi bir yurt sistemi veya öğrenci konutları için resmi bir kurum bulunmadığı için (bu kurumların ve sistemin yokluğunda öğrenciler pahalı; kalite ve nitelikten yoksun bir kira sistemine mahkûm kalıyorlar), öğrenciler çoğunlukla daha iyi barınma koşulları için gösteri ve yürüyüşlerde bulunuyorlar. Ayrıca pek çok öğrenci gıda güvensizliğinden mustarip olduğu için erişilebilir ve besleyici yemek planlarına yönelik oldukça yoğun bir talep var. Çünkü Filistin Yönetimi’nin kontrolünde olan Batı Şeria Üniversiteleri’nin çoğunluğunda kamusal bir yemekhane sistemi bulunmuyor. Örneğin An-Najah Ulusal Üniversitesi’nin özel yemekhanelerinde uygulanan sistemde, yemekhane sahiplerinin fiyatları ve ürün seçimlerini denetlemesine izin veren “garanti sistemi” çekişmeli bir konu olmayı sürdürüyor: Öğrenciler, erişilebilirliğin ve kalitenin sağlanabilmesi için daha fazla regülasyon talep etmekteler. Ek olarak, yüksek eğitimin nüfusun daha geniş bir kesiminin erişimine açık olması için öğrenciler daha düşük kayıt ücretleri için mücadele ediyorlar. Bu mesele; bölümler arası ders kayıt ücretleri arasındaki farklılıklar (tıp bölümlerinin sosyal bilimlere kıyasla daha yüksek fiyatlara tabi olması gibi) ve diğer şehirlere kıyasla 1948 bölgelerinden gelen öğrencilerin sırtına binen fazladan finansal yük göz önünde bulundurulduğunda kritik bir hale geliyor.

Ayrıca öğrenciler, sigorta ücreti ve internet ücreti gibi mali sıkıntılarını artıran ek ücretler konusunda giderek daha fazla seslerini yükseltmekteler. Genellikle aşırı olarak görülen ve sağlanan hizmetlerle tam olarak gerekçelendirilmeyen bu ücretler, zaten eğitim maliyetiyle mücadele eden öğrenciler üzerinde önemli bir yük oluşturuyor. Hareket aynı zamanda kütüphaneler, laboratuvarlar ve sosyalleşme alanları gibi kampüs imkanlarının iyileştirilmesinin yanında çatışma bölgesinde yaşamanın psikolojik etkisine değinecek kapsamlı psikolojik destek hizmetler talep ediyor.

Siyasi açıdan Filistin’deki öğrenci hareketine çeşitli siyasi grupların farklı talepleri damgasını vuruyor. Her öğrenci grubu genellikle bölgenin daha geniş siyasi manzarasını yansıtan belirli bir siyasi partiyle aynı çizgide yer alıyor. Örneğin; El Fetih ile ilişkili öğrenci grupları, sözde demokratik kurumların ve yönetim yapılarının oluşturulması da dahil olmak üzere mücadeleye değil müzakereye dayalı çözümleri ve hükümetle işbirliğini savunmaya odaklanabiliyor. Buna karşılık Hamas’a bağlı olanlar, Siyonist işgale karşı daha militan bir yaklaşım çağrısında bulunarak direniş ve öz savunma stratejilerini vurgulayabiliyor. Buna ek olarak, önemli bir siyasi talep de hapis nedeniyle eğitimleri ciddi şekilde sekteye uğrayan tutsak öğrencilerin durumunun ele alınmasını içeriyor. Bu öğrenciler eğitimlerinde gecikmelerle karşılaşmakta ve hapisteyken eğitim kaynaklarına erişememekte, bu da akademik ve mesleki geleceklerini engellemektedir. Ayrıca bazı öğrenci kesimleri, Öğrenci Temsilci Konseyleri’nde adil ve şeffaf seçimler yapılması ve farklı siyasi ideolojilerin temsil edilmesi gibi daha geniş kapsamlı demokratik reformlar için baskı yapıyor. 

Öğrenci hareketi içerisindeki sol partiler bu ideallerini şu sloganda özetlemişlerdir: “Halk üniversitesi, demokratik eğitim, ulusal kültür”. Bu slogan demokratik bir biçimde yönetilen, Filistin halkının kültürel ve tarihsel bağlamına kökten bağlı ve toplumun tüm katmanları için erişilebilir bir eğitim sistemi vizyonlarını yansıtmakta; yalnızca eğitim veren değil ama aynı zamanda ulusal kimliği ve dayanışmayı güçlendiren bir eğitim sistemi yaratmaya yönelik kararlılıklarının altını çizmekte.

Son olarak, bu siyasi hedeflere ulaşmada eğitimin rolüne güçlü bir vurgu yapılıyor. Öğrenciler eğitimin “depolitize edilmesini” ve akademik özgürlüğün korunmasını talep etmektedir. Bu yaklaşımın arkasında Hamas, El Fetih vb. partilerin öğrenci örgütlerinin öğrencilerin acil ihtiyacını göz ardı ettiği fikri yatmaktadır. Bu yüzden öğrencilerin bir kesimi üniversitenin politik mücadelenin dışında tutulmasını savunuyorlar. Bu yaklaşım öğrencilerin yaşadığı sorunların kökeninin ve çözümünün politikadan geçtiğini reddetme gibi yanlış bir pozisyonda olsa da bu pozisyonun kökenleri üzerine düşünmek kıymetli olacaktır. Çünkü bazı öğrenci sektörlerinin rahatsız olduğu ‘politika’ biz sosyalistlerinin anladığı biçimiyle ezilenlerin politikası değil, aslında bu öğrencilerin rahatsızlığı düzen politikasından kaynaklanıyor fakat buradan çıkışı üniversiteyi depolitize etmek gibi yanlış bir çözümde arıyorlar.

Yukarıda ifade ettiğim gibi bu öğrenciler politikadan rahatsız olsalar da aslında politik taleplerde bulunuyorlar. Bu taleplerin başında, akademik kurumlarda Filistin Yönetimi’nin (El Fetih) sansür veya baskısına karşı çıkmak ve üniversitelerin özgür ve açık tartışma alanları olarak kalmasını sayabiliriz. Bu talebin önemli bir parçası da öğrenci temsilcilerinin demokratik bir şekilde seçilmesini sağlamak üzere öğrenci konseyi için düzenli ve adil seçimler yapılması çağrısıdır.

Öğrenci hareketi ve Direniş

Üniversitelerdeki öğrenci hareketi Filistin mücadelesinde önemli bir rol oynadı. Öğrenciler ulusal ve örgütsel vesilelerle yürüyüşlere, gösterilere ve oturma eylemlerine katıldılar. Öğrenci hareketi, işgalin Filistin halkına yönelik uygulama ve politikalarına karşı koymada önemli bir role sahipti. Filistin öğrenci hareketinin ilk şehidi olan şehit Şeref El Tibi, 21 Kasım 1984’te Birzeit Üniversitesi’nde şehit düştü. Han Yunus kampından geliyordu. 12 Nisan 1986’da Gazze şehrinden öğrenci Saeb Dahab ve Han Yunus’tan öğrenci arkadaşı Jawad Abu Salamiya yola çıktıktan sonra şehit edildiler. Birzeit Üniversitesi öğrencileri işgalin halkımıza karşı işlediği suçları ve politikaları kınamak için büyük bir gösteri düzenledi.

Mesele burada sonlanmadı. Öğrenci hareketinde faaliyet gösterenler 1987’deki Birinci İntifada’nın liderliğine katılırken daha önce aktif olmayan öğrenciler de intifadanın çeşitli eylemlerinde bulundular; dolayısıyla işgal güçleri ve sömürgeci yerleşimcilere karşı koymada merkezi bir rol oynadılar. Filistin öğrenci hareketi; Filistin ulusal mücadelesinin yayıldığı yıllar boyunca (bilhassa Birinci ve İkinci İntifadada) düzinelerce şehide, yüzlerce yaralıya ve binlerce tutsak ve gözaltıya tanıklık etti. İşgal güçleri aynı zamanda (özellikle Birinci İntifada esnasında) Filistin öğrenci hareketinde faaliyet gösteren pek çok kişiyi sınır dışı etti. Dolayısıyla vardığımız sonuç şudur: Ülkedeki en örgütlü gençlik sektörü olan Filistin öğrenci hareketi yalnızca sendikalist (trade-unioncu) bir hareketten ziyade genel hedefleri olan siyasi bir harekettir, ki bu da öğrenci hareketi ve örgütleri içindeki mücadele seferberliğinin bir sonucu olmaktan ayrı tutulamaz.

7 Ekim sonrası Filistin hareketi

Filistin mücadelesinin gidişatında mihenk taşı olacak öneme sahip bir olay olan “El-Aksa Tufanı” operasyonunun ardından tüm Filistin toplumunun, ama özellikle Batı Şeria üniversitelerindeki Filistin öğrenci hareketinin rolü üzerine sorular baş gösterdi. Özellikle Amerikan üniversitelerinde başlayan ve devamında Avrupa’ya yayılan (bazı Arap üniversitelerindeki mütevazı hareketlenmelerle beraber), öğrencilerin örgütlediği küresel Gazze ile dayanışma eylemleri dalgasının ardından; ulusal kurtuluş mücadelesinin temel bir parçası ve yeniden canlandırılmalarının ana dinamosu olarak, Filistin öğrenci hareketinin oynayacağı role ilişkin arayışlar yoğunlaşmış vaziyette.

Aktivistlerine ve kadrolarına göre güncel manzarada Batı Şeria üniversitelerinde Filistin öğrenci hareketinin oynaması gereken rolün gözle görünür eksikliği; bu hareketin etkisini yalnızca 7 Ekim’den bu yana değil, çok daha öncesinden beri (süregelen soykırımla beraber daha da şiddetli bir biçimde) kısıtlayan çeşitli faktörlere dayanmakta.

Filistin öğrenci hareketinin tarihsel olarak devrimci karakteri göz önünde bulundurulduğunda; bu faktörlerin güncel aktivist ve kadrolar üzerindeki etkisini anladıktan sonra, eğitim yıllarında etkili olan eski aktivistlere dönerek hareketin rolünü geçmiş yıllarda (1990’lı yıllardan başlayarak Oslo Anlaşmasının ve Filistin Yönetimi’nin kuruluşundan, bu rolün güncel sahnedeki kısmi ya da tamamıyla yokluğuna değin) etkileyen değişiklikleri kavramak hayati önem taşıyor.

Mevcut Filistin öğrenci hareketinin içindeki ilk sorun belirtisi hareketin üyelerinin ve kadrolarının, ya işgal ya da Filistin Yönetimi tarafından zulme uğrama veya tutuklanma korkusuyla, raporlarda isimlerinin ve hatta baş harflerinin geçirilmesini reddetmelerinde kendisini gösteriyor. Bu hususlar, geleneksel olarak mücadelenin ön saflarında yer alan ve işgale karşı direnişte kritik bir omurga oluşturan öğrenci hareketinin kültürüne yabancıdır.

Günümüzde hareket, Filistinli güvenlik güçlerinin kadrolara yönelik zulüm ve tutuklama politikaları sebebiyle yoğun kısıtlamalara maruz kalmakta. Dahası, soykırım esnasında yüz yüze eğitimden uzun dönemler boyunca çevrimiçi eğitime geçiş öğrencilerin kampüste bulunmalarını ve alanlarıyla etkileşime girmelerini engellemiş; çok sayıda öğrencinin, hareketlerinin Filistin direnişi içerisindeki rolünün yeniden doğuşuna yol açacak yenilikçi metotları ve araçları tartışılabileceği kolektif bir alandan mahrum kalmasına sebep olmuştur. Ayrıca, öğrencilerin aldığı eğitimin doğası aralarında ulusal farkındalık ve devrimci bilinç yetiştirilmesi açısından yetersiz kalmaktadır. İşgalin sıkılaştırdığı askeri kontrol noktaları da, Filistinlilerin Batı Şeria’nın farklı şehirleri arası hareketini kısıtlamak adına, soykırım esnasında yeni kurulanların yanında, bu sorunu derinleştirmektedir.

Öğrenci hareketinin gerçekliği ve krizden yükselen soru: yeniden canlanma ve rolün geri kazanımı

Filistinli siyasi grupları etkisi altına alan durgunlaşmanın bu grupların kitle ve öğrenci tabanına da yansıdığını ve öğrenci hareketini bir gerileme durumunun vurduğunu bugün kimse inkâr etmemekte. Geçmişe kıyasla koşullar değişmiş vaziyette; gerçekten de, bir noktaya kadar, faaliyet araçları ve metotları artık eskisi gibi değiller.

Bugün Filistin öğrenci hareketi yapısında, söyleminde ve uygulamalarında gerçekleşen çeşitli dönüşümlerin yanında; en genel düzeyde gerçekleşen, absorbe edemediği dramatik değişiklikler dolayısıyla keskin bir düşüş yaşamakta. Bu durum özellikle Oslo Anlaşmasında, devamında Filistin Yönetimi’nin kuruluşunda, Filistin’in siyasi sistemindeki şiddetli kaymada ve en nihayetinde öğrenci hareketinin tarihinde ilk kez muhalefetin ve destekçilerin ortaya çıkmasında belirgindir. Önceden tek çelişki sömürgecilik ile yaşanmaktaydı. Dahası ulusal, sendikal ve politik boyutlara hizmet odaklı bir karakterin hâkim olması; bireysel kurtuluşu toplumun kolektif kaygılarının önüne koyan bir söylem, genel bir kafa karışıklığı hali ve popülist ve şiddet içerikli retoriğin yayılması ile birleştiği zaman bu etkilerin hepsi birlikte öğrenci hareketinin parlaklığını söndürmüştür. Bu faktörler öğrenci hareketini mücadele ve aidiyet platformlarından kadın öğrencilerin sahnede bulunmadığı, bireysel çıkarların kolektif olanların önüne geçtiği zayıf ve erkek egemen yapılara dönüştürmüştür.

Öğrenci hareketinin ulusal sahnedeki rolünün çürüyüşüne ve gerileyişine sayısız sebep yol açmıştır. Peki, öğrenci hareketinin arzu edilen rolünün yeniden canlandırılmasının yolu nedir?

Bugün Filistin öğrenci hareketinden; hareketin varlığını ve etkinliğini onaracak bir vizyonun ortaya çıkarılması için, kapsamlı bir ulusal değerlendirme konferansı düzenleme yolunda çalışması beklenmektedir ve bu zorunludur. Bu çalışma öğrenci hareketinin faaliyetlerini kısıtlayan mevzuatların ve sistemlerin tekrar ele alınmasını ve tüm üniversitelerde öğrenci konseylerinin düzenli seçimlerinin yürütülmesini içermekte.

Tüm bunlara öğrenci hareketinin programının tekrar gözden geçirilmesi, öğrenci hareketi ve üniversite yönetimleri arasında kalıcı bir iletişim zemininin oluşturulması ve Filistin güvenlik kurumlarının üniversitelerin ve öğrenci hareketinin iç işlerine karışmamasının sağlanması eşlik etmelidir. Filistin güvenlik kurumlarının öğrencilere sendikal faaliyet veya siyasi bağlılıklara yönelik baskı uygulamalarına son vermesini sağlamak ve öğrenci konseyi tüzüklerinde kadınların seçim sahnesindeki varlığını temin edecek değişikliklerin yapılması da hayati öneme sahiptir. Ek olarak tüm öğrencilerin, seçim barajı engelini aşarak doğrudan nispi temsil temelli, öğrenci konsey üyeliğine katılımlarını artırmak önemlidir. Çünkü halihazırda herhangi bir partiyle bağı olmayan bağımsız bir öğrencinin öğrenci konseyine seçilmesi mümkün değil.

Uluslararası öğrenci hareketinden beklentiler

Uluslararası öğrenci hareketi adalet, eşitlik ve özgürlük için küresel mücadele içerisinde gittikçe daha kritik bir müttefik olarak görülmekte. Filistin öğrenci hareketinin, dünyadaki öğrenci hareketinden belli başlı temel beklentileri var. İlk olarak, uluslararası düzeyde öğrencilerden Filistin davası ile ilgili kendi topluluklarında ve ülkelerinde farkındalık yaratmaları beklenmekte: Bu eğitim etkinlikleri, seminerler ve Siyonist işgalin gerçek yüzü ve Filistinlilerin günlük hayatlarında karşı karşıya kaldıkları sorunlara yönelik tartışmaların düzenlenmesini içeriyor. Bu sayede öğrenciler dezenformasyona karşı gelebilir ve Filistin davasına dair daha fazla bilgi sahibi ve duyarlı bir küresel gençlik kuşağının yetişmesini sağlayabilirler.

Bir diğer kritik beklenti de uluslararası öğrenci hareketinin destek ve dayanışma kampanyalarına aktif katılım göstermesi. Bu beklentiye hükümetlere ve şirketlere işgali destekleyen politikalarını değiştirmeye yönelik baskı uygulamayı hedefleyen protesto, boykot ve yatırımların geri çekilmesi hareketlerinin örgütlenmesi ve buralara katılım gösterilmesi dahil edilebilir. Örnek olarak BDS hareketi (Boykot, Yatırımların geri çekilmesi ve Yaptırım), Siyonist işgale ekonomik ve siyasi baskı uygulaması yönünde uluslararası öğrencilerin eylemliliğine ciddi bir biçimde yaslanmakta. Ek olarak uluslararası öğrenci hareketi çeşitli insan hakları örgütleriyle ve medya kanallarıyla olan bağlantılarını kullanarak Filistinlilerin seslerinin ve yaşadıklarının daha fazla duyulmasını sağlayabilirler, bu sayede Filistinlilerin hikayelerinin daha geniş bir kitleye erişmesine katkıda bulunmuş olurlar.

Desteklemenin ötesinde, uluslararası öğrenci intifadası ve Filistinli öğrenciler arasında akademik ve kültürel etkileşimlerin geliştirilmesi, müşterek anlayış ve dayanışma inşa edilebilir. Bu etkileşimler ortak araştırma projeleri, sanal konferanslar vb. biçimlerini alabilir.

Son olarak, uluslararası öğrenci hareketinden kendi kurumlarına ve hükümetlerine yönelik politika değişikliklerinin savunuculuğunu yapmaları beklenmekte. Buna üniversitelerinin etik yatırım politikaları benimsemesi için baskı oluşturması, işgalden kâr elde eden şirketlerle ilişkilerini kesmek ve hükümetlerini Filistin’deki insan hakları meseleleriyle ilgili daha güçlü bir tavır almaya teşvik etmek dahildir.

Hamas lideri İsmail Haniye’nin öldürülmesini kınıyoruz!

0

31 Temmuz günü, İsrail devleti ve Siyonizm, Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Haniye’yi öldürdü. Haniye, yeni seçilen İran Cumhurbaşkanı’nın yemin törenine katıldıktan sonra Tahran’daki ikametgahında bulunuyordu ve evine bir hava saldırısı düzenlendi.

İsrail hükümeti, basın ofisinin Facebook hesabında Haniye’nin “ortadan kaldırıldı” etiketiyle bir görüntüsünü paylaşarak saldırıyı üstlendi. Bu resmi paylaşım daha sonra silindi. Bu yılın Nisan ayında İsrail, Gazze’deki El Şati mülteci kampında düzenlenen geniş çaplı bir bombalı saldırıda Haniye’nin üç çocuğunu ve torunlarını öldürmüştü.

İsmail Haniye, Hamas’ın başlıca lideriydi, aynı zamanda bir dönem Arap Edebiyatı akademisyeni ve Gazze İslam Üniversitesi’nin dekanıydı. 62 yaşındaydı. Birinci intifada sırasında 1989’da İsrail tarafından üç yıl hapsedildi. 2003 yılında İsrail’in bir bombalı saldırısında yaralanmış, ancak hayatta kalmıştı. Haniye, 2006 yılı Ocak ayındaki seçimlerde Hamas’ın başlıca milletvekili adayıydı ve ikinci intifadadan sonra seçimleri kazanmıştı.

El Fetih güçlerine karşı seçimleri kazandıktan sonra Filistin Başbakanı olarak atandı, ancak ulusal birlik hükümeti bozulduktan sonra Filistin Ulusal Yönetimi Başkanı tarafından görevden alındı. 2014 yılına kadar Gazze’deki hükümetin bir parçası olarak kalmaya devam etti. 2017 yılında Hamas Siyasi Büro Başkanı olarak atandı. Hayatının büyük bir kısmını sürgünde, gençliğinde Lübnan’da ve son yıllarda Katar’da geçirdi. Ateşkes arayışındaki müzakerelere aktif olarak katıldı, çeşitli toplantılara bizzat katıldı ve seyahat etti. İsmail Haniye, bu yıl Mayıs ayında yapılan ateşkes önerilerini kabul etmeye hazır olduklarını ilan etmişti.

İsmail Haniye sadece Hamas’ın bir lideri olarak değil, aynı zamanda Gazze ve Batı Şeria’daki birçok Filistinli tarafından saygı duyulan bir direniş figürü olarak da tanınıyor. Onun öldürülmesi, İsrail’in Gazze ve tüm Filistin halkına karşı işlediği suç ve soykırımın bir parçasıdır. İran, Suriye veya Lübnan’ı bombalarken İsrail, ABD’nin korumasıyla cezasız kalabilme gücünü kullanıyor.

Halkları bu siyasi cinayeti reddetmeye ve Filistin halkının kahramanca direnişine destek vermeye çağırıyoruz.

Gazze Direniyor, Filistin Yaşıyor! Nehirden denize özgür Filistin!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

31 Temmuz 2024

Venezuela: Maduro seçim sahtekârlığıyla yeniden başkan ilan edildi

0

Sandıkların kapanmasından altı saat sonra, oy sayımının nasıl ilerlediğine dair tek bir veri bile olmadan, Venezuela Ulusal Seçim Konseyi Başkanı Elvis Amoroso, Başkan Nicolás Maduro’yu 5.150.092 oy (yüzde 51,20) ile rakibi Edmundo González Urrutia’nın (4.445.978 oy, yüzde 44,2) önünde kazanan olarak ilan etti. Bu sırada sandıkların yüzde 80’i sayılmıştı.

Maduro’nun hükümetine yakın olanlar dışında neredeyse hiç kimse bu sonuçlara inanmıyor ve sandıkların sayımının temiz olduğuna güvenmiyor. Kitlesel bir katılımla oy kullanmaya giden milyonlar iradelerine saygı gösterileceğini ve böylece Maduro’nun kendilerine açlığa sürükleyen diktatörlük rejimini sona erdirebileceklerine dair naif bir beklenti içerisindeydiler.

Seçimlerde sahtekârlık bekleniyordu, ancak María Corina Machado liderliğindeki patron muhalefeti, gerekli olan halk seferberliğini göz ardı ederek, hükümetin sadece oy vererek yenilebileceğinde ısrar ediyordu. Oysaki, Venezuela’da seçim hilesi ilk kez gerçekleşmiyor.

Bu yıl Maduro hükümeti, demokratik özgürlüklere dönük saldırılarını artırdı ve kamu kaynaklarını yağmalamayı hızlandırdı. Birçok siyasi liderin seçimlere katılmasını engelledi, adaylara itiraz etti, seçim kampanyası sırasında 70’den fazla aktivist ve burjuva muhalefet parti önderini tutuklayarak açık bir baskı uyguladı. Ayrıca farklı ülkelerdeki milyonlarca Venezuelalının oy kullanma hakkını engelledi.

Maduro hükümeti, sözde ve sahte sosyalist hükümetine karşı bağımsız ve muhalif solun, emekçi halkın çıkarlarını yansıtan bir aday göstermesi ihtimalini tamamen ortadan kaldırdı.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Venezuela seksiyonu Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSL) olarak, demokratik özgürlükleri savunduk ve emekçi halkın siyasi ve seçim haklarını talep ettik. PSL; PPT/APR, Marea Socialista ve LTS ile birlikte, hükümetin ve seçim hilelerinin kınanması ve işçi sınıfının siyasi bağımsızlığının savunulması için “İşçi sınıfının adayı yok” sloganı ile bir anlaşma imzaladı. Bu slogan temelinde, ne Maduro ne de González Urrutia’nın işçi sınıfının, kadınların ve gençlerin çıkarlarını yansıttığını belirterek geçersiz oy kullanma çağrısında bulunduk.

Bu bağlamda, PSL ve İUB-DE olarak, gelmekte olan seçim sahtekârlığını kınayarak ve reddederek, hükümete karşı oy kullanmaya giden milyonların oy hakkının saygı görmesi gerektiğini savunduk. Bu tutumu Edmundo González Urrutia ve María Corina Machado liderliğindeki sağcı ve patron muhalefet koalisyonuna hiçbir destek vermeden yükselttik.

Venezuela halkının çoğunluğu, 4 doların altında maaşlar, yıkılmış sağlık, eğitimle ve genel kamu hizmetleriyle birlikte sert bir kemer sıkma politikası uygulayan bu hükümetten bıktı. Başka bir seçenek olmadığı koşullarda, hükümete dönük tepki oyları, González Urrutia’nın liberal sağcı adaylığında toplandı. Bu patron ittifakı, her zaman işçi düşmanı bir yönetim sergilemiş olan Venezuela’nın geleneksel patron partilerini, oligarşik ve ABD-yanlısı kesimleri bir araya getiriyor. Bunlar, 1989 yılında o zamanki Başkan Carlos Andrés Pérez’in kemer sıkma paketine karşı Caracazo olarak bilinen halk isyanına yol açanlardır.

‘90’ların sosyal krizi ve halkın bu eski emperyalizm yanlısı ve ülkenin petrol ve diğer zenginliklerini yağmalatan liderlikten duyduğu hoşnutsuzluk, Hugo Chávez’in halkçı, antiemperyalist bir söylemle politik yükselişine zemin hazırladı. 1998’de iktidara gelen Chávez, 2005’te “21. yüzyıl sosyalizmi” inşa edildiğini ilan edecek kadar ileri gitti. Bu, Venezuela ve tüm Latin Amerika’da büyük beklentiler ve destekler yarattı. Ancak bu bir aldatmacaydı. Venezuela’da işçi liderleri Orlando Chirino ve José Bodas tarafından yönetilen Troçkist sol akımımız, başından itibaren Chávez ve daha sonra Maduro hükümetinin aslında hiçbir şekilde sosyalizm inşa etmediğini ilan etti. Bu yönetimin amacı, sözde antiemperyalist söylemleriyle, karma şirketler aracılığıyla, çokuluslu petrol şirketleriyle kamusal petrol işletmesi PDVSA arasında anlaşma sağlamaktı.

Bunu, Cisneros gibi büyük patronlarla halihazırda yapmaya başlamıştı. Aynı zamanda devletle veya orduyla bağlantılı şirketlerin ortaya çıkmasını teşvik etti, bu da “boliburjuvazi” olarak bilinen yeni bir patron sektörü yarattı. Bu sistem, düşük maaşlar ve işçi örgütlerine, bağımsız sola saldırılar temelinde emek karşıtı bir yapı kurdu. Hakiki bir sosyalizm ve gerçek solla hiçbir ilgisi yoktu.

Maduro, Chávez’in 2013’te ölümünden sonra görevi devraldı ve bu politikayı sürdürmekten ve derinleştirmekten başka bir şey yapmadı. Artan sefalet ve uyguladığı sert kemer sıkma politikaları nedeniyle halk desteğini kaybettikçe baskıyı artırdı.

Bu anlamda Venezuela’da, sağın iddia ettiği gibi, başarısız olanın sosyalizm değil Chávezcilik olduğunu vurgulamak önemlidir. Bu, emekçi halk kesimlerine söyledikleriyle patronlarla ve çokuluslu şirketlerle yaptığı anlaşmalar arasında tam bir zıtlık olan iki yüzlü politikaların ve sınıf işbirliği hükümetlerinin başka bir başarısızlığıdır. Bunlar, Arjantin’deki Peronizm, Brezilya’daki Lula-İşçi Partisi veya Yunanistan’daki Syriza gibi hükümetlerdir. Bu örnekler karşısında PSL ve İUB-DE olarak, emekçilerin yönettiği gerçek sosyalizm, işçi ve emekçi halk demokrasisi yolunda mücadele ediyoruz.

Maduro hükümeti, antiemperyalizmden bahsediyor, solcuymuş gibi ve Milei’ye karşı konuşmalar yapıyor, ancak emekçi halkı açlığa sürükleyen, baskıcı, burjuva bir diktatörlük olmaktan öteye gitmiyor. Dünya halkları yanılgıya sürüklenmemeli: skandal seçim sahtekarlığı işte bu politikanın bir parçasıdır.

Maduro hükümetini ve seçim sahtekârlığını yenmenin sadece seferberlikle mümkün olabileceğine inanıyoruz. González Urrutia-María Corina Machado liderliğindeki patron muhalefeti, ilk açıklamalarında sahtekârlığa karşı seferberlik çağrısında bulunmadı, tereddütlü ve müzakereye odaklanmış politikalarını yineledi. Caracas ve diğer şehirlerde kendiliğinden bir şekilde tencere-tava eylemleri (cacerolazo) şimdiden başladı. Venezuela emekçi halkının ihtiyaç duyduğu köklü değişimlerin yolunda halkı sahtekarlığı ve Maduro hükümetini yenmek için sokaklara çıkmaya çağırıyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

29 Temmuz 2024