Ana Sayfa Blog Sayfa 18

Dünya Bankası soframızdan elini çek!

0

Mehmet Şimşek, yakın zamanda Körfez ülkelerinden para bulamayınca yüzünü büyük abilere döndü. İngiltere ve ABD’den gelmesi planlanan para için tur üstüne tur yapmakla ve gittiği her yerde Türkiye ile ilgili brifing vermekle meşgul.

Gereken parayı karşılamıyor olsa da bu kapsamda Dünya Bankası’nın alt kuruluşlarından olan Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası’ndan 6 milyar dolar, Uluslararası Finans Kurumu’ndan 9 milyar dolar, Çok Taraflı Yatırım Garanti Ajansı’ndan 3 milyar dolar borçlanılacak. Toplamda ise Dünya Bankası’ndan alınacak kredi 35 milyar doları buluyor. Bu borcun bir kısmı kamunun, bir kısmı ise özel sektörün olacak.

Şimşek ve genel olarak iktidar için özellikle seçim yenilgisi sonrasında OVP programının uygulanmasının maliyeti artmış durumda. Bu programı uygularken doğacak politik ve ekonomik maliyetleri bizzat programın destekçisi emperyalizmin finansal kurumları eliyle fonlanması kimseyi şaşırtmasın.

Bu durum zaten Nebati döneminde CHP başta olmak üzere tüm muhalefetin yapısal reform adıyla IMF’ye ve Dünya Bankası’na işaret ettiği ve “yapısal reformlarla” ülkeyi “düzlüğe” çıkarmayı planladıkları programın neredeyse aynısı, sadece uygulayıcısı muhalefet değil iktidar.

Zaten “yapısal reform” tabiri emperyalizmin uluslararası kurumlarının ülkeye giriş kodudur. 1995’te bunu gördük, 2001’de bunu gördük ve şimdi de yine o tabir piyasada geziniyor: yapısal reform. Yaptıkları tüm emek düşmanı politikayı bu tabirle maskeleyerek programlarına meşru bir zemin kazandırmaya çalıştılar. Bu reform dediklerinin içinde sermaye lehine, emekçilerin aleyhine olan ne varsa bulabilirsiniz. Emeklilik sisteminin özelleştirilmesi, tarımın özelleştirilmesi ve devlet sübvansiyonlarının kaldırılması, finans sektörünün tamamen serbestleştirilmesi, kamu iktisadi teşebbüslerinin yağmalanması bugüne kadar yapılmış “yapısal reformlardan” bazıları olarak tarihteki yerini aldılar.

Kısaca piyasa hakimiyetini merkeze alan bu başat kapitalist kurumların ülkeye girişi her zaman işçi ve emekçiler için daha çok sömürü, daha zor yaşam şartları demek olmuştur. Unutulmamalı ki Şimşek’in politikasıyla mücadele aynı zamanda IMF ve Dünya Bankası’yla mücadeledir. Birini diğerinden ayırmaya çalışan burjuva iktisatçılar aleni biçimde yalan söylüyorlar. IMF dünya kapitalizminin merkez bankasıysa Dünya Bankası da Hazine ve Maliye Bakanlığı’dır.

Sonuç olarak, para girdisini sağlamak ve gerekli finansal kaynağı elde etmek için emperyalizme bağımlı bir ülke olarak Türkiye’nin uluslararası alanda birçok taviz verdiğini biliyoruz. İsrail ile ilişkiler bunların başında geliyor. Ardından Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliklerine desteği de sayabiliriz. Bu tavizlerin yıl içinde başka örneklerini de görebiliriz. Tüm bu çerçevede Şimşek’in en büyük yardımcısı ABD Merkez Bankası’nın sonbaharda FED’in yeniden faizleri indirerek dünyaya dolar saçması olabilir. Bu ihtimal güçlü olmakla birlikte eğer ki gerçekleşirse ülkedeki ve dünyadaki “enflasyon artışı-alım gücü düşüşü” sorunu gittikçe katmerlenir. Unutmayalım, emperyalist ülkelerde enflasyon yüzde 10’sa Türkiye’de yüzde 150’dir. Önümüzdeki süreçte işçi sınıfının alım gücünün korunması için düzenli ücret artışı talebi sadece Türkiye’de değil küresel ölçekte daha fazla önem kazanacak.

Filistin’le dayanışmak, Siyonist rejimi boykot için Filistin İçin Öğrenci Çalıştayı!

0

Filistin İçin Öğrenci Dayanışması’nın organizatörü; BDS Türkiye ve Filistin Gençlik Hareketi’nin (PYM) katılımcısı olduğu Filistin İçin Öğrenci Çalıştayı gerçekleştirildi.

Talepler ekseninde seferberlik çağrıları dünyanın her yerinde yükseliyorken, Birzeit Üniversitesi öğretim üyesi bir katılımcı çevrimiçi bağlantı ile öğrenci hareketinin mücadelesinin Filistin mücadelesindeki önemini anlatı:

“Bu protestolar sömürge temsilcilerinin normalleştirme ve işgal girişimlerine karşıdır… Yapılan her şey, büyük ve küçük gösteriler, protestolar, eylemler, soykırımı durdurmak için bir güç oluşturuyor.  Dünyanın dört bir yanındaki öğrenci hareketlerine güveniyoruz. Onların gücü soykırımı durdurmak için yeterli olabilir… Dünyanın her yerindeki öğrenci hareketleri kendi üniversitelerine ve hükümetlerine baskı yapabilecek güce sahip. Amaç, kendi hükümetlerinin işgal devletiyle yaptığı anlaşmaları sona erdirmek.”

Birzeit’ten Londra’ya, Siyonizm’e karşı mücadelede öğrenci hareketleri dayanışma içerisinde!

Palestinian Youth Movement İngiltere aktivisti bir arkadaşlarımız anlatıyor:

“Bizim en büyük politik motivasyonumuz, yoldaşlarımızın kendilerini, sadece bir dayanışmadan çok mücadelenin öznesi olarak görmeleri. Birçok genç insanın kendilerini sadece dayanışma örgütleri olarak görmelerinin sebebi çok fazla dayanışma örgütünün var olması. Bu yeterli değil. Bizim amaçlarımızdan bir tanesi dayanışma araçlarımızı etkisiz haline getirenlere karşı mücadele etmektir. Enstitüler kurmaya çalışıyor ve Filistin’in nehirden denize kadar özgür olmasını savunuyoruz. Yapmaya çalıştığımız en büyük politik hareket ise enternasyonal bir direnişi normalleştirmek.”

Siyonizm ve 7 Ekim

Kökenleri 1882 yerleşimci göç dalgalarına dayanan, 1948-49 ile Filistin topraklarında açık işgali başlatan Siyonist rejimin, işgalci ve soykırımcı politikalarına karşı Filistin halkı direnmeye devam ediyor. Bu anlamda 7 Ekim, direniş ve Apartheid rejiminin işgaline karşı bir başkaldırı harekatı olarak başlarken, Filistin İçin Öğrenci Dayanışması adına söz alan Enes Karakaş, 7 Ekim ile başlayan süreci ve taleplerimizi anlattı:

“7 Ekim’den sonra korsan devlet Siyonizm’in yenilmez imajı yerle bir oldu. Birçok emperyalist devlet saldırıları kınadı. Bugün Gazze’de bir soykırım yaşanıyor. Buradan İsrail’in projesinin ne olduğu anlaşılıyor. Saldırı Gazze’den geldi, peki İsrail neden Batı Şeria’ya da saldırıyor? Aslında bu bir ulusun yok edilmesi projesidir… Siyonizm, Filistin’deki bütün zenginlikleri yok etme ve her şeye el koyarak yeni bir ulus inşa etme projesidir… Filistin İçin Öğrenci Dayanışması olarak bir çağrı yaptık ve talepler sunduk: İşgalin sona erdirilmesi, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkı. Bize göre İsrail korsan bir işgalci devlettir, bir Apartheid rejimidir. Meşru değildir… Oslo Süreci de çok önemli noktalarından bir tanesi. Filistin içindeki bölünme noktalarından bir tanesidir. İki devletli çözüm denendi. Emperyalist güçler bu süreçle Filistin direnişine boyun eğdirmek istediler…

Ne yapmalıyız? 7 Ekim önemli bir kırılma noktasıydı. Filistin direnişi inisiyatifi ele geçirdi. İsrail’in yenilebileceği anlaşıldı ve İsrail uluslararası arenada yalnızlaştırıldı. Uluslararası örgütlerin inisiyatifi sınırlı ama yine de durumu değiştirmek açısından önemli. BDS ile birlikte her ülkede kampanyalar düzenlendi. Biz de bunu yapıyoruz, özellikle üniversiteler içinde… İsrail’in tüm kurumlarıyla varlığının sona ermesi ve direnişin zaferi için bu kampanyaların önemli olduğunu düşünüyoruz. Üniversitelerde İsrail ile tüm ilişkilerin sonlandırılmasını savunuyoruz. ABD’de dayanışma kamplarında mücadele eden bir arkadaşımız üniversitesinin İsrail için silah ürettiğini söyledi. Bu yüzden ABD’deki öğrenciler buna karşı kampanya yürütüyor. Türkiye’de üniversitelerin İsrail ile ilişkileri tam olarak bilinmiyor. Bunları daha iyi araştırmamız ve kampanyalarla ifşa etmemiz gerekiyor…”

Siyonizme karşı enternasyonal mücadelemizde, seferberlik ağını örerken taleplerimiz için dayanışmaya ve mücadeleye çağırıyoruz; İsrail ile ilişkiler kesilsin! Uzun vadeli bir çalışma yaratabilmek, bir taban hareketi oluşturmak için Öğrenci Çalıştayları kurmaya, basın açıklamaları, eylemler ve üniversitelerdeki akademisyenlerle toplantılar yapmaya devam edilmeli.

Çalıştay masalarda tartışıyor!

İşgal Devleti Akademik Kurumlarını Boykot, Sokakta Filistin, Filistin’le Dayanışmada Medya ve İletişim, İşgal ve Kadın, Filistin için Kültür ve Sanat Etkinlikleri adına açılan masalarda öğrenciler ve akademisyenler, Filistin için seferberlik çağrısını güçlendirmeyi, ihtiyacımız olan taban hareketini oluşturma yollarını, dayanışma yolunda medya ve iletişimin nasıl daha etkin kullanılabileceğini, işgal devletinin saldırıları altında kadın mücadelesi ve dayanışmadaki kadın emeğini, talepler ekseninde Filistin mücadelesinin sürekliliğini tartıştılar.

1 Mayıs’ın ardından

0

Bu sene 1 Mayıs kadınlar açısından da oldukça bölünmüş geçti. Türk-İş 1 Mayıs’ı Bursa’da kutlarken, Hak-İş 1 Mayıs’ı Kocaeli’nde kutlamayı tercih etti. DİSK ile KESK ise İstanbul’da Saraçhane’ye çağrı yaptı. Feministler ve kadın örgütleri Saraçhane’de yer alırken, Kadın Dayanışması olarak Manisa, Bursa ve Saraçhane’de alanlarda yer aldık.

Ekonomik yükün kadınların üzerine yıkıldığı toplumsal bir ekonomik buhran döneminden geçiyoruz. Fiyat artışları, barınma sorunları, çarşı pazarın pahalılığı, ev içindeki yeniden bakım yükü ve tüm bunların yarattığı güvensizlik ve güvencesizlik bizi her geçen gün hayatta kalma savaşına itiyor. Rejimin panzehir olarak sunduğu aileyi merkeze alan politikalar, aileyi hem bir bakım merkezi hem de bir ideoloji olarak “güçlendirmeyi” hedefliyor. Zira güçlü aile demek, kadınların en az üç çocuk doğurup büyüttüğü, hane içindeki yaşlı, hasta ve engellilere baktığı, aynı zamanda kocaları her gün işbaşı yapmaya hazırladığı aileler demek. Rejim daha fazla aile politikası diyerek kadınları, lgbti+ları yoksulluğa ve şiddete mahkûm ediyor. Bu nedenle eşdeğer işe eşit ücret, kadınlara yönelik istihdam ayrımcılığının sona ermesi, ev ve bakım işlerinin toplumsallaştırılması ve hijyen ürünleri gibi temel ihtiyaçlara erişimin parasız olması gibi taleplerimizi bu yıl da 1 Mayıs alanlarında dile getirmeye çalıştık.

Kadınların 1 Mayıs’ı da tıpkı 8 Mart’lar gibi sözümüzü yükselttiğimiz, dayanışmayı hissettiğimiz başlıca mücadele günlerimizden biri iken bu sene özellikle İstanbul 1 Mayıs’ındaki bölünmüş ve parçalı tablo üzerine birkaç söz söyleme ihtiyacı duyuyoruz. Kadınlar olarak bin parçaya bölünmeyi değil kitlesel ve birleşik 1 Mayıs’ı savunuyor; emekçilerin devlet şiddetine maruz kalmadan, gözaltına alınmadan alanlarda var olmasını istiyoruz. Ancak onları politik hiçbir talebimizi dile getirmeksizin Taksim ısrarı ile Saraçhane’ye çağıran, pek çok kadının yasaklı olması nedeniyle gelemediği, kendi tabanlarını taşımaktan imtina eden sendikal bürokrasilerin ikameci ve çıkarcı yaklaşımlarını da ısrarla reddediyoruz!

Erkek şiddetinin, yoksullaştırmanın, rejimin baskı ve kemer sıkma politikalarının karşısında kadınlar olarak birleşik bir mücadeleye ihtiyaç duyuyor ve bunu kadın hareketinin de parçası olduğu bir emek ittifakı etrafında örgütlemenin gerekli olduğunu düşünüyoruz. Sadece belirli mücadele günlerinde alanlarda değil, gündelik mücadeleyi de birlikte örgütlemek, birbirimizden güç almak, yan yana durmak bizim için son derece elzem.

Yargıdaki krizin gösterdikleri

0

25 Mart’ta başlayan ve halen devam eden Yargıtay Başkanlığı seçimlerinde salt çoğunluk bir türlü sağlanamadığından Yargıtay’a başkan seçilemiyor. Seçimler, Can Atalay’a ilişkin verilen iki ihlal kararına direnerek kararı uygulamayan ve AYM hâkimleri hakkında suç duyurusunda bulunan başkan adayı lehine, Adalet Bakanlığı’nın devreye girdiği iddialarının gölgesinde yapılmaya devam ediyor. Salt çoğunluğun rejimin yakın markajına rağmen sağlanamaması ise seçimlerin Yargıtay’da kümelenen gruplar arasında güç savaşına döndüğünü gösteriyor.

AYM kararlarının uygulanmaması ile birlikte oluşan AYM-Yargıtay krizini kullanan rejim, Anayasa tartışmalarını da gündeme getiriyor. Oysa mahkemeler arasında oluşturulan bu kriz de önümüzdeki somut Yargıtay Başkanlığı seçimleri gibi esasen rejimin yönetememe sorununun somut tezahürlerinden ibaret.

AYM, özellikle son dönemde Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin ilk kararnamesinde yer alan 37 düzenleme için iptal kararı verdi. AYM’nin iptal ettiği bu düzenlemeler içerisinde Cumhurbaşkanına tanınan istisnai birtakım yetkiler, Cumhurbaşkanının hâkim ve savcı görevlendirme yetkisi, Çevre Bakanlığı’nın mülkiyet hakkı tesisine ilişkin yetkiler, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın meslek kuruluşlarının özerk yapısına müdahale eden denetleme yetkisi gibi birçok yetki bulunuyor. AYM bu dönemde aynı zamanda özel şirketlere devredilen liman işletmelerinin ihalesiz olarak 49 yıla kadar uzatılmasını öngören kanun maddesini de iptal etti.

Suçta ve cezada kanunilik ilkesini ihlal eden, muğlak ibareler içeren kanun maddelerini iptal eden; keyfi uygulamaları önleyen; kuralların belirli ve öngörülebilir nitelikte olması gerektiğini belirten; ifade özgürlüğü, toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı, örgütlenme, din ve vicdan özgürlüğü gibi temel haklara ilişkin ihlal kararları veren AYM, rejimin radarına girmiş görünüyor. Zira AYM’nin kapatılması gerektiği dahi rejim tarafından sıkça dillendiriliyor.

İşte AYM’ye getirilen eleştiriler bu atmosferde gerçekleşiyor. Yönetememe ve meşruiyet sorununu aşamayan rejimin yargı eliyle suni krizler çıkarması biz emekçilerin insanca yaşama hakkı, örgütlenme ve sendikalaşma hakkı, ifade özgürlüğü, toplantı ve gösteri yürüyüşü yapma hakkı gibi birçok temel hak için birleşik mücadeleye ne denli ihtiyacımız olduğunu güçlü bir şekilde hatırlatıyor.

Refah’ın işgaline hayır! İsrail, Filistin’den dışarı!

0

Hamas, Mısır’ın önerdiği ateşkesi imzalama isteğini dile getirirken, İsrail de Refah’ta askeri saldırı başlattı. 7 Mayıs Salı günü erken saatlerde İsrail ordusu, Mısır sınırındaki aşırı nüfuslu kentin bir kısmını bombaladı ve bunun sonucunda 18 kişi öldü, onlarca kişi yaralandı. İsrail, “Refah Operasyonu”nu başlatmak için İsrail tanklarının Refah’ın Gazze tarafını kontrol altına almasını ve Mısır ile olan sınır kapısının 8 Mayıs Çarşamba gününe kadar kapatılmasını emretti; bu da insani yardım, gıda, su ve ilaca erişim ile bombardımanda yaralanan kişilere acil tıbbi müdahalenin engellenmesine sebep oldu.

“Refah Operasyonu”, İsrail Nazi-Siyonizminin tarihi hedeflerini tamamına erdirmeyi ve Filistin halkını kendi topraklarından çıkarıp yaşanamaz bir bölge olan el Mavasi’ye doğru sürmeyi, ardından da burayı silahlı işgalcilerle kolonileştirmeyi amaçlıyor. İsrail saldırısından önce Refah’ın nüfusu 200 bindi. Büyüklüğü 65 kilometre kareyi aşmayan kent 1,5 milyon mülteci aldı.

Refah’a yönelik askeri operasyon, Netanyahu’nun yalnızlaştırılmasını derinleştiren soykırımcı karakterini bir kez daha ortaya çıkaran bir başka savaş suçudur ve böyle olmaya da devam edecektir. BM ve Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı (UNRWA), zorla yerinden edilmeye müdahale etmeyi reddediyor. Avrupa diplomasisinin başkanı Josep Borrell bile operasyonu “kabul edilemez” olarak nitelendirdi. İsrail’in ana müttefiki olan ABD emperyalizmi şu ana kadar operasyonu desteklemeyi reddetti ve “Gazze’nin diğer bölgelerinde gördüğümüz gibi yoğun kentsel ortamlarda yaratabilecekleri etkiyi” önlemek için Siyonist ülkeye 3.500 bomba sevkiyatını geçici olarak durdurdu. Gazze’deki soykırım niteliğindeki işgali destekleyen Biden, şimdi gelecekteki ABD seçimlerini düşünerek seçmen tabanının desteğini kaybetmekten korkuyor.

Ateş altında müzakere: emperyalist diplomatik başarısızlık

4 Mayıs Cumartesi ve 5 Mayıs Pazar günü Hamas, Mısır ve Katar tarafından önerilen üç aşamalı ateşkes teklifini kabul edecekti. Bu teklif İsrail’in geri çekilmesini, Hamas’ın askeri olarak çekilmesini ve rehinelerin serbest bırakılmasını içeriyordu. Ancak Netanyahu bunları “İsrail Devleti için korkunç bir yenilgi” olarak nitelendirerek reddetti. Hamas’ın 7 Mayıs Salı gününe kadar müzakereleri tamamlamak için Kahire’ye dönmesi gerekiyordu ama bu asla gerçekleşmedi. Ateş altında Filistin lehine bir ateşkes müzakeresi yapmaya çalışılırken, İsrail saldırıya yeniden başladı ve tek başına Refah’a askeri saldırı gerçekleştirdi.

İsrail Devleti’nin sömürgeci karakteri, tarihi Filistin topraklarının tamamını işgal etmeyi amaçlıyor ve bu amaç doğrultusunda, askeri gücünü ve emperyalizmin kendisine 70 yılı aşkın süredir bahşettiği dokunulmazlığı kullanıyor. Netanyahu ve onun aşırı sağcı dini hükümeti, barışın etnik temizlik hedefleriyle bağdaşmaması nedeniyle herhangi bir ateşkesi veya mütarekeyi kabul etmiyor.

Küresel seferberlikler ve emperyalist kriz

ABD ve Avrupa’da üniversitelerdeki muazzam öğrenci seferberlikleri Joe Biden hükümetini ve onun emperyalist politikasını duvara toslattı. Baskılara, zulme, kriminalize edilmeye ve binlerce tutukluya rağmen öğrenci kampları ve işgalleri sürüyor ve Avrupa’ya yayılıyor. New York’taki Columbia Üniversitesi’ndeki eylemlerden Barselona ve Amsterdam’daki üniversite işgallerine kadar öğrenci hareketi kalıcı bir ateşkes ve soykırımın sona ermesi talepleriyle sahneye çıkıyor. Dahası, hükümetlerin ve üniversitelerin soykırımcı İsrail devletiyle her türlü ilişkiyi kesmesini talep ediyorlar. İlişkiyi kesme talepleri, Barselona Üniversitesi’nde olduğu gibi, akademisyenler tarafından da sahipleniliyor.

Bu dalga, Filistin halkıyla küresel dayanışmanın büyüdüğünün açık bir ifadesidir ve emperyalist politikayı sorgulayarak İsrail’in Filistin’de askeri ve siyasi zaferini imkânsız kılmaktadır. Avrupa emperyalizmiyle birlikte İsrail’in ana müttefiki olan ABD, Ortadoğu’daki küresel jandarmasını silahlandırmak için milyarlarca dolar harcadı. Ancak 1960’larda Vietnam Savaşı’na karşı çıkan seferberlikle ve seferberliklerin anısıyla yüzleşen Joe Biden desteğini geri çekerek “Refah Operasyonu”nu desteklemeyi reddediyor. Böylece emperyalist bloğu kısmen parçalayarak İsrail’in yalnızlaşmasına daha da katkıda bulunuyor. Siyonist devletin sınırları içerisinde gerçekleşen eylemlerde ifade edilen şey ise, Netanyahu’nun rehinelerin geri dönüşünü garanti edememesinin kınanmasıdır.

Filistin direnişini desteklemek için 15 Mayıs’ta küresel bir seferberliğe!

Üniversite kampları ve işgalleri, izlenecek yolu işaret ediyor. Dünyanın çeşitli şehirlerindeki kitlesel seferberlikler baskıyla karşı karşıya kalmasına rağmen yayılmaya devam ediyor. Siyonizm ve müttefikleri, Gazze’de 40 binden fazla insanın ölümüne yol açan katliama rağmen çıkmaza girmiş durumda.

15 Mayıs, İsrail devletinin kurulmasının ardından Filistinlilerin topraklarından zorla sürgün edildiği Nakba’nın 76. yıl dönümünü olacak. 1948’de Siyonistler ile ABD ve Avrupa emperyalizminin dayatmasıyla 750 bin Filistinlinin acımasızca yerinden edilmesi, bugün yaşanan katliamın başlangıcıydı ve amacı Filistinlileri yerinden etmek, Filistin kaynaklarını yok etmek ve topraklarını işgal etmekti. Bugün işlenen soykırım suçuyla, 76 yıl sonra bu hedefi pekiştirmeye çalışıyorlar.

İUB-DE olarak, İsrail’in apartheid rejimini mağlup etmek adına öğrenci, işçi ve halk eylemleriyle sürekli dayanışma göstermek ve bunları genişletmek için dünya çapındaki tüm güçleri seferber eden birleşik eylem ve mücadelelerin geliştirilmesine devam etme çağrısında bulunuyoruz. Bu doğrultuda, tüm hükümetlerin İsrail’le diplomatik, siyasi, ekonomik, askeri ve kültürel ilişkileri kesmesi için mücadele etmeye çağırıyoruz. Soykırıma silah sevkiyatına ve ekonomik yardıma son vermek için sokaklara çıkalım. ABD filosu Filistin Denizi’nden çekilsin! Açlığa yol açan ve askeri soykırıma son vermek için, yaralılara insani yardım ve tıbbi yardım girişinin yanı sıra enkaz altında kalanları arama-kurtarma çalışmaları için sınır kapıları açılsın. Derhal ateşkes! Refah’ın işgaline hayır! Tüm Siyonist birlikler, nehirden denize tüm tarihi Filistin topraklarından çekilsin! Tüm mülteciler kendi topraklarına dönebilsin! İsrail Filistin’den çekilsin! Irkçı olmayan, birleşik, laik ve demokratik bir Filistin için! Nehirden denize özgür Filistin!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

8 Mayıs 2024

Onların gündemi, bizim gündemimiz: Anayasa tartışmaları

0

Anayasa değişikliği, iktidar cephesinin seçim yenilgisinin ardından yeniden ülke gündemine girdi. Oysa sadece altı yıl önce anayasada kapsamlı değişiklikler yapılarak Başkanlık Sistemi’ne geçilmişti. İktidara göre bu yeni sistem, daha hızlı ve etkin bir yönetimin önündeki bürokratik engelleri kaldırarak Türkiye’nin tüm ekonomik ve toplumsal sorunlarını çözecekti. Ne var ki, Türk tipi başkanlık rejiminde bu sorunlar daha da büyüdü. Ülke çoklu bir yönetim krizine girdi.

Patronların kârlarını korumak amacıyla enflasyonist politikalar, ücretlerin ve emekli maaşlarının baskılanması, sermaye çevrelerinin kamu kaynaklarından fonlanması anlamına gelen Kur Korumalı Mevduat (KKM) ve kemer sıkma politikalarıyla ekonomik fatura işçi sınıfına çıkarıldı, hâlâ da çıkarılıyor. Bunun bir sonucu olarak, yerel seçimlerde bir kez daha açığa çıktığı gibi, mevcut düzen artık işçi sınıfının rızasını üretmekte güçlük çekiyor. İşçi sınıfı ile Kürt halkının önemli bir kesimi baskı ortamında bulabildiği her araçla rejime karşı koyuyor.

Bu koşullarda Başkanlık Sistemi bir türlü kurumsallaşamadı; Can Atalay, Osman Kavala, Selahattin Demirtaş örneklerinde olduğu gibi, AYM başta olmak üzere yargı organları ile iktidar arasında sayısız anayasal kriz ortaya çıktı. Çoklu yönetim krizini aşamayan iktidar, sürekli olarak sistemde tadilata gitmek zorunda. Bu nedenle iktidar, cumhurbaşkanlığı seçimi için yüzde 40+1 ve AYM’nin statüsünün değiştirilmesi yoluyla hem rıza üretimini kolaylaştırmayı hem de geriye kalan düzen içi denetim mekanizmalarını ortadan kaldırmayı amaçlıyor. Düzen muhalefeti ise uzun süre rejime doğrudan bir eleştiri getirmedi ve sorunu, “güçlendirilmiş parlamenter sistem” önerisiyle hükümet biçimine indirgedi. Gelinen son noktada ise CHP, seçim sonrasında Özgür Özel ile Erdoğan arasında gerçekleştirilmesi muhtemel anayasa görüşmesi ile çeşitli açıklamaların gösterdiği gibi, baskı rejiminin özüne dokunmaksızın Erdoğan ile bir uzlaşı sağlama ve rejime yalnızca bir makyaj yapma arayışında.

Anayasa değişmeli. Ama iktidarın işçi sınıfı ile Kürt halkı üzerinde daha büyük bir baskı kurabilmesi için değil, Türkiye emekçileri ile Kürt halkının demokratik ve sosyal taleplerini güvence altına almak için değişmeli. Siyasal demokrasinin yeniden tesisi için değişmeli: Hâlihazırda cezaevlerini dolduran on binlerce siyasî tutsağın serbest bırakılması için, emekçilerin grev hakkı ile TİS süreçleri önündeki tüm sınırlamaların kaldırılması için, seçim barajı başta olmak üzere antidemokratik seçim uygulamalarına ve kayyum yönetimlerine son verilmesi için, kadınların ve lgbti+ların temel haklarının güvence altına alınması için ve Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkının tanınması için Anayasa değişmeli.

Böyle bir anayasa hazırlamak ne mevcut iktidarın ne de diğer düzen partilerinin gündemi. Onların gündeminde AYM’nin yetkilerinin azaltılması, cumhurbaşkanlığı seçimi için gerekli oy oranı veya en iyi ihtimalle, geçmişte işçi sınıfına sefaletten başka bir şey getirmemiş olan parlamenter sistemin “güçlendirilmiş” bir türevi var. Bunların hiçbiri Türkiye emekçileri ile halk kesimlerinin demokratik ve sosyal özlemlerine karşılık gelmiyor. Bizim istediğimiz bir anayasa ancak baskısız, barajsız ve demokratik bir ortamdaki seçimler yoluyla oluşturulacak; emek örgütlerinin, tüm siyasi partilerin, toplumsal hareketlerin ve Kürt halkının temsil edildiği bir Kurucu Meclis tarafından hazırlanabilir. Sadece bu şekilde baskıcı rejimden gerçek bir kopuş mümkün olabilir. Bizim gündemimiz, Kurucu Meclis’i bir işçi-emekçi hükümeti ile taçlandırmak. Onların gündemi başka, bizimkisi başka.

HMS Makina’da işçiler greve gidiyor

0

HMS Makina’da toplu iş sözleşmesi (TİS) sürecinde yaşanan uyuşmazlığın ardından grev sürecinde yeni bir aşamaya gelindi. İşyerinde bugün yapılan grev oylamasında 116 Hayır oyuna karşılık 359 Evet oyuyla işçiler grev iradesini bir kez daha kararlılıkla ortaya koydu.

Manisa’da bulunan HMS Makina’da yetkili sendika Birleşik Metal-İş ile işveren arasında ekim ayında başlayan pazarlıklar, işverenin kabul edilemez talepleri nedeniyle çıkmaza girmişti.

İşçilerin öncelikli talebi bugüne kadar olduğu gibi sözleşmenin 3 değil 2 yıl üzerinden yapılmasıydı. Ücretlere ilişkin olarak sunulan öneride, saat ücretlerine seyyanen 35 TL zam, yıllık kıdeme göre saat ücretlerine 3 TL zam ve gülünç durumdaki sosyal yardımların ortalama %300 civarında artırılmasıyla sendikalı diğer işyerlerinin düzeyine çekilmesi talep ediliyordu. İşçilerin bu taleplerinin kabul edilmesi halinde bile ortalama işçi ücreti yaklaşık 30 bin TL civarına gelecek ve sendikalı diğer işyerlerinin ortalamasının gerisinde kalacaktı. Bununla birlikte işveren, işçilerin bu mütevazı taleplerini dahi karşılamayı reddetti ve 8 Nisan’da uyuşmazlık zaptının tutulmasıyla grev süreci resmen başladı.

29 Nisan’da işyerine grev kararını asan işçiler, 1 Mayıs’ta mesaiye kalmayı reddederek toplu bir şekilde 1 Mayıs’a katıldı. İşverenin güdümünde hareket eden yönetici pozisyonundaki işçilerin grev oylaması talep etmesi sonucunda, bugün işyerinde oylama yapıldı. Oylama işverenin umduğunun aksine işçilerin büyük bir oranda Evet oyuyla sonuçlandı. Oylama sonrasında işveren sendikayla yeniden görüşmek için randevu talebinde bulundu.

Savaş sanayi başta olmak üzere sektördeki çeşitli alanlarda üretim yapan HMS Makina olağanüstü kârlar elde ediyor. Bu kârlılığın temelinde, işyerinde sendika olmasına rağmen, işçilerin asgari ücret düzey çalıştırılması ve fabrika bünyesinde bulunan çıraklık okulu yatıyor. İşçilerin fazla mesai yaparak hayatta kalabildikleri fabrikada mesai ücretlerine yalnızca yüzde 60 oranında fark ödenirken, yaklaşık 150 çırak asgari ücretin üçte biri oranında maaş alarak kölelik koşullarına tabi tutuluyor.

HMS Makina’nın öncü işçileri fabrikadaki kölelik koşullarının değiştirilmesi için TİS sürecinde kararlı bir tutum sergiliyor. Öncü işçiler bir yandan grev sürecinin başarısı için işyeri komitelerini inşa etmeye çalışırken, grev için son tarih olan 4 Haziran öncesi kademeli bir şekilde yükselecek eylem hazırlıklarını örgütlüyor.

Bir kez daha: Aliağa dünyanın çöplüğü değildir!

0

Yaklaşık iki yıl önce, Brezilya donanmasının Nae Sao Paulo adlı savaş gemisinin söküm için Aliağa’ya geleceği haberini hatırlarsınız. Geminin Söz Denizcilik tarafından satın alınıp Aliağa’ya doğru yola çıkması büyük tepkiye yol açmıştı. Dönemin Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, “Vatandaşlarımız müsterih olsun” olsun diyerek tepki ve kaygılara kulak tıkamış olsa da “Aliağa dünyanın çöplüğü değildir” diyen halkın ve kitle örgütlerinin mücadelesi sonucunda gemi Aliağa’ya gelmeden geri gitmişti.

Şimdiyse İtalyan donanmasının 3 denizaltı, 2 gemi ve 2 fırkateyni söküm için Aliağa’ya geldi. Fransız kablo döşeme gemisi Raymond Croze’nin halihazırda Aliağa’da sökümü devam ediyor. Bunlar basına yansıyanlardan sadece birkaçı. Peki bu gemilerin Aliağa’da sökülmesine neden karşı çıkıyoruz? Çünkü bu gemiler çok yüksek miktarda (bazıları yüzlerce ton) asbest içerdiği halde gerekli tedbirler alınmadan parçalandığı için bu durum gemi sökümü işçileri, halk sağlığı ve çevre açısından büyük tehlike doğuruyor.

STK Gemi Söküm Platformu’nun Aralık 2023’te yayımladığı raporda açıklanan usulsüzlükler tüm kaygıları doğrular nitelikte. Raporun bulgularına göre Aliağa’daki gemi geri dönüşüm tesisleri Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) sürecinden muaf. Bazı tesislerde işçilere uygun kişisel koruyucu donanım sağlanmıyor ve yeterli eğitim verilmiyor. Aliağa’daki gemi sökümünün çevre ve insan sağlığı açısından korkutucu tek etkisi asbestle sınırlı değil. Örneğin tesislerin olduğu bölgedeki toprak aşırı yüksek miktarda ağır metal içeriyor, alandaki arsenik konsantrasyonu sınır değerin üzerinde. Gemilerdeki tehlikeli maddeleri listeleyen Tehlikeli Madde Envanterleri (IHM) gerçek miktarı yansıtmıyor. Hatta Aliağa’da sökülen Hollanda menşeili iki geminin tehlikeli atık envanteri raporu bildirilmeden gönderildiği ortaya çıkmıştı. Kısacası Aliağa’da gemi söküm işi yasal mevzuata uyulmadan, yeterli denetim yapılmadan, çevreye ve halk sağlığına etkileri hesaba katılmadan yapılıyor.

Peki bizim havamız, suyumuz, toprağımız kirlenmesin de başkalarının mı kirlensin? Türkiyeli emekçiler asbest solumasın da başka ülkelerin emekçileri mi solusun? Hayır, dünyanın hiçbir yeri tehlikeli atık çöplüğü olmamalı. Kapitalistlerin kâr hırsı uğruna dünyanın hiçbir yerinde hiçbir sınıf kardeşimizin canına kast edilmesi kabul edilemez. Asbestli gemilerin sökümü dünyada en az tedbir alınan yerlerde yapılıyor ve halkın zehir solumasına neden oluyor. Hindistan, Pakistan, Bangladeş gibi gemi söküm işinde tercih edilen ülkeler arasında olan Türkiye’nin nasıl hem ucuz emek cehennemine hem de tehlikeli atık çöplüğüne dönüştürüldüğünün bir göstergesi Aliağa. Tam da bu yüzden Aliağa’da bu gemi söküm biçimine karşı çıkıyoruz.

Türkiye eski binalar nedeniyle de ciddi bir asbest riskiyle karşı karşıya. Asbest sökümü tüm işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri eksiksiz şekilde alınarak, çevresel etkiler hesaba katılarak asbest söküm uzmanları tarafından yapılmalı ve ilgili meslek odaları ile kamu tarafından denetlenmeli. Sözün özü, kâr odaklı değil halk sağlığı ve doğa odaklı olmalı.

Soframdan elini çek!

0

Adına “rasyonal” politika diyorlar. Amaç enflasyonu dizginleyip düşürmekmiş! Peki, bunu nasıl yapacaklar? Temmuz ayında asgari ücrete zam yapmayarak! Zaten utanç verici şekilde düşük olan emekli aylıklarının daha da gerilemesine yol açarak! Ki bunun anlamı, hiçbir çalışan temmuz ayında ücret zammı alamayacak demektir. Ne oldu? Enflasyonla mücadele ediyorlarmış! Bunun adı enflasyonla mücadele değil ki! Bu düpedüz işçinin, emekçinin sofrasındaki ekmeği daha da küçültme mücadelesi. “Enflasyonla mücadele”, emekçi halkın daha da yoksullaştırılması saldırısına verdikleri isimden ibaret. Türkiye’de zaten servetin yüzde 70’i en zengin yüzde 10’luk bir kesimin elinde toplanmış durumda. Nüfusun yüzde 80’inin servetten aldığı toplam pay sadece yüzde 19. Daha ne kadar bozacaksınız ki gelir dağılımını? Devenin havudunu da mı yutacaksınız? Soframızdan elinizi çekin kardeşim!

Enflasyon düşecekmiş! Peki, pahalılık ne olacak?

Bu sırada her şeye zam gelmeye devam ediyor. Devlete ait Et ve Süt Kurumu bile zam yapıyor. Akaryakıta, ulaşıma, kiraya, elektriğe, suya, doğalgaza, ekmeğe, yumurtaya, ete, süte, peynire, zeytine, yağa, sebzeye-meyveye, çocuk bezine, sağlığa-eğitime yani iğneden ipliğe her şeye zam geldi, geliyor. Ama asgari ücrete zam yapılmayacak. Emekli aylıkları büyükşehirlerde bir ev kirasını dahi karşılayamayacak kadar düşük kalmaya devam edecek. Öyle mi? Böyle enflasyon düşse ne olur? Olacak belli. Mehmet Şimşek’in deyimiyle “Yatırımcının Türkiye’ye ilgisi tek kelime ile mükemmel” olacak. “Yerel halk” lokmasını sayarak değil bölerek yiyecek. Soframızdan elinizi çekin kardeşim!

Üç ayda bir enflasyon oranında zam!

Enflasyonun sorumlusu işçiler ve emekliler değil. İşçi ücretleri ve emekli aylıkları nedeniyle enflasyon yükselmedi. Bu yalan! Aksine Türkiye’de işçi ücretleri ve emekli aylıkları hem Avrupa’nın en düşük oranlarından birine sahip hem de emeğin milli gelirden aldığı pay tarihinin en düşük seviyesinde. Enflasyonla mücadele etmek isteyen önce 27 dolar milyarderinin servet vergisiyle işe başlayabilir. Ardından servetin yüzde 70’ini elinde tutan en zengin yüzde 10 ile devam edebilir. İşçinin, emeklinin bir an önce alım gücünün yükselmesi gerekiyor. Alım gücünün yükselebilmesi için ise gelirlerin yükselmesi gerekiyor. İşçinin, emeklinin geliri nasıl yükselecek? Tabii ki işçinin ücretinin, emeklinin aylığının artmasıyla olacak. O yüzden talebimiz net: Tüm ücretlere üç ayda bir gerçek enflasyon oranında zam! Ve tabii; soframdan elini çek kardeşim!

Sudan: iç savaş, çokuluslu şirketler ve yerinden edilmiş 9 milyon insan

0

Sudan ve ülkenin birincil yeraltı zenginliği olan altının kontrolü üzerinden çatışan iki askeri taraf arasında 15 Nisan 2023’te başlayan silahlı çatışma bir yılı geride bıraktı. Her iki taraf da birbiriyle savaşıyor ama aynı zamanda Sudan’ın emekçi halkının önemli bir kısmına da vahşice baskı yapıyor.

General Abdülfettah el Burhan liderliğindeki Sudan Silahlı Kuvvetleri (SAF) ile Hemedti olarak bilinen General Muhammed Hamdan Dagalo’nun paramiliter Hızlı Destek Güçleri (RSF) arasındaki çatışma, şu ana kadar 9 milyon insanın yerinden edilmesine ve sayısız sivilin öldürülmesine veya ciddi şekilde yaralanmasına yol açtı.

Çatışan iki tarafın da sorumlusu olduğu, sivil nüfusa yönelik acımasız baskılar sonucunda Sudan’ın 45 milyonluk nüfusunun neredeyse yarısı yer değiştirmek zorunda kaldı ve toplumun önemli bir kesimi de açlıkla boğuşuyor. Sivil halkın çoğunluğu bu çatışmaya dahil olmasa da silahlı güçlerin evlerine girmesi, kadınlara tecavüz etmesi, eşyalarını çalması veya evlerinin hava bombardımanına maruz kalması nedeniyle yer değiştirmek zorunda kaldılar.

El Salto gazetesi, Sudan’daki ordu ve milislerin demokrasi için savaşan halkla savaş halinde olduğunu bildirdi.

2019 halk isyanı ve karşıdevrim

2019 yılında Sudan’da bir halk ayaklanması yaşanmıştı. Bu halk ayaklanması, diktatör Ömer el Beşir’in 30 yıllık İslami askeri hükümetine son verdi. Diktatörün devrilmesinin ardından ülkede özgür seçim ve demokrasi vaatleri vardı. 2021’de gerçekleşen yeni bir askeri darbe ise halka yönelik baskının önünü açtı. Nisan 2023’ten bu yana ülkede hüküm süren kaos nedeniyle nüfusun büyük bir kısmı gıda, sağlık ve eğitimden mahrum vaziyette. Binlerce sağlık ve eğitim çalışanı, gençlik sektörleriyle birlikte ülkedeki diktatörlüğe karşı anıtsal mücadelenin organları olan “devrimci direniş komitelerinin” kuruluşuna öncülük ettikleri gerekçesiyle işten atıldı.

2019’daki isyana öncülük eden ve 30 yıllık diktatörlüğün devrilmesinde başat rolü oynayan, mahale taban örgütlerinin oluşturduğu devrimci direniş komiteleri bugün hâlâ varlığını sürdürüyor. Bugün ülkenin büyük bölümünde yerel koordinasyon ağları şeklinde işleyen bu komiteler, acil ihtiyaç sahiplerine yiyecek, nakit para ve ilaç yardımı gibi hayatta kalma, yardım ve dayanışma ilişkileriyle varlığını sürdürmeye çalışıyor. Ülkede Nisan 2023’ten bu yana gıda kıtlığına, mahsullerin felce uğramasına, sağlık hizmetleri eksikliğine ve eğitimin aksamasına neden olan bir kaos yaşanıyor.

Altın madenciliği ve emperyalist yağma

Filistin gibi Arap kökenli ve dilli bir ülke olan Sudan’ın yaşadığı bu toplumsal felaket sadece Sudan’a özgü olmayıp, 1950’li yıllara kadar eski Avrupa kolonisi olan diğer Afrika ülkelerini de etkilemekte. Ve şimdi bu ülkelerin neredeyse hepsi, yabancı ve emperyalist şirketlerin ve onlarla bağlantılı, bağımlı silahlı yerel örgütlerin ülke kaynaklarını ve zenginliklerini ele geçirmesiyle ortaya çıkan yarısömürgeleştirme ile karşı karşıya. Örneğin Sudan’ın doğal zenginliklerini ele geçirme mücadelesinde Avrupalı ​​şirketlerin yanı sıra Amerikalı, İsrailli, Arap, Çinli ve Rus şirketlerinin de nüfuzu var.

Sudan bir Arap ülkesi olup 1956 yılına kadar İngiliz sömürgesiydi. 2011 yılında, Güney ve Orta Afrika’daki Afrikalı toplumlara benzer, farklı etnik grup ve dillerden oluşan, yaklaşık 11 milyon gibi bir nüfusa sahip olan ülkenin güney bölgesi bağımsız hale geldi. Bağımsız güney kısmı, Sudan’ın başlıca zenginlik kaynağı olan petrol üretiminin önemli bir kısmına ev sahipliği yapıyordu. Ancak bugün Sudan olarak kalan kuzey kesimde ise yaklaşık 20 yıl önce altın zenginliği keşfedildi.

Rakamlar büyük farklılıklar gösterse ve altın madenciliği üzerinde devlet denetimi bulunmasa da geçen yıl için 233 ton civarı altın ihracatından söz edilmekte. Bu rakam, Sudan’ı dünyanın önde gelen altın üreticileri ve ihracatçıları arasına yerleştiriyor. Ama bu ihracattan Sudan halkının payına ya hiçbir şey kalmadı ya da çok az şey kaldı.

Bu altın büyük ölçüde, Rus paramiliter gücü Wagner (bugün adı Afrika Birliği’ne dönüştürülen) grubunun eski lideri olan ve Putin tarafından suikastla öldürtülen Yevgeni Prigojin’e ait M-Invest şirketi aracılığıyla çıkarılıyordu. Ancak bugün bu şirket, Sudan altınının çıkarılmasında ve Rusya’ya götürülmesinde hâlâ çok önemli bir yere sahip. Ana altın madenciliği bölgelerine hâkim olan paramiliter grup RSF, Rus şirketinin müttefiki olmakla birlikte, ayrıca yine kendisiyle ittifak halinde olan Arap Emirlikleri’nden şirketlerle ilişki içerisinde. Bu arada ülkenin diğer bölgelerine hâkim olan SAF hükümeti ise daha çok İsrail ve ABD ile müttefik.

Halka yönelik şiddetli baskının ve silahlı sektörler arasındaki çatışmanın yanı sıra altın madenciliğindeki yoğun cıva kullanımı ülkedeki tarımı yok ediyor ve Sudan nüfusunun yarısından fazlasını oluşturan 25 milyon insanı açlığa sürüklüyor. İlk olarak, silahlı fraksiyonlardan herhangi birinin müdahalesi nedeniyle evlerinden edilen 9 milyon insanın neredeyse tamamı hiçbir şeysiz, parasız, gıdasız ve işsiz kaldı. Sırtlarındaki kıyafetlerinden başka bir şeyleri olmaksızın yoksul bir şekilde yer değiştiren mülteciler, gittikleri yerlerde de ister komşu ülkeler ister Sudan’ın diğer bölgeleri olsun, yine neredeyse hiçbir yardım alamıyorlar. Çünkü gittikleri bölgeler de yoksul bölgeler.

Sudan halkıyla uluslararası dayanışma ihtiyacı

2019’dan 2021’e kadar süren halk ayaklanmasının büyük mücadele deneyimi, bir yandan emekçi halkın örgütlendiğinde, birleştiğinde ve seferber olduğundaki muazzam gücünü gösterdi. Ama aynı zamanda, çıkarları mevcut düzenin devamıyla, kapitalist sömürünün garanti altına alınmasıyla ve ülke kaynaklarının yağmalanmasının sürdürülmesiyle örtüşen burjuva partilerin ve silahlı fraksiyonların, bu amaçla Avrupalı, Arap ya da Rus emperyalist güçleriyle anlaşma yolları aradığını da gösterdi. Demokratikleşme vaatlerine defalarca uymadılar. Bugün altın madeninin yağmalanmasını merkezine almış bu yarısömürge kapitalizmi halkı daha fazla yoksulluk ve açlığa mahkûm ederken ülkeyi de perişan bir hale getirmiş durumda. Halkın ekonomik talepleri ülkenin tarihsel kriziyle karşı karşıya. Gerçek bir demokratik çözüm ancak emekçi halkın ve gençliğin yararına alternatif bir önderliğin inşasından, devrimci direniş komitelerinin yeniden örgütlenmesinden, askeri diktatörlüğün iki fraksiyonunun da devrilmesini sağlayacak, yağmacı Rus, Avrupalı, Siyonist veya Arap uluslararası madencilik şirketlerini ülkeden defedecek ve işçiler, gençler ve kadınlardan yana bir hükümet için mücadele ile mümkün.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak Sudan halkının gösterdiği hayatta kalma mücadelesiyle uluslararası dayanışma çağrısında bulunuyoruz. Arap ve Afrikalı emekçi halk ve gençlerle dayanışma içerisindeyiz ve onların emperyalist kapitalizme, Afrika’daki patron hükümetlerine ve diktatörlüklere, ayrıca Ortadoğu’da İsrail’in soykırımcı Siyonist sömürgeciliğine son verme yönündeki birleşik mücadelesinin yanındayız. Emperyalist kapitalizm, doğuşundan itibaren, kölelik ve sömürgecilikle birlikte, Kuzey Afrika da dahil olmak üzere Afrika kıtasını dünyadaki en derin yoksulluğa, yağmaya ve baskıya sürükledi.

30 Nisan 2024

İşçiler örgütlü ve güvenceli çalışmak için direniyor

0

Asgari ücret çoktan açlık sınırının altında kalmış durumda ve emekçilerin alım gücü her gün biraz daha zayıflıyor. İşçiler, en temel gereksinimlerini karşılamanın dahi imkânsızlaştığı bir ekonomik saldırı dalgasıyla karşı karşıya. Hal böyleyken hükümet cephesinden gelen, asgari ücrette ara zam yapılmayacağına dair açıklamalar sermaye sınıfının bu saldırıyı sonuna kadar götürmek niyetinde olduğunu gösteriyor. Bu karamsar tabloyu değiştirmek için işçilerin elinde birlikte davranmak ve mücadele etmek dışında bir seçenek bulunmuyor.

Nitekim henüz karşı karşıya olduğumuz saldırı dalgasının boyutuna denk bir ayağa kalkıştan bahsetmek mümkün görünmese de sendikalı ve güvenceli çalışma talebinin öne çıktığı grev ve direnişleri sürdüren işçilerin yanına yeni işyerlerinin isimleri ekleniyor.

Tekgıda-İş ile gerçekleştirdikleri sendikal örgütlülüklerinin tanınması için direnişe geçen Iffco işçileri iki aydır direniyor ve SGK müfettişlerini harekete geçirmeyi başardılar. Manisa’da Basın-İş’te örgütlenen Pilenpak işçilerinin grevi bir ayı geride bıraktı. Gebze’de Birleşik Metal-İş’in örgütlü olduğu Mersen’de işçiler toplu sözleşme için greve çıkarken, Manisa’da yine Birleşik Metal-İş’in örgütlü olduğu HMS Makina ve İzmir’deki Purmo Grup’ta grev kararları işyerlerine asılmış durumda.

Lezita direnişi işçilerin insanca yaşamak için verdiği mücadelenin önlerine dikilen hangi engellere rağmen ne zorluklarla yürütüldüğünü gözler önüne seriyor. Öz Gıda İş sendikasında örgütlenmek için verdikleri çabalar yıllardır Lezita tarafından baskı ve işten çıkarmalarla, davalarla engellenmek istenen işçilerin grevi de patronun grevi kırmaya dönük işçi çalıştırma çabasıyla, grev alanına toprak dökülmesinden işçilere yüksek sesli ve “mesaj” içerikli müziklerin dinletilmesine dek varan psikolojik savaş taktikleriyle ve nihayetinde grev alanında coplarını kalkanlarına vura vura yürüyen kolluk güçlerinin devletin sınıf karakterini göz önüne seren mevcudiyetiyle karşılaşıyor. Tüm bu saldırılar karşısında Lezita işçilerinin grevi iki aya yakındır sürüyor ve emek örgütlerinin, sosyalist kurumların, kadın hareketinin desteği de direnişe moral güç taşıyor.

Besni’de Birtek-Sen’de örgütlenerek çalışma haklarının iyileştirilmesi için mücadeleye atılan Mega Polietilen işçilerinin üç haftayı bulan eylemi de işçilere karşı patron tarafından yönlendirilen çetelerin fiziksel saldırılarına, eylem çadırlarının yakılmasına, bizzat patron tarafından savrulan tehditlere rağmen kararlılıkla sürdürülüyor. İşçi sınıfının bu dönem için öncüleşen mensupları, sermayenin yıkım saldırısına karşı gerçekten güvenebilecekleri tek şey olan birliklerini sağlamayı ve örgütlenmelerini kabul ettirmeyi mücadelelerinin odağına koyuyor.

ABD’de üniversite öğrencilerinin soykırıma karşı Filistin’le dayanışma kampları

0

ABD’de Columbia Üniversitesi’nde Filistin için başlayan dayanışma kampları günlerdir sürüyor. Son sayılara göre ABD’de 48, Avustralya’da 2 ve Fransa’da 1 üniversitede dayanışma kampları kuruldu. Öğrenciler bütün gözaltı tehditlerine ve şiddete rağmen işgal karşıtı tutumlarını ısrarlı bir şekilde sürdürüyor ve üniversitelerini, işgale katkı sunan şirketlerden yatırımlarını çekmelerini ve Siyonist İsrail’i yalnızlaştırmalarını savunuyorlar.

Kamplarda eylem yapan öğrenciler temsilcilerini belirleyip ortak kararlar alıyor ve polisin ve üniversite yönetimlerinin şiddetine karşı tek vücut hareket ediyorlar. Ortak taleplerini ise kısaca şöyle belirtmek mümkün:

1) Üniversitelerin, işgal devletinin soykırımına destek veren bütün şirketlerden yatırımlarını geri çekmesi, verilen bütün finansal ve teknolojik desteğin kaldırılması

2) Baskıya maruz kalan ve yaptırım gören bütün öğrenciler ve akademisyenler için genel af

3) Siyonizmi eleştirmenin antisemitizm olduğu yönündeki ifade özgürlüğünü sınırlayan uygulamaların iptali

ABD’de son derece yaygın ve İsrail ile ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarları konusunda oldukça etkili olan Siyonist sermaye lobisi ise bu eylemleri korkuyla izliyor ve bastırmak için güvenlik bürokrasisine baskı yapıyor. Emperyalist ABD sermayesinin iki daimi temsilcisi olan Demokratlar ve Cumhuriyetçiler İsrail’in işgalciliğini koşulsuz savunuyor ve bu yüzden eylemlerin bastırılmasını istiyor.

Filistin’le üniversiteler içerisinde gerçekleşen bu dayanışma faaliyeti son derece önemli fakat gerçekten hedeflediği amaca ulaşmak istiyorsa yerine getirilmesi gereken son derece büyük iki görevle karşı karşıya: merkezileşmek ve dayanışma-boykot faaliyetini işçi sınıfı örgütleri olan sendikalara ve meslek örgütlerine taşımak.

Yerellerde yapılan eylemlilikleri başta bölgeler düzeyinde, sonra da ulusal düzeyde merkezileştirmek; yapılan baskıyı artırmak ve hareketin sürekliliğini sağlamak açısından son derece büyük bir görev olarak dayanışma hareketinin önünde duruyor. Elbette bu merkezileşme uzun vadede uluslararası düzeye de sıçramalı ve işgal karşıtı enternasyonalist mücadeleyi nihayetine ulaştırmalı.

Dayanışma-boykot faaliyeti işçi sınıfının içerisine taşınamazsa, dayanışma çadırları basit tabirle kent meydanlarına taşamaz ve üniversitelerde izole kalırsa zamanla sönümlenecek ve maalesef ortadan kalkacaktır. İsrail ekonomisini ayakta tutan en temel kaynaklardan olan ABD finansal yardımları ABD işçi sınıfının emeğine el koyularak sağlanıyor. Dolayısıyla ABD işçi sınıfı boykot faaliyetlerine katılarak şalterleri İsrail aleyhine indirmezse başarıya ulaşmak çok güç olacaktır.

İsrail’in uluslararası düzeyde yalnızlaştırılması ve her türlü kurumunun boykotlarla işlemez hale getirilmesi, Filistin direnişiyle dayanışma kurmak için son derece önemli bir fırsat. Bu yüzden dünya çapında bu tür dayanışmaları sürdürmeli ve artırmalıyız.

Siyonist İsrail Refah’ı tehdit ediyor, Filistin direnişi ise taleplerinde ısrarcı

0

Filistin direniş örgütlerinin korsan devlet İsrail’e karşı gerçekleştirdiği 7 Ekim silahlı ayaklanmasının etkileri devam ediyor. İsrail’in soykırım planı doğrultusunda 34 binin üzerinde şehit, 77 binin üzerinde yaralı ve 7 bin kadar Filistinlinin ise kayıp olduğu veya enkaz altında öldüğü düşünülüyor. Yıkımın boyutuna ilişkin olarak yakın zamanda yayımlanan BM Kalkınma Programı’nın raporuna göre “En iyi senaryoda savaş durur ve inşaat malzemeleri 2021’deki son Gazze krizinden beş kat hızlı teslim edilirse, yıkılan evlerin yeniden inşası 2040 yılını bulacak.” Mevcut tabloda ise İsrail hâlâ insani yardıma bile izin vermemekte diretiyor. Çok kısa bir süre önce yola çıkışı engellenen Özgürlük Filosu bu örneklerin başında geliyor.

İsrail’in uyguladığı soykırıma rağmen Siyonist rejim hâlâ hiçbir siyasi ve askeri hedefine ulaşamadı. Ne Gazze’deki direniş liderlerini öldürebildi ne de rehineleri ele geçirdi. Bunun yanında tarihte ilk kez Arap olmayan bir ulusun devleti, yani İran, İsrail’e füze atışı gerçekleştirdi. Ayrıca İsrail’in uluslararası alandaki yalnızlığı derinleşerek devam ediyor ve birçok dünya halkının seferber olması sayesinde İsrail’in destekçilerinin sayısı her şeye rağmen azalıyor. Gazze’deki askeri direnişi kıramayan Siyonist rejim, işgal ettiği 48 topraklarında da yerleşimci nüfus tarafından düzenlenen ve ateşkes talep eden protesto gösterileriyle baş etmekle meşgul.

Bütün göstergeler Apartheid rejiminin aleyhine işlerken, Netanyahu ise buradan çıkışı Refah’ı da işgal etmekte görüyor. Netanyahu’nun bu isteğine ABD’den “insani şartlarda” bir operasyon olduğu takdirde onay gelse de İsrail savaş kabinesi kendi içinde bölünmüş durumda ve ateşkesten yana olanların sayısı azımsanmayacak kadar fazla. Ayrıca Siyonist işgal ordusunun kurmayları da Refah’ın işgaline sıcak bakmıyor. Geçtiğimiz süreçte Askeri İstihbarat Teşkilatı Başkanı gibi kişilerin istifasını açıklamasıyla birleşince Refah’ın işgali güç görünüyor. Yine de siyasi geleceği bu savaşın sürmesine bağlı olan Netanyahu, aşırı sağ kabine üyelerine dayanarak işgal kararı verebilir. Fakat işgalin yol açacağı yeni krizlerin Siyonist savaş kabinesinin işini kolaylaştıracağını düşünmek için pek de sebep yok.

Siyonist rejimin Refah’ı işgal tehdidine rağmen Filistin direnişi Gazze’de işgalin son bulması, şeridin yeniden inşası ve Gazzelilerin yerlerine dönmesi karşılığında ancak bir rehine takası anlaşmasını kabul edeceğini ifade ediyor. Anlaşma görüşmelerinde uzun süre sonra olumlu gelişmeler olduğunu söyleyen Hamas heyeti durumu ele almak için Mısır’a gideceğini açıkladı. Hamas’a yakın Al Mayadeen gazetesinin haberine göre Siyonist rejimin son teklifi, ateşkesi ve Gazze’nin beş yıllık yeniden inşası planını içeriyor.

Ticareti durdurmak yetmez, tüm ilişkiyi kes!

0

Ticaret Bakanlığı “İsrail hükümeti, Gazze’ye kesintisiz ve yeterli miktarda insani yardım akışına izin verinceye kadar” İsrail ile ihracat ve ithalatın durdurulduğunu açıkladı. Önümüzdeki süreçte bu kararın samimiyeti test edilecek. Ama unutulmasın ki bu kararın seçim yenilgisi ve ABD ziyaretinin iptali ardından gelmesi tesadüf değil. Mesele Gazze’de yaşananlarsa, 7 Ekim’den bu yana aylardır süren soykırım sürecinde ticaretin artarak devam ettirilmesinin bir açıklaması yok.

Türkiye’nin 1949 yılında tanıdığı İsrail ile ekonomik ve diplomatik ilişkileri tarihsel olarak inişli çıkışlı bir seyir izlese de Türkiye her daim ilişkileri güçlendirmeye dönük bir tavır aldı. Marshall yardımlarıyla birlikte İsrail ile ticari ilişkilerin geliştirilmesi hedefiyle aktif bir dış politika sergiledi. Sonraki süreçte 1956 Süveyş Kanalı krizi, 1973 Petrol krizi gibi dönemlerde ekonomik ilişkilerde gerileme yaşansa da Özal dönemiyle yeniden ticari ilişkiler büyüme eğilimine girdi.

1995 yılında İsrail ile 0,44 milyar dolar olan dış ticaret hacmimiz, Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit imzalı Türkiye ile İsrail arasındaki serbest ticaret anlaşması sonrasında (1997) ivme kazanarak AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında 1,41 milyar dolara çıktı. AKP’li yıllarda 7 kattan fazla artarak 2022’de 8,91 milyar dolara kadar çıktı. Burada en önemli nokta ticaret dengesinin, Türkiye’nin lehine olması, yani İsrail’e yaptığımız ihracat ithalatımızdan hep daha fazla oldu. TÜİK verilerine göre 2023’te Türkiye’nin İsrail’e ihracatı 5,2 milyar dolar, İsrail’den ithalatı ise 1,6 milyar dolar seviyesinde gerçekleşti. Bu bir yıllık dönemde iki ülke arasındaki ticaret hacmi 6,8 milyar dolar oldu.

Mehmet Şimşek eliyle yürütülen ekonomi politikasının en büyük ayaklarından biri ihracata dönük ekonomik büyüme hedefi. Çevredeki dış ticaret fazlası verebildiğimiz ender ülkelerden olan İsrail’in ticaret pastasından MÜSİAD ve TÜSİAD’ın kolaylıkla vazgeçmeyecekleri ortada. Reuters’a konuşan ihracatçı firma sahipleri, bu kararı şaşkınlıkla karşıladıklarını, ihracat firmalarının siparişlerini üçüncü ülkeler üzerinden İsrail’e göndermenin yollarını aradığını söyledi. Dolayısıyla dağın fare doğurup doğurmadığını yakında göreceğiz.

Ticaret durdurulduysa cevap verilmesi gereken birkaç soru var. Azerbaycan petrolü Ceyhan üzerinden İsrail’e gidiyor. İsrail’in petrol ihtiyacının büyük bölümü buradan karşılanıyor. Bu ticaret hala devam ediyor mu? AKP iktidarları döneminde Türkiye ile İsrail arasında detaylarını bilmediğimiz bağlayıcı kaç ticaret anlaşması yapıldı? Bu anlaşmalarda tazminat koşulu var mı? Varsa Türkiye bunları ödeyecek mi?

Emperyalizme bağlı bir ülke olarak Türkiye ve onun sermaye kesimleri için İsrail ile ticaret, tarihsel olarak büyük önem taşımakta. Hatırlayalım, 7 Ekim’den önce Hindistan, BAE ve İsrail üzerinden geçecek enerji hattı projesine Türkiye’nin eklemlenmeye çalıştığını biliyoruz. Kısacası sermaye, İsrail ile ticaretten ve ilişkilerin geliştirilmesinden yana.

Biz ise bu korsan devletin tanınmaması gerektiğini söylüyoruz. Kürecik üssü kapatılmalı, İsrail ile tüm ticari ilişkiler süresiz ve koşulsuz olarak durdurulmalıdır. 97 yılındaki serbest ticaret anlaşması ve AKP iktidarlarında yapılmış tüm ticaret antlaşmaları tek taraflı ve tazminatsız iptal edilmelidir.

1 Mayıs 2024: Kemer sıkma önlemleri sertleşirken, birlik ihtiyacı derinleşiyor

0

1 Mayıs 2024, sendikal bürokrasilerin çıkarlarının ve ikameci siyasi anlayışların bir sonucu olarak, Türkiye işçi sınıfı ile emekçileri açısından parçalı ve bölünmüş bir tablo koydu ortaya. Türkiye’nin en büyük işçi konfederasyonu olan Türk-İş, 1 Mayıs’ı Bursa’da kutlarken, Hak-İş Konfederasyonu ise 1 Mayıs’ı Kocaeli’de kutlamayı tercih etti. DİSK ile KESK ise İstanbul’da, Saraçhane’ye çağrı yaptılar.

Kapitalist ekonomik krizin derinleştiği, Erdoğan ile Mehmet Şimşek öncülüğündeki kemer sıkma politikalarının sertleştiği, asgari ücrete ara zam yapılmayacağının açıklandığı, kamu sektörü ile emeklilerin gerçek enflasyon oranının altında bir zam alarak sefalet ücretlerine mahkûm olduğu mevcut durumun karşısında, 1 Mayıs 2024’te işçi hareketinin mevcut önderliklerinin birlikçi ve mücadeleci bir alternatifin yaratılmasından bilinçli bir şekilde kaçınmış olmasının sonuçları, yeni mücadeleler yaklaşırken ağır olacaktır.

Bunun nedeni, işçi hareketinin mevcut bürokratik önderliklerinin, birbirlerinden ayrışan ve işçi-emekçi kitlelerin en acil ve yaşamsal çıkarlarından farklılaşan çıkarlarında yatmakta. Türk-İş ile Hak-İş’in yalnızca 1 Mayıs için farklı illeri işaret etmelerinin değil, ancak kendi mitinglerinde sınıf temelli değil, milliyet temelli bir birlikçiliğe vurgu yapmış olmalarının altında, bu çıkarlar yatmaktadır.

DİSK ise, 1 Mayıs 2024’ün örgütlenme hazırlıklarının başladığı ilk andan itibaren, hem CHP’nin ihtiyaçlarına odaklanan, hem de bilgi alışverişinin dahi yapılmadığı sekter bir politika izledi. İstanbul’un işçi sınıfı ile emekçi sınıflarının kitlesel, mücadeleci ve birleşik bir 1 Mayıs’ını inşa etmeye çalışmak yerine, acil ekonomik sorunların yakıcılığı karşısında mekan tartışmasını suni bir biçimde gündemleştirerek, işçi sınıfına yönelik sendikal sorumluluklarını yerine getirmekten kaçındı.

31 Mart 2024 yerel seçimlerinde Orta Vadeli Programın (OVP) uygulayıcıları ve ekonomik enkazın sorumluları olarak görülenler ağır bir şekilde cezalandırılmışken, bu 1 Mayıs’ta, Türkiye’nin en büyük işçi-emekçi kenti İstanbul’da OVP’ye yönelik patron partilerinden bağımsız bir siyasal alternatifin öne sürülememiş olması, 1 Mayıs 2024’ün bilançosunun en olumsuz taraflarından birisini oluşturuyor.

İstanbul 1 Mayıs’ının CHP’nin gölgesinde geçmesinin en vahim sonucu, Saray rejiminin Mehmet Şimşek eliyle uygulamakta ve hazırlamakta olduğu yeni kemer sıkma politikalarına işçi-emekçilerin cephesinden bir yanıt üretilmemesi oldu. Zira CHP ve düzen muhalefetinin diğer unsurları, rejimin OVP’de açıkladığı önlemler ile uygulamaları desteklemekte.

Saray rejiminin, düzen muhalefetinin ve patronların OVP’sine karşılık bağımsız bir işçi-emekçi alternatifinin bu 1 Mayıs’ta sahneye konamamasının bir diğer önemli nedeni de, hem DİSK’in hem de ikameci siyasi anlayışın, Taksim Meydanı tartışmasını, sınıfın acil gündemlerinden kopuk bir şekilde, sekterce, sosyalist ve emekçi kamuoyuna dayatması oldu. Taksim tartışmasının vardığı nokta, Saraçhane’de CHP’yle yapılan sınıf işbirliği sonucunda, mücadele günü 1 Mayıs’ın CHP’nin siyasi manevra ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde kurgulanması ve rejimin kemer sıkma politikalarına hiçbir yanıt üretilmemesi oldu.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak, İstanbul, Saraçhane ve Bursa’nın yanı sıra, Manisa’da seferber olduk. Manisa’daki siyasi ajitasyonumuz ile talepler ve sloganlarımızın temelini Mehmet Şimşek’in kemer sıkma politikalarına karşı mücadele, OVP’ye karşı işçi sınıfının en yakıcı ihtiyaçları ve Filistin Direnişi oluşturdu.

1 Mayıs 2024’ün bilançosunu önümüze koyduğumuzda, rejimden ve patronlardan bağımsız bir Emek İttifakı’nın inşa edilmesi şeklindeki önerimizi, buradan bir kere daha ifade etmenin zorunlu olduğunu görüyoruz. Kemer sıkma politikalarının sertleşeceği önümüzdeki günlerde işçi sınıfı ile emekçilerin kazanımlarını, ücretlerini ve sosyal haklarını koruyabilmek ve emeğin milli gelirden aldığı payı muhafaza edip artırabilmek için, birleşik mücadele gücümüzü ortaya koyacak bir Emek İttifakı’nın yaratılması, artık daha fazla ertelenemez bir görev olarak karşımızda duruyor.

Patronlar, kendilerinin sorumlusu olduğu ekonomik krizin faturasını işçi sınıfına ve emekçilere kesmek isterken, bunun önüne geçebilmek ve krizin faturasını patronlara ödetebilmek için, 1 Mayıs 2024’te yükselttiğimiz talebi, bir kere daha vurgulama ihtiyacı hissediyoruz: Emekten tasarruf olmaz! Ücretlere 3 ayda bir gerçek enflasyon oranında zam!

İşçi kenti Manisa’da 1 Mayıs

0

Türkiye’nin en büyük işçi kentlerinden biri olan Manisa’da da 1 Mayıs coşkuyla kutlandı.

Saat 11’de başlayan yürüyüş için planlanan rota önceki senelere göre farklı oldu. Şehrin içinde yapılan yürüyüş sırasında evlerinde oturan, sokakta yürüyen insanlar alkışlarla ve sloganlarla kitleye destek oldu. Yürüyüş Valilik meydanındaki miting alanına girilmesiyle tamamlandı. Konuşmaların ardından türküler ve halaylarla birlikte kutlama gerçekleşti.

Mitinge katılan kurumlar arasında İşçi Demokrasisi Partisi, DEM Parti, Sol Parti, EMEP, Eğitim-Sen ve birçok sendika bulundu. İDP pankartlarında taşıdığı iki ana slogan çerçevesinde 1 Mayıs alanına yürüyüş gerçekleştirdi:

“Emekten tasarruf olmaz! Ücretlere 3 ayda bir gerçek enflasyon oranında zam!”

“Tek adam rejiminden ve kapitalist sömürüden kopuş için emekçiler yönetmeli!”

Atılan sloganlar ve öne çıkan talepler arasında en önemlilerinden birisi de, Manisa’nın en büyük fabrikasına sahip olan Zorlu holdingin İsrail’deki yatırımları oldu. Burada işçiyi sefalet ücretine mahkum eden Zorlu holding, Filistin halkı katledilirken İsrail ile enerji ticareti ara vermeksizin sürdürdü. Bu ticaretin sonlandırılması için işçilerin birleşik ve örgütlü mücadelesine çağrı yapıldı.

Ekonomik yıkımdan sorumlu olanların emekçiler değil sermaye ve Saray iktidarı olduğu sloganlarla dile getirildi. İDP uzun yıllardır var olan emek ittifakı çağrısını bu yılki 1 Mayıs alanında da tekrarladı. “Sefalet ücretlerine mahkûm olmamak için, vergide adalet adına mücadele etmek için, eşit işe eşit ücret için sendikalar, sosyalist partiler ve emek örgütleri olarak Emek İttifakı’nda buluşalım” diyerek bütün sendika ve sol partilere çağrıda bulundu.

Türk-İş’in 1 Mayıs Bursa mitingi

0

2024’ün en kitlesel 1 Mayıs mitingi Bursa’nın Nilüfer ilçesinde gerçekleşti. Türk-İş’e bağlı sendikaların katıldığı mitinge on binlerce işçi ve emekçi katıldı. Mitingin ana talebinin vergi dilimlerinin yeniden düzenlenmesi ve “az kazanandan az, çok kazanandan çok vergi alınması” olduğunu söyleyebiliriz. Vergide adalet talebini neredeyse alandaki bütün sendikalar kullandı, fakat bunun dışında işçi ve emekçilerin temmuz ayında zam, sendikalaşmanın önündeki yasal ve fiili engeller gibi temel sorunlarına karşılık gelecek talepler yok denecek kadar azdı. Bu noktada bazı mücadeleci sendikaları ve şubeleri ifade etmeden geçmek olmaz. Özellikle TÜMTİS, Petrol-İş Gebze şubesi, Tekgıda-İş ve Sağlık-İş gibi sendikalar ve bazı şubeler gerek talep ve sloganları ve gerekse hazırladıkları dövizlerle mitingin genel atmosferinden daha ileri bir noktayı temsil ettiler.

Güçlü katılım fakat birlikten uzak bir miting

Katılımın yüksek olduğu miting bu açıdan oldukça olumlu olsa da 1 milyonun üzerinde üyesi olan Türk-İş’in üye tabanını yeterince seferber etmediği net bir şekilde göze çarpıyordu. Bunun dışında Bursa’da Türk-İş’in yanı sıra DİSK-TTB-KESK-TMMOB’un öncülüğünde ayrı bir miting daha düzenlendi. Bu iki mitingin ortak bir şekilde tertip edilmemesini not düşmek gerekir. Diğer konfederasyonlar ile ortaklaşmamayı tercih eden Türk-İş yönetimi, aynı zamanda siyasi partilere ve özellikle sosyalistlere de alanı kapalı tuttu. Rejimi destekleyen Vatan Partisi’nin alanda bulunan tek siyasi parti olması ise Türk-İş yönetiminin de rejimi destekleyen tutumuyla elbette bir çelişki yaratmıyor.

Bu tercihin arkasında yatanın, işçi ve emekçileri seferber etmenin önüne geçmek isteyen sendikal bürokrasi olduğu ve bu tercihin de aslında bu amacın mekanizması olduğunu akıllarda tutmalıyız. Türk-İş bürokrasisi birleşik bir emek mücadelesinin önüne geçip, emekçilerin seferberlik dinamiklerine ket vurmaya çalışıyor. Bürokrasinin sınıf işbirlikçi yüzü böyle iken, sendikal bürokrasinin işçilerin taban basıncına karşı tamamen korunaklı bir alanda bulunmadığı da mitingde yapılan konuşmalardan kolaylıkla anlaşılıyordu.

Mitingin ana gövdesi: metal işçileri

Mitinge damgasını vuran sendika Türk-Metal oldu. Çerkezköy’den Bursa’ya kadar birçok ilden şubeleriyle alanda bulunan Türk-Metal sendikasının yüzlerce otobüsle taşıdığı işçiler mitingin ana gövdesini oluşturdu. Yine de Türk-Metal’in işyerlerinden sınıfın talepleri ekseninde ve uzun süreli bir çalışmayla 1 Mayıs’ı örgütlediği koşullarda mitingin çok kolaylıkla yüz binlere ulaşabileceğini ifade edelim.

Sendika kortejlerinin alana girmesinden önce alanın dolması ve miting meydanının birden çok kez dolup boşalması öne çıkan detaylardandı. Bu sebeple alan tercihinin işçi-emekçilerin tamamının sığamayacağı bir yerden yana kullanılmasının Türk-İş bürokrasisinin 1 Mayıs hazırlığındaki yaklaşımıyla paralel olduğunu söyleyebiliriz. Seçilen küçük alanın dışında da oldukça kısa bir program ile işçi ve emekçileri seferber etmek yerine zevahiri kurtarmanın hedeflendiği oldukça açıktı.

Sendikalı işçiler bürokrasiye güvenmiyor

Mitingde kürsüden iki konuşma gerçekleşti. Türk-İş Genel Başkan Yardımcısı Ramazan Ağar, katılan bütün sendikaları selamlayarak başladığı konuşmasında “Vergide adaletin sağlanmasını, tüm hakların korunup geliştirilmesini, kamuda taşeron işçilerin çözüme kavuşturulmasını istiyoruz,” dedi. Ağar’ın ardından söz alan Türk-İş Genel Başkanı Ergün Atalay ise konuşması boyunca vergide adalet, taşeron kamu işçilerin kadroya geçirilmesi, sendikalaşmanın önündeki engellerin kaldırılması, asgari ücrete ve emekli maaşına zam gibi işçi sınıfı ve emekçi halk kitleleri için yakıcı olan birçok sorunu gündeme getirdi. Bunların yanı sıra son günlerde gündeme gelen anayasa sorununa ilişkin de konuşan Ergün Atalay işçilerin de anayasa konusunda beklenti içerisinde olduğunu ve anayasanın işçiden yana olmasını gerektiğini söyledi. Atalay bu sorunları gündeme getirirken mitingi birlikte takip ettiğimiz birçok işçinin bu sözlere güvenmediğine kendi aralarındaki konuşmalarda şahit olduk. Türk-İş tabanının sendikal bürokrasiye güven beslemediğini farklı sektörlerden işçilerle miting boyunca yaptığımız sohbette sıkça duyduk. Fakat bu güven kırılmasının bürokrasiden tam bir kopuş ve henüz ona karşı mücadele anlamına gelmediğini eklemek lazım. Sendikal bürokrasiye güvenilmese de hâlâ sınıfın önemli kesimlerinin “başkandan” bir şeyler beklemeye devam ettiğini belirtmeliyiz.

Kıdem tazminatına saldırıya karşı genel grev

Ergün Atalay’ın konuşmasındaki en önemli başlıklardan birisi de kıdem tazminatı oldu. Özellikle Mehmet Şimşek’in kemer sıkma politikası olan OVP ile tekrar gündeme gelen kıdem tazminatına yönelik saldırı planına ilişkin konuşan Atalay şunları söyledi: “Dört ay evvel Türk-İş Genel Kurulunu yaptık. Aldığımız kararlardan bir tanesi kıdem tazminatıyla ilgili. Kıdem tazminatıyla ilgili ülke gündemine getirirseniz genel grev yapacağız. Aynen aynı noktadayız. Bir adım geri yapmayız. Allah şahidim, Türkiye’yi durdururuz. Bursa’da Türk-İş’in 106 bin üyesi var. Topladığı zaman 500 bin kişilik aileyiz. 500 bin kişilik aile.”

Atalay’ın bu sözleri elbette önemli fakat görece bu sert çıkışı sendikal bürokrasinin kıdem tazminatını gerçekten çok önemli gördüğü ve korumak istediği bir kazanımdan öte sendikalı işçi tabanın basıncı olarak okumak daha doğru olacaktır. Eğer Türk-İş bürokrasisi kıdem tazminatını gerçekten korumak isteseydi on yıllar içinde 7,5 kattan 1,8 kata düşen kıdem tavanına saldırılara karşı işçi ve emekçileri seferber edebilirdi. Fakat ne Atalay ne de diğer sendikal bürokratlar gerçek anlamda bir işçi-emekçi seferberliğinden yana. Bunun sebebi ise böylesi seferberliklerin kendilerinin kontrolünün dışına çıkma ihtimali ve sendikal bürokrasiyi de ezip geçme potansiyeli. Yani Türk-İş bürokrasisinin korkulu kâbusu, kısmi seferberliklerin kontrolden çıkmasıdır.

“Yerli ve milli” 1 Mayıs

Ergün Atalay sözlerinde yerli ve millilik vurgusu yaparak rejimi sorgulamaya açmayan ve onu destekleyen bir çerçeveden konuştu. Özellikle konuşmanın bu kısmı sendikal bürokrasinin işçi sınıfını nasıl sistem içerisinde tutmaya çalıştığının ve işçi sınıfının yaşadığı sorunların sorumlusu olan Tek Adam rejimini sorgulamaya gitmesinin önünü almaya çalıştığının göstergesi niteliğindeydi: “Bu ülkede yaşayanların, bu ülkede nefes alanların bayrakla problemi olmayacak, Atatürk’le problemi olmayacak, İstiklal Marşı’yla ilgili problemi olmayacak, devlet başkanıyla ilgili problemi olmayacak, emekliyle ilgili problemi olmayacak, kadınla ilgili problemi olmayacak, engelliyle ilgili problemi olmayacak.”

“Seneye İstanbul’dayız”

Kadın işçilere yönelik ayrımcılık ve eşdeğer işe eşit ücret gibi sorunlardan söz eden Atalay, kadın işçilerin sendika yönetiminde daha aktif olması gerektiği söyledi. Sözlerine son vermeden önce Türk-İş’in seneye 1 Mayıs’ta İstanbul’da olacağını vurguladı. Daha önceki senelerde de birçok kez 1 Mayıs’ı İstanbul’da kutlayacaklarını açıklayan Türk-İş bürokrasisinin yine birçok kez kendi aldığı kararı çiğnediği ise hafızalarda. Bu tutumun arkasında da yine birleşik ve kitlesel bir 1 Mayıs’ı örgütlemekten kaçmak ve ülkenin en büyük işçi kentinden 1 Mayıs kutlamalarını uzak tutmak niyetinin olduğunu biliyoruz. Yine de Ergün Atalay’ın bu çıkışının arkasında taban basıncının yattığını unutmamak gerekiyor.

Gazze’deki soykırıma karşı ABD’de öğrencilerin kitlesel seferberliği

0

Filistin’le dayanışma gösterileri dünya çapında devam ederken, Gazze’deki soykırıma karşı yeni bir büyük öğrenci protestoları dalgası ABD’nin önde gelen üniversitelerinin kampüslerine yayılıyor. Protestoların başladığı Columbia Üniversitesi’nde öğrencilerin toplu olarak gözaltına alınması ve yüz yüze derslerin kaldırılmasıyla protestolar durdurulmaya çalışıldı. Hükümet, bizzat Başkan Biden ve ABD’deki Siyonist kuruluşlar da öğrencileri saçma bir şekilde “anti-Semitik” olmakla suçlayan bir kampanya başlattı. Trump da aynı şeyi söyledi ve Biden’ı bu gösterileri engellemek için “yeterince çaba göstermemekle” suçladı. Ancak bu baskıcı önlemler ve iftiralar eylemleri durduramazken, öğrenciler arasında büyük bir öfkeye yol açtı ve protestolar akademisyenleri de kapsayacak şekilde genişledi.

Polis, New York Üniversitesi ve Yale’de kurulan kampları dağıtmaya çalışırken onlarca gözaltı gerçekleştirdi. Columbia’da ise 100 öğrenci gözaltına alındı. Filistinlilerle dayanışma amacıyla düzenlenen gösteri New York’ta şehrin sokaklarına yayıldı. Kaliforniya Politeknik Eyalet Üniversitesi de protestolar nedeniyle kapılarını kapattı. Minnesota Üniversitesi’nde öğrenciler kurumun İsrail ile her türlü ilişkisini kesmesini talep ederken, Ohio Eyalet Üniversitesi’ndeki öğrenciler de üniversitelerinin İsrail ile bağlantılı şirketlere yaptığı yatırımları açıklamasını ve bunların iptal edilmesini talep ediyor.

Genel olarak tüm öğrenciler ABD hükümetinin İsrail’e verdiği askeri desteği durdurmasını talep ediyor. Bu devasa seferberlik muazzam bir halk sempatisine sahip. Amerikan nüfusunun yaklaşık yüzde 60’ı anketlerde ABD hükümetinin İsrail’e verdiği desteğe karşı olduklarını ifade etmişlerdi.

Bu gösteriler ABD’de daha önce gerçekleşmiş olan geniş çaplı protestoları devam ettirmekte ve genişletmektedir. Aylardır devam eden halk protestoları, gösteriler ve üniversite öğrencilerinin okullarda kamplar kurmaları gibi gelişmeler, 50 yıl önce büyük bir siyasi krizle sonuçlanan ve ABD’yi 1975’te Vietnam’dan çekilmeye zorlayan Vietnam Savaşı sırasında yaşanan eylemliliklerle oldukça benzerlikler içermekte.

“Özgürlük Filosu” ile dayanışma

Dünya halklarının Filistin’le dayanışmasının bir diğer göstergesi de 21 Nisan Pazar günü Türkiye’den Gazze’ye doğru yola çıkacağı duyurulan, yaklaşık 5.000 ton insani yardım, gıda ve ilaç yüklü üç gemi ve dünyanın dört bir yanından 800 aktivistten oluşan Özgürlük Filosu. Ancak filo lehine düzenlenen halk gösterilerine rağmen filonun Türkiye’den yola çıkmasına henüz izin verilmedi. İsrail’le suç ortaklığı yapan başlıca emperyalist devletler olan ABD ve Almanya, filonun yola çıkmasına izin vermemesi için Türkiye’ye baskı yapıyor. Bu arada Gazze nüfusunun yarısı açlık çekiyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, Filistin’le dayanışma için dünya çapında yürütülen bu kampanyanın bir parçasıyız ve devletlerin ve kurumların İsrail ve Siyonist şirketler ve kurumlarla olan tüm ekonomik, ticari, kültürel ve askeri anlaşmaları iptal etmesini talep eden Amerikalı öğrencilerle dayanışma içindeyiz. Filistin halkının acil insani yardım talebi kapsamında, Türkiye’deki özgürlük filosunun Gazze’ye insani yardım götürmesine izin verilmesi yönündeki halk talebini destekliyoruz! Filistin halkını destekleyen Amerikalı öğrencilere yönelik baskılara hayır! Gözaltılar serbest bırakılsın! Başta ABD’nin her gün gönderdiği devasa miktardaki silahlar olmak üzere İsrail’e tüm mali ve askeri yardımların derhal durdurulmasını talep ediyoruz. Kahrolsun soykırımcı ve apartheidcı İsrail devleti! Yaşasın Filistin halkının kahramanca mücadelesi! Nehirden denize özgür, birleşik, ırkçı olmayan ve demokratik bir Filistin için!

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

25 Nisan 2024

Tarihte bu ay: Nahuel Moreno 100 yaşında

0

100 yıl önce 24 Nisan tarihinde, Dördüncü Enternasyonal kurucusu Lev Troçki’nin en ilkeli ve ısrarlı takipçilerinden, uluslararası Troçkist hareketin devasa figürü Nahuel Moreno dünyaya geldi. Moreno ömrünü, küresel mali oligarşiye karşı dünya proletaryasının mücadele partisi olan Enternasyonal’i ve sosyalist devrimin siyasal öznesi olan devrimci partileri inşa etmeye adadı. Nahuel Moreno’nun hayatı belirleyen başlıca etken, işçi sınıfının kapitalizmi ilga etme ve kendi iktidarını tesis etme mücadelesiydi. Onun hem şahsi hem de siyasi bütün yaşamına yön veren itki, insanlığın önündeki en onurlu mücadele olma özelliğini taşıyan bu görev olmuştur.

24 Nisan 1924’te Arjantin’de dünyaya gelen Moreno’nun ayırt edici siyasi saplantısı, Troçkizmi işçi sınıfı içinde inşa etmeyi başarmaktı. Siyasal mücadelesinin daha başlangıç yıllarında açığa çıkan onun bu tutkusu, hayatının sonuna dek sürecekti. Moreno, Arjantin Troçkizminin kafelere ve entelektüel tartışmalara hapsolan zaaflarla dolu mevcut durumunu hızla aştı ve GOM’u (Marksist İşçi Grubu) bir işçi mahallesi olan Villa Pobladora’da inşa etmeyi tercih etti. İlk politik eseri, Leninist partinin esasları üzerine bir broşürdü. GOM kısa bir süre sonra Anglo-Ciabasa fabrikasında et üretim işçilerinin grevinin önderliğindeydi.

1948’de Dördüncü Enternasyonal’in İkinci Kongresi’ne katıldığında, daha sonra kendisinin “Avro-Troçkizm” olarak kategorize edeceği akımlarla, bu deneyimler üzerinden tartıştı: Troçkist partiler propagandizmi bir kenara bırakmalı ve emekçi kitleler içinde kendilerini inşa etmeye odaklanmalıydılar.

Moreno, Enternasyonal içinde ortaya çıkan Pablocu-Mandelci revizyonizme karşı da benzer bir mücadele verdi: Kitlelere ulaşma mazereti adı altında Troçkist partilerin likide edilmesi ve Stalinist veya küçük burjuva milliyetçi, gerillacı grupların içine girilmesi çizgisi, bir intihar anlamına geliyordu. Ne pahasına olursa olsun, devrimci partinin inşası burjuvaziden ve reformizmden bağımsız bir şekilde sürdürülmeliydi. Taktiksel esneklikler gösterilebilirdi, ancak politik ve örgütsel bağımsızlıktan vazgeçilemezdi. Bu doğrultuda, Mandelci önderlik 1960’larda Latin Amerika seksiyonlarını gerilla ordularına dönüştürüp kadroların fiziksel olarak imha edilmesine yol açarken, Moreno bu ölümcül yönelime karşı çıktı ve işçi hareketi içinde Leninist partinin inşasını savundu.

Moreno bu doğrultuda 1972’de PST’yi (Sosyalist İşçi Partisi) kurdu. PST işçi hareketinin öncüsüydü ve bu nedenle kısa sürede faşist hareketin hedefi haline geldi. Onlarca PST üyesi devrimci işçi, faşistler tarafından katledildi. Ardından gelen darbede PST başarılı bir şekilde yeraltına çekildi ve uzun askerî diktatörlük yılları boyunca işçi hareketini örgütlemeye devam etmeyi başardı. Askerî diktatörlüğü yıkan seferberliğin öncülerinden birisi de bu sayede PST oldu. PST, MAS (Sosyalizme Doğru Hareket) ismini alarak binlerce militanıyla Arjantin solunun ve dünya Troçkizminin en kitlesel partisi halini aldı.

Bugün Morenizm, hiç olmadığı kadar siyasal olarak günceldir. Morenizm bugün, işçi sınıfının burjuvaziden ve bürokrasinden bağımsız bir Leninist parti inşa etme gerekliliğinin ve sosyalist devrim aracılığıyla bir işçi-emekçi hükümetinin kurulması mücadelesinin politik ve teorik olarak en keskin ve açık öğretisi olmayı sürdürmekte. Sosyalizm içi başka hiçbir akım, bu iki stratejik göreve bağlı kalmayı sürdürmemektedir. Ya partinin niteliği ya da devrimin niteliği hakkında ortaya atılan yeni sınıf işbirlikçi, ikameci, hareketçi ve revizyonist önermeler, kapitalizme tanınan kapitülasyonlar ile sonuçlanmaktadır. Bu bakımdan Morenizm bizim için bir aspirin değildir, ancak bağışıklık sistemimizin adının kendisidir.

Antalya teleferik “kazası” ve yargı süreci

0

Antalya büyükşehir belediyesine bağlı ANET şirketinin yönetimi altında olup işletmesi ve bakımı Megatower AŞ tarafından yapılan teleferikte ihmaller sonucu kaza gerçekleşti. 12 Nisan’da gerçekleşen bu kazada 1 kişi ölürken 10 kişi yaralandı. Havada kalan diğer kabinlerin içerisinde bulunan 184 kişi gün yaklaşık 24 saatin sonunda kurtarıldılar. Seçimlerden önce şirketin başında olup, 2024 yerel seçimlerinde Kepez Belediye Başkanı seçilen Mesut Kocagöz ve birkaç kişi daha tutuklandı. Tutuklanan belediye başkanı AKP döneminde iştirak şirketin başına getirilse de CHP döneminde de pozisyonunu korumuş ve ardından 31 Mart seçimlerinde CHP’nin Kepez Belediye Başkanı adayı olarak seçilmişti.

Kaza ile ilgili hazırlanan ön bilirkişi raporunda çok sayıda ihmalin olduğu dikkatleri çekiyor. Bu ihmaller arasında bakım ve onarımını yapan şirket çalışanlarının bazılarında iş konusunda yeterlilik belgesinin olmadığı var. Ama en önemli iddia kabinlerde ve direklerde bulunan somun, cıvata gibi materyallerle ilgili. Şirketin uzun yıllardır yaptığı bakımlarda tuttuğu kayıtlar incelendi ve bu kayıtların arasında, somun ve cıvatalardaki deformasyon, boşluk oluşumu, oksitlenme gibi durumlar için değişim işleminin yapıldığına dair hiçbir kayıt bulunamadı. Bu bakımlar yapılmış olsaydı belki de bu kaza hiç yaşanmamış olacaktı. Bu iddia henüz mahkeme tarafından kesinleşmiş olmasa da emekçilerin hafızasına kazınmış olan onlarca deneyim bu iddiayı dikkate almak için yeterli.

Çorlu ve Pamukova gibi tren kazaları, madenlerde yaşanan kıyımlar, İliç’teki altın madeninde henüz bedenlerine bile ulaşılamayan 7 işçi bize bu ülkede insan hayatının sermaye karşısında hiçbir önemi olmadığını kanıtlıyor. Bu bakımların eksik yapılmış olmasından tutun, heyelan ihtimaline karşı uygun fizibilite çalışmalarının yapılmamış olmasına kadar tüm detaylar bize bu olayın “kaza” diyerek geçiştirilmesinin doğru olmadığını gösteriyor.

Her ne kadar olayın ardından kimi tutuklamalar yapılmış olsa da, Çorlu tren kazası gibi her şeyin gün gibi ortada olduğu bir katliamda bile gerçek sorumluların ceza almamış olması, bu olayda da yargıya olan güvensizliği açıklıyor. Özellikle davaya bakan savcının Gezi Davası gibi ısmarlama bir iddianameye dayanan bir davanın savcısı olması Antalya’da da gerçek sorumluların hesap vermekten kurtulacağına dair meşru bir kuşku uyandırıyor.

Bu kuşkuların ortadan kalkması için, dava emekçilerin, meslek odalarının, işçi sendikalarının söz hakkının olduğu bir bilirkişi heyeti tarafından denetlenmeli ve bu demokratik örgütlerin davaya müdahil olması sağlanmalıdır.

İhmallerden dolayı yaşanan bütün bu kazaların önüne geçmenin yolu, işçilerin denetimde ve yönetimde aktif olarak bulunmasından geçiyor. Sermayenin kâr odaklı politikası ihmallerin oluşmasındaki en önemli faktör. Biz bu politika karşısında işçi denetiminin her alanda uygulanmasını savunuyoruz.

Kadın cinayetlerinin faili de sorumlusu da yanı başımızda

0

2024 yılının başından beri neredeyse her gün bir kadın öldürüldü. Neredeyse bir o kadar da şüpheli kadın ölümü var. Bu “şüpheli” kadın ölümlerinin arkasında da erkek şiddeti var. Failleri uzaklarda aramaya gerek yok çünkü çoğu kadın cinayetinde failler tanıdık oluyor; hane içindeki erkekler, boşanma aşamasındaki kocalar, eski kocalar, partnerler…

26 Şubat’ta, boşandığı erkek tarafından katledilen Sevilay Karlı’nın fail için uzaklaştırma kararı çıkarttığı, failden ölüm tehdidi aldığı için şikâyette bulunduğu ancak şikâyetinin dikkate alınmadığı ve “kovuşturmaya yer yoktur” kararı alındığı ortaya çıktı. Yani Sevilay, göz göre öldürüldü.

Geçen yıl Karabük’te katledilen Gabonlu Dina’nın ölümü hâlâ aydınlatılmadı. Karabük’te özellikle göçmen siyah kadınların ırkçılıkla beraber tacize de uğradıklarını biliyoruz. Dina’nın davasını takip eden avukatların ve Dina İçin Feministler’in aktardığına göre göçmen siyah kadın öğrenciler kaçırılma tehlikesiyle karşı karşıya ve para karşılığı seks teklifi alıyorlar. Dina da şiddete ve ırkçılığa maruz kalan kadınlardan biriydi. Davada iddianame eksik ve hâlâ etkin soruşturma yürütülmüyor. Devlet ve kurumları, başka Dinaların olmaması için göçmen öğrencilerin can güvenliğini sağlamak ve şiddeti önlemek yerine ırkçılığı ve ayrımcılığı daha da pekiştiriyor. Daha yakın zamanda Karabük’te Afrikalı öğrencilerin HIV ve HPV bulaştırdıkları söylenerek nasıl hedef haline getirildiklerini gördük.

Bu yaşananlar münferit değil. Çoğu kadın cinayetinde kadının daha önce failden şiddet gördüğü, tehdit aldığı ortaya çıkıyor. Kız kardeşlerimiz göz göre göre hayattan koparıldıktan sonraysa cezasızlık politikaları uygulanıyor, katiller iyi hal ve haksız tahrik indirimleriyle ödüllendiriliyor; Gülistan Doku, Nadira Kadirova ve Aleyna Çakır cinayetlerinde olduğu gibi devlet-yargı-polis işbirliğiyle failler korunuyor. Bu nedenle devlet, kadın cinayetlerinin doğrudan sorumlusudur! “Önlenemeyen” kadın cinayetleri, Tek Adam rejiminin kadın düşmanı politikalarının sonucudur!

Kadın cinayetleri önlenebilir mi?

Evet, kadın cinayetleri önlenebilir! Tek Adam’ın kararıyla çekildiğimiz İstanbul Sözleşmesi’nin temel ilkeleri bu konuda yol gösterici: kadınların erkek şiddetinden korunması, erkek şiddetini önlemek için bütüncül politikaların ve tedbirlerin geliştirilmesi, erkek şiddetinden hayatta kalan kadınları destekleyecek mekanizmaların işletilmesi, suçların kovuşturulması ve faillerin cezalandırılması. Bu nedenle İstanbul Sözleşmesi’nin derhal tekrar imzalanması gerekiyor. Bununla birlikte 6284’ün etkin uygulanması, kadın ve trans cinayetlerinde ve erkek şiddetinde cezasızlık politikalarına son verilmesi gerekiyor.

Hem hükümet hem de yerel yönetimler, göçmenler ve translar dahil kadınları şiddetten koruyucu ve erkek şiddetini önleyici politikaları hayata geçirmekle yükümlü. Sembolik değil yeterli sayıda, nitelikli ve donanımlı sığınaklar açılmalı, sığınaktaki kadınlar sosyal, hukuki ve psikolojik olarak desteklenmeli. Şiddet Önleme ve İzleme Merkezleri (ŞÖNİM) artırılmalı, cinsel şiddet kriz merkezleri açılmalı.

Tekrar söyleyelim: Kadın cinayetleri münferit değil politiktir. Şüpheli kadın ölümleri politiktir. Bir kişi daha eksilmemek için erkek şiddetiyle mücadele, en önemli gündemlerimizden biri olmak zorunda.

Gelir eşitsizliği derinleşiyor!

0

Türkiye’deki gelir dağılımındaki bozulma her geçen yıl artıyor. Gelirden aldıkları paya göre en üst ve en alt gruplar arasındaki makas bilhassa son 20 yılda oldukça derinleşti. Gelir dağılımı patronlar lehine bozulurken; en üst gelir grubundaki nüfusun gelirden aldığı ülke servetinin yarısına ulaştı.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması’nın 2023 yılı sonuçlarını geçtiğimiz ay açıkladı. En yüksek gelirli yüzde 20’lik grubun toplam gelirden aldığı pay artarak yüzde 49,8’e yükselirken, en düşük gelirli yüzde 20’nin payı daha da düşerek yüzde 5,9’a geriledi. Yine Avrupa merkezli bir finans kurumunun yaptığı çalışmaya göre Türkiye, Avrupa’da servet dağılımı adaletsizliği konusunda ilk sırada yer alıyor. Türkiye’de en zengin yüzde 1’lik kesim ülkedeki servetin yüzde 40’ını kontrol ediyor.

Kuşkusuz bunların hepsi uzun yıllara dayanan AKP iktidarlarının işçi düşmanı, sermaye yanlısı ekonomi politikalarının bir sonucu. AKP’nin ekonomi anlayışı, sermayenin milli gelirden aldığı payı yüzde 40’lardan 55’lere çıkarırken emeğin payını yüzde 40’lardan 26’lara geriletti. AKP eliyle zenginler servetine servet katarken, yoksul daha da muhtaç duruma düşürüldü. Yine aynı çalışmada gelirlerdeki en düşük artış ücretli çalışanlarda görülürken, bu kesimlerin en yüksek vergi ödeyenler olduğunu, hatta hazinenin buradan önemli bir kaynak elde ettiğini biliyoruz.

Nitekim seçimden sonra bu tablonun daha da kötüleşeceği aşikâr. Yapılan zamlar birkaç ay içinde eridi, yıl ortası itibarıyla kira artışlarındaki müdahale de rafa kalkıyor. Her geçen gün alım gücü düşüyor, gıda fiyatları artıyor. Tüm bu tablo ile bağlantılı olarak yerel seçimlerde AKP’nin emek düşmanı politikalarından bıkan emekçiler yine bir başka düzen partisine yani CHP’ye yöneldi. Ancak ne var ki tüm düzen partileri patron örgütlerine de taahhüt ettiği üzere, Eylül 2023’te açıklanan Orta Vadeli Programı (OVP) uygulamaya devam edecektir. Bakan Şimşek’in ifadesiyle, “Ana hedef olan enflasyonu tek haneye düşürmek için sıkı para, seçici kredi ve gelirler politikasına ilaveten kamuda harcama kontrolü yaparak tasarrufu ön planda tutacağız” diye özetlenen bu politika aslen vergi artışları, işten çıkarmalar, ücretlerin baskılanması ve fahiş fiyat artışları olarak acı bir kemer sıkma reçetesi olarak sunulacaktır. Tam da gelir eşitsizliğini derinleştirip belirli bir kesimi zengin eden bu politikaların bedeli yine emekçilerin sırtına yüklenmek suretiyle ortaya çıkan zarar toplumsallaştırılmaktadır. Toplumsal örgütsüzlüğün bir sonucu olarak pervasızca saldıran iktidarın bu politikalarına karşı düzen partilerinden kopuş ve emekten yana bir ittifakı inşa etmek dışında bir seçeneğimiz yok.

İsrail ve ABD, Gazze soykırımını örtbas etmek için İran’ı kullanıyor

0

İsrail yanlısı hükümetler ve Siyonizm tarafından yönetilen ya da etkilenen medya ve kanallar aniden Gazze hakkında konuşmayı bırakıp İran’ın saldırısına odaklandı. 13 Nisan Cumartesi gününden bu yana bir İsrail-İran savaşı olup olmayacağı tartışılıyor ve her türlü hipotez ortaya atılıyor. Ancak İsrail ve apartheid rejiminin bombalama ve açlık yoluyla gerçekleştirdiği soykırım konusunda sessizlik var.

İsrail, 1 Nisan’da Suriye’nin başkenti Şam’daki İran Konsolosluğunu sürpriz bir şekilde bombalayarak aralarında üst düzey İranlı askeri komutanların da bulunduğu sekiz kişiyi öldürdüğünde bunu istiyordu. O anda, bu saldırının hangi amaçla yapıldığını anlamak zor olabilirdi. Şimdi durum çok daha açık hale geldi. Arka planda Gazze’deki durum vardı. Söz konusu olan, Binyamin Netanyahu ve aşırı sağ hükümetinin bir provokasyonuydu. Hedefleri, İran’ı bir tepki vermeye mecbur bırakarak dikkatleri Gazze’deki katliamdan saptırmak ve bir kez daha emperyalist müttefiklerinden koşulsuz destek almaktı. Biden ve Avrupa emperyalizminin liderlerinin ateşkesi kabul etmeleri yönünde artan eleştiri ve taleplerini durdurmak istediler. Emperyalizmin şeflerinin bu tutumu, pasifist olmaya karar verdiklerinden veya İsrail’i desteklemeyi bırakmalarından kaynaklanmıyor. Filistin halkını destekleyen milyonların eylemlerinin artan basıncı altındalar.

İsrail ve ABD birkaç günlüğüne bu hedefe ulaştılar. Ancak bu fazla uzun sürmeyecek, çünkü yaptıkları güneşi balçıkla sıvamaya çalışmaktan farksız.

İsrail bu provokasyona başvurdu çünkü Gazze’de oldukça kötü bir durumdaydı ve dünyada giderek yalnızlaşıyordu. İşgalden altı ay sonra, muazzam yıkıma ve işlediği büyük suçlara rağmen zafer kazandığını iddia edemiyor. BM’de ilk kez, ABD’nin vetosu olmaksızın bir ateşkes çağrısı onaylandı. Biden, Netanyahu’yu insani yardım konvoyunun bombalanması ve Refah’a askeri bir çıkarma yapma planı nedeniyle bir süredir eleştiriyor. İsrail’de düzenlenen kitlesel yürüyüşlerde Netanyahu’nun istifası ve Filistin direnişinin elinde bulunan 100’den fazla rehine meselesinin çözülememesi nedeniyle seçimlere gidilmesi talep ediliyor.

İran’ın kaçınılmaz karşılığı sonrasında, Netanyahu hedefine şimdilik ulaşmış görünüyor. Biden ve tarihsel emperyalist müttefiklerinin İran’ı kınamak için İsrail’in yanında yer almasını sağlayarak, Gazze’deki eylemlerinin sorgulanmasını bir süreliğine durdurdu. Aynı zamanda İsrail içinde eylemlerin ve eleştirilerin geçici olarak durdurulmasını sağlayacak. Ve son olarak, dünyanın dikkatini bu konu üzerinde toplayarak Gazze’deki soykırımın görmezden gelinmesini veya önemsizleştirilmesini sağlıyor.

Ancak tüm bu gelişmeler, gerçekte sadece Siyonizmin ve ABD emperyalizminin içinde bulunduğu krizi ortaya koyuyor. ABD yönetimi ve bizzat Biden, İran’ın saldırısına İsrail’in askeri bir yanıt vermesine eşlik etmeyeceklerini belirtti ve “İran ile daha geniş bir savaş arayışında değiliz” açıklamasında bulundu. Böylece, bir kez daha İsrail ile olan sürtüşmeyi ve farklılıklarını gösterdiler. İran ise eylemiyle “meselenin kapandığını” söyledi. Her iki açıklama da, ne ABD’nin ne de İran’ın şu anda bölgesel bir savaşa girmek istediğini gösteriyor. Özellikle Biden, bir yandan Ukrayna’daki savaş devam ederken ve İsrail soykırımına desteği kendisine olan toplumsal desteği zayıflatırken, ABD’nin seçim yılı içinde, böylesi bir çatışmadan kaçınmak istiyor.

Ukrayna’da zaten bir savaş varken ve İsrail soykırımına verdiği destekten kaynaklanan komplikasyonlar varken ABD bölgesel bir savaşa girmek istemeyecektir. ABD’de seçim yılı olması ve Filistin halkına karşı İsrail’e verdiği askeri ve siyasi destek nedeniyle Biden’a yönelik tepkinin giderek artması nedeniyle bu durum özellikle hassas bir konudur.

İran’a gelince, Siyonizmin canice saldırısına karşı kendini savunma hakkını tanıyoruz. Ve her türlü Siyonist ya da emperyalist saldırganlığı reddediyoruz. Ancak ne var ki İran’ın teokratik ve otoriter rejimi, saldırı sonrası açıklamalarında ne Filistin halkından ne de Gazze’deki soykırımdan bahsetmektedir. Bu da Filistin halkına yönelik etkin bir desteğin politikasının merkezinde yer almadığını bir kez daha teyit etmektedir. Siyonist işgalin sürdüğü bu altı ay boyunca sadece dayanışma açıklamaları yapmış ve bazı münferit eylemlerde bulunmuştur. İsrail’e karşı yanıtı, ABD’ye iki gün öncesinden haber verecek ölçüde sınırlı olmuştur. İsrail’in Şam’daki İran büyükelçiliğine saldırısı ise hiç kimseye, ABD’ye bile bildirilmedi. ABD’ye önceden haber verilmesi, Siyonizmin ve emperyalizmin savunma güçlerine insansız hava aracı ve balistik füze saldırılarını püskürtmeye hazırlanmak için zaman kazandırdı. İran rejimi yayımladığı bildirilerde, eyleminin “yeterli” olduğunu ve meseleyi “kapanmış” olarak gördüğünü ifade etti. Gazze ve Filistin halkı hakkında ise tek kelime etmedi. Ancak Gazze’de hiçbir şey kapanmış değil. Bugünlerdeki sessizliğe rağmen Filistin halkının mücadelesi ve çektiği acılar devam ediyor.

Eğer İsrail ABD’yi görmezden gelir ve İran’a yeni bir askeri saldırıda bulunursa, ki bu ihtimali göz ardı edemeyiz, bu Gazze’deki çaresizliğinin ve başarısızlığının bir parçası olacaktır. Bu saldırının gerçekleşmesi, kendi krizini ve küresel yalıtılmışlığını daha da derinleştirecektir. Bu da apartheid rejimini çöküşün eşiğinde tutmaya devam edecektir. İran’a yönelik yeni bir saldırının gerçekleşmesi halinde, dünya halkları apartheid rejimine karşı mücadelenin bir parçası olarak ve Filistin halkını desteklemek üzere bu saldırıyı reddetmelidir.

Tüm bu nedenlerle, İUB-DE olarak, İsrail ve emperyalizmin Gazze Şeridi’ndeki mücadeleyi ve soykırımı örtbas etmeye yönelik girişimini kınıyoruz. Dünya halklarına Filistin direnişiyle koşulsuz dayanışma içinde olduklarını sokaklarda ifade etmeyi sürdürmeleri için çağrıda bulunmaya devam ediyoruz. Siyonist askeri birliklerin geri çekilmesini ve dünya hükümetlerinin Siyonist İsrail devleti ile tüm ilişkilerini kesmesini talep ediyoruz.

15 Nisan 2024

İğne, çuvaldız ve sol

0

Kitleler gerçeği varken sahtesine oy verirler mi? Ya da sen kendini iktidar alternatifi olarak öne çıkartmayıp başkasını işaret edersen, kitleler sana rağmen sana oy verebilir mi?

2002 yılından bu yana ilk defa AKP’nin Türkiye genelinde seçimleri ikinci tamamladığı süreç, nedenleri ve sonuçlarıyla birçok başlığın tartışılmasını, takip edilmesini de beraberinde getirmek durumunda.

Bizce yukarıdaki sorular da Türkiye sosyalist hareketinin ivedilikle gündemine alması gereken tartışma başlıklarından bazıları.

2023 genel seçimlerinin öncesinden başlayarak bu sayfalarda sıkça yazdık ve 2024 yerel seçimlerine gidilen süreçte de çağrımızı yinelemeyi sürdürdük: Türkiye’de ekonomik çöküşe ve Tek Adam rejimine karşı sosyalistlerin kendi “dükkanlarını” da sandığı da aşacak bir şekilde, kitlelerin acil talepleri etrafından bir Emek İttifakı inşa etmesinin zorunluluğunu.

Meselemiz “biz söylemiştik” deyip ruhumuzu kurtarmak değil. Ya da birilerinin yaptığı gibi iğneyi Lenin’e, çuvaldızı başkasına batırmak hiç değil. Seçim sonuçlarını ülkedeki ekonomik enkazın tayin ettiği bir durumda dahi sosyalist hareketin sandıkta da sokakta da bir alternatif inşa edemiyor oluşundan çıkışın mümkünatını tartışmak meselemiz.

Kitleler sandıkta oldukça sınıfsal bir tepki verirken, bu tepkinin ehven-i şer politikalarla “kazanabilecek” adaylara yönlendirilmesiyle meselemiz. Sosyalistlerden daha fazla işçi sınıfının taleplerini dile getiren Yeniden Refah gibi partilerin seçimleri üçüncü parti tamamlamasında meselemiz. Ya da bizler toplumsal kutuplaşmayı sınıf ekseninde buluşturmakla yükümlüyken, Zafer Partisi’nin bu kutuplaşmayı mülteci düşmanlığında buluşturup oylarını konsolide etmesinde. Tek Adam rejiminden ve ekonomik krizden kopuş umutlarının çarpıtılarak CHP’nin dahi kendisine biçmeyeceği rollerin sosyalistlerce CHP’ye biçilmesinde meselemiz.

Evet, son kertede Türkiye emekçi halkları AKP’yi cezalandırdı. Düzen partilerinden bağımsız, kitlelerin taleplerini baz alan birleşik bir mücadele ittifakının olmadığı tabloda bu cezalandırmadan CHP birinci parti olarak faydalandı. Ve sosyalist hareket, seçim sonuçları değerlendirildiğinde seçimin kaybedenleri arasında yer aldı.

31 Mart 2024’ün açıkça gösterdiği birkaç nokta var. Kitleler ekonomik enkaz karşısında fazlasıyla ezilmiş durumda. Kitleler toplumsal kutuplaşma ortamından bir çıkış arıyor ve daha radikal ya da popülist söylemler kullanan partilere, düzen partisi olsalar dahi yönelebiliyor. Ve bir yerel seçimle ne ekonomik kriz son bulacak ne rejim değişecek ne de toplumsal kutuplaşma ortadan kaybolacak. Kitleler bunun da bilincinde.

Tam da bu nedenlerle sosyalist hareketin kitleleri CHP’ye yedekler pozisyondan, oyun kurucu bir pozisyona nasıl geçebileceğini açıklıkla tartışması Türkiye’nin geleceğinin inşasında belirleyici bir role sahip. Vakit, iğneyi programa batırma vakti. Ve emekçilerin, kadınların, gençlerin, Kürt halkının ve tüm ezilenlerin bu çıkış arayışlarına birleşik bir cevap üretebilme vakti.

Belediyelerin kaynakları nerelere aktarıldı?

0

Son birkaç yıldır özellikle muhalif belediyelerin uyguladığı “önceki dönemden kalan borçları halka açıklama” politikası bu sene de devam ediyor. Çok sayıda belediye başkanı eski yönetimin yarattığı borçları pankarta yazarak belediye binalarına asıyor. 2024 yerel seçimlerinin sonucunda özellikle çok sayıda belediye el değiştirdiği için bu durumu fazlaca yerde görmekteyiz. Borçlar öyle bir hal almış durumda ki AKP’den MHP’ye geçen belediyelerde bile önceki dönemlerden kalan borçlar MHP’liler tarafından dile getiriliyor.

Örnek olarak çok sayıda belediyenin borç durumu sayılabilir ama öncelikle kayyum atanarak zorla Kürtlerin elinden alınan belediyelerin durumuna bakmak lazım. Batman, Siirt gibi şehirlerde bile borçlar 100 milyonlarca TL’yi geçiyor. Cizre Belediyesi’nde kayyum, seçimi kazanan DEM Partili başkanlara mazbatayı vermeden 1 saat önce 30 milyon TL’lik muhtelif ödemeler gerçekleştiriyor. Zaten yoksulluk ve baskı altında yaşamaya maruz bırakılmış Kürt halkı bir de yerel yönetimler üzerinden de yoksullaştırılmaya devam ediliyor. Bunun gibi el değiştiren ve denense de henüz kayyum atanamamış şehirlerin borçlarını öğrenebiliyoruz. Peki, hep aynı partide olan belediyeler?

Burada bahsedilen borçlar nerelerin borçlarıdır? Yıllardır kayyum tarafından yönetilen Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin Su ve Kanalizasyon İdaresi biriminin bile 250 milyon TL’den fazla borcu bulunuyor. Batıya baktığımızda da benzer durumlar birçok belediyede karşımıza çıkıyor. Örneğin Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin borcu 1 milyar TL’nin çok üzerinde veya Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin borcu 2,5 milyar TL’nin üzerinde. İhalelerde yapılan usulsüzlükler ile yüksek miktarda ücret ödemeleri yapılıyor. Mesela bir ürünün aslında alımı 1 TL iken ihalede örneğin 10 TL gösterilerek satıcı olan şirkete uçuk miktarlarda paralar ödeniyor.

Seçimlere son bir iki hafta kala çok sayıda belediye milyonlarca liralık ihaleler açmış ve çok hızlı bir şekilde yandaşlarına ödemeleri gerçekleştirmiş. Bu ihalelerin arasında milyonlarca TL’lik porselen bardak takımı, karışık çerez, baklava gibi ürünler var. Üsküdar Belediyesi’nin seçimden dört gün önce 5 milyon TL’ye verdiği porselen takım ihalesi bu durumun örneklerinden yalnızca biri.

Bu malzemelere verilen milyonların hangi kuruşu emekçinin yararına harcanmış paradır? Harcanan paralar, yönetimi kaybedecek olanların son anda ne kurtarırsam kârdır mantığıyla ortalığa ihale saçmasından başka bir şey değildir. Bunların yanında bir de belediyelerde “ATM” çalışanı olarak bilinen ve hayatı boyunca işe hiç uğramayan insanlar da bulunmakta. Çok sayıda belediye yönetimi bu insanların seçimden birkaç gün önce işine son vererek tazminat ödemeleri yapmış ve bu kişilerin hiçbir şey yapmadan evlerinde oturmalarına devam etmeleri sağlanmış. 

Kaynaklar emekçilerin ihtiyacı ve yararı doğrultusunda kullanılsaydı ne altın varaklı başkan odaları ne de cam bardak yerine porselen bardaktan içilen çaylar görürdük. Yöneticilerin kendi çıkarları doğrultusunda kullandıkları paralar biz emekçilerin ceplerinden çıkmaya ve bizi yoksullaştırmaya devam ediyor.

Bu durum aynı zamanda belediye borçlarının “meşruluğu” meselesini gündeme getiriyor. Örneğin, başta Mansur Yavaş olmak 2019’da seçimleri kazanan CHP belediye başkanları, bir yandan eski yönetimlerin yolsuzluklarını, israflarını açıklarken, diğer yandan geçmiş yönetimlerin borçlarını ödemekle övündüler. Oysa, yeni belediye yönetimlerinin önceki dönemlerin israflarını, yolsuzluklarını açıklayarak bir kenara çekilmelerine izin vermemeliyiz. Halk için harcanmayan hiçbir işlemin, borcun ödemesi yapılmamalı. Türlü yolsuzluklarla peşkeş çekilmiş belediye kaynaklarının geri alınması için bir halk seferberliği başlatılmalı.

Bu doğrultuda, bizden çalınanların geri alınması, belediyelerde emekçi denetimi ve kâr amaçlı değil ihtiyaç odaklı, sermayeden değil emekten yana bir belediyecilik şiarlarımızı her alanda dile getirmeye devam etmeliyiz.

1 Mayıs 2024: Yarını belirleyecek, birleşik mücadele gücümüz olacak!

0

1 Mayıs’a, AKP’nin 22 yıllık iktidarı boyunca yaşadığı en büyük yenilginin ertesinde gidiyoruz. İşçiler, emekçiler ve geniş halk kesimleri; ekonomik yıkımın eşi benzeri görülmedik bir düzeye ulaştığı ve antidemokratik saldırıların tüm hızıyla devam ettiği bir dönemin ortasında, bu tablonun mimarı olan Erdoğan yönetimine 31 Mart yerel seçimleri vesilesiyle önemli bir cevap verdi. AKP’nin 22 yıllık iktidarında ilk kez sandıktan ikinci parti olarak çıkmasına sebep olan bu sonuç, emekçi kitlelerin ve başta Kürt halkı olmak üzere tüm ezilenlerin nezdinde; iktidarın sermaye lehine uyguladığı ekonomi politikalarının ve antidemokratik saldırılarının sandıkta mahkûm edilmesi anlamı taşıyor.

Mahkûm edilen bu politikalar aynı zamanda rejimin üzerinde yükseldiği iki önemli ayağı oluşturuyor. Bir yanda emekçilerin üzerindeki artan vergi yükü, hayat pahalılığının kronikleşmesi, ortalama genel ücret haline gelmiş ve açlık sınırına dayanmış asgari ücret ve emekli aylıkları, şirketler kâr rekorları açıklarken dış borcun hane halkı borcu olarak emekçilerin sırtına yüklenmesi, gelir dağılımı eşitsizliğindeki muazzam makas ve 10,5 milyonluk rekor düzeye ulaşan işsizlikle somutlaşan emek düşmanı, sermaye dostu politikalar… Diğer yanda ise hakları için mücadele edenlere yönelik baskılar; kadınların, lgbti+ların haklarına dönük sistematik saldırılar ve Kürt halkına dönük sindirme ve kayyum politikalarında cisimleşen rejimin antidemokratik baskıcı karakteri.

Öte yandan, seçim sonuçlarının hemen ertesinde sermayeye verilen “yola devam” mesajları ve Kürt illerinde yaşanan hak ve irade gaspları; Cumhur İttifakı’nın yaşadığı seçim yenilgisine rağmen, bu mevziler ilerletilmedikçe emeğimize, özgürlüğümüze ve haklarımıza dönük artan saldırılarla karşı karşıya olduğumuzu işaret ediyor.

Emekçi halkın geniş kesimleri iktidarın bu emek düşmanı niteliğinin ve önümüzdeki yeni saldırı planının farkında. Bununla birlikte, sınıf eksenli bağımsız bir seçeneğin inşa edilememiş olması, iktidarı hayatta tutan ve bizi zayıflatan en büyük dayanak olmayı sürdürüyor. Ülkenin dört bir yanında, onurlu çalışma ve yaşam koşulları talebiyle örgütlenmeye, sendikalaşmaya, haklarını korumaya veya ilerletmeye çalışan emekçiler için ortak mücadele niyeti ve planı en büyük ihtiyaç olarak karşımızda durmaya devam ediyor.

Önümüzdeki 1 Mayıs’ın, işçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele gününün, işaret ettiği tarihsel anlam ve görev de burada yatıyor. İşçi Demokrasisi Partisi olarak -geride bıraktığımız iki seçim sürecinin sol/sosyalist hareket açısından ortaya koyduğu dağınıklığı ve savrulmayı da göz önünde tutarak-sendikaların öncülüğünde tabandan yükselen birleşik bir mücadele planının örgütlenmesi ve düzen güçlerinden bağımsız bir emek ittifakının örülmesi ihtiyacına 1 Mayıs’ın en önemli gündemi olarak bir kez daha işaret ediyoruz.

Saldırıların, emek düşmanı politikaların, çıkarılacak ekonomik ve siyasal faturaların, kayyumların ana hedefi olan emekçi ve ezilen kesimlerin önümüzdeki sürecin ana öznesi, belirleyeni olabilmesi için olmazsa olmaz şart bu olacaktır: Kapitalizmden kopuş perspektifine sahip birleşik ve devrimci bir seçeneğin yaratılması.

1 Mayıs 2024’ü bulunduğumuz her yerde bu perspektifle örgütleme konusunda atılacak adımlar, yarının gidişatını belirleyecek en önemli etken olacak. Güçlü eylem birliklerinin, bağımsız bir emek ittifakının var olmadığı bir zeminde elde edilmiş her kazanım ise sonunda yine bizim değil sınıf düşmanlarımızın hanesine yazılacak! Yarınımızı belirleyecek, birleşik mücadele gücümüz olacak!

İnsan onuruna yaraşır ücretler için,

Sendikalı, güvenceli çalışma hakkımızın korunması ve ilerletilmesi için,

Vergi yükünün emekçilere değil, patronlara çıkarılması için,

Kaynakların dış borçlar, faizler, yap-işlet-devret’ler değil, emekçiler yararına kullanılması için,

Demokratik hak ve kazanımların korunması, kayyum siyaseti anlayışına son verilmesi için,

Birleşik ve devrimci bir seçeneği yaratalım! Emek ittifakını, işçi sınıfının acil talepleri etrafında bağımsız eylem birliğini örelim!

Yaşasın 1 Mayıs birlik, dayanışma ve mücadele günü!

Belediye seçimleri ve solda birlik ihtiyacının yakıcılığı

0

Belediye seçimlerini geride bıraktık. Bu yazıda seçimin sonuçlarını değerlendirmeyeceğiz. Takvimleri seçimin öncesine götürmeyi ve Türkiye genelinde sol/sosyalistlerin seçim programlarına kısaca değinmeyi ve seçim sonuçlarına da yansıyan başarısızlığın temelinde yatan bir eksiğin altını çizeceğiz.

Hepimiz kent meydanlarında, sabah erken saatlerde mesailerimize giderken metro çıkışlarında ya da üniversitelerimizin önünde sol/sosyalist partilerin, çevrelerin seçim çalışmalarına rastlamışızdır. Kimisi Türkiye’nin bütün bölgelerinde, şehirlerinde adaylar çıkarılmış çalışmalar; kimisi ise çok sınırlı bölgelerde de olsa seslerini yükseltmeye çalışan kampanyalardı bunlar. Elimize tutuşturulan bildirilere, programlara bakınca özetle şunu görüyoruz: Emekçiler, işçiler, kadınlar denetlemeli ve yönetmeli!

Elbette farklılıklar da yok değildi fakat programlar içerisinde benzer unsurların farklılıklardan çok daha baskın olduğunu söylemek kesinlikle bir mübalağa olmaz. Bu ortak taleplere örnek olarak şunları verebiliriz: Belediyeleri halk meclisleri ile yönetmek, emekçi halkı karar alma mekanizmalarına olabildiğince katmak, mahallelere emekçiler için yemekhaneler-çamaşırhaneler-kreşler, rant için gerçekleştirilen belediyeciliğe son verilmesi, gizli meclis toplantılarını sonlandırma ve halkın takip edebileceği bir belediye meclisi ve benzeri talepler.

Peki bunca ortaklaşılan talebe rağmen neden Türkiye’nin çok sınırlı yerelleri hariç hiçbir yerde yerel yönetimler için ittifaklar kurulmadı, güçler yan yana gelmedi? Bu sorunun yanıtı elbette kolay değil lakin cevap için bir başlangıç noktası tespit etmek mümkün: Emekçilerin sorunlarını emekçilerle birlikte çözmek için bir araya gelme perspektifini dar çıkarlar uğruna ötelemek hatta terk etmek.

Sol/sosyalistlerin bugünkü parçalı hali 2023 Mayıs seçimlerine oranla çok daha vahim bir seviyede. Hatırlayalım, Mayıs seçimlerine giderken Türkiye iki sol ittifaka şahitlik etmişti. Bu iki ittifaktan özellikle Emek ve Özgürlük İttifakı son derece kritik sorumlulukları yüklenmeye adaydı. Kürt siyasi hareketinin en önemli temsilcisi olan HDP/DEM Parti ile yaşanmış bu birliktelik bugün ülke çapındaki emek ve demokrasi mücadelesini birleştirmek için çok değerli bir adımdı fakat bu proje burjuva muhalefetin restorasyon projesine bir alternatif oluşturamaması ve yedeklenmesi itibarıyla seçim yenilgisinin ardından tıpkı Millet İttifakı gibi paramparça olmuştu.

Bugün yani 31 Mart seçimlerini yeni geride bırakmışken bu sorumluluğun daha geniş bir kesimce ve daha ciddi bir şekilde üstlenilmesi hayati bir önem taşıyor. Tek Adam rejimi seçimin hemen ardından Van’da Kürt halkının iradesini yok sayarak ilk kayyum girişiminde bulundu bile. Kürt halkı ise yılgınlığa yer vermeden geniş bir seferberlikle bu saldırıyı def etti. Bu saldırı önümüzdeki olağan şartlarda seçimsiz geçebilecek dört yılın adeta bir tanıtımı. Tek Adam rejimi tarafından işçi sınıfına ve Kürt halkına yapılacak saldırıları bugünden görebiliyoruz. Bunlar 12. Kalkınma Planı, Orta Vadeli Program ve sınır ötesi operasyonların genişletilmesi amacıyla yapılan uzun süredir hayata geçirilen hazırlıklarda kendisini göstermekte.

Bugünün görevi emek-özgürlük mücadelesini birleştirmekte ve rejimin saldırılarına karşı önce kazanılmış haklarımızı savunmakta, sonra ise bir adım öteye giderek bizi Tek Adam rejiminden çıkaracak Emek İttifakını inşa etmekte somutlanıyor. Yerel seçimlerde bu fırsat kaçırıldı fakat ders almalı ve birlik arayışına devam etmeliyiz.

Yeni bir mücadele dönemine giriyoruz!

0

Yerel seçimler Erdoğan yönetiminin aldığı ağır bir yenilgiyle sonuçlandı. Başta İstanbul ve Ankara’yı geri almak üzere saldırgan bir kampanya yürüten Cumhur İttifakı, yalnızca bu şehirlerde tarihi bir hezimet almadı, aynı zamanda ülkenin dört bir yanında önemli kayıplar yaşadı. AKP ilk kez, girdiği bir seçimde ikinci sıraya düştü. Sonuç olarak, 9 ay önce yaşanan seçimlerden oldukça farklı bir siyasi tablo ortaya çıktı.

Erdoğan yönetimi, yerel seçimlerden sonra ekonomide çok sert bir kemer sıkma planına hazırlık yapıyordu. Sorumlusu olduğu ekonomik enkazın faturasını emekçilere ödetmek için seçimlere dek “kontrollü biçimde” uyguladığı acı reçeteyi, 1 Nisan’dan sonra bir kusursuz fırtına gibi emekçilerin üzerinde estirmeyi hedefliyordu.

Yerel seçimlerde Cumhur İttifakı’nı cezalandırarak emekçi halk, içinde bulunduğu sefalete ve iktidarın ağırlaştıracağı acı reçeteye tepkisini ortaya koydu. Mayıs seçimlerini pek çok tavizle ve düzen muhalefetinin de basiretsizliği sayesinde bıçak sırtı bir zaferle kazanmasının ardından Saray rejimi için yerel seçim sonuçları, yalnızca kitlelerin “güvensizlik oyu” olarak okunabilir.

Seçim sonuçlarının ardından oluşan siyasi tablo, işçi sınıfı ve ezilenler açısından tehlikeler ve fırsatlarla dolu çelişkili bir süreci beraberinde getiriyor. Öncelikle, Cumhur İttifakı’nın yenilgisinin, iktidar bloku içindeki çatlakları derinleştirmesi kaçınılmaz. Bu durum, acı reçetenin ve baskı politikalarının uygulanmasında çeşitli zorluklar ortaya çıkaracaktır. Bununla birlikte, Erdoğan yönetiminin politik ve moral üstünlüğü yeniden sağlamak için elindeki tüm olanakları kullanacağına şüphe yok. Rejimin baskı ve kriminalizasyon yöntemleriyle başta Kürtler olmak üzere muhalefet kesimlerini sindirmek için harekete geçeceğini öngörmek zor değil. Özellikle kayyum atamalarına ve DEM Parti’nin kriminalizasyonuna dönük girişimlere karşı en geniş kitle seferberliklerinin örülmesi önümüzdeki dönemin en önemli başlıklarından birisini oluşturuyor. Van’da belediye başkanlığının düşürülmesi girişimine karşı gelişen toplumsal seferberlikler, bu saldırıların nasıl durdurabileceğini ortaya koyuyor. Rejimin her bir girişiminde benzer yaygın tepkinin ortaya konularak bu saldırıların püskürtülmesi hayati önem taşıyor.

Bir diğer çelişkili başlık ise ekonomiye ilişkin. Seçim yenilgisi toplumsal muhalefete, sendikal harekete özgüven vererek önümüzdeki dönemde ekonomik yıkıma karşı yeni seferberlikleri tetikleyebilir. Ne var ki, seçimin galibi CHP de Şimşek’in emek düşmanı politikalarının başlıca destekçilerinden birisi. Şimşek’in ekonomik reçetesi, Erdoğan yönetiminin ekonomik enkazın faturasının emekçilere, yoksullara ödetilmesinden ibaret. Bu dönemde servetlerini olağanüstü biçimde katlayan zenginler, patronlar ve bankerlerse bu reçetenin kutsal dokunulmazlığı altında. Onlar servetlerini bu kez başka yöntemlerle katlamaya devam edecekler. CHP ise, bu ekonomik yıkım karşısında derin sefaletin “sosyal belediyecilik” uygulamalarıyla sürdürülebilir hale getirilmesinden öte bir program sunmuyor. Patronlara, zenginlere, faiz ödemelerine akıtılan devasa kaynakların sonlandırılması ve bu kaynakların emekçiler için kullanılması bir düzen ve patron partisi olan CHP’nin gündeminde yer almıyor.

Dolayısıyla, ekonomik yıkım karşısında iktidarın seçimlerde cezalandırılması, emekten yana çözüm için yeterli koşulları sağlamıyor. Seçimlerin bitmesiyle çok daha sertleşecek kemer sıkma politikaları yalnızca sendikaların ve tüm emek örgütlerinin düzen partilerinden bağımsız bir mücadele programıyla durdurulabilir. Şimdi patron partilerinden bağımsız bir seçeneğe, bir emek ittifakına her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Önümüzdeki 1 Mayıs, böylesi bir seçeneği yükseltmek, krizin faturasını ödemeyi reddettiğimizi haykırmak için önemli bir fırsat sunuyor.

AKP’li Altındağ belediyesinin işçi düşmanlığı!

0
Fotoğraf: Evrensel

Ankara Altındağ ilçesinde belediye çalışanlarına seçimden önce verilen maaş zamları, seçilen AKP’li belediye başkanı tarafından geri alındı. Bir süre önce ek protokol isteği ile eylem yapan işçilerle belediye arasında bir protokol imzalanmıştı ancak yeni yönetim o protokolde olan zam ve geriye dönük ek ödemeleri uygulamaya koymadı. Geçen ay 32 bin TL maaş alan bir işçi bu ay 8 bin TL’lik bir kesinti ile karşılaştı.

Maaş kesintileri ve zamların geri alınmasının yanında, birçok çalışan SGK’den gelen mesaj ile işten atıldığını öğrendi. Bunun üzerine çalışanlar iş bırakma eylemine çıkarak çöpleri toplamadı, servisleri çalıştırmadılar.

Bu hak gaspına karşı iş bırakma eylemine çıkan çalışanlar mobbing, işten atılma ve polis şiddeti ile karşı karşıya kaldı. Belediye yönetimi grev kırıcılık için diğer belediyelerden ve özel sektörden işçiler alarak eylemi bastırmaya çalıştı. Eylemdeki işçilerin grev kırıcılara karşı ses çıkarması polisin saldırısı ve şiddeti ile karşılık buldu. Bütün bu şiddet ve baskıya rağmen işçiler haklarını geri alabilmek için eylemlerini sürdürmeye devam ediyor.

Sendikanın bu duruma karşı tutumu -henüz ortada olmayışından anlaşılacağı üzere- işçiden yana olmadı.

Seçimlerden önce her yerde yalan vaatlerde bulunan AKP, seçimi kazandıktan bir gün sonra daha mazbatayı bile almadan işçi kıyımlarına girişmiş durumda.

İşten çıkarmaların yasaklanması için örgütlü bir mücadeleyi örmeliyiz. Belediye işçilerinin bu haklı mücadelesini desteklemeliyiz.

Gazze’deki Siyonist soykırım derhal son bulmalı! Yaşasın Filistin direnişi!

0

Gazze ve işgal altındaki Batı Şeria’da Filistin halkına yönelik Siyonist saldırının başlamasından altı ay sonra, Siyonist operasyonun hedeflerine ulaşılamadı. Ne Gazze’yi yönetmeye devam eden Hamas’ın ne de Filistin halkının teslim olmasını sağlayabildiler. Gazze Şeridi’ni kontrol altına almayı da başaramadılar. Tüm bu zor koşullara ve askeri eşitsizliğe rağmen, İsrail’in Hamas’ı yok ettiğini söylediği Gazze’nin kuzeyinde bile çatışmalar devam ediyor. Siyonist askerlerin kuzeyde Filistin direnişinin elinde ölmeye devam ettiği biliniyor.

Gazze Şeridi’nde bulunan ya da yurtdışında olan direniş liderlerini yakalayamadılar ya da öldüremediler. Direnişin elindeki hiçbir rehineyi de kurtaramadılar. Rehinelerin bir kısmının serbest bırakılması ancak müzakereler yoluyla mümkün oldu.

Ancak İsrail, Filistin halkına karşı etnik temizlikte ilerliyor, halkı bombalıyor ve aç bırakıyor. Gazze’nin kuzeyine gıda taşıyan bir konvoya yapılan son füze saldırısı bunun kanıtıdır; bir yandan da yardımların girişini engellemeye devam etmektedir. Refah sınır kapısından yardım girişini engelleyen ordu destekli yerleşimciler de dahil olmak üzere insani yardımlar engellenmektedir.

Her gün sosyal ağlar ve sosyal medya aracılığıyla yayılan görüntülere yansıyan gerçek bir soykırım yaşanıyor. Gazze Şeridi’nde yüzde 70’i kadın ve çocuk olmak üzere 33 bin 360 kişi öldürüldü, 75 bin 993 kişi de yaralandı. Batı Şeria’da ise 457 Filistinli, yerleşimciler ve Siyonist ordu tarafından öldürüldü.

İsrail, altı ay önce saldırının başlangıcında belirlediği hedeflere ulaşamamanın yanı sıra, emperyalizmin Filistin topraklarında gerici bir yerleşim bölgesi olarak İsrail’i kurduğu 1948’den bu yana, hiçbir dönemde olmadığı kadar uluslararası alanda tecrit edilmiş durumda.

Dünya halklarının seferberliği devam ediyor

İsrail’in Kuzey Amerika ve Avrupa emperyalizminin mali ve askeri desteğiyle Filistin halkına karşı yürüttüğü soykırım, dünya halklarının Filistin’i desteklemek ve Siyonist saldırganlığı reddetmek için kitlesel bir seferberlik başlatmasına neden oldu.

Güçlü protestolar Avrupa, ABD, Kanada, Kuzey Afrika, Ortadoğu, Asya ve Latin Amerika da dahil olmak üzere tüm kıtalara yayıldı. Yemen’de milyonlarca kişi neredeyse her hafta sokaklara dökülüyor; İtalya’da turistik bir şehir olan Pisa, polis tarafından şiddetle bastırılan büyük öğrenci protestolarına sahne oldu; İspanya’da Madrid ve Barselona gibi şehirler büyük protestoların merkez üssü konumunda. Barselona’da kısa bir süre önce Avrupa’da Filistin ile dayanışmayı birleştirmek için bir toplantı düzenlendi. Ürdün’de İsrail Büyükelçiliği önünde birkaç gün boyunca kitlesel nöbetler tutuldu. Londra ve New York’ta soğuğa ve yağmura rağmen insanlar sokaklara döküldü. Almanya ve Fransa’da kitleler Filistin’e destek gösterilerine hükümetler tarafından getirilen kısıtlamalara meydan okudular. Polis şiddetine rağmen Berlin, Paris ve bu ülkelerdeki diğer şehirlerde binlerce insan sokaklara döküldü. 

30 Mart Filistin Toprak Günü’nde, Filistin halkını ve Filistinlilerin Siyonist işgalciler tarafından ellerinden alınan topraklarına geri dönme haklarını desteklemek üzere dünyanın dört bir yanında kitlesel eylemler düzenlendi. Londra’da yaklaşık 200 bin kişi, New York’ta da 30 bin kişi sokaklardaydı. Kitlesel eylemler, ABD’nin Vietnam’daki emperyalist işgaline karşı büyük küresel toplumsal hareketi hatırlatıyor.

İsrail’de Netanyahu’nun istifası için seferberlikler sürüyor

Tıpkı önceki yıllarda olduğu gibi protestolar iç cephede de devam ediyor. İsrail’de her hafta sonu Netanyahu hükümetine karşı gösteriler düzenleniyor ve rehinelerin iadesini sağlayacak bir anlaşmaya varılması talep ediliyor. 1 Nisan’da binlerce kişi Tel Aviv, Kudüs ve Benjamin Netanyahu’nun konutunun bulunduğu Kayserya’da yürüdü. 7 Nisan’da Tel Aviv’de yaklaşık 100 bin kişi “hemen şimdi seçim” ve Netanyahu’nun istifası talebiyle yürüdü. Eylemler İsrail’in 50 şehrinde eşzamanlı olarak gerçekleşti.

Ateşkes için ve İsrail’e silah satışı ile sevkiyatına karşı tepkiler büyüyor

Dünyanın tanık olduğu soykırım ve Filistin’le dayanışmak için gerçekleştirilen kitlesel eylemler, emperyalist uluslararası örgütleri ve bu örgütlerin parçası olan hükümetleri zorluyor.

25 Mart’ta BM Güvenlik Konseyi, Gazze’de derhal ateşkes çağrısında bulunan bir kararı 14 lehte oy ve ABD’nin çekimser oyuyla onaylayarak daha önce benzeri görülmemiş bir adım attı. Siyonist saldırganlığın başlamasından bu yana ABD ilk kez veto hakkını kullanmadı. Her ne kadar bunlar emperyalist bir örgütün siyasi nitelikte oyları olup bağlayıcılığı olmasa da ve İsrail bu kararı tanımasa da, sembolik önemi büyüktü. 

Birleşmiş Milletler’in ana insan hakları organı ise kısa bir süre önce ülkelerden İsrail’e silah satmayı ya da göndermeyi durdurmalarını isteyen bir kararı onayladı. O zamandan bu yana, Filistin halkının soykırımını durdurmak için Siyonist varlığa silah göndermeyi durdurmak üzere dünya genelinde sesler daha fazla yükseliyor.

Geçtiğimiz günlerde, aralarında Birleşik Krallık Yüksek Mahkemesi’nin dört eski yargıcının da bulunduğu 600 kadar avukat, Birleşik Krallık Başbakanını Gazze’deki soykırım gibi suçlara ortak olma riski taşıdığı konusunda uyardıkları bir mektup yayınladı.

Mektupta şu ifadelere yer verildi: “Soykırım Sözleşmesi’nin olası ihlalleri de dahil olmak üzere uluslararası hukukun ciddi ihlallerinde Birleşik Krallık’ın suç ortaklığını önlemek için ciddi tedbirlere ihtiyaç vardır.”

BM İnsan Hakları Konseyi kararının yarattığı baskı, İngiliz Parlamentosu Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Alicia Kearns’ün şaşırtıcı bir açıklama yapmasına neden oldu: “Silah satışlarını askıya almaktan başka seçeneğimiz yok.”

İsrail’e silah sevkiyatı Belçika, İspanya ve Japon Itochu Corporation tarafından askıya alınmış durumda.

ABD emperyalizmi Netanyahu’ya karşı sabrını yitiriyor

İsrail’in yalnızlığı, bizzat Joe Biden’ın ve ABD emperyalizminin, onu desteklemekten vazgeçmeseler de, aralarına mesafe koymaları ve Netanyahu’dan askeri harekatını durdurmasını talep etmeleri gerçeğine de yansımaktadır. Bu, Nazi Siyonist rejiminin sistematik olarak reddettiği bir husustur.

Washington’ın İsrail’in Gazze’deki askeri saldırganlığının korkunç sonuçları karşısında artan tahammülsüzlüğünün bir göstergesi olarak Biden, 4 Nisan Perşembe günü Netanyahu’yu telefonla arayarak ABD’nin savaşa vereceği desteğin sivillerin korunmasına ve gıda girişine izin verilmesine yönelik tedbirlerin uygulanmasına bağlı olduğu konusunda uyardı.

Biden, 9 Nisan’da bir televizyon röportajında Netanyahu’nun Gazze politikası sorulduğunda şunları söyledi: “Yaptığı şey bir hata. Yaklaşımlarına katılmıyorum.” İsrail’in şimdi ateşkesi kabul etmesi ve 6 ila 8 hafta boyunca insani yardımın girmesine izin vermesi gerektiğini vurguladı.

Bunların her ikisi de ABD’de kasımdaki başkanlık seçimleri bağlamını yansıtmaktadır. Biden örneğinde, son altı ayda İsrail’e verdiği sınırsız desteğin bir sonucu olarak anketlerdeki düşüş görülmektedir.

İUB-DE, kahraman Filistin halkıyla dayanışmanın derinleştirilmesi çağrısında bulunuyor

İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği soykırıma rağmen ve çelişkili görünse de, tam da Siyonizmin bu korkunç katliamı ve yıkımı nedeniyle, çok uzak olmayan bir gelecekte Siyonizmin krizinin derinleşmesini öngörebiliriz. Ve nihayetinde Filistin halkı ve dünya kitlelerinin Siyonist apartheid’ı sona erdirmesi için koşullar yaratılabilir.

Geçtiğimiz şubat ayında Siyonizmi reddeden İsrailli tarihçi Ilan Pappé Londra’da verdiği bir konferansta “Gecenin en karanlık anı şafaktan hemen öncesidir ama İsrail yerleşimci sömürgeciliğinin artık sonu geldi,” diyerek Filistin’de Siyonist apartheid’ın sonunun yaklaştığını belirtti. Bu ancak Filistin halkının direnişi ve küresel dayanışma hareketinin haykırdığı gibi “nehirden denize” tarihi topraklarda tek, laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin Devleti kurulana kadar kitlesel bir küresel seferberlikle başarılacaktır.

Gazze’deki savaşçıların mücadelesi, tüm Filistin halkının kahramanca direnişinin desteğiyle devam etmektedir. Bu bağlamda İUB-DE, küresel dayanışma hareketinin bir parçası olarak, Gazze ve işgal altındaki Batı Şeria’daki halkın ve Filistin direnişinin İsrail’e karşı mücadelesini desteklemeye devam etmektedir. Dayanışma içinde kitlesel ve birleşik bir küresel seferberliği yükseltme çağrısında bulunuyoruz.

Bu nedenle dünya halklarını, hükümetlerinden İsrail ile yapılan tüm ekonomik, ticari, kültürel ve askeri anlaşmaları iptal etmelerini talep etmeye çağırmaya devam ediyoruz. İsrail’e silah satışına son! ABD, Almanya ve diğer ülkelerin Siyonist varlığa yaptığı mali ve askeri yardımlara son! Kızıldeniz’de Yemenli Husiler tarafından İsrail gemilerine ya da Siyonist varlığa mal taşıyan gemilere yönelik saldırılara karşı koymak üzere ABD tarafından kurulan koalisyonu reddediyoruz. ABD donanması İsrail ve Ortadoğu yakınlarından çekilsin!

Halklar seferberlikleriyle hükümetlerinden, özellikle de Filistinlileri destekleme yönünde hareket etmeyen Arap hükümetlerinden İsrail ile ilişkilerini kesmelerini ve Filistin direnişini ihtiyaç duyduğu her şekilde desteklemelerini talep etmelidir.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

10 Nisan 2024

Portekiz seçim sonuçları siyasal istikrarsızlığa işaret ediyor

0

Kasım 2023’te eski başbakan António Costa’nın isminin lityum madenlerini ilgilendiren yolsuzluklarla birlikte anılmaya başlanmasıyla Costa istifa etmiş ve Portekiz parlamentosunun üyeleri ile başbakanın yeniden seçileceği bir erken seçim çağrısı yapılmıştı. 10 Mart 2024 tarihinde yapılan bu seçimlerden Costa’nın partisi PS (Sosyalist Parti) iktidarı kaybederek çıkarken, PSD’nin (Sosyal Demokrat Parti) başını çektiği AD (Demokratik İttifak) en yüksek oy alan grup oldu. Parlamentoda çoğunluk sağlayan olmazken, 80 sandalye kazanan AD, Hıristiyan Demokratlarla bir koalisyon hükümeti kurmayı tercih etti. Portekiz’de seçimlere katılım yüzde 66,2 oranındaydı. Bu, 1995’ten bu yana gerçekleşen en yüksek oran.

Kapitalist Portekiz rejiminin sacayakları olan PS ile PSD’nin toplam oy oranları, ülke tarihinin son 40 yılının en düşük düzeyinde. Bu geleneksel partilerin toplumsal olarak yıpranmış olmaları, yalnızca Portekiz’in içinden geçmekte olduğu ve öğretmenler başta olmak üzere birçok sınıf sektörünün mücadeleye atılmasını tetikleyen ekonomik ve sosyal krizin bir ifadesi olma özelliğini taşıyor. 2022 seçimlerinde yüzde 41 oy oranıyla 230 koltuklu parlamentonun 120’sini kazanan PS, bu seçimlerde 78 koltuğu zor kazandı ve dahası, 2022’deki sağlam zaferine rağmen hükümette dört yılı dahi tamamlayamadı.

Bu toplumsal hoşnutsuzluk, ne yazık ki 10 Mart seçimlerinde birleşik ve emekçi bir sosyalist alternatifte karşılığını bulabilmiş değil. PCP’nin (Portekiz Komünist Partisi) başını çektiği CDU (Birleşik Demokratik Koalisyon) tarihinin en kötü oy oranı olan yüzde 3,17’de kalarak altıdan dört milletvekiline düştü ve BE (Sol Blok) da yüzde 4,36’da sıkışarak beş milletvekili kazandı.

Kemer sıkma, barınma krizi ve ücretlerin düşüklüğü gibi sorunlara yönelik hissedilen kitlesel öfkeyi, faşist Chega partisinin kendi gerici ve göçmen düşmanı önerilerine kanalize etmekte göreceli olarak başarılı olduğu anlaşılıyor. Chega 2022’de kazandığı 12 koltuğu geçtiğimiz seçimlerde 48’e çıkardı ve tarihinde ilk kez 1 milyon oy topladı. Bu korkunç durumun başlıca sorumlusu, PCP ile BE’nin PS hükümetini eleştirmeyi bırakarak onu desteklemiş olmalarıdır.

Portekiz’deki kardeş partimiz MAS (Sosyalist Alternatif Hareket), bu seçimlerde Anayasa Mahkemesi’nin bürokratik kararından dolayı seçimlere katılım gösteremese de “Krizin faturasını patronlar ödemeli” sloganıyla güçlü bir seçim kampanyası örgütledi ve PS’nin solunda kalan güçlere oy çağrısı yaptı. MAS’ın bir işçi hükümeti için mücadele programı, sınıf mücadelesinin yükselişi ve düzenden bağımsız bir devrimci alternatifin olanakları Portekiz’in geleceğinde etkili olacak birkaç faktör arasında.

OVP sandığa gömüldü

0

Mayıs 2023 seçimleri sonrası ucuz, bol para dönemini enflasyonla mücadele kapsamında bitirerek ekonomiyi frenleme politikasını hayata geçiren bakan Şimşek’in Orta Vadeli Program (OVP) adını verdiği, bizim ise IMF’siz IMF politikası dediğimiz ekonomi programı, yerel seçimlerde açık bir şekilde güvenoyu alamamıştır. Ülke genelinde AKP’nin ikinci parti konumuna düşmesinde ekonomi politikaları kesinlikle etkili olmuştur.

Emekli maaşlarını harçlık seviyesine indiren, halka fedakârlık masalı okuyan, birilerinin kârlılıkları düşmesin diye İsrail ile göz göre göre ticareti sürdüren, emeklilik sisteminin içini boşaltan, ücretlere yılda bir kere zam yapan, kısacası kaşıkla verip kepçe ile alan bu sömürü programı, işçi ve emekçiler nezdinde sandığa gömülmüştür.

Güvenoyu alamayan bu program için rejim ve sermayenin dışında, Şimşek’i alkışlayan muhalefetin de üzüleceğini biliyoruz. Ayrıca İsrail’e çıt çıkarmayan, NATO’yu genişleten, Dünya Bankası’ndan borç alan bu rejime desteğini esirgemek istemeyen emperyalizm de üzülecektir.

Şimdi rejimin bu programı ortaya koymaya çalıştığı noktada içine düştüğü çelişkiler derinleşecektir. Bir taraftan sermaye girişi sağlamaya çalışan, bunun için bir IMF programı uygulayan rejim ile bu programı uyguladığı için eriyen bir rejimin çelişkisi nereye kadar sürdürülebilir? Özellikle bu iktisadi buhran ve politik çelişkiler içinde 4 yıl boyunca seçim olmayacağını düşünmek saflık olur.

Rejim, tüm çelişkilerine rağmen Şimşek’in politikalarını mahkûm etmek şöyle dursun ona sahip çıkacaktır. Çünkü sermaye için kat edilmesi gereken yollar var. Önümüzdeki süreçte, önünde sonunda yolu IMF’ye çıkacak olan bu sömürü programının fütursuzca uygulanıp uygulanmayacağını temelde sınıf mücadelesi belirleyecek.

Şimşek, emperyalist sermayenin rahatça ülkeye girebilmesi için kırmızı halı sermekle meşgul, işçiler ise “Emekçiler için kaynak var, dış borç ödemeleri durdurulsun, Yap-İşlet-Devret’ler tazminatsız kamulaştırılsın, ücretlere üç ayda bir zam” demeye devam edecek, etmeli!

En başından beri söylediklerimiz geçerlidir. Emekçiler bu sermaye saldırısını kabul etmiyor. Savunmanın saldırıya geçmesinin ise tek bir koşulu var: emek ittifakı. Bir emek ittifakının, savunma duvarını yıkarak karşı atağa geçebilecek bir potansiyeli olduğu bu değişim eğiliminden anlaşılmaktadır. Yeter ki işçi sınıfı, kendi öz gücünü bölerek hareket etmesin.

Gelin önümüzdeki 1 Mayıs’ı siyasi partiler ve sendikalarla birlikte bir emek ittifakının kuruluşu için hareket günü olarak belirleyelim. Ayrı yürüsek bile birlikte vurmak için, saldırıları püskürtmek için, emekçilerin yönetmesi için, bizden çalınanı geri almak için… Ne demiştik: Şimdi değilse ne zaman?

Haiti emekçi halkı emperyalist işgale ve çetelere karşı mücadele ediyor

0

Haiti’de başkent Port-au-Prince’te 12 Mart’tan bu yana silahlı gruplar ile devlet güçleri arasındaki çatışmalar yoğunlaştı. Bu şiddet dalgası, ekim ayında Amerikan emperyalizminin, BM’de Haiti’ye uluslararası işgal güçlerinin gönderilmesine yönelik 2600 sayılı kararın çıkarılmasına öncülük etmesinin ardından ortaya çıktı. Büyük silahlı çeteler başkentin yüzde 80’ini kontrollerinde tutuyorlar, Başkanlık Sarayı’na ve havaalanına saldırı gerçekleştirdiler, ülkenin en büyük hapishanesinden 3 bin mahkûmu serbest bıraktılar. Tüm bunlar olurken, ABD emperyalizminin desteklediği de facto başbakan Ariel Henry ise ülkesinin yabancı güçlerce işgalini örgütlemek için uluslararası bir tur kapsamında yurtdışındaydı.

Haiti tarihi, Fransa ve ABD başta olmak üzere Batılı emperyalistlerin insanlığa karşı işlediği suçlarla, emperyalizm destekli darbelerle, yabancı işgallerle dolu. 2004 ve 2017 yıllarında onlarca yabancı gücün silahlı müdahalesiyle ülke, iyice istikrarsızlaşıp çetelere teslim edildi. Meksika uyuşturucu çeteleriyle işbirliği içindeki Haiti çeteleri, ABD’den elde ettikleri silahlarla emekçi halkı bir şiddet sarmalına soktular. Sadece 2023 yılında 4 bin kişi öldürüldü, 3 bin kişi kaçırıldı ve 100 bini aşkın insan ise yerinden edildi. Çeteler ile emperyalizm destekli yönetim arasında sıkışan emekçi halk, aynı zamanda derin bir ekonomik bunalım ve yoksulluk içinde bulunuyor. Ülkede günlük asgari ücret sadece 4 dolar civarında. Şiddet yüzünden tarımsal üretim durma noktasında ve açlık sorunu giderek büyüyor. Oligarklar ile yönetim ise bu kriz koşullarında Karayipler Petrol Birliği’ne 500 milyon dolarlık bir ödeme yaparak yolsuzluk ve irtikap şüphelerini üzerine çekti.

Amerikan ve Avrupa emperyalizminin bir projesi olarak şubat ayında Kenya öncülüğünde Karayipler’in sözde demokratik ülkelerinin Haiti’yi işgal etme planları devreye sokuldu. Dış müdahaleye karşı Haiti emekçi halkıyla dayanışma içinde olmak hayati öneme sahip. Emperyalistler ile onların maşalarına Haiti’de yer yok. Her halk gibi Haiti halkı da kendi kaderini tayin etmelidir. Bağımsız ve özgür bir Haiti’ye giden yol, ancak emperyalizmin pençesine düşüren dış borçların iptal edilmesinden ve Fransa-ABD başta olmak üzere Haiti tarihinde affedilmez insanlık suçları işleyen emperyalistlerin tazminat ödemelerinden geçiyor.

Haiti yönetimi ise emekçi halk düşmanı, yolsuzluğa batmış ve emperyalizmin güdümünde bir yönetimdir. Haiti emekçi halkının Amerikan emperyalizminin desteklediği Ariel Henry’ye karşı mücadelesini, aynı şekilde silahlı çetelere karşı mücadelelerini de desteklemek zorunlu: Ne Henry ne çeteler!

Gazze ön saflarda ama yalnız değil!

0

Hamza Hüsam Ararawi’nin* anısına

7 Ekim 2023’te başlayan ve etkileri hâlâ sürmekte olan El Aksa Tufanı operasyonu dünya sınıflar mücadelesindeki merkezi konumunu koruyor. Filistin direniş güçlerinin başlattığı silahlı ayaklanmanın ardından korsan devlet İsrail’in başta Gazze olmak üzere Filistin’in tamamına yayılan saldırganlığı sonucunda yaşamını kaybeden Filistinlilerin sayısı 33 bine yaklaşmış durumda. İşgal ordusu daha çok yakın bir tarihte (1 Nisan) Gazze’nin en büyük hastanesi olan El Şifa Tıp Kompleksi’ne tekrar saldırdı. Saldırıda El Şifa ve çevresinde 400’den fazla şehit verilirken Siyonistler yüzlerce sivili, yaralıyı ve hastayı El Şifa Tıp Kompleksi’nin duvarları içinde infaz ederek iğrenç suçlarını gizlemeye çalıştılar.

Dünya halkları, Filistin için seferberliği sürdürüyor

Bu yıkım tablosuna karşın dünyada “Nehirden denize özgür Filistin!” sloganı, ateşkes ve hükümetlerin Siyonist rejimle ilişkilerini kesmesi talepleriyle kitleler seferber olmaya devam ediyor. Örneğin bu sene 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için düzenlenen kitlesel birçok eyleme Filistin damgasını vurdu. Filistin halkının davası feminist bir davadır diyerek sokaklara inen kadınlar ve lgbti+lar ateşkes çağrısıyla sokakları doldurdu. Bunun yanı sıra Arap ülkelerinde kitlesel eylemlerle Gazze’nin yanında olunduğu ifade edildi ve halklar kendi hükümetlerinin Siyonizmle suç ortaklığını reddettiklerini haykırdı. Arap ülkelerinin yanı sıra 48 Arapları olarak bilinen İsrail vatandaşı Filistinlilerin ve Batı Şeria’daki Filistinlilerin de Gazze için eylemleri sürüyor.

Öte yandan, aralarında Gazze’deki Siyonist tutukluların ailelerinin de bulunduğu binlerce yerleşimci, direnişle takas anlaşması yapılması ve Netanyahu hükümetinin devrilmesi talebiyle “Tel Aviv” yerleşiminde protesto gösterileri düzenliyor. Bu eylemlerde yerleşimciler yolları kapattı ve ateşe verdi. Bu eylemlerin Siyonist rejimden kopuş anlamına gelmediği gerçeğini teslim ederek rejimin sıkışmışlığının bir ifadesi olduğunu söylemek mümkün.

İsrail’in uluslararası alandaki yalnızlığı derinleşiyor 

Daha önce de ifade ettiğimiz gibi İsrail’in yalnızlaşma süreci derinleşerek devam ediyor. Bu konuda geçtiğimiz ay BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı acil ateşkes kararı en önemli başlığı oluşturuyor. Netanyahu, Gazze’deki ateşkes kararına karşı oy kullanmayan ABD’yi protesto amacıyla İsrail heyetinin Washington ziyaretini iptal etmeye karar verdi. Buna karşın Filistin direniş güçleri BMGK’nin acil ateşkes kararını memnuniyetle karşıladı ve Siyonist güçlerin Gazze Şeridi’nden çekilmesine ve yerinden edilenlerin evlerine dönmesine yol açacak kalıcı bir ateşkese ulaşmanın gerekliliğini vurguladı.

İsrail sıkışırken Netanyahu ateşkese yanaşmıyor

İsrail’in eski Adalet Bakanı Gideon Saar’ın “Her yönde sıkışıp kaldık. Gazze’de sıkıştık. Lübnan sınırında sıkıştık. Rehineler konusunda ve uluslararası alanda sıkıştık,” değerlendirmesi İsrail’in sıkışmışlığının itirafı niteliğinde. İşgal güçlerinin sıkışmışlığına rağmen Hamas lideri Mahmud Mardawi İsrail’in henüz ateşkes görüşmelerinde anlaşmaya yakın olmadığını ifade etti. Mardawi bununla birlikte iç ve dış gelişmelerin İsrail’in değil, direnişin lehinde olduğunu vurguluyor.

*27 Mart günü Filistin’in Cenin kentinde Siyonistler tarafından öldürülen Filistin direnişçisi

İDP, İstanbul seçimlerinde bağımsız bir Emek İttifakı ve emekçilerin yönetmesi için mücadele etti

0

İşçi Demokrasisi Partisi’nin 31 Mart yerel seçimlerinde İstanbul’da 5 ilçede toplam 6 adayı vardı. İDP, bu adaylarını Türkiye İşçi Partisi (TİP) listelerinden gösterdi.

İDP’nin Eyüp Belediyesi meclisi adayımız kargo işçisi ve TÜMTİS (Tüm Taşıma İşçileri Sendikası) üyesi Veysel Dönmez’di. Dönmez, Eyüp’te soylulaştırmaya ve rantçı belediyeciliğe karşı emekten yana bir belediyecilik için mücadele etti.

Kağıthane Belediyesi meclis adayımız ise tekstil işçisi Mustafa Kemal Güllüoğlu’ydu. Güllüoğlu, Kağıthane’de nitelikli, depreme dayanıklı, ucuz konutlar ve aynı zamanda belediye hizmetlerinden anadilinde yaralanma hakkı için mücadele etti.

Kadıköy Belediyesi meclis adayımız ve Kadın Dayanışması üyesi Merve Şanlıdağ toplumsal cinsiyet eşitliğine dayalı, emekten yana ve bu doğrultuda çözüm üreten bir belediyecilik için mücadele ederken kadınların eşit temsil, söz ve karar hakkını savundu. Aynı zamanda Kadıköy Belediyesi’nin İsrail’in Petah Tikva Belediyesi ile olan kardeş şehir anlaşmasının iptal edilmesini talep etti.

Sarıyer Belediyesi meclis adaylarımız Boğaziçi direnişçisi Enes Karakaş ve Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi Alp Ata Türkoğlu’ydu. Karakaş ile Türkoğlu ücretsiz yurtlar, kâr amacı taşımayan yemekhaneler, parasız kültür ve spor kursları, öğrenciler ve işsiz gençlik adına istihdam olanakları için mücadele ettiler.

Ataşehir Belediyesi meclis adayımız Bektaş Deneri ise belediyelerde açık defter politikası ve seçilenlerin geri çağrılabilme hakkı için mücadele etti ve belediye kaynaklarının belediye şirketlerine, patronlara peşkeş çekilmesine karşı çıktı.

İşçi Demokrasisi Partisi bu mücadele başlıkları kapsamında binlerce bildiriyi işçilere ulaştırdı, onlarca emekçiyi evlerinde ziyaret etti, tekstil atölyeleri başta olmak üzere birçok işçiyi işyerinde ziyaret etti, sendikalar ve odalarla programını tartıştı, kapalı ve açık etkinliklerde emekçi halkla buluştu, mesai başlangıç ve bitişlerinde işçilere taleplerini tanıttı, pazarlarda halkla bir araya geldi ve öncü işçiler ile mücadeleci öğrencileri bir işçi-emekçi hükümeti için mücadele etmeye ve bu mücadeleyi İDP’de güçlendirmeye davet etti.

İDP’li adayların bu seçim sürecindeki politik vurgusu, işçiler ile emekçilerin seçmen kategorisine indirilerek mücadeleden uzaklaştırılması değil, düzenden bağımsız bir emek ittifakının yaşamsal bir öneme sahip olduğunu açıklamaktı. Bu nedenle partimiz her materyalinde ve bulunduğu her alanda “Emekçiler Yönetmeli” çağrısını yükseltti.

İşçi havzası Manisa’da İDP Yerel Seçim çalışması: “Emekçiler Yönetmeli”

0

İşçi Demokrasisi Partisi, 2024 yerel seçimlerinde, Türkiye’nin en büyük sanayi havzalarından biri olan Manisa’da “İşçinin sorununu işçi çözer” ve “Emekçiler Yönetmeli” şiarlarıyla önemli bir kampanya sürecini geride bıraktı.

Türkiye İşçi Partisi ile ittifak halinde ve yine TİP listelerinden olmak üzere, Şehzadeler ilçesinde Belediye Başkanı adayı ve Belediye Meclisi üyesi adayları ve Yunusemre, Kula ve Sarıgöl ilçelerinde Belediye Meclisi üyesi adaylarıyla yerel seçim programını ve taleplerini Manisa emekçi halkıyla buluşturdu.

Şehzadeler Belediye Başkanı adayı, Yemeksepeti işçisi ve TÜMTİS üyesi Deniz Kondil; Şehzadeler Belediye Meclisi üyesi adayları, metal işçisi Halil Denkler ve Telateks işçisi Yafes Oruk, Yunusemre Belediye Meclisi üyesi adayı, Vestel işçisi Mesut Kondil, Kula Belediye Meclisi üyesi adayı, Vestel işçisi Nesim Aladağ ve Sarıgöl Belediye Meclisi üyesi adayı, Telateks işçisi Öner Karadağ…

İDP, kâr değil ihtiyaç odaklı, sermaye değil emek eksenli bir belediyecilik anlayışını tamamı işçilerden oluşan adaylarıyla yaygınlaştırdı.

İDP, fabrika giriş ve çıkışlarına, işçi servislerine, mahallelere, kahvehanelere, semt pazarlarına dönük çalışmalarla her gün yüzlerce işçi ile temas kurdu. Sendika temsilcileri ve meslek odası şubeleriyle programını tartıştı. Yine kahvehanelerde işçi toplantıları düzenleyerek emekçilerle ekonomik krizi ve yerel seçimleri tartıştı.

“Belediyelerde emekçi yönetimi ve denetimi”, “Barınma hakkı için rantsal değil, nitelikli ve planlı dönüşüm”, “Her mahalleye kreş, yemekhane ve çamaşırhane”, “Her mahalleye kadın dayanışma merkezleri ve sığınma evi”, “Nitelikli, ücretsiz, kamusal su ve ulaşım hizmetleri”, “Sendikalı, sigortalı çalışmanın yanında bir belediye” talepleri ile yürüttüğümüz kampanya boyunca Manisa işçi sınıfına yalnızca sandıkta oy verme çağrısında bulunmadık. Bunun da ötesinde, derinleşen ekonomik kriz ve işçi sınıfının demokratik hakları önündeki baskılar karşısında bir araya gelmenin, örgütlenmenin, mücadeleleri birleştirmenin ve toplamda Türkiye işçi sınıfının patron partilerinden bağımsız alternatifinin, bir emek ittifakının inşasının zorunluluğunu emekçilerle konuşup tartıştık.

Yerel seçim sonuçlarının ortaya koyduğu en temel mesele, Tek Adam rejiminin ülkeyi sürüklediği enkazın farkında olan emekçi yığınların, Cumhur İttifakı’nın adayları karşısında “kazanabilecek” adaylara kitlesel olarak oy vermesi oldu. İşçi sınıfının düzen partilerinden bağımsız bir alternatifinin olmadığı koşullarda oldukça anlaşılır olan bu tepkiyi sınıfsal bir düzlemde örgütlü hale getirmek adına ise İDP’nin Manisa kampanyası gelecek için önemli deneyimler biriktirdi.

Sandıktan sokağa taşan direniş

0

31 Mart gecesi seçim sonuçlarının ışığında görüldü ki Kürt halkı kayyumlar vasıtasıyla gasp edilmek istenen yerel yönetimlere kararlılıkla sahip çıkmaya devam ediyor. Nitekim taşımalı seçmen garabetiyle halkın tercihlerinin sonuca yansımasının engellendiği şehirler olsa da DEM Parti Kürt illerinde önceki seçimde HDP’nin kazanmış olduğu belediyeleri korumuş ve yenilerini de kazanmış durumda. Elbette Tek Adam rejiminin bu sonuçları demokratik olgunlukla karşılaması beklenemezdi.

14 ilçesinin tamamında DEM Parti adaylarının seçildiği Van’da sergilenmek istenen mazbata oyunu böyle bir beklentinin beyhudeliğini hızla açığa vurdu. Van Büyükşehir Belediyesi eş başkanı olarak seçtikleri Abdullah Zeydan’ın göreve başlamasının yargı marifetiyle engellenmesi ve mazbatanın AKP adayına verilmesiyle kendi seçme seçilme haklarının rafa kaldırılmak istendiğini gören Kürt halkı ilk anda örgütlü tepkisini sokağa taşıyarak inisiyatifi ele almış ve kurulmak istenen oyunu bozmuş oldu.

Demokratik mevzileri savunmaya yönelen kitlesel seferberlik ruhu Van’dan başlayarak hızla diğer Kürt illerine ve Batı metropollerine yayılma yoluna girmeseydi önümüzdeki günlerde benzerleri ile karşılaşılması beklenebilecek irade gasplarının ilki hayata geçmiş olacaktı.

Kısa vadede emekçilere dönük ekonomik saldırı planından vazgeçmesi mümkün görünmeyen AKP ve MHP’nin önümüzdeki dönem boyunca yerel seçimlerde ilk dalgasıyla boğuşmak zorunda kaldığı sınıfsal öfkeden kaçınmaya çabalarken; emekçilerin hoşnutsuzluğunu manipüle etmek için hep olageldiği gibi milliyetçilik kartına sarılması şaşırtıcı olmayacak.

Hâl böyleyken Kürt halkını ve onun siyasi temsilcilerini sınır ötesi operasyon tehditleri ve kayyum saldırıları ile baskılayarak politik gerilimin tırmandırılması ve Türkiye genelinde yoksullaşmadan doğan, gün geçtikçe kabarması da kaçınılmaz görünen yaygın öfkenin, sömürgeci milliyetçi histerilerin yatağına akıtılması için uğraşılacağı ortadadır.

Neyse ki egemenlerin masa başında tasarladığı değme “kusursuz” plan, emekçilerin ve ezilenlerin kitlesel direnişiyle karşılaştığında hükmünü yitirmeye mahkûm. Kürt halkının yıllardır devrede tutulan çöktürme planına önce sandıkta, sonra sokakta verdiği cevap bu hakikati tekrar hatırlatıyor.

31 Mart ve sonrasında yaşadığımız ve genel seçimlerden beri süregelen yılgınlık havasını şimdilik bir an için de olsa dağıttığını hissettiğimiz olaylar silsilesi kitle seferberliğine dayalı eylemlerin emekçiler ve ezilenler için kazanımlar elde ederek ilerlemenin başlıca yolu olarak görülmesi gerektiğini hatırlatırken, bu seferberlikleri rejimi zorlayacak bir kapsam ve düzeye taşıyabilmek için emek ve özgürlük güçlerinin rejimden kopuş zemininde inşa edeceği bir ittifaka duyulan ihtiyacın aciliyeti de git gide belirginleşiyor.

Gayrettepe’de iş cinayeti

0

Gün geçmiyor ki yeni bir iş cinayeti daha gerçekleşmesin. Türkiye, seçimleri arkasında bırakalı daha birkaç gün olmuşken, halk bir yandan iktidarın hukuksuzca el koymaya çalıştığı belediyeler için sokaklara dökülmüşken bir yandan da işçiler sermayenin kâr hırsı yüzünden iş cinayetlerine kurban gitmekte.

İstanbul Gayrettepe’de bulunan Masquerade adlı gece kulübünün ruhsatsız bir şekilde gerçekleştirdiği tadilatta çıkan yangında 29 işçi hayatını kaybetti. Tadilat yapılan mekânla ilgili o kadar çok yanlış var ki saymakla bitmez. İşçiler göz göre göre ölüme gönderilmişler.

Mekânın tek çıkışı olması, yangında oluşan dumanın içeride her yeri kaplamasına ve birçok işçinin dumandan zehirlenerek hayatını kaybetmesine sebep oldu. Sorulacak birçok soru geliyor insanın aklına. Mesela hiçbir belediye veya sorumlu kamu çalışanı burayı teftiş etmedi mi? Hiçbir kurumun haberi olmadan mı bu tadilata girişildi yoksa gerekli yerlerin ceplerine koyulan ücretler bu işin kolaylaştırılmasını mı sağladı? Bu işletmenin sahipleri içinde göz boyamalık bir yasal işlem süreci mi gerçekleşecek yoksa gerçekten hak edilen cezalar verilecek mi? Patronları koruyan bu düzen, 29 işçinin ölümüne sebep olan bu işyeri sahiplerini de bağrına basacak mı?

Cinayetin yaşandığı alandaki tek sorun çıkışlar değil gibi duruyor. İddia edilenlerin arasında alan genişliği sağlamak için kolonların kesildiği gibi meseleler de bulunuyor. Bu gece kulübü 2018 yılında yenileniyor, o gün bu ruhsatı veren kişiler bir kere bile gidip buranın gerçekten kurallara uygun yapıldığını teftiş ettiler mi yoksa yanında zarflarla gelen onay kâğıtlarını imzalamakla mı yetindiler? Bu mekânın ruhsat ve tadilat gibi birçok denetimini yapması gereken CHP’li Beşiktaş Belediyesi neden gerekli önlemleri almadı? Eğlence sektörünün neredeyse tamamında olan mafyalaşma buradaki cinayette de gün yüzüne çıkıyor.

Patronları koruyan bu düzen işçilerin ölümlerini birer sayıdan ibaret görüyor. İşçilerin hayatlarının patronların kârları uğruna kurban gitmemesi için işyerlerinde işçi denetiminin, sendikalı ve güvenceli çalışma koşullarının sağlanması gerektiğini her yerde, her fırsatta dile getirmeliyiz.

AKP, which is the enemy of labor and supporter of capital, has been defeated!

0

The Labor-Freedom Alliance is now even more necessary!

Even after utilizing all of its oppressive forces, and political and financial means in order to support the candidates of primarily AKP and the People’s Alliance as a whole, the Palace (Erdoğan) regime has suffered a historical defeat that is most difficult to compensate for. According to unofficial results, AKP has left the ballot as the second party for the first time in 22 years of its rule. It lost 3 metropolitan municipalities, 12 provinces and 179 counties. Again, unofficial results show that adding the losses of MHP, the AKP-MHP bloc will have lost 4 metropolitan municipalities, 14 provinces and 202 counties.

It is not CHP’s policies that have won the elections, but rather AKP’s anti-labor economic policies

There are many reasons as to the frustration AKP experienced at the local elections after its success at the presidential and parliamentary elections just 10 months ago. Taking a picture of the state of consciousness of the workers (even if it is a distorted one) of course requires an examination that spans through all neighborhoods and all ballot boxes, with the release of the official results. However, we can say that it was AKP’s economic policies that are generally responsible for this great defeat.

The May 2023 elections took place under conditions in which workers thought that change was possible through the ballot box and even held high hopes for this outcome. Despite this, no real labor alliance could be presented to the workers, and the socialist left entered the elections in a fractured way. Despite the weight of the economic crisis, the People’s Alliance (lead by Erdoğan) had left the elections victorious by increasing the minimum wage, pensions and social aids.

However, in the process of 31 March 2024 elections, the Palace regime took loans from the World Bank, managed its budget through a sharp hostility to labor and did not make any concessions to workers even for show only, as it was facilitating an out from the economic crisis that favored the bosses. The expression that minimum wage raises would now take place once a year, the humiliation of the retirees that were now pushed to below the hunger threshold and the opposition to increasing pensions spread the anger that was brewing against the government. Moreover, putting candidates that owned hundreds of apartments and held masses of wealth in front of the public eye in high cost of living conditions and keeping on the uninterrupted trade with Israel as it demolished Palestine, combined with the emphasis that CHP put on social municipalism (even if it was just for show) prompted workers to abandon AKP en masse. As a result; in the 31 March local elections, under conditions that lacked a convincing labor alliance, the workers turned towards CHP, the strongest alternative in order to punish AKP.

Even this picture shows once again that the real division in Turkey is one that is based on class.

CHP is a system party, it is no friend of labor. No system party – including CHP – defends separation from the One Man regime

We must underline that CHP has no objection to the economic policies the masses reacted to. Today, no system party -especially CHP- opposes the anti-labor policies which are led by Mehmet Şimşek. It is so much so that even Ekrem İmamoğlu, by stating that Şimşek is a good economist, had offered his support to Şimşek’s plan of putting the weight of the (economic) crisis on the workers. It is clear that the CHP management is a supporter of the anti-labor Medium Term Plan. Şimşek’s economic policies are the same as those he would implement had Kılıçdaroğlu been elected president. The only difference CHP holds towards economic policies is that these policies would be implemented under a seemingly stronger legal system. This shows that CHP is an adamant supporter of a current economic counterrevolution against the labor class.

Consequently, although the masses turned their back on the economic policies of AKP, which causes the poverty, for a very justified reason, CHP is one the main supporters of these policies.

Even leaving all this out, CHP has not followed a pro-labor policy up to this point. The attitude held by CHP-led municipalities against unions, them being protested by their own workers many times and the conditions of the workers employed in municipal subsidiaries are enough to paint a picture.

The mass discomfort caused by AKP’s plunder-rent centered municipalism which went on for years had also manifested itself in the 2019 local elections as the masses punished AKP. With the 31 March local elections, this punishment -combined with AKP’s persistent counterrevolutionary economic policies- reached its peak up to now.

CHP not only supports counterrevolutionary economic policies but also reveals its intentions of recognizing and rehabilitating this regime by not offering a promising concrete out from the oppressive regime. Not offering a perspective of separation from the Palace regime, CHP does not dare to speak of a new constitution which recognizes the basic democratic rights of the working class, the Kurds and the oppressed. For this reason, CHP’s victory in the local elections does not indicate a transformation in the nature of the regime, and as long as CHP continues to be a party striving for the restoration of the system, better days do not await workers and laborers.

As long as there is not a municipal system which puts needs ahead of profits, which is audited by workers and in which elected officials can be called back, CHP’s victory cannot be read as a victory for the workers.

On the other hand, the other system parties also offer no separation from the oppressive One Man regime and the system of exploitation. Alongside the fall of the “hotshots” of the general elections (namely Saadet [Felicity], Gelecek [Future], Deva [Democracy and Progress] and İyi [Good] Parties), their ignorance of the urgent needs of the working people should not be forgotten. The rise of Yeniden Refah (New Welfare-YRP), alongside being ideological, is the result of a populism aiming towards workers and laborers. We will keep warning the workers against YRP’s proposition of national development through National Vision. Alongside having no relation to a separation from the exploitative system, the “National Vision” also has no problem with the One Man regime.

Another thought-provoking point of the 31 March local elections is that the racist policies of Zafer (Victory) Party, which tries to blame the capitalist crisis on immigrants, found a greater response than that of the socialist parties combined. The class base of Zafer Party and the class character of the section to which it finds response in must be analyzed well and the threat posed by the development of this racist party -which does not yet have a street organization- to the working class, the Kurdish people and immigrants must be followed carefully in the coming period.

DEM Party is the victor of the elections in the Kurdish provinces

Despite all the pressures and political blackmail of the Palace regime, the votes it carried to the region, the paving the way for Hüda-Par (Free Cause) and the efforts for undemocratically appointing trustees at the ballot boxes, the great victory of DEM (Peoples’ Equality and Democracy Party) in the Kurdish provinces once again shows that the Kurdish people continue to stand behind their just struggle. On the other hand, it should not be forgotten that CHP, which is trying to gain the support of Kurdish voters in the West with the Urban Consensus, has not put forward a concrete, genuine stance against the attempts to steal the will of the people by transporting voters in many provinces, especially Şırnak and Kars, where DEM would win, except for the words expressed by Özgür Özel in extremely limited ways.

One of the prerequisites for a separation from the oppressive regime in Turkey is the recognition of the basic democratic rights of the Kurdish people. Neither the solution process nor the “consensus” offers the constitutional guarantee of democratic rights, which is the real guarantee of peace. It is seen once again that the real interest of our poor peoples lies in the labor and freedom alliance of the Kurdish people and the working class of Turkey.

The socialist left has put its own needs before the needs of the masses

In the local elections, where the masses clearly distanced themselves from AKP, it was AKP’s counterrevolutionary economic policies that determined the outcome. However, this did not automatically lead to an increase in support for socialist parties. The few district municipalities won are not enough to change the general picture: A large section of the socialist left has stayed away from the perspective of a labor alliance in the local elections and from the effort to build the most extensive unity of the working people. Instead of proposing a united struggle of the workers independently from the bosses, they have emphasized their own numbers and images.

In addition to this major deficiency, by supporting Kılıçdaroğlu against the repression of the Palace regime from the first round of the presidential elections and by siding with Ekrem İmamoğlu and Mansur Yavaş in the local elections, the overwhelming majority of the left in Turkey refused to build an independent option from the bourgeois opposition and rode on the coattails of CHP. The socialist left, which portrayed the image that an out from the oppressive regime was possible with CHP, became an appendage of CHP in the eyes of the masses and became indistinguishable from it, thus failing to gather the votes of the workers that had broken away from AKP. On 31 March, even the total number of votes cast for the socialist left was incomparably lower than the number of votes cast for TİP (Workers’ Party of Turkey) in the general elections of 2023.

Essentially, by once again wasting the opportunity to lay the foundations of an alliance that could transform the future of Turkey, the socialist parties reduced their credibility in the eyes of the masses. Although the masses distanced themselves from AKP, in the context of the struggle for a separation from the regime and capitalism, it must be stated that the socialist movement was one of the big losers of the 31 March elections.

As Workers’ Democracy Party (İDP), we called for a labor alliance on the road to the elections and before the elections. In the absence of this labor alliance, we carried out an active election campaign with our worker candidates in Manisa and various districts of Istanbul with the slogan “Workers Should Rule” within the framework of our cooperation with TİP. In the Kurdish provinces we called for votes for DEM candidates and in other provinces we called for votes for pro-labor, socialist candidates, primarily TİP.

Despite all material impossibilities, our party has carried out a self-sacrificing, disciplined and proud campaign. We are aware that this campaign in itself cannot offer an alternative to the working class of Turkey. The main work of İDP will continue to be to make the modest alliance we have made with TİP a real point of attraction independently of the bosses by uniting with all the forces struggling for labor in Turkey in every field of class struggle in the coming period, and to continue building and strengthening our party in this process.

Workers’ Democracy Party

1 April 2024

TÜMTİS Genişletilmiş Başkanlar Kurulu’ndan MNG işçilerine çağrı

0

TÜMTİS ile DHL Lojistik arasında 6. Dönem Toplu İş Sözleşmesi 2 Şubat 2024 tarihinde imzalanarak, yüzde 73-82 oranlarında zam+500 TL kıdem zammı, aylık 800 TL aile yardımı, hafta içi yüzde 70, hafta sonu yüzde 100 fazla mesai ücreti, banka promosyonu ve sosyal haklara yüzde 100 zammın yanı sıra lojistik sektöründe ilk kez 4 ikramiye hakkı da kazanılmıştı. Sözleşme, DHL çalışanı üyelerin tamamına sorularak işçilerin çok büyük bir kesiminin onayı alındıktan sonra imzalanmıştı.

8 Mart 2024 tarihinde gerçekleşen TÜMTİS Genişletilmiş Başkanlar Kurulu toplantısında “Sendikamız, işkolunda büyümeye ve örgütlenmesini güçlendirmeye devam etmektedir. Sendikamız, yaptığı çalışmalar ve imzaladığı toplu iş sözleşmeleriyle kargolarda ilk defa günde 8 saat çalışma, fazla mesai ücreti, iş güvencesi, ücret artışlarının yanında ikramiye ve sosyal hak kazanımları elde edilmesini sağlamıştır. Öte yandan hacimsel olarak her geçen gün büyüyen işkolumuzda kuralsız, esnek ve güvencesiz çalışma biçimleri yoğun olarak sürmektedir ve işçiler, fazla mesai ücreti dahi almadan uzun saatlerle, güvencesiz, sendikasız koşullarda çalışmaktadır. Sendikamız, kargolardaki bu kuralsız ve esnek çalışma cenderesine son verme, daha insani koşullarda, içerisinde sendikal hak ve güvencelerin olduğu bir çalışma düzeni sağlama mücadelesindeki ısrarını sürdürmektedir. Bu doğrultuda sendikamız, MNG’de örgütlenme çalışmalarına başlamıştır. Sendikamızın çağrılarına yanıt veren MNG Kargo işçileri sendikamıza üye olmaya başlamışlardır. Sendikamız söz verdiği gibi MNG Kargo işçilerini de toplu sözleşme haklarına kavuşturacaktır. İşyerlerinin dağınık olması nedeniyle henüz sendikamıza ulaşamamış ve üyeliğini gerçekleştirememiş olan MNG işçilerine çağrımız sendikasına ulaşıp destek alması ve zaman kaybetmeden üyeliğini gerçekleştirmesi ve haklarını büyütme mücadelesine omuz vermesi yönündedir,” denerek MNG Kargo işçilerine çağrıda bulunuldu.

Aras Kargo, Aramex, UPS, Ambarlar, Kühne Nagel, Zet Farma, DHL gibi işyerlerinde toplu iş sözleşmesi bulunan TÜMTİS, MNG Kargo’daki örgütlenme çalışması ile beraber, kargoda sendikasız işyeri bırakmama hedeflerinde ısrarcı olduklarını gösterdi.

Emek düşmanı, sermaye dostu AKP yenildi!

0

Emek-Özgürlük İttifakı şimdi daha da büyük ihtiyaç!

İşçi Demokrasisi Partisi 31 Mart yerel seçimlerine ilişkin ilk açıklamasını paylaştı. Açıklamada, Cumhur İttifakı’nın elindeki tüm baskı gücüne, siyasi ve mali imkânlara rağmen, telafisi zor bir tarihsel yenilgi aldığı vurgulandı. Açıklamanın tamamı şu şekilde:

Saray rejimi elindeki tüm baskı gücü, siyasi ve mali imkânlarıyla başta AKP’nin olmak üzere Cumhur İttifakı’nın adaylarını desteklemesine rağmen telafisi zor bir tarihsel yenilgi aldı. Henüz kesinleşmemiş sonuçlara göre, AKP 22 yıllık iktidarında ilk kez sandıktan ikinci parti olarak ayrılırken 3 büyükşehir, 12 il ve 179 ilçeyi kaybediyor. Yine kesinleşmemiş sonuçlar üzerinden bakılacak olursa, MHP’nin kayıplarını da ekleyecek olursak AKP-MHP bloğu 4 büyükşehir, 14 il ve 202 ilçeyi kaybetmiş olacak.

Seçimi kazanan CHP politikaları değildir, seçimi kaybettiren AKP’nin emek düşmanı ekonomi politikalarıdır

AKP’nin henüz on ay öncesinde cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerindeki başarısının ardından yerel seçimlerde yaşadığı hüsranın çok sayıda sebebi var. Emekçilerin bilinç durumunun çarpıtılmış da olsa bir fotoğrafını çekmek, elbette ki sonuçların kesinleşmesi ile beraber mahalle mahalle, sandık sandık bir incelemeyi gerektirir. Ancak genel olarak AKP’nin bu büyük yenilgisinin sebebinin ekonomi politikaları olduğunu söyleyebiliriz.

Mayıs 2023 seçimlerine emekçilerin değişimin sandıkla mümkün olduğuna inancı ve hatta buna dair büyük umutların beslendiği koşullar altında girilmişti. Buna rağmen emekçilere gerçek bir emek ittifakı sunulamamış, sosyalist sol parçalı olarak seçimlere girmişti. Ekonomik krizin olağanca ağırlığına rağmen Erdoğan liderliğindeki Cumhur İttifakı asgari ücrete ve emekli maaşlarına zam yaparak, sosyal yardımları artırarak seçimlerden zaferle ayrılmıştı.

31 Mart 2024 yerel seçimlerinde ise Saray rejimi mevcut ekonomik krizden patronlar lehine bir çıkış için Dünya Bankası’ndan kredi aldı, bütçe yönetimini kesin bir emek düşmanlığı ile sürdürdü ve göstermelik dahi olsa emekçilere yönelik bir taviz vermedi. Asgari ücret zammının yılda bire düştüğünün vurgulanması, açlık sınırının altına itilen emeklilerin aşağılanması ve emeklilere zam verilmemesi iktidara yönelik öfkeyi yaygınlaştırdı. Buna ek olarak, hayat pahalılığının tavan yaptığı koşullarda yüzlerce dairesi, büyük serveti olan başkan adaylarının halkın gözüne sokulması ve Filistin’i yerle bir etmesine rağmen İsrail ile ticaretin aralıksız devam etmesi, CHP’nin göstermelik bir sosyal belediyecilik vurgusuyla birleşince emekçileri yoğun olarak AKP’yi terk etmeye itti. Sonuç olarak emekçiler 31 Mart yerel seçimlerinde ikna edici bir emek ittifakının olmadığı koşullarda AKP’yi cezalandırmak için en güçlü alternatife, CHP’ye yöneldi.

Yalnızca bu tablo dahi Türkiye’nin gerçek ayrımının sınıf merkezli olduğunu bir kez daha göstermektedir.

CHP bir düzen partisidir, emek dostu değildir. CHP dâhil hiçbir düzen partisi Tek Adam rejiminden kopuşu savunmamaktadır

Kitlelerin tepki gösterdiği ekonomi politikasına CHP’nin herhangi bir itirazının olmadığını vurgulamalıyız. Bugün Mehmet Şimşek’in liderliğinde sürdürülen emek düşmanı politikalara başta CHP olmak üzere hiçbir düzen partisi tarafından karşı çıkılmamaktadır. Öyle ki, Ekrem İmamoğlu dahi Şimşek’in iyi bir ekonomist olduğunu söyleyerek, onun krizin faturasını emekçilere ödetme planına desteğini sunmuştu. CHP yönetiminin emek düşmanı Orta Vadeli Planın bir destekçisi olduğu açıktır. Şimşek’in ekonomi politikaları Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanı seçilmesi halinde uygulayacağı politikaların aynısıydı. CHP’nin ekonomi politikalarına yönelik tek farkının, aynı politikaların daha güçlü görünen bir hukuk sistemi ile işletilmesidir. Bu durum da CHP’nin emekçi halka karşı güncel bir ekonomik karşıdevrimin koyu bir taraftarı olduğunu göstermektedir.

Sonuç olarak kitleler bugün kendilerini yoksulluğa iten AKP yönetiminin ekonomi politikalarına son derecede haklı bir şekilde sırt çevirmiş durumda olsalar da yüzlerini döndükleri CHP bu politikanın baş destekçilerindendir.

Tüm bunların dışında CHP bugüne değin emek dostu bir politika izlemedi. CHP’li belediyelerin sendikalara karşı tavrı, bizzat kendi işçileri tarafından defalarca protesto edilmeleri ve belediye iştiraklerinde çalışan emekçilerin durumu dahi tabloyu ifade etmek için yeterlidir.

AKP’nin yıllardır sürdürdüğü talan-rant merkezli belediyeciliğinin yarattığı kitlesel rahatsızlık, kitlelerin AKP’yi cezalandırması ile 2019 yerel seçimlerinde de kendisini göstermişti, 31 Mart seçimlerinde de AKP’nin kararlı karşıdevrimci ekonomi politikaları ile beraber bu cezalandırma bugüne değin yaşananların zirvesine ulaşmış oldu.

CHP yalnızca karşıdevrimci ekonomi politikaların destekçisi olmakla kalmıyor, baskıcı rejime dair de umut vaat eden somut bir çıkış da önermeyerek, bu rejimi tanıyıp onu ıslah ederek sürdürme hevesini de gözler önüne seriyor. CHP Saray rejiminden kopuş için bir perspektif sunmazken işçi sınıfının, Kürt halkının ve ezilenlerin temel demokratik haklarını tanıyacak yeni bir anayasadan dahi bahsetmeye cüret edemiyor. Bu sebeple yerel seçimleri CHP’nin kazanışı rejimin niteliğinde bir dönüşüme işaret etmediği gibi, CHP sistemi restore etmeye çalışan bir parti olmayı sürdürdükçe işçi ve emekçileri daha iyi günler beklememektedir.

Kâr değil ihtiyaç odaklı, emekçi halkın denetlediği, seçilenlerin görevden geri çağırılabildiği bir belediyecilik olmadığı sürece CHP’nin kazanmasının emekçilerin hanesine yazılan bir zafer olarak okunması mümkün değildir.

Öte yandan diğer düzen partileri de baskıcı Tek Adam rejiminden ve sömürü düzeninden kopuşu önermemektedir. Genel seçimlerin fenomenleri Saadet, Gelecek, Deva ve İyi Parti’nin yaşadığı düşüşün yanı sıra emekçi halkın acil ihtiyaçlarını görmezden gelişleri de unutulmamalıdır. Yeniden Refah’ın yükselişi, yalnızca ideolojik olmanın dışında işçi ve emekçilere yönelik bir popülizmin de sonucudur. YRP’nin Milli Görüş ile ulusal bir kalkınma önerisi hakkında işçi emekçileri uyarmaya devam edeceğiz. “Milli Görüş”ün sömürücü düzenden kopuşla alakası olmadığı gibi, aynı şekilde Tek Adam rejimiyle de bir problemi yoktur.

Zafer Partisi’nin kapitalist krizin sebebini göçmenlere yüklemeye çalışan, ırkçı politikalarının sosyalist partilerin toplamından daha büyük bir karşılık bulması 31 Mart yerel seçimlerinin düşündürücü noktalarından bir başkasıdır. Zafer Partisi’nin sınıfsal tabanı ve karşılık bulduğu kesimin sınıfsal karakteri iyi tahlil edilip, henüz bir sokak örgütlenmesine sahip olmayan bu ırkçı partinin gelişiminin işçi sınıfının, Kürt halkı ve göçmenlere yönelik oluşturduğu tehdit, önümüzdeki süreçte dikkate takip edilmelidir.

DEM Parti Kürt illerinde seçimin kazananı olmuştur

Saray rejiminin tüm baskılarına, siyasi şantajlarına, bölgeye taşıdığı oylara, Hüda-Par’ın önünün açılmasına ve sandıkta kayyum çabalarına rağmen Kürt illerinde DEM’in elde ettiği büyük zafer Kürt halkının haklı mücadelesinin arkasında durmayı sürdürdüğünü bir kez daha göstermektedir. Öte yandan Kent Uzlaşısı ile Batı’da Kürt seçmenin desteğini almaya çalışan CHP’nin başta Şırnak ve Kars olmak üzere DEM’in kazanacağı birçok ilde taşıma seçmen ile halk iradesinin çalınması girişimlerine Özgür Özel tarafından son derecede kısıtlı şekillerde ifade edilen sözler dışında somut, sahici bir tutumu ortaya koymadığı da unutulmamalıdır.  

Türkiye’de baskıcı rejimden kopuşun olmazsa olmazlarından biri Kürt halkının temel demokratik haklarının tanınmasıdır. Ne çözüm süreci ne de “uzlaşı” barışın gerçek garantisi olan demokratik hakların anayasal güvencesini sunmaktadır. Yoksul halklarımızın gerçek çıkarının Kürt halkı ve Türkiye işçi sınıfının emek ve özgürlük ittifakından geçtiği bir kez daha görülmektedir.

Sosyalist sol, kendi ihtiyaçlarını kitlelerin ihtiyaçlarının önüne koymuştur

Kitlelerin AKP’den açıkça uzaklaştığının görüldüğü yerel seçimlerde sonucu belirleyen AKP’nin karşıdevrimci ekonomi politikaları oldu. Ancak bu durum otomatik olarak sosyalist partilere dönük desteğin artmasına sebep olmadı. Kazanılan birkaç ilçe belediyesi genel tabloyu değiştirmeye yetmiyor: Sosyalist solun büyük kesimi, yerel seçimlere bir emek ittifakı perspektifinden, emekçilerin en geniş birliğini örme çabasından uzak durdu. Emekçilerin patronlardan bağımsız ve birleşik mücadelesini önermek yerine, kendi sayı ve görüntüsünü ön plana çıkardı.

Bu büyük eksikliğin yanı sıra, Türkiye solunun ezici bir çoğunluğu Saray rejiminin baskılarına karşı, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ilk turdan itibaren Kılıçdaroğlu’nu destekleyerek, yerel seçimlerde de Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ın yanında yer alarak, düzen muhalefetinden bağımsız bir seçenek örmeyi reddederek CHP’ye yedeklendi. Baskıcı rejimden çıkışın CHP ile mümkün olabileceği imajını çizen sosyalist sol, kitlelerin gözünde CHP’nin eklentisi haline gelip ondan farksızlaşarak AKP’den kopan emekçi oyları toplayamadı. 31 Mart’ta sosyalist sola verilen oyların toplamı dahi, 2023 genel seçimlerinde TİP’in aldığı oy oranı ile kıyaslanamayacak kadar düşük kaldı.

Sonuç olarak sosyalist partiler Türkiye’nin geleceğini dönüştürebilecek bir ittifakın temelini atma fırsatını bir kez daha teperek, kitleler gözündeki inandırıcılıklarını azalttılar. Kitlelerin AKP’den uzaklaşmasına rağmen, rejim ve kapitalizmden kopuş mücadelesi bağlamında, 31 Mart’ta sosyalist hareketin seçimin büyük kaybedenlerinden biri olduğu ifade edilmelidir.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak seçimlere giden yolda ve öncesinde de bir emek ittifakının çağrısında bulunduk. Bu emek ittifakının var olamadığı koşullarda da Türkiye İşçi Partisi ile sürdürdüğümüz işbirliği çerçevesinde Manisa ve İstanbul’un çeşitli ilçelerinde “Emekçiler Yönetmeli” şiarıyla emekçi adaylarımızla aktif bir seçim kampanyası yürüttük. Kürt illerinde DEM ve diğer illerde ise başta TİP olmak üzere emekten yana, sosyalist adaylara oy çağrısında bulunduk.

Partimiz tüm maddi imkânsızlıklara rağmen özverili, disiplinli ve gurur verici bir çalışma ortaya koymuştur. Bu çalışmanın Türkiye işçi sınıfına başlı başına bir alternatif sunamadığının bilincindeyiz. Türkiye İşçi Partisi ile gerçekleştirdiğimiz mütevazı ittifakın, önümüzdeki süreçte sınıf mücadelesinin bulunduğu her alanda, Türkiye’de emek mücadelesi veren tüm güçlerle birleşerek patronlardan bağımsız gerçek bir çekim noktası haline getirmek ve bu süreç içerisinde partimizi inşa etmeyi sürdürüp kuvvetlendirmek İDP’nin esas çalışması olmayı sürdürecektir.

İşçi Demokrasisi Partisi

1 Nisan 2024

Dijminê kedê, dostê sermayeyê, AKP têk çû!

0

Tifaqa Ked-Azadiyê niha bêhtir hewcedar e!

Rejîma qesrê her çendî bi hemû hêza xwe, siyasî û aborî piştgirî da namzetên Tifaqa Gel û bi taybet AKP’ê jî, têkçûneke dîrokî ya ku nayê vegerandin xwar. Li gorî encamên ku heta niha nehatine eşkerekirin, AKP di desthilatdariya xwe ya 22 salan de, cara yekem e ku 3 bajarên mezin, 12 parêzgeh û 179 navçe ji dest daye, weke partiya duyemîn derdikeve sindoqan. Dîsa eger em li encamên ku nehatine piştrastkirin binêrin û windahiyên MHP’ê jî zêde bikin, wê bloka AKP-MHP’ê 4 bajarên mezin, 14 parêzgeh û 202 navçe wenda bike.

Yê ku di hilbijartinê de bi ser ket, ne polîtîkayên CHP’ê, yên ku AKP’ê di hilbijartinê de winda kir polîtîkayên aborî yên li dijî kedê ye.

Gelek sedemên bêhêvîbûna AKP’ê di hilbijartinên herêmî de hene, piştî serkeftina wê ya di hilbijartinên serokomarî û parlementoyê de beriya niha bi deh mehan. Dema ku encam bi dawî bibin, kişandina wêneyek, her çend berevajî be jî, ji hişmendiya karkeran, bê guman, ceribandinek tax bi tax, qut bi qut hewce dike. Lê bi giştî em dikarin bibêjin ku sedema vê têkçûna mezin a AKP’ê polîtîkayên wê yên aborî bû.

Hilbijartinên Gulana 2023’an di bin şert û mercên ku karkeran bawer dikirin ku guhertin bi sindoqan pêkan e û ji bo vê yekê jî hêviyên mezin hebûn. Li gel vê jî tifaqeke rast a kedê ji karkeran re nehat pêşkêşkirin û çepên sosyalîst bi awayekî parçebûyî ketin hilbijartinê. Tevî giraniya krîza aborî jî di hilbijartinan de Tifaqa Gel a bi serokatiya Erdogan bi zêdekirina mûçe û mûçeyên herî kêm û zêdekirina alîkariya civakî bi ser ket.

Di hilbijartinên herêmî yên 31ê Adara 2024an de, rejîma Qesrê ji bo derketina ji qeyrana aborî ya heyî di berjewendiya patronan de deynek ji Banka Cîhanî wergirt, rêveberiya xwe ya budçeyê bi dijminatiya mutleq a li hember kedê domand û tu tawîz neda. ji karkeran re, heta ji bo nîşan bide. Di berdewamiya axaftina xwe de bal kişand ser vê yekê ku mûçeyê herî kêm salê carekê hate daxistin, heqareta teqawîdên ku di bin sînorê birçîbûnê de ne û mûçe nedana teqawîdan hêrsa hikûmetê belav kir. Her wiha, di şert û mercên ku lêçûna jiyanê di lûtkeyê de ye, namzedên serokomariyê yên bi sedan xanî û serwetên mezin têne ber çavê raya giştî û berdewamiya bênavber bazirganiya bi Israîlê re tevî wêrankirina Filistînê, bi giraniya CHP-ê re. Li ser şaredariya civakî ya nîşankirî, kedkaran bi xurtî destekê dide AKP’ê, ew dehf da ku derkeve. Di encamê de karkeran ji bo cezakirina AKP’ê di hilbijartinên herêmî yên 31’ê Adarê de ji ber nebûna tifaqa kedê ya qaneh, serî li alternatîfa herî xurt CHP’ê dan.

Ev tablo bi tena serê xwe careke din nîşan dide ku parçebûna Tirkiyeyê ya rast çîn-navend e.

Ji rejîma yek zilamî ya zordar û pergala mêtingeriyê qutbûna xwe pêşniyar nake. Ji bilî kêmbûna Saadet, Pêşeroj, Dewa û İyi Partî ku diyardeyên hilbijartinên giştî bûn, divê neyê ji bîr kirin ku wan hewcedariyên lezgîn ên kedkaran paşguh kirin. Rabûna Re-Refahê ne tenê îdeolojîk e, di heman demê de encama populîzma li hember karker û kedkaran e. Em ê di derbarê Vîzyona Neteweyî ya YRP’ê û pêşnûmeya geşepêdana neteweyî de hişyariya karkeran bidomînin. Çawa ku têkiliya “Vîzyona Netewî” bi qutbûna ji nîzama îstîsmarê re tune ye, tu pirsgirêkek wê bi rejîma Yek Mirovî re jî nîne.

Di hilbijartinên herêmî yên 31’ê Adarê de xaleke din a balkêş ev e ku polîtîkayên nijadperest ên Partiya Serkeftinê ku hewl da sedema krîza kapîtalîzmê bi koçberan ve girêbide, ji tevahiya partiyên sosyalîst mezintir bersiv da. Bingeha çînî ya Partiya Serkeftinê û karaktera çînî ya beşa ku bersivê dide divê baş were analîz kirin û metirsiya li ser çîna karker, gelê Kurd û koçberan ji ber pêşketina vê partiya nijadperest a ku hêj kolanek wê tune ye. rêxistin, divê di heyama pêş de bi baldarî were şopandin.

Partiya DEM di hilbijartinên parêzgehên Kurdistanê de serketî bû

Tevî hemû zextên rejîma qesrê, şantajên siyasî, dengên ku ji herêmê re anîn, rê li ber Hûda-Par vekirin û hewldana parêzgeriyê ya li ser sindoqan, serkeftina mezin a DEM’ê li parêzgehên Kurdan careke din nîşan dide. ku li pişt têkoşîna mafdar a gelê Kurd raweste. Ji aliyê din ve, CHP ku bi lihevkirina bajaran hewl dide piştgiriya dengderên kurd li Rojava bi dest bixe, li gelek parêzgehên ku dê DEM bi ser bikeve, hewla dizîna îradeya gel û dengdêran tune ye. Bi taybetî jî li Şirnex û Qersê, ji bilî gotinên Ozgur Ozel ên bi awayekî pir bi sînor, divê neyê jibîrkirin ku ev helwest dernakeve holê.

Yek ji hêmanên pêwîst ên qutbûna ji rejîma mêtinger a li Tirkiyeyê, naskirina mafên bingehîn ên demokratîk ên gelê Kurd e. Ne pêvajoya çareseriyê û ne jî “lihevkirin” garantiya makeqanûnî ya mafên demokratîk ku garantiya rasteqîn a aştiyê ye, nade. Careke din tê dîtin ku berjewendiya gelê me yê belengaz di tifaqa ked û azadiyê ya gelê Kurd û çîna karkerên Tirk de ye.

Çepa sosyalîst pêdiviyên xwe danî pêşiya hewcedariyên girseyan

Di hilbijartinên herêmî de ku bi awayekî zelal hate dîtin ku girseya gel ji AKP’ê dûr dikeve, polîtîkayên aborî yên li dijî şoreşê yên AKP’ê bû ku encam diyar kir. Lêbelê, ev yek jixweber nebû sedem ku piştgirî ji bo partiyên sosyalîst zêde bibe. Çend şaredariyên navçeyan bi ser ketin têra guhertina tabloya giştî nakin: Piraniya çepên sosyalîst ji hilbijartinên herêmî ji perspektîfa tifaqa kedkaran û ji hewldana avakirina sendîkaya herî berfireh a karkeran dûr man. Li şûna ku pêşniyara têkoşîna yekbûyî ya karkeran a ji patronan bêpar bike, jimar û îmaja xwe derxist pêş.

Ji bilî vê kêmasiya mezin, piraniya çepên tirk, li dijî zextên rejîma Qesrê, di tûra yekem a hilbijartinên serokomariyê de piştgirî dan Kiliçdaroglu, di hilbijartinên herêmî de li kêleka Ekrem Îmamoglû û Mansur Yavaş bûn û nehiştin ku tevniyê bikin. vebijarkek ku ji mûxalefeta desthilatdariyê serbixwe ye û beşdarî CHPê bû. Çepa sosyalîst a ku wêneyê ku derketina ji rejîma zordar bi CHP’ê pêkan e nîşan da, li ber çavê girseyê bû pêveka CHP’ê ya ku ji AKP’ê veqetiyan, nekarî dengên xwe bicivîne. ji wê cudatir nabe. Tewra dengên ku di 31ê Adarê de ji çepên sosyalîst re hatin dayîn jî ji rêjeya dengên ku TÎPê di hilbijartinên giştî yên 2023an de sitandibû bi awayekî bêhempa kêmtir bû.

Di encamê de partiyên sosyalîst careke din firsend ji dest dan û bingehên tifaqeke ku dikare paşeroja Tirkiyeyê biguherîne, li ber çavên girseyan kêm bike, ji dest da. Divê bê gotin ku her çend girse ji AKP’ê dûr ketibe jî, di çarçoveya têkoşîna ji desthilatdarî û kapîtalîzmê veqetînê de di hilbijartina 31’ê Adarê de yek ji windakerên herî mezin tevgera sosyalîst bû.

Weke Partiya Demokrasiya Kedkaran li ser rêya hilbijartinê û beriya hilbijartinê me banga tifaqa kedkaran kir. Di şert û mercên ku ev tifaqa kedê tunebû de, di çarçoveya hevkariya me ya bi Partiya Karkerên Tirkiyeyê re, me bi namzetên xwe yên kedkar re li gelek navçeyên Manîsa û Stenbolê bi dirûşma “Karkar Birêvebirine” kampanyayeke aktîf a hilbijartinê li dar xist. . Me ji bo namzetên alîgirê kedkar, sosyalîst, bi taybetî DEM’ê li navçeyên Kurdan û TÎP’ê li parêzgehên din banga dengdanê kir.

Tevî hemû zehmetiyên aborî jî partiya me xebateke fedekar, bi disîplîn û serbilind nîşan da. Em dizanin ku ev xebat bi serê xwe nikare alternatîfek ji çîna karkerên Tirk re pêşkêş bike. Xebata sereke ya IDPê wê bidome ew e ku îtîfaqa ku me bi Partiya Karkerên Tirkiyeyê re çêkiriye, ji serdestan bêpar, bi hemû hêzên ku li Tirkiyeyê di her qadê de têdikoşin re bibe xaleke balkêş. Di dema pêş de têkoşîna çînayetî heye û di vê pêvajoyê de avakirina partiyê û xurtkirina wê bidome.

Partiya Demokrasiya Karkeran

Devrimcilik örgütlülüktür! Örgütlülük partidir! Partisiz mücadele Sisifosluktur!

0

Sol Parti’den Alper Taş’ın Gazete Duvar’da yayımlanan bir söyleşide “Partilere sıkışan devrimciliğin sonu geliyor” şeklinde bir açıklamasını okuduk. Taş aynı söyleşide örgütlülüğün en üst seviyesine olumlu bir örnek olarak Gezi isyanını gösteriyor ve “Partilere sıkışmış devrimciliğin ve muhalefet çizgisinin sonuna geldik. Elbette partiler olacak, parlamento olacak. Özellikle 1 Nisan’dan sonra fazlasıyla göreceğiz” şeklinde bir öngörüde bulunuyor…

Öncelikle partiye, mücadele araç ve yöntemlerine dair bu ve benzeri görüşler ilk kez dile gelmiyor. Aslına bakılırsa devrimci Marksistler için referans niteliğinde olan Bolşevik Leninist parti anlayışı “elbette partiler de olacak” ama “parti olmayan parti” türünden anlayışlara karşı mücadelenin de bir tarihi. Diğer yandan Alper Taş’ın görüşleri temsilcilerinden olduğu Dev-Yol geleneğinin 1970’lerdeki muazzam kitleselliğine rağmen partileşmemesi, gevşek ve yatay halkçı örgütlenme modellerini referans almasıyla da uyumlu. Nitekim ÖDP deneyimi de ana omurgasını Dev-Yol geleneğinin oluşturduğu bir parti girişimi olarak “gökkuşağı, aşkın ve devrimin partisi ve parti olmayan parti” terimleriyle tanıtılmıştı. Tam da öyle oldu. Bu açılardan Taş’ın açıklamalarında bu anlamda yeni bir ideolojik-politik-örgütsel açılım yok. Bunları bir eleştiri olarak değil tespit olarak ifade ediyoruz. Kuşkusuz herkes inandığı şekilde yaşıyor ve mücadele ediyor. Buna da diyecek bir şeyimiz olamaz. Sonuçta herkes kendinden mesul!

Yalnız söz konusu işçi sınıfı, emekçi yoksul halk ve ezilenler olduğunda hepimizi bağlayan ve yeni olan bir ortak yan var. 22 yıldır tüm ülkeyi ekonomik ve politik olarak domine eden, rejimi değiştirmekle kalmamış aynı zamanda yeni bir sosyoloji ve ekonomi-politik düzen kurmuş AKP realitesi. AKP bunu makine gibi işleyen bir parti aygıtı aracılığıyla yaptı. Devlete nüfuz etti. Rejimi değiştirdi. Birikim modelini belirledi. Devasa bir aygıt haline geldi. Üstelik bütün bunları, şöyle ya da böyle, her defasında halkın önemli bir kesiminin onayını alarak yaptı. Sermaye yanlısı, emek düşmanı AKP bütün bunları bir burjuva siyasi parti aracılığıyla yaptı ve şimdi büyük bir yıpranma içinde ve tekliyor. Ama alternatif olarak öne çıkanlar belli açılardan AKP ve MHP’yi de aratabilecek Yeniden Refah Partisi, Zafer Partisi gibi oluşumlar. Onlar da bunu siyasi partileri aracılığıyla yapıyor. Sözün özü, devrimci-sosyalist partilere hiç ama hiç olmadığı kadar ihtiyaç olan günlerdeyiz.

Bunun karşısında sosyalist solun, üstelik çoğunluğu, biz hiç katılmasak da, mevcut rejimi ve yönetimi faşizm olarak tanımlarken, her şey olağanmış gibi bir gündelik pratik içinde davrandığını görüyoruz! Kanıt mı? Örneğin bu korkunç koşullara rağmen işlerliği olan bir emek-özgürlük ittifakının halen kurulamamış olması. Mevcut tabloya rağmen solun birbiriyle uğraşma ve yıkıcı rekabeti bırakmaması. Eğer bir grevin, direnişin başını bir sosyalist grup veya parti çekiyorsa diğerlerinin çoğunlukla destek ve dayanışma sunmak yerine bu grevi, direnişi görmezden gelmesi. Sendikaların, emek örgütlerinin parsel parsel bölüşülmesi! Yıllarca yönetiminde olduğu, kendisi dışında hiç kimseye alan açmadığı sendikada yönetim değiştiğinde işçi demokrasisinin hatırlanması… Tabii ki sol programlarını yarıştıracak, talep ve sloganlarını mücadele içinde sınayacak ama günün sonunda düşman sermaye düzenidir, kapitalizmdir… Devrimciler, sosyalistler her yer ve zamanda birbirine emanettir… Kısacası rejim tanımından tercih edilen araçlara, yöntemden izlenen mücadele hattına kadar maalesef her şey uyumsuz…

Başa dönersek. Sorun partili mücadelede değil, hiç öyle olmadı. Aksine devrimcilik örgütlülüktür. Örgütlülük partidir. Parti hobi ya da tercih değil düzeni dönüştürmenin zorunlu aracıdır. Ne kadar mücadeleci, devrimci ve sosyalist olursanız olun parti olmadan düzeni dönüştüremezsiniz. Partili olmayan devrimcilik ebedi muhalefet halidir. “Partilere sıkışan devrimcilik” olmaz. Sorun partiler değil, mücadeleleri birleştirmiyor oluşumuzda. Sorun bir emek-özgürlük ittifakının gerektirdiği tarihsel sorumluluğu, dar grup çıkarlarını aşarak, hayata geçiremeyişimizde. Sorun 1 Nisan sonrası daha da azacak emek düşmanı politikalara karşı tek yumruk olamayışımızda. Sorunu yanlış tespit edince elimizdeki tek gerçek araç olan devrimci sosyalist partileri de iğdiş etmeye başlıyoruz. Yapmayalım. Partilerimize, örgütlülüğümüze sahip çıkalım ve günün sonunda ortak düşmana karşı bir arada duralım! Ve unutmayalım: Partisiz mücadele Sisifosluktur*!

*Yunan mitolojisinde Sisifos, Ölüler Ülkesinde sonsuza kadar büyük bir kayayı bir tepenin en yüksek noktasına dek yuvarlamaya mahkûm edilmiş bir kraldır.

Sendikalaşmaya dönük baskılara ve düşük ücretlere karşı işçiler direniyor

0

Türkiye seçime doğru giderken, beraberinde uzun yıllardır var olan ekonomik kriz de büyüyor. Kriz emekçiler için çok daha belirgin bir hale gelmiş durumda ve seçim sonrası bu durumun daha vahim bir hal alacağı ortada. Maaşlara yapılan düşük zamlar, açlık sınırının altında maaş alan emekliler ve bu yıl asgari ücrete bir daha zam yapılmayacağının açıklanması emekçileri çok daha zorlu bir sürecin beklediğinin göstergesidir. Bu koşullara karşı mücadele eden, örgütlenen, sendikalaşan işçiler ise mobbinge maruz kalıyor, işten çıkarılıyor, sendikalaşmaya dönük engellere karşı karşıya kalıyor.

Öte yandan irili ufaklı seferberlikler pek çok işyerinde görünüyor. Tekgıda-İş’in örgütlü olduğu Perfetti, Eker Süt ve İffco fabrikalarında düşük ücret ve çalışma koşullarına karşı sendikalaşan işçiler, patronun baskısı ve işten çıkarmalarla karşılaştı. Öz Gıda-İş sendikasının örgütlü olduğu Lezita işçileri toplu iş sözleşmesi sürecinin tıkanması ve düşük ücretler nedeniyle; Basın-İş’te örgütlü PilenPak Ambalaj işçileri ise sendikal haklarının tanınmaması ve sendikalı işçilerin işten çıkarılması üzerine greve çıktılar. Agrobay şirketinin sendikalaşmak isteyen 39 işçiyi tazminatsız bir şekilde işten çıkarması sonucu başlayan direniş tüm gücüyle devam ediyor. Agrobay işçileri kıdem ve ihbar tazminatları için 18 Mart’tan bu yana Ankara’ya yürüyor. DİSK Basın-İş sendikasının örgütlendiği Ekol Ofset fabrikasında da işçiler sendikaya üye oldukları için işten çıkartıldılar.

Yakın tarihli bu örneklerde gördüğümüz gibi sendikalaşan işçiler patronların mobbing, baskı, tehdit ve işten atmalarına maruz kalıyor. Patronları koruyan rejim de onların işlerini kolaylaştıracak Kod-46 gibi yasaları önlerine sunuyor. Patronların lehine olan yasal açıklar, bütün kazanımların biçilmesine, güvencesiz ve örgütsüz bir çalışma rejimi yaratılmasına sebep oluyor. Sendikalaşmaya dönük engeller, yasal açıklar, mobbing ve işten atma gibi işçi düşmanı uygulamalar karşısında bütün direnişleri ve mücadeleleri sahipleniyoruz. Sendikalı işyerlerinde toplu iş sözleşmesi süreçlerini tıkayan patronlara karşı haklarını kullanarak grevlerini kararlılıkla sürdüren işçilerin yanındayız.

Bütün işyerlerinde işçilerin sendikalı olması, örgütlü bir mücadele hattının her alanda yaratılması işçi sınıfının en acil ihtiyaçlarından biri. Sendikaların pek çoğunun atıl ve zayıf olduğunun farkında olarak; yine de sendikal örgütlenmeyi öne çıkarmalı, var olan sendikal örgütlenmelerin de baskıyla parçalanma tehdidine karşı bir arada bu alanları savunmalıyız. Zira en kötü sendikal örgütlenme bile işçi sınıfının birlik, mücadele ve kazanımları için bir adım işlevi görebilir. Bununla birlikte işten çıkarmaların yasaklanması, düşük ücretlere ve güvencesiz çalışmaya karşı ücretlerin yoksulluk sınırının üzerine çıkarılması, esnek ve güvencesiz çalışmaya son verilmesi için mücadeleyi büyütmek ve ortaklaştırmak gerekiyor.

Kağıthane belediye meclisi adayı M. Kemal Güllüoğlu: “Emekçiler yönetmeli demek için aday oldum”

0

İşçi Demokrasisi Partisi’nin Türkiye İşçi Partisi listelerinden Kağıthane Belediyesi meclis üyesi adayı olan tekstil işçisi Mustafa Kemal Güllüoğlu ile adaylık sürecini konuştuk.

Merhaba Kemal, öncelikle okurlarımız için kısaca kendini tanıtabilir misin?

Adım Mustafa Kemal Güllüoğlu. Gaziantep, İslahiye doğumluyum. 1973 yılından bu yana İstanbul’da yaşıyorum. Aşağı yukarı 10 yaşımdan beri çalışıyorum. Sanırım 49 yıldır işçilik yapıyorum. Annem Türkmen, babam Kürt. Ben Türkçeyi sonradan öğrendim. Benim anadilim Kürtçe. İlkokula başladığımda Türkçeden çok Kürtçe biliyordum. Bunun sıkıntılarını yaşadım çünkü Kürtçe düşünüp Türkçe cevap vermek sıkıntı yaratıyordu. Ama şimdi anadilimi kullanamaz durumdayım çünkü asimile edildim. İstanbul’a ilk geldiğimde marangozda çıraklık yaptım, ondan sonra bakır tabak, kazan, tencere yapan bir yerde çıraklık yaptım. Tekstilde çalışan arkadaşlarım vardı, onların ücretleri yüksek diye tekstile geçtim. 45 yıldır tekstil işçisiyim. 22 yıldır Troçkistim ve İşçi Demokrasisi Partisi’nin üyesiyim.

Kağıthane belediye meclisi üyeliğine aday oldun. Bunun arkasındaki motivasyon ve politik arka plan neydi?

Ben İşçi Demokrasisi Partisi’nin tıpkı 14 Mayıs seçimlerinde olduğu gibi bu seçimlerde de ana sloganı olan “Emekçiler Yönetmeli” perspektifini öne çıkarmak için aday oldum. Patronların elinde olduğu zaman belediyelerin kimlere hizmet ettiğini görüyoruz. Belediyeler resmen rant odaklı. İktidar, belediyeleri işçilerin yönetmesini istemez çünkü işçiler yönettiğinde inşaatçılar, müteahhitler, Beşli Çete dediğimiz insanlar, diğer insanları sömüremeyecekler.

Hem “Emekçiler Yönetmeli” demek hem de emekçinin hakkını yemek doğru olmaz. Bu yüzden öncelikle belediye işçilerinin sendikalı olması gerektiğini düşünüyorum. Belediye işçileri geçinecekleri bir ücret alabilmelidir. Geçinilecek ücret aslında alım gücüyle alakalı. Alım gücü olmadığı zaman isterseniz binlerce lira maaş verin, bunun hiçbir önemi yok.

İşçiler üretiyor ise işçiler yönetmeli diye düşünüyorum. İşçiler madem üretimdeler, yönetimde neden olmasınlar? İnsanlar ürettikleri oranda yönetebilirler, üretenler bu kapasiteye sahiptir. Ben bir işçinin daha iyi yönetebileceğini düşünüyorum çünkü işçi, kendisine layık görmediğini başkasına da layık görmez. Sınıf bilinçli işçiler en iyi şekilde yönetebilirler. “Emekçiler Yönetmeli” diyorum ve emekçiler yönettiğinde dünyanın daha güzel olacağına inanıyorum.

Kağıthane özelinde öne çıkardığınız başka ne gibi sorun ve talepler var?

Kağıthane’deki plansız ve çarpık kentleşme sorunu çok açık. Ve bu, sermayenin düzen partileriyle çözülemez. Süreç içinde ilçemizde kentsel rant ve planlama eksikliği sebebiyle kendi kendine yıkılan binalara tanık olduk. İşçi denetiminden uzak, şeffaflıkla ve denetlenebilirlikle hiçbir ilgili olmayan bir düzen belediyesi nitelikli, depreme dayanıklı ve ucuz konut sağlayamaz. Biz, barınma ve konut sorununu işçiler çözer diyoruz! Ayrıca ilçemiz birçok etnik kimliği barındırmaktadır. İlçe sakinlerinin anadillerinde hizmet alması bir haktır. Kürt halkının ve tüm ezilen kesimlerin demokratik taleplerini sahiplenerek çok dilli belediyeciliği savunmak için de adayım!

Obez Türkiye

0


Türkiye’de yaşamanın zorluğunu belki bugünlerde daha derinden hissetmeye başladık.
Enflasyonun tepe yaptığı bugünlerde, her markete gidişimizde ya fiyat etiketleri değişiyor ya da ürünlerin gramajları düşüyor. Tabii enflasyonun tek etkisi bu değil, hayat kalitesinin düşmesi ve insanca yaşam koşullarından gittikçe uzaklaşmamız da söz konusu. Tüm bunlar ne yazık ki başka bir sorunu ortaya çıkarıyor: sağlığı kaybeden bir toplum. Obezitenin ne olduğuna ve ne yapmamız gerektiğine bakalım.

Neyle karşı karşıyayız?

Obezite, vücutta aşırı yağ birikimiyle ilişkilenen, ciddi ve kompleks bir kronik hastalıktır. Vücut kitle indeksinin (VKİ veya BMI) 30 ve üzeri olmasıyla tanımlanır. Genetik, çevresel ve davranışsal faktörlerin etkileşimi sonucu ortaya çıkar ve kalp hastalıkları, diyabet ve hipertansiyon gibi birçok sağlık sorununun riskini artırır. 2022 itibarıyla, obezite ve aşırı kilonun küresel yaygınlığı önemli seviyelere ulaşmış ve tüm yaş gruplarından dünya nüfusunun büyük bir bölümü etkileniyor. 18 yaş ve üzeri yetişkinlerin yaklaşık yüzde 43’ü aşırı kilolu, yüzde 16’sı ise obez olarak sınıflandırılmakta. Bu, dünya genelinde yaklaşık 2,5 milyar yetişkinin aşırı kilolu olduğu ve bunların 890 milyonunun obez olduğu anlamına geliyor. Ne yazık ki ülkemizde de obezitenin ciddi bir sağlık sorunu, hatta salgın gibi değerlendirilmesi lazım. Ülkemizin yüzde 32,1’i aşırı kilolu sınıfında yer almakta, yani her 3 kişiden biri, daha da vahimi toplumun yüzde 17’si obez. Özellikle kadınlarda erkeklere göre daha fazla aşırı kilolu ve obez vatandaşımız var ve son 15 yılda toplumda aşırı kilolu ve obez sayısı yaklaşık yüzde 40 artmış durumda.

Sorun sınıfsal

Obezite hatta aşırı kiloluluk, bireylerin tek başına sorumlusu olduğu bir sorun değildir; tam tersine toplumsal sorunların sonucudur. Kalıtsal koşullar dışında buna neden olan iki temel unsur hemen aklımıza geliyor: sağlıksız beslenme ve durağan yaşamlar. Hem yararlı gıdaların pahalılığından hem de sistemin zaman-kâr baskısından dolayı emekçiler besin değeri düşük, yüksek karbonhidrat ve doymuş yağ ağırlıklı beslenmeye mecbur bırakılıyor. Ayrıca ev-iş-ev temposunda uyumak ve temel ihtiyaçlarını gidermek dışında kendine zaman kalmayan çalışandan nasıl spor yapması veya kendine bakması beklenebilir ki?

Ne yapmalı?

Çoğu sağlık sorunu gibi obezite de toplumsal bir sorundur ve politik perspektiften durumu incelemek lazım. Sistemin ve sermayenin kârlılık baskısı ve ucuz işgücü talebinden dolayı, toplumun neredeyse tamamı sağlıklı yaşam koşullarından uzak. Herkes için spor ve sağlıklı beslenme programının asgari olarak karşılanması lazım. Seçimlere girdiğimiz bugünlerde bunun her yaş grubu için temel taleplerimizden birisi olması gerekmekte. Ve belki bu sayede obezite ve diğer toplumsal salgınlardan kurtulmanın ilk adımını atabiliriz.

Yerel seçimlerin mülteci ve göçmenler üzerindeki etkisi

0

Türkiye’de yerel seçimler yaklaşırken ve Türkiye vatandaşları kendi ihtiyaçlarına cevap verebilen ve kendi görüşlerini paylaşan adaylara oy vermeye hazırlanırken bizler, milliyeti fark etmeksizin -öğrenciler, mülteciler, göçmenler ve herhangi bir sebeple uzun dönemli ikamet iznine sahip herkes de dahil olmak üzere- Türkiye’de yaşayan herkesin yerel seçimlerden etkilendiğini belirtiyoruz. Yerel politikaları ve hizmetleri şekillendirmesi sebebiyle Türkiye sınırları içerisinde yaşayan herkes bu seçimlerin sonuçlarından etkilenecektir.

Seçim kampanyaları esnasında mültecilerin ve göçmenlerin kaygıları genellikle göz ardı edildiği gibi çoğu zaman da – geçen yılki genel seçimlerde bazı partilerin seçim kampanyalarında şahit olunduğu gibi – mülteci ve göçmenler olumsuz anlamda dile getirilmekte. Bu da göçmen ve mültecilerin seslerinin marjinalleşmesine yol açıyor ve hâlihazırda var olan sosyal ve kültürel uçurumun derinleşmesine neden oluyor.

Yerel hizmetlere erişimde zorluklar

Mülteciler ve göçmenler; sağlık, eğitim, halk kütüphanelerinde gerçekleştirilen öğrenci etkinlikleri ve atölye çalışmaları, sosyal programlar gibi yerel hizmetlere erişimlerini engelleyen bir faktör olan dil bariyeri ve kültür farklılıkları gibi zorluklarla karşılaşmaktalar. Tüm bunların yanında hukuki evrakların yenilenmesi ve barınma meseleleri gibi durumlarla ilişkili bürokratik süreçleri atlatabilmek için sürekli olarak hukuki desteğe ihtiyaç duymaktalar.

“1 Temmuz 2022 tarihi itibariyle tüm illerimizde, yabancı yoğunluğunun Türk vatandaşı nüfusuna oranla %20’yi aştığı toplam 63 ilde 1.169 mahalle yeni yabancı kaydına kapatılmış olup İstanbul ilimizde kapalı mahalle sayısı 54’tür.” – Göç İdaresi Başkanlığı resmi sitesi

2022 yılından beri pek çok göçmen “kapalı alanlar” kuralının mağduru olmuştur. Bu kural Avcılar, Başakşehir, Esenyurt gibi maliyeti karşılanabilir konutların bulunduğu bölgeleri yeni oturma izni başvurularına kapatarak göçmenlerin erişilebilir konutlarda yaşama imkânlarını ellerinden almış durumda. Yurtlarda kalmayan yabancı öğrenciler de bu durumdan etkilenmekte. Bu katı kurallar; yabancı kiracıların ikamet kayıtlarının ev sahibinin üzerine olması karşılığında daha yüksek kiralar ödemeleri için pazarlık yapabilmeleri yönünde fırsatçı ev sahiplerine bir koz veriyor. Bunun yanında göçmenler kira sözleşmesinin yenilenmemesi tehdidiyle de karşılaşabiliyor ve hâlihazırda zor olan durumları bu kural yüzünden daha da kötü bir hale gelebiliyor. Bu durumlardan etkilenen göçmenlerin seslerini yerel yetkililer aracılığıyla yükseltmelerini sağlamak bu gibi durumlarda büyük önem taşıyor ve hatta verilen kararların değiştirilmesini ya da en azından öyle ya da böyle haklarının savunulmasını sağlayabilir.

Göçmen çocuklar ve öğrenciler

Göçmen çocukları kendi kültürlerini koruyarak topluma entegre olmaya hazırlamak büyük önem taşıyor. Pek çok göçmen farklı dini geçmişlerden gelmesine rağmen İslami din eğitimi almak ve bu sınavlara girmek zorunda bırakılıyor. Öğrenciler, bir okul idaresinin göçmen bir öğrenciye tavsiye ettiği üzere yoğun zahmet ve zorluklarla dolu bir süreçle okula karşı hukuki işlem başlatmaya başvurmadıkları sürece bu dersi bırakamıyorlar. Yerel yönetimler, bir yandan göçmen öğrencilere aidiyet duygusu aşılarken bir yandan da okul sonrası kültür alışverişi etkinlikleri yoluyla Türk akranlarına fayda sağlayabilir. Bu aynı zamanda yabancı düşmanlığını da geriletecektir. Okul öncesi çağdaki göçmen çocuklar için dil kursları düşünülebilir. Göçmenler mesleki eğitim ve program kapsamına alınmalıdır; yerel yönetimler göçmenlerin ihtiyaçlarına uygun eğitimlerin tasarlanmasına ve istihdam sağlanmasına dönük çalışmalar yapabilir. Yerel yönetimler ayrıca mülteci ve göçmenlerin topluma entegre olmalarına yardımcı olmak için onları kapsayıcı kültür etkinlikleri ve toplum hizmeti projeleri düzenleyebilir. 

Göçmenlerin talepleri ve göçmen kadınların desteklenmesi

Özellikle göçmen kadınlar mevcut durumdan daha çok etkilenmekteler zira göçmen kadınlar – toplumdaki tüm kadınlar gibi – şiddete ve tacize karşı daha savunmasızlar. Göçmen kadınlar emniyet ve güvenlik için yerel makamlara güveniyorlar. Seçilmiş yetkili/parti; yerel polis karakollarında, telefonla ihbar hizmetlerinde ve sağlık sistemine erişimlerini kolaylaştırmak için hastanelerde Türkçe dışındaki dillerde hizmet sunarak göçmen kadınların esenliği için yeterli koruma sağlamalıdır.

Bizler yabancı düşmanlığı, ayrımcılık ve dışlayıcı politikalarla başı çekilen seçim kampanyalarından uzak durulması gerektiği çağrısında bulunuyoruz. Göçmenlerin seslerinin seçilmiş yetkililer tarafından yükseltilmesini ve günlük mücadelelerinin karar alma sürecinde dikkate alınmasını bekliyoruz.

Grev kırıcılığı ve mülteci düşmanlığı

0

Hak-İş konfederasyonuna bağlı Öz Gıda-İş sendikasının örgütlü olduğu Lezita fabrikasında işçiler, patronun toplu iş sözleşmesi masasına oturmaması üzerine düşük ücretlere ve çalışma koşullarına karşı 7 Mart günü grev kararı alarak direnişe başladı. İşçiler fabrika önünde açıklama yaparak grev kararlarını kamuoyuna duyurdu. Birçok sendika ve sosyalist parti bu direnişin yanında olduklarını göstermek ve desteklerini açıklamak için fabrika önündeki işçilerin yanına gitti.

Ancak bu süreci kamuoyunun gündemine taşıyan asıl gelişme, fabrikanın yurtdışından işçi getirerek üretimi sürdürmesi oldu. Bunun üzerine hiçbir işçi eyleminin yanında olmayan, mülteci düşmanı ırkçı siyasetçiler bir anda mantar gibi ortaya çıktılar. Sendika başkanının da yaptığı açıklamadaki “Sanki burada işsiz yok da mülteci getiriyorlar” sözü açıkça “Patronun grev kırıcılığı için uzağa gitmesine gerek yok, buradan kullansın” anlamına gelmektedir.

Zafer Partisi ve Ümit Özdağ’ın bu haklı mücadelenin güya yanında görünmek için gittiği fabrikada yaptığı açıklama ise resmen “İşçilerin yanında değiliz, mültecilerin karşısındayız” demektir.

Durumdan bihaber olarak buralara çalışmaya getirilen göçmen işçiler, patronun ayak oyunu için kullanılmaktalar. Patron, grev kırıcılığı yapmak için yurtdışından ucuz işgücü getirmiştir. Burada asıl görünmesi gereken faşist-ırkçı partilerin işçilerin çıkarlarını korumak gibi bir dertleri olmadığıdır. Bu oluşumlar konjonktüre uygun şekil alarak kendi ajandalarına göre hareket etmekteler. Zafer Partisi, söz konusu eylemdeki grev kırıcılar Türk işçiler olsaydı fabrikanın sokağından bile geçmeyecekti.

İşçilerin hangi sendika ya da sektörde olduğuna bakmaksızın, haklı mücadelelerinin yanında olmak gerektiğini bir kez daha vurgulayalım. Ancak bu eylemlerin mülteci veya buralı olan işçilere karşı değil, bizzat patronların karşısında olmasını savunuyoruz.

Newroz 2024: Emek-özgürlük ortaklaşmadan cendereden çıkış yok!

0

2024 Newroz’unu siyasal demokrasinin ayaklar altına alındığı, ekonomik krizin haneleri çökerttiği, deprem felaketinin yıkıcı etkilerinin halen devam ettiği, iş cinayetlerinin göz göre göre gerçekleştiği, eşitsizliğin ve adaletsizliğin zirve yaptığı koşullar altında karşılıyoruz. 31 Mart yerel seçimleri sonrası bu tablonun her anlamda emekçiler ve ezilenler aleyhine daha da ağırlaşacağı sır değil. Safımız, bu emek düşmanı arsız saldırının ve yağmacı sermaye cephesinin tam karşısındadır.

Türkiye, omurgasını AKP-MHP ittifakının oluşturduğu ama geçmişten bugüne karanlıkta yer alan ne kadar kişi/yapı varsa hepsinin içine doluştuğu yağmacı bir iktidar bloğuyla karşı karşıyadır. Önceki içişleri bakanının fotoğraf albümü bu ilişkilerin şeceresinin en bilinen örnekleriyle doludur. Meselenin beka ve vatanseverlik olmadığı ortadadır. Bu iktidar bloğu ve yapısı emekçiler ve ezilenler için yoksulluk, kan ve gözyaşıdır. Kim bu iktidar bloğuna meşruiyet sağlıyor ve onu muhatap alıyorsa emekçilerin ve ezilenlerin tarafı değildir.

Yirmi yılı aşkın iktidar pratiğinin gösterdiği bu hakikat, 31 Mart yerel seçimleri öncesinde de kendisini göstermektedir. Pastanın küçüldüğü, rekabetin arttığı ve çeşme başının el değiştirme tehlikesinin ortaya çıktığı her durumda olduğu gibi devlet imkânlarıyla kuşanmış akçeli işler teşkilatı rejim kuvvetlerini işbaşına çağırmaktan geri durmamaktadır.

Mayıs seçimlerinden bu yolla, hileli ve eşitsiz bir şekilde, zaferle çıkan iktidar yerel seçimlerde de başta İstanbul ve Ankara olmak üzere bir önceki seçimde kaybettiği kentleri alarak iktidarını pekiştirme peşindedir. Bunun emekçiler ve ezilenler için anlamı açıktır. Safımız emekçilerin ve ezilenlerin safıdır.

Zulme karşı direnişin ve özgürlük mücadelesinin simgesi olan Newroz böylesi bir baskı ve eşitsizlik altında kutlanacaktır. Newroz 31 Mart’ta gerçekleşecek yerel seçimler öncesi, başta İstanbul ve Diyarbakır olmak üzere, Kürt halkının, işçi ve emekçilerin ve tüm Ortadoğu emekçi halklarının nabzının ölçüldüğü bir gösterge olacaktır.

Emek ve özgürlük ortaklaşmadan mevcut cendereden çıkış mümkün değildir. Cendereden çıkışın tek yolu ve garantisi sermayeden ve her türden bürokratik unsurdan bağımsız Türk, Kürt ve her halktan işçi sınıfının birliğidir. Zaman pazarlık değil dayanışma, mücadele ve birlik zamanıdır!

Anayasa Mahkemesi’nin tahliye kararına rağmen halen tutukluluğu devam eden Selahattin Demirtaş başta olmak üzere siyasi nedenlerle tutuklu bulunanlar derhal serbest bırakılmalı, politik görüş ve tutumlar dava konusu olmamalıdır. Siyasi tutsaklara özgürlük! Tutuklu ve hükümlü bulunan siyasi tutsaklara ceza içinde ceza anlamına gelen, insan onuruna aykırı, yasal dayanağı olmayan, keyfiyete dayalı antidemokratik yıldırma uygulamalarına derhal son verilmelidir. Baskı ve tecride son! Seçilmiş milletvekillerinin, belediye başkanlarının, belediye meclis üyelerinin keyfiyete dayalı antidemokratik uygulamalarla görevlerinden alınmaları anayasanın en temel hükmü olan seçme-seçilme ve oy hakkının gaspıdır. Kayyum politikasına hayır! Siyasal demokrasinin ayaklar altına alınması demokratik sorunları kangren haline getirmekte ve bu durum iç ve dış politikada antidemokratik uygulamaların ve militarist dış politikanın gerekçesi haline getirilmektedir. Tüm ülkenin enerjisini yutan, yoksulluğu artıran bu politika emekçilerin ve ezilenlerin geleceğini karartmaktadır. Sınır ötesi operasyonlara ve ilhaka son! Savaşa değil emekçi halka bütçe! Yasal hiçbir engel olmamasına rağmen sürekli fiili engellemelerle karşılaşan anadilini kullanma hakkı anayasal güvence altına alınmalıdır. Kürtçe yasaklanamaz! Anadilinde eğitim haktır! Birliğin ve düzenin temeli özgür ve eşit haklara ve seçimlere sahip olmaktan geçer. Toplumları yasaklar değil özgür birliktelikler geliştirir. Kürt halkına ve tüm halklara kendi kaderini tayin hakkı! Tüm ezilen ve sömürülen kesimlerin esenlik içinde, özgür ve eşit bir şekilde bir arada yaşaması mümkündür. Bunun yolu barajsız, engelsiz, özgür ve eşit seçimler yoluyla toplumun tüm ezilen ve sömürülen kesimlerini bir araya getirecek, siyasal demokrasiyi mümkün kılacak demokratik bir meclisin oluşturulmasıdır. Tek Adam rejiminden çıkış için bağımsız ve egemen Kurucu Meclis!

Newroz kutlu olsun! Newroz pîroz be!

8 Mart’ta şiddete uğrayan Meksika’daki yoldaşlarımızla dayanışma!

0

8 Mart 2024’te, Meksika’nın farklı şehir ve eyaletlerinde Dünya Kadınlar Günü için düzenlenen kitlesel eylemler sırasında, ulusal ve bölgesel hükümetin polis güçleri; artan kadın cinayetleri, cinsiyetçi şiddet, kurumsal cezasızlık ve işçi, yoksul ve mülksüz kadınların maruz kaldığı güvencesizlik ve eşitsizliğin daha da kötüleşmesi karşısında gösteri yapmak için sokaklara çıkan yüzlerce gence saldırdı, gözaltına aldı, kriminalize etti ve gözdağı verdi. 

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak, Colima, Edomex, Zacatecas ve Puebla, Nueva León gibi şehirlerde meydana gelen polis şiddetini, keyfi tutuklamaları, aralarında çocuk ve yaşlıların da olduğu kitleye karşı göz yaşartıcı gazların da kullanıldığı vahşi müdahaleyi kınıyor ve lanetliyoruz.

Kadınların ve lgbti+ların maruz kaldığı farklı şiddet biçimlerinden hükümetler sorumludur; bu nedenle her 8 Mart’ta, hükümetlerin mevcut kapitalist krize karşı işçi sınıfına uyguladığı ve özellikle kadınlara ve lgbti+lara zarar veren kemer sıkma planlarına karşı gösteri hakkımızı kullanmak üzere sokaklara çıkıyoruz. İşte bu haklı talepler karşısında López Obrador (AMLO) hükümeti, kadın hareketine gözdağı vermek için Ulusal Saray’a tel örgüler çekerek her 8 Mart’taki eylemleri engellemeye çalışmakta ve kadınların çoğunun yaşadığı sorunları dinlemek ve çözmekle en ufak bir ilgisi olmadığını göstermektedir.

Bu yıl AMLO hükümeti provokasyon ve cezasızlık politikalarını bir adım ileriye taşıdı. Faili meçhullerin, kayıpların isimlerini devletin resmi kayıplar listesinden çıkardı. Adalet talep ve kayıpların unutulmaması için bu yürüyüşe katılan kayıp yakınları hükümetin bu tutumuyla ikinci kez yıkıldılar. Bu da yetmezmiş gibi, çeşitli şehirlerde 8 mart gösterilere sızan erkekler, polis güçlerinin herhangi bir müdahalesiyle karşılaşmaksızın, kadın eylemcilere sözlü ve fiziksel saldırılarda bulundu. Bu saldırıları kendilerini savunarak püskürten kadınlar daha sonra sosyal medyada hedef gösterildi. Sosyal medyada çarpıtılmış görüntülerle kadın düşmanlığı ve nefret söylemleri yaygınlaştırıldı. Böylece kadınların haklı taleplerinin ve seferberliklerinin görünmez hale getirilmesi hedeflendi. İşte bu nedenle polis güçleri güvenilmezdir, diyoruz. Şiddetten ve provokasyonlardan bizi polis değil yalnızca örgütlü gücümüz koruyabilir.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak bu saldırılar karşısında uluslararası dayanışmamızı ifade ediyoruz. Bu saldırıların sorumlusunun AMLO hükümetiyle bölgesel ve yerel hükümet güçleri olduğunu vurguluyoruz. Meksika feminist hareketinin polis şiddetinin sorumlularının cezalandırılması talebini sahipleniyoruz.

Yalnızca sokaklardaki birleşik, bağımsız ve kesintisiz seferberlik ve örgütlenmemiz, haklarımızı savunmamızı ve bu kapitalist ve patriyarkal sistemin bizi mahkûm etmek istediği barbarlıkla mücadele etmemizi sağlayabilir.

Feminist protestolara dönük baskı ve şiddete son!

Birimize dokunursanız, karşılığını hepimizden alacaksınız!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal