Ana Sayfa Blog Sayfa 19

Yaşasın Bangladeşli öğrencilerin kahramanca mücadelesi!

0

Son günlerde Bangladeş’te kamuda istihdama erişim kısıtlamalarına karşı düzenlenen kitlesel öğrenci protestoları şiddetle bastırıldı. 150’den fazla kişi öldü, binlerce kişi yaralandı ve hapsedildi.

Başbakan Şeyh Hasina’nın hükümeti ülke çapında sokağa çıkma yasağı ilan etti, polisin yetersiz kalması nedeniyle orduyu devreye soktu ve interneti keserek, mücadele eden gençler arasındaki iletişimi ve basının bilgilendirilmesini engelledi. Bangladeş’in başkenti Dakka’daki bir DW muhabiri, “İnsanlar üzerlerine ateş açılsa bile geri adım atmıyor,” dedi.

Ülkenin hemen hemen tüm şehirlerinden üniversite ve lise öğrencilerini kapsayan bu öğrenci ve genç isyanı, kamudaki işlerin çoğunu 1971’de Pakistan’a karşı bağımsızlık savaşında savaşanların torunlarına ayıran (bu aslında kamuda bazı iltimaslar elde eden insanlar anlamına geliyor) hükümet yasasına karşı gelişen bir öfkenin sonucu. Ülkede 15-24 yaş arası gençlerin yüzde 40’ının çalışmadığını ya da eğitime erişemediğini vurgulamak gerekiyor.

Doktorlar sendikası ve tekstil sektörü sendikası olan Bangladeş Konfeksiyon İşçileri Sendikası (GWTUC) gibi diğer sektörler de öğrencilerin protestosuna katılmış durumda.

Yüksek Mahkeme, bu isyan karşısında nüfusun büyük çoğunluğunun kamuda iş sahibi olmasını engelleyen yasayı geçersiz ilan etti. Ancak hükümetin bu karara uyup uymayacağı bilinmiyor. Yüksek Mahkeme’nin açıklamasına rağmen, protestolara öncülük eden öğrenci hareketi, parlamento taleplerini yansıtan bir tasarıyı onaylayana kadar gösterilerine devam edeceğini açıkladı. Grup sözcüsü, ülkedeki internet ve medya iletişiminin kesilmesine de atıfta bulunarak, “öğrencilerin ve diğer insanların öldürülmesine ilişkin adli soruşturma yürütülmesi, protestolar nedeniyle mahkûm edilenlerin serbest bırakılması ve dijital baskıya son verilmesi” gerektiğini söyledi.

Yoksulluğa, işsizliğe ve emek sömürüsüne başkaldırı

Öğrenci isyanının altında yatan temel neden ise bugün dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Bangladeş’te de gençler için, hatta üniversite mezunu gençler için bile düzenli bir iş bulunmaması ve nüfusun büyük çoğunluğunun yoksulluk içinde yaşıyor olması. Şu anda devam eden büyük gençlik isyanının da geçen yılın sonunda birkaç ay süren büyük işçi grevinin de sebebi bu.

Hindistan’ın doğusunda yer alan 170 milyon nüfuslu bir ülke olan Bangladeş, 1947’lere kadar Hindistan’ın İngiliz sömürgesinin bir parçasıydı. Daha sonra ise Pakistan’ın bir parçası olarak bağımsızlığını elde etti ve 1971’de Pakistan’dan da bağımsız hale geldi. Ve bugün, birçok Asya ülkesi gibi, ucuz işgücünü sömüren emperyalist çokuluslu şirketlere tabi bir yarısömürge durumunda.

Nüfusun büyük bir kısmı tarımsal üretimden (pirinç, buğday, mısır, baklagiller, sebze ve meyve, et, balık, deniz hayvanları ve süt ürünleri) elde edilen gıdalarla geçinirken, yıllık 45 milyar dolar değerindeki ana ihracat, ağırlıklı olarak Avrupa’da tüketilen tekstil ve giyim sektörlerinde gerçekleşiyor. Bu giyim şirketleri, geçen yıl dört ay süren bir grevin ardından ücretlerini aylık 90 dolara yükseltmeyi başaran (çoğu kadın) 4 milyon işçiyi istihdam etmekte; oysa Bangladeş’te insanca bir yaşam için gerekli olan asgari gelir 250 ile 280 dolar arasında. Tekstil şirketleri ulusal statüde olsa da giysileri Avrupa ve ABD’ye götüren Zara, Gap, Levi’s, Adidas, H&M, Benetton, Inditex, Wal-Mart ve Marks&Spencer gibi ulusötesi şirketlerle bağlantılı.

Bangladeş, Çin’den sonra dünyanın en büyük ikinci giyim ihracatçısı konumunda. Birçok çokuluslu şirket, işçilerin büyük mücadeleler sonucunda aylık 300 dolardan biraz daha yüksek maaşlar elde etmeyi başardığı Çin’i terk ederek, Çin’den çok daha ucuz işgücüne sahip diğer Asya ülkelerine gitti.

Birçok Doğu Asya ülkesinde olduğu gibi Bangladeş’te de emekçilerin bu sömürüsü yarı diktatöryal, aşırı baskıcı hükümetler tarafından desteklenmekte. 2009’dan bu yana hileli seçimlerle dört kez yeniden seçilen Bangladeş Başbakanı Şeyh Hasina ve partisi Avami Birliği, yarısömürge ekonomisiyle emperyalizme tabi durumda.

Bugün yaşanan mücadele, dünyanın pek çok ülkesinde gençlerin, kendilerine bir gelecek sunmayan ve onları güvencesizliğe ve sefalete mahkûm eden kapitalizme karşı giderek büyüyen isyanının bir sonucudur. Gençlerin sokaklarda söylediği gibi, bu mücadele sadece bazılarının kamuda istihdama erişmesi için değil, aynı zamanda köklü bir değişim için; mevcut yöneticilerin gitmesi, kapitalistlerin ve emperyalizmin sömürücü iktidarıyla açlık ücretlerine son verecek, herkese iş sağlayacak siyasi ve ekonomik bir sistem değişikliği içindir.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB–DE) olarak, mevcut otoriter kapitalist hükümete son vermenin ve bir işçi-emekçi hükümetiyle gerçek bir çözüme ulaşmanın ancak gençlerin, kentli işçilerin ve köylülerin birliğiyle ve gösterdikleri büyük güçle mümkün olacağına inanıyoruz.

Bu kahramanca ve devasa gençlik isyanını ileri doğru atılmış büyük bir adım olarak selamlıyor, dünya gençliğine ve işçilere uluslararası dayanışma çağrısında bulunuyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

23 Temmuz 2024

Diyelim ki üniversiteyi kazandık

0

Haziran ayının başında 3 milyonu aşkın öğrenci üniversite sınavına girdi ve büyük bir stres kaynağı olan bu eşiği geride bıraktı. Sınava hazırlanırken geçirilen yıllar gençler için gelecek kaygısının doruk yaptığı, bir kerpetenin iki ucu gibi aile ve okul arasında sıkıştırıldığını ve nefes alamadığını hissettiği bir dönem oluyor. Sınavda hayalini kurduğumuz bölümü kazanıp kazanamayacağımız ise çoğu zaman bireysel yeteneklerimizle değil ailemizin dershanelere/kurslara verecek parasının olup olmadığı, okuldan sonra çalışmak zorunda olup olmadığımız gibi sosyoekonomik imkânlarımızla belirlenen değişkenlere bağlı. En yaratıcı yıllarımızı kendimizi geliştirmek ve yeteneklerimizi keşfetmekle uğraşarak değil, bir sınav optiğinde doğru yuvarlağı işaretlemek üzere koşullandırılıyoruz. İçine fırlatıldığımız bir yarışta kaybettiğimiz yetmiyormuş gibi dönüp baktığımızda görüyoruz ki yarış baştan hileliymiş!

Kendi evimize çıkmak, daha özgür bir hayat kurabilmek, hayalimizdeki mesleğin eğitimini almak için iple çektiğimiz üniversite ise bizi dizilerde ve filmlerde gördüklerimizden farklı bir biçimde karşılıyor. Kampüslerden içeri adım attığımızda bizi nitelikli bir eğitimin, özgür tartışmaların ve sosyal imkânların beklediği bir “kurtarılmış alan” değil, her yönüyle piyasa ilişkilerine açılmaya çalışılan, eğitimin ticarileştiği, bilimsel üretimin sermayenin teknik ihtiyaçlarının karşılanmasına indirgendiği yavan bir ortam buluyoruz. Bu üniversitelerde bize öğütlenen, potansiyelimizi keşfedip yaşadığımız topluma nasıl fayda sağlayacağımızı bulmak yerine iyi bir CV’ye sahip olmak, sertifika programlarını ve kölece koşullarda çalıştırılacağımız staj faaliyetlerini kovalamak. Bir öğrenci evine çıkacak imkânımız yoksa kendimizi ihmaller ve “kazalarla” yaşamlarımızın tehdit altında olduğu, keyfi ve ahlakçı uygulamaların dayatıldığı yurtlarda buluyoruz. Ülkenin ezici çoğunluğunun olduğu gibi ekonomik krizin ve Şimşek programının yarattığı sonuçların altında kıvranan bir işçi ailesinden geliyorsak bunların üzerine bir de okuyabilmek için güvencesiz işlerde çalışmak ekleniyor.

Bu karanlık tabloya rağmen kurtuluşun başımızı eğip diş sıkmakta ya da başka bir ülkeye göç etmekte olmadığını biliyoruz. Bu bozuk sistemin değişmesi için mücadeleye atılmak tek çıkış yolumuz. Hayatımızı rekabet ve kriz kıskacında avcuna almaya çalışan rejime karşı emekçi öğrencilerin taleplerinde birleşelim: Parasız eğitim istiyoruz! Aileleri emekçi olan öğrencilere burs ve ücretsiz yurt! Kapitalizmin eşitsiz koşullarında rekabet etmeyeceğiz; üniversiteye sınavsız giriş hakkı! Demokratik haklarımızdan elinizi çekin! Üniversitelerde protesto ve ifade özgürlüğü önündeki engeller kaldırılsın!

Devlet yurdunda kalan lise öğrencileri yurt sorunlarını aktarıyor

0

Manisa’da devlet yurdunda kalan bir grup lise öğrencisinin yaşadıkları yurt sorunlarıyla ilgili olarak Zırhlı Tren sosyalist gençlik gazetesine gönderdiği mektubu okurlarımızla paylaşıyoruz.

DEVLET YURDUNDA KALAN ÖĞRENCİLER OLARAK AÇIK ÇAĞRIMIZDIR!

1) Her devlet yurdunda insani ve eşit giriş saati istiyoruz! Yurtlarda süreklilik gösteren ve kişinin gezme hakkını çiğneyecek kadar yetersiz yurt izin saatlerini reddediyor; her devlet yurduna, devlet yurdunda kalan öğrencilerin kararlaştırdığı eşit ve insani giriş saatinin yürürlüğe koyulmasını istiyoruz!

2) Yurtlarda zoraki siyasi etkinlik istemiyoruz! Yurtlarda kalan öğrencilerin gitmekle yükümlü tutulduğu, çoğunluğu iktidar zorlaması etkinlikleri reddediyoruz! Öğrencilerin siyasi görüşleri dikkate alınmadan hiçbir öğrenciye iktidarın görüşlerini zorla dayatmasına müsaade etmiyoruz. Valilik veya Milli Eğitim Bakanlığı tarafından öğrencilerin gitmekle yükümlü tutulduğu bu siyasi etkinlikler sona erdirilmeli, herhangi bir siyasi etkinliğe gitme özgürlüğü öğrencinin özgür iradesine bırakılmalıdır.

3) Öğrencilere özgür, bağımsız ve sınırsız örgütlenme ve eylem hakkı! Sosyal Hizmetler ve Sağlık Daire Başkanlığı tarafından öğrencilere yasaklanan örgütlenme ve eylem yasağını insani bulmuyor, kabul etmiyoruz. Her öğrenciye bağımsız fikir kulüpleri, dernek, topluluk vb. örgütlere katılım serbest kılınmalıdır. Öğrenciye yasaklanmış olan eylem hakkının derhal öğrenciye geri verilmesini istiyoruz.

4) Demokratik yurt seçimleri istiyoruz! Yurtlarda çoğu zaman karşılaştığımız ve genelde idare tarafından atanan kayyum yurt başkanlarını kabul etmiyor, yurt seçimlerinin derhal öğrenci odaklı, özgür ve demokratik olmasını, aday olacak herkese de özgür propaganda hakkı tanınmasını talep ediyoruz.

5) Temiz içme suyuna insani erişim! Yurtlarda sıkça karşılaştığımız temiz içme suyuna erişim problemi kasıtlı olarak geri plana atılıyor. Her insana temiz su ulaşımı haktır. Her su ağına su arıtma sistemi şarttır, düzenli ve denetimli temiz suya ulaşmak istiyoruz!

6) Düzenli tesisat denetimi şarttır! Öğrencilerin kaldıkları yurtlarda sıkça karşılaştıkları su kesintileri, elektrik kesintileri ve kalorifer tesisatında arızalar son bulmalıdır. Düzenli tesisat denetimi zorunlu tutulmalı, tesisat denetiminde yurt başkanı ve öğrenciler, müfettişler ve tesisatçılar gibi söz hakkı sahibi olmalıdır.

7) Burslara enflasyon oranında zam! Devlet yurtlarında kalan öğrencilere verilen aylık yurt desteği yetersizdir, öğrencilerin ihtiyacını karşılayamaz. Öğrenciye verilen bu trajikomik rakamlardan vazgeçilmeli, ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri adına öğrenci burslarına aylık enflasyon oranında zam yapılmalıdır.

8) Kadın öğrencilere aylık ped desteği şarttır! Ped acil ve temel ihtiyaçtır. Öğrencilerin ped ihtiyacının faturası öğrencilere kesilemez, her kadın öğrenciye aylık ped desteği sağlanmalıdır.

9) Teftişler habersiz ve tarafsız yapılmalıdır! Öğrenci yurtlarına düzenli olarak yapılan teftişler şeffaf değildir, öğrencilerin sorunlarını doğru şekilde yansıtmaz. Bunun sebebi gayet açıktır: teftişlerin yurt yönetiminin haberi dahilinde yapılması. Teftişler, öğrencilerle beraber seçilmiş üyeler tarafından müfettişle birlikte habersiz yapılmalı, öğrencilerin sorunları belirlenip çözüme kavuşturulmalıdır.

10) Kör noktasız, güvenlikli yurt! Yurtlarda sürekliliğini sürdüren hırsızlık vakalarının önüne geçebilmenin tek çözümü yeterli sayıda güvenlik kamerasının kör noktasız şekilde yurdu görebilmesidir. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yurtların güvenlik kameraları karşılanmalı ve bu kameralar doğru şekilde konumlandırılmalıdır.

11) Yurtlara düzenli ilaçlama şart! Yurtlarda mevsimsel olarak baş gösteren bir diğer sıkıntı, ilaçlama eksiği yüzünden haşerelerin öğrencilerin sağlığını tehdit etmesidir. Yurtlara düzenli ve doğru ilaçlama şarttır, yapılmalıdır.

12) Tuvalet kâğıdı temel ihtiyaçtır! Devlet tarafından faturası öğrencilere kesilen bir diğer hijyen ihtiyacı da tuvalet kâğıdı. Artan fiyatlarla beraber öğrencilerin almasının zorlaştığı tuvalet kâğıdı idareye ücretsiz sağlandığı gibi öğrenciye de ücretsiz ve yeterli düzeyde devlet tarafından ulaştırılmalıdır.

13) Öğrenciye yönelik bilinçlendirme odaklı etkinlikler ihtiyaçtır! Yurtta ilk defa kalacak öğrencilere yönelik bilinçlendirme odaklı etkinlikler düzenlenmelidir. Etkinliklerde öğrencilere yönelik yönetmelikten bahsedilmeli, öğrenciler sağlık ve yurttaki hakları ile ilgili bilinçlendirilmelidir. Etkinliklerde öğrencilerin soruları, muhatapları tarafından cevaplandırılmalıdır. Gerektiği takdirde düzenli olarak yurt sorunlarının konuşulduğu etkinliklerin düzenlenmesi adına öğrenci meclisleri kurulmalıdır.

Bir metal işçisinden okur mektubu: “Bir işgününden bana kalan nedir?”

0

Merhaba sevgili Gazete Nisan okurları,

Sizler okursunuz da ben yazar mıyım? Maalesef değilim efendim. Bırakın yazmayı okumayı, daha konuşmanın üstesinden gelmiş bile değilim. Fakat sizlere bir metal işçisinin bir gününü anlatmak için yazma cüretinde bulundum. Şunu da belirtmeliyim ki bir işçinin bir günü de, bin günü de birdir.

Bir işgünü

Kış sabahları günün kör karanlığında ve tenhasında, yazları ve baharları ise sabah güneşinin ilk ışıkları ile 6 sularında genelde yorgun argın olarak kalkar, yarım saat içinde fabrikaya giden araca yetişmeye çalışarak günün hengamesine karışırım.

İşbaşı zili 8’de çalar. Bir yandan el işçileri çekiçleriyle demir dövmeye başlarlar, bir yandan da makine işçileri makine başında uyku mahmurluğuyla aç bir çocuğu doyurur gibi demirleri, sacları, pikleri makinenin ağzına vermeye başlarlar. Yöneticiler, ustalar, sorumlular telaş içinde ellerinde listelerle fabrika sahasında belirirler ve işçiler uyku mahmurluğundan sıyrıldıkça o makineler artık aç çocuk değil, doymak bilmez canavarlar olmalıdır.

Bu canavarların iştahı dipsiz kuyu gibidir. Bana mısın demez; attıkça kaybolur, attıkça yitip gider koca koca demirler ürünlere dönüşmek üzere. Bu dönüşüm başka bir işçinin sürüklemesiyle, çekmesiyle, taşımasıyla dolaşıma girer; eğilirler, bükülürler, boyanırlar, jelatinler içinde ambalajlanırlar. Evden duşunu alıp tertemiz geldiği fabrikada terli tozlu, yağlı kirli biri haline gelen işçinin tersine pırıl pırıl üründür artık bu çirkin, soğuk madenler.

Ellerindeki uzun listelerin kulakları sağır eden makinelerin temposunu artırdığını zanneden yöneticilerin bilmedikleri şey, tempoyu belirleyenin işçinin çaresizliği olduğudur; işçilerin eksik parmaklı, bel fıtıklı, ev kiralı, çoluk çocuklu oluşları olduğunu yeterince kavrayamazlar. Kavrayanlar olsa bile önce kendine dönüp bakar; belki yeni bir ev, araba modelinin eskiliği gibi dertlerini fark ederek bu kavrayışı balık hafızası hızında unutur gider. Bunu en iyi bilen patrondur. O her şeyi çok iyi bilir. Jelatinli ürünlere ışıltılı gözlerle bakar; sonra donuk bakışını, memnuniyetsizliğini “Daha hızlı, daha fazla ürün” diyerek pusmuş, ürkmüş, kirli tozlu, garip işçilere sertçe, tavizsiz yöneltir. O hep mutsuzdur ama her ay yeni bir makine alınır milyonlarla.

Liste uzunluğu genelde bir günlük üretimde yetişmeyecek kadardır her zaman. Listenin uzunluğu göz ardı edilir, listenin yetişmeyişine odaklanılır ve hep başaramayan işçilere darılırlar, küserler. Kendinde eksiklik gören bazı işçiler daha çok yorulurlar, daha çok gammazlarlar bazen kaytaran arkadaşlarını, fakat ay sonunda onun için de hiçbir şey değişmemiştir. Yine yetmez her zaman yetmez aldığı maaş, diğer arkadaşlarında olduğu gibi. Fakat bu dargınlıktan, iş emirlerinin yoğunluğundan hiç etkilenmezler. Etkilendikleri zamanlar yılbaşına yakın zamanlardır. Birden işler yavaşlar, yoğun tempoya alışmış işçiler afallar, hatta gün içinde canları sıkılacak zamanı bile bulurlar. Bazı haberler yayılır fabrika içinde. İşler çok kötüdür, işçi çıkarma ihtimali vardır. Birkaç kişi gönderilir, iyice korku büyür. Zamlarda anlaşıldıktan sonra işler birden tekrar aynı tempoya girer. İşçilerin mutsuzluğu, korkuları dağılır, o özledikleri yorgunlukla yaşamaya devam etmenin mutluluğuyla şükredilir, cumalara akın edilir. Böyle devam eder durur devran. Böyle böyle her gün biter bu çalışma günleri. Hepimiz neredeyse haftanın her günü çalışırız sabah 8, akşam 8 olmak üzere.

Akşam eve gelmem 9’u geçer. Duş, yemek, pijama terlik, bir de üstüne çay da içmek istersem saat 11’i geçmiştir, artık yatma zamanı. “Bir günden bana kalan nedir?” diye sorduğumda gördüğünüz gibi günden geriye bir şey kalmadığı gibi, yaşam maliyetim için de geriye kalmayan maaşım için çabalar dururum. Dedim ya, ben bir yazar değilim. Okumaya, yazmaya, gezmeye, öğrenmeye, anlamaya vaktim yoktur. Beni anlayacaklar benim gibi işçilerdir. Gelin birlik olalım, kurtaralım yaşanmamış hayatlarımızı.

Metal işçisi Yılmaz

Sokak hayvanları ve “ötanazi” kanunu

0

Şu günlerde Meclis’te sokak hayvanları ile ilgili önemli bir kanun önerisi görüşülüyor. AKP’li milletvekillerinin imzasını taşıyan kanun tasarısı gerek Meclis’teki muhalif milletvekillerinden gerekse kamuoyundan ciddi bir tepki ile karşılaştı. Zira içeriği oldukça tartışmalı. Mevcut kanunda sınırlı bir şekilde de olsa korunan sokak hayvanlarının toplu olarak katli için ciddi bir boşluk yaratılıyor. Kanun hazırlanırken her zamanki gibi Veteriner Hekimler Birliği’nin ya da başka meslek odalarının ve konuyla ilgili herhangi bir uzmanın görüşü alınmadı. Sağcı basınçların etkisi ile yine sağcı milletvekilleri tarafından bir tasarı hazırlandı.

Yeni kanun[1] sokak hayvanlarına ne sunuyor?

İlgili kanun teklifinde yer alan gerekçeler kabaca şöyle sıralanmış: hayvanların sebep olduğu trafik kazaları, hayvanlara dönük bakım sebebiyle yaşanan toplumsal gerginlik, artan kuduz vakaları, sahipsiz hayvanların çiftlik hayvanlarına zarar vermesi, sahipsiz hayvan saldırısı sonucu kamuya mal edilen tazminat yükü, ceylan ve karaca gibi hayvanların sahipsiz köpekler tarafından zarar görüyor oluşu… Burada sunulan gerekçelerin çoğunluğunda belirleyici sorumluluğun insanlarda olduğunu hatırlatalım. Zira hayvan bakımı sebebiyle yaşanan toplumsal gerginlik (adı üzerinde toplum) ya da trafik kazaları tamamıyla insan sebepli sorunlar.

Mevcut kanunda hayvanların öldürülmesi yalnızca kanuni istisnalar, tıbbi ve bilimsel gerekçeler, gıda amacıyla tüketilmesi ve çevre sağlığına dönük önlenemez tehditler gibi durumlarda yasal. Öte yandan yeni düzenleme bu sınırları tamamen ortadan kaldıran bir boşluk yaratıyor. Bunun yanında hayvanlara dönük tıbbi gerekçeler dışında suni müdahale ve yabancı madde vermek yasakken bu yasak da ortadan kalkıyor. Yeni kanun tasarısına göre hayvanlarda görülen saldırganlık ve kamu güvenliği gibi muğlak gerekçeler sahipsiz hayvanların “ötanazi” yolu ile öldürülmesine izin veriyordu. Söz konusu 5. maddeden “ötanazi” ifadesi çıkarıldı ancak kanundaki muğlaklık sokak hayvanlarının aleyhine yorumlanmak için oldukça müsait, zira kimse bunu reddetmiyor da. Bir insanın kendi iradesiyle hayatını tıbbi yollarla sonlandırması anlamına gelen ötanazi için Türkiye’de herhangi bir kanuni düzenleme yok. Öte yandan irade sahibi olmayan hayvanların öldürülmesi için bir kanun düzenlemesi ile karşı karşıyayız. Özetle, iktidarın sokak hayvanlarına karşı tutumu tez elden hepsini öldürmek!

Problemin adı ve çözüm

Biz sokak hayvanlarına dair bir sorun olduğunu ancak bu sorunun adını doğru koymak gerektiğini düşünüyoruz. “Başıboş köpek” ya da “sahipsiz” hayvan sorunu değil karşılaştığımız. Kentlerin nasıl organize edileceği ve kim tarafından yönetileceği, kentte yaşam hakkı gibi, kamusal alanlar üzerindeki tasarruf gibi sorunlar buradaki esas problemdir. Büyük duvarlı sitelerin içinde, bir yalıda ya da hektar hektar bahçeli bir villada yaşayan insanlarla emekçi sınıfların kentsel alanı oldukça farklılaşmış durumda. Kente dair olan sorunlar ise doğal olarak emekçilerin sorunları olarak karşımıza çıkmakta. Bu kentsel alan (İstanbul’u örnek alalım) ve burada yaşayan sokak hayvanları üzerinde emekçilerin, kentlilerin, bu şehirde yaşayanların nasıl bir tasarrufu var? Biraz geçmişe gidelim…

İktidarın ve bir dizi sağcının iddia ettiği gibi sokak hayvanlarının yaşam hakkını savunanlar “Moda” ve “Cihangir”de yaşayan bir grup elit değil. Aksine, toplumda -özellikle İstanbul’da- ciddiye alınası bir sokak hayvanları kültürü var. Bu kültür Hayırsız Ada Katliamı[2] gibi hayvan düşmanı faaliyetlerde kendisini bir direniş biçiminde bile ortaya koymaktadır.[3] Diyelim ki böyle bir kültür yok ve birileri sokak hayvanlarını öldürmek istiyor. Elbette buna yine itiraz edeceğiz ve çözüm önerilerini tartışacağız. Burada vurgulamak istediğimiz, iktidarın ve sağcı medyanın sokak hayvanlarına dair ortaya attığı dezenformasyonu çürütmek.

Şimdi karşılaştığımız bu tabloda geçici olduğunu bilerek bir dizi çözüm önerisi sıralayabiliriz. Öncelikle sokak hayvanlarını kısırlaştırma ve aşılatma yönündeki çalışmalar artırılmalıdır. Bütçenin hayvanları öldürmeye değil, nitelikli bakımevlerine harcanması için uğraşılmalıdır. Zira belediyelerin bünyesinde yer alan hayvan bakımevlerinin sayısı da oldukça yetersiz. Bakımevlerinin sağlık sorunu yaşayan hayvanların tedavisi için sağlıklı mekânlara dönüşmesi gerekir. Gerçek anlamda rehabilite edici, iyileştirici niteliğe sahip olması için bu mekânlar denetime açık hale getirilmeli. Barınakların hayvanları sokaktan izole eden bir yapı olduğunu da unutmayalım. Kalıcı çözüm ancak sistemli bir kısırlaştırma, aşılatma ve yerinde yaşatma biçiminde olabilir. Sokak hayvanlarının kentte insanlar kadar güven içinde ve sağlıklı yaşama hakkı var, bu yüzden onların ortadan kaldırıldığı “steril” bir kent hayatı kurmak mümkün değil. Halihazırda süren evcil hayvan satışının engellenmesi de acil olarak alınması gereken bir önlem.

Hayvan düşmanlığı ve ötesi

Meselenin acil ve pratik çözümleri mevcut. Peki bu meselenin siyasal arka planı nedir? Hayvan düşmanlığı kendisine nasıl bir toplumsal taban buldu? Göçmen düşmanlığı ile hayvan düşmanlığının ne alakası var? Neden her bayram günü sahillere serinlemeye giden emekçilere ve göçmenlere nefret kusan insanlarla karşılaşıyoruz? Aileye önem veren politikalar ve muhafazakâr siyasi akımlar neden yükseliyor?

Biz bu sorulara yaklaşık bir cevap verebiliyoruz. Sağcı fikirler yükseliyor çünkü emekçilere içinde bulundukları ekonomik darboğazın sorumlusu olarak sermaye değil başka sömürülen kesimler gösteriliyor. Üretmeye, yönetmeye, kente dair tasarrufun emekçilerin elinde olması engelleniyor. Ekonomik, siyasi sorunlar karşısında devrimci bir çıkış yaratılmadıkça sağcı fikirler güçleniyor.

Göçmen düşmanlığının, transfobinin, ırkçılığın ve hayvan düşmanlığının benzer yerlerden beslendiğini görüyoruz. Öyle ise emek ve doğa merkezli politikalarda ısrarcı olmalıyız. Öldürerek, saldırarak değil; gerçek düşmanı, sermayeyi işaret ederek ilerlemeliyiz.


[1] İlgili kanun tasarısı için bkz. https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y2/T2/WebOnergeMetni/df2c98ac-4cb1-4003-9c07-935b00f06b0e.pdf?TSPD_101_R0=08ffcef486ab2000821e5dd889a20f71999cb021e4255f26f015f5f87101e9e4e2804f5f57ef7cfd0895577d7014300029d7cc07fb3d63c42fc1465bd0127f60c856dfcacc3f320896b0492b65d99cdac59a93349f71c945b0613a8baf2ae0f9

[2] https://www.haytap.org/tr/goezyalarnza-hakim-olamayacanz-gercek-bir-suerguen-18-maddede-hayrsz-ada-katliam

[3] İstanbul halkının sokak hayvanlarına karşı girişilen saldırılarda geçmişte ortaya koyduğu direnişler ve konuya dair detaylı bir değerlendirme için bkz. https://birartibir.org/yaygin-yanilgilar-cinai-ayrimlar-ve-sadist-populizm/

Polonez işçileri güvenceli iş ve insan onuruna yaraşır bir yaşam için mücadele ediyor!

0

İstanbul Çatalca’da bulunan ve 354 işçinin asgari ücret bandında çalıştığı fabrikada işçiler güvenceli iş ve insan onuruna yaraşır bir ücret talepleriyle Tekgıda-İş Sendikası’nda örgütlenmeye başladı. Fabrikada hızlı bir şekilde sendikal çoğunluğun sağlanmasının akabininde Polonez patronu da sendika düşmanı politikalar uygulamaya başladı.

Geçtiğimiz hafta 15 işçiyi sendikaya üye olmaları nedeniyle Kod-46 ( hırsızlık ve yüz kızartıcı suç) ile işten çıkartan patrona, içerdeki işçilerin ve sendikanın cevabı üretimi durdurmak oldu. Devamında patron işçilere ikramiye ve ücret zammı önererek sendikal mücadelenin önüne geçmeye ve işçilerin birliğini bölmeye çalıştı. Ancak Polonez işçileri patronun sendika kırıcı bu tavrına karşı da geri adım atmadı. Patron mücadeleyi kırmak adına Cumartesi ve Pazar günü idari tatil ilan etse de bugün itibariyle haksız yere işten çıkartılan işçiler fabrika önünde, sınıf kardeşleriyse içeride üretimi durdurarak mücadelelerini sürdürüyor.

Polonez işçilerinin talepleri net: Atılan işçiler geri alınsın, anayasal hakları tanınsın ve fabrikaya sendika girsin, güvenceli iş ve insan onuruna yaraşır bir ücret!

Tekgıda-İş Sendikası ve Polonez işçileri tüm emek dostlarını dayanışmaya davet ediyor.

Fransa: Le Pen’in yenilgisinden eşi görülmemiş hükümet krizine

0

Fransa’da siyasi bir felçle birlikte belirsizlik hakim ve eşi benzeri görülmemiş bir hükümet krizi yaşanıyor. Macron, Avrupa seçimlerinde Le Pen ve aşırı sağa verilen tepki oylarıyla (yüzde 34) büyük bir yenilgi aldıktan sonra (yüzde 15’e bile ulaşamadı), 10 Haziran’da Ulusal Meclis’i feshetti ve krizi aşmak için parlamento seçimleri çağrısında bulundu. Ancak mevcut durum, Macron’un başarıya ulaştığını göstermiyor. Günler geçiyor ve yeni bir hükümet kurulamıyor. Ayrıca 28 Temmuz’da Paris’te Olimpiyatlar başlayacak.

Milletvekili seçimleri, zayıflayan Macron’la yönetimi paylaşacak bir başbakanın atanmasını sağlamak için gereken 289 milletvekili ile mutlak çoğunluğu sağlayan bir blok oluşturmadı. Ancak hiçbir anketin öngörmediği büyük seçim sürprizini aşırı sağ yaptı. Seçimleri kazanmayı ve hükümete ulaşmak için mutlak çoğunluğu elde etmeyi bekleyen Marine Le Pen, beklenmedik bir seçim yenilgisi yaşadı. İlk turda kazanırken, ikinci turda üçüncü sırada yer aldı.

Yeni Halk Cephesi (NFP), Macron’un partisi ile “cumhuriyetçi cephe” olarak adlandırılan bir anlaşma yapmıştı; bu, her seçim bölgesinde üçüncü adayın ikinci turda, birincisi aşırı sağdan olduğunda çekilmesini öngörüyordu. NFP’nin sol kanadı için siyasi bedel, Macron’un ikinci sıraya yükselmesine yol açarak seçimlerde kaybettiği gücü yeniden kazanmasına izin vermekti.

Yeni Ulusal Meclis’te ilk sırayı, şu ana kadarki resmi nihai sonuçlara göre 153’ten 182 milletvekiline yükselen Yeni Halk Cephesi (NFP) aldı. Emmanuel Macron’un resmi partisi Ensemble (Birlikte), önceki sahip olduğu 250 milletvekilinden oldukça az olan 168 milletvekili ile ikinci sırada yer aldı. Üçüncü sırada ise 143 milletvekili ile Le Pen’in Ulusal Birlik’i (RN) yer aldı. Aşırı sağ birinci sırayı koruyamasa da büyümesini sürdürdü; daha önce 88 milletvekili vardı ve herhangi bir ittifaka katılmadığı için en çok oy alan siyasi partiydi.

Böylece, 8 Temmuz tarihli açıklamamızda da belirttiğimiz gibi, Fransa ve dünya aşırı sağının kutlaması kursaklarında kaldı. Sevinenler bu sefer ülkenin dört bir yanında Filistin bayraklarıyla ve İsrail’in soykırımını protesto eden pankartlarla sokaklarda kutlama yapan binlerce işçi ve gençti. Ayrıca bu; Meloni, Vox’tan Abascal, Milei, Bolsonaro veya Trump’ın aşırı sağına karşı çıkan milyonlarca kişi için bir kutlama sebebiydi.

AB’nin ikinci büyük kapitalist gücünün siyasi çıkmazı

Mantıken Fransız aşırı sağı sadece bir seçim darbesi aldı. Kesin yenilgileri ise işçilerin ve mücadeleci gençliğin seferberliğinden gelecektir. İktidardayken kemer sıkma politikaları uygulamış Sosyalist Parti’nin (PS) de içinde yer aldığı Yeni Halk Cephesi’nden (NFP) hiçbir beklentimiz olamaz. NFP’de ayrıca Jean-Luc Melenchon’un Boyun Eğmeyen Fransa’sı (LFI), Komünist Parti (PC) ve sendika liderlikleri de yer alıyor. Hiçbiri 2023’te Macron ve emeklilik reformunu yenmek için mücadeleyi sonuna kadar götürmedi. Örneğin, milyonlarca kişinin sokaklarda olduğu bir dönemde genel grev çağrısı yapmayı reddettiler.

Şimdi NFP, seçimdeki zaferini kullanarak başbakanlığı elde etmek ve ülkeyi altı yıldır işçi sınıfına, gençliğe ve halkın diğer kesimlerinin zararına bir yönetim olan Macron hükümeti ile birlikte yönetmek için müzakere ediyor. Bu, çokuluslu şirketlere hizmet eden yeni bir sınıf işbirliği hükümeti olacaktır. Peki bu durumda, NFP’nin Macron’un birçok emek düşmanı tedbirini geri çekme sözü verdiği programından geriye ne kalacak?

Ancak, şu ana kadar yeni bir hükümetin oluşturulması sonuca bağlanamadı. Mevcut duruma kriz hâkim. Macron, “kimse kazanmadı” diyerek provokatif bir mektup yayımladı. Bu, kendini kazanan olarak gören NFP tarafından reddedildi. De Gaulle tarafından kurulan Beşinci Cumhuriyet’in 1958 Anayasası’na göre, cumhurbaşkanı başbakanı kendisi seçip atayabilir. Ancak burjuva demokratik geleneği, bunun parlamentoda en fazla milletvekiline sahip partiyle müzakere edilerek yapılmasına dayanıyor. Bu siyasi kriz Fransa’da eşi benzeri görülmemiş olarak kabul ediliyor. Macron’un NFP’yi bölmeyi ve eski başkan ve şimdiki milletvekili François Hollande tarafından yönetilen PS’nin sağ kanadıyla anlaşmayı amaçladığından şüpheleniliyor. Ayrıca NFP de bir öneri üzerinde anlaşamıyor. NFP’nin en çok milletvekili kazanan kolu olan Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) ve başkanı Melenchon, başbakan adayını kendileri ve Komünist Parti ile ittifak içinde koymalarını istiyor. Boyun Eğmeyen Fransa bu yüzden müzakerelerden çekildi.

Fransız rejiminin zirvelerindeki bu karışıklık, Avrupa Birliği’nin (AB) Almanya’dan sonra gelen ikinci kapitalist ekonomisinin ve dünyanın en büyük emperyalist güçlerinden birinin içine düştüğü siyasi krizin boyutunu göstermektedir. Fransa’da siyasi olarak her şey olabilir. Krizin ciddiyeti budur. Sonunda, zayıflığına rağmen Macron reformist sol ile hükümet kurabileceği gibi NFP veya Le Pen tarafından parlamenter bir çıkmaz veya başkanlık vetosu olabileceği ve nihayetinde Macron’un istifa etmek ve 2027’de planlanan başkanlık seçimlerini erkene almak zorunda kalabileceği bir durum bile olabilir.

Siyasi krizin toplumsal nedenleri

Siyasi kriz, Macron hükümetine ve önceki Gaullist (Sarkozy) veya sosyal demokrat (Hollande) hükümetlerin, kitlelerin hayat seviyelerinde büyük bir düşüşe yol açan patron yanlısı politikalarına dönük tepkiyi gösteriyor. Siyasi kriz, keskin ekonomik ve sosyal krizin bir ifadesidir. Örneğin, Fransa’da 4.600.000’den fazla insanın zor durumda yaşadığı tahmin edilmektedir. 330.000 kadar evsiz ve 15.400.000 kişinin yoksulluk riski altında olduğu tahmin edilmektedir.

Geleneksel burjuva siyasi partilerine olan inançsızlık, aşırı sağın seçimlerdeki yükselişini de açıklıyor. Bu seçim fenomeni, kapitalist emperyalizmin çöküş ve krizinin bir ifadesi olarak dünyanın diğer bölgelerinde de kendini gösterdi.

Ancak Fransa’daki sosyal krizin en önemli ifadesi; işçi, genç ve halk mücadelelerinin büyümesidir. Hayat pahalılığına karşı Sarı Yelekliler hareketinden (2018) Filistin halkını destekleyen öğrenci-gençlik kamplarına ve yürüyüşlerine (2024), emeklilik reformuna karşı önemli grev ve işçi gösterilerinden (2023) ekonomik krizden zarar gören tarım sektörünün seferberliğine kadar birçok mücadele gerçekleşti.

Hükümetteki belirsizlikten kaynaklanan mevcut krizin konjonktürel sonucunun ötesinde temel toplumsal kriz ne sınıf işbirlikçiliğiyle kurulacak yeni bir hükümetle ne de, yasa gereği bir yıl içinde yeni milletvekili seçimleri yapılamadığından, yeni başkanlık seçimleriyle çözülebilir.

İşçi sınıfı ve gençliğin yolu; ücretlerin ve emeklilik hakkının savunulması, göç yasalarına karşı durulması, sağlık ve eğitim gibi kamu sektörlerinin savunulması ve Filistin halkının savunulması için yeniden seferberliklere girişmek olmalıdır. Ve temelden gerçek bir değişimi sağlayacak bir işçi hükümetine ulaşmaktır.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, bu görevler için, özellikle Troçkizm’i sahiplenen güçler başta olmak üzere, solun sınıf bağımsızlığı temelinde antikapitalist ve sosyalist yeni bir politik alternatif oluşturmak için biraraya gelmesinin hayati olduğunu düşünüyoruz.

17 Temmuz 2024

Böcekler, tasarruf önlemleri ve belediyelerde emekçi denetimi

0

İstanbul’da 16 milyon insan yaşıyor. Ülke nüfusunun beşte biri bu şehirde yaşarken, İstanbul dünyanın en fazla insan barındıran şehirlerinden birisi. Kayıtlı, kayıtdışı çalışan işçiler, öğrenciler, göçmenler… Tabii insanın, denizin, ağacın, temiz ve kirli su tesisatının, koca üretim tesislerinin ve devasa boyuttaki tüketimin içerisinde yaşayan yalnızca insanlar değil. Bu şehirde yaşayan oldukça fazla sayıda börtü böcek mevcut.

İstanbul’da yaşamak zor. Kira, trafik, kalabalık… Bu şehir oldukça masraflı. Bu masraf börtü böcek popülasyonu için geçerli değil tabii. Onlar yolunu bulup yaşıyor. Her yaz, havaların da ısınması ile börtü böceklerin sayısında dramatik bir artış yaşanıyor. Sağda solda, evde, işyerinde hamam böceğinden sivri sineğe çeşit çeşit haşaratla karşılaşıyoruz.

Börtü böceğin yaşam hakkına saygı duyuyorum, fakat çeşit çeşit hastalık var, insan uzak durmak istiyor. Biz de evimizde karşılaştığımız böcek baskınları ile bireysel olarak mücadelede yetersiz kaldık. Tam da bu sebeple yaşadığımız ilçenin belediyesini arayıp ilaçlama konusunda destek istedik. Belediye görevlisi ile görüşmem ise beni epey şaşırttı. Görevlinin verdiği bilgiye göre geçen ay belediyenin almış olduğu bir karar ile ücretsiz böcek ilaçlama hizmeti rafa kaldırılmış. Artık belediye, vatandaşların bu türden taleplerini ücreti mukabilinde gerçekleştirecekmiş. Sebebini sorduğumda ise görevli, Cumhurbaşkanlığı Tasarruf Tedbirleri genelgesi kapsamında bu türden hizmetlerde kısıtlamaya gidildiğini ifade etti. Söz konusu belediyenin, “sosyal demokrat” kimliğini arada hatırlatan CHP tarafından yönetildiğini de not düşelim.

Bu sayfalarda defalarca kez emekten tasarruf olmayacağını, tasarrufun emekçiler lehine olması gerektiğini yazdık. Zira milli gelir pastasından oldukça düşük pay alan emeğin daha da zorlanması ne ülkedeki ekonomik durumu kurtarabilir ne de emekçilere bir refah sunabilir. Aksine, milyarlarca dolarlık vergi borçları silinen sermayedar kuruluşlarından yapılacak bir tasarruf pekâlâ ekonomik krizin aşılmasında bir adım olabilir. Hükümet tarafından açıklanan tasarruf önlemlerinin de yeni vergiler ve emekçilerin sırtına bindirilen yüklerle bile komik bir meblağ oluşturduğunu unutmayalım. Yani hem emekçilerin tasarruf tedbirlerini uygulayacak bir birikimi yok hem de -aksine- sermayenin devasa birikimine tasarruf namına dokunan da yok.

Sosyal demokrat olduğunu iddia eden belediyeler de merkezi hükümet kararlarını aşamadıklarını iddia edip kemerleri daha da sıkıyor. Gerçi CHP şu an iktidara gelse farklı bir ekonomi politikası izleyecek gibi de durmuyor.

Öte yandan, böcek ilaçlamasından erişilebilir yeşil alanlara kadar emekçilerin belediye ve benzeri kurumlardan ücretsiz olarak faydalanması gereken kamusal hizmetlerin ücretli hale getirilmesi ise kabul edilemez. Nitelikli ve ücretsiz kamusal hizmetler; su, elektrik gibi faturalandırılan ihtiyaçlar ücretsiz olmalı, belediyelerin bütçeleri kamu yararına kullanılmalıdır. Yerel seçimlerde TİP listelerinden aday olan İDP’li yoldaşların kampanyalarında sıklıkla belirttiği üzere, belediyeleri de ülkeyi de emekçiler yönetmeli. Belediye bütçelerini emekçiler oluşturmalı ve denetlemeli. Öyle ya, evdeki börtü böcek de maaşının yarısından fazlasını kira ve faturalara veren emekçilerin sorunu; rant için belediyenin koltuklarını işgal eden sermaye savunucularının değil. Parlamentoda, belediye meclislerinde ya da hayatımız hakkında karar alınan herhangi bir yerde emekçilerin sözü, yetkisi, denetimi yoksa emekçiler için müreffeh bir hayat da yok.

Mevsimlik işçilik ve MESEM kıskacında çocuklar

0

Yaz aylarının gelmesiyle tarımın yoğun olduğu kentlerde önemli miktarda mevsimlik işçi yoğunlaşması görünür oldu. Karadeniz’de fındık ve çay, Çukurova’da pamuk, Konya’da nohut derken ülkenin birçok yerinde üretilen gıdalar için mevsimlik işçi alımları hız kazandı.

Diğer bütün mesleklerde olduğu gibi mevsimlik işçilerde de cinsiyet ayrımı üzerinden verilen ücret farklılıkları görülüyor. Kadın işçilere erkek işçilere oranla yüzde 10 ile yüzde 20 arasında daha düşük ücretler ödeniyor. Tabii bu fark açıklanan oranlara göre; gerçek duruma baktığımızda aradaki fark daha da fazla açılıyor. Çalışma saatleri de olması gerekenin çok daha üzerinde, 12 saati bulabiliyor.

Bu sektörün en can alıcı noktalarından biri de neredeyse bütün çalışanların güvencesiz, sigortasız ve sendikasız bir şekilde çalışıyor olmaları. İşçiler yaşadıkları iş kazalarında karşılarında hiçbir muhatap bulamıyor ve tedavi olma yolunda da pek çok zorlukla karşılaşıyorlar.

Sektörde çalışan insanların büyük kısmını oluşturan Kürtler ve mülteciler çoğu zaman milliyetçilik üzerinden şiddete maruz kalıyor. Çalıştıkları yerlerden paraları verilmeden kovuluyor, emekleri sömürülüyor, kadın çalışanlar tacize uğruyor, ağır işlerin altına sokuluyorlar; yani aslında olabilecek bütün zorluk ve nefretle karşılaşıyorlar.

Çocuk işçi ölümlerinin önlenmesi için MESEM protokolü iptal edilsin

Mevsimlik çalışan insanların çoğunun çocukları da aileleriyle beraber çalışırlar. Patron için de önemli bir sömürü kaynağı olan çocuklar, karınlarını doyurmaya bile yetmeyecek ücretlere çalıştırılıyorlar.

Çocuk işçiliği neredeyse bütün sektörlerde ucuz işgücü olarak kullanılmakta. Devlet, sermayenin bu yönelimini pratikte eğitim sistemi ve çocukların çalışma zorunluluğu koşullarını oluşturarak desteklemekte. AKP iktidarında 1000’e yakın çocuk iş cinayetlerinde katledildi. Sorumluları ödül gibi cezalarla hayatlarına devam ettiler.

MESEM üzerinden halihazırda eğitimden uzaklaştırılıp küçük yaşlarda ağır işler üzerinden çocuk işçi haline getirilen gençler bir yandan da tarlalarda mevsimlik işçi olarak çalıştırılıyorlar. Yüz binlerce çocuk ekonomik durumlarının yetersizliği sebebiyle çalışmak mecburiyetinde bırakılıyor. Aileleri ile tarlalarda birçok işte çalışan çocukların karşılaştıkları zorlukların kapsamı çok geniş. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi de bu yaşananlar ile ilgili defalarca rapor hazırlayıp yayımladı.

Birçok çocuk işçi MESEM üzerinden düşük ücretlerle çalıştırıldıkları yerlerde iş cinayetlerine kurban gitti. Çocuk işçi çalıştırma yasağını MESEM üzerinden yasallaştıran iktidar haftanın 4 günü işçileri fabrikada kölelik koşullarında çalışmaya sevk etti. Çocuk işçiler iktidar kontrolü altında sömürülerek katledilmekteler.

Çocuk işçiliğinin yasaklanması ve MESEM protokolünün iptal edilmesi gerekmekte. İşyerlerinde çocuk işçiliği yasağının gerçekten uygulanması için işçilerin iş güvenliği tedbirleri gibi bunu da denetlemesi gerekir. Çocukların okula gitmeleri gereken yaşlarda işyerlerinde sömürülmelerini ve katledilmelerini ancak işyerlerinde işçi denetimi ile önleyebiliriz.

Fazla mesai çözüm değil!

0

Pandemiden bu yana çılgınca yükseliş gösteren enflasyon karşısında artık işçinin dayanacak gücü kalmadı. Kısmen de olsa mukavemet gösteren bazı işçiler, anca günü kurtarmakla ya da yenilgi ile sınıftan kopuş gösterdi.

Hal böyle olunca işçi sınıfı kurtuluşu bireysel çözümlerde aramakla meşgul. Alım gücü gün geçtikçe hızla düşen işçi sınıfının çözümlerinden bir tanesi fazla mesai yapmak. Zaten ağır koşullarda günlük 8 saat (haftalık 45 saat) çalışan işçi mesai bitiminin sonunda evine gitmeyerek ekstra 4 ile 8 saat arası daha fazla çalışma yaparak eline 3-5 kuruş daha fazla para geçsin istiyor. Çalıştığı işyerinde fazla mesai yoksa ikinci bir işyerinde (taksi, dolmuş şoförlüğü, seyyar satıcılık vs.) çalışarak kazancını artırma çabasında.

Fazla mesai yapan işçi için yolun sonu gözükmemekte; yıl sonu vergi dilimin altında ezilerek maaşını bile doğru düzgün alamaz. Bu fırsatı iyi değerlendiren sermaye, baskılarını iyice artırmakta. Ay sonunu zor getiren, kirasını, faturasını ödemekte zorluk çeken işçi, artan işsizlikten dolayı büyük korkuya kapılmış durumda. Nüfus artıyor, enflasyon yükseliyor, kâr çabasında olan sermaye kârında ufak bir azalma olunca faturayı biz çalışanlara keserek işçileri kapı dışarı ediyor.

Emeklilik yaşı 65 ile sınırlandırılsa da iktidar, bunu oy devşirmek için kullanıyor. Bir umuttur diyenleri, emeklilik hayali kuranları da komik rakamlarla resmen cezalandırıyor. 2001 yılından itibaren çalışma hayatına atılan işçileri 45 senelik bir çalışma süresi bekliyor. Bol mesaili ya da ikinci bir işle tamamlanan…

Artık işçi için konfor alanı iyice daralmış durumda. Emeklilik hayali bile kuramayan sınıf mutsuz. Çünkü tüm enerjisini çalışmaya adamış işçiler 40 yaşına gelmeden ciddi rahatsızlıklarla baş etmek zorunda. Yoğun iş temposu, uzun çalışma süreleri ve ağır çalışma koşulları bizi sağlığımızdan ediyor.

Gidişatın kötü olduğu bu durumda kutuplaşma kaçınılmaz. Buradan da sermaye günün sonunda kazançlı çıkarak ucuz işçilik ve yüksek kazançla kârına kâr katmakta.

Oysa bu durumdan çıkış yolu örgütlü mücadeleden geçer. Ülkemizde kaynak çok. Bankalar kamulaştırılsın, dış borç ödemeleri durdurulsun, Yap-İşlet-Devret’lere harcanan kaynaklar kesilsin, vergide adalet (servet vergisi) getirilsin, işten çıkarmalar yasaklansın. Ücretler üç ayda bir gerçek enflasyona göre artırılsın ve 6 saat 4 vardiya çalışma süresine geçilsin. Evet, 6 saat 4 vardiya, böylece hem işsizlik azalır hem de uzun çalışmayla biz çalışanlar sağlığımızı kaybetmeyiz. Bunu iktidardan ya da ona benzer partilerden bir lütufmuş gibi beklemek yanlış olur. Kurtuluşun tek yolu örgütlü mücadeleden geçer.

Yıllar süren emperyalist zulmün ardından Julian Assange özgürlüğüne kavuştu

0

WikiLeaks kurucusu Julian Assange; ABD’ye iade edilmemek için sürdürdüğü on yıllık bir hukuk mücadelesi sonucunda serbest bırakılması neticesinde ABD hükümeti ile varılan anlaşmanın parçası olarak casusluk suçlamasını kabul etti.

Sağlığını kötü yönde etkileyen küçük bir hücrede geçirdiği 1901 günün ardından Londra’nın Belmarsh Hapishanesi’nden serbest bırakılan Assange, Pasifik Denizi’nde bulunan ABD Mariana Adaları’nda mahkeme önüne çıkacak. Assange, Londra’da 70 aydan uzun süre ceza çektiği için suçlamaları kabul etmesinin ardından cezaevinden serbest bırakılacak ve ülkesi Avustralya’ya dönecek.

Assange WikiLeaks’in başındayken, ABD tarafından işgal edilen Irak ve Vietnam’da işlenen savaş suçlarına ilişkin, aralarında gazeteciler de dahil olmak üzere ABD askerlerinin insan öldürdüğü videoların da bulunduğu binlerce ABD askeri sırrını ifşa etti. Ayrıca Guantanamo Körfezi’ndeki (Küba) ABD üssünde hukuksuz biçimde tutulan kişiler hakkında bilgileri açığa çıkardı. Assange 2006 yılında savaş, casusluk ve yolsuzlukla ilgili birçok gizli veya erişimi kısıtlı resmi rapor da dahil olmak üzere 10 milyondan fazla belge yayımladığını iddia eden Wikileaks web sitesini kurdu.

En yüksek profilli bilgi sızıntılardan biri 2010 yılında, Irak’ın başkenti Bağdat’ta 18 sivilin katledilişini gösteren, ABD askeri helikopterinden çekilmiş bir videonun yayınlamasıyla gerçekleşti. Videoda bir ses pilotları “hepsini yakmaya” çağırıyor ve sokaktaki insanlara helikopterden ateş açılıyordu.

ABD emperyalist işgalcilerinin savaş suçlarının ayrıntılarını içeren bu bilgilerin yayılması, doğal olarak ABD’nin dünya çapında meşruiyetini azalttı.

Assange 7 yılını Londra’daki Ekvador Büyükelçiliğinde sürgünde geçirdikten sonra oradan iade edilerek Londra’daki bir hapishaneye hapsedildi. Bu sırada ABD de Assange’ın ABD’deki bir hapishaneye iadesi için gerekli prosedürleri yürürlüğe koydu. Hedef açıkça dünyada ABD’nin işlediği suçların “sırlarını” açığa çıkarmak isteyen tüm gazetecileri cezalandırmaktı.

Assange’ın 175 yıl hapis cezasına çarptırılmak istenmesinin ardından serbest bırakılması, onun serbest bırakılması yönündeki dünya çapında talebin bir zaferidir ve meşruiyetini Assange’ın, “gizli” suçların ifşasından kaynaklanan gülünç “suçluluğu” üzerinden kurmaya çalışan ABD’nin krizini göstermektedir.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak bizler her zaman Assange’ın özgürlüğünü talep ettik ve ABD emperyalizminin (an itibarıyla İsrail aracılığıyla Gazze’de gerçekleştirilmekte olan) soykırım suçlarını kınadık.

Cezaevleri siyasi tutsaklarla dolu

0

Avrupa Konseyi’nin 2023 yılı cezaevi raporuna göre Türkiye, nüfusuna oranla en fazla mahkûm ve tutuklu bulunan ülke sıralamasında, 100 bin kişi başına 408 mahkûm ile ilk sırada yer aldı. Nüfusu 500 binin üzerinde olan ülkelerde 2005’ten 2023’e cezaevlerindeki tutuklu ve mahkûm sayısında en yüksek yüzde değişimi gösteren ülke yüzde 439 artış ile yine Türkiye oldu. Türkiye, cezaevi nüfus yoğunluğunun en yüksek olduğu ülkeler sıralamasında da 5. sırada yer aldı. 31 Ocak 2023 itibarıyla personel başına mahkûm oranının en yüksek olduğu cezaevi idareleri sıralamasında da Türkiye (4,5) yine ilk sırada.

Her yıl inşa edilen onlarca yeni cezaevinde binlerce siyasi tutsak tutuluyor. Rejim, mücadele eden kesimleri hapishanelerde rehin tutarak yıldırmayı, muhalif kesime de gözdağı vermeyi amaçlıyor.

Rejimin her seçim öncesi alışkanlık haline getirdiği infaz yasalarında yapılan değişiklikler, yani halk arasındaki adı “af”, adli suçluların önünü açarken, siyasi tutsakların önünü tıkamaya devam ediyor.

Bir yandan 18 yaş altındaki çocuklar mağazadan 50 TL’lik tişört çaldığından bahisle tutuklanırken emekçinin cebine meşru olmayan yollarla para sayma makinesi koyan yandaş güruh, tüm bu suç unsuru içeren usulsüzlüklere rağmen koruma ordusuyla gününü gün etmeye devam ediyor.

Temel hakları için örgütlenmeye çalışan öğrencileri ve muhalifleri, salt mesleğini icra etmeye çalışan gazetecileri derken el yükselten rejim, artık hoşuna gitmeyen seçilmiş belediye başkanlarını ve milletvekillerini de hepimizin gözleri önünde haksız yere cezaevlerine gönderiyor.

Siyasi tutsakların çarpıcı son örneklerinden Can Atalay, Gezi tutsağı iken TİP’ten Hatay milletvekili seçilmesine rağmen halen hapis tutuluyor. Anayasa Mahkemesi, Can Atalay’ın serbest kalması gerektiğine ilişkin vermiş olduğu 2 ihlâl kararına rağmen Anayasa’nın çiğnenmesine engel olamadı.

Rejim, mücadeleci bir muhalefet istemiyor. Zulme ses çıkarmadan şükreden, boyun eğen bir “muhalefet” istiyor. Pozitif hukuk kuralları ile izah edilemeyen binlerce örnek apaçık önümüzde. Rejimin yandaşlara uyguladığı çifte standart, baskıcı politikalardaki haksızlığı iyice ayyuka çıkarmış durumda. Sokakta “adalet” mekanizmasına güven duyan kimse kalmadı. Yoksulluk ve işsizlik gibi gerçek sorunlarla hayatta kalmaya çalışan biz emekçileri susturmaya yönelik baskıcı politikaların sonuçlarından ancak birleşik bir mücadele ile kurtulabiliriz.

Siyasi tutsaklar meselesini hukuki olarak yorumlayabilmek mümkün değil. Zira siyasi tutsaklar, rejimin talimatlarıyla hazırlanan hukuksuz ve keyfi iddianameleri kabul eden, bu iddianamelerin tasdik mercii olarak hareket eden mahkemelerin düzmece gerekçeleri ile hapis tutuluyor. O nedenle binlerce siyasi tutsağın serbest bırakılması ve mücadeleye katılabilmesi için birleşik ve toplumsal bir seferberliği örgütlemeliyiz!

Kadının yaşamaya hakkı var!

0

Kadınların yaşam hakkı her gün en hukuksuz ve en insanlık dışı şekilde ihlal edilmeye devam ediyor. Kadınlar kocaları, boşanma aşamasında olduğu kocaları, namus kisvesi altında erkek kardeşleri, babaları tarafından yani hane içindeki erkeklerin şiddetine maruz kalıyor ve öldürülüyorlar veya intihara sürükleniyorlar. AKP hükümeti ve düzen muhalefeti ise bu duruma göz yumuyor. Kadın cinayetlerinin önlenmesi, şüpheli ölümlerin faillerinin örtbas edilmeden yargılanması, kadınların en temel hakkı olan yaşam hakkından endişe etmeksizin yaşayabilmeleri için yapılması gereken yasal düzenlemeleri kimse konuşmuyor, mevcut yasal düzenlemelerin zamanında uygulanması için ilgili mercileri kimse denetlemiyor. Uzaklaştırma talebinde bulunan kadın, lehine verilen uzaklaştırma kararını tebliğ alamadan, şikâyetçi olduğu erkek tarafından öldürülüyor. Günümüzde uzaklaştırma kararları adli kolluk tarafından iş yoğunluğu bahane edilerek şiddet uygulayan erkeğe tebliğ dahi edilmiyor. Maalesef kadın cinayetlerinin önlenmesi caydırıcı yasaların getirilmesi ile de önlenebilecek boyutta değil, zira erkeğin şiddeti karşısında kadının yaşam hakkı “3 ay yatar çıkarım” hesabı kadar değersizleştirilmiş vaziyette.

Meclise sunulan 9. yargı paketinde kadının yaşam hakkını temel alan, kadın cinayetlerinin önlenmesine dair herhangi bir düzenleme dahi bulunmuyor. Tek Adam rejimi, kadınları ve lgbti+ları sindirerek erkek egemen toplum anlayışını sürdürmeyi amaçlamaktan ve bu düşünceyi topluma dayatmaktan başka hiçbir şey yapmıyor. Kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddet mağdurlarının korunması ve faillerin kovuşturulması, cezasızlığın önlenmesi konusunda kadınları ve lgbti+ları koruyan İstanbul Sözleşmesi’nden, Sözleşmenin Türkiye’nin toplum ve aile yapısına uymadığı gerekçesiyle ayrılan bir düzenden bahsediyoruz. Kadının evine ve kocasına bakan, erkeğin ise ailenin reisi konumunda olduğu aile yapısını destekleyen mevcut rejim, bu yapıya karşı her türlü düşünceyi cezalandırmayı, yok etmeyi, sindirmeyi amaçlıyor. Buna karşılık, kadın cinayetlerine dair veriler devlet tarafından tam ve eksiksiz şekilde tutulması gerekirken ve bu veriler şeffaf bir şekilde kamuoyuna açıklanması gerekirken günden güne şüpheli kadın cinayeti sayısı artıyor, failler bulunamıyor, soruşturmalar kapatılıyor.

Onur ayını geride bıraktık. Lgbti+ haklarının savunulması ve mücadelesinin kutlanması adına yürüyüşler düzenlenen bu dönem de Tek Adam rejiminin engelleme girişimleri, gözaltılar ve fiziksel şiddetle dolu geçti. Kadınlara ve lubunyalara yönelik baskıcı ve şiddet yanlısı rejimden güç alan erkekler, gövde gösterisi niteliğindeki fiziksel şiddeti kendisine hak görüyor. Çünkü rejim, Türkiye’nin “aile ve toplum yapısı”nı tanımladı bile.

Kadına yönelik şiddetin ve kadın cinayetlerinin önlenmesi ancak İstanbul Sözleşmesi’nin ve 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un etkin bir şekilde uygulanması ile mümkündür. Bununla birlikte cezasızlığın sona ermesi, faillere verilen cezaların artırılması, artırılan cezaların caydırıcı nitelikte olması için infaz yasasının düzenlenmesi, soruşturmaların etkin, hızlı ve tarafsız yürütülmesi, kadınların 6284 sayılı Kanun uyarınca talep ettiği uzaklaştırma gibi koruyucu tedbirlerin hızlı bir şekilde uygulanması ve bununla ilgili mercilerin denetlenmesi, nitelikli ve donanımlı sığınma evlerinin artırılması, kadına yönelik şiddeti meşrulaştıran yayınların yasaklanması gibi acil taleplerin yerine getirilmesi ile mümkündür!

Asgari ücrete, emeklilere, tüm ücretlere gerçek enflasyon oranında derhal zam!

0

AKP iktidarının Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek öncülüğünde yürüttüğü ekonomi politikaları yerli ve yabancı sermayeye kâr artırma garantisi verirken emekçileri yoksullaştırıyor. İktidar, enflasyonu düşürme adı altında uyguladığı kemer sıkma politikaları kapsamında, açlık sınırının altında kalan asgari ücrete temmuz zammı yapılmayacağını açıkladı. İktidar hep bir ağızdan “Ekonomik göstergeler olumlu, zamma gerek yok” derken, Mehmet Şimşek de asgari ücretin aslında düşük olmadığını savunmakta.

Olumlu olan tek bir şey varsa o da patronların durumu! İstanbul Sanayi Odası (İSO), “Türkiye’nin 500 büyük sanayi kuruluşu araştırması”nın 2023 yılı sonuçlarını açıkladı. Türkiye’nin en büyük 500 şirketi 937 milyar 338 milyon lira faaliyet kârı elde etti. Söz konusu şirketlerde çalışan bir işçi 2023 yılında patronuna 1 milyon 166 bin lira kâr kazandırırken kendi ücreti ortalama 28 bin lira oldu. Buna göre sömürü oranı yüzde 345’e ulaştı.

Türkiye’de ücretlerin düşürülmesi patronlar açısından hayat memat sorunu. Mehmet Şimşek’in izlediği “enflasyonla mücadele” politikaları, talebi kısarak enflasyonu düşürmekten ziyade, ücretleri baskılayarak sömürüyü artırmaya odaklı. Asgari ücretin ortalama ücrete dönüşmesinin, her 10 işçiden 6’sının asgari ücret ve biraz üstünde çalışmasının temel nedeni de budur. Bu oran, 20 sene önce her 10 işçide 4 işçi iken 2022 yılında yüzde 33,8’e çıktı. Mehmet Şimşek’in “yüksek” dediği ücretler reel olarak erimeye, emeğin milli gelirden aldığı pay düşmeye devam ediyor.

Asgari ücrete sene başında yapılan artış ve EYT gibi icraatlarla emekçilerin hayatını kolaylaştırdığını iddia edenler bizzat gıda, barınma, sağlık gibi temel geçim kalemlerine yapılan fiyat artışlarını istatistiklerde gizliyor. Fiyatlara yapılan artışlar hiçbir şekilde denetlenmezken, işçi maliyetlerinin kısılması patronların kârlılığına olumlu olarak yansırken işçilerden dişlerini sıkmalarını beklemek, aldıkları üç kuruşun ekonomik göstergeleri bozacağını iddia etmek sınıf düşmanlığından başka bir şey değildir.

Gelinen noktada ücretlerin artması biz emekçiler için hayat memat meselesidir. Bu tabloda, temmuz zammı ve tüm ücretlere 3 ayda bir gerçek enflasyon oranında zam elzem! Ancak bu iktidarı devireceği iddiası ile yerel seçimlerde büyük şehirleri alan ana muhalefet partisi CHP de grup toplantılarında yaptığı açıklamaların ötesine geçmezken aslında kimlerin çıkarlarını temsil ettiğini mevcut pratiği ile ortaya koyuyor. Nitekim onlar da olumlu göstergelerden memnun belli ki. Benzer şekilde emek örgütleri, konfederasyonlar ile bağlı sendika merkezlerinin tepkileri de oldukça sembolik kalmakta; kendi tabanını sürüklemeyen birkaç eylemliliği aşmamaktadır. İşçilerin yegâne örgütlülükleri olan sendikaların, emek örgütlerinin bugün ücret mücadelesinde, işçi haklarına yönelik saldırıların karşısında ortaya koydukları pratik tutumun yetersiz olması bir yana, bugün emekten yana tüm kesimlerin tüm ücretlere gerçek enflasyon oranında zam talebi ile bir araya gelmesi ve emeğin hakkını savunması gerekiyor. Bunun için daha güçlü bir birlikteliğe, bir emek ittifakına ihtiyaç şart.

Temenniden talebe, söylemden eyleme: Emek İttifakı’nın inşası için mücadeleye

0

Türkiye, tarihinin en derin ekonomik krizlerinden birini yaşarken, gelir dağılımındaki eşitsizlik ve emekçi sınıfların alım gücündeki erime her geçen gün tahammül edilemez bir düzeye doğru ilerliyor. Ülkenin çalışan nüfusu ve emeklileri insan onuruna yaraşır bir ücret ve yaşam hakkının kırıntısına dahi erişemezken hem onların hem de sınıf örgütlerinin ana gündem maddesi haliyle temmuz zammı.

Diğer tarafta, patronların, iktidarın ve patron partilerinin ana gündemi ise belli: “Şimşek çakması” ya da bir başka ifadeyle IMF’siz IMF planı vasıtasıyla krizi emekçilere fatura etmek. Kamuda kesinti planları, TÜİK tarafından açıklanan gerçek dışı enflasyon rakamları vesilesiyle kamu çalışanlarına ve emeklilere düşük zamlar, asgari ücrete temmuz ayında zam yapılmaması, tüm temel ihtiyaç ve tüketim maddelerinin ise gerçek enflasyon oranında zamlandırılması… Kârlarına kâr katan patronlara vergi afları çıkartarak ya da onlardan düşük vergiler alarak emekçilerin üzerindeki vergi yükünü artırmak. İşçi sınıfının sendikalaşma gibi en temel haklarına dahi erişmesini hukuki ve fiili olarak engelleme çabaları.

Bu liste tabii ki uzatılabilir. Ama işin özü, Türkiye emekçi sınıfları topyekûn bir saldırı politikasıyla karşı karşıya. Ve bu yalnızca son birkaç ayın konusu değil. Tersine birkaç yıldır derinleşerek süren ekonomi politikalarının bir sonucu. Ve her geçen gün patronların ve partilerinin “normaliyle” işçi sınıfının ve emekçilerin “normali” arasındaki açı genişlemeye devam ediyor.

Tam da bu nedenlerle bizler de birkaç yıldır bu sayfalarda emekçilerin acil talepleri etrafından birleşik mücadele zeminlerinin mümkün kılınması gerekliliği, bir Emek İttifakı’nın inşası doğrultusunda çaba gösterilmesinin zorunluluğu üzerine defalarca yazdık. Yazmaya, bunu mümkün kılabilmek için elimizden gelen azmi göstermeye de devam edeceğiz. Tabii ki benzeri bir ihtiyacı farklı bakış açılarıyla başka birçok mücadele dostumuz da dillendirdi, dillendirmeye de devam edecek.

Ortak deklarasyonu nasıl okumalı?

Sınıf siyasetinin gündemine tam da böylesi bir tablo egemenken geçtiğimiz günlerde ülkenin üç büyük sendikal konfederasyonu bir basın açıklamasıyla ortak deklarasyonunu duyurdu. “İnsan onuruna yaraşır bir yaşam talep ediyoruz” başlığı ve Türk-iş, Hak-iş ve DİSK’in ortak imzasıyla çıkan açıklama emekçilerin ve emeklilerin acil sorunlarını on madde altında ele almakta. Dileyenler açıklamanın tamamına internet üzerinden kolaylıkla erişebilir. Biz burada daha çok, bu açıklamanın anlamı üzerinde durmaya çalışacağız.

Öncelikle belirtmek gerekir ki böylesi bir konjonktürde üç konfederasyonun ortak bir deklarasyon çıkarmış olabilmesi dahi önemli bir adım. Geçmişte ülke emekçi sınıflarını ilgilendiren birçok konuda bunu yapamamış olmaları da hesaba katıldığında…

Diğer taraftan, ortak deklarasyondan anlamamız gereken belki de en önemli nokta; örgütlü işçi sınıfı içerisindeki huzursuzluk ve tabandan hissedilen basınç. Ekonomik koşullar emekçiler için öylesine kabul edilemez bir hal almış vaziyette ki alanlarda, mücadelelerde ortaklaşamayan sendikalar ortak bir deklarasyonla taleplerini dile getirmek durumunda kaldı. Bu tabii ki tek başına ortak deklarasyonu önemsizleştirmez, izlenmesi gereken yol hakkında biz sınıf devrimcilerine önemli bir ipucu sunar.

Yine ortak deklarasyon metnine baktığımızda üç konfederasyonun örgütlü ve örgütsüz işçi sınıfının ve emeklilerin acil sorunlarını haklı bir şekilde tespit etmekle birlikte bu sorunların emekçiler yararına çözümünde gerek kendi konfederasyonlarına bağlı sendikaların önüne gerekse de bu sendikalarda örgütlü olan işçilerin karşısına bir çözüm önerisi sunmadıklarını görüyoruz. “İnsan onuruna yaraşır bir yaşam talep ediyoruz” başlığı bugünün Türkiye’sinde bu talebe -eğer bu bir talepse- hangi sloganlarla, nasıl bir mücadele hattıyla ulaşılabileceğinin de tarifini zorunlu kılıyor.

Bu doğrultuda, ortak deklarasyon bir “başlangıçsa” ve üç konfederasyonun niyeti “mücadeleye devamsa” bir sonraki açıklama tam da bu ortak mücadele ihtiyacına cevap vermeye çalışacak bir eylem planı üzerine oturtulmalı.

Ama diyelim ki niyetten bağımsız bir şekilde bu ortak deklarasyon “hükümetten bunları istiyoruz”un ötesine geçemedi; bizlere düşen, politik önermelerimizi ısrarla dillendirmeyi sürdürmek olmalı. Hem tabandan hem dışarıdan, hem sendikalara hem işçi sınıfı mücadelesini kendisine dert edinmiş sosyalistlere…

Temenniden talebe, söylemden eyleme: Emek İttifakı’nın inşası için mücadeleye

Gündelik hayatta olduğu gibi sınıflar mücadelesinde de temenni ile talep arasında hatırı sayılır bir fark mevcut; temenni bir dileği ifade etmek iken talep doğrudan bir iradenin beyanı. Ve bugün Türkiye sınıflar mücadelesinin gerçek ihtiyacı da iktidardan ve patronlardan temennilerde bulunmak değil. Tersine, emekçilerin acil taleplerini belirleyerek, bu taleplere erişebilmek adına en geniş kitleleri mücadele içerisine çekecek, birleşik bir hattı, eylem planını oluşturmak.

Örneğin üç konfederasyonun ortak deklarasyonunda işçi sınıfının sendikal hakları önündeki engellemelerin kaldırılması temenni ediliyor. Ancak patronların çıkarlarıyla taban tabana zıt olan bu temenninin gerçekleşmesi yönünde herhangi bir talep ya da mücadele çizgisi tarif edilmiyor. Halbuki bugün bu üç konfederasyona bağlı bulunan farklı sektörlerden birçok sendikaya üye işçiler gerek sendikalı çalışma gerekse de TİS hakları uğruna aktif mücadele içerisinde. Yine bu üç konfederasyon dışında kalan başka birçok sendikanın ve onlara üye olan işçilerin de sürmekte olan mücadeleleri mevcut. Bu verinin kendisi dahi ortak deklarasyonun altına imzasını atan konfederasyonların ortak bir mücadele de sergileme niyetleri varsa, bunun yaratılmasına önemli bir zemin sunuyor.

Lezita, Kristal Yağ, Perfetti, Mersen, Klas Soğutma, ABP ve daha birçok fabrikada işçiler sendikalı çalışma ya da TİS hakları için mücadele ediyor. Sendikal hakların önündeki engellemelerin sona ermesi için, “Patronların sendikal çoğunluğa itiraz hakları iptal edilsin”, “Grev yasaklarını tanımayacağız” gibi talepler etrafında üç konfederasyonun, diğer sendikaların ve sosyalistlerin ortak dayanışma komiteleri oluşturarak bu mücadelelerin birleştirilmesini sağlamak imkân dışında mı?

Tabii ki değil. Ve bu mücadelelerin kazanımla sonuçlanması, sadece adı geçen fabrikalarla sınırlı kalmayıp farklı sektörlerden başka fabrikalardaki örgütsüz işçileri de mücadelenin içerisine çekmesi ve daha da önemlisi, işçi sınıfının birlik olduğunda taleplerine erişebilme olasılığının katlanarak büyüdüğünü görmesi adına hayati önemde.

Bu örnek başka birçok başlık için de geliştirilebilir haliyle. Biz sınıf devrimcilerine düşen de mevcut ekonomik kriz ortamında ve iktidar ile patronların saldırı politikaları karşısında yılmadan, usanmadan böylesi bir çizginin propagandasını yapmaya devam etmek. Üç konfederasyonun bu ve benzeri ortak mücadele hattı oluşturma çabası olacaksa tüm gücümüzle ve politik taleplerimizle buna katkı sunmak. Eğer ki konfederasyonların böyle bir niyeti yok ise de önderliklerin niyetinden bağımsız bir şekilde tabandaki sınıf kardeşlerimizle aslında bunun zorunluluğunu tartışmak, onların kendi önderlikleri karşısında birleşik mücadelenin oluşturulması için basınç uygulamalarına destek olmak.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak, ekonomik krizden emekçiler yararına bir çıkışın yaratılması adına bir Emek İttifakı’nın inşa edilmesi gerekliliğini uzunca bir süredir bu sayfalarda yazıyoruz. Tam da bu nedenlerle yukarıda örneklemeye çalıştığımız birleşik mücadele zeminlerinin oluşturulabilmesinin daha genel anlamda bir Emek İttifakı’nın inşasını mümkün kılabilecek yolun taşlarını döşemeye de hizmet edeceği kanaatindeyiz.

Ve böylesi bir Emek İttifakı’nın kurulabilmesinin de sendikaların, sınıf örgütlerinin ve sosyalistlerin ana sorumluluklarından biri olduğunu düşünüyoruz. Çünkü, çok basit bir şekilde ifade edeceksek, Türkiye işçi sınıfının çıkarları bunu dayatıyor. Ve derdimiz kendi dükkânımızın değil de gerçekten sınıfın çıkarları ise, ekonomik krizden emekçiler yararına bir çıkış arayışı ise bu ittifakın taleplerini ve araçlarını birlikte tartışmayı zorunlu kılıyor. Eğer sendikalar böyle bir çağrıya öncülük etme inisiyatifini alacaksa, bu çağrıya taleplerimiz ve mücadelemizle katkı sunmak asli görevlerimizden biri olur. Ancak eğer ki böyle bir inisiyatif alınmadığı takdirde, mücadele dostlarımızla böylesi bir ittifakın mümkün kılınması adına tartışmayı sürdürmek bizler için bir zorunluluk, emekçiler için bir ihtiyaç!

Okur mektubu: “Irkçılığa karşı sesimizi yükseltmeliyiz”

0

Zırhlı Tren Gençlik Gazetesi’nin 6 Temmuz’da düzenlediği “Tırmandırılan göçmen düşmanlığı karşısında nasıl bir politika izlenmeli?” etkinliğinde okunan, Filistinli göçmen bir öğrencinin yazdığı mektubu okurlarımızla paylaşıyoruz. Göçmenlerin her gün maruz kaldıkları ırkçı şiddet vakalarına ışık tutan bu mektubun ırkçı saldırılara karşı ortak bir mücadele zeminine önayak olmasını umuyoruz.

Irkçı olayları azaltmak adına önemli bir adım olan bu etkinliği organize ettiğiniz için teşekkür ederim. Bu etkinliğe davet edildiğimden beri, bu ırkçılıkla mücadele inisiyatifine nasıl katkıda bulunabileceğimi düşünüyorum. Eylül 2022’den beri Türkiye’de yaşayan ve Arapça konuşan bir insan olarak bu masada oturan pek çok insanla ortak korkular paylaşıyorum.

Benim ve arkadaşlarımın maruz kaldığı ırkçı olaylar yeni bir durum değil, yeni olan şey şiddetin seviyesi ve bu ırkçı bireylerin herhangi bir cezalandırılma ihtimalini düşünmeden (zaten böyle bir ihtimal olmadığı için), bağnazlıklarını uygulama konusunda hissettikleri dokunulmazlık. Zaman içerisinde kendimi korumak için nasıl görünmez olunacağını öğrendim. Eğer insan içinde telefonum aranırsa sadece İngilizce konuşmalıyım, kötü bakışlara maruz kalmamak için Arapça kelimeler kullanmaktan kaçınmalıyım.

Son zamanlarda giyim kuşamım bile değişti; eşarbımı sarış şeklim gibi küçük detaylar bile Türk kadınlarından ayırt edilmeme sebep olabilir. Dolayısıyla eşarbımı herkesin taktığı gibi takmaya başladım ve inanın bana, Türk kadınlarından ayırt edilemiyorum. Bu son olayların ardından korkumun arttığını inkâr edemem, öyle ki sokakta Arapça kitaplar taşımaktan ve telefonumda Arapça yazıların gözükmesinden bile sakınıyorum. Tüm bunları özellikle tek başımayken yapıyorum. Arkadaşlarımla beraberken gardımı indirsem de bir grup halinde bile azarlanıyor, ülkeyi mahvettiğimize ve pisliğe çevirdiğimize yönelik kötü ithamlara maruz kalıyoruz.

Tüm bunlara rağmen grup halinde olmak, tek başımayken hissedemediğim güvenlik hissine erişmemi sağlıyor. Yakın zamanda Fatih’teki Suriyelilerle röportaj yaptığım bir çalışma gerçekleştirdim ve yakında ülkeyi terk etmeyi planlayanlar hariç, neredeyse hepsi konuşmaktan korkuyorlardı. Yaşadıkları şeyler en hafif ifadesiyle korkunç ve yürek burkucu.

Güncel durumla ilgili epey düşündüm. Geçmiş sessizliğimizin sorunun bir parçası olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Muhalefet kampanyasını ırkçı bir retorik üzerine inşa ederken, bu gibi güvenli alanlar bile bu propagandaya karşı tamamen savaşmadı. Ana hedefin politik değişim olduğunu anlıyorum, ne var ki bu ırkçı propaganda kampanyasının sonuçlarının ve uzun erimli etkilerinin hafife alındığı aşikâr. Bana sorarsanız muhalefetin (2016 ABD seçimlerine benzer bir şekilde) oy oranlarını insanların korkularını devreye sokarak, kutuplaşmayı ve nefreti körükleyerek artırma çabası; insanlara arzuladıkları ve mevcut hükümet yoluyla erişemeyecekleri seçenekler sunsa da muhalefetin kuracağı olası hükümetin meşruiyetini ve liyakatini zedeliyor. Kampanyanın gücünü mültecilere karşı nefreti kışkırtmaktan almasını ve buna izin verilmiş olmasını hâlâ aklım almıyor. Irkçı propagandanın yayılmasını engellemek ve kışkırtıcı medyaya karşı orada, tam o zaman eyleme geçmek Türkiye toplumuna daha iyi hizmet ederdi. Mevcut olayların Türkiye toplumuna, bölgesel ve uluslararası konumuna yönelik yansımaları olumsuz olmuştur. Burada amacım eleştiri yapmak değil, yalnızca geçmiş hataları kabul etmek ve yalnızca semptomlara değil, temelde yatan sebeplere değinmek.

Bugün buradaki varlığımız hayati bir önemde, zira sizler biz ve Suriyelilerin -şiddeti kınamak için kendi başlarına eylem bile örgütleyemeyen- sesi olabilecek tek kanalsınız. Irkçılığa karşı sesinizi yükseltmeniz, eylemler örgütlemeniz, ırkçılık olaylarının kayda geçirilmesi ve uygun şekilde cezalandırılmasını sağlamak adına hukuki destek sağlamanız konusunda size güveniyoruz. Yapılabilecek önemli şeyler arasında şiddetten etkilenen mültecilere ve her bireye psikolojik, tıbbi ve sosyal destek sağlamak var. En önemlisi ise hükümete; toplumsal farkındalık kampanyalarını yürürlüğe sokması, toplumu eğitmesi ve önyargılarla mücadele etmesi için baskı uygulamamız gerekiyor.

Geç kalmış da olsak, yıllar süren dezenformasyona ve medya propagandasına karşı mücadele etmeliyiz. Dezenformasyona ve olumsuz önyargılara karşı mücadele etmek adına sosyal medya da kesinlikle kullanılabilir. Aynı zamanda mültecilerin deneyimlerini ve ihtiyaçlarını paylaşabilecekleri düzenli toplantılar da düzenlemeye çalışabiliriz. Beraber, herkes için daha güvenli ve daha kapsayıcı bir Türkiye yaratabiliriz. Beni davet ettiğiniz için tekrar teşekkür ederim. Bugün gelemediğim için özür dilerim, inşallah bir sonraki toplantıda olacağım.

Saray’ın vergi paketleri ve Kenya dersleri

0

Temmuzla birlikte Şimşek politikalarının estirdiği “kusursuz fırtına”yı emekçiler olarak bütün sonuçlarıyla birlikte görmeye başladık. Şimşek geçen sene bu zamanlarla patronlarla yaptığı bir görüşmede “Keşke yerel seçimler yarın olup bitseydi,” demiş ve patronlardan “sabır” dilemişti. Sabrın sonu selamet! Banka temsilcileriyle yaptığı toplantıda “Bu geçiş döneminde bütün kesimlerin fedakârlık yapması lazım,” diyen Şimşek, bütün faturayı bir kez daha emekçi halkın üzerine yıktı.

“Fedakârlık” adına asgari ücrete ve milyonlarca emeklinin maaşına zam yapılmazken, “Türkiye’de asgari ücret düşük değil” iddiasıyla, yeni zamlar ve vergi yükleriyle emekçi halkın boynundaki kemer her geçen gün daha fazla sıkılıyor.

Fedakârlıktan bahsedilirken ve ücretlilerin gelirlerinin neredeyse yarısından fazlası vergi ve sosyal güvenlik harcamalarına giderken, geçtiğimiz sene, Türkiye’nin en büyük firması Tüpraş yüzde 12, ikinci büyük firması binde 4 ve Arçelik yüzde 1,6 vergi ödedi. Tümü Koç Holding’e bağlı bu kurumlar bu sembolik vergileri öderken Saray’ın “beşli çeteleri” çoğunlukla hiç vergi ödemedi ve dahası 100 milyarlarca lira teşviklere boğuldu.

Bu tablo içerisinde Saray rejimi hazırladığı yeni vergi paketiyle karşımızda. Şimşek “Bizim tercihimiz vergilendirilmeyen alanlardan vergi almak, vatandaşımıza yeni bir vergi yükü getirmek değil,” dese de yukarıda saydığımız firmalara dönük yeni bir önlem gündemlerinde yer almıyor.

Geçtiğimiz yıl toplanan 4,5 trilyon liralık verginin yalnızca 1 trilyon 275 milyarı şirketler tarafından ödendi, ücretliler ise yaklaşık 2,5 trilyon vergi ödemişti. En büyük 500 şirketin faaliyet kârları 1 trilyon lirayı bulmuşken, bu yıl içerisinde patronlardan alınmayacak vergi ve teşvik toplamı 1,5 trilyon lirayı aşıyor. Daha fazla rakama gerek yok! Verginin nereden alınması gerektiği fazlasıyla açık. Temmuzda meclisten geçirmeye çalıştıkları yeni vergi paketinde ise, patronlara ve zenginlere dönük birkaç göstermelik adım dışında, asıl hedef yine ülkenin emekçileri ve yoksulları olacak.

Bununla birlikte bu tabloyu oldukça olumlu bulan ve iyimser olan kesimler de var. “Geçtiğimiz yirmi yıl boyunca Türkiye hem büyüme hem de yoksulluğun azaltılması açısından mükemmel bir performans sergiledi (…) GSYİH her 26 yılda bir dörde katlanıyor. Diğer taraftan yoksulluk oranı 2005’te yaklaşık %27 iken 2021’de %8’in altına düştü ve tahminlerimiz 2022 ve 2023’te daha da düşeceğini gösteriyor.” Bu pembe tabloyu çizen kişi, Dünya Bankası Türkiye Direktörü Humberto Lopez. İşte AKP’nin IMF’siz IMF politikası daha iyi özetlenemezdi!

Emekçi halk düşmanı bu politikanın yarattığı gerilim, Cumhur İttifakı üzerinde de yansımasını buluyor. Mayıs seçimlerindeki bıçak sırtı zaferinin ardından, mart seçimlerinde ağır darbe alan AKP-MHP ittifakı içinde, Sinan Ateş ve Bora Kaplan davaları üzerinden sert ve kirli pazarlıklar dönüyor. Yeni anayasa tartışması ve “yumuşama” söylemleriyle Erdoğan yönetimi, bir yandan da düzen muhalefetini pasifize etmeye ve yedeğinde tutmaya çalışıyor.

Peki, bu cendereden çıkış mümkün mü? Toplumsal öfkenin böylesine yüksek olduğu bu günlerde, bir yandan sembolik mitingler, diğer yandan erken seçim tartışmalarıyla CHP bir kez daha “majestelerinin muhalefeti” rolünü oynuyor. Sendika yönetimleri ise, “eleştirel açıklamaların” ötesine geçmemek için ellerinden gelen tüm çabayı ortaya koyuyor.

Bu cendereden çıkışın düzen muhalefetinde değil emekçi halkın elinde olduğunu Kenya’da yaşanan “vergi isyanı” bir kez daha göstermiş oldu. Türkiye gibi IMF politikalarıyla yönetilen ve tıpkı bizdeki gibi yeni bir vergi paketiyle yüzleşen Kenya’nın emekçi halkı sokaklara dökülerek, meclisi zapt ederek ve hayatı felç ederek sahneye çıktı ve hükümetin bu saldırı paketini geri çekmesini sağladı. Çözüm erken seçim yanılsamalarıyla bir kurtarıcı beklemek değil; sendikaları, emek örgütlerini birleşik bir mücadele planına zorlayarak, kendi kaderimizi kendi ellerimize almaktan geçiyor. İki, üç daha fazla Kenya!

Her şey sermaye için

0

Çalışma Bakanı’nın açıklamasına göre enflasyon hedeflerinin tutması için ara zam yapılmayacakmış. Emekliler için de iyileştirme düşünmüyorlarmış. Ücret zamlarının enflasyonu artırdığı palavrası emekçilerin alım gücünü azaltmanın sadece bir kılıfı. Enflasyonun gerçek nedeni şirket kârlılıkları ve en zengin yüzde 10’luk kesimin tüketimidir. Bunu defalarca söyledik.

İşçiler zaten gelirlerinin büyük çoğunluğunu barınma ve gıdaya harcıyorlar. Üstüne üstlük ciddi vergi yükleriyle yaşıyorlar. Pırlantadan ya da yattan özel tüketim vergisi alınmaz iken temel ihtiyaç kapsamına giren ürünlerden özel tüketim gerekçesiyle kesinti yapılması, vergi yükünü de işçi sınıfına yıktıklarının onlarca göstergelerinden bir tanesi. Bunun yanında gelir vergisi dilimlerine değinmiyorum bile. Diğer tarafta da milyonlarca liralık kârına karşılık sıfır vergi ödeyen bir sermaye kesimi var.

Sermayeye kredi musluklarını açıp emekçilere ise kredi kartına taksiti bile zorlaştırarak enflasyon hedefi tutturmaya çalışıyorsanız, her zaman söylediğimiz gibi bilinçli bir şekilde faturayı emekçilere kesiyorsunuz demektir. Şimşek geldiğinden bu yana enflasyon iki katına çıkmışken kimse “zor günler geride kaldı” yalanına inanmamızı beklemesin.

İktidar sermayeyi korkutacak en ufak bir adım dahi atmaya imtina ediyor. Servet vergisi son dakika vergi düzenlemesinin olduğu torba yasadan çıkarıldı. Birçok vergi, vergi olmaktan çıkarak resmi haraç haline getirilerek emekçilerin üzerine yığılıyor.

Sendikalar temmuzda zam yapılmalı diyor. Ama tabanlarını hiçbir şekilde harekete geçirmiyorlar. Tekil ve cılız yapılan vergide adalet eylemlerinin sonrasında vergilerin daha da artmış olması, sendikaların bir araya gelerek kitlesel grev ve eylemlere odaklanması gerektiğini söylüyor bize. Sermayenin işçi düşmanı programına karşı tek seçeneğimiz emek ittifakı olabilir. Sadece vergi meselesinde değil alım gücümüzün yükseltilmesi için de, emeklilerin harçlığa dönmüş maaşlarının iyileştirilmesi için de seferber olmalıyız. Aksi halde kimse bu kazanımları bizlere vermeyecek.

Bir enflasyon hedefi yok, atılan her adım sermaye için atılıyor. Fakat uygulanan OVP’nin sanayide, finans alanında vs. hedefleri var. Ama biz toplumsal hedeflerine bakalım:

1- Ekonomi büyüse bile reel ücretler artmayacak. Büyümeyi cebimizde hissetmeyeceğiz.

2- Asgari ücret ile asgari ücretin 2 katı arasında tüm gelirler toplam gelirlerin yüzde 80’ini oluşturuyor. Ortalama ücretleri asgarileştirme politikasıyla şirket kârları rekor kırsa bile emeğin toplumsal zenginlikten aldığı toplam pay gittikçe azalıyor.

3- Vergi yükü de dolaylı vergiler üzerinden işçilere yığılarak zarar toplumsallaştırılıyor. Kâr ise her zaman özel.

4- Türkiye’deki en zengin yüzde 1’lik kesim, ülkenin toplam servetinin yüzde 40’ına sahip. En zengin yüzde 10’luk kesim ise toplam servetin yüzde 69,8’ine sahip​. OVP, servet birikimini en tepede daha da yoğunlaştırmayı hedefliyor.

5- Son olarak OVP’nin en tehlikeli hedefi: Kamusal emeklilik anlamsızlaştırılarak parça parça ilga ediliyor. Özel emeklilik fonları devletin kaynak aktarımıyla teşvik ediliyor.

Tüm bu programa karşı cılız bir “temmuzda zam” talebinin ötesine geçmek gerek. Genel grev seçeneği de dahil işçi sınıfının sendika ve işçi partileri düzeyinde bir araya gelip bir program etrafında hareket etmesinin zamanı geçiyor. Tekrar soruyoruz: Şimdi değilse ne zaman?

Zırhlı Tren’den “Tırmandırılan göçmen düşmanlığı karşısında nasıl bir politika izlenmeli” etkinliği

0

Zırhlı Tren Sosyalist Gençlik Gazetesi, ülke genelinde göçmenlere karşı gerçekleştirilen ırkçı saldırıların ardından 6 Temmuz tarihinde “Tırmandırılan göçmen düşmanlığı karşısında nasıl bir politika izlenmeli?” isimli bir etkinlik düzenledi. Göçmen ve Türkiyeli gençlerin buluştuğu etkinlik kısa bir sunumla başladı.

Sunuma, Antalya’da ırkçı bir saldırı sonucu katledilen Ahmet Handan El Naif anılarak başlandı. Ardından Marksist literatürün kapitalist üretim biçimi ve göçmenlik arasındaki ilişki tahlili irdelendi. Bu tahlile göre küresel ölçekte örgütlenen kapitalizm bir yandan göçmen işçileri ucuz emek gücü olarak kullanırken diğer yandan işçi sınıfı içerisinde bir “yerli-göçmen” ayrılığı yaratarak sınıfı bölmeyi amaçlıyor. Bu genel tahlilin ardından kapitalizmin emperyalist aşamasında yıkıcı güçlerin gelişimi sonucu gerçekleşen savaşlardan ve bu savaşların sebep olduğu kitlesel göçlerden bahseden konuşmacı, bu tip göçlere örnek olarak Suriye, Filistin ve Sudan’ı gösterdi.

Ardından konu Suriyeli göçmenlere geldi. Bu bağlamda Suriye devriminin emperyalist devletlerin müdahalesi sonucundan başarısızlığa uğramasıyla Türkiye’ye göç etmek zorunda kalan Suriyeli göçmenlerin rejim tarafından nasıl kullanıldığına değinildi. Türkiye rejiminin mültecileri korur gibi görünmesine rağmen bunun sadece bir görüntü olduğunu vurgulayan konuşmacı, Suriyeli emekçilerin ne kadar ağır sömürü koşulları altında yaşamak zorunda bırakıldıklarını ve ne kadar yoğun baskılara maruz kaldıklarını derinlemesine anlattı.

Sıra düzen muhalefetinin Suriyeli göçmenlere bakışına geldiğinde ise rejimin göçmenlere bakışı ile muhalefetin bakışı arasında büyük fark olmadığının altı çizildi. Rejimin kendi safına çekemediği kitlelere yaşadıkları bütün sorunların kaynağının göçmenler olduğunu salık veren düzen muhalefeti, bir yandan bu şoven söylem ile sınıfı bölerek rejime karşı ciddi bir muhalefetin örgütlenmesini önlerken diğer yandan da göçmenlerin ucuz emek gücü olarak sömürüsünü garanti altına almış oluyor.

Esadcı solun göçmen meselesine bakışını da özetleyen konuşmacı, Türkiye sol hareketinin büyük kısmının Suriye devrimine bakışını ele aldı. Türkiye solunun büyük kısmı, 2011 yılında gerçekleşen devrimi emperyalizmin Esad’a karşı gerçekleştirdiği bir komplo olarak okudu ve bu bağlamda (açık ya da örtük) Esad’ı desteklediler. Konuşmacı, bu Esadcı refleksin arkasında mevzubahis partilerin Stalinist geleneklerinden dolayı, işçi sınıfının (özellikle Arap işçi sınıfının) bağımsız seferberliklerine inanmamasının yattığını vurguladı. Türkiye solunun göçmenlere bakışının mensubu oldukları ezen ulus devletinden farklı olmadığını, onları “yabancı” olarak gördüklerini belirten konuşmacı; solun bu bölümünün Suriyelilerin sendikal haklarından hiç bahsetmediğinin altını çizdi. Son olarak solun “Esad’la anlaşma” projesine değinen konuşmacı, bu çizgiyi savunanlara kendi diktatörleri Erdoğan’la anlaşmalarını salık verdi.

Son olarak konuşmacı Zırhlı Tren’in Suriyeli göçmenlere bakışını dile getirdi. Buna göre Zırhlı Tren’in temel tezi, göçmen emekçilerin de Türk ve Kürt emekçiler gibi Türkiye işçi sınıfının bir parçası olduğuydu. Bu işçi sınıfının ancak birleşik bir mücadele ile taleplerine ulaşabileceğini, bu birleşik mücadelenin önündeki en büyük engelin şovenizm olduğunu belirten konuşmacı; birleşik mücadelenin aracı olarak sendikaları, yerli ve göçmen işçilerin birlikte örgütlendiği sendikaları gösterdi.

Etkinliğin ikinci yarısında göçmen katılımcılar, göçmenlerin günlük hayatta karşılaştıkları sorunlardan ve olası çözüm önerilerinden bahsettiler. Güncel ırkçı saldırıların ardından korku içerisinde yaşadıklarını, sokakta üzerinde Arapça yazı yazan eşyalarını bile taşıyamadıklarını, telefonlarındaki Arapça yazıları mümkün olduğunca göstermemeye çalıştıklarını söylediler. Son saldırılardan önce bile günlük hayatları içerisinde sürekli nefret söylemlerine, sözlü tacizlere ve hatta fiziksel müdahalelere maruz kaldıklarını; mevcut durumda ise tüm bu durumların katbekat arttığını dile getirdiler.

Bu sırada söz alan başka bir göçmen katılımcı, gerçekleşen şoven saldırıların yoğun bir medya propagandasının sonucu oluğunu dile getirdi. Memleketinde de benzer propagandalara maruz kaldığını, göçmen düşmanlığı yapan yerlilerin büyük bir kısmının illa kötü insanlar olmadıklarını belirtti. Bu propagandalara karşı mücadele etmek için bizim de medyada varlık göstermemiz, karşıt propaganda araçlarını kullanmamız ve de en önemlisi göçmen düşmanlığına karşı mücadele etmekten korkmamamız gerektiğini belirtti. Mevcut saldırılara karşı yalnız bırakılmış göçmenlerin yanında olmamız gerektiğini, Türkiyeli emekçilerin bu saldırılara karşı en önemli kalkan olduklarını bizlere hatırlattı.

Devamında göçmen katılımcılar yaşadıkları yasal sorunlardan bahsettiler. Güvencesiz ve düşük ücretli çalışma koşullarının yanında seyahat özgürlüklerinin de olmadığını belirttiler. Kayıtlı olduğu il dışında “yakalanan” göçmenlerin sınır dışı edilme merkezlerine gönderildiklerinden bahseden katılımcılar barınma sorunlarına da değindiler. Göçmenlerin ikamet izni almalarının mümkün olmadığı “kapalı mahallelerden” bahseden katılımcılar bunun yanı sıra genel olarak ikamet izni almanın ne kadar zor olduğuna, öğrenci vizesi işlemlerinin bile zorluğuna ve Göç İdaresi’nde maruz kaldıkları kötü muamelelere değindiler. Etkinliğe katılamayan iki göçmenin mektuplarının okunmasının ardından etkinlik sona erdi.

Güney Kore’de Samsung işçileri süresiz grevde!

0

Güney Kore, tarihindeki en büyük grevlerden biriyle sarsılıyor. Ulusal Samsung Elektronik Sendikası’nın (NSEU) başını çektiği grev pazartesi günü 3 günlük olarak ilan edilmişti. Ancak Samsung yönetiminin herhangi bir talebe yanıt vermemesi üzerine grev süresiz olarak tekrar ilan edildi.

Brand Finance isimli kuruluşun 2023 yılına dair açıklamasına göre Samsung, 100 milyar dolarlık marka değeri ile dünyanın en büyük 6. firması. Firma, yapay zekâdan otomotive, beyaz eşyadan cep telefonuna kadar çok geniş bir yelpazede üretim yaparken, bünyesinde 300 binden fazla çalışan bulunduruyor. Firmanın üretiminin yoğunlaştığı bölge ise Güney Kore. Yine bu firmanın Güney Kore’deki tesislerinde çalışan işçilerin önemli bir kısmı Ulusal Samsung Elektronik Sendikası’na üye. 30 bin üyeye sahip olan sendika, bu haliyle ülkedeki Samsung’un çalışanlarının çeyreğini kapsıyor.

Samsung dünya çapında sendika kırıcılık faaliyetleri ile bilinen bir firma. Zira bugün yaşanan deneyimde de sendikayı muhatap almayışı bunun bir göstergesi. Firma geçmişten bugüne, yasal ve yasadışı pek çok yolu izleyerek çalışanların örgütlenmesinin önüne geçmeye çalışıyor.

Greve giden sendikanın temel talebi taban ücretlerde yüzde 3,5’lik bir artış sağlanması. Bunun yanında yan haklarda iyileştirme ve greve katılan sendikalı işçilerin ekonomik kayıplarının tazmin edilmesi de taleplerin arasında.

Sendika 8 Temmuz Pazartesi günü bu talepler için 3 günlük bir grev ilan etmişti. Ancak işverenin hiçbir uzlaşma ya da görüşmeyi kabul etmemesi sonucunda çarşamba günü süresiz grev kararı alındı. Şu an fiili olarak greve katılmış olan çalışan sayısı 6500. Sendika bütün üyelerine grev çağrısı yaptı ve bu sayının artması bekleniyor.

Yaşanan deneyim, dünyanın en büyük firmalarından biri olan Samsung’da gerçekleştiği için önemi artıyor. Samsung Güney Kore’deki en büyük firma olmasıyla ve dünya çapındaki tedarik zincirinde tuttuğu yer ile ekonomi açısından belirleyici nitelik taşıyor. Samsung kapitalist dünya pazarında ne kadar önemli bir yer tutuyorsa, söz konusu grevlerin başarıya ulaşması da dünya çapında işçi sınıfı için o kadar önemli bir yer tutuyor. Bu devasa firmanın işçilerinin sendikalaşması ve taleplerini kazanması hem Güney Kore işçi sınıfı için hem de dünya işçi sınıfı için önemli bir kazanım haline gelebilir.

Avrupa’da aşırı sağın yükselişini nasıl kavramalı?

0

Geçtiğimiz haziran ayında gerçekleşen Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri birçok açıdan önemli sonuçlar doğurdu. Ama tabii ki bu sonuçların tamamını incelemek daha kapsamlı bir yazıyı zorunlu kılıyor.

Ortaya çıkan sonuçlardan en önemli ikisi, Avrupa emperyalizminin krizinin derinleşmesi ve biri Fransa Le Pen (daha merkezci ve modere bir sağ anlayış) diğeri de Almanya AfD kanadı olarak ikiye bölünmüş de olsa aşırı sağın yükseliş eğilimleri. Keza bu iki sonuç birbirleriyle de oldukça ilişkili.

Kapitalizmin 2008 yılında başlayan krizini halen aşamaması, ekonomik krizin politik istikrarsızlıkları ve krizleri de beraberinde getirmesi sonucunu doğuruyor. Son 16 yılda Avrupa özelinde bunun birçok örneğini gördük. AP seçimleri ise AB emperyalizminin başat iki gücü Almanya ve Fransa’da bu çoklu kriz dinamiklerinin bir hayli derinleştiğini bir kez daha ortaya çıkardı. Ve bu çoklu kriz ortamından en çok beslenen yapıların aşırı sağ partiler olduğunu da gözler önüne serdi.

Bu durum, aşırı sağın güçlenişi üzerine şu birkaç soruyu ortaya atmayı zorunlu kılıyor bizce: Kitleler geri döndürülemez bir şekilde aşırı sağ politikalarda konsolide mi oldu? Yoksa Avrupa sol-sosyalist partilerinin “sağcılaşan”, ehven-i şer politikaları kitleleri alternatifsiz bıraktığından aşırı sağa doğru seçim yoluyla bir yönelim mi gösteriyorlar?

Dünya sosyalist hareketinin sınıf işbirlikçi, izlenimci ya da sekter kanatları ilk soruya evet cevabını veriyorlar. Aşırı sağın, faşist/faşizan grupların konsolide olabilmesinin kitle hareketinin nihai bir yenilgi yaşamış olması gerektiği gerçeğinin üzerinden atlayarak.

Aşırı sağın güçlenişini tabii ki küçümsememek gerekiyor ve bu güçlenişi mümkün kılan somut durumu da iyi analiz edebilmek elzem. Merkez sağ, merkez sol ya da sosyal demokrat partilerin tamamı son 16 yılda kemer sıkma politikalarıyla krizin faturasını kitlelere ödetmeye çalıştı. Ekonomik çöküş, orta sınıfların ezilmesini beraberinde getirdi. Toplumsal kutuplaşma tırmandı. Ve bu kutuplaşmanın göçmen, lgbti+, kadın düşmanı popülist politikalarla aşırı sağa bir zemin sunduğu aşikâr.

Ancak aşikâr olan bir başka gerçek de Avrupa emekçi halklarının bu çoklu kriz ortamı karşısında mücadele azminden geri adım atmamış olmaları gerçeği. Kitleler kemer sıkma politikalarına, baskıcı uygulamalara ve daha birçok şeye karşı mücadele sahnesini terk etmiş değil ya da nihai bir yenilgi almış da değiller.

Ama tüm bu mücadele deneyimlerinde taleplerine cevap üretebilecek bir alternatif ararken reformist ya da yeni reformist sol tarafından yüz üstü bırakılmış durumdalar. Ekonomik krizle geçen son 16 yılda, kitleler birçok ülkede kapitalizmi sorgulayarak seferber olmuşken sosyalist partiler sürekli olarak “daha insani bir kapitalizm mümkün” yalanı üzerinden bu mücadeleleri düzenden kopuş perspektifiyle ilerletemediler. Halbuki kapitalizm bile bundan iyisi can sağlığı derken!

Evet, aşırı sağ politikalar son dönemde güç kazandı. Sadece Avrupa’da da değil, dünyada da ve Türkiye’de de. Ve aşırı sağ partiler de seçimler yoluyla kitlelerin tepki oylarını kendisine çekmeyi başarabildi birçok örnekte. Ancak gerçekçi olacaksak, bu durumun asıl sorumluluğu kitlelerde değil, biz sosyalistlerde.

Cevap vermemiz gereken soru basit, uygulaması zorlu olsa da. Sınıf işbirliğinden, ehven-i şerden kopup, emekçi sınıfların aramakta olduğu alternatifi, acil talepler etrafında devrimcilerin birliğini yaratma ve bu birliği kapitalizmden kopuş perspektifiyle ilerletme sorumluluğunu alacak mıyız almayacak mıyız?

Fransa’da seçimler: Le Pen’in aşırı sağı yenildi

0

7 Temmuz’da tekrarlanan parlamento seçimlerinde Marine Le Pen’in aşırı sağı mutlak çoğunluğu elde edemedi ve beklenmedik bir seçim yenilgisine uğradı. Bu, Le Pen açısından oldukça büyük bir darbeydi; zira boksta bu tip durumlara “kendi kefen bezine düştü” denir. İlk turda elde ettiği birincilikten, üçüncü sıraya geriledi.

Sol görüşlü Yeni Halk Cephesi (NFP) yeni Ulusal Meclis’te 182 milletvekili kazanarak birinci oldu. İkinci sırada, 250 milletvekilinden 168’e düşen Emmanuel Macron’un hükümet yanlısı Birlikte (Ensemble) partisi vardı. Üçüncü sırada ise 143 milletvekiliyle, birinci turun ardından zaten kazandığını sanan Le Pen’in Ulusal Toplanış (RN) partisi oldu.

Denebilir ki, Fransız aşırı sağı ve küresel aşırı sağ, yani sadece Marine Le Pen değil ama Jordan Bardella, Meloni, Bolsonaro, Milei, İspanya’da Vox, Portekiz’de Chega ve ABD’de Trump da seçim sonuçlarını kutlayamadı.

Binlerce işçi ve genç, Fransa sokaklarında, özellikle de Paris’teki Stalingrad Meydanı’nda, Hitler’in düşüşünü getiren mücadeleyi anarak seçim sonuçlarını kutladı. Filistin bayrakları ve posterleri taşıyan gençler, Siyonist İsrail devletinin uygulamakta olduğu soykırımı kınadı. Bu insanlar, 2023’te Macron’un gerici emeklilik reformuna karşı kitlesel grev ve yürüyüşlere öncülük eden ve sayısı binleri bulan kişilerdi.

Aşırı sağın olası seçim zaferini engelleyen olgu, tam da bu öncülerin oylamaya olan yoğun katılımıydı. İkinci turda seçimlere katılım yüzde 67,1 ile rekor düzeyde gerçekleşti.

9 Haziran’da yapılan Avrupa Birliği (AB) parlamentosu seçimlerinde, kitleler, kapitalist hükümetlere karşı cezalandırıcı oylar kullanmayı tercih etmişlerdi. Bu durum hem merkez sağ (Macron) hem de merkez sol (İspanya devletinin veya Almanya’nın sosyal demokrasisi) için geçerliydi. Liberal sağ (Almanya) ve aşırı sağ (Fransa ve İtalya) bu seçimlerden yüksek oy oranlarıyla çıkarken, aynı zamanda seçimlere katılım da oldukça düşüktü. Fransa’da insanlar aşırı sağın Marine Le Pen’in “tarihi zaferini” garantileyeceğini varsaydılar. Başarısızlığı bu tahmini boşa çıkardı ve Fransız işçi sınıfının, gençliğinin ve onun militanlarının sıkı bir şekilde Filistin yanlısı olduğunu gösterdi.

4 Temmuz’daki İngiltere seçimleri de aşırı sağa doğru olan seçimsel eğilimi yavaşlattı. Britanya’nın merkez solu olan İşçi Partisi (LP), Margaret Thatcher’ın Muhafazakâr mirasçılarının 14 yıllık yönetimini sonlandırdı. Bu, Muhafazakâr Parti’nin uzun emperyalist tahakküm tarihindeki en ağır seçim yenilgisiydi. İşçi Partisi, aralarında Tony Blair’in de bulunduğu, halihazırda İngiliz emperyalist burjuvazisinin hizmetinde iktidarda olan merkez solun bir parçası. Ancak önemli olan, milyonlarca Britanyalı işçinin, 2022 ile 2023 yılları arasında gerçekleşen büyük grevleri çarpık bir şekilde yansıtarak, muhafazakâr sağı oylarıyla cezalandırmış olmasıdır. Örneğin Ocak 2024’te asistan doktorların tarihi bir grevi yaşandı.

Fransa’da aşırı sağ Le Pen dışında seçimlerin en büyük kaybedeni ise ikinci olmasına rağmen Macron ve onun merkez sağ hükümeti oldu. Zaten Avrupa seçimlerinde ve Fransa seçimlerinin ilk turunda yüzde 20’yi geçememişti. Böylece Macron, hükümetinin emeklilik reformu, polis şiddeti, göçmenlere yönelik zulüm ve İsrail’in Filistin halkına yönelik soykırımına verdiği destek gibi işçi karşıtı, halk karşıtı ve baskıcı politikalarının bedelini ödüyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE), NFP’ye oy veren pek çok seçmenin Le Pen’i ve aşırı sağı durdurmak için bunu isteksizce yaptığını biliyor. Bu merkez-sol, reformist sol koalisyon çözümün değil, sorunun bir parçası. NFP’nin milletvekili listelerindeki bazıları, işçi sınıfına karşı çokuluslu şirketler ve büyük şirketler adına yöneten Sosyalist Parti’den (PS) François Hollande gibi, hükümet görevlerinde bulunmuştu. Pedro Sanchez’in İspanyol devletindeki deneyimi (PSOE) veya Alman Olaf Scholz’un iktidarı (PS) gibi diğer sözde sol hükümetler de aynısını yapıyor.

NFP üyeleri olan LFI (Boyun Eğmeyen Fransa – Mélenchon), PCF (Fransız Komünist Partisi) ve işçi liderleri, Macron’un 2023’teki emeklilik reformuna tam olarak karşı çıkmadılar. Örneğin, genel grev çağrısını reddettiler.

Şimdi seçim zaferlerini, başbakanlık koltuğunun ellerinde olduğu ortak bir hükümete gitmek üzere Macron’la anlaşma yapmak için kullanmak istiyorlar. Kapitalist bir hükümete entegre olmak (“birlikte yaşamak”) için seçim sonuçlarından yararlanmak istiyorlar. Halbuki François Mitterrand’ın Fransa’daki başkanlığı, sınıf uzlaşmacı hükümetlerin kemer sıkma tedbirlerini aynen uyguladığını kanıtlamıştı.

Uluslararası Troçkist akımdan İUB-DE olarak, Fransız işçilerinin tek çıkış yolunun mücadeleyi ve seferberliklerini sürdürmek olduğuna inanıyoruz. Aşırı sağı yenilgiye uğratmak ve Macron hükümetinin kitlelere ve gençliğe yönelik saldırılarına karşı koymak için mücadele sürmeli.

Seçimler Fransa’daki ciddi burjuva siyasi krizi sonlandırmayacak. Ücretler, emekli maaşları, göç yasaları, kamu sektörleri ve Filistin halkı için seferberliğe geçmek yaşamsal bir önem taşıyor.

İUB-DE olarak, aşırı sağın durdurulması için NFP adaylarına ikinci turda eleştirel oy çağrısında bulunmuştuk. Seçimin Macron ile Le Pen arasında olduğu seçim bölgelerinde ise ya boş oy vermeyi ya da oy vermemeyi önerdik. Seferberliğe geçip Le Pen’e ve aşırı sağa karşı oy kullanan yoldaşlarımızla omuz omuza durduk. Antikapitalist, sosyalist bir alternatif inşa etmek için Troçkist güçleri birleştirmemiz ve Arjantin’deki FIT-U’dan ders almamız gerekiyor. Siyasi açıdan bağımsız, mücadelelere adanmış, işçilere ve halka krizle mücadele etmek ve bir işçi hükümetini hedeflemek için acil bir ekonomik plan öneren yeni bir birleşik alternatif inşa etmeliyiz.

Bir öğretim yılı daha biterken eğitimdeki sorunlar çığ gibi büyüyor

0

Haziran ayının sonu itibarıyla milyonlarca öğrenci ve eğitim emekçisi için bir eğitim-öğretim yılının daha sonuna gelindi. Ve maalesef bu öğretim yılı da daha önceki yıllar gibi sorunların çığ olup büyüdüğü bir öğretim yılı oldu.

Hiç şüphesiz bu öğretim yılının en önemli sorunu eğitimde artan şiddet olaylarıydı. Okulların açıldığı andan itibaren hemen hemen her hafta bir şiddet haberi ile karşı karşıya kaldık. Ve maalesef 7 Mayıs tarihinde İstanbul’un Eyüpsultan ilçesindeki bir özel okul müdürünün öldürülmesi ile bu şiddet olayları tüm eğitim bileşenleri için bardağı taşıran son damla oldu. Artan şiddet olayları neticesinde tüm eğitim sendikaları birleşerek 10 Mayıs günü son yılların en kapsamlı grevini gerçekleştirdi. Bu grev neticesinde AKP iktidarı eğitimde şiddeti önlemek için birtakım somut adımlar atılacağını vaat etse de yapılan göstermelik düzenlemeler eğitimde yaşanan şiddet olaylarını engellemedi. Maalesef 26 Haziran tarihinde bu sefer Kocaeli’nde görev yapan bir müdür yardımcısı silahla vurularak öldürüldü.

Bu öğretim yılının en önemli tartıma konularından biri de AKP iktidarının eğitim sistemini gerileştirmek için attığı birtakım adımlar oldu. ÇEDES ile başlayan eğitimde gericileştirme adımları “yeni” müfredatın alelacele yürürlüğe sokulması ile AKP iktidarının eğitim sistemindeki nihai hedefinin ne olduğunu göstermiş oldu. Yeni müfredatın bu kadar hızlı bir şekilde ve hiçbir eğitim bileşeninin görüşünü almadan yürürlüğe konulmasının nedeni, müfredat incelendiğinde daha anlaşılır oldu. Zira yeni müfredatla bilimsel pek çok konu, görüş, teori vb. müfredattan çıkartılırken bunların yerine dinsel kavramlar monte edildi. Gösterilen tüm tepkilere kulaklarını tıkayan AKP iktidarı, bu müfredatı itirazlara rağmen önümüzdeki öğretim yılı itibarıyla uygulayacağını belirtti.

Bu öğretim yılında ön plana çıkan bir diğer sorun ise MESEM uygulaması oldu. Lisede başarısız olan ya da ekonomik durumundan dolayı lise eğitimini devam ettiremeyen binlerce öğrenci MESEM uygulaması ile bizzat devlet eliyle çocuk işçiliğe yönlendirildi. 13-14 yaşlarında binlerce öğrenci staj adı altında yok denilecek ücretlerle sermayeye köle edildi. Üstelik maalesef onlarca öğrenci çalıştıkları işyerlerinde ya iş kazasına uğradı ya da hayatını kaybetti.

Yukarıda sıralanan sorunlar hiç şüphesiz eğitim sisteminde yaşanan en önemli sorunlardır ama sistemin tüm sorunları bunlardan ibaret değil. Üniversite öğrencilerinin barınma sorunları, akademik personele yönelik baskılar, eğitim emekçilerinin özlük ve ekonomik sorunları ve daha pek çok sorun AKP iktidarının eğitim alanında ne kadar başarısız olduğunun göstergeleri.

Yaşanan tüm bu sorunlara rağmen eğitim emekçilerinin sorunların çözümüne yönelik sergiledikleri mücadele örnekleri de yok değil. Özellikle özel sektörde çalışan eğitim emekçilerinin ve bu sektörde çalışan eğitim emekçilerini temsil eden Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’nın sergilediği eylem pratikleri oldukça ses getirdi. Özel sektör öğretmenlerinin en önemli talebi olan “taban maaş” talebinin ön plana çıktığı ve 26 Mayıs’ta başlayan oturma eylemi bir süredir kararlılıkla devam etmekte. Taban maaş talebi başta olmak üzere özel sektörde çalışan eğitim emekçilerinin sorunlarını ön plana çıkaran oturma eylemi pek çok şehirde il Milli Eğitim Müdürlükleri önünde sürüyor.

DHL Express’te sendikal çoğunluk sağlandı

0

Bir süredir DHL Worldwide Express Taşımacılık ve Ticaret AŞ’de örgütlenme çalışmalarını sürdüren TÜMTİS (Tüm Taşıma İşçileri Sendikası), toplu sözleşme için bakanlığa yaptığı çoğunluk tespiti başvurusunun olumlu yanıtlandığını duyurdu.

Sendikanın yaptığı açıklamada “Sendikamız, DHL Express’te sürdürdüğü kararlı örgütlenme çalışmalarının ardından Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na çoğunluk tespiti için başvuruda bulundu. Çalışma Bakanlığı, yapmış olduğu incelemeler sonucunda sendikamızın yasanın aradığı çoğunluğu sağladığına dair çoğunluk tespit yazısını 27.06.2024 tarihinde taraflara tebliğ etti. Bakanlığın ilgili yazısıyla birlikte DHL Express’te çoğunluk tespitimiz kesinleşti,” dendi.

2017 yılında 9 işçinin işten atılmasıyla başlayan 556 günlük direnişin ardından 2019’da DHL Express ile TÜMTİS arasında ilk toplu sözleşme imzalanmıştı. Takip eden süreçte yaşanan yoğun işçi ve sendika düşmanı pratikler toplu sözleşme süreçlerini akamete uğrattı. Türkiye’nin en kârlı lojistik şirketlerinden biri olan DHL Express’te sendikalaşma hakkının yeniden kazanılması ve işçilerin özlük haklarını iş güvencesi ile beraber toplu sözleşme ile yeniden garanti altına alması lojistik sektöründe çalışan işçilerin tamamının kazanımı anlamına gelirken, sendika düşmanı pratiklere karşı önemli bir yanıt olacak.

TÜMTİS, 2007 yılı kongresinde aldığı karar ve örgütlenme hedefleriyle kargo şirketlerinde örgütlenme çalışmaları başlattı. 272 gün süren UPS, 476 gün süren DHL Lojistik direnişlerinin ardından dört yıl süren bir mücadelenin sonucunda Aras Kargo’da da örgütlendi. Kühne Nagel, Zet Farma, Aramex ve ambarlarda da örgütlü olan TÜMTİS, DHL Express’ten sonra MNG Kargo’da örgütlenme faaliyetini sürdürüyor.

Kuralsızlığın hâkim olduğu kargo sektörünün tamamında örgütlenmeyi hedefleyen TÜMTİS sektörel bir sözleşme ile kargo işçilerinin çalışma saatleri, koşulları ve ücretlerinde kalıcı bir düzenleme elde edilmesini hedefliyor.

Yabancı değil sınıf kardeşi

0

Geçtiğimiz günlerde Kayseri’de başlayarak birçok şehre yayılan saldırılar neticesinde çok sayıda göçmenin evi, işyeri ve araçları tahrip edildi; göçmenler fiziki şiddete maruz bırakıldı ve saldırıların üçüncü gününde 17 yaşındaki Suriyeli işçi Ahmet Handan El Naif ırkçılar tarafından sokak ortasında katledildi.

Olaylar sırasında açığa çıkan yağma manzaralarının birçoğumuza 6-7 Eylül’ü, yakılan ev ve işyerlerinden yükselen alevlerin birçoğumuza Madımak’ı hatırlatması boşuna değil. Türkiye’de pogromlar ve linçler her daim egemen sınıfın cephaneliğindeki yerini korudu ve bu silah kimi zaman etnik arileştirme operasyonları için, kimi zaman mülkiyetin zor yoluyla devralınmasını sağlamak maksadıyla, kimi zaman ise ezilen ulus ve inanç gruplarının özgürleşme mücadelesini sindirmek niyetiyle kullanıldı.

Son yıllarda Altındağ’dan Esenyurt’a birçok yerde gerçekleşen pogromlar; Nourtani cinayetinden, Dina’nın katledilmesinden tanıdığımız pervasız saldırılar göçmen yoksulları, işçileri ve kadınları hedef almaya devam ediyor. Bu saldırıların her biri organize olmasa dahi, saldırganlar göçmenleri kolay hedef haline getiren politikalardan ve göçmenlere dönük saldırıların cezasız kalacağı inancından güç alıyor. Bu siyasi iklimin esas müsebbipleri sermaye sınıfı, siyasi iktidar ve ırkçı açıklamaları ile göçmenleri hedef alan düzen politikacılarıdır.

Saldırıların ardından İstanbul, Antep ve Eskişehir’de emek ve demokrasi güçlerinin göçmenlerle dayanışmak için örgütlediği basın açıklamaları, etkileri bakımından yeterli olmasa da kıymetliydi. Keza Antep’te Birtek-Sen üyesi işçilerin saldırıya uğrayan Suriyeli işçileri koruyarak sınıf dayanışmasını yükseltmesi, kadın örgütlerinin pogroma bahane edilmek istenen cinsel saldırıyı işaret ederek failin göçmenler değil patriyarka olduğunu dile getirmesi de yürünecek yolu aydınlatan tutumlardandı.

Savaşlardan, katliamlardan, yoksulluk ve yoksunluktan yani emperyalist kapitalist düzenin yarattığı envai çeşit sorundan mütevellit kendine yeni bir hayat kurmak maksadıyla topraklarından uzaklaşmak zorunda kalmış sınıf kardeşlerimizi savunmak, egemenlerin emekçi ve ezilenlerin yaşamlarından duydukları haklı hoşnutsuzluğu göçmenlere yöneltmek için dolaşıma soktuğu ırkçı safsatalara karşı meşru ve haklı taleplerimizi yükseltmek ve sınıfımızın gündemine taşımak zorundayız. Bu noktada özellikle sendikaların daha çok inisiyatif alması gerektiğini ve göçmenlerin dahliyle yeni bir görünüm kazanmış olan işçi sınıfının güncel durumuna uygun olacak şekilde reorganize olmakta geciktiklerini not düşelim.

Taleplerimizin başlıcalarını ise şöyle sıralayabiliriz: Geri Kabul Anlaşması iptal edilmeli, göçmenlerin hayatları devletler arasında kullanılan bir koz olmaktan çıkarılmalıdır. BM Cenevre Sözleşmesi’ne koyulan coğrafi çekince kaldırılarak mültecilik statüsü tanınmalıdır. Göçmenlerin il ve ilçeler arasında seyahat ve ikamet özgürlükleri tanınmalıdır. Göçmenlere yönelik haksız gözaltı ve sınır dışı uygulamaları sonlandırılmalıdır. Göçmen emekçilerin tüm sosyal ve ekonomik hakları tanınmalıdır. Geri gönderme merkezleri kapatılmalıdır. Irkçı nefret söylemlerine karşı cezasızlık politikası son bulmalıdır.

Siyonist İsrail’in en büyük destekçisi ABD, İstanbul’da protesto edildi

0

Filistin Eylem Komitesi’nin çağrısıyla 7 Temmuz Pazar günü İstanbul Sarıyer’deki ABD Konsolosluğu önünde büyük bir yürüyüş ve basın açıklaması düzenlendi.

Aralarında BDS, Filistin’de İşgale Son gibi Filistin için özgürlük talep eden platformların, sendikaların ve İDP, EMEP, DSİP, ESP, DİP gibi siyasi partilerin yer aldığı Filistin Eylem Komitesi, ABD’nin Siyonist rejime olan desteğini kesmesi için ABD Konsolosluğu önünde bir eylem gerçekleştirdi. Eylemde “Filistin’de Soykırım 9 Aydır Sürüyor: Siyonist İsrail’in Suç Ortağı ABD DEFOL!” yazılı ana pankartın arkasında yürüyüş kolu oluşturuldu.

Polisin engellemelerine rağmen yüzlerce kişinin katıldığı yürüyüşte “Nehirden Denize Özgür Filistin!”, “Yıkılsın Siyonist İşgal Devleti!”, “Katil ABD, Ortadoğu’dan Defol!”, “Katil İsrail, İşbirlikçi ABD!”, “Filistin’e Destek, İsrail’e Boykot!”, “Emperyalizm Yenilecek, Direnen Filistin Kazanacak!” sloganları atılırken İsrail’e verilen bütün desteğin kesilmesi talep edildi.

ABD, 7 Ekim’den bugüne Filistin’de süren direniş ve katliamda Siyonist rejime askeri, mali ve diplomatik destek veren en büyük odak. ABD, 300 milyar doları bulan askeri ve ekonomik yardımlarla Gazze üzerinde süren ablukanın ve apartheid rejiminin varlığının garantisi konumunda. ABD’nin suç ortaklığını teşhir eden ve Siyonist rejime olan tüm desteğin kesilmesini vurgulayan basın metninin Türkçe, İngilizce ve Arapça olarak okunmasının ardından eylem sonlandırıldı.

Basın açıklamasının tam metni:

Soykırımcı İsrail, En Büyük Ortağı ABD

76 yıldır Filistin toprağını gasp etmeye ve Filistinlileri yurdundan koparmaya çalışan ırk-ayrımcı ve işgalci İsrail, son 9 aydır aydır aralıksız biçimde Filistin halkının toptan imhasını hedeflediği bir soykırım saldırısı yürütüyor. 7 Ekim’den bu yana süren saldırılarda on binlerce Filistinli, kullanımı yasak silah ve bombalarla vahşice katledildi; yüzbinlerce Filistinli kalıcı bedensel ve ruhsal hasarlar aldı, başta hastaneler olmak üzere tüm yaşamsal tesisler yok edildi. Hala binlerce Filistinlinin cesedi enkaz altında çıkarılmayı bekliyor…

2 milyondan fazla Filistinlinin yaşadığı Gazze, şu anda tam bir askeri işgal ve kuşatma altında. Gıda ve ilaç dahil tüm temel ihtiyaç maddelerinden mahrum bırakılan Filistinliler, kendi toprağında özgür bir halk olarak yaşamak için direniş iradesini sürdürüyor.

Yaşadığımız coğrafyada emperyalizmin ileri bir üssü olan İsrail’in, kurulduğu günden itibaren en büyük destekçisi ABD’dir. ABD, yıllardır İşgal devleti İsrail’e düzenli askeri ve ekonomik yardımlar sağlıyor. Yapılan bu yardımların hacmi bugün 300 milyar doları aşmış durumda. Tüm dünyadan gelen, işgal devletine askeri yardımların kesilmesi çağrısına rağmen, ABD soykırım saldırısının ağırlaştığı bu dönemde, işgal devletine 26 milyar dolarlık yeni bir askeri yardım sağlayacağını açıkladı. Soykırım makinesi İsrail ordusunun ithal ettiği silahların %69’u ABD tarafından temin ediliyor.

Gazze’de süren soykırıma sağladığı tüm askeri, lojistik ve maddi yardımın yanı sıra ABD, uluslararası ateşkes çabalarını veto ediyor, işgal devletine karşı tüm olası yaptırım kararlarını engelliyor, Filistin halkını destekleyen Yemen’e askeri operasyon gerçekleştiriyor, Lübnan’a tehditler savuruyor. ABD tüm gücünü, işgal ve soykırımın sürdürülmesi için ortaya koyarken, Filistinli mültecilere yardım eden Birleşmiş Milletler’e bağlı kurumlara desteğini durduruyor.

Diğer yandan, işgal devleti İsrail’i bölgesel tehditlerden koruyan Türkiye’deki NATO üslerinin varlığı da işgal devletinin bölgesel savaş kararı alabilmesi için kritik bir önem taşıyor.

Biz, işgal ve sömürgecilik karşıtları, özgürlük ve adalet isteyen halkların bir parçası olarak Filistin halkının tarihsel hakları için sürdürdüğü direnişin koşulsuz yanındayız. Kendi toprağından ve köklerinden tamamen koparılmak istenen Filistin halkı bir zeytin ağacının direngenliğiyle varoluş savaşı veriyor. Bu mücadeleye destek vermek için işgal devletine tam bir ambargo uygulanmasının ve yaptırımlara uğratılmasının en etkili tutum olduğunu biliyoruz. Coğrafyamızda barış ve özgürlüğün hüküm sürmesi için, Filistin halkına soykırım uygulayan Siyonist işgal devletini tecrit etmek ve ona verilen emperyalist desteği durdurmak zorundayız. Buradan, soykırımcı İsrail’in en büyük ortağı ve hamisi ABD temsilciliği önünden tekrar sesleniyoruz:

  • İsrail’le diplomatik ilişkiler kesilsin ve açık bir askeri ambargo kararı alınsın!
  • İsrail’i koruyan NATO üsleri kapatılsın!
  • ABD bölgemizden defol!

Filistin Eylem Komitesi

Hangi mevsim emekçi dostudur?

0

Kameralara yansıyan bir görüntü. Orta yaşlı, muhtemelen emekli bir kişi isyan halinde. Kafasından aşağı boşalttığı suyun dahi serinletemediği gövdesi ter içindeyken şöyle haykırıyor: “Hani yaz fakir mevsimiydi?”

Gerçekten de yaz hep emekçinin dostu bir mevsim olarak sayılmıştır. Eskiden öyle idi. Üstünde bir çatısı olmayan garip gureba dahi ılık yaz gecelerinde gökyüzünü örtü yapar, çayır çimen, bir köşede yatabilirdi. Sıcak gündüzlerde ise bulunacak bir ağaç gölgesi serinlemeye yeterdi. Evi barkı olan için de odun, kömür parasından kışlık giysilere dek harcama giderleri azalırdı. Sebze-meyvenin bol ve ucuz olması ise yazın en keyifli yanı olurdu. Eskiden derken çok değil, 25-30 yıl öncesine dek iyi kötü böyleydi. Üstelik mevsim sayısı halen dört idi…

Ama artık yaz kış fark etmiyor. Sıcaklar hep mevsim normallerinin dışında! Artık yeni normalimiz dengesizlik, aşırılık, öngörülemezlik… Kısacası emekçiler yazın pişiyor, kışın donuyor! Hiçbir mevsim emekçiden yana görünmüyor…

Tabii parası olan için tüm mevsimler dost görünebilir. Yaz kış fatura düşünmeden istediği gibi klima-kombi kullanabilenler, mevsimine göre tatillerini yapabilenler, mevsimine en uygun giysileri satın alıp giyebilenler mutlu olabilir. Ama 10 bin lira aylık alan emekli, 17 bin lira asgari ücret alan işçi için durum öyle değil… Nasıl olsun? Yazın dahi domates, kabak, patlıcan fiyatları almış başını gitmiş. Fasulyenin yanına kim yanaşabiliyor? Kiraz, kayısı, çilek alana zengin gözüyle bakılabilir. Emekçi için artık her şey zaten tane ve gram hesabı…

Kısacası mevsimleri dahi emekçiye düşman ettiler. Hiçbir şeyin normal olmadığı bir düzen kurdular. Dereleri, gölleri kuruttular. Tarımı, hayvancılığı bitirdiler. Eğitimi, sağlığı piyasaya devrettiler. Adaleti, özgürlüğü yok ettiler. Şimdi birbirlerine kur yaparak normalleşmeden bahsediyorlar. Hangi normal? Asgari ücrete ara zam, emekliye refah payı yok normali mi? Kiraya dahi yetmeyen ücret normali mi?

Emekten tasarruf olmaz! Tüm ücretlere üç ay da bir gerçek enflasyon oranında otomatik zam! Hiçbir ücret yoksulluk sınırının altında kalmamalı! İnsanca, eşit, adil, özgür ve doğa ile uyumlu bir hayat herkesin hakkı… Mevsimlerimizi de geri kazanacağımız bir mücadele için safları sıklaştıralım…

Klas Soğutma işçileri sendikal haklarına sahip çıkıyor!

0

İzmir Çiğli Organize Sanayi Bölgesi bugünlerde Klas Soğutma (KLS) işçilerinin mücadele sloganlarıyla yankılanıyor. Soğutma, iklimlendirme cihazları üreten KLAS fabrikasında işçiler düşük ücretlere ve güvencesiz çalışma koşullarına karşı Birleşik Metal-İş Sendikası’nda örgütlenmeye başlamıştı. Yaklaşık 200 kişinin çalıştığı fabrikada işçilerin hızlı bir şekilde çoğunluğu sağlamasıyla sendika, bir ay önce çalışma bakanlığına yetki başvurusunda bulundu.

Sendikal yetkinin Çalışma Bakanlığı tarafından tanınmasının ardından patronun cevabı ise işten atma saldırısı oldu. Patron ilk olarak sendikalı 4 işçiyi işten attı. Atılan işçiler fabrika önünde direnişe geçerken, fabrikadaki işçiler ise bir dizi eylemle patronun sendika düşmanı tavrını protesto ettiler.

Her sabah 07.30’da direnişçi işçilerle beraber sloganlarla fabrika önünde toplanan işçiler, çay ve yemek molalarını direnişçi işçilerin yanlarında geçiriyorlar. İşe girişte ve molalarda fabrikaları eylem ve sloganlarıyla inleten işçiler geçtiğimiz Cuma günü (5 Temmuz) taleplerini Çiğli Organize Sanayi Bölgesi’nin tamamında yankılattı. Cuma namazı öncesi ve sonrasında işçiler sanayi bölgesi içinde gerçekleştirdikleri yürüyüşle taleplerini haykırdılar.

Haklı talepleri doğrultusunda her gün vites artırarak mücadelesini büyüten Klas işçilerine patronun yeni yanıtı ise sendikalı 3 işçinin daha işine son vermek oldu. Bu yeni saldırıyla sendikalı olduğu için işten atılan işçi sayısı 7’ye yükseldi.

Soğutma, iklimlendirme cihazları üreten KLAS firması olağanüstü kârlar ederek fabrika sayısını üçe çıkarırken, işçiler asgari ücret düzeyindeki ücretlere mahkûm edilmişti. Bu durum karşısında Birleşik Metal-İş sendikasında örgütlenen ve sendikal çoğunluğu alan işçiler, bu saldırıların kendilerini yıldıramayacağını belirtiyorlar. Klas işçileri atılan işçiler geri alınana, patron sendikayla toplu sözleşme masasına oturana ve insan onuruna yaraşır ücretler alana dek mücadelede kararlı olduklarını vurguluyorlar.

AYM’nin son kararları ne anlama geliyor?

0

Haziran başında Anayasa Mahkemesi (AYM), Cumhurbaşkanı’nın Merkez Bankası (MB) Başkanı ile üniversite rektörlerini atamasına ilişkin olarak çeşitli iptal kararları verdi. Bazı çevreler bunları doğrudan Saray’a ve hatta rejime karşı demokratik bir çıkış ve meydan okuma olarak okudu.

AYM’nin ilgili kararları, Cumhurbaşkanı’nın söz konusu konulardaki atama yetkilerini hedef almıyor. Nitekim iptal kararları esasa değil, sadece usule ilişkin. AYM, CB’nin atama yetkisini değil, atamanın şekline yönelik bir karar vererek CB’nin Anayasa gereği bu konularda yetki sahibi olduğunu, fakat bu yetkinin kararname yoluyla kullanımı bakımından açık bir yasal dayanak oluşturulması gerektiğini belirtti. Ayrıca gerekli yasal düzenlemelerin yapılması için yasama organına süre tanıdı. Dolayısıyla kararlarda CB’nin MB Başkanı ile üniversite rektörlerini atama yetkisi sorgulanmıyor. Zaten Anayasal denetim yapmakla görevli bir mahkemenin, mevcut Anayasal düzenlemeler karşısında böyle bir sorgulamaya girişmesi olası değildi.

1961’de kurulduğu günden bu yana AYM, Bonapartist rejimin temel kurumlarından biri oldu. 2000’li yıllara kadar demokratik hak ve özgürlüklerin savunusundan ziyade, halk tarafından seçilen parlamento ve onun içinden çıkan hükümet karşısında, askerî ve sivil bürokrasi içindeki rejim güçlerinin desteklediği bir emniyet supabı olarak hareket etti. 2007’de AKP’nin kapatılması davasında da görüldüğü gibi, parti kapatmaya karşı tutum alarak kimi zaman “özgürlükçü” görünen birtakım kararlar vermiş olsa da, bunlar aslında değişen rejim içi güç dengelerinin bir ifadesiydi. 2016 Darbe Girişimi sonrası AYM, rejimdeki yeni dönüşüme de hızlıca ayak uydurdu: Anayasaya uygunluğu oldukça tartışılan OHAL yönetimini ve hukuksuz KHK rejimini çeşitli kararlarıyla onayladı.

2018’de CB ve parlamento seçimlerinin ardından AYM; Selahattin Demirtaş, Osman Kavala, Can Atalay başta olmak üzere bireysel başvurular üzerine vermiş olduğu ihlal kararlarıyla rejim güçlerinin tepkisini üzerine çekti. İkincil öneme sahip konularda yer yer verdiği iptal kararları da bazı çevrelerde, AYM’nin AKP-MHP ittifakı yönetimini sınırlayan demokratik bir mercii olduğu yönünde bir yanılsamaya neden oldu. Nitekim Erdoğan ve AKP defalarca AYM’yi hedef alan açıklamalarda bulundu; MHP son yıllarda istikrarlı biçimde AYM’nin kapatılmasını veya statüsünün değiştirilmesini dahi savundu. Oysa AYM’nin bu kararları, rejimi tehdit eden demokratik sınırlamalar değil, kurulduğu günden bu yana kurumsallaşamamış ve sınırları muğlak olan Türk Tipi Bonapartizm’in işçi sınıfı üzerinde baskısının yöntemi ve yoğunluğuna ilişkin rejim krizinin bir ürünüydü.

Son iptal kararları üzerine AYM’ye yakıştırılan demokratik rol, rejim krizi konusunda belirli bir politik tutuma da karşılık geliyor: Rejim krizini, rejimin özünde bir değişikliğe yol açmaksızın rejim içi bir reformla sınırlı tutma çabası. Başta CHP olmak üzere burjuva muhalefet çevreleri, hükümet biçimiyle sınırlı rejim içi bir reform arayışında (Başkanlık yerine parlamenter bir sistem). Tabandan ziyade, AYM ve parlamento gibi kurumlardan gelecek ve rejim güçlerinin uzlaşısına dayalı tepeden bir değişim programı bu. Oysa Türk tipi Bonapartizm, bu rejimin burjuvazi adına her türlü demokratik ve sosyal kazanımına saldırdığı işçi sınıfının sürekli seferberlikleri yoluyla alaşağı edilebilir. Ne AYM’den ne de düzen partilerinden medet umamayız. Rejimden kopuş için, işçi sınıfının demokratik ve sosyal haklarını garanti altına almak üzere bir kurucu meclis tarafından hazırlanacak yeni bir anayasa hâlâ önemini koruyor.

Bu seçim Fransa’daki krizi sona erdirmeyecek

0

Parlemento seçimlerinin ikinci turunda Yeni Halk Cephesi’ne eleştirel oy çağrısı

Marine Le Pen’in Partisi RN, Fransa’da yüksek katılımla gerçekleşen (%67) seçimde 10 milyonluk (%33) oyuyla birinci parti oldu. Aşırı sağ hayat koşullarının kötüleşmesiyle birlikte gelen halkın hoşnutsuzluğunu kendisinde cisimleştiriyor. Boyun Eğmeyen Fransa, Sosyalist Parti, Komünist Parti, Yeşiller ve Troçkistlerin bir kesiminin katılımıyla oluşan Yeni Halk Cephesi (NFP) %28’lik bir oy aldı. Başkan Emmanuel Macron’un koalisyonu ise, işçi ve halk karşıtı, baskıcı politikalarının (Sarı Yelekliler, emeklilik reformu, polis şiddeti, kırsal kesimdeki hareketlilik, İsrail’e destek) geniş çapta karşılaştığı tepki nedeniyle %20 ile üçüncü sıraya geriledi. Eski Başkan Nicolas Sarkozy’nin geleneksel sağ partisi Cumhuriyetçiler ise %10’luk bir oy aldı.

Aşırı sağın yükselişi karşısında, parlamenter sol Yeni Halk Cephesi’ni (NFP) kurdu. Bu Halk Cephesi, emekçilerin taleplerine ve aşırı sağın yükselişine cevap veremiyor, ancak bu oluşumun solunda bir ittifak da kurulamadı. Ayrıca bazı devrimci sol örgütlerin adayları da vardı: İşçi Mücadelesi (Lutte Ouvrière) 350.000 oy aldı, ayrıca İşçi Partisi ve Sürekli Devrim’den adaylar yarıştı.

Le Pen’e karşı Macron bir müttefik mi?

İkinci tur 7 Temmuz’da yapılacak. İkinci turda “aşırı sağa dur demek” için Cumhuriyet Cephesi olarak adlandırılan bir çağrı yapıldı, bu çağrıda Macron’un koalisyon partileri ve Yeni Halk Cephesi yer aldı. Aşırı sağın önünü kesmek için bir tür “güvenlik şeridi” olarak kendini haklı göstermeye çalışsa da, Cumhuriyetçiler’in kriziyle bu şerit zaten aşıldı; başkanları Éric Ciotti’nin de aralarında bulunduğu bir kesim aşırı sağ bloğa geçti.

Macron’un partileri ve NFP, ikinci turda RN’in kazandığı seçim bölgelerinde üçüncü sıradaki adaylarını geri çekmeye karar verdi, böylece Le Pen karşıtı oyların birikmesi amaçlanıyor. NFP 127 adayını, Macron’un koalisyonu ise 82 adayını geri çekti. Macron’un bazı adayları, “cumhuriyetçi değerleri” savunmadıkları gerekçesiyle Halk Cephesi’nden Boyun Eğmeyen Fransa lehine adaylıktan çekilmeyi reddettiler.

Yeni Halk Cephesi zaten işçi sınıfının çıkarlarını tali kılan bir sınıf işbirliği anlaşmasıydı, ancak Cumhuriyet Cephesi bir adım daha ileri gidiyor ve doğrudan Macron’u aşırı sağa karşı bir müttefik olarak yeniden öne sürüyor. Oysa Macron, politikalarıyla aşırı sağa kapıyı açan kişiydi.

Örnekler durumu daha da iyi anlatıyor. Calvados’ta LFI/NFP adayı, Macron’un emeklilik reformunu teşvik eden eski başbakanı Elisabeth Borne lehine çekildi. Aynı şey, 2020’den beri İçişleri Bakanı olan Gérald Darmanin lehine de oluyor. Bu bakan döneminde polis, Haziran 2023’te Nahel’i öldürdü ve ardından protestoları acımasızca bastırdı. Darmanin, ayrıca aralık ayında kabul edilen ve göçmenlere sosyal yardımları kaldırmak gibi ayrımcı önlemler içerdiği için Anayasa Mahkemesi tarafından kısmen iptal edilen ırkçı Göç Yasası’nı hazırlamıştı. Bu siyasetçiler bugün aşırı sağın yükselişinden sorumlu olan kişilerdir.

Parlamenter solun Macron’un sağ koalisyonuyla yaptığı bu örtük anlaşma, işçilerin ve emekçi halkın seferberliklerine ihanet ediyor ve aşırı sağa karşı halkın tepkisinin tek temsilcisi olarak Macron’u işaret ediyor. Troçkizm’i sahiplenen Yeni Antikapitalist Parti-A veya Bağımsız İşçi Partisi gibi partilerin, ilk turda NFP’yi destekleyen bu anlaşmaya boyun eğmesi oldukça üzücüdür.

Macron’un politikalarını sorgulamadan gelecekteki aşırı sağ hükümetlere karşı koymanın imkânı yok. İşçiler ve emekçiler ne Le Pen’in aşırı sağına, ne de Macroncu adaylara oy vermeli. Macron ve Le Pen arasında seçim olan bölgelerde, biz geçersiz oy kullanmayı veya sandıklara gitmemeyi savunuyoruz.

Birçok emekçinin ve gencin, Le Pen’in aşırı sağına karşı parlamenter soldan oluşan NFP’deki birliğe umut bağladığının farkındayız. Bu süreçte aşırı sağa karşı önemli seferberlikler gerçekleşti. Bu nedenle, ikinci turda, İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak aşırı sağın parlamentoda güçlenmesini zayıflatmak için NFP’nin adaylarına eleştirel oy çağrısında bulunuyoruz. Eleştirel oy diyoruz çünkü Yeni Halk Cephesi çözümün değil sorunun bir parçasıdır. Bugün listelerinde yer alan adaylar hükümette bulunduklarında veya François Hollande gibi başkan olduklarında, sermayenin hizmetinde politikalar uygulamışlardır. Tıpkı bugün Pedro Sánchez’in İspanya devleti veya Olaf Scholz’un Almanya’daki diğer sözde sol hükümetlerinin yaptıkları gibi. Bu nedenle, aşırı sağa karşı harekete geçen bu yoldaşlarla omuz omuza mücadele ederken, Le Pen’e geçit vermeyen, işçilerin ve emekçilerin ihtiyaçlarına gerçekten yanıt veren bir sol alternatif inşa etmek gerektiğine ikna etmek için bir diyaloğa ihtiyaç duyuyoruz. Antikapitalist, işçilerin ve emekçilerin ihtiyaçlarını önceleyen bir sol alternatif için gerçek bir kopuşa ihtiyacımız var.

Aşırı sağ parlamentoda mutlak çoğunluk sağlayıp Macron ile bir kohabitasyon hükümeti de kursa, hükümet kurmasına izin vermeyen bir çoğunluk da elde etse, bu seçimler Fransa’daki krizi sona erdirmeyecek. Ücretlerin ve emeklilik maaşlarının savunulması, göç yasalarına karşı durulması, kamu hizmetlerinin, Filistin halkının savunulması için tekrar mücadeleye dönmek zorunlu olacaktır. Ve –İUB-DE’nin Avrupa partilerinin (İspanya Devleti, Portekiz, İtalya ve Türkiye) son bildirilerinde belirttiği gibi– “kriz karşısında emekten yana acil bir ekonomik eylem programı ortaya koyan, kitlelerin seferberliğine hizmet eden antikapitalist bir alternatif inşa etmeyi önüne koyan, mücadeleci bir sendikacılığın inşasını taahhüt eden ve işçi-emekçi hükümetini hedefleyen” güçlerin yeniden kümelenmesini sağlamak gereklidir.

Patronun eli işçinin cebinde

0

Türkiye’de seçimlerin birkaç ay öncesinden başlayıp seçimlerin sonrasında da artarak devam eden bir yüksek vergilendirme ve halkı borçlandırma politikasına gidildi. Sermayenin yarattığı büyük ekonomik krizin faturası işçilerin ellerinden alınanlarla kapatılmaya çalışılıyor. Temmuz ayının gelmesi ile maaşlara yapılması beklenen zam için de iktidardan olumlu bir açıklama gelmedi. Yeni ekonomi politikaları zammın olmayacağını gösteriyor. Emekliler için de zam yapılsa bile kök maaşa zam yapılarak, emeklinin eline geçen ücrette bir değişiklik olmayacağı aşikâr.

Ekonomik darboğazda yaşamaya çalışan işçiler ise insanca yaşama koşullarını elde edebilmek için birçok işyerinde ücretleri, çalışma koşulları, sendikal hakları için mücadele veriyor. Bu direnişlerin bir kısmı işçilerin kazanımları ile sonuçlanırken büyük bir kısmında işten atmalar ve mobbing ile karşılaşıldı.

Purmo, Mersen, Kristal Yağ, Çiğli Belediyesi, Sumitomo, Lezita gibi birçok fabrika ve işyerinde çalışanlar düşük ücret ve işten atmalara karşı ve sendikalaşma için direnişlerini devam ettiriyorlar.

31 Mart yerel seçimlerinden hemen önce Çiğli Belediyesinde işe başlayan 100 kadar işçi seçim sonrasında işten çıkarılmaları sonucunda direnişe başladı. Belediye, seçimden önce olduğu gibi seçimden sonra da CHP yönetiminde. İç çekişmeler ile değişen başkanların işçiler üzerinden oynadığı oyunlarda kaybedenler yine işçiler oluyor.

Sumitomo fabrikasında Toplu İş Sözleşmesi (TİS) sürecinin anlaşma ile bitmemesi sonucunda işçiler en temel hakları için greve çıktı. İnsani yaşama koşullarında ücretler ve sosyal haklar çerçevesinde oluşturdukları talepleri patron tarafından henüz kabul görmedi.

İzmir’de bulunan Lezita fabrikasında işçiler mart ayından beri direnişteler. Patronun grev kırıcı yöntemlerine ve polis şiddetine karşı işçiler geri adım atmadan eylemlerini sürdürmekte kararlılar.

Patronlar kârlarını artırmak için işçilerin elinden bütün haklarını alıyorlar. Küçülme bahanesiyle ya işçileri işten atıyor ya da mesai ücretleri vermiyorlar. Çalışma koşullarını zorlaştırarak molalara bile çıkılmaksızın üretime devam edilmesi için işçiler mobbinge maruz kalıyorlar.

Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’nun (ITUC) raporuna göre Türkiye işçi hakları açısından en kötü 10 ülke arasında bulunuyor. Sendikalara baskı, iş cinayetleri, sendikacıların tutuklanması veya öldürülmesi gibi birçok başlıkta ele alınan raporda Bangladeş, Filipinler, Myanmar gibi ülkelerle beraber Türkiye de en kötü 10 ülke listesinde yer aldı. İSİG Meclisi’nin mayıs ayı raporuna göre ise 2024 yılının sadece ilk 5 ayında en az 738 işçi iş cinayetinde hayatını kaybetti.

İşçilerin çalışma koşullarının düzeltilmesi, ücretlere 3 ayda bir gerçek enflasyon oranında zam yapılması, işten çıkarmaların yasaklanması için ortak bir mücadele hattı örülmeli. Yaratılmış olan bu ekonomik buhranın çözümü emekçilerin sömürülmesi; ücretlerinin, haklarının tırpanlanması olamaz!

Kenya: IMF’ye ödeme yapmak için hazırlanan mali reforma büyük tepki

0

IMF yıllardır Kenya’yı rehin almış durumda. Parlamento, William Ruto hükümetinin IMF’ye olan dış borç vadelerini ödemek için gıda ve yakıt üzerindeki vergileri artırmayı amaçladığı mali bütçeyi onayladı. Binlerce kişi bu bütçeye karşı çıkmak üzere sokaklara döküldü. Polis eylemleri bastırmak için yaptığı saldırıda 17 protestocuyu öldürdü, Ruto askeri müdahaleyi başlatmak üzere 600 polisi Haiti’ye gönderdi. Kahrolsun Ruto’nun ve IMF’nin bütçesi! Baskıcı politikalara son! Kenya polisi Haiti’den dışarı!

Kenya’nın 54 milyonu aşkın nüfusunun 31 milyonu yoksulluk içinde yaşamakta ve nüfusun %73’ü ciddi geçim sıkıntısı çekmekte ya da ay sonunu getirememektedir. Bu bağlamda, vergi artışları yoluyla temel ihtiyaç maddelerine yapılacak bir zam, Kenyalı işçileri açlık ve yoksulluğa daha da itecektir.

Ruto hükümeti göreve geldikten kısa bir süre sonra Eylül 2022’de un ve yakıt yardımlarını iptal ederek güçlü kemer sıkma önlemlerini uygulamaya koymuştu. Temmuz 2023’te konutlara %1,5 vergi uygulamasını devreye soktu ve akaryakıttaki KDV’yi iki katına çıkararak %8’den %16’ya yükseltti. 2023 sonunda bir litre süper benzinin fiyatı 212,36 şiline (1,6 USD) ulaşmıştı. Yüksek fiyatlar haneleri boğarken gazyağı kullanımı %39 düştü. Bu durum karşısında Temmuz 2023’te hayat pahalılığındaki artışa karşı büyük eylemler gelişti. Hükümetin politikası eylemleri acımasızca bastırmak oldu, yüzlerce insan tutuklandı ve onlarca insan, polis gücüne verilen dokunulmazlıkla, öldürüldü. İşler değişmedi, Ruto politikasını sürdürüyor ve mali reformlarla IMF’ye ödeme yapma görevine geri döndü. Bu arada, vergi kaçıran ve son zamanlarda hükümetten muazzam vergi avantajları elde eden büyük patronların cezasız kalması karşısında öfke büyüyor.

William Ruto: Emperyalizmin ve IMF’nin “süs köpeği”

Hükümet dış borç faizlerini ödemek için elini yoksul emekçilerin cebine atıyor, üzerine daha fazla dış borç istiyor. Kenya, temel ihtiyaç maddelerinin fiyatlarını artırırken, Mayıs ayı sonunda aldığı 1,2 milyar dolarlık Dünya Bankası kredisinin gelirlerinin bir kısmını kullanarak 2014 Eurobond’unun 560 milyon dolarlık (72 milyar şilin) kısmını tasfiye etti. Bu kısır ve yağmacı döngü, sorunu çözmek bir yana daha da kötüleştiriyor. Nation Africa köşe yazarı Macharia Gaitho 3 Haziran’da durumu şöyle özetledi: “Görünen o ki, Ulusal Hazine ve Merkez Bankası’ndaki mandarinlerimiz Bretton Woods kurumlarının süs köpekleri gibi, bir başka tartışmalı ve tamamen sakıncalı finans paketinın temel unsurlarını oluşturan talepleri kopyalayıp yapıştırıyorlar.”

Halkın vergi paketine karşı isyanı

Tüm bu politikalar onlar için yeterli olmadığından, parlamento 25 Haziran Perşembe günü 195 lehte, 106 aleyhte ve üç boş oyla 2024/25 bütçesini onayladı. Bütçenin tek amacı 2.7 milyar dolar daha toplamak ve böylece Kenya’nın GSYİH’sinin %68’ine tekabül eden 3.5 milyar dolar tutarındaki dış borç vadelerinin geri kalanını ödemek.

Sunulan tasarıda banka havaleleri ve cep telefonu ödemelerinden alınan vergilerin %5, ekmekten alınan verginin %16 ve bitkisel yağdan alınan verginin %25 artırılması, ulusal sağlık sigortasına kayıtlı maaşlı işçilerden %2,75 ek ücret alınması ve taşıtlardan yıllık %2,5 vergi alınması öngörülüyordu. Eylemlerin büyümesiyle birlikte 18 Salı günü hükümet ekmek ve bankacılık işlemleri gibi bazı kalemleri bütçe taslağından geri çekti. Ancak iş işten geçmişti. Başkent Nairobi’deki eylemler durmadı ve hükümetlerin ve büyük kapitalistlerin kışkırttığı krizin bedelini artık ödemek istemeyen gençlerin tüm öfkesini ve radikalizmini göstermek için paketin onaylandığı gün parlamentoya ulaştı.

Parlamentonun yakınına polis tarafından kuşatılmış büyük bir hareketlilik geldi. “Parlamentoya ulaşmak ve onu işgal etmek için başka yollar kullanacağız”, “Değiştirmeyin, reddedin! Ruto gitmeli!” sloganlarıyla seferber olan gençler, milletvekillerinden tasarıyı reddetmelerini talep etti. Binlerce genç, polisin saldırısıyla karşı karşıya kaldı ve bazıları öfke ve hoşnutsuzluklarını dizginlemeden ifade ederek parlamentoya girmeyi başardı, ancak tasarının onaylanmasını engelleyemediler. Polis saldırısı çok şiddetliydi. Bazı örgütler polis saldırısı sonucunda 17 kişinin öldüğünü, 86 kişinin yaralandığını ve 52 kişinin tutuklandığını açıkladı.

Başkan William Ruto, televizyonda yayınlanan bir mesajında, hukukun üstünlüğüne ve kurumlarına yönelik benzeri görülmemiş bir saldırıya karşı demokrasiyi savunma iddiasıyla polis saldırısını savundu ve “ne pahasına olursa olsun” seferberliği bastırmak için Nairobi’ye askeri müdahale emri verdi.

Eylemler ilk zaferlerini kazandı: Eylemlerden etkilenen Ruto hükümeti 2024/25 bütçesini geri çekti ve Malindi Yüksek Mahkemesi polisin gaz, kurşun ve kaba kuvvet kullanmasını geçici olarak yasakladı. Polis baskısına ve hükümetin şimdi müzakereci bir süreç çağrısında bulunan düzenlemesine karşı eylemler devam ediyor.

Kenya askerleri Haiti’den dışarı! Emperyalist müdahaleye hayır!

Emperyalizmin emriyle 17 göstericiyi katleden ve Nairobi’yi asker postallarıyla kaplayan hükümet, cezalandırılan Karayip ülkesine yeni bir askeri müdahalede bulunmak üzere Haiti’ye polis birlikleri göndermeye başladı. Yeni askeri müdahale, ülkenin silahlı suçluların ve mafyanın elinde gangsterleşmesini kontrol edemeyen Ariel Henry’nin fiili hükümetinin başarısızlığının ardından geldi. Henry’nin ayrılmasından sonra burjuva partileri PHTK ve Lavalas tarafından oluşturulan yeni Başkanlık Konseyi, Karayip Ortak Pazarı (CARICOM), Birleşmiş Milletler, ABD ve Fransız emperyalizmi ile birlikte Kenya ve diğer Afrika ülkeleri tarafından MINUSTAH’ı bu kez Kanada ve Brezilya olmadan tekrarlamak üzere gönderilen askeri birlikleri finanse edecektir. Bu politikanın amacı adanın sorunlarını çözmek değil, kontrolü kapitalistlere geri verecek olan sömürgeci askeri müdahaleyi sürdürmek ve böylece emperyalizmin ve çokuluslu şirketlerin hizmetinde adanın yağmalanmasını ve karlarını korumaktır. Dominik Cumhuriyeti İşçileri Sosyalist Hareketi ve Haiti MST-Rozo’dan yoldaşlarla birlikte kınadığımız gibi, Joe Biden hükümetinin Haiti’de teşvik ettiği emperyalist militarizasyonu reddediyor ve Kenya’da harekete geçen savaşçıları, suçlu Başkan Ruto’nun Haiti’ye gönderdiği tüm polis birliklerinin derhal geri çekilmesini birlikte talep etmeye çağırıyoruz. Kenya askerleri Haiti’den dışarı! ABD emperyalizmi ve IMF Kenya’dan defol! Emperyalizmin ve hükümetlerin açlık ve baskı planlarına karşı halkların mücadelelerinin birliği için!

Kenya’nın emekçi halkıyla dayanışma! Krizin bedelini kapitalistler ödesin!

İşçilerin Uluslararası Birliği (İUB-DE) olarak, hükümetlerine ve IMF’nin açlık politikalarına meşru bir şekilde karşı çıkan Kenya emekçi halkını destekliyoruz. Dünya halklarını, öldürülen protestocular için adalet ve failleriyle birlikte azmettiricilerinin de derhal cezalandırılmasını talep ederken, baskı ve militarizasyonu reddetmeye çağırıyoruz. Yaşasın Kenya emekçi halkının mücadelesi! Kahrolsun Ruto’nun ve IMF’nin bütçesi! Bu kadar baskı yeter! Ölenler için adalet ve suçlular için ceza!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

28 Haziran 2024

Buğday alım fiyatları ve Buğdayın Türküsü

0

Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) buğday alım fiyatlarını belirledi: Ton başına makarnalık buğday 10 bin, ekmeklik buğday 9 bin 250 lira! Açıklanan fiyat, destekler dahil edildiğinde dahi geçtiğimiz yılın alım fiyatlarının yüzde 20 fazlasına ulaşamıyor. TÜİK’e göre ise mayıs ayında yıllık enflasyon yüzde 75,45 idi.

Çiftçiden gelen yoğun tepkinin ardından TMO Genel Müdürü fiyatların maliyetin bir hayli üzerinde olduğunu söyleyen bir açıklama yaptı. Buna karşılılık Ziraat Mühendisleri Odası Genel Başkanı Baki Remzi Suiçmez son bir yıl içerisinde buğday üreticisinin maliyetinin en az yüzde 50 oranında arttığını ve bu fiyatlandırmanın giderleri karşılayamayacağına işaret etti. Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nin görüşleri de Ziraat Mühendisleri Odası’na paralel.

Sonuç olarak, en temel gıda ürünü olan buğdayın fiyatlandırılması sonucunda çiftçinin kâr etmediği için buğday ekimine yönelmeyebileceği endişesi açığa çıkmış durumda.

TÜİK’in verilerine göre 2004 yılından bu yana Türkiye’nin tarım alanlarının yüzde 10’u yitirilmiş durumda.

Paralel bir tablo buğday ekimi (durum buğdayı hariç) yapılan tarım arazilerine de yansıyor. 2004’ten bu yana 16,3 milyon dekarlık bir alanda ekim yapımı sonlandırılmış durumda. Verimin artırılması ile 1,6 milyon tonluk bir üretim artışı yaşanmış olsa da, buğday üretimindeki artış nüfus artışının gerisinde.

Bu tabloyu niçin yaşıyoruz? Nasıl bir yönetim, tarım arazilerini kaybederken çiftçinin yeniden ekim yapma konusundaki isteğini kırar? Bu yanıtı taşıyan madalyonun iki yüzü var.

Birincisi Türkiye’nin kalkınma politikası ile ilişkili. Türkiye’de yerli burjuvazinin kesilmeyen iştahı enerji, inşaat gibi yatırımını hızla paraya çevirebileceği, spekülasyona ve bol kamu desteğine açık alanları tercih ediyor ve bu durumun yabancı yatırımı da daha cazip kıldığı söyleniyor. Kuruluş amacı çiftçiyi desteklemek olan Ziraat Bankası’nın kaynakları yandaş şirketlere düşük faizlerle aktarılıyor.

Madalyonun ikinci yüzü ise uluslararası tahıl borsaları ile ilişkili. BirGün’den Osman Gündoğdu’nun ayrıntılarıyla açıkladığı üzere, dünyanın en büyük dört tarım şirketi tüm dünya tahılının yüzde 80’ini kontrol altında tutuyor ve depolanabilir bir ürün olan buğdayın borsasında fiyatlar dört şirket tarafından belirleniyor. Türkiye’de de bu dört tekele uymak ve buğday ihracatçısını memnun etmek adına bu düşük fiyatlar belirleniyor.

İhtiyaç değil kâr odaklı yönetilen bir ekonomi küçük üreticiyi vururken, uzun vadede gıdada tam bir dışa bağımlılık olasılığını besleyerek zengini daha da zenginliğe, biz emekçileri ise açlık sınırının altından kıtlığa doğru uzanan bir serüvene çıkarıyor. Sosyalizme maceracılık diyenlerin temel gıda üretimine verebildikleri yanıt bu!

Tarımsal üretimde emekçi halkın ihtiyaçlarının, ekolojinin ve çiftçi ihtiyaçlarının gözetilmesi için uluslararası gıda tekellerinin kamulaştırılarak planlı bir tarım ekonomisinin kurulması karşımızdaki tek gerçekçi seçenek olarak duruyor. Ve bu akılcı tek çözüm, Pablo Neruda’nın “Buğdayın Türküsü” şiirini hatırlatmaya devam ediyor.

İsrail ile tüm ilişkiler kesilsin! Gazze’deki soykırımı durdurun! Yaşasın kahraman Filistin direnişi!

0

İsrail, silahlı yerleşimcilerinin saldırılarının yan sıra Gazze’yi bombalamayı ve işgal altındaki Batı Şeria’daki mülteci yerleşimlerine gece baskınlarını artırıyor.Filistin halkını açlığa mahkûm etmek amacıyla gıda, su ve diğer temel kaynakların Gazze’ye girişini engelleyen ablukayı sürdürüyor. Geçtiğimiz günlerde Gazze’nin merkezindeki Deyr El Balah’ta bir çocuğun daha ölümünün ardından açlıktan ölümler 40’a yükseldi.

18 Haziran itibariyle, Gazze Şeridi’nde yüzde 71’i kadın ve çocuk olmak üzere 37,347 Filistin’li öldürülmüş, 85.000’i yaralanmış ve 10,000 kadarı da enkaz altında kaybolmuştur. Bu arada işgal altındaki Batı Şeria’da yerleşimciler ve Siyonist ordu son sekiz ayda 126’sı çocuk olmak üzere 500’den fazla Filistinliyi öldürdü.

Nuseyrat katliamı, 9 Haziran’da 4 rehineyi kurtarma görevi sırasında 274 kişinin ölümüyle sonuçlanan Siyonist ordunun soykırımının dramatik bir göstergesiydi. Bu olay Netanyahu tarafından büyük bir zafer olarak sunulmuş fakat İsrail soykırımını kınayanlar tarafından nefretle karşılanmış ve reddedilmiştir.

Sekiz ay süren işgalin ardından İsrail, bu dört rehineden önce, Ekim ayında Filistin direnişi tarafından esir alınan 240 rehineden sadece ikisini serbest bırakabilmişti. Kasım ayında Hamas’la yapılan ateşkesle 240 Filistinli tutsak karşılığında 105 kişi daha serbest bırakılmıştı. Geriye 120 kadar rehine kaldı ve bunların 43 kadarının, çoğu İsrail bombardımanında olmak üzere öldürüldüğü bildirildi.

Filistinlilerin kahramanca direnişi ve dünya çapında seferberlik devam ediyor

Soykırıma rağmen Filistinlilerin kahramanca direnişi devam ediyor ve Siyonist ordu askeri olarak ilerleyemiyor. Çatışmalar Gazze’nin her yerinde devam ediyor. 15 Haziran’da İsrail, Siyonist ordunun savaş çabalarının yoğunlaştığı Refah kentinde Filistin direnişinin elinden ağır bir darbe aldı. O gün Filistinli milisler tarafından düzenlenen saldırıda sekiz İsrail askeri öldürüldü.

Siyonist ordu, daha önce Gazze’nin bu bölgesindeki direnişin yenilgiye uğratıldığı yönündeki açıklamasıyla çelişerek Şeridin kuzeyine geri dönmek zorunda kaldı. En şiddetli çatışmaların Gazze’nin Cebaliye bölgesinde yaşanması Siyonist ordunun tıkandığını gösteriyor. Direniş liderlerini öldürmeyi ya da yakalamayı, rehineleri kurtarmayı ya da Hamas ve diğer Filistinli direniş gruplarını yok etmeyi başaramadılar.

Siyonist soykırıma karşı ve Filistin halkını desteklemek amacıyla düzenlenen kitlesel yürüyüşler tüm dünyada devam ediyor. Amerika, Kanada ve Avrupa üniversitelerindeki kamplar, Filistin için ve soykırıma karşı seferberlikte önemli bir sıçrama oldu ve gençleri kitlesel olarak bir araya getirdi. Kamplar aylarca baskıya direndi ve 20 eyaletteki kamplarla birlikte 200 üniversiteye ulaşarak Filistin direnişine dünya çapında desteği artırdı. Tatil dönemi nedeniyle kampların sayısı azalmış olsa da, çatışmanın görünürde acil bir çözümü olmadığı ve Joe Biden soykırımı desteklemeye devam ettiği için işçiler ve halkla birlikte geri dönecekler.

Bu hafta Yemen’in başkenti San’a’da, New York’ta, Bogota’da, Brezilya’nın çeşitli şehirlerinde ve Kanada’da büyük gösteriler düzenlendi. Bunların yanı sıra Filistin’e destek veren başka gösteriler de oldu. Almanya’da, Avrupa Futbol Şampiyonası sırasında, Türk takımının yüzlerce taraftarı toplanarak “Özgür Filistin” diye bağırdı. Bu arada, sanatçı Dua Lipa Filistin’e desteğini açıkça ifade etti.

Küresel seferberlik Biden ve emperyalizme darbe indiriyor

Emperyalizmin kalbinde gerçekleşen seferberlikler Biden hükümetine darbe vuruyor. Anketler savaş onayının yüzde 50’den yüzde 36’ya düştüğünü, savaş reddinin ise yüzde 45’ten yüzde 55’e yükseldiğini gösteriyor.

Kasım ayındaki genel seçimlere altı ay kala, Netanyahu’nun imha politikasındaki iflası Biden’ın İsrail hükümetiyle arasına mesafe koymaya zorluyor. İsrail’e koşulsuz desteğini sürdüren Biden, silah sevkiyatını durdurmak ve BM Güvenlik Konseyi’ne 14 lehte ve Rusya’nın çekimser oyuyla kabul edilen bir ateşkes önerisi sunmak zorunda kaldı. Artan izolasyona rağmen Netanyahu, ABD’nin önerdiği ateşkesi reddederek tek başına savaşmaya hazır olduğunu iddia ediyor.

Siyonizmin krizi Netanyahu’yu zayıflatıyor

Netanyahu hükümeti, İsrail’deki eylemlerin baskısı ve Gazze’deki hedeflerine ulaşamaması nedeniyle bir iç krizle karşı karşıya.

Netanyahu’nun 4 rehinenin kurtarılmasını kutladığı gün, İsrail ordusunun emekli generalleri Gantz ve Eisenkot savaş kabinesinden istifa ederek Hamas’a ateşkes ve rehine teslim anlaşması çağrısında bulundu. 16 Haziran’da İsrail parlamentosu önünde toplanan yaklaşık 150 bin kişi seçimler, Netanyahu’nun görevden ayrılması ve Hamas rehinelerinin serbest bırakılmasını talep etti.

Mevcut çatışmada bir duraklama arayan Siyonist muhalif kesimler, Biden’ın yaptığı gibi Netanyahu ile aralarına mesafe koyuyorlar. Netanyahu’ya karşı olan muhalefet Netanyahu’nun kendini yeniden konumlandırmasını ve başarısız iki devlet politikası temelinde müzakerelerde bulunmasını istiyor.  Küresel ölçekte başlayan “Not in our Name” (Bizim Adımıza Değil) kampanyası Yahudi topluluklarında çeşitli kesimlerin işgali reddettiğini ve Filistin’e destek verdiğini ortaya koyuyor.

Netanyahu tüm Filistin topraklarının siyasi ve askeri kontrolünü istiyor ve emperyalizm, kapitalist diplomasi ve Siyonist muhalefetin bazı kesimleri tarafından önerilen “iki devleti” desteklemiyor. Netanyahu, Filistin direnişiyle bir anlaşmaya varmanın kendisinin çöküşü ve siyasi ölümü anlamına geleceğini bilerek iktidara tutunmaktadır.

Küresel seferberlik sürmeli

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE), ateşkes sağlanana ve tüm Siyonist birlikler Filistin’in tarihi topraklarından derhal çekilene kadar seferberliği sürdürme ve ilerletme çağrısında bulunmaktadır. Sol partileri, Filistin’le dayanışma komitelerini ve örgütlerini, Filistin halkını desteklemek ve Siyonist soykırıma karşı çıkmak için Temmuz ayının ilk yarısında bir Küresel Eylem Günü düzenlemeye çağırıyoruz.

İUB-DE dünyanın tüm hükümetlerinden İsrail ile diplomatik, siyasi, ekonomik, askeri ve kültürel ilişkilerini kesmelerini talep etmektedir: Soykırıma daha fazla finansman yok! Açlık ve hastalıktan ölümlere son! İnsani yardımların girişi için sınırları hemen açın! Refah’ın işgaline hayır! İsrail Gazze’den ve tüm Filistin’den dışarı! Birleşik, laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin için! Yaşasın nehirden denize özgür Filistin!

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

19 Haziran 2024

Boğaziçi’nin bitmeyen yurt krizi

0

Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri kayyum rektör döneminde dördüncü kez yurt krizi ile karşı karşıya kaldı. Kayyum rektör döneminde yeni yurt kapasitesi yaratılmadan bölümlerin kontenjanlarının artırılması ve yeni fakülteler açılması ile tırmanan bu kriz, geçen sene okulun iki büyük yurdunun (1. ve 2. Kuzey Yurtları) depreme dayanıksız olması sebebiyle kapatılmasının ardından adeta bir patlama yaşamıştı. ÖTK Yurtlar Komisyonu üzerinden seferber olan öğrencilerin tüm yaz süren mücadelesi sonucu yurtsuz kalan pek çok öğrenci (3 katlı ranzaların yerleştirildiği 15 kişilik odalarda kalarak veya ana kampüse onlarca kilometre uzaktaki Kilyos Kampüsü’ne adeta sürgün edilerek de olsa) bir şekilde yurtta kalabilmişti. Yeni yurtların inşasından sonra rahatlayacakları vaat edilen, kısa bir süre için dişlerini sıkmaları telkin edilen öğrencileri ise kötü bir sürpriz bekliyordu.

5 Ekim 2023 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan karara göre Kuzey Kampüs’teki 1000 metrekarelik Teknoloji Geliştirme Bölgesi 22 bin metrekareye çıkarılacaktı. Zaten küçük bir kampüs olan Kuzey Kampüs’te böyle bir alanın var olabilmesi, ancak yıkıldıktan sonra depreme dayanıklı bir biçimde yeniden inşa etme sözü verilen 1. ve 2. Kuzey Yurtlarının arazisi üzerine teknopark yapılmasıyla olanaklıydı. Bugün ise bu araziye teknopark yapılması kesinleşmiş durumda. Yıkılan yurtların yerine yeni yurt inşasına başlanmamış olmasını bırakın, elimizde bu yurtların inşasına dair somut bir proje bile olmaması öğrencilerin ihtiyaçlarının umursanmaktan ne kadar uzak olduğunu gözler önüne seriyor.

Karşı karşıya kaldıkları bu krize ve yönetimin umursamaz tavırlarına karşı öğrenciler ÖTK üzerinden seferber oldular. Yürüttükleri sosyal medya kampanyalarında yurt krizi bağlamında yaşadıkları tüm sorunları (Kilyos Kampüsü sürgünü ve depremzede öğrencilere yurt sağlanmaması gibi “tali” olanlar da dahil) kamuoyuyla buluşturan ve üniversite yönetiminin tavrını ifşa eden öğrencilerin beş ana talebi var:

  1. Teknopark değil, yurt yap!
  2. Depreme dayanıksız olduğu bahanesiyle güçlendirme çalışmaları için kapatılan Superdorm dönem başına kadar açılsın!
  3. Bütçede şeffaflık sağlansın, bütçe öğrenciler için harcansın!
  4. Acil önlem olarak prefabrik yurt yapılsın!
  5. Barınma bursu sağlansın!

Prefabrik yurt, barınma bursu ve Superdorm’un açılması gibi en acil çözüm önerilerinin yanında teknoparklar gibi uzun erimli bir soruna dikkat çeken, bütçede şeffaflık sağlanması talebi ile üniversitede öğrenci denetiminin nüvelerini taşıyan bu talepler programının başarısını ise ÖTK’nın öğrencileri bu talepler ekseninde seferber edebilme kapasitesi belirleyecek.

Biden-Trump tartışması ve bunayan emperyalizm

0

Genel seçimlerden önce Joe Biden, Netanyahu’nun Filistin’de uyguladığı soykırımla olan ilişkisini ve Amerikalı işçilerin mücadeleleri üzerindeki etkisini gizlemeye çalıştı. Aşırı sağcı, ırkçı ve kadın düşmanı Donald Trump ise ABD’nin emperyalist hegemonyasını yeniden tesis etmeye yönelik gerici planında ısrar etmekte. Trump ve Biden, ABD emperyalizminin egemenlik krizinin yalnızca eskimiş birer ifadeleridir.

Uluslararası CNN kanalı tarafından düzenlenen tartışma küresel bir utanç kaynağıydı. Genel seçimlere beş ay kala, ABD’nin egemenlik krizi dünyanın gözleri önünde daha önce görülmemiş düzeyde bir çürüme gösterdi.

ABD silahları, savaşın başından bu yana İsrail ve Netanyahu hükümetinin elinde yaklaşık 40 bin Filistinlinin öldürülmesine sebep oldu. 820 milyon insan (dünya nüfusunun yüzde 10’u) aç ve 600 milyonu kapitalist yıkım ve talan nedeniyle ekolojik olarak istikrarsız bölgelerde yaşıyor. Buna rağmen televizyonda başkan adayları göreve uygunluklarını kanıtlamak için birbirlerinin golf becerilerine meydan okudular.

334 milyondan fazla Amerikalı, Demokrat ve Cumhuriyetçi Partilerin mumyalanmış adaylarının emperyalizmin toplumsal maliyetinin sorumluluğundan kaçınmak için birbirlerini suçlama oyunu oynamalarını izledi.

“Ekonomik tartışma”: çok sirk, az ekmek

2008 krizinden ve büyük şirketlere ve bankalara likidite sağlamak için 5 trilyon doları çarçur eden Barack Obama’nın desteklediği şirket kurtarma politikasının başarısız olmasından bu yana ABD, nispeten iyileşen bazı göstergelere rağmen hâlâ içinden çıkamadığı ciddi bir ekonomik kriz yaşamakta. Sekiz yıllık Demokrat Obama yönetimi, dört yıllık Cumhuriyetçi Trump ve dört yıllık Biden dönemi geçti ve emekçiler, kapitalistlerin ve milyarderlerin kazançlarının bedelini, İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre, en çok kazanan yüzde 10’luk kesimin tüm gelirin neredeyse yarısını, en alttaki yüzde 50’lik kesimin ise sadece yüzde 13’ünü aldığı artan ekonomik ve sosyal eşitsizlikle ödüyor.

Bugün, yüzde 4 civarında seyreden işsizliğe rağmen, düşük ücretler ve Biden yönetimindeki 800 bin yeni istihdamın güvencesizliği, 41 milyon insanın (nüfusun yüzde 12,4’ü) yılda 26 bin dolardan az kazandığı ve yoksulluk içinde ya da ona yakın olduğu anlamına geliyor. Büyük şehirlerde sokaklarda, standartların altındaki konutlarda ya da köprü altlarında yaşayan insanların sayısı her geçen gün artarken konut krizi de büyümeye devam ediyor. Sadece Kaliforniya eyaletinde 172 bin kişi yüksek konut maliyeti nedeniyle sokaklarda yaşamakta. Sosyal kriz, 28 milyon Amerikalı işçinin sağlık sigortasından yoksun olduğu bir ülkede daha da kötüleşiyor.

Mumya adaylar, tarihteki en kötü hükümetin hangisi olduğunu tartıştılar. Çalışan insanlar için cevap net: Her ikisi de ABD tarihindeki en kötü hükümet oldu! Ve ekmeksizliği gizlemek için bir sirk kurdular.

Ukrayna ve Filistin, Putin ve Netanyahu, hepsi Filistin halkına karşı!

Biden, “Putin’in yayılmacı politikası nedeniyle risk altında olan” Ukrayna, Polonya ve Belarus’ta insan haklarını savunmak gibi yinelenen emperyalist bir yalan altında NATO’yu güçlendirme politikasını savundu. Trump, Biden’ın Afganistan’dan çekilmesini Ukrayna işgalinin nedeni olarak gösterdi ve ABD’yi saygı görmeyen bir “üçüncü dünya ülkesi” olarak nitelendirdi.

Putin, ABD’nin askeri ve hakimiyet krizinin açtığı çatlaklardan faydalanırken ve Biden NATO’yu güçlendirmeye çalışırken, her ikisi de Rus ilerlemesine karşı olduklarını söyledi. Her ikisi de savaşın başında AB ve Katolik Kilisesi ile birlikte Ukrayna’nın teslim olmasını istedikleri gerçeğini gizlemektedir. Rus işgalini sadece Ukrayna halkının direnişi durdurdu. Biden ve Trump, kitlelerin bu göreceli zaferini, Ukrayna’nın seferberliğini ve bağımsızlığını felç etmek için kullanmak istiyor. Amaçları, Avrupa’daki savaşın yarattığı kriz ortamında Rusya ile yarısömürgecilikten daha fazla pay almaktır. Bunun için, AB’nin ve Amerikan bayrağının parmaklıkları altına sığınan Zelenski’nin desteğine sahipler.

Üniversitelerdeki kamplar, Filistin halkı için yapılan eylemler ve Gazze’deki İsrail soykırımının halk tarafından giderek daha fazla reddedilmesi Netanyahu’nun daha da yalnızlaşmasına neden oldu. Dokuz ay süren katliamdan sonra İsrail kahraman Filistin direnişini yenemedi. Bu durum Biden yönetimine ağır bir darbe vurdu. Gallup’a göre, Kasım 2023’ten Mart 2024’e kadar, savaşı onaylayanlar yüzde 50’den yüzde 36’ya düşerken, savaşı reddedenler yüzde 45’ten yüzde 55’e yükseldi.

Bu çerçevede Biden, destek kaybını durdurmak için Netanyahu’dan uzaklaşmaya çalışıyor. Ateşkes için ikiyüzlü bir öneri sundu ve ağır bombalar göndermekten kaçındı. Tartışmada İsrail’in ateşkes önerisini kabul ettiği yalanında ısrar etti ve Ortadoğu’daki jandarmasının hâlâ mülteci kamplarını bombaladığı gerçeğini gizledi. Biden İsrail’in gömleğini giydi ve Hamas’ın “masumları öldürmemeye dikkat ederek Bin Ladin gibi ortadan kaldırılması” gerektiğini ileri sürdü. Trump bu ürkeklikten yararlanarak “Biden’ın Filistinli olmaya başladığını” söyleyerek Biden’ı kınadı. Filistin devletini tanıyıp tanımayacağı sorusuna hiç yanıt vermeyerek Netanyahu’nun sömürgeci politikasını ve Filistin halkının tamamının yok edilmesini desteklediğini gösterdi. Ütopik ve gerici iki devletli politika iflas etmiştir ve herkes kahraman Filistin halkına karşı oynarken bu sahte çözüm bunak emperyalizmin unutulmuş çekmecelerindedir.

Demokrat Parti dışında sol bir alternatif inşa etmek için işçi ve gençlik mücadelelerini güçlendirelim!

Tartışma, Trump’ın da Biden’ın da emekçiler için bir alternatif olmadığını ortaya koydu. Adaylıkları, çökmekte olan emperyalist kapitalizmin krizini çözmeye çalıştığı kuklalardan başka bir şey değildir. Her iki aday da yurtiçinde ve yurtdışında emekçilere saldırmaya devam edecek.

Şüphesiz milyonlarca genç ve işçi sınıfı savaşçısı tartışmayı izledi ve kendilerine şu soruyu soruyorlar: Joe Biden’a oy vererek ve onu destekleyerek tehlikeli aşırı sağcı Donald Trump’a karşı koyabilir miyiz? Biden’ı destekleyerek Filistin halkına ve direnişine yardım edebilir miyiz? Cevap hayır.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE), Filistin halkını desteklemek ve mücadele etmek isteyen işçileri, bu tartışmada düşmanımız olduğunu kanıtlayan iki adaya da oy vermemeye çağırıyor. Sol siyasi örgütleri ve yeni sendikaları, tüm dünyada daha fazla savaşın, açlığın ve kapitalist sefaletin garantörü olan ve olacak olan Demokrat Parti dışında bağımsız bir sol alternatif inşa etmeye çağırıyor.

28 Haziran 2024

(*) Ezequiel Peressini, İUB-DE’nin Arjantin seksiyonu olan Sosyalist Sol’un liderlerindendir. 2015-2019 yılları arasında Cordoba eyaletinde İşçilerin ve Solun Cephesi-Birlik’in (FIT-U) milletvekili olarak görev yapmıştır.

İstanbul İşçi Sendikaları Şubeler Platformu Temmuz zammı için mücadeleye çağırıyor!

0

İstanbul İşçi Şubeler Platformu Mehmet Şimşek’in ekonomik politikalarına karşı “Temmuz zammı lütuf değil ihtiyaçtır.” talebini haykırıyor.

Kamu harcamalarını kısma, vergi gelirlerini arttırma ve mali disiplini sağlama üzerine kurulu kemer sıkma politikalarını ortaya atan Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, artan enflasyonun altında ezilen milyonlarca emekçiye 17,002 Türk Lirasını uygun görüyor. İstanbul İşçi Sendikaları Şubeler Platformu artan enflasyona ve Mehmet Şimşek’in tedbirlerine karşı, 26 Haziran Çarşamba günü taleplerini Bakırköy Özgürlük Meydanı’nda basın açıklaması ile açıkladı. Basın açıklaması Temmuz zammı kapsamında bazı talepleri de içeriyor.

Liman-iş Sendikası Marmara Bölge Başkanı Mülazim Dursun platform adına basın açıklamasını okudu ve talepleri dile getirdi.

“Enflasyona bağlı artan zamlar ve vergilerin sorunlarını yaşayan işçilerin, kamu emekçilerinin, emeklilerin maaşları 1 Temmuzdan itibaren uygulanacak şekilde insanca yaşam standartlarında zam yapılmalıdır. Gerçek enflasyona göre zam yapılmalı ve servet sahibi kurum ve kişilerden servet vergisi alınmalıdır. Temel ihtiyaçlar başta olmak üzere fiyat artışları durdurulmalı, asgari ücretli vergiden muaf tutulmalıdır”

Açıklama boyunca “Köle değil işçiyiz birleşince güçlüyüz”, “İnsanca yaşamak istiyoruz”, “Temmuz zammı hakkımız söke söke alırız” ve “Şimşek şaşırma sabrımızı taşırma” gibi sloganlar yoğun bir şekilde dile getirildi.

İstanbul İşçi Sendikaları Şubeler Platformuna bağlı ve bağımsız TÜMTİS, Harb-İş, Liman-İş, Özel Öğretmenler Sendikası, Eğitim Sen gibi sendikalar ve İşçi Demokrasisi Partisi ile Emek Partisi gibi emekten yana siyasi partilerin de katılımı ile 250 kişiye varan basın açıklaması, yaklaşık yarım saat sürdü ve yoğun ilgi gördü.

Siyonist rejim çatırdamaya devam ediyor

0

7 Ekim’de Filistin direniş örgütlerinin gerçekleştirdiği Aksa Tufanı’nın dokuzuncu ayına girerken İsrail’in başlattığı soykırım hâlen devam etmekte. 25 Haziran itibarıyla Gazze şeridinde 37.626 Filistinli öldürüldü. Katledilen Filistinlilerin yüzde 71’i kadın ve çocuklardan oluşuyor. 86 bin yaralının yanı sıra 10 bine yakın kişi de enkaz altında kayıp ve akıbetleri bilinmiyor. İşgal altındaki Batı Şeria’da ise Siyonist yerleşimciler ve işgal ordusu, dokuz ay boyunca 126’sı çocuk olmak üzere 500’den fazla Filistinliyi öldürdü.

İsrail’in 76 yıldır süren katliamlarına rağmen Filistin halkı direnişi desteklemeye devam ediyor. Filistin Politika ve Anket Araştırmaları Merkezi (PCPSR) tarafından yapılan araştırmaya göre, Gazze ve Batı Şeria’daki Filistinlilerin yüzde 67’si 7 Ekim’i destekliyor. Yine benzeri bir oranda Filistinli de tek devletli çözümün ve intifadanın yanında olduğunu ifade ediyor.

Soykırımcı İsrail’in saldırıları sürerken dünya halkları da Filistin için seferberliğini sürdürüyor. Dünyanın dört bir tarafındaki kitle seferberliklerinin basıncıyla son olarak Ermenistan Filistin’i tanırken, Kolombiya hükümeti ise Siyonist oluşuma kömür ihracatını durdurdu. Bunların yanı sıra korsan devletin uluslararası alanda yalnızlığının devam ettiğini gösteren son büyük gelişme, 11 Haziran’daki BM Güvenlik Konseyi’nin kalıcı ateşkes kararı oldu.

Öte yandan rehine ailelerinin de yer aldığı on binlerce yerleşimci Filistin direnişiyle anlaşılması için yolları kapıyor ve gösteriler düzenliyor. Siyonist ordunun 9 Haziran’da Nuseyrat kampında gerçekleştirdiği katliamla dört rehineyi kurtarmasına rağmen işgal devleti politik ve askeri hedeflerine ulaşmış olmaktan çok uzak. Filistin direnişi operasyonel kapasitesinin %70-80’ni koruyor, tünel sistemi ise işgal ordusu tarafından hâlâ çözülemedi. Bütün bu gelişmelerin etkisiyle Siyonist rejimin krizi büyüyerek sürmekte. Uzun süredir savaş kabinesini dağıtmakla tehdit eden bakanlar Benny Gantz ve Gadi Eisenkot kabineden istifa etti. İstifaların ardından da Netanyahu savaş kabinesini dağıttı. Ateşkes konusundaki anlaşmazlığın dışında Netanyahu yönetiminin Biden yönetimi ve Siyonist muhalefet ile “iki devletli” çözüm planı konusunda uyuşmazlıkları sürüyor.

Gazze’de sürmekte olan soykırımın yanında, özellikle Lübnan sınırında ve Yemen, Irak gibi bölgelerden de İsrail’e karşı saldırılar gerçekleşmekte. Hizbullah, gerçekleştirdiği saldırılarla işgal topraklarında adeta bir tampon bölge kurdu. İsrail artık kuzey sınırını kontrol edemiyor ve sayısı net olmamakla birlikte 100 binin üzerinden yerleşimci iç bölgelerde göçmen durumuna düştü. Bu durum karşısında Netanyahu yönetimi Lübnan’a yönelik askeri operasyon yapmak için orduyu hazırlıyor. Siyonist rejimin giriştiği soykırıma rağmen Filistin halkını da direniş örgütlerini de yenemediği ve bu durumun kendisinin aleyhinde olduğu ortada. Filistin’deki etnik temizlik üzerine çalışmalarıyla bilinen Ilan Pappé’nin son yazısında ifade ettiği üzere “Siyonizmin çöküşü ile sonuçlanması muhtemel bir tarihsel sürecin başlangıcına tanıklık ediyoruz.”

Suriyeli göçmenlere karşı gerçekleştirilen ırkçı saldırıları kınıyoruz!

0

Kayseri’de ve diğer illerde gerçekleşen ırkçı saldırılar, Tek Adam rejiminin maceracı, yayılmacı ve işçi düşmanı politikasının bir ürünüdür. Yoksulluk ve geleceksizlik içinde kıvranan emekçiler için çözüm ırkçı ve göçmen düşmanı siyasi örgütlenmelerin maksatlı kışkırtmaları sonucu yaşanan bu saldırılar olamaz!

Çözüm işçi sınıfının bir parçası olan yoksul göçmenler ve mültecilerin de içerisinde bulunduğu işçi ve emekçilerin bağımsız ve enternasyonalist mücadelesindedir!

Tek Adam rejimi ve patronlar bu mücadele hattına duydukları korkuyu göçmen düşmanlığına izin vererek ve teşvik ederek göstermektedir. Irkçı suçları teşvik eden yapılanma ve kişiler asla gerçek cezalara çarptırılmamaktadır.

Birlik ve dayanışma hattını güçlendirmek için “Göçmenler Sınıf Kardeşlerimizdir!” diyerek bütün ayrımcı politikalara karşı emekçilerin birliğini savunmalıyız.

Asgari ücret zammı kaçınılmaz

0

Yılbaşında asgari ücrete zam yapılmıştı. Yılbaşından bu yana asgari ücret yüzde 35-40 civarında eridi. Geçen yıl ocak ve temmuz olmak üzere 1 yılda 2 defa zam yapılmıştı. 2024’ün başlangıcında yapılan zam, 6. aya geldiğimizde eridi. Asgari ücretlinin mağduriyeti haziran ayında giderilir ve temmuz ayında zam yapılır diye ümit edilirken, bu yazının yazıldığı tarihe kadar asgari ücrete herhangi bir zam yapılmadı.

Asgari ücrete yapılmayan zam, sadece asgari ücretliyi ilgilendirmiyor. Çünkü asgari ücretten daha yüksek maaş alanlara da asgari ücrete zam yapıldığı için patronlar tarafından zam yapılıyor. Yani asgari ücret baz alınıyor. Asgari ücret zammının hükümetin vicdanına kalması işçinin mağdur edilmesine sebep oluyor.

2024’ün başında yapılan zam eridi ve maaş bir işe yaramaz hale geldi. Kiraların anormal arttığı, gıda ürünlerinin zam oranının yüzde 100’ü bulduğu, sendikaların açıklamasına göre açlık sınırının 18.969 TL’yi bulduğu bir ortamda asgari ücretlinin yaşam koşulları çok zorlaştı. İktidarın asgari ücretliye zam yapması şart ve bu zam oranı enflasyon + refah payı olmalıdır. Biz işçilerin talebi üç ayda bir enflasyon oranında zamdır. İktidar, çalışanın bu talebini görmezden gelemez.

Tabii ki şöyle bir durum da var. Enflasyon durdurulmadığı sürece maaşlara zam yapılmasının hiçbir önemi kalmıyor. Sadece enflasyonun durdurulması sorunu çözer sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Ticaret yapanların da iyice denetlenmesi gerekiyor. Çünkü maaşa 1 ay sonra yapılacak zam duyurulduğu gün tüm alışveriş yerlerinde adeta zam yapma telaşı başlıyor. Daha zamlı asgari ücretini alamayan işçi, bir ay sonra alacağı parayı bir ay önceden harcamaya başlıyor. Yani daha eline zamlı asgari ücret geçmeden, maddi olarak bir ay geriden gelmeye başlıyor. Asgari ücrete zam yapılmadığı gibi özellikle marketlerde hiçbir denetim yapılmadığı için enflasyon ya da dolar yükselmediğinde bile her gün fiyatlar katlanarak artıyor. Dünya genelinde gıda fiyatları düşüşteyken Türkiye’de gıda fiyatları sürekli yükselişte.

Asgari ücrete zam yapmamaları bir yana bir de enflasyon hesaplamasında sahtekârlık yapılıyor. Reel enflasyon çok daha yüksek olmasına rağmen TÜİK’in açıkladığı rakam çok daha az oluyor. İktidar, bir şeytanlığı da enflasyon açıklamasında yapıyor. Çünkü 3 Temmuz’da 6 aylık enflasyon açıklanacak. İktidar, yapacağı zammı 3 Temmuz sonrasına erteliyor. Böylece 6 aylık enflasyon oranları düşük olacak ve emekliye de ona göre az zam yapacak.

İş, verginin yüzde 89’unu aldıkları işçiye zam yapmaya geldiğinde elleri titriyor ve vermiyorlar (verginin yüzde 65’i dolaylı vergiden alınıyor; yani yaptığımız harcamalardan, yüzde 14’ü de çalışanların maaşlarından kesiliyor, geriye kalan yüzde 11’lik vergiyi de patronlardan alıyorlar). Bunu bir alışkanlık haline getirdiler. Bundan önce “Sıkın dişinizi, yakında enflasyon düşecek” demişlerdi, şimdi tekrar aynı hikâyeleri anlatıyorlar. Biz masal dinlemek istemiyoruz. Çalışanların maaş zamlarının reel enflasyon + refah payı olarak yapılması şart. İktidardan sadaka değil hakkımızı istiyoruz. Bizimle alay eder gibi açıklamalarda bulunuyorlar. İşçiyi açlığa, yoksulluğa mahkûm eden bu zihniyetin bir an önce değişmesi gerekiyor.

Stonewall Ayaklanması’ndan 55 yıl sonra: Haklarımız için savaşmaya devam ediyoruz

0

Haziran ayı kapitalistlerin onur ayı değildir. Haziran ayında anılan şey 28 Haziran 1969’da New York’ta Stonewall Inn isimli bir barda gerçekleşen, toplumsal cinsiyet ve cinsel yönelimi üzerinden ayrımcılığa uğrayan kesimlerin modern tarih tarafından kaydedilen ilk isyanıdır.

Dünyada kadınların ve lgbti+’ların mücadelesinin yolunu çizen bu sembolleşmiş isyanın üzerinden yarım yüzyıldan fazla zaman geçti. O günden önce de cinsiyet kimliği ve yönelim özgürlüğü ve onuru için eylemler gerçekleştiren protestolar ve muhalif hareketler vardı ancak baskı ve zulme karşı polisle karşı karşıya gelinen o geceler, olayların şiddeti nedeniyle lgbti+ hareketi için bir milat oldu.

Bugün de haklarımızın tam olarak tanınması için mücadele etmeye devam ediyoruz. Düzinelerce ülkede lgbti+’lar ölüme mahkûm edilmeye, zulme uğramaya, yaftalanmaya, hapsedilmeye, taşlanmaya, baskı altına alınmaya, sürgün edilmeye devam ediyor. Diğer pek çok ülkede kimliklerimizin tanınması, toplumsal veya biyolojik cinsiyete bakılmaksızın partnerlerimizle evlenme hakkı için mücadele etmeye devam ediyoruz. Sağlık, eğitim, barınma ve insani koşullarda çalışabileceğimiz işlere erişimin yanı sıra yıllarca devletin ötekileştirmesine maruz kalanlar için tazminatlar ödenmesi için de mücadele etmeye devam ediyoruz. Hâlihazırda kazanılmış haklarımızı Arjantin’deki Milei ya da İtalya’daki Meloni gibi sağcı hükümetlerin gerici saldırılarına karşı savunmak gibi zorlu bir görevimiz var. Hatta yakın zamanda Dina Boluarte’nin darbe hükümeti tarafından transların akıl hastası olarak kabul edildiğinin ilan edildiği ve uluslararası tepkiler karşısında geri adım atmak zorunda kaldıkları Peru’da olduğu gibi gerici saldırılara karşı atakta olmak zorundayız.

Bedenlerimizde ve ruhlarımızda yara izleri bırakan ya da daha kötüsü bizi öldüren nefret saldırılarına karşı her gün mücadele ediyoruz. Kapitalist ülkelerdeki siyasi ve ekonomik krizlerin ateşinde kavrulan ve şekillendirilen nefret söylemlerinden cesaret alan bu saldırılar, İspanya Devletinde Vox, Rusya’da “dönüşüm” kamplarıyla Putin ve lgbti+’ların Ortadoğu’nun en gerici ülkelerine benzer şekilde zulüm gördüğü, sosyalizmle hiçbir ilişkisi olmayan Çin’in kapitalist diktatörlüğü gibi en gerici kesimler tarafından yükseltilmektedir.

Ama aynı zamanda, her yıl çokuluslu şirketlerin ve ilerici hükümetlerin “pinkwashing” ve “gökkuşağı kapitalizmi” olarak tezahür eden şatafatlı kampanyalarının maskesini de düşürmek zorundayız. Bunlar multimilyoner şirketlerin ve bazı ilerici hükümetlerin Onur Ayı’ndan sonra kaybolan sahte bir gökkuşağına binerek, lgbti+ topluluklarının onayını alarak kârlarını ve siyasi kazançlarını artırmaya çalıştıkları kampanyalardır. Bu kesimler bir yandan kadınların, lgbti+ların en çok darbe aldığı kemer sıkma politikalarını uygular ve hakların tanınmasını reddederken bir yandan hayata geçirdikleri bu iki yüzlü kampanyalarını sürekli olarak reddediyor ve kınıyoruz. Nike, Calvin Klein gibi spor giyim şirketlerinin mega etkinlikleri ve viral reklam kampanyaları ya da FIFA gibi sporda ayrımcılık ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddete karşı kılını kıpırdatmayan spor kuruluşları bunun açık bir örneğidir. Bunların arasında onlarca ülkedeki kemer sıkma politikalarının suç ortağı devasa yatırım şirketi BlackRock da bulunuyor. Bu gibi şirketler suçlarını Onur Ayı’nda gökkuşağı maskesiyle aklamaya çalışıyor. Dahası, gökkuşağı bayrağını sahiplenme yarışına bölgenin en “gayfriendly” ülkesi olmakla övünen İsrail hükümeti de ekleniyor. İsrail’deki Filistinli lgbti+ları takip altında tutup onlara saldıran, Gazze’de binlerce Filistinliyi katleden ve Batı Şeria’da yerleşimcileriyle Filistin topraklarının sömürgeleştirilmesinde şiddetle ilerleyen aynı hükümetten bahsediyoruz.

Bu yüzden, bu yeni yıldönümünde, kapitalist ve ataerkil sistemi, daha sağda veya solda yer alması fark etmeksizin bizi sömüren ve baskı altına alan hükümetlerin kemer sıkma ve yoksulluk politikalarını, kınamaktan vazgeçmeyeceğiz. İUB-DE’den lgbti+’lar olarak herkesi bizimle birlikte örgütlenmeye, dünyadaki binlerce gencin öğrenci kamplarında yaptığı gibi siyonist İsrail devletine karşı ve özgür bir Filistin için mücadeleyi derinleştirmeye; kimliklerimize yönelik saldırılarda somutlaşan nefret söylemlerine karşı mücadele etmeye; hükümetlerin kemer sıkma politikalarına karşı çıkmaya ve tam anlamıyla özgürlük içinde yaşayacağımız sosyalist bir dünya için işçi sınıfı, gençlik, kadınlar ve lgbti+’ların seferberliklerini teşvik etmeye çağırıyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Bolivya’da darbe girişimine hayır!

0

26 Haziran akşamı, Juan José Zúñiga komutasındaki ordu birlikleri, tanklarla harekete geçerek Murillos Meydanı’nı ve Hükümet Konağı’na giden yolları sıkı bir askeri kontrol altında aldı. Zúñiga, askeri üslerin temsilciliğini üstlendiğini iddia ederek, hükümetten çeşitli bakanlıkların değiştirilmesini ve 2019’daki darbe girişimi nedeniyle hapsedilen Camacho, Añez ve diğer üst düzey askeri yetkililerin serbest bırakılmasını talep etti.

Kuşatma altındaki hükümet konağından, Başkan Arce, Zúñiga’nın birliklerini geri çekmeyi reddetmesi üzerine, José Wilson Sánchez’i yeni ordu komutanı olarak görevlendirdi. Yeni komutan, askerlerin derhal birliklerine dönmelerini emretti.

Bolivya İşçi Merkezi (COB), süresiz genel grev çağrısı yaptı, ülke genelinde seferber olma ve yolları kapatarak askeri birliklerin şehir merkezine hareketini engelleme çağrısında bulundu.

İşçilerin Uluslararası Birliği olarak, Zúñiga ve yandaşlarının darbe girişimini kınıyor ve reddediyoruz. COB’un genel grev çağrısını destekliyor ve emekçi halkın, kadınların, gençlerin ve yerli toplulukların demokratik haklarını savunmak için seferber olma çağrısında bulunuyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

26 Haziran 2024

Barınma, işçinin en büyük gideri

0

Uzun senelerdir durmadan yükselişe devam eden enflasyonun etkileri bütün ürünlere yansıyor. Barınma meselesinde de gerçek enflasyonun bile üzerinde bir artış gözlemlendi. Özellikle son 3-4 yıl içerisinde yapıların kira ve satış bedelleri 5-6 katlara kadar yükseldi.

Enflasyonun yanında her geçen gün eriyen maaşlar insanların yaşamlarını idame ettirmelerine bile olanak vermiyor. Bütün ürünlere gelen zamların çok altında maaş artışları gerçekleştiği için birçok insan maaşıyla yalnızca kira ödeyebilecek duruma kadar geriledi. İki sene öncesinde asgari ücret 8.500 TL civarlarında iken şimdi yaklaşık iki kat artarak 17.000 seviyelerine ulaşmış durumda, ancak iki sene önce 4.000 TL olan kira bedeli bugün 4-5 kat artarak 15.000’lere kadar yükseldi.

Kira oranlarında en fazla yüzde 25 artış yapılabilmesini öngören uygulama yürürlükten kalkacak. Yasal olarak uygulandığı söylenen ancak pratikte karşılığını göremediğimiz bu uygulama, kiracıya yasal açıdan avantaj sağlıyordu. Hâlihazırda kiralarını ödemekte bile zorlanan insanlar bu sınırın da kaldırılmasıyla altından kalkamayacakları kira bedelleri ile karşılaşacaklar. Bir de temmuz ayında yapılmayacağı açıklanan maaş zamlarının da etkisi ile yoksullaşma ivmesi yükselişle devam edecek gibi görünüyor.

Mehmet Şimşek politikaları ile halkın yoksullaştırılması hız kazanmış durumda. Borçları ve hezimeti yaratan sermaye, ödemeyi halkın sırtına yükledi. Vergiler ve zamlarla bütün yük işçi sınıfına bırakıldı. Yapılara gelen zamlar da bu durumun bir örneğini içeriyor. Kira vergilerinde uygulanan muafiyetin kaldırılması ödenen vergilerde yüzde 60 gibi bir artışı berberinde getirecek, bu da kiracıya yansıtılacaktır. Oturduğu evi dışında evi olanlardan alınacak ek vergiler de doğrudan kiracılara yansıtılarak ödenen miktarlarda yüksek artışlar gösterecek.

İktidar, açıkladığı tasarruf tedbirleri ile aslında bir yandan da boşa harcanan milyarlarca TL’yi gözler önüne sermiş oldu. Seminer veya eğitim adı altında otellere ve tatillere harcanan milyonlar göz ardı edilirken bunların masrafları halkın sırtından karşılanır durumda. Örneğin yakın tarihlerde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “Filistin” için yaptığı 2 günlük konferans, geceliği 7.000 TL olan lüks bir otelde 200 katılımcıyla gerçekleştirildi. Kiralarda fahiş artışlara izin verilirken kamuda kiralanan mülklerde harcanan paralar ihtiyaç olarak sayıldı. Halk yoksullaştırılırken iktidar mensupları şatafat içerisinde hayatlarını devam ettirmekteler.

Servet vergisi getirilmesi, boş evlerin kamulaştırılıp halka açılması gibi somut ve emekçiden yana politikaların desteklenmesi gerekiyor. Yaratılan yoksulluğun sorumlusu olan sermayenin kazançlarına ek vergiler eklenmelidir. Barınma kamusal bir haktır ve devlet tarafından karşılanmalıdır.

Ölümünün yıldönümünde Muhittin Karkın ve Türkiye Marksizmi

0

Türkiye Troçkizminin kurucularından, Morenist akımımızın ve partimizin politik kurucusu ile rehberi, İşçi Demokrasisi Partisi Merkez Komitesi üyesi Muhittin Karkın’ı tam 1 sene önce, 24 Haziran 2023’te, saat 21.20’de kaybettik.

Karkın’ın biyografisi ve kuruluşuna öncülük ettiği akımın hayatı ile Türkiye sınıflar mücadelesinin inişleri ile çıkışları arasında sıkı bir ilişki ve uyum vardı. Karkın, 1970’lerin başında Seydişehir Alüminyum Tesisleri’nde örgütlenme çalışmaları yürüttü ve 15-16 Haziran 1970 proleter ayaklanmasına katıldı. Aynı yıllarda Troçki’nin eserlerini Türkçeye kazandırmaya başladı. Ağaç Sanayi İşçileri Sendikası (ASİS) Genel Başkan Yardımcılığı da yaptığı bu dönemde, Elka grevi başta olmak üzere birçok işçi mücadelesinin önderliğinde yer aldı.

Uluslararası devrimci Marksist hareketin teorik-politik birikimine ulaşılması ile işçi seferberlikleri içinde edinilen bu değerli deneyimlerin birleşimi, akımımızın ilk örgütü olan İşçi Cephesi’nin 1979’daki kuruluşuyla politik-örgütsel ifadesine ulaştı.

Muhittin Karkın’ın İşçi Cephesi’ni ortodoks bir Troçkist örgüt olarak inşa etmeye başlaması, birtakım tarihsel teorik-politik mücadelelerin neticesinde mümkün olmuştu. Bu mücadeleler Muhittin Karkın’ın Türkiye Marksizmine yaptığı eşsiz katkılardı ve aynı zamanda, onun bir devrimci önder olarak Türkiye Marksizmi içindeki özgün yerini belirledi.

Karkın ilk olarak kapitalist Türk rejimini faşizm olarak veya emperyalizmin basit bir sömürge valiliği olarak analiz eden çarpık anlayışlarla mücadele etti ve Türk rejimini Marx, Lenin ve Troçki’nin metodolojik mirasına dayanarak sui generis Bonapartizm olarak tahlil etti.

Daha sonra Karkın, kapitalist Türkiye ekonomisinin yarı feodal olarak analiz edilmesine ve Türkiye Devrimi’ne yalnızca burjuva demokratik görevler atfedilmesine karşı çıkarak, emperyalist uluslararası işbölümü temelinde Türkiye’nin dünya pazarı içinde üstlendiği ekonomik rolü, bu rolün eşitsiz ve bileşik gelişim yasasınca belirlendiğini ve bu nedenle Türkiye devriminin demokratik görevleri ile sosyalist görevlerinin kaynaştığını ortaya koydu. Türkiye sınıflar mücadelesinin nesnel ve öznel ihtiyaçlarına cevap veren ilk ve tek sürekli devrimci programların metinlerinin yazarı Muhittin Karkın’dı.

Bu program anlayışı temelinde, Komintern’de ve Dördüncü Enternasyonal’de uygulanması gereken bir yöntem olarak karar altına alınan Geçiş Programı anlayışının Türkiye sınıflar mücadelesinin ihtiyaçları uyarınca yorumlanması ve bu programın inşasına başlanması, yine Karkın’ın öncülüğünde gerçekleşti.

Karkın militan hayatı boyunca Kürt sorunundan devrimci parti inşasına, Filistin Direnişi’nden Latin Amerika’daki sınıf işbirlikçi hükümetlerin karakterizasyonuna dek, Türkiye Marksizmine biricik ve özgün katkılar vermeyi sürdürdü.

Bugün bu yazınsal mirasın bütünü ile işçi hareketi içinde edinilen eşsiz deneyim, İşçi Demokrasisi Partisi’nin programı ile politikalarını belirleyen temel bileşenlerdir. Bu bileşenlerin temelleri Muhittin Karkın tarafından atılmıştır.

Ölümünün birinci yılında Yoldaşımız Muhittin Karkın’ı hasretle anıyoruz…

0

Muhittin Yoldaşımızı 24 Haziran 2023 günü beklenmedik bir şekilde kaybettik. Zaman su gibi aktı. Yoldaşımızın aramızdan ayrılışının birinci yılı dolmak üzere. Yokluğunda yoldaşımızın kaybının insani ve politik olarak ne büyük bir eksiklik olduğunu acıyla deneyimledik. Üzüntümüz ve hasretimiz çok ama çok büyük. Tek tesellimiz onun büyük birikim ve deneyiminin ışığında birlikte ortak bir devrimci sosyalist inşayı yıllarca omuzlamış olmak.

Muhittin Yoldaşımızın son anına dek hep mücadele içinde olduğunun; önderliğin, partinin ve enternasyonalin inşası için çalıştığının ve kalbinin hep işçi sınıfından ve sınıf mücadelesinden yana olduğunun tanığı olduk. Onsuz bir yılın ardından miras bıraktığı mücadele devam ediyor. Onu söz verdiğimiz üzere sadece anılarımızda değil özellikle ve öncelikle mücadelemizde yaşatmaya devam ediyoruz, edeceğiz.

Kelimenin gerçek anlamında Muhittin Yoldaşımız inandığı gibi yaşadı; sözüyle özü, düşüncesiyle pratiği hep uyum içinde oldu. Tanıyan herkesin tanık olup bildiği üzere deneyimiyle, birikimiyle, sahip olduğu niteliklerle tezat oluşturacak ölçüde olağanüstü mütevazıydı. Böbürlenmez, üstünlük taslamaz, dinlemeyi bilir, ben bilirimci davranmazdı. Ama inandığı değerler ve fikirler için mücadele etmekten, onları savunmaktan da asla geri durmazdı. Söz konusu işçi sınıfı ve sınıf mücadelesi olduğunda sözünü esirgemez, kestirme yollar aramaz, eğilip bükülmezdi.

En büyük arzusu kuşkusuz Morenist Troçkizmin Türkiye’de ve bölgede işçi sınıfı içinde güçlü bir eğilim haline gelmesiydi. 1970’li yıllarda daha henüz 20’li yaşlarının başında başladığı mücadelesi hep bu amaca dönük oldu. 70’li yıllarda işçi sınıfı içinde sınıf devrimciliği adına çok önemli deneyimler yaşadı, biriktirdi ve devrimci bir sınıf örgütünün inşası için bu deneyimlerini aktardı. Ölümünün öncesindeki birkaç yılda en önemli arzu ve çabası Manisa’da devrimci sosyalist bir işçi eğiliminin temelini atmaktı. Bunu mümkün kılabilmek için bütün enerjisini devrimci öncü işçiler yetiştirmeye ve onlara mücadelelerinde her an eşlik etmeye adadı. Kendi deyimiyle “Bu benim altın vuruşum olacak” derdi. Başladığı bu mücadeleyi daha da ileri taşımak, kalıcı kılmak şimdi biz yoldaşlarının omuzlarında!

Asla unutmayacağız yoldaş! Hep bizde saklı kalacak, mücadelemizde yaşayacaksın!

Rejimin vizyonu: Kadın ve lgbti+ları aile kıskacına almak

0
Fotoğraf: Serra Akcan / csgorselarsiv.org

Geçtiğimiz günlerde Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın “Ailenin Korunması ve Güçlendirilmesi Vizyon Belgesi ve Eylem Planı” yayımlandı. Bir yılı aşkın süredir 81 ilde düzenlediği aile çalıştaylarıyla kadın ve lgbti+ları aile kıskacına almaya çalışan Saray rejimi, bu kez önüne 2024-2028 yıllarını kapsayan dört yıllık bir eylem planı koymuş durumda. Planın uygulanması ve izlenmesi için oluşturulan Ailenin Korunması ve Güçlendirilmesi Koordinasyon Kurulu, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın başkanlığında çalışacak. Plan kapsamında Turizm Bakanlığı’ndan RTÜK’e, yerel yönetimlerden üniversitelere kadar seferber edilmeyen devlet kurumu ise neredeyse yok. Bunun yanı sıra sivil toplum ve özel sektör işbirliğinden de söz ediliyor. Ayrıca söz konusu eylem planını yerel düzeyde güçlü biçimde uygulayabilmek adına tüm illerde “Ailenin Korunması ve Güçlendirilmesi İl Koordinasyon Kurulu” oluşturulması öngörülüyor.

Bu eylem planı aynı zamanda bir politika belgesi; İstanbul Sözleşmesi’ne ve hemen akabinde 6284 sayılı yasaya, nafaka gibi kazanılmış haklarımıza dönük saldırıların devamı niteliğinde. Kadınların her gün erkekler tarafından öldürüldüğü, fiziksel-psikolojik şiddete uğradığı; lgbti+ların hayatlarının nefretle kuşatıldığı; mevcut ekonomik yıkım tablosunda kadın emeğinin her geçen gün değersizleştiği Türkiye Yüzyılı’nda iktidarın eylem planı, “aileyi koruma” safsatası ile tüm bu sorunları görünmez kılıyor.

Bakanlığın iddiası o ki, aile, insanın temel biyolojik, psikolojik ve sosyal ihtiyaçlarını karşılayan bir yapı. Oysa bizler biliyoruz ki aile içerisinde ihtiyaçlarımızın karşılanması bir yana dursun, kadınlar tüm bu ihtiyaçları karşılayan/karşılamaya çalışan kişiler. Üstelik bakım emeğinin, duygusal emeğin görünmezleştirilmesi yetmezmiş gibi maruz kalınan şiddet de cabası. İstismar ile, kadın emeğinin sömürüsü ile dolu aileler; kadın ve lgbti+ların özgürlük mücadelesi önündeki en temel engellerden biri.

Bizler her geçen gün daha fazla emek sömürüsüne, erkek şiddetine maruz kalırken bakanlığın esas sorunsallaştırdığı başlıklar şöyle: Tek kişilik hanelerin çoğalması, boşanmaların artması, evlilik yaşının ötelenmesi, evlilik oranlarının ve çocuk sayısının azalması, nüfusun yaşlanması, geniş aile sayısındaki azalma, “cinsiyetsizleştirme” akımları, demografik yapıdaki değişikliklerin işgücü piyasaları üzerinde yük oluşturması… Zaten söz konusu belgenin en önemli referansı On İkinci Kalkınma Planı, bu durum metinde birkaç kez vurgulanıyor.

Bir süredir nafaka hakkını tartışmaya açarak kadınların boşanmasını zorlaştırmak hedeflenirken, burada da evliliği teşvik eden sosyal politikalar öngörülüyor. Yeni evlenen çiftlere faizsiz evlilik kredisi ve boşanma oranının en yüksek/doğurganlık hızının en düşük olduğu üçer ilde pilot uygulama gerçekleştirilmesi belgenin stratejik hedefleri arasında. “Aile Enstitüsü”, boşanmak isteyen eşlere aile arabuluculuğu gibi “müjde”ler de mevcut.

“Ailenin Korunması ve Güçlendirilmesi Vizyon Belgesi ve Eylem Planı” daha ilk sayfalarında “toplum düzeni ve devamlılığına” vurgu yaparak malumu ilan ediyor zaten. Bakanlık ismiyle müsemma; kadın yok, “aile” var. Dert biz, bizim hak ve özgürlüklerimiz değil; patriyarkal kapitalist düzenin devamlılığını sağlamak. Yani “aileyi koruma ve güçlendirme” politikası çıkarlarımıza hizmet etmediği gibi, daha fazla şiddet ve sömürü anlamına geliyor. Bizler ailenin değil kadın ve lgbti+ların korunması; boşanmaların değil erkek şiddetinin önlenmesi gerektiğini söylüyoruz. Hak ve özgürlüklerimizi hedef alan bu belgeyi tanımıyor, kadın ve lgbti+ların talepleri etrafında örülecek bir mücadeleyi savunuyoruz.

Getir bi kriz

0

2015 yılında yenilikçi bir yaklaşımla sektöründe öne çıkan Getir, çok hızlı teslimat yapabilmek için motokuryelerle mahallelerde bulunan depolar üzerinden dağıtım yapacak şekilde kuruldu. Özellikle pandemi sırasında evlere kapanmamızla birlikte, motokurye ile yapılan dağıtımlar dış dünyayla olan neredeyse tek bağlantımız haline geldi. Getir, başta Türkiye olmak üzere, dünya genelinde inanılmaz bir talep gördü. Kısa sürede Türkiye’nin en büyük teknoloji şirketlerinden biri haline gelen Getir, şimdi ciddi bir krizle karşı karşıya ve kötü bilançoyu kendi sermayedarları ödemek istemiyor.

Girişimcilik

Neoliberal dönemin popüler oyuncağı olan “startup”ların, yani girişimlerin aslında ne kadar büyük bir sömürü kaynağı olduğu açıkça ortada. Hem işçileri güvencesiz ve insani olmayan koşullarda en az 10-12 saat boyunca motorların üzerinde çalıştırıyorlar hem de kriz zamanında ilk vazgeçtikleri işçiler oluyor. Ayrıca Getir gibi şirketler, “esnaf kurye” gibi sistemleri daha çok para kazanabileceğiniz bir yöntem olarak pazarlıyor. Bu yüzden birçok motokuryenin herhangi bir kaza veya sorunla karşılaştığında muhatap bulamadığını ve sağlık ile diğer masraflarını kendi cebinden karşılamak zorunda kaldığını biliyoruz. Ve Yemeksepeti direnişinden de hatırlayacağımız gibi bunların hiçbiri şirketlerin umurunda değil.

Aynı gemide değiliz

Pandemi sonrası yaklaşık 12 milyar dolar değer biçilen bu şirket, krizle karşılaşınca hemen işten çıkarmalara ve küçülmeye başvurdu. Sadece İngiltere’de 1500 motokuryenin Getir yüzünden işsiz kaldığı tahmin ediliyor. Bu küçülme ve yurtdışı pazarlarından çekilme, Türkiye’ye odaklanmak olarak sunuluyor. Fakat gerçekte olan farklı; zararını tazmin etmek isteyen ortaklardan Mubadala’nın başka bir planı olduğu öne sürülüyor. Abu Dabi’nin egemen varlık fonu olan Mubadala’nın Türkiye Varlık Fonu’nun da zararlarını tazmin etmesi için devreye girmesi yönünde talepte bulunduğu iddia ediliyordu. Geçtiğimiz günlerde ise sermayedarlar arasında geçici bir anlaşmaya varıldığı haberi düştü. Her ne kadar bu anlık bir kurtarma operasyonu olarak gözükse de gerçekte olan, ortakların kendi yatırımlarını kaybetmeme isteği ve bunun için de denemeyecekleri yol yok. Tüm bunlara paralel olarak arka planda Getir ile Türkiye Varlık Fonu arasında gizli bir anlaşma yapıldığı iddia ediliyor ve bu haber yalanlanmadı. TVF’nin devreye girmesinin şu açıdan önemi var: Ortadoğu sermayesiyle yakın ilişkileri olan Saray’ın, onların çıkarlarını korumak için sermaye transferi gerçekleştirmek istemesi söz konusu olabilir. Kısacası, biz bu filmi daha önce gördük ve batmakta olan şirketin ortaklarının zararlarını kurtarmak için faturayı halka, yani bize kesmek istediklerini de biliyoruz.

Ne olmalı?

Burada da gördüğümüz gibi ortaklardan biri batmakta olan parasını kurtarabilmek için her şeyi deniyor ama karşısında onu durdurabilecek bir örgütlü güç yok. Ve daha dramatik olan ise devletin tüm bu olan biteni sanki yokmuşçasına izlemesi ve çanak tutması. Tüm bunlar aslında neoliberal bir saldırının nasıl evrimleştiğine canlı birer kanıt ama elimizde buna karşı hâlâ etkili bir ilaç var, o da örgütlülük ve bunun asıl aracı sendikalar. Özellikle bu gibi emek yoğun, riskli sektörlerde sendikalılık zorunlu olmalı ve esnaf kurye gibi ucube sistemler yasaklanmalı. Sendikalılık aslında örgütlü mücadele için temel ve küçük bir adım ama bu sayede bize dayatılan güvencesizliği yeneceğiz ve yine bu sayede mekânın sahibinin kim olduğunu ve anahtarın kimde olduğunu onlara hatırlatacağız.

İUB-DE Gençlik Konferansı: Dünyanın dört bir yanından gençler Filistin’i destekliyor

0

8 Haziran Cumartesi günü, Filistin halkının kahramanca direnişini desteklemek için İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Gençliğinin ilk toplantısını gerçekleştirdik. Bu konferansı, ABD’de 20 üniversitenin öğrenciler tarafından işgal edilmesiyle başlayan, Avrupa’ya yayılan ve şimdi Brezilya ve Şili’de üniversitelerdeki işgal ve görünürlük eylemleriyle Latin Amerika’ya ulaşan dünya öğrenci hareketinin yükselişinin gerçekleştiği bir zamanda düzenledik.

İUB-DE Gençliği olarak kendi ülkelerimizde bu girişimlerin birçoğunun destekçisi olduk. Bu çerçevede, temel hedeflerinden biri dünyanın çeşitli yerlerinde gelişmekte olan öğrenci intifadasını dayanışmayla kuşatmak olan bu çok önemli uluslararası gençlik buluşmasını örgütledik. Mücadeleleri ve görünürlük eylemlerini güçlendirebilmek için Filistin’le dayanışma mücadelesinin farklı ülkelerde nasıl örgütlendiğine dair deneyim alışverişinde bulunduk. Ve kuşkusuz, savaş suçlusu Netanyahu hükümetiyle İsrail’in Gazze’de uyguladığı soykırım ve etnik temizlik planını yenmek için ve birleşik, laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin için en geniş uluslararası eylem birliği çağrısıyla büyük bir kampanya geliştiren İUB-DE ve gençliğini de bu etkinlikle biraz daha güçlendirmiş olduk.

Bu toplantıda Arjantin, Brezilya, Şili, İspanya Devleti, Portekiz ve Türkiye’den gençlik liderlerinin konuşmalarının yanı sıra Dominik Cumhuriyeti’ndeki kardeş partimiz MST tarafından davet edilen Kaliforniya’dan bir yoldaşın katılımına da yer verdik. Konuşmalar eşzamanlı olarak İspanyolca, İngilizce ve Portekizceye çevrildi. Filistinli yoldaş Shams’ın selamının yanı sıra Türkiye’de yaşayan Filistinli yoldaş Maysam’ın ve ABD’de Filistin’i desteklemek için gelişen kampların bir parçası olan bir yoldaşın selamlamaları çok önemliydi. Enternasyonalimizin mücadeleyi desteklemeyi ve Filistin halkına en geniş dayanışmamızı gönderme olanağını elde etmeyi sürdürmesi için hepsi çok önemli katkılardı.

Tüm seksiyonlarda buluşmalar ve çevrimiçi bağlantı şeklinde hibrit bir tartışma yapıldığı için yoldaşlarımız etkinliği bizzat izleyebildi. Bu da farklı seksiyonlarda devrimci partilerimizi ve İUB-DE’nin inşasını sürdüren gençlerin birbirini görebilmesi için muazzam bir fırsat oldu. Bu ilk toplantı, gençlerin öncülük ettiği önemli bir örnek oldu. Bunu işçi hükümetleri ve sosyalist bir dünya için aynı enternasyonal çatısı altında mücadele ettiğini bilen İUB-DE gençliğini motive edecek, güçlendirecek ve büyütecek yeni etkinlikler örgütlemek için bir başlangıç olarak görüyoruz. Soykırımcı İsrail Devleti’nin Filistin halkına yönelik saldırıları sürerken, direniş de devam ediyor. İUB-DE Gençliği olarak, Filistin nehirden denize özgür olana kadar Filistin halkını desteklemek için yorulmadan mücadele etmeye devam edeceğiz.

Pilar Barbas, Izquierda Socialista (Sosyalist Sol) Gençlik lideri ve Arjantin Üniversite Federasyonu Sekreteri

Filistinli Mahkûmlar Derneği’nden işgal devletinin suçları hakkında soruşturma çağrısı

0

İşgalci İsrail, 7 Ekim’den bu yana kamplarında tuttuğu 36 Gazzeli tutsağı şehit ettiğini itiraf etti. Ayrıca kısa süre önce Gazze’den en az 4.000 Filistinliyi tutukladığını ve daha sonrasında bu kişilerden 1.500’ünü serbest bıraktığını açıklamıştı.

Yakın zamanda bir dizi soruşturma ve uluslararası basın raporu, işgal ordusunun en büyük gözaltı merkezi olan “Sde Teman” toplama kampında, özellikle de hasta ve yaralı tutsakların bulunduğu tesiste tutuklulara karşı işlediği suçları ve zulmü yayımladı.

Son olarak AP’nin yayımladığı bir rapor, işgal ordusunun toplama kamplarında Gazze’den 36 tutsağın şehit edildiğini kabul ettiğini açıkça ortaya koydu. Bu toplama kampları hakkında bildiklerimizin çoğu, işgal altındaki Necef’te bulunan Sde Teman’dan sızan rapor ve fotoğraflardan oluşuyor, ancak Gazze’de tutukluların bulunduğu ve tutukluluk koşulları hakkında yeterli bilgi bulunmayan “Antoot” kampı, “Ofer” hapishanesi ve diğer başka hapishane ve kamplar da var.

Daha birkaç gün önce Siyonist kaynaklar, Gazze’den “Sde Teman” toplama kampına götürülen iki tutsağın işgal askerleri tarafından dövülerek öldürüldüğünü bildirdi. Filistinli Mahkûmlar Derneği, işgal devletinin Gazze’deki tutsaklarla ilgili tüm verileri ve kamplarında şehit edilenlerin kimlikleri de dahil olmak üzere gözaltı yerlerini açıklamayı reddetmeye devam ettiği bir dönemde bu tür olayların arttığını belirtiyor. İşgalci İsrail, gazetecilerin ya da Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin “Sde Teman” toplama kampına girmesine izin vermedi.

Filistinli Mahkûmlar Derneği, Gazze’deki tutukluların durumunun bugün insan hakları kurumları için en büyük zorluğu teşkil ettiğini, zira işgalin bu kişilere uyguladığı bir dizi katı tedbir ve kısıtlama, gözaltında kaybetme suçunu uygulaması ve bunu başarmak için hukuku manipüle etmesinin söz konusu olduğunu açıkladı. Özellikle de Uluslararası Kızılhaç Komitesi de dahil olmak üzere uluslararası kuruluşların gözaltı koşullarını incelemesine izin verilmeden geçen zaman ve kamplarda uzun süre gözaltında tutulma, Filistinli tutsakların aralarındaki şehit sayısının artmasında başlıca etken olacaktır.

Dernek, bu konudaki birincil desteğin, bazı insan hakları kurumlarının zor ve karmaşık koşullar altında toplamayı başardığı, serbest bırakılan tutukluların ifadelerinden geldiğini vurguladı. Bu kişilerden onlarcasının görüntüsü, ifadelerinden önce kendilerine karşı işlenen işkence suçlarının düzeyini ve bunun sonucunda yaşanan uzuv kaybı gibi vakaları gözler önüne seriyor.

Dernek, Gazze’deki tutukluların tutulduğu çeşitli kamp ve hapishanelerden biri olan “Sde Teman” kampının koşullarına ilişkin soruşturma açma niyetinde olduğuna dair işgalcilerin giderek artan iddialarının, dünyanın gözü önünde soykırım uygulayan, işkence suçları işleyen ve kameralar önünde infazlar gerçekleştiren bir sistem için hiçbir anlam ifade etmeyen iddialardan ibaret olduğunu ifade etti. Tüm bunların yanı sıra Dernek, “İsrail” yargı sisteminin, mahkûm ve tutuklulara karşı devam eden suçlar da dahil olmak üzere, bugün işlenen tüm suçların pekiştirilmesinde bir köşe taşı görevi gördüğünü ifade etti.

Filistinli Mahkûmlar Derneği, 239 gündür Gazze’de halkımıza karşı devam eden soykırımın bir yüzü olarak, işgal hapishaneleri ve kamplarında tutuklu ve mahkûmlara karşı işlenen ciddi suçlar ve ihlallerle ilgili uluslararası düzeyde denetlenen soruşturmalar açılması gerektiği çağrısını yinelemektedir. Bu çağrı, uluslararası insan hakları sistemini çevreleyen kasvetli tabloya ve soykırım savaşının başlangıcından bugüne kadar işgal devleti tarafından işlenen suçlar ve zulümler karşısında bu sistemin itibarını ve duruşunu ele geçiren korkunç acizlik durumuna rağmen yapılmaktadır.

Resistance News Network (Direniş Haber Ağı)

2 Haziran 2024

Barınma sorununun çözümü için kamu kaynakları kullanılmalı!

0

Hayatta kalabilmek için sayısız fedakârlıkta bulunmak zorunda kalan emekçiler için kendilerini doğa koşullarından koruyacak güvenceli bir konutta insanca yaşama hakkı en temel hakların başında geliyor. Bu barınma hakkı en temel insan hakları arasında yer aldığından barınılan alanların huzur ve güven içinde yaşamaya da elverişli olması gerekiyor. Ancak günümüz gerçekliğinde depreme dayanaklı olmayan, güneş dahi almayan konutların kiraları bile asgari ücret düzeyinde seyrediyor.

Ekonomik krizin enflasyon oranlarında fahiş yükselmeye neden olması ile kira bedelleri bir anda emekçileri, öğrencileri ve emeklileri tabiri caizse evsiz bırakacak seviyelere geldi. Zira ücretlerde enflasyon oranında dahi artış yapılmazken barınılacak konutların kiraları bir anda dudak uçuklatacak düzeye geldi. Konut kiralarında artışı yüzde 25 ile sınırlayan düzenlemeye rağmen kiracılar fahiş kira zammı talepleriyle ve tahliye tehdidiyle karşı karşıya kalıyor. Hâlihazırda iki yıldır yürürlükte olan ve uygulamada öğrencilerin, emekçilerin ve emeklilerin barınma sorununun çözümünde etkisi bulunmayan bu düzenlemenin de Temmuz 2024 itibarıyla yenilenmeyeceği konuşuluyor. Buradaki temel mesele öğrencinin, emekçinin ve emeklinin barınma sorununun çözümü konusunda göstermelik ve kısa süreli müdahalelerden ziyade, binlerce konut boş ve atıl şekilde dururken kamu kaynaklarının barınma sorununun çözümünde kullanılma gerekliliğidir.

Mevcut düzende, kapitalist rejimin kutsal addettiği mülkiyet hakkı ile barınma hakkının yarıştığını görüyoruz. Ancak, içinde bulunduğumuz gerçeklikte, kapitalist rejimin vahşi doğasına rağmen, barınma hakkının temel bir insan hakkı olduğunu anlamalıyız. Bu nedenle, barınma hakkından faydalanması neredeyse imkânsızlaşan emekçilere külfet yüklenmemelidir.

Geçtiğimiz sene gerçekleşen ve 10 ilde devasa bir yıkıma sebep olan depremin izleri hâlâ daha devam ediyor. Yaşanan deprem ile birlikte ülkenin dört bir yanında kentsel dönüşüm süreçlerinin başladığı zannedilse de kaynakların sermayeye akıtılması nedeniyle inşaat şirketleri ellerini ovuşturuyor. Barınma sorunu, ülkenin temel sorunlarından biri olduğundan derhâl kaynakların bu yönde kullanılması gerekiyor. Kentsel dönüşümün inşaat şirketlerinin astronomik kârlarını değil biz emekçi, öğrenci ve emeklilerin çıkarlarını gözetecek şekilde tasarlanması şart olduğu gibi, binlerce boş konutun denetlenmesi ve bu konutlar aracılığıyla barınma sorunu yaşayan emekçilerin, öğrencilerin ve emeklilerin acil ihtiyaçlarının karşılanması da şarttır.