Ana Sayfa Blog Sayfa 19

8 Mart’ta şiddete uğrayan Meksika’daki yoldaşlarımızla dayanışma!

0

8 Mart 2024’te, Meksika’nın farklı şehir ve eyaletlerinde Dünya Kadınlar Günü için düzenlenen kitlesel eylemler sırasında, ulusal ve bölgesel hükümetin polis güçleri; artan kadın cinayetleri, cinsiyetçi şiddet, kurumsal cezasızlık ve işçi, yoksul ve mülksüz kadınların maruz kaldığı güvencesizlik ve eşitsizliğin daha da kötüleşmesi karşısında gösteri yapmak için sokaklara çıkan yüzlerce gence saldırdı, gözaltına aldı, kriminalize etti ve gözdağı verdi. 

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak, Colima, Edomex, Zacatecas ve Puebla, Nueva León gibi şehirlerde meydana gelen polis şiddetini, keyfi tutuklamaları, aralarında çocuk ve yaşlıların da olduğu kitleye karşı göz yaşartıcı gazların da kullanıldığı vahşi müdahaleyi kınıyor ve lanetliyoruz.

Kadınların ve lgbti+ların maruz kaldığı farklı şiddet biçimlerinden hükümetler sorumludur; bu nedenle her 8 Mart’ta, hükümetlerin mevcut kapitalist krize karşı işçi sınıfına uyguladığı ve özellikle kadınlara ve lgbti+lara zarar veren kemer sıkma planlarına karşı gösteri hakkımızı kullanmak üzere sokaklara çıkıyoruz. İşte bu haklı talepler karşısında López Obrador (AMLO) hükümeti, kadın hareketine gözdağı vermek için Ulusal Saray’a tel örgüler çekerek her 8 Mart’taki eylemleri engellemeye çalışmakta ve kadınların çoğunun yaşadığı sorunları dinlemek ve çözmekle en ufak bir ilgisi olmadığını göstermektedir.

Bu yıl AMLO hükümeti provokasyon ve cezasızlık politikalarını bir adım ileriye taşıdı. Faili meçhullerin, kayıpların isimlerini devletin resmi kayıplar listesinden çıkardı. Adalet talep ve kayıpların unutulmaması için bu yürüyüşe katılan kayıp yakınları hükümetin bu tutumuyla ikinci kez yıkıldılar. Bu da yetmezmiş gibi, çeşitli şehirlerde 8 mart gösterilere sızan erkekler, polis güçlerinin herhangi bir müdahalesiyle karşılaşmaksızın, kadın eylemcilere sözlü ve fiziksel saldırılarda bulundu. Bu saldırıları kendilerini savunarak püskürten kadınlar daha sonra sosyal medyada hedef gösterildi. Sosyal medyada çarpıtılmış görüntülerle kadın düşmanlığı ve nefret söylemleri yaygınlaştırıldı. Böylece kadınların haklı taleplerinin ve seferberliklerinin görünmez hale getirilmesi hedeflendi. İşte bu nedenle polis güçleri güvenilmezdir, diyoruz. Şiddetten ve provokasyonlardan bizi polis değil yalnızca örgütlü gücümüz koruyabilir.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak bu saldırılar karşısında uluslararası dayanışmamızı ifade ediyoruz. Bu saldırıların sorumlusunun AMLO hükümetiyle bölgesel ve yerel hükümet güçleri olduğunu vurguluyoruz. Meksika feminist hareketinin polis şiddetinin sorumlularının cezalandırılması talebini sahipleniyoruz.

Yalnızca sokaklardaki birleşik, bağımsız ve kesintisiz seferberlik ve örgütlenmemiz, haklarımızı savunmamızı ve bu kapitalist ve patriyarkal sistemin bizi mahkûm etmek istediği barbarlıkla mücadele etmemizi sağlayabilir.

Feminist protestolara dönük baskı ve şiddete son!

Birimize dokunursanız, karşılığını hepimizden alacaksınız!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

Kadıköy belediye meclisi adayı Şanlıdağ: “Toplumsal cinsiyet eşitliğinden ve emekten yana bir belediyeciliği savunuyorum”

0

İşçi Demokrasisi Partisi’nin Türkiye İşçi Partisi (TİP) listelerinden Kadıköy Belediyesi meclis üyesi adayı olan Merve Şanlıdağ TİP Kadıköy İlçe Örgütü’nün 10 Mart’ta gerçekleştirdiği Aday Tanıtım Toplantısı’na katıldı. “Kadıköy’de toplumsal cinsiyet eşitliğinden, emekten yana ve bu doğrultuda çözümler üreten bir belediyeciliği savunmak için aday oldum” diyen Şanlıdağ konuşmasında şunları dile getirdi:

“İşçi Demokrasisi Partisi ve Kadın Dayanışması üyesiyim. Biz Tek Adam rejiminden gerçek kopuşun bir Emek İttifakı’ndan geçtiğine inanıyoruz. Bu nedenle geçtiğimiz genel seçimlerde Türkiye İşçi Partisi’yle ortak bir çalışma yürütmüştük. Şimdi de bu çalışmayı ileriye taşıdığımız için çok mutluyuz. Bu vesileyle, başlamadan önce, İşçi Demokrasisi Partisi adına Türkiye İşçi Partili yoldaşlarımızı selamlıyorum.

Kadıköy’de toplumsal cinsiyet eşitliğinden, emekten yana, ihtiyaç odaklı ve bu doğrultuda çözüm üreten bir belediyeciliği savunmak için aday oldum. Kadınların ev içi ve bakım emeğinin toplumsallaşmasında belediyelere büyük sorumluluk düşüyor. Her mahallede ücretsiz kreşler, çamaşırhaneler, bakımevleri, yemekhaneler: Bunlar belediyelerin sunacağı hizmetlerden sadece birkaçı. Aynı zamanda belediyeler, erkek şiddetiyle mücadelede de büyük bir rol oynamalı. Bu doğrultuda politika üretilmesine, nitelikli ve donanımlı sığınma evlerine, cinsel şiddet kriz merkezlerine ihtiyacımız var. Ve bu ihtiyaçların görünür kılınması için de kadınların belediyelerde, yerel yönetimlerde, karar mekanizmalarında yer alması gerekiyor. Eşit temsil, söz ve karar hakkımızı savunmamız gerekiyor. Belediye kaynaklarının kadınlar, çocuklar, lgbti+’lar, emekçiler yararına kullanılmasının yolu da emekçilerin yönetiminden ve denetiminden geçiyor. Sermayeden yana olan, rant ve kâr odaklı patron partileri bizim hiçbir ihtiyacımızı karşılayamaz ve hiçbir hakkımızı savunamaz. Bu nedenle baskıcı rejimden, kadın düşmanı kapitalist düzenden kopuş için “Emekçiler Yönetmeli” çağrımızı yineliyoruz. Oylar Türkiye İşçi Partisi’ne!”

***

İşçi Demokrasisi Partisi’nin Türkiye İşçi Partisi listelerinden İstanbul’da gösterdiği belediye meclis adayları:

Ataşehir Belediye Meclis adayı: Bektaş Deneri, öğrenci, 4. sıra

Eyüp Belediye Meclis adayı: Veysel Dönmez, kargo işçisi, 5. sıra

Kadıköy Belediye Meclis adayı: Merve Şanlıdağ, çevirmen ve Kadın Dayanışması üyesi, 7. sıra

Kağıthane Belediye Meclis adayı: M. Kemal Güllüoğlu, tekstil işçisi, 3. sıra

Sarıyer Belediye Meclis adayı: Enes Karakaş, Boğaziçi direnişçisi, 7. sıra

Sarıyer Belediye Meclis adayı: Alp Ata Türkoğlu, Boğaziçi Üni. öğrencisi, kontenjan adayı

Sarıyer belediye meclisi adayı öğrenci Alp Ata Türkoğlu: “Emekten yana bağımsız bir alternatifi savunuyoruz”

0

İşçi Demokrasisi Partisi’nin Türkiye İşçi Partisi (TİP) listelerinden Sarıyer Belediyesi meclis üyesi adayı olan Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi Alp Ata Türkoğlu, TİP Sarıyer İlçe Örgütü’nın aday tanıtım toplantısına katıldı. Mevcut ekonomik yıkım şartlarından emekçiler, öğrenciler ve toplumun bütün ezilen kesimlerinin olağanüstü biçimde etkilendiğini belirten Türkoğlu, bu ekonomik yıkım şartlarına karşı emekten yana bağımsız bir alternatifle mücadele etmeyi savunduklarını dile getirdi. Alp Ata Türkoğlu konuşmasında emekten yana bir belediyecilik anlayışını şu sözlerle özetledi:

“Emekçiler toplumsal hayatı düzenlemeli ve yönetmeliler. Belediyelerde emekçi yönetimi ve denetimi tesis edilmeli. Bu nasıl olacak? Bütün kapalı defterler ve ihaleler emekçilerin denetimine açılacak. Emekçiler meclisler üzerinden belediyenin kararlarını denetleyecekler.

Emekçiler gerekirse geri çağırma hakkını kullanarak, işini doğru yapmayan temsilcileri tespit ederek, onları görevden alabilecekler.

Çok ciddi barınma problemleri ile yüz yüzeyiz. İstanbul’da emlak krizi ve kiraların yüksekliği büyük bir barınma krizi yaratıyor. Bu sebeple bütün işçiler için erişilebilir olan ve depreme dayanıklı sosyal konutlar yapılmalı.

Bütün mahallelerde 24 saat açık hizmet veren çamaşırhaneler, yemekhaneler, kreşler olmalı. Bu sayede emekçi halkın bu hizmetlere rahat erişmesi sağlanabilir. Bu sayede kadın emekçilerin ev içi emek sömürüsü azaltılabilir.

Belediye tüm işyerlerinde işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerini almakla yükümlüdür. Emekten yana bir belediyecilik, işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerini almayan işyerlerine yaptırım uygulamalıdır. Biz bu yolda mücadele veriyoruz.”

***

İşçi Demokrasisi Partisi’nin Türkiye İşçi Partisi listelerinden İstanbul’da gösterdiği belediye meclis adayları:

Ataşehir Belediye Meclis adayı: Bektaş Deneri, öğrenci, 4. sıra

Eyüp Belediye Meclis adayı: Veysel Dönmez, kargo işçisi, 5. sıra

Kadıköy Belediye Meclis adayı: Merve Şanlıdağ, çevirmen ve Kadın Dayanışması üyesi, 7. sıra

Kağıthane Belediye Meclis adayı: M. Kemal Güllüoğlu, tekstil işçisi, 3. sıra

Sarıyer Belediye Meclis adayı: Enes Karakaş, Boğaziçi direnişçisi, 7. sıra

Sarıyer Belediye Meclis adayı: Alp Ata Türkoğlu, Boğaziçi Üni. öğrencisi, kontenjan adayı

Ataşehir Belediyesi meclis üyesi adayı Deneri’den “Siyonizm ile kardeş belediye anlaşmalarına son” çağrısı

0

İşçi Demokrasisi Partisi’nin Türkiye İşçi Partisi (TİP) listelerinden Ataşehir Belediyesi meclis üyesi adayı olan Bektaş Deneri, Filistin’de İşgale Son kampanyasının, 10 Mart pazar günü İstanbul İl Ticaret Müdürlüğü önünde gerçekleştirdiği basın açıklamasına katıldı. BDS Türkiye’nin ve Filistin’de İşgale Son kampanyasına destek veren siyasi kurumların katılımıyla gerçekleşen basın açıklamasında İsrail’le olan bütün siyasi, ekonomik, ticari, askeri, diplomatik, kültürel ve akademik ilişkilerin kesilmesi çağrısı yapıldı.

Bektaş Deneri basın açıklamasının ardından şunları ifade etti:

“İşgalci Siyonist rejim yaklaşık 6 aydır Gazze’yi tonlarca bombayla dövmekte, Filistinleri açlığa, susuzluğa, bulaşıcı hastalıklara terk etmekte. Filistin Direnişi’nin ise mücadelesi devam etmekte. Siyonist rejim bir soykırım politikası hayata geçirirken ve Gazze’yi bir mezarlığa dönüştürmeye niyetliyken, Saray rejimi ve patronlar ile bu katliamcı rejim arasındaki kârlı ticari ortaklık ve alışveriş, artarak ve katlanarak sürmekte. Buna ek olarak, BDS Türkiye’nin de belirttiği üzere, Türkiye’den belediyeler ile Siyonist rejimin belediyeleri arasında birçok kardeş şehir/kardeş belediye anlaşması mevcut. Bu anlaşmalar derhal çöpe atılmalı. İşgalcinin sözde belediyeleri tanınmamalı. Kınamak yetmez; İsrail’le bütün ilişkiler kesilmeli. Ve bizler de Filistin’in haklı ve meşru mücadelesiyle dayanışmak için seferber olalım. Filistin halkıyla dayanışmayı, Filistin özgür olana dek devam edeceğiz. Nehirden deniz özgür, birleşik, laik Filistin.”

İş kanunu değişikliği: Emekçilere yönelik yeni bir saldırı

0

İş kanunlarında bir değişiklik yapılması yeniden ülke gündemine geldi. Basında işçilere bir müjde olarak sunulan girişim kapsamında, haftalık çalışma süresinin 45 saatten yaklaşık 40 saate indirileceği, dağınık çalışma mevzuatının tek bir kanunda bir araya getirileceği ileri sürülüyor; ancak kanun değişikliği tasarısı hâlâ açıklanmış değil.

Çalışma süresinin kısaltılması, ileri sürüldüğü gibi emekçilerin kötü çalışma koşullarında önemli bir iyileştirme getirmeyecek. Araştırmalara göre, Türkiye zaten haftada ortalama 42,9 saatlik çalışmayla, Avrupa’da en uzun çalışma süresine sahip ülkelerin başında geliyor. Örneğin, AB ülkelerinde ortalama çalışma süresi haftalık 36,4 saat. Türkiye’de emekçiler, sınıf kardeşlerine göre sadece bir haftada yaklaşık 7 saat daha fazla çalışıyor. Reform sonrasında bu fark azalacak olsa da Türkiye yine en uzun çalışma saatlerine sahip ülkeler arasında kalacak.

Dahası, çalışma süresinin az da olsa kısaltılması, ücretlerin düşürülmesini de beraberinde getirebilir. Daima patronların çıkarlarını koruyan iktidarın gündeminin, emekçinin bir kayba uğramaması amacıyla ücretleri sabit tutarak çalışma süresini azaltmak olduğu düşünülemez. Mevcut ücret düzeyi korunmadan çalışma süresinin kısaltılması ise genel durum bakımından emekçilerin çalışma şartlarını iyileştirmek şöyle dursun, daha da kötüleştirmiş olacak.

Reformun kapsamlı olacağına dair haberlerden, değişikliklerin bu iki konuyla sınırlı kalmayacağı anlaşılıyor. İktidar cephesi, sermayenin on yıllardır hayalini kurduğu emek sömürüsünü derinleştirecek kapsamlı reformları hayata geçirmeye çalışacak gibi görünüyor. Orta vadeli programda yer alan, kıdem tazminatı hakkının tamamlayıcı emeklilik sistemi adı altına gasp edilmesi, esnek ve güvencesiz çalışma biçimlerinin yaygınlaştırılması gibi emekçilerin mevcut haklarının geriletilmesi riski hiç olmadığı kadar güncel.

Öte yandan, iktidar cephesi her zaman olduğu gibi reform hazırlığı sürecinde antidemokratik uygulamalarına devam ediyor. Tek Adam rejiminde âdet olduğu gibi, Cumhurbaşkanlığına bağlı basit idari bir kurul, sendikaları hiçbir şekilde sürece dahil etmeksizin kapalı kapılar ardında olası sermaye yanlısı değişiklikleri dayatıyor. Öyle ki on milyonlarca işçinin çalışma koşullarını doğrudan etkileyecek bu reformun içeriği ve kapsamı bile henüz tam olarak bilinmiyor.

Her şeyden önce, mevzuat değişikliğine ilişkin çalışmaların doğrudan emek örgütlerinin katılımıyla yürütülmesi ve tasarının kamuoyuna bir an önce açıklanması gerekiyor. Emek güçlerinin altı saatlik iş günü, sendikalı ve güvenceli çalışma koşulları için acil bir eylem planı etrafında bu tehdide karşı koyması büyük öneme sahip bir görev olarak karşımızda duruyor.

Filistin’de İşgale Son kampanya grubunun çağrısıyla basın açıklaması: “Siyonist İsrail’le bütün ilişkiler kesilsin!”

0

Filistin’de İşgale Son kampanya grubunun çağrısıyla, 10 Mart pazar günü İstanbul İl Ticaret Müdürlüğü önünde Filistin’de İşgale Son kampanyasına destek veren siyasi kurumların ve BDS Türkiye’nin katılımıyla basın açıklaması gerçekleştirildi. Basın açıklamasında İsrail’le olan bütün siyasi, ekonomik, ticari, askeri, diplomatik, kültürel ve akademik ilişkilerin kesilmesi çağrısı yapıldı. Eylemde “Katil İsrail, İşbirlikçi AKP”, “Filistin’e Özgürlük, İsrail’e Boykot”, “Nehirden Denize Özgür Filistin”, “Emperyalistler Yenilecek, Direnen Halklar Kazanacak” sloganlarına yer verildi.

Basın açıklamasının tamamını aşağıda okurlarımızla paylaşıyoruz:

Basına ve kamuoyuna,

Başta ABD olmak üzere emperyalist Batı devletlerinin siyasi, askeri ve ekonomik desteğine sahip olan Siyonist işgal devleti İsrail, işgale ve sömürgeciliğe karşı bir özgürleşme hamlesi olan 7 Ekim’deki Aksa Tufanı’na karşılık, kullanımı yasak olan silah ve bombalarla, binlerce Filistinliyi öldürdü, yüz binden fazlasını yaraladı, 2 milyona insanı da yerinden etti. Bu süreçte sayısız savaş suçu işleyen Siyonist işgalciler, 2 milyon 300 bin kişinin yaşadığı Gazze Şeridi’ni tamamen ablukaya alıp, bölgeye başta gıda ve ilaç girişini engelleyerek, Gazze’nin geriye kalan nüfusunu yavaş bir ölüme mahkûm ediyor. Özellikle Gazze’nin kuzeyindeki 700 bin Filistinli, 3 aydır tamamen kuşatma altında ve insani yardıma erişemiyor. Bölgeye az miktarlarda ulaşan insani yardımın dağıtımı için toplanan halka ise hava saldırıları düzenleniyor. İşgal devleti İsrail dünyanın gözü önünde Filistin halkına karşı bir soykırım gerçekleştiriyor.

Son günlerde abluka şartlarının ağırlaşmasıyla en az 18 çocuk açlığa bağlı nedenlerle yaşamını yitirdi. BM verilerine göre Gazze’de halkın tamamına yakını düzenli gıda erişiminden yoksun. Halkın yüzde 71’i şiddetli açlık yaşıyor ve yüzde 64’ü açlığını çiğ yiyecek, hayvan yemi, yabani ot ve son kullanma tarihi geçmiş ürünlerle bastırmaya çalışıyor. İşgal ordusu meskûn mahallerin yanı sıra tarım alanlarını da bombalıyor.

Filistin Açken Türkiye İşgal Devleti’ni Besliyor!

İşgal devleti İsrail’in resmi sayfasında açıkladığı üzere 7 Ekim’den sonra başlayan soykırım saldırısı sürecinde işgal devletinin en fazla meyve-sebze ithal ettiği ülke: Türkiye. Başta çocuklar olmak üzere tüm Filistin halkı kıtlık içindeyken Türkiye’den İsrail’e 40 bin ton meyve-sebze ihracatı yapıldı.

Filistin’de bunlar yaşanırken Türkiye’den hareket eden gemiler ve kargo uçakları, Filistin halkına soykırım uygulayan işgal ordusunun kullandığı mühimmatın çeliğini, askeri kıyafetlerini ve gıda tedariğini sağlıyor. Bu ticarette başı ise iktidar ve avanesi çekiyor. AKP yöneticisi veya destekçilerine ait, en çok devlet teşviği alan şirketler İsrail’le ticari ilişkilerde de ön sıralarda yer alıyorlar. Bu şirketlerin başında Zorlu, AkçanSA, Limak, Eren Holding, MNG Air, Kalyonlar, Kalkavanlar, Tosçelik, Kardemir, İsdemir ve Erdemir geliyor. Türkiye limanlarından taşınan petrol İsrail’in sanayi altyapısının ve savaş makinasının düzenli olarak işlemesini sağlıyor. İhraç ettikleri ürün ve hammaddelerle, bu şirketlerin yanında bu ticarete onay veren hükümet de Filistin halkına yönelik soykırımın suç ortağıdır.

Etnik ve dini tüm unsurlarıyla Filistin halkı, 100 yıldır yaptığı gibi bedeniyle, aklıyla ve ruhuyla kendi toprağında özgür bir halk olarak yaşamak için direnişini sürdürüyor. Tüm dünyada eşitlik ve özgürlük mücadelesinin tarafında olan bizler, koşulsuz Filistin halkının direnişinin yanındayız ve Filistin halkının tarihsel haklarını elde etmesi için de yanında olmaya devam edeceğiz.

Filistin halkının tarihsel özgürlük mücadelesini ağızlarına sakız eden devlet yetkilileri ve şirketler ise Filistinlileri yok etme amacıyla hareket eden Siyonist işgal gücüne desteğini her geçen gün arttırıyor.

Savaş suçu işleyen bir devlete yaptırım ve tecrit uygulamak yerine “özel ticareti engelleyemeyiz” bahanesine sığınmak, dökülen kana ortak olmaktır. Bu ilişkiyi kesmeme kararı politik bir tercihtir ve tarihe bir utanç vesikası olarak kaydedilecektir.

Bugün burada Ticaret Bakanlığı temsilciliği önünden çağrı yapıyoruz. Filistin halkının soykırım faillerine gıda ürünleri, askeri hammadde ve enerji kaynakları akışını derhal durdurun!

Filistin’de İşgale Son

Emekçilerin yönetmesi için…

0

Yerel seçimlerin ülke gündeminin temel başlığı olduğu bir mart ayı içerisindeyiz. Erdoğan yönetimindeki Cumhur İttifakı bütün devlet olanakları ve medya gücünü seferber ederek seçim kampanyasını başlattı. 2019’da kaybettikleri büyükşehirleri kazanmak ve seçmenden yeni bir güvenoyu alabilmek için devasa propaganda makinesi harekete geçmiş durumda.

Cumhur İttifakı parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aldığı galibiyetin avantajıyla seçimlere giriyor. Erdoğan’ın seçim kampanyası da “Eğer yerel seçimlerde bize oy vermezseniz o şehre hizmet gitmez” tehdidi üzerine kuruluyor. Bununla birlikte, Erdoğan ve müttefikleri mayıstaki seçim galibiyetlerinin bıçak sırtı bir zafer olduğunun fazlasıyla farkındalar. Cumhur İttifakı, seçmende herhangi bir umut ve heyecan yarattığı için değil, düzen muhalefetinin kitlelere güven vermeyen sinik politikası nedeniyle kazanabilmişti. Dahası, başta İstanbul ve Ankara olmak üzere büyükşehirlerde muhalefetin oyları Cumhur İttifakı’ndan fazlaydı.

Cumhur İttifakı’nın alacağı bir seçim yenilgisi hem içerideki kırılganlıkları derinleştirme hem de toplumsal muhalefetin kazanacağı özgüvenle yeni bir seferberlik dalgasını tetikleme potansiyeline sahip. Seçimlerin ardından çok daha sert bir kemer sıkma politikasına hazırlanan Erdoğan yönetimi için ise bu, yalnızca sanrılı bir kâbus anlamına gelebilir. Bu gerçekten hareketle Saray rejimi bir yandan baskı, tehdit ve manipülasyonla, diğer taraftan birtakım ekonomik ve sosyal vaatle seçimleri kazanma telaşında.

Mayıs seçimlerinde aldığı yenilginin etkisinden hâlâ çıkamamış olan düzen muhalefeti ise, bir kez daha sönük ve etkisiz bir program ve kampanyayla seçimlere giriyor. Saray rejiminin çizdiği sınırlar içerisinde hareket etmeye özen gösteriyor. 21 yıllık AKP yönetiminin sorumlusu olduğu ekonomik yıkımı ve baskı politikalarını gündeme taşımaya isteksiz ve yetersiz bir tutum alıyor. CHP büyükşehirlerde yeni seçim zaferleri kazanacak olsa bile bunun temel nedeni kendi çabalarından öte kitlelerin AKP yönetiminden bıkkınlığı ve değişim isteği olacak.

İktidarı ve muhalefetiyle düzen siyaseti böylesine çürümüşken sol, sosyalist hareketin, DEM’in ve emek örgütlerinin bu durumdan yeterince faydalanabildiğini söylemek ise oldukça güç. Bir kez daha çoğunlukla kısa vadeli hesaplar uğruna uzun vadeli hedefler rafa kaldırılıyor, dar grup çıkarları birleşik ve devrimci bir seçeneğin yükseltilmesinin önüne geçiyor. Bu nedenle bu yerel seçimlere, kâğıt üzerinde de olsa ittifakların olduğu mayıs seçimlerinden daha geri bir noktada giriyoruz.

Bu tablonun arkasında mevcut baskı ve sömürü düzeninden kopuşu esas alan bir stratejiye hem programatik hem de iradi anlamda duyulan yaygın inançsızlık yatıyor. Oysa kapitalizmden kopuş ve emeğin iktidarı meselesi belirsiz bir geleceğe havale edilecek bir ihtimal olmaktan ziyade, bugünün acil ve vazgeçilmez bir görevi olarak kavranmak zorunda. Bu ise, bugünden inşa edilmesi gereken kopuşçu ve birlikçi bir emek ittifakını hayati kılıyor.

Amacımız karamsar bir tablo çizmek değil şüphesiz. Aksine, böylesi bir emek ittifakının inşası için hiç olmadığı kadar elverişli koşullarda olduğumuza inanıyoruz. Başta TİP’in adayları olmak üzere sosyalist, emekçiden, Kürt halkından ve ezilenlerden yana adayları destekleyerek soldaki yeniden kümelenmenin içerisinde yer alıyoruz. İstanbul ve Manisa’da TİP listelerinden gösterdiğimiz adaylarla “Emekçiler Yönetmeli” şiarını yaygınlaştırmaya devam ediyoruz.

İDP olarak, emekçilerin yönetmesi için “koşulların yalnızca olgunlaşmakla kalmayıp aynı zamanda çürümeye yüz tuttuğu” tespitinde ısrar ediyoruz. Yerel yönetimler de dahil olmak üzere emekçilerin toplumsal ve siyasal yaşamın tüm alanlarını denetlemesi ve yönetmesi gerektiğine inanıyoruz. Yerel seçimler sırasında ve sonrasında, emekçilerin yönetmesinin bir hayal değil güncel bir zorunluluk olduğu anlayışını büyütmeye devam edeceğiz.

1 Nisan ve sonrası

0

Seçim sonuçları ne olursa olsun sonraki süreç ekonomik olarak çok daha zor geçecek. Acı reçete hazır. Yavaş yavaş Şimşek önderliğinde uygulanmaya başlansa da 1 Nisan ve sonrası için tüm reçete uygulanacak. Bu durumu uzun süredir vurguluyoruz. Bu saldırıların seçimsiz geçecek 4 yıl içinde uygulanması bir yana, emperyalizmle karşılıklı tavizler neticesinde “iyi ilişkiler” dönemi içinde ve onların da desteğiyle uygulanacak olması üzerine eğilmemiz gereken bir konu. Bu durum IMF’siz IMF programından IMF’li IMF programına geçiş için uygun koşulları yaratacak.

İsrail konusunda suskunluk, Mısır ile görüşme, İsveç’e NATO için TBMM onayı, ABD ile F-16 uçaklarının modernizasyonu için milyarlarca dolarlık anlaşma… Tüm bunlar sadece bir iki ay içinde gerçekleşti. Seçim sonrasında dış borç yükü askeri anlaşmalarla daha çok artacak. Her şey bir yana, 2024’te ödenecek ve çevrilecek dış borcun 227 milyar dolar olacağını belirtelim.

Daha önce yazdığımız bir yazıda şöyle demiştik: “Türkiye 2001 krizi ve ardından gelen Kemal Derviş politikalarına kadar kamu borçlanması ve bütçe açıklarıyla büyüyen bir ülke idi. Kemal Derviş’in uyguladığı IMF programıyla kamu yerine özel sektör ve hane halkı borç stoklarını artıran ve bütçe açığı yerine cari açıkla büyüyebilen bir ülke haline geldi.” Türkiye’nin emperyalizme bağımlılığının bir neticesi olarak borç ve büyüme ilişkisi iç içe geçmiş durumda. En önemli taleplerimizden birisi olan “dış borç ödemeleri durdurulsun!” talebini emperyalizmden kopuş hedefiyle her daim belirtmeye devam edeceğiz. Şirketler kâr rekorları açıklarken, dış borcun yükü hane halkı borcu olarak işçi ve emekçilerin sırtına binerken, enflasyon bir vergi gibi çalışarak alım gücümüzü eritirken taleplerimizin hayata geçmesi için ortak ve birleşik mücadele programıyla seferber olmaktan başka çaremiz yok.

Ekonomik büyüme de sınıfsaldır. “Kimin için neye rağmen büyüdük?” sorularını sorduğumuz takdirde gerçeği görebiliriz. “Kişi başına düşen yıllık ortalama gelir” (KBG) dediğimiz şey, gerçeğin önüne çekilmiş bir perde işlevi görmektedir. Nedenini hemen açıklayalım. KBG (elimizde en güncel 2021 verileri var) 9 bin 528 dolardır. Fakat bu sayı pek bir şey ifade etmez, toplumu gruplara böldüğümüzde daha net bir resimle karşılaşırız. Toplumun en zengin yüzde 20’si için KBG 22 bin 867 dolardır. Geri kalan nüfusu da yoksulluk düzeyine göre yüzde 20’lik paylara bölersek KBG sırasıyla (2. yüzde 20’lik dilim için) 9 bin 995 dolar, (3. yüzde 20’lik dilim için) 7 bin 3 dolar, (4. yüzde 20’lik dilim için) 4 bin 954 dolar, (5. yüzde 20’lik dilim için) 2 bin 858 dolar olmaktadır. Yani nüfusun yüzde 80’i için KBG ortalaması 6 bin 193 dolar ederken zenginler için 22 bin 867 dolar etmektedir. Bu makas her geçen yıl açılmakta.

Şirket kârları, borsanın yükselişi, büyüme vesaire… Tüm bunlar sermaye grupları için var. Büyümenin cebimize yansıması için tek koşul mücadele etmek. 1 Nisan ve sonrası yaşamlarımızın ipotek altına daha fazla girmemesi ve yaşam koşullarımızın iyileştirilmesi için mücadele etmediğimiz her ay ekonomi büyüse bile yaşamanın bedeli çok daha fazla olacak. Sermayenin planına karşı işçilerin ortak mücadele hattını örelim.

Manisa Şehzadeler Belediye Başkanı Adayı Deniz Kondil ile söyleşi

0

Merhaba Deniz. Önce seni tanıyabilir miyiz? Şu an nerede işçilik yapıyorsun? Daha önce hangi fabrikalarda çalıştın? Ve daha önce dahil olduğun sendikalaşma çalışmaları oldu mu?

1997’de İzmir’de doğdum. Babamın çalıştığı fabrika, sendika örgütlenmesini engellemek için taşınınca biz de Manisa’ya taşındık. Bütün öğretim hayatımı burada geçirdim, hâlâ burada yaşıyorum. Yaz tatillerinde çalıştığım bir lokantadayken, saate yarı yorgun yarı üzgün bir şekilde, kin dolu baktığımı hatırlıyorum. Paranın hiçbir zaman hiçbir şeye yetmediğini hatırlıyorum. Babamın alın yazısını yaşıyordum, yaşıyorum. Bu kaderi kabul etmek istemedim. Bunu ne ben seçmiştim ne de tek başıma yaşıyordum.

Lisede bir işçi derneğine girdim. Manisa’da Standart Profil işçileri fırtınalar estiriyordu o sıralar. Direnişlerini ziyaret ediyordum. Üniversiteyi kazandığım sene Standart Profil’de işe girdim. Seneler önce başlayan mücadeleden geriye kırıntılar kalmış, sendika hâlâ girmemişti. Benden önceki işçi ablaların, abilerin bayrağını devraldım. O da seneler sürdü. Tam oldu derken işveren anlaştığı sendikayla makine makine gezip bizi tasfiye etti. Bu durum mücadele azmimi kırmadı, aksine yükseltti.

Çeşitli fabrikalarda çalıştım. Askerden döndükten sonra Bosch’ta sözleşmeli çalışmaya başladım. Türk Metal örgütlüydü içeride. Kadrolu olabilmenin tek yolu iyi çalışmak demek isterdim ama oradaki geçer akçe Ülkü Ocakları’na yakın olmaktı. Haliyle alamadım kadroyu. Pandemi günleriydi ve fabrikalar bırakın alım yapmayı, Kod-29 ile işçileri tazminatsız çıkarıyor, ücretsiz ve süresiz izinlerle açlığa mahkum ediyordu. Yemeksepeti’ne girdim. Oradaki durum da fabrikalardan farklı değildi. Süre dayatmaları, her yerden gelen kurye ölüm haberleri, sefalet ücretleri… İstanbul’dan başlayan sendika örgütlenmesine Manisa’dan olabildiğince katılmaya çalıştık. Önce işkolumuzun usulsüzce değiştirilmesine rağmen Covid-19 aşısı hakkımızı kazandık. Patronun birkaç depoda işkolunu değiştirmeyi unuttuğunu fark edince Manisa dahil o depolarda sendikal yetkimizi kazandık. Yaptığımız eylemler (pandemi koşullarının da etkisi olacak ki) kamuoyunda büyük ses getirdi ancak firma sendikayı sindirmek için koca bir departmanı kapatıp, en azından sigortalı olan kuryeleri işinden edip, esnaf kurye modelini getirdi. Ben hâlâ Yemeksepeti’nde çalışıyorum. Oradaki mücadelemiz de sürüyor. Güvencesizliğe karşı mücadele ediyoruz, kazanılmış haklarımızı korumak için. Türkiye işçi sınıfına “Sendikanızı kabul etmiyoruz, sigortanızı da elinizden alacağız” diyenlere karşı mücadeleye devam ediyoruz.

İDP’li bir işçi olarak Türkiye İşçi Partisi listelerinden Manisa, Şehzadeler’de belediye başkanı adayı oldun. Neden bu seçimlerde aday olduğunu açıklamak ister misin?

Her şeyden önce bizim olanı geri almak için diyebilirim. İçinde bulunduğumuz ekonomik enkaz elbette yalnızca bizi etkiliyor. Sadece cebimizdeki para azalmadı. Bu dünya nimetlerinden fazlasıyla varken zaten kırıntılarla yetinen bizlere, artık en yaşamsal haklarımızdan bile vazgeçmemiz dayatılıyor. Öncesinde bahsettiğim güvencesiz çalışma altın tepsilerde sunulur oldu önümüze. Parça başı çalışma, esnek çalışma saatleri, bayramlarda çalışma derken ölene kadar yetmeyecek para için çalışır olduk. Bizlerden istenilen gerekirse okuma yazma bile bilmeden, durmak bilmeksizin kölelik ederek, sahiplerimizin muhteşem hayatlarına zarar gelmemesini sağlamak. Yemeksepeti’nde öncülerinden olduğum mücadele tam da buna karşı. İşçi sınıfına yönelik bu saldırı sadece bir firmada değil, en küçük atölyeden en büyük holdinge varana kadar mevcut. Patronların bütün dünya nimetlerinden sınırsızca faydalanıp, politik olarak bizlerin yaşamı üzerine kararlar alıp hayatlarımızı çalmasına son! Söz işçi sınıfınındır, bu dünyayı yaratanlarındır. Üreten biz isek yöneten de biz olacağız, işte bu yüzden adayım.

https://twitter.com/DenizKondil/status/1765460892596986352?s=20

Bugün Manisalı işçilerin sence en temel sorunları arasında neler yer alıyor?

Dediğim gibi artık işçilerin sorunları çok yaşamsal. Etimden budumdan artırayım, bir araba alayım gibi bir düşüncesi yok kimsenin. O devir bile kapandı. Artık insanlar ekmeğin bir lira daha ucuz olduğu yerde onlarca metrelik kuyruklar oluşturuyor. BARINAMIYORLAR! Kâğıttan yapılsa daha güvenli olacak evlere aldıklarından fazlasını ödemeye çalışıyorlar. Sokakta el ele dolaşsa belki saldırıya uğrayacak gençlere evlen demek kolay. 2024 yılında bir evliliğin maliyeti 1 milyon lira olarak hesaplanmış. Diyanetten fetva verdirmek kolay, düğün yapmayıverin diye. Yeter ki evlenin, yeni çocuklar yeni köleler getirin dünyaya. Söylemesi gerçekten kolay. Her gün biraz daha kısılıyor kombi. Evler soğuyor, porsiyonlar küçülüyor. Alınan ücretler artık ay sonunu değil gün sonunu görmüyor. Hiçbir şey yolunda değil. Herkes yarını için tedirgin. Özellikle gençlerin geleceğe dair umutları azaldıkça ve toplumsal kurtuluşun kapıları kapandıkça, çalışmanın tek başına bir şeye yaramadığını düşünmek hiç şaşırtıcı değil. Uyuşturucu ve kumar yaygınlaşıyor. İslamcı örgütler “Mahallemizde uyuşturucu istemiyoruz” diye pankartlar assa da sağa sola, sermaye bu çivisi çıkmışlığı bile bir rant ve kâr kapısı olarak görüyor. Tüm bunların karşısında yaşam mücadeleni en asgari düzeyde savunmak ve iyileştirmek için adım atsan; mesela sendikalı olsan, işçi iradesiyle yetki almış sendikanın davası mahkemelerce seneler sürüyor ve engelleniyor. İşveren sipariş ile bir sendika soksa da bu böyle. Rezil bir sözleşmeyle işçi sınıfı hiçbir şey kazanmamış oluyor. Vestel işçisi kaybediyor, Zorlu kayba uğramıyor. Her halükarda işçi sınıfı sürekli olarak yaşamından veriyor ve bizden alabilecekleri epeyce azaldı. Bunlar Manisa işçisinin, Türkiye işçisinin, dünya işçisinin asıl ve artan sorunlarıdır.

Peki bahsettiğin bu sorunlara dair senin çözüm önerilerin neler?

Çözüm basit, yalnız yol uzun ve taşlı. Bizler dünyada her şeyden herkese yetecek kadar olduğunu düşünüyoruz. Programımızın belki en özet hali şudur: Bir işi yapacaksak bunu en doğru, en kullanışlı ve insan-doğa yararına nasıl yapılıyorsa öyle yaparız. Mesela artan barınma sorununa karşı çözümümüz, öncelikle kullanılmayan evleri kullanıma açmaktır; yetersizlik halinde en doğru araziyi bulup, bu konuda en doğru kararı alabilecek uzmanlarla depreme ve soğuğa dayanıklı, insanca yaşama uygun yaşam alanları inşa etmektir. Bu işin doğrusudur ve küçücük bir çocuğa sorsanız alacağınız cevap buna yakındır. Ancak mülkiyetin ve kâr hırsının bize sunduğu hayat, olmayacak arazilere en ucuz maliyetle evler dikip, en pahalı şekilde bize pazarlamak oluyor. Bizlerin hedeflediği yönetim biçiminde tüm yetkilerimizi işçi sınıfı ve emekçi halk ile belirler ve yine bizler için en iyisini ortaya koyarız.

Sence işçi sınıfı bugün, bahsettiğin bu sorunların çözümü için nasıl bir siyasi partiye ihtiyaç duyuyor?

Eskiden etkinliklerimizde biz yüzde 99’uz diyorduk. Sayımız hâlâ aynı, dertlerimiz ortak. Toplumun yüzde 99’u bir araya geldiğinde karşısında hiçbir güç olamaz. Sermaye sınıfı ise karşısındaki gücü parçalamanın ve arasındaki farkları düşmanca derinleştirmenin yollarını arıyor. Buna uğraşıyor. Başka türlü bu dünyayı nasıl talan edebilir ki? Bizi bize düşman ediyor. İnançlarımızı, etnik farklılıklarımızı bizi birbirimize karşı düşmanlaştırmak için kullanıyor.

Unutmayalım, farklılıklarımız ancak zenginliklerimiz olabilir. Hiçbir patron aynı inanca sahibiz diye bize daha fazla para vermez, daha fazla çalıştırmaz. 1 Ocak günü İstanbul’da Filistin için AKP’nin çağrısıyla bir eylem gerçekleşti. Şehadetler getirildi, hilafet bayrakları açıldı. 2023 yılında ise İsrail ile zerzevat alışverişinde zirvede olan ülke Türkiye oldu. Bunu mümkün kılanlar, aramızdaki ayrımdan beslenenlerdir. İnançlarımızla açıkça dalga geçerek girdikleri günaha bizleri de ortak ediyorlar. Otobüslerde taşınan insan yığınları Filistin halkına yapılan zulmü lanetliyor, diğer yandan da rejimin patronu Filistin’de işlenen suçlara ortak oluyor. İşte başımızdaki tüm bu kötülüklere karşı işçi sınıfının ihtiyacı olan, ekonomideki özel mülkiyeti, anarşiyi ve ayrımcılığı ortadan kaldıracak bir parti programının altında örgütlenmektir! Bunun için Manisa Şehzadeler’deki işçi, emekçi kardeşlerimi Türkiye İşçi Partisi’ne oy vermeye ve İşçi Demokrasisi saflarında mücadele etmeye çağırıyorum.

“Emeğin yüzyılı”nda iki eğilim

0

Emekçiler, büyük bir ekonomik ve sosyal yıkımın ortasında. Türkiye tarihinin en kötü dönemlerinden biri yaşanıyor. AKP iktidarının sistematik uygulamaları sonucunda reel ücretler düştü, vergi ve kesinti yükleri arttı. Bölüşüm ilişkileri emekçiler lehine kötüleşti. GSYH’den sermaye ve emeğin aldığı pay arasındaki makas iyice açıldı. Türkiye’de en zengin yüzde 10’luk grubun geliri en yoksul yüzde 10’luk grubun gelirinin 14,2 katı düzeyinde. Diğer yanda, yüksek enflasyon ve hayat pahalılığı ile süren mücadele var. Son verilere göre en yoksul yüzde 20’lik gelir grubunun gıda enflasyonu yüzde 111,7’yi bulmuş durumda. Emekçiler, açlık sınırında bir hayata mahkûm ediliyor.

Sendikal örgütlülüğünün zayıflığı, Sendikalar Yasası’ndaki kısıtlar, işverenlerin sendikalaşmayı engelleyen pratikleri ve en önemlisi sınıf örgütlerinin acil talepler etrafında bir birleşik mücadele hattını örme konusunda çaba ve/veya niyet göstermemesi, işçi sınıfını bu saldırılara daha açık hale getiriyor. Tespit etmeliyiz ki, işçi sınıfı, sınıflar mücadelesi açısından uzun zamandır savunma hattının bile gerisine düşmüş durumda. Örgütlü gücü ve birliği zayıfladıkça, tekil örnekler ve az sayıda kısmi kazanım dışında, var olan hakları bile savunamaz durumda. Daha da önemlisi, bu koşullar altında bile bağımsız sınıf hattına dayalı ortak bir mücadelenin, bizim çokça ifade ettiğimiz biçimiyle “emek ittifakı”nın inşa edilememiş olması, işçi sınıfının gündemi belirleyebilme imkânlarını da uzun zamandır elinden alıyor.

9-10-11 Şubat’ta düzenlenen Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK) 17. Genel Kurulu bu koşulların tam ortasında ve bunun doğrudan bir yansıması olarak gerçekleşti. DİSK’e bağlı sendikaların yanı sıra meslek odaları, siyasi partiler, uluslararası işçi konfederasyonları ve işçi delegelerinin katılımıyla gerçekleşen Genel Kurul’da ana slogan “Yüzyılın emeği, emeğin yüzyılı” olarak belirlenmişti. Yönetimin ve delegelerin söz ve tartışmalarında ise öne çıkan iki eğilim oldu: Birincisi, -ağırlıklı olarak DİSK yönetiminin temsil ettiği- DİSK’in mücadele tarihine haklı referansla, bugünkü DİSK’i de mücadelenin merkezi konumuna yerleştiren, DİSK’in “vergide adalet” olmak üzere son dönem icraatlarını gündemin belirleyicisi gören, taban örgütlenmesinden ziyade “görünürlüğü” öne çıkaran, özeleştiri de yapacağız derken gelen tüm eleştirileri itinayla savuran, emeğin içinde bulunduğu durumdan şikâyetçi ama DİSK’in pozisyon ve icraatlarından memnun bir eğilim. İkincisi ise, yönetime eleştirileri farklılaşmakla birlikte, en temelde DİSK’in taban örgütlenmesinde ve mücadelesinde eksikler olduğuna dikkat çeken, üye sendikalara (baraj altı-baraj üstü) eşit davranılmadığını ifade eden ve en önemlisi DİSK’in misyonunun birleşik mücadelenin öncülüğünü yapmak olduğunu ifade eden, sınıf mücadeleci bir hattın güçlendirilmesi gerektiğini düşünen bir eğilim.

Şu an açık ki, birinci eğilim daha güçlü ve yöntemlerinin işe yarar olduğunu düşünüyor. Ancak önümüzdeki dönem sınıf mücadelesi açısından yeni olanakların mümkün kılınması, ikinci eğilimin sendikalarda işçi demokrasisi anlayışını esas alan bir çerçevede yaygınlaşabilmesi ve önüne bir ortak mücadele programını koyabilmesi ile mümkün olacaktır.

8 Mart 2024: Erkek egemen düzene karşı isyanda; yalnız değil, hep birlikte

0

Genel ve yerel seçimler kıskacında tam bir yıl geçirdik. Kadın ve lgbti+ların sorunları ve talepleri ne iktidarın ne de düzen muhalefetinin umurundaydı. Buna rağmen kadınlar kendi sorunlarının, talep ve mücadelelerinin önemsizleşmesine; geri planda kalmasına izin vermedi. Rejim ve paydaşlarının kazanılmış haklarımıza dönük saldırıları sürerken, kadın mücadelesi de hep devam etti, ediyor.

2023’ü 6 Şubat depremlerinin yarattığı büyük yıkım ile karşıladık. Halihazırda ayrımcılığa uğrayan kadınların böylesi bir afet durumunda çok daha fazla göz ardı edildiğini gördük. Barınma, hijyen ve güvenlik sorunlarından en çok etkilenenler kadınlar ve lgbti+lar oldu. Devlet, imkânlarını seferber etmek bir yana dursun pek çok yerde insanları kaderine terk etmişken; yeniden inşada en büyük rolü ise yine kadınlar oynadı. Dört duvar arasında tüm bakım işleri üstüne yıkılan kadınlar, dört duvarın bile olmadığı koşullarda katmerli bir sömürüyle karşılaştı. Toplumsal cinsiyet odaklı bir afet planına duyulan ihtiyaç, hiç olmadığı kadar yakıcı biçimde hissedildi.

Ekonomik yıkım derinleşir, emekçiler her gün daha da yoksullaşırken, bu durumdan en çok etkilenenler de yine kadınlar oldu. Güvencesiz ve esnek işlerde erkeklere oranla daha fazla çalışan, çalıştığı yerde cinsiyet temelli ayrımcılığa, tacize ve mobbinge maruz kalan kadınlar; ekonomik yıkım dönemlerinde işyerlerinde ilk gözden çıkarılanlar, işe alımlarda şansı daha düşük hale gelenler oluyor. Bu koşullar, ücretli emeğin yanı sıra ev içinde harcanan emeği de bütünüyle görünmez kılıyor.

Geçtiğimiz yıl, artan yoksulluk ve kötüleşen çalışma koşulları karşısında kadın işçilerin kararlı mücadelelerine de sahne oldu. Kadınlar Agrobay’da, Özak’ta ve başka işyerlerinde insanca yaşayacak ücret, insanca çalışma koşulları ve sendikal hakları için mücadele etti.

Kadınlar, sendikalarda ILO 190’ın imzalanması, kadın örgütlenmesinin güçlenmesi ve kadın temsilinin artması için mücadelelerini sürdürmeye de devam ediyor. Sendikalarda bağımsız kadın örgütlenmesi ihtiyacı; kadınların karar alma, denetleme, politika üretme süreçlerine eşit katılımı önemini koruyor.

Öte yandan, içinde bulunduğumuz sosyal ve ekonomik yıkım, rejim ve paydaşları tarafından aileyi güçlendirme politikaları ile örtülmeye çalışılıyor. Düzenlenen “Aile Şuraları”nda haklarımızın tırpanlanması için formüller bulmaya, lbgti+lara dönük nefreti örgütlemeye çalışan iktidar ve ortakları karşısında kadınlar “Hayatlarımız Ailenize Sığmaz” isimli bir kampanya başlattı. İstismar, şiddet ve emeğin katmerli sömürüsünü barındıran ailelere hapsolmamak için; lgbti+lara dönük ayrımcılığa son verilmesi, nefret cinayetlerinin son bulması için mücadele etmeye devam ediyoruz.

Kadın katillerinin, tacizcilerin, çocuk istismarcılarının peşini bırakmıyor; erkek şiddetine karşı cezasızlık politikalarına son verilmesi; önleyici ve koruyucu politikalar geliştirilmesi için mücadeleye devam ediyoruz. Daha 6 yaşındayken bir tarikatın müridi ile nişanlandırılan H.K.G’nin davasının da, cansız bedeni Filyos Çayı’nda bulunan göçmen öğrenci Dina’nın şüpheli ölümünün de peşine düşen kadınlar oldu. Cezasızlık politikalarının son bulması ve erkek adalet değil gerçek adalet kadar göçmen kadınlara dönük ayrımcılık ve şiddetin sona ermesi de kadın hareketinin talepleri olmayı sürdürüyor.

2023’te de parasız, koruyucu sağlık hizmetlerine erişemedik. Sağlık Bakanı tarafından 2023’ün başında müjdelenen HPV aşısı, hâlâ ulusal aşı programına alınmadı. En temel haklarımızı lüks haline getirenlere karşı mücadeleye devam ediyoruz.

Kadın özgürlük mücadelesinin sınırlanamayacağını bilen bizler, Filistinli kadınlarla ve Filistin Direnişi ile dayanışmaktan da geri durmuyoruz. Filistinli kadınların ve Filistin halkının Siyonist İsrail işgaline karşı haklı mücadelesini destekliyoruz. İç savaşta kadınların bedeninin savaş meydanına çevrildiği Sudan’dan aşırı sağ Milei hükümetinin kadın ve lgbti+ların kazanılmış haklarına saldırdığı Arjantin’e kadar tüm dünyada kapitalist hükümetlerin ve diktatörlüklerin saldırı politikalarına karşı enternasyonal kadın dayanışmasını örmeye çalışıyor, ortak sorunlarımıza çözümler arıyoruz.

Kadın mücadelesi adına geride bıraktığımız bir yıl, önümüzdeki dönemin de habercisi, biliyoruz. Emeğimize, bedenimize, hayatlarımıza ve haklarımıza dönük saldırıları durdurabilecek olansa ancak feminist mücadelemiz.

Hayatlarımızı kontrol etmek, bizleri şiddet dolu ailelere sıkıştırmak isteyen; güvencesiz, esnek işlere mahkûm eden; evde, işte emeğimizi sömüren düzene karşı, erkek-devlet şiddetine karşı öfkemizle, üzüntümüzle, korkumuzla, cesaretimizle, isyanımızla bu 8 Mart’ta da sokaklardayız! Özgürlüğümüzü kazanana dek; tek güvencemiz mücadelemiz.

Yaşasın 8 Mart, yaşasın kadın dayanışması!

Şehzadeler Belediye Başkanı adayı Deniz Kondil: “Kâr odaklı değil ihtiyaç odaklı, sermaye değil emek odaklı belediyecilik”

0

İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) ve Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) yaklaşan 31 Mart Yerel Seçimleri için kurduğu seçim ittifakı doğrultusunda çalışmalar başladı. 3 Mart Pazar günü, TİP listelerinden Manisa Şehzadeler Belediye Başkan Adayı olan Yemeksepeti Depo işçisi ve İDP üyesi Deniz Kondil’in aday tanıtım toplantısı gerçekleşti. İDP Manisa il örgütünün binasında düzenlenen toplantıya TİP Manisa İl Başkanı Mustafa Uzun, İDP Manisa il örgütü üyesi İlhan Yıldırım ve ayrıca Manisa’da TİP listelerinden Yunus Emre, Şehzadeler, Kula, Saruhanlı, Salihli ve Turgutlu belediye meclis adayları katıldı.

Toplantıda belediye meclislerinin belediyelerde yapılan yolsuzlukları, işçilerden değil patronlardan yana alınan kararları denetlemek ve açığa çıkarmak için önemli bir yer olduğu vurgulandı. Manisa’da farklı sektör ve fabrikalarda işçilik yapan belediye meclis üyesi adayları kendilerini tanıtan kısa konuşmalar yaptılar. Şehzadeler Belediyesi meclis üyesi adayı metal işçisi Halil Denkler, Telateks işçisi Yafes Oruk; Yunus Emre Belediyesi meclis üyesi adayı Vestel işçisi Mesut Kondil; Kula Belediyesi meclis üyesi adayı Vestel işçisi Mehmet Nesim Aladağ ve Sarıgöl Belediyesi meclis üyesi adayı Telateks işçisi Öner Karadağ’ın konuşmalarında Emekçiler Yönetmeli sloganı ve “Kâr odaklı değil ihtiyaç odaklı, sermaye değil emek odaklı belediyecilik” vurgusu öne çıktı. Salihli, Turgutlu ve Saruhanlı belediyelerinden adaylar İmren Akdeniz, Gökhan Çetin, İhsan İşlek, Metin Eraydın, Seher Ünver Bülbül ve Hikmet Murat Yıldırım’ın konuşmalarının ardından Deniz Kondil bir konuşma gerçekleştirdi.

Kondil’in konuşmasının tam metnini aşağıda siz okurlarımızla paylaşıyoruz:

“Burada olmanız çok kıymetli. Hayatını mücadeleye adamış olan sizlerle bu duyuru toplantısını gerçekleştirebilmek gerçekten çok kıymetli ve değerli. İçimizde farklı işkollarından ve farklı fabrikalardan arkadaşlarımız var. Termokar’dan, Vestel’den, Standart Profil’den işçiler burada. Hayatını sınıf mücadelesinin bayrağını yükseltmeye adamış insanlarla dolu bu salon. Bu gerçekten onur verici.

Türkiye İşçi Partisi’nden arkadaşlar da burada. TİP’le yaptığımız bu ortak çalışma çok kıymetli. Depremden beri bu beraberliği sürdürüyoruz zaten. Deprem çalışmasının ve genel seçimlerdeki birliğimizin bir sonucu olarak bu seçimlere de beraber katıldık.

Öncelikle bu beraberliğin önemini vurgulamak istiyorum. 31 Mart’tan sonra dört sene seçim yok ve işçi sınıfı bu dört seneyi ağır ekonomik saldırılar altında geçirecek. Bu nedenle birleşik mücadeleyi yükseltmemiz gerekiyor. Bütün fabrikalardaki, bütün işyerlerindeki yan yana gelişlerimizi artıralım. Bu sadece Türkiye İşçi Partisi’yle bizim yaptığımız bir şey olmamalı, başka emek örgütleriyle bütün fabrikalarda bütün işçilerle bir araya gelerek bu mücadeleyi verebilmeliyiz. Buradan TİP’e bir kere daha teşekkür etmek istiyorum, bu ortak mücadeleyi birlikte örebildiğimiz için.

Bildiğiniz üzere yerel seçimlere de beraber giriyoruz ve ben de Şehzadeler Belediye Başkanı adayıyım. Adım Deniz, 27 yaşındayım ve Yemeksepeti depo işçisiyim. Yemeksepeti’ndeki kuryelerin hem güvencesiz hem de sendikasız çalıştırılmasına karşı bir süredir mücadeleye devam ediyoruz ve bunun öncülerinden birisiyim.

Bizim sloganımız ‘Emekçiler Yönetmeli’. Burada yönetmekten ne kastettiğimizi açıklayayım. Yönetmek, bir bölgenin yeraltı ve yerüstü kaynaklarının nasıl organize edileceği, nasıl idare edileceği ile ilgilidir. Bunlar kimler tarafından idare edilecektir ve kimin için harcanacaktır? Sadece Manisa’da veya Türkiye’de değil, dünyanın her köşesinde bugün yeraltı ve yerüstü kaynakları sermaye tarafından yönetiliyor. Bu nedenle bizim hayatlarımız gün geçtikçe kötüleşiyor.

Burada bir örnek vermek istiyorum: İki dönemdir Manisa Büyükşehir Belediyesi Başkanı olan Cengiz Ergün, geçtiğimiz seçimlerde 229 tane vaatte bulundu ve bunların sadece 16 tanesini gerçekleştirdi. Kendisi Türkiye’nin en kötü belediye başkanlığı örneklerinden birisini sergiledi. Bu söylediğim, onun şahsıyla alakalı değil. Onun yerinde kim olursa olsun aynı şeyi yapacaktı. Bu durum, onun partisi ve programıyla alakalı.

Biz, bu kaynakları kendi hayatlarımız için seferber edebilmek için, 4-5 yılda bir önümüze gelen ve sermayenin bizi de dahil ettiği seçimlere katılarak, kendi taleplerimizi ortaya koymak istedik. Kaynakların bizim için seferber edilmesinin yollarını ortaya koyuyoruz. Bu nedenle ‘Emekçiler Yönetmeli’ dedik.

Biliyorsunuz, bir barınma sorunu yaşıyoruz. Bugün kiralarımızı ödeyemiyoruz. Hiçbirimizin bir evi yok. Oturduğumuz evler kâğıt gibi. En ufak bir depremde bu evler bizlere mezar oluyor. Biz buna engel olabiliriz. Belediyenin kaynakları ücretsiz ve içilebilir suya erişmemize de müsaade ediyor.

Bunları yapamıyor olmamızın nedeni, bu kaynakları sermaye sınıfının yönetiyor olmasıdır. Bunların tamamının emekçilerin denetimine geçmesi için, belediyelerde işçi denetimini tesis etmek için bu seçimlere katılıyoruz.

Bizim çağrımız ‘Bize oy verin’ çağrısından öte bir çağrıdır. Dediğimiz üzere, seçimden sonra çok ciddi bir saldırıyla karşılaşacağız. Var olan haklarımızı korumak, yeni haklar kazanmak için örgütlü olmak zorundayız. O yüzden oy vermenin ötesinde bir çağrı yapıyoruz: Beraber, bu işi devralalım, bu işi örgütleyelim ve ekonomik saldırılara karşı örgütlü mücadele ederek birleşik mücadeleyi yükseltelim. ‘Emekçiler Yönetmeli’ diyorum.”

8 Mart: Krizin faturasını kadın emekçiler ödememeli

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’den (İUB-DE) kadınların 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için yayımladığı bildiriyi okurlarımızla paylaşıyoruz:

Mevcut kapitalist kriz karşısında hükümetlerin işçi sınıfına uyguladığı kemer sıkma politikaları emekçi kitlelere, özellikle kadınlara ve lgbti+lara zarar veriyor. Patriyarka ve kapitalizm en çok ezilenleri daha fazla sömürerek kadınları ve lgbti+ları düşük ücretli işlere ve güvencesiz işlere mahkûm etmekte. Sosyal hizmetler, sağlık veya eğitim bütçelerinin kesilmesi, ücretlendirilmemiş yeniden üretim sürecinin yükünü artıran toplumsal cinsiyete dayalı bir şiddet biçimidir. Daha yüksek düzeyde ayrımcılığa maruz kalan göçmenler ve ırk ayrımcılığına uğrayan kesimler de ekonomik şiddete daha fazla maruz kalmakta. Önümüzdeki 8 Mart’ta sokaklarda bunu haykıracağız: Kapitalist krizin bedelini kadın emekçiler ödememeli!

Gazze ve Batı Şeria’da Filistinlilere yönelik olarak İsrail Devleti tarafından yürütülen ve ABD ile Avrupa emperyalizminin işbirlikçisi olduğu soykırım ve etnik temizliği lanetliyoruz. Siyonizm beş ay içinde çoğu kadın, çocuk ve yaşlı olmak üzere yaklaşık 30 bin kişiyi katletti. Savaş suçlarını, sivil halkın sistematik olarak bombalanmasını ve insani yardım eksikliğini lanetliyoruz. Bugün ilaç, gıda ve içme suyu kıtlığı karşısında yaşam mücadelesi veren Filistin halkıyla ve onların kahramanca direnişiyle dayanışma içindeyiz. Bu 8 Mart’ta ateşkes demek için sokaklara çıkıyoruz: Hükümetler İsrail Devleti ile siyasi, diplomatik, ekonomik ve askeri ilişkilerini kesmelidir! Filistin halkının davası feminist bir davadır!

Son yıllarda kadın ve lgbti+ hareketi grevler ve seferberlikler yoluyla hükümetlere meydan okuyarak feminist mücadelenin dördüncü dalgasında önemli zaferler elde etti. Aşırı sağcı yeni politik figürlerin patriyarkal ve dini gericiliği kendilerinde somutlaştırarak kazanımlarımıza bu denli vahşi saldırılar yöneltmesinin sebebi budur. Arjantin’de Javier Milei hükümeti, Ni Una Menos (Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz) mücadelesiyle sayesinde toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin geniş kitlelerce tanınmasına, Yeşil Dalga’nın sokaklardaki seferberliğinin bir sonucu olarak elde ettiği kürtaj hakkına ve lgbti+ topluluğunun tüm talepleriyle edindiği görünürlüğe karşı kendini konumlandıran sembolik bir örnektir. Bu durum, kadın düşmanı ve aşırı gerici Donald Trump örneğine ve onun 1970’lerde ABD’deki seferberliklerle kazanılan kürtaj hakkına yönelik saldırıları ile paraleldir. Bu yıl birçok ülkede seçimler yapılıyor ve benzer gerici programları sahiplenen adaylar bulunuyor. Bu 8 Mart’ta kazanımlarımıza yönelik saldırıları durdurmak için sokaklara çıkıyoruz: Haklarımızı geri alamayacaklar!

Tüm ikiyüzlü söylemleriyle birlikte halkçı ya da merkez sol olduğunu iddia eden hükümetler de kadınların ve lgbti+ların yaşam koşullarını iyileştirmekte başarısız oldular. Kemer sıkma ve dış borçlanma politikalarıyla feminist hareketin en acil taleplerine hiçbir yanıt üretemiyorlar. Örneğin Şili’de, Latin Amerika’nın ilk feminist hükümeti olarak kendini ilan eden Gabriel Boric, kadınlarla erkekler arasındaki yüzde 40’lık emeklilik maaşı açığını kapatmadı. Her gün dört kadının öldürüldüğü Brezilya’da, ECLAC (Latin Amerika Ekonomi Komisyonu) istatistiklerine göre kadın cinayetlerinin sayısı endişe verici. Venezuela’da ev içi emeğin bölüşümündeki eşitsizlik artmaya devam ediyor, hanelerin yüzde 54’ünde kadınlar tüm işleri tek başına yapıyor. İspanya ve Portekiz örneklerinde olduğu gibi kürtaj hakkının yıllar önce kazanıldığı ülkelerde, bu hakka özgürce ve evrensel olarak erişimin önünde giderek artan engeller var. Bu 8 Mart’ta, dış borçların ödenmesi için değil toplumsal cinsiyete dayalı şiddetle mücadele için bütçe oluşturulması talebiyle sokaklara çıkıyoruz.

Yirminci yüzyılın başlarında daha kısa iş günü için mücadele eden ve 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne ilham veren New Yorklu kadın işçileri anıyoruz. Ve bugün, tüm mücadelelerin başarıya ulaşması için seferber oluyoruz. Aynı zamanda, bu derin kapitalist kriz anında, başta yoksul emekçiler olmak üzere insanlığın yıkımı, gezegenin tahrip edilmesi ve kadınların ve lgbti+ların ezilmesi pahasına ayakta kalan kapitalist sisteme son vermezsek, ne kadar küçük de olsa hiçbir kazanımımızın uzun vadede garanti altında kalamayacağı gerçeğine dikkat çekiyoruz. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak sosyalist feminizmi sahiplenerek, her türden sömürü ve baskının ortadan kaldırılması ve küresel çapta sosyalist toplumun inşası için patriyarkaya ve kapitalizme karşı mücadeleyi birleştirmeye çalışıyoruz. Bu görev ancak emekçilerin yönetmesiyle nihai olarak tamamlanabilir.

Filistin’de direnişe tam destek!

0

Bu sene İsrail Apartheid’ı Haftası’na, 7 Ekim’de gerçekleşen El Aksa Tufanı operasyonunun ardından Siyonist İsrail’in başta Gazze’ye yönelik olmak üzere başlattığı saldırganlığın yarattığı yıkımın atmosferinde giriyoruz. Korsan devlet İsrail’in soykırım metotlarıyla sürdürdüğü saldırılar beşinci ayı doldururken, bu saldırılarda yaralanan Filistinlilerin sayısı 70 bine ulaştı, katledilen Filistinlilerin sayısı ise 30 bine dayandı. Maalesef enkaz altında yaşamını yitiren Filistinlilerin sayısını ise hâlâ tam olarak bilmiyoruz.

İsrail uluslararası alanda yalnızlaşıyor

Bütün bu insani dramın ortasında bir yandan da Güney Afrika hükümetinin Uluslararası Adalet Divanı’nda (UAD) açtığı dava devam ediyor. İsrail’in soykırım suçlusu olduğunu iddia eden davayı Siyonist suç makinesinin suçlarını teşhir etmesi açısından önemli bulsak da 75 yıldır süren işgalin uluslararası anlaşmalara rağmen devam ettiği gerçeğini de unutmuyoruz. Esas önemli olanın ise, Güney Afrika’nın başlattığı ve birçok ülke hükümetinin de İsrail’e karşı yer almasıyla devam ettiği süreç olduğunu düşünüyoruz. Dolayısıyla bu dava İsrail’in yalnızlaşmasının bir ifadesi olarak görülebilir. ABD’yi temsilen davada bulunan Richard Visek, İsrail’in kendini savunma hakkının göz ardı edildiğini iddia ederek işgali meşrulaştırırken bir yandan da barış için iki devletli çözüm planını önerdi. Emperyalist güçlerin temsilcileri ne derse desin, Filistin halkı iki devletli çözüm planının bir yalandan ibaret olduğunu, Oslo görüşmeleri sonrasındaki süreç boyunca yaşadıklarından çıkardığı derslerle acı bir şekilde öğrendi.

İsrail Gazze’de hedeflerine ulaşamazken, ateşkes müzakereleri sürüyor

Geçtiğimiz ayki yazımızda, İsrail’in Gazze’ye yönelik başlattığı operasyonda hedef olarak belirlediği hiçbir başlıkta bir ilerleme kaydetmediğini ifade etmiştik. Bu durum ciddi oranda hâlâ geçerliliğini koruyor. New York Times’ın Amerikalı yetkililere dayandırdığı habere göre direnişin başından beri yinelediği Hamas’ın tünel ağının büyük bölümünün sağlam kaldığı düşünülüyor. Yetkililer, İsrail’in Hamas’ın askeri kapasitesini ortadan kaldırma hedefine ulaşamayacağını düşünüyor. Ayrıca işgalin defalarca kontrol altına aldığını iddia ettiği Gazze’nin kuzeyinde en az 5 bin Hamas savaşçısının hâlâ mevcut olduğu iddia ediliyor. Gazze ve Batı Şeria’da İsrail’in işgal güçlerine karşı direniş sürerken, diğer yandan da ateşkes görüşmeleri devam ediyor. 13 Şubat’ta Kahire’de gerçekleşen arabulucular aracılığıyla gerçekleşen görüşmede İsrail, Filistin direniş güçlerinin şartlarını kabul etmemişti. Direniş şartları şöyleydi: İşgal güçlerinin Gazze Şeridi’nden çekilmesi ve şeridin yeniden inşası, yerlerinden edilmiş Filistinlilerin geri dönmesi ve esir takası anlaşması. Fakat devam eden görüşmelerin sonuçlanıp sonuçlanmayacağını kestirmek kolay değil. 

Bu noktada bize düşen görev ise Filistin direnişinin kazanması ve Gazze’nin Siyonizmin mezarı olması için seferber olmaya devam etmek. Bu seneki İsrail Apartheid’ı Haftası’nda BDS Filistin İçin İsrail’e Boykot grubu öncülüğünde İsrail’le askeri, ticari vb. bütün ilişkilerin kesilmesi talebini yükseltelim. Nehirden denize özgür Filistin için uluslararası seferberliği büyütelim.

BDS Türkiye’den işgalci İsrail’le kardeş kent protokollerine iptal çağrısı

0

Filistin için İsrail’e Boykot-BDS Türkiye grubu 2 Mart 2024 tarihinde Kadıköy Belediyesi önünde “İşgal Devleti Şehirleriyle Kardeşlik Protokollerini İptal Edin” çağrısı ile bir basın açıklaması gerçekleştirdi.

“Nehirden denize özgür Filistin”, “Siyonistler yenilecek, direnen Filistin kazanacak”, “Kınamak yetmez, ticareti kes”, “İşgalciyle kardeş kent olunamaz” gibi sloganlar eşliğinde Kadıköy Belediyesi önüne yürüyüş yaparak ulaşan kitle basın açıklamasını bu noktada gerçekleştirdi. Açıklamada Filistin halkına uygulanan etnik temizliğin ilk başladığı yerlerden biri olan ve ilk Siyonist kafileler tarafından yerinden edilmiş Filistinlilerin ev ve arazileri üzerine kurulmuş olan Petah Tikva belediyesiyle kardeş kent olan Kadıköy Belediyesi’nin yanı sıra başka İsrail belediyeleriyle kardeş kent protokolleri bulunan Adana, İzmir, Antalya, Edirne, Marmaris Belediyelerine bu protokolleri iptal etme çağrısında bulunuldu.

Açıklamanın tamamını okurlarımızla paylaşıyoruz:

Basına ve Kamuoyuna

İsrail işgal ve ırk ayrımı rejiminin Gazze Şeridi’ndeki soykırım saldırıları beş aya yakın zamandır devam ediyor. Bu saldırılarda şimdiye kadar, büyük çoğunluğu sivil olmak üzere en az 30 bin Filistinli hayatını kaybetti ve 2 milyona yakın Filistinli zorla yerinden edildi.

İşgal güçleri bir yandan yüz binlerce sivilin sığındığı Refah şehrine de yoğun bir saldırı düzenlemeye hazırlanırken, diğer yandan Gazze’nin büyük ölçüde yaşanamaz hale gelmiş kuzey bölgelerinde her türlü yardım girişinden mahrum bırakılan halk, açlıkla ve salgın hastalıkla boğuşuyor. Hastanelerin büyük ölçüde devre dışı bırakıldığı Gazze’den neredeyse her gün açlıktan ölüm haberleri geliyor.

İki gün önce ise işgal güçleri bir insanlık suçu daha işledi ve Harun el-Reşid caddesinde un ve gıda dağıtımını bekleyen sivil Filistinlilerin üzerine ateş açarak en az 112 kişiyi öldürdü.

Diğer yandan süregiden saldırılar neticesinde, Filistin halkının yaşadığı tarihsel kentler işgal ordusu tarafından yok ediliyor, asırların mirası olan tarihi yapılar enkaza çevriliyor ve şehirler her türlü altyapı imkânından yoksun bırakılıyor.

Soykırım ve kentkırım süreci tüm hızıyla devam ederken, içinde bulunduğumuz mart ayı boyunca dünyanın her yerinde “apartheid haftası” kapsamında İsrail rejiminin ırkçı karakterini gözler önüne seren ve Filistin halkının varoluş mücadelesine omuz veren eylem ve etkinlikler düzenleniyor.

Bizler de bugün, bu eylem ve etkinlikler dizisinin bir parçası olarak, uzun zamandır dillendirdiğimiz bir talebi tekrar etmek üzere Kadıköy Belediyesi önündeyiz.

2009 yılındaki kuruluşundan beri, İsrail’le ekonomik, ticari, askeri, siyasi, akademik ve kültürel ilişkilerin kesilmesi, işgal, etnik temizlik ve ırk ayrımcılığı üzerine kurulu rejimin her alanda yalnızlaştırılması, tecrit edilmesi ve yaptırıma uğratılması talebini kesintisiz olarak dillendiren BDS Türkiye, Ekim ayından beri devam eden soykırım sürecinde bu taleplerini yoğunlaştırmış, tüm olanaklarıyla, tüm muhatap kişi ve kuruluşlara İsrail’le ilişkileri kesmeleri için defaatle çağrıda bulunmuştur. 

Bu çağrıların muhataplarından biri de, İsrail belediyeleriyle kardeş kent protokolleri bulunan Türkiye belediyeleridir.

Halka ve insanlığa karşı tarihte eşine az rastlanan suçlar işleyen bir “devletin” kurumlarıyla “kardeşlik” anlaşması içinde olmak utanç vesilesidir.

İsrail belediyeleriyle kardeş kent protokolleri bulunan Adana, İzmir, Antalya, Edirne, Marmaris ve Kadıköy belediyelerine bu işbirliklerini sonlandırmaları için pek çok kez çağrıda bulunduk. Birkaç hafta önce Adana Büyükşehir Belediyesi Meclisi, çağrılarımıza olumlu yanıt vererek, oybirliğiyle Beerşeba Belediyesi’yle olan protokolü iptal etme kararı aldı.

Kadıköy Belediyesi’ne ise, Filistin halkına uygulanan etnik temizliğin ilk başladığı yerlerden biri olan ve ilk Siyonist kafileler tarafından yerinden edilmiş Filistinlilerin ev ve arazileri üzerine kurulmuş olan Petah Tikva’daki belediyeyle olan kardeş kent protokolünü sonlandırmaları için resmen ve yazılı olarak talepte bulunduk.

Kadıköy Belediye Meclisi’ne, önümüzdeki hafta düzenlenecek toplantıda bu talebimizi gündeme almaları, Filistin halkının varoluş mücadelesine sırt çevirmemeleri ve işgalci ve ırk ayrımcı rejimi yalnızlaştırma çabalarımıza dâhil olmaları için bir kez daha çağrıda bulunuyoruz.

Aynı zamanda bu vesileyle, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Tel Aviv Belediyesi, Marmaris Belediyesi ile Aşkelon Belediyesi, Edirne ve Antalya Büyükşehir Belediyeleri ile Bat Yam Belediyesi arasındaki kardeş kent protokollerinin iptal edilmesi çağrılarımızı da yineliyoruz. Resmen ve yazılı olarak yaptığımız bu başvuruların da önümüzdeki günlerde yapılacak Belediye Meclisi toplantılarında gündeme alınmasını talep ediyor ve sürecin takipçisi olacağımızı duyuruyoruz.

Son olarak, bu çağrıların olumlu karşılık bulması, onurlu bir karar alınarak kardeş kent protokollerinin iptal edilmesi, tarihe düşülen önemli bir not olacak ve Türkiye Cumhuriyeti’nin karar alıcı mercilerine, soykırım devam ederken İsrail’e yapılan gıda ihracatı başta olmak üzere her türlü ihracat ve lojistik desteği sonlandırması için bir çağrı niteliği taşıyacak ve örnek teşkil edecektir.

İşgalle kardeşlik olmaz!

Filistin’e özgürlük, İsrail’e boykot!

BDS Türkiye

Arjantin’de genel grev Milei’yi süpürdü

0

Arjantin’deki duruma dair son yazımızı “Milei’nin iktidarını ve kararnamedeki maddeleri uygulayıp uygulayamayacağını belirleyecek olan şey başta 24 Ocak genel grevi olmak üzere işçi sınıfının ve halkın seferberliği, onların kararlı mücadelesi olacak,” cümleleriyle bitirmiştik. Tam da değindiğimiz gibi 24 Ocak genel grevi ve onun etrafında örülen Arjantin halkının seferberliği başkan Milei’nin kemer sıkma ve baskı paketini püskürttü.

Milei her ne kadar torba yasasının Kongre’de onaylanması için merkez sağ ve Peronizmin bir kısmı ile anlaşsa da genel grev ve seferberlikler burjuva muhalefetin bu ihanetine ket vurdu ve geri adım atmaya zorladı. Sonuç olarak, yasa paketi Kongre’de reddedildi.

Ülkenin emekçileri için ekonomi her geçen gün daha da kötüye gidiyor. Son verilere göre Arjantin nüfusunun yüzde 57,4’ü yoksulluk sınırının altında yaşamını sürdürüyor. Milei’nin görevi aldıktan sonra ülkenin para birimi pesoyu dolara göre devalüe etmiş olması bu durumu her geçen gün ilerletmekte ve enflasyonu baş edilemez bir seviyeye çıkarmakta.

Milei, yoksulluktan ve hayat pahalılığından şikâyetçi olanlara “bu çileli yolun sonu aydınlık” diyor. Fakat Arjantinli emekçiler bu sözleri daha önce Radikaller’den ve son devlet başkanı Peronist Alberto Fernandez’den de defalarca kez duydular. Bahsedilen o “aydınlık”, Arjantinli emekçileri ve ülke ekonomisini emperyalizme finansal olarak daha da bağlayan IMF ile yapılan borç anlaşmaları ile son buldu.

Öbür taraftan emek cephesinde mücadeleler sürüyor. Kamu emekçilerinin sendikalarından birisi olan ATE, yeni hükümetin kemer sıkma politikalarına ve işten çıkarmalara karşı ulusal bir grev çağrısında bulundu.

Ülkenin en büyük sendikal konfederasyonu CGT’nin yönetimi ise mücadeleden geri adım atmak için fırsat kolluyor. Son yaptıkları açıklamalara göre işçilerin yaklaşık yüzde 30’unun ücretlerinde değişiklik yaşandı. CGT, ücretlerdeki bu artışı yetersiz olarak nitelese de tabandan gelen basınca direniyor ve 24 Ocak’a giden süreçte de olduğu gibi kitleleri ileriye taşıyacak adımları atmaktan uzak duruyor.

İşçilerin ve Solun Cephesi-Birlik (FIT-U) bileşenlerinden Sosyalist Sol (IS), Milei’ye karşı bugüne kadar verilen mücadelenin artarak devam ettirilmesi çağrısında bulunuyor. Bu yolda 24 Ocak grevi için oluşturulmuş işyeri komitelerine, mahalli örgütlenmelere, kültür emekçilerinin örgütlenmelerine, mücadeleci sendikal akımlara ve sosyalistlere ulusal bir mücadele planı oluşturulması ve bu programın etrafında kitleleri seferber etmek için 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne ve son askeri darbenin yıldönümü olan 24 Mart’a çağrı yapıyor.

Belediyeleri neden emekçiler denetlemeli ve yönetmeli?

0

2023 seçim sonuçlarının ardından birçok ittifak dağılmış veya ağır çatlaklar oluşmuş durumda. Özellikle muhalefet seçimlere oldukça parçalı bir şekilde girecek. Bu durum, 2019’da kazanılan belediyelerin birçoğunun Saray rejimi tarafından kazanılması olasılığını doğuruyor.

İttifaklar ne kadar dağılmış olsa da yerelde birbirinden bağımsız anlaşmalar yapılmakta. Birçok parti anlaşma masasına oturmuş durumda. Bu seçimin özellikle kilit partileri arasında DEM ve YRP olduğu görülmekte. AKP, Yeniden Refah ile anlaşmaya çalışsa da son durumda görünen bir anlaşma olmayacağı. CHP ise milliyetçi söylemi sahiplenmekle birlikte DEM ile seçim ittifakı kurma çabasında. Açıktan bir şekilde belediyeler arasında bir bölüşme olmasa da çıkarılan adayların pasifliği veya adaylar için güçlü bir çalışma yapılmaması bazı noktalarda anlaşıldığının göstergesi.

Belki çok belirgin olmasa da sürecin önemli aktörlerinden biri de Türkiye İşçi Partisi. Düzen partilerinden kopuşun yöneldiği adreslerden birisi de şüphesiz TİP. Milletvekili seçimlerinde 1 milyona yakın oy alarak TİP, sosyalist bir programın kitleler nezdinde karşılık bulabileceğini ortaya koymuştu. Yerel seçimlerde de TİP’in bu başarısını devam ettireceğini öngörebiliriz. İDP olarak biz de bu sürecin bir parçası olarak, Mayıs seçimlerinde olduğu gibi TİP listelerinden işçi, emekçi adaylarımızla seçim çalışmalarına dahil oluyoruz. Seçim çalışmamızı milletvekilliği ve cumhurbaşkanlığı seçiminde de kullandığımız Emekçiler Yönetmeli şiarı ile örmeye çalışıyoruz. Adayların emekten ve emekçiden yana kimseler olması gerektiğini ve özellikle mücadeleci işçilerin aday gösterilmesi gerektiğini söylüyoruz. Buradaki niyet, adayın kazanmasından çok doğru olan politikaların sınıf ile buluşmasını hedeflemektir.

Öte yandan TİP, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde olduğu gibi CHP’ye tabiri caizse açık çek vererek birçok yerde aday çıkarmayacağını ilan etti. Aday tercihlerinin CHP’ye zarar vermeyecek bir biçimde, yani CHP’nin çok güçlü olduğu veya çok güçsüz olduğu yerlerde olması da bu sebepten kaynaklanıyor. TİP’in Ankara, İzmir ve İstanbul Büyükşehir Belediyeleri gibi oldukça önemli şehirlerde aday çıkarmamasının arkasında yatan politik gerekçenin Saray rejimini zayıflatma isteği olduğunu anlasak da bu görüşü paylaşmıyoruz. Çünkü Saray rejiminin gerilemesinin yolunun işçi sınıfının bağımsız hattının inşasından geçtiğini düşünüyor ve bu eksende yerel seçimlerden faydalanılmasının oldukça kıymetli olduğunu düşünüyoruz. Yani İşçi Demokrasisi Partisi’nin bildirisinde de vurguladığımız gibi “işçi ve emekçilerin her zaman kendi bağımsız programlarıyla seçimlere katılarak düzen partilerine alternatif oluşturmaları gerektiğini” savunuyoruz.

Seçimlerin işçilerin zihnindeki en önemli yansımaları genelde seçim öncesi maaşlara yapılan zamlar ve seçimin geçmesinin hemen arkasından akaryakıt, gıda fiyatları, vergi, fatura vb. her şeye gelen zamlar ve hayat pahalılığındaki artış oluyor. Sistem partileri adaylarını emekçilerden yana politika izleyen kişiler yerine sermayeden, çeşitli çıkar gruplarına hizmet eden kişilerden seçiyor. Emekçi halkın onca itirazına rağmen Lütfü Savaş’ın adaylığında ısrarcı olan ve geri adım atmayan CHP bunun en önemli örneklerinden. 

Belediyelerin yönetiminde işçilerin sömürüldüğü sistemi destekleyenlerin değil, işçilerin bizatihi kendilerinin olması gerektiğini söylüyoruz. Bu adayların göstermelik bir şekilde öne sürülmelerini değil gerçekten devrimci politikalar ile donatılmış bir program çerçevesinde geliştirici ve değiştirici olmaları gerektiğini düşünüyoruz. Burada bizim için kritik olan işçilerin siyasete doğrudan, kendi sorunlarının çözümleri için kendi sınıflarından, birlikte mücadele ettikleri insanlarla dahil olmasıdır. Çünkü bizce bütün mesele şöyle özetlenebilir: İşçinin sorununu işçi çözer.

Hindistan’da çiftçiler sözünü tutmayan Modi hükümetine karşı ayaklandı

0

Hindistan’da çiftçiler, 2021 yılında tarım reformunun iptal edilmesinin ardından Modi hükümetinin verdiği sözleri tutmaması üzerine tekrar protestolara başladı. 2021 yılında pazar ve fiyat kontrolünü yıkmayı, devlet denetimi ve desteğini ortadan kaldırmayı ve çiftçileri topraksızlaştırmayı amaçlayan reform karşısında başka sektörlerin de destek verdiği en uzun soluklu çiftçi ayaklanmalarından biri gerçekleşmişti. On üç ay süren bu büyük ayaklanma hükümete geri adım attırmıştı ve yasa geri çekilmişti. Ancak çiftçiler bununla yetinmemiş; tüm ekinler için asgari destek fiyatının yasal olarak garanti altına alınmasını ve protestolara katılan çiftçiler hakkında açılan davaların düşürülmesini talep etmişlerdi. Modi hükümetinin sözünü tutmaması üzerine 13 Şubat günü çiftçiler tekrar ayaklandılar; traktörlerle, kamyonlarla ve yürüyerek yola çıktılar. Çiftçiler ayrıca borçlarının silinmesini, gelir garantisi, emeklilik maaşı ve 2021 protestolarında katledilenler için adalet de talep ediyor.

Hükümet, Haryana ve Pencap sınırında toplanan çiftçilere polis, asker ve paramiliter güçleriyle ağır şekilde saldırıyor. Haryana’daki polis saldırısında 24 yaşında bir çiftçi hayatını kaybetti, onlarca da yaralı var. Çiftçilerin başkent Yeni Delhi’ye girişini engellemek için eyalet sınırlarına barikatlar ve dikenli teller yerleştirildi ve toplanma yasağı getiren Ceza Kanunu Madde 144’ü uygulamaya kondu. Yaklaşan seçimlerin öncesinde yeni bir seferberlikten çekinen hükümet, ayaklanmayı sönümlemek için bakliyat, pamuk ve mısır için asgari destek fiyatı ve beş yıllık satın alma anlaşması teklif etti. Tüm ekinler için yasal garanti isteyen çiftçiler ise bu geçici çözümü reddederek tüm talepleriyle protestoları ve Yeni Delhi’ye yürüyüşü sürdürmeye karar verdi.

Asgari destek fiyatı, çiftçinin korunması için merkezi hükümet tarafından belirlenen asgari fiyat güvencesi anlamına geliyor ve çiftçiyi piyasadaki dalgalanmalarına karşı koruma işlevi görüyor. 1960’lı yıllarda başlayan uygulama şu anda sadece buğday ve pirinç için geçerli. İklim krizinin aşırı sıcaklık ve artan kuraklık gibi etkilerinin yanı sıra artan yakıt ve gübre fiyatlarıyla karşı karşıya olan çiftçiler, Modi hükümetinin burjuvazinin çıkarına olan uygulamalarıyla daha da ağır koşullara mahkûm ediliyor. En zengin yüzde 1’in ülke servetinin yüzde 40’tan fazlasına sahip olduğu Hindistan nüfusunun neredeyse üçte ikisi tarımla geçinmekte. Çiftçi ayaklanması, ülke nüfusunun çoğunluğunu oluşturan tarım emekçileri için insan onuruna yaraşır bir yaşam mücadelesi demek.

Emekliye 3 bin lira bayram harçlığının anlamı: Hak değil muhtaçlık politikası!

0

Bilindiği üzere emekliye ikramiye ödemesi ilk olarak 2018 yılında 1000 lira olarak başladı. İki dini bayramda toplamda 2 bin lira veriliyordu. Başlama nedeni Kılıçdaroğu’nun ilk kez 2015 yılında dile getirdiği “Sözüm söz, ilk Ramazan Bayramı’nda, Kurban Bayramı’nda emekliye birer maaş ikramiyeyi vereceğim” talebiydi. Yerine getiren Kılıçdaroğlu değil seçimleri kazanan Erdoğan oldu.

Oldu ama Erdoğan’ın nedeni ikramiye talebini doğru bulması ya da benimsemesi değildi. Yıllar içinde maaşları asgari ücretin de altına düşen emeklilerin Kılıçdaroğlu’nun dile getirdiği talebe ilgisiydi. Seçimi kaybetme korkusuyla Erdoğan bir bakıma emekliye ikramiye ödemeye mecbur kaldı. Tabii Erdoğan Kılıçdaroğlu’nun dile getirdiği birer maaş ikramiye yerine 1000 lira verdi. 2018’de asgari ücret 1603 liraydı. 1000 lira ikramiye asgari ücretin yüzde 62’sine denk geliyordu.

Erdoğan emekliye ikramiye ödemeye mecbur kaldı ama aradan geçen altı yılda 1000 lira ancak 2 bin liraya yükselebildi. Çünkü Erdoğan’ın iktidarı hak değil muhtaçlık üzerine kurulu. Erdoğan’ın son müjdesi, 2 bin lira olan emekli ikramiyesini 3 bin liraya çıkarmak oldu. Oysa ilk ödenmeye başlandığında asgari ücretin yüzde 62’sine denk gelen ikramiye 2018’deki değere göre en az 10 bin 540 lira olmalıydı. Kılıçdaroğlu’nun ilk talebi referans alınırsa asgari ücrete denk olup 17 bin lira ödenmeliydi.

Kısacası Erdoğan seçimi kaybetme korkusuyla mecbur kalıp uygulamaya soktuğu emekliye ikramiye ödemesini altı yıl içinde harçlık haline getirdi. 3 bin lira bugün asgari ücretin sadece yüzde 17,5’ine denk gelmekte. Bir bakıma emekliye ikramiyenin adı kaldı. Bugün 3 bin lira müjdesinin verilme nedeni de malum: 31 Mart yerel seçimleri! Erdoğan yine bir seçim öncesi, 2019’da kaybettiği İstanbul, Ankara gibi büyükşehirleri geri alabilmek için kesenin ağzını açmış gibi yapıyor. Komik olan ise 2024 yılını iktidarın emekli yılı ilan etmiş olması.

Emeklilerin ve tüm emekçilerin bu derece aşağılamaya ve onur kırıcı davranışa maruz kalması kuşkusuz gerçekten mücadeleci bir muhalefetin eksikliğinden kaynaklanıyor. En düşük emekli aylığı asgari ücret seviyesinde olmalı. Asgari ücret yoksulluk sınırının üzerine çıkmalı. Emekli ikramiyeleri asgari ücret seviyesinde ödenmeli.

Finlandiya’nın sağcı hükümetine işçiler grevle yanıt veriyor

0

Finlandiya’da ilk turu 28 Ocak, ikinci turu ise 11 Şubat’ta gerçekleşen başkanlık seçimlerini yüzde 3,2’lik bir farkla merkez sağcı Ulusal Koalisyon Partisi’nin adayı Alexander Stubb kazandı. Geçen yılki parlamento seçimlerinin sonucunda da aşırı sağcı Finler Partisi’nin dahil olduğu, merkez ve sağ parti ağırlıklı bir koalisyon hükümeti kurulmuştu.

Finlandiya, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin NATO emperyalizmini güçlendirmeye nasıl yaradığının en çarpıcı örneklerinden biri. Rusya’yla komşu olan ülke, işgalden sonra tarihsel “tarafsızlığını” bozarak NATO üyesi olmuştu. İki yılı dolduran işgal hâlâ ülkenin başlıca gündemlerinden biri. Başkanlık seçimlerinin galibi Stubb, NATO’ya olan desteğiyle biliniyor ve Finlandiya’nın NATO içerisinde belirleyici bir rol oynamasını hedefliyor.

Hükümetin bir başka gündem konusu ise, yeni bir çalışma reformuyla ekonomik krizin faturasını emekçilere kesmek. Çalışma Bakanı Arto Satonen, reformun “işsizliği ve kamu borçlarını azaltmak için gerekli olduğunu” savunarak bu niyeti açıkça beyan ediyor. Reforma karşı bir süredir grev ve protestolar düzenlenmekte. Son olarak, Stubb’un seçimleri kazanmasının hemen ardından, 14-16 Şubat tarihlerinde tüm ülkeyi felç eden bir grev düzenlendi. Greve ulaşım, eğitim ve sağlık gibi farklı sektörlerden 100 binin üzerinde işçi katıldı.

Kemer sıkma planları arasında ücretsiz hastalık izni, işsizlik maaşlarını kesmek, konut yardımlarını azaltmak ve toplu sözleşme görüşmelerinde işçi sendikalarının rolünü azaltmak gibi uygulamalar yer alıyor. Bir benzerini geçen yıl İngiltere’de gördüğümüz grev yasakları da hükümetin gündeminde. Hükümet; mahkemenin politik bir grevi yasadışı bulması durumunda greve katılan işçilere para cezası kesmeyi (200 avro), grevleri 24 saatle sınırlandırmayı ve “orantısız” dayanışma grevlerini yasaklamayı amaçlıyor.

Bugün Finlandiya’da yaşananlar, Batı emperyalizmi ve NATO’yla işbirliğinin demokrasiyi güçlendireceği tezini bir kez daha çürütüyor. Dahası, “sosyal devletin” emekçilerin haklarının korunmasının garantisi olmadığını da gözler önüne seriyor. Güvencesizliğe ve örgütsüzlüğe itilmeyi reddeden Finlandiyalı emekçilerin sosyal ve ekonomik haklarının tek garantisi, kendi örgütlü güçleri ve mücadeleleri olmayı sürdürüyor.

Ukrayna’da Rus işgali iki yılı doldurdu

0

2024 yılının şubat ayında Ukrayna’nın işgali iki yılı geride bırakmış oldu. Bilindiği üzere 24 Şubat 2022’de Putin’in öncülüğünde Rus yayılmacılığı Ukrayna’yı işgale girişti. Üçüncü yılına giren savaşın son durumuna göz atarsak Ukrayna’nın büyük ümitlerle bahar ayında başlattığı karşı atak hedeflerine pek ulaşmış değil. Rusya’nın saldırılarına karşı beklenenden çok daha fazla bir şekilde cevap vermeyi başaran Ukrayna, işgal edilen topraklarını geri almakta zorlanıyor. Mevcut tabloda her iki taraf da Dinyeper Nehri’ne sıkışmış gözüküyor.

İşgal nasıl meşrulaştırılmaya çalışılıyor?

Ukrayna ulusu diye bir kimliğin var olmadığını iddia edecek kadar ileri giden Putin oligarşisinin işgali gerekçelendirdiği en temel argümanı Donbass bölgesindeki Donetsk ve Lugansk’ta yer alan sahte cumhuriyetlerin Rusya’ya bağlanmasıydı. Gerçekte ise bu bölgeler, Rus emperyalizminin Ukrayna topraklarındaki “anklavları”, dolayısıyla bu bölgelerin bizce kendi kaderini tayin hakkı söz konusu olamaz. Bir başka deyişle Donbass bölgesinin kendi kaderini tayin hakkını savunmak korsan devlet İsrail’in başkenti Tel Aviv’in kendi kaderini tayinini savunmaktan farksız olacaktır. Dolayısıyla biz bu savaşın bir işgal olduğunu ve Rus şovenizmine karşı Ukrayna’nın zaferinin desteklenmesi gerektiğini öne sürüyoruz.

Ukrayna halkının direnişini destekliyoruz

Peki Ukrayna’nın zaferinden kastımız Zelenski’nin kazanması mı ve sosyalistler olarak bir burjuva hükümeti olan Zelenski’yi ve emperyalizmin en büyük askeri örgütü olan NATO’yu mi destekliyoruz? Bu soruların cevapları elbette hayır. Bu noktada da yine Filistin davasının örneğine başvurabiliriz. Yani Filistin direnişinin liderliğini Hamas gibi siyasal İslamcı bir partinin çekmesine rağmen direnişe nasıl destek veriyorsak, Ukrayna’nın Rusya’ya karşı direnişini de önderliğinden bağımsız bir şekilde, yani Zelenski ve NATO’ya politik olarak destek vermeksizin askeri olarak destekliyoruz. Bunun sebebi ise Filistin direnişinin kazanmasının yani Siyonist İsrail’in askeri yenilgisinin; emperyalizmin aleyhine ve dünya emekçilerinin lehine sonuçlar doğuracak olması. Ukrayna’nın Rus işgalini durdurmasının dünya emekçilerinin lehine olacağını düşünüyoruz ve gerici İran rejimi tarafından silahlandırılan Filistin direnişini desteklediğimiz gibi emperyalist AB ve ABD tarafından silahlandırılan Ukrayna’nın da zaferini istiyoruz.

Kâr amaçlı değil, ihtiyaç odaklı! Sermayeden değil, emekten yana bir belediyecilik!

0

İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) 31 Mart yerel seçimlerine ilişkin tutumunu açıklayan bir bildiri yayımladı. “İşçi ve emekçilerin her zaman kendi bağımsız programlarıyla seçimlere katılarak düzen partilerine alternatif oluşturmaları gerektiği” vurgulanan açıklamada, “sosyalist solu, Kürt siyasi hareketini ve emek örgütlerini kapsayacak bir emek ittifakının eksikliğinin ülke siyasetinin ana belirleyeni olmaya devam ettiği” belirtildi.

Mevcut tablo içerisinde İDP’nin baskı rejiminden ve kapitalizmden kopuş ekseninde, “işçiden, emekçiden, Kürt halkından, ezilen ve sömürülen kesimlerden yana adayları destekleyeceği” açıklanırken, “Türkiye İşçi Partisiyle (TİP) 14 Mayıs seçimlerindeki seçim ittifakımızı bir adım ileriye taşıyoruz” ifadelerine yer verildi. Bu çerçevede, TİP listelerinden İstanbul ve Manisa’da belediye meclisi üyesi adayları ve Manisa Şehzadeler ilçesinde Yemeksepeti işçilerinin mücadelesinin öncülerinden Deniz Kondil’in belediye başkanı adayı gösterildiği ilan edildi. Bildirinin tamamı şu şekilde:

    1) 31 Mart yerel seçimlerine 21 yıllık AKP iktidarının sorumlusu olduğu ağır bir ekonomik ve sosyal yıkım altında giriyoruz. 14 Mayıs seçimleriyle iktidardaki ömrünü uzatmayı başaran Erdoğan yönetimi, 2019’da kaybettiği büyükşehirleri geri almak için büyük bir çaba sarf ediyor. Muhalefeti bir kez daha yenilgiye uğratarak iktidarı için yeni bir güvenoyu almak istiyor.

    2) Oysa AKP 5 yıl önce gerçekleşen yerel seçimlerde önemli bir yenilgi almıştı. AKP İstanbul ve Ankara dâhil birçok büyükşehri ve ilçeyi muhalefete kaybederken çeşitli il ve ilçeleri de seçimlere beraber girdiği MHP’ye bırakmıştı. Bu tablo, Erdoğan yönetimindeki Tek Adam rejiminin emekçi halkın hiçbir somut sorununa çözüm üretemediği bir dönemin bilançosunu yansıtıyordu.

    3) 14 Mayıs seçimlerinde ise Saray rejimi tüm devlet olanaklarını, her türlü kanunsuzluğu, baskıyı, yalanı, hileyi ve iftirayı kullanarak sandıktan üstün çıkmayı başardı. Bununla birlikte bu seçim sonuçları, toplumun sadece yarısının değil aynı zamanda işçi sınıfının öncü kesimlerinin de bu baskı rejimini reddettiğini ortaya koydu. Şimdi ise güç bela edindiği bu üstünlüğü başta İstanbul olmak üzere yerel seçimlerde kaybettiği illeri geri kazanarak perçinlemeyi arzu ediyor. Olası bir AKP-MHP zaferi Saray rejimi tarafından baskıcı uygulamaları artırmak ve dört yıl seçimsiz geçecek süreçte emekçilere ağır bedeller ödetecek olan kemer sıkma politikalarını hayata geçirmek için bir dayanak olarak görülecek. Tüm bu sebeplerle AKP-MHP bloğunun işçi ve emekçilerce geriletilmesinin hayati önemi sürüyor.

    4) İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) olarak, işçilerin ve emekçi halkın ihtiyaç, çıkar ve taleplerini esas alan; Kürt halkının ve tüm ezilen kesimlerin demokratik taleplerini sahiplenen; kadınların ve lgbti+’ların ihtiyaçlarını önceleyen; ekolojik yıkımların karşısında duran bir belediyeciliği savunuyoruz. Böyle bir yerel yönetim çağrısı, kentlerin depreme karşı dayanıklı hale getirilmesi; barınma krizinin çözülmesi; toplumsal cinsiyet eşitliği odaklı politika ve hizmetlerin sağlanması; herkesin parasız sağlık ve eğitime, kâr gözetmeyen güvenli toplu ulaşıma erişmesi; ekolojik yıkıma karşı mücadele planının oluşturulması, belediye çalışanlarına ve bütün emekçilere insanca bir ücret, sigorta ve sendika hakkı sağlanması gibi taleplerimizin sahiplenilmesinin ve belediyelerde emekçi denetimi ile yönetiminin yolunu açabilir. Bu tür bir yerel yönetim, emekçi halkın yerel örgütlenmelerine dayanmak durumundadır. Bu nedenle İDP, işçi ve emekçilerin her zaman kendi bağımsız programlarıyla seçimlere katılarak düzen partilerine alternatif oluşturmaları gerektiğini savunmaktadır.

    5) 5 yıl önceki yerel seçimlerin galibi olan Millet İttifakı partileri ise yukarıda belirtilen çizgiden ne kadar uzak olduğunu ispatlayan bir miras bıraktı. Emekçilerin taleplerini dikkate almayan, sinik ve renksiz muhalefetlerinden ötürü, 14 Mayıs seçimlerinin kaybedeni oldular. İttifakı ilk terk eden İYİ Parti, Bilecik Belediyesi örneğinde olduğu gibi, “şartlar gerektirirse” AKP-MHP bloğu ile anlaşabileceğini gösterdi. CHP ise genel başkan değişiminin ardından parti içi çıkar gruplarının hesaplaşmasına gömüldü. CHP liderleri için partiyi yönetmek, Türkiye’deki işçi ve emekçilerin acil sorunlarına eğilmekten daima daha öncelikli oldu ve yeni CHP yöneticileri bu gerçeği bir kez daha ifade etmekten yana utanç duymuyorlar. Başta CHP olmak üzere Millet İttifakı partileri, AKP’den devraldıkları belediyelerde AKP belediyeciliğinin Sayıştay raporları ve belediye çalışanlarının ifadesi ile belgelenmiş yolsuzluklarının dahi üzerine gitmedi. İçişleri Bakanlığı’nın soruşturmaları ile haksız yere işten çıkartılan emekçilerin yanında durmadı. Devasa bütçelere sahip olan belediye iştiraklerinde çalışan emekçilerin dertlerine çare olmadı. Halkını depremde yüz üstü bırakan Lütfü Savaş’ı, “kazanabilecek tek adayları olduğu” gerekçesi ile yeniden Hatay’da belediye başkanı adayı göstermek istedi. Millet İttifakı belediyeleri bugüne değin işçi düşmanı olduklarını ispatlamalarının yanı sıra, her defasında Tek Adam rejimini tanıyıp onaylayan bir pratik içerisinde oldular. Biz, içinde bulunduğumuz çoklu krizin içinden işçi sınıfı ve ezilen tüm kesimler adına tek gerçekçi çıkışın mevcut sömürü sisteminden kopuş temelinde inşa edilebileceğini düşünüyoruz. Bunun için de esas olan ehvenişer politikalar karşısında bağımsız sınıf politikasında ısrar etmek, bu hattı güçlendirmek olmalıdır. Bu yüzden İDP olarak, daha önce olduğu gibi önümüzdeki yerel seçimlerde de CHP ve diğer düzen partilerinin desteklenemez olduğunu tekrarlıyoruz. Emekçilerden sermaye partilerine oy yok!

    6) Türkiye’de siyasal demokrasinin tesisi öncelikle, Kürt halkının demokratik ve ulusal haklarının kabulünden geçmektedir. Rejim, içinde bulunduğu çoklu krizi ötelemek, giderek yitirmekte olduğu halk desteğini kazanabilmek için Kürt düşmanı politikaları bir araç olarak kullanmakta; bu doğrultuda baskı ve şiddet politikalarını sürdürmekte, kayyum politikalarıyla Kürt halkının iradesini yok saymakta ve diğer yandan siyasi tutsakları ve Kürt sorununun çözümüne dönük adımları birer pazarlık kozu gibi ele aldığını açıkça ortaya koymaktadır. İşçi Demokrasisi Partisi, Tek Adam rejiminin bu politikaları karşısında Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını ve bu çerçevede verdiği siyasal mücadeleyi desteklemek için Kürt illerinde Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi’ne (DEM) oy çağrısı yapmaktadır. Bununla birlikte, DEM’in kapitalizmden ve emperyalizmden kopuşu içermeyen siyasi hattına dönük eleştirisini saklı tutar. Kürt halkının demokratik talepleriyle işçi sınıfının ekonomik ve sosyal taleplerini birlikte ön plana çıkaran rejimden ve kapitalizmden kopuş perspektifinde bir siyasal alternatifin ihtiyacı önümüzde durmaya devam etmektedir.

    7) 31 Mart yerel seçim süreci, 2019 ve 2023 seçimlerine göre kitlelerde beklentinin ve heyecanın çok daha düşük olduğu bir atmosferde geçmekte. Bunun temel sebebi, düzen muhalefetinin 14 Mayıs seçimlerinde aldığı yenilgiyle yaratmış olduğu hayal kırıklığı ve sosyalistlerin bütün bu süreçte işçi sınıfının bağımsız bir seçeneğini yükseltememiş olmasından kaynaklanıyor. Bununla birlikte, ekonomik yıkımın vardığı boyut, baskıcı politikaların aralıksız bir biçimde sürmesi ve Erdoğan yönetiminin seçim öncesi atacağı ekonomik adımlara ilişkin oluşturduğu beklentiler seçimleri emekçi halkın öncelikli gündemi haline getirmektedir. Bu koşullar altında, işçi ve emekçilerin seçimlere kendi program ve talepleriyle katılmasını savunan İşçi Demokrasisi Partisi,  Saray rejimine karşı düzen partilerinden bağımsız bir emek ittifakının inşasının hayati önemini vurgulamaya devam etmektedir.

    8) Ne var ki, “ehvenişer” politikaların bir sonuç vermediğinin yeniden görüldüğü 14 Mayıs seçimlerinin ardından, 31 Mart seçimlerine bir kez daha böylesi bir birleşik emek ittifakının örülemediği koşullarda giriyoruz. Sosyalist solu, Kürt siyasi hareketini ve emek örgütlerini kapsayacak böylesi bir seçeneğin eksikliği ülke siyasetinin ana belirleyeni olmaya devam etmekte. Bununla birlikte, mevcut tablo içerisinde İDP olarak baskı rejiminden ve kapitalizmden kopuş ekseninde, işçiden, emekçiden, Kürt halkından, ezilen ve sömürülen kesimlerden yana adayların desteklenmesine dönük politik çizgimizi sürdürüyoruz.

    9) Bu eksende, Türkiye İşçi Partisiyle (TİP) 14 Mayıs seçimlerindeki seçim ittifakımızı bir adım ileriye taşıyoruz. 31 Mart yerel seçimlerinde TİP listelerinden İstanbul ve Manisa’da belediye meclisi üyesi adayları ve Manisa Şehzadeler ilçesinde Yemeksepeti işçilerinin mücadelesinin öncülerinden yoldaşımız Deniz Kondil’i belediye başkanı adayı gösteriyoruz. Ülke genelinde başta TİP’in adayları olmak üzere, sosyalist, emekçiden, Kürt halkından ve ezilenlerden yana adayları destekleyerek “kâr amaçlı değil, ihtiyaç odaklı; sermayeden değil, emekten yana bir belediyecilik” anlayışını güçlendirmeye devam edeceğiz.

    DEM’in Üçüncü Yol politikası

    0

    DEM Parti 31 Mart yerel seçimlerine başta İstanbul olmak üzere kendi adaylarıyla girme kararı aldı. Bu kararı olumlu ama bir emek ve özgürlük ittifakı oluşturulamamış olmasından dolayı eksik buluyoruz. 31 Mart yerel seçimleri öncesi solun ve emek hareketinin ittifaklar açısından 14 Mayıs seçimlerinin de gerisine düşmesi üzücüdür. Bu eksikliğin faturasını hep birlikte yaşamaya devam ediyoruz.

    DEM Parti kendi adaylarıyla seçimlere girme kararını Üçüncü Yol politikasının bir gereği olarak sunmakta. Bu yolun muhalefet için en gerçekçi seçenek olduğunu iddia etmekte. Bu tanıma ve iddiaya katılmıyoruz. Öncelikle Üçüncü Yol politikası sınıfsal değil üst yapısal politik bir ayraç. Sistemden kopuşu değil sistem içi iyileştirmeye dayanan sosyal demokratik bir program önerisi. Bu anlamıyla antikapitalist bir ideolojik tutuma değil “daha insani bir kapitalizm” anlayışına dayanmakta. Dolayısıyla sosyalist bir perspektiften ve sınıf mücadelesi ekseninden Üçüncü Yol politikası sadece politik olarak yanlış değil ideolojik olarak da burjuva kapitalist dünyaya ait bir söylem ve program. Nitekim “muhalefette CHP, çözümde AKP” ile geliştirilen ve/veya geliştirilmesi gerektiği ifade edilen ilişki ve çağrılar tam olarak bu gerçekliğe karşılık düşmekte.

    Bu çerçevede Üçüncü Yol politikası yeni bir yol açmadığı ve aslında alternatif yeni bir yol da önermediği gibi esas itibarıyla burjuva-kapitalist sistemin ana yolunda sol şeritte bir pozisyon almanın ifadesi olmakta. Bugün DEM’in, geleneksel olarak da Kürt siyasal hareketinin benimsediği bu ideolojik-politik program anlayışı esas olarak Abdullah Öcalan’ın tezlerine dayanıyor. Yeni politik gerçeklik ya da modernite olarak adlandırılan bu söylem ve program, karşılaştığı vahşi muameleye rağmen özünde sistem içi reformist bir önerme. Rejimin Öcalan’ın bu önermesi karşısında izlediği geleneksel ve güncel inkâr-imha politikası Kürt siyasal hareketinin sistem içi programının kategorik olarak reddedilmesine değil (ki bu nedenle bir çözüm süreci yaşanabildi ve yenileri konuşulabilmekte) Kürt halkının ulusal ve demokratik haklarının reddine ve/veya sınırlandırılmasına dayanmakta. Nitekim Kürt siyaseti ideolojik-politik olarak hiçbir noktada burjuva-kapitalist dünyanın dışında emperyalizmden ve kapitalizmden kopuşçu bir programa ve pratiğe sahip değil. Bölgede ve ülkede izlenen siyasal çizgi, kurulan ittifaklar ve işbirlikleri de bu gerçeği göstermekte.

    Denebilir ki DEM ve/veya Kürt siyasal hareketi kendini sınıf mücadelesi üzerinden tarif etmiyor ki sol/sosyalist bir program ve emek eksenli bir mücadele çerçevesinde eleştirilsin. Doğrudur ama DEM’i ve yerel seçimlerde adaylarını antiemperyalist ve antikapitalist bir konuma yerleştiren, işçi sınıfının ve emekçilerin sesi ve temsilcisi olarak takdim eden yaklaşımlar söz konusu. DEM’in de bu tarife bir itirazı olduğu söylenemez. Dolayısıyla, biz DEM’in böyle olmadığını düşünüyoruz. Kuşkusuz tek tek partinin temsilcilerini ya da adaylarının niteliğini değil partinin program ve pratiğini referans alıyoruz. Bu konu ve başlıklarda Kürt siyaseti ile derin farklılıklarımız olduğunun farkındayız. O yüzden İDP olarak Kürt siyasal hareketinin programına (Üçüncü Yol çizgisi dahil) hiçbir politik destek ve sempati sunmadığımızı, desteğimizin siyasal demokrasi ve ulusal haklar temelinde sadece Kürt halkının kendi kaderini belirleme hakkına yönelik olduğunu ifade ediyoruz.

    Bu noktada Lenin’in ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesini sahipleniyoruz ama Troçki’nin emperyalizm çağında ulusal sorun gibi demokratik devrime ait sorunların ancak bir sosyalist devrimle nihai çözüme kavuşabileceği anlayışını benimsiyoruz. Kuşkusuz bu, bugünün çözüm bekleyen sorunlarını sosyalizme havale etmek anlamına gelmiyor. Asgari-azami program ayrımına inanmıyoruz. O yüzden geçiş programı anlayışı temelinde tüm sorunların çözümüne ertelemeden, bugünden (reformist değil devrimci bir zeminde) başlanması gerektiğine inanıyoruz. Geçmişimiz gelecekte, geleceğimiz bugünde, bugünümüz mücadelede…

    Tekgıda-İş’ten, Perfetti’nin işten çıkardığı işyeri temsilcisi için basın açıklaması

    0

    Tekgıda-İş Sendikası, Perfetti Van Melle fabrikasında çalışan sendika işyeri temsilcisinin işten atılması üzerine 15 Şubat’ta fabrika önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Açıklamaya çok sayıda sendika ve sosyalist parti destek için katıldı.

    Aralık 2023 tarihinde Perfetti’de çoğunluğun sağlanması ile yetkiyi alan Tekgıda-İş Sendikası’nın yetki tespitine patron itiraz etmişti. Sonrasında patron, sendikalı olan çalışanlara baskı uygulayarak onları yıldırmaya ve sendikadan istifaya zorladı. Sendikanın yetki alması üzerine fabrikada bulunan sendika temsilcisi çalışanı işten çıkardı. Düzenlenen basın açıklamasında konuşan sendika yetkilileri, işten çıkarılan çalışanın işe iadesi sağlanana dek fabrika kapısında direnişe başlayacaklarını söyledi. Bütün çalışanların sendikal haklarının tanınması ve işten atılan çalışanın işe geri alınması için mücadeleye sonuna kadar devam edeceklerini açıkladılar. Açıklamada ayrıca Erzincan’da altın madeninde siyanür havuzunun patlaması sonucu 9 işçinin toprak altında kalmasına karşı iş cinayetlerinin durdurulması ve gerekli önlemlerin alınması çağrısında bulunuldu.

    Sendikaya üye olmak işçinin en temel haklarından biridir. Sendikal hak engellenemez

    Tekgıda-İş Sendikası Genel Teşkilatlanma Sekreteri Kemal Köse’nin okuduğu basın açıklamasının tam metnini paylaşıyoruz:

    “Sendikamız 2023 yılı Aralık ayında örgütlenmesini tamamlayarak Çalışma Bakanlığı’na yapmış olduğumuz başvuru ile 26 Aralık 2023 tarihinde çoğunluk yetki tespitini aldık. Geçersiz sebeplerle çoğunluk yetki tespitimize itiraz edildi, daha sonra işveren temsilcileri çalışan üyelerimiz üzerinde baskı uygulamaya başladı. 180 çalışanı hiçbir gerekçe göstermeden bir hafta ücretli izine çıkartarak yasal izin hakkı olanları izinlerinden düşerek, olmayanları ise eksi bakiye gösterip borçlandırarak baskılara başladı. Bunları yaparken de işveren temsilcileri ‘Kusura bakmayın, sendikayı tercih etmenizden böyle oldu’ diyerek çalışanlar üzerinde yıldırma politikası uygulamaya devam etti. Son olarak da 13 yıldır çalışan, çoğunluk yetki tespitimiz geldikten sonra gerek kanunlarımıza gerekse uluslararası sözleşmelere dayanarak işyeri temsilcisi olarak atamasını yaptığımız Ayhan Yaylalı arkadaşımızı sudan bahane sebeplerle haksız hukuksuz işten çıkartmıştır. Geçen hafta bu baskıları yapan yöneticiler hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunduk. Baskılara bir an önce son verin! Çalışanlarınız anayasal haklarını kullanmış ve Tekgıda-İş Sendikası’na üye olmuş, bakanlık da sendikaya toplu sözleşme yapma yetkisi vermiştir. Burada işverenin üzerine düşen görev çalışanların iradesine saygı duymaktır. Bu işin çözüm noktası toplu sözleşme görüşme masasıdır. Aksi bir tutum karşısında mücadele başarıya ulaşana kadar sadece fabrikalarınızın önünde değil aynı zamanda yasal haklarımızı kullanarak bu haklı mücadelemizi gerek ulusal gerekse uluslararası tüm alanlara taşıyacağız. Perfetti Van Melle yöneticilerinin bu haklı taleplerimizi duyacağına olan inancımızla beraber mücadelemizden vazgeçmeyeceğimizi de bir kez daha belirtmek istiyoruz.”

    TEKGIDA-İŞ SENDİKASI

    DİSK Basın-İş: “Baskılar biz gazetecilere geri adım attıramayacak!”

    0

    DİSK Basın-İş, 13 Şubat’ta İzmir’de gözaltına alınan Mezopotamya Ajansı (MA) muhabirleri Semra Turan, Tolga Güney, Delal Akyüz, JİNNEWS muhabiri Melike Aydın ve Gazete Duvar muhabiri Cihan Başakçıoğlu için sendika genel merkezinde bir basın açıklaması gerçekleştirdi.

    DİSK Basın-İş üyeleri ve gazeteciler, “Bizler, basının özgürlüğü için mücadele etmeye devam edeceğimizi ve bu baskıların biz gazetecilere geri adım attıramayacağını söylüyoruz” diyerek meslektaşlarının derhal serbest bırakılması çağrısında bulundu.

    Açıklamanın tamamı şu şekilde:

    BASINA VE KAMUOYUNA

    Türkiye’de gazetecilere dönük baskılar, gözaltı ve tutuklamalar sistematik bir hal alsa da özellikle seçim dönemi gibi kritik süreçlerde gazetecilere dönük gözaltı ve tutuklama dalgası iktidarın olağan uygulaması haline geliyor. 13 Şubat günü Mezopotamya Ajansı (MA) muhabirleri Semra Turan, Tolga Güney, Delal Akyüz, JİNNEWS muhabiri Melike Aydın ve Gazete Duvar muhabiri Cihan Başakçıoğlu evlerine yapılan baskın sonucu ters kelepçeli bir şekilde gözaltına alındı. Aynı zamanda gazetecilerin kamera ve fotoğraf makinalarına da el konuldu.

    Her ne kadar dosyada kısıtlılık kararı olduğu için gazetecilerin neden gözaltına alındığını öğrenemesek de bizler meslektaşlarımızın gazeteci oldukları için iktidarın hedefinde olduğunu biliyoruz. Evlerine baskın yapılması, İstanbul Protokolü ile işkence olduğu sabit olan ters kelepçeli bir şekilde gözaltına alınmaları, dosyaya gizlilik kararı konulması, 24 saat avukat kısıtlılığı getirilmesi gibi uygulamalarla, gazeteciler ve gazetecilik “kriminalize” edilmek isteniyor. Başta Özgür Basın çalışanları olmak üzere, bilgiyi tekelleştirmek isteyen iktidar, yargıyı gazeteciler üzerinde bir baskı aracı olarak kullanıyor. Bugün hukuksuz bir şekilde gözaltında tutulan meslektaşlarımızın her biri sahada olan, hak ihlalleri başta olmak üzere işlenen tüm suçları açığa çıkaran, toplumun haber alma hakkını gözeten bir yerden mesleğini icra eden gazetecilerdir. Gazetecilerin hakikati açığa çıkarması ve toplumun haber alma hakkını engellemeye dönük bu gözaltı ve tutuklamaları kabul etmiyoruz.

    Demokrasinin olmazsa olmazlarından olan basın özgürlüğü bugün Türkiye’de ciddi düzeyde tehlikededir. Özellikle gireceğimiz seçim süreci ile birlikte başta Özgür Basın emekçileri olmak üzere, gazetecilere dönük baskıların artabileceğini geçmiş deneyimlerimizden biliyoruz. Bu nedenle basının özgürlüğünü savunmak, toplumun haber alma hakkını savunmak sadece biz gazetecilerin sorumluluğu değildir. Başta gazeteciler olmak üzere Türkiye’de gazetecilik yapmanın koşullarının ortadan kalkmaması için, gazeteciliğin “kriminalize” edilmemesi ve haber alma hakkını savunmak için herkesin bu baskılara karşı güçlü bir ses çıkarması ve dayanışmayı büyütmesi gerekiyor. Bizler, basının özgürlüğü için mücadele etmeye devam edeceğimizi, bu baskıların biz gazetecilere geri adım attıramayacağını söylüyor ve gözaltında tutulan meslektaşlarımızın derhal serbest bırakılması çağrısını buradan yapıyoruz. 

    Erzincan: Kayan toprak değil, sermayenin şirazesi

    0

    Erzincan İliç’te 13 Şubat’ta öğle saatlerinde Çalık Holding ve Kanadalı SSR Mining firmasının ortaklığındaki Anagold Madencilik tarafından işletilen madende büyük bir facia yaşandı. “Toprak kayması” adını verdikleri bu katliam, yerli-yabancı sermaye ortaklığında ve elbette devlet kurumlarının izniyle on yılı aşkın süredir siyanür ile “işlenen” toprağın birik(tiril)mesinin, uyarıların dikkate alınmamasının bir sonucu. Yani yetkililerin ısrarla toprak kayması dedikleri şey, altın madenciliği için siyanürle işlenen toprağın yığıldığı tepeler.

    İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya göçük altında kalan madenci sayısını 9 olarak açıklamış olsa da, madenciler her vardiyada 400 işçinin çalıştığını söylüyor. Metalurji Mühendisleri Odası Başkanı İrfan Türkkolu ise, göçük altında kalan madenci sayısının resmi açıklamanın beş katı olduğundan söz ediyor ve ekliyor: “Sadece şimdi değil, açıldığı zamandan bu yana bölge sağlığını tehdit eden bir madendi. Kaç kere kapatılması gerektiğini söylesek de yetkili kişiler maalesef madenin kapasitesini artırarak bize cevap verdiler.”

    Anagold Madeni’nde yaşanan facia göz göre göre geldi. Büyük endüstriyel kazaların önlenmesi ve etkilerinin azaltılması hakkında yönetmelik uyarınca hazırlanan raporda, madende onlarca uygunsuzluk tespit edilmişti. Yukarıda kaymanın yaşandığı liç alanı için ise İş Sağlığı ve Güvenliği (İSG) önlemlerinin yetersiz olduğu vurgulanmıştı.

    2010 yılından bu yana faaliyette olan maden sahası, daha önce siyanür sızıntısıyla gündeme gelmiş ve meslek odalarının, çevre örgütlerinin, bölgede yaşayanların taleplerine karşın kapatılmamış; yaşanan tüm kazalara ve alınmayan tedbirlere rağmen Anagold sadece cüzi para cezalarıyla ve faaliyetine verilen kısa aralarla paçayı kurtarmıştı. Yetmezmiş gibi milyar dolarlık vergi borcu da silinmişti.

    Bugün yaşanan facianın boyutu ise çok daha endişe verici. Siyanürle işlenmiş bu zehirli toprağın Fırat Nehri’ne karışmasının bölge yaşamını ciddi biçimde tehdit ettiği söyleniyor. Metalurji Mühendisi Cemalettin Küçük, yaptığı açıklamada şöyle söylüyor: “Alanın ne kadar büyük olduğu uydu fotoğraflarından belli olmuyor. Şöyle bir örnek vereyim. Resmi açıklamaya göre deprem bölgesindeki enkazın toplamı 100 milyon ton. İliç’te işlenen toprağın miktarı bunun katlarcası. Gerisini siz düşünün.”

    Erzincan Valisi Hamza Aydoğdu “Şu anda bir sızıntı söz konusu değil” derken, bakanlık “akan malzemenin Fırat Nehri’ne ulaşmasının engellenmesi amacıyla Sabırlı Deresi’nin Fırat Nehri’ne ulaştığı menfezin kapaklarını kapattırdığını” açıklayarak valiyi yalanlıyor. Hoş, yapılan açıklamalardaki yüz ifadeleri, vurgular dahi failliklerini yeterince ele veriyor ya; her şeyden önce aklımızın o kadarına dahi ermediğini düşünerek, bizi aptal yerine koyarak başlıyorlar söze.

    Vaktiyle Çöpler Altın Madeni’nin kapasite artışlarına onay veren yetkili kim olsa şaşırmayız ama bu isim güncel bir öneme sahip: Dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı, şimdinin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı adayı Murat Kurum. Kim olsa şaşırmayız demişken, CHP Erzincan Milletvekili Mustafa Sarıgül’ün kendi memleketi olan Erzincan İliç’in toprağını, havasını, suyunu zehirleyen bu madeni yeterince gündeme taşımadığı ortada; ta ki katliam gelip çatana kadar.

    Uğruna bu kadar insanın, suyun, toprağın gözden çıkarıldığı bu altın kimler için, neden çıkarılıyor? Olaydan hemen sonra arama kurtarma çalışmalarına katılan ve olasılıkla kimyasallardan etkilenen maden işçileri sağlık hakkına dahi erişemezken, mesai arkadaşlarını göçükten kurtarmak için canla başla çalışan bu işçilere sunulan tek tedavi yöntemi ayran içirmekken; bu altın madenlerinin işçilere, emekçilere faydası nedir?

    Sermaye yine, yeniden kâr hırsıyla cinayet işliyor. Verilen tüm zararların telafi edilmesi ve bölgenin eski haline getirilmesi için gerekli tüm kaynak firmalardan tazmin edilmeli. Yetmez. Canımızı, toprağımızı gözünü kâr hırsı bürümüş sermayedarlara teslim edemeyiz; tüm maden, enerji ve inşaat tekelleri derhal kamulaştırılmalı. İşçiler için hiçbir faydası olmayan altın madenciliği faaliyeti derhal durdurulmalı.

    Ne gerçekleşen bir doğal afet ne de kayan şey “toprak”. Suyumuza, toprağımıza, canımıza kasteden sermayenin, sermaye lehine politika üreten düzen siyasetinin şirazesidir kayan. On yılı aşkın süredir Anagold Madeni’nde biriken o zehirli toprak -silkelenip de üstümüzden atmazsak- yalnızca maden işçilerinin değil, bilcümle sınıfımızın mezarı olacak. Üstümüzdeki bu ölü toprağını silkelemenin yolu ise Murat Kurumlara, Sarıgüllere karşı emeğin birleşik mücadelesini örmekten; acil taleplerimiz etrafında kenetlenmekten geçiyor.

    Seçimler, Saray ve sosyalistler

    0

    31 Mart yerel seçimleri için vakit iyiden iyiye yaklaşıyor ve seçim politikaları, kampanyaları ülke gündemini belirleyen temel başlık haline geliyor. Mayıs seçimleriyle iktidardaki ömrünü uzatmayı başaran Erdoğan yönetimi, 2019’da kaybettiği büyükşehirleri geri almak için büyük bir çaba sarf ediyor. Muhalefeti bir kez daha yenilgiye uğratarak iktidarı için yeni bir güvenoyu almak istiyor.

    Millet İttifakı’nın dağılmasının ardından CHP, başta İstanbul ve Ankara olmak üzere 2019’da kazandığı belediyeleri elinde tutmaya odaklanıyor. Bu doğrultuda, başta DEM Parti olmak üzere çeşitli muhalefet kesimleriyle yerel ittifaklar için görüşmelerini sürdürüyor.

    DEM Parti’nin öncelikli gündemi ise, kayyum atamalarıyla elinden alınan belediyeleri yeniden kazanmak. Seçimlerin ardından, Saray rejiminin yeniden kayyum atamaları yapıp yapmayacağı ise şimdilik belirsiz. Batıdaki seçim politikasını belirlemek için CHP ve sosyalist güçlerle yapılan görüşmeler de halen sürüyor.

    Sosyalist hareket ise bir kez daha seçim sürecinin aktif bir öznesi olmaktan uzak bir konumda. CHP ile DEM Parti arasındaki görüşmelerin seyrini ve yine DEM Parti ile varılacak uzlaşmanın sonucunu bekliyor. Oyun kurmaya çalışmak yerine kurulacak oyuna göre politika belirlemeye çalışıyor.

    31 Mart yerel seçim süreci, 2019 ve 2023 seçimlerine göre kitlelerde beklentinin ve heyecanın çok daha düşük olduğu bir atmosferde geçiyor. Bunun temel sebebi, düzen muhalefetinin 14 Mayıs seçimlerinde aldığı yenilgiyle yaratmış olduğu hayal kırıklığı ve sosyalistlerin bütün bu süreçte işçi sınıfının bağımsız bir seçeneğini yükseltememiş olmasından kaynaklanıyor. Bununla birlikte, ekonomik yıkımın vardığı boyut, baskıcı politikaların aralıksız bir biçimde sürmesi ve Erdoğan yönetiminin seçim öncesi atacağı ekonomik adımlara ilişkin oluşturduğu beklentiler seçimleri emekçi halkın öncelikli gündemi haline getiriyor.

    Erdoğan yönetimi kâğıt üzerinde yüksekmiş gibi görünen asgari ücret, memur ve emekli zamlarıyla seçmen desteğini korumayı planlıyor. Ne var ki, açıklanan zam oranları, son yıllarda yaşanan ağır kayıpları ve mevcut hayat pahalılığını karşılayabilmenin çok uzağında. Yeni yılla başlayan yeni zam dalgası karşısında asgari ücret açlık sınırının altında kaldı bile. Büyük tepki çeken işçi emeklisi maaş zamları ise, yüzde 49’a çekilmesinin ardından dahi halen asgari ücretin ve açlık sınırının çok gerisinde. Dahası, seçimlerin ardından çok daha sert bir şekilde uygulanacak kemer sıkma planıyla emekçiler için ekonomik yıkım çok daha şiddetli bir hal alacak.

    Saray yönetimi, içi boş “seçim rüşveti” müjdelerinin yanı sıra, bir kez daha muhalefeti kriminalize ederek bir seçim kampanyasına hazırlanıyor. Sınır ötesi operasyonlara hız vererek milliyetçi histeriyi yükseltmeye çalışıyor. Devlet aygıtının ve yandaş medyanın devasa propaganda makineleri DEM Parti’yi ve tüm muhalefeti “terörizm destekçisi” olarak etiketliyor.

    İktidarın bu seçim politikalarının ne kadar işe yaradığı ise oldukça şüpheli. Asıl büyük avantajı, düzen muhalefetinin Saray rejimi karşısındaki sinikliği ve solun düzen partilerinden bağımsız bir alternatif inşa edememiş olmasından geliyor. Tüm geçmiş deneyimin gösterdiği gibi, emek hareketinin kestirme çözümlerle, sihirli formüllerle bir çıkış yakalaması mümkün görünmüyor. Bu nedenle, yerel seçim sürecinde düzen partilerinden bağımsız bir emek ittifakı perspektifimizi ve “emekçiler yönetmeli” şiarımızı öne çıkarmaya devam ediyoruz.

    2024: Bir uzay masalı

    0

    Yerel seçim sath-ı mailine girmiş durumdayız. Şimdiden her TV programında “Ben ne kadar iyi bilirim” diyen yorumcu ve siyasetçiler 2-3 aylık gündemimizi doldurmuş durumda. Fakat sınıfsal sorunların asıl gündemimiz olması gerektiğini ve bu mücadelenin seçimleri de anlamlı kılacağını unutmamamız lazım. Seçimlerin habercisi diğer bir gelişme ise bulunan petrol yatakları, temel atma törenleri ve bunların yanına yenisi eklenen “uzay yarışçılığı”. Peki gerçekten uzay yarışı neydi, bunun nasıl planlanması ve önceliklendirilmesi gerektiğine gelin beraber bakalım.

    Uzay yarışı neydi?

    Soğuk Savaş döneminde, ABD ile Sovyetler Birliği’nin başını çektiği ve uzaydaki kritik ilkleri gerçekleştirmek ve yayılmacı politikayla güç gösterisi arasında bir mücadelenin özetiydi. Bu dönem, 1957’de Sovyetler Birliği’nin ilk yapay uydusu Sputnik’i yörüngeye göndermesiyle başlar. ABD ise bu hamleye Apollo Ay Programı gibi büyük bütçeli uzay projeleriyle yanıt verir. Bu yarış bilimsel araştırma, teknolojik gelişim ve ulusal prestij açısından önemli sonuçlar doğurdu; hepimizin hayatına giren gelişmiş bilgisayar teknolojisinden küresel konumlandırmaya hatta yeni yatak türlerine kadar on binlerce katkısı oldu bu yarışın. Tabii her ülke tarafından harcanan yüzlerce trilyon doların doğru bir amaç uğruna kullanılıp kullanılmaması tartışılır ama insanlığın geleceği uzaya açılmaktan geçtiği için, bu durum kötünün iyisi olarak kabul edilebilir.

    Programsız, plansız uzay mümkün mü?

    Açıkçası, biz burada Alper Gezeravcı’nın astronot olup olmamasını ya da oradaki yapılacak deneylerin bilim için, ülkemiz için yararlarını sorgulamıyoruz. Asıl mesela şov ve gösteriş amaçlı bu nominal gelişmelerin aslında ne kadar yararsız olduğunun altını çizmek. Benzerlerinden çok geç kurulan Türkiye Uzay Ajansı, 2021 yılında Erdoğan tarafından açıklanan hedeflerinde, başta 2023’te Ay’a sert iniş, 2028’de Ay’a robot indirme ve çeşitli uzay fethi ve teknolojilerinden bahsediliyordu. Fakat işin özüne bunların gerçekleştirilebilmesi için ne bir bütçe var ne de bunlar aslında kamu yararına uygun projeler. Uzay yarışında olan iki süper gücü geçtim, geçtiğimiz günlerde aya robot indiren Japonya ve Hindistan bile bu projelerine 20 yıldır çalışıyorlar ve 100 milyarca dolar harcadıktan sonra bunu ancak gerçekleştirebildiler.

    Ne yapmalı?

    Bilim ve teknoloji geliştirmek, uzun atımlı ve bir ülkenin ihtiyaçları doğrultusunda olması gereken hedeflerdir. Bir gün çip yapacağım deyip, diğer gün uzay yarışına giremezsiniz. Emperyal ülkelerin bile bunu zar zor becerdiği düzende, asıl sorun kısıtlı sermayeni ve işgücünü nereye harcaman gerektiğidir. Size soruyorum; Türkiye’nin asıl sorunu parayla uzay şovu yapmak mı, yoksa önümüzdeki büyük Marmara depremine karşı önlem almak mı? Hepimizin bildiği gibi, harekete geçmek için bekleyecek en ufak bir saniyemiz yok ama Saray iktidarı her zaman olduğu gibi sorunları arka plana atacak başka bir şovu tercih ediyor.

    6 Şubat’ta hayatı kaybedenlerin anısıyla saygıyla…

    Filistin halkının direnişi sürerken İsrail giderek yalnızlaşıyor

    0

    Saldırıların üzerinden neredeyse dört ay geçmesiyle birlikte Filistin halkına yönelik soykırım devam ediyor.

    Bu açıklamanın kaleme alındığı sırada Gazze’de Siyonist ordu tarafından öldürülen Filistinlilerin sayısı, 12.000’i çocuk ve 8.000’den fazlası kadın olmak üzere 27.000’den fazlaydı. Yüzde 70’i çocuk ve kadın olmak üzere 7.000 kişi enkaz altında halen kayıp durumda. Batı Şeria ve Kudüs’te Siyonist ordu 380’den fazla Filistinliyi öldürdü ve yaklaşık 4.200’ünü yaraladı.

    Ancak görünen o ki Gazze’deki Filistin nüfusunun ayrım gözetmeksizin bombalanması Siyonizm için yeterli değil, şimdi de Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA) çalışanlarının 7 Ekim’de İsrail’e yönelik direniş saldırısına katıldıkları iddia edildi ve bu da ABD, Avustralya, Kanada, Fransa, İngiltere, Almanya, İtalya, Hollanda, İsviçre ve Finlandiya tarafından bu kuruluşa yapılan yardımın askıya alınmasına yol açtı.

    UNRWA, hayatta kalmak için öncelikle kendisine muhtaç olan Gazze halkına insani yardım sağlamakta; ancak İsrail, ABD ve Avrupa ülkeleri bu gerçeği göz ardı ederek Filistin halkına karşı zalimce bir misilleme yürütmekte. Gazze anklavına uygulanan acımasız kuşatmayı yeterli görmüyorlar. Bu nedenle, İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak bu suç eylemini reddediyor ve Gazze’deki Filistin halkına insani yardımın derhal yeniden sağlanmasını talep ediyoruz.

    Filistin’e destek için dünya çapında seferberlikler sürüyor

    Gazze’de sivillere, gazetecilere, doktorlara, insani yardım kuruluşlarının çalışanlarına, hastanelere, okullara, kiliselere, camilere ve üniversitelere yönelik suç teşkil eden bombardımanların ötesinde, Siyonist varlığın Filistinlilere karşı işlediği suçlara karşı dünya çapında yükselen tepki de giderek artıyor. Dünyanın dört bir yanında binlerce kişi Filistin halkını desteklemek ve Siyonist saldırganlığı reddetmek üzere seferber oluyor. Futbol stadyumları, basketbol stadyumları, konserler ve diğer kamusal etkinlikler Filistin’i destekleyen protestolara ve gösterilere sahne oluyor.

    Uluslararası medya artık İsrail’in eylemlerinin “Hamas’a karşı bir savaş” olduğu şeklindeki yanlış söylemle kandıramaz. Bu bize Yahudilere, Romanlara, Slavlara ve “aşağı” olarak görülen herkese karşı Nazi rejimini hatırlatıyor. Açıkça söylemek gerekirse, Filistin’deki Siyonist soykırım açığa çıkmakta ve savunulamaz olanı savunmayı zorlaştırmaktadır.

    Güney Afrika’nın açtığı dava: İsrail’in uluslararası yalnızlaşmasının bir ifadesi

    Güney Afrika hükümetinin 29 Aralık 2023 tarihinde Uluslararası Adalet Divanı (ICJ) nezdinde açtığı ve İsrail’i Gazze’deki Filistin halkına karşı soykırım yapmakla suçlayan dava bu yalnızlaşmanın bir ifadesidir. 

    Güney Afrika’nın açtığı davaya aralarında Mısır, İran, Irak ve Türkiye’nin de bulunduğu İslam İşbirliği Teşkilatı’na üye olan 57 ülke katıldı. Bolivya, Venezuela, Brezilya, Şili ve Kolombiya da davaya katıldı.

    Bu bağlamda, 26 Ocak’ta ICJ, Gazze’de ateşkes çağrısında bulunmayan oldukça ılımlı bir geçici karar verdi. BM ve diğer emperyalizm yanlısı örgütler Filistin’deki Siyonist saldırganlığı güçlü bir şekilde kınamamakta.

    İUB-DE olarak 12 Ocak’ta yaptığımız açıklamada bu davayı desteklemiş ancak “BM’ye ve onun emperyalistlerin egemenliğindeki organlarına güvenmediğimiz” uyarısında bulunmuştuk.

    Dava sonucunda kararın çıkması yıllar alabilir. İlginç olan, ICJ’nin, Güney Afrika’nın açtığı davanın gördüğü uluslararası basınç ve medya basıncı da dahil olmak üzere, soykırıma karşı küresel basınç nedeniyle ön tedbir almak zorunda kalmış olmasıdır.

    Bu durum, Siyonist saldırganlığı yenilgiye uğratana kadar emperyalizmi, İsrail’i ve uluslararası kurumları duvara toslatmak için seferberliğin devam etmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.

    Avrupa ülkeleri, İsrailli yetkililerin açıklamalarını reddediyor

    Hollanda, İspanya, Fransa, Şili, Birleşik Krallık ve ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan üst düzey hükümet yetkilileri, İsrailli bakanlar Ben-Gvir ve Smotrich’in son açıklamalarını reddetti. Ben-Gvir, Filistinlilerin Gazze’den çıkmasının ve İsrail yerleşimlerinin bölgede yeniden kurulmasının “doğru, adil, ahlaki ve insani bir çözüm” olduğunu söylemişti. Sözlerine şunları da ekledi: “Bu, Gazze sakinlerini dünyanın dört bir yanındaki ülkelere göç etmeye teşvik edecek bir proje geliştirmek için bir fırsattır.” Smotrich ise İsrail’in Gazze’deki Filistinli nüfusun büyük bir kısmının bu küçük yerleşim bölgesinden göç etmesini sağlamak için çalışması ve ardından burada İsrail yerleşimleri kurması gerektiğini söyledi. 

    İsrailli isimler Netanyahu’yu istifaya çağırdı

    Netanyahu’ya yönelik eleştiriler İsrail içinde de devam ediyor. 26 Ocak’ta 40’tan fazla eski üst düzey İsrailli ulusal güvenlik yetkilisi, aralarında üç Nobel ödülü sahibinin de bulunduğu önde gelen biliminsanları, iş insanları, büyükelçiler ve eski hükümet yetkilileri, İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog ve Knesset Başkanı Amir Ohana’ya gönderdikleri ve Başbakan Benjamin Netanyahu’nun 7 Ekim’deki Filistin direniş saldırılarından sorumlu tutularak görevden ayrılmasını talep eden bir mektup yayımladı.

    Mektubun İsrail medyasında yayımlanması, geçtiğimiz cumartesi günü Tel Aviv’de binlerce kişinin katıldığı protesto gösterileriyle aynı zamana denk geldi. “Ateşkes”, “Anlaşma, şimdi”, “Rehineleri geri getirin” ve “Siyasi soruna askeri çözüm olmaz” yazılı pankartlar taşıyan göstericiler Netanyahu’yu reddediyor ve Hamas’ın elindeki rehinelerin kurtarılması için bir anlaşma yapılmasını talep ediyor.

    Bu arada İsrail parlamentosu üyesi Ofer Cassif, Güney Afrika’nın Uluslararası Adalet Divanı nezdindeki davasını destekledi ve Gazze için ateşkes çağrısında bulundu. Milletvekili, İsrail’de ifade özgürlüğünün olmamasını kınadı. Filistinlilere yönelik saldırganlığı durdurmak için sesini yükseltmeye cesaret edenlere zulmediyor ve onları tehdit ediyorlar.

    Filistin halkının direnişi devam ediyor

    İsrail, uluslararası alanda her geçen gün daha da yalnızlaşıyor. Gazze’deki canice bombardımanlara ve işgal altındaki Batı Şeria’da saldırı ve baskınlara rağmen Filistin direnişini yenmeyi başaramadı ve rehineleri kurtaramadı. Kahraman Filistin halkı, yaşadığı korkunç acılara rağmen direnmeye devam ediyor.

    İşte bu nedenle, dünyanın dört bir yanında insanların yaptığı gibi seferber olmaya devam etmeliyiz. Sokaklarda Siyonist soykırımı reddeden ve Filistin direnişini destekleyen binlerce kişi olmalıyız. 

    Bu büyük dünya hareketinin bir parçası olan İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE), Siyonist devlet yenilgiye uğratılana kadar seksiyonlarımız aracılığıyla eylem birliklerini destekleyecektir.

    İUB-DE, halkları hükümetlerinden şunları talep etmeye çağırıyor:

    İsrail ile ekonomik, kültürel ve askeri anlaşmalara son!

    İsrail’e daha fazla silah sevkiyatı yapılmasın. ABD’den mali ve askeri yardıma son!

    Yemenli Husilerin Kızıldeniz’de İsrail gemilerine veya Siyonistlere mal taşıyan gemilere yönelik saldırılarını durdurmak için ABD tarafından kurulan deniz koalisyonunu reddediyoruz!

    Halklar, seferberlikleriyle, hükümetlerinden, özellikle de Arap hükümetlerinden İsrail ile ilişkilerini kesmelerini ve Filistin direnişini ihtiyaç duyduğu her şekilde desteklemelerini talep etmelidir.

    5 Şubat 2024

    İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

    Arjantin’de halkın zaferi: Torba yasa düştü!

    0

    Haber duyulur duyulmaz, torba yasaya militan bir şekilde mücadele veren kitleler Kongre Meydanı’nda ve ülkenin geri kalanında bu gelişmeyi büyük bir sevinçle, korna ve tencere tava çalarak karşıladı. “İşçilerin birliği; beğenmeyenlerin canı cehenneme” sloganları atıldı. Bu büyük kutlama önemli bir zaferin sonucuydu. Bu büyük adımdan ötürü biz de bu büyük sevincin bir parçasıyız.

    Reform paketini en başa döndüren “komiteye gönderme” talebi, hükümetin büyük bir yenilgiyi örtbas etmesinin zekice bir yoluydu. “Milei için ağır yenilgi”, “Milei yasasız kaldı”, “Hükümet ağır bir gerileme yaşadı”, bugünkü gazetelerde yer alan bazı manşetler. Yeni seçilmiş bir hükümetin ilk yasasının akamete uğraması eşi benzeri görülmemiş bir olay. Pichetto’nun hükümeti kurtarma çağrıları için çok geç kalındı. Yasa o kadar sert ki vali yardımcıları bile birçok maddesine destek vermekten kaçınıyor. Bu valiler “diyalog yanlısı” ve hükümetle gerçek bir kavgaları yok. Büyük işletmeleri savunuyorlar ve işçilere karşılar. Sağcı Carolina Píparo bile tasarının bazı maddelerine karşı oy kullandı. Karar verilmişti ve geri dönüşü yoktu. Ya hep ya hiç anlayışı hükümetteki aşırı sağı başarısızlığa uğrattı.

    Dün gece bir TN gazetecisi “Milei yanıyor” dedi. Milei kötü haberi saat 3’te öğrendi ve hararetle tweet’ler atmaya başladı. İsrail’deydi ve Filistin halkına yönelik Siyonist soykırıma destek vermekteydi.

    Milei, “Kast, Arjantinlilerin sandıkta oy verdiği değişimin aleyhine döndü” diyor. Bu eski gerekçe artık çöküyor. Birincisi, Milei’nin “kast” olarak adlandırdığı ve diktatörlükten bu yana faaliyet gösteren patron siyasetçilerinin büyük bir kısmı onun hükümetine katıldı. İkincisi, önceki hükümetten bıkan milyonlar yanlışlıkla Milei’nin değişim vaadine inanarak oy vermiş olsalar da, iki ay sonra bunun bir yalan olduğunu gördüler. Aksine, durum oldukça farklı. Milei; Alberto Fernandez, Cristina ve Massa’nın uygulamakta olduğu kemer sıkma politikalarını iki katına çıkardı.

    Dün televizyonda, AMBA’da (Büyük Buenos Aires) ulaşıma yapılan yüzde 250’lik vahşi zammın halk tarafından reddedildiğini gördük. Aralık ayında ücretler reel olarak yüzde 13 değer kaybetti. Hükümetin kendisi de yoksulluğun şimdiden yüzde 50’ye ulaştığını kabul ediyor. Milei tarafından açıklanan stagflasyonun sonuçları arasında durgunluk ve hükümet tarafından körüklenen ve artan fiyatlar ve ödenemeyen elektrik faturalarıyla sonuçlanan kontrolsüz enflasyon yer almakta. Bu kadar kısa bir süre içinde ücretlerde ve emekli maaşlarında eşi benzeri görülmemiş bir kayıp söz konusu.

    Yasa, toplumsal protestoların büyümesiyle düştü. 24 Ocak’ta işçiler CGT liderlerini bir grev ve seferberliğe zorladılar. Mücadeleci sendikalar ve solun, Bullrich’in (Güvenlik Bakanı) baskıcı protokolüne karşı Plaza de Mayo’yu kazandığı 20 Aralık’ta bir çatışma başlamıştı. Bunu tencere tava sesleri takip etti ve CGT 27 Aralık’ta Mahkeme’ye yürüdü. Mahalle meclisleri ve Kültür İçin Birlik gibi ulusal üniter alanlar büyüdü. Farklı mücadele biçimleri gelişti: bazı işyerlerinde işten çıkarmalara karşı, Sarmiento Demiryollarının mücadeleci işçi delegeleri tarafından demiryollarındaki kesintilere karşı, Bridgestone’da işten çıkarmalara karşı bir grev vb. Bu mücadeleler ve artan toplumsal huzursuzluk, yasanın geri çekilmesini zorlamak için çok önemliydi.

    Macrizm yanlısı Ekonomi Bakanı Luis Caputo, “Yasanın oylanması ya da oylanmaması hükümetimizin ekonomik gidişatını değiştirmeyecek,” dedi. Bu konuda hiç şüphe yok. Durum son derece açık. Hükümet değişmeyecek. Bu nedenle hükümetin daha fazla kemer sıkma uygulamasına ve baskısına karşı mücadeleyi güçlendiren ve kazanabileceğimizi gösteren bu yenilgisinden faydalanmalıyız. Hükümetin torba yasaya geri dönme girişimlerine karşı, DNU’ya (Acil Durum Yasası) ve tüm kemer sıkma planına karşı, ücret kesintilerine, işten çıkarmalara karşı ve temelde ücretlerin ve emekli maaşlarının derhal artırılması için mücadeleye devam etmeliyiz. Tüm bunlar için CGT ve CTA’dan yeni bir genel grev ve ulusal bir mücadele planı talep etmeliyiz. CGT, Daer’in “Mücadeleye devam edeceğiz” dediği 24 Ocak grevinden sonra ortadan kayboldu. CGT, mücadeleci kesimlerin ve solun yasanın uygulanmasını reddettiği ve baskıya maruz kaldığı Kongre önünde değildi. Her işyerinde, toplantıda ve gösteride bu talebi sürdürmeliyiz.

    Sosyalist Sol (IS) olarak, attığımız bu büyük adım için mücadele edenleri selamlıyoruz. Tucuman milletvekilleri gibi Milei’ye ve hükümete katılan Scioli’ye oy veren Peronizm karşısında Kongre’de ve sokaklarda mücadele eden Solun ve İşçilerin Cephesi’nin (FIT-U) rolünün doğruluğunu kanıtlamış oluyoruz. Sadece Kirchnerizmin bazı sendika liderleri perşembe günkü mitinge çekingen bir şekilde katıldılar, ancak yasayı devirmek için güçlü bir seferberlik çağrısında bulunmadılar. Sol Cephe’yi birleşik politikalarla güçlendirmeye, işçilerin ve halkın ekonomik planı için, IMF’den kopmak ve dış borcu ödemeyi durdurmak için ve sosyalist bir Arjantin için işçilerin ve solun hükümeti için çağrıda bulunuyoruz. Milei’nin elektrikli testere [ed.n. Milei, seçim kampanyası sırasında halkın arasına elektrikli testereyle çıkmıştı] planına karşı çıkmaya devam etmek için gardımızı alıyoruz.

    Juan Carlos Giordano, Sosyalist Sol/FIT-U milletvekili

    07.02.2024

    DİSK’ten 57. yıldönümünde Uluslararası Sendikal Konferans

    0

    Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), kuruluşunun 57. yıldönümü kapsamında 8 Şubat’ta İstanbul Barosu’nda Uluslararası Sendikal Konferans düzenledi. Filistin, Kıbrıs, İtalya, Belarus, Irak ve Fransa dahil pek çok ülkeden sendika temsilcilerinin katıldığı konferansta temsilciler kendi ülkelerinde sendikal hareketin ve işçi sınıfının durumunu aktardılar.

    DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu’nun açılış konuşmasının ardından Prof. Dr. Aziz Çelik, Türkiye’de sendikal durum üzerine sunum yaptı. Türkiye’de sendikal hareketin durumunun karamsar ve karanlık bir tablo olduğunu ifade eden Çelik, işçilerin durumunu sendikasız, toplu pazarlıksız ve grevsiz olarak özetledi. Türkiye’de yaklaşık 17 milyon toplu iş sözleşmesiz işçi olduğunu; resmi sendikalaşma oranının yüzde 15, özel sektörde sendikalaşma oranının yüzde 7 ve özel sektörde toplu sözleşmesi (TİS) kapsamının yalnızca yüzde 5 olduğunu aktardı. Bu, özel sektörde her 100 işçiden sadece 5’inin TİS kapsamında olduğu anlamına geliyor. 5 milyona yakın sendikalaşabilir kadının sadece yüzde 10’unun sendika üyesi olduğu verisiyle sendikalarda toplumsal cinsiyet eşitsizliğine de değinen Çelik, Türkiye’nin OECD (Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü) verilerine göre sendikalaşma ve TİS açısından en kötü ülkelerden biri olduğunu, ITUC (Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu) verilerine göre ise sendikal hakların ihlali açısından en kötü 10 ülke arasında olduğunu aktardı. İşkolu düzeyinde sendikalaşmaya izin verilmesi, TİS önünde baraj engeli gibi sendikalaşma önündeki kısıtlamaları açıklayan Çelik, gerçekleşen grevlerdeki keskin düşüşte AKP’nin başkanlık rejimine özgü grev yasaklarının payı olduğunu aktardı.

    Çelik’in sunumunun ardından uluslararası katılımcılara söz verildi. Kıbrıs’tan gelen katılımcıların ortak vurgusu birleşik Kıbrıs, işçilerin birliği ve Filistin halkıyla dayanışma oldu. PEO (Tüm Kıbrıs İşçi Federasyonu) Genel Sekreteri Sotiroula Charalambous, İsrail’in Filistin’de uyguladığı soykırıma işçiler olarak karşı çıkmamız gerektiğini vurguladı. KTAMS (Kıbrıs Türk Amme Memurları Sendikası) Genel Başkanı Güven Bengihan, Kuzey Kıbrıs’ta özel sektörde sendikalaşma oranının neredeyse sıfır olduğunu, son 20 yıldır Türkiye’deki siyasi konjonktürün Kıbrıs’a da yansıdığını ve bunun sendikalı çalışma hakları açısından işçiler üzerinde basınç yarattığını aktardı.

    İtalya’dan CGIL (Genel Emek Konfederasyonu) Uluslararası İlişkiler Müdürü Salvatore Marra neofaşist harekete karşı mücadele verdiklerini, aşırı sağın emek örgütlerine girerek işçilerin birliğini kırmaya, halkı ve işçileri yalnızlaştırmaya çalıştığını, buna karşı sendikal mücadelenin emekçileri birleştirmesi gerektiğini ifade etti. Filistin’de, Belarus’ta ve Ukrayna’da barış olmadan sosyal adalet de olmayacağını vurguladı.

    Belarus’tan tüm yöneticilerinin tutuklu olduğu BKDP (Belarus Demokratik Sendikalar Konfederasyonu) adına Genel Başkan Vekili Maksim Pazniakou katıldı. Almanya’da sürgünde olan Pazniakou, “Baskının, diktatörlüğün, cezaevinin ne olduğunu biliyoruz; o yüzden mücadelenizi sonuna kadar destekliyoruz,” dedi. Fransa’dan CGT (Genel Emek Konfederasyonu) Yönetim Kurulu Üyesi Benoit Martin, Fransa’da yakın zamanda kabul edilen mültecilere karşı yasadan ve sol hareketin ve sendikaların bu yasaya karşı çıktığından bahsetti.

    Irak’tan FITU (İşçi Sendikaları Federasyonu) Genel Başkanı Adnan Al-Saffar, Irak’ta işçilerin diktatörlük altında çok zor koşullarda yaşadıklarını, 2003’te ABD işgalinin özgürlük ve demokrasi getirmediğini ve bugün de benzer koşullarda olduklarını, siyasal İslam’ın da işçilere haklarını tanımadığını, Irak’ta güçlü bir sendikal hareket için mücadele ettiklerini aktardı. IndustriALL (Küresel Sanayi İşçileri Sendikası) Ortadoğu ve Kuzey Afrika Sorumlusu Ahmed Kemal ise Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da işçilerin durumunun Türkiye’den çok farklı olmadığını, örgütlenme önünde engeller olduğunu ve emekçilerin işsizlik ve kötü çalışma koşulları arasında seçim yapmak zorunda bırakıldıklarını ifade etti.

    ETUC (Avrupa Sendikalar Konfederasyonu) Genel Sekreter Yardımcısı Tea Jarc, Slovenya’da ödenmeyen ücretler ve kötü koşullar nedeniyle grev ilan eden Türkiyeli inşaat işçilerinden bahsederek enternasyonal dayanışmanın önemini vurguladı. İsveç’ten LO-SE (İsveç İşçi Sendikaları Konfederasyonu) Uluslararası İlişkiler Sorumlusu Åsa Törnlund; sendikalı işçilerin yüzde 90’ının TİS kapsamında olduğunu ve istihdam yasalarının güçlü bir şekilde uygulandığını aktarırken, mevcut sağ hükümetin sendikal hakları hedef aldığına ve sendikalılık oranının azaldığına dikkat çekti.

    Gürcistan’dan GTUC (Gürcistan İşçi Sendikaları Konfederasyonu) Uluslararası İlişkiler Sorumlusu Tamar Surmava; dünyada işçilerin çoğunluğunun kötü koşullarda çalıştığını, Gürcistan’dan Türkiye’ye benzer örnekler verebileceğini, bir ülkedeki bir işçinin sorununun başka ülkelerdeki işçilerin de meselesi olduğunu söyleyerek enternasyonal dayanışmaya dikkat çekti. ITUC Avrupa Bölge Konseyi Gençlik Komitesi üyesi de olan Surmava, gençlerin sendikalara katılmalarının teşvik edilmesi gerektiğini ifade etti.

    Arzu Çerkezoğlu’nun kapanış konuşmasının ardından konferans sona erdi. DİSK’in 17. Genel Kurulu 9-10-11 Şubat tarihlerinde gerçekleşecek.

    Muhittin Karkın’ın devrimci Marksist mirası, İstanbul’da anıldı

    0

    Türkiye Troçkizminin kurucu önderlerinden, Türkiye’de Morenist akımın, İşçi Cephesi’nin ve İşçi Demokrasisi Partisi’nin kurucularından, İDP merkez komite üyesi ve Gazete Nisan yazarı Muhittin Karkın, yoldaşları tarafından 4 Şubat Pazar günü gerçekleştirilen panelde anıldı.

    “Mücadeleye Adanmış Bir Ömür: Muhittin Karkın” başlıklı panelde, iki oturum boyunca söz alan İspanya’dan, Arjantin’den ve Türkiye’den konuşmacıların yanı sıra, Muhittin’in ailesine, öncü işçilere ve selamlamalara yer verildi. Sosyalist Emekçiler Partisi, Türkiye İşçi Partisi, İşçinin Kendi Partisi ve Suriye Demokratik Sol Partisi’nden delegasyonlar ve Türkiye Troçkist hareketinin inşasına katkı sunmuş önemli kadroları da Muhittin Karkın’ın politik mirasının anıldığı bu etkinlikte yoldaşlarını yalnız bırakmadı. 

    Etkinlikte ayrıca Enternasyonal Yayıncılık tarafından basılan üç değerli kitap da ilk kez okurlarıyla buluştu. Yaklaşık 200 kişinin takip ettiği panelde İspanyolca gerçekleştirilen konuşmalar etkinlik boyunca simultane bir şekilde izleyiciler için çevrildi.

    Devrimci Marksizm ve 20. Yüzyıl Dersleri –  Nahuel Moreno / İşçi Demokrasisi Partisi: Tarihsel ve Politik Kökenleri – Oktay Çelik/ Türkiye’de Devrimci Partinin İnşası – Muhittin Karkın.

    Açılışta 6 Şubat depremlerinde hayatını kaybedenler ve milletvekilliği henüz düşürülen Can Atalay anıldı. Açılışın konuşmasının ardından Muhittin yoldaşın hayatındaki önemli dönemeçleri aktaran bir sinevizyon gösterimi gerçekleştirildi.

    Sinevizyon gösteriminin akabinde ilk olarak oğullarının gerçekleştirdiği konuşmalarda; Muhittin yoldaşın mücadeleyle dolu hayatından, İDP’nin kuruluşu sürecindeki heyecanından ve kişisel hayatından bahsedildi. Muhittin’in yol arkadaşı ve İşçi Cephesi geleneğinin kurucu kadrolarından Refan ise konuşmasında, 12 Eylül askeri darbesi döneminde işçi sınıfının mücadelesinin zorluklarından bahsetti. Refan ayrıca bugün İDP’nin sürdürmekte olduğu devrimci Marksist siyasetin önemini vurguladı ve dayanışma duygularını paylaştı.

    Türkiye’de devrimci partinin ve enternasyonalin inşasına katkıları

    İlk oturumda Muhittin Karkın’ın Türkiye’de devrimci partinin ve enternasyonalin inşasına katkıları konuşuldu. İDP Genel Başkanı Oktay Çelik,  İşçilerin Uluslararası Birliği- Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Uluslararası Sekreterlik üyesi Miguel Sorans, Lluita Internacionalista’dan (Enternasyonalist Mücadele) Esther del Alcázar ile, İDP üyesi ve Troçkist Genel Yayın Yönetmeni Kaan Gündeş; moderatör Cemre Sava’nın soruları eşliğinde konuşmalarını gerçekleştirdi. 

    Oktay Çelik, ilk sözünde, Muhittin’le nasıl tanıştığını ve bu tanışıklığın İDP’ye kadar gelen süreci nasıl belirlediğini aktardı. Çelik, Kuruçeşme toplantılarına bir işçi grubu olarak katıldıklarını ve Muhittin’in de bu toplantılarda kendisiyle ilk kez temas kurduğunu ifade etti. Çelik, sosyalist hareketin rekompozisyon döneminden geçtiği ‘80 sonrası dönemde Muhittin’in solun kendi iç tartışmalarından öte, esas olarak öncü işçilere yöneldiğini ve bu sayede kendisiyle tanıştığını vurguladı. İkinci sözünde Troçkizmin Türkiye’deki inşa sürecine değinen Çelik, “Muhittin, Türkiye’de Troçkizmin mevcudiyetinin en önde gelen nedenlerinden biridir. Onun ve birkaç yol arkadaşının bilinçli çabaları olmaksızın Troçkizm Türkiye’de var olamazdı. Bu anlamda sonraki ayrımlar, tartışmalar bir yana Muhittin ile birlikte Masis Kürkçügil, Orhan Koçak, Orhan Dilber, Şadi Ozansü, Enis Rıza, Nalan Sakızlı, Rıfat Ucur, Refhan Atasoy, Ahmet Doğançayır, Hakkı Yükselen, Ali Rıza Tura ve bir dizi isim Türkiye Troçkizminin kurucuları olarak istisnai bir zorlu tarihi rol üstlenmiştir. Ama bu kadar değil. Muhittin, Türkiye’de Troçkizm’in bir politik akım olarak gelişmesinin de en önde gelen aktörlerinden biridir. Muhittin ve yol arkadaşları olmasaydı Türkiye’de Troçkizm bir fikir olmanın ötesine geçemezdi. Ve bana göre en önemlisi Muhittin Troçkizmin entelektüel bir uğraş olmanın ötesine geçerek doğrudan işçi sınıfı içinde inşa edilen bir politik akım haline gelmesinin baş müsebbibidir,” diye belirtti.

    Muhittin’in İspanya Devleti’nde kaldığı dönemde birlikte mücadele verdiği Esther del Alcázar ise, kendisiyle ilk kez -o henüz İspanya’ya gelmeden önce- Bosna için düzenlenen uluslararası bir kampanya sürecinde tanıştıklarından bahsetti. Muhittin’in politik tartışmalara sunduğu katkıların öneminden bahsetti. Özellikle, Türkiye’deki ulusal soruna yani Kürt meselesine ilişkin ve İspanya’daki ulusal sorun olan Katalan meselesine ilişkin görüşlerini enternasyonalist bir perspektif ile nasıl geliştirdiğini aktardı.

    Miguel Sorans, Arap devrimleri sürecinde ilk kez Muhittin’le temas etme şansını elde ettiğini ifade etti. Bu dönemde Arap devrimlerini oldukça önemsediklerini ve gerici rejimler karşısındaki halk seferberliklerine sosyalist devrim hedefi doğrultusunda nasıl katkı sunabileceklerini birlikte tartıştıklarını ve bu eksende bir inşa faaliyetine giriştiklerini anlattı.

    Kaan Gündeş, Muhittin’in düzenli ve öncü işçilerin sorunlarını ele alan bir yayın faaliyetinde saplantılı denebilecek kadar hassas olduğunu vurguladı. Yayının yalnızca yazı üretimi noktasında değil tasarım vb. kısımlarında da yer aldığını ifade eden Gündeş, onun son derece disiplinli bir şekilde bu yayın faaliyetinin her aşamasında rol aldığından bahsetti. Aynı zamanda Muhittin’in Troçki’nin sürekli devrim kuramını Türkiye’de uygulayan ilk militanlardan olduğunu, bu eksende rejimin ve Türkiye devriminin karakterinin tahlilini yaptığını aktardı.

    Oturumun bitmesinin ardından bir ara verilirken sonrasında panel, Sosyalist Emekçiler Partisi ve Türkiye İşçi Partisi’nden, devrimci Marksist yazar Volkan Yaraşır’dan gelen selamlamalar ile açıldı. Muhittin Karkın’ın İspanyada geçirdiği yıllarda çalıştığı öğrenci yurdundan mesai arkadaşları ve öğrencilerden gelen mektupların okunması ve 22 yıllık hayat arkadaşı Maribel’in ilettiği selamlama ile devam etti. İkinci oturuma başlamadan önce metal ve tersaneleri işçileri arasında çok uzun yıllardır militan sınıf çalışması sürdüren İDP üyesi İlhan Yıldırım söz aldı. İlhan yoldaş, Manisa işçileri içerisinde Muhittin’le birlikte sürdürdükleri devrimci sınıf faaliyetine ilişkin aktarımlarda bulundu. Muhittin’in Stalinizmin bürokratik yaklaşımlarının tersine işçi demokrasisi ilkesi uyarınca işçilerle birlikte öğrenilebileceğini ve onlarla birlikte mücadelelerde karar alınabileceğini kendilerine öğrettiğini vurguladı.

    Militan mücadelesi ve örgütlenme deneyimleri

    İkinci oturumda İUB-DE İspanya devleti seksiyonu Enternasyonalist Mücadele’den Marga Olala ve Christina Mas’ın yanı sıra İDP üyeleri Atakan Çiftçi ve Görkem Duru da moderatör Sedat Durel’in soruları eşliğinde konuşmalarını gerçekleştirdi.

    İlk konuşmacı Atakan Çiftçi, Muhittin Karkın’ın nasıl ve hangi koşullarda Troçkizmi keşfettiğine, ’70’li yıllardaki mücadelesinin ayırt edici yönlerine değindi. TİP’e üye olarak devrimci mücadeleye başlayan Muhittin’in, dönemin sosyalist devrim ve milli demokratik devrim savunucuları arasındaki strateji tartışmalarına devrimci Marksist bir yanıt üretebilme çabası sonucunda Troçki’yi ve onun sürekli devrim kuramını nasıl keşfettiğini anlattı. Troçki’ye referansla “1960’lı yılların sonuna gelindiğinde, Türkiye’de Troçkizm’in bir politik akım olarak var olması için gerekli nesnel önkoşullar sadece olgunlaşmakla kalmayıp, neredeyse çürümeye yüz tutmuştu” diyerek, ’70’li yıllarda Türkiye’deki ilk kez bir Troçkist örgüt kurma girişiminin hem istisnai hem de zorunlu niteliğine değindi. Çiftçi sözlerine şöyle devam etti: “12 Eylül cuntasından önce Ağaç Sanayii İşçileri Sendikası Başkan Yardımcısı ve DİSK başkanlar kurulu üyesi olarak Muhittin, DİSK’i darbe tehdidine karşı uyarıyor, DİSK önderliğinin ve diğer akımların sözde ilerici burjuvazi ile kurulması arzulanan Ulusal Demokratik Cephe politikasının aksine sınıf bağımsızlığı temelinde işçi sınıfının ve sosyalist hareketin yükselen faşizme karşı bir birleşik işçi cephesi kurmasını ve askeri darbe tehdidine karşı DİSK öncülüğünde bir politik genel greve hazırlanılmasını öneriyordu.”

    Marga Olala, Muhittin’in gençlerle kurduğu ilişkinin özellikle dikkatlerini çektiğini söyledi. “Muhittin gençlerle eşit bir şekilde ilişki kurar ve hem onlardan öğrenir hem de onlara bir şeyler öğretmeye çalışırdı.” Marga, Muhittin’le çokça tartıştıklarını ve bunun oldukça önemli olduğunu çünkü partiyi inşa etmek için bu tartışmaların gerekliliğini vurguladı. “İşçi sınıfını kazanmak istiyorduk ve bunun için hangi stratejilerin gerekli olduğunu yoğun bir şekilde tartışırdık.” diyerek sözlerini noktaladı.

    Marga’nın ardından söz alan Christina Mas şunları söyledi: “Ortadoğu’daki gelişmelere bakarken solun önemli kısmı maalesef sosyal demokrat ve Stalinist bir perspektifle hareket ediyor.  Bizim temel pozisyonumuzsa her zaman işçi sınıfının bağımsız hattını ön plana koymak oldu. Steril bir devrimin mümkün olmadığını düşünüyoruz ve görüyoruz. Bu yüzden ‘elimizi kirletiyor’ ve mücadele eden halklara dışardan ahkam kesmiyoruz. Muhittin, Barcelona’ya Oslo anlaşmasının ardından gelmişti. Bu anlaşmanın Filistin direnişi için olumsuz etkilerini o zamanlar öngörmüştü. Bugün Oslo sürecinin etkilerinin ne kadar yıkıcı olduğuna çok açık bir şekilde tanıklık ediyoruz.”

    Son konuşmacı Görkem Duru ise Muhittin’in enternasyonalist perspektifini ve inşacılığını vurgulayan bir konuşma gerçekleştirdi: “Muhittin büyük bir teorisyendi fakat en çok da devrimci pratikle ilgiliydi ve bu yüzden devrimci teoriyi her zaman parti inşasına yönelik kullanırdı. Azılı bir enternasyonalistti. Hiçbir zaman devletler arası ilişkiler açısından enternasyonalist olmadı, parti inşası perspektifinde bir enternasyonalizm sergiledi. Türkiye’den dünyaya değil, dünyadan Türkiye’ye bakardı. Sınıfın içinde sınıfa uyarlanmadan ve sınıfı karşısına almadan mücadele etmeyi ömrü boyunca sürdürdü ve bu mücadelede en önemli ilkesi işçi demokrasisi idi. En önemli eseri de bu ilkeyle yola çıkmasında büyük katkı sunduğu İşçi Demokrasisi Partisiydi.” Sözlerini bu şekilde tamamlayan Görkem, son olarak da Muhittin’in devrimci Marksist mirasının sahip çıkmanın en önemli yolunun Türkiye’de ve dünyada Dördüncü Enternasyonal’i ve onun partilerini inşayı sürdürmek olduğunu ifade etti.

    İkinci oturumun kapanışının ardından salondaki herkesin hep birlikte ve coşkulu bir şekilde enternasyonal marşını okumasıyla Muhittin Karkın’ın mücadele dolu hayatı anısına düzenlenen panel sona erdi.

    Kaynaklar neye ve kime gidiyor?

    0

    Ekonomik yıkımın her alanda kendini gösterdiği, yoksulluğun kitleselleştiği ve antidemokratik saldırıların tüm hızıyla devam ettiği bir dönemdeyiz. Gerçek enflasyonun çok altında kalan asgari ücret zammı elimize geçmeden eridi bile. Aylardır umut verip oyaladıkları milyonlarca emekli için belirledikleri en düşük maaş, asgari ücret seviyesine dahi gelemedi. İktidar, zam oranlarını emekçilere, emeklilere bir umut gibi sunadursun; hayaller her defasında açlık ve yoksulluk sınırına takılıyor, iktidarın ekonomi politikalarının sonuçları emekçilerin hayatına karabasan gibi çöküyor. Üstelik önümüzdeki yerel seçimlerin hatırına(!) acı reçeteyi emekçilerin önüne henüz açıkça koyamadıklarını biliyoruz…

    Öte yandan, sorun sadece alım gücünün düşmesi değil; bu durum devletin sağlık, eğitim, konut gibi piyasa esaslı en temel politikalarıyla da birleşince yoksulluğun yanı sıra muazzam bir yoksunluk sorunu da açığa çıkıyor. Vergi yükü giderek daha fazla omuzlarımıza yüklenirken, vergilerimiz karşılığında sağlanması gereken hizmetler nitelik ve nicelik olarak azalıyor, ulaşılabilir olmaktan uzaklaşıyor. İnsanca yaşamın en temel gereklerinden bile yoksun bırakılıyoruz. Üstelik bunu yeterli kaynak olmadığı için değil, kaynaklar emekçiler yararına kullanılmadığı için yaşıyoruz.

    Geçtiğimiz yıl ülke tarihinin en büyük bütçe açığı verilmiş: 1 trilyon 375 milyar lira. Yani yılın başında ve ek bütçede öngörülen 659 milyar lira açığın iki katı. Üstelik bütçe gelirlerinin en büyük bölümünü oluşturan vergi gelirleri geçen yıl yüzde 91,2 artışla 4 trilyon 500,9 milyar lira olmuşken…

    Gelirler giderleri karşılayamıyor. Üstelik rakamlar bu durumun son 20 yılda daha da kötüleştiğine işaret ediyor. Peki ama gelenler nereye gidiyor?

    Geçtiğimiz yıla ait bütçe açığı açıklanırken en çok kullanılan gerekçe 6 Şubat depremlerinin yarattığı büyük hasar. Bunun payı elbette yadsınamaz ama aynı şekilde iktidarın bu depremlerin yarattığı kaybın doğrudan sorumlusu olduğu gerçeği de öyle. Mevcut kaynakların bir kısmı daha önceden depreme, afet yönetimlerine harcansaydı zaten mevcut kayıp ve hasar çok daha az olabilirdi. Öte yandan, bir yılın ardından deprem bölgelerindeki mevcut durum göz önüne alındığında insan ister istemez bu payın da nereye ve kime harcandığı sorusunu sormaya devam ediyor.

    Ama diğer yandan çok dillendirilmeyen ve sorgulanması gereken kritik giderler var: Mesela iç ve dış borçların sadece faizi için yapılan ödemeler önceki yıla göre yüzde 117 artarak 674,4 milyar lira olmuş durumda… Buna bir de Yap-İşlet-Devret’lere aktarılanları, Kur Korumalı Mevduat ödemelerini ekleyin… Tablo, iktidarın siyasal tercihlerini bir kez daha gözler önüne seriyor.

    Diğer yandan bütçede en sorgulanan gider sermaye transferleri kalemi. Sadece aralık ayında 639,4 milyar liralık yüklü bir aktarım/gider yapılmış gözüküyor. Yılın tümündeki sermaye transferleri toplamı ise 858 milyar lira. Söz konusu transferler “Sınıflandırmaya Girmeyen Diğer Kurum, İşletme ve Hane Halkına Yapılan Transferler” olarak tanımlanıyor. Vergi gelirlerimizle finanse edilen bütçemizden yapılan bu kaynak aktarımlarına ilişkin tatmin edici bilgiler sunulmuyor. 2024 yılı bütçesi için ise gider 12 trilyon 130 milyar lira, gelir 10 trilyon 479 milyar lira olarak belirlenmiş durumda. Önümüz yerel seçimler, seçimlerin ardından iktidarın çok daha sert bir kemer sıkma programını hayata geçirmeye hazırlandığı malum. Bu ise bir kez daha giderlerde daha çok, gelirlerde daha az pay sahibi olmak anlamına gelecek. Emeğin milli gelirden aldığı pay zaten son yıllarda sistematik olarak azalmışken, kaynakların neye ve kime aktarılacağı konusu, şeffaflık ve denetim talebi emek hareketinin öncelikli ortak gündemi olmak zorunda.

    6 Şubat depremleri, kadınlar ve yerel seçimler

    0

    6 Şubat 2023’te gerçekleşen ve 11 ili etkileyen Kahramanmaraş depremleri milyonlarca insanın hayatı üzerinde derin bir yıkım yarattı. Depremin üzerinden bir yıl geçti. Fakat hükümet deprem bölgesindeki sorunları çözmek bir yana derinleştirmekten başka bir şey yapmadı. Kuşkusuz deprem toplumun her kesimini derinden etkiledi. Fakat kadınlar açısından durum daha da yıkıcı şekilde yaşandı, yaşanıyor…

    Deprem bölgesindeki kadınlar ve şehirdışına gitmek zorunda kalan kadınlar, devlet desteğine erişemeden sıfırdan bir hayat kurmanın zorluğunu yaşıyor. Bu ekonomik kriz ortamında yeni bir yaşamın tohumlarını atmak kolay değil. Yaşamsal ihtiyaçların karşılanması için düzenli, sağlıklı ve güvenli bir ortam sağlanmadı.

    Deprem bölgesinde kadınlar çalışma hayatına katılamıyor. Daha doğrusu katılmalarını teşvik edecek adımlar atılmıyor. Depremden sonra kadınlar çocukları için güvenli yaşam alanlarının olmayışından dolayı iş hayatına dahil olamıyor. Ulaşım hizmetlerinin güvenli ve sürekli olmayışı da kadınlar için büyük bir sorun. Çalışma alanlarının yaşam alanına uzak oluşu, durakların sürekli değişmesi ve seferlerin iptal olması sebebiyle kadınlar çalışma alanlarına erişemiyor. Deprem öncesinde kısmen güvenli buldukları yollar şu an kadınlar açısından güvensiz ve tenha.

    Yerler seçimlere deprem bölgesi Antakya’dan bakmak

    Malum yerel seçimler yaklaştı. Yine vaatler havada uçuşmaya başladı. Deprem sürecinde ortada olmayan, köşe bucak halktan kaçan yetkililer konu seçim olunca meydanlarda görünmeye başladı. Özellikle Hatay’da tekrardan adaylığını açıklayan Lütfü Savaş’a haklı olarak halktan büyük bir tepki var. Depremde hiçbir desteğini göremediğimiz Lütfü Savaş’ın deprem sürecindeki başarısızlığından dolayı istifasını beklerken hiçbir şey olmamış gibi gururla adaylığını açıklaması öfkemizi daha da artırdı. Deprem öncesi ve sonrasında dahil olmak üzere halktan kopuk bir belediyecilik anlayışıyla karşı karşıya kaldık. Kadınların sorunlarına çözüm üreten, istihdamına ve yaşamına olumlu destek sağlayacak tek bir adım bile atılmamıştı.

    Hatay’da kadınların yoğunluklu çalıştığı esnek ve güvencesiz sektörlerin başında tarım işçiliği geliyor. Ücretli ve güvenceli bir işte çalışan kadın sayısı çok düşük. Belediyelerin kadınların yaşadığı bu sorunları çözmek bir yana gündemine bile almadığını seçim vaatlerine bakarak anlayabiliriz. Bakım yükü altında sürekli ezilen kadınlar için bir talep dahi gözümüze çarpmadı. Ne bir toplu yemekhane sözü, ne bir ücretsiz kreş ne de kadınlar için psikolojik ve sosyal destek alabilecekleri mahalle kriz merkezleri.

    Deprem bölgesinde yerel seçimlere toplumun tüm kesimlerini kapsayan kalıcı ve gerçekçi çözümler üreterek gidilmeli. Depremzede kadınların yaşamlarını kolaylaştıracak ve istihdamını artıracak politikalar üretilmeli. Çadır ya da konteyner kent ayırmaksızın hızlıca ücretsiz ve güvenilir kreşler açılmalı. Kadınların sırtından bakım yükünü alacak ciddi politikalar yerellerde hayata geçirilmeli. Örneğin Antakya’da sürekli yaşanan su ve elektrik kesintilerinin kadınlar açısından yaratığı iş yükü inanılmaz boyutlara ulaştı. Buna karşı verilecek cevap çok basit: toplu yemekhane ve çamaşırhanelerin kurulması. İnsanlar şu anda bulunduğu toplu yaşam alanlarında bu yapıları ve politikaları hayata geçirmek için irade ve çaba yeterli.

    Kadınların psikolojik desteğe erişmeleri için her mahallede açılması gereken psikolojik kriz merkezlerine ihtiyaç var. Deprem bölgelerindeki insanların psikolojileri tamamen çökmüş durumda. Psikolojik olarak da iyileşmeye ve güçlenmeye ihtiyacımız var.

    Kadın sağlığı merkezlerinin acilen her mahallede açılması gerekmekte. Deprem bölgelerinde kadın hastalıkları artmış durumda. Kadınların sağlık hizmetlerine ücretsiz ve kolay ulaşmaları için çalışmalar başlatılmalıdır.

    6 Şubat: büyük yıkımın yıldönümü

    0

    “Afet bölgesinin genişliğine ve yıkımın büyüklüğüne rağmen devletin ve milletin imkânlarının tamamının deprem bölgesi için seferber edildiğinden kimse şüphe etmesin. Türkiye, 6 Şubat depremlerinin sınamasından alnının akıyla çıkmıştır.”

    Recep Tayyip Erdoğan

    12 Mart 2023

    6 Şubat depremlerinin üzerinden bir yıl geçti. Unutmak mümkün değil ama yine de hafızaları tazeleyelim. Türkiye ve Suriye’yi etkileyen depremlerin sonucu tarifsiz ve çok ağır bir toplumsal yıkım oldu. Resmi rakamlara göre 50 bin canımızı kaybettik, en az 35 bin bina yıkıldı, 100 binlerce depremzede var. Bir de hâlâ akıbeti belli olmayan çocuklar, yakınlarını bulamayan depremzedeler… Emekçi halk dört bir yandan seferber olurken, yıkımın sorumlusu Tek Adam rejiminin kurumları enkazlara müdahalede gecikti, çoğu yerde depremzedelerin barınma, tuvalet, beslenme gibi temel ihtiyaçlarına çözüm bulmadı, gönderilen yardımları ve gönüllü arama-kurtarma ekiplerini engelleyecek kadar ileri gitti. Arama-kurtarma çalışmaları bitmeden enkaz kaldırmaya girişti. Hafriyat kaldırma ve atık yönetimini çevre ve halk sağlığını hiçe sayarak yaptı. Kısacası devlet, özellikle Hatay olmak üzere afet bölgesini kendi kaderine terk etti.

    Peki bir senede ne değişti? Hiçbir şey! Nereye kafamızı çevirsek rejimin ve sistemin çürümüşlüğüyle karşı karşıya kalıyoruz. Koca bir sene geçmesine rağmen binlerce insan hâlâ çadırlarda veya konteynerlerde kalıyor. Bölgede ciddi bir istihdam sorunu var, güvencesiz işler daha da yaygınlaşmış durumda. Seller nedeniyle çadır ve konteynerleri su basıyor, çeşmelerden hâlâ çamurlu su akıyor, hava kirliliği ve salgın hastalıklar had safhada. Bu süreçte artan bakım yükü ve erkek şiddeti kıskacında kalan kadınların temel ihtiyaçlarına erişimleri göz ardı edildi; lgbti+lar ve göçmenler daha fazla ayrımcılık ve güvenlik sorunu ile karşı karşıya kaldılar. Nitelikli eğitim ve sağlık hizmeti, psikolojik destek gibi ihtiyaçlar sürüyor. Bunların hepsi bugüne kalmadan, depremzedelere bu sefalet koşullarını yaşatmadan acilen çözülmesi gereken sorunlardı. Bugün bu ihtiyaçlar ve bölgenin yeniden inşası hâlâ yakıcı bir şekilde çözüm bekliyor.

    Yıkımın sorumlusu Tek Adam rejimidir diyoruz, peki muhalefetin hiç mi payı yok? Afet sonrası koordinasyonu yönetemeyen, ruhsat verdiği binalardan kaçının yıkıldığını bile bilmeyen Lütfü Savaş CHP’den yine Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı olarak aday gösterildi mesela. AKP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı da zaten imar affından bildiğimiz Murat Kurum. Beklenen Marmara depremindeki yıkımlarda kaçak yapılaşmalara ve doğanın talanına izin veren, imar aflarına karşı çıkmayan, kâr odaklı kentsel dönüşüme onay veren tüm düzen partilerinin belediyeleri sorumlu olacak.

    Halbuki yerel yönetimler afet öncesinde de sonrasında da kritik rol oynayabilir. Örneğin deprem toplanma alanlarının yapılaşmaya açılması veya deprem yönetmeliğine uygun olmayan yapıların yapılması için ruhsat verenler belediyeler. İstanbul’da 500 bin bina riskli durumda. Rant amaçlı yapılan kentsel dönüşüm ihtiyaç odaklı, depreme dayanıklılığı önceleyen bir şekilde yapılmalı. Meslek odalarının dışarı tutulduğu değil dahil edildiği ve toplumsal cinsiyet odaklı bir afet müdahale planı hazırlanmalı. Sağlıklı konutlara erişim sağlanmalı. İçme suyu, atık su ve katı atık yönetimi en doğru şekilde yapılmalı. Kentlerin depreme dayanıklı olması için kâr değil ihtiyaç odaklı bir deprem dönüşümü ve sermaye değil emekçilerden yana bir belediyecilik şart.

    Barınma en temel haklardan biridir!

    0

    Barınma, en temel insan haklarından biridir. Böyle olmakla birlikte aslında barınacak bir eve sahip olmak son yıllarda adeta lüks olmaya başladı. Günümüzde ev kiralarıyla alınan maaş kıyaslandığında, ev kiraları maaşı geçer hale geldi. Asgari ücretin 17.002 TL olarak açıklandığı ocak ayında, 2+1 ev kiralamak istediğinizde iline ve bulunduğu konuma göre minimum 15.000 TL ile 40.000 TL arası bir kira ile karşı karşıya kalıyoruz. Bir evde çalışan sayısı iki bile olsa toplamda 34.000 TL maaş eder, bu maaşı iyimser olarak düşünsek bile 15.000 TL’si kiraya gittiğinde geriye kalan 19.000 TL faturalar, eğer çocuk varsa onların okul, beslenme, giyim ihtiyaçları, evin diğer fertlerinin ihtiyaçları ve mutfak masrafı gibi kalemler hesaba katıldığında sadece günlük hayatı sürdürebilmek için astronomik ücretler ödenmek zorunda kalınıyor.

    Barınmanın en temel haklardan birini olduğunu söylemiştik fakat iş uygulamaya geldiğinde bir yuva kurmak isteyen gençler ev kiralayacak ekonomik duruma sahip olmadığından dolayı evlenmekte zorluk çekiyorlar. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin açıklamasına göre sadece İstanbul’da 750 bin boş konutun olduğu gerçeğiyle karşı karşıyayız. 750 bin konut boş dururken insanların kiralık ev bulamamaları ancak kapitalizmin acımasız yüzüyle açıklanabilir.

    Asgari ücretin ortalama ücret haline gelmesi, geçinme ve barınma sorununu beraberinde getiriyor. Hükümetin uyguladığı politikalar bizi ev sahiplerinin vicdanıyla baş başa bırakıyor. Aslında maaşlarda temel alınması gereken şeyler bir ailenin yeterli beslenmesi, eğitim hakkı, sağlık giderleri ve sosyal yaşamını karşılayacak bir ücrettir. Açlık sınırının ocak ayı itibarıyla 15.000 TL’nin üstüne çıktığı bir ortamda 17.002 TL’lik bir asgari ücret tam bir sefalet ücretidir ve emeklilerin durumu daha da vahim bir hale gelmiştir. Emeklilerin barınma, beslenme, sağlık giderlerini günümüz Türkiye’sinde bu maaşlarla karşılayabilmesi mümkün değil. Emeklilerin büyük çoğunluğunun 10.000 TL civarında maaş aldığı düşünüldüğünde bu, emeklinin açlık değil ölüm sınırında maaş aldığı anlamına gelir. Asıl olan insanı yaşatmak ise ona yetecek maaşın verilmesi gerekir. Bu bir lütuf değil, insani haktır.

    Ev sahibi olmak paranın değerlendirilmesi olarak görüldüğü için birçok insan yatırım amaçlı ev alıyor. Yatırım amaçlı ev alındığında tek bir daireye sahip olan da aynı vergiyi veriyor, yüzlerce eve sahip olan insanlar da. Örneğin tek bir daireye sahip olan bir insan 10.000 TL vergi ödüyorsa yüz tane daireye sahip olan insan da yine daire başı 10.000 TL vergi ödüyor. Maaş alırken, maaş ne kadar yüksek olursa gelir vergisi dilimi o kadar değiştiği için herkesin aldığı vergi farklı olabiliyorken ev sahibi olduğunuzda bu kural evlerden alınan vergilere işlemiyor.

    Devletin bize barınacak ev, eğitim, beslenme ve sağlık hizmeti vermesi gerekiyor. Bunlar en temel insani haklardır. Bizi ev sahipleriyle karşı karşıya getirmemeleri gerekiyor. Kiracı ev sahibinin vicdanına kalmamalı. Ev kiralamanın belki de yöntemi değiştirilmeli. Kira vermekte zorlanan işçiye kira yardımı yapılması gerekir. Sosyal konutlar yapılarak kira vermekte zorlanan insanların hizmetine sokulmalı. Ayrıca evini kiraya vermeyen ya da satmayan, öylece boş bırakan kişiler için de yaptırım uygulanması gerekiyor. Barınma en temel ihtiyaçlardan biridir ve kimsenin vicdanına bırakılmamalıdır.

    Yerel seçimler ve düzen partilerinin kazanacak adayları

    0

    Saray rejimi genel seçimlerin ardından başta İstanbul olmak üzere birtakım stratejik bölgeleri kazanarak zaferini pekiştirmenin peşinde. Bunu yapmasındaki en büyük motivasyonu da İstanbul’a aday gösterilen Murat Kurum üzerinden görebiliriz. Kurum, bugüne değin imar afları, Kanal İstanbul gibi ölümcül projeler vb. ile gündeme gelmiş biri. Kurum’a yakışacak seçim sloganı “İstanbul’u Satıyorum” olabilir.

    AKP’nin Türkiye projeksiyonuna da güncel bir örnek verebiliriz: Tam da uzaya gidilirken Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile 6 milyon metrekare orman arazisi orman dışına çıkarıldı. İmarın önü açıldı!

    CHP ise, AKP’nin rantçı, emek ve doğa düşmanı belediyecilik pratiklerinin karşısında kazanacak aday arayışında. Bunun en can acıtıcı örneği Hatay’da yaşandı. Depreme karşı hiçbir hazırlık yapmayan, şehri ranta açan, depremden sonra da kayda değer bir faaliyeti bulunmayan eski AKP’li Lütfü Savaş yeniden CHP’den aday gösterildi. Özgür Özel’in savunusu şu: “Kırsaldan çok oy alıyor.” CHP Hatay’da korkunç bir belediyecilik örneği sunan, halkın en çok ihtiyaç duyduğu zamanda görevini yapmayan bir kişiyi yeniden başkan adayı olarak gösteriyor. Yani CHP için yerel yönetimin nasıl olacağı değil, kazanıp kazanmamak birincil öncelikte.

    Tek Adam rejiminin baskıcı uygulamaları karşısında, yerel yönetimlerin AKP-MHP bloğuna kaptırılmamasının siyasal demokrasi açısından ne denli önemli olduğunu elbette ki bilinçli her işçi kavrayabilir. Ancak bunu en çok dillendirip, “Bize oy vermeye mecbursunuz, yoksa AKP gelir” diyen düzen partilerinin böyle bir derdi yok. Bilecik’in CHP’li belediye başkanının yolsuzluk soruşturmasının ardından istifa etmesiyle, Bilecik Belediye Meclisi’nde yapılan oylamada İYİ Parti adayı AKP ve MHP ile yaptığı ittifakla belediye yönetimine seçildi. Böylelikle İYİ Parti’nin AKP’ye dair öncesinde söylediği her sözü, söz konusu çıkarı olduğunda nasıl da yuttuğunu görmüş olduk.

    Yerel seçimler her şeyden çok emekçilerle ilişkilidir. Hiçbir zengin, belediye hizmetinden medet ummaz. Onlar yalnızca belediye ihaleleri ile ilgilenir. Bu yüzden düzen muhalefeti seçimlere at yarışı oynar gibi yaklaşıyor. Parasını kazanacak ata yatırmak istiyor. Kazanınca da halkı memnun etmeyen, emekçilere “AKP de olsa aynısı olacaktı” dedirten uygulamalara imza atıyorlar.

    AKP’nin talana dayalı belediyeciliğinin karşısında düzen partilerinin de emekçiler için bir belediyecilik örneği sunma derdi ve kazanmak dışında bir arayışı yok. İşte bu yüzden işçinin sorununun ancak işçiler tarafından çözüleceğini unutmadan, Saray rejiminin tüm baskıcı uygulamalarına karşı Kürt halkı ve Türkiye emekçilerinin acil sorunlarını çözmeye aday birleşik bir kampanya ihtiyacını tekrarlamaktan yılmayacağız.

    Gazze: Siyonizmin mezarı

    0

    7 Ekim 2023’te Filistin direniş örgütleri tarafından örgütlenen silahlı ayaklanmanın, yani El Aksa Tufanı’nın başlangıcından bu yana 100’ün üzerinde gün geçti. Bu satırların yazıldığı tarihte, Siyonist İsrail’in Gazze’ye yönelik hayata geçirdiği soykırımcı politikaların bir sonucu olarak 25 bin Filistinli hayatını kaybetmişti ve yaralı sayısı da 62 bini geçmişti. Bu sayılar geçtiğimiz her saniye, Siyonist İsrail’in hava bombardımanları ve kara harekâtı sonucunda yükseliyor. Hayatını kaybedenlerin büyük bir çoğunluğu ise kadınlar, çocuklar ve sivil erkekler.

    Siyonist ordu, Gazze’deki Filistin direniş örgütlerini yok etmek için iki cephe açtı. Bunlardan birincisi Gazze’nin kuzeyindeydi ve bu cepheden, kuzeyde bulunan Gazze şehrinin (genel Gazze bölgesiyle karıştırılmamalıdır) merkezine dek kolay bir ilerleme sağlandı. Bu, direnişin bilinçli bir tercihiydi. Savaş asıl olarak şehir merkezinde başladı ve o günden bu yana da işgalci ordu bir ilerleme kaydetmiş değil. Daha da önemli olan gelişme şudur: İsrail, geçtiğimiz aralık ayında, sözde “elit” savaşçılardan oluşan ve dünya kamuoyuna “yenilmez” olarak pazarlanan Golani Tugayı’nı, bu tugayın birçok subayı ve askeri direniş tarafından öldürüldükten sonra, utanç içinde Gazze’nin kuzeyinden geri çekmek zorunda kaldı. Yeni yıl yaklaşırken, aralık ayının sonunda ise İsrail Gazze’den, her birinde 4 bin ile 5 bin arasında asker bulunan beş tugayını daha Gazze’nin kuzeyinden geri çekti. Bunların ikisi yedek tugaylar ve üçü de eğitim tugaylarıydı. Aralık ayının sonunda gelen bu kararın ardından, 1 Ocak 2024’e girilmesinden birkaç saniye sonra direniş, İsrail’e 2024’ün nasıl geçeceğini anlatabilmek için Tel Aviv’i çok sayıda roketle bombaladı. Roketlerin kalkış yaptığı yüzey, İsrail’in kontrol ettiğini iddia ettiği Gazze’nin kuzeyindeki mahallelerdi. Benzer bir komedi, esir takasları sırasında da yaşanmıştı: Direniş örgütleri, İsrail’in Gazze’nin kuzeyini artık kontrol ettiğini iddia etmesinden sonra, o gün yapılacak esir takasının adresini son anda değiştirmiş ve esirleri Kızıl Haç’a Gazze’nin kuzeyinde, İsrail’in kontrol ettiğini iddia ettiği bölgede yapmıştı. İsrail’in Gazze’nin kuzeyinden başlattığı geri çekilme ocak ayında da sürdü ve iki tabur daha geri çağrıldı. Şu anda Gazze’nin kuzeyinde işgalci ordunun yalnızca bir taburu kalmış durumda.

    Yeni yılla birlikte Siyonist genelkurmay, kara harekâtında daha farklı bir taktik izlemeye başladı, ki bu da ikinci cephenin açılmasını getirdi: Gazze’nin doğusundaki Han Yunus Mahallesi. Han Yunus, işgalci ordu için gerçek anlamıyla bir mezara dönüştü. Yaklaşık bir aydır süren çatışmaların sonucu olarak, Siyonist ordu yalnızca bir mahalle ilerleyebilerek Han Yunus’un doğusundan merkezine gelebildi. Bu sırada, Gazze’nin kuzeyinde 30 küsur olan asker kaybı, Han Yunus’la birlikte 210’a çıktı (bu, İsrail’in resmi olarak açıkladığı veri olduğu için elbette güvenilmezdir ve yüksek ihtimalle, ölen İsrailli asker sayısı bunun birkaç katıdır). Dahası, Gazze’nin hem kuzeyinde hem de doğusunda, İsrail binin üzerinde zırhlı araç kaybetti ve bunların önemli bir kısmı da Merkava tanklarıydı.

    İşgal altındaki Filistin’deki, yani İsrail’deki çeşitli hastanelerin günlük olarak aldıklarını açıkladıkları yaralı asker sayısı ile Siyonist genelkurmayın açıkladığı yaralı asker sayıları arasında yaklaşık 10 katlık bir fark bulunuyor. Ağır yaralı bir şekilde bir cepheden gönderilen İsrailli asker sayısının binlerce olduğu tahmin edilirken, psikolojik rahatsızlıklar nedeniyle taburlarından alınanlar da var. Bunlardan bir tanesi, Gazze’deki savaştan geri gönderildikten sonra delirmenin eşiğine gelerek, birkaç gün önce Tel Aviv’de silahlı bir saldırı organize etti ve bir yerleşimciyi öldürdü. Bir diğer vaka ise, yaşadığı ağır psikolojik buhranın bir sonucu olarak kalp krizi geçirerek ölen bir Golani Tugayı subayıydı.

    İsrail merkezli resmi raporlara göre, 7 Ekim’den bugüne işgalci ordunun sürdürdüğü bütün saldırıların İsrail ekonomisine maliyeti 20 milyar doları aşmış durumda. Savaşın İsrail için günlük maliyeti 321 milyon dolardı (işgalci ordunun birçok taburunu geri çekmesiyle birlikte bu maliyet günde 240 milyon dolara geriledi). Hizbullah’ın saldırısı altında olan kuzey sınırlardaki yerleşimcilerin yeniden başka bölgelere gönderilmesinin günlük maliyeti ise 40 milyon dolar. Hem Gazze’nin çevresindeki bölgelerden, hem de kuzey sınırından bugüne dek 500 bini aşan sayıda yerleşimci göç etti ve böylece Siyonist işgal, bu bölgelerdeki sosyal tabanını tamamen yitirdi. Savaş, 2023’ün son aylarında başlamış olmasına rağmen, 2023’te bütçe açığı yüzde 4,2’ye ulaştı (bir öndeki sene yüzde 0,6’ydı). Savaş boyunca İsrail, biri ABD’den diğeri Almanya’dan olmak üzere, iki tane kapsamlı cephanelik yardımı almış olmasına rağmen, durum bu. İsrail’in 4500 tanktan oluşan tank gücünün en az %10’u direniş tarafından etkisiz hale getirilmiş durumda. Yalnızca bir tanesi 1-2 milyon dolar değerinde olan Elbit Skylark dronelarından yaklaşık 10 tanesi, operasyonla sonucunda direnişin eline geçmiş durumda. Savaşın sonunda, İsrail açısından toplam maliyetin 50 milyar dolara ulaşması bekleniyor. Siyonist devletin yıllık güvenlik bütçesi ise bu maliyetin yarısı bile değil: 18 milyar dolar.

    7 Ekim’den önce Siyonist istihbaratın verileri, yaklaşık 40 kilometrekarelik bir alan olan Gazze’nin altındaki tünellerin uzunluğunu 400 km olarak tahmin ediyordu. Geçtiğimiz günlerde işgalciler bu tahminlerini, 750 km olarak revize ettiler. Gazze’deki tünellere açılan 5700 ayrı giriş mevcut ve direniş, bu tünellerin konumlarına tamamen hakim. Bugüne dek onlarca işgalci asker, keşfettikleri tünellerde patlatılan bubi tuzaklarıyla, tonlarca toprağın altında kaldı.

    İşgalci ordu kara harekatına başlarken, hedefleri şunlardı: 1.) Yeni bir Nekbe yaratarak, Filistinlileri Gazze’den çıkarmak; 2.) direnişin elindeki tutsakları canlı ele geçirmek; 3.) Hamas’ın askerî kanadının önderlerini öldürmek; 4.) direnişin askerî kapasitesini yok etmek. Bu hedeflerin bir tanesine bile ulaşılmış değil. Tam tersine, İsrail’in hava bombardımanları sonucunda, direnişin elindeki 60 İsrailli tutsak öldü. Direniş ne kuzeyde, ne de doğuda, herhangi bir şekilde operasyonel kapasitesini yitirmiş gibi gözükmüyor ve her gün, işgalci birliklere onlarca saldırı düzenlemeyi ve Gazze’nin çevresindeki yerleşim bölgelerini onlarca roketle bombalamayı sürdürüyor.

    Son gelişmeler ışığında Siyonist genelkurmay iki askerî birliğini daha Gazze’den geri çekti. 36. Tümen, birkaç gün önce, direnişten aldığı ağır kayıplar neticesinde, Gazze’den çıkartıldı. “Duvdevan” birimi ise, Batı Şeria’daki silahlı direnişi bastırmak üzere Gazze’den çıkartıldı. Bu, Gazze’de geriye, yalnızca 3 tane İsrail taburu bıraktı. Tulkarem’de, Nablus’da ve Batı Şeria’da bugünlerde yeni cepheler açılıyor. Fetih’in iktidarda olduğu bu bölgelerde işgalci güçlere karşı silahlı ve bombalı saldırılar arttı ve bunun bir sonucu olarak işgalci ordu, bu bölgelerde de kayıplar vermeye başladı. El Aksa Tufanı’nın 100. gününde “Tel Aviv’de” yapılan bir silahlı saldırıda ise bir yerleşimci ölürken, 20 tanesi yaralandı.

    Filistin’in ve işgal altındaki Filistin’in bütün köşelerinde sürmekte olan silahlı direniş ve ayaklanma, Siyonist-Nazi devleti askerî ve ekonomik bir yenilgiye doğru sürüklüyor. Gazze, bütün cepheleriyle Siyonizmin mezarı olduğunu her gün gösteriyor. Bu fedakarlık dolu ulusal kurtuluş savaşının temel politik hedefi, nehirden denize özgür bir Filistin’in, yani tarihsel topraklarıyla 27.027 kilometrekare olan Filistin’in kurulmasıdır.

    Bu ay 3 değerli kitap işçi sınıfıyla buluşuyor

    0

    Kitap adı: Devrimci Marksizm ve 20. Yüzyıl Dersleri

    Yazar: Nahuel Moreno

    Yayınevi: Enternasyonal Yayıncılık

    Arjantinli işçi sınıfı önderi ve devrimci sosyalist teorisyen Nahuel Moreno’nun Enternasyonal Yayıncılık’tan basılacak olan bu yeni kitabı, Marksizm içinde en tartışmalı tarihsel dönemlerden birisi olan 20. yüzyılın başlıca olaylarına ve bu olayların Marksist teoriye kazandırdığı teorik ve politik katkılar ile zenginliklerine eğiliyor. Kendisini sosyalist olarak tanımlayan geniş bir yelpazedeki siyasal akımların 1917 Ekim Devrimi’nden 1949 Çin Devrimi’ne, sınıf işbirlikçi hükümet tiplerinden Nazi rejimine, devlet aygıtının tanımından devrimci mücadelenin yöntemlerine dek üzerinde ayrıştığı birçok başlık var. Moreno, işçi sınıfının perspektifinden bu başlıkların her birine incelikli ve özenli Marksist yanıtlar vermeyi başarıyor. Moreno’nun bu eseri, aslında sosyalist mücadele ve politika ile yeni tanışan işçiler için bir ders kitabı işlevi dahi görebilir. Zira Moreno bu metninde oldukça yalın bir dille, aslında güncel devrimci Marksist politikaların nasıl oluşturulması gerektiğini, 20. yüzyılın deneyimlerinin derslerine dayanarak aktarıyor. Tarihsel deneyimlerin bolluğu karşısında Moreno, bu deneyimleri uygun bir şekilde sınıflandıracak araçları yaratıyor.

    ***

    Kitap adı: Türkiye’de Devrimci Partinin İnşası / Muhittin Karkın Seçme Eserleri I

    Yazar: Muhittin Karkın

    Yayınevi: Enternasyonal Yayıncılık

    Türkiye solunda, devrimci bir mücadele örgütünün ne olması ve nasıl inşa edilmesi gerektiğine dair yazınsal literatür eksik değildir. Ancak bu literatürün neredeyse tamamı, inşa edilmesi gereken söz konusu devrimci örgütü bir Leninist işçi partisi olarak tanımlamaz. Bu literatür içinde baskın olan eğilimlerden biri, mücadele örgütünün kırsal alanlarda, sosyolojik olarak köylü tabanının esas alınarak kurulması ve gerilla ordusu biçiminde var edilmesidir. Bu anlayışın birtakım farklılaşan varyantları mücadele örgütünün inşasının mekânı olarak kenti belirlese de, yine de gerillacı sapmaları sahiplenir. Literatürün öteki baskın eğilimi ise açık, gevşek, disiplinsiz, militan olmayan çatı partilerinin kurulmasını öngören kutuptur. Bu bağlamda Muhittin Karkın’ın Türkiye’de işçi sınıfı içinde ve kitlesel işçi hareketi ile işçi mücadeleleri eşliğinde Leninist tipte bir öncü partinin inşa edilmesinin şartlarını sorguladığı bu eseri, hem tarihsel hem de politik olarak biricik bir öneme sahip. Bu kılavuz, Lenin’in parti öğretisini takip eden ve tıpkı Lenin gibi, bu öğretiyi sınıf mücadelesi ve kitle hareketi içinde yaşama geçirmeyi amaç edinen bütün devrimci işçiler için bir başucu kitabı işlevi görecektir.

    ***

    Kitap adı: İşçi Demokrasisi Partisi: Tarihsel ve Politik Kökenleri

    Yazar: Oktay Çelik

    Yayınevi: Enternasyonal Yayıncılık

    Bu kitap yalnızca İşçi Demokrasisi Partisi’nin politik ve örgütsel bir tarihi olmakla kalmıyor, aynı zamanda İDP’nin tarihi bu alanları da kapsadığı için, Türkiye Troçkizminin kuruluşuna, bu kuruluş sırasında ve ertesinde yaşanan yaşamsal politik ayrımlara da ışık tutuyor. Bu tarihe bakıldığında, kendi siyasal ve örgütsel kaderini, işçi sınıfının toplumsal kaderiyle kaynaştırmış ve bu ikisini birbirlerine özdeş kılmayı hedeflemiş bir siyasal akımın tarihi görülecektir. Bu akım, yani Türkiye’deki Troçkist-Morenist akım, tam da kendi çıkarlarını işçi sınıfının çıkarlarıyla birleştirebildiği için, büyük baskılara ve revizyonist sapmalara karşı kendi devrimci inşasını sürdürebilmiştir. Ancak bu kitap, başka bir özgün değere de sahip: Bu eser, Türkiye Troçkizminin tarihinin ilk yazılı kaydıdır. Hiç şüphe yok ki bu tarih, Türkiye’de Leninist-Troçkist partinin inşası mücadelesine katılacak olan yeni kuşaklar için bir pusula işlevi görecektir.

    Sorunlarımız ortak, mücadelemiz de ortak olmalı

    0

    Trajikomik bir biçimde 2024 Emekliler Yılı ilan edildi. En düşük emekli maaşıyla asgari ücret arasındaki makasın bu kadar açıldığı bir ortamda, iktidarın yaklaşan yerel seçimlerde 13,1 milyon emeklinin oyuna ihtiyacı olduğu herkesin malumu. Bu kapsamda son bir değişiklikle tüm emekli gruplarının (SSK, Bağ-Kur, Emekli Sandığı) ücret artışı eşitlenerek emekli maaşlarına yüzde 49,25 zam yapıldı. Bu haliyle bile emekli maaşları asgari ücretin çok gerisinde. Fakat asıl kritik nokta, talebimizi yinelemekle birlikte en düşük emekli maaşının asgari ücretin üzerine çıkarılması değil. Çok daha uzun vadeli bir toplumsal mesele ile karşı karşıyayız; kamusal emekliliğin, IMF’siz IMF programı dediğimiz OVP’de de belirtildiği üzere kademe kademe ortadan kaldırılması sorunu…

    Bireysel özel emekliliğin yaygınlaşması için kamusal emekliliğin tüm güvencesi ve cazibesinin ortadan kaldırılması gerekir ki bunun için çalışılıyor. Emekli maaşlarının harçlık seviyesine gelmesi, kamusal sağlık sisteminin niteliksizleştirilmesi, özel sigortaların ise sigortacılık yasasıyla cezbedici hale getirilmesi ve devlet desteğinin artırılması vb. adımlar bu yolda döşenen taşlar. Bu mesele daha kapsamlı bir yazının konusu olsa da son derece yakıcı ve önümüzdeki yıllar içinde daha da gün yüzene çıkacak bir meseledir. Ülke nüfusunun yaşlandığını da hesaba katarsak özel sigorta sistemleriyle gelecek kuşakları bugünleri aratacak bir emeklilik dönemi bekliyor diyebiliriz.

    Yine ücret artışı, yine enflasyon (mu)?

    Ücret artışı enflasyon yaratmıyor. Ücret artışını bahane eden firmalar, net kâr marjlarını artırmak için, ürettikleri ürünlerin fiyatlarını sürekli artırıyorlar. Özellikle büyük sermaye grupları birlikte ve bilinçli bir şekilde bu artışı yaparak üretim girdi maliyetlerinde de artışa yani enflasyona sebep oluyorlar. Gerçek enflasyonist baskıyı kâr eden şirketlerin yaptığını uzun süredir söylüyoruz. Özellikle 2022 ve 2023 yılında birçok şirketin bilançolarında net kâr marjlarının yüzde 200 ile yüzde 300 arasında arttığı görülmektedir. Yani aslında sermaye tarafından ücret artışı, daha fazla kâr elde edebilmek için enflasyon yaratmanın bir kılıfı haline gelmiş durumda. Bu durumun var olabilmesinin en büyük sebebi işçi sınıfı örgütlülüğünün sendikalaşma oranlarının vs. düşük olması.

    Enflasyon oranı Merkez Bankası’nın öngördüğü şekilde gerçekleşirse bile açlık sınırı nisan ayında asgari ücreti geçmiş olacak. Yıl sonunda ise 21 bin lirayı geçecek. Unutmayalım, bu yıl tek asgari ücret öngörülüyor. Açlık sınırı asgari ücreti geçtiğinde bazı bakanlar ve sermaye iktisatçıları ücret artışlarının enflasyon yarattığı palavrasını yine atacaklar. Biz ise tam da bu nedenle sermaye saldırısı olarak gördüğümüz, sermaye lehine emekçi aleyhine olan bu makasın kapanması için üç ayda bir düzenli olarak ücretlere zam yapılsın diyoruz.

    Emeklileri üç kuruşluk harçlığa mahkûm eden, ortalama ücreti açlık sınırına indiren, kamusal sağlık ve sigorta sistemini ortadan kaldırmaya çalışan bu iktidarın ciddi bir saldırı içinde olduğunun uzun süredir farkındayız. Bu ülkenin gerçek vergi rekortmeni olan emekçilerden milyarlarca liralık vergi toplayıp rekor bütçe açığı yaratan, vergilerimizle dış borcu takır takır ödeyen bu iktidarın işçi düşmanı bir sermaye iktidarı olduğu tarihsel olarak defalarca kanıtlandı. Toplumsal örgütsüzlüğün bir sonucu olarak pervasızca saldıran bu iktidar politikalarına karşı tek parça ve birleşik olmak dışında bir çözüm yok. Ne demiştik: Şimdi değilse ne zaman? Emeklisiyle, işçisiyle sorunlarımız ortaksa mücadelemiz de ortak olmalıdır.

    Rejim ve siyasal demokrasi

    0

    Mayıs 2023 genel seçimlerinden bu yana ülkede siyasal demokrasi alanının en temel başlıklarından biri, TİP listelerinden Hatay’dan milletvekili seçilse de hukuksuz bir şekilde cezaevinde tutulan ve anayasaya aykırı bir şekilde vekilliği düşürülen Can Atalay.

    Ama tabii ki Can Atalay üzerinden devam etmekte olan süreç, Kürt siyasal hareketinin, Gezi tutsaklarının ve tüm diğer siyasi tutsakların sürecinden bağımsız ele alınmamak durumunda. Ancak Can Atalay konusu, diğerlerinden farklı olarak, bir noktayı daha fazla açığa çıkarmış durumda: yerel mahkeme, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi üçgeninde yaşanmakta olan çatışmanın billurlaştırdığı rejim içi kurumların krizi.

    Peki bu kurumsal çatışmayı nasıl değerlendirmeli? Ya da bir başka ifadeyle, rejim içi krizden siyasal demokrasi çıkar mı?

    Sosyalist hareket içerisinde bir kanatta, sınıflar mücadelesinin okuma ve değerlendirmesinde maalesef hatalı bir otomatizasyon egemen. Bu anlayışın çıkarsaması en kaba haliyle; “ekonomik kriz varsa işçi sınıfı da sahneye çıkar” ya da “rejim içi çatışma varsa ezilenler yararına bir gelişme çıkar” şeklinde özetlenebilir.

    Ancak sınıflar mücadelesinin doğası bu otomatik okumaya terstir. Ve Türkiye’deki rejimin karakteri de böylesi bir “iyimser” çıkarsamayı mümkün kılmaz. Bu “iyimser” okumaya ancak ve ancak rejimin ve demokratik haklar mücadelesinin yanlış tahlil edilmesiyle ulaşılabilir.

    Türkiye tipi, kendi özsermaye birikiminin yetersiz olduğu, baskıcı, antidemokratik, Tek Adam karakterli rejimlerde, emek ya da siyasal demokrasi alanında emekçiler ve ezilenler yararına herhangi bir kazanım elde etmek ancak ve ancak kitlelerin seferber edilebilmesiyle mümkün hale gelir. Yani emekçi ve ezilenlerin umudu üstyapıdaki gelişmelere havale edilemez.

    Tam da bu nedenlerle, emek alanında olduğu gibi demokratik alanda da haklar için mücadele, kitlelerin seferber edilebilmesine göbekten bağlı. Çünkü siyasal demokrasi için mücadele özü itibarıyla rejim karşıtı bir hüviyete sahip. Bu hüviyeti kitleler nezdinde açığa çıkaracak olan ise demokratik alandaki acil taleplerle rejim karşısındaki kopuş taleplerini birbirine harmanlayan bir eylem programı bütünü etrafında birleşik bir mücadele hattının inşası olmayı sürdürüyor.

    Can Atalay’ın ve Gezi tutsaklarının, Demirtaş, Kışanak ve Kürt siyasi hareketinin tutsaklarının ve diğer tüm siyasi mahkûmların özgürlüğüne kavuşabilmesi böylesi bir mücadeleyle mümkün olabilir. Yine işçi sınıfının, kadınların, gençlerin, Alevilerin ve ezilen tüm kesimlerin demokratik taleplerine ulaşabilmeleri de. Ve Türkiye’de siyasal demokrasinin tesisi de bu mücadelelerin, rejimden kopuş ekseninde, bağımsız ve egemen bir kurucu meclis hattında birleştirilebilmesini zorunlu kılıyor.

    Patronlar maliyet olarak görüyor; alınmayan önlemler işçileri öldürüyor!

    0

    Her geçen gün yeni iş cinayetleriyle uyanıyoruz. AKP’nin iktidar olduğu süreçte işçi ölümleri katlanarak artmaya devam etti ve etmeyi sürdürecek gibi görünüyor. Sermayenin çıkarları doğrultusunda alınan bütün kararlar işçilerin ölümlerinin onlar nezdinde değersizliğini ortaya koyuyor.

    Sistemin çalışmaya mahkûm ettiği çocuk işçiler de bu ölümlerden azade kalamıyorlar. Staj adı altında uygulanan sömürü, çocukların çok düşük ücretlerle çalıştırılmasına neden oluyor. Birçok okulun doğrudan bu düzenin içerisinde yer alan fabrikalara dönüştürüldüğünü gözlerimizle gördük. Özellikle meslek liselerinin binalarında bazı katlar atölyeye çevrilip döner sermayeye kazanç olarak işletilmekte.

    İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG) 2023 iş cinayetleri raporunu geçtiğimiz günlerde açıkladı. Bu rapora göre 2023’te 1932 çalışan iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Yani günde 5’ten fazla çalışan öldürüldü. Bu ölümlerin istatistiklerine bakıldığında inşaat, taşıma ve tarım sektörleri ölümlerin yarısını oluşturan sektörler olmuşlar. 2023 yılında hayatını kaybeden işçilerin yüzde 97’si sendikasız çalışmaktaymış. Bu ölümlerin içerisinde azımsanmayacak kadar göçmen işçi de bulunmakta. Göçmen işçiler kayıtsız, sigortasız, güvencesiz bir şekilde köle gibi çalıştırılmaktalar.

    Güvenliksiz ve güvencesiz çalıştırılan işçilerin bazıları ölümlerinden sonra bile rahat bırakılmıyorlar. Örneğin Kasım 2023 yılında Zonguldak’ta kaçak bir madende çalıştırılan göçmen işçi, çalışırken öldükten sonra cesedi yakılmış ve ormanlık bir alana atılmıştı. Veya yine yakın tarihlerde Somali Cumhurbaşkanı’nın oğlu bir motokuryeyi öldürmüş, sonrasında 27.300 TL ödeyerek cezasız bir şekilde hayatına devam edebilmişti. Cinayetlere karşı cezasızlıklar da aynı oranda devam ediyor. 2024 yılında da işçi ölümleri durmaksızın sürüyor. Metal sektöründe çalışan 14 yaşındaki Arda Tonbul, ocak ayında kafası sac döküm makinesine sıkışarak hayatını kaybetti. Örnekler o kadar fazla ki yazmakla bitmez.

    İşçilerin çalışma alanlarında güvenliğinin alınması patronlar açısından maliyetten başka bir şey değil. Güvenlik için harcanacak para ve kaybedilecek zaman, patronlar için işçi hayatından daha kıymetlidir. İşçilerin ölümlerinden sonra cenazelerinin olduğu yere birkaç parça eşya bırakılarak güvenlik önlemlerinin alındığı yalanı gösterilmeye çalışılmakta, bunun fazlaca somut örneğini gördük. Örneğin inşaattan düşerek hayatını kaybeden işçinin yanına baret bırakılıyor.

    İşçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin işçilerin denetiminde alınabilmesi için tüm emek örgütlerinin seferber olması gerekmektedir.

    Daha fazla emekli, daha düşük ücretler!

    0

    Emekliler 16 milyona yaklaşan sayıları ile işçilerden sonra Türkiye’nin en büyük toplumsal grubunu oluşturuyor. Emeklileri “Enflasyona ezdirmeyeceğiz” denilerek yerel seçimler kaygısı ile yapılan maaş artışları veya seyyanen zam gibi rötuşlar mevcut sefalet tablosunu makyajlamaya bile yetmiyor.

    Ocak ayı maaş güncellemeleri kapsamında işçi ve Bağ-Kur emekli aylıkları yasa gereği 6 aylık resmi enflasyon oranı artışına tabiyken, memur emekli aylıkları ise toplu sözleşmeye göre güncelleniyor. Bu nedenle memur emekli maaşları yüzde 49,25 artarken, emekliler yüzde 37,6 oranında artış alabilecekti. Ne var ki gelen tepkiler üzerine Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bu grubu da memur zammı oranında yükselteceklerini açıkladı. Yaklaşan yerel seçimlere dönük olduğu aşikâr olan bu hamle emeklilerin durumuna çare olacak mı?

    Öncelikle kök aylık üzerinden yapılan güncellemeler nedeniyle emeklilerin büyük çoğunluğunun bu zammı alamayacağını söylemekle başlayalım. 2023 yılının 10 aylık SGK verilerine göre ortalama işçi emekli aylığı 6 bin 951 TL. Ancak bir önceki dönem en düşük emekli aylığı Hazine tarafından 7 bin 500 TL olacak şekilde tamamlandığı için yapılan zamlar kök maaşlara yapılacak. Bu durumda kök maaşlar üzerinden yapılacak zam ile düşük alan kesimler gerçekte yüzde 33,3 zam alacak.

    Kaynak: Aziz Çelik

    Bir diğer vahim konu da emekli aylıklarının asgari ücrete oranıdır. 2003 yılında ortalama asgari ücretin yüzde 36 üzerinde olan ortalama emekli aylıkları, 2023 yılında asgari ücretin yüzde 28 altına geriledi. Eğer emekli aylıklarında 2003 düzeyi korunmuş olsaydı ortalama emekli aylığı 2023 yılında 7 bin 214 TL değil 13 bin 538 TL olacaktı. Böylece Ocak 2024’te ortalama emekli aylığı asgari ücretin de üzerinde konumlanacaktı. Ancak AKP hükümetlerinin izlediği politikalar sonucunda emekli aylıkları sefalet düzeyine geriledi. Emekli sayısı artmasına rağmen emekli başına yapılan ödeme düştü. Yani EYT’lilerin emekli olması gibi nedenlerle emekli nüfusunun artmasına rağmen reel ücretler düşürüldüğü için daha fazla insan daha az para ile geçinmeye mahkûm edildi. Asgari ücretin ortalama ücret haline getirilmesi politikası gibi GSYH içindeki emeğin payı düşürülerek kaynaklar yıllar içinde patronlara transfer edildi.

    Emeklilerin toplumun en örgütsüz ve sesi en çok kısılan kesimlerinden biri olması haklarının daha fazla tırpanlanmasına yol açıyor. Emekli aylıkları yama ile düzelecek durumda değildir. Sağlıktan barınmaya her şeyin fahiş bir boyuta geldiği bu rejim altında emekliler yaşamlarını zorluklarla idame ettirmektedir. Emekli aylıkları gerçeği yansıtmayan enflasyon oranında değil emek örgütlerinin belirlediği enflasyon hesaba katılarak artırılmalı, en düşük emekli maaşı asgari ücret seviyesine getirilerek her üç ayda bir enflasyon oranında güncellenmelidir.

    Urfa Tempo çağrı merkezinden: Sesimizi duyan var mı?

    0

    Türkiye’de her geçen gün çalışma yaşamı daha çetin bir hâl alırken, çalışma koşulları zaten zor olan çağrı merkezlerinde çalışmak daha da çekilmez bir hale geldi.

    Bizim çalıştığımız çağrı merkezinde çalışanların büyük çoğunluğu üniversite mezunu genç kadınlardan oluşuyor. Sektörde her kriz döneminde devasa kârlara imza atan bu yerli ve yabancı şirketlerin kazançları arttıkça kâr iştahları da artıyor. Kârını artırmak içinse her seferinde çalışanının kazanımlarına, emeğine daha fazla göz dikiyorlar.

    Genel durumumuz zaten kötüyken pandeminin başlamasıyla “home office” dedikleri yeni bir düzen kuruldu. Adı “home office” olan bu düzenin Türkçesi bence “tüm masraflar emekçiden” olmalı. Örneğin, çalışırken ihtiyaç duyduğumuz ısınma, elektrik vb. birçok tutarı bizim sırtımıza yıkıyorlar.

    Bir diğer önemli sorun, çalışanların maaşının ödenmesine aracılık eden bankaların verdiği promosyonun yıllardır şirketin kasasına akması. Şirket bize maaş ödediği için bile para kazanıyor. Yeni yatırımlarla sürekli büyüyen, yeni ödüllere, başarılara imza atan şirketler bu ödüllerin, başarıların asıl mimarlarını, müşteri temsilcilerini görmezden geliyor.

    Urfa’da Tempo BPO çağrı merkezinde 6 Şubat depreminde müşteri temsilcisine yönelik yapılan promosyon skandalı yetmemiş gibi şirkette skandalların sonu gelmiyor. Milelnicom, Vodafone, Akbank, Digiturk, Türk Telekom vb. projeler için Tempo İŞKUR üzerinden müşteri temsilcileri almıştı. Yani buradaki işçilerin maaşlarının hatırı sayılır bir kısmı işsizlik sigortası fonundan, yani tüm emekçilerin maaşından yapılan kesintilerden karşılanırken, kârın tamamı Tempo’ya kaldı. İyi niyetli düşünmeye çalışsak, Urfa’da işsizlik çok, en azından böyle bir teşvik olsun desek dahi, hikâye burada bitmiyor. İŞKUR üzerinden alınan çağrı merkezi çalışanı arkadaşlarımız altıncı ayları dolunca, İŞKUR desteğinin süresi bittiği için işten çıkarıldılar. Arkadaşlarımızın herhangi bir gerekçe sunulmadan işten çıkarılmaları da şirket için yeterli değildi. Şirket kıdemli çalışanları işten çıkarıp tazminat vermemek için onlara yönelik sözlü hakaret, mobbing, fazla mesai gibi zorbalıklara başvuruyor.

    Biz müşteri temsilcileri olarak bu krizin faturasını emekçilere yazan ve çalışanlarının aşırı sömürüsüyle devasa kazançlar elde eden Tempo BPO Çağrı Merkezi Hizmetleri Şirketine sesleniyoruz. Bizler bu halkın bu memleketin emekçi çocuklarıyız. Sizler bize istediğiniz gibi muamele yapamazsınız. Biz artık bu duruma yeter diye haykırıyoruz! Bize bir asgari ücreti reva görürken sizin bizim üzerimizden kazandığınız milyon dolarlarınız, evleriniz, arabalarınız oldu, çocuklarınızı kolejlere gönderdiniz. Biz ise sefalet koşullarında hayata tutunmak, ailemizle kalabilmek, yaşamın bir parçası olabilmek adına sağlık sorunlarımızı bir tarafa bırakıp yaşam mücadelesi veriyoruz.

    Sizlerin takım liderleri, operasyon sorumluları, süpervizörlerinizin mobbingleri ve gerekçe sunmadan iş hayatımıza son vermenizden gına geldi artık. Bıktık. Bizler çağrı merkezi müşteri temsilcileri olarak tekrardan sesleniyoruz: Bu çark bu devran böyle dönmez. Bütün çağrı merkezi çalışanları arkadaşlarımı birleşmeye, hakkımızı aramaya ediyorum. Bizim davetimiz ekmek davasıdır, onur davasıdır, yaşama tutunma davasıdır.

    Neden “ücretler üç ayda bir gerçek enflasyon oranında artmalıdır” diyoruz?

    0

    Malum, Erdoğan ve AKP sözcülerinin işçiyi, emekliyi enflasyona ezdirmeyeceğiz muhabbeti tam gaz devam ediyor. İtiraz eden mi oldu!? Yandan Bahçeli “vatan hainleri” diye kükreyiveriyor. Öyle ya, bitmeyen bir beka sorunumuz var. Patlıcan-biber edebiyatının zamanı mı? Ve tabii uzaya da gidildi! Artık bir milli astronotumuz dahi var. Daha ne istiyor bu millet, Allah aşkına!

    Aslında milletin ne istediği belli. Aç karnına uzay bile çekilmiyor. Gezeravcı uzaya gidince belli ki bir süre yerçekiminden muaf olacak. İşçiler, emekliler mi? Onlar hâlâ çift dikiş sermaye düzeni kanunlarına tabi. O yüzden cüzdan-pazar arası farkı kapamak emekçiler için bir NASA görevi olmaya devam ediyor.

    Gönlü bol Saray’ımız “emekçiyi enflasyona ezdirmedik” hesabını şöyle yapıyor: Cömert başkan artı 11,68 ek zam müjdesini verince altı aylık emekli maaş artışı yüzde 49,25 oldu. İlk altı ay için verdiği yüzde 25’i de koy üstüne. Oldu mu 74,25! 2023 enflasyonu kaç? Yüzde 64,8! Aslanlar gibi artı yüzde 9,45 cepte. İşte enflasyon böyle pataklanır.

    Tabii şimdi dar gelirlinin gıda enflasyonu yüzde 113 imiş, kira enflasyonu yüzde 109 imiş, ulaştırmada enflasyon yüzde 92 imiş, üstelik bunlar resmi rakamlarmış, gerçek enflasyon rakamları çok daha yüksek imiş, bunları karıştırma. Büyük resme odaklan, bak uzaya da gittik, hem hep birlikte Karayip Adaları’nda tatilde olan EYT’liler bütün bütçeyi yediler bitirdiler kardeşim, değil mi!

    Hükümete kalırsa işçi de, emekli de borçlu çıkar, ona şüphe yok. Biz diyoruz ki, ücretler üç ayda bir gerçek enflasyon oranında artmalıdır. Neden? Çünkü yüksek enflasyon ortamında işçinin, emekçinin sabit geliri gün gün eriyor. Bakın Ocak-Şubat 2024 için beklenen iki aylık enflasyon en az yüzde 15. Saray’ın bir yıllık toplam enflasyon farkı ne kadardı? Artı yüzde 9,45. Düştük mü iki ayda eksi 5,5! Bekle ki haziran ayı gelsin, Saray yine âlicenaplığını göstersin. Eskiden “kaşıkla verdiğini kepçeyle geri almak” denirdi. Kepçe ama dozer kepçesi mübarek.

    Ücretler gerçek enflasyon oranında üç ayda bir artmalı, ama yetmez. En düşük emekli aylığı asgari ücrete denk olmalı. Asgari ücret ise yoksulluk sınırının üzerine çıkmalı. Büyük olmak için uzaya gitmeye gerek yok. Vatandaşlarının mutlu olduğu, insanca yaşanabilir bir ülke için çabalamak gerekir. Yine, kaynak, diyecekler. Kaynak var güzel kardeşim, kaynak var, olmayan hakkaniyetli bölüşüm ve niyet. Çünkü onların fıtratında emekçiye hakkını vermek yok! Niyeti olmayan hükümet EYT’liyi Karayipler’de çift dikiş tatil yapıyor varsayarmış…

    Sosyal-İş’te yeni dönem zorlu göreve işaret ediyor

    0

    DİSK’e bağlı Türkiye Sosyal Sigortalar, Eğitim, Büro, Ticaret, Kooperatif ve Güzel Sanatlar İşçileri Sendikası’nın (Sosyal-İş) 16. Olağan Genel Kurulu 10-11 Ocak tarihlerinde Ankara’da gerçekleşti. Genel Kurul yeni yönetim seçiminin yanı sıra, eksiklere ve yeni dönemde ihtiyaç duyulan sendikal anlayışa işaret etmesi açısından da belirleyici bir niteliğe sahipti.

    Alagöz Kültür Sanat, İSKOOP Merkez Depo, İSKOOP Marmara, İSKOOP Seyrantepe, İSKOOP Güneydoğu, İSKOOP Elazığ, Jeoloji Mühendisleri Odası, İstanbul Tabip Odası ve Birleşik Metal-İş çalışanlarını ve ayrıca sözleşmeli öğretim görevlilerini temsilen sözler alındı. Delegeler sözlerinde bir yandan sektörün sorunlarını ve örgütlenme potansiyelinin büyüklüğünü ifade ederken bir yandan da geçtiğimiz dönem sendika çalışmasının eksik kalan yönlerini ve ihtiyaçlarını vurguladı.

    Ayrıca, Sosyal-İş’te örgütlenme çalışması başlatmalarının ardından işten çıkarılan SGS işçilerinin ve zor koşullarda örgütlenme çalışmalarını sürdüren Conecty işçilerinin ilettikleri mesajlar kürsüden paylaşıldı.

    Delegelerden söz alan ve aynı zamanda yeni sendikal yönetim için aday olan Polat Deniz Gülşen, Sosyal-İş‘in içinde bulunduğu duruma yönelik tespitlerini paylaştı. Sosyal-İş’in sınıf mücadelesi çizgisinden uzaklaşmasını eleştiren Gülşen, sendikanın işkolunda daha etkin ve mücadeleci bir hattı örgütlemesi zorunluluğunu vurguladı. Son dönemlerde sendikanın üye sayısındaki düşüşe dikkat çekerken, geçmişte yapılan hataları tekrarlamadan, katılımcı, şeffaf bir sendika anlayışıyla hareket edileceğini, daha güçlü bir Sosyal-İş için katkı vermek isteyen herkesle yol yürümek istediklerini ifade etti.

    İlhan Ağırbaş ise Genel Başkanlığa adaylığını şu sözlerle belirtti: “Genel Başkanlığa adayım. Ama aday olduğumuz tek şey sendikanın başkanlığı değil, Sosyal-İş’i hak ettiği güce ulaştırmaya, sendikamızı baraj denen garabetten kurtarmaya adayız. Üyelerin sendikada olan biten her şeyden haberdar olabildiği ve üyelerin kendi yetenekleri ile sendikamızın ve Türkiye işçi hareketinin gelişimine katkı sunabildiği yeni bir Sosyal-İş yaratmaya geldik.”

    İkinci gün yapılan seçimlerin ardından yeni dönem Genel Başkanlığa İlhan Ağırbaş gelirken, Polat Deniz Gülşen Genel Sekreterliğe; Murat Bozbeyoğlu, Gökhan Keskin ve Gökhan Mangal ise Genel Yönetim Kuruluna seçildi. Yılmaz Bozkurt, Ebru Avcı ve Alev Ceylan Denetim Kuruluna; Recep Kaya, Meriç Dilekli ve Şengül İşçi ise Disiplin Kuruluna seçildi.

    Sosyal-İş; büro, ticaret, sosyal sigortalar, eğitim, kooperatif ve güzel sanatlar işçilerini kapsayan 10. işkolunda faaliyet gösteren sendikalardan biri. Bu işkolunun son yıllardaki artışla birlikte kayıtlı çalışan sayısı 4 milyonun üzerinde; ancak işkolundaki toplam sendikalı işçi sayısı 300 bini geçmiyor. İşgücünün en kalabalık olduğu ve güvencesizlik, düşük ücret ve kötü çalışma koşullarının yaygınlaştığı işkolunda, Sosyal-İş’in bu örgütsüzlüğe cevap üretebilecek çözümler üretmesi; mücadeleci ve işçi demokrasisine dayalı bir anlayışı egemen kılması yeni dönemin en zorlu görevi ve sınavı olacak.

    Arjantin’de Milei’yi alt etmek için seferberlik ve genel grev

    0

    Arjantin’de 20 Kasım’da yapılan başkanlık seçiminin ikinci turunda oyların yüzde 56’sını alarak başkan olan Javier Milei’ye karşı işçilerin ve halkın seferberliği sürüyor. Bilindiği üzere Milei, görevi devraldığı 10 Aralık tarihinden sonra 366 maddelik bir kararname yayımladı. Kararnamenin içeriği ülke genelinde işçilerin bugüne kadar kazanmış oldukları hakları adeta kökünden kazımayı hedefleyen ve ülkenin kaynaklarını uluslararası sermayeye akıtacak maddelerden oluşuyor. Bunlara ek olarak ülkenin para birimi pesoyu dolara göre yüzde 50 devalüe etti. Yani işçi sınıfı için alım gücü bir anda ciddi şekilde azaldı.

    Kararname özet olarak esnek çalışma durumlarında patronların alacağı cezaları azaltacak, iş saati esnasında sendikal çalışmayı engelleyecek, bazı temel sektörlerde grev yapmayı zorlaştıracak, patronlara grev veya işyeri işgali yapan işçileri işten çıkarma hakkı verecek, sendikaların grev fonlarını kısıtlayacak, kira artış kısıtlaması yasasını iptal edecek ve kamu işletmelerinin özelleştirilmesinin önünü açacak düzenlemelerden oluşuyor. Bütün bu sayılanlara ek olarak son yıllarda kadın hareketinin sokaklarda kazandığı kürtaj hakkına saldırıyı ve Arjantin ekonomisini emperyalizme göbekten bağımlı kılan dış borç alımının kolaylaştırılmasını da ekleyebiliriz.

    Arjantinli emekçiler ülkenin en büyük üçüncü siyasal ittifakı olan İşçilerin ve Solun Cephesi-Birlik (FIT-U) ve mücadeleci sendikal akımların çağrısıyla Milei’yi protesto etmek için devir teslim töreni esnasında Kongre binasının önünü işgal edip Milei’yi protesto ettiler. Bütün polis baskılarına rağmen kararlı kitleler protestolarını gerçekleştirdi. O esnada Milei kemer sıkma kararnamesinin bir kısmını açıklamaktaydı. Bunun üzerine FIT-U ve bazı mücadeleci sendikalar kitleleri genel grev çağrısıyla seferber etmeye yöneldi.

    Kitleler bu çağrıyı sahiplendi ve ülkenin en büyük sendikal konfederasyonu olan CGT üzerinde bir genel grev çağrısı yapması yönünde basınç oluşturmaya başladı. CGT’nin sendikal bürokratları bu talebe ne kadar ayak direse de kitlelerin kuvvetli basıncı CGT bürokrasisine rağmen konfederasyonun 24 Ocak için bir genel grev çağrısı yapmasını sağladı.

    Bütün bunlar yaşanırken de Peronist muhalefet pasif bir bekleyişi sürdürmekteydi. Peronizmin son seçimlerdeki adayı Massa, CGT’nin 27 Aralık için çağrıda bulunduğu yürüyüşe katılmadı ve genel grev çağrısına da karşı çıktı. Merkez solun önde gelen isimleri, grev tarihini talihsiz olarak nitelendirdikleri demeçler veriyor ve kararı yanlış bulduklarını ifade ediyorlardı. Peronistlerin Milei’ye karşı muhalefet planı ise Kongre’de Milei’nin kemer sıkma kararnamesine karşı oy vermek ve emekçi halk kitlelerini Milei’nin kendisini yıpratmasını sağlayacak süre boyunca sakin tutmak.

    Sol Cephe ve mücadeleci sendikal akımlar ise “Milei’ye karşı seferberlik” diyor. İşçileri üretimden gelen güçlerini kullanarak Milei’nin antidemokratik; işçi sınıfının, kadınların ve lgbti+ların bütün kazanımlarını baltalamaya yönelik kararnamesine karşı mücadeleye çağırıyor. Milei’nin iktidarını ve kararnamedeki maddeleri uygulayıp uygulayamayacağını belirleyecek olan şey başta 24 Ocak genel grevi olmak üzere işçi sınıfının ve halkın seferberliği, onların kararlı mücadelesi olacak.

    Metalde anlaşma sağlandı, sırada kazanımların büyütülmesi var

    0

    Eylül ayında metal sektöründeki patronlar ile Türk Metal, Birleşik Metal-İş ve Özçelik-İş arasında başlayan toplu iş sözleşmesi görüşmeleri uzlaşmazlıkla sonuçlanmış, süreç arabulucuya havale edilmişti. Sürecin başında MESS ilk altı ay için yüzde 35 gibi komik bir artış oranı önermişti. Görüşmeler sırasında peyderpey artan bu öneri nihayetinde ilk altı ay için yüzde 60, sosyal haklar için yüzde 85 oldu. Buna karşın Birleşik Metal-İş ilk altı ay için yüzde 140,5 zam talep ederken sosyal haklar için talep ettiği zam oranı yüzde 450’ydi. Burada talep edilen oranların göze yüksek gelmesi okuru aldatmamalı. Zira Birleşik Metal-İş’in açıklamasına göre yıllık izin için verilen destek bir kentten başka bir kente seyahat etmeye bile yetmeyecek miktarda. Böyle olunca sefalet ücretleri karşısında metal işçisinin bu zam talebi doğal bir haktır.

    Görüşmelerde anlaşma sağlanamayınca arabulucu süreci devreye girdi. Arabulucu sürecinin de uzlaşıyla sonlanmaması ile Birleşik Metal-İş geçtiğimiz günlerde 15 işletmeye bağlı 37 fabrikada greve çıkma kararı aldığını kamuoyuna duyurmuştu. Grev tarihi belirtmemekle birlikte Türk Metal de grev kararı aldığını duyurmuştu. Grev kararından önce bir saatlik iş bırakma, mesaiye kalmama, protesto yürüyüşü gibi uyarı eylemleri ile metal işçileri taleplerinde kararlı olduğunu göstermişti. Zira grevin başlayacağı güne iki gün kala MESS ile bir anlaşma sağlandı. Grev haberi, patron sendikasını anlaşmaya zorladı. Yapılan anlaşma ile ilk altı ay için yüzde 98’i bulan bir artış gerçekleşmiş oldu.

    Sonuç olarak, talep edilen oranlar karşılanamasa da MESS açık bir şekilde taviz vermek zorunda kaldı. Bunun en belirleyici sebebi kuşkusuz metal işçisinin büyük örgütlü gücüdür. Metal işçisinin örgütlü gücü ve grev silahı patronlara geri adım attırmıştır. Bunun yanında sendikaların daha planlı ve işçilerin etkin katılımını sağlayan bir süreç örmesinin kazanımın çok daha büyük olmasını sağlayacağı açıktır. Bu anlaşma çeşitli başlıklarda MESS’e geri adım attırmış olsa da, ne söz konusu sendikalar ne de toplu sözleşme görüşmeleri gerçek anlamda işçi demokrasisinin işlediği mecralar oldu. Metal işçisi, karar sürecine aktif olarak dahil edilmedi.

    İşçilerin karar süreçlerine katılmaması kuşkusuz Türkiye’deki sendikal hareketin kronik açmazlarından birisi. Bürokratik önderlikler tarafından sadece bir pazarlık konusuna indirgenen toplu sözleşme, işçilerin sadece danışman olarak yer aldığı değil, karar alıcı rol oynadığı bir süreçle belirlenmelidir. İşçiler arasında anket yapmak ya da genel temayülün belirlenmesi olumlu adımlar olsa da işyerlerinden başlamak üzere tabandan komiteler aracılığıyla talepler iletilmeli ve işçilerin söz hakkı olmalıdır.

    Metal sektöründeki süreç kısmi bir kazanımla sonuçlanmış olsa da metal işçisinin taban maaşı halen yoksulluk sınırının altında. TÜİK’e göre dört kişilik bir ailenin Aralık 2023 itibarıyla yoksulluk sınırı 45 bin lirayı geçmiş durumda. Bunun yanında, yapılan toplu sözleşme ile 28 bin 500 lira olan taban maaşının alım gücündeki düşüşü engellemeyeceği ve metal işçisinin yoksulluğunu derinleştireceği açık. Zira metal işçisinin maaşında yıllara yayılan kademeli bir düşüş de söz konusu. 2010 yılında asgari ücretin yaklaşık iki katı olan metal işçisinin maaşı, 2024 yılına gelindiğinde asgari ücretin yaklaşık yüzde 40 üzerinde. Çok açık bir biçimde metal işçilerinin maaşları enflasyon karşısında sürekli olarak eriyor. Bu durum, işçi sınıfının belirleyici bölüklerinden birisi olan metal sektöründe patronlar ve bürokratik sendikal yaklaşım karşısında işçilere çok fazla görev yüklüyor.

    Toplu sözleşme görüşmeleri kısmi bir kazanımla sonuçlansa da bu durum, metal işçisinin insanca geçinilebilecek koşulların çok altında ücretlerle çalışmaya devam edeceği gerçeğini değiştirmiyor. Güncel örnekte de gördüğümüz gibi pazarlıklar ya da diplomatik girişimler değil, işçilerin kendi seferberlikleri olası bir kazanımın tek garantörü olabiliyor. Metal işçisinin grev kararı alması bile patronlara geri adım attırdı. Bu başarıyı görmezden gelmeyerek ancak daha ileri adımların nasıl atılabileceğini tartışarak ilerlemek zorundayız. Metal işçisi başta olmak üzere işçi sınıfının talepleri için seferber olmasının koşullarını değerlendirmek hepimizin önünde duran bir görev.

    2024 yılında vergide adalet gündemini ele alacaklarını ifade eden Türk-İş bürokratlarının bu girişimleri ne ölçüde gerçekleşir bilemeyiz fakat adaletsiz vergilendirme başlığı işçi sınıfı için ücret mücadelesinin yanında en önemli başlıklardan biri olarak duruyor. Bu başlık metal sendikalarının toplu sözleşme sürecinde de gündeme getirdiği fakat olumlu sonuç alamadığı maddelerden birisiydi. Ücretler üzerindeki kazanımları da olumsuz yönde etkileyen bu adaletsizlik, sendikal bağlamda bir seferberliğin tetikleyicisi olabilir. Bu doğrultuda vergide adalet mücadelesi; sendikaların seferber olması ve işçi sınıfının ücretler üzerinde yürüttüğü mücadelenin bir ileri aşamaya sıçraması için bir kaldıraç işlevi görebilir.

    Muhittin Karkın’ın devrimci mirası İstanbul’da anılacak

    0

    Türkiye Troçkizminin kurucu önderlerinden, Türkiye’de Morenist akımın, İşçi Cephesi’nin ve İşçi Demokrasisi Partisi’nin kurucularından, İDP merkez komite üyesi ve Gazete Nisan yazarı Muhittin Karkın, 24 Haziran günü ani ve beklenmedik bir şekilde hayatını kaybetti. Muhittin yoldaşın aramızdan ani ayrılışı hem bizler için hem de tüm Enternasyonal’imiz için büyük bir kişisel ve politik kayıp oldu. 50 yılı aşkın bir zamanını devrimci partinin ve Enternasyonal’in inşasına adayan büyük bir devrimci öndere veda etmek zorunda kaldık. O, bu 50 yıllık mücadelesini Troçkizmin saflarında ve Nahuel Moreno tarafından kurulmuş olan akımımız içinde sürdürmüştü.

    Şimdi onun yoldaşları olarak, bu büyük devrimci mirası onurlandırmaya çalışacağız. 4 Şubat günü 14.00-17.00 saatleri arasında İstanbul’da Taxim Hill Hotel’de organize edilecek olan bir etkinlik ile Muhittin Karkın’ın devrimci mirası ve onun Türkiye ve dünya Marksizmindeki tarihsel ve politik rolü anılacak.

    Etkinlikte Muhittin yoldaş anısına ilk olarak bir sinevizyon gösterimi yapılacak ve ardından konuşmalara geçilecek.

    Konuşmacılar arasında İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) önderlerinden Miguel Sorans, İşçi Demokrasisi Partisi Genel Başkanı Oktay Çelik, İUB-DE’nin İspanya Devleti partisi olan Enternasyonalist Mücadele’den Esther del Alcázar, Cristina Mas ve birçok isim daha yer alıyor.

    Oturumlar halinde bölünecek ve moderatörlerin sorularıyla beraber interaktif bir şekilde ilerleyecek olan konuşmalar boyunca Muhittin Karkın’ın Türkiye’de devrimci partinin ve dünyada Enternasyonal’in inşası için hayata geçirdiği politikalar ile taktikler, onun Marksist teoriye katkıları, Ortadoğu’ya dönük geliştirdiği perspektifler, işçi hareketi içinde önderlik ettiği değerli deneyimler ve Türkiye’de rejim ve devletin karakterize edilmesi tartışmalarına yaptığı eşsiz katkılar tartışılacak.

    Üç değerli kitap da etkinlikte okuyucusu ile buluşacak

    Bu etkinlik aynı zamanda, oldukça değerli ve yeni yayımlanmış olacak olan üç adet kitabın da tanıtımına sahne olacak.

    Enternasyonal Yayıncılık, Muhittin Karkın’ın seçme eserlerini yayımlamaya başlıyor. Bu eserlerin ilk cildi Türkiye’de Devrimci Partinin İnşası başlığını taşıyor. Bu eser, onu bekleyen okuyucular için 4 Şubat’taki etkinlikte hazır olacak. Kitap, Muhittin Karkın’ın on yıllara yayılan ve Leninist öncü parti modelini savunan çeşitli polemik yazıları ile makalelerinden oluşuyor. Karkın’ın bu metinlerinin hepsi, sert mücadele koşulları altında kaleme alınmıştı ve içinde olunan koşullara rağmen, Leninist bir işçi partisinin inşasında ısrar eden yazılardı.

    Bu kitaplardan ikincisinin yazarı, uluslararası akımımızın kurucusu Nahuel Moreno’nun kendisi. Devrimci Marksizm ve 20. Yüzyıl Dersleri başlığıyla Türkçeye kazandırdığımız bu değerli eser, aslında bir Marksizme giriş kaynağı olarak görülebilir. Devlet, rejim, hükümet, devrim, karşıdevrim, reform, sosyalist devrim, tarihsel aşamalar gibi kavramların Marksist tanımlamaları üzerinden hareket eden ve yaşayan sınıflar mücadelesinin dersleriyle dolu olan bu kitap, kadrolar için metodik bir pusula işlevi görebilir.

    4 Şubat’ta tanıtımı yapılacak sonuncu kitap ise İşçi Demokrasisi Partisi: Tarihsel ve Politik Kökenleri. Bu kitap Oktay Çelik’in Türkiye’de Troçkist-Morenist akımın uzun yürüyüşünü açıkladığı geniş ve derin bir makaleyle açılıyor. Çelik’in metni, Türkiye Troçkizminin politik bir tarihinin oluşturulmaya başlanması açısından hem bir ilk hem de tek örnek. Ardından bu metin, Muhittin Karkın’ın 2009’da yaptığı bir konuşmanın yazıya dökülmüş haliyle ve yine Karkın’ın 1968: Troçki Türkiye’de metniyle destekleniyor.

    Muhittin Karkın’ın devrimci Marksist mirası, tam da bu mirasın özünü yansıtacak şekilde 4 Şubat’ta İstanbul’da anılacak.

    “Tekstil sermayesi ucuz emek gücü üzerinden yükseliyor”

    0

    İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi, Birtek-Sen’de örgütlenen Özak Tekstil işçilerinin direnişine destek vermek için aralık ayında “Tekstil İşkolu İş Cinayetleri Raporu” yayımladı. Rapor, son 10 yılda tekstil iş kolunda yaşanan iş cinayetlerinin yanı sıra “Tekstil sermayesi ucuz emek gücü üzerinden yükseliyor” başlığı altında şu verilere de yer verdi: “Türkiye ekonomisinde üretim, istihdam ve ihracatta yer tutan sektörlerinden bir tanesi tekstil ve konfeksiyondur. Sektör başlıca üç bölümden oluşmaktadır: Tekstil, sektör cirosunun yaklaşık yüzde 50’sini; giyim, sektör cirosunun yaklaşık yüzde 30’unu; deri ve ayakkabı ise, sektör cirosunun yaklaşık yüzde 20’sini temsil etmektedir.

    Türkiye’deki tekstil ve hazır giyim şirketlerinin satışları genel olarak Euro bazında, maliyetleri ise Dolar bazında olduğundan ötürü döviz kurlarındaki hareketlilik pazar, ücretler ve enerji maliyetlerini etkilemektedir. Tekstil patronları imkânları dâhilinde üretimi enerji ve işçilik maliyetlerinin daha düşük olduğu ülkelere kaydırarak daha yüksek kâr ve satış hedeflemektedir. En fazla tercih edilen ülkelerden birisi, ABD ile Serbest Ticaret Anlaşması bulunan Mısır’dır. Burada faaliyet gösteren yaklaşık 35’ten fazla Türk tekstil şirketi, 1,5 milyar dolarlık yatırımla ülkenin tekstil ve konfeksiyon pazarının üçte birini yönetmektedir. Ayrıca 500 milyon dolarlık yeni yatırım öngörülmektedir.

    Tekstil patronlarının ulusal ve uluslararası pazarda giriştikleri rekabette öne çıkmalarını sağlayan daha çok ve daha ucuz üretimin öznesi işçiler ve ücretleridir. Resmi verilere göre 2021 yılında tekstil sektöründe faaliyet gösteren 19 bin 256 şirkette 500 bin civarında işçi bu sektörü ayakta tutmaktadır. Tekstil ve konfeksiyon sektöründe çalışan işçiler ne kadar uzun süre çalışıp daha az kazanırsa, tekstil patronları da o kadar kazançlı çıkarak yeni yatırımlar için sermaye biriktirebilecektir.

    Bu noktada görülen en çıplak gerçeklik ise çalışırken ölen işçiler, ‘iş cinayetleri’… İSİG Meclisi olarak temel kriterimizin ‘bütün iş kazalarının önlenebilir olduğu’ ve işçi ölümlerinin önlenebilir olması yüzünden yaşananları ‘iş kazası’ değil ‘iş cinayeti’ olarak tanımladığımızı hatırlatarak, son on yılda meydana gelen iş cinayetleri bilgilerini paylaşıyoruz.

    Tekstil işkolunda iş cinayetlerinin nedenlerine göre dağılımını da veren raporda; yüzde 77’sinin ulusal basından, yüzde 23’ünün ise işçilerin mesai arkadaşları, aileleri, sendikalar ve yerel basından öğrenildiği bilgilere dayanılarak tespit edildiği kadarıyla son 10 yılda en az 364 tekstil işçisinin iş cinayetlerinde hayatını kaybetti ifade ediliyor. İş cinayetleri politiktir! Çalışırken ölmemek, iş cinayetlerine dur demek için işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin alınması ve işyerlerinde işçi denetimi şart!