Ana Sayfa Blog Sayfa 20

Ölümünden 100 yıl sonra Lenin, programımızda yaşıyor

0

Lenin’in ölümünün 100. yıldönümü sebebiyle onun hayatı ile politik görüşlerine dair birçok materyal üretilecek. Kimlerin Lenin’in gerçek takipçileri olduğu, kimlerin Lenin’in epigonları olduğuna dair yoğun tartışmalar yaşanacak.

Biz burada, büyük Marksist üstatlarımızdan birisi saydığımız Lenin’in öğretisinin en öne çıkan üç yönünü inceleyeceğiz. Bizim iddiamız şu ki, bugün solun büyük bir kısmı, Lenin’in öğretisinin bu üç yönüyle hesaplaşmamıştır.

Slavoj Zizek de dahil birçok solcu entelektüel “Lenin’e dönülmesi” çağrısı yapıyor. Ancak bu çağrının özü bir günah çıkarma törenini andırıyor ve içeriğinde saklı bir itiraf yatıyor: Sadece Lenin’in programını terk etmiş olanlar, ona geri dönme ihtiyacı hissedebilirler.

Akımımızın asla terk etmediği, bu nedenle kendisine geri dönmeye de hiçbir zaman ihtiyaç duymadığı Lenin’in siyasal mirasının öne çıkan bu üç yönünün, bizim ayırt edici özelliklerimiz arasında olduğu inancındayız. 

Devrimci parti

Leninizm her şeyden önce, demokratik bir mücadele örgütüne duyulan ihtiyacın anlaşılmasıdır. Leninist partinin Stalinist karikatürü, arkasında büyük bir politik ve örgütsel enkaz ile bilinç bulanıklığı bıraktı. Bu enkazın dumanının üzerinde şu düşünce hâlâ dolaşmakta: yatay örgütlenme veya örgütsüzlüğün, merkezi bir mücadele örgütünden daha etkili olabileceği. Parti örgütünün Stalinist karikatürü; kendini politik olarak geliştirmeyen kadroları, eleştirel olmayan bir disiplini, önderliğin politikalarının bürokratik emirlere dönüşmesini, parti üyelerinin politika tartışmasının yasaklanmasını, parti tabanının parti politikaları üzerinde söz hakkına sahip olmamasını ve parti içinde koşulsuz bir itaati öngörür. Bu bürokratik aygıt, Lenin’in öncü parti modelinin bir reddidir.

Ancak kimi akımlar, parti örgütünün Stalinist karikatürünün reddini, partiye dair Luxemburgçu bir anlayışa varana dek genişletmektedirler. Biz Luxemburgçu değiliz çünkü Rosa Luxemburg’un devrimci partiye dair görüşleri demokratist ve federatif yanılgılar taşıyordu ve bu yanılgılar nihai olarak, sosyal demokratlardan kopmakta çok geç kalan Alman komünistlerinin, 1918 Devrimi sırasında ezilmesini getirdi. Biz merkeziyetçiliğe karşı değiliz, bürokratik merkeziyetçiliğe karşıyız. Biz disipline karşı değiliz, partinin politize olmasına izin vermeyen disipline karşıyız. Biz bir devrimci önderliğin inşa edilmesinden yanayız ve bu devrimci önderlik, adı üstünde, bir önderliktir. Ancak bu önderliğin ne bürokratik ne de demokratist ve federatif yöntemlerle inşa edilebileceğine inanıyoruz. Lenin’in bütün ustalığı, bu iki hatalı uca savrulmadan, önderliği sınıf mücadeleleri içinde inşa etmeye başlayabilmiş olmasıdır.

İşçi hareketi ve işçi hareketi içinde oportünizme ve sekterizme karşı mücadele

Lenin, devrimci partinin köylülük veya kent yoksulları arasında değil, işçi sınıfı içinde ve işçi hareketiyle birlikte inşa edilmesi konusunda saplantılıydı. Elbette parti köylüler ve kent yoksulları arasında da faaliyet yürütecekti; ancak partinin siyasal ve örgütsel karakteri proleter olacaktı. Lenin, partinin işçi hareketinin rehberi olmasını hedefliyordu ancak tam tersi olacak şekilde, partinin de işçi hareketinden öğrenmesini istiyordu. Bu nedenle Lenin, işçi hareketi içindeki ikameci, dayatmacı, maceracı yöntem ve önerilere karşı katı bir şekilde mücadele etti. Genel olarak parti ve partinin hiçbir birimi, kendini işçi sınıfının yerine koyamazdı. Partinin programı işçi sınıfına dayatılamazdı; aksine bu program, mücadeleler içinde sabırla anlatılmalı ve işçiler tarafından sınanmalıydı. İşçilerin politik ve psikolojik olarak hazır olmadıkları maceralara atılmak ölümcül sonuçlara yol açacaktı, bunlardan kaçınılmalıydı. Çeşitli işçi örgütlerinin hain ve oportünist önderlikleri olabilirdi ve bu önderlikler partinin eleştirilerinin hedefinde de olmalıydı, ancak ne kadar gerici olursa olsun hiçbir işçi örgütü terk edilmemeliydi.

Birçok aktivist ve hatta devrimcinin işçi hareketi konusunda kafası karışıktır. Hemen hemen hepsi işçi hareketinin önemli bir rolü olduğunu kabul eder ancak işçi hareketine, genellikle o bir yükseliş dönemindeyken yaklaşır veya yaklaşmaya çalışırlar. Biz, tıpkı Lenin gibi, işçi hareketinin önemli bir rolü olduğunu söylemiyoruz, biz işçi hareketinin merkezi ve belirleyici bir role sahip olduğunu söylüyoruz. Aktivistler ile devrimcilerin çoğu, faaliyetlerini, o sırada hangi toplumsal kesim en militan mücadeleleri veriyorsa o toplumsal kesime odaklamayı tercih eder. Ancak devrimci partinin inşası, borsada yükselen kâğıtlara yatırım yapmak gibi değildir ve böyle bir yöntemle inşa edilemez. O sırada militan mücadeleler veriyor olsun veya olmasın, partinin inşasının merkezinde işçi sınıfı vardır. İşçiler, o sırada derin bir gerileme ve atalet dönemine girmiş de olabilirler; bu yine de bizim inşa stratejimizi değiştirmez. İşçi sınıfını merkeze almamızın nedeni basittir: Toplumsal bir sınıf olarak yalnızca işçi sınıfı kapitalizmi ilga etme kapasitesine sahiptir.

Ancak işçi sınıfının merkezi rolünün kabulünü, diğer toplumsal mücadelelerin reddine dek genişleten kesimler mevcuttur. Lenin, kendi partisini, bu kesimlere karşı sıkı bir mücadele eşliğinde inşa etmişti. Bu kesimler ezilen ulus mücadelesini, kadın ve lgbti+ mücadelesini, ekolojik mücadeleleri, savaş karşıtı hareketi, ırkçılık karşıtı mücadeleyi, göçmen ve mülteci hakları için verilen mücadeleyi ve benzerlerini, bunların saf işçi hareketleri olmamalarından dolayı reddedebilirler. Bu oldukça hatalı bir tutumdur zira öncelikle, siyasal ve ekonomik sistemle tarihsel bir mücadele içinde olan birçok toplumsal kesim işçi sınıfının müttefikleridir. İkinci olarak, işçi hareketi ile toplumsal hareketlerin iletişimini kesmek, her iki tarafın da siyasal eğitimine zarar vermektedir. Üçüncü olarak, toplumsal hareketlerin birçoğunun toplumsal hedeflerinin hayata geçmesinin veya gündeme getirilmesinin şartı, işçi hareketinin politik programında yatmaktadır.

İşçi demokrasisi

Lenin, yalnızca sınıflar mücadelesinin varlığını kabul eden birinin Marksist olarak tanımlanmaya hak kazanmadığını, Marksist olarak tanımlanabilmek için aynı zamanda proletarya diktatörlüğü (yani işçi demokrasisi) rejiminin zorunluluğunu da kabul etmek gerektiğini yazmıştı. Marx proletarya diktatörlüğü kavramını ortaya attığında, “diktatörlük” terimini Roma’daki anlamıyla kullanıyordu: yani belirli bir kesime, belirli bir dönem boyunca toplumu yönetmesi için olağanüstü yetkilerin tanınması.

Sosyal demokrasi ve Stalinizm politik programlarından işçi demokrasisini çıkaralı çok oldu. Onların programları kapitalist bloklarla sınıf işbirlikçi koalisyon hükümetlerinin kurulmasını öngören çeşitli siyasal formüllerle dolu. Castro-Chavizm, Avrokomünizm veya çeşitli anarşist, otonom hareketler söz konusu olunca da aynı gerçek geçerlidir: Bu siyasal akımların hiçbirisi, ekonominin toplumsal olarak işçi sınıfı tarafından yeniden örgütlenmesi gerektiğini ve bu yeniden örgütlenmenin ancak ve ancak işçi sınıfının hizmetindeki bir işçi devleti aracılığıyla gerçekleştirilebileceğini kabul etmemektedir. “Demokratik halk iktidarı”, “halk meclisleri iktidarı”, “demokratik cumhuriyet” ve buna benzer tanımlamaların hepsi, kapitalist sınıflar ile emekçi sınıflar arasında bir koalisyon hükümetinin kurulmasını öngörmektedir. Bunların hiçbirisi, Lenin’in tarif ettiği ve hayata geçirdiği biçimiyle, işçi demokrasisi rejimi değildir. Bir işçi demokrasisi rejiminin tesis edilmesini hedeflemek noktasında biz Troçkistler küresel düzlemde yalnızız.

Yerel seçimlerde emekçiler için lokantalar ve kreşler istiyoruz!

0

Geçenlerde bir arkadaşımla sohbet ediyorduk ve konu elbette siyasete ve oradan da doğruca ekonomik krize geldi. Ekonomik krize karşı aldığımız bireysel önlemler (nerede hangi ürün daha ucuz vs.) üzerine konuşurken mahallesinde belediye tarafından açılan kent lokantalarından bahsetti. Görece ucuz yani karşılanabilir ve kaliteli besinlerin sunulduğunu söyledi. DİSK-AR’ın son yayınlarına göre en yoksulların yıllık gıda enflasyonu yüzde 113 dolaylarında. Ekonomik krizin her geçen gün derinleştiğini ve dünya her geçen gün gıda tedariki konusunda güvencesizleşirken Türkiye’nin de bu güvencesizlikten etkilenen ülkelerin en başlarında geldiğini düşünürsek, oldukça değerli bir şey gibi geliyor bu kulağa.

Peki, bu kent lokantaları sadece pilot bölgelerde ve esasında mevcut belediye yönetimlerinin reklam amacıyla yürüttüğü projeler olarak mı kalmalı? Yoksa aslında her mahalle için talep edeceğimiz, gıda masraflarımızı düşürecek ve güvenli gıdaya ulaşımımızı sağlayacak birimler olarak mı gündemimize girmeli? Bizler için cevap net olmalı: Her emekçinin kolayca ulaşabileceği, başta emekçilerin yoğun olarak yaşadığı mahallelerde olmak üzere güvenilir, sağlıklı, denetlenebilir ve ulaşılabilir emekçi lokantalarını talep etmeli ve siyasetini yapmalıyız.

Bunun için güzel bir fırsat önümüzde duruyor. Hazır herkes belediye seçimlerinde sosyalistlerin alması gereken tutumları tartışmaya başlarken biz de her mahalleye emekçiler için lokantalar talebini belediye seçimi programımıza almalı ve bu talebi emekçilere taşımalıyız. Bu talep özellikle işçi kadınların yani hem evde patriyarkal sömürüye hem de işte kapitalist sömürüye tabi olan emekçilerin ihtiyacı dolayısıyla da acil bir talep olabilir. Zira tüm ev işleri gibi yemek yapmak da toplumsal olarak çoğu zaman kadınlara biçilen ve dayatılan bir rol.

Bu konu üzerine düşünürken, cinsiyetçi işbölümü nedeniyle kadınların çocuklar ve yaşlılar için sarf etmek zorunda bırakıldığı ev içi bakım emeğini de ele almak gerekiyor. Karşılığı ödenmeyen bu emek süreci ancak bu işlerin toplumsallaştırılmasıyla ortadan kaldırılabilir. Emekçi mahalleler başta olmak üzere emekçiler için her yerde açılacak kreşler ve bakımevleri bu yönde bir adım olabilir.

Bu iki talebin emekçi kitleler arasında yaygınlaştırılması için emekten yana partilere ve sendikalara çok büyük sorumluluklar düşmekte. Bu sorumlulukları ancak emekçilerin acil ihtiyaçlarını temel alan bir eylem programı çerçevesinde siyasete birlikte müdahele ederek yerine getirebiliriz.

Sermaye ve iktidarın işbirliğine karşı kadınlar mücadelede

0

2023 yılı boyunca kadınların başını çektiği grev ve direnişler, kadınların sadece insanca çalışma koşulları için değil toplumsal cinsiyet eşitliği için de mücadele verdiğini gösterdi. Gerek İzmir Agrobay Seracılık’ta kötü çalışma koşullarına ve ücretsiz izin dayatmalarına karşı Tarım-Sen’de örgütlendikleri için Kod-46 ile işten atılmaları üzerine direniş başlatan kadınlar, gerekse de Urfa Özak Tekstil’de insanlık dışı çalışma koşullarına karşı Birtek-Sen’de örgütlendikleri için patronun gözdağı vermek üzere bir kadını işten atmasıyla direniş başlatan kadınlar işyerlerinde mobbinge, ayrımcılığa ve tacize uğradıklarını anlattılar. Her iki direniş de sıkça polis şiddetine maruz kaldı. Daha birkaç ay önce Malatya’da Birtek-Sen’de sendikal faaliyet yürüten kadınlar emniyet tarafından babalarına kocalarına şikâyet edildiler. Bu yıl gerçekleşen Maya Mekanik, Burda Bebek, MKS Transformatör, Maka Otomotiv, Barutçu Tekstil gibi grev ve direnişlerdeki kadın işçilerin talep ve sorunları da benzerdi. Kadınlar emek mücadelesi verirken aynı zamanda erkek-devlet şiddetiyle de mücadele ediyorlar. İktidar ve sermaye, örgütlülüğün gücünden korktuğu gibi kadınların örgütlü mücadelesinden de korkuyor.

Kadınların karşılıksız emeği, asgari ücretin neresinde duruyor?

2024 yılına ise yine en temel ihtiyaçlarımızı bile karşılamaya yetmeyecek ve enflasyon karşısında hızla eriyecek bir asgari ücretle giriyoruz. Asgari ücretin ortalama ücret olduğu ve milyonlarca emekçinin asgari ücret dahi almadığı düşünüldüğünde, bu durum kadınları doğrudan etkiliyor.

DİSK-AR’ın 2024 Asgari Ücret Araştırması raporuna göre kadınların yüzde 60’ı asgari ücret ve civarı ücret alırken yüzde 41’i asgari ücret dahi almıyor. Özel sektördeki kadın işçilerin yüzde 54’ü asgari ücret altında ücretlerle çalıştırılıyor. TÜİK’in Kazanç Yapısı İstatistikleri 2022 raporuna göre de çoğu istatistik erkekler lehine. Örneğin eğitim durumuna göre yıllık ortalama brüt kazanç, tüm eğitim düzeylerinde erkeklerde daha fazla. Ekonomik faaliyete ve meslek grubuna göre toplam ücret-kazanç farkı yüzde 6,2. Aynı fark, yaş grubuna ve kıdem yılına göre yapılan istatistikte de mevcut. Kadınların erkeklerle eşitsiz durumda olmadığı neredeyse tek durum, toplu iş sözleşmesi olan işyerleri.

Peki kadınların ev ve bakım işlerine harcadığı ücretsiz emek, asgari ücretin neresinde duruyor? Artan yoksulluğun psikolojik ve maddi yükünü üstlenen, ekonomik krizden daha eşitsiz şekilde etkilenen, ücretli çalışsın veya çalışmasın evde karşılıksız emek harcayan kadınların bu görünmeyen emeği telafi edilebilir mi?

Çözüm, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ortadan kaldırılmasıdır. Biz tüm emekçiler için asgari değil insanca yaşamaya yetecek bir ücret talep ediyoruz. Bununla birlikte eşdeğer işe eşit ücret, kadınlara yönelik istihdam ayrımcılığının sona ermesi, ev ve bakım işlerinin toplumsallaştırılması ve hijyen ürünleri gibi temel ihtiyaçlara erişimin parasız olması da bu eşitsizliğin ortadan kalkması yönünde taleplerimiz arasında. Ancak asıl hedefimiz elbette çifte sömürümüzün kaynağı olan patriyarkal kapitalist sistemi alaşağı etmek!

Yemen’e yönelik emperyalist saldırıyı reddediyoruz! Gazze’yle dayanışmaya devam!

0

Cuma ve Cumartesi günü ABD ve İngiltere, Yemen’i bombaladı; bunun sonucunda beş kişi öldü ve çok sayıda kişi yaralandı. İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal, Yemen’e yönelik gerçekleşen bu yeni emperyalist saldırıyı kategorik olarak reddediyor.

Cuma günü Sana’nın yanı sıra Sa’ada, Hodeida ve Taez şehirleri emperyalistlerce bombalandı. Cumartesi günü bombalama daha da kapsamlı oldu ve yaklaşık 28 konum hedef alındı. Bu arada Joe Biden, Yemen’deki hedefleri vurmaya devam edeceklerini söyledi. ABD ve İngiltere’nin bombalamaları İsrail’i ve onun Gazze’deki vahşi saldırganlığını desteklemek içindir. Yemen, kahraman Filistin halkını desteklemek için somut adımlar atan az sayıdaki ülkeden biri.

Yemen’deki Husi hareketi, 19 Kasım’dan bu yana İsrail bayraklı gemileri ve İsrail’e mal taşıyan diğer gemileri hedef alarak Filistinlilere desteğini gösteriyor ve Gazze soykırımına karşı çıkıyor.

Kızıldeniz ve Aden Körfezi’ndeki gemilere düzenlenen saldırılar İsrail ekonomisini ve ticaretini etkiledi. Yemen’de milyonlarca insan Filistinlilerle dayanışmak için yürüdü. Yemenliler Amerika Birleşik Devletleri’nde, Kanada’da, Avrupa’da ve Ortadoğu ile Kuzey Afrika’da kitlesel seferberliklerle ifade edilen, Filistin’le dünya çapındaki büyük dayanışma hareketinin bir parçası olarak yürüdüler.

ABD ve İngiltere’nin son günlerdeki emperyalist saldırıları “savunma eylemleri” olarak meşrulaştırılırken, Avustralya, Kanada, Bahreyn, Danimarka, Almanya, Hollanda, Yeni Zelanda ve Güney Kore tarafından da bu saldırganlık “Refah Gardiyanlığı Harekatı” olarak desteklendi. Bu, Kızıldeniz’deki gemilere yönelik Husi saldırılarını durdurmak için Aralık ayından bu yana ABD tarafından desteklenen çokuluslu bir askeri ittifaktır.

Amerika Birleşik Devletleri bu koalisyonu oluşturmakta zorluk yaşadı çünkü Avrupa Birliği’nden başlangıçta katılmayı planlayan Fransa, İtalya ve İspanya gibi ülkeler daha sonra bunu yapmamaya karar verdi; benzer bir durum ABD emperyalizminin Ortadoğu müttefikleri arasında da ortaya çıktı. Mısır ve Suudi Arabistan ittifaka dahil olmadı.

BM Güvenlik Konseyi, Gazze’deki soykırımı ve Yemen’in emperyalist bombardımanını gözardı ederek, Yemen’i Kızıldeniz’e yönelik saldırıları durdurmaya çağırarak iki yüzlü bir tutum sergiledi.

Husilerin Kızıldeniz’deki eylemleri, yaklaşık 2000 geminin, dünya ticaretinin yaklaşık yüzde 12’sini oluşturan bu rotadan sapmasına neden oldu; mal teslimatında gecikmelere ve navlun oranlarında artışa neden olarak İsrail’in ticaretini etkiledi. Bütün bunlar, Siyonist varlığın Gazze’ye gıda, ilaç ve yakıt girişini engelleyen insanlık dışı ablukasına misillemedir.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, Yemen’e yönelik emperyalist saldırıyı reddediyoruz. Dünya halklarını Gazze’deki Siyonist soykırıma karşı sokaklara çıkmaya ve Gazze Şeridi’nde üç aydır süren aralıksız bombalamalardan ve işgal altındaki Batı Şeria’daki aralıksız baskınlardan sonra Siyonist işgalciye kahramanca direnen Filistin halkını desteklemeye çağırıyoruz.

İUB-DE bütün halklara, hükümetlerinden İsrail’le olan tüm ekonomik, ticari, kültürel ve askeri anlaşmaları bozmalarını talep etme çağrısında bulunuyor: İsrail’e silah sevkiyatına son, Siyonist varlığa ABD kaynaklı mali ve askeri yardıma son, Yemen’in emperyalizm tarafından bombalanmasına son, İsrail yakınındaki ve Ortadoğu’daki ABD filosu defol! Halklar, hükümetlerinden, özellikle de Arap hükümetlerinden, İsrail’le ilişkilerini kesmelerini ve Filistin direnişine ihtiyacı olan her şeyi vermelerini talep etmelidir.

Yerel seçimler işçileri niçin ilgilendiriyor?

0

Yerel seçimler yaklaşırken düzen partileri en iyi hizmeti verme iddialarını sıralıyor. Biz emekçiler ise yerel seçim sürecinde “Herkes çalıyor, bari ulaşabildiğimiz kişiye oy verelim” ya da “Hiç değilse AKP gerilesin” seçeneklerine sıkıştırılıyoruz.

Yerel seçim sürecine iki büyük zorluk içerisinde giriyoruz. TÜİK bile emekçilerin geçen yıla göre daha çok çalışıp daha az kazandığını kabul ederken hükümet de kayyum atama gibi baskıcı uygulamalarıyla oy vermeyi anlamsızlaştırmaya çalışıyor.

Tüm bunlara rağmen yerel seçimler biz emekçiler için önemini koruyor. Yerel seçimler, AKP iktidarı için kendisini sorgulattığı süreçler olmaya devam ediyor. Onca seçim zaferi ve Tek Adam sistemine rağmen, yerel seçimlerdeki her gerilemesi hanesine yazılı bir yenilgi olarak karşısında duracak.

Öte yandan doğru bir belediyeciliğe ihtiyaç duyanlar asıl biziz. Zenginler de yoksullar da belediye ile iş yapıyorlar. Ancak yoksullar belediyenin kalabalık otobüslerini kullanıp işe giderken zenginler burada otobüs ihalelerine giriyor. Yoksullar ancak sağlıklı bir altyapı hizmetinden faydalanabilirlerse hastalıklardan korunup daha insani yaşama koşullarına sahip oluyorlar. Ancak altyapı çalışmalarından ötürü evinin önü harabeye dönen, ay sonunu getirmek için su faturasını hesaplayan bir zengin yok. Marmara yüzeyine müsilaj çıktığında dahi yalnızca biz emekçiler gerçekten üzülüp çözüm istedik. Marmara’yı kirleten hiçbir kurum faaliyetten men edilmedi. Ergene suyu hâlâ kapkaranlık, Dilovası hâlâ kanserin en çok görüldüğü bölgelerden biri.

Belediyeler “Halk için iyi olur” denerek kurulmadıkları gibi öyle işlemiyorlar da. Türkiye’nin ilk belediyesi yoksul halk değil, İstanbul’daki İngilizler için kurulmuştu. Bugün de emekçilerin temel yaşam masraflarını düşürüp ücretlerini baskılarken ihalelerle şirketlere kâr dağıtmak amacıyla işliyorlar.

Orman arazilerine yaptıkları villada ya da Boğaz’daki yalısında oturan hiçbir burjuva aile belediyeden metro-otobüs istemiyor. Hizmete ihtiyacı olanlar biziz. Yerel seçimlere dahil olarak kâr amaçlı değil ihtiyaç odaklı, sermayeden değil emekçiden yana bir belediyecilik diyen sözümüzü daha gür ifade edebiliriz.

Sermaye partilerinin aldatmacasına karşı savunmamız gereken kaynak yaratıcı, katılımcı, çevreye duyarlı, Kürt halkının ve tüm ezilen kesimlerin demokratik taleplerini benimseyen, kadınlara ve lgbti+lara pozitif ayrımcılık anlayışını gözeten ve emekçi kesimlerden yana bir yerel yönetimdir. Böyle bir yerel yönetim çağrısı belediyelerde emekçi denetimi, herkese bir konut, herkese parasız sağlık ve eğitim, belediyelerde kadın temsilinin artması, toplumsal cinsiyet eşitliği odaklı politika ve hizmetler, kâr gözetmeyen güvenli toplu ulaşım, ekolojik yıkım ile mücadele, belediye çalışanlarına ve bütün emekçilere insanca ücret, sigorta ve sendika hakkı gibi taleplerimizin sahiplenilmesinin yolunu açabilir.

2024 yerel seçimlerine doğru

0

2023 yılına damgasını vuran olaylardan biri kuşkusuz 14 Mayıs genel seçimleri oldu. Bu seçimlere, 21 yıllık iktidarının ömrünü uzatan Erdoğan yönetimi karşısında beklenmedik bir biçimde hezimete uğrayarak krizi derinleşen düzen muhalefeti damgasını vurdu. Bu seçimde düzen muhalefeti en az Cumhur İttifakı kadar çürümüş olduğunu ve emekçi halka sahici bir seçenek sunamadığını açıkça ortaya koymuş, AKP yönetiminin en zayıf düştüğü bir dönemde dahi, iktidarı Cumhur İttifakı’na hediye etmişti. Millet İttifakı’nın politikasına uyarlanan, cumhurbaşkanı adayına politik destek sunan HDP ve sosyalist hareketin geniş kesimi de geniş kitlelerde demoralizasyona sebep oldu ve bunun etkileri hâlâ sürmekte.

Özgüven tazeleyen Erdoğan ve AKP yönetimi, seçimlerden sonra “IMF’siz IMF programı” ile emekçilere dönük saldırı programına hız verdi. Orta Vadeli Program ile emekçilerin üzerindeki vergi yükü artarken yüksek enflasyon devam etti. Böylece, hayat pahalılığı daha da kronik hale gelirken, ortalama genel ücret haline gelmiş asgari ücret ile sefaletin sürdürülmesi amaçlandı. Aynı zamanda bürokrasideki çürüme, Gezi davası ve Can Atalay örneğinde somutlaşan baskıcı politikalar, hakları için direnenlere yönelik baskılar ve Kürt hareketine dönük gözaltı ve tutuklamaların sürdüğü bir atmosferde yılı kapattık.

İşte bu siyasi atmosferde, Mart 2024’te gerçekleşecek yerel seçimlere doğru gidiyoruz. Cumhur İttifakı’nın mevcut yapısı ile yerel seçimlere hazırlanacağı, Millet İttifakı’nın dağılmasının ardından CHP ve İyi Parti’nin kendi adayları ile seçimlere gireceği görülüyor. İstifalarla sarsılan İyi Parti, Cumhur İttifakı’yla yakınlaşma yönünde ilerliyor. DEM Parti’nin gündeminde ise öncelikle kayyum atanan belediyelerin geri kazanılması bulunuyor. Batıdaki büyükşehirler için kendi listeleriyle hazırlanmakla birlikte, CHP ile işbirliği ihtimali masada güçlü biçimde durmaya devam ediyor.

Son genel seçimlerde ortak bir güç birliği inşa edemeyen sol sosyalist partiler, yerel seçimler öncesinde de iyi bir sınav veremiyor. Formalitenin ötesine geçmeyen birkaç toplantı dışında temel olarak, CHP ile DEM Parti arasındaki görüşmelerin sonuçları bekleniyor. CHP’ye “sağcı aday göstermeme” çağrılarından “sosyalist belediyeler birliği” kurma projesine geniş bir yelpaze arasında salınım yapılırken, burjuva ittifaklardan bağımsız bir siyasi seçeneğin inşası bir kez daha ikinci plana itiliyor. İşçi sınıfı ve emekçi kitleler içerisinde örgütlenmeyi; düzen muhalefetinden bağımsız, kopuşçu bir iktidar perspektifini önüne koymayan solun yerel seçim sonuçlarından da umduğunu bulamayacağını görmesi gerekiyor.

2024’e ekonomik yıkımın eşi benzeri görülmedik bir düzeye ulaştığı ve antidemokratik saldırıların tüm hızıyla devam ettiği bir dönemde giriyoruz. Üstelik seçimlerin ardından iktidar çok daha sert bir kemer sıkma programını hayata geçirmeye hazırlanıyor. Bu saldırı dalgasına ve antidemokratik uygulamalara karşı sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin ve sosyalist hareketin öncülüğünde bir acil eylem planının örülmesi hayati önem taşıyor. Bu temelde, düzen güçlerinden bağımsız bir emek ittifakının yerel seçimleri de gündemine alarak somut bir gerçeklik haline gelmesi en acil görevimiz olmayı sürdürüyor.

2024’te fark yaratabilecek olan ortak mücadele niyeti ve becerisi

0

Geride bıraktığımız yılı Türkiye açısından birçok farklı ölçütle değerlendirebiliriz. Ancak sanıyorum ki Tek Adam rejiminin hem tercihleri hem de sınırları bağlamında en muazzam göstergeyi 6 Şubat depremleri olarak alabiliriz. 6 Şubat, 11 ilde çok ağır kayıp ve yıkım yarattı. Ortaya çıkan yıkımın tespiti hâlâ tam olarak yapılmış, kamuoyuyla şeffaf bir şekilde paylaşılmış ve sorumluluğu alınmış değil. En az bunun kadar vahim olan ise her açıdan bir enkaza terk edilmiş kitlelerin hayatında fark yaratacak adımların atılmamış olması. Özellikle en ağır bilançoyu yaşayan illerden biri olan Hatay’da en temel ihtiyaçlara ulaşımda bile hâlâ büyük eksikliklerin olduğunu görüyoruz. Kısa bir süre önceki ziyaretimizde bir emekçi dostumuzun iktidarın politikalarını eleştirirken söylediği gibi, “Antakya’da hâlâ konuşulan tek şey yıkım, sonrasını -yeniden inşayı- konuşmaya başlayabilmiş bile değiliz.” 150 binden fazla kişinin konteyner kentlerde yaşadığı Hatay’da hayat hâlâ enkaz yığınlarının arasındaki küçük boşluklar arasında süregidiyor.

Diğer yandan, bu ölçüt, 6 Şubat depremlerinin yarattığı yıkım, sadece iktidarın değil sol muhalefetin yapabildiklerinin ve yapamadıklarının da turnusolü olmaya devam ediyor. Öncelikle, depremin hemen ardından yardım ve dayanışma için gösterilen örgütlenmenin, iktidarın politika ve tercihlerinin yarattığı devasa boşluk karşısındaki etkisi ve önemi apaçık ortada. Ancak bunu sağlayabilmiş, sağlayabilmek için de tüm engellemeler ve sınırlılıklar içinde muazzam bir çaba sarf etmiş sol muhalefetin, bunun bir adım sonrasını -çabaların ve eylemin ortaklaştırılmasını, bunun mekanizmalarının yaratılmasını ve sürekliliğinin sağlanmasını- gerçekleştirebilme konusunda aynı çabayı ortaya koyduğunu söyleyebilmek oldukça zor. Bunun neden başarılamadığını, hangi önceliklerin ve/veya ikameci tutumların işin içine girmeye başladığını, nerelerde birlikte iş yapma becerisini ve belki de niyetini göstermekten uzaklaştığımızı düşünmek gerekiyor. Elbette bu soruyu başka konular için de gündemde tutmak mümkün ve gerekli: ekonomik kriz ve yoksulluk, demokratik haklara dönük saldırılar, sendikalaşmaya dönük engeller ve tabii ki seçimler…

Bu soru, sol muhalefet olarak 2023 muhasebemizin de merkezinde yer almalı. Açık ki, yıkımı değil emekten, eşitlikten, özgürlükten yana bir “yeniden inşa”yı konuşmaya başlamak için bu muhasebe büyük önem taşıyor. Emekçi kitleler açısından yeni günleri, yılları geride bıraktıklarımızdan farklı kılabilecek tek güç, bağımsız sınıf hattına dayalı ortak bir mücadeleyi örme becerimiz olacak.

Filistin direnişi devam ediyor

0

7 Ekim’de Filistin direnişinin gerçekleştirdiği El Aksa Tufanı operasyonunun etkileri devam ediyor. İşgalci İsrail güçlerinin Gazze’ye yönelik başlattığı soykırım harekatı sonucunda hayatını kaybeden Filistinlilerin sayısı 21 bini aşarken, Gazzelilerin yüzde 90’ı yerinden edildi ve on binlerce yaralı var.

Siyonist İsrail’in yarattığı bütün yıkıma rağmen Filistin halkı ve silahlı direniş mücadeleyi sürdürüyor. Direniş hem Gazze’de hem de Batı Şeria’da yeni bir Nekbe’nin gerçekleşmemesi adına varlık yokluk savaşı veriyor. Korsan devlet İsrail, saldırılarının başında Filistin direnişiyle hiçbir şekilde müzakere etmeyeceğini ilan etmiş olsa da kısa süreli bir ateşkese ve esir değiş tokuşuna mecbur kalmıştı. Bütün sınırlılıklarına rağmen İsrail için bir geri adım anlamına gelen yedi günlük insani ara boyunca Gazze’nin kuzeyi de dahil olmak üzere birçok bölgede Filistinlilerin evlerine dönme çabası ve direnişin sokakları kontrol etmeyi sürdürmesi oldukça önemliydi.

Siyonist güçler Gazze şehir merkezinin de yer aldığı kuzey kısmında kontrolü belli oranda ele geçirse de bu konumlarda da direniş hâlâ saldırılarını sürdürüyor. Özellikle insani aranın ardından Gazze Şeridi’nin güneyine yönelik başlayan saldırılarda ise Siyonist güçler ağır kayıplar veriyor. Han Yunus’un özellikle Şucaiyye mahallesinde Filistin direnişi işgalcilerin ilerlemesini engellemiş gözüküyor. Bu gelişmelerin nasıl devam edeceğini kestirmek güç fakat şu rahatlıkla söylenebilir ki Filistin direnişi savaşı kaybetmediği koşullarda kazanacak, Siyonist İsrail ise Gazze’yi askeri olarak tamamen kontrol altına almadığı sürece kaybetmiş olacak. Mevcut tabloda bütün insani drama rağmen Filistin direnişi sahada inisiyatifi kaybetmişe benzemiyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği- Dördüncü Enternasyonal önderlerinden Miguel Sorans’ın İUB-DE 8. Dünya Kongresi’nde ifade ettiği gibi “Filistin’deki siyasi-askeri çatışma emperyalizmin krizinin en açık ifadesi olmakla birlikte, aynı zamanda dünyadaki sınıf mücadelesinin de merkez noktasıdır.” Bu tezi tasdik eden bir biçimde ABD emperyalizmi, Gazze’nin kendisi için yeni bir Vietnam olmaması amacıyla İsrail’i askeri ve mali olarak destekliyor. Husilerin Kızıldeniz’deki gemi geçişini zorlaştırmasına karşı uluslararası bir koalisyon kurulması planı da İsrail’in ikmal hatlarının açık tutulmasını hedefliyor. Emperyalistlerin onca desteğine rağmen İsrail’in kendi belirlediği hedeflere ulaşamaması ve Filistin direnişinin üç aydır askeri olarak yenilmemesi oldukça kritik. Bu tabloda bizlere düşen ise dünya ölçeğinde emekçiler ve ezilen halklar olarak Filistin direnişine koşulsuz desteğimizi sunmak ve hükümetlerimizin İsrail’le bütün ilişkilerini kesmesi için seferber olmaya devam etmek.

Şimdi değilse ne zaman? Ortak mücadele hattını örelim!

0

Asgari ücreti mücadelemiz belirleyecek demiştik. O yazımızda bir gerçeğe daha dikkat çekerek “Yeni asgari ücretle birlikte Türkiye’deki emekçilerin yarısına yakını açlık sınırına mahkûm edilecek” de demiştik. Öyle de oldu! Açlık sınırının 16 bin 483 liraya yükseldiği aralık ayında 2024 için asgari ücret 17 bin liraya yükseltildi. Evet, asgari ücreti mücadelemiz belirledi. Birleşik bir mücadele hattı örülmediği takdirde açlık sınırına mahkûm olduğumuz bir kez daha tescillendi!

Şimdi yeni yılın ilk birkaç ayında her mal ve hizmete peş peşe zamlar geleceğini biliyoruz. Zamların yanında, 1 Ocak’tan itibaren tüm harç ve vergilere de yüzde 58 oranında bir zam geleceğini üretici fiyat endeksine göre hesaplanan yeniden değerleme oranından biliyoruz. Tüm bunları topladığımızda her yıl olduğu gibi açlık sınırının çok az üzerinde açıklanan asgari ücretin kısa süre sonra onun da gerisine düştüğünü göreceğiz.

Unutmayalım, bu ay asgari ücretin belirlenmesi dışında 2024 bütçesi de mecliste kabul edildi. Bütçeye göre 7,4 trilyon TL vergi toplanması planlanıyor. Bu miktarın yüzde 55’i ise emekçilerin KDV ve ÖTV’lerinden oluşacak. Toplanacak bu kadar vergiye rağmen bütçede 2,6 trilyon TL açık oluşacağı öngörülüyor. Toplanacak vergiyi ülke nüfusuna bölersek (kabaca 85 milyon) büyükten küçüğe herkese düşen yıllık vergi miktarı 87 bin TL. Kişi başı bu kadar çok vergi verilen bir ülkede herkesin refah içinde yaşaması gerekirdi. Öyleyse “vergilerimiz nereye gidiyor” sorusunu bir kez daha soralım.

Toplanacak bu kadar verginin 1,2 trilyonu sadece faize gidecek. 2024 yılı boyunca ödememiz gereken dış borç miktarının 219,9 milyar dolar (şu anki döviz kuru ile 6,1 trilyon TL) olduğunu göz önüne alırsak, kişi başına düşen yıllık 87 bin TL’nin neredeyse tamamının faize ve dış borca gideceğini söyleyebiliriz. Elbette oluşacak 2,6 trilyon TL’lik açığın yeniden borçlanılarak kapatılacağını da ekleyelim.

Ülkede emekçilerin ortalama alım gücünün açlık sınırında tutulmasının yanı sıra, cebimizdeki son paraya dış borç ve faiz sebebiyle göz dikmiş bu iktidarın OVP olarak adlandırdığı IMF’siz IMF programı en yalın haliyle budur! Mehmet Şimşek boşuna “Vergiyi daha da tabana yaymalıyız” demiyor. Bakanlar boşuna “Asgari ücret yılda bir kez belirlenmelidir” demiyor. Hepsi sermaye lehine tıkır tıkır çalışan bir programın parçası. “Türkiye yüzyılının ilk bütçesi” diye sunulan bu bütçede emekçiler için açlık, yoksulluk ve bol bol vergi var.

Yukarıda bahsedilen bu programın eksiksiz uygulanması için yerel seçimler bekleniyor. Seçim sonrası kredilerin daraltılması ve ekonomiyi küçültme gibi hedefler daha sert şekilde gerçekleşecek. Hayat pahalılığının yanında işsizliğin de artacağına şahit olacağız. Önümüzdeki yıl Bakan Şimşek’in “Dünyada kredi kartına taksit uygulayan tek ülkeyiz” gibi açıklamalarını artan bir tonda sık sık duyacağız.

Bu duruma mahkûm değiliz elbet. Ne demiştik; onların planına karşı bizim planımız… Nebati ya da Şimşek politikası fark etmez. Sermaye lehine son derece örgütlü ve bilinçli hareket ediyorlar. Biz ise sınıfa karşı sınıf anlayışıyla ortak bir savunma hattı örmek zorundayız. Sendikalar ve emekten yana siyasi partiler bu saldırı programına karşı bir araya gelerek ortak bir mücadele hattı örmelidir.

Çoklu krizler içinde kıvranan bu saldırgan rejimin tüm planlarının birleşik ve örgütlü bir işçi mücadelesi karşısında alt üst olmaması için hiçbir sebep yok. Her şey için geç kalmadan soruyoruz: Şimdi değilse ne zaman?

  • Dış borç ödemesi derhal durdurulsun! Yap-İşlet-Devret soygununa son!
  • Sermayedarlara servet vergisi getirilsin, kaynaklar emekçiler için kullanılsın!
  • Alım gücümüzün artması için ücretlere her üç ayda bir zam!
  • KDV kaldırılsın, vergi yükü patronlara!

Basın, yayın, matbaa emekçilerinin örgütlü mücadelesini yükseltmek için ileri!

0

Türkiye’de basın emekçileri hem işçi sınıfının tüm kesimleri gibi yoksulluğa karşı mücadele ediyorlar hem de özgün biçimleriyle yine tüm ezilenleri ilgilendiren demokrasi sorunundan paylarını alıyorlar. 2024 yılına da işte böyle bir ortamda girdik. Asgari ücretin 2023 yılı sonunda yeniden belirlenmesi bu durumu değiştirmediği gibi ekonomik kriz sürüyor ve rejimin krizi derinleşiyor. Matbaa, basın, yayın emekçileri çoğunlukla asgari ücret bandında ve kötü koşullarda çalışıyorlar. Mesailer ücretsiz, belirsiz ve zorunlu.

Basın çalışanları sıklıkla sansürle karşı karşıya kalıyorlar. Hükümet ve yargı üzerinden yapılan baskılar, gazetecilerin özgürce haber yapmalarını engelliyor. Özellikle hükümeti eleştiren veya muhalif görüşler sunan gazeteciler dava, hapis, para cezası gibi yaptırımlarla karşılaşabiliyor. Daha geçenlerde Gerçek Gündem editörü Furkan Karabay uydurma bir gerekçeyle tutuklandı.

Örgütlenme ve toplu sözleşme hakkına yönelik saldırılara karşı koymak için gazetecilerin 2023 yılında pek çok grev yapması ve medya patronlarına karşı grev tehdidini öne sürmesi medya alanındaki mücadeleler açısından umut vericiydi. Bu ortamda, TGS öncülüğünde süren Sputnik grevi büyük bir anlam taşıyor. Örgütlenme, basın emekçilerinin kalemlerini özgürce ve emekten yana kullanabilmelerinin ön şartı. Sadece davalar, tutuklama tehditleri, çeteler değil bu özgürlüğe ket vuranlar, gazetecilerin üstünde bir kılıç gibi sallanan işten çıkarma tehdidi de özgür basını baskı altında tutuyor.

Buna karşı gazetecilerin, basın ve yayın işçilerinin mücadelelerini hem kendi aralarında hem de işçi sınıfının geniş kesimleriyle birleştirmesi gerekiyor.

Aralık ayının başında yapılan DİSK Basın-İş kongresi de mücadeleleri birleştirme yolunda önemli bir adımın başlangıcı olabilir. Uzun yıllardır sendikal barajın altında olan ve toplu iş sözleşmesi ya da protokoller gerçekleştiremeyen sendika, önüne koyduğu hedefleri gerçekleştirebilmesi durumunda Türkiye’de özellikle gazeteciler ve matbaa çalışanları açısından önemli bir mücadele mevzii olabilir. Asgari ücret pazarlıklarına yönelik özgücüyle yaptığı “Her harfin hakkını alacağız!” şiarlı eylem bu yolda atılan küçük ama değerli bir adım. Tabii burada emekten yana tüm güçlere, sendikada işçi demokrasisinin tesisi ve örgütsüz kesimlerin sendikayla buluşturulması yolunda önemli bir görev düşüyor.

Baskılarla ve yoklukla başa çıkmaya çalışan DİSK Basın-İş’in bu mücadelede ileri atılmasının yegâne yolu, işçilerle buluşması ve yolunu birleştirmesinden geçiyor. Sendikal rekabetin tüm sektörlerde işçi sınıfına zarar verdiği bir ortamda, rejimin saldırılarına karşı gazetelerde, yayınevlerinde, matbaalarda, çeviri bürolarında ve ajanslarda sendika farkı gözetmeksizin birleşik mücadelenin zeminini yaratmak DİSK Basın-İş’in birincil ödevi olmalı. Bu sayede işçi sınıfının ekonomik ve demokratik haklarına yönelik saldırılara etkili yanıtlar üretmek mümkün olabilir.

Siyasi tutsaklar için özgürlük mücadelesini yükseltelim!

0

Saray rejiminin baskı sisteminin en yoğun ve şiddetli yaşandığı yerlerin başında cezaevleri geliyor. Erdoğan yönetimi altında her yıl inşa edilen onlarca yeni cezaevinde binlerce siyasi tutsak bulunuyor. AKP-MHP iktidarı mücadeleci kesimleri hapishanelerde rehin tutarak yıldırmaya çalışırken, bu yöntemle tüm muhalefete gözdağı vermeye çalışıyor. Yeni yılın en önemli mücadele başlıklarından birisi, hiç şüphesiz, siyasi tutsakların özgürlüğü olacak.

İnsan Hakları Derneği’nin hazırladığı raporlara göre, 2023’te cezaevlerinde 5 bine yakın hak ihlali tespit edildi. Cezaevlerinde en az 34 kişi yaşamını yitirdi, en az 245 siyasi mahkûmun tahliyesi keyfi gerekçelerle ertelendi. Başta Aysel Tuğluk olmak üzere 1500’den fazla hasta tutsağın tahliyesi, mevcut yasalara ve en temel insan haklarına aykırı olarak reddedildi.

Siyasi tutsakların simgesel isimlerinin başında Selahattin Demirtaş geliyor. Saray’ın yargı üzerindeki talimatıyla 7 yılı aşkın süredir cezaevinde tutulan Demirtaş, başta Kobani olmak üzere pek çok davadan yargılanıyor. Geçtiğimiz günlerde, düzmece gerekçelerle yargılanmaya devam ettiği Kobani davasında Demirtaş, kapsamlı bir siyasi savunma yaptı. İddianamenin hukuksuz, keyfi ve iktidarın talimatları doğrultusunda hazırlanmış niteliğini açıkça ortaya koyarak AKP-MHP iktidarının baskı düzenine bir kez daha meydan okudu.

Siyasi tutsakların bir diğer önemli ismi Can Atalay. Gezi tutsağı iken TİP’ten Hatay milletvekili seçilen Atalay hakkında Anayasa Mahkemesi’nin iki kez hak ihlali tespitiyle serbest bırakılması kararı vermesine karşın, Anayasa maddesi çiğnenerek kendisi halen hapiste tutuluyor. Yargı kurumları arasındaki krizi de tetikleyen bu keyfi durum, Saray rejiminin sosyalist harekete ve tüm siyasi muhalefete dönük saldırısında yeni bir eşik anlamına geliyor.

Kürt siyasi hareketi, sosyalistler, insan hakları savunucularının yanı sıra rejimin hedef tahtasındaki bir diğer kesim gazeteciler. 2023’te 280 gazetecinin yargılaması devam etti. Gazeteciler toplamda 821 kez hâkim karşısına çıktı. 57 gazeteci ise halen tutuklu durumda.

Cezaevleri ve siyasi tutsaklar meselesi bu kadar hayati hale gelmişken, burjuva muhalefet bu konuda da rejime karşı herhangi bir ses yükseltmedi. İmamoğlu’nun seçimlere katılmasını engellemeye dönük keyfi cezaya dahi herhangi bir muhalefet geliştirmedi. CHP ve diğer düzen muhalefeti partilerinin Saray rejimi karşısındaki çürümüşlüğünün ve acizliğinin en net göstergelerinden birisi bu alandaki tutumu oldu.

Siyasi tutsaklar meselesi, her şeyden önce “hukuki” değil siyasi bir mesele olarak kavranmak zorunda. Can Atalay, Demirtaş ve diğer binlerce siyasi tutsağın serbest bırakılması ancak kitleleri harekete geçiren bir toplumsal seferberlik ve kampanyayla mümkün olabilir. Sosyalist partiler, Kürt siyasi hareketi, sendikalar ve demokratik kitle örgütlerinin öncülüğünde birleşik bir eylem planı hazırlayarak siyasi tutsaklar için özgürlük mücadelesini yükseltmeliyiz!

İktidar cephesinde sular durulmuyor

0

Daha beş ay önce seçimleri kazanan Cumhur İttifakı’nın içindeki çelişkiler seçim sonrasında gün ışığına çıktı. Genişleyen iktidar cephesi, bir zamanlar Erdoğan’ın Millet İttifakı’na yönelttiği beş benzemez eleştirisini en az onlar kadar hak ediyor.

En başta, iktidarın büyük ortakları AKP ile MHP arasında gerilim görünür hale geldi. MHP ile yakınlığı bilinen Süleyman Soylu görevden alındı; yerine atanan İçişleri Bakanı Yerlikaya döneminde sınırlı çete operasyonlarıyla, ülkücülere yakın mafya örgütleri hedef alındı. Bahçeli, AKP’nin, Cumhurbaşkanının yüzde 50+1 ile seçilmesi esasını değiştirme niyetini açıkça eleştirdi. Bahçeli’nin Anayasa Mahkemesinin statüsünün değiştirilmesi önerisinin AKP’de yarattığı rahatsızlık ortada. İki ortak, gerek devlet içinde kadrolaşmada partilerin alacağı pay gerekse de toplumsal muhalefetin bastırılmasında kullanılacak yöntemler konularında birbirleriyle mücadele içinde.

İktidarın küçük ortaklarından BBP ve YRP, bütçeye önemli eleştiriler getirdi. BBP lideri Mustafa Destici önce emeklilere kök maaş üzerinden yapılan yetersiz zamdan hoşnutsuzluğunu dile getirdi, ardından akaryakıt zammını eleştirip zenginler yerine yoksulların vergilendirilmesine ilişkin “ahlaki değil” ifadesini kullandı. YRP lideri Fatih Erbakan ise ekonomik kriz bağlamında AKP’yi “vatandaşların mağduriyetini görmezden gelmekle” eleştirdi, bütçeye hayır oyu vereceklerini açıkladı. Ayrıca YRP, üç metropol dışında, yerel seçimlerde kendi adaylarıyla Cumhur İttifakı ile yarışacak. Ancak, iki partinin zengin-yoksul ikilemi üzerinden getirdiği eleştiriler bir yanılsama yaratmamalı; çünkü bu sahte söylemler, kriz nedeniyle AKP’den kopabilecek emekçi kesimleri kendi partileri aracılığıyla ittifak içinde tutmaya hizmet etmekten başka bir işleve sahip değil.

İttifakın en gerici üyesi olan Hüda-Par ise Kürt halkına özerklik ile anadilinde eğitim hakkı taleplerinin yanı sıra, Şeyh Sait’e sahip çıkmasıyla da başta MHP ve BBP olmak üzere diğer ortaklarla çatışma içinde. Son gelişmelerin ardından yerel seçimlere milliyetçi bir histeri ortamında, CHP’yi terörle ilişkilendirme kampanyasıyla girileceği anlaşılıyor; ancak Hüda-Par’ın tutumu, iktidarın bu politikasının tutarlığına zarar veriyor.

İktidar cephesinde ciddi kriz dinamikleri mevcut. Ancak, bu sürtüşmelerin kısa vadede bir dağılmaya yol açması olası görünmüyor. Tüm ayrılıklarına rağmen kendi ajandalarını hayata geçirmek veya tabanlarını genişletmek amacıyla bu birlikteliğe muhtaçlar. Hele hele yerel seçimler öncesinde… İktidarın parçası olmaktan elde ettikleri güç, beş partiyi bir arada tutan başlıca neden. Özünde patronların çıkarlarını savunan bu ittifak, ancak milyonlarca işçi ve emekçinin haklı talepleri ekseninde verilecek bir mücadeleyle yenilebilir.

2023’te bilim ve teknolojide neler oldu?

0

6 şubat depremleri, seçimler, derinleşen ekonomik kriz derken yoldaşımız Muhittin Karkın’ı kaybetmenin verdiği derin acı ve üzüntüyle kötü bir sene daha geçirdik ama tarihin ve geleceğin bizden beklediği gibi umutsuz değiliz. Enternasyonal birliktelik için mücadele ederken, sınıfsal ihtiyaçlara talebin arttığı ve gençlerin verdiği değişim isteğini her noktada daha çok hissettiğimiz bir yıl da oldu. Peki tüm bunlar yakınımızda olurken, bilim ve teknoloji açısında 2023’te neler oldu, gelin beraber bakalım.

Yapay zekâ artık bizden biri

Belki de her sene yapay zekânın senesi olacak ve buna alışmamız lazım. Geçtiğimiz senelerde ham halinin bile sınırlı zekâ gerektiren olaylarda insanı kolaylıkla yenebildiğini gördüğüm yapay zekâ (YZ), artık metin üretimi ve yaygın zekâ kullanımı açısından ortalama ortaokul talebesinin yeteneklerine erişmiş durumda. Büyük şirketlerin hepsi, yeni bir dünya bulmuş gibi bütün büyük yatırımlarını YZ ve onunla ilgili teknoloji alanlarına yapıyor. İnsanlık için müjde gibi gelen bu atılımlar aslında belki de fakirleşmemize ve daha zor koşullarda hayatlarımızı idame etmemize neden olacak. Hollywood’da senaristler 2023 başında güvencesizliğe ve YZ’nin yerlerini almaya başlamasına karşı greve çıkmıştı ve sektör kâr hırsından dolayı regülasyon hazırlamak yerine cılız bir destek verdi. Buna rağmen göreceli kazanımlar oldu. Fakat bu sorun her sene giderek artacak ve devletlerin ve kurumların hâlâ bununla ilgili bir hazırlığı yok. Bunun Sanayi Devrimi’ndeki durumdan farkı, artık sadece makinenin sermaye emrinde olmaması, yanında zekâ da var ve bu insanlık için ciddi bir sorun olabilir.

Yeni sıtma aşısı

Modern tıbbın ortaya çıkmasından itibaren sıtmaya karşı verilen mücadele ve aşı bulma çabası, bu yıl sonunda sıtmaya karşı makul fiyatlı aşı R21’in üretilmesi ile zafere ulaşacak! Aşı, Oxford Üniversitesi tarafından geliştirildi ve bulunan ikinci sıtma aşısı oldu. RTS,S adı verilen ilk aşı, ilaç şirketi GlaxoSmithKline (GSK) tarafından geliştirilmişti. R21 aşısı, ilk aşıya göre daha uygun fiyat ve kolay üretim metoduna sahip. Bu sayede özellikle Asya ve Afrika’daki yoksul halkların önemli bir sorunu olan sıtmaya karşı nihai zafer kazanmaya çok yakınız! 2023 yılında bu bölgelerde 250 milyon kişinin sıtmaya yakalandığı ve 500 binden fazla ölümün gerçekleştiği tahmin ediliyor.

Uygun maliyetli karbon yakalama

Her sene sıcaklık rekorları kırarken, kapitalist sistem sanki yarınlar yokmuşçasına daha çok üretmenin peşinde. Daha çok enerji talebi üretimle beraber katlanıyor ve buna bağlı olarak coşan karbon emisyonu ile tüm insanlık yüzleşiyor. Neredeyse her sayımızda doğa ve iklim kriziyle ilgili bir yazımız veya ona bağlı olan bir durumu haber yapmaya başladık. Bu, her sene artan ve durmak bilmeyen karbon emisyonundan dolayı oluyor. Bu sene 40,5 milyar tona çıktığı tahmin ediliyor. Ortalama sıcaklık artışını 1,5 °C tutma hedefinden şimdiden çok uzaktayız. Fakat bir sorun varsa çözümü de var diyen sermaye, bu karbonu havadan yakalamak için teknoloji geliştirmeye başladı bile. Geçtiğimiz yıllarda oldukça pahalı olan bu sistemler, şimdiden ton başına 1000 dolar civarına düşmüş durumda. Ama bu işe en çok yatırım yapan sektör kim, tahmin edin. Tabii ki petrolcüler. Asıl mevzu yaşadığımız doğayı hasta etmemek olmalıyken, yenilenebilir enerji ve gelişmiş nükleer enerjilere yatırım yapmamız lazımken, sermaye ona ilaç geliştirme derdinde.

Kâr tavana, zarar tabana

0

Emekçinin maaşı gerçek enflasyonun altında iyileştirmelerle her zaman eziliyor. Her sene asgari ücretin açıklanmasının ardından her şeye zam yapılmakta. Bu durum çoğu zaman işçinin maaşının eline dahi geçmeden erimesi sonucunu doğuruyor. Birkaç senedir mecburiyetten uyguladıkları yılda iki zam uygulamasının ortadan kaldırılması da enflasyonun etkilerinin daha fazla görülmesine sebep olacak.

İktidar ise işçilerin ne yiyeceklerine, yaşamlarını nasıl idame ettireceklerine dair bir strateji geliştirmek bir yana, işçileri borç batağına itmeyi tercih ediyor. Uygulanan ekonomi politikaları işçinin üzerindeki yükü artırma üzerine temellendiriliyor. Burjuvazinin çıkarları doğrultusunda yaratılan yeni politikaların sonucunda oluşan borçlar tabana ödetilmeye çalışılıyor.

İşçiler devlet eliyle borç batağına itiliyorlar. Alım gücü azalan emekçiler yaşamlarını devam ettirebilmek için kredi kartlarını kullanıyorlar. Ama geri ödemesi geldiğinde, olmayan para ile ödeme yapılamadığı açığa çıkıyor. Çoğu zaman bir borcu kapatmak için başka borç alınıyor. İlk borcun faizi yetmezmiş gibi bu sefer kat kat artan faizlerle yeni borçlara giriliyor. 2022 yılı sonunda piyasada bulunan kredi kartı sayısı 99 milyon iken 2023 yılı sonunda bu sayı 114 milyona çıkmış.

2023 Aralık ayında açıklanan kredi kartı borç artış oranları ise işçilerin kötü durumunun sonucunu gözler önüne seriyor. 2022 yılının sonunda halkın kredi kartı borcu 446 milyar düzeyinde iken 2023 yılı sonunda bu borç katlanarak artmış ve 1 trilyonun üzerine çıkmış. Sadece bir senede emekçiler iki kattan fazla borçlanmak zorunda kalmışlar. Bankaların kredi kartı veya kredilerde uyguladığı faiz oranlarındaki ani değişimler de borçları artırıyor.

İşçinin borçlanması yalnızca kredi kartı ile olmuyor elbette. Faizleri birkaç kat artırılmış ihtiyaç kredilerinin kullanımında da neredeyse iki kat artış görülüyor. Üstelik dönemsel politikalarla başlıca ihtiyaç kredilerine dahi ulaşım zorlaştırılmakta. Bankaların kredi kullanımından çok kredi kartı kullanımını teşvik etmesinin altında yatan ise kredi faizlerinin alındığı tarihe tabi olması ancak kredi kartı faizlerinin dönemsel oynaklığıdır. Böylece bankalar, verdiği kredilerin enflasyon karşısında değersizleşmesinin önüne geçmiş oluyor.

Burjuvazinin çıkarları doğrultusunda iktidarın uygulamaya koyduğu politikalar sonucu işçiler borçlandırılmaktalar. Bunun arkasında dış borçlanma, dolar kurunun kontrol edilememesi, üretimdeki desteğin düşmesi vb. birçok etken sayabiliriz. Mehmet Şimşek’in “yeni” ekonomi politikaları borcun tabana yayılması, vergilerin artırılması, emekçinin maaşının enflasyon karşısında daha fazla ezilmesi anlamına geliyor.

Birçok şirketin devasa vergi borçları bir kalemde silinirken işçilerin her gün daha da borçlandırılması kabul edilemez. Biz bu sebeple, hane halkı borçlarının iptal edilmesini talep ediyoruz. Burjuvaziden alınmayan vergilerin ve dış borcun yükü biz emekçilerin omuzlarına yüklenemez. Bu borçların ödenmesi için emekçilerin üzerine yüklenen vergi yükü tamamen ortadan kaldırılmalı ve dış borç ödemeleri durdurulmalıdır. Ayrıca, işçinin maaşının enflasyon karşısında erimemesi ve alım gücünün düşmemesi için üç ayda bir enflasyon oranında zam talebimizi her alanda dile getirmeye devam edeceğiz!

Metalde TİS süreci greve doğru ilerliyor

0

Türkiye ekonomisinin en önemli sektörlerinden olan ve işçi sınıfının en örgütlü olduğu metalde toplu sözleşme dönemi hâlâ sonuçlanmadı. Eylül ayında patron sendikası MESS ile Birleşik Metal-İş, Türk Metal ve Özçelik-İş sendikaları arasında başlayan görüşmelerde anlaşma sağlanamayınca arabulucu sürecine girilmişti.

Bu süreçte de MESS, metal işçisinin yaşam koşullarını insan onuruna yaraşır düzeyde sürdürebileceği ve artan fiyatlar karşısında ücretlerin enflasyona yedirilmemesini sağlayacak asgari talepleri dahi kabul etmekten uzak bir tavır sergiledi. Arabulucu sürecinin de anlaşmazlıkla sonuçlanmasının ardından Birleşik Metal-İş örgütlü olduğu fabrikalarda bir saatlik iş bırakma eylemlerine, Türk Metal de örgütlü olduğu fabrikalarda alkışlar ve sloganlarla uyarı eylemlerine başlayarak MESS’i protesto etti.

Arabulucu sürecinin ardından ilk TİS görüşmesi 4 Ocak Perşembe günü MESS’in çağrısıyla gerçekleşti. MESS arabulucu toplantısı sonrası gerçekleşen ilk toplantıda ücretler için zam teklifini ilk altı ay için yüzde 35’ten yüzde 50’ye, sosyal haklar için yıllık zam teklifini ise yüzde 65’ten yüzde 80’e çıkarmıştı. Son toplantıda ise patronlar saat ücretlerine yaptıkları teklifi yüzde 60’a, sosyal haklara dair teklifi de yüzde 85’e çıkardıklarını belirttiler.

Bu teklifler, tarihi kârlar açıklayan işyerleriyle dolup taşan metal sektöründe asıl zenginliği üreten işçilerle alay etmekten başka bir şey ifade etmiyor. Özellikle yeni yıla girdiğimizden beri yağmur gibi yağan zam dalgası karşısında bu ücret artışları ile yaşamak mümkün değil. Bu yetmezmiş gibi MESS sözleşmenin 3 yıllık olması, tamamlayıcı sağlık sigortası uygulamasının kaldırılması ve ikramiyelerin işe gelinemeyen günler için kesilmesi gibi dayatmalarla kazanılmış hakları tırpanlamaya çalışıyor.

Toplantının ardından Birleşik Metal-İş grevlere başlayacaklarını duyurdu. Türk Metal ise yaptığı açıklamada teklifi kabul etmediğini ve görüşmeyi sonlandırdığını belirtmekten ileri gitmedi. Metal işçisi, sendika bürokratlarının sözlerine bel bağlayarak hareket etmenin, başlarda yüksek sesle karşı çıkılan oranların sessizce kabul edilmesiyle sonuçlandığını geçmiş yıllarda yapılan sözleşmelerden biliyor. Gazete Nisan sayfalarında daha önce farklı yazılarda ifade ettiğimiz gibi sürecin nasıl sonlanacağını belirleyecek olan, metal işçisinin seçeceği yol olacaktır. Bu doğrultuda işçilerin taleplerinin dikkate alınmasını, işçi demokrasisi ilkelerinin uygulanmasını garanti altına almak için konfederasyon fark etmeksizin kurulacak TİS komiteleri önerisini yineliyoruz. Önümüzdeki süreçte ortaya çıkacak olası grevlerin yalnız kalmamasını ve metal işçisinin birliğini sağlamak için esas yol gücümüzü tabanda birleştirmekten geçiyor.

Asgari ücret tiyatrosu işçi sınıfını mücadeleye çağırıyor

0

2024 yılında uygulanacak asgari ücret, bir önceki yıldan farklı olarak yıl ortasında artış yapılmayacağı, yani 2025 yılına kadar sabit kalacağı söylemleriyle yüzde 49 artırılarak net 17.002 TL olarak açıklandı. Üstelik önümüzdeki dönemde asgari ücretin açıklanan değil beklenen enflasyon verileri dikkate alınarak belirleneceği de rejimin söylemleri arasında.

Açıklanan asgari ücretin hemen ertesi günü gelen zamlarla eridiği gerçeğini gizlemek artık imkânsız. Zira emekçiler bu cendereyi her türlü örnek ve matematik hesabıyla her gün, hayatının her alanında bir şekilde dile getiriyor. İşyerlerinde, toplu taşımalarda ve sokaklarda sadece açlık ve yoksulluk konuşuluyor. O nedenle asgari ücretin sayısal olarak ne olduğu değil, hangi sınıfın ihtiyaçlarına göre belirlenmesi gerektiği önemli hâle geliyor.

Asgari ücret, işçilerin etkin katılım sağladığı bağımsız sendikalar ve emek örgütlerince belirlenmesi gerekirken mevcut rejime bağlı Asgari Ücret Komisyonu tarafından belirleniyor. Komisyon, emekçilerin hayatta kalma mücadelesi yerine patronların kâr hırsı ve rejimin siyasi saiklerine göre pozisyon aldığından bu süreçte varlığını ancak kâğıt üzerinde sürdürebiliyor. Nitekim komisyon, asgari ücreti 2022 yılından beri Erdoğan’a günah çıkarma fırsatı vermek için esneme payı bırakarak belirliyor ki emekçiden kepçeyle alınanın kaşıkla iade edildiği anlaşılmasın.

Asgari ücret, emekçiler tarafından denetlenebilir olan bağımsız kuruluşların verileri dikkate alınarak da belirlenmiyor. Ismarlama oran açıklayan TÜİK verilerine göre belirleniyor.

Tüm bu maskeli balo yine işçiyi, emekçiyi omuzlarında büyüyen ve artık canavarlaşan enflasyonla baş başa bırakıyor.

Nitekim asgari ücrete yapılan artış -kâr oranları astronomik bir şekilde artan şirketlerin ürünlerine yaptığı zamlar sonrasında- açıklanır açıklanmaz kuşa dönüyor. Ama buna rağmen yine en fazla vergiyi emekçiler veriyor. Bu nedenle, asgari ücrette gerçek enflasyon oranında düzenli artış talebimizle birlikte zenginlerden servet vergisi alınması yani vergi yükünün emekçiye değil patronlara kesilmesi gerektiğini ifade ediyoruz.

Bunun yanı sıra, işçinin en temel hakkı olan sendikal hakkının kriminalize edilmeye çalışılması, sendikaların edilgen rol oynaması, işçi sınıfının bu koşullara karşı mücadele gücüne de zarar veriyor. Oysa bu tablo ancak birleşik ve örgütlü bir mücadele ile değişebilir.

İşçi sınıfının enflasyon karşısında alım gücünün yükselebilmesi için ücretler üç ayda bir gerçek enflasyon oranında artırılmalı, emekten yana ve insanca yaşam için zenginlerden servet vergisi alınmalı diyoruz. Tüm bu çözümler ise işçi demokrasisini esas alan sendikalar ve emek örgütlerinin birlikte mücadelesi ile hayata geçirilebilir.

İUB-DE 8. Dünya Kongresi: Devrimcilerin birliğinde bir adım daha ileri!

0

İşçi Demokrasisi Partisi’nin de bileşeni olduğu İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) 8. Dünya Kongresi 7–10 Aralık tarihleri arasında Arjantin’in başkenti Buenos Aires’te gerçekleşti. Kongreye Arjantin, Bolivya, Brezilya, Şili, Kolombiya, Meksika, Panama, Peru, Portekiz, İspanyol Devleti, Türkiye, Dominik Cumhuriyeti ve Venezuela olmak üzere 13 üye partinin delegeleri katıldı. Bunun yanı sıra Haiti, Senegal, İtalya, Ukrayna ve Filistin’den davetliler de kongreye fiziksel olarak katılamasalar da internet üzerinden bağlandılar.

8. Dünya Kongresi’nin İUB-DE’nin inşası bağlamında en kritik noktalarından biri, geçtiğimiz üç yıllık süreçte Portekiz’den Sosyalist Alternatif Hareketi (MAS) ve Kolombiya’dan Devrimci Sol Birlik (UNIR) gruplarının enternasyonal inşaya kazanılmaları ve kongreye dahil olmalarıydı. Bu, devrimcilerin birliği şiarını yükselten bizler adına niteliksel öneme sahip bir sıçrama oldu.

Üç yılda bir gerçekleşen İUB-DE Dünya Kongresi’nde dört gün boyunca dünya politik durumunun ve sınıflar mücadelesinin analizleri, Enternasyonal’in önümüzdeki süreçte ön plana çıkaracağı temel politik kampanyalar ve hem seksiyonların hem de dünya partisinin inşasının ana hedefleri üzerine detaylı tartışmalar gerçekleşti.

Kapitalizmin çoklu krizi ve devrimci önderlik boşluğu

Bizler için 2008 yılından bu yana dünya sınıflar mücadelesinin temel belirleyenlerinden biri kapitalist ekonominin dünya krizi olmayı sürdürüyor. Kapitalizmin henüz kendi yararına bir çıkış bulamadığı bu kriz, pandemi ve iklim krizi ile birlikte çoklu bir krize de dönüşmüş durumda. Yine ekonomik kriz karşısında kapitalist hükümetlerin uygulamaya çalıştığı kemer sıkma politikalarına ve rejimlerin daha baskıcı, Bonapartist bir eğilime yönelmesine karşı da 2008 yılından bu yana dünya emekçi halklarının mücadeleleri eşitsizlikler ve çelişkilerle devam ediyor.

Bu çelişkilerin bir kısmı sınıflar mücadelesinin kendi içsel dinamiklerinden kaynaklanıyor olsa da bizler için en belirleyici olan analiz, devrimci önderlik boşluğu olmayı sürdürüyor. Geçtiğimiz 15 yıllık süreçte, dünyanın birçok ülkesinde kitleler kapitalist sömürüye ve baskıcı rejimlere karşı devrimci seferberliklere imza atmış olsa da bu seferberlikler içerisinde, kitlelerin kopuş özlemlerine eşlik edecek bir devrimci önderlik açığa çıkabilmiş değil. Tersine, birçok örnekte merkezci, reformist sol-sosyalist hareketlerin ehven-i şer politikalarına, “daha iyi bir kapitalizm mümkün” safsatasına tanıklık ettik. Ve bu alternatifsizlik durumu, bazı ülkelerde popülist söylemlerle aşırı sağın seçim zaferleri kazanmasının da önünü açtı.

Tam da bu nedenlerle, İUB-DE 8. Dünya Kongresi’nin en önemli çıktısı, bu alternatifsizliği ortadan kaldırma görevi oldu: kitlelerin acil talepleri uyarınca, işçi sınıfının bağımsızlığı perspektifiyle, devrimcilerin birliği şiarıyla devrimci programın yükseltilmesi ve devrimci partilerin inşası stratejisi. Evet, görev kolay değil ama bir zorunluluk olmayı da sürdürüyor.

Yemeksepeti’nde işten çıkarmalar devam ediyor!

0

2015 yılında Almanya merkezli çevrimiçi yemek sipariş platformu Delivery Hero’ya 589 milyon dolar karşılığında satılan ve Türkiye’nin en büyük teknoloji şirketlerinin arasında yer alan Yemeksepeti’nde işten çıkarmalar durulmuyor. Pandemi süresince sokağa çıkma yasaklarından faydalanarak Türkiye’nin her yerinde depolar açan ve internet uygulamasını geliştirip büyük kârlar elde eden şirket, pandemi sonrası yaşanan talep azalışını işçileri çıkararak karşılamayı tercih ediyor. Önce tüm motokuryelerini işten çıkaran ve “esnaf kuryelik” adı altında esnek ve güvencesiz çalışma modelini dayatan şirket, 300’e yakın yazılım çalışanını da bir günde işten çıkardı.

Zamanlama manidar!

Şüphesiz, Yemeksepeti son dönemde küçülme ya da işten çıkarma ile gündeme gelen tek şirket değil. layoffs.fyi web sitesinin derlemesine göre, 2023’ün başından beri 1183 teknoloji şirketinde 270 bin civarında teknoloji çalışanı işten çıkarıldı.

Amazon yılın ilk yarısından itibaren 27 binden fazla işçisini çıkarmıştı. Şirketin geliri üçüncü çeyrekte yüzde 13 artışla 143,1 milyar dolara yükselirken, net geliri bir önceki yıla göre 2,9 milyar dolardan üç kattan fazla artarak 9,9 milyar dolara çıktı.

Google’ın ana kuruluşu Alphabet 12 bin çalışanını işten çıkarmış, en son aralık ayında haber yayını bölümünden 45 işçiyi çıkardığını açıklamıştı. İşten çıkarmalar, 7 Ekim’den bu yana hem İsrail hem de Gazze’de binlerce kişinin hayatına mal olan işgalin ortasında gerçekleşti.

Yemeksepeti motokuryeleri gibi kendi hesabına çalışmaya zorlanan yazılım işçilerinin sayısını ise bilmiyoruz. Tüm bu işten çıkarmaların yılın son aylarına denk gelmesi, şirketlerin tamamen maliyet düşürerek yıllık bilançolarını pozitifte kapatmaya çalıştıklarını gösteriyor, üstelik yıllık maaş artışlarından kurtulmaları da cabası. Geriye yeni yıla işsiz girecek binlerce işçi kalıyor.

Şirketler maliyet küçültmek için diğer lüks harcamalarını kısmayı tercih etmiyor, çünkü işçi düşmanı yasalara, kolluk kuvvetlerine ve işbirlikçi sendikalara güveniyorlar. Bu yüzden krizin faturasını örgütsüz ve plansız işçilere kesmek daha kolaylarına geliyor. Yazılım çalışanları, teknoloji işçileri örgütsüzler. Oysa aslında çok güçlüler çünkü kaderleri tüm ülkeyle, dünyayla ve diğer işçilerle ortak. Tek ihtiyaç yeni yılda birleşmek, birleşmek, birleşmek.

Yeni yılda emekli ve memura sefalet ücretleri reva görülüyor

0

15,4 milyon emekli ile 4 milyon memur yeni yıla girerken zamlı ücret veya maaşlarını almayı sabırsızlıkla bekliyor. Eylül ayında yapılan 2 yıllık toplu iş sözleşmesiyle memur ve memur emeklilerinin zamları belirlenmişti. Yaklaşık 4 milyon memur ile 2,8 milyon memur emeklisi, yüzde 15’lik zamma ek olarak 2023 yılı ikinci yarısı enflasyon farkının eklenmesiyle toplam yüzde 49,5 zam alacak. Nitekim 27 Aralık’ta asgari ücret yüzde 49 zamla 17 bin 2 lira olarak açıklandı.

Emeklilerin büyük bölümüne gelince, 2023 Aralık ayı enflasyonunun yüzde 3,07 olarak gerçekleşmesi beklendiği için, 10,4 milyon SSK ve 2,5 milyon BAĞ-KUR emeklisi, 2024’ün ilk altı ayı için en az yüzde 37,6 oranında zam alacak. En az diyoruz, çünkü artan tepkiler üzerine hükümetin emekli maaşlarına yapılacak zammı, asgari ücret artışına paralel olarak yüzde 50’ye tamamlayacağı kulislerde konuşuluyor.

İlk bakışta hoş gelen oranların karşılığı düşünüldüğünde, milyonlarca memur ve emekli için ortaya hiç de parlak bir manzara çıkmıyor. En düşük emekli maaşı ilk altı ayda sadece 10-11 bin lira civarında olacak ve asgari ücretin 6-7 bin lira altında kalacak. Üstelik 2023 Mayıs ayında hükümet, seyyanen zam oyunuyla cüzi bir zam yapmış ve olağan zam dönemi olan temmuz ayında ise seyyanen zammı da dahil ederek neredeyse hiçbir zam yapmamıştı. Böylece yüksek enflasyon koşullarında emekliye 7 bin 500 liralık gülünç bir maaş reva görülmüştü.

Bu dönem yapılacak zam da geçmiş yıllarda yapılan düşük zamlar nedeniyle emeklinin içinde bulunduğu sefalet koşullarını ortadan kaldırmayacak. Son 20 yılda emekli, asgari ücret karşısında büyük bir kayba uğradı. 20 yıl önce emekli maaşları asgari ücretten yüzde 47 fazla iken, bugün yaklaşık yüzde 35 eksik durumda. Açlık sınırının yaklaşık 14 bin lira, yoksulluk sınırının ise 45 bin lira olduğu bir ülkede, emekliye lütuf olarak sunulan zamlar tam anlamıyla gülünç düzeyde.

Üstelik hükümet, özellikle yerel seçimlerden sonra kapsamlı kemer sıkma politikalarıyla ekonomik krizin faturasını emekçilere çıkarmaya hazırlanıyor. Emekçileri bölmek için, dönem dönem bir kesime görece daha yüksek bir zam yaparken, açığını bir başka kesim üzerinden telafi ediyor. Örneğin, emeklilere lütuf olarak yüzde 50 zam açıklamasına hazırlanılırken, asgari ücrete yılda iki kez yerine artık bir kez zam yapılacağı açıklandı. Böylece, emekli maaşları ile asgari ücret arasındaki fark azalacak olsa da, bu durum daha ziyade emekliler ile asgari ücretlileri yoksullukta buluşturmak anlamına gelecek.

Tüm maaşlar insanca yaşam düzeyine yükseltilmeli! En düşük emekli maaşı asgari ücret düzeyine çekilmeli! Bu talepleri hayata geçirmek için tüm işçi, memur ve emekli örgütlerinin ortak bir mücadele seferberliği başlatması hayati öneme sahip.

Ortak dertlerimizi siyasallaştıralım

0

Türkiye 85 milyonluk bir nüfusa sahip. Muhtemelen göçmenlerle birlikte bu sayı 100 milyona yaklaşıyor. Bu büyük nüfusun ortaklaştığı başta gelen ortak payda geçim derdi. Bugün geçim derdi olmayan neredeyse kimse yok. Hemen herkes hayat pahalılığından, kiraların yüksekliğinden, gelir-gider dengesizliğinden şikâyetçi. Çarşı-pazarda fiyatlar almış başını gitmiş durumda. Çalışmak belki açlığı engelliyor ama yoksulluğu asla. İşsizler, emekliler zaten çaresizler. Bu yüzden insanlar bir tas sıcak çorba içebilmek için belediye lokantaları önünde uzun kuyruklar oluşturuyor. Halk ekmek önlerinde bu yüzden kuyruklar asla bitmiyor. Bu yüzden insanlar ucuz birkaç sebze-meyve alabilmek için pazar yerlerine akşam saatlerinde kapanmak üzereyken gidiyor. Bu yüzden insanlar market market ucuz ürün peşinde koşturuyor. Tablo budur…

Bu tablonun sorumlusu siyasi iktidardır. AKP’sinden MHP’sine, Erdoğan’ından Bahçeli’sine hepsi bu tablonun birinci dereceden sorumlularıdır. On yıllardır izledikleri emek düşmanı, sermaye yanlısı kapitalist programlarla bu toplumsal yıkımı yarattılar. Halen de yıkmaya devam ediyorlar. Kayıtdışı çalışmak zorunda bırakılanlarla birlikte 15 milyon işçi asgari ücret ve altı bir maaşa çalışmak zorunda. 12 milyon emekli asgari ücretten de düşük maaş alıyor. Sekiz milyon civarında işsiz bu gelire de sahip değil. Nitekim TEPAV’ın yaptığı araştırmaya göre 4,15 milyon hanedeki 16 milyon insan asgari ücretle geçiniyor. 2,95 milyon hanedeki 11,5 milyon insan sadece tek bir asgari ücretle yaşamaya çalışıyor. Toplum açlıkla asgari ücret arasına sıkıştırılmış durumda. Tablo budur…

Bu yıkım tablosunun nedeni ekonomik kriz değil, krizi emekçilerin üzerine yıkan siyasi iktidardır. Asgari ücret açlık sınırının altındayken patronlar yıllardır “beklenmeyen” kârlar açıklamaya devam ediyorlar. Nedeni belli! Erdoğan ve Bahçeli’nin liderlik ettiği Cumhur İttifakı’nın sermaye yanlısı, emek düşmanı politikaları bu yıkım tablosunu yaratmıştır. Yıkımın durdurulması ancak bu siyasi iktidara karşı emek eksenli birleşik bir mücadeleyle mümkün olabilir. O yüzden ortak dertlerimizi siyasallaştırmalıyız. Açlıkla asgari ücret arasına sıkıştırılmış bu hayatı reddetmeliyiz. Biz istemezsek bu emek düşmanı düzeni sürdüremezler. Tablo budur…

DİSK Basın-İş: “Ne asgari ücret, ne asgari hayat!”

0

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na bağlı Türkiye Basın Yayın Matbaa Çalışanları Sendikası (DİSK Basın-İş) 23 Aralık Cumartesi akşamı Kadıköy Süreyya Operası önünde “Her Harfimizin Hakkını Alacağız!” ve “Ne Asgari Ücret, Ne Asgari Hayat!” şiarlarıyla bir basın açıklaması gerçekleştirdi.

Açıklamanın ana gündemi hâlâ sürmekte olan 2024 Asgari Ücret Belirleme Komisyonu ve asgari ücret oldu. Basın, yayın ve matbaa sektöründe asgari ücretin ve bazı durumlarda asgari ücretin altında ücretlerin artık normal ücret halini aldığının üzerinde duruldu. Özellikle medya şirketlerinde staj adı altında gerçekleştirilen ücretsiz emek sorunundan bahsedildi.

Açıklama boyunca “Asgari Değil İnsanca Yaşam!”, “İşçilerin Birliği Sermayeyi Yenecek!”, “Her Harfin Hakkını Alacağız!” ve “Matbaa İşçisi Yalnız Değildir!” sloganlarına yer verildi.

Açıklamanın tamamı şu şekilde:

NE ASGARİ ÜCRET, NE ASGARİ HAYAT!

Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun 2024 yılının asgari ücretini belirlemek üzere pazartesi günü yaptığı ikinci toplantıda bir rakam telaffuz edilmedi ama toplantıyakatılan işçiler gerçekleri telaffuz etti; “Biz de çocuklarımıza peynir almak istiyoruz” dediler. “Asgari ücretle çalışan 8 milyon emekçi var, bunlar aileleriyle birlikte 13 milyon kişi ediyor. Bu insanların sofradan aç kalkmamaları için güzel bir ücret istiyoruz,” dediler. 

Bu ülkede emeğiyle yaşayan herkes gibi biz de sofralarından aç kalkılmayan, gecelerinde aç yatılmayan bir ülke istiyoruz. 

Konfederasyonumuzun üyesi Birleşik Metal-iş Sendikası’nın raporuna göre açlık sınırı, yani sadece gıda için harcanması gereken minimum aylık tutar 12 bin 998 lira, diğer harcamaların da hesaba katıldığı yoksulluk sınırı ise 44 bin 718 lira.

Mevcut asgari ücret 11 bin 402 lira yani açlık sınırının altında. 

Bugün sendikamızın örgütlü bulunduğu medya, yayıncılık ve matbaa işkollarında da asgari ücret normal ücret halini almış durumda. Bazı yerlerde bankaya yatırılan ücretin bir kısmının elden geri alınması dayatmasıyla asgari ücretin bile altında ücret ödeniyor. 

Asgari ücretin sefalet ücreti olarak yaşandığı alanlardan birisi de matbaalar. Uzun yıllardır örgütsüz ve güvencesiz çalışmaya mahkûm edilen işçiler birçok yerde asgari ücretin de altında çalışıyor. Pandemi döneminde, iş kazalarının ve iş cinayetlerinin yoğun yaşandığı İstanbul’un Topkapı bölgesinde ve çevresindeki işletmelerde, işçiler durmaksızın çalıştırılmalarına rağmen sahipsiz bırakıldı. Meslek hastalıkları ile cebelleşen ve son dönemde göçmen emeğinin katmerli sömürüsüyle, fazladan baskı altına alınan matbaa işçileri güvencesiz yaşamaya mahkûm ediliyor.

Medyada birçok genç gazeteci, staj adı altında ücretsiz çalıştırılıyor, birçok yerde asgari ücret olağan ücret halini almış durumda. Yöneticilerin astronomik ücretler aldığı ortamda, mesleklerine olan bağlılıkları da istismar edilen muhabirler, editörlere açlık sınırı reva görülüyor.

Yayınevlerinde çalışan veya yayınevleri için çalışan editörler, çevirmenler, grafikerler sevdikleri bir iş yapmanın bedelini bazen asgari ücretin de altında ücretler karşılığında, birçok durumda sosyal güvenceleri olmaksızın çalışarak ödüyor. 

Bu asgari ücret tiyatrosunda verilen zamların daha eve gitmeden cebimizden uçacağını biliyoruz ve yine biliyoruz ki, ne kadar çok mücadele edersek asgari ücret de o kadar çok artacak.

Asgari ücret, emekli maaşlarından işsizlik sigortasına, kıdem tazminatlarına kadar, emekçilerin birçok farklı gelirini de etkiliyor. Ayrıca bugün asgari ücret genel ücret halini almış durumda. 

O yüzden asgari ücret tüm emekçilerin sorunudur. 

AKP iktidarı, bu yıl, geçen iki yıldan farklı olarak asgari ücrette bir kere artış yapılacağını dillendirdi. Enflasyonun bu kadar yüksek olduğu bir dönemde değil bir artış, yılda iki kere artış dahi kabul edilemez. Konfederasyonumuz DİSK’in de talebi asgari ücretin yılda dört kez artırılmasıdır. 

AKP Grup Başkanvekili Muhammet Emin Akbaşoğlu komisyonun toplandığı gün, ¨Asgari ücretle çalışanları enflasyona ezdirmeyeceğiz¨ ifadesini kullandı. Bunun yolu, asgari ücretin genel ücret değil, çıplak taban ücreti olmasından geçer. Kimsenin asgari ücret karşılığında çalışmamasından geçer. Asgari ücret, öngörülen enflasyon oranı olan yüzde 39,5 arttırıldığında açlık sınırını ancak aşıyor ve yoksulluk sınırına ulaşamıyor. Kaldı ki açıklanan resmi enflasyon oranları gerçeği yansıtmıyor. Bu yetmezmiş gibi önümüzdeki yıllarda asgari ücretin ve emekli maaşlarının hedeflenen enflasyon oranında artırılacağı konuşuluyor. Bu, emekçileri ve emeklileri yalanlarla açlığa mahkûm etmek anlamına gelir.

Geçen 5 yılda, emekçiler ve emekliler ¨yüksek enflasyon düşük ücret¨ rejimiyle yoksulluğa, yoksunluğa mahkûmedilirken patronların kârının 8 kat arttığını biliyoruz. 

Tam da bu yüzden, asgari ücret enflasyon oranının üstünde artmalıdır, çünkü yükselmesi gereken patronların kâr oranı değil, emekçilerin refahıdır.  

Biz medya, yayınevi, matbaa emekçileri olarak, diğer emekçi kardeşlerimiz gibi, asgari bir hayata razı olmadığımızı bir kez daha ifade ediyoruz. Yazdığımız, bastığımız her harfin hakkını alacağız.

Biliyoruz ki işçilerin birliği sermayeyi de iktidarı da yenecek. 

Gücümüz birliğimizdedir.

Sudan’da neler oluyor?

0

Afrika’nın en büyük ülkesi, uzun zamandır farklı taraflar arasında veya hükümet ile küçük etnik kabileler arasında çözülemeyen çatışmalarla boğuşuyor. Geçmişte birikmiş tüm çatışmalar, Abdülfettah el-Burhan liderliğindeki Sudan Silahlı Kuvvetleri (SAF) ile Muhammed Hamdan Dagalo’nun (Hemedti) liderliğindeki Hızlı Destek Kuvvetleri (RSF) milisleri arasında 15 Nisan’dan bu yana süren iç savaşta bugün kendini gösteriyor.

RSF’nin kısa bir arka planı

2003 yılında Darfur’da, Ömer el-Beşir hükümetinin Arap olmayan etnik gruplara yönelik ırkçılığına ve bu grupları yok saymasına karşı isyan hareketleri ortaya çıktı. El-Beşir, Darfur’daki isyancılarla savaşmak için “el Cancevid” adlı silahlı grubu destekledi. Bugünkü RSF’nin kökeni el Cancevid milislerine dayanıyor. Sonuç olarak, yüz binlerce sivilin el Cancevid tarafından soykırıma uğratılması ve milyonların Darfur’da yerinden edilmesi, savaş suçlusu el-Beşir’in yönlendirmesiyle gerçekleşti.

El-Burhan hakkında

30 yıllık diktatörlüğünün ardından el-Beşir, Sudan devrimi sonrasında görevden alındı. El-Beşir, başka bir askeri general olan Abdülfettah el-Burhan tarafından devrildi. 2019 yılından bu yana el-Burhan, Sudan’ın fiili yöneticisi konumunda.

15 Nisan’dan bugüne

Savaş, Sudan’ın başkenti Hartum’da patlak verdi ve tüm şehir yıkıldı. Siviller ülke içinde ve dışında kaçmak zorunda kaldı. Bundan sonra RSF askerleri, savaşın başında Hartum’dan sığınacak yer arayan yüz binlerce sivilin bulunduğu Darfur, Vad Medeni, El Cezire gibi daha fazla şehri işgal edebildi ve görünüşe göre RSF, karadaki savaşı kontrol ediyor ve kazanıyor. RSF askerlerinin işgal ettiği her şehirde hastaneler ve okullar hizmet dışı bırakılıyor, evler ve mülkler yağmalanıp soyuluyor, siviller öldürülüyor, etnik gruplar hedef alınıyor ve öldürülüyor (örneğin Darfur’daki Masalit kabileleri). Her felakette olduğu gibi bunda da kadınlar en savunmasız durumdalar. Kadınlar, RSF askerleri tarafından ailelerinin gözü önünde cinsel tacize uğruyor ve tecavüze uğruyorlar.

Yaklaşık 6,7 milyon Sudanlı zorla yerinden edildi, 19 milyon çocuk okula gidemiyor, siviller yeterli hastane ve gıda tedariki olmadan ciddi hastalık salgını tehditleriyle karşı karşıya kalmakla birlikte sürekli fiziksel ve cinsel şiddete maruz kalıyorlar.

Sudanlı siviller sekiz aydır korku, açlık ve istismar içinde yaşıyorlar. Her ne kadar SAF, iki kötülük arasında ehven-i şer olarak görülse de, Sudanlıların ölü bedenlerini merdiven olarak kullanarak iktidara yükselmeye çalışanlar arasında belirleyici bir fark bulunmuyor. Sudan halkı son yıllarda gerçekleştirdiği seferberliklerle artık ordu generalleri tarafından yönetilmek istemediğini açıkça ortaya koydu. Savaş sona ermeli, RSF işlediği savaş suçlarından sorumlu tutulmalı ve nihayetinde Sudan’ı kimin yöneteceğine sadece Sudanlılar karar vermelidir.

İUB-DE kongresi başarıyla tamamlandı

0

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE), sekizinci dünya kongresini 7-10 Aralık tarihleri arasında Buenos Aires’te gerçekleştirdi. Kongreye sunulan belgeler ve parti üyelerinin hazırladığı iç bültenlerle yaptıkları katkılar üzerine dört gün boyunca yoğun tartışmalar yürütüldü.

Oturumlar, mevcut delegeler tarafından oylanan bir onursal başkanlık önerisiyle başladı. Bu onursal başkanlığı, Siyonizmin uyguladığı soykırıma karşı direnen kahraman Filistin halkı ve geçtiğimiz dönemde hayatını kaybeden yoldaşlarımız oluşturdu. İUB-DE sekretaryasının bir üyesi olan Silvia Santos “Pestaña” yoldaşı; Şili seksiyonumuz MST önderliğinden Carmen Moncada’yı; Türkiye seksiyonumuz İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) önderliğinden Ahmet Muhittin yoldaşı; Panama seksiyonumuz Sosyalist Öneri lideri Virgilio Arauz “Villo” yoldaşı özellikle anıyoruz. Sosyalist Sol (IS) üyesi Victor Muller ve Gabriel Zadunaisky gibi uzun yıllardır akımımıza dahil olan yoldaşlarımızı anıyoruz. Yoldaşlar, Peru’da toprak mücadelelerinin tarihsel önderlerinden Hugo Blanco’yu da onursal başkanlığa dahil etmeyi önerdiler.

Delegelerin sayımının ve onaylanmasının ardından, geçtiğimiz dünya kongresinden bu yana görev yapan Uluslararası Yürütme Komitesi’nin üyeleri delegeler tarafından 8. Dünya Kongremizin yürütülmesi görevine atandı. Kısa bir süre önce İUB-DE bünyesine katılan Portekiz MAS delegasyonunun ve Kolombiya Unir’i temsil eden bir davetlimizin varlığının önemli vurgulandı. Çeşitli ülkelerden gelen selamlamalar ve mesajlar okundu ve dinlendi. Oldukça kapsamlı bir niteliğe sahip olan gündemler oylandıktan sonra, Panama Sosyal Güvenlik Çalışanları Derneği ve Sosyalist Öneri önderliğinden yoldaş Priscila Vasquez, Türkiye partimiz İDP önderliğinden Atakan ve Dominik Cumhuriyeti MST’den bir yoldaşın sanal katılımıyla Kongremiz başladı.

Tartışmalar

Dünya siyasi durumu tartışmasında, Enternasyonal liderliği tarafından hazırlanmış olan kapsamlı taslak belgeyi temel aldık. İlk raporun sunumunu Arjantin partisi Sosyalist Sol önderliğinden Miguel Sorans yoldaş yaptı.

İkinci gündem, İUB-DE bilanço ve yönelişiydi. Venezuela Sosyalizm ve Özgürlük Partisi önderlerinden Miguel Angel Hernandez yoldaş raporu sundu. Bilançoyu oluşturan dönemin ilk yılı pandemi ile geçmesine rağmen, bilanço genel olarak olumluydu. Bu dönemin en önemli gelişmelerinden biri, Avrupa’daki varlığımızı güçlendiren Portekiz Sosyalist Alternatif Hareketi’nin (MAS) İUB-DE bünyesine katılmasıydı. Ayrıca Kolombiya Devrimci Sol Birlik (UNIR) gibi grup ve akımlarla ve Siyonist saldırılara karşı seferber olan Filistin’den ilişkilerde yaşanan ilerleme de dikkat çekiciydi.

Bu dönemde, İspanya seksiyonumuz Enternasyonalist Mücadele’nin inisiyatifiyle, Putin’in işgaline karşı Ukrayna halk direnişiyle dayanışma için dört dayanışma konvoyu gerçekleştirildi. Bu kampanya, Zelenski’nin burjuva hükümetinden mutlak bağımsızlık ve NATO’yu reddetme perspektifiyle hayata geçirildi. Bu önemli faaliyet sayesinde, ülkenin sendikal, sosyal ve siyasi liderleri ve öncüleriyle, önümüzdeki dönem yürüteceğimiz zorlu mücadelelerin önemli bir parçası olacak ilişkiler kurduk. Ancak hiç kuşkusuz, Enternasyonalimizin gelişiminde en önemli nokta, Lizbon, Porto, Braga ve Barcelos’ta faaliyet gösteren ve sendikalar, gençlik, kadın ve lgbti+ mücadelesi alanlarında çalışmalar yürüten Portekiz MAS’ın bünyemize katılması oldu.

Görev tamam!

Son gün, İUB-DE ve Enternasyonalist Mücadele önderlerinden Josep Lluis del Alcazar tarafından sunulan İUB-DE tüzüğünün güncellenmesine ilişkin tartışmaya, Kongre sırasında ortaya çıkan görev ve kampanyalara ilişkin kararların oylanmasına ve Enternasyonalimizin Uluslararası Yürütme Komitesinin seçilmesine ayrılmıştı. Enternasyonal marşını söyleyerek coşkulu bir kapanışla sonuçlanan ve yoğun bir çalışmayla geçen dört gün oldu. Tüm yorgunluğa rağmen, Dördüncü Enternasyonali yeniden inşa etmek üzere devrimcileri birleştirme mücadelesine devam etmek için kendi ülkelerine dönmeye hazırlanan delegelerin memnuniyeti yüzlerinden okunuyordu. Önümüzdeki mücadelelere tüm gücümüzle müdahale etmek için güçlenmiş ve iyimser bir şekilde kongreden ayrıldık. Bu nedenle gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz: Görev tamam!

Önemli katılımlar ve selamlamalar

Kongre’nin açılışı sırasında delegasyonların bir raporu hazırlandı. Mevcut seksiyonlarımızın delegeleri şöyleydi: Arjantin, Bolivya, Brezilya, Şili, Kolombiya, Meksika, Panama, Peru, Portekiz, İspanyol Devleti, Türkiye, Dominik Cumhuriyeti ve Venezuela. Avustralya, Norveç, Amerika Birleşik Devletleri ve İtalya’dan yoldaşlar ise ne yazık ki kongreye fiziksel olarak katılamadılar. Delegelerimiz arasında, Sosyalist Sol/Sol Cephe’den milletvekili Juan Carlos Giordano’nun da yer aldığı Arjantin delegasyonunu belirtmek gerekir. Nahuel Moreno tarafından kurulan akımımızda uzun bir geçmişi olan, eski metal işçisi lideri ve çeşitli defalar milletvekilliği yapmış Enrique Fernández Chacón, Peru seksiyonumuz Uníos/PT’yi temsil etti. Brezilya’nın dört bir yanından üniversite emekçilerini bir araya getiren federasyon Fasubra’nın lideri, CUT ve PT’nin kurucusu ve birkaç dönem milletvekilliği yapmış olan Joao Batista de Oliveira, “Babá”, Brezilya CST delegasyonununda yer aldı. İUB-DE Türkiye seksiyonu İDP önderliğinden, geçtiğimiz dönem İstanbul’dan milletvekili adayı olan Görkem Duru aramızdaydı. Ayrıca, üniversite profesörü ve Venezuela PSL lideri Miguel Angel Hernandez ve İspanya Devleti seksiyonumuz Enternasyonalist Mücadele’nin ve eğitim emekçileri hareketi önderlerinden Josep Lluis del Alcazar da diğer delegeler arasındaydı.

Ülkelerinde son derece ağır süreçlerden geçen yoldaşlar sanal olarak bağlantı kurduklarında kongrede oldukça duygusal anlar yaşandı. İkisi de Filistinli Sanayi İşçileri Komitesi Birliği üyesi olan Gazze Şeridi’nden yoldaş Fayez ve yoldaş Amal kongreye mesajlarını ilettiler. Ek olarak Kudüs’ten Dayanışma Kolektifi koordinatörü yoldaş Hala’nın selamını aldık. Aynı şekilde, Putin Rusyası tarafından işgal edilen Ukrayna’nın Kiev kentinden Sergei Movçan yoldaşın ve Senegal’den, bu ülkenin öğretmenler sendikasının Genel Sekreteri İbrahima’nın selamlarını dinlemek çok önemliydi. İtalya’daki PCL’nin Dördüncü Enternasyonal eğiliminden gelen bir selamlama da okundu. Delegeler bu mesajların hepsini alkışlarla karşıladı.

Bu önemli katılımlar, sanal katılımlar ve selamlamalar Enternasyonalimiz için sadece bir gurur kaynağı olmakla kalmıyor, aynı zamanda bizlerden işçi sınıfı ve ezilen halkları savunmak için uluslararası mücadeleye katkıda bulunma çabalarımızı iki katına çıkarmamızı talep ediyor ve devrimci önderlik krizini aşmak için yürüttüğümüz mücadelede tüm dünyadaki devrimcilerin birliğine güvenmeye devam etme gerekliliğini ortaya koyuyor.

Kadınlar ve lubunyalar olarak ısrar ve inatla mücadeleye sarılma zamanı!

0

2022 yılının Kadın Dayanışması imzalı son yazısındaNe baskıcı politikalarınız bizi sindirir ne de biz mücadelemizden vazgeçeriz! Bir kişi daha eksilmemek için, erkek şiddetinin ve nefret suçlarının önlenmesi için mücadele etmeye devam edeceğiz!” diyerek yeni yılı umut ve iradeyle karşılamışız.

Nitekim öyle de oldu. Şiddet, erkek yargı, kolluk ve siyasetin patriyarkal kapitalist işbirliği tarafından sistematik olarak sindirilmeye çalışsak da birlikte mücadele etmekten bir gün dahi vazgeçmedik. Bu yıl 25 Kasım’da, şiddete karşı uluslararası mücadele günümüzde, Türkiye’nin pek çok ilinde yağmura, soğuğa, polise ve barikatlara rağmen kadınlar ve lgbti+lar olarak bir araya gelmeyi başardık. Taksim olmazsa Mecidiyeköy olur, biz yeter ki yan yana olalım, gücümüz birliğimizden gelir dedik ve dediğimizi yaptık. Bu yıl İstanbul Mecidiyeköy’ü, Ankara Kızılay’ı, İzmir Alsancak’ı, Antep’i, Diyarbakır’ı mora boyadık. Depremin neredeyse sene-i devriyesi gelmiş olmasına rağmen hâlâ enkazların arasında yaşam mücadelesi veren Hataylı kadınlar da 25 Kasım’da bir aradaydılar ve yeni bir yaşamı kurma iradesiyle toplandılar.

Sadece kendi topraklarımızla yetinmedik, 25 Kasım’ın uluslararası mücadele günü olduğunu bir kez daha egemenlere hatırlattık. Bu yıl 25 Kasım’da, Siyonist İsrail Devleti’nin 75 yılı aşkın süredir Filistin halkına uyguladığı soykırımı ve işgali kınamak için yönümüzü Filistin’e çevirdik. Binlerce kadın ve çocuğun katledildiği, yerinden yurdundan edildiği koşullarda Filistinli kadınlar ve Filistin direnişi için dayanışmanın sesini yükselttik.

Erkek egemen kapitalist iktidarların kadın düşmanı planlarını görüyoruz. ABD’de kürtaj hakkına dönük saldırının ve Arjantin’de aşırı sağcı Milei’nin zaferinin tüm dünyada kadınların kazanımlarına dönük bir tehdit olduğunu biliyoruz. Bu yüzden de birlikte mücadele etmekten bir gün bile geri durmuyor ve daha fazlasını istiyoruz! Baskı ve sömürünün olmadığı bir toplum için; hükümetlerden bağımsız, işçi sınıfıyla birlikte mücadele eden, enternasyonalist ve sosyalist bir feminist hareket için örgütlenmemizi sürdürüyoruz.

İktidar 2024’e hazırlanıyor, biz de!

Derinleşen ekonomik kriz ve yarattığı ağır sosyal yıkım, depremin yarattığı ekonomik ve sosyal enkazın hâlâ kaldırılamamış olması iktidarı her zamankinden daha fazla kadın düşmanı politikalara teşvik ediyor. 2024 için kemer sıkma politikalarıyla kadını ailenin içine hapseden bir plan devreye çoktan sokulmuş durumda! Artan yoksulluğun psikolojik ve maddi yükünü kadınlar ev içinde yüklenecek ki erkekler işgücü piyasasında daha iyi sömürülebilsinler! Nafaka hakkı ortadan kalkacak ki kadınlar daha da güvencesiz ve aile içinde kalmaya mecbur bırakılsınlar! Öte yandan, “Aileyi güçlendirmek, toplumsal değerleri korumak” adı altında patronlarla birlikte kadınlar için daha esnek ve güvencesiz çalışma şartlarının hazırlıkları yapılıyor. Kamu kaynakları gitgide kesiliyor, sadece KYK yurtlarında yaşanan süreci dahi düşündüğümüzde barınma, eğitim, sağlık gibi en temel haklarımız bile tehdit altında.

Bu koşulları görüyor ve biz de eli yükseltiyoruz. Zira bu planların başarısı bizim mücadelemizin seyrine bağlı. Umutsuzluğa kapılma lüksümüz yok, kadınlar ve lubunyalar olarak ısrar ve inatla mücadeleye sarılma zamanı!

Belediye şirket işçileri ve taşeron kamu işçileri kadro ve güvence talepleri için Kadıköy’deydi

0

Taşeron belediye ve kamu işçilerini temsil eden farklı sektörlerden sendika ve işçi örgütlerinin ortak çağrısı ile 17 Aralık günü İstanbul Kadıköy’de “Kadrolu ve Güvenceli Çalışma İstiyoruz” talebiyle basın açıklaması gerçekleştirildi. Açıklama sırasında taşeron işçilerin gıyabında getirilen tabut ile bir cenaze namazı kılındı. Cenaze töreni, düzen siyasetçilerinin ve sarı sendikaların işçiyi nasıl gördüklerinin teatral bir sunuşuydu.

Yapılan basın açıklamasında işçilere verilen hiçbir taahhüdün yerine getirilmediği vurgulandı. Gelecek seçimler için de boş vaatlere kanılmayacağı, başta kadro ve güvenceli iş olmak üzere taleplerin acil olarak karşılanması gerektiği ifade edildi.

Basın açıklamasında, direnişte olan Özak Tekstil işçileri, Agrobay işçileri ve Filistin direnişiyle dayanışma mesajı verildi. Basın metninde öne çıkan talepler ise şu şekilde:

“Norm Kadro: 5393 Sayılı Belediyeler Kanunu’nun 49. Maddesi yeniden düzenlenmeli, belediyelerde hizmet üreten işçilerin çalışma statüsü Norm Kadro esaslarına göre düzenlenmeli, Norm Kadro sayıları revize ile artırılmalıdır.

Taban Ücret: Sendikalar tarafından her ay açıklanan “Yoksulluk Sınırı” tüm belediye işçilerinin net taban ücreti olmalıdır.

İlave Tediye: Belediyelerde hizmet üreten tüm işçiler kamu işçisi olarak kabul edilmeli, 6772 Sayılı kanuna göre, 52 günlük ilave tediye ayrım gösterilmeksizin her işçiye ödenmelidir. Ayrıca geriye dönük hakkedişlerimiz de teslim edilmelidir. Belediyelerde çalışma barışı sağlanmalıdır.

İş Güvencesi: Haksız, hukuksuz, keyfi şekilde işten çıkarmalara son verilmelidir. İş davaları “Bölge İdare Mahkemeleri”nde görülmeli, davayı kazanan işçi işine kesin suretle ve hemen dönmelidir. Dosya masraflarının ağır olması, işten çıkarılan işçilerin hak aramasındaki en büyük engeldir. İşten çıkarılan her işçiye, Baro tarafından ücretsiz avukat sağlanmalı ve iş davaları dosya harçlarından muaf tutulmalıdır.

Vergi Adaleti:Toplu İş Sözleşmelerinde paraya taalluk eden tüm mali ve sosyal haklar “Brüt” yerine “Net” olarak belirtilmelidir. Belediye işçileri “Gelir Vergisi” yükü altında ezdirilmemelidir. İşçiye vergi muafiyeti sağlanmalı ve vergiler işveren tarafından karşılanmalıdır. İşçi, ocakta ne kadar ücret alıyorsa, aralık ayında da aynısını almalıdır.

Eşit İşe Eşit Ücret: Belediyelerdeki kadın erkek eşitsizliği, kadın istihdamının arttırılması ile çözülecek kadar basit bir sorun değildir. Belediyelerdeki cinsiyetçi iş bölümü ve ücretlendirme son bulmalı, kadınların güvenceli ve güvenli çalışabilmeleri için şartlar yerine getirilmelidir. Belediye çalışanlarının çocukları için kreş hakkı, günün koşullarına uygun ve gerçekçi biçimde karşılanmalıdır. Doğum iznine ayrılan kadın işçiler, döndüklerinde işlerini kaybetme endişesi taşımak zorunda kalmamalı. Bunların dışında 60 günlük sendikal ikramiye, haftalık 35 Saat çalışma, enflasyon oranında zam, refah payı, meslek pirimi, eşit yemek ve ulaşım ücreti, tayin hakkı verilmelidir.”

Özak Tekstil işçileri neden direniyor?

0

Özak Tekstil fabrikası aslında DİSK’e bağlı tekstil sendikasında örgütlüyken, pandemi döneminde patronun ayak oyunları ile işyerindeki yetkili sendika değişmişti. Pandemiyi bahane ederek DİSK’li işçileri ücretsiz izne çıkartan patron, izin dönüşünde işçilere Hak-İş’e bağlı Öz İplik-İş’e üye olmayı şart koşmuş ve bu süreçte patron yandaşı sendika fabrikada yetkili sendika olmuştu.

6 yılın ardından işçiler BİRTEK-SEN’de örgütlenmeye başladılar. Çalışma koşullarının ağırlığı ve kendilerine yapılan kötü muameleye rağmen, sendikanın işçi haklarını savunmuyor olması, işçileri sendika değiştirmeye yöneltmişti.

İşçiler sürekli mesaiye zorlanıyor, mesai gece 3’te bittiğinde bile eve dönmek için yürümek zorunda kalıyordu. Zaten kötü olan yemeklerden, kıl-böcek türü şeyler çıkıyor, yemek tabldotlarında köpeklere de yemek veriliyordu. Tuvalete gittiklerinde dakika tutuluyor, insanlık-dışı koşullarda çalışmaya zorlanıyorlardı. Beş yıllık çalışanlar bile asgari ücret alıyordu; üstelik fabrikada şiddet, hakaret ve mobbinge maruz kalıyorlardı. Kadın işçiler, “bizim adımız yokmuş gibi davranılıyor, ‘köroğlu körler, balık hafızalılar’ diye bağırıyorlardı” diyorlar. Hakaret edenler sadece patronlarla ya da müdürlerle sınırlı da değil; işçiler fabrikadaki muhasebecinin bile kendilerine hakaret ettiğini söylüyor. Mesailer öylesine yoğun ki, işçiler “direnişe başladığımızdan beri güneş görüyoruz, öncesinde sürekli karanlık saatte işe gidip geliyorduk” diyorlar. Dahası tazminatsız işten atma çok sık yapılıyor. İşçilerin aktarımına göre ise Öz İplik-İş, ne insanlık-dışı çalışma koşullarını düzeltmek için ne de işten atılanların haklarını almak için bir şey yapmıyor.

Bu koşullarda işçiler, Ekim ayından itibaren sendikayı değiştirmek üzere harekete geçiyorlar. Bunun üzerine yöneticilerin saldırganlıkları da artıyor. İşçiler tek tek odalara çekilerek sendika ve fabrika yöneticileri tarafından tehdit ediliyor. Bu sürecin sonucunda bir kadın işçi işten atılınca, 27 Kasım günü işçiler üretimi durdurarak direnişe başlıyorlar. Fabrikadaki 700 işçiden 500 kadarı direnişin içinde yer alıyor.

Patronun tüm temsilcilerine karşı mücadele

Özak Tekstil direnişi, sermayenin devletle iç içe geçmişliğini de, devletin işçileri değil patronları korumak için var olduğunu da çok çarpıcı biçimde gösteriyor.

Direnişin başlamasından bugüne, Özak Tekstil işçisi birçok defa jandarmanın saldırısına uğradı, gözaltına alındı. Bu saldırılarda, patronun jandarmaları yönettiğini, patronun yeğeni Hamit Akbalık’ın jandarmalara “sen oraya geç, sen burada dur” diyerek emir verdiğini gördüler. Jandarma da oraya kimi korumak için gittiğini, kimin emrine uyması gerektiğini iyi biliyor!

İŞKUR da patronlar için çalışıyor. Yasalara göre, işçiler sendika değişikliği nedeniyle direnişteyken yeni işçi alımı yapılamaz. Ama direnişteki işçilerin çıkışı yapılmamışken, İŞKUR’un resmi kağıtları farklı bir firma içinmiş gibi düzenleyerek Özak Tekstil’e işçi alımı yapılıyor. İşçiler bunu öğrenince İŞKUR’la görüşüyor ve konunun üzerine gidiyorlar. Bunun sonucunda, İŞKUR geri çekilmek zorunda kalıyor; ancak işçi alımlarının gizlice devam ettiği söyleniyor.

Valilik de bir başka patron destekçisi. Özak direnişi başlayınca, valilik bir açıklama yayınlayarak 29 Kasım-2 Aralık tarihleri arasında kentte 4 gün eylem yasağı ilan etti, kentin tamamında açık alandaki tüm etkinlikleri yasakladı. O süreçteki jandarma saldırılarında valiliğin bu yasağına uyulmaması gerekçe gösterildi; ama valiliğin yasaklama kararına gerekçe gösterilemedi. Elbette bu gerekçe, Özak patronunu korumaktı!

Öyle bir işbirliği var ki işçiler karşısında, direnişin 11. gününde, henüz jandarma saldırısı başlamadan önce, işçiler yağan yağmurdan korunmak için OSB içindeki caminin avlusuna girdiğinde bu sefer de il müftüsü duruma müdahale ederek, işçilere camide bekleyemeyeceklerini söyledi. İşçiler “Bizi Allah’ın evinden de çıkarmaya çalışıyorlar” diyerek bu duruma tepki gösterdi.

Ardından aynı gün (11 Aralık) işçiler jandarmanın coplu ve biber gazlı saldırısına maruz kaldı. BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in de aralarında olduğu 100 işçi bu saldırıda gözaltına alındı. Jandarmanın saldırısı yetmedi, valilik de işçilerin kanuna aykırı şekilde eylem yaptığını söyleyerek işçiler hakkında adli işlem başlatıldığını duyurdu. Bazı işçiler aynı gün gözaltından bırakılırken, BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen, 3 sendika yöneticisi ve 4 Özak Tekstil işçisi, 13 Aralık gününe kadar gözaltında tutuldu. Mahkemeye çıkan işçiler ve sendikacılar, adli kontrol şartıyla serbest bırakıldılar.

Engellemeler devam etti, direnişin 17. gününde jandarma barikatı, bu kez OSB’nin (Organize Sanayi Bölgesi) girişine kurulmuştu. İşçilerin kararlı duruşu sonucunda OSB girişindeki barikat kaldırıldı, ancak fabrikaya giden yol da kapatılmıştı. İşçiler ara sokaklardan fabrikaya ulaşmaya çalıştılar; fakat ara sokaklarda jandarma, tomalardan tazyikli gazlı su sıkarak işçilere saldırdı. Saldırı sırasında BİRTEK-SEN Genel Sekreteri Mikail Kılıçalp dahil 20 kişi gözaltına alındı. İşçilerle dayanışmak için orada bulunan EMEP Milletvekilleri Sevda Karaca ile İskender Bayhan da tomadan sıkılan gazlı suya maruz kaldı, yerlerde sürüklendi. Gözaltına alınan işçiler akşam saatlerinde serbest bırakıldılar.

Tomalar, coplar, biber gazları, gözaltılar, sendika başkanının tutuklanmasını isteyen savcılar, işçilere ve sendikacılara adli kontrol kararı veren hakimler de patronun çıkarları için harekete geçirilmişti. Devlet, bütün gücüyle ve tüm kollarıyla Özak Tekstil patronunu korumaya çalışıyordu.

Öz İplik-İş sendikası ise direniş boyunca “işbirlikçi” sıfatına uygun davrandı. İşçilere dönük tehditleri işe yaramayınca, işçilerin aileleri ile görüşerek eylemi baltalamaya çalıştılar.

Patronu neden koruyorlar?

Peki, Özak Tekstil patronunu neden koruyorlar, direnişin kazanımla sonuçlanmasından niye bu kadar korkuyorlar? Çünkü Özak Tekstil’de sendikal mücadele kazandığında, Urfa OSB başta olmak üzere bölgedeki bütün fabrikalarda kölelik koşullarında çalışan işçiler için örnek oluşturacak, diğer patronlar da işçilerin mücadelesi ile karşı karşıya kalacaktı. İkincisi, Özak patronu AKP döneminde palazlanmış yandaşlardan biriydi. Özak Global Holding’in temelini oluşturan Özak Tekstil, 3 fabrikada 5 bine yakın kişinin çalıştığı bir şirket. Sahibi Ahmet Akbalık, Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin (TİM) Başkan Yardımcısı. Özak Global, AKP’li yıllarda üstüste aldığı teşviklerle palazlanmış, turizm ve gayrimenkul alanlarında ballı ihalelerle uçuşa geçen, Emek Sineması’nın yıkımını üstlenen Kamer İnşaat’ın yarı hissesine sahip, Erdoğan’ın ürettiği “Cumhurbaşkanlığı sistemi”nin propagandasını yapan, Erdoğan ailesini otellerinde ağırlayacak kadar yandaş olan bir şirket.

Patronlar, Özak direnişini yenilgiye uğratmak için devletin bütün olanaklarıyla savaşıyorlar. İşçi ve emekçiler de bu direnişin kazanması için sınıf bilinciyle savaşımı yükseltmelidir. Neredeyse günaşırı saldırıya uğrayan, gözaltına alınan, dört bir yandan kuşatılmış olan Özak işçileri direnişlerini kararlılıkla sürdürürken, diğer alanlarda dayanışma eylemleri yükseltilmelidir.

Özak Tekstil işçileriyle İstanbul’da dayanışma eylemi

0

Özak Tekstil işçileri 21 gündür sarı sendika-patron işbirliğine karşı direniyor. Patronun çıkarları doğrultusunda işçilerin sömürüsünü meşrulaştıran sendikadan istifa eden işçilerin BİRTEK-SEN’e üye olmak istemeleri üzerine bir kadın çalışan 27 Kasımda işten hukuksuzca kovulmuştu. Bu yaşananların üzerine bütün çalışanlar direniş kararı alarak fabrikanın önünde haklarını aramaya başlamışlardı. Direnişteki işçilerinin önlerini kesebilmek için fabrika yakınında bulunan cami bile süresiz kapatılmıştı. Patronun çeteleri ve jandarmanın saldırılarına rağmen kararlı duruşlarından taviz vermeden direnişlerini sürdürmeye devam etmekteler.

Ülkenin birçok yerinden direnen işçilere destek eylemleri yapılmakta. 15 Aralık günü 16 sendikanın çağrısı ile İstanbul’da Özak Tekstil işçilerine destek amaçlı basın açıklaması gerçekleştirildi. Birçok meslek örgütü ve sosyalist parti de bu çağrıya destek vererek basın açıklamasında buluştu. Basın açıklamasında, Özak Tekstil işçilerinin haklı direnişlerinde yanlarında oldukları açıkça belirtildi. İşçilere dönük baskıların sona erdirilmesi, sendika seçme özgürlüğünün derhal tanınması talep edildi.

Depremden etkilenen illerde çağrı merkezi çalışanlarına mobbing uygulanıyor

0

Türkiye’de emekçilerin sömürüsü, çalışma yaşamının her alanında derinleşerek sürüyor. Çalışma koşulları zaten zor olan çağrı merkezlerinde çalışmak ise günden güne daha da çekilmez bir hal alıyor.

Özellikle pandemi döneminde evden çalışmaya geçilmesinin ardından çağrı merkezlerinde çalışan emekçilerin durumları kötüye gittiği gibi, bir de şirketin karşılaması gereken birçok gider çalışana yüklendi. Emekçilerin evden çalışmasıyla birlikte şirketler elektrik, doğalgaz, su gibi birçok giderden kurtuldular. Bununla birlikte patronlar, çalışanlar üzerinde ciddi bir mobbing uygulamayı sürdürüyor.

Urfa ve Adıyaman gibi 6 Şubat depremlerinden etkilenen illerde çağrı merkezi çalışanlarının kayıplarını, acılarını hiçe sayan şirketlerin operasyon takım liderleri, işçileri arayıp “Acınızı anlıyoruz ancak hatta girip çağrı almanız gerekiyor; çağrı almayacaksanız istifa dilekçenizi gönderin’’ gibi tehdit içeren mesajlar vermişti.

Adıyaman ve Urfa’daki iki şirkette bir süredir örgütlenmeye çalışan çağrı merkezi çalışanları, depremin ardından yapılan mobbinge karşı öğleden önce ve sonra ikişer saat hatta girmeme eylemi gerçekleştirerek haklarını almak için harekete geçtiler. Depremden kısa süre sonra SGK’den deprem bölgesindeki çağrı merkezi çalışanlarına yönelik çift maaş promosyonları yatırıldı ve bunların geri ödenek olarak iade edilmeyeceği duyuruldu. Buna rağmen çağrı merkezi işverenleri işçilere, bu paranın SGK’den borç olarak alındığını, deprem nedeniyle çalışılmayan günler için kendilerine nakit avans olarak verildiğini ve promosyonun maaşlarından kesileceğini söylüyor.

Adıyaman ve Urfa’da yapılan tüm bu haksızlıklar karşısında yaklaşık 15-20 bin işçinin çalıştığı her iki şirkette de işçiler örgütlenme çalışmalarını sürdürüyor. İşveren ve operasyon takım liderlerinin, çağrı merkezi çalışanlarının hak ve taleplerini karşılamak yerine, 6 Şubat’tan bu yana gün geçtikte artan keyfi tutum ve mobbing uygulamaları insani bir boyut taşımıyor. Bu nedenle, artık emeğimize saygıları olmadığını düşünerek hak ve taleplerimizi duyurabilmek adına bu süreçte sendikal mücadele girişiminde bulunduk. İnsanı olanaklardan uzak, esnek ve yoğun koşullarda çalışmak zorunda olan çağrı merkezi çalışanlarının örgütlenmesinin, ülke genelinde bu sektörde çalışan binlerce işçi için önemli bir umut kaynağı olacağını düşünüyoruz.

Adıyaman ve Urfa’dan çağrı merkezi çalışanları

Yunus Emre Göçer cinayetinin ardından: Somali-Türkiye ilişkilerine kısa bir bakış

0
Göçer cinayetinin ardından kısa bir süre sonra Türkiye Mogadişu Büyükelçisi Somali Cumhurbaşkanını ziyaret etti. Görüşmede Göçer cinayetinin görüşülüp görüşülmediğine ilişkin herhangi bir açıklama yapılmadı.

Somali-Türkiye ilişkileri oldukça eski tarihlere dayanıyor. Ama bu yazıda asıl ele almak istediğim süreç, 2011’de Somali’nin başkenti olan Mogadişu’da yıllar sonra yeniden Büyükelçilik açılışının sonrasıdır.

Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından bizzat açılışı yapılan Büyükelçilik iç savaş sebebi ile 1991 yılında kapatılmıştı. Büyükelçilik açılışından sonra devletlerarası ilişkiler derinleşmeye devam etti. Türkiye’den Somali’ye ekonomik yatırımlar yapıldı, askeri üsler kuruldu. Bunların en önemlilerinden biri ise 2017 yılında açılan ve yine başkent Mogadişu’da bulunan Turksom askeri üssüdür. Bu üssü önemli kılan orada Somali askerlerinin eğitim alıyor olmasıdır. Bununla beraber Somali özel kuvvetler birimlerinin büyük bir kısmına da Türkiye’ye getirilerek eğitim verilmektedir.

Türkiye birçok defa Somali’ye hem doğrudan para hibesi hem de askeri teçhizat (zırhlı araçlar, silahlar vs.) hibesi yapmıştır.

Türkiye’nin Somali üzerinde ilk askeri hesapları bu tarihle başlamıyor elbette ki. Türkiye, vaktiyle, iç savaş sürecine müdahil olan Birleşmiş Milletler (BM) güçlerinin içerisinde yer almış ve 1993-1994 yılları arasında BM Barış Gücü komutanlığı Çevik Bir tarafından yürütülmüştür.

Somali’nin coğrafi konum olarak Kızıldeniz’in çıkış kısmında olması da Türkiye’nin askeri yatırımlarında önemli rol oynamaktadır. Burası, petrol ve ticaret yolları açısından oldukça stratejik olan Kızıldeniz’in kontrolünden pay almak için de kullanılan bir bölgedir.

Bu kısa anlatının asıl amacı, Somali Cumhurbaşkanı’nın oğlu Muhammed Hasan Şeyh Mahmud’un, kısa bir süre önce Türkiye’de bir motokuryenin ölümüne sebep olup rahat bir şekilde kaçabilmesinin arka planını sergilemektir.

İsmi Yunus Emre Göçer olan kuryenin katili Türkiye tarafından bu kadar değerli görülüp yatırımlarla ve hediyelerle göklere çıkarılan bir ülkenin zengin ailelerinden birine mensup olmasaydı da sıradan bir dünya vatandaşı olsaydı konu aynı şekilde ele alınır mıydı? Cinayetin açık ve net bir şekilde ortada olduğu bir durumda sadece ifadesi alınıp serbest bırakılır mıydı? Veya şans odur ki davanın sonuçlanmasına birkaç gün kala ülkeden kaçması bu kadar kolay olur muydu?

Sorularımızı o kadar çok artırabiliriz ki! Burada asıl görmemiz gereken mesele hangi millete mensup olduğun değil hangi sınıfa mensup olduğundur. Burjuvazi hangi ülkede olursa olsun sınıfsal gücü sayesinde bütün yasaların üzerinde durur.  

Türkiyeli emekçi bir genç, Türk devletinin dünyadaki askeri ve politik çıkarlarına feda edilmiştir. Emekçilerin canları paradan değersiz ve kolayca vazgeçilebilir görülmektedir.

Termokar’da “ücretsiz izin” saldırısı

0

Termokar’da işverenin sendika düşmanı uygulamaları hız kesmeden sürüyor. 6 yıllık mücadelemiz sonucunda kazandığımız sendikal yetki belgesinin ardından, patron sendikayı tanımamakta direniyor. İşverenin son saldırısı, sendikanın işyeri temsilcilerini önce zorunlu olarak ücretli izne, ardından da ücretsiz izne çıkmaya zorlamak oldu.

İşveren işlerin yavaşladığı bahanesiyle sendikalı işçileri ücretsiz izne çıkarmaya çalışıyor. Oysaki iş kanununa göre işverenin böyle bir hakkı bulunmuyor. Ayrıca işlerin yavaşlaması da söz konusu değil. İşçiler mesaiye kalarak çalışmaya devam ediyor.

Termokar işçileri olarak işverenin sendika düşmanı uygulamalarına karşı kenetlenmeli, işvereni toplu sözleşme masasına oturtmak için mücadeleyi yükseltmeliyiz. Yetkili sendika Birleşik Metal-İş pasif konumunu bırakmalı; işverenin hukuksuz saldırılarını durdurmak ve toplu sözleşme masasını kurabilmek için üzerine düşeni yapmalıdır.

Bir Termokar İşçisi

Saray’ın emek düşmanı, keyfi yönetiminden kopuş mümkün ve zorunlu!

0

Saray rejiminin 2024 için hazırladığı bütçe bu ay meclis genel kurulunda görüşülüyor. AKP-MHP iktidarı bütçenin tüm yükünü bir kez daha ücretlilerin ve yoksulların omuzlarına yıkıyor. İktidar patronları yeni vergi teşvikleri ve indirimleriyle ödüllendirirken, ücretlilerin üzerindeki gelir vergisi, KDV ve ÖTV yükleri tarihi zirvelere çıkıyor. Bütçede aslan payını, faiz ödemeleri ve yap-işlet-devret adı altında Saray patronlarına yapılan ödemeler alıyor. Emeğin milli gelirden aldığı pay ise gerilemeye devam edecek.

Bütçe görüşmelerine paralel olarak ilerleyen bir diğer başlık asgari ücret. Asgari ücret bir kez daha gerçek enflasyona göre değil TÜİK’in oynanmış sayılarına göre belirlenecek. Dahası, Erdoğan yönetimi asgari ücrete yapılan zammı yılda iki seferden tek sefere düşüreceğini açıkladı. Merkez Bankası’nın asla tutmayan tahminlerine göre bile 2024 sonunda enflasyonun yüzde 36 olacağı koşullarda, yıl sonuna doğru işçilerin alım gücü tamamen erimiş olacak.

Saray rejimi sorumlusu olduğu ekonomik iflasın faturasını emekçilere yıkmakta kararlı hareket ediyor. Bunun için yürütme üzerindeki tüm denetleme ve denge araçlarını ortadan kaldırmaya çalışıyor. Beştepe emek düşmanı, hesap vermeyen, keyfi yönetime dayanan yapısını tamamen kalıcı hale getirmeyi hedefliyor.

Bu çerçevede, bütçenin mevcut haliyle TBMM’de onaylanması da son tahlilde pek bir anlam ifade etmiyor. Yıl içinde hazırlanan ek bütçelerle, Cumhurbaşkanı’na tanınan vergi artırma veya azaltma yetkileriyle, Sayıştay’ın denetleme yetkilerinin ortadan kaldırılmasıyla Saray yönetimi, emekçilerden toplanan kaynaklarla oluşturulan kamu bütçesini dilediği gibi harcayabiliyor.

Saray rejimi bu yağmacı, keyfi yönetimini demokratik hakları giderek daha fazla baskılayarak hayata geçirebiliyor. Erdoğan yönetimi, TİP milletvekili Can Atalay’ı tamamen hukuksuz bir şekilde hapiste tutmaya devam etmesini, yeni anayasa tartışmaları arasında unutturmaya çalışıyor. Türk Tabipleri Birliği (TTB) yönetimine kayyum atama girişimiyle tüm demokratik kitle örgütlerine ve muhalefete yeni bir gözdağı veriyor. Rejimin bu keyfi, emek düşmanı niteliğinden güç alan patronlar, kölece çalışma koşullarını dayatan hukuksuz uygulamaları, sendika düşmanlığını yaygınlaştırıyor.

Öte yandan, Saray rejimi asıl büyük saldırısını yerel seçimler sonrasına saklıyor. Erdoğan yönetimi, büyükşehirleri yeniden kazanmak hedefiyle kemer sıkma politikasında şimdilik frene basarak ilerliyor. Seçimlerin ardından çok daha sert tedbirler bizleri bekliyor.

İşçi sınıfının geniş kesimleri Erdoğan yönetiminin bu emek düşmanı niteliğinin farkında. Bununla birlikte, burjuva muhalefetin basiretsizliği ve sinikliği ile sosyalist hareketin burjuva odaklardan bağımsız bir seçenek inşa edememiş olması, Cumhur İttifakı’nı hayatta tutan en temel unsurlar olmayı sürdürüyor. Emekçiler ülkenin dört bir yanında, onurlu çalışma ve yaşam koşulları talebiyle örgütlenmeye, sendikalaşmaya, haklarını korumaya veya ilerletmeye çalışıyor. Bu mücadelelerin birbirinden kopukluğu ve ortak bir eylem planı ekseninde birleşememesi en büyük eksikliğimiz olmaya devam ediyor.

Saray rejiminin giderek daha fazla saldırganlaşan emek düşmanı politikaları kaçınılmaz olarak yeni eylemleri ve seferberlikleri tetikleyecek. Mevcut tablo, sosyalist hareketin önüne iki temel görev koyuyor. İlk olarak, “insan onuruna yaraşır bir yaşam ve çalışma koşulları” ekseninde sendikal konfederasyonların üzerindeki basıncın artırılarak, başta asgari ücret ve bütçenin emekten yana düzenlenmesi başlıkları olmak üzere, tabandan yükselen birleşik bir mücadele planının örgütlenmesinin sağlanması. İkinci olarak, yerel seçimler sürecine burjuva odaklardan bağımsız, emek eksenli bir seçim ittifakıyla girilmesi. Bu iki alanda sağlayacağımız ilerlemeler emek düşmanı, baskıcı Saray rejiminden kopuş yönünde atılan çok değerli adımlar olacaktır.

Patronun taleplerinin “arası” bulunamaz: Metalde arabulucu süreci başlarken mücadeleye hazırlanalım

0

Metal sanayinin patronları ve Türk Metal Sendikası, Birleşik Metal-İş, Özçelik-İş üyesi 259 bin metal işçisi arasında eylül ayında başlayan toplu iş sözleşmesi görüşmeleri, anlaşma sağlanamaması sonucunda arabulucu sürecine girdi. Arabulucu sürecinin yeni yılın ocak ayının ortasına dek sürmesi bekleniyor.

Toplu sözleşme görüşmelerinin sonuçsuz kalmasının başlıca nedenini, metal patronlarının sömürüyü derinleştirmeyi, çalışma koşullarını ağırlaştırmayı ve işçilerin güvencesini yok etmeyi öngören teklifleri oluşturuyor.

Metal patronlarının sendikası olan MESS, ilk altı ay için yüzde 35, geri kalan dönemler için TÜFE oranında artış önerdi. Bu, işçi sendikalarının önerdiği ücret zammı oranından yaklaşık yüzde 85 daha düşük.

MESS aynı zamanda, tıpkı geçen yıllarda yaptığı üzere, sözleşmenin iki yıllık değil, üç yıllık olmasını dayatmaya çalışıyor. Sözleşmeler arası dönem uzadıkça metal işçilerinin ücretlerinin güncellenme sıklığı azalacak, böylece sömürü yoğunlaşacak ve patronlar kârlarına kâr katacaklar.

MESS, patron tarafından fabrika içinde hafif işlerde çalışabilir raporu olanlara dayatılan işin kabul edilmemesi durumunda, ihbar tazminatı ödenmeksizin çalışanın işten çıkartılmasının sözleşmeye dahil edilmesini, böylece iş güvencesinin yok edilmesini istiyor.

Yine MESS tamamlayıcı sağlık sigortasının kaldırılmasını, işçilerin işe alımdaki deneme sürelerinin iki aydan dört aya çıkartılmasını talep etti.

Metal patronlarının bu taleplerinin “arası” nasıl bulunabilir ki? Bu taleplerin hedefi metal işçisini yoksullaştırmak, işçinin üzerindeki sömürüyü derinleştirmek, kazanılmış haklarına saldırmak ve hayatta kalma şartlarını kötüleştirmektir. Saldırı niteliğindeki bu taleplerin “arası” bulunamaz. Arabulucu süreci, her zaman olduğu üzere, yine işçiyi oyalamak, onu yormak ve moralini bozmak için kullanılıyor.

Bu arabulucu sürecini, önümüzdeki mücadeleye hazırlanarak geçirmeliyiz. Patronlar, ülke ekonomisinin kriz halindeki şartlarını işçileri susturmak ve onlara baskı uygulamak için kullanıyor. Ekonomik kriz bir sopa gibi işçilerin başının üzerinde sallandırılıyor, böylece işçiler işlerinden edilmekle tehdit ediliyor.

Ekonomik krize ve patronun işten çıkarma tehditlerine karşı tek güvencemiz, sendikal mücadele birliğimizi sağlamak olabilir. Danışıklı dövüşe son verelim: Sendikalarımızda işçilerin görüşünün alınması, işçi demokrasisi ilkelerinin uygulanması için bir araya gelip mücadele verelim. Bu nedenle konfederasyon farkı gözetmeyen toplu iş sözleşmesi komitelerinin kurulmasını öneriyoruz. Bir fabrikadaki arkadaşlarımız mesaiye kalmama kararı verdikleri takdirde onları yalnız bırakmamak, onlarla birlikte hareket edebilmek ve sendikalarımızı da bu yönde hareket etmeye zorlayabilmek için.

Bursa Ticaret ve Sanayi Odası’nın verilerine göre Bursa’nın en büyük 250 fabrikasında çalışan tek bir işçi dahi kendi fabrikasına 4 milyon liraya yakın gelir sağlıyor. Bu gelir, metal fabrikalarında ikiye, hatta üçe katlanıyor.

Evet, mevcut sözleşme taslağı bu korkunç toplumsal eşitsizliği sona erdirmekten veya ihtiyaçlarımızı karşılamaktan dahi çok uzakta. Kayıplarımızı karşılamak ve taslakları bizzat işçi inisiyatifi altında oluşturabilmek için MESS’in arsızlığını yenilgiye uğratmamız ve sendikalarımızda işçi demokrasisi için mücadele etmemiz şart.

Bütün bunlar bizim kararlı ve cüretkâr bir birlik oluşturabilmemizle mümkün. Uzlaşmaya eğilimli ve mücadeleden çekinen sendikal önderliklerimizi de ancak kendi birliğimiz eliyle denetim altında tutabiliriz. Sözde arabulucu sürecini bu nedenlerle, birliğimizi sağlayacak TİS komitelerini oluşturmakla ve buralarda mücadeleye hazırlanmakla geçirmek önemli.

Belirleyici olacak olan, metal işçisinin seçeceği yol olacaktır.

Türk kapitalizmi gece kurtla sürüye dalıyor, gündüz çobanla ağıt yakıyor

0

Siyonist İsrail 75 yıldır Filistin’i işgal altında tutuyor ve Filistinlilere yönelik etnik temizlik politikaları uyguluyor. Bu durum dünyanın geri kalanının olduğu gibi Türkiye’nin de korsan devlet İsrail’i tanımasının ve ilişki kurmasının önüne geçmeye yetmiyor. Yine de zaman zaman İsrail’in işlediği suçların dünya kamuoyunda ifşa edilmesi ve kimi seferberlikler, devletleri bu konuda adım atmaya zorlayabiliyor. Türk kapitalizminin ve devletinin İsrail ile geliştirdiği ilişki de bu şekilde.

7 Ekim’de Filistin’de direniş örgütlerinin gerçekleştirdiği El-Aksa Tufanı ve ardından Siyonist varlığın bu haklı ayaklanmaya karşılık uyguladığı etnik temizlik hedefi, Türkiye’nin İsrail ile kurduğu ilişkilerde de sürtünmeler yarattı.

Erdoğan İsrail’i kınadı ve Hamas’ı bir terör örgütü olarak nitelendirmeyeceklerini söyledi. Erdoğan’ın kabinesinden de benzer sesler çıktı. AKP Gençlik Kolları, İsrail’in saldırılarını protesto etmek amacıyla çeşitli eylemler gerçekleştirdi.

Erdoğan “iki devletli çözüm” taraftarı olduğunu hep dile getiriyordu; İsrail savaş makinasının saldırıları sürerken bu düşüncesini yine dile getirdi.

Peki tüm bu söylemler ne kadar gerçek? Erdoğan’ın İsrail’e yönelik “Mavi Marmara” dönemini andıran hamasi söylemleri gerçeklikle pek örtüşmüyor. Tıpkı Mavi Marmara krizinden İsrail ile ilişkilerini güçlendirerek çıktığı gibi, şu anda da İsrail ile köprüleri atmadan ve yalnızca Netanyahu hükümetini hedefe alarak süreci atlatmayı önüne koymuş görünüyor.

Türkiye, Siyonist varlığa bu yılın ilk 11 ayında yaklaşık 6 milyar dolar ihracat gerçekleştirdi. Bu ihracat İsrail’in Filistinli çocukları katledebilmesi için gerekli olan çelikten Siyonist işgal güçlerinin ayaklarındaki postallara, Siyonist yerleşimcilerin gündelik ihtiyaçlarına kadar geniş bir yelpazede ürünler içeriyor. Petrol, çimento, demir-çelik, kimyasal maddeler, İsrail ordusu için sebze-meyve vb. Türkiye’den İsrail’e yapılan sevkiyatın temel girdilerini oluşturuyor. Bunlar devletin kendi kurumu olan TÜİK tarafından yayımlanan veriler.

Zorlu, AkçanSA, Eren Holding, MNG Air, Kalyonlar, Kalkavanlar, Tosçelik, Kardemir, İsdemir, Erdemir, Çolakoğlu, Kocaer, Pamukkale Kablo, Limak gibi pek çoğu iktidara yakınlıkları ile bilinen şirketler İsrail ile ticaret yapmayı sürdürüyor.

Türkiye limanlarından taşınan petrol İsrail’in sanayi altyapısının, savaş makinalarının düzenli olarak işlemesini sağlıyor.

TÜİK dış ticaret verilerine göre ekim ayında “Silahlar ve mühimmat, bunların aksam, parça ve aksesuarı” kapsamında İsrail’e 105 bin dolarlık malzeme gönderildi. Eylül ayında ise yine bu kapsamda 103 bin dolarlık malzeme gönderilmiş. Yani Tek Adam Rejimi gece kurtla sürüye dalıyor, gündüz çobanla ağıt yakıyor. Biz ise şunu söylüyoruz: Siyonist varlık ile tüm ilişkiler kesilsin!

Makineler üzülür mü?

0

Sosyal medyada veya herhangi bir sitede bir süre okuduğumuz veya ilgilendiğimiz ürünler, hatta telefon yanımızdayken “Bu kafeye gitsek mi?” veya “Bu gözlük bana yakışır mı?” dediğimiz her adımımız, bize bir şekilde X, Instagram, Facebook veya benzeri sosyal platformlar tarafından pazarlanıyor. Fakat adım adım bizi takip eden birisi olmadığına göre, bunu yapan ciddi ve zeki bir sistem var. Bu aslında, yapay zekânın şirketlerin yararına nasıl kullanıldığına dair ufak bir örnek. Hepimiz buna benzer tartışmaları ve haberleri son günlerde daha çok duyar olduk. Peki, yapay zekâ (AI) nedir, neden birdenbire bir şirket gündemimiz oldu ve bizi neler bekliyor, gelin bakalım.

Yapay zekâ nedir?

AI, bilgisayar sistemlerinin insan zekâsının bazı işlevlerini taklit etme yeteneğidir. Makine öğrenimi, derin öğrenim ve doğal dil işleme gibi birçok alt konusu vardır. AI’ın fikren ortaya çıkışı aslında çok yeni değil; bilgisayar biliminin kurucusu Alan Turing tarafından 1950 yılında “Makineler düşünebilir mi?” sorusuyla gündeme gelmişti. 1990’ların başına kadar AI açısından teoriler ve varsayımlar dışında ciddi ilerlemeler olmazken, 1993 yılıyla beraber AI’ın hayatlarımıza hızlı şekilde etki ettiğini teknoloji ve finans gibi sektörlerde görebiliriz.

Yapay zekânın seviyeleri

AI, genellikle üç ana seviyeye ayrılır: Zayıf AI, Genel AI ve Süper AI. Bu seviyeler, AI sistemlerinin karmaşıklığı ve yetenekleri açısından farklılık gösterir. 2010’lara kadar çoğunlukla Zayıf AI ürünlerini hayatımızda gördük; bunlar sesli asistanlar, görüntü tanıma sistemleri ve içerik öneri sistemleri gibi önceden tanımlanmış sistemlerdir. Günümüzde Genel AI’ın ilk ürünlerini görmeye başladık; bu zekâ türü, insan zekâsının geniş çaplı görevlerdeki yeteneklerini taklit edebilen AI sistemleri olarak tanımlanır. Örnek olarak OpenAI’ın sahip olduğu ChatGPT ve DALL-E ile Google’ın ürünü olan BERT gösterilebilir.

OpenAI: Şirket mi, vakıf mı?

Fark ettiğiniz gibi, AI’a öncülük yapan kurumlardan biri OpenAI. Şu anda dünyanın kaderini etkileyebileceği söylenen bir AI geliştirme teknolojisine sahip olan bu kurum, son günlerde yönetimsel konular üzerinden gündeme geldi. Yönetim kurulu, kurumun başkan ve yardımcısını önce görevden aldı, ancak gelen baskılar yüzünden geri almak zorunda kaldı. Kurumun “vakıf” olarak adlandırılmasının nedeni, ilk önce AI’ı denetlemek amacıyla vakıf olarak kurulmuş olması. Daha sonra, kendi geliştirdiği ürünleri bir şirket altında pazarlamaya başladı. Microsoft gibi büyük bir şirketin bu teknolojiye ortak olmak için OpenAI’a milyarlarca dolar yatırım yaptığını ve yapmaya devam ettiğini görüyoruz. Yönetim kurulundaki tartışmada, teknik uzmanlardan oluşan Ilya Sutskever liderliğindeki ekip çalışmaların daha kontrollü ilerlemesini savunurken, başkan Sam Altman ve Greg Brockman liderliğindeki diğer ekip, yeni yatırımlarla hızlı ürün geliştirmeyi hedefliyordu. Sonuçta, Altman ve Brockman’ın ekibi kazandı. Bu durum, OpenAI’ın hedefinin kamusal yarar yerine büyük şirketlerin ve sermaye sahiplerinin kârını önceliklendiren bir yöne kaymasına yol açtı.

Nasıl olmalı?

AI teknolojisinin hızlı gelişimi, kapitalist sistem içinde hem fırsatları hem de tehlikeleri barındırmakta. Bu teknoloji, iş dünyasında verimlilik ve kârlılık artışı sağlarken, aynı zamanda işçi sınıfının iş güvenliği ve mahremiyet hakları üzerinde baskı yaratmakta. OpenAI gibi kurumların yaşadığı yönetimsel değişiklikler, bu teknolojinin sadece teknik bir mesele olmadığını, aynı zamanda sosyal ve ekonomik etkileriyle kapitalist sistemin temel dinamiklerini de yansıttığını göstermekte. Bu nedenle, AI gelişimi sadece teknolojik bir başarı olarak değil, aynı zamanda sınıfsal açıdan ve eşitlik perspektifinden de ele alınmalı ve bu alandaki politikalar, işçi haklarını ve toplum yararını gözeterek şekillendirilmelidir.

Yemeksepeti’nde ücret mücadelesi devam ediyor

0

Pandemi günlerinde iyice trend olan eve teslim market alışverişinde önce motokuryelerin aşı hakkı için mücadelesi, daha sonra sendika hakları için yükselttikleri mücadele tüm Türkiye’de karşılık bulmuş, dört bir yandan işçiler sokaklara dökülmüştü. İşçilerin mücadeleleri türlü saldırılarla sindirilmiş, anayasal sendikal yetkileri türlü oyunlarla hiç edilmişti.

Ancak ülkenin içinde bulunduğu ekonomik kriz işçileri yeniden mücadeleye itti. Sendika haklarına saldırıldığı dönemde bütün kadrolu kuryeler işten çıkarılmış, yerleri esnaf kuryeyle doldurulmuştu. İçeride sigortalı çalışan olarak kalan depocular geçirdikleri darboğaz günlerini ve taleplerini yazarak eksiksiz imzayla genel müdürlüğe iletti ve kamuoyuyla paylaştı. Hemen ardından esnaf kuryeler de güvencesiz çalışma karşılığında aldıkları “daha iyi” ücretin artırılması için yerel bir mücadeleye başladı. Dilekçede yazanlar oldukça anlaşılır ve haklıydı. Aldıkları ücret, bulundukları şehirdeki kiraların yarısını bile karşılamıyor. Buna gelen ilk tepki, üç esnaf kurye ve bir depocunun işten çıkarılması oldu.

Bu sorunlar sadece Yemeksepeti işçilerinin sorunları değil, Türkiye işçi sınıfının sorunları. Türkiye’de ve dünyada işçiler açlıkla mücadele ediyor. Kriz derinleştikçe en temel yaşam ihtiyaçlarını karşılayamaz hale geliyor. Patronlardan canını iste, parasını isteme! Her türlü işçi mücadelesini her türlü ahlaksızlıkla bozguna uğratmaya çalışıyor. 

Yeni ekonomi bakanı Şimşek, getirildiği andan itibaren ekonomik krizden çıkışın faturasını işçi sınıfına kesti. Kazanılmış bütün haklarımız tehlikede! Kıdem tazminatı, sigorta hakkı, asgari ücret, hepsi krizden çıkış için hesaba eklendi. Asgari ücret belirleme komisyonu önümüzdeki günlerde toplanacak, 2024’teki sefalet ücretimizi belirleyecek. Yerel seçimden sonra ne olacak peki? Bizi nasıl saldırılar bekliyor? Belli ki en ağır faturayı bizler ödeyeceğiz. Enseyi karartmamak lazım yine de, büyük etkiler büyük tepkiler doğurur.

Genel seçimden önce tahmin ettiğimiz gibi krizin faturası en ağır işçi sınıfına ödetilmeye çalışılacak ama kirasını ödeyemeyen, evine ekmek götüremeyen işçiler ücret seferberliklerine başlayacak. Yemeksepeti işçileri bunun sadece bir örneği. Yaprak kımıldamıyor değil, ortalığın alev alev yanması an meselesi. Biz işçilerin mücadelesini baskılamaya çalışan kan emici patronlar, yasalarıyla ve kolluk kuvvetiyle önümüze çıkan işbirlikçi devlet, teslimiyetçi sendikalar oluşan bu çığın önünde dayanamayacaklar. Bizler mücadelelerimizde pişecek, piştikçe kemikleşeceğiz. Mücadelelerimizi işyerlerimizin dışına, illerimizin dışına, tüm ülkeye ve dünyaya yayacağız. Ancak böyle kazanabiliriz. O pastada hepimizin payı var. Sendikalarımız bizim öz örgütlerimizdir, sendikacı asalak bürokratların değil! İşyerleri bizsiz dört duvardan ibaret boş kutulardır. Bu dünyayı her şeyiyle biz yarattık! Biz yöneteceğiz…

Bir Yemeksepeti işçisi

Ekolojik yıkımı yoksullar değil zenginler yaratıyor

0

Oxfam’ın yakın zamanda yayımlanan İklim Eşitliği raporu, kapitalist yağmaya dair çok çarpıcı veriler sunuyor. Rapora göre 2019 yılında dünyanın en zengin yüzde 1’lik kesimi tüm insan nüfusunun üçte ikisi kadar karbon kirliliğine neden olmuş. Daha basitçe şöyle ifade edelim: Dünya nüfusuyla kıyaslandığında bir avuç kalan bu süper zenginler, gezegeni 5 milyar insan kadar kirletmiş. En zengin yüzde 10’luk kesim ise tüm karbon salımının yüzde 50’sinden sorumlu.

Burjuvazi ve emekçiler arasındaki olağanüstü eşitsizlikler, iklim krizindeki payımızda da çok derin. Mesela, en zengin yüzde 1’in neden olduğu karbon salımlarının gelecek yıllarda aşırı sıcaklık nedeniyle 1,3 milyon insanın ölmesine yol açacağı öngörülmüş. Yüzde 99’luk kesimdeki bir emekçinin, en zengin milyarderlerin sadece bir yılda ürettiği karbonu üretebilmesinin yaklaşık 1500 yıl süreceği hesaplanmış!

Peki süper zenginler bu devasa kirliliği nasıl üretebiliyor? Fosil yakıt gibi kirletici endüstri yatırımları ve faaliyetlerinden özel jet ve yat gibi “kişisel” harcamalara kadar pek çok yolla bunu yapıyorlar. Ne var ki iklim krizinin sonuçlarını en ağır şekilde yaşayanlar yine emekçiler ve yoksullar oluyor, olacak. İklim krizine bağlı aşırı sıcaklardan, sellerden, kuraklıktan, açlıktan en çok biz etkileniyoruz.

Bu derin uçurumu ülkeler düzeyinde de görüyoruz. İklim zirvelerinde karbon salımını düşürme vaatleri veren yüksek gelirli ülkeler küresel karbon salımının yüzde 40’ından sorumluyken, yoksul ülkelerin payı sadece yüzde 0,4. Kısacası bu gezegeni yaşanamaz kılan bizzat kapitalizmin kendisi. Dolayısıyla kapitalist hükümetlerin kendiliğinden doğa dostu ve adil politikalar uygulamaya başlamalarını bekleyemeyiz. Çünkü iklim krizine karşı gerçek bir “adil dönüşüm” hiçbir zaman kapitalistlerin çıkarına olmayacak. Kapitalist hükümetler “sürdürülebilirlik” derken sadece kapitalizmi sürdürmeye çalışacaklar.

Bizim Elon Musk gibi dünya yaşanamaz hale geldiğinde başka bir gezegene kaçma lüksümüz yok, bir B planımız yok. Bu da bizi emekten ve doğadan yana bir ekoloji mücadelesine zorunlu kılıyor. Bu mücadelemizin başlıca taleplerini de enerji, maden ve inşaat sektörünün tazminatsız kamulaştırılması, doğanın talanına yol açan mega projelere son verilmesi ve doğal varlıklar üzerindeki özel mülkiyetin sonlandırılması oluşturuyor.

İllüstrasyon: Matt Chinworth

Çeteler, mafyalar tasfiye mi ediliyor?

0

İçişleri Bakanlığının çetelere yönelik operasyonları sürüyor. Süleyman Soylu’ya yakın olduğu iddiasıyla gündeme gelen suç örgütü lideri Ayhan Bora Kaplan’ın tutuklanması ile başlayan süreç (ki bu kişinin Soylu’nun talimatı ile 15 Temmuz’da silahlı adamlarını toplayıp Ankara TRT Genel Müdürlüğü’ne gittiği biliniyor) farklı suç örgütlerinden uyuşturucu baronlarına, yargı ve emniyetten kara para aklayan pek çok sosyal medya fenomenine kadar uzandı.

Bu operasyonlar bürokrasideki tasfiye ve kadro değişimiyle birlikte yürütülüyor. Ve her operasyonda Soylu’nun çetelerle bağlantısına dair haberler ortaya çıkıyor. Son olaraksa “Sarallar” isimli organize suç örgütünün çökertildiği duyuruldu. Hakkında 2017’de hazırlanan bir iddianamede 35-40 bin sempatizanı olduğu belirtilen örgütün 1990’lı yıllardan bu yana sayısız suça karıştığı biliniyor. Benzer şekilde bu tip suç örgütlerinin yargı, emniyet ve siyaset bağlantıları da ayyuka çıktı. Bilindiği üzere MİT’in yargıdaki çürümeyi anlatan bir rapor hazırladığı ve raporda 5-6 yıldır büyük kentlerdeki adliyelerde yaşanan skandal kararlar, işlemler ve uygulamaların yer alması çürümenin devlet nezdinde ele alındığını gösteriyor.

Son 20 senede devlet-mafya-yargı mekaniğinin nasıl bu denli büyüdüğü, asıl sorulması gereken soru.

Devletin mafyaya ihtiyaç duyması, yani güvenlik bürokrasisi ile bu çetelerin ilişkisi Türkiye rejiminin her zaman bir parçası olageldi. 90’lar ve Susurluk skandalı bu sürecin zirvesiydi, ancak o dönemle kristalleşen “Aydınlık Türkiye” söylemi hiçbir zaman gerçekliğe kavuşmadı. Zira rejimlerin kırılganlığının arttığı, baskıya, zora ihtiyaç duyduğu dönemlerde mafya ilişkileri de çok daha girift hale gelmekte; yani rejimin bekası için bu çürümüş yapı ayakta tutulmakta. Ancak elbette bu operasyonların neden şu an hızlandığı bir diğer soru. Durum, Yerlikaya’nın “iyi biri” olması veya “devletin temiz düzen yaratmak istemesi” ile şüphesiz açıklanamaz. Kaldı ki Soylu döneminde İstanbul Valisi olan Yerlikaya’nın bugün “Cumartesi Annelerine, 25 Kasım yürüyüşüne izin veriyorum” algısı yaratması yanıltıcı olmamalı. Kendisinin valilik dönemi bu eylemlerin sopadan geçirildiği bir dönem olmuştu.

Bilindiği üzere, geçtiğimiz dönemde Orta Vadeli Program açıklandı. Mehmet Şimşek ile başlayan dönem ile 2018’den beri uygulanan ekonomik model değiştirilmeye çalışılıyor. Çünkü Türkiye ekonomisi kelimenin gerçek anlamı ile batık hale getirildi. Bu yeni ekonomik model şu an dış kaynağa çok fazla ihtiyaç duymakta ve Türkiye’nin dünya kapitalizmi ile daha entegre hareket etmesini gerektiriyor. Yabancı yatırımcı, özel mülkiyetinin güvenliğini garanti altına almak ister; derdi demokrasi veya antidemokratik uygulamalar değil özel mülkiyet garantisidir…

İnsanın aklının almadığı bu çürüme, AKP iktidarının inşa ettiği 21 yıllık serüvenin bilançosu. Bu suç düzeninin temizlenmesi, adaletin ve özgürlüklerin sağlanması yalnızca bu rejimden kopuş ile mümkün.

Hukuksuzca işten atılan, direnişteki Özak Tekstil işçileri anlatıyor

0

Ben Merve Dizgin. 24 yaşındayım. 18 yaşımda liseden mezun olur olmaz Özak Tekstil’de çalışmaya başladım. Beş yıla yakın çalıştım; kısaca çalışma sürecini anlatayım. Haftanın 6 günü aralıksız her gün çalışıp mesailere aralıksız kaldım (resmi tatiller ve dini günler de bunlara dahil). Hiçbir sağlık sorunum yokken yoğun çalışma ve aralıksız mesailer sonucu bel fıtığı ve varis oluşmaya başladı. Lakin tüm bunlara rağmen çalışma hayatına devam ettim. Rahatsızlığımı dile getirmeme rağmen zorunlu mesailere kalmaya devam ettim. Bu arada mesai demişken, 2-3 saatlik uzama değil 7-8 saatlik mesailerden bahsediyoruz. Hatta çoğu kez sabahlara kalıp sonra eve gönderilip 2-3 saatlik dinlenme sonrası tekrar işe gelip yeni güne başlar gibi aynı adet ve performans istenildi. Üstelik tüm bunların yanında sözlü, psikolojik şiddete ve hakarete her zaman devam edildi.

Sonra ise 5 yıla yakın emeğin sonucunda bir pazar günü işe gelmemiz istendi, rahatsızlığımdan dolayı gidemedim ve pazartesi günü fabrika müdürü Hamit Akbalık tarafından hiçbir suçum yokken Kod 50 ile işten çıkarıldım. Hukuk mücadelesi başlatıp dava açtım fakat Nisan 2021’den beri hiçbir çözüm bulunmuş değil.

Dosyam sürekli Gaziantep-Şanlıurfa arası gidip geliyor. Beş yıllık emeğim çöpe atılıp göz ardı edildi. Bundan dolayı bu kişilerden şikâyetçi ve davacıyım. Adaletin yerini bulacağı günü bekliyorum.

Merve Dizgin

***

Özetle 5 yıla yakın çalıştım. Gece gündüz geç saatlere kadar mesaiye kalıyorduk. Cumartesi günleri tam gün mesai yapıyorduk sabahlara kadar, bazen bazı bayan arkadaşlarımız orada yatıyordu. Bunlar onlara yetmedi; üstüne bize hakaretler ediyorlar, tehditler yağdırıyorlardı. Yemekleri de düzgün değildi, Ramazan’da dışarıdan yemek siparişi veriyorduk. Servis sıkıntısı hep vardı, nerede kötü servis varsa Özak’taydı. Yetmedi üstüne pazar günleri de mesaiye geleceksiniz dedi Hamit Akbalık ve “Gelmeyeni işten çıkarırım,” dedi. Pazar günü mesaiye gitmedim diye beni işten attı. Bu hukuksuzluğa karşı dava açtım, dava hâlâ devam ediyor. Adaletin yerini bulacağı günü bekliyorum.

Fatma Sağın

Kod 46 ile işten çıkarılan ODTÜ işçisi Serdal Delibal: “Yılların emeğinin lekelenmesine izin vermeyeceğim”

0

ODTÜ yemekhane işçisi Serdal Delibal, 20 yıllık emeğinin ardından, “Kod 46″ya tabi tutularak hırsızlık bahanesiyle işten çıkarıldı. Delibal ile işten çıkarılma sürecini ve işini geri alma mücadelesini konuştuk.

Öncelikle Gazete Nisan okurları için kendinizi tanıtır mısınız?

Adım Serdal Delibal, 41 yaşındayım. Daha önceleri yine ODTÜ’de kantinlerde çalışıyordum. 2004’ten şimdiki işten atılma sürecime kadar ise yemekhane personeli olarak çalıştım.

Bize işten atılma sürecinin nasıl başladığını anlatabilir misiniz?

Sabah işe geldiğimde karın ağrısı ve sancım vardı. Çalışmaya başladım, birkaç kez karın ağrısı yüzünden tuvalete gittim. Akşamcılar için hazırladığım malzemeleri dolaba koyacaktım ve çöpleri de çöpe atacaktım. Dolap tarafı kapalıydı, ben de sancılandım ve acilen tuvalete gitmem gerekti, birçok personel arkadaşım da gördü. Hatta “altına edeceksin” diye şakalaşanlar da oldu, aşçıbaşım da rahatsız olduğumu biliyordu. Tuvaletten geldikten sonra depocu arkadaş dolabı kilitleyeceğini söyleyince hemen işimin başına döndüm. Malzemeleri unuttum ama zaten yerine koyacaktım. Dolabın orada olan arkadaşlar da koyduğumu gördüler. İşi bitirmek için acele ederken bıçak kemikten kaçıp karnımı kesti. Kanamayı durdurmak için bolca peçete bastım. Elimde etin bezi vardı, ben de üzerine bastırıp tekrar lavaboya koştum. O esnada ise resmen kumpas kurulmuş gibi bir arkadaş müdürü aramış, onlar da daire başkanıyla güvenliği çağırmış. Dolaplar aranıyor diyerek herkesi çağırmışlar, yani tezgâhı kurmuşlar. Ben tuvaletteyken dolaplar aranıyor dediler. Her şey planlanmış; bana sorulmadan, sebeplerim dinlenmeden, şahitlere sorulmadan düzmece bir disiplin kuruluyla usulsüzce işimden atıldım. Mesai saatlerinde malzeme çıkarmakla suçlandım. Şahit varken sözde hırsızlık suçlamasıyla Kod 46 ile işsizlik maaşı ve tazminat hakkım gasp edilerek işten çıkarıldım.

İşten atılmanız için adeta bir kumpas kurulduğundan bahsediyorsunuz. Hem yemekhane hem rektörlük tarafından, yönetimin size karşı bu tavrını neye bağlıyorsunuz?

Biz önceleri yemekhanede taşeron olarak çalışıyorduk. Taşeron firma değişiyordu ama biz değişmiyorduk. O dönem zaten taşeron olduğumuz için baskı, mobbing altında uzun süreler çalıştık. Kadrolu olanlar ve taşeron olanlar arasında ayrım yapılıyordu. Sonrasında KHK ile kadrolu olarak işe başladık. Bu sefer de KHK’lı olanlar ve olmayanlar gibi ayrımlar yapılmaya başlandı. Son 1-1,5 senede daire başkanımız ve müdürümüz değişti. Son dönemlerde daha fazla sorumluluk almamızı istemeye başladılar. Biz ise uzun süredir personel, aşçı eksiği vb. dolayısıyla zaten fazla çalışmaktan yorgunduk. Yine de öğrencilerin mağdur olmasını istemediğimiz için işlere yetişmeye çalışıyorduk. İdare değiştikten sonra, çalışan arkadaşlarımı koruduğum zaman idare bana karşı cephe almaya başladı. Eksiklerimizi istediğimiz zaman gerginlik oluyordu. İstiyorlardı ki köle gibi çalışalım ve hiç sesimizi çıkarmayalım. Bu baskılar hâlâ devam ediyor.

Şu anda işyerimde beni savunan, “Serdal kesinlikle böyle bir şey yapmaz” diyen ve içlerinde benim için şahitlik yapacak personel arkadaşlarımı bir bahane uydurup başka bölümlere sürüyorlar ve diğer arkadaşlara da gözdağı veriyorlar, mobbing uyguluyorlar. Öte yandan öğrenci yanlısı tutumum da onları rahatsız ediyordu. Örneğin, bazen kütüphane önünde yemek dağıtıyordum, bu tür şeyler idarecilerin kulağına gidince “Sen niye bu öğrencilere bu kadar yardım ediyorsun? Yarın öbür gün bunlar seni ortada bırakır,” diyorlardı. Ama görüyoruz ki öyle değil; bugün okulun bileşenleri, özellikle öğrenciler bana çok destek oluyor. Bu kumpastan sonra kimsenin arkamda durmayacağını düşündüler ama öyle olmadı.

Kod 46 ile işten atıldınız. Bu aynı zamanda tüm ülkede işçilere karşı kullanılan bir silah haline gelmiş durumda. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

Tabii. Kod 46 aslında işçi durduk yere işten atılamayacağı için hükümetin işverenlere ve patronlara sunduğu ve işçinin birçok hakkını gasp eden bir düzenleme. Daha önce Kod 29 adıyla duyuyorduk, pandemide patronlar tarafından çokça kullanılmıştı. İşyerindeki işleyişi dışarı aktarmak, hırsızlık, işyerinde düzensizlik çıkarmak, güveni kötüye kullanmak gibi sebepler kullanarak işçileri işten çıkarmak için uydurdukları bir bahane. Öyle ki eğer bundan dolayı işten atıldıysanız, sonradan herhangi bir iş başvurusunda bile sizi işe almamak için kullanılabiliyor. İşçi-emekçi için çok kötü bir durum. Herkesin şunu düşünmesini istiyorum: Aynı şey sizin ya da bir yakınınızın başına gelse ne hissederdiniz? Bugün bana, yarın başkasına. Umarım yakın zamanda bunun farkına varıp buna karşı birlikte bir mücadele verebiliriz.

Peki üyesi olduğunuz sendikanın (Tez-Koop-iş) bu süreçteki tutumu ne oldu?

Olayın olduğu gün ben sendikayla iletişime geçtim ve durumu anlattım. Bana verdikleri ilk cevap “Oradan bir şey çıkmaz,” oldu. Sonradan “Biz çok uğraştık, ettik,” dediler ama uğraşma böyle olmaz. Ben işten çıkarılırken imza bile vermişler. Sebebini sorduğumda “Çoğunluk imzaladığı için biz de mecbur kaldık, imzaladık,” dediler ama böyle bir mecburiyet falan yok. Ondan sonra da birkaç kez birlikte bir şeyler yapabilmek için aradım fakat beni sadece uzaktan yönlendirmekle yetindiler. Ama arkamda durmadıktan sonra bunların bir anlamı yok. Bana normalde avukat atamaları lazımdı ama onu bile yapmadılar. Şimdi ne arıyorlar ne de soruyorlar, açıkçası ben de istemiyorum. Beni zaten baştan yalnız bıraktılar.

Peki sendikalaşma süreciniz nasıl başlamıştı?

Biz daha önceleri Genel-İş’teydik. Buraya getirmek için de çok mücadeleler verdik taşeronken. Sonrasındaki mücadelemizde çokça kazanımlarımız da oldu. Kadro aldıktan sonra kod değişimlerinden dolayı bizi Türk-İş’e bağlı kurumlara, hükümet yanlısı sendikalara verdiler. Biz de sonrasında Tez-Koop-İş için burada çok mücadeleler verdik. Gerçekten o dönemde arkadaşlarımızın çoğu, başkanlarımız vs. bizden, ODTÜ’den kişilerdi, iyi mücadele ediyorlardı. Son zamanlarda öyle oldu ki şu an çoğu arkadaşımız mecburiyetten bu sendikada. Sendikada bizden olan, seçilerek gelen arkadaşlarımız istifa ediyor, onların yerine kendi adamları geliyor. Çalışanlar arasında da istifa oldukça yaygınlaştı, özellikle benim işten atılma sürecimden sonra da birçok arkadaş istifa etti.

Şu anda hem yasal zeminde hem de pratikte süreçten beklentileriniz neler? Ne yapmayı planlıyorsunuz?

Zaten en başta yasal süreci başlattık, devlet bir arabulucu atadı ama işe iadem kabul edilmedi. Şimdi usulsüzlükten dolayı işe iadem için dava açtık. Dava süreci 19 Ocak’ta başlayacak. Öyle şaka gibi bir durum ki denilene göre gizli şahit varmış, anlattığımız avukatlar bile gülüyor. Yahu bu bir terör davası mı? Öncelikle bu işleyişin düzelmesi lazım. Bunun yanında ODTÜ bileşenleri ve öğrenciler ile imza kampanyası olsun, basın açıklamaları olsun mücadelemizi devam ettiriyoruz. Medyada da mücadelemiz çokça ses getirdi. Bir yandan ODTÜ gibi mücadeleci geçmişiyle bilinen bir üniversitenin bu tür şeylerle gündeme gelmesi üzücü. Öğrencilere, personele, akademisyenlere kapılarını kapatmış bir üniversite haline geldik. Yine de her hâlükârda mücadelemize devam edeceğiz. Öğrencilerden, farklı üniversitelerden gelen destekleri görmemeleri, medyada ve kampüste yankılanan sesimizi duymamaları imkânsız.

Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Benim amacım öncelikle işimi geri almak ve adımı temize çıkarmak. Yılların emeğinin lekelenmesine izin vermek istemiyorum. Ama bu süreç bundan ibaret değil. Biz bu süreci kazanırsak öğrenci, işçi kazanmış olacak. Onlar benim kaybettiğimi zannediyorlar ama biz büyük bir sevgi ve umut ortaya çıkardık. Sırf bu umut için bile mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz.

Rejim nereye gidiyor?

0

Roma’dan kaçan Havari Petrus’un, Appius yolunda dirilmiş İsa ile karşılaşınca, Roma’ya gitmekte olan önderine “Nereye gidiyorsun, efendim?” (Quo vadis, domine?) diye sorduğu, İsa’nın da ona yeniden çarmıha gerilmeye gittiğini söylediği yazar Yuhanna İncili’nde. Bu yüzden birinin şüpheli niyetini sorgulamak için “Nereye gidiyorsun?” diye sormak âdet olmuştur. Aynı soruyu bugün Türk tipi başkanlık rejimi için de sorabiliriz.

Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin (CD) AYM’nin Can Atalay’ın tutukluluğu hakkındaki ihlal kararını uygulamayı reddetmesi ve hatta AYM üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunması, rejimin içinde bulunduğu krizin boyutunu gözler önüne seriyor. Daha önce yüksek yargı kararlarının yargı ve idare bürokrasisi tarafından uygulanmadığına birçok kez tanıklık ettik; ancak AYM’nin anayasal yetkisinin reddedilmesi ve suç işlediğinin iddia edilmesi, rejim güçlerinin kendi içindeki çatışmalarının yeni bir ifadesi olarak gün ışığına çıktı. Ortada rejimin sınırlarının tartışmaya açıldığı anayasal bir kriz mevcut.

Saray çevresi ile MHP, Yargıtay 3. CD’sinin kararına olan desteklerini açıkladılar; buna karşın, AKP içinde üst düzey isimler alenen kararı eleştirerek anayasal sınırların aşılmaması çağrısında bulundular. Rejimin kendi içinde bir bölünme söz konusu.

Kriz, rejimin doğasından kaynaklanıyor. Türk Bonapartizmi, burjuvazinin kâr oranlarını teminat almak amacıyla işçi-emekçilerin geriye kalan kazanımlarını yok etmek zorunda. Bunun yolu da her türlü toplumsal muhalefeti ezmekten geçiyor. Can Atalay, Osman Kavala ve diğerleri, Gezi isyanına rejimin verdiği yanıtın sonucunda hukuksuzca tutuklu bulunuyorlar. Sermaye yanlısı ajandasını hayata geçirmek isteyen rejim, Gezi gibi bir toplumsal isyana bir daha izin veremez. İçinde bulunduğu kriz nedeniyle güçsüzlüğü, yeni Gezi’lerden sağ çıkacağını şüpheli hale getiriyor. Tam da bu nedenle Bahçeli uzun süredir AYM’nin statüsünün değiştirilmesi gerektiğini söyleyerek aslında mahkemenin ilgasını talep ediyor. AYM’nin sorgulanması, her şeye muktedir bir rejimin güç gösterisi değil, tam tersine kriz içindeki bir rejimin sıkışmışlığını ifade ediyor.

Cumhurbaşkanının %50+1 yerine basit çoğunluk tarafından seçilmesi teklifi de bu çerçeveye oturuyor. Rejimin sürekliliği garanti altına alınmaya çalışılıyor ancak Cumhur İttifakı’nın diğer bileşenleri, bu öneriye açıktan karşı çıktılar. Özellikle Bahçeli’nin çıkışında, ortakların kendi aralarındaki güç dengelerinin de önemli bir payı var: Saray, MHP’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalışıyor. Fakat bu tasarı, en nihayetinde işçi-emekçi düşmanı rejimi bir tahkim etme girişimidir.

Bize düşen görev, rejimden tam bir kopuş perspektifiyle, emekçilerin haklarını garanti altına alınacak yeni bir anayasa hazırlamak için barajsız ve yasaksız seçimler yoluyla bir Kurucu Meclis toplanmasını talep etmektir.

CHP başarılı olur mu ve işçiler nasıl kurtulur?

0

CHP’de Özgür Özel’in genel başkan olmasıyla beraber çoğu kişinin aklında aynı soru var: CHP başarılı olabilir mi?

Peki bir siyasi partiyi neye göre başarılı ya da başarısız olarak görebiliriz?

Başarı deyince insanın aklına genellikle zafer geliyor. Türkiye’de başarılı kişi ya da örgütlere baktığımızda aklımıza az sayıdaki olimpiyat şampiyonları ya da kadın voleybol takımı gelebilir. Yani başarı, rakiplerini alt etmekle kıyaslanabilir. Ancak biz emekçiler siyaseti spor müsabakası gibi kazananın başarılı olması ile değerlendirme lüksüne sahip değiliz. Yoksa Armağan Çağlayan’ın ekonomi hakkındaki sorusuna Osman Gökçek’in verdiği şu yanıt ile karşılaşırız: “Ekonomi kötü olsaydı halk bize oy vermezdi.”

Bizim için başarı, seçimde çok oy almaktansa eve ekmek götürmek, güvenli ve özgür bir geleceğe sahip olmak, doğa katliamlarının ve kadın cinayetlerinin son bulması gibi şeyler olabilir mi?

Başarı=zafer şeklinde düşünürsek sporda bile başarılı olanlar her zaman kazananlar olmuyor. Gündemdeki meşhur dolandırıcılık davasından görüyoruz ki son yıllarda hiçbir başarısı olmayan birkaç eski futbolcunun maceracı bir yatırıma sevk edebildiği milyonlarca doları varmış! Futbolun bile yalnızca futbol olmadığı bu küresel düzende siyaseti ve CHP’deki değişimi “Acaba seçimlerde bir fark yaratabilirler mi?” sorusunun ötesinde değerlendirmemiz gerekir.

Biz işçilere göre bir siyasi partinin başarısı, başarısızlıklara rağmen kazançları artan sporculardaki gibi ölçülmemeli. Bizim için bir siyasi partinin başarısı emekçilerin ve ormanı, köyü talan edilip suyu, havası zehirlenen halkımızın mücadelesinin ne kadar içerisinde olduğuyla ölçülebilir. Bu yüzden onca seçim zaferine rağmen AKP bir avuç zenginin lehine yarattığı bu derin sefaletten ötürü emekçilerin gözünde Türkiye’nin gelmiş geçmiş en başarısız partisidir!

CHP’ye dönelim. Kurultayda değişen parti liderliğine rağmen CHP, emekçilerin sorunlarının müsebbibi olan zenginlerle arasına mesafe koymuyor. Üstelik Özgür Özel bugün günah keçisi ilan edilen Kılıçdaroğlu’nun seçimlere kadarki tüm hatalarında onunla aynı safta yer alan biri.

Kılıçdaroğlu için de Özel için de sorun, zenginleri kendi programlarına kazanmak oldu. CHP’nin yeni yönetiminin Kılıçdaroğlu ile arasındaki fark, Kılıçdaroğlu’nun seçim yenilgisi almış olması. Öyle ki, Özgür Özel’in kurultay konuşmasının başlıklarını farklı yer ve zamanda Kılıçdaroğlu da dillendirmişti.

Kurultayda gördüğümüz şu oldu: CHP, ultra zenginlerin yoksulları daha da yoksul eden düzenini değiştirmemek için genel başkanları dahil her şeyi değiştirmeye hazır bir partidir. O kadar.

Peki işçi nasıl kurtulur? O güzel enternasyonal marşımızda dendiği gibi “Bizi kurtaracak olan kendi kollarımızdır” ve yapmamız gereken patronlardan bağımsız, işçi-emekçi hükümetini hedefleyen partinin inşasına omuz vermektir. Bizim tek başarımız bu olabilir. Ve bu başarı da insanlığın görebileceği en büyük zaferlerden biridir.

Filistin’de soykırımı durdurmak için küresel seferberliği derinleştirelim

0

İsrail’in Siyonist rejimi, Gazze’de 47 gün süren suç niteliğindeki bombalamaların ardından, neredeyse yüzde 70’i çocuk ve kadın olmak üzere 14 binden fazla Filistinliyi öldürdü. Yapılan ateşkes İsrail açısından geriye doğru bir adımdır.

Batı Şeria’da, hükümet tarafından silahlandırılan yerleşimcilerin saldırıları ve İsrail güvenlik güçlerinin baskınları, 7 Ekim’den bu yana 52’si reşit olmayan 200’den fazla Filistinlinin ölümüne, ayrıca binlerce kişinin yaralanmasına ve gözaltına alınmasına neden oldu. Bu, Hamas’ın varlığının çok az olduğu bir bölgede yaşanıyor; bu da İsrail’in hedefinin 2,3 milyon Filistinliyle Gazze’yi, 2,9 milyon Filistinliyle de işgal altındaki Batı Şeria’nın geri kalanını alarak Filistin halkına karşı etnik temizliği tamamlamak olduğunu gösteriyor. Filistinlilerin mücadelesi, 75 yıl önce 800 bin Filistinlinin kan ve ateşle topraklarından sürülmesiyle başladı.

İsrail, 27 Ekim’de Gazze Şeridi’ni karadan işgal etmeye başladı ve aynı anda 40 km uzunluğunda ve 10 km genişliğindeki küçük bölgeyi, suyu, elektriği, yiyecek ve yakıt girişini ve dış dünyayla iletişimi kesen insanlık dışı bir kuşatmayla abluka altına altına aldı. Gazze’ye yönelik bu kuşatma 16 yıldır sürüyor ancak Siyonist ordusunun karaya konuşlanmasıyla birlikte durum daha da kötüleşti ve sivil halka yönelik gelişigüzel bombardımanların yol açtığı soykırımı daha da ağırlaştırdı.

İsrail, savaşların çerçevesini belirleyen düzenlemelerin en temel kurallarını açıkça ihlal ederek, yakın zamanda Gazze’deki en büyük hastane olan El Şifa Hastanesi’nde olduğu gibi yerleşim yerlerini, okulları, Birleşmiş Milletler sığınaklarını ve hastaneleri bombalamaya yoğunlaştı. Hastanelerdeki yaralı insanlar ve şehrin kuzeyinden yerinden edilmiş binlerce insan bombalanıyor.

İsrail, bodrumlarında Hamas tünelleri olduğu iddiasıyla sağlık merkezlerine saldırdı. El Rantisi Çocuk Hastanesi, Endonezya Hastanesi, kuzeyden gelen yaklaşık 14.000 yerinden edilmiş kişinin bulunduğu mahalleler, Siyonist ordusunun füze ve bombalarının hedefi oldu. Bölgedeki 34 hastaneden 18’i İsrail’in bombalaması veya yakıt ve tıbbi malzeme eksikliği nedeniyle hizmet dışı.

İşgal altındaki Batı Şeria’da Siyonist ordunun baskınlarına buldozerler eşlik ediyor ve Filistinlilerin evlerinin yanı sıra Siyonist işgale karşı direnişin merkez üssü olan Batı Şeria’nın kuzeyinde yer alan Cenin, Nablus, Balata başta olmak üzere farklı kasabalardaki yol ve sokaklar da yok ediliyor.

Ateşkes İsrail için geriye doğru bir adımdır

Bir buçuk ay süren soykırımcı bombardımanların ardından İsrail ve Hamas, İsrail hapishanelerindeki Filistinli rehinelerin ve mahkumların değiş tokuşuna devam etmek için dört günlük bir ateşkes anlaşması imzaladı. İsrail gazetesi Haaretz, bu anlaşmanın daha önce Hamas tarafından teklif edildiğini ancak Netanyahu’nun bunu reddettiğini bildirdi. Aynı zamanda her gün harekete geçen ve geçtiğimiz günlerde Tel Aviv’den Kudüs’e beş gün yürüyüş yapan rehine yakınlarının yoğun baskıları karşısında Netanyahu, bombardımanlar sonucunda çok sayıda rehinenin öldüğünü öğrenince teslim olmak zorunda kaldı.

Siyonist hükümet içindeki tartışmalar, serbest bırakılmaları için müzakere talebinde bulunan rehine ailelerinin baskısı ve ABD gibi müttefiklerin uluslararası baskısının bir sonucu olarak ortaya çıkan siyasi kriz günlerdir devam ediyordu. Avrupa Birliği de giderek daha uzlaşmacı bir konuma çekiliyor.

Bu ateşkes, başlangıçta Hamas’la müzakere yapmayı reddeden İsrail açısından geriye doğru bir adımdır. Bu; İsrail’deki iç baskının, Filistin davasını desteklemek için halkların güçlü küresel mücadelesinin, İngiltere İçişleri Bakanı’nın düşmesine neden olan güçlü küresel seferberliğin ve Filistin halkının kahramanlığının doğrudan bir sonucu olan kısmi bir başarıdır. Filistin halkı, Siyonist ordunun yarattığı vahşi katliamın karşısında durarak her şeye rağmen direnmeye devam ediyor.

Bu yalnızca insani bir duraklamadır. Ancak mücadele henüz hedeflerine ulaşmadığı için dünya halklarının seferberliğinin devam etmesi ve giderek yaygınlaşması gerekiyor. İsrail, ateşkesin ardından Gazze ve işgal altındaki Batı Şeria’da bombardımana ve karadan askeri operasyonlara devam edeceğini zaten duyurdu.

ABD ve Avrupa Birliği’nin emperyalist hükümetleri İsrail’i kayıtsız şartsız desteklerken, Arap ve Müslüman ülkelerin hükümetleri kendilerini, somut bir yardım anlamına gelmeyen kınamalar ve açıklamalarla sınırlıyorlar. İran da Çin de hiçbir şey yapmıyor. Yalnızca Filistinlilere sözde destek verdiklerine dair açıklamalar yapmaktan mutluluk duyuyorlar.

7 Ekim’den sonra ABD, İsrail’e hâlihazırda sağladığı askeri yardımı artırmayı taahhüt etti. Böylece ABD’nin İsrail’e askeri yardım 2028’e dek yılda 3,8 milyar dolara çıkacak. Geçtiğimiz günlerde Avrupa Birliği’nin diplomasi başkanı Josep Borrell şunları söyledi: “Avrupa Birliği yanınızdadır ve (meşru) savunma hakkınız konusunda sizi desteklemektedir.”

Birkaç gün önce Çin’de Filistin Ulusal Yönetimi, Suudi Arabistan, Mısır, Endonezya ve Ürdün’den dışişleri bakanlarıyla bir toplantı yapılmış, burada “İsrail’in Gazze’deki suçlarına karşı” bir açıklama yapılmış ve “iki devletli çözümün” gerekliliğinden bahsedilmişti. Daha önce Arap Birliği ve İslam İşbirliği Teşkilatı’ndan birçok ülke Suudi Arabistan’da toplanmış, burada “iki devletli çözüm”de ısrar etmiş ve yaşananlardan İsrail’i sorumlu tutmuştu.

1993 Oslo anlaşmalarıyla kurulan, Filistinli ve İsrailli iki devletin barış içinde bir arada yaşaması fikri hiçbir zaman hayata geçirilemedi. Otuz yıl sonra, bunun yalnızca işgalin hizmetinde olan Filistin Yönetimi’ne ve Batı Şeria’nın kasaba ve şehirlerini gettolara dönüştüren kolonilerin genişlemesiyle Filistin’deki sömürgeleştirmeyi derinleştirmeye hizmet ettiği açıktır.

Bugüne kadar yalnızca Bolivya ve Belize Siyonist varlıkla ilişkilerini kesti; bu uygulama daha sonra Güney Afrika parlamentosu tarafından da onaylandı. Kolombiya, Şili, Honduras, Bahreyn, Ürdün ve Türkiye gibi bazı ülkeler de büyükelçilerini geri çekti.

Filistin halkına destek için küresel seferberliği artıralım

Ancak Filistin’in kahramanca mücadelesine destek verenler Avrupa’nın, Ortadoğu’nun, Amerika Birleşik Devletleri’nin, Kanada’nın, Asya’nın ve Latin Amerika’nın farklı şehirlerinde milyonlarcası sokaklara dökülen dünya halklarıdır.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, İsrail’in gerçekleştirdiği soykırımı sona erdirmek için Filistin’le dayanışma seferberliklerini derinleştirmeye ve giderek kitleselleştirmeye çağırıyoruz. Daha önce de söylediğimiz gibi, şu anda insani bir duraklama var ama İsrail canice saldırılarına ve bombardımanlarına devam edecek. Çeşitli feminist örgütlerin 25 Kasım Kadına Karşı Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü çerçevesinde Filistin için küresel bir feminist eylem gerçekleştireceklerini duyurmalarında olduğu gibi küresel seferberliğin devam etmesi gerekiyor.

Aynı şekilde, 29 Kasım Uluslararası Filistin Halkıyla Dayanışma Günü’nde, İsrail’in Gazze’ye yönelik soykırım bombardımanlarının reddi ve kahraman Filistin direnişinin desteklenmesi için büyük bir küresel seferberlik gününü teşvik etmeliyiz.

İUB-DE, halkları hükümetlerinden şunları talep etmeye çağırıyor: İsrail’le yapılan tüm ekonomik, ticari, kültürel ve askeri anlaşmalar feshedilsin. İsrail’e silah gönderilmesine son. ABD’nin Siyonist varlığa mali ve askeri yardım yapması engellensin. ABD filosu İsrail ve Ortadoğu’dan çekilsin. Halklar, seferber olarak kendi hükümetlerinden, özellikle de Arap hükümetlerinden, İsrail’le ilişkileri kesmelerini ve Filistin direnişinin ihtiyaçlarını desteklemelerini talep etmelidir.

Gazze’ye yönelik canice bombardımanı durdurun!

İsrail ordusu Gazze’den dışarı!

Soykırımcı ablukaya son!

İsrail’le siyasi, ekonomik, kültürel ve askeri ilişkiler kesilsin!

Filistinli tutsaklara özgürlük!

Filistin direnişine tam destek!

23 Kasım 2023

Papatya falı: Emekliye 5 bin lira ikramiye!

0

Cumhuriyetin 100. yılı vesilesiyle emeklilere verileceği ilan edilen 5 bin lira ikramiyeyi şu ana kadar sadece çalışmayan emekliler alabildi. Çünkü cumhurbaşkanlığı kararıyla, çalışan emeklilere ikramiye verilmemesi belirlenmişti. Bu nedenle 10,5 milyon çalışmayan emekliye ve 1,7 milyon hak sahibine 100. yıl ikramiyeleri ödenirken 4,7 milyon çalışan emeklinin payına hayal kırıklığı düşmüştü.

Kısa sürede, ikramiye ödenmeyen emekliler içinde Çiftçi Kayıt Sistemi’ne (ÇKS) kayıtlı olan 1,6 milyon çiftçinin de olduğu anlaşıldı. Dönüm başına birkaç yüz lira destek aldıkları için çalışan emekli sayılan ve bu nedenle ikramiyeden yararlanamayan çiftçiler tam anlamıyla şoke olmuşlardı. Emekli çiftçilerin öfke ve hayal kırıklığı kısa sürede Saray’a ulaştı ve Erdoğan durumu inceleteceğini açıklamak zorunda kaldı. Ardından emekli çiftçilerin de ikramiye alacağı basına yansıdı.

Tabii tuhaflık bununla da kalmadı. Emekli çiftçilerin de ikramiye alacağının açıklanmasıyla ikramiye kapsamına 14 milyon emekli girmiş oldu. Diğer bir ifadeyle emeklilerin yüzde 95’inin 100. yıl ikramiyesi almasının söz konusu olacağı anlaşıldı. Peki geri kalan yüzde 5 emeklinin günahı neydi? Nitekim kısa sürede Erdoğan’ın tüm emeklilerin ikramiye alması için çalışma yapılması talimatı verdiği açıklandı. Böylece papatya falı tamamlanmış oldu.

Şu birkaç haftalık tablo, Türk tipi başkanlık sisteminin ne derece keyfiyete dayalı, plansız, programsız, öngörüsüz bir sistem olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Oysa basit bir ön çalışma ile en baştan bütçe ve kapsam belirlenebilir, milyonlarca emekli mağdur edilmeyebilirdi. Kuşkusuz çoğunluğu 7500 lira maaş alan emeklilerin mağduriyeti 5 bin lira ikramiye vermekle çözülemez. Bunun için 2000 yılı öncesi maaş bağlama oranlarına dönülmesi şart.

Sözün özü, Türkiye’nin bu garabet Türk tipi başkanlık sistemden bir an önce kurtulması gerekiyor. Emekli ikramiyesini dahi doğru dürüst planlayamayan bu sistemin yeni bir anayasa yapması ise zaten söz konusu olamaz. Hayatlarımız papatya falına dönmesin diyorsak emekçiler yönetmeli!

MND İzolasyon’da sendika düşmanlığı!

0

Yükselen enflasyon ve olumsuz hayat koşullarından dolayı çalıştığımız işyeri MND İzolasyon’da birkaç arkadaşla beraber sendikada örgütlenmeye karar verdik. Yaşam koşulları bizi zorlarken bir de işverenin hukuksuz tutumu bize başka bir çıkar yol bırakmadı.

MND İzolasyon’da ücretler asgari ücret düzeyinde. Her şey o kadar pahalandı ki aldığımız ücretler ev kirasına dahi yetmez oldu. Bu durumu iyi bilen MND patronu, biz çalışanları fazla mesaiye zorluyordu. Ama ne yazık ki, kümülatif vergi matrahı dilimlerine takıldığımız için o kadar çok kesinti oluyordu ki ana paramızı bile alamadığımız günler bile oluyordu. Bu yetmezmiş gibi bir de şirket yöneticileri maaşlarımızda usulsüzlükler yapıp maaşlarımızı eksik yatırıyorlar.

Durumu yöneticilere anlatmaya çalıştığımızda da bizi geçiştirmeye çalışıyor, hatta hakarete varan sözlerle üstü kapalı bir şekilde tehdit ediyorlardı. Bu durumdan birçok arkadaş şikâyetçi olmaya başladı.

Böyle hukuksuz bir ortamda ancak sendikal mücadele ile kazanım elde edebilirdik. Ve örgütlenmeye başladık. Petrokimya işkolu olan MND İzolasyon’da Lastik-İş sendikası ile irtibata geçtik. İşyerinde daha önce de sendikalaşma girişimi olduğunu öğrendik. İşveren öncü işçileri işten atarak ve sendikayla masayı oturmayı kesin olarak reddederek, türlü ayak oyunlarıyla sendikalaşmanın önüne geçmişti. Fakat bu kez sendikanın işyerine girmesi için kararlıydık. Yoğun çabalarımızın karşılığını yavaş yavaş almaya başladık. Birçok arkadaşımız üye olmaya başladı. Anayasal hakkımız olan sendikal örgütlenmemiz sırasında yine patronun hukuk tanımayan davranışları ile karşı karşıya kaldık. Örgütlenmeye çalıştığımızı duyan patron ilk etapta benimle beraber altı kişiyi farklı gerekçelerle işten attı.

Fakat bu bizim için olumsuz bir etken değildi. Artık iş MND İzolasyon’da sendikal çoğunluğu sağlamak, hukuksuz davranışlara bir son vermekti. Sendikal örgütlenme için bildiri bastırıp soyunma dolaplarına koydurduk. Servis duraklarında bildiriler dağıttık. Bizleri işten çıkarmış olabilirler ama mücadelemiz bitmedi. MND İzolasyon’a sendika girinceye kadar da bitmeyecek!

İşten atılan bir MND İzolasyon işçisi

Asgari ücreti mücadelemiz belirleyecek

0

Bu ay asgari ücret belirlenecek. Her yıl olduğu gibi işçi, işveren ve hükümet temsilcilerinden oluşan Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun kararıyla Türkiye’deki emekçilerin yarısına yakını açlık sınırına mahkûm edilecek. Bunu asgari ücret ile açlık sınırının yıllar içinde paralel bir şekilde ilerlemesinden biliyoruz. Kaşıkla verilen zamlar yıl bitmeden kepçe ile çoktan geri alınmış oluyor. Bu asgari ücret politikası aslında işçi sınıfının alım gücünü düşürme, bu yapılamıyorsa da mümkünse olabildiğince sabit tutma politikasıdır. Hükümetten gelen son açıklamalara bakılırsa bakanlar, hem enflasyonun düştüğü gerekçesiyle hem de enflasyonun daha fazla artmaması bahanesiyle şimdiden asgari ücrete minimum zam yapmak için kılıf bulmanın peşine düşmüş durumdalar.

Bir önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi Mehmet Şimşek’e göre enflasyonun asıl sebebi ücretlere yapılan zamlar ve bu bahaneyle ücret zamları düşük tutulmak isteniyor. Yine Şimşek daha önce asgari ücret artışı baz alınırken “beklenen enflasyon kıstas alınmalı” demişti. Son olarak Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan da “enflasyonun düştüğünü”, bu nedenle 2022 öncesindeki gibi yılda bir kez zam yapılması gerektiği açıklamasını yaptı. İktidardan peş peşe gelen bu açıklamalarla asgari ücret artışında “beklentiyi fazla tutmayın” mesajı verilmek istense de yerel seçim sürecinde olduğumuzu unutmayalım. İktidar acı reçeteyi tam anlamıyla uygulamak için seçim sonrasını bekliyor. Bu nedenle seçim süreci, istenen düzeylerden daha fazla ücret zammını zorunlu kılabilir. Emeklilere verilen 5 bin TL’nin çalışan emeklilere verilecek şekilde genişletilmesi örneğinde olduğu gibi bu tip geri vitesleri seçime yaklaşırken daha sık görebiliriz.

2022 yılının Temmuz ayında yapılan asgari ücret artışı yüzde 29’du. 4 bin 253 liralık asgari ücret, 5 bin 500 lira olmuştu. 2022’nin Haziran ayında yıllık enflasyon ise yüzde 78’in üzerindeydi. 1 Temmuz 2023’ten beri asgari ücret 11 bin 402 TL. Bu rakam, sene başında açıklanan 8 bin 506 liradan yüzde 34 daha yüksek. Bu artış bile o dönem enflasyonun altındaydı. Bugün ise enflasyon karşısında çok daha fazla erimiş durumda. 1 Temmuz’da 437 dolar olan asgari ücret bugün yine 394 dolara geriledi. Ücretler artıyor gözükse de reelde yerinde saydığı bir gerçek.

Türkiye’de asgari ücret ortalama ücrete her yıl biraz daha yaklaşıyor. İşçi sınıfı bu ortalama ücrette gittikçe daha fazla homojenleşiyor. Biz yıllardır enflasyon karşısında işçi sınıfının alım gücünün yükseltilmesi için her üç ayda bir gerçek enflasyon oranında ücretlere zam yapılması gerektiğini söylüyoruz. Bunun yanında ücretlere yapılacak bir zammın enflasyonu otomatik olarak artırmadığını ve rekor kâr elde eden şirketlerin ürünlere çok daha fazla zam yaptığını belirtmiştik. Bu nedenle enflasyonu dizginlenmesi ve alım gücünün korunması amacıyla düzenli ücret artışı yanında servet vergisini de zaruri görüyoruz.

Asgari Ücret Tespit Komisyonu, Cumhurbaşkanlığı’na bağlanmış durumda. Her şeyden önce asgari ücret sendikalar ve bağımsız emek örgütlerince belirlenmelidir. Baz alınacak enflasyon verileri şaibeli TÜİK’in değil bağımsız kuruluşların açıkladığı oranlar olmalıdır.

Vergi ve sigorta prim teşvikleri ücret maliyetlerinin bir bölümü bütçeden veya işsizlik sigortası fonundan karşılanıyor. Asgari ücretin maliyeti bizzat iktidar tarafından işverenlerden alınıp topluma ve işçilere yansıtılıyor. Bu durumda sendikalar ücret belirleme sürecinde tabanlarıyla birlikte birleşik bir hat örmek zorundalar. Asgari ücretin işçilerin lehine sonuçlanmasının tek koşulu birleşik mücadeledir.

***

Yeniden Değerleme Oranı belirlendi

Tüm vergilere ve harçlara yapılacak zammı belirleyen yeniden değerleme oranı (YDO) bu yıl yüzde 58,6 oldu. Yani 2024 başında tüm vergi, harç ve cezalara bu oranda zam yapılacak. Cumhurbaşkanı’nın, YDO’yu yüzde 50’ye kadar azaltma ve yüzde 50’ye kadar artırma yetkisi bulunuyor. 2023 başında bu oran yüzde 122,9 idi. Asgari ücretin 2022 yılı başıyla 2023 yılı arası artış oranı ortalamada yüzde 99 olmuştu, yani YDO’nun altında kalmıştı. Bu yıl belirlenecek asgari ücret de YDO’nun altında kalırsa alım gücü gerçekleşmiş enflasyona göre daha da azalmış olacak. Geçen yıl belirlenmiş olan yüzde 122,9’luk oran, geçen yıl ekim ayında önceki 12 aylık üretici fiyat endeksi (ÜFE) oranı ile aynıydı. Bu yıl açıklanan YDO (yüzde 58,6) ise yine bu yılın ekim ayına göre son 12 aylık ÜFE oranıyla aynı. Bunun anlamı şu: Devlet tüm ceza, harç ve vergilere ÜFE oranında zam yaparken, ücretlere ondan çok daha düşük olan TÜFE’yi bile çok görüyor. ÜFE baz alınarak yapılan YDO bir sonraki yıl hayat pahalılığını belirlerken, alım gücümüz TÜFE kıstas alınarak gerçekleşiyor. Bu makas, alım gücünün gerçekte düştüğünün en iyi kanıtıdır.

Özak Tekstil direnişçisi kadın işçi: “Bu mücadeleden dönmeyeceğiz”

0

Özak Tekstil’de çalıştığım sırada 27 Kasım’da bir kadın işçi olarak işten çıkarıldım. İşten çıkarılma sebebim, patronun istediği sendikaya üye olmamamdı. Sarı sendika biz işçi-emekçilerin taleplerini karşılamıyordu. Sürekli sendika değiştirmek istemedik. Birleşik Tekstil, Dokuma ve Deri İşçileri Sendikası (BİRTEK-SEN) üzerinden ilerleme kararı aldık.

Sarı sendika, patronla işbirliği yaparak kendisini dayatıyordu. Sendika patronla işbirliği içinde olduğu için iş güvencemiz yok oldu. Yine bu işbirliği nedeniyle vardiyalar düzensiz olmaya ve ücretler eksik yatmaya başladı.

Özetle sarı sendika, bir sendika olarak yapması gerekenleri hiçe saydı. Taleplerimizi görmezlikten geldi. Patron da sarı sendikaya boyun eğmemizi istedi.

Kadın işçi arkadaşlarımızın sarı sendikaya üye olmamaları nedeniyle işten çıkarılmasının ertesinde, duruma tepki göstererek ayaklandık. Şimdi 4 gündür nöbetteyiz.

Bu mücadeleyi kazanana kadar, taleplerimiz karşılanana kadar buradayız. Geri dönmeyi veya pes etmeyi düşünmüyoruz.

Jandarma ve valilik bizi sürekli tehdit ediyor. Usulsüz şekilde gözaltı yapıyorlar. Ancak biz bu mücadeleden dönmeyeceğiz.

İçerideki arkadaşlarımıza sesleniyoruz: Bu mücadele hepimizin. Hepimizin ailesi var. Hepimiz, ekonomik sorunları olan yoksul aile çocuklarıyız. Evde bizleri bekleyen anne, baba, kardeş, eş, çocuklarımız var.

Buna rağmen emeklerimizin karşılığını talep etmekten çekinmiyoruz. Arkadaşlar; siz de bize katılın, mücadeleyi birlikte büyütelim istiyoruz.

Sputnik grevinin 100. gününde basın açıklaması

0

Sputnik Türkiye çalışanlarının sendikalaşma ve ücret artışı talebi ile başlattıkları grev 3 ayı geride bıraktı. 17 Ağustos’ta çıkılan grevin önemli taleplerinden birisi de işten atılan sendikalı işçilerin geri alınması, zira patron ücret konusunu sendikayla konuşmak yerine doğrudan sendikalı işçileri işten atmıştı. İşten çıkarmalar toplu iş sözleşmesi (TİS) sürecinin hemen öncesinde gerçekleşti.

Grev boyunca çalışanlar, işçi düşmanı patrona karşı mücadele ettikleri gibi, grev kırıcılara karşı da mücadele etmek zorunda kaldılar. Sputnik Türkiye ofisinde çalışan bazı “gazeteciler” çalışma arkadaşları grevde iken çalışmaya devam ettiler. Öte yandan meslek örgütleri, sendikalar, sosyalist partiler grevcilerin sesi olmaya devam etti. Grev kırıcılık karşısında yine dayanışma en önemli araç oldu.

24 Kasım’a geldiğimizde grevin 100. günü vesilesi ile grev alanında bir basın açıklaması gerçekleştirildi. Aralarında İDP, TİP, SEP, EMEP, TÜMTİS, Tek Gıda-İş gibi sendika ve partilerin temsilcileri grevdeki işçilerle dayanışma için basın açıklamasına katıldı.

Okunan basın açıklamasında, işverenin grevin yasal olmadığı iddiası ile mahkemeye başvuru yaptığı ve birkaç gün önce yapılan mahkeme ile grevin yasal olduğunun tescil edildiği ifade edildi. Öte yandan TGS’nin işyeri temsilcisi olan Nejdet Eksilmez, işten atılmasına karşı açtığı işe iade davasını ilk duruşmada kazandığı da basın açıklamasında vurgulandı. Bu kararın diğer üyeler içinde bir emsal oluşturması bekleniyor. Söz konusu kararlar, grevin ne kadar haklı taleplerle yapıldığını bir kez daha gözler önüne seriyor.

Basın açıklaması yaşanan sürecin aktarılması ve geleceğe yönelik kararlılık mesajı verildikten sonra şu sloganlar ile sonlandırıldı: “Yaşasın sınıf dayanışması!”, “Grev haktır engellenemez!”

Yemeksepeti’nde “esnaf kurye” ücret artışı ve güvenceli çalışma talep ediyor!

0

Yemeksepeti depo işçilerinin insan onuruna yaraşır bir ücret ve çalışma koşulları için başlattığı mücadeleye motokuryelerden de destek geldi. “Esnaf kurye” adı altında güvencesiz çalışmaya itilen kuryeler paket başı ücretlerin derhal artırılmasını ve güvenceli çalışma koşulları talep ediyor. Yemeksepeti “esnaf kuryelerinin”, Yemeksepeti İşçi Komitesi aracılığıyla yayımladıkları metni okuyucularımız ile paylaşıyoruz.

***

Ülkemizdeki ekonomik kriz her geçen gün derinleşiyor. Kira, ev masrafları, yaşamın kendisi sürdürülemez hale geliyor. Bu krizi fırsata çevirmek için işverenler işçilerin bugüne kadar edindiği kazanılmış haklarına saldırmaya devam ediyor. Bin bir güçlükle kazanılmış sigorta, kıdem tazminatı gibi haklar “patron kurye” denilen çalışma modeli ile elimizden alınıyor.

Bu model “asgari ücretten biraz daha iyi kazanma” süsüyle pazarlanıyor. Geçinme zorluklarına dayanamayıp güvencesiz çalışmayı kabul etmiş bizlere bir fırsat gibi sunuluyor. Ancak ister “esnaf kurye” ister “patron kurye” densin bizler aslında güvencesiz işçiler olduğumuzu biliyoruz. Çalışma düzenimiz amirlerin tercihlerine göre belirleniyor. Kimi zaman çalışma saatlerimiz işlerin özellikle tenha olduğu zamanlara konuyor. Kimi zaman da seçmediğimiz vardiya için aniden yataktan kaldırılıp mesaiye gelmemiz talep ediliyor. İşler karıştığında ulaşamadığımız amirler, ilk karşılaşmamızda sorunlarımızı çözmek yerine vardiyalarımızı keyfi bir şekilde kapatıp kendilerince bizleri cezalandırabiliyor. İşyerinde yöneticilerin keyfi ve baskıcı uygulamaların son bulmasını talep ediyoruz! Sorunlar karışışında ulaşabileceğimiz sorumlular istiyoruz!

Ülkenin dört bir yanından her gün kuryelerin ölüm haberleri geliyor. Bir hafta geçmedi ki Manisa’da bir kurye kardeşimizi daha toprağa verdik. Bizi teslim süreleri ile baskı altına alan işveren gerekli ekipmanları de bizlere derhal sağlamalıdır! Trafikte ölmek istemiyoruz!

Bizlerin ne dükkanları var ne de ne tarlaları. Motor üstünde paket atıyoruz ama Bağ-Kur’luyuz. Bizler patron değil parça başı çalışanlarız. Yaşamlarımızı biraz da olsa güvence altına almak istiyoruz. İlk adım olarak, kaldırılmış olan esnaf kuryeye özel sağlık sigortası uygulamasının geri gelmesini istiyoruz. 

Manisa ekonomik krizin en yoğun hissedildiği kentlerden biri. Depocu işçi dostlarımızın ücret mücadelesini destekliyoruz. Bizler de göze aldığımız bu güvencesizliğin hakkını almak istiyoruz. Yıl başından itibaren büyükşehir statüsünde paket ücretlendirmesi, yağmurlu havalarda ek paket ücreti talep ediyoruz!

***

٢٥ نوفمبر: ضد العنف الأبوي والقمع الإمبريالي! نقف مع شعب و نساء فلسطين!

0

في ٢٥ نوفمبر ١٩٦٠ قتلن الأخوات مينيرفا ، و باتريا ، و ماريا تيريزا ، ميرابال؛ بوحشية في جمهورية الدومينيكان كونهن نساء ، و لأنهن تجرأن على مواجهة ديكتاتورية تروخيو. في هذا اليوم، تحيي نساء العالم ذكرى نضالهن ويخرجن للنضال ضد العنف الأبوي والرأسمالي الذي يضايقنا ويقتلنا في جميع أنحاء العالم.

في العام الماضي، قادت نساء إيران الطريق بصرختهن “المرأة ، الحياة ، الحرية” بحشد تاريخي ردًا على مقتل الفتاة ماهسا أميني وضد النظام الديكتاتوري. وفي الآونة الأخيرة، نجحت النساء في المكسيك في إلغاء تجريم الإجهاض في جميع أنحاء البلاد، متبعات مسيرة “المد الأخضر” في الأرجنتين. احتشدت النساء في إسبانيا على نطاق واسع للدفاع عن لاعبة المنتخب الوطني لكرة القدم جيني هيرموسو للتنديد بالعدوان وإساءة استخدام السلطة من جانب رئيس اتحاد كرة القدم لويس روبياليس و في نيكاراغوا، يواصل الرفاق مواجهة دكتاتورية دانييل أورتيجا، الذي قام بسجن ونفي الكثير من النشطاء الاجتماعيين. قبل أسابيع، قادت النساء السوريات أياماً من الاحتجاجات ضد الأزمة الاقتصادية واستعادن صرخة الحرية والكرامة. في ٢٤ أكتوبر الماضي، دعت الحركة النسوية في أيسلندا إلى إضراب عمالي ضد العنف الذكوري والفجوة بين الجنسين. في تركيا، تتحد النساء ومجتمع الميم-عين ضد خطة الحكومة لتغيير الدستور وسياسات تعزيز الأسرة التي تتجاهل حقوقنا وحريتنا. مما لا شك فيه و بالرغم من ردود الفعل الرجعية التي تجتاح العالم، إلا أن الحركة النسوية مستمرة في النضال.

في ٢٥ نوفمبر الجاري ، نوجه أنظارنا نحو فلسطين، للتنديد بالاحتلال والإبادة الجماعية التي يعاني منها الشعب الفلسطيني منذ أكثر من ٧٥ عامًا على يد الاحتلال الإسرائيلي الصهيوني. ندين بشكل خاص تواطؤ ودعم الإمبريالية الأمريكية والأوروبية التي تمول وتدعم إسرائيل كأداة للتدخل في الشرق الأوسط. إننا نرفض أي محاولة لتقديم إسرائيل على أنها “الديمقراطية الوحيدة في الشرق الأوسط” في حين أنها تطبق نظام الفصل العنصري ضد شعب بأكمله. منذ السابع من أكتوبر قتلت إسرائيل أكثر من ١١ ألف شخص بالاضافة الى آلاف الجرحى والمفقودين ٧٠% منهم نساء و اطفال. من الحركة النسوية كحركة تناضل ضد الظلم، نعرب عن دعمنا لنضال ومقاومة الشعب الفلسطيني ضد المستعمر. لقد كنا وسنظل بجانب المضطهدين في نضالهم من أجل التحرر. إننا نستعيد أكثر من أي وقت مضى، الطابع الأممي لنضالنا ونرفع صرخة التضامن، خاصة مع النساء والأطفال في غزة، الذين هم أكثر عرضة للخطر.

اليوم ٢٥ نوفمبر، نحتشد أيضًا ضد الإفلات من العقاب والتستر على الحكومات التي تسببت في تصاعد العنف ضد النساء. نحن ندين أن يتم تفضيل تخصيص ميزانيات أكبر للقوات المسلحة و لسداد الديون الخارجية، بدلا من تخصيص ميزانيات أكبر للصحة والتعليم والبرامج العامة التي تهتم بضحايا العنف القائم على أساس النوع الاجتماعي. النساء و مجتمع الميم-عين هم الأشخاص الأكثر تعرضاً للمخاطر و هم أول من يتم الاستغناء عنهم في الأزمات، ونحن من يتحمل وطأة التعديل الذي تطبقه جميع الحكومات ضد الطبقة العاملة. نحن المسؤولات عن أكثر البيوت تواضعاً ونضطر إلى الهجرة من أراضينا مع بناتنا وأبنائنا، وأحياناً نضطر إلى الابتعاد عن عائلاتنا.

لكننا أيضًا في مقدمة النضال ضد تسريح العمال، والتعديلات، ونهب الموارد الطبيعية، والتلوث البيئي. كما هو الحال في بنما، حيث تشكل النساء جزءًا نشطًا من الحشد ضد شركة التعدين العابرة للحدود الوطنية التي تنوي نهب الموارد الطبيعية للبلاد، مما يؤدي إلى تدمير السكان وإفقارهم.

من خلال الحشد في الشوارع والمنظمات المستقلة، يجب علينا تعزيز النضال في جميع أنحاء العالم من أجل حقوقنا؛ تلك التي لم نحصل عليها بعد، ولكن أيضًا ضد عدوان الحكومات والقطاعات المحافظة التي تسعى إلى سلب الحقوق التي اكتسبناها على مدى عقود مثلما في حالة الولايات المتحدة واعتدائها على الحق في الإجهاض أو التهديد الذي يشكله مايلي اليميني المتطرف في الأرجنتين.

لذلك، ندعو من اتحاد العمال العالمي – الأممية الرابعة (IWU-FI) إلى تنظيم إجراءات ضد جميع الحكومات التي تضفي الشرعية على العنف الأبوي للنظام الرأسمالي الإمبريالي الذي يضربنا نحن النساء وأفراد مجتمع الميم-عين بشدة. دعونا نخرج لانتزاع كل حق من حقوقنا بينما نواصل النضال من أجل مجتمع خال من الاضطهاد والاستغلال، من أجل تحرير شعوب العالم المضطهدة، من أجل مجتمع حيث نكون متساوون اجتماعيًا ومختلفون إنسانيًا وأحرارًا تمامًا؛ كما قالت روزا لوكسمبورج.

نطالب بميزانية عاجلة لمكافحة العنف الجنسي والأبوي.

لا خطوة واحدة إلى الوراء. في مواجهة رد الفعل المحافظ، نواصل النضال في الشوارع من أجل حقوقنا.

أوقفوا الإبادة الجماعية ضد الشعب الفلسطيني. حكومات العالم متواطئة ومسؤولة. اقطعوا العلاقات مع دولة إسرائيل الصهيونية. من أجل فلسطين حرة علمانية ديمقراطية في كل أراضيها التاريخية.

25 Kasım: Patriyarkal şiddete ve emperyalist baskıya karşıyız! Filistin halkının ve Filistinli kadınların yanındayız!

0

Aşağıda okuyucularımızla, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’den kadınların 25 Kasım deklarasyonunu paylaşıyoruz.

25 Kasım 1960’ta Dominik Cumhuriyeti’nde Minerva, Patria ve Terese Mirabal kardeşler, kadın oldukları ve Trujillo diktatörlüğüne karşı çıkmaya cesaret ettikleri için vahşice öldürüldüler. Tüm dünyada kadınlar bu tarihte Mirabal kız kardeşlerin mücadelesini anıyor; bizi taciz eden ve öldüren patriyarkal ve kapitalist şiddetle mücadele ediyor.

Geçtiğimiz yıl İran’daki kadınlar, genç Mahsa Jina Amini’nin öldürülmesine ve diktatörlük rejimine karşı “kadın, yaşam, özgürlük” çığlığıyla tarihi bir seferberliğin başını çektiler. Yakın zamanda Meksika’da kadınlar, Arjantin’deki Yeşil Dalga’nın yolundan giderek tüm ülkede kürtajın suç olmaktan çıkarılmasını sağladılar. İspanya’da kadınlar, futbol federasyonu başkanı Luis Rubiales’in milli futbol takımı oyuncusu Jenni Hermoso’ya saldırısı ve Hermoso üzerinde gücünü kötüye kullanmasını kınamak için Hermoso’yu savunarak kitlesel bir seferberlik sergilediler. Nikaragua’da onlarca aktivisti hapse atan ve sürgün eden Daniel Ortega diktatörlüğüne karşı mücadele sürüyor. Haftalar önce Suriye’de kadınlar ekonomik krize karşı günlerce süren protestoların başını çektiler ve özgürlük ve insan onuruna yaraşır bir yaşam çığlığını yükselttiler. 24 Ekim’de İzlanda’da feminist hareket, erkek şiddetine ve ücret eşitsizliğine karşı grev çağrısında bulundu. Türkiye’de kadınlar ve lgbti+lar, hükümetin haklarımızı ve özgürlüklerimizi yok sayan aileyi güçlendirme politikalarına ve anayasayı değiştirme planlarına karşı örgütleniyor. Etki alanı büyüyen gerici müdahalelere rağmen hiç şüphesiz feminist hareket mücadeleye devam ediyor.

Bu 25 Kasım’da, Siyonist İsrail Devleti’nin 75 yılı aşkın süredir Filistin halkına uyguladığı soykırımı ve işgali kınamak için yönümüzü Filistin’e çeviriyoruz. Özellikle, İsrail’i Ortadoğu’ya müdahale aracı olarak finanse eden ve destekleyen ABD ve Avrupa emperyalizminin suç ortaklığını kınıyoruz. İsrail’i tüm Filistin halkına yönelik apartheid rejimi uygularken “Ortadoğu’daki tek demokrasi” olarak sunma girişimlerinin hepsini reddediyoruz. İsrail 7 Ekim’den beri 11 binden fazla insanı katletti, binlerce insan yaralandı veya kayboldu ve bunların yüzde 70’i kadın veya çocuk. Baskıyla mücadele eden feminist hareket olarak, Filistin halkının sömürgeciye karşı mücadelesini ve direnişini destekliyoruz. Özgürlük mücadelesinde daima ezilenin yanında olduk ve olacağız. Mücadelemizin enternasyonalist karakterini hiç olmadığı kadar sahipleniyor; özellikle çok daha savunmasız durumda olan kadınlar ve çocuklarla dayanışmanın sesini yükseltiyoruz.

Bu 25 Kasım, aynı zamanda kadına yönelik şiddeti cezalandırmayarak, örtbas ederek bu şiddetin artmasına neden olan hükümetlere karşı da harekete geçiyoruz. Sağlık, eğitim ve toplumsal cinsiyet şiddeti mağdurlarıyla ilgilenen kamu programları yerine silahlı kuvvetlere ve dış borçların ödenmesine daha fazla bütçe ayırmayı tercih etmelerini reddediyoruz. Kadınlar ve lgbti+’lar olarak en güvencesiz ve geçici işlerde çalıştırılan, kriz ortamlarında ilk işten çıkarılan ve tüm hükümetlerin işçi sınıfına karşı uyguladığı kemer sıkma politikalarının yükünü en çok çekenler bizleriz. Yoksullukla sınanan hanelerin bakım yükü bizlerin sırtında. Kimi zaman çocuklarımızla birlikte yerlerinden edilen ve göçe zorlanan, ve bazı durumlarda ailesini terk etmek zorunda bırakılanlar da bizleriz.

Ama aynı zamanda işten çıkarmalara, kemer sıkma programlarına, doğal kaynakların yağmalanmasına ve çevre kirliliğine karşı verilen mücadelelerin de ön saflarında yer alıyoruz. Tıpkı Panama’da, kadınların ülkenin doğal kaynaklarını yağmalayarak halkı yıkıma uğratmayı ve yoksullaştırmayı amaçlayan ulusötesi bir maden şirketine karşı yürütülen eylemlerin aktif bir parçası olduğu gibi.

ABD’de kürtaj hakkına dönük saldırı ve Arjantin’de aşırı sağcı Milei’nin tehditlerinin de gösterdiği gibi haklarımız hükümetlerin ve muhafazakâr kesimlerin saldırı tehdidi altında. Bir kısmı onlarca yıl önce kazanılmış olan haklarımızın savunusu ve aynı zamanda henüz elde edemediğimiz haklarımız için sokaklardaki seferberlikler ve bağımsız örgütlenmelerimiz ile mücadeleyi dünya çapında güçlendirmeliyiz.

Bütün bunlardan ötürü, İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak en sert şekilde biz kadın ve lgbti+’lara darbe vuran kapitalist emperyalist sistemin patriyarkal şiddetini meşrulaştıran bütün hükümetlere karşı örgütlü mücadele vermeye çağırıyoruz.

Baskı ve sömürünün olmadığı bir toplum için, dünyanın ezilen halklarının kurtuluşu için, Rosa Luxemburg’un dediği gibi toplumsal olarak eşit, insani olarak farklı ve tamamen özgür olduğumuz bir toplum için mücadele etmeye devam ederken, her bir hakkımızı elde etmek için sokaklara çıkalım.

Cinsiyetçi ve patriyarkal şiddete karşı mücadele için kaynak ayrılmasını talep ediyoruz!

Tek bir adım bile geri atmayacağız. Muhafazakâr gericiliğe karşı sokaklarda haklarımız için mücadeleye devam.

Filistin halkına yönelik soykırıma son. Dünya çapında hükümetler bu soykırımın suç ortağı ve sorumlusudur. Siyonist İsrail devleti ile bütün ilişkileri kesin. Tarihsel sınırları içerisinde özgür, laik ve demokratik bir Filistin için!

Hükümetlerden bağımsız, işçi sınıfıyla birlikte mücadele eden, enternasyonalist ve sosyalist bir feminist hareket için.