Ana Sayfa Blog Sayfa 20

Emeklilik sistemi tüm emekçilerin sorunu

0

2024, iktidarın müjdelediği gibi bir emekliler yılı değil ama emekli yoksulluğunun zirve yaptığı yıl oldu. Emekliler, iktidarın yoksullaştırma politikalarının en ağır sonuçlarıyla yüz yüzeler. En düşük emekli aylığının asgari ücreti karşılama oranı yaklaşık yüzde 60’lara düşmüş durumda. Adı üzerinde asgari yaşam koşullarının idamesi için gerekli ücret olarak belirlenen ücretin bile neredeyse yarısı.

Emeklilerin gündeminden hiç düşmeyen bu konu, memur ve işçi emeklilerinin zam ayı (temmuz) yaklaşırken kamuoyunun da yeniden gündeminde. İktidarın açıklamaları ise bu sefaletin emeklilere dayatılmaya devam edeceğine işaret ediyor. 6 aylık resmi enflasyona bağlı zammın yüzde 20-25 civarında olacağı öngörülüyor, ki bu artış doğrudan kök aylıklara yansıtılırsa milyonlarca emeklinin maaşı 10 bin TL’ye ancak ulaşacak.

Öte yandan, bu sefalet tablosunun birden bire olmadığını, bu sonucun iktidar tarafından çok planlı bir şekilde, adım adım örüldüğünü unutmamak gerek.

Tüm dünyada kapitalistlerin hedef aldığı emeklilik sistemine ilişkin Türkiye’deki en sistematik saldırı, biçimsel ifadesini 2008 yılında yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile aldı. Bizlerin SSGSS olarak bildiği bu yasa, iktidarın emek düşmanı politikalarının en somut ifadesiydi. AKP iktidarları bu yasayı baz alarak adım adım emekli maaşlarını belirleyen tüm parametrelerle oynadı. Aylık bağlama oranları, güncelleme katsayısı düşürüldü; milli gelir artışının emekli maaşına etkisi azaltıldı. Öyle ki GSYH’nin yani ekonomideki büyümenin eskiden yüzde 100’ü hesaplamaya yansıtılırken bu oran yüzde 30’a düşürüldü. Sonuç, emekli maaşlarının yıldan yıla azalması, alım gücünün ise hızla düşmesi oldu.

Bu sonuç, elbette iktidarın diğer tercihleri ile de birleşti. SGK’ye bütçe transferlerinin bütçedeki payı da son yıllarda iyice azaltıldı. Yüzde 15-19 bandında seyreden oran, 2024’te bütçenin yüzde 10’una kadar düşürüldü.

Sefalet düzeyine gerileyen aylıklar, emekliler arasındaki dengesizlikler, sermayenin emeklilik sistemine saldırılarının bir sonucu ve iktidarın emeklilere dönük görmezden gelme, susturma, sıkıştıkları dönemlerde ise kısmi desteklerle sorunu yamama taktiğiyle bugüne kadar geldi; ancak ülkenin günden güne büyüyen en acil sorunlarından biri olarak…

SSGSS yasası gündeme geldiğinde, buna başta emek örgütleri olmak üzere önemli bir direnç gösterildi, eylemler düzenlendi, kamuoyu bilgilendirildi ama yetmedi. Bunu durdurabilecek güçlü bir birleşik mücadele hattı örülemedi. Şimdi ise bu yasanın emeklilik başta olmak üzere birçok alandaki sonuçlarının yarattığı sefaletin, güvencesizliğin doğrudan muhatabıyız. Sorunun, mevcut 16 milyon emeklinin değil, tüm emekçilerin, hepimizin sorunu olduğunu görmemiz gerekiyor. Mevcut emeklilik sisteminin emekçiden, emekliden yana bir anlayışla emek örgütlerinin yapacağı bir çalışma ile yeniden düzenlenmesi zorunlu bir ihtiyaç. Bunun yanı sıra, en düşük emekli aylığının asgari ücret düzeyine çıkarılması, aylık bağlama oranlarının yeniden düzenlenmesi ve tüm ücretlerin gerçek enflasyon oranında üç ayda bir artırılması talepleri etrafında acil eylem birliğini sağlayabilmeliyiz.

Enflasyon baskılanırken maaşlar erimeye devam ediyor

0

İktidarın ekonomi politikaları emekçilerin yaşadığı geçim sıkıntısını her geçen gün daha da derinleştirdi. Hayat pahalılığı nedeniyle maaşların giderek erimesi, emekli maaşlarının milyonlarca emekliyi sefalete mahkûm etmesi, artan vergi kesintileri toplumda ara zam beklentisini gündeme getirdi. Nitekim Birleşik Kamu İş Konfederasyonu tarafından açıklanan veriler de bunu doğrular nitelikte; açlık sınırı mayıs ayında 19 bin 926 liraya yükselirken, yoksulluk sınırı 59 bin 353 liraya çıktı.

Tüm bu olumsuz tablo karşısında iktidarın ne emeklilerin ne de asgari ücretlilerin maaşlarında herhangi bir iyileştirme planı var. Nitekim seçimden sonra bu tablonun daha da kötüleşeceğini belirtmiş; bu politikanın aslen vergi artışları, işten çıkarmalar, ücretlerin baskılanması ve fahiş fiyat artışları olarak acı bir kemer sıkma reçetesi olarak vuku bulacağını belirtmiştik.

Nitekim nisan ayında Merkez Bankası tarafından hükümete yollanan mektupta durum şöyle özetleniyor: “Asgari ücretin yılda bir kez güncellenmesi, yönetilen/yönlendirilen fiyatlar ile ücret ve vergi ayarlamalarında OVP’de sunulan enflasyon tahminlerinin gözetilmesi ve para politikasındaki sıkı duruş kritik bir önem taşımaktadır.”

“Sıkı duruş” olarak özetlenen, hükümetin enflasyonla mücadeledeki yegâne yaklaşımı olan sıkılaştırma ve talebin kısılması. Bunun kamu harcamaları ve emeğe ayrılan pay üzerinde doğrudan olumsuz etkisi var. Bu yaklaşım bir yandan memur maaşlarını ve emekli aylıklarını baskılama, bütçe içindeki paylarını düşürme, öte yandan diğer kamu harcamalarında kısıntıya gitme olarak da özetlenebilir. Ancak aynı tabloda kaynakları sermayeye aktarma durumu da söz konusu. Örneğin geçtiğimiz haftalarda TCMB rezervlerinde yaklaşık 50 milyar dolarlık iyileşme görüldü. Hatta Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, katıldığı bir programda TCMB’nin döviz alımı yapmaması durumunda TL’nin ABD doları karşısındaki değerinin 30 TL’nin altına düşebileceğini söyledi. Bu politikadan ancak döviz kredisine erişebilen kesimler ve yabancı yatırımcı faydalanabiliyor. Yani temel sorun, hükümetin verdiği döviz taahhüdü nedeniyle sermaye kesimine büyük bir kaynak transferi yapılırken, enflasyonla mücadelede takip edilen politika çerçevesi nedeniyle asgari ücrete, emekliye zam yapılamaması!

Tam da gelir eşitsizliğini derinleştirip belirli bir kesimi zengin eden bu politikaların bedeli yine emekçilerin sırtına yüklenmekte. Bu tablo karşısında CHP Ankara’da örgütlediği emekliler mitinginde emeklilere bir sonraki seçimleri işaret ederken, 1 Mayıs’tan da hareketle Türk-İş’in de DİSK’in de herhangi bir eylem planı olmadığı görülüyor. Toplumsal örgütsüzlüğün bir sonucu olarak pervasızca saldıran iktidarın bu politikalarına karşı düzen partilerinden kopuş ve emekten yana bir ittifakı inşa etmek halen güncel bir zorunluluk. Bu saldırıları kabul etmiyoruz. Ücretlere her üç ayda bir gerçek enflasyon oranında zam yapılmalı, işten çıkarmalar yasaklanmalıdır. Emek örgütlerine, sosyalist partilere, kadınlara, öğrencilere çağrımızdır; bu zararı kabul etmeden emek ittifakını inşa etmeliyiz.

Emniyet ve yargı krizi: Ayhan Bora Kaplan dosyasının anlattıkları

0

Rejim bir krizden diğerine sürüklenmeye devam ediyor. Sinan Ateş cinayetinin MHP’li üst düzey isimleriyle ilişkilendirilmesi yetmiyormuş gibi, son olarak tutuklu mafya örgütü lideri Ayhan Bora Kaplan olayı üzerinden AKP, MHP, polis ve yargıyı kapsayan yeni bir güç mücadelesinin var olduğu açığa çıktı. Cinayet, hırsızlık, uyuşturucu ticareti, işkence gibi suçlamalarla karşı karşıya olan mafya lideri Kaplan, iddiaya göre önceki İçişleri Bakanı Soylu ve MHP başta olmak üzere yargı ve polis içindeki üst düzey isimlerle çok yakın bir ilişki içerisindeydi. Darbe Girişimi’nde TRT önünde toplanan rejim yanlısı silahlı gruplar arasında yer aldıktan sonra eşi görülmemiş bir servet artışı yaşayan Kaplan’ın, hakkındaki düzinelerce ağır suçlamalara rağmen uzun bir süre boyunca fiilen dokunulmaz bir konum elde ettiği anlaşılıyor. Ta ki 7 Eylül 2023’te yurtdışına çıkmaya çalışırken gözaltına alınıncaya kadar…

Çetelerle mücadele kapsamında Kaplan tutuklandıktan sonra gizli tanık ve örgütün 2 numarası olarak bilinen Serdar Sertçelik’in ortaya çıkan ifadeleri, örgütün bakanlar, emniyet mensupları ve yargı içinde üst düzey isimlerle ilişkilerini açığa çıkardı. Ardından ev hapsinde tutulan Sertçelik’in emniyet ve yargı içindeki bazı görevlilerce yurtdışına kaçırılması, rejim içindeki farklı klikler arasında sert bir güç mücadelesi yaşandığını doğruladı. Rejimin kirli çamaşırlarını ortaya saçan Sertçelik, yurtdışındayken katıldığı bir yayında önceki tüm ifadelerini bazı emniyet müdürlerinin baskısı ve yönlendirmesiyle vermiş olduğunu ve bu girişimin AKP ile MHP’ye yönelik bir kumpas olduğunu söyledi. Çok geçmeden operasyonu yürüten üst düzey emniyet mensupları tutuklandı. MHP lideri Bahçeli, Ayhan Bora Kaplan operasyonunu yürütenleri 17-25 Aralık benzeri bir darbe teşebbüsünde bulunmakla suçladı. Saray cephesinde ise farklı bir ton vardı: Ali Yerlikaya bu girişimi “Cumhurbaşkanına karşı bir oyun” olarak nitelendirirken suç örgütleriyle mücadelenin süreceğini belirtti. Çok geçmeden 30 Mayıs’ta, yurtdışında bulunan kaçak Sertçelik’in MİT tarafından Macaristan’da yakalandığı açıklandı.

Ayhan Bora Kaplan davası ve göz göre göre öldürülen Sinan Ateş dosyasının karartılması, rejimin derin bir kriz hâlinde olduğunu gösteriyor. 2016 yılında temelleri atılıp 2018 Referandumu’yla resmileşen Türk Tipi Başkanlık Sistemi hiçbir zaman kurumsallaşamadı çünkü en başından beri bu rejim, darbe girişimiyle sonuçlanan ciddi bir ekonomik kriz ve yönetim krizi ortamında bir burjuva rejimine göre bile fazlasıyla yozlaşmış bir şekilde doğdu. Emekçilerin sosyal, ekonomik ve demokratik taleplerine karşı en sert tedbirleri hayata geçirmek ve rejime yönelik her türlü muhalefeti ezmek için şiddet, mafya, yolsuzluk ve rüşvet gibi araçlara rahatlıkla başvuran, mafyayla karanlık ilişkilere girmek durumunda kalan bir rejim bu. Sürekli olarak anayasayı değiştirerek AYM gibi geriye kalan burjuva demokratik kurumları ya kaldırmak ya da tahrip etmek istemesinin sebebi, bu tarz yasadışı araçlara başvurma zorunluluğu ve çoklu kriz koşullarında anayasal çerçeveye hiçbir şekilde sığamamasından ibaret. Bunun için AYM kapatılmak veya işlevsizleştirilmek, diğer yargı organları ise Yargıtay seçimlerinin gösterdiği gibi sıkı bir denetim altına alınmak zorunda. En ufak bir yumuşama, şeffaflaşma veya demokratikleşme hamlesi, rejimi doğrudan tehdit edebilecek bir girişim olarak görülüyor.

Üstelik Susurluk Skandalı’nı aratmayacak cinsten olan tüm bu skandallar, yalnızca buzdağının görünen yüzü. Rejim içi klikler arasındaki mücadelenin sertleşmesi yüzünden ortaya saçılan olaylar bunlar. Bunun dışında daha kaç benzer skandalın var olduğunu bilmiyoruz. Tüm bunlar olurken, bir yandan Adalet Bakanı, 9. yargı paketinin meclise geleceğini müjdeliyor. Buradan emekçilerin lehine herhangi bir demokratikleşme hamlesinin çıkması elbette mümkün değil. Geçmiş deneyimlerin gösterdiği gibi, “hak arama hürriyetinin daha etkin şekilde kullanılabilmesine imkân tanıyan düzenlemelerin” pakette yer alacağı iddiası hiçbir inandırıcılığa sahip değil. Rejim içi kliklerin kendi aralarındaki mücadeleden medet ummak veya rejimi ehlileştirmek yerine, emekçilere düşman olan bu rejimden tam bir kopuş hâlâ en güncel ihtiyaç olarak karşımızda duruyor.

HMS Makina’da greve çıkmadan anlaşmaya varıldı

0
Fotoğraf: https://x.com/BirlesikMetal

Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde bulunan HMS Makina’da Ekim 2023’te Birleşik Metal-İş (BMİS) ile patron arasında başlayan toplu iş sözleşmesi görüşmeleri greve çıkılmasına saatler kala anlaşmaya sonuçlandı. Patronun uzlaşmaz tutumu sonucunda Nisan ayında grev oylamasına gidilmiş ve işçiler büyük çoğunlukla greve ‘Evet’ demişti.

Grevin örgütlenme sürecinde işçilerin, ortalama ücretin 30 bin liranın altına düşmemesi ve sözleşmenin iki yılda bir yapılması talepleri öne çıkıyordu. Kararlaştırılan grev gününe yaklaştıkça savunma sanayinde kullanılan parçaların üretilmesi ve iş durdurulmasının olumsuz etkileri bahane edilerek Çalışma Bakanlığı arabuluculuk rolü üstlendi. TİS görüşmelerine sendika ve işveren tarafı dışında İŞKUR başkanı da katıldı. Ancak işçiler, temsilcilerle yaptıkları toplantılarda taslaktaki taleplerin kabul edilmediği takdirde kesinlikle greve çıkma kararlığında olduğunu ortaya koydu.

Ekim ayında hazırlanan TİS taslağında saat ücretine seyyanen 35 TL, yıllık kıdeme göre saat ücretlerinin 3 TL artırılması talep ediliyordu. TİS’in uzaması ve yüksek enflasyon nedenleriyle başlangıçtaki talepler zaten oldukça mütevazı kalmaya başlamıştı. Buna rağmen, işveren son haftaya dek uzlaşmaz tutumundan vazgeçmedi.

İşçilerin kararlı tutumu sonucunda tekliflerini artırmaya başlayan patron ve sendika yönetimi arasındaki pazarlık son hafta hız kazandı. Patronun sunduğu son teklif, saat ücretlerine seyyanen 30 TL ve 2 TL kıdem zammı biçiminde oldu. Sendika yönetiminin işçilerin oyuna sunmadan gece vakti bu teklifi kabul etmesiyle TİS imzalandı.

Sözleşme işçilerin beklentilerinin altında

Yaklaşık 12 yıldır BMİS’in yetkili olduğu HMS Makine’da bu sözleşmeye kadar çıplak ücretler asgari ücret düzeyindeydi ve sözleşmeler 3 yıllıktı. Bu vahim tablo karşısında, işçilerin bu süreçteki kararlı, örgütlü tutumu çeşitli kazanımlar getirdi. Sözleşme 2 yıllık olarak imzalandı, sosyal haklar %120 oranında artırıldı ve hafta içi fazla mesailer %60’tan %65’e yükseldi.

Bununla birlikte ücret zamları işçilerin beklentisinin çok altında kaldı. Bir kez daha, bölgede Türk Metal’in örgütlü olduğu fabrikaların gerisinde bir sözleşmenin altına imza atıldı. Ortalama ücret ikramiyelerle beraber 27-28 bin TL seviyesine geldi. Çok yüksek kârlılıkla çalışan ve ağır çalışma koşullarının olduğu bir fabrika için bu düzey oldukça düşük. Yeni başlayan işçilerin ücretleri ise 20 bin TL düzeyinde. Dolayısıyla, işçilerin fazla mesaiye kalmadan geçinebilmesi mümkün değil.

İşçilerin beklentisi, enflasyon karşısında zaten erimiş olan taslakta geri adım atılmadan taleplerin işverene kabul ettirilmesiydi. Bu doğrultuda işçiler greve çıkmaya da hazırdı. Sendika temsilcileri de fabrikanın içinde, önünde yapılan toplantılarda talepler alınana kadar direnişe devam edeceklerine namus sözü veriyorlardı. Bu nedenle, TİS sonucu, birtakım kazanımlara rağmen hayal kırıklığına ve sendikaya güvensizliğe neden oldu.

Sendikal demokrasinin “unutulan” ilkeleri

Bu sonucun arkasında ise, her şeyden önce sendikal demokrasinin temel ilkelerinin uygulanmıyor olması geliyor. İşyerindeki işçi temsilcileri seçimle değil sendikanın atamasıyla belirleniyor. Bu temsilciler işyerindeki öncülerden değil “sendikaya ve işverene sorun çıkarmayacak” kişiler arasından belirleniyor. Öyle ki, bir işyeri temsilcisi işyerinde atılan bir işçinin davasında patron lehine şahitlik yapacak kadar geri bir bilinci temsil ediyor.

12 yıllık sendikal varlığa rağmen, son TİS’e kadar herhangi bir sendikasız işyerinden farkın olmadığı HMS Makina’da sağlanan kısmi kazanımlar işçilerin tabandan ördüğü basınç ve örgütlenme sayesinde gerçekleşti. İşçilerin bu tutumu, sendika yönetimini grev kararı aldırmaya zorladı.

Bununla birlikte, sendika yönetimi TİS döneminde işçilerle birkaç toplantı örgütlemek dışında hiçbir faaliyette bulunmadı. İşçilere temel sendikal eğitim verilmesi, TİS ve grev komitelerinin seçilmesi, grev fonunun oluşturulması, patrona basınç oluşturmak adına bir eylem planının oluşturulması gibi en temel sendikal görevler yerine getirilmedi. Greve saatler kala TİS imzalanırken de işçinin fikri sorulmadı, yalnızca whatsapp gruplarından bilgilendirme mesajı geçildi.

HMS Makine’daki TİS süreci işçilerin iradesini hiçe sayan sendika yönetimleriyle gerçek kazanımlar sağlanamayacağını bir kez daha ortaya koyuyor. TİS’in ardından fabrikadaki öncü işçiler, bir sonraki TİS’e kadar işyeri komitelerinin kurulması, işyeri temsilcilerinin seçimle belirlenmesi gibi işçi demokrasisi ilkelerini hayata geçirmek için mücadeleye devam edeceklerini belirtiyorlar.

Kaynak var ve sermayeye doğru akıyor

0

Kapitalizm, yarattığı zenginliği sermayeye dağıtırken yarattığı sefaleti ise emekçilere dağıtır. Her şey bu yüzden sınıfsaldır. Sermayenin devleti; faize, dış borca milyarlarca dolar harcamayı, asgari ücrete düzenli zam için kaynak ayırmaya tercih eder. Aynı devlet bireysel emekli priminin yüzde 30’unu devletin kasasından özel emeklilik fonları için ayırırken emeklilere 10 bin TL maaşı reva görür. Sorun, kaynağın yeterli olmaması değildir, sınıfsal tercihlerdir.

Şu ana kadar şirketlerden alınacak iken alınmayan -yani silinen- vergi borçlarını, yap-işlet-devret ile devletin kasasından ilgili şirketlere verilen garanti miktarlarını ve ödenen dış borcu topladığınızda asgari ücrete ve emeklilere yılda ne kadar zam yapılabileceğini bir düşünün. Fakat iş emekçilere geldiğinde, gelir vergi dilimi yetmiyormuş gibi, her alışverişimizde KDV-ÖTV ile biraz daha fazla vergi veriyoruz. Şirketlerin alınmayan vergisi küçük küçük hepimizden tahsil ediliyor. Daha önce bir yazımızda bahsetmiştik. Bu yılki bütçeye göre kişi başı 80 bin TL vergi verilecek. Şimdiden 40 bin TL’sini verdik. Alın size kaynak! Peki devlet bize ne verdi? Yılda iki zam bile yapmadı!

Hem Nebati hem Şimşek tüm programlarını zararı toplumsallaştırmak, kârı ise özelleştirmek üzerine kurguladı. Özellikle Nebati, zararı enflasyon ile topluma yıktı. Şimşek ise IMF programıyla kârların küçük bir azınlığın elinde toplanmasını uluslararası sermayeye garanti ediyor. Dedik ya, hepsi sınıfsal tercihler…

Uygulanan IMF programı emperyalizmden tam not almış durumda. Hem programın eksiksiz uygulanacağına dair verilen garanti hem de dövize verilen yüksek faiz oranları ülkeye hızlı bir döviz akımına yol açtı. Giren paraların bir kısmını Merkez Bankası satın alarak TL’nin ihracatçı aleyhine değerlenmesini önlüyor. Ekonomi frenlenirken ihracatçının önünde hiçbir engelin olmaması ise OVP’nin ana hedeflerinden biri. Ayrıca, giren döviz miktarının bir kısmının da finansal piyasalarda ilk anda ülkeden çıkacak ve bir avuç insanı zengin yapacak şekilde değerlendirildiği biliniyor.

2024 Mart sonu itibarıyla, orijinal vadesine bakılmaksızın vadesine 1 yıl veya daha az kalmış dış borç, yani kısa vadeli dış borç stoku 232 milyar dolar oldu. Seneye şubat ayına kadar bu para ödenecek. Hani kaynak yoktu? Sermaye için yapılacak her hamleye kaynak var. Oysa bu ülkedeki emekçilerin uluslararası bankalara verecekleri bir kuruş bile yok!

Ülkede yapılan harcamaların neredeyse yarısına yakını (yüzde 47) kredi kartlarıyla yapılıyor. Yani tüketimin yarısı borç olarak gerçekleşiyor. Alım gücü düştükçe bu oran artabilir. Çünkü alım gücü en temel ihtiyaçlara bile yetmemeye başladı. Geleceğe dönük olarak hayatlarımızın ipotek altına alınmaması için gerçekçi ve emekten yana bir ekonomi politikasına ve programına ihtiyaç var. Hem borçlandırılıyoruz hem de kamusal emeklilik hakkımız mevcut programla değersizleştirilip elimizden alınıyor. Harçlık seviyesindeki oranlarla tüm sistemi özel emekliliğe yönlendiriyorlar. Kısacası kaynak fazlasıyla var: Vergi toplamaya, dış borç ödemesine, hazine garantilerine gelince kese sonuna kadar açılıyor. Mesele, bu kaynağın nereye, hangi toplumsal sınıf için yönlendirildiğinde düğümleniyor. Üretim araçlarının ve ekonominin denetimi işçi sınıfında olmadığında kaynak her zaman sermayeye doğru akacaktır. İşyerlerinde işçi denetimi ve dış borç ödemelerinin durdurulması taleplerini programına alacak bir emek ittifakı hemen şimdi gerekiyor.

İUB-DE Gençliğinden Filistin ile enternasyonalist dayanışma etkinliği

0

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Gençliği; Arjantin, Bolivya, Brezilya, Şili, İspanya, Portekiz, Türkiye ve daha birçok ülkeden gençlerin katılımı ve Filistin’li yoldaşlardan selamlamalar ile Filistin ile enternasyonalist bir gençlik dayanışması örgütlüyor.

Etkinlik boyunca, Filistin’de gençliğin mevcut durumu, uluslararası çapta gerçekleşmekte olan Filistin’le dayanışma ve soykırım devleti Siyonist İsrail’i boykot hareketinin güncel durumu ve ihtiyaçları tartışılacak. Etkinlik çevrimiçi olacak ve canlı bir şekilde yayınlanacak.

Birlikte izlemek ve katılmak için: 8 Haziran Cumartesi 19:00’da Osmanağa Mahallesi, Çilek Sokak, No:22/2, Kadıköy, İstanbul.

İGDAŞ’ın halka arzı neye benzer?

0

Hükümet itibar harcamalarını sürdürüp, zenginlerin ellerini cebine attırmadan tasarrufu bize yıkıyor. Kitleler de derin kriz tablosu içerisinde CHP’den birtakım beklentiler içerisine giriyorlar ki bu durum mevcut koşullar altında son derece olağan. Bu beklentinin farkında olan CHP’de “normalleşme” ve “yumuşama” sürecini yönetmek adına Özgür Özel’in söylemlerinden başlayarak birtakım farklılaşmalar yaşanıyor.

İlk değişimi Özel’in eleştirilerinin Erdoğan’dan Şimşek’e kayan odak noktasında gördük. Seçim sırasında İmamoğlu Şimşek’e “Sen itibarlı bir insansın, iyi bir ekonomistsin. Güzel hizmetler bekliyoruz sizden,” derken sadece “Yapma itibarını bir acemi adaya ezdirme” diyerek eleştiriyordu. Düzen siyasetinin parolası değişmiyor: Dün dündür, bugün bugün. Dün Babacan ile Şimşek’in bugünkü politikalarını savunan Özel, bugün Erdoğan’ı eleştirmektense, burjuvazinin kendisini yetersiz görmesinin ferahlığı ile altı okunu Mehmet Şimşek’e yöneltmiş durumda. Peki bugünkü CHP, pratiği ile Şimşek politikalarından ne kadar farklı?

Yalnızca tüm gözlerin değil, her türden merceğin de üzerinde toplandığı İmamoğlu’nun performansı çok şey anlatıyor. İmamoğlu’nun gazetecili-uçaklı-otelli Roma gezisi tepki çektiği anda, İBB Mali Hizmetler Daire Başkanı Vural, İGDAŞ’ın halka arzının (yani özelleştirilmesinin) düşünüldüğünü ve sürecin Halk Ekmek ve İspark ile devam edebileceğini söyledi. Vural’ın sözleri İmamoğlu tarafından “Haddini aşan bir açıklama” olarak değerlendirilse de olasılık dışı ilan edilmezken özelleştirmenin “Halkçı, kamucu ve toplumcu yöntemleri mevcuttur,” dendi!

Tartışma halka arzın özelleştirme olmadığına sıkıştırılmaya çalışılsa da güneş balçıkla sıvanmaz! Belediye iştiraklerinin hisselerle ultra zenginlerin alımına açılması, halkın vergileri ile açılıp işleyen bu iştiraklerin -en iyi ihtimalle- artık birilerine kâr sağlayacağı anlamına gelir. Bir işin içerisine kâr girerse bunun halkçı bir örneği bulunamaz! Uçaklı Roma ziyareti aklımıza nasıl Erdoğan’ın uçağını getiriyorsa, İmamoğlu’nun karşı çıkmayıp süslemeye çalıştığı bu halka arz/özelleştirme çabaları da aklımıza Tekel, Seka, Tüpraş ve Petkim’i getirmeli.

AKP’nin düzen siyasetçilerince iyi hatırlanan ilk yılları, emeği örgütsüz kılmak ve özelleştirmeler sayesinde yabancı sermaye, TÜSİAD ve MÜSİAD’ın çıkarlarını ortak potada eritmesi ile geçti. Bu politikaların sonuçlarını şimdi yaşıyoruz. “Halka arz” tartışması gösteriyor ki CHP, AKP’nin ilk yıllarını referans alıyor. Bugün doğru bir planlama ile çok daha ucuza ve sağlıklı şekilde hizmet verebilecek olan kurumların özelleşmesi emekçinin zararına olacaktır. Bu yüzden tüm iştiraklerde işçi denetimini savunurken Tekel, Seka, Petkim ve Tüpraş deneyimlerinden yakından tanıdığımız bu saldırıların adının bile anılmaması için emekçiler olarak birbirimize kenetlenmeliyiz. Yoksa iktidara gelmesi halinde düzen muhalefetinin yaratacağı gelecek bize bugünkü karanlık günleri bile aratacak.

İstanbul İşçi Sendikaları Şubeler Platformu’ndan Filistin’le dayanışma eylemi

0

Siyonist İsrail devletinin Filistin halkına uyguladığı soykırıma karşı Filistin halkıyla ve işçi sınıfıyla dayanışmak için İstanbul İşçi Sendikaları Şubeler Platformu’nun çağrısıyla 5 Haziran’da Kartal Meydanı’nda basın açıklaması gerçekleştirildi.

Eylem boyunca “Katil İsrail, Filistin’den defol!”, “Yaşasın halkların kardeşliği!”, “İsrail’le ticaret, Filistin’e ihanet!” ve “Nehirden denize özgür Filistin” sloganları genişçe yer buldu. İsrail’in suçuna ortak olmak istemediklerini söyleyen işçiler, Filistin’le enternasyonal dayanışma ve birlik için Türkiye işçi sınıfını mücadeleye çağırdı.

Platform adına basın açıklamasını HARB-İŞ Sendikası İstanbul Şube Mali Sekreteri Kubilay Yılmaz okudu. Basın açıklamasının tamamını okurlarımızla paylaşıyoruz:

KATİL İSRAİL İNSANLIK SUÇU İŞLEMEYE DEVAM EDİYOR,

EMPERYALİSTLER İKİYÜZLÜLÜĞÜ SÜRDÜRÜYOR

İsrail’in 7 Ekim’de başlattığı Gazze’ye yönelik saldırılar devam ediyor. Bugüne kadar üçte ikisi çocuk ve kadın olmak üzere en az 36 bin kişi hayatını kaybetti. İsrail; hastane, okul, sivil halkın kaldığı kamp ayırmadan acımasızca saldırıyor. Son olarak 26 ve 28 Mayıs’ta Refah kentindeki çadır kamplara füze saldırısı düzenleyen İsrail, çoğu çocuk ve kadın en az 67 insanı katletti.

Bizler, İstanbul İşçi Sendikaları Şubeler Platformu olarak Filistin halkına yapılan tüm saldırıları lanetliyor, yaşamını yitirenlerin ailelerine başsağlığı ve yaralılara acil şifa diliyoruz.

Refah kentindeki çadır kamplarda füze saldırısıyla yaşamını yitiren onlarca çocuk ve bebek kendisine sorulduğunda İsrail Başbakanı, Soykırımcı Netanyahu “trajik aksilik” diyor. İsrail’in en büyük destekçisi ABD ise saldırıya ilişkin “haberdarız, daha fazla bilgi topluyoruz” demekle yetiniyor. Diğer emperyalist ülkelerin temsilcileri ise “kınama” açıklamaları ile geçiştiriyor.

Bu saldırı Birleşmiş Milletler Uluslararası Adalet Divanı’nın, Refah kentindeki operasyonları durdurma çağrısından hemen sonrası yaşandı. İsrail, bu saldırıyla açıkça dünyaya meydan okuyor. İnsanlık değerlerini ayaklar altına alıyor. Esaslı bir direnç görmedikçe de katliamlara devam edeceğinin işaretini veriyor.

BU BARBARLIĞI İŞÇİ SINIFININ BİRLİĞİ İLE DURDURABİLİRİZ!

İsrail’in saldırganlığı ve yaptığı katliamlar, açıkça barbarlıktır. İsrail savaş ve insanlık suçu işliyor. Bu savaşın kazananı ne İsrail ne de Filistin halkıdır. Bu savaşın kazananı silah tüccarlarıdır. Ortadoğu halklarının birbirine düşmesinden çıkarı olanlardır. Halkları silah ve baskı yoluyla yönetmek isteyenlerdir. Kutuplaşmadan, ayrışmadan çıkar sağlayanlardır. Bu savaşın kazananı emperyalistler ve uluslararası sermayedir. Kaybedeni ise İsrail ve Filistin halkları olacaktır.

İnsanlık, bu barbarlığı durdurmak sorumluluğu ve göreviyle karşı karşıyadır. Ya bu katliamlar ve barbarlığı durduracağız ya da işlenen savaş suçlarına ortak olacağız. Biz işçiler, İsrail’in suçuna ortak olmak istemiyoruz!

İstanbul İşçi Sendikaları Şubeler Platformu olarak bu kirli savaşı durduracak olanın işçi sınıfının enternasyonal dayanışması ve birliği olduğunu tarihimizden biliyoruz. Bu dayanışma ve birlik için de başta İstanbul işçi sınıfı olmak üzere Türkiye işçi sınıfını mücadeleye çağırıyoruz.

KATLİAMI “KINAMA” DURDURMAZ, “EYLEME GEÇİN” DİYORUZ!

Filistin’e komşu Arap ülkeleri başta olmak üzere, Çin’den ABD’ye tüm emperyalist kapitalist ülkelerin egemenleri, ikiyüzlü açıklamalarının arkasına gizledikleri çıkar hesaplarına göre hareket ediyor. Daha İsrail savaşını durdurmaya yönelik tek bir ciddi adım atmayanlar, Filistin devletini tanımaktan söz ediyor. Süren katliama karşı tepkisini resmî açıklamalarla sınırlı tutanların “sert” sözler söylemesi, sadece ikiyüzlülüktür. Bu devletlerin hiçbiri gerçek anlamda İsrail’i durdurmaya yönelik bir adım atmıyor. Yaptıkları sözlü kınamaların, Filistin halkına, açlık ve savaş arasında yaşama tutunmaya çalışan Filistinli çocuklara hiçbir yararı olmuyor.

Birçok ülke İsrail ile kurdukları ticari ilişkileri sürdürüyor. Kendi halkının tepkisinden çekinen ülkeler ise dolaylı yoldan İsrail’le ticaretini sürdürüyor. Kürsüden İsrail’le lanet okuyanlar, Filistin halkının üzerine ölüm kusan silahları besleyen ticareti sürdürüyor.

Sözde “özgürlük havarisi”, emperyalist ABD ise “kırmızı çizgilerinin” henüz aşılmadığını söyleyerek İsrail’e silah sevkiyatı yapmaya devam ediyor.

ABLUKA DERHAL KALKMALI, İŞGAL SON BULMALIDIR!

İsrail Hükümeti saldırılarını şartsız, derhal durdurmalı ve ateşkes sağlanmalıdır. İnsani yardımların Filistin halkıyla buluşması için engeller kaldırılmalıdır. Sorunların silah zoruyla değil müzakere ve barış koşullarında çözümü için çaba gösterilmelidir. Adil ve kalıcı bir barış için uygun koşullar yaratılmalıdır. Yeni katliamların önüne geçmek amacıyla tüm savaş suçlarının Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanmasının önü açılmalıdır.

Filistin halkı ne istiyor? Filistin halkı, dünyadan ve Türkiye’den hamaset ve timsah gözyaşları değil, çözüm için acil somut adım bekliyor. Bunun için yapılacaklar bellidir;

1- Filistin halkına yönelik abluka derhal kaldırılmalıdır.

2- İsrail, işgal ettiği topraklardan çekilmelidir.

3- İsrail ile yapılan siyasi, askeri ve ekonomik tüm anlaşmalar iptal edilmelidir.

4- Filistin halkının eşit, özgür bir Filistin’i yaratmak için İşgalci ve Siyonist İsrail’e ve emperyalizme karşı yürüttüğü bağımsızlık mücadelesi cesurca desteklenmelidir.

5- Filistin halkına ekonomik ve sosyal her türlü destek sağlanmalıdır.

6- Filistinlilerin hak eşitliğini tanımayan hiçbir çözüm kabul edilmemelidir.

İstanbul İşçi Sendikaları Şubeler Platformu olarak diyoruz ki, savaş kadar sessizlik de öldürür.

Filistin halkı ve işçi sınıfı ile dayanışma içerisinde olmaya, savaşa karşı barışı savunmaya, bunun için mücadeleyi, dayanışmayı yükseltmeye devam edeceğiz.

Katliama karşı haykırıyoruz: Biz işçiler, zalimden değil mazlum Filistin halkından tarafız!

YAŞASIN NEHİRDEN DENİZE ÖZGÜR FİLİSTİN!

SİYONİZMİNE VE GERİCİLİĞE KARŞI FİLİSTİN HALKININ YANINDAYIZ!

YAŞASIN EMEKÇİ HALKLARIN KARDEŞLİĞİ!

DİRENEN FİLİSTİN HALKI KAZANACAK!

ORTADOĞU SAVAŞLA DEĞİL BARIŞLA DEĞİŞECEK!

İstanbul İşçi Sendikaları Şubeler Platformu (İİSŞP)

Aç karna “yumuşama” olmaz: Havuca da, sopaya da karnımız tok! Sendikalar bir mücadele planı açıklamalı!

0

Burjuva siyaseti bildiğimiz gibi: Güneşin altında yeni bir şey yok! Tek Adam, düzen muhalefetini birtakım koltuk tartışmalarının doğacağı şekilde ağırlayıp “yumuşama” açıklamaları gerçekleştirirken, düzen muhalefeti de rejimin temsilcilerine yeni ziyaretler organize etmek, dört yıl sonraki seçimlerde kimin aday olması gerektiğini tartışmak ve göstermelik mitingler organize etmekle meşgul.

Siyasette “yumuşama” tartışmaları sürerken başta Selahattin Demirtaş olmak üzere, Kürt siyasi hareketinin temsilcilerine on yılları bulan cezalar yağdırıldı. Gezi tutsakları ve seçilmiş milletvekili Can Atalay hâlâ haksız yere hapiste. İstanbul’daki 1 Mayıs protestoları nedeniyle tutuklananların sayısı 76’yı buldu. Lezita’da sendikalaşan işçilerin toplu sözleşme hakkını patron keyfi bir şekilde kabul etmemişti; jandarmanın grevci işçilere gerçekleştirdiği saldırıda 8 işçi hastaneye kaldırıldı, 18’i gözaltına alındı.

Anlaşılan o ki, rejimin sopanın ucunda salladığı havuç yalnızca belediyelerin yeni patron partileri olan düzen muhalefeti için. Sopanın kendisi ise işçiler, emekçiler, Kürt halkı ve hakkını arayanlar için. Ancak rejim, yönetebilmeyi sürdürmek için araç olarak yalnızca havuç ile sopayı kullanmıyor. Bu sefer kendisine bir de sis bombası edindi. Bu sis bombasının ismi “yeni anayasa”.

“Yeni anayasa” tartışmaları bir sis bombası etkisi görüyor çünkü işçilerin, emekçilerin ve yoksul halkın en acil ve yakıcı ihtiyaçları ile taleplerinin görünmez kılınması, tartışılmaması için kullanılıyor. Rejim istiyor ki, Can Atalayların milletvekilliğinin düşürülüp hapiste tutulmaya devam edilmesinin, Lezita’nın grevci işçilerinin dövülmesinin, sendikalaşan işçiye haklarının verilmemesinin ve Kürt siyasi hareketine cezalar yağdırılmasının hukuka uygun olduğu bir anayasa hazırlansın.

Emekçinin 12 aylık mutfak enflasyonu yüzde 83,06 düzeyinde. Mayıs ayıyla beraber açlık sınırı asgari ücreti geçti ve 18.969,22 TL’ye dayandı. Bir ailenin gıda, giyim, konut, ulaşım, eğitim ve sağlık harcamalarının aylık tutarı 61.788,99 TL’ye yükseldi (Türk-İş Mayıs 2024 raporu).

Bu sırada biz işçiler yoksullaşırken kapitalistler zenginleşti. 2024’ün ilk çeyreğinde Türk Traktör yüzde 16,4’lük bir artışla 1 milyar 748 milyon TL net kâr açıkladı. Aynı dönem için Tofaş 2,8 milyar TL, Anadolu Grubu 2,65 milyar TL, Ford Otosan 8,9 milyar TL net kâr açıkladı. Koç Holding’in 2024’ün ilk çeyreğinde elde ettiği gelir ise 14 milyar ABD doları seviyesinde.

Tablodan da anlaşılacağı üzere, ekonomik kriz en az rejimin saldırıları kadar ağır! Bu krizin sorumluları işçiler, emekçiler değil ancak Orta Vadeli Program yine de bu krizin faturasını bizlere kesmek ve patronların elini sıcak sudan soğuk suya sokmamak istiyor. Halbuki ekmek ve adalet olmadan “yumuşama” olabilir mi? “Yeni anayasa” tencere doldurabilir mi? Biz “yumuşamanın” ne anlama geldiğini, açlığa karşı mücadele veren Lezita işçisine inen jandarma copunda gördük!

Mutfakta tencere kaynamasa da havuca da, sopaya da karnımız tok. İhtiyacımız olan ise emek güçlerinin bağımsız bir şekilde oluşturacağı bir birleşik mücadele planı. Mücadeleleri birleştirmeye odaklanacak bu planın hazırlanmasının şartlarını sendikalarımızda ve işyerlerimizde seferberliğimiz ile hazırlamamız gerekiyor.

DİSK bürokrasisi ve sol, gözlerini CHP’ye dikmiş durumda ve bir beklenti hali içinde felç olmuş vaziyette. Türk-İş bürokrasisi sorunlardan bahsediyor ancak harekete geçmiyor. Hak-İş bürokrasisi ise Çalışma Bakanlığı’nın Halkla İlişkiler Bürosu gibi çalışmayı sürdürüyor.

Sorunumuz sendikaların kendisi değil, sendikaların bürokratik ve atıl yönetimleri. Sendikalar bizlerin mücadele örgütleri ve onların gerçek sahipleri de biz işçileriz. Sendikalarımız zayıf değil; zayıf olan, sendikaların yönetimindeki bürokrasilerin mücadeleden kaçınan işbirlikçi tutumları ve eylemsizlikleridir. 

Eylemsiz söz ölüdür. Bu nedenle ekonomik krizden ve onun yıkıcı etkilerinden söz etmek yeterli değil.

Bu nedenle Türk-İş, Hak-İş ve DİSK konfederasyonları, memur sendikaları ve emek örgütleriyle birlikte birleşik bir acil mücadele planı açıklamalıdır. Ücretlerimize üç ayda bir gerçek enflasyon oranında zam yapılmasını sağlamak, iş güvencesini kazanmak, işten atmaları yasaklatmak, OVP’yi durdurmak ve sendikal haklara yönelik saldırıları engellemek için konfederasyonlarımızı göreve çağırmalı, birleşik bir mücadele planı etrafında seferber olmalıyız.

Gençliğin cenderesinden ortak taleplerimizle seferber olarak çıkalım

0

Okul dönemi sona eriyor, lakin öğrenci gençliğin sorunları sürüyor. Hayat pahalılığı her geçen gün belimizi daha fazla büküyor. Yaz mevsimi bizler için artık dinlenmek ve sosyalleşmek için kullanacağımız bir tatilden ziyade yaşamlarımızı idame ettirebilmek için güvencesiz ve düşük ücretli işlerde çalıştığımız bir zaman diliminden ibaret. Okul döneminde çalışmak zorunda kalmamak için didinirken karşımıza çıkan en büyük engel ise rejimin yeni Orta Vadeli Program’ı (OVP). Nitelikli ve ücretsiz barınma, beslenme hizmetleri gibi en temel taleplerin bile önünü tıkayan bu emek düşmanı programa karşı gelmenin yolu birleşik mücadeleden geçiyor. Emekçilerin, öğrencilerin ve toplumun tüm ezilen kesimlerinin ortak sorunu olan OVP’yi ancak, Arjantin’deki üniversite öğrencilerinin kitlesel IMF protestolarında olduğu gibi, en geniş kesimlerin seferberliklerini sağlayarak alaşağı edebiliriz.

Gençliğin sorunları yalnızca ekonomiyle sınırlı değil. Öğrenci gençlik, rejimin yeni yürürlüğe koyduğu müfredat aracılığıyla kapsamlı bir ideolojik saldırının altında. Bu müfredat öğrencilerin bilimsel eğitim hakkını ihlal ediyor. Hakları için mücadele eden bir gençlik yerine sömürülmeye ve baskılanmaya razı ve dünyayı değiştirme kavrayışından yoksun bir nesil yetiştirilmek isteniyor. Bilimsel ve laik eğitim hakkımız için bir araya gelerek bu planı boşa düşürmeliyiz.

Gençlik tüm bu “yerel” sorunlarına karşı mücadele ederken bir yandan da Filistin Direnişi’yle dayanışmasını sürdürüyor. ABD ve Avrupa‘da üniversite işgalleriyle gündem olan öğrenci hareketinin Filistin dayanışması Türkiye’de aynı düzeyi bulamamış olsa da öğrenci gençlik her alanda Filistin Direnişi’nin haklı taleplerini yükseltiyor, intifadayı Türkiye’nin kampüs ve meydanlarına taşımanın yollarını arıyor. Öğrenciler Filistin halkının mücadelesiyle saf tutarken Tek Adam rejimi soykırımcı Siyonist işgal devletiyle ilişkileri kesmek bir yana dursun, bu talebi yükselten arkadaşlarımızı soruşturmalar ve tutuklamalarla susturmaya çalışıyor. Rejimin baskılarına karşı sözümüz açık: Öğrenci gençliğin demokratik protestoları, hele ki soykırım karşıtı protestoları, işbirlikçi rejim tarafından yargılanamaz. Tutuklu öğrenciler derhal serbest bırakılsın!

Denizler, kıyılar halkın mı?

0

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki mayıs ayında “Denizler Halkındır” projesini duyurdu. Bu yaz hayata geçirilecek projeyle Hatay’dan Artvin’e kadar sahil şeridi taranacak, kaçak ve işgal yapılar temizlenecek, sahiller halkın kullanımına açılacakmış. Mapa-Şamandıra sistemiyle de yatlar kayıt altına alınacak, yat turizmindeki rekabet gücümüz artırılacakmış! Servetin en zengin yüzde 10’luk bir kesimin elinde toplandığı ve emekçileri sefalet ücretleriyle yaşamaya mahkûm edilmiş ülkenin bakanı bir de temennide bulunmuş: “Sahillerimizde binlerce yat var. Allah daha çok versin, herkesin yatı olsun.”

Kıyı Kanunu ve yönetmelikleri devletin kurumları ve şirketler için sürekli eğilip bükülüyor. Örneğin 16 Nisan 2022’de “Kıyı Kanununun Uygulanmasına Dair Yönetmeli​​​​​​​kte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik” ile kıyı kenar çizgilerinin belirlenmesine yeni istisnalar getirilerek yapılaşmanın önü açılmıştı. Nisan ayında yönetmelik Danıştay kararıyla iptal edildi. Yine 2022 yılında bir torba kanunla kıyıların 49 yıllığına özel şirketlere devredilmesi teklif edilmişti. Yakın zamanda Kıyı Kanununun 6. Maddesinde yapılan bir değişiklikle, kanun kapsamı dışındaki su kaynaklarında imar planı yapılmaksızın yenilenebilir enerji santralleri kurulabilecek. Bir yere göz dikildiğinde oranın kolayca kapsam dışı kalması için bir Tek Adam kararının yeterli olabileceğini de, yenilenebilir enerji diyerek HES’lerle, JES’lerle doğanın nasıl canına okunduğunu da ne yazık ki biliyoruz.

Soralım: “Denizler Halkındır” projesi Bodrum’da 5 yıldızlı otel için 49 yıllığına Limak Holding’e tahsis edilen orman ve sit alanı Gerenkuyu’yu, Boğaz’da 1,2 kilometrelik uzunlukta alanı kaplayan kent suçu Galataport’u, Heybeliada’da Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredilip tahliye edilen Çamlimanı Koyu’nu, Van Gölü sahilinde Tek Adam kararıyla sit alanı kapsamı dışında bırakılan Ahlat Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nü kapsayacak mı? Hiç sanmıyoruz. Şu an yapıldığı gibi iskele vb. yıkımı birkaç göstermelik işlem yapılacak olsa da esasında yağmacı sermayenin kılına dokunulmayacak. İktidarın çevre karnesi ortada. Keza hakkında hâlihazırda kesinleşmiş yıkım kararı bulunan işletmeler için bile karar uygulanmıyor. Kıyı Kanununda “Kıyılar herkesin eşit ve serbest olarak yararlanmasına açıktır” diyor. Ancak Tek Adam rejimi, halkın olması gereken kıyıları ve denizleri peşkeş çekiyor.

Kıyıların işletmeye açılarak özelleştirilmesine ve halkın serbest, ücretsiz erişimine kapatılmasına karşı mücadele eden farklı kıyı hareketlerinin birleşmesiyle Kıyı Hareketleri Dayanışma Ağı (KIYIDA) kuruldu. KIYIDA, kıyılardaki doğal yaşamı bozan yapılaşma ve faaliyetlerin kıyı ekosistemine geri dönüşsüz zararlar verdiğine de dikkat çekiyor. Yani kıyılar, denizler bizim, evet, ama oralarda yaşayan tüm canlıların da. Doğa düşmanı Tek Adam rejiminin ve yağmacı sermayenin kıyılarımızdan elini çekmesi için mücadele etmeliyiz.

Avrupa Parlamentosu seçimleri karşısında devrimci sosyalistler

0

6-9 Haziran’daki Avrupa Parlamentosu seçimleri derin ekonomik kriz, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve Filistin halkına uygulanan soykırım ile aynı dönemde gerçekleşiyor. Avrupa Birliği’nin ve Avrupa hükümetlerinin politikası, bu krizlerin sonuçlarını emekçilerin sırtına yüklemektir. İster Fransa’da Macron ve Portekiz’de Montenegro gibi sağ liberal hükümetler ister Almanya’da Olaf Scholz ve İspanya Devleti’nde Pedro Sánchez gibi sosyal demokrat hükümetler veya İtalya’da Meloni ve Macaristan’da Orban gibi aşırı sağ hükümetler olsun, Avrupa’nın tüm hükümetleri bu politikayı uygulamaktadır.

Bu hükümetler Filistinlilerin katledilmesinde ve yok edilmesinde, İsrail’in silahlandırılmasında ve İsrailli kurum ve şirketlerle ayrıcalıklı ilişkilerin sürdürülmesinde suç ortağıdır. İsrail’e koşulsuz destek açıklaması yapan Ursula von der Leyen, tüm Avrupa’daki büyük gösterilerin ardından koşulsuz desteğini sınırlandırmak zorunda kaldı. Avrupa emperyalizminin maskesi düşüyor. Almanya, Fransa, İngiltere, Hollanda ve İtalya gibi ülkeler Filistin’le devasa dayanışma hareketini zorla bastırırken Almanya, İsrail’in en büyük ikinci silah ihracatçısı (toplam yüzde 30) ve Sosyal Demokratlar ve Yeşiller’den oluşan hükümeti, Güney Afrika’nın Uluslararası Adalet Divanı’nda açtığı davada İsrail’i destekliyor.

Bugün Avrupa gençliği, ABD üniversitelerinde başlayan harekete katılarak soykırımcı İsrail devleti ile suç ortaklığı yapan hükümetleri ve üniversite kurumlarını kınamak için üniversite kampüslerini işgal ediyor. Vietnam’ın hayaleti, emperyalist yenilgi için büyük kitlesel seferberliklerin gerekli olduğu bu zamanda yeniden ortaya çıkıyor. İnsanlar Filistin mücadelesini emperyalizme karşı mücadelenin sembolü olarak görüyor. Bugün Filistin ile dayanışmaya karşı uygulanan ve giderek artan baskı, yarın toplumsal protestolara karşı da uygulanacaktır. Siyonist devlete ve onun apartheid rejimine son vermek için, İsrail ile bütün ilişkileri sonlandırmak için, nehirden denize özgür bir Filistin için Filistin direnişinin yanındayız.

İsrail’in dokunulmazlığı emperyalist çıkarların stratejik bir parçası olmasında yatıyor, tıpkı Ukrayna’nın Rus emperyalizmi ile yapılan pazarlıklarda bir pazarlık kozu olması gibi. Ukrayna’nın üç gün içinde tamamen işgal edilmesini engelleyen, ABD emperyalizmini ve AB’yi tavır almaya zorlayan şey Ukrayna halkının direnişiydi. Bu güçlerin silah sevkiyatıyla sağladığı askeri destek, Ukrayna halkının Rus emperyalizminin saldırganlığına karşı kendini savunma hakkını ortadan kaldırmaz. Emperyalizm (büyük ya da küçük) ile Ukrayna gibi yarısömürge bir devlet arasındaki bir çatışmada, nasıl bir hükümeti olursa olsun ezilen ülkenin yanındayız (NATO’yu reddederek). Rus işgalinin yenilgiye uğratılması için Ukrayna halkının direnişini destekliyoruz. Ukrayna’ya şu ana kadar dört konvoy yardım gönderdik ve Ukrayna’nın antiotoriter solunu ve mücadeleci sendikalarını desteklemeyi sürdüreceğiz.

Rus saldırganlığı, iddia ettiğinin tam tersi bir etki yaratarak NATO’nun Afganistan’daki yenilgiden sonra girdiği komadan yeniden uyanmasına neden oldu. İttifaka katılan yeni ülkeler ve askeri harcamalardaki artışla birlikte adeta bir yeniden doğuş yaşandı. Militarizmdeki bu yükselişi haklı çıkaran, Ukrayna’ya silah sevkiyatı değildir. ABD ve AB, Putin’i ezmek yerine onunla müzakereye odaklanarak silah teslimatını sınırlı tutuyor. Avrupa emperyalizminin özgül ağırlığını kaybetme eğilimi ABD, Çin veya Rusya gibi diğer emperyalizmlerin karşısında derinleşiyor. Fransa’nın Sahra Altı Afrika’daki son geri çekilişi hem ekonomik hem de siyasi açıdan bunun kanıtıdır. NATO’nun dağıtılmasını ve Avrupa’daki emperyalist ABD üslerinin kapatılmasını savunuyoruz. Bu yüzden askeri harcamaların artırılmasına karşıyız.

Uluslararası kapitalist ekonomik kriz çözülmek bir yana daha da derinleşiyor. Avrupa’nın itici gücü olan Almanya ekonomik durgunluk içerisinde. Avrupa Birliği, çokuluslu şirketlerin hizmetinde olan devletler arası bir anlaşmadır. Büyük patronların yüksek kârlar elde etmesi karşısında geçen yıl işçi seferberliklerinin taleplerinden biri yüksek enflasyona karşı ücretlerin artırılmasıydı. Fransa’da emeklilik reformunu durdurmak isteyen büyük eylemler gerçekleşti, işçiler çalışma koşullarının ve emeklilik maaşlarının kötüleşmesine tepki gösterdi. Fransa’da birkaç yıl önce sarı yelekliler sokaklara dökülmüştü. Birkaç ay önce Avrupa genelinde kırsal bölgelerdeki seferberlikler, kent ve kırdaki küçük burjuvazinin de giderek yoksullaştığını ortaya koydu.

Avrupa Birliği çokuluslu şirketlere yeni bir işbölümü sunuyor. Portekiz, İspanya ve Yunanistan gibi Akdeniz ülkeleri, büyük Alman sanayicilerinin ağırlığını pekiştirme sürecinde rekabet güçlerinin eksikliğini bahane ederek sanayi kapasitelerini tasfiye etti. Yeni işbölümündeki kaderleri güvencesiz çalışma, düşük ücretler ve çalışma koşullarında serbestleşme anlamına gelen bir sektör olan tarım, hizmet ve turizm bölgesi haline gelmek oldu. Ekonomik farklılıklar eşitlenmek bir yana, özellikle krizle beraber kapitalist hükümetler, kurumlar ve merkezler tarafından dikte edilen ekonomik koşullar ve avro aracılığıyla daha da derinleşmekte. Avronun Almanya kontrolü altında zayıf Avrupa ekonomileri üzerinde dolarizasyon etkisi oldu. Güneydeki ülke ve hükümetleri Alman ve Fransız çokuluslu şirketlerin dayattığı planları uygulamaya mecbur bırakarak eşitsizliklerin derinleşmesine ve devasa dış borçların oluşmasına yol açtı.

Avrupa Birliği göçmenlere karşı. ABD, Çin ve Rusya gibi diğer emperyalizmlerle birlikte Avrupa çokuluslu şirketleri ülkeleri sömürürken ve halklara karşı diktatörleri desteklerken, kıyılarını kaleye dönüştüren Avrupa Birliği Akdeniz’de binlerce göçmenin boğularak hayatını kaybetmesinin sorumlusudur. AB, göçmenlerin asgari haklarına saygı gösterip göstermediklerine bakmaksızın üçüncü ülkeleri finanse etmekte ve göçmenlerin erişimini zorlaştırmakta. Ancak AB, açlıktan, savaşlardan veya diktatörlüklerden kaçan binlerce kişiyi baskıcı önlemlerin durduramayacağını biliyor. Göçmenler yollarda ölüm ve polis baskısıyla karşı karşıyayken tarım, yaşlı bakımı gibi sektörlerde patronlar sözleşmeli bir işçinin kabul etmeyeceği çalışma koşullarını göçmenlere dayatıyor.

2008-2009 krizinin başlangıcındaki direnişte ortaya çıkan büyük seferberlikler yeni siyasi söylem arayışlarını ortaya çıkardı: Yunanistan’da Syriza, İspanya Devleti’nde Podemos, İngiltere İşçi Partisi’nde Corbyn, La France Insoumise (Boyun Eğmeyen Fransa) ya da Portekiz’de Sol Blok. Ancak bunların hepsi işçi sınıfının ve halk kesimlerinin ihtiyaçlarına cevap vermekten aciz bir neoreformizmin ifadesiydi ve yükseldikleri gibi düştüler. Bugün, krizin kötüleşmesi ve ortaya çıkacak toplumsal gerilimlerin artmasıyla birlikte, büyük sermayenin bir kesimi, işçi sınıfına ve demokratik özgürlüklere yönelik saldırıyı derinleştirmek isteyen aşırı sağı finanse etmekte. 19 Mayıs’ta Vox’tan Abascal; Meloni, Le Pen, Morawiecki ve Orab ile André Ventura, Arjantin’den Milei ve Şili’den Kast ile birlikte Avrupa seçimleri kampanyasını başlatmak üzere Madrid’de bir araya geldi.

Aşırı sağı durdurmak demek, işçilerin ve halkın seferberliğiyle birlikte kapitalist sistemden kopuş için bir alternatifi yükseltmek demektir.

Ne işçiler ne de halklar Avrupa Birliği’nden iyi bir şey bekleyebilir. Avrupa Birliği bir kapitalist devletler ve hükümetler kulübüdür, bu nedenle onlardan ezilenleri desteklemeleri beklenemez. AB ıslah edilemez. Bizim Avrupa Birliği’ne alternatifimiz eski devletlerin egemenliğini geri kazanması değil, AB projesinin karşısına işçilerin ve halkın Avrupa’sını, Avrupa Sosyalist Cumhuriyetler Federasyonu’nu koymaktır.

Bu nedenle İUB-DE’nin devrimci sosyalistleri, Avrupa genelinde ve her ülkede işçileri ve gençliği kemer sıkma uygulamalarına karşı mücadeleyi sürdürmeye ve taleplerini yükseltmeye çağırmaktadır. 6-9 Haziran Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Macron, Pedro Sánchez, Georgia Meloni ve Olaf Scholz’un adaylarına ya da liberal, sosyal demokrat ya da aşırı sağ kapitalist partilerin adaylarına oy vermemeye çağırıyoruz.

İsrail’in Gazze’de uyguladığı soykırıma Hayır oyu vermeye çağırıyoruz. Sosyal kesintilere hayır! Ücretlerin ve emekli maaşlarının savunulması için, güvencesiz çalışmaya ve toplumsal cinsiyete dayalı ücret eşitsizliğine karşı oy vermeye çağırıyoruz. Yüzde yüz kamu hizmetlerini savunmak için özelleştirmelere son! Bankalar ve strateji şirketleri işçilerin denetimi altında kamulaştırılsın! Göçmen karşıtı yasalar yürürlükten kaldırılsın ve göçmenlere tüm hakları tanınsın! Kapitalist çevre yıkımına karşıyız. Demokratik haklar ile kadın ve lgbti+ haklarının savunulması için! Ezilen ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı için! Dış borçların ödenmesine hayır! Borçlardan ve büyük şirketler için vergi artışlarından elde edilen para, işçilere ve halka yönelik acil durum planları için kullanılsın! Emperyalizme karşı savaşan halklarla dayanışmaya! İşçi hükümetleri için!

Enternasyonalist Mücadele (LI) – İspanya Devleti

Sosyalist Alternatif Hareketi (MAS) – Portekiz

Devrimci Marksist Birlik (M-LMR) – İtalya

İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) – Türkiye

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Avrupa Seksiyonları

24 Mayıs 2024

Davaların aynasında durum ve görevler

0

31 Mart yerel seçimlerinde AKP’nin yaşadığı kısmi gerileyişin gerek düzen siyaseti içindeki muhaliflere gerekse de düzen karşıtlarına bir moral verdiği yadsınamaz. Bu gerileyişin sebeplerini doğru okumak ve durumdan vazife çıkararak doğru zeminde güç biriktirmek için ileri atılmak tüm sosyalistleri bekleyen bir görev. Herhalde mevcut gerileyişin iki başlıca sebebi olduğu sır değil.

İlki, mevcut ekonomi politikalarının işçi ve emekçiler için hayatı günden güne katlanılması zor hale getiren seyridir. Sermayenin her fraksiyonunu semirten politikaların faturası kendilerine kesilirken bu durumun oylarını bugüne dek AKP ve MHP’ye vermeyi tercih eden emekçilerin tercihini kısmen de olsa etkilememesi beklenemezdi.

İkincisi, başta Kürt sorunu olmak üzere çözümü siyasal demokrasiyi gerektiren tüm meseleler birikmiş haldedir. Zaten çok sınırlı olan demokratik mekanizmaların hemen her kırıntısı AKP-MHP eliyle sistematik olarak yok edildiği için, ezilenler sorunlarını çözmektense kangrenleştiren iktidara cephe almış durumdadır.

Bu hoşnutsuzluğun emekçiler ve ezilenler cephesinden devrimci çıkışlar yapılmasını mümkün kılacak bereketli bir toprak olarak değerlendirilmesi de egemenlerce sindirilerek ve/veya düzen içi muhalefet kanallarına içerilerek soğurulması yoluyla berhava edilmesi de ihtimal dahilinde.

AKP-MHP ortaklığının tam da devrimci cereyanlar için verimli olabilecek bu çoklu huzursuzluğu sindirme hedefine uygun olacak şekilde yargı ve kolluk vasıtasıyla adımlar attığını görüyoruz.

İstanbul’daki 1 Mayıs kutlamalarından sonra yıllardır benzeri görülmemiş şekilde onlarca sosyalistin tutuklanması, işçilere ve yüzünü işçi sınıfından yana dönen her siyasi akıma verilmiş bir mesaj niteliğindedir. Alınacak mesaj ne yılarak demoralize olmak ne de kitlesiz bir öncülüğü sivriltme yanılgısı olsa gerek.

Şimşek programı ile hiçbir derdi olmayan CHP’nin gölgesinde 1 Mayıs’ın da, sendikal mücadelenin de devrimci iddia sahibi olanların da altındaki toprak kaymaktadır. İstanbul 1 Mayıs’ı derin kriz koşullarında sınıfın tek bir talebi yüksek sesle dillendirilemeden savuşturulmuş, sendika konfederasyonları -mış gibi yapan sermayenin muhalefet partisine tabi olmuş, kendisini o an alanda bu çizgiden ayrıştırmak isteyenler ise yargı sopasının hedefi haline getirilmiştir.

Düzene içerilme hamlesinden de marjinalleştirilme saldırısından da kaçınmanın tek yolu hem sosyalistleri hem mücadeleci sendikaları içermesi umulacak bir emek ittifakının inşası için kolları sıvamak, bağımsız sınıf siyasetini elle tutulur bir seçenek olarak var etmeye girişmek olmalıdır.

108 kişinin yargılandığı Kobane Davası’nda yağmur gibi yağan mahkûmiyet kararları ise her şeyden önce sınırın hemen öte yanındaki kardeşlerinin dünyanın gözü önünde cihatçı çeteler eliyle boğazlanmasına karşı alanlara çıkan Kürtlerin seferberliğine kesilmiş bir cezadır. Kürt halkının haklı taleplerine sözcülük yapan, demokratik alanda mücadele veren siyasetçilere ise “Mademki kitlenin inisiyatifini kırmıyorsunuz, mademki ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ sözünde cisimleştiği üzere teslimiyeti reddettiniz, o zaman ömrünüz zindanlarda geçer” denmiştir. Nitekim mahkemenin sürdüğü yıllar boyunca kamuoyuna servis edilen, davanın içeriği olarak sunulan suçlamalar karara konu olmamıştır. Karar siyasi olduğu gibi karar sahiplerinin de bu gerçeği saklamak gibi bir kaygısı yoktur.

Keza Can Atalay, AYM kararının hiçe sayılması pahasına demir parmaklıklar arkasındadır. Onun ve diğer Gezi davası tutsaklarının şahsında da Gezi’nin kendisinin, demokratik hak ve özgürlükler uğruna milyonlarca emekçi ve ezilenin yarattığı seferberlik ruhunun cezalandırılmak istendiği, maksadın siyaseten ibret vermek olduğu ortadadır.

Mevcut yakıcı kriz koşullarında sınıfın yönelebileceği her türlü hareketlenmenin önünü almayı hedefleyen ve gerek ulusal gerek demokratik talepler için seferber olan kitlelere öncüleri şahsında verilen birer gözdağı anlamına gelen tüm bu saldırılar buzu kırıp yolu açmanın nasıl mümkün olabileceğini de göstermektedir.

Şimşek programı zemininde uzlaşmış sermaye partilerinin karşısında emek ile özgürlüğün ittifakını inşa etmekten; hem rejimden hem kapitalizmden kopuşu hedefleyerek bağımsız ve egemen bir kurucu meclis hedefi etrafında kenetlenmekten başka yol yoktur.

Filistin’de soykırıma son!

0

Aksa Tufanı’nın başlangıcından beri neredeyse sekiz ayı geride bıraktık. Bu süreçte on binlerce insan İsrail’in katliamında hayatını kaybetti. Yüz binlerce insan açlık susuzluk içerisinde yerinden edildi, göç etmeye zorlandı. İsrail, Filistin halkını bir yandan oradan oraya sürerken bir yandan da sürdüğü yerlerde katliama devam ediyor. Siyonist rejim son olarak Refah’taki kampa saldırıp en az 45 Filistinliyi öldürerek savaş suçlarına bir yenisini ekledi.

Başını ABD’deki öğrenci hareketinin çektiği ve birçok ülkeye yayılan üniversite kamplarıyla, hükümetlerin İsrail’e olan desteğini geri çekmesi ve katliama dur denmesi için büyük eylemlilikler gerçekleştiriliyor. Bu eylemlerin sonucunda bazı okullar İsrail üniversiteleri ile olan ticari ve bilimsel uygulamalarına son verdi.

Türkiye’de de birçok sendika, parti ve emek örgütü Filistin ile ilişkilerin kesilmesi için seslerini yükseltti. Bunların arasında en önemlisi, 15 Mayıs’ta yapılan büyük ve kitlesel Nakba eylemiydi. Bu eylemlilikler 7 Ekim’den bu yana yükselerek ve tabanda genişleyerek devam etmekte. İktidar bu eylemlerin bir kısmına polis şiddeti ile karşılık verdi. Ancak bu şiddet geri tepti ve toplumsal bir karşı duruş oluştu. Bunlar gibi onlarca eylemlilik ile Türkiye’den Filistin’e destek kampanyaları yürütüldü ve yürütülmeye devam edecek. Türkiye, İsrail’in başlattığı katliamda aylarca ihtiyaç duyduğu hammadde ve gıdayı gemiler ile sağladı. Yapılan eylemler sonucunda hükümet İsrail’le ticari ilişkilerin tamamen kesildiğini açıklamak zorunda kaldı ve bu ürünlerin gönderilmesinin belli oranda önüne geçilmiş oldu. Ancak Türkiye ilişkilerini ve ticaretini büyük oranda hız kesmeden devam ettirmekte. Aylardır Türkiye’nin yolladığı çelik, petrol, yedek parça ve gıda sayesinde İsrail Filistin’de katliama devam ediyor.

Gazze, dört tarafı İsrail askerleri, tankları ve gemileri ile çevrilmiş durumda. İçeride yaşayan insanlara çocuk, yaşlı, hasta diye hiçbir ayrım yapmaksızın ellerindeki bütün silahlarla saldırıyorlar. Gazze’ye gönderilen yardım tırlarının önünü keserek, insanların en temel ihtiyaçlarına el koyarak açlıktan ölmeleri isteniyor. Hastaneler, okullar öncelikli hedefler olarak yok ediliyor. Ellerinde hiçbir ilaç ve tıbbi gereç kalmayan doktorlar insanları tedavi edemiyor. İsrail, işgal ettiği Gazze topraklarında kalıcı bir koloni kuramayacaksa o bölgenin bütün altyapısını, binaları yıkarak yaşanılmaz bir hale getiriyor.

İsrail uluslararası alanda Siyonizm karşıtlığını antisemitizme indirgemeye çalışıyor. Bunun bir benzeri Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Netanyahu’nun tutuklanması talebi üzerine yapıldı. Katliamın baş sorumlusu olan Netanyahu, bu talep karşısında mahkemeyi antisemitizmle suçlamaya başladı. Bu talep Netanyahu’nun iktidarına uluslararası alanda önemli bir darbe vurmuş olsa da yeterli değildir. Dünya halkları nehirden denize özgür bir Filistin için Filistin direnişini desteklemeye ve Siyonist İsrail ile diplomatik, siyasi, ekonomik, askeri ve kültürel tüm ilişkilerin kesilmesini talep etmeye devam etmelidir.

Eğitim emekçilerinin sorunları birleşik bir mücadele ile çözülür

0

Son aylarda eğitimde yaşanan şiddet olayları, müfredatta yapılacak gerici değişiklikler, ÇEDES ve MESEM gibi öğrencilerin zihinlerini ve emeklerini tehdit eden uygulamalarla ilgili haberler ülke gündeminde oldukça yer tutmakta. Eğitim sektöründe yaşanan bu sorunlarla ilgili haberlerin yanı sıra eğitim emekçilerinin mevcut durumları ile ilgili haberler de sık sık ülke gündemine geliyor.

Burjuva muhalefetin yanı sıra iktidar yanlısı çevrelerin bile sık sık dile getirdiği üzere, düzenin devamı açısından AKP iktidarının en başarısız olduğu alan eğitim alanı oldu. Eğitim sisteminde reform adı altında üst üste yapılan değişiklikler sistemi bir kaosa sokarken, eğitim emekçilerinin biriken ekonomik ve sosyal sorunları ile ilgili somut hiçbir adım atılmadı. Önemli bir adım olarak gösterilen Öğretmenlik Meslek Kanunu (ÖMK) düzenlemesi ise eğitim emekçilerinin herhangi bir yarasına merhem olmadığı gibi eğitim emekçileri arasında suni kariyer ilişkileri yaratarak iş barışını bozucu bir etkiye neden oldu. Zaten ücretli, sözleşmeli, kadrolu diye kendi içlerinde ayrıştırılan eğitim emekçileri ÖMK ile bir kez daha suni bir biçimde uzman öğretmen, baş öğretmen gibi sıfatlarla ayrıştırıldı. Böylelikle aynı işi aynı zamanda aynı nitelikte yapan eğitim emekçilerinin gelirleri farklılaştırıldı, görece iyi ücret alan eğitim emekçileri ile düşük ücretlere çalışan eğitim emekçilerinin birlikte hareket etme ihtimalleri ortadan kaldırılmaya çalışıldı.

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in tasarruf tedbirleri gereği önümüzdeki üç yıl boyunca kamuda ihtiyaca göre değil sektördeki emekli sayısına göre personel alınacağını söylemesi ve buna mukabil, Erdoğan’ın 2024 yılı için beklenenin çok altında bir sayı olan 20 bin öğretmenin atamasının yapılacağını açıklaması “atanamayan” öğretmen sorununu bir kez daha gün yüzüne çıkarttı. Gayri resmi rakamlara göre ülkemizde atanamayan 1 milyon eğitim emekçisi bulunmakta. ÖSYM verilerine göre bu 1 milyon kişiden 500 bine yakını aktif olarak atanmayı bekliyor. Dolayısıyla yapılan bu açıklamalar, 1 milyonu aşkın emekçinin umutlarını yıkmaktan başka bir işe yaramamaktadır.

Binlerce öğretmen adayı umutlarını yitirirken atanma ihtimali olan öğretmenleri ise bir başka stresli adım bekliyor: mülakat. Yerel seçimlerden önce kamuya personel alımlarında mülakatı kaldıracağını vaat eden Erdoğan, seçimlerin ardından bu sözünü unuttu. Önlerine çıkan onlarca engeli geçmeyi başaran öğretmen adaylarını, sübjektif bir değerlendirme yöntemi olan mülakat sınavı beklemekte bir de. Geçmiş yıllarda pek çok öğretmen adayı KPSS’den yüksek puanlar almasına rağmen mülakatı geçememiş, bu adaylardan bazıları maalesef hayatlarına son vermişti. Öyle görülüyor ki kendisine boyun eğen bir kamu personeli yaratmayı hedefleyen AKP iktidarı, verilen tüm sözlere rağmen mülakat sınavından asla vazgeçmeyecek.

Öğretmen adayları kamuda istihdam edilmek için ter dökerken diğer yandan da çalıştıkları özel kurumlarda büyük bir emek mücadelesi veriyor. Özellikle de Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’nın eylemleri oldukça ses getirmekte. Nitekim 26 Mayıs günü Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığı önünde başlatılan nöbet eylemi diğer şehirlerde de Milli Eğitim Müdürlükleri önünde devam ediyor. Taban maaşın ÖMK kapsamına alınması ve ekonomik ve özlük haklarının güvenceye alınması talepleriyle yapılan oturma eylemleri mücadeleci sendika ve siyasi yapıların destekleri ile sürdürülüyor.

Eğitim sektörü bileşenlerinin yaşanan tüm bu sorunlara yönelik tepkileri genelde bireysel alanda kalıyor. Bu bireysel tepkiler de bazen maalesef intihara kadar varıyor. Sosyal medya platformlarında gösterilen tepkiler ise sınırlı kalmakta, tepkiyi sokağa yöneltememekte çoğu zaman. Sorunların ortak yaşandığı bir alanda tepkilerin bireysel olması hiç şüphesiz bir kazanım sağlamayacaktır. İster öğrenci olsun, ister dershane, özel okul öğretmeni, ister kadrolu, ücretli, sözleşmeli eğitim emekçisi, ister atanmamış öğretmen… Eğitim sektöründe yaşanan her türlü olumsuzluk ortak ve topyekûn bir mücadele ile çözülecektir. Nitekim eğitimde şiddeti engellemek için yapılan 10 Mayıs grevi, bu birlikte mücadele imkânın var olduğunu göstermiştir. Yaşanan sorunlara karşı mücadele, eğitim sektöründeki tüm bileşenlerin bir araya gelmesi ile verilebilir ancak.

28 Mayıs Uluslararası Kadın Sağlığı Hareketi Günü

0

28 Mayıs 1984’te Kolombiya’da feminist aktivistlerin Latin Amerika ve Karayipler Kadın Sağlığı Ağı’nı kurmaya karar verdiği tartışmalara dayanarak Uluslararası Kadın Sağlığı Hareketi Günü ilan ettikleri 28 Mayıs, feminist takvimin bir parçası. Bundan üç yıl sonra, Mayıs 1987’de Kosta Rika’nın San José kentinde düzenlenen V. Uluslararası Kadın ve Sağlık Toplantısı’nden 28 Mayıs Uluslararası Kadın Sağlığı Hareketi Günü olarak ilan edilmesini onaylanmıştı.

Patriyarka ve kapitalizm, kadınlarda ve lgbti+larda ruh sağlığı, çalışma sağlığı ve üreme sağlığı üzerinde etkiye yol açıyor. Bu etkilerin bir kısmı yalnızca kadınlara özgüyken evrensel nitelikteki diğer etkiler eşitsizlik, güvencesiz çalışma, sağlık ve sosyal güvenlik açısından korunmasızlık, ayrımcılık ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddetle katmerlenen yaşam koşulları nedeniyle kadın emekçiler açısından daha da belirginleşiyor. Buna kapitalist hükümetlerin halk sağlığı ve eğitim hizmetlerinin özelleştirme politikası da eşlik ediyor. Buna rağmen kadınlar Arjantin ve Kolombiya’da yasal kürtaj hakkının elde edilmesinde olduğu gibi sağlık alanında da mücadele ediyor ve evrensel veya ulusal ölçekte kazanımlar elde ediyor. Bunun karşısında patriyarka ve kriz içindeki kapitalizm, kazandığımız her zaferi elimizden almaya çalışmaktan vazgeçmiyor. Bunun bir örneğini, yakın zamanda Peru’daki Dina Boluarte hükümeti tarafından onaylanan ve translık dahil 7 cinsiyet kimliğini ruhsal bozukluklar olarak sınıflandıran kararnamede gördük.

Diğer yandan aşırı sağ, nefret diliyle güvensizlik, korku, stres, depresyon ve cinayetlerin önün açan nefret suçlarını teşvik ederek kadınların ruh sağlığına da zarar veriyor. Son olarak Arjantin’de 4 kadının evi lezbiyen oldukları için yakıldı; kadınlardan biri hayatta kalırken üç tanesi hayatını kaybetti.

Bu 28 Mayıs’ta, kazandıklarımızı savunmak ve haklarımız için mücadele etmek için hükümetlerden ve patron partilerinden bağımsız olarak örgütlenmeye ve harekete geçmeye devam etme ihtiyacını bir kez daha vurguluyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’den (İUB-DE) kadınlar olarak bu 28 Mayıs’ta kadınların ve lgbti+ların sağlığı için mücadele eden eylemlere katılma çağrısında bulunuyor ve karar verme hakkımıza saygı duyulmasını yüksek sesle haykırıyoruz.

  • Kamu sağlığı bütçeleri artırılsın
  • Ücretsiz, erişilebilir ve feminist sağlık hizmetleri
  • Obstetrik şiddete son
  • Doğum kontrol yöntemleri, HPV aşısı ve regl ürünleri ücretsiz olsun
  • Bilimsel, laik ve feminist cinsel eğitim
  • Güvenli, ücretsiz ve yasal kürtaj
  • Geçiş süreci ve hormon tedavisine ücretsiz erişim
  • Nefret suçlarına son

ABD’de Filistin için üniversite eylemleri: olanlar ve olacaklar

0

Bu yazı kaleme alındığı sırada Refah, İsrail ordusu tarafından bombalanıyor. Ateşkes anlaşmasını reddeden İsrail hükümeti, Refah’a yönelik askeri operasyon başlattı. ABD hükümeti bir yandan İsrail devletine koşulsuz desteğini sürdürürken, yüzlerce üniversitede Gazze için dayanışma kampı başlatan öğrenciler ağır bir polis şiddeti altındalar. Columbia Üniversitesi’nde başlayan ve dünyanın dört bir yanında yüzlerce üniversiteye yayılan dayanışma kampları ABD üniversitelerinde baskılara karşı büyürken Avrupa ülkelerini de sarmış durumda. ABD’de son haftalarda 2 binden fazla öğrenci ve akademisyen gözaltına alındı. Buna rağmen öğrenciler tarihsel konumlarının farkındalar. Çünkü aylardır zulüm gören yüz binlerce Filistinlinin artık gidebilecek bir yerleri yok. Dünyanın her yanında milyonlarca insan meydanları doldurmuşken Siyonist İsrail, Filistin halkı üzerinde açık bir soykırım gerçekleştiriyor.

Geçtiğimiz haftalarda dayanışma kamplarının başladığı Columbia Üniversitesi’nde öğrenciler üniversitenin Hamilton binasını işgal ettiler. İşgal edilen binaya, İsrail ordusu tarafından ailesi ile beraber katledilen 6 yaşındaki Hind Rajab’ın adını veren öğrenciler, Amerikan polisinin üniversiteyi abluka altına aldığı ve yüzlerce kişinin tutuklandığı bir operasyonla gözaltına alındılar. Birçok üniversitede dayanışma kamplarına karşı örgütlenen Siyonist rejim destekçileri, ABD polisinin koruması altında öğrencilere saldırılarda bulundular. Los Angeles’taki California Üniversitesi’nde dayanışma kampındaki öğrencilere polis gözetimi altında saldıran yüzlerce Siyonist militan herhangi bir ceza almazken aynı üniversitede onlarca öğrenci, akademisyen ve gazeteci keyfi şekilde tutuklandı. ABD hükümeti İsrail’in hamisi olduğunu, Amerika içerisinde İsrail’e karşı gelmenin bir suç olarak görüldüğünü gösteriyor. ABD medyasının büyük bir kısmı barışçıl eylem gerçekleştiren öğrencileri terörist olarak yaftalıyor, eylemlerdeki polis ve militan şiddetini göstermeye çalışan gazeteciler ise gözaltına alınıyor. Bütün baskılara rağmen mücadeleyi devam ettiren binlerce öğrenci ise bizlere hep aynı şeyi hatırlamamızı söylüyor: “Gazze’de bir soykırım var, yüz binlerce Filistinlinin gidecek bir yeri yok, onların hayatı artık bizlerin de elinde. Bu sesi yükseltmek, mücadeleyi artırarak devam ettirmek, Filistin dostlarının görevidir.”

Öğrencilere karşı devlet ve üniversite şiddeti

Son haftalarda Filistin için dayanışmada bulunan öğrenciler hem ABD polisi hem de faşist kitleler tarafından saldırıya uğradılar. Birçok üniversitede Siyonist gruplar dayanışma kamplarını dağıtmak amacıyla örgütlenip polis gözetiminde öğrencilerle çatıştılar. Gözaltıların ve fiziksel saldırıların arttığı son günlerde, öğrenciler üniversite içi kurumsal baskı ile de karşı karşıyalar. Bir eğitim kurumu değil de bir kontrol mekanizması olarak çalışan üniversiteler, Siyonist sermaye ile ilişkilerini açıklamak ve kesmek yerine soykırım karşıtı olan öğrencilere karşı ABD polisinin tüm gücünü kullanırken, uzaklaştırmalarla üniversiteyi politik alandan çıkarmaya çalışıyor. Son haftalarda yüzlerce öğrenci ABD üniversitelerinde disiplin soruşturmalarına maruz kalmış durumda. Bu kurumsal baskı ortamı ve soruşturmalar dayanışma kamplarını daha da güçlendiriyor. Birçok üniversitede öğrenci ve çalışan sendikaları, hukuksuz polis ve üniversite baskısına karşı örgütlenmiş durumda. Üniversitelerde grev ve boykot çağrıları yaygınlaşıyor, ABD çapında binlerce üniversite çalışanının katılacağı grevler örgütlenme aşamasında.

Şiddetin özgünlüğü

Son 20 yılda ABD üniversitelerindeki öğrenci eylemleri asla bu kadar büyük bir polis şiddetiyle bastırılmadı. Bu boyuttaki baskının birkaç sebebi var. Gazze ile dayanışma kampları neoliberal düzenin hem kapitalist, hem emperyal hem de kültürel dinamiklerini ifşa ediyor. Öğrenciler Amerikan devletinin ve şirketlerinin Filistin’deki soykırımla doğrudan ilişkilerine karşı çıkarken, hepsi birer şirket haline gelmiş üniversitelerdeki Siyonist sermaye bağlantısını da gözler önüne seriyorlar. Meşruluğunu kaybeden üniversitelerin öğrencileri polis şiddetiyle kampüslerden atmaya çalışması, bu açıdan bir gösterge niteliğinde.

Dayanışma kamplarına karşı ABD’deki gerici kesimler de mobilize olmuş durumda. Filistin halkının maruz kaldığı İsrail faşizmi, ABD içerisinde de soykırımı protesto eden öğrencilere yöneltiliyor. Bir yandan gerici kitleler dayanışma kamplarına fiziksel saldırılarda bulunuyor, diğer yandan ABD devleti antisemitizm argümanlarıyla öğrencileri yasal ortamda susturmaya, bastırmaya çalışıyor. ABD hükümeti Filistin’deki katliamı bir fırsat olarak değerlendiriyor.

Avrupa’da direniş

Gazze ile dayanışma kampları, ABD ile ortak bir sermayeye sahip Avrupa kampüslerine de sıçramış durumda. Farklı bir öğrenci hareketi geçmişine sahip olan Avrupa üniversitelerinde daha radikal ve daha etkili eylemler gerçekleşiyor. Fransa ve Hollanda üniversitelerinde dayanışma kampları kampüs işgallerine dönüşmüş durumda. Barselona ve Dublin Üniversiteleri’nde öğrenciler İsrail ile bütün finansal bağların kesilmesi taleplerini kabul ettirdiler.

Tüm gözler Refah’a

ABD’deki öğrenci direnişleri hedeflerinden hiç şaşmadı; uzaklaştırmalara, saldırılara, işkenceye karşı direnen öğrenciler kendi taleplerini yükseltmeye devam ediyorlar: “Filistin’de soykırıma son.” Üniversite kampüslerinden liselere, cezaevlerine, meydanlara taşan direniş son yıllardaki en büyük barışçıl sivil hareketlerden birisini temsil ediyor. Bütün baskılara rağmen dayanışma kamplarına yapılan saldırılar öğrenciler için ikinci planda. Ve son tüm eylemciler aynı şiarı yineliyor: “Refah’ta katliam var! Tüm gözler Refah’a! Filistin’e özgürlük, soykırımcı İsrail’e boykot!”

Cornell Üniversitesi’nden okur mektubu

Uluslararası Ceza Mahkemesi’nden Netanyahu için tutuklama talebi: Soykırımcılar hapse!

0

Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Başsavcısı Karim Khan, 20 Mayıs 2024 tarihinde, Benjamin Netanyahu ve Savunma Bakanı Yoav Galant’ın “en az 8 Ekim 2023’ten bu yana Filistin devleti topraklarında (Gazze Şeridi’nde) işlenen savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar” nedeniyle tutuklanmasını talep etti.

Güney Afrika tarafından sunulan ve aralarında Bolivya, Brezilya, Venezuela ve Küba’nın da bulunduğu çok sayıda ülkenin desteğini alan talep ile Filistin direnişini desteklemek üzere artan küresel seferberliğin ardından, 1948’de İsrail devletinin kurulmasından bu yana tarihte ilk kez Lahey Mahkemesi’nin bir savcısının bu tür bir talepte bulunması Netanyahu’ya ve apartheid rejimine güçlü bir siyasi darbe vurmuştur.

Filistin seferberliği ve direnişinin zaferi

ABD, Avrupa ve Latin Amerika’nın büyük şehirlerinde öğrenci hareketi kampları Netanyahu’yu köşeye sıkıştırmış durumda. Kitle seferberliği her geçen gün yayılıyor. 19 Mayıs Pazar günü Brüksel’de 60 binden fazla kişi İsrail’in savaş suçlarını kınamak üzere seferber oldu. Barselona’da ve onlarca ülkede de eylemler düzenlendi.

Savaş suçları geçtiğimiz yıl 8 Ekim’de başlamadı. Kuruluşundan bu yana İsrail devleti; Filistin halkının imhası, Filistinlilerin kitlesel bir şekilde yerlerinden edilmesi ve Filistin topraklarının silahlı yerleşimcilerle sömürgeleştirilmesi yoluyla inşa edilmiştir. Ancak küresel seferberlik ve Netanyahu’nun gitgide daha fazla yalnızlaşması, emperyalizmin sağladığı cezasızlığın altını oymuş ve bir savcıyı tutuklama emri çıkarmaya zorlamıştır.

Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin sınırlılıkları

UCM savcısı sadece Netanyahu’nun tutuklanmasını talep etmekle kalmıyor. Üç Hamas liderinin de tutuklanmasını isteyerek İsrail devletinin sistematik savaş suçlarını Filistin direnişinin meşru liderliğiyle bir tutuyor. Gazze Şeridi’nin hükümeti olan Hamas liderlerine yönelik bu cezalandırma talebini reddediyoruz. UCM savcısı, ABD ve Avrupa emperyalizmine Ortadoğu’daki emperyalist anklavı destekledikleri için yaptırım uygulamakta aciz kalmaktadır.

UCM’nin kararları nihai değildir ve İsrail gibi UCM’nin otoritesini tanımayan devletleri etkilememektedir. Ancak savcının önerisi İsrail’i daha da zora sokacak ve dünya genelindeki yalnızlaşmasını artıracak siyasi bir gelişmedir. Netanyahu’yu ve İsrail güçleri ile yerleşimcilerini Filistin topraklarından çekilmeye mecbur edene kadar dünya halklarını Filistin direnişini desteklemeye çağırıyoruz.

İsrail Filistin’den çekilene kadar direnişi büyütmeliyiz

Dünyanın mücadeleci güçleri olan bizler, devam etmekte olan eylemleri derinleştirmeli, genişletmeli ve çoğaltmalıyız. “Öğrenci intifadası” kamplarına sunulan destek, tüm dünya hükümetlerinin soykırımla suçlanan İsrail ile diplomatik, siyasi, ekonomik, askeri ve kültürel ilişkilerini kesmesini talep etmeye devam etmek için son derece önemlidir. Soykırımı sona erdirmek, yardım için sınırları açmak ve derhal ateşkes sağlamak için küresel seferberliğe devam edelim. Refah’ın işgaline hayır! Tüm Siyonist askerler, Filistin’in nehirden denize tarihsel topraklarından çekilsin! Tüm mültecilerin topraklarına geri dönüşü sağlansın! İsrail Filistin’den defol! Irkçı olmayan, birleşik, laik ve demokratik bir Filistin! Nehirden denize özgür Filistin!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

20 Mayıs 2024

Boğaziçi Üniversitesi’nde 12. Emek Haftası düzenlendi

0

Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Bilimler Kulübü’nün düzenlediği Emek Haftası etkinliği, 3 yıllık bir aranın ardından 16-17 Mayıs tarihlerinde emeğin gündemini yeniden kampüslere taşıdı. İlki 2008 yılında, Tuzla’daki iş cinayetlerine yönelik olarak öğrencilerin sesini duyurma maksadıyla başlayan etkinlik, tanıklık ettiği onlarca direnişin ardından bu sene de devam eden örgütlenmeler ve aktif direnişler, İliç katliamı, Mor Liste deneyimi ve Filistin Direnişi gibi çeşitli gündemleri konu edindi. İki oturumdan oluşan etkinliğin ilk gününde “Aktif Direnişler ve Süren Örgütlenmeler” başlığı altında sendikalardan temsilciler ve emekçiler ağırlanırken, ikinci gün “Emeğin Mevcut Durumu” başlığı altında işçi sınıfı eylemlerinin genel bir analizinin ardından kadın işçilerin durumunu ve Filistin Direnişi konuşuldu.16 Mayıs Perşembe günkü “Aktif Direnişler ve Süren Örgütlenmeler” başlıklı oturumda DİSK Genel-İş Anadolu Yakası 1 No’lu Şubeden Nazan Gevher Çam Ay, Bağımsız Maden-İş’ten Mert Batur ve TÜMTİS’ten Sedat Durel konuşmacı olarak yer aldılar.

DİSK Genel-İş’ten Nazan Gevher Çam Ay, Kadıköy Belediyesi’nde çalışan taşeron işçilerin 2018’de 696 sayılı KHK sonrası sendikalaşma süreçlerinden bahsetti. Söz konusu kararname ile büyük hak kayıpları yaşayan kadın işçilerin sendika çatısı altında hak ve eşitlik taleplerini dile getirebilmek, sendikadaki erkek egemen temsiliyetini aşmak ve toplumsal cinsiyet eşitliği yönünde bir adım atmak amacıyla 8 Aralık 2019’daki olağanüstü seçime sadece kadın adaylardan oluşan Mor Liste ile girdiklerini aktardı. Sonraki süreçte Mor Liste’nin toplu iş sözleşmelerinde belediye işçilerine ücretsiz kreş, babalık ve doğum izninin uzatılması gibi haklara ek olarak mobbing kurulu ve disiplin kurulunda kadın üye sayısının artırılmasına dair toplumsal cinsiyet eşitliği yönündeki önemli kazanımlarından bahsetti.

Ardından Bağımsız Maden-İş sendikası avukatı ve örgütlenme uzmanı olan Mert Batur, Soma faciasının yıldönümünün birkaç gün sonrasına denk gelen etkinlikte, katliamın sorumlusu olan kapitalist şirketlerin kâr hırsıyla görmezden geldiği iş sağlığı protokollerini ve mahkemede denetim mevzuatı bahaneleriyle sorumluluktan nasıl kaçtıklarını anlattı. Bugün benzer bir sahne ile karşı karşıya olduğumuz İliç’te de, katliamın yaşandığı Anagold Madencilik’te patronlarla işbirliği yapan Türkiye Maden-İş sendikasının işçiler tarafından nasıl bir tepkiye maruz kaldığını ve Bağımsız Maden-İş’in böylece İliç’te nasıl örgütlendiğini aktardı. Ayrıca nüfusu sadece 10 bin civarında olduğu ve bunun da büyük çoğunluğunu maden işçilerinin oluşturduğu ilçede, altın madeni işletilmesiyle hayvancılık ve diğer geçim kaynaklarının ortadan kalktığını ve işçilerin siyanürlü toprakta çalışmak zorunda kaldığını da belirtti.

Son olarak TÜMTİS Uluslararası İlişkiler Uzmanı Sedat Durel, taşımacılık işçilerinin örgütlenme süreçlerinden ve bu süreçlerin istisnai niteliğinden bahsetti. Sayısı 1 milyonu aşan işçinin çalıştığı taşımacılık işkolunda TÜMTİS’in 15 bine dayanan üyesi olduğundan ve sektörün en önemli zorluğunun örgütlendikleri kargo alanında genel olarak “kargoda sendika olmaz” algısı olduğundan bahsetti. Sendikanın buna karşı bir dizi çabanın ardından ilk olarak Amerikan menşeili UPS’te örgütlenmeye başladığını, 2010’da başlayan ve tam 272 gün süren UPS direnişinin ardından toplu sözleşme hakkını elde ettiğini ve ardından gelen DHL, Aras Kargo örgütlenme ve direniş süreçlerini aktardı. Ayrıca şu anda MNG Kargo’da örgütlenen sendikanın, diğer pek çok sektörün aksine birbirleriyle minimum etkileşimi olan taşımacılık işçilerini örgütlemekte yaşadığı zorluklara da değindi.

Bu şekilde tamamlanan ilk oturumun ardından soru-cevap bölümüne geçildi. Bu oturumda Türkiye’deki sendikal mücadelenin zayıflıkları, esnaf kuryelerin koşulları ve toplu sözleşmelerde dile getirilmesinin hayati öneme sahip olduğu bazı talepler tartışıldı.

17 Mayıs Cuma günü yapılan ikinci oturumda “Emeğin Mevcut Durumu” başlığı altında Emek Çalışmaları Topluluğu’ndan Deniz Sert, Kadın İşçi yayınından Bahar Gök ve BDS Türkiye etkinliğe konuk oldu.

Deniz Sert, Emek Çalışmaları Topluluğu’nun 2022 yılı için hazırladığı İşçi Sınıfı Eylemleri Raporu’nu tanıttı. Öncelikle uluslararası kamuoyunda bu alanla ilgili kabul edilmiş kavram ve kavramsallaştırmaları paylaştı. Ardından Covid-19 sonrasında hızla yeniden yükselen işçi eylemlerinin sayısı, sektörel dağılımı, eylem sebepleri ve eylemcilerin cinsiyete göre dağılımı gibi pek çok veriyi sundu. 2022 yılının işçi sınıfı eylemleri bağlamında istisnai bir nitelik taşıdığını, aylık ortalama 85 eylemle rekor bir sayıya ulaştığını ve bu yükselişin başlıca sebebinin de enflasyon ile birlikte artan emeğin değersizleşme süreci olduğunu vurguladı.

Devamında, “Kadın emeği neden görünür değil?” sorusuyla yola çıkan ve kadın işçilerin sesini duyurmak için kurulmuş bir platform olan Kadın İşçi’den Bahar Gök, kadın mücadelesinin neden görünür olmadığı sorusu üzerine yoğunlaştı. İlk olarak bir eylemin kadın eylemi olarak tanımlanması için sömürünün hangi cinsiyetin emeğine yoğunlaştığı sorusunu merkeze aldıklarından bahsetti ve başını kadınların çektiği direnişlerden söz etti. Ardından kadınlara uygulanan mobbingden, asgari ücretin kadın ücreti olarak görülmesinden, kadınların düşük ücrete tabi tutulduklarından, görev tanımı olmaksızın çalıştırıldıklarından ve sıkça fazla mesai yapmak zorunda bırakıldıklarından bahsetti. Son olarak kadınların sadece politik talepler etrafında dile getirildiğine ve işçi güvenliği, sigortasızlık, uzun mesailer ve düşük ücret gibi sorunlarının görmezden gelindiğine değinerek eşit işe eşit ücret sloganı yerine eşdeğer işe eşit ücret şiarını öne çıkardı.

Oturumun son sunumunda BDS Türkiye, Filistin Direnişi ve emek hareketi bağlamında direnişin tarihini Filistinli emekçilerin perspektifinden aktardı. Filistin’de Osmanlı döneminde demiryolu inşaatları ile başlayan ilk işçi toplaşmalarından, İngiliz mandası dönemindeki fabrikalaşma sürecinden ve 1936-38 yılları arasında artan Filistin ulusal işçi grevlerinde dile getirilen taleplerden bahsetti. Bu taleplerin Siyonist göçün durdurulması, Siyonist sermayenin sömürüsünün engellenmesi ve toprak işgalinin durdurulması maddeleri etrafında şekillendiğini ifade etti. Bu tarihten sonra Siyonist sermayenin grev kırıcı taktiklerinden ve İkinci İntifada’dan sonra Siyonist sermayenin Filistin işçi sınıfından vazgeçip işçi ithal etmeye başladığından söz etti. Son olarak Filistin’de toplumsal mücadelenin ulusal mücadele ile iç içe geçmiş olduğunu belirterek Filistin Direnişi için işçi sınıfının direnişinin ne denli büyük bir öneme sahip olduğunu vurguladı.

İkinci oturumun ardından soru-cevap bölümüne geçildi. Bu bölümde 2022 işçi eylemlerinde ve genel anlamda işçi direnişlerinde sendikaların -genelde medyaya yansımayan- rolü tartışıldı ve “eşdeğer işe eşit ücret” kavramsallaştırması derinleştirildi.

İki gün boyunca örgütlenme ile grevlerden, kadın emekçilerin mücadelesinden ve Filistin Direnişi’nden bahsedilen 12. Emek Haftası böylece sona erdi. Emek Haftası, emeğin ve emekçilerin gündemini üniversite kampüslerine taşıyarak işçi sınıfı ve öğrenciler arasında bir köprü olmak için çalışmaya devam edecek.

Kamuda tasarruf tedbirleri: Tasarruf emekten değil sermayeden yapılsın!

0

13 Mayıs’ta kamuda tasarruf tedbirleri açıklandı. Tedbirlerin merkezinde kamu harcamalarının kısıtlanması duruyor. Bu tedbirler ile 100 milyar TL’lik bir masraf düşüşü öngörülüyor. Tedbirlerin kapsamı memurların yol, yemek gibi ihtiyaçlarını da içeriyor. Bazı kurumlarda servisler kaldırılıp yerine otobüs ücreti verileceği belirtiliyor. Başka önemli maddelerden biri de kamuda işe alım meselesi. Özellikle öğretmenler için yazılan, emekli olan kişi sayısı kadar atama yapılacağı.

Ama söz tasarruftan açılmışken sormak gerekiyor: Bakanların toplanıp bir otobüsle 23 Nisan törenine gitmesi tasarruf olarak gösterilirken, otobüsün arkasından bütün bakanların konvoylarının gelmesi tasarrufun neresinde duruyor? Yapılan, araçları kullanmayarak tasarruf yapmaktan çok konvoylara bir de otobüsü ekleyerek daha fazla maliyet çıkarmak oluyor. Ya da Mehmet Özhaseki’nin şehirlerarası otobüse binmesi tasarruf olarak gösteriliyor, onun yanında binen onlarca insanın varlığı tedbirin dışında kalıyor. Göstermelik olarak, koruma görevindeki polislerin ufak bir kısmı geri çekiliyor.

Ya da büyük şirketlere vergi afları yapılıp tek kuruş vergi ödemeleri engellenirken, tasarruf nerede yapılmış oluyor?

Yap-İşlet-Devret hastane, köprü, otoyollar vb. için ödenen paralar tasarrufun neresinde kalıyor?

Yüzlerce araç, helikopter, uçakla gezen iktidar mensupları için tasarruf nerede?

Kur korumalı mevduatlara, faiz ödemelerine harcanan yüz milyarlarca TL tasarrufun neresinde duruyor?

Tasarruf, işçinin servisini iptal etmekle mi olacak? Açlık sınırının yarısı kadar maaş alan emeklileri bu yoksulluğa mahkûm ederek mi? İşçilere açlık sınırında maaş vererek mi? Yıllardır atama bekleyen öğretmenlere, emekli olan kadar sayıda atama yapılarak mı?

İktidarın açıkladığı tasarruf tedbirleri, halka uygulanan kemer sıkma politikasına dair bir göz boyama tedbirleridir. Bu tedbirlere uyulmayacağı gün gibi açıktır. Bakanlıklar bile bunların açıklanacağını bilmiyorlar mıydı ki düne kadar harcamalarını tek kuruş azaltmadılar? 2021 yılında benzer maddeler üzerinden açıklanan tasarruf tedbirlerine hiç uyulmadığı çok açık. Bugün bu tedbirlere uyulacağına dair de en ufak bir inanç görülmüyor.

Kamunun gereksiz masraflarının kısılmasına dair açıklanan bu tedbirler bir yandan keyfe keder harcanan milyarlarca TL’yi gözler önüne seriyorken bir yandan da iktidarın şatafatlı yaşantısını bizlere gösteriyor. Bu tedbirlerin hiçbir gerçekçiliğinin olmadığı ve açıklanan miktarların, bütçe ve harcamalara göre devede kulak olduğu açık. Sermayeye para aktarmaya ve zenginliklerini artırmaya devam eden Saray rejimi bugün de kemer sıkma politikaları ile işçinin üzerinden açığı kapatma derdindedir.

Bu tedbirler kullanılarak özel sektörde çalışanların üzerinde de büyük bir tehdit unsuru olacağı aşikar. Bir yandan maaşlara zam yapılmaması için de bir baskı unsuru olarak kullanılacaktır. Sendika ve emekten yana kurumların, vergi yükü ve açlık sınırındaki maaşlarla ezilen işçiler ile beraber güçlü ve örgütlü bir seferberlik örmesi gerekir.

Emekten tasarruf olmaz. Kaynaklar emekçiler yararına kullanılmalı. Tasarruf emekten değil, sermayeden yapılır!

Gençliğin OVP’ye karşı mücadelesini örgütleyelim!

0

2024 yılının 1 Mayıs’ını geride bırakmışken görüyoruz ki gençliğin sorunları ile işçi sınıfının sorunlarının giderek daha da ortaklaştığı bir zamandayız. Artan hayat pahalılığı, kamusal ve nitelikli eğitimin eksikliği giderek daha çok sıra arkadaşımızı okurken çalışmaya mecbur bırakırken çocuk yaşta işçileşmek zorunda bırakılanların sayısı her geçen gün artıyor. Bu bağlamda, içinde bulunduğumuz dönemde gençliğin ve emekçilerin mücadelesini de ortaklaştırmak önümüzde duran en acil görevlerden biri olarak beliriyor. Bu mücadelenin en acil odağı ise şüphesiz iktidarın Orta Vadeli Program’ı (OVP) ve 12. Kalkınma Planı olacaktır.

“IMF’siz IMF programı” olarak adlandırdığımız bu emek düşmanı sefalet programının işçi sınıfından götürdükleri çokça tartışıldı. Biz burada, OVP’nin bilhassa gençlik üzerindeki etkilerinden bahsetmek istiyoruz. Özellikle şu soruyu cevaplayacağız: OVP’nin gençlikten istediği nedir?

Gerek 12. Kalkınma Planı gerek OVP lafı hiç dolandırmadan bizlere şunu söylüyor: Saray rejimi öğrencileri ucuz işgücü; üniversiteleri ise sermayenin arka bahçesi olarak görüyor. Hem de bunu tüm samimiyetleriyle, utanmadan yapıyorlar. Çocuk işçilerin asgari ücretin üçte birine çalıştırıldığı MESEM anlaşmalı staj yerlerinde çocuklar korkunç iş cinayetlerinde hayatlarını kaybederlerken “Mesleki ve teknik eğitimde özel sektörle işbirliği artırılacaktır,” diyebiliyorlar mesela. Üniversite-sanayi işbirliğini artırmaktan dem vurabiliyor; KYK yurtlarında adeta yaşam mücadelesi veren öğrencilerin asansör “kazalarında” can vermelerine göz yumarken özel sektöre teşvik ve destek dağıtmaktan çekinmiyorlar. Üniversite-özel sektör-kamu sektörünün güçlerini birleştirdiği TOGG, TURKOVAC gibi “muhteşem” projelere benzer ulusal girişimlerin destekleneceğini belirtirken, bilim üretme kapasiteleri her geçen gün azaltılan kamu üniversitelerinde -rekabeti artırmak amacıyla- devletten alınan ödeneklerin bu üniversitelerin “performansları” ile ilişkilendirileceğini söylemekte hiçbir çekince göstermiyorlar. Öğrenciler kampüslerinde kayyum rektörlere karşı “Kayyum rektör istemiyoruz” ve “Söz, yetki, karar üniversite bileşenlerine” sloganlarını yükseltirken, fırsattan istifade üniversite yönetimine mütevelli heyetlerini katarak üniversite-özel sektör ilişkilerini geliştirmek onlar için en doğal çözüm yolu.

İşte OVP’nin biz gençlere söylediği, biz gençlerden istediği bu. Okullarımızı, emek gücümüzü, yaşam alanlarımızı, hayatlarımızı istiyorlar bizden. Bu saldırı planlarına karşı öğrenciler ve genç işçiler olarak kendi mücadele planımızı koymalıyız: onların sermaye için uygulamaya çalıştıklarına karşı bizim yani ülkenin bütün emekçilerinin çıkarını savunan bir plan. Okullarımızdan işyerlerimize her yerde ve bulunduğumuz alanlarda çağrısını yaptığımız bir mücadele planı için bir araya gelmeliyiz.

Boşluk gerçekten var mı?

0

Yaptığım kişisel gözlemlerde zamanın göreceliği konusunda emin olduğum bazı şeyler var. Mesainin son 1 saati veya gündelik toplantılar bitmezken, hafta sonları sanki 1-2 dakikadan ibaretmiş gibi bitiyor. Bu aslında kendimize ait boş zamana ne kadar ihtiyacımız olduğunu hatırlatan bir olgu. Çünkü boş zamanda sıkılıp belki de yeni ilgi alanlarımızı yaratamadan, kendimizi başka bir koşuşturmada buluyoruz. Tabii boşluklar ve onu dolduran olgular tür tür, ben sizin dikkatinizi başka bir boşluk ve araştırmasına çekeceğim. Belki de bilmediğimizi bilmediğimiz ve şu ana kadarki fizik yasalarımızın ispatı açısından yeni katmanlar açacak bu iki şeye bakalım.

Evrenin bileşenleri

Evrenimizin üç yapıdan oluştuğu var sayılmakta. Bu biraz şaşırtıcı olacak ama bileşenlerden ilki, toplam kütlesinin yaklaşık yüzde 5’ini temsil eden normal maddedir. Bu madde atomlardan oluşur ve yıldızlar, gezegenler, galaksiler gibi gözlemlenebilen tüm astronomik nesneleri içerir, bu sayede görünür evreni anlamlandırabiliriz. İkinci önemli bileşen ise evrenin kütlesinin yüzde 27’sini oluşturan ve ışık yaymayan karanlık maddedir. Üçüncü ve en büyük yüzdeye sahip olan, evrenin enerji yoğunluğunun yüzde 68’ini kapsayan karanlık enerjidir. Yani açıkçası boşluk olarak düşündüğümüz alan, ismini açıklayamadığımız kara iki tür şeyden oluşmakta.

Karanlık madde nedir?

Aslında ortaya çıkışı, görülebilir evreni güçlü teleskoplarla ilk defa incelemeye başladığımız 20. yy başlarına gidiyor. İsveçli Fritz Zwicky yaptığı galaksi gözlemlerinde, normalde galaksilerin çok daha hızlı hareket ettiğini ve bu yüzden galaksilerin uçlarında veya kollarında yer alan cisimlerin bu hız ve zayıf çekimden dolayı dağılması gerektiğini hesapladı. Fakat dağılmıyordu ve tüm iskeleti bir arada tutan bir macun vardı. Bunun öyle bir madde olması lazımdı ki hem elektromanyetik tayflar tarafından tespit edilmeyecek hem de boşluğun kayda değer oranını kütlesiyle doldurup galaksilerin ve evrenin parçalanması engelleyecekti. Karanlık madde varsayımı bu şekilde ortaya çıktı.

Peki, karanlık enerji?

Onun ortaya çıkışı ve hipotetik tahmini, 1998 yılında yapılan astronomik gözlemlerle başladı. Gözlemciler, uzak galaksilere ve süpernovalara yaptıkları incelemeler sırasında, evrenin genişleme hızının geçmişte beklenmedik bir şekilde arttığını keşfettiler. Evrenin genişlemesi yavaşlamıyor veya aynı yerde durmuyordu, çılgınca bir şekilde hızlanıyordu. Bu gözlemden dolayı çekimsel kuvvete karşı gelen ve fizik yasalarıyla açıklanmayan bir evrensel şey üretildi ve yapılan hesaplamalarda evrenimizin yüzde 67’sini oluşturan bu kütle-enerji içeriğine karanlık enerji dendi.

Neden önemli?

Açıkçası kuantum üzeri fiziksel teknolojik gelişmelerde belki 10 yıl sonra bazı sınırlara erişeceğiz. Kuantum boyutta işlem yapabilmeyi ve onu kullanabilmeyi amaçlarken aslında hepimizin yoğunluğunun çok küçük bir kısmının evrende yer kapladığını unutmamamız lazım. Belki de uzay-zamanda var olmamız ve bütünsel bir açıdan onu kavramamız için yeniden planlanmış ve kâr amacı gütmeyen bilim programlarına ihtiyacımız var. İnsanlığı karamsarlıkla dolu gelecekten kurtaracak olan da bunun gibi öngörüler ve koyduğumuz hedefler olacaktır.

Temmuzda zam için birleşelim

0

Yerel seçimlerden sonra solun seçimlerin kaybedeni olduğu, genel anlamıyla istenilen sonuçların elde edilemediği çokça konuşuldu, yazıldı. Emekten yana olduğunu ifade eden sosyalist partiler ve çevreler sınıfın acil taleplerini ve ihtiyaçlarını seçimlerde layıkıyla taşıyamadılar. Bunun en önemli sebeplerinden birisi paramparça ve genellikle birbirinden izole, etkileştiği anlarda ise yıkıcı bir rekabetle yürütülen seçim çalışmaları yapılmasıydı.

Ardından 1 Mayıs geldi. Türkiye genelinde, seçim zaferi alan CHP’nin damga vurduğu bu 1 Mayıs kutlamaları da emeğin ihtiyaçlarını ve taleplerini ele almaktan oldukça uzaktı. OVP’nin kefili olan CHP, emekçilerin en önemli günü olan 1 Mayıs’ı sendikal bürokrasinin de yardımı ile kendi hegemonyası altında sonuçlandırdı.

Fakat bu parçalılığı aşmak için önümüzde bir fırsat var. Bilindiği üzere Mehmet Şimşek önderliğindeki büyük sermaye sahiplerinin programı olan Orta Vadeli Program bu sene temmuzda asgari ücrete zam yapılmamasını öngörüyor. 1 Mayıs’ın ardından emekçi sınıfın başta mücadeleci kesimleri olmak üzere birçok katmanından emekçi temmuz ayında zam yapılmayacak oluşuna oldukça tepkili.

Öbür tarafta OVP’nin bir diğer çıktısı olan, faizlerin yükselmesiyle birlikte artacak olan işsizlik sorunu var. Rejim, seçim başarılarını bütün emekçileri bir sefalet ücreti olan asgari ücrette eşitleyerek işsizliği belli bir seviyede tutan çalışma rejimine dayandırıyordu. Fakat IMF’siz IMF programı olan OVP’nin emekçilere karşı uygulayacağı kemer sıkmadan sonra bunun değişeceğini öngörebiliriz. Bu noktada da işten atmaların yasaklanması talebi öne çıkacaktır.

Emekçilerin en acil talebi etrafında bir kampanya

Bugün bir Emek İttifakına sahip olmamamız emekçilerin durumunu en çok belirleyen gerçek. Sermaye ittifaklarına karşı bir Emek İttifakı ihtiyacı emekçilerin talepleri etrafında birleşerek, birbirinden kopuk ve izole işçi direnişlerini, örgütlenmeleri birleştirerek aşılabilir. Emekçilerin bir “sınıf” olarak hareket edebilmesi en yakıcı ihtiyacımız, bu krizi ancak sınıfın etrafında ve sınıf için kenetlenerek aşabiliriz.

Seçimde emekçilere verilen parçalı ve dağınık kare, ardından gelen 1 Mayıs’ın emekten ve sınıftan uzak hali ancak talepler etrafında ortak çalışmalar ve kampanyalar yürüterek aşılabilir.

Temmuz ayında zam ve ücretlerin üç ayda bir gerçek enflasyon oranında artırılması talepleri bizim için iyi bir başlangıç olacaktır, fakat bütüncül bir mücadele programına ihtiyacımız olduğu gerçeğini unutmamak gerekir. Mücadelelerle sınanan bir ortak eylem planına doğru yol almalıyız. Bu sayede emekçilere, düzen partilerine ve ittifaklarına gerçek bir alternatif inşa edilebileceğini gösterebilir, her yerde dillendirdiğimiz birlik çağrılarının altını gerçek anlamıyla doldurmak için değerli bir adım atmış oluruz.

Nakba’nın 76. yılında Filistin halkıyla ve direnişiyle dayanışma yürüyüşü

0

1949 yılından beri uluslararası bir mücadele gününe dönüşen Nakba, 76. yılında İstanbul, Ankara ve İzmir’de eylemlerle anıldı. BDS Türkiye’nin çağrısıyla bir araya gelen 40’ın üzerinde sendika, emek örgütü, dernek ve siyasi partinin oluşturduğu Nakba Eylem Komitesi, 15 Mayıs Çarşamba günü saat 19.00’da İstanbul’da Sirkeci Büyük Postane önüne bir çağrı gerçekleştirmişti. “Nakba sürüyor! İsrail’le tüm ilişkileri kes, soykırımı durdur!” çağrısıyla yapılan yürüyüşe katılan kurumlar pankartlar, dövizler ve Filistin bayraklarıyla Eminönü Meydanı’na yürüdü. İki binin üzerinde insanın katıldığı eylemin ana talebi, Nakba’yı hâlâ sürdüren soykırımcı İsrail ile tüm ilişkilerin kesilmesi oldu. Yürüyüşte “Nehirden denize özgür Filistin!”, “Her yer Filistin, her yer direniş!”, “Filistin’e özgürlük, İsrail’e boykot!”, “Soykırımcı İsrail, Refah’tan defol!”, “Soykırımcı ABD, Ortadoğu’dan defol!” ve “Hamaseti bırak, ilişkiyi kes!” sloganları atıldı.

Eminönü Meydanı’na yürüyüş sırasında yapılan konuşmalarda Tek Adam rejiminin Siyonist İsrail ile kurduğu askeri ve ticari ilişkilerle Gazze’de gerçekleştirilen soykırımın işbirlikçisi olduğu, işgal ordusunu besleyen gıda, askeri mühimmat yapımında kullanılan hammaddeleri İsrail’e göndererek Siyonist rejime can suyu verdiği teşhir edildi.

İşgal ordusuna askeri hizmet veren Kürecik ve İncirlik üslerinin kapatılması ve NATO’dan çıkılması talebinin de öne çıktığı yürüyüş, Eminönü Meydanı’nda kitlenin toplanmasının ardından yapılan basın açıklamasıyla sona erdi. Meydanda sloganlar eşliğinde toplanan kitle, Nakba Eylem Komitesi tarafından hazırlanan basın açıklamasına kulak verdi. Açıklamanın tam metnini aşağıda paylaşıyoruz.

“Nakba Sürüyor!

Bugün Filistin halkının büyük felaketinin yani Nakba’nın 76. yıldönümü. Bugün, Batı sömürgeciliğinin siyasi ve askeri desteğiyle bölgemize yerleşen ırkçı işgalci İsrail rejimin ilan edilmesiyle, Filistin halkının anayurdundan dünyanın dört bir yanına zorla sürgün edilişinin yıl dönümü…

Bugün burada geçmişte kalmış bir acıyı anmıyoruz. Nakba 1948’de de 1967’de de bitmedi. İşgal, abluka, kontrol noktaları, apartheid duvarı, yargısız tutuklamalar, işkence, çocuk esirler, Filistin’in her yerinin ayrımsız bombalanması, kentlerin, mahallelerin Filistinli kimliğinin silinmeye çalışılması sürüyor. Filistin halkına ve toprağına onyıllardır aralıksız süren saldırı bu günlerde tüm dünyanın gözü önünde toptan bir imhaya, soykırım saldırısına dönüşmüş durumda. 16 yıldır abluka altında yaşayan Gazze’deki Filistinliler, 7 Ekim’den sonra tam bir kuşatma altında hayatta kalmaya çalışıyor. Savaş suçu niteliği taşıyan onlarca saldırının yanında temel ihtiyaç maddelerinin Gazze’ye girişi engellenerek, tarım alanları yok edilerek Filistin halkının iradesi açlıkla kırılmak isteniyor. İşgal devletinin bu soykırım saldırısıyla Gazze’nin, üzerinde hiçbir Filistinlinin kalmadığı devasa bir mezarlığa dönüşmesi amaçlanıyor.

Filistin direnişi yüzyılı aşkındır dimdik ayakta, yaşasın küresel intifada!

Tarihsel Filistin toprakları 1920’den bu yana, önce İngiliz mandasının ve onun himayesindeki Siyonist çetelerin, 1948’den itibaren de İsrail denilen ırkçı-işgalci-sömürgeci devletin saldırısına altında.  O gün bugündür Filistin halkı toprağı, kültürü ve özgürlüğü için direniyor. Grevlerle, taşlarla, silahlı direnişle, sivil itaatsizlikle… Filistin, elindeki her türlü araçla binlerce yıllık anayurdunun kaderini işgalciye terk etmiyor. Tarih gösterdi ki, Nakba ne kadar şiddetliyse onu reddeden Filistin İntifadası da o denli azimli.

Filistin halkının sömürgeciliğe, işgale, ırk-ayrımcılığa ve yok olmaya karşı 100 yılı deviren direnişi, özgürlük ve adalet mücadelesi veren bütün halklar için ilham verici oldu. Bundandır ki Filistin mücadelesi, dün de bugün de dünyanın her yerinde halklar tarafından sahiplenildi, sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı savaşın bayrağı oldu.

Filistin halkı, emperyalist odakların işgal devletine askeri ve siyasi desteğini etkisizleştirecek yöntem olarak, işgalci İsrail’i besleyen tüm kaynakların baskı altına alınarak işgalcinin yalnızlaştırılmasını görüyor.  İsrail’e boykot ve tecrit talebini, Filistin halkının mücadelesini sahiplenen tüm toplumsal hareketlerin, siyasi kurumların, emek ve hak örgütlerinin, bilim ve sanat kurumlarının ilkesi haline getirmek için sesimizi yükseltmeliyiz.

İşgal devleti ile tüm ilişkiler suç ortaklığıdır, tamamen kesilmelidir.

İçinde yaşadığımız Türkiye’nin resmi makamları, kurulduğunu ilan ettiği andan itibaren işgal devletiyle yoğun ilişkiler geliştirdi. Bu ilişkiler, 90’lı yıllarda imzalanan askeri anlaşmalar ve serbest ticaret anlaşmalarıyla ivme kazandı. 2023’e geldiğimizde yapılan ticaretin hacmi 10 milyar dolara dayandı.

7 Ekim’den sonra başlayan Filistin’deki soykırım sürecinde, işgal devletinin savaş makinesini işler durumda tutacak her türlü lojistik kaynak Türkiye üzerinden akıtılmaya devam ederek soykırımda utanç verici bir rol oynandı. Geldiğimiz noktada sebatla sürdürülen “İsrail’le İlişkiler Kesilsin” mücadelesi ve toplumsal basıncın etkisiyle hükümet geçici olarak ticareti kesme kararı alarak suçunu telafi etmeye çalışıyor. Bu karar aynı zamanda işgal devletine karşı mücadelenin onurlu bir kazanımı olup, bu mücadelenin meşruiyetini pekiştirmiştir. Bu karar önemli olmakla birlikte, serbest ticaret anlaşmasının feshi ve işgal devletine ticari tecritle bitmediği müddetçe, anlamı ve etkisi geçici ve sınırlı olacaktır. Türkiye, El Aksa Tufanı öncesinde işgal devleti İsrail ile yaşadığı normalleşme kapsamında, Filistin halkına ait doğalgaz kaynaklarının İsrail tarafından çalınarak Avrupa’ya satılmasında önemli bir rol üstlenmeyi amaçlamıştır. Bu işbirliği ihtimaline karşı Türkiye, bu tür bir hırsızlık projesinde rol almayacağını açıkça ilan etmelidir.

Türkiye’nin İsrail’le açıklanmayan ancak varlığına dair güçlü işaretler olan askeri işbirliğinin yanında Türkiye topraklarında bulunan ve işgal devleti çıkarına kullanılan İncirlik ve Kürecik üsleri kapatılmalıdır. Diğer yandan, hükümetin Mavi Marmara davasını düşürerek İşgal devletiyle imzaladığı “normalleşme” anlaşması, tüm ön koşulları ihlal edilmesine rağmen hala yürürlükte. Bu anlaşma kapsamında Gazze’de kurulan kanser hastanesi, soykırım saldırısında önce tahrip edildi, ardından işgal ordusunun üssüne dönüştürüldü. Buna benzer onlarca savaş suçunun faili olan bir devlete karşı, hükümetin “normalleşme” anlaşmasını derhal feshetmesini ve diplomatik ilişkiyi tamamen kesmesini istiyoruz. Çünkü uluslararası hukuk ve kurumlar tarafından ‘işgalci’ ve “açık bir apartheid rejimi” olarak tanımlanan İsrail ile sürdürülen her türden ilişki, Filistin halkının ‘Nakba’sının sürmesine yol açmaktadır. Yaşamı, özgürlüğü ve eşitliği savunan herkesi, bulunduğu tüm alanlarda işgal devleti ve kurumlarıyla ilişkileri reddetmeye, ırk ayrımcı apartheid rejimini kuşatmaya çağırıyoruz. Gelin, yeniden ve hep beraber haykıralım: İsrail ile tüm ilişkiler kesilsin!

Bu mücadele Filistin toprağı özgür olana dek sürecektir!

Bu topraklarda Siyonizm’i hangi varlık biçimiyle olursa olsun barındırmayacağız! Biz bulunduğumuz her yerde, Filistin halkının başta Filistinli mültecilerin geri dönüş hakkı olmak üzere tüm tarihsel haklarına kavuşuncaya ve toprağında özgürce yaşama hakkını elde edinceye dek Filistin halkının direndiği gibi direneceğiz!

Filistin halkının tarihsel haklarına ulaşma mücadelesi zaferle sonuçlandığında; Arap, Yahudi, Hıristiyan tüm unsurlarıyla Filistin toprağı özgürleşecek. Bu zafer, aynı zamanda baskı ve sömürüye karşı direnen tüm halkların zaferi olacaktır.

Filistin İntifadası zafere ulaşacak ve Filistinliler anayurduna, zeytin ağaçlarına kavuşacak. Filistin’in kadim sokaklarını kimyasal silahların, ölü bedenlerin kokusu değil kekik ve portakalların kokusu dolduracak.

Nehirden Denize Özgür Filistin İçin Soykırım Faili İşgalci İsraille Tüm İlişkileri Kesin!“

NAKBA EYLEM KOMİTESİ

Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli

0

Milli Eğitim Bakanlığı, 2024 yılından itibaren geçerli olacak şekilde kapsamlı bir müfredat değişikliğine gitti. “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” adını verdiği yeni müfredat düzenlemesinde çok sayıda konu ve başlık çıkarılarak “sadeleşme” adı altında değişiklikler yapıldı. Bu değişiklikler ilk-orta-lise yıllarını kapsayacak şekilde ve bütün derslerde eski müfredatın yüzde 35’lik kısmı çıkarıldı.

Bakanlığın yaptığı açıklamada çalışmanın 10 senedir yapıldığı ve 10 bin sayfaya yakın bir rapor hazırlandığı söylendi. Ancak bunca yıla ve binlerce sayfaya sığdırılan rapora karşı araştırma ve geri dönüş yapılabilmesi için 1 hafta yani 7 gün verildi. Bu, herhangi bir geri dönüşün gerçekleşememesi ve istedikleri modelin sorunsuz bir şekilde yürürlüğe girmesi için verilmiş kısacık bir zaman anlamına geliyor. Bu değişikliklerin öğrencilerin ve eğitim emekçilerinin iradesi gözetilmeden yapılıyor oluşu bu değişikliği en başından kabul edilemez kılıyor.

Değişiklikler, konuların çıkarılmasının yanı sıra terim ve başlıkların da değiştirilmesini kapsıyor. Ders kapsamlarına ”cihat” gibi birçok kavram eklenmiş ve kullanılan alanlardaki sayıları artırılmış. “Devrim”, “laiklik” gibi birçok terimin de ya tamamen kaldırıldığı ya da azaltıldığı görülüyor. “15 Temmuz darbe girişimi” konusu derslere girerken yaşananlar hakkında “cihat” kavramı kullanılıyor. Din dersi konuları yüzlerce sayfaya çıkarılır ve din dersi çeşitliliği artırılırken temel dersler önemli ölçüde kısaltılmış durumda. Matematik, tarih gibi derslerde çok sayıda konu çıkarılıp ders sürelerinde kısılmaya gidilmiş, okullarda manevi danışman olarak görev yapan imamların sayısı artırılmış. Proje okullar üzerinden başlatılan bu uygulama çok sayıda okula yayılmış durumda. “Evrim kuramı” derslerden tamamen kaldırılmış. Hiçbir dersin herhangi bir noktasında evrim üzerine bir tartışma bulunmamakta. Bu, bilimsel eğitimin tamamen sekteye uğratılması anlamına geliyor.

Halihazırda devlet kaynakları üzerinden güçlerini artıran cemaatler, tarikatlar ve Ülkü Ocakları gibi dinci-milliyetçi yapılar Milli Eğitim Bakanlığı ile yaptığı protokoller sayesinde okullarda faaliyet sürdürüyor. Birçok okulda fiili olarak bulunarak ideolojilerini küçük yaşta çocuklarla başlayarak yaymaya çalışıyor. Cemaatlerin kurduğu “medreseler” MEB tarafından bilinse de bunlara dokunulmuyor ve tam aksine cemaatlere bu yollarla alan açılıyor. Pedagojik yeterlilikleri bulunmayan ve tamamen siyasi gayelerle kurslar, seminerler veren “eğitmenlerle” öğrenciler çocukluktan itibaren rejimin istediği çizgiye çekilmeye çalışılıyor.

Bu müfredat değişimine karşı Eğitim-Sen başta olmak üzere birçok kurum açıklamalar ve eylemler gerçekleştirdi. Bu eylemlerle vurgulanmak istenen eğitim sisteminin gerici bir düzenleme ile şekillendirilmemesi, öğrencilerin ihtiyaçları ve demokratik haklarının gözetilmesi gerektiği oldu.

Eğitim sistemi her zaman iktidarda olan sınıfın ve sistemin ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirilmeye çalışılıyor. Bugün yaşanan da geçmiş yıllardan farksız. Müfredatın 12 Eylül Darbesi’nden sonra değiştirilmesi de bugün değiştirilmesi de aynı sürecin parçalarıdır.

Tek Adam rejimi kendi oluşturmak istediği neslin dünyaya dair gerçek ve bilimsel bir kavrayıştan ziyade, itaat eden ve gördüğü baskıları sorgulamayan bir tutuma sahip olmasını istiyor. Onlar için genç nesiller ucuz işgücünden başka hiçbir anlam ifade etmediği için sadece itaat eden bir nesil onlara yetecek, dünyayı bilimsel olarak kavrayıp değiştirebilen bir nesil ise ancak engellenmesi gereken bir şey olacaktır.

Eğitim sistemi bütünüyle başta eğitim alanında bulunan sendika ve meslek örgütlerinin bulunduğu, yüksekokullarda öğrencilerin söz sahibi olduğu bir kurul tarafından yapılan çalışmalar ile düzenlenmelidir. Kaynaklar öğrencilerin ihtiyacı ve çıkarı doğrultusunda harcanmalıdır. Eğitimin laik karakteri sağlanmalı, zorunlu din dersi uygulaması kaldırılmalıdır. Anadilinde eğitim hakkı Kürt ve Arap öğrenciler başta olmak üzere herkes için sağlanmalıdır. Okullarda öğrencilerin ve emekçilerin iradesi kabul görmelidir.

Boğaziçi Üniversitesi’nde 12. Emek Haftası başlıyor

0

Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Bilimler Kulubü’nün düzenlediği Emek Haftası etkinlikleri, 3 yıllık bir aradan sonra tekrar gerçekleştirilecek. İlk kez 2008 Tuzla Tersane direnişleri sürecinde emekçi kamuoyunun gündemini üniversite kampüsüne taşıma amacıyla gerçekleştirilen Emek Haftası, 12. kez kampüsleri emekçilerin gündemleriyle buluşturacak. 16-17 Mayıs tarihlerinde yapılacak etkinliklerde farklı kurumlardan temsilciler deneyimlerini aktaracak, paneller aracılığıyla katılımcıların sorularını cevaplayacak ve somut emek mücadelesini üniversite kamuoyu ile buluşturacak.

16 Mayıs gününde “Aktif Direnişler ve Süren Örgütlenmeler” başlıklı oturumda çeşitli sendika ve emek örgütleri misafir edilirken, sürmekte olan mücadeleler hakkında kapsamlı deneyim aktarımları yapılacak. TÜMTİS temsilcisi, taşımacılık sektöründe işçilerin örgütlenme koşullarını ve özel olarak MNG Kargo örgütlenme sürecini aktarırken DİSK Genel-İş İstanbul Anadolu Yakası 1 No’lu şube katılımcısı toplu iş sözleşmesi sürecindeki “Mor Liste” deneyiminden ve sendikalarda işçi demokrasisinin nasıl işletilebileceğinden bahsedecek. Ardından Bağımsız Maden-İş temsilcisi ise İliç maden katliamı ve Türkiye’de madencilik sektörü üzerine konuşacak.

17 Mayıs tarihinde ise “Emeğin Mevcut Durumu” başlıklı ikinci oturum gerçekleşecek. Bu oturumda ilk olarak Emek Çalışmaları Topluluğu hazırladığı “İşçi Sınıfı Eylem Raporu”nu sunacak ve Türkiye’de geçen yılın işçi eylemlerinin dökümünü yaptığı bu çalışmada sınıfın eylemci kesimlerinin panoramasını katılımcılarla buluşturacak. Ardından Kadın İşçi temsilcisi, kadın emeği ve kadın işçilerin örgütlenme koşulları üzerine bir konuşma gerçekleştirecek. Son olarak BDS Türkiye, Filistin Direnişi ve emek hareketinden bahsederek ortak mücadele perspektifini ve olanaklarını tartışacak. Her iki gün de saat 18.00’de Boğaziçi Üniversitesi Kuzey Kampüs’te gerçekleştirilecek etkinlikler, emek mücadelesine dair sözü ve sorusu olan herkese kapılarını açıyor.

Enflasyonun bedelini emekçiler işsizlikle ödüyor!

0

Ekonomide faiz artışlarının yarattığı durgunluk ve döviz kurları ile paralel artan maliyetler sonucunda işsizlik oranları artmaya başladı. TÜİK’in açıkladığı işgücü istatistiklerine baktığımızda, Ekim 2023’ten beri hem işsizlik oranı hem de geniş tanımlı işsizlik artıyor. DİSK-AR İşsizlik ve İstihdamın Görünümü Raporu’na (Nisan 2024) göre ise atıl işgücü olan geniş tanımlı işsizlik yüzde 25 seviyesinde. Yarı zamanlı çalışan olarak sayılan eksik istihdam edilenlerin sayısı ilk kez 2024 başında 3 milyonu aştı.

Türkiye’de yaşanan yüksek enflasyonu düşürme amacıyla yürürlüğe konan, bakan Şimşek’in Orta Vadeli Program (OVP) adını verdiği, bizim ise IMF’siz IMF politikası dediğimiz ekonomi programı sonucunda faizler yükseltildi, vergiler hızla artırıldı, enflasyon geçici olduğu düşünülen bir süreliğine körüklendi ve tüm bunların toplamı olarak alım gücü bir kez daha azaldı. Yani çarkların dönmesi adına enflasyonla mücadele kararı alındığında da kaybedenler hep emeğiyle geçinenler, emekliler oldu.

Düşük faiz-yüksek enflasyon döneminde süper kârlar elde eden sermaye kesimleri enflasyon artışını daha da körükledi. Firmalar süper kârlar elde ederken kurumlar vergisini indiren, hatta bu verginin bile önemli bir kısmını toplamayan, ancak emekliye geldiğinde verecek paramız yok diyen ya da asgari ücreti baskılamaya çalışan bir ekonomi yönetimi söz konusu. Enflasyon sayesinde sermayeye büyük bir kaynak transferi gerçekleştirilirken şimdi bu ekonomi yönetiminin bedeli daha fazla işsizlik ve açlıkla ödetilmeye çalışılıyor. Nitekim geçtiğimiz ay, Merkez Bankası’nın hükümete gönderdiği mektupta “asgari ücretin yılda bir kez güncellenmesi” önerisini getirmesi de enflasyonla mücadele adı altında halkın yoksullaştırılmasına yönelik bu politikaların daha da derinleştirileceğini anlatıyor. Kısacası, ekonomi yönetimi, enflasyonu halkı daha da yoksullaştırarak, ücretleri baskılayarak düşürmeye çalışıyor.

Bu noktada işsizlere destek sunması gereken İşsizlik Sigortası Fonu gündeme geliyor. İşsiz kalanlara gelir desteği sağlamak amacıyla 1999 yılında kurulan İşsizlik Sigortası Fonu, geldiğimiz noktada patronlara destek fonuna dönüşmüş durumda. 2023 yılında fon giderleri içinde işçilere ödenen işsizlik ödeneğinin payı yüzde 18,5 iken patronlara yapılan desteklerin oranı yüzde 67 oldu. 2023 yılında patronlar yaptıkları 100 lira katkı karşılığında 143 lira teşvik alırken, işçiler fona yaptıkları 100 lira karşılığında 79 lira işsizlik ödeneği aldı. Şubat sonunda Resmi Gazete’de yayımlanan karara göre işverenlerin payının daha da artmasının önü açıldı. Öncelikle, işsizler için ayrılan bu kaynak sadece işçilerin kullanımında olmalıdır. İşsizlik Fonu’ndan engelsiz olarak tüm işçiler yararlanmalıdır. Fondan sermayeye ve bütçe açıklarına kaynak aktarımına derhal son verilmelidir. İşsizlerin sigortalı olup olmamasına bakılmaksızın, bu bütçe tüm işsizlerin ihtiyaçları için kullanılmalıdır.

Tarihte bu ay | 15 Mayıs 1948: Nakba Günü

0

15 Mayıs 1948 tarihinde, Siyonist faşizmin öngördüğü teokratik ve etnik kökene dayalı bir devlet tipi olarak “İsrail”; Filistin, Lübnan, Suriye, Ürdün ve Mısır gibi ülkelerdeki Arap halklarının yerinden edilmesi, sürgün edilmesi, mülksüzleştirilmesi ve soykırıma uğratılmasına dayanan varlığını, Batılı emperyalist ülkelerin de desteğiyle dünyaya duyurdu. Milyonlarca Filistinlinin toprakları işgal edilirken, İngiltere emperyalizminin desteğiyle birçok Siyonist paramiliter çete Filistin köylerinde ve şehirlerinde katliamlar gerçekleştirdi.

İngiltere emperyalizmi ve Birleşmiş Milletler öncülüğünde hazırlanan Dalet Planı uyarınca Siyonist paramiliter çeteler 500 Filistin köyünü yok etti, 15 bin Filistinliyi öldürdü ve 750 bin Filistinliyi topraklarından sürdü Filistin ordusunun 1938’de İngiliz emperyalizmi tarafından silahsızlandırılmasının sonucunda, Filistinliler Siyonizmin katliam planlarına terk edildiler.

Nakba Günü, henüz 1949’dan başlayarak bir uluslararası mücadele gününe dönüştü. 15 Mayıs 1949’da Batı Şeria’daki işçi örgütleri ile öğrenci kulüpleri, gerçekleştirilen ilk Nakba seferberliklerinde, Filistin halkının tarihsel hedefi olarak “geri dönüşü” belirlediler ve aynı zamanda Siyonist işgalciliğe karşı direnişin fitilini ateşleyerek, Filistin’de sürdürülen soykırıma sessiz kalan işbirlikçi Arap hükümetlerini teşhir ettiler.

“İsrail” parlamentosundan önce Temmuz 2001’de, daha sonra da 2006’da geçen bir yasaya göre, Nakba Günü’nün anılması bir suç olarak kabul edildi. Bugün Nakba’yı anmanın cezası 1 yıllık bir hapis veya 2.500 dolarlık bir finansal bedel. Bu yasaya yapılan itirazlar “İsrail” Yüksek Mahkemesi tarafından 5 Ocak 2012’de kesin bir şekilde reddedildi.

Bugün Gazze’de, Batı Şeria’da, mülteci kamplarında yaşayan milyonlarca Filistinli, 15 Mayıs 1948’de evlerinden sürülen, topraklarına el konan Filistinlilerin torunları; bu Filistinli aileler, gerçek evlerine, Siyonizm tarafından işgal edilen topraklarına hiçbir zaman geri dönemediler.

7 Ekim 2023’te başlayan ve yedi ayı aşkın süredir devam eden El Aksa Tufanı, Filistin direnişinin ve halkının, geri dönüş haklarını kullanmak yönünde başlattıkları mücadelenin bir parçasıydı. Bu yılın Nakba Günü’nde bu haklı mücadeleyle dayanışmak için, İsrail’le olan ticari, ekonomik, siyasi, diplomatik, askeri, kültürel bütün ilişkilerin kesilmesi gerektiğini ifade ediyoruz ve nehirden denize uzanan tek bir Filistin kurulana dek mücadelenin süreceğini ilan ediyoruz.

Emekçinin üç talebi: ücretlere zam, vergi dilimine düzenleme, kıdem tazminatı tavanının kaldırılması

0

Emekçiler olarak en büyük sorunumuz hayat pahalılığı. Türkiye’de hayat pahalılığı her zaman gündemimizdeydi ancak bugünkü gerçek enflasyon, geçmişin devasa enflasyonlarını dahi geride bırakmış durumda. En büyük banknot olan 200 TL ile ne alınabileceğini düşünürken dahi para eriyor ve almayı hayal ettiğimiz şeyi alamaz hale geliyoruz.

Patronlar bir yandan aşırı emek sömürüsüyle zenginliklerine zenginlik katarken hükümet de en fazla vergiyi emekçiden alıyor. Türkiye’nin en zengin yüzde 1’lik dilimi tüm servetin yüzde 40’ına tek başına sahip. En zengin yüzde 5’in toplam serveti ise geri kalan yüzde 95’in toplam servetinden fazla! Bu derin uçuruma rağmen vergilerin ezici bir kısmını da yine emekçiler ödüyor. Nasıl mı?

28 bin TL brüt ücreti olan bir işçi ocak ayında 3.570 TL gelir vergisi öderken, aralık ayında üçüncü vergi dilimini aşarak 6.426 TL gelir vergisi ödüyor. Yani 28 bin TL brüt ücreti olan bir işçinin aralık ayında hesabına net 20 bin 713,73 TL yatmış oluyor. Nihayetinde bu kardeşimizin eline geçen paranın yaklaşık yüzde 30’u gelir vergisi olarak kesintiye uğruyor!

Bu akıldışı manzaranın nasıl geliştiğini başka bir şekilde anlatmaya çalışalım. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında gelir vergisinin ilk basamağı asgari ücretin 17 katıydı. Ancak 2010 yılında gelir vergisinin ilk basamağı asgari ücretin 12 katına indi ve bugün bu oran 5,5’e düşmüş durumda. İşte ultra zenginlere yapılan vergi affı böyle finanse ediliyor.

Gelir DilimiVergi Oranı
110.000 TL’ye kadarYüzde 15
110.000-230.000 TL arasıYüzde 20
230.000-870.000 TL arasıYüzde 27
870.000-3.000.000 TL arasıYüzde 35
3.000.000 TL’den fazlasıYüzde 40

Her ay maaşımızdan yapılan SSK kesintilerine rağmen bugün emeklilere reva görülen maaşa bakınca da benzer bir tablo ile karşılaşıyoruz. 2003 yılında en düşük işçi emeklisinin maaşı asgari ücretin 1,47 katı iken 2024 yılında en düşük işçi emeklisi maaşı asgari ücretin ancak yüzde 61’ine denk. Hükümet emekli maaşını yalnızca düşük tutma derdinde değil, neredeyse emekliliği tarihe gömme amacıyla hareket ediyor.

Kıdem tazminatı tavanında da aynı senaryo söz konusu. 1978’de asgari ücretin 7,5 katı olan kıdem tazminatı tavanı, 2003 yılında asgari ücretin 4,4 katına inmişti. 2024 Ocak-Haziran ayları için ise bu oran asgari ücretin 1,75 katı oldu.

Türkiye’nin toplam servetinin ezici çoğunluğuna sahip olan bir avuç şirketin kârı artarken biz emekçilere reva görülen bu! Üstelik Mehmet Şimşek’in Orta Vadeli Planı (OVP) tabloyu daha da eşitsiz hale getirmenin derdinde. Neredeyse çeyrek asırlık AKP iktidarı süresince Türkiye adım adım bir emek cehennemi haline geldi. Ancak bu kez durum bir açıdan daha vahim. Yerel seçimlerden birinci parti olarak çıkan CHP, Mehmet Şimşek’in işçi düşmanı bu politikalarını destekliyor. İmamoğlu, Şimşek’i saygın bir ekonomist olarak selamlarken, Özgür Özel de bu işçi düşmanı politikalar hakkında tek bir söz söylemiyor.

Şimşek’in az önce açıkladığımız işçi düşmanı politikalarına bir de dış borçlanma yolu ile emekçiye yeni bir kambur daha ekleniyor ki o da dış borç ödemelerinin iptalini ifade eden başka bir talebimizi de gündeme getiriyor.

Madem patronlar kâr ediyor, o halde emekçiler olarak üç talebimizi net bir biçimde ortaya koymamız elzem: Başta asgari ücret ve emekli maaşları olmak üzere tüm ücretlere temmuzda zam yapılmalı, vergi diliminde adalet sağlanmalı ve kıdem tazminatının tavanı kaldırılmalı. Bunlar, bizlerin etrafında kenetlenmesi gereken temel talepler olarak karışımızda duruyor. Gelir azalınca bütçe nasıl mı yönetilecek? Kaynak mı yok!? Bu büyük yalana karnımız tok. İşçiden değil ultra zenginlerden vergi alınması, köprü ve otoyolların tazminatsız kamulaştırılması ile kaynağın yaratılması mümkün. Kaynak emekçinin canı, alın teri ve geleceğimizin ipoteğinde değil, semirmeye devam eden ultra zenginlerde fazlasıyla var.

Eğitimde şiddet sınıfsaldır

0

Ekonomik krizin derinleştiği ve buna bağlı olarak pek çok alanda sorunların birbiri arkasına patlak verdiği bugünlerde eğitim alanında yaşanan şiddet olayları da ülke gündemine oturdu. Kimi zaman öğrencilerden kimi zaman da velilerden gelen şiddet davranışları günaşırı haber kanallarına düşmekte ve bu durum özellikle eğitim emekçileri arasında büyük infial uyandırmakta.

Şiddet olayları gün geçtikçe artıyor

Yapılan araştırmalarda eğitimde şiddet olaylarının her yıl sürekli olarak artmakta olduğu görülüyor. Nitekim son yılların en yüksek katılımlı grevi olan 10 Mayıs grevinin bu kadar etkili olmasının nedeni de şiddet olaylarında yaşanan bu artış oldu.

Son haftalarda üç ciddi şiddet eylemi yaşandı ve bu eylemlerden sonuncusu bir eğitim emekçisinin canına mal oldu.

22 Nisan tarihinde Ankara’nın Pursaklar ilçesindeki bir meslek lisesinde, müdür yardımcısı Sadettin Dinçer okula elektronik sigara getirdiği için ailesini bilgilendirdiği öğrencisi tarafından bıçaklandı.

25 Nisan tarihinde İstanbul Sarıyer’de bir ortaokulda kadın bir öğretmen şiddete uğradı. Diğer öğrencilere zorbalık yaptığı için öğrencisinin uyarıldığını öğrenen veli okula gelerek kadın eğitim emekçisini koridorda yumruklayarak darp etti.

Ve maalesef yaşanan en son ve en acı olay ise 7 Mayıs tarihinde İstanbul’un Eyüpsultan ilçesinde gerçekleşti. Özel bir okulda müdürlük yapan İbrahim Oktugan isimli bir eğitim emekçisi, okuldan uzaklaştırdığı 17 yaşındaki bir öğrencisi tarafından silahla vurularak öldürüldü. Son iki şiddet olayı ve nihayetinde yaşanan bu cinayet ülkedeki tüm eğitim emekçilerinde büyük bir öfkeye neden oldu.

10 Mayıs grevi

Eğitim emekçileri arasında yükselen tepkilere kulak kapatamayan tüm eğitim sendikaları 10 Mayıs Cuma günü için peş peşe grev kararı aldı ve son yılların en önemli iş bırakma eylemlerinden biri gerçekleşti. Ekonomik krizin etkileri ile mücadele etmek zorunda kalan eğitim emekçileri uzun bir aradan sonra ilk kez okullarda yaşanan şiddeti protesto etmek amacıyla bir araya geldi ve üyesi oldukları sendikaları baskı altına aldılar. Bu baskılar neticesinde ilerici sendikalar ve hatta hükümet yanlısı sarı sendikalar bile grev kararı aldı; birlikte ortak eylemler, basın açıklamaları yapıldı.

Grev öncesi yapılan eylemlerde tepkilerin AKP hükümetine de yönelmesi üzerine, hükümet güdümünde olan sarı sendika Eğitim-Bir-Sen, 10 Mayıs günü yapılan eylemlerden çekilerek tek başına göstermelik basın açıklamaları gerçekleştirdi.

Diğer sendikaların birlikte yaptıkları basın açıklamalarında ya da yürüyüşlerde aksaklıklar yaşansa da talepler etkili bir şekilde dile getirildi ve AKP şefi Erdoğan konu ile ilgili birtakım düzenlemeler gerçekleştirileceğine dair aynı günün akşamında açıklama yapmak zorunda kaldı.

Erdoğan 10 Mayıs akşamı yaptığı açıklamada verecekleri bir kanun teklifi ile eğitim emekçilerine yapılan saldırılara verilecek cezaların yarı oranda artırılacağını, bu fiilleri işleyenlerin cezalarının ertelenmeyeceğini, yine bu fiilleri yapanların tutuklu yargılanmasının sağlanacağını ve de özel okullarda çalışan eğitim emekçilerinin de kamu görevlisi gibi değerlendirileceğini belirtti. Yapılacak olan düzenlemeler eğitimde şiddeti bitirmeye yönelik göstermelik düzenlemeler olsa da uzun bir süre sonra emekçilerin yaptığı bir grevle anında çözüme yönelik haklar kazanılmış olması eylemin başarılı bir eylem olduğunu göstermektedir.

Sarı sendikalar sorunun özünü gizlemektedir

Hiç şüphesiz ki eğitim alanında yaşanan bu şiddet olayları yeni değil ve Erdoğan’ın sunduğuna benzer göstermelik çözümler de eskiden beri değişik iktidar dönemlerinde ve yine bu iktidar dönemlerinde dillendirildi, uygulamaya çalışıldı. Ancak görüldüğü gibi şiddet olayları azalmadı, bilakis artış da gösterdi. Bu artışın temelinde sınıfsal nedenler vardır ki bu nedenler yazının son kısmında dile getirilecektir. Burada üzerinde durulması gereken bir diğer nokta da eğitim alanında faaliyet gösteren sendikaların sorunun özüne yönelik perdeleyici tutumlarıdır.

Eğitim Sen dışındaki tüm sendikalar eğitimde yaşanan şiddet olaylarını kriminalize etmekte ve yaşanan şiddet olaylarının toplumsal yönünü görmezden gelmekte; şiddetin bireysel olduğunu, çözümün de adli uygulamalarla gerçekleşebileceğini vurgulamakta.

Sarıyer ve Ankara’da yaşanan şiddet olaylarında yapılan açıklamalarda öğrencilerin eğitim hayatlarının sonlandırılması ve okulla ilişiklerinin kesilmesi istendi ve bu talep Eğitim Sen dışındaki tüm sendikalarca kabul edildi. Yapılan açıklamalarda suçun bireysel olduğu, öğrencilerin şiddete meyilli oldukları belirtildi, çözüm olarak da bu tarz öğrencilerin tespit edilerek örgün eğitim dışına çıkarılması bir yol olarak gösterildi.

Eyüpsultan’daki cinayet ile ilgili olarak ise pek çok sendika yaptığı paylaşımlarda cinayeti işleyen öğrencinin Iraklı olduğunu özellikle vurguladı, el altından göçmen düşmanlığı ve ırkçılık pompalandı.

Açıkça görüldüğü üzere sarı sendikalar eğitimde yaşanan şiddet olaylarının toplumsal yönlerini gizlemekte, sorunu kriminalize etmekte ve hatta açıktan açığa ırkçı propaganda yapmakta.

Şiddet sınıfsaldır, çözümü de sınıfsaldır

Eğitimde yaşanan şiddet olayları tek tek incelendiğinde bu olayların tamamının ekonomik olarak toplumun en alt kısımlarında olan emekçilerin yaşadıkları semtlerdeki okullarda yaşandığını görmekteyiz. Yoksul mahallelerdeki okullarda, özelikle de meslek liselerinde şiddet olaylarının yüksek olduğu açıkça görülmekte.

Şiddete yönelen öğrencilerin ya da velilerin tamamına yakınının ekonomik durumunun kötü olduğu, düzenli gelirlerinin olmadığı; pek çok çocuğun ailesinin parçalanmış olduğu da tespit edilen diğer konulardır.

Tüm bunlar tesadüfi değildir. Ekonomik eşitsizliğin hat safhada olduğu, sınıfsal çelişkilerin en sert yaşandığı semtlerde yaşayan emekçilerin ve onların çocuklarının şiddeti bir çözüm yolu olarak görmesi kaçınılmazdır. Hele hele kendi ülkelerinde yaşanan savaş ortamından kaçan ve gittikleri ülkelerde yaşamak için insani koşullar sağlanmayan, sürekli ırkçı saldırılara maruz kalan göçmenlerin de şiddeti bir çözüm yolu olarak görmesi kaçınılmazdır.

Tüm bu sınıfsal eşitsizlikler ister istemez şiddeti de beraberinde getirmektedir. Bu eşitsizlikleri görmeyip şiddeti bireysel bir tercih olarak göstermek ve adli cezaları artırarak çözüm sağlanabileceğini düşünmek düpedüz körlüktür. Sermaye iktidarlarının ve onların yancısı sendikaların getireceği çözüm önerileri de bunlardan ibaret olacaktır.

Şiddet sınıfsaldır ve çözümü sınıfsal eşitsizliklerin giderilmesi ile olacaktır. Eğitimde yaşanan eşitsizliklerin giderilmesi, eğitim hakkının toplumdaki tüm kesimlere parasız, bilimsel, nitelikli bir biçimde sunulması, öğrencilere ücretsiz yemek ve ulaşım hakkı sağlanması gibi pek çok talep, eğitimde şiddetin azaltılması için adli cezaların artırılması talebinden daha etkili olacaktır.

Dünya Bankası soframızdan elini çek!

0

Mehmet Şimşek, yakın zamanda Körfez ülkelerinden para bulamayınca yüzünü büyük abilere döndü. İngiltere ve ABD’den gelmesi planlanan para için tur üstüne tur yapmakla ve gittiği her yerde Türkiye ile ilgili brifing vermekle meşgul.

Gereken parayı karşılamıyor olsa da bu kapsamda Dünya Bankası’nın alt kuruluşlarından olan Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası’ndan 6 milyar dolar, Uluslararası Finans Kurumu’ndan 9 milyar dolar, Çok Taraflı Yatırım Garanti Ajansı’ndan 3 milyar dolar borçlanılacak. Toplamda ise Dünya Bankası’ndan alınacak kredi 35 milyar doları buluyor. Bu borcun bir kısmı kamunun, bir kısmı ise özel sektörün olacak.

Şimşek ve genel olarak iktidar için özellikle seçim yenilgisi sonrasında OVP programının uygulanmasının maliyeti artmış durumda. Bu programı uygularken doğacak politik ve ekonomik maliyetleri bizzat programın destekçisi emperyalizmin finansal kurumları eliyle fonlanması kimseyi şaşırtmasın.

Bu durum zaten Nebati döneminde CHP başta olmak üzere tüm muhalefetin yapısal reform adıyla IMF’ye ve Dünya Bankası’na işaret ettiği ve “yapısal reformlarla” ülkeyi “düzlüğe” çıkarmayı planladıkları programın neredeyse aynısı, sadece uygulayıcısı muhalefet değil iktidar.

Zaten “yapısal reform” tabiri emperyalizmin uluslararası kurumlarının ülkeye giriş kodudur. 1995’te bunu gördük, 2001’de bunu gördük ve şimdi de yine o tabir piyasada geziniyor: yapısal reform. Yaptıkları tüm emek düşmanı politikayı bu tabirle maskeleyerek programlarına meşru bir zemin kazandırmaya çalıştılar. Bu reform dediklerinin içinde sermaye lehine, emekçilerin aleyhine olan ne varsa bulabilirsiniz. Emeklilik sisteminin özelleştirilmesi, tarımın özelleştirilmesi ve devlet sübvansiyonlarının kaldırılması, finans sektörünün tamamen serbestleştirilmesi, kamu iktisadi teşebbüslerinin yağmalanması bugüne kadar yapılmış “yapısal reformlardan” bazıları olarak tarihteki yerini aldılar.

Kısaca piyasa hakimiyetini merkeze alan bu başat kapitalist kurumların ülkeye girişi her zaman işçi ve emekçiler için daha çok sömürü, daha zor yaşam şartları demek olmuştur. Unutulmamalı ki Şimşek’in politikasıyla mücadele aynı zamanda IMF ve Dünya Bankası’yla mücadeledir. Birini diğerinden ayırmaya çalışan burjuva iktisatçılar aleni biçimde yalan söylüyorlar. IMF dünya kapitalizminin merkez bankasıysa Dünya Bankası da Hazine ve Maliye Bakanlığı’dır.

Sonuç olarak, para girdisini sağlamak ve gerekli finansal kaynağı elde etmek için emperyalizme bağımlı bir ülke olarak Türkiye’nin uluslararası alanda birçok taviz verdiğini biliyoruz. İsrail ile ilişkiler bunların başında geliyor. Ardından Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliklerine desteği de sayabiliriz. Bu tavizlerin yıl içinde başka örneklerini de görebiliriz. Tüm bu çerçevede Şimşek’in en büyük yardımcısı ABD Merkez Bankası’nın sonbaharda FED’in yeniden faizleri indirerek dünyaya dolar saçması olabilir. Bu ihtimal güçlü olmakla birlikte eğer ki gerçekleşirse ülkedeki ve dünyadaki “enflasyon artışı-alım gücü düşüşü” sorunu gittikçe katmerlenir. Unutmayalım, emperyalist ülkelerde enflasyon yüzde 10’sa Türkiye’de yüzde 150’dir. Önümüzdeki süreçte işçi sınıfının alım gücünün korunması için düzenli ücret artışı talebi sadece Türkiye’de değil küresel ölçekte daha fazla önem kazanacak.

Filistin’le dayanışmak, Siyonist rejimi boykot için Filistin İçin Öğrenci Çalıştayı!

0

Filistin İçin Öğrenci Dayanışması’nın organizatörü; BDS Türkiye ve Filistin Gençlik Hareketi’nin (PYM) katılımcısı olduğu Filistin İçin Öğrenci Çalıştayı gerçekleştirildi.

Talepler ekseninde seferberlik çağrıları dünyanın her yerinde yükseliyorken, Birzeit Üniversitesi öğretim üyesi bir katılımcı çevrimiçi bağlantı ile öğrenci hareketinin mücadelesinin Filistin mücadelesindeki önemini anlatı:

“Bu protestolar sömürge temsilcilerinin normalleştirme ve işgal girişimlerine karşıdır… Yapılan her şey, büyük ve küçük gösteriler, protestolar, eylemler, soykırımı durdurmak için bir güç oluşturuyor.  Dünyanın dört bir yanındaki öğrenci hareketlerine güveniyoruz. Onların gücü soykırımı durdurmak için yeterli olabilir… Dünyanın her yerindeki öğrenci hareketleri kendi üniversitelerine ve hükümetlerine baskı yapabilecek güce sahip. Amaç, kendi hükümetlerinin işgal devletiyle yaptığı anlaşmaları sona erdirmek.”

Birzeit’ten Londra’ya, Siyonizm’e karşı mücadelede öğrenci hareketleri dayanışma içerisinde!

Palestinian Youth Movement İngiltere aktivisti bir arkadaşlarımız anlatıyor:

“Bizim en büyük politik motivasyonumuz, yoldaşlarımızın kendilerini, sadece bir dayanışmadan çok mücadelenin öznesi olarak görmeleri. Birçok genç insanın kendilerini sadece dayanışma örgütleri olarak görmelerinin sebebi çok fazla dayanışma örgütünün var olması. Bu yeterli değil. Bizim amaçlarımızdan bir tanesi dayanışma araçlarımızı etkisiz haline getirenlere karşı mücadele etmektir. Enstitüler kurmaya çalışıyor ve Filistin’in nehirden denize kadar özgür olmasını savunuyoruz. Yapmaya çalıştığımız en büyük politik hareket ise enternasyonal bir direnişi normalleştirmek.”

Siyonizm ve 7 Ekim

Kökenleri 1882 yerleşimci göç dalgalarına dayanan, 1948-49 ile Filistin topraklarında açık işgali başlatan Siyonist rejimin, işgalci ve soykırımcı politikalarına karşı Filistin halkı direnmeye devam ediyor. Bu anlamda 7 Ekim, direniş ve Apartheid rejiminin işgaline karşı bir başkaldırı harekatı olarak başlarken, Filistin İçin Öğrenci Dayanışması adına söz alan Enes Karakaş, 7 Ekim ile başlayan süreci ve taleplerimizi anlattı:

“7 Ekim’den sonra korsan devlet Siyonizm’in yenilmez imajı yerle bir oldu. Birçok emperyalist devlet saldırıları kınadı. Bugün Gazze’de bir soykırım yaşanıyor. Buradan İsrail’in projesinin ne olduğu anlaşılıyor. Saldırı Gazze’den geldi, peki İsrail neden Batı Şeria’ya da saldırıyor? Aslında bu bir ulusun yok edilmesi projesidir… Siyonizm, Filistin’deki bütün zenginlikleri yok etme ve her şeye el koyarak yeni bir ulus inşa etme projesidir… Filistin İçin Öğrenci Dayanışması olarak bir çağrı yaptık ve talepler sunduk: İşgalin sona erdirilmesi, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkı. Bize göre İsrail korsan bir işgalci devlettir, bir Apartheid rejimidir. Meşru değildir… Oslo Süreci de çok önemli noktalarından bir tanesi. Filistin içindeki bölünme noktalarından bir tanesidir. İki devletli çözüm denendi. Emperyalist güçler bu süreçle Filistin direnişine boyun eğdirmek istediler…

Ne yapmalıyız? 7 Ekim önemli bir kırılma noktasıydı. Filistin direnişi inisiyatifi ele geçirdi. İsrail’in yenilebileceği anlaşıldı ve İsrail uluslararası arenada yalnızlaştırıldı. Uluslararası örgütlerin inisiyatifi sınırlı ama yine de durumu değiştirmek açısından önemli. BDS ile birlikte her ülkede kampanyalar düzenlendi. Biz de bunu yapıyoruz, özellikle üniversiteler içinde… İsrail’in tüm kurumlarıyla varlığının sona ermesi ve direnişin zaferi için bu kampanyaların önemli olduğunu düşünüyoruz. Üniversitelerde İsrail ile tüm ilişkilerin sonlandırılmasını savunuyoruz. ABD’de dayanışma kamplarında mücadele eden bir arkadaşımız üniversitesinin İsrail için silah ürettiğini söyledi. Bu yüzden ABD’deki öğrenciler buna karşı kampanya yürütüyor. Türkiye’de üniversitelerin İsrail ile ilişkileri tam olarak bilinmiyor. Bunları daha iyi araştırmamız ve kampanyalarla ifşa etmemiz gerekiyor…”

Siyonizme karşı enternasyonal mücadelemizde, seferberlik ağını örerken taleplerimiz için dayanışmaya ve mücadeleye çağırıyoruz; İsrail ile ilişkiler kesilsin! Uzun vadeli bir çalışma yaratabilmek, bir taban hareketi oluşturmak için Öğrenci Çalıştayları kurmaya, basın açıklamaları, eylemler ve üniversitelerdeki akademisyenlerle toplantılar yapmaya devam edilmeli.

Çalıştay masalarda tartışıyor!

İşgal Devleti Akademik Kurumlarını Boykot, Sokakta Filistin, Filistin’le Dayanışmada Medya ve İletişim, İşgal ve Kadın, Filistin için Kültür ve Sanat Etkinlikleri adına açılan masalarda öğrenciler ve akademisyenler, Filistin için seferberlik çağrısını güçlendirmeyi, ihtiyacımız olan taban hareketini oluşturma yollarını, dayanışma yolunda medya ve iletişimin nasıl daha etkin kullanılabileceğini, işgal devletinin saldırıları altında kadın mücadelesi ve dayanışmadaki kadın emeğini, talepler ekseninde Filistin mücadelesinin sürekliliğini tartıştılar.

1 Mayıs’ın ardından

0

Bu sene 1 Mayıs kadınlar açısından da oldukça bölünmüş geçti. Türk-İş 1 Mayıs’ı Bursa’da kutlarken, Hak-İş 1 Mayıs’ı Kocaeli’nde kutlamayı tercih etti. DİSK ile KESK ise İstanbul’da Saraçhane’ye çağrı yaptı. Feministler ve kadın örgütleri Saraçhane’de yer alırken, Kadın Dayanışması olarak Manisa, Bursa ve Saraçhane’de alanlarda yer aldık.

Ekonomik yükün kadınların üzerine yıkıldığı toplumsal bir ekonomik buhran döneminden geçiyoruz. Fiyat artışları, barınma sorunları, çarşı pazarın pahalılığı, ev içindeki yeniden bakım yükü ve tüm bunların yarattığı güvensizlik ve güvencesizlik bizi her geçen gün hayatta kalma savaşına itiyor. Rejimin panzehir olarak sunduğu aileyi merkeze alan politikalar, aileyi hem bir bakım merkezi hem de bir ideoloji olarak “güçlendirmeyi” hedefliyor. Zira güçlü aile demek, kadınların en az üç çocuk doğurup büyüttüğü, hane içindeki yaşlı, hasta ve engellilere baktığı, aynı zamanda kocaları her gün işbaşı yapmaya hazırladığı aileler demek. Rejim daha fazla aile politikası diyerek kadınları, lgbti+ları yoksulluğa ve şiddete mahkûm ediyor. Bu nedenle eşdeğer işe eşit ücret, kadınlara yönelik istihdam ayrımcılığının sona ermesi, ev ve bakım işlerinin toplumsallaştırılması ve hijyen ürünleri gibi temel ihtiyaçlara erişimin parasız olması gibi taleplerimizi bu yıl da 1 Mayıs alanlarında dile getirmeye çalıştık.

Kadınların 1 Mayıs’ı da tıpkı 8 Mart’lar gibi sözümüzü yükselttiğimiz, dayanışmayı hissettiğimiz başlıca mücadele günlerimizden biri iken bu sene özellikle İstanbul 1 Mayıs’ındaki bölünmüş ve parçalı tablo üzerine birkaç söz söyleme ihtiyacı duyuyoruz. Kadınlar olarak bin parçaya bölünmeyi değil kitlesel ve birleşik 1 Mayıs’ı savunuyor; emekçilerin devlet şiddetine maruz kalmadan, gözaltına alınmadan alanlarda var olmasını istiyoruz. Ancak onları politik hiçbir talebimizi dile getirmeksizin Taksim ısrarı ile Saraçhane’ye çağıran, pek çok kadının yasaklı olması nedeniyle gelemediği, kendi tabanlarını taşımaktan imtina eden sendikal bürokrasilerin ikameci ve çıkarcı yaklaşımlarını da ısrarla reddediyoruz!

Erkek şiddetinin, yoksullaştırmanın, rejimin baskı ve kemer sıkma politikalarının karşısında kadınlar olarak birleşik bir mücadeleye ihtiyaç duyuyor ve bunu kadın hareketinin de parçası olduğu bir emek ittifakı etrafında örgütlemenin gerekli olduğunu düşünüyoruz. Sadece belirli mücadele günlerinde alanlarda değil, gündelik mücadeleyi de birlikte örgütlemek, birbirimizden güç almak, yan yana durmak bizim için son derece elzem.

Yargıdaki krizin gösterdikleri

0

25 Mart’ta başlayan ve halen devam eden Yargıtay Başkanlığı seçimlerinde salt çoğunluk bir türlü sağlanamadığından Yargıtay’a başkan seçilemiyor. Seçimler, Can Atalay’a ilişkin verilen iki ihlal kararına direnerek kararı uygulamayan ve AYM hâkimleri hakkında suç duyurusunda bulunan başkan adayı lehine, Adalet Bakanlığı’nın devreye girdiği iddialarının gölgesinde yapılmaya devam ediyor. Salt çoğunluğun rejimin yakın markajına rağmen sağlanamaması ise seçimlerin Yargıtay’da kümelenen gruplar arasında güç savaşına döndüğünü gösteriyor.

AYM kararlarının uygulanmaması ile birlikte oluşan AYM-Yargıtay krizini kullanan rejim, Anayasa tartışmalarını da gündeme getiriyor. Oysa mahkemeler arasında oluşturulan bu kriz de önümüzdeki somut Yargıtay Başkanlığı seçimleri gibi esasen rejimin yönetememe sorununun somut tezahürlerinden ibaret.

AYM, özellikle son dönemde Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin ilk kararnamesinde yer alan 37 düzenleme için iptal kararı verdi. AYM’nin iptal ettiği bu düzenlemeler içerisinde Cumhurbaşkanına tanınan istisnai birtakım yetkiler, Cumhurbaşkanının hâkim ve savcı görevlendirme yetkisi, Çevre Bakanlığı’nın mülkiyet hakkı tesisine ilişkin yetkiler, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın meslek kuruluşlarının özerk yapısına müdahale eden denetleme yetkisi gibi birçok yetki bulunuyor. AYM bu dönemde aynı zamanda özel şirketlere devredilen liman işletmelerinin ihalesiz olarak 49 yıla kadar uzatılmasını öngören kanun maddesini de iptal etti.

Suçta ve cezada kanunilik ilkesini ihlal eden, muğlak ibareler içeren kanun maddelerini iptal eden; keyfi uygulamaları önleyen; kuralların belirli ve öngörülebilir nitelikte olması gerektiğini belirten; ifade özgürlüğü, toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı, örgütlenme, din ve vicdan özgürlüğü gibi temel haklara ilişkin ihlal kararları veren AYM, rejimin radarına girmiş görünüyor. Zira AYM’nin kapatılması gerektiği dahi rejim tarafından sıkça dillendiriliyor.

İşte AYM’ye getirilen eleştiriler bu atmosferde gerçekleşiyor. Yönetememe ve meşruiyet sorununu aşamayan rejimin yargı eliyle suni krizler çıkarması biz emekçilerin insanca yaşama hakkı, örgütlenme ve sendikalaşma hakkı, ifade özgürlüğü, toplantı ve gösteri yürüyüşü yapma hakkı gibi birçok temel hak için birleşik mücadeleye ne denli ihtiyacımız olduğunu güçlü bir şekilde hatırlatıyor.

Refah’ın işgaline hayır! İsrail, Filistin’den dışarı!

0

Hamas, Mısır’ın önerdiği ateşkesi imzalama isteğini dile getirirken, İsrail de Refah’ta askeri saldırı başlattı. 7 Mayıs Salı günü erken saatlerde İsrail ordusu, Mısır sınırındaki aşırı nüfuslu kentin bir kısmını bombaladı ve bunun sonucunda 18 kişi öldü, onlarca kişi yaralandı. İsrail, “Refah Operasyonu”nu başlatmak için İsrail tanklarının Refah’ın Gazze tarafını kontrol altına almasını ve Mısır ile olan sınır kapısının 8 Mayıs Çarşamba gününe kadar kapatılmasını emretti; bu da insani yardım, gıda, su ve ilaca erişim ile bombardımanda yaralanan kişilere acil tıbbi müdahalenin engellenmesine sebep oldu.

“Refah Operasyonu”, İsrail Nazi-Siyonizminin tarihi hedeflerini tamamına erdirmeyi ve Filistin halkını kendi topraklarından çıkarıp yaşanamaz bir bölge olan el Mavasi’ye doğru sürmeyi, ardından da burayı silahlı işgalcilerle kolonileştirmeyi amaçlıyor. İsrail saldırısından önce Refah’ın nüfusu 200 bindi. Büyüklüğü 65 kilometre kareyi aşmayan kent 1,5 milyon mülteci aldı.

Refah’a yönelik askeri operasyon, Netanyahu’nun yalnızlaştırılmasını derinleştiren soykırımcı karakterini bir kez daha ortaya çıkaran bir başka savaş suçudur ve böyle olmaya da devam edecektir. BM ve Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı (UNRWA), zorla yerinden edilmeye müdahale etmeyi reddediyor. Avrupa diplomasisinin başkanı Josep Borrell bile operasyonu “kabul edilemez” olarak nitelendirdi. İsrail’in ana müttefiki olan ABD emperyalizmi şu ana kadar operasyonu desteklemeyi reddetti ve “Gazze’nin diğer bölgelerinde gördüğümüz gibi yoğun kentsel ortamlarda yaratabilecekleri etkiyi” önlemek için Siyonist ülkeye 3.500 bomba sevkiyatını geçici olarak durdurdu. Gazze’deki soykırım niteliğindeki işgali destekleyen Biden, şimdi gelecekteki ABD seçimlerini düşünerek seçmen tabanının desteğini kaybetmekten korkuyor.

Ateş altında müzakere: emperyalist diplomatik başarısızlık

4 Mayıs Cumartesi ve 5 Mayıs Pazar günü Hamas, Mısır ve Katar tarafından önerilen üç aşamalı ateşkes teklifini kabul edecekti. Bu teklif İsrail’in geri çekilmesini, Hamas’ın askeri olarak çekilmesini ve rehinelerin serbest bırakılmasını içeriyordu. Ancak Netanyahu bunları “İsrail Devleti için korkunç bir yenilgi” olarak nitelendirerek reddetti. Hamas’ın 7 Mayıs Salı gününe kadar müzakereleri tamamlamak için Kahire’ye dönmesi gerekiyordu ama bu asla gerçekleşmedi. Ateş altında Filistin lehine bir ateşkes müzakeresi yapmaya çalışılırken, İsrail saldırıya yeniden başladı ve tek başına Refah’a askeri saldırı gerçekleştirdi.

İsrail Devleti’nin sömürgeci karakteri, tarihi Filistin topraklarının tamamını işgal etmeyi amaçlıyor ve bu amaç doğrultusunda, askeri gücünü ve emperyalizmin kendisine 70 yılı aşkın süredir bahşettiği dokunulmazlığı kullanıyor. Netanyahu ve onun aşırı sağcı dini hükümeti, barışın etnik temizlik hedefleriyle bağdaşmaması nedeniyle herhangi bir ateşkesi veya mütarekeyi kabul etmiyor.

Küresel seferberlikler ve emperyalist kriz

ABD ve Avrupa’da üniversitelerdeki muazzam öğrenci seferberlikleri Joe Biden hükümetini ve onun emperyalist politikasını duvara toslattı. Baskılara, zulme, kriminalize edilmeye ve binlerce tutukluya rağmen öğrenci kampları ve işgalleri sürüyor ve Avrupa’ya yayılıyor. New York’taki Columbia Üniversitesi’ndeki eylemlerden Barselona ve Amsterdam’daki üniversite işgallerine kadar öğrenci hareketi kalıcı bir ateşkes ve soykırımın sona ermesi talepleriyle sahneye çıkıyor. Dahası, hükümetlerin ve üniversitelerin soykırımcı İsrail devletiyle her türlü ilişkiyi kesmesini talep ediyorlar. İlişkiyi kesme talepleri, Barselona Üniversitesi’nde olduğu gibi, akademisyenler tarafından da sahipleniliyor.

Bu dalga, Filistin halkıyla küresel dayanışmanın büyüdüğünün açık bir ifadesidir ve emperyalist politikayı sorgulayarak İsrail’in Filistin’de askeri ve siyasi zaferini imkânsız kılmaktadır. Avrupa emperyalizmiyle birlikte İsrail’in ana müttefiki olan ABD, Ortadoğu’daki küresel jandarmasını silahlandırmak için milyarlarca dolar harcadı. Ancak 1960’larda Vietnam Savaşı’na karşı çıkan seferberlikle ve seferberliklerin anısıyla yüzleşen Joe Biden desteğini geri çekerek “Refah Operasyonu”nu desteklemeyi reddediyor. Böylece emperyalist bloğu kısmen parçalayarak İsrail’in yalnızlaşmasına daha da katkıda bulunuyor. Siyonist devletin sınırları içerisinde gerçekleşen eylemlerde ifade edilen şey ise, Netanyahu’nun rehinelerin geri dönüşünü garanti edememesinin kınanmasıdır.

Filistin direnişini desteklemek için 15 Mayıs’ta küresel bir seferberliğe!

Üniversite kampları ve işgalleri, izlenecek yolu işaret ediyor. Dünyanın çeşitli şehirlerindeki kitlesel seferberlikler baskıyla karşı karşıya kalmasına rağmen yayılmaya devam ediyor. Siyonizm ve müttefikleri, Gazze’de 40 binden fazla insanın ölümüne yol açan katliama rağmen çıkmaza girmiş durumda.

15 Mayıs, İsrail devletinin kurulmasının ardından Filistinlilerin topraklarından zorla sürgün edildiği Nakba’nın 76. yıl dönümünü olacak. 1948’de Siyonistler ile ABD ve Avrupa emperyalizminin dayatmasıyla 750 bin Filistinlinin acımasızca yerinden edilmesi, bugün yaşanan katliamın başlangıcıydı ve amacı Filistinlileri yerinden etmek, Filistin kaynaklarını yok etmek ve topraklarını işgal etmekti. Bugün işlenen soykırım suçuyla, 76 yıl sonra bu hedefi pekiştirmeye çalışıyorlar.

İUB-DE olarak, İsrail’in apartheid rejimini mağlup etmek adına öğrenci, işçi ve halk eylemleriyle sürekli dayanışma göstermek ve bunları genişletmek için dünya çapındaki tüm güçleri seferber eden birleşik eylem ve mücadelelerin geliştirilmesine devam etme çağrısında bulunuyoruz. Bu doğrultuda, tüm hükümetlerin İsrail’le diplomatik, siyasi, ekonomik, askeri ve kültürel ilişkileri kesmesi için mücadele etmeye çağırıyoruz. Soykırıma silah sevkiyatına ve ekonomik yardıma son vermek için sokaklara çıkalım. ABD filosu Filistin Denizi’nden çekilsin! Açlığa yol açan ve askeri soykırıma son vermek için, yaralılara insani yardım ve tıbbi yardım girişinin yanı sıra enkaz altında kalanları arama-kurtarma çalışmaları için sınır kapıları açılsın. Derhal ateşkes! Refah’ın işgaline hayır! Tüm Siyonist birlikler, nehirden denize tüm tarihi Filistin topraklarından çekilsin! Tüm mülteciler kendi topraklarına dönebilsin! İsrail Filistin’den çekilsin! Irkçı olmayan, birleşik, laik ve demokratik bir Filistin için! Nehirden denize özgür Filistin!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

8 Mayıs 2024

Onların gündemi, bizim gündemimiz: Anayasa tartışmaları

0

Anayasa değişikliği, iktidar cephesinin seçim yenilgisinin ardından yeniden ülke gündemine girdi. Oysa sadece altı yıl önce anayasada kapsamlı değişiklikler yapılarak Başkanlık Sistemi’ne geçilmişti. İktidara göre bu yeni sistem, daha hızlı ve etkin bir yönetimin önündeki bürokratik engelleri kaldırarak Türkiye’nin tüm ekonomik ve toplumsal sorunlarını çözecekti. Ne var ki, Türk tipi başkanlık rejiminde bu sorunlar daha da büyüdü. Ülke çoklu bir yönetim krizine girdi.

Patronların kârlarını korumak amacıyla enflasyonist politikalar, ücretlerin ve emekli maaşlarının baskılanması, sermaye çevrelerinin kamu kaynaklarından fonlanması anlamına gelen Kur Korumalı Mevduat (KKM) ve kemer sıkma politikalarıyla ekonomik fatura işçi sınıfına çıkarıldı, hâlâ da çıkarılıyor. Bunun bir sonucu olarak, yerel seçimlerde bir kez daha açığa çıktığı gibi, mevcut düzen artık işçi sınıfının rızasını üretmekte güçlük çekiyor. İşçi sınıfı ile Kürt halkının önemli bir kesimi baskı ortamında bulabildiği her araçla rejime karşı koyuyor.

Bu koşullarda Başkanlık Sistemi bir türlü kurumsallaşamadı; Can Atalay, Osman Kavala, Selahattin Demirtaş örneklerinde olduğu gibi, AYM başta olmak üzere yargı organları ile iktidar arasında sayısız anayasal kriz ortaya çıktı. Çoklu yönetim krizini aşamayan iktidar, sürekli olarak sistemde tadilata gitmek zorunda. Bu nedenle iktidar, cumhurbaşkanlığı seçimi için yüzde 40+1 ve AYM’nin statüsünün değiştirilmesi yoluyla hem rıza üretimini kolaylaştırmayı hem de geriye kalan düzen içi denetim mekanizmalarını ortadan kaldırmayı amaçlıyor. Düzen muhalefeti ise uzun süre rejime doğrudan bir eleştiri getirmedi ve sorunu, “güçlendirilmiş parlamenter sistem” önerisiyle hükümet biçimine indirgedi. Gelinen son noktada ise CHP, seçim sonrasında Özgür Özel ile Erdoğan arasında gerçekleştirilmesi muhtemel anayasa görüşmesi ile çeşitli açıklamaların gösterdiği gibi, baskı rejiminin özüne dokunmaksızın Erdoğan ile bir uzlaşı sağlama ve rejime yalnızca bir makyaj yapma arayışında.

Anayasa değişmeli. Ama iktidarın işçi sınıfı ile Kürt halkı üzerinde daha büyük bir baskı kurabilmesi için değil, Türkiye emekçileri ile Kürt halkının demokratik ve sosyal taleplerini güvence altına almak için değişmeli. Siyasal demokrasinin yeniden tesisi için değişmeli: Hâlihazırda cezaevlerini dolduran on binlerce siyasî tutsağın serbest bırakılması için, emekçilerin grev hakkı ile TİS süreçleri önündeki tüm sınırlamaların kaldırılması için, seçim barajı başta olmak üzere antidemokratik seçim uygulamalarına ve kayyum yönetimlerine son verilmesi için, kadınların ve lgbti+ların temel haklarının güvence altına alınması için ve Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkının tanınması için Anayasa değişmeli.

Böyle bir anayasa hazırlamak ne mevcut iktidarın ne de diğer düzen partilerinin gündemi. Onların gündeminde AYM’nin yetkilerinin azaltılması, cumhurbaşkanlığı seçimi için gerekli oy oranı veya en iyi ihtimalle, geçmişte işçi sınıfına sefaletten başka bir şey getirmemiş olan parlamenter sistemin “güçlendirilmiş” bir türevi var. Bunların hiçbiri Türkiye emekçileri ile halk kesimlerinin demokratik ve sosyal özlemlerine karşılık gelmiyor. Bizim istediğimiz bir anayasa ancak baskısız, barajsız ve demokratik bir ortamdaki seçimler yoluyla oluşturulacak; emek örgütlerinin, tüm siyasi partilerin, toplumsal hareketlerin ve Kürt halkının temsil edildiği bir Kurucu Meclis tarafından hazırlanabilir. Sadece bu şekilde baskıcı rejimden gerçek bir kopuş mümkün olabilir. Bizim gündemimiz, Kurucu Meclis’i bir işçi-emekçi hükümeti ile taçlandırmak. Onların gündemi başka, bizimkisi başka.

HMS Makina’da işçiler greve gidiyor

0

HMS Makina’da toplu iş sözleşmesi (TİS) sürecinde yaşanan uyuşmazlığın ardından grev sürecinde yeni bir aşamaya gelindi. İşyerinde bugün yapılan grev oylamasında 116 Hayır oyuna karşılık 359 Evet oyuyla işçiler grev iradesini bir kez daha kararlılıkla ortaya koydu.

Manisa’da bulunan HMS Makina’da yetkili sendika Birleşik Metal-İş ile işveren arasında ekim ayında başlayan pazarlıklar, işverenin kabul edilemez talepleri nedeniyle çıkmaza girmişti.

İşçilerin öncelikli talebi bugüne kadar olduğu gibi sözleşmenin 3 değil 2 yıl üzerinden yapılmasıydı. Ücretlere ilişkin olarak sunulan öneride, saat ücretlerine seyyanen 35 TL zam, yıllık kıdeme göre saat ücretlerine 3 TL zam ve gülünç durumdaki sosyal yardımların ortalama %300 civarında artırılmasıyla sendikalı diğer işyerlerinin düzeyine çekilmesi talep ediliyordu. İşçilerin bu taleplerinin kabul edilmesi halinde bile ortalama işçi ücreti yaklaşık 30 bin TL civarına gelecek ve sendikalı diğer işyerlerinin ortalamasının gerisinde kalacaktı. Bununla birlikte işveren, işçilerin bu mütevazı taleplerini dahi karşılamayı reddetti ve 8 Nisan’da uyuşmazlık zaptının tutulmasıyla grev süreci resmen başladı.

29 Nisan’da işyerine grev kararını asan işçiler, 1 Mayıs’ta mesaiye kalmayı reddederek toplu bir şekilde 1 Mayıs’a katıldı. İşverenin güdümünde hareket eden yönetici pozisyonundaki işçilerin grev oylaması talep etmesi sonucunda, bugün işyerinde oylama yapıldı. Oylama işverenin umduğunun aksine işçilerin büyük bir oranda Evet oyuyla sonuçlandı. Oylama sonrasında işveren sendikayla yeniden görüşmek için randevu talebinde bulundu.

Savaş sanayi başta olmak üzere sektördeki çeşitli alanlarda üretim yapan HMS Makina olağanüstü kârlar elde ediyor. Bu kârlılığın temelinde, işyerinde sendika olmasına rağmen, işçilerin asgari ücret düzey çalıştırılması ve fabrika bünyesinde bulunan çıraklık okulu yatıyor. İşçilerin fazla mesai yaparak hayatta kalabildikleri fabrikada mesai ücretlerine yalnızca yüzde 60 oranında fark ödenirken, yaklaşık 150 çırak asgari ücretin üçte biri oranında maaş alarak kölelik koşullarına tabi tutuluyor.

HMS Makina’nın öncü işçileri fabrikadaki kölelik koşullarının değiştirilmesi için TİS sürecinde kararlı bir tutum sergiliyor. Öncü işçiler bir yandan grev sürecinin başarısı için işyeri komitelerini inşa etmeye çalışırken, grev için son tarih olan 4 Haziran öncesi kademeli bir şekilde yükselecek eylem hazırlıklarını örgütlüyor.

Bir kez daha: Aliağa dünyanın çöplüğü değildir!

0

Yaklaşık iki yıl önce, Brezilya donanmasının Nae Sao Paulo adlı savaş gemisinin söküm için Aliağa’ya geleceği haberini hatırlarsınız. Geminin Söz Denizcilik tarafından satın alınıp Aliağa’ya doğru yola çıkması büyük tepkiye yol açmıştı. Dönemin Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, “Vatandaşlarımız müsterih olsun” olsun diyerek tepki ve kaygılara kulak tıkamış olsa da “Aliağa dünyanın çöplüğü değildir” diyen halkın ve kitle örgütlerinin mücadelesi sonucunda gemi Aliağa’ya gelmeden geri gitmişti.

Şimdiyse İtalyan donanmasının 3 denizaltı, 2 gemi ve 2 fırkateyni söküm için Aliağa’ya geldi. Fransız kablo döşeme gemisi Raymond Croze’nin halihazırda Aliağa’da sökümü devam ediyor. Bunlar basına yansıyanlardan sadece birkaçı. Peki bu gemilerin Aliağa’da sökülmesine neden karşı çıkıyoruz? Çünkü bu gemiler çok yüksek miktarda (bazıları yüzlerce ton) asbest içerdiği halde gerekli tedbirler alınmadan parçalandığı için bu durum gemi sökümü işçileri, halk sağlığı ve çevre açısından büyük tehlike doğuruyor.

STK Gemi Söküm Platformu’nun Aralık 2023’te yayımladığı raporda açıklanan usulsüzlükler tüm kaygıları doğrular nitelikte. Raporun bulgularına göre Aliağa’daki gemi geri dönüşüm tesisleri Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) sürecinden muaf. Bazı tesislerde işçilere uygun kişisel koruyucu donanım sağlanmıyor ve yeterli eğitim verilmiyor. Aliağa’daki gemi sökümünün çevre ve insan sağlığı açısından korkutucu tek etkisi asbestle sınırlı değil. Örneğin tesislerin olduğu bölgedeki toprak aşırı yüksek miktarda ağır metal içeriyor, alandaki arsenik konsantrasyonu sınır değerin üzerinde. Gemilerdeki tehlikeli maddeleri listeleyen Tehlikeli Madde Envanterleri (IHM) gerçek miktarı yansıtmıyor. Hatta Aliağa’da sökülen Hollanda menşeili iki geminin tehlikeli atık envanteri raporu bildirilmeden gönderildiği ortaya çıkmıştı. Kısacası Aliağa’da gemi söküm işi yasal mevzuata uyulmadan, yeterli denetim yapılmadan, çevreye ve halk sağlığına etkileri hesaba katılmadan yapılıyor.

Peki bizim havamız, suyumuz, toprağımız kirlenmesin de başkalarının mı kirlensin? Türkiyeli emekçiler asbest solumasın da başka ülkelerin emekçileri mi solusun? Hayır, dünyanın hiçbir yeri tehlikeli atık çöplüğü olmamalı. Kapitalistlerin kâr hırsı uğruna dünyanın hiçbir yerinde hiçbir sınıf kardeşimizin canına kast edilmesi kabul edilemez. Asbestli gemilerin sökümü dünyada en az tedbir alınan yerlerde yapılıyor ve halkın zehir solumasına neden oluyor. Hindistan, Pakistan, Bangladeş gibi gemi söküm işinde tercih edilen ülkeler arasında olan Türkiye’nin nasıl hem ucuz emek cehennemine hem de tehlikeli atık çöplüğüne dönüştürüldüğünün bir göstergesi Aliağa. Tam da bu yüzden Aliağa’da bu gemi söküm biçimine karşı çıkıyoruz.

Türkiye eski binalar nedeniyle de ciddi bir asbest riskiyle karşı karşıya. Asbest sökümü tüm işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri eksiksiz şekilde alınarak, çevresel etkiler hesaba katılarak asbest söküm uzmanları tarafından yapılmalı ve ilgili meslek odaları ile kamu tarafından denetlenmeli. Sözün özü, kâr odaklı değil halk sağlığı ve doğa odaklı olmalı.

Soframdan elini çek!

0

Adına “rasyonal” politika diyorlar. Amaç enflasyonu dizginleyip düşürmekmiş! Peki, bunu nasıl yapacaklar? Temmuz ayında asgari ücrete zam yapmayarak! Zaten utanç verici şekilde düşük olan emekli aylıklarının daha da gerilemesine yol açarak! Ki bunun anlamı, hiçbir çalışan temmuz ayında ücret zammı alamayacak demektir. Ne oldu? Enflasyonla mücadele ediyorlarmış! Bunun adı enflasyonla mücadele değil ki! Bu düpedüz işçinin, emekçinin sofrasındaki ekmeği daha da küçültme mücadelesi. “Enflasyonla mücadele”, emekçi halkın daha da yoksullaştırılması saldırısına verdikleri isimden ibaret. Türkiye’de zaten servetin yüzde 70’i en zengin yüzde 10’luk bir kesimin elinde toplanmış durumda. Nüfusun yüzde 80’inin servetten aldığı toplam pay sadece yüzde 19. Daha ne kadar bozacaksınız ki gelir dağılımını? Devenin havudunu da mı yutacaksınız? Soframızdan elinizi çekin kardeşim!

Enflasyon düşecekmiş! Peki, pahalılık ne olacak?

Bu sırada her şeye zam gelmeye devam ediyor. Devlete ait Et ve Süt Kurumu bile zam yapıyor. Akaryakıta, ulaşıma, kiraya, elektriğe, suya, doğalgaza, ekmeğe, yumurtaya, ete, süte, peynire, zeytine, yağa, sebzeye-meyveye, çocuk bezine, sağlığa-eğitime yani iğneden ipliğe her şeye zam geldi, geliyor. Ama asgari ücrete zam yapılmayacak. Emekli aylıkları büyükşehirlerde bir ev kirasını dahi karşılayamayacak kadar düşük kalmaya devam edecek. Öyle mi? Böyle enflasyon düşse ne olur? Olacak belli. Mehmet Şimşek’in deyimiyle “Yatırımcının Türkiye’ye ilgisi tek kelime ile mükemmel” olacak. “Yerel halk” lokmasını sayarak değil bölerek yiyecek. Soframızdan elinizi çekin kardeşim!

Üç ayda bir enflasyon oranında zam!

Enflasyonun sorumlusu işçiler ve emekliler değil. İşçi ücretleri ve emekli aylıkları nedeniyle enflasyon yükselmedi. Bu yalan! Aksine Türkiye’de işçi ücretleri ve emekli aylıkları hem Avrupa’nın en düşük oranlarından birine sahip hem de emeğin milli gelirden aldığı pay tarihinin en düşük seviyesinde. Enflasyonla mücadele etmek isteyen önce 27 dolar milyarderinin servet vergisiyle işe başlayabilir. Ardından servetin yüzde 70’ini elinde tutan en zengin yüzde 10 ile devam edebilir. İşçinin, emeklinin bir an önce alım gücünün yükselmesi gerekiyor. Alım gücünün yükselebilmesi için ise gelirlerin yükselmesi gerekiyor. İşçinin, emeklinin geliri nasıl yükselecek? Tabii ki işçinin ücretinin, emeklinin aylığının artmasıyla olacak. O yüzden talebimiz net: Tüm ücretlere üç ayda bir gerçek enflasyon oranında zam! Ve tabii; soframdan elini çek kardeşim!

Sudan: iç savaş, çokuluslu şirketler ve yerinden edilmiş 9 milyon insan

0

Sudan ve ülkenin birincil yeraltı zenginliği olan altının kontrolü üzerinden çatışan iki askeri taraf arasında 15 Nisan 2023’te başlayan silahlı çatışma bir yılı geride bıraktı. Her iki taraf da birbiriyle savaşıyor ama aynı zamanda Sudan’ın emekçi halkının önemli bir kısmına da vahşice baskı yapıyor.

General Abdülfettah el Burhan liderliğindeki Sudan Silahlı Kuvvetleri (SAF) ile Hemedti olarak bilinen General Muhammed Hamdan Dagalo’nun paramiliter Hızlı Destek Güçleri (RSF) arasındaki çatışma, şu ana kadar 9 milyon insanın yerinden edilmesine ve sayısız sivilin öldürülmesine veya ciddi şekilde yaralanmasına yol açtı.

Çatışan iki tarafın da sorumlusu olduğu, sivil nüfusa yönelik acımasız baskılar sonucunda Sudan’ın 45 milyonluk nüfusunun neredeyse yarısı yer değiştirmek zorunda kaldı ve toplumun önemli bir kesimi de açlıkla boğuşuyor. Sivil halkın çoğunluğu bu çatışmaya dahil olmasa da silahlı güçlerin evlerine girmesi, kadınlara tecavüz etmesi, eşyalarını çalması veya evlerinin hava bombardımanına maruz kalması nedeniyle yer değiştirmek zorunda kaldılar.

El Salto gazetesi, Sudan’daki ordu ve milislerin demokrasi için savaşan halkla savaş halinde olduğunu bildirdi.

2019 halk isyanı ve karşıdevrim

2019 yılında Sudan’da bir halk ayaklanması yaşanmıştı. Bu halk ayaklanması, diktatör Ömer el Beşir’in 30 yıllık İslami askeri hükümetine son verdi. Diktatörün devrilmesinin ardından ülkede özgür seçim ve demokrasi vaatleri vardı. 2021’de gerçekleşen yeni bir askeri darbe ise halka yönelik baskının önünü açtı. Nisan 2023’ten bu yana ülkede hüküm süren kaos nedeniyle nüfusun büyük bir kısmı gıda, sağlık ve eğitimden mahrum vaziyette. Binlerce sağlık ve eğitim çalışanı, gençlik sektörleriyle birlikte ülkedeki diktatörlüğe karşı anıtsal mücadelenin organları olan “devrimci direniş komitelerinin” kuruluşuna öncülük ettikleri gerekçesiyle işten atıldı.

2019’daki isyana öncülük eden ve 30 yıllık diktatörlüğün devrilmesinde başat rolü oynayan, mahale taban örgütlerinin oluşturduğu devrimci direniş komiteleri bugün hâlâ varlığını sürdürüyor. Bugün ülkenin büyük bölümünde yerel koordinasyon ağları şeklinde işleyen bu komiteler, acil ihtiyaç sahiplerine yiyecek, nakit para ve ilaç yardımı gibi hayatta kalma, yardım ve dayanışma ilişkileriyle varlığını sürdürmeye çalışıyor. Ülkede Nisan 2023’ten bu yana gıda kıtlığına, mahsullerin felce uğramasına, sağlık hizmetleri eksikliğine ve eğitimin aksamasına neden olan bir kaos yaşanıyor.

Altın madenciliği ve emperyalist yağma

Filistin gibi Arap kökenli ve dilli bir ülke olan Sudan’ın yaşadığı bu toplumsal felaket sadece Sudan’a özgü olmayıp, 1950’li yıllara kadar eski Avrupa kolonisi olan diğer Afrika ülkelerini de etkilemekte. Ve şimdi bu ülkelerin neredeyse hepsi, yabancı ve emperyalist şirketlerin ve onlarla bağlantılı, bağımlı silahlı yerel örgütlerin ülke kaynaklarını ve zenginliklerini ele geçirmesiyle ortaya çıkan yarısömürgeleştirme ile karşı karşıya. Örneğin Sudan’ın doğal zenginliklerini ele geçirme mücadelesinde Avrupalı ​​şirketlerin yanı sıra Amerikalı, İsrailli, Arap, Çinli ve Rus şirketlerinin de nüfuzu var.

Sudan bir Arap ülkesi olup 1956 yılına kadar İngiliz sömürgesiydi. 2011 yılında, Güney ve Orta Afrika’daki Afrikalı toplumlara benzer, farklı etnik grup ve dillerden oluşan, yaklaşık 11 milyon gibi bir nüfusa sahip olan ülkenin güney bölgesi bağımsız hale geldi. Bağımsız güney kısmı, Sudan’ın başlıca zenginlik kaynağı olan petrol üretiminin önemli bir kısmına ev sahipliği yapıyordu. Ancak bugün Sudan olarak kalan kuzey kesimde ise yaklaşık 20 yıl önce altın zenginliği keşfedildi.

Rakamlar büyük farklılıklar gösterse ve altın madenciliği üzerinde devlet denetimi bulunmasa da geçen yıl için 233 ton civarı altın ihracatından söz edilmekte. Bu rakam, Sudan’ı dünyanın önde gelen altın üreticileri ve ihracatçıları arasına yerleştiriyor. Ama bu ihracattan Sudan halkının payına ya hiçbir şey kalmadı ya da çok az şey kaldı.

Bu altın büyük ölçüde, Rus paramiliter gücü Wagner (bugün adı Afrika Birliği’ne dönüştürülen) grubunun eski lideri olan ve Putin tarafından suikastla öldürtülen Yevgeni Prigojin’e ait M-Invest şirketi aracılığıyla çıkarılıyordu. Ancak bugün bu şirket, Sudan altınının çıkarılmasında ve Rusya’ya götürülmesinde hâlâ çok önemli bir yere sahip. Ana altın madenciliği bölgelerine hâkim olan paramiliter grup RSF, Rus şirketinin müttefiki olmakla birlikte, ayrıca yine kendisiyle ittifak halinde olan Arap Emirlikleri’nden şirketlerle ilişki içerisinde. Bu arada ülkenin diğer bölgelerine hâkim olan SAF hükümeti ise daha çok İsrail ve ABD ile müttefik.

Halka yönelik şiddetli baskının ve silahlı sektörler arasındaki çatışmanın yanı sıra altın madenciliğindeki yoğun cıva kullanımı ülkedeki tarımı yok ediyor ve Sudan nüfusunun yarısından fazlasını oluşturan 25 milyon insanı açlığa sürüklüyor. İlk olarak, silahlı fraksiyonlardan herhangi birinin müdahalesi nedeniyle evlerinden edilen 9 milyon insanın neredeyse tamamı hiçbir şeysiz, parasız, gıdasız ve işsiz kaldı. Sırtlarındaki kıyafetlerinden başka bir şeyleri olmaksızın yoksul bir şekilde yer değiştiren mülteciler, gittikleri yerlerde de ister komşu ülkeler ister Sudan’ın diğer bölgeleri olsun, yine neredeyse hiçbir yardım alamıyorlar. Çünkü gittikleri bölgeler de yoksul bölgeler.

Sudan halkıyla uluslararası dayanışma ihtiyacı

2019’dan 2021’e kadar süren halk ayaklanmasının büyük mücadele deneyimi, bir yandan emekçi halkın örgütlendiğinde, birleştiğinde ve seferber olduğundaki muazzam gücünü gösterdi. Ama aynı zamanda, çıkarları mevcut düzenin devamıyla, kapitalist sömürünün garanti altına alınmasıyla ve ülke kaynaklarının yağmalanmasının sürdürülmesiyle örtüşen burjuva partilerin ve silahlı fraksiyonların, bu amaçla Avrupalı, Arap ya da Rus emperyalist güçleriyle anlaşma yolları aradığını da gösterdi. Demokratikleşme vaatlerine defalarca uymadılar. Bugün altın madeninin yağmalanmasını merkezine almış bu yarısömürge kapitalizmi halkı daha fazla yoksulluk ve açlığa mahkûm ederken ülkeyi de perişan bir hale getirmiş durumda. Halkın ekonomik talepleri ülkenin tarihsel kriziyle karşı karşıya. Gerçek bir demokratik çözüm ancak emekçi halkın ve gençliğin yararına alternatif bir önderliğin inşasından, devrimci direniş komitelerinin yeniden örgütlenmesinden, askeri diktatörlüğün iki fraksiyonunun da devrilmesini sağlayacak, yağmacı Rus, Avrupalı, Siyonist veya Arap uluslararası madencilik şirketlerini ülkeden defedecek ve işçiler, gençler ve kadınlardan yana bir hükümet için mücadele ile mümkün.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak Sudan halkının gösterdiği hayatta kalma mücadelesiyle uluslararası dayanışma çağrısında bulunuyoruz. Arap ve Afrikalı emekçi halk ve gençlerle dayanışma içerisindeyiz ve onların emperyalist kapitalizme, Afrika’daki patron hükümetlerine ve diktatörlüklere, ayrıca Ortadoğu’da İsrail’in soykırımcı Siyonist sömürgeciliğine son verme yönündeki birleşik mücadelesinin yanındayız. Emperyalist kapitalizm, doğuşundan itibaren, kölelik ve sömürgecilikle birlikte, Kuzey Afrika da dahil olmak üzere Afrika kıtasını dünyadaki en derin yoksulluğa, yağmaya ve baskıya sürükledi.

30 Nisan 2024

İşçiler örgütlü ve güvenceli çalışmak için direniyor

0

Asgari ücret çoktan açlık sınırının altında kalmış durumda ve emekçilerin alım gücü her gün biraz daha zayıflıyor. İşçiler, en temel gereksinimlerini karşılamanın dahi imkânsızlaştığı bir ekonomik saldırı dalgasıyla karşı karşıya. Hal böyleyken hükümet cephesinden gelen, asgari ücrette ara zam yapılmayacağına dair açıklamalar sermaye sınıfının bu saldırıyı sonuna kadar götürmek niyetinde olduğunu gösteriyor. Bu karamsar tabloyu değiştirmek için işçilerin elinde birlikte davranmak ve mücadele etmek dışında bir seçenek bulunmuyor.

Nitekim henüz karşı karşıya olduğumuz saldırı dalgasının boyutuna denk bir ayağa kalkıştan bahsetmek mümkün görünmese de sendikalı ve güvenceli çalışma talebinin öne çıktığı grev ve direnişleri sürdüren işçilerin yanına yeni işyerlerinin isimleri ekleniyor.

Tekgıda-İş ile gerçekleştirdikleri sendikal örgütlülüklerinin tanınması için direnişe geçen Iffco işçileri iki aydır direniyor ve SGK müfettişlerini harekete geçirmeyi başardılar. Manisa’da Basın-İş’te örgütlenen Pilenpak işçilerinin grevi bir ayı geride bıraktı. Gebze’de Birleşik Metal-İş’in örgütlü olduğu Mersen’de işçiler toplu sözleşme için greve çıkarken, Manisa’da yine Birleşik Metal-İş’in örgütlü olduğu HMS Makina ve İzmir’deki Purmo Grup’ta grev kararları işyerlerine asılmış durumda.

Lezita direnişi işçilerin insanca yaşamak için verdiği mücadelenin önlerine dikilen hangi engellere rağmen ne zorluklarla yürütüldüğünü gözler önüne seriyor. Öz Gıda İş sendikasında örgütlenmek için verdikleri çabalar yıllardır Lezita tarafından baskı ve işten çıkarmalarla, davalarla engellenmek istenen işçilerin grevi de patronun grevi kırmaya dönük işçi çalıştırma çabasıyla, grev alanına toprak dökülmesinden işçilere yüksek sesli ve “mesaj” içerikli müziklerin dinletilmesine dek varan psikolojik savaş taktikleriyle ve nihayetinde grev alanında coplarını kalkanlarına vura vura yürüyen kolluk güçlerinin devletin sınıf karakterini göz önüne seren mevcudiyetiyle karşılaşıyor. Tüm bu saldırılar karşısında Lezita işçilerinin grevi iki aya yakındır sürüyor ve emek örgütlerinin, sosyalist kurumların, kadın hareketinin desteği de direnişe moral güç taşıyor.

Besni’de Birtek-Sen’de örgütlenerek çalışma haklarının iyileştirilmesi için mücadeleye atılan Mega Polietilen işçilerinin üç haftayı bulan eylemi de işçilere karşı patron tarafından yönlendirilen çetelerin fiziksel saldırılarına, eylem çadırlarının yakılmasına, bizzat patron tarafından savrulan tehditlere rağmen kararlılıkla sürdürülüyor. İşçi sınıfının bu dönem için öncüleşen mensupları, sermayenin yıkım saldırısına karşı gerçekten güvenebilecekleri tek şey olan birliklerini sağlamayı ve örgütlenmelerini kabul ettirmeyi mücadelelerinin odağına koyuyor.

ABD’de üniversite öğrencilerinin soykırıma karşı Filistin’le dayanışma kampları

0

ABD’de Columbia Üniversitesi’nde Filistin için başlayan dayanışma kampları günlerdir sürüyor. Son sayılara göre ABD’de 48, Avustralya’da 2 ve Fransa’da 1 üniversitede dayanışma kampları kuruldu. Öğrenciler bütün gözaltı tehditlerine ve şiddete rağmen işgal karşıtı tutumlarını ısrarlı bir şekilde sürdürüyor ve üniversitelerini, işgale katkı sunan şirketlerden yatırımlarını çekmelerini ve Siyonist İsrail’i yalnızlaştırmalarını savunuyorlar.

Kamplarda eylem yapan öğrenciler temsilcilerini belirleyip ortak kararlar alıyor ve polisin ve üniversite yönetimlerinin şiddetine karşı tek vücut hareket ediyorlar. Ortak taleplerini ise kısaca şöyle belirtmek mümkün:

1) Üniversitelerin, işgal devletinin soykırımına destek veren bütün şirketlerden yatırımlarını geri çekmesi, verilen bütün finansal ve teknolojik desteğin kaldırılması

2) Baskıya maruz kalan ve yaptırım gören bütün öğrenciler ve akademisyenler için genel af

3) Siyonizmi eleştirmenin antisemitizm olduğu yönündeki ifade özgürlüğünü sınırlayan uygulamaların iptali

ABD’de son derece yaygın ve İsrail ile ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarları konusunda oldukça etkili olan Siyonist sermaye lobisi ise bu eylemleri korkuyla izliyor ve bastırmak için güvenlik bürokrasisine baskı yapıyor. Emperyalist ABD sermayesinin iki daimi temsilcisi olan Demokratlar ve Cumhuriyetçiler İsrail’in işgalciliğini koşulsuz savunuyor ve bu yüzden eylemlerin bastırılmasını istiyor.

Filistin’le üniversiteler içerisinde gerçekleşen bu dayanışma faaliyeti son derece önemli fakat gerçekten hedeflediği amaca ulaşmak istiyorsa yerine getirilmesi gereken son derece büyük iki görevle karşı karşıya: merkezileşmek ve dayanışma-boykot faaliyetini işçi sınıfı örgütleri olan sendikalara ve meslek örgütlerine taşımak.

Yerellerde yapılan eylemlilikleri başta bölgeler düzeyinde, sonra da ulusal düzeyde merkezileştirmek; yapılan baskıyı artırmak ve hareketin sürekliliğini sağlamak açısından son derece büyük bir görev olarak dayanışma hareketinin önünde duruyor. Elbette bu merkezileşme uzun vadede uluslararası düzeye de sıçramalı ve işgal karşıtı enternasyonalist mücadeleyi nihayetine ulaştırmalı.

Dayanışma-boykot faaliyeti işçi sınıfının içerisine taşınamazsa, dayanışma çadırları basit tabirle kent meydanlarına taşamaz ve üniversitelerde izole kalırsa zamanla sönümlenecek ve maalesef ortadan kalkacaktır. İsrail ekonomisini ayakta tutan en temel kaynaklardan olan ABD finansal yardımları ABD işçi sınıfının emeğine el koyularak sağlanıyor. Dolayısıyla ABD işçi sınıfı boykot faaliyetlerine katılarak şalterleri İsrail aleyhine indirmezse başarıya ulaşmak çok güç olacaktır.

İsrail’in uluslararası düzeyde yalnızlaştırılması ve her türlü kurumunun boykotlarla işlemez hale getirilmesi, Filistin direnişiyle dayanışma kurmak için son derece önemli bir fırsat. Bu yüzden dünya çapında bu tür dayanışmaları sürdürmeli ve artırmalıyız.

Siyonist İsrail Refah’ı tehdit ediyor, Filistin direnişi ise taleplerinde ısrarcı

0

Filistin direniş örgütlerinin korsan devlet İsrail’e karşı gerçekleştirdiği 7 Ekim silahlı ayaklanmasının etkileri devam ediyor. İsrail’in soykırım planı doğrultusunda 34 binin üzerinde şehit, 77 binin üzerinde yaralı ve 7 bin kadar Filistinlinin ise kayıp olduğu veya enkaz altında öldüğü düşünülüyor. Yıkımın boyutuna ilişkin olarak yakın zamanda yayımlanan BM Kalkınma Programı’nın raporuna göre “En iyi senaryoda savaş durur ve inşaat malzemeleri 2021’deki son Gazze krizinden beş kat hızlı teslim edilirse, yıkılan evlerin yeniden inşası 2040 yılını bulacak.” Mevcut tabloda ise İsrail hâlâ insani yardıma bile izin vermemekte diretiyor. Çok kısa bir süre önce yola çıkışı engellenen Özgürlük Filosu bu örneklerin başında geliyor.

İsrail’in uyguladığı soykırıma rağmen Siyonist rejim hâlâ hiçbir siyasi ve askeri hedefine ulaşamadı. Ne Gazze’deki direniş liderlerini öldürebildi ne de rehineleri ele geçirdi. Bunun yanında tarihte ilk kez Arap olmayan bir ulusun devleti, yani İran, İsrail’e füze atışı gerçekleştirdi. Ayrıca İsrail’in uluslararası alandaki yalnızlığı derinleşerek devam ediyor ve birçok dünya halkının seferber olması sayesinde İsrail’in destekçilerinin sayısı her şeye rağmen azalıyor. Gazze’deki askeri direnişi kıramayan Siyonist rejim, işgal ettiği 48 topraklarında da yerleşimci nüfus tarafından düzenlenen ve ateşkes talep eden protesto gösterileriyle baş etmekle meşgul.

Bütün göstergeler Apartheid rejiminin aleyhine işlerken, Netanyahu ise buradan çıkışı Refah’ı da işgal etmekte görüyor. Netanyahu’nun bu isteğine ABD’den “insani şartlarda” bir operasyon olduğu takdirde onay gelse de İsrail savaş kabinesi kendi içinde bölünmüş durumda ve ateşkesten yana olanların sayısı azımsanmayacak kadar fazla. Ayrıca Siyonist işgal ordusunun kurmayları da Refah’ın işgaline sıcak bakmıyor. Geçtiğimiz süreçte Askeri İstihbarat Teşkilatı Başkanı gibi kişilerin istifasını açıklamasıyla birleşince Refah’ın işgali güç görünüyor. Yine de siyasi geleceği bu savaşın sürmesine bağlı olan Netanyahu, aşırı sağ kabine üyelerine dayanarak işgal kararı verebilir. Fakat işgalin yol açacağı yeni krizlerin Siyonist savaş kabinesinin işini kolaylaştıracağını düşünmek için pek de sebep yok.

Siyonist rejimin Refah’ı işgal tehdidine rağmen Filistin direnişi Gazze’de işgalin son bulması, şeridin yeniden inşası ve Gazzelilerin yerlerine dönmesi karşılığında ancak bir rehine takası anlaşmasını kabul edeceğini ifade ediyor. Anlaşma görüşmelerinde uzun süre sonra olumlu gelişmeler olduğunu söyleyen Hamas heyeti durumu ele almak için Mısır’a gideceğini açıkladı. Hamas’a yakın Al Mayadeen gazetesinin haberine göre Siyonist rejimin son teklifi, ateşkesi ve Gazze’nin beş yıllık yeniden inşası planını içeriyor.

Ticareti durdurmak yetmez, tüm ilişkiyi kes!

0

Ticaret Bakanlığı “İsrail hükümeti, Gazze’ye kesintisiz ve yeterli miktarda insani yardım akışına izin verinceye kadar” İsrail ile ihracat ve ithalatın durdurulduğunu açıkladı. Önümüzdeki süreçte bu kararın samimiyeti test edilecek. Ama unutulmasın ki bu kararın seçim yenilgisi ve ABD ziyaretinin iptali ardından gelmesi tesadüf değil. Mesele Gazze’de yaşananlarsa, 7 Ekim’den bu yana aylardır süren soykırım sürecinde ticaretin artarak devam ettirilmesinin bir açıklaması yok.

Türkiye’nin 1949 yılında tanıdığı İsrail ile ekonomik ve diplomatik ilişkileri tarihsel olarak inişli çıkışlı bir seyir izlese de Türkiye her daim ilişkileri güçlendirmeye dönük bir tavır aldı. Marshall yardımlarıyla birlikte İsrail ile ticari ilişkilerin geliştirilmesi hedefiyle aktif bir dış politika sergiledi. Sonraki süreçte 1956 Süveyş Kanalı krizi, 1973 Petrol krizi gibi dönemlerde ekonomik ilişkilerde gerileme yaşansa da Özal dönemiyle yeniden ticari ilişkiler büyüme eğilimine girdi.

1995 yılında İsrail ile 0,44 milyar dolar olan dış ticaret hacmimiz, Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit imzalı Türkiye ile İsrail arasındaki serbest ticaret anlaşması sonrasında (1997) ivme kazanarak AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında 1,41 milyar dolara çıktı. AKP’li yıllarda 7 kattan fazla artarak 2022’de 8,91 milyar dolara kadar çıktı. Burada en önemli nokta ticaret dengesinin, Türkiye’nin lehine olması, yani İsrail’e yaptığımız ihracat ithalatımızdan hep daha fazla oldu. TÜİK verilerine göre 2023’te Türkiye’nin İsrail’e ihracatı 5,2 milyar dolar, İsrail’den ithalatı ise 1,6 milyar dolar seviyesinde gerçekleşti. Bu bir yıllık dönemde iki ülke arasındaki ticaret hacmi 6,8 milyar dolar oldu.

Mehmet Şimşek eliyle yürütülen ekonomi politikasının en büyük ayaklarından biri ihracata dönük ekonomik büyüme hedefi. Çevredeki dış ticaret fazlası verebildiğimiz ender ülkelerden olan İsrail’in ticaret pastasından MÜSİAD ve TÜSİAD’ın kolaylıkla vazgeçmeyecekleri ortada. Reuters’a konuşan ihracatçı firma sahipleri, bu kararı şaşkınlıkla karşıladıklarını, ihracat firmalarının siparişlerini üçüncü ülkeler üzerinden İsrail’e göndermenin yollarını aradığını söyledi. Dolayısıyla dağın fare doğurup doğurmadığını yakında göreceğiz.

Ticaret durdurulduysa cevap verilmesi gereken birkaç soru var. Azerbaycan petrolü Ceyhan üzerinden İsrail’e gidiyor. İsrail’in petrol ihtiyacının büyük bölümü buradan karşılanıyor. Bu ticaret hala devam ediyor mu? AKP iktidarları döneminde Türkiye ile İsrail arasında detaylarını bilmediğimiz bağlayıcı kaç ticaret anlaşması yapıldı? Bu anlaşmalarda tazminat koşulu var mı? Varsa Türkiye bunları ödeyecek mi?

Emperyalizme bağlı bir ülke olarak Türkiye ve onun sermaye kesimleri için İsrail ile ticaret, tarihsel olarak büyük önem taşımakta. Hatırlayalım, 7 Ekim’den önce Hindistan, BAE ve İsrail üzerinden geçecek enerji hattı projesine Türkiye’nin eklemlenmeye çalıştığını biliyoruz. Kısacası sermaye, İsrail ile ticaretten ve ilişkilerin geliştirilmesinden yana.

Biz ise bu korsan devletin tanınmaması gerektiğini söylüyoruz. Kürecik üssü kapatılmalı, İsrail ile tüm ticari ilişkiler süresiz ve koşulsuz olarak durdurulmalıdır. 97 yılındaki serbest ticaret anlaşması ve AKP iktidarlarında yapılmış tüm ticaret antlaşmaları tek taraflı ve tazminatsız iptal edilmelidir.

1 Mayıs 2024: Kemer sıkma önlemleri sertleşirken, birlik ihtiyacı derinleşiyor

0

1 Mayıs 2024, sendikal bürokrasilerin çıkarlarının ve ikameci siyasi anlayışların bir sonucu olarak, Türkiye işçi sınıfı ile emekçileri açısından parçalı ve bölünmüş bir tablo koydu ortaya. Türkiye’nin en büyük işçi konfederasyonu olan Türk-İş, 1 Mayıs’ı Bursa’da kutlarken, Hak-İş Konfederasyonu ise 1 Mayıs’ı Kocaeli’de kutlamayı tercih etti. DİSK ile KESK ise İstanbul’da, Saraçhane’ye çağrı yaptılar.

Kapitalist ekonomik krizin derinleştiği, Erdoğan ile Mehmet Şimşek öncülüğündeki kemer sıkma politikalarının sertleştiği, asgari ücrete ara zam yapılmayacağının açıklandığı, kamu sektörü ile emeklilerin gerçek enflasyon oranının altında bir zam alarak sefalet ücretlerine mahkûm olduğu mevcut durumun karşısında, 1 Mayıs 2024’te işçi hareketinin mevcut önderliklerinin birlikçi ve mücadeleci bir alternatifin yaratılmasından bilinçli bir şekilde kaçınmış olmasının sonuçları, yeni mücadeleler yaklaşırken ağır olacaktır.

Bunun nedeni, işçi hareketinin mevcut bürokratik önderliklerinin, birbirlerinden ayrışan ve işçi-emekçi kitlelerin en acil ve yaşamsal çıkarlarından farklılaşan çıkarlarında yatmakta. Türk-İş ile Hak-İş’in yalnızca 1 Mayıs için farklı illeri işaret etmelerinin değil, ancak kendi mitinglerinde sınıf temelli değil, milliyet temelli bir birlikçiliğe vurgu yapmış olmalarının altında, bu çıkarlar yatmaktadır.

DİSK ise, 1 Mayıs 2024’ün örgütlenme hazırlıklarının başladığı ilk andan itibaren, hem CHP’nin ihtiyaçlarına odaklanan, hem de bilgi alışverişinin dahi yapılmadığı sekter bir politika izledi. İstanbul’un işçi sınıfı ile emekçi sınıflarının kitlesel, mücadeleci ve birleşik bir 1 Mayıs’ını inşa etmeye çalışmak yerine, acil ekonomik sorunların yakıcılığı karşısında mekan tartışmasını suni bir biçimde gündemleştirerek, işçi sınıfına yönelik sendikal sorumluluklarını yerine getirmekten kaçındı.

31 Mart 2024 yerel seçimlerinde Orta Vadeli Programın (OVP) uygulayıcıları ve ekonomik enkazın sorumluları olarak görülenler ağır bir şekilde cezalandırılmışken, bu 1 Mayıs’ta, Türkiye’nin en büyük işçi-emekçi kenti İstanbul’da OVP’ye yönelik patron partilerinden bağımsız bir siyasal alternatifin öne sürülememiş olması, 1 Mayıs 2024’ün bilançosunun en olumsuz taraflarından birisini oluşturuyor.

İstanbul 1 Mayıs’ının CHP’nin gölgesinde geçmesinin en vahim sonucu, Saray rejiminin Mehmet Şimşek eliyle uygulamakta ve hazırlamakta olduğu yeni kemer sıkma politikalarına işçi-emekçilerin cephesinden bir yanıt üretilmemesi oldu. Zira CHP ve düzen muhalefetinin diğer unsurları, rejimin OVP’de açıkladığı önlemler ile uygulamaları desteklemekte.

Saray rejiminin, düzen muhalefetinin ve patronların OVP’sine karşılık bağımsız bir işçi-emekçi alternatifinin bu 1 Mayıs’ta sahneye konamamasının bir diğer önemli nedeni de, hem DİSK’in hem de ikameci siyasi anlayışın, Taksim Meydanı tartışmasını, sınıfın acil gündemlerinden kopuk bir şekilde, sekterce, sosyalist ve emekçi kamuoyuna dayatması oldu. Taksim tartışmasının vardığı nokta, Saraçhane’de CHP’yle yapılan sınıf işbirliği sonucunda, mücadele günü 1 Mayıs’ın CHP’nin siyasi manevra ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde kurgulanması ve rejimin kemer sıkma politikalarına hiçbir yanıt üretilmemesi oldu.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak, İstanbul, Saraçhane ve Bursa’nın yanı sıra, Manisa’da seferber olduk. Manisa’daki siyasi ajitasyonumuz ile talepler ve sloganlarımızın temelini Mehmet Şimşek’in kemer sıkma politikalarına karşı mücadele, OVP’ye karşı işçi sınıfının en yakıcı ihtiyaçları ve Filistin Direnişi oluşturdu.

1 Mayıs 2024’ün bilançosunu önümüze koyduğumuzda, rejimden ve patronlardan bağımsız bir Emek İttifakı’nın inşa edilmesi şeklindeki önerimizi, buradan bir kere daha ifade etmenin zorunlu olduğunu görüyoruz. Kemer sıkma politikalarının sertleşeceği önümüzdeki günlerde işçi sınıfı ile emekçilerin kazanımlarını, ücretlerini ve sosyal haklarını koruyabilmek ve emeğin milli gelirden aldığı payı muhafaza edip artırabilmek için, birleşik mücadele gücümüzü ortaya koyacak bir Emek İttifakı’nın yaratılması, artık daha fazla ertelenemez bir görev olarak karşımızda duruyor.

Patronlar, kendilerinin sorumlusu olduğu ekonomik krizin faturasını işçi sınıfına ve emekçilere kesmek isterken, bunun önüne geçebilmek ve krizin faturasını patronlara ödetebilmek için, 1 Mayıs 2024’te yükselttiğimiz talebi, bir kere daha vurgulama ihtiyacı hissediyoruz: Emekten tasarruf olmaz! Ücretlere 3 ayda bir gerçek enflasyon oranında zam!

İşçi kenti Manisa’da 1 Mayıs

0

Türkiye’nin en büyük işçi kentlerinden biri olan Manisa’da da 1 Mayıs coşkuyla kutlandı.

Saat 11’de başlayan yürüyüş için planlanan rota önceki senelere göre farklı oldu. Şehrin içinde yapılan yürüyüş sırasında evlerinde oturan, sokakta yürüyen insanlar alkışlarla ve sloganlarla kitleye destek oldu. Yürüyüş Valilik meydanındaki miting alanına girilmesiyle tamamlandı. Konuşmaların ardından türküler ve halaylarla birlikte kutlama gerçekleşti.

Mitinge katılan kurumlar arasında İşçi Demokrasisi Partisi, DEM Parti, Sol Parti, EMEP, Eğitim-Sen ve birçok sendika bulundu. İDP pankartlarında taşıdığı iki ana slogan çerçevesinde 1 Mayıs alanına yürüyüş gerçekleştirdi:

“Emekten tasarruf olmaz! Ücretlere 3 ayda bir gerçek enflasyon oranında zam!”

“Tek adam rejiminden ve kapitalist sömürüden kopuş için emekçiler yönetmeli!”

Atılan sloganlar ve öne çıkan talepler arasında en önemlilerinden birisi de, Manisa’nın en büyük fabrikasına sahip olan Zorlu holdingin İsrail’deki yatırımları oldu. Burada işçiyi sefalet ücretine mahkum eden Zorlu holding, Filistin halkı katledilirken İsrail ile enerji ticareti ara vermeksizin sürdürdü. Bu ticaretin sonlandırılması için işçilerin birleşik ve örgütlü mücadelesine çağrı yapıldı.

Ekonomik yıkımdan sorumlu olanların emekçiler değil sermaye ve Saray iktidarı olduğu sloganlarla dile getirildi. İDP uzun yıllardır var olan emek ittifakı çağrısını bu yılki 1 Mayıs alanında da tekrarladı. “Sefalet ücretlerine mahkûm olmamak için, vergide adalet adına mücadele etmek için, eşit işe eşit ücret için sendikalar, sosyalist partiler ve emek örgütleri olarak Emek İttifakı’nda buluşalım” diyerek bütün sendika ve sol partilere çağrıda bulundu.

Türk-İş’in 1 Mayıs Bursa mitingi

0

2024’ün en kitlesel 1 Mayıs mitingi Bursa’nın Nilüfer ilçesinde gerçekleşti. Türk-İş’e bağlı sendikaların katıldığı mitinge on binlerce işçi ve emekçi katıldı. Mitingin ana talebinin vergi dilimlerinin yeniden düzenlenmesi ve “az kazanandan az, çok kazanandan çok vergi alınması” olduğunu söyleyebiliriz. Vergide adalet talebini neredeyse alandaki bütün sendikalar kullandı, fakat bunun dışında işçi ve emekçilerin temmuz ayında zam, sendikalaşmanın önündeki yasal ve fiili engeller gibi temel sorunlarına karşılık gelecek talepler yok denecek kadar azdı. Bu noktada bazı mücadeleci sendikaları ve şubeleri ifade etmeden geçmek olmaz. Özellikle TÜMTİS, Petrol-İş Gebze şubesi, Tekgıda-İş ve Sağlık-İş gibi sendikalar ve bazı şubeler gerek talep ve sloganları ve gerekse hazırladıkları dövizlerle mitingin genel atmosferinden daha ileri bir noktayı temsil ettiler.

Güçlü katılım fakat birlikten uzak bir miting

Katılımın yüksek olduğu miting bu açıdan oldukça olumlu olsa da 1 milyonun üzerinde üyesi olan Türk-İş’in üye tabanını yeterince seferber etmediği net bir şekilde göze çarpıyordu. Bunun dışında Bursa’da Türk-İş’in yanı sıra DİSK-TTB-KESK-TMMOB’un öncülüğünde ayrı bir miting daha düzenlendi. Bu iki mitingin ortak bir şekilde tertip edilmemesini not düşmek gerekir. Diğer konfederasyonlar ile ortaklaşmamayı tercih eden Türk-İş yönetimi, aynı zamanda siyasi partilere ve özellikle sosyalistlere de alanı kapalı tuttu. Rejimi destekleyen Vatan Partisi’nin alanda bulunan tek siyasi parti olması ise Türk-İş yönetiminin de rejimi destekleyen tutumuyla elbette bir çelişki yaratmıyor.

Bu tercihin arkasında yatanın, işçi ve emekçileri seferber etmenin önüne geçmek isteyen sendikal bürokrasi olduğu ve bu tercihin de aslında bu amacın mekanizması olduğunu akıllarda tutmalıyız. Türk-İş bürokrasisi birleşik bir emek mücadelesinin önüne geçip, emekçilerin seferberlik dinamiklerine ket vurmaya çalışıyor. Bürokrasinin sınıf işbirlikçi yüzü böyle iken, sendikal bürokrasinin işçilerin taban basıncına karşı tamamen korunaklı bir alanda bulunmadığı da mitingde yapılan konuşmalardan kolaylıkla anlaşılıyordu.

Mitingin ana gövdesi: metal işçileri

Mitinge damgasını vuran sendika Türk-Metal oldu. Çerkezköy’den Bursa’ya kadar birçok ilden şubeleriyle alanda bulunan Türk-Metal sendikasının yüzlerce otobüsle taşıdığı işçiler mitingin ana gövdesini oluşturdu. Yine de Türk-Metal’in işyerlerinden sınıfın talepleri ekseninde ve uzun süreli bir çalışmayla 1 Mayıs’ı örgütlediği koşullarda mitingin çok kolaylıkla yüz binlere ulaşabileceğini ifade edelim.

Sendika kortejlerinin alana girmesinden önce alanın dolması ve miting meydanının birden çok kez dolup boşalması öne çıkan detaylardandı. Bu sebeple alan tercihinin işçi-emekçilerin tamamının sığamayacağı bir yerden yana kullanılmasının Türk-İş bürokrasisinin 1 Mayıs hazırlığındaki yaklaşımıyla paralel olduğunu söyleyebiliriz. Seçilen küçük alanın dışında da oldukça kısa bir program ile işçi ve emekçileri seferber etmek yerine zevahiri kurtarmanın hedeflendiği oldukça açıktı.

Sendikalı işçiler bürokrasiye güvenmiyor

Mitingde kürsüden iki konuşma gerçekleşti. Türk-İş Genel Başkan Yardımcısı Ramazan Ağar, katılan bütün sendikaları selamlayarak başladığı konuşmasında “Vergide adaletin sağlanmasını, tüm hakların korunup geliştirilmesini, kamuda taşeron işçilerin çözüme kavuşturulmasını istiyoruz,” dedi. Ağar’ın ardından söz alan Türk-İş Genel Başkanı Ergün Atalay ise konuşması boyunca vergide adalet, taşeron kamu işçilerin kadroya geçirilmesi, sendikalaşmanın önündeki engellerin kaldırılması, asgari ücrete ve emekli maaşına zam gibi işçi sınıfı ve emekçi halk kitleleri için yakıcı olan birçok sorunu gündeme getirdi. Bunların yanı sıra son günlerde gündeme gelen anayasa sorununa ilişkin de konuşan Ergün Atalay işçilerin de anayasa konusunda beklenti içerisinde olduğunu ve anayasanın işçiden yana olmasını gerektiğini söyledi. Atalay bu sorunları gündeme getirirken mitingi birlikte takip ettiğimiz birçok işçinin bu sözlere güvenmediğine kendi aralarındaki konuşmalarda şahit olduk. Türk-İş tabanının sendikal bürokrasiye güven beslemediğini farklı sektörlerden işçilerle miting boyunca yaptığımız sohbette sıkça duyduk. Fakat bu güven kırılmasının bürokrasiden tam bir kopuş ve henüz ona karşı mücadele anlamına gelmediğini eklemek lazım. Sendikal bürokrasiye güvenilmese de hâlâ sınıfın önemli kesimlerinin “başkandan” bir şeyler beklemeye devam ettiğini belirtmeliyiz.

Kıdem tazminatına saldırıya karşı genel grev

Ergün Atalay’ın konuşmasındaki en önemli başlıklardan birisi de kıdem tazminatı oldu. Özellikle Mehmet Şimşek’in kemer sıkma politikası olan OVP ile tekrar gündeme gelen kıdem tazminatına yönelik saldırı planına ilişkin konuşan Atalay şunları söyledi: “Dört ay evvel Türk-İş Genel Kurulunu yaptık. Aldığımız kararlardan bir tanesi kıdem tazminatıyla ilgili. Kıdem tazminatıyla ilgili ülke gündemine getirirseniz genel grev yapacağız. Aynen aynı noktadayız. Bir adım geri yapmayız. Allah şahidim, Türkiye’yi durdururuz. Bursa’da Türk-İş’in 106 bin üyesi var. Topladığı zaman 500 bin kişilik aileyiz. 500 bin kişilik aile.”

Atalay’ın bu sözleri elbette önemli fakat görece bu sert çıkışı sendikal bürokrasinin kıdem tazminatını gerçekten çok önemli gördüğü ve korumak istediği bir kazanımdan öte sendikalı işçi tabanın basıncı olarak okumak daha doğru olacaktır. Eğer Türk-İş bürokrasisi kıdem tazminatını gerçekten korumak isteseydi on yıllar içinde 7,5 kattan 1,8 kata düşen kıdem tavanına saldırılara karşı işçi ve emekçileri seferber edebilirdi. Fakat ne Atalay ne de diğer sendikal bürokratlar gerçek anlamda bir işçi-emekçi seferberliğinden yana. Bunun sebebi ise böylesi seferberliklerin kendilerinin kontrolünün dışına çıkma ihtimali ve sendikal bürokrasiyi de ezip geçme potansiyeli. Yani Türk-İş bürokrasisinin korkulu kâbusu, kısmi seferberliklerin kontrolden çıkmasıdır.

“Yerli ve milli” 1 Mayıs

Ergün Atalay sözlerinde yerli ve millilik vurgusu yaparak rejimi sorgulamaya açmayan ve onu destekleyen bir çerçeveden konuştu. Özellikle konuşmanın bu kısmı sendikal bürokrasinin işçi sınıfını nasıl sistem içerisinde tutmaya çalıştığının ve işçi sınıfının yaşadığı sorunların sorumlusu olan Tek Adam rejimini sorgulamaya gitmesinin önünü almaya çalıştığının göstergesi niteliğindeydi: “Bu ülkede yaşayanların, bu ülkede nefes alanların bayrakla problemi olmayacak, Atatürk’le problemi olmayacak, İstiklal Marşı’yla ilgili problemi olmayacak, devlet başkanıyla ilgili problemi olmayacak, emekliyle ilgili problemi olmayacak, kadınla ilgili problemi olmayacak, engelliyle ilgili problemi olmayacak.”

“Seneye İstanbul’dayız”

Kadın işçilere yönelik ayrımcılık ve eşdeğer işe eşit ücret gibi sorunlardan söz eden Atalay, kadın işçilerin sendika yönetiminde daha aktif olması gerektiği söyledi. Sözlerine son vermeden önce Türk-İş’in seneye 1 Mayıs’ta İstanbul’da olacağını vurguladı. Daha önceki senelerde de birçok kez 1 Mayıs’ı İstanbul’da kutlayacaklarını açıklayan Türk-İş bürokrasisinin yine birçok kez kendi aldığı kararı çiğnediği ise hafızalarda. Bu tutumun arkasında da yine birleşik ve kitlesel bir 1 Mayıs’ı örgütlemekten kaçmak ve ülkenin en büyük işçi kentinden 1 Mayıs kutlamalarını uzak tutmak niyetinin olduğunu biliyoruz. Yine de Ergün Atalay’ın bu çıkışının arkasında taban basıncının yattığını unutmamak gerekiyor.

Gazze’deki soykırıma karşı ABD’de öğrencilerin kitlesel seferberliği

0

Filistin’le dayanışma gösterileri dünya çapında devam ederken, Gazze’deki soykırıma karşı yeni bir büyük öğrenci protestoları dalgası ABD’nin önde gelen üniversitelerinin kampüslerine yayılıyor. Protestoların başladığı Columbia Üniversitesi’nde öğrencilerin toplu olarak gözaltına alınması ve yüz yüze derslerin kaldırılmasıyla protestolar durdurulmaya çalışıldı. Hükümet, bizzat Başkan Biden ve ABD’deki Siyonist kuruluşlar da öğrencileri saçma bir şekilde “anti-Semitik” olmakla suçlayan bir kampanya başlattı. Trump da aynı şeyi söyledi ve Biden’ı bu gösterileri engellemek için “yeterince çaba göstermemekle” suçladı. Ancak bu baskıcı önlemler ve iftiralar eylemleri durduramazken, öğrenciler arasında büyük bir öfkeye yol açtı ve protestolar akademisyenleri de kapsayacak şekilde genişledi.

Polis, New York Üniversitesi ve Yale’de kurulan kampları dağıtmaya çalışırken onlarca gözaltı gerçekleştirdi. Columbia’da ise 100 öğrenci gözaltına alındı. Filistinlilerle dayanışma amacıyla düzenlenen gösteri New York’ta şehrin sokaklarına yayıldı. Kaliforniya Politeknik Eyalet Üniversitesi de protestolar nedeniyle kapılarını kapattı. Minnesota Üniversitesi’nde öğrenciler kurumun İsrail ile her türlü ilişkisini kesmesini talep ederken, Ohio Eyalet Üniversitesi’ndeki öğrenciler de üniversitelerinin İsrail ile bağlantılı şirketlere yaptığı yatırımları açıklamasını ve bunların iptal edilmesini talep ediyor.

Genel olarak tüm öğrenciler ABD hükümetinin İsrail’e verdiği askeri desteği durdurmasını talep ediyor. Bu devasa seferberlik muazzam bir halk sempatisine sahip. Amerikan nüfusunun yaklaşık yüzde 60’ı anketlerde ABD hükümetinin İsrail’e verdiği desteğe karşı olduklarını ifade etmişlerdi.

Bu gösteriler ABD’de daha önce gerçekleşmiş olan geniş çaplı protestoları devam ettirmekte ve genişletmektedir. Aylardır devam eden halk protestoları, gösteriler ve üniversite öğrencilerinin okullarda kamplar kurmaları gibi gelişmeler, 50 yıl önce büyük bir siyasi krizle sonuçlanan ve ABD’yi 1975’te Vietnam’dan çekilmeye zorlayan Vietnam Savaşı sırasında yaşanan eylemliliklerle oldukça benzerlikler içermekte.

“Özgürlük Filosu” ile dayanışma

Dünya halklarının Filistin’le dayanışmasının bir diğer göstergesi de 21 Nisan Pazar günü Türkiye’den Gazze’ye doğru yola çıkacağı duyurulan, yaklaşık 5.000 ton insani yardım, gıda ve ilaç yüklü üç gemi ve dünyanın dört bir yanından 800 aktivistten oluşan Özgürlük Filosu. Ancak filo lehine düzenlenen halk gösterilerine rağmen filonun Türkiye’den yola çıkmasına henüz izin verilmedi. İsrail’le suç ortaklığı yapan başlıca emperyalist devletler olan ABD ve Almanya, filonun yola çıkmasına izin vermemesi için Türkiye’ye baskı yapıyor. Bu arada Gazze nüfusunun yarısı açlık çekiyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, Filistin’le dayanışma için dünya çapında yürütülen bu kampanyanın bir parçasıyız ve devletlerin ve kurumların İsrail ve Siyonist şirketler ve kurumlarla olan tüm ekonomik, ticari, kültürel ve askeri anlaşmaları iptal etmesini talep eden Amerikalı öğrencilerle dayanışma içindeyiz. Filistin halkının acil insani yardım talebi kapsamında, Türkiye’deki özgürlük filosunun Gazze’ye insani yardım götürmesine izin verilmesi yönündeki halk talebini destekliyoruz! Filistin halkını destekleyen Amerikalı öğrencilere yönelik baskılara hayır! Gözaltılar serbest bırakılsın! Başta ABD’nin her gün gönderdiği devasa miktardaki silahlar olmak üzere İsrail’e tüm mali ve askeri yardımların derhal durdurulmasını talep ediyoruz. Kahrolsun soykırımcı ve apartheidcı İsrail devleti! Yaşasın Filistin halkının kahramanca mücadelesi! Nehirden denize özgür, birleşik, ırkçı olmayan ve demokratik bir Filistin için!

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

25 Nisan 2024

Tarihte bu ay: Nahuel Moreno 100 yaşında

0

100 yıl önce 24 Nisan tarihinde, Dördüncü Enternasyonal kurucusu Lev Troçki’nin en ilkeli ve ısrarlı takipçilerinden, uluslararası Troçkist hareketin devasa figürü Nahuel Moreno dünyaya geldi. Moreno ömrünü, küresel mali oligarşiye karşı dünya proletaryasının mücadele partisi olan Enternasyonal’i ve sosyalist devrimin siyasal öznesi olan devrimci partileri inşa etmeye adadı. Nahuel Moreno’nun hayatı belirleyen başlıca etken, işçi sınıfının kapitalizmi ilga etme ve kendi iktidarını tesis etme mücadelesiydi. Onun hem şahsi hem de siyasi bütün yaşamına yön veren itki, insanlığın önündeki en onurlu mücadele olma özelliğini taşıyan bu görev olmuştur.

24 Nisan 1924’te Arjantin’de dünyaya gelen Moreno’nun ayırt edici siyasi saplantısı, Troçkizmi işçi sınıfı içinde inşa etmeyi başarmaktı. Siyasal mücadelesinin daha başlangıç yıllarında açığa çıkan onun bu tutkusu, hayatının sonuna dek sürecekti. Moreno, Arjantin Troçkizminin kafelere ve entelektüel tartışmalara hapsolan zaaflarla dolu mevcut durumunu hızla aştı ve GOM’u (Marksist İşçi Grubu) bir işçi mahallesi olan Villa Pobladora’da inşa etmeyi tercih etti. İlk politik eseri, Leninist partinin esasları üzerine bir broşürdü. GOM kısa bir süre sonra Anglo-Ciabasa fabrikasında et üretim işçilerinin grevinin önderliğindeydi.

1948’de Dördüncü Enternasyonal’in İkinci Kongresi’ne katıldığında, daha sonra kendisinin “Avro-Troçkizm” olarak kategorize edeceği akımlarla, bu deneyimler üzerinden tartıştı: Troçkist partiler propagandizmi bir kenara bırakmalı ve emekçi kitleler içinde kendilerini inşa etmeye odaklanmalıydılar.

Moreno, Enternasyonal içinde ortaya çıkan Pablocu-Mandelci revizyonizme karşı da benzer bir mücadele verdi: Kitlelere ulaşma mazereti adı altında Troçkist partilerin likide edilmesi ve Stalinist veya küçük burjuva milliyetçi, gerillacı grupların içine girilmesi çizgisi, bir intihar anlamına geliyordu. Ne pahasına olursa olsun, devrimci partinin inşası burjuvaziden ve reformizmden bağımsız bir şekilde sürdürülmeliydi. Taktiksel esneklikler gösterilebilirdi, ancak politik ve örgütsel bağımsızlıktan vazgeçilemezdi. Bu doğrultuda, Mandelci önderlik 1960’larda Latin Amerika seksiyonlarını gerilla ordularına dönüştürüp kadroların fiziksel olarak imha edilmesine yol açarken, Moreno bu ölümcül yönelime karşı çıktı ve işçi hareketi içinde Leninist partinin inşasını savundu.

Moreno bu doğrultuda 1972’de PST’yi (Sosyalist İşçi Partisi) kurdu. PST işçi hareketinin öncüsüydü ve bu nedenle kısa sürede faşist hareketin hedefi haline geldi. Onlarca PST üyesi devrimci işçi, faşistler tarafından katledildi. Ardından gelen darbede PST başarılı bir şekilde yeraltına çekildi ve uzun askerî diktatörlük yılları boyunca işçi hareketini örgütlemeye devam etmeyi başardı. Askerî diktatörlüğü yıkan seferberliğin öncülerinden birisi de bu sayede PST oldu. PST, MAS (Sosyalizme Doğru Hareket) ismini alarak binlerce militanıyla Arjantin solunun ve dünya Troçkizminin en kitlesel partisi halini aldı.

Bugün Morenizm, hiç olmadığı kadar siyasal olarak günceldir. Morenizm bugün, işçi sınıfının burjuvaziden ve bürokrasinden bağımsız bir Leninist parti inşa etme gerekliliğinin ve sosyalist devrim aracılığıyla bir işçi-emekçi hükümetinin kurulması mücadelesinin politik ve teorik olarak en keskin ve açık öğretisi olmayı sürdürmekte. Sosyalizm içi başka hiçbir akım, bu iki stratejik göreve bağlı kalmayı sürdürmemektedir. Ya partinin niteliği ya da devrimin niteliği hakkında ortaya atılan yeni sınıf işbirlikçi, ikameci, hareketçi ve revizyonist önermeler, kapitalizme tanınan kapitülasyonlar ile sonuçlanmaktadır. Bu bakımdan Morenizm bizim için bir aspirin değildir, ancak bağışıklık sistemimizin adının kendisidir.

Antalya teleferik “kazası” ve yargı süreci

0

Antalya büyükşehir belediyesine bağlı ANET şirketinin yönetimi altında olup işletmesi ve bakımı Megatower AŞ tarafından yapılan teleferikte ihmaller sonucu kaza gerçekleşti. 12 Nisan’da gerçekleşen bu kazada 1 kişi ölürken 10 kişi yaralandı. Havada kalan diğer kabinlerin içerisinde bulunan 184 kişi gün yaklaşık 24 saatin sonunda kurtarıldılar. Seçimlerden önce şirketin başında olup, 2024 yerel seçimlerinde Kepez Belediye Başkanı seçilen Mesut Kocagöz ve birkaç kişi daha tutuklandı. Tutuklanan belediye başkanı AKP döneminde iştirak şirketin başına getirilse de CHP döneminde de pozisyonunu korumuş ve ardından 31 Mart seçimlerinde CHP’nin Kepez Belediye Başkanı adayı olarak seçilmişti.

Kaza ile ilgili hazırlanan ön bilirkişi raporunda çok sayıda ihmalin olduğu dikkatleri çekiyor. Bu ihmaller arasında bakım ve onarımını yapan şirket çalışanlarının bazılarında iş konusunda yeterlilik belgesinin olmadığı var. Ama en önemli iddia kabinlerde ve direklerde bulunan somun, cıvata gibi materyallerle ilgili. Şirketin uzun yıllardır yaptığı bakımlarda tuttuğu kayıtlar incelendi ve bu kayıtların arasında, somun ve cıvatalardaki deformasyon, boşluk oluşumu, oksitlenme gibi durumlar için değişim işleminin yapıldığına dair hiçbir kayıt bulunamadı. Bu bakımlar yapılmış olsaydı belki de bu kaza hiç yaşanmamış olacaktı. Bu iddia henüz mahkeme tarafından kesinleşmiş olmasa da emekçilerin hafızasına kazınmış olan onlarca deneyim bu iddiayı dikkate almak için yeterli.

Çorlu ve Pamukova gibi tren kazaları, madenlerde yaşanan kıyımlar, İliç’teki altın madeninde henüz bedenlerine bile ulaşılamayan 7 işçi bize bu ülkede insan hayatının sermaye karşısında hiçbir önemi olmadığını kanıtlıyor. Bu bakımların eksik yapılmış olmasından tutun, heyelan ihtimaline karşı uygun fizibilite çalışmalarının yapılmamış olmasına kadar tüm detaylar bize bu olayın “kaza” diyerek geçiştirilmesinin doğru olmadığını gösteriyor.

Her ne kadar olayın ardından kimi tutuklamalar yapılmış olsa da, Çorlu tren kazası gibi her şeyin gün gibi ortada olduğu bir katliamda bile gerçek sorumluların ceza almamış olması, bu olayda da yargıya olan güvensizliği açıklıyor. Özellikle davaya bakan savcının Gezi Davası gibi ısmarlama bir iddianameye dayanan bir davanın savcısı olması Antalya’da da gerçek sorumluların hesap vermekten kurtulacağına dair meşru bir kuşku uyandırıyor.

Bu kuşkuların ortadan kalkması için, dava emekçilerin, meslek odalarının, işçi sendikalarının söz hakkının olduğu bir bilirkişi heyeti tarafından denetlenmeli ve bu demokratik örgütlerin davaya müdahil olması sağlanmalıdır.

İhmallerden dolayı yaşanan bütün bu kazaların önüne geçmenin yolu, işçilerin denetimde ve yönetimde aktif olarak bulunmasından geçiyor. Sermayenin kâr odaklı politikası ihmallerin oluşmasındaki en önemli faktör. Biz bu politika karşısında işçi denetiminin her alanda uygulanmasını savunuyoruz.