Ana Sayfa Blog Sayfa 21

Arjantinli sosyalistler: Aşırı sağcı Milei kazandı. İşçilere saldırı planıyla yüzleşmeye!

0

Aşağıda okuyucularımızla, İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in Arjantin seksiyonu olan Sosyalist Sol’un (Izquierda Socialista), Arjantin başkanlık seçimlerinin aşırı sağcı aday Javier Milei tarafından kazanılmasının ardından yayımladığı deklarasyonu, okuyucularımız ile paylaşıyoruz.

***

Soykırım savunucusu Victoria Villarruel ile birlikte aşırı sağcı Milei oylamayı kazandı ve yeni hükümeti kuracak. Soykırımı meşrulaştıran, işçilere, kadınlara, lgbti+lara, gençlere yönelik bir saldırı planının hayata geçirilmesini öneren son derece tehlikeli bir aşırı sağ formülün zaferi maalesef bu şekilde tamamlandı.

Alberto Fernández, Cristina Kirchner ve başkan adayı Sergio Massa liderliğindeki Peronist “Anavatan için Birlik” hükümetinin neden olduğu felaket öyle bir boyutta ki, bu felaket halkın nefretini yanlış bir şekilde aşırı sağcı bir seçeneğe kanalize etti ve böylece Bolsonaro tipi yeni bir karakterin iktidara erişmesine olanak sağladı.

Kitleler, bu dört yıl boyunca bizi %140’lık bir enflasyona sürükleyen, ücretlerimizin ve emekli maaşlarımızın gerçek anlamda talan edilmesine neden olan, IMF ile yapılan anlaşma uyarınca bizi aşırı yoksulluğa sürükleyen bir hükümete karşı oy kullandı. Bütün bunlar olurken şirketler, bankalar, çok uluslu şirketler ve uluslararası tefeciler muazzam servetler elde etti. CGT’nin, CTA’nın ve tüm hain sendika bürokrasisinin kınamakta olduğumuz suç ortaklığına dayanan yeni kemer sıkma politikaları uygulandı.

Buna, Milei’nin ortaya çıkışı ve zaferi için bir üreme alanı olarak önceki tüm patron hükümetlerinin sorumluluğu da ekleniyor ve ne yazık ki, PASO’nun (ön seçimlerin) daha önce gösterdiği gibi, işçi sınıfının ve halkın büyük kesimlerinin yanlış bir şekilde onun bir çıkış yolu olabileceğine inanarak zaten Milei’ye oy verdiğini gösteriyor. Ancak Milei ve Villarruel, diktatörlüğü, bizi yeni bir felakete ve dört yıllık Macrizm’e sürükleyen 1990’ların Menemist hükümetini savunduklarını gösterdiler. Bizi boyunduruk altına alan ve sömüren Amerikan emperyalizmini ve Filistin halkına karşı gerçek bir soykırım uygulayan Siyonist İsrail Devletini model olarak öneren de aynı Milei’dir.

PASO’lardan sonra milyonlarca insan genel seçimlerde oy kullandı; ardından ikinci turda Milei’ye karşı, istemeyerek de olsa Massa’ya oy verdiler (biz Sosyalist Sol olarak bu oylamada kitlelere eşlik ettik), ancak sonunda hükümete duyulan öfke galebe çaldı.

Bugün ülkede yeni bir sayfa açılıyor. Biz, herhangi bir siyasi destek vermeden, Milei’ye karşı Massa’ya eleştirel oy vermeye çağrı yapmıştık. Solun ve İşçilerin Cephesi – Birlik (FIT-U) üyesi Sosyalist Sol olarak işçilere, militan toplumsal örgütlere ve sendikalara, işsizlere, öğrenci hareketine, sokaklarda yasal kürtaj hakkını kazanan kadın hareketine ve gençliğe, Milei ve Villarruel’in öne sürdüğü daha kapsamlı kemer sıkma, yağma ve köleleştirme politikasıyla, birlik içinde yüzleşilmesi çağrısında bulunuyoruz. Ücretleri ve emekli maaşlarını, kamu sağlığını ve eğitimi savunalım; özelleştirmelere, işten çıkarmalara ve açıklanan tüm kemer sıkça politikalarına karşı çıkalım.

Ayrıca, bu seçim yılı boyunca ve Solun ve İşçilerin Cephesi – Birlik’in mücadelelerinde öne çıkardığımız üzere, IMF ile bağları koparmak ve işçiler için tek çıkış yolu olan tefeci borçların ödemesinin durdurulması için mücadele etmeye çağrıda bulunuyoruz. Ayrıca protestoların kriminalize edilmesine karşı duruyoruz. Darbecilerin cezasızlıkla ödüllendirilmesine karşı mücadele ettiğimiz geçmiş yıllarda yaptığımız gibi bugün de, soykırımı reddeden Hafıza, Hakikat ve Adalet Buluşması ile demokratik özgürlükleri, gösteri yapma hakkını savunuyoruz.

Sosyalist Sol, Milei ve Villarruel’in uyguladığı işçi karşıtı ve halk karşıtı politikalarla, işçiler, militan sendikacılık ve sol aracılığıyla yüzleşilmesini savunuyor. Bu bağlamda tüm hükümetlerin karşısındaki tek siyasi alternatifin, yani Solun ve İşçilerin Cephesi – Birlik’in güçlendirilmesi çağrısında bulunuyor ve işçiler için kalıcı bir çözümün yaratılması için mücadele ediyor.

19 Kasım 2023

Yemeksepeti depo işçileri haklarını talep ediyor!

0

Yemeksepeti depo işçileri, Yemeksepeti İşçi Komitesi aracılığıyla yayımladıkları bir metinle ücretlerinde iyileştirme ve sosyal haklar talep ettiler. Depo işçilerinin komiteleri aracılığıyla yayımladıkları metni, aşağıda okuyucularımızda paylaşıyoruz.

***

Yemeksepeti depo işçileri haklarını talep ediyor!

Geçtiğimiz çalışma dönemi içinde Yemeksepeti firması farklı departmanlarda birtakım değişiklikler gerçekleştirdi. Bunlardan en göze çarpanı lojistik departmanının kapatılması ve motokuryelerin tamamen esnaf kurye modeline dönmesi oldu. Bu değişiklikler kuryeleri güvenceli çalışma biçiminin dışına çıkartırken, bu sistem “paket başı ücretlerin tatmin edici düzeye çekildiği, asgari ücret miktarının bir haftada kazanılabildiği” gibi ifadelerle işçilere ve kamuoyuna duyuruldu.

Ancak bu değişikliklerin en az yansıdığı ve firmanın görünür yüzü olmayan depo işçileri asgari ücret ile çalışmaya devam etti. Yol ve yemek destekleri cüzi miktarda kalırken, satışları artırmak adına uygulanan indirim politikaları depo çalışanlarının iş yükünü katladı.

Kuryeler arasında paket başı çalışma sisteminde paket artışı olumlu karşılansa da bu durum, depocu için daha fazla yoğunluk, daha fazla esnek çalışma, daha fazla sömürü anlamına geliyor. Hizmet sektörünün bayramlarda, tatillerde, özel günlerde, düzensiz vardiyalarda çalışma gibi tüm olumsuz yanlarını yaşarken, bunların karşılığı olan insanca geçinecek bir yaşam ücretinden mahrum bırakıldık. Özellikle mevcut asgari ücret ile geçinmenin mümkün olmadığı yerlerde, ücret iyileştirmesi ve yeni işçi alımı yapmak yerine, başka bölgelerden işçi taşınarak, bir işçinin bir aylık ücreti ederinde otel masrafları göze alınıp üç günlük geçici çözümler ile değirmen döndürülmeye çalışıldı. 

Bulunduğumuz depo Manisa’nın kenar mahallesi sayılabilecek bir köşesinde. Size çektiğimiz ekonomik zorluğu bir örnekle açıklamak istiyoruz. Deponun bulunduğu binadaki kiralık bir dairenin ücreti 15.500 lira, satılık bir dairenin fiyatı 3 milyon lira civarında. Biz ise 11.500 lira artı yol yemek desteği alıyoruz. Her gün değişen vardiyalarda bayram seyran demeden neredeyse bir hiç uğruna çalışıyoruz. Her gün değişen fiyatlarla doyamıyor, barınamıyor, geçinemiyoruz! 

Yemeksepeti’nden talebimiz, bu depoları her koşulda açık tutan, temizleyen, düzenleyen bütün süreci eksiksiz yerine getirip firmayı ayakta tutan bizlere insan onuruna yaraşır bir ücret politikası uygulanmasıdır! Ücretlerimiz gerçek enflasyon oranında artırılsın! Promosyon hakkımız banka ve işveren arasında talan edilmesin! Promosyon hakkımızı istiyoruz! Fazla mesai ücretleri artırılsın ve zamanında yatırılsın! Ailelerimizden, sevdiklerimizden ayrı geçirdiğimiz bayram ve özel günlerin hakkını istiyoruz! Yol ve yemek ücretleri mevcut hayat pahalılığı dikkate alınarak derhal artırılsın!

***

Bir petrokimya işçisi: “Haklarımız için örgütleniyoruz”

0

Yeni girdiğim işyerinde belli bir zaman geçtikten sonra birçok çalışan arkadaş memnuniyetsizliklerini dile getirmeye başlayınca, daha fazla dayanamayıp sınıf çalışması için kolları sıvadık. Hatta gemileri dahi yaktık.

İşyerinde olumsuzluklar saymakla bitmez. Her ay sözde yanlış hesaplamalar yaparak maaşlarımızı eksik yatırıyorlar. Mesai çokça yapıldığı için ya mesailerden kesiyorlar ya da mesai yapmasak da ana ücretimizden kesiyorlar. İşyerinin kolu petrokimya olduğu için ortamda ağır bir koku var. Havalandırma sistemi yok. Sağlıksız koşullarda çalışmaya mecbur kalıyoruz. Yemekler ise o kadar kötü ki bazı zamanlar işyerindeki arkadaşlarla beraber evden yemek götürdüğümüz de oluyor. İşveren neredeyse her ay bir makine alırken, bize asgari ücreti layık görüyor.

Sömürü düzeni artık dayanılamaz bir hale geldi. Yeni işbaşı yapan arkadaşlar memnun olmayıp aynı gün işten ayrılıyorlar. Bu nedenle fazla mesaiye zorlanıyoruz. Ama mesailerden kazanım o kadar kötü ki, yüzde 50 mesai ücreti ne mutfak masrafını karşılıyor ne de kiramıza yetiyor.

Hal böyle olunca 3-5 arkadaş oturup bu konu hakkında yorumlar yapıp tartışmaya başladık. Bir arkadaşımız güzel fabrikalara geçmeyi önerdi. Başka bir arkadaşımız ise “Neden güzel fabrikalara gitmek zorundayız? Güzeli fabrikaya getirelim,” deyince sınıf çalışmasına yani sendikal örgütlenmeye karar verdik. Bu şiarla yola çıktık. Vardiyalarda arkadaşlarla konuşma çabasında bulunduk ama ne yazık ki geri dönüşler olumsuz olduğu için biraz umudumuz kırıldı. Sonrasında, İşçi Demokrasisi Partisi’nden arkadaşlarla irtibata geçmeye karar verdik. Bu konuda bize yardımcı olmalarını, kişileri ikna etmede ne gibi bir yol izlememiz konusunda önerilerde bulunmalarını ve eğitim toplantıları düzenlemeleri için talepte bulunduk. Birlikte bu konularda belli aralıklarla toplantılar yapmaya karar verdik. İlk toplantımızı iş hukuku ve haklarımız konusunda, iş hukukunda uzmanlaşmış bir avukatla gerçekleştirdik.

Bu ilk toplantı bizler için çok olumlu oldu. İş yasalarındaki temel haklarımızı öğrenmemiz moralimizi ve özgüvenimizi artırdı. İşyerindeki çalışmamıza güç kattı. Bir sonraki eğitim toplantımızı sendikal haklar ve sendikaların mevcut durumu üzerine yapmaya karar verdik.

Yaptığımız eğitim çalışmalarıyla kendimizi bilinçlendirmeyi ve işyerinde sendikal örgütlülüğü sağlayarak insanca yaşayacak koşullara ulaşmayı hedefliyoruz.

Bir izolasyon fabrikasında çalışan işçi

HMS Makina’dan bir işçi: “TİS’e müdahil olmalıyız”

0

Bir işçi kenti olan Manisa’da bulunan ve Birleşik Metal-İş’in örgütlü olduğu HMS Makina’da toplu sözleşme sürecindeyiz. İhracat ağırlıklı çalışan ve çeşitli alanlarda üretim yapan fabrikada yaklaşık 400 kişi çalışıyoruz. Fabrikada ayrıca çıraklık eğitimi veriliyor ve yaklaşık 100-150 çırak haftanın 4 günü üretimde yer alıyor.

Fabrikaya sendika 11-12 sene önce girmiş. Ama fabrikanın sendikalı olmasına rağmen örgütlü olduğunu söylemek güç. Çıplak ücretler asgari ücret düzeyinde. Bir yılı dolduran işçilere yılda 4 ikramiye veriliyor. İkramiyeler 12 aya bölünerek maaşlara ekleniyor.

Bu maaşlarla geçinmek mümkün olmadığı için mesailere kalmak zorundayız. Mesai ücretleri ise yüzde 60 farkla ödeniyor. Yani sendikalı olan pek çok işyerine göre, mesai ücretlerimiz de oldukça düşük kalıyor.

Son toplu sözleşme 3 yıllığına kabul edilmiş. Maaşlarımızın asgari ücret düzeyinde olmasının sebebi de bu. Toplu sözleşmeler neredeyse bütün metal fabrikalarında 2 yıllığına imzalarken, Birleşik Metal’in burada 3 yıllık sözleşmeyi kabul etmesi oldukça düşündürücü.

Peki şu anki toplu sözleşme sürecinde ne durumdayız? Maalesef ne sendikanın ne de biz işçilerin iyi bir sınav verdiğimizi söylemek mümkün. Sendikanın hazırladığı taslağa ilişkin işçilere dönük bir bilgilendirmesi olmadı. Taleplerin kabul edilmemesi durumunda işçileri eylemlere, gerekirse greve götürecek bir hazırlık söz konusu bile değil.

Sendikanın hali buyken, biz işçiler ne yapıyoruz? Sendika ve işveren arasındaki pazarlığı kollarımızı bağlayıp izleyecek miyiz? Sorumluluğu sendikaya atıp mevcut sefalet koşullarını kabul mu edeceğiz?

İşyerinde sendika olması tek başına yeterli olmuyor. İşçiler olarak toplu sözleşme süreçlerinde aktif bir şekilde yer almalıyız. Kaderimizi sendika yönetimlerine teslim edemeyiz. Sendikalarımıza sahip çıkmalıyız. İnsanca yaşayacak ücretlere, çalışma koşullarına ancak bu şekilde ulaşabiliriz.

HMS Makina’dan bir işçi

Patriyarka ve devletin evliliğinden doğan Türkiye Yüzyılı ailesi

0

İktidarın “aileyi güçlendirme” adı altında mevcut sosyal ve ekonomik yıkımı aile içinde örtbas etme projesi devam ediyor. Geçtiğimiz günlerde 8. Aile Şurası düzenlendi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan muhafazakâr yeni nesillerin yeniden üretimi için ailenin önemini vurgulayan konuşmalar yaptı. Lgbti+ düşmanlığını yineledi. Bir sonraki buluşmanın 3 Kasım’da Aile Sempozyumu’nda olacağını Adalet Bakanı’nın duyurusundan öğrendik. Adalet Bakanı’nın bu bileşende yeri ne derseniz, Türkiye Yüzyılı aile projesinin önemli hedeflerinden biri de “nafaka sorununu çözmek”.

Nafaka karşıtı siyasi ittifakın öncülerinden Yeniden Refah Partisi (YRP), Cumhur İttifakı çatısı altında girdiği Meclis’te verdiği ilk yasa teklifinin konusunu kadınların nafaka hakkının kısıtlanması hedefine ayırdı. Verdiği teklifin gerekçesinde nafaka kelimesinin geçtiği her yere “süresiz” ifadesini ekleyerek bir algı oyunu yaratılmaya çalışıldığı muhakkak.

Teklifte Medeni Kanun’a eklenmesi önerilen fıkra şöyle: “Nafakanın kesilmesi sonunda, alacaklı tarafın mağduriyetinin devamı halinde, mağduriyet Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığınca oluşturulacak fondan karşılanır.” Erkek egemenliğinin devlet eliyle nasıl korunduğu bir cümleyle ancak bu kadar güzel ifade edilebilirdi! Türkiye Yüzyılı ailesi projesinde; evlilik süresi içinde hiçbir karşılık almadan ev içi emek yükünü üstlenen kadınlar en iyi ihtimalde kayıtdışı ve güvencesiz işlerde çalışabilmişken, erkeğin yıllarca çalışmasına engel olduğu kadının ve bakım emeğini üstlenmediği çocuğun sorumluluğu Bakanlıkça oluşturulacak bir fona yüklenmiş durumda. Üstelik bu fon da aslında kamu kaynaklarına işaret ediyor, yani boşanan erkeğin sorumluluklarını hep birlikte üstleniyoruz. Oysa yoksulluk nafakası, evlilik süresince erkeklerin görünmeyen kadın emeğinden yararlanarak kazandıkları gelirin evlilik bittikten sonra görünürlüğünün sağlanıp kadına hakkının iade edilmesini mümkün kılan bir düzenlemedir. Pek tabii ki kazanılmış nafaka hakkımız haricinde boşandıktan sonra yoksulluğa düşen kadınların güvenceli iş bulabilmesi, babadan kocadan bağımsız sağlık sigortasının olması, kalacak yer bulabilmesi devletin de yükümlülüğündedir, ancak bu nafaka hakkıyla takas edilemez, erkeğin yükümlülüğü ortadan kaldırılamaz. YRP’nin nafaka yükümlüsü erkeklere ödül gibi verilen nafaka düzenlemesine esastan itirazımız var!

H.K.G. davasında adalet sağlandı mı?

Cumhurbaşkanı yine 8. Aile Şurası’nda “Anayasamızın 41. Maddesi çok açık ve nettir. Aile, Türk toplumunun temelidir. Devletin sorumluluklarını da ifade etmiştir. (…) Ahlak ailede kuşanılır. İnanç ailede yerleşir. Merhamet, şefkat, hürmet, sevgi ailede edinilir,” diyor. Oysa Türkiye Yüzyılı ailesinde şiddet, sömürü ve istismar var. Devletin çocukların ihmal ve istismardan korunmaları için önlem alıp almadığını yalnızca H.K.G. davasına bakarak bile görebiliriz. Faillere toplamda 66 yıl hapis cezası verilmesi vicdanları rahatlatmamalı. Daha önce iddianamesi HSK tarafından reddedilmiş, reşit olup boşandıktan sonra kendi davasını takip eden ve mahkemeyi ancak 6 yaşındaki nişan fotoğraflarını sunarak ikna edebilen bir kadının hukuk mücadelesinden bahsediyoruz. Ve elbette bu davayı sahiplenen onlarca kadın örgütünün yıllardır sürdürdüğü destek ve dayanışmadan… Oysa soruşturma genişlemedi, istismarda işbirliği olan kamu görevlilerine hiçbir ceza verilmedi. Ne çocuğun yaşını büyüten idari kurumlar ne de çocuğun hamileliğini gizleyen sağlık kurumları denetlendi.

Peki başka H.K.G’lerin olmadığının veya olmayacağının garantisi nedir? Zira çok açık ki kadınların, çocukların ve lgbti+ların maruz bırakıldıkları hak ihlalleri çoğu kez kamu kurumlarınca örtbas ediliyor. Bu yüzden H.K.G. kararı kimsenin vicdanını rahatlatmayacağı gibi, tüm kamu kurumlarının denetlemesi ihtiyacını ortaya çıkarıyor. Bu da bizi yeniden, devletin sorumluluklarını da sıralayan Anayasa’nın gerçekten uygulanması ve çocukları, kadınları, lgbti+ları erkek şiddetinden koruyacak denetim mekanizması öngören İstanbul Sözleşmesi’ne olan ihtiyaca götürüyor.

Termokar’da sonuna kadar haklı davamız

0

Sendikal örgütlenmenin anayasal hak olması maalesef hiçbir şeyi değiştirmiyor. Çalıştığımız işyerlerinde, fabrikalarda bu anayasal hakkımızı kullanmak son yıllarda AKP’nin Tek Adam rejiminin ve sendikal bürokrasinin engellere takılıyor. Bu da yetmezmiş gibi işverenlerin hukuksuzluklarına göz yumulması da ayrı bir mücadele konusudur.

Termokar’da başlattığımız sendikal mücadelemiz yıllar süren hukuk mücadelesi sonucunda kazanımla sonuçlandı. Ancak yargı her alanda olduğu gibi sendikal mücadele alanında da çok ağır işledi. Onurlu ve haklı geçen altı yıllık hukuki süreç sonucunda birçok arkadaşımız ya işten atıldı ya da işverenin baskısına boyun eğip işten ayrıldı.

Biz öncü işçiler olarak uğradığımız tüm baskılara ve sendikal bürokrasiye rağmen direnmeye devam ettik. Bu süreçte işveren, pandemi döneminde sendikal örgütlenmeyi kırmak için ücretsiz izin silahını kullanarak biz öncü işçileri cezalandırmaya çalıştı. Bizler yine yılmadık, pandemi döneminde kendi göbeğimizi kendimiz kestik ve fabrika önünde direnişe geçtik. Bu süreçte birçok demokratik kitle örgütü ve siyasal parti direnişimizi destekledi. Herkese, her şeye rağmen yaptığımız direnişimize deneyimleriyle, bilgi ve birikimleriyle hem bizleri donatan hem de maddi manevi anlamda bir an yanımızdan ayrılmayan, ömrünü işçilerin birliğine adayan ve elim bir kalp krizi sonucu aramızdan ayrılan Muhittin Karkın hocamız, Volkan Yaraşır hocamız ve İşçi Demokrasisi Partisi bizlerin her anlamda destekçisi oldu.

Fabrika önü direnişimiz sonuç verdi. İşveren bizlere işbaşı yaptırmak zorunda kaldı. Hiçbir baskıya boyun eğmedik. Fabrika yönetiminin ahlaki olmayan teliflerine kapılarımızı kapattık. Ücretsiz izinle alakalı açtığımız davaları kazandık. Aylarca yoksun kaldığımız ücretleri yargı yoluyla kazandık. İşveren ayrıca bir yıllık ücret karşılığı sendikal tazminat ödemekle cezalandırıldı.

İşbaşı yaptıktan sonra saldırılara devam eden işveren ve yönetimi bizleri işten atmak için fırsat kollamaya devam etti. Sonunda başka bir adrese bir atölye açarak bizlerin sendikal örgütlülüğünü kırmak için yaptığı hamle işten atmak için iyi bir fırsat oldu. Hiçbirimizin görüşü alınmadan “Ya gösterdiğimiz adrese gidersiniz ya da işten çıkartırız” tehdidinde bulundular ve haksız, hukuksuz ve gayri ahlaki şekilde işten atıldık.

Yine fabrika önü direnişine geçtik. İki aylık onurlu direnişimiz sonucunda eylemimizi bize yakışır bir şekilde bitirdik. Ardından mahkeme süreçleri başlamış oldu. İşe iade davasını kazandık. İşveren bir kez daha sendikal tazminat ödemeye mahkûm edildi. Bundan sonra da mücadelemiz her alanda devam edecektir. 

Termokar direnişçisi

“Kusursuz fırtına” yaklaşırken

0

AKP yönetimi 2024 için çok sert bir kemer sıkma programına hazırlanıyor. Bu planın önündeki tek engel 2024 yerel seçimleri. “Rasyonel” bakan Mehmet Şimşek, mayıs seçimlerinin hemen ardından patronlarla yaptığı görüşmede “keşke yerel seçimler yarın olup bitseydi” demiş ve patronlardan “sabır” istemişti. Kemer sıkma politikası şimdilik “yumuşak ve zamana yayılarak” hayata geçiriliyor. Erdoğan iktidarı, büyükşehirleri kazanmak için seçim öncesi son bir kez daha göstermelik ücret artışlarına gidecek ve “seçim rüşveti” mantığıyla çeşitli hamlelerde bulunacak. Seçimlerin ardından da Şimşek’in hayalini kurduğu “rasyonel politikalar” bir kusursuz fırtına gibi emekçilerin üzerinde estirilecek.

Saray yönetiminin zenginleri daha zengin eden, ülke ekonomisini yıkıma sürükleyen politikalarının faturası yine emekçilere kesilecek. “Düşük faiz” politikasının bedeli aşırı hayat pahalılığı, ücretlerin erimesi olarak emekçilere ödetilmişti. Şimdi ise, kredilerin kesilmesi, vergi artışları, kamu harcamalarının kısılması, yeni bir özelleştirme dalgası gibi adımlarla “IMF’siz IMF programı” hayata geçiriliyor.

AKP’nin ekonomi politikasındaki zikzakların sonucu bankaların ve şirketlerin olağanüstü kârlar elde etmesi, ücretlilerin milli gelirden aldığı payın tarihin en düşük seviyesine geriletilmesiydi. Benzer zikzaklar iç ve dış politikada da gerçekleştirildi. Bir dönem Saray yönetimi “yerlilik ve millilik” söylemiyle dış politikada gerilimi artırmış, çeşitli maceracı girişimlerde bulunmuştu.

Ne var ki, bütün saldırgan ve maceracı girişimlerinin hüsrana uğramasıyla ve ülke ekonomisinin iflas ettirilmesiyle, bu politikalardan da 180 derecelik bir dönüş yapıldı ve yeniden “güvenilir ve yatırım yapılabilir bir partner” pozisyonu alındı. Dış borçların ve cari açığın finanse edilmesi için derhal ve umutsuzca ihtiyaç duyulan yeni dış krediler ve yatırımlar için Mehmet Şimşek hiç bitmeyecekmiş gibi görünen bir dünya turuna çıkarıldı. “Asrın lideri” geçtiğimiz ay Netanyahu ile ikili görüşme yapacak kadar makas değiştirdi ve İsrail’i ziyaret edeceği açıklamasında bulundu. 7 Ekim’de başlayan El Aksa Tufanı ve sonrasında İsrail’in yeni bir etnik temizlik ve soykırım girişimine başlamasıyla, bu ziyaret şimdilik ertelendi. Bununla birlikte, Erdoğan’ın oldukça geç gelen birtakım hamasi söylemlerinin ötesinde, Türkiye ile İsrail arasındaki ekonomik ve askeri ilişkiler tüm ivmesiyle sürüyor.

Cumhur İttifakı’nın seçim zaferinin ardından, iktidar bloku ferahlamış görünse de yolsuzluğun ve çürümenin vardığı boyut, iç hesaplamaları ve yeni düzenlemeleri açığa çıkarıyor ve iktidarın kırılganlığını ortaya koyuyor. Yargı içi rüşvet mekanizmaları, kirli ilişkiler bizzat AKP’nin muteber yargı mensupları tarafından ifşa ediliyor. Bu çürüme halini en bayağı, yalın ve şeffaf halde temsil etmeyi başaran Dilan-Ergin Polat çiftinin yol açtığı skandalla yolsuzluk ağları, ülkede aklanan kara paranın devasa miktarı yeniden ortalığa saçılıyor. Bu politik ve ahlaki iflasın üzerini örtmek için Saray; muhalif gazetecilere, siyasetçilere, toplumsal hareketlere dönük yeni bir baskı kampanyasını devreye sokuyor.

Mayıs seçimlerinin ardından Saray rejimi dikensiz bir gül bahçesinde hareket etmiyor. Tam tersine, bir yandan emekçileri hazırladığı kusursuz fırtınaya iterken, diğer yandan kendisi de bu kusursuz fırtınanın içine sürükleniyor. Ne var ki, bu fırtınadan kimin ne şekilde çıkacağı, politik alanda verilecek mücadeleyle belirlenecek. Ekonomik yıkım politikalarına karşı emekçilerin seferberliğinin örgütlenmesi, yerel seçimlerde emekçilerin ve ezilenlerin burjuva odaklardan bağımsız bir politik seçeneğinin yükseltilmesi, sosyalistlerin ve sınıf hareketinin önündeki acil görevler olarak yükseliyor.

Emekliler sadaka değil hakkını istiyor!

0

Emeklilerin maaş zammı sorun olmaya devam ediyor. Emekliler yılın altıncı ayında ve yılbaşında zam alıyor. Normalde böyle olması gerekiyor. Asgari ücret de aynı periyodu sürdürüyor. Emekliler 2023 yılbaşında bir önceki yıla göre yüzde 30 oranında zam almıştı. Enflasyonun çok gerisinde kalan bu zam oranının emeklilerin beklentisi olarak temmuz ayında telafi edileceği umuluyordu. 2023 Mayıs’ında seçim öncesi emeklilere seyyanen zam yapılmıştı ve en düşük emekli maaşı 7500 TL olarak belirlenmişti. Temmuz ayında emeklilere zam yapılması gerekiyordu. İktidar, seyyanen verdiği zammı da emeklilere zam olarak uygulayınca en düşük maaş olan 7500 TL’yi alan milyonlarca emekli, hiç zam alamamış oldu. Asgari ücretin 11.400 TL olarak belirlenmesi ve emekliye zam verilmemesi, en düşük emekli maaşıyla asgari ücret arasındaki farkı daha da artırdı.

Emekliler zaten geçinemez durumdayken kelimenin tam anlamıyla açlıkla terbiye edilir hale geldi. Emeklilerin durumu açlık sınırının çok çok altında. İktidardan beklenti içerisinde olan emekli, temmuz ayında uğradığı hayal kırıklığının şokunu hâlâ yaşarken geçinebilmenin, mutfağında bir kap çorbayı kaynatabilmenin derdine düşer duruma geldi. Birçok emekli, çevresinin ve çocuklarının yardımı ile geçinmeye çalışıyor. İktidar partisi, Cumhuriyet’in 100. Yılı dolayısıyla emekliye sadaka niteliğinde 5000 TL’lik bir ikramiye öngördü. Bu ikramiyeyi verirken de şeytanın aklına gelmeyecek taklalar atıp, çalışan emekliye ikramiye vermeme kararı aldı. Meclisten de geçen bu karar sonrası çalışan emekliler hayal kırıklığına uğradı. Bu karar öncelikle anayasanın eşitlik ilkesine aykırıdır. Çalışan emekliler buna mutlaka itiraz edecektir ve etmelidir. Burada asıl sorun iktidarın, emeklinin hakkı olan zammı yapmama meselesidir. İktidar, özel sektörün verdiği asgari ücret zammını belirlerken elini emekli maaşına zam yaparkenki kadar korkak alıştırmıyor. Kaldı ki asgari ücretliler de açlık sınırının altında yaşamak zorunda.

İktidar 3-4 yıldır emekli maaşlarına yapılan zammı düşük tutuyor. Daha önce en düşük emekli maaşı asgari ücretin bile üstündeyken, bugün asgari ücretin 3’te 2’si durumunda. Emekli artık torunlarına harçlık veremez durumda. Sokağa çıkarken zorluk yaşıyor. Bir yerde oturup bir çay içmek emekli için lüks olmaya başladı. Emeklilerin yüzü gülmüyor. Sürekli stres ve geçim sıkıntısı altında. 30-35 yıl çalışmanın karşılığının bu olmaması gerektiğini düşünen emekli, iktidarın insafsızlığına isyan eder duruma geldi. Biz emekliler olarak iktidardan sadaka değil, seyyanen zam değil, asıl maaşımıza hakkımız olan enflasyon + refah payı zammı istiyoruz. Açlık sınırının altındaki maaşa itiraz ediyoruz. İktidar bizi dilenci yerine koymamalı. Emeklinin hakkı olan, açlık sınırının üzerinde maaş talep ediyoruz. Bu maaş bizim hakkımız, hakkımızın koşulsuz olarak ödenmesini istiyoruz.

Asansör denetimi neden kamu ve meslek örgütleri tarafından yapılmalı?

0

İktidarın inşaat sektörüne önemli miktarda teşviklerini ve önüne çıkartılabilecek engelleri ortadan kaldırmak için attığı adımları saymakla bitiremeyiz. Bunlardan biri, asansör teftişinin ve onayının bir meslek örgütü olan Makina Mühendisleri Odası’na bağlı olarak yapılmasının engellenmesi ve bu sürecin özel sektöre devredilmesidir. Yapılarda güvenli asansör kullanımının önemi son zamanlarda yaşadığımız kazalarla beraber daha açık bir şekilde görüldü.

İnşaatlarda asansörlere onay verme süreci Makina Mühendisleri Odası (MMO) tarafından yürütülmekteydi. Odanın kurallara uygun bir işleyişi uygulamaya çalışması, bu işten haksız kazanç elde etmek ve malzemeden çalarak ekstra maliyet düşüşü yaratmak isteyenleri kötü etkilemekteydi. İktidar bu meseleye el atarak denetim sürecini özelleştirdi.

İlgili değişiklikler 4 Mayıs 2018 tarihli ve 30411 sayılı resmi gazetede yayımlanarak hayata geçti. Bu değişiklikle A tipi muayene firmalarının yetkilendirilmesi onaylandı. A tipi muayene firmaları, özel şahıs şirketleri olarak faaliyet yürütmekte ve gerekli yerlerden (bakanlık, belediye vs.) aldığı izinlerle asansörlerde onay yetkisi bulunmakta.

Belediyeler, Makine Mühendisleri Odası ile olan protokolleri iptal ederek özel şirketlerle anlaşmalar imzaladı. Bu durum, iktidar partisi belediyelerine özgü bir durum olmayıp bütün burjuva partilerin yaptığı bir işleyiş. Birçok CHP’li belediye elle tutulur sebepler sunmaksızın protokolleri tek taraflı olarak iptal etti.

Birçok müteahhit kendisine ait asansör denetim firması kurarak kendi inşaatını kendisi denetlemekte. Aslında kurallara uygun olmayan asansörleri yaparak hem başvuran hem onaylayan kişi olarak imza atıyorlar. Elbette ki bu cümle fazlasıyla basitleştirilmiş bir tanım oldu. Bu durumu biraz daha açarak şöyle açıklayabiliriz.

A firması belli bir bölgede inşaat işi yapıyor. Bu firma, asansör onay süreci için başka bir firmaya ihtiyaç duyuyor ve bu firmayı oğlu, eşi, arkadaşı vs. birine kurdurtuyor, tıpkı yapı denetim firmalarında olduğu gibi. Bu asansör denetim firmasına B firması diyelim. Normal şartlarda Makine Mühendisleri Odası’nın gerçekleştireceği denetimi B firması yapmaya devam ediyor. Belediyelerin, bu denetimi yapması için Bakanlık onaylı izin verdiği özel firmalar bulunuyor. B firması bu izni aldıktan sonra, A firmasının yapmış olduğu inşaatın asansör denetimini gerçekleştiriyor. Hâlihazırda kendi inşaatında bulunan asansöre kendi farklı firmasıyla onay veren müteahhit bütün prosedürleri atlayarak işini kolaylıkla yapıyor.

İnşaat bitirilince özel şirket üzerinden alınmış olan onay ile asansöre yeşil etiket yapıştırılır. Yeşil etiket, asansörün sorunsuz çalıştığı ve güvenli olduğu anlamına gelir. Bu özel şirketlerin asansör denetimi yıllık olarak devam ettirilir. Asansörde yaşanan sorunlara ve asansörün durumuna göre yeşil, mavi ve kırmızı olmak üzere üç farklı kategoride etiket yapıştırılır. Kısaca yeşil etiket çok iyi, mavi etiket iyi ve kırmızı etiket kötü olarak adlandırılabilir. Bu özel firmalar, denetimleri sonucu yapılması gereken değişiklikleri bir belge ile bina yönetimine sunarak etiketi yapıştırır. Süreçte yeşil veya mavi etiket alınmış ise sorunsuz kullanımın devam edebileceği söylenir. Kırmızı etiket durumunda gerekli değişimler yapılana kadar asansör kullanımının kapatılması söylenir ve gerekli değişimlerin yapılması durumunda yeniden gelinerek denetim gerçekleştirilip etiket değiştirilir.

Bütün bu süreçlerle beraber asansörlere aylık düzenli bakım yaptırılması önem arz etmektedir. Asansörlerin düzenli kontrolleri arıza yaşanma riskini minimuma indirir.

Buradan çıkartılacak sonuç; devletin denetim mekanizmasını ortadan kaldırarak konu hakkında bilgisi dahi olmayan şahısların şirket kurarak yapabileceği bir süreç işletmeye başladığı. Aynı şekilde, sorunlu asansörlerin mühürlenmesi süreci de denetimden uzak bırakılıyor. Denetimci firmanın işi asansöre kırmızı etiketi yapıştırmakla bitiyor.

Son zamanlarda KYK yurtlarında yaşanan asansör kazalarında, benzer süreçlerin yaşanmış olmasının da etkisi var. Aydın Işıklı KYK yurdunda, Zeren Ertaş’ın hayatını kaybetmesine neden olan kaza açık bir şekilde denetimsizliğin sonucudur. Aydın Efeler ilçesinde bulunan bu yurdun asansör denetimi özel bir şirket tarafında gerçekleştirilmişti. Efeler belediyesi, Makina Mühendisleri Odası ile olan protokolü tek taraflı olarak feshetmiş ve özel bir şirket ile anlaşmıştı. Denetimler bu şirket üzerinden yapılmıştı. Sonrasında yıllık kontroller de bu şirketin denetimi altında gerçekleşmişti. Denetimi yapması gereken firmanın hataları veya firmanın salt kâr için kurulmuş olması, kazayı beraberinde getirdi.

Aydın KYK yurdunda yaşanan kazada denetimi gerçekleştiren Irmak Asansör adlı firma daha bir yılını dahi doldurmadan bir devlet kurumunun ihalesini alabildi. Buradan da anlaşılacağı üzere özelleştirme süreci sadece tabeladan oluşan, bir internet sitesi dahi bulunmayan içi boş firmaların önünü açmıştır. Bu firmanın ihale almak için kimler tarafından kurulduğu çok barizdir.

Güvenli yapı ve asansörler için, denetimin özel şirketlerce ve ticari kaygılarla yapılmasının önüne geçilmesi ve denetim-onay yetkilerinin kamu ve meslek örgütlerine verilmesi gerekmektedir.

Sermaye 2024’e hazırlanırken…

0

İki önceki yazımızı söyle bitirmiştik: “Kıdem tazminatını kaldırıp tüm emeklilik ve sigorta sisteminin özelleşmesini programına almış, kamunun tüm kaynaklarını sermayenin kullanımına açmaya hazır bir ekonomi yönetimi var. Amaçlarına ulaşmak için son derece örgütlü ve bilinçli hareket ediyorlar. İşçi sınıfı da sendikalarıyla aynı örgütlülük ve seferberlikle birleşik bir mücadele vermeli.” Bu hedefe ulaşmak için uygulamaya koyulan OVP’nin ise işçiler ve emekçiler için bir saldırı programı olduğunu da bir önceki yazımızda vurgulamıştık. Bakan Mehmet Şimşek de tüm söylediklerimizi doğrularcasına enflasyonun temel sebebinin ücret artışları olduğunu söyleyerek yılsonu ücret artışı beklentisinin düşük tutulması imasında bulundu.

Bu söylemin birbiriyle bağlantılı iki sebebi var. Birincisi, tüketimin kısılması hedefleniyor çünkü kontrolden çıkan enflasyonun tüm ekonomiyi toparlanamaz bir hale sürükleme imkânı var. Bu yüzden tüketim kısılarak talep azaltılıyor. Seçimin hemen ertesinde kademeli olarak uygulanmaya başlayan bu politikada ulaşılmak istenen hedef için emekçiler günah keçisi olarak seçilmiş durumda. Oysaki enflasyonun en büyük sebebi olan muazzam şirket kârlılıklarına dokunmadan suçlayıcı bir şekilde emekçilerin maaş artışlarını tartışmaya açmak kabul edilemez. Biz ücretlere enflasyon oranında üç ayda bir düzenli maaş artışı talebimizin sermayeyi rahatsız ettiğini biliyoruz. Aynı şekilde servet vergisi talebimiz için de bu geçerli. Bu taleplerimizin ne kadar doğru olduğu ve hayat pahalılığı karşısında acil çözüm sunduğu, Tek Adam rejiminin sermaye lehine tutumuyla bir kez daha kanıtlamış oldu.

Ücretlerin artışı enflasyonu tetiklemedi; uygulanan sermaye yanlısı ve büyüme odaklı ekonomik politikalar enflasyonu oluşturdu. Bu durum, ücretleri geriden gelerek ve gerçek enflasyonun altında bir yere kadar (açlık sınırı) artırmış oldu. Şimşek, sapla samanı birbirine karıştırmıyor. Hayat pahalılığından yılmış kitlelerin zihinlerinde bilinçli bir tahrifat yapıyor. Onlara, gerçek problem sizin ücret artışınızdır diyerek sermaye lehine tutumunu bir kez daha sergiliyor.

İkinci neden kredi mekanizmasının kısılmak istenmesi. Hâlihazırda düşen alım gücü nedeniyle tüketmek için borçlanmak zorunda olan emekçilerin krediye erişimlerinin kısılması hedefleniyor. Yıllar içinde taksitli borçlanma, yani krediye ulaşım emekçiler için olmazsa olmaz hale getirildi. Hane halkı tüketiminde kredi kartları önemli bir yer tutmaya devam ediyor. Öte yandan, hane halkı tüketimini kısmak için harekete geçen rejim, sermayenin krediye erişimi söz konusu olduğunda kolaylık sağlamaktan geri durmuyor. Bankacılık sektörünün kredi hacmi büyürken KOBİ’lere dönük kolay kredinin önü açılmaya çalışılıyor.

OVP’deki hedeflerden biri de kıdem tazminatının peyderpey kaldırılması. OVP’de açıkça “Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) daha cazip hâle getirilerek fon tutarı ve katılımcı sayısı artırılacak, Otomatik Katılım Sistemi (OKS) işveren katkısını içerecek şekilde geliştirilecek ve fon çeşitliliği sağlanacaktır. OKS’nin işveren katkısını da içeren ikinci basamak emeklilik sistemine dönüşeceği tamamlayıcı emeklilik sistemi kurulacaktır,” deniyor. Emekliliğin özelleştirilmesine giden yolda bir adım daha atılmış olacak. Mehmet Şimşek zaten kıdem tazminatının fona devredilmesi tartışmalarını önceki bakanlık döneminde de başlatan kişiydi. Fakat Şimşek bunu aleni yapmak istemiyor. Tüm sendikaların kırmızı çizgi olarak belirttiği kıdem tazminatının sendika bürokrasisini de süslü kelimelerle ikna ederek sessiz sedasız parça parça kaldırılması hedefinde.

Acı reçeteyi çoktan ilan ederek bu çerçeve plan ile 2024 yılına hazırlanan sermayeye ve onun temsilcilerine karşı daha örgütlü ve birleşik mücadeleye hiç olmadığı kadar sarılmalıyız. IMF’siz IMF programına karşı başka bir seçeneğimiz yok.

Filistin’de neden tek devletli çözümü savunuyoruz?

0

7 Ekim’de Filistin Direniş güçlerinin ortak bir şekilde başlattığı El Aksa Tufanı operasyonu, Filistin-İsrail çatışmasının dünyanın gündemine oturmasını sağladı. Özellikle son yıllarda Arap rejimlerinin İsrail’le diplomatik ilişkilerini ilerlettiği ve İbrahim Anlaşmaları adı verilen normalleşme sürecine girildiği bir dönem Filistin direnişinin müdahalesiyle duraklamış oldu. Devletler arasındaki gelişmelerin yanında El Aksa Tufanı, sorunun kökenlerine ve çözümün nerede aranması gerektiğine ilişkin tartışmanın önemini tekrar hatırlattı. Biz de bu bağlamda neden Filistin’in yanında saf tuttuğumuzu, direnişe koşulsuz destek verdiğimizi, nehirden denize özgür bir Filistin devletinin kurulmasını ve Siyonist İsrail’in yıkılmasını savunduğumuzu anlatmaya çalışacağız.

Öncelikle Filistin ve İsrail arasında on yıllardan beri sürmekte olan çatışmaları iki eşit gücün arasında cereyan eden bir çatışma olarak ele almak bizce doğru değil. Burada eşit olmadığını söyleyerek kast ettiğimiz husus güçler arasındaki dengesizlik değil. Kastımız, bir tarafın ırkçı bir proje dahilinde ve paramiliter çeteler tarafından kurulan bir koloni olması; diğer tarafın yani Filistin’inin ise toprakları kan ve ateşle çalınan bir halk olmasıdır. Bu noktada Filistin’de 1948 öncesinde hiç mi Yahudi nüfusun olup olmadığı sorusu akıllara gelebilir. Elbette Siyonist koloni projesi dahilinde bölgeye gelen yerleşimci nüfusundan önce de Yahudi nüfus mevcuttu. Fakat bölgede büyük çoğunluğu Filistinli Arapların oluşturduğu çok çeşitli bir etnik yapı söz konusuydu. Örneğin Ermeni soykırımından kurtulan Ermeniler Filistin’de mahalleler kurmuştu. Sorunun kökeni farklı etnik veya dinsel toplulukların arasındaki çatışmada aranamaz, sorunun kökeni işgalciler ve işgal edilenler arasında cereyan etmektedir. Dolayısıyla tarihte her zaman ezilenlerin yanında saf tutmayı görev bilen devrimci Marksizme göre emperyalizmin desteğini arkasına alan işgalciler işgal ettikleri Filistin’den sökülüp atılmalıdır. Ayrıca akımımızın veya başkaca akımların savunup savunmamasından bağımsız olarak da milyonlarca Filistinli mülteci, hem mülteci kamplarında hem de çeşitli ülkelerdeki diasporada topraklarına dönmeyi beklemekte ve bunun için mücadele etmektedir.

Bu politikamıza karşı temelde iki başlıkta özetlenebilecek eleştiriler geliyor. İlki ve en çok karşımıza çıkanı “iki devletli çözümün” neden mümkün olmadığı üzerinden şekilleniyor. Bu eleştiriye yukarıda cevap verdiğimizi düşünüyoruz. İki halktan değil kolonicilerden ve toprakları işgal edilen bir halktan söz ediyoruz. Dolayısıyla işgalci hiçbir gücün kendini savunma hakkı söz konusu olamaz. İki devlet formülüyle “barışçıl birlikteliğin” bir hayal olduğunu ve bunun Filistin halkına hiçbir çıkış ve gelecek sağlamayacağını savunuyoruz. Bölgede barış ancak ve ancak laik, demokratik ve ırkçı olmayan tek bir Filistin devleti aracılığıyla sağlanabilir. Bu noktada soykırımcı ve korsan devletin karakterini irdelemek faydalı olacaktır. İsrail hukuku tamamıyla ırkçı bir temel üzerine bina edilmiş sistematik ve kurumsal bir apartheid rejimidir. 48 Arapları olarak bilinen ve İsrail nüfusunun yaklaşık yüzde 20’sini oluşturan Arapların en temel vatandaşlık haklarından mahrum olduğu açıktır. 48 Araplarının mülkiyet edinme, seyahat ve hatta Batı Şerialı biriyle evlenme hakkı gibi birçok temel hakkı ya kısıtlı ya da tamamen yasaklanmış durumdadır. Bunun karşısında herhangi bir ülkeden bir Yahudi hiçbir gerekçeye ihtiyaç olmaksızın istediği anda İsrail vatandaşlığını alabilir ve İsrail işgal güçlerinin çaldığı bir Filistinlinin evine yerleşebilir. Biz herhangi bir coğrafyada bir apartheid rejiminin var olma hakkının olmadığını düşünüyoruz, bu sebeple de İsrail’in de var olma hakkına esastan karşıyız ve onu korsan devlet olarak nitelendiriyoruz.

Tek devletli çözüm önerisine karşı geliştirilen ikinci eleştiri ise yalnızca Filistin’in kurulacağı bir denklemin oldukça güç olduğu ve hiç değilse İsrail’in de var olacağı ama en azından Filistin’in de tanınacağı senaryonun daha gerçekçi olduğu yönündedir. Biz bu önermenin de tamamen yanlış olduğunu düşünüyoruz. İddia edilenin aksine İsrail iki devletli çözümü savunmamaktadır. İki devletli çözümün en çok gündeme geldiği 1993’teki Oslo görüşmelerinden bu yana işgal düzenli bir şekilde genişliyor. Netanyahu hükümeti El Aksa Tufanı operasyonundan önce bile Batı Şeria’daki yasadışı İsrail yerleşimlerini genişletmeyi, iki yıl içinde 100 bin, 10 yıl içinde ise yarım milyon yerleşimci daha eklemeyi planlıyordu. Sonuç olarak esas gerçekçi olmayan, iki devletli çözüm yalanıdır. Siyonist İsrail, özü itibarıyla sistematik katliamlar yoluyla genişleme hedefi olan bir soykırım ajandası ile hareket etmektedir. Dolayısıyla barışın tek yolu Filistin’in özgürlüğünden ve İsrail’in ırk ayrımcısı, Siyonist bir devlet yapısı olarak yok edilmesinden geçmektedir.

İş cinayetlerinde savaş bilançosu devam ediyor!

0

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin (İSİG Meclisi) raporuna göre 2023’ün ilk dokuz ayında en az 1409 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Yani geçtiğimiz dokuz ayda günde en az beş işçi cinayete kurban gitmiş.

Kapitalizm tarafından “iş kazası” olarak kavramlaştırılan, patronlar tarafından “fıtrat” açıklamalarıyla meşrulaştırılıp görmezden gelinmeye çalışılan bu cinayetlerde hayatını kaybeden işçilerin yüzde 19’u barınma ve ulaşım ihtiyacımızı karşılayan yapıları inşa eden, diğer yüzde 19’u beslenmemiz için üreten, yüzde 12’si ise taşımacılık ile temel birçok ihtiyacımıza ulaşmamızı sağlayan işçilerden oluşuyor.

Elbette bu ölümler herhangi bir işkoluna öncelik tanınarak ayırt edilemez. Zira ölümlerin sebepleri yalnızca fiziki ekipman (uygun iskele, korkuluk, güvenlik ağı, yeterli bakım, aydınlatma vb.) yetersizliğinden kaynaklanmıyor.

Patronların işsizlik korkusuyla taşeron ve güvencesiz çalışmak zorunda olan işçiler üzerindeki performans baskısı ve kasten tercih ettiği yetersiz kadrolar doğrultusunda oluşan yoğun iş temposu da işçileri ölüme sürüklüyor.

Özellikle son yıllarda yaşanan iklim krizi nedeniyle artan sıcaklıklar karşısında uzmanlar tarafından öğle saatlerinde dışarı çıkılmaması, bol sıvı alınması, güneşte kalınmaması uyarıları yapılırken tarım, inşaat, tersane gibi birçok işkolunda işçilerin dışarıda veya kapalı, havasız, kalabalık ortamlarda çalışmaya mahkûm edilmesi; patronların kâr hırsının işçilerin yaşam hakkından üstün tutulduğunu göstermektedir.

Örneğin İzmir’de bir kadın PTT işçisi öğle sıcağında dağıtım yaparken beyin kanaması geçirerek hayatını kaybetmişti. Tarım işçilerinin çalışma koşullarındaki dayatmalar karşısında serinlemek için girdikleri gölet ve kanallarda boğularak hayatlarını kaybetmeleri de cabası.

Patronlar kârlarını katlayabilsin diye işçinin emekçinin cebinden oluşturulan fonlar, işçilerin sendikal örgütlenme, grev, eylem hakkını gasp etmek üzere yine patronlar için çıkarılan yasalar ve durmadan artmaya devam eden iş cinayetleri gösteriyor ki işçilerin yaşamak için bile birlik olmaya ihtiyacı var!

İş cinayetlerinin en fazla yaşandığı alanlar trajik bir şekilde işçilerin en örgütsüz, dolayısıyla en güvencesiz olduğu alanlar (ölen işçilerin yüzde 96’sı sendikasız!). Bu alanlardaki ölümler ise patronların sermayeleri ile orantılı olarak artmaya devam ediyor.

Mevcut rejimin ucuz işgücü politikaları, patronların kârlarından değil işçinin hayatından kıstıklarını ve işsizliğin neden çözüme kavuşturulmadığını anlatıyor.

Savaş bilançosu olarak adlandırabileceğimiz bu ağır gerçeklik karşısında işkolu fark etmeksizin iş cinayetlerine dur demek için tüm sorumluların yargılanması, işyerlerinin işçi denetiminde tazminatsız şekilde kamulaştırılması, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin işçi denetiminde alınabilmesi için tüm emek örgütlerinin seferber olması gerekmektedir.

Demokrasiyi yalnızca işçi sınıfı ve işçi örgütleri koruyabilir

0

Yargıtay 3. Ceza Dairesi, Türkiye İşçi Partisi (TİP) Hatay milletvekili Can Atalay’ın serbest bırakılmaması hakkında Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) verdiği ihlal kararını tanımadığını açıklarken, AYM üyeleri hakkında da suç duyurusunda bulundu. Yargıtay 3. Ceza Dairesi yaptığı açıklamada AYM’nin “kararlarında anayasal veya yasal bir yetkisi olmamasına karşın hiçbir organ tarafından denetlenmemenin vermiş olduğu rahatlıkla, içtihat yoluyla anayasal yetkisini sürekli artırdığı ve bunu kötüye kullandığını” iddia etti. Yargıtay 3. Ceza Dairesi, Türk Ceza Kanunu (TCK) maddelerinin bir kısmının anayasanın 14. maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini belirterek, açıklamasında şu satırlara yer verdi: “Aksi halde Türkiye Cumhuriyeti’nin devleti ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne kasteden, pek çok kanlı terör eylemi ile irtibatlandırılan ve haklarında yukarıda sayılan mutlak terör suçlarından soruşturma veya kovuşturma bulunup, henüz yakalanamayan ve kırmızı bültenle aranan Fethullah Gülen, Adil Öksüz, Ekrem Dumanlı, Cemil Bayık, Murat Karayılan, Duran Kalkan ve bunlar gibi şüpheli ya da sanıkların, milletvekili seçilmelerinin, yemin ederek göreve başlamalarının ve TBMM’ye girmelerinin önü açılır ki bu durumun hukuken isabetli olduğunu savunmanın izahı kabil olduğunu söylemek mümkün değil.”

TİP milletvekili Can Atalay’ın serbest bırakılmaması için Saray rejimi, anayasayı iki kere çiğnedi

Anayasa uyarınca, 14 Mayıs 2023 meclis seçimlerinde Can Atalay’ın Hatay milletvekili olarak seçilmiş olduğu kesinleştiğinde, serbest bırakılması gerekiyordu. Can Atalay’ın serbest bırakılması için, kendisi artık yasama organına seçilmiş olduğunda dolayı, herhangi bir başvuruya veya mahkemeye dahi gerek yoktu. Bu süreç yürütülmedi ve Saray rejimi anayasayı çiğnemiş oldu.

Ardından yerel mahkeme ile Yargıtay, anayasayı fiilen ihlal eden bu sürecin yürütücü organları olarak işlev gördüler. Konu AYM tarafından ele alındı ve AYM, Can Atalay’ın haklarının ihlal edildiğine ve derhal serbest bırakılmasına hükmetti. Anayasanın 153. maddesi şöyle der: “Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazete’de hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar.”

Bu nedenle İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) olarak 25 Ekim 2023’te yayımladığımız açıklamamızın başlığı şu ifadelere yer veriyordu: “Can Atalay bugün serbest bırakılmalı! Can Atalay’a özgürlük!”

Ancak Yargıtay 3. Ceza Dairesi, 8 Kasım 2023 akşamı yayımladığı açıklamayla, anayasanın ikinci kez ihlal edilmesini tercih etmiş oldu.

Yargıtay 3. Ceza Dairesi üyeleri, işledikleri suç kapsamında yargılanmalıdır

Yargıtay 3. Ceza Dairesi, anayasanın 153. maddesinde belirtilen yargı organlarından birisidir. Dolayısıyla söz konusu dairenin üyeleri, AYM kararına hukuken katılsalar da katılmasalar da, AYM’nin kararına anayasa uyarınca bağlıdır.

Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin AYM’nin kararına uyulmaması çağrısı yapmış olması, aslında fiilen anayasanın 153. maddesinin yürürlükten kaldırılmasına yapılmış olan bir çağrıdır. Anayasa maddelerinin değiştirilmesi veya yürürlükten kaldırılması ise Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) yetki alanındadır.

Bu nedenle Türkiye Barolar Birliği (TBB), 8 Kasım 2023 akşamı yayımladığı bildiride, Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin açıklamasının “anayasal düzeni değiştirme teşebbüsü” ve “darbe” olduğunu duyurdu ve bu dairenin üyelerine “‘görevden el çekmeye davet’ yaptırımının uygulanması için Yargıtay Yüksek Disiplin Kurulu’na” gerekli başvuruların yapılacağını açıkladı.

İDP olarak TBB’nin ve TBB’nin barolarının toplantılarında aldığı suç duyurusu ve eylem planı kararlarını ve hukuki müracaatlarını destekliyor; bu kararlar ile müracaatların demokratik protestolar ile desteklenmesi gerektiğini ifade ediyor ve Yargıtay 3. Ceza Dairesi üyelerinin derhal yargılanmaları gerektiğini söylüyoruz.

Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin gerekçeleri bir demagojidir ve Can Atalay’ı ve Türkiye İşçi Partisi’ni kriminalize etmeye yöneliktir

Yargıtay 3. Ceza Dairesi yayımladığı açıklamada, TİP milletvekili Can Atalay’ın anayasaya aykırı bir şekilde serbest bırakılmaması kararını Fethullah Gülen, Adil Öksüz, Ekrem Dumanlı, Cemil Bayık, Murat Karayılan, Duran Kalkan gibi figürlerin milletvekili seçilmeleri durumunda TBMM’ye girmelerinin “önünün açılacağını” ifade ederek meşrulaştırmaya çalışmıştır.

Bu gerekçe bir komedidir ancak bir komedi olmasının da ötesinde Türkiye İşçi Partisi ile onun milletvekili Can Atalay’ı, Saray rejimi tarafından terörist olarak kabul edilen yapılar ve kişiler ile bir tutarak, kriminalize etmeyi hedeflemektedir.

İDP olarak Türkiye İşçi Partisi ile onun milletvekili Can Atalay’ın bu şekilde hedef gösterilmesine ve kriminalize edilmesine karşı çıkıyoruz ve Atalay’ın milletvekilliğini icra etmesinin, tartışmaya açılamayacak olan bir demokratik hak olduğunu bir kere daha kaydediyoruz.

Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin gerekçeleri aynı zamanda bir demagojidir zira kişilere seçme ve seçilme yeterliliği verilmesi Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) sorumluluğundadır. Can Atalay bu yeterliliği YSK’dan almıştır. Olur da bir yasama organı seçimine milletvekili adayları olarak katılmaya karar verirlerse, Fethullah Gülen, Adil Öksüz ve diğer ismi geçen kişilerin bu yeterliliği alıp alamayacakları Yargıtay ya da AYM’nin değil, YSK’nın karar vermesi gereken bir konu olacaktır.

Bu bağlamda Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin açıklaması, aynı zamanda seçme ve seçilme hakkına yönelik bir saldırıdır. Söz konusu dairenin de atıfta bulunduğu TCK’nın 53. maddesine göre, kısıtlılığı olmayan her birey seçime girme, seçilme ve seçme hakkına sahiptir.

Bu nedenle İDP olarak, Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin yayımladığı açıklamanın, rejimin keyfî olarak dilediği bireyi “terörle” ilişkilendirerek onun seçme ve seçilme hakkını ihlal etmesine kapı aralayacağını, bunun antidemokratik ve baskıcı bir gözdağı olduğunu vurguluyoruz ve bu gözdağı politikasına karşı yasalarla belirlenmiş seçme ve seçilme hakkının sınırsız ve engelsiz bir şekilde kullanılabilmesini savunduğumuzu ifade ediyoruz.

Anayasayı, burjuva demokrasisini ve AYM’yi rejimden ve sağdan gelen tehditlere karşı korumak için seferber olmayı öneriyoruz

Türkiye Cumhuriyeti’nin, son halini 16 Nisan 2017 referandumunda alan anayasası antidemokratik, işçi ve emekçi düşmanı bir niteliğe sahiptir. Bu anayasa asker-polis rejimini ihya etmekte, özgürlükleri kısıtlamakta, ekonomiden siyasete kadar her alanda Türkiye egemen sınıflarının çıkarlarının savunuculuğunu yapmakta ve bu bağlamda işçi sınıfına ve ezilenlere karşı bir baskı, sansür ve denetim aracı olarak kullanılmaktadır.

Kapitalist Türkiye demokrasisi ise, bütün eksiklikleri ve yetersizlikleri ile can çekişmektedir. Yürütme neredeyse tamamen Cumhurbaşkanlığı’nın elinde toplanmış, bu da bir yürütme erki diktatörlüğüne varan duruma yol açmıştır. Türkiye burjuva demokrasisi bu süreci durduramamış, aksine kararsızlığı, eylemsizliği ve basiretsizliği ile bu süreci hazırlamış ve hızlandırmıştır. Bu sözde demokrasi işçileri, kadınları ve Kürt halkını dışlamak üzerine kurulmuştur.

AYM ise hiçbir şekilde özgürlüklerin savunucusu değildir. Bu kurum verdiği birçok kararla teyit olduğu üzere daha çok, devletin içinde ve dışında çeşitli rejim fraksiyonlarının vermekte olduğu mücadelelerin bir denge mekanizması olarak çalışmakta ve toplumsal sınıflar karşısında bir “hakem” rolü üstlenmeye çabalamaktadır. AYM, 2014’te Cumhurbaşkanı partili kimliğini korurken harekete geçmemiştir. AYM 2016’da OHAL kapsamında hayata geçirilen düzenlemeler ve Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) karşısında harekete geçmemiştir.

Son olarak AYM, kendisi hakkında suç duyurusunda bulunulan 8 Kasım günü toplanmış ve Ekim 2022’de Türk Ceza Yasası’na eklenen 217/A maddesini (“halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma”), yani gazeteci sendikalarının deyimiyle sansür yasasını görüşmeye almış ve bu antidemokratik yasanın iptal istemini oy çokluğu ile reddetmiştir.

Daha da önemlisi AYM, Can Atalay’ın haklarının ihlal edildiği kararını da oy çokluğuyla almıştır. Hâlbuki içtihat olduğu gibi uygulansaydı, bu kararın oy birliği ile çıkması gerekirdi. Bunun anlamı şudur: AYM içinde Can Atalay’ın serbest bırakılmamasını, yani anayasanın çiğnenmesini ve demokratik hakların ilga edilmesini savunan üyeler mevcuttur.

Ancak bunların hiçbirisi İDP’nin, anayasayı, burjuva demokrasisini ve AYM’yi rejimden gelen antidemokratik ve despotik saldırılar karşısında korumayacağı anlamını taşımaz. Bütün zayıflıklarına ve yetersizliklerine karşın anayasal haklar ile özgürlükleri ve AYM kararını, Saray rejiminin saldırıları karşısında savunuyoruz; işçi sınıfı ile emek örgütlerini bu çerçevede seferber olmaya ve Saray rejiminin zayıf diktatörlüğünü sağlamlaştırmaya yönelik olan bu adımlarının karşısında durmaya davet ediyoruz. Bugün var olan cılız demokratik haklar ile özgürlüklerin, işçi sınıfının ve emekçilerin mücadeleleri sonucunda kazanılmış olduğunu hatırlatıyor ve bu demokratik haklar ile özgürlüklerin savunulması ve genişletilmesi için, saldırılara karşı birlikte mücadele etme çağrısı yapıyoruz. Ancak bu birlik çağrımızın, patronlar ve düzen muhalefeti ile kalıcı siyasal bloklar oluşturulması anlamına gelmediğini ısrarla vurguluyoruz. İşçi sınıfının politik ve örgütsel bağımsızlığının korunduğu, demokratik hakların savunulmasına odaklanan bir eylem birliği öneriyoruz.

Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin kararı, başkanlık rejiminin inşa edilmesi sürecinin bir parçasıdır ve yeni anayasa tartışmaları çerçevesinde ele alınmalıdır

Mayıs 2021’de, Cumhur İttifakı’nın ortaklarından olan Milliyetçi Hareket Partisi (MHP), yeni bir anayasa taslağı yayımladı. Bu taslağa göre Anayasa Mahkemesi’nin Yüce Divan yetkisi elinden alınarak yetkileri önemli ölçüde kısılıyor ve Yüce Divan yetkisinin, henüz rejime ne gibi organik ve kurumsal ilişkiler ile bağlanacağı açık olmayan bir özel mahkemeye verilmesi öngörülüyor. Yine bu taslağa göre bakanlar ile bakan yardımcılarının milletvekili olmasının önü açılıyor – böylece yürütme erkinin temsilcilerinin doğrudan doğruya yasamada rol üstlenmesi hedefleniyor. Düzen muhalefetinin, Saray koalisyonunun meclise getirdiği yasa önerilerine dönük engelleyici uygulamalarına son veriliyor (ki Saray’dan gelen yasa önerilerinin durdurulması 16 Nisan’ın getirdiği sistem uyarınca zaten oldukça zor). Sosyal medya özgürlüğü, dolayısıyla basın ve propaganda özgürlüğü önemli ölçüde kısıtlanıyor. Sözde “tarafsızlık” görevi Cumhurbaşkanı’na (bugünkü sistem altında başkan) değil, meclis başkanına veriliyor. Milletvekillerinin, bugün zaten fiili olarak hiçbir koruyucu anlamı kalmamış olan dokunulmazlıkları hukuki olarak da kaldırılıyor. Türkiye Diyanet Kurumu kuruluyor ve Hâkimler ve Savcılar Kurulu yerine Yargı Yüksek Kurulu oluşturuluyor.

Saray rejiminin anayasanın çiğnenmesini destekleyici bir tavır alması, onun, 16 Nisan 2017 referandumunda ortaya çıkan başkanlık rejiminin hukuki çerçevesinden dahi memnun olmadığını; başkanlık rejiminin inşasını, daha da antidemokratik ve baskıcı önlemleri kalıcılaştırarak ve yasallaştırarak sürdürmeye çalıştığını ve bunu, yeni bir işçi düşmanı, despotik anayasa teklifi üzerinden hayata geçirmeye çalışacağını gösteriyor.

Başkanlık rejimi mevcut biçimiyle sürdürülebilir gözükmüyor; ancak bu sürdürülemezlik otomatik olarak bir demokratik reformlar silsilesini veya sistem içi liberal araçlarla eski yarı-parlementer sistemin kendisini değil, başkanlık rejiminin, bütün demokratik mevzilerin saldırı altında olacağı bir projeyle çok daha katı bir biçimde inşa edilmesini gündeme taşıyor. MHP’nin bir devlet fraksiyonu-bürokratlar örgütü olarak buradaki rolü, yeni rejimin en sağcı mantıksal sonuçlarına vardırılarak inşa edilmesi. Vurgulamak gerekir ki, MHP’nin üstlenmiş olduğu bu rolün başarıya ulaşacağını gösteren hiçbir nesnel yasa yoktur. MHP’nin yönelimi planlı değildir ancak olayların karşısında rejimin sağ kanadı olarak mevcut despotik rejimin daha da derinlemesine bir biçimde kurulmasını talep etmeye zorlanmaktadır. Zira bir parti olarak onun varlık nedeni budur: Türkiye egemen bloklarının, mümkün olan en diktatoryal rejim biçimi eşliğinde örgütlenmesi ve yönetmesi.

MHP, sahip olduğu oy oranıyla ters orantılı bir şekilde devlet aygıtı, rejim ve bürokraside büyük bir ağırlığa sahip ve bu bakımdan Türkiye burjuva siyasal yelpazesinde de biricik bir konumda. Bu biricikliği onun programatik olarak aslında faşist bir parti olmasından kaynaklanıyor çünkü oy oranı her ne kadar erise de, Türk kapitalizmi tarafından bu parti ile onun yetkilileri, kitlesel seferberlik ve devrimci kriz gibi ihtimallere karşı devlet ile rejimde, oy oranlarının çapının çok ötesinde olan pozisyonlara getiriliyorlar. Bu durumun tamamen antidemokratik doğası bir kenara, bu, MHP’nin kendisinin de giderek bir siyasal partiden çok, devlet ve bürokrasiyle iç içe geçmiş bir tümör olmasını beraberinde getiriyor. Düzen muhalefeti, bu tümörü bir ameliyatla vücuttan çıkarabilecek operatörlük yeteneklerine sahip değil.

Saray rejiminin antidemokratik saldırılarının ve bu saldırıların hukuki karşılığının yeni bir anayasa taslağında bir uygulama alanı bulması için çalışılmasının anlamı, Saray’ın işçilerin, kadınların, Kürt halkının ve diğer ezilen kesimlerin daha sıkı ve daha fazla sömürülmeleri ve ezilmeleri gerektiğine inandığını gösteriyor. Açık ki rejim, 16 Nisan referandumunda YSK’nın marifetiyle kabul ettirilen sözleşmenin, potansiyel mücadeleler, seferberlikler ve ayaklanmalar karşısında yeterli olacağı kanaatinde değil. Böylece işçi sınıfının gelecekte atılması muhtemel olan mücadelelerine karşı yeterli olacağı düşünülen öneriler tartışılmaya başlanıyor. Rejimden gelecek olan muhtemel yeni anayasa taslaklarının işçi hareketi açısından ciddi bir tehdit olmasının sebeplerinden biri de bu.

İDP olarak, Saray rejiminin yeni anayasa taslaklarına sadece karşı çıkarak sonuç alıcı bir mücadele verilebileceğine inanmıyoruz. Anayasanın değişimi bir tartışma başlığı olarak toplumun gündemindeyken, işçi sınıfının ve emekçilerin kendi ulusal alternatif önerilerini geliştirmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu bakımdan bütün demokratik hak ve özgürlüklerin sınırsız bir şekilde kullanılmasının öngörüldüğü, özellikle de işçi sınıfının örgütlenme, sendikalaşma ve greve çıkma haklarının hiçbir engel ve şart aranmaksızın korunduğu yeni bir anayasanın hazırlanması göreviyle bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclis’in toplanması için seferber olma çağrısı yapıyoruz.

Sendikaların, meslek odalarının ve bütün emek örgütlerinin anayasayı ve siyasal demokrasiyi savunmak için eylem birliği yapması ve bir mücadele planı hazırlaması yönündeki çağrımızı bir kere daha hatırlatıyoruz.

İşçi Demokrasisi Partisi

11 Kasım 2023

Ölümsüzlük arayışı: Kâr mı daha önemli sağlık mı?

0

Yaş aldıkça veya etrafımızı saran teknoloji ya da bilmediğimiz bir karadeliğin yaklaşmasından ötürü, zaman bana her an daha hızlı geçiyor gibi geliyor. Daha yazın başlangıcını dün, yeni yılı da geçen hafta gibi hatırlıyorum, fakat bazı şeyler de bir o kadar uzak: mesela yaşadığımız deprem felaketi veya seçimlerdeki hüsran. Her nedense umutla veya üzüntüyle baş etmek için beynimiz belki de bize çeşitli oyunlar oynuyor, ve bunu sahnelerken sanki kaderimiz kendi elimizdeymiş gibi zamanı umursamıyor. Belki de haklı çünkü insan veya herhangi bir canlının ömrü, insanlığın son yüzyılda ömür beklentisine göre bir artışa girmemiş. Ve bu, tahmin edeceğiniz gibi kapitalizm tarafından fethedilmemiş bir kıta gibi pazarlanmaya şimdiden başlandı. Gelin bizi neler bekliyor, gerçeği nedir ve ne yapmalıyız beraber bakalım. 

Nereden nereye… 

Daha 1900’lerin başında, dünya genelinde beklenen yaşam süresi 31-32 yıl kadardı, fakat bu sürenin bu kadar düşük olmasının nedeni, doğum ve bebeklik sürecinde gerçekleşen ölümlerin fazlalıydı. Eğer bunu yalıtırsak beklenen yaşam süresi ortalama 55 yıl denebilir. Fakat Batılı gelişmiş kapitalist ülkelerde günümüzde bunu, geçtiğimiz yıllarda pandemi geçirmiş olmalarına rağmen, 83 yıl civarına çıkarmış durumdalar. Fakat tahmin edeceğiniz gibi sağlık hizmetlerine doğru düzgün ulaşamayan, su ve yemeğin sınırlı olduğu ve hâlâ sömürülen Afrika toplumlarında ortalama yaşam süresi ne yazık ki 50 yılı zar zor geçiyor.

Şirketlerin avcu kaşınıyor

İlaç ve sağlık sektörü, ortaya çıkış nedeni olan kamusal yarardan çok farklı bir noktaya geldi, o da kâr odaklı gelecek. Kapitalizmin yol açtığı sağlıksız beslenme ve yaşam koşullarının sonucu olarak insanlığın en büyük sorunlarından biri haline gelen obeziteye karşı yine sistemin kendisi yukarıda bahsettiğim mantıkla bir çözüm buldu; o da zayıflama iğneleri. Yani anlayacağınız sorunu ortadan kaldırmak yerine yeniden bir masraf (gelir?) kapısı açıyor ve bunun bedelini sistemin kendisi ödemek yerine yine çalışanlara, emekçilere ödetiyor.

Bu kâr odaklı yaklaşım sadece obezite gibi sağlık sorunlarına değil, aynı zamanda yaşam süresini uzatma çabalarına da yansımakta. Başta Amazon kurucusu Jeff Bezos, Google’ın ve Paypal’ın kurucuları ve diğer “vizyoner” sermayedarlar, Silikon Vadisi start-up‘ları ile işaret fişeğini ateşlediler. Mesela yaşam süresini 10 yıl uzatacağını iddia eden Retro Biosciences şirketi şimdiden 180 milyon dolar yatırım aldı.

Evrimin bir bildiği var

Uzun ve sağlıklı bir yaşam dileği, insanlığın sürekli peşinden gittiği bir arayıştır. Ancak evrimin kendi mantığı içerisinde, sürekli ve sınırsız bir yaşamın evrimsel bir avantaj sağlamayacağı görülmektedir. Evrim, canlıların üreme ve nesillerini devam ettirme kapasitelerine odaklanır. Yaşlandıkça bu kapasitemiz azaldığı için evrim, yaşlandığımızda bize pek yardımcı olmaz. Bu nedenle Alzheimer, Parkinson, retina dejenerasyonu, tip 2 diyabet ve farklı kanser türleri gibi hastalıkların yaşlandıkça artmasının nedeni, evrimsel mekanizmaların bizi gençken koruma altına alıp yaşlandığımızda bu korumayı azaltması olabilir. Evrimin, onarım sistemlerini işler halde tutmakla ilgilenmiyor olması bunun yapılamayacağı değil, sadece biraz daha akıl ve kurnazlık gerektiği anlamına geliyor.

Ne yapmalı?

İnsanlık, kapitalizme rağmen ilerlemeyi ve gelecek adına ümit etmeyi sürdürüyor. Bunu kötü anıları çabucak unutmasından ve iyileri bir şekilde yaşamında saklamaya çalışmasından anlayabiliriz. Yaşlanma, ölüm ve ona karşı verdiği Donkişotvari savaş da aslında bunun bir parçası. Bilimle artık o yel değirmenini döndüren mekanizmayı anlamanın şafağında olduğumuzu söyleyebiliriz. Ve bunun devletler tarafından kamu sağlığı gözetilerek yapılması, desteklenmesi gerekirken bir avuç sermayedarın eline kalmış olması kabul edilemez bir durum. Eğer ilaç ve sağlık sektörleri kamulaştırılırsa, bu sektörlerin amacı toplumun geneline fayda sağlamak olacaktır. Bu da, kapitalizmin olumsuz etkilerini sınırlayarak toplumun genel sağlık seviyesini artıracak, ömürlerimiz uzayacaktır. Bu kadar basit aslında.

Metalde TİS süreci devam ediyor

0

Ülke ekonomisinin en önemli sektörlerinden biri olan metalde toplu sözleşme dönemindeyiz. İşçi sınıfının önemli bir örgütlülüğe sahip olduğu bu kritik sektörde patron sendikası MESS ile Birleşik Metal-İş, Türk Metal ve Özçelik-İş sendikaları arasındaki görüşmeler sürüyor. Eylül ayında başlayan görüşmelerde şimdilik idari ve teknik maddeler üzerinde anlaşma sağlanmış görünüyor. Ücret zammı, kıdem ve vergi dilimi gibi esas maddeler üzerinde anlaşma sağlanması ise birkaç ayı bulabilir.

Ekonomik krizin emekçiler aleyhine derinleşmesiyle metal işçilerinin ortalama ücretleri asgari ücret bandına yaklaştı. Bu sebeple TİS görüşmelerindeki ücret başlığı ağırlıklı bir yer tutuyor. Sendikaların toplu sözleşme için sundukları tekliflere gelince; ilk altı aylık dönem için Birleşik Metal yüzde 140,5, Türk Metal yüzde 119,05 ve Özçelik-İş yüzde 80’lik zam talep ediyor. Öte yandan MESS’in teklifi ise yüzde 80. Bunun yanında kıdem zammı, vergi payı gibi maddeler de masada. Birleşik Metal ve Özçelik-İş’in sunduğu taslakta yer alan vergi diliminin yüzde 15’te sabitlenmesi talebi, enflasyon karşısında eriyen ücretler karşısında ufak da olsa bir bariyer görevi görebilir. Bu anlamda oldukça önemli görünüyor.

Sendika bürokratları ile patronlar arasında süren görüşmelerin metal işçisi lehine anlamlı bir sonuç doğurmasının zor olduğu kanaatindeyiz. İşyerlerinde, tabandan başlayarak TİS görüşmeleri için işçilerin söz, karar ve yetkiye sahip olmasını savunuyoruz. Bu yüzden işyeri düzeyindeki örgütlenmelerin, işyeri komitelerinin ve işçi demokrasisinin burada da hayati önem taşıdığını söylüyoruz. Bunun yanı sıra görüşmelerin nihayetinde işçilerin lehine her türlü kazanımın da önemini görüyoruz.

Son birkaç aydır farklı sektörlerde ücret ve sendikalaşma mücadelelerinin yoğunlaştığına şahit olduk. Sınıf hareketindeki bu önemli dinamik bağlamında metaldeki TİS süreci daha da belirleyici bir hale geliyor. Metal sektöründe tabandan birleşik bir mücadele ve kazanım oldukça kritik. Bunun yanında TİS görüşmelerinin başlamasıyla özellikle Birleşik Metal’in örgütlü olduğu bazı fabrikalarda yapılan kısa süreli uyarı eylemlerinin devam edip etmeyeceğini takip etmeliyiz. İşçi sınıfının en örgütlü olduğu referans sektörlerden biri olması sebebiyle metal işçisinin birliği ve eylemi kendi gücünü de aşan olumlu sonuçlar doğuracaktır. Metal işçilerinin talepleri uğruna girişecekleri olası seferberliklerde sınıfın yanında olmak görevimiz.

Eylem birliğinde ısrar gerekiyor

0

Emekçilerin en büyük mücadelesi yoksullukla. Gıdası, barınması, ulaşımı, giyimi, sağlığı derken zorunlu ihtiyaçlarını bile zar zor karşılıyorlar. Tek başına yaşayan bir işçinin yaşama maliyeti aylık 17 bin 803 lira oldu. Yoksulluk sınırı ise 45 bin liraya kadar dayandı. Milyonlar yoksul, milyonlar aç… Ancak yetmiyor. İktidar, her defasında faturayı emekçiye çıkaran politikalardan vazgeçmiyor.

Emekçiler enflasyonun durmasını, zamların geri alınmasını, alım güçlerinin artmasını istiyor. Enflasyonu durduramıyorsanız, ücretlerimizi enflasyon oranında artırın ki yaşayabilelim, diyor. İnsanca yaşayacak ücret istiyor. Ancak göstermelik zamlarla emekçinin bir cebine giren diğer cebinden alınıyor. Ne temel ihtiyaçların fiyatları kontrol altına alınabiliyor ne emekçilerin alım gücünü artıracak çözümler üretilebiliyor. Elindeki ile zaten zar zor geçinen emekçiler bir de ağır vergi yükü altında eziliyor.

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) “Vergide Adalet, Gelirde Adalet” talebiyle uzun zamandır emekçilerin vergilendirildikleri gelir diliminin artırılması ihtiyacını gündemde tutuyor. Geçtiğimiz ay ise İzmir ve İstanbul’da gerçekleştirdiği eylemlerin yanı sıra vergide adalet için alınması gereken acil önlemlere dair yasa taslağını mecliste bulunan siyasi partilere sundu.

DİSK’in yasa teklifi, gelir vergisi ilk dilim oranının ücretlilerde yüzde 10’a düşürülmesini; vergi tarife dilimlerinin en az yeniden değerleme oranı veya asgari ücret artış oranı kadar artırılmasını; asgari ücret vergi istisnasının vergiden indirim yoluyla değil matrahtan indirim yoluyla uygulanmasını; işverenlere sağlanan 5 puanlık SGK prim desteğinin işçilere de sağlanmasını ve damga vergisinin tümüyle kaldırılmasını içeriyor.

Şu anda gelir vergisi tarifesi 5 dilimden oluşuyor. İlk dilime göre yılda 70 bin TL’ye kadar gelir elde edenlerin yüzde 15 gelir vergisi ödemesi gerekiyor. 70 bin liralık kümülatif dilimin geçilmesinin ardından, işçiler yüzde 20’lik vergilendirmeye tabi oluyorlar. Vergi dilimlerinin enflasyon, ücret artışları veya yeniden değerleme oranından daha düşük artırılması yani bilerek düşük belirlenmesi emekçilerin daha fazla vergi ödemesine yol açıyor.

Bu adaletsizlik emekçilerin her alanda karşı karşıya kaldığı saldırıların yalnızca bir ayağı. Bu açıdan DİSK’in sürdürdüğü çalışma önemli bir yerde duruyor ancak sınırlarını da görmek gerekiyor. Bu talep ortak bir çalışma olarak örülmediği ve alanlarda işçi sınıfının insanca yaşayacak ücret ve güvenceli bir iş talebi başta olmak üzere, acil talep ve ihtiyaçlarını birlikte ele alan ortak bir zeminde örgütlenmediği sürece yeterli etkiye ulaşmaktan da uzak kalıyor. Elbette bunun zorluklarının farkındayız ancak koşulların dayattığı zorunlulukların da farkındayız. Sınıf örgütlerinin öncülüğünde işçi sınıfının acil gündemlerini ve sınıfın bağımsızlığını esas alan bir eylem birliğinde ısrara her zamankinden çok ihtiyaç var.

Manisa’da “İşçiler Sendikalarını Arıyor” etkinliği

0

İşçi Demokrasisi Partisi’nin Manisa il bürosunda, 5 Kasım Pazar günü,  “İşçiler Sendikalarını Arıyor” başlıklı bir toplantı düzenlendi. Petrokimya, metal, eğitim, taşımacılık gibi çeşitli sektörden işçilerle gerçekleşen etkinliğe, Türkiye İşçi Partisi’nin Manisa il yöneticileri de katılım gösterdi.

Gazete Nisan yazarı Sedat Durel üç ana başlık etrafında bir sunum gerçekleştirdi. Durel ilk olarak sendikaların işçi örgütleri olarak nasıl doğduklarını ve geliştiklerini özetledi. İşçilerin mücadelesi sayesinde sendikaların yasallaştığını ve kitleselleştiğini vurguladı. İkinci olarak, sendikaların içinden zamanla neden ve nasıl sendikal bir bürokrasi doğduğunu ve bu bürokrasinin sendikaları mücadele örgütleri olmaktan nasıl uzaklaştırdığını ele aldı. Bununla birlikte, bürokratikleşmenin sendikalar için kaçınılmaz bir kader olmadığını, işçilerin sendikalarda işçi demokrasisi yönünde mücadelesinin vazgeçilmez zorunluluğunu ifade etti. Son olarak, Türkiye’de ve dünyada işçi sınıfının önünde ikili bir görev olduğunu belirtti. En temel haklarımızı savunabilmek için yürüttüğümüz sendikalaşma mücadelesiyle, sendikaların sendikal demokrasi temelinde işlemesi mücadelesinin ayrılmaz bir bütün oluşturduğunun altını çizdi.

Sunumun ardından işçiler işyerlerindeki sorunları, örgütlenme deneyimlerini ve örgütlenme sırasında yaşadıkları zorlukları paylaştı. Oldukça canlı geçen soru-cevap ve tartışma bölümünün ardından bir sonraki ay benzer bir tema etrafında yeniden buluşmak üzere sözleşildi.

İçinde bulunduğumuz kriz günlerinden en çok etkilenen işçi sınıfı hakları için birleşiyor. Bir işçi kenti Manisa’da geçtiğimiz ay avukat İmdat Ataş ile “İş Hukuku ve Haklarımız” başlığıyla açılan etkinlikler dizisi, bir sonraki buluşmada toplu sözleşme sürecini odağına alan bir tartışmayla devam edecek.

Üniversite gençliği ne durumda?

0

Üniversite öğrencileri her geçen gün yaşam standartlarının düştüğü bir dönemden geçiyor. 4-5 sene eğitim alıp sonrasında insan onuruna yaraşır bir ücretle çalışacak işler bulmakken hayalimiz; son derecede düşük ücretlerle geçici ve güvencesiz işlere mecbur bırakıldığımız bir geleceğe layık görülüyoruz. Kampüslerde ve yaşam alanlarımızda baskının ve antidemokratik uygulamaların her geçen gün arttığına tanıklık ediyoruz. Ve bu zor koşullar gençlik olarak bizleri yalnızlaşmaya, umutsuzluğa itebiliyor.

Öğrencilerin bugünkü sorunları saymakla bitmez fakat ufak bir deneme aydınlatıcı olacaktır. Ülkenin emekçilerine yöneltilmiş ekonomik kriz namlusu öğrencileri de es geçmiyor. Bu krizin sonucu olarak hem ev hem de öğrenci yurdu kiraları akıl almaz boyutlara ulaşmış ve bir öğrencinin sadece kirasını ödeyebilmek için güvencesiz bir şekilde günlerce çalışmasını mecbur kılar bir hale getirmiş durumda. Bir diğer ekonomik sorun ise beslenme. Bu sorun ne kadar üniversite yemekhaneleri tarafından çözülüyor gibi görünse de aslında öyle değil. Devlet tarafından verilen KYK bursunun miktarını düşündüğümüz zaman bunun ancak yemekhanede yendiği takdirde öğrencilerin aylık yemek parasını zar zor karşıladığını görüyoruz. Bu demek oluyor ki devlet, öğrencileri sadece karnını zar zor doyuracak düzeyde umursuyor. Dahası öğrenciler yaşam alanlarında ve eğitimini aldıkları müfredatlarda her geçen gün artan gerici unsurlarla boğuşuyor. Haftalar boyunca organize edilmeye çalışılan bir etkinlik rektörlükten gelen bir yazıyla yasaklanabiliyor. Tek Adam rejiminin sureti üniversitelerde de kayyumlar aracılığıyla kendini gösteriyor.

Bütün bu ekonomik sorunlar, hayatlarımız üzerinde yıkıcı sonuçlarda bulunuyor. Geçtiğimiz ay, 10 gün içerisinde üniversitelerden üç sıra arkadaşımız canına kıydı! Aydın’daki Kredi Yurtlar Kurumu Güzelhisar Kız Öğrenci Yurdu’nda ise yurt müdürlüğü gerekli bakım işlemlerini gerçekleştirmediği için asansörün düşmesi sonucu Zeren Ertaş hayatını kaybetti!

Öğrenci intiharlarının ve Aydın’da yaşanan katliamın ardından, ülkenin dört bir yanında, 150’ye yakın KYK yurdunda öğrenci seferberlikleri patlak verdi. Bu, yeni bir öğrenci hareketinin doğmakta oluşunun işaretiydi. Bu seferberlikler neticesinde, öğrencilerin birçok talebi kazanımla sonuçlandı: yemekhanelerde öğrenci denetimi, odalarda kalan öğrenci sayılarının düşürülmesi, asansör ve tesisat bakımlarının yapılması, yurtlarda psikolojik destek, eylemlere katılan öğrencilere açılan soruşturmaların düşürülmesi vb.

Yukarıda saydığımız sorunlar birleşince öğrencilerin yaşadığı büyük zorlukların varlığını görmek zor olmamalı. Geçim ve gelecek kaygısı bugünlerde neredeyse bütün öğrencilerin ana gündemi. Bunu zaten intihar eden arkadaşlarımızın durumunda, Zeren Ertaş’ın ölümünde ve insan onuruna yaraşır koşullardan mahrum bırakıldığı için her geçen gün bizlerden koparılan bütün arkadaşlarımızda görüyoruz.

Geleceksizlik değil insanca bir yaşam istiyoruz! Peki bunun için ne yapmalı? Bunun için sorunlarımızı çözecek talepler etrafında birleşmeliyiz. Sorunlarımızın çözümü mücadeleci bir öğrenci-gençlik hareketi yaratmaktan geçiyor. Biliyoruz ki sorunlarımız sadece bize özel değil, bizler bu ülkenin emekçileriyle, kadınlarıyla ve ezilen bütün kesimleriyle aynı kaderi yaşıyoruz ve hayatlarımızdaki zorlukları yaratanlar aynı güçler. Tıpkı emekçilerin ihmaller yüzünden yaşadıkları iş cinayetlerinde, tıpkı erkek şiddeti ve cezasızlık politikaları nedeniyle kadın cinayetlerinde olduğu gibi bizler de yurtlarımızda ihmaller yüzünden ya ölüyoruz ya da ölümle burun buruna yaşıyoruz. Mücadelemiz de yaşadıklarımız gibi ortak olmalıdır.

İşçi eylemlerinin ortak talebi insanca yaşam hakkı

0

Türk-İş’in verilerine göre ekim ayı açlık sınırı 13.684 TL’ye yükseldi, yoksulluk sınırı ise 44.573 TL. Hayat pahalılığı bu denli artmışken krizin faturası emekçilere kesilmeye devam ediyor. Ancak emekçiler dört bir yanda sefalet ücretlerine karşı çıkıyor ve çeşitli taleplerle grevler, eylemler yapıyorlar. Hepsinin ortak talebi ise aslında insanca yaşam hakkı.

Sendikalaştıkları için işten atılan ve mücadeleleri devam eden Sputnik ve Agrobay örneklerinde olduğu gibi patronlar, örgütlenen işçileri adeta cezalandırmaya çalışıyor. Bursa’da Birleşik Metal-İş’in örgütlü olduğu Şahinkul fabrikasında patronun Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmesi çağrılarına yanıt vermemesi üzerine işçiler 25 Ekim’de fabrika önünde eylem yaptılar. Sendika üyelerinin işten çıkarmayla tehdit edildiği fabrikada işçiler grev örgütlemeyi planlıyor. Sakarya’da ise Çiftçiler Birlik Kağıtçılık fabrikasında yetki alan Türk-İş’e bağlı Ağaç-İş, patronun TİS masasına oturmayı reddetmesi üzerine 30 Ekim’de fabrikada grev kararı aldı.

Sömürünün yoğun olduğu sektörlerden biri de özel eğitim kurumları. Bu kurumların kârları her yıl artmaya devam ederken eğitim emekçileri enflasyon altında eziliyor. Bir süredir eşit işe eşit ücret, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve taban maaş gibi taleplerle çalışmalar yürüten Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’na üye İTÜ Geliştirme Vakfı Okulları öğretmenleri hal ihlallerinin düzeltilmesi ve zam talebiyle kalem bırakma eylemi yaptı. İstek Vakfı öğretmenleri ise yoksulluk sınırı altında kalan ücretler ve mobbing gibi sorunlarını kamuya açıklayarak dayanışma çağrısında bulundular.

Tez Koop-İş’te örgütlü Çevre Mühendisleri Odası çalışanları, 30 Ekim’de sefalet ücretlerine karşı iş bırakma eylemi yaptı. Ağustos ayında basın açıklaması yapıp ek protokol talebini oda yönetim kuruluna ileten oda çalışanlarının talebi reddedilmişti. Doğa, bilim ve aynı zamanda emek mücadelesinin bir parçası olan oda çalışanları, meslek odasının var oluş amaçları arasında emeğin haklarını savunmak da olduğunu hatırlattı.

Belediye emekçileri de işçi düşmanı tutumdan muaf değil. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde çalışan ve DİSK Genel-İş’te örgütlü yaklaşık 11 bin İZENERJİ işçisi, ikramiyelerin ödenmesi ve sosyal hakların verilmesiyle talepleriyle 17 Ekim’de iş bıraktı. Genel-İş üyesi Balıkesir Edremit Belediyesi işçileri ise 19 Ekim’de eylem yaparak maaş ve ikramiyelerin eksik yattığını ve emekli olan işçilerin kıdem tazminatlarının ödenmediğini ifade ettiler. Ataşehir Belediyesi’nde zorla emekli edilen 9 işçinin mücadelesi sürüyor.

Farklı mücadelelerin ortak talepleri bizlere mücadelemizin de ortak olması gerektiğini gösteriyor. Tek Adam rejimine ve kapitalist sömürüye karşı sınıfın birliğine ve seferberliğine ihtiyacımız var!

Gazze’deki soykırıma son! Filistin direnişine destek! Dünya halklarının seferberliğini derinleştirelim!

0

Şu anda İsrail, Kuzey Amerika emperyalizminin ve Avrupa Birliği’nin koşulsuz desteği ve cezasız bırakmasıyla, dünyanın en büyük açık hava hapishanesi olan Gazze’de yoğunlaşan Filistin halkına karşı acımasız bir soykırım yürütüyor. Bu açıklamanın yazıldığı sırada halihazırda 3.542’si çocuk, 2.187’si kadın olmak üzere 8.525 kişi öldürülmüştü; yani öldürülenlerin %68’i reşit olmayan çocuklar ve kadınlardı;  21.500 kişi de yaralandı . UNICEF temsilcisi James Elder, “Gazze binlerce çocuk için mezarlığa, geri kalan herkes için de cehenneme dönüştü” diye konuştu. Her gün 420 çocuk ölüyor, 940 çocuk ise kayboluyor.

Bombalamaların yoğunlaşması ve Siyonist ordunun karadan şeride girmesiyle bu sayılar sürekli artıyor. İşgal altındaki Batı Şeria’da İsrail ordusu 7 Ekim’den bu yana 180 Filistinliyi öldürdü. Siyonist hükümet, Gazze’deki katliamın derhal sona ermesi talebiyle 1 Kasım Çarşamba günü gerçekleşen büyük genel grevin ardından Batı Şeria’daki baskının yoğunlaştırılması emrini verdi.

Tüm ailelerini kaybetmenin ardından harap olan ebeveynlerin görüntüleri tüyler ürpertici ve dokunaklı: Enkaz altından kurtarılan çocuklar, tüm ailesini kaybedenler, bombalamaların yoğunluğundan dolayı yanmış ve parçalanmış cesetler. 

Şeridin 2 milyondan fazla sakini gökten, denizden ve havadan bombalanıyor. İsrail, tüm uluslararası yasaları ihlal ederek su, elektrik, yakıt ve gıda tedarikini keserek Gazze halkını hayal bile edilemeyecek bir çileye maruz bırakıyor. Hatta, daha önce günde, insani yardım taşıyan yaklaşık 100 kamyonun Gazze Şeridi’ne girdiği, 7 Ekim’den bu yana ise yalnızca 94 kamyonun gıda ve tıbbi malzemeyle giriş yaptığı Mısır’la olan Refah sınır kapısını bile bombaladı. 

Öte yandan İsrail, geçtiğimiz Cuma gecesi ve Cumartesi sabahın erken saatlerinden bu yana, Gazze’nin kuzeyi üzerinden, geniş çaplı kara saldırısının başlangıcı olan “Demir Kılıçlar” Harekatı’na başladığından bu yana en yoğun bombardımanını gerçekleştirdi. İsrail daha önce telefon ve internet iletişimini keserek bölgeyi dış dünyadan izole etmişti. 

Dört başarısız girişimin ardından geçen Cuma günü Birleşmiş Milletler (BM), 120 ülkenin oyuyla, kendisinin bir özelliği olan eylemsizlik halinden çıktı ve Gazze’ye insani yardımın girişine izin veren ateşkesi onayladı; ayrıca, şeridin kuzeyinin boşaltılması ve nüfusun güneye aktarılması şeklinde olan İsrail’in Gazze’ye yönelik askeri müdahale emrini iptal etmesini talep etti. Ancak ABD alınan kararı veto etti. Bu son BM kararı, Siyonistlerin Birleşmiş Milletler Büyükelçisi Gilad Erdan tarafından “rezillik günü” olarak etiketlendi .

Günler önce, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, bir güvenlik konseyi toplantısında, “Hamas saldırısının birdenbire gelmediğini” ve bunun onlarca yıllık işgalin, İsrail’in uyguladığı şiddetin, Filistin topraklarının çalınmasının ve zorla yerinden edilmenin sonucu olduğunu kabul etmek zorunda kalmıştı. İsrail Dışişleri Bakanı Eli Cohen’in yanı sıra BM Büyükelçisi Gilad Erdan da buna öfkeyle tepki gösterdi ve genel sekreterin istifasını talep etti.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği New York Ofisi Direktörü Craig Mokhiber, örgütün Gazze’deki soykırımı durdurma konusundaki başarısızlığını protesto etmek amacıyla görevinden istifa etti. 

BM içindeki çelişkiler, İsrail’in gerçekleştirmekte olduğu vahşi katliamın medyaya ve sosyal ağlara yansımasıyla daha da kötüleşen küresel kapitalist-emperyalizmin kurumlarında yaşanan büyük krizi yansıtıyor. Bu, dünya çapında protestoları körüklüyor. Türkiye’de ve Ürdün, Mısır, Yemen gibi tüm Arap ülkelerinde büyük seferberlikler mevcut. Avrupa’nın başlıca şehirlerinde; binlerce insanın Filistinliler lehine gösteri yapma yasağına karşı geldiği Londra, Madrid, Barselona, ​​Roma, hatta Almanya ve Fransa’da binlerce kişi seferber oldu.

Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri’nde de büyük seferberlikler mevcut. New York’ta 200’den fazla Siyonizm karşıtı Yahudi, ateşkes talebiyle ve “bizim adımıza değil” sloganıyla sembolik bir şekilde merkez tren istasyonunu ele geçirdi. Daha önce Washington’da da benzer bir protesto düzenlenmiş ve 300’den fazla Yahudi, Kongre Binası’ndaki ofisleri işgal etmişti. Her iki protesto da ABD’deki Siyonist olmayan Yahudilerin en büyük örgütü olan Barış İçin Yahudi Sesi tarafından örgütlendi. Tel Aviv’de protestolar her gün yaşanıyor. Hamas’ın elindeki rehinelerin yakınları, Netanyahu hükümetini sert bir şekilde sorguluyor, durumdan hükümeti sorumlu tutuyor ve rehinelerin geri verilmesini talep ediyor. Kudüs’te bile Siyonizm’e karşı çıkan Ortodoks Yahudiler seferber oldu.

Dünya kapitalizminin kurumlarında gelişen krizin ifadeleri, İsrail’i Filistinlilere karşı “toplu cezalandırma” uygulamakla suçlayan BM Filistinli Mülteciler Ajansı (UNRWA) Direktörü Philippe Lazzarini’nin açıklamalarında da görülüyor. Uluslararası Af Örgütü, Norveç Mülteci Konseyi, İnsan Hakları İzleme Örgütü ve Sınır Tanımayan Doktorlar gibi diğer insan hakları örgütleri İsrail’in savaş suçu işlediğini bildirdi.

İsrail’in 75 yıldır sürdürdüğü etnik temizliği derinleştirmek amacıyla soykırım yaptığı giderek daha açık hale geliyor. Filistinliler, İsrail Devleti’nin kurulmasından önce, 1947-48’de neredeyse bir milyon insanın topraklarından sürüldüğünü ve katledildiğini bildiğinden, durumun yeni bir Nakba’ya (felaket) doğru ilerlediğini biliyorlar.

İşçilerin Uluslararası Birliği — Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak diyoruz ki: Gazze’ye yönelik canice bombalamalara son verin! Soykırımcı ablukaya son!

Filistin direnişini destekliyoruz fakat bugün Siyonist işgalciye karşı mücadeleye öncülük eden, ancak burjuva-İslamcı, kapitalizm yanlısı bir örgüt olması nedeniyle büyük siyasi farklılıklarımız olan Hamas’a siyasi destek vermiyoruz. Hamas, Siyonist apartheid devletinin yerine İslami teokratik bir devlet geçirmek istiyor. 

İUB-DE, tarihi Filistin topraklarında, mültecilerin kendi topraklarına geri dönebileceği, Arapların, Yahudilerin, Hıristiyanların ve diğer dinlerin veya dindar olmayanların bir arada var olabilecekleri, laik, ırkçı olmayan ve demokratik tek bir Filistin devleti için mücadele ediyor. Aynı zamanda, işgal altındaki Batı Şeria’daki Filistinliler üzerinde İsrail’le anlaşarak polisiye bir kontrol uygulayan El Fetih-FKÖ ve Mahmud Abbas liderliğindeki Filistin Ulusal Otoritesi’nin ihanetini de kınıyoruz. 

Emperyalizmin desteklediği Siyonist saldırganlığı yenmek için dünya halklarının seferberliğini derinleştirmeye devam etmeliyiz. İUB-DE olarak bulunduğumuz ülkelerde tüm enerjimizi bu göreve veriyoruz. Tüm hükümetlerden İsrail’le diplomatik, ekonomik, ticari ve kültürel ilişkileri kesmesini talep ediyoruz. 

Bolivya hükümeti Siyonist varlıkla ilişkilerini çoktan kesti; Şili ve Kolombiya hükümetleri büyükelçilerini istişare için çağırdı, her iki ülke halkı da ilişkilerin kesilmesini talep etmeli! 

ABD’den Siyonist yapıya silah ve mali yardım gönderilmesinin durdurulmasını talep ediyoruz. İsrail’e silah sevkiyatını engelleyecek Belçika sendikalarının örneğini takip etmeliyiz.

Kuzey Amerika filosunun Ortadoğu’dan çekilmesini istiyoruz.

Gazze’ye yönelik canice bombalamayı durdurun! Soykırımcı ablukaya son!

İsrail’le bütün ilişkiler kesilsin!

Filistinli tutsaklara özgürlük!

Siyonist orduyu Gazze Şeridi’nden çıkarın!

Filistin direnişine tam destek!

HEDEP özeleştirisi seçim bilançosunu yansıtıyor mu?

0

Erdoğan’ın seçim zaferinin ardından Kürt politikasında bir değişiklik olmadı. Antidemokratik bir biçimde kayyum atanan belediyelerde, etki alanını artırma umuduna sahip olduğu illere özellikle kaynak aktarımı yapılırken, HDP’nin ezici bir biçimde üstün olduğu illerde ise cezalandırma politikaları devam etmekte.

Diğer yandan Selahattin Demirtaş dahil binlerce siyasi tutuklunun karşısında “makbul Kürtler” olarak görünen Hüda Par’ın önünü açma çabaları devam ediyor. Saray bunları yaparken Türkiye’deki işçi ve emekçilerin mücadelesini de güçlendirecek Kürt halkının en temel demokratik haklarının tanınmasından ise tabii ki asla bahsetmiyor.

HDP-Yeşil Sol’un 11 Haziran’da yayımlanan özeleştiri metni ve ismini değiştirerek HEDEP olan Yeşil Sol’un 15 Ekim’deki 4. Olağan Büyük Konferansı sonuç bildirgesi birbirine paralel bir içerik taşıyor. Yayımlanan metinlerin seçim bilançosunu ne kadar yansıttığı tartışmalı. Bilançolarda, Demirtaş’ın Kürt halkı ve solun ortak cumhurbaşkanı adayı çıkarılmaması, bürokrasi vb. eleştirilerine dahi herhangi bir değinme yapılmazken her iki metinde de Öcalan’a özgürlük kampanyası ön plana alındı.

Bunların arasında, 1 Ekim günü Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne yapılan saldırının HPG tarafından üstlenilmesi ise sınır ötesi operasyonların ivmelenmesine ve 17 Ekim günü Meclis’teki Suriye Irak tezkeresini uzatma oylamasının iktidar tarafından daha da güçlü şekilde kullanılmasına yol açtı.

Bu noktada, Ankara saldırısı gibi işçi ve emekçilerin birliğine zarar verebilecek her türden eylemin karşısında olduğumuzu hatırlatırken, Saray rejimi bir gövde ise onu ayakta tutan bacakların iki zemini ezdiğini de aynı şekilde unutmamalıyız: Saray rejimi bir yandan Kürtlerin bir yandan da işçi sınıfının üzerine basarak ayakta durabiliyor. Bu yüzden bizler için işçi emekçilerin mücadelesi kadar Kürt halkının demokratik hakları da aynı derecede önemli. Emekçilerin garantör olabileceği özgür ve adil bir barış için bunu tekrar etmekten bıkmayacağız.

Tezkerenin uzatılmasına geri dönecek olursak, rejimin Rojava’yı hedef aldığını açıkça görebiliriz. Aynı sırada HEDEP’in Demirtaş ve onlarca siyasi tutsağın adını anmaksızın Öcalan’a özgürlük kampanyasını öne çıkarması da Kürt siyasal önderliğinin de aynı yere odaklandığını gösteriyor.

Cumhur İttifakı’nın kazandığı seçimler, Türkiye’de demokratik haklar mücadelesinin rakibine benzeyerek değil ondan ayrışarak, söylemlerini gizleyerek değil açığa çıkararak olabileceğini göstermiş oldu. Türkiye işçi sınıfı ve Kürt halkının ortak adayı ile yapılabilecek bir çalışma fırsatı kaçırıldı. Bu yüzden HEDEP’in özeleştirisinin seçim sürecinin en mühim eksikliğini göz ardı ettiğini söyleyebiliriz.

Ekonomik krize karşı taleplerimiz ile işçi sınıfı ve Kürt halkının siyasal demokrasi taleplerinin daha da yakınlaştığı içinde bulunduğumuz koşullarda, seçimlerde kaçırılan fırsattan doğru dersler çıkararak mücadele etmeye devam etmeliyiz.

Ambarlı limanında “İsrail ile tüm ilişkiler kesilsin!” çağrısı

0

Filistin halkı bombalarla, açlık, susuzlukla ve ağır bir abluka ile katil İsrail devleti tarafından öldürülmeye devam ediyor.

Devletlerin katil İsrail ile ticari, diplomatik ve askeri ilişkileri kesmesini bütün alanlarda haykırıyoruz. Erdoğan’ın sözde Filistin yanlısı söylemlerine rağmen, Türkiye de İsrail ile ilişkilerini artırarak sürdürüyor. Bu çerçevede, “Filistin’de işgale son!” diyen demokratik kitle örgütleri ve siyasi partiler, İstanbul Avcılar’da bulunan Ambarlı limanında İsrail ile ticaret yapan şirketleri protesto etmek için bir basın açıklaması gerçekleştirdi.

Bugün yine İsrail’den aldığı malları getiren ve yeni mallar alarak geri götürecek olan Mario A adlı gemi Ambarlı limanına demirledi. Gazze halkının gıda, elektrik, su, internet gibi insani ihtiyaçlara ulaşamaması için ablukayı genişleten saldırılarını artıran İsrail devleti bütün ihtiyaçlarına ulaşımını kolaylıkla sağlıyor. Türkiye’nin birçok limanından İsrail’e malzeme götürün gemiler hız kesmeden katillere ihtiyaç duydukları malzemeleri taşımaya devam ediyor.

Limanda çalışan işçiler de desteklerini göstermek için basın açıklamasına katıldılar. Liman güvenliğinin bütün engelleme çabalarına rağmen işçilerin desteği ile basın açıklaması gerçekleştirildi.

Filistin halkının haklı davalarında yanlarında olduğumuzu haykırmaya devam edeceğiz. İsrail ile bütün ilişkiler kesilmeli, nehirden denize özgür Filistin devleti kurulana dek mücadele sürmelidir.

Çeteler ve çürüme dönemi

0

Neredeyse bir suçlu cennetine dönüşmüş, uyuşturucu baronlarının, mafyanın cirit attığı bir ülke haline gelen Türkiye’de, bilhassa son kabine değişimi ile, bu çetelerin çökertileceğine dair birtakım haberlere tanık oluyoruz. Sedat Peker’in ifşaları ile gündeme gelen ancak tam anlamıyla üzerine gidilmeyen, çıkar çatışmaları sonucu ifşa olan bazı kesimleri sosyal medyadan dahi takip edebiliyoruz. Nitekim zamanında İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da TRT ekranlarından “En azılılar bize geliyor” diyerek durumu açıklığa kavuşturmuştu. Kendisinin bakanlığı boyunca suçlarla ilgili açılan davaların hepsinde artış olurken “suç işlemek amacıyla örgüt kurma” suçuyla açılan davalar son bir senede yüzde 32 düşmüştü.

Türkiye son 21 yılda dünyanın mafya üssüne dönüştürüldü ve her gün bu gerçeğin dramatik örnekleriyle karşılaşıyoruz. Peki narkotrafikten kara para aklamaya uzanan geniş suç skalasında Türkiye nasıl bu denli cazip hale geldi?

Vatandaşlık almanın, mülk edinmenin, para getirmenin olabildiğince kolaylaştırıldığı, yakalanan tonlarca kokainin soruşturulmadığı, tüm bu suç şebekelerinin bizzat devlet kurumlarında koruyucu ve icracıları olduğu bilinen bir gerçek. Milliyetçi muhafazakâr AKP-MHP iktidarı 500 bin dolarlık yatırım ile TC vatandaşı olmayı mümkün kılmıştı. Bir kez vatandaş olduktan sonra kırmızı bültenle aransalar dahi uluslararası suç baronları, suç örgütü liderleri TC vatandaşı oldukları gerekçesi ile iade edilmiyorlar. Çünkü Türkiye devleti, yasaları ve kurumları ile vatandaşını “korumakla” yükümlü (!). Aynı zamanda, bu suç örgütleri Türkiye’de kara paranın çok kolay dolaştığını biliyorlar. Sosyal medyada günde bir milyon lira harcadığını paylaşan ve saçına dolarlar takan Dilan Polat’ın yaptığının iddia edildiği gibi bu kara para da, kolay para olarak, bir şekilde aklanabiliyor.

Aslında tam bir çürüme döneminin hızlandırılmış fragmanını izliyoruz. İnsanın aklının almadığı bu çürüme AKP iktidarının inşa ettiği 21 yıllık serüvenin bilançosu. Ekonomik kriz ve doğal afetlerin yarattığı amansız yıkımlarla sefalete itilen milyonlarca emekçi, bozuk asansörlerde can veren öğrenci gençler bu çarpıklığın bedelini ödüyor. Hiçbir yargı mensubunun soruşturmak istemediği, adalet ve demokrasi talep eden avukatların, siyasilerin hapiste tutulduğu, altta kalanın canının iktidarın sorumluluğunda olmadığı ve hesabının sorulamadığı bir düzen yaratıldı. Bu emek düşmanı rant rejiminin teminatı hukuksuzluk ile yoğruldu, bu rant paylaşımı mafyalaşmayı, organize suçu devletin bekası için gerekli kıldı. Yaşadığımız manzara tam olarak bu şekilde. Bu suç düzeninin temizlenmesi, adaletin ve özgürlüklerin sağlanması yalnızca bu rejimden kopuş ile mümkün.

İDP’nin Filistin sorunundaki tutumu: 3 önemli nokta

0

1) Savaşın ve katliamların sorumlusu direniş örgütleri değil, Siyonist İsrail’dir.

İsrail 1948’de, Filistin Kurtuluş Örgütü 1964’te kuruldu. İsrail, 1967’de Gazze ve Batı Şeria’yı işgal ve ilhak etti, Hamas 1982’de kuruldu. İsrail 1978’de Lübnan’ı işgal etti, Hizbullah 1982’de kuruldu.

Direniş örgütleri İsrail’in etnik temizlik programına, işgallerine, Siyonist ırkçılığa ve ilhaklara verilmiş olan haklı ve meşru yanıtlardır.

1. Dünya Savaşı’nın sonunda Filistin’de 56 bin Yahudi ve 700 bin Arap yaşıyordu. 1948’e dek ırkçı Siyonist çetelerin katliamlarıyla Filistin’de yerleşimcilere alan açılmak istendi. 1948’de İsrail kurulduğunda 840 binin üzerinde Filistinli zorla topraklarından sürüldü.

Bu nedenle İsrail, bir işgal devletidir. Üzerinde kurulduğu toprakları terörle, katliamlarla, soykırımla, zorla göçle işgal etmiştir.

Bu nedenle sloganlarımız şunlardır: Filistin direnişine tam destek! Filistin’de işgale son! Yıkılsın Siyonist İsrail devleti!

2) Türkiye devleti, Siyonist İsrail’in stratejik ortağıdır.

Ortadoğu ülkeleri arasında İsrail’le en iyi ilişkiye sahip olan devlet Türkiye’dir. Ortadoğu ülkeleri arasında İsrail’i tanıyan ilk ülke Türkiye’dir.

Türkiye ve İsrail 1996’da askeri bir anlaşma imzaladı. 2012’de Türkiye (Mavi Marmara katliamından sadece iki yıl sonra) İsrail’in, NATO’nun askeri tatbikat ve faaliyetler dışındaki işbirliği mekanizmalarına katılmasına onay verdi.

İsrail ve Türkiye karşılıklı pilot eğitimi yapıyorlar. İsrail pilotları Konya’da tatbikat yapıyor.

İki ülke, aralarında askeri istihbarat paylaşıyor. Türkiye İsrail’den ileri teknolojili silahlar satın alıyor. Türk jet uçakları İsrail Uçak Endüstrisi tarafından onarılıyor. Bu yenilemenin maliyeti 600 milyon doların üzerinde.

Kürecik Üssü, İsrail’e saldırı amacıyla fırlatılan füzeleri düşürmekle görevli. İncirlik Üssü, ABD’nin İsrail’e gönderdiği askeri yardımlara ev sahipliği yapıyor.

Manavgat suyu İsrail’e taşınıyor.

2010’daki Mavi Marmara katliamından sonra bile Türkiye, İsrail’le diplomatik ilişkileri kesmedi. En son İsrail Cumhurbaşkanı Yitzhak Herzog ve Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde 9 Mart 2022’de bir araya geldiler ve birçok konuda yeni anlaşmalar sağladılar.

Türkiye, İsrail’in altıncı en büyük ihracat durağı. Türkiye, İsrail ordusunun botlarını ve üniformalarını üretiyor.

Bu nedenle sloganlarımız şunlardır: Kınamak yetmez, ilişkileri kes! İsrail’le bütün ekonomik, askeri, diplomatik, kültürel ilişkiler kesilsin!

3) Gazze’ye dönük soykırımı durduralım.

Gazze Şeridi, dünyanın en yoğun nüfuslu bölgesi; 42 kilometre uzunluğunda, 5 ila 12 kilometre eninde bir toprak parçası. 2,3 milyon insana ev sahipliği yapıyor. Nüfusun çoğunluğu 19 yaşından küçük.

Etnik temizlik ve ırkçı katliam politikaları üzerine inşa edilmiş bulunan işgalci ve korsan Siyonist İsrail devleti, Gazze’de abluka altına alınmış 2,3 milyon Filistinliye yönelik bir soykırım planını hayata geçirmeye başladı.

Elektrik yok, gıda yok, su yok, yakıt yok. Hastaneler, okullar, evler bombalanıyor.

7 Ekim’den bu yana Gazze’ye 25 bin ton ağırlığında bomba atıldı. Bu, iki adet atom bombasına eşdeğer bir yıkım. Atılan bombaların yüzde 85’i ABD tarafından İsrail’e verilmişti.

İnsan Hakları İzleme Merkezi, Siyonizmin Gazze saldırılarında beyaz fosfor kullandığını doğruladı. Filistinli çocukların derileri ve ciğerleri bu kimyasal silahla yanıyor.

Filistin direnişini sahiplenen ve onunla dayanışma içinde olan bütün güçler, bu soykırım planını durdurmak için derhal birlikte seferber olmalı.

Bu nedenle sloganlarımız şunlardır: Gazze ablukası ve ambargosu derhal kaldırılsın! Yiyecek, su, elektrik, ilaç, tıbbi malzemeler, yakıt ve diğer tüm ihtiyaçlar derhal Gazze’ye sevk edilsin! İsrail Güvenlik Güçleri hava bombardımanlarını ve kimyasal silah kullanımını derhal durdursun! Kara harekatına hayır! İsrail Güvenlik Güçleri, Gazze sınırından çekilsin! ABD ve AB emperyalizmlerinin hükümetleri, İsrail’in işgal ve soykırım planlarına verdiği askeri ve ekonomik desteği derhal geri çeksin!

Özgürlük ve seferberlik

0

14 Mayıs seçimlerinde depremzede Hatay halkının oylarıyla, Türkiye İşçi Partisi (TİP) listelerinden meclise girmeye hak kazanan Can Atalay hukuksuz bir şekilde halen cezaevinde tutuluyor. Can Atalay’ın özgürlüğüne kavuşması, seçmen iradesinin tecelli etmesi için TİP Genel Başkanı Erkan Baş’ın Hatay’dan Ankara’ya başlattığı ve bizim de İşçi Demokrasisi Partisi olarak desteklediğimiz Özgürlük Yürüyüşü 28 Ekim günü sona erdi.

Yürüyüş sona ermezden evvel, 25 Ekim tarihinde ise Anayasa Mahkemesi (AYM) Can Atalay’ın tutukluluk halinin devamının hak ihlali olduğu kararını açıkladı. Daha açık bir ifadeyle, Can Atalay’ın serbest bırakılmasına karar verdi. Ancak AYM tahliye kararı vermiş olsa da aradan geçen zamana rağmen İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi bu kararı uygulamamakta direniyor.

Mevzubahis Türkiye, mevzubahis Tek Adam rejimi olduğundan en temel demokratik haklardan bir tanesi olan seçme ve seçilme hakkının dahi gasp edilmesi artık şaşırtmıyor. Tek Adam rejiminin kendi varlığını “meşrulaştırdığı” sandık iradesinin sadece yine kendisi için geçerli olduğu da. Ya da yargının en üst mahkemesinin kararının uygulanmaması da.

Çünkü memleketin demokratik alanının en temel eksikliği siyasal demokrasinin olmayışı.

Ve siyasal demokrasinin olmadığı yerde, en basit bir hak ve özgürlük sorununun çözümü dahi maalesef ki teşhir ve protestonun da ötesinde, demokratik talepler eksenli bir kitlesel seferberliği zorunlu kılıyor.

İDP olarak, Türkiye İşçi Partisi’nden mücadele dostlarımızın gerçekleştirdiği Özgürlük Yürüyüşü’nü tam da bu yaklaşımla destekledik ve Can Atalay özgürlüğüne kavuşana dek bu mücadelenin bir parçası olacağız.

Ancak gerek Can Atalay’a özgürlük mücadelesinin gerekse de Özgürlük Yürüyüşü’nün, taşıdığı büyük imkânlara rağmen en temel eksikliğinin, siyasal demokrasi konusunda kitleleri içerisine çekmekte, onları seferber etmekteki zayıflığı olduğu kanaatindeyiz.

Bizler için; Can Atalay’ın, Gezi tutsaklarının, Kürt siyasi hareketinin mücadeleci kadrolarının ve tüm siyasi tutsakların özgürlüklerine kavuşabilmesi, Tek Adam rejiminde gedik açabilecek, kitlelerin demokrasi mücadelesinin öznesi haline getirilebileceği, ülkede siyasal demokrasinin tesisi ve rejimden kopuş eksenli bir talepler manzumesi etrafında tüm güçlerin seferber edilebilmesinden geçiyor.

Karşısında mücadele etmekte olduğumuz baskıcı Tek Adam rejimi, böylesi bir seferberlik hattını dayatıyor.

Şirket kârları beklentileri aşıyor. Peki nasıl? Kriz yok muydu?

0

Şirketlerin üçüncü çeyrek bilançoları “beklentileri aşan” kârlarla açıklanmaya devam ediyor. Örneğin Yapı Kredi Bankası üçüncü çeyrekte net kârını beşe katlayarak 16,1 milyar TL dönem kârı açıkladı! YKB’nin 2023 yılı ilk dokuz aylık net kârı 35,2 milyar TL’ye ulaşmış. Benzer şekilde Şişecam piyasa beklentisinin yüzde 43 üzerinde kâr elde etmiş. Şirketin ilk dokuz aylık net kârı 13,3 milyar TL. 3,5 milyar TL net kâr açıklayan Vestel ise yüzde 144 kâr artışı sağlamış. Üçüncü çeyrek net kârını yüzde 82 artıran Koç Holding 36 milyar TL net kâr açıkladı. Koç’un dokuz aylık net kârı 73 milyar TL.

Bütün şirket bilançolarını burada sıralayacak değiliz. Sermaye tarafında genel tablo bu! Peki, bu nasıl mümkün olabiliyor? Kriz yok muydu? Her maaş artışında dünya ile rekabet edemeyiz diye sızlanan, açlık sınırının altındaki asgari ücrete dahi itiraz edip batarız diyen bu şirketler değil miydi? Evet, nasıl oluyor!

Tabii ki emekçiler için beklentileri aşan sömürü ve yoksullaşmanın devam etmesi sağlanarak. Dilimizde tüy bitti. Emeğin milli gelirden aldığı payın sermaye lehine sürekli geriletilmesi işte bu yüzden. Zaten kırpılmış TÜİK enflasyon oranının yanına bir de tarihinde tutmamış “beklenen enflasyon oranına göre maaş artışı” yapılacak denilerek sağlanıyor bu kârlar. Günün sonunda bütçe yok diye emekçiden, emekliden esirgenen kaynak Hazine destekli olarak şirketlere akıtılıyor. Her biri hem kamudan ucuz kaynak alıyor hem de yetmez gibi ballı teşviklerle ihya ediliyor.

Kaynak da, teşvik de sermayeye aktarıldığı için şirketler beklentilerin üzerinde kâr etmeye devam ediyor. Emekçi döktüğü alın terinin karşılığını alamazken emekli de yıllarca ödediği prime rağmen 7500 lira gibi akıl almaz bir taban maaşa mahkûm edilebiliyor.

Defaatle söyledik, yine söyleyelim: Kaynak var! Ama aslan payı sermaye için kullanılıyor. Adil ve eşit bir paylaşım asla yok. Sermayeye kaynak aktarımına son verilmeli. Milyarlarca lira kâr açıklayan şirketlerden, ultra zenginlerden servet vergisi alınmalı. Çok kazanan çok vergi vermeli. En düşük maaş yoksulluk sınırının üzerinde olmalı. Bölüşüm faciası ancak böyle biraz olsun dengeye gelebilir.

Zorla emekli edilen Ataşehir Belediyesi işçileri direnişte

0

Ataşehir Belediyesi’nde, kamuda emeklilik yaşının gelmesi durumunda zorunlu emeklilik yasasının kaldırılmış olmasına rağmen bu yasada bulunan açıklardan yararlanılarak 9 işçi keyfi bir şekilde işten çıkarıldı. İşten çıkarmanın yasal dayanağı da, Belediye Başkanı’nın inisiyatifinde olan Kod-8 olarak gösterildi. Bu bilgi işçilere bir telefon edilerek verildi. Böylece işçiler hiç beklemedikleri bir anda işsiz kaldıklarını öğrendiler ve 7500 TL emekli maaşına mahkûm edildiler. İşçilere artık işyerine girerken kullandıkları kartların geçersiz olduğu söylendi. İşten çıkarılan çalışanlar farklı birimlerden özellikle seçilerek birleşik bir mücadele hattının kurulmasının önüne geçmeye çalışıldı.

DİSK Genel-İş 3 No’lu şubeye bağlı olan işçiler, şube başkanını arayarak sendikanın sürece dahil olmasını istediler. İşçiler, sendikanın başlangıçta yanlarında olduklarını söylemesine rağmen kısa bir süre sonra işçilerin dava açıp hukuken kendi başlarına haklarını aramalarını söylediğini aktarıyor. Bunun üzerine işçiler, işten atılmalarına karşı belediye önünde eylem yapmaya başladılar. Yaklaşık bir aydır direnen işçiler, son olarak direnişin 25. gününde gerçekleştirdikleri basın açıklamasında işçilerin durumlarını aktardılar ve taleplerini dile getirdiler.

İşten çıkarılan Ataşehir Belediyesi işçileri, belediye yönetiminin yaptığı yanlıştan bir an önce vazgeçmesi çağrısında bulunuyor ve işlerine iade edilene kadar mücadeleyi sürdüreceklerini söylüyorlar.

ÇMO çalışanları iş bırakıyor: “Sefalet ücreti istemiyoruz!”

0

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) çalışanları daha önce 29 Ağustos tarihinde Çevre Mühendisleri Odası Genel Merkezi önünde bir basın açıklaması düzenlemiş, “Oda emekçileri olarak geçim sıkıntısı çekiyoruz. Oda Yönetim Kurulu tarafından yok sayılıyoruz,” diyerek ek protokol taleplerini ifade etmişlerdi. Gelinen noktada ÇMO yönetim Kurulu’nun ek protokol talebine yanıt vermemesi üzerine emekçiler yeniden ÇMO Genel Merkezi önünde bir basın açıklaması yaparak taleplerini yineledi.

Oda yönetimine sundukları ek protokol talebinin başından beri görmezden gelindiğini ifade eden oda çalışanları 30 Ekim günü öğleden sonra iş bırakma eylemini başlattılar.

Ankara’nın yanı sıra İstanbul, İzmir, Bursa, Samsun, Adana, Antep, Antalya, Kocaeli, Mersin ve Diyarbakır’da şubeleri bulunan ÇMO’nun tüm çalışanların Tez Koop-İş sendikasında örgütlü. Tüm işyerlerinde örgütlü olan emekçiler, oda yönetiminin ek protokol talebini yerine getirmemesi durumunda 1 Kasım Çarşamba gününde tam gün iş bırakma eylemine geçeceklerini belirterek dayanışma çağrısında bulunuyorlar.

FHKC: “Özgürlük savaşına birlikte başlayalım”

0

Aşağıda okuyucularımızla Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin Siyasi Bürosu tarafından yapılan önemli açıklamadan satır başlarının Türkçe çevirisini paylaşıyoruz.

***

Sömürgeci NATO ittifakından çıkan Siyonist işgalciler karşısında imkânsıza meydan okuyan, efsanevi vatan sevgisini ortaya koyan, yaşama, onurlu olma, hayatta kalma ve topraklarında kök salma değerini teyit eden kahraman Filistin halkına selam olsun.

Tüm şehitlere, bu halkın seçkinlerine, büyük liderlerine, kahraman direnişçilerine, yüce evlatlarımıza, cesaretin, umudun, haysiyetin, kararlılığın generallerine ve tarihi kayıtlarda ölümsüz kalacak onurlu ailelere, silinmeyen ve silinmeyecek olan isimlere bir zafer selamı.

Ve hastanelerdeki sağlık personeline, yaşam uğruna ölümle savaşan insanlığın habercileri beyaz ordumuza ve medyadaki gerçeğin asil askerlerine, suçluyu takip eden ve katilin yüzünden maskeyi düşüren objektiflere selam olsun.

İnisiyatifi yeniden ele geçiren, savaşın zamanlaması ve işgalle mücadelenin doğası üzerinde kontrol sahibi olan, onu tepkisel önlemler döngüsünden ve dayatılan angajman şartlarından çıkaran ve sürekli günlük şiddetin rehinesi olmayı reddeden tüm gruplarıyla Filistin direnişine bin selam.

Bu mücadelenin uzun vadeli ve Filistin mücadelesi tarihinde çok önemli olduğu göz önünde bulundurularak, Filistin halkımız için her yerde kapsamlı bir ulusal seferberlik ilan ediyoruz. Düşmanın 1948’deki savaşını tamamlama ve yeni bir Nakba yapma çağrılarını engellemek için kararlılık, direnç ve artan direniş eylemleri gerektirmektedir.

Saf kanla, canlı etle ve Filistin rüyasıyla yazılan bu kahramanlık destanı, sonuçları ve günlük yaşamıyla, varlığa varoluşsal bir tehdit oluşturmuş, Filistinlilerin ve Arapların Filistin kurtuluş planını yeniden kurma umudunu canlandırmış ve İsrail’in yenilmez ordu imajını paramparça etmiştir.

Hem Arap dünyası hem de uluslararası düzeyde halk ve kitle hareketlerinin devam etmesi ve örgütlerden, güçlerden, dost ve müttefik ülkelerden, solcu ve ilerici Arap ve uluslararası partilerden davanın destekçilerinin ve özgür insanların seslerinin daha yüksek çıkması çağrısında bulunuyoruz. Bu oluşumu ve normalleştirenleri tecrit etmeye çağırıyoruz.

Düşman; moral bozmak, direnişin halk beşiğini cezalandırmak, zaferi yenilgiye dönüştürmek ve halkımızın elde ettiği başarıyı ve kararlılığını kırmak için çılgınca bombardımanlar düzenliyor. Sahanın gösterdiği şey, Filistin direniş eyleminin ilk aşamasından bu yana mükemmelleştiği ve işgal saflarına önemli kayıplar verdirdiğidir.

Siyasi Büro, savaşın devam ettiğini, direnişin sürdüğünü ve kara işgalinin, özellikle de işgal devletinin korkuluğunun düşmesinden sonra, imajı paramparça olan ve asla eskisi gibi geri dönmeyecek olan gelecekteki gelişmeleri şekillendirmede belirleyici faktör olacağını doğrulamaktadır.

İşgalle mücadele henüz bitmedi. Hiçbir ses direnişin sesinin, ulusal duruşun birliğinin sesinin, sahadaki tercümesinin ve sahadaki ortak eyleminin, kapsamlı ulusal söylemin ve bu savaşın tüm fraksiyonları, yelpazeleri ve bileşenleriyle Filistin halkının savaşı olduğu vurgusunun üzerine çıkamaz.

Saldırganlık devam ediyor ve işgalle savaş henüz bitmedi. Zorluklar ve sorumluluklar büyüktür. Gelin özgürlük savaşına birlikte başlayalım. Birlikte zafere ulaşalım. Kaderimiz birdir, geleceğimiz birdir, düşmanımız birdir. Gelecek olan daha şiddetli olabilir, ancak zafer iradesi daha büyüktür.

Filistin sorununda barış talep etmek doğru mu veya barış nasıl mümkün olabilir?

0

7 Ekim gününde El Aksa Tufanı başladığından bu yana sosyalist hareketten, kadın hareketinden, sivil toplum kuruluşlarından ve demokratik hak örgütlerinden birçok yapı, İsrail’in Gazze’ye ve Batı Şeria’ya yönelik saldırıları karşısında “barış” talebini yükseltmeye başladı. İnsanların öldüğü ve yaralandığı, savaş bütçelerine milyonlarca doların ayrıldığı, silahlı çatışmaların yeni silahlı çatışmalar doğurabileceği şartlar altında “barış” talebinin makul ve mantıklı gelmesi elbette doğal. Ancak her makul ve mantıklı talep, siyasal olarak doğru olmayabilir. Tıpkı mevcut durum altında “barış” talebinin kullanımının doğru olmaması gibi.

Barış talebi, mantığı gereği insanların “ölmemesini”, silahların kullanılmamasını, askerlerin kışlada kalmasını, Batılı metropollerin küçük burjuva kamuoyunu şoke edecek vahşet görüntülerinin oluşmamasını öngördüğü için, bir soykırım ajandasına sahip olan İsrail’in katliam planları karşısında siyasal geçerliliğe sahipmiş gibi durabilir. Ancak bu doğru değil. 

Kuzey Amerika kıtasının, nasıl yerlilerin kıyımdan geçirilerek sömürgeleştirildiğini ve daha sonra bugünkü Amerika Birleşik Devletleri adı verilen ülke haline geldiği anımsamak, bu noktada faydalı olabilir. Koloniciler yerlilerle bir savaş halindeyken yükseltilen barış talebi, “insanların” değil yerlilerin ölmeye devam etmesini, “silahların” değil yerlilerin silahlarının kullanılmamasını beraberinde getirmişti. Filistin için de, barış talebinin benzer bir işlev taşıyabileceği düşüncesindeyiz.

Burada sözde Oslo “barış sürecinin” ilk 10 yılında, bu “barışın” Filistinlilere bir bilanço olarak ne getirmiş olduğunu bir kere daha hatırlatma ihtiyacı hissediyoruz: Oslo’dan sonraki 10 yıl içinde 400.000’e yakın yerleşimci Batı Şeria’ya yerleşti (yani işgal devam etti), Batı Şeria’ya 20.731 yeni yerleşimci konutu inşa edildi, Batı Şeria’daki Siyonist yerleşim oranı %62 oranında arttı, Doğu Kudüs faşist yerleşimcilere açıldı ve bunun sonucunda 150.000 yerleşimci Doğu Kudüs’ü işgal etti, Filistinlilere ait 50.000 ağaç söküldü, Filistinlilerin binlerce dönümlük toprakları istimlak edildi, Filistinlilerin 2000 evi yıkıldı, 120.000 Filistinlinin ve 450 Yahudi’nin yaşadığı El Halil kentinin (bugün işgalciler oraya “Hebron” diyor) yönetimi Siyonist devlete verildi, El Halil’de nüfusun %0.3’ünü oluşturan Yahudilere toprakların %20’si verildi, Oslo “Barış” Anlaşması’nın çerçevesinde İsrail 10 yıl içinde işgal altındaki Filistin’de 67 yeni askerî üs açtı.(1)

Oslo Anlaşması’na göre Filistinlilerin bütün ihraç ve ithal malları İsrail’den geçmek zorunda ve Filistinliler mallarının İsrail’den geçişi için vergi vermek zorunda.

Oslo görüşmeleri başladığında, Filistinli yetkililere Filistin devletinin toprakları olarak Batı Şeria’nın %3’ü önerildi. Daha sonra bu oran %17 oldu. Halbuki 1988’de Batı Şeria’nın yalnızca %55’si ve Gazze’nin de %30’u işgalci İsrail’in elindeydi.

Oslo “barışı” ile ilgili olarak dönemin İsrail cumhurbaşkanı Şimon Peres şöyle der: “Bu, bizim hiçbir şey kaybetmediğimiz bir barış sürecidir.” İsrail’in Haaretz gazetesine konuşan bir tankçı subay da gözlemlerini şöyle aktarır: “Bir askerî birlik çekiliyor, televizyonlar onu çekip yayınlıyor. O sırada bir başka birlik mevziye giriyor.”(2)

Bir işgalci ile onun sömürgesi arasındaki hemen hemen bütün “barış” denemeleri, eğer işgalci taraf ağır ve utanç verici bir askerî yenilgi almamışsa ve sömürgeden çekilmeyi kabul etmemişse, ancak ve ancak Oslo “barışının” çeşitli türevleri ve benzerleri olabilir; yani bir barış değil ama bütün yönleriyle işgalin ağırlaşması ve sertleşmesi olabilir.

Barış talebinin politik olarak tek anlamı Filistin topraklarının işgalinin normalleştirilmesi, bu işgalin hukuki bir çerçevede tanınması, düşük veya orta yoğunluklu Siyonist soykırım politikalarının olağanlaştırılması ve korsan devletin varlığının fiilen korunarak genişletilmesidir. Bu bağlamda politik ve diplomatik anlamıyla barış, İsrail’in Apartheid rejiminin meşrulaştırılmasıdır.

Akımımız Nazizmi, tarihsel olarak sürekli bir iç savaş rejimi olarak tanımlar. İsrail bu noktada tanımlamamızı yenilememizi gerektiriyor çünkü İsrail, üzerinde bulunduğu toprakların meşru ve tarihsel sahibi olmadığı için İsrail’deki Nazi rejimi de sürekli bir iç savaş rejimi değil, aslında sürekli bir “dış savaş” rejimi. Zira o bir koloni; Filistin’de iktidara gelmiş bir Nazi partisi değil. O, emperyalizmin Filistin ordusunu ve halkını silahsızlandırmasıyla, kilometrelere yayılan ve içinde okulların, hastanelerin, otoyolların, kanalizasyon sistemlerinin, radyo istasyonlarının, alışveriş merkezlerinin bulunduğu devasa bir askerî üs.

İç savaş durumu (İsrail örneğinde “dış savaş”) Nazizme içkindir. Dolayıyla Filistin’de barışın hayata geçirilmesinin tek gerçekçi siyasal önkoşulu şudur: Siyonist İsrail devletinin yıkılması. Hayır, reforme edilmesi değil, uluslararası hukukun ve Birleşmiş Milletler’in kararlarına saygılı bir devlet haline getirilmesi değil, “iyi” ırkçıların yönettiği “güler yüzlü” bir Siyonizme dönüştürülmesi değil; yıkılması.

Bu nedenle Siyonist İsrail devletinin yok edilmesinden bahsetmeden, Filistin’de barış hakkında konuşamayız. Zira Filistin’de barış talep etmeden önce İsrail’in ırkçı ve yerleşimci devletinin yıkılmasını talep etmeyen her önerme, Filistin’de boğulması gereken Apartheid rejimine atılmış bir can simididir.

Ancak dahası da var. Tek devletli çözümün savunucusu olan Filistin direniş güçleri, emperyalizm tarafından mali olarak desteklenen ve askerî olarak donatılan Siyonist düşmanla mümkün olan her cephede çarpışırken ve Siyonist düşmanın askerî yenilgisini hedefi ve görevi olarak açıklamışken, barış talebini dile getirmek bir tür grev kırıcılıktır ve bozgunculuktur. Zira direnişin bizden talebi, düşmanla arasındaki barış elçisi olmamız veya düşmanı barışa çağırmamız değildir; düşmanın askerî yenilgisinin koşullarını hazırlayacak olan dayanışma eylemlerini ve mücadeleleri örgütlememizdir.

Filistin’in işgalcilere karşı verdiği kahramanlık ve fedakarlık dolu kurtuluş savaşında öne sürülebilecek tek meşru talep şudur: Filistin’in askerî zaferi, Siyonist İsrail devletinin imhası. Barış değil, Siyonist düşman karşısında zafer talep ediyoruz. Silahların susmasını değil, Filistin direnişinin cephaneliğin doldurulmasını talep ediyoruz. Filistinlilerin Nazizmin silahları ve bombaları karşısında pasifist bir ölüme kavuşmalarını değil, kendilerini öldürmeye çalışan düşmanın karşısında zora ve şiddete başvurma haklarının olduğunu savunuyoruz. Bu sırada bir tür ateşkes denebilecek duruma dair taleplerimizi ise direnişe değil, işgalciye yönlendiriyoruz: Gazze’nin bombalanmasına son verilsin, Gazze Ablukası kaldırılsın, Gazze’ye gıda, yakıt, ilaç, su derhal iletilsin.

Şunu savunuyoruz: Tek bir laik, demokratik ve birleşik Filistin yoksa, barış da yok.

Elbette Siyonist İsrail devletini yıkacak ve onun varlığını sona erdirecek nihai savaşa dek iki taraflı konjonktürel barış veya ateşkes anlaşmaları yapılabilir. Ancak bunu talep edecek olan ve etmesi gerekenler bizler değiliz, Filistin halkıdır.

Filistin sorunu üzerinden “Ortadoğu’da barış” sloganı ile talebi bir hayli kullanılıyor ve popülerlik kazanması için çalışılıyor ancak bu slogan, Ortadoğulu emekçi sınıfların ve ezilen ulusların kendi diktatoryal rejimlerine, işgalcilerine, emperyalizme ve Siyonizme karşı verdikleri ölümcül mücadele karşısında korkunç derecede gerici bir rol oynuyor. 

Binlerce yıl önce göklerden indiği varsayılan bir kutsal kitabın içinde yer alan teokratik emirlerle uyumlu bir jeopolitik çizgi izleyen, yurttaşlık ölçütünün ırksal ve etnik kökenlere bağlı olduğu, sistematik ırkçı terörün bir devlet politikası olarak uygulandığı, doğası gereği işgalci olması gereken ve hayatta kalabilmek için Araplara yönelik soykırım planlarını uygulamaya zorlanan bir devlet, barışçıl olmayan ve hatta son derece zora dayanan yöntemlerle yok edilmedikçe, Ortadoğu’da ezilenlerin seferberliklerini güçlendirecek sahici bir barışın tesis edilebileceğine gerçekten inanılıyor mu? 

Eğer öyleyse, bu kimseler, Tevrat’larındaki sözde vaat edilen toprakların peşinde Filistinli avına çıkan Siyonist yerleşimcilere kıyasla, daha vahim birtakım fantastik inançların takipçisi durumundadırlar.

***

Dipnotlar:

1.) Bkz., Direnen Filistin / Siyonizm, İsrail ve İntifada, Doğan Tarkan, Z Yayınları, Birinci Baskı, Nisan 2002.

2.) Bkz., agy.

Siyonizmin materyalist açıklaması

0

Aşağıda okuyucularımız ile paylaştığımız metin, Troçkist‘te yayımlanan ve “Abraham Leon: Troçkist, Yahudi, anti-Siyonist, şehit” başlığını taşıyan makaleden alınmıştır. Makalenin tamamını okumak için buraya tıklayabilirsiniz.

***

Abraham Leon, Eylül 1944’te, henüz 26 yaşındayken Naziler tarafından öldürüldü. 26 yaşına gelene dek daha sonra saflarından Ernest Mandel’i çıkartacak olan Belçika Troçkizmini inşa etmiş, Avrupa Troçkizminin kıta çapında örgütlü ve koordine kalmasını sağlamış, Belçika’da ve Nazilerin ordusu içinde çıkartılan devrimci gazetelerin genel yayın yönetmenliğini veya yazarlığını yapmış, Alman ordusu için proleter propaganda faaliyetleri yürütmüş, Belçika’daki yasadışı fabrika komitelerinde parti inşasına girişmiş ve Nazizmin Yahudi Soykırımı’nı gerçekleştirmekte olduğu, bunun yanı sıra Stalinizmin Siyonist projeye siyasal desteğini açıkladığı şartlar altında Troçkist bir Yahudi olarak, Dördüncü Enternasyonal’in anti-Siyonist pozisyonlarının politik ve teorik çerçevesini çizen, tarihsel öneme sahip bir eser kaleme almıştı.

Abraham Leon’un Yahudi Sorunu: Marksist bir Yorumlama adlı eseri, Yahudi halkının sosyoekonomik tarihi, antisemitizmin sınıflı toplumdaki kökenleri, Siyonizmin politik eleştirisi, Marksizmin anti-Siyonist tutumunun teorik açıklamaları başlıklarında, hala tarihsel olarak aşılabilmiş bir metin değildir.

Leon bu eserinde Yahudi ticari topluluklarının tarihsel materyalist bir analizini yapar ve Yahudileri, Marx’ın daha önce kendi Yahudi Sorunu kitapçığında yaptığına yaklaşan bir şekilde, bir “halk-sınıf” olarak tarif eder. Leon, Siyonizmin Yahudi sorununu, yalnızca antisemitizmin sebep olduğu acılarla sınırlı bir şekilde ele almaya çalışan yöntemini yerle bir eder ve tarihsel üretim ilişkilerinin evriminden erken dönem şehirleşmenin etkilerine dek, Yahudi sorununa dair kapsamlı bir açıklama getirir. Yahudi halkının ilkçağlarda yaşadığı büyük refah dönemlerini ortaya koyar, Yahudi ticaret sermayesinin genişleme olanağını bulduğu kapitalizm öncesi dönemleri kaydeder ve ekonomik işlevlerine bağlı olarak Yahudilerin tarihte sık sık krallar ve prensler tarafından korunduklarını aktarır. Bütün bunlar, Siyonizmin vakanivüslerinin resmi tarih yazımlarıyla aşılmaz bir çelişki içerir.

Leon öncelikle Siyonizmin, MS 70’te İkinci Tapınağın yıkılışı sonrasında yaşanan ve Filistin’in işgali için mazeret olarak kullanılan sözde “Yahudilerin sürgünü” yalanını çürütür. “Sürgün” tanımlaması bir uydurmadır zira Roma İmparatorluğu’nda ve dışında gelişen bir diaspora halihazırda mevcuttur. Leon şöyle yazar: “Yahudilerin çoğunluğu Roma eyaleti Judaea’nın dışında yaşıyordu”.

Ve Siyonizmin, son 2000 yıldır Yahudi halkının ancak Filistin topraklarında bir araya gelmesiyle korunabileceğini ve varlığını devam ettirebileceğini iddia etmesine karşın, ilkçağlar boyunca Yahudilerin asimile olmadan nasıl kültürlerini ve değerlerini koruduğu inceleyen Leon, Siyonizmin ideologlarını çıldırtan şu sonuca varır: “Yahudiler dağılmalarına rağmen değil, bu sayede korunmuştur.”

Ticari kapitalizmin ve ulus devletlerin gelişimi, yerel tüccarları doğurur ve bu, Yahudilerin bir halk olarak ekonomide oynadıkları rolü tehlikeye sokmaya başlar. Bu dönemle beraber Yahudilerin ülkelerden kovulması ve krallar ile prenslerin korumasını kaybetmesi başlar. Kapitalizm doğarken Yahudilerin geliştirdiği ekonomik ilişkileri ve ağları kullanır. Ancak onları bir kere kullandıktan sonra, bu araçlardan yerel varlıklı sınıfların yararlanmasını sağlamak için, Yahudileri sosyal bir ayrımcılığa ve ırkçılığa maruz bırakır. Bu nedenle Leon şöyle yazar: 

“Yahudileri modern kapitalizmin kurucuları olarak görmek (…) yanlış. Yahudiler kesinlikle Avrupa’da mübadele ekonomisinin gelişmesine katkıda bulunmuşlardır ancak onların özel işlevleri tam olarak modern kapitalizmin başladığı yerde sona ermektedir.”

Leon’un da ortaya koyduğu üzere Yahudilerin sürgünlerini mitolojide aramak saçmalıktır; bu halkın sürgünü ticari kapitalizmin yerel ve ulusal birimlerinin güçlenmesiyle başlar. Avrupa soylularının bankacıları rolüyle Yahudilerin kendi aralarında oluşturduğu ekonomik ekosistem, kapitalizmin olgunlaşmaya başlamasıyla çöker. Lev Troçki bu durumu şöyle tarif eder:

“Yükseliş çağında kapitalizm Yahudi halkını gettonun dışına çıkardı ve ticari genişlemesinde bir araç olarak kullandı. Bugün çürüyen kapitalist toplum, Yahudi halkını tüm gözeneklerinden sıkıştırmanın çabasındadır.” (Lev Troçki, “Imperialist War and the Proletarian World Revolution”, Mayıs 1940)

Leon’un analizleri burada Yahudi sorununun ve Siyonizmin kökenlerine ışık tutar ve bu konuya o dönemde, ondan daha tutarlı bir materyalist açıklama getirmiş kimse yoktur. 

Yahudiler 1290’da, resmî olarak kralın bankacısı oldukları İngiltere’den sürgün edilirler. İspanya’nın Amerika kıtasını keşfetmesiyle başlayan ticari zenginleşme, hemen ardından Yahudilerin bu ülkeden sürgününü getirir. Dolayısıyla Akdeniz tipi olsun, Anglo-Sakson tipi olsun, kapitalizmin gelişmeye başladığı coğrafyalarda, yeni ayrıcalıklı ticari sınıfların ve varlıklı sosyal kastların doğumuyla beraber, Yahudilerin eski ekonomik işlevlerinden mülksüzleştirilmeleri için, Yahudi halkının sürgün edilmesi başlar.

Leon, Yahudilerin feodal üretim ilişkilerinin daha güçlü bir şekilde muhafaza edildiği Doğu Avrupa’ya, özellikle de Polonya’ya ve Rusya’nın bazı bölgelerine göçünü, işte böyle açıklar. Leon, Siyonizmin köklerini, 19. yüzyılın ikinci yarısındaki Doğu Avrupa Yahudi topluluklarının özgün tarihinde ve sosyal şartlarında bulur; bu Yahudi topluluklar, kapitalizmin ticari ve sınai bir gönenç yaşamaya başlamasıyla, eski ekonomik rollerinin ilgası hedefiyle Doğu Avrupa’ya sürülürler. Yahudilere karşı işlenen pogromlar ve ortaya çıkan siyasal antisemitist akımlar Doğu Avrupa’da ve Rusya’da doğar.

Geç kapitalistleşen ülkelerden Almanya, İtalya, İspanya ve Portekiz gibi ülkelerin, kendi sınai altyapılarını, ordularını ve sermaye ihraçlarını Batı Avrupa emperyalizmlerinin seviyesine çıkarma girişimleri ve sömürgecilik yarışında rakiplerine yetişme arzuları Nazizmi, Mussolini’yi, Franco’yu ve Salazar’ı yaratmıştı. Yahudi burjuvazisinin, eski ticari ayrıcalıklarına kapitalizm altında da sahip olma ve küresel ticarette Batı emperyalizmiyle rekabet edebilir hale gelme isteği de, faşizmin Alman, İtalyan, İspanyol ve Portekizli varyanlarının yanında, onun yeni bir türünü doğurmuştu: Siyonizm.

İşte Troçkist, Yahudi, anti-Siyonist Abraham Leon’a, akımımızın ve dünya işçi hareketinin borçlu olduğu Siyonizmin materyalist açıklanması budur. Bu perspektif sayesinde Dördüncü Enternasyonal, Kremlin’deki Stalinist bürokrasinin vahim ve trajik hatalarını, günahlarını ve sapmalarını deneyimlemek zorunda kalmaksızın, 1948’in öncesinde de sonrasında da, işçi hareketi içindeki en tutarlı ve devrimci anti-Siyonist kutup olmayı başarabilmiştir.

BDS Türkiye çağrısıyla “Filistin’e Özgürlük, İsrail’e Boykot” eylemi

0

22 Ekim Pazar günü BDS Türkiye’nin çağrısıyla Şişli Cevahir AVM önünde bir araya gelen İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri, İsrail işgal güçlerinin Gazze Şeridi’ne yönelik saldırılarını protesto etti.

İşçi Demokrasisi Partisi, Türkiye İşçi Partisi, Sosyalist Emekçiler Partisi, Halkevleri, Kaldıraç, Çağrı, BDSP, Mücadele Birliği, Emekçi Hareket Partisi ve HEDEP dahil sol ve sosyalist örgütlerin katıldığı eylemde BDS imzalı “Filistin’e Özgürlük, İsrail’e Boykot” ve İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri imzalı “İsrail’le Tüm İlişkiler Kesilsin” pankartları açıldı. Grup adına basın açıklamasını okuyan BDS Gönüllüsü Ümit Doğru, Filistinlilerin uzun yıllardır saldırı altında olduğuna dikkat çekerek, “Yıllardır yaptığımız, İsrail’in topyekûn boykot ve tecrit edilmesi, yatırımların geri çekilmesi ve İsrail’e yaptırım uygulanması çağrılarının karşılık bulması bugün hiç olmadığı kadar hayati hale gelmiştir,” diye konuştu.

“Nehirden denize özgür Filistin”, “Her yer Filistin, her yer direniş” ve “Yıkılsın Siyonist İsrail devleti” sloganlarının atıldığı eylemde başlıca talepler şöyle sıralandı:

  • İsrail’le tüm diplomatik ilişkiler kesilmeli, İsrail işgal rejiminin Türkiye’de bulunan tüm diplomatik temsilcileri sınır dışı edilmelidir.
  • İsrail’le tüm ticari ilişkiler kesilmeli; Gazze’de iki milyondan fazla Filistinli açlık ve susuzluktan ölüme sürüklenirken İsrail rejimine yardım tedarik eden gemiler durdurulmalı ve halihazırda bu işlevi gören gemiler geri çağrılmalıdır.
  • Başta ABD olmak üzere İsrail’e destek veren tüm ülkelerin askeri varlıkları Türkiye’den çıkarılmalıdır.

İstanbul İşçi Sendikaları Şubeler Platformu’ndan OVP, vergi adaleti ve Filistin’e destek konulu kitlesel basın açıklaması

0

İstanbul İşçi Sendikaları Şubeler Platformu (İİSŞP), 22 Ekim Pazar günü işçi düşmanı Orta Vadeli Plan ile kıdem tazminatının gaspına karşı durmak ve Filistin halkıyla dayanışmak için Taksim’de AKM önünde toplantı. Buradan Sputnik grevcilerinin grev çadırının bulunduğu Süzer Plaza’nın önüne yürüyüp burada bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Yürüyüş ve açıklamaya DERİTEKS, Gıda-İş, Liman-İş, Sağlık-İş, TGS, TÜMTİS ve DİSK’e bağlı Sosyal-İş sendikalarının İstanbul şubeleri katılım gösterdi.

Üzerinde “Kıdem Tazminatımız Gasp Edilemez! OVP Değil İnsanca Yaşam, Vergide Adalet İstiyoruz!” ve “Katil İsrail, Filistin’den Defol! İsrail ile Yapılan Tüm Anlaşmalar İptal Edilsin!” yazılı iki pankartın taşındığı yürüyüş süresince “OVP Değil İnsanca Yaşam”, “Kıdem Hakkımız Gasp Edilemez”, “Katil İsrail Ortadoğu’dan Defol” gibi sloganlar atıldı. Yürüyüş kolunun en önünde grevci Sputnik işçileri yer aldı.

“Sputnik İşçisi Yalnız Değildir” sloganı ile varılan grev çadırının önünde yüzlerce işçinin konumlanmasıyla basın açıklamasına başlandı. Basın açıklaması Deriteks Sendikası Tuzla Şube Başkanı ve İİSŞP Dönem Sözcüsü Hikmet Numanoğlu tarafından okundu. İsrail’in Gazze’de etnik temizlik niteliğindeki saldırıları kınanıp hükümete İsrail ile yaptığı tüm anlaşmaları iptal etmesi çağrısı ile başlayan basın açıklamasında tüm konfederasyonların Filistin’de yaşanan katliam karşısında bir araya gelme gerekliliği vurgulandı.

Basın açıklamasında krizin tüm faturasının emekçilere kesilmek istendiği ifade edilirken “OVP denen bu çıkış yolunda, yine işçi ve emekçilere kemer sıkmaları önerilmektedir. Patronlar kârlarını katlarken işçi sınıfı açlığa mahkûm edilmektedir. OVP ile birlikte kıdem tazminatı da yeniden gündeme getirilmiştir,” dendi. Aranan çıkış yolu için de emekçilere yönelik saldırıların durdurulmasının yanı sıra “Vergide adalet sağlanmalı; çok kazanandan çok, az kazanandan az vergi alınmalıdır. Vergi dilimleri düşürülmeli ve ekonomik programlar sendikaların önerileri alınarak planlanmalı ve düzenlenmelidir,” dendi.

Basın açıklamasında son söz Türkiye Gazeteciler Sendikası Genel Başkanı Gökhan Durmuş’a verildi. Durmuş, Rus devletine ait olan bir haber ajansının Türkiye’de yasaları çiğneyebildiğini vurgulayarak direnişlerinin kararlılıkla devam edeceğini söyledi. Tüm yürüyüş ve basın açıklaması süresince yüzlerce işçinin kararlılığı ve Sputnik grevcilerinin coşkusu bu kitlesel açıklamaya karakterini veren şeyler oldu.

DİSK’in çağrısıyla Kartal’da “Vergide Adalet” mitingi düzenlendi

0

DİSK’in çağrısını yaptığı “Vergide Adalet” mitingi 21 Ekim Cumartesi günü İstanbul Kartal Meydanı’nda gerçekleştirildi. Filistin direnişiyle dayanışma sloganlarının yükseltildiği mitinge Genel-İş, Lastik-İş, Sosyal-İş, Limter-İş, Birleşik Metal-İş gibi DİSK sendikalarının yanı sıra sol ve sosyalist örgütler de katılım gösterdi. İşçi Demokrasisi Partisi mitinge “Vergide Adalet, Kıdemde Artış, İşsizliğe Son!” pankartıyla katıldı.

DİSK’in adaletli vergilendirme çağrısında bulunduğu mitingde DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, zenginlerden alınmayan vergilerin emekçi kitlelerin sırtına yüklendiğini belirtti. 70.000 liraya kadar olan gelir vergisi braketinin gerçek değerinin 180.000 liraya kadar olması gerektiğini vurguladı. Gerçek enflasyonun altında kalan ücret artışlarının dahi emekçilere çok görüldüğünü belirten Çerkezoğlu, kasım ayındaki asgari ücretin belirlenme sürecine işaret etti. Son olarak DİSK’in Meclis’teki siyasi partilere vergide adaletin sağlanması amacıyla oluşturduğu bir yasa teklifi sunduğunu aktaran Çerkezoğlu, yasa teklifinin temel başlıklarını sıraladı:

  • Gelir vergisi ilk dilim oranı ücretlilerde yüzde 10’a düşürülsün!
  • Vergi tarife dilimleri en az yeniden değerleme oranı veya asgari ücret artış oranı kadar artırılsın!
  • Asgari ücret vergi istisnası vergiden indirim yoluyla değil matrahtan indirim yoluyla uygulansın!
  • İşverenlere sağlanan 5 puanlık SGK prim desteği işçilere de sağlansın!
  • Çağdışı damga vergisi tümüyle kaldırılsın!

İşgalci İsrail, Batı Şeria’da Filistinlileri kaçırıyor

0

Aşağıda okuyucularımızla Filistinli Tutsaklar Komisyonu’nun 19 Ekim tarihinde yayımladığı açıklamanın Türkçe çevirisini okuyucularımız ile paylaşıyoruz.

***

İşgal güçleri Batı Şeria’da en az 120 vatandaşı hedef alan büyük bir kaçırma girişimi başlattı.

Bugün sayı 7 Ekim’den bu yana en yüksek seviyesine ulaştı.

Dün (Çarşamba) gece ve Perşembe sabahı, “İsrail” işgal güçleri Batı Şeria’da aralarında Yasama Konseyi temsilcileri, liderler ve yıllarını işgal hapishanelerinde geçirmiş eski mahkumların yanı sıra gazetecilerin de bulunduğu en az 120 vatandaşı hedef alan büyük bir kaçırma kampanyası başlattı.

Tutuklamaların El Halil vilayetinde yoğunlaştığı, diğer kaçırma olaylarının ise Batı Şeria’daki vilayetlerin büyük bir kısmına yayıldığı belirtilirken, bugünkü sayının Aksa Tufanı harekatının başlangıcından bu yana en yüksek sayı olduğu kaydedildi.

Bu durum, Ekim ayının yedisinden bu yana halkımıza karşı yürütülen kapsamlı saldırı ve sistematik kitlesel cezalandırma operasyonlarının ışığında gerçekleşmiştir.

Batı Şeria’da kaçırma eylemlerinin son yılların en yüksek seviyesinde. Aksa Tufanı’nın başlangıcından bu yana kaçırılanların sayısı 850’yi aştı. Bu sayın El Halil ve Kudüs vilayetlerinde yoğunlaşıyor. Ayrıca alıkonulan işçiler var. Sayıları ve kimlikleri henüz tam olarak bilinmeyen Gazze’den gelen tutuklular da kaçırıldı.

Bu yılın başından bu yana kaçırma vakalarının 6000’den fazla olması dikkat çekici.

Manisa’da “İş Hukuku ve Haklarımız” etkinliği

0

15 Ekim Pazar günü İşçi Demokrasisi Partisi’nin Manisa il bürosunda “İş Hukuku ve Haklarımız” başlıklı bir etkinlik gerçekleşti. Etkinliğe Manisa ve İzmir’den başta petrokimya ve metal olmak üzere çeşitli sektörden işçiler katıldı.

Etkinlik İDP Manisa il yönetimi adına etkinliği açan ve modere eden İlhan Yıldırım’ın konuşmasıyla başladı. Yıldırım öncelikle, Filistin’de İsrail’in sürdürmekte olduğu bombardımanlara ve katliamlara dikkat çekerek, “İşçiler olarak daima direnen Filistin halkının yanında olduğumuzu, Gazze’ye dönük katliamların ve saldırıların derhal son bulması için seferber olmamız gerektiğini” vurguladı. Yıldırım’ın ardından sözü iş hukuku uzmanı avukat İmdat Ataş aldı.

İmdat Ataş kıdem tazminatı, fazla mesai, sendikalaşma hakkı gibi işçilerin en sık sorun yaşadığı başlıklara ilişkin bir sunum yaptı. Ataş sunumunu mevcut yasal haklarımızı uygulatabilmemiz ve savunabilmemiz için bile örgütlü mücadele yürütmek zorunda olduğumuz vurgusuyla tamamladı. Sunumun ardından soru-cevap bölümüne geçildi. Fabrikalarda, işyerlerinde yüzleşilen sorunlara ilişkin işyeri komiteleri üzerinden sendikalaşmanın önemi ve sendikaların işçi denetiminde olmasının gerekliliği tartışma sırasında ortaklaşılan noktalar arasındaydı. Bir sonraki ay gerçekleşecek işçi buluşmasının sendikal örgütlenme deneyimleri üzerine yapılması kararlaştırılarak etkinlik sonlandırıldı.

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi: “Bu mücadele Filistinlilerin varoluş ve haysiyet mücadelesidir”

0

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin 17 Ekim tarihli açıklamasının çevirisini okurlarımızla paylaşıyoruz. Açıklamada kınanan, Ürdün’ün ev sahipliğinde ABD, Ürdün, Filistin Yönetimi ve Mısır’ın katılımıyla yapılacak olan zirvenin açıklamadan birkaç saat sonra iptal edilmiş olduğunu not düşmek isteriz.

***

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, bugün (salı) Gazze Şeridi’ndeki kararlı halkımıza karşı yürütülen soykırım savaşının baş sorumlusu olan Amerikalı savaş suçlusu Joe Biden ile yapılan toplantılara Arap ya da Filistinlilerin katılımını kınamaktadır.

Siyonist düşman tarafından gerçekleştirilen El Mamadani [El-Ehli] Hastanesi katliamındaki masum şehitlerin kanı, Amerikalı savaş suçlusu Joe Biden ve Siyonist müttefiklerinin ellerinden damlıyor.

Hastanenin bombalanması kararı, suçlu Joe Biden’ın bugün savaş suçlusu müttefiklerine yaptığı ziyaret sırasında hazır bulunduğu Siyonist savaş odası tarafından verilmiştir.

Diğerlerini aşan bu katliamlar, Siyonist oluşumun liderleri ile onların Amerikan yönetimindeki ve Avrupa Birliği liderliğindeki müttefiklerinin özünde olan ırkçı suç eğilimlerinin sonucudur.

Arap onuruna ve kimliğine asgari saygı olarak yapılması gereken; Arap yetkililerin çocuk, kadın ve yaşlı katili Biden ile utanç zirvesinden çekilerek ortak bir duruş sergilemeleri, Amerikan yönetimini boykot etmeleri, askeri üslerini kovmaları ve bölgedeki büyükelçiliklerini kapatmalarıdır. Elbette bunun öncesinde saldırgan ve Siyonist savaş suçlarını işleyen devletin büyükelçiliklerinin tamamen kapatılması gerekmektedir.

Cephe; Batı Şeria, Kudüs ve 1948 topraklarındaki halk kitlelerimizi, bu cani düşmana ve Gazze Şeridi’ndeki halkımızı ve insanlarımızı katleden yerleşimci sürülerine karşı topyekûn bir intifadayı harekete geçirmeye ve ateşlemeye çağırıyor.

Cephe ayrıca Arap kitlelerini Amerikan elçiliklerini, Avrupa Birliği ülkelerinin ve Siyonist oluşumun elçiliklerini ve tüm Arap başkentlerindeki temsilciliklerini kuşatmaya çağırıyor. Bu çağrıyı dünyanın dört bir yanında halkımızla dayanışma içinde olan güçlere; saldırganlığa ve bu saldırganlığın ortakları olan Siyonist oluşumun, Amerikan yönetiminin ve Avrupalı güçlerin elçiliklerine karşı eylem ve mücadeleleri yükseltmeleri için de yapıyor.

Bu mücadele Filistinlilerin ve Arapların varoluş ve haysiyet mücadelesidir. Bu savaşta gönülsüz tutumlar kabul edilemez. Halkımız topraklarını, haklarını, Arap ulusunun onurunu ve varlığının özünü savunarak kararlı, gururlu ve dimdik ayakta kalacaktır.

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi

17/10/2023

Birzeit Üniversitesi Öğretmenler ve İşçiler Sendikası: Hepimiz Filistinliyiz

0

Aşağıda okuyucularımızla Birzeit Üniversitesi Öğretmenler ve İşçiler Sendikası’nın 11 Ekim’de gerçekleştirdiği açıklamanın Türkçe çevirisini paylaşıyoruz.

***

2023, Filistinlilerin sömürgeci faşizmin karşısında cesurca durduğu ve evlerini, insanlığı ve yaşamı savunmak için haykırdığı yıl olarak tarihe geçecektir. Filistinliler bir halk olarak yüzyılı aşkın bir süredir yerleşimci sömürgeci şiddete göğüs germektedir. Bir halk olarak ayakta kaldık ve kalmaya da devam edeceğiz. Direnme hakkımızdan bahsetmemize gerek yok, çünkü bu bir hak değil, Filistinliler için bir var olma ve hayatta kalma biçimidir.

Siyonizm, yerleşimci devlet ve bu faşist ideolojinin bir ürünü olan tüm sömürgeci sistem artık hümanizm pelerininin altında sahte bir şekilde saklanamaz. Filistin’de, 2023’te, anlatma hakkımızı talep etmiyoruz. Anlatım yeteneğimiz hiçbir zaman elimizden alınmadı ve tüm tezahürleri ve biçimleriyle direnişin statik uluslararası hukuk kodlarının ön onayına ihtiyacı yok. Ezilenlerin kendi ezilmişlikleri üzerinde otorite talep etmesine gerek yoktur, tarihin devam eden olayları – bizim tarihimiz – bize bu otoriteyi sağlayan şeydir. Siyonizmin kanlı barbarlığını ifşa etme görevimizin olmadığını düşünüyoruz, faşist bir devlet ve acımasız bir ordu olarak eylemleri bu görevi üstlenmek için fazlasıyla yeterlidir. Bu anı kurbanlar olarak değil, onu hatırlayacak, kaydedecek, hayatta kalacak ve direnecek insanlar olarak kaydetmek bizim görevimizdir.

Tarihimiz bu eylemlerin hikayesini sadece sömürgeci vahşetin bir kaydı olarak değil, aynı zamanda yaşamak ve direnmek için cesur kararlılığımızın bir kaydı olarak da anlatacaktır. Biz hala Filistinli Araplar olarak topraklarımıza ve insanlığımıza bağlıyız – insanlığını kaybetmiş olanlara insanlığımızı kanıtlamaya gerek yok.

Yine de kendimize ve başkalarına Filistin’de işlenmiş ve işlenmekte olan suçları hatırlatmak faydalı olabilir – bu suçlar Siyonizm’in Filistin topraklarına ve halkına şiddet ve zorbalıkla girmesiyle başlamıştır. Bu liste uzundur ve basit bir şekilde özetlenemez, ancak ezilenlerin yanında durmayı, mücadelemizle dayanışmayı seçenler için, özgürlük ve kurtuluş fikrinden bahsederken bu noktaları aklınızda tutmanızı rica ediyoruz – şehitlerimizin kanına ve davamızın doğruluğuna karşı duyduğumuz görevle her zaman olduğu gibi başlarımız ve ruhlarımız yüksekte. Bu listeyi derlerken, “savaş suçları”, “soykırım”, “apartheid”, “suç” ve “insanlık dışı” gibi ifadelerin İsrail devletinin yaptıklarını ve yapmaya devam ettiklerini tanımlamak için uygun olmadığını ve acımasızca yetersiz kaldığını fark ettik:

  • İşgalci bir sömürgeci güç, acımasız işgali altındaki insanlara karşı meşru müdafaa hakkı iddia edemez. Medya her ne kadar aksini iddia etmeye çalışsa da, sömürgeci ile sömürgeleştirilen arasında ahlaki bir eşdeğerlik yoktur;
  • İsrail ordusu, Gazze’ye karşı yürüttüğü savaşta, her zaman olduğu gibi, evleri, hastaneleri, yetimhaneleri, oyun alanlarını, okulları, üniversiteleri, camileri, kiliseleri ve kamusal alanları savaşçı bir şekilde bombalayarak halkımızı doğrudan hedef almış ve mezarlıklardaki ölüler de dahil olmak üzere ellerinden gelen tüm Filistinlileri kasten öldürmüştür. Su hatlarının, elektrik motorlarının, acil durum hizmetlerinin ve diğer önemli hizmetlerin ve sivil tesislerin kesilmesi ve hedef alınması, Siyonistlerin “silahların saflığı” iddialarının ironisi altında daha da cüretkar hale gelen soykırımcı bir gücün eylemleridir: bu saflık açıkça sadece silahlarının her zaman tüm Filistinlilere karşı kullanıma hazır olduğu fikrini ifade etmektedir;
  • Zalimin suçları için mazlumu suçlamakta ısrar eden Siyonist medya yayınlarının (küresel olarak benimsenen) mutlak suçluluğu. Siyonistlerin mağduriyet iddialarındaki büyük ironi, Filistin’i Filistinlilerden temizleme hedeflerini gerçekleştiren orduları tarafından işlenen soykırımda ortaya çıkmaktadır. Her zaman trajik olsa da, bu suçlar Siyonizmin ayrılmaz bir parçasıdır ve yeni değildir; zira şu anda bile Filistinli mültecilerin katledilmesi ve yerlerinden edilmesine dünya seyirci kalmaya devam etmektedir;
  • İsrail siyasi söyleminin bariz ve cesur soykırımcı ırkçılığı: yerleşimci Siyonist politikacılar tarafından siyasi çizgilerin ötesinde Araplara yönelik pornografik ölüm çağrıları faşizmdir ve bu ideolojinin tarihini tanımlayan daha fazla soykırımcı şiddete ve yerleşimci sömürgeci faşizme destekten başka bir şey olarak tanımlanamaz;
  • Gazze hapishanesinin vahşice inşası, Gazze ablukası ve kuşatması şeklinde tüm bir nüfus için on altı yıllık bir hücre hapsi cezasının suç olarak dayatılmasıdır;
  • Dökülen tüm kanın mazlumların üzerine yıkıldığı ve yerleşimci sömürgeci işgal ve mülksüzleştirme suçlarının tamamen görmezden gelindiği direniş hakkının kendi kendini kriminalize etmesi de dahil olmak üzere direnişin kriminalize edilmesi;
  • Amerikan dayatmalarının baskıcı gücü altındaki Arap ve Müslüman rejimler de dahil olmak üzere tüm dünya tarafından sürdürülen akıl almaz sessizlik ve suç ortaklığı eylemi, soykırımı açıkça desteklemekte ya da yerleşimcilerin suçlarına sessiz tanıklık etmektedir;
  • Bütün bir halkın soykırıma uğratılmasında Amerika’nın en bariz suç ortaklığı. Siyonist ve Amerikan sömürgecileri, Arap rejimlerinin suç ortaklığıyla Filistin halkına karşı 21. yüzyılda faşizmi tanımlayan suçlar işlemiştir
  • Filistin ulusunun var olma, direnme, geri dönme ve kendi kaderini tayin etme gibi siyasi haklarının tamamen inkâr edilmesi süregelen tarihi bir suçtur;

Biz Filistinlilerin özgürlük hakkı vardır. Bu hak, hukuk kurallarının güvencesiz kelimelerinde yer alan bir hak değil, özgürlük için mücadele eden insanlık onurumuzdur. Filistin direnişi, Filistin’in yerleşimci sömürgeci işgalinin başından beri kriminalize edilmiştir. Direnişimiz gerilla savaşı taktiklerini kullandığına göre, şimdi biz mi zalim olduk? İsrail ordusu neyi başarmak için savaşıyor? Direniş savaşçılarına karşı koyamayan uçaklar, kuşatma altındaki Gazze’yi bombalayarak hiçbir şeyi ve her şeyi aynı anda hedef alıyor! Siyonistlerin topraklarımıza gelmesiyle başlayan soykırım savaşını boşuna mı sürdürmeye çalışıyorlar? 1948’in silinmesini tamamlamaya mı çalışıyorlar?

Tüm bildiklerimiz ve gördüklerimiz ışığında harekete geçmeli, adaleti ve insanlığı seçmeli ve sömürgeci alçalmanın baskısıyla mücadele etmeliyiz. Artık hepimiz Filistinliyiz ve hepimiz gerçek suçlulara karşı derhal harekete geçmeli ve bu canavar ve barbarca eylemleri karşısında çığlık atmalıyız. Siyonizm, Filistin’de soykırımcı bir yerleşimci projesidir. Sahte bir mitoloji üzerine inşa edilen ve Filistin’deki yerli halka karşı sürekli ve bitmek bilmeyen bir şiddetle ayakta duran bu devlet, bu şekilde görülmeli ve bu şekilde muamele görmelidir. Gerçek suçlular bu şekilde adlandırılmadıkça ve bu şekilde muamele görmedikçe – siyasi, akademik veya sosyal – özgürlükten bahsetmek sağır kulaklara düşer.

İşgal altındaki Filistin’de bizler ve tüm Filistinliler, kalemin kılıç üzerindeki zaferine dair şiirsel hayallere kapılmıyoruz, çünkü kılıç, ikiyüzlü uluslararası toplum ve emperyal tarihin kaderi tarafından hem kılıç (öldürme eylemini gerçekleştiren) hem de kalem (öldürme eylemlerini anlatan) üzerinde tekel kurma hakkı tanınan bir düşmanın ellerinde etimizi çok derinden kesti. İşgal altındaki Filistin’de çalışan entelektüeller ve akademisyenler olarak, böylesi kritik zamanlarda ne kadar beyhude olursa olsun kelimelerimizi kullanmak zorundayız. Ayrıca halkımızın cesur ruhuna, direnişimize, özgürlüğün zaferine ve devredilemez haklarımıza olan inancımız tamdır. Bu kritik ve acil tarihi kavşakta, üstesinden geleceğimizi biliyor ve ilan ediyoruz – adalet üstesinden gelecektir. Bizler sizin pasif kurbanlarınız değiliz, çılgın bir nefret ve kanlı şiddet ideolojisiyle hareket eden bir devlet tarafından öldürüldük, sakat bırakıldık ve yerimizden edildik ama susmayacağız. Direnişimiz bize ileriye giden yolu gösteriyor ve biz kararlıyız ve zafer kazanacağız.

11 Ekim 2023

Birzeit Üniversitesi Öğretmenler ve İşçiler Sendikası, İşgal Altındaki Filistin

Ücretlere yılda dört zam mümkün mü?

0

Seçimlerden sonra ekonominin başına getirilen Mehmet Şimşek yaptığı son açıklamalardan birinde vatandaşı enflasyona ezdirmeyeceklerini vurgulayarak gerekli önlemlerin alındığını söyledi. Ancak ekonomide uygulanan yeni programın hedefi ve sonuçları bunun pek doğru olmadığını göstermekte.

Bugüne kadar açıklanan her şeye rağmen yeni ekonomik programın bir IMF programı olduğunu daha önce gazetemizde yazmıştık. İktidar, seçimlerden önce uyguladığı politikalarla patronların tarihi kârlar elde etmesini sağlarken bizleri yoksulluğa sürüklemişti. Şimdi de 180 derece dönerek, Erdoğan’ın önderliğinde uygulanan ekonomi politikalarının sonucu olan krizi işçi ve emekçilerin sırtına yükleyerek aşmaya çalışıyorlar.

Peki, gerçekten düşük faiz uygulaması ile yaratılmış bu sefaletten tek kurtuluş yolu bu mu? TL’nin değer kazanması için bir süre daha derinleşecek yoksulluğa, alım gücünün düşmesine ve artan vergilere katlanmak zorunda mıyız?

Her şeyden önce şu gerçeğin açıkça söylenmesi gerekiyor: Eğer ekonomiyi düzeltmek için bugün uygulanan politikalar zorunlu ise bundan önce uygulanan politikaların ısrarcıları ve uygulayıcıları, içinde bulunduğumuz koşulların sorumlularıdır. Ve bugün bizi bu hale getirenlerle kurtaracağını söyleyenler aynı kişiler. Gerçekte, dün de bugün de tek bir amaçları var: sefaleti toplumun geniş kesimine yaymak ve patronların kârlarını artırmak.

Düşük faiz uygulamaları bizler için sefalet yaratırken şirketler için yüzde 1000’lere varan kârlara ve cirolara olanak sağlamıştı. Yoksulluk toplum genelinde yaygınlaştıkça zenginlik azınlığın elinde birikti. Bu zenginliğin kendisi ülkede yaşanan birçok ekonomik sorunun çözümü için kaynak olarak kullanılabilecekken iktidar ücretleri düşük tutarak ve vergileri artırarak yükü doğrudan işçi ve emekçilerin sırtına yükleyeceğini seçimlerin hemen ardından gösterdi. Anayasa Mahkemesi’nin MTV kararının iptalini reddetmesi, devletin bu saldırı politikalarını tüm kurumları ile şiddetle uygulayacağının bir sinyali. Oysa sefaleti derinleştirmeden, yaratılan zenginliği paylaşarak kaynak sağlanabilir. Türkiye’nin en zenginlerinden alınacak vergilerle toplumun tamamı için çok daha iyi koşullar sağlanabilir. Ancak Tek Adam rejimi her zaman olduğu gibi patronların çıkarları için herkesi sefalete sürüklüyor.

Bu sefaleti her maaş alımında tekrar tekrar hissediyoruz. Asgari ücrete yapılan ikinci zam daha ağustos maaşları alınmadan erimeye başlamıştı. Seçim sonrası yapılan açıklamada asgari ücret zammının yine yalnızca yeni yılda uygulanacağı söylenerek seçim öncesi başlatılan altı ayda bir zam uygulaması rafa kaldırıldı. O uygulama düşük faiz uygulamasının yarattığı hayat pahalılığına karşı hükümetin aldığı bir önlem olarak uygulamaya konulmuştu. Bu önleme rağmen açıklanan tüm veriler asgari ücretin yoksulluk sınırının altında olduğunu gösteriyor ve artmakta olan enflasyon göz önünde bulundurulduğunda her ay alım gücünün erimekte olduğu ortada. Peki buna bir çözüm yok mu?

Asgari ücrete yılda iki kez zam yapılması, ücret zamlarının yılda bir değil de daha farklı periyotlarla da yapılabileceğinin bir göstergesi. Kriz koşulları arttıkça bir seçim stratejisi olarak bu uygulamaya geçilmesi, Cumhur İttifakı’nın seçim zaferi sonrası kenara kaldırıldı. Ücretler, çalışanların ihtiyaçlarını karşılamak için değil, patronların çıkarları hesaba katılarak belirlenmeye devam etmekte. Tarihi kârlar elde etmelerine rağmen yoksulluk sınırının altında kalan maaşların kendilerini zorladığını ve “çalışma barışı” için ücretlerin yoksulluk sınırı altında kalması gerektiğini ilan eden patronlar, aynı zamanda, tüm ücretleri asgari ücret bandına yaklaştırarak gelir düzeylerindeki uçurumun açılmasına neden olmaktalar.

Bu uçurumun kapanması ve insanca bir yaşamın olanaklı olması için en başta yapılması gereken asgari ücretin yoksulluk sınırı üzerine çıkarılması olmalı. Ayrıca artan hayat pahalılığına karşı tüm ücretler üç ayda bir gerçek enflasyon oranında artırılmalı. Bunun imkânsız olduğunu iddia edenler daha önce yılda iki kere zam olamayacağını da söylüyorlardı. Oysa iktidar kendi uzun vadeli çıkarı için bunun bir kanun olmadığını ve ücretlerin belirlenmesinde değişikliğe gidilebileceğini bize gösterdi. Şimdi mesele bu değişikliği bizim örgütlü mücadelemiz ile kendi çıkarlarımız için yapabilmemiz.

Bu yıl asgari ücret görüşmeleri ile birlikte metal işçilerinin toplu sözleşmeleri de gerçekleşecek. Bizim önümüzdeki en temel görevlerden biri, başta toplu iş sözleşmelerine üç ayda bir enflasyon zammını koymak. Ayrıca bu talebi bir yasa haline getirmek için mücadele vermek olmalı.

Hepimiz yaşamak için çalışıyoruz. Güvencesiz ve uzun çalışmaların sonunda elimize geçen yalnızca sefalet oluyor. Buna mecbur değiliz! Her iktidarın işi insanca bir yaşamı olanaklı kılmak olmalı. Cumhur İttifakı, bırakın iyi bir yaşamı, bizleri daha da sefalete sürüklemek için her türlü baskı ve şiddeti kullanıyor. Belli ki eğer mücadele etmezsek önümüzdeki günlerde daha çok çalışacak ve daha büyük bir sefaletin içine gireceğiz. Öyle ise biz de daha iyi ücretler, daha iyi çalışma koşulları için örgütlenmeliyiz. Mevcut iktidarlar insanca bir yaşamı sağlayamıyorsa bunu örgütlülüğümüzle biz inşa etmeliyiz.

El Ehli Hastanesi Katliamı’nı lanetliyoruz! Siyonist İsrail’le ilişkileri kesin! Filistin Direnişi’ne tam destek!

0

Siyonist devlet bu akşam saat 20.00 sularında, içinde doktorların, hemşirelerin, sivil görevlilerin, hastaların, yaralıların, çocukların, yaşlı kadın ve erkeklerin olduğu El Ehli Hastanesi’ni havadan bombaladı. Filistin Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı ilk verilere göre can kaybı 800’ün üzerinde.

Filistin’in işgal altındaki bütün köşelerinde, Batı Şeria’da ve Gazze’de Nazi İsrail devletinin soykırımcı ve ırkçı saldırganlıkları hız kesmeden sürüyor. Batı Şeria’da Filistinliler ve işgal altındaki Filistin’de de İsrail “vatandaşı” Araplar ırkçı kolluk kuvvetleri tarafından tutuklanıyorlar. Gazze’de su, gıda, yakıt ve ilaç yok. Gazze’nin kahraman doktorları, Siyonist devletin saldırılarında yaralananları anestezi ve ağrı kesiciler olmadan tedavi ediyor. İsrailli yerleşimciler havaalanlarında kuyruklar oluştururken, Filistinliler bombaların patlayıcı insafına bırakılmış olan evlerini terk etmeyi reddediyorlar.

Bu esnada Filistin direnişi geri çekilmiş değil. İsrail işgali altındaki şehirlere direniş güçlerinin saldırıları sürüyor. Teknik ve teknolojik olarak tepeden tırnağa teçhizatlı olan, emperyalist ülkeler tarafından ekonomik ve askerî yardımlara boğulan işgalci ordusu ve istihbarat servisi, 7 Ekim’de aldığı yüz kızartıcı yenilginin travmasını üzerinden atabilmiş değil. 7 Ekim sabahı 48 saat içinde kara harekatına başlayacağını duyuran Siyonist ordu, aradan geçen 10 günün ardından henüz kendi sözde başkentinde dahi duruma bütün yönleriyle hakim olamıyor.

ABD emperyalizminin onyıllar boyunca içinden çıkamadığı Vietnam Sendromu’nun bütün belirtileri, korsan devlet İsrail’in beti benzi atmış suretinden okunuyor. ABD ve Avrupa emperyalizmlerinin genelkurmayları, dış işleri ve savunma bakanları, hastayı ellerinde reçetelerle ziyaret ediyorlar ancak fayda etmiyor. Hiçbir ekonomik yardım paketi, hiçbir uçak gemisi, hiçbir bomba, hiçbir diplomatik hile, hiçbir medya yalanı hastayı iyileştiremiyor.

17 Ekim 2023 tarihinde Siyonist devlet tarafından işlenmiş olan tarihsel savaş suçu, İsrail’in çaresizliğinin ve korkaklığının bir göstergesidir. Bu savaş suçu, İsrail’in 1948’deki kuruluşundan bu yana hayata geçirdiği etnik temizlik politikasının bir parçasıdır. Bu savaş suçu, İsrail’in soykırımcı politikası çerçevesinde bir anomali değil, normdur; istisna değil, kuraldır. 

Filistinli direnişçilerle sahada yüz yüze gelmekten korkan düşman, Filistinlileri havadan bombalayarak onları korkutmaya, yıldırmaya ve vazgeçirmeye çalışıyor. Ve bunu yapamayınca da işlediği suçların kapsamını genişletmekten başka yol bulamıyor.

7 Ekim sabahı, Filistin direnişinin haklı ve meşru saldırısı başladıktan birkaç dakika sonra, bu şiddet karşısında şoke olmuş gibi davranan emperyalist ikiyüzlüler nerede? İçindeki yüzlerce insana mezar olan bir hastanenin vurulmasını kınayan Washington, Londra, Brüksel ve Paris merkezli hükümet protestoları nerede? Bu hükümetlerin, Filistinlilerin direnişini “terörizm” manşetleriyle dünyaya duyuran gazeteleri nerede?

Onların hepsi sessiz çünkü onların hepsi bu kirli savaş suçunun ortaklarılar. Onların hepsi sessiz çünkü onların hepsi Gazze Soykırımı’nın bir sonraki adımını planlıyorlar. Onların hepsi sessiz çünkü onlar, söz konusu Filistinlilerin direnişi olunca başvurdukları ahlaki mülahazaları, Siyonizmin imha savaşına uygulamaktan yana değiller. Onların hepsi sessiz çünkü onlar, Siyonizmin savaş suçlarını gizleme uğraşında Hamas’ı bir incir yaprağı olarak kullanmak istediler ancak şu an kral çıplak!

İşçi Demokrasisi Partisi olarak Siyonist devletin El Ehli Hastanesi’nde gerçekleştirdiği katliamı, tarihsel bir savaş suçu olarak lanetliyoruz. Filistin direnişine koşulsuz destek verdiğimizi bir kere daha yineliyoruz ve 15 Ekim’de, aramızdaki siyasal farklılıklar ne denli büyük olsa da, Filistin direnişini sahiplenen ve onunla dayanışma içinde olan bütün güçlere yaptığımız çağrıyı bir kere daha yapıyoruz: Gazze’deki soykırım planını durdurmak, Filistin halkının canını ve topraklarını, Siyonizmin katliam ve işgal planları karşısında tavizsiz bir şekilde korumak için derhal birlikte seferber olalım.

Tek devletli çözümün ve intifadanın safına!

Kahrolsun Siyonist İsrail devleti, yaşasın Filistin halkının intifadası!

Yıkılsın Siyonist İsrail devleti!

Siyonist İsrail’le bütün ilişkileri kesin!

İsrail’e silah sevkiyatına son!

Yaşasın nehirden denize laik, ırkçı olmayan, birleşik Filistin!

Filistin sendikalarından acil eylem çağrısı

0

Tüm suç ortaklığına son verin, İsrail’i silahlandırmayı durdurun!

İsrail, sürekli bombardımana maruz bıraktığı 1,1 milyon Filistinlinin Gazze’nin kuzeyini tahliye etmesini talep etti. Bu zalim hamle, İsrail’in, ABD ve Avrupa devletlerinin çoğunluğunun tereddütsüz desteği ve aktif katılımıyla gerçekleştirdiği Gazze’deki 2,3 milyon Filistinliye karşı benzeri görülmemiş ve acımasız katliamlar gerçekleştirme ve burayı tamamen etnik temizliğe uğratma planının bir parçası. Cumartesi gününden bu yana İsrail, Gazze’yi hiçbir ayrım gözetmeksizin ve yoğun bir şekilde bombaladı; yakıtı, elektriği, suyu, gıdayı ve tıbbi malzemeleri kesti. İsrail, 724’ü çocuk olmak üzere 2.600’den fazla Filistinliyi öldürdü, mahalleleri yerle bir etti, aileleri yok etti ve 10.000’den fazla insanı yaraladı. Bazı uluslararası hukuk uzmanları İsrail’in soykırım eylemlerine karşı uyarılarda bulunmaya başladı.

Diğer yerlerde İsrail’in aşırı sağ hükümeti, Filistinlilere karşı artan saldırıları ve pogromları kolaylaştırmak için Filistin’in 1948’deki topraklarında ve işgal altındaki Batı Şeria’da bulunan aşırılıkçı yerleşimcilere 10.000’den fazla tüfek dağıttı. İsrail’in eylemleri, katliamları ve söylemleri, onun uzun zamandır vaat ettiği ikinci Nakba’yı gerçekleştirme, mümkün olduğu kadar çok Filistinliyi sürgün etme ve Filistinlilerin ebedi olarak boyun eğdirildiği bir ‘Yeni Ortadoğu’ yaratma niyetine işaret ediyor.

Batılı devletlerin tepkisi, uluslararası hukuka göstermelik bir selam bile vermeden, İsrail Devleti’ne tam ve eksiksiz destek oldu. Bu, İsrail’in dokunulmazlığını güçlendirdi ve ona soykırım savaşını sınırsız bir şekilde yürütme konusunda tam yetki verdi. Batılı devletler diplomatik desteğin ötesinde İsrail’e silah sağlıyor ve İsrail silah şirketlerinin kendi sınırları içindeki operasyonlarına onay veriyor.

İsrail askeri seferberliğini artırırken, Filistinli sendikalar uluslararası meslektaşlarımıza ve vicdan sahibi tüm insanlara, İsrail’in suçlarıyla her türlü suç ortaklığına son vermeleri, en acil olarak İsrail ile silah ticaretinin yanı sıra tüm finansmanın ve askeri araştırmaların durdurulması için çağrıda bulunuyor. Şimdi harekete geçme zamanı; Filistinlilerin hayatları tehlikede.

Bu acil öneme sahip, soykırıma varan durum ancak Filistin halkıyla küresel dayanışmanın kitlesel olarak artmasıyla önlenebilir ve bu, İsrail savaş makinesini dizginleyebilir. İsrail devletinin ve ablukanın altyapısında yer alan şirketlerin silahlanmasını önlemek için dünyanın neresinde olursanız olun acilen harekete geçmenizi istiyoruz. İtalya, Güney Afrika ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki sendikaların daha önceki seferberliklerinden, İtalya’nın 1930’larda Etiyopya’yı işgaline ve 1970’lerde Şili’deki faşist diktatörlüğe karşı yapılan ve küresel dayanışmanın sömürgeci vahşetin boyutunu sınırlandırdığı başka yerlerdeki benzer uluslararası seferberliklerden ilham alıyoruz.

İlgili sektörlerdeki sendikalara çağrıda bulunuyoruz:

1. İsrail’e yönelik silah üretimini reddedin.

2. İsrail’e silah nakliyatını reddedin.

3. Sendikalarda bu yönde kararlar alınmasını sağlayın.

4. Özellikle kurumunuzla sözleşmeleri varsa, İsrail’in acımasız ve yasa dışı kuşatmasının uygulanmasına karışan suç ortağı şirketlere karşı harekete geçin.

5. Hükümetlere İsrail ile tüm askeri ticareti durdurmaları yönünde baskı yapın. ABD örneğinde, İsrail’e finansman sağlanmasına karşı çıkın.

Filistin halkıyla her türlü dayanışmayı yasaklama ve susturma girişimlerini gördüğümüz için bu çağrıyı yapıyoruz. Sendikaların geçmişte yaptığı gibi bugün de adaletsizlik karşısında sesini yükseltmesini ve harekete geçmesini istiyoruz. Filistin için adalet ve kurtuluş mücadelesinin sadece bölgesel ve küresel olarak belirlenmiş bir mücadele olmadığı inancıyla bu çağrıyı yapıyoruz. Bu, dünyanın tüm mülksüzleştirilmiş ve sömürülen halklarının kurtuluşu için bir kaldıraçtır.

Filistin Genel Sendikalar Federasyonu, Gazze

Kamu Hizmeti ve Meslek Erbabları Genel Birliği

Belediye Çalışanları Genel Sendikası

Anaokulu Çalışanları Genel Sendikası

Petrokimya İşçileri Genel Sendikası

Tarım İşçileri Genel Sendikası

Filistin Kadın Komiteleri Birliği

Medya ve Matbaa Çalışanları Genel Sendikası

Filistin Genel Sendikalar Federasyonu (PGFTU)

Filistinli Öğretmenler Genel Birliği

Filistinli Kadınlar Genel Birliği

Filistinli Mühendisler Genel Birliği

Filistin Muhasebeciler Derneği

Meslek Odaları Birliği, Kudüs

Filistin Diş Hekimleri Birliği – Kudüs Şubesi

Filistin Eczacılar Birliği – Kudüs Şubesi

Tabipler Birliği – Kudüs Şubesi

Mühendisler Birliği – Kudüs Şubesi

Ziraat Mühendisleri Birliği – Kudüs Şubesi

Veterinerler Sendikası – Kudüs Şubesi

Filistinli Gazeteciler Sendikası

Filistin Barolar Birliği

Filistin Hemşirelik ve Ebelik Derneği

Anaokulu Çalışanları Sendikası

Filistin Posta Hizmetleri İşçileri Sendikası

Filistin Üniversiteleri Profesörleri ve Çalışanları Birlikleri Federasyonu

Bağımsız Sendikalar Genel Federasyonu, Filistin

Filistin Yeni Sendikalar Federasyonu

Filistin Yazarlar Genel Birliği

Filistin Müteahhitler Birliği

Sağlık Çalışanları Sendikaları Federasyonu

Filistin Psikologlar ve Sosyal Hizmet Uzmanları Birliği

Onların Filistin davası, bizim Filistin davamız

0

Filistin direnişinin 7 Ekim Cumartesi günü başlattığı “Aksa Tufanı” adlı meşru saldırının ardından Siyonist İsrail Gazze’yi günlerdir bombardıman altına aldı ve adeta bir soykırım planı çerçevesinde hareket ediyor. Emperyalist güçlerin soykırımcı İsrail’e desteğine ve Filistin yanlısı eylemleri engelleme çabasına rağmen dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de Filistin’le dayanışma eylemleri gerçekleşti. Bu yazıda bahsedeceğim eylemse bu eylemlerden oldukça farklı çünkü eylem iktidara yakınlığıyla bilinen ve bileşenleri arasında Ensar Vakfı, TÜRGEV, TÜGVA, Deniz Feneri Derneği gibi dernek ve vakıfların bulunduğu Milli İrade Platformu tarafından organize edildi. Filistin’den Türkiye’ye okumaya gelmiş arkadaşlarla takip ettiğim yürüyüş boyunca dikkatimi çekenleri ve gözlemlerimi elimden geldiğince sizlerle paylaşacağım.

14 Ekim Cumartesi günü öğlen saatlerinde İşçi Emekçi Birliği’nin çağrısıyla İsrail Konsolosluğu önünde gerçekleşen eylemde tanıştığım Filistinli öğrencilerle eylemin ardından uzunca bir süre Gazze’deki durum üzerine konuştuk, yıkımın büyüklüğünü ve yakınlarına dair kaygılarını dile getirdiler. Sonrasında Beyazıt’ta da bir eylem olacağını duyduklarını ve oraya da katılacaklarını söylediler. Ben de hem onlarla daha fazla vakit geçirmek ve dayanışmak hem de yürüyüşü gözlemlemek adına eşlik etmeye karar verdim.

Beyazıt’a henüz yürürken birkaç saat önce yaptığımız eylemden oldukça farklı bir tabloyla karşılaşacağımız kendini belli etti. Birkaç saat önce katıldığımız eylem sona erdiğinde sivil polisler tarafından takip edilmiş ve Filistin bayrağını kapatarak alanı terk etmemiz istenmişken burada insanlar Filistin bayraklarıyla rahatça dolaşabiliyor ve polis kimseyi taciz etmiyordu.

Yürüyüş alanına girer girmez rahatlıkla binlerle ifade edebileceğim bir kalabalık olduğunu gözlemledim. Yürüyüş alanının girişinde eylem sorumluları Türkiye ve Filistin bayraklarını birlikte dağıtıyordu. Beyazıt meydanındaki bekleyiş ve yürüyüş boyunca defalarca kez sloganlar atıldı. Bu sloganların başını tekbir vb. dini referanslı sloganlar çekiyordu. Filistinlilerin çok büyük kısmı Müslüman ve Arap olsa da eylemi birlikte takip ettiğim arkadaşlar Filistin meselesinin dini bir sorun olmadığını, bir toprak sorunu olduğunu yani topraklarının Siyonistler tarafından işgal altında olduğunu ifade etti. 

İktidar yanlısı kurumlar tarafından düzenlenen eyleme Bilal Erdoğan, Süleyman Soylu, Mustafa Şentop ve Selçuk Bayraktar gibi isimler de katılmıştı. Yürüyüşte içi boş hamasi sloganlar dışında pek bir şey gördüğümü söyleyemem. Örneğin “Dişe diş kana kan, intikam intikam!”, “İstanbul’dan Gazze’ye direnişe bin selam” gibi sloganlar çokça kez atıldı ama Filistin direnişinin acil ihtiyaçları ve taleplerine dair neredeyse hiçbir şey söylenmedi. Defalarca “Katil İsrail, Filistin’den defol!” sloganları atıldı ve direnişe selamlar gönderildi fakat Filistin direnişinin temel talepleri gözardı edildi. Direnişin özellikle diğer ülke halklarının dayanışmasından beklediği İsrail’le askeri, diplomatik, ticari, akademik ve kültürel bütün ilişkilerin sonlandırılması talebi yürüyüş boyunca dillendirilmedi. Ben de eylem boyunca özellikle bu vurguya kulak kesilmiştim fakat İsrail’le ilişkilerini gün geçtikçe normalleştiren, sürekli bir biçimde iki ülke arasındaki ticari hacmi artırmaya çalışan ve siyasi ilişkileri normalleştiren hükümete karşı bir söz söylenmedi. Belki de hükümet yetkililerinin ve milletvekillerinin katıldığı bir yürüyüşten böylesi bir politik çerçeve beklemek de abes olacaktır. Ne de olsa bir hükümetin kendi kendine basınç oluşturması düşünülemez. İsterlerse çok övündükleri Cumhurbaşkanlığı sistemi sayesinde bir gece kararnamesiyle İsrail’le ilişkileri kesebilirler. Fakat anladığım kadarıyla niyetleri Filistin’le gerçek bir dayanışma örmek ve direnişin talepleri ekseninde seferber olmak değil meseleyi iç politika malzemesi yapmak.

Yürüyüşün bir noktasında Filistinli arkadaşım artık dayanamayıp “Nehirden Denize Özgür Filistin!” diye, konuşmakta zorlandığı Türkçesiyle, slogan atmaya başladı. O esnada onun öfkesine şahit olmak çok ilginçti çünkü öfkesi sadece Siyonist İsrail’e karşı değil, yürüyüşü düzenleyenlere de yöneliyor gibiydi. Sloganın hemen ardından konuştuğumda bir kere bile Filistin’in özgürlüğünü talep etmediklerinden dert yandı ve bu yüzden bu sloganı attığını söyledi. Eylemin ardından basın metnine baktığımda da bir Filistin devletinin kurulması talebi yer alsa da İsrail’in durumunun belirsiz bırakıldığını gördüm. Nehirden denize özgür bir Filistin talebinin mi yoksa bir tür iki devletli çözümün mü önerildiği sanki kasten muğlak bırakılmak istenmişti. Ya da böyle bir muğlaklık bir şeyleri gizlemek adına tercih edilmişti.

Belli bir süre sonra Filistinli arkadaşlar eylemden çıkmak istediğini söyledi ve birlikte ayrıldık. İlk gözlemlerini sorduğumda cevapları oldukça keskin ve duruydu. İlk eylemle bu eylemi kıyasladıklarında ilk eylemin Filistin direnişinin taleplerine ve ihtiyaçlarına çok daha odaklı ve onu merkeze alan politik bir eylem olduğunu, ikincisininse belli açılardan anlamlı olsa da oldukça yetersiz olduğunu söylediler. İktidar eliyle örgütlenen yürüyüşe katılan insanların samimi olduğunu düşünseler de ortamda bir tür kendini tatmin etme gayesi gördüklerini söylediler ve bu yüzden daha da çaresiz hissettiklerini dile getirdiler. Özellikle Türkiye’nin İsrail’le bütün ilişkilerini kesmesini beklediklerini ve bu talebin hiç yer bulmadığını, bunun yerine sürekli içi boş sloganlar atıldığını ifade ettiler.

Yine eylem sonrasında bir başka Filistinli arkadaşla sosyalist partilerin, sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin Filistin konusunda kitleleri seferber etmek için daha fazla uğraşması gerektiğini konuştuk. Aksi takdirde Türkiye’deki Filistinlilerin de, memleketlerinde ölüm kalım savaşı Gazzelilerin de Erdoğan rejiminin dayanışma yalanlarına inanmalarının mümkün olduğunda ortaklaştık. Filistin halkı yıllardan beri o kadar yalnız bırakılmış durumda ki sembolik dayanışma mesajları bile onlar için çok şey ifade ediyor ve bunun karşısına devrimciler olarak gerçek bir dayanışmayı inşa etmemiz gerekiyor. Ancak bu şekilde Filistinlilerle gerici rejimlerin ikiyüzlü dayanışma gösterilerini teşhir edebilir ve gerçek bir enternasyonalist hattı hayata geçirebiliriz. 

Türkiye entelijansiyasının Filistin sorunundaki düşünsel sefaleti

0

7 Ekim günü gazeteci Fatih Altaylı, İsrail’in İstanbul Başkonsolosu Rami Hatan ile 11 dakikalık bir röportaj gerçekleştirdi. Altaylı 11 dakika boyunca, Hamas’ın sivillere yönelik saldırılarını üzerine basa basa eleştirirken, bu 11 dakika boyunca Hatan’a İsrail güvenlik güçlerinin ve faşist yerleşimcilerinin sivillere dönük işlediği katliamlarla ilgili hiçbir soru sormadı; Altaylı Hatan’a İsrail ordusunun tarihsel ve güncel birçok savaş suçunu kınayıp kınamadığını sormadı; Altaylı Hatan’a İsrail hukukunun barbarlık anlamına gelen ırkçı uygulamaları ve bir soykırıma doğru ilerleyen Gazze Ablukası’na dair hiçbir soru sormadı.

9 Ekim günü gazeteci Nevşin Mengü ise, kendi Youtube kanalında yaptığı yayın sırasında, şu sözleri sarf etti ve Filistin halkının varlığını doğrudan doğruya inkar etti:

“Bakın, bunu kimse söylemez ama Filistin meselesinin temelinde şu gerçek vardır:  Filistinlilik diye bir olgu oluşa gelmedi. Yoktur yani Filistinlilik diye bir şey. Bir milli bilinç, bir milli şuur… Bir Filistinlilik meselesi yoktur.”

Oğuzhan Uğur’un Mevzular Açık Mikrofon programına katılan jeolog Celal Şengör ise, 1948’e dek Filistinlilerin “toprak satıp satmadığının” sorulması üzerine “Büyük ölçüde toprak satılmıştır. Satılmadı diyen zır cahillerdir.” yanıtını verirken, aynı programda bulunan tarihçi İlber Ortaylı da “Eskiden Filistinli demek arazi satıp yaşayan insan demekti. İki harp arası Filistinli tipi arazi satar, sattıkça Beyrut’ta yer, harcardı.” yorumunda bulundu. Böylece alanlarının önde gelen iki ismi olan Şengör ile Ortaylı, 20. yüzyılın ilk yarısındaki Filistinli toprak sahiplerinin rant üzerinden servet kazanma girişimlerinin (o da oldukça kısmî ve sınırlı), bugün Filistin halkının mahkum edildiği soykırımın mazereti olarak kullanılması yönündeki alçak girişime, hiçbir muhalefet sergilemediler.

Bir süre önce Türkiye’de tutsak olan, daha sonra Merkel ile Erdoğan arasındaki özel bir anlaşmayla serbest bırakılan gazeteci Deniz Yücel ise sosyal medya platformu X’ten “ İsrail’e, devletine ve insanlarına yaşam hakkı tanımayan” çizgiyi ve Türkiye İşçi Partisi’nin konuya ilişkin açıklamasında “75 yıllık siyonist işgalden” söz edilmesini eleştirdi. Yücel’in pozisyonu, herhangi bir Siyonist ırkçının ideolojik dünyasının sınırlarını aşmıyor: Yücel de İsrail Nazizmi’nin, Filistin halkını soykırımdan geçirmesinin bir taraftarı.

Bu örnekler çoğaltılabilir ancak gerek yok. Önemli olan şudur: Türkiye’de kendi alanlarında öne çıkmış birçok aydın, entelektüel, bilim insanı ve gazeteci, 20. yüzyıldan 21. yüzyıla miras kalmış olan tek Nazi devletinin ve bu devletin uyguladığı sistematik ırkçı ve işgalci politikaların karşısında, en sıradan ve basit siyasal dayanışma refleksini dahi gösterememiştir.

İsrail’in soykırımcı katliamlarının arkasında hizaya giren her entelektüel, aslında kendi uzmanlık alanına, mesleğine ve disiplinine ihanet ediyor. Mesela İlber Ortaylı, Filistinlilerin topraklarının işgal edilmesini haklı göstermek için kullanılan ırkçı bir tarih yalanının ve tarihin Siyonist revizyonizminin arkasında durarak, 21. yüzyılın en büyük tarihsel tahrifat ekollerinden birisinin katılımcısı ve destekçisi halini aldı. Ortaylı, kendi duruşuyla Siyonist tarihsel falsifikasyon ekolü arasına hiçbir sınır çizmedi; tarihin, bir bilim dalı olarak, ırkçı ve işgalci hedefler uğruna çarpıtılması ve kullanılması karşısında hiçbir itiraz geliştirmedi.

Benze şekilde Şengör de, insanlığın mevcut sorunlarından kurtuluşunun adresi olarak gösterdiği bilimin, İsrail devleti tarafından insanlığın bir kısmının yok edilmesi ve ayrımcılığa uğraması için kullanılmasına herhangi bir şekilde ses çıkarmadı. Çok yüksek ihtimalle Şengör, Tel Aviv’in, devletin resmî şeriatçı görüşlerini, yani “vaat edilen kutsal topraklar” zırvasını (!) meşrulaştırmak ve tarihi revize etmek için jeolojik ve arkeolojik bulguları nasıl çarpıttığını yakından biliyor. İsrail devleti, son 2000 senedir üzerinde yaşamadığı toprakları işgal altında tutmasını meşrulaştırmak uğruna, arkeolojik ve jeolojik bulguları, müzelerinde “İsrail Dönemi”, “İbrani Dönem” gibi suni ve yanlış tarihsel çağlar başlığı altında tanıtıyor. Şengör, kendi alanında böylesine bir entelektüel şarlatanlığın Filistinli Arapların öldürülmesini meşrulaştırmak için kullanılması karşısında rahatsızlık hissetmiyor.

Siyonizme karşı asgari düzeyde dahi olsa siyasal bir itiraz geliştiremeyen entelektüellerin bu durumu, söz konusu olan gazeteciler ve gazetecilik olunca, daha da ağırlaşıyor.

İsrail’in Nazi medyası ve Batı emperyalizminin kara propaganda makineleri, 7 Ekim günü Filistin Direnişi’nin haklı saldırısı başladığından bu yana, sayısız yalan üretti. Bu sistematik yalan üretimi öyle bir noktaya ulaştı ki, ABD başkanı Biden’ın ağzından dahi yankılandı. Bu yalanların neler olduklarını burada tekrarlayarak, Gazete Nisan’ı Siyonizmin kirli, çarpık ve yoz iddialarının daha da yayıldığı bir basın organına dönüştürmeye gerek yok.

Türkiye rejimine “muhalif” gazeteciler olarak (dolayısıyla da Beştepe’nin güdümündeki medyaya karşı “doğru haber” ve “özgür basın” ilkelerini temsil ettikleri iddiasında olan) Altaylı, Mengü ve Yücel, İsrail Nazizmi ile Batı emperyalizminin kurguladığı, hiçbir kaynağa dayanmayan ve sahadaki aktarımlar ve kurumlar tarafından defalarca çürütülmüş olan bu yalanlar hakkında hiçbir eleştirel tutum almadı. Bu yalanların yalan olduklarını gündeme dahi getirmediler.

Ancak dahası da var.

Bu gazeteciler, hepsi de büyük bir şevkle Filistinlilerin “terörizmini” liberal hezeyanlarla yererken, neden 7 Ekim ile 10 Ekim tarihleri arasında, İsrail’in Gazze’yi havadan korkakça bombalamasının neticesinde 6 Filistinli gazetecinin soğukkanlılıkla katledilmesini bir kere dahi protesto etmedi?

Bu isimler, 11 Mayıs 2022’de Al Jazeera muhabiriŞirin Ebu Akile’nin, İsrail Savunma Kuvvetleri ismini kullanan işgal güçleri tarafından kafasından vurularak infaz etmiş olması karşısında, neden Filistinlilerin “terör eylemleri” karşısında hissettiklerine benzer tiksinti duyguları hissetmemektedir?

Türkiye’nin beyin takımının bir kısmı, 21. yüzyılın en ciddi ve örgütlü ırkçı suçları ile bu ırkçı suçlara maruz kalanların meşru müdafaa kapsamındaki fiziksel cevaplarını aynı siyasal kategorinin içinde değerlendirmeyi, demokratik ilkelere bağlılık olarak görebilir. Ancak bu yalnızca onların demokratik ilkelerden hiçbir şey anlamadıklarını gösterir. Soykırım, abluka, savaş suçları, etnik temizlik ve ırkçı yasalar demokratik haklar kapsamında değildir; soykırıma, ablukaya, savaş suçlarına, etnik temizliğe ve ırkçı yasalara karşı bütün araçlarla mücadele etmek demokratik haklar kapsamındadır. Politikada bu basit ayrımın ayırdına varmayan ve bu meşru ayrımı gözardı ederek ezen ile ezilenin eylemlerini birbirlerine eşitleyen bir kafa emekçisinin veya aydının, insanlığın diğer kültürel ve entelektüel birikim alanlarından herhangi birisine niteliksel bir katkı sunabilmesi bir hayli zordur. Çünkü o zaten, bütün bu kültürel ve entelektüel birikimi belirleyen biricik bilimde, politikada sınıfta kalmıştır.

İktidarın yoksullukla mücadele planının yeni adı aileyi güçlendirmek(!)

0

Derinleşen ekonomik kriz ve yarattığı ağır sosyal yıkım, toplumsal cinsiyet eşitsizliği nedeniyle kadınların tüm bu koşullardan daha eşitsiz bir şekilde etkilenmelerine sebep oluyor. Bilhassa kriz dönemlerinde kadınlar çocuk bakımı ve “aile geçindirmemesi” bahane edilerek işten çıkarma listelerinin başında yer alıyor.

TÜİK verilerine göre 2022’de işgücüne dahil olmayan 30,5 milyon kişinin yüzde 70’ini kadınlar oluşturuyor ve Türkiye OECD ülkeleri içinde açık ara en düşük orana sahip. Temmuz ayı itibarıyla işsiz kadın sayısı 1,5 milyon olarak açıklansa da iş bulma ümidini kaybeden veya çalışabilir durumda olup iş aramayan 2 milyon kadın daha söz konusu. Son 3 çeyrekte bu sayı artarken genç kadın işsizliği ise son 15 yılda yüzde 40 ile zirveyi gördü.

Tüm bu sosyal politik yıkım karşısında AKP şaşırtmayacak bir biçimde ailenin elden gittiği yaygarasını koparıyor. Erdoğan, tüm kurumları aile müessesinin korunmasına davet ediyor. 81 ilde aile çalıştayları düzenleniyor. “Aileyi güçlendirmek, toplumsal değerleri korumak” amacıyla düzenlenen aile çalıştayları “iş ve aile yaşamının uyumlaştırılmasına yönelik geliştirilebilecek politikalar ve ailenin korunmasına ilişkin çalışmaları” masaya yatırıyor. İstanbul Sözleşmesi’ne, nafaka hakkına, 6284’e saldırıların, lgbti+ düşmanlığının ardından aile çalıştayları düzenlenmesi tesadüf müdür? Bizce hayır.

Zira aile; kadınların emeğinin gasp edildiği, evde harcadığı karşılıksız emeğin güçlendirildiği bir yer. Artan yoksulluğun psikolojik ve maddi yükünü kadınların ev içinde yüklenmesi istenir. Artan yoksullukla birlikte kadınların ev içi emek yükü katlanarak artar. Bilhassa büyük şehirlerde yaşama masrafını karşılayamayan pek çok aile şu dönemde şehirleri terk etmekte. Göç edilen şehirde iş bulmak, bir kadın için erkeğe göre oldukça zor. Ayrıca göç nedeniyle evdeki bakım yükü artıyor, çocukları yeni okullara yerleştirmeden yeni koşullara maaile adapte olmak kadının görevi oluyor. Ev ekonomisinin idaresi kadına yüklendiği için bu durum kadınlar açısından birçok sorunu beraberinde getiriyor. Temel gıda ve yaşamsal ürünlerdeki yüksek zamlar karşısında kadınların ana gündemi evi nasıl döndürecekleri ve tencerenin nasıl kaynayacağı noktasında kilitleniyor. Evin geçimini sağlamak için kadınlar kendi ihtiyaçlarını karşılamada dahi fedakârlık yapmak zorunda kalıyor. Buna isyan etmek başlı başına kadınları şiddetin hedefi haline getiriyor. Öte taraftan patriyarkal kapitalist sistemde kadınların formel işlere erişimi çeşitli sebeplerle engellendiğinden kadınlar güvencesiz ve esnek işlere yönelmek durumunda bırakılıyor.

Mücadele ederek kazandığımız İstanbul Sözleşmesi’nden “Aileler dağılıyor, lgbti+ olmak özendiriliyor” yaygarası ile çıkan iktidar, kadınları şiddet dolu ilişkilere mahkûm etmek ve boşanmaları engellemek için nafaka hakkını gasp etmeye çalışıyor. Şimdi ise amaç; aileyi güçlendirme adı altında kadınların var olan koşullara itiraz etmelerini engellemek, bu yükün altında daha fazla ezilmelerine neden olarak sosyal yıkımı sürdürülebilir kılmak, lgbti+lar üzerinden nefret söylemi geliştirerek toplumsal mücadeleleri marjinalize etmek ve milliyetçi muhafazakâr kitlesini bir arada tutmaya çalışmak. İşte bu nedenle ailenin güçlendirilmesi politikalarına itiraz ediyoruz! Ailenin güçlendirilmesi politikası, daha fazla şiddet ve daha fazla sömürüden başka bir şey değildir.

İUB-DE: “Gazze’deki bombalamaları ve cani kuşatmayı durdurun! Kahraman Filistin halkına tam destek!”

0

İsrail, Demir Kılıçlar adını verdiği operasyonla Gazze Şeridi’ne yeni bir soykırım saldırısı başlattı. Savaş uçakları ve Siyonist örgütün ordusu Gazze Şeridi’ni bombalıyor. Bugüne kadar 2000’den fazla Filistinlinin öldürüldüğü, 6500’den fazla Filistinlinin yaralandığı ve 340.000’den fazlasının evlerinden olduğu tahmin ediliyor. Kuzey Gazze’den ayrılan binlerce insanın yerinden edilmesi nedeniyle bu sayılar artıyor. Saat saat bu sayı artacak.

İsrail’in acımasız eyleminin boyutu, bir hafta içinde yaklaşık 6000 bombanın atılmış olmasından ve toplam ağırlığı 4000 ton olan 2000’den fazla hava bombardımanının gerçekleştirilmiş olmasından anlaşılabilir (AFP, EFE AP ve Clarín verileri).

Netanyahu, sadece 43 kilometre uzunluğunda ve 10 kilometre genişliğindeki Gazze Şeridi’ni “harabeye çevirme” sözü verdi ve oradaki tutsak nüfusa, bunu yapamayacaklarını bilmesine rağmen “kaçmalarını” söyledi.

İsrail Savunma Bakanı, uluslararası savaş hukukunu açıkça ihlal ederek, “Gazze’ye su, elektrik ve yakıt arzını kesmeye karar verdik” diyerek övünüyor ve böylece Gazze’ye yönelik hava, kara ve deniz ablukasını derinleştiriyor. Gazze, 2007’den bu yana “dünyanın en büyük açık hava hapishanesine” dönüştü. 2.300.000 Filistinli, onlarca yıldır Siyonist İsrail devletinin ordusu tarafından kuşatılmış halde, aşırı kalabalık bir halde yaşıyor. Bu yüzden yaşananlar, İkinci Dünya Savaşı sırasında Auschwitz toplama kampının veya Varşova Gettosu’nun bombalanacağını söylemeye benziyor. Yaşanmakta olan yeni bir ırkçı katliamdır ve de Filistin halkına yöneliktir.

Gazze’deki sahneler tüyler ürpertici. Gazze sakinleri, özellikle kadın ve erkek çocukları, cani Netanyahu ve onun sözde “ulusal birlik hükümeti” liderliğindeki İsrail Siyonizminin füze, bomba ve gelişmiş silah yağmuru altında katlediliyor. Sınır Tanımayan Doktorlar (STD), İsrail uçaklarının ambulanslara saldırdığına dikkat çekerek, Gazze’deki hastaların büyük bir kısmının “10 ila 14 yaş arası çocuklar olduğunu, bunun nedeninin de yaralananların çoğunun kadınlar ve çocuklar olduğunu çünkü çoğu zaman bombalanan evlerde kadınların ve çocukların bulunduğunu” ifade etti (STD Koordinatörü Aymar Al Djaronucha, 10.12.2023, Clarín). Siyonizmin hedefi hastaneler, mahalleler, üniversiteler ve enerji santralleridir. Bütün bunlar gerçek bir insani krize neden oluyor. Hatta BM Genel Sekreteri bile Gazze ablukasını kınadı ve kaldırılması çağrısında bulundu.

Emperyalizm ile Siyonizm Filistin’e karşı “topyekün savaş” ilan etti, askeri işgal tehdidinde bulundu ve 350.000 yedek askeri göreve çağırdı. Siyonizm, diğer kapitalist hükümetlerin yanı sıra Kuzey Amerika emperyalizminin ve Avrupa Birliği’nin de desteğine sahip.

Joe Biden, Netanyahu ile temasa geçti ve “İsrail’in kendisini savunmak için ihtiyaç duyduğu her şeye sahip olacağı” konusunda güvence verdi. ABD hükümeti, İsrail’in Filistin halkına yönelik saldırısını desteklemek için Doğu Akdeniz’e gemiler, savaş uçakları ve nükleer uçak gemisi gönderdi.

Joe Biden, Avrupa Komisyonu başkanı Ursula von der Leyen ve NATO genel sekreteri ikiyüzlü bir şekilde İsrail’in “kendini savunma hakkına sahip olduğunu” söylediler. Bu şekilde İsrail’i sözde mağdur haline getiriyorlar ve 1948’de Siyonist devletin tarihinin Filistin topraklarını gasp ederek başlamasından, bugünkü mevcut soykırımcı saldırıya dek, İsrail’in suçlarını meşrulaştırıyorlar. İsrail, kendi şakşakçılarının iddia ettiği üzere Ortadoğu’da bir “demokrasi” değil; aksine bu devlet, bugüne kadar insanlığa karşı işlenen suçlar üzerinden gerçekleştirdiği sömürgeleştirme, apartheid ve etnik temizlik politikasını sürdürüyor.

Bu zulümlere karşı “kendini savunma hakkına” sahip olan ise Filistin halkıdır! Bu sene, sadece Batı Şeria’da şu ana kadar yerleşimciler ve İsrail ordusu tarafından 44’ü çocuk olmak üzere 250 Filistinli öldürüldü. Siyonist rejimin 4500’den fazla Filistinli tutsağı var ve bunların çoğu 25 ile 30 yıl arasında hapis cezasına çarptırılmış durumda. 1967’den bu yana 750.000 Filistinlinin Siyonist hapishanelere atıldığı tahmin ediliyor.

Güvenlik güçleri tarafından silahlandırılan ve desteklenen yerleşimciler Filistinlilerin mülklerine saldırıyor ve Filistinlileri öldürüyor; etnik temizlik ise evleri yıkılan Filistinlilerin sınır dışı edilmesiyle amansız bir şekilde ilerliyor. Aşırı sağ ve aşırı dinci örgütlerin desteklediği düzinelerce İsrailli yerleşimci, işgal altındaki Doğu Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya defalarca ve zorla girdi. Bu cami, Müslümanlar için dünyanın üçüncü kutsal mekanı.

Bu bağlamda, Gazze’den Hamas’ın öncülüğündeki Filistin saldırısı geçtiğimiz Cumartesi günü, 7 Ekim’de başladı. Bu, boyun eğdirilmiş bir halkın kendi üzerindeki külfete verdiği bir tepkiden başka bir şey değildi. Bu, Filistin halkının savaş suçlarına ve soykırıma karşı kendilerini savunma yönündeki meşru hakkının bir başka ifadesiydi.

İsrailli sivillerin, kadınların ve çocukların ölümü için üzgünüz. Ama bu savaşın sorumlusu kim? Hamas ya da Filistinliler değil. ABD’nin desteklediği Siyonist ve Apartheid İsrail devleti, Filistin halkına zulmetmektedir. Bu savaş 7 Ekim Cumartesi günü Filistin direnişinin ilerleyişiyle başlamadı. Ama her şey 75 yıl önce ABD’nin desteklediği Siyonizm’in toprakları, evleri işgal etmesiyle başladı. Savaştan ve İsrailli ve Filistinli sivil kurbanlardan onlar sorumludur.

İUB-DE ‘den sosyalistler olarak Filistin direnişini koşulsuz destekliyoruz. Biz Hamas’a ve onun Gazze’deki hükümetine siyasi destek vermiyoruz. Öte yandan, Batı Şeria’daki Mahmud Abbas başkanlığındaki ve El Fetih-FKÖ liderliğindeki Filistin Yönetimi’nin kalıcı ihaneti kınıyoruz. Ancak bugün için Hamas Siyonizm’le askeri olarak çatışan kampta yer alıyor. İran’ı ve Katar’ı destekleyen, İsrail’in yerine dindar, teokratik bir Filistin devletini getirmek isteyen burjuva-İslamcı bir akım olması açısından Hamas ile büyük farklılıklarımız var. Apartheid İsrail’inin yıkılması ve tarihi Filistin topraklarında, Arapların, Yahudilerin, Hıristiyanların ve diğer dinlerin tam anlamıyla bir arada yaşayabileceği laik, ırkçı olmayan ve demokratik tek bir Filistin devletinin kurulması için mücadele ediyoruz.

Hamas’la olan bu farklılıklarımızın ötesinde hepimiz büyük Filistin direniş hareketinin bir parçasıyız. Bu nedenle direnişi koşulsuz destekliyoruz ve onunla uluslararası dayanışma çağrısında bulunuyoruz.

Lübnan ve Tunus başta olmak üzere Ortadoğu ülkelerinde, ABD’de, İngiltere’de, İspanyol Devleti’nde, Türkiye’de, Latin Amerika’da ve dünyanın birçok yerinde Filistin halkıyla dayanışmak için binlerin sokaklara döküldüğü büyük seferberlikler yaşandı. Paris’te gerici ve ırkçı Macron’un yasağına rağmen binlerce protestocu, Filistin’le dayanışmalarını ifade etmek için gösteri yasağına ve baskıya karşı çıktı. New York’ta Filistin halkına destek amacıyla düzenlenen yürüyüşlerde genç Yahudilerin “Yahudiler Apartheid’e karşı”, “Holokost’tan sağ kurtulanların Yahudi torunları İsrail Apartheid’ına karşı”, “İsrail’e bu kadar silah yeter” veya “Bizim adımıza hareket edemezsin” yazılı pankartlarla hazır bulunması kamuoyunu şaşırttı.

Bu dayanışmacı seferberlikleri dünya çapında iki kat güçlendirmeliyiz. Halklar hükümetlerinden şunları talep ediyor: İsrail’le yapılan tüm ekonomik, siyasi ve askeri anlaşmaların feshedilmesi; İsrail’e silah gönderilmesine ve ABD’den İsrail’e mali ve askeri yardıma hayır; ABD filosunun İsrail ve Orta Doğu’dan çekilmesi; Arap halklarının, seferberlikler yoluyla, hükümetlerinin Filistin direnişini her konuda desteklemesini talep etmeleri ve özellikle de İsrail’i tanıyan Arap ülkelerinin (Mısır, Fas, Birleşik Arap Emirlikleri gibi) ilişkilerini derhal kesmeleri; Filistin halkıyla tam dayanışma gösterilmesi.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak, İsrail’in soykırım planlarını sona erdirmek için birleşik seferberlik çağrısında bulunuyoruz.

Gazze’ye yönelik savaş suçu niteliğindeki bombalamaları durdurun!

Soykırımcı kuşatma sonlansın!

İsrail’le bütün ilişkiler kesilsin!

Filistinli tutsaklara özgürlük!

Filistin direnişine tam destek!

İDP: “Gazze’ye dönük soykırımı durdurmak için derhal seferber olalım!”

0

Etnik temizlik ve ırkçı katliam politikaları üzerine inşa edilmiş bulunan işgalci ve korsan Siyonist İsrail devleti, Gazze’de abluka altına alınmış 2.3 milyon Filistinliye yönelik bir soykırım planını hayata geçirmeye başladı. Böylesine bir soykırım planının benzerine tarihte rastlamak kolay değil: İsrail’in işlemeye başladığı bu barbarca suç, ancak ve ancak Belçika emperyalizminin 19. yüzyılda Kongo’da işlediği ve milyonlarca insanın öldürülmesiyle sonuçlanan soykırımla veya İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazizmin Yahudi halkına karşı işlediği ve yine milyonların katledilmesiyle sonuçlanan Holokost’la karşılaştırılabilinir.

Bütün dünyanın gözü önünde devasa bir insanlık suçu işleniyor ve işlenmek üzere. ABD ve Avrupa Birliği emperyalizmi bu devasa insanlık suçunun destekçileri olmakla kalmıyor, aynı zamanda onun ortakları. Siyonist İsrail’e, soykırım girişiminde yardımcı olması için dış işleri bakanlarını, genelkurmay yetkililerini, diplomatlarını, hukukçularını, silahlarını ve bombalarını gönderiyorlar. Kahrolsun her fırsatta “insan hakları” üzerine atıp tutan bu “demokratik” emperyalizmlerin katliamcı ikiyüzlülükleri! Avrupa ve ABD emekçi halkları ile işçi sınıfları, Filistin halkının haklı ve meşru direnişinin yanında.

Gazze’de dün itibariyle yakıt tükendi. Yakıtın tükenmesiyle beraber su da tükendi. AB emperyalizmi, Gazze’ye gönderdiği birkaç ekmek kırıntısından oluşan yardımları da kesmeye çalışıyor. Şu an 2.3 milyon insan açlığa ve susuzluğa terk edilmiş durumda. Mısır’daki askeri diktatörlük sınır kapısını açmayarak, emperyalist ve Siyonist efendilerine en iyi şekilde hizmet etmeye çalışıyor. Gazze’nin her santimi, korkak İsrail güçleri tarafından havadan bombalarla dövülüyor. Hastaneler, okullar ve konvoylar hedef alınıyor. İnsan Hakları İzleme Merkezi, Siyonizmin Gazze saldırılarında beyaz fosfor kullandığını doğruladı. Filistinli çocukların derileri ve ciğerleri bu kimyasal silahla yanıyor.

Yaşanmakta olanlar bir soykırım suçudur: Filistinliler, Filistinli oldukları ve tarihsel topraklarını direnerek savunmak istedikleri için kıtlık, susuzluk, elektriksizlik, hava bombardımanları, kimyasal silahlar, açık hava hapishaneleri ve ölümcül bir ambargo ile öldürülmek istenmektedir. Siyonist İsrail, bunların üzerine, mümkün olduğunca fazla Filistinliyi öldürmeyi hedeflediği bir kara harekatı planlamaktadır.

Gazze’nin yeryüzü üzerinde bir tane dostu var: Uluslararası işçi sınıfı ve emekçi halklar. Emperyalizm, İsrail’in soykırım planlarını durduramaz ve durdurmayacak; onlar bu planın kirli ortakları. Bu cani planı yalnızca işçiler, emekçiler ve ezilen halklar ile uluslar durdurabilir.

Bu bağlamda İşçi Demokrasisi Partisi olarak, aramızdaki siyasal farklılıklar ne denli büyük olsa da, Filistin direnişini sahiplenen ve onunla dayanışma içinde olan bütün güçlere, bu soykırım planını durdurmak için derhal birlikte seferber olma çağrısı yapıyoruz. Tek bir hedefimiz olmalı: Filistin halkının canını ve topraklarını, Siyonizmin katliam ve işgal planları karşısında tavizsiz bir şekilde korumak.

İDP olarak aşağıdaki yakıcı ve acil talepler etrafında, Gazze’ye dönük soykırımcı saldırıların durdurulması amacıyla bir mücadele ve dayanışma planı oluşturulmasını savunuyoruz:

— Gazze ablukası ve ambargosu derhal kaldırılsın.

— Yiyecek, su, elektrik, ilaç, tıbbi malzemeler, yakıt ve diğer tüm ihtiyaçlar derhal Gazze’ye sevk edilsin.

— İsrail Güvenlik Güçleri hava bombardımanlarını ve kimyasal silah kullanımını derhal durdursun. Kara harekatına hayır. İsrail Güvenlik Güçleri, Gazze sınırından çekilsin.

— ABD ve AB emperyalizmlerinin hükümetleri, İsrail’in işgal ve soykırım planlarına verdiği askeri ve ekonomik desteği derhal geri çeksin.

— Türkiye, İsrail’le bütün askeri, diplomatik, ekonomik ilişkilerini kessin.

İDP olarak, Gazze Soykırımı’nı durdurmak için seferber olma çağrımızı, Filistin direnişinin bütün aktörlerine ve destekçilerine yapıyoruz. Geçen her dakika ve saat aleyhimize. 

21. yüzyılın bugüne dek işlenmeye çalışılan en büyük insanlık suçunu durdurmaya yardımcı olabilmemiz için, Gazze halkının canını ve topraklarını savunmaya adanmış bir mücadele ve dayanışma planı etrafında, hep birlikte seferber olalım.

Nehirden denize özgür Filistin!

Sol Muhalefet’in kuruluşunun 100. yılında Siyonizm ve Stalinizm ilişkisi

0
İsrail Komünist Partisi'nin bir kamyonu Stalin'in resmini taşıyor, Tel Aviv, 1 Mayıs 1949. (Hans Pin/GPO)

15 Ekim 1923’te, tarihin ilk proletarya diktatörlüğü deneyimi olan genç Sovyetler Birliği’nin ve Lenin’in partisinin bürokratikleşmeye başlamasına, bu bürokrasinin küresel işçi hareketi ile dünya devrimine hain ve yenilgici bir politik çizgi dayatmaya başlamasına karşı; ve Ekim Devrimi’ni var eden siyasal zeminin başlıca parçaları olan sürekli devrim stratejisi, enternasyonalizm ve Bolşevik parti modelini sahiplenmek için Sol Muhalefet kuruluşunu ilan etti. Sol Muhalefet’in başlıca iki önderi Lenin ile Troçki’ydi.

15 Ekim 1923’te Bolşevik Parti’nin 46 önderi, yönetime bir mektup gönderdi. Bu 46 Bolşevik arasında Preobrajenski, Breslav, Serebryakov, Beloborodov, Antonov-Ovseenko, I. N. Smirnov, Piyatakov, Muralov, Sapronov, Osinski gibi isimler mevcuttu. Mektupta şu ifadelere yer veriliyordu:

“Durumun olağanüstü ciddiyeti bizi — partimizin ve işçi sınıfının çıkarları doğrultusunda — Siyasi Büro’nun çoğunluğunun  politikasının devamının, Parti’nin tamamı için çok büyük felaketlerin habercisi olduğunu açıkça belirtmeye zorlamaktadır.”

Troçki’nin otoritesi ve Lenin’in çizgisi uyarınca kurulan ve ilerleyen Sol Muhalefet’e, kuruluşunun ertesinde dokunulamadı. Ancak birkaç ay sonra, Ocak 1924’te Lenin’in ölümüyle beraber, Stalin-Buharin hizbi, bu hiziple hareket eden Zinovyev-Kamenev ve bu iki kliğin arkasına aldığı Nepmenler ile Kulaklar, Sol Muhalefet’e ilk saldırılarını başlattı. Saldırıların öznel koşulunu Lenin’in ölümü yaratmıştı. Ancak saldırıların nesnel koşulunu yaratan, Troçki’nin de belirttiği üzere, 1923 Alman Devrimi’nin kesin yenilgisiydi.

Sol Muhalafet, Stalinist bürokrasiye karşı ulusal ve küresel birçok konuda mücadele verdi.

Ulusal alanda Sovyet sanayisi ile tarımı arasındaki makasın kapatılması, Kulakların mülksüzleştirilmesi, Nepmenlerin ve bürokratların ayrıcalıklarından arındırılması, kırsal alanda kolektifleştirmenin zorla değil rızayla yapılması, dış ticaret tekelinin korunması, ekonomik planlamanın merkezi ve demokratik olması, parti içinde işçi demokrasisi rejiminin yeniden tesis edilmesi, ulusal sorunda kaderini tayin hakkı ilkesinin uygulanması gibi başlıklar, başlıca politik çatışma alanlarıydı.

Uluslararası alandaki ayrımlar ise Sol Muhalefet’in daha sonra Uluslararası Sol Muhalefet’e ve oradan da Dördüncü Enternasyonal’e sıçramasının önünü açacaktı.

Sol Muhalefet öncelikle 1925-1927 Çin Devrimi’nde, Stalin-Buharin’in “4 sınıf bloku” şeklinde ifade edilen sınıf işbirlikçi ve aşamacı politikaya karşı savaştı. Kuomintang’a uyarlanan Stalinist çizgi, Çin Devrimi’ni ve Çin Komünist Partisi’ni kanlı bir felakete sürükledi.

Daha sonra akımımız, 1926 Britanya Genel Grevi’nde, Stalinist bürokrasinin İngiliz sendikal bürokrasisine ihanet noktasına varan kapitülasyonlar tanımasına karşı mücadele etti. 1926 Genel Grevi, İngiliz ve Sovyet bürokrasilerinin ortaklığı eliyle yenilgiye taşındı.

Bu ağır yenilgilerin ardından Fransa ve İspanya Halk Cepheleri deneyimleri yaşandı. 1936’da kitlesel şekilde militan genel grevler örgütleyen Fransız işçi sınıfı, Halk Cephesi aracılığıyla Fransız burjuvazisinin sözde “ilerici” partilerinin politik-örgütsel otoritesinin altına alındı ve sistem içi mevzilere çekildi. Bu politika Kremlin’den dikte edilmişti.

İspanya’da bilanço daha trajikti çünkü orada faşist Franco’ya karşı verilmekte olan bir iç savaş mevcuttu. Kremlin, İspanyol komünistleri ile işçi örgütlerine, bu sefer sözde “cumhuriyetçi” olan İspanyol burjuvazisiyle aynı Halk Cephesi hükümetinde yer almayı dayattı. Sonuç Çin’dekinin aynısıydı: İşçi sınıfı ile örgütlerinin bir katliamdan geçirilmesi.

Sol Muhalefet ile Uluslararası Sol Muhalefet’in kendi örgütsel varlığını bir sonraki seviyeye sıçratma gereksinimini hissetmesi, 1933’te Hitler’in Almanya’da iktidara gelmesiyle yaşandı. Uluslararası Sol Muhalafet en ciddi ve tarihsel mücadelesini, Nazizmin iktidara gelmesini engellemeye çalışmasında verdi. Akımımız sosyal demokrat ve komünist işçi partileri arasında bir birleşik işçi cephesi kurulmasını ve Kızıl Ordu’nun seferberliğe hazır hale getirilmesini savundu. Kremlin ise sosyal demokrat işçileri “sosyal faşistler” ilan etti ve “sosyal faşistlere” karşı Nazilere oy çağrısı yapacak kadar yozlaştı. Bu sırada Kızıl Ordu generallerini düzmece mahkemelerde kurşuna dizmekle meşgullerdi.

Almanya Komünist Partisi tek bir kurşun sıkmadan ve tek bir grev örgütlemeden Hitler’in iktidarını kabul etti. Partinin resmi sloganı şuydu: “Hitler’den sonra sıra bizde!” Stalinist bürokrasinin korkak, sekter ve oportünist politik çizgisi, Alman işçi sınıfının Nazizm karşısındaki yenilgisini hazırladı. 

Yukarıda saydığımız uluslararası deneyimlerimiz kadar bilinmiyor olsa da, uluslararası akımımız bir başlıkta daha Stalinizmle büyük bir mücadele verdi: Siyonizm. Stalin ve Stalinizm, tarihsel Yahudi sorununun, Yahudilerin Filistin topraklarına gönderilip, orada bir devlet kurmalarıyla çözüleceğini savunuyordu. Stalinizmin Siyonizm yanlısı politik programı, onun antisemitist siyasetinin bir parçasıydı. Akımımızın birçok kereler dile getirdiği üzere, Siyonizm ile antisemitizm, aynı Nazizmin iki farklı tezahürüdür.

Akımımız, Üçüncü Enternasyonal’in (Komintern) İkinci Kongresi’nde şu kararı aldı:

“Ezilen ulusların emekçi halkının, İtilaf Devletleri emperyalizminin birleşik güçleri ve bu ulusların burjuvazisi tarafından aldatılmasının göze çarpan bir örneği, Siyonistler (ve genel olarak Siyonizm) tarafından ileri sürülen Filistin macerasıdır. Filistin’de bir Yahudi devleti kurmayı iddia etmek, pratikte Arap emekçi halkının, Yahudi işçilerin yalnızca önemsiz bir azınlık oluşturduğu Filistin’den sürülmesinin savunulması anlamına gelir ve Yahudi işçilerin önemsiz bir azınlık oluşturması da, İngiltere tarafından istismar edilmektedir.”

Stalinist bürokrasi, Komintern’de çizilen bu çerçeveyi tamamen ihlal eden bir siyasetin takipçisi oldu. 

Stalin’in iktidarı altındaki SSCB, 1947’de Birleşmiş Milletler’de Filistin’in paylaştırılması lehinde oy kullandı. 17 Mayıs 1948’de, İsrail kurulduktan sadece 3 gün sonra, Stalin İsrail’i diplomatik olarak tanıdı (ABD’nin İsrail’i tanıması aylar sürmüştü). Stalin bununla kalmadı ve Çekoslovakya üzerinden Siyonist paramiliter çete Haganah’a silah yardımında bulundu. Bunun anlamı, Stalin ile Stalinizmin Filistinlilerin soykırıma uğratılmasına ve Nakba’ya maddi destek vermiş olmasıdır.

Birkaç ay gibi kısa bir sürede, dünyadaki bütün Komünist Partiler, Kremlin’in direktifleri doğrultusunda Filistin’de başlanmış olan Siyonist etnik temizliğe politik desteklerini açıklamaya başladılar. Stalinist KP’ler İsrail’in varlığını meşru ve haklı buluyorlardı.

Bu canice politikanın ilk sonucu Arap halklarının ve emekçilerinin sosyalizmden uzaklaşması ve siyasal İslamcı akımlara yaklaşmasıydı. Öyle ki, Stalinist diplomat Gromiko’nun Birleşmiş Milletler’de Filistin’in bölünmesi ve paylaştırılması lehinde konuşma yapmasının ardından Suriye’de, Şam’da yerel Komünist Parti’nin ofisleri yağmalandı.

Dünya partimiz Dördüncü Enternasyonal’in Filistin partisi Devrimci Komünist Birlik, Mayıs 1948’de Stalin İsrail’i diplomatik olarak tanırken, Akıntıya Karşı başlıklı deklarasyonunda şu satırlara yer veriyordu:

“Siyonist ‘Sosyalist’ partiler kısa sürede anti-emperyalist söylemlerini ve “ülkenin paramparça edilmesine” karşı kararlı “direniş” çağrılarını “düzelterek” emperyalist bölünme politikasına coşkuyla destek vermeye yöneldiler. Önemsiz bir konuydu bu onlar için, söz konusu olan sadece Siyonist taktiğin değiştirilmesiydi. 

Buna karşılık, Filistin Komünist Partisi’nin (FKP) farklı bir tutum alması beklenebilirdi. Bir Yahudi devletinin kurulmasının yol açacağı ölümcül sonuçlara ilişkin daha önce defalarca uyarılarda bulunmamışlar mıydı?

(…)

Ama plan Sovyet temsilcilerinin desteğiyle zafer kazandıktan sonra, Kol Ha’Am (Stalinistlerin merkezi yayın organı) aceleyle ‘demokrasi ve adaletin kazandığını (!)’ duyurdu. Ve bir gecede, yeni vaftiz edilmiş bir parti çıktı ortaya: Filistin Komünist Partisi’nin adı, Eretz İsrail Komünist Partisi’ne dönüştü (İbrani Ülkesinin Komünist Partisi). Böylece Arap nüfusuyla son bağlantı kalıntıları koparılmış, ve Siyonizm ile aralarındaki son ayrılık da giderilmiş oldu. FKP, Arap ve Yahudi kitlelerin anti-emperyalist mücadelesinin öncüsü olmak yerine, ‘sol’ Siyonistlerin ‘komünist’ kuyruğu haline geldi. Hem de Siyonizmin herkese karşı-devrimci yüzünü, emperyalizme olan köleliğini gösterdiği bir anda yaptı bunu. Böylece Komünist Parti, bizzat kendisinin teşhir etmiş olduğu emperyalist ve Siyonist sahtekarlıkların soytarı bir temsilcisi haline geldi.

(…)

Bu yüzden, milliyetçi savaş çığırtkanlarına cevaben, Filistin halkına diyoruz ki: Yahudiler ve Araplar arasındaki bu savaş emperyalizme hizmet ediyor, onu emperyalizme karşı iki ulusun ortak savaşına dönüştürelim!” (Bkz. https://trockist.net/index.php/2019/03/21/belge-akintiya-karsi/)

Stalinizmin, Filistin ve Yahudi işçi sınıfına karşı Siyonizmle kurmuş olduğu siyasal ittifak kimseyi şaşırtmamalı. Bu karşıdevrimci akım, 23 Ağustos 1939’da Alman Nazileriyle bir saldırmazlık paktı imzaladı ve birkaç yıl sonra da “demokratik” emperyalistler olan ABD ve İngiltere ile birlikte ortak bir cephe oluşturdu. 1948’de ise Siyonist İsrail’in varlığını tanıyan ilk devletlerden oldu. 1939’dan 1948’e, 10 yıldan kısa bir süre içinde, Nazi Almanyası’ndan emperyalist ABD’ye ve Siyonist İsrail’e, Stalinizm proletaryanın bütün ölümcül düşmanlarına siyasal desteğini sundu ve onlarla hain birliktelikler inşa etti. Buna karşı uluslararası devrimci Marksist akımımız, en elverişsiz ve zor şartlar altında dahi, işçi sınıfının politik ve örgütsel bağımsızlığını savundu.

Bir Apartheid rejiminin ne olduğunu yakından deneyimlemekte olan Güney Afrikalı yoldaşlarımız, Siyonist sömürgeleştirmenin Filistin işçi sınıfı için ne anlama geleceğini, 1938’de yayın organları Kıvılcım’da şöyle açıklıyorlardı:

“Eski Siyonist-emperyalist gidişatın devamı, nefret ve şovenizmi daha da derinleştirecek, Arap ile Yahudi arasındaki uçurumu genişletecek ve Yahudi cemaatinin varlığını tehlikeye atarak sürekli çatışma ve iç savaşı teşvik edecek. Ve Yahudi cemaatini tehlikeye atacak derken, aklımızdakiler Siyonistler değil. Yahudi işçilerin ve küçük köylülerin oluşturduğu büyük kitleyi kastediyoruz. Filistin’deki Yahudi sorunu çok rahat çözülebilir. İhtiyaç duyulan şey, Yahudi ve Arap işçi ve köylülerin dayanışması ve işbirliği ile emperyalizm-kapitalizmin prangalarından kurtulmuş bağımsız, özgür bir işçi ve köylü Filistin’i için birleşik mücadeledir.”

Stalinizmin Apartheid İsrail’ini savunurken kullandığı argüman, Siyonizmin bölgedeki Britanya emperyalizmi yanlısı Arap şeyhlerine karşı savaştığıydı. Çok az politik analiz ve öngörü, bu denli keskin ve trajik bir şekilde yanlışlanmıştır.

1939’da Nazi Ribbentrop ile saldırmazlık paktını imzalamış olan Molotov, SSCB’nin Arap komünist partilerinden desteğini çekmesini ve Siyonistleri desteklemesini savunan isimlerin başında geliyordu. Molotov’un kaygısı, bölge işçi sınıfının ihtiyaçlarına ve taleplerine yanıt verecek bir politika geliştirmek değil, kurulacak olan yeni Yahudi devletinin “Finlandiyalılaştırılması” yoluyla, Stalinist bürokratik kastın Ortadoğu’daki yayılmacı hedefleri için uygun araçları yaratmaktı. Merkez Komite’ye uluslararası ilişkiler konusunda danışmanlık yapan tarih profesörü Peter Vladimirovich Milogradov bu politikanın çökmeye mahkum olduğunu dile getirdiğinde, görevinden alındı. SSCB’nin Londra büyükelçisi Ivan Michailovich Maisky 1943’te Filistin’i ziyaret edip Siyonist yetkililer ile görüştüğünde, Molotov’a benzer bir rapor verdi ve kurulacak olan devletin, kesin bir şekilde Batı emperyalizminin etkisi altında olacağını kaydetti. Maisky’nin raporu ciddiye alınmadı.

Ne sosyal demokrasi, ne de Stalinizm, Filistin toprakları üzerinde Siyonist proje uyarınca soykırımcı bir İsrail’in kurulmasına karşı çıktı. Bu akımlar, küresel emperyalist sistemin ve bürokrasinin ekonomik ve diplomatik çıkarları gereğince Filistin’in Arap ve Yahudi işçi sınıflarına ihanet ederek, İsrail projesiyle özdeş olan etnik temizlik programına desteklerini sundular. 

Dünya işçi hareketi içinde, Siyonist İsrail’in kuruluşuna karşı çıkma yönündeki haklı gurura sahip olan tek akım, uluslararası Troçkist akımdır. Bugün de “birleşik, laik, ırkçı olmayan ve tek bir Filistin” sloganını yükseltmeyi, “iki devletli çözüm” adı verilen demokratik gericilik tuzağına düşmemeyi başaran sayılı akımdan birisidir.

Termokar’da sendikal yetki Yargıtay’da onandı

0

Manisa Organize Sanayi Bölgesi’nde bulunan Termokar fabrikasında, uzun yıllardır mahkemelerde süren sendikal yetkiye itiraz süreci nihai olarak işçiler lehine sonuçlandı. Yargıtay 9. Dairesi’nin aldığı kararla, Birleşik Metal-İş’in (BMİS) işyerindeki sendikal yetki belgesi kesinlik kazandı.

Altı yıla yayılan sendikal mücadelesinde Termokar işçisi sayısız engelle yüzleşti. Önüne konulan tüm zorluklar karşısında Termokar’ın öncü işçileri bu süreç boyunca pek çok örnek mücadeleye imza attı. İşçilerin öz gücüne dayanan büyük bir çabanın ve iradenin sonucunda bu hukuki kazanıma ulaşıldı.

Bununla birlikte, Yargıtay’ın bu kararı Termokar’da sendikal sürecin tamamlandığı anlamına gelmiyor. Tam tersine, Termokar işçisi şimdi işvereni toplu sözleşme masasına oturtmak ve sendikalaşma nedeniyle işten atılan işçilerin geri alınmasını sağlamak için yeni bir mücadele aşamasına giriyor.

Öncü işçilerin işten atılması, uzayan yargı süreci, sendikanın pasif ve mücadeleyi yargı sürecinden ibaret gören anlayışı Termokar’da sendikalaşma sürecini zayıflatan başlıca etkenler oldu. Bu nedenle, toplu sözleşme sürecinin başarıya ulaşması için BMİS’in Ege şubesine ve Termokar’ın öncü işçilerine önemli görevler düşüyor.

Her şeyden önce sendikanın bugüne kadar sürdürdüğü edilgen, işçinin iradesine güven duymayan tutumunu derhal değiştirmesi gerekiyor. Sendika vakit kaybetmeksizin işçilere toplu sözleşme sürecine ilişkin gerekli eğitimi sağlamalı ve toplu sözleşme sürecini şeffaf, demokratik bir şekilde yürütmelidir. İşverenin toplu sözleşme masasına oturmaya yanaşmaması veya işçilerin taleplerini kabul etmemesi durumunda işçileri greve götürecek bir hazırlığın ve iradenin oluşturulması gerekiyor. Eğer BMİS metal sanayinin önemli bir merkezi olan Manisa’da güçlenmek ve Türk Metal’den ayrışmak istiyorsa, sendikal mücadelenin bu temel gerekliliklerini yerine getirmek ve metal işçisinin güvenini kazanmak zorunda.

İşverenin her türden sendika düşmanı tutumuna maruz kalan öncü Termokar işçilerine bu süreçte bir kez daha önemli sorumluluklar düşüyor. İşçilerin toplu sözleşme sürecine güçlü bir şekilde hazırlanması, sendikanın bu doğrultuda harekete geçirilmesi, işverenin bu süreçte atabileceği yeni sendika düşmanı adımların boşa çıkarılması, ancak Termokar işçisinin öz iradesiyle hayata geçirilebilir.

Neler olmuştu?

Isıtma, soğutma ve klima cihazları üreten Termokar’da işçilerin örgütlenme süreci 2017’de başlamıştı. Düşük ücretlere, elden verilen mesai ücretlerine ve hukuksuz işten çıkarmalara karşı örgütlenmeye başlayan işçiler Nisan 2018’de yeterli çoğunluğa ulaşmayı başarmıştı.

Bunun üzerine işveren yetki itirazı için dava açmış ve 2017 ile 2018 yıllarında 30’dan fazla öncü işçiyi “yüz kızartıcı suç, ahlaksızlık ve iç huzuru bozmak” iddiasıyla tazminatsız olarak işten çıkarmıştı. İlk derece mahkemesinin sendikal yetkiyi onaylamasının ardından işveren önce Bölge İdare Mahkemesi’ne ve son olarak da Yargıtay’a itirazda bulundu. Bu süreçte işveren, dört sendikal öncüyü daha tazminatsız olarak işten attı, sendikalı işçilere ağır bir yıldırma politikası uyguladı. Beş yılı aşan yargı süreci ise Yargıtay’ın nihai kararıyla son buldu.

Metal işçileri sömürü düzenini değiştirebilir!

0

Çalışma hayatımın büyük bir bölümünü metal sektöründe, talaşlı imalat makinalarında, metale şekil vererek geçirdim. Talaşlı imalatta farklı işyerlerinde manuel ve otomatik tezgâhlarda çalıştım. Metale şekil veren biz talaşlı imalat çalışanlarına çeşitli imtiyazlar, unvanlar ve taban ücretten bir tık fazla ücret verseler de sömürünün en şiddetlisinin, hukuksuzluğun ve eşitsizliğin dayanılmaz boyutta olduğu açıkça hissediliyor. Patronlar metal sektöründen çok çılgın paralar kazanırken biz çalışanlara açlık sınırın altında ücret vermeye ortak karar almışlar. Ne kadar tecrüben olursa olsun, işini ne kadar iyi yaparsan yap ücretler her yerde aynı.

Talaşlı imalat çalışanlarının yaşadıkları en büyük sorunlardan biri meslek hastalıklarıdır. Birçok işyerinde makinaya bağlanacak metal parçalarını biz çalışanlara elle kaldırttırdıkları için belimizde, omzumuzda ve vücudumuzun çeşitli bölgelerinde iyileşmesi zor, günlük yaşantımızı etkileyen, ileride ise çalışma hayatımızı etkileyecek rahatsızlıklar meydana gelmekte. Birçoğumuz bunun farkına bile varmıyoruz, varsak bile geçinmek için çalışmaya mecbur olduğumuzdan önemsemiyoruz. Bu sorunlar sadece biz talaşlı imalat çalışanlarının problemi değil; ayrıca imalattan çıkan metali montajlayan, birleştirmek için kaynak yapan, boyama ve kaplama gibi birçok istasyonda görev yapan metal çalışanları için de geçerli. Çünkü birçok işletmede metal kaldırma araç ve aparatları yetersiz. Bunu işverenler bilinçli olarak ya almamakta ya da ertelemekte. Metal kaldırma araç ve aparatları patronlara çok maliyetli geldiği gibi çalışma süresi içerisinde bu araç ve aparatları hantal, yavaş, hızlı üretime engel olarak görüyorlar. Patronlar için insan hayatının bir önemi olmadığı açıkça görülüyor. Birçok arkadaşımız bel fıtığı, boyun fıtığı gibi yaşantımızı zora sokan hastalıklara yakalanmış durumdalar.

Bir otomatik makinanın (CNC) saatlik faturalandırılmış ücreti 600 TL ile 750 TL arasındadır. Patronlar bu kadar dehşet miktarda kazanırken biz metal işçilerine ise en iyi ihtimalle 1 saatlik makinanın ücretini 1 günlük yevmiye olarak veriyorlar. Bununla yetinmeyip “Ya bu tezgâhın işi çok uzun sürüyor, başında boş durmanın bir anlamı yok” diyerek başka bir tezgâha daha baktırıyor yahut senden başka bir işle meşgul olmanı istiyorlar. Alınan ücretlerde hiçbir değişiklik olmadan patronlar bizi her alanda sömürebildikleri kadar sömürmek istiyorlar.

Metal sektöründe çalışanlar asgari ücretten bir miktar daha fazla ücret alsalar bile iş hayatının sürekliliğinin bir garantisi yoktur. Bunu patronlar kanunlar sayesinde istedikleri gibi kullanmaktalar. Bir makinada çalışırken işlenen metal bozulduğunda (ölçüm dışı – ret olduğunda) çalışana altından kalkamayacağı miktarda faturalandırıyorlar, yani zararlarını işçiye yüklüyor veya günlük brüt yevmiyenin 10 katını aştığı için tazminatsız işten atıyorlar. Bu durumu o kadar iyi kullanıyorlar ki sözde bozduğun parçanın değerinde ücretsiz bir şekilde mesaiye bıraktıkları bile oluyor. Bizim dinlenme saatlerimizden, ailemizle geçireceğimiz zamanımızdan çalarak kat ve kat fazlasını çıkartıyorlar. Bu duruma birçok çalışan kayıtsız kalmakta, çünkü yükselen enflasyondan dolayı evine ekmek götürebilmek için bu sömürü düzenine direnmemekte ya da ses çıkarmamakta.

Biz metal işçilerine verilen unvanlar ve imtiyazlara kanmayıp çalıştığımız işyerlerinde örgütlenmeliyiz. Örgütlü isek etrafımızdaki fabrikalarda çalışan metal işçilerini, örgütsüz arkadaşlarımızı örgütlemeliyiz. Metal kolunda yaklaşan toplu iş sözleşmesinden faydalanabiliriz. Sözleşmeye müdahil olup taleplerimizi dile getirerek, ağırlaşan bu sömürü düzeninden kurtulabiliriz.

Amazon ve Google işçileri, İsrail apartheid’ı için teknoloji üretmeyi reddediyor

0

Amazon ve Google işçilerinin, #NoTechForApartheid (Apartheid için teknolojiye hayır) kampanyası kapsamında yayımladığı deklarasyonun çevirisini okurlarımızla paylaşıyoruz.

***

Şu anda, Filistin ve İsrail’deki şiddetten etkilenen bütün topluluklarımız halihazırda kaybedilen hayatların yasını tutuyor ve gelecek acı ve ölümlerin korkusuyla yaşıyor. Amazon ve Google çalışanları olarak, tüm yaşamın kutsal kabul edildiği ve teknolojinin tarifi güç bir şiddete hizmet etmek yerine toplumları kalkındırmak için kullanıldığı bir geleceğe olan bağlılığımızla duruşumuz hâlâ geçerli.

İsrail ordusu ve hükümetinin Filistinlileri gözetlemeye, ayrımcılığa tabi tutmaya ve öldürmeye devam etmesi için teknoloji araçları geliştirmeyi reddediyoruz. Bu araçlar bizi bu şiddet anına getiren ırksal tahakküm ve acımasız askeri işgal sistemini güçlendirdi. Amazon ve Google teknolojileri İsrail apartheid hükümetine ve ordusuna güç vermeye devam ettiği sürece, Filistinli ailelerin ve Gazze’deki mahallelerin tamamını yok eden ve ayrım gözetmeksizin yapılan konut bombardımanları da dahil olmak üzere, bu yıkımın suç ortağıdır.

Emekçiler olarak etnik temizliğin suç ortağı olmayı reddediyoruz.

Amazon ve Google’daki patronlarımızın, İsrail ordusu ve hükümetine, son birkaç gündür gördüğümüz tarifsiz şiddetin temel nedenleri olan apartheid ve işgali güçlendiren sofistike teknoloji sağlayan “Project Nimbus” adlı 1,2 milyar dolarlık sözleşmeyi derhal iptal etmelerini talep ediyoruz.

Filistin halkının 75 yıllık işgale karşı direnişinde, yaşam ve özgürlük mücadelesinde onlarla tam dayanışma içindeyiz. Vicdan sahibi tüm teknoloji çalışanlarını talebimize katılmaya çağırıyoruz.

Apartheid İçin Teknolojiye Hayır. Etnik Temizlik İçin Teknolojiye Hayır.

AMAZON VE GOOGLE ÇALIŞANLARI, APARTHEID İÇİN TEKNOLOJİYE HAYIR KAMPANYASININ YANINDA.

***

Çevirmenin notu:

Nimbus Projesi, İsrail hükümeti ve ordusunun bir bulut bilişim projesidir. İsrail Maliye Bakanlığı Nisan 2021’de sözleşmenin “hükümete, savunma kuruluşuna ve diğerlerine her şeyi kapsayan bir bulut çözümü sağlamak” olduğunu duyurdu.” Sözleşme kapsamında şirketler, “bilgileri İsrail sınırları içinde sıkı güvenlik kuralları altında tutacak” yerel bulut siteleri kuracak.

Nimbus Projesi’nin planlanan dört aşaması var: Birincisi, bulut altyapısının satın alınması ve inşa edilmesi, ikincisi operasyonların buluta taşınması için hükümet politikasının oluşturulması, üçüncüsü operasyonların buluta taşınması ve dördüncüsü bulut operasyonlarının uygulanması ve optimize edilmesi. 1,2 milyar dolarlık bir sözleşme kapsamında, teknoloji şirketleri Google (Google Cloud Platform) ve Amazon (Amazon Web Services), İsrail devlet kurumlarına yapay zekâ ve makine öğrenimi de dahil olmak üzere bulut bilişim hizmetleri sağlamak üzere seçildi.

İsrail’in proje için belirlediği şartlara göre Amazon ve Google’ın boykot baskısı nedeniyle hizmetlerini durdurması sözleşmeyle yasaklanıyor. Teknoloji şirketlerinin herhangi bir devlet kurumuna hizmet vermeyi reddetmesi de yasaklanmış durumda.