Ana Sayfa Blog Sayfa 21

Kadın cinayetlerinin faili de sorumlusu da yanı başımızda

0

2024 yılının başından beri neredeyse her gün bir kadın öldürüldü. Neredeyse bir o kadar da şüpheli kadın ölümü var. Bu “şüpheli” kadın ölümlerinin arkasında da erkek şiddeti var. Failleri uzaklarda aramaya gerek yok çünkü çoğu kadın cinayetinde failler tanıdık oluyor; hane içindeki erkekler, boşanma aşamasındaki kocalar, eski kocalar, partnerler…

26 Şubat’ta, boşandığı erkek tarafından katledilen Sevilay Karlı’nın fail için uzaklaştırma kararı çıkarttığı, failden ölüm tehdidi aldığı için şikâyette bulunduğu ancak şikâyetinin dikkate alınmadığı ve “kovuşturmaya yer yoktur” kararı alındığı ortaya çıktı. Yani Sevilay, göz göre öldürüldü.

Geçen yıl Karabük’te katledilen Gabonlu Dina’nın ölümü hâlâ aydınlatılmadı. Karabük’te özellikle göçmen siyah kadınların ırkçılıkla beraber tacize de uğradıklarını biliyoruz. Dina’nın davasını takip eden avukatların ve Dina İçin Feministler’in aktardığına göre göçmen siyah kadın öğrenciler kaçırılma tehlikesiyle karşı karşıya ve para karşılığı seks teklifi alıyorlar. Dina da şiddete ve ırkçılığa maruz kalan kadınlardan biriydi. Davada iddianame eksik ve hâlâ etkin soruşturma yürütülmüyor. Devlet ve kurumları, başka Dinaların olmaması için göçmen öğrencilerin can güvenliğini sağlamak ve şiddeti önlemek yerine ırkçılığı ve ayrımcılığı daha da pekiştiriyor. Daha yakın zamanda Karabük’te Afrikalı öğrencilerin HIV ve HPV bulaştırdıkları söylenerek nasıl hedef haline getirildiklerini gördük.

Bu yaşananlar münferit değil. Çoğu kadın cinayetinde kadının daha önce failden şiddet gördüğü, tehdit aldığı ortaya çıkıyor. Kız kardeşlerimiz göz göre göre hayattan koparıldıktan sonraysa cezasızlık politikaları uygulanıyor, katiller iyi hal ve haksız tahrik indirimleriyle ödüllendiriliyor; Gülistan Doku, Nadira Kadirova ve Aleyna Çakır cinayetlerinde olduğu gibi devlet-yargı-polis işbirliğiyle failler korunuyor. Bu nedenle devlet, kadın cinayetlerinin doğrudan sorumlusudur! “Önlenemeyen” kadın cinayetleri, Tek Adam rejiminin kadın düşmanı politikalarının sonucudur!

Kadın cinayetleri önlenebilir mi?

Evet, kadın cinayetleri önlenebilir! Tek Adam’ın kararıyla çekildiğimiz İstanbul Sözleşmesi’nin temel ilkeleri bu konuda yol gösterici: kadınların erkek şiddetinden korunması, erkek şiddetini önlemek için bütüncül politikaların ve tedbirlerin geliştirilmesi, erkek şiddetinden hayatta kalan kadınları destekleyecek mekanizmaların işletilmesi, suçların kovuşturulması ve faillerin cezalandırılması. Bu nedenle İstanbul Sözleşmesi’nin derhal tekrar imzalanması gerekiyor. Bununla birlikte 6284’ün etkin uygulanması, kadın ve trans cinayetlerinde ve erkek şiddetinde cezasızlık politikalarına son verilmesi gerekiyor.

Hem hükümet hem de yerel yönetimler, göçmenler ve translar dahil kadınları şiddetten koruyucu ve erkek şiddetini önleyici politikaları hayata geçirmekle yükümlü. Sembolik değil yeterli sayıda, nitelikli ve donanımlı sığınaklar açılmalı, sığınaktaki kadınlar sosyal, hukuki ve psikolojik olarak desteklenmeli. Şiddet Önleme ve İzleme Merkezleri (ŞÖNİM) artırılmalı, cinsel şiddet kriz merkezleri açılmalı.

Tekrar söyleyelim: Kadın cinayetleri münferit değil politiktir. Şüpheli kadın ölümleri politiktir. Bir kişi daha eksilmemek için erkek şiddetiyle mücadele, en önemli gündemlerimizden biri olmak zorunda.

Gelir eşitsizliği derinleşiyor!

0

Türkiye’deki gelir dağılımındaki bozulma her geçen yıl artıyor. Gelirden aldıkları paya göre en üst ve en alt gruplar arasındaki makas bilhassa son 20 yılda oldukça derinleşti. Gelir dağılımı patronlar lehine bozulurken; en üst gelir grubundaki nüfusun gelirden aldığı ülke servetinin yarısına ulaştı.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması’nın 2023 yılı sonuçlarını geçtiğimiz ay açıkladı. En yüksek gelirli yüzde 20’lik grubun toplam gelirden aldığı pay artarak yüzde 49,8’e yükselirken, en düşük gelirli yüzde 20’nin payı daha da düşerek yüzde 5,9’a geriledi. Yine Avrupa merkezli bir finans kurumunun yaptığı çalışmaya göre Türkiye, Avrupa’da servet dağılımı adaletsizliği konusunda ilk sırada yer alıyor. Türkiye’de en zengin yüzde 1’lik kesim ülkedeki servetin yüzde 40’ını kontrol ediyor.

Kuşkusuz bunların hepsi uzun yıllara dayanan AKP iktidarlarının işçi düşmanı, sermaye yanlısı ekonomi politikalarının bir sonucu. AKP’nin ekonomi anlayışı, sermayenin milli gelirden aldığı payı yüzde 40’lardan 55’lere çıkarırken emeğin payını yüzde 40’lardan 26’lara geriletti. AKP eliyle zenginler servetine servet katarken, yoksul daha da muhtaç duruma düşürüldü. Yine aynı çalışmada gelirlerdeki en düşük artış ücretli çalışanlarda görülürken, bu kesimlerin en yüksek vergi ödeyenler olduğunu, hatta hazinenin buradan önemli bir kaynak elde ettiğini biliyoruz.

Nitekim seçimden sonra bu tablonun daha da kötüleşeceği aşikâr. Yapılan zamlar birkaç ay içinde eridi, yıl ortası itibarıyla kira artışlarındaki müdahale de rafa kalkıyor. Her geçen gün alım gücü düşüyor, gıda fiyatları artıyor. Tüm bu tablo ile bağlantılı olarak yerel seçimlerde AKP’nin emek düşmanı politikalarından bıkan emekçiler yine bir başka düzen partisine yani CHP’ye yöneldi. Ancak ne var ki tüm düzen partileri patron örgütlerine de taahhüt ettiği üzere, Eylül 2023’te açıklanan Orta Vadeli Programı (OVP) uygulamaya devam edecektir. Bakan Şimşek’in ifadesiyle, “Ana hedef olan enflasyonu tek haneye düşürmek için sıkı para, seçici kredi ve gelirler politikasına ilaveten kamuda harcama kontrolü yaparak tasarrufu ön planda tutacağız” diye özetlenen bu politika aslen vergi artışları, işten çıkarmalar, ücretlerin baskılanması ve fahiş fiyat artışları olarak acı bir kemer sıkma reçetesi olarak sunulacaktır. Tam da gelir eşitsizliğini derinleştirip belirli bir kesimi zengin eden bu politikaların bedeli yine emekçilerin sırtına yüklenmek suretiyle ortaya çıkan zarar toplumsallaştırılmaktadır. Toplumsal örgütsüzlüğün bir sonucu olarak pervasızca saldıran iktidarın bu politikalarına karşı düzen partilerinden kopuş ve emekten yana bir ittifakı inşa etmek dışında bir seçeneğimiz yok.

İsrail ve ABD, Gazze soykırımını örtbas etmek için İran’ı kullanıyor

0

İsrail yanlısı hükümetler ve Siyonizm tarafından yönetilen ya da etkilenen medya ve kanallar aniden Gazze hakkında konuşmayı bırakıp İran’ın saldırısına odaklandı. 13 Nisan Cumartesi gününden bu yana bir İsrail-İran savaşı olup olmayacağı tartışılıyor ve her türlü hipotez ortaya atılıyor. Ancak İsrail ve apartheid rejiminin bombalama ve açlık yoluyla gerçekleştirdiği soykırım konusunda sessizlik var.

İsrail, 1 Nisan’da Suriye’nin başkenti Şam’daki İran Konsolosluğunu sürpriz bir şekilde bombalayarak aralarında üst düzey İranlı askeri komutanların da bulunduğu sekiz kişiyi öldürdüğünde bunu istiyordu. O anda, bu saldırının hangi amaçla yapıldığını anlamak zor olabilirdi. Şimdi durum çok daha açık hale geldi. Arka planda Gazze’deki durum vardı. Söz konusu olan, Binyamin Netanyahu ve aşırı sağ hükümetinin bir provokasyonuydu. Hedefleri, İran’ı bir tepki vermeye mecbur bırakarak dikkatleri Gazze’deki katliamdan saptırmak ve bir kez daha emperyalist müttefiklerinden koşulsuz destek almaktı. Biden ve Avrupa emperyalizminin liderlerinin ateşkesi kabul etmeleri yönünde artan eleştiri ve taleplerini durdurmak istediler. Emperyalizmin şeflerinin bu tutumu, pasifist olmaya karar verdiklerinden veya İsrail’i desteklemeyi bırakmalarından kaynaklanmıyor. Filistin halkını destekleyen milyonların eylemlerinin artan basıncı altındalar.

İsrail ve ABD birkaç günlüğüne bu hedefe ulaştılar. Ancak bu fazla uzun sürmeyecek, çünkü yaptıkları güneşi balçıkla sıvamaya çalışmaktan farksız.

İsrail bu provokasyona başvurdu çünkü Gazze’de oldukça kötü bir durumdaydı ve dünyada giderek yalnızlaşıyordu. İşgalden altı ay sonra, muazzam yıkıma ve işlediği büyük suçlara rağmen zafer kazandığını iddia edemiyor. BM’de ilk kez, ABD’nin vetosu olmaksızın bir ateşkes çağrısı onaylandı. Biden, Netanyahu’yu insani yardım konvoyunun bombalanması ve Refah’a askeri bir çıkarma yapma planı nedeniyle bir süredir eleştiriyor. İsrail’de düzenlenen kitlesel yürüyüşlerde Netanyahu’nun istifası ve Filistin direnişinin elinde bulunan 100’den fazla rehine meselesinin çözülememesi nedeniyle seçimlere gidilmesi talep ediliyor.

İran’ın kaçınılmaz karşılığı sonrasında, Netanyahu hedefine şimdilik ulaşmış görünüyor. Biden ve tarihsel emperyalist müttefiklerinin İran’ı kınamak için İsrail’in yanında yer almasını sağlayarak, Gazze’deki eylemlerinin sorgulanmasını bir süreliğine durdurdu. Aynı zamanda İsrail içinde eylemlerin ve eleştirilerin geçici olarak durdurulmasını sağlayacak. Ve son olarak, dünyanın dikkatini bu konu üzerinde toplayarak Gazze’deki soykırımın görmezden gelinmesini veya önemsizleştirilmesini sağlıyor.

Ancak tüm bu gelişmeler, gerçekte sadece Siyonizmin ve ABD emperyalizminin içinde bulunduğu krizi ortaya koyuyor. ABD yönetimi ve bizzat Biden, İran’ın saldırısına İsrail’in askeri bir yanıt vermesine eşlik etmeyeceklerini belirtti ve “İran ile daha geniş bir savaş arayışında değiliz” açıklamasında bulundu. Böylece, bir kez daha İsrail ile olan sürtüşmeyi ve farklılıklarını gösterdiler. İran ise eylemiyle “meselenin kapandığını” söyledi. Her iki açıklama da, ne ABD’nin ne de İran’ın şu anda bölgesel bir savaşa girmek istediğini gösteriyor. Özellikle Biden, bir yandan Ukrayna’daki savaş devam ederken ve İsrail soykırımına desteği kendisine olan toplumsal desteği zayıflatırken, ABD’nin seçim yılı içinde, böylesi bir çatışmadan kaçınmak istiyor.

Ukrayna’da zaten bir savaş varken ve İsrail soykırımına verdiği destekten kaynaklanan komplikasyonlar varken ABD bölgesel bir savaşa girmek istemeyecektir. ABD’de seçim yılı olması ve Filistin halkına karşı İsrail’e verdiği askeri ve siyasi destek nedeniyle Biden’a yönelik tepkinin giderek artması nedeniyle bu durum özellikle hassas bir konudur.

İran’a gelince, Siyonizmin canice saldırısına karşı kendini savunma hakkını tanıyoruz. Ve her türlü Siyonist ya da emperyalist saldırganlığı reddediyoruz. Ancak ne var ki İran’ın teokratik ve otoriter rejimi, saldırı sonrası açıklamalarında ne Filistin halkından ne de Gazze’deki soykırımdan bahsetmektedir. Bu da Filistin halkına yönelik etkin bir desteğin politikasının merkezinde yer almadığını bir kez daha teyit etmektedir. Siyonist işgalin sürdüğü bu altı ay boyunca sadece dayanışma açıklamaları yapmış ve bazı münferit eylemlerde bulunmuştur. İsrail’e karşı yanıtı, ABD’ye iki gün öncesinden haber verecek ölçüde sınırlı olmuştur. İsrail’in Şam’daki İran büyükelçiliğine saldırısı ise hiç kimseye, ABD’ye bile bildirilmedi. ABD’ye önceden haber verilmesi, Siyonizmin ve emperyalizmin savunma güçlerine insansız hava aracı ve balistik füze saldırılarını püskürtmeye hazırlanmak için zaman kazandırdı. İran rejimi yayımladığı bildirilerde, eyleminin “yeterli” olduğunu ve meseleyi “kapanmış” olarak gördüğünü ifade etti. Gazze ve Filistin halkı hakkında ise tek kelime etmedi. Ancak Gazze’de hiçbir şey kapanmış değil. Bugünlerdeki sessizliğe rağmen Filistin halkının mücadelesi ve çektiği acılar devam ediyor.

Eğer İsrail ABD’yi görmezden gelir ve İran’a yeni bir askeri saldırıda bulunursa, ki bu ihtimali göz ardı edemeyiz, bu Gazze’deki çaresizliğinin ve başarısızlığının bir parçası olacaktır. Bu saldırının gerçekleşmesi, kendi krizini ve küresel yalıtılmışlığını daha da derinleştirecektir. Bu da apartheid rejimini çöküşün eşiğinde tutmaya devam edecektir. İran’a yönelik yeni bir saldırının gerçekleşmesi halinde, dünya halkları apartheid rejimine karşı mücadelenin bir parçası olarak ve Filistin halkını desteklemek üzere bu saldırıyı reddetmelidir.

Tüm bu nedenlerle, İUB-DE olarak, İsrail ve emperyalizmin Gazze Şeridi’ndeki mücadeleyi ve soykırımı örtbas etmeye yönelik girişimini kınıyoruz. Dünya halklarına Filistin direnişiyle koşulsuz dayanışma içinde olduklarını sokaklarda ifade etmeyi sürdürmeleri için çağrıda bulunmaya devam ediyoruz. Siyonist askeri birliklerin geri çekilmesini ve dünya hükümetlerinin Siyonist İsrail devleti ile tüm ilişkilerini kesmesini talep ediyoruz.

15 Nisan 2024

İğne, çuvaldız ve sol

0

Kitleler gerçeği varken sahtesine oy verirler mi? Ya da sen kendini iktidar alternatifi olarak öne çıkartmayıp başkasını işaret edersen, kitleler sana rağmen sana oy verebilir mi?

2002 yılından bu yana ilk defa AKP’nin Türkiye genelinde seçimleri ikinci tamamladığı süreç, nedenleri ve sonuçlarıyla birçok başlığın tartışılmasını, takip edilmesini de beraberinde getirmek durumunda.

Bizce yukarıdaki sorular da Türkiye sosyalist hareketinin ivedilikle gündemine alması gereken tartışma başlıklarından bazıları.

2023 genel seçimlerinin öncesinden başlayarak bu sayfalarda sıkça yazdık ve 2024 yerel seçimlerine gidilen süreçte de çağrımızı yinelemeyi sürdürdük: Türkiye’de ekonomik çöküşe ve Tek Adam rejimine karşı sosyalistlerin kendi “dükkanlarını” da sandığı da aşacak bir şekilde, kitlelerin acil talepleri etrafından bir Emek İttifakı inşa etmesinin zorunluluğunu.

Meselemiz “biz söylemiştik” deyip ruhumuzu kurtarmak değil. Ya da birilerinin yaptığı gibi iğneyi Lenin’e, çuvaldızı başkasına batırmak hiç değil. Seçim sonuçlarını ülkedeki ekonomik enkazın tayin ettiği bir durumda dahi sosyalist hareketin sandıkta da sokakta da bir alternatif inşa edemiyor oluşundan çıkışın mümkünatını tartışmak meselemiz.

Kitleler sandıkta oldukça sınıfsal bir tepki verirken, bu tepkinin ehven-i şer politikalarla “kazanabilecek” adaylara yönlendirilmesiyle meselemiz. Sosyalistlerden daha fazla işçi sınıfının taleplerini dile getiren Yeniden Refah gibi partilerin seçimleri üçüncü parti tamamlamasında meselemiz. Ya da bizler toplumsal kutuplaşmayı sınıf ekseninde buluşturmakla yükümlüyken, Zafer Partisi’nin bu kutuplaşmayı mülteci düşmanlığında buluşturup oylarını konsolide etmesinde. Tek Adam rejiminden ve ekonomik krizden kopuş umutlarının çarpıtılarak CHP’nin dahi kendisine biçmeyeceği rollerin sosyalistlerce CHP’ye biçilmesinde meselemiz.

Evet, son kertede Türkiye emekçi halkları AKP’yi cezalandırdı. Düzen partilerinden bağımsız, kitlelerin taleplerini baz alan birleşik bir mücadele ittifakının olmadığı tabloda bu cezalandırmadan CHP birinci parti olarak faydalandı. Ve sosyalist hareket, seçim sonuçları değerlendirildiğinde seçimin kaybedenleri arasında yer aldı.

31 Mart 2024’ün açıkça gösterdiği birkaç nokta var. Kitleler ekonomik enkaz karşısında fazlasıyla ezilmiş durumda. Kitleler toplumsal kutuplaşma ortamından bir çıkış arıyor ve daha radikal ya da popülist söylemler kullanan partilere, düzen partisi olsalar dahi yönelebiliyor. Ve bir yerel seçimle ne ekonomik kriz son bulacak ne rejim değişecek ne de toplumsal kutuplaşma ortadan kaybolacak. Kitleler bunun da bilincinde.

Tam da bu nedenlerle sosyalist hareketin kitleleri CHP’ye yedekler pozisyondan, oyun kurucu bir pozisyona nasıl geçebileceğini açıklıkla tartışması Türkiye’nin geleceğinin inşasında belirleyici bir role sahip. Vakit, iğneyi programa batırma vakti. Ve emekçilerin, kadınların, gençlerin, Kürt halkının ve tüm ezilenlerin bu çıkış arayışlarına birleşik bir cevap üretebilme vakti.

Belediyelerin kaynakları nerelere aktarıldı?

0

Son birkaç yıldır özellikle muhalif belediyelerin uyguladığı “önceki dönemden kalan borçları halka açıklama” politikası bu sene de devam ediyor. Çok sayıda belediye başkanı eski yönetimin yarattığı borçları pankarta yazarak belediye binalarına asıyor. 2024 yerel seçimlerinin sonucunda özellikle çok sayıda belediye el değiştirdiği için bu durumu fazlaca yerde görmekteyiz. Borçlar öyle bir hal almış durumda ki AKP’den MHP’ye geçen belediyelerde bile önceki dönemlerden kalan borçlar MHP’liler tarafından dile getiriliyor.

Örnek olarak çok sayıda belediyenin borç durumu sayılabilir ama öncelikle kayyum atanarak zorla Kürtlerin elinden alınan belediyelerin durumuna bakmak lazım. Batman, Siirt gibi şehirlerde bile borçlar 100 milyonlarca TL’yi geçiyor. Cizre Belediyesi’nde kayyum, seçimi kazanan DEM Partili başkanlara mazbatayı vermeden 1 saat önce 30 milyon TL’lik muhtelif ödemeler gerçekleştiriyor. Zaten yoksulluk ve baskı altında yaşamaya maruz bırakılmış Kürt halkı bir de yerel yönetimler üzerinden de yoksullaştırılmaya devam ediliyor. Bunun gibi el değiştiren ve denense de henüz kayyum atanamamış şehirlerin borçlarını öğrenebiliyoruz. Peki, hep aynı partide olan belediyeler?

Burada bahsedilen borçlar nerelerin borçlarıdır? Yıllardır kayyum tarafından yönetilen Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin Su ve Kanalizasyon İdaresi biriminin bile 250 milyon TL’den fazla borcu bulunuyor. Batıya baktığımızda da benzer durumlar birçok belediyede karşımıza çıkıyor. Örneğin Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin borcu 1 milyar TL’nin çok üzerinde veya Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin borcu 2,5 milyar TL’nin üzerinde. İhalelerde yapılan usulsüzlükler ile yüksek miktarda ücret ödemeleri yapılıyor. Mesela bir ürünün aslında alımı 1 TL iken ihalede örneğin 10 TL gösterilerek satıcı olan şirkete uçuk miktarlarda paralar ödeniyor.

Seçimlere son bir iki hafta kala çok sayıda belediye milyonlarca liralık ihaleler açmış ve çok hızlı bir şekilde yandaşlarına ödemeleri gerçekleştirmiş. Bu ihalelerin arasında milyonlarca TL’lik porselen bardak takımı, karışık çerez, baklava gibi ürünler var. Üsküdar Belediyesi’nin seçimden dört gün önce 5 milyon TL’ye verdiği porselen takım ihalesi bu durumun örneklerinden yalnızca biri.

Bu malzemelere verilen milyonların hangi kuruşu emekçinin yararına harcanmış paradır? Harcanan paralar, yönetimi kaybedecek olanların son anda ne kurtarırsam kârdır mantığıyla ortalığa ihale saçmasından başka bir şey değildir. Bunların yanında bir de belediyelerde “ATM” çalışanı olarak bilinen ve hayatı boyunca işe hiç uğramayan insanlar da bulunmakta. Çok sayıda belediye yönetimi bu insanların seçimden birkaç gün önce işine son vererek tazminat ödemeleri yapmış ve bu kişilerin hiçbir şey yapmadan evlerinde oturmalarına devam etmeleri sağlanmış. 

Kaynaklar emekçilerin ihtiyacı ve yararı doğrultusunda kullanılsaydı ne altın varaklı başkan odaları ne de cam bardak yerine porselen bardaktan içilen çaylar görürdük. Yöneticilerin kendi çıkarları doğrultusunda kullandıkları paralar biz emekçilerin ceplerinden çıkmaya ve bizi yoksullaştırmaya devam ediyor.

Bu durum aynı zamanda belediye borçlarının “meşruluğu” meselesini gündeme getiriyor. Örneğin, başta Mansur Yavaş olmak 2019’da seçimleri kazanan CHP belediye başkanları, bir yandan eski yönetimlerin yolsuzluklarını, israflarını açıklarken, diğer yandan geçmiş yönetimlerin borçlarını ödemekle övündüler. Oysa, yeni belediye yönetimlerinin önceki dönemlerin israflarını, yolsuzluklarını açıklayarak bir kenara çekilmelerine izin vermemeliyiz. Halk için harcanmayan hiçbir işlemin, borcun ödemesi yapılmamalı. Türlü yolsuzluklarla peşkeş çekilmiş belediye kaynaklarının geri alınması için bir halk seferberliği başlatılmalı.

Bu doğrultuda, bizden çalınanların geri alınması, belediyelerde emekçi denetimi ve kâr amaçlı değil ihtiyaç odaklı, sermayeden değil emekten yana bir belediyecilik şiarlarımızı her alanda dile getirmeye devam etmeliyiz.

1 Mayıs 2024: Yarını belirleyecek, birleşik mücadele gücümüz olacak!

0

1 Mayıs’a, AKP’nin 22 yıllık iktidarı boyunca yaşadığı en büyük yenilginin ertesinde gidiyoruz. İşçiler, emekçiler ve geniş halk kesimleri; ekonomik yıkımın eşi benzeri görülmedik bir düzeye ulaştığı ve antidemokratik saldırıların tüm hızıyla devam ettiği bir dönemin ortasında, bu tablonun mimarı olan Erdoğan yönetimine 31 Mart yerel seçimleri vesilesiyle önemli bir cevap verdi. AKP’nin 22 yıllık iktidarında ilk kez sandıktan ikinci parti olarak çıkmasına sebep olan bu sonuç, emekçi kitlelerin ve başta Kürt halkı olmak üzere tüm ezilenlerin nezdinde; iktidarın sermaye lehine uyguladığı ekonomi politikalarının ve antidemokratik saldırılarının sandıkta mahkûm edilmesi anlamı taşıyor.

Mahkûm edilen bu politikalar aynı zamanda rejimin üzerinde yükseldiği iki önemli ayağı oluşturuyor. Bir yanda emekçilerin üzerindeki artan vergi yükü, hayat pahalılığının kronikleşmesi, ortalama genel ücret haline gelmiş ve açlık sınırına dayanmış asgari ücret ve emekli aylıkları, şirketler kâr rekorları açıklarken dış borcun hane halkı borcu olarak emekçilerin sırtına yüklenmesi, gelir dağılımı eşitsizliğindeki muazzam makas ve 10,5 milyonluk rekor düzeye ulaşan işsizlikle somutlaşan emek düşmanı, sermaye dostu politikalar… Diğer yanda ise hakları için mücadele edenlere yönelik baskılar; kadınların, lgbti+ların haklarına dönük sistematik saldırılar ve Kürt halkına dönük sindirme ve kayyum politikalarında cisimleşen rejimin antidemokratik baskıcı karakteri.

Öte yandan, seçim sonuçlarının hemen ertesinde sermayeye verilen “yola devam” mesajları ve Kürt illerinde yaşanan hak ve irade gaspları; Cumhur İttifakı’nın yaşadığı seçim yenilgisine rağmen, bu mevziler ilerletilmedikçe emeğimize, özgürlüğümüze ve haklarımıza dönük artan saldırılarla karşı karşıya olduğumuzu işaret ediyor.

Emekçi halkın geniş kesimleri iktidarın bu emek düşmanı niteliğinin ve önümüzdeki yeni saldırı planının farkında. Bununla birlikte, sınıf eksenli bağımsız bir seçeneğin inşa edilememiş olması, iktidarı hayatta tutan ve bizi zayıflatan en büyük dayanak olmayı sürdürüyor. Ülkenin dört bir yanında, onurlu çalışma ve yaşam koşulları talebiyle örgütlenmeye, sendikalaşmaya, haklarını korumaya veya ilerletmeye çalışan emekçiler için ortak mücadele niyeti ve planı en büyük ihtiyaç olarak karşımızda durmaya devam ediyor.

Önümüzdeki 1 Mayıs’ın, işçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele gününün, işaret ettiği tarihsel anlam ve görev de burada yatıyor. İşçi Demokrasisi Partisi olarak -geride bıraktığımız iki seçim sürecinin sol/sosyalist hareket açısından ortaya koyduğu dağınıklığı ve savrulmayı da göz önünde tutarak-sendikaların öncülüğünde tabandan yükselen birleşik bir mücadele planının örgütlenmesi ve düzen güçlerinden bağımsız bir emek ittifakının örülmesi ihtiyacına 1 Mayıs’ın en önemli gündemi olarak bir kez daha işaret ediyoruz.

Saldırıların, emek düşmanı politikaların, çıkarılacak ekonomik ve siyasal faturaların, kayyumların ana hedefi olan emekçi ve ezilen kesimlerin önümüzdeki sürecin ana öznesi, belirleyeni olabilmesi için olmazsa olmaz şart bu olacaktır: Kapitalizmden kopuş perspektifine sahip birleşik ve devrimci bir seçeneğin yaratılması.

1 Mayıs 2024’ü bulunduğumuz her yerde bu perspektifle örgütleme konusunda atılacak adımlar, yarının gidişatını belirleyecek en önemli etken olacak. Güçlü eylem birliklerinin, bağımsız bir emek ittifakının var olmadığı bir zeminde elde edilmiş her kazanım ise sonunda yine bizim değil sınıf düşmanlarımızın hanesine yazılacak! Yarınımızı belirleyecek, birleşik mücadele gücümüz olacak!

İnsan onuruna yaraşır ücretler için,

Sendikalı, güvenceli çalışma hakkımızın korunması ve ilerletilmesi için,

Vergi yükünün emekçilere değil, patronlara çıkarılması için,

Kaynakların dış borçlar, faizler, yap-işlet-devret’ler değil, emekçiler yararına kullanılması için,

Demokratik hak ve kazanımların korunması, kayyum siyaseti anlayışına son verilmesi için,

Birleşik ve devrimci bir seçeneği yaratalım! Emek ittifakını, işçi sınıfının acil talepleri etrafında bağımsız eylem birliğini örelim!

Yaşasın 1 Mayıs birlik, dayanışma ve mücadele günü!

Belediye seçimleri ve solda birlik ihtiyacının yakıcılığı

0

Belediye seçimlerini geride bıraktık. Bu yazıda seçimin sonuçlarını değerlendirmeyeceğiz. Takvimleri seçimin öncesine götürmeyi ve Türkiye genelinde sol/sosyalistlerin seçim programlarına kısaca değinmeyi ve seçim sonuçlarına da yansıyan başarısızlığın temelinde yatan bir eksiğin altını çizeceğiz.

Hepimiz kent meydanlarında, sabah erken saatlerde mesailerimize giderken metro çıkışlarında ya da üniversitelerimizin önünde sol/sosyalist partilerin, çevrelerin seçim çalışmalarına rastlamışızdır. Kimisi Türkiye’nin bütün bölgelerinde, şehirlerinde adaylar çıkarılmış çalışmalar; kimisi ise çok sınırlı bölgelerde de olsa seslerini yükseltmeye çalışan kampanyalardı bunlar. Elimize tutuşturulan bildirilere, programlara bakınca özetle şunu görüyoruz: Emekçiler, işçiler, kadınlar denetlemeli ve yönetmeli!

Elbette farklılıklar da yok değildi fakat programlar içerisinde benzer unsurların farklılıklardan çok daha baskın olduğunu söylemek kesinlikle bir mübalağa olmaz. Bu ortak taleplere örnek olarak şunları verebiliriz: Belediyeleri halk meclisleri ile yönetmek, emekçi halkı karar alma mekanizmalarına olabildiğince katmak, mahallelere emekçiler için yemekhaneler-çamaşırhaneler-kreşler, rant için gerçekleştirilen belediyeciliğe son verilmesi, gizli meclis toplantılarını sonlandırma ve halkın takip edebileceği bir belediye meclisi ve benzeri talepler.

Peki bunca ortaklaşılan talebe rağmen neden Türkiye’nin çok sınırlı yerelleri hariç hiçbir yerde yerel yönetimler için ittifaklar kurulmadı, güçler yan yana gelmedi? Bu sorunun yanıtı elbette kolay değil lakin cevap için bir başlangıç noktası tespit etmek mümkün: Emekçilerin sorunlarını emekçilerle birlikte çözmek için bir araya gelme perspektifini dar çıkarlar uğruna ötelemek hatta terk etmek.

Sol/sosyalistlerin bugünkü parçalı hali 2023 Mayıs seçimlerine oranla çok daha vahim bir seviyede. Hatırlayalım, Mayıs seçimlerine giderken Türkiye iki sol ittifaka şahitlik etmişti. Bu iki ittifaktan özellikle Emek ve Özgürlük İttifakı son derece kritik sorumlulukları yüklenmeye adaydı. Kürt siyasi hareketinin en önemli temsilcisi olan HDP/DEM Parti ile yaşanmış bu birliktelik bugün ülke çapındaki emek ve demokrasi mücadelesini birleştirmek için çok değerli bir adımdı fakat bu proje burjuva muhalefetin restorasyon projesine bir alternatif oluşturamaması ve yedeklenmesi itibarıyla seçim yenilgisinin ardından tıpkı Millet İttifakı gibi paramparça olmuştu.

Bugün yani 31 Mart seçimlerini yeni geride bırakmışken bu sorumluluğun daha geniş bir kesimce ve daha ciddi bir şekilde üstlenilmesi hayati bir önem taşıyor. Tek Adam rejimi seçimin hemen ardından Van’da Kürt halkının iradesini yok sayarak ilk kayyum girişiminde bulundu bile. Kürt halkı ise yılgınlığa yer vermeden geniş bir seferberlikle bu saldırıyı def etti. Bu saldırı önümüzdeki olağan şartlarda seçimsiz geçebilecek dört yılın adeta bir tanıtımı. Tek Adam rejimi tarafından işçi sınıfına ve Kürt halkına yapılacak saldırıları bugünden görebiliyoruz. Bunlar 12. Kalkınma Planı, Orta Vadeli Program ve sınır ötesi operasyonların genişletilmesi amacıyla yapılan uzun süredir hayata geçirilen hazırlıklarda kendisini göstermekte.

Bugünün görevi emek-özgürlük mücadelesini birleştirmekte ve rejimin saldırılarına karşı önce kazanılmış haklarımızı savunmakta, sonra ise bir adım öteye giderek bizi Tek Adam rejiminden çıkaracak Emek İttifakını inşa etmekte somutlanıyor. Yerel seçimlerde bu fırsat kaçırıldı fakat ders almalı ve birlik arayışına devam etmeliyiz.

Yeni bir mücadele dönemine giriyoruz!

0

Yerel seçimler Erdoğan yönetiminin aldığı ağır bir yenilgiyle sonuçlandı. Başta İstanbul ve Ankara’yı geri almak üzere saldırgan bir kampanya yürüten Cumhur İttifakı, yalnızca bu şehirlerde tarihi bir hezimet almadı, aynı zamanda ülkenin dört bir yanında önemli kayıplar yaşadı. AKP ilk kez, girdiği bir seçimde ikinci sıraya düştü. Sonuç olarak, 9 ay önce yaşanan seçimlerden oldukça farklı bir siyasi tablo ortaya çıktı.

Erdoğan yönetimi, yerel seçimlerden sonra ekonomide çok sert bir kemer sıkma planına hazırlık yapıyordu. Sorumlusu olduğu ekonomik enkazın faturasını emekçilere ödetmek için seçimlere dek “kontrollü biçimde” uyguladığı acı reçeteyi, 1 Nisan’dan sonra bir kusursuz fırtına gibi emekçilerin üzerinde estirmeyi hedefliyordu.

Yerel seçimlerde Cumhur İttifakı’nı cezalandırarak emekçi halk, içinde bulunduğu sefalete ve iktidarın ağırlaştıracağı acı reçeteye tepkisini ortaya koydu. Mayıs seçimlerini pek çok tavizle ve düzen muhalefetinin de basiretsizliği sayesinde bıçak sırtı bir zaferle kazanmasının ardından Saray rejimi için yerel seçim sonuçları, yalnızca kitlelerin “güvensizlik oyu” olarak okunabilir.

Seçim sonuçlarının ardından oluşan siyasi tablo, işçi sınıfı ve ezilenler açısından tehlikeler ve fırsatlarla dolu çelişkili bir süreci beraberinde getiriyor. Öncelikle, Cumhur İttifakı’nın yenilgisinin, iktidar bloku içindeki çatlakları derinleştirmesi kaçınılmaz. Bu durum, acı reçetenin ve baskı politikalarının uygulanmasında çeşitli zorluklar ortaya çıkaracaktır. Bununla birlikte, Erdoğan yönetiminin politik ve moral üstünlüğü yeniden sağlamak için elindeki tüm olanakları kullanacağına şüphe yok. Rejimin baskı ve kriminalizasyon yöntemleriyle başta Kürtler olmak üzere muhalefet kesimlerini sindirmek için harekete geçeceğini öngörmek zor değil. Özellikle kayyum atamalarına ve DEM Parti’nin kriminalizasyonuna dönük girişimlere karşı en geniş kitle seferberliklerinin örülmesi önümüzdeki dönemin en önemli başlıklarından birisini oluşturuyor. Van’da belediye başkanlığının düşürülmesi girişimine karşı gelişen toplumsal seferberlikler, bu saldırıların nasıl durdurabileceğini ortaya koyuyor. Rejimin her bir girişiminde benzer yaygın tepkinin ortaya konularak bu saldırıların püskürtülmesi hayati önem taşıyor.

Bir diğer çelişkili başlık ise ekonomiye ilişkin. Seçim yenilgisi toplumsal muhalefete, sendikal harekete özgüven vererek önümüzdeki dönemde ekonomik yıkıma karşı yeni seferberlikleri tetikleyebilir. Ne var ki, seçimin galibi CHP de Şimşek’in emek düşmanı politikalarının başlıca destekçilerinden birisi. Şimşek’in ekonomik reçetesi, Erdoğan yönetiminin ekonomik enkazın faturasının emekçilere, yoksullara ödetilmesinden ibaret. Bu dönemde servetlerini olağanüstü biçimde katlayan zenginler, patronlar ve bankerlerse bu reçetenin kutsal dokunulmazlığı altında. Onlar servetlerini bu kez başka yöntemlerle katlamaya devam edecekler. CHP ise, bu ekonomik yıkım karşısında derin sefaletin “sosyal belediyecilik” uygulamalarıyla sürdürülebilir hale getirilmesinden öte bir program sunmuyor. Patronlara, zenginlere, faiz ödemelerine akıtılan devasa kaynakların sonlandırılması ve bu kaynakların emekçiler için kullanılması bir düzen ve patron partisi olan CHP’nin gündeminde yer almıyor.

Dolayısıyla, ekonomik yıkım karşısında iktidarın seçimlerde cezalandırılması, emekten yana çözüm için yeterli koşulları sağlamıyor. Seçimlerin bitmesiyle çok daha sertleşecek kemer sıkma politikaları yalnızca sendikaların ve tüm emek örgütlerinin düzen partilerinden bağımsız bir mücadele programıyla durdurulabilir. Şimdi patron partilerinden bağımsız bir seçeneğe, bir emek ittifakına her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Önümüzdeki 1 Mayıs, böylesi bir seçeneği yükseltmek, krizin faturasını ödemeyi reddettiğimizi haykırmak için önemli bir fırsat sunuyor.

AKP’li Altındağ belediyesinin işçi düşmanlığı!

0
Fotoğraf: Evrensel

Ankara Altındağ ilçesinde belediye çalışanlarına seçimden önce verilen maaş zamları, seçilen AKP’li belediye başkanı tarafından geri alındı. Bir süre önce ek protokol isteği ile eylem yapan işçilerle belediye arasında bir protokol imzalanmıştı ancak yeni yönetim o protokolde olan zam ve geriye dönük ek ödemeleri uygulamaya koymadı. Geçen ay 32 bin TL maaş alan bir işçi bu ay 8 bin TL’lik bir kesinti ile karşılaştı.

Maaş kesintileri ve zamların geri alınmasının yanında, birçok çalışan SGK’den gelen mesaj ile işten atıldığını öğrendi. Bunun üzerine çalışanlar iş bırakma eylemine çıkarak çöpleri toplamadı, servisleri çalıştırmadılar.

Bu hak gaspına karşı iş bırakma eylemine çıkan çalışanlar mobbing, işten atılma ve polis şiddeti ile karşı karşıya kaldı. Belediye yönetimi grev kırıcılık için diğer belediyelerden ve özel sektörden işçiler alarak eylemi bastırmaya çalıştı. Eylemdeki işçilerin grev kırıcılara karşı ses çıkarması polisin saldırısı ve şiddeti ile karşılık buldu. Bütün bu şiddet ve baskıya rağmen işçiler haklarını geri alabilmek için eylemlerini sürdürmeye devam ediyor.

Sendikanın bu duruma karşı tutumu -henüz ortada olmayışından anlaşılacağı üzere- işçiden yana olmadı.

Seçimlerden önce her yerde yalan vaatlerde bulunan AKP, seçimi kazandıktan bir gün sonra daha mazbatayı bile almadan işçi kıyımlarına girişmiş durumda.

İşten çıkarmaların yasaklanması için örgütlü bir mücadeleyi örmeliyiz. Belediye işçilerinin bu haklı mücadelesini desteklemeliyiz.

Gazze’deki Siyonist soykırım derhal son bulmalı! Yaşasın Filistin direnişi!

0

Gazze ve işgal altındaki Batı Şeria’da Filistin halkına yönelik Siyonist saldırının başlamasından altı ay sonra, Siyonist operasyonun hedeflerine ulaşılamadı. Ne Gazze’yi yönetmeye devam eden Hamas’ın ne de Filistin halkının teslim olmasını sağlayabildiler. Gazze Şeridi’ni kontrol altına almayı da başaramadılar. Tüm bu zor koşullara ve askeri eşitsizliğe rağmen, İsrail’in Hamas’ı yok ettiğini söylediği Gazze’nin kuzeyinde bile çatışmalar devam ediyor. Siyonist askerlerin kuzeyde Filistin direnişinin elinde ölmeye devam ettiği biliniyor.

Gazze Şeridi’nde bulunan ya da yurtdışında olan direniş liderlerini yakalayamadılar ya da öldüremediler. Direnişin elindeki hiçbir rehineyi de kurtaramadılar. Rehinelerin bir kısmının serbest bırakılması ancak müzakereler yoluyla mümkün oldu.

Ancak İsrail, Filistin halkına karşı etnik temizlikte ilerliyor, halkı bombalıyor ve aç bırakıyor. Gazze’nin kuzeyine gıda taşıyan bir konvoya yapılan son füze saldırısı bunun kanıtıdır; bir yandan da yardımların girişini engellemeye devam etmektedir. Refah sınır kapısından yardım girişini engelleyen ordu destekli yerleşimciler de dahil olmak üzere insani yardımlar engellenmektedir.

Her gün sosyal ağlar ve sosyal medya aracılığıyla yayılan görüntülere yansıyan gerçek bir soykırım yaşanıyor. Gazze Şeridi’nde yüzde 70’i kadın ve çocuk olmak üzere 33 bin 360 kişi öldürüldü, 75 bin 993 kişi de yaralandı. Batı Şeria’da ise 457 Filistinli, yerleşimciler ve Siyonist ordu tarafından öldürüldü.

İsrail, altı ay önce saldırının başlangıcında belirlediği hedeflere ulaşamamanın yanı sıra, emperyalizmin Filistin topraklarında gerici bir yerleşim bölgesi olarak İsrail’i kurduğu 1948’den bu yana, hiçbir dönemde olmadığı kadar uluslararası alanda tecrit edilmiş durumda.

Dünya halklarının seferberliği devam ediyor

İsrail’in Kuzey Amerika ve Avrupa emperyalizminin mali ve askeri desteğiyle Filistin halkına karşı yürüttüğü soykırım, dünya halklarının Filistin’i desteklemek ve Siyonist saldırganlığı reddetmek için kitlesel bir seferberlik başlatmasına neden oldu.

Güçlü protestolar Avrupa, ABD, Kanada, Kuzey Afrika, Ortadoğu, Asya ve Latin Amerika da dahil olmak üzere tüm kıtalara yayıldı. Yemen’de milyonlarca kişi neredeyse her hafta sokaklara dökülüyor; İtalya’da turistik bir şehir olan Pisa, polis tarafından şiddetle bastırılan büyük öğrenci protestolarına sahne oldu; İspanya’da Madrid ve Barselona gibi şehirler büyük protestoların merkez üssü konumunda. Barselona’da kısa bir süre önce Avrupa’da Filistin ile dayanışmayı birleştirmek için bir toplantı düzenlendi. Ürdün’de İsrail Büyükelçiliği önünde birkaç gün boyunca kitlesel nöbetler tutuldu. Londra ve New York’ta soğuğa ve yağmura rağmen insanlar sokaklara döküldü. Almanya ve Fransa’da kitleler Filistin’e destek gösterilerine hükümetler tarafından getirilen kısıtlamalara meydan okudular. Polis şiddetine rağmen Berlin, Paris ve bu ülkelerdeki diğer şehirlerde binlerce insan sokaklara döküldü. 

30 Mart Filistin Toprak Günü’nde, Filistin halkını ve Filistinlilerin Siyonist işgalciler tarafından ellerinden alınan topraklarına geri dönme haklarını desteklemek üzere dünyanın dört bir yanında kitlesel eylemler düzenlendi. Londra’da yaklaşık 200 bin kişi, New York’ta da 30 bin kişi sokaklardaydı. Kitlesel eylemler, ABD’nin Vietnam’daki emperyalist işgaline karşı büyük küresel toplumsal hareketi hatırlatıyor.

İsrail’de Netanyahu’nun istifası için seferberlikler sürüyor

Tıpkı önceki yıllarda olduğu gibi protestolar iç cephede de devam ediyor. İsrail’de her hafta sonu Netanyahu hükümetine karşı gösteriler düzenleniyor ve rehinelerin iadesini sağlayacak bir anlaşmaya varılması talep ediliyor. 1 Nisan’da binlerce kişi Tel Aviv, Kudüs ve Benjamin Netanyahu’nun konutunun bulunduğu Kayserya’da yürüdü. 7 Nisan’da Tel Aviv’de yaklaşık 100 bin kişi “hemen şimdi seçim” ve Netanyahu’nun istifası talebiyle yürüdü. Eylemler İsrail’in 50 şehrinde eşzamanlı olarak gerçekleşti.

Ateşkes için ve İsrail’e silah satışı ile sevkiyatına karşı tepkiler büyüyor

Dünyanın tanık olduğu soykırım ve Filistin’le dayanışmak için gerçekleştirilen kitlesel eylemler, emperyalist uluslararası örgütleri ve bu örgütlerin parçası olan hükümetleri zorluyor.

25 Mart’ta BM Güvenlik Konseyi, Gazze’de derhal ateşkes çağrısında bulunan bir kararı 14 lehte oy ve ABD’nin çekimser oyuyla onaylayarak daha önce benzeri görülmemiş bir adım attı. Siyonist saldırganlığın başlamasından bu yana ABD ilk kez veto hakkını kullanmadı. Her ne kadar bunlar emperyalist bir örgütün siyasi nitelikte oyları olup bağlayıcılığı olmasa da ve İsrail bu kararı tanımasa da, sembolik önemi büyüktü. 

Birleşmiş Milletler’in ana insan hakları organı ise kısa bir süre önce ülkelerden İsrail’e silah satmayı ya da göndermeyi durdurmalarını isteyen bir kararı onayladı. O zamandan bu yana, Filistin halkının soykırımını durdurmak için Siyonist varlığa silah göndermeyi durdurmak üzere dünya genelinde sesler daha fazla yükseliyor.

Geçtiğimiz günlerde, aralarında Birleşik Krallık Yüksek Mahkemesi’nin dört eski yargıcının da bulunduğu 600 kadar avukat, Birleşik Krallık Başbakanını Gazze’deki soykırım gibi suçlara ortak olma riski taşıdığı konusunda uyardıkları bir mektup yayınladı.

Mektupta şu ifadelere yer verildi: “Soykırım Sözleşmesi’nin olası ihlalleri de dahil olmak üzere uluslararası hukukun ciddi ihlallerinde Birleşik Krallık’ın suç ortaklığını önlemek için ciddi tedbirlere ihtiyaç vardır.”

BM İnsan Hakları Konseyi kararının yarattığı baskı, İngiliz Parlamentosu Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Alicia Kearns’ün şaşırtıcı bir açıklama yapmasına neden oldu: “Silah satışlarını askıya almaktan başka seçeneğimiz yok.”

İsrail’e silah sevkiyatı Belçika, İspanya ve Japon Itochu Corporation tarafından askıya alınmış durumda.

ABD emperyalizmi Netanyahu’ya karşı sabrını yitiriyor

İsrail’in yalnızlığı, bizzat Joe Biden’ın ve ABD emperyalizminin, onu desteklemekten vazgeçmeseler de, aralarına mesafe koymaları ve Netanyahu’dan askeri harekatını durdurmasını talep etmeleri gerçeğine de yansımaktadır. Bu, Nazi Siyonist rejiminin sistematik olarak reddettiği bir husustur.

Washington’ın İsrail’in Gazze’deki askeri saldırganlığının korkunç sonuçları karşısında artan tahammülsüzlüğünün bir göstergesi olarak Biden, 4 Nisan Perşembe günü Netanyahu’yu telefonla arayarak ABD’nin savaşa vereceği desteğin sivillerin korunmasına ve gıda girişine izin verilmesine yönelik tedbirlerin uygulanmasına bağlı olduğu konusunda uyardı.

Biden, 9 Nisan’da bir televizyon röportajında Netanyahu’nun Gazze politikası sorulduğunda şunları söyledi: “Yaptığı şey bir hata. Yaklaşımlarına katılmıyorum.” İsrail’in şimdi ateşkesi kabul etmesi ve 6 ila 8 hafta boyunca insani yardımın girmesine izin vermesi gerektiğini vurguladı.

Bunların her ikisi de ABD’de kasımdaki başkanlık seçimleri bağlamını yansıtmaktadır. Biden örneğinde, son altı ayda İsrail’e verdiği sınırsız desteğin bir sonucu olarak anketlerdeki düşüş görülmektedir.

İUB-DE, kahraman Filistin halkıyla dayanışmanın derinleştirilmesi çağrısında bulunuyor

İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği soykırıma rağmen ve çelişkili görünse de, tam da Siyonizmin bu korkunç katliamı ve yıkımı nedeniyle, çok uzak olmayan bir gelecekte Siyonizmin krizinin derinleşmesini öngörebiliriz. Ve nihayetinde Filistin halkı ve dünya kitlelerinin Siyonist apartheid’ı sona erdirmesi için koşullar yaratılabilir.

Geçtiğimiz şubat ayında Siyonizmi reddeden İsrailli tarihçi Ilan Pappé Londra’da verdiği bir konferansta “Gecenin en karanlık anı şafaktan hemen öncesidir ama İsrail yerleşimci sömürgeciliğinin artık sonu geldi,” diyerek Filistin’de Siyonist apartheid’ın sonunun yaklaştığını belirtti. Bu ancak Filistin halkının direnişi ve küresel dayanışma hareketinin haykırdığı gibi “nehirden denize” tarihi topraklarda tek, laik, demokratik ve ırkçı olmayan bir Filistin Devleti kurulana kadar kitlesel bir küresel seferberlikle başarılacaktır.

Gazze’deki savaşçıların mücadelesi, tüm Filistin halkının kahramanca direnişinin desteğiyle devam etmektedir. Bu bağlamda İUB-DE, küresel dayanışma hareketinin bir parçası olarak, Gazze ve işgal altındaki Batı Şeria’daki halkın ve Filistin direnişinin İsrail’e karşı mücadelesini desteklemeye devam etmektedir. Dayanışma içinde kitlesel ve birleşik bir küresel seferberliği yükseltme çağrısında bulunuyoruz.

Bu nedenle dünya halklarını, hükümetlerinden İsrail ile yapılan tüm ekonomik, ticari, kültürel ve askeri anlaşmaları iptal etmelerini talep etmeye çağırmaya devam ediyoruz. İsrail’e silah satışına son! ABD, Almanya ve diğer ülkelerin Siyonist varlığa yaptığı mali ve askeri yardımlara son! Kızıldeniz’de Yemenli Husiler tarafından İsrail gemilerine ya da Siyonist varlığa mal taşıyan gemilere yönelik saldırılara karşı koymak üzere ABD tarafından kurulan koalisyonu reddediyoruz. ABD donanması İsrail ve Ortadoğu yakınlarından çekilsin!

Halklar seferberlikleriyle hükümetlerinden, özellikle de Filistinlileri destekleme yönünde hareket etmeyen Arap hükümetlerinden İsrail ile ilişkilerini kesmelerini ve Filistin direnişini ihtiyaç duyduğu her şekilde desteklemelerini talep etmelidir.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

10 Nisan 2024

Portekiz seçim sonuçları siyasal istikrarsızlığa işaret ediyor

0

Kasım 2023’te eski başbakan António Costa’nın isminin lityum madenlerini ilgilendiren yolsuzluklarla birlikte anılmaya başlanmasıyla Costa istifa etmiş ve Portekiz parlamentosunun üyeleri ile başbakanın yeniden seçileceği bir erken seçim çağrısı yapılmıştı. 10 Mart 2024 tarihinde yapılan bu seçimlerden Costa’nın partisi PS (Sosyalist Parti) iktidarı kaybederek çıkarken, PSD’nin (Sosyal Demokrat Parti) başını çektiği AD (Demokratik İttifak) en yüksek oy alan grup oldu. Parlamentoda çoğunluk sağlayan olmazken, 80 sandalye kazanan AD, Hıristiyan Demokratlarla bir koalisyon hükümeti kurmayı tercih etti. Portekiz’de seçimlere katılım yüzde 66,2 oranındaydı. Bu, 1995’ten bu yana gerçekleşen en yüksek oran.

Kapitalist Portekiz rejiminin sacayakları olan PS ile PSD’nin toplam oy oranları, ülke tarihinin son 40 yılının en düşük düzeyinde. Bu geleneksel partilerin toplumsal olarak yıpranmış olmaları, yalnızca Portekiz’in içinden geçmekte olduğu ve öğretmenler başta olmak üzere birçok sınıf sektörünün mücadeleye atılmasını tetikleyen ekonomik ve sosyal krizin bir ifadesi olma özelliğini taşıyor. 2022 seçimlerinde yüzde 41 oy oranıyla 230 koltuklu parlamentonun 120’sini kazanan PS, bu seçimlerde 78 koltuğu zor kazandı ve dahası, 2022’deki sağlam zaferine rağmen hükümette dört yılı dahi tamamlayamadı.

Bu toplumsal hoşnutsuzluk, ne yazık ki 10 Mart seçimlerinde birleşik ve emekçi bir sosyalist alternatifte karşılığını bulabilmiş değil. PCP’nin (Portekiz Komünist Partisi) başını çektiği CDU (Birleşik Demokratik Koalisyon) tarihinin en kötü oy oranı olan yüzde 3,17’de kalarak altıdan dört milletvekiline düştü ve BE (Sol Blok) da yüzde 4,36’da sıkışarak beş milletvekili kazandı.

Kemer sıkma, barınma krizi ve ücretlerin düşüklüğü gibi sorunlara yönelik hissedilen kitlesel öfkeyi, faşist Chega partisinin kendi gerici ve göçmen düşmanı önerilerine kanalize etmekte göreceli olarak başarılı olduğu anlaşılıyor. Chega 2022’de kazandığı 12 koltuğu geçtiğimiz seçimlerde 48’e çıkardı ve tarihinde ilk kez 1 milyon oy topladı. Bu korkunç durumun başlıca sorumlusu, PCP ile BE’nin PS hükümetini eleştirmeyi bırakarak onu desteklemiş olmalarıdır.

Portekiz’deki kardeş partimiz MAS (Sosyalist Alternatif Hareket), bu seçimlerde Anayasa Mahkemesi’nin bürokratik kararından dolayı seçimlere katılım gösteremese de “Krizin faturasını patronlar ödemeli” sloganıyla güçlü bir seçim kampanyası örgütledi ve PS’nin solunda kalan güçlere oy çağrısı yaptı. MAS’ın bir işçi hükümeti için mücadele programı, sınıf mücadelesinin yükselişi ve düzenden bağımsız bir devrimci alternatifin olanakları Portekiz’in geleceğinde etkili olacak birkaç faktör arasında.

OVP sandığa gömüldü

0

Mayıs 2023 seçimleri sonrası ucuz, bol para dönemini enflasyonla mücadele kapsamında bitirerek ekonomiyi frenleme politikasını hayata geçiren bakan Şimşek’in Orta Vadeli Program (OVP) adını verdiği, bizim ise IMF’siz IMF politikası dediğimiz ekonomi programı, yerel seçimlerde açık bir şekilde güvenoyu alamamıştır. Ülke genelinde AKP’nin ikinci parti konumuna düşmesinde ekonomi politikaları kesinlikle etkili olmuştur.

Emekli maaşlarını harçlık seviyesine indiren, halka fedakârlık masalı okuyan, birilerinin kârlılıkları düşmesin diye İsrail ile göz göre göre ticareti sürdüren, emeklilik sisteminin içini boşaltan, ücretlere yılda bir kere zam yapan, kısacası kaşıkla verip kepçe ile alan bu sömürü programı, işçi ve emekçiler nezdinde sandığa gömülmüştür.

Güvenoyu alamayan bu program için rejim ve sermayenin dışında, Şimşek’i alkışlayan muhalefetin de üzüleceğini biliyoruz. Ayrıca İsrail’e çıt çıkarmayan, NATO’yu genişleten, Dünya Bankası’ndan borç alan bu rejime desteğini esirgemek istemeyen emperyalizm de üzülecektir.

Şimdi rejimin bu programı ortaya koymaya çalıştığı noktada içine düştüğü çelişkiler derinleşecektir. Bir taraftan sermaye girişi sağlamaya çalışan, bunun için bir IMF programı uygulayan rejim ile bu programı uyguladığı için eriyen bir rejimin çelişkisi nereye kadar sürdürülebilir? Özellikle bu iktisadi buhran ve politik çelişkiler içinde 4 yıl boyunca seçim olmayacağını düşünmek saflık olur.

Rejim, tüm çelişkilerine rağmen Şimşek’in politikalarını mahkûm etmek şöyle dursun ona sahip çıkacaktır. Çünkü sermaye için kat edilmesi gereken yollar var. Önümüzdeki süreçte, önünde sonunda yolu IMF’ye çıkacak olan bu sömürü programının fütursuzca uygulanıp uygulanmayacağını temelde sınıf mücadelesi belirleyecek.

Şimşek, emperyalist sermayenin rahatça ülkeye girebilmesi için kırmızı halı sermekle meşgul, işçiler ise “Emekçiler için kaynak var, dış borç ödemeleri durdurulsun, Yap-İşlet-Devret’ler tazminatsız kamulaştırılsın, ücretlere üç ayda bir zam” demeye devam edecek, etmeli!

En başından beri söylediklerimiz geçerlidir. Emekçiler bu sermaye saldırısını kabul etmiyor. Savunmanın saldırıya geçmesinin ise tek bir koşulu var: emek ittifakı. Bir emek ittifakının, savunma duvarını yıkarak karşı atağa geçebilecek bir potansiyeli olduğu bu değişim eğiliminden anlaşılmaktadır. Yeter ki işçi sınıfı, kendi öz gücünü bölerek hareket etmesin.

Gelin önümüzdeki 1 Mayıs’ı siyasi partiler ve sendikalarla birlikte bir emek ittifakının kuruluşu için hareket günü olarak belirleyelim. Ayrı yürüsek bile birlikte vurmak için, saldırıları püskürtmek için, emekçilerin yönetmesi için, bizden çalınanı geri almak için… Ne demiştik: Şimdi değilse ne zaman?

Haiti emekçi halkı emperyalist işgale ve çetelere karşı mücadele ediyor

0

Haiti’de başkent Port-au-Prince’te 12 Mart’tan bu yana silahlı gruplar ile devlet güçleri arasındaki çatışmalar yoğunlaştı. Bu şiddet dalgası, ekim ayında Amerikan emperyalizminin, BM’de Haiti’ye uluslararası işgal güçlerinin gönderilmesine yönelik 2600 sayılı kararın çıkarılmasına öncülük etmesinin ardından ortaya çıktı. Büyük silahlı çeteler başkentin yüzde 80’ini kontrollerinde tutuyorlar, Başkanlık Sarayı’na ve havaalanına saldırı gerçekleştirdiler, ülkenin en büyük hapishanesinden 3 bin mahkûmu serbest bıraktılar. Tüm bunlar olurken, ABD emperyalizminin desteklediği de facto başbakan Ariel Henry ise ülkesinin yabancı güçlerce işgalini örgütlemek için uluslararası bir tur kapsamında yurtdışındaydı.

Haiti tarihi, Fransa ve ABD başta olmak üzere Batılı emperyalistlerin insanlığa karşı işlediği suçlarla, emperyalizm destekli darbelerle, yabancı işgallerle dolu. 2004 ve 2017 yıllarında onlarca yabancı gücün silahlı müdahalesiyle ülke, iyice istikrarsızlaşıp çetelere teslim edildi. Meksika uyuşturucu çeteleriyle işbirliği içindeki Haiti çeteleri, ABD’den elde ettikleri silahlarla emekçi halkı bir şiddet sarmalına soktular. Sadece 2023 yılında 4 bin kişi öldürüldü, 3 bin kişi kaçırıldı ve 100 bini aşkın insan ise yerinden edildi. Çeteler ile emperyalizm destekli yönetim arasında sıkışan emekçi halk, aynı zamanda derin bir ekonomik bunalım ve yoksulluk içinde bulunuyor. Ülkede günlük asgari ücret sadece 4 dolar civarında. Şiddet yüzünden tarımsal üretim durma noktasında ve açlık sorunu giderek büyüyor. Oligarklar ile yönetim ise bu kriz koşullarında Karayipler Petrol Birliği’ne 500 milyon dolarlık bir ödeme yaparak yolsuzluk ve irtikap şüphelerini üzerine çekti.

Amerikan ve Avrupa emperyalizminin bir projesi olarak şubat ayında Kenya öncülüğünde Karayipler’in sözde demokratik ülkelerinin Haiti’yi işgal etme planları devreye sokuldu. Dış müdahaleye karşı Haiti emekçi halkıyla dayanışma içinde olmak hayati öneme sahip. Emperyalistler ile onların maşalarına Haiti’de yer yok. Her halk gibi Haiti halkı da kendi kaderini tayin etmelidir. Bağımsız ve özgür bir Haiti’ye giden yol, ancak emperyalizmin pençesine düşüren dış borçların iptal edilmesinden ve Fransa-ABD başta olmak üzere Haiti tarihinde affedilmez insanlık suçları işleyen emperyalistlerin tazminat ödemelerinden geçiyor.

Haiti yönetimi ise emekçi halk düşmanı, yolsuzluğa batmış ve emperyalizmin güdümünde bir yönetimdir. Haiti emekçi halkının Amerikan emperyalizminin desteklediği Ariel Henry’ye karşı mücadelesini, aynı şekilde silahlı çetelere karşı mücadelelerini de desteklemek zorunlu: Ne Henry ne çeteler!

Gazze ön saflarda ama yalnız değil!

0

Hamza Hüsam Ararawi’nin* anısına

7 Ekim 2023’te başlayan ve etkileri hâlâ sürmekte olan El Aksa Tufanı operasyonu dünya sınıflar mücadelesindeki merkezi konumunu koruyor. Filistin direniş güçlerinin başlattığı silahlı ayaklanmanın ardından korsan devlet İsrail’in başta Gazze olmak üzere Filistin’in tamamına yayılan saldırganlığı sonucunda yaşamını kaybeden Filistinlilerin sayısı 33 bine yaklaşmış durumda. İşgal ordusu daha çok yakın bir tarihte (1 Nisan) Gazze’nin en büyük hastanesi olan El Şifa Tıp Kompleksi’ne tekrar saldırdı. Saldırıda El Şifa ve çevresinde 400’den fazla şehit verilirken Siyonistler yüzlerce sivili, yaralıyı ve hastayı El Şifa Tıp Kompleksi’nin duvarları içinde infaz ederek iğrenç suçlarını gizlemeye çalıştılar.

Dünya halkları, Filistin için seferberliği sürdürüyor

Bu yıkım tablosuna karşın dünyada “Nehirden denize özgür Filistin!” sloganı, ateşkes ve hükümetlerin Siyonist rejimle ilişkilerini kesmesi talepleriyle kitleler seferber olmaya devam ediyor. Örneğin bu sene 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için düzenlenen kitlesel birçok eyleme Filistin damgasını vurdu. Filistin halkının davası feminist bir davadır diyerek sokaklara inen kadınlar ve lgbti+lar ateşkes çağrısıyla sokakları doldurdu. Bunun yanı sıra Arap ülkelerinde kitlesel eylemlerle Gazze’nin yanında olunduğu ifade edildi ve halklar kendi hükümetlerinin Siyonizmle suç ortaklığını reddettiklerini haykırdı. Arap ülkelerinin yanı sıra 48 Arapları olarak bilinen İsrail vatandaşı Filistinlilerin ve Batı Şeria’daki Filistinlilerin de Gazze için eylemleri sürüyor.

Öte yandan, aralarında Gazze’deki Siyonist tutukluların ailelerinin de bulunduğu binlerce yerleşimci, direnişle takas anlaşması yapılması ve Netanyahu hükümetinin devrilmesi talebiyle “Tel Aviv” yerleşiminde protesto gösterileri düzenliyor. Bu eylemlerde yerleşimciler yolları kapattı ve ateşe verdi. Bu eylemlerin Siyonist rejimden kopuş anlamına gelmediği gerçeğini teslim ederek rejimin sıkışmışlığının bir ifadesi olduğunu söylemek mümkün.

İsrail’in uluslararası alandaki yalnızlığı derinleşiyor 

Daha önce de ifade ettiğimiz gibi İsrail’in yalnızlaşma süreci derinleşerek devam ediyor. Bu konuda geçtiğimiz ay BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı acil ateşkes kararı en önemli başlığı oluşturuyor. Netanyahu, Gazze’deki ateşkes kararına karşı oy kullanmayan ABD’yi protesto amacıyla İsrail heyetinin Washington ziyaretini iptal etmeye karar verdi. Buna karşın Filistin direniş güçleri BMGK’nin acil ateşkes kararını memnuniyetle karşıladı ve Siyonist güçlerin Gazze Şeridi’nden çekilmesine ve yerinden edilenlerin evlerine dönmesine yol açacak kalıcı bir ateşkese ulaşmanın gerekliliğini vurguladı.

İsrail sıkışırken Netanyahu ateşkese yanaşmıyor

İsrail’in eski Adalet Bakanı Gideon Saar’ın “Her yönde sıkışıp kaldık. Gazze’de sıkıştık. Lübnan sınırında sıkıştık. Rehineler konusunda ve uluslararası alanda sıkıştık,” değerlendirmesi İsrail’in sıkışmışlığının itirafı niteliğinde. İşgal güçlerinin sıkışmışlığına rağmen Hamas lideri Mahmud Mardawi İsrail’in henüz ateşkes görüşmelerinde anlaşmaya yakın olmadığını ifade etti. Mardawi bununla birlikte iç ve dış gelişmelerin İsrail’in değil, direnişin lehinde olduğunu vurguluyor.

*27 Mart günü Filistin’in Cenin kentinde Siyonistler tarafından öldürülen Filistin direnişçisi

İDP, İstanbul seçimlerinde bağımsız bir Emek İttifakı ve emekçilerin yönetmesi için mücadele etti

0

İşçi Demokrasisi Partisi’nin 31 Mart yerel seçimlerinde İstanbul’da 5 ilçede toplam 6 adayı vardı. İDP, bu adaylarını Türkiye İşçi Partisi (TİP) listelerinden gösterdi.

İDP’nin Eyüp Belediyesi meclisi adayımız kargo işçisi ve TÜMTİS (Tüm Taşıma İşçileri Sendikası) üyesi Veysel Dönmez’di. Dönmez, Eyüp’te soylulaştırmaya ve rantçı belediyeciliğe karşı emekten yana bir belediyecilik için mücadele etti.

Kağıthane Belediyesi meclis adayımız ise tekstil işçisi Mustafa Kemal Güllüoğlu’ydu. Güllüoğlu, Kağıthane’de nitelikli, depreme dayanıklı, ucuz konutlar ve aynı zamanda belediye hizmetlerinden anadilinde yaralanma hakkı için mücadele etti.

Kadıköy Belediyesi meclis adayımız ve Kadın Dayanışması üyesi Merve Şanlıdağ toplumsal cinsiyet eşitliğine dayalı, emekten yana ve bu doğrultuda çözüm üreten bir belediyecilik için mücadele ederken kadınların eşit temsil, söz ve karar hakkını savundu. Aynı zamanda Kadıköy Belediyesi’nin İsrail’in Petah Tikva Belediyesi ile olan kardeş şehir anlaşmasının iptal edilmesini talep etti.

Sarıyer Belediyesi meclis adaylarımız Boğaziçi direnişçisi Enes Karakaş ve Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi Alp Ata Türkoğlu’ydu. Karakaş ile Türkoğlu ücretsiz yurtlar, kâr amacı taşımayan yemekhaneler, parasız kültür ve spor kursları, öğrenciler ve işsiz gençlik adına istihdam olanakları için mücadele ettiler.

Ataşehir Belediyesi meclis adayımız Bektaş Deneri ise belediyelerde açık defter politikası ve seçilenlerin geri çağrılabilme hakkı için mücadele etti ve belediye kaynaklarının belediye şirketlerine, patronlara peşkeş çekilmesine karşı çıktı.

İşçi Demokrasisi Partisi bu mücadele başlıkları kapsamında binlerce bildiriyi işçilere ulaştırdı, onlarca emekçiyi evlerinde ziyaret etti, tekstil atölyeleri başta olmak üzere birçok işçiyi işyerinde ziyaret etti, sendikalar ve odalarla programını tartıştı, kapalı ve açık etkinliklerde emekçi halkla buluştu, mesai başlangıç ve bitişlerinde işçilere taleplerini tanıttı, pazarlarda halkla bir araya geldi ve öncü işçiler ile mücadeleci öğrencileri bir işçi-emekçi hükümeti için mücadele etmeye ve bu mücadeleyi İDP’de güçlendirmeye davet etti.

İDP’li adayların bu seçim sürecindeki politik vurgusu, işçiler ile emekçilerin seçmen kategorisine indirilerek mücadeleden uzaklaştırılması değil, düzenden bağımsız bir emek ittifakının yaşamsal bir öneme sahip olduğunu açıklamaktı. Bu nedenle partimiz her materyalinde ve bulunduğu her alanda “Emekçiler Yönetmeli” çağrısını yükseltti.

İşçi havzası Manisa’da İDP Yerel Seçim çalışması: “Emekçiler Yönetmeli”

0

İşçi Demokrasisi Partisi, 2024 yerel seçimlerinde, Türkiye’nin en büyük sanayi havzalarından biri olan Manisa’da “İşçinin sorununu işçi çözer” ve “Emekçiler Yönetmeli” şiarlarıyla önemli bir kampanya sürecini geride bıraktı.

Türkiye İşçi Partisi ile ittifak halinde ve yine TİP listelerinden olmak üzere, Şehzadeler ilçesinde Belediye Başkanı adayı ve Belediye Meclisi üyesi adayları ve Yunusemre, Kula ve Sarıgöl ilçelerinde Belediye Meclisi üyesi adaylarıyla yerel seçim programını ve taleplerini Manisa emekçi halkıyla buluşturdu.

Şehzadeler Belediye Başkanı adayı, Yemeksepeti işçisi ve TÜMTİS üyesi Deniz Kondil; Şehzadeler Belediye Meclisi üyesi adayları, metal işçisi Halil Denkler ve Telateks işçisi Yafes Oruk, Yunusemre Belediye Meclisi üyesi adayı, Vestel işçisi Mesut Kondil, Kula Belediye Meclisi üyesi adayı, Vestel işçisi Nesim Aladağ ve Sarıgöl Belediye Meclisi üyesi adayı, Telateks işçisi Öner Karadağ…

İDP, kâr değil ihtiyaç odaklı, sermaye değil emek eksenli bir belediyecilik anlayışını tamamı işçilerden oluşan adaylarıyla yaygınlaştırdı.

İDP, fabrika giriş ve çıkışlarına, işçi servislerine, mahallelere, kahvehanelere, semt pazarlarına dönük çalışmalarla her gün yüzlerce işçi ile temas kurdu. Sendika temsilcileri ve meslek odası şubeleriyle programını tartıştı. Yine kahvehanelerde işçi toplantıları düzenleyerek emekçilerle ekonomik krizi ve yerel seçimleri tartıştı.

“Belediyelerde emekçi yönetimi ve denetimi”, “Barınma hakkı için rantsal değil, nitelikli ve planlı dönüşüm”, “Her mahalleye kreş, yemekhane ve çamaşırhane”, “Her mahalleye kadın dayanışma merkezleri ve sığınma evi”, “Nitelikli, ücretsiz, kamusal su ve ulaşım hizmetleri”, “Sendikalı, sigortalı çalışmanın yanında bir belediye” talepleri ile yürüttüğümüz kampanya boyunca Manisa işçi sınıfına yalnızca sandıkta oy verme çağrısında bulunmadık. Bunun da ötesinde, derinleşen ekonomik kriz ve işçi sınıfının demokratik hakları önündeki baskılar karşısında bir araya gelmenin, örgütlenmenin, mücadeleleri birleştirmenin ve toplamda Türkiye işçi sınıfının patron partilerinden bağımsız alternatifinin, bir emek ittifakının inşasının zorunluluğunu emekçilerle konuşup tartıştık.

Yerel seçim sonuçlarının ortaya koyduğu en temel mesele, Tek Adam rejiminin ülkeyi sürüklediği enkazın farkında olan emekçi yığınların, Cumhur İttifakı’nın adayları karşısında “kazanabilecek” adaylara kitlesel olarak oy vermesi oldu. İşçi sınıfının düzen partilerinden bağımsız bir alternatifinin olmadığı koşullarda oldukça anlaşılır olan bu tepkiyi sınıfsal bir düzlemde örgütlü hale getirmek adına ise İDP’nin Manisa kampanyası gelecek için önemli deneyimler biriktirdi.

Sandıktan sokağa taşan direniş

0

31 Mart gecesi seçim sonuçlarının ışığında görüldü ki Kürt halkı kayyumlar vasıtasıyla gasp edilmek istenen yerel yönetimlere kararlılıkla sahip çıkmaya devam ediyor. Nitekim taşımalı seçmen garabetiyle halkın tercihlerinin sonuca yansımasının engellendiği şehirler olsa da DEM Parti Kürt illerinde önceki seçimde HDP’nin kazanmış olduğu belediyeleri korumuş ve yenilerini de kazanmış durumda. Elbette Tek Adam rejiminin bu sonuçları demokratik olgunlukla karşılaması beklenemezdi.

14 ilçesinin tamamında DEM Parti adaylarının seçildiği Van’da sergilenmek istenen mazbata oyunu böyle bir beklentinin beyhudeliğini hızla açığa vurdu. Van Büyükşehir Belediyesi eş başkanı olarak seçtikleri Abdullah Zeydan’ın göreve başlamasının yargı marifetiyle engellenmesi ve mazbatanın AKP adayına verilmesiyle kendi seçme seçilme haklarının rafa kaldırılmak istendiğini gören Kürt halkı ilk anda örgütlü tepkisini sokağa taşıyarak inisiyatifi ele almış ve kurulmak istenen oyunu bozmuş oldu.

Demokratik mevzileri savunmaya yönelen kitlesel seferberlik ruhu Van’dan başlayarak hızla diğer Kürt illerine ve Batı metropollerine yayılma yoluna girmeseydi önümüzdeki günlerde benzerleri ile karşılaşılması beklenebilecek irade gasplarının ilki hayata geçmiş olacaktı.

Kısa vadede emekçilere dönük ekonomik saldırı planından vazgeçmesi mümkün görünmeyen AKP ve MHP’nin önümüzdeki dönem boyunca yerel seçimlerde ilk dalgasıyla boğuşmak zorunda kaldığı sınıfsal öfkeden kaçınmaya çabalarken; emekçilerin hoşnutsuzluğunu manipüle etmek için hep olageldiği gibi milliyetçilik kartına sarılması şaşırtıcı olmayacak.

Hâl böyleyken Kürt halkını ve onun siyasi temsilcilerini sınır ötesi operasyon tehditleri ve kayyum saldırıları ile baskılayarak politik gerilimin tırmandırılması ve Türkiye genelinde yoksullaşmadan doğan, gün geçtikçe kabarması da kaçınılmaz görünen yaygın öfkenin, sömürgeci milliyetçi histerilerin yatağına akıtılması için uğraşılacağı ortadadır.

Neyse ki egemenlerin masa başında tasarladığı değme “kusursuz” plan, emekçilerin ve ezilenlerin kitlesel direnişiyle karşılaştığında hükmünü yitirmeye mahkûm. Kürt halkının yıllardır devrede tutulan çöktürme planına önce sandıkta, sonra sokakta verdiği cevap bu hakikati tekrar hatırlatıyor.

31 Mart ve sonrasında yaşadığımız ve genel seçimlerden beri süregelen yılgınlık havasını şimdilik bir an için de olsa dağıttığını hissettiğimiz olaylar silsilesi kitle seferberliğine dayalı eylemlerin emekçiler ve ezilenler için kazanımlar elde ederek ilerlemenin başlıca yolu olarak görülmesi gerektiğini hatırlatırken, bu seferberlikleri rejimi zorlayacak bir kapsam ve düzeye taşıyabilmek için emek ve özgürlük güçlerinin rejimden kopuş zemininde inşa edeceği bir ittifaka duyulan ihtiyacın aciliyeti de git gide belirginleşiyor.

Gayrettepe’de iş cinayeti

0

Gün geçmiyor ki yeni bir iş cinayeti daha gerçekleşmesin. Türkiye, seçimleri arkasında bırakalı daha birkaç gün olmuşken, halk bir yandan iktidarın hukuksuzca el koymaya çalıştığı belediyeler için sokaklara dökülmüşken bir yandan da işçiler sermayenin kâr hırsı yüzünden iş cinayetlerine kurban gitmekte.

İstanbul Gayrettepe’de bulunan Masquerade adlı gece kulübünün ruhsatsız bir şekilde gerçekleştirdiği tadilatta çıkan yangında 29 işçi hayatını kaybetti. Tadilat yapılan mekânla ilgili o kadar çok yanlış var ki saymakla bitmez. İşçiler göz göre göre ölüme gönderilmişler.

Mekânın tek çıkışı olması, yangında oluşan dumanın içeride her yeri kaplamasına ve birçok işçinin dumandan zehirlenerek hayatını kaybetmesine sebep oldu. Sorulacak birçok soru geliyor insanın aklına. Mesela hiçbir belediye veya sorumlu kamu çalışanı burayı teftiş etmedi mi? Hiçbir kurumun haberi olmadan mı bu tadilata girişildi yoksa gerekli yerlerin ceplerine koyulan ücretler bu işin kolaylaştırılmasını mı sağladı? Bu işletmenin sahipleri içinde göz boyamalık bir yasal işlem süreci mi gerçekleşecek yoksa gerçekten hak edilen cezalar verilecek mi? Patronları koruyan bu düzen, 29 işçinin ölümüne sebep olan bu işyeri sahiplerini de bağrına basacak mı?

Cinayetin yaşandığı alandaki tek sorun çıkışlar değil gibi duruyor. İddia edilenlerin arasında alan genişliği sağlamak için kolonların kesildiği gibi meseleler de bulunuyor. Bu gece kulübü 2018 yılında yenileniyor, o gün bu ruhsatı veren kişiler bir kere bile gidip buranın gerçekten kurallara uygun yapıldığını teftiş ettiler mi yoksa yanında zarflarla gelen onay kâğıtlarını imzalamakla mı yetindiler? Bu mekânın ruhsat ve tadilat gibi birçok denetimini yapması gereken CHP’li Beşiktaş Belediyesi neden gerekli önlemleri almadı? Eğlence sektörünün neredeyse tamamında olan mafyalaşma buradaki cinayette de gün yüzüne çıkıyor.

Patronları koruyan bu düzen işçilerin ölümlerini birer sayıdan ibaret görüyor. İşçilerin hayatlarının patronların kârları uğruna kurban gitmemesi için işyerlerinde işçi denetiminin, sendikalı ve güvenceli çalışma koşullarının sağlanması gerektiğini her yerde, her fırsatta dile getirmeliyiz.

AKP, which is the enemy of labor and supporter of capital, has been defeated!

0

The Labor-Freedom Alliance is now even more necessary!

Even after utilizing all of its oppressive forces, and political and financial means in order to support the candidates of primarily AKP and the People’s Alliance as a whole, the Palace (Erdoğan) regime has suffered a historical defeat that is most difficult to compensate for. According to unofficial results, AKP has left the ballot as the second party for the first time in 22 years of its rule. It lost 3 metropolitan municipalities, 12 provinces and 179 counties. Again, unofficial results show that adding the losses of MHP, the AKP-MHP bloc will have lost 4 metropolitan municipalities, 14 provinces and 202 counties.

It is not CHP’s policies that have won the elections, but rather AKP’s anti-labor economic policies

There are many reasons as to the frustration AKP experienced at the local elections after its success at the presidential and parliamentary elections just 10 months ago. Taking a picture of the state of consciousness of the workers (even if it is a distorted one) of course requires an examination that spans through all neighborhoods and all ballot boxes, with the release of the official results. However, we can say that it was AKP’s economic policies that are generally responsible for this great defeat.

The May 2023 elections took place under conditions in which workers thought that change was possible through the ballot box and even held high hopes for this outcome. Despite this, no real labor alliance could be presented to the workers, and the socialist left entered the elections in a fractured way. Despite the weight of the economic crisis, the People’s Alliance (lead by Erdoğan) had left the elections victorious by increasing the minimum wage, pensions and social aids.

However, in the process of 31 March 2024 elections, the Palace regime took loans from the World Bank, managed its budget through a sharp hostility to labor and did not make any concessions to workers even for show only, as it was facilitating an out from the economic crisis that favored the bosses. The expression that minimum wage raises would now take place once a year, the humiliation of the retirees that were now pushed to below the hunger threshold and the opposition to increasing pensions spread the anger that was brewing against the government. Moreover, putting candidates that owned hundreds of apartments and held masses of wealth in front of the public eye in high cost of living conditions and keeping on the uninterrupted trade with Israel as it demolished Palestine, combined with the emphasis that CHP put on social municipalism (even if it was just for show) prompted workers to abandon AKP en masse. As a result; in the 31 March local elections, under conditions that lacked a convincing labor alliance, the workers turned towards CHP, the strongest alternative in order to punish AKP.

Even this picture shows once again that the real division in Turkey is one that is based on class.

CHP is a system party, it is no friend of labor. No system party – including CHP – defends separation from the One Man regime

We must underline that CHP has no objection to the economic policies the masses reacted to. Today, no system party -especially CHP- opposes the anti-labor policies which are led by Mehmet Şimşek. It is so much so that even Ekrem İmamoğlu, by stating that Şimşek is a good economist, had offered his support to Şimşek’s plan of putting the weight of the (economic) crisis on the workers. It is clear that the CHP management is a supporter of the anti-labor Medium Term Plan. Şimşek’s economic policies are the same as those he would implement had Kılıçdaroğlu been elected president. The only difference CHP holds towards economic policies is that these policies would be implemented under a seemingly stronger legal system. This shows that CHP is an adamant supporter of a current economic counterrevolution against the labor class.

Consequently, although the masses turned their back on the economic policies of AKP, which causes the poverty, for a very justified reason, CHP is one the main supporters of these policies.

Even leaving all this out, CHP has not followed a pro-labor policy up to this point. The attitude held by CHP-led municipalities against unions, them being protested by their own workers many times and the conditions of the workers employed in municipal subsidiaries are enough to paint a picture.

The mass discomfort caused by AKP’s plunder-rent centered municipalism which went on for years had also manifested itself in the 2019 local elections as the masses punished AKP. With the 31 March local elections, this punishment -combined with AKP’s persistent counterrevolutionary economic policies- reached its peak up to now.

CHP not only supports counterrevolutionary economic policies but also reveals its intentions of recognizing and rehabilitating this regime by not offering a promising concrete out from the oppressive regime. Not offering a perspective of separation from the Palace regime, CHP does not dare to speak of a new constitution which recognizes the basic democratic rights of the working class, the Kurds and the oppressed. For this reason, CHP’s victory in the local elections does not indicate a transformation in the nature of the regime, and as long as CHP continues to be a party striving for the restoration of the system, better days do not await workers and laborers.

As long as there is not a municipal system which puts needs ahead of profits, which is audited by workers and in which elected officials can be called back, CHP’s victory cannot be read as a victory for the workers.

On the other hand, the other system parties also offer no separation from the oppressive One Man regime and the system of exploitation. Alongside the fall of the “hotshots” of the general elections (namely Saadet [Felicity], Gelecek [Future], Deva [Democracy and Progress] and İyi [Good] Parties), their ignorance of the urgent needs of the working people should not be forgotten. The rise of Yeniden Refah (New Welfare-YRP), alongside being ideological, is the result of a populism aiming towards workers and laborers. We will keep warning the workers against YRP’s proposition of national development through National Vision. Alongside having no relation to a separation from the exploitative system, the “National Vision” also has no problem with the One Man regime.

Another thought-provoking point of the 31 March local elections is that the racist policies of Zafer (Victory) Party, which tries to blame the capitalist crisis on immigrants, found a greater response than that of the socialist parties combined. The class base of Zafer Party and the class character of the section to which it finds response in must be analyzed well and the threat posed by the development of this racist party -which does not yet have a street organization- to the working class, the Kurdish people and immigrants must be followed carefully in the coming period.

DEM Party is the victor of the elections in the Kurdish provinces

Despite all the pressures and political blackmail of the Palace regime, the votes it carried to the region, the paving the way for Hüda-Par (Free Cause) and the efforts for undemocratically appointing trustees at the ballot boxes, the great victory of DEM (Peoples’ Equality and Democracy Party) in the Kurdish provinces once again shows that the Kurdish people continue to stand behind their just struggle. On the other hand, it should not be forgotten that CHP, which is trying to gain the support of Kurdish voters in the West with the Urban Consensus, has not put forward a concrete, genuine stance against the attempts to steal the will of the people by transporting voters in many provinces, especially Şırnak and Kars, where DEM would win, except for the words expressed by Özgür Özel in extremely limited ways.

One of the prerequisites for a separation from the oppressive regime in Turkey is the recognition of the basic democratic rights of the Kurdish people. Neither the solution process nor the “consensus” offers the constitutional guarantee of democratic rights, which is the real guarantee of peace. It is seen once again that the real interest of our poor peoples lies in the labor and freedom alliance of the Kurdish people and the working class of Turkey.

The socialist left has put its own needs before the needs of the masses

In the local elections, where the masses clearly distanced themselves from AKP, it was AKP’s counterrevolutionary economic policies that determined the outcome. However, this did not automatically lead to an increase in support for socialist parties. The few district municipalities won are not enough to change the general picture: A large section of the socialist left has stayed away from the perspective of a labor alliance in the local elections and from the effort to build the most extensive unity of the working people. Instead of proposing a united struggle of the workers independently from the bosses, they have emphasized their own numbers and images.

In addition to this major deficiency, by supporting Kılıçdaroğlu against the repression of the Palace regime from the first round of the presidential elections and by siding with Ekrem İmamoğlu and Mansur Yavaş in the local elections, the overwhelming majority of the left in Turkey refused to build an independent option from the bourgeois opposition and rode on the coattails of CHP. The socialist left, which portrayed the image that an out from the oppressive regime was possible with CHP, became an appendage of CHP in the eyes of the masses and became indistinguishable from it, thus failing to gather the votes of the workers that had broken away from AKP. On 31 March, even the total number of votes cast for the socialist left was incomparably lower than the number of votes cast for TİP (Workers’ Party of Turkey) in the general elections of 2023.

Essentially, by once again wasting the opportunity to lay the foundations of an alliance that could transform the future of Turkey, the socialist parties reduced their credibility in the eyes of the masses. Although the masses distanced themselves from AKP, in the context of the struggle for a separation from the regime and capitalism, it must be stated that the socialist movement was one of the big losers of the 31 March elections.

As Workers’ Democracy Party (İDP), we called for a labor alliance on the road to the elections and before the elections. In the absence of this labor alliance, we carried out an active election campaign with our worker candidates in Manisa and various districts of Istanbul with the slogan “Workers Should Rule” within the framework of our cooperation with TİP. In the Kurdish provinces we called for votes for DEM candidates and in other provinces we called for votes for pro-labor, socialist candidates, primarily TİP.

Despite all material impossibilities, our party has carried out a self-sacrificing, disciplined and proud campaign. We are aware that this campaign in itself cannot offer an alternative to the working class of Turkey. The main work of İDP will continue to be to make the modest alliance we have made with TİP a real point of attraction independently of the bosses by uniting with all the forces struggling for labor in Turkey in every field of class struggle in the coming period, and to continue building and strengthening our party in this process.

Workers’ Democracy Party

1 April 2024

TÜMTİS Genişletilmiş Başkanlar Kurulu’ndan MNG işçilerine çağrı

0

TÜMTİS ile DHL Lojistik arasında 6. Dönem Toplu İş Sözleşmesi 2 Şubat 2024 tarihinde imzalanarak, yüzde 73-82 oranlarında zam+500 TL kıdem zammı, aylık 800 TL aile yardımı, hafta içi yüzde 70, hafta sonu yüzde 100 fazla mesai ücreti, banka promosyonu ve sosyal haklara yüzde 100 zammın yanı sıra lojistik sektöründe ilk kez 4 ikramiye hakkı da kazanılmıştı. Sözleşme, DHL çalışanı üyelerin tamamına sorularak işçilerin çok büyük bir kesiminin onayı alındıktan sonra imzalanmıştı.

8 Mart 2024 tarihinde gerçekleşen TÜMTİS Genişletilmiş Başkanlar Kurulu toplantısında “Sendikamız, işkolunda büyümeye ve örgütlenmesini güçlendirmeye devam etmektedir. Sendikamız, yaptığı çalışmalar ve imzaladığı toplu iş sözleşmeleriyle kargolarda ilk defa günde 8 saat çalışma, fazla mesai ücreti, iş güvencesi, ücret artışlarının yanında ikramiye ve sosyal hak kazanımları elde edilmesini sağlamıştır. Öte yandan hacimsel olarak her geçen gün büyüyen işkolumuzda kuralsız, esnek ve güvencesiz çalışma biçimleri yoğun olarak sürmektedir ve işçiler, fazla mesai ücreti dahi almadan uzun saatlerle, güvencesiz, sendikasız koşullarda çalışmaktadır. Sendikamız, kargolardaki bu kuralsız ve esnek çalışma cenderesine son verme, daha insani koşullarda, içerisinde sendikal hak ve güvencelerin olduğu bir çalışma düzeni sağlama mücadelesindeki ısrarını sürdürmektedir. Bu doğrultuda sendikamız, MNG’de örgütlenme çalışmalarına başlamıştır. Sendikamızın çağrılarına yanıt veren MNG Kargo işçileri sendikamıza üye olmaya başlamışlardır. Sendikamız söz verdiği gibi MNG Kargo işçilerini de toplu sözleşme haklarına kavuşturacaktır. İşyerlerinin dağınık olması nedeniyle henüz sendikamıza ulaşamamış ve üyeliğini gerçekleştirememiş olan MNG işçilerine çağrımız sendikasına ulaşıp destek alması ve zaman kaybetmeden üyeliğini gerçekleştirmesi ve haklarını büyütme mücadelesine omuz vermesi yönündedir,” denerek MNG Kargo işçilerine çağrıda bulunuldu.

Aras Kargo, Aramex, UPS, Ambarlar, Kühne Nagel, Zet Farma, DHL gibi işyerlerinde toplu iş sözleşmesi bulunan TÜMTİS, MNG Kargo’daki örgütlenme çalışması ile beraber, kargoda sendikasız işyeri bırakmama hedeflerinde ısrarcı olduklarını gösterdi.

Emek düşmanı, sermaye dostu AKP yenildi!

0

Emek-Özgürlük İttifakı şimdi daha da büyük ihtiyaç!

İşçi Demokrasisi Partisi 31 Mart yerel seçimlerine ilişkin ilk açıklamasını paylaştı. Açıklamada, Cumhur İttifakı’nın elindeki tüm baskı gücüne, siyasi ve mali imkânlara rağmen, telafisi zor bir tarihsel yenilgi aldığı vurgulandı. Açıklamanın tamamı şu şekilde:

Saray rejimi elindeki tüm baskı gücü, siyasi ve mali imkânlarıyla başta AKP’nin olmak üzere Cumhur İttifakı’nın adaylarını desteklemesine rağmen telafisi zor bir tarihsel yenilgi aldı. Henüz kesinleşmemiş sonuçlara göre, AKP 22 yıllık iktidarında ilk kez sandıktan ikinci parti olarak ayrılırken 3 büyükşehir, 12 il ve 179 ilçeyi kaybediyor. Yine kesinleşmemiş sonuçlar üzerinden bakılacak olursa, MHP’nin kayıplarını da ekleyecek olursak AKP-MHP bloğu 4 büyükşehir, 14 il ve 202 ilçeyi kaybetmiş olacak.

Seçimi kazanan CHP politikaları değildir, seçimi kaybettiren AKP’nin emek düşmanı ekonomi politikalarıdır

AKP’nin henüz on ay öncesinde cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerindeki başarısının ardından yerel seçimlerde yaşadığı hüsranın çok sayıda sebebi var. Emekçilerin bilinç durumunun çarpıtılmış da olsa bir fotoğrafını çekmek, elbette ki sonuçların kesinleşmesi ile beraber mahalle mahalle, sandık sandık bir incelemeyi gerektirir. Ancak genel olarak AKP’nin bu büyük yenilgisinin sebebinin ekonomi politikaları olduğunu söyleyebiliriz.

Mayıs 2023 seçimlerine emekçilerin değişimin sandıkla mümkün olduğuna inancı ve hatta buna dair büyük umutların beslendiği koşullar altında girilmişti. Buna rağmen emekçilere gerçek bir emek ittifakı sunulamamış, sosyalist sol parçalı olarak seçimlere girmişti. Ekonomik krizin olağanca ağırlığına rağmen Erdoğan liderliğindeki Cumhur İttifakı asgari ücrete ve emekli maaşlarına zam yaparak, sosyal yardımları artırarak seçimlerden zaferle ayrılmıştı.

31 Mart 2024 yerel seçimlerinde ise Saray rejimi mevcut ekonomik krizden patronlar lehine bir çıkış için Dünya Bankası’ndan kredi aldı, bütçe yönetimini kesin bir emek düşmanlığı ile sürdürdü ve göstermelik dahi olsa emekçilere yönelik bir taviz vermedi. Asgari ücret zammının yılda bire düştüğünün vurgulanması, açlık sınırının altına itilen emeklilerin aşağılanması ve emeklilere zam verilmemesi iktidara yönelik öfkeyi yaygınlaştırdı. Buna ek olarak, hayat pahalılığının tavan yaptığı koşullarda yüzlerce dairesi, büyük serveti olan başkan adaylarının halkın gözüne sokulması ve Filistin’i yerle bir etmesine rağmen İsrail ile ticaretin aralıksız devam etmesi, CHP’nin göstermelik bir sosyal belediyecilik vurgusuyla birleşince emekçileri yoğun olarak AKP’yi terk etmeye itti. Sonuç olarak emekçiler 31 Mart yerel seçimlerinde ikna edici bir emek ittifakının olmadığı koşullarda AKP’yi cezalandırmak için en güçlü alternatife, CHP’ye yöneldi.

Yalnızca bu tablo dahi Türkiye’nin gerçek ayrımının sınıf merkezli olduğunu bir kez daha göstermektedir.

CHP bir düzen partisidir, emek dostu değildir. CHP dâhil hiçbir düzen partisi Tek Adam rejiminden kopuşu savunmamaktadır

Kitlelerin tepki gösterdiği ekonomi politikasına CHP’nin herhangi bir itirazının olmadığını vurgulamalıyız. Bugün Mehmet Şimşek’in liderliğinde sürdürülen emek düşmanı politikalara başta CHP olmak üzere hiçbir düzen partisi tarafından karşı çıkılmamaktadır. Öyle ki, Ekrem İmamoğlu dahi Şimşek’in iyi bir ekonomist olduğunu söyleyerek, onun krizin faturasını emekçilere ödetme planına desteğini sunmuştu. CHP yönetiminin emek düşmanı Orta Vadeli Planın bir destekçisi olduğu açıktır. Şimşek’in ekonomi politikaları Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanı seçilmesi halinde uygulayacağı politikaların aynısıydı. CHP’nin ekonomi politikalarına yönelik tek farkının, aynı politikaların daha güçlü görünen bir hukuk sistemi ile işletilmesidir. Bu durum da CHP’nin emekçi halka karşı güncel bir ekonomik karşıdevrimin koyu bir taraftarı olduğunu göstermektedir.

Sonuç olarak kitleler bugün kendilerini yoksulluğa iten AKP yönetiminin ekonomi politikalarına son derecede haklı bir şekilde sırt çevirmiş durumda olsalar da yüzlerini döndükleri CHP bu politikanın baş destekçilerindendir.

Tüm bunların dışında CHP bugüne değin emek dostu bir politika izlemedi. CHP’li belediyelerin sendikalara karşı tavrı, bizzat kendi işçileri tarafından defalarca protesto edilmeleri ve belediye iştiraklerinde çalışan emekçilerin durumu dahi tabloyu ifade etmek için yeterlidir.

AKP’nin yıllardır sürdürdüğü talan-rant merkezli belediyeciliğinin yarattığı kitlesel rahatsızlık, kitlelerin AKP’yi cezalandırması ile 2019 yerel seçimlerinde de kendisini göstermişti, 31 Mart seçimlerinde de AKP’nin kararlı karşıdevrimci ekonomi politikaları ile beraber bu cezalandırma bugüne değin yaşananların zirvesine ulaşmış oldu.

CHP yalnızca karşıdevrimci ekonomi politikaların destekçisi olmakla kalmıyor, baskıcı rejime dair de umut vaat eden somut bir çıkış da önermeyerek, bu rejimi tanıyıp onu ıslah ederek sürdürme hevesini de gözler önüne seriyor. CHP Saray rejiminden kopuş için bir perspektif sunmazken işçi sınıfının, Kürt halkının ve ezilenlerin temel demokratik haklarını tanıyacak yeni bir anayasadan dahi bahsetmeye cüret edemiyor. Bu sebeple yerel seçimleri CHP’nin kazanışı rejimin niteliğinde bir dönüşüme işaret etmediği gibi, CHP sistemi restore etmeye çalışan bir parti olmayı sürdürdükçe işçi ve emekçileri daha iyi günler beklememektedir.

Kâr değil ihtiyaç odaklı, emekçi halkın denetlediği, seçilenlerin görevden geri çağırılabildiği bir belediyecilik olmadığı sürece CHP’nin kazanmasının emekçilerin hanesine yazılan bir zafer olarak okunması mümkün değildir.

Öte yandan diğer düzen partileri de baskıcı Tek Adam rejiminden ve sömürü düzeninden kopuşu önermemektedir. Genel seçimlerin fenomenleri Saadet, Gelecek, Deva ve İyi Parti’nin yaşadığı düşüşün yanı sıra emekçi halkın acil ihtiyaçlarını görmezden gelişleri de unutulmamalıdır. Yeniden Refah’ın yükselişi, yalnızca ideolojik olmanın dışında işçi ve emekçilere yönelik bir popülizmin de sonucudur. YRP’nin Milli Görüş ile ulusal bir kalkınma önerisi hakkında işçi emekçileri uyarmaya devam edeceğiz. “Milli Görüş”ün sömürücü düzenden kopuşla alakası olmadığı gibi, aynı şekilde Tek Adam rejimiyle de bir problemi yoktur.

Zafer Partisi’nin kapitalist krizin sebebini göçmenlere yüklemeye çalışan, ırkçı politikalarının sosyalist partilerin toplamından daha büyük bir karşılık bulması 31 Mart yerel seçimlerinin düşündürücü noktalarından bir başkasıdır. Zafer Partisi’nin sınıfsal tabanı ve karşılık bulduğu kesimin sınıfsal karakteri iyi tahlil edilip, henüz bir sokak örgütlenmesine sahip olmayan bu ırkçı partinin gelişiminin işçi sınıfının, Kürt halkı ve göçmenlere yönelik oluşturduğu tehdit, önümüzdeki süreçte dikkate takip edilmelidir.

DEM Parti Kürt illerinde seçimin kazananı olmuştur

Saray rejiminin tüm baskılarına, siyasi şantajlarına, bölgeye taşıdığı oylara, Hüda-Par’ın önünün açılmasına ve sandıkta kayyum çabalarına rağmen Kürt illerinde DEM’in elde ettiği büyük zafer Kürt halkının haklı mücadelesinin arkasında durmayı sürdürdüğünü bir kez daha göstermektedir. Öte yandan Kent Uzlaşısı ile Batı’da Kürt seçmenin desteğini almaya çalışan CHP’nin başta Şırnak ve Kars olmak üzere DEM’in kazanacağı birçok ilde taşıma seçmen ile halk iradesinin çalınması girişimlerine Özgür Özel tarafından son derecede kısıtlı şekillerde ifade edilen sözler dışında somut, sahici bir tutumu ortaya koymadığı da unutulmamalıdır.  

Türkiye’de baskıcı rejimden kopuşun olmazsa olmazlarından biri Kürt halkının temel demokratik haklarının tanınmasıdır. Ne çözüm süreci ne de “uzlaşı” barışın gerçek garantisi olan demokratik hakların anayasal güvencesini sunmaktadır. Yoksul halklarımızın gerçek çıkarının Kürt halkı ve Türkiye işçi sınıfının emek ve özgürlük ittifakından geçtiği bir kez daha görülmektedir.

Sosyalist sol, kendi ihtiyaçlarını kitlelerin ihtiyaçlarının önüne koymuştur

Kitlelerin AKP’den açıkça uzaklaştığının görüldüğü yerel seçimlerde sonucu belirleyen AKP’nin karşıdevrimci ekonomi politikaları oldu. Ancak bu durum otomatik olarak sosyalist partilere dönük desteğin artmasına sebep olmadı. Kazanılan birkaç ilçe belediyesi genel tabloyu değiştirmeye yetmiyor: Sosyalist solun büyük kesimi, yerel seçimlere bir emek ittifakı perspektifinden, emekçilerin en geniş birliğini örme çabasından uzak durdu. Emekçilerin patronlardan bağımsız ve birleşik mücadelesini önermek yerine, kendi sayı ve görüntüsünü ön plana çıkardı.

Bu büyük eksikliğin yanı sıra, Türkiye solunun ezici bir çoğunluğu Saray rejiminin baskılarına karşı, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ilk turdan itibaren Kılıçdaroğlu’nu destekleyerek, yerel seçimlerde de Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ın yanında yer alarak, düzen muhalefetinden bağımsız bir seçenek örmeyi reddederek CHP’ye yedeklendi. Baskıcı rejimden çıkışın CHP ile mümkün olabileceği imajını çizen sosyalist sol, kitlelerin gözünde CHP’nin eklentisi haline gelip ondan farksızlaşarak AKP’den kopan emekçi oyları toplayamadı. 31 Mart’ta sosyalist sola verilen oyların toplamı dahi, 2023 genel seçimlerinde TİP’in aldığı oy oranı ile kıyaslanamayacak kadar düşük kaldı.

Sonuç olarak sosyalist partiler Türkiye’nin geleceğini dönüştürebilecek bir ittifakın temelini atma fırsatını bir kez daha teperek, kitleler gözündeki inandırıcılıklarını azalttılar. Kitlelerin AKP’den uzaklaşmasına rağmen, rejim ve kapitalizmden kopuş mücadelesi bağlamında, 31 Mart’ta sosyalist hareketin seçimin büyük kaybedenlerinden biri olduğu ifade edilmelidir.

İşçi Demokrasisi Partisi olarak seçimlere giden yolda ve öncesinde de bir emek ittifakının çağrısında bulunduk. Bu emek ittifakının var olamadığı koşullarda da Türkiye İşçi Partisi ile sürdürdüğümüz işbirliği çerçevesinde Manisa ve İstanbul’un çeşitli ilçelerinde “Emekçiler Yönetmeli” şiarıyla emekçi adaylarımızla aktif bir seçim kampanyası yürüttük. Kürt illerinde DEM ve diğer illerde ise başta TİP olmak üzere emekten yana, sosyalist adaylara oy çağrısında bulunduk.

Partimiz tüm maddi imkânsızlıklara rağmen özverili, disiplinli ve gurur verici bir çalışma ortaya koymuştur. Bu çalışmanın Türkiye işçi sınıfına başlı başına bir alternatif sunamadığının bilincindeyiz. Türkiye İşçi Partisi ile gerçekleştirdiğimiz mütevazı ittifakın, önümüzdeki süreçte sınıf mücadelesinin bulunduğu her alanda, Türkiye’de emek mücadelesi veren tüm güçlerle birleşerek patronlardan bağımsız gerçek bir çekim noktası haline getirmek ve bu süreç içerisinde partimizi inşa etmeyi sürdürüp kuvvetlendirmek İDP’nin esas çalışması olmayı sürdürecektir.

İşçi Demokrasisi Partisi

1 Nisan 2024

Dijminê kedê, dostê sermayeyê, AKP têk çû!

0

Tifaqa Ked-Azadiyê niha bêhtir hewcedar e!

Rejîma qesrê her çendî bi hemû hêza xwe, siyasî û aborî piştgirî da namzetên Tifaqa Gel û bi taybet AKP’ê jî, têkçûneke dîrokî ya ku nayê vegerandin xwar. Li gorî encamên ku heta niha nehatine eşkerekirin, AKP di desthilatdariya xwe ya 22 salan de, cara yekem e ku 3 bajarên mezin, 12 parêzgeh û 179 navçe ji dest daye, weke partiya duyemîn derdikeve sindoqan. Dîsa eger em li encamên ku nehatine piştrastkirin binêrin û windahiyên MHP’ê jî zêde bikin, wê bloka AKP-MHP’ê 4 bajarên mezin, 14 parêzgeh û 202 navçe wenda bike.

Yê ku di hilbijartinê de bi ser ket, ne polîtîkayên CHP’ê, yên ku AKP’ê di hilbijartinê de winda kir polîtîkayên aborî yên li dijî kedê ye.

Gelek sedemên bêhêvîbûna AKP’ê di hilbijartinên herêmî de hene, piştî serkeftina wê ya di hilbijartinên serokomarî û parlementoyê de beriya niha bi deh mehan. Dema ku encam bi dawî bibin, kişandina wêneyek, her çend berevajî be jî, ji hişmendiya karkeran, bê guman, ceribandinek tax bi tax, qut bi qut hewce dike. Lê bi giştî em dikarin bibêjin ku sedema vê têkçûna mezin a AKP’ê polîtîkayên wê yên aborî bû.

Hilbijartinên Gulana 2023’an di bin şert û mercên ku karkeran bawer dikirin ku guhertin bi sindoqan pêkan e û ji bo vê yekê jî hêviyên mezin hebûn. Li gel vê jî tifaqeke rast a kedê ji karkeran re nehat pêşkêşkirin û çepên sosyalîst bi awayekî parçebûyî ketin hilbijartinê. Tevî giraniya krîza aborî jî di hilbijartinan de Tifaqa Gel a bi serokatiya Erdogan bi zêdekirina mûçe û mûçeyên herî kêm û zêdekirina alîkariya civakî bi ser ket.

Di hilbijartinên herêmî yên 31ê Adara 2024an de, rejîma Qesrê ji bo derketina ji qeyrana aborî ya heyî di berjewendiya patronan de deynek ji Banka Cîhanî wergirt, rêveberiya xwe ya budçeyê bi dijminatiya mutleq a li hember kedê domand û tu tawîz neda. ji karkeran re, heta ji bo nîşan bide. Di berdewamiya axaftina xwe de bal kişand ser vê yekê ku mûçeyê herî kêm salê carekê hate daxistin, heqareta teqawîdên ku di bin sînorê birçîbûnê de ne û mûçe nedana teqawîdan hêrsa hikûmetê belav kir. Her wiha, di şert û mercên ku lêçûna jiyanê di lûtkeyê de ye, namzedên serokomariyê yên bi sedan xanî û serwetên mezin têne ber çavê raya giştî û berdewamiya bênavber bazirganiya bi Israîlê re tevî wêrankirina Filistînê, bi giraniya CHP-ê re. Li ser şaredariya civakî ya nîşankirî, kedkaran bi xurtî destekê dide AKP’ê, ew dehf da ku derkeve. Di encamê de karkeran ji bo cezakirina AKP’ê di hilbijartinên herêmî yên 31’ê Adarê de ji ber nebûna tifaqa kedê ya qaneh, serî li alternatîfa herî xurt CHP’ê dan.

Ev tablo bi tena serê xwe careke din nîşan dide ku parçebûna Tirkiyeyê ya rast çîn-navend e.

Ji rejîma yek zilamî ya zordar û pergala mêtingeriyê qutbûna xwe pêşniyar nake. Ji bilî kêmbûna Saadet, Pêşeroj, Dewa û İyi Partî ku diyardeyên hilbijartinên giştî bûn, divê neyê ji bîr kirin ku wan hewcedariyên lezgîn ên kedkaran paşguh kirin. Rabûna Re-Refahê ne tenê îdeolojîk e, di heman demê de encama populîzma li hember karker û kedkaran e. Em ê di derbarê Vîzyona Neteweyî ya YRP’ê û pêşnûmeya geşepêdana neteweyî de hişyariya karkeran bidomînin. Çawa ku têkiliya “Vîzyona Netewî” bi qutbûna ji nîzama îstîsmarê re tune ye, tu pirsgirêkek wê bi rejîma Yek Mirovî re jî nîne.

Di hilbijartinên herêmî yên 31’ê Adarê de xaleke din a balkêş ev e ku polîtîkayên nijadperest ên Partiya Serkeftinê ku hewl da sedema krîza kapîtalîzmê bi koçberan ve girêbide, ji tevahiya partiyên sosyalîst mezintir bersiv da. Bingeha çînî ya Partiya Serkeftinê û karaktera çînî ya beşa ku bersivê dide divê baş were analîz kirin û metirsiya li ser çîna karker, gelê Kurd û koçberan ji ber pêşketina vê partiya nijadperest a ku hêj kolanek wê tune ye. rêxistin, divê di heyama pêş de bi baldarî were şopandin.

Partiya DEM di hilbijartinên parêzgehên Kurdistanê de serketî bû

Tevî hemû zextên rejîma qesrê, şantajên siyasî, dengên ku ji herêmê re anîn, rê li ber Hûda-Par vekirin û hewldana parêzgeriyê ya li ser sindoqan, serkeftina mezin a DEM’ê li parêzgehên Kurdan careke din nîşan dide. ku li pişt têkoşîna mafdar a gelê Kurd raweste. Ji aliyê din ve, CHP ku bi lihevkirina bajaran hewl dide piştgiriya dengderên kurd li Rojava bi dest bixe, li gelek parêzgehên ku dê DEM bi ser bikeve, hewla dizîna îradeya gel û dengdêran tune ye. Bi taybetî jî li Şirnex û Qersê, ji bilî gotinên Ozgur Ozel ên bi awayekî pir bi sînor, divê neyê jibîrkirin ku ev helwest dernakeve holê.

Yek ji hêmanên pêwîst ên qutbûna ji rejîma mêtinger a li Tirkiyeyê, naskirina mafên bingehîn ên demokratîk ên gelê Kurd e. Ne pêvajoya çareseriyê û ne jî “lihevkirin” garantiya makeqanûnî ya mafên demokratîk ku garantiya rasteqîn a aştiyê ye, nade. Careke din tê dîtin ku berjewendiya gelê me yê belengaz di tifaqa ked û azadiyê ya gelê Kurd û çîna karkerên Tirk de ye.

Çepa sosyalîst pêdiviyên xwe danî pêşiya hewcedariyên girseyan

Di hilbijartinên herêmî de ku bi awayekî zelal hate dîtin ku girseya gel ji AKP’ê dûr dikeve, polîtîkayên aborî yên li dijî şoreşê yên AKP’ê bû ku encam diyar kir. Lêbelê, ev yek jixweber nebû sedem ku piştgirî ji bo partiyên sosyalîst zêde bibe. Çend şaredariyên navçeyan bi ser ketin têra guhertina tabloya giştî nakin: Piraniya çepên sosyalîst ji hilbijartinên herêmî ji perspektîfa tifaqa kedkaran û ji hewldana avakirina sendîkaya herî berfireh a karkeran dûr man. Li şûna ku pêşniyara têkoşîna yekbûyî ya karkeran a ji patronan bêpar bike, jimar û îmaja xwe derxist pêş.

Ji bilî vê kêmasiya mezin, piraniya çepên tirk, li dijî zextên rejîma Qesrê, di tûra yekem a hilbijartinên serokomariyê de piştgirî dan Kiliçdaroglu, di hilbijartinên herêmî de li kêleka Ekrem Îmamoglû û Mansur Yavaş bûn û nehiştin ku tevniyê bikin. vebijarkek ku ji mûxalefeta desthilatdariyê serbixwe ye û beşdarî CHPê bû. Çepa sosyalîst a ku wêneyê ku derketina ji rejîma zordar bi CHP’ê pêkan e nîşan da, li ber çavê girseyê bû pêveka CHP’ê ya ku ji AKP’ê veqetiyan, nekarî dengên xwe bicivîne. ji wê cudatir nabe. Tewra dengên ku di 31ê Adarê de ji çepên sosyalîst re hatin dayîn jî ji rêjeya dengên ku TÎPê di hilbijartinên giştî yên 2023an de sitandibû bi awayekî bêhempa kêmtir bû.

Di encamê de partiyên sosyalîst careke din firsend ji dest dan û bingehên tifaqeke ku dikare paşeroja Tirkiyeyê biguherîne, li ber çavên girseyan kêm bike, ji dest da. Divê bê gotin ku her çend girse ji AKP’ê dûr ketibe jî, di çarçoveya têkoşîna ji desthilatdarî û kapîtalîzmê veqetînê de di hilbijartina 31’ê Adarê de yek ji windakerên herî mezin tevgera sosyalîst bû.

Weke Partiya Demokrasiya Kedkaran li ser rêya hilbijartinê û beriya hilbijartinê me banga tifaqa kedkaran kir. Di şert û mercên ku ev tifaqa kedê tunebû de, di çarçoveya hevkariya me ya bi Partiya Karkerên Tirkiyeyê re, me bi namzetên xwe yên kedkar re li gelek navçeyên Manîsa û Stenbolê bi dirûşma “Karkar Birêvebirine” kampanyayeke aktîf a hilbijartinê li dar xist. . Me ji bo namzetên alîgirê kedkar, sosyalîst, bi taybetî DEM’ê li navçeyên Kurdan û TÎP’ê li parêzgehên din banga dengdanê kir.

Tevî hemû zehmetiyên aborî jî partiya me xebateke fedekar, bi disîplîn û serbilind nîşan da. Em dizanin ku ev xebat bi serê xwe nikare alternatîfek ji çîna karkerên Tirk re pêşkêş bike. Xebata sereke ya IDPê wê bidome ew e ku îtîfaqa ku me bi Partiya Karkerên Tirkiyeyê re çêkiriye, ji serdestan bêpar, bi hemû hêzên ku li Tirkiyeyê di her qadê de têdikoşin re bibe xaleke balkêş. Di dema pêş de têkoşîna çînayetî heye û di vê pêvajoyê de avakirina partiyê û xurtkirina wê bidome.

Partiya Demokrasiya Karkeran

Devrimcilik örgütlülüktür! Örgütlülük partidir! Partisiz mücadele Sisifosluktur!

0

Sol Parti’den Alper Taş’ın Gazete Duvar’da yayımlanan bir söyleşide “Partilere sıkışan devrimciliğin sonu geliyor” şeklinde bir açıklamasını okuduk. Taş aynı söyleşide örgütlülüğün en üst seviyesine olumlu bir örnek olarak Gezi isyanını gösteriyor ve “Partilere sıkışmış devrimciliğin ve muhalefet çizgisinin sonuna geldik. Elbette partiler olacak, parlamento olacak. Özellikle 1 Nisan’dan sonra fazlasıyla göreceğiz” şeklinde bir öngörüde bulunuyor…

Öncelikle partiye, mücadele araç ve yöntemlerine dair bu ve benzeri görüşler ilk kez dile gelmiyor. Aslına bakılırsa devrimci Marksistler için referans niteliğinde olan Bolşevik Leninist parti anlayışı “elbette partiler de olacak” ama “parti olmayan parti” türünden anlayışlara karşı mücadelenin de bir tarihi. Diğer yandan Alper Taş’ın görüşleri temsilcilerinden olduğu Dev-Yol geleneğinin 1970’lerdeki muazzam kitleselliğine rağmen partileşmemesi, gevşek ve yatay halkçı örgütlenme modellerini referans almasıyla da uyumlu. Nitekim ÖDP deneyimi de ana omurgasını Dev-Yol geleneğinin oluşturduğu bir parti girişimi olarak “gökkuşağı, aşkın ve devrimin partisi ve parti olmayan parti” terimleriyle tanıtılmıştı. Tam da öyle oldu. Bu açılardan Taş’ın açıklamalarında bu anlamda yeni bir ideolojik-politik-örgütsel açılım yok. Bunları bir eleştiri olarak değil tespit olarak ifade ediyoruz. Kuşkusuz herkes inandığı şekilde yaşıyor ve mücadele ediyor. Buna da diyecek bir şeyimiz olamaz. Sonuçta herkes kendinden mesul!

Yalnız söz konusu işçi sınıfı, emekçi yoksul halk ve ezilenler olduğunda hepimizi bağlayan ve yeni olan bir ortak yan var. 22 yıldır tüm ülkeyi ekonomik ve politik olarak domine eden, rejimi değiştirmekle kalmamış aynı zamanda yeni bir sosyoloji ve ekonomi-politik düzen kurmuş AKP realitesi. AKP bunu makine gibi işleyen bir parti aygıtı aracılığıyla yaptı. Devlete nüfuz etti. Rejimi değiştirdi. Birikim modelini belirledi. Devasa bir aygıt haline geldi. Üstelik bütün bunları, şöyle ya da böyle, her defasında halkın önemli bir kesiminin onayını alarak yaptı. Sermaye yanlısı, emek düşmanı AKP bütün bunları bir burjuva siyasi parti aracılığıyla yaptı ve şimdi büyük bir yıpranma içinde ve tekliyor. Ama alternatif olarak öne çıkanlar belli açılardan AKP ve MHP’yi de aratabilecek Yeniden Refah Partisi, Zafer Partisi gibi oluşumlar. Onlar da bunu siyasi partileri aracılığıyla yapıyor. Sözün özü, devrimci-sosyalist partilere hiç ama hiç olmadığı kadar ihtiyaç olan günlerdeyiz.

Bunun karşısında sosyalist solun, üstelik çoğunluğu, biz hiç katılmasak da, mevcut rejimi ve yönetimi faşizm olarak tanımlarken, her şey olağanmış gibi bir gündelik pratik içinde davrandığını görüyoruz! Kanıt mı? Örneğin bu korkunç koşullara rağmen işlerliği olan bir emek-özgürlük ittifakının halen kurulamamış olması. Mevcut tabloya rağmen solun birbiriyle uğraşma ve yıkıcı rekabeti bırakmaması. Eğer bir grevin, direnişin başını bir sosyalist grup veya parti çekiyorsa diğerlerinin çoğunlukla destek ve dayanışma sunmak yerine bu grevi, direnişi görmezden gelmesi. Sendikaların, emek örgütlerinin parsel parsel bölüşülmesi! Yıllarca yönetiminde olduğu, kendisi dışında hiç kimseye alan açmadığı sendikada yönetim değiştiğinde işçi demokrasisinin hatırlanması… Tabii ki sol programlarını yarıştıracak, talep ve sloganlarını mücadele içinde sınayacak ama günün sonunda düşman sermaye düzenidir, kapitalizmdir… Devrimciler, sosyalistler her yer ve zamanda birbirine emanettir… Kısacası rejim tanımından tercih edilen araçlara, yöntemden izlenen mücadele hattına kadar maalesef her şey uyumsuz…

Başa dönersek. Sorun partili mücadelede değil, hiç öyle olmadı. Aksine devrimcilik örgütlülüktür. Örgütlülük partidir. Parti hobi ya da tercih değil düzeni dönüştürmenin zorunlu aracıdır. Ne kadar mücadeleci, devrimci ve sosyalist olursanız olun parti olmadan düzeni dönüştüremezsiniz. Partili olmayan devrimcilik ebedi muhalefet halidir. “Partilere sıkışan devrimcilik” olmaz. Sorun partiler değil, mücadeleleri birleştirmiyor oluşumuzda. Sorun bir emek-özgürlük ittifakının gerektirdiği tarihsel sorumluluğu, dar grup çıkarlarını aşarak, hayata geçiremeyişimizde. Sorun 1 Nisan sonrası daha da azacak emek düşmanı politikalara karşı tek yumruk olamayışımızda. Sorunu yanlış tespit edince elimizdeki tek gerçek araç olan devrimci sosyalist partileri de iğdiş etmeye başlıyoruz. Yapmayalım. Partilerimize, örgütlülüğümüze sahip çıkalım ve günün sonunda ortak düşmana karşı bir arada duralım! Ve unutmayalım: Partisiz mücadele Sisifosluktur*!

*Yunan mitolojisinde Sisifos, Ölüler Ülkesinde sonsuza kadar büyük bir kayayı bir tepenin en yüksek noktasına dek yuvarlamaya mahkûm edilmiş bir kraldır.

Sendikalaşmaya dönük baskılara ve düşük ücretlere karşı işçiler direniyor

0

Türkiye seçime doğru giderken, beraberinde uzun yıllardır var olan ekonomik kriz de büyüyor. Kriz emekçiler için çok daha belirgin bir hale gelmiş durumda ve seçim sonrası bu durumun daha vahim bir hal alacağı ortada. Maaşlara yapılan düşük zamlar, açlık sınırının altında maaş alan emekliler ve bu yıl asgari ücrete bir daha zam yapılmayacağının açıklanması emekçileri çok daha zorlu bir sürecin beklediğinin göstergesidir. Bu koşullara karşı mücadele eden, örgütlenen, sendikalaşan işçiler ise mobbinge maruz kalıyor, işten çıkarılıyor, sendikalaşmaya dönük engellere karşı karşıya kalıyor.

Öte yandan irili ufaklı seferberlikler pek çok işyerinde görünüyor. Tekgıda-İş’in örgütlü olduğu Perfetti, Eker Süt ve İffco fabrikalarında düşük ücret ve çalışma koşullarına karşı sendikalaşan işçiler, patronun baskısı ve işten çıkarmalarla karşılaştı. Öz Gıda-İş sendikasının örgütlü olduğu Lezita işçileri toplu iş sözleşmesi sürecinin tıkanması ve düşük ücretler nedeniyle; Basın-İş’te örgütlü PilenPak Ambalaj işçileri ise sendikal haklarının tanınmaması ve sendikalı işçilerin işten çıkarılması üzerine greve çıktılar. Agrobay şirketinin sendikalaşmak isteyen 39 işçiyi tazminatsız bir şekilde işten çıkarması sonucu başlayan direniş tüm gücüyle devam ediyor. Agrobay işçileri kıdem ve ihbar tazminatları için 18 Mart’tan bu yana Ankara’ya yürüyor. DİSK Basın-İş sendikasının örgütlendiği Ekol Ofset fabrikasında da işçiler sendikaya üye oldukları için işten çıkartıldılar.

Yakın tarihli bu örneklerde gördüğümüz gibi sendikalaşan işçiler patronların mobbing, baskı, tehdit ve işten atmalarına maruz kalıyor. Patronları koruyan rejim de onların işlerini kolaylaştıracak Kod-46 gibi yasaları önlerine sunuyor. Patronların lehine olan yasal açıklar, bütün kazanımların biçilmesine, güvencesiz ve örgütsüz bir çalışma rejimi yaratılmasına sebep oluyor. Sendikalaşmaya dönük engeller, yasal açıklar, mobbing ve işten atma gibi işçi düşmanı uygulamalar karşısında bütün direnişleri ve mücadeleleri sahipleniyoruz. Sendikalı işyerlerinde toplu iş sözleşmesi süreçlerini tıkayan patronlara karşı haklarını kullanarak grevlerini kararlılıkla sürdüren işçilerin yanındayız.

Bütün işyerlerinde işçilerin sendikalı olması, örgütlü bir mücadele hattının her alanda yaratılması işçi sınıfının en acil ihtiyaçlarından biri. Sendikaların pek çoğunun atıl ve zayıf olduğunun farkında olarak; yine de sendikal örgütlenmeyi öne çıkarmalı, var olan sendikal örgütlenmelerin de baskıyla parçalanma tehdidine karşı bir arada bu alanları savunmalıyız. Zira en kötü sendikal örgütlenme bile işçi sınıfının birlik, mücadele ve kazanımları için bir adım işlevi görebilir. Bununla birlikte işten çıkarmaların yasaklanması, düşük ücretlere ve güvencesiz çalışmaya karşı ücretlerin yoksulluk sınırının üzerine çıkarılması, esnek ve güvencesiz çalışmaya son verilmesi için mücadeleyi büyütmek ve ortaklaştırmak gerekiyor.

Kağıthane belediye meclisi adayı M. Kemal Güllüoğlu: “Emekçiler yönetmeli demek için aday oldum”

0

İşçi Demokrasisi Partisi’nin Türkiye İşçi Partisi listelerinden Kağıthane Belediyesi meclis üyesi adayı olan tekstil işçisi Mustafa Kemal Güllüoğlu ile adaylık sürecini konuştuk.

Merhaba Kemal, öncelikle okurlarımız için kısaca kendini tanıtabilir misin?

Adım Mustafa Kemal Güllüoğlu. Gaziantep, İslahiye doğumluyum. 1973 yılından bu yana İstanbul’da yaşıyorum. Aşağı yukarı 10 yaşımdan beri çalışıyorum. Sanırım 49 yıldır işçilik yapıyorum. Annem Türkmen, babam Kürt. Ben Türkçeyi sonradan öğrendim. Benim anadilim Kürtçe. İlkokula başladığımda Türkçeden çok Kürtçe biliyordum. Bunun sıkıntılarını yaşadım çünkü Kürtçe düşünüp Türkçe cevap vermek sıkıntı yaratıyordu. Ama şimdi anadilimi kullanamaz durumdayım çünkü asimile edildim. İstanbul’a ilk geldiğimde marangozda çıraklık yaptım, ondan sonra bakır tabak, kazan, tencere yapan bir yerde çıraklık yaptım. Tekstilde çalışan arkadaşlarım vardı, onların ücretleri yüksek diye tekstile geçtim. 45 yıldır tekstil işçisiyim. 22 yıldır Troçkistim ve İşçi Demokrasisi Partisi’nin üyesiyim.

Kağıthane belediye meclisi üyeliğine aday oldun. Bunun arkasındaki motivasyon ve politik arka plan neydi?

Ben İşçi Demokrasisi Partisi’nin tıpkı 14 Mayıs seçimlerinde olduğu gibi bu seçimlerde de ana sloganı olan “Emekçiler Yönetmeli” perspektifini öne çıkarmak için aday oldum. Patronların elinde olduğu zaman belediyelerin kimlere hizmet ettiğini görüyoruz. Belediyeler resmen rant odaklı. İktidar, belediyeleri işçilerin yönetmesini istemez çünkü işçiler yönettiğinde inşaatçılar, müteahhitler, Beşli Çete dediğimiz insanlar, diğer insanları sömüremeyecekler.

Hem “Emekçiler Yönetmeli” demek hem de emekçinin hakkını yemek doğru olmaz. Bu yüzden öncelikle belediye işçilerinin sendikalı olması gerektiğini düşünüyorum. Belediye işçileri geçinecekleri bir ücret alabilmelidir. Geçinilecek ücret aslında alım gücüyle alakalı. Alım gücü olmadığı zaman isterseniz binlerce lira maaş verin, bunun hiçbir önemi yok.

İşçiler üretiyor ise işçiler yönetmeli diye düşünüyorum. İşçiler madem üretimdeler, yönetimde neden olmasınlar? İnsanlar ürettikleri oranda yönetebilirler, üretenler bu kapasiteye sahiptir. Ben bir işçinin daha iyi yönetebileceğini düşünüyorum çünkü işçi, kendisine layık görmediğini başkasına da layık görmez. Sınıf bilinçli işçiler en iyi şekilde yönetebilirler. “Emekçiler Yönetmeli” diyorum ve emekçiler yönettiğinde dünyanın daha güzel olacağına inanıyorum.

Kağıthane özelinde öne çıkardığınız başka ne gibi sorun ve talepler var?

Kağıthane’deki plansız ve çarpık kentleşme sorunu çok açık. Ve bu, sermayenin düzen partileriyle çözülemez. Süreç içinde ilçemizde kentsel rant ve planlama eksikliği sebebiyle kendi kendine yıkılan binalara tanık olduk. İşçi denetiminden uzak, şeffaflıkla ve denetlenebilirlikle hiçbir ilgili olmayan bir düzen belediyesi nitelikli, depreme dayanıklı ve ucuz konut sağlayamaz. Biz, barınma ve konut sorununu işçiler çözer diyoruz! Ayrıca ilçemiz birçok etnik kimliği barındırmaktadır. İlçe sakinlerinin anadillerinde hizmet alması bir haktır. Kürt halkının ve tüm ezilen kesimlerin demokratik taleplerini sahiplenerek çok dilli belediyeciliği savunmak için de adayım!

Obez Türkiye

0


Türkiye’de yaşamanın zorluğunu belki bugünlerde daha derinden hissetmeye başladık.
Enflasyonun tepe yaptığı bugünlerde, her markete gidişimizde ya fiyat etiketleri değişiyor ya da ürünlerin gramajları düşüyor. Tabii enflasyonun tek etkisi bu değil, hayat kalitesinin düşmesi ve insanca yaşam koşullarından gittikçe uzaklaşmamız da söz konusu. Tüm bunlar ne yazık ki başka bir sorunu ortaya çıkarıyor: sağlığı kaybeden bir toplum. Obezitenin ne olduğuna ve ne yapmamız gerektiğine bakalım.

Neyle karşı karşıyayız?

Obezite, vücutta aşırı yağ birikimiyle ilişkilenen, ciddi ve kompleks bir kronik hastalıktır. Vücut kitle indeksinin (VKİ veya BMI) 30 ve üzeri olmasıyla tanımlanır. Genetik, çevresel ve davranışsal faktörlerin etkileşimi sonucu ortaya çıkar ve kalp hastalıkları, diyabet ve hipertansiyon gibi birçok sağlık sorununun riskini artırır. 2022 itibarıyla, obezite ve aşırı kilonun küresel yaygınlığı önemli seviyelere ulaşmış ve tüm yaş gruplarından dünya nüfusunun büyük bir bölümü etkileniyor. 18 yaş ve üzeri yetişkinlerin yaklaşık yüzde 43’ü aşırı kilolu, yüzde 16’sı ise obez olarak sınıflandırılmakta. Bu, dünya genelinde yaklaşık 2,5 milyar yetişkinin aşırı kilolu olduğu ve bunların 890 milyonunun obez olduğu anlamına geliyor. Ne yazık ki ülkemizde de obezitenin ciddi bir sağlık sorunu, hatta salgın gibi değerlendirilmesi lazım. Ülkemizin yüzde 32,1’i aşırı kilolu sınıfında yer almakta, yani her 3 kişiden biri, daha da vahimi toplumun yüzde 17’si obez. Özellikle kadınlarda erkeklere göre daha fazla aşırı kilolu ve obez vatandaşımız var ve son 15 yılda toplumda aşırı kilolu ve obez sayısı yaklaşık yüzde 40 artmış durumda.

Sorun sınıfsal

Obezite hatta aşırı kiloluluk, bireylerin tek başına sorumlusu olduğu bir sorun değildir; tam tersine toplumsal sorunların sonucudur. Kalıtsal koşullar dışında buna neden olan iki temel unsur hemen aklımıza geliyor: sağlıksız beslenme ve durağan yaşamlar. Hem yararlı gıdaların pahalılığından hem de sistemin zaman-kâr baskısından dolayı emekçiler besin değeri düşük, yüksek karbonhidrat ve doymuş yağ ağırlıklı beslenmeye mecbur bırakılıyor. Ayrıca ev-iş-ev temposunda uyumak ve temel ihtiyaçlarını gidermek dışında kendine zaman kalmayan çalışandan nasıl spor yapması veya kendine bakması beklenebilir ki?

Ne yapmalı?

Çoğu sağlık sorunu gibi obezite de toplumsal bir sorundur ve politik perspektiften durumu incelemek lazım. Sistemin ve sermayenin kârlılık baskısı ve ucuz işgücü talebinden dolayı, toplumun neredeyse tamamı sağlıklı yaşam koşullarından uzak. Herkes için spor ve sağlıklı beslenme programının asgari olarak karşılanması lazım. Seçimlere girdiğimiz bugünlerde bunun her yaş grubu için temel taleplerimizden birisi olması gerekmekte. Ve belki bu sayede obezite ve diğer toplumsal salgınlardan kurtulmanın ilk adımını atabiliriz.

Yerel seçimlerin mülteci ve göçmenler üzerindeki etkisi

0

Türkiye’de yerel seçimler yaklaşırken ve Türkiye vatandaşları kendi ihtiyaçlarına cevap verebilen ve kendi görüşlerini paylaşan adaylara oy vermeye hazırlanırken bizler, milliyeti fark etmeksizin -öğrenciler, mülteciler, göçmenler ve herhangi bir sebeple uzun dönemli ikamet iznine sahip herkes de dahil olmak üzere- Türkiye’de yaşayan herkesin yerel seçimlerden etkilendiğini belirtiyoruz. Yerel politikaları ve hizmetleri şekillendirmesi sebebiyle Türkiye sınırları içerisinde yaşayan herkes bu seçimlerin sonuçlarından etkilenecektir.

Seçim kampanyaları esnasında mültecilerin ve göçmenlerin kaygıları genellikle göz ardı edildiği gibi çoğu zaman da – geçen yılki genel seçimlerde bazı partilerin seçim kampanyalarında şahit olunduğu gibi – mülteci ve göçmenler olumsuz anlamda dile getirilmekte. Bu da göçmen ve mültecilerin seslerinin marjinalleşmesine yol açıyor ve hâlihazırda var olan sosyal ve kültürel uçurumun derinleşmesine neden oluyor.

Yerel hizmetlere erişimde zorluklar

Mülteciler ve göçmenler; sağlık, eğitim, halk kütüphanelerinde gerçekleştirilen öğrenci etkinlikleri ve atölye çalışmaları, sosyal programlar gibi yerel hizmetlere erişimlerini engelleyen bir faktör olan dil bariyeri ve kültür farklılıkları gibi zorluklarla karşılaşmaktalar. Tüm bunların yanında hukuki evrakların yenilenmesi ve barınma meseleleri gibi durumlarla ilişkili bürokratik süreçleri atlatabilmek için sürekli olarak hukuki desteğe ihtiyaç duymaktalar.

“1 Temmuz 2022 tarihi itibariyle tüm illerimizde, yabancı yoğunluğunun Türk vatandaşı nüfusuna oranla %20’yi aştığı toplam 63 ilde 1.169 mahalle yeni yabancı kaydına kapatılmış olup İstanbul ilimizde kapalı mahalle sayısı 54’tür.” – Göç İdaresi Başkanlığı resmi sitesi

2022 yılından beri pek çok göçmen “kapalı alanlar” kuralının mağduru olmuştur. Bu kural Avcılar, Başakşehir, Esenyurt gibi maliyeti karşılanabilir konutların bulunduğu bölgeleri yeni oturma izni başvurularına kapatarak göçmenlerin erişilebilir konutlarda yaşama imkânlarını ellerinden almış durumda. Yurtlarda kalmayan yabancı öğrenciler de bu durumdan etkilenmekte. Bu katı kurallar; yabancı kiracıların ikamet kayıtlarının ev sahibinin üzerine olması karşılığında daha yüksek kiralar ödemeleri için pazarlık yapabilmeleri yönünde fırsatçı ev sahiplerine bir koz veriyor. Bunun yanında göçmenler kira sözleşmesinin yenilenmemesi tehdidiyle de karşılaşabiliyor ve hâlihazırda zor olan durumları bu kural yüzünden daha da kötü bir hale gelebiliyor. Bu durumlardan etkilenen göçmenlerin seslerini yerel yetkililer aracılığıyla yükseltmelerini sağlamak bu gibi durumlarda büyük önem taşıyor ve hatta verilen kararların değiştirilmesini ya da en azından öyle ya da böyle haklarının savunulmasını sağlayabilir.

Göçmen çocuklar ve öğrenciler

Göçmen çocukları kendi kültürlerini koruyarak topluma entegre olmaya hazırlamak büyük önem taşıyor. Pek çok göçmen farklı dini geçmişlerden gelmesine rağmen İslami din eğitimi almak ve bu sınavlara girmek zorunda bırakılıyor. Öğrenciler, bir okul idaresinin göçmen bir öğrenciye tavsiye ettiği üzere yoğun zahmet ve zorluklarla dolu bir süreçle okula karşı hukuki işlem başlatmaya başvurmadıkları sürece bu dersi bırakamıyorlar. Yerel yönetimler, bir yandan göçmen öğrencilere aidiyet duygusu aşılarken bir yandan da okul sonrası kültür alışverişi etkinlikleri yoluyla Türk akranlarına fayda sağlayabilir. Bu aynı zamanda yabancı düşmanlığını da geriletecektir. Okul öncesi çağdaki göçmen çocuklar için dil kursları düşünülebilir. Göçmenler mesleki eğitim ve program kapsamına alınmalıdır; yerel yönetimler göçmenlerin ihtiyaçlarına uygun eğitimlerin tasarlanmasına ve istihdam sağlanmasına dönük çalışmalar yapabilir. Yerel yönetimler ayrıca mülteci ve göçmenlerin topluma entegre olmalarına yardımcı olmak için onları kapsayıcı kültür etkinlikleri ve toplum hizmeti projeleri düzenleyebilir. 

Göçmenlerin talepleri ve göçmen kadınların desteklenmesi

Özellikle göçmen kadınlar mevcut durumdan daha çok etkilenmekteler zira göçmen kadınlar – toplumdaki tüm kadınlar gibi – şiddete ve tacize karşı daha savunmasızlar. Göçmen kadınlar emniyet ve güvenlik için yerel makamlara güveniyorlar. Seçilmiş yetkili/parti; yerel polis karakollarında, telefonla ihbar hizmetlerinde ve sağlık sistemine erişimlerini kolaylaştırmak için hastanelerde Türkçe dışındaki dillerde hizmet sunarak göçmen kadınların esenliği için yeterli koruma sağlamalıdır.

Bizler yabancı düşmanlığı, ayrımcılık ve dışlayıcı politikalarla başı çekilen seçim kampanyalarından uzak durulması gerektiği çağrısında bulunuyoruz. Göçmenlerin seslerinin seçilmiş yetkililer tarafından yükseltilmesini ve günlük mücadelelerinin karar alma sürecinde dikkate alınmasını bekliyoruz.

Grev kırıcılığı ve mülteci düşmanlığı

0

Hak-İş konfederasyonuna bağlı Öz Gıda-İş sendikasının örgütlü olduğu Lezita fabrikasında işçiler, patronun toplu iş sözleşmesi masasına oturmaması üzerine düşük ücretlere ve çalışma koşullarına karşı 7 Mart günü grev kararı alarak direnişe başladı. İşçiler fabrika önünde açıklama yaparak grev kararlarını kamuoyuna duyurdu. Birçok sendika ve sosyalist parti bu direnişin yanında olduklarını göstermek ve desteklerini açıklamak için fabrika önündeki işçilerin yanına gitti.

Ancak bu süreci kamuoyunun gündemine taşıyan asıl gelişme, fabrikanın yurtdışından işçi getirerek üretimi sürdürmesi oldu. Bunun üzerine hiçbir işçi eyleminin yanında olmayan, mülteci düşmanı ırkçı siyasetçiler bir anda mantar gibi ortaya çıktılar. Sendika başkanının da yaptığı açıklamadaki “Sanki burada işsiz yok da mülteci getiriyorlar” sözü açıkça “Patronun grev kırıcılığı için uzağa gitmesine gerek yok, buradan kullansın” anlamına gelmektedir.

Zafer Partisi ve Ümit Özdağ’ın bu haklı mücadelenin güya yanında görünmek için gittiği fabrikada yaptığı açıklama ise resmen “İşçilerin yanında değiliz, mültecilerin karşısındayız” demektir.

Durumdan bihaber olarak buralara çalışmaya getirilen göçmen işçiler, patronun ayak oyunu için kullanılmaktalar. Patron, grev kırıcılığı yapmak için yurtdışından ucuz işgücü getirmiştir. Burada asıl görünmesi gereken faşist-ırkçı partilerin işçilerin çıkarlarını korumak gibi bir dertleri olmadığıdır. Bu oluşumlar konjonktüre uygun şekil alarak kendi ajandalarına göre hareket etmekteler. Zafer Partisi, söz konusu eylemdeki grev kırıcılar Türk işçiler olsaydı fabrikanın sokağından bile geçmeyecekti.

İşçilerin hangi sendika ya da sektörde olduğuna bakmaksızın, haklı mücadelelerinin yanında olmak gerektiğini bir kez daha vurgulayalım. Ancak bu eylemlerin mülteci veya buralı olan işçilere karşı değil, bizzat patronların karşısında olmasını savunuyoruz.

Newroz 2024: Emek-özgürlük ortaklaşmadan cendereden çıkış yok!

0

2024 Newroz’unu siyasal demokrasinin ayaklar altına alındığı, ekonomik krizin haneleri çökerttiği, deprem felaketinin yıkıcı etkilerinin halen devam ettiği, iş cinayetlerinin göz göre göre gerçekleştiği, eşitsizliğin ve adaletsizliğin zirve yaptığı koşullar altında karşılıyoruz. 31 Mart yerel seçimleri sonrası bu tablonun her anlamda emekçiler ve ezilenler aleyhine daha da ağırlaşacağı sır değil. Safımız, bu emek düşmanı arsız saldırının ve yağmacı sermaye cephesinin tam karşısındadır.

Türkiye, omurgasını AKP-MHP ittifakının oluşturduğu ama geçmişten bugüne karanlıkta yer alan ne kadar kişi/yapı varsa hepsinin içine doluştuğu yağmacı bir iktidar bloğuyla karşı karşıyadır. Önceki içişleri bakanının fotoğraf albümü bu ilişkilerin şeceresinin en bilinen örnekleriyle doludur. Meselenin beka ve vatanseverlik olmadığı ortadadır. Bu iktidar bloğu ve yapısı emekçiler ve ezilenler için yoksulluk, kan ve gözyaşıdır. Kim bu iktidar bloğuna meşruiyet sağlıyor ve onu muhatap alıyorsa emekçilerin ve ezilenlerin tarafı değildir.

Yirmi yılı aşkın iktidar pratiğinin gösterdiği bu hakikat, 31 Mart yerel seçimleri öncesinde de kendisini göstermektedir. Pastanın küçüldüğü, rekabetin arttığı ve çeşme başının el değiştirme tehlikesinin ortaya çıktığı her durumda olduğu gibi devlet imkânlarıyla kuşanmış akçeli işler teşkilatı rejim kuvvetlerini işbaşına çağırmaktan geri durmamaktadır.

Mayıs seçimlerinden bu yolla, hileli ve eşitsiz bir şekilde, zaferle çıkan iktidar yerel seçimlerde de başta İstanbul ve Ankara olmak üzere bir önceki seçimde kaybettiği kentleri alarak iktidarını pekiştirme peşindedir. Bunun emekçiler ve ezilenler için anlamı açıktır. Safımız emekçilerin ve ezilenlerin safıdır.

Zulme karşı direnişin ve özgürlük mücadelesinin simgesi olan Newroz böylesi bir baskı ve eşitsizlik altında kutlanacaktır. Newroz 31 Mart’ta gerçekleşecek yerel seçimler öncesi, başta İstanbul ve Diyarbakır olmak üzere, Kürt halkının, işçi ve emekçilerin ve tüm Ortadoğu emekçi halklarının nabzının ölçüldüğü bir gösterge olacaktır.

Emek ve özgürlük ortaklaşmadan mevcut cendereden çıkış mümkün değildir. Cendereden çıkışın tek yolu ve garantisi sermayeden ve her türden bürokratik unsurdan bağımsız Türk, Kürt ve her halktan işçi sınıfının birliğidir. Zaman pazarlık değil dayanışma, mücadele ve birlik zamanıdır!

Anayasa Mahkemesi’nin tahliye kararına rağmen halen tutukluluğu devam eden Selahattin Demirtaş başta olmak üzere siyasi nedenlerle tutuklu bulunanlar derhal serbest bırakılmalı, politik görüş ve tutumlar dava konusu olmamalıdır. Siyasi tutsaklara özgürlük! Tutuklu ve hükümlü bulunan siyasi tutsaklara ceza içinde ceza anlamına gelen, insan onuruna aykırı, yasal dayanağı olmayan, keyfiyete dayalı antidemokratik yıldırma uygulamalarına derhal son verilmelidir. Baskı ve tecride son! Seçilmiş milletvekillerinin, belediye başkanlarının, belediye meclis üyelerinin keyfiyete dayalı antidemokratik uygulamalarla görevlerinden alınmaları anayasanın en temel hükmü olan seçme-seçilme ve oy hakkının gaspıdır. Kayyum politikasına hayır! Siyasal demokrasinin ayaklar altına alınması demokratik sorunları kangren haline getirmekte ve bu durum iç ve dış politikada antidemokratik uygulamaların ve militarist dış politikanın gerekçesi haline getirilmektedir. Tüm ülkenin enerjisini yutan, yoksulluğu artıran bu politika emekçilerin ve ezilenlerin geleceğini karartmaktadır. Sınır ötesi operasyonlara ve ilhaka son! Savaşa değil emekçi halka bütçe! Yasal hiçbir engel olmamasına rağmen sürekli fiili engellemelerle karşılaşan anadilini kullanma hakkı anayasal güvence altına alınmalıdır. Kürtçe yasaklanamaz! Anadilinde eğitim haktır! Birliğin ve düzenin temeli özgür ve eşit haklara ve seçimlere sahip olmaktan geçer. Toplumları yasaklar değil özgür birliktelikler geliştirir. Kürt halkına ve tüm halklara kendi kaderini tayin hakkı! Tüm ezilen ve sömürülen kesimlerin esenlik içinde, özgür ve eşit bir şekilde bir arada yaşaması mümkündür. Bunun yolu barajsız, engelsiz, özgür ve eşit seçimler yoluyla toplumun tüm ezilen ve sömürülen kesimlerini bir araya getirecek, siyasal demokrasiyi mümkün kılacak demokratik bir meclisin oluşturulmasıdır. Tek Adam rejiminden çıkış için bağımsız ve egemen Kurucu Meclis!

Newroz kutlu olsun! Newroz pîroz be!

8 Mart’ta şiddete uğrayan Meksika’daki yoldaşlarımızla dayanışma!

0

8 Mart 2024’te, Meksika’nın farklı şehir ve eyaletlerinde Dünya Kadınlar Günü için düzenlenen kitlesel eylemler sırasında, ulusal ve bölgesel hükümetin polis güçleri; artan kadın cinayetleri, cinsiyetçi şiddet, kurumsal cezasızlık ve işçi, yoksul ve mülksüz kadınların maruz kaldığı güvencesizlik ve eşitsizliğin daha da kötüleşmesi karşısında gösteri yapmak için sokaklara çıkan yüzlerce gence saldırdı, gözaltına aldı, kriminalize etti ve gözdağı verdi. 

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak, Colima, Edomex, Zacatecas ve Puebla, Nueva León gibi şehirlerde meydana gelen polis şiddetini, keyfi tutuklamaları, aralarında çocuk ve yaşlıların da olduğu kitleye karşı göz yaşartıcı gazların da kullanıldığı vahşi müdahaleyi kınıyor ve lanetliyoruz.

Kadınların ve lgbti+ların maruz kaldığı farklı şiddet biçimlerinden hükümetler sorumludur; bu nedenle her 8 Mart’ta, hükümetlerin mevcut kapitalist krize karşı işçi sınıfına uyguladığı ve özellikle kadınlara ve lgbti+lara zarar veren kemer sıkma planlarına karşı gösteri hakkımızı kullanmak üzere sokaklara çıkıyoruz. İşte bu haklı talepler karşısında López Obrador (AMLO) hükümeti, kadın hareketine gözdağı vermek için Ulusal Saray’a tel örgüler çekerek her 8 Mart’taki eylemleri engellemeye çalışmakta ve kadınların çoğunun yaşadığı sorunları dinlemek ve çözmekle en ufak bir ilgisi olmadığını göstermektedir.

Bu yıl AMLO hükümeti provokasyon ve cezasızlık politikalarını bir adım ileriye taşıdı. Faili meçhullerin, kayıpların isimlerini devletin resmi kayıplar listesinden çıkardı. Adalet talep ve kayıpların unutulmaması için bu yürüyüşe katılan kayıp yakınları hükümetin bu tutumuyla ikinci kez yıkıldılar. Bu da yetmezmiş gibi, çeşitli şehirlerde 8 mart gösterilere sızan erkekler, polis güçlerinin herhangi bir müdahalesiyle karşılaşmaksızın, kadın eylemcilere sözlü ve fiziksel saldırılarda bulundu. Bu saldırıları kendilerini savunarak püskürten kadınlar daha sonra sosyal medyada hedef gösterildi. Sosyal medyada çarpıtılmış görüntülerle kadın düşmanlığı ve nefret söylemleri yaygınlaştırıldı. Böylece kadınların haklı taleplerinin ve seferberliklerinin görünmez hale getirilmesi hedeflendi. İşte bu nedenle polis güçleri güvenilmezdir, diyoruz. Şiddetten ve provokasyonlardan bizi polis değil yalnızca örgütlü gücümüz koruyabilir.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak bu saldırılar karşısında uluslararası dayanışmamızı ifade ediyoruz. Bu saldırıların sorumlusunun AMLO hükümetiyle bölgesel ve yerel hükümet güçleri olduğunu vurguluyoruz. Meksika feminist hareketinin polis şiddetinin sorumlularının cezalandırılması talebini sahipleniyoruz.

Yalnızca sokaklardaki birleşik, bağımsız ve kesintisiz seferberlik ve örgütlenmemiz, haklarımızı savunmamızı ve bu kapitalist ve patriyarkal sistemin bizi mahkûm etmek istediği barbarlıkla mücadele etmemizi sağlayabilir.

Feminist protestolara dönük baskı ve şiddete son!

Birimize dokunursanız, karşılığını hepimizden alacaksınız!

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal

Kadıköy belediye meclisi adayı Şanlıdağ: “Toplumsal cinsiyet eşitliğinden ve emekten yana bir belediyeciliği savunuyorum”

0

İşçi Demokrasisi Partisi’nin Türkiye İşçi Partisi (TİP) listelerinden Kadıköy Belediyesi meclis üyesi adayı olan Merve Şanlıdağ TİP Kadıköy İlçe Örgütü’nün 10 Mart’ta gerçekleştirdiği Aday Tanıtım Toplantısı’na katıldı. “Kadıköy’de toplumsal cinsiyet eşitliğinden, emekten yana ve bu doğrultuda çözümler üreten bir belediyeciliği savunmak için aday oldum” diyen Şanlıdağ konuşmasında şunları dile getirdi:

“İşçi Demokrasisi Partisi ve Kadın Dayanışması üyesiyim. Biz Tek Adam rejiminden gerçek kopuşun bir Emek İttifakı’ndan geçtiğine inanıyoruz. Bu nedenle geçtiğimiz genel seçimlerde Türkiye İşçi Partisi’yle ortak bir çalışma yürütmüştük. Şimdi de bu çalışmayı ileriye taşıdığımız için çok mutluyuz. Bu vesileyle, başlamadan önce, İşçi Demokrasisi Partisi adına Türkiye İşçi Partili yoldaşlarımızı selamlıyorum.

Kadıköy’de toplumsal cinsiyet eşitliğinden, emekten yana, ihtiyaç odaklı ve bu doğrultuda çözüm üreten bir belediyeciliği savunmak için aday oldum. Kadınların ev içi ve bakım emeğinin toplumsallaşmasında belediyelere büyük sorumluluk düşüyor. Her mahallede ücretsiz kreşler, çamaşırhaneler, bakımevleri, yemekhaneler: Bunlar belediyelerin sunacağı hizmetlerden sadece birkaçı. Aynı zamanda belediyeler, erkek şiddetiyle mücadelede de büyük bir rol oynamalı. Bu doğrultuda politika üretilmesine, nitelikli ve donanımlı sığınma evlerine, cinsel şiddet kriz merkezlerine ihtiyacımız var. Ve bu ihtiyaçların görünür kılınması için de kadınların belediyelerde, yerel yönetimlerde, karar mekanizmalarında yer alması gerekiyor. Eşit temsil, söz ve karar hakkımızı savunmamız gerekiyor. Belediye kaynaklarının kadınlar, çocuklar, lgbti+’lar, emekçiler yararına kullanılmasının yolu da emekçilerin yönetiminden ve denetiminden geçiyor. Sermayeden yana olan, rant ve kâr odaklı patron partileri bizim hiçbir ihtiyacımızı karşılayamaz ve hiçbir hakkımızı savunamaz. Bu nedenle baskıcı rejimden, kadın düşmanı kapitalist düzenden kopuş için “Emekçiler Yönetmeli” çağrımızı yineliyoruz. Oylar Türkiye İşçi Partisi’ne!”

***

İşçi Demokrasisi Partisi’nin Türkiye İşçi Partisi listelerinden İstanbul’da gösterdiği belediye meclis adayları:

Ataşehir Belediye Meclis adayı: Bektaş Deneri, öğrenci, 4. sıra

Eyüp Belediye Meclis adayı: Veysel Dönmez, kargo işçisi, 5. sıra

Kadıköy Belediye Meclis adayı: Merve Şanlıdağ, çevirmen ve Kadın Dayanışması üyesi, 7. sıra

Kağıthane Belediye Meclis adayı: M. Kemal Güllüoğlu, tekstil işçisi, 3. sıra

Sarıyer Belediye Meclis adayı: Enes Karakaş, Boğaziçi direnişçisi, 7. sıra

Sarıyer Belediye Meclis adayı: Alp Ata Türkoğlu, Boğaziçi Üni. öğrencisi, kontenjan adayı

Sarıyer belediye meclisi adayı öğrenci Alp Ata Türkoğlu: “Emekten yana bağımsız bir alternatifi savunuyoruz”

0

İşçi Demokrasisi Partisi’nin Türkiye İşçi Partisi (TİP) listelerinden Sarıyer Belediyesi meclis üyesi adayı olan Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi Alp Ata Türkoğlu, TİP Sarıyer İlçe Örgütü’nın aday tanıtım toplantısına katıldı. Mevcut ekonomik yıkım şartlarından emekçiler, öğrenciler ve toplumun bütün ezilen kesimlerinin olağanüstü biçimde etkilendiğini belirten Türkoğlu, bu ekonomik yıkım şartlarına karşı emekten yana bağımsız bir alternatifle mücadele etmeyi savunduklarını dile getirdi. Alp Ata Türkoğlu konuşmasında emekten yana bir belediyecilik anlayışını şu sözlerle özetledi:

“Emekçiler toplumsal hayatı düzenlemeli ve yönetmeliler. Belediyelerde emekçi yönetimi ve denetimi tesis edilmeli. Bu nasıl olacak? Bütün kapalı defterler ve ihaleler emekçilerin denetimine açılacak. Emekçiler meclisler üzerinden belediyenin kararlarını denetleyecekler.

Emekçiler gerekirse geri çağırma hakkını kullanarak, işini doğru yapmayan temsilcileri tespit ederek, onları görevden alabilecekler.

Çok ciddi barınma problemleri ile yüz yüzeyiz. İstanbul’da emlak krizi ve kiraların yüksekliği büyük bir barınma krizi yaratıyor. Bu sebeple bütün işçiler için erişilebilir olan ve depreme dayanıklı sosyal konutlar yapılmalı.

Bütün mahallelerde 24 saat açık hizmet veren çamaşırhaneler, yemekhaneler, kreşler olmalı. Bu sayede emekçi halkın bu hizmetlere rahat erişmesi sağlanabilir. Bu sayede kadın emekçilerin ev içi emek sömürüsü azaltılabilir.

Belediye tüm işyerlerinde işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerini almakla yükümlüdür. Emekten yana bir belediyecilik, işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerini almayan işyerlerine yaptırım uygulamalıdır. Biz bu yolda mücadele veriyoruz.”

***

İşçi Demokrasisi Partisi’nin Türkiye İşçi Partisi listelerinden İstanbul’da gösterdiği belediye meclis adayları:

Ataşehir Belediye Meclis adayı: Bektaş Deneri, öğrenci, 4. sıra

Eyüp Belediye Meclis adayı: Veysel Dönmez, kargo işçisi, 5. sıra

Kadıköy Belediye Meclis adayı: Merve Şanlıdağ, çevirmen ve Kadın Dayanışması üyesi, 7. sıra

Kağıthane Belediye Meclis adayı: M. Kemal Güllüoğlu, tekstil işçisi, 3. sıra

Sarıyer Belediye Meclis adayı: Enes Karakaş, Boğaziçi direnişçisi, 7. sıra

Sarıyer Belediye Meclis adayı: Alp Ata Türkoğlu, Boğaziçi Üni. öğrencisi, kontenjan adayı

Ataşehir Belediyesi meclis üyesi adayı Deneri’den “Siyonizm ile kardeş belediye anlaşmalarına son” çağrısı

0

İşçi Demokrasisi Partisi’nin Türkiye İşçi Partisi (TİP) listelerinden Ataşehir Belediyesi meclis üyesi adayı olan Bektaş Deneri, Filistin’de İşgale Son kampanyasının, 10 Mart pazar günü İstanbul İl Ticaret Müdürlüğü önünde gerçekleştirdiği basın açıklamasına katıldı. BDS Türkiye’nin ve Filistin’de İşgale Son kampanyasına destek veren siyasi kurumların katılımıyla gerçekleşen basın açıklamasında İsrail’le olan bütün siyasi, ekonomik, ticari, askeri, diplomatik, kültürel ve akademik ilişkilerin kesilmesi çağrısı yapıldı.

Bektaş Deneri basın açıklamasının ardından şunları ifade etti:

“İşgalci Siyonist rejim yaklaşık 6 aydır Gazze’yi tonlarca bombayla dövmekte, Filistinleri açlığa, susuzluğa, bulaşıcı hastalıklara terk etmekte. Filistin Direnişi’nin ise mücadelesi devam etmekte. Siyonist rejim bir soykırım politikası hayata geçirirken ve Gazze’yi bir mezarlığa dönüştürmeye niyetliyken, Saray rejimi ve patronlar ile bu katliamcı rejim arasındaki kârlı ticari ortaklık ve alışveriş, artarak ve katlanarak sürmekte. Buna ek olarak, BDS Türkiye’nin de belirttiği üzere, Türkiye’den belediyeler ile Siyonist rejimin belediyeleri arasında birçok kardeş şehir/kardeş belediye anlaşması mevcut. Bu anlaşmalar derhal çöpe atılmalı. İşgalcinin sözde belediyeleri tanınmamalı. Kınamak yetmez; İsrail’le bütün ilişkiler kesilmeli. Ve bizler de Filistin’in haklı ve meşru mücadelesiyle dayanışmak için seferber olalım. Filistin halkıyla dayanışmayı, Filistin özgür olana dek devam edeceğiz. Nehirden deniz özgür, birleşik, laik Filistin.”

İş kanunu değişikliği: Emekçilere yönelik yeni bir saldırı

0

İş kanunlarında bir değişiklik yapılması yeniden ülke gündemine geldi. Basında işçilere bir müjde olarak sunulan girişim kapsamında, haftalık çalışma süresinin 45 saatten yaklaşık 40 saate indirileceği, dağınık çalışma mevzuatının tek bir kanunda bir araya getirileceği ileri sürülüyor; ancak kanun değişikliği tasarısı hâlâ açıklanmış değil.

Çalışma süresinin kısaltılması, ileri sürüldüğü gibi emekçilerin kötü çalışma koşullarında önemli bir iyileştirme getirmeyecek. Araştırmalara göre, Türkiye zaten haftada ortalama 42,9 saatlik çalışmayla, Avrupa’da en uzun çalışma süresine sahip ülkelerin başında geliyor. Örneğin, AB ülkelerinde ortalama çalışma süresi haftalık 36,4 saat. Türkiye’de emekçiler, sınıf kardeşlerine göre sadece bir haftada yaklaşık 7 saat daha fazla çalışıyor. Reform sonrasında bu fark azalacak olsa da Türkiye yine en uzun çalışma saatlerine sahip ülkeler arasında kalacak.

Dahası, çalışma süresinin az da olsa kısaltılması, ücretlerin düşürülmesini de beraberinde getirebilir. Daima patronların çıkarlarını koruyan iktidarın gündeminin, emekçinin bir kayba uğramaması amacıyla ücretleri sabit tutarak çalışma süresini azaltmak olduğu düşünülemez. Mevcut ücret düzeyi korunmadan çalışma süresinin kısaltılması ise genel durum bakımından emekçilerin çalışma şartlarını iyileştirmek şöyle dursun, daha da kötüleştirmiş olacak.

Reformun kapsamlı olacağına dair haberlerden, değişikliklerin bu iki konuyla sınırlı kalmayacağı anlaşılıyor. İktidar cephesi, sermayenin on yıllardır hayalini kurduğu emek sömürüsünü derinleştirecek kapsamlı reformları hayata geçirmeye çalışacak gibi görünüyor. Orta vadeli programda yer alan, kıdem tazminatı hakkının tamamlayıcı emeklilik sistemi adı altına gasp edilmesi, esnek ve güvencesiz çalışma biçimlerinin yaygınlaştırılması gibi emekçilerin mevcut haklarının geriletilmesi riski hiç olmadığı kadar güncel.

Öte yandan, iktidar cephesi her zaman olduğu gibi reform hazırlığı sürecinde antidemokratik uygulamalarına devam ediyor. Tek Adam rejiminde âdet olduğu gibi, Cumhurbaşkanlığına bağlı basit idari bir kurul, sendikaları hiçbir şekilde sürece dahil etmeksizin kapalı kapılar ardında olası sermaye yanlısı değişiklikleri dayatıyor. Öyle ki on milyonlarca işçinin çalışma koşullarını doğrudan etkileyecek bu reformun içeriği ve kapsamı bile henüz tam olarak bilinmiyor.

Her şeyden önce, mevzuat değişikliğine ilişkin çalışmaların doğrudan emek örgütlerinin katılımıyla yürütülmesi ve tasarının kamuoyuna bir an önce açıklanması gerekiyor. Emek güçlerinin altı saatlik iş günü, sendikalı ve güvenceli çalışma koşulları için acil bir eylem planı etrafında bu tehdide karşı koyması büyük öneme sahip bir görev olarak karşımızda duruyor.

Filistin’de İşgale Son kampanya grubunun çağrısıyla basın açıklaması: “Siyonist İsrail’le bütün ilişkiler kesilsin!”

0

Filistin’de İşgale Son kampanya grubunun çağrısıyla, 10 Mart pazar günü İstanbul İl Ticaret Müdürlüğü önünde Filistin’de İşgale Son kampanyasına destek veren siyasi kurumların ve BDS Türkiye’nin katılımıyla basın açıklaması gerçekleştirildi. Basın açıklamasında İsrail’le olan bütün siyasi, ekonomik, ticari, askeri, diplomatik, kültürel ve akademik ilişkilerin kesilmesi çağrısı yapıldı. Eylemde “Katil İsrail, İşbirlikçi AKP”, “Filistin’e Özgürlük, İsrail’e Boykot”, “Nehirden Denize Özgür Filistin”, “Emperyalistler Yenilecek, Direnen Halklar Kazanacak” sloganlarına yer verildi.

Basın açıklamasının tamamını aşağıda okurlarımızla paylaşıyoruz:

Basına ve kamuoyuna,

Başta ABD olmak üzere emperyalist Batı devletlerinin siyasi, askeri ve ekonomik desteğine sahip olan Siyonist işgal devleti İsrail, işgale ve sömürgeciliğe karşı bir özgürleşme hamlesi olan 7 Ekim’deki Aksa Tufanı’na karşılık, kullanımı yasak olan silah ve bombalarla, binlerce Filistinliyi öldürdü, yüz binden fazlasını yaraladı, 2 milyona insanı da yerinden etti. Bu süreçte sayısız savaş suçu işleyen Siyonist işgalciler, 2 milyon 300 bin kişinin yaşadığı Gazze Şeridi’ni tamamen ablukaya alıp, bölgeye başta gıda ve ilaç girişini engelleyerek, Gazze’nin geriye kalan nüfusunu yavaş bir ölüme mahkûm ediyor. Özellikle Gazze’nin kuzeyindeki 700 bin Filistinli, 3 aydır tamamen kuşatma altında ve insani yardıma erişemiyor. Bölgeye az miktarlarda ulaşan insani yardımın dağıtımı için toplanan halka ise hava saldırıları düzenleniyor. İşgal devleti İsrail dünyanın gözü önünde Filistin halkına karşı bir soykırım gerçekleştiriyor.

Son günlerde abluka şartlarının ağırlaşmasıyla en az 18 çocuk açlığa bağlı nedenlerle yaşamını yitirdi. BM verilerine göre Gazze’de halkın tamamına yakını düzenli gıda erişiminden yoksun. Halkın yüzde 71’i şiddetli açlık yaşıyor ve yüzde 64’ü açlığını çiğ yiyecek, hayvan yemi, yabani ot ve son kullanma tarihi geçmiş ürünlerle bastırmaya çalışıyor. İşgal ordusu meskûn mahallerin yanı sıra tarım alanlarını da bombalıyor.

Filistin Açken Türkiye İşgal Devleti’ni Besliyor!

İşgal devleti İsrail’in resmi sayfasında açıkladığı üzere 7 Ekim’den sonra başlayan soykırım saldırısı sürecinde işgal devletinin en fazla meyve-sebze ithal ettiği ülke: Türkiye. Başta çocuklar olmak üzere tüm Filistin halkı kıtlık içindeyken Türkiye’den İsrail’e 40 bin ton meyve-sebze ihracatı yapıldı.

Filistin’de bunlar yaşanırken Türkiye’den hareket eden gemiler ve kargo uçakları, Filistin halkına soykırım uygulayan işgal ordusunun kullandığı mühimmatın çeliğini, askeri kıyafetlerini ve gıda tedariğini sağlıyor. Bu ticarette başı ise iktidar ve avanesi çekiyor. AKP yöneticisi veya destekçilerine ait, en çok devlet teşviği alan şirketler İsrail’le ticari ilişkilerde de ön sıralarda yer alıyorlar. Bu şirketlerin başında Zorlu, AkçanSA, Limak, Eren Holding, MNG Air, Kalyonlar, Kalkavanlar, Tosçelik, Kardemir, İsdemir ve Erdemir geliyor. Türkiye limanlarından taşınan petrol İsrail’in sanayi altyapısının ve savaş makinasının düzenli olarak işlemesini sağlıyor. İhraç ettikleri ürün ve hammaddelerle, bu şirketlerin yanında bu ticarete onay veren hükümet de Filistin halkına yönelik soykırımın suç ortağıdır.

Etnik ve dini tüm unsurlarıyla Filistin halkı, 100 yıldır yaptığı gibi bedeniyle, aklıyla ve ruhuyla kendi toprağında özgür bir halk olarak yaşamak için direnişini sürdürüyor. Tüm dünyada eşitlik ve özgürlük mücadelesinin tarafında olan bizler, koşulsuz Filistin halkının direnişinin yanındayız ve Filistin halkının tarihsel haklarını elde etmesi için de yanında olmaya devam edeceğiz.

Filistin halkının tarihsel özgürlük mücadelesini ağızlarına sakız eden devlet yetkilileri ve şirketler ise Filistinlileri yok etme amacıyla hareket eden Siyonist işgal gücüne desteğini her geçen gün arttırıyor.

Savaş suçu işleyen bir devlete yaptırım ve tecrit uygulamak yerine “özel ticareti engelleyemeyiz” bahanesine sığınmak, dökülen kana ortak olmaktır. Bu ilişkiyi kesmeme kararı politik bir tercihtir ve tarihe bir utanç vesikası olarak kaydedilecektir.

Bugün burada Ticaret Bakanlığı temsilciliği önünden çağrı yapıyoruz. Filistin halkının soykırım faillerine gıda ürünleri, askeri hammadde ve enerji kaynakları akışını derhal durdurun!

Filistin’de İşgale Son

Emekçilerin yönetmesi için…

0

Yerel seçimlerin ülke gündeminin temel başlığı olduğu bir mart ayı içerisindeyiz. Erdoğan yönetimindeki Cumhur İttifakı bütün devlet olanakları ve medya gücünü seferber ederek seçim kampanyasını başlattı. 2019’da kaybettikleri büyükşehirleri kazanmak ve seçmenden yeni bir güvenoyu alabilmek için devasa propaganda makinesi harekete geçmiş durumda.

Cumhur İttifakı parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aldığı galibiyetin avantajıyla seçimlere giriyor. Erdoğan’ın seçim kampanyası da “Eğer yerel seçimlerde bize oy vermezseniz o şehre hizmet gitmez” tehdidi üzerine kuruluyor. Bununla birlikte, Erdoğan ve müttefikleri mayıstaki seçim galibiyetlerinin bıçak sırtı bir zafer olduğunun fazlasıyla farkındalar. Cumhur İttifakı, seçmende herhangi bir umut ve heyecan yarattığı için değil, düzen muhalefetinin kitlelere güven vermeyen sinik politikası nedeniyle kazanabilmişti. Dahası, başta İstanbul ve Ankara olmak üzere büyükşehirlerde muhalefetin oyları Cumhur İttifakı’ndan fazlaydı.

Cumhur İttifakı’nın alacağı bir seçim yenilgisi hem içerideki kırılganlıkları derinleştirme hem de toplumsal muhalefetin kazanacağı özgüvenle yeni bir seferberlik dalgasını tetikleme potansiyeline sahip. Seçimlerin ardından çok daha sert bir kemer sıkma politikasına hazırlanan Erdoğan yönetimi için ise bu, yalnızca sanrılı bir kâbus anlamına gelebilir. Bu gerçekten hareketle Saray rejimi bir yandan baskı, tehdit ve manipülasyonla, diğer taraftan birtakım ekonomik ve sosyal vaatle seçimleri kazanma telaşında.

Mayıs seçimlerinde aldığı yenilginin etkisinden hâlâ çıkamamış olan düzen muhalefeti ise, bir kez daha sönük ve etkisiz bir program ve kampanyayla seçimlere giriyor. Saray rejiminin çizdiği sınırlar içerisinde hareket etmeye özen gösteriyor. 21 yıllık AKP yönetiminin sorumlusu olduğu ekonomik yıkımı ve baskı politikalarını gündeme taşımaya isteksiz ve yetersiz bir tutum alıyor. CHP büyükşehirlerde yeni seçim zaferleri kazanacak olsa bile bunun temel nedeni kendi çabalarından öte kitlelerin AKP yönetiminden bıkkınlığı ve değişim isteği olacak.

İktidarı ve muhalefetiyle düzen siyaseti böylesine çürümüşken sol, sosyalist hareketin, DEM’in ve emek örgütlerinin bu durumdan yeterince faydalanabildiğini söylemek ise oldukça güç. Bir kez daha çoğunlukla kısa vadeli hesaplar uğruna uzun vadeli hedefler rafa kaldırılıyor, dar grup çıkarları birleşik ve devrimci bir seçeneğin yükseltilmesinin önüne geçiyor. Bu nedenle bu yerel seçimlere, kâğıt üzerinde de olsa ittifakların olduğu mayıs seçimlerinden daha geri bir noktada giriyoruz.

Bu tablonun arkasında mevcut baskı ve sömürü düzeninden kopuşu esas alan bir stratejiye hem programatik hem de iradi anlamda duyulan yaygın inançsızlık yatıyor. Oysa kapitalizmden kopuş ve emeğin iktidarı meselesi belirsiz bir geleceğe havale edilecek bir ihtimal olmaktan ziyade, bugünün acil ve vazgeçilmez bir görevi olarak kavranmak zorunda. Bu ise, bugünden inşa edilmesi gereken kopuşçu ve birlikçi bir emek ittifakını hayati kılıyor.

Amacımız karamsar bir tablo çizmek değil şüphesiz. Aksine, böylesi bir emek ittifakının inşası için hiç olmadığı kadar elverişli koşullarda olduğumuza inanıyoruz. Başta TİP’in adayları olmak üzere sosyalist, emekçiden, Kürt halkından ve ezilenlerden yana adayları destekleyerek soldaki yeniden kümelenmenin içerisinde yer alıyoruz. İstanbul ve Manisa’da TİP listelerinden gösterdiğimiz adaylarla “Emekçiler Yönetmeli” şiarını yaygınlaştırmaya devam ediyoruz.

İDP olarak, emekçilerin yönetmesi için “koşulların yalnızca olgunlaşmakla kalmayıp aynı zamanda çürümeye yüz tuttuğu” tespitinde ısrar ediyoruz. Yerel yönetimler de dahil olmak üzere emekçilerin toplumsal ve siyasal yaşamın tüm alanlarını denetlemesi ve yönetmesi gerektiğine inanıyoruz. Yerel seçimler sırasında ve sonrasında, emekçilerin yönetmesinin bir hayal değil güncel bir zorunluluk olduğu anlayışını büyütmeye devam edeceğiz.

1 Nisan ve sonrası

0

Seçim sonuçları ne olursa olsun sonraki süreç ekonomik olarak çok daha zor geçecek. Acı reçete hazır. Yavaş yavaş Şimşek önderliğinde uygulanmaya başlansa da 1 Nisan ve sonrası için tüm reçete uygulanacak. Bu durumu uzun süredir vurguluyoruz. Bu saldırıların seçimsiz geçecek 4 yıl içinde uygulanması bir yana, emperyalizmle karşılıklı tavizler neticesinde “iyi ilişkiler” dönemi içinde ve onların da desteğiyle uygulanacak olması üzerine eğilmemiz gereken bir konu. Bu durum IMF’siz IMF programından IMF’li IMF programına geçiş için uygun koşulları yaratacak.

İsrail konusunda suskunluk, Mısır ile görüşme, İsveç’e NATO için TBMM onayı, ABD ile F-16 uçaklarının modernizasyonu için milyarlarca dolarlık anlaşma… Tüm bunlar sadece bir iki ay içinde gerçekleşti. Seçim sonrasında dış borç yükü askeri anlaşmalarla daha çok artacak. Her şey bir yana, 2024’te ödenecek ve çevrilecek dış borcun 227 milyar dolar olacağını belirtelim.

Daha önce yazdığımız bir yazıda şöyle demiştik: “Türkiye 2001 krizi ve ardından gelen Kemal Derviş politikalarına kadar kamu borçlanması ve bütçe açıklarıyla büyüyen bir ülke idi. Kemal Derviş’in uyguladığı IMF programıyla kamu yerine özel sektör ve hane halkı borç stoklarını artıran ve bütçe açığı yerine cari açıkla büyüyebilen bir ülke haline geldi.” Türkiye’nin emperyalizme bağımlılığının bir neticesi olarak borç ve büyüme ilişkisi iç içe geçmiş durumda. En önemli taleplerimizden birisi olan “dış borç ödemeleri durdurulsun!” talebini emperyalizmden kopuş hedefiyle her daim belirtmeye devam edeceğiz. Şirketler kâr rekorları açıklarken, dış borcun yükü hane halkı borcu olarak işçi ve emekçilerin sırtına binerken, enflasyon bir vergi gibi çalışarak alım gücümüzü eritirken taleplerimizin hayata geçmesi için ortak ve birleşik mücadele programıyla seferber olmaktan başka çaremiz yok.

Ekonomik büyüme de sınıfsaldır. “Kimin için neye rağmen büyüdük?” sorularını sorduğumuz takdirde gerçeği görebiliriz. “Kişi başına düşen yıllık ortalama gelir” (KBG) dediğimiz şey, gerçeğin önüne çekilmiş bir perde işlevi görmektedir. Nedenini hemen açıklayalım. KBG (elimizde en güncel 2021 verileri var) 9 bin 528 dolardır. Fakat bu sayı pek bir şey ifade etmez, toplumu gruplara böldüğümüzde daha net bir resimle karşılaşırız. Toplumun en zengin yüzde 20’si için KBG 22 bin 867 dolardır. Geri kalan nüfusu da yoksulluk düzeyine göre yüzde 20’lik paylara bölersek KBG sırasıyla (2. yüzde 20’lik dilim için) 9 bin 995 dolar, (3. yüzde 20’lik dilim için) 7 bin 3 dolar, (4. yüzde 20’lik dilim için) 4 bin 954 dolar, (5. yüzde 20’lik dilim için) 2 bin 858 dolar olmaktadır. Yani nüfusun yüzde 80’i için KBG ortalaması 6 bin 193 dolar ederken zenginler için 22 bin 867 dolar etmektedir. Bu makas her geçen yıl açılmakta.

Şirket kârları, borsanın yükselişi, büyüme vesaire… Tüm bunlar sermaye grupları için var. Büyümenin cebimize yansıması için tek koşul mücadele etmek. 1 Nisan ve sonrası yaşamlarımızın ipotek altına daha fazla girmemesi ve yaşam koşullarımızın iyileştirilmesi için mücadele etmediğimiz her ay ekonomi büyüse bile yaşamanın bedeli çok daha fazla olacak. Sermayenin planına karşı işçilerin ortak mücadele hattını örelim.

Manisa Şehzadeler Belediye Başkanı Adayı Deniz Kondil ile söyleşi

0

Merhaba Deniz. Önce seni tanıyabilir miyiz? Şu an nerede işçilik yapıyorsun? Daha önce hangi fabrikalarda çalıştın? Ve daha önce dahil olduğun sendikalaşma çalışmaları oldu mu?

1997’de İzmir’de doğdum. Babamın çalıştığı fabrika, sendika örgütlenmesini engellemek için taşınınca biz de Manisa’ya taşındık. Bütün öğretim hayatımı burada geçirdim, hâlâ burada yaşıyorum. Yaz tatillerinde çalıştığım bir lokantadayken, saate yarı yorgun yarı üzgün bir şekilde, kin dolu baktığımı hatırlıyorum. Paranın hiçbir zaman hiçbir şeye yetmediğini hatırlıyorum. Babamın alın yazısını yaşıyordum, yaşıyorum. Bu kaderi kabul etmek istemedim. Bunu ne ben seçmiştim ne de tek başıma yaşıyordum.

Lisede bir işçi derneğine girdim. Manisa’da Standart Profil işçileri fırtınalar estiriyordu o sıralar. Direnişlerini ziyaret ediyordum. Üniversiteyi kazandığım sene Standart Profil’de işe girdim. Seneler önce başlayan mücadeleden geriye kırıntılar kalmış, sendika hâlâ girmemişti. Benden önceki işçi ablaların, abilerin bayrağını devraldım. O da seneler sürdü. Tam oldu derken işveren anlaştığı sendikayla makine makine gezip bizi tasfiye etti. Bu durum mücadele azmimi kırmadı, aksine yükseltti.

Çeşitli fabrikalarda çalıştım. Askerden döndükten sonra Bosch’ta sözleşmeli çalışmaya başladım. Türk Metal örgütlüydü içeride. Kadrolu olabilmenin tek yolu iyi çalışmak demek isterdim ama oradaki geçer akçe Ülkü Ocakları’na yakın olmaktı. Haliyle alamadım kadroyu. Pandemi günleriydi ve fabrikalar bırakın alım yapmayı, Kod-29 ile işçileri tazminatsız çıkarıyor, ücretsiz ve süresiz izinlerle açlığa mahkum ediyordu. Yemeksepeti’ne girdim. Oradaki durum da fabrikalardan farklı değildi. Süre dayatmaları, her yerden gelen kurye ölüm haberleri, sefalet ücretleri… İstanbul’dan başlayan sendika örgütlenmesine Manisa’dan olabildiğince katılmaya çalıştık. Önce işkolumuzun usulsüzce değiştirilmesine rağmen Covid-19 aşısı hakkımızı kazandık. Patronun birkaç depoda işkolunu değiştirmeyi unuttuğunu fark edince Manisa dahil o depolarda sendikal yetkimizi kazandık. Yaptığımız eylemler (pandemi koşullarının da etkisi olacak ki) kamuoyunda büyük ses getirdi ancak firma sendikayı sindirmek için koca bir departmanı kapatıp, en azından sigortalı olan kuryeleri işinden edip, esnaf kurye modelini getirdi. Ben hâlâ Yemeksepeti’nde çalışıyorum. Oradaki mücadelemiz de sürüyor. Güvencesizliğe karşı mücadele ediyoruz, kazanılmış haklarımızı korumak için. Türkiye işçi sınıfına “Sendikanızı kabul etmiyoruz, sigortanızı da elinizden alacağız” diyenlere karşı mücadeleye devam ediyoruz.

İDP’li bir işçi olarak Türkiye İşçi Partisi listelerinden Manisa, Şehzadeler’de belediye başkanı adayı oldun. Neden bu seçimlerde aday olduğunu açıklamak ister misin?

Her şeyden önce bizim olanı geri almak için diyebilirim. İçinde bulunduğumuz ekonomik enkaz elbette yalnızca bizi etkiliyor. Sadece cebimizdeki para azalmadı. Bu dünya nimetlerinden fazlasıyla varken zaten kırıntılarla yetinen bizlere, artık en yaşamsal haklarımızdan bile vazgeçmemiz dayatılıyor. Öncesinde bahsettiğim güvencesiz çalışma altın tepsilerde sunulur oldu önümüze. Parça başı çalışma, esnek çalışma saatleri, bayramlarda çalışma derken ölene kadar yetmeyecek para için çalışır olduk. Bizlerden istenilen gerekirse okuma yazma bile bilmeden, durmak bilmeksizin kölelik ederek, sahiplerimizin muhteşem hayatlarına zarar gelmemesini sağlamak. Yemeksepeti’nde öncülerinden olduğum mücadele tam da buna karşı. İşçi sınıfına yönelik bu saldırı sadece bir firmada değil, en küçük atölyeden en büyük holdinge varana kadar mevcut. Patronların bütün dünya nimetlerinden sınırsızca faydalanıp, politik olarak bizlerin yaşamı üzerine kararlar alıp hayatlarımızı çalmasına son! Söz işçi sınıfınındır, bu dünyayı yaratanlarındır. Üreten biz isek yöneten de biz olacağız, işte bu yüzden adayım.

https://twitter.com/DenizKondil/status/1765460892596986352?s=20

Bugün Manisalı işçilerin sence en temel sorunları arasında neler yer alıyor?

Dediğim gibi artık işçilerin sorunları çok yaşamsal. Etimden budumdan artırayım, bir araba alayım gibi bir düşüncesi yok kimsenin. O devir bile kapandı. Artık insanlar ekmeğin bir lira daha ucuz olduğu yerde onlarca metrelik kuyruklar oluşturuyor. BARINAMIYORLAR! Kâğıttan yapılsa daha güvenli olacak evlere aldıklarından fazlasını ödemeye çalışıyorlar. Sokakta el ele dolaşsa belki saldırıya uğrayacak gençlere evlen demek kolay. 2024 yılında bir evliliğin maliyeti 1 milyon lira olarak hesaplanmış. Diyanetten fetva verdirmek kolay, düğün yapmayıverin diye. Yeter ki evlenin, yeni çocuklar yeni köleler getirin dünyaya. Söylemesi gerçekten kolay. Her gün biraz daha kısılıyor kombi. Evler soğuyor, porsiyonlar küçülüyor. Alınan ücretler artık ay sonunu değil gün sonunu görmüyor. Hiçbir şey yolunda değil. Herkes yarını için tedirgin. Özellikle gençlerin geleceğe dair umutları azaldıkça ve toplumsal kurtuluşun kapıları kapandıkça, çalışmanın tek başına bir şeye yaramadığını düşünmek hiç şaşırtıcı değil. Uyuşturucu ve kumar yaygınlaşıyor. İslamcı örgütler “Mahallemizde uyuşturucu istemiyoruz” diye pankartlar assa da sağa sola, sermaye bu çivisi çıkmışlığı bile bir rant ve kâr kapısı olarak görüyor. Tüm bunların karşısında yaşam mücadeleni en asgari düzeyde savunmak ve iyileştirmek için adım atsan; mesela sendikalı olsan, işçi iradesiyle yetki almış sendikanın davası mahkemelerce seneler sürüyor ve engelleniyor. İşveren sipariş ile bir sendika soksa da bu böyle. Rezil bir sözleşmeyle işçi sınıfı hiçbir şey kazanmamış oluyor. Vestel işçisi kaybediyor, Zorlu kayba uğramıyor. Her halükarda işçi sınıfı sürekli olarak yaşamından veriyor ve bizden alabilecekleri epeyce azaldı. Bunlar Manisa işçisinin, Türkiye işçisinin, dünya işçisinin asıl ve artan sorunlarıdır.

Peki bahsettiğin bu sorunlara dair senin çözüm önerilerin neler?

Çözüm basit, yalnız yol uzun ve taşlı. Bizler dünyada her şeyden herkese yetecek kadar olduğunu düşünüyoruz. Programımızın belki en özet hali şudur: Bir işi yapacaksak bunu en doğru, en kullanışlı ve insan-doğa yararına nasıl yapılıyorsa öyle yaparız. Mesela artan barınma sorununa karşı çözümümüz, öncelikle kullanılmayan evleri kullanıma açmaktır; yetersizlik halinde en doğru araziyi bulup, bu konuda en doğru kararı alabilecek uzmanlarla depreme ve soğuğa dayanıklı, insanca yaşama uygun yaşam alanları inşa etmektir. Bu işin doğrusudur ve küçücük bir çocuğa sorsanız alacağınız cevap buna yakındır. Ancak mülkiyetin ve kâr hırsının bize sunduğu hayat, olmayacak arazilere en ucuz maliyetle evler dikip, en pahalı şekilde bize pazarlamak oluyor. Bizlerin hedeflediği yönetim biçiminde tüm yetkilerimizi işçi sınıfı ve emekçi halk ile belirler ve yine bizler için en iyisini ortaya koyarız.

Sence işçi sınıfı bugün, bahsettiğin bu sorunların çözümü için nasıl bir siyasi partiye ihtiyaç duyuyor?

Eskiden etkinliklerimizde biz yüzde 99’uz diyorduk. Sayımız hâlâ aynı, dertlerimiz ortak. Toplumun yüzde 99’u bir araya geldiğinde karşısında hiçbir güç olamaz. Sermaye sınıfı ise karşısındaki gücü parçalamanın ve arasındaki farkları düşmanca derinleştirmenin yollarını arıyor. Buna uğraşıyor. Başka türlü bu dünyayı nasıl talan edebilir ki? Bizi bize düşman ediyor. İnançlarımızı, etnik farklılıklarımızı bizi birbirimize karşı düşmanlaştırmak için kullanıyor.

Unutmayalım, farklılıklarımız ancak zenginliklerimiz olabilir. Hiçbir patron aynı inanca sahibiz diye bize daha fazla para vermez, daha fazla çalıştırmaz. 1 Ocak günü İstanbul’da Filistin için AKP’nin çağrısıyla bir eylem gerçekleşti. Şehadetler getirildi, hilafet bayrakları açıldı. 2023 yılında ise İsrail ile zerzevat alışverişinde zirvede olan ülke Türkiye oldu. Bunu mümkün kılanlar, aramızdaki ayrımdan beslenenlerdir. İnançlarımızla açıkça dalga geçerek girdikleri günaha bizleri de ortak ediyorlar. Otobüslerde taşınan insan yığınları Filistin halkına yapılan zulmü lanetliyor, diğer yandan da rejimin patronu Filistin’de işlenen suçlara ortak oluyor. İşte başımızdaki tüm bu kötülüklere karşı işçi sınıfının ihtiyacı olan, ekonomideki özel mülkiyeti, anarşiyi ve ayrımcılığı ortadan kaldıracak bir parti programının altında örgütlenmektir! Bunun için Manisa Şehzadeler’deki işçi, emekçi kardeşlerimi Türkiye İşçi Partisi’ne oy vermeye ve İşçi Demokrasisi saflarında mücadele etmeye çağırıyorum.

“Emeğin yüzyılı”nda iki eğilim

0

Emekçiler, büyük bir ekonomik ve sosyal yıkımın ortasında. Türkiye tarihinin en kötü dönemlerinden biri yaşanıyor. AKP iktidarının sistematik uygulamaları sonucunda reel ücretler düştü, vergi ve kesinti yükleri arttı. Bölüşüm ilişkileri emekçiler lehine kötüleşti. GSYH’den sermaye ve emeğin aldığı pay arasındaki makas iyice açıldı. Türkiye’de en zengin yüzde 10’luk grubun geliri en yoksul yüzde 10’luk grubun gelirinin 14,2 katı düzeyinde. Diğer yanda, yüksek enflasyon ve hayat pahalılığı ile süren mücadele var. Son verilere göre en yoksul yüzde 20’lik gelir grubunun gıda enflasyonu yüzde 111,7’yi bulmuş durumda. Emekçiler, açlık sınırında bir hayata mahkûm ediliyor.

Sendikal örgütlülüğünün zayıflığı, Sendikalar Yasası’ndaki kısıtlar, işverenlerin sendikalaşmayı engelleyen pratikleri ve en önemlisi sınıf örgütlerinin acil talepler etrafında bir birleşik mücadele hattını örme konusunda çaba ve/veya niyet göstermemesi, işçi sınıfını bu saldırılara daha açık hale getiriyor. Tespit etmeliyiz ki, işçi sınıfı, sınıflar mücadelesi açısından uzun zamandır savunma hattının bile gerisine düşmüş durumda. Örgütlü gücü ve birliği zayıfladıkça, tekil örnekler ve az sayıda kısmi kazanım dışında, var olan hakları bile savunamaz durumda. Daha da önemlisi, bu koşullar altında bile bağımsız sınıf hattına dayalı ortak bir mücadelenin, bizim çokça ifade ettiğimiz biçimiyle “emek ittifakı”nın inşa edilememiş olması, işçi sınıfının gündemi belirleyebilme imkânlarını da uzun zamandır elinden alıyor.

9-10-11 Şubat’ta düzenlenen Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK) 17. Genel Kurulu bu koşulların tam ortasında ve bunun doğrudan bir yansıması olarak gerçekleşti. DİSK’e bağlı sendikaların yanı sıra meslek odaları, siyasi partiler, uluslararası işçi konfederasyonları ve işçi delegelerinin katılımıyla gerçekleşen Genel Kurul’da ana slogan “Yüzyılın emeği, emeğin yüzyılı” olarak belirlenmişti. Yönetimin ve delegelerin söz ve tartışmalarında ise öne çıkan iki eğilim oldu: Birincisi, -ağırlıklı olarak DİSK yönetiminin temsil ettiği- DİSK’in mücadele tarihine haklı referansla, bugünkü DİSK’i de mücadelenin merkezi konumuna yerleştiren, DİSK’in “vergide adalet” olmak üzere son dönem icraatlarını gündemin belirleyicisi gören, taban örgütlenmesinden ziyade “görünürlüğü” öne çıkaran, özeleştiri de yapacağız derken gelen tüm eleştirileri itinayla savuran, emeğin içinde bulunduğu durumdan şikâyetçi ama DİSK’in pozisyon ve icraatlarından memnun bir eğilim. İkincisi ise, yönetime eleştirileri farklılaşmakla birlikte, en temelde DİSK’in taban örgütlenmesinde ve mücadelesinde eksikler olduğuna dikkat çeken, üye sendikalara (baraj altı-baraj üstü) eşit davranılmadığını ifade eden ve en önemlisi DİSK’in misyonunun birleşik mücadelenin öncülüğünü yapmak olduğunu ifade eden, sınıf mücadeleci bir hattın güçlendirilmesi gerektiğini düşünen bir eğilim.

Şu an açık ki, birinci eğilim daha güçlü ve yöntemlerinin işe yarar olduğunu düşünüyor. Ancak önümüzdeki dönem sınıf mücadelesi açısından yeni olanakların mümkün kılınması, ikinci eğilimin sendikalarda işçi demokrasisi anlayışını esas alan bir çerçevede yaygınlaşabilmesi ve önüne bir ortak mücadele programını koyabilmesi ile mümkün olacaktır.

8 Mart 2024: Erkek egemen düzene karşı isyanda; yalnız değil, hep birlikte

0

Genel ve yerel seçimler kıskacında tam bir yıl geçirdik. Kadın ve lgbti+ların sorunları ve talepleri ne iktidarın ne de düzen muhalefetinin umurundaydı. Buna rağmen kadınlar kendi sorunlarının, talep ve mücadelelerinin önemsizleşmesine; geri planda kalmasına izin vermedi. Rejim ve paydaşlarının kazanılmış haklarımıza dönük saldırıları sürerken, kadın mücadelesi de hep devam etti, ediyor.

2023’ü 6 Şubat depremlerinin yarattığı büyük yıkım ile karşıladık. Halihazırda ayrımcılığa uğrayan kadınların böylesi bir afet durumunda çok daha fazla göz ardı edildiğini gördük. Barınma, hijyen ve güvenlik sorunlarından en çok etkilenenler kadınlar ve lgbti+lar oldu. Devlet, imkânlarını seferber etmek bir yana dursun pek çok yerde insanları kaderine terk etmişken; yeniden inşada en büyük rolü ise yine kadınlar oynadı. Dört duvar arasında tüm bakım işleri üstüne yıkılan kadınlar, dört duvarın bile olmadığı koşullarda katmerli bir sömürüyle karşılaştı. Toplumsal cinsiyet odaklı bir afet planına duyulan ihtiyaç, hiç olmadığı kadar yakıcı biçimde hissedildi.

Ekonomik yıkım derinleşir, emekçiler her gün daha da yoksullaşırken, bu durumdan en çok etkilenenler de yine kadınlar oldu. Güvencesiz ve esnek işlerde erkeklere oranla daha fazla çalışan, çalıştığı yerde cinsiyet temelli ayrımcılığa, tacize ve mobbinge maruz kalan kadınlar; ekonomik yıkım dönemlerinde işyerlerinde ilk gözden çıkarılanlar, işe alımlarda şansı daha düşük hale gelenler oluyor. Bu koşullar, ücretli emeğin yanı sıra ev içinde harcanan emeği de bütünüyle görünmez kılıyor.

Geçtiğimiz yıl, artan yoksulluk ve kötüleşen çalışma koşulları karşısında kadın işçilerin kararlı mücadelelerine de sahne oldu. Kadınlar Agrobay’da, Özak’ta ve başka işyerlerinde insanca yaşayacak ücret, insanca çalışma koşulları ve sendikal hakları için mücadele etti.

Kadınlar, sendikalarda ILO 190’ın imzalanması, kadın örgütlenmesinin güçlenmesi ve kadın temsilinin artması için mücadelelerini sürdürmeye de devam ediyor. Sendikalarda bağımsız kadın örgütlenmesi ihtiyacı; kadınların karar alma, denetleme, politika üretme süreçlerine eşit katılımı önemini koruyor.

Öte yandan, içinde bulunduğumuz sosyal ve ekonomik yıkım, rejim ve paydaşları tarafından aileyi güçlendirme politikaları ile örtülmeye çalışılıyor. Düzenlenen “Aile Şuraları”nda haklarımızın tırpanlanması için formüller bulmaya, lbgti+lara dönük nefreti örgütlemeye çalışan iktidar ve ortakları karşısında kadınlar “Hayatlarımız Ailenize Sığmaz” isimli bir kampanya başlattı. İstismar, şiddet ve emeğin katmerli sömürüsünü barındıran ailelere hapsolmamak için; lgbti+lara dönük ayrımcılığa son verilmesi, nefret cinayetlerinin son bulması için mücadele etmeye devam ediyoruz.

Kadın katillerinin, tacizcilerin, çocuk istismarcılarının peşini bırakmıyor; erkek şiddetine karşı cezasızlık politikalarına son verilmesi; önleyici ve koruyucu politikalar geliştirilmesi için mücadeleye devam ediyoruz. Daha 6 yaşındayken bir tarikatın müridi ile nişanlandırılan H.K.G’nin davasının da, cansız bedeni Filyos Çayı’nda bulunan göçmen öğrenci Dina’nın şüpheli ölümünün de peşine düşen kadınlar oldu. Cezasızlık politikalarının son bulması ve erkek adalet değil gerçek adalet kadar göçmen kadınlara dönük ayrımcılık ve şiddetin sona ermesi de kadın hareketinin talepleri olmayı sürdürüyor.

2023’te de parasız, koruyucu sağlık hizmetlerine erişemedik. Sağlık Bakanı tarafından 2023’ün başında müjdelenen HPV aşısı, hâlâ ulusal aşı programına alınmadı. En temel haklarımızı lüks haline getirenlere karşı mücadeleye devam ediyoruz.

Kadın özgürlük mücadelesinin sınırlanamayacağını bilen bizler, Filistinli kadınlarla ve Filistin Direnişi ile dayanışmaktan da geri durmuyoruz. Filistinli kadınların ve Filistin halkının Siyonist İsrail işgaline karşı haklı mücadelesini destekliyoruz. İç savaşta kadınların bedeninin savaş meydanına çevrildiği Sudan’dan aşırı sağ Milei hükümetinin kadın ve lgbti+ların kazanılmış haklarına saldırdığı Arjantin’e kadar tüm dünyada kapitalist hükümetlerin ve diktatörlüklerin saldırı politikalarına karşı enternasyonal kadın dayanışmasını örmeye çalışıyor, ortak sorunlarımıza çözümler arıyoruz.

Kadın mücadelesi adına geride bıraktığımız bir yıl, önümüzdeki dönemin de habercisi, biliyoruz. Emeğimize, bedenimize, hayatlarımıza ve haklarımıza dönük saldırıları durdurabilecek olansa ancak feminist mücadelemiz.

Hayatlarımızı kontrol etmek, bizleri şiddet dolu ailelere sıkıştırmak isteyen; güvencesiz, esnek işlere mahkûm eden; evde, işte emeğimizi sömüren düzene karşı, erkek-devlet şiddetine karşı öfkemizle, üzüntümüzle, korkumuzla, cesaretimizle, isyanımızla bu 8 Mart’ta da sokaklardayız! Özgürlüğümüzü kazanana dek; tek güvencemiz mücadelemiz.

Yaşasın 8 Mart, yaşasın kadın dayanışması!

Şehzadeler Belediye Başkanı adayı Deniz Kondil: “Kâr odaklı değil ihtiyaç odaklı, sermaye değil emek odaklı belediyecilik”

0

İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) ve Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) yaklaşan 31 Mart Yerel Seçimleri için kurduğu seçim ittifakı doğrultusunda çalışmalar başladı. 3 Mart Pazar günü, TİP listelerinden Manisa Şehzadeler Belediye Başkan Adayı olan Yemeksepeti Depo işçisi ve İDP üyesi Deniz Kondil’in aday tanıtım toplantısı gerçekleşti. İDP Manisa il örgütünün binasında düzenlenen toplantıya TİP Manisa İl Başkanı Mustafa Uzun, İDP Manisa il örgütü üyesi İlhan Yıldırım ve ayrıca Manisa’da TİP listelerinden Yunus Emre, Şehzadeler, Kula, Saruhanlı, Salihli ve Turgutlu belediye meclis adayları katıldı.

Toplantıda belediye meclislerinin belediyelerde yapılan yolsuzlukları, işçilerden değil patronlardan yana alınan kararları denetlemek ve açığa çıkarmak için önemli bir yer olduğu vurgulandı. Manisa’da farklı sektör ve fabrikalarda işçilik yapan belediye meclis üyesi adayları kendilerini tanıtan kısa konuşmalar yaptılar. Şehzadeler Belediyesi meclis üyesi adayı metal işçisi Halil Denkler, Telateks işçisi Yafes Oruk; Yunus Emre Belediyesi meclis üyesi adayı Vestel işçisi Mesut Kondil; Kula Belediyesi meclis üyesi adayı Vestel işçisi Mehmet Nesim Aladağ ve Sarıgöl Belediyesi meclis üyesi adayı Telateks işçisi Öner Karadağ’ın konuşmalarında Emekçiler Yönetmeli sloganı ve “Kâr odaklı değil ihtiyaç odaklı, sermaye değil emek odaklı belediyecilik” vurgusu öne çıktı. Salihli, Turgutlu ve Saruhanlı belediyelerinden adaylar İmren Akdeniz, Gökhan Çetin, İhsan İşlek, Metin Eraydın, Seher Ünver Bülbül ve Hikmet Murat Yıldırım’ın konuşmalarının ardından Deniz Kondil bir konuşma gerçekleştirdi.

Kondil’in konuşmasının tam metnini aşağıda siz okurlarımızla paylaşıyoruz:

“Burada olmanız çok kıymetli. Hayatını mücadeleye adamış olan sizlerle bu duyuru toplantısını gerçekleştirebilmek gerçekten çok kıymetli ve değerli. İçimizde farklı işkollarından ve farklı fabrikalardan arkadaşlarımız var. Termokar’dan, Vestel’den, Standart Profil’den işçiler burada. Hayatını sınıf mücadelesinin bayrağını yükseltmeye adamış insanlarla dolu bu salon. Bu gerçekten onur verici.

Türkiye İşçi Partisi’nden arkadaşlar da burada. TİP’le yaptığımız bu ortak çalışma çok kıymetli. Depremden beri bu beraberliği sürdürüyoruz zaten. Deprem çalışmasının ve genel seçimlerdeki birliğimizin bir sonucu olarak bu seçimlere de beraber katıldık.

Öncelikle bu beraberliğin önemini vurgulamak istiyorum. 31 Mart’tan sonra dört sene seçim yok ve işçi sınıfı bu dört seneyi ağır ekonomik saldırılar altında geçirecek. Bu nedenle birleşik mücadeleyi yükseltmemiz gerekiyor. Bütün fabrikalardaki, bütün işyerlerindeki yan yana gelişlerimizi artıralım. Bu sadece Türkiye İşçi Partisi’yle bizim yaptığımız bir şey olmamalı, başka emek örgütleriyle bütün fabrikalarda bütün işçilerle bir araya gelerek bu mücadeleyi verebilmeliyiz. Buradan TİP’e bir kere daha teşekkür etmek istiyorum, bu ortak mücadeleyi birlikte örebildiğimiz için.

Bildiğiniz üzere yerel seçimlere de beraber giriyoruz ve ben de Şehzadeler Belediye Başkanı adayıyım. Adım Deniz, 27 yaşındayım ve Yemeksepeti depo işçisiyim. Yemeksepeti’ndeki kuryelerin hem güvencesiz hem de sendikasız çalıştırılmasına karşı bir süredir mücadeleye devam ediyoruz ve bunun öncülerinden birisiyim.

Bizim sloganımız ‘Emekçiler Yönetmeli’. Burada yönetmekten ne kastettiğimizi açıklayayım. Yönetmek, bir bölgenin yeraltı ve yerüstü kaynaklarının nasıl organize edileceği, nasıl idare edileceği ile ilgilidir. Bunlar kimler tarafından idare edilecektir ve kimin için harcanacaktır? Sadece Manisa’da veya Türkiye’de değil, dünyanın her köşesinde bugün yeraltı ve yerüstü kaynakları sermaye tarafından yönetiliyor. Bu nedenle bizim hayatlarımız gün geçtikçe kötüleşiyor.

Burada bir örnek vermek istiyorum: İki dönemdir Manisa Büyükşehir Belediyesi Başkanı olan Cengiz Ergün, geçtiğimiz seçimlerde 229 tane vaatte bulundu ve bunların sadece 16 tanesini gerçekleştirdi. Kendisi Türkiye’nin en kötü belediye başkanlığı örneklerinden birisini sergiledi. Bu söylediğim, onun şahsıyla alakalı değil. Onun yerinde kim olursa olsun aynı şeyi yapacaktı. Bu durum, onun partisi ve programıyla alakalı.

Biz, bu kaynakları kendi hayatlarımız için seferber edebilmek için, 4-5 yılda bir önümüze gelen ve sermayenin bizi de dahil ettiği seçimlere katılarak, kendi taleplerimizi ortaya koymak istedik. Kaynakların bizim için seferber edilmesinin yollarını ortaya koyuyoruz. Bu nedenle ‘Emekçiler Yönetmeli’ dedik.

Biliyorsunuz, bir barınma sorunu yaşıyoruz. Bugün kiralarımızı ödeyemiyoruz. Hiçbirimizin bir evi yok. Oturduğumuz evler kâğıt gibi. En ufak bir depremde bu evler bizlere mezar oluyor. Biz buna engel olabiliriz. Belediyenin kaynakları ücretsiz ve içilebilir suya erişmemize de müsaade ediyor.

Bunları yapamıyor olmamızın nedeni, bu kaynakları sermaye sınıfının yönetiyor olmasıdır. Bunların tamamının emekçilerin denetimine geçmesi için, belediyelerde işçi denetimini tesis etmek için bu seçimlere katılıyoruz.

Bizim çağrımız ‘Bize oy verin’ çağrısından öte bir çağrıdır. Dediğimiz üzere, seçimden sonra çok ciddi bir saldırıyla karşılaşacağız. Var olan haklarımızı korumak, yeni haklar kazanmak için örgütlü olmak zorundayız. O yüzden oy vermenin ötesinde bir çağrı yapıyoruz: Beraber, bu işi devralalım, bu işi örgütleyelim ve ekonomik saldırılara karşı örgütlü mücadele ederek birleşik mücadeleyi yükseltelim. ‘Emekçiler Yönetmeli’ diyorum.”

8 Mart: Krizin faturasını kadın emekçiler ödememeli

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’den (İUB-DE) kadınların 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için yayımladığı bildiriyi okurlarımızla paylaşıyoruz:

Mevcut kapitalist kriz karşısında hükümetlerin işçi sınıfına uyguladığı kemer sıkma politikaları emekçi kitlelere, özellikle kadınlara ve lgbti+lara zarar veriyor. Patriyarka ve kapitalizm en çok ezilenleri daha fazla sömürerek kadınları ve lgbti+ları düşük ücretli işlere ve güvencesiz işlere mahkûm etmekte. Sosyal hizmetler, sağlık veya eğitim bütçelerinin kesilmesi, ücretlendirilmemiş yeniden üretim sürecinin yükünü artıran toplumsal cinsiyete dayalı bir şiddet biçimidir. Daha yüksek düzeyde ayrımcılığa maruz kalan göçmenler ve ırk ayrımcılığına uğrayan kesimler de ekonomik şiddete daha fazla maruz kalmakta. Önümüzdeki 8 Mart’ta sokaklarda bunu haykıracağız: Kapitalist krizin bedelini kadın emekçiler ödememeli!

Gazze ve Batı Şeria’da Filistinlilere yönelik olarak İsrail Devleti tarafından yürütülen ve ABD ile Avrupa emperyalizminin işbirlikçisi olduğu soykırım ve etnik temizliği lanetliyoruz. Siyonizm beş ay içinde çoğu kadın, çocuk ve yaşlı olmak üzere yaklaşık 30 bin kişiyi katletti. Savaş suçlarını, sivil halkın sistematik olarak bombalanmasını ve insani yardım eksikliğini lanetliyoruz. Bugün ilaç, gıda ve içme suyu kıtlığı karşısında yaşam mücadelesi veren Filistin halkıyla ve onların kahramanca direnişiyle dayanışma içindeyiz. Bu 8 Mart’ta ateşkes demek için sokaklara çıkıyoruz: Hükümetler İsrail Devleti ile siyasi, diplomatik, ekonomik ve askeri ilişkilerini kesmelidir! Filistin halkının davası feminist bir davadır!

Son yıllarda kadın ve lgbti+ hareketi grevler ve seferberlikler yoluyla hükümetlere meydan okuyarak feminist mücadelenin dördüncü dalgasında önemli zaferler elde etti. Aşırı sağcı yeni politik figürlerin patriyarkal ve dini gericiliği kendilerinde somutlaştırarak kazanımlarımıza bu denli vahşi saldırılar yöneltmesinin sebebi budur. Arjantin’de Javier Milei hükümeti, Ni Una Menos (Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz) mücadelesiyle sayesinde toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin geniş kitlelerce tanınmasına, Yeşil Dalga’nın sokaklardaki seferberliğinin bir sonucu olarak elde ettiği kürtaj hakkına ve lgbti+ topluluğunun tüm talepleriyle edindiği görünürlüğe karşı kendini konumlandıran sembolik bir örnektir. Bu durum, kadın düşmanı ve aşırı gerici Donald Trump örneğine ve onun 1970’lerde ABD’deki seferberliklerle kazanılan kürtaj hakkına yönelik saldırıları ile paraleldir. Bu yıl birçok ülkede seçimler yapılıyor ve benzer gerici programları sahiplenen adaylar bulunuyor. Bu 8 Mart’ta kazanımlarımıza yönelik saldırıları durdurmak için sokaklara çıkıyoruz: Haklarımızı geri alamayacaklar!

Tüm ikiyüzlü söylemleriyle birlikte halkçı ya da merkez sol olduğunu iddia eden hükümetler de kadınların ve lgbti+ların yaşam koşullarını iyileştirmekte başarısız oldular. Kemer sıkma ve dış borçlanma politikalarıyla feminist hareketin en acil taleplerine hiçbir yanıt üretemiyorlar. Örneğin Şili’de, Latin Amerika’nın ilk feminist hükümeti olarak kendini ilan eden Gabriel Boric, kadınlarla erkekler arasındaki yüzde 40’lık emeklilik maaşı açığını kapatmadı. Her gün dört kadının öldürüldüğü Brezilya’da, ECLAC (Latin Amerika Ekonomi Komisyonu) istatistiklerine göre kadın cinayetlerinin sayısı endişe verici. Venezuela’da ev içi emeğin bölüşümündeki eşitsizlik artmaya devam ediyor, hanelerin yüzde 54’ünde kadınlar tüm işleri tek başına yapıyor. İspanya ve Portekiz örneklerinde olduğu gibi kürtaj hakkının yıllar önce kazanıldığı ülkelerde, bu hakka özgürce ve evrensel olarak erişimin önünde giderek artan engeller var. Bu 8 Mart’ta, dış borçların ödenmesi için değil toplumsal cinsiyete dayalı şiddetle mücadele için bütçe oluşturulması talebiyle sokaklara çıkıyoruz.

Yirminci yüzyılın başlarında daha kısa iş günü için mücadele eden ve 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne ilham veren New Yorklu kadın işçileri anıyoruz. Ve bugün, tüm mücadelelerin başarıya ulaşması için seferber oluyoruz. Aynı zamanda, bu derin kapitalist kriz anında, başta yoksul emekçiler olmak üzere insanlığın yıkımı, gezegenin tahrip edilmesi ve kadınların ve lgbti+ların ezilmesi pahasına ayakta kalan kapitalist sisteme son vermezsek, ne kadar küçük de olsa hiçbir kazanımımızın uzun vadede garanti altında kalamayacağı gerçeğine dikkat çekiyoruz. İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak sosyalist feminizmi sahiplenerek, her türden sömürü ve baskının ortadan kaldırılması ve küresel çapta sosyalist toplumun inşası için patriyarkaya ve kapitalizme karşı mücadeleyi birleştirmeye çalışıyoruz. Bu görev ancak emekçilerin yönetmesiyle nihai olarak tamamlanabilir.

Filistin’de direnişe tam destek!

0

Bu sene İsrail Apartheid’ı Haftası’na, 7 Ekim’de gerçekleşen El Aksa Tufanı operasyonunun ardından Siyonist İsrail’in başta Gazze’ye yönelik olmak üzere başlattığı saldırganlığın yarattığı yıkımın atmosferinde giriyoruz. Korsan devlet İsrail’in soykırım metotlarıyla sürdürdüğü saldırılar beşinci ayı doldururken, bu saldırılarda yaralanan Filistinlilerin sayısı 70 bine ulaştı, katledilen Filistinlilerin sayısı ise 30 bine dayandı. Maalesef enkaz altında yaşamını yitiren Filistinlilerin sayısını ise hâlâ tam olarak bilmiyoruz.

İsrail uluslararası alanda yalnızlaşıyor

Bütün bu insani dramın ortasında bir yandan da Güney Afrika hükümetinin Uluslararası Adalet Divanı’nda (UAD) açtığı dava devam ediyor. İsrail’in soykırım suçlusu olduğunu iddia eden davayı Siyonist suç makinesinin suçlarını teşhir etmesi açısından önemli bulsak da 75 yıldır süren işgalin uluslararası anlaşmalara rağmen devam ettiği gerçeğini de unutmuyoruz. Esas önemli olanın ise, Güney Afrika’nın başlattığı ve birçok ülke hükümetinin de İsrail’e karşı yer almasıyla devam ettiği süreç olduğunu düşünüyoruz. Dolayısıyla bu dava İsrail’in yalnızlaşmasının bir ifadesi olarak görülebilir. ABD’yi temsilen davada bulunan Richard Visek, İsrail’in kendini savunma hakkının göz ardı edildiğini iddia ederek işgali meşrulaştırırken bir yandan da barış için iki devletli çözüm planını önerdi. Emperyalist güçlerin temsilcileri ne derse desin, Filistin halkı iki devletli çözüm planının bir yalandan ibaret olduğunu, Oslo görüşmeleri sonrasındaki süreç boyunca yaşadıklarından çıkardığı derslerle acı bir şekilde öğrendi.

İsrail Gazze’de hedeflerine ulaşamazken, ateşkes müzakereleri sürüyor

Geçtiğimiz ayki yazımızda, İsrail’in Gazze’ye yönelik başlattığı operasyonda hedef olarak belirlediği hiçbir başlıkta bir ilerleme kaydetmediğini ifade etmiştik. Bu durum ciddi oranda hâlâ geçerliliğini koruyor. New York Times’ın Amerikalı yetkililere dayandırdığı habere göre direnişin başından beri yinelediği Hamas’ın tünel ağının büyük bölümünün sağlam kaldığı düşünülüyor. Yetkililer, İsrail’in Hamas’ın askeri kapasitesini ortadan kaldırma hedefine ulaşamayacağını düşünüyor. Ayrıca işgalin defalarca kontrol altına aldığını iddia ettiği Gazze’nin kuzeyinde en az 5 bin Hamas savaşçısının hâlâ mevcut olduğu iddia ediliyor. Gazze ve Batı Şeria’da İsrail’in işgal güçlerine karşı direniş sürerken, diğer yandan da ateşkes görüşmeleri devam ediyor. 13 Şubat’ta Kahire’de gerçekleşen arabulucular aracılığıyla gerçekleşen görüşmede İsrail, Filistin direniş güçlerinin şartlarını kabul etmemişti. Direniş şartları şöyleydi: İşgal güçlerinin Gazze Şeridi’nden çekilmesi ve şeridin yeniden inşası, yerlerinden edilmiş Filistinlilerin geri dönmesi ve esir takası anlaşması. Fakat devam eden görüşmelerin sonuçlanıp sonuçlanmayacağını kestirmek kolay değil. 

Bu noktada bize düşen görev ise Filistin direnişinin kazanması ve Gazze’nin Siyonizmin mezarı olması için seferber olmaya devam etmek. Bu seneki İsrail Apartheid’ı Haftası’nda BDS Filistin İçin İsrail’e Boykot grubu öncülüğünde İsrail’le askeri, ticari vb. bütün ilişkilerin kesilmesi talebini yükseltelim. Nehirden denize özgür Filistin için uluslararası seferberliği büyütelim.

BDS Türkiye’den işgalci İsrail’le kardeş kent protokollerine iptal çağrısı

0

Filistin için İsrail’e Boykot-BDS Türkiye grubu 2 Mart 2024 tarihinde Kadıköy Belediyesi önünde “İşgal Devleti Şehirleriyle Kardeşlik Protokollerini İptal Edin” çağrısı ile bir basın açıklaması gerçekleştirdi.

“Nehirden denize özgür Filistin”, “Siyonistler yenilecek, direnen Filistin kazanacak”, “Kınamak yetmez, ticareti kes”, “İşgalciyle kardeş kent olunamaz” gibi sloganlar eşliğinde Kadıköy Belediyesi önüne yürüyüş yaparak ulaşan kitle basın açıklamasını bu noktada gerçekleştirdi. Açıklamada Filistin halkına uygulanan etnik temizliğin ilk başladığı yerlerden biri olan ve ilk Siyonist kafileler tarafından yerinden edilmiş Filistinlilerin ev ve arazileri üzerine kurulmuş olan Petah Tikva belediyesiyle kardeş kent olan Kadıköy Belediyesi’nin yanı sıra başka İsrail belediyeleriyle kardeş kent protokolleri bulunan Adana, İzmir, Antalya, Edirne, Marmaris Belediyelerine bu protokolleri iptal etme çağrısında bulunuldu.

Açıklamanın tamamını okurlarımızla paylaşıyoruz:

Basına ve Kamuoyuna

İsrail işgal ve ırk ayrımı rejiminin Gazze Şeridi’ndeki soykırım saldırıları beş aya yakın zamandır devam ediyor. Bu saldırılarda şimdiye kadar, büyük çoğunluğu sivil olmak üzere en az 30 bin Filistinli hayatını kaybetti ve 2 milyona yakın Filistinli zorla yerinden edildi.

İşgal güçleri bir yandan yüz binlerce sivilin sığındığı Refah şehrine de yoğun bir saldırı düzenlemeye hazırlanırken, diğer yandan Gazze’nin büyük ölçüde yaşanamaz hale gelmiş kuzey bölgelerinde her türlü yardım girişinden mahrum bırakılan halk, açlıkla ve salgın hastalıkla boğuşuyor. Hastanelerin büyük ölçüde devre dışı bırakıldığı Gazze’den neredeyse her gün açlıktan ölüm haberleri geliyor.

İki gün önce ise işgal güçleri bir insanlık suçu daha işledi ve Harun el-Reşid caddesinde un ve gıda dağıtımını bekleyen sivil Filistinlilerin üzerine ateş açarak en az 112 kişiyi öldürdü.

Diğer yandan süregiden saldırılar neticesinde, Filistin halkının yaşadığı tarihsel kentler işgal ordusu tarafından yok ediliyor, asırların mirası olan tarihi yapılar enkaza çevriliyor ve şehirler her türlü altyapı imkânından yoksun bırakılıyor.

Soykırım ve kentkırım süreci tüm hızıyla devam ederken, içinde bulunduğumuz mart ayı boyunca dünyanın her yerinde “apartheid haftası” kapsamında İsrail rejiminin ırkçı karakterini gözler önüne seren ve Filistin halkının varoluş mücadelesine omuz veren eylem ve etkinlikler düzenleniyor.

Bizler de bugün, bu eylem ve etkinlikler dizisinin bir parçası olarak, uzun zamandır dillendirdiğimiz bir talebi tekrar etmek üzere Kadıköy Belediyesi önündeyiz.

2009 yılındaki kuruluşundan beri, İsrail’le ekonomik, ticari, askeri, siyasi, akademik ve kültürel ilişkilerin kesilmesi, işgal, etnik temizlik ve ırk ayrımcılığı üzerine kurulu rejimin her alanda yalnızlaştırılması, tecrit edilmesi ve yaptırıma uğratılması talebini kesintisiz olarak dillendiren BDS Türkiye, Ekim ayından beri devam eden soykırım sürecinde bu taleplerini yoğunlaştırmış, tüm olanaklarıyla, tüm muhatap kişi ve kuruluşlara İsrail’le ilişkileri kesmeleri için defaatle çağrıda bulunmuştur. 

Bu çağrıların muhataplarından biri de, İsrail belediyeleriyle kardeş kent protokolleri bulunan Türkiye belediyeleridir.

Halka ve insanlığa karşı tarihte eşine az rastlanan suçlar işleyen bir “devletin” kurumlarıyla “kardeşlik” anlaşması içinde olmak utanç vesilesidir.

İsrail belediyeleriyle kardeş kent protokolleri bulunan Adana, İzmir, Antalya, Edirne, Marmaris ve Kadıköy belediyelerine bu işbirliklerini sonlandırmaları için pek çok kez çağrıda bulunduk. Birkaç hafta önce Adana Büyükşehir Belediyesi Meclisi, çağrılarımıza olumlu yanıt vererek, oybirliğiyle Beerşeba Belediyesi’yle olan protokolü iptal etme kararı aldı.

Kadıköy Belediyesi’ne ise, Filistin halkına uygulanan etnik temizliğin ilk başladığı yerlerden biri olan ve ilk Siyonist kafileler tarafından yerinden edilmiş Filistinlilerin ev ve arazileri üzerine kurulmuş olan Petah Tikva’daki belediyeyle olan kardeş kent protokolünü sonlandırmaları için resmen ve yazılı olarak talepte bulunduk.

Kadıköy Belediye Meclisi’ne, önümüzdeki hafta düzenlenecek toplantıda bu talebimizi gündeme almaları, Filistin halkının varoluş mücadelesine sırt çevirmemeleri ve işgalci ve ırk ayrımcı rejimi yalnızlaştırma çabalarımıza dâhil olmaları için bir kez daha çağrıda bulunuyoruz.

Aynı zamanda bu vesileyle, İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Tel Aviv Belediyesi, Marmaris Belediyesi ile Aşkelon Belediyesi, Edirne ve Antalya Büyükşehir Belediyeleri ile Bat Yam Belediyesi arasındaki kardeş kent protokollerinin iptal edilmesi çağrılarımızı da yineliyoruz. Resmen ve yazılı olarak yaptığımız bu başvuruların da önümüzdeki günlerde yapılacak Belediye Meclisi toplantılarında gündeme alınmasını talep ediyor ve sürecin takipçisi olacağımızı duyuruyoruz.

Son olarak, bu çağrıların olumlu karşılık bulması, onurlu bir karar alınarak kardeş kent protokollerinin iptal edilmesi, tarihe düşülen önemli bir not olacak ve Türkiye Cumhuriyeti’nin karar alıcı mercilerine, soykırım devam ederken İsrail’e yapılan gıda ihracatı başta olmak üzere her türlü ihracat ve lojistik desteği sonlandırması için bir çağrı niteliği taşıyacak ve örnek teşkil edecektir.

İşgalle kardeşlik olmaz!

Filistin’e özgürlük, İsrail’e boykot!

BDS Türkiye

Arjantin’de genel grev Milei’yi süpürdü

0

Arjantin’deki duruma dair son yazımızı “Milei’nin iktidarını ve kararnamedeki maddeleri uygulayıp uygulayamayacağını belirleyecek olan şey başta 24 Ocak genel grevi olmak üzere işçi sınıfının ve halkın seferberliği, onların kararlı mücadelesi olacak,” cümleleriyle bitirmiştik. Tam da değindiğimiz gibi 24 Ocak genel grevi ve onun etrafında örülen Arjantin halkının seferberliği başkan Milei’nin kemer sıkma ve baskı paketini püskürttü.

Milei her ne kadar torba yasasının Kongre’de onaylanması için merkez sağ ve Peronizmin bir kısmı ile anlaşsa da genel grev ve seferberlikler burjuva muhalefetin bu ihanetine ket vurdu ve geri adım atmaya zorladı. Sonuç olarak, yasa paketi Kongre’de reddedildi.

Ülkenin emekçileri için ekonomi her geçen gün daha da kötüye gidiyor. Son verilere göre Arjantin nüfusunun yüzde 57,4’ü yoksulluk sınırının altında yaşamını sürdürüyor. Milei’nin görevi aldıktan sonra ülkenin para birimi pesoyu dolara göre devalüe etmiş olması bu durumu her geçen gün ilerletmekte ve enflasyonu baş edilemez bir seviyeye çıkarmakta.

Milei, yoksulluktan ve hayat pahalılığından şikâyetçi olanlara “bu çileli yolun sonu aydınlık” diyor. Fakat Arjantinli emekçiler bu sözleri daha önce Radikaller’den ve son devlet başkanı Peronist Alberto Fernandez’den de defalarca kez duydular. Bahsedilen o “aydınlık”, Arjantinli emekçileri ve ülke ekonomisini emperyalizme finansal olarak daha da bağlayan IMF ile yapılan borç anlaşmaları ile son buldu.

Öbür taraftan emek cephesinde mücadeleler sürüyor. Kamu emekçilerinin sendikalarından birisi olan ATE, yeni hükümetin kemer sıkma politikalarına ve işten çıkarmalara karşı ulusal bir grev çağrısında bulundu.

Ülkenin en büyük sendikal konfederasyonu CGT’nin yönetimi ise mücadeleden geri adım atmak için fırsat kolluyor. Son yaptıkları açıklamalara göre işçilerin yaklaşık yüzde 30’unun ücretlerinde değişiklik yaşandı. CGT, ücretlerdeki bu artışı yetersiz olarak nitelese de tabandan gelen basınca direniyor ve 24 Ocak’a giden süreçte de olduğu gibi kitleleri ileriye taşıyacak adımları atmaktan uzak duruyor.

İşçilerin ve Solun Cephesi-Birlik (FIT-U) bileşenlerinden Sosyalist Sol (IS), Milei’ye karşı bugüne kadar verilen mücadelenin artarak devam ettirilmesi çağrısında bulunuyor. Bu yolda 24 Ocak grevi için oluşturulmuş işyeri komitelerine, mahalli örgütlenmelere, kültür emekçilerinin örgütlenmelerine, mücadeleci sendikal akımlara ve sosyalistlere ulusal bir mücadele planı oluşturulması ve bu programın etrafında kitleleri seferber etmek için 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne ve son askeri darbenin yıldönümü olan 24 Mart’a çağrı yapıyor.

Belediyeleri neden emekçiler denetlemeli ve yönetmeli?

0

2023 seçim sonuçlarının ardından birçok ittifak dağılmış veya ağır çatlaklar oluşmuş durumda. Özellikle muhalefet seçimlere oldukça parçalı bir şekilde girecek. Bu durum, 2019’da kazanılan belediyelerin birçoğunun Saray rejimi tarafından kazanılması olasılığını doğuruyor.

İttifaklar ne kadar dağılmış olsa da yerelde birbirinden bağımsız anlaşmalar yapılmakta. Birçok parti anlaşma masasına oturmuş durumda. Bu seçimin özellikle kilit partileri arasında DEM ve YRP olduğu görülmekte. AKP, Yeniden Refah ile anlaşmaya çalışsa da son durumda görünen bir anlaşma olmayacağı. CHP ise milliyetçi söylemi sahiplenmekle birlikte DEM ile seçim ittifakı kurma çabasında. Açıktan bir şekilde belediyeler arasında bir bölüşme olmasa da çıkarılan adayların pasifliği veya adaylar için güçlü bir çalışma yapılmaması bazı noktalarda anlaşıldığının göstergesi.

Belki çok belirgin olmasa da sürecin önemli aktörlerinden biri de Türkiye İşçi Partisi. Düzen partilerinden kopuşun yöneldiği adreslerden birisi de şüphesiz TİP. Milletvekili seçimlerinde 1 milyona yakın oy alarak TİP, sosyalist bir programın kitleler nezdinde karşılık bulabileceğini ortaya koymuştu. Yerel seçimlerde de TİP’in bu başarısını devam ettireceğini öngörebiliriz. İDP olarak biz de bu sürecin bir parçası olarak, Mayıs seçimlerinde olduğu gibi TİP listelerinden işçi, emekçi adaylarımızla seçim çalışmalarına dahil oluyoruz. Seçim çalışmamızı milletvekilliği ve cumhurbaşkanlığı seçiminde de kullandığımız Emekçiler Yönetmeli şiarı ile örmeye çalışıyoruz. Adayların emekten ve emekçiden yana kimseler olması gerektiğini ve özellikle mücadeleci işçilerin aday gösterilmesi gerektiğini söylüyoruz. Buradaki niyet, adayın kazanmasından çok doğru olan politikaların sınıf ile buluşmasını hedeflemektir.

Öte yandan TİP, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde olduğu gibi CHP’ye tabiri caizse açık çek vererek birçok yerde aday çıkarmayacağını ilan etti. Aday tercihlerinin CHP’ye zarar vermeyecek bir biçimde, yani CHP’nin çok güçlü olduğu veya çok güçsüz olduğu yerlerde olması da bu sebepten kaynaklanıyor. TİP’in Ankara, İzmir ve İstanbul Büyükşehir Belediyeleri gibi oldukça önemli şehirlerde aday çıkarmamasının arkasında yatan politik gerekçenin Saray rejimini zayıflatma isteği olduğunu anlasak da bu görüşü paylaşmıyoruz. Çünkü Saray rejiminin gerilemesinin yolunun işçi sınıfının bağımsız hattının inşasından geçtiğini düşünüyor ve bu eksende yerel seçimlerden faydalanılmasının oldukça kıymetli olduğunu düşünüyoruz. Yani İşçi Demokrasisi Partisi’nin bildirisinde de vurguladığımız gibi “işçi ve emekçilerin her zaman kendi bağımsız programlarıyla seçimlere katılarak düzen partilerine alternatif oluşturmaları gerektiğini” savunuyoruz.

Seçimlerin işçilerin zihnindeki en önemli yansımaları genelde seçim öncesi maaşlara yapılan zamlar ve seçimin geçmesinin hemen arkasından akaryakıt, gıda fiyatları, vergi, fatura vb. her şeye gelen zamlar ve hayat pahalılığındaki artış oluyor. Sistem partileri adaylarını emekçilerden yana politika izleyen kişiler yerine sermayeden, çeşitli çıkar gruplarına hizmet eden kişilerden seçiyor. Emekçi halkın onca itirazına rağmen Lütfü Savaş’ın adaylığında ısrarcı olan ve geri adım atmayan CHP bunun en önemli örneklerinden. 

Belediyelerin yönetiminde işçilerin sömürüldüğü sistemi destekleyenlerin değil, işçilerin bizatihi kendilerinin olması gerektiğini söylüyoruz. Bu adayların göstermelik bir şekilde öne sürülmelerini değil gerçekten devrimci politikalar ile donatılmış bir program çerçevesinde geliştirici ve değiştirici olmaları gerektiğini düşünüyoruz. Burada bizim için kritik olan işçilerin siyasete doğrudan, kendi sorunlarının çözümleri için kendi sınıflarından, birlikte mücadele ettikleri insanlarla dahil olmasıdır. Çünkü bizce bütün mesele şöyle özetlenebilir: İşçinin sorununu işçi çözer.

Hindistan’da çiftçiler sözünü tutmayan Modi hükümetine karşı ayaklandı

0

Hindistan’da çiftçiler, 2021 yılında tarım reformunun iptal edilmesinin ardından Modi hükümetinin verdiği sözleri tutmaması üzerine tekrar protestolara başladı. 2021 yılında pazar ve fiyat kontrolünü yıkmayı, devlet denetimi ve desteğini ortadan kaldırmayı ve çiftçileri topraksızlaştırmayı amaçlayan reform karşısında başka sektörlerin de destek verdiği en uzun soluklu çiftçi ayaklanmalarından biri gerçekleşmişti. On üç ay süren bu büyük ayaklanma hükümete geri adım attırmıştı ve yasa geri çekilmişti. Ancak çiftçiler bununla yetinmemiş; tüm ekinler için asgari destek fiyatının yasal olarak garanti altına alınmasını ve protestolara katılan çiftçiler hakkında açılan davaların düşürülmesini talep etmişlerdi. Modi hükümetinin sözünü tutmaması üzerine 13 Şubat günü çiftçiler tekrar ayaklandılar; traktörlerle, kamyonlarla ve yürüyerek yola çıktılar. Çiftçiler ayrıca borçlarının silinmesini, gelir garantisi, emeklilik maaşı ve 2021 protestolarında katledilenler için adalet de talep ediyor.

Hükümet, Haryana ve Pencap sınırında toplanan çiftçilere polis, asker ve paramiliter güçleriyle ağır şekilde saldırıyor. Haryana’daki polis saldırısında 24 yaşında bir çiftçi hayatını kaybetti, onlarca da yaralı var. Çiftçilerin başkent Yeni Delhi’ye girişini engellemek için eyalet sınırlarına barikatlar ve dikenli teller yerleştirildi ve toplanma yasağı getiren Ceza Kanunu Madde 144’ü uygulamaya kondu. Yaklaşan seçimlerin öncesinde yeni bir seferberlikten çekinen hükümet, ayaklanmayı sönümlemek için bakliyat, pamuk ve mısır için asgari destek fiyatı ve beş yıllık satın alma anlaşması teklif etti. Tüm ekinler için yasal garanti isteyen çiftçiler ise bu geçici çözümü reddederek tüm talepleriyle protestoları ve Yeni Delhi’ye yürüyüşü sürdürmeye karar verdi.

Asgari destek fiyatı, çiftçinin korunması için merkezi hükümet tarafından belirlenen asgari fiyat güvencesi anlamına geliyor ve çiftçiyi piyasadaki dalgalanmalarına karşı koruma işlevi görüyor. 1960’lı yıllarda başlayan uygulama şu anda sadece buğday ve pirinç için geçerli. İklim krizinin aşırı sıcaklık ve artan kuraklık gibi etkilerinin yanı sıra artan yakıt ve gübre fiyatlarıyla karşı karşıya olan çiftçiler, Modi hükümetinin burjuvazinin çıkarına olan uygulamalarıyla daha da ağır koşullara mahkûm ediliyor. En zengin yüzde 1’in ülke servetinin yüzde 40’tan fazlasına sahip olduğu Hindistan nüfusunun neredeyse üçte ikisi tarımla geçinmekte. Çiftçi ayaklanması, ülke nüfusunun çoğunluğunu oluşturan tarım emekçileri için insan onuruna yaraşır bir yaşam mücadelesi demek.

Emekliye 3 bin lira bayram harçlığının anlamı: Hak değil muhtaçlık politikası!

0

Bilindiği üzere emekliye ikramiye ödemesi ilk olarak 2018 yılında 1000 lira olarak başladı. İki dini bayramda toplamda 2 bin lira veriliyordu. Başlama nedeni Kılıçdaroğu’nun ilk kez 2015 yılında dile getirdiği “Sözüm söz, ilk Ramazan Bayramı’nda, Kurban Bayramı’nda emekliye birer maaş ikramiyeyi vereceğim” talebiydi. Yerine getiren Kılıçdaroğlu değil seçimleri kazanan Erdoğan oldu.

Oldu ama Erdoğan’ın nedeni ikramiye talebini doğru bulması ya da benimsemesi değildi. Yıllar içinde maaşları asgari ücretin de altına düşen emeklilerin Kılıçdaroğlu’nun dile getirdiği talebe ilgisiydi. Seçimi kaybetme korkusuyla Erdoğan bir bakıma emekliye ikramiye ödemeye mecbur kaldı. Tabii Erdoğan Kılıçdaroğlu’nun dile getirdiği birer maaş ikramiye yerine 1000 lira verdi. 2018’de asgari ücret 1603 liraydı. 1000 lira ikramiye asgari ücretin yüzde 62’sine denk geliyordu.

Erdoğan emekliye ikramiye ödemeye mecbur kaldı ama aradan geçen altı yılda 1000 lira ancak 2 bin liraya yükselebildi. Çünkü Erdoğan’ın iktidarı hak değil muhtaçlık üzerine kurulu. Erdoğan’ın son müjdesi, 2 bin lira olan emekli ikramiyesini 3 bin liraya çıkarmak oldu. Oysa ilk ödenmeye başlandığında asgari ücretin yüzde 62’sine denk gelen ikramiye 2018’deki değere göre en az 10 bin 540 lira olmalıydı. Kılıçdaroğlu’nun ilk talebi referans alınırsa asgari ücrete denk olup 17 bin lira ödenmeliydi.

Kısacası Erdoğan seçimi kaybetme korkusuyla mecbur kalıp uygulamaya soktuğu emekliye ikramiye ödemesini altı yıl içinde harçlık haline getirdi. 3 bin lira bugün asgari ücretin sadece yüzde 17,5’ine denk gelmekte. Bir bakıma emekliye ikramiyenin adı kaldı. Bugün 3 bin lira müjdesinin verilme nedeni de malum: 31 Mart yerel seçimleri! Erdoğan yine bir seçim öncesi, 2019’da kaybettiği İstanbul, Ankara gibi büyükşehirleri geri alabilmek için kesenin ağzını açmış gibi yapıyor. Komik olan ise 2024 yılını iktidarın emekli yılı ilan etmiş olması.

Emeklilerin ve tüm emekçilerin bu derece aşağılamaya ve onur kırıcı davranışa maruz kalması kuşkusuz gerçekten mücadeleci bir muhalefetin eksikliğinden kaynaklanıyor. En düşük emekli aylığı asgari ücret seviyesinde olmalı. Asgari ücret yoksulluk sınırının üzerine çıkmalı. Emekli ikramiyeleri asgari ücret seviyesinde ödenmeli.

Finlandiya’nın sağcı hükümetine işçiler grevle yanıt veriyor

0

Finlandiya’da ilk turu 28 Ocak, ikinci turu ise 11 Şubat’ta gerçekleşen başkanlık seçimlerini yüzde 3,2’lik bir farkla merkez sağcı Ulusal Koalisyon Partisi’nin adayı Alexander Stubb kazandı. Geçen yılki parlamento seçimlerinin sonucunda da aşırı sağcı Finler Partisi’nin dahil olduğu, merkez ve sağ parti ağırlıklı bir koalisyon hükümeti kurulmuştu.

Finlandiya, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin NATO emperyalizmini güçlendirmeye nasıl yaradığının en çarpıcı örneklerinden biri. Rusya’yla komşu olan ülke, işgalden sonra tarihsel “tarafsızlığını” bozarak NATO üyesi olmuştu. İki yılı dolduran işgal hâlâ ülkenin başlıca gündemlerinden biri. Başkanlık seçimlerinin galibi Stubb, NATO’ya olan desteğiyle biliniyor ve Finlandiya’nın NATO içerisinde belirleyici bir rol oynamasını hedefliyor.

Hükümetin bir başka gündem konusu ise, yeni bir çalışma reformuyla ekonomik krizin faturasını emekçilere kesmek. Çalışma Bakanı Arto Satonen, reformun “işsizliği ve kamu borçlarını azaltmak için gerekli olduğunu” savunarak bu niyeti açıkça beyan ediyor. Reforma karşı bir süredir grev ve protestolar düzenlenmekte. Son olarak, Stubb’un seçimleri kazanmasının hemen ardından, 14-16 Şubat tarihlerinde tüm ülkeyi felç eden bir grev düzenlendi. Greve ulaşım, eğitim ve sağlık gibi farklı sektörlerden 100 binin üzerinde işçi katıldı.

Kemer sıkma planları arasında ücretsiz hastalık izni, işsizlik maaşlarını kesmek, konut yardımlarını azaltmak ve toplu sözleşme görüşmelerinde işçi sendikalarının rolünü azaltmak gibi uygulamalar yer alıyor. Bir benzerini geçen yıl İngiltere’de gördüğümüz grev yasakları da hükümetin gündeminde. Hükümet; mahkemenin politik bir grevi yasadışı bulması durumunda greve katılan işçilere para cezası kesmeyi (200 avro), grevleri 24 saatle sınırlandırmayı ve “orantısız” dayanışma grevlerini yasaklamayı amaçlıyor.

Bugün Finlandiya’da yaşananlar, Batı emperyalizmi ve NATO’yla işbirliğinin demokrasiyi güçlendireceği tezini bir kez daha çürütüyor. Dahası, “sosyal devletin” emekçilerin haklarının korunmasının garantisi olmadığını da gözler önüne seriyor. Güvencesizliğe ve örgütsüzlüğe itilmeyi reddeden Finlandiyalı emekçilerin sosyal ve ekonomik haklarının tek garantisi, kendi örgütlü güçleri ve mücadeleleri olmayı sürdürüyor.

Ukrayna’da Rus işgali iki yılı doldurdu

0

2024 yılının şubat ayında Ukrayna’nın işgali iki yılı geride bırakmış oldu. Bilindiği üzere 24 Şubat 2022’de Putin’in öncülüğünde Rus yayılmacılığı Ukrayna’yı işgale girişti. Üçüncü yılına giren savaşın son durumuna göz atarsak Ukrayna’nın büyük ümitlerle bahar ayında başlattığı karşı atak hedeflerine pek ulaşmış değil. Rusya’nın saldırılarına karşı beklenenden çok daha fazla bir şekilde cevap vermeyi başaran Ukrayna, işgal edilen topraklarını geri almakta zorlanıyor. Mevcut tabloda her iki taraf da Dinyeper Nehri’ne sıkışmış gözüküyor.

İşgal nasıl meşrulaştırılmaya çalışılıyor?

Ukrayna ulusu diye bir kimliğin var olmadığını iddia edecek kadar ileri giden Putin oligarşisinin işgali gerekçelendirdiği en temel argümanı Donbass bölgesindeki Donetsk ve Lugansk’ta yer alan sahte cumhuriyetlerin Rusya’ya bağlanmasıydı. Gerçekte ise bu bölgeler, Rus emperyalizminin Ukrayna topraklarındaki “anklavları”, dolayısıyla bu bölgelerin bizce kendi kaderini tayin hakkı söz konusu olamaz. Bir başka deyişle Donbass bölgesinin kendi kaderini tayin hakkını savunmak korsan devlet İsrail’in başkenti Tel Aviv’in kendi kaderini tayinini savunmaktan farksız olacaktır. Dolayısıyla biz bu savaşın bir işgal olduğunu ve Rus şovenizmine karşı Ukrayna’nın zaferinin desteklenmesi gerektiğini öne sürüyoruz.

Ukrayna halkının direnişini destekliyoruz

Peki Ukrayna’nın zaferinden kastımız Zelenski’nin kazanması mı ve sosyalistler olarak bir burjuva hükümeti olan Zelenski’yi ve emperyalizmin en büyük askeri örgütü olan NATO’yu mi destekliyoruz? Bu soruların cevapları elbette hayır. Bu noktada da yine Filistin davasının örneğine başvurabiliriz. Yani Filistin direnişinin liderliğini Hamas gibi siyasal İslamcı bir partinin çekmesine rağmen direnişe nasıl destek veriyorsak, Ukrayna’nın Rusya’ya karşı direnişini de önderliğinden bağımsız bir şekilde, yani Zelenski ve NATO’ya politik olarak destek vermeksizin askeri olarak destekliyoruz. Bunun sebebi ise Filistin direnişinin kazanmasının yani Siyonist İsrail’in askeri yenilgisinin; emperyalizmin aleyhine ve dünya emekçilerinin lehine sonuçlar doğuracak olması. Ukrayna’nın Rus işgalini durdurmasının dünya emekçilerinin lehine olacağını düşünüyoruz ve gerici İran rejimi tarafından silahlandırılan Filistin direnişini desteklediğimiz gibi emperyalist AB ve ABD tarafından silahlandırılan Ukrayna’nın da zaferini istiyoruz.