Ana Sayfa Blog Sayfa 22

Sputnik’te grev kararlılıkla sürüyor

0

İşçi Demokrasisi Partisi olarak Sputnik’te sendikalaştıkları için işten atılan işçileri, grevlerinin 56. gününde ziyaret ettik. Sputnik’te çalışan gazeteciler ekonomik krize karşı daha iyi şartlar için bir yıl kadar süren bir örgütlenme çalışması sonrası Türkiye Gazeteciler Sendikası’nda (TGS) örgütlenmiş ve bakanlıktan yetkiyi alarak toplu iş sözleşmesi görüşmelerine başlamışlardı. Ancak birkaç görüşme sonrası işverenin tutum değiştirmesi sonucu işçiler grev kararı almış, Sputnik tarafı ise bu karara 24 sendikalı işçiyi işten atarak cevap vermişti. İşçiler grevi erkene alarak o tarihten bugüne mücadelelerini sürdürüyor.

İşverenin sendikaya karşı saldırıları, grev çadırının işyeri önünden uzaklaştırılmaya çalışılması, grev kırıcılar, işveren lehine hukuki ve bürokratik süreçler olsa da işçiler mücadelelerini sürdürmekte kararlılar. Bu kararlılığın arkasında örgütlülüğün gücü ve insanca yaşamak için verdikleri mücadelenin haklılığı yatıyor. Ayrıca burada elde edilecek bir zaferin, başta gazeteciler olmak üzere, işçiler arasında bir örnek teşkil edebilecek olması da grevin devamlılığında işçiler için önemli bir motivasyon kaynağı.

Sputnik işçileri tıpkı Agrobay, Trendyol ve daha birçok işyerindeki işçi gibi daha iyi bir ücret ve daha iyi çalışma koşulları için anayasal hakkı olan sendikalaşmaya gittiler ve hukuksuzca işten atıldılar. İşe geri alınma, istedikleri sendikada örgütlenme ve daha iyi çalışma koşulları talepleri karşılanana kadar mücadeleye devam edecekler.

Sputnik grevinin sadece grevdeki işçilerin değil hepimizin mücadelesi olduğu gerçeğini en güzel gösteren olaylardan biri, grev çadırında otururken yoldan geçen otobüs şoförlerinin, belediye işçilerinin, inşaat işçilerinin ve birçok emekçinin kornalarla verdikleri destek olabilir.

***

Editörün önerileri:

Kıdem tazminatına yönelik tüm müdahalelere hayır!

0

Emekçilerin kazanılmış haklarının gaspına yönelik dönem dönem söylemlerde bulunan rejim, son olarak gözünü tekrar kıdem tazminatına dikti. Emekçilerin ürettiği servet, “Nas” politikalarının gölgesinde sermaye için oluşturulan araçlar vasıtasıyla patronlara transfer edilmiyormuş, emekçiler enflasyon karşısında ezilmiyormuş gibi tavan ücret uygulamalarıyla kuşa dönen kıdem tazminatı kaldırılmak isteniyor. Yani fatura yine emekçilere kesilmek isteniyor.

Neredeyse tüm ömrünü sermayeye hasretmek zorunda kalan emekçiler ise patronların Kod-29 bahanesiyle halihazırda “tazminatsız” olarak işten çıkarılıyor ve haklarına ulaşmak adına yasal yollara başvurmak zorunda kalıyor.

Dava açmadan evvel bir ay sürecek arabuluculuk müessesine başvurmak zorunda olan emekçiler ya yıllar süren dava süreci yüzünden bir an önce haklarına ulaşmak için bir kısım haklarından feragat ederek patron ile anlaşmak zorunda kalıyor ya da patronun gülünç teklifini reddetmek durumunda kalıyor.

Arabuluculukta anlaşılamaması halinde açılabilen dava 1,5-2 sene sürüyor. Nihayet haklarına ulaşacağını düşünen emekçinin karşısında bu sefer “icranın geri bırakılması” müessesi var. Patron karara itiraz ederek bu müesseseyi işletiyor ve 2-2,5 sene sürecek istinaf sürecini, bu sürece ek olarak şartları oluşuyor ise 1-1,5 sene sürecek temyiz sürecini başlatıyor. Toplamda 4,5-5 sene süren bu süreçte patron yalnızca karara itiraz edip teminat göstererek emekçinin haklarına kavuşmasını engelliyor. Tüm bu yargı sürecinin uzunluğu yetmezmiş gibi emekçiler bir de itiraz süreçlerinde kararın çeşitli nedenlerle bozulup bir önceki sürecin yeniden başlama riski ile karşı karşıya. Gerçek enflasyona oranla çok düşük faizler işletilen tazminata uzun seneler sonrasında ulaşan emekçinin hakkı ise yüksek enflasyon karşısında yine kuşa dönmüş oluyor. Mevcut yasal düzenlemeleri kendisine kalkan olarak kullanan patronun cebinden günün sonunda gülünç tazminatlar çıkıyor. Dolayısıyla kıdem tazminatı zaten kısmen gasp edilmiş oluyor.

Emekçilerin kazanılmış haklarının kâğıt üzerinde kalmasına sebep olan bürokratik zorluklar üzerine kıdem tazminatına yapılan saldırılar, kaynakların emek eksenli dağıtımına ket vurmakla birlikte keyfi işten çıkarmaların önünün açılmasına da hizmet ediyor.

Kıdem tazminatı bürokratik yollarla zaten kısmen erişilemez hale gelmişken; açıklanan Orta Vadeli Ekonomik Plan içinde yer alan Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi’ne ilişkin düzenleme de kıdem tazminatı tartışmalarını derinleştirmiş durumda. Emeklilik ile bağlantı olarak yapılması öngörülen düzenlemeler ile emekçilerin en önemli güvencelerinden biri olan kıdem tazminatının fiilen gaspı hedeflenmektedir.

Emekçiler olarak kıdem tazminatına yönelik saldırılara derhal son verilmesini, kıdem tazminatının şarta bağlı olmaktan çıkarılmasını, bu konudaki yargı süreçlerinin hızlı bir şekilde sonuçlandırılmasını, işçilik alacaklarına kavuşmayı geciktiren düzenlemelerin kaldırılmasını ve son 40 yılın en düşük seviyesine gerileyen kıdem tazminatı tavanının gerçek enflasyon oranında derhal güncellenmesini talep ediyoruz. Bu doğrultuda tüm emekçi örgütlerin seferberliğinde bir mücadele hattının kurulması acil ihtiyacımız!

Filistin halkının direnişinin zaferi için! Siyonist devletin katliamlarına son!

0

Filistin direnişinin 7 Ekim cumartesi günü Hamas öncülüğünde Gazze Şeridi’nden İsrail’e binlerce roket fırlatarak gerçekleştirdiği büyük saldırı dünyayı şok etti.

Bu sürpriz saldırıda Filistin direnişi, İsrail’in güney sınırındaki 25 farklı noktaya milislerle birlikte karadan sızdı. Filistinli direnişçiler 100’den fazla sivil ve askeri personeli rehin aldı. İsrail’de 200 kişinin öldüğü ve binlerce kişinin yaralandığı tahmin ediliyor. Görüntülerde Filistinli milislerin bir İsrail tankını yaktıkları ve içindekileri alıkoydukları, İsrail ordusundan ele geçirdikleri askeri araçlarla Gazze Şeridi’nde halk toplulukları arasında ilerledikleri görülüyor. Böyle bir şey daha önce hiç yaşanmamıştı.

İsrail, özellikle de aşırı sağcı Netanyahu hükümeti, tarihinin en aşağılayıcı saldırılarından birine maruz kaldı. Silahları ve teknolojisiyle övünen Siyonist işgalci aygıt ağır bir darbe aldı. Tüm istihbarat ve güvenlik birimleri başarısız oldu. Demir Kubbe ve Davut’un Sapanı’ndan anti balistik füze sistemlerine kadar savunma sistemleri etkisiz kaldı. İsrail’in hava savunma sistemleri o kadar sofistike ve başarılı olarak anılıyordu ki Finlandiya ve Almanya bile bunları İsrail’den satın almıştı.

Bu başarısızlık sadece iki nedenle açıklanabilir: 1) Netanyahu’nun, İsrail halkının haftalık kitlesel eylemleriyle reddedilen ve güvenlik ve askeri güçleri bile bölen bir yargı reformunu hayata geçirmek istemesinden bu yana işgalcilerin yaşadığı akut siyasi kriz ve 2) 75 yıldır apartheid devletine karşı mücadele eden Filistin direnişinin olağanüstü ve sarsılmaz gücü ve kitleselliği.

Gazze Şeridi’nden gelen bu beklenmedik saldırı, 1948 ve öncesinden bu yana Gazze’de, Batı Şeria’da ve İsrail Siyonizmi tarafından işgal edilen tüm topraklarda genç, yaşlı, çocuk ve kadınların öldürülmesinden her gün acı çeken Filistin halkının öfkesi karşısında verilen doğal bir tepkiden başka bir şey değildir. Topraklarının çalınmasından, zeytin ağaçlarının yakılmasından, evlerinin yıkılmasından, araçlarının yakılmasından ve İsrail’in Gazze ve işgal altındaki topraklarla olan sınırlarında kurduğu kontrol noktalarında her türlü taciz ve aşağılanmadan Filistin halkı bıkmış durumda. Gazze Şeridi, nüfusun büyük bir kısmının yoksulluk seviyesinin altında yaşadığı, İsrail’in vahşi ablukası altındaki bir “açık hava hapishanesi” konumunda.

2023 yılında şu ana kadar 38’i Batı Şeria’da, 6’sı Gazze’de olmak üzere 44’ü çocuk 250 Filistinli öldürüldü. Son iki yılda İsrail askeri güçleri tarafından rekor sayıda Filistinli öldürüldü.

Batı Şeria’da, güvenlik güçleri tarafından desteklenen (ve Netanyahu’nun aşırı sağcı hükümeti tarafından teşvik edilen) silahlı yerleşimciler her gün Filistinlileri öldürüp mülklerine saldırırken, evleri yıkılan Filistinlilerin yerlerinden edilmesiyle etnik temizlik hız kesmeden devam ediyor.

Son birkaç gün içinde yerleşimcilerin ve Siyonist ordunun saldırıları yoğunlaştı. Aşırı sağcı ve aşırı dinci örgütler tarafından desteklenen düzinelerce yerleşimci, son beş gün içinde işgal altındaki Doğu Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksa’ya zorla girdi. Bu cami, Müslümanlar için dünyanın en kutsal üçüncü mekânıdır.

Bugünkü saldırı, soykırımcı Siyonist İsrail devletinin onlarca yıldır işlediği suç ve soykırıma karşı Filistin halkının kendini savunma meşru hakkının ifadesinden başka bir şey değildir.

Bunun karşısında ABD emperyalizmi, Avrupa Birliği, dünyanın farklı burjuva hükümetleri ve büyük medyadan oluşan kutsal bir ittifak kuruldu ve Filistinli milisler terörist olarak damgalandı. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, eylemi “anlamsız” ve “terörizm” olarak nitelendirirken, ırkçı ve soykırımcı İsrail varlığının “kendini savunma hakkı olduğunu” söyledi. Biden, Netanyahu ile temasa geçti ve ona “İsrail’in kendini savunmak için ihtiyaç duyduğu her şeye sahip olacağını” söyledi. Sahte “solcu” Lula bile Filistinlilerin eylemlerini “terörizm” olarak kınamak ve İsrail’i savunmak için utanç verici bir şekilde ortaya çıktı.

Terörist olan yetmiş yılı aşkın bir süredir Filistinlilere baskı uygulayan ve etnik temizlik yapan apartheid devleti, işgalci ve ırkçı Siyonizm yani İsrail’dir. Filistin direnişinin eylemleri terörizm değil, topraklarının, yaşamlarının ve onurlarının meşru savunmasıdır.

Şimdi Amerikan ve Avrupa emperyalizmi tarafından desteklenen Netanyahu, Gazze Şeridi halkını açıkça bombalayarak ve yeni bir kara işgali tehdidinde bulunarak yeni bir kirli savaş ilan ediyor.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE), topraklarını ve haklarını Siyonist işgalcilere karşı cesaretle savunan Filistin halkıyla sınırsız dayanışma içindedir.

İUB-DE olarak, bölgedeki tek olası çözümün, Siyonist ve soykırımcı İsrail devletinin yıkılması ve Filistinlilerden çalınan toprakların ve evlerin geri verilmesinden başlayarak, Filistin’in tüm tarihi topraklarında tüm toplulukların birlikte tüm inançlara saygılı bir yaşam sürebileceği laik, demokratik ve ırkçı olmayan tek bir devlet için mücadele etmekten geçtiğini bir kez daha vurguluyoruz.

Dünya halklarını, Türkiye’de ve diğer ülkelerde olduğu gibi, Filistinliler için harekete geçmeye ve desteklerini göstermeye çağırıyoruz. Sendikaları, demokratik ve sol örgütleri Filistin halkıyla aktif dayanışmalarını göstermeye, mevcut direnişlerini desteklemeye ve Siyonist İsrail devleti tarafından işlenen canice saldırıları reddetmeye çağırıyoruz.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonel (İUB-DE)

7 Ekim 2023

Depreme de kuraklığa da hazır değiliz

0

Türkiye, son 33 yılın en kurak ağustos ayını geçirdi. İSKİ’nin verilerine göre baraj doluluk oranları kritik seviyelerde. Ekrem İmamoğlu’nun referans verdiği Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün Türkiye kuraklık haritası da korkunç bir tablo çiziyor. Elbette suyu israf etmemeliyiz ancak ne var ki kuraklık sorunu, İSKİ’nin ve İmamoğlu’nun çağrısını yaptığı gibi bireysel tasarrufla çözülemez. Çünkü kuraklık sorunu, sorumluluğu bireylere yüklemenin çok ötesinde tedbirler gerektiriyor. Bu noktada asıl sorumluluk iktidara, yerel yönetimlere ve kirletici şirketlere ait.

Sorunun çaresi Erdoğan’ın söylediği gibi sadece “baraj, baraj, baraj” kadar basit de değil. Mevcut su kaynaklarını korumak yerine yeni çılgın projeler yapmak, yıkımdan başka bir şeyle sonuçlanmaz. Su havzalarının yapılaşmaya açılması, Kanal İstanbul için Sazlıdere Barajı’nın feda edilmesi, Alibeyköy Barajı’nın hafriyat atıklarına terk edilecek kadar bakımsız bırakılması bunun örnekleri arasında. İstanbul’da 11 tane baraj var ancak şehrin suyu için Melen Çayı’ndan su çekiliyor, hem de çok büyük bir enerji maliyetiyle.

Doğadan ve emekten yana atılmayan her adım, iklim krizinin derinleşmesine neden oluyor. Türkiye’de kuraklığın sebebini iklim krizine bağlayıp bir kenara çekilmek sorumluluktan kaçmaktan başka bir şey değil zira ülkede kuraklığın temel sebebi yanlış su (ve çevre) politikaları. Bunu kâr ve rant uğruna yapılan projelerle doğal varlıkların talan edilmesi, su havzalarının imara açılması, suda endüstriyel kirliliğin önlenmemesi ve ormansızlaşma olarak açımlayabiliriz.

Bir yandan da deprem kapıda. Sadece Marmara için değil Konya, Erzurum ve Gaziantep için de deprem uyarıları yapılıyor. Yıkım senaryoları hazır, peki ne yok? Depreme hazırlık. Bu noktada sorumluluk sadece iktidara değil belediyelere de ait. Olası bir afet durumunda afet sonrasının da ne kadar kritik olduğunu ve yönetmeliklere uygun olmayan binalara belediyelerin nasıl da ruhsat verdiğini 6 Şubat depremlerinden sonra bir kez daha çok acı bir şekilde gördük. Belediyelerin afete hazırlık ve afet sonrası onarım planlarının olması, altyapıların afet senaryosuna uygun hale getirilmesi, yapıların deprem yönetmeliklerine uygunluğunun denetlenmesi ve riskli binaların tespit edilip mümkünse güçlendirilmesi belediyelerin alması gereken en önemli tedbirler arasında. Beklenen İstanbul depreminde yaklaşık 500 bin binanın hasar göreceği tahmin ediliyor. Bu, milyonlarca insan demek.

Sorunların aciliyeti ortada. Ancak yerel seçimler yaklaşırken bu ihtiyaçlar için yapılacakları değil, düzen partilerinin parti içi çekişmelerini, iktidarın ise boş vaatlerini dinliyoruz. Dahası, konu ister deprem ister kuraklık olsun, mesele emekçileri ve doğayı önceleyen değil, yalnızca kâr odaklı inşaat, enerji ve maden şirketlerinde düğümleniyor. İşte bu yüzden çözüm bu şirketlerin kamulaştırılmasından, doğal varlıklar üzerindeki özel mülkiyetin son bulmasından, somut ve gerçekçi adımların atılabilmesi için işçi denetiminde bir yerel yönetim anlayışından geçiyor. Doğal afetlerin göz göre göre gelen yıkımlarla sonuçlanmaması için kuraklığa ve depreme hazırlığı da kapsayan bir ekolojik yıkımla mücadele programı benimsenmesi gerekiyor.

Her masada varız çünkü bahisler üzerimize oynanıyor

0

Daha önce bu sayfalarda Tek Adam rejiminin dış politikasını defalarca ikiyüzlü olarak nitelendirmiştik. Dış politikada zaman zaman değişen söylemler olsa da rejim bu ikiyüzlü karakterini hiç kaybetmedi.

Erdoğan önce Körfez turuyla “eski düşmanlarından” medet umarken bir taraftan da gözünü Esad ve Sisi ile normalleşmeye dikmişti. Kazandığı seçimin ardından Mısır ile diplomatik düzey 10 yıl sonra tekrardan büyükelçilik seviyesine çıkarıldı. Masada Akdeniz var.

Erdoğan, 4’lü görüşmeler yoluyla Şam’ın kapılarını zorluyor. Suriye tarafı, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinden tamamen çekilmesini şart koşuyor. Tek Adam rejimi “Kürt anasını görmesin” politikasına sıkı sıkıya bağlı, Baas rejimine bile bu konuda güvenmiyor. Tabii bölgenin yeniden “imarı”, sanayileşmesi, tarlaların, zeytinliklerin ve bilumum kaynağın yağmalanması yoluyla hızlı sermaye birikimi gibi bazı “duygusal” meseleler de burada kritik önem taşıyor. Masada Kürtlerin özgürlüğü ve bölgenin zenginliği var.

Türkiye, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali konusunda da ikircikli bir tavır takınıyor. Erdoğan kendini Putin ve Zelenski arasında bir arabulucu olarak konumlandırarak hem iç politikadaki Bonapart görünümünü sağlamlaştırıyor hem de dışarıda kilit adam rolüne bürünmekten geri kalmıyor. Bunu yaparken Ukrayna’nın NATO üyeliğine sıcak baktığını dile getirmekten de pek çekinmiyor. Masada Ukrayna’nın bağımsızlığı var.

Seçim öncesinde Yunanistan ile gerginliği artıran Erdoğan, seçimin ardından ise daha yumuşak bir politika izliyor. Miçotakis de benzer bir yaklaşım içinde, hatta Türkiye’nin yıllardır “terör yuvası” olduğunu söylediği Lavrion Kampı’nı boşaltarak bir nevi zeytin dalı bile uzattı. Masada Türkiye ve Yunanistan emekçilerine ait zenginlikler var.

Kendini Filistinlilerin koruyucusu olarak lanse etmeye devam eden Erdoğan, Netanyahu ile son görüşmesinde de “barışın egemen olduğu bir dünya için hep birlikte çalışacaklarını” söyledi. Masada Filistinli emekçilerin canı, malı, özgürlüğü var.

Gelişmeler elbette bunlarla sınırlı değil fakat bunlar olan biteni anlamak için bize yeterli bir perspektif sunuyor. Erdoğan ve masasına oturduğu herkes kumar oynuyor. Bu kumarda farklı olan bir şey var; kimse ortaya kendine ait bir şey koymuyor. Filistinlilerin, Kürtlerin, Ukraynalıların canları masada, Afrin’in zeytinlikleri, Ukrayna’nın tahılı, işçilerin alın teri, işledikleri, ürettikleri her şey masada. Kiminin özgürlüğü, kiminin kışın ısınma, kiminin temiz suya ulaşma hakkı. Buna dur demenin, bu saldırganlığı, bu ikiyüzlülüğü bitirmenin tek yolu, bizim gibi her şeyi kumar masasında ipotek edilen diğer ülkelerden kardeşlerimizle birlikte mücadele etmek. Ancak o zaman bu masayı dağıtabiliriz.

1928 Tramvay Grevi’nin 95. yıldönümü: yenilgiden doğan dersler

0

2023’ün Ekim ayı, Cumhuriyet tarihinin en önemli işçi grevlerinden birinin 95. yıldönümüne ev sahipliği yapıyor. 8 Ekim 1928’de İstanbul’da 2000 tramvay işçisi greve çıktı. O sıralarda Kemalist tek parti rejimi altında Türkiye burjuvazisi hem azınlıkların hem de Zonguldak madencileri örneğinde olduğu üzere kölece çalışma şartlarına mahkûm edilen işçilerin mülksüzleştirilmesi ve sömürülmesi üzerinden palazlanmaya ve ilksel sermaye birikimini oluşturmaya çalışırken, İstanbul tramvay işçileri de günlük 8 saati geçmeyen işgünü, ücretlerin yükseltilmesi, yerli ve yabancı işçiler arasında yapılan ayrımcılığın kaldırılması gibi taleplerle greve çıkıyorlardı.

İstanbul tramvay hattı Dersaadet Tramvay Şirketi tarafından işletiliyordu. 1928’e gelindiğinde işe yeni başlayan bir biletçi günlük 126 kuruş alıyordu. Aylığı ortalama 45 liraya geliyordu. Vatman ise ayda 60 lira alıyordu. Altı yılını doldurmuş işçiler kıdem hakkı kazanıyor ve 9 liralık bir zam elde ediyordu. Yine altı yılını dolduranlara 180 kuruş fazla mesai ücreti veriliyordu.

O zamanlarda, Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin 1909 yılında yasalaştırdığı Tatil-i Eşgal (Grev) Kanunu’nun devamcısı sayılan yasal düzenlemeler, sendika kurmayı ve sendikalara üye olmayı ve greve çıkmayı yasadışı kabul ediyordu. İstanbul Tramvay İşleri Amelesi Cemiyeti bu nedenle kâğıt üzerinde bir “cemiyet” olarak gözüküyordu ancak aslında bir sendika işliyordu.

1928’in Eylül ayının sonunda sendika yüzde 50 zam ve mesai saatlerinin düzenlenmesi, işe giriş ile çıkışların tespit edilmesi talebinde bulundu (tramvay işçilerinin mesaileri o sıralarda günlük 17 saate kadar varabiliyordu). Şirket bu talepleri reddetti. Bunun ardından işçiler Valilik’e başvurdu ve Valilik de, kanun uyarınca bir hakem heyeti atayarak tarafları toplantıya davet etti. Şirket, bu toplantının sonucunda işçilerin taleplerinin hiçbirini kabul etmeyeceğini ifade etti.

Bunun üzerine işçiler 6 Ekim’de greve çıkma kararı aldılar. Vali vekili Muhittin Üstündağ, 6 Ekim’in İstanbul’un kurtuluş yıldönümü olması nedeniyle, grev gününün değiştirilmesini talep etti. İşçiler greve 8 Ekim günü çıkma kararı aldılar. 7 Ekim gecesi, Şişli Tramvay Deposu’nda bir araya gelen 2000 işçi bir toplantı aldı. Toplantı tartışmalı geçti ve sabaha kadar sürdü. Ancak alınan karardan dönülmedi: 8 Ekim’de greve çıkılıyordu.

Tramvay işçileri bundan önce, 1920’nin Mayıs ayında da sendikaları üzerinden şirkete taleplerini iletmiş ve greve çıkmışlardı. Bu grev sırasındaki talepleri günde 8 saatten ve haftada 48 saatten fazla çalışılmaması, haftada bir gün ücretli tatile sahip olmaları, gündeliklerinin 150 kuruşa çıkarılmasıydı. 11 Mayıs’tan 17 Mayıs’a dek süren grev, şirketin grev kırıcı faaliyetleri nedeniyle yenilgiye uğramıştı. İşçiler küçük bir zam aldılar ve şirket de bilet fiyatlarına zam yaparak bu ücret artışından etkilenmemeye çalıştı.

3 Kasım 1920’de tramvay işçileri ikinci atılımlarını gerçekleştirdiler: Bu sefer iş güvenliği, yüzde 100 ücret zammı, işçilerin çocuklarının parasız eğitim görmesi için şirket tarafından bir okul yapılmasını ve şirkette 20 yıl aralıksız çalışan her işçiye şirket tarafından bir ev alınmasını talep ediyorlardı. Şirket genel müdürü Kendorf 8 saatlik işgünü uygulamasını asla kabul etmeyeceklerini belirtti. Ücretlere yüzde 15 zam, haftada bir gün ücretli tatil, yılda bir kez 10 liradan 30 liraya kadar ikramiye önerisinde bulundu. 2 Şubat 1921’de anlaşmaya varılmasına rağmen şirket, ücret zammı dışındaki sözlerinin hiçbirini tutmadı.

Verilen sözler tutulmadığı için tramvay işçileri 30 Eylül 1921’de bir günlüğüne uyarı grevi örgütlediler. Anlaşma sağlanamadığı için 26 Ocak 1922’de bir grev daha örgütlendi. Ancak şirketin yine grev kırıcılığına başvurması, bu mücadelenin de yenilgiyle sonuçlanmasını beraberinde getirdi.

8 Ekim 1928’de, bir pazartesi günü İstanbul tramvay işçileri greve çıkmaya hazırlanırlarken, işte bu olumsuz ancak oldukça öğretici deneyimlerin içinden geçerek örgütlenmişlerdi. Sabah yola çıkması gereken arabalar depolardan ayrılmadı; birçok İstanbullu işlerine veya gitmeleri gereken yerlere gidemedi. Şirket bir ültimatom verdi: Öğlen vaktine kadar işine dönmemiş olan işçiler işten atılacaklardı. Daha önce şirkette çalışmış olup da işten ayrılanların yeni başvurularını kabul ederek onları işe aldı ve greve çıkmamış olan personele (özellikle masa başı çalışanlarına) biletçilik ve vatmanlık yaptırmaya başladı. Şirket aynı zamanda Valilik’ten depo çevrelerinde güvenlik önlemleri alarak işçileri kovmasını istemişti. Valilik denileni yaptı. Aksaray deposunu savunmaya çalışan işçilerle çıkan kavga haricinde, şirket depoları tekrar kontrol eder hale gelmiş ve tramvay seferlerini yine başlatmıştı.

Şirketin açıkladığı verilere göre atölye işçilerinin yüzde 35’i, hareket kısmının yüzde 30’u, diğer kısımların da yüzde 47’si greve katılmıştı. O dönemde gazetelerin aktardığına göre ise toplam araç sayısının yüzde 48’i hatlarına çalışmayı sürdürüyordu. Şişli-Tünel, Harbiye-Fatih, Aksaray-Eminönü, Bebek-Eminönü işlemeye başlamıştı. Grevin ilk gününün ardından gazeteler şöyle yazacaktı: “Dünkü vaziyetten çıkan netice tamamıyla amelenin aleyhine tecelli etmiştir.”

Şirket, grevin ikinci gününde, grevden vazgeçip işe geri dönecek olan işçilere çift yevmiye vereceğini açıkladı. Bu, grevci işçilerin fireler vermesine neden oldu. Ancak diğer yandan da, az işgücüyle bütün hatları işler halde tutmaya çalışan grev kırıcı işçiler arasından, yoğunluk ve yorgunluk dolayısıyla bayılarak hastaneye kaldırılanlar oldu. Şirketin bütün grev kırıcı çabalarına ve rüşvet tekliflerine rağmen, grevin ikinci gününde, ilk günden daha az sayıda tramvay çalışabildi. Grevin ilk günü, vatmanlık ehliyeti olmayanların vatmanlık yapmaya çalışması nedeniyle kazalar meydana gelmişti. İkinci gün, trafik memurlarının vatmanlık ehliyeti olmayanların vatmanlık yapmalarına izin vermemeleri, seferlerde büyük aksamalara yol açtı. 1920 yılındaki grevde, şirketin benzer bir taktik izlemiş olmasında dolayı, vatmanlık ehliyeti olmamasına rağmen tramvayı işleten grev kırıcıların hatalı kullanımı sonucunda bir tramvay tamamen yanmış, yolcuların hayatı zor kurtarılmıştı.

Bu sırada, şirketin uyguladığı grev kırıcı uygulamaların karşısında, İstanbul işçi sınıfı da grevci kardeşleriyle bir dayanışma örmeye başladılar. Otomobil işçileri aralarında grev için 4 bin lira topladılar ve ürettikleri her araba başına greve 1 lira bağışta bulunma sözü verdiler. Demiryolu işçileri 2 bin lira toplayarak bağışladılar. 45 bin tütün işçisi, bir günlük yevmiyelerini toplu halde greve bağışladı.

Bu sırada, tek partili rejimin basın-yayın bürosu olarak çalışan Cumhuriyet gazetesi, aşağıdaki satırlara yer vererek işçilerin moralini bozmak ve cesaretlerini kırmak istedi: “Grevlerin menfi [olumsuz] neticesini gören tramvay amelesine samimiyetle tavsiye ederiz. Ameleler! Verilen mühletten istifade ediniz. İşinizin başına gidiniz. Aksi takdirde işsiz ve sefalet içinde kalırsınız.” Milliyet gazetesi de benzer bir ikazda bulundu: “Tramvaycı Türk ameleye tekrar tekrar tavsiye ederiz. Derhal iş başına avdet ediniz [dönünüz]. Çocuklarınızı aç bırakmak vebalini boynunuza almayınız.”

Şirket grevin gücünü kırmak için durmadı. Çift yevmiye uygulamasının yanına, gün içinde özel lokantalardan yemek sipariş etme hakkı eklendi. Yoğunluk dolayısıyla iş bırakan grev kırıcı vatmanlara, işe geri dönmeleri durumunda 1 lira fazla ücret vereceğini duyurdu. Bütün bunlara rağmen, günün ilk tramvay seferi saati sabah 05.30’dan 07.30’a ve günün son tramvay seferi saati de 24.00’den 22.00’ye alındı. Seferlerin birbirleri arasındaki aralık giderek açılıyordu. At arabaları çoğalmıştı.

Cumhuriyet Halk Fırkası, bu noktada Bonapartist rolünü bir kere daha oynayarak, 12. Bölge Müfettişi Hakkı Şinasi Paşa’yı tarafları uzlaştırması için görevlendirdi. Şinasi Paşa işçi temsilcilerini dinledikten sonra, şirketle üç saat süren bir toplantı yaptı ve ardından şu açıklamayı gerçekleştirdi: “Kendimde tebellür eden [beliren] kanaate göre tavassuttan vazgeçmeyi muvafık buldum. Grevcilere, grevi bırakmaları vesayesindeyim [vasiyetinde bulundum].”

Grevin ilk haftasının sonunda şirketin, rejimin ve basının toplu saldırısına uğrayan grev önderleri bir toplantı aldılar. 14 Ekim’de tramvayların yüzde 85’i işlemişti. Grevci işçilerin sayısı her geçen gün azalıyordu. Grevin önderleri, grevcilerin işten atılmaması talebiyle işe dönme kararı aldılar. Şirket bu talebi kabul etti. Aynı zamanda grevin önderleri şunu da eklemişlerdi: “Haklarımızın savunmasını kayıtsız şartsız Cumhuriyet Hükümeti’ne bırakarak göreve başlamaya karar verdik.”

İşçiler, kendilerine grevlerini sonlandırmasını söyleyen “Cumhuriyet Hükümeti’nden”, kendilerini korumalarını istiyordu. Ancak tek partili ve Bonapartist “Cumhuriyet” rejimi, işçilerin bu talebine kulak asmadı. Şirket, grevci işçilerin tamamını kara listeye almıştı ve iki yıllık bir süre içinde, çeşitli bahanelerle bu grevci işçilerin hepsini işten çıkardı.

1928 Tramvay Grevi işçilere şirketlerin, siyasi rejimin ve basının birleşik bir patronlar cephesi oluşturduğunu gösterdi. Bu tip bir birleşik patronlar cephesine karşı, işçi sınıfının da kendi cephesine ihtiyaç duyduğunu; bu cephenin sendikalar, emek örgütleri, devrimci sosyalist partiler ve dernekler tarafından oluşturulabileceğini gösterdi.

Yine bu grev, grevci işçilerin grev kırıcılara karşı almayı istediği veya öngördüğü istisnasız bütün önlemlerin tarihsel olarak meşru olduğunu kanıtlamış oldu. Tramvay işçileri, şirketin ve rejimin grev kırıcı uygulamalarına karşı mücadele edememişlerdi çünkü bu incelikli mücadeleyi örgütleyebilecek bir sendikal ve politik önderlikten yoksunlardı. Ancak görüldüğü üzere, bir grevin kazanımla sonuçlanması greve hazır olan işçilerin varlığı kadar, o işçilere rehberlik edebilecek olan mücadeleci bir politik önderliğin varlığına da bağlı.

Sınır ötesi operasyonlara son! Çözümün anahtarı siyasal demokraside ve demokratik hakların tanınmasındadır!

0

5 Ekim günü TSK tarafından Suriye’de Rojava bölgesine geniş çaplı hava saldırısı düzenlendi. Ankara saldırısıyla ilişkilendirilerek başlatılan bu operasyon, Dışişleri Bakanı’nın yaptığı, “PKK/YPG’ye ait bütün altyapı, üstyapı tesisleri, enerji tesisleri bundan sonra güvenlik güçlerimizin, silahlı kuvvetlerimizin, istihbarat unsurlarımızın topyekün meşru hedefidir” açıklamasıyla başladı. 

Dış politikanın iç politikanın bir devamı olduğunu biliyoruz. Bu operasyonun asıl hedefi yurt içinde yerel seçimler öncesi kayyum rejimini güçlendirmek, muhalefete dönük baskı politikalarının meşrulaştırarak artırmak ve Kürt siyasal hareketini inkâr ve baskı politikalarıyla terörize etmektir. Siyasal çözümü dışlayan, siyasal demokrasiyi gündemine almayan ve tüm demokratik kanalları kapatan bu politikanın karşısındayız. 

Öte yandan dış politikada İsrail, Mısır ve Suriye rejimiyle ilişkilerin güçlendirilmeye çalışıldığı bir dönemde yapılan bu operasyon sırasında, TSK’ya ait bir SİHA’nın ABD tarafından düşürülmesi, hükümetin dış politikadaki kırılgan konumunu bir kez daha ortaya koydu. Özellikle petrol tesislerinin, nakil noktalarının ve enerji tesislerinin hedef alınmasına izin verilmeyeceği ABD tarafından açıkça belirtildi.

İDP olarak savaş politikalarının, ekonomik krizle boğuşan Kürt ve Türk emekçilerine hiçbir fayda sağlamadığı gibi sermayenin saldırılarına karşı işçi sınıfının birliğine de ket vurduğunu belirtiyoruz. Demokratik hakların ve taleplerin açıkça tartışılıp tanındığı bir zemin yaratılmadan çözüm olanaksızdır. Siyasal demokrasinin hiçe sayıldığı, siyasal örgütlenme ve protesto haklarının engellendiği bir ortamda ne Kürt ne de Türk emekçileri özgür olabilir. Kürt siyasal hareketine dönük baskı politikalarına son verilmeli. Keyfi gözaltı uygulamaları son bulmalı, tüm siyasi tutsaklar serbest bırakılmalıdır. Çözüm, demokratik hakların köklü bir şekilde tesis edilmesinde, diyoruz.  

Demokratik alanın güçlendirilmesi için sınıf siyasetinin merkeze alınması gerektiğinin altını bir kez daha çiziyoruz. Tüm bunlar için emekçi halkların kardeşliği ve ortak mücadelesi ve birliği gerekmektedir.

Refah ve eşitlik için emekçiler yönetmeli!

0

Türkiye ekonomik ve sosyal açıdan en kötü zamanlarından birini yaşıyor. Ama akılsız başın cezasını sorumluları değil işçi ve emekçiler çekiyor. Erdoğan liderliğindeki AKP hükümetleri yıllardır Türkiye’yi uyduruk modellerle deneme tahtasına döndürdü. Her bir deneme ekonomik krizin daha da derinleşmesine, enflasyonun ve hayat pahalılığının daha da artmasına, emekçilerin alım güçlerinin daha da düşmesine yol açtı. Bugün olduğu gibi! Kuşkusuz krizin sorumlusu işçiler-emekçiler değil. Sorumlu sermaye düzeni, patronlar ve basiretsiz iktidar!

Niye? Çünkü kaynakların nasıl kullanılacağına, nasıl dağıtılacağına onlar karar veriyor. Yıllarca AKP işçiden alıp patrona verdi. Yoksulu daha da yoksul, zengini daha da zengin yaptı. Türkiye’yi sermaye için ucuz emek cenneti haline getirdi. En zengin yüzde 10, servetin yüzde 70’ine işte bu şekilde sahip hale geldi. Emeğin milli gelirden aldığı pay işte bu şekilde en düşük seviyeye indi.

AKP sendikasızlığın kural, grev yasağının sıradan, düşük ücretle güvencesiz-esnek çalışmanın normal, toplu sözleşmenin göstermelik olduğu bir çalışma düzeni kurdu! İşte en son milyonlarca kamu emekçisine “beklenen enflasyona göre” bile daha geride bir “toplu sözleşme” böyle dayatılabildi.

Eğri zemine doğru bina olmaz. İşçi sınıfının mücadelesi ve önderliği dışındaki tüm çözüm önerileri birer yanılsamadır. Kapitalist yıkım ve ekonomik sefalet sınıf işbirlikleriyle, ödünlerle, geçici yöntemlerle durdurulamaz. İç içe geçmiş iklim yıkımı ve insani yıkım karşısında, ekonomik krizden savaşlara, sağlık krizinden gıda krizine yaşadığımız ölümcül çoklu krizin çözümü ancak emekçilerin yönetmesiyle mümkün olabilir. Bu artık tercih değil, zorunluluk.

Yoksulluğa, işsizliğe, eşitsizliğe, sömürüye, dış borç ödemelerine, özelleştirmelere, sendikasızlaştırmaya son vermek, baskıcı ve yağmacı rejimden emekçiler lehine gerçek bir kopuşun yolunu açmak için sınıf siyasetinde, sınıf seferberliğinde, sınıf mücadelesinde buluşalım.

Hedef değil, gerçek enflasyon oranında zam!

0

Türk-İş ağustos ayında açlık sınırını 12.198 TL, yoksulluk sınırını 39.733 TL ve yıllık mutfak enflasyonunu %107,89 olarak açıkladı.

İşçi ve emekçiler olarak nerede buluşur, nerede karşılaşırsak sohbetimizin temel gündemi pahalılık ve eriyen maaşlarımız oluyor. Hepimizin gözü şimdiden ocak ayında yapılacak olan asgari ücret zammında. Çoğumuz yaklaşan yerel seçimlerden ötürü son bir kez yüksek zammın yapılacağı beklentisi içerisinde. Fakirin ekmeği umut dahi olsa ona bile gözünü diken hükümet, geçtiğimiz günlerde memur ve işçi maaşlarına yapılacak zammın gerçekleşen değil “hedeflenen enflasyon” üzerinden yapılacağını söyledi. Söz konusu işçilere yapılacak zam olduğunda, hedeflenen enflasyonun ne kadar düşebildiğini TÜİK pratiği üzerinden biliyoruz.

Önümüzdeki üç yılın hedeflerini içeren Orta Vadeli Program’da 2023 yılı enflasyon tahmini yüzde 65 olarak açıklandı. Oysa yalnızca mutfak enflasyonu dahi yüzde 100’ün üzerinde! Enflasyon tahmini 2024 için yüzde 33, 2025 için yüzde 15,2, 2026 için yüzde 8,5. Saray rejimi gerçekte enflasyon uçarken zam oranlarımızın önümüzdeki üç yıl için 2024’te yüzde 33, 2025’te yüzde 15,2 ve 2026’da yüzde 8,5 olmasını istiyor.

Aynı programın Türkiye için büyüme tahmini 2023 için yüzde 4,4, 2024 için yüzde 4, 2025 için yüzde 4,5 ve 2026 için ise yüzde 5. Büyümeye paralel şekilde işçilerin gelirlerinde akmasa da damlayacak bir gelişme bekleyebilir miyiz? Maalesef hayır. DİSK-AR’ın araştırmasına göre Türkiye 2022’de yüzde 5,5 büyümüşken sermayenin 2022’de 2021’e göre toplumsal servetten aldığı pay yüzde 1,4 artmış, emeğin aldığı pay ise yüzde 3,7 azalmış. Aynı rapor başkanlık sisteminin hayata geçtiği 2016 yılında emeğin aldığı payın yüzde 36,3’ten 2022’de yüzde 26,3’e gerilediğini, sermayenin payının ise yüzde 47,5’ten yüzde 53,7’ye çıktığını gösteriyor. Yani Saray rejiminin politikaları sonucunda büyüme, emeğin payının küçülüp sermayenin payının büyümesi anlamına da geliyor.

Enflasyon ve kriz gerçekliğine rağmen zenginler daha da zenginleşmeyi, rekor kârlar elde etmeyi sürdürüyor. Krizi en ağır şekilde işçi emekçiler yaşıyor ve üzerimizdeki yükü daha da artırma planı yapılıyor. Mehmet Şimşek’in emperyalistlere seslenmek için Financial Times’a verdiği mülakatta “Doğru yoldayız, sabırlı olmalıyız,” dediği yol bu!

Ultra zenginlerin serveti büyüyor ama bizim için bıçak kemikte. Hakkımızı alabilmek için neler yapmalıyız? Her şeyden önce sendikalarımızda bir araya gelip, bahane tanımaksızın emek örgütlerini bu artan saldırılara karşı ortak bir seferberliğe zorlamalıyız. Sefaletten korunmamızın ilk formülü belli: maaşlarımıza üç ayda bir enflasyon oranında zam!

Saldırı dalgasına karşı emekçilerin birleşik mücadelesinde bizleri zırhlandıracak diğer taleplerimiz neler olabilir? Zenginlerden servet vergisi alınması, kâr rekorları kıran bankaların kamulaştırılması, yeni deprem/kentsel dönüşüm vurgunlarının ve ekolojik yıkımların önüne geçmek için inşaat-maden-enerji tekellerinin işçi denetiminde kamulaştırılması!

OVP üzerine: onların planı ve bizim planımız

0

Bakan Şimşek öncülüğünde hazırlanan Orta Vadeli Program (OVP), IMF’siz IMF programının planlı bir şekilde uygulanabilmesi için hazırlanmış çerçevenin adı. Kıdem tazminatı gaspından tüketimi kısmak için alım gücünün daha da düşürülmesine, emeklilik ve tüm sigorta sisteminin özelleştirilmesinden tüm kamu kaynaklarının ve ülke zenginliklerinin sermayenin kullanıma açılmasına kadar geniş bir yelpazesi olan bir plan bu. Peki şu soruya cevap vermek gerek: Mayıs genel seçimlerinin öncesine göre ne değişmiş durumda? Bu programı farklı kılan ne?

Her şeyden önce rejimin ihtiyaçları değişti. 2017 ve sonrasında yeni rejimin birincil ihtiyacı art arda gelen seçimleri kazanarak meşru ve kurumsal hale gelmekti. Bunun için ülke ekonomisinde “ne pahasına olursa olsun büyüme” politikası izlendi. Bunun sonucu ise düşük faiz, bol kredi idi. Emperyalizmin tam da para bolluğunu kıstığı döneme denk gelen bu politika TL’nin değersizleşmesi ve faturanın hayat pahalılığı yoluyla emekçilere kesilmesi ile sonuçlandı. Bu sürede finans ve ihracat sektörü ise tarihi kâr miktarlarıyla ihya oldu.

Seçim sonrası yaşadıklarımızı ise şöyle özetleyebiliriz: Türkiye’nin yarı bağımlılığı Erdoğan yönetimi için emperyalizmle kopuşu değil, tam tersine ona daha fazla entegre olma ve finans kapital ile organik bir bağ kurmayı gerektiriyor. Tüm dünyada bir sorun haline gelen enflasyonu, tüketimi kısıp ekonomiyi frenleyerek yani faizleri yükselterek baskılayan emperyalizm, birçok ülkede emekçilerin son kazanımlarını da (özellikle emeklilik ve sigorta sistemini) törpülemek istiyor. Rejim, emperyalizmin emekçilere dönük bu planlı saldırısının bir parçası haline gelerek bunu ülke içinde uygulamak amacında ve onun bir parçası olmak istiyor. Böylece hem iç politikadaki ihtiyaçlarına (enflasyonu frenlemek, kredileri baskılamak) hem de onun bir uzantısı olan dış politikadaki ihtiyaçlarına (çevre ülkeler ile bozulan ilişkileri düzeltmek, yeni yapılan ticaret anlaşmalarına entegre olmak) denk düşecek şekilde OVP işletmeye koyuldu.

Bizim planımız

Bir önceki yazımda onlar “Amaçlarına ulaşmak için son derece örgütlü ve bilinçli hareket ediyorlar. İşçi sınıfı da sendikalarıyla aynı örgütlülük ve seferberlikle birleşik bir mücadele vermeli,” demiştim. Bu mesele sınıf mücadelesinin bir parçası ve ancak siyasal arenada çözülebilir. Örgütlü saldırıya karşı örgütlü bir şekilde cevap vermek dışında bir seçenek yok. Emekçilerin birliği acil bir zorunluluk. Kendini yerel seçim süreçleriyle sınırlamayan, daha uzun vadede rejimin saldırılarına karşı ortak acil talepler etrafında işçi sınıfının sendikaları ve diğer örgütleri bir araya gelmeli ve yumruklarını birleştirmelidir. OVP’nin tarihe karışması, kaybedilmiş haklarımızın geri alınması ve alım gücümüzün yükseltilmesi için: Ücretlere enflasyon oranında üç ayda bir zam! Dış borç ödemelerini derhal durdurun! Tüm bankaları kamulaştırın! Tüm üretim ve kaynaklar işçiler ve emekçiler yararına, işçilerin denetiminde kullanılmalıdır.

Sendika düşmanlığının değil, örgütlülüğün maliyetinden korkuyorlar!

0

21 yıllık AKP iktidarının en önemli dayanaklarından biri kuşkusuz işçi düşmanı politikaları oldu. İşçi sınıfının kazanılmış haklarına dönük saldırılar hep gündemdeydi. Diğer yandan da işçilerin ellerindeki tek kozu ve güvencesi olan sendikalaşma hakkı fiili, yasa tanımaz yollarla engellenmeye çalışıldı.

Sendikal örgütlenmenin yaşandığı hemen hemen her örnekte birbirine çok benzer süreçler yaşandı. Baskı yoluyla sindirmeye çalışma, sendikalaşan işçileri işten çıkarma, işveren bunlara rağmen amacına ulaşamadıysa bu sefer yetkiyi tanımama vb. gibi hukuki manevralarla süreci uzatma…

Bu açıdan, tek başına ders niteliğinde olabilecek son örneklerden biri Sputnik çalışanlarının grevi. Türkiye Gazeteciler Sendikası’nda (TGS) örgütlü Sputnik çalışanları 17 Ağustos’tan beri grevdeler. Süreç pek tabii yine çalışanların çalışma koşullarını iyileştirebilmek için sendikalaşmaları ile başlıyor. Kısa zamanda başarıyor ve sendikal yetkiyi de alıyorlar. Ancak sendika ve Sputnik toplu iş sözleşmesi yapmak için masaya oturduğunda işin rengi yeniden değişiyor. Altı aydan uzun süren görüşmeler sonrasında işveren anlaşmaya yanaşmıyor. Üstelik içlerinde işyeri temsilcisinin de bulunduğu sendikalı 24 işçiyi toplu olarak işten çıkarıyor. Tabii işten atma gerekçesi olarak “sendikalaşma” demiyor. Yine birçok örnekte gördüğümüz gibi ekonomik gerekçeler sunuyor. Oysa ekonomik gerekçelerle işten çıkarma yaptığını iddia eden işveren aynı anda başka işçileri işe alıyor.

İşveren (bu örnekte Sputnik) her adımında hem anayasayı hem de Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanununu çiğniyor. Gazete Nisan’da yer alan iki ayrı söyleşide grevdeki işçiler bu tutumu çok net bir şekilde özetliyor: sendika düşmanlığı! Bu düşmanlık pek tabii Sputnik’e özgü değil… Bugün bir başka direnişe, mesela Tarım-Sen’de örgütlendikleri için işten çıkarılan Agrobay işçilerine kulak verdiğinizde de aynı tespiti duyuyorsunuz! Ya da işverenin toplu iş sözleşmesi görüşme talebini kabul etmemesi üzerine grev sürecine giren Tez-Koop-İş’te örgütlü Goethe Enstitüsü çalışanlarına… İşçiler, çalışma koşullarını düzeltme ihtiyacı ile örgütlü güçlerine, sendikalaşmaya yöneldikleri her an, karşılarında işverenin aynı sendika düşmanı tutumunu buluyorlar!

Patronlar, yasalar karşısında suçlu olduklarını bilmiyorlar mı? Elbette biliyorlar! Ama tazminat ödeyerek kurtulabileceklerini de biliyorlar. Ve bunun maliyetinden, örgütlülüğün maliyeti kadar korkmuyorlar!

Oysa sendikal hakların kullanılmasının engellenmesi suçtur ve cezası Türk Ceza Kanununun 118. maddesinde düzenlenmiştir; altı aydan iki yıla kadar hapis cezası söz konusudur. Ancak birçok örnekte gördüğümüz gibi bunun uygulanması, işçi ve emekçilerin örgütsüzlüğünü sömürü ve baskı koşullarını fütursuzca sürdürmek için en büyük avantajları olarak gören sermayenin iktidarı altında mücadelemiz olmadan mümkün değildir. Bu sebeple, sendikal hakların engellenmesine karşı mücadele bugün tüm mücadeleci sendikaların ve emek örgütlerinin ortak eylem hattı olmak zorundadır. Sputnik işçileriyle de Agrobay işçileriyle de gerçek bir dayanışmanın öncelikli yolu budur!

TİS süreci ve ek zam talebi: Metalde mücadeleyi birleştirmek mümkün mü?

0

Türkiye ekonomisinin can alıcı sektörlerinden olan metalde 150 bin işçiyi ilgilendiren toplu iş sözleşmesi (TİS) süreci kapsamında ilk görüşme gerçekleşti. Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) ile Birleşik Metal-İş (BMİS), Türk Metal Sendikası ve Özçelik-İş Sendikası arasında yapılan ilk görüşmede 15 idari madde üzerinde anlaşıldı. Bir sonraki görüşmenin ise 10 Ekim Salı günü gerçekleştirileceği ilan edildi.

Üç sendikanın tekliflerini gazetemizin bir önceki sayısında detaylıca işlemiştik. Keza MESS ile sendikalar arasında yapılan ilk görüşmenin ertesinde henüz ücret artış talepleriyle ilgili kamuoyuna yansıyan net bir tartışma olmadı. Ancak önümüzdeki görüşmeler metal işçilerinin ana talepleri ve sendikalar ile patronların bu talepler karşısında alacağı pozisyonlara dair daha net verileri önümüze çıkaracak.

Ülkede derinleşen ekonomik kriz, artan enflasyon ve emekçilerin alım gücündeki hayati kayıplar, sınıfın birçok sektöründe yaz döneminden bu yana ek zam talepli ücret mücadelelerinin önünü açmıştı. Ülke sınıflar mücadelesinin en örgütlü ve belirleyici sektörü metaldeki TİS süreci ise tam da bu dönemin üzerine geldi ve sınıfın farklı sektörleri arasında benzer taleplerle mücadelelerin birleştirilebilmesi perspektifini bir defa daha önümüze çıkarmış oldu.

Metal işçileri patronların artan devasa kârlarından kendi paylarını, insan onuruna yaraşır bir ücret ve sosyal hak taleplerini TİS süreçlerine taşırken bir yandan diğer sınıf kardeşleri gibi ek zam talebiyle de mücadelelerini sürdürüyorlar. Metal TİS’i kapsamına giren ve özellikle BMİS’in örgütlü olduğu fabrikalarda eylül ayı ile TİS’in yürürlüğe gireceği süreç arasını kapsayan ek zam talebi tabanda önemli bir hareketlilik dinamiğini karşımıza çıkarıyor. Tabii bu ek zam talebinin Türk Metal ve Özçelik-İş tabanındaki metal işçileri arasında da bir yankı uyandırma olasılığı, metal işçilerinin farklı konfederasyonları da aşan bir ortaklaşmasını mümkün kılması adına oldukça kritik.

Türk Metal ve Özçelik-İş’in TİS taleplerinin tabandaki işçiler içerisinde yetersiz bulunması, geçtiğimiz süreçte fabrikalar bazlı bazı eylemleri açığa çıkarmıştı. BMİS üyesi işçilerde ise TİS süreci ile birlikte ek zam talepli bir mücadele dinamiği mevcut. Hem ek zam hem de TİS süreci, metal işçilerinin taleplerine erişebilmeleri adına, tabanda birleşik bir mücadeleyi zorunlu kılmakta. Ve metal sektöründe böylesi bir birlikteliğin tabandan inşa edilebilmesi, sınıfın diğer tüm sektörlerinin de ekonomik krize ve iktidar ile patronların saldırı politikalarına karşı yekvücut hareket etmesini olanaklı kılacaktır.

Yenilgi ruh halinden çıkmak

0
Fotoğraf: Murat Uysal/Evrensel

Seçim yenilgisinin ardından düzen muhalefetinin krizi derinleşerek sürüyor. Özgüven tazeleyen Erdoğan ve AKP, inisiyatifi elinde tutmak için adımlarını sıklaştırıyor. “IMF’siz IMF programı” ile ekonomik enkazı bir kez daha emekçilere fatura ederken, içeride ve dışarıda düzen güçleriyle ilişkilerini tamir etmek için yeni hamleler geliştiriyor. Kürt hareketi ve sosyalistler ise “seçim yenilgisi” ruh halinden henüz çıkabilmiş değil. Yerel seçimler öncesinde “siyasal strateji ve ittifaklar” tartışması solun temel gündemi olmayı sürdürüyor. Solun bu ruh hali ve sendikal önderliklerin sinikliği, yeni ekonomik saldırı programına karşı emekçilerin seferber edilebilmesi önündeki temel engeller. Gezi davası tutsakları için Yargıtay’da çıkan sonuç ve Can Atalay’ın milletvekilliği hakkının gasp edilmesi, antidemokratik ve işçi düşmanı saldırılar karşısında, birleşik mücadeleyi yükseltmek için kaybedecek bir dakika dahi olmadığını gösteriyor.

Düzen muhalefetinin çürümüşlüğü

Seçim yenilgisinin ardından, başta Kılıçdaroğlu ve CHP olmak üzere, Millet İttifakı partilerinin liderlerinden ve yönetimlerinden hiçbiri sorumluluklarını kabul edip kenara çekilmeye yanaşmadı. “Türkiye’nin kaderini belirleyecek seçimlere” gittiğimizi, bu seçimlerin “hayat memat meselesi” olduğunu vurgulayıp duran muhalefet liderleri, sonuçların ardından mezarlıkta ıslık çalmaya başladılar. Kılıçdaroğlu seçimleri “kazanamadık ama kaybetmedik de” diyebildi. Seçimlerin hemen ardından gerçekleşen İYİ Parti kongresinde, genel başkanlığını tazeleyen Akşener, sorumluluğu İttifak’ın diğer bileşenlerine atarak “ruhunu kurtardı”; yerel seçimlere Millet İttifakı olarak değil, tek başlarına gireceklerini duyurdu. 5 Kasım’da gerçekleşecek CHP kurultayında ise, büyük bir sürpriz yaşanmazsa, Kılıçdaroğlu genel başkanlığını devam ettirecek.

Muhalefetin mevcut tablosu en az Cumhur İttifakı kadar çürümüş olduğunu ve emekçi halka sahici bir seçenek sunamadığını açıkça ortaya koyuyor. Ekonomik yıkımın ve baskıcı politikaların kitleleri bunalttığı, AKP yönetiminin en zayıf düştüğü bir dönemde, Millet İttifakı’nın politik yönelişinin, iktidarı Cumhur İttifakı’na hediye etmiş olduğunun ısrarla altını çizmemiz gerekiyor. Toplumsal hoşnutsuzluğu yalnızca seçimlere kanalize ederek seferberliklerin önüne geçen, ekonomi ve demokratik haklar alanında sinik ve heyecan yaratmayan bir program sunan düzen muhalefeti, iktidarın altın tepside kendisine sunulacağını hayal ediyordu. Ne var ki, toplumsal ve siyasal gerçekliğin Millet İttifakı’nın pembe ve pürüzsüz hayal dünyasından daha karmaşık olduğu tescillendi.

HDP ve sosyalist hareket

Millet İttifakı’nın siyaseti seçimlere indirgeyen politikasına uyarlanan, ilk turdan itibaren Millet İttifakı’nın cumhurbaşkanı adayına politik destek sunan HDP ve sosyalist hareketin geniş kesiminde demoralizasyon havası sürüyor. Son dönemin politik sonuçları, çoğunlukla, yalnızca seçim sonuçları ekseninde değerlendiriliyor ve önümüzdeki dönemin politik yönelişi de yerel seçimlerde bağımsız aday çıkarıp çıkarmama çerçevesinde düğümleniyor.

Oysaki mevcut tablonun her şeyden önce, işçi sınıfı ve emekçi kitleler içerisinde sistematik örgütlenmeyi; düzen muhalefetinden bağımsız, kopuşçu bir iktidar perspektifini önüne koymayan solun, seçim sonuçlarından da umduğunu bulamayacağını göstermiş olması gerekiyor. Sosyalistler için gerçekçi ve inşacı bir mücadele planına dayanmayan “kestirme çözümler” bulunmuyor. Hükümetin ekonomik yıkımı derinleştiren programı, burjuva muhalefetin dağınıklığı, Gezi davası ve Can Atalay örneğinde somutlaşan baskıcı politikalar, toplumsal seferberliği ana eksenine alan birleşik bir mücadele hattının geliştirilmesi için çıkış noktalarını oluşturuyor.

İşçiler ücretleri ve sendikal hakları için mücadeleyi sürdürüyor!

0

Eylül ayı ile birlikte okullar açıldı, emekçileri ise yeni bir “dönem” bekliyor. Enflasyonun bütün harcama kalemlerini doğrudan etkilemesi ile öğrencilerin okul masrafları da katlanarak artıyor. Bu tablo içerisinde çalışan nüfusun alım gücü ise düşmeye devam ediyor. Kira, okul masrafları, yol ücretleri derken hayat pahalılığı derinleşiyor. Örneğin asgari ücret 11 bin liranın biraz üzerindeyken, İstanbul’da şehir içi ulaşım için kullanılan aylık abonman kartının ücreti 1.177 lira. Emlak şirketlerinin verilerine göre İstanbul’da ortalama bir konutun kiralık ücreti ise 15 bin lira civarında. Asgari ücretli çalışanlar için durum böyle iken daha yüksek maaş alan işçilerin durumu da parlak değil, zira reel ücretler günden güne düşüyor.

Tam da bu bağlamda temmuz ayında asgari ücret güncellemesinin ardından başlayan farklı sektör ve işyerlerindeki eylemlerin belli bir süreklilik arz ediyor olması oldukça önemli. Pek çok işyerinde ek zam talebiyle yapılan eylemler sürüyor. Bunun yanında son günlerde yapılan işçi eylemlerinin tek gündemi ek zam değil, aynı zamanda ekonomik hakların güvence altına alınması için sendikal alanda mücadele ve seferberlikler de sürüyor. Ücret mücadelelerinin artması ile patronların sendikalaşmaya dönük saldırıları da artmış görünüyor.

Sputnik Türkiye ofisinde 17 Ağustos’ta başlayan grev halen sürüyor. Sputnik, sendikalaşan çalışanları işten attığı gibi herhangi bir uzlaşmaya da yanaşmamıştı. Sendikal hakları, çalışma koşulları ve ücret iyileştirmesi için mücadele eden Sputnik çalışanlarının grevi devam ediyor.

Trendyol depo çalışanlarının mücadelesi de ağustos ayından bu yana sürüyor. DGD-SEN üyesi olduğu için işten atılan işçiler şirketten bir muhatap bile bulamazken direnişlerini sürdürüyor. Öte yandan İzmir’de bulunan Agrobay Seracılık’ta sendikalaştığı için işten atılan işçilerin eylemleri de devam ediyor. Agrobay’ın patronu, zor şartlarda çalışan işçiler için “Hepimiz biliyoruz ki işçi zaten bu ülkede 1-0 önde başlıyor” derken herhangi bir anlaşmaya yanaşmıyor. Bunun yanında mücadeleci işçilerin eylemleri sürüyor.

Fırat Elektrik ve Dağıtım AŞ (FEDAŞ) çalışanı işçilerin düşük ücretler karşısındaki direnişi de iki ayı geçkin süredir devam ediyor. Daha önce DİSK Enerji-Sen üyesi 17 işçiyi işten atan şirkete karşı işçiler atılan çalışanların iadesini, düşük ücretlerin düzeltilmesini ve çalışma koşullarının iyileştirilmesini talep ediyor.

Ortaya çıkan tabloda ücret artışı ve sendikalaşma yönündeki mücadelelerin süreceği öngörülebilir. Biz bütün bu irili ufaklı seferberliklerin başarıya ulaşması için ısrarla bütün seferberliklerin ve emekçilerin mücadelesinin birleştirilmesini savunuyoruz. Bu yüzden hangi sendika ve sektörde olduğuna bakmaksızın bütün emekçiler için önemli gördüğümüz birleştirici sloganları tekrar etme ihtiyacı duyuyoruz: Ücretlerde eşel mobil sistemi! Sınırsız sendika ve eylem özgürlüğü! Kaynaklar emekçiler lehine seferber edilsin!

Yeni anayasa özgürlük mü vaat ediyor?

0

Darbe anayasası da denilen mevcut 1982 Anayasasının yerine, demokratik ve sivil yeni bir anayasa hazırlanması gerektiği söylenegelir. Son dönemde de yeni anayasa, Cumhur İttifakı eliyle yeniden gündeme getirildi. Eylül ayı sonunda TBMM Başkanı Kurtulmuş ile Erdoğan, yeni yasama döneminde anayasa hazırlıklarının hız kazanacağını duyurdular. Peki, bu çalışmadan, demokratik ve özgürlükçü bir anayasa çıkabilir mi?

Demokrasi ve özgürlük vaat ediledursun, Cumhur İttifakı yönetimi ile rejimin emekçi halkın özgürlüklerini teminat altına alma arayışında olmadıkları icraatlarından açıkça anlaşılıyor. Malum, Ziya Paşa’nın şu beyti meşhurdur: “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı”. Halihazırda her kademeden binlerce Kürt siyasetçi, sosyalist ve öğrencinin hak ve özgürlükleri savundukları için tutsak olduğu, işçilerin grev ve sendikalaşma haklarının sistematik olarak engellendiği, kadınların ve lgbti+ların her türlü eylem ve gösterilerinin polis zoruyla bastırıldığı bir ülkede, iktidar cenahından gelen özgürlük vaadi ne kadar inandırıcı olabilir? HDP’nin eski lideri Selahattin Demirtaş’ın başkanlık sistemine muhalefeti nedeniyle hapiste tutulması, halkın oylarıyla seçilmiş milletvekili Can Atalay’ın tahliye edilmeyerek görevinin yerine getirmesinin engellenmesi başka bir ülkede gerçekleşmiyor.

2016’daki darbe girişiminden sonra temelleri atılan ve 2017 Anayasa Referandumu ile hukuki görünüm kazanan Türk tipi başkanlık sistemi, demokratik ve özgürlükçü bir arayış olarak değil, tam tersine siyasal demokrasiyi olabildiğince daraltarak patronların kârlarını garanti altına alma amacıyla tesis edildi. Bu süreçte, darbeci denilen mevcut anayasanın “özgürlükçü” düzenlemeleri bile bizzat bu yönetim tarafından ihlal edildi, başta Can Atalay örneği olmak üzere sayısız halde ihlal edilmeye de devam ediyor. Aslında yeni anayasa arayışı, tam da antidemokratik Türk tipi başkanlık sistemini güçlendirmeye; bu yolla demokratik, sosyal ve ekonomik hakların savunusuna dayanan her türlü toplumsal muhalefeti tamamen ezmek için gerekli hukuki araçları yaratmaya hizmet ediyor.

Nitekim bizzat Bahçeli, 4 Mayıs 2021’de verdiği bir röportajda, yeni anayasa çalışmasının amacının başkanlık sistemini kurumsallaştırmak olduğunu söylüyordu. Basına yansıyan yeni anayasa maddeleri arasında, utangaç hak ihlalleri kararlarıyla bile iktidarın tepkisini çeken Anayasa Mahkemesinin statüsünün değiştirilmesi, halkın seçilmiş milletvekillerinin bölücülük bahanesiyle görev yapmalarını engelleyecek bir düzenleme yapılması, Diyanet’e yeni ve ayrıcalıklı bir statü tanınması, başörtüsünün açıkça düzenlenmesi gibi öneriler yer alıyor. Bunların hiçbiri, her gün yoksulluk ve siyasi baskılarla yüzleşen on milyonlarca emekçinin ihtiyacı değil. Emekçi halkın hak ve özgürlüklerini güvence altına alacak demokratik ve sosyal bir anayasa, demokratik şekilde seçilen ve halkın gerçek temsilcilerinden oluşan bir kurucu meclis tarafından hazırlanabilir.

Can Atalay ve bütün siyasi tutsaklar için Özgürlük Yürüyüşü’nde buluşalım

0

İşçi Demokrasisi Partisi olarak, Türkiye İşçi Partisi genel başkanı Erkan Baş’ın, TİP’in Hatay milletvekili Can Atalay’ın serbest bırakılması için başlattığı Özgürlük Yürüyüşü’nü destekliyoruz. Can Atalay’ın serbest bırakılması ve Gezi tutsakları ile bütün siyasi mahkûmların özgürlüğüne kavuşması için Özgürlük Yürüyüşü’nün yanında durup, onun içinde yer alacağız.

İDP olarak siyasi tutsaklar sorununun, Türkiye’deki siyasal demokrasi meselesinin sacayaklarından birisi olduğu inancındayız. Bu nedenle Özgürlük Yürüyüşü’nün yalnızca teşhir ve protesto çerçevesinde kalmaması ve siyasal demokrasi konusunda bir seferberlik yaratması için çalışacağız.

Saray rejimi, kendi baskı ve korku politikalarına ve patronların çıkarlarına karşı gelen veya muhalefet eden her insanın üzerinde bir kovuşturma terörü yaratıyor. Rejim yarattığı bu korku iklimini, siyasi tutsaklar aracılığıyla canlı tutmak istiyor. Siyasi tutsak sorunu üzerinden, demokrasi ve ekonomik refah için mücadele edenlerin cezalandırılacağı mesajı veriliyor.

Saray rejimi Türkiye devriminin ve Kürt siyasi hareketinin en mücadeleci kadrolarının da içinde yer aldığı on binlerce siyasi tutsağı hapishanelerde insanlık dışı şartlar altında tutuyor. Ziyaretlerin kısıtlanması, kötü muamele, siyasi tutsakların yaşamsal ve kültürel ihtiyaçlarına yönelik bürokratik engeller ve kısıtlamalar, Covid-19 ve benzeri hastalıklara karşı gerekli önlemlerin alınmıyor oluşu, kötü muameleden sorumlu kişilerin cezalandırılmaması ama aksine çoğu zaman ödüllendirilmesi, hukuk dışı keyfi uygulamalar ve benzerleri, sözünü ettiğimiz bu şartların yalnızca bir kısmı.

Ancak siyasi tutsaklar sorunu yalnızca başkanlık rejimi dönemiyle sınırlı değil. Bu, Türkiye’nin tarihsel bir sorunudur ve siyasal örgütlenme, toplanma, yürüyüş, protesto hakları ve düşünce özgürlüğü ile ilgilidir. Bu hakların ve özgürlüklerin siyasal demokrasi kapsamında kullandırılmaması ve kullananların da cezalandırılması, patronların devletinin geleneksel bir politikasıdır. Emperyalizmin Ortadoğu ülkelerinde “AKP modelini”, “siyasal İslamcı demokrat” bir seçenek olarak pazarladığı ve parlattığı dönemlerde dahi, hapishaneler binlerce devrimci ve aktivist tutsak ile doluydu.

Siyasi tutsakların özgürlüğü Türkiye devriminin başlıca görevlerinden birisidir. Bu bir siyasal demokrasi sorunudur ve biz, Türkiye’de siyasal demokrasi sorunuyla ilişkili olan bütün konuların, ancak Türkiye devriminin politik görevleri ve programı çerçevesinde çözülebileceğini savunuyoruz.

Özgürlük Yürüyüşü’ne İDP olarak bu perspektifle destek vereceğiz.

Can Atalay’a, Gezi tutsaklarına ve siyasi mahkûmlara özgürlük!

Örgütlenme ve protesto hakkı önündeki bütün engeller kaldırılsın!

Bütün siyasi tutsakların serbest bırakılmasını sağlayacak, işçilerden yana yeni bir anayasa!

Örgütlenme, yürüyüş, protesto ve düşünce özgürlüğü haklarını garanti altına alacak, işçilerden yana yeni bir anayasa!

Yeni bir anayasa için bağımsız ve egemen Kurucu Meclis!

Karadeniz Holding, Dominik Cumhuriyeti’nden dışarı! Dominik emekçilerinin mücadelesiyle tam dayanışma!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) Türkiye seksiyonu olan İşçi Demokrasisi Partisi olarak, Türkiye merkezli Karadeniz Holding’in mavnalarının Dominik Cumhuriyeti’nin güney kıyısında yol açtığı toplumsal ve çevresel felakete karşı Dominik işçi sınıfıyla, yerli halklarıyla, yıkıma karşı mücadele eden bölge emekçileriyle ve İUB-DE’nin ülkedeki seksiyonu olan, kardeş partimiz Sosyalist İşçi Hareketi’yle tam ve koşulsuz olan dayanışmamızı ilan ediyoruz.

Karadeniz Holding enerji, finans, gemi inşası ve gayrimenkul dahil olmak üzere çeşitli sektörlerde faaliyet gösteriyor ve karada konuşlu enerji santralleri ve enerji gemilerinin işletmeciliğini yapıyor.

Holding, Dominik Cumhuriyet’inin güney kıyılarında bulunan iki mavnasında yakıt yakarak elektrik üretmekte, böylece atmosfere büyük sera gazları yaymakta ve Dominik’te korunmakta olan birçok doğal alanı yok etmekte. Son olarak 31 Ağustos’ta meydana gelen yakıt sızıntısı neticesinde, sahil şeridi boyunca oldukça kirletici ve zehirli bir atık yayılmış oldu.

Karadeniz Holding, yarattığı kirliliğin plajlara ulaşmadığını iddia eden bir açıklama yayımlamış olsa da, güney kıyısındaki yerli halkların ve çevre aktivistlerinin hazırladıkları ve yayımladıkları videolar tam tersine işaret ediyor. Dominik’in kolluk kuvveti olan Ulusal Polis Gücü, 31 Ağustos sızıntısını fotoğraflar ve videolar ile kayıt altına alan veya almaya çalışan gazeteciler ile aktivistlere saldırmakla kalmadı, onları tehdit de etti.

Bu, Dominik Cumhuriyeti’ndeki Karadeniz Holding mavnalarında gerçekleşen en az yedinci sızıntı. Holding, kapitalist Abinader hükümetiyle ve Türkiye’deki başkanlık rejimiyle yakın ve samimi ilişkilere sahip olduğu için, ekolojik ve toplumsal bir yıkım anlamına gelen zehirli yakıt sızıntıları nedeniyle hiçbir zaman cezalandırılmadı.

Karadeniz Holding’in neden olduğu bu kirlilik dalgası, Mayıs ve Ağustos aylarının arasında asit yağmurlarına yol açarak, binlerce insanın sağlığını olumsuz yönde etkiledi ve bölgedeki çiftçilerin mahsullerini yok etti. Haziran ayında ise, holdingin mavnaları, bölgedeki balıkların ölümüne sebep oldu. Karadeniz Holding’in emek ve çevre düşmanı enerji politikası ile uygulamaları, Puerto Viejo Mangrove Yaban Hayatı Koruma Alanı’nı tehdit etmeyi sürdürüyor.

Holding, Dominik Cumhuriyeti’nde yolsuzlukla suçlanan politikacılarla bir ittifak halinde. Dominik Cumhuriyeti’ni 19 milyon pesoya kadar dolandırmış olan ve bir yolsuzluk şebekesiyle bağlantısı nedeniyle ev hapsine alınan Ángel Lockward, firmanın en ateşli savunucularından. Ekim 2022’de Karadeniz Holding sözcüsü Lockward, kirletici mavnaların operasyon yeri olarak Los Negros de Azua bölgesini belirleyen kişinin merhum Bakan Orlando Jorge Mera olduğunu itiraf etti. Dolayısıyla Karadeniz Holding’in Dominik’te yarattığı sosyal ve çevresel felaketin doğrudan ortaklarından iki tanesi, kapitalist Abinader hükümeti ile Dominik egemen sınıfları.

Holding, tam da Dominik işçi sınıfının düşmanı olan hükümetle sahip olduğu bu yakın ilişki sayesinde, mavnalarını kıyılarına kurduğu kentlerin ve kasabaların askerîleştirilmesine neden oldu. Eylül 2022’de Karadeniz Holding’e karşı patlak veren eylemlerde, holdingin talebi neticesinde organize edilen polis saldırısında üç kişi yaralandı.

Karadeniz Holding, neden olduğu ekonomik, toplumsal ve çevresel yıkımın karşılığında Dominik ve Türk hükümetleri tarafından tazminata ve yaptırıma tabi tutulmalıdır. Holding, Dominik Cumhuriyeti topraklarını ve denizlerini derhal terk etmelidir.

Yaşasın uluslararası sınıf dayanışması!

28 Eylül: Kadınların kendi bedenleri üzerinde karar verme mücadelesi sokaklarda sürmelidir

0

Kapitalist ve patriyarkal krizin, hükümetlerin ve IMF gibi emperyalist kuruluşların kemer sıkma planları yoluyla giderek daha fazla insanı yoksulluğa ve şiddete mahkûm etmesine karşı kadınlar bu 28 Eylül Uluslararası Yasal Kürtaj Günü’nde de haklarını savunmak için örgütleniyor ve harekete geçiyor.

Arjantin’de 2020 yılında kürtajın yasallaşmasını sağlayan kadınların tarihi zaferinden bu yana, Yeşil Dalga Latin Amerika’yı kasıp kavurmaya devam ediyor. Yakın zamanda Meksika’da ülke genelinde kürtajın suç olmaktan çıkarılarak kamu kurumlarında kürtaj hizmetinin verilmesi sağlandı. Geçen yıl Kolombiya da bu hakkı elde etti.

Ancak tüm kadınların kendi bedenleri üzerinde karar verme hakkına tam anlamıyla saygı gösterilmesi için daha kat edilmesi gereken uzun bir yol var. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre her yıl 25 milyon güvensiz kürtaj yapılmakta, 39 bin kadın bu yüzden hayatını kaybetmekte ve milyonlarca kadın da komplikasyonlar nedeniyle hastaneye kaldırılmakta. Bu ölümlerin çoğu Afrika (yüzde 60) ve Asya’daki (yüzde 30) yoksul ülkelerde yoğunlaşmakta. Kürtaj, sosyal eşitsizliği yansıtan bir halk sağlığı sorunu olmaya devam ederken; en yoksul ve güvencesiz kadınlar güvenli olmayan kürtajlar nedeniyle ölmeye veya kriminalize edilmeye devam ediyor.

Hareketin elde ettiği bazı kazanımlar olsa da kiliselerden, dini kurumlardan ve kürtaj karşıtı kesimlerden gelen tepkiler nedeniyle bu kazanımların geri alınacağı yönünde bir tehdit söz konusu. Sağcı hükümetler ve adaylar sürekli olarak kadınların ve lgbti+ların haklarına karşı olduklarının sinyallerini veriyor. ABD’de Yüksek Mahkeme’nin Roe v. Wade kararını bozması, 50 yılı aşkın bir süredir yürürlükte olan anayasal kürtaj hakkının iptali ve bu konudaki kararın eyaletler tarafından belirlenmesi anlamına geliyordu. Kürtaj şu anda sekiz eyalette yasaklanmış durumda. Bu durum ABD’yi, Yeşil Dalga hareketinin kazanımlar elde ettiği ülkelerin gerisine düşürmektedir. Arjantin’de yaklaşan seçimlerde aşırı sağcı bir başkan adayı olan Javier Milei, kürtajın yasallığını iptal etme tehdidinde bulunuyor. Latin Amerika ülkelerinin çoğunda kürtaj suç sayılıyor ya da kısıtlanıyor; Dominik Cumhuriyeti, Nikaragua, Haiti ve El Salvador’da ise tamamen yasak. Brezilya’daki Başkan Lula gibi “ilerici” olarak adlandırılan hükümetler bile, dini kesimlerin desteğini korumak için kürtaj lehine olan tutumlarını değiştirdi. Benzer şekilde Venezuela’da da devlet ve kiliseler arasındaki kurumsal bağların güçlenmesiyle, seferberliğin baskısıyla sağlanan kürtajın suç olmaktan çıkarılmasına yönelik görüşmelerde ciddi bir gerileme yaşandı. Türkiye’de ise kürtaj yasal olmasına rağmen devlet hastanelerinde kürtajın önünde pek çok engel söz konusu. Çoğu kadın parasız ve güvenli kürtaja kolayca erişememekte.

Mücadeleyle elde ettiklerimizi korumaları için hükümetlere güvenemeyiz. Kürtajın suç olmaktan çıkarıldığı ülkelerde bile, kadınlara ve doğurma kapasitesine sahip kişilere evrensel ve onurlu hizmetler sunmak için gerekli kaynaklar ayrılmamış durumda; kamu hizmeti olması gerektiği yok sayılarak sadece parasını verebilenlerin erişebildiği özel klinikler aracılığıyla bu hizmetten kâr elde edilmesine izin verildiği için hâlâ ayrımcılık söz konusu. İspanya’da son istatistikler, kürtajın yasallaşmasının üzerinden 10 yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen 11 bölgede hiçbir vakanın kaydedilmediğini, hakların ihlal edildiğini ve bu durumun kadınların ve hamile kişilerin yerinden edilmesine neden olduğunu göstermektedir. Dahası kürtajın sadece yaklaşık yüzde 15’inin kamusal sağlık kurumlarında yapıldığı tahmin edilmektedir. Tüm hükümetlerden kürtajı yasallaştırmalarını, kliniklerde ve hastanelerde parasız, güvenli ve yaygın olarak yapılmasını garanti etmelerini ve kürtajı önlemek için parasız doğum kontrol yöntemleri sağlamalarını talep etmek gerekmekte. Ancak bunun için hükümetlerin IMF gibi kuruluşlara dış borç ödemeye devam etmek yerine halk sağlığı sistemlerini güçlendirecek bütçeler ayırması gerekiyor.

Kadınların ve doğurma kapasitesine sahip kişilerin bedenleri, cinsellikleri ve yaşamları üzerinde karar verme hakkı, eğitimin her kademesinde cinsiyetçi önyargılar olmaksızın kapsamlı cinsellik eğitim verilmesini gerektirir. Ayrıca, kürtaj yaptırdığı için hapsedilen tüm kadınların serbest bırakılması ve kriminalize edilmelerine son verilmesinin yanı sıra kürtaj yaptırmaya karar verenleri damgalayan obstetrik şiddete de son verilmesini talep ediyoruz. Hiçbir kız çocuğunun anne olmaya zorlanmaması için anneliğin özgürce ve seçime bağlı olması yolunda mücadele ediyoruz. Devletlerin yeniden üretim emeğini görmezden gelmeyerek kamusal kreş ve yemekhanelere kaynak ayırmasını, çalışan annelerin insan onuruna yaraşır maaş ve sosyal haklara erişmelerini talep ediyoruz.

Bu 28 Eylül Uluslararası Yasal Kürtaj Günü’nde İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak bu talepleri yükseltiyoruz, ancak kapitalist ve patriyarkal sistemde bu taleplerin tam olarak karşılanmayacağının da farkındayız. Burjuva egemenliği ve onun hükümetleri, bize daha fazla sömürüyü dayatabilmek için, kadınların yeniden üretim emeğine hapsedilmelerini ve seçimimiz ne olursa olsun patriyarkanın bizleri anne olmaya zorlamasını uygun buluyor. Bu nedenle, tüm kadınların ve lgbti+ların cinselliklerini özgürce ve tam anlamıyla yaşayabilmeleri, bedenleri hakkında kendileri karar verebilmeleri için işçi sınıfının yönetiminde halk sağlığı ve eğitim kurumları kurulması gerektiğine inanıyoruz.

Tüm dünyada güvenli ve parasız kürtaj yasallaştırılsın! 

Gizli kürtaj nedeniyle bir ölüm daha olmasın! 

Kürtaj yaptırdığı için hapsedilen herkese özgürlük! 

Kürtajı önlemek için doğum kontrol yöntemleri! 

Karar vermek için cinsel eğitim! 

Özgür ve seçilmiş annelik! 

Sağlık ve eğitim için daha fazla bütçe! 

Kilise ve dini kurumlar devletten ayrılmalıdır!

Dünya devriminin merkezinde metal grevi (II)

0

ABD’de toplam 146 bin işçilik bir işgücüne sahip “Üç Büyüklerde” (General Motors, Ford, Stellantis), Birleşik Otomobil İşçileri Sendikası’nın (UAW) parçalı da olsa greve çıkma kararı alması sonucunda, şu anda 18 bin metal işçisi, fabrikalarındaki üretimi durdurarak, sendikalarının toplu sözleşme görüşmeleri sırasında masaya getirdiği taleplerinin kabul edilmesi için mücadele halinde.

ABD’de metal işçilerinin alım gücü, son 50 yıl içinde yüzde 30 oranında düştü. Bu, sömürü oranlarının tarihsel bir zirveye çıktığını anlamına geliyor çünkü yarım yüzyıl öncesine kıyasla, gelişen teknik ve teknolojik olanaklar sayesinde metal işçilerin birim zaman başına daha fazla birim parça üretmeye başlamış olmalarına rağmen, bu durum onların mesai saatlerinin kısalmasını ve ücretlerinin yükselmesini beraberinde getirmedi; ancak tam tersine mesai saatleri uzadı, güvencesizlik ve esnek çalışmak biçimleri yaygınlaştı ve ücretlerde niteliksel bir düşüş yaşandı. ABD’de yaşanmakta olan enflasyon artışı, bu durumu daha da ağırlaştırıyor.

Bunun karşısında ise UAW’nun talebi, Üç Büyüklerin CEO’larının maaş artış oranlarını yakalayan bir çift haneli oransal ücret artışı ve enflasyonun göz önünde tutularak ücretlerin iyileştirilmesi. Bu talebin karşısında Ford 4.5 yıl için yüzde 20’lik bir artış, GM 4.5 yıl için yüzde 18’lik bir artış ve Stellantis ise 4.5 yıl için yüzde 17.5’lik bir artış öneriyor. Bu öneriler geçmiş kayıpları telafi etmek bir yana, 4.5 yıl boyunca herhangi bir metal işçisinin alım gücünü enflasyon karşısında korumayı dahi öngörmüyor.

Ford’un CEO’su Jim Farley, yalnızca 2022’de 21 milyon dolar kazandı. Stellantis CEO’su Carlos Tavares geçen yıl yüzde 22’lik bir ücret zammı aldı ve şimdi yılda 25 milyon dolar kazanıyor. General Motors CEO’su Mary Barra geçtiğimiz sene 29 milyon doların üzerinde kazandı ve 8 yıllık CEO’luk kariyeri boyunca, 200 milyon doların üzerinde bir servet biriktirdi.

Üç Büyüklerin CEO’ları, Üç Büyüklerin ortalama bir işçisinden 400 (dört yüz) kat daha fazla para kazanıyor. Bu, on yıllar boyunca savunmasız kalmış bir işçi sınıfına ve bu işçi sınıfının politik ve ekonomik haklarına saldırmış olan dünya tarihinin en varlıklı oligarşisinin çıkarlarını korumaya adanmış bir toplumsal örgütlenme modelinin sonucu olan derin bir toplumsal eşitsizlik tablosudur.

2023’ün ilk yarısında Üç Büyükler 21 milyar dolar kâr açıkladılar; bu, geçen senenin aynı dönemine kıyasla yüzde 80’lik bir artış anlamını taşıyor. Geçtiğimiz on yıl boyunca Üç Büyükler, sadece Kuzey Amerika’da (ABD ve Kanada) 250 milyar dolarlık bir kâr elde ettiler. Yine bu firmalar geçen yıl, varlıklı hissedarlarını daha da varlıklı kılmak için hisse geri alımları ve temettü ödemelerine 9 milyar dolar ayırdılar.

Dolayısıyla metal işçilerinin ücret taleplerinin karşılanabileceği kaynak mevcut: Bu kaynak, metal işçilerinin bizzat kendilerinin ürettiği ancak firmalar tarafından artı değer olarak el konulan ve kâr olarak açıklanan zenginlikte yatıyor. Bu zenginlik, ABD işçi sınıfına ve emekçilerine ait.

Sendikanın kabul görmeyen tek talebi ücretlerle ilgili değil. UAW aynı zamanda emeklilik ikramiyelerinde de niteliksel bir artış talep etmiş olmasına rağmen, Üç Büyüklerin hepsi bu talebi reddetti. Sendika geçici işçilik ve taşeronluk uygulamasına son verilmesini ve işe alınan geçici veya taşeron işçinin, bu işte 90 gün çalışmasının ardından kadroya alınarak sözleşmenin getirdiği bütün haklardan faydalanmasını talep etti. Ford bu talebi kabul ederken, GM ise kadrolaşmanın yıllar boyunca çalışmayı gerektirmesini, geçici/taşeron işçilere kârdan bölüşüm yapılmamasını ve bu işçilerin saatlik 20 dolar almasını savundu. Stellantis ise geçici/taşeron işçilik pozisyonundan kalıcı/kadrolu işçilik pozisyonuna herhangi bir geçişi reddetti ve geçici/taşeron işçilere kârdan bölüşüm yapılmamasını ve bu işçilerin saatlik 20 dolar almasını talep etti.

UAW, açıkladığı İşçi Ailelerini Koruma Programı çerçevesinde iş güvenliği talep ettiği ve fabrikaların kapatılması durumunda işçilerin greve çıkma hakkının olduğu bir teklif gerçekleştirdi. Ford ve GM bu teklifi bütün yönleriyle reddederken, Stellantis bunun üzerine, onlarca dağıtım deposu ile işletmenin de bağlı olduğu 18 fabrikasının hepsini birden satma ve kapatma hakkının tek taraflı bir şekilde kendisine tanınmasını talep etti. Üç Büyükler bugüne dek, on yıllar içinde ABD’de toplam 65 fabrikalarını kapatarak, kitlesel ve akut bir işsizliğe neden oldular.

Üç Büyükler benzer şekilde, UAW’nun tatil günlerindeki artış taleplerini de reddetti. Sadece Ford, yalnızca 2 haftalık babalık iznini kabul etti.

Sendika hisse geri alımları, özel temettü ve normal temettü artışlarına harcanan her 1 milyon dolar için işçilere 2 dolar sağlanarak kâr paylaşımının artırılmasını istedi. Üç Büyükler ise şirket yöneticilerine ve zengin hissedarlara daha fazlasını bırakan imtiyazlı kâr paylaşımı formülünü öneriyorlar. Ford’un formülüne göre bu paylaşım, son iki yılda işçi çeklerinin yüzde 21 oranında, GM’nin formülüne göre ise son yılda yüzde 29 oranında daha küçük olmasına neden olacak. Stellantis ise kâr paylaşımını önemli oranda durdurmayı öngörüyor. Firma, “gizli bilgi” mazeretiyle kullandığı formülü sendikayla paylaşmayı reddettiği için, işçilerin kayıplarının ne kadar olacağı tam hesaplanamıyor.

Sendikanın en önemli taleplerinden birisi de COLA şeklinde kısaltılan ve Türkçedeki tam açılımı Yaşam Maliyeti Düzenlemesi olan sistem. Bu sistem, enflasyon karşısında işçi ücretlerinin korunmasını öngörüyor. GM ve Stellantis bu sistemi baştan reddetmiş durumda. Ford ise sistemin oldukça kısmî bir kullanımını kabul etti; Ford’un kabul ettiği haliyle bu sistem, önümüzdeki 4.5 yıl boyunca enflasyon karşısında saatlik işçi ücretlerinin yalnızca 1 doların altında kalan bir tutar kadar artmasını öngörüyor. Bu, anlamlı bir artış olmadığı gibi, işçilerin eski alım gücünü yeni enflasyon karşısında korumaktan dahi aciz.

En önemli sorunlardan birisi de, İngilizcede “tiers system” olarak adlandırılan ve Türkçe’ye “katmanlar/kategoriler sistemi” olarak çevirebileceğimiz ve aslında kalıcılaştırılmış bir taşeron model olarak tanımlayabileceğimiz sistem. Bu sisteme göre, fabrika içindeki işçiler farklı kategorilere ayrılıyor. Dolayısıyla bütün işçiler yasal olarak aynı haklara sahip olma hakkından mahrum bırakılıyor. Özetle işçiler arasında eşitsizlik ve bölünme doğuran bir hiyerarşi kuruluyor. Alt katmanlar ve kategoriler, sözleşmenin üst katmanlara tanıdığı haklardan ve artışlardan faydalanamıyorlar. Onların hakları ile artışları daha kısıtlı tutuluyor.

Okuyucularımızın aklına Türkiye’deki kıdem sistemi gelebilir ancak bu doğru bir karşılaştırma olmaz. Zira Türkiye’de kıdem, eğer işçi geçici bir iş ilişkisine sahip değilse, çalışılan yıl tutarında, herhangi bir ayrımcılık gösterilmeksizin uygulanır. ABD’de ise Üç Büyüklerin herhangi bir fabrikasında, şirketlerin karar verdiği yıl sayısı kadar alt katmanlarda ve kategorilerde çalışıyor olabilirsiniz. Çalıştığınız yıl sayısı, sizin fabrika içindeki kategorik yasal pozisyonunuzda herhangi bir iyileşme getirmez.

UAW bu sözleşmede katmanlar/kategoriler sisteminin tamamen kaldırılmasını talep ediyor. 90 gün çalışmış olan her işinin, aynı kategoride sayılmasını istiyor. Üç Büyüklerin hepsi ise, alt katmandan üst katmana geçişin şartının 4 yıl çalışma olmasını talep ediyorlar. Ford bu 4 yıl boyunca alt katmanların emeklilik ikramiyesi ve sağlık haklarından muaf olmasını istiyor. GM ile Stellantis de alt katmanların emeklilik ve sağlık haklarından muaf olmasını talep ediyor ancak aynı zamanda, bu katmandaki işçilerin ücretlerinin, sektörün genelindeki ücretlerin altında olmasını istiyor.

ABD’nin en zengin 3 insanı, bugün ülkenin toplam nüfusunun yarısının toplam servetinden daha büyük bir servete sahip. Bu, 2023 yılında kapitalist emperyalist sistemin, sınai ve mali aristokrasinin kârlarını ve ekonomik-politik ayrıcalıklarını korumak ve derinleştirmek pahasına yol açtığı kitlesel sefaletin ve toplumsal eşitsizliğin vardığı barbarca boyutların basit bir yansıması.

Bu barbarlığın merkezinin ABD olması, bu barbarlığa karşı yükselen dünya devriminin merkezinin de ABD olmasını beraberinde getiriyor. Londra, Paris ve Brüksel, sırtlarını, Wall Street’teki kalelerine yaslıyorlar. Bu nedenle ABD metal işçilerinin grevi, yalnızca ABD işçi sınıfının önümüzdeki dönemde kendi egemen sınıflarına karşı vereceği mücadelelerden nasıl sonuçlar alarak çıkacağını değil, ancak doğrudan doğruya dünya devriminin gelişimini ve küresel sınıflar mücadelesindeki güç dengelerini de derinden etkileyecek.

Üç Büyüklerin yalnızca ABD toplumuna değil ancak bütün bir dünyaya tıpkı bir parazit gibi yapışmış olan asalak sömürücülüğü, metal işçilerinin kazanılan her talebiyle mevzi kaybedecek iken; dünya işçi sınıfını da kemer sıkma, borçlandırma, güvencesizleştirme ve yoksullaştırma saldırıları karşısında mücadeleci bir alternatifin yaratılabileceğine olan inancını pekiştirecek.

Suriye: Esad karşıtı halk protestolarıyla tam dayanışma!

0

Aşağıda okurlarımızla İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) ile Devrimci Komünist Uluslararası Eğilim’in (DKUE) 17 Eylül 2023’te yayımladıkları ortak deklarasyonu paylaşıyoruz.

16 Eylül’de Suriye’deki halk protestolarının birinci ayı doluyor. Hükümetin petrol ve akaryakıt sübvansiyonlarını kaldırması ve yaşam koşullarını kötüleştirmesi nedeniyle 16 Ağustos’ta Suriye’nin Süveyda kentinde protestolar başlamıştı.

Protestolar, para biriminin yüzde 50 devalüe edilmesinin ardından patlak verdi ve kayıtdışı piyasa kuru, ABD dolarına karşılık 15.000 Suriye lirasına yükseldi. Suriye hükümeti benzin sübvansiyonlarını kaldırarak yakıt fiyatlarını litre başına 3.000 Suriye lirasından 8.000 Suriye lirasına çıkardı. Kalıcı elektrik kesintileri, günlük yaşam üzerindeki yansımalarıyla birlikte bu durumu daha da ağırlaştırdı. Bu, diktatörlüğü sorgulayan bir siyasi dinamiğe hızla bürünen protestoları tetikledi.

Hayat pahalılığı karşıtı protestolar Süveyda şehrinde başladı ve Beşar Esad diktatörlüğüne meydan okudu. Protestolar buradan diğer şehir ve kasabalara da sıçradı. Her gün halk eylemleri yapılmaya devam ediliyor.

ABD’li bir “think tank” kuruluşu olan Savaş Araştırmaları Enstitüsü’nün (ISW) yeni bir raporuna göre, ülke genelinde yaklaşık 8 ilde protestolar gerçekleşti. Yerel medya organı Suwayda 24, protestoların güneydeki Dera kenti ve Lazkiye kıyı kenti yakınındaki Cebele kasabasının yanı sıra, kuzeybatıda muhaliflerin kontrolündeki İdlib şehrine ve vilayetin diğer bölgelerine de yayıldığını bildirdi.

Ancak protestolar ekonomik sorunlarla sınırlı kalmadı, kısa sürede Esad rejiminin devrilmesi çağrısında bulunarak siyasi bir boyut kazandı. İnsanlar, Suriye devriminin başladığı 2011 yılından bu yana popüler hale gelen meşhur sloganları atıyorlar. Göstericiler aynı zamanda “Özgür Suriye” bayrakları da kullanıyor.

14 Eylül’de göstericiler Süveyda’nın merkezi meydanında toplanarak “Suriye özgürlük istiyor” veya “İnsanlığın düşmanı Beşar defol” gibi sloganlar attılar. Beşar Esad’ın diktatörlük hükümeti protestoları durdurmak için baskıyı artırdı. Ancak şimdilik protestolar devam ediyor.

Mart 2011’de Suriye halkı “Kahrolsun Esad” sloganıyla devrimci bir seferberlik başlattı. Bu, ocak ayında Tunus’ta başlayıp Kuzey Afrika ve Ortadoğu’ya yayılan ve eski diktatörleri deviren devrim dalgasının bir parçasıydı. Putin ve Rus birliklerinin desteklediği Beşar Esad, tanklarla soykırıma varan bir savaş başlattı ve şehirleri bombaladı, katletti ve bu şehirleri yok etti. Bu tür baskılar Türkiye, İran ve ABD tarafından da desteklendi. Bu sayede rejim, yıllarca süren iç savaşa ve kahramanca halk direnişine rağmen çöküşünü önleyebildi.

Esad diktatörlüğü 6,7 milyon Suriyelinin ülke içinde yerinden edilmesine, 5,6 milyon Suriyelinin ise komşu ülkeler ve Avrupa’da mülteci durumuna düşmesine neden oldu. Nüfusun yaklaşık yüzde 90’ı yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Aylar önce yaşanan deprem Türkiye’yi ve isyancı İdlib bölgesini harap etmişti. Soykırımcı Esad, deprem bölgelerine uluslararası yardımın serbest akışının önüne her türlü engeli koydu.

Şimdi Suriye halkının geniş kesimleri bir kez daha seferber olmak için dışarı çıkıyor ve 2011’de başlayan devrimin pankartlarını taşıyor.

İUB-DE ve DKUE, Suriye halkının kitlesel protestolarını ve onların taleplerini güçlü bir şekilde destekliyor.

Bu protestoları destekliyoruz çünkü Suriye halkının 2011 halk devriminde açılan yolu yeniden izleyerek, diktatörlüğü sona erdirmek ve kendi kaderini tayin etmek için kendi hükümetini kurabileceğine inanıyoruz. Devrimci sosyalistler olarak, işçi sınıfı ve Suriye halkı için kesin çözümün, tüm halkların ulusal ve dini haklarına saygı duyan bir işçi hükümetinin ve sosyalist bir Suriye’nin elinden geleceğini biliyoruz.

İUB-DE ve DKUE olarak Suriye halkının mücadelesiyle tam dayanışma çağrısı yapıyoruz. Suriye halkı ekonomik kemer sıkma önlemlerine karşı; siyasi mahkûmların özgürlüğü, sosyal adalet ve ezilenlerin hakları için mücadele ediyor. Esad diktatörlüğünü sona erdirmek, işgalci emperyalist güçler olan Rusya ve ABD’nin yanı sıra Türkiye, İran, İsrail gibi bölgesel güçlerin geri çekilmesi için de mücadele ediyorlar.

İşçi ve halk örgütleri ile sol partileri, Suriye halkının Beşar Esad’ı devirme mücadelesiyle ve tüm emperyalist müdahaleler ile Türkiye, İran ve İsrail gibi bölgesel güçlerin müdahalelerini durdurma mücadelesiyle uluslararası düzlemde dayanışmaya ve bu dayanışma kampanyası için güçlerini birleştirmeye çağırıyoruz!

Dünya devriminin merkezinde metal grevi (I)

0

ABD’de 15 Eylül günü, Birleşik Otomobil İşçileri Sendikası’nın (UAW) başlıca sözleşme taleplerini kabul etmeyen üç büyük otomobil firması General Motors, Ford ve Stellantis’in (Fiat ile Peugeot’nun birleşmesinden doğan çokuluslu şirket) Michigan, Ohio ve Missouri fabrikalarında 13 bin işçi greve çıktı. Bu üç otomobil firması, İngilizcede “Üç Büyükler” olarak adlandırılıyor ve küresel otomobil üretiminin önemli bir kısmının üzerinde tekelci bir kontrole sahip.

Üç Büyükler’in ABD’deki fabrikalarında toplam çalışan işçi sayısı 146 bini buluyor. Ancak UAW başkanı Shawn Fain, firmalara karşı pazarlık gücünü kademeli bir şekilde artırmak isteyerek, 14 Eylül günü yayımladığı bir videoda, 146 bin işçiyle beraber her üç firmanın üçünde de aynı anda greve çıkmayacaklarını, sendikal şubesi grev listesinde olmayan işçilerin hiçbir koşul altında çalışmayı bırakmamaları gerektiğini ifade etti. Aynı videoda Fain, geleneksel grevden ziyade metal işçilerinin kendilerini gösterecekleri bir grev örgütleyeceklerini; yani üretimden gelen sınıfsal gücü kullanmak yerine, birkaç binlik bölükler halinde greve çıkarılan metal işçilerinin kamuoyu görüşü ve Beyaz Saray üzerinde basınç yaratması için çalışılacağını belirtti.

Fain’in bu kararı, grevdeki ve henüz greve çıkmamış olan fabrikalardaki öncü işçilerden itirazlarla karşılaştı. Öncü işçiler, sendikanın bu taktiğinin grevin geleceğini ve işçilerin morali ile motivasyonunu tehlikeye attığını savunuyorlar. Sektörlerinin en büyüklerinden olan bu üç otomobil firmasına karşı 13 bin işçinin izole kalması ve yalnızlaşması oldukça olasıyken, elinin altında ekonomik ve politik olarak zengin bir araç listesine sahip olan Üç Büyükler’e karşı birkaç bin işçinin, sendikanın taleplerini kazanması da mümkün olmayabilir. Bu durumda sendika, greve çıktıklarında dahi talep ettiklerini kazanamadıkları bahanesiyle firmaların dayattığı ve sefalet anlamına gelen sözleşmenin altına imza atabilir ve bu, yalnızca metal işçileri arasında değil, ABD ve dünya işçi sınıfı içinde de bir demoralizasyon yaratabilir.

Tabandaki öncü işçilerden gelen bu basınç sonucunda, 22 Eylül itibarıyla UAW, Stellantis ile General Motors’un parça üretimi ve dağıtımı yapan 38 işyerinde daha greve çıkma kararı aldı ve 20 eyalete yayılan 5 bin işçi daha sürmekte olan metal grevine dahil oldu. Ancak UAW, 146 bin işçinin tamamının greve dahil olması noktasında hâlâ önleyici bir role sahip.

Sendikanın başkanı Shawn Fain, bu pozisyona geçen sene gerçekleşen seçimle geldi. UAW büyük yolsuzluk skandallarıyla yıpranmasının ardından, yeni genel başkanın sendikanın tabanındaki işçiler tarafından seçileceğini duyurmuştu. Seçimlerde dört aday arasından (adaylarından birisi de Mack Trucks kamyon fabrikasında çalışan Troçkist işçi Will Lehman’dı) seçilen Fain oldu (seçimlere katılımın düşük olduğunu ve birçok işçinin, nasıl oy verebileceği hakkında bile sendika tarafından bilgilendirilmediğini söyleyelim).

Fain, UAW içindeki orta kademeli sendika görevlilerinin oluşturduğu Demokrasi İçin Bütün İşçileri Birleştirin isimli bir inisiyatifin adayıydı. Fain, adaylığı sırasında sendikanın firmalarla iyi geçiniyor olmasını ve tabandan yükselen sesleri bastırıyor olmasını eleştirmişti. Fain’in temel talebi, işçileri bir maaştan diğer maaşa kadar hayatta kalmaya çalışmaya mahkûm eden koşulların değiştirilmesiydi.

UAW seçimlerinde, eski genel başkan Curry’nin değil Fain’in seçilmesi ve şimdi de sendikanın, Üç Büyükler’in arsız taleplerini kabul etmeyerek parçalı da olsa greve çıkmayı kabul etmek zorunda kalması, küresel sınıflar mücadelesinin radikalleşme eğilimiyle uyumlu. Metal işçilerinin mücadelesi, şu anda ABD kamuoyunun ezici bir çoğunluğunun sempatisine de sahip; yapılan son anket, ABD toplumunun yüzde 75’inin UAW’nin taleplerini ve metal işçilerinin grevini desteklediğini gösteriyor. Bu, Wall Street oligarşisi için korkunç bir yenilgi; zira bütün medya organları, bakanlıklar ve propaganda araçları ellerinin altındayken, Üç Büyükler’in emek düşmanlığında sembolleşen sosyal parazit rollerini yine de toplum nezdinde meşrulaştırmayı başaramıyorlar.

Tam da bu nedenle Beyaz Saray’da alarm zilleri çalmaya başladı. Grevin başladığı gün (15 Eylül 2023), Demokrat Parti senatörü Bernie Sanders, UAW’nin Detroit’teki protesto yürüyüşüne katılarak, ardından kürsüden metal işçilerine seslendi. Sanders konuşmasında UAW’nin “Amerikan orta sınıfının yeniden oluşturulması ve genişletilmesi çabalarında başı çektiğini” söyleyerek, yaşanmakta olanı bir sınıfın bir diğerine karşı mücadelesi olarak yorumlamadığını ama mevcut durumu, bir sınıfın bir diğerinden daha fazla kırıntı alarak, aslında sınıf atlayabileceği şeklinde okuduğunu ifade etmiş oldu. Sanders konuşmasının sonunda bir kere daha “kaybolan orta sınıfı yeniden inşa etmek için yan yana durma” çağrısı yaptı.

Ancak Beyaz Saray’da çalan alarm zilleri, metal işçilerinin militan mücadelesinin varabileceği radikal sonuçların yalnızca Vermont senatörü eliyle sistem içi mevzilere çekilebileceğine işaret etmiyor. Bu sebeple ABD başkanı Joe Biden 26 Eylül günü Michigan’daki grevci işçileri ziyaret etme kararı aldı. Eskiden Twitter olarak bilinen sosyal medya platformu X’te ABD başkanı şu açıklamayı yaptı: “Salı günü Michigan’a gidip grev hattına katılacağım ve yaratılmasına katkıda bulundukları değerden adil bir pay almak için mücadele eden UAW’li kadın ve erkeklerle dayanışma içinde olacağım. Artık bir kazan-kazan anlaşmasının zamanı geldi. Amerikan otomobil üretimi, iyi ücretli UAW işleriyle gelişir.” On yıllardır bütün büyük sendikaların seçim öncesi dönemlerde Demokrat Parti’ye destek açıklamaları bir gelenek halini almışken, UAW şu an içinde bulunulan seçim öncesi dönemde Demokrat Parti’ye herhangi bir destek açıklaması henüz yapmamıştı.

Bu sırada yaklaşan 2024 başkanlık seçimlerinde yüksek ihtimalle Biden’ın rakibi olacak olan eski başkan Donald Trump da 27 Eylül günü Michigan’da grev hattında olacağını ifade etmişti. Biden’ın metal grevini ziyaret etme kararı, Trump’ın bu açıklamasının ardından geldi.

Amerikan politik elitlerinin, 18 bin metal işçisinin grevde olması ve 146 bin metal işçisinin greve çıkma olasılığı karşısında grev çadırından grev çadırına koşturmalarının altında yatan neden, hizmet ettikleri sınai ve mali oligarşinin çıkarlarını daha iyi savunabilmek ve onların sözde prestijinin toplumun geneli nezdinde daha da büyük bir krize girmesinin önüne geçmeye çalışmak. Metal işçilerinin grevi, 2008 ekonomik buhranının ardından patlak veren bir radikal mücadeleler dalgasının ertesinde gerçekleşiyor: İlk olarak Wall Street’i İşgal Et hareketiyle başlayan, Irak Savaşı’na gösterilen muhalefetle ve Bush döneminin “güvenlik” politikalarına karşı duyulan hoşnutsuzlukla birleşen, fast food işçilerinin ve öğretmenlerin eyaletlerarası kitlesel grevleriyle ilerleyen, Trump’ın cinsiyetçi uygulamaları karşısında milyonları bulan bir kadın seferberliğiyle öne çıkan, George Floyd ayaklanmasıyla ABD burjuvazisini tarihinde ilk defa savunmacı bir pozisyona geri çeken ve şimdi de Amazon’dan Starbucks’a dek genişleyen bir sendikalaşma mücadelesiyle örgütsel zemin kazanmaya başlayan bu mücadeleler dalgasının gelecekte izleyeceği rol ve edineceği kazanımlar, bugün birkaç bin metal işçisinin grevinin ulaşacağı sonuçlara bağlı.

Bu yüzden, elinin altında milyarca dolarlık bir servet ve insanlık tarihinin en güçlü sınai-militer altyapısına sahip bir devlet bulunan Üç Büyükler’in, 146 bin metal işçisinin potansiyel sınıfsal gücüyle sarsılmaya başlayan sömürücü ayrıcalıkları ve sosyal parazit rolleri karşısında, ABD politik elitleri kan ter içinde, bu oligarşinin varlığını sürdürebilmesini sağlayacak toplumsal koşulların tesis edilmesi için, grev hattının hangi tarafında olduklarına dair işçilerde yanılsamalar yaratmaya çalışıyorlar.

Sputnik grevcisi Ali Isıyel ile söyleşi: “Her yerde bu okuduklarınızı, mücadelemizi anlatmanızı istirham ederiz”

0

Sputnik Grevi’nin 32. Gününde İstanbul’da Süzer Plaza’nın önündeki Türkiye Gazeteciler Sendikası’na üye grevci işçileri ziyaret ettik. Grevci işçilerin güler yüzü, olgunluğu ve haklı mücadelelerinin gururu ile karşılandık.

Sputnik grevcilerini grev kararının asıldığı günde, grevin ilk gününde ve sonrasında birkaç kez ziyaret etme şansı bulmuştum. Uzaktan bakanlar koca Rus devlet medyası ile mücadele etmenin son derecede zorlu olduğunu ve zamanla morallerin düşeceğini düşünebilirler. Ancak Sputnik grevcileri ilk günlerinin heyecanına, grevlerinde bir ayı devirmenin olgunluğu ve deneyimini de katmışlar. Yalnızca ekmek parası değil, gazetecilik etiğinin geleceğine dair de bir direniş yaptıklarının bilincindeler ve bu konuyu da tartışmaya açmak niyetindeler.

Ziyaretimiz sırasında Süzer Plaza’nın çok zengin bir “sakini”, geçilecek fazlasıyla yeterli yer olmasına rağmen arabasını direnişin yapıldığı bölgeden geçirmek istiyor. “Burası yol, kimse burada duramaz, çekilsinler benim arabam buradan geçecek” diyen memleketimizin bu ultra zengini 2023 yılında bu lüks plazada işçilerin örgütlenmesinin şokunu atlatamayıp bir hayli provokatif davranıyor. Fakat işçiler bu durumu da son derecede olgunca karşılıyorlar. Olayı büyütmeden yönetmeyi beceriyorlar. Eski mesai arkadaşlarına hakaretlerin yağdığı, haber değeri de taşıyan o anda Sputnik’te greve katılmayıp çalışmayı sürdürerek grev kırıcılığı yapan kişilere daha da şaşırıyorum. İnsan tanıdığı, bildiği kişilerin yanında olmaz mı? Ya da tanımasa dahi hakarete maruz kalan insanları duyduğunda penceresini açıp dışarı çıkmaz, ne yapıyorsun sen demez mi? Bu anda Sputnik grevcilerinin grev kırıcılarına karşı hislerini daha da iyi anlıyorum.

Sputnik grevcisi Ali Isıyel ile 2020 yılından beri tanışıyoruz. Çeşitli ekolojik yıkımlar hakkında birkaç kez çevre mühendisi olarak görüşümü almıştı. Son derecede nazik, iletişimi hızlıca kurup meramını anlatan, “Bana bir video gönderip görüşünü özetleyebilir misin?” gibi tembelliklere kapılmayan ve yayınlarının bitiminde de geri bildirimde bulunacak kadar işini seven, takip eden bir gazeteci Ali. Ama her şeyin ötesinde hayata emek merkezli bakan bir proleter olduğunu hiç unutmayan biri. Ali ile bugüne kadar olan teşrik-i mesaimiz hep konsantre ve sorun odaklı geçti. Bir ekoloji meselesi varsa, aradığında görüş verdim. Halk TV’de işten atıldı, ne yapabiliriz diye sordum. Deprem oldu hafriyat hakkında yayına çağrıldım. Çevre Mühendisleri Odası’ndaki emekçilerin dayanışmaya ihtiyacı vardı, Ali’ye haber verdim. Ama hiç hal hatır soracak denli konuşma fırsatımız olmamıştı Ali ile. Şimdi grevci bir işçi olarak Ali ile konuşma fırsatı buluyorum. Ali başta medya patronları olmak üzere burjuvaziye karşı öfkeyle dolu. Aziz Ahmet’in (3 Hürel) “Haram”ını dinleyerek sabır çektiğini söyleyen biri. Şimdi direnişin sorumluluğu onun kontrollü yönünü daha da güçlendirmiş gibi görünüyor.

Grevin ilk günü Ali’den söyleşmek için söz almıştım. Bu kez yerleri değiştirecektik. Ben soracaktım, o da yanıtlayacaktı. Söyleşiyi yapmak direnişin 32. gününe nasip oldu. Ziyaretimiz sırasında sandalyelerimizi daha az sesli bir yere çekip kayıt tuşuna basıyor, nihayet mücadele sayesinde Ali’nin halini hatırını da sorma şansına kavuşuyorum.

TGS’ye üye proleter bir basın emekçisiyle grev sürecine dair yaptığımız bu söyleşinin hangi sektörde olursa olsun bir araya gelen, örgütlenmeye başlayan herkes için öğretici olmasını dilerim.

Sendika AB’den fon alıyor diye biz grevciler Batı hayranı, liberal ilan edildik. Yani o zaman biz burada Sputnik’te Rus devletinden maaş alırken de Putinci-Rusçu muyduk? Mesela Ceyda Karan kendini Putinci olarak tanımlıyor mu, Ceyda Karan’a bunu sormak isterim.

Sedat Durel: Ali, seninle ilk kez Sakarya’da havai fişek fabrikasındaki patlama hakkında görüşmüştük. Bir gazeteci olarak patlamanın çevreye etkileri hakkında görüş istemiştin benden. Hiç unutmuyorum, burada sen konuyu iki türlü ele almıştın. Bir taraftan acil sorun olarak patlamanın çevreye etkisi ama bir yandan da buradaki emekçilerin çalışma koşulları, bunu atlamadın. Onun ardından depremle ilgili görüştük. Sanırım İstanbul’un su durumu ile ilgili görüştük…

Ali Isıyel: Müsilaj zamanında da görüştük.

Sedat Durel: Evet, müsilajı da konuştuk. Velhasıl ben her görüşmemizde sende şunu fark ettim, sen konu ne olursa olsun hayata emek merkezli bakan bir insansın. Emeği merkezine koyarak meseleye eğiliyorsun. Yani hayatımda tanıdığım liberal denecek en son insanlardan birisin. Üstüne şu an greve çıkmışken şimdi sana birileri liberal diyor. Bu sana nasıl hissettiriyor?

Ali Isıyel: Yani ilk başlarda bir öfkelendim tabii onu gördükten sonra. Çünkü Ceyda Karan’dan beklemiyorduk böyle bir şeyi. Bizim için hayal kırıklığı oldu Ceyda Karan. Sonradan sadece komik gelmeye başladı. Çünkü bizim hayata nereden baktığımız belli. Ki biz zaten bir işçi topluluğuyuz burada. Maaşlı bir şekilde çalışıyorduk, düşük maaşlarla çalışıyorduk, kötü çalışma koşullarında çalışıyorduk. Benim başıma gelmedi ama birçok arkadaşım burada rencide de edildi, onur kırıcı muamelelere de maruz kaldı. Aynı zamanda çok temel anayasal bir hak olan sendikalaşmayı istediğimiz için burada baskılara maruz kaldık. Bazı arkadaşlarımız sendikadan istifa etmediği takdirde işten çıkarılma ile tehdit edildi Türk yöneticilerimiz tarafından. Ben de bunun sonucunda gelinen noktada işten çıkarıldım. İşten çıkarıldıktan sonra işimizi geri istediğimiz ve daha insani koşullarda sendikalı biçimde anayasal olarak çalışmak istediğimiz için mücadele ediyoruz. Ama bu noktada sırf sendika Avrupa Birliği’nden fon alıyor diye biz Batı hayranı, Batıcı liberal ilan edildik. Yani o zaman biz burada Sputnik’te Rus devletinden maaş alırken de Putinci-Rusçu muyduk önce onu bir sorgulamaları lazım. Mesela Ceyda Karan kendini Putinci olarak tanımlıyor mu böyle bir durumda? Ben de Ceyda Karan’a bunu sormak isterim. Kısaca sadece komik geliyor bu söylemler artık bize.

Grev kırıcılar bu yanlışlarından ivedilikle dönmedikleri takdirde bu davranışlarının hiç unutulmayacağını bir kere daha ilan etmek istiyorum.

Sedat Durel: Bir de bana şu çok ilginç geliyor. Kendini sosyalist, antiemperyalist olarak adlandıran insanların mesele emek hareketine geldiği zaman tuhaf bir yaklaşımları oluyor. Hatta sosyalizmin terminolojisini de kullanarak hızlı bir şekilde emek düşmanlığını yeniden üretebiliyorlar. Bunu sıkça yaşamış birisi olarak bu konuda söyleyebileceğin bir şey var mı? Bir de şunu da biliyorum, senin gazetecilikte patronla ilk kavgan değil bu. Daha önce Halk TV de, başka muhalif kanallar da vardı sanki benzer sorunları yaşadığın…

Ali Isıyel: Halk TV’de böyle bir patronla sorun yaşadım. Başka bir işyerinde de benzer bir sorun oluyordu ama o tatlıya bağlanabildi.

Sedat Durel: Sonuçta bu senin basın patronuyla ilk yüzleşmen değil. Bu deneyimlerinden hareketle Türkiye’de kendilerine sosyalist diyenlerin hızla emek düşmanı haline gelmelerini nasıl açıklıyorsun?

Ali Isıyel: Teoriyi gayet iyi bilen çok sayıda insan var. Yani bu bahsettiğimiz insanlar teori konusunda benden çok daha bilgili, çok daha dolu insanlar. Entelektüel insanlar. Fakat demek ki bu bazı şeyleri karşılamıyor. Bir örgütlülük bilinci de gerekiyor. Ben Türkiye’deki sosyalistlerin, daha doğrusu kendine sosyalist diyen o starların sorununu burada görüyorum. Bize en çok sorun çıkaranlar bu ekran yüzleri oldu. Biz burada kendine sosyalist demeyen işçilerle bile bir sorun yaşamadık. Yani buradaki arkadaşlarımıza ideolojik görüşünü sorsak belki ikisi, üçü sosyalist olduğunu söyler. Şöyle bir durum var ekran yüzleri ile işçiler arasında, son 15 yılda özellikle ciddi ve bilinçli bir şekilde patronlar tarafından bir maaş uçurumu oluşturuldu. Yani işçi x maaş alıyorsa bu ekran yüzleri, starlar 5x 6x maaş alıyorlar ve bunun sonucunda artık kendilerini bir işçi olarak görmekten çıkmış durumdalar. Oluşan konfor alanlarından da çıkmak istemiyor, kazandıkları yaşam standartlarını kaybetmek istemiyorlar. Bu işin birinci ayağı. İkinci ayağı şu, “Ben buradan sendika için patronla kavga ederek ayrılırsam başka bir patron bana iş vermez, damgalı eşeğe dönüşürüm” kaygısı taşıyorlar. Üçüncü bir ayağı da bence biraz da şununla ilgili. Türkiye’de basın inanılmaz örgütsüz bir pozisyonda ve buradan örgütlü bir hareketin başarıya ulaşacağına olan inanç çok düşük. Halk da aynı şekilde bunların ilk başlarda başarıya ulaşabileceğini çok fazla inanmıyor. Fakat biz gördük ki her mücadelemizde belli başlı kazanımlar elde ettik. Halk TV’de de bu böyle oldu. Yani Halk TV’de biz bir sendikal örgütlenmeye başlamıştık. Nihayet ben de bu yüzden oradan kovuldum. Fakat sendikal örgütlenme sürecinde başka bazı meselelerle de bire bir kavga ettiğimiz için orada bazı kazanımlar elde edildi. Maaşlarımız, çalışma koşullarımız iyileştirildi. Bir sürü arkadaşımız geceleri en azından servise ulaşabildiler. Yemek parası vermeye başladılar, yakıt vermeye başladılar vesaire. Bu süreçte aslında çok da ufak olmayan kazanımları da yine mücadele ile elde ettik. Bunun atlanması beni üzüyor.

Çok uzun sürdü oradaki sendikal örgütlenme. Buradaki gibi böyle 6-7 ayda tamamlanan bir süreç değildi. Çünkü çok fazla çalışan vardı, Ankara’da ayrı çalışanlar var, burada ayrı çalışanlar var ve hani sürekli bir işçi sirkülasyonu vardı. Halk TV’de giren çıkan hiç eksik olmuyordu. Bu sebeple de örgütlenme birazcık zordu. Belki de bunu bilinçli olarak örgütlenmenin de önüne geçmek için yapıyorlardı. Çünkü biz bunu fabrikalarda, işte Trendyol’da en son gördük. 5-5,5 aylık geçici iş sözleşmeleri yapıyorlar, insanlar örgütlenemeden sürekli değişiyorlar. Yani örgütlenmenin önünde bir engel oluyor bu. Aynı zamanda kıdem tazminatından da kurtuluyorlar. Bir sürü parametresi var tabii ama sonuç olarak Halk TV’de de benzerini yaşadık, burada da benzerini yaşadık. Patronlar işçinin sendikalı olmasını istemiyorlar. Çok basit çünkü örgütlü işçiler öyle kolay kolay kafasına vur al ekmeğini moduna girmezler. O yüzden bugün bu grev kırıcılarının yaptığı şey de aslında basın içindeki sömürüyü yeniden yaratmak noktasına geliyor. Bu sömürünün katmerlenmesine sebep oluyorlar. Mesela biz buradayız, onlar orada çalışıyorlar. Biz burada açız ama onlar paralarını kazanıp çalışmaya devam ediyorlar. Onlar çalıştığı sürece bizim buradaki mücadelemiz anlamsızlaşmaya başlıyor. O yüzden biz oradaki işçi arkadaşlarımıza da oradaki ekran yüzü “star” gazetecilere bir kere daha sesleniyoruz. Grev kırıcılığını bıraksınlar. Bunun bir suç olmasının da ötesinde -böyledir, değildir, bunu hukukçular tartışsın- bu yaptıklarının sınıflarına ihanet olduğunu kavrasınlar.

Sedat Durel: Ben de tam buraya gelecektim. Çünkü siz çok önemli bir mücadele pratiğini de gösteriyorsunuz bize. Yalnızca patrona değil grev kırıcılarına karşı da mücadele ediyorsunuz. Sizin sektörünüzde bu deneyim çok da yaşanan bir deneyim değil bildiğim kadarıyla. Buna rağmen grev kırıcılarına karşı da güçlü bir kampanya sürdürüyorsunuz. Bu grev kırıcılarına karşı nasıl mücadele ettiğinizi anlatmak ister misin? Ayrıca bu söyleşiyi okuyan insanlar bu grev kırıcılara karşı mücadelenizde size nasıl destek olabilirler?

Ali Isıyel: 11 Eylül Pazartesi günü yayınlara başlayacaklarına dair kulağımıza duyumlar gelmeye başladı. Bir gün önce de radyoda tanıtımları döndü yeni yayın döneminin. Ama tarih verilmedi 11 Eylül diye, sadece yeni yayın döneminde bu isimlerle devam edeceğiz diye bir tanıtım vardı. Biz de bunun pazartesi olabileceğine dair duyum aldığımız için pazartesi günü sabah 5.30’da buraya Süzer Plaza’nın önüne geldik. Çünkü Ali Çağatay’ın yayını saat 7’deydi. Yayından önce Ali Çağatay’ı bir görüp konuşmak istedik. Son bir çağrıda bulunduk yayına çıkıp grev kırıcılığı yapmaması için.

Sedat Durel: Ali Çağatay bugüne kadar bir sürü sendikacıyı, direnişçi, işçiyi falan da programına davet etmişti, hani çoğumuzun aklında emek dostu olarak bildiğimiz birisi iken böyle olumsuz bir pratik de göstermiş oldu. Bunu da vurgulamadan geçmek istemiyorum.

Ali Isıyel: Yani yayınlarında sürekli sendika başkanlarını, grev yapan, eylem yapan işçileri, kötü çalışma koşullarına karşı isyan eden işçileri konuk alıyordu. Sürekli sendikalaşmanın anayasal bir hak olduğu hatırlatmasını yapan bir programcıydı. Biz de zaten kendisine bunları söyledik. Yani bundan sonra nasıl anayasa hatırlatması yapacaksın? Eğer içeri girip de burada çalışmaya başlarsan? 5.30’da burada Ali Çağatay ile görüşürken bütün görüşmeyi de kamera kaydına aldık. 15 dakikalık bir görüşmemiz oldu. Arabasından hiç çıkmadı tabii.

Sedat Durel: Çok komik bir durum açığa çıktı o videoda bu arada.

Ali Isıyel: Evet komikti. Yani söz verdiğini söyledi. Sadece çocuklara sözüm var dedi. Evet, 8-10 yaş arasında çocuklar beni dinliyor dedi. Zannetmiyorum 8-10 yaş arasındaki çocukların Ali Çağatay’ı dinlediğini ama…

Sedat Durel: Yani iyice komikleşiyor, dinlese de 8-10 yaşındaki çocuklar da destek olabilir tabii ki grevinize…

Ali Isıyel: Tabii ki yani bence zaten en çok da çocuklar destek olurlar diye tahmin ediyorum. Yani çok basit bir mantıkla bir çocuk bunu çok rahat bir şekilde ayırdına varabilir. Desek ki bir işyeri, gazete var, işyerinde işçiler çok kötü koşullarda çalışıyorlar ve bu yüzden de haklarını aramak için iş bıraktılar. Hakları verilene kadar çalışmayacaklarını söylediler ama başka bir grup işçi gelip onların yerine çalışmaya başladı. Bu işçiler kazanabilir mi ve kim haklı? Çocuklar doğru yanıt verir bu soruya.

Artık gazetecilerin ellerindeki gücün farkına varıp patronlara karşı direnmeleri gerekiyor.

Sedat Durel: Çok güzel bir çocuk kitabı çıkar buradan bence.

Ali Isıyel: Yani buradan çıkacak çok fazla hikâye var. Benim en azından burada 32 günde gördüğüm bu. Tabii ki fabrikalarda çok daha sert, çetin mücadeleler yürütülüyor farkındayım ama bizim de burada elimiz kolumuz bağlı şekilde mücadele etmemizi arzuluyorlar. Bunu söyleyebilirim. Çünkü maalesef basın sektöründe emekçiler örgütlü değiller. Ama gördüğümüz gibi patronlar ve patronun yanında olan insanlar çok daha örgütlü. Biz bütün meslektaşlarımıza bir anda ulaşamazken onlar aynı gün içerisinde yayınları başlatabiliyorlar. Bu yüzden bizim de basın içeresinde daha örgütlü bir yapıya ihtiyacımız var ki artık patronlar böyle ellerini kollarını sallaya sallaya gazetecilere istediklerini yaptıramasınlar. Son 15 yılda özellikle gazetecilerin bundan önceki yıllarda kazandığı bütün kazanımlar ufak ufak tıraşlandı. Çok basit bir örnek, burada Sefa diye bir arkadaşımız var. Kardeşi sınıf öğretmeni. Bundan bir 6-7 yıl önce biz aynı maaşı alırken diyor, bugün o benim iki katı maaşımı almaya başladı. Yani artık gazetecilerin geldiği nokta bu. Biz memurların yarı maaşını alıyoruz. Yani buna karşı da artık örgütlenip bir şekilde ses çıkarmayacaksak başımıza gelenleri hak ediyoruz demektir. O yüzden artık gazetecilerin ellerindeki gücün farkına varıp patronları karşı direnmeleri gerekiyor.

Sanatçıların, aydınların, akademisyenlerin, yazarların, meslek örgütlerinin, sendikaların, siyasetçilerin hepsine çağrı yapıyoruz. Programlara katılmayın. Sizi aradıklarında neden katılmak istemediğinizi de muhakkak belirtin.

Sedat Durel: Bu noktaya gelmeden bir kez daha sormak istiyorum, grev kırıcılarına karşı da örnek bir mücadele veriyorsunuz. Bizler size nasıl katkı verebiliriz?

Ali Isıyel: Şöyle, biz Grev TV’yi kurduk. Grevciler olarak hazır o zaman grev kırıcılar piyasada yokken ve radyo yalnızca müzik yayını yaparken biz de bizi dinleyenlerin hikâyeye Grev TV’den devam etmelerini sağlamaya çalıştık. “Grev TV’yi takip edin, Sputnik’i takip etmeyin” çağrısı yapmıştık, iyi de bir karşılık alabildik. Fakat daha sonra grev kırıcılar programlara başladılar ve biz bu sefer artık grev kırıcılara biraz daha yüklenmeye başladık. Bir grevin grev olabilmesi için işin durması gerekiyor. Sputnik’i kapattırmak gibi bir şeyden bahsetmiyorum tabii ki. Hani bunu da bir dipnot olarak düşeyim. Amacımız grev sürecinde orada iş yapılmamasını sağlamak. Çünkü grevin zaten mantığı, amacı bu üretimden gelen gücünü kullanabilmesi işçinin. Fakat grev kırıcılar işçilerin üretimden gelen gücünü kullanmalarını engelliyorlar. Bunların içinde içeride çalışan teknik arkadaşlarımız var, editör arkadaşlarımız var. İçeride çalışan hatta programcı arkadaşlar özellikle bizim en çok canımızı sıkanlar onlar oldu. Hatta son güne kadar bizim yanımızda olduğunu söyleyen kişiler programa başladılar. Ceyda Karan programlara başladı, Ali Çağatay programına başladı. Dışarıdan yeni gelen Okan Aslan diye bir programcı başladı. Muhabirlerden Osman Nuri Cerit Ankara’da parlamento muhabiri. O hâlâ devam ediyor ve provoke de etmeye çalışıyor bizi. Ama hiç kimse ciddiye almadı Osman Nuri’yi. Yani o ciddiye alınacak bir pozisyonda değildi bizim için. O yüzden hiç umursanmadı. Yani grev kırıcılar burada çalışmaya devam ediyorlar ve bu gerçekten büyük bir leke. Ömürleri boyunca nereye giderlerse gitsinler bu leke onlarla beraber gidecek. Bu sıradan bir şekilde bizim mücadelemizi değersizleştirme gibi bir şey değil. Çok daha ötesi bu grev kırıcılık, gerçekten dünya işçi sınıfının mücadele tarihinde en çok lanetlenen meseledir. Bunlar direkt sınıflarına ihanet ediyorlar. Bunun için de zaten ifşa videolarına başladık. Grev TV’de de yayımlamaya başladık bu videoları. Ali Çağatay’ın videosu vardı orada, Güçlü Özgan’ın videosu vardı. Bu şekilde çalışmaya devam edeceğiz.

Bunun dışında konuklarını iptal ettirmeye çalışıyoruz. Buna da gayret ediyoruz. Yani aslında burada tabii bir baskıyla iptal ettirmekten söz etmiyoruz. Grevden haberi olmayan konuklara bizim burada grevde olduğumuzu anlatıyoruz. Katılacakları programın bir grev kırıcı yayın olduğunu söylüyoruz. Birçoğundan da olumlu dönüş alıyoruz. Konuk olmaktan vazgeçenler, programı iptal edenler oldu. Ya da programa bağlanıp programda bizim grevimizden bahsedip bize destek açıklaması yapanlar oldu. Hepsine de çok teşekkür ediyoruz tekrardan. İşte bizim için en önemli şey bu. İnsanlardan da Radyo Sputnik’i dinlememelerini, Sputnik’in internet sitesine girmemelerini, haberlerini okumamalarını istiyoruz. Aynı zamanda da bununla birlikte buralara bağlanacak olan sanatçıların, aydınların, akademisyenlerin, yazarların, meslek örgütlerinin, sendikaların, siyasetçilerin hepsine çağrı yapıyoruz. Programlara katılmayın, görüş vermeyin, demeç vermeyin. Sizi aradıklarında neden katılmak istemediğinizi de muhakkak belirtin. O kişilere bizim çağrımız bu.

Sedat Durel: Burada mücadele edenler için şöyle bir handikap da olabilir. Sesimizi duyurma olanağımız çok az olduğu için kim gelirse değerlendiriyoruz. Mücadele edenler duyulmak için elimizdeki olanak sınırlı diyorlarsa da sizin GrevTV’niz var. Etkileşimi de çok yüksek bir hesap. Benim gördüğüm de mücadele eden herkesin sesini yükseltmek için de kapınız açık. Grev sürecinde Sputnik yerine size gelebilirler.

Ali Isıyel: Tabii ki. Yani biz daha çok emek eksenli yayınlar yapmaya çalışıyoruz GrevTV’de. Fakat sadece bununla da sınırlı kalmıyoruz. Geçtiğimiz günlerde Doktor Barış Adıbelli bağlandı ve aslında çok kapsamlı bir dış politika yayını yapıldı. Avrupa’dan Asya’ya, Amerika’ya, Atlantik’e kadar çok kapsamlı bir dış politika yayını yaptık. Günce Nur İnce arkadaşımız yaptı yayını, burada yaptı hem de. Bizi takip edenler genelde yüksek takipçili gazeteciler, aydınlar, sanatçılar oldukları için etkileşimi çok yüksek olabiliyor. Sputnik’in bile ulaşamadığı bir etkileşime ulaşmayı başardık.

Sesini duyurmak isteyen, özellikle emek mücadelesi veren, bu ülkenin ileriye gitmesi için, aydınlanması için mücadele veren herkese kapımız açık. Herkesi yayına almaya hazırız. Onlar da herhangi bir konuda seslerini duyurmak istediklerinde, basın bültenleri olduğunda veya herhangi bir şey olduğunda bize ulaşabilirler. Biz de zaten buradaki yoğunluktan arda kalan vakitte gündemi elimizden geldiğince takip edip onlara yönelik de işler yapmaya çalışıyoruz. Bu hafta grev kırıcılarla uğraştık. Pazartesi gününden itibaren de ciddi bir biçimde tekrar Grev TV’de yayınlara başlayacağız.

Sedat Durel: Türkiye’de basın emekçilerinin örgütlülüğü ve mücadelesi aslında artıyor. Bu yıl içerisindeki yanılmıyorsam dördüncü grev kararını astı Türkiye Gazeteciler Sendikası. TGS’nin bu başarıları meslektaşlarınızda bir sınıf bilincinin geliştiğini gösteriyor. Grevinize meslektaş dayanışması ne boyutta? Buradaki beklentiniz, umudunuz ne düzeyde? Bir de sadece gazeteci olmasına gerek yok. Diğer işçi emekçilerden, diğer direnen sektörlerden de bir beklentiniz var mı? Ya da aranızda bir koordinasyon, birlik var mı?

Ali Isıyel: Şöyle, basında ciddi anlamda bir hareketlenme başladı bu süreçte. Çünkü maaşlar gerçekten artık yerlerde sürünüyor. Yani bu zorunluluktan ortaya çıkan bir örgütlenme oldu aslında.

Sedat Durel: Bazıları sizin yüksek maaşlar aldığınızı düşünüyor olabilir. İstersen buna da açıklık getirebilirsin.

Ali Isıyel: Evet, Bizim maaş ortalamamız 13 bin lira dolayındaydı. Sendikalı olan çalışanların maaş ortalaması buydu.

Sedat Durel: 13 bin liraya hem röportaj yapıyorsun, hem yeri geldiğinde tehlike altında kalıyorsun, şiddetle yüzleşiyorsun hem de fişleniyorsun üzerine.

Ali Isıyel: Tabii Rus medyası çalışanı olarak.

Sedat Durel: Ya Rusçusun ya liberalsin bir de. Fişlemenin bir terazisi de yok. Bu kadarlık maaşa karşılık göğüs gerdiğiniz şeyler bunlar…

Ali Isıyel: Yani evet, mesela örnek vereyim. Wagner darbesi gerçekleşirken -üzerime vazife olmadığı halde, çünkü ben dış haberci değilim, kimse de benden bunu talep etmedi- gece yarısına kadar burada biz çalıştık. Özveriyle çalışıyorduk biz burada. Çünkü yaptığımız işten memnunduk. Burada özgür bir ortam vardı. İnsanlar şaşırıyorlar. Hani aslında bir uluslararası medyada, başka bir devletin medyasında sansürün yüksek ama aynı zamanda maaşların da yüksek olması beklenir. Bizde sansür düşük, maaşlar da aynı zamanda düşüktü. Yani ne kadar veriyorsa o kadar tasma takıyorlar gibi bir durum var sanırım, bilmiyorum. Tabii ki biz burada maaşlarımız yükselince böyle bir sansüre uğrayacağımızı düşünmüyoruz yine. Çünkü buranın bir yayın politikası var ve buradaki maaşlar yüksek olduğu zamanlarda da bu politika aynı şekilde devam etmiş. Radyoda en azından, ajans kısmıyla ilgili benim çok fazla bir bilgim olmadığı için yorum yapmam doğru olmaz. Ama radyoda biz çok özgür bir yayıncılık yapabiliyorduk. O yüzden çok seviyordum burada çalışmayı. Fakat gelinen noktada artık çalışamaz hale geldik. Çünkü burada, Süzer Plaza’da bir tabldot yemek 175 lira. Bizim günlük yemek paramız 85 lira. Yani bir gün yiyip bir gün aç geçirmemiz gerekiyordu. Aslında onların verdiği yemek parasıyla geçinmeye kalktığımızda kendi cebimizden yemeye başlıyorduk. Yemek, kira, fatura bilmem ne derken artık ay sonunu getiremez hale geldik. Kredi kartlarıyla, kredilerle ve bir şekilde aileden gelen desteklerle şöyle böyle geçinmeye çalışıyorduk. İstanbul gibi bir yerde hem de.

Bizim kaybetmeye niyetimiz yok. Daha önce de söylediğim gibi biz kararlıyız ve buradayız. Gerisini Sputnik düşünsün.

Sedat Durel: Size bu düşük maaşlar verilirken Süzer Plaza’da çok daha yüksek bir kirayla lüks bir ofise taşındı.

Ali Isıyel: Tabii Sputnik’in kesinlikle mali problemleri yok. Yenibosna’dan Süzer Plaza’ya taşındı. Buranın aylık kirası 600 bin lira civarında. Sendikanın teklifini kabul etselerdi bütün yan haklar, vergiler dahil olmak üzere işverene hepimizin ek maliyeti 500 bin lira civarında olacaktı. Yani buranın bir ay kirasından yüz bin lira daha az olacaktı. Ankara, İstanbul toplam böyle olacaktı. Fakat bunu kabul etmediler. Şimdi verdikleri ve verecekleri tazminatlar (sendikal tazminatlarımızı alacağız, mahkemeyi kazanacağız, işe geri dönüşü alacağız, oradan dolayı bir güçlü tazminat kazanacağız) düşünülünce bizim istediklerimizden çok daha fazla parayı daha şimdiden harcamış oldular. Yeni işçi alıyorlar, yine işçilere para veriyorlar. Muhtemelen içeride kalanları içeride tutabilmek için daha yüksek maaşlara geçtiler. Yani kesinlikle bir maddi problem yok burada. Tamamen sendikalaşmaya karşı bir tutum var.

Sputnik’te başta söylediğim gibi ciddi bir örgütlenme başladı. Bu, zorunluluktan kaynaklanan bir örgütlenmeydi. Çünkü artık basın sektöründe maaşlar çok düşük. Birçok insan güvencesiz çalışıyor. Hatta şöyle şeyler de oluyor. Asgari ücret verip bir kısmını elden geri alan basın kuruluşları dahi var. Yani Türkiye’de çok ciddi sıkıntıların yaşandığı basın kuruluşları var. Birkaç ay maaş alamayanlar var ki bu dönemde bir ay bile maaş alamamak, aç kalmak demek artık. Yani dibine kadar borca girip belki bir sene bu borçtan kurtulamamak demek. Gün geçtikçe, bizim burada direncimiz arttıkça insanların, bizim meslektaşlarımızın da korkularının kırıldığını fark ediyoruz. İlk günden beri zaten birçok kurumda çalışan arkadaşlarımız bize sürecimizi soruyorlar. Kendileri de yaparlarsa neyle karşılaşacaklarını öğrenmek adına dinliyorlar bizi. Biz burada direndik ve bizim bu direnişimiz kamuoyu gözünde meşru. Artık sektördeki arkadaşlarımız da korkmadan bize açıktan destek vermeye başladılar ve bunun sonucunda da belki kendi içlerinde de konuşmaya başlamışlardır. Henüz gerçekten buranın sıcağıyla diğer kurumlardaki arkadaşlarımız ne durumdalar, içerde bir çalışma başlattılar mı bilmiyorum. Bunları konuşamadık. Fakat bize gelen sorular, insanların bize açıktan destek vermeye başlamaları korku duvarının yıkıldığını gösteriyor. Kimse kendi kurumundan dışlanır diye korkmuyor, bize destek verebiliyor. İsim vermek istemiyorum, bir basın kuruluşunda bizim buradaki grevimiz başladıktan 3-4 gün sonra ufak bir iş bırakma tehdidiyle arkadaşlarımız maaşlarına ciddi bir miktarda zam aldılar.

Yani aslında bizim burada verdiğimiz mücadele diğer yerlerde de patronlara bir korku veriyor. Çünkü belki Rus devleti bununla daha güçlü bir şekilde baş edebiliyor ki onların da dayanamayacak bir noktaya geldiğini göreceğiz. Bu da görünüyor artık ufukta.

Diğer basın kuruluşları ile aramızdaki bir fark, direnişimizin zorluğu da şu, bunu da anlatmak isterim. Radyo Sputnik veya haber ajansı herhangi bir şekilde reklam almıyor. Sonuç olarak buradaki etkileşimin düşmesi, yayınların aksaması vs. reklam verenler tarafından bir baskı oluşmasına sebebiyet vermiyor. Biz bununla da yüzleşiyoruz. Fakat diğer kurumlarda böyle bir durum söz konusu değil. Oradaki tıklamalar düştüğü zaman alacakları reklam geliri de düşer. Bazı reklamlar kesilir, bazı yerler grevin olduğu bir yerde reklam vermek istemeyebilir. Mesela belediyelerden bahsediyorum. Bu tarz şeyler yaşanabilir. Aslında bizim meslektaşlarımız bize göre çok daha güçlü bir şekilde örgütlenebilir ve farklı mücadele araçlarını da kullanabilirler. Biz belki burada aylarca duracağız. Yani geri adım atmayacağız hiçbir şekilde. Ve burada olduğumuz sürece de oranın yayınlarının grev sayesinde durması için de elimizden geleni yapacağız. Sonunda da hep beraber kazanacağız. Bütün basın olarak kazanacağız. Biz burada kazanmak zorundayız. Biz bunu bir zorunluluk olarak görüyoruz artık. Bu yüzden de bu kadar dirençliyiz. Biz bunu anladığımız için bu kadar güçlüyüz. Çünkü burada taşıdığımız sorumluluk sadece kendi sorumluluğumuz değil. Bizim mücadelemiz bizden öte bir noktaya gelmeye başladı. Aynı zamanda bizim burada kazanacağımız bir tabloda basın da hareketlenecek, bizim burada kaybedeceğimiz bir tabloda da belki bir umut kırıklığı ortaya çıkacak. O yüzden bizim kaybetmeye niyetimiz yok. Daha önce de söylediğim gibi biz kararlıyız ve buradayız. Gerisini Sputnik düşünsün.

Gerçekten dünya tarihi, sınıfsal ayrımların tarihiymiş.

Sedat Durel: Son sorum şu, 32 gündür direniyorsun. Ve biz biliyoruz ki direniş en büyük okuldur. Bu soruyu zaman geçtikçe sana yeniden sormak istiyorum. Bu 32 gün içerisinde direniş okulundan öğrendiğin en önemli şey ne oldu?

Ali Isıyel: Benim için en büyük ders şu oldu: Herkes her şeyi yapabiliyormuş, onu görmüş oldum! Para çok güçlü bir etkenmiş, onu görmüş oldum insanların davranışlarında ve eylemlerinde. Burada para için, rahat yaşamak için… Rahat yaşamak demeyeyim, daha rahat yaşamak için, işte yazlığı olan, evi olan, son model arabası olan, eşi de çalışan, çocukları okumuş, artık ununu elemiş, eleğini asmış diyebileceğimiz, büyük ihtimalle kenarda da ciddi anlamda birikimi olan gazeteciler maaşı kirasına denk genç gazetecilere akıl vermeye kalkıyorlar. Kendileri tepki görmesin diye bizi yoldan çıkarmaya çalışıyorlar. Kendi ikbali için genç gazetecilerin haklı mücadelesini değersizleştirmeye çalışıyorlar. Bazı insanların hiç değişmediğini gördük. Mesela zamanın “yetmez ama evet”çilerinin, Taraf yazarlarının bugün yine en ufak bir emek mücadelesinde yine patrondan taraf olduklarını gördük. Aynı zamanda daha önce grev kırıcılığı yapan, daha önce birlikte çalıştığı insanların ayağını kaydıran bazı isimlerin yine burada grev kırıcı olarak çalıştıklarını gördük. Aynı zamanda da basın sektörü içinde bencil, egoist olarak tanınan kişilerin, ne kadar kolektif mücadelenin, örgütlü mücadelenin öneminden dem vursa da günü geldiğinde bundan imtina ettiklerini ve bunun için kendilerinin de grev kırıcı konumuna düşmemek için işçileri nasıl acımasızca hedef aldığını gördük. Yani aslında bu grevin bize öğrettiği en önemli şey biz gazetecilerin de mavi yakalılardan hiçbir farkı olmayan birer işçi olduğunu anlamak oldu. Bir de gerçekten ama gerçekten dünya tarihi, sınıfsal ayrımların tarihiymiş, bunu bir kere daha görmüş oldum.

Sedat Durel: İşçi sınıfından yana olan herkes için çok güzel ve düşündürücü bir son söz oldu. Yine de benim sormayı kaçırdığım ve senin eklemek istediğin bir şey var mıdır? Paylaşmak istediğin son bir mesajın?

Ali Isıyel: Süzer Plaza’nın önündeyiz biz her gün, her sabah buraya geliyoruz. Akşama kadar buradayız. İstanbul’da Süzer Plaza’da, Ankara’da Koç Kulelerinin önünde, Söğütözü’nde arkadaşlarımız. Biz dükkânı 10’da açıyoruz, akşam 5’e kadar buradayız. Bazen 5’ten biraz daha 6’ya, 6.30’a sarktığı oluyor. Bazen burada oturmak keyifli geliyor, daha da uzatıyoruz. Bizi burada ziyaret etmeniz bizim için çok önemli. Çünkü uzun süre grev yapmak gerçekten fiziksel olduğu kadar psikolojik olarak da yıpratıcı olabiliyor. Çünkü biz burada sadece oturmuyoruz, aynı zamanda içeriye de bir kavga veriyoruz. Biz nasıl onların sinirlerini bozuyorsak, nasıl onları geriyorsak onlar da aynı şekilde bizim sinirlerimizi bozup bizi geriyorlar. Az önce yaşadığımız olay da bunun en ufak örneklerinden bir tanesiydi. O yüzden buraya gelmeniz çok faydalı. Özellikle Ankara’daki çalışan sayısımız da çok az, işten çıkarılan sayısı da haliyle az. Onların orada yalnız bırakılmaması bizim için çok değerli. Bizi burada yalnız bırakmamamız bize güç verir, motivasyon verir, devam etme azmi verir. Aynı zamanda da sosyal medya üzerinden bu grev kırıcıların attığı tweet’lerin altına yapacakları yorumlara, bize yapacakları destek açıklamalarına, tepkilerimizi kullanarak, #SputnikGrevde ve #SputnikeSendika hashtag’lerini kullanarak atacakları tweet’lere ihtiyacımız var. Aynı zamanda da Sputnik’e çağrılan insanların konuk olmaması, demeç vermemesi bizim için en büyük destek olacaktır. Okurlardan gittikleri her yerde de bu okuduklarınızı, bizim mücadelemizi anlatmalarını isteriz, istirham ederiz.

Deprem bölgesinde asbest bir kez daha raporlandı

0

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, 2-3 Eylül tarihlerinde Hatay’a yaptığı ziyarette aldığı 45 numunenin analiz edilmesi sonucunda 16 numunede asbest bulunduğunu belgeleyen raporunu 20 Eylül Çarşamba günü şube binasında gerçekleştirdiği bir basın açıklaması ile yayımladı.

Basın açıklamasından önce nasıl bir metot uygulayarak numune aldıklarını anlatan ÇMO İstanbul Şube Yönetim Kurulu üyesi Utku Fırat özellikle asbest için alınan numunelerin düzenli bir izleme yapılarak alınmadığını, kısıtlı zaman içerisinde raporda belirlenen kriterlerle alınan 45 toz ve katı numunenin 16’sında asbest bulunmasının son derecede olumsuz bir duruma işaret ettiğini ve düzenli izleme yapılması halinde sorunun daha da ciddi olduğunun anlaşılacağını belirtti.

Fırat “28-29-30 Ağustos tarihlerinde bölgeye düşen yoğun yağışın aldığımız numunelerdeki asbest oranını azaltması beklenirdi. Ancak Adana’da yıkadığımız aracımızdan Hatay’a ulaştığımızda aldığımız toz numuneleri ve dönüş yolunda aracın farklı bir noktasından aldığımız toz numunelerinde dahi asbest ile karşılaşıldı. Yani asbest Hatay’dan Adana’ya araçların üzerindeki tozla bile taşınabiliyor. Hafriyat alanlarından aldığımız katı numunelerin dışında Samandağ ve Serinyol’daki çadırların ve çiçek ve ağaç yapraklarının üzerinden aldığımız toz numunelerinde de asbest ile karşılaştık. Bu durum bölgede ciddi bir asbest maruziyetinin söz konusu olduğunu anlatıyor,” diyerek sonlandırdığı konuşmasının ardından basın açıklamasını okuyup basının sorularını aldı.

ÇMO İstanbul Şube Yönetim Kurulu Üyesi Akan Çelik ise asbestin solunması halinde akciğer kanserine sebep olduğunu, yasaklanan bir madde olmasına rağmen eski yapı stoğunda bulunduğuna dikkat çekti. Yapıların yıkılması haline havaya karışabilen asbeste karşı ise deprem bölgesinde bugüne değin neredeyse hiçbir tedbirin alınmamış olduğunu belirtti.

Salonda dönemin Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakan Yardımcısı Mehmet Emin Binpınar’ın “Çalışma Bakanlığı ile birlikte yaptığımız çalışmalarda havada asbest bulunmadığını tespit ettik. Deprem bölgesindeki vatandaşlarımız rahat olsun, asbest konusunda çok dikkatli çalışıyoruz,” sözü anımsatılınca Utku Fırat, asbest maruziyetinin ciddi bir boyutta olduğunu ve alınabilecek en acil tedbirler arasında özellikle hafriyat atıklarını toplayan işçiler olmak üzere herkesin uygun maskeler kullanması gerektiğini bir kez daha ifade etti. Bunun yanı sıra hafriyat depolama alanlarına yakın bölgelerde hiçbir koşul altında çadır ve konteyner kent yapılmaması gerektiğini vurgularken “Maalesef ki tarım arazileri, su kaynakları ve yerleşim yerlerine çok yakın olan bölgelerde de hafriyat alanları varlığını sürdürmektedir,” dedi.

Basın açıklamasının tam metnine ve ilgili rapora aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

https://cmo.org.tr/teknik-incileme-raporu-deprem-sonrasi-insaat-ve-yikinti-atiklarinda-asbestin-incelenmesi-hatay-oernegi-202309201008

TGS Sputnik işyeri temsilcisi ile söyleşi: “Kaynak var, mesele sendika düşmanlığı”

0

Grevde olan Sputnik çalışanlarından işyeri temsilcisi Nejdet Eksilmez ile grevin 32. gününde yaptığımız söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Merhaba. Gazete Nisan okurları için öncelikle kendini tanıtmanı rica edebilir miyim?

Ben Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın (TGS) Sputnik işyeri temsilcisiyim. Rejide yönetmen olarak çalışıyorum. Adım Nejdet Eksilmez.

Bize Sputnik’te örgütlenmeye nasıl başladığınızı, daha sonra toplu iş sözleşmesi sürecinin nasıl geliştiğini ve TİS masasından greve giden süreci aktarabilir misin?

Tabii; toplu iş sözleşmemiz sonuçlanamadı, onun için grevdeyiz. Biz yaklaşık bir yıl önce Türkiye’deki ekonomik şartlardan dolayı örgütlenmeye karar verdik. Haklarımızı alabilmek için örgütlenmemiz gerekiyordu. Bunu hep şöyle tanımlıyorum: Örgütlenmenin kurumsallaşması gerekiyor, tek başına yaptığın mücadeleler öne çıkmıyor. Bunun için de sendikalaşmak yönünde bir öneri doğdu aramızda. Bu noktada da TGS’nin son dönemde BBC’de, Reuters’da aldığı başarılar bizi çok motive etti. Bunu da söylemem gerekiyor: Medyada bir dönüşüm olması için sendikanın attığı adımlar bizi çok etkiledi. Biz de örgütlenmeye başladık. Bir yıldan fazla süren bir zamanda arkadaşlarımızı TGS’ye üye yapmaya başladık. Ama ekonomik şartlar o kadar kötüye gidiyordu ki, biz hızlandık. 2022’nin sonunda süreci tamamladık diyebilirim. Sayıyı yakaladık. Ocak başında da Bakanlık’a yetki başvurusunda bulunduk. Bakanlık onayladı. Sputnik işvereni de buna itiraz etmedi. Ardından resmi olarak toplu sözleşme görüşmeleri başladı. Masaya oturduk. Sözleşme görüşmeleri resmi olarak iki ay sürüyor. Bu iki aylık zaman diliminde 6-7 kere görüşme sağladık. Bu süreç olumsuz sonuçlandı; bunun ardından da 15 günlük bir yasal arabulucu süresi var. O da tamamlandı ve oradan da bir sonuç çıkmadı. Arabulucu raporu çıktıktan sonra da bizim greve gitmemiz gerekiyordu. Burada küçük bir ayrıntı var, biz greve hemen çıkmadık. Bir grev kararı ilanı astık. O grev kararı ilanını astıktan sonra da işverene bir uyarıda bulunmak istedik. “Bizim haklarımızı verin, toplu sözleşme maddelerini kabul edin,” demek istedik. Bu süreyi işveren aleyhimize kullandı. 26 kişiyle birlikte basın açıklamasına çıktık. İşveren oradaki 24 sendikalı işçiyi işten atarak bu süreci sonlandırmış oldu. Aslında greve bizi işveren çıkarmış oldu. Mecburen ve acilen greve çıkma kararı aldık. Elbette biz greve çıkacaktık ama bu çok acil ve hızlı oldu. Şu anda da 32. günde grev alanında grevimizi sürdürüyoruz.

Sputnik’in ilk başta Bakanlık’tan yetki geldiğinde itiraz etmediğini söyledin.

Evet.

Dolayısıyla belki ilk aşamada farklı bir tavır söz konusuydu. Daha sonra TİS masasında neden sendikanın maddelerini reddedip 24 işçiyi işten attı? Bu iki aşama arasındaki süreçte patronun kararı mı değişti?

Biz bunu anlamakta zorluk çektik; hatta ben arkadaşlarıma “Bu iş oluyor, imzalayacağız,” diye mesaj atmıştım. Çünkü işveren görüşmeler sırasında bizden bir bütçe istedi. Son görüşmelerde “Biz artık bunu imzalamak istiyoruz; Rusya’dan, merkezden de bununla ilgili bir bütçe çalışması gelmesini bekliyoruz. Ne kadar bir bütçe ayırmamız gerektiği konusunda bize yardımcı olur musunuz?” diyerek masada açık bir teklifte bulundular. Ayrıca bunun haricinde, Sputnik işvereni Türkiye Gazeteciler Sendikası’nı şu anda tanımıyor gözüküyor ama, masada anlaştığımız maddeler de vardı. Yani tutanak altına alınan, “Şu maddelerde müzakere edilmiş, anlaşılmıştır” denen tutanaklar var. Altına imza atılmış maddeler var. O süreçte ne olduğunu biz de açıkçası kendi aramızda tartıştık. Muhtemelen şöyle oldu, bizim iki tane öngörümüz var: Ya “Biz bunlarla sürekli birlikte çalışmak zorunda kalacağız ve bu bir örnek teşkil edecek; bütün medya kuruluşlarında, özellikle Rusya’da bu durum örnek teşkil edecek, biz bunu başından engelleyelim, bir çığ etkisi yaratmasın,” düşüncesiyle süreci bitirdiler ya da (böyle bir seçenek olmamasını diliyorum) içeriden bazı yöneticiler “Biz bu işi çözeriz, böyle bir metot sergileyelim; yeni bir taktik belirleyelim, işten atarız, burada yeni bir yapılanmaya gideriz, yeni işçilerle devam ederiz,” gibi bir düşünceye kapılmış olabilir. Yani Türkiye şartları altında ve mevcut anayasal haklar bağlamında böyle bir karar alınmasını biz de anlamlandıramıyoruz. Ve bunun zaten cevabını bekliyoruz. Neden böyle olduğunun cevabını bekliyoruz.

Tutanak altına alıp anlaştığınız maddeler hangileriydi? Sosyal haklar maddeleri mi, ücret maddeleri mi?

Hem sosyal haklar, hem idari maddeler hem de bir tane maddiyat içeren bir madde vardı anlaşılanlar arasında ama bunu şimdi söylemeyeyim, gizlilik içeren meselelerde avukatlarımız açıklamaları yapıyor. Ama bizim sunduğumuz taslaktan kabul edilen idari, maddi maddeler oldu. Taslağımızdaki maddelerin yüzde 60’ı, yüzde 70’i zaten kabul edilebilir durumdaydı. İdari maddeler de kabul edildi. Maddi konularda çıkan anlaşmazlık gibi gösterilse de, aslında tamamen sendika karşıtlığından dolayı işten çıkarmalara başvuruldu.

Aslında mesele ücret taleplerini kabul etmemek değil, daha ziyade sendika düşmanlığı diyorsun, doğru mu anlıyorum?

Evet çünkü arkadaşlarımızın çoğuna “Sendikadan çıkın, bunu tekrar gözden geçirelim, sendikayı tekrar değerlendirin,” diyerek bir mobbing uygulandı. Bununla ilgili TGS bir suç duyurusunda bulundu. Birçok arkadaşımızla, sendika karşıtı söylemlerle, sendikadan uzaklaştırmak için görüşmeler yapıldı. Kimisinde sonuç verdi, kimisinde sonuç vermedi. İşveren böyle olmadığını ilan ediyor ama bizim gözlemlerimiz, tanık olduklarımız, arkadaşlarımızın aktardıkları tamamen bunun bir sendika karşıtlığı olduğunu ortaya koyuyor.

Siz grevdesiniz ve grev kırıcılar da var. Bu grev kırıcılar kimler? Ve bunlar nasıl bir anlaşma yaptılar Sputnik’le?

Ben grev kırıcıları üçe ayırıyorum. İlk olarak bize destek verip, sendikaya üye olup, işler olumlu gitseydi bundan faydalanacak olan grev kırıcılar var. Biz atıldıktan sonra ve işveren baskıyı artırdıktan sonra sendikadan istifa ederek grev kırıcı durumuna düştüler. İkinci olarak hiç üye olmamış olan (bunlar çok azlar), sözlü olarak bize destek veren ve sonra grev kırıcı olanlar var. Son olarak da dışarıdan alınan personel var; hiç bizimle olmamış olan. Yasal olarak bizi küçülme gerekçesiyle işten çıkardılar. Ardından işe yeni alım yaptılar. Bunlar da grev kırıcı. Bizim için grev kırıcılar bu üç küme. Bunların üçü de çok önemli, kamu tarafından dikkatle izlenmesi gereken gruplar.

24 işçinin işten atılmasının ardından grev kırıcı olarak kaç kişilik bir personel alımı yaptılar?

Bizim belirlediğimiz, tespit ettiğimiz şu anda dört kişi var. Ama arka planda kaç kişi olduğunu bilmiyoruz şu anda. Tespit edebildiğimiz 4-5 civarında yeni personel var.

O halde, Sputnik’in yayın akışını, üretimini ve paylaşımını sistematik olarak gerçekleştiren işçilerin şu an burada, grevde olduğunu düşünürsek, radyo ve internet sitesi işlerinin aksamakta olduğunu düşünebiliriz. Buna karşı ne yapıyorlar? Mesela Rusya bürosundan yardım alıyorlar mı? Bu boşluğu kapamak için ne yapıyorlar?

Grev kararıyla birlikte Moskova’da üç kişiyi işe alacaklarını duymuştuk. Türkçe haber yapacak olan üç kişi. Yeni taktikler belirliyorlar, isimleri gizliyorlar. Mesela web sitesinde bu işi kapatmaları çok kolay, başka isimlerle yayın yapıyor insanlar ama radyo tarafında bu işi kapalı yapamıyorlar çünkü seslerini duyuyoruz, haberleri sunan spikerleri duyuyoruz ve onlar takdim de ediliyorlar; dolayısıyla radyoyu daha iyi kontrol edebiliyoruz ama web tarafını tam kontrol edemiyoruz. Radyo tarafı çok açık, yayınlara çıkıyorlar. Yeni programcı ve yeni teknik personel almışlar ama bu radyo yayınlarını bir kişiyle devam ettirmeleri mümkün değil. Telifle işe aldıklarını duyduklarımız var. Kaçak mı çalışıyorlar, gerçekten sigortaları yapılıyor mu, bunu araştıracağız. Bununla ilgili başvurularımızı yapıyoruz.

Telifle işe alımı parça başı sipariş olarak tarif edebilir miyiz?

Telifle iş yapmak, dışarıdan parça başı iş yapmak gibi; sigortalı değil, tam zamanlı değil. Belki de bir ajans üzerinden sizden iki saatlik bir iş istiyorum.

Moskova bürosu belki de üç kişiyi işe aldı dediniz. Hatırladığım kadarıyla Ukrayna savaşının başlamasının ardından Putin bir gazeteciler sendikasını kapattı. TGS’nin Rusya’da iletişimde olduğu bir basın sendikası var mı? Ya da Rusya’yla kurulabilmiş olan bir sınıf dayanışması ağı mevcut mu? Rusya’da Sputnik sendikalı mı veya Sputnik’in sendikalı olduğu herhangi bir ülke var mı?

Bu bir bilgi olarak değil ama yorum olarak anlaşılsın: Bu konuyu TGS de çok iyi biliyor, Rusya’da sendikalaşmak, buradan daha zor. Bir sendika varmış ancak çok etkisiz duruma düşürülmüş, Sputnik’ten çıkarılmış. Bir tane Putin destekli sendikayla iletişimimiz var ama çok zayıf bir sendika. Buradakiler gibi değil. Rusya’da da sendikalaşma var ama sendikana kendi kendine karar veremiyormuşsun. Çok zayıflar.

Sputnik’in başka bir ülkede sendikalaşması gibi bir örnek de yok sanırım önümüzde.

Yok, Türkiye tek.

Grevinize yardımcı olmak için biz, emek örgütleri, sendikalar, insanlar neler yapabilir?

Bizim en büyük desteğimiz kamuoyu gücü ve yasal mercilere olan basınçlar. Biz burada aslında anayasayı koruyoruz, anayasadan gelen güçle burada duruyoruz. Grevimiz, toplu sözleşme sürecimiz, bunların hepsi yasal. Bunun için yetkilileri daha hızlı adım atmaya çağırabiliriz. Sosyal medya üzerinden bizim başlattığımız çağrılara destek olabilirler. Etiketlerimizi kullanabilirler. Grevi bir kişiye bile duyursak bizim için çok etkili olur. Özellikle Sputnik’e demeç veren, daha önce vermiş olan ve şu anda da vermek isteyen, verecek olan sivil toplum örgütleri, siyasi partiler, kamu örgütleri, hak savunucuları; bunların hiçbiri Sputnik’e demeç vermemeli, bizim grevimizi böyle desteklemeli.

Son sorum: Sizin ücretleriniz BBC gibi yabancı basın bir yana, ulusal basının dahi altında. Asgari ücret bandında. Ve şirket de bir noktada TİS masasını bozuyor. Bunları Sputnik şu şekilde meşrulaştırmaya çalışıyor mu: Rusya bir savaşta ve bu nedenle işçilerin fedakârlık yapması gerekir.

Bize böyle bir politik cevapla hiç gelmediler ve biz, Rusya’nın bizim maliyetlerimizi çıkarabilecek güçte olduğunu düşünüyoruz. Bu konu hiç gündeme gelmedi. Eğer Rusya’nın maddi olanaksızlıklar üzerinden bir değerlendirme yaptığını düşünseydik buna inanmazdık çünkü yakın zaman önce Yenibosna’da, Ataköy’de bir ofiste çalışıyorduk, şimdi Beşiktaş, Dolmabahçe gibi çok lüks bir semte geldik. Buranın kira ortalamasını az buçuk hepimiz biliyoruz. Küçülme gerekçesiyle işten çıkarmaların yapıldığını ve maddi imkânsızlıklar olduğunu düşünmüyoruz çünkü öyle olsaydı, buraya gelmezlerdi. Kaynak sorunu olduğunu düşünmüyoruz, tamamen sendika karşıtı bir anlayışın sonucu bu.

Çok teşekkür ederiz.

Bir metal işçisi, Muhittin Karkın’ı anlatıyor

0

İş hayatına başladığımda henüz çocuk denilen yaşlarda idim. Belli bir zaman geçtikten sonra özgüvenini kazanmış, yaptığı işlerle övünen megaloman bir işçiye dönüşürken, patronum ve de ustam “Sen kendinden bahsetme! Yaptığın işler seni anlatır,” demişti. Benim için güzel ve özlü bir söz idi. O tarihten itibaren kendimden bahsetmekten ya da bahsedilmesinden hiç haz etmem. Bu sefer durum çok farklı. Bu sefer kendimden o kadar çok bahsetmek istiyorum ki cümlelere, kelimelere sığmayarak sabahlara kadar bahsetmek istiyorum.

Kalburüstü işyerlerinde çalıştıktan sonra, düzenli bir gelir, düzenli bir iş hayatım olsun diye fabrikaların kapılarını aşındırmaya başladım. O kadar çok sert bir sömürü düzeni vardı ki artık bu durumdan rahatsız olmaya başladım. Ayrımcılık, adam kayırma, ücret eşitsizliği, çalışma saatlerinde usulsüzlükler, benim sesli olarak tepki göstermeme neden olmaya başladı. Eski bir sendika üyesi ya da temsilcisi miydi, tam hatırlamıyorum, ama birisi bana yaptığımın yanlış olduğunu, bu işin sendikal mücadele ile daha doğru olacağını ifade etmişti. Ben de bunu kendime bir görev olarak nitelendirdim ve Tirsan Kardan hakkında hiçbir araştırma yapmadan, bir yazı veya makale veya kitap okumadan, çok amatörce, sendikal çalışma yapan bir arkadaşa yardımcı olmaya başladım. Ne var ki kısa sürede kovuldum. Ne geri iade ne de sendikal tazminat için bir hukuk mücadelesi verdim. Çünkü hiçbir bilgi birikimine sahip değildim. Hatta tazminatımı bile taksitle almıştım.

Ne var ki Standart Profil’de bu sendikal mücadele çok farklı boyutlara ulaşmaya başladı. Yarı sosyalist sendikacılarla çalıştık ancak sadece 4857 no’lu iş kanunu ile ilgili bilgilendirmeler yaptılar. Sonunda bu işyerinden de kovuldum ama bu sefer sendikal tazminat için hukuk mücadelesine girdik ve kazandım. Sendikacılara yarı sosyalist dedim çünkü Türk-İş’e e bağlı Petrol-İş idi bu sendika. İzmir’de iki şubesi vardı Petrol-İş’in. İzmir şubesi bilindik, hantal, iş görmez ve koltuklarına bağlı bir bürokratlar takımı tarafından yönetiliyordu ancak Aliağa şubesi, İzmir şubesine nazaran daha hareketli bir şube idi. Aliağa şubesinin bir hedefi vardı: Petrol-İş genel şubenin başına geçmek. Bir toplantıda bunu bilinçli ya da bilinçsiz şekilde Petrol-İş genel şube başkanın yanında haykırdılar. Bunun üzerine şube başkanı Standart Profil’deki örgütlü tüm işçilerin isimlerini vererek işten çıkarılmamıza neden oldu.

Bu tutumu sendikal bürokrasiye bağlayamadık. Bu durum sadece Türk-İş içinde olur diyerek bu sefer çalışmalarımı DİSK ile yapmak istedim. Doğuş Vana’da bunun için elverişli bir durum oluştu ve Birleşik Metal’e üye olup örgütlenmeye başladık. Bu arada kendilerini TOMİS diye adlandıran üniversiteli gençlerden birkaçını bu duruma taş olacak gibi öngördüğümden olaya müdahil oldum. Kendilerinin konfederasyon üyesi olmadığı, yasal olarak haklarımızı alamayacaklarını, bu durumun işçilerin üzerinde tedirginlik yarattığını vurgulayarak TOMİS’çileri ikna etmeye başardım ve Birleşik Metal’de örgütlenme hızlanmaya başladı. Ne var ki yine kovuldum. Ama içeride güçlü bir örgütlenme sağlamıştık ki bu sefer patron Türk Metal’i kendi elleri ile fabrikaya soktu. TİS de imzaladı; olan yine benimle beraber birkaç arkadaşa oldu.

Ailemle aram açılmaya başladı, ailemden destek almamaya başladım. Ayrıca bu sefer bürokrasiyle tam anlamıyla tanıştım. İçim burulmaya ve yoğun bir üzüntüyle sendikalaşma çabalarımın boşuna gittiğini düşünmeye başladım. Bu arada aldığım tazminatlar sayesinde hiçbir birikimim olamadan ev sahibi oldum. Bu durumu bir argüman haline getirerek, düşmemek için çaba içerisinde iken, Telateks’te sendikal mücadelede belli bir seviye gelmiş iş arkadaşlarımın heyecanını görerek, son bir gayretle hevesimi artırarak işin içine katıldım. Örgütlenmeyi başarıp yetkiyi almıştık. Benim de ilk defa kovulmadan örgütlü bir biçimde iş hayatım olacaktı, çok mutluydum. İşveren yetkiye itiraz etmiş, buna karşılık biz de tepkimizi ortaya koyarak işvereni TİS masasına oturtmuştuk. Kötü bir TİS de olsa artık ben de sendikalı olarak çalışıyordum. Bu sefer galiba başarmıştım.

DİSK Tekstil’in başındaki Kazım Kara ile ilgili birçok olumsuz eleştiri gördüm ve bu konuda birçok uyarı aldım. Fakat ne yapacağımı, nasıl bir yol çizeceğimi bilmiyordum. İkinci TİS’te tüm arkadaşlara durumu anlatsam da, Kazım Kara, işçileri manipüle ederek ve korkutarak TİS sürecine müdahale etti. İşçiler işini kaybetmemek için eylem oylamasında çekimser yaklaştı ama İstanbul’daki birkaç sosyalist işçi, TİS sürecine müdahale ederek Kazım Kara’nın kendi keyfine göre imza atmasına engel oldu. İstanbul’daki temsilcileri görevden aldı. Manisa’ya gelerek, yine manipülatif eylemlerde bulunarak, daha sert bir dille işçileri birbirine düşürmeye çalıştı. Sert bir üslup kullanarak kendisine yaptıklarının yanlış olduğunu söyledim. Birbirimizin üzerine yürüyerek sert bir şekilde tartıştık. Bunun sonunda toplantı bitti. Toplantı bitimi sonrasında işten çıkarılmamın, sendikal bürokrasi tarafından günü kesilmişti.

Bu arada İşçi Demokrasisi Partisi’nden birkaç yoldaşla tanışmış ve toplantılarına katılmıştım. Telateks tarafından işime son verildi. Bu sefer sadece ailem değil, ben de yıkıldım. Bu kadar kolay mıydı? Tazminatımı alamadım, 25/2’den atılarak büyük bir mağduriyet yaşadım. Bu maddeden atıldığım için işsizlik maaşı da alamıyordum. Aldığım evin kredi taksitleri duruyor; evin ihtiyaçları, faturalar, taksitler hepsi üst üste geliyordu. O kadar yıkılmıştım ki çaresiz bir şekilde işin içinden çıkmaya çalışıyordum ama başaramıyordum. Ümitsiz bir şekilde sınıftan soğumuş, hayalini kurduğum işçinin özlük hakları için mücadele etmesi vizyonunu kaybetmiş, sendikalardan nefret etmeye başlamıştım.

İçimde böyle fırtınalar koparken, bana inanan birkaç insanla güçlü durmaya çalışıyordum. Düştüğüm olumsuzlukları kimseye itiraf edemiyor, etsem de kimsenin beni anlayacağını düşünmüyordum. Her şeyden, herkesten nefret etmeye başladım.

Manisa’daki İDP’li birkaç yoldaş “İstanbul’dan bir arkadaş geldi, seninle tanışmak istiyor,” dedi. Akşam saatlerinde bir parkta buluşacaktık. Aklımdan geçirdiğim plan, işçinin de işverenin de canı cehenneme deyip yarım saat içerisinde ayrılmaktı. Ve saat 20.00’de buluşma yerine gittiğimde o müthiş insan oradaydı; hafif bir tebessüm, yüzünde meraklı gözlerle beni tanımaya çalışıyordu. “Ben Muhittin Karkın,” diyerek söze başladı. Ben de kendimi tanıtınca, hemen sorularına geçti. Sıradan sorular değildi. Öyle sorular soruyordu ki, yarım saatte uzaklaşmak istediğim ortamda 3 saat geçmişti; sohbetine kapılıp sabaha kadar konuşmak istiyordum. Ama ayrıldık ve bana öyle bir taleple geldi ki, hayır bile diyemedim, hiç düşünmeden evet dedim. İşçi Demokrasisi Partisi’nin eğitim programına katılmamı istedi. Ne var ki o sıralarda pandemi süreci patlak verdi. Ama iletişimimiz kopmadı, o sıralarda Termokar işçilerinin sendikal mücadelelerini izleyip onlara deneyimlerimi anlatmamı istedi. Termokar işçilerinin bu örgütlenme sürecinde, işçiler gibi kendisi de heyecanlanıp, durumu o kadar güzel analiz ediyordu ki. Tüm söylemlerinde haksızlık payı sıfırdı. Bu beni rahatsız ediyor ama heyecanı ve şevki beni hayrete düşüyordu. Oysa o kadar olumsuzluk yaşadım; ama tekrardan beni teşvik ediyordu. Pandemi sürecindeki kısıtlamalar hafiften kalkmaya başladı. Nihayet bir araya geldik, nihai sorusunu sordu: Partili olmak ister misin? Bunu sorduğunda, “Ben hiçbir partiye inanmam, hiçbir partiye de oy vermem,” demiştim.

Çünkü düzen partisi diye adlanlandırdığımız bu popüler partiler aynı bürokrat sendikacılar gibi koltuk sevdasından başka bir şey ifade etmiyordu. Oysa bana işçilerin bir arada olup kendi partileriyle iktidarı ele almasının gerektiğini, devrim sürecini ve işçinin tarihsel rolünü en ince detaylarına kadar anlatmıştı.

Ben de kendisine yaşadığım durumlardan bahsettim, artık sınıfa karşı güvenimi yitirdiğimi söyledim. “Çok işsiz kaldım, zor günler geçirdim,” dediğimde, “Evet, öncü işçilerin durumu böyle olur ne yazık ki,” dedi, “Bu olumsuzluklar senin düşmene sebep olmuştur.” “Ben de senin gibi olumsuzluklar yaşadım,” dediğinde hemen sordum, “Kaç işten kovuldun?” diye. “Ben kovulmadım, idam ile yargılandım,” demişti. Hayatımın en büyük şokuydu. Oysa ben kendimce çok zor günler geçirdiğimi zannediyordum. Muhittin Karkın gibi bir sınıf mücadelecisinin idamla yargılanmasını kabullenememiştim.

“Evet, böyle olumsuzluklar sınıf mücadelesinde her zaman karşımıza çıkacak, işten kovulacağız, hapse gireceğiz ama biz öncü işçiler düşmeyeceğiz. Bizim öyle bir lüksümüz yok,” diyerek beni yerden öyle bir kaldırdı ki, sorularıyla kendimizi ifade etme şeklimizi değiştirdi. Yazı yazmamız gerektiğini söyleyerek talepler yaratmamızı sağladı, bizi konuşmacı yaparak özgüvenimizi artırdı. Kısaca sınıf mücadelesinde öncü işçi olmamız için tüm bilgi ve birikimini aktardı. Bu bize bıraktığı en büyük miras. Öyle bir miras ki çok ağır ama bir o kadar da gerçekçi. Biraz geç oldu tanışmamız ama dolu dolu bir birikim oldu. Biraz sitem, biraz da özlemle, olmadı be yoldaş.

Sosyalizme dek daima, Muhittin Karkın!

Biz bir aile miyiz?

0

“Biz bir aileyiz” argümanının, özellikle küçük işletmelerde daha yoğun kullanıldığı düşüncesiyle yazının temelini buradan kurmaya karar verdim. Patronların işçilere bakışı temelde, onların yaşayan bir alet olmalarıdır. Bu aletleri maksimum seviyede kullanma çabasını güderler. Bunun için de birçok yola başvururlar.

“Biz bir aileyiz” cümlesi de bu kılıflardan biridir. Bu yazıda anlatmak istediğim şey aslında bu cümle ve benzeri cümlelerin altında yatan gerçekler.

Patronlar bu cümleyi teoride savunmaya çalışsalar da bunun bir gerçekliği yoktur; bu aslında bir yönüyle duygusal sömürüdür. Patronun “Bu ay param yok, maaşı geç yatırayım”, “Çok harcamamız oldu, gördünüz, maaşlara zam yapamayacağım” veya “Benim de durumum sizler gibi, görüyorsunuz, zor geçiniyorum” cümlelerini kurması, bu duygusal sömürüye başka örnekler olarak verilebilir. Ama buradaki mesele, bizim patrona emekgücümüzü sattığımız ve bu emeğin karşılığını istememizdir. Nasıl ki patron daha fazla kâr ettiği aylarda bizlere pay vermiyorsa, ettiği zarardan da bizlere pay çıkaramaz.

Çalışanların işi daha fazla sahiplenmelerinin istenmesi ve karşılık beklemeden işyeri için bir şeyler yapmalarının istenmesi de bu cümlenin altında yatan mantıklar arasındadır. Lafın gelişi söylenen bu cümlede, söylenmek istenen şudur: Ben fazla kâr etsem de size bir pay vermeyeceğim ama siz yine de benim daha fazla kâr etmem için daha fazla çalışın. Var olan durumda zaten hakkını alamayan işçilerden daha fazla emek vermelerini ister ve böylece daha fazla haklarını alamamalarını sağlamayı amaçlar.

Mesaiye kalmak, öğle aranı feda etmek, eve iş götürmenin istenmesi… Bunun gibi sayılabilecek onlarca mesele bulunmakta. “Biz bir aileyiz” söylemiyle, bunları bir aile gibi görünme kılıfı altında “rica” etmektedir patron.

Şirket, dükkan, atölye vs. işyerlerinde patronun “sabah sizinle işe geliyorum” sözü veya işyerinde sizinle yakın vakit geçirmesi gibi durumlar patronların güya işçi ile eşit derecede emek sarf ettiği görüntüsü vermektedir. Gerçekte olan ise işçinin başında durup, onu yaptıkları molalarda göz hapsinde tutmak, işyerine ait ürünlerin zarar görmediğinden emin olmak, üretimin maksimum seviyede ilerlemesini sağlamaktır.

Patronun evine alışveriş yapmak, evine eşya taşımak, faturalarını ödemek, arabasını yıkatmaya götürmek, vb. şeklinde iş tanımında yer almayan mesai örnekleri çoğaltılabilir. Bu meselede ele alınması gereken aslında şudur. Bizler işçiyiz ve işimizin tanımlamış bir çerçevesi vardır. Patronların ayak işlerini yapmak bu tanımlara GİRMEMEKTEDİR. Bu bir sömürüdür.

Her şeyin ötesinde “Biz bir aileyiz” cümlesini kabullensek bile, unutmayalım ki aile, sömürü düzeninin en küçük yapıtaşlarından biridir. Yani aile olmak da sömürüden muaf olmak değildir.

Sosyalistlerin önündeki görev

0

Seçimlerin ardından Tek Adam rejimi emekçiler üzerindeki saldırılarını yoğunlaştırıyor. Seçimlerden önce bir tür seçim rüşveti olarak atılan adımların faturası şimdi yeniden emekçilere kesiliyor. Dahası, 2024 yerel seçimlerini kazanabilmek için Erdoğan yönetimi “rasyonel” politikalarını henüz tümüyle hayata geçirmiş değil. Saray yönetimi, belediye seçimlerinin ardından çok daha sert bir kemer sıkma planını hayata geçirmeye hazırlanıyor.

Seçimlerin ardından Erdoğan “görevde olduğum sürece faizler düşecek” sözünü bir kenara attı ve faizler yüzde 8,25’ten şimdilik yüzde 25 düzeyine çekildi. Büyük bir buluş gibi sunulan ve kısa zamanda 100 milyarlarca lirayı yutan bir kara deliğe dönüşen Kur Korumalı Mevduat uygulamasından çıkış için de adımlar hızlandı.

Tek Adam rejiminin ekonomideki bu zikzaklarının faturasını daima emekçiler ve yoksullar ödüyor. “Düşük faiz” politikasının sonucu devasa bir hayat pahalılığı, ücretlerin erimesi ve ancak kredi kartı borçlanmasıyla gündelik hayatın idame ettirilebilmesi olmuştu. “Rasyonel” politikaya geçişin karşılığı ise işten çıkarmaların yaygınlaşması, bankalara ödenen borç faizlerinin yükselmesi, yeni vergiler, zamlar ve sosyal kesintiler olacak. Buna karşılık, Saray’ın kanatları altındaki küçük bir azınlık, her durumda servetini katlamayı sürdürdü, bankalar ve patronlar yüksek kârlılıklarını korudu.

Mevcut tabloda, seçimlerden önce asgari ücrete, emekli maaşlarına yapılan zamlar çoktan eridi ve yaşam maliyetlerinin fazlasıyla gerisinde kaldı. Bu durum karşısında Erdoğan, emekçilere ocak ayına kadar dişlerini sıkmalarını, seçimlerden önce yapılacak “iyileştirmeleri” beklemelerini öğütlüyor. Fakat hayat şartları emekçilere daha fazla “sabredecek” bir alan tanımıyor. Bu nedenle, ücret artışı talebiyle eylemler yaygınlaşıyor. Gaziantep’te tekstil işçilerinin kazanımla sonuçlanan mücadelesi ve belediye işçilerinin ek protokol için seferberlikleri, bu bağlamda son dönemde öne çıkan deneyimler oldu.

Öte yandan, hükümetin kamu emekçileri toplu sözleşme sürecinde enflasyonun altında zam teklifleri sunması ve yetkili yandaş sendikanın tutumu kamu emekçileri arasında önemli bir öfkeye neden oldu. Bu durum, sağlık emekçilerinin başını çekmekte olduğu mücadeleci hatta yeni kesimlerin eklenmesinin ve önümüzdeki dönemde kamu emekçileri hareketinin yeniden canlanmasının zeminini hazırlıyor. Ve belki de en önemlisi, metal işçileri MESS ile toplu sözleşme sürecine hazırlıyor. Tüm işçi sınıfı için bir referans niteliği taşıyan MESS toplu sözleşmesine metal işçisinin güçlü bir biçimde girmesi hayati önemde.

Seçim sonuçlarının enkazı altında kalan burjuva muhalefet ise darmadağın halde. Seçim yenilgisinin hesabını vermeyen muhalefet önderlikleri, topu birbirlerine atarak bu sorumluluktan kurtulmaya çalışıyor. Yerel seçimler için pazarlıklara ise şimdiden girişmiş durumdalar. Muhalefetin olası bir seçim galibiyeti ötesinde bir ufuk geliştiremeyen sol, sosyalist kesimler ise benzer bir karmaşa ve moral bozukluğundan henüz çıkabilmiş değil. Oysa, hükümetin ekonomik yıkım politikası, burjuva muhalefetin krizi ve ücret artışı için gelişen eylemler, sosyalist hareket için yeniden önemli fırsatlar sunuyor.

Seçimlerden önce kurulan Emek ve Özgürlük İttifakı ve Sosyalist Güç Birliği sözcüleri söz konusu ittifakların seçimlerle sınırlı olmadığını, birer “mücadele ittifakı” olarak kurulduklarını birçok kez vurgulamışlardı. Ne var ki, seçim sürecinin ötesine taşan, emekçileri, ezilen kitleleri seferber etmeye dönük bir çalışma bugüne kadar geliştirilmedi. Ücret artışı için başlayan eylemler, yaklaşan toplu sözleşme süreçleri, doğa katliamlarına karşı gerçekleşen direnişler acil bir eylem planı etrafında birleşik bir mücadelenin geliştirebilmesi için gerekli zemini sunuyor. Bu doğrultuda gerçekleştirilecek eylem birlikleri, birleşik kampanyalar ve bir Emek İttifakı’nın inşası yönündeki çağrımızı sürdürüyoruz.

Ekonomik yıkıma karşı emekçilerin birliğini örgütlemeliyiz!

0

Erdoğan yönetimi, yıllardır uyguladığı ekonomi politikaları ile emekçiler için bir sefalet düzeni inşa etti. Bu sürecin birbiriyle doğrudan ilişkili üç ayağı vardı: esnek ve güvencesiz çalışma koşullarının yaygınlaşması, düşük ücret politikası ile emeğin milli gelirdeki payının azaltılması ve sendikalaşmaya dönük fiili engeller. Ki bu sonuncusu, emekçilerin hâlihazırdaki örgütsüzlüğünün daha da pekiştirilmesi ile ekonomik yıkım politikalarının uygulanması adına sermayenin önündeki en büyük engelin bertaraf edilmesi anlamına geliyordu.

Bugün ise yaşam maliyetlerinin uygulanan ekonomi politikaları ile bilinçli olarak yükseltilmesi sonucunda emekçilerin içinde ayakta kalmaya çalıştığı sefalet düzeninin en çıplak yüzü açığa çıkmış oluyor. Erdoğan, daha önce de defalarca yaptığı gibi bu sonucun siyasi sorumluluğunu almaktan ustaca kaçınsa da sermaye lehine uyguladığı politikalar sonucunda 21 yıllık iktidarının yarattığı ekonomik yıkımın sonuçları emekçiler için apaçık ortada.

Geçtiğimiz ay asgari ücret zammının açıklanmasının ardından yaşanan işçi mücadeleleri bu durumun önemli bir kanıtı. Gaziantep OSB’de, FEDAŞ’ta, Kadıköy Belediyesi’nde, Ağaç AŞ’de, Sputnik’te vd. yaşanan ve bir kısmı halen devam eden mücadelelerin çıkış noktası aynı: İşçiler, hayat pahalılığı karşısında geçinemediklerini ve ücretlerinde iyileştirme istediklerini ifade ediyor. Tekstil işçileri, belediye işçileri, tarım-orman işçileri, enerji işçileri, basın işçileri, kamu emekçileri… Tüm emekçilerin talebi ve mücadelesi aynı noktada kesişiyor: “Geçinemiyoruz, insanca yaşayacak ücret istiyoruz!”

Ağaç AŞ’de olduğu gibi bu süreçte elde edilen kazanımlar mücadeleye geçmenin önemini işaret ediyor. Ancak bu kısmi kazanımların yaygınlaşması ve kalıcılaşması için bugün emekçilerin ücretlerde iyileştirme talebini odağına alan ve bunu ücretlerin enflasyon oranında üç ayda bir otomatik olarak artırılması, sendikalaşma önündeki engellerin kaldırılması vb. taleplerle destekleyen bir birleşik mücadele hattına ihtiyaç var.

Emekçilerin acil talepleri etrafında bir eylem birliğinin mümkün ve zaruri olduğuna işaret ettiğimiz temmuz ayı yazımızda da belirttiğimiz gibi: “Tüm bu saldırı programının durdurulabilmesi ise emek hareketinin mücadele gücüne bağlı. Bu gücün tesisi için mücadeleci sendika ve sektörlerin öncülüğünde işçi sınıfının ivedi sorun ve ihtiyaçları doğrultusunda bir acil eylem programı oluşturmak ve bunun etrafında kurulacak en geniş eylem birliğini sağlamak tüm emek hareketi ve sol/sosyalist hareket için zaruri bir görev olmayı sürdürüyor.”

Sermayenin birliğine karşı emekçilerin birliğini örgütleyebilecek böyle bir perspektifi öncelikle bir eylem birliği hedefiyle somutlaştırmak, sınıf mücadelesi açısından birçok yeni imkânı mümkün kılabilir. Bu çaba; işçi ve emekçilerin acil taleplerinin işyerlerinden başlanarak örgütlenmesini, farklı işyerlerinde yalıtık sürdürülen mücadelelerin birleştirilmesini ve işçilerin bulundukları işyerlerinde tek tek patronlara karşı verdikleri mücadelenin münferit olmaktan çıkarılıp doğrudan iktidarın emek politikalarına yönelmesini sağlayacaktır.

Hatay: deprem ve devam eden sorunlar

0

Kahramanmaraş merkezli depremlerin üzerinden 6 aydan fazla süre geçti, 11 ilde enkaz kaldırma çalışmaları hâlâ bitmedi. En az 33 bin 355 binanın yıkılması ve yüz binlercesinin moloz haline gelmesi yetmezmiş gibi enkazların kaldırılma ve değerlendirilme süreçlerinde ciddi sorunların olduğu sivil toplum örgütleri ve ilgili odalarca dile getirilmekte.

Depremin ülkeye getirdiği ekonomik maliyetten daha büyük bir sorun da, göç etmek ve yeni bir hayat kurmak zorunda olan vatandaşlarımızın depremin getirdiği travmaları hâlâ atlatamamalarının yanında başta altyapı ve barınma olmak üzere ciddi sorunlarla mücadele etmeleri. Tüm bunlar olurken başta İstanbul gibi büyük deprem beklentisi olan şehirlerimiz hâlâ kaderlerini olumsuz bir şekilde değiştirecek depremlere karşı hazırlıksız bir şekilde beklemekteler.

Depremin ilk anından beri kamuoyunu doğru bilgilendirmeyen iktidar, başta Hatay olmak üzere birçok ilde gerekli yardımların götürülememesine ve bu yüzden on binlerce vatandaşımızın enkaz altındaki kritik saatlerde hayat mücadelesinde gerekli desteği alamamasına neden olmuştu. Ayrıca bu, sadece depremden sonraki kritik saatlerde olan kabul edilemez sorumsuzluklarda da sınırlı değil. Ülke genelinde yapı stokunu denetlemekle sorumlu olan siyasi iktidar ve ilgili bakanlıklar, topu vatandaşa, kadere atmak dışında hiçbir şey yapmadı ve kendileri hakkında ne bir dava açıldı ne de yargılandılar ve hatta istifa eden yetkili bile olmadı.

Sadece Hatay’da 6 Şubat’taki depremlerde 13 bin 690 bina tamamen yıkıldı, ağır hasarlı bina sayısı ise 69 bin 950. Geçtiğimiz günlerde şehri ziyaret eden gazetecilere göre yaklaşık 40 bin binanın daha yıkılması lazım. Sadece yıkım sürecinde oraya çıkan inşaat artığı ve insan sağlığına zararlı asbest içeren kimyasallar ve tozlardan dolayı bölge ciddi tehlikeyle karşı karşıya. Temiz Hava Hakkı Platformu, Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve Hatay Tabip Odası’nın Hatay Antakya şehir merkezindeki ölçümlerine göre, havadaki ince partiküllü madde değeri ortalama 27 µg/m3 çıktı. Bu değerin Dünya Sağlık Örgütü’nün belirlediği referans limitlere göre 5 µg/m3’ü aşmaması lazımdı. Hatay Tabip Odası’na göre kirli hava ve zehirli kimyasallardan dolayı göğüs hastalıklarında belirgin bir artış var. Yıkılan binalardan çıkan kontrol edilmemiş atıklar ise gelişigüzel belirlenen moloz döküm alanlarına atılmakta. Sadece Hatay’dan çıkan moloz 2 milyon metreküpü aşmış durumda. Döküm alanlarının etrafında verimli tarlalar ve hayvancılık devam ediyor, insanlar yaşıyor. Asbest ve benzer kanserojen maddelerin toprağa karışmasının yanı sıra, bu maddeler deniz ve içme suyu kaynaklarını da kirletmekte.

Enkaz kaldırma ve sevkiyatı süreçlerinde yaşanan sorunların yanında, deprem felaketinin yıkıcılığının ardından aynı şehirlerde yaşamaya devam eden yüz binlerce vatandaşımız var. Barınma meselesi, geçtiğimiz 6 ayda bölgede hâlâ koordine edilememiş öncelikli bir sorun halinde. Tüm yaz aşırı sıcaklarla boğuşan depremzedelerin içme ve kullanım sularına erişimi sorunsuz bir şekilde sağlanamadı. Ya uzun kuyruklar oldu ya da birkaç gün su hiç ulaştırılmadı. Su eksikliği yanı sıra, eksik temizlik malzemeleri ve etkisiz haşere ilaçlamaları nedeniyle salgın hastalık riski özellikle Hatay ve çevresinde ciddi bir tehdit oluşturmakta.

Başta en fazla zarar gören şehirlerden biri olan Hatay olmak üzere depremden etkilenen 11 ilin yeniden inşa süreci, kamunun temel ihtiyaçlarını gözeterek, doğayla uyumlu ve tarihi doku korunarak gerçekleştirilmelidir. Bu süreç, işin uzmanı kurullar tarafından belirlenmelidir. Yıkım sürecinde dahi karşımıza çıkan hatalar, taleplerimizin mevcut iktidar tarafından ne kadar dikkate alındığının kanıtıdır. Daha geçtiğimiz günlerde Hatay’ın yanında olduğunu belirten Saray ise sermaye ve ona biat eden kurumların çıkarlarını öncelikli tutmaktadır. Yarını görmek için kaybedecek bir saniyemiz bile yok ve belirttiğimiz maddeler için başta demokratik kitle örgütleri ve sendikalar olmak örgütlü seferberliği acilen örmemiz gerekiyor.

Arjantin ön seçimlerinde aşırı sağın zaferi bize ne anlatıyor?

0

Türkiye ile birlikte dünyada ekonomik krizin emekçiler üzerinde en derin etkiyi yarattığı ülkelerden biri olan Arjantin’de 13 Ağustos tarihinde ön seçimler gerçekleşti. Ön seçimlerde yüzde 1,5 oy oranını geçebilen partiler 22 Ekim’deki asıl seçimlere katılmaya hak kazanıyor. Ayrıca ön seçimlere partiler farklı adaylık listeleriyle katılabilirken, bunlardan en çok oyu olan ikinci aşamada partisini temsil ediyor.

Enflasyonunun yüzde 100’lerin üzerinde olduğu (özellikle gıda enflasyonu), emekçilerin alım gücünün her geçen gün ezildiği ve önceki merkez sol ve merkez sağ hükümetlerin uyguladığı IMF planlarıyla dış borç yükü gittikçe artan ülkede ön seçimlerin galibi ise oyların yüzde 30’unu alan, aşırı sağın adayı Milei oldu. 11 milyon seçmenin sandığa gitmediği, 1 milyonun ise boş oy verdiği seçimlerde Milei 7 milyon oy aldı. Bugün iktidarda olan, 2000’li yıllardan bu yana ülkedeki neoliberal dönüşümün ve bugünkü enkazın baş sorumlusu olan merkez sol/Peronizm yüzde 27 oy oranıyla tarihi bir yenilgi aldı. 2015-2019 yılları arasında iktidarda olup IMF kesinti planlarının altına imzasını koyan merkez sağ ise oyların yüzde 28’ini elde edebildi. Arjantin’de kapitalist sömürü düzeninden emek eksenli bir kopuşu temsil eden kardeş partimiz Sosyalist Sol’un (Izquierda Socialista) da bileşeni olduğu, İşçilerin ve Solun Cephesi – Birlik (FIT) ise 630 bin oy alarak 22 Ekim’deki seçimlere katılmaya hak kazandı.

Milei’nin yükselişi mi, geleneksel düzen partilerinin çöküşü mü?

2008 dünya ekonomik krizinin başlangıcından bu yana kitlesel isyanların yaşanmadığı birçok ülkede merkez sol ve merkez sağ partiler, sandık yoluyla kitlelerin hoşnutsuzluklarını kendilerine döndürmeyi başarabildi. Ancak ikisinden biri bir kez hükümet olduktan sonra, krize karşı uyguladıkları kemer sıkma politikalarıyla sandık yoluyla elde ettikleri desteği hızlı bir şekilde yitirdiler. Tıpkı Arjantin’de olduğu gibi. Ancak tabii ki sandık dışında, bu politikaların çok daha temel bir sonucu oldu: yapısal önlemlerin alınmaması neticesinde emekçi sınıfların kriz karşısında daha da ezilmesi.

Bu ise örneğini birçok ülkede gördüğümüz sonuçları doğurdu: kitlelerin düzen partilerinden uzaklaşması, sandıkta yüzünü popülist aşırı sağ adaylara ya da sola dönme ihtimallerinin artması. Bugün bu örneğin Arjantin’deki aşırı sağ yansıması ise Milei.

Milei’nin asıl oy tabanını orta sınıf, 30 yaş altı ve çoğunlukla erkekler oluştursa da bu seçimlerde yoksul işçi sınıfı kesimlerinde de oylarını yükseltebildi. “Benim kesinti planlarım IMF’den daha da sert olacak” diyen Milei, tüm kamu hizmetlerinin özelleştirilmesini, Arjantin pesosunun dolara endekslenmesini savunurken, organ satışını da yasallaştırmayı hedeflediğini dile getiriyor. Aşırı sağ tüm hareketlerde olduğu gibi umutsuzluğu örgütlemeye çalışan Milei, aynı zamanda Arjantinli kadınların kitlesel mücadeleleriyle elde ettiği kürtaj hakkını da yasaklamayı hedefliyor.

İşçilerin ve Solun Cephesi’ne düşen

Son dönemde dünya genelinde aşırı sağ, emekçi kitlelerin krizin derinleşmesiyle açığa çıkan radikal eğilimlerini popülist önermeleriyle, birçok örnekte sandık vesilesiyle kendisine yönlendirebildi. Ama birçok örnekte bunu kalıcılaştıramadı. Çünkü bu aşırı sağ hareketlerin birçoğu tabandan değil tepeden gelişti. Yani uzun lafın kısası sağcılaşan kitleler değil, önderlikler.

İşte tam da bu noktada FIT’in üzerindeki sorumluluk daha da fazla artıyor. Ön seçimlere iki listeyle katılan ittifakın bileşenlerinin bu tartışmaları geride bırakıp, dış borç ödemelerinin durdurulması, tazminatsız kamulaştırma gibi krize karşı emekçiler yararına yapısal dönüşümleri barındıran talepleriyle hem birliğini hem de kapsayıcılığını büyütmesi gerekiyor. Arjantin emekçi halkı için gerçek alternatif bunu zorunlu kılıyor.

İngiltere ile sınır bekçiliği anlaşması

0

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) tahminlerine göre 2022 yılında dünya genelinde 28 milyon kişi kaçırıldı. Rapora göre, insan kaçakçılığıyla bağlantılı olarak zorla çalıştırma, fuhşa zorlanma, zorla evlilik gibi muamelelere en açık olan kesimler arasında göçmenler bulunmakta. Yani, göç ettikleri ülkelerden gitmeleri istenen insanların bir kısmı, gelebilmek için korkunç koşullar altında yolculuk ettikten sonra bunlarla karşı karşıya kalıyorlar; yolculuk esnasında kazada ölmedilerse veya sınırdaki kolluk kuvvetleri tarafından öldürülmedilerse şayet.

Yazıya özellikle insan kaçakçılığına dikkat çekerek girmek istedim çünkü yakın zamanda Türkiye ve İngiltere arasında, insan kaçakçılığının ve yasadışı göçün engellenmesi için bir anlaşma yapıldı. İngiltere hükümeti, Ruanda ile yapmaya çalıştığı anlaşma sırasında Türkiye ile de yeni bir “işbirliği” yapmak istediğinin sinyalini vermişti. Anlaşmaya göre Türkiye’nin “düzensiz” göçle mücadele etmesi ve insan kaçakçılığı ağlarını çökertmesi için Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesinde bir “Mükemmeliyet Merkezi” kurulacak, İngiltere bu merkeze destek verecek ve iki ülkenin kolluk kuvvetleri istihbarat paylaşımı ve ortak operasyonlar yapacak. Kısacası, İngiltere sınırlarını göçmenlere kapatmaya devam ederken Türkiye’nin AB’den sonra İngiltere için de sınır bekçiliği yapması için fon akıtacak.

Peki insan kaçakçılığında hükümetlerin hiç mi sorumluluğu yok? Bu tür şebekelerin ve mafyatik yapıların kapitalist devletlerin yozlaşmış kurumlarıyla, bürokrasiyle ve sermayeyle suç ortaklığı yapmadan faaliyet yürütebileceğine inanmak fazlasıyla iyimser olurdu. Öyleyse ikiyüzlü politikaları reddetmek ve gerçekçi bir politika savunmak şart.

İngiltere’nin sığınmacı hapishanesi işlevi gören Bibby Stockholm gemisi, Teksas-Meksika sınırındaki Rio Grande Nehri’nde olduğu gibi testereli şamandıra kullanacak kadar ileri giden uygulamalar, Yunanistan’daki orman yangınlarında sınırda mahsur kalan mültecilerin ölüme terk edilmeleri, Türkiye’de Geri Gönderme Merkezlerindeki işkence ve kötü muameleler… Bunlar en yalın tabirle insanlık suçudur. Ve göçmen sorununun politik olduğunu görmeyi; sınıf kardeşlerimiz olan göçmenleri düşman bellemeyi değil, onlarla dayanışarak ve haklarını savunarak mücadele etmeyi gerektirir. İşte bu yüzden; baskıcı rejimlerin finansörlüğünü yapan veya göçe zorlayan koşulları yaratan emperyalist ülkelerin sınırlarını açmasını, göçmenlere dönük baskı ve ayrımcılığın son bulmasını ve tüm mülteci haklarının tanınmasını savunuyoruz.

Sıkça söylüyoruz, yine söyleyelim: Kimse nedensiz göçmez. Göçmenler kendi ülkelerinde eşit, özgür, adil ve insanca bir hayat süremedikçe, diktatörlük rejimleri devrilmedikçe, tüm kapitalist ve ırkçı hükümetlerle mücadele etmedikçe dünyada göçmen/mülteci sorunu da bitmeyecek. İşte bu yüzden bu konuda enternasyonalist bir mücadeleyi savunuyoruz.

Sınıf hareketi yükselişe geçerken, metalde TİS süreci başlıyor

0

Türkiye ekonomisinin 3’te 1’ini oluşturan metal sektöründe, Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) ile Birleşik Metal İşçileri Sendikası (BMİS), Türk Metal Sendikası ve Özçelik-İş Sendikası arasındaki toplu iş sözleşmesi (TİS) görüşmeleri başladı.

Metal sektörü yalnızca Türkiye ekonomisinin somut kârlarının üretildiği en kritik sektör değil, aynı zamanda metal işçileri de Türkiye işçi sınıfının en örgütlü kesimlerini oluşturuyor. Tam da bu nedenle patronlar ve hükümet, uzun yıllardır, metal işçilerinin ve sendikalarının kazanımlarının altını boşaltmak için aralıksız bir ekonomik ve sendikal saldırı politikası güdüyor. Son yıllarda, özellikle işçilerin alım gücünü düşüren ekonomik krizle birlikte, bu saldırı politikaları sonuç vermeye başladı.

2010 yılında BMİS’in MESS’e üye işyerlerinden birinde çalışan bir işçi asgari ücretin ortalama yüzde 91 üzerinde alırken, bugün bu oran yüzde 13 düzeyinde. Zira asgari ücret 1 Eylül 2021’den bu yana yüzde 275 oranında artarken, metal işçilerinin ücretleri kümülatif olarak yüzde 228,8 oranında arttı. Aynı zamanda, asgari ücretteki bu görece yüksek artışa rağmen, vergi dilimleri bu artışa uygun düşecek şekilde hükümet tarafından revize edilmediği için, sendikalı metal işçilerine yönelik vergi soygunu da daha derinleşti.

Bunun karşısında ise metal patronları, son 20 yılın en yüksek kârlarını elde etmeye başladılar. Borusan Mannesmann’ın 2022 yılı net kârı yüzde 1329,6, Bosch Fren Sistemleri’nin 2022 yılı net kârı yüzde 169,9, Ford Otosan’ın 2022 yılı net kârı yüzde 111,5, Tofaş’ın 2022 yılı kârı yüzde 160,9, Türk Traktör’ün 2022 yılı kârı yüzde 124,7 ve Otokoç Otomotiv’in 2022 yılı net kârı yüzde 173,7 şeklinde gerçekleşti. Dahası, Fortune 500 Türkiye Araştırması’nın 2022 verilerine göre en büyük 500 şirketin toplam kâr artışı yüzde 245 oranında gerçekleşirken, bu şirketlerdeki istihdam yalnızca yüzde 2,5 düzeyinde arttı. Bu demek oluyor ki, Türkiye’nin en büyük 500 şirketinde çalışan işçiler, birim zaman başına çok daha fazla ürettiler, yani çok daha fazla sömürüldüler.

Bu tablo karşısında metal işçilerinin sendikalarının 2023-2025 MESS Grup TİS teklifleri ise aşağıdaki gibi oldu.

BMİS: İlk 6 aylık dönem için yüzde 140,5, diğer 6’şar aylık dönemler için enflasyon oranına 8 puan eklenmesi. Bu dönemlerde asgari ücrete yapılacak zamlar bu orandan daha yüksek olursa, asgari ücrete gelecek zammın oransal olarak uygulanması. Aynı zamanda TİS görüşmeleri sonlanıp yeni sözleşmedeki oransal artışlar ücretlere yansıyana dek, daha sonra mahsup edilmesi kaydıyla bugünden yüzde 30’luk bir zammın ücretlere uygulanması. Sosyal haklarda ilk 6 ayda yüzde 450 oranında artış ve diğer 6’şar aylık dilimlerde ise sosyal hakların ücretlerin artışı oranında artırılması. Her kıdem yılı için saatlik ücretlere 2,5 TL verilmesi. Yüzde 15’i aşan gelir vergisi payının patron tarafından ödenmesi.

Türk Metal: İlk 6 aylık dönem için yüzde 119,05 (kıdem ve sosyal haklar dahil), diğer 6’şar aylık dönemler için enflasyon oranına 5 puan eklenmesi. Sosyal haklarda yüzde 150 artış, ikinci yıl için ise 31 Ağustos 2024 tarihinde açıklanan yıllık enflasyon oranına 10 puan eklenmesi. Her kıdem yılı için ücretlerde 3 TL artış. Yeni sözleşmenin imzalandığı tarihe dek her ay avans olarak ücretlerle birlikte 5 bin TL verilmesi.

Özçelik-İş: İlk 6 ay için yüzde 80 (Türk Metal’in yalnızca ücretlere teklif ettiği artış oranıyla aynı), diğer 6’şar aylık dilimler için enflasyona 5 puan eklenmesi. Her kıdem yılı 3 TL’lik artış. İlk 6 ay için sosyal haklarda yüzde 150 artış, diğer dönemlerde ücret artışlarıyla aynı oranda artış. Yeni sözleşmenin imzalandığı tarihe dek her ay avans olarak ücretlerle birlikte 5 bin TL verilmesi. Vergi diliminin yüzde 15’te sabitlenmesi, aşan kısmının patron tarafından karşılanması.

Sendikaların bu taleplerinin işçiler arasında tartışmaya açıldığı mevcut dönem, aynı zamanda sınıf hareketindeki yükselişe denk geldi. Bugün irili ufaklı birçok işçi mücadelesi var. Bunların önemli bir çoğunluğu ücret artışı talebi etrafında yaşanırken, bir kısmı da sendikalaşma hakkı, iş güvencesi ve benzeri talepleri yükseltiyor.

Metal işçilerinin önemli bir çoğunluğu yalnızca ücret zamları tekliflerini dikkate alıyor ve bu zam oranı teklifleri üzerinden sözleşme taslaklarını değerlendiriyor. Hiç şüphe yok ki, ücret zammı kritik bir öneme sahip, zira işçilerin, doğrudan doğruya patronların elde ettiği aşırı kârlar üzerindeki hakkını talep etmesini içeriyor.

Ancak mevcut taslaklarda, hem metal işçilerini hem de sınıf hareketinin genelini patronların ve hükümetin ekonomik saldırılarına karşı koruyabilecek iki çok önemli madde bulunmakta: Diğer 6’şar aylık dilimlerde asgari ücrete yapılacak zamlar, puanların eklendiği enflasyon oranından daha yüksek olursa, asgari ücrete gelecek zammın oransal olarak uygulanması ve vergi diliminin yüzde 15’te sabitlenerek, bunu aşan kısmın patron tarafından ödenmesi.

Bu iki talep, bir bütün olarak sendikal işçi hareketinin varlığını koruyacak nitelikte iken, aynı zamanda işçi sınıfının örgütsüz kesimlerinin üzerinde de bir sendikalaşma ihtiyacı yaratmakta. Dolayısıyla bu iki talebin kazanılması, sınıf hareketinin geleceği açısından tarihsel ve politik bir önem taşımakta. Tarihsel çünkü böylece, asgari ücret artışları ve vergi dilimleri karşısında patronlar ile hükümet sendikalaşmanın anlamını yitirmesini sağlamaya çalışıp işçileri örgütsüzleştirmeye çalışırken, bu talepler bu saldırı karşısında koruyucu bir bariyer rolü üstlenecek. Politik çünkü işçiler, patron hükümetinin vergi dilimlerini revize etmemesi durumunda, bu yükü patronlara ödetebileceğini gösterecek ve böylece işyerlerindeki işçilerin özgüveni artacak.

Bu iki talep aynı zamanda, ücret sorunu üzerinden bir yükselişe geçen sınıf hareketinin, daha kapsamlı sosyal ve politik bir perspektifle donanmasına da yardımcı olacak. Sendikalaşmayı teşvik ederek, sınıf hareketinin genelinin ücret sorununu sendika sorunuyla ve işyerlerindeki denetim sorunuyla birlikte ele almasını kolaylaştıracak.

Mevcut TİS sürecinin yarattığı tehlikelerden birisi ise, Türk Metal ve Özçelik-İş’in oldukça düşük kalan tekliflerle ortaya çıkması. Bu tekliflerin duyurulmasının ardından Türk Metal’e bağlı kimi işyerlerinde tepki eylemleri düzenlenmeye başladı. Türk Metal’in ve Özçelik-İş’in tekliflerini işçilerin talepleri etrafında güncellemeleri ve her üç sendikanın bütün metal işçilerini birleştirebilecek ortak bir teklif ve mücadele planı hazırlaması acil bir ihtiyaç.

Ancak bu birlik, geçmişte görüldüğü, yalnızca sendikal önderliklerin kendi aralarında imzalayacağı bir protokolle kurulamaz. Biz, her işçinin, kendi sendikasının teklifini tartışabilmesi ve üzerinde denetim sahibi olabilmesi için işyerlerinde TİS komitelerinin kurulmasını savunuyoruz. Ancak aynı zamanda farklı sendikaların bulunduğu farklı işyerlerinin arasında, metal sendikalarının tek bir teklif etrafında bir araya gelebilmeleri için, konfederasyon farkı gözetmeksizin, bütün sendikalardan işçilerin bir araya geleceği ve bütün sendikaların tekliflerinin tartışılacağı ortak TİS komiteleri koordinasyonlarının kurulmasını savunuyoruz.

Metal patronlarına karşı verilen bu sınıf mücadelesinde farklı sendikalardan işçilerin ortak bir mücadele planı etrafındaki birliği ancak bu yolla tesis edilebilir.

Hak arayanlar kimi tehdit ediyor?

0

Ülkede ekonomik krizin etkileri derinleştikçe Tek Adam rejimi demokratik alanı daha fazla kısıtlamaya, toplumsal muhalefeti bildik sopa politikaları ile kriminalize etmeye, sindirmeye çalışıyor. Akbelen’deki ağaç katliamına direnen ve Erdoğan tarafından “çevreci görünümlü marjinaller” denerek hedef gösterilen İkizköylülerden Hatay Dikmece’de topraklarını savunan ve jandarma saldırısına uğrayan köylülere, Kobane davasında gerçekdışı ve hukuksuz iddialarla senelerdir hapiste tutulan başta HDP’li siyasetçilerden kayıplarının hesabını soran Cumartesi Anneleri’ne dek siyaset yapma, hak arama, kısacası her türlü siyasi demokrasi talebi tutuklama, gözaltı ve şiddet yolu ile bastırılıyor. Basit bir basın açıklaması yapmak adli bir vaka, yürüyüş yapmak kimi koşullarda tamamen imkânsız halde. Hatta söz konusu lgbti+lar olunca salon etkinliği yapmak başlı başına suç unsuru! Gücüne güç katmış, 20 yılı devirmiş bir iktidar karşısında hâlâ neden ağacına, suyuna sahip çıkan köylüler, adalet arayan anneler, hakkını savunan emekçiler ve Kürtler bir tehdit?

Seçim zaferi ile ömrünü uzatan ve meclis çoğunluğunu sağlayan Cumhur İttifakı; Yeniden Refah, Hüdapar ve Sinan Oğan gibi İslamcı, faşizan ve milliyetçi odakları bünyesine katarak daha da sağ, milliyetçi-muhafazakâr, kadın düşmanı bir karaktere büründü. Tam da buradan aldığı güçle kadınların, lgbti+ların ve Kürt halkının demokratik haklarına saldırmaya, işçi sınıfının zaten kırıntı haline gelmiş haklarını gasp etmeye ve tüm toplumsal muhalefeti cezalandırmaya devam edecek. Bu nedenle toplumsal rızayı üretmek ve tabanını korumak için milliyetçiliği-muhafazakârlığı, aile değerlerini dayanak gösteren rejimin, hak taleplerinin görünür olmasına, toplumsal-politik hareketlerin güçlenmesine ve birleşerek mücadele etmesine tahammülü yok.

Hem seçim süresince hem de 28 Mayıs akşamı Tayyip Erdoğan’ın lgbti+ları hedef alan konuşmaları, Onur Yürüyüşü’ne yapılan gözaltılara ilişkin İstanbul Valisi’nin “Aile kurumunu zayıflatacak hiçbir etkinliğe müsaade etmeyeceğiz” açıklaması rejimin önümüzdeki dönemki politikasına dair bir giriş niteliğindeydi. Geçtiğimiz ay görülen Kobane davasında AİHM’nin hak ihlali kararına rağmen adil yargılanma, ifade özgürlüğü, siyasi faaliyette bulunma hakları çiğnenmekte.

CHP başta olmak üzere düzen muhalefeti de sınıf hareketinin yanı sıra toplumsal muhalefetten uzak durarak inşa etmeye çalıştığı ve ikinci turdan itibaren göçmen düşmanlığı sosuna buladığı seçim politikasının hezimetle sonuçlanması ile kitleler nezdinde bir alternatif olamayacağını bir kez daha kanıtladı. Bundan sonrası için de CHP’nin toplumsal muhalefetin önünü açacak herhangi bir politik hatta sahip olmaması, aksine kendi iç krizleri ile uğraşması toplumsal muhalefetin çeşitli kesimlerinde hayal kırıklığına neden oldu. Buna rağmen, henüz birbirlerinden yalıtık da olsa sürmekte olan mücadeleler ve elde edilen kazanımlar kitleler için gerçek çıkış yolunu gösteriyor.

Tüm baskılara rağmen mücadele ve dayanışma en gerçekçi seçenek. Yakın zamanda Pekintaş, Corning Kablo, Ağaç AŞ, Şireci işçilerinin mücadeleleri kazanımla sonuçlandı. Akbelen’i, Dikmece’yi savunanların mücadelesi devam ediyor. Tam da bu nedenle, kitlelerin demokratik, ekonomik ve sosyal talep ve mücadelelerini birbirinden ayrıştırmamak, tam tersine birleştirmek gerektiğini savunuyoruz. Ve bunun başlıca yolu da emek hareketinin kopuşçu bir perspektif ile birlikte mücadele etmesinden geçiyor.

“Hayat bilsin ki bizler ondan alacaklıyız, hak ettiğimiz hayatı alana kadar pes etmek yok”

0

Başta Hatay olmak üzere deprem bölgesinde hâlâ yaralar sarılmış değil. Depremin sonuçları özellikle kadınlar açısından çok daha ağır oldu. Kadın Dayanışması olarak, Hatay’dan Serap ile deprem bölgesindeki hijyen, barınma ve sağlık gibi sorunları konuştuk.

Kadın Dayanışması: Depremden bu yana altı aydan fazla zaman geçti. Ancak tüm bu süreye rağmen hâlâ en temel ihtiyaçlara bile ulaşımda zorluk çektiğinizi biliyoruz. Bugün Hatay’da tüm bu zorluklarla nasıl, hangi yollarla baş ettiğinizi anlatabilir misiniz?

Serap G.: Zorluklarla hâlâ kendi başımıza mücadele ediyoruz. Benim evim ilk sarsıntıda yıkıldı ve iki can kaybım var. Ben 3. katta oturmama rağmen nasıl kurtulduk, inanın hatırlayamıyorum artık. Hem can hem mal kaybım olmasına rağmen gönüllüler hariç devletten çok az destek alabildik. Deprem sonrası yardımlar çok dağınık yapıldı ve her yardımda metrelerce kuyruk oluştu. Düşünebiliyor musunuz, o kadar yıkımın ardından hâlâ kuyruklarda saatlerce bekliyoruz. Neden? 10 lt su için, gıda kolisi için, az da olsa hijyen paketi için. Hâlâ her şey büyük bir belirsizlik içinde ve dağınık halde ilerliyor. Bizi hayatta tutan tek şek dayanışma. Devletten önce kardeşim ve siz bana ulaştınız. Destekleriniz hâlâ sürüyor ve bunun için de ayrıca hem ailem adına hem kendi adıma çok teşekkür ederim. Bu destekler de olmasaydı tamamen yalnızlığa terk edilmiş olacaktık.

En büyük sıkıntıyı köydeki kadınlar yaşıyor. 24 saat iş yapmak zorunda kalıyorlar. Sanki köyde güneş batmıyormuşçasına kadınların iş yükü bitmiyor. Tarım ve hayvancılık işi de kadınların omuzlarında, iş hiç biter mi?

KD: Deprem ve sonuçları herkes için çok yıkıcıydı, hayat hiç kimse için eskisi gibi değil. Ancak bir kadın olarak bu sürecin sizin için çok ayrı zorlukları olduğunu da tahmin edebiliyoruz. Deneyimlediğiniz ve gözlemlediğiniz kadarıyla şu an Hatay’da kadınların yaşadığı ekstra zorluklar, sorunlar neler?

SG: Yaşanan sorunları bölerek anlatmam gerekiyor. Çünkü şu an yaşam alanlarımız çadır, konteyner kent ve köy evleri diye ayrılıyor. Her alanda yaşayan kadınların yaşadığı zorluklar farklı. Çadırda yaşan kadınların -ki ben de çadırda yaşıyorum- en büyük sorunu sağlıklı ve güvenli bir barınma alanımızın olmayışı. Çadırda bir düzen yok ki. Çadırın ne işi biter ne de bir düzeni olur. Bir eşya ararken bakıyorsun oradan bir böcek çıkmış, hijyen sıfır. Evde de yoruluyorduk ama çadırda yaşamak daha fazla yoruyor. Yağmur yağar çadırı su basar, sıcak olur çadırın içinde duramazsınız. Havanın ısınması ile yılan, haşere, sinek sorunumuz artmaya başladı. Kişisel bakımımızı çok ilkel ortamlarda karşılamak zorunda kalıyoruz. Bu da beraberinde birçok kadın hastalığını getiriyor. Tuvalet, banyo, mutfağı çadırın içinde sığdıramazsınız. Biz de baraka şeklinde yaptık. İnanır mısınız, gece tuvalete gitmemek için dua ediyorum. Çünkü korkuyorum, her yer karanlık.

Su sıkıntımız var, biliyorsunuz. Suyu idareli kullanmak zorunda kaldığımız için kişisel bakım dahil temizliğimiz yarım yamalak oluyor. Elektrik sürekli kesildiği için neredeyse her şeyi elimizde yıkıyoruz. 39 yaşındayım, şu ellerime bakın. Altı ayda 80 yaşındaki insanın ellerine döndü.

Konteyner kentte yaşayan tanıdıklarım var, orda da sorun bitmiyor. Yemek için saatlerce sırada bekliyorsunuz. Düşünsenize, bir öğün yemek için 35 derece güneşin altında en az yarım saat sıra bekliyorsunuz. Konteyner kent alanında bir tane ağaç yok ki gölgesinde oturasınız. Konteynerlerin çoğunda şükür ki klima var, insanlar sabahtan akşama kadar serin bir yer diye oradan dışarı çıkamıyor. Ama ben bu yüzden gitmek istemedim. Resmen hapishane hayatı yaşıyorsunuz. Bence en büyük sıkıntıyı köydeki kadınlar yaşıyor. 24 saat iş yapmak zorunda kalıyorlar. Şehir merkezi yıkıldı ve çadır alanı bulamayan çoğu insan köydeki yakınlarının yanına taşındı. Haliyle nüfus bayağı arttı. E hizmet, bakım işi yine kadınların yakasına yapıştı. Sanki köyde güneş batmıyormuşçasına kadınların iş yükü bitmiyor. Tarım ve hayvancılık işi de kadınların omuzlarında, iş hiç biter mi? Oradaki kadınların tek tesellisi birbirleriyle yardımlaşma. Yoksa oradaki hayata dayanmak mümkün değil.

Çoğu kadın çalışmak istiyor lakin ulaşım sorunu çok ciddi boyutlarda olduğu için hiçbirimiz çalışamıyoruz. Ulaşımın olduğu yerde iş yok, işin olduğu yerde ise ulaşım yok.

KD: Hayatı idame ettirmek için bir yandan da çalışmak zorundasınız. Peki şu an Hatay’da çalışma imkânları ve koşulları nasıl?

SG: Ben daha önce birçok işte çalıştım fakat gel gör ki hiç sigortam yatırılmamış. Burada çalışan kadınların büyük bölümü hep sigortasız çalıştırılmış. Hatay biliyorsunuz ki tarım şehri aslında ama depremden dolayı şu an o da yapılamayacak durumda. Geçen gün İŞKUR’a başvurdum, malum ekonomik kriz var çalışmak zorundayım. İŞKUR’dan gelen iş tekliflerinin çoğu çadır kentlerde. Yani aşçı, bulaşıkçı, temizlikçi gibi. Görüşmeye gittim fakat iş saatleri çok uzun, iş yükü fazla ve bunun karşılığında asgari ücret alacaksınız. Çoğu kadın çalışmak istiyor lakin ulaşım sorunu çok ciddi boyutlarda olduğu için hiçbirimiz çalışamıyoruz. Ulaşımın olduğu yerde iş yok, işin olduğu yerde ise ulaşım yok. En çok talep ettiğimiz şey aslında sırf kadın işi diye bize sürekli temizlik, bulaşıkçılık, aşçılık gibi işler teklif etmemeleri. Bizler farklı işlerde çalışabiliriz. Bize servis versinler, ulaşım sorunumuzu çözsünler, elbette çalışmak isteriz.

Özellikle kadınlar için güvenli iş alanları istiyoruz. Bizler de üretmek, kendi ayaklarımız üzerinde durmak istiyoruz.

KD: Şu an devletten ve belediyeden öncelikli talepleriniz neler?

SG: Öncelikli talebimiz barınma ihtiyacımızın çözülmesi. Kış kapıda, bu şekilde bir kışı daha çadırda geçiremeyiz. Okullar açılacak ama ailelerin durumu malum, bizler okul ihtiyaçlarını nasıl karşılayalım? Bu ihtiyaçların devlet tarafından karşılanmasını istiyoruz. Bizler deprem öncesine kadar işi gücü olan insanlardık ama deprem sonrası her şeyimiz yerle bir oldu. Borçlarımızın silinmesini talep ediyoruz. İnsanların borçları var, iş yok güç yok, nasıl ödeyelim ki? Aslında bizler toparlanana kadar devletin desteğini talep ediyoruz. Bizler tek başımıza bu sorunların üstesinden gelemeyiz, toparlanamayız. Şehrin yüzde 80’i artık yok. Bizler özellikle kadınlar için güvenli iş alanları istiyoruz. Bizler de üretmek, kendi ayaklarımız üzerinde durmak istiyoruz.

Belediyeler bu süreçte bence sınıfta kaldı. Evet, hep birlikte bir deprem yaşadık ama hepimiz elimizden geldiği kadar hayata bir yerden tutunup devam etmek zorundayız. Bir de bunlar bizi yöneten insanlar, bizlerden daha hızlı toparlanmaları gerekiyordu sonuçta. Bu yüzden yönetici seçiyoruz, değil mi? Çöpler toplanmıyor, ilaçlama neredeyse yok, belediye otobüsleri yetersiz, bunların acilen çözülmesini istiyoruz. Hijyen ciddi bir sorun haline geldi ve birçok insan salgın hastalıklarla boğuşuyor. Erişimi kolay, temiz su talep ediyoruz. Yerel seçimlere az kaldı, özellikle belediyeler artık halkın ihtiyaçlarını duysun.

Desteğinizi deprem bölgesinden çekmeyin. Unutulmamıza izin vermeyin, her yerde sesimiz olun. Bizler arada umudumuzu kaybediyor olabiliriz ama sizler el uzatınca yeniden ayağa kalkıyoruz.

KD: Deprem bölgesinde olmayan kadınlar sizinle nasıl dayanışabilir? Onlara iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?

SG: Bu süreçte ilk organize olanlar kadınlardı. Hem deprem bölgesinde hem deprem bölgesi dışında. Bunun için destek olan, ayağa kalkan kadınlara kocaman sarılıyorum. Bir kez daha kadınların ne kadar güçlü olduğunu görmüş olduk. Toplumda hak ettiğimiz yaşamı istemekte ne kadar haklıymışız, yaşayarak gördük. Sohbet etmek bile iyileştiriyor. Şu an bu yaptığımız röportaj bile bizlere iyi geliyor. Desteğinizi, özellikle ellerinizi deprem bölgesinden çekmeyin. Unutulmamıza izin vermeyin, her yerde sesimiz olun, bizden bahsedin. Bizler arada umudumuzu kaybediyor olabiliriz ama sizler el uzatınca yeniden ayağa kalkıyoruz, bunu bilin.

Her birimizin kadın olarak çok zor bir hayatı var biliyorum ama hayat şunu bilsin ki bizler ondan alacaklıyız ve hak ettiğimiz hayatı alana kadar pes etmek yok.

İUB-DE’nin 4. Ukrayna konvoyunun ardından

0

Rusya’nın 2022 Şubat ayında başlayan Ukrayna işgali ile yaygınlaştırılan iki büyük yalana karşı Ukraynalı sosyalistlerin ve bağımsız emek örgütlerinin yanında olduk. Rusya işgale Ukrayna’yı faşistlerden arındırmak için girmiyordu. Ukrayna’yı işgal girişimi kendi emperyal çıkarları içindi. Rus işgali Ukrayna’daki sosyalistlerin ve bağımsız emek örgütlerinin tasfiyesi anlamına gelecekti. Ukrayna’da işgale Rusça konuşulan bölgelerdeki emek örgütleri dahil olmak üzere sosyalistler de karşı çıkıp ilk günlerden itibaren seferber olmuşlardı.

Liberal batılıların yalanları da aynı derecede yanlıştı. Ukrayna barbar Rusya’nın karşısındaki demokrasi beşiği falan değildi. Ukrayna, burjuva liberal bir hükümet tarafından yönetilmekteydi. Zelenski’nin burjuva hükümeti savaşın öncesinde ve savaş sırasında çok sayıda emek düşmanı yasa çıkarmıştı ve emekçiler hükümete karşı da mücadele etmekteydi. Ukrayna’da bir neo-Nazi hareketinin varlığı aşikârdı ve bu faşist hareketleri ezebilecek olan şey yine Ukraynalı sosyalistler ve işçi-emekçilerdi.

Bu iki yalan karşısında Rus işgaline, NATO’ya ve Zelenski hükümetine karşı Ukraynalı sosyalistler ve emek örgütleri ile dayanışma içerisindeydik. Ukrayna’daki bağımsız işçi örgütleri ve sosyalistler ile dayanışmak için daha önce üç kez Ukrayna’ya ulaşmıştık. 2022 Kasım’ındaki ikinci konvoyda Türkiye’den de katılım sağlamıştık.

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) dördüncü konvoyu ağustosun ilk günlerinde Ukrayna’ya ulaştı. Konvoy İspanya’dan CGT’nin (Genel İşçi Konfederasyonu), sağlıkçılar sendikası MATS’nin ve kardeş partimiz Enternasyonalist Mücadele’nin (LI) katkıları ile gerçekleşti.

Konvoy ilk olarak Korosten’de tren tekerleği üreten bir fabrikaya ulaştı. Burada Bağımsız Demiryolu İşçileri Sendikası’na üye işçilere öncesinde talep ettikleri yardımlar iletildi, cephe hattında savaşan sendika üyesi işçilerle bir araya gelindi. Ardından Kryvyi Rih’te Bağımsız Maden İşçileri Sendikası üyeleri ziyaret edilerek bu proleter şehirde maden işçilerinin durumu ve cephedeki işçilerin hali hakkında konuşmalar yapıldı.

Konvoyun üçüncü durağı Ukrayna’nın güneyinde, cepheye 20-30 kilometre uzaklıktaki Mykolaiv şehri oldu. Ukrayna’nın savunması için önemli bir stratejik merkez halinde olan bu şehirde Ukrayna Eğitim ve Bilim Sendikası üyelerinin talep ettikleri yastık, döşek ve yorganlar teslim edildi.

Konvoyun son durağı cepheye 50 km uzaklıktaki Zaporijya oldu. Bu bölgeye yapılan ziyaret sırasında hava saldırısında Bağımsız Demiryolu İşçileri Sendikası’na üye bir kadın işçinin kızı hayatını kaybetti. Zaporijya Bağımsız Demiryolu Sendikası üyelerine gıda yardımı gerçekleştirildi.

Rus yayılmacılığına karşı Zelenski hükümetine hiçbir politik destek vermeksizin, Ukrayna halkının yanında olmaya devam edeceğiz. Rus yayılmacılığının durdurulması, NATO’nun meşruiyetinin kırılması ve Ukrayna’da hükümetten, oligarklardan ve emperyalizmden bağımsız işçi örgütlerinin ve sosyalistlerin güçlenmesi tüm dünya işçi sınıfının çıkarına olacaktır.

Ey faiz lobisi!

0

Ekonomideki en büyük problem hayat pahalılığı olmaya devam ediyor. Ama çok yakında işsizlik ve ekonomik durgunluk da buna eklenecek.

Bir önceki yazımda IMF’siz IMF programıyla bir soygun politikası uygulandığını şöyle ifade etmiştim: “Toplam tüketici talebini kısmak ama bunu yaparken borç mekanizmasını çalıştırmak ve ihracatı artıracak önlemler alarak ekonomide bir üst basamağa çıkmak… Tabii o basamağa işçi ve emekçilerin sırtına basarak çıkmak… İşte bu, IMF’nin ülkelere borç verirken uyguladığı acı reçetenin neredeyse birebir kopyalanmış hali. Öyle ki tüm liberal iktisatçılar Şimşek’i alkışlama sırasına girdi. Şimdiden sermayeye hizmet eden o çatal dilleriyle ‘Acı reçete zorunlu…’, ‘Şimdi fedakârlık yapmazsak sonrası çok daha kötü olacak’ gibi cümleleri kurmaya başladılar.

TCMB’nin faizi yüzde 25’e çıkarmasıyla Mehmet Şimşek’i alkışlayanlar sevinç naraları atmaya başladılar. Öyle ki bu kişiler en başından beri ülkenin IMF’ye gitmesini talep eden ekonomistlerdi. Son haberler ise eylülde bir IMF heyetinin Türkiye’ye geleceği, Saray’ın da bu konuda ikna edildiği yönünde. Zaten Mehmet Şimşek’in programının IMF’siz bir IMF programından doğrudan bir IMF programına dönüşmesi bu gidişle kaçınılmaz.

Tüm eksen kaymaları ve yerli-milli ekonomi şiarları altında dönüp dolaşıp gelinen nokta bu; Türkiye’nin emperyalizme bağımlı olduğunun en büyük göstergesi olarak işçi ve emekçilerin IMF dairesine ipotek edilmesi… Kapitalizm altında tarihsel olarak ülke asla ilerleyemiyor, sadece ve sadece daire çiziyor. Tüm o vaatler ve 21 yıllık “değişim” altında bir arpa boyu bile yol gidememek, kapitalizmin dayattığı zorunlu bir durum sadece.

Elbette faizlerin yükselmesi, kredi musluklarının biraz daha kısılması (unutmayın, faizler hâlâ enflasyonun gerisinde, yani reel anlamda ekside) ve yaşama maliyetlerinin bilinçli olarak yükseltilmesi neticesinde talebin daraltılmasının halkta yarattığı hoşnutsuzluğun farkında olan Saray, uygulanan bu ekonomi politikasının ekonominin dümenine geçmiş olan “faizcilerin” bir komplosu olduğunu ve Saray’ın yeri geldiğinde duruma “Ey faiz lobisi” nidalarıyla “el koyacağının” mesajını şimdiden vermeye başladı. Kötü bürokratların “halk düşmanı” kararlarından Saray’ın kendini bilinçli bir şekilde soyutlaması özellikle ekonomik alanda bir politika halini almış durumda. Bu konuda emekçilerin kafa karışıklığını gidermek ve uygulanan politikaların işçi düşmanı rejimin ve Saray’ın denetiminde olduğunu tekrar tekrar belirtmek ve bu politikayı teşhir etmek görevimiz.

Ülke, hayat pahalılığı ve işsizlik sarmalına yani enflasyon-faiz ikilemine hapsedilmiş durumda. Sermaye ise kârlılığına kârlılık katmaya devam ediyor. Emekçiler ise mücadeleye devam ediyor. Hemen hemen her sektörde çalışan işçiler, hayat pahalılığına karşı toplu iş sözleşmeleriyle direniş ve grev gibi araçlarıyla mücadele ediyorlar. Tek sorun, bu direnişlerin ortak bir mücadele programı altında birleşik bir mücadele hattına oturtulmamış olması. Tekrar vurgulamakta fayda var. Kıdem tazminatını kaldırıp tüm emeklilik ve sigorta sisteminin özelleşmesini programına almış, kamunun tüm kaynaklarını sermayenin kullanımına açmaya hazır bir ekonomi yönetimi var. Amaçlarına ulaşmak için son derece örgütlü ve bilinçli hareket ediyorlar. İşçi sınıfı da sendikalarıyla aynı örgütlülük ve seferberlikle birleşik bir mücadele vermeli.

Tarihte bu ay: Dördüncü Enternasyonal 85 yaşında!

0

Bundan 85 yıl önce, Dördüncü Enternasyonal’in kuruluşu ilan edildiğinde, dünya işçi sınıfını kendi tarihinin en zor sınavlarından birkaçı bekliyordu. Zaten İspanya, İtalya ve Almanya gibi ülkelerde büyük yenilgiler alınmış ve faşizm iktidara gelmişti. İşçilerin devleti olması gereken SSCB’de ise, sosyalist mülkiyet ilişkileri korunmuş ancak bürokratik bir diktatörlük kurulmuştu; bu bürokrasi, işçi sınıfının çıkarlarının karşısında bulunan kendi ayrıcalıklarını derinleştirmek için çalışmaktaydı.

Dördüncü Enternasyonal emperyalist kapitalizme uyarlanan, yabancı sınıf önderliklerine yedeklenen ve işçilerin mücadeleleri ile devrimlerine ihanet eden hain önderliklere karşı kapitalizmden sosyalizme geçiş programını sahiplenerek, sosyalist devrimin dünya partisi olarak kuruldu.

Bugün dünya işçi sınıfı, 1938’dekinden çok daha farklı tehlikeler ve tehditlerle yüz yüze. Kemer sıkma politikaları, düşük ücretler, sendikal yasaklar, fiyat artışları ve benzeri süreklilik gösteren sorunların yanı sıra Putin’den Orban’a dek çeşitlilik gösteren baskıcı hükümetler, bölgesel savaşlar (Ukrayna işgali gibi), pandemi, emperyalizmin egemenlik krizi, iklim krizi gibi sorunlarla da yüz yüze.

Bütün bunların karşısında kitleler ise yıllara yayılan mücadeleler ve seferberlikler örgütlüyor ve birçok durumda bu seferberlikler bir ayaklanma halini alırken, azımsanamayacak bir kısmı da devrimlere dönüşüyor.

Emekçilerin 1938’de ve 2023’te yüzleştikleri sorunlar birbirinden farklı olabilir. Ancak bütün bu sorunların kaynağı olan asıl sorun, yani sorunların sorunu hiç değişmemiş bir şekilde, aksine derinleşmiş bir vaziyette varlığını sürdürüyor: devrimci önderlik krizi.

Dördüncü Enternasyonal geçiş programıyla ve uluslararası örgütlenmesiyle bu krize bir yanıt geliştirmek için ilan edildi. Ancak hareket, kendi içindeki revizyonist kutup ve sekter kanatlar tarafından büyük yaralar aldı.

Enternasyonal’imizin kuruluşundan bu yana, revizyonist kutup, bütün ülkelerde burjuvaziden ve bürokrasiden bağımsız devrimci sınıf partilerinin kurulmasının bir tarihsel ve siyasal zorunluluk olmadığını; ama hareketimizi çeşitli bürokratik, küçük burjuva ve toplumsal hareketçi örgütlerin içinde kurmamızın daha doğru olduğunu iddia etti. Bu çizginin sonucunda onlarca ülkede bağımsız örgütsel inşamız tasfiye edildi ve binlerce kadro telef oldu. Revizyonist kutup reformist yapıların içine girerek bağımsız inşadan vazgeçerken, aynı zamanda Dördüncü Enternasyonal’in devrimci programını da terk etti ve böylece, işçi sınıfını siyasal olarak savunmasız bir durumda bıraktı.

Hareketimizin sekter kanatları ise, bu revizyonist projeye bir reaksiyon olarak bu sefer bütün eylem birlikleri, birleşik cephe taktikleri ve ortak parti deneyimlerini reddetti. Sekterizm birçok durumda, yabancı sınıf önderliklerinin varlıklarını mazeret olarak kullanarak kitlesel seferberliklere dahi katılmayı kabul etmeyerek, büyük savrulmalara yol açtı. Bu sekter kanatların işçilere eşlik etmeyi öngören bir yöntemlerinin bulunmayışı ve pratik birlikteliklerden politik pirüpaklık saplantılılığı dolayısıyla uzak durmaları, tıpkı revizyonist kutupta olduğu üzere, şu gerçekle sonuçlandı: bağımsız devrimci partilerin inşa edilmesinden vazgeçilmesi.

Bugün İşçi Demokrasisi Partisi olarak bağlı bulunduğumuz İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal olarak bizler, istisnasız bütün ülkelerde işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin burjuvaziden ve bürokrasiden bağımsız devrimci mücadele partilerini inşa etmek için çalışıyoruz. Bizler işçi sınıfının örgütsel ve politik bağımsızlığı konusunda saplantılıyız. Ancak kapitalizmi ilga edecek ve sosyalizmin inşasının yolunu açacak devrimlere önderlik edebilecek kapasitede bir partiyi de, yalnızca kendi akımımız ile birlikte inşa edebileceğimize inanmıyoruz çünkü kendimizin tek devrimciler olduğuna inanmıyoruz. Bu nedenle başka devrimci akımlarla birleşik cepheler oluşturmaya ve aynı zamanda işçi hareketi içinde reformist önderliklerle de eylem birlikleri kurarak bu önderliklere karşı mücadele etmeye çalışıyoruz. Böylece devrimcilerin birliğini sağlamaya ve işçileri de hain önderliklere terk etmemeye çabalıyoruz.

Dördüncü Enternasyonal’in 85. yaş gününde bir kere daha, emekçi kitlelerin gerçek bir mücadele partisini, proleter öncüyü geçiş programı etrafında merkezileştirecek bir örgütü, seferberliklere eşlik ederek onlardan öğrenecek ve onlara rehberlik edecek bir önderliği ve “diğer partiler gibi olmayan bir partiyi” inşa etmek için devrimcilerin ve işçi sınıfının birliği çağrısını yükseltiyoruz.

Ücret artışı talebiyle eylemler yaygınlaşıyor

0

Temmuz ayında asgari ücretin açıklanmasının ardından pek çok işyerinde irili ufaklı seferberlikler yaşandı. Söz konusu seferberliklere damga vuran esas gündemse düşük ücretler.

Ağustos ayının başında Gaziantep OSB’de birçok işyerini ve binlerce işçiyi ilgilendiren bir eylem dalgası yaşandı. İşverenler bütün çalışanların maaşlarına yapılacak zammı asgari ücrete yapılan yüzde 34’lük zam oranı ile sınırlı tutmak isterken; Asko Tekstil, Koza Halı, Şireci Koton ve Şireci Akrilik gibi işyerlerinde işçiler önerilen ücretler tepki göstererek iş bıraktı. Bütün OSB’yi etkileyecek olan bu eylemler sürerken AKP’li Gaziantep Belediye Başkanı Fatma Şahin, patronlardan birini ziyaret ettikten sonra işçileri sükunete davet etti ve “fitne”den söz ederek patronun ne kadar baba (!) birisi olduğunu vurguladı. Sonuç olarak direnişler büyük oranda kazanımla sonuçlandı. Belediye Başkanının bu çıplak sınıfsal tavrı ise sermaye sınıfının niteliğine dair büyük bir ders olarak işçi sınıfının hafızasına kazındı.

Belediye çalışanları da ücret artışlarının yetersizliğinden ve geçinme koşullarından mustarip. Kadıköy Belediyesi’nde Genel-İş’te örgütlü işçiler ek protokol talebi için eylem yaptılar. Ücretlerde iyileştirme talep eden işçiler yarım gün iş bırakma eylemi yaparak belediyenin önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdiler. Öte yandan İBB iştiraki olan Ağaç AŞ’de çalışan işçiler ücret artışı ve yan haklar için fiili bir grev gerçekleştirdi. Saraçhane’de direniş alanı kuran binlerce işçi, örgütlü oldukları BTO-SEN’in yetkisi olmamasına rağmen işvereni fiili olarak anlaşmaya zorladı. Genel-İş ve Boğaziçi AŞ arasında imzalanan TİS’te yer alan hakları talep eden Ağaç AŞ işçileri, direnişin 8. gününde eylemi kazanımla sonlandırdı.

TGS’nin örgütlü olduğu Sputnik’in Türkiye ofisinde de çalışanlar grev kararını işyerinin önüne astı. Ücret zammı talebi için müzakereye bile yanaşmayan Sputnik yönetimi çareyi sendikada örgütlü 24 çalışanı işten çıkararak bulurken, grev coşkuyla devam ediyor.

Son dönemde ortaya çıkan işçi direnişleri ve grevler bize işçi hareketine dair bazı önemli çıkarımlar sunuyor. Öncelikle eylemlerin çoğunda ücret talebi öne çıkıyor. Bu durum, Cumhur İttifakı’nın ekonomi politikalarının doğrudan bir sonucu. Yeni kabinenin ortaya koyduğu politikalar ve düzenlemeler çalışanların reel ücretlerindeki düşüşü engellemediği gibi, konut kiralarındaki durdurulamayan artış ve zamlar emekçilerin alım gücünü gittikçe daraltıyor. Bunun yanında henüz yaz aylarında yaşanan bu eylemler önümüzdeki süreçte de ücret teması etrafında seferberliklerin süreceğinin işaretini veriyor.

Direniş gerçekleşen işyerlerinin bazılarında yetkili bir sendika bile bulunmuyor. Buna rağmen Ağaç AŞ işçilerinin direnişinde görüldüğü gibi işçilerin birlik ve kararlılık gösterdiği eylemlerin kazanımla sonuçlanması mümkün. Türkiye’de kanunlar sendikal örgütlenmenin önünde ciddi engeller barındırıyor. Ülke barajı, işyeri barajı gibi engeller yüzünden bir sendikanın yetkili olması, yetki alsa bile TİS yapabilmesi oldukça güç. Öte yandan bu gerici kanunların değişmesinin ve -en azından fiili olarak- işçi sınıfının kazanımlarının artmasının yolu birlik ve dayanışmadan geçiyor.

Ortaya çıkan irili ufaklı seferberliklere ciddiyetle yaklaşmamız gerekiyor. Sınıfın mücadeleci kesimlerine politika taşımamız ve belki de en önemlisi sınıfın öncü sektörlerinin taleplerini iyi anlamamız gerekiyor. Zira birlik ve dayanışmanın yanında işçi sınıfının ekonomik ve sosyal haklarını kazanabilmesinin yegâne yolu, sınıf politikası rehberliğinde mücadele etmesidir.

Okur mektubu: “Hiçbir kamu görevlimizi, çalışanımızı enflasyona ezdirmedik”

0

657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na tabi çalışanların Toplu İş Sözleşmesi görüşmeleri 2012-2013 yılından beri gerçekleşiyor. Her 2 yılda bir işveren (hükümet) ve çalışanlar (adına yetkili sendika) önümüzdeki 2 yılı belirleyecek olan görüşmeler için toplanıyor. Memur ve emekli maaşlarına yapılacak zamlar, sosyal haklar vb. konuların konuşulduğu TİS görüşmelerinde bugüne kadar 6 defa toplu sözleşme görüşmesi gerçekleşti. Ağustos ayında başlayan 7. Dönem Toplu Sözleşme görüşmelerinde 2024-2025 yılları için talep edilen zam pazarlığında anlaşma sağlanamamış ve Hakem Heyetine gidilmiştir.

Bu süreçte sendikalar farklı kalemlerde iyileştirmeler talep etmiştir. Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

2024 yılı ilk çeyreği için yüzde 25, ikinci çeyreği için yüzde 10, üçüncü çeyreği için yüzde 15 ve 2024 yılı son çeyreği için yüzde 25 oranlarında zam. Yani yetkili sendika 3 ayda bir düzenli olarak zam talep etmektedir. Bunun yanında refah payı, kira yardımı, bayram ikramiyesi gibi yan haklar da TİS görüşmelerinde gündeme geldi. Emekli haklarında ve maaşlarında da belli iyileştirmeler de talepler arasındaydı. Ayrıca sendikalar, hizmet kolları nezdinde de birçok hak talep etmiş ancak birçoğu olumsuz sonuçlanmış ve konu yukarıda da bahsedildiği gibi Hakem Heyetine götürülmüştür.

Peki, hükümet ne teklif etmişti?

Maaş zamları konusunda memur ve memur emeklisine 2024’ün ilk altı ayında yüzde 15, ikinci altı ayında yüzde 10, 2025’in ilk altı ayında yüzde 6 ve ikinci altı ayında 5 artış teklif etti. Arada ne kadar fark olduğunu fark etmişsinizdir.

Özellikle son 2-3 yılda yaşanan yüksek enflasyondan dolayı, enflasyonun altında verilecek her teklif bir kazanım değil kayıptır, çünkü memur ve emeklinin aldığı zam enflasyonun altında ise bir önceki 6 ayda memur eksiye düşmüş ve kayıptadır denilebilir. Ve bu şekilde devam eden süreç ekonomik kaybın nasıl büyüdüğünün göstergesidir. Halbuki memurun talebi, kayıpların telafisi için resmi enflasyon oranları üzerinde zam yapılmasıdır. Yani çözüm enflasyon artı zamdadır.

Peki, kamudaki işçiler talep ettikleri birçok isteği alabiliyorken milyonları aşan memur ve emekliler neden her 2 senede bu tiyatroyu izliyor ve bizzat şahit oluyor?

Bunda en önemli etken kamu işçilerinin grev hakkının olması, memur sendikalarına ise bu hak tanınmadığı için yetkili sendikanın da bu sebepten elinin güçsüzlüğüdür. Memur-Sen sadaka alır gibi işvereni ne verdiyse onu kabul etmeye devam etmektedir. Ya da o ulu Hakem Heyetine gidilir ve o da hükümetin dediği rakamı ya hiç değiştirmez ya da artı 1-2 puanla geçiştirir ve bir sonraki toplu sözleşmeye kadar ah almaya devam eder.

Ve son olarak şu slogan atılır ve alkışlar patlar:

“Hiçbir kamu görevlimizi, çalışanımızı enflasyona ezdirmedik”

Bir ekoloji ve sınıf mücadelesi olarak Akbelen

0

Dünya genelinde milyonlarca kişi iklim krizi sebebiyle aşırı hava olaylarıyla karşı karşıya. Türkiye aşırı sıcaklarla kavrulurken, Slovenya’da ülke tarihinin en büyük seli yaşandı. Çanakkale’de 22 Ağustos’tan bu yana başlayan yangın günler sonra kontrol altına alınabildi. İklim krizi durdurulmadıkça her yıl bir öncekinden daha fazla aşırılıklar yaşayacağız ve seller de orman yangınları da kaçınılmaz olacak.

Hal böyleyken bir özel şirket iki buçuk yıllık bir linyit kömürü rezervini işletebilsin diye ormanlık alanları ranta açmak akıldışı gözüküyor. Hem de Türkiye’nin enerji gereksiniminin yüzde 2’sini bile karşılamayacak olan, çevreye verdiği zarar nedeniyle kullanımı birçok yerde tamamen durdurulan linyit kömürü için… Akla mantığa sığmıyor, değil mi? Aslında sermaye için oldukça mantıklı bir adım. Bakın bu mantığı meşhur Limak Holding’in kurduğu Yeniköy santrallerinin yönetimi nasıl açıklıyor: 3100 işçiyle bölgenin en büyük “işvereni” olduğu, “ruhsat sahası dikkate alındığında 78 hektarlık Akbelen ormanının oldukça küçük bir alanı kapsadığı”, bu yılın eylül ayına kadar madencilik faaliyeti sürmezse elektrik üretiminin 2024’te durmak zorunda kalacağı, bugüne kadar şirket tarafından 3 milyon fidan dikildiğini söylüyor. Yani çok net şekilde “Ben burada size istihdam yaratıp kullandığınız elektriği üretiyorum, bunun için bir 78 hektarı çok görmeyin, ben zaten bir o kadar peyzaj yatırımı yaptım,” diyor! Tabii bunun karşılığında elde ettiği kârdan ve bu talandan beslenen sanayicisinden tüccarına kadar yarattığı ticaret ağından bahsetmiyor.

Devlet bugün Limak için ağaç kesiyor ama sadece bu sermaye grubunu yağmacı olarak görmek ve iktidarla özdeşleştirmek doğru olmaz. Çünkü Eczacıbaşı’ndan Yıldız’a, Çamsan’dan Yıldırım Grup’a kadar tüm sermaye sistemi için hemen her ay Yalova kadar bir alan madencilik için sermayenin hükmüne açılıyor. Orman kesimlerinin henüz sıradanlaşmadığı, HES’ler ve termik santrallerin dört bir yanı sarmadığı 90’ların başında Bergama’daki altın madenini hatırlayalım.

Buradaki temel sorun, toprakların savaş ganimeti gibi sahipsiz görülerek yağmalandığı; kirinin, rüşvetinin, suçunun ülkede kaldığı ve fakat tüm kârının, sermayesinin transfer edildiği yıkım makinesinin kendisi: Bunun adı kapitalizm!

Peki işçilerin payına ne düşüyor?

İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraki Ağaç AŞ’de çalışan Birleşik Tarım-Orman Sendikası üyeleri geçen ay çalışma koşullarına karşı direniyordu. Dikenlerin, toprağın içinde, güneşin altında yol kenarlarına çiçek, fidan diken işçiler anlatıyordu: “‘Dışarı çıkmayın’ uyarıları yapıldığında da biz güneşin altında neredeyse 6 aydır asgari ücretin altında çalışıyoruz. Üstümüz başımız çamur diye tuvalete girmek için camilere bile almıyorlar. Yalnızca hakkımız olanı istiyoruz.”

Patronların övünerek bahsettikleri istihdamın bilançosu; asgari ücret dahi alamayan, yol kenarlarına göstermelik yeşillik eken İBB’li peyzaj işçileri, tozdan, talaştan ciğeri sönüp “ıskartaya çıkan” kereste işçileri, maden tünellerinde sıkışarak can veren maden işçileri, orman yangınları sonrası zehirli arazilere girip otel inşaatlarına temel açan inşaat işçileri… Kısaca bizim yaşam hakkımız, onların talan hakkı diyebiliriz. Bu yüzden Akbelen’de emeğe ve doğaya karşı açılmış “iç savaş”a karşı emekçiler sermaye rejimi ile mücadele ediyor. 

Kamuda toplu iş sözleşmesi süreci ne kadar meşru?

0

Ağustos 2023-2025 arasını kapsayacak ve yaklaşık 4 milyon kamu emekçisi ile 2,5 milyon kamu emeklisini ilgilendiren Toplu İş Sözleşmesi süreci devam ediyor. Bu sürecin işveren tarafını 4688 sayılı kanun uyarınca Cumhurbaşkanının görevlendirdiği temsilcilerden oluşan Kamu İşveren Heyeti; kamu emekçileri ve emekliler tarafını ise sarı sendika Memur-Sen oluşturuyor.

Esasında buradaki işveren kavramı doğrudan hükümeti, yani mevcut rejimi belirtiyor. Dolayısıyla bu görüşmelerin işveren tarafı bizzat “Tek Adam rejimi”nce yürütülüyor.

Toplu İş Sözleşmesinin 2 yıl süreyle düzenlenmesi nedeniyle kazanılmış haktan bahsedilemiyor, yalnızca çalışma koşulları açısından geçici bir düzenleme yapılmış oluyor.

Görüşmelerin uzlaşmazlıkla sonuçlanan hükümleri için her iki taraf da Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’na başvurabiliyor. Hakem Kurulu, 11 üyeden oluşuyor ve her toplu sözleşme dönemi için yeniden belirleniyor. Bu 11 üyenin -imza yetkisi bulunan başkan dahil- 6’sı rejim, kalan 5’i ise sendikalar tarafından belirleniyor. Bunca bürokratik zorluğun karşısında kamu emekçilerinin yandaş sarı sendikalarla da mücadele etmesi gerekiyor. Dolayısıyla kamu emekçilerinin insanca yaşayabilmesi için belirlenecek çalışma koşullarına kesin olarak karar verecek olan Hakem Kurulu’nun mevcut rejim ile organik bağı olan bu yapısı, adil ve bağımsız karar vermesini engelliyor.

Hakem Kurulu dilediği şekilde karar verebildiği gibi bu kararlar kesin ve Toplu İş Sözleşmesi hükmündedir. Kararların denetimi mümkün olmadığından Toplu İş Sözleşmesi tek taraflı olarak mevcut rejimin keyfiyetine kalmaktadır. Kamu emekçilerinin grev yasağıyla oluşturulan bu atmosferde yapılan Toplu Sözleşme görüşmeleri göstermelik yazışmalardan ileri gidemiyor. Bu süreç, rejim eliyle sürdürüldüğü gibi üstüne rejimin tüm baskı ve korkutma politikalarının gölgesinde “sarı sendika”larla birlikte yürütülüyor. Kamu emekçileri ve emeklilerinin herhangi bir “söz hakkı” olmaksızın bürokratik yollarla “bir şekilde” ortaya çıkarılan Toplu İş Sözleşmesinin meşruluğundan bahsedilemez. Toplu İş Sözleşmesinin meşruluğundan bahsedebilmemiz için öncelikle kamu emekçilerine grev hakkı tanınmalı, kamu emekçilerinin sendikal örgütlenmesinin önü açılmalı ve Hakem Kurulu’nun yapısı bağımsız, kararları denetime açık olmalıdır.

İşsizlik nasıl yüzde 9,7 oldu?

0

TÜİK nisan-haziran dönemi işgücü istatistiklerine göre birinci çeyrekte yüzde 10 olan işsizlik yüzde 9,7’ye geriledi. 2021 ikinci çeyrekte yüzde 12,4 olan işsizlik oranı böylece iki yıl içinde neredeyse yüzde 3’e yakın bir düşüş gösterdi. Bir ara yüzde 15’lere kadar çıkan işsizlik oranı uzun yıllardır yüzde 10’nun üzerindeydi, genelde de yüzde 12 bandındaydı. Şimdi ise olağanüstü ekonomik koşullara rağmen yüzde 9,7 gibi bir oran söz konusu. Ne oldu da istihdam genişledi, işsizlik nasıl yüzde 9,7 olabildi?

Formül: Bir kişiye iki kişinin işini yaptır. İki kişiye bir kişilik ücret ver. Emekli olunca da…

Olan şu! Hemen bütün işyerlerinde iki hatta üç kişinin işini artık bir kişi yapıyor. Buna mukabil bir kişilik maaş iki-üç kişiye maaş diye veriliyor. Sadece çalışanlar değil emekliler için de durum aynı. Ödenen toplam emekli maaşı gerçekte ancak beş milyon emeklinin insanca yaşamasına yetecek miktarda. Ama bu miktar 15 milyon emekliye dağıtılıyor. O yüzden emeklilerin yarısı maaş diye 7500 lira alıyor. Sonuç olarak emeğin üretimden aldığı pay giderek düşüyor. Nitekim Türkiye’de emeğin milli gelirden aldığı pay yüzde 20’lere dek gerilemiş durumda.

Hükümete ve patronlara sorarsanız işçiler, emekliler enflasyona ezdirilmiyor. Zenginlikten, milli gelirden payları fazlasıyla veriliyor. En son Credit Suisse açıkladı. Türkiye’de tüm servetin yüzde 70’i yüzde 10’luk bir kesimin elinde toplanmış durumda. Sadece yüzde 1’lik kesim Türkiye’deki tüm servetin yüzde 40’ına sahip. Cumhuriyet tarihi boyunca böyle bir sömürü düzeyi, böyle bir toplumsal eşitsizlik hiç olmamıştı. İşte bu koşullar altında işsizlik yüzde 9,7’lere düşebiliyor. Güvencesiz, esnek, bedava işçi çalıştırarak…

Çalışanın dahi yoksul olduğu, asgari ücretin, emekli maaşının açlık sınırının altında kaldığı, bir avuç azınlık dışında herkesin hayat pahalılığı karşısında ezildiği bir ekonomide işsiz olmak açlıktan ölmek demek. Şüphe yok, işsizlik korkunç bir sosyal yıkım. TÜİK’in resmi rakamlarına göre dahi yüzde 9,7 işsizlik 3,4 milyon insanın işsiz olması anlamına geliyor. Bu sürdürülemez.

İşten çıkarmalar yasaklanmalı. İşler çalışma saatleri kısaltılarak tüm çalışanlar arasında pay edilmeli. Hiçbir ücret yoksulluk sınırının altında kalmamalı. Tüm ücretlere üç ayda bir gerçek enflasyon oranında zam yapılmalı. TÜİK verileri sendikalar aracılığıyla işçi denetimine açılmalı. Toplam zenginliğin yüzde 70’ine sahip yüzde 10’luk ultra zenginlerden servet vergisi alınmalı.

Kamu emekçilerine sefalet dayatılıyor

0

Yaklaşık 4 milyon kamu emekçisinin ve 2 buçuk milyon memur emeklisinin 2024 – 2025 yılları arasındaki maaş miktarının belirleneceği 7. Dönem Kamu Toplu Sözleşme görüşmeleri ağustos başında hükümet ile yetkili sendika Memur-Sen arasında başladı.

Hükümetin kamu emekçileri ve emeklilere yönelik ilk teklifi 2024 yılının ilk 6 ayı için yüzde 14, ikinci altı ayı için yüzde 9, 2025 yılının ilk altı ayı için yüzde 6, ikinci altı ayı için ise yüzde 5 şeklinde oldu. Kamu emekçilerini temsilen masada bulunan yetkili sendika Memur-Sen’in bu teklifi kabul etmemesi üzerine hükümet ikinci teklifini sundu. 2024 yılının ilk 6 ayı için yüzde 15, ikinci 6 ayı için yüzde 10; 2025 yılının ilk 6 ayı için yüzde 6, ikinci 6 ayı için ise yüzde 5 oldu. Merkez Bankası’nın 2024–2025 enflasyon tahminlerinin bile altında kalan bu tekliflere hükümet yanlısı sarı sendika Memur-Sen, kamu emekçilerinin tepkisinden korktuğu için imza atamadı. Bu gelişmeler üzerine muhtemelen kamu hakem heyeti devreye girecek ve ay sonunda sözleşme netlik kazanacak…

Ekonomik krizin yükü kamu emekçilerinin ve emeklilerin sırtına yükleniyor

Mevcut AKP iktidarının şefi Erdoğan’ın “heterodoks” ve “nas”a dayalı ekonomi politikaları ülkeyi uçurumun kenarına getirdi. Enflasyonda hızlı bir artışa neden olan bu ekonomi politikaları tüm emekçileri olumsuz etkiledi, emekçilerin alım güçleri her geçen gün düştü. Özellikle seçim sürecinde yapılan ölçüsüz harcamalar işleri iyice içinden çıkılmaz hale getirdi.

Tüm bu olumsuzlukları gidermek için ekonominin başına Batı emperyalizmi ile iyi ilişkileri bulunan Mehmet Şimşek getirildi. Bu öyle bir gelişti ki, Erdoğan uzun süredir savunduğu naslarından vazgeçti, faiz artışına izin verdi. Ancak kriz, yokuştan aşağı bırakılan bir kartopu gibi her geçen gün büyüdü ve Mehmet Şimşek’in varlığı da bu gidişatı durduramadı. Atılan hiçbir adım işleri düzeltmedi. Bu gidişatı durdurabilmek adına ise burjuva iktisatçılarının aklına gelen ilk şey uygulamaya koyuldu ve krizin tüm yükü emekçilerin sırtına yüklendi. Nitekim geçtiğimiz günlerde TBMM’den geçirilen 1 trilyon 120 milyar TL’lik ek bütçenin yükü dolaylı vergiler ve gelir vergisi ile büyük oranda emekçilerin omuzlarına yıkıldı.

Sarı sendikalar kamu emekçilerinin değil hükümetin yanındadır…

AKP iktidarının ilk yıllarından itibaren hızla palazlanan Memur-Sen ve onun milliyetçi tonu Kamu-Sen 7. Dönem Kamu Toplu Sözleşme görüşmelerinde kamu emekçilerini temsil etmekte. Daha önceki görüşmelerden farklı olarak bu görüşme sürecinde kamu emekçilerinin ve emeklilerin alım güçleri iyice düştü ve yapılacak pazarlıklar bu nedenle oldukça önem kazandı.

Bu görüşme öncesinde yetkili sendika Memur-Sen, 2024’te toplam yüzde 70, 2025’te ise toplam yüzde 40’lık toplamda yüzde 110’luk zam talebiyle masaya oturdu. Görüşmeler öncesinde yüzde 110’luk zam talebinin haricinde kira desteği, bayram ikramiyesi, temmuz ayında kamu emekçilerine yapılan seyyanen zammın taban ücretlerine dahil edilmesi ve bu seyyanen zammın emekliye de yansıtılması gibi kritik taleplerde dile getirilerek masaya oturuldu. Ancak Memur-Sen ve onun yancısı Kamu-Sen’in sendikal anlayışları bu taleplerin arkasında duracak bir nitelik taşımıyor. Nitekim hükümet tarafının yaptığı komik teklifler karşısında bu iki sendika konfederasyonun yaptığı eylemler göstermelik kaldı. Sadece basın açıklamaları ile geçiştirilen eylemler ya şatafatlı salonlarda ya da steril alanlarda sembolik olarak yapıldı.

Memur-Sen ve Kamu-Sen’in daha önceki görüşmelerde olduğu gibi bu görüşmelerde de emekçilerin tepkisini dindirmek adına sembolik eylemler yapıp son anda kapalı kapılar arkasında kamu emekçilerini satacakları gün gibi açıktır.

Mücadeleci sendikalar süreci yönetememektedir…

AKP iktidarının emekçilere yönelik saldırıları her geçen gün şiddetlenirken maalesef emekten yana, mücadeleci sendikaların güçleri de her geçen gün azaldı. Bu azalışın birtakım içsel nedenleri olsa da azalışın temel nedeni Tek Adam rejiminin emekçiler üzerine kurduğu baskılardır. Kamu hizmetlerindeki özelleştirmeler, KHK’ler ile birçok emekçinin işine son verilmesi ve son dönemde “kurum kararı” adı altında işten atmalar, kamu emekçilerinin üzerinde büyük bir korku iklimi yarattı. Bu korku iklimi nedeniyle hem emekten yana sendikaların üyeleri azaldı hem de mücadeleci unsurların iradeleri kırıldı. Böylesi bir ortamda kamu emekçilerinin en mücadeleci unsurlarını içinde taşıyan KESK’in yaptığı eylemler de herhangi bir ses getiremedi.

Hükümetin verdiği teklifleri protesto etmek amacıyla 16 Ağustos’ta grev kararı alan KESK’in bu çağrısı maalesef işyerlerinde karşılığını bulamadı. Birçok işyerinde sembolik katılımın bile olmadığı bu eylem cılız kaldı ve toplu görüşmelere etki edemedi.

Bu eylemin devamında işyerlerinde grev sandıklarını kuracağını belirten KESK’in bu çağrısı da karşılık bulmadı. Süreç öyle gösteriyor ki tıpkı önceki görüşmelerde olduğu gibi bu görüşmede de KESK’in yaptığı eylemler sembolik bir nitelik taşıyacak ve de sürecin yönetilmesi adına hiçbir etki yaratmayacak.

Emekçiler krizin yükünü üzerlerinden atacak bir mücadele hattında birleşmelidir!

AKP iktidarı ve onun şefi Erdoğan her seçim sürecinde birtakım popülist söylemlerle emekçileri manipüle etti ve göstermelik maaş artışları ile emekçilerin gözlerini perdeledi. Ancak mızrak çuvala sığmamakta artık. Tüm kesimlerce, önümüzdeki yerel seçim öncesinde özellikle emeklilere yönelik popülist bir söylemle görece iyi görünebilecek bir maaş artışı beklenmekte. Kamu emekçilerine yönelik olarak da hakem heyetinin vereceği artış oranının üzerine Erdoğan’ın birkaç puan daha ekleyerek bir artış açıklayacağı beklenmekte. Ancak içinde bulunduğumuz ekonomik atmosferde nasıl bir artış yapılırsa yapılsın en geç bir ay içinde emekçilerin alım gücünün hızla düştüğü görülüyor. Nitekim en düşük memur maaşının 22 bin TL olacağının söylendiği Mayıs 2023 tarihinde 22 bin TL ile 1130 dolar alınırken, aradan geçen bir buçuk ay sonunda bu maaş ile 815 dolar ancak alınabilmekte. Dolayısıyla emekçiler, seçimleri kazanmak uğruna yapılan göstermelik iyileştirmelere kanmamalıdır. Yapılan bu artışların hemen ardından büyük oranlı zamlar, vergi artışları vb. saldırılar hızla artacaktır.

Merkez Bankası’nın önümüzdeki yıllarla ilgili olarak beklediği hedefler birçok burjuva ekonomist tarafından gerçekçi görüldü. Ancak geçmiş pratikler gösteriyor ki ortaya konulan “rasyonel” hedefler hiçbir zaman tutmadı. Bu nedenle Merkez Bankası’nın hedeflediği rakamların altında ya da o seviyede bir oran üzerinden imzalanacak her sözleşme satış sözleşmesi olacaktır. Kamu emekçileri ve emekliler için imzalanacak her sözleşmede maaş tabanları aylık belirlenen yoksulluk sınırı oranları olmalıdır. Bu bağlamda KESK’in de dile getirdiği 2024 yılı Ocak ayından itibaren her üç ayda bir yoksulluk sınırındaki artış oranına göre güncellenmesi talebi bugün emekçiler için yakıcı bir taleptir. Zamların seyyanen olmaması, kira yardımlarının gerçek kira ücretlerine uygun bir hale getirilmesi, eş ve çocuk yardımlarının artırılması gibi talepler de bugün oldukça önemli birer talep niteliği kazanmıştır.

7. Dönem Kamu Toplu Sözleşme görüşmeleri neticesinde çıkacak her sonuç emekçinin aleyhine olacaktır. Bu nedenle tüm emekçiler yukarıda sıralanan somut talepler üzerine bir mücadele hattında birleşmek zorundadır. Bugün tüm sendikalara, emekten yana tüm siyasi yapılara düşen görev de bu mücadele hattının kurulmasında öncülük etmek olmalıdır.

Arjantin’de aşırı sağın seçim zaferi: Yeni bir Trump’ın yükselişi

0

Bu yazı ilk kez 10Haber‘de yayımlanmıştır.

Arjantin’de 13 Ağustos’ta gerçekleşen ön seçimlerin galibi sürpriz bir biçimde aşırı sağcı aday Javier Milei oldu. Ülkenin ağır bir ekonomik krizin içinden geçtiği dönemde, toplumsal öfkeyi kendisine oy olarak yönlendirmeyi başaran Milei, geleneksel merkez sağ ve sol partilerin adaylarını geride bırakarak oyların %30’unu elde etti. İklim krizini reddetmesi, Merkez Bankası’nın kapatılması ve organ satışının serbestleştirilmesi gibi çıkışlarıyla sıklıkla gündem olan ve “Arjantin’in Trump’ı” olarak anılmaya başlanan Milei, küresel bir fenomen olarak aşırı sağın Arjantin’deki yansıması.

Milei’nin kazandığı ön seçimler, 22 Ekim’de gerçekleşecek asıl seçimlerin ilk basamağını oluşturuyor. PASO (açık, eş zamanlı ve zorunlu ön seçimler) olarak adlandırılan birinci aşamada, partilerin %1.5 oranındaki seçim barajını aşmaları gerekiyor. Ayrıca, partiler farklı adaylık listeleriyle seçimlere katılabiliyor ve en çok oyu alan adaylar ikinci aşamada partileri adına seçimlerde yer alıyor.

Bir “anarkokapitalist” olarak Javier Milei

Milei kendisini “sistem karşıtı” bir “anarkokapitalist” olarak sunuyor. Arjantin’in geleneksel politik partilerini, popülizmin yaygın tabiriyle “siyasi kast” olarak nitelendiriyor ve bu kastı oluşturan “hırsız politikacıların” temizlenmesi gerektiğini söylüyor. “Elektrikli testere planı” olarak sunduğu ekonomi planında kamu harcamalarının radikal bir şekilde kısılması, toplanan vergilerin büyük oranda azaltılması, tüm kamu işletmelerinin özelleştirilmesi, eğitim, sağlık ve diğer tüm kamusal hizmetlere dönük devlet desteklerinin kaldırılması gibi başlıklar yer alıyor. Dahası, Arjantin pesosunun dolara endekslenmesini ve Merkez Bankası’nın kapatılmasını dile getiriyor.

Milei kendisini ve partisini “özgürlükçü” olarak adlandırmakla birlikte aşırı sağın, muhafazakârlığın temel pozisyonlarının bayraktarlığını yapıyor. Arjantin’de kadın hareketinin yıllar süren ve kararlı mücadelesi sonucu yakın zaman önce yasalaşan kürtajın derhal yasaklanmasını savunuyor, lgbti+ları düşman olarak tanımlıyor. Küresel ısınmanın ve iklim krizinin “Marksistlerin bir uydurması” olduğunu iddia ediyor ve genel olarak solu, komünizmi “bütün kötülüklerin sorumlusu” olarak adres gösteriyor. “Liberteryen”, “anarko” etiketlerinin ve bir rock’n roll star gibi görünme çabalarının yanında neoliberalizmin ve muhafazakârlığın başlıca simgeleri Ronald Reagen ve Margaret Thatcher’a dönük hayranlıklarını gizlemiyor.

Milei öncelikle ekonomik krizden fazlasıyla etkilenen orta sınıflardan destek alıyor. Enflasyon ve hayat pahalılığı karşısında her gün biraz daha yoksullaşan, IMF direktifleri altında benzer ekonomik programları uygulayan sistem partilerinden yorulan seçmenler için Milei’nin tutarsız ama radikal söylemleri cazip geliyor. Öte yandan, orta sınıf, 30 yaş altı ve çoğunlukla erkeklerden oluşan bir hareket olarak yükselmekle birlikte, son seçimlerde 24 bölgenin 16’sında en çok oy almayı başaran Milei’nin, geleneksel olarak Peronizm’in güçlü olduğu işçi sınıfı ve yoksullar arasında da önemli bir destek sağladığı görülüyor.

Peronizm’in tarihi yenilgisi

Arjantin’de geleneksel olarak merkez solu temsil eden ve mevcut ekonomi bakanı Sergio Massa’nın öncülüğünde seçimlere katılan Peronizm, %27 oy oranı ile tarihinin en kötü seçim sonuçlarını aldı. 2019’da gerçekleşen bir önceki başkanlık ön seçimlerinde %47 oy oranı ile açık bir zafer kazanan Peronizm, 4 yılda 5 buçuk milyon seçmen kaybetti.

Peronizm iktidara Macri başkanlığındaki merkez sağın 4 yıllık deneyimin ardından gelmişti. Macri 2015’te iktidara liberal bir program uygulayarak ekonomik krizi çözme vaadiyle gelmişti. Yüksek enflasyon, dış borç ve işsizlik sarmalı içindeki ekonomiye Macri’nin müdahalesi IMF programlarını harfiyen yerine getirmek oldu. Yoksullara dönük sosyal yardımlar kısıldı, faizler dramatik bir biçimde artırıldı, dış borçlar tamı tamına ödendi. Bununla birlikte, enflasyon daha da yükselirken, vaat edilen uzun vadeli dış yatırımlar asla gelmedi. Sermaye kontrollerinin gevşetilmesiyle zenginlerin ülkeden para çıkarması hızlandı.

Merkez sağ altındaki 4 yıllık acı deneyimin ardından, emekçiler ve yoksullar 2019 seçimlerinde yüzlerini yeniden Peronizm’e döndü. Ne var ki, Alberto Fernandez yönetimindeki 4 yılda ekonomik buhran aynı şekilde sürdü. Arjantin pesosu büyük değer yitirdi, faizler artmaya devam etti, enflasyon oranı %100’ün üzerine tırmandı. Askeri diktatörlük döneminin mirası dış borçlar ödenmeye devam ederken emekçilerin yoksulluğu katmerlendi. İşte Milei’nin yükselişi, merkez sağ ve merkez sol yönetimlerin emekçileri ve orta sınıfları benzer biçimde hayal kırıklığına uğrattığı bu koşullar altında gerçekleşti.

Seçmen sağa mı kaydı?

Aşırı sağ başkanlık seçimlerinde oyların %30’unu kazanırken, toplamda %28 oy alan merkez sağ içerisinde de kampanyasını “güvenlik ve asayiş” için daha sert önlemler alınması üzerine temellendiren eski güvenlik bakanı Bullrich ön seçimleri kazanan isim oldu. Peronizm içerisinde ise, yine hareketin en sağ kanadını temsil eden Massa başkanlık adaylığı için yarışacak. Dolayısıyla, ilk bakışta Arjantin’de siyasetin bir bütün olarak sağa kaydığı görülüyor. Bununla birlikte, seçimlerdeki “sağa kayışın” ideolojik hegemonyaya ve toplumsal örgütlenmeye dayanan kalıcı bir değişim olduğunu söylemek fazlasıyla acelecilik olur.

Milei’nin aldığı 7 milyon oya karşılık tarihi bir rekor olarak 11 milyon seçmenin sandığa gitmediğini ve 1 milyon seçmenin de sandıklarda boş veya geçersiz oy kullandığını, bu bağlamda not etmek gerekiyor. Siyasal yelpazenin diğer ucundaki radikal sol partiler ise toplamda %3.5 oy oranına sahip oldu ve birçok emekçi, yoksul bölgede yüksek oy oranlarına ulaştı. Ekimdeki başkanlık seçimlerinde yarışacak 5 başkan adayından birisi de son dönemde işsizler, sendika ve kadın hareketlerinde önemli seferberliklere öncülük eden Sol Cephe’nin adayı Myriam Bergman olacak.

Küresel ölçekte olduğu gibi Arjantin’de de söz konusu olan, seçmenlerin sağa kayışından öte sistem partilerinden umutlarını yitirmeleri ve yüzleştikleri ekonomik ve toplumsal krize radikal çözüm aramaları. Bu radikalleşmenin nereye evrileceği ve nerede kalıcılaşacağı ise siyasal mücadele içerisinde şekillenecek.

İspanya’da seçimlerin ardından: Rejimin çoklu krizinde yeni aşama

0

Bu yazı ilk kez artıgerçek‘te yayımlanmıştır.

İspanya’da 23 Temmuz’da gerçekleşen genel seçimler, siyasal rejimin krizini bir kez daha ortaya serdi. “Sağ ve sol bloklar” olarak somutlaşan siyasi kutuplaşmada, her iki kesim de hükümeti kurabilecek yeterli çoğunluğu sağlayamadı. Hayat pahalılığı ve resesyonda cisimleşen kapitalist krizin yeni dalgası emekçi kitlelerin hoşnutsuzluğunu derinleştirirken, mevcut tabloda hükümet kurulabilmesi merkez sol PSOE’nin bağımsızlıkçı partilerin desteğini alabilmesine bağlı olacak.

“Tarihin en ilerici hükümeti” deneyimi

İspanya’da genel seçimler bu yılın aralık ayında gerçekleşecekti. Ne var ki, Mayıs ayındaki belediye ve özerk yönetimler seçimlerinde, iktidarda bulunan PSOE-Unidas Podemos koalisyonunun aldığı ağır yenilgi sonrasında, PSOE lideri ve hükümet başkanı Pedro Sanchez, seçimleri temmuza çekmeye karar verdi.

Mayıs’taki seçimlerde merkez sağ PP (Halk Partisi) birinci parti olurken, radikal sağ Vox önemli bir yükseliş yaşadı. Daha öncesinde tarihsel kalesi Endülüs’ü yitiren ve diğer tekil bölgesel seçimlerde de mağlup olan PSOE için Mayıs seçimleri, toplumsal desteğinin erime sürecinde yeni bir eşik anlamına geliyordu. Oysaki, Mart 2020’de iktidara gelen sol koalisyon, “tarihin en ilerici hükümeti” olma iddiasıyla kuruluyor, toplumsal ve demokratik alanlara dönük pek çok başlıkta değişim vaat ediyordu.

1936’daki Halk Cephesi hükümetinin ardından, Komünist Parti ve radikal solun temsilcilerinin ilk kez yer bulduğu hükümet, emekçi kitlelerin önemli bir kesiminde radikal bir değişim yönünde bir beklenti oluşturuyordu. Bununla birlikte, aradan geçen üç yılı aşkın sürede, “tarihin en ilerici hükümeti” birkaç ufak reform kırıntısı dışında, mevcut politik sistemi neredeyse harfiyen sürdürdü. Pandemi ve Ukrayna işgaliyle tetiklenen yeni ekonomik ve toplumsal kriz karşısında hükümet, kitlelerin alım gücünü korumak yönünde hiçbir sahici önlem almadı. Bankalar ve şirketler olağanüstü kârlar ederken krizin faturası emekçi halka yüklendi.

Oluşan beklentiler hayal kırıklığına dönüşürken, sol seçmen cezayı öncelikle koalisyonun sol kanadı Podemos’a kesti. Hükümet ortağı olması sonrasında Unidas Podemos ardı ardına seçim hezimetleri yaşadı. Bir dönem büyük umutlar yaratan ve kurulmasından kısa süre sonra büyük seçmen desteği kazanan Podemos, bir politik proje olarak silinme noktasına geldi. Bu sırada muhalefetteki PP kendisini yapılandırarak güçleniyor, aşırı sağ Vox yükseliyordu.

Erken genel seçimler için de anket sonuçları PP ve Vox’tan oluşacak bir sağ-aşırı sağ hükümetin kurulacağına işaret ediyordu. Bu beklentilerle paralel olarak, PP oyların %33’ünü elde ederek seçimlerden birinci parti olarak çıktı ve 350 sandalyeli parlamentoda 136 milletvekili kazandı. Bununla birlikte, aşırı sağ Vox’ın oy oranı öngörülerin altında kaldı ve her iki partinin oy oranı bir sağ-aşırı sağ hükümet ortaklığının kurulması için yeterli olmadı. Ortaya çıkan tablo, PSOE’nin “aşırı sağ iktidara geliyor” korkusu üzerine temellendirdiği seçim kampanyasının, partiye küskün sol seçmenin bir kesimini sandığa çekmeyi başardığını gösteriyor.

Hükümet kurulabilecek mi?

İspanya parlamentosunda “sağ ve sol blokları” temsil eden partiler dışında azınlık milliyetçisi partiler yer alıyor. Bu partilerin aşırı sağ Vox’u arkasına alan PP’yi desteklemeyeceğinin kesinleşmiş olması nedeniyle, PP’nin hükümet kurma şansı bulunmuyor. PSOE’nin ise bu partilerin desteğiyle iktidarını sürdürebilmesi için, her şeyden önce Katalan bağımsızlıkçılarını ikna etmesi gerekiyor. Katalan meselesi ekseninde aşırı kutuplaşmış İspanya siyasetinde, bunun sağlanabilmesi belki de Pedro Sanchez’in bugüne dek yüzleştiği en büyük siyasi meydan okuma olacak. Bunun gerçekleşmemesi durumunda ise, İspanya yeniden genel seçimlere gidecek.

İki partili sisteme dönüş mü?

İspanya’nın içinden geçtiği süreç bir “çoklu kriz” olarak adlandırılabilir. 2008’de başlayan küresel ekonomik krizin en sert vurduğu ülkelerden birisi İspanya’ydı. Tıpkı ABD’de olduğu gibi, 2000’li yıllarda ekonomik büyümesinin temel olarak emlak balonuna dayanması, ülke ekonomisini fazlasıyla kırılgan hale getirmişti. Küresel kriz, ülke mali sisteminin çöküşünü beraberinde getirdi.

Frankizm sonrası İspanya siyasetinin iki ana sütunu olan PSOE ve PP’nin desteğiyle ağır bir kemer sıkma politikasının hayata geçirilmesi ve krizin faturasının emekçilere yıkılması, ekonomik krizin bir toplumsal ve siyasal krize dönüşmesine neden oldu. İki partili siyasal sistem çöktü, radikal sol ve radikal sağ oluşumlar yükselişe geçti. Fakat, bu radikal partilerin bölgesel ve/veya ulusal düzeyde merkez partilerle koalisyon hükümetlerine girmeleri sonrasında, oylar yeniden merkez sol ve sağ partilerde kümelenmeye başladı. 2019’da PP ve PSOE oyların %48’ini elde edebilirken, bu oran 2023’te %64’e çıktı. Ancak bu tablo geçmişe dönüşü değil, filmin yalnızca bir karesini gösteriyor.

Eğer Sanchez hükümet kurmayı başarabilse bile, 2008 öncesinin iki partili sisteminden farklı olarak, bu hükümet oldukça istikrarsız ve her an dağılma ihtimali altında olan zayıf bir iktidar olacak. Her bir yasanın, hükümeti destekleyen tüm partilerin desteğini alması ve Senato’daki mutlak çoğunluğa sahip PP’nin engellemelerini aşması gerekecek. Daha da önemlisi, yeni hükümet, hazırlayacağı 2024 bütçesinde, borçların çevrilebilmesi için Brüksel’den gelen yeni kemer sıkma talimatlarına yer vermekle karşı karşıya kalacak.

“Tarihin en ilerici hükümeti”nin temel “başarısı”, başta sendikalar olmak üzere kitle örgütleri üzerindeki kontrolü ve sol söylemi sayesinde toplumsal mücadeleleri frenleyebilmesiydi. Avrupa’da krizin yeni dalgası başta Fransa ve Büyük Britanya olmak üzere toplumsal seferberlikleri, kitlesel grevleri yeniden sahneye taşırken, İspanya’nın da bu dalgadan muaf kalması mümkün görünmüyor. Seçim sonuçlarının ötesinde önümüzdeki dönemde İspanya siyasetinde; hayat pahalılığı, işsizlik ve yeni kemer sıkma politikaları karşısında işçi ve yoksul halk mücadelelerinin alacağı biçim ve Katalan ulusal mücadelesinin yeniden inşa dinamikleri belirleyici olacak.

Nijer’de darbeye hayır! ABD, Fransa ve Rusya’nın emperyalist müdahalesine hayır!

0

26 Temmuz’da General Abdurrahman Tiani’nin önderlik ettiği Nijer başkanlık muhafızları, silahlı kuvvetlerin çoğunluğunun desteğiyle Başkan Muhammet Bazum’u tutuklayıp devirdi. General Tiani ülke yönetimini üstlendiğini ilan etti. Bu, ülkenin 1960’ta Fransa’dan bağımsızlığını kazanmasından beri beşinci askeri darbe.

Kölelik ve yağmayla dolu karanlık sömürge tarihi

Fransa, Nijerya sınırı boyunca egemen olan Britanya ile birlikte, Nijer ve Kuzey ile Batı Afrika’nın büyük bölümüne egemen olan emperyalist bir güçtü. Avrupa emperyalizmi, 19. ve 20. yüzyıllar boyunca Afrika’yı yağmaladı, bundan önce de zincirlenmiş Afrikalılarla dolu yüzlerce gemiyi, onları köleleştirmek için Amerika’ya yolladı.

1960’lı yıllarda Nijer ile komşu ülkelerin bağımsızlığı, Afrika üzerindeki Avrupa yağma ve egemenliğine genel olarak son vermedi.

Yarısından fazlasının dönem dönem açlık ve aşırı yoksulluk içinde olduğu ve 23 milyon kişinin yaşadığı Nijer, bugün dünyanın en yoksul ülkelerinden biridir; yoksulluk ve açlık, bugün tarım bölgelerinde iklim değişikliğinin neden olduğu kuraklık yüzünden daha da ağırlaştı. Bu nedenle Nijer nüfusunun büyük bölümündeki Fransa nefreti tamamıyla meşrudur ve tarihi bir arka plana dayanıyor. Rusya ve Çin’in desteğini arkasına alan darbeciler de halkın da desteğini kazanmak için bundan yararlandılar.

Bundan dolayı Nijer’in başkenti Niamey’in sokakları darbe yanlısı binlerce göstericiyle doldu. Bunun nedeni, Nijer halkını gitgide daha fazla sefalete sürüklemiş sömürücü Bazum hükümetine duyulan nefretin yarattığı kafa karışıklığıdır. Pek çok kişi, Fransızların sınır dışı edilmesini talep eden el yazılı posterlerle Fransa’nın neosömürgeci varlığına karşı sokağa indi ve Fransız büyükelçiliğine saldırdı.

Afrika’daki kaotik kriz ve emperyalist kavgalar

Bugün Fransa’nın Nijer’deki asıl ekonomik çıkarı, elektrik üretiminin yüzde 70’ini karşılayan nükleer gücü için vazgeçilmez olan uranyumun çıkarılmasındadır; bu faaliyeti ise Orano adlı Fransa devlet şirketi yürütüyor. Nijer, toplam ihtiyacının yaklaşık üçte biriyle, Fransa’nın başlıca uranyum tedarikçilerinden biri. Aynı zamanda Nijer altın ve petrol de üretiyor.

Geçen haftaki darbeye kadar ABD ve Fransa, Kuzey Afrika boyunca yaşanan kriz koşullarında devrik Nijer hükümetini görece istikrar sağlayan bir etken olarak kullanıyordu. İki ülkenin de Nijer’de askeri üsleri var. Fransa’nın yaklaşık 1500 askeri bulunuyor. Bu birlikler, Libya’dan gelerek ülkeyi işgal eden İslamcı milislere karşı savaşıyor.

El Kaide, “İslam Devleti” ve Boko Haram gibi diğer benzer örgütlerden İslamcı milisler; Nijer, Nijerya ve bölgedeki diğer ülkeleri işgal ettiler.

Devrik Bazum hükümetinin işlevlerinden bir diğeri de açlık ve sefaletten kaçarak, mafyatik örgütlere ait ilkel teknelerle Akdeniz’de yolculuk eden binlerce Afrikalı göçmenin; Nijer, Nijerya ve diğer ülkelerden geçişini ve Avrupa, İtalya, Fransa ve İspanya’ya gitmesini engellemekti.

Öte yandan, maden kaynaklarını ele geçirmek isteyen Rus ve Çin emperyalizmiyle olan bir mücadele de var. Son iki yılda Burkina Faso, Mali ve Gine gibi bölge ülkelerinde Rus yanlısı askeri darbeler oldu ve (Ukrayna’nın işgaline katılan) Rus paralı ordusu Wagner Grubu’nun birlikleri birçok ülkeye yerleştirildi.

Nijer’de emperyalist askeri müdahale tehditleri

ECOWAS (Nijerya’nın başını çektiği ve Benin, Yeşil Burun Adaları, Fildişi Sahili, Gambiya, Gana, Gine, Gine-Bissau, Liberya, Mali, Nijer, Senegal, Sierra Leone ve Togo’dan oluşan Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu), Nijer yeniden Bazum yönetimine girmediği takdirde askeri bir müdahale tehdidinde bulundu. ABD ve Fransa bu askeri müdahaleye olan desteklerini açıkladılar. Bir başka deyişle ECOWAS, Fransa ve ABD’nin emperyalist müdahalesini meşru göstermeye yönelik bir aldatmaca niteliği taşıyor. Bu arada (ECOWAS üyeleri) Mali ve Burkina Faso [bu hareketi] reddettiler ve askeri müdahale halinde Nijer hükümetine askeri destek vereceklerini açıklayıp Rusya’nın Wagner Grubu’nu yardıma çağırdılar.

Bir başka deyişle mevcut durum, geniş çaplı bir savaşa gidebilir.

İUB-DE olarak Muhammed Bazum hükümetine hiçbir politik destek vermeden her şeyden önce darbeye karşı çıkıyoruz. Nijer halkı askeri darbeden hiçbir hayır bekleyemez. İkincisi, Nijer’deki tüm emperyalist müdahalelere (ister ABD ister Fransa ister de Rusya olsun) karşı çıkıyoruz. ABD, Fransız ve Avrupa emperyalizmleri Afrikalıların ECOWAS ittifakı yoluyla askeri müdahalede bulunmaya çalışıyorlar. Demokratik biçimde askeri darbeyi ortadan kaldırması ve istedikleri hükümeti getirmesi gereken, Nijer’in işçi sınıfı ve sömürülen kesimleridir. İster ABD’den ister Fransa’dan ister de Putin-Rusya ile Rus faşist topluluk Wagner’den gelsin, her türlü emperyalist müdahaleye karşı çıkma çağrısında bulunuyoruz. Her türlü emperyalist müdahaleyi önlemeleri ve kendi talepleri için mücadele etmeleri için özellikle Fransız işçi sınıfına çağrıda bulunuyoruz.

Afrika’daki felakete varan bu krizden çıkış yolu, Nijer halkının talep ettiği gibi Avrupa emperyalizmini ülkeden atmak ve Rus ile Çinli emperyalistlere boyun eğmemektir. Asıl çıkış yolu, zenginlikleri yağmalama aracı olan dış borç ödemelerinin reddini ve doğal zenginlikleri Nijer halkının hizmetine sunmak için büyük ekonomik grupların tamamını mülksüzleştirmeyi de kapsıyor. Ancak bu yolla Nijer halkı ile bölge halkları hiçbir emperyalistin yağmalaması olmaksızın ikinci bir bağımsızlık için kendi geleceklerini tayin edebilirler.

İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

Göçmenler: Her biri bir hayat

0

المَرءُ عدوُّ ما جَهِلَ

Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de göçmen düşmanlığı her geçen gün artıyor. Ne kadar iyi yaşadıkları, aldıkları devasa sosyal yardımlar, ekonomik krizdeki payları, “yerli” emekçilerin hayatlarında ne gibi felaketlere yol açtıkları gibi söylemlerle bu düşmanlık pekiştiriliyor. Sistemin yoksulluk-yoksunluk kılıfı olarak göçmenlerin işaret edilmesine açtığı alanı siyasetçiler ustalıkla kullanıyor. Seçim dönemi maruz kaldığımız göçmen düşmanı propaganda, yerini çoktan sınırdışı uygulamalarının hızlanmasına bıraktı. Konuya ilişkin istatistiki veriler sunmak, genel geçer “doğru”lardan söz etmek, birtakım sloganlara sıkışmak ne göçmen düşmanlığını kırıcı bir etki ne de göçmenlerin hayatlarında olumlu bir değişim yaratıyor. Somut talepler etrafında bir örgütlenme şart. Fakat bu yazının iddiası çok daha mütevazı. “Göçmenler” diye belirsiz bir toplamdan değil; mahalledeki Suriyeli çocuklardan, Ayşe’den* ve diğer kadınlardan söz etmek istiyorum biraz. Çünkü yazının en başına iliştirdiğimiz Arap atasözü şöyle söylüyor: “İnsan bilmediği şeyin düşmanıdır.”

Göçmenlerin, özellikle de Suriyeli göçmenlerin yoğun yaşadığı bir bölgede çalışıyorum. Mahalleye girdiğiniz anda sizi “turist rehberliği” yapan göçmen çocuklar karşılıyor. Çoğu Türkiye’de doğmuş, okul çağına gelmiş çocuklar ve azımsanmayacak bir kısmının geçici koruma belgesi dahi yok; dolayısıyla okula da gidemiyorlar. Çalıştığım kurumda göçmenlere yönelik Türkçe ve okuma-yazma kursları veriliyor. Sözünü ettiğim çocuklar herhangi bir kayıtları olmadığı için bu kurslardan da faydalanamıyorlar. Zaten çoğu herhangi bir programa düzenli olarak katılabilecek bir hayata sahip değil. Mesailerinden artakalan zamanda binamızın girişinde duran, tuşlarının yarısı bozuk piyanoyu çalmaya geliyor bazısı.

Türkçe ve okuma-yazma kurslarına gelenler ise ağırlıklı olarak genç kadınlar. Bu kadınların eşleri Türkiye’ye gelir gelmez toplumsal yaşama bir şekilde katılmış, çoğunlukla iş yaşamı vasıtasıyla, yani zorunluluktan. Kadınlar ne yazık ki o kadar da “şanslı” değil. Kimi Türkiye’ye geldikten 10 sene sonra Türkçe öğrenmeye başlamış. İçlerinde Ayşe gibi Türkçesi çok iyi olan, yalnızca sertifika almak için kursa gelenler de var fakat çok çok az. Yıllardır Türkiye’de yaşayan ve ilk kez evinden çıkıp sosyal hayata karışan kadınların ağırlıkta olduğunu söylemek mümkün. Çoğu evinden, mahallesinden uzaklaşmaktan çekiniyor.

Ayşe 32 yaşında, Suriyeli genç bir kadın. Savaştan önce Halep’te yaşıyormuş. O dönem birlikte olduğu sevgilisi ile üniversiteyi bitirir bitirmez soluğu Türkiye’de almış, burada evlenmişler. Durumu şöyle anlatıyor: “Eşim askere gitmek zorundaydı. Ya askere gidecek ya da ‘asker’ olacak. Ya kardeş vuracaksın ya kardeş seni vuracak yani…” Savaşın sebebini, taraflarını anlamakta güçlük yaşadıklarından; herhangi bir tarafa dahil olmak istemediklerinden bahsediyor.

10 senedir burada yaşıyor. Ailesi Halep’te kalmış. Halep Esad kontrolünde olduğu için şehre girişin kolay olmadığını, Türkiye’ye geldiği günden beri ailesini göremediğini söylüyor. 6 ve 8 yaşlarında iki kızı var, Türkiye’de doğmuşlar. Aslında Suriye’yi özlüyor ve dönmek istiyor; ancak çocuklarının adapte olamamasından korkuyor. Öte yandan Halep’te durum hiç de parlak değil. Ailesi ile düzenli olarak haberleşiyor. Şehirde hâlâ elektrik olmadığından, ancak günde bir iki saat elektrik verildiğinden ve bunun da gece vakti herkes uyurken gerçekleştiğinden söz ediyor. Kadınlar çamaşır yıkamak, evi süpürmek gibi işler için gece yarısı uyanıyor. Kışın ısınmak için yakıt ya bulunamıyor ya da çok pahalı. Ekmeğe erişmek bile mesele, karne sistemine benzer bir sistemleri var. Zira ekmek fırınları da un, yağ ve mazota erişmekte zorluk yaşıyor. Ayşe, Suriye’de kalan hemen herkesin başka ülkelerden para gönderen yakınları olduğunu, başka türlü yaşam sürmenin çok zor olduğunu anlatıyor.

Ayşe ve ailesinin koşulları Türkiye’de de pek parlak değil. Kendisi Biyokimya, eşi ise İngilizce Edebiyat mezunu. Eşi bir tekstil atölyesinde çalışıyor; Ayşe çocuklara bakıyor, ev işleri ile ilgileniyor. Suriye’deki evlerinin genişliğinden, ferahlığından bahsederken biraz buruk. Şimdi bir oda bir salon bir evde, evden çıkarılma tedirginliği ile yaşıyorlar.

İki yıldır Türkiye’de yaşayan bir başka kadınla daha konuşuyoruz. Sohbet, telefonundaki çeviri uygulaması vasıtasıyla gerçekleşebiliyor. Konuştuklarımızı yazmak istediğimi söylediğimde önce daha fazla şey anlatmak istediğini, sonrasında ise yazmamı istemediğini söylüyor. “Suriye’ye döndüğümde istihbarat tarafından sorgulanırsam…” diye bir mesaj atıyor.

Kursa gelen bir başka kadın, bir göz evinin duvarındaki küfü gösteriyor cep telefonundan. Harap haldeki bu ev için inanılmaz bir kira zammı isteniyor, “Veremiyorsan çık” diyor ev sahibi.

12-13 yaşlarında iki kız var, geçenlerde okuldaki arkadaşlarıyla aralarının nasıl olduğunu sordum. “Arkadaş?” diye güldüler. Dünyanın herhangi bir köşesinde güven içerisinde yaşamak her insanın hakkıdır da; hadi bunu bir yana bırakarak düşünelim. Sağlam gerekçelere sahip olmayan hangi insan bu muameleyi gördüğü bir yerde yaşamak ister ki?

Türkçe eğitmenimiz farklı zamanlarda farklı öğrencilerinden şu soruyu işittiğini anlatıyor: “Benim yüzümde anormal bir şey mi var?” Kimi otobüste küfür kıyamet saldırıya uğramış, kimi sürekli GBT’ye takılıyor…

Suriye iç savaşının başlangıcı üzerinden 12 yıl geçti. Halen milyonlarca insan Türkiye’de ve başka ülkelerde göçmen durumunda. Mahalledeki çocuklar, Ayşe, kursa gelen diğer kadınlar bu toplamın yalnızca birer parçası; göçmenlerin de etten kemikten insanlar olduğunu anlamak için birer vesile. Halleri ortadayken, birileri çıkıp kolaylıkla “dönsünler” diyebiliyor. Doğup büyüdükleri yerden özlemle bahseden bu insanlar için dönmek maalesef o kadar kolay değil. Suriye’deki yaşam koşullarını bir yana bıraksak, hâlâ can güvenliklerinden endişe etmelerini es geçemiyoruz. Geri dönmek isteyenler için uygun koşulların oluşturulmasını, kalmak isteyenler için eşit bir yaşamın örülmesini sağlamak; bu eksende bir politik mücadele hattı örmek ise bizlerin sorumluluğu.

*Ayşe ismi mahlas olarak kullanılmıştır.

Can Atalay’ın tutukluluğu: bir hukuk faciası

0

Halkın oylarıyla Hatay milletvekili seçilmesinin üzerinden yaklaşık üç ay geçmesine rağmen Can Atalay hâlâ tutuklu. Seçim sırasında da halihazırda cezaevinde bulunan Atalay, seçildikten sonra görevini yerine getirmesi için tahliye edilmedi. Böylelikle, özellikle son 10 yıldır giderek artan Anayasa ihlallerine yeni bir tanesi daha eklenmiş oldu. Anayasaya uygun şekilde milletvekili seçilen bir vatandaş, görevini yerine getirmekten haksız yere alıkonulmakta.

Süreci hatırlamakta fayda var: Gezi gibi toplumsal mücadelenin sembol olaylarına ilişkin davaların avukatı olarak bilinen Can Atalay, bu davaların bizzat sanığı yapılmış ve iki davadan beraat ettikten sonra 25 Nisan 2022’de “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla yargılandığı başka bir davada 18 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.

Ancak Can Atalay hakkındaki mahkûmiyet kararı seçim sürecinde henüz kesinleşmemişti. Hâlâ da kesinleşmedi. Dolayısıyla Atalay hukuken hâlâ sanık ve masumiyet karinesi olarak anılan evrensel hukuk ilkesinin koruması altında.

Böyle olmasaydı Atalay’ın milletvekili seçilmesi zaten mümkün olmazdı; çünkü Anayasanın 76. maddesinde taksirli suçlar hariç toplam bir yıl veya daha fazla hapis ile ağır hapis cezasına hüküm giymiş olanların milletvekili seçilme yeterliliğine sahip olmadığı düzenleniyor.

Oysa bilindiği üzere tıpkı diğer milletvekili adayları gibi Atalay da Yüksek Seçim Kurulu’na adaylık başvurusunda bulundu ve Türkiye’de seçim sürecinin en üst merci olan bu kurul, Atalay’ın milletvekili seçilmesi önünde herhangi bir hukuki engelin olmadığını tespit etti. Böylelikle Atalay aday listelerinde yer aldı ve 14 Mayıs günü düzenlenen 28. Dönem Milletvekili Genel Seçimleri’nde Türkiye İşçi Partisi’nden birinci sıradan Hatay milletvekili seçildi. Ardından seçim sonuçları kesinleştikten sonra 25 Mayıs’ta milletvekili mazbatası, Atalay’ın avukatları aracılığıyla usulüne uygun olarak alındı. Böylece Atalay milletvekili sıfatını kazandı.

Anayasanın 83. maddesinin ikinci fıkrası çok açık: “Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14’üncü maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır. Ancak, bu halde yetkili makam durumu hemen ve doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirmek zorundadır.”

Dolayısıyla milletvekili seçilen kimse, yasama dokunulmazlığından yararlanır. Bunun doğal sonucu olarak halihazırda tutuklu bulunan milletvekili derhal tahliye edilir.

Buna rağmen, seçimlerden sonra devlet organları Anayasanın gereğini yerine getirmekten kaçındı. Önce Adalet Bakanı, Atalay’ın durumunun Anayasanın 14. maddesinde düzenlenen temel hak ve özgürlükleri kötüye kullanma yasağı kapsamında kaldığını ve yasama dokunulmazlığının istisnasını oluşturduğunu söyleyerek Atalay’ın tahliye edilmeyeceğinin ilk işaretini verdi. Ardından 13 Temmuz’da Yargıtay 3. Ceza Dairesi, tahliye talebini Anayasanın 14. maddesini gerekçe göstererek reddetti. 18 Temmuz’da ise bu karara yapılan itiraz, bu kez Yargıtay 4. Ceza Dairesince reddedildi. Böylelikle iktidar cenahından gelen, Atalay’ın tahliye edilmeyeceği yönündeki beyanlar, yargı tarafından da tasdik edilmiş oldu.

Anayasanın 14. maddesinin yasama dokunulmazlığının istisnası olarak ileri sürülmesi yeni bir şey değil. Özellikle son dönemde, muhalif milletvekillerinin yasama dokunulmazlığından yararlanmaması için bu madde bir süredir ileri sürülüyordu. İlk derece mahkemeleri ile Yargıtay’ın birçok kararında milletvekili seçilen kişinin tutukluluğunun devam etmesi ya da hakkındaki yargılamanın devam etmesi gibi yasama dokunulmazlığını ihlal eden uygulamalar meşrulaştırılmaya çalışılıyordu.

Peki, neydi bu meşhur 14. madde?.. “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.”

Oysa bizzat Anayasa Mahkemesi, Anayasanın 14. maddesinin yasama dokunulmazlığının istisnası olarak değerlendirilemeyeceğini karar altına almıştı. Yakın geçmişteki Gergerlioğlu kararında Mahkeme şöyle diyordu: “Anayasanın 14. maddesinin genel ifadeler taşıyan metninden hareketle Anayasanın 83. maddesinin ikinci fıkrasında var olan ‘Anayasanın 14’üncü maddesindeki durumlar’ ibaresinin yargı organlarınca belirliliği ve öngörülebilirliği sağlayacak anlamlı bir şekilde yorumlanması mümkün görünmemektedir.” (§ 95) Görüldüğü gibi, Anayasada belirtilen 14. maddeye öngörülebilir bir yorum getirmek mümkün olmadığı için, bu madde yasama dokunulmazlığını istisnası olarak uygulanamaz. Hiç kimse 14. madde gerekçe gösterilerek yasama dokunulmazlığı kapsamı dışında bırakılamaz.

Böylelikle bizzat Anayasa Mahkemesi, mahkemelerin dayatmaya çalıştığı Anayasaya aykırı yorumu reddetmiş oluyordu. Hükümet açıklamaları ile yargı kararlarında belirtilen savların hiçbir geçerliliği yok. Son tahlilde Anayasanın yorumu Anayasa Mahkemesinin görevidir. Dolayısıyla Can Atalay seçilmiş meşru milletvekilidir ve Anayasaya aykırı olarak tutuklu bulunmaktadır. Can Atalay’ın en kısa sürede tahliye edilip görevine başlaması Anayasanın gereğidir.

İklim krizi, El Niño ve Eyyam-ı Bahur üçgeni arasında

0

Gazetemiz Nisan’da iklim krizi, seller, deprem, kuraklık vb. hakkında çok sayıda yazı yazmışlığım var. Ancak sıcak havalarla ilgili olarak en son 2017 yılında yine Temmuz ayında “Pompeii’nin son günleri: Daha da sıcak olacak!” başlıklı bir yazı yazmışım. Bu yazının yazılmasının sebebi o dönemde Türkiye’nin ait olduğu iklim kuşağı içerisinde en sıcak ülke haline gelmiş olmasıydı. Buradan hareketle Türkiye’nin ne kadar kötü yönetildiğini vurgulayıp, yaratılan ekolojik yıkımların da etkisi ile sıcakların ne denli büyük bir tehlike haline geldiğini anlatarak tüm çözümlerin ancak emekten yana olabileceğini ve emek güçlerinin içerisinden çıkabileceğini söylemiştim.

Aradan altı yıl geçti ve yalnızca Türkiye değil, tüm dünya daha da sıcak oldu. 2023 Temmuz’u art arda ortalama değerlerde kayıt altına alınmış dünyanın en sıcak günleri rekorlarını kırarken, en sıcak haftasını da yaşattı. 2023 Temmuz’u gelmiş geçmiş en sıcak temmuz olma yolunda oldukça iddialı.

Meteoroloji Genel Müdürlüğü tarafından henüz resmiyete dökülmemiş olsa da 26 Temmuz’da yaşanan aşırı sıcaklıkların İstanbul ve Trakya’da kimi rekorları kırmış olabileceği düşünülüyor. Ülke genelindeki en yüksek sıcaklığı (49 derece) gören Cizre’nin rekoru henüz kırılamamış olsa da bu rekorun kırılması ihtimali de belirmiş durumda.

Türkiye sıcaklardan kavrulurken dünyada durum daha da kötü. Florida’da 24 Temmuz’da okyanus suyu sıcaklığının 38,38 derece olarak ölçüldüğü belirtildi. Okyanus sıcaklıklarındaki yükselişin çok sayıda olumsuz sonucu var. Sıcaklık, okyanus akıntılarına etki ettiği gibi sucul canlıların ve özellikle de planktonların dengeli yaşamlarını da bozabiliyor. Öte yandan denizler geç ısınıp geç soğuduğu için, havaların soğuması ile beraber sıcak okyanus-soğuk hava dengesizliğinden ötürü dolu-fırtına gibi aşırı hava olaylarının yaşanmasına da sebep olabiliyor. Kaldı ki temmuz ayında İspanya, Yunanistan ve İtalya’da yüksek sıcaklıkların olduğu günlerde Hırvatistan ve Sırbistan’da büyük zararlar veren dolu fırtınaları yaşanmaktaydı.

Aslında henüz atlattığımız sıcak hava dalgası, dünyada daha önce de belirli periyotlarla görülüp yaşanan bir ilkim olayına da denk düşüyordu. Temmuz ayında El Niño denen sıcak okyanus suyu akıntılarından kaynaklanan bir tür bunaltıcı sıcaklar mevsimine girmiştik. Ancak doğal bir döngü olan sıcak okyanus suyu akıntılarından açığa çıkan bu sıcak hava dalgasının iklim krizi sebebiyle daha vahim sonuçlar doğurduğunu anlamış bunuyoruz. Ayrıca bir kötü haberimiz daha var, Türkiye’de yaşayanlar olarak dünya El Niño sezonunun sonuna gelmişken, şimdi ikinci bir sıcak hava dalgasının arifesindeyiz. Eyyam-ı Bahur denen çöl sıcakları Türkiye’ye yaklaştı. 2 Ağustos günü bu sıcakların içerisine gireceğiz.

İçinden geçtiğimiz sıcak hava dalgalarına dair ilk incelemeleri içeren çalışmalar yayımlanmaya başladı. Çalışmaların sonuçları bundan sonrası için “daha da sıcak olacak” demeyi sürdürmemize el veriyor. Imperial Collage London’ın Grantham Ensitüsü – İklim Değişikliği ve Çevre Bölümü’nün 25 Temmuz’da yayımladığı bilimsel raporu sonuçların ilk değerlendirmelerini içeriyor. Kuzey Amerika, Avrupa ve Çin’de görünen aşırı sıcakların büyük ölçüde iklim değişikliğinden kaynaklandığını ifade edip can alıcı kimi hususlara parmak basıyor. Her şeyden önce benzer sıcak hava dalgalarının bir sonucu olarak daha öncesinde yapılmış çalışmalardan açığa çıkan sonuçlarla kıyaslandığında, ölçülen sıcaklıkların, sıcak hava dalgalarının yaratacağı sonuçlardan Güney Avrupa’da 2,5 °C, Kuzey Amerika’da 2 °C, Çin’de ise 1 °C daha yüksek olduğunu gösteriyor. Yani küresel iklim krizi olmasaydı bizi de kapsayan bu bahsettiğimiz bölgelerde ortalama sıcaklıklar 1 ila 2,5 derece kadar daha düşük olabilirdi.

Rapordan alınan bu görselde sol taraf temmuz sıcaklıkları ortalamasını gösteriyor. Sağ taraf ise 1950-2023 yıllarına göre açığa çıkan anormalliği işaret ediyor. İlk sıra Batı ABD ve Meksika’yı, ikinci sıra Güney Avrupa’yı ve üçüncü sıra Çin’i inceliyor.

Aynı rapora göre sorun, sıcaklık değerlerindeki artış ile sınırlı olmanın da ötesine geçiyor, sıcak hava dalgalarının döngü sıklığında da bir değişiklik tespit ediliyor. Rapor, 2023 Temmuz’unda Çin’de yaşanan bunaltıcı sıcakların 250 yılda bir kez görülmesi ve bu dalganın Avrupa, ABD ve Meksika’daki bunaltıcı sıcaklarla şu anda eşleşmesinin imkânsız olması gerektiğini söylerken içinde bulunduğumuz tablo ile karşı karşıya kaldığımızı ifade ediyor. Sıcak hava dalgalarının görülmesinde yaşanan sıklığın artacağı ve eşleşmelerin de sıklaşacağı söylenirken bu durumun fosil yakıt kullanımı ile doğrudan bir bağının olduğu güçlü şekilde vurgulanıyor.

Sonuç olarak daha da sıcak dönemlere doğru bir adım atmış bulunuyoruz. İklim krizinin sonuçları ise ona sebep olan ultra zenginleri değil de, en yoksullardan başlayarak iklim krizinin hiçbir avantajını yaşamayan işçi emekçileri vurmaya devam edecek.

İklim krizine karşı gezegeni ve işçi emekçileri korumak için derhal iklim acil durumu ilan edilmeli ve yüksek karbon salımı yapan tüm sektörler fosil yakıt kullanımını sonlandırmak maksadı ile işçi denetiminde kamulaştırılmalıdır. Bir insan nasıl ki nefes alıp vermeyi bırakamazsa kapitalistler, çokuluslu şirketler ve onların tüm temsilcileri de kâr etmeyi bırakamazlar. Birleşmiş Milletler gibi kurumlar, her yere taşınabildiği için sürekli üretimi yani kâr etmenin en hızlı yolunu garanti eden fosil yakıtların tüketimini azaltma hedeflerinin tutturulmasını bırakın, yakıt tüketimindeki artışı dahi azaltamazlar. İşte bu yüzden tüm enerji şirketleri ve yüksek emisyonu olan sektörlerin işçi denetiminde kamulaştırılarak fosil yakıtlardan tam bir kopuşu sağlayacak planlanmanın yapılmasından yanayız.

İklim krizi ile mücadele acil bir sorun olarak önümüzde duruyor ancak bu aciliyet yalnızca büyük önlemleri değil, artık gündelik önlemleri de acil olarak dayatıyor. Öyle ki sıcak havalarda sadece bunalmıyoruz, bu sıcak havalarda çalışmaya zorlanan işçi ve emekçiler olarak ölüme de sürükleniyoruz. Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün yaptığı uyarıların adından valilikler “mümkün olduğunca dışarı çıkmaktan kaçınılması” uyarısında bulunmak dışında bir şey yapmıyor. Oysaki yapılması gereken, olağandışı sıcak hava dalgalarının beklendiği zamanlarda dışarıda çalışan emekçilerin hiç değilse öğlen sıcaklarında çalışmalarının durdurulmasını sağlamak, diğer çalışanlar için de uygun havalandırma sistemlerinin yapılmasını yasal bir zorunluluk haline getirmektir.

İklim krizi çalışma koşullarımızı da zorlaştırıyor. Avrupa’da 2022 yazında 61 bin kişinin sıcak havalardan ötürü öldüğü raporlanmıştı. Türkiye için maalesef hükümet tarafından böylesi veriler yayımlanmıyor olsa da bir tahmin için Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden Halk Sağlığı uzmanı Hazal Cansu Çulpan’ın İstanbul’da 2004-2017 yıllarını incelediği çalışmasına kulak verebiliriz. Çulpan’ın uzmanlık tezine göre 2004-2017 yılları arasında İstanbul’da 4.281 kişi aşırı sıcaklardan ötürü hayatını kaybetti. Aslında sayıların bir önemi yok. Haber-Sen üyesi olduğu için ölüm haberini alabildiğimiz PTT çalışanı 42 yaşındaki Berran Özen Kırmızıgül adlı kardeşimizin, geçtiğimiz 25 Temmuz günü aşırı sıcaklardan kaynaklı olarak dağıtım sırasında beyin kanaması geçirerek yaşamını kaybetmesi halimizin ciddiyetini özetliyor.

Kapitalistlerin iklim krizine karşı “sürdürülebilirlik” dedikleri –siz bunu kârı sürdürmek olarak okuyun– ikiyüzlü yalanlarına tokuz! Öncelikle tüm maden, enerji ve inşaat gibi kirletici sektörlerin kamulaştırılmasını savunuyoruz. Bununla da yetinemeyiz. Bunaltıcı sıcaklarda çalışmaya zorlanarak ölmemek için aşırı sıcaklarda çalışmanın yasaklanması ve çalışma ortamlarımızın sıcağa karşı dayanıklı hale getirilmesini istemek gibi taleplerimizle de mücadelenin içerisinde olmalıyız.

Boris Kagarlitski’ye özgürlük!

0

İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) “terörü meşrulaştırma” suçlamasıyla tutuklanan sosyalist militan ve teorisyen Boris Kagarlitski ile dayanışma mesajını okurlarımızla paylaşıyoruz.

Ünlü entelektüel ve sosyalist militan Boris Kagarlitski, 25 Temmuz günü Federal Güvenlik Servisi (FSB) tarafından “terörü meşrulaştırma” suçlamasıyla tutuklandı ve hemen ardından Moskova’ya 1.300 km uzaklıktaki Sıktıvkar şehrine nakledildi. Sıktıvkar’da yapılan kapalı ve avukatın bulunmadığı bir duruşmada mahkeme, eylül ayındaki bir sonraki duruşmaya kadar Kagarlitski’nin tutuklu kalmasına karar verdi. Mahkemenin Kagarlitski’ye 7 yıla kadar hapis cezası vermesi söz konusu.

Kagarlitski’nin tutuklanması ve kendisine atfedilen suçlamalar, Putin yönetiminin hem Ukrayna’nın işgaline hem de içeride uyguladığı politikalara karşı çıkan tüm sesleri susturmak amacıyla yürüttüğü baskıcı kampanyanın bir parçasını oluşturuyor. Geçen yıldan bu yana Putin hükümeti; tanınmış politikacılar, entelektüeller ve militanlardan kendisini sosyal medyada ifade eden sıradan vatandaşlara dek savaşa karşı olduğunu belirten tüm kesimleri kovuşturmalar, tutuklamalar veya sürgüne zorlamalarla yıldırmaya çalıştı. Bizzat Kagarlitski geçen yılın mayıs ayında “yabancı ajan” olarak damgalanmıştı.

Boris Kagarlitski ile dayanışmamızı ifade ediyor ve hem kendisinin hem de siyasi nedenlerle gözaltına alınan herkesin derhal serbest bırakılması çağrısında bulunuyoruz.