Ana Sayfa Blog Sayfa 22

Kâr amaçlı değil, ihtiyaç odaklı! Sermayeden değil, emekten yana bir belediyecilik!

0

İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) 31 Mart yerel seçimlerine ilişkin tutumunu açıklayan bir bildiri yayımladı. “İşçi ve emekçilerin her zaman kendi bağımsız programlarıyla seçimlere katılarak düzen partilerine alternatif oluşturmaları gerektiği” vurgulanan açıklamada, “sosyalist solu, Kürt siyasi hareketini ve emek örgütlerini kapsayacak bir emek ittifakının eksikliğinin ülke siyasetinin ana belirleyeni olmaya devam ettiği” belirtildi.

Mevcut tablo içerisinde İDP’nin baskı rejiminden ve kapitalizmden kopuş ekseninde, “işçiden, emekçiden, Kürt halkından, ezilen ve sömürülen kesimlerden yana adayları destekleyeceği” açıklanırken, “Türkiye İşçi Partisiyle (TİP) 14 Mayıs seçimlerindeki seçim ittifakımızı bir adım ileriye taşıyoruz” ifadelerine yer verildi. Bu çerçevede, TİP listelerinden İstanbul ve Manisa’da belediye meclisi üyesi adayları ve Manisa Şehzadeler ilçesinde Yemeksepeti işçilerinin mücadelesinin öncülerinden Deniz Kondil’in belediye başkanı adayı gösterildiği ilan edildi. Bildirinin tamamı şu şekilde:

    1) 31 Mart yerel seçimlerine 21 yıllık AKP iktidarının sorumlusu olduğu ağır bir ekonomik ve sosyal yıkım altında giriyoruz. 14 Mayıs seçimleriyle iktidardaki ömrünü uzatmayı başaran Erdoğan yönetimi, 2019’da kaybettiği büyükşehirleri geri almak için büyük bir çaba sarf ediyor. Muhalefeti bir kez daha yenilgiye uğratarak iktidarı için yeni bir güvenoyu almak istiyor.

    2) Oysa AKP 5 yıl önce gerçekleşen yerel seçimlerde önemli bir yenilgi almıştı. AKP İstanbul ve Ankara dâhil birçok büyükşehri ve ilçeyi muhalefete kaybederken çeşitli il ve ilçeleri de seçimlere beraber girdiği MHP’ye bırakmıştı. Bu tablo, Erdoğan yönetimindeki Tek Adam rejiminin emekçi halkın hiçbir somut sorununa çözüm üretemediği bir dönemin bilançosunu yansıtıyordu.

    3) 14 Mayıs seçimlerinde ise Saray rejimi tüm devlet olanaklarını, her türlü kanunsuzluğu, baskıyı, yalanı, hileyi ve iftirayı kullanarak sandıktan üstün çıkmayı başardı. Bununla birlikte bu seçim sonuçları, toplumun sadece yarısının değil aynı zamanda işçi sınıfının öncü kesimlerinin de bu baskı rejimini reddettiğini ortaya koydu. Şimdi ise güç bela edindiği bu üstünlüğü başta İstanbul olmak üzere yerel seçimlerde kaybettiği illeri geri kazanarak perçinlemeyi arzu ediyor. Olası bir AKP-MHP zaferi Saray rejimi tarafından baskıcı uygulamaları artırmak ve dört yıl seçimsiz geçecek süreçte emekçilere ağır bedeller ödetecek olan kemer sıkma politikalarını hayata geçirmek için bir dayanak olarak görülecek. Tüm bu sebeplerle AKP-MHP bloğunun işçi ve emekçilerce geriletilmesinin hayati önemi sürüyor.

    4) İşçi Demokrasisi Partisi (İDP) olarak, işçilerin ve emekçi halkın ihtiyaç, çıkar ve taleplerini esas alan; Kürt halkının ve tüm ezilen kesimlerin demokratik taleplerini sahiplenen; kadınların ve lgbti+’ların ihtiyaçlarını önceleyen; ekolojik yıkımların karşısında duran bir belediyeciliği savunuyoruz. Böyle bir yerel yönetim çağrısı, kentlerin depreme karşı dayanıklı hale getirilmesi; barınma krizinin çözülmesi; toplumsal cinsiyet eşitliği odaklı politika ve hizmetlerin sağlanması; herkesin parasız sağlık ve eğitime, kâr gözetmeyen güvenli toplu ulaşıma erişmesi; ekolojik yıkıma karşı mücadele planının oluşturulması, belediye çalışanlarına ve bütün emekçilere insanca bir ücret, sigorta ve sendika hakkı sağlanması gibi taleplerimizin sahiplenilmesinin ve belediyelerde emekçi denetimi ile yönetiminin yolunu açabilir. Bu tür bir yerel yönetim, emekçi halkın yerel örgütlenmelerine dayanmak durumundadır. Bu nedenle İDP, işçi ve emekçilerin her zaman kendi bağımsız programlarıyla seçimlere katılarak düzen partilerine alternatif oluşturmaları gerektiğini savunmaktadır.

    5) 5 yıl önceki yerel seçimlerin galibi olan Millet İttifakı partileri ise yukarıda belirtilen çizgiden ne kadar uzak olduğunu ispatlayan bir miras bıraktı. Emekçilerin taleplerini dikkate almayan, sinik ve renksiz muhalefetlerinden ötürü, 14 Mayıs seçimlerinin kaybedeni oldular. İttifakı ilk terk eden İYİ Parti, Bilecik Belediyesi örneğinde olduğu gibi, “şartlar gerektirirse” AKP-MHP bloğu ile anlaşabileceğini gösterdi. CHP ise genel başkan değişiminin ardından parti içi çıkar gruplarının hesaplaşmasına gömüldü. CHP liderleri için partiyi yönetmek, Türkiye’deki işçi ve emekçilerin acil sorunlarına eğilmekten daima daha öncelikli oldu ve yeni CHP yöneticileri bu gerçeği bir kez daha ifade etmekten yana utanç duymuyorlar. Başta CHP olmak üzere Millet İttifakı partileri, AKP’den devraldıkları belediyelerde AKP belediyeciliğinin Sayıştay raporları ve belediye çalışanlarının ifadesi ile belgelenmiş yolsuzluklarının dahi üzerine gitmedi. İçişleri Bakanlığı’nın soruşturmaları ile haksız yere işten çıkartılan emekçilerin yanında durmadı. Devasa bütçelere sahip olan belediye iştiraklerinde çalışan emekçilerin dertlerine çare olmadı. Halkını depremde yüz üstü bırakan Lütfü Savaş’ı, “kazanabilecek tek adayları olduğu” gerekçesi ile yeniden Hatay’da belediye başkanı adayı göstermek istedi. Millet İttifakı belediyeleri bugüne değin işçi düşmanı olduklarını ispatlamalarının yanı sıra, her defasında Tek Adam rejimini tanıyıp onaylayan bir pratik içerisinde oldular. Biz, içinde bulunduğumuz çoklu krizin içinden işçi sınıfı ve ezilen tüm kesimler adına tek gerçekçi çıkışın mevcut sömürü sisteminden kopuş temelinde inşa edilebileceğini düşünüyoruz. Bunun için de esas olan ehvenişer politikalar karşısında bağımsız sınıf politikasında ısrar etmek, bu hattı güçlendirmek olmalıdır. Bu yüzden İDP olarak, daha önce olduğu gibi önümüzdeki yerel seçimlerde de CHP ve diğer düzen partilerinin desteklenemez olduğunu tekrarlıyoruz. Emekçilerden sermaye partilerine oy yok!

    6) Türkiye’de siyasal demokrasinin tesisi öncelikle, Kürt halkının demokratik ve ulusal haklarının kabulünden geçmektedir. Rejim, içinde bulunduğu çoklu krizi ötelemek, giderek yitirmekte olduğu halk desteğini kazanabilmek için Kürt düşmanı politikaları bir araç olarak kullanmakta; bu doğrultuda baskı ve şiddet politikalarını sürdürmekte, kayyum politikalarıyla Kürt halkının iradesini yok saymakta ve diğer yandan siyasi tutsakları ve Kürt sorununun çözümüne dönük adımları birer pazarlık kozu gibi ele aldığını açıkça ortaya koymaktadır. İşçi Demokrasisi Partisi, Tek Adam rejiminin bu politikaları karşısında Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını ve bu çerçevede verdiği siyasal mücadeleyi desteklemek için Kürt illerinde Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi’ne (DEM) oy çağrısı yapmaktadır. Bununla birlikte, DEM’in kapitalizmden ve emperyalizmden kopuşu içermeyen siyasi hattına dönük eleştirisini saklı tutar. Kürt halkının demokratik talepleriyle işçi sınıfının ekonomik ve sosyal taleplerini birlikte ön plana çıkaran rejimden ve kapitalizmden kopuş perspektifinde bir siyasal alternatifin ihtiyacı önümüzde durmaya devam etmektedir.

    7) 31 Mart yerel seçim süreci, 2019 ve 2023 seçimlerine göre kitlelerde beklentinin ve heyecanın çok daha düşük olduğu bir atmosferde geçmekte. Bunun temel sebebi, düzen muhalefetinin 14 Mayıs seçimlerinde aldığı yenilgiyle yaratmış olduğu hayal kırıklığı ve sosyalistlerin bütün bu süreçte işçi sınıfının bağımsız bir seçeneğini yükseltememiş olmasından kaynaklanıyor. Bununla birlikte, ekonomik yıkımın vardığı boyut, baskıcı politikaların aralıksız bir biçimde sürmesi ve Erdoğan yönetiminin seçim öncesi atacağı ekonomik adımlara ilişkin oluşturduğu beklentiler seçimleri emekçi halkın öncelikli gündemi haline getirmektedir. Bu koşullar altında, işçi ve emekçilerin seçimlere kendi program ve talepleriyle katılmasını savunan İşçi Demokrasisi Partisi,  Saray rejimine karşı düzen partilerinden bağımsız bir emek ittifakının inşasının hayati önemini vurgulamaya devam etmektedir.

    8) Ne var ki, “ehvenişer” politikaların bir sonuç vermediğinin yeniden görüldüğü 14 Mayıs seçimlerinin ardından, 31 Mart seçimlerine bir kez daha böylesi bir birleşik emek ittifakının örülemediği koşullarda giriyoruz. Sosyalist solu, Kürt siyasi hareketini ve emek örgütlerini kapsayacak böylesi bir seçeneğin eksikliği ülke siyasetinin ana belirleyeni olmaya devam etmekte. Bununla birlikte, mevcut tablo içerisinde İDP olarak baskı rejiminden ve kapitalizmden kopuş ekseninde, işçiden, emekçiden, Kürt halkından, ezilen ve sömürülen kesimlerden yana adayların desteklenmesine dönük politik çizgimizi sürdürüyoruz.

    9) Bu eksende, Türkiye İşçi Partisiyle (TİP) 14 Mayıs seçimlerindeki seçim ittifakımızı bir adım ileriye taşıyoruz. 31 Mart yerel seçimlerinde TİP listelerinden İstanbul ve Manisa’da belediye meclisi üyesi adayları ve Manisa Şehzadeler ilçesinde Yemeksepeti işçilerinin mücadelesinin öncülerinden yoldaşımız Deniz Kondil’i belediye başkanı adayı gösteriyoruz. Ülke genelinde başta TİP’in adayları olmak üzere, sosyalist, emekçiden, Kürt halkından ve ezilenlerden yana adayları destekleyerek “kâr amaçlı değil, ihtiyaç odaklı; sermayeden değil, emekten yana bir belediyecilik” anlayışını güçlendirmeye devam edeceğiz.

    DEM’in Üçüncü Yol politikası

    0

    DEM Parti 31 Mart yerel seçimlerine başta İstanbul olmak üzere kendi adaylarıyla girme kararı aldı. Bu kararı olumlu ama bir emek ve özgürlük ittifakı oluşturulamamış olmasından dolayı eksik buluyoruz. 31 Mart yerel seçimleri öncesi solun ve emek hareketinin ittifaklar açısından 14 Mayıs seçimlerinin de gerisine düşmesi üzücüdür. Bu eksikliğin faturasını hep birlikte yaşamaya devam ediyoruz.

    DEM Parti kendi adaylarıyla seçimlere girme kararını Üçüncü Yol politikasının bir gereği olarak sunmakta. Bu yolun muhalefet için en gerçekçi seçenek olduğunu iddia etmekte. Bu tanıma ve iddiaya katılmıyoruz. Öncelikle Üçüncü Yol politikası sınıfsal değil üst yapısal politik bir ayraç. Sistemden kopuşu değil sistem içi iyileştirmeye dayanan sosyal demokratik bir program önerisi. Bu anlamıyla antikapitalist bir ideolojik tutuma değil “daha insani bir kapitalizm” anlayışına dayanmakta. Dolayısıyla sosyalist bir perspektiften ve sınıf mücadelesi ekseninden Üçüncü Yol politikası sadece politik olarak yanlış değil ideolojik olarak da burjuva kapitalist dünyaya ait bir söylem ve program. Nitekim “muhalefette CHP, çözümde AKP” ile geliştirilen ve/veya geliştirilmesi gerektiği ifade edilen ilişki ve çağrılar tam olarak bu gerçekliğe karşılık düşmekte.

    Bu çerçevede Üçüncü Yol politikası yeni bir yol açmadığı ve aslında alternatif yeni bir yol da önermediği gibi esas itibarıyla burjuva-kapitalist sistemin ana yolunda sol şeritte bir pozisyon almanın ifadesi olmakta. Bugün DEM’in, geleneksel olarak da Kürt siyasal hareketinin benimsediği bu ideolojik-politik program anlayışı esas olarak Abdullah Öcalan’ın tezlerine dayanıyor. Yeni politik gerçeklik ya da modernite olarak adlandırılan bu söylem ve program, karşılaştığı vahşi muameleye rağmen özünde sistem içi reformist bir önerme. Rejimin Öcalan’ın bu önermesi karşısında izlediği geleneksel ve güncel inkâr-imha politikası Kürt siyasal hareketinin sistem içi programının kategorik olarak reddedilmesine değil (ki bu nedenle bir çözüm süreci yaşanabildi ve yenileri konuşulabilmekte) Kürt halkının ulusal ve demokratik haklarının reddine ve/veya sınırlandırılmasına dayanmakta. Nitekim Kürt siyaseti ideolojik-politik olarak hiçbir noktada burjuva-kapitalist dünyanın dışında emperyalizmden ve kapitalizmden kopuşçu bir programa ve pratiğe sahip değil. Bölgede ve ülkede izlenen siyasal çizgi, kurulan ittifaklar ve işbirlikleri de bu gerçeği göstermekte.

    Denebilir ki DEM ve/veya Kürt siyasal hareketi kendini sınıf mücadelesi üzerinden tarif etmiyor ki sol/sosyalist bir program ve emek eksenli bir mücadele çerçevesinde eleştirilsin. Doğrudur ama DEM’i ve yerel seçimlerde adaylarını antiemperyalist ve antikapitalist bir konuma yerleştiren, işçi sınıfının ve emekçilerin sesi ve temsilcisi olarak takdim eden yaklaşımlar söz konusu. DEM’in de bu tarife bir itirazı olduğu söylenemez. Dolayısıyla, biz DEM’in böyle olmadığını düşünüyoruz. Kuşkusuz tek tek partinin temsilcilerini ya da adaylarının niteliğini değil partinin program ve pratiğini referans alıyoruz. Bu konu ve başlıklarda Kürt siyaseti ile derin farklılıklarımız olduğunun farkındayız. O yüzden İDP olarak Kürt siyasal hareketinin programına (Üçüncü Yol çizgisi dahil) hiçbir politik destek ve sempati sunmadığımızı, desteğimizin siyasal demokrasi ve ulusal haklar temelinde sadece Kürt halkının kendi kaderini belirleme hakkına yönelik olduğunu ifade ediyoruz.

    Bu noktada Lenin’in ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesini sahipleniyoruz ama Troçki’nin emperyalizm çağında ulusal sorun gibi demokratik devrime ait sorunların ancak bir sosyalist devrimle nihai çözüme kavuşabileceği anlayışını benimsiyoruz. Kuşkusuz bu, bugünün çözüm bekleyen sorunlarını sosyalizme havale etmek anlamına gelmiyor. Asgari-azami program ayrımına inanmıyoruz. O yüzden geçiş programı anlayışı temelinde tüm sorunların çözümüne ertelemeden, bugünden (reformist değil devrimci bir zeminde) başlanması gerektiğine inanıyoruz. Geçmişimiz gelecekte, geleceğimiz bugünde, bugünümüz mücadelede…

    Tekgıda-İş’ten, Perfetti’nin işten çıkardığı işyeri temsilcisi için basın açıklaması

    0

    Tekgıda-İş Sendikası, Perfetti Van Melle fabrikasında çalışan sendika işyeri temsilcisinin işten atılması üzerine 15 Şubat’ta fabrika önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Açıklamaya çok sayıda sendika ve sosyalist parti destek için katıldı.

    Aralık 2023 tarihinde Perfetti’de çoğunluğun sağlanması ile yetkiyi alan Tekgıda-İş Sendikası’nın yetki tespitine patron itiraz etmişti. Sonrasında patron, sendikalı olan çalışanlara baskı uygulayarak onları yıldırmaya ve sendikadan istifaya zorladı. Sendikanın yetki alması üzerine fabrikada bulunan sendika temsilcisi çalışanı işten çıkardı. Düzenlenen basın açıklamasında konuşan sendika yetkilileri, işten çıkarılan çalışanın işe iadesi sağlanana dek fabrika kapısında direnişe başlayacaklarını söyledi. Bütün çalışanların sendikal haklarının tanınması ve işten atılan çalışanın işe geri alınması için mücadeleye sonuna kadar devam edeceklerini açıkladılar. Açıklamada ayrıca Erzincan’da altın madeninde siyanür havuzunun patlaması sonucu 9 işçinin toprak altında kalmasına karşı iş cinayetlerinin durdurulması ve gerekli önlemlerin alınması çağrısında bulunuldu.

    Sendikaya üye olmak işçinin en temel haklarından biridir. Sendikal hak engellenemez

    Tekgıda-İş Sendikası Genel Teşkilatlanma Sekreteri Kemal Köse’nin okuduğu basın açıklamasının tam metnini paylaşıyoruz:

    “Sendikamız 2023 yılı Aralık ayında örgütlenmesini tamamlayarak Çalışma Bakanlığı’na yapmış olduğumuz başvuru ile 26 Aralık 2023 tarihinde çoğunluk yetki tespitini aldık. Geçersiz sebeplerle çoğunluk yetki tespitimize itiraz edildi, daha sonra işveren temsilcileri çalışan üyelerimiz üzerinde baskı uygulamaya başladı. 180 çalışanı hiçbir gerekçe göstermeden bir hafta ücretli izine çıkartarak yasal izin hakkı olanları izinlerinden düşerek, olmayanları ise eksi bakiye gösterip borçlandırarak baskılara başladı. Bunları yaparken de işveren temsilcileri ‘Kusura bakmayın, sendikayı tercih etmenizden böyle oldu’ diyerek çalışanlar üzerinde yıldırma politikası uygulamaya devam etti. Son olarak da 13 yıldır çalışan, çoğunluk yetki tespitimiz geldikten sonra gerek kanunlarımıza gerekse uluslararası sözleşmelere dayanarak işyeri temsilcisi olarak atamasını yaptığımız Ayhan Yaylalı arkadaşımızı sudan bahane sebeplerle haksız hukuksuz işten çıkartmıştır. Geçen hafta bu baskıları yapan yöneticiler hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunduk. Baskılara bir an önce son verin! Çalışanlarınız anayasal haklarını kullanmış ve Tekgıda-İş Sendikası’na üye olmuş, bakanlık da sendikaya toplu sözleşme yapma yetkisi vermiştir. Burada işverenin üzerine düşen görev çalışanların iradesine saygı duymaktır. Bu işin çözüm noktası toplu sözleşme görüşme masasıdır. Aksi bir tutum karşısında mücadele başarıya ulaşana kadar sadece fabrikalarınızın önünde değil aynı zamanda yasal haklarımızı kullanarak bu haklı mücadelemizi gerek ulusal gerekse uluslararası tüm alanlara taşıyacağız. Perfetti Van Melle yöneticilerinin bu haklı taleplerimizi duyacağına olan inancımızla beraber mücadelemizden vazgeçmeyeceğimizi de bir kez daha belirtmek istiyoruz.”

    TEKGIDA-İŞ SENDİKASI

    DİSK Basın-İş: “Baskılar biz gazetecilere geri adım attıramayacak!”

    0

    DİSK Basın-İş, 13 Şubat’ta İzmir’de gözaltına alınan Mezopotamya Ajansı (MA) muhabirleri Semra Turan, Tolga Güney, Delal Akyüz, JİNNEWS muhabiri Melike Aydın ve Gazete Duvar muhabiri Cihan Başakçıoğlu için sendika genel merkezinde bir basın açıklaması gerçekleştirdi.

    DİSK Basın-İş üyeleri ve gazeteciler, “Bizler, basının özgürlüğü için mücadele etmeye devam edeceğimizi ve bu baskıların biz gazetecilere geri adım attıramayacağını söylüyoruz” diyerek meslektaşlarının derhal serbest bırakılması çağrısında bulundu.

    Açıklamanın tamamı şu şekilde:

    BASINA VE KAMUOYUNA

    Türkiye’de gazetecilere dönük baskılar, gözaltı ve tutuklamalar sistematik bir hal alsa da özellikle seçim dönemi gibi kritik süreçlerde gazetecilere dönük gözaltı ve tutuklama dalgası iktidarın olağan uygulaması haline geliyor. 13 Şubat günü Mezopotamya Ajansı (MA) muhabirleri Semra Turan, Tolga Güney, Delal Akyüz, JİNNEWS muhabiri Melike Aydın ve Gazete Duvar muhabiri Cihan Başakçıoğlu evlerine yapılan baskın sonucu ters kelepçeli bir şekilde gözaltına alındı. Aynı zamanda gazetecilerin kamera ve fotoğraf makinalarına da el konuldu.

    Her ne kadar dosyada kısıtlılık kararı olduğu için gazetecilerin neden gözaltına alındığını öğrenemesek de bizler meslektaşlarımızın gazeteci oldukları için iktidarın hedefinde olduğunu biliyoruz. Evlerine baskın yapılması, İstanbul Protokolü ile işkence olduğu sabit olan ters kelepçeli bir şekilde gözaltına alınmaları, dosyaya gizlilik kararı konulması, 24 saat avukat kısıtlılığı getirilmesi gibi uygulamalarla, gazeteciler ve gazetecilik “kriminalize” edilmek isteniyor. Başta Özgür Basın çalışanları olmak üzere, bilgiyi tekelleştirmek isteyen iktidar, yargıyı gazeteciler üzerinde bir baskı aracı olarak kullanıyor. Bugün hukuksuz bir şekilde gözaltında tutulan meslektaşlarımızın her biri sahada olan, hak ihlalleri başta olmak üzere işlenen tüm suçları açığa çıkaran, toplumun haber alma hakkını gözeten bir yerden mesleğini icra eden gazetecilerdir. Gazetecilerin hakikati açığa çıkarması ve toplumun haber alma hakkını engellemeye dönük bu gözaltı ve tutuklamaları kabul etmiyoruz.

    Demokrasinin olmazsa olmazlarından olan basın özgürlüğü bugün Türkiye’de ciddi düzeyde tehlikededir. Özellikle gireceğimiz seçim süreci ile birlikte başta Özgür Basın emekçileri olmak üzere, gazetecilere dönük baskıların artabileceğini geçmiş deneyimlerimizden biliyoruz. Bu nedenle basının özgürlüğünü savunmak, toplumun haber alma hakkını savunmak sadece biz gazetecilerin sorumluluğu değildir. Başta gazeteciler olmak üzere Türkiye’de gazetecilik yapmanın koşullarının ortadan kalkmaması için, gazeteciliğin “kriminalize” edilmemesi ve haber alma hakkını savunmak için herkesin bu baskılara karşı güçlü bir ses çıkarması ve dayanışmayı büyütmesi gerekiyor. Bizler, basının özgürlüğü için mücadele etmeye devam edeceğimizi, bu baskıların biz gazetecilere geri adım attıramayacağını söylüyor ve gözaltında tutulan meslektaşlarımızın derhal serbest bırakılması çağrısını buradan yapıyoruz. 

    Erzincan: Kayan toprak değil, sermayenin şirazesi

    0

    Erzincan İliç’te 13 Şubat’ta öğle saatlerinde Çalık Holding ve Kanadalı SSR Mining firmasının ortaklığındaki Anagold Madencilik tarafından işletilen madende büyük bir facia yaşandı. “Toprak kayması” adını verdikleri bu katliam, yerli-yabancı sermaye ortaklığında ve elbette devlet kurumlarının izniyle on yılı aşkın süredir siyanür ile “işlenen” toprağın birik(tiril)mesinin, uyarıların dikkate alınmamasının bir sonucu. Yani yetkililerin ısrarla toprak kayması dedikleri şey, altın madenciliği için siyanürle işlenen toprağın yığıldığı tepeler.

    İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya göçük altında kalan madenci sayısını 9 olarak açıklamış olsa da, madenciler her vardiyada 400 işçinin çalıştığını söylüyor. Metalurji Mühendisleri Odası Başkanı İrfan Türkkolu ise, göçük altında kalan madenci sayısının resmi açıklamanın beş katı olduğundan söz ediyor ve ekliyor: “Sadece şimdi değil, açıldığı zamandan bu yana bölge sağlığını tehdit eden bir madendi. Kaç kere kapatılması gerektiğini söylesek de yetkili kişiler maalesef madenin kapasitesini artırarak bize cevap verdiler.”

    Anagold Madeni’nde yaşanan facia göz göre göre geldi. Büyük endüstriyel kazaların önlenmesi ve etkilerinin azaltılması hakkında yönetmelik uyarınca hazırlanan raporda, madende onlarca uygunsuzluk tespit edilmişti. Yukarıda kaymanın yaşandığı liç alanı için ise İş Sağlığı ve Güvenliği (İSG) önlemlerinin yetersiz olduğu vurgulanmıştı.

    2010 yılından bu yana faaliyette olan maden sahası, daha önce siyanür sızıntısıyla gündeme gelmiş ve meslek odalarının, çevre örgütlerinin, bölgede yaşayanların taleplerine karşın kapatılmamış; yaşanan tüm kazalara ve alınmayan tedbirlere rağmen Anagold sadece cüzi para cezalarıyla ve faaliyetine verilen kısa aralarla paçayı kurtarmıştı. Yetmezmiş gibi milyar dolarlık vergi borcu da silinmişti.

    Bugün yaşanan facianın boyutu ise çok daha endişe verici. Siyanürle işlenmiş bu zehirli toprağın Fırat Nehri’ne karışmasının bölge yaşamını ciddi biçimde tehdit ettiği söyleniyor. Metalurji Mühendisi Cemalettin Küçük, yaptığı açıklamada şöyle söylüyor: “Alanın ne kadar büyük olduğu uydu fotoğraflarından belli olmuyor. Şöyle bir örnek vereyim. Resmi açıklamaya göre deprem bölgesindeki enkazın toplamı 100 milyon ton. İliç’te işlenen toprağın miktarı bunun katlarcası. Gerisini siz düşünün.”

    Erzincan Valisi Hamza Aydoğdu “Şu anda bir sızıntı söz konusu değil” derken, bakanlık “akan malzemenin Fırat Nehri’ne ulaşmasının engellenmesi amacıyla Sabırlı Deresi’nin Fırat Nehri’ne ulaştığı menfezin kapaklarını kapattırdığını” açıklayarak valiyi yalanlıyor. Hoş, yapılan açıklamalardaki yüz ifadeleri, vurgular dahi failliklerini yeterince ele veriyor ya; her şeyden önce aklımızın o kadarına dahi ermediğini düşünerek, bizi aptal yerine koyarak başlıyorlar söze.

    Vaktiyle Çöpler Altın Madeni’nin kapasite artışlarına onay veren yetkili kim olsa şaşırmayız ama bu isim güncel bir öneme sahip: Dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı, şimdinin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı adayı Murat Kurum. Kim olsa şaşırmayız demişken, CHP Erzincan Milletvekili Mustafa Sarıgül’ün kendi memleketi olan Erzincan İliç’in toprağını, havasını, suyunu zehirleyen bu madeni yeterince gündeme taşımadığı ortada; ta ki katliam gelip çatana kadar.

    Uğruna bu kadar insanın, suyun, toprağın gözden çıkarıldığı bu altın kimler için, neden çıkarılıyor? Olaydan hemen sonra arama kurtarma çalışmalarına katılan ve olasılıkla kimyasallardan etkilenen maden işçileri sağlık hakkına dahi erişemezken, mesai arkadaşlarını göçükten kurtarmak için canla başla çalışan bu işçilere sunulan tek tedavi yöntemi ayran içirmekken; bu altın madenlerinin işçilere, emekçilere faydası nedir?

    Sermaye yine, yeniden kâr hırsıyla cinayet işliyor. Verilen tüm zararların telafi edilmesi ve bölgenin eski haline getirilmesi için gerekli tüm kaynak firmalardan tazmin edilmeli. Yetmez. Canımızı, toprağımızı gözünü kâr hırsı bürümüş sermayedarlara teslim edemeyiz; tüm maden, enerji ve inşaat tekelleri derhal kamulaştırılmalı. İşçiler için hiçbir faydası olmayan altın madenciliği faaliyeti derhal durdurulmalı.

    Ne gerçekleşen bir doğal afet ne de kayan şey “toprak”. Suyumuza, toprağımıza, canımıza kasteden sermayenin, sermaye lehine politika üreten düzen siyasetinin şirazesidir kayan. On yılı aşkın süredir Anagold Madeni’nde biriken o zehirli toprak -silkelenip de üstümüzden atmazsak- yalnızca maden işçilerinin değil, bilcümle sınıfımızın mezarı olacak. Üstümüzdeki bu ölü toprağını silkelemenin yolu ise Murat Kurumlara, Sarıgüllere karşı emeğin birleşik mücadelesini örmekten; acil taleplerimiz etrafında kenetlenmekten geçiyor.

    Seçimler, Saray ve sosyalistler

    0

    31 Mart yerel seçimleri için vakit iyiden iyiye yaklaşıyor ve seçim politikaları, kampanyaları ülke gündemini belirleyen temel başlık haline geliyor. Mayıs seçimleriyle iktidardaki ömrünü uzatmayı başaran Erdoğan yönetimi, 2019’da kaybettiği büyükşehirleri geri almak için büyük bir çaba sarf ediyor. Muhalefeti bir kez daha yenilgiye uğratarak iktidarı için yeni bir güvenoyu almak istiyor.

    Millet İttifakı’nın dağılmasının ardından CHP, başta İstanbul ve Ankara olmak üzere 2019’da kazandığı belediyeleri elinde tutmaya odaklanıyor. Bu doğrultuda, başta DEM Parti olmak üzere çeşitli muhalefet kesimleriyle yerel ittifaklar için görüşmelerini sürdürüyor.

    DEM Parti’nin öncelikli gündemi ise, kayyum atamalarıyla elinden alınan belediyeleri yeniden kazanmak. Seçimlerin ardından, Saray rejiminin yeniden kayyum atamaları yapıp yapmayacağı ise şimdilik belirsiz. Batıdaki seçim politikasını belirlemek için CHP ve sosyalist güçlerle yapılan görüşmeler de halen sürüyor.

    Sosyalist hareket ise bir kez daha seçim sürecinin aktif bir öznesi olmaktan uzak bir konumda. CHP ile DEM Parti arasındaki görüşmelerin seyrini ve yine DEM Parti ile varılacak uzlaşmanın sonucunu bekliyor. Oyun kurmaya çalışmak yerine kurulacak oyuna göre politika belirlemeye çalışıyor.

    31 Mart yerel seçim süreci, 2019 ve 2023 seçimlerine göre kitlelerde beklentinin ve heyecanın çok daha düşük olduğu bir atmosferde geçiyor. Bunun temel sebebi, düzen muhalefetinin 14 Mayıs seçimlerinde aldığı yenilgiyle yaratmış olduğu hayal kırıklığı ve sosyalistlerin bütün bu süreçte işçi sınıfının bağımsız bir seçeneğini yükseltememiş olmasından kaynaklanıyor. Bununla birlikte, ekonomik yıkımın vardığı boyut, baskıcı politikaların aralıksız bir biçimde sürmesi ve Erdoğan yönetiminin seçim öncesi atacağı ekonomik adımlara ilişkin oluşturduğu beklentiler seçimleri emekçi halkın öncelikli gündemi haline getiriyor.

    Erdoğan yönetimi kâğıt üzerinde yüksekmiş gibi görünen asgari ücret, memur ve emekli zamlarıyla seçmen desteğini korumayı planlıyor. Ne var ki, açıklanan zam oranları, son yıllarda yaşanan ağır kayıpları ve mevcut hayat pahalılığını karşılayabilmenin çok uzağında. Yeni yılla başlayan yeni zam dalgası karşısında asgari ücret açlık sınırının altında kaldı bile. Büyük tepki çeken işçi emeklisi maaş zamları ise, yüzde 49’a çekilmesinin ardından dahi halen asgari ücretin ve açlık sınırının çok gerisinde. Dahası, seçimlerin ardından çok daha sert bir şekilde uygulanacak kemer sıkma planıyla emekçiler için ekonomik yıkım çok daha şiddetli bir hal alacak.

    Saray yönetimi, içi boş “seçim rüşveti” müjdelerinin yanı sıra, bir kez daha muhalefeti kriminalize ederek bir seçim kampanyasına hazırlanıyor. Sınır ötesi operasyonlara hız vererek milliyetçi histeriyi yükseltmeye çalışıyor. Devlet aygıtının ve yandaş medyanın devasa propaganda makineleri DEM Parti’yi ve tüm muhalefeti “terörizm destekçisi” olarak etiketliyor.

    İktidarın bu seçim politikalarının ne kadar işe yaradığı ise oldukça şüpheli. Asıl büyük avantajı, düzen muhalefetinin Saray rejimi karşısındaki sinikliği ve solun düzen partilerinden bağımsız bir alternatif inşa edememiş olmasından geliyor. Tüm geçmiş deneyimin gösterdiği gibi, emek hareketinin kestirme çözümlerle, sihirli formüllerle bir çıkış yakalaması mümkün görünmüyor. Bu nedenle, yerel seçim sürecinde düzen partilerinden bağımsız bir emek ittifakı perspektifimizi ve “emekçiler yönetmeli” şiarımızı öne çıkarmaya devam ediyoruz.

    2024: Bir uzay masalı

    0

    Yerel seçim sath-ı mailine girmiş durumdayız. Şimdiden her TV programında “Ben ne kadar iyi bilirim” diyen yorumcu ve siyasetçiler 2-3 aylık gündemimizi doldurmuş durumda. Fakat sınıfsal sorunların asıl gündemimiz olması gerektiğini ve bu mücadelenin seçimleri de anlamlı kılacağını unutmamamız lazım. Seçimlerin habercisi diğer bir gelişme ise bulunan petrol yatakları, temel atma törenleri ve bunların yanına yenisi eklenen “uzay yarışçılığı”. Peki gerçekten uzay yarışı neydi, bunun nasıl planlanması ve önceliklendirilmesi gerektiğine gelin beraber bakalım.

    Uzay yarışı neydi?

    Soğuk Savaş döneminde, ABD ile Sovyetler Birliği’nin başını çektiği ve uzaydaki kritik ilkleri gerçekleştirmek ve yayılmacı politikayla güç gösterisi arasında bir mücadelenin özetiydi. Bu dönem, 1957’de Sovyetler Birliği’nin ilk yapay uydusu Sputnik’i yörüngeye göndermesiyle başlar. ABD ise bu hamleye Apollo Ay Programı gibi büyük bütçeli uzay projeleriyle yanıt verir. Bu yarış bilimsel araştırma, teknolojik gelişim ve ulusal prestij açısından önemli sonuçlar doğurdu; hepimizin hayatına giren gelişmiş bilgisayar teknolojisinden küresel konumlandırmaya hatta yeni yatak türlerine kadar on binlerce katkısı oldu bu yarışın. Tabii her ülke tarafından harcanan yüzlerce trilyon doların doğru bir amaç uğruna kullanılıp kullanılmaması tartışılır ama insanlığın geleceği uzaya açılmaktan geçtiği için, bu durum kötünün iyisi olarak kabul edilebilir.

    Programsız, plansız uzay mümkün mü?

    Açıkçası, biz burada Alper Gezeravcı’nın astronot olup olmamasını ya da oradaki yapılacak deneylerin bilim için, ülkemiz için yararlarını sorgulamıyoruz. Asıl mesela şov ve gösteriş amaçlı bu nominal gelişmelerin aslında ne kadar yararsız olduğunun altını çizmek. Benzerlerinden çok geç kurulan Türkiye Uzay Ajansı, 2021 yılında Erdoğan tarafından açıklanan hedeflerinde, başta 2023’te Ay’a sert iniş, 2028’de Ay’a robot indirme ve çeşitli uzay fethi ve teknolojilerinden bahsediliyordu. Fakat işin özüne bunların gerçekleştirilebilmesi için ne bir bütçe var ne de bunlar aslında kamu yararına uygun projeler. Uzay yarışında olan iki süper gücü geçtim, geçtiğimiz günlerde aya robot indiren Japonya ve Hindistan bile bu projelerine 20 yıldır çalışıyorlar ve 100 milyarca dolar harcadıktan sonra bunu ancak gerçekleştirebildiler.

    Ne yapmalı?

    Bilim ve teknoloji geliştirmek, uzun atımlı ve bir ülkenin ihtiyaçları doğrultusunda olması gereken hedeflerdir. Bir gün çip yapacağım deyip, diğer gün uzay yarışına giremezsiniz. Emperyal ülkelerin bile bunu zar zor becerdiği düzende, asıl sorun kısıtlı sermayeni ve işgücünü nereye harcaman gerektiğidir. Size soruyorum; Türkiye’nin asıl sorunu parayla uzay şovu yapmak mı, yoksa önümüzdeki büyük Marmara depremine karşı önlem almak mı? Hepimizin bildiği gibi, harekete geçmek için bekleyecek en ufak bir saniyemiz yok ama Saray iktidarı her zaman olduğu gibi sorunları arka plana atacak başka bir şovu tercih ediyor.

    6 Şubat’ta hayatı kaybedenlerin anısıyla saygıyla…

    Filistin halkının direnişi sürerken İsrail giderek yalnızlaşıyor

    0

    Saldırıların üzerinden neredeyse dört ay geçmesiyle birlikte Filistin halkına yönelik soykırım devam ediyor.

    Bu açıklamanın kaleme alındığı sırada Gazze’de Siyonist ordu tarafından öldürülen Filistinlilerin sayısı, 12.000’i çocuk ve 8.000’den fazlası kadın olmak üzere 27.000’den fazlaydı. Yüzde 70’i çocuk ve kadın olmak üzere 7.000 kişi enkaz altında halen kayıp durumda. Batı Şeria ve Kudüs’te Siyonist ordu 380’den fazla Filistinliyi öldürdü ve yaklaşık 4.200’ünü yaraladı.

    Ancak görünen o ki Gazze’deki Filistin nüfusunun ayrım gözetmeksizin bombalanması Siyonizm için yeterli değil, şimdi de Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA) çalışanlarının 7 Ekim’de İsrail’e yönelik direniş saldırısına katıldıkları iddia edildi ve bu da ABD, Avustralya, Kanada, Fransa, İngiltere, Almanya, İtalya, Hollanda, İsviçre ve Finlandiya tarafından bu kuruluşa yapılan yardımın askıya alınmasına yol açtı.

    UNRWA, hayatta kalmak için öncelikle kendisine muhtaç olan Gazze halkına insani yardım sağlamakta; ancak İsrail, ABD ve Avrupa ülkeleri bu gerçeği göz ardı ederek Filistin halkına karşı zalimce bir misilleme yürütmekte. Gazze anklavına uygulanan acımasız kuşatmayı yeterli görmüyorlar. Bu nedenle, İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak bu suç eylemini reddediyor ve Gazze’deki Filistin halkına insani yardımın derhal yeniden sağlanmasını talep ediyoruz.

    Filistin’e destek için dünya çapında seferberlikler sürüyor

    Gazze’de sivillere, gazetecilere, doktorlara, insani yardım kuruluşlarının çalışanlarına, hastanelere, okullara, kiliselere, camilere ve üniversitelere yönelik suç teşkil eden bombardımanların ötesinde, Siyonist varlığın Filistinlilere karşı işlediği suçlara karşı dünya çapında yükselen tepki de giderek artıyor. Dünyanın dört bir yanında binlerce kişi Filistin halkını desteklemek ve Siyonist saldırganlığı reddetmek üzere seferber oluyor. Futbol stadyumları, basketbol stadyumları, konserler ve diğer kamusal etkinlikler Filistin’i destekleyen protestolara ve gösterilere sahne oluyor.

    Uluslararası medya artık İsrail’in eylemlerinin “Hamas’a karşı bir savaş” olduğu şeklindeki yanlış söylemle kandıramaz. Bu bize Yahudilere, Romanlara, Slavlara ve “aşağı” olarak görülen herkese karşı Nazi rejimini hatırlatıyor. Açıkça söylemek gerekirse, Filistin’deki Siyonist soykırım açığa çıkmakta ve savunulamaz olanı savunmayı zorlaştırmaktadır.

    Güney Afrika’nın açtığı dava: İsrail’in uluslararası yalnızlaşmasının bir ifadesi

    Güney Afrika hükümetinin 29 Aralık 2023 tarihinde Uluslararası Adalet Divanı (ICJ) nezdinde açtığı ve İsrail’i Gazze’deki Filistin halkına karşı soykırım yapmakla suçlayan dava bu yalnızlaşmanın bir ifadesidir. 

    Güney Afrika’nın açtığı davaya aralarında Mısır, İran, Irak ve Türkiye’nin de bulunduğu İslam İşbirliği Teşkilatı’na üye olan 57 ülke katıldı. Bolivya, Venezuela, Brezilya, Şili ve Kolombiya da davaya katıldı.

    Bu bağlamda, 26 Ocak’ta ICJ, Gazze’de ateşkes çağrısında bulunmayan oldukça ılımlı bir geçici karar verdi. BM ve diğer emperyalizm yanlısı örgütler Filistin’deki Siyonist saldırganlığı güçlü bir şekilde kınamamakta.

    İUB-DE olarak 12 Ocak’ta yaptığımız açıklamada bu davayı desteklemiş ancak “BM’ye ve onun emperyalistlerin egemenliğindeki organlarına güvenmediğimiz” uyarısında bulunmuştuk.

    Dava sonucunda kararın çıkması yıllar alabilir. İlginç olan, ICJ’nin, Güney Afrika’nın açtığı davanın gördüğü uluslararası basınç ve medya basıncı da dahil olmak üzere, soykırıma karşı küresel basınç nedeniyle ön tedbir almak zorunda kalmış olmasıdır.

    Bu durum, Siyonist saldırganlığı yenilgiye uğratana kadar emperyalizmi, İsrail’i ve uluslararası kurumları duvara toslatmak için seferberliğin devam etmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.

    Avrupa ülkeleri, İsrailli yetkililerin açıklamalarını reddediyor

    Hollanda, İspanya, Fransa, Şili, Birleşik Krallık ve ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan üst düzey hükümet yetkilileri, İsrailli bakanlar Ben-Gvir ve Smotrich’in son açıklamalarını reddetti. Ben-Gvir, Filistinlilerin Gazze’den çıkmasının ve İsrail yerleşimlerinin bölgede yeniden kurulmasının “doğru, adil, ahlaki ve insani bir çözüm” olduğunu söylemişti. Sözlerine şunları da ekledi: “Bu, Gazze sakinlerini dünyanın dört bir yanındaki ülkelere göç etmeye teşvik edecek bir proje geliştirmek için bir fırsattır.” Smotrich ise İsrail’in Gazze’deki Filistinli nüfusun büyük bir kısmının bu küçük yerleşim bölgesinden göç etmesini sağlamak için çalışması ve ardından burada İsrail yerleşimleri kurması gerektiğini söyledi. 

    İsrailli isimler Netanyahu’yu istifaya çağırdı

    Netanyahu’ya yönelik eleştiriler İsrail içinde de devam ediyor. 26 Ocak’ta 40’tan fazla eski üst düzey İsrailli ulusal güvenlik yetkilisi, aralarında üç Nobel ödülü sahibinin de bulunduğu önde gelen biliminsanları, iş insanları, büyükelçiler ve eski hükümet yetkilileri, İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog ve Knesset Başkanı Amir Ohana’ya gönderdikleri ve Başbakan Benjamin Netanyahu’nun 7 Ekim’deki Filistin direniş saldırılarından sorumlu tutularak görevden ayrılmasını talep eden bir mektup yayımladı.

    Mektubun İsrail medyasında yayımlanması, geçtiğimiz cumartesi günü Tel Aviv’de binlerce kişinin katıldığı protesto gösterileriyle aynı zamana denk geldi. “Ateşkes”, “Anlaşma, şimdi”, “Rehineleri geri getirin” ve “Siyasi soruna askeri çözüm olmaz” yazılı pankartlar taşıyan göstericiler Netanyahu’yu reddediyor ve Hamas’ın elindeki rehinelerin kurtarılması için bir anlaşma yapılmasını talep ediyor.

    Bu arada İsrail parlamentosu üyesi Ofer Cassif, Güney Afrika’nın Uluslararası Adalet Divanı nezdindeki davasını destekledi ve Gazze için ateşkes çağrısında bulundu. Milletvekili, İsrail’de ifade özgürlüğünün olmamasını kınadı. Filistinlilere yönelik saldırganlığı durdurmak için sesini yükseltmeye cesaret edenlere zulmediyor ve onları tehdit ediyorlar.

    Filistin halkının direnişi devam ediyor

    İsrail, uluslararası alanda her geçen gün daha da yalnızlaşıyor. Gazze’deki canice bombardımanlara ve işgal altındaki Batı Şeria’da saldırı ve baskınlara rağmen Filistin direnişini yenmeyi başaramadı ve rehineleri kurtaramadı. Kahraman Filistin halkı, yaşadığı korkunç acılara rağmen direnmeye devam ediyor.

    İşte bu nedenle, dünyanın dört bir yanında insanların yaptığı gibi seferber olmaya devam etmeliyiz. Sokaklarda Siyonist soykırımı reddeden ve Filistin direnişini destekleyen binlerce kişi olmalıyız. 

    Bu büyük dünya hareketinin bir parçası olan İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE), Siyonist devlet yenilgiye uğratılana kadar seksiyonlarımız aracılığıyla eylem birliklerini destekleyecektir.

    İUB-DE, halkları hükümetlerinden şunları talep etmeye çağırıyor:

    İsrail ile ekonomik, kültürel ve askeri anlaşmalara son!

    İsrail’e daha fazla silah sevkiyatı yapılmasın. ABD’den mali ve askeri yardıma son!

    Yemenli Husilerin Kızıldeniz’de İsrail gemilerine veya Siyonistlere mal taşıyan gemilere yönelik saldırılarını durdurmak için ABD tarafından kurulan deniz koalisyonunu reddediyoruz!

    Halklar, seferberlikleriyle, hükümetlerinden, özellikle de Arap hükümetlerinden İsrail ile ilişkilerini kesmelerini ve Filistin direnişini ihtiyaç duyduğu her şekilde desteklemelerini talep etmelidir.

    5 Şubat 2024

    İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE)

    Arjantin’de halkın zaferi: Torba yasa düştü!

    0

    Haber duyulur duyulmaz, torba yasaya militan bir şekilde mücadele veren kitleler Kongre Meydanı’nda ve ülkenin geri kalanında bu gelişmeyi büyük bir sevinçle, korna ve tencere tava çalarak karşıladı. “İşçilerin birliği; beğenmeyenlerin canı cehenneme” sloganları atıldı. Bu büyük kutlama önemli bir zaferin sonucuydu. Bu büyük adımdan ötürü biz de bu büyük sevincin bir parçasıyız.

    Reform paketini en başa döndüren “komiteye gönderme” talebi, hükümetin büyük bir yenilgiyi örtbas etmesinin zekice bir yoluydu. “Milei için ağır yenilgi”, “Milei yasasız kaldı”, “Hükümet ağır bir gerileme yaşadı”, bugünkü gazetelerde yer alan bazı manşetler. Yeni seçilmiş bir hükümetin ilk yasasının akamete uğraması eşi benzeri görülmemiş bir olay. Pichetto’nun hükümeti kurtarma çağrıları için çok geç kalındı. Yasa o kadar sert ki vali yardımcıları bile birçok maddesine destek vermekten kaçınıyor. Bu valiler “diyalog yanlısı” ve hükümetle gerçek bir kavgaları yok. Büyük işletmeleri savunuyorlar ve işçilere karşılar. Sağcı Carolina Píparo bile tasarının bazı maddelerine karşı oy kullandı. Karar verilmişti ve geri dönüşü yoktu. Ya hep ya hiç anlayışı hükümetteki aşırı sağı başarısızlığa uğrattı.

    Dün gece bir TN gazetecisi “Milei yanıyor” dedi. Milei kötü haberi saat 3’te öğrendi ve hararetle tweet’ler atmaya başladı. İsrail’deydi ve Filistin halkına yönelik Siyonist soykırıma destek vermekteydi.

    Milei, “Kast, Arjantinlilerin sandıkta oy verdiği değişimin aleyhine döndü” diyor. Bu eski gerekçe artık çöküyor. Birincisi, Milei’nin “kast” olarak adlandırdığı ve diktatörlükten bu yana faaliyet gösteren patron siyasetçilerinin büyük bir kısmı onun hükümetine katıldı. İkincisi, önceki hükümetten bıkan milyonlar yanlışlıkla Milei’nin değişim vaadine inanarak oy vermiş olsalar da, iki ay sonra bunun bir yalan olduğunu gördüler. Aksine, durum oldukça farklı. Milei; Alberto Fernandez, Cristina ve Massa’nın uygulamakta olduğu kemer sıkma politikalarını iki katına çıkardı.

    Dün televizyonda, AMBA’da (Büyük Buenos Aires) ulaşıma yapılan yüzde 250’lik vahşi zammın halk tarafından reddedildiğini gördük. Aralık ayında ücretler reel olarak yüzde 13 değer kaybetti. Hükümetin kendisi de yoksulluğun şimdiden yüzde 50’ye ulaştığını kabul ediyor. Milei tarafından açıklanan stagflasyonun sonuçları arasında durgunluk ve hükümet tarafından körüklenen ve artan fiyatlar ve ödenemeyen elektrik faturalarıyla sonuçlanan kontrolsüz enflasyon yer almakta. Bu kadar kısa bir süre içinde ücretlerde ve emekli maaşlarında eşi benzeri görülmemiş bir kayıp söz konusu.

    Yasa, toplumsal protestoların büyümesiyle düştü. 24 Ocak’ta işçiler CGT liderlerini bir grev ve seferberliğe zorladılar. Mücadeleci sendikalar ve solun, Bullrich’in (Güvenlik Bakanı) baskıcı protokolüne karşı Plaza de Mayo’yu kazandığı 20 Aralık’ta bir çatışma başlamıştı. Bunu tencere tava sesleri takip etti ve CGT 27 Aralık’ta Mahkeme’ye yürüdü. Mahalle meclisleri ve Kültür İçin Birlik gibi ulusal üniter alanlar büyüdü. Farklı mücadele biçimleri gelişti: bazı işyerlerinde işten çıkarmalara karşı, Sarmiento Demiryollarının mücadeleci işçi delegeleri tarafından demiryollarındaki kesintilere karşı, Bridgestone’da işten çıkarmalara karşı bir grev vb. Bu mücadeleler ve artan toplumsal huzursuzluk, yasanın geri çekilmesini zorlamak için çok önemliydi.

    Macrizm yanlısı Ekonomi Bakanı Luis Caputo, “Yasanın oylanması ya da oylanmaması hükümetimizin ekonomik gidişatını değiştirmeyecek,” dedi. Bu konuda hiç şüphe yok. Durum son derece açık. Hükümet değişmeyecek. Bu nedenle hükümetin daha fazla kemer sıkma uygulamasına ve baskısına karşı mücadeleyi güçlendiren ve kazanabileceğimizi gösteren bu yenilgisinden faydalanmalıyız. Hükümetin torba yasaya geri dönme girişimlerine karşı, DNU’ya (Acil Durum Yasası) ve tüm kemer sıkma planına karşı, ücret kesintilerine, işten çıkarmalara karşı ve temelde ücretlerin ve emekli maaşlarının derhal artırılması için mücadeleye devam etmeliyiz. Tüm bunlar için CGT ve CTA’dan yeni bir genel grev ve ulusal bir mücadele planı talep etmeliyiz. CGT, Daer’in “Mücadeleye devam edeceğiz” dediği 24 Ocak grevinden sonra ortadan kayboldu. CGT, mücadeleci kesimlerin ve solun yasanın uygulanmasını reddettiği ve baskıya maruz kaldığı Kongre önünde değildi. Her işyerinde, toplantıda ve gösteride bu talebi sürdürmeliyiz.

    Sosyalist Sol (IS) olarak, attığımız bu büyük adım için mücadele edenleri selamlıyoruz. Tucuman milletvekilleri gibi Milei’ye ve hükümete katılan Scioli’ye oy veren Peronizm karşısında Kongre’de ve sokaklarda mücadele eden Solun ve İşçilerin Cephesi’nin (FIT-U) rolünün doğruluğunu kanıtlamış oluyoruz. Sadece Kirchnerizmin bazı sendika liderleri perşembe günkü mitinge çekingen bir şekilde katıldılar, ancak yasayı devirmek için güçlü bir seferberlik çağrısında bulunmadılar. Sol Cephe’yi birleşik politikalarla güçlendirmeye, işçilerin ve halkın ekonomik planı için, IMF’den kopmak ve dış borcu ödemeyi durdurmak için ve sosyalist bir Arjantin için işçilerin ve solun hükümeti için çağrıda bulunuyoruz. Milei’nin elektrikli testere [ed.n. Milei, seçim kampanyası sırasında halkın arasına elektrikli testereyle çıkmıştı] planına karşı çıkmaya devam etmek için gardımızı alıyoruz.

    Juan Carlos Giordano, Sosyalist Sol/FIT-U milletvekili

    07.02.2024

    DİSK’ten 57. yıldönümünde Uluslararası Sendikal Konferans

    0

    Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), kuruluşunun 57. yıldönümü kapsamında 8 Şubat’ta İstanbul Barosu’nda Uluslararası Sendikal Konferans düzenledi. Filistin, Kıbrıs, İtalya, Belarus, Irak ve Fransa dahil pek çok ülkeden sendika temsilcilerinin katıldığı konferansta temsilciler kendi ülkelerinde sendikal hareketin ve işçi sınıfının durumunu aktardılar.

    DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu’nun açılış konuşmasının ardından Prof. Dr. Aziz Çelik, Türkiye’de sendikal durum üzerine sunum yaptı. Türkiye’de sendikal hareketin durumunun karamsar ve karanlık bir tablo olduğunu ifade eden Çelik, işçilerin durumunu sendikasız, toplu pazarlıksız ve grevsiz olarak özetledi. Türkiye’de yaklaşık 17 milyon toplu iş sözleşmesiz işçi olduğunu; resmi sendikalaşma oranının yüzde 15, özel sektörde sendikalaşma oranının yüzde 7 ve özel sektörde toplu sözleşmesi (TİS) kapsamının yalnızca yüzde 5 olduğunu aktardı. Bu, özel sektörde her 100 işçiden sadece 5’inin TİS kapsamında olduğu anlamına geliyor. 5 milyona yakın sendikalaşabilir kadının sadece yüzde 10’unun sendika üyesi olduğu verisiyle sendikalarda toplumsal cinsiyet eşitsizliğine de değinen Çelik, Türkiye’nin OECD (Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü) verilerine göre sendikalaşma ve TİS açısından en kötü ülkelerden biri olduğunu, ITUC (Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu) verilerine göre ise sendikal hakların ihlali açısından en kötü 10 ülke arasında olduğunu aktardı. İşkolu düzeyinde sendikalaşmaya izin verilmesi, TİS önünde baraj engeli gibi sendikalaşma önündeki kısıtlamaları açıklayan Çelik, gerçekleşen grevlerdeki keskin düşüşte AKP’nin başkanlık rejimine özgü grev yasaklarının payı olduğunu aktardı.

    Çelik’in sunumunun ardından uluslararası katılımcılara söz verildi. Kıbrıs’tan gelen katılımcıların ortak vurgusu birleşik Kıbrıs, işçilerin birliği ve Filistin halkıyla dayanışma oldu. PEO (Tüm Kıbrıs İşçi Federasyonu) Genel Sekreteri Sotiroula Charalambous, İsrail’in Filistin’de uyguladığı soykırıma işçiler olarak karşı çıkmamız gerektiğini vurguladı. KTAMS (Kıbrıs Türk Amme Memurları Sendikası) Genel Başkanı Güven Bengihan, Kuzey Kıbrıs’ta özel sektörde sendikalaşma oranının neredeyse sıfır olduğunu, son 20 yıldır Türkiye’deki siyasi konjonktürün Kıbrıs’a da yansıdığını ve bunun sendikalı çalışma hakları açısından işçiler üzerinde basınç yarattığını aktardı.

    İtalya’dan CGIL (Genel Emek Konfederasyonu) Uluslararası İlişkiler Müdürü Salvatore Marra neofaşist harekete karşı mücadele verdiklerini, aşırı sağın emek örgütlerine girerek işçilerin birliğini kırmaya, halkı ve işçileri yalnızlaştırmaya çalıştığını, buna karşı sendikal mücadelenin emekçileri birleştirmesi gerektiğini ifade etti. Filistin’de, Belarus’ta ve Ukrayna’da barış olmadan sosyal adalet de olmayacağını vurguladı.

    Belarus’tan tüm yöneticilerinin tutuklu olduğu BKDP (Belarus Demokratik Sendikalar Konfederasyonu) adına Genel Başkan Vekili Maksim Pazniakou katıldı. Almanya’da sürgünde olan Pazniakou, “Baskının, diktatörlüğün, cezaevinin ne olduğunu biliyoruz; o yüzden mücadelenizi sonuna kadar destekliyoruz,” dedi. Fransa’dan CGT (Genel Emek Konfederasyonu) Yönetim Kurulu Üyesi Benoit Martin, Fransa’da yakın zamanda kabul edilen mültecilere karşı yasadan ve sol hareketin ve sendikaların bu yasaya karşı çıktığından bahsetti.

    Irak’tan FITU (İşçi Sendikaları Federasyonu) Genel Başkanı Adnan Al-Saffar, Irak’ta işçilerin diktatörlük altında çok zor koşullarda yaşadıklarını, 2003’te ABD işgalinin özgürlük ve demokrasi getirmediğini ve bugün de benzer koşullarda olduklarını, siyasal İslam’ın da işçilere haklarını tanımadığını, Irak’ta güçlü bir sendikal hareket için mücadele ettiklerini aktardı. IndustriALL (Küresel Sanayi İşçileri Sendikası) Ortadoğu ve Kuzey Afrika Sorumlusu Ahmed Kemal ise Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da işçilerin durumunun Türkiye’den çok farklı olmadığını, örgütlenme önünde engeller olduğunu ve emekçilerin işsizlik ve kötü çalışma koşulları arasında seçim yapmak zorunda bırakıldıklarını ifade etti.

    ETUC (Avrupa Sendikalar Konfederasyonu) Genel Sekreter Yardımcısı Tea Jarc, Slovenya’da ödenmeyen ücretler ve kötü koşullar nedeniyle grev ilan eden Türkiyeli inşaat işçilerinden bahsederek enternasyonal dayanışmanın önemini vurguladı. İsveç’ten LO-SE (İsveç İşçi Sendikaları Konfederasyonu) Uluslararası İlişkiler Sorumlusu Åsa Törnlund; sendikalı işçilerin yüzde 90’ının TİS kapsamında olduğunu ve istihdam yasalarının güçlü bir şekilde uygulandığını aktarırken, mevcut sağ hükümetin sendikal hakları hedef aldığına ve sendikalılık oranının azaldığına dikkat çekti.

    Gürcistan’dan GTUC (Gürcistan İşçi Sendikaları Konfederasyonu) Uluslararası İlişkiler Sorumlusu Tamar Surmava; dünyada işçilerin çoğunluğunun kötü koşullarda çalıştığını, Gürcistan’dan Türkiye’ye benzer örnekler verebileceğini, bir ülkedeki bir işçinin sorununun başka ülkelerdeki işçilerin de meselesi olduğunu söyleyerek enternasyonal dayanışmaya dikkat çekti. ITUC Avrupa Bölge Konseyi Gençlik Komitesi üyesi de olan Surmava, gençlerin sendikalara katılmalarının teşvik edilmesi gerektiğini ifade etti.

    Arzu Çerkezoğlu’nun kapanış konuşmasının ardından konferans sona erdi. DİSK’in 17. Genel Kurulu 9-10-11 Şubat tarihlerinde gerçekleşecek.

    Muhittin Karkın’ın devrimci Marksist mirası, İstanbul’da anıldı

    0

    Türkiye Troçkizminin kurucu önderlerinden, Türkiye’de Morenist akımın, İşçi Cephesi’nin ve İşçi Demokrasisi Partisi’nin kurucularından, İDP merkez komite üyesi ve Gazete Nisan yazarı Muhittin Karkın, yoldaşları tarafından 4 Şubat Pazar günü gerçekleştirilen panelde anıldı.

    “Mücadeleye Adanmış Bir Ömür: Muhittin Karkın” başlıklı panelde, iki oturum boyunca söz alan İspanya’dan, Arjantin’den ve Türkiye’den konuşmacıların yanı sıra, Muhittin’in ailesine, öncü işçilere ve selamlamalara yer verildi. Sosyalist Emekçiler Partisi, Türkiye İşçi Partisi, İşçinin Kendi Partisi ve Suriye Demokratik Sol Partisi’nden delegasyonlar ve Türkiye Troçkist hareketinin inşasına katkı sunmuş önemli kadroları da Muhittin Karkın’ın politik mirasının anıldığı bu etkinlikte yoldaşlarını yalnız bırakmadı. 

    Etkinlikte ayrıca Enternasyonal Yayıncılık tarafından basılan üç değerli kitap da ilk kez okurlarıyla buluştu. Yaklaşık 200 kişinin takip ettiği panelde İspanyolca gerçekleştirilen konuşmalar etkinlik boyunca simultane bir şekilde izleyiciler için çevrildi.

    Devrimci Marksizm ve 20. Yüzyıl Dersleri –  Nahuel Moreno / İşçi Demokrasisi Partisi: Tarihsel ve Politik Kökenleri – Oktay Çelik/ Türkiye’de Devrimci Partinin İnşası – Muhittin Karkın.

    Açılışta 6 Şubat depremlerinde hayatını kaybedenler ve milletvekilliği henüz düşürülen Can Atalay anıldı. Açılışın konuşmasının ardından Muhittin yoldaşın hayatındaki önemli dönemeçleri aktaran bir sinevizyon gösterimi gerçekleştirildi.

    Sinevizyon gösteriminin akabinde ilk olarak oğullarının gerçekleştirdiği konuşmalarda; Muhittin yoldaşın mücadeleyle dolu hayatından, İDP’nin kuruluşu sürecindeki heyecanından ve kişisel hayatından bahsedildi. Muhittin’in yol arkadaşı ve İşçi Cephesi geleneğinin kurucu kadrolarından Refan ise konuşmasında, 12 Eylül askeri darbesi döneminde işçi sınıfının mücadelesinin zorluklarından bahsetti. Refan ayrıca bugün İDP’nin sürdürmekte olduğu devrimci Marksist siyasetin önemini vurguladı ve dayanışma duygularını paylaştı.

    Türkiye’de devrimci partinin ve enternasyonalin inşasına katkıları

    İlk oturumda Muhittin Karkın’ın Türkiye’de devrimci partinin ve enternasyonalin inşasına katkıları konuşuldu. İDP Genel Başkanı Oktay Çelik,  İşçilerin Uluslararası Birliği- Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) Uluslararası Sekreterlik üyesi Miguel Sorans, Lluita Internacionalista’dan (Enternasyonalist Mücadele) Esther del Alcázar ile, İDP üyesi ve Troçkist Genel Yayın Yönetmeni Kaan Gündeş; moderatör Cemre Sava’nın soruları eşliğinde konuşmalarını gerçekleştirdi. 

    Oktay Çelik, ilk sözünde, Muhittin’le nasıl tanıştığını ve bu tanışıklığın İDP’ye kadar gelen süreci nasıl belirlediğini aktardı. Çelik, Kuruçeşme toplantılarına bir işçi grubu olarak katıldıklarını ve Muhittin’in de bu toplantılarda kendisiyle ilk kez temas kurduğunu ifade etti. Çelik, sosyalist hareketin rekompozisyon döneminden geçtiği ‘80 sonrası dönemde Muhittin’in solun kendi iç tartışmalarından öte, esas olarak öncü işçilere yöneldiğini ve bu sayede kendisiyle tanıştığını vurguladı. İkinci sözünde Troçkizmin Türkiye’deki inşa sürecine değinen Çelik, “Muhittin, Türkiye’de Troçkizmin mevcudiyetinin en önde gelen nedenlerinden biridir. Onun ve birkaç yol arkadaşının bilinçli çabaları olmaksızın Troçkizm Türkiye’de var olamazdı. Bu anlamda sonraki ayrımlar, tartışmalar bir yana Muhittin ile birlikte Masis Kürkçügil, Orhan Koçak, Orhan Dilber, Şadi Ozansü, Enis Rıza, Nalan Sakızlı, Rıfat Ucur, Refhan Atasoy, Ahmet Doğançayır, Hakkı Yükselen, Ali Rıza Tura ve bir dizi isim Türkiye Troçkizminin kurucuları olarak istisnai bir zorlu tarihi rol üstlenmiştir. Ama bu kadar değil. Muhittin, Türkiye’de Troçkizm’in bir politik akım olarak gelişmesinin de en önde gelen aktörlerinden biridir. Muhittin ve yol arkadaşları olmasaydı Türkiye’de Troçkizm bir fikir olmanın ötesine geçemezdi. Ve bana göre en önemlisi Muhittin Troçkizmin entelektüel bir uğraş olmanın ötesine geçerek doğrudan işçi sınıfı içinde inşa edilen bir politik akım haline gelmesinin baş müsebbibidir,” diye belirtti.

    Muhittin’in İspanya Devleti’nde kaldığı dönemde birlikte mücadele verdiği Esther del Alcázar ise, kendisiyle ilk kez -o henüz İspanya’ya gelmeden önce- Bosna için düzenlenen uluslararası bir kampanya sürecinde tanıştıklarından bahsetti. Muhittin’in politik tartışmalara sunduğu katkıların öneminden bahsetti. Özellikle, Türkiye’deki ulusal soruna yani Kürt meselesine ilişkin ve İspanya’daki ulusal sorun olan Katalan meselesine ilişkin görüşlerini enternasyonalist bir perspektif ile nasıl geliştirdiğini aktardı.

    Miguel Sorans, Arap devrimleri sürecinde ilk kez Muhittin’le temas etme şansını elde ettiğini ifade etti. Bu dönemde Arap devrimlerini oldukça önemsediklerini ve gerici rejimler karşısındaki halk seferberliklerine sosyalist devrim hedefi doğrultusunda nasıl katkı sunabileceklerini birlikte tartıştıklarını ve bu eksende bir inşa faaliyetine giriştiklerini anlattı.

    Kaan Gündeş, Muhittin’in düzenli ve öncü işçilerin sorunlarını ele alan bir yayın faaliyetinde saplantılı denebilecek kadar hassas olduğunu vurguladı. Yayının yalnızca yazı üretimi noktasında değil tasarım vb. kısımlarında da yer aldığını ifade eden Gündeş, onun son derece disiplinli bir şekilde bu yayın faaliyetinin her aşamasında rol aldığından bahsetti. Aynı zamanda Muhittin’in Troçki’nin sürekli devrim kuramını Türkiye’de uygulayan ilk militanlardan olduğunu, bu eksende rejimin ve Türkiye devriminin karakterinin tahlilini yaptığını aktardı.

    Oturumun bitmesinin ardından bir ara verilirken sonrasında panel, Sosyalist Emekçiler Partisi ve Türkiye İşçi Partisi’nden, devrimci Marksist yazar Volkan Yaraşır’dan gelen selamlamalar ile açıldı. Muhittin Karkın’ın İspanyada geçirdiği yıllarda çalıştığı öğrenci yurdundan mesai arkadaşları ve öğrencilerden gelen mektupların okunması ve 22 yıllık hayat arkadaşı Maribel’in ilettiği selamlama ile devam etti. İkinci oturuma başlamadan önce metal ve tersaneleri işçileri arasında çok uzun yıllardır militan sınıf çalışması sürdüren İDP üyesi İlhan Yıldırım söz aldı. İlhan yoldaş, Manisa işçileri içerisinde Muhittin’le birlikte sürdürdükleri devrimci sınıf faaliyetine ilişkin aktarımlarda bulundu. Muhittin’in Stalinizmin bürokratik yaklaşımlarının tersine işçi demokrasisi ilkesi uyarınca işçilerle birlikte öğrenilebileceğini ve onlarla birlikte mücadelelerde karar alınabileceğini kendilerine öğrettiğini vurguladı.

    Militan mücadelesi ve örgütlenme deneyimleri

    İkinci oturumda İUB-DE İspanya devleti seksiyonu Enternasyonalist Mücadele’den Marga Olala ve Christina Mas’ın yanı sıra İDP üyeleri Atakan Çiftçi ve Görkem Duru da moderatör Sedat Durel’in soruları eşliğinde konuşmalarını gerçekleştirdi.

    İlk konuşmacı Atakan Çiftçi, Muhittin Karkın’ın nasıl ve hangi koşullarda Troçkizmi keşfettiğine, ’70’li yıllardaki mücadelesinin ayırt edici yönlerine değindi. TİP’e üye olarak devrimci mücadeleye başlayan Muhittin’in, dönemin sosyalist devrim ve milli demokratik devrim savunucuları arasındaki strateji tartışmalarına devrimci Marksist bir yanıt üretebilme çabası sonucunda Troçki’yi ve onun sürekli devrim kuramını nasıl keşfettiğini anlattı. Troçki’ye referansla “1960’lı yılların sonuna gelindiğinde, Türkiye’de Troçkizm’in bir politik akım olarak var olması için gerekli nesnel önkoşullar sadece olgunlaşmakla kalmayıp, neredeyse çürümeye yüz tutmuştu” diyerek, ’70’li yıllarda Türkiye’deki ilk kez bir Troçkist örgüt kurma girişiminin hem istisnai hem de zorunlu niteliğine değindi. Çiftçi sözlerine şöyle devam etti: “12 Eylül cuntasından önce Ağaç Sanayii İşçileri Sendikası Başkan Yardımcısı ve DİSK başkanlar kurulu üyesi olarak Muhittin, DİSK’i darbe tehdidine karşı uyarıyor, DİSK önderliğinin ve diğer akımların sözde ilerici burjuvazi ile kurulması arzulanan Ulusal Demokratik Cephe politikasının aksine sınıf bağımsızlığı temelinde işçi sınıfının ve sosyalist hareketin yükselen faşizme karşı bir birleşik işçi cephesi kurmasını ve askeri darbe tehdidine karşı DİSK öncülüğünde bir politik genel greve hazırlanılmasını öneriyordu.”

    Marga Olala, Muhittin’in gençlerle kurduğu ilişkinin özellikle dikkatlerini çektiğini söyledi. “Muhittin gençlerle eşit bir şekilde ilişki kurar ve hem onlardan öğrenir hem de onlara bir şeyler öğretmeye çalışırdı.” Marga, Muhittin’le çokça tartıştıklarını ve bunun oldukça önemli olduğunu çünkü partiyi inşa etmek için bu tartışmaların gerekliliğini vurguladı. “İşçi sınıfını kazanmak istiyorduk ve bunun için hangi stratejilerin gerekli olduğunu yoğun bir şekilde tartışırdık.” diyerek sözlerini noktaladı.

    Marga’nın ardından söz alan Christina Mas şunları söyledi: “Ortadoğu’daki gelişmelere bakarken solun önemli kısmı maalesef sosyal demokrat ve Stalinist bir perspektifle hareket ediyor.  Bizim temel pozisyonumuzsa her zaman işçi sınıfının bağımsız hattını ön plana koymak oldu. Steril bir devrimin mümkün olmadığını düşünüyoruz ve görüyoruz. Bu yüzden ‘elimizi kirletiyor’ ve mücadele eden halklara dışardan ahkam kesmiyoruz. Muhittin, Barcelona’ya Oslo anlaşmasının ardından gelmişti. Bu anlaşmanın Filistin direnişi için olumsuz etkilerini o zamanlar öngörmüştü. Bugün Oslo sürecinin etkilerinin ne kadar yıkıcı olduğuna çok açık bir şekilde tanıklık ediyoruz.”

    Son konuşmacı Görkem Duru ise Muhittin’in enternasyonalist perspektifini ve inşacılığını vurgulayan bir konuşma gerçekleştirdi: “Muhittin büyük bir teorisyendi fakat en çok da devrimci pratikle ilgiliydi ve bu yüzden devrimci teoriyi her zaman parti inşasına yönelik kullanırdı. Azılı bir enternasyonalistti. Hiçbir zaman devletler arası ilişkiler açısından enternasyonalist olmadı, parti inşası perspektifinde bir enternasyonalizm sergiledi. Türkiye’den dünyaya değil, dünyadan Türkiye’ye bakardı. Sınıfın içinde sınıfa uyarlanmadan ve sınıfı karşısına almadan mücadele etmeyi ömrü boyunca sürdürdü ve bu mücadelede en önemli ilkesi işçi demokrasisi idi. En önemli eseri de bu ilkeyle yola çıkmasında büyük katkı sunduğu İşçi Demokrasisi Partisiydi.” Sözlerini bu şekilde tamamlayan Görkem, son olarak da Muhittin’in devrimci Marksist mirasının sahip çıkmanın en önemli yolunun Türkiye’de ve dünyada Dördüncü Enternasyonal’i ve onun partilerini inşayı sürdürmek olduğunu ifade etti.

    İkinci oturumun kapanışının ardından salondaki herkesin hep birlikte ve coşkulu bir şekilde enternasyonal marşını okumasıyla Muhittin Karkın’ın mücadele dolu hayatı anısına düzenlenen panel sona erdi.

    Kaynaklar neye ve kime gidiyor?

    0

    Ekonomik yıkımın her alanda kendini gösterdiği, yoksulluğun kitleselleştiği ve antidemokratik saldırıların tüm hızıyla devam ettiği bir dönemdeyiz. Gerçek enflasyonun çok altında kalan asgari ücret zammı elimize geçmeden eridi bile. Aylardır umut verip oyaladıkları milyonlarca emekli için belirledikleri en düşük maaş, asgari ücret seviyesine dahi gelemedi. İktidar, zam oranlarını emekçilere, emeklilere bir umut gibi sunadursun; hayaller her defasında açlık ve yoksulluk sınırına takılıyor, iktidarın ekonomi politikalarının sonuçları emekçilerin hayatına karabasan gibi çöküyor. Üstelik önümüzdeki yerel seçimlerin hatırına(!) acı reçeteyi emekçilerin önüne henüz açıkça koyamadıklarını biliyoruz…

    Öte yandan, sorun sadece alım gücünün düşmesi değil; bu durum devletin sağlık, eğitim, konut gibi piyasa esaslı en temel politikalarıyla da birleşince yoksulluğun yanı sıra muazzam bir yoksunluk sorunu da açığa çıkıyor. Vergi yükü giderek daha fazla omuzlarımıza yüklenirken, vergilerimiz karşılığında sağlanması gereken hizmetler nitelik ve nicelik olarak azalıyor, ulaşılabilir olmaktan uzaklaşıyor. İnsanca yaşamın en temel gereklerinden bile yoksun bırakılıyoruz. Üstelik bunu yeterli kaynak olmadığı için değil, kaynaklar emekçiler yararına kullanılmadığı için yaşıyoruz.

    Geçtiğimiz yıl ülke tarihinin en büyük bütçe açığı verilmiş: 1 trilyon 375 milyar lira. Yani yılın başında ve ek bütçede öngörülen 659 milyar lira açığın iki katı. Üstelik bütçe gelirlerinin en büyük bölümünü oluşturan vergi gelirleri geçen yıl yüzde 91,2 artışla 4 trilyon 500,9 milyar lira olmuşken…

    Gelirler giderleri karşılayamıyor. Üstelik rakamlar bu durumun son 20 yılda daha da kötüleştiğine işaret ediyor. Peki ama gelenler nereye gidiyor?

    Geçtiğimiz yıla ait bütçe açığı açıklanırken en çok kullanılan gerekçe 6 Şubat depremlerinin yarattığı büyük hasar. Bunun payı elbette yadsınamaz ama aynı şekilde iktidarın bu depremlerin yarattığı kaybın doğrudan sorumlusu olduğu gerçeği de öyle. Mevcut kaynakların bir kısmı daha önceden depreme, afet yönetimlerine harcansaydı zaten mevcut kayıp ve hasar çok daha az olabilirdi. Öte yandan, bir yılın ardından deprem bölgelerindeki mevcut durum göz önüne alındığında insan ister istemez bu payın da nereye ve kime harcandığı sorusunu sormaya devam ediyor.

    Ama diğer yandan çok dillendirilmeyen ve sorgulanması gereken kritik giderler var: Mesela iç ve dış borçların sadece faizi için yapılan ödemeler önceki yıla göre yüzde 117 artarak 674,4 milyar lira olmuş durumda… Buna bir de Yap-İşlet-Devret’lere aktarılanları, Kur Korumalı Mevduat ödemelerini ekleyin… Tablo, iktidarın siyasal tercihlerini bir kez daha gözler önüne seriyor.

    Diğer yandan bütçede en sorgulanan gider sermaye transferleri kalemi. Sadece aralık ayında 639,4 milyar liralık yüklü bir aktarım/gider yapılmış gözüküyor. Yılın tümündeki sermaye transferleri toplamı ise 858 milyar lira. Söz konusu transferler “Sınıflandırmaya Girmeyen Diğer Kurum, İşletme ve Hane Halkına Yapılan Transferler” olarak tanımlanıyor. Vergi gelirlerimizle finanse edilen bütçemizden yapılan bu kaynak aktarımlarına ilişkin tatmin edici bilgiler sunulmuyor. 2024 yılı bütçesi için ise gider 12 trilyon 130 milyar lira, gelir 10 trilyon 479 milyar lira olarak belirlenmiş durumda. Önümüz yerel seçimler, seçimlerin ardından iktidarın çok daha sert bir kemer sıkma programını hayata geçirmeye hazırlandığı malum. Bu ise bir kez daha giderlerde daha çok, gelirlerde daha az pay sahibi olmak anlamına gelecek. Emeğin milli gelirden aldığı pay zaten son yıllarda sistematik olarak azalmışken, kaynakların neye ve kime aktarılacağı konusu, şeffaflık ve denetim talebi emek hareketinin öncelikli ortak gündemi olmak zorunda.

    6 Şubat depremleri, kadınlar ve yerel seçimler

    0

    6 Şubat 2023’te gerçekleşen ve 11 ili etkileyen Kahramanmaraş depremleri milyonlarca insanın hayatı üzerinde derin bir yıkım yarattı. Depremin üzerinden bir yıl geçti. Fakat hükümet deprem bölgesindeki sorunları çözmek bir yana derinleştirmekten başka bir şey yapmadı. Kuşkusuz deprem toplumun her kesimini derinden etkiledi. Fakat kadınlar açısından durum daha da yıkıcı şekilde yaşandı, yaşanıyor…

    Deprem bölgesindeki kadınlar ve şehirdışına gitmek zorunda kalan kadınlar, devlet desteğine erişemeden sıfırdan bir hayat kurmanın zorluğunu yaşıyor. Bu ekonomik kriz ortamında yeni bir yaşamın tohumlarını atmak kolay değil. Yaşamsal ihtiyaçların karşılanması için düzenli, sağlıklı ve güvenli bir ortam sağlanmadı.

    Deprem bölgesinde kadınlar çalışma hayatına katılamıyor. Daha doğrusu katılmalarını teşvik edecek adımlar atılmıyor. Depremden sonra kadınlar çocukları için güvenli yaşam alanlarının olmayışından dolayı iş hayatına dahil olamıyor. Ulaşım hizmetlerinin güvenli ve sürekli olmayışı da kadınlar için büyük bir sorun. Çalışma alanlarının yaşam alanına uzak oluşu, durakların sürekli değişmesi ve seferlerin iptal olması sebebiyle kadınlar çalışma alanlarına erişemiyor. Deprem öncesinde kısmen güvenli buldukları yollar şu an kadınlar açısından güvensiz ve tenha.

    Yerler seçimlere deprem bölgesi Antakya’dan bakmak

    Malum yerel seçimler yaklaştı. Yine vaatler havada uçuşmaya başladı. Deprem sürecinde ortada olmayan, köşe bucak halktan kaçan yetkililer konu seçim olunca meydanlarda görünmeye başladı. Özellikle Hatay’da tekrardan adaylığını açıklayan Lütfü Savaş’a haklı olarak halktan büyük bir tepki var. Depremde hiçbir desteğini göremediğimiz Lütfü Savaş’ın deprem sürecindeki başarısızlığından dolayı istifasını beklerken hiçbir şey olmamış gibi gururla adaylığını açıklaması öfkemizi daha da artırdı. Deprem öncesi ve sonrasında dahil olmak üzere halktan kopuk bir belediyecilik anlayışıyla karşı karşıya kaldık. Kadınların sorunlarına çözüm üreten, istihdamına ve yaşamına olumlu destek sağlayacak tek bir adım bile atılmamıştı.

    Hatay’da kadınların yoğunluklu çalıştığı esnek ve güvencesiz sektörlerin başında tarım işçiliği geliyor. Ücretli ve güvenceli bir işte çalışan kadın sayısı çok düşük. Belediyelerin kadınların yaşadığı bu sorunları çözmek bir yana gündemine bile almadığını seçim vaatlerine bakarak anlayabiliriz. Bakım yükü altında sürekli ezilen kadınlar için bir talep dahi gözümüze çarpmadı. Ne bir toplu yemekhane sözü, ne bir ücretsiz kreş ne de kadınlar için psikolojik ve sosyal destek alabilecekleri mahalle kriz merkezleri.

    Deprem bölgesinde yerel seçimlere toplumun tüm kesimlerini kapsayan kalıcı ve gerçekçi çözümler üreterek gidilmeli. Depremzede kadınların yaşamlarını kolaylaştıracak ve istihdamını artıracak politikalar üretilmeli. Çadır ya da konteyner kent ayırmaksızın hızlıca ücretsiz ve güvenilir kreşler açılmalı. Kadınların sırtından bakım yükünü alacak ciddi politikalar yerellerde hayata geçirilmeli. Örneğin Antakya’da sürekli yaşanan su ve elektrik kesintilerinin kadınlar açısından yaratığı iş yükü inanılmaz boyutlara ulaştı. Buna karşı verilecek cevap çok basit: toplu yemekhane ve çamaşırhanelerin kurulması. İnsanlar şu anda bulunduğu toplu yaşam alanlarında bu yapıları ve politikaları hayata geçirmek için irade ve çaba yeterli.

    Kadınların psikolojik desteğe erişmeleri için her mahallede açılması gereken psikolojik kriz merkezlerine ihtiyaç var. Deprem bölgelerindeki insanların psikolojileri tamamen çökmüş durumda. Psikolojik olarak da iyileşmeye ve güçlenmeye ihtiyacımız var.

    Kadın sağlığı merkezlerinin acilen her mahallede açılması gerekmekte. Deprem bölgelerinde kadın hastalıkları artmış durumda. Kadınların sağlık hizmetlerine ücretsiz ve kolay ulaşmaları için çalışmalar başlatılmalıdır.

    6 Şubat: büyük yıkımın yıldönümü

    0

    “Afet bölgesinin genişliğine ve yıkımın büyüklüğüne rağmen devletin ve milletin imkânlarının tamamının deprem bölgesi için seferber edildiğinden kimse şüphe etmesin. Türkiye, 6 Şubat depremlerinin sınamasından alnının akıyla çıkmıştır.”

    Recep Tayyip Erdoğan

    12 Mart 2023

    6 Şubat depremlerinin üzerinden bir yıl geçti. Unutmak mümkün değil ama yine de hafızaları tazeleyelim. Türkiye ve Suriye’yi etkileyen depremlerin sonucu tarifsiz ve çok ağır bir toplumsal yıkım oldu. Resmi rakamlara göre 50 bin canımızı kaybettik, en az 35 bin bina yıkıldı, 100 binlerce depremzede var. Bir de hâlâ akıbeti belli olmayan çocuklar, yakınlarını bulamayan depremzedeler… Emekçi halk dört bir yandan seferber olurken, yıkımın sorumlusu Tek Adam rejiminin kurumları enkazlara müdahalede gecikti, çoğu yerde depremzedelerin barınma, tuvalet, beslenme gibi temel ihtiyaçlarına çözüm bulmadı, gönderilen yardımları ve gönüllü arama-kurtarma ekiplerini engelleyecek kadar ileri gitti. Arama-kurtarma çalışmaları bitmeden enkaz kaldırmaya girişti. Hafriyat kaldırma ve atık yönetimini çevre ve halk sağlığını hiçe sayarak yaptı. Kısacası devlet, özellikle Hatay olmak üzere afet bölgesini kendi kaderine terk etti.

    Peki bir senede ne değişti? Hiçbir şey! Nereye kafamızı çevirsek rejimin ve sistemin çürümüşlüğüyle karşı karşıya kalıyoruz. Koca bir sene geçmesine rağmen binlerce insan hâlâ çadırlarda veya konteynerlerde kalıyor. Bölgede ciddi bir istihdam sorunu var, güvencesiz işler daha da yaygınlaşmış durumda. Seller nedeniyle çadır ve konteynerleri su basıyor, çeşmelerden hâlâ çamurlu su akıyor, hava kirliliği ve salgın hastalıklar had safhada. Bu süreçte artan bakım yükü ve erkek şiddeti kıskacında kalan kadınların temel ihtiyaçlarına erişimleri göz ardı edildi; lgbti+lar ve göçmenler daha fazla ayrımcılık ve güvenlik sorunu ile karşı karşıya kaldılar. Nitelikli eğitim ve sağlık hizmeti, psikolojik destek gibi ihtiyaçlar sürüyor. Bunların hepsi bugüne kalmadan, depremzedelere bu sefalet koşullarını yaşatmadan acilen çözülmesi gereken sorunlardı. Bugün bu ihtiyaçlar ve bölgenin yeniden inşası hâlâ yakıcı bir şekilde çözüm bekliyor.

    Yıkımın sorumlusu Tek Adam rejimidir diyoruz, peki muhalefetin hiç mi payı yok? Afet sonrası koordinasyonu yönetemeyen, ruhsat verdiği binalardan kaçının yıkıldığını bile bilmeyen Lütfü Savaş CHP’den yine Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı olarak aday gösterildi mesela. AKP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı da zaten imar affından bildiğimiz Murat Kurum. Beklenen Marmara depremindeki yıkımlarda kaçak yapılaşmalara ve doğanın talanına izin veren, imar aflarına karşı çıkmayan, kâr odaklı kentsel dönüşüme onay veren tüm düzen partilerinin belediyeleri sorumlu olacak.

    Halbuki yerel yönetimler afet öncesinde de sonrasında da kritik rol oynayabilir. Örneğin deprem toplanma alanlarının yapılaşmaya açılması veya deprem yönetmeliğine uygun olmayan yapıların yapılması için ruhsat verenler belediyeler. İstanbul’da 500 bin bina riskli durumda. Rant amaçlı yapılan kentsel dönüşüm ihtiyaç odaklı, depreme dayanıklılığı önceleyen bir şekilde yapılmalı. Meslek odalarının dışarı tutulduğu değil dahil edildiği ve toplumsal cinsiyet odaklı bir afet müdahale planı hazırlanmalı. Sağlıklı konutlara erişim sağlanmalı. İçme suyu, atık su ve katı atık yönetimi en doğru şekilde yapılmalı. Kentlerin depreme dayanıklı olması için kâr değil ihtiyaç odaklı bir deprem dönüşümü ve sermaye değil emekçilerden yana bir belediyecilik şart.

    Barınma en temel haklardan biridir!

    0

    Barınma, en temel insan haklarından biridir. Böyle olmakla birlikte aslında barınacak bir eve sahip olmak son yıllarda adeta lüks olmaya başladı. Günümüzde ev kiralarıyla alınan maaş kıyaslandığında, ev kiraları maaşı geçer hale geldi. Asgari ücretin 17.002 TL olarak açıklandığı ocak ayında, 2+1 ev kiralamak istediğinizde iline ve bulunduğu konuma göre minimum 15.000 TL ile 40.000 TL arası bir kira ile karşı karşıya kalıyoruz. Bir evde çalışan sayısı iki bile olsa toplamda 34.000 TL maaş eder, bu maaşı iyimser olarak düşünsek bile 15.000 TL’si kiraya gittiğinde geriye kalan 19.000 TL faturalar, eğer çocuk varsa onların okul, beslenme, giyim ihtiyaçları, evin diğer fertlerinin ihtiyaçları ve mutfak masrafı gibi kalemler hesaba katıldığında sadece günlük hayatı sürdürebilmek için astronomik ücretler ödenmek zorunda kalınıyor.

    Barınmanın en temel haklardan birini olduğunu söylemiştik fakat iş uygulamaya geldiğinde bir yuva kurmak isteyen gençler ev kiralayacak ekonomik duruma sahip olmadığından dolayı evlenmekte zorluk çekiyorlar. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin açıklamasına göre sadece İstanbul’da 750 bin boş konutun olduğu gerçeğiyle karşı karşıyayız. 750 bin konut boş dururken insanların kiralık ev bulamamaları ancak kapitalizmin acımasız yüzüyle açıklanabilir.

    Asgari ücretin ortalama ücret haline gelmesi, geçinme ve barınma sorununu beraberinde getiriyor. Hükümetin uyguladığı politikalar bizi ev sahiplerinin vicdanıyla baş başa bırakıyor. Aslında maaşlarda temel alınması gereken şeyler bir ailenin yeterli beslenmesi, eğitim hakkı, sağlık giderleri ve sosyal yaşamını karşılayacak bir ücrettir. Açlık sınırının ocak ayı itibarıyla 15.000 TL’nin üstüne çıktığı bir ortamda 17.002 TL’lik bir asgari ücret tam bir sefalet ücretidir ve emeklilerin durumu daha da vahim bir hale gelmiştir. Emeklilerin barınma, beslenme, sağlık giderlerini günümüz Türkiye’sinde bu maaşlarla karşılayabilmesi mümkün değil. Emeklilerin büyük çoğunluğunun 10.000 TL civarında maaş aldığı düşünüldüğünde bu, emeklinin açlık değil ölüm sınırında maaş aldığı anlamına gelir. Asıl olan insanı yaşatmak ise ona yetecek maaşın verilmesi gerekir. Bu bir lütuf değil, insani haktır.

    Ev sahibi olmak paranın değerlendirilmesi olarak görüldüğü için birçok insan yatırım amaçlı ev alıyor. Yatırım amaçlı ev alındığında tek bir daireye sahip olan da aynı vergiyi veriyor, yüzlerce eve sahip olan insanlar da. Örneğin tek bir daireye sahip olan bir insan 10.000 TL vergi ödüyorsa yüz tane daireye sahip olan insan da yine daire başı 10.000 TL vergi ödüyor. Maaş alırken, maaş ne kadar yüksek olursa gelir vergisi dilimi o kadar değiştiği için herkesin aldığı vergi farklı olabiliyorken ev sahibi olduğunuzda bu kural evlerden alınan vergilere işlemiyor.

    Devletin bize barınacak ev, eğitim, beslenme ve sağlık hizmeti vermesi gerekiyor. Bunlar en temel insani haklardır. Bizi ev sahipleriyle karşı karşıya getirmemeleri gerekiyor. Kiracı ev sahibinin vicdanına kalmamalı. Ev kiralamanın belki de yöntemi değiştirilmeli. Kira vermekte zorlanan işçiye kira yardımı yapılması gerekir. Sosyal konutlar yapılarak kira vermekte zorlanan insanların hizmetine sokulmalı. Ayrıca evini kiraya vermeyen ya da satmayan, öylece boş bırakan kişiler için de yaptırım uygulanması gerekiyor. Barınma en temel ihtiyaçlardan biridir ve kimsenin vicdanına bırakılmamalıdır.

    Yerel seçimler ve düzen partilerinin kazanacak adayları

    0

    Saray rejimi genel seçimlerin ardından başta İstanbul olmak üzere birtakım stratejik bölgeleri kazanarak zaferini pekiştirmenin peşinde. Bunu yapmasındaki en büyük motivasyonu da İstanbul’a aday gösterilen Murat Kurum üzerinden görebiliriz. Kurum, bugüne değin imar afları, Kanal İstanbul gibi ölümcül projeler vb. ile gündeme gelmiş biri. Kurum’a yakışacak seçim sloganı “İstanbul’u Satıyorum” olabilir.

    AKP’nin Türkiye projeksiyonuna da güncel bir örnek verebiliriz: Tam da uzaya gidilirken Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile 6 milyon metrekare orman arazisi orman dışına çıkarıldı. İmarın önü açıldı!

    CHP ise, AKP’nin rantçı, emek ve doğa düşmanı belediyecilik pratiklerinin karşısında kazanacak aday arayışında. Bunun en can acıtıcı örneği Hatay’da yaşandı. Depreme karşı hiçbir hazırlık yapmayan, şehri ranta açan, depremden sonra da kayda değer bir faaliyeti bulunmayan eski AKP’li Lütfü Savaş yeniden CHP’den aday gösterildi. Özgür Özel’in savunusu şu: “Kırsaldan çok oy alıyor.” CHP Hatay’da korkunç bir belediyecilik örneği sunan, halkın en çok ihtiyaç duyduğu zamanda görevini yapmayan bir kişiyi yeniden başkan adayı olarak gösteriyor. Yani CHP için yerel yönetimin nasıl olacağı değil, kazanıp kazanmamak birincil öncelikte.

    Tek Adam rejiminin baskıcı uygulamaları karşısında, yerel yönetimlerin AKP-MHP bloğuna kaptırılmamasının siyasal demokrasi açısından ne denli önemli olduğunu elbette ki bilinçli her işçi kavrayabilir. Ancak bunu en çok dillendirip, “Bize oy vermeye mecbursunuz, yoksa AKP gelir” diyen düzen partilerinin böyle bir derdi yok. Bilecik’in CHP’li belediye başkanının yolsuzluk soruşturmasının ardından istifa etmesiyle, Bilecik Belediye Meclisi’nde yapılan oylamada İYİ Parti adayı AKP ve MHP ile yaptığı ittifakla belediye yönetimine seçildi. Böylelikle İYİ Parti’nin AKP’ye dair öncesinde söylediği her sözü, söz konusu çıkarı olduğunda nasıl da yuttuğunu görmüş olduk.

    Yerel seçimler her şeyden çok emekçilerle ilişkilidir. Hiçbir zengin, belediye hizmetinden medet ummaz. Onlar yalnızca belediye ihaleleri ile ilgilenir. Bu yüzden düzen muhalefeti seçimlere at yarışı oynar gibi yaklaşıyor. Parasını kazanacak ata yatırmak istiyor. Kazanınca da halkı memnun etmeyen, emekçilere “AKP de olsa aynısı olacaktı” dedirten uygulamalara imza atıyorlar.

    AKP’nin talana dayalı belediyeciliğinin karşısında düzen partilerinin de emekçiler için bir belediyecilik örneği sunma derdi ve kazanmak dışında bir arayışı yok. İşte bu yüzden işçinin sorununun ancak işçiler tarafından çözüleceğini unutmadan, Saray rejiminin tüm baskıcı uygulamalarına karşı Kürt halkı ve Türkiye emekçilerinin acil sorunlarını çözmeye aday birleşik bir kampanya ihtiyacını tekrarlamaktan yılmayacağız.

    Gazze: Siyonizmin mezarı

    0

    7 Ekim 2023’te Filistin direniş örgütleri tarafından örgütlenen silahlı ayaklanmanın, yani El Aksa Tufanı’nın başlangıcından bu yana 100’ün üzerinde gün geçti. Bu satırların yazıldığı tarihte, Siyonist İsrail’in Gazze’ye yönelik hayata geçirdiği soykırımcı politikaların bir sonucu olarak 25 bin Filistinli hayatını kaybetmişti ve yaralı sayısı da 62 bini geçmişti. Bu sayılar geçtiğimiz her saniye, Siyonist İsrail’in hava bombardımanları ve kara harekâtı sonucunda yükseliyor. Hayatını kaybedenlerin büyük bir çoğunluğu ise kadınlar, çocuklar ve sivil erkekler.

    Siyonist ordu, Gazze’deki Filistin direniş örgütlerini yok etmek için iki cephe açtı. Bunlardan birincisi Gazze’nin kuzeyindeydi ve bu cepheden, kuzeyde bulunan Gazze şehrinin (genel Gazze bölgesiyle karıştırılmamalıdır) merkezine dek kolay bir ilerleme sağlandı. Bu, direnişin bilinçli bir tercihiydi. Savaş asıl olarak şehir merkezinde başladı ve o günden bu yana da işgalci ordu bir ilerleme kaydetmiş değil. Daha da önemli olan gelişme şudur: İsrail, geçtiğimiz aralık ayında, sözde “elit” savaşçılardan oluşan ve dünya kamuoyuna “yenilmez” olarak pazarlanan Golani Tugayı’nı, bu tugayın birçok subayı ve askeri direniş tarafından öldürüldükten sonra, utanç içinde Gazze’nin kuzeyinden geri çekmek zorunda kaldı. Yeni yıl yaklaşırken, aralık ayının sonunda ise İsrail Gazze’den, her birinde 4 bin ile 5 bin arasında asker bulunan beş tugayını daha Gazze’nin kuzeyinden geri çekti. Bunların ikisi yedek tugaylar ve üçü de eğitim tugaylarıydı. Aralık ayının sonunda gelen bu kararın ardından, 1 Ocak 2024’e girilmesinden birkaç saniye sonra direniş, İsrail’e 2024’ün nasıl geçeceğini anlatabilmek için Tel Aviv’i çok sayıda roketle bombaladı. Roketlerin kalkış yaptığı yüzey, İsrail’in kontrol ettiğini iddia ettiği Gazze’nin kuzeyindeki mahallelerdi. Benzer bir komedi, esir takasları sırasında da yaşanmıştı: Direniş örgütleri, İsrail’in Gazze’nin kuzeyini artık kontrol ettiğini iddia etmesinden sonra, o gün yapılacak esir takasının adresini son anda değiştirmiş ve esirleri Kızıl Haç’a Gazze’nin kuzeyinde, İsrail’in kontrol ettiğini iddia ettiği bölgede yapmıştı. İsrail’in Gazze’nin kuzeyinden başlattığı geri çekilme ocak ayında da sürdü ve iki tabur daha geri çağrıldı. Şu anda Gazze’nin kuzeyinde işgalci ordunun yalnızca bir taburu kalmış durumda.

    Yeni yılla birlikte Siyonist genelkurmay, kara harekâtında daha farklı bir taktik izlemeye başladı, ki bu da ikinci cephenin açılmasını getirdi: Gazze’nin doğusundaki Han Yunus Mahallesi. Han Yunus, işgalci ordu için gerçek anlamıyla bir mezara dönüştü. Yaklaşık bir aydır süren çatışmaların sonucu olarak, Siyonist ordu yalnızca bir mahalle ilerleyebilerek Han Yunus’un doğusundan merkezine gelebildi. Bu sırada, Gazze’nin kuzeyinde 30 küsur olan asker kaybı, Han Yunus’la birlikte 210’a çıktı (bu, İsrail’in resmi olarak açıkladığı veri olduğu için elbette güvenilmezdir ve yüksek ihtimalle, ölen İsrailli asker sayısı bunun birkaç katıdır). Dahası, Gazze’nin hem kuzeyinde hem de doğusunda, İsrail binin üzerinde zırhlı araç kaybetti ve bunların önemli bir kısmı da Merkava tanklarıydı.

    İşgal altındaki Filistin’deki, yani İsrail’deki çeşitli hastanelerin günlük olarak aldıklarını açıkladıkları yaralı asker sayısı ile Siyonist genelkurmayın açıkladığı yaralı asker sayıları arasında yaklaşık 10 katlık bir fark bulunuyor. Ağır yaralı bir şekilde bir cepheden gönderilen İsrailli asker sayısının binlerce olduğu tahmin edilirken, psikolojik rahatsızlıklar nedeniyle taburlarından alınanlar da var. Bunlardan bir tanesi, Gazze’deki savaştan geri gönderildikten sonra delirmenin eşiğine gelerek, birkaç gün önce Tel Aviv’de silahlı bir saldırı organize etti ve bir yerleşimciyi öldürdü. Bir diğer vaka ise, yaşadığı ağır psikolojik buhranın bir sonucu olarak kalp krizi geçirerek ölen bir Golani Tugayı subayıydı.

    İsrail merkezli resmi raporlara göre, 7 Ekim’den bugüne işgalci ordunun sürdürdüğü bütün saldırıların İsrail ekonomisine maliyeti 20 milyar doları aşmış durumda. Savaşın İsrail için günlük maliyeti 321 milyon dolardı (işgalci ordunun birçok taburunu geri çekmesiyle birlikte bu maliyet günde 240 milyon dolara geriledi). Hizbullah’ın saldırısı altında olan kuzey sınırlardaki yerleşimcilerin yeniden başka bölgelere gönderilmesinin günlük maliyeti ise 40 milyon dolar. Hem Gazze’nin çevresindeki bölgelerden, hem de kuzey sınırından bugüne dek 500 bini aşan sayıda yerleşimci göç etti ve böylece Siyonist işgal, bu bölgelerdeki sosyal tabanını tamamen yitirdi. Savaş, 2023’ün son aylarında başlamış olmasına rağmen, 2023’te bütçe açığı yüzde 4,2’ye ulaştı (bir öndeki sene yüzde 0,6’ydı). Savaş boyunca İsrail, biri ABD’den diğeri Almanya’dan olmak üzere, iki tane kapsamlı cephanelik yardımı almış olmasına rağmen, durum bu. İsrail’in 4500 tanktan oluşan tank gücünün en az %10’u direniş tarafından etkisiz hale getirilmiş durumda. Yalnızca bir tanesi 1-2 milyon dolar değerinde olan Elbit Skylark dronelarından yaklaşık 10 tanesi, operasyonla sonucunda direnişin eline geçmiş durumda. Savaşın sonunda, İsrail açısından toplam maliyetin 50 milyar dolara ulaşması bekleniyor. Siyonist devletin yıllık güvenlik bütçesi ise bu maliyetin yarısı bile değil: 18 milyar dolar.

    7 Ekim’den önce Siyonist istihbaratın verileri, yaklaşık 40 kilometrekarelik bir alan olan Gazze’nin altındaki tünellerin uzunluğunu 400 km olarak tahmin ediyordu. Geçtiğimiz günlerde işgalciler bu tahminlerini, 750 km olarak revize ettiler. Gazze’deki tünellere açılan 5700 ayrı giriş mevcut ve direniş, bu tünellerin konumlarına tamamen hakim. Bugüne dek onlarca işgalci asker, keşfettikleri tünellerde patlatılan bubi tuzaklarıyla, tonlarca toprağın altında kaldı.

    İşgalci ordu kara harekatına başlarken, hedefleri şunlardı: 1.) Yeni bir Nekbe yaratarak, Filistinlileri Gazze’den çıkarmak; 2.) direnişin elindeki tutsakları canlı ele geçirmek; 3.) Hamas’ın askerî kanadının önderlerini öldürmek; 4.) direnişin askerî kapasitesini yok etmek. Bu hedeflerin bir tanesine bile ulaşılmış değil. Tam tersine, İsrail’in hava bombardımanları sonucunda, direnişin elindeki 60 İsrailli tutsak öldü. Direniş ne kuzeyde, ne de doğuda, herhangi bir şekilde operasyonel kapasitesini yitirmiş gibi gözükmüyor ve her gün, işgalci birliklere onlarca saldırı düzenlemeyi ve Gazze’nin çevresindeki yerleşim bölgelerini onlarca roketle bombalamayı sürdürüyor.

    Son gelişmeler ışığında Siyonist genelkurmay iki askerî birliğini daha Gazze’den geri çekti. 36. Tümen, birkaç gün önce, direnişten aldığı ağır kayıplar neticesinde, Gazze’den çıkartıldı. “Duvdevan” birimi ise, Batı Şeria’daki silahlı direnişi bastırmak üzere Gazze’den çıkartıldı. Bu, Gazze’de geriye, yalnızca 3 tane İsrail taburu bıraktı. Tulkarem’de, Nablus’da ve Batı Şeria’da bugünlerde yeni cepheler açılıyor. Fetih’in iktidarda olduğu bu bölgelerde işgalci güçlere karşı silahlı ve bombalı saldırılar arttı ve bunun bir sonucu olarak işgalci ordu, bu bölgelerde de kayıplar vermeye başladı. El Aksa Tufanı’nın 100. gününde “Tel Aviv’de” yapılan bir silahlı saldırıda ise bir yerleşimci ölürken, 20 tanesi yaralandı.

    Filistin’in ve işgal altındaki Filistin’in bütün köşelerinde sürmekte olan silahlı direniş ve ayaklanma, Siyonist-Nazi devleti askerî ve ekonomik bir yenilgiye doğru sürüklüyor. Gazze, bütün cepheleriyle Siyonizmin mezarı olduğunu her gün gösteriyor. Bu fedakarlık dolu ulusal kurtuluş savaşının temel politik hedefi, nehirden denize özgür bir Filistin’in, yani tarihsel topraklarıyla 27.027 kilometrekare olan Filistin’in kurulmasıdır.

    Bu ay 3 değerli kitap işçi sınıfıyla buluşuyor

    0

    Kitap adı: Devrimci Marksizm ve 20. Yüzyıl Dersleri

    Yazar: Nahuel Moreno

    Yayınevi: Enternasyonal Yayıncılık

    Arjantinli işçi sınıfı önderi ve devrimci sosyalist teorisyen Nahuel Moreno’nun Enternasyonal Yayıncılık’tan basılacak olan bu yeni kitabı, Marksizm içinde en tartışmalı tarihsel dönemlerden birisi olan 20. yüzyılın başlıca olaylarına ve bu olayların Marksist teoriye kazandırdığı teorik ve politik katkılar ile zenginliklerine eğiliyor. Kendisini sosyalist olarak tanımlayan geniş bir yelpazedeki siyasal akımların 1917 Ekim Devrimi’nden 1949 Çin Devrimi’ne, sınıf işbirlikçi hükümet tiplerinden Nazi rejimine, devlet aygıtının tanımından devrimci mücadelenin yöntemlerine dek üzerinde ayrıştığı birçok başlık var. Moreno, işçi sınıfının perspektifinden bu başlıkların her birine incelikli ve özenli Marksist yanıtlar vermeyi başarıyor. Moreno’nun bu eseri, aslında sosyalist mücadele ve politika ile yeni tanışan işçiler için bir ders kitabı işlevi dahi görebilir. Zira Moreno bu metninde oldukça yalın bir dille, aslında güncel devrimci Marksist politikaların nasıl oluşturulması gerektiğini, 20. yüzyılın deneyimlerinin derslerine dayanarak aktarıyor. Tarihsel deneyimlerin bolluğu karşısında Moreno, bu deneyimleri uygun bir şekilde sınıflandıracak araçları yaratıyor.

    ***

    Kitap adı: Türkiye’de Devrimci Partinin İnşası / Muhittin Karkın Seçme Eserleri I

    Yazar: Muhittin Karkın

    Yayınevi: Enternasyonal Yayıncılık

    Türkiye solunda, devrimci bir mücadele örgütünün ne olması ve nasıl inşa edilmesi gerektiğine dair yazınsal literatür eksik değildir. Ancak bu literatürün neredeyse tamamı, inşa edilmesi gereken söz konusu devrimci örgütü bir Leninist işçi partisi olarak tanımlamaz. Bu literatür içinde baskın olan eğilimlerden biri, mücadele örgütünün kırsal alanlarda, sosyolojik olarak köylü tabanının esas alınarak kurulması ve gerilla ordusu biçiminde var edilmesidir. Bu anlayışın birtakım farklılaşan varyantları mücadele örgütünün inşasının mekânı olarak kenti belirlese de, yine de gerillacı sapmaları sahiplenir. Literatürün öteki baskın eğilimi ise açık, gevşek, disiplinsiz, militan olmayan çatı partilerinin kurulmasını öngören kutuptur. Bu bağlamda Muhittin Karkın’ın Türkiye’de işçi sınıfı içinde ve kitlesel işçi hareketi ile işçi mücadeleleri eşliğinde Leninist tipte bir öncü partinin inşa edilmesinin şartlarını sorguladığı bu eseri, hem tarihsel hem de politik olarak biricik bir öneme sahip. Bu kılavuz, Lenin’in parti öğretisini takip eden ve tıpkı Lenin gibi, bu öğretiyi sınıf mücadelesi ve kitle hareketi içinde yaşama geçirmeyi amaç edinen bütün devrimci işçiler için bir başucu kitabı işlevi görecektir.

    ***

    Kitap adı: İşçi Demokrasisi Partisi: Tarihsel ve Politik Kökenleri

    Yazar: Oktay Çelik

    Yayınevi: Enternasyonal Yayıncılık

    Bu kitap yalnızca İşçi Demokrasisi Partisi’nin politik ve örgütsel bir tarihi olmakla kalmıyor, aynı zamanda İDP’nin tarihi bu alanları da kapsadığı için, Türkiye Troçkizminin kuruluşuna, bu kuruluş sırasında ve ertesinde yaşanan yaşamsal politik ayrımlara da ışık tutuyor. Bu tarihe bakıldığında, kendi siyasal ve örgütsel kaderini, işçi sınıfının toplumsal kaderiyle kaynaştırmış ve bu ikisini birbirlerine özdeş kılmayı hedeflemiş bir siyasal akımın tarihi görülecektir. Bu akım, yani Türkiye’deki Troçkist-Morenist akım, tam da kendi çıkarlarını işçi sınıfının çıkarlarıyla birleştirebildiği için, büyük baskılara ve revizyonist sapmalara karşı kendi devrimci inşasını sürdürebilmiştir. Ancak bu kitap, başka bir özgün değere de sahip: Bu eser, Türkiye Troçkizminin tarihinin ilk yazılı kaydıdır. Hiç şüphe yok ki bu tarih, Türkiye’de Leninist-Troçkist partinin inşası mücadelesine katılacak olan yeni kuşaklar için bir pusula işlevi görecektir.

    Sorunlarımız ortak, mücadelemiz de ortak olmalı

    0

    Trajikomik bir biçimde 2024 Emekliler Yılı ilan edildi. En düşük emekli maaşıyla asgari ücret arasındaki makasın bu kadar açıldığı bir ortamda, iktidarın yaklaşan yerel seçimlerde 13,1 milyon emeklinin oyuna ihtiyacı olduğu herkesin malumu. Bu kapsamda son bir değişiklikle tüm emekli gruplarının (SSK, Bağ-Kur, Emekli Sandığı) ücret artışı eşitlenerek emekli maaşlarına yüzde 49,25 zam yapıldı. Bu haliyle bile emekli maaşları asgari ücretin çok gerisinde. Fakat asıl kritik nokta, talebimizi yinelemekle birlikte en düşük emekli maaşının asgari ücretin üzerine çıkarılması değil. Çok daha uzun vadeli bir toplumsal mesele ile karşı karşıyayız; kamusal emekliliğin, IMF’siz IMF programı dediğimiz OVP’de de belirtildiği üzere kademe kademe ortadan kaldırılması sorunu…

    Bireysel özel emekliliğin yaygınlaşması için kamusal emekliliğin tüm güvencesi ve cazibesinin ortadan kaldırılması gerekir ki bunun için çalışılıyor. Emekli maaşlarının harçlık seviyesine gelmesi, kamusal sağlık sisteminin niteliksizleştirilmesi, özel sigortaların ise sigortacılık yasasıyla cezbedici hale getirilmesi ve devlet desteğinin artırılması vb. adımlar bu yolda döşenen taşlar. Bu mesele daha kapsamlı bir yazının konusu olsa da son derece yakıcı ve önümüzdeki yıllar içinde daha da gün yüzene çıkacak bir meseledir. Ülke nüfusunun yaşlandığını da hesaba katarsak özel sigorta sistemleriyle gelecek kuşakları bugünleri aratacak bir emeklilik dönemi bekliyor diyebiliriz.

    Yine ücret artışı, yine enflasyon (mu)?

    Ücret artışı enflasyon yaratmıyor. Ücret artışını bahane eden firmalar, net kâr marjlarını artırmak için, ürettikleri ürünlerin fiyatlarını sürekli artırıyorlar. Özellikle büyük sermaye grupları birlikte ve bilinçli bir şekilde bu artışı yaparak üretim girdi maliyetlerinde de artışa yani enflasyona sebep oluyorlar. Gerçek enflasyonist baskıyı kâr eden şirketlerin yaptığını uzun süredir söylüyoruz. Özellikle 2022 ve 2023 yılında birçok şirketin bilançolarında net kâr marjlarının yüzde 200 ile yüzde 300 arasında arttığı görülmektedir. Yani aslında sermaye tarafından ücret artışı, daha fazla kâr elde edebilmek için enflasyon yaratmanın bir kılıfı haline gelmiş durumda. Bu durumun var olabilmesinin en büyük sebebi işçi sınıfı örgütlülüğünün sendikalaşma oranlarının vs. düşük olması.

    Enflasyon oranı Merkez Bankası’nın öngördüğü şekilde gerçekleşirse bile açlık sınırı nisan ayında asgari ücreti geçmiş olacak. Yıl sonunda ise 21 bin lirayı geçecek. Unutmayalım, bu yıl tek asgari ücret öngörülüyor. Açlık sınırı asgari ücreti geçtiğinde bazı bakanlar ve sermaye iktisatçıları ücret artışlarının enflasyon yarattığı palavrasını yine atacaklar. Biz ise tam da bu nedenle sermaye saldırısı olarak gördüğümüz, sermaye lehine emekçi aleyhine olan bu makasın kapanması için üç ayda bir düzenli olarak ücretlere zam yapılsın diyoruz.

    Emeklileri üç kuruşluk harçlığa mahkûm eden, ortalama ücreti açlık sınırına indiren, kamusal sağlık ve sigorta sistemini ortadan kaldırmaya çalışan bu iktidarın ciddi bir saldırı içinde olduğunun uzun süredir farkındayız. Bu ülkenin gerçek vergi rekortmeni olan emekçilerden milyarlarca liralık vergi toplayıp rekor bütçe açığı yaratan, vergilerimizle dış borcu takır takır ödeyen bu iktidarın işçi düşmanı bir sermaye iktidarı olduğu tarihsel olarak defalarca kanıtlandı. Toplumsal örgütsüzlüğün bir sonucu olarak pervasızca saldıran bu iktidar politikalarına karşı tek parça ve birleşik olmak dışında bir çözüm yok. Ne demiştik: Şimdi değilse ne zaman? Emeklisiyle, işçisiyle sorunlarımız ortaksa mücadelemiz de ortak olmalıdır.

    Rejim ve siyasal demokrasi

    0

    Mayıs 2023 genel seçimlerinden bu yana ülkede siyasal demokrasi alanının en temel başlıklarından biri, TİP listelerinden Hatay’dan milletvekili seçilse de hukuksuz bir şekilde cezaevinde tutulan ve anayasaya aykırı bir şekilde vekilliği düşürülen Can Atalay.

    Ama tabii ki Can Atalay üzerinden devam etmekte olan süreç, Kürt siyasal hareketinin, Gezi tutsaklarının ve tüm diğer siyasi tutsakların sürecinden bağımsız ele alınmamak durumunda. Ancak Can Atalay konusu, diğerlerinden farklı olarak, bir noktayı daha fazla açığa çıkarmış durumda: yerel mahkeme, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi üçgeninde yaşanmakta olan çatışmanın billurlaştırdığı rejim içi kurumların krizi.

    Peki bu kurumsal çatışmayı nasıl değerlendirmeli? Ya da bir başka ifadeyle, rejim içi krizden siyasal demokrasi çıkar mı?

    Sosyalist hareket içerisinde bir kanatta, sınıflar mücadelesinin okuma ve değerlendirmesinde maalesef hatalı bir otomatizasyon egemen. Bu anlayışın çıkarsaması en kaba haliyle; “ekonomik kriz varsa işçi sınıfı da sahneye çıkar” ya da “rejim içi çatışma varsa ezilenler yararına bir gelişme çıkar” şeklinde özetlenebilir.

    Ancak sınıflar mücadelesinin doğası bu otomatik okumaya terstir. Ve Türkiye’deki rejimin karakteri de böylesi bir “iyimser” çıkarsamayı mümkün kılmaz. Bu “iyimser” okumaya ancak ve ancak rejimin ve demokratik haklar mücadelesinin yanlış tahlil edilmesiyle ulaşılabilir.

    Türkiye tipi, kendi özsermaye birikiminin yetersiz olduğu, baskıcı, antidemokratik, Tek Adam karakterli rejimlerde, emek ya da siyasal demokrasi alanında emekçiler ve ezilenler yararına herhangi bir kazanım elde etmek ancak ve ancak kitlelerin seferber edilebilmesiyle mümkün hale gelir. Yani emekçi ve ezilenlerin umudu üstyapıdaki gelişmelere havale edilemez.

    Tam da bu nedenlerle, emek alanında olduğu gibi demokratik alanda da haklar için mücadele, kitlelerin seferber edilebilmesine göbekten bağlı. Çünkü siyasal demokrasi için mücadele özü itibarıyla rejim karşıtı bir hüviyete sahip. Bu hüviyeti kitleler nezdinde açığa çıkaracak olan ise demokratik alandaki acil taleplerle rejim karşısındaki kopuş taleplerini birbirine harmanlayan bir eylem programı bütünü etrafında birleşik bir mücadele hattının inşası olmayı sürdürüyor.

    Can Atalay’ın ve Gezi tutsaklarının, Demirtaş, Kışanak ve Kürt siyasi hareketinin tutsaklarının ve diğer tüm siyasi mahkûmların özgürlüğüne kavuşabilmesi böylesi bir mücadeleyle mümkün olabilir. Yine işçi sınıfının, kadınların, gençlerin, Alevilerin ve ezilen tüm kesimlerin demokratik taleplerine ulaşabilmeleri de. Ve Türkiye’de siyasal demokrasinin tesisi de bu mücadelelerin, rejimden kopuş ekseninde, bağımsız ve egemen bir kurucu meclis hattında birleştirilebilmesini zorunlu kılıyor.

    Patronlar maliyet olarak görüyor; alınmayan önlemler işçileri öldürüyor!

    0

    Her geçen gün yeni iş cinayetleriyle uyanıyoruz. AKP’nin iktidar olduğu süreçte işçi ölümleri katlanarak artmaya devam etti ve etmeyi sürdürecek gibi görünüyor. Sermayenin çıkarları doğrultusunda alınan bütün kararlar işçilerin ölümlerinin onlar nezdinde değersizliğini ortaya koyuyor.

    Sistemin çalışmaya mahkûm ettiği çocuk işçiler de bu ölümlerden azade kalamıyorlar. Staj adı altında uygulanan sömürü, çocukların çok düşük ücretlerle çalıştırılmasına neden oluyor. Birçok okulun doğrudan bu düzenin içerisinde yer alan fabrikalara dönüştürüldüğünü gözlerimizle gördük. Özellikle meslek liselerinin binalarında bazı katlar atölyeye çevrilip döner sermayeye kazanç olarak işletilmekte.

    İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG) 2023 iş cinayetleri raporunu geçtiğimiz günlerde açıkladı. Bu rapora göre 2023’te 1932 çalışan iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Yani günde 5’ten fazla çalışan öldürüldü. Bu ölümlerin istatistiklerine bakıldığında inşaat, taşıma ve tarım sektörleri ölümlerin yarısını oluşturan sektörler olmuşlar. 2023 yılında hayatını kaybeden işçilerin yüzde 97’si sendikasız çalışmaktaymış. Bu ölümlerin içerisinde azımsanmayacak kadar göçmen işçi de bulunmakta. Göçmen işçiler kayıtsız, sigortasız, güvencesiz bir şekilde köle gibi çalıştırılmaktalar.

    Güvenliksiz ve güvencesiz çalıştırılan işçilerin bazıları ölümlerinden sonra bile rahat bırakılmıyorlar. Örneğin Kasım 2023 yılında Zonguldak’ta kaçak bir madende çalıştırılan göçmen işçi, çalışırken öldükten sonra cesedi yakılmış ve ormanlık bir alana atılmıştı. Veya yine yakın tarihlerde Somali Cumhurbaşkanı’nın oğlu bir motokuryeyi öldürmüş, sonrasında 27.300 TL ödeyerek cezasız bir şekilde hayatına devam edebilmişti. Cinayetlere karşı cezasızlıklar da aynı oranda devam ediyor. 2024 yılında da işçi ölümleri durmaksızın sürüyor. Metal sektöründe çalışan 14 yaşındaki Arda Tonbul, ocak ayında kafası sac döküm makinesine sıkışarak hayatını kaybetti. Örnekler o kadar fazla ki yazmakla bitmez.

    İşçilerin çalışma alanlarında güvenliğinin alınması patronlar açısından maliyetten başka bir şey değil. Güvenlik için harcanacak para ve kaybedilecek zaman, patronlar için işçi hayatından daha kıymetlidir. İşçilerin ölümlerinden sonra cenazelerinin olduğu yere birkaç parça eşya bırakılarak güvenlik önlemlerinin alındığı yalanı gösterilmeye çalışılmakta, bunun fazlaca somut örneğini gördük. Örneğin inşaattan düşerek hayatını kaybeden işçinin yanına baret bırakılıyor.

    İşçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin işçilerin denetiminde alınabilmesi için tüm emek örgütlerinin seferber olması gerekmektedir.

    Daha fazla emekli, daha düşük ücretler!

    0

    Emekliler 16 milyona yaklaşan sayıları ile işçilerden sonra Türkiye’nin en büyük toplumsal grubunu oluşturuyor. Emeklileri “Enflasyona ezdirmeyeceğiz” denilerek yerel seçimler kaygısı ile yapılan maaş artışları veya seyyanen zam gibi rötuşlar mevcut sefalet tablosunu makyajlamaya bile yetmiyor.

    Ocak ayı maaş güncellemeleri kapsamında işçi ve Bağ-Kur emekli aylıkları yasa gereği 6 aylık resmi enflasyon oranı artışına tabiyken, memur emekli aylıkları ise toplu sözleşmeye göre güncelleniyor. Bu nedenle memur emekli maaşları yüzde 49,25 artarken, emekliler yüzde 37,6 oranında artış alabilecekti. Ne var ki gelen tepkiler üzerine Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bu grubu da memur zammı oranında yükselteceklerini açıkladı. Yaklaşan yerel seçimlere dönük olduğu aşikâr olan bu hamle emeklilerin durumuna çare olacak mı?

    Öncelikle kök aylık üzerinden yapılan güncellemeler nedeniyle emeklilerin büyük çoğunluğunun bu zammı alamayacağını söylemekle başlayalım. 2023 yılının 10 aylık SGK verilerine göre ortalama işçi emekli aylığı 6 bin 951 TL. Ancak bir önceki dönem en düşük emekli aylığı Hazine tarafından 7 bin 500 TL olacak şekilde tamamlandığı için yapılan zamlar kök maaşlara yapılacak. Bu durumda kök maaşlar üzerinden yapılacak zam ile düşük alan kesimler gerçekte yüzde 33,3 zam alacak.

    Kaynak: Aziz Çelik

    Bir diğer vahim konu da emekli aylıklarının asgari ücrete oranıdır. 2003 yılında ortalama asgari ücretin yüzde 36 üzerinde olan ortalama emekli aylıkları, 2023 yılında asgari ücretin yüzde 28 altına geriledi. Eğer emekli aylıklarında 2003 düzeyi korunmuş olsaydı ortalama emekli aylığı 2023 yılında 7 bin 214 TL değil 13 bin 538 TL olacaktı. Böylece Ocak 2024’te ortalama emekli aylığı asgari ücretin de üzerinde konumlanacaktı. Ancak AKP hükümetlerinin izlediği politikalar sonucunda emekli aylıkları sefalet düzeyine geriledi. Emekli sayısı artmasına rağmen emekli başına yapılan ödeme düştü. Yani EYT’lilerin emekli olması gibi nedenlerle emekli nüfusunun artmasına rağmen reel ücretler düşürüldüğü için daha fazla insan daha az para ile geçinmeye mahkûm edildi. Asgari ücretin ortalama ücret haline getirilmesi politikası gibi GSYH içindeki emeğin payı düşürülerek kaynaklar yıllar içinde patronlara transfer edildi.

    Emeklilerin toplumun en örgütsüz ve sesi en çok kısılan kesimlerinden biri olması haklarının daha fazla tırpanlanmasına yol açıyor. Emekli aylıkları yama ile düzelecek durumda değildir. Sağlıktan barınmaya her şeyin fahiş bir boyuta geldiği bu rejim altında emekliler yaşamlarını zorluklarla idame ettirmektedir. Emekli aylıkları gerçeği yansıtmayan enflasyon oranında değil emek örgütlerinin belirlediği enflasyon hesaba katılarak artırılmalı, en düşük emekli maaşı asgari ücret seviyesine getirilerek her üç ayda bir enflasyon oranında güncellenmelidir.

    Urfa Tempo çağrı merkezinden: Sesimizi duyan var mı?

    0

    Türkiye’de her geçen gün çalışma yaşamı daha çetin bir hâl alırken, çalışma koşulları zaten zor olan çağrı merkezlerinde çalışmak daha da çekilmez bir hale geldi.

    Bizim çalıştığımız çağrı merkezinde çalışanların büyük çoğunluğu üniversite mezunu genç kadınlardan oluşuyor. Sektörde her kriz döneminde devasa kârlara imza atan bu yerli ve yabancı şirketlerin kazançları arttıkça kâr iştahları da artıyor. Kârını artırmak içinse her seferinde çalışanının kazanımlarına, emeğine daha fazla göz dikiyorlar.

    Genel durumumuz zaten kötüyken pandeminin başlamasıyla “home office” dedikleri yeni bir düzen kuruldu. Adı “home office” olan bu düzenin Türkçesi bence “tüm masraflar emekçiden” olmalı. Örneğin, çalışırken ihtiyaç duyduğumuz ısınma, elektrik vb. birçok tutarı bizim sırtımıza yıkıyorlar.

    Bir diğer önemli sorun, çalışanların maaşının ödenmesine aracılık eden bankaların verdiği promosyonun yıllardır şirketin kasasına akması. Şirket bize maaş ödediği için bile para kazanıyor. Yeni yatırımlarla sürekli büyüyen, yeni ödüllere, başarılara imza atan şirketler bu ödüllerin, başarıların asıl mimarlarını, müşteri temsilcilerini görmezden geliyor.

    Urfa’da Tempo BPO çağrı merkezinde 6 Şubat depreminde müşteri temsilcisine yönelik yapılan promosyon skandalı yetmemiş gibi şirkette skandalların sonu gelmiyor. Milelnicom, Vodafone, Akbank, Digiturk, Türk Telekom vb. projeler için Tempo İŞKUR üzerinden müşteri temsilcileri almıştı. Yani buradaki işçilerin maaşlarının hatırı sayılır bir kısmı işsizlik sigortası fonundan, yani tüm emekçilerin maaşından yapılan kesintilerden karşılanırken, kârın tamamı Tempo’ya kaldı. İyi niyetli düşünmeye çalışsak, Urfa’da işsizlik çok, en azından böyle bir teşvik olsun desek dahi, hikâye burada bitmiyor. İŞKUR üzerinden alınan çağrı merkezi çalışanı arkadaşlarımız altıncı ayları dolunca, İŞKUR desteğinin süresi bittiği için işten çıkarıldılar. Arkadaşlarımızın herhangi bir gerekçe sunulmadan işten çıkarılmaları da şirket için yeterli değildi. Şirket kıdemli çalışanları işten çıkarıp tazminat vermemek için onlara yönelik sözlü hakaret, mobbing, fazla mesai gibi zorbalıklara başvuruyor.

    Biz müşteri temsilcileri olarak bu krizin faturasını emekçilere yazan ve çalışanlarının aşırı sömürüsüyle devasa kazançlar elde eden Tempo BPO Çağrı Merkezi Hizmetleri Şirketine sesleniyoruz. Bizler bu halkın bu memleketin emekçi çocuklarıyız. Sizler bize istediğiniz gibi muamele yapamazsınız. Biz artık bu duruma yeter diye haykırıyoruz! Bize bir asgari ücreti reva görürken sizin bizim üzerimizden kazandığınız milyon dolarlarınız, evleriniz, arabalarınız oldu, çocuklarınızı kolejlere gönderdiniz. Biz ise sefalet koşullarında hayata tutunmak, ailemizle kalabilmek, yaşamın bir parçası olabilmek adına sağlık sorunlarımızı bir tarafa bırakıp yaşam mücadelesi veriyoruz.

    Sizlerin takım liderleri, operasyon sorumluları, süpervizörlerinizin mobbingleri ve gerekçe sunmadan iş hayatımıza son vermenizden gına geldi artık. Bıktık. Bizler çağrı merkezi müşteri temsilcileri olarak tekrardan sesleniyoruz: Bu çark bu devran böyle dönmez. Bütün çağrı merkezi çalışanları arkadaşlarımı birleşmeye, hakkımızı aramaya ediyorum. Bizim davetimiz ekmek davasıdır, onur davasıdır, yaşama tutunma davasıdır.

    Neden “ücretler üç ayda bir gerçek enflasyon oranında artmalıdır” diyoruz?

    0

    Malum, Erdoğan ve AKP sözcülerinin işçiyi, emekliyi enflasyona ezdirmeyeceğiz muhabbeti tam gaz devam ediyor. İtiraz eden mi oldu!? Yandan Bahçeli “vatan hainleri” diye kükreyiveriyor. Öyle ya, bitmeyen bir beka sorunumuz var. Patlıcan-biber edebiyatının zamanı mı? Ve tabii uzaya da gidildi! Artık bir milli astronotumuz dahi var. Daha ne istiyor bu millet, Allah aşkına!

    Aslında milletin ne istediği belli. Aç karnına uzay bile çekilmiyor. Gezeravcı uzaya gidince belli ki bir süre yerçekiminden muaf olacak. İşçiler, emekliler mi? Onlar hâlâ çift dikiş sermaye düzeni kanunlarına tabi. O yüzden cüzdan-pazar arası farkı kapamak emekçiler için bir NASA görevi olmaya devam ediyor.

    Gönlü bol Saray’ımız “emekçiyi enflasyona ezdirmedik” hesabını şöyle yapıyor: Cömert başkan artı 11,68 ek zam müjdesini verince altı aylık emekli maaş artışı yüzde 49,25 oldu. İlk altı ay için verdiği yüzde 25’i de koy üstüne. Oldu mu 74,25! 2023 enflasyonu kaç? Yüzde 64,8! Aslanlar gibi artı yüzde 9,45 cepte. İşte enflasyon böyle pataklanır.

    Tabii şimdi dar gelirlinin gıda enflasyonu yüzde 113 imiş, kira enflasyonu yüzde 109 imiş, ulaştırmada enflasyon yüzde 92 imiş, üstelik bunlar resmi rakamlarmış, gerçek enflasyon rakamları çok daha yüksek imiş, bunları karıştırma. Büyük resme odaklan, bak uzaya da gittik, hem hep birlikte Karayip Adaları’nda tatilde olan EYT’liler bütün bütçeyi yediler bitirdiler kardeşim, değil mi!

    Hükümete kalırsa işçi de, emekli de borçlu çıkar, ona şüphe yok. Biz diyoruz ki, ücretler üç ayda bir gerçek enflasyon oranında artmalıdır. Neden? Çünkü yüksek enflasyon ortamında işçinin, emekçinin sabit geliri gün gün eriyor. Bakın Ocak-Şubat 2024 için beklenen iki aylık enflasyon en az yüzde 15. Saray’ın bir yıllık toplam enflasyon farkı ne kadardı? Artı yüzde 9,45. Düştük mü iki ayda eksi 5,5! Bekle ki haziran ayı gelsin, Saray yine âlicenaplığını göstersin. Eskiden “kaşıkla verdiğini kepçeyle geri almak” denirdi. Kepçe ama dozer kepçesi mübarek.

    Ücretler gerçek enflasyon oranında üç ayda bir artmalı, ama yetmez. En düşük emekli aylığı asgari ücrete denk olmalı. Asgari ücret ise yoksulluk sınırının üzerine çıkmalı. Büyük olmak için uzaya gitmeye gerek yok. Vatandaşlarının mutlu olduğu, insanca yaşanabilir bir ülke için çabalamak gerekir. Yine, kaynak, diyecekler. Kaynak var güzel kardeşim, kaynak var, olmayan hakkaniyetli bölüşüm ve niyet. Çünkü onların fıtratında emekçiye hakkını vermek yok! Niyeti olmayan hükümet EYT’liyi Karayipler’de çift dikiş tatil yapıyor varsayarmış…

    Sosyal-İş’te yeni dönem zorlu göreve işaret ediyor

    0

    DİSK’e bağlı Türkiye Sosyal Sigortalar, Eğitim, Büro, Ticaret, Kooperatif ve Güzel Sanatlar İşçileri Sendikası’nın (Sosyal-İş) 16. Olağan Genel Kurulu 10-11 Ocak tarihlerinde Ankara’da gerçekleşti. Genel Kurul yeni yönetim seçiminin yanı sıra, eksiklere ve yeni dönemde ihtiyaç duyulan sendikal anlayışa işaret etmesi açısından da belirleyici bir niteliğe sahipti.

    Alagöz Kültür Sanat, İSKOOP Merkez Depo, İSKOOP Marmara, İSKOOP Seyrantepe, İSKOOP Güneydoğu, İSKOOP Elazığ, Jeoloji Mühendisleri Odası, İstanbul Tabip Odası ve Birleşik Metal-İş çalışanlarını ve ayrıca sözleşmeli öğretim görevlilerini temsilen sözler alındı. Delegeler sözlerinde bir yandan sektörün sorunlarını ve örgütlenme potansiyelinin büyüklüğünü ifade ederken bir yandan da geçtiğimiz dönem sendika çalışmasının eksik kalan yönlerini ve ihtiyaçlarını vurguladı.

    Ayrıca, Sosyal-İş’te örgütlenme çalışması başlatmalarının ardından işten çıkarılan SGS işçilerinin ve zor koşullarda örgütlenme çalışmalarını sürdüren Conecty işçilerinin ilettikleri mesajlar kürsüden paylaşıldı.

    Delegelerden söz alan ve aynı zamanda yeni sendikal yönetim için aday olan Polat Deniz Gülşen, Sosyal-İş‘in içinde bulunduğu duruma yönelik tespitlerini paylaştı. Sosyal-İş’in sınıf mücadelesi çizgisinden uzaklaşmasını eleştiren Gülşen, sendikanın işkolunda daha etkin ve mücadeleci bir hattı örgütlemesi zorunluluğunu vurguladı. Son dönemlerde sendikanın üye sayısındaki düşüşe dikkat çekerken, geçmişte yapılan hataları tekrarlamadan, katılımcı, şeffaf bir sendika anlayışıyla hareket edileceğini, daha güçlü bir Sosyal-İş için katkı vermek isteyen herkesle yol yürümek istediklerini ifade etti.

    İlhan Ağırbaş ise Genel Başkanlığa adaylığını şu sözlerle belirtti: “Genel Başkanlığa adayım. Ama aday olduğumuz tek şey sendikanın başkanlığı değil, Sosyal-İş’i hak ettiği güce ulaştırmaya, sendikamızı baraj denen garabetten kurtarmaya adayız. Üyelerin sendikada olan biten her şeyden haberdar olabildiği ve üyelerin kendi yetenekleri ile sendikamızın ve Türkiye işçi hareketinin gelişimine katkı sunabildiği yeni bir Sosyal-İş yaratmaya geldik.”

    İkinci gün yapılan seçimlerin ardından yeni dönem Genel Başkanlığa İlhan Ağırbaş gelirken, Polat Deniz Gülşen Genel Sekreterliğe; Murat Bozbeyoğlu, Gökhan Keskin ve Gökhan Mangal ise Genel Yönetim Kuruluna seçildi. Yılmaz Bozkurt, Ebru Avcı ve Alev Ceylan Denetim Kuruluna; Recep Kaya, Meriç Dilekli ve Şengül İşçi ise Disiplin Kuruluna seçildi.

    Sosyal-İş; büro, ticaret, sosyal sigortalar, eğitim, kooperatif ve güzel sanatlar işçilerini kapsayan 10. işkolunda faaliyet gösteren sendikalardan biri. Bu işkolunun son yıllardaki artışla birlikte kayıtlı çalışan sayısı 4 milyonun üzerinde; ancak işkolundaki toplam sendikalı işçi sayısı 300 bini geçmiyor. İşgücünün en kalabalık olduğu ve güvencesizlik, düşük ücret ve kötü çalışma koşullarının yaygınlaştığı işkolunda, Sosyal-İş’in bu örgütsüzlüğe cevap üretebilecek çözümler üretmesi; mücadeleci ve işçi demokrasisine dayalı bir anlayışı egemen kılması yeni dönemin en zorlu görevi ve sınavı olacak.

    Arjantin’de Milei’yi alt etmek için seferberlik ve genel grev

    0

    Arjantin’de 20 Kasım’da yapılan başkanlık seçiminin ikinci turunda oyların yüzde 56’sını alarak başkan olan Javier Milei’ye karşı işçilerin ve halkın seferberliği sürüyor. Bilindiği üzere Milei, görevi devraldığı 10 Aralık tarihinden sonra 366 maddelik bir kararname yayımladı. Kararnamenin içeriği ülke genelinde işçilerin bugüne kadar kazanmış oldukları hakları adeta kökünden kazımayı hedefleyen ve ülkenin kaynaklarını uluslararası sermayeye akıtacak maddelerden oluşuyor. Bunlara ek olarak ülkenin para birimi pesoyu dolara göre yüzde 50 devalüe etti. Yani işçi sınıfı için alım gücü bir anda ciddi şekilde azaldı.

    Kararname özet olarak esnek çalışma durumlarında patronların alacağı cezaları azaltacak, iş saati esnasında sendikal çalışmayı engelleyecek, bazı temel sektörlerde grev yapmayı zorlaştıracak, patronlara grev veya işyeri işgali yapan işçileri işten çıkarma hakkı verecek, sendikaların grev fonlarını kısıtlayacak, kira artış kısıtlaması yasasını iptal edecek ve kamu işletmelerinin özelleştirilmesinin önünü açacak düzenlemelerden oluşuyor. Bütün bu sayılanlara ek olarak son yıllarda kadın hareketinin sokaklarda kazandığı kürtaj hakkına saldırıyı ve Arjantin ekonomisini emperyalizme göbekten bağımlı kılan dış borç alımının kolaylaştırılmasını da ekleyebiliriz.

    Arjantinli emekçiler ülkenin en büyük üçüncü siyasal ittifakı olan İşçilerin ve Solun Cephesi-Birlik (FIT-U) ve mücadeleci sendikal akımların çağrısıyla Milei’yi protesto etmek için devir teslim töreni esnasında Kongre binasının önünü işgal edip Milei’yi protesto ettiler. Bütün polis baskılarına rağmen kararlı kitleler protestolarını gerçekleştirdi. O esnada Milei kemer sıkma kararnamesinin bir kısmını açıklamaktaydı. Bunun üzerine FIT-U ve bazı mücadeleci sendikalar kitleleri genel grev çağrısıyla seferber etmeye yöneldi.

    Kitleler bu çağrıyı sahiplendi ve ülkenin en büyük sendikal konfederasyonu olan CGT üzerinde bir genel grev çağrısı yapması yönünde basınç oluşturmaya başladı. CGT’nin sendikal bürokratları bu talebe ne kadar ayak direse de kitlelerin kuvvetli basıncı CGT bürokrasisine rağmen konfederasyonun 24 Ocak için bir genel grev çağrısı yapmasını sağladı.

    Bütün bunlar yaşanırken de Peronist muhalefet pasif bir bekleyişi sürdürmekteydi. Peronizmin son seçimlerdeki adayı Massa, CGT’nin 27 Aralık için çağrıda bulunduğu yürüyüşe katılmadı ve genel grev çağrısına da karşı çıktı. Merkez solun önde gelen isimleri, grev tarihini talihsiz olarak nitelendirdikleri demeçler veriyor ve kararı yanlış bulduklarını ifade ediyorlardı. Peronistlerin Milei’ye karşı muhalefet planı ise Kongre’de Milei’nin kemer sıkma kararnamesine karşı oy vermek ve emekçi halk kitlelerini Milei’nin kendisini yıpratmasını sağlayacak süre boyunca sakin tutmak.

    Sol Cephe ve mücadeleci sendikal akımlar ise “Milei’ye karşı seferberlik” diyor. İşçileri üretimden gelen güçlerini kullanarak Milei’nin antidemokratik; işçi sınıfının, kadınların ve lgbti+ların bütün kazanımlarını baltalamaya yönelik kararnamesine karşı mücadeleye çağırıyor. Milei’nin iktidarını ve kararnamedeki maddeleri uygulayıp uygulayamayacağını belirleyecek olan şey başta 24 Ocak genel grevi olmak üzere işçi sınıfının ve halkın seferberliği, onların kararlı mücadelesi olacak.

    Metalde anlaşma sağlandı, sırada kazanımların büyütülmesi var

    0

    Eylül ayında metal sektöründeki patronlar ile Türk Metal, Birleşik Metal-İş ve Özçelik-İş arasında başlayan toplu iş sözleşmesi görüşmeleri uzlaşmazlıkla sonuçlanmış, süreç arabulucuya havale edilmişti. Sürecin başında MESS ilk altı ay için yüzde 35 gibi komik bir artış oranı önermişti. Görüşmeler sırasında peyderpey artan bu öneri nihayetinde ilk altı ay için yüzde 60, sosyal haklar için yüzde 85 oldu. Buna karşın Birleşik Metal-İş ilk altı ay için yüzde 140,5 zam talep ederken sosyal haklar için talep ettiği zam oranı yüzde 450’ydi. Burada talep edilen oranların göze yüksek gelmesi okuru aldatmamalı. Zira Birleşik Metal-İş’in açıklamasına göre yıllık izin için verilen destek bir kentten başka bir kente seyahat etmeye bile yetmeyecek miktarda. Böyle olunca sefalet ücretleri karşısında metal işçisinin bu zam talebi doğal bir haktır.

    Görüşmelerde anlaşma sağlanamayınca arabulucu süreci devreye girdi. Arabulucu sürecinin de uzlaşıyla sonlanmaması ile Birleşik Metal-İş geçtiğimiz günlerde 15 işletmeye bağlı 37 fabrikada greve çıkma kararı aldığını kamuoyuna duyurmuştu. Grev tarihi belirtmemekle birlikte Türk Metal de grev kararı aldığını duyurmuştu. Grev kararından önce bir saatlik iş bırakma, mesaiye kalmama, protesto yürüyüşü gibi uyarı eylemleri ile metal işçileri taleplerinde kararlı olduğunu göstermişti. Zira grevin başlayacağı güne iki gün kala MESS ile bir anlaşma sağlandı. Grev haberi, patron sendikasını anlaşmaya zorladı. Yapılan anlaşma ile ilk altı ay için yüzde 98’i bulan bir artış gerçekleşmiş oldu.

    Sonuç olarak, talep edilen oranlar karşılanamasa da MESS açık bir şekilde taviz vermek zorunda kaldı. Bunun en belirleyici sebebi kuşkusuz metal işçisinin büyük örgütlü gücüdür. Metal işçisinin örgütlü gücü ve grev silahı patronlara geri adım attırmıştır. Bunun yanında sendikaların daha planlı ve işçilerin etkin katılımını sağlayan bir süreç örmesinin kazanımın çok daha büyük olmasını sağlayacağı açıktır. Bu anlaşma çeşitli başlıklarda MESS’e geri adım attırmış olsa da, ne söz konusu sendikalar ne de toplu sözleşme görüşmeleri gerçek anlamda işçi demokrasisinin işlediği mecralar oldu. Metal işçisi, karar sürecine aktif olarak dahil edilmedi.

    İşçilerin karar süreçlerine katılmaması kuşkusuz Türkiye’deki sendikal hareketin kronik açmazlarından birisi. Bürokratik önderlikler tarafından sadece bir pazarlık konusuna indirgenen toplu sözleşme, işçilerin sadece danışman olarak yer aldığı değil, karar alıcı rol oynadığı bir süreçle belirlenmelidir. İşçiler arasında anket yapmak ya da genel temayülün belirlenmesi olumlu adımlar olsa da işyerlerinden başlamak üzere tabandan komiteler aracılığıyla talepler iletilmeli ve işçilerin söz hakkı olmalıdır.

    Metal sektöründeki süreç kısmi bir kazanımla sonuçlanmış olsa da metal işçisinin taban maaşı halen yoksulluk sınırının altında. TÜİK’e göre dört kişilik bir ailenin Aralık 2023 itibarıyla yoksulluk sınırı 45 bin lirayı geçmiş durumda. Bunun yanında, yapılan toplu sözleşme ile 28 bin 500 lira olan taban maaşının alım gücündeki düşüşü engellemeyeceği ve metal işçisinin yoksulluğunu derinleştireceği açık. Zira metal işçisinin maaşında yıllara yayılan kademeli bir düşüş de söz konusu. 2010 yılında asgari ücretin yaklaşık iki katı olan metal işçisinin maaşı, 2024 yılına gelindiğinde asgari ücretin yaklaşık yüzde 40 üzerinde. Çok açık bir biçimde metal işçilerinin maaşları enflasyon karşısında sürekli olarak eriyor. Bu durum, işçi sınıfının belirleyici bölüklerinden birisi olan metal sektöründe patronlar ve bürokratik sendikal yaklaşım karşısında işçilere çok fazla görev yüklüyor.

    Toplu sözleşme görüşmeleri kısmi bir kazanımla sonuçlansa da bu durum, metal işçisinin insanca geçinilebilecek koşulların çok altında ücretlerle çalışmaya devam edeceği gerçeğini değiştirmiyor. Güncel örnekte de gördüğümüz gibi pazarlıklar ya da diplomatik girişimler değil, işçilerin kendi seferberlikleri olası bir kazanımın tek garantörü olabiliyor. Metal işçisinin grev kararı alması bile patronlara geri adım attırdı. Bu başarıyı görmezden gelmeyerek ancak daha ileri adımların nasıl atılabileceğini tartışarak ilerlemek zorundayız. Metal işçisi başta olmak üzere işçi sınıfının talepleri için seferber olmasının koşullarını değerlendirmek hepimizin önünde duran bir görev.

    2024 yılında vergide adalet gündemini ele alacaklarını ifade eden Türk-İş bürokratlarının bu girişimleri ne ölçüde gerçekleşir bilemeyiz fakat adaletsiz vergilendirme başlığı işçi sınıfı için ücret mücadelesinin yanında en önemli başlıklardan biri olarak duruyor. Bu başlık metal sendikalarının toplu sözleşme sürecinde de gündeme getirdiği fakat olumlu sonuç alamadığı maddelerden birisiydi. Ücretler üzerindeki kazanımları da olumsuz yönde etkileyen bu adaletsizlik, sendikal bağlamda bir seferberliğin tetikleyicisi olabilir. Bu doğrultuda vergide adalet mücadelesi; sendikaların seferber olması ve işçi sınıfının ücretler üzerinde yürüttüğü mücadelenin bir ileri aşamaya sıçraması için bir kaldıraç işlevi görebilir.

    Muhittin Karkın’ın devrimci mirası İstanbul’da anılacak

    0

    Türkiye Troçkizminin kurucu önderlerinden, Türkiye’de Morenist akımın, İşçi Cephesi’nin ve İşçi Demokrasisi Partisi’nin kurucularından, İDP merkez komite üyesi ve Gazete Nisan yazarı Muhittin Karkın, 24 Haziran günü ani ve beklenmedik bir şekilde hayatını kaybetti. Muhittin yoldaşın aramızdan ani ayrılışı hem bizler için hem de tüm Enternasyonal’imiz için büyük bir kişisel ve politik kayıp oldu. 50 yılı aşkın bir zamanını devrimci partinin ve Enternasyonal’in inşasına adayan büyük bir devrimci öndere veda etmek zorunda kaldık. O, bu 50 yıllık mücadelesini Troçkizmin saflarında ve Nahuel Moreno tarafından kurulmuş olan akımımız içinde sürdürmüştü.

    Şimdi onun yoldaşları olarak, bu büyük devrimci mirası onurlandırmaya çalışacağız. 4 Şubat günü 14.00-17.00 saatleri arasında İstanbul’da Taxim Hill Hotel’de organize edilecek olan bir etkinlik ile Muhittin Karkın’ın devrimci mirası ve onun Türkiye ve dünya Marksizmindeki tarihsel ve politik rolü anılacak.

    Etkinlikte Muhittin yoldaş anısına ilk olarak bir sinevizyon gösterimi yapılacak ve ardından konuşmalara geçilecek.

    Konuşmacılar arasında İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) önderlerinden Miguel Sorans, İşçi Demokrasisi Partisi Genel Başkanı Oktay Çelik, İUB-DE’nin İspanya Devleti partisi olan Enternasyonalist Mücadele’den Esther del Alcázar, Cristina Mas ve birçok isim daha yer alıyor.

    Oturumlar halinde bölünecek ve moderatörlerin sorularıyla beraber interaktif bir şekilde ilerleyecek olan konuşmalar boyunca Muhittin Karkın’ın Türkiye’de devrimci partinin ve dünyada Enternasyonal’in inşası için hayata geçirdiği politikalar ile taktikler, onun Marksist teoriye katkıları, Ortadoğu’ya dönük geliştirdiği perspektifler, işçi hareketi içinde önderlik ettiği değerli deneyimler ve Türkiye’de rejim ve devletin karakterize edilmesi tartışmalarına yaptığı eşsiz katkılar tartışılacak.

    Üç değerli kitap da etkinlikte okuyucusu ile buluşacak

    Bu etkinlik aynı zamanda, oldukça değerli ve yeni yayımlanmış olacak olan üç adet kitabın da tanıtımına sahne olacak.

    Enternasyonal Yayıncılık, Muhittin Karkın’ın seçme eserlerini yayımlamaya başlıyor. Bu eserlerin ilk cildi Türkiye’de Devrimci Partinin İnşası başlığını taşıyor. Bu eser, onu bekleyen okuyucular için 4 Şubat’taki etkinlikte hazır olacak. Kitap, Muhittin Karkın’ın on yıllara yayılan ve Leninist öncü parti modelini savunan çeşitli polemik yazıları ile makalelerinden oluşuyor. Karkın’ın bu metinlerinin hepsi, sert mücadele koşulları altında kaleme alınmıştı ve içinde olunan koşullara rağmen, Leninist bir işçi partisinin inşasında ısrar eden yazılardı.

    Bu kitaplardan ikincisinin yazarı, uluslararası akımımızın kurucusu Nahuel Moreno’nun kendisi. Devrimci Marksizm ve 20. Yüzyıl Dersleri başlığıyla Türkçeye kazandırdığımız bu değerli eser, aslında bir Marksizme giriş kaynağı olarak görülebilir. Devlet, rejim, hükümet, devrim, karşıdevrim, reform, sosyalist devrim, tarihsel aşamalar gibi kavramların Marksist tanımlamaları üzerinden hareket eden ve yaşayan sınıflar mücadelesinin dersleriyle dolu olan bu kitap, kadrolar için metodik bir pusula işlevi görebilir.

    4 Şubat’ta tanıtımı yapılacak sonuncu kitap ise İşçi Demokrasisi Partisi: Tarihsel ve Politik Kökenleri. Bu kitap Oktay Çelik’in Türkiye’de Troçkist-Morenist akımın uzun yürüyüşünü açıkladığı geniş ve derin bir makaleyle açılıyor. Çelik’in metni, Türkiye Troçkizminin politik bir tarihinin oluşturulmaya başlanması açısından hem bir ilk hem de tek örnek. Ardından bu metin, Muhittin Karkın’ın 2009’da yaptığı bir konuşmanın yazıya dökülmüş haliyle ve yine Karkın’ın 1968: Troçki Türkiye’de metniyle destekleniyor.

    Muhittin Karkın’ın devrimci Marksist mirası, tam da bu mirasın özünü yansıtacak şekilde 4 Şubat’ta İstanbul’da anılacak.

    “Tekstil sermayesi ucuz emek gücü üzerinden yükseliyor”

    0

    İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi, Birtek-Sen’de örgütlenen Özak Tekstil işçilerinin direnişine destek vermek için aralık ayında “Tekstil İşkolu İş Cinayetleri Raporu” yayımladı. Rapor, son 10 yılda tekstil iş kolunda yaşanan iş cinayetlerinin yanı sıra “Tekstil sermayesi ucuz emek gücü üzerinden yükseliyor” başlığı altında şu verilere de yer verdi: “Türkiye ekonomisinde üretim, istihdam ve ihracatta yer tutan sektörlerinden bir tanesi tekstil ve konfeksiyondur. Sektör başlıca üç bölümden oluşmaktadır: Tekstil, sektör cirosunun yaklaşık yüzde 50’sini; giyim, sektör cirosunun yaklaşık yüzde 30’unu; deri ve ayakkabı ise, sektör cirosunun yaklaşık yüzde 20’sini temsil etmektedir.

    Türkiye’deki tekstil ve hazır giyim şirketlerinin satışları genel olarak Euro bazında, maliyetleri ise Dolar bazında olduğundan ötürü döviz kurlarındaki hareketlilik pazar, ücretler ve enerji maliyetlerini etkilemektedir. Tekstil patronları imkânları dâhilinde üretimi enerji ve işçilik maliyetlerinin daha düşük olduğu ülkelere kaydırarak daha yüksek kâr ve satış hedeflemektedir. En fazla tercih edilen ülkelerden birisi, ABD ile Serbest Ticaret Anlaşması bulunan Mısır’dır. Burada faaliyet gösteren yaklaşık 35’ten fazla Türk tekstil şirketi, 1,5 milyar dolarlık yatırımla ülkenin tekstil ve konfeksiyon pazarının üçte birini yönetmektedir. Ayrıca 500 milyon dolarlık yeni yatırım öngörülmektedir.

    Tekstil patronlarının ulusal ve uluslararası pazarda giriştikleri rekabette öne çıkmalarını sağlayan daha çok ve daha ucuz üretimin öznesi işçiler ve ücretleridir. Resmi verilere göre 2021 yılında tekstil sektöründe faaliyet gösteren 19 bin 256 şirkette 500 bin civarında işçi bu sektörü ayakta tutmaktadır. Tekstil ve konfeksiyon sektöründe çalışan işçiler ne kadar uzun süre çalışıp daha az kazanırsa, tekstil patronları da o kadar kazançlı çıkarak yeni yatırımlar için sermaye biriktirebilecektir.

    Bu noktada görülen en çıplak gerçeklik ise çalışırken ölen işçiler, ‘iş cinayetleri’… İSİG Meclisi olarak temel kriterimizin ‘bütün iş kazalarının önlenebilir olduğu’ ve işçi ölümlerinin önlenebilir olması yüzünden yaşananları ‘iş kazası’ değil ‘iş cinayeti’ olarak tanımladığımızı hatırlatarak, son on yılda meydana gelen iş cinayetleri bilgilerini paylaşıyoruz.“

    Tekstil işkolunda iş cinayetlerinin nedenlerine göre dağılımını da veren raporda; yüzde 77’sinin ulusal basından, yüzde 23’ünün ise işçilerin mesai arkadaşları, aileleri, sendikalar ve yerel basından öğrenildiği bilgilere dayanılarak tespit edildiği kadarıyla son 10 yılda en az 364 tekstil işçisinin iş cinayetlerinde hayatını kaybetti ifade ediliyor. İş cinayetleri politiktir! Çalışırken ölmemek, iş cinayetlerine dur demek için işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin alınması ve işyerlerinde işçi denetimi şart!

    Ölümünden 100 yıl sonra Lenin, programımızda yaşıyor

    0

    Lenin’in ölümünün 100. yıldönümü sebebiyle onun hayatı ile politik görüşlerine dair birçok materyal üretilecek. Kimlerin Lenin’in gerçek takipçileri olduğu, kimlerin Lenin’in epigonları olduğuna dair yoğun tartışmalar yaşanacak.

    Biz burada, büyük Marksist üstatlarımızdan birisi saydığımız Lenin’in öğretisinin en öne çıkan üç yönünü inceleyeceğiz. Bizim iddiamız şu ki, bugün solun büyük bir kısmı, Lenin’in öğretisinin bu üç yönüyle hesaplaşmamıştır.

    Slavoj Zizek de dahil birçok solcu entelektüel “Lenin’e dönülmesi” çağrısı yapıyor. Ancak bu çağrının özü bir günah çıkarma törenini andırıyor ve içeriğinde saklı bir itiraf yatıyor: Sadece Lenin’in programını terk etmiş olanlar, ona geri dönme ihtiyacı hissedebilirler.

    Akımımızın asla terk etmediği, bu nedenle kendisine geri dönmeye de hiçbir zaman ihtiyaç duymadığı Lenin’in siyasal mirasının öne çıkan bu üç yönünün, bizim ayırt edici özelliklerimiz arasında olduğu inancındayız. 

    Devrimci parti

    Leninizm her şeyden önce, demokratik bir mücadele örgütüne duyulan ihtiyacın anlaşılmasıdır. Leninist partinin Stalinist karikatürü, arkasında büyük bir politik ve örgütsel enkaz ile bilinç bulanıklığı bıraktı. Bu enkazın dumanının üzerinde şu düşünce hâlâ dolaşmakta: yatay örgütlenme veya örgütsüzlüğün, merkezi bir mücadele örgütünden daha etkili olabileceği. Parti örgütünün Stalinist karikatürü; kendini politik olarak geliştirmeyen kadroları, eleştirel olmayan bir disiplini, önderliğin politikalarının bürokratik emirlere dönüşmesini, parti üyelerinin politika tartışmasının yasaklanmasını, parti tabanının parti politikaları üzerinde söz hakkına sahip olmamasını ve parti içinde koşulsuz bir itaati öngörür. Bu bürokratik aygıt, Lenin’in öncü parti modelinin bir reddidir.

    Ancak kimi akımlar, parti örgütünün Stalinist karikatürünün reddini, partiye dair Luxemburgçu bir anlayışa varana dek genişletmektedirler. Biz Luxemburgçu değiliz çünkü Rosa Luxemburg’un devrimci partiye dair görüşleri demokratist ve federatif yanılgılar taşıyordu ve bu yanılgılar nihai olarak, sosyal demokratlardan kopmakta çok geç kalan Alman komünistlerinin, 1918 Devrimi sırasında ezilmesini getirdi. Biz merkeziyetçiliğe karşı değiliz, bürokratik merkeziyetçiliğe karşıyız. Biz disipline karşı değiliz, partinin politize olmasına izin vermeyen disipline karşıyız. Biz bir devrimci önderliğin inşa edilmesinden yanayız ve bu devrimci önderlik, adı üstünde, bir önderliktir. Ancak bu önderliğin ne bürokratik ne de demokratist ve federatif yöntemlerle inşa edilebileceğine inanıyoruz. Lenin’in bütün ustalığı, bu iki hatalı uca savrulmadan, önderliği sınıf mücadeleleri içinde inşa etmeye başlayabilmiş olmasıdır.

    İşçi hareketi ve işçi hareketi içinde oportünizme ve sekterizme karşı mücadele

    Lenin, devrimci partinin köylülük veya kent yoksulları arasında değil, işçi sınıfı içinde ve işçi hareketiyle birlikte inşa edilmesi konusunda saplantılıydı. Elbette parti köylüler ve kent yoksulları arasında da faaliyet yürütecekti; ancak partinin siyasal ve örgütsel karakteri proleter olacaktı. Lenin, partinin işçi hareketinin rehberi olmasını hedefliyordu ancak tam tersi olacak şekilde, partinin de işçi hareketinden öğrenmesini istiyordu. Bu nedenle Lenin, işçi hareketi içindeki ikameci, dayatmacı, maceracı yöntem ve önerilere karşı katı bir şekilde mücadele etti. Genel olarak parti ve partinin hiçbir birimi, kendini işçi sınıfının yerine koyamazdı. Partinin programı işçi sınıfına dayatılamazdı; aksine bu program, mücadeleler içinde sabırla anlatılmalı ve işçiler tarafından sınanmalıydı. İşçilerin politik ve psikolojik olarak hazır olmadıkları maceralara atılmak ölümcül sonuçlara yol açacaktı, bunlardan kaçınılmalıydı. Çeşitli işçi örgütlerinin hain ve oportünist önderlikleri olabilirdi ve bu önderlikler partinin eleştirilerinin hedefinde de olmalıydı, ancak ne kadar gerici olursa olsun hiçbir işçi örgütü terk edilmemeliydi.

    Birçok aktivist ve hatta devrimcinin işçi hareketi konusunda kafası karışıktır. Hemen hemen hepsi işçi hareketinin önemli bir rolü olduğunu kabul eder ancak işçi hareketine, genellikle o bir yükseliş dönemindeyken yaklaşır veya yaklaşmaya çalışırlar. Biz, tıpkı Lenin gibi, işçi hareketinin önemli bir rolü olduğunu söylemiyoruz, biz işçi hareketinin merkezi ve belirleyici bir role sahip olduğunu söylüyoruz. Aktivistler ile devrimcilerin çoğu, faaliyetlerini, o sırada hangi toplumsal kesim en militan mücadeleleri veriyorsa o toplumsal kesime odaklamayı tercih eder. Ancak devrimci partinin inşası, borsada yükselen kâğıtlara yatırım yapmak gibi değildir ve böyle bir yöntemle inşa edilemez. O sırada militan mücadeleler veriyor olsun veya olmasın, partinin inşasının merkezinde işçi sınıfı vardır. İşçiler, o sırada derin bir gerileme ve atalet dönemine girmiş de olabilirler; bu yine de bizim inşa stratejimizi değiştirmez. İşçi sınıfını merkeze almamızın nedeni basittir: Toplumsal bir sınıf olarak yalnızca işçi sınıfı kapitalizmi ilga etme kapasitesine sahiptir.

    Ancak işçi sınıfının merkezi rolünün kabulünü, diğer toplumsal mücadelelerin reddine dek genişleten kesimler mevcuttur. Lenin, kendi partisini, bu kesimlere karşı sıkı bir mücadele eşliğinde inşa etmişti. Bu kesimler ezilen ulus mücadelesini, kadın ve lgbti+ mücadelesini, ekolojik mücadeleleri, savaş karşıtı hareketi, ırkçılık karşıtı mücadeleyi, göçmen ve mülteci hakları için verilen mücadeleyi ve benzerlerini, bunların saf işçi hareketleri olmamalarından dolayı reddedebilirler. Bu oldukça hatalı bir tutumdur zira öncelikle, siyasal ve ekonomik sistemle tarihsel bir mücadele içinde olan birçok toplumsal kesim işçi sınıfının müttefikleridir. İkinci olarak, işçi hareketi ile toplumsal hareketlerin iletişimini kesmek, her iki tarafın da siyasal eğitimine zarar vermektedir. Üçüncü olarak, toplumsal hareketlerin birçoğunun toplumsal hedeflerinin hayata geçmesinin veya gündeme getirilmesinin şartı, işçi hareketinin politik programında yatmaktadır.

    İşçi demokrasisi

    Lenin, yalnızca sınıflar mücadelesinin varlığını kabul eden birinin Marksist olarak tanımlanmaya hak kazanmadığını, Marksist olarak tanımlanabilmek için aynı zamanda proletarya diktatörlüğü (yani işçi demokrasisi) rejiminin zorunluluğunu da kabul etmek gerektiğini yazmıştı. Marx proletarya diktatörlüğü kavramını ortaya attığında, “diktatörlük” terimini Roma’daki anlamıyla kullanıyordu: yani belirli bir kesime, belirli bir dönem boyunca toplumu yönetmesi için olağanüstü yetkilerin tanınması.

    Sosyal demokrasi ve Stalinizm politik programlarından işçi demokrasisini çıkaralı çok oldu. Onların programları kapitalist bloklarla sınıf işbirlikçi koalisyon hükümetlerinin kurulmasını öngören çeşitli siyasal formüllerle dolu. Castro-Chavizm, Avrokomünizm veya çeşitli anarşist, otonom hareketler söz konusu olunca da aynı gerçek geçerlidir: Bu siyasal akımların hiçbirisi, ekonominin toplumsal olarak işçi sınıfı tarafından yeniden örgütlenmesi gerektiğini ve bu yeniden örgütlenmenin ancak ve ancak işçi sınıfının hizmetindeki bir işçi devleti aracılığıyla gerçekleştirilebileceğini kabul etmemektedir. “Demokratik halk iktidarı”, “halk meclisleri iktidarı”, “demokratik cumhuriyet” ve buna benzer tanımlamaların hepsi, kapitalist sınıflar ile emekçi sınıflar arasında bir koalisyon hükümetinin kurulmasını öngörmektedir. Bunların hiçbirisi, Lenin’in tarif ettiği ve hayata geçirdiği biçimiyle, işçi demokrasisi rejimi değildir. Bir işçi demokrasisi rejiminin tesis edilmesini hedeflemek noktasında biz Troçkistler küresel düzlemde yalnızız.

    Yerel seçimlerde emekçiler için lokantalar ve kreşler istiyoruz!

    0

    Geçenlerde bir arkadaşımla sohbet ediyorduk ve konu elbette siyasete ve oradan da doğruca ekonomik krize geldi. Ekonomik krize karşı aldığımız bireysel önlemler (nerede hangi ürün daha ucuz vs.) üzerine konuşurken mahallesinde belediye tarafından açılan kent lokantalarından bahsetti. Görece ucuz yani karşılanabilir ve kaliteli besinlerin sunulduğunu söyledi. DİSK-AR’ın son yayınlarına göre en yoksulların yıllık gıda enflasyonu yüzde 113 dolaylarında. Ekonomik krizin her geçen gün derinleştiğini ve dünya her geçen gün gıda tedariki konusunda güvencesizleşirken Türkiye’nin de bu güvencesizlikten etkilenen ülkelerin en başlarında geldiğini düşünürsek, oldukça değerli bir şey gibi geliyor bu kulağa.

    Peki, bu kent lokantaları sadece pilot bölgelerde ve esasında mevcut belediye yönetimlerinin reklam amacıyla yürüttüğü projeler olarak mı kalmalı? Yoksa aslında her mahalle için talep edeceğimiz, gıda masraflarımızı düşürecek ve güvenli gıdaya ulaşımımızı sağlayacak birimler olarak mı gündemimize girmeli? Bizler için cevap net olmalı: Her emekçinin kolayca ulaşabileceği, başta emekçilerin yoğun olarak yaşadığı mahallelerde olmak üzere güvenilir, sağlıklı, denetlenebilir ve ulaşılabilir emekçi lokantalarını talep etmeli ve siyasetini yapmalıyız.

    Bunun için güzel bir fırsat önümüzde duruyor. Hazır herkes belediye seçimlerinde sosyalistlerin alması gereken tutumları tartışmaya başlarken biz de her mahalleye emekçiler için lokantalar talebini belediye seçimi programımıza almalı ve bu talebi emekçilere taşımalıyız. Bu talep özellikle işçi kadınların yani hem evde patriyarkal sömürüye hem de işte kapitalist sömürüye tabi olan emekçilerin ihtiyacı dolayısıyla da acil bir talep olabilir. Zira tüm ev işleri gibi yemek yapmak da toplumsal olarak çoğu zaman kadınlara biçilen ve dayatılan bir rol.

    Bu konu üzerine düşünürken, cinsiyetçi işbölümü nedeniyle kadınların çocuklar ve yaşlılar için sarf etmek zorunda bırakıldığı ev içi bakım emeğini de ele almak gerekiyor. Karşılığı ödenmeyen bu emek süreci ancak bu işlerin toplumsallaştırılmasıyla ortadan kaldırılabilir. Emekçi mahalleler başta olmak üzere emekçiler için her yerde açılacak kreşler ve bakımevleri bu yönde bir adım olabilir.

    Bu iki talebin emekçi kitleler arasında yaygınlaştırılması için emekten yana partilere ve sendikalara çok büyük sorumluluklar düşmekte. Bu sorumlulukları ancak emekçilerin acil ihtiyaçlarını temel alan bir eylem programı çerçevesinde siyasete birlikte müdahele ederek yerine getirebiliriz.

    Sermaye ve iktidarın işbirliğine karşı kadınlar mücadelede

    0

    2023 yılı boyunca kadınların başını çektiği grev ve direnişler, kadınların sadece insanca çalışma koşulları için değil toplumsal cinsiyet eşitliği için de mücadele verdiğini gösterdi. Gerek İzmir Agrobay Seracılık’ta kötü çalışma koşullarına ve ücretsiz izin dayatmalarına karşı Tarım-Sen’de örgütlendikleri için Kod-46 ile işten atılmaları üzerine direniş başlatan kadınlar, gerekse de Urfa Özak Tekstil’de insanlık dışı çalışma koşullarına karşı Birtek-Sen’de örgütlendikleri için patronun gözdağı vermek üzere bir kadını işten atmasıyla direniş başlatan kadınlar işyerlerinde mobbinge, ayrımcılığa ve tacize uğradıklarını anlattılar. Her iki direniş de sıkça polis şiddetine maruz kaldı. Daha birkaç ay önce Malatya’da Birtek-Sen’de sendikal faaliyet yürüten kadınlar emniyet tarafından babalarına kocalarına şikâyet edildiler. Bu yıl gerçekleşen Maya Mekanik, Burda Bebek, MKS Transformatör, Maka Otomotiv, Barutçu Tekstil gibi grev ve direnişlerdeki kadın işçilerin talep ve sorunları da benzerdi. Kadınlar emek mücadelesi verirken aynı zamanda erkek-devlet şiddetiyle de mücadele ediyorlar. İktidar ve sermaye, örgütlülüğün gücünden korktuğu gibi kadınların örgütlü mücadelesinden de korkuyor.

    Kadınların karşılıksız emeği, asgari ücretin neresinde duruyor?

    2024 yılına ise yine en temel ihtiyaçlarımızı bile karşılamaya yetmeyecek ve enflasyon karşısında hızla eriyecek bir asgari ücretle giriyoruz. Asgari ücretin ortalama ücret olduğu ve milyonlarca emekçinin asgari ücret dahi almadığı düşünüldüğünde, bu durum kadınları doğrudan etkiliyor.

    DİSK-AR’ın 2024 Asgari Ücret Araştırması raporuna göre kadınların yüzde 60’ı asgari ücret ve civarı ücret alırken yüzde 41’i asgari ücret dahi almıyor. Özel sektördeki kadın işçilerin yüzde 54’ü asgari ücret altında ücretlerle çalıştırılıyor. TÜİK’in Kazanç Yapısı İstatistikleri 2022 raporuna göre de çoğu istatistik erkekler lehine. Örneğin eğitim durumuna göre yıllık ortalama brüt kazanç, tüm eğitim düzeylerinde erkeklerde daha fazla. Ekonomik faaliyete ve meslek grubuna göre toplam ücret-kazanç farkı yüzde 6,2. Aynı fark, yaş grubuna ve kıdem yılına göre yapılan istatistikte de mevcut. Kadınların erkeklerle eşitsiz durumda olmadığı neredeyse tek durum, toplu iş sözleşmesi olan işyerleri.

    Peki kadınların ev ve bakım işlerine harcadığı ücretsiz emek, asgari ücretin neresinde duruyor? Artan yoksulluğun psikolojik ve maddi yükünü üstlenen, ekonomik krizden daha eşitsiz şekilde etkilenen, ücretli çalışsın veya çalışmasın evde karşılıksız emek harcayan kadınların bu görünmeyen emeği telafi edilebilir mi?

    Çözüm, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ortadan kaldırılmasıdır. Biz tüm emekçiler için asgari değil insanca yaşamaya yetecek bir ücret talep ediyoruz. Bununla birlikte eşdeğer işe eşit ücret, kadınlara yönelik istihdam ayrımcılığının sona ermesi, ev ve bakım işlerinin toplumsallaştırılması ve hijyen ürünleri gibi temel ihtiyaçlara erişimin parasız olması da bu eşitsizliğin ortadan kalkması yönünde taleplerimiz arasında. Ancak asıl hedefimiz elbette çifte sömürümüzün kaynağı olan patriyarkal kapitalist sistemi alaşağı etmek!

    Yemen’e yönelik emperyalist saldırıyı reddediyoruz! Gazze’yle dayanışmaya devam!

    0

    Cuma ve Cumartesi günü ABD ve İngiltere, Yemen’i bombaladı; bunun sonucunda beş kişi öldü ve çok sayıda kişi yaralandı. İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal, Yemen’e yönelik gerçekleşen bu yeni emperyalist saldırıyı kategorik olarak reddediyor.

    Cuma günü Sana’nın yanı sıra Sa’ada, Hodeida ve Taez şehirleri emperyalistlerce bombalandı. Cumartesi günü bombalama daha da kapsamlı oldu ve yaklaşık 28 konum hedef alındı. Bu arada Joe Biden, Yemen’deki hedefleri vurmaya devam edeceklerini söyledi. ABD ve İngiltere’nin bombalamaları İsrail’i ve onun Gazze’deki vahşi saldırganlığını desteklemek içindir. Yemen, kahraman Filistin halkını desteklemek için somut adımlar atan az sayıdaki ülkeden biri.

    Yemen’deki Husi hareketi, 19 Kasım’dan bu yana İsrail bayraklı gemileri ve İsrail’e mal taşıyan diğer gemileri hedef alarak Filistinlilere desteğini gösteriyor ve Gazze soykırımına karşı çıkıyor.

    Kızıldeniz ve Aden Körfezi’ndeki gemilere düzenlenen saldırılar İsrail ekonomisini ve ticaretini etkiledi. Yemen’de milyonlarca insan Filistinlilerle dayanışmak için yürüdü. Yemenliler Amerika Birleşik Devletleri’nde, Kanada’da, Avrupa’da ve Ortadoğu ile Kuzey Afrika’da kitlesel seferberliklerle ifade edilen, Filistin’le dünya çapındaki büyük dayanışma hareketinin bir parçası olarak yürüdüler.

    ABD ve İngiltere’nin son günlerdeki emperyalist saldırıları “savunma eylemleri” olarak meşrulaştırılırken, Avustralya, Kanada, Bahreyn, Danimarka, Almanya, Hollanda, Yeni Zelanda ve Güney Kore tarafından da bu saldırganlık “Refah Gardiyanlığı Harekatı” olarak desteklendi. Bu, Kızıldeniz’deki gemilere yönelik Husi saldırılarını durdurmak için Aralık ayından bu yana ABD tarafından desteklenen çokuluslu bir askeri ittifaktır.

    Amerika Birleşik Devletleri bu koalisyonu oluşturmakta zorluk yaşadı çünkü Avrupa Birliği’nden başlangıçta katılmayı planlayan Fransa, İtalya ve İspanya gibi ülkeler daha sonra bunu yapmamaya karar verdi; benzer bir durum ABD emperyalizminin Ortadoğu müttefikleri arasında da ortaya çıktı. Mısır ve Suudi Arabistan ittifaka dahil olmadı.

    BM Güvenlik Konseyi, Gazze’deki soykırımı ve Yemen’in emperyalist bombardımanını gözardı ederek, Yemen’i Kızıldeniz’e yönelik saldırıları durdurmaya çağırarak iki yüzlü bir tutum sergiledi.

    Husilerin Kızıldeniz’deki eylemleri, yaklaşık 2000 geminin, dünya ticaretinin yaklaşık yüzde 12’sini oluşturan bu rotadan sapmasına neden oldu; mal teslimatında gecikmelere ve navlun oranlarında artışa neden olarak İsrail’in ticaretini etkiledi. Bütün bunlar, Siyonist varlığın Gazze’ye gıda, ilaç ve yakıt girişini engelleyen insanlık dışı ablukasına misillemedir.

    İşçilerin Uluslararası Birliği-Dördüncü Enternasyonal (İUB-DE) olarak, Yemen’e yönelik emperyalist saldırıyı reddediyoruz. Dünya halklarını Gazze’deki Siyonist soykırıma karşı sokaklara çıkmaya ve Gazze Şeridi’nde üç aydır süren aralıksız bombalamalardan ve işgal altındaki Batı Şeria’daki aralıksız baskınlardan sonra Siyonist işgalciye kahramanca direnen Filistin halkını desteklemeye çağırıyoruz.

    İUB-DE bütün halklara, hükümetlerinden İsrail’le olan tüm ekonomik, ticari, kültürel ve askeri anlaşmaları bozmalarını talep etme çağrısında bulunuyor: İsrail’e silah sevkiyatına son, Siyonist varlığa ABD kaynaklı mali ve askeri yardıma son, Yemen’in emperyalizm tarafından bombalanmasına son, İsrail yakınındaki ve Ortadoğu’daki ABD filosu defol! Halklar, hükümetlerinden, özellikle de Arap hükümetlerinden, İsrail’le ilişkilerini kesmelerini ve Filistin direnişine ihtiyacı olan her şeyi vermelerini talep etmelidir.

    Yerel seçimler işçileri niçin ilgilendiriyor?

    0

    Yerel seçimler yaklaşırken düzen partileri en iyi hizmeti verme iddialarını sıralıyor. Biz emekçiler ise yerel seçim sürecinde “Herkes çalıyor, bari ulaşabildiğimiz kişiye oy verelim” ya da “Hiç değilse AKP gerilesin” seçeneklerine sıkıştırılıyoruz.

    Yerel seçim sürecine iki büyük zorluk içerisinde giriyoruz. TÜİK bile emekçilerin geçen yıla göre daha çok çalışıp daha az kazandığını kabul ederken hükümet de kayyum atama gibi baskıcı uygulamalarıyla oy vermeyi anlamsızlaştırmaya çalışıyor.

    Tüm bunlara rağmen yerel seçimler biz emekçiler için önemini koruyor. Yerel seçimler, AKP iktidarı için kendisini sorgulattığı süreçler olmaya devam ediyor. Onca seçim zaferi ve Tek Adam sistemine rağmen, yerel seçimlerdeki her gerilemesi hanesine yazılı bir yenilgi olarak karşısında duracak.

    Öte yandan doğru bir belediyeciliğe ihtiyaç duyanlar asıl biziz. Zenginler de yoksullar da belediye ile iş yapıyorlar. Ancak yoksullar belediyenin kalabalık otobüslerini kullanıp işe giderken zenginler burada otobüs ihalelerine giriyor. Yoksullar ancak sağlıklı bir altyapı hizmetinden faydalanabilirlerse hastalıklardan korunup daha insani yaşama koşullarına sahip oluyorlar. Ancak altyapı çalışmalarından ötürü evinin önü harabeye dönen, ay sonunu getirmek için su faturasını hesaplayan bir zengin yok. Marmara yüzeyine müsilaj çıktığında dahi yalnızca biz emekçiler gerçekten üzülüp çözüm istedik. Marmara’yı kirleten hiçbir kurum faaliyetten men edilmedi. Ergene suyu hâlâ kapkaranlık, Dilovası hâlâ kanserin en çok görüldüğü bölgelerden biri.

    Belediyeler “Halk için iyi olur” denerek kurulmadıkları gibi öyle işlemiyorlar da. Türkiye’nin ilk belediyesi yoksul halk değil, İstanbul’daki İngilizler için kurulmuştu. Bugün de emekçilerin temel yaşam masraflarını düşürüp ücretlerini baskılarken ihalelerle şirketlere kâr dağıtmak amacıyla işliyorlar.

    Orman arazilerine yaptıkları villada ya da Boğaz’daki yalısında oturan hiçbir burjuva aile belediyeden metro-otobüs istemiyor. Hizmete ihtiyacı olanlar biziz. Yerel seçimlere dahil olarak kâr amaçlı değil ihtiyaç odaklı, sermayeden değil emekçiden yana bir belediyecilik diyen sözümüzü daha gür ifade edebiliriz.

    Sermaye partilerinin aldatmacasına karşı savunmamız gereken kaynak yaratıcı, katılımcı, çevreye duyarlı, Kürt halkının ve tüm ezilen kesimlerin demokratik taleplerini benimseyen, kadınlara ve lgbti+lara pozitif ayrımcılık anlayışını gözeten ve emekçi kesimlerden yana bir yerel yönetimdir. Böyle bir yerel yönetim çağrısı belediyelerde emekçi denetimi, herkese bir konut, herkese parasız sağlık ve eğitim, belediyelerde kadın temsilinin artması, toplumsal cinsiyet eşitliği odaklı politika ve hizmetler, kâr gözetmeyen güvenli toplu ulaşım, ekolojik yıkım ile mücadele, belediye çalışanlarına ve bütün emekçilere insanca ücret, sigorta ve sendika hakkı gibi taleplerimizin sahiplenilmesinin yolunu açabilir.

    2024 yerel seçimlerine doğru

    0

    2023 yılına damgasını vuran olaylardan biri kuşkusuz 14 Mayıs genel seçimleri oldu. Bu seçimlere, 21 yıllık iktidarının ömrünü uzatan Erdoğan yönetimi karşısında beklenmedik bir biçimde hezimete uğrayarak krizi derinleşen düzen muhalefeti damgasını vurdu. Bu seçimde düzen muhalefeti en az Cumhur İttifakı kadar çürümüş olduğunu ve emekçi halka sahici bir seçenek sunamadığını açıkça ortaya koymuş, AKP yönetiminin en zayıf düştüğü bir dönemde dahi, iktidarı Cumhur İttifakı’na hediye etmişti. Millet İttifakı’nın politikasına uyarlanan, cumhurbaşkanı adayına politik destek sunan HDP ve sosyalist hareketin geniş kesimi de geniş kitlelerde demoralizasyona sebep oldu ve bunun etkileri hâlâ sürmekte.

    Özgüven tazeleyen Erdoğan ve AKP yönetimi, seçimlerden sonra “IMF’siz IMF programı” ile emekçilere dönük saldırı programına hız verdi. Orta Vadeli Program ile emekçilerin üzerindeki vergi yükü artarken yüksek enflasyon devam etti. Böylece, hayat pahalılığı daha da kronik hale gelirken, ortalama genel ücret haline gelmiş asgari ücret ile sefaletin sürdürülmesi amaçlandı. Aynı zamanda bürokrasideki çürüme, Gezi davası ve Can Atalay örneğinde somutlaşan baskıcı politikalar, hakları için direnenlere yönelik baskılar ve Kürt hareketine dönük gözaltı ve tutuklamaların sürdüğü bir atmosferde yılı kapattık.

    İşte bu siyasi atmosferde, Mart 2024’te gerçekleşecek yerel seçimlere doğru gidiyoruz. Cumhur İttifakı’nın mevcut yapısı ile yerel seçimlere hazırlanacağı, Millet İttifakı’nın dağılmasının ardından CHP ve İyi Parti’nin kendi adayları ile seçimlere gireceği görülüyor. İstifalarla sarsılan İyi Parti, Cumhur İttifakı’yla yakınlaşma yönünde ilerliyor. DEM Parti’nin gündeminde ise öncelikle kayyum atanan belediyelerin geri kazanılması bulunuyor. Batıdaki büyükşehirler için kendi listeleriyle hazırlanmakla birlikte, CHP ile işbirliği ihtimali masada güçlü biçimde durmaya devam ediyor.

    Son genel seçimlerde ortak bir güç birliği inşa edemeyen sol sosyalist partiler, yerel seçimler öncesinde de iyi bir sınav veremiyor. Formalitenin ötesine geçmeyen birkaç toplantı dışında temel olarak, CHP ile DEM Parti arasındaki görüşmelerin sonuçları bekleniyor. CHP’ye “sağcı aday göstermeme” çağrılarından “sosyalist belediyeler birliği” kurma projesine geniş bir yelpaze arasında salınım yapılırken, burjuva ittifaklardan bağımsız bir siyasi seçeneğin inşası bir kez daha ikinci plana itiliyor. İşçi sınıfı ve emekçi kitleler içerisinde örgütlenmeyi; düzen muhalefetinden bağımsız, kopuşçu bir iktidar perspektifini önüne koymayan solun yerel seçim sonuçlarından da umduğunu bulamayacağını görmesi gerekiyor.

    2024’e ekonomik yıkımın eşi benzeri görülmedik bir düzeye ulaştığı ve antidemokratik saldırıların tüm hızıyla devam ettiği bir dönemde giriyoruz. Üstelik seçimlerin ardından iktidar çok daha sert bir kemer sıkma programını hayata geçirmeye hazırlanıyor. Bu saldırı dalgasına ve antidemokratik uygulamalara karşı sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin ve sosyalist hareketin öncülüğünde bir acil eylem planının örülmesi hayati önem taşıyor. Bu temelde, düzen güçlerinden bağımsız bir emek ittifakının yerel seçimleri de gündemine alarak somut bir gerçeklik haline gelmesi en acil görevimiz olmayı sürdürüyor.

    2024’te fark yaratabilecek olan ortak mücadele niyeti ve becerisi

    0

    Geride bıraktığımız yılı Türkiye açısından birçok farklı ölçütle değerlendirebiliriz. Ancak sanıyorum ki Tek Adam rejiminin hem tercihleri hem de sınırları bağlamında en muazzam göstergeyi 6 Şubat depremleri olarak alabiliriz. 6 Şubat, 11 ilde çok ağır kayıp ve yıkım yarattı. Ortaya çıkan yıkımın tespiti hâlâ tam olarak yapılmış, kamuoyuyla şeffaf bir şekilde paylaşılmış ve sorumluluğu alınmış değil. En az bunun kadar vahim olan ise her açıdan bir enkaza terk edilmiş kitlelerin hayatında fark yaratacak adımların atılmamış olması. Özellikle en ağır bilançoyu yaşayan illerden biri olan Hatay’da en temel ihtiyaçlara ulaşımda bile hâlâ büyük eksikliklerin olduğunu görüyoruz. Kısa bir süre önceki ziyaretimizde bir emekçi dostumuzun iktidarın politikalarını eleştirirken söylediği gibi, “Antakya’da hâlâ konuşulan tek şey yıkım, sonrasını -yeniden inşayı- konuşmaya başlayabilmiş bile değiliz.” 150 binden fazla kişinin konteyner kentlerde yaşadığı Hatay’da hayat hâlâ enkaz yığınlarının arasındaki küçük boşluklar arasında süregidiyor.

    Diğer yandan, bu ölçüt, 6 Şubat depremlerinin yarattığı yıkım, sadece iktidarın değil sol muhalefetin yapabildiklerinin ve yapamadıklarının da turnusolü olmaya devam ediyor. Öncelikle, depremin hemen ardından yardım ve dayanışma için gösterilen örgütlenmenin, iktidarın politika ve tercihlerinin yarattığı devasa boşluk karşısındaki etkisi ve önemi apaçık ortada. Ancak bunu sağlayabilmiş, sağlayabilmek için de tüm engellemeler ve sınırlılıklar içinde muazzam bir çaba sarf etmiş sol muhalefetin, bunun bir adım sonrasını -çabaların ve eylemin ortaklaştırılmasını, bunun mekanizmalarının yaratılmasını ve sürekliliğinin sağlanmasını- gerçekleştirebilme konusunda aynı çabayı ortaya koyduğunu söyleyebilmek oldukça zor. Bunun neden başarılamadığını, hangi önceliklerin ve/veya ikameci tutumların işin içine girmeye başladığını, nerelerde birlikte iş yapma becerisini ve belki de niyetini göstermekten uzaklaştığımızı düşünmek gerekiyor. Elbette bu soruyu başka konular için de gündemde tutmak mümkün ve gerekli: ekonomik kriz ve yoksulluk, demokratik haklara dönük saldırılar, sendikalaşmaya dönük engeller ve tabii ki seçimler…

    Bu soru, sol muhalefet olarak 2023 muhasebemizin de merkezinde yer almalı. Açık ki, yıkımı değil emekten, eşitlikten, özgürlükten yana bir “yeniden inşa”yı konuşmaya başlamak için bu muhasebe büyük önem taşıyor. Emekçi kitleler açısından yeni günleri, yılları geride bıraktıklarımızdan farklı kılabilecek tek güç, bağımsız sınıf hattına dayalı ortak bir mücadeleyi örme becerimiz olacak.

    Filistin direnişi devam ediyor

    0

    7 Ekim’de Filistin direnişinin gerçekleştirdiği El Aksa Tufanı operasyonunun etkileri devam ediyor. İşgalci İsrail güçlerinin Gazze’ye yönelik başlattığı soykırım harekatı sonucunda hayatını kaybeden Filistinlilerin sayısı 21 bini aşarken, Gazzelilerin yüzde 90’ı yerinden edildi ve on binlerce yaralı var.

    Siyonist İsrail’in yarattığı bütün yıkıma rağmen Filistin halkı ve silahlı direniş mücadeleyi sürdürüyor. Direniş hem Gazze’de hem de Batı Şeria’da yeni bir Nekbe’nin gerçekleşmemesi adına varlık yokluk savaşı veriyor. Korsan devlet İsrail, saldırılarının başında Filistin direnişiyle hiçbir şekilde müzakere etmeyeceğini ilan etmiş olsa da kısa süreli bir ateşkese ve esir değiş tokuşuna mecbur kalmıştı. Bütün sınırlılıklarına rağmen İsrail için bir geri adım anlamına gelen yedi günlük insani ara boyunca Gazze’nin kuzeyi de dahil olmak üzere birçok bölgede Filistinlilerin evlerine dönme çabası ve direnişin sokakları kontrol etmeyi sürdürmesi oldukça önemliydi.

    Siyonist güçler Gazze şehir merkezinin de yer aldığı kuzey kısmında kontrolü belli oranda ele geçirse de bu konumlarda da direniş hâlâ saldırılarını sürdürüyor. Özellikle insani aranın ardından Gazze Şeridi’nin güneyine yönelik başlayan saldırılarda ise Siyonist güçler ağır kayıplar veriyor. Han Yunus’un özellikle Şucaiyye mahallesinde Filistin direnişi işgalcilerin ilerlemesini engellemiş gözüküyor. Bu gelişmelerin nasıl devam edeceğini kestirmek güç fakat şu rahatlıkla söylenebilir ki Filistin direnişi savaşı kaybetmediği koşullarda kazanacak, Siyonist İsrail ise Gazze’yi askeri olarak tamamen kontrol altına almadığı sürece kaybetmiş olacak. Mevcut tabloda bütün insani drama rağmen Filistin direnişi sahada inisiyatifi kaybetmişe benzemiyor.

    İşçilerin Uluslararası Birliği- Dördüncü Enternasyonal önderlerinden Miguel Sorans’ın İUB-DE 8. Dünya Kongresi’nde ifade ettiği gibi “Filistin’deki siyasi-askeri çatışma emperyalizmin krizinin en açık ifadesi olmakla birlikte, aynı zamanda dünyadaki sınıf mücadelesinin de merkez noktasıdır.” Bu tezi tasdik eden bir biçimde ABD emperyalizmi, Gazze’nin kendisi için yeni bir Vietnam olmaması amacıyla İsrail’i askeri ve mali olarak destekliyor. Husilerin Kızıldeniz’deki gemi geçişini zorlaştırmasına karşı uluslararası bir koalisyon kurulması planı da İsrail’in ikmal hatlarının açık tutulmasını hedefliyor. Emperyalistlerin onca desteğine rağmen İsrail’in kendi belirlediği hedeflere ulaşamaması ve Filistin direnişinin üç aydır askeri olarak yenilmemesi oldukça kritik. Bu tabloda bizlere düşen ise dünya ölçeğinde emekçiler ve ezilen halklar olarak Filistin direnişine koşulsuz desteğimizi sunmak ve hükümetlerimizin İsrail’le bütün ilişkilerini kesmesi için seferber olmaya devam etmek.

    Şimdi değilse ne zaman? Ortak mücadele hattını örelim!

    0

    Asgari ücreti mücadelemiz belirleyecek demiştik. O yazımızda bir gerçeğe daha dikkat çekerek “Yeni asgari ücretle birlikte Türkiye’deki emekçilerin yarısına yakını açlık sınırına mahkûm edilecek” de demiştik. Öyle de oldu! Açlık sınırının 16 bin 483 liraya yükseldiği aralık ayında 2024 için asgari ücret 17 bin liraya yükseltildi. Evet, asgari ücreti mücadelemiz belirledi. Birleşik bir mücadele hattı örülmediği takdirde açlık sınırına mahkûm olduğumuz bir kez daha tescillendi!

    Şimdi yeni yılın ilk birkaç ayında her mal ve hizmete peş peşe zamlar geleceğini biliyoruz. Zamların yanında, 1 Ocak’tan itibaren tüm harç ve vergilere de yüzde 58 oranında bir zam geleceğini üretici fiyat endeksine göre hesaplanan yeniden değerleme oranından biliyoruz. Tüm bunları topladığımızda her yıl olduğu gibi açlık sınırının çok az üzerinde açıklanan asgari ücretin kısa süre sonra onun da gerisine düştüğünü göreceğiz.

    Unutmayalım, bu ay asgari ücretin belirlenmesi dışında 2024 bütçesi de mecliste kabul edildi. Bütçeye göre 7,4 trilyon TL vergi toplanması planlanıyor. Bu miktarın yüzde 55’i ise emekçilerin KDV ve ÖTV’lerinden oluşacak. Toplanacak bu kadar vergiye rağmen bütçede 2,6 trilyon TL açık oluşacağı öngörülüyor. Toplanacak vergiyi ülke nüfusuna bölersek (kabaca 85 milyon) büyükten küçüğe herkese düşen yıllık vergi miktarı 87 bin TL. Kişi başı bu kadar çok vergi verilen bir ülkede herkesin refah içinde yaşaması gerekirdi. Öyleyse “vergilerimiz nereye gidiyor” sorusunu bir kez daha soralım.

    Toplanacak bu kadar verginin 1,2 trilyonu sadece faize gidecek. 2024 yılı boyunca ödememiz gereken dış borç miktarının 219,9 milyar dolar (şu anki döviz kuru ile 6,1 trilyon TL) olduğunu göz önüne alırsak, kişi başına düşen yıllık 87 bin TL’nin neredeyse tamamının faize ve dış borca gideceğini söyleyebiliriz. Elbette oluşacak 2,6 trilyon TL’lik açığın yeniden borçlanılarak kapatılacağını da ekleyelim.

    Ülkede emekçilerin ortalama alım gücünün açlık sınırında tutulmasının yanı sıra, cebimizdeki son paraya dış borç ve faiz sebebiyle göz dikmiş bu iktidarın OVP olarak adlandırdığı IMF’siz IMF programı en yalın haliyle budur! Mehmet Şimşek boşuna “Vergiyi daha da tabana yaymalıyız” demiyor. Bakanlar boşuna “Asgari ücret yılda bir kez belirlenmelidir” demiyor. Hepsi sermaye lehine tıkır tıkır çalışan bir programın parçası. “Türkiye yüzyılının ilk bütçesi” diye sunulan bu bütçede emekçiler için açlık, yoksulluk ve bol bol vergi var.

    Yukarıda bahsedilen bu programın eksiksiz uygulanması için yerel seçimler bekleniyor. Seçim sonrası kredilerin daraltılması ve ekonomiyi küçültme gibi hedefler daha sert şekilde gerçekleşecek. Hayat pahalılığının yanında işsizliğin de artacağına şahit olacağız. Önümüzdeki yıl Bakan Şimşek’in “Dünyada kredi kartına taksit uygulayan tek ülkeyiz” gibi açıklamalarını artan bir tonda sık sık duyacağız.

    Bu duruma mahkûm değiliz elbet. Ne demiştik; onların planına karşı bizim planımız… Nebati ya da Şimşek politikası fark etmez. Sermaye lehine son derece örgütlü ve bilinçli hareket ediyorlar. Biz ise sınıfa karşı sınıf anlayışıyla ortak bir savunma hattı örmek zorundayız. Sendikalar ve emekten yana siyasi partiler bu saldırı programına karşı bir araya gelerek ortak bir mücadele hattı örmelidir.

    Çoklu krizler içinde kıvranan bu saldırgan rejimin tüm planlarının birleşik ve örgütlü bir işçi mücadelesi karşısında alt üst olmaması için hiçbir sebep yok. Her şey için geç kalmadan soruyoruz: Şimdi değilse ne zaman?

    • Dış borç ödemesi derhal durdurulsun! Yap-İşlet-Devret soygununa son!
    • Sermayedarlara servet vergisi getirilsin, kaynaklar emekçiler için kullanılsın!
    • Alım gücümüzün artması için ücretlere her üç ayda bir zam!
    • KDV kaldırılsın, vergi yükü patronlara!

    Basın, yayın, matbaa emekçilerinin örgütlü mücadelesini yükseltmek için ileri!

    0

    Türkiye’de basın emekçileri hem işçi sınıfının tüm kesimleri gibi yoksulluğa karşı mücadele ediyorlar hem de özgün biçimleriyle yine tüm ezilenleri ilgilendiren demokrasi sorunundan paylarını alıyorlar. 2024 yılına da işte böyle bir ortamda girdik. Asgari ücretin 2023 yılı sonunda yeniden belirlenmesi bu durumu değiştirmediği gibi ekonomik kriz sürüyor ve rejimin krizi derinleşiyor. Matbaa, basın, yayın emekçileri çoğunlukla asgari ücret bandında ve kötü koşullarda çalışıyorlar. Mesailer ücretsiz, belirsiz ve zorunlu.

    Basın çalışanları sıklıkla sansürle karşı karşıya kalıyorlar. Hükümet ve yargı üzerinden yapılan baskılar, gazetecilerin özgürce haber yapmalarını engelliyor. Özellikle hükümeti eleştiren veya muhalif görüşler sunan gazeteciler dava, hapis, para cezası gibi yaptırımlarla karşılaşabiliyor. Daha geçenlerde Gerçek Gündem editörü Furkan Karabay uydurma bir gerekçeyle tutuklandı.

    Örgütlenme ve toplu sözleşme hakkına yönelik saldırılara karşı koymak için gazetecilerin 2023 yılında pek çok grev yapması ve medya patronlarına karşı grev tehdidini öne sürmesi medya alanındaki mücadeleler açısından umut vericiydi. Bu ortamda, TGS öncülüğünde süren Sputnik grevi büyük bir anlam taşıyor. Örgütlenme, basın emekçilerinin kalemlerini özgürce ve emekten yana kullanabilmelerinin ön şartı. Sadece davalar, tutuklama tehditleri, çeteler değil bu özgürlüğe ket vuranlar, gazetecilerin üstünde bir kılıç gibi sallanan işten çıkarma tehdidi de özgür basını baskı altında tutuyor.

    Buna karşı gazetecilerin, basın ve yayın işçilerinin mücadelelerini hem kendi aralarında hem de işçi sınıfının geniş kesimleriyle birleştirmesi gerekiyor.

    Aralık ayının başında yapılan DİSK Basın-İş kongresi de mücadeleleri birleştirme yolunda önemli bir adımın başlangıcı olabilir. Uzun yıllardır sendikal barajın altında olan ve toplu iş sözleşmesi ya da protokoller gerçekleştiremeyen sendika, önüne koyduğu hedefleri gerçekleştirebilmesi durumunda Türkiye’de özellikle gazeteciler ve matbaa çalışanları açısından önemli bir mücadele mevzii olabilir. Asgari ücret pazarlıklarına yönelik özgücüyle yaptığı “Her harfin hakkını alacağız!” şiarlı eylem bu yolda atılan küçük ama değerli bir adım. Tabii burada emekten yana tüm güçlere, sendikada işçi demokrasisinin tesisi ve örgütsüz kesimlerin sendikayla buluşturulması yolunda önemli bir görev düşüyor.

    Baskılarla ve yoklukla başa çıkmaya çalışan DİSK Basın-İş’in bu mücadelede ileri atılmasının yegâne yolu, işçilerle buluşması ve yolunu birleştirmesinden geçiyor. Sendikal rekabetin tüm sektörlerde işçi sınıfına zarar verdiği bir ortamda, rejimin saldırılarına karşı gazetelerde, yayınevlerinde, matbaalarda, çeviri bürolarında ve ajanslarda sendika farkı gözetmeksizin birleşik mücadelenin zeminini yaratmak DİSK Basın-İş’in birincil ödevi olmalı. Bu sayede işçi sınıfının ekonomik ve demokratik haklarına yönelik saldırılara etkili yanıtlar üretmek mümkün olabilir.

    Siyasi tutsaklar için özgürlük mücadelesini yükseltelim!

    0

    Saray rejiminin baskı sisteminin en yoğun ve şiddetli yaşandığı yerlerin başında cezaevleri geliyor. Erdoğan yönetimi altında her yıl inşa edilen onlarca yeni cezaevinde binlerce siyasi tutsak bulunuyor. AKP-MHP iktidarı mücadeleci kesimleri hapishanelerde rehin tutarak yıldırmaya çalışırken, bu yöntemle tüm muhalefete gözdağı vermeye çalışıyor. Yeni yılın en önemli mücadele başlıklarından birisi, hiç şüphesiz, siyasi tutsakların özgürlüğü olacak.

    İnsan Hakları Derneği’nin hazırladığı raporlara göre, 2023’te cezaevlerinde 5 bine yakın hak ihlali tespit edildi. Cezaevlerinde en az 34 kişi yaşamını yitirdi, en az 245 siyasi mahkûmun tahliyesi keyfi gerekçelerle ertelendi. Başta Aysel Tuğluk olmak üzere 1500’den fazla hasta tutsağın tahliyesi, mevcut yasalara ve en temel insan haklarına aykırı olarak reddedildi.

    Siyasi tutsakların simgesel isimlerinin başında Selahattin Demirtaş geliyor. Saray’ın yargı üzerindeki talimatıyla 7 yılı aşkın süredir cezaevinde tutulan Demirtaş, başta Kobani olmak üzere pek çok davadan yargılanıyor. Geçtiğimiz günlerde, düzmece gerekçelerle yargılanmaya devam ettiği Kobani davasında Demirtaş, kapsamlı bir siyasi savunma yaptı. İddianamenin hukuksuz, keyfi ve iktidarın talimatları doğrultusunda hazırlanmış niteliğini açıkça ortaya koyarak AKP-MHP iktidarının baskı düzenine bir kez daha meydan okudu.

    Siyasi tutsakların bir diğer önemli ismi Can Atalay. Gezi tutsağı iken TİP’ten Hatay milletvekili seçilen Atalay hakkında Anayasa Mahkemesi’nin iki kez hak ihlali tespitiyle serbest bırakılması kararı vermesine karşın, Anayasa maddesi çiğnenerek kendisi halen hapiste tutuluyor. Yargı kurumları arasındaki krizi de tetikleyen bu keyfi durum, Saray rejiminin sosyalist harekete ve tüm siyasi muhalefete dönük saldırısında yeni bir eşik anlamına geliyor.

    Kürt siyasi hareketi, sosyalistler, insan hakları savunucularının yanı sıra rejimin hedef tahtasındaki bir diğer kesim gazeteciler. 2023’te 280 gazetecinin yargılaması devam etti. Gazeteciler toplamda 821 kez hâkim karşısına çıktı. 57 gazeteci ise halen tutuklu durumda.

    Cezaevleri ve siyasi tutsaklar meselesi bu kadar hayati hale gelmişken, burjuva muhalefet bu konuda da rejime karşı herhangi bir ses yükseltmedi. İmamoğlu’nun seçimlere katılmasını engellemeye dönük keyfi cezaya dahi herhangi bir muhalefet geliştirmedi. CHP ve diğer düzen muhalefeti partilerinin Saray rejimi karşısındaki çürümüşlüğünün ve acizliğinin en net göstergelerinden birisi bu alandaki tutumu oldu.

    Siyasi tutsaklar meselesi, her şeyden önce “hukuki” değil siyasi bir mesele olarak kavranmak zorunda. Can Atalay, Demirtaş ve diğer binlerce siyasi tutsağın serbest bırakılması ancak kitleleri harekete geçiren bir toplumsal seferberlik ve kampanyayla mümkün olabilir. Sosyalist partiler, Kürt siyasi hareketi, sendikalar ve demokratik kitle örgütlerinin öncülüğünde birleşik bir eylem planı hazırlayarak siyasi tutsaklar için özgürlük mücadelesini yükseltmeliyiz!

    İktidar cephesinde sular durulmuyor

    0

    Daha beş ay önce seçimleri kazanan Cumhur İttifakı’nın içindeki çelişkiler seçim sonrasında gün ışığına çıktı. Genişleyen iktidar cephesi, bir zamanlar Erdoğan’ın Millet İttifakı’na yönelttiği beş benzemez eleştirisini en az onlar kadar hak ediyor.

    En başta, iktidarın büyük ortakları AKP ile MHP arasında gerilim görünür hale geldi. MHP ile yakınlığı bilinen Süleyman Soylu görevden alındı; yerine atanan İçişleri Bakanı Yerlikaya döneminde sınırlı çete operasyonlarıyla, ülkücülere yakın mafya örgütleri hedef alındı. Bahçeli, AKP’nin, Cumhurbaşkanının yüzde 50+1 ile seçilmesi esasını değiştirme niyetini açıkça eleştirdi. Bahçeli’nin Anayasa Mahkemesinin statüsünün değiştirilmesi önerisinin AKP’de yarattığı rahatsızlık ortada. İki ortak, gerek devlet içinde kadrolaşmada partilerin alacağı pay gerekse de toplumsal muhalefetin bastırılmasında kullanılacak yöntemler konularında birbirleriyle mücadele içinde.

    İktidarın küçük ortaklarından BBP ve YRP, bütçeye önemli eleştiriler getirdi. BBP lideri Mustafa Destici önce emeklilere kök maaş üzerinden yapılan yetersiz zamdan hoşnutsuzluğunu dile getirdi, ardından akaryakıt zammını eleştirip zenginler yerine yoksulların vergilendirilmesine ilişkin “ahlaki değil” ifadesini kullandı. YRP lideri Fatih Erbakan ise ekonomik kriz bağlamında AKP’yi “vatandaşların mağduriyetini görmezden gelmekle” eleştirdi, bütçeye hayır oyu vereceklerini açıkladı. Ayrıca YRP, üç metropol dışında, yerel seçimlerde kendi adaylarıyla Cumhur İttifakı ile yarışacak. Ancak, iki partinin zengin-yoksul ikilemi üzerinden getirdiği eleştiriler bir yanılsama yaratmamalı; çünkü bu sahte söylemler, kriz nedeniyle AKP’den kopabilecek emekçi kesimleri kendi partileri aracılığıyla ittifak içinde tutmaya hizmet etmekten başka bir işleve sahip değil.

    İttifakın en gerici üyesi olan Hüda-Par ise Kürt halkına özerklik ile anadilinde eğitim hakkı taleplerinin yanı sıra, Şeyh Sait’e sahip çıkmasıyla da başta MHP ve BBP olmak üzere diğer ortaklarla çatışma içinde. Son gelişmelerin ardından yerel seçimlere milliyetçi bir histeri ortamında, CHP’yi terörle ilişkilendirme kampanyasıyla girileceği anlaşılıyor; ancak Hüda-Par’ın tutumu, iktidarın bu politikasının tutarlığına zarar veriyor.

    İktidar cephesinde ciddi kriz dinamikleri mevcut. Ancak, bu sürtüşmelerin kısa vadede bir dağılmaya yol açması olası görünmüyor. Tüm ayrılıklarına rağmen kendi ajandalarını hayata geçirmek veya tabanlarını genişletmek amacıyla bu birlikteliğe muhtaçlar. Hele hele yerel seçimler öncesinde… İktidarın parçası olmaktan elde ettikleri güç, beş partiyi bir arada tutan başlıca neden. Özünde patronların çıkarlarını savunan bu ittifak, ancak milyonlarca işçi ve emekçinin haklı talepleri ekseninde verilecek bir mücadeleyle yenilebilir.

    2023’te bilim ve teknolojide neler oldu?

    0

    6 şubat depremleri, seçimler, derinleşen ekonomik kriz derken yoldaşımız Muhittin Karkın’ı kaybetmenin verdiği derin acı ve üzüntüyle kötü bir sene daha geçirdik ama tarihin ve geleceğin bizden beklediği gibi umutsuz değiliz. Enternasyonal birliktelik için mücadele ederken, sınıfsal ihtiyaçlara talebin arttığı ve gençlerin verdiği değişim isteğini her noktada daha çok hissettiğimiz bir yıl da oldu. Peki tüm bunlar yakınımızda olurken, bilim ve teknoloji açısında 2023’te neler oldu, gelin beraber bakalım.

    Yapay zekâ artık bizden biri

    Belki de her sene yapay zekânın senesi olacak ve buna alışmamız lazım. Geçtiğimiz senelerde ham halinin bile sınırlı zekâ gerektiren olaylarda insanı kolaylıkla yenebildiğini gördüğüm yapay zekâ (YZ), artık metin üretimi ve yaygın zekâ kullanımı açısından ortalama ortaokul talebesinin yeteneklerine erişmiş durumda. Büyük şirketlerin hepsi, yeni bir dünya bulmuş gibi bütün büyük yatırımlarını YZ ve onunla ilgili teknoloji alanlarına yapıyor. İnsanlık için müjde gibi gelen bu atılımlar aslında belki de fakirleşmemize ve daha zor koşullarda hayatlarımızı idame etmemize neden olacak. Hollywood’da senaristler 2023 başında güvencesizliğe ve YZ’nin yerlerini almaya başlamasına karşı greve çıkmıştı ve sektör kâr hırsından dolayı regülasyon hazırlamak yerine cılız bir destek verdi. Buna rağmen göreceli kazanımlar oldu. Fakat bu sorun her sene giderek artacak ve devletlerin ve kurumların hâlâ bununla ilgili bir hazırlığı yok. Bunun Sanayi Devrimi’ndeki durumdan farkı, artık sadece makinenin sermaye emrinde olmaması, yanında zekâ da var ve bu insanlık için ciddi bir sorun olabilir.

    Yeni sıtma aşısı

    Modern tıbbın ortaya çıkmasından itibaren sıtmaya karşı verilen mücadele ve aşı bulma çabası, bu yıl sonunda sıtmaya karşı makul fiyatlı aşı R21’in üretilmesi ile zafere ulaşacak! Aşı, Oxford Üniversitesi tarafından geliştirildi ve bulunan ikinci sıtma aşısı oldu. RTS,S adı verilen ilk aşı, ilaç şirketi GlaxoSmithKline (GSK) tarafından geliştirilmişti. R21 aşısı, ilk aşıya göre daha uygun fiyat ve kolay üretim metoduna sahip. Bu sayede özellikle Asya ve Afrika’daki yoksul halkların önemli bir sorunu olan sıtmaya karşı nihai zafer kazanmaya çok yakınız! 2023 yılında bu bölgelerde 250 milyon kişinin sıtmaya yakalandığı ve 500 binden fazla ölümün gerçekleştiği tahmin ediliyor.

    Uygun maliyetli karbon yakalama

    Her sene sıcaklık rekorları kırarken, kapitalist sistem sanki yarınlar yokmuşçasına daha çok üretmenin peşinde. Daha çok enerji talebi üretimle beraber katlanıyor ve buna bağlı olarak coşan karbon emisyonu ile tüm insanlık yüzleşiyor. Neredeyse her sayımızda doğa ve iklim kriziyle ilgili bir yazımız veya ona bağlı olan bir durumu haber yapmaya başladık. Bu, her sene artan ve durmak bilmeyen karbon emisyonundan dolayı oluyor. Bu sene 40,5 milyar tona çıktığı tahmin ediliyor. Ortalama sıcaklık artışını 1,5 °C tutma hedefinden şimdiden çok uzaktayız. Fakat bir sorun varsa çözümü de var diyen sermaye, bu karbonu havadan yakalamak için teknoloji geliştirmeye başladı bile. Geçtiğimiz yıllarda oldukça pahalı olan bu sistemler, şimdiden ton başına 1000 dolar civarına düşmüş durumda. Ama bu işe en çok yatırım yapan sektör kim, tahmin edin. Tabii ki petrolcüler. Asıl mevzu yaşadığımız doğayı hasta etmemek olmalıyken, yenilenebilir enerji ve gelişmiş nükleer enerjilere yatırım yapmamız lazımken, sermaye ona ilaç geliştirme derdinde.

    Kâr tavana, zarar tabana

    0

    Emekçinin maaşı gerçek enflasyonun altında iyileştirmelerle her zaman eziliyor. Her sene asgari ücretin açıklanmasının ardından her şeye zam yapılmakta. Bu durum çoğu zaman işçinin maaşının eline dahi geçmeden erimesi sonucunu doğuruyor. Birkaç senedir mecburiyetten uyguladıkları yılda iki zam uygulamasının ortadan kaldırılması da enflasyonun etkilerinin daha fazla görülmesine sebep olacak.

    İktidar ise işçilerin ne yiyeceklerine, yaşamlarını nasıl idame ettireceklerine dair bir strateji geliştirmek bir yana, işçileri borç batağına itmeyi tercih ediyor. Uygulanan ekonomi politikaları işçinin üzerindeki yükü artırma üzerine temellendiriliyor. Burjuvazinin çıkarları doğrultusunda yaratılan yeni politikaların sonucunda oluşan borçlar tabana ödetilmeye çalışılıyor.

    İşçiler devlet eliyle borç batağına itiliyorlar. Alım gücü azalan emekçiler yaşamlarını devam ettirebilmek için kredi kartlarını kullanıyorlar. Ama geri ödemesi geldiğinde, olmayan para ile ödeme yapılamadığı açığa çıkıyor. Çoğu zaman bir borcu kapatmak için başka borç alınıyor. İlk borcun faizi yetmezmiş gibi bu sefer kat kat artan faizlerle yeni borçlara giriliyor. 2022 yılı sonunda piyasada bulunan kredi kartı sayısı 99 milyon iken 2023 yılı sonunda bu sayı 114 milyona çıkmış.

    2023 Aralık ayında açıklanan kredi kartı borç artış oranları ise işçilerin kötü durumunun sonucunu gözler önüne seriyor. 2022 yılının sonunda halkın kredi kartı borcu 446 milyar düzeyinde iken 2023 yılı sonunda bu borç katlanarak artmış ve 1 trilyonun üzerine çıkmış. Sadece bir senede emekçiler iki kattan fazla borçlanmak zorunda kalmışlar. Bankaların kredi kartı veya kredilerde uyguladığı faiz oranlarındaki ani değişimler de borçları artırıyor.

    İşçinin borçlanması yalnızca kredi kartı ile olmuyor elbette. Faizleri birkaç kat artırılmış ihtiyaç kredilerinin kullanımında da neredeyse iki kat artış görülüyor. Üstelik dönemsel politikalarla başlıca ihtiyaç kredilerine dahi ulaşım zorlaştırılmakta. Bankaların kredi kullanımından çok kredi kartı kullanımını teşvik etmesinin altında yatan ise kredi faizlerinin alındığı tarihe tabi olması ancak kredi kartı faizlerinin dönemsel oynaklığıdır. Böylece bankalar, verdiği kredilerin enflasyon karşısında değersizleşmesinin önüne geçmiş oluyor.

    Burjuvazinin çıkarları doğrultusunda iktidarın uygulamaya koyduğu politikalar sonucu işçiler borçlandırılmaktalar. Bunun arkasında dış borçlanma, dolar kurunun kontrol edilememesi, üretimdeki desteğin düşmesi vb. birçok etken sayabiliriz. Mehmet Şimşek’in “yeni” ekonomi politikaları borcun tabana yayılması, vergilerin artırılması, emekçinin maaşının enflasyon karşısında daha fazla ezilmesi anlamına geliyor.

    Birçok şirketin devasa vergi borçları bir kalemde silinirken işçilerin her gün daha da borçlandırılması kabul edilemez. Biz bu sebeple, hane halkı borçlarının iptal edilmesini talep ediyoruz. Burjuvaziden alınmayan vergilerin ve dış borcun yükü biz emekçilerin omuzlarına yüklenemez. Bu borçların ödenmesi için emekçilerin üzerine yüklenen vergi yükü tamamen ortadan kaldırılmalı ve dış borç ödemeleri durdurulmalıdır. Ayrıca, işçinin maaşının enflasyon karşısında erimemesi ve alım gücünün düşmemesi için üç ayda bir enflasyon oranında zam talebimizi her alanda dile getirmeye devam edeceğiz!

    Metalde TİS süreci greve doğru ilerliyor

    0

    Türkiye ekonomisinin en önemli sektörlerinden olan ve işçi sınıfının en örgütlü olduğu metalde toplu sözleşme dönemi hâlâ sonuçlanmadı. Eylül ayında patron sendikası MESS ile Birleşik Metal-İş, Türk Metal ve Özçelik-İş sendikaları arasında başlayan görüşmelerde anlaşma sağlanamayınca arabulucu sürecine girilmişti.

    Bu süreçte de MESS, metal işçisinin yaşam koşullarını insan onuruna yaraşır düzeyde sürdürebileceği ve artan fiyatlar karşısında ücretlerin enflasyona yedirilmemesini sağlayacak asgari talepleri dahi kabul etmekten uzak bir tavır sergiledi. Arabulucu sürecinin de anlaşmazlıkla sonuçlanmasının ardından Birleşik Metal-İş örgütlü olduğu fabrikalarda bir saatlik iş bırakma eylemlerine, Türk Metal de örgütlü olduğu fabrikalarda alkışlar ve sloganlarla uyarı eylemlerine başlayarak MESS’i protesto etti.

    Arabulucu sürecinin ardından ilk TİS görüşmesi 4 Ocak Perşembe günü MESS’in çağrısıyla gerçekleşti. MESS arabulucu toplantısı sonrası gerçekleşen ilk toplantıda ücretler için zam teklifini ilk altı ay için yüzde 35’ten yüzde 50’ye, sosyal haklar için yıllık zam teklifini ise yüzde 65’ten yüzde 80’e çıkarmıştı. Son toplantıda ise patronlar saat ücretlerine yaptıkları teklifi yüzde 60’a, sosyal haklara dair teklifi de yüzde 85’e çıkardıklarını belirttiler.

    Bu teklifler, tarihi kârlar açıklayan işyerleriyle dolup taşan metal sektöründe asıl zenginliği üreten işçilerle alay etmekten başka bir şey ifade etmiyor. Özellikle yeni yıla girdiğimizden beri yağmur gibi yağan zam dalgası karşısında bu ücret artışları ile yaşamak mümkün değil. Bu yetmezmiş gibi MESS sözleşmenin 3 yıllık olması, tamamlayıcı sağlık sigortası uygulamasının kaldırılması ve ikramiyelerin işe gelinemeyen günler için kesilmesi gibi dayatmalarla kazanılmış hakları tırpanlamaya çalışıyor.

    Toplantının ardından Birleşik Metal-İş grevlere başlayacaklarını duyurdu. Türk Metal ise yaptığı açıklamada teklifi kabul etmediğini ve görüşmeyi sonlandırdığını belirtmekten ileri gitmedi. Metal işçisi, sendika bürokratlarının sözlerine bel bağlayarak hareket etmenin, başlarda yüksek sesle karşı çıkılan oranların sessizce kabul edilmesiyle sonuçlandığını geçmiş yıllarda yapılan sözleşmelerden biliyor. Gazete Nisan sayfalarında daha önce farklı yazılarda ifade ettiğimiz gibi sürecin nasıl sonlanacağını belirleyecek olan, metal işçisinin seçeceği yol olacaktır. Bu doğrultuda işçilerin taleplerinin dikkate alınmasını, işçi demokrasisi ilkelerinin uygulanmasını garanti altına almak için konfederasyon fark etmeksizin kurulacak TİS komiteleri önerisini yineliyoruz. Önümüzdeki süreçte ortaya çıkacak olası grevlerin yalnız kalmamasını ve metal işçisinin birliğini sağlamak için esas yol gücümüzü tabanda birleştirmekten geçiyor.

    Asgari ücret tiyatrosu işçi sınıfını mücadeleye çağırıyor

    0

    2024 yılında uygulanacak asgari ücret, bir önceki yıldan farklı olarak yıl ortasında artış yapılmayacağı, yani 2025 yılına kadar sabit kalacağı söylemleriyle yüzde 49 artırılarak net 17.002 TL olarak açıklandı. Üstelik önümüzdeki dönemde asgari ücretin açıklanan değil beklenen enflasyon verileri dikkate alınarak belirleneceği de rejimin söylemleri arasında.

    Açıklanan asgari ücretin hemen ertesi günü gelen zamlarla eridiği gerçeğini gizlemek artık imkânsız. Zira emekçiler bu cendereyi her türlü örnek ve matematik hesabıyla her gün, hayatının her alanında bir şekilde dile getiriyor. İşyerlerinde, toplu taşımalarda ve sokaklarda sadece açlık ve yoksulluk konuşuluyor. O nedenle asgari ücretin sayısal olarak ne olduğu değil, hangi sınıfın ihtiyaçlarına göre belirlenmesi gerektiği önemli hâle geliyor.

    Asgari ücret, işçilerin etkin katılım sağladığı bağımsız sendikalar ve emek örgütlerince belirlenmesi gerekirken mevcut rejime bağlı Asgari Ücret Komisyonu tarafından belirleniyor. Komisyon, emekçilerin hayatta kalma mücadelesi yerine patronların kâr hırsı ve rejimin siyasi saiklerine göre pozisyon aldığından bu süreçte varlığını ancak kâğıt üzerinde sürdürebiliyor. Nitekim komisyon, asgari ücreti 2022 yılından beri Erdoğan’a günah çıkarma fırsatı vermek için esneme payı bırakarak belirliyor ki emekçiden kepçeyle alınanın kaşıkla iade edildiği anlaşılmasın.

    Asgari ücret, emekçiler tarafından denetlenebilir olan bağımsız kuruluşların verileri dikkate alınarak da belirlenmiyor. Ismarlama oran açıklayan TÜİK verilerine göre belirleniyor.

    Tüm bu maskeli balo yine işçiyi, emekçiyi omuzlarında büyüyen ve artık canavarlaşan enflasyonla baş başa bırakıyor.

    Nitekim asgari ücrete yapılan artış -kâr oranları astronomik bir şekilde artan şirketlerin ürünlerine yaptığı zamlar sonrasında- açıklanır açıklanmaz kuşa dönüyor. Ama buna rağmen yine en fazla vergiyi emekçiler veriyor. Bu nedenle, asgari ücrette gerçek enflasyon oranında düzenli artış talebimizle birlikte zenginlerden servet vergisi alınması yani vergi yükünün emekçiye değil patronlara kesilmesi gerektiğini ifade ediyoruz.

    Bunun yanı sıra, işçinin en temel hakkı olan sendikal hakkının kriminalize edilmeye çalışılması, sendikaların edilgen rol oynaması, işçi sınıfının bu koşullara karşı mücadele gücüne de zarar veriyor. Oysa bu tablo ancak birleşik ve örgütlü bir mücadele ile değişebilir.

    İşçi sınıfının enflasyon karşısında alım gücünün yükselebilmesi için ücretler üç ayda bir gerçek enflasyon oranında artırılmalı, emekten yana ve insanca yaşam için zenginlerden servet vergisi alınmalı diyoruz. Tüm bu çözümler ise işçi demokrasisini esas alan sendikalar ve emek örgütlerinin birlikte mücadelesi ile hayata geçirilebilir.

    İUB-DE 8. Dünya Kongresi: Devrimcilerin birliğinde bir adım daha ileri!

    0

    İşçi Demokrasisi Partisi’nin de bileşeni olduğu İşçilerin Uluslararası Birliği – Dördüncü Enternasyonal’in (İUB-DE) 8. Dünya Kongresi 7–10 Aralık tarihleri arasında Arjantin’in başkenti Buenos Aires’te gerçekleşti. Kongreye Arjantin, Bolivya, Brezilya, Şili, Kolombiya, Meksika, Panama, Peru, Portekiz, İspanyol Devleti, Türkiye, Dominik Cumhuriyeti ve Venezuela olmak üzere 13 üye partinin delegeleri katıldı. Bunun yanı sıra Haiti, Senegal, İtalya, Ukrayna ve Filistin’den davetliler de kongreye fiziksel olarak katılamasalar da internet üzerinden bağlandılar.

    8. Dünya Kongresi’nin İUB-DE’nin inşası bağlamında en kritik noktalarından biri, geçtiğimiz üç yıllık süreçte Portekiz’den Sosyalist Alternatif Hareketi (MAS) ve Kolombiya’dan Devrimci Sol Birlik (UNIR) gruplarının enternasyonal inşaya kazanılmaları ve kongreye dahil olmalarıydı. Bu, devrimcilerin birliği şiarını yükselten bizler adına niteliksel öneme sahip bir sıçrama oldu.

    Üç yılda bir gerçekleşen İUB-DE Dünya Kongresi’nde dört gün boyunca dünya politik durumunun ve sınıflar mücadelesinin analizleri, Enternasyonal’in önümüzdeki süreçte ön plana çıkaracağı temel politik kampanyalar ve hem seksiyonların hem de dünya partisinin inşasının ana hedefleri üzerine detaylı tartışmalar gerçekleşti.

    Kapitalizmin çoklu krizi ve devrimci önderlik boşluğu

    Bizler için 2008 yılından bu yana dünya sınıflar mücadelesinin temel belirleyenlerinden biri kapitalist ekonominin dünya krizi olmayı sürdürüyor. Kapitalizmin henüz kendi yararına bir çıkış bulamadığı bu kriz, pandemi ve iklim krizi ile birlikte çoklu bir krize de dönüşmüş durumda. Yine ekonomik kriz karşısında kapitalist hükümetlerin uygulamaya çalıştığı kemer sıkma politikalarına ve rejimlerin daha baskıcı, Bonapartist bir eğilime yönelmesine karşı da 2008 yılından bu yana dünya emekçi halklarının mücadeleleri eşitsizlikler ve çelişkilerle devam ediyor.

    Bu çelişkilerin bir kısmı sınıflar mücadelesinin kendi içsel dinamiklerinden kaynaklanıyor olsa da bizler için en belirleyici olan analiz, devrimci önderlik boşluğu olmayı sürdürüyor. Geçtiğimiz 15 yıllık süreçte, dünyanın birçok ülkesinde kitleler kapitalist sömürüye ve baskıcı rejimlere karşı devrimci seferberliklere imza atmış olsa da bu seferberlikler içerisinde, kitlelerin kopuş özlemlerine eşlik edecek bir devrimci önderlik açığa çıkabilmiş değil. Tersine, birçok örnekte merkezci, reformist sol-sosyalist hareketlerin ehven-i şer politikalarına, “daha iyi bir kapitalizm mümkün” safsatasına tanıklık ettik. Ve bu alternatifsizlik durumu, bazı ülkelerde popülist söylemlerle aşırı sağın seçim zaferleri kazanmasının da önünü açtı.

    Tam da bu nedenlerle, İUB-DE 8. Dünya Kongresi’nin en önemli çıktısı, bu alternatifsizliği ortadan kaldırma görevi oldu: kitlelerin acil talepleri uyarınca, işçi sınıfının bağımsızlığı perspektifiyle, devrimcilerin birliği şiarıyla devrimci programın yükseltilmesi ve devrimci partilerin inşası stratejisi. Evet, görev kolay değil ama bir zorunluluk olmayı da sürdürüyor.

    Yemeksepeti’nde işten çıkarmalar devam ediyor!

    0

    2015 yılında Almanya merkezli çevrimiçi yemek sipariş platformu Delivery Hero’ya 589 milyon dolar karşılığında satılan ve Türkiye’nin en büyük teknoloji şirketlerinin arasında yer alan Yemeksepeti’nde işten çıkarmalar durulmuyor. Pandemi süresince sokağa çıkma yasaklarından faydalanarak Türkiye’nin her yerinde depolar açan ve internet uygulamasını geliştirip büyük kârlar elde eden şirket, pandemi sonrası yaşanan talep azalışını işçileri çıkararak karşılamayı tercih ediyor. Önce tüm motokuryelerini işten çıkaran ve “esnaf kuryelik” adı altında esnek ve güvencesiz çalışma modelini dayatan şirket, 300’e yakın yazılım çalışanını da bir günde işten çıkardı.

    Zamanlama manidar!

    Şüphesiz, Yemeksepeti son dönemde küçülme ya da işten çıkarma ile gündeme gelen tek şirket değil. layoffs.fyi web sitesinin derlemesine göre, 2023’ün başından beri 1183 teknoloji şirketinde 270 bin civarında teknoloji çalışanı işten çıkarıldı.

    Amazon yılın ilk yarısından itibaren 27 binden fazla işçisini çıkarmıştı. Şirketin geliri üçüncü çeyrekte yüzde 13 artışla 143,1 milyar dolara yükselirken, net geliri bir önceki yıla göre 2,9 milyar dolardan üç kattan fazla artarak 9,9 milyar dolara çıktı.

    Google’ın ana kuruluşu Alphabet 12 bin çalışanını işten çıkarmış, en son aralık ayında haber yayını bölümünden 45 işçiyi çıkardığını açıklamıştı. İşten çıkarmalar, 7 Ekim’den bu yana hem İsrail hem de Gazze’de binlerce kişinin hayatına mal olan işgalin ortasında gerçekleşti.

    Yemeksepeti motokuryeleri gibi kendi hesabına çalışmaya zorlanan yazılım işçilerinin sayısını ise bilmiyoruz. Tüm bu işten çıkarmaların yılın son aylarına denk gelmesi, şirketlerin tamamen maliyet düşürerek yıllık bilançolarını pozitifte kapatmaya çalıştıklarını gösteriyor, üstelik yıllık maaş artışlarından kurtulmaları da cabası. Geriye yeni yıla işsiz girecek binlerce işçi kalıyor.

    Şirketler maliyet küçültmek için diğer lüks harcamalarını kısmayı tercih etmiyor, çünkü işçi düşmanı yasalara, kolluk kuvvetlerine ve işbirlikçi sendikalara güveniyorlar. Bu yüzden krizin faturasını örgütsüz ve plansız işçilere kesmek daha kolaylarına geliyor. Yazılım çalışanları, teknoloji işçileri örgütsüzler. Oysa aslında çok güçlüler çünkü kaderleri tüm ülkeyle, dünyayla ve diğer işçilerle ortak. Tek ihtiyaç yeni yılda birleşmek, birleşmek, birleşmek.

    Yeni yılda emekli ve memura sefalet ücretleri reva görülüyor

    0

    15,4 milyon emekli ile 4 milyon memur yeni yıla girerken zamlı ücret veya maaşlarını almayı sabırsızlıkla bekliyor. Eylül ayında yapılan 2 yıllık toplu iş sözleşmesiyle memur ve memur emeklilerinin zamları belirlenmişti. Yaklaşık 4 milyon memur ile 2,8 milyon memur emeklisi, yüzde 15’lik zamma ek olarak 2023 yılı ikinci yarısı enflasyon farkının eklenmesiyle toplam yüzde 49,5 zam alacak. Nitekim 27 Aralık’ta asgari ücret yüzde 49 zamla 17 bin 2 lira olarak açıklandı.

    Emeklilerin büyük bölümüne gelince, 2023 Aralık ayı enflasyonunun yüzde 3,07 olarak gerçekleşmesi beklendiği için, 10,4 milyon SSK ve 2,5 milyon BAĞ-KUR emeklisi, 2024’ün ilk altı ayı için en az yüzde 37,6 oranında zam alacak. En az diyoruz, çünkü artan tepkiler üzerine hükümetin emekli maaşlarına yapılacak zammı, asgari ücret artışına paralel olarak yüzde 50’ye tamamlayacağı kulislerde konuşuluyor.

    İlk bakışta hoş gelen oranların karşılığı düşünüldüğünde, milyonlarca memur ve emekli için ortaya hiç de parlak bir manzara çıkmıyor. En düşük emekli maaşı ilk altı ayda sadece 10-11 bin lira civarında olacak ve asgari ücretin 6-7 bin lira altında kalacak. Üstelik 2023 Mayıs ayında hükümet, seyyanen zam oyunuyla cüzi bir zam yapmış ve olağan zam dönemi olan temmuz ayında ise seyyanen zammı da dahil ederek neredeyse hiçbir zam yapmamıştı. Böylece yüksek enflasyon koşullarında emekliye 7 bin 500 liralık gülünç bir maaş reva görülmüştü.

    Bu dönem yapılacak zam da geçmiş yıllarda yapılan düşük zamlar nedeniyle emeklinin içinde bulunduğu sefalet koşullarını ortadan kaldırmayacak. Son 20 yılda emekli, asgari ücret karşısında büyük bir kayba uğradı. 20 yıl önce emekli maaşları asgari ücretten yüzde 47 fazla iken, bugün yaklaşık yüzde 35 eksik durumda. Açlık sınırının yaklaşık 14 bin lira, yoksulluk sınırının ise 45 bin lira olduğu bir ülkede, emekliye lütuf olarak sunulan zamlar tam anlamıyla gülünç düzeyde.

    Üstelik hükümet, özellikle yerel seçimlerden sonra kapsamlı kemer sıkma politikalarıyla ekonomik krizin faturasını emekçilere çıkarmaya hazırlanıyor. Emekçileri bölmek için, dönem dönem bir kesime görece daha yüksek bir zam yaparken, açığını bir başka kesim üzerinden telafi ediyor. Örneğin, emeklilere lütuf olarak yüzde 50 zam açıklamasına hazırlanılırken, asgari ücrete yılda iki kez yerine artık bir kez zam yapılacağı açıklandı. Böylece, emekli maaşları ile asgari ücret arasındaki fark azalacak olsa da, bu durum daha ziyade emekliler ile asgari ücretlileri yoksullukta buluşturmak anlamına gelecek.

    Tüm maaşlar insanca yaşam düzeyine yükseltilmeli! En düşük emekli maaşı asgari ücret düzeyine çekilmeli! Bu talepleri hayata geçirmek için tüm işçi, memur ve emekli örgütlerinin ortak bir mücadele seferberliği başlatması hayati öneme sahip.

    Ortak dertlerimizi siyasallaştıralım

    0

    Türkiye 85 milyonluk bir nüfusa sahip. Muhtemelen göçmenlerle birlikte bu sayı 100 milyona yaklaşıyor. Bu büyük nüfusun ortaklaştığı başta gelen ortak payda geçim derdi. Bugün geçim derdi olmayan neredeyse kimse yok. Hemen herkes hayat pahalılığından, kiraların yüksekliğinden, gelir-gider dengesizliğinden şikâyetçi. Çarşı-pazarda fiyatlar almış başını gitmiş durumda. Çalışmak belki açlığı engelliyor ama yoksulluğu asla. İşsizler, emekliler zaten çaresizler. Bu yüzden insanlar bir tas sıcak çorba içebilmek için belediye lokantaları önünde uzun kuyruklar oluşturuyor. Halk ekmek önlerinde bu yüzden kuyruklar asla bitmiyor. Bu yüzden insanlar ucuz birkaç sebze-meyve alabilmek için pazar yerlerine akşam saatlerinde kapanmak üzereyken gidiyor. Bu yüzden insanlar market market ucuz ürün peşinde koşturuyor. Tablo budur…

    Bu tablonun sorumlusu siyasi iktidardır. AKP’sinden MHP’sine, Erdoğan’ından Bahçeli’sine hepsi bu tablonun birinci dereceden sorumlularıdır. On yıllardır izledikleri emek düşmanı, sermaye yanlısı kapitalist programlarla bu toplumsal yıkımı yarattılar. Halen de yıkmaya devam ediyorlar. Kayıtdışı çalışmak zorunda bırakılanlarla birlikte 15 milyon işçi asgari ücret ve altı bir maaşa çalışmak zorunda. 12 milyon emekli asgari ücretten de düşük maaş alıyor. Sekiz milyon civarında işsiz bu gelire de sahip değil. Nitekim TEPAV’ın yaptığı araştırmaya göre 4,15 milyon hanedeki 16 milyon insan asgari ücretle geçiniyor. 2,95 milyon hanedeki 11,5 milyon insan sadece tek bir asgari ücretle yaşamaya çalışıyor. Toplum açlıkla asgari ücret arasına sıkıştırılmış durumda. Tablo budur…

    Bu yıkım tablosunun nedeni ekonomik kriz değil, krizi emekçilerin üzerine yıkan siyasi iktidardır. Asgari ücret açlık sınırının altındayken patronlar yıllardır “beklenmeyen” kârlar açıklamaya devam ediyorlar. Nedeni belli! Erdoğan ve Bahçeli’nin liderlik ettiği Cumhur İttifakı’nın sermaye yanlısı, emek düşmanı politikaları bu yıkım tablosunu yaratmıştır. Yıkımın durdurulması ancak bu siyasi iktidara karşı emek eksenli birleşik bir mücadeleyle mümkün olabilir. O yüzden ortak dertlerimizi siyasallaştırmalıyız. Açlıkla asgari ücret arasına sıkıştırılmış bu hayatı reddetmeliyiz. Biz istemezsek bu emek düşmanı düzeni sürdüremezler. Tablo budur…

    DİSK Basın-İş: “Ne asgari ücret, ne asgari hayat!”

    0

    Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na bağlı Türkiye Basın Yayın Matbaa Çalışanları Sendikası (DİSK Basın-İş) 23 Aralık Cumartesi akşamı Kadıköy Süreyya Operası önünde “Her Harfimizin Hakkını Alacağız!” ve “Ne Asgari Ücret, Ne Asgari Hayat!” şiarlarıyla bir basın açıklaması gerçekleştirdi.

    Açıklamanın ana gündemi hâlâ sürmekte olan 2024 Asgari Ücret Belirleme Komisyonu ve asgari ücret oldu. Basın, yayın ve matbaa sektöründe asgari ücretin ve bazı durumlarda asgari ücretin altında ücretlerin artık normal ücret halini aldığının üzerinde duruldu. Özellikle medya şirketlerinde staj adı altında gerçekleştirilen ücretsiz emek sorunundan bahsedildi.

    Açıklama boyunca “Asgari Değil İnsanca Yaşam!”, “İşçilerin Birliği Sermayeyi Yenecek!”, “Her Harfin Hakkını Alacağız!” ve “Matbaa İşçisi Yalnız Değildir!” sloganlarına yer verildi.

    Açıklamanın tamamı şu şekilde:

    NE ASGARİ ÜCRET, NE ASGARİ HAYAT!

    Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun 2024 yılının asgari ücretini belirlemek üzere pazartesi günü yaptığı ikinci toplantıda bir rakam telaffuz edilmedi ama toplantıyakatılan işçiler gerçekleri telaffuz etti; “Biz de çocuklarımıza peynir almak istiyoruz” dediler. “Asgari ücretle çalışan 8 milyon emekçi var, bunlar aileleriyle birlikte 13 milyon kişi ediyor. Bu insanların sofradan aç kalkmamaları için güzel bir ücret istiyoruz,” dediler. 

    Bu ülkede emeğiyle yaşayan herkes gibi biz de sofralarından aç kalkılmayan, gecelerinde aç yatılmayan bir ülke istiyoruz. 

    Konfederasyonumuzun üyesi Birleşik Metal-iş Sendikası’nın raporuna göre açlık sınırı, yani sadece gıda için harcanması gereken minimum aylık tutar 12 bin 998 lira, diğer harcamaların da hesaba katıldığı yoksulluk sınırı ise 44 bin 718 lira.

    Mevcut asgari ücret 11 bin 402 lira yani açlık sınırının altında. 

    Bugün sendikamızın örgütlü bulunduğu medya, yayıncılık ve matbaa işkollarında da asgari ücret normal ücret halini almış durumda. Bazı yerlerde bankaya yatırılan ücretin bir kısmının elden geri alınması dayatmasıyla asgari ücretin bile altında ücret ödeniyor. 

    Asgari ücretin sefalet ücreti olarak yaşandığı alanlardan birisi de matbaalar. Uzun yıllardır örgütsüz ve güvencesiz çalışmaya mahkûm edilen işçiler birçok yerde asgari ücretin de altında çalışıyor. Pandemi döneminde, iş kazalarının ve iş cinayetlerinin yoğun yaşandığı İstanbul’un Topkapı bölgesinde ve çevresindeki işletmelerde, işçiler durmaksızın çalıştırılmalarına rağmen sahipsiz bırakıldı. Meslek hastalıkları ile cebelleşen ve son dönemde göçmen emeğinin katmerli sömürüsüyle, fazladan baskı altına alınan matbaa işçileri güvencesiz yaşamaya mahkûm ediliyor.

    Medyada birçok genç gazeteci, staj adı altında ücretsiz çalıştırılıyor, birçok yerde asgari ücret olağan ücret halini almış durumda. Yöneticilerin astronomik ücretler aldığı ortamda, mesleklerine olan bağlılıkları da istismar edilen muhabirler, editörlere açlık sınırı reva görülüyor.

    Yayınevlerinde çalışan veya yayınevleri için çalışan editörler, çevirmenler, grafikerler sevdikleri bir iş yapmanın bedelini bazen asgari ücretin de altında ücretler karşılığında, birçok durumda sosyal güvenceleri olmaksızın çalışarak ödüyor. 

    Bu asgari ücret tiyatrosunda verilen zamların daha eve gitmeden cebimizden uçacağını biliyoruz ve yine biliyoruz ki, ne kadar çok mücadele edersek asgari ücret de o kadar çok artacak.

    Asgari ücret, emekli maaşlarından işsizlik sigortasına, kıdem tazminatlarına kadar, emekçilerin birçok farklı gelirini de etkiliyor. Ayrıca bugün asgari ücret genel ücret halini almış durumda. 

    O yüzden asgari ücret tüm emekçilerin sorunudur. 

    AKP iktidarı, bu yıl, geçen iki yıldan farklı olarak asgari ücrette bir kere artış yapılacağını dillendirdi. Enflasyonun bu kadar yüksek olduğu bir dönemde değil bir artış, yılda iki kere artış dahi kabul edilemez. Konfederasyonumuz DİSK’in de talebi asgari ücretin yılda dört kez artırılmasıdır. 

    AKP Grup Başkanvekili Muhammet Emin Akbaşoğlu komisyonun toplandığı gün, ¨Asgari ücretle çalışanları enflasyona ezdirmeyeceğiz¨ ifadesini kullandı. Bunun yolu, asgari ücretin genel ücret değil, çıplak taban ücreti olmasından geçer. Kimsenin asgari ücret karşılığında çalışmamasından geçer. Asgari ücret, öngörülen enflasyon oranı olan yüzde 39,5 arttırıldığında açlık sınırını ancak aşıyor ve yoksulluk sınırına ulaşamıyor. Kaldı ki açıklanan resmi enflasyon oranları gerçeği yansıtmıyor. Bu yetmezmiş gibi önümüzdeki yıllarda asgari ücretin ve emekli maaşlarının hedeflenen enflasyon oranında artırılacağı konuşuluyor. Bu, emekçileri ve emeklileri yalanlarla açlığa mahkûm etmek anlamına gelir.

    Geçen 5 yılda, emekçiler ve emekliler ¨yüksek enflasyon düşük ücret¨ rejimiyle yoksulluğa, yoksunluğa mahkûmedilirken patronların kârının 8 kat arttığını biliyoruz. 

    Tam da bu yüzden, asgari ücret enflasyon oranının üstünde artmalıdır, çünkü yükselmesi gereken patronların kâr oranı değil, emekçilerin refahıdır.  

    Biz medya, yayınevi, matbaa emekçileri olarak, diğer emekçi kardeşlerimiz gibi, asgari bir hayata razı olmadığımızı bir kez daha ifade ediyoruz. Yazdığımız, bastığımız her harfin hakkını alacağız.

    Biliyoruz ki işçilerin birliği sermayeyi de iktidarı da yenecek. 

    Gücümüz birliğimizdedir.